Lafzullah

Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Maide 5:1 – Enam 6:165

Müellif / kaynak: Konyalı Mehmed Vehbi Efendi (ö. 1949) — kamu malı; Üçdal 1966-69 Latin baskısından

İçindekiler
  1. Maide 5:1
  2. Maide 5:2
  3. Maide 5:3
  4. Maide 5:4
  5. Maide 5:5
  6. Maide 5:6
  7. Maide 5:7
  8. Maide 5:8
  9. Maide 5:9
  10. Maide 5:10
  11. Maide 5:11
  12. Maide 5:12
  13. Maide 5:13
  14. Maide 5:14
  15. Maide 5:15
  16. Maide 5:16
  17. Maide 5:17
  18. Maide 5:18
  19. Maide 5:19
  20. Maide 5:20
  21. Maide 5:21
  22. Maide 5:22
  23. Maide 5:23
  24. Maide 5:24
  25. Maide 5:25
  26. Maide 5:26
  27. Maide 5:27
  28. Maide 5:28
  29. Maide 5:29
  30. Maide 5:30
  31. Maide 5:31
  32. Maide 5:32
  33. Maide 5:33
  34. Maide 5:34
  35. Maide 5:35
  36. Maide 5:36
  37. Maide 5:37
  38. Maide 5:38
  39. Maide 5:39
  40. Maide 5:40
  41. Maide 5:41
  42. Maide 5:42
  43. Maide 5:43
  44. Maide 5:44
  45. Maide 5:45
  46. Maide 5:46
  47. Maide 5:47
  48. Maide 5:48
  49. Maide 5:49
  50. Maide 5:50
  51. Maide 5:51
  52. Maide 5:52
  53. Maide 5:53
  54. Maide 5:54
  55. Maide 5:55
  56. Maide 5:56
  57. Maide 5:57
  58. Maide 5:58
  59. Maide 5:59
  60. Maide 5:60
  61. Maide 5:61
  62. Maide 5:62
  63. Maide 5:63
  64. Maide 5:64
  65. Maide 5:65
  66. Maide 5:66
  67. Maide 5:67
  68. Maide 5:68
  69. Maide 5:69
  70. Maide 5:70
  71. Maide 5:71
  72. Maide 5:72
  73. Maide 5:73
  74. Maide 5:74
  75. Maide 5:75
  76. Maide 5:76
  77. Maide 5:77
  78. Maide 5:78
  79. Maide 5:79
  80. Maide 5:80
  81. Maide 5:81
  82. Maide 5:82
  83. Maide 5:83
  84. Maide 5:84
  85. Maide 5:85
  86. Maide 5:86
  87. Maide 5:87
  88. Maide 5:88
  89. Maide 5:89
  90. Maide 5:90
  91. Maide 5:91
  92. Maide 5:92
  93. Maide 5:93
  94. Maide 5:94
  95. Maide 5:95
  96. Maide 5:96
  97. Maide 5:97
  98. Maide 5:98
  99. Maide 5:99
  100. Maide 5:100
  101. Maide 5:101
  102. Maide 5:102
  103. Maide 5:103
  104. Maide 5:104
  105. Maide 5:105
  106. Maide 5:106
  107. Maide 5:107
  108. Maide 5:108
  109. Maide 5:109
  110. Maide 5:110
  111. Maide 5:111
  112. Maide 5:112
  113. Maide 5:113
  114. Maide 5:114
  115. Maide 5:115
  116. Maide 5:116
  117. Maide 5:117
  118. Maide 5:118
  119. Maide 5:119
  120. Maide 5:120
  121. Enam 6:1
  122. Enam 6:2
  123. Enam 6:3
  124. Enam 6:4
  125. Enam 6:5
  126. Enam 6:6
  127. Enam 6:7
  128. Enam 6:8
  129. Enam 6:9
  130. Enam 6:10
  131. Enam 6:11
  132. Enam 6:12
  133. Enam 6:13
  134. Enam 6:14
  135. Enam 6:15
  136. Enam 6:16
  137. Enam 6:17
  138. Enam 6:18
  139. Enam 6:19
  140. Enam 6:20
  141. Enam 6:21
  142. Enam 6:22
  143. Enam 6:23
  144. Enam 6:24
  145. Enam 6:25
  146. Enam 6:26
  147. Enam 6:27
  148. Enam 6:28
  149. Enam 6:29
  150. Enam 6:30
  151. Enam 6:31
  152. Enam 6:32
  153. Enam 6:33
  154. Enam 6:34
  155. Enam 6:35
  156. Enam 6:36
  157. Enam 6:37
  158. Enam 6:38
  159. Enam 6:39
  160. Enam 6:40
  161. Enam 6:41
  162. Enam 6:42
  163. Enam 6:43
  164. Enam 6:44
  165. Enam 6:45
  166. Enam 6:46
  167. Enam 6:47
  168. Enam 6:48
  169. Enam 6:49
  170. Enam 6:50
  171. Enam 6:51
  172. Enam 6:52
  173. Enam 6:53
  174. Enam 6:54
  175. Enam 6:55
  176. Enam 6:56
  177. Enam 6:57
  178. Enam 6:58
  179. Enam 6:59
  180. Enam 6:60
  181. Enam 6:61
  182. Enam 6:62
  183. Enam 6:63
  184. Enam 6:64
  185. Enam 6:65
  186. Enam 6:66
  187. Enam 6:67
  188. Enam 6:68
  189. Enam 6:69
  190. Enam 6:70
  191. Enam 6:71
  192. Enam 6:72
  193. Enam 6:73
  194. Enam 6:74
  195. Enam 6:75
  196. Enam 6:76
  197. Enam 6:77
  198. Enam 6:78
  199. Enam 6:79
  200. Enam 6:80
  201. Enam 6:81
  202. Enam 6:82
  203. Enam 6:83
  204. Enam 6:84
  205. Enam 6:85
  206. Enam 6:86
  207. Enam 6:87
  208. Enam 6:88
  209. Enam 6:89
  210. Enam 6:90
  211. Enam 6:91
  212. Enam 6:92
  213. Enam 6:93
  214. Enam 6:94
  215. Enam 6:95
  216. Enam 6:96
  217. Enam 6:97
  218. Enam 6:98
  219. Enam 6:99
  220. Enam 6:100
  221. Enam 6:101
  222. Enam 6:102
  223. Enam 6:103
  224. Enam 6:104
  225. Enam 6:105
  226. Enam 6:106
  227. Enam 6:107
  228. Enam 6:108
  229. Enam 6:109
  230. Enam 6:110
  231. Enam 6:111
  232. Enam 6:112
  233. Enam 6:113
  234. Enam 6:114
  235. Enam 6:115
  236. Enam 6:116
  237. Enam 6:117
  238. Enam 6:118
  239. Enam 6:119
  240. Enam 6:120
  241. Enam 6:121
  242. Enam 6:122
  243. Enam 6:123
  244. Enam 6:124
  245. Enam 6:125
  246. Enam 6:126
  247. Enam 6:127
  248. Enam 6:128
  249. Enam 6:129
  250. Enam 6:130
  251. Enam 6:131
  252. Enam 6:132
  253. Enam 6:133
  254. Enam 6:134
  255. Enam 6:135
  256. Enam 6:136
  257. Enam 6:137
  258. Enam 6:138
  259. Enam 6:139
  260. Enam 6:140
  261. Enam 6:141
  262. Enam 6:142
  263. Enam 6:143
  264. Enam 6:144
  265. Enam 6:145
  266. Enam 6:146
  267. Enam 6:147
  268. Enam 6:148
  269. Enam 6:149
  270. Enam 6:150
  271. Enam 6:151
  272. Enam 6:152
  273. Enam 6:153
  274. Enam 6:154
  275. Enam 6:155
  276. Enam 6:156
  277. Enam 6:157
  278. Enam 6:158
  279. Enam 6:159
  280. Enam 6:160
  281. Enam 6:161
  282. Enam 6:162
  283. Enam 6:163
  284. Enam 6:164
  285. Enam 6:165

Maide 5:1

Vacip Tealâ tekâlif-i ilâhiyesinin cümlesine itaat olunup ve herbirini lâyıkı veçhüzere edâ olunmasını emredip icmalen insanların ukud ve uhûda ve muamelâta dair pazarlıklarını ve vermiş oldukları sözlerini yerine getirmek vacip olduğunu kaide-i külliye makaamında beyandan sonra tekâlifti ilâhiyeden bazılarını taf-silen bejr&netmek üzere buyuruyor. Yani; bunlar size helâl kılınmadı. Bu Sûre-i Şerife; Medine'de nazil olan sûre'lerdendir. Yüz yirmi veyahut yüz yirmi üç âyeti havidir. Yani; ey müminler! Sizin umur-u dünya ve umur-u âhireti-nizi muhafaza ve halinizi ıslaah için taraf-ı ilâhiden vaz'olunan kavanînin iktizası üzere beyninizde cereyan eden ukud ve muahe-datın ahkâmını muhafaza ve icabatını ikaame etmeniz vaciptir. Binaenaleyh; ukudun muktezasım terkederseniz günahkâr olursunuz. Fahr-i Razi ve Nisaburi'nin beyanları veçhile iman; Allah'ın zatını, sıfatını ve ef alini bilmek ve tasdik etmek olup cemi-i tekâlifini cami' olan emre imtisal ve nehyinden içtinapla Allahü Tealâ'ya inkıyadını izhar etmek ahkâm-ı ilâhiye cümlesinden olduğu cihetle şu akd-i imana riayet; Allah'a ve resulüne imanın muktezasım eda etmek icab eylediğinden Cenab-ı Hak ehl-i imana ukuudu ifa etmelerini emretmiştir. Çünkü; imanı kabul eden bir kimse iman-ı iltizamiyle imanın muktezayatmdan olan tekâ-lif-i ilâhiyenin cümlesini kabul ve iltizam etmiş olduğu gibi uhûd ve ukuuda müteallik olan şeylerin cümlesini dahi iltizam etmiş olduğundan Cenab-ı Hak müminlere ukuudun ahkâmını ifa etmelerini emretmiştir. Akid ; birşeyi diğer birşeye sağlam bağlamak ve raptetmek manâsına olup ukuudat-ı şer'iyede de icabı kabule raptoldu-ğundan akid denmiştir. Bu âyette ukud ; tekâlif-i ilâ-hiyenin kâffesine şâmil olduğu gibi insanların kendi aralarında akdettileri bey'ü şirâya, nikâhu talâka, nezir ve yemine, emanât ve hibeye, karz ve şirkete, akd-i münasarat yani yekdiğerine karşı muaveneti taahhüd etmeye ve muamelat-ı saireye ve devletler arasında mukaaveleye. velhasıl uhûdatın cümlesine şâmil olduğundan ukuudu ifa ile emir; herbirinin muktezasmı ifa etmekle emir olduğu cihetle insanın iltizam ettiği akdin levazımatım eda etmesi vaciptir. Binaenaleyh; imanı iltizam eden kimsenin imanın muktezayatmdan olan namaz, oruç, hac, zekât gibi furû-u a'mali edâ etmesi vacip olduğundan terketmesiyle günahkâr ve azaba, müstehak olduğu gibi nikâhı iltizam eden kimsenin de nikâhın muktezası olan hatunun mehrini, nafakasını ve kisvesini edâ etmesi vaciptir. Binaenaleyh; nikâhla iltizam etmiş olduğu levazı-matı terkederse hatuna karşı zalim, Allah'a karşı âsim olduğu cihetle Allah'ın intikaamına müstehak olur. Ukûdatıifa ile emir; fevrî, yani derhal muktezasmı yerine getirmek olduğundan İmam-ı Azam indinde bir mecliste vaki olan akid derhal nafiz olur, hıyar-ı meclis yoktur. Binaenaleyh; tarafeynden birisi o meclis dağılmaksızın akdi feshetmek istese feshine kaadir olamaz. İşte beyan olunan tafsîlât-ı ânife veçhile Cenab-ı Hak şu bir cümleyle kullarının bütün vazifelerine işaretle gerek zat-ı ülûhi-yetine karşı ubudiyette, gerek insanlar arasında cereyan edecek muamelâtta ve gerek insanın kendi nefsinde iltizam ettiği ukuu-dat ve uhûdda terk ve tekâsülün caiz olmadığını ve tamamıyla yerine getirmek lâzım olduğunu beyanla hıyanetin asla caiz olmadığına işaret etmiş ve kulları arasında muamelenin intizamını temin buyurmuştur. Hulâsa; Allah'a ve resulüne iman eden müminlerin bilcümle, ahkâm-ı şer'iyeyi lüzumunda ve zamanında ve mekânında ifa edip yerine getirmeleri ve kendi aralarında iltizam ettikleri ukuudatm levazım ve muktezayatmı tamamıyla eda eylemeleri vacip olduğu ve hillü hürmete ve nâs'la muamelâta müteallik ahkâmda hıyanet caiz,».olmadığı ve edası mümkün olan ahkâmı edadan imtina eden kimselerin günahkâr olacakları bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir. Binaenaleyh; hayvanattan bazısını size helâl ve bazısını haram kılar. Hiç kimsenin itiraza salâhiyeti yoktur. Yani; eti yenilen, hayvanatın etini yemek ve sütünü içmek ve derisini giymek ve yününü kırkıp elbise yapmak suretleriyle intifa etmek size helâl kılındı. Ancak hac için ihramda olduğunuz halde av helâl olmadığı gibi Kur'ân'da haram olduğunu beyane-den âyetlerde sizin üzerinize tilâvet olunanlar dahi helâl olmadı, Zira; Allahü Tealâ zamana ve mekâna göre sizin ahvalinize muvafık haram,ve helâlden dilediği ahkâmıyla hükmeder, hiç kimse karışamaz. Çünkü; her neyle hükmetse kendi mülkünde hük-molduğundan «Şu helâl oldu da bu neden haram oldu» demeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Çünkü; insanlara menfaat olan şeylerle mazarrat olan şeyleri Allahü Tealâ bildiğinden menfaat olanları helâl ve mazarrat olanları haram kılmıştır. Binaenaleyh insan için vazife; Allahü Tealâ'nın helâl kıldığını helâl itikaad edip ondan suret-i meşruada intifa eylemek ve haram kıldığı şeyi haram itikaad edip ondan ihtiraz etmektir ki, haram olan şeyde insan için dünyevî ve uhrevî mazarrat muhakkaktır. Ve ahkâm-ı ilâhi-yeyi vaz'dan maksat; kulların menfaat ve mazarratlarını beyan olduğu cihetle kulların itaat etmeleri vaciptir. Binaenaleyh; sa-rahat-ı nassla haram olduğu beyan olunan birşeyi helâl veyahut helâl olduğu beyan olunan birşeyi haram itikaad etmek nususa karşı bir itiraz ve Allah'ın hükm-ü katisine muhalefet olduğu cihetle küfürdür. Fahr-i Razi, Taberi, Kazi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette en'amla murad; deve, koyun, keçi, sığır ve hayvanat-ı vahşiyeden bunlara müşabih olan geyik ve sairedir: Hillü hürmet insanların- ef aline isnad olunup zata isnad olunmadığından bu âyette lâfzının mukadder kelimesine isnad plunması zaruridir. Binaenaleyh; âyetin manâsı: … demektir. Zira; helâl olan aynı koyun, deve ve emsali değildir. Belki helâl olan onlarla insanın intifaıdır. Binaenaleyh; «Behime sizin için helâl kılındı» demek «Behimeden intifa helâl kılındı» demektir. Bu âyette Vacip Tealâ en'amdan behimeyle intifam helâl kılındığım beyandan sonra iki cihetle istisna ilâve etmiştir. Birincisi ; kavl-i şerifidir ki, bundan murad; bundan sonraki âyetlerde hürmeti beyan ve tilâvet olunan meyte ve hınzır eti gibi şeylerdir. Ve bu istisnaya ihtiyaç, behimeyle intifam helâl olduğu beyan olununca eceliyle Ölen veya yüksek yerden düşmek ve süsüşmekle helak olan hayvanatın eti de helâl olacağı fehmolunduğundan bunların haram olduğunu beyanla Cenab-ı Hak bu fehmi izale etmiştir. İkincisi; nazm-ı celilidir. Zira; behime iki olup biri ehli diğeri vahşidir. Vahşi olanların avlanması mubah olduğundan behimenin helâl kılındığı beyan olununca vahşi olanların da helâl olduğu beyan olunmuştur. Lâkin hal-i ihramda insan için av avlamak caiz olmadığından, hal-i ihramda hayvanat-ı vahşiyeyle intifa müstesna kılınmıştır ki, muh-rem olan kimsenin av avlaması ve av etiyle intifa etmesi haram olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; insan ihramda bütün alâik-i dünyeviyeden kat-ı alâka ederek meyyite müşabih bir halde olduğu cihetle hayvanat-ı vahşiyeyi itlaftan men'olunmuştu. İnsandan başka hayvanatta akıl ve temyiz olmadığından benime denirse de mütearef olan yırtıcı ve zarar edici hayvanattan maada hayvanlardır. Hulâsa; koyun ve deve gibi hayvanat-ı ehliye ve bunların em-saliyle geyik ve saire gibi hayvanat-ı vahşiyeden intifaı mümkün olanlardan her suretle insanların intifaı helâl olduğu ve hürmetine dair Kur'ân'da tilâvet olunur âyetler olanların haram olduğu gibi ihramda av avlamak ve avlanan hayvandan intifa eylemek de haram olduğu ve hillü hürmette Allahü Tealâ'nın dilediği ahkâmıyla hükmettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:2

Vacip Tealâ muhrim olan kimselere avın haram olduğunu ve bu suretle avlanan hayvanattan intifa eylemek de haram olduğunu beyan ettiği gibi tekâlif-i ilâhiyeye muhalefet edenleri muhalefetten nehyetmek üzere buyuruyor. Şu halde rıza-yı ilâhiyi taleb için yola çıkmış olan kimselerin taarruzdan masun olmaları lâzımdır. Binaenaleyh; bu misilli hak yolunu arayanlara taarruz edenler gazab-ı ilâhiden kurtulamazlar. Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğuna nazaran ile murad; 'dır. Yani; «Allah'ın haram kıldığı şeyleri siz helâl kılmayın» yahut »Harem-i Şerifin hürmetini kaldırmayı kendinize helâl kılmayın» demektir ki, «Harem-i Şerife lâyık olan hürmeti yerine getirin, hürmetsizlik etmeyin» demektir. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran ile murad; hal~i ihramda ve ihramın gayrında vaki bilumum tekâlif-i ilâhiye ve menasik-i hacdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. (İbn-i Abbas) Hazretlerinden Fahr-i Razi'nin rivayetine nazaran âyetin sebeb-i nüzulü de bu manâyı teyid eder; Çünkü; müşrikler zaman-ı cahiliyede Beyt-i Şerife hacceder ve hediye gönderir ve menasik-i hacca tazım eder ve kurban keserlerdi. Ufuk-u diyanetten İslâmiyet tulü' edince ehl-i İslâm'ın bazı menasik-i haccı âdet-i cahiliye diyerek tağyir etmek istemeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu rivayete nazaran şeair \e murad; menasik-i hacdır. Çünkü; Ebussuud Efendi şeâ-iri «Efal-i haccm herbirerleri ayrı ayrı birer alâmettir. Meselâ; haccm vakti ve Mina'da şeytan'a taş atılan mahal, tavaf, Safa ile Merve arasında sa'yetmek ve kurban kesmek.ki, bunların herbiri birer alâmettir ve bunların cümlesine riayet lâzımdır» şeklinde tefsir, etmiştir ve bu tefsirde menasik-i hac olmasına mebnidir. Âyetin sebeb-i nüzulünde ikinci rivayet de bu manâyı teyid etmektedir. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Yemame'de sakin (Bekri) kabilesinden (Şuieyh) isminde bir kimse Medine'nin dışında atını bırakır, Huzur-u Risalete gelir ve Re-sulullah'a «Sen nâs'ı nereye davet edersin?" der. Resulullah «Ke-lime-i tevhide davet ederim» deyince (Şureyh) «Benim yanımda birtakım ümera vardır, onlarla istişare edeyim. Memul ki, onlarla beraber İslâm olur gelirim» der ve çıkar gider. Resulullah «Kâfir yüzüyle girdi ve zâlim kafasıyla çıktı» buyurur. (Şureyh) Medine etrafında başıboş hayvanattan bazısını alır götürür. Medine'den arkasına düşerlerse de yetişemezler. Ertesi sene (Şureyh) hacca gelir ve hediy gönderir. Ehl-i İslâm sene-i salifede yapmış olduğu cinayete mukaabil (Şureyh)'e hücum etmek isterlerse de Resuluİ-lah «Hacca geldi, hediy gönderdi» diyerek müsaade etmez ve re'y-i Risaletpenahi üzere bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde menasik-i haccm tağyiri hiçbir veçhile caiz olmadığını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Şehr-i Haram'la murad; Zilka'de, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır. Çünkü; kavm-i Arap bü aylarda kıtali haram addederek tazîm ederlerdi. Şu halde manâ-yı nazım:

Maide 5:3

demektir. Zira;. Allah'ın rızasını arayan insanların buyuruyor. Meyte ; kesilmeksizin kençli eceliyle ölen hayvandır ,ki, onun leşini yemek insan için haram kılınmıştır. Çünkü; Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğu veçhile eceliyle telef olan hayvanın kanı etlerinin araşma hapsolup damarlar arasında kalınca eti ifsad edip beden-i insana muzır birçok mikroplar hasıl olmakla, o eti yemek vücud-u insanı ifsad ettiğinden bu zarardan kullarını muhafaza için Cenab-ı Hak ölmüş hayvan İaşesinden yemeyi haram kılmıştır ki, insanlar maddeten mutazarrır olmasınlar. Amma hal-i zarurette Ölümden kurtulmak için meyteyi yemek iki zararın ehvenini ihti-, yar etmektir. Zira; açlık nihayete vardığı bir zamanda İaşeden ye-mese helak olacağmcfan helake nispetle meyteden eklin zararı ehvendir. Binaenaleyh; «İki zarar cem olsa ehveni ihtiyar olunur» kaidesine tevfikan hal-i zarurette meyte ekline taraf-ı şeri'den müsaade olunmuştur. . , Kezalik gerek kan ve gerek hınzır etinde muzır mikroplar ziyade olup vücud-u insana mazarrat ve maraz tevlid ettiğinden onların eklini Cenab-ı Hak şiddetle nehyetmiştir. Kesilirken Allah'tan gayrının ismi zikrolunan hayvanın etini Allahü Tealâ haram kıldı. Zira: Allah'ın ismi zikrolunmak lâzımken Allah'ın gayrı putların veyahut Şeytan'ın ismi zikrolununca Allahü Tealâ kullarına kahrolmak üzere haram kılmıştır. Münhanika; boğulmakla ölmüş hayvandır, Mevkuz e ; döğülmekle öldürülen hayvandır. Mütereddiye; yüksek mahalden düşmekle ölen hayvandır. Natiha ; süsüş-mekle "den hayvandır, - Bunların cümlesi eceliyle ölmüş hayvan gibi vücud-u insana muzır olduğundan cümlesi haram kılınmış ve eklinden insanlar men'olunmuştur. Yırtıcı hayvanın bazı azasını yemekle helak ettiği hayvandan bakiye kalanı zaman-ı cahiliyede yerlerdi. Cenab-ı Hak bu âyette bu misilli bekaayanın hürmetini de beyanla ehl-i imanı eklinden men'etmiştir. Şu âyette haram olduğu beyan olunan hayvanlardan hayat emmaresi olup kesilenlerin helâl olduğu istisnasıyla beyan buyurmuştur. Nusub : putlar olmak ihtimali varsa da Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile putların yanına kurban kesmek İçin nasbolunup üzerinde müşriklerin kurban keserek, kurbanın kanıyla boyayıp putlara tazîmen kurbanların etlerini üzerine koydukları taşlardır. Ashab-ı Kiram Resulullah'a «Ehl-ı cahiliye Kâ'be'ye kanıyla ta-zîm ederler. Biz de onlar gibi tazîm edelim mi?» dediklerinde Re-sulullah'm sükûtu üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Binaenaleyh; putlara karşı kurban kesmek ve tazimle o taşlar üzerine kurbanların etini koymak ve o yolda kesilen kurbanların etini yemek haram kılınmıştır. . EzIâm ; hayrı ve şerri bilmek için atılan oklardır E Z'-lamla istiksam; ok atmakla kısmet taleb etmek ve okta zuhur edecek hale göre hükmetmektir. Kaza ve kaderi bırakıp da bu misilli şeylerle bir işin hayır veya şer olduğuna hükmetmeyi ve ashabını Mekke'ye ziyaret ve umre etmekten men'ettiler ve (Hudeybiye)'de musâlaha akdederek ashabıyla beraber Resulullah Medine'ye avdet etmişlerdi. Bu vak'a ehl-i İslâmin kalplerine pek fena tesir ettiğinden bittabi Mekke ahalisine daha ziyade buğz ve adavet tevlid etmişti. İşte bu âyette Cenab-ı. Hak müslümanlara «Sizi (Hudeybiye) senesi Mescid-i Haram'ı ziyaretten men'etme-lerine binaen ehl-i Mekke'ye buğz ve adavetiniz intikaam almaya sevketmesin ki, onların hukukuna tecavüz etmeyesiniz. Çünkü; onların sizi, Beyt'i ziyaretten men'etmeleri batıl olduğundan, sizin de onlar gibi o batılı işlemeniz lâzım gelmez» buyurmuştur. Bu âyette «Buğz ve adavetiniz sizi gayrılara zulmetmeye sevk etmesin» demek; mutlaka zulümden nehyetmektir. Zira; birşeyin sebebinden nehyetmek o şeyin kendisinden nehyetmektir. Binaenaleyh; bu âyette buğz ve adavetten nehiy asıl zulümden nehiydir. Amma, o zulme sebep gerek buğz ve adavet olsun ve gerek başka bir sebep olsun ve gerekse hiçbir sebep olmayarak zulüm olsun. Şu halde her ne suretle olursa olsun zulüm haramdır ve menhidir. Vacip Tealâ bir kavme buğz ve adavetin o kavme zulme sebep olması caiz olmadığını beyandan sonra insanların iyilik üzere içtima etmeleri ve iyi işlerde yardımlaşmaları lâzım olup, kötü işlere muavenetin caiz olmadığını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; insanlar için vazife, birbirine muavenet etmek ve yardımlaşmaktır. Fakat bu yardım her yerde değildir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak «Ey müminler! Siz iyilik ve enva-ı ibadet ve hayrat ve hasenat ve muharremattan içtinaptan ibaret olan takva üzere birbirinize muavenet edin. Ve lâkin küfür ve sair günahlar ve nâs'a zulüm ve tuğyanla haklarına tecavüz üzere muavenet etmeyin ve masiyete muavenet etmekte Allah'tan korkun. Zira; Allah'ın ma-siyete muavenet edenlere azabı şiddetlidir. Binaenaleyh günah ve zulüm üzere muavenetten nefsinizi vikaaye edin ki, azaptan halâs olasınız» buyurmuştur. Ayetin'âhirinde ittikaa ile emir; masiyette muavenet edenleri tehdid içindir. İşte Vacip Tealâ bu âyetle ehl-i imanı ahlâk-ı hamîdeye ve muavenet-i içtimaiyeye teşvik ve ahlâk-ı zemime ve masiyet üzere içtimadalş, tenfir etmekle cemiyet-i beşeriyeye lâzım olan asayişin intizamöu temin ve muavenet-i içtimaiyenin esasını tesis etmiştir. Çünkü; «İyilik üzere muavenet edin» demek «Birbirinizin ihtiyacını defa çalışın ve eytam ve eramile muavenet edin ve yollarınızı yapıp, rahat yaşamanıza ve Allah'a ubudiyette, ve hayrat ve hasenatta, su olmayan yerde su yolları yapıp ebna-yı cinsinizin istirahatlarını terhin etmeye, top, tüfek gibi esliha-i mühimme bulundurmakla düşmanınıza galebe etmek üzere birbirinize muavenet edin, yardımlasın, hırsızlık, uğursuzluk ve gayra zulmetmek gibi cinayetlerde birbirinize muavenet etmeyin ki, âlemin rahatını sel-betmeyesiniz» demektir. Hulâsa; ihramdan çıkan kimsenin av avlaması mubah olduğu ve bir kavme buğz ve adavetten dolayı ve o kavme zulmetmek caiz olmadığı ve iyilik olan birr ve ihsandan ve muharremattan içtinaptan ibaret olan takva üzere muavenetin lâzım olduğu, günah ve zulüm üzere içtimain caiz olmadığı ve insanlar için masiyete muavenette Allah'tan korkmak vacip ve asiler üzerine Allah'ın azabı şiddetli olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ hayvanatla intifam helâl olduğunu beyan sırasında bazı haram cteılara kavl-i şerif iyle işaret ettiği şeyleri tafsil etmek üzere taarruzdan masun olmaları lâzım olduğu gibi rıza-yı Bari için gön derilen kurbanların dahi taarruzdan masun olmaları lâzımdır. hac veya umre için Beyt-i Şerif'i kasdeden kimselerdir: Şu halde: manâ-yı nazıra: fBeyt-i Şerifi ziyaret etmek kasdeden kimselere taarruzu helâl kılmayın) demektir. Ziyaret kasdedenlerin taarruzdan masun olmalarının sebebini beyanda Vacip Tealâ onların Allah'ın fazlını,ve rızasını taleb ettiklerini beyan buyurmuştur. FazIla murad; Mubah olan Ticaretle kesbolunan rızikiır, Rıdvanla murad; sevaptır. Şu halde meşru surette ticaretle kulların dünyada maişetlerinin temini için Allah'ın fazlını aramaları ve âhiretlerini ıslah için rıza-i ilâhi murad etmeleri taarruzdan masun olmalarına sebeptir. Yani "Bu misilli kimseleri Mekke'den men'etmeyin. Zira onların maksatları; maksad-ı ha-sendir. Binaenaleyh-; taarruzdan salim olmaları lâzım" demektir. Bu âyette şehr-i haramda kıtalin haram olması kıtal âyetiyle mensuhtur. Çünkü; kıtal âyeti, icabında düşmanla her ayda muharebeyi meşru kılınca şehr-i haramda dahî kıtal meşru olmuştur. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile huccac-ı muslinimin taleb ettikleri fazıl ve ndvamn büyüklüğüne işaret için her ikisi de tazime delâlet eden tenvinle varid olmuş ve fazlu ihsanı ve Rabla-rından taleb ettiklerini beyanla şanlarına tazîm ve matluplarının husulüne işaret olunmuştur. Hulâsa; efal-i haccm ve şeaîr-i îslâmiyenin hürmetini muhafaza edip hurumatı helâl addetmemek lâzım olduğu ve tekâlif-i ilâhiyeyi yerinde edâ edip, hududunu tecavüz etmek ve huccac tarafından alâmetli ve alâmetsiz Mekke'ye gönderilen kurbanlara taarruz ve huccaca eza eylemek caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ ihram içinde av avlamak haram olduğunu be-yanettiği gibi ihramdan çıkan kimsenin av avlaması caiz olduğunu dahi beyanetmek üzere : buyuruyor. Sûre: Maicie- FÎ TEFSÎR-ÎL KUR'ÂN H39 Vacip Tealâ bir kavme buğz ve adavetin o kavme zulme sebep olması caiz olmadığını beyandan sonra insanların iyilik üzere içtima etmeleri ve iyi işlerde yardımlaşmaları lâzım olup, kötü işlere muavenetin caiz olmadığını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; insanlar için vazife, birbirine muavenet etmek ve yardımlaşmaktır. Fakat bu yardım her yerde değildir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak «Ey müminler! Siz iyilik ve enva-ı ibadet ve hayrat ve hasenat ve muharremattan içtinaptan ibaret olan takva üzere birbirinize muavenet edin. Ve lâkin küfür ve sair günahlar ve nâs'a zulüm ve tuğyanla haklarına tecavüz üzere muavenet etmeyin ve masiyete muavenet etmekte Allah'tan korkun. Zira; Allah'ın ma-siyete muavenet edenlere azabı şiddetlidir. Binaenaleyh günah ve zulüm üzere muavenetten nefsinizi vikaaye edin ki, azaptan halâs olasınız» buyurmuştur. Ayetin'âhirinde ittikaa ile emir; masiyette muavenet edenleri tehdid içindir. İşte Vacip Tealâ bu âyetle ehl-i imanı ahlâk-ı hamîdeye ve muavenet-i içtimaiyeye teşvik ve ahlâk-ı zemime ve masiyet üzere içtimadalş, tenfir etmekle cemiyet-i beşeriyeye lâzım olan asayişin intizamöu temin ve muavenet-i içtimaiyenin esasını tesis etmiştir. Çünkü; «İyilik üzere muavenet edin» demek «Birbirinizin ihtiyacını defa çalışın ve eytam ve eramile muavenet edin ve yollarınızı yapıp, rahat yaşamanıza ve Allah'a ubudiyette, ve hayrat ve hasenatta, su olmayan yerde su yolları yapıp ebna-yı cinsinizin istirahatlarını terhin etmeye, top, tüfek gibi esliha-i mühimme bulundurmakla düşmanınıza galebe etmek üzere birbirinize muavenet edin, yardımlasın, hırsızlık, uğursuzluk ve gayra zulmetmek gibi cinayetlerde birbirinize muavenet etmeyin ki, âlemin rahatını sel-betmeyesiniz» demektir. Hulâsa; ihramdan çıkan kimsenin av avlaması mubah olduğu ve bir kavme buğz ve adavetten dolayı ve o kavme zulmetmek caiz olmadığı ve iyilik olan birr ve ihsandan ve muharremattan içtinaptan ibaret olan takva üzere muavenetin lâzım olduğu, günah ve zulüm üzere içtimain caiz olmadığı ve insanlar için masiyete muavenette Allah'tan korkmak vacip ve asiler üzerine Allah'ın azabı şiddetli olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ hayvanatla intifam helâl olduğunu beyan sırasında bazı haram cteılara kavl-i şerif iyle işaret ettiği şeyleri tafsil etmek üzere taarruzdan masun olmaları lâzım olduğu gibi rıza-yı Bari için gön derilen kurbanların dahi taarruzdan masun olmaları lâzımdır. hac veya umre için Beyt-i Şerif'i kasdeden kimselerdir: Şu halde: manâ-yı nazıra: fBeyt-i Şerifi ziyaret etmek kasdeden kimselere taarruzu helâl kılmayın) demektir. Ziyaret kasdedenlerin taarruzdan masun olmalarının sebebini beyanda Vacip Tealâ onların Allah'ın fazlını,ve rızasını taleb ettiklerini beyan buyurmuştur. FazIla murad; Mubah olan Ticaretle kesbolunan rızikiır, Rıdvanla murad; sevaptır. Şu halde meşru surette ticaretle kulların dünyada maişetlerinin temini için Allah'ın fazlını aramaları ve âhiretlerini ıslah için rıza-i ilâhi murad etmeleri taarruzdan masun olmalarına sebeptir. Yani "Bu misilli kimseleri Mekke'den men'etmeyin. Zira onların maksatları; maksad-ı ha-sendir. Binaenaleyh-; taarruzdan salim olmaları lâzım" demektir. Bu âyette şehr-i haramda kıtalin haram olması kıtal âyetiyle mensuhtur. Çünkü; kıtal âyeti, icabında düşmanla her ayda muharebeyi meşru kılınca şehr-i haramda dahî kıtal meşru olmuştur. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile huccac-ı muslinimin taleb ettikleri fazıl ve ndvamn büyüklüğüne işaret için her ikisi de tazime delâlet eden tenvinle varid olmuş ve fazlu ihsanı ve Rabla-rından taleb ettiklerini beyanla şanlarına tazîm ve matluplarının husulüne işaret olunmuştur. Hulâsa; efal-i haccm ve şeaîr-i îslâmiyenin hürmetini muhafaza edip hurumatı helâl addetmemek lâzım olduğu ve tekâlif-i ilâhiyeyi yerinde edâ edip, hududunu tecavüz etmek ve huccac tarafından alâmetli ve alâmetsiz Mekke'ye gönderilen kurbanlara taarruz ve huccaca eza eylemek caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ ihram içinde av avlamak haram olduğunu be-yanettiği gibi ihramdan çıkan kimsenin av avlaması caiz olduğunu dahi beyanetmek üzere : buyuruyor. Sûre: Maicie- FÎ TEFSÎR-ÎL KUR'ÂN H39 Zira; avı size haram kılan ihram zail olunca av avlamanızda zarar yoktur. , Tefsir-i Hâzin ve Taberi'de beyan olunduğu veçhile bu makamda ( ijj^Uols ) emri ibahe içindir. Çünkü; birşey haram kılınıp işlenmesi memnu olduktan sonra bir emirle o şeyin işlenmesine izin, o şeyin mubah olduğuna delâlet etmesi kavaid-i usul iktizasındandır. Yani; hürmetten sonra varid olan emirler ibahe için denir. İşte bu âyette av avlamakla emir ibahe içindir. Çünkü; evvelce ihram içinde av haram kılınmışken bu âyette Cenab-ı Hak «İbramdan çıkınca av avlayın» buyuruyor ki, ay avlamayı haram kıldıktan sonra emirdir. Şu halde bu emir; ibahe ifade eder. Yani «İhramdan çıktığınızda siz av avlayabilirsiniz. Zira; avlamanıza mani olan ihram zail olunca memnu olan av size mubah oldu» demektir. Yoksa «İhramdan çıkınca herhalde av avlamanız vaciptir. Av avlamazsanız günahkâr olursunuz» manâsına değildir. Vacip Tealâ ihramdan çıkan kimse için ihram içinde haram' olan av avlamak mubah olduğunu beyanettiği gibj bir kavme adavetten dolayı tecavüzün caiz olmadığını dahi beyanetmek üzere : buyuruyor. Yani; evvelden vaki olmuş bir hâdiseden dolayı bir kavme buğuz ve adavetiniz sizi o kavme zulmetmeye sevk etmesin ve onlar sizi Mescid'e ziyaretten men'etmekle sizin de onları men'et-meniz doğru değildir. ^ Medarik'te beyan olunduğu veçhile Mekke ahalisi Resulullah 1144 HULÂSAT-ÜL BEYAN ■ _ Cüz: Ö Cenab-ı Hak haram kılmıştır. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile zaman-ı cahiliyede Kâ'be'de (Hübel) denilen putun yanında üç veya yedi ok bulundururlar ve hususi memur tayin ederler, o memur da müracâat edenlere oku atmakla işini haber verirdi. O memura da yüz dirhem gümüş vermek şarttı. Okların adedi üç olduğuna nazaran birinde ( jjj^\ ) yazılı ki, «Rabbim bana emretti», diğerinde ( jjj'Ui ) yazılı ki, yani «Rabbim beni nehyetti» ve üçüncüde de ( Jii- ) kelimesi yazılıydı ki, «Gaflet etti» demektir. Zaman-ı cahiliyede nikâh, müsaferet, ticaret ve gazve gibi mühim işlerden birine başlayacakları zaman okları bir zarf içine korlar ve içinden birini alırlar, eğer ( J^l ) yazılı çıkarsa o işi işler ve eğer ( J^ ) çıkarsa, o işi şer addeder terkederler ve eğer ( Jit ) yazılı ok çıkarsa emir veya ne- hiyden biri çıkıncaya kadar tekrar ederlerdi. İşte Cenab-ı Hak zaman-ı cahiliyedeki Arapların me'luf oldukları bu âdet-i kabi-hayı haram kılmıştır ki, bununla amel etmek ve ondan para almak cümlesi haramdır; Şu halde zamanımızda mevcut olan bakıcılık, cincilik, bakla atmak ve kum üzerine çizgi çizmek gibi falcılık ve bunların emsali şeylerle iştigal etmek ve ondan para almak, hayır ve şerre hükmetmek haramdır, hürmetine bu âyet delildir. Zira; gaibe hükmetmek cihetiyle haram olduğu gibi doğru olduğunu itikaad etmek bile küfür olmuştur. Amma âyât-ı bey-yinat ve ahadis-i nebeviyatla tefe'ül caizdir. Çünkü; bunlarla te-fe'ülde istinad, Allahü Tealâ'ya olduğundan Allah'ın kendi kelâmı ve resulünün hadîsiyle kullarını irşad etmesi baîd değildir. ) Şu tadad olunan muharrematı ekletmek hayırdan gaâyet uzak olup, serden- pek yüksek mertebesi olduğuna işaret için bu'd-u meratibe mevzu olan ( j5j ) lâfzı varid olduğu Şbussuu&Efendi'nincümle-i beyanatındandır. Vâc^p Tealâ hayvanattan helâl olan ve olmayanları ve helâl olmayanlarla intifam haram olduğunu beyanettiği gibi kâfirlerin din-i İslâmdan meyus olduklarını dahi beyanetmek üzere : Sûre:Maide Fi TEFSÎR-İL KUR'ÂN buyuruyor. -Yani; kâfirler evvelce din-i İslâmın fürceyab olarak âleme intişar edeceğine ümitleri olmadığından ehl-i İslâm, dinlerinden döner, İslâmiyet münkariz olur zu'munda bulunurlarken din-i İslâm âleme dağılmaya ve kökleşmeye başlayınca kâfirlerin din-i İslâ-min inkirazından meyus olduklarını beyan ederek Vacip Tealâ «Bugün müşrikler sizin dininizden dönüp onların dinine dahil olmanızdan meyus oldular» buyurmuştur. Zira; din-i İslâmın günbegün teâlî ve terakkisini ve etrafa intişar edip kökleşmesini ve hak-kaa niyetle hükmün zuhurunu görmeleri ve dinin münkariz- olmayacağını anlamaları üzerine meyus oldular. Binaenaleyh; «Dininiz üzerine kâfirlerin galebesinden korkmayın. Çünkü; dininiz cümle edyan üzerine gaalip olduğundan korkuya mahal yoktur. Şu halde ancak benden korkun. Zira; sizin her işinizi tedbir eden ve kâfirler üzerine sizi gaalip kılan Ben Azîmüşşan olduğum için korkunuzu bana hasretmeniz lâzım» demektir. Beyzavi'nin beyanı veçhile âyette y e v m le murad; zaman-ı hâzırdır. Yevm-i muayyen değildir. O günde haccet-ülveda'da are-fe günü ki, Cumadır. Çünkü âyetin o gün ikindi namazından sonra nazil olduğu mervidir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile din-i İslâmın inkırazını ve müminlerin irtidad etmelerini kâfirler ümid ederlerdi. Din-i İslâm kuvvet bularak her yere dağılıp ehl-i İslâm çoğalınca müminlerin irtidadlarmdan ümitleri munkatı olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. İşte âlemde her zaman din-i İslâmın aleyhine uğraşanlar ve inkırazına çalışanlar bulunmuş ve elyevm bulunmaktadır. Lâkin böyle bâtıl üzere uğraşanlar her zaman meyus olmuş ve emekleri dünyevî ve uhrevî hüsranla neticelenmiştir. 115Ü ' • ■ HULÂSAT-ÜL BEYAN Cüz: ti buyuruyor. ■'

Maide 5:4

Binaenaelyh; kullarının kusurunu derhal hesab eder ve cezasını verir. Şu halde Allah'ın azabından ve gazabından korkmalısınız. . Tefsir-i Taberi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile t a y -y i b a t la murad; mezbuhat ve sair nimetlerden AllahüTealâ'nın ekline ve intifama izin verip helâl olan ve tab-% selimin leziz ad- Sûre : Mairie Fİ TEFSİR-ÎL KUR"ÂN . 1151 dedip nejreî etmediği şeylerdir. Çünkü; zaman-ı cahiliyede Araplar birtakım tavyib ve leziz olan şeyleri kendilerim1 haranı kıldıklarından Cenab-ı Hak bu âyetle bilumum tayyibalı helâl kıldığını beyanla Arapların itikatlarını reddetmiş ve tayyibatın ekline müsaadeyle cümlesini helâl kılmıştır. C e v a r i h ; carihanın cemidir. C a, r i h a ; kesbedici hayvandır. Birtakım ef'ali kisbe âlet olduğundan insanın azalarına da âlet-i cariha denir ki. âlet-i kâsibe demektiı. Şu halde insanların av aldırma}; için besledikleri köpek cinsinden tazı, zağar ve kuş nevrinden şahin ve doğan gibi hayvanlara c.evarih denilmiştir ki, cümlesi insan için nev'ine göre av kisbine hazır ve binaenaleyh; cariha denilmeye şayandırlar. Bu misilli talim ve terbiye olunmuş ve av avlaması öğretilmiş olan hayvanatın avladığı avların helâl ve hayvanatla av avlamanın cevazı hayvanın talim ve terbiyesine mütevakkıf olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; Vacip Tealâ bu âyette tâlim olunan hayvanların avladıkları şeyin helâl olduğunu beyan buyurmuştur ki, talim görmeyen hayvanların avladığına itibar yok demektir. Av hayvanatının malûm olması avın salındığında ön ve arkasından gitmek ve tuttuğu avı yememek ve sahibini beklemek ve sahibi çağırdığında icabet edip kaçmamak gibi hallerin üç defa vaki olmasıyla hasıl olur. Binaenaleyh; İmam-ı Azam indinde iki kere tecrübeyle muallem addolunur ve İmam-ı Ebu Yusuf'a göre üç kere tecrübeyle muallem addolunur ve fetva da Ebu Yusuf'un kavlinedir. Zira; tecrübede muteber olan üçtür. İmam-ı Şafii indinde adede itibar yoktur. Yalnız Sahibinin muallern olduğuna kanaati hasıl olmak şarttır. Ancak kanaat; gerek bir tecrübeyle ve gerek iki veya üç tecrübeyle hasıl olsun. Şu halde Şafiîce muteber olan sahibinin kanaatidir, tecrübede adet değildir. , Mükellibîn; talim, terbiye ve te'dip manâsına olduğu halde av için beslenen hayvanın talimine kemâl-i dikkat ve itina lâzım olduğuna işaret için Vacip Tealâ «Allah'ın size talim ettiği ilim ve hünerinizden onlara talim edersiniz» buyurmakla ikinci merrede talimi istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla tekrar zikretmiştir. Mükellip kelimesi te,f il babından teksire delâlet edip teksir ise lâeka! üç de ta ile sabit olacağından İmam-ı Ebu Yusuf 1148 HULASAT-UL BEYAN Cüz: 6 madiği ve Allahü Tealâ'nın din babında ümmet-i Muhammed üzerine nimetini ikmal buyurduğu ve din-i İslâm indallah marzî olup ahkâm-ı İslâmiyenin gayrı, cümle ahkâmın rıza-yı ilâhiye muhalif ve ahkâm-ı İslâmiyeye muvafık amelden Cenab-ı Hakkın razı olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ muharrematı beyandan sonra kâfirlerin meyusi-yetini ve, din-i Islâmı ikmalini cümle-i muterize olarak bşyanla beraber bu âyetten evvel beyan olunan muharremata merbut olarak hal-i zarurette teleften nefsim muhafaza edecek kadar muharre-mattan yemek eâiz olduğunu beyanetmek üzere : buyuruyor. Yani; haram olduğu beyan olunan hayvanatın etini yemek her nekadar haramsa da hal-i zarurette bazan haram olan şeyi yemek helâl olur; Binenaleyh; bir kimse açlığın şiddetinden haram olan şeyi yemeye mecbur olursa, günaha meyletmeyerek nefsini teleften muhafaza için zaruret miktarı yerse zararı yoktur. Zira; Allahü Tealâ hâl-i zarurette vaki olan kusuru mağfiret eder ve o kusurdan dolayı muahaze etmemekle merhamet buyurur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ evvelâ muharrematı beyandan sonra o muharrematı beyanla habîs olan şeyleri yemekten kullarını meri'etmesi marzî olan din-i ilâhinin ikmalinde, dahil olduğuna işaret için arada dinini ikmal ettiğini beyan buyurmuştur. Badehu haram olan şeyleri ekle ruhsatını beyanda marzî olan dinde dahil olduğundan hal-i zarurette kulların haram olan şeyden yemeleri de din-i İslâmın ahkâm-ı marziyesin-den olduğuna işaret vardır. Sûre:Maide Fİ TEFSÎR-ÎL KUR'AN 1149 I z t ı r a r ; bir zarara isabet etmek ki, muharrematı yemeksizin o zarardan kurtulmak mümkün olamaz. M a h m a s a ; bir açlıktır ki, gıdadan karnı tamamen boş olmaktır. Helâl olarak gıda bulamaz ve haramdan yemek de helak olacağı tahakkuk ederse ölmeyecek kadar o haramdan yemesine ruhsat-ı ilâhiye vardır. Binaenaleyh; o haramdan ölmeyecek kadar yemek vaciptir. Eğer yemez de ölürse günahkâr olur. . Mütecanif; meyletmek ve birşeyi kasdetmektir. I s m le murad; ihtiyacı olmayarak haram yemek ve intifa kasdetmektir. Şu halde manfayı âyet: … demektir.. ■ _ . Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet; muharrematı beyaneden âyete merbuttur ve bu iki âyetin arasındaki âyetler beyan olunan muharremattan içtinabı icabeden şeyleri beyan hakkında cümle-i muterizedir. Çünkü; bilâ zarure muharrematı ekletmek fıskolduğu gibi onların haram olması ahkâm-ı dinden ve nimet-i tâmmeden olduğunu beyan için arada dinin tekemmülünü ve nimetin itmamını beyan; bu ahkâm, nimetin itmamı cümlesinden olduğunu beyandır. Hulâsa; telef-i nefse sebep olacak kadar açlığa müptelâ olan kimsenin teleften kendini vikaaye için leş ve cifeden ekletmesi mubah ve telefini izale edecek miktardan ziyadesini ekletmesi haram olduğu ve hal-i zarurette zarurete binaen vaki olan kusurları Allahü Tealâ'nın affedeceği bu âyetten müstefad olan fevâid cüm-lesindendir. . Vacip Tealâ hillü hürmetten bazılarını beyandan- sonra tay-yibatm helâl olduğunu beyanetmek üzere : * '. 1146 HULÂSAT-ÜL BEYAN Cüz: 6 Hulâsa; din-i İslâmm tamamiyle zuhur ve galebesinden sonra kâfirlere müdahene ve nıudârânm caiz olmadığı ve bihakkın din uğrunda çalıştıkça kâfirlerin dine galebe etmeleri endişesi kalmadığı ve din aleyhinde uğraşanların gaalip gibi görünürken mağlûp ve meyus oldukları ve insanların korkuları ancak Vacip Tea-lâ'dan olması lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir. Vacip Tealâ kâfirlerin meyus olduklarını beyandan sonra meyus olmalarının hikmeti din-i İslâmm tekemmülü olf*"â: (11 be-yanetmek üzere : buyuruyor. , " ' | Yani; size yardım etmek ve dininizi cemi-i edyan üzere gaalip kılmak suretiyle, kavaid-i itikaadiyeyi, usul-ü şeriatı ve kaanun-u içtihadı beyan ve tasrih etmekle sizin için dininizi ikmal ettim. Zira; bütün müşkülâtınızı halletmek için âyetler .inzal olunduğu gibi mesail istihraç etmek için tariklar da gösterildi. Binaenaleyh; dininizde bir noksan kalmamıştır. Bilâd-ı şirki size fethettirmek ve tevfik ve hidayet vermek suretiyle zahirî ve batım nimetimi sizin üzerinize itmam ettim ve edyan-ı saire içinden din-i İsjâma sizin için razı oldum. Binaenaleyh din-i İslâm dairesinde vaki olan amellerinize razı olurum. Ve ancak o dinin haricinde olan a'mâle razı olmam. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile dini ikmal; tekâlif-i ilâhiyeye müteallik mesailin cümlesine dair müşkülâtın hallolunması ve ilâ yevm-il kıyam havadise kâfi kavaidin ımz'edilmesi ve düşmanlara galebe vermesi ve düşmanlar tarafından korkuyu izale etmesiyle hasıl olmuştur. Çünkü; bi'set-i nebeviyenin iptidasın- Sûre: Maide I Fi TEFSÎR-İL KUR'ÂN 1147 dan bilitibar her zamanda mevcut olan ahkâm o zamana nispetle kâmildi. Fakat kıyamete kadar kâmil, olması bütün Kur'ân'ın nazil olup ahkâm-ı şeriat tekemmül edince hasıl olmuş ve noksan kalmamıştır. Bu âyetin, hicret-i nebeviyenin onuncu senesi haucet-ül vedada arefe günü Arafat'ta Resul-ü Ekrem (S.A.) Efendimize devesinin üzerinde bulunduğu halde nazil olduğu ve vahyin ağırlığından devenin döşü yere döşendiği ve bu âyetin nüzulünden sonra Resulul-lah'ın seksen iki gün kadar muammer olduğu ve bu âyetten sonra ahkâm-ı şeriatta ziyade veya noksan suretiyle tebeddül ve tağay-yür vuku bulmadığı ve âyetin nüzulü Resulullah'ın vefat edeceği haberini mutazammın olduğu Fahr-i Razi'nin cümle-i beyanat m-dandır. Bu âyet nazil olunca «Dinimiz tekemmül etti» diyerek Ashab-ı Resulullah memnun olup yalnız Ebubekir (R.A.)'m ağladığı ve sair Ashab-ı Kiram müşarünileyhten ağladığının sebebini sual edince «Bu âyet Resulullah'ın vefatı yakın olduğuna delâlet ettiğini, zira; her kemâlin bir zevale maruz olduğunu" beyanla cevap verdiği mervidir. J3U cevap, Sıddîk-ı Azam'in âyette sairlerinin vakıf olamadığı esrara vakıf olduğuna ve ilminin kemâline delâlet eder. Din-i İslâmı ikmal ettiğini beyandan sonra Vacip Tealâ'mn nimetini itmam ettiğini beyan etmesi; din-i İslama temessük eden ümmet hakkında pek büyük nimet olduğunu bildirmektir • Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran pir Yahûdinin Hz. Ömer'e «Siz Kur'ân'da dininizin ikmaline ve nimetinizin itmamına dair bir âyet okursunuz, eğer o âyet bize nazil olsaydı biz onun nazil olduğu günü bayram ittihaz ederdik» deyince Ömer (R.A.) «Beri o âyetin nazil olduğu zamanı ve mekânı bilmem» demekle, bu âyetin nazil olduğu günün bayram olduğuna işaretle Yahûdiye tariz etmiştir. Çünkü; bu âyet mevsim-i hacda Arafat'ta Cuma gününe tesadüf eden arefe gününde nazil olmuştur- Binaenaleyh; âyetin nazil olduğu gün üç cihetle bayramdır. Zira; mevsim-i hac müminler için bayram olduğu gibi Cuma ve arefe günleri dahî bayramdır. Hulâsa; din-i'Muhammedi'nin tekemmül edip asla noksan kal- kavli bu âyetle sabittir. Av hayvanının avladığı hayvana vurduğu yara insanın boğazlaması mesabesinde olduğundan Cenab-ı Hak av hayvanlarının tutup zaptettiklerini yemekle emretmiştir. Eğer onun yarası kesmek makaammda olmasaydı mutlakaa av hayvanının tuttuğunu yemekle emretmezdi. Hayvanın yaralamasının kesmek yerine geçmesi avladığı hayvan ölmüş olduğu surettedir. Eğer diri olarak ele geçerse bittabi boğazlanır, hatta diri olduğu surette tutan kelbin muallem olması bile şart değildir. Vacip Ter-lâ ahkâmına dikkat etmeyenleri tehdid etmek üzere âyetin =>Hrin-de ittikaa ile emretmiş ve hesabının süratli olduğunu beyan buyurmuştur. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile iftikaa lâ?ım oMurunun sebebini beyanda zamir mevkiinde lâfza-i celâli getnmek ahkâmı beyanda mahabeti tezyid, hafî ve celî cümle a'mal üzere hesab edip ceza vereceğine işaret içindir. Hulâsa; tab-ı selimin seveceği ve kerih addetmeyeceği lezai-zin helâl kılındığı ve talim olunan hayvanların avladığı avlarla intifam helâl ve av için bazı hayvanı beslemek, talim ve terbiye etmek meşru olduğu ve av avlamak için salıverilen hayvanın üzerine Allah'ın ismim" zikretmek lâzım ve ahkâm-ı ilâhiyeye muhalefetten ittikaa vacip olduğu ve Allahü Tealâ'nın kullarının âmellerini derhal hesab edip cezasını vereceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:5

Vacip Tealâ tayyibatm helâl olduğunu beyanettiği gibi tayyi-batm ve ehl-i kitabın taamının, afife ve tahire olan hatunların ve lezzât-ı sairenin helâl olduğunu dahi beyanetrnek üzere buyuruyor. Ehl-i kitabın kadınları dünyada Islâmla münakâha şerefine nail olurlarsa âhirette Cennet'te beraber bulunamayacaklarına âyet delâlet eder. Çünkü; küfredenlerin âhirette haşirinden olacakları beyan olunduğundan kitabî olan kadın her nekadar müs-lüman nikâhı altındaysa da imanı olmadığından elbette âhirette zarar gören, ve ebeden Cehennem'de kalan zümredendir. Binaenaleyh; dünyada zevci olan müminle Cennette birleşemez. Ayette amelin haptolması; amelin zayi olup batıl olmasından ve fayda görülmemesinden ibarettir. Şu halde mümin olan bir kimse birçok amelden sonra kafi ahkâm-ı şer'iyeden birini inkâr gibi küfrü mucip bir işte veya sözde bulunsa amelî zayi olacağına bu âyet delâlet eder ve kütüb-ü fıkhiyede beyanolunan elfaz-ı küfrün hükm-ü şer'isi de bu âyetten istinbat olunmuştur. Hulâsa; tayyibatm helâl kılındığı ve ehl-i imanın taamı ehl-i kitaba ve ehl-i kitabın taamı müminlere helâl olduğu ve müminlerin ve ehl-i kitabın muhsene ve afife olarf hatunların mehirle-rini vermek şartıyla'müminlere helâl olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:6

Vacip Tealâ sûrenin evvelinde ukuudat-ı şeriyeyi ifa etmekle emrettikten sonra ukudattân mat'umat ve menkûhata müteallik bazı ahkâmı dahi beyan buyurduğu gibi âhirete müteallik tekâ-lif-i ilâhiyeden namazın mukaddimesi olan taharetle emretmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Hâzin ve Taberi'de beyan olunduğu veçhile âyetin zahiri, namaz kılmak murad eden her kimse velev abdesti bulunmuş olsa dahi abdest almak vacip olduğuna delâlet ederse de ab-destin vücubu taharetsiz olanlara mahsus olduğu icma-ı ümmetle sabittir. Çünkü; Beyzavi'nin rivayetine nazaran Mekke'nin fetih günü Resulullah'ın bir abdestle beş vakit namaz kıldığı mervidir. Şu halde âyet demektir. Yani; abdestsiz olduğunuz halde namaza kıyam ederseniz sizin için âyette beyan olunduğu veçhile abdest almanız vacip demektir. Binaenaleyh; abdesti olmayan kimse için namaz caiz olamaz. Zira; abdest namazın şartmdandır. Şu halde şart olan taharet bulunmayınca, meşrut olan namaz da bulunamaz. Amma her ne suretle olursa olsun abdestten aciz olursa abdestin halefi olan teyemmümle namaz kılacağı bu âyette beyan olunacaktır. Çünkü; namaz insanın cemi-i azasıyla Rabbisine teveccüh ettiği bir ibadet-i muazzama olduğu cihetle Huzur-u Bâri'ye münacatta ne-zafet-i kâmile üzere bulunmak vaciptir. Fakat nezafet-i kâmile bulunamadığında onun halefine intikaal olunmak lâzımdır. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bazı ulema tarafından «Taharetle emir, müstakil bir teklif değildir, belki namaza tebaiyetle bir tekliftir. Binaenaleyh; namaz olmasa abdestle teklif olmazdı» de-mişlerse de esah olan taharet, din-i İslâmda maksudun bizzattır. Zira; Resulullah vani ((Din> nezafet üzere bina kılındı» buyurmuştur ve bu âyetin âhirinde nazm-ı celiliyle bu Hadîs-i Şerîf taharetle teklifin müstakil olduğunu teyid eder. Hatta abdestin bazı günaha kefaret olduğuna dair varid olan ehadis-i celile dahi taharetin müstakil bir teklif olduğuna delâlet eder. Hanefiye indinde abdestin sıhhati için niyet şart değildir. Zira; Cenab-ı Hak bu âyette abdest azalarının yıkanmasını ve başa mesholunmasmi vacip kıldı. Eğer niyet lâzım olsaydı onu da beyan ederdi. Halbuki âyette abdestin vücubları beyan olunduğu sırada niyetten bahis yoktur. Binaenaleyh; abdestte niyet vacip değildir. Şu halde bir kimse hiç abdest hatırına gelmeksizin başka bir sebeple abdest azalarını yıkayıp sonra namaz kılmak lâzım gelse onunla namaz kılabilir. Şu kadar ki, niyet olmadığından o abdestin sevabı olmaz. Zira sevapta niyet şarttır ve abdestte niyet sünnettir. Lâkin Şafiî indinde abdeste niyet şarttır. Binaenaleyh; niyet olmaksızın abdest sahih olmaz. Zira; memurun bihtir. Her memurun bihte niyet lâzımdır. İşte taharetin iyi birşey olduğunda cümle ümmetin ittifakı vardır. Şu kadar ki, tahareti ibadet niyetiyle işleyenler ecre nail olur, mücerret temizliktir diye işleyenler âhirette ecirden mahrum olur. Arada fark niyet etmektir. Binaenaleyh; ehl-i iman her amelini niyetle işlerlerse ecir alırlar ve niyet olmazsa ameli sahih olur, fakat sevap olmaz. Vacip Tealâ abdestin farz olduğunu beyandan sonra guslün farz olduğunu da beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; eğer namaz kılmak murad ettiğinizde size cenabet isabet etmiş bulunursa gusletmek suretiyle tatahhur etmeniz lâzımdır. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile cenabetin iki sebebi vardır: Birincisi; şehvetle meninin inmesidir, ikincisi; erkekle kadının alet-i tenasülleri birbirine değmek ve erkeğin aletinin velev haşefe mevzii olsun kadının âletine girmesidir. Bu surette meni nazil olmasa dahi gusltemek vaciptir. Gusulde taharetle emir; mutlak olup azadan bir uzvu yıkamakla mukayyed olmadığından bedenin cemiisini yıkamak vacip olduğuna âyet delâlet eder. Gusülde taharet, ancak yıkanmakla olabileceği âyât-ı saire ve ehadis-i celilelerle sabittir. İmam-ı Azam'a göre yıkarken vücudu ovalamak vacip değildir. Zira; mutlakaa taharet lâzımdır. Bu da vücudu ovalamaksızm hasıl olur. Mazmaza, istinşak gusülde vaciptir. Zira; Cenab-ı Hak taharette mübalâğayla emretti. Taharette mübalâğa ise yıkanması mümkün olan azanın hepsini yıkamakla hasıl olacağından bedenin her cüzünü yıkamak vaciptir. Binaenaleyh; ağzı ve burnunu yıkamak da mümkün olduğundan gusülde onları da yıkamak vacip olmuştur. Hatta zahir-i bedenden azıcık bir cüz' yıkanmasa gusül sahih olmaz. Zira; Resulullah «Gusülde vücudunuzun her kıllarını ıslayın ve derisini paklayın. Zira; vücudunuzdan her kılın altında cenabet var» buyurmuştur. Gusülde tertip vacip değildir. Çünkü; âyette Cenab-ı Hak taha-ret-i mutlakayla emretmiştir. Taharet-i mutlaka; mücerret gusletmekle hasıl olduğundan tertip şart değildir. Vacip Tealâ'nın gusül emri, kulları hakkında bir lûtf-u ilâhidir. Zira; cenabetle vücuda arız olan zaaf, fütur ve bedene tali olan keselânı taharetle kaza ve ikmal etmek üzere Vacip Tealâ kullarına cenabetten gusletmekle izalesini emretmiş, ve maddeten vücuda gelmesi muhtemel olan zarardan vikaayesini tavsiye' buyurmuştur. Zira; su* ile bedeni yıkamaktaki fayda ve bilhassa yorgun vücudu soğuk suyun dinlendirdiği malûm bir hakikattir. Şu halde j bedenin her cüzünden infisal eden meninin her zerresinin ayrıldı-j ğı mahalde bırakmış olduğu noksan ve kuvvetine vermiş olduğu zaaf ve fütur, mafsalların yekdiğerine karşı salâbetini kaybettirdiğinden şu salâbeti iade etmek üzere Cenab-ı Hak guslü farz kılmıştır ki, bu vesileyle vücut kıvamını muhafaza etsin. Gerçi vücuttan çıkan meniden daha ziyade kaza-yı hacette bevl ve mevadı gaaita gibi birçok şeyler bedenden her zaman infisal etmekteyse de onlar vücudun eczasına karışmış cevher kabilinden olmadığı cihetle onların infisaü vücuda noksan iras etmediği gibitbilâkis vücudun istirabatini temin ettiğinden telâfi-i mâfât için suyla yıkanmak icabetmez. Çünkü; vücutta zayi olmuş birşey yok ki suyla tedarike hacet messetsin. Amma meninin infisalinde yorgunluk muhakkak olduğundan onun izalesi vacip olmuştur. Bu suretle zayiatı iade bizim için maddeten fayda olduğu gibi emr-i ilâhiye de imtisal olduğu cihetle ibadet olduğundan manen ecir ve sevap dahi vardır. Şu halde ehl-i imanın cenabetten kurtulmak için gu-sül emrine imtisalde hem dünya hem de âhirette menfaat vardır. Vacip Tealâ taharet-i suğra olan abdesti ve tahâret-i kübra olan guslü beyanettiği gibi abdest veya gusül için su bulunmayacak olursa teyemmüm vacip olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile hastalık üç nevidir: Birincisi; sudan telef olmak veya zarar görmek korkusudur. Bu kısım hastalıkta teyemmüm lâzımdır. İkincisi; suyu istimalde hastalığın ziyadelenmesinden korkar. Bu kısımda dahi teyemmüm eder. Üçüncüsü; hastalıkta zarardan ve telef-i nefisten korkmaz. Bu kısımda teyemmüm caiz değildir. Teyemmümü mubah kılan; gerek kısa bir sefer olsun ki, köyler ve kasabanın haricinde bulunmak gibi ve gerek uzun bir sefer olsun ki, müddet-i sefer kadar ve ondan uzun mesafede olmak gibi her iki surette teyemmümün cevazma âyet delâlet eder. Çünkü; âyette mutlakaa seferde teyemmümün cevazı beyan olunduğundan uzun ve kısa seferin her ikisine de şâmildir. Zira; eğer seferler beyninde fark olsaydı Cenab-i Hak beyanederdi. Halbuki âyette sefer, mutlak zikrolunmuş ve aralarında fark olduğu beyan olunmamıştır. Gusül ve abdest, necaset olmayıp tahir olduğu zannolunan her sudan caizdir. Binaenaleyh; Mecusi ve Müşriklerin hanelerinde ve kaplarında bulunan sudan' taharet caizdir. Çünkü eşyada asıl olan; taharettir. Kezalik seccadelerinde namaz kılınır, taharet ve adem-i taharetinden sual lâzım değildir. Teyemmümün manâ-yı aslisi; kasd olduğundan teyemmümde niyetin vacip olduğuna âyet delâlet eder. Binaenaleyh; niyet etmeksizin teyemmüm sahih olmaz. Hulasa; hastalık ve müsaferet gibi bir arızadan dolayı suyu bulamaz veyahut bulur da istimalinden âciz olursa, temiz toprağa teyemmümün lâzım ve teyemmümde yüzüyle ellerini meshetmek vacip olduğu bu âyettelTmüstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ hastalık ve müsaferet gibi arızalar sebebiyle suyu bulamaz veyahut bulur da istimalinden âciz olursa, suyun halefi olan toprakla teyemmümün cevazına ruhsat-ı şer'iyenin sebep ve hikmetini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; size taharetle emretmekte Allahü Tealâ sizin üzerinize güçlük emretmedi. £ira; Suyu bulamadığınız yerde suya bedel toprakla teyemmüme ruhsat verdi. Eğer size güçlük muradetmiş olsaydı behemehal her yerde suyla tathirinizi emrederdi ve suyu bulmak için birçok müşkülât çekerdiniz ve lâkin AUahü Tealâ zahirde vücudunuzda olan kirden ve bâtında günahlarınızdan sizi tathir etmek ve sizin şükretmeniz için üzerinize nimetini itmam etmek murad eder. Binaenaleyh; size abdest ve gusle müteallik maddeten ve manen istifade edeceğiniz ahkâmını beyan buyurdu ki, siz o nimetlerin şükrünü edâ edesiniz. Bu âyet-i celile Vacip Tealâ'nm irade sıfatıyla muttasıf olduğuna delâlet eder ve irade-i ilâhiye; sıfat-ı kadîme ve zat-ı ülûhi-yet üzerine zaid sıfât-ı subutiyedendir. Bu âyette Allahü Tealâ'nm .kullarına yani güçlük.murad etmediğini beyanetmesi zararın medfu' olmasına delâlet eder. Binaenaleyh; mazarratta asıl olan meşru olmamak olduğundan herşeyde zararın defi vaciptir. Resulullah'm kavl-i şerifi de zararın defi vacip olduğuna delâlet eder. Yani; İslâmda bir taraftan diğerine ve iki taraftan birbirine zarar yoktur. Şu halde Fahr-i Kâinat Efendimiz ne bir taraftan âhare ve ne de iki taraftan birbirine zararın meşru olmadığını beyan buyurmuştur. Taharetin meşru olmasındaki hikmet, hades sebkeden kimseye hükmen arız olan necaset-i hükmiyeyi ve zahirde olan kirleri izale edip münacatmda maddeten ve manen tahir bulunmaktır. Çünkü; abdest alan ve gusleden kimsenin Allahü Tealâ'nm. taharetle emrine inkıyadla ubudiyetini izhar edip Rabbinin azamet ve rububiyetini ikrarla kalbinde olan temerrüdü ve inadını terkle ahlâk-ı seyyieden tatahhur ettiği gibi taharet, günahlarının kefaret olmasına dahî sebep olacağına dair varid olan ehadis-i celile abdest ve guslün zahirde taharet olduğu gibi bâtında dahî taharet olduğuna delâlet eder. İnsanın, memur olduğu bir ibadeti kabul edip derhal Rabbinin emrine imtisal ederek işlerse Rabbi o zayıf kulunun günahını neden affetmesin? Çünkü; seve seve insan ubudiyetinin muktezasmı işleyince lutf-u ihsan sahibi olan Al-lahü Tealâ da elbette rububiyetinin muktezası olan kerametini kulundan esirgemez Hulâsa; Allahü Tealâ'mn kullarına vaki olan tekâlif ve ahkâmında güçlük murad etmediği, abdest ve gusülle emri, zahir ve bâtın kullarını tathir etmek için olduğu ve ahkâm-ı ilâhiyenin cümlesi kullar hakkında nimet olduğundan bu nimetlerin şükrünü edâ kullar üzerine vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:7

Vacip Tealâ bazı tekâlif-i ilâhiyesini beyanettiği gibi tekâlifin kabulünü icabeden esbabı beyanetmek üzere buyuruyor, Yani Allah'ın size sayılmaz ve tükenmez birçok nimetleri vardır. Bu nimetleri sizin daima hatırınızda tutup unutmamanız ve zikredip durmanız lâzım olduğu gibi Vacip Tealâ'mn sizinle hitabında veyahut resulüne biat ettiğinizde vaki olan muahedesini de unutmamanız lâzımdır. Zira; o muahedeyi siz, «Duyduk ve kabul ettik» diyerek ikrar ettiniz. Binaenaleyh; unutmamanız vaciptir. Unutursanız Allah'ın gazabından korkun. Zira, sizin o ahdi unutup nakzetmeniz ve nimetleri zikretmemeniz gazab-ı ilâhiyi muciptir. Şu halde gazaptan kurtulmak için ahdi nakzetmemek ve nimetleri unutmamak vaciptir. Zira Allahü Tealâ hayır ve şer kalbinizde olan esrarı bilir. Beyzavi ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette misakla murad; Hudeybiye'de ehl-i imanın Resulullah'a emrini işitmek ve itaat etmek üzere vaki olan ve Sûre-i Fetih'te tafsilatıyla beyan olunan biat-ı rıdvandır. Her müminin kolay ve müşkül zamanlarında resullerinin sözünü işitip emrine itaat edeceklerini ikrar ve itiraf etmeleri Resulullah'la ahdolduğu gibi Allahü Tealâ ile de ahdolduğundan Allahü Tealâ o muahedeyi kendi nefsine muzaf kıldı ve unutmamalarını tavsiye etti. Yahut muahede yle murad; hitabında vaki olan ikrar ve muahededir. Nimet-i ilâhiye pek çok olduğu halde bu âyetteki maksat nimeti saymak olmayıp cins-i nimeti hatırlamakla şükrünü edâ etmek olduğundan Cenab-ı Hak ninieti müfred sıygasıyla irad buyurduğu gibi nimeti nisyan etmekten ve resulüyle ümmeti ve kendisiyle kulları arasında vaki olan ahdi nakzetmekten tehdid için âyetin ahirinde ittikaa.ile emir ve kalplerde olan esrarı ^bildiğini beyanla vuku bulan muahedatı muhafazaya davet etmiştir. Çünkü kalpte olan esrarı bildiğini beyanetmek; «Uhud ve meyasîkı nakzetmeyin ve nakzetmediğiniz gibi nakzetmeyi kalbinizle bile kas-detmeyin. Zira; eğer nakz-ı ahdetmek kalbinize gelir ve siz de kas-dederseniz Allahü Tealâ onu bilir ve muktezasına göre ceza verim demektir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette ahid le murad; ezelde kitabıyla vaki' olan ahd olduğuna nazaran gerçi insanlar o ahdi tahattur edemezlerse de Allahü Tealâ kitabında o ahdin vukuunu suret-i katiyede haber verdiğinden, o ahdi muhafazayla emretmek caizdir. Hulâsa; Allah'ın nimetlerini bilip şükrünü edâ etmek ve Allah'la ve resulü ile vâki olan muahedeyi muhafaza edip hukukunu ifa eylemek vacip ve ahdi nakz ve nimeti inkârdan nefsini vikaa-ye eylemek lâzım olduğu ve Allah'ın azabından korkmak ve Allah'ın esrar-ı kalbiyeyi bildiğini bilmek ehem ve elzem bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:8

Vacip Tealâ tekâlif-i nahiyesinden bazılarını beyanettiği gibi tekâlife inkıyadın da lüzumunu beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; me'kûlâttan helâl ve haram olanlara ve beden için mühim vazife olan taharet-i suğra ve taharet-i kübraya müteallik olan ahkâmını size bildirince ey müminler! Sizin Allah'ın rızası için bütün tekâlifi yerine getirmeniz ve herbirini edâ etmek için kaaim olmanız ve lâzım olan yerde adaletle şehadet etmeniz vaciptir ve bir kavme buğz esbabından dolayı buğz ve adavetiniz onlar hakkında sizi adaletsizliğe çekmesin ve buğzunuz adaleti terkinize sebep olmasın. Binaenaleyh akrabanıza, ecanibe, dostunuza, düşmanınıza ve nefsinize adalet edin. Zira adalet; takvaya en yakın olan ibadâttandır. Binaenaleyh; düşmanınıza adavetiniz sebebiyle burnunu, kulağını kesmek veyahut kadınlarını ve çocuklarını öldürmek gibi helâl olmayan şeyleri irtikâbla adaletten çıkmayın ve bu gibi şeyleri irtikâb etmek ve adaletten çıkmakta Allah'tan korkun. Zira; Allahü Tealâ amelinizi bilir ve muktezasma göre ceza verir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet tekâlîf-i ilâhiyenin ruhunu camidir. Zira; tekâlifin esası iki şeydir: Birincisi; Allah'ın emrine itaatla tazım ve rububiyetini itirafla vazife-i ubudiyette devamdır ki, buna kavl-i şerifiyle işaret buyurmuştur. İkincisi; Allah'ın mahlûklarına şefkat ve Merhamet ve ebna-yı cinsine mürüvvet etmektir ki, bu kısma da emr-i celileyle işaret etmiştir. Binaenaleyh; bir kavme buğzla o kavim hakkında adaleti terketmek caiz olmadığını, her kavim ve her şahıs hakkında adlü insaf dairesinde muamele etmek vacip olduğunu beyan buyurmuş ve adaletin masiyetlere nisbetle ittikaaya pek yakın olduğunu sarahaten zikretmiştir. Çünkü ma-siyetler; takvadan gaayet uzaktır. Âyette mutlakaa adaletle emir; Allah'ın düşmanı olari kâfirlere de şâmildir. Zira, adalet; cümle hakkında müsavattır. Binaenaleyh; mümin ve kâfirin cümlesinin müstefid olması lâzımdır. İşte bu esasa binaen âyetin âhirinde adaletten çıkanları tehdid için ittikaa ile emrettiği gibi herkesin amelini bildiğini dahi beyan etmiştir ki,, herkes adalete dikkat etsin, hiçbir sebep ve bahaneyle adaletten ayrılmasın. Hatta bir kavme veya bir şahsa buğz ve adaveti olsa bile düşman olan o kavim veya şahıs hakkında adalet" ve insafı terketmek caiz olmadığını beyanla adaletin behemehal lüzumunu tekid etmiştir. Çünkü adalet; cemiyet-i beşeriyenin hukukunu muhafaza ve istirahatlarmı temin ve âharin hukukuna tecavüzden men'ettiği için bütün âlemin mihverinde cereyanına ve herkesin arzusu veçhile intizamın devamına yegâne hadim adalet olduğundan Cenab-ı Hak insanlar için kendi şahıslarında, akraba ve ahibbasmda ve sair eşhas ve akvamda adaleti tatbik vacip olduğu gibi düşmanlarından^ bile adaleti esirgemek caiz olmadığını beyan buyurmuştur.

Maide 5:9

Vacip Tealâ adaletin lüzumunu ve takvaya yakın olduğunu ve ittikaanm vücubunu ve kullarının cümle a'malinden habîr olduğunu beyanettiği gibi şu âTîkâma riayet eden ehl-i imana vaadini beyanetmek üzere buyuruyor; Yani; imana ve amel-i salihe muvaffak olan mümin-i salihe Allah'ın vaadi, günahını setretmek ve ameline büyük ecir vermektir. Çünkü mağfireti ve ecri azîmi beyan; vaad-i ilâhiyi beyar dan neşet eden bir suale cevaptır. Zira; âmil olan* müminler** \1-lahü Tealâ'mn vaadini beyan edince vaad-i ilâhinin neden ibaret olduğunu beyan hakkında varid olan bir suale cevap ola1"' \ vaad-i ilâhi onların günâhlarını mağfiret ve amellerine A±ıuKâfat olarak büyük ecir olduğu beyan olunmuştur. Vaad-i ilâhide hulf olmayacağına işaret için cemi-i sıfât-ı kemaliyeyi cami' olduğunu müş'ir olan lâfza-i celâl varid olmuştur. Çünkü; ( İıl ) ism-i şerifi cemi-i makdurata kaadir ve cemi-i malûmata âlim ve herkesten ganî ve her ihtiyaçtan beri olduğuna delâlet ettiğinden vaad-i ilâhîde asla hulf olmayacağına dahî delâlet eder. Çünkü vaadde hulf; ya cehil veya vaadini vefaya kaadir olamayıp âciz veyahut vaadini vefaya mâni bahîl olmaktan veyahut kendinin ihtiyacına binaen vermek istemediği cihetle olacağından işte bunların "cümlesinden münezzeh olduğunu müş'ir olan lâfza-i celâl ile vaadini beyan buyurmuştur ki, vaadin kafi olup asla hulf olmadığını beyandır. Çünkü; vaadine mâni .olacak cehil, aciz, buhul ve ihtiyaç gibi sebeplerden hiçbir sebep yoktur. Binaenaleyh; bu âyet; insanın sebeb-i necatını camidir. Çünkü; insan için sebeb-i necat ikidir: Birinci-s i ; korktuğu azaptan kurtulması ve azaba sebep olacak günahlarının örtülmesidir. İkincisi; ümit ettiği sevaba nail olmasıdır. Bu âyetteyse Vacip Tealâ korktuklarından kurtulacaklarına mağfiretle ve umduklarına nail olacaklarına ecr-i azîmi beyanla' işaret buyurmuştur ve bu işarette ehl-i imana beşaret vardır. Mağfiret ve ecr-i azîmi Cenab-ı Hak imana ve amel-i saliha talik ettiğinden imanı ve amel-i şalini olmayan kimseler için mağfiret olmayacağı gibi ecr-i azîme dahî nail olmayacaklarına işaret etmiştir. Binaenaleyh günahın affına ve sevaba vusule sebep; iman ve amel-i salihtir. Şu halde insan için a'mâ-li salihaya sa'yetmek lâzımdır.

Maide 5:10

Vacip Tealâ müminlere vaadini beyanettiği gibi kâfirlere vaadini dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; onlar küfür üzere vefat ettiklerinde Cehennem'den ^asla ayrılmazlar. Zira; ebeden Cehennem'de kalmayı mucip olan küfrü irtikâb ettiklerinden onlar için Cehennem'den kurtulmak yoktur. Beyzavi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ müminlere vaadini beyandan sonra kâfirlerin ehl-i nâr olduklarını beyanetmek; müminlerin kalplerini tatyibetmekle hakka davetin usulüne riayet olunmuştur. Çünkü; hakka davette emre imtisal edenlerin akıbet-i haseneleriyle, emre imtisal etmeyenlerin akıbet-i seyyielerini be-yanetmekte hüsn-ü tesir ziyade olduğundan Cenab-ı Hak Kur'ân'-da daima firka-i naciyenin halini beyandan sonra fırka-i halike ve dâllenin hâlini veyahut fırka-i dâllenin halini beyandan sonra fırka-i naciyenin halini beyan buyuruyor ki, emr-i davette noksan olmasın. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu "âyet Cehennem'de ebedî kalmak 'kâfirlere mahsus olduğuna delâlet eder. Zira; cümle-i celilesi hasra delâlet ettiğinden ancak Cehennem'de muhalled kalmak kâfirlere mahsus olduğuna delâlet eder. Çünkü; müştak olan cümlelerine. Ce-hennem'in ashabı olmak hükmünün talik olunması o cümlelerin me'hazi olan küfür ve tekzibin hükm-ü mezkûra illet ve sebep olmalarını müş'irdir. Binaenaleyh; Cehennem'de muhalled kalmanın sebebi, küfür ve âyetleri tekzib olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:11

Vacip Tealâ kâfirlerin ehl-i Cehennem olduğunu beyanettiği gibi müminlere ihsan ettiği nimetlerden bazılarını beyanla zâtını zikretmelerini emretmek üzere buyuruyor. Ve her umurlarını esbabına tevessülle beraber Allah'a tefviz etsinler. Çünkü; kullar için Allah'tan gayrı işini ısmarlayacak bir kimse yoktur. Binaenaleyh; işin husulünü Allah'tan beklemek ve Allah'a itimad etmek vaciptir. Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyette ehl-i imana el uzatmak isteyenler le murad; müşriklerdir. Çünkü; (Asfan) veyahut (Batn-i Nahil) denilen mevkide Resulullah ashabıyla beraber öğle namazım cemaatla edâ ettiklerini gören müşrikler namazda baskın vermediklerine nedamet ederek ikindi namazında baskın vermeye karar verdiklerini Cenab-ı Hak resulüne haber verdi ve salât-ı havfe müteallik âyetini inzal etmekle hem cemaatla namazın edasını hem de düşmandan muhafaza edeceğini beyan ettiğini bu âyette nimet sırasında zikirle o vak'aya işarejt etmiştir. Yahut âyetin sebeb-i nüzulü; Yehûdun Resulullah'a suikasd etmeleridir. Çünkü; Medarik'te beyan olunduğuna nazaran Resu-lullah (Ebubekir), (Ömer) ve damadı (Osman) ve (Ali) (R.A.) Ha-zaratıyla beraber (Beni Nadıyr) kabilesinden (Kâ'b b. Eşref)'e müsafir oldular ve Yahudiler «Ya Muhammed (S.A.)! Sen otur, biz sana taam hazırlayalım» deyip dışarı çıkarak damdan Resulul-lah üzerine cesim bir taş atarak katletmeye karar verdiler ve taşı hazırlamaktalarken Cenab-ı Hak vahyile resulüne Yahudilerin suikastlarını haber verdi. Resulullah derhal Medine'ye avdet buyurdu. İşte bu vak'ada Yahudilerin şerrinden resulünü maiyetiyle beraber muhafaza ettiğini ve Yahudilerin tasavvurlarını akım bıraktığını beyan için bu âyeti inzal buyurmuştur. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet; din-i İslâm gibi bir nimetle şerefyab olanların o nimeti unutmayıp zikretmelerini Vacip. Tealâ emrettikten sonra düşmanlarının şerrinden kurtulmak gibi bir nimeti kendilerine müyesser ettiğini hatırlarından çıkarmayıp tezekkür etmelerini dahî emretmiştir. Kâfirlerin şerrinin defi evvelki rivayete nazaran Resulullah'ın yedinci gazasında vâki' olduğu mervidir. Hulâsa; gerek dünyaca nail olduğu nimetler olsun ve gerek düşman şerrinden muhafaza olsun Allah'ın verdiği bilumum nimetlere şükretmek ve ubudiyetin vazifesini edâ eylemek lâzım olduğu ve ehl-i imana elini uzatmak isteyen bir kavmin ellerini ehl-i imandan Cenab-ı Hakkın men'ettiği ve emir ve nehyinde Allah'a muhalefetten korkmak vacip olduğu ve müminlerin ancak Cenab-ı Halika mütevekkil olmaları lâzım geldiği bu âyetten müstefadolan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ kullarına verdiği nimetlere şükretmek lâzım olduğunu beyanettiği gibi ehl-i imanın imanlarında devam etmelerini tavsiye makaamında Beni İsrail'in imandan nükûl ettiklerini beyanla zemmetmek üzere buyuruyor. ve onları kefil aldık ki, ahidlerinden dönmesinler ve Benî İsrail on iki kabile olduğundan her kabile verdiği ahdüzerine kendilerinin eşrafından birer şahit aldık ki, onlar ahdlerini inkâr ederlerse şahitler onlarm ahid verdiklerine şehadet etsinler.

Maide 5:12

Vacip Tealâ bu âyette ahdü mîsak aldığını ve onların nakz-ı ahdedip ahidlerinin muktezasını edâ etmediklerini beyanetmekle ehl-i imana siz de onlar gibi nakz-ı* ahdedenlerden olmayın demek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ ahdü misak. almak ehl-i İslama mahsus bir hâl olmayıp geçmiş ümmetlerden de ahdaldığını beyanla ehl-i imanı verdikleri ahdin muktezasmı ifaya terğib ve hilafından tehdid etmiştir. Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu üzere nakiple murad; kefil, şahit, kavmin ileri gelen eşraf ve a'yânı ve söz kesenidir. Benî İsrail on iki sıbıt, yani kabile olduğundan her kabileden birer nakip intihabını ve bunlardan herbiri kendi kabilelerinden askerin reisi ve başbuğu tayin olunmalarını Cenab-ı Hak Hz. Musa'ya emretti. Çünkü; Nimetullah Efendi'nin ve Beyzavi'nin beyanları veçhile Fir'avn garkolup hükümeti münkariz olunca Benî İsrail Mısır arazisinin bir kısmında karar ettikten sonra * Vacip Tealâ (Ken'an) kabilesinin cebabiresine mesken olan (Eriha) şehrine ve Şam cihetine seferle onlarla mukaatele ve arazi-i mübarekeden cebabireyi tardetmelerini emretti. Musa (A.S.) emr-i ilâhi üzeri^ ne onlardan ahd ve ahidlerini ifa edeceklerine de her kabilenin reisini kefil aldı ve cebabire üzerine sefere başladıklarında Hz. Musa nakipleri casus olarak düşmanın ahvalini teftiş için gönderdi: Düşmanın kuvvet ve şevketini Benî İsrail'e haber vermemelerini kendilerine sıkı sıkı tenbih ettiği halde onlar esna-yı teftişte düşmanda gördükleri kuvvet ve şevketi Hz. Musa'nın tenbihi hilâfına Benî İsrail'e haber vermekle kavmin azimetine fütur verdiler. Binaenaleyh; Benî İsrail'in çokları nakz-ı ahdettiler. Nakipler içinden yalnız (Yehuza) neslinden (Kâlip) ve Hz. Yunus neslinden (Yuşa') gördükleri hali Benî İsrail'e haber vermemekle emr-i Musa'ya riayet ve tenbihine dikkat etmişlerdi. Halbuki Vacip Tealâ Benî İsrail'e ahdü mîsak zamanında «Nusretim sizinle beraberdir» demekle cebabireye gaalip olacaklarını vaadetmişti. Lâkin bu vaad-i ilâhiden gaflet ederek nakz-ı ahidle hamakatlarını izhar ettiler. İşte bu gibi ahidlerini ifadan nükûl ettikleri için Cenab-ı Hak onları sefalete duçar etmiştir. Zira; nakz-ı ahdetmek her zaman zilleti muciptir. İşte ruesa-yı askeriyeye lâzım olan, düşmanın kuvvetine göre tedarikâtta bulunmakla beraber kendi askerine daima düşmanın zaafından bahsetmekle askerin metanetini ve kuvve-i maneviyesini yükseltmek lâzım olduğu gibi düşmanm kuvvetinden bahsetmemek dahî lâzımdır. Zira; düşmanın kuvvetinden bahsetmek askerin kuvve-i maneviyesini kırar ve zaafa duçar eder. Vacip Tealâ Benî İsrail'le muahedede namazı edâ eylemek ve zekâtı vermek ve rusul-ü kirama iman ve tazîm ve fisebüülâh in-fak etmek ve askerin erzakını, cihazını tedarike sa'yile karz-ı ha-sene dikkat eden kimselerin azaplarını kaldıracağını ve günahlarını kefaret edeceğini beyanla Cennet'e ithal edeceğini vaad bu-yurçKi ki, ehl-i iman bu gibi zaferleri kazanmak ve âhirette selâmete nail olmak için sa'yetsinler ve rusul-ü kiramdan bazılarını tekzib etmesinler. Yahudiler rusul-ü kiramdan bazılarını tekzib ettiklerinden Cenab-ı Hak cümlesine imanı tavsiye etmiştir. Zekâtla murad; vacip olan sadaka ve karzla murad; nafile olduğundan zekâttan sonra karz-ı haseni zikir tekrar denilemez. Çünkü; zekât başka, karz-ı hasen başkadır. cümle-i şerif esindeki ile murad; Allahü Tealâ'ntn bize ittiba ile emrettiği şeriat-i İslâ-miyedir. Yani; delâilin zuhurundan sonra küfreden kimse; şeriat-i İslâmiyeden çıkmış demektir. Gerçi delâilin zuhurundan evvel küfredenler de dalâlette kalıp özürleri kabul olunmazsa da mazeret tevehhümü vardır. Ancak delâilin zuhurundan sonra küfredenlerin dalâletlerinde mazeret olmadığı gibi mazeret tevehhümü de yoktur. Binaenaleyh; delâilin zuhurundan sonra küfredenlerin dalâletleri zikrolunmuştur. İşte bu gibi ümem-i salifenin hallerini Kur'ân'da zikretmek; ümmet-i Muhammed'e derstir. Zira; Kur'ân'da hikâye olunan şeyler bizim için ayn-ı şeriattır. Hulâsa; Allahü Tealâ'nm Benî İsrail'den ahdü mîsak aldığı ve onların ahidden dönmemeleri için on iki kabileden on iki kefil aldığı ve onlar salâtı eda eder ve zekâtı verir ve resullere imanla beraber tazîm eder ve karz-ı hasen verirlerse seyyiatlarmı kefaret edeceğini ve Cennet'e ithal eyleyeceğini vaad ettiği ve şu âyette beyan olunan şeylere dikkat ettikleri surette nusret-i ilâhiyenin onlarla beraber olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:13

Vacip Tealâ Benî İsrail'in nakz-ı ahdettiklerini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Yehûd'un meslekleri verdikleri ikrardan dönmek olduğu gibi, Nasara'mn meslekleri dahi verdikleri ikrardan dönmek ve nakz-ı ahdetmektir. Zira; Nasara'dan din-i ilâhiye nusret ettiklerini ve kendilerinin Nasara olduğunu iddia edenlerden ahdü mîsak; aldık ve İncil'in ahkâmıyla amel edeceklerine ikrar, verdikleri halde kitaplarının ahkâmını Yahudiler gibi onlar da terkettiler: Biz de onların arasına buğz ve adavet koyduk ki ilâ yevm-il kıyam o adavet aralarında devam eder. Onlar her nekadar din-i İslama nusret iddia ederlerse de yakında Allahü Tealâ onların fena işlerini kendilerine haber verir. . Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Nasara ismi mem-duhtur. Fakat kendileri «Biz Nasara'yız» diyerek iddia ettiklerini beyan taraf-ı ilâhiden onlara verilmiş bir isim olmadığını beyandır. Yani onlar her nekadar Nasraniyet iddia ediyorlarsa da filhakika Nasraniyet sıfatıyla muttasıf değillerdir. Zira İncil'de Resulullah'a dair olan ahkâmı kabul ettikleri halde o ahkâmı terkle ikrarlarını unuttular ve onların nasipleri Resulullah'a iman etmekken o nasiplerini unutmuş gibi arkaya atıverdiler ve buna ceza olarak kendi beyinlerinde adavet ve buğza müptelâ olmuşlardır ki, kıyamete kadar birbirleriyle uğraşacaklarını beyandır. Ve bu âyetin sırrı da her vakit ayandır. Zira Na-sara iddiasında bulunan fırkalar daima yekdiğerini tekfir ettiklerinden itikaaSiyatta birleşemedikleri gibi hatta siyasette dahî bir-leşemezler. Binaenaleyh; daima yekdiğeri aleyhine diğerini teşvi-katta bulunmak ve icabında silâha sarılmaktan hali kalmadıkları meydanda bir hakikattir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Nasara'nm daima işlemekte oldukları ef al-i kabîhayı haber vereceğini Vacip Tealâ'mn beyan buyurması azab-ı şedidle azab edeceğine işaretle Nasara'yı tehdid etmektir. Çirkin amelleri; nakz-ı ahd etmek ve İncil'den nasiplerini unutmaktır. ( ^-3 ) kelimesi haber vereceğini te- kid ve lâfza-i celâl azabın şiddetini beyan ve mahabeti tezyid için* dir ki, muhatapların kalplerine korku vermektjr. Nasara'nm çirkin fiilleri işlemekte rusuh bulduklarına işaret için ( bedelinde ( jy^ ) varid olmuştur. Hulâsa; Nasraniyet iddia edenlerden Hz. İsa'ya ve İncil'e imanları sebebiyle Hz. Muhammed'e iman edeceklerine dair ahdü mîsak alındığı ve İncil'den nasiplerini unuttukları sebebiyle ilâ yevm-il kıyam aralarına buğz ve adavet girdiği ve kıyamette Al-lahü Tealâ'mn onlara amellerini haber vereceği bu âyetten müs-tefad olan İevaid cümlesindendir.

Maide 5:14

Vacip Tealâ Benî İsrail'in nakz-ı ahdettiklerini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Yehûd'un meslekleri verdikleri ikrardan dönmek olduğu gibi, Nasara'mn meslekleri dahi verdikleri ikrardan dönmek ve nakz-ı ahdetmektir. Zira; Nasara'dan din-i ilâhiye nusret ettiklerini ve kendilerinin Nasara olduğunu iddia edenlerden ahdü mîsak; aldık ve İncil'in ahkâmıyla amel edeceklerine ikrar, verdikleri halde kitaplarının ahkâmını Yahudiler gibi onlar da terkettiler: Biz de onların arasına buğz ve adavet koyduk ki ilâ yevm-il kıyam o adavet aralarında devam eder. Onlar her nekadar din-i İslama nusret iddia ederlerse de yakında Allahü Tealâ onların fena işlerini kendilerine haber verir. . Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Nasara ismi mem-duhtur. Fakat kendileri «Biz Nasara'yız» diyerek iddia ettiklerini beyan taraf-ı ilâhiden onlara verilmiş bir isim olmadığını beyandır. Yani onlar her nekadar Nasraniyet iddia ediyorlarsa da filhakika Nasraniyet sıfatıyla muttasıf değillerdir. Zira İncil'de Resulullah'a dair olan ahkâmı kabul ettikleri halde o ahkâmı terkle ikrarlarını unuttular ve onların nasipleri Resulullah'a iman etmekken o nasiplerini unutmuş gibi arkaya atıverdiler ve buna ceza olarak kendi beyinlerinde adavet ve buğza müptelâ olmuşlardır ki, kıyamete kadar birbirleriyle uğraşacaklarını beyandır. Ve bu âyetin sırrı da her vakit ayandır. Zira Na-sara iddiasında bulunan fırkalar daima yekdiğerini tekfir ettiklerinden itikaaSiyatta birleşemedikleri gibi hatta siyasette dahî bir-leşemezler. Binaenaleyh; daima yekdiğeri aleyhine diğerini teşvi-katta bulunmak ve icabında silâha sarılmaktan hali kalmadıkları meydanda bir hakikattir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Nasara'nm daima işlemekte oldukları ef al-i kabîhayı haber vereceğini Vacip Tealâ'mn beyan buyurması azab-ı şedidle azab edeceğine işaretle Nasara'yı tehdid etmektir. Çirkin amelleri; nakz-ı ahd etmek ve İncil'den nasiplerini unutmaktır. ( ^-3 ) kelimesi haber vereceğini te- kid ve lâfza-i celâl azabın şiddetini beyan ve mahabeti tezyid için* dir ki, muhatapların kalplerine korku vermektjr. Nasara'nm çirkin fiilleri işlemekte rusuh bulduklarına işaret için ( bedelinde ( jy^ ) varid olmuştur. Hulâsa; Nasraniyet iddia edenlerden Hz. İsa'ya ve İncil'e imanları sebebiyle Hz. Muhammed'e iman edeceklerine dair ahdü mîsak alındığı ve İncil'den nasiplerini unuttukları sebebiyle ilâ yevm-il kıyam aralarına buğz ve adavet girdiği ve kıyamette Al-lahü Tealâ'mn onlara amellerini haber vereceği bu âyetten müs-tefad olan İevaid cümlesindendir.

Maide 5:15

Vacip Tealâ Yehûd ve Nasara'dan herbirerlerinin nakz-ı ahd ettiklerini beyandan sonra cümlesini imana davet etmek üzere buyuruyor. Şu halde sizin için resulümüze ve getirdiği kitabına iman etmeniz lâzımken niçin iman etmezsiniz? Bu âyette ehl-i kitap la murad; Yehûd ve Nasara'dır. Resul ile murad; bizim peygamberimizdir. Kitap ism-i cins olduğundan Tevrat'a ve İncil'e şâmildir. Sakladıkları meseIeyvle murad; ahir zaman peygamberinin evsafına müteallik âyetler ve recim âyetidir. Çünkü; onlar saklamak istediler, fakat Resulullah bunları Tevrat'tan bulmuştur. Resulullah okuyup yazmadığı halde onların sakladıkları âyetleri haber vermesi gaipten haber olduğu cihetle mu'cizat-ı Resulullah cümlesindendir. Sakladıkları mesailin cümlesini bilip, bazısını haber verip bazısını haber vermediğine işaret için âyette Resulullah'm çok kusurlarını affettiği beyan olunmuştur.;. Çünkü; sakladıkları şeyin izharında bir fayda olmadığı cihetle umur-u dine taallûku olmayan şeylerde Resulullah onları mahcup etmemek için izhar etmezdi. Binaenaleyh; o babda vâki' olan kusurlarını affettiği beyan olunmuştur, Nurla murad; Kur'ân ve Kur'ân'ın ahkâmı olan din-i İslâm-dır. Kitapla murad; herhalde Kur'ân'dır. Çünkü; nurla insanın gözü kuvvet bulup eşya-yı zahiriyeyi gördüğü gibi Kur'ânla hak ve hakikat ve ahkâmı din görüldüğünden Kur'ân'a nur ıtlakı sezadır. Kezalik Resulullah'a dahi nur denir. Çünkü; Resulullah insanların mazarrat ve menfaatlarmı beyan edip şeriatında gösterdiği cihetle güneşin ziyası âlemi ihata edip o zıya vasıtasıyla bütün dünyayı insanın gördüğü gibi insanlar da bilmedikleri hakikatları Resulullah vasıtasıyla bildiklerinden Resulullah nur-u âlem unvanına seza ve lâyık olmuştur. Kezâlik din-i İslama dahî nur denir. Çünkü; din-i İslâm zaman-ı cahiliyede olan küfür ve cehalet zulmetlerini kaldırıp âleme ilim ve irfanı ve nur-u hidayeti dağıttığı için nur denmeye lâyıktır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette ehl-i kitabı tekdir ve tevbih vardır. Çünkü; Cenab-ı Hakkın lâfzmda resulü, Zatma muzaf kılarak «Bizim resulümüz» demesi Resulul-lah'm şanına tazım olduğu gibi kullarını da ittibaa davettir. Ehl-i kitap ise kitaplarının muktezası olan bu gibi hakaayıkı bilmek ve onunla ameletmek icabederlçen bilâkis kitaplarının ahkâmını tağyire cüret edip Allah'ın resulüne iman etmemeleri elbette tekdire istihkaklarını icab eder. Resulullah'ın beyanı, defaten olmayıp zaman zaman teceddüd ederek devam üzere cereyan ettiğine işaret için teceddüde delâlet eden muzari' sıygasıyla varid olmuştur.

Maide 5:16

Vacip Tealâ kitabın ve resulünün geldiğini beyandan sonra kitabın bazı evsafını beyanetmek üzere buyuruyor. Rıdvanla murad; din-i îslâmdır. Çünkü; Allahü Tealâ din-i İslâmı tebliğ için resul gönderip din-i İslama razı olduğunu beyanettiğinden bu makamda tadvanla murad; din-i İslâmdır. ile murad; tarîk-ı ilâhi olan tarîk-ı tevhiddir. Çünkü Selâm; esma-i hüsnadandır. Şu halde demek; «Allah'ın tarîki» demektir. Allah'ın tarîki da tarîk-i tevhiddir. Yahut tarik-i selâmet olan; tarîk-ı Cennettir. Çünkü; tarîk-ı Cennet, azaptan selâmet olduğu için tarîk-ı selâmet denmeye lâyıktır. Z ulûm at la murad; küfür ve cehalettir. Nurla murad; nur-u İslâm ve imandır. Surat-ı müstakim le murad; din-i haktır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Vacip Tealâ razı olduğu dine ittiba eden kimselere bu âyette üç şey vaadetmiştirc- Birincisi; tarîk-ı selâmete îsal etmektir. İkincisi; zulümat-ı küfürden nur-u imana çıkarmaktır. Üçüncüsü; tarîk-ı müstakim olan din-i hakka hidayette kılmaktır. Şu sayılan vaad-i ilâhinin her cümlesi insan için sebeb-i necattır ve bunlara nail olmak da ancak Cenab-ı Hakkın, ittibaıyla emrettiği şeriata yapışmakla olacağında, şüphe yoktur. Binaenaleyh; aklı olan bir kimse için herhalde Rabbinin rızasını aramak ve rızasına muvafık ameller işlemek ve bu vesileyle vaad-i ilâhi olan tarîk-ı selâmeti bulmaya çalışmak lâzımdır.

Maide 5:17

Vacip Tealâ ehl-i kitabın umumuna din-i İslama dahil olmalarını tavsiye edip tebaiyet edenlere vaadini beyandan sonra bazı asara'nm fâsid itikadlarını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; mabudun bilhak Allahü Tealâ'dır ve tarîk-ı müstakim de tarîk-ı tevhiddir. Binaenaleyh; zat-ı ulûhiyetime kasem ederim muhakkak kâfir oldu şol kimseler ki, onlar Nasara'dan Yakubiye ve Melekâniye fırkaları «Allahü Tealâ ancak Meryem'in oğlu Mesih'tir» dediler. Zira onlar; «Ülûhiyet, beden-i İsa'ya hulul etti ve ülûhiyet, İsa (A.S.)'da temessül eyledi» dediler ve bunu itikaad edince Allahü Tealâ onların küfürleriyle hükmetti. Ey Resul-ü Ekrem! Sen onları iskât için cevapta de ki: «Eğer Allahü Tealâ sizin ülûhiyetini itikaad ettiğiniz Mesih'i ve validesini ve yeryüzünde olan mevcudatı ihlâk etmek murad ederse Allahü Tealâ'yı bu iradesinden men'e kim kaadir olabilir? Eğer sizin dediğiniz gibi Mesih ilâh olsa Allah'ın iradesini defe kaadir olurdu. Halbuki kaadir olamıyor, şu halde ilâh değildir. Semavat ve arzın ve onların arasında olan mahlûkaatın mülkü Allah'ındır. Semavat ve arzın ehli Allah'ın kullarıdır. Hz. İsa ve validesi de Allah'ın kulları zümresindendir. Kulun ilâh olma ihtimali var mıdır ki siz Hz. İsa'nın ilâh olduğunu itikaad edersiniz? Allahü Tealâ dilediğini dilediği veçh üzere halkeder, hiç kimse itiraz edemez. Zira; mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Binaenaleyh; Hz. Âdem'i babasız ve anasız halkettiği gibi Hz. İsa'yı da babasız halketmiştir. Eğer babasız halkolunmak ülûhiyeti icab etseydi Hz. Âdem'in de ilâh olması lâzım gelirdi. Halbuki Hz. Âdem'in ilâh olduğunu itikaad etmiyorsunuz da Hz. İsa'nın ülûhiyetini neden itikaad ediyorsunuz? Allahü Tealâ herşeye kaadirdir. Halbuki sizin ülûhiyetini itikaad ettiğiniz Mesih herşeye kaadir midir? Elbette kaadir değildir. Şu halde nasıl oluyor ki, herşeye kaadir olamayan zata ilâh diyorsunuz? Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanlarına nazaran Nasara doğrudan doğruya İsa (A.Ş.)'a Allah'tır demezlerse de itikadlarma nazaran bu sözün lüzumu anlaşılır. Binaenaleyh; Vacip Tealâ sözlerinin lâzımını beyan buyurmuştur. Çünkü; onlar «Ülûhiyet, be-den-i İsa'ya hulûletti ve uknum kelimesi ki zatullahtır, İsa ile birleşti» derler İşte bu sözlerine nazaran İsa (A.S.) Allah'tır demek lâzım geldiğinden Cenab-ı Hak, sözlerine binaen lâzım gelen iti-kaad-ı fasidlerini beyanetmiştir. Bu itikadlarının butlanını İsa'yı ve cümle mahlûkaatı Allahü Tealâ ihlâk etmek murad etse buna mani olacak başka kimse olamadığı gibi Hz. İsa'nın da mâni olamayacağını beyanla ispat etmiştir. Şu halde ülûhiyetle İsa (A.S.) arasında münasebet olmadığı sabit olmuştur. Çünkü; semavat, arz ve bütün mevcudat Allah'ın mahlûku olunca İsa (A.S.) ve validesi dahi mahlûktur. Mahlûkla halik arasında münasebet ve müşabehet olamayacağı tabiidir. Çünkü; İsa (A.S.)'m cisim ve hadis olmakta ve terkip ve tağayyür kabul etmekte mahlûkaat-ı saire-den farkı yoktur. Şu halde mahlûkaat-ı saire Allah olmayınca Hz. İsa da Allah olamaz ve babasız halk olunmasından dolayı ülûhiye-, tin hulul veya ittihad etmesi de lâzım gelmez. Zira, ülûhiyet; hululden ve ittihaddan münezzehtir. Vacip Tealâ bu âyette Nasara'nın itikaadını dört surette reddetmiştir: Birincisi; Allahü Tealâ mahlûkaatı ve bilhassa İsa (A.S.)'ı ihlâk murad etse Hz. İsa'nın ihlâki, nefsinden defe kaadir olamamasıdır. Nefsinden ihlâki defe kaa-dir olamayan elbette ilâh olamaz. İkincisi; Allahü Tealâ'-nın semavat ve arza malik olmasıdır. Çünkü; ilâh olan, semavat ve arza mâlik olmak lâzım gelince semavat ve arzdan hiçbir şeye mâlik olamayan Hz. İsa'nın ilâh olamayacağı aşikârdır. Üçüncüsü; ilâh olan zatın istediğini halk etmesidir. Hz. İsa ise hiçbir şeyi halka kaadir olamadığından ilâh olamaz. Dördüncüsü; ilâh olan zatın herşeye kaadir olmasıdır. Hz. İsa ise, Allah'ın izni olmadıkça hiçbir şeye kaadir olamadığından ilâh olamaz. Hulâsa; İsa (A.S.)'uı mahluk olup sair mümkünat gibi fâni olduğu ve fâni olması kaabil olan kimsenin ülûhiyetle münasebeti olmadığı ve Allahü Tealâ'nın semavat ve arz gibi cesim mahlû-kaatı ve bir maddeye müstenid olarak insanların ve yerle gök arasında bulunan sair mahlûkaatı halk ettiği gibi bir maddeye müstenid olmaksızın dahi eşyayı halka kaadir olduğu ve Hz. Âdem'i topraktan halkedip cinsinin gayrıdan birşeyi de halka kaadir olduğu ve mücanisi olan erkeğin bazı eczasından Havva'yı ve yalnız kadından Hz. İsa'yı ve erkek ve dişi mecmuundan sair nâs'ı halkettiği gibi acîb ve garîb surette istediğini halka kaadir olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:18

Vacip Tealâ yalnız Nasara'nın bazı itikadlarının butlanını ispattan sonra Yehûd ve Nasara'nın bazı bâtıl itikatlarını dahî beyan ve iptal etmek üzere buyuruyor. Eğer sizin dediğiniz gibi Allah'ın oğlu ve ahbabı olsanız size azab etmezdi. Çünkü; hiçbir kimse oğluna ve ahbabına azab etmez ki Alİahü Tealâ azab etsin. Halbuki Allahü Tealâ size dünyada katil ve esaretle, zil ve meskenetle, memleketinizden tardetmekle ve düşmanlarınızın ayakları altında ezilmekle azab ettiği gibi âhirette Cehennem'ine koymak ve enva-ı azapla azab etmek suretiyle de sizi ta'zîb edeceğini kitabında beyanetmiştir. Şu halde siz «Allah'ın oğlu ve ahbabıyız» diyerek yalan söylememelisiniz ve bu gibi iftiraya cesareti nereden aldınız? Beşerin Allah'ın oğlu olmak ihtimali var mıdır ki, Allah'ın oğlu olduğunuzu iddia edersiniz? Siz de Allah'ın kullarısınız. İsterse mağfiret eder. İsterse azab eder. Eğer sizin dâvanız doğru olsa azab olunmazdınız. Halbuki bu itikad üzere oldukça azab edeceğine şüphe yoktur. Zira; bu itikaadınız mağfiretinize de mânidir. Tefsir-i Taberi ve Hâzin'de beyanolunduğuna nazaran Yehûd'-dan bazı kimseler Huzur-u Risalete geldikleri zaman Resulullah onları kelime-i hakka davet edip icabet etmedikleri surette Allah'ın azab edeceğini beyanedirice «Biz Allah'ın oğulları ve ahbaplarıyız» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yehûd ve Nasara'nın Allah'ın oğulları olduklarını iddiaları; Üzeyr ve İsa (A.S.)'ın Allah'ın oğulları olduklarım iddia eylemelerinden ileri gelmektedir. Zira bu nebiler; Yehûd ve Nasara'nın kendi cinslerinden oldukları cihetle bunlar kendi itikatlarmca Allah'ın oğulları olunca kendilerinin de Allah'ın oğulları cinsinden olduklarını iddia etmektir. Veyahut nazmı âyette lâfzı mukadderdir. Yani; demek; «Allah'ın resullerinin oğullarıyız» demektir ki, «Bir babanın oğluna şefkati ve inayeti nasılsa, Allah'ın da bize inayeti öylecedir» demek istemişlerdir. Gerçi bu ihtimaller varid-i hatır olabilirse de sebeb-i nüzulde beyan olunduğu veçhile Yahudiler aynı iddiada bulundukları gibi Nasara'dan bazıları da bu iddiada bulundular ve tekebbür ve taazzumda o kadar ileri gittiler ki, «Biz Allah'ın oğulları ve ahbaplarıyız. Binaenaleyh; biz azap görmeyiz» dediler. Cenab-ı Hak da, bu iddialarım beş veçhile reddetmiştir. Birincisi; günahları sebebiyle azab olunmalarıdır. Çünkü; kendi iddiaları (hâşâ) doğru olsa azab olunmamaları lâzım gelirdi. Halbuki günahlarıyla muazzeb olacakları beyan olunmuştur. İkincisi; Allah'ın halkettiği kimselerden beşer olmalarıdır. Çünkü; kendi iddiaları gibi Allah'ın oğlu olsalar beşer olmazlardı. Halbuki beşer olduklarından kendilerinin de şüpheleri yoktur. Zira; bedihi bir hakikattir. Üçüncüsü; Allahü Tealâ'ntn dilediği kulunu mağfiret ve dilediğine azab edip bunların da o kullardan olmalarıdır. Eğer Allah'ın oğlu olsalar kulları arasında olmamaları lâzım gelirdi. Halbuki kulları arasında sair kullar gibi mağfiret ve azaba muntazır oldukları meydandadır. Dördüncüsü; semavat ve arz arasında olan tnahlûkaatın Allah'ın mülkü olup bunların da o memlükler içinde bulunmalarıdır. Halbuki, kendi iddiaları gibi Allah'ın oğulları olsalardı memlûk olmazlardı. Beşincisi ; herkesin muhakemesi görülmek ve ameline göre ceza almak üzere varacak mahalleri huzur-u mânevi4 ilâhi olduğu gibi bunların da varacak mahalleri orasıdır. Eğer kendi iddiaları gibi Allah'ın oğlu olsalardı sairlerinden mümtaz olmaları lâzım gelirdi. Halbuki mümtaz değillerdir. Ebussuud Efendi'ndn beyanı veçhile Cenab-ı Hak Yehûd ve Nasara'nın dâvalarını şu suretle iptalini resulüne emretmiştir. Çünkü; Vacip Tealâ'ya mevcudatın intisabı ancak memlûkiyet ve ubudiyet cihetinden olup başka cihetten olamaz ve bu ciheti ispat için Vacip Tealâ semavat ve arzın ve onların arasında olan mevcudatın kendi mahlûku ve memlûkü olduğunu beyanetmiştir ki, Yehûd ve Nasara'nın da memlûk kabilinden oldukları sabit ol-muşur.

Maide 5:19

Vacip Tealâ, Yehûd ve Nasara'nın batıl itikadlarını beyan ve birçok delillerle iptal ettiği gibi resulünün kendilerine geldiğini zikirle itizara mecalleri kalmadığını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran' ashaptan (Muaz b. Cebei) ve sair zevat, Yahudilerin meclisine gidip «Allah'tan korkun. Resulullah ba's olunmazdan evvel siz bize evsafını haber verip hakkaa nebi olduğunu ikrar etmediniz mi? Şimdi niçin inkâr ediyorsunuz? dediklerinde Yahudiler «Biz size bu hususa dair birşey söylemedik ve Hz. Musa'dan sonra resul yoktur» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir: Şu halde bu âyette resuI ile murad; âhir zaman nebisidir. Ve ahkâm-ı şeriatı ümmetine beyan için gelmiştir. Ancak kabul edenler etti ve kabul etmeyenler küfür üzere gitti. Fetret; iki resul arasında evvelki resulün nhletiyle vahyin munkati3 olmasıdır. Çünkü; bir resul âhirete rıhlet edip diğer resul gelerek ümmeti hakka davet edinceye kadar evvelki şeriatla amel edenler azalıp, amel kısahp erbabına yorgunluk geldiği için o zamana zaman-ı fetret denmiştir. Meselâ bizim nebimizle Hz. Isa arasında altı yüz küsur senelik bir zaman vardır. Bu zamandS asla vahiy gelmemiştir, işte o zamana zaman-ı fetret denmiştir. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran bizim nebimizle Hz. İsa arasında üçü Benî İsrail'den birisi Arap'tan dört nebi geldiğine dair bazı rivayet varsa da zayıftır ve kafi bir malûmat yoktur. Zaman-ı fetrette şeriat-ı sabıkaya tağyir ve tahrif karışıp hakkı batıldan ve yalanı doğrudan ayırmak müşkül olduğundan halkın ameli güç olduğu cihetle birtakım itizar kapıları açılmıştı. Meselâ; o zamanın insanları arasında «Allah'a ibadet vaciptir, lâkin ibadetin keyfiyeti' nasıl olacağını bilmiyoruz» demek âdet olmuştu. İşte bu gibi itizarlara meydan verilmemek ve nâs'm ahvalini ıslah etmek ve ilâ yevm-ilkıyam menfaat ve mazarratlarını ve ibadetin keyfiyetini nâs'a öğretmek için Fahr~i Âlem matla-ı nü-büvetten tulu' etmiştir. Beyzavi'nin beyanına nazaran Musa (A.S.)'la İsa (A.S.) arasında bin yedi yüz sene geçtiği ve o müddet zarfında bin nebinin ba'solunduğu mervidir. Asâr-ı vahyin sönüp halkın irşada son derecede muhtaç olduğu bir zamanda resulümüzün gelmesi ümit hakkında pek büyük nimet olduğundan Cenab-i Hak resul gönderdiğini nimet sırasında beyan buyurmuştur. Çünkü; Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile dünyada cehalet tekessür edip âsâr-ı vahiy kalmadığı ve her yerde enva-ı mezalimin meydan aldığı ve putperestlik şayi olup mecusi ateşleri eflâke ser çektiği ve halkın ne yapacağını şaşırıp hayrette kaldığı bir zamanda bir mürşid-i kâmilin zuhur etmesi elbette büyük bir nimettir. Zira ihtiyacı defeden nimet; ihtiyacın şiddetiyle takdir olunduğundan bizim nebimizin zuhuru, zamanına nispetle pek büyük ve gaayet kıymettar bir nimettir.

Maide 5:20

Vacip Tealâ rusul-ü kiramdan fetret zamanı ahkâmını beyan için resulünü göndermesiyle itizara mecal kalmadığını beyanetti-ği gibi ehl-i kitaba Musa (A.S.)'hi bazı nesayihini beyanetmek üzere buyuruyor. Şu halde bu nimetlerin şükrünü edâ etmek ve kadrini bilmek sizin üzerinize vaciptir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette Benî İsrail'e verdiği nimetlerin üçünü Hz. Musa'nın zikirle kavmini intibaha davet ettiğini beyanetmiştir. Birincisi; Benî İsrail'den nebi halketmesidîr. Çünkü; Vacip Tealâ Benî İsrail kadar hiçbir millette çok nebi halketmemiştir. İkincisi; Benî İsrail'in mülûk olmasıdır. Çünkü; Benî İsrail evvelce Mısır'da kıp-tîler elinde esir ve köle makaamında istihdam olunurlarken Allahü Tealâ onları Hz. Musa vasıtasıyla halâs etti. Binaenaleyh; kendi nefislerine kendileri malik olup hürriyetleri ellerine geçtiği gibi aralarında birçok melikler halk olundu ve hükümleri etrafa nafiz oldu ve etraf-ı âlemde birçok yerlere mutasarrıf oldular ve içlerinde nebiler bulunup tarîk-ı hakka irşad ettiklerinden ve melikleri bulunup etrafa sözleri nafiz olduğundan o zamanda dünyada mevcut milletlerin *ve hükümetlerin birinci sırasma geçmişlerdi. Benî İsrail'e verilen nimetlerin üçüncüsü de âlemde kimseye verilmeyen nimetlerin onlara .verilmesidir. Çünkü; denizin onlar hakkında yol olması ve o yolu takib eden düşmanın gark olması ve düşmanlarının mallarına varis olmaları ve Sahra-yı Tih'te men ve selvan'ın onlara emeksiz rızık olması, dünyada ve o zamanda Benî İsrail'in gayrı hiçbir millete verilmeyen nimetlerdendir. Hz. Musa bu nimetlere nail olduklarını beyanla nimetin şükrünü ifaya davet eylemiş ve bu nesayihi beyanla Cenab-ı Hak resulünü tesliye ve ümmetine de ibret olmak üzere Kur'ân'da zikretmiştir. Hulâsa; Hz. Musa'nın kavmine nimet-i ilâhiyeyi zikredip hatırdan çıkarmamalarım emretmek suretiyle şükrünü eda etmek lâzım olduğunu beyanederek kavmine nasihatta bulunmasını Cenab-ı Hakkın Kur'ân'da bize zikretmesi her kavim üzere varid olan Allah'ın nimetlerini zikretmekle şükrünü edâ vacip olduğuna işaret olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid çümlesindendir.

Maide 5:21

Vacip Tealâ Musa (A.S.)'ın kavmine vâki' olan nasihatların-dan diğer kısmını beyanetmek üzerebuyuruyor. Yani; Musa (A.S.) kavmine nasihat tarikıyla dedi ki: «Ey kavmim! Şaibe-i fitneden tahire olan ve enbiyanın makam bulunan arz-ı mukaddese muharebeyle girin ve arz-ı mukaddese hâkim olan Cebabire'den korkmayın. Zira; Allahü Tealâ Afz-ı Mu-kaddes'te karar etmenizi sizin için yazdı. Binaenaleyh; sizin oraya girmenize irade-i ilâhiye taalluk etti. Şu halde siz oraya herhalde gireceksiniz. Cebabire'den çekinmeyin. Hemen Cebabire elinden istirdada koşun ki, enbiyanın makam olan mahall-i mübarekten o mahalle lâyık olmayan kavmi çıkarmanız vaciptir. Cebabire'den korkarak arkanıza dönmeyin. Eğer dönerseniz hâib ve hâsir ve rezil olarak dönersiniz» demekle kavmini harbe teşvik ve kavmi için Arz-ı Mukaddes'e girmek mukadder olduğunu beyanla teşci' etmiştir. Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanları veçhile Bent İsrail Mısır'dan çıkarken Arz-ı Mukaddes'te onları iskân edeceğini vaad etmişti. Bundan evvel beyan olunduğu veçhile Musa (A.S.) on iki kabileye on iki reis intihab etti. Onlar casus olarak gittiler. Avdetlerinde düşmanın kuvvetinden bahisle Benî İsrail'e fütur verdiler. Binaenaleyh; düşmandan korktular. Hattâ «Ne olaydı Mısır'da öleydik. Zira; Mısır'da ölmek bizim için başka yerde yaşamaktan daha iyidir» dediler ve Mısır'a avdet etmeyi düşündüler. İşte o zaman Musa (A.S.) onlara nasihata lüzum gördü. Âyette beyan olunan nasihati verdi ve dönerlerse zarar-ı mahız görüp saadetten mahrum olacaklarını kendilerine söyledi. Arz-ı Mukaddes le murad; Taberi'de beyan olunduğu veçhile Arz-ı Şam, Filistin, Kudüs. Ürdün, Eriha ve Tur'un etrafıdır. Benî İsrail'e Arz-ı Mukaddesti Cenab-ı Hakkın yazması yla murad; onlara hibe edip, onlar isyan edinceye kadar nimetini mubah kılmasıdır. Binaenaleyh; onlar isyan edip temerrüd edince Arz-ı Mukaddes'ten ve nimetinden mahrum etmiştir. Çünkü; Arz-ı Mukaddes'te onların kararının yazılması ibadet ve itaat şartıylaydı; Sonra onlar itaattan çıkınca karar edemediler. Hulâsa; Vacip Tealâ Benî İsrail'e yardım edeceğini ve Cebabire her ne kadar kuvvetli olsa dahî korkmak lâzım gelmediğini, zira; Benî İsrail'in Arz-ı Mukaddes'e girmeleri ve Cebabire'yi tardetmeleri mukadder ve binaenaleyh; her suretle Benî İsrail'in muharebeye gitmeleri lâzım olduğunu ve Hz. Musa vasıtasıyla bunların cümlesi tebliğ olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:22

Vacip Tealâ Musa (A.S.)'m nasihati üzerine Benî İsrail'in cevaplarım beyanetmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile cebbar; nâs'a emrini İnfaz ve icbara muktedir ve herkesten yüksek, mukaabilin-de mukaavemet mümkün olmayan kimsedir. Kudüs'te bulunan ahalinin kuvvet, şiddet ve cesametleri ziyade ve mehabetleri diğer akvamdan fazla ve görenlere korku verir ve ahaliye zulümleri ziyade olduğundan onlara Kavm-i Cebabire denmiştir *ve bunların, Kavm-i Ad bakiyesi Amalika Kavmi olduğu mervidir. Hz. Musa tarafından bunların ahvalini teftiş için gönderilen on iki nakip Hz. Musa'ya verdikleri raporlarında Cebabire'nin şiddetinden bahsetmelerine binaen Hz. Musa esrarı izhar etmemelerini tavsiye etmişken, ikisi müstesna olarak diğerleri esrarı ifşa ettiler. Binaenaleyh; Benî İsrail ordusu içine korku girdi ve ordunun hâli müşevveş olup maneviyatına zaaf geldi ve salâbeti, rabıtası çözüldü ve ahval değişti. Vacip Tealâ bu on ikiden Hz. Musa'nın emri üzere hareket eden iki zatın sözlerini nakil ve hikâye etmek üzere:

Maide 5:23

buyuruyor. demekle kabilelerine nasihatta bulundular ve nasi-hatları esnasında muharebenin ne yolda kazanılacağını, kale kapısına cesaret edip varmakla ve nusretin kendilerine nasıl celb olunacağını da Allah'a itimad ve tevekkülle olacağını beyan etmekle harbin plânını tarif ve nâs'ı harbe teşvik ettiler ve harbi kazanacaklarına ümit verdiler. . Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu iki recül (Yuşa b. Nun) ile (Kâleb b. Yufta)'dır. Bunlara Allah'ın .in'amı yla mu-rad; Allahü Tealâ'nın bunlara hidayet vererek umur-u hayra muvaffak kılıp inayet-i üâhiyeye itimadlarını halketmesidir. Çünkü; Allah'a itimad ederek tevekkül-ü tâm ile umur-u hayra mübaşerete muvaffak olmak lûtf-u ilâhidir. B ab ile murad; memleketin kale kapısıdır. Yani; «Her ne zaman kale kapısından girdiniz mi siz gaalip olursunuz, onlar mağlûp olurlar» demektir. Bu iki kişinin Hz. Musa'ya imanları kavi ve itimadları tam olduğundan Hz. Musa'nın vahyile haber verdiği nusretin vücut bulacağını kendi kabilelerine suret-i katiyede haber verdiler. Na-sihatlarmda Allahü Tealâ'ya tevekkül-ü tamla beraber esbabına tevessül olununca maksada vâsıl olunacağını beyan için «İmanınız varsa mütevekkil olun» demekle sözlerine hitam verdiler. Hulâsa; umur-u harbde askerin reisi ve zabiti tarafından, şevket ve kuvvet verecek ve şevk ve şecaatlarmı tezyid edecek hutbeler söylemek ve asla düşmanın kuvvetinden bahsetmeyip belki düşmanın zayıf noktalarından bahsetmekle askerin kalplerini takviye ve metanet-i kalplerini ve salâbet-i diniyelerini muhafaza ve hatt-ı hareketlerini tayin etmek ve müminler için ancak Allahü Tealâ'ya mütevekkil olmak ve itimad eylemek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:24

Vacip Tealâ in'am ettiği iki kimsenin sözlerini hikâye ettiği gibi Benî İsrail'in sözlerini dahî hikâye etmek üzere buyuruyor. demekle açıktan ilân-ı isyan ve emr-i ilâhiye muhalefet ettiler. Yani; Benî İsrail'e Hz. Musa harp emrini verip düşman üzerine yürümek lâzım geldiğinde onlar isyan ettiler, «Ya Musa! Biz Arz-ı Mukaddes'e, Cebabire orada ikaamet eder bulundukça ebeden girmeyiz. Şu halde sen ve senin Rabbin beraber gidin Ceba- Mreyie muharebe edin ve oiûarı Arz-ı Mukaddesken çıkarın; biz burada oturalım» demekle Cebabire üzerine gitmeyeceklerini söylediler. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu sözü söyleyenlerin itikatları mücessemenin itikaadıdır. Zira; bunlar Cenab-ı Hak için gitmek ve gelmek gibi cismin avarızından olan şeyleri tecviz ettiklerinden «sen ve Kabbin gidin ve imikaatele edin» demişlerdir. Yahut «Sen ve Rabbin gidin» demek; «Sen git, Rabbin de sana yardım etsin» demektir. Şu halde «Sen Rabbin Tealâ'nın ianesiyle beraber git» demek istediler. Yahut Rabb ile murad-ları; şeyyid ve büyük manâsına olan Hz. Musa'nın biraderi Harun (A.S.)'dır ki, «Sen ve büyük biraderin Harun, beraber gidin muharebe edin, biz bu makamda kalalım» demek istemişlerdir. Hangi manâ murad olunursa olunsun Yehûd'un enbiya'yı izamla münazaaları muhakkaktır. Eğer mücessemeden olup Vacip Tealâ hakkında bir mekândan diğer mekâna nakil murad ettilerse ve sözleriyle kâfir ve eğer mücessemeden değil de temerrüd üzere söyledilerse fâşık olmuşlardır. Nimetullah Efendi'nin beyanına nazaran. Yehûd'un maksatları; kalplerinde olan nifakı ve Allahü Tealâ'ya ve Hz. Musa'ya adem-i itimadlarmı izharla istihza etmekti ve bu vesileyle evvelce vermiş oldukları ahdi nakzetmek ve muharebe sözünden vazgeçmek ve Mısır'a gidip herşeyden vareste ve tenha kalıp istirahat etmek ve tenbel tenbel oturmaktır. Halbuki Fir'avn'ın esaretinden yeni kurtulmuş olan bir kavim Fir'avn'ı ve istibdadını unutmamaları lâzımken pek çabuk unuttular ve Musa (A.S.)'a birçok gönül endişesi yaptılar ve Mısır'a gittiklerinde Allahü Tealâ'nın bir Fir'avn daha halk ederek kendilerini terbiyeye kaadir olduğunu düşünemediler. Maahaza safa ve cefayı pek çajmk unutmak bilcümle insanlarda âdettir.

Maide 5:25

Vacip Tealâ onların şu temerrüd ve isyanlarına karşı Musa (A.S.)'ın son tedbirini beyane^mek üzere buyuruyor. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Hz. Harun yaşça Musa (A.S.) dan büyükse de umur-u dinde ve mühimmat-ı sâire-de Hz. Musa'ya muti' olduğuna işaret için, nefsime ve biraderime mâlikim demiştir. Gerçi bu hususta Musa (A.S.)'a itaat eden yalnız Harun değil, Yuşa ve Kâleb ve onlara ittiba edenler varsa da biraderine itimadı herkesten ziyade olduğundan yalnız biraderine mâlik olduğunu beyanetmiştir. Yahut birader le muradı;-dinde kardeş olanlardır. Buna nazaran kendine tâbi' olanların cümlesi birader lâfzında dahildir. Kavm-i fâsıkla kendi beyinlerinin tefrikini duâ «Bizim ve onların istihkaakımızı ver ya Rabbi!» demektir. Musa (A.S.)'m bu duası Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kavminden şikâyeti mutazammmdır ve fasıklarla hemhal olmak ve sohbet etmek caiz olmadığına dahi işaret vardır. Kavm-i fası fc la murad; taattan çıkmalarıdır. Ve kavmine fasıklarla. tâbir etmesi onların itaatsızlıklan; küfürlerini icab etmediğine işarettir ve onlardan .ayrılmasına duası; söz dinlemez bir hale geldiklerine delâlet eder. Çünkü; nasihat kabul etmek imkânı olsaydı Hz. Musa son tedbir olan tefrikle duâ etmezdi.

Maide 5:26

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın duasını kabul edip Benî İsrail'i tecziye ettiğini beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; Şam arazisinden Mısır'a döndüklerinde onlar Arz-ı Tih'te azıcık bir mesafede hayrette ve şaşkın bir halde kırk sene kalmışlardır. Çünkü; Mısır'a gidecekler, gidemezler; Şam'a gidecekler, gidemezler. Şu halde onlara Arz-ı Mukaddes haram olup Arz-ı Tih'te mahpus kalınca onlar fasıklar-dır. … Zira; onlar kendi günahları sebebiyle necattan mahrum olmuşlardır. Binaenaleyh; kendi kusurunun cezasını çekenlere esef olmaz demekle Vacip Tealâ Hz. Musa'yı tesliye etmiştir, Tefsir-i Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette hürmet; men' manasınadır. Yani; «Benî İsrail'i Arz-ı Mukaddes'e girmekten Cenab-ı Hak men'etti. Binaenaleyh; kırk sene Arz-ı Tih'te mahpus kaldılar» demektir ve bu kırk sene zarfında girmek istemişlerse de giremediler ve günahlarına ceza olarak kırk sene dünyada muazzeb oldular ve kırk seneden sonra Al-lahü Tealâ Arz-ı Mukaddes'i onlara fethettirdi ve onlar da Arz-ı Mukaddes'e dahil oldular. Fakat Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile «Arz-ı Mukaddes'te Cebabire var, biz gidemeyiz» diyenler tamamen helak olup ancak onların evlâtları girmiştir. Beyzavi, Fahr-i Razi ve Medarikte beyan olunduğuna nazaran onlar Arz-ı Tih'te altı fersah mesafede kırk sene kaldılar. Çünkü; sabahtan akşama kadar sür'atle seyrü sefer ederler, akşam üzeri görürler ki, sabahtan gittikleri mahalle gelmişler. Gündüz şemsin hararetinden onları Hz. Musa'nın duâsıyla bulut gölgeler ve su ihtiyaçlarmı ise diğer âyette beyan olunduğu veçhile yanlarında gezdirip suya muhtaç oldukları zaman yere koydukları taştan akan suyla temûTederlerdi. Bir rivayete nazaran Benî İsrail Arz-ı Tih'te hapsolununca Hz. Musa ve biraderi ve onlara ittiba' edenlerle beraber Arz-ı Mukaddes'e gittiler. (Eriha) şehrini fethettiler. Zira; Musa (A.S.) kendi ile kavmi beyninin tefrik olunmasına duâ etti. Allahü Tealâ duasını kabul eyledi ve bu cihetle beyinleri tefrik olundu. Arz-ı Tih, Benî İsrail hakkında mahall-i azab olduğundan enbiya-yı kiram o azab içinde bulunmadılar. Diğer bir rivayette Musa ve Harun (A.S.) Benî İsrail'le beraber Arz-ı Tih'te bulundular, lâkin İbrahim (A.S.) hakkında nâr-ı Nemrud gülistan olduğu gibi Arz-ı Tih de onlar hakkında tenezzüh mahalli oldu. Binaenaleyh; onlar enva-ı lezaiz içinde vakit geçirdiler. Zira; nimetten mahrumiyete sebep olacak isyanları ve emr-i ilâhiye muhalefetleri yoktu. Amma Benî İsrail, emr-i ilâhiye muhalefet ettiklerinden isyanları sebebiyle muazzeb oldular. Bu da istib'ad olunur bir hâl değildir. Zira; bir şahıs hakkında azab olan birşeyin, diğer şahıs hakkında ayn-ı nimet olduğu bu âlemde her zaman görülen şeylerdendir. Arz-ı Tih'te Harun (A.S.)'ın vefatmdan bir sene sonra Musa (A.S.)'ın vefatı mervidir. Musa (A.S.)'ın vefatı takarrub edince hemşirezadesi Yuşa'nın Benî İsrail'e nebi ba'solunduğunu ve kendinin vasisi Yuşa olduğunu haber verdi ve Yuşa'ya Arz-ı Mukad-des'i fethetmesini vasiyet eyledi ve cezalarının müddeti olan kırk sene bitince Yuşa (A.S.) Benî İsrail ile Arz-ı Mukaddesi fethetti. Bütün Şam arazisi Benî İsrail eline geçti. Arz-ı Tih'te hayret içinde mahpus kalan Benî İsrail'den muharebeye yarar altı yüz bin bahadır olduğu mervidir. Bu kadar az bir mesafe içinde kalabalık bir nüfusun kırk sene hapsolunup kalması harikulade ve gazab-ı ilâhi olduğu için baîd addolunamaz. Bu misilli ahval kış günlerinde kar tipisine tutulan bir kaafilenin sabahleyin hareketle gittiği yeri bilmeksizin akşama kadar yürüdüğü halde akşam üzeri sabahtan gittiği yere gelmesi gibidir. İşte Arz-ı Tih'te Benî İsrail'in hâli bu minval üzere cereyan etmiştir. Çünkü; onlar Hz. Musa'ya «Sen Rabbinle beraber gidin, Cebabireyle muharebe edin, biz burada oturalım» demekle Arz-ı Tih'te ikaameti ihtiyar ettiklerinden kabilinden Cenab-ı Hak onları şu sözlerinin cezası olarak kırk sene hapsetmiştir. Kırk seneyi tahsisin hikmeti; «Biz muharebeye gidemeyiz» diyen korkak neslin arkası kırk senede kesilebilip harbe yarayanların kırk senede meydana gelecek olmasıdır. Yahut Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile iman kırk senede tekemmül edeceği cihetle o kadar sene tahsis olunmuştur. Çünkü; onlar emr-i ilâhiye muhalefetle iman etmezden evvelki hallerine avdet ettiklerinden imanın tekemmülü ve metanet-i kalbiye ve şecaat-ı tabiiye kırk senede tekemmül edeceğinden bu müddet zarfında Arz-ı Tih'te hapsolunmuşlardır. Zira; bu kırk sene zarfında cebanet tab'-ı hassasından olan medeniyetten, şecaat ve salâbete cevlângâh olan bedeviyete intikaal ettiler ve «Biz muharebeye gidemeyiz» diyenler helak oldular ve tıynet-i bedeviyetle meydana gelen nesl-i cedit yetişti. Bedeviyette derkâr olan şecaat-larıyla Arz-ı Mukaddesi fethettiler^ Kudüs'e girdiler ve Allah'ın takdiri de yerini buldu. Hz. Musa kavminin iztirabını görünce tekrar halâslarına duâ etmek murad ettiğinde, Cenab-ı Hak «Ya Musa! Sen kavnı-i fâsık üzere mahzun olma» buyurmakla Hz. Musa'nın tekrar duasına müsaade etmediğine ve bu cezaya istihkaklarına sebep; fasıkları .yani tâat-i ilâhiyeden çıkmaları olduğuna ve fâsık olan kavmin fışkından dolayı müptelâ oldukları cezaya zarurî olarak ansana rik-kat-ı kalp arız olursa da ihtiyarî olarak esef etmek caiz olmadığına işaret etmiştir. Zira; Cenab-ı Hak Musa (A.S.)'ı kavm-i fâsık üzere eseften nehyetmiştir. Hz. Musa'yı nehiy; bize de nehiydir. Şu halde Hz. Musa'yı nehyettiğini bize beyanetmek bizi dahî nehyet-mektir ki, fâsık olan bir kimsenin fışkından dolayı gördüğü cezaya müstehak olduğundan sair kimselerin ona acımak suretiyle esef etmeleri lâzım gelmez. Çünkü; cezayı Allahü Tealâ tertib ettiği için aynı adalettir. Adalet ise esefe sebep değil, belki meserrete sebeptir. Binaenaleyh; mazlumların onun zulmünden kurtulduğundan dolayı mesrur olmaları lâzımdır.

Maide 5:27

Vacip Tealâ Benî İsrail'in Hz. Musa ile olan münazaalarını beyanettiği gibi evlâd-ı Adem'in hased neticesi yekdiğerine karşı vâki' olan mukaatelelerini dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Ve bu sözüyle biraderini ittikaya ve insafa davet etti. Yani; «Ben ittikaa ettim. Kurbanım kabul olundu. Sen de itti-kaa et ki, senin de kurbanın kabul olsunsun» demek istedi.

Maide 5:28

Ve biraderine Allah'tan korkmasını tavsiye etti. Yani; «Ben Allah'tan korktuğum için sana elimi uzatmadığım gibi sen de Allah'tan kork da elini fenalık suretiyle bana uzatma» demek istedi. Taberi, Kazi, Fahr-i Razı, Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette H z. Âdem'in oğulları yla mu-rad; sulben oğlu Kaabil ve Haabil'dir. Çünkü; Hz. Âdem'in her batında ikiz olarak biri oğlan diğeri kız iki çocuğu doğardı. Bu sene doğan kız, geçen sene doğan oğlana ve o senede doğan kız bu senede doğan oğlana nikâh olunmak suretiyle neslin çoğalmasına ihtimam olunmaktayken Kaabü'le doğan hemşiresi güzel olduğu cihetle Haabü'e vermek istemedi. Pederleri Âdem (A.S.) tarafından lâzım olan nasihat icra edilmişse de Raabil'e asla tesir etmeyince emr-i ilâhi üzere her ikisinin de kurbanla Cenab-ı Hakka ta-karrub etmelerini ve hangisinin kurbanı kabul olunursa o kızı onun alacağını beyanetmesi üzerine Haabil koyun güdüp Âdem (A.S.)'m koyun işlerine nezaret ettiğinden koyunun en alâsını seçerek birini kurban kesti ve Kaabil de ziraat sahibi olup, pederinin ziraat umuruna nezaret ettiğinden ekinin en kötüsünü kurban mev-kine getirdi. Semâdan nazil olan ateş Haabil'in kurbanını yaktı, Kaabü'in kurbanını yakmadı ki, o zamanın şeriatına göre kabul olunmadığına alâmetti. Bunun üzerine Kaabil, Haabil'e hased etti ve beyinlerinde münazaa ilerledi. Kaabil, Haabil'i âyette beyan olunduğu veçhile kıtal ile tehdid etti. Haabil, kaza-yı ilâhiye razı olduğunu ve biraderinin kendine tecavüzü takdirinde mukaabele etmeyeceğini, zira; Allah'tan korktuğunu ve Allah'tan korkmanın bu gibi cinayetleri irtikâba mâni olduğunu beyanetti. Kurbanın kabulünde ittikaa şart olduğundan mütteki olan Haabil'in kurbanı kabul olundu. Kaabil'in ittikaa ve ihlâsı olmadığından kurbanı kabul olunmadığı gibi şekaavetini tezyid etti. Akıbet biraderini katle kadar cesaret eyledi, dünya ve âhiret saadetinden mahrum oldu. Çünkü; kurbanın kabul ve adem-i kabulünde Haabil'in dahlü tesiri olmadığından Haabil'e tecavüzü haksız ve Cenab-ı Hakkın takdirine karşı şiddetli bir itiraz idi. Kaatili nefsinden defetmek vacipken Haabil'in kardeşine «Sen katliçin bana elini uzatırsan ben sana elimi uzatmam» demesi nasihat suretiyle olduğu gibi katil kasdıyla uzatmam. Zira; Allah'tan korkarım, ama nefsimden defetmek suretiyle uzatırım» demek ihtimaline binaen Haabil vacibi terketmiş olmaz. Yahut Hz. Âdem şeriatında defi' suretiyle dahi el uzatmak vacip olmamak ihtimali olduğu İmam-ı Mücahid'den naklen Fahr-i Razi'nin cümle-i beya-natındandır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Haabil'in «Ben seni kati için el uzatmam, Allah'tan korkarım» demesiyle Kaabil'i irşada ve Allah'ın âlemlerin rabbi olduğunu beyanla ihafeyi tezyid ve te'-kide çalışmışsa da Allah'ı idlâl ettiğini kimse hidayette kılamaz fahvasınca fayda etmemiştir.

Maide 5:29

Vacip Tealâ Haabil'in diğer kelâmım beyanetmek üzere buyuruyor. Zira; sen beni bigayrıhakkın katledersen zâlimlerden olacağın şüphesizdir ve zalimlerin cezası da Cehennem'-dir, demekle kardeşine nasihat etti. Yani; «Sen katil fikrinden dönmez, behemehal fiile çıkarırsan ben sana mukaabele etmem. Zira; benim maksadım beni katlinden hasıl olan günah ve kendi günahınla huzur-u Bari'ye rücu' edip ashab-ı Cehennem'den olmaktır. Çünkü; zâlimsin, zâlimlerin cezası da Cehennem'dir» demekle kardeşinin rikkatini celbe çalıştı ve tasavvur ettiği katlin cezası Cehennem olduğunu beyanla teh-did etmek istedi, fakat fayda etmedi. Yahut «Sen beni katle başlarsan benim için seni katletmek mubah olduğundan seni katledersem benim günahım ve eğer sen benden çevik davranarak beni katledersen senin günahın, hulâsa her iki surette günah sana ait olduğundan huzuru Bari'ye her surette günahkâr olarak rücu' edecek sensin. Zira; «Bir günaha mübaşeretle diğerinin günahına sebep olan ziyade zâlimdir» demek istedi ve şu suretlerin cümlesinde Haabil Kaabil'in muazzeb olmasını istemiştir. Çünkü; mazlum olan kimse için zâlimin azabını istemek, caizdir. Yahut «Sen beni katledersen zalim olduğundan yevm-i kıyamette benim hakkımı ödeyecek birşey bulamayınca benim günahımdan zulmün miktarı sana yüklenilmesini isterim» demektir.' Çünkü; yevm'i kıyamette zâlimin zulmü miktarı, zalimin sevabından mazluma verileceği ve eğer zalimin sevabı bulunmazsa mazlumun günahından zulmü miktarı, zâlime yükleneceği mervi-dir. Buna nazaran Haabil biraderinin günahkâr olmasını nasıl ister? Âharin günahına rıza günah değil mi şeklinde varid olan sual mündefidir. Çünkü; biraderinin günahkâr olmasını istemedi, belki biraderinin tasavvur ettiği günahı fiile çıkarırsa zalim olacağından zalim cezasıyla mücazat olunmasını istedi.

Maide 5:30

Vacip.Tealâ Haabil'in biraderine nasihatim ve rikkat verecek sözlerini dinlemeyip biraderini tasavvuru veçhile katlettiğini beyanetmek üzere buyuruyor. Dünya ve âhiret zarar ederek bütün'saadetten mahrum kaldı. Beyzavi'nin beyanına nazaran Kaabil, Haabil'i katlettiği zaman yirmi yaşında olup (Basra)'da veyahut (Cebel-i Hira) yokuşunda katlettiği mervidir. Katlin keyfiyeti, şeytan'm talimiyle uyku halinde başına taş vurmak suretiyle olduğu mervidir. Katledince yüzü beyazken siyaha inkılâb etti ve Hz. Âdem vakayı bu suretle hissedip Haabil'i Kaabil'den sordu ve Kaabil "Ben Haabü'-in kefili ve çobanı değilim» diyerek soğuk bir cevab verdi. Pederi «Haabil'i sen katlettin ki, yüzün siyah oldu» deyince Kaabil, pederinin nezdinden firar ve Yemen'in Aden denilen mahallinde karar etti. Şeytan Kaabil'i «Biraderinin kurbanının kabulü ve ateşin yakması Haabil'in ateşe ibadet ettiğindendir» demekle idlâl etti. Binaenaleyh; Kaabil şeytan'ın sözüne aklanarak Aden'de bir ateş-gede yapıp ateşe ibadete başladığı ve dünyada en evvel ateşe ibadet eden Kaabil olduğu gibi ateşe ilk evvel ibadet olunan beldenin de Aden beldesi olduğu mervidir.

Maide 5:31

Vacip Tealâ HaabiTi katlettikten sonra Haabü'in cesedine ne muamele edileceğini bilemeyip karganın cenaze defnetmesini Kaa-bil'e işaret ettiğini beyanetmek üzere buyuruyor. buyuruyor. Fahr-i Razi ve Nimetullah Efendi'nin beyanlarına nazaran Kaabil, Haabil'i katledince cesedini ne yapacağını şaşırdı. Çünkü; o zamana kadar evlâd-ı Âdem'den henüz vefat eden olmamıştı. Binaenaleyh; cenaze defnine dair bir muamele geçmediğinden cenazeyi ne yapacağını bilemedi. İşte o zaman Cenab-ı Hak Kaabil'i cenaze defnine irşat için bir karga gönderdiğini bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; iki karga birbiriyle kavga edip biri diğerini öldürür. Öldüren karga bir çukur kazarak ölen kargayı gömer. Kaabil bunu seyrü temaşa edince cenazenin toprağa defnolunaca-Tmı anlar ve o yolda muamele yapar. Badehu kemal-i hasret ve nedametini izhar ederek «Şu karga kadar olamadım. Kardeşimin ,isedini yere gömmesini bilemedim. Benim helakim bana gelsin» gibi birtakım nedametamiz kelimeler söylediğini Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Çünkü; Kaabil, kendinin bir karga kadar ilmi olmadığını görünce kardeşinin katline cesareti de cehaletinden neşet ettiğini bildiği cihetle esefi tezayüt etmiştir. Binaenaleyh; bilcümle cinâyâta ve bilhassa katle cür'et edenler akıbet nedamet ederler, fakat nedamet; vaki olan cinayeti ödeyemez. Çünkü giden geri gelmez ve ölen kimse dirilmez. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ( jk& ) .kelimesi insanın büyük bir belâya maruz kaldığında istimal ettiği bir lâfız olduğundan Kaabil'in irtikâb ettiği cinayet ve icra eylediği katil üzerine azab-ı ilâhiye müstehak olduğunu ikrar ettiğine delâlet ederse de hasıl olan bu nedameti, cesedi defnin usulünü bilemeyip bir karganın irşadına muhtaç ve peder ve validesi ve diğer kardeşleri nezdinde müttehem olduğuna ve âlemde henüz emsali sebketme-dik bir vukuat işlediğine olup kendinin cesaret ettiği fiilin günah olduğundan dolayı tevbe kabilinden olmadığı cihetle necatına sebep olamamıştır. Binaenaleyh; ilâyevmilkıyam elsine-i nâsta mez-mum olduğu gibi âhirette de ebedî muazzeptir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile katil- hâdisesinden sonra Hz. Âdem'in yüz sene daha muammer olduğu halde bir defa olsun gülmediği ve daima böyle çirkin bir vakanın evlâdı arasında vukuuna izhar-ı eseften hali kalmadığı mervidir.

Maide 5:32

Vacip Tealâ kıtalde olan birçok mefsedete binaen Benî İsrail'e kısası farz kıldığını beyanetmek üzere buyuruyor. Zira; insanın her ferdi insanın cemi-i kemâlâtını cânıi' olduğundan bir şahsı bigayrı hakkın itlaf etmek cemi' insanı itlaf etmek ve bir şahsı helakten kurtarmak cemi' insanı kurtarmak kadar büyüktür. Yani; kıtalin fesadı büyük olduğu için Benî İsrail üzerine yazdık ve Tevrat'a dercettik, dedi ki,. bir kimse bigayrı hakkın bir nefsi katlederse nâs'm cemisini katletmiş gibidir ve eğer bir şahsı katilden kurtarır ve onun katlinden elini çekerse keenhe cemi-i nâs'm katlinden elini çekmiş gibi olur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile cemi-i edyanda kısas vacip olduğu halde Benî İsrail üzerine yazdığım beyanla tahsisin sebebi; Benî İsrail'e kıtalin fesadı bu kadar büyük ve çok olduğu beyan olunduğu ve hatta bir kimseyi katil cemi-i nâs'ı katil gibi denilmekle teşdid edildiği halde Benî İsrail âhâd-ı nâs şöyle dursun enbiya-yı izamı bile katle cüret ettiler. Binaenaleyh; onları zemde mübalağa olsun için onlar üzerine kısasla hükmedildiği ve hükümde mübalağa olunduğu beyan olunmuştur, yoksa kısasın meşruiyeti Benî İsrail'e mahsus demek değildir. Zira; cemi-i edyanda insanın fuzulî ziya'dan muhafazasına itina olunmuş ve demi heder kılınmamış ve kısas meşru olmuştur. Fakat Benî İsrail her milletten ziyade kıtale harîs olduklarından bu âyette Benî İsrail üzerine yazıldığı beyan olunmuştur. Hatta yukarıda beyan olunduğu veçhile Resulullah'ı bile taşla öldürmek kasdedenler Benî İsrail bakiyesi Yahudiler değil miydi? Kısasın vacip olduğunun hikmeti; bu âyette Kaabil'in Haabil'i katli sebebiyle hasıl olan nedamet ve hüsranı ve katle nedameti neticesi söylemiş olduğu kelimât-ı mütehassire ve daha kıtal üzere terettüb eden fesadât olduğu beyan olunmuşsa da bu hususa dair tafsilât âyetinde beyan olunmuştur. İnsanın katlini mubah kılan şeyler şunlardır: Bigayn hakkın bir kimseyi katletmek, imandan sonra irtidad eylemek, yol kesmek, halife üzerine huruç ve isyan etmek, harbî kâfir olmak ve yer yüzünü ifsad etmektir. Bu âyette şu beyan olunan esbaptan bir sebeple katli mubah olmadık bir şahsı katlederse kısas olunacağını beyan sadedinde bir şahıs bedelinde kısas veya âlemi ifsad ettiğinden dolayı katli mubah olmadık bir kimseyi katlederse kışâs lâzım geleceği beyan olunmuştur. Amma bir kimseyi bigayrı hakkın Öldürülmüşse kısas suretiyle katli mubah olduğu gibi âlemi ifsad eder bir kimse olursa âlemi fesadından kurtarmak ve intizam-ı âlemi temin etmek için katlolunur, yoksa insanın kanı gaayet kıymetlidir, heder olmaz. Hatta bu âyette o kadar ihtimam olunmuştur ki, bir şahsı katil cemi-i nâsı katil ve bir şahsı ihya cemi-i nâsı ihya mesabesinde olduğu beyan olunmuştur. Şu halde cemi-i nâsı katletmek herkes nazarında ne kadar muazzam ve mühim bir iş ise şahs-ı vahidi katlin de o kadar büyük ve o kadar mühim olması vacip demektir. Çünkü; bir kaatilin, maktulü katlinin sebebi maksadına mâni veyahut bir menfaatinin . fevtine sebep olduğundandır. Şu halde âlemde her şahıstan o menfaatma haylûlet vuku bulsa hepsini katletmeye azmetmiş olduğundan o bir şahsı katle cüret eden cemi-i eşhası katle cüret eder demektir. Çünkü; nıen-faatına dokunan bir şahıs nasılsa, o menfaata dokunan birçok kimseler onun nazarında aynı haldedir. «Bir kimseyi ihya ederse cemi-i nâs'ı ihya etmiş gibi olur» demek «Bir şahsı yangından, suya gark olmaktan, açlıktan, soğuktan, şiddet-i hararetten ve sair mühlik olan şeylerden kurtarırsa cemi-i nâs'ı kurtarmış gibi olur» demektir. Çünkü; ihyanın manâ-yı hakikisi beşer için mümkün olmadığından helakten kurtarmasına ihya denilmiştir. Beyzavi'nin beyanı veçhile âyetten maksat; insanı katletmek indallah pek büyük cinayet olup kaatilin cezası ağır ve herkesi taarruzdan emin kılmak ve katlolunmaktan muhafaza etmek kulûb-ü nâs'ta pek ehemmiyetli olduğunu beyanla beşeriyeti himayeye herkesi teşvik etmektir. Hulâsa; bigayrı hakkın bir kimseyi katletmek cemi-i nâs'ı katletmiş gibi mezmum olduğu ve bir kimseyi tehlikeden kurtarmak ve hayatına hizmet etmek cemi-i nâs'm hayatına sebep olmuş gibi memduh olup büyük sevaba nail olacağı, şu halde herkesin ebnâ-yı cinsinin hayatına hizmet etmesi ve bir kimsenin bigayrı hakkın katlinden hazer eylemesi vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ Benî İsrail üzerine emr-i kıtali teşdid ve ehemmiyetini beyanettiği gibi onların kıtale cüretden vazgeçmediklerini beyanetmek üzere buyuruyor. Tefşir-i Tabeıpi'de beyan olunduğu veçhile rusul-ü kiramın getirdikleri beyyinelerle murad; nübüvvet dâvalarını ispat için getirdikleri mu'cizeleri, cinayet ve katlin hürmetine dair serdeyledikleri delilleri ve ahkâm-ı şeriatı beyan için vazettikleri kaideleridir. Benî İsrail'e resuller geldikten sonra israfla-r ı yla murad; gerek kıtalde ve gerek ahkâm-ı sairede haddini tecavüz etmeleridir. Binaenaleyh; rusul-ü kiramın şeriatlarına ehemmiyet vermeksizin cinayete devam ve katli ihtiyar etmekle nefislerini israf ve yeryüzünü ifsad ettiklerini beyanla Yehûd'u zemmetmek suretiyle Cenab-ı Hak resulünü tesliye buyurmuştur. Çünkü! her resulün ümmetinin cinayetten feragat etmediğini be-yanetmek; ümmetler arasında evvelden beri câri olan âdetleri beyan olduğu cihetle Resulullah'in ümmetinde de bu gibi şeyler câri olduğunda esef lâzım olmadığını beyanı müstelzimdir. Binaenaleyh şu beyan; Resulullah'ı tesliyedir. Zira; yani «Belâ umumî olursa nefsüzerine tayyib olur ki, nefis o kadar muztarib olmaz» demektir.

Maide 5:33

Vacip Tealâ yeryüzünü ifsad eden kimsenin katlolunması caiz olduğunu beyanettikten sonra insanın kanını mubah kılan fesadın ne gibi fesad olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ ile muharebe mümkün olmadığından bu âyette muharebe yle murad; Allah'ın evliyasıyla muharebe etmeleridir. Yahut Allah'ın ve resulünün emrine muhalefettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Tefsir-i Taberi ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulünde birkaç rivayet varsa da (Said b. Cübeyr) ve (Enes b. Malik)'ten Buhari ve Müslim'in ittifaklarıyla rivayete nazaran (Ureniyyin) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Ure-niyye) kabilesinden birkaç kimse Medine'ye geldiler ve Huzur-u Risalette iman ettiler, sonra verem hastalığına tutuldular. Resulul-lah onlara sadaka develerinin üzerine binip yurtlarına gitmek ve orada saf hava almak ve develerinin südünü ve sidiğini içmek suretiyle tedavilerini emretti. Onlar bu emir üzerine gittiler. Bir müddet eğlenip kesb-i afiyet edince irtidad ederek çobanları öldürüp, develeri alıp kaçtılar. Resulullah arkalarından adam gönderip tutturdu, sağ elleriyle sol ayaklarını kestirdi. İşte bu âyet onlar hakkında nazil olmuştur. Bu rivayete nazaran «Âyetin hükmü nıürtedlere mahsustur» diyenler varsa da esah olan Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran «Ehl-i İslânıın fasıkları ve yol kesen eşkıya ve suver-i saireyle yeryüzünü ifsad eden ve ehl-i imanı rahatsız eden bilcümle müfsidlere» şamildir. Çünkü; itibar lâfzın umumuna olup sebeb-i nüzule değildir. Ceza cihetine gelince: İmam-ül müminin İmam-ı Azam indinde muhayyerdir. Bu gibi müfsidleri isterse katil veya salbeder, isterse ellerini ve ayaklarını muhalif suretle keser, isterse nefyile iktifa eder. Şu halde imam, maslahatı hangi surette görürse onunla amel eder. Bazıları da «İmam muhayyer değildir. Binaenaleyh; yol kesen kimseler yolunu kestikleri kimseyi katleder malını almazlarsa, imam kısas suretiyle onları katleder ve eğer hem katletmiş hem de malını almışlarsa imam onları katletmekle beraber teşhir İçin salbeder ve eğer yolunu kestikleri kimsenin malını almışlar da katletmemişlerse imam sağ ellerini ve sol ayaklarını kesmekle iktifa eder ve eğer yalnız yolcuları korkutmakla iktifa ederlerse imam nefyetmekle iktifa eder» dediler. Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyette istisna Allah'ın hakkına mahsustur. Yani; kutta-ı tarik hükümet tarafından tutulmaksızın tevbeyle nefsini ıslah ederse onları katletmek vacip olmaz. Zira; tevbeleri katlin vücubunu iskaat eder. Şu kadar ki tevbenin hu-kuuk-u abde tesiri olmadığından maktulün evliyası tarafından kısasını dâva ederlerse onların talepleri üzerine kısas olunur ve mal almışlarsa sahiplerine iade edilir. Zira tevbe; gayrın hukuu-kunu iskaat edemez. Tevbenin hakkullahı iskatta tesiri, hükümet tarafından tutulmazdan evveldir. Amma tutulduktan sonra tevbe ederse faydası âhirettedir. Dünya hukukunu iskaat edemez. Binaenaleyh; tevbe etmeksizin tutulup sonra tevbe etmiş olsa-imara tevbesine bakmaz, katleder. Çünkü; tutulduktan sonra hal-i yeisteki iman gibi mecburî olup ihlâs olmadığından hadd-i şer'inin icrasını iskaat edemez. Vacip Tealâ bu âyette siyaset-i memleket usulünü tamamıyla tanzim etmiştir. Zira; bir milletin dahilî intizamı, ahalinin birbirinden emîn olup yekdiğerini mazarrattan himaye ederek yollarda ve beldelerde yolcuların salimen gidip gelmelerine ve bilâd-ı is-lâmın yekdiğerine ihtiyacını tatmin ve defedecek münakalâtı taarruzdan temin etmeye muhtaç olduğundan Cenab-ı Hak bu âyetle dahil-i beldede asayişin lüzum ye muhafazasını ve muhafazanın çaresini tamamiyle beyanetmiştif; Çünkü; eşkıya güruhunun ve dahil-i kasabada ahaliyi rahatsız eden ve şunun bunun malını sirkat eden evbaş takımının lâyıkıyla terbiyeleri, sairlerine ibret olarak memleketin sükûnetine ve ahalinin rahatına ve emniyetine sebep olacağından Cenab-ı Hak bu gibi erbab-ı fesadın katlolunmak, salbedilmek, elleri, ayakları kesilmek ve nefyolunmak gibi en ağır ceza ile mücazat etmek vacip olduğunu beyan etmiştir ki, bu sayede âlemde ve bilhassa bir hükümet dahilinde tam manâsıyla intizamı ve ahalinin rahatı temin edilmiş olsjın. Çünkü; cinayete göre ceza ne kadar ağır olur ve cürümle ceza beyninde nispet-i âdile ne kadar gözetilirse, cinayet o kadar az olur. Binaenaleyh; lâyıkıyla ceza tertib olunmak hem zalime hem mazluma riayettir. Çünkü; cezanın ağır olacağını bilen bir cani cinayete cesaret edemez ve bu sayede cani, cinayetten ve mazlum olacak kimse de zulümden kurtulur. Dahilî intizam, hükümeti ahaliye ve ahaliyi hükümete raptedip yekdiğerine karşı emniyete sebep olduğundan milletin ve hükümetin kuvvetini haricî düşmanlara karşı tezyid edip sözünü dinletmeye vesile olduğu cihetle, dahilde intizamı ve harice karşı da hükümetin haysiyetini ve şevketini muhafaza eder. Şu halde bu âyet-i celile; âsâyiş-i memleketi, intizam-ı beldeyi ve rahat-ı reayayı temin eylemiş, dahilî ve haricî intizamı muhafazayı ve ahalinin yekdiğeriyle ihtilâtını ve tüccarın seyrü sefer ve münakalâtını ve ticaretin tevsiini ve servetin tezyidini ve def-i ihtiyacın teshilini nazar-ı itibare almış ve bunların cümlesinin ruhunun ise, dahilî intizam olduğuna işaret etmiştir. Bundan sonra taib-i müstağfir olan canilerin tevbelerinin kabul ve günahlarının mağfiret olunacağını beyanla mukteza-yı beşeriyet yoldan çıkanların yola girmelerine ve hüsn-ü hâl kisbine ve ıslah-ı nefsetme-lerine davet etmiştir. Çünkü; birçok âsi ve tâğilerin tevbe ve istiğfarla ıslah-ı hâl edenlerin ebna-yı cinsine pek çok hizmetleri görülmektedir. Binaenaleyh; ıslah-ı nefisle tevbe edenlerin tevbelerinin kabulünde birçok hikmet ve maslahat yardır. Maatteessüf birçok zamandan beri bu âyetin hükmüyle amel azaldığından cinayât çoğalmış ve. hapishaneler erbab-ı cinayetle dolmuştur.

Maide 5:34

Vacip Tealâ yeryüzünü ifsad eden kimsenin katlolunması caiz olduğunu beyanettikten sonra insanın kanını mubah kılan fesadın ne gibi fesad olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ ile muharebe mümkün olmadığından bu âyette muharebe yle murad; Allah'ın evliyasıyla muharebe etmeleridir. Yahut Allah'ın ve resulünün emrine muhalefettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Tefsir-i Taberi ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulünde birkaç rivayet varsa da (Said b. Cübeyr) ve (Enes b. Malik)'ten Buhari ve Müslim'in ittifaklarıyla rivayete nazaran (Ureniyyin) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Ure-niyye) kabilesinden birkaç kimse Medine'ye geldiler ve Huzur-u Risalette iman ettiler, sonra verem hastalığına tutuldular. Resulul-lah onlara sadaka develerinin üzerine binip yurtlarına gitmek ve orada saf hava almak ve develerinin südünü ve sidiğini içmek suretiyle tedavilerini emretti. Onlar bu emir üzerine gittiler. Bir müddet eğlenip kesb-i afiyet edince irtidad ederek çobanları öldürüp, develeri alıp kaçtılar. Resulullah arkalarından adam gönderip tutturdu, sağ elleriyle sol ayaklarını kestirdi. İşte bu âyet onlar hakkında nazil olmuştur. Bu rivayete nazaran «Âyetin hükmü nıürtedlere mahsustur» diyenler varsa da esah olan Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran «Ehl-i İslânıın fasıkları ve yol kesen eşkıya ve suver-i saireyle yeryüzünü ifsad eden ve ehl-i imanı rahatsız eden bilcümle müfsidlere» şamildir. Çünkü; itibar lâfzın umumuna olup sebeb-i nüzule değildir. Ceza cihetine gelince: İmam-ül müminin İmam-ı Azam indinde muhayyerdir. Bu gibi müfsidleri isterse katil veya salbeder, isterse ellerini ve ayaklarını muhalif suretle keser, isterse nefyile iktifa eder. Şu halde imam, maslahatı hangi surette görürse onunla amel eder. Bazıları da «İmam muhayyer değildir. Binaenaleyh; yol kesen kimseler yolunu kestikleri kimseyi katleder malını almazlarsa, imam kısas suretiyle onları katleder ve eğer hem katletmiş hem de malını almışlarsa imam onları katletmekle beraber teşhir İçin salbeder ve eğer yolunu kestikleri kimsenin malını almışlar da katletmemişlerse imam sağ ellerini ve sol ayaklarını kesmekle iktifa eder ve eğer yalnız yolcuları korkutmakla iktifa ederlerse imam nefyetmekle iktifa eder» dediler. Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyette istisna Allah'ın hakkına mahsustur. Yani; kutta-ı tarik hükümet tarafından tutulmaksızın tevbeyle nefsini ıslah ederse onları katletmek vacip olmaz. Zira; tevbeleri katlin vücubunu iskaat eder. Şu kadar ki tevbenin hu-kuuk-u abde tesiri olmadığından maktulün evliyası tarafından kısasını dâva ederlerse onların talepleri üzerine kısas olunur ve mal almışlarsa sahiplerine iade edilir. Zira tevbe; gayrın hukuu-kunu iskaat edemez. Tevbenin hakkullahı iskatta tesiri, hükümet tarafından tutulmazdan evveldir. Amma tutulduktan sonra tevbe ederse faydası âhirettedir. Dünya hukukunu iskaat edemez. Binaenaleyh; tevbe etmeksizin tutulup sonra tevbe etmiş olsa-imara tevbesine bakmaz, katleder. Çünkü; tutulduktan sonra hal-i yeisteki iman gibi mecburî olup ihlâs olmadığından hadd-i şer'inin icrasını iskaat edemez. Vacip Tealâ bu âyette siyaset-i memleket usulünü tamamıyla tanzim etmiştir. Zira; bir milletin dahilî intizamı, ahalinin birbirinden emîn olup yekdiğerini mazarrattan himaye ederek yollarda ve beldelerde yolcuların salimen gidip gelmelerine ve bilâd-ı is-lâmın yekdiğerine ihtiyacını tatmin ve defedecek münakalâtı taarruzdan temin etmeye muhtaç olduğundan Cenab-ı Hak bu âyetle dahil-i beldede asayişin lüzum ye muhafazasını ve muhafazanın çaresini tamamiyle beyanetmiştif; Çünkü; eşkıya güruhunun ve dahil-i kasabada ahaliyi rahatsız eden ve şunun bunun malını sirkat eden evbaş takımının lâyıkıyla terbiyeleri, sairlerine ibret olarak memleketin sükûnetine ve ahalinin rahatına ve emniyetine sebep olacağından Cenab-ı Hak bu gibi erbab-ı fesadın katlolunmak, salbedilmek, elleri, ayakları kesilmek ve nefyolunmak gibi en ağır ceza ile mücazat etmek vacip olduğunu beyan etmiştir ki, bu sayede âlemde ve bilhassa bir hükümet dahilinde tam manâsıyla intizamı ve ahalinin rahatı temin edilmiş olsjın. Çünkü; cinayete göre ceza ne kadar ağır olur ve cürümle ceza beyninde nispet-i âdile ne kadar gözetilirse, cinayet o kadar az olur. Binaenaleyh; lâyıkıyla ceza tertib olunmak hem zalime hem mazluma riayettir. Çünkü; cezanın ağır olacağını bilen bir cani cinayete cesaret edemez ve bu sayede cani, cinayetten ve mazlum olacak kimse de zulümden kurtulur. Dahilî intizam, hükümeti ahaliye ve ahaliyi hükümete raptedip yekdiğerine karşı emniyete sebep olduğundan milletin ve hükümetin kuvvetini haricî düşmanlara karşı tezyid edip sözünü dinletmeye vesile olduğu cihetle, dahilde intizamı ve harice karşı da hükümetin haysiyetini ve şevketini muhafaza eder. Şu halde bu âyet-i celile; âsâyiş-i memleketi, intizam-ı beldeyi ve rahat-ı reayayı temin eylemiş, dahilî ve haricî intizamı muhafazayı ve ahalinin yekdiğeriyle ihtilâtını ve tüccarın seyrü sefer ve münakalâtını ve ticaretin tevsiini ve servetin tezyidini ve def-i ihtiyacın teshilini nazar-ı itibare almış ve bunların cümlesinin ruhunun ise, dahilî intizam olduğuna işaret etmiştir. Bundan sonra taib-i müstağfir olan canilerin tevbelerinin kabul ve günahlarının mağfiret olunacağını beyanla mukteza-yı beşeriyet yoldan çıkanların yola girmelerine ve hüsn-ü hâl kisbine ve ıslah-ı nefsetme-lerine davet etmiştir. Çünkü; birçok âsi ve tâğilerin tevbe ve istiğfarla ıslah-ı hâl edenlerin ebna-yı cinsine pek çok hizmetleri görülmektedir. Binaenaleyh; ıslah-ı nefisle tevbe edenlerin tevbelerinin kabulünde birçok hikmet ve maslahat yardır. Maatteessüf birçok zamandan beri bu âyetin hükmüyle amel azaldığından cinayât çoğalmış ve. hapishaneler erbab-ı cinayetle dolmuştur.

Maide 5:35

Vacip Tealâ Yehûd'un inatlarını ve rusul-ü kirama taarruzlarını ve tâğî ve bâğî olan eşkiya güruhunun cezalarını beyanettiği gibi ehl-i imana lâzım olan, kendi amellerini nazar-ı dikkate almak olduğunu dahî beyanetmek üzere: buyuruyor. Yani; müminlerin korktuklarından kurtulmak ve umduklarına nail olmak için üç şeye ihtimam etmeleri lâzımdır ki, onlar da: Allah'a ittikaa, rızasına yol aramak ve fisebüillâh mücahede etmektir. Tefsir ~i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ bu âyette tekâlif-i ilâhiyenin hulâsasına işaret etmiştir. Çünkü; tekâlifin hulâsası ikidir : Birincisi; tamamiyle menhiyatı terket-mektir ki, ittikaa ile emir; menhiyatı terkle emirdir. îkincisi; ibadetle^ Cenab-ı Hakka kurbiyettir ki, vesile talebiyle emir; rızasına muvafık ibadetle emirdir. Fisebüillâh mücahede; menhiyatı terke ve memuratı işlemeye şâmildir. Zira; mücahede, zahirde düşman olan kâfirlerle mücahedeye şamil olduğu gibi bâtında düşman olan nefs-i emmâreyle şeytan'la ve sû-u akranla mücahedeye şâmildir. Şu halde demek; muhar- remattan içtinap ve bilûmum memuratı eda etmek suretiyle nefs-i emmârenizle ve şeytan'la mücahede edin ve Allah yoluna i'lâ-yı kelimatullah için kâfirlerle muharebeye sa'y ve ikdamla mücahede edin ki, bilûmum korktuklarınızdan kurtulun ve umduğunuza nail olun demektir. Menhiyatı terketmek memuratı işlemekten mukaddem olduğuna işaret için menhiyatı terkle emirden ibaret olan j ittikaa ile emri memuratı işlemeye işaret olan vesile talebiyle emir "| üzerine takdim olunmuştur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyetle Vacip Tealâ âbid için matlûb olan mertebeye işaret etmiştir. Çünkü; ibadet eden kimse için iki mertebe vardır: Birincisi; Allah'a ibadette hiçbir garaza mebni olmayıp yalnız Allah'ın rızasını talep maksadıyla vazife-i ubudiyetini yerine getirmektir. Bu mertebe; insan için en âlî mertebedir. Bu kısma emriyle işaret etmiştir. cincisi; ibadetten maksadı azaptan kurtulmak ve niam-ı ilâhiyeye nail olmaktır. İşte bu, garazla ibadet edenlere kavliyle işaret etmiştir. Hulâsa; bu âyette üç cümleden ittikaa ile emir; günahları terkin lüzumuna, vesile aramakla emir; bütün rıza-yı ilâhiye muvafık olan memuratı işlemeye, ve cihatla emir; masiyeti terkte ve memuratı işlemekte görülecek meşakkatlara karşı nefisle mücahe-deye ve nefsin hilâfına harekete işaret olduğu ve zahirî ve batınî düşmanlarla mücahede insanın felahına sebep olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:36

Vacip Tealâ müminlere enva-ı ibadetle emirden sonra kâfirlerin hallerini beyanetmek üzere buyuruyor. Onlar bütün dünya kendilerinin olsa azaptan kurtulmak için feda etmek isterler. Lâkin dünya ve dünyanın bir misli daha olsa da beraber feda etseler yine azaptan kurtulamazlar ve onlar için devamlı azap vardır. Çünkü; azap teceddüd eder ve azap renkten renge girip ve enva-ı muhtelife ile muhtelif olduğundan âdet hükmüne girmez. Binaenaleyh; her zaman muazzep olurlar. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet kâfirlerin azaptan kurtulamayacaklarını temsildir. Çünkü; «Bütün dünyaya ve bir misline daha malik olsalar ve o mallarını yevm-i kıyametin azabından kurtulmak mukaabili feda edecek olsalar bu fedaları onlardan kabul olunmaz» demek; «Herhangi esbaba tevessül etseler onlar azaptan kurtulamazlar» demektir. Hulâsa; kâfirler için verilmesi mümkün olan herşeye malik olsa da azaptan kurtulmak için verecek olsalar kabul olunmayacağı ve azaptan kurtulamayacakları bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.

Maide 5:37

Vacip Tealâ kâfirlerin bütün dünyaya ve bir misline mâlik olsalar da o mallarını feda etseler yevm-i kıyametin azabından kurtulamayacaklarını beyanettiği gibi Cehennem'den çıkmak istedikleri halde çıkamayacaklarını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Cehennem'in alevi onları bir taraftan bir tarafa attığında onlar Cehennem'den çıkmak isterlerse de çıkamazlar. Zira; ateş onları Cehennem'in yüzüne çıkardığı gibi Cehennem'in dibine de indirir. Şu halde gerek kalpleri ve gerek kalıplarıyla çıkmak isterlerse de onlar asla çıkamazlar. Zira; azapları ebedîdir, hiçbir vecih ve sebeple kurtuluş yoktur. Bu âyet; ehl-i imanın Cehennem'den çıkacaklarına delâlet eder. Çünkü; Cehennem'den çıkmamak kâfirlere mahsus olunca müminlerin çıkacaklarına delâlet vardır. Azab-ı mukîmle murad; devamlı, arkası kesilmez ve onlardan başkasına intikaal etmez, ebeden o azap onlarda bakî kalır demektir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet, âyet-i sabıkadaki üç emri te'kid ve müminleri rıza-yı ilâhiye muvafık a'mal tahsiline terğib için sevkolunmuştur. Çünkü; «Kâfirlerin yevm-i kıyamette bütün dünyaya mâlik olup onu azapları mukaabilinde feda edecek olsalar kabul olunmayacağını» beyanetmek; «Vakit fevtet-meksizin azaptan kurtulmak ve niam-ı ilâhiyeye nail olmak için ittikaaya ve rızaya muvafık amele ve fisebilillâh mücahedeye dikkat edin» demektir.

Maide 5:38

Vacip Tealâ kendisine ve resulüne muhalefetle yeryüzünü ifsada sa'yedip insanları rahatsız edenlerin cezalarını tertip ve o misilli ahvale cüret etmemelerini müminlere tavsiye ve kâfirlerin ebeden Cehennem'de kalacaklarını beyanla müminleri mucib-i azap olan şeylerden tehdid ettiği gibi sirkat edenlerin cezalarını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Âyetti celile el kesmeyi icab eden sirkatin miktarına ve kesilecek elin sağ veya sol olmasına ve elden ne miktar kesileceğine delâlet etmediği cihetle mücmeldir. Ancak fiil-i Resulullah'la bu icmal tafsil olunmuştur. Çünkü; evvelâ sağ el mukaddem olduğu cihetle sağ elin bilekten kesilmesi sünnetle sabittir. Lâkin fukaha indinde sârıkın eli kesilmesinin iki şartı vardır. Birincisi; sirkat, mal-i mahfuzu çalmaktır. İkincisi; el kesilmesini icab eden mal-i mesruk İmam-ı Azam indinde on dirhemden az olmamaktır. İlk sirkatında sağ eli bilekten ikinci sirkatında sol ayağı topuktan kesilir, üçüncü veya dördüncü sirkatında İmamdı Azam'a göre kesilmek yoktur. İmam-ı Şafiî'ye göre üçüncüde sol eli, dördüncüde sağ ayağı kesilir. İmam-ı Azam indinde eli kesilirse, çaldığı malı ödemez. Binaenaleyh; eli kesilirse malı ödemez, malı öderse eli kesilmez. Bu âyet-i celile müminler için bir sahib-i hükmün lâzım olduğuna delâlet eder. Zira; sarık üzerine hadd-i şer'i icrası vacip olduğuna delâlet edince hadd-i şer'inin icrası âhâd-ı ümmet için münazaa ve fitneye sebep olacağı cihetle âhâd tarafından hadd-i şer'inin icrası mümkün olamaz. Binaenaleyh; haddi icra. edecek, cümlenin inkıyad edeceği ve emrinin herkese nafiz olacağı ve emrini infaza kaadir bir zatın vücudunun lüzumuna delâlet eder ki, işte o da reis-i hükümettir. O halde bu âyet şu teklifi ve hadd-i şer'iyi ikaame edecek ve müminler üzerinden vücubu kaldıracak bir zatın vücudunun lâzım olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; müminler için bir imam nasbetmek vaciptir. Âyet-i celilenin (Tu'me b. Übeyrak) hakkında nazil olduğu mervidir. Eli kesilecek sârıkın âkil ve baliğ olması şarttır. Binaenaleyh; mecnunla sabi sirkat ederlerse kat-ı yed lâzım gelmez. Vacip Tealâ kısas âyetiyle insanların vücutlarını taarruzdan muhafaza ettiği gibi sirkat âyetiyle de mallarını aharin tecavüzünden muhafaza etmiştir. Çünkü; sârıkın sirkati şer'an sabit olunca elini kesmek âlemin malını taarruzdan himaye etmektir. Zira; bir kimse fiil-i sirkati irtikâb ettiği zaman eli kesileceğini bilince elbette sirkata cesaret edemez ve cesaret eden pek az olur. Binaenaleyh; herkes sirkat endişesinden bir derece kurtulur. Şu halde bir vilâyette senede bir defa fiil-i sirkati irtikâb eden kimsenin eli kesilecek olursa o vilâyet ahalisinden sirkat kasde-denleri ıslah eyleyeceği ve insafa getireceği cihetle ahalinin malları birçok külfete ve zahmete hacet kalmaksızın hadd-i şer'inin telkin eylemiş olduğu mehabet sayesinde taht-ı emniyete alınmış olur. Zira; bir kimsenin eli kesilmek diğerlerine ibret-i müessiredir. Zamanımızda hırsıza acımak suretiyle onun elininin kesilmesi merhamete münafî görülerek «Bir kusurdan dolayı o şahsı rüsva etmek ömrünün âhirine kadar herkese karşı onu mahcup eylemek muvafık-ı insaniyet değildir» gibi şer'a muhalif sözleri söyleyenleri gördük. Bunu söyleyenler de akıllı ve münevver görünenlerdir. Halbuki zalimlere acımak ve iyilik etmek mazlumlara ihanet ve hakaarettir. Şurası acîptir ki, sârıka acıyanlar, onun .âlemi rahatsız ettiğini ve mal sahibinin hukuukunu paymal eylediğini ve herkesi endişede bıraktığını ve emniyet-i âmmeyi selbedip yeryüzünü ifsad ettiğini ve malın ise nefs-i insan kadar mahfuz ve taarruzdan salim olması lâzım olduğunu ve âmmenin rahatının sel-bolunduğunu düşünmezler. Halbuki, bir haydudun hukuukunu aramak ve ona acımak kadar gülünç birşey tasavvur olunur mu? Fiil-i-sirkat, kadınlardan ziyade erkeklerden sadır olduğu için bu âyette sirkat eden erkek, kadın üzerine takdim olunmuş ve sirkat alelekser elle olduğundan evvelâ ellerinin, kesileceği zikro-lunmuştur. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile sirkatin fezahatma ihtimam, kadınlardan da vaki olduğundan kadınların hükmü de sarahaten zikrolunmuştur. Halbuki Kur'ân'da âdet-i ilâhiye alelekser erkeklerin ahkâmını beyanla iktifa etmektir. Çünkü; kadınlar ekseri ahkâmda ricale tâbi olduklarından ayrıca kadınları zikre hacet görülmediği halde bu âyette ayrıca hatunların zikrolunması sjrkatın ehemmiyetine mebnidir. Çünkü; emvalin nüfus-u beşer kadar itibarı olup muhafazası lâzımdır. Zira; hayat-ı beşer malla kaaimdir. Binaenaleyh; her insan için hayatını idame edecek kadar mal kazanmaya sa'yeylemek ve elinde bulunan malını muhafaza etmek vaciptir.

Maide 5:39

Vacip Tealâ sirkat edenlerin cezalarını beyandan sonra sirkattan tevbe edenlerin tevbelerinin kabulünü beyanetmek üzere buyuruyor. Yani;- mahfuz bir mahalden lâakal on dirhem gümüş kıymetinde bir kimsenin malını çalan hırsızın cezası elini kesmek olduğunu bilince bir şahıs sirkattan tevbeyle nefsini ıslah ederse onun tevbesi kabul olunur. Zira; Allahü Tealâ tevbe edenlerin tevbelerini kabul eder. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile şu tevbe kat-ı yedi iskaat eder mi etmez mi muhtelefün fihtir. Bazıları «Allah'a karşı kusuruna tevbe etmesinin kullara karşı yapılacak ibret-i müessire olan hadd-i şer'inin icrasını iskaat edemez» ve bazıları da «İskaat eder» dediler. Esah olan iskaat edemez. IsIahla murad; nefsini terbiyeyle beraber bir daha sirkat etmemeye hulûs-u niyetle azmetmektir. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran sirkat eden bir hatunun elini Resulullah kestiğinde hatun «Ya Resulallah! Benim için tevbe var mıdır?» deyince bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde âyet, tevbenin hadd-i şer'iyi iskaat etmeyeceğine delâlet eder. Çünkü; Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile sirkatta el kesilmek malı sirkat olunan kimsenin hakkıdır. Tevbe ise Vacip Tealâ'ya karşı vaki' olan kusurunun affını istemektir. Binaenaleyh; tevbe ile hadd-i şer'inin mercileri başka başka olduğundan tevbe hadd-i şer'iyi iskaat edemez.

Maide 5:40

Vacip Tealâ sirkatin cezasını ve tevbe ederse tevbesinin kabulünü beyandan sonra tevbenin kabulüne sebebi beyanetmek Üzere buyuruyor. Binaenaleyh; Allah'ın kudretine ve iradesine karşı mukaabele edecek bir kimse yoktur. Yani; Allahü Tealâ, sirkat eden kimse tevbe ederse tevbesini kabul eder. Zira; cümle mahlûkaat onun mülkü ve mahlûkudur. Şu halde istediğinin tevbesini kabul eder ve mağfiretle kusurunu affeder ve istediği kulunun kusuruna ceza olarak azab eder. Zira; kul, onun kulu ve mülk, onun mülküdür. Hiç kimsenin itiraza iktidarı yoktur. Çünkü; herşeye kudreti vâsidir. Şu halde Fahr-i Ra-zi'nin beyanı veçhile âsiye azap ve tevbe edene mağfiret etmek AUahü Tealâ üzerine vacip değildir. Binaenaleyh; firak-ı dâlleden mutezilenin «Tevbeyi kabul ve muti olan kimseye merhamet ve günah işleyen kimseye azap etmek Allahü Tealâ Çizerine vaciptir» sözleri bu âyetle batıl ve merduttur. Çünkü; âyette Allahü Tealâ mülk kendinin olduğu cihetle gerek asiye azabı ve gerek tâibe mağfireti kendi irade ve meşiyetine talik etmiştir. Zira; herşey kendinin olunca adaleti icabı istediğine azab ve lütfü icabı istediğini mağfiret eder ve herkes kendi mülkünde keyfe ma yeşâ' tasarruf eder, kimse karışamaz. Feth-ül Beyân ve.Hâzin'de beyan olunduğu veçhile. âyette istifham, inkâr için olup ve nefyi inkârda nefiy olduğundan nefyi nefyetmek ispat olduğu cihetle demek «Sen bilmedin mi? Elbette bildin» demektir. Hitap; zahirde Resulullah'a ise de hakikatte ferden ferda cümle insanlaradır. Yani «Her ferd-i insan, yerin ve göklerin mülkü Allah'ın olduğunu ve Allah'ın istediğine azap ve istediğini mağfirete kaadir olduğunu sen bilmedin mi? Elbette bildin» demektir.

Maide 5:41

Vacip Tealâ sirkatin ahkâmını ve istediğine azaba kaadir olduğunu beyanettiği gibi küfre ısrar edenler üzerine mahzun olmasın için resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Resul-ü Mükerrem! Seni mahzun etmesin şol kimseler ki, onlar küfre müsaraat ederler. Fırsat düştükçe küfrü iltizam edenler şol kimselerdendir ki, onlar lisanlarjyla «Biz iman ettik» derler, halbuki kalpleri iman etmedi. Zira; münafıklardır ve Yahudilerden dahî küfre sür'at edenler sana hüzün vermesin ve onların ahvaline ehemmiyet verme. Çünkü onlar; gerek âlimlerinden, gerek reislerinden yalan dinledikleri gibi kibir ve gururlarından nâşi Huzur-u Risaletine gelmeyen kavim için dahî senin sözünü işitirler. Çünkü; onlar sana gelmeyen kavm-i ahar tarafından casuslardır. Binaenaleyh; senin sözünü kemâl-i şiddetle dinlerler ki, bazan ziyade veya noksan ile kavm-i âhare hikâye edecekler ve aralarında senin ve ashabın hakkında bazı hileler düşüneceklerdir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Huzur-u Risa-lete gelmeyen kavmi âharle murad; Hayber Yahûdile-ridir. Çünkü; Yahudiler Tevrat'ta recim âyetinin hükmünü fukaraya icra ederler ve ağniya ile eşraftan zina edenlere icra etmezlerdi. Hayber'de iki Yahudi zina ettiler. Onların üzerlerinden nikâh sebketÇiği için recim lâzım gelirse de icra etmek istemediklerinden bir cemaatla Medine'de sakin Yahudilere gönderdiler ve meseleyi Resulullah'tan sual ederek recmin gayrı bir hüküm verirse razı olup recimle hükmederse razı olmamalarını tavsiye ettiler. Hayberliler Medine'de (Beni Kurayza)'ya müsafir oldular ve meseleyi anlattılar. (Beni Kurayza) Eesulullah'm recimle hükmedeceğini söylediler ve Hayber Yahûdileriyle beraber Huzur-u Risalete geldiler ve meseleyi Cenab-ı, Fahr-i Kâinat Efendimize arzettiler. Resulullah (S.A.) onlardan Tevrat'ın ahkâmmı sordu, onlar da recmi inkâr ettiler. Resulullah Yehûd ulemasından birinin gelmesini emretti. Ulema-i Yehûd'dan (İbn-i Sürya) geldi. Resulullah ona yemin verdi. O da doğruyu söyledi. Hz. Peygamber Mescid-i Şerifin kapısı önünde zânileri recmettirdi. Fakat Hayber'den gelen Yahudiler avdetlerinde Resulullah'a iftira edip birtakım yalan söyleyeceklerine azmetmişlerdi. Cenab-ı Hak Cib-ril-i Eminle onların hallerini beyan ve resul unvanıyla zikrederek onlara karşı resulüne tazim ve bu vesileyle Yahudileri tahkir etmiştir. Çünkü; iftira edecekleri yüzlerine vurulmuştur. İşte şu sebeb-i nüzule nazaran Huzur-u Risalet'e gel-mey enler le murad; Hayber'den gelmeyen Yahûdilerdir. Bu âyette iki manâya muhtemeldir. Birincisi; kabul manasınadır ki, buna nazaran manâ-yı nazım: … Âyetin bundan sonra gelecek fıkraları lâfzının işitmek manâsına geldiğini ve Huzur-u Risalete gelmeyenlerle murad; Hayber Yahudileri olmasını ve Huzur-u Risalete gelenlerin casuslukla geldiklerini teyid etmektedir Hulâsa; Feth-ül Beyan ve Taberi'de zikrolunduğu veçhile Yahudilerin iki sıfatları beyan olunmuştur. Birincisi; ha- i hamlardan yalan işitmek ve avam tabakasına götürüp haber vermele ve onlara yalanı doğru gibi kabul ettirmektir. İkincisi; Huzur-u Risalete gelerek hak sözleri işitmek ve hahamlarına götürüp haber vermek ve hahamlar o doğru sözleri tahrif ve tağyir etmek ve yanlış tevilâtla ahaliyi iğfal etmektir. Vacip Tealâ Yahudilerin yalan dinlediklerini beyandan sonra dinledikleri yalanların esasları hahamlarının kütübü semavi-yeyi tahrifleri olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Zira; Allahü Tealâ dalâletini murad ettiği kimseyi elbette idlâl eder, sen onun dalâlini def etmeye muktedir olamazsın. Çünkü; sen muhabbet ettiğin kimseyi hidayette kılamazsın. Vacip Tealâ Yahudilerin yalan dinlediklerini beyandan sonra dinledikleri yalanların esasları hahamlarının kütübü semavi-yeyi tahrifleri olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Zira; Allahü Tealâ dalâletini murad ettiği kimseyi elbette idlâl eder, sen onun dalâlini def etmeye muktedir olamazsın. Çünkü; sen muhabbet ettiğin kimseyi hidayette kılamazsın. Zira; kendileri iradelerini taharete sarfetmezler ki, Allahü Tealâ onların kalplerinde taharet halketsin. Tefsir-i Hâzin ve Taberi'de beyan olunduğu veçhile Allahü Tealâ Tevrat'ta farzını farz, helâlini helâl ve haramını haram kılıp herbirine müteallik âyeti yerine koyarak Yehûd'aamel etmelerini emrettiği halde Yahudilerin vaz'-ı ilâhiye razı olmayarak tahrif ve tağyir ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Meselâ Tevrat'ta hadd-i zina recim iken eşraf hakkında recmi değneğe ve yüzünü karalayıp eşeğe ters bindirmeye tebdil ettiler ve Resulullah'a suale gelenlere arzularına muvafık cevap zuhur ederse kabul etmek, arzularının hilafı zuhur ederse kabul etmemek cihetlerini tenbih ettiler ve yine kendi âlimleri (İbn-i Surya)'nm doğru cevap vermesiyle rezil ve rüsvâ oldular. Âyette fitne yle murad; âhirette azap, dünyada rüsvalıktır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Çünkü; Allah'ın muradı kafidir. Binaenaleyh; murad-ı ilâhiye hiç kimse mani olamaz, elbette vücut bulur. Münafıklar hakkında dünyada hizy ile murad; esrarlarının ve nifaklarının meydana çıkıp Resulullah'ın muttali olmasıyla alem indinde rüsvâ olmalarıdır. Yahudiler hakkında hizy ile murad; katil, esaret, cizye, haraç vermek, Arz-ı Hicaz'dan nefyolmak ve âhirette azab-ı azîm ve ebedî Cehennem'de kalmalarıdır. Binaenaleyh; âyetin sırrı dünyada ayniyle zuhur ettiği gibi âhirette dahî azab-ı azîme duçar olacaklarında şüphe yoktur. Zira; Allahü Tealâ azab olunacaklarını suret-i katiyede beyan buyurmuştur. Hulâsa; Yehûd'un halleri kitab-ı ilâhiyi tahrif olup arzularına muvafık olan hükmü kabul etmek ve muvafık olmayanı kabul etmemek olduğu ve Hayber'den Resulullah'a istifta için gönderdikleri kimselere de bu minval üzere tenbihat icra ettikleri ve Allah'ın dalâletini murad ettiği kimseyi Allah'ın azabından kurtarmaya hiç kimsenin kaadir olamadığı ve bu sıfatta olanların kalplerini Allahü Tealâ'nm tathir murad etmediği ve onlar için dünyada rüsvalık ve âhirette azab-ı azîm olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:42

Vacip Tealâ Yahudilerin ef'al-i zemimelerini beyanettiği gibi hakimlerinin sıfatlarını beyanetmek ve onlar hakkında Resulul-lah'ı hükümde muhayyer kılmak üzere buyuruyor. Zira; Allahü Tealâ nâs'ın şerrinden seni hıfzettiği cihetle onların adavetinden sana zarar gelmez. Medarik'te beyan olunduğu veçhile Ye-hûd'u zemde mübalağa ve te'kid için tekrar olunmuştur ve bundan sonra gelecek hükme mukaddimedir. Suht ; haram olup burada Yehûd hakimlerinin ahkâm-ı Tevrat'ı tağyir ile aldıkları rüşvettir. Ve bilkülliye bereketi zail olduğu için suht denilmiştir. Suht ; rüşvet, şarap ve kumardan alınan ve zımnında ayıp ve âr olan paralardır. Binaenaleyh; hurmetiyle beraber irtikâb edenlerin arlanmasını icab eden haramdır. Yehûd hakimleri rüşvetle gelen haksızların dâvalarını dinleyip verdikleri rüşveti alıp yedikleri ve haklı olanların sözlerini dinlemediklerinden Vacip Tealâ bu âyette onları yalan dinlemekle ve haram yemekle zemmetmiş ve âleme rüsvâ kılmıştır. Her ne kadar Cenab-ı Hak bu âyet-i kerimeyi Yahudileri zem hakkında inzal etmişse de bilûmum rüşvetle hükmeden hakimler bu zemde dahillerdir. Resulullah'ın muhayyer olduğu hüküm; bundan evvelki âyette beyan olunan recim meselesi veyahut Beni Kurayza ile Beni Nadiyr beyninde vaki olan bir kıtal meselesidir. Fakat itibar lâfzın umumunadır, sebeb-i nüzulün hususuna değildir. Binaenaleyh; Resulullah'ın muhayyer olması umum kâfirler hakkındadır. Bu âyetin hükmü mensuh veya muhkem olmasında ihtilâf vardır. İmam Şafiî indinde âyetin hükmü bakîdir. Binaenaleyh; İslâm hâkimleri muhakeme için müracaat eden kâfirleri muhakeme etmek ve etmemek beyninde muhayyerdir. Amma İmam-ı Azam indinde âyetin hükmü mensuhtur. Binaenaleyh; gerek ehl-i zimmetten ve gerek ehl-i zimmet olmayan kâfirlerden muhakeme için müracaat edenlerin muhakemelerine bakmak ve ahkâm-ı şer'-iye dairesinde hükmetmek hâkim üzerine vaciptir. Beyzavi'nin beyanı veçhile esah olan da budur. Çünkü; Resulullah bilûmum nâs'a meb'us olup ahkâm-ı şeriata razı olarak bab-ı şeriatta muhakeme isteyenler kimler olursa olsun reddolunmaz ve bilhassa müracaat edenlerin ikisi de zimmî veyahut birisi zimmî olursa hiç reddolunmaz. Zira; bize zimmetle biz onun hukukunu muhafazayı ve onlardan zulmü kaldırmayı- taahhüd ettiğimizden dâvalarına bakmamak zimmetin zımnında vaki olan taahhüde münaiidir. Binaenaleyh; onların muhakemelerine bakmak hâkim üzerine vaciptir. Hulâsa; Yehûd hâkimlerinin yalanı dinleyip, doğru sözü dinlemedikleri ve yalan dâvayı dinleyerek aldıkları rüşveti kemâl-i hırsla yedikleri ve Yahudilerin Resulullah'a müracaatlarında muhakemelerine bakıp bakmamakta muhayyer olduğu ve Resulullah hükümden i'râz ederse Yahudilerin Resulullah'a bir zarar iras edemeyecekleri ve eğer hükmederse adaletle etmesi vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:43

Vacip Tealâ Yahudilerin Resulullah'ı hakem tayin ettiklerini ve arzularına muvafık hükmederse kabul edip, arzularına muvafık olmazsa kabul etmeyeceklerini mukaavele ettiklerini beyan ettiği gibi Resulullah'a iman etmedikleri halde hakem tayin etmeleri taaccübe şayan bir hâl olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette kelimesi istifham ve taaccüb içindir. Vacip Tealâ'dan taaccüp muhal olduğundan resulünü Yahudilerin hallerinden taaccübe sevkediyor. Şu halde taaccüp; Resulullah'a ve ümmetine aittir. Çünkü; Yahudiler hak olduğunu itikaad ettikleri kitabın ahkâmını terke-dip de birtakım batıl ruhsat aramaları hakikatte taaccübe şayan olduğu gibi Resulullah'm risaletini tasdik ve kitabının hak olduğunu itikaad etmedikleri halde Resulullah'm hükmüne müracaat etmeleri de elbette taaccüb olunacak birşeydir. Resulullah'a müracaat ettikleri halde şehevat-ı nefsaniyelerine muvafık hüküm zuhur etmeyince o hükümden dönmeleri ikinci derecede taaccübe şayan ve hamakatlarının nihayet derecede olduğuna delâlet eder. Müracaat ettikleri recim veya katil maddelerinin hükmü Tevrat'ta mevcut olduğundan müracaata ihtiyaç olmadığına işaret için Tevrat'ta hükmün mevcut olduğu beyan olunmuştur. Yehûd'un bu hakem tayininden maksatları hakkı aramak olmayıp ancak kendi haklarında ehven birşey aradıklarına işaret için arzularına muvafık s olmadığında hükümden i'raz ettiklerini beyanla beraber Rasulullah'a iman etmedikleri sarahaten zikro-lunmuştendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin evsaf-ı mezmu- tutmak ve ef'al-i kabihalarınm adem-i imanlarına ilmek ve bu evsafla kâfirlerin müminlerden teve inatlarına işaret olmak ve hamakat ve te- akıldan hariç ve uzak bir mertebede olduğunu üzere bu'd-ü meratibe mevzu olan ( .dÜjl ) lâfzı vana ojmuştur. Hulâsa; hükm-ü ilâhiyi cami' olan Tevrat kendilerinde olduğu halde Resulullah'ı hakem tayin etmeleri ve hakem tayin ettikten sonra hükmüne razı olmamaları taaccübe şayan bir hâl olduğu ve Resulullah'ı hakem tayin etseler de iman etmedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:44

Vacip Tealâ Yahudilerin Tevrat'ın ahkâmından i'râz ettiklerini beyan ettiği gibi recim hakkındaki Tevrat'ın hükmüne rıza vacip olduğunu dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Bu âyette Tevrat'ın beyanolunan .hidayeti yle murad; ahkâm-ı şeriatı ve tekâlif-i ilâhiyeyi beyaneden âyetleridir. Ve bu ahkâma temessük edenlerin matluba vasıl olacaklarına işaret için hidayet denilmiştir. Vurla murad; Tevrat'ta usul-ü itikaadiye-yi beyaneden mesailâir. Enbiyanın islâm olmaları yla murad; Tevrat'ın hükmüne razı olup ahkâm-ı ilâhiyeyi nâs'a izhar ve tekâlife inkıyad etmeleridir. İslâm oldukları beyan olunan enbiya'yi kiram la murad; Üz. Musa'dan sonra gelen ve Tevrat'ın ahkâmını muhafaza edip halka tebliğle meşgul olan ze~ vat-ı şerifedir. Çünkü; Tevrat'ın ahkâmı, Hz. İsa'nın bi'seti ve İncil'in nüzulüne kadar bakî olduğundan Musa (A.S.)'la İsa (A.S.) aralarında meb'us olan nebiler Tevrat'ın ahkâmıyla amel ve ona inkıyadla memur oldukları gibi bihakkın da inkıyad. ettiklerinden Cenab-ı Hak bu âyette inkıyad ve teslimiyet manâsına İslâm olduklarını beyan buyurmuştur ki, o enbiya, Hz. İsa zamanına gelinceye kadar Yehûd kavminin dünyevî ve uhrevî beyinlerinde vâki' olan münazaalarını hallü fasletmişlerdir. Rabbaniyyûn; halis mümin, fakîh ve müçtehid olanlardır. Zira; onlar da Tevrat'la hükmetmişlerdir. Ahbar ; müçtehidînin içtihatlarıyla amel ve hükmeden avam-ı ulemadır. Şu halde enbiya ve müçtehitlerle beraber müçtehitlerin mezhep-leriyle amel eden ulemanın kâffesi Tevrat'la hükmettikleri halde zaman-ı saadette bulunan Yahudilerin Resulullah'a iman etmedikleri gibi ellerinde bulunan ve şu kadar zevatın ahkâmıyla hükmettikleri Tevrat'ın ahkâmına razı olmadıklarını beyanla zemmolun-muş ve rüsvâ kılınmışlardır. Çünkü; ehl-i Tevrat olduklarını iddia ettikleri halde Tevrat'ın açık hükmüne razı olmamak kadar gülünç birşey olamaz. Meselâ «Ben Müslümanım» deyip de Müslümanlıktan hiç haberi olmamak ne kadar gülünç ve çirkin bir-şeyse Yehûd'un da kendi kitaplarına itimat etmemeleri aynı haldir. Kitabullahı hıfzetmekle murad; ahkâmını muhafaza etmek ve hududatmı zayi' etmemektir.. Gerek enbiya, rabbaniy-yun ve gerek ahbarın cümlesi Tevrat'ın ahkâmının hak olduğuna şahit olduklarını ve Yahudilerin gittikleri tarîkların ve tuttukları mesleklerin batıl olduğunu beyanla bir kat daha terzil olunmuşlardır. Çünkü; şu ta'dâd olunan zümre'i âliye Tevrat'ın ahkâmıy-la hükmedip zıya'dan muhafaza ve hak olduğuna şehadet edince bunların o ahkâmı terkedivermeleri elbette mezmum olduğu gibi o ahkâmı tağyir etmek de batıldır. Böyle batıl mesleğe sülûket-mek iki sebebe mebni olur: Birincisi; korkudur. İkincisi; birşeye tama'edip ümid etmektir. Korku, ümjt üzere mukaddem olduğundan Vacip Tealâ evvelâ ulema ve hâkimlere hitaben «Nâs'tan korkmayın ve korkunuza binaen kitabınızın ahkâmına muhalif hüküm vermeyin ve benden korkun. Zira; ahkâmı tağyir ederseniz benim gazabım daha şiddetlidir. Binaenaleyh; eşraf ve a'yândan ve sair zalemeden korkunuza binaen ahkâmı, tağyir etmeyin ki, gazabıma müstehak olmayasımz» ve saniyen «Birşey ümid ederek tamaa düşüp azıcık bir para için ahkâmı tağyire cesaret etmeyin ve rüşvet almak için yanlış hüküm vermeyin» diye emrederek alınan mal ne kadar çok olsa zayi' edilen, hükmü şer'iye nispetle gaayet az olduğuna işaret için Vacip Tealâ «Ayetlerim mukaabilinde az bir para satın almayın» buyurmuştur. Yalnız havfa ve yâlnız tamaa binaen hükmü tağyir memnu olduğu gibi mecmuuna binaen dahi tağyir memnudur. Çünkü; eşraftan havfetmek ve avamdan rüşvet almak ikisi de bir hâkimde içtima etmesi mümkün olduğundan her iki cihetten ayrı ayrı ne-hiy olduğu gibi mecmuundan da nehiy vakidir. Ayetin «Ahirinde hükm-ü ilâhiye razı olmayanların kâfir ol- duklarını» beyan; «Zâniler hakkında sarih hükmü tağyir eden Yahûdilerin kâfir olduklarını» beyanetmektir. Zira; sarih ve açık nâs'sı ve ahkâmını inkâr, cemi-i enbiyanın şeriatlarında da küfürdür. Binaenaleyh; Allah'ın inzal ettiği ahkâmıyla hükmetmeyip tağyir edenlerin iman ismine lâyık ve müstehak olmadıklarını beyanla ahkâmı tağyirin cezası pek ağır olduğuna işaret olunmuştur. Bu âyetin zahirine nazaran fasıkın kâfir olması lâzım gelir. Zira; «Fâsık irtikâb ettiği fıskta ahkâm-ı ilâhiyenin hilâfına ihtiyar etmiştir» demekle havariç taifesi fasıkın küfrüne bu âyetle istidlal etmişlerse de Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile onlara şöylece cevap verilmiştir: «Gerçi fâsık fışkıyla Allah'ın ahkâmının hilafını irtikâb etmişse de bu, lisanında ve zahirde olup kalbiyle o ahkâmın hakkaaniyetini tasdik ve işlediği fışkın günah olduğunu iti-kaad ettiğinden kâfir olmaz. Çünkü, küfür; hak olan ahkâmı kalbiyle inkâr ve lisanıyla reddetmektir. Fâsık kalbiyle tasdik ettiği için mümindir, fakat imanla beraber ahkâm-ı şeriatın hilâ-fıyla hükmetmek sair günahları işlemek kabilindendir. Şu halde âyet-i celilenin hükmü «Bilkülliye inkâr ve'hükm-ü ilâhî olduğunu redle beraber hilâfıyla hükmederse kâfir olur» demektir. Bu âyette birçok tevcihat varsa da esah olan tevcih budur. Eğer âyetten maksat bu olmasa Kur'ân'm hilâfında birşey irtikâb edenlerin kâfir olmaları lâzım gelirdi. Halbuki; hak olduğuna imanla beraber hilafını irtikâp küfür değildir ve olamaz. Çünkü; bilûmum günahlar Kur'ân'ın hilafıdır. Günahtan hâlî bir fert tasavvur olunamaz. Eğer her günahı irtikâb eden kâfir olsa âlemde mümin bulunmamak lâzım gelir, bu ise bâtıldır. Binaenaleyh; Ebussuud Efendilin tefsiriyle Feth-ül Beyan'da Allah'ın inzal ettiği ahkâmla hükmetmemek istihfaf veya istihlâl veya inkâr ta-riklarıyla hilâfında hükmün küfür olacağı ve hak olduğunu tasdik ve ikrarla beraber hilâfında hükmün küfür olmadığı beyan olunmuştur.

Maide 5:45

Vacip Tealâ Tevrat'ta zaninin hükmü recim olup Yehûd'un tağyir ettiklerini beyanettiği gibi Tevrat'ta kısas mevcutken onu dahî tağyir ettiklerini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Tevrat'ta Allahü Tealâ zânilere recmi vacip kıldığı halde Yahudiler recmi fukara güruhuna icra edip zenginlere göz yummakla Tevrat'ın ahkâmını tağyir ettikleri gibi Tevrat'ta kısasa müteallik hükmü dahi tağyir etmişlerdir. Halbuki Tevrat'ta biz bir şahıs mukaabilinde şahıs ve göz mukaabilinde göz ve burun mukaabilinde burun ve kulak mukaabilinde kulak ve diş mukaabilinde dişin ve sair bedende yaralar mukaabilinde yaranın kısas olunacağını yazdık ve herkesin müsavat-ı tâmme üzerine hukuukunu istifa etmesini vacip kıldık. Binaenaleyh; zengin ve fakir şerif ve hasis cümlesi hakkında kısasın icrasını emrettik ve bu vesileyle insanların nefislerini ve azalarını gayrın tecavüzünden masun kıldık. Amma bir kimsenin kısas hakkı olduğu halde o hakkını istifadan feragat ve kendine cinayet eden kimsenin kusurunu af ve kısas hakkını tasadduk ederse bu sadaka onun hakkında kefarettir ve hakkında tasarrufta mezundur. Zira; herkesin tasarrufu serbesttir. Şu ahkâm böylece sarih beyan olununca eğer bir kimse Allah'ın inzal ettiği ahkâmla hükmetmezse o kimse zâlimdir. Tefsir-i Taberi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; Beni Kurayza'nm dâvalarıdır. Çünkü; zaman-ı ca-hiliyede Medine'de bulunan Yahudilerden (Beni Nadiyr) kabilesi gaalip ve (Benî Kurayza) mağlûp olduğundan kısasta ve diyette müsavata riayet etmezlerdi. Binaenaleyh; (Benî Nadiyr)'den maktulün diyet-i kâmil ve (Kurayza)'dan maktulün diyeti nısıf ve sair azada (Benî Nadiyr)'den bir göze (Kurayza)'dan iki göz ve (Benî Nadiyr)'den bir kulağa (Kurayza)'dan iki kulak kısas olunmakla (Benî Nadiyr) kendilerini âlî addederlerdi. İşte Benî Nadiyr kendi kavminden biri bedelinde (Kurayza)'dan iki almakla ah-kâm-ı Tevrat'ı ihlâl etmişlerdi. Vakta ki, Resulullah Medine'yi teşrif buyurup şeriatı neşrederek müsavat esasını kurunca (Benî Kurayza)'nın (Benî Nadiyr)'den şikâyetleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yani; Tevrat'ta müsavat esası cari olduğu^ cihetle (Benî Nadiyr)'m yapmış oldukları muamele kendi şeriatlarının hilafı olduğu beyan olunmuştur. Bizim nebimizden evvel geçen enbiyanın .şeriatlarından Al-lahü Tealâ'nm Kur'ân'da bize hikâye ettiği ahkâm aynıyla bize şeriat olduğundan bu âyette beyan olunan kısas usulü Tevrat'tan hikâye olunmuşsa da bize de ayn-ı şeriattır. Binaenaleyh; şeriar-ı Muhammediyede kıtalde kısas olduğu gibi azanın itlafında ve vücuda başkasının yapmış olduğu yarada da kısas vardır. Eğer kısas mümkün olur ve tehlikeye bâdî olmazsa... Amma tehlike ihtimali olursa o yara mukaabilinde yaralayan kimse yaralanan kimseye yaranın bedelini verir, bu hususta tafsilât kütüb-ü fıkhiyemizde mezkûrdu*1! Binaenaleyh; Cenab-ı Hak müsavat mümkün olan azaları beyandan sonra yaralarda kısas olduğunu beyan buyurmuştur. Fakat bu, müsavat mümkün olan yerlerdedir. Meselâ kemik kırılmak ve içeride âlet sakatlanmak ve et kesilmek gibi müsavat müteazzir olan yaralarda hüküm, bedele intikaal eder. Çünkü; asıl müteazzir olunca bedele intikaal kavaid-i usuliyemiz iktizasındandır. Amma bir kimse kısas hakkını affederse günahına kefaret olacağını beyanla Cenab-ı Hak kullarını af cihetine terğib etmiştir. Binaenaleyh; Resulullah'a, kısas icab eder bir cinayetten şikâyet olunduğunda Resulullah'ın af cihetine terğib ettiği (Enes) Hazretlerinden mervidir. Şu halde şer'an sabit olan bir cinayet hakkında hükmünü icra etmeksizin hakim-üşşeri' tarafından bir kere af teklifi meşrudur. Şu tafsilât ( AİSjliT )'de bulunan zamir cinayet icra olunup hak sahibi olan kimseye râci' olursa... Amma zamir caniye râci' olursa «Hak sahibinin affıyla caninin cinayetine kefaret olur» demektir ki, âhirette muahaze olunmayacağına delâlet eder. Çünkij; hak sahibi hakkım affedince mutalebe kalmaz denilmiş ise de Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile eğer cinayet katil olursa kaatile üç hak teveccüh eder : Birincisi; haram olan şeyi irtikâbına binaen hakkullahtır. İkincisi; maktulün, üçüncüsü; veresenin kaklarıdır. Kaatil fiilinden nedametle tevbe ve istiğfarla varislere nefsini teslim ve varisler de affederlerse hakkullah, tevbeyle, veresenin hakkı da afla sakıt olur. Lâkin maktulün hakkı kıyamete kalırsa da Cenab-ı Hakkın kıyamette beyinlerini telif etmek ihtimaline binaen dünyada varislerin affı caninin tevbesiyle beraber kefaret olacağı beyan olunmuştur. Amma cinayet kıtalden başka olduğunda hak sahibi berhayat olup hakkını affeder ve hakkullah da tevbeyle sakıt olunca âhirette muahaze kalmaz. İşte âyette ikinci manâ bu tevcihe nazaran sahih olur. Fakat hak sahibinin affıyla kendi günahlarına kefaret olmak esahtır. Çünkü; ( 4 ) zamirinin hak sahibine râci' olması zahirdir. Zira; caninin ismi sarahaten sebketmediği için o zamiri caniye irca' etmek hilâf-ı asıldır. Birinci âyette Allah'ın inzal ettiği ahkâmla hükmetmeyen-lerin haliklarına karşı kusurlarına binaen kâfir oldukları ve bu âyette Allah'ın ahkâmıyla hükmetmeyenlerin nefislerine zulmettikleri için zâlim oldukları beyan olunmuştur. Hulâsa; bütün azada ve nefiste kısasın farzolduğu Vacip Tea-lâ'nın Tevrat'ta Benî İsrail üzerine yazdığı ve hak sahibi hakkını affederse günahlarına kefaret olacağı ve Allah'ın ahkârmyla hükmetmeyenlerin zâlim oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:46

Vacip Tealâ Musa (A.S.)'ın ve ondan sonra gelen enbiyanın Tevrat'la hükmettiklerini ve Tevrat'ın recim ve kısas gibi bazı ahkâmını Benî İsrail'in tağyir ettiklerini beyanettiği gibi Hz. İsa'nın bi'setini de beyanetmek üzere buyuruyor. Ve enbiyanın irtihallerinden sonra İsa'yı icad ettik ve onların eserlerine tâbi kıldık.

Maide 5:47

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Hz. İsa'nın Tevrat'ı tasdiki; Tevrat'ın taraf-ı ilâhiden nazil ve hak olup zamanında onunla amel vacip ve nesih arız. olmayan ahkâmını tasdik olduğu cihetle Hz. İsa'nın şeriat-ı müstakille sahibi olmasına mâni değildir. Âyette evvelki tasdik; İsa (A.S.) tarafından olup ikinci tasdik; İncil tarafından olduğu cihetle tekrar1 yoktur. Bu âyette Vacip Tealâ İncil'i beş sıfatla tavsif etmiştir. Birincisi; hidayet olmasıdır. Çünkü; İncil'de akaaid-i hokkaya delâlet eder âyetler olduğu cihetle İncil insanlar için o zamanda ayn-ı hidayetti. İkincisi; nur olmasıdır. Çünkü; İncil, insanların sebeb-i saadetleri olan ahkâm-ı şeriatı beyan ettiği cihetle nur ismine seza ve lâyık olduğundan nur denmiştir. Üçüncüsü; Tevrat'ı mu-saddık olmasıdır. Çünkü; İncil kendinden evvel nazil olan Tevrat'ın kütüb-ü semaviyeden bir kitap olup zamanında amel vacip olduğunu .tasdik ettiğinden İncil'e musaddık unvanı verilmiştir. Dördüncüsü; İncil'in dhet-i uhradan hidayet olmasıdır. Çünkü İncil; ahkâm-ı şeriatı beyan ettiği cihetle hidayet olduğu gibi Hz. Muhammed'in bi'setini tebşir ve evsafını beyan ettiği cihetle dahî nâs'ı doğru yola, sevk ettiğinden ikinci merrede tekrar hidayet unvanıyla tavsif olunmuştur. Beşincisi; İncil'in müttekilere mev'ize olmasıdır. Çünkü İncil; nesayih ve mevaiz üzerine müştemil olduğundan İncil'in mev'ize olduğu beyan olunmuştur. Ehl-i İncil'e «İncil'in mazmunuyla hükmedin» demek; «Mu-hammed (A.S.)'m nübüvvetine müteallik âyetlerle ve nesih târî olmayan ahkâmıyla hükmedin, ahkâmını tağyir etmeyin» demektir. Şu halde ehl-i İnciI'le murad; zaman-ı saadette bulunan Nasara'dır. Ve onları Resulullah'ın nübüvvetine müteallik olan âyetlerinde haktan ayrılmamalarıyla emir, tavsiye ve insafa davet etmektir. Bu sûrede Allah'ın inzal ettiği ahkâmla hükmetmeyenlere üç veçhile hüküm lâhik oldu. Birincisi; kâfir, ikincisi; zâlim, üçüncüsü; fasık olmalarıdır. Bazıları «Evvelki âyet hükm-ü ilâhiyi inkâr ederek hilâfına hükmedenler, ikinci âyet Yahudiler, üçüncü âyet Nasara hakkındadır» demişlerse de esah olan umumidir. Çünkü; itibar lâfzın umumunadır. Medarik'te beyan olunduğu veçhile âyetin üçünün de inkâra mahmul olması caizdir. Zira; ankasdin inkâr ve Allah'ın inzal ettiği ahkâmın hilâfıyla hükmeden kimse kâfir, zalim ve fasık olur. Çünkü; bir şahısta şu evsafın üçü de cem'olmasmda bir mâni yoktur ki, bir şahıs, kâfir olduğu gibi zâlim ve fasık da olabilir. Binaenaleyh; manâ-yı nazım :

Maide 5:48

Yani; biz Musa'ya Tevrat'ı ve İsa'ya İncil'i verdiğimiz gibi Habibim! Sana da hakka mukaarin olan Kur'ân'ı inzal ettik ki, o Kur'ân, kendinden evvel nazil olan kitapların taraf-ı ilâhiden hak olarak nazil olduklarını tasdik ve kendinden evvel nazil olan kitapların kütüb-ü semaviye olduğuna şehadet ve onların hak olduğunu halka beyan eder. Hâl böyle olunca Habibim! Sen ehl-i kitabın beyinlerinde Allah'ın inzal ettiği ahkâmıyla hükmet ve hak olarak sana gelen ahkâmdan meyledip onların arzularına ittiba etme. Sizden herbiriniz için müddet-i muayyenede şeriat ve açık tarikatlar halkettik ve herkesin o müddet zarfında o tarika sülük etmesini vacip kıldık. Binaenaleyh; Benî İsrail için Tevrat'ın şeriatını İncil nazil oluncaya kadar tarîkat-ı vazıha kıldık. İncil'in inzaliyle o tarikat hitam buldu ve onun makaamına İncil'in şeriatı kaaim oldu ve nâs için Kur'ân'm nüzulüne kadar o tarikata sülûkü biz vacip kıldık. Kur'ân'm şeriatı kaaim oldu. Kıyamete kadar Kur'ân'm tarikatına sülûkü nâs üzerine vacip kıldık. Şu halde gerek Yahudi ve gerek Nasara ve gerek İslâm herbirerleri için ayrı ayrı zamanlarında şeriatları vardır. Fahr-i Razinin beyanı veçhile bu âyette hitap ; Resulullah'a-dır. İnzal olunan kitapla murad; Kur'ân'dır, Kur'ân'ın azametine işaret için kitap lâfzı tazime delâlet eden elif lam ile varid olmuştur. Kur'ân'ın tasdik ettiği kitaplar la murad; Kur1-ân'dan evvel nazil olan kütüb-ü semaviyedir. Kütüb-ü semaviyeden, sonra gelen kitap, evvel gelenin hukukunu muhafaza ve taraf-ı ilâhiden hak olarak geldiğine şehadet etmek âdet olduğundan Kur'ân dahî kendinden evvel nazil olan kitapların hak olduğuna şehadet ederek haklarını muhafaza etmiştir. Binaenaleyh; onlardan nesholunmayan ahkâmın bakî olduğuna Kur'ân şehadet edince amel vacip ve Kur'ân'da zikrolduğu için onlar da şeriat-ı Muhammediye ahkâmı cümlesinden olur. Meselâ; Tevrat'ın recim ve kısas hükümlerini Kur'ân aynıyla ibkaa ettiği için amel vaciptir, lâkin bu amel, şeriat-ı Musa'dan olmak üzere değil, belki şeriat-ı Muhammediye ahkâmından olmak üzere vaciptir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Kur'ân nesihten ve tağayyürden mahfuz olduğu için diğer kitaplara rakip olduğu ve muhafaza ettiği beyan olunmuştur. Çünkü; Kur'ân bunların hak olduğuna şehadet edince bunların kütüb-ü ilâhiyeden olduklarına itikad bakî kalır. Çünkü; Kur'ân'ın hükmüne nesih yoktur. Binaenaleyh; Kur'ân'ın şehadeti halelden ve taarruzdan salimdir. Şu halde bu şehadetle sabit olan dâva ebeden sabit kalır. Ehl-i kitabın hava ve heveslerine ittibadan zahirde nehiy; Resulullah'a ise de hakikatte ümmetinedir. Zira; Resulullah'ın onların havalarına ittibaı nefsinde mümkünse'de ilm-i ilâhiye nazaran muhaldir. Binaenaleyh; Resulullah'ı nehiy; ümmetini nehyet-mektir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Sir'ave şeriat; hayat-ı beşere hadim olan suya giden yol manâsına olup su; ha-yat-ı faniyeye hadim olduğu gibi din de hayat-ı ebediyeye hadim olduğundan dine şeriat denmiştir. Şeriat-ı sabıka ahkâmından Kur'ân'ın hikâye edip nesholunmayanlarla bizim amelimiz, kendi şeriatımız olmak itibarıyladır, yoksa şeriat-ı sabıka ahkâmından olmak itibarıyla değildir. Minhac ; din için açık yoldur. Vacip Tealâ her ümmete bir şeriat ihsan ettiğini beyanettiği gibi bütün milletleri bir ümmet kılmayı murad etseydi cümle insanların bir ümmet: olacağını beyanetmek üzere : : Yani; eğer Allahü Tealâ sizin cemaat-ı vahide olmanızı ve din-i vâhid üzere ittifakınızı murad etmiş olsaydı sizi bir din üzere ittifak etmiş ve bir şeriat üzerine toplanmış millet-i vahide kılardı. Lâkin Allahü Tealâ sizin herbirinize ihsan ettiği dinde sizi imtihan etmek ve o dinin ahkâmıyla müptelâ kılmak için sizin ümmet-i vahide olmanızı murad etmedi. Belki adedinizi çoğalttı, milel-i muhtelife kıldı. Şu halde Cenab-ı Hak imtihan için muhtelif kılınca sizler ibadat ve tâât ve hayrat ve hasenata müsabaka edin. Ve her milletin kendi şeriatı dairesinde ibadete sür'at etmesi lâzımdır. Zira; sizin merdiniz ancak huzur-u Bâridir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ sizin ihtilâf ettiğiniz mesaili ve onda hak olan ve olmayanı size haber verir. Şu halde — muteber olduğu zamanda— kendi dininizin muktazasından olan hayrata sa'yedin ki, fırsattan müsefid ve ibadatta gayrılara takaddüm şerefiyle müşerref olasınız. Vacip Tealâ, insanları ümmet-i vahide kılmadığının hikmeti herkesi kendi dininde imtihan etmek olduğunu ve herkesin amelini kendine haber vereceğini beyanetmiştir ki, ihtilâf bu dünyadadır. Huzur-u ilâhide sekler zail olur, hakikat meydana çıkar, muhikla muptil bilinir ve herkesin cezası tertib olunup taraf-ı ilâhiden haber verilince hiçbir şeyde kimsenin tereddüdü kalmaz. Allahü Tealâ kullarını imtihan için ümmet-i vahide kılmayıp ayrı ayrı şeriatlara tâbi kılınca ümmetler için herkesin kendi dininin ahkâmından olan itikaad-ı hakka ve a'mâl-i salihaya müsa-raat ve saadet-i dareyni ihraz için gayret etmek vacip olduğu Ebussuud Efendi'nin cüinle-i beyanatmdandır. Vacip Tealâ her ümmete bir şeriat ihsan ettiğini beyanettiği gibi bütün milletleri bir ümmet kılmayı murad etseydi cümle insanların bir ümmet: olacağını beyanetmek üzere : : Yani; eğer Allahü Tealâ sizin cemaat-ı vahide olmanızı ve din-i vâhid üzere ittifakınızı murad etmiş olsaydı sizi bir din üzere ittifak etmiş ve bir şeriat üzerine toplanmış millet-i vahide kılardı. Lâkin Allahü Tealâ sizin herbirinize ihsan ettiği dinde sizi imtihan etmek ve o dinin ahkâmıyla müptelâ kılmak için sizin ümmet-i vahide olmanızı murad etmedi. Belki adedinizi çoğalttı, milel-i muhtelife kıldı. Şu halde Cenab-ı Hak imtihan için muhtelif kılınca sizler ibadat ve tâât ve hayrat ve hasenata müsabaka edin. Ve her milletin kendi şeriatı dairesinde ibadete sür'at etmesi lâzımdır. Zira; sizin merdiniz ancak huzur-u Bâridir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ sizin ihtilâf ettiğiniz mesaili ve onda hak olan ve olmayanı size haber verir. Şu halde — muteber olduğu zamanda— kendi dininizin muktazasından olan hayrata sa'yedin ki, fırsattan müsefid ve ibadatta gayrılara takaddüm şerefiyle müşerref olasınız. Vacip Tealâ, insanları ümmet-i vahide kılmadığının hikmeti herkesi kendi dininde imtihan etmek olduğunu ve herkesin amelini kendine haber vereceğini beyanetmiştir ki, ihtilâf bu dünyadadır. Huzur-u ilâhide sekler zail olur, hakikat meydana çıkar, muhikla muptil bilinir ve herkesin cezası tertib olunup taraf-ı ilâhiden haber verilince hiçbir şeyde kimsenin tereddüdü kalmaz. Allahü Tealâ kullarını imtihan için ümmet-i vahide kılmayıp ayrı ayrı şeriatlara tâbi kılınca ümmetler için herkesin kendi dininin ahkâmından olan itikaad-ı hakka ve a'mâl-i salihaya müsa-raat ve saadet-i dareyni ihraz için gayret etmek vacip olduğu Ebussuud Efendi'nin cüinle-i beyanatmdandır.

Maide 5:49

Vacip Tealâ resulüne inzal buyurduğu kitabın bazı ahkâmını beyandan sonra bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor. İşte böyle demekle sana tenbih ettik. Yani; habibim! Biz Kur'ân'ı sana hakka mukaarin olarak inzal ettiğimiz gibi ehl-i kitap ve cümle milletler arasında senin, Allah'ın inzal ettiği ahkâmla hükmedip ehl-i kitabın arzularına ittiba etmemenle dahî inzal ettik ve dedik ki, Allah'ın ahkâmıyla hükmet ve -onların istediklerine bakma ve onların, sana inzal olunan bazı ahkâmda hile yaparak seni fitneye düşürmesinden hazer et. Binaenaleyh; senin adaletle hükmünden onlar iraz ederlerse iyi bil ki Allahü Tealâ, onları bazı günahlarıyla muaheze edip, günahlarının cezasını, onlara isabet ettirmek ister. Ve şunu da bil ki, nâs'ın çokları fâsıktır. Binaenaleyh; sözlerine iltifat etme. Beyzavi ve Hâzin'in beyanları veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; Yehûd ulemasının Resulullah'a hilafı vâki teklifleridir. Çünkü Medine'de ve civarında bulunan Yehûd hahamları bilistişare «Gelin Muhammed (S.A.)'a gidelim. Biz Yehûd'un uleması ve eşrafıyız. Biz iman edersek Yahudiler iman eder. Fakat şu şartla ki, bazı muhakemede bizim lehimize diğer Yahudilerin aleyhine hükmet-melisin diyelim. Memul ki bu hile ve fesatla onu dininden döndürür, sözümüze uydurur ve istediğimizi yaptırırız» dediler ve Hu-zur-u Risalete gelerek kararlarını söylediler. Resulullah'm onları reddetmesi üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Vacip Tealâ kitabı inzal ettiğini beyandan sonra kitabın bazı ahkâmını bu âyetle beyan buyurmuştur. Fitneyle murad; Resulullahh iğfal etmek üzere Yahudiler tarafından söylenen süslü sözlerdir. Hükm-ü Resulullah'tan iraz edenleri bazı günahlarıyla muahaze edeceğini beyanla erbab-ı masiyeti ve bilhassa ah-kâm-ı şeriyeyi bozmak ve bozdurmak isteyenleri Vacip Tealâ teh-did etmiştir. Günahlarının bazısının cezası helaklerine kâfi olduğuna işaret için bazı günahlarıyla mücazat edeceğini beyan' buyurmuştur ki, diğer günahlarıyla mücazat yok manâsına değildir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile evvelki âyet Yahudilerin arzuları recmi celde tahvil edip recim lâzım gelen yerde celdle iktifa etmek olduğundan Cenab-ı Hak zâninin cezasını tertip hakkında Allah'ın inzal ettiği Kur'ân'la hükmedip onların arzularına tâbi olunmamasını tavsiye buyurmuştur. İkinci âyette sebeb-i nüzulde beyan olunduğu veçhile mutlakaa ahkâmda veyahut katil meselesinde kendi arzularına göre hükmolunmasmı istemeleri üzerine onların arzularına ittiba olunmamasını tavsiye buyurmuştur. Binaenaleyh; âyetlerde tekrar yoktur. Çünkü; evvelki hüküm recme ve ikinci hüküm kıtale ve saireye müteallik olduğundan havanın mercileri başka olduğu cihetle nehiylerin mercileri de başkadır. Binaenaleyh; tekrar yoktur. Feth-ül Beyan, Hâzin ve Kazi'nin beyanları veçhile bu âyette bazı zünûpla murad; Resulullah'ın hükmünden i'râz etmeleridir. İ'râz; büyük bir cinayet olup Yehûd'un katillerine, esaretlerine ve memleketlerinden tardolunmalarma kâfi olduğuna işaret edilmiş ve Yehûd'un küfür üzere ısrar ve inat ve hakkı kabul etmemekte temerrüd edip insaftan büsbütün tecerrüd ettiklerine işaret için âyetin âhirinde nâs'm çoklarının fâsık olduğu beyan olunmuştur. Hulâsa; Allahü Tealâ'nm inzal ettiği ahkâmla hükmetmek ve kâfirlerin arzularına ittiba eylememek ve batılı hak suretinde tezyin etmekle hakkın hilâfına sevkederek fitne ilkaa etmelerinden hazer etmek vacip olduğu ve Allah'ın inzal ettiği ahkâmdan i'râz edenlerin bazı günahlarıyla ihlâk olunacakları ve nâs'tan çoklarının fâsık oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:50

Vacip Tealâ resulüne inzal ettiği ahkâmıyla hükmetmesini emrettikten sonra Allah'ın ahkâmının gayrıyla hüküm, hükm-ü cahiliye olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; vahy-i ilâhimize müstenid olan senin hükmünü kabul etmezler de zaman-ı cahiliyenin, aklın ve mantığın hilafı olan hükümlerini mi isterler? Halbuki aklı ve iz'anı olan kavmiçin Allah'ın hükmünden daha güzel hükmü kim yapabilir? Elbette kimse yapamaz. Binaenaleyh; Allah'ın inzal ettiği ahkâmla hüküm, elbette güzeldir. Şu halde onun hariciride hüküm isteyenlerde akıl yoktur. Bu âyetle Vacip Tealâ Yahûdilerde akıl ve iz'an olmadığına tariz etmiş ve ehl-i kitap oldukları halde cahiliye hükmünü istemeleriyle tezyif buyurmuştur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; yukarıda beyan olunan Yahudilerden (Benî Nadiyr) kabilesinin (Ku-rayza) kabilesi üzerine kısasta, diyette ve sair hususatta iki misil fazilet dâvasında bulunarak (Benî Nadiyr)'den bire bedel (Ku-rayza)'dan iki olması üzerine icra-yı ahkâm ettiklerinden (Kuray-za)'nm şikâyetlerine binaen Resulullah'm müsavatlarıyla hükmüne razı olmamaları üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Yahudiler erbab-ı ilm ve iz'an ve kitap sahibi oldukları halde millet-i cahiliyenin hükmünü istemeleri taaccübe şayan olduğuna işaret için istifham-ı inkâriye ve taaccübe delâlet eden hemzeyle varid olduğu gibi inkâr ve taaccübü te'kid için hükm-ü cahiliye, talep manâsına olan üzerine takdim olunmuştur. Şu halde taaccübe şayan; iki halleri vardır; Birincisi; Resulullah'm hükmünden ivazları, diğeri de; kitabı oldukları halde cahiliye hükmünü istemeleridir.

Maide 5:51

Vacip Tealâ Yehûd'un bazı kötü ahlâklarını beyanettiği gibi dost ittihazına şayan olmadıklarım dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; ey müminler! Yehûd ve Nasara'ya yardım eylemeyin ve onlardan yardım beklercesine hakikî dost ittihaz ve onları kendinize kardeş addetmeyin. Zira; Yehûd'un bazısı bazısına ve Na-sara'mn da bazısı bazısına dosttur. Binaenaleyh; onlar size dost olmazlar ki, siz onlara dost olasınız. Şu halde size dost olmayanlara siz hakikî dost olup müminlerin esrarını onlara vermeyin. Eğer sizden bir kimse müminleri bırakır da onlarla hakikî dost olur ve müminlerin aleyhine onlara yardım ederse o kimse onların milletlerinden madûd olur. Çünkü; müslimim dese de kalbi onlarla beraber olduğundan onlardan madûddur. Zira; Allahü Tealâ zâlimleri hidayette kılmaz. Çünkü; iradelerini dalâlete sarf ettiklerinden hidayete müstehak değillerdir. Vacip Tealâ, Yehûd ve Nasara'nın dost ittihazına şayan olmadıklarından onlara itimad eylemek caiz olmadığını ve onlara yardım edip karşılığında yardım beklemek ve onlara samimiyetle muaşeret ve emniyet-i tâmme ile emniyet etmek müminlere lâyık olmadığını beyanla müminlere, düşmanlarına karşı gaayet uyanık bulunmalarını ve izhar ettikleri dostluğa aldanmamalannı tavsiye etmiştir. «Yehûd ve Nasara'nın bazısı bazısının dostudur» demek, «Yehûd'un bazısı bazısının dostu ve Nasara'nm da bazısı bazısının dostu» demektir. Yoksa «Yehûd, Nasara'nın ve Nasara da Ye-hûd'un dostu» demek değildir. Çünkü; bu iki millet arasında şiddetli adavet olduğundan birbirine dost olamazlar. Ve bu adavet kıyamete kadar bakîdir. Yehûd ve Nasara'mn dostluklarından gaayet uzak olmak ve onların dostluklarına emniyet etmemek lâzım olduğuna işaret için onlarla dost olan kimsenin onların milletinden ve onların misli olduğunu beyan buyurmuştur ki, ehl-i iman gayet basiret üzere bulunsunlar. Yehûd'la Nasara İslâm aleyhine müttefik olup fırsat düştükçe mazarrattan geri durmayacaklarına işaret için Vacip Tealâ bazısı bazısının dostu olup İslâmla dost olmadıklarını beyan buyurmuştur. Yehûd ve Nasara'yı dost ittihaz edenlerin gerek kendi nefislerine ve gerek ihvan-ı dinlerine zulmettiklerine işaret için Vacip Tealâ zâlim olanları hidayette kılmayacağını beyanetmiştir. Binaenaleyh; bir millet kendi ihtiyacını kendi milleti efradından yetiştirmesi ve umurunda onları istihdam etmesi elzemdir. Ve Hz. Ömer'in düsturu da buna şahittir. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (Ebu Musel Eş'arî) Hazretleri Basra valisiyken «Bir Nas-ranî kâtibim var» diye hikâye ettiğinde Hz. Ömer (Ebu Musel Eş'arî)'ye itab eder ve,der ki «Sen bu âyeti görmedin mi?» Bu itab üzerine Ebu Musa da «Dini kendine, kitabeti bana» diye cevap verince Hz. Ömer (R.A.V Efendimiz Allah'ın ihanet ettiğine ben ikram etmem» buyurur. Ebu Mûsâ Hazretleri «Nasrani kâtip olmadıkça Basra'nın işi tedvir olunmaz» demesi üzerine Hz. Ömer «Nasranî vefat ederse ne yapacaksın?» Yani; «Vefatından sonra ne yapacak isen şimdiden yap ki, sağlığında onun vücudundan müstağni olasın» demek istemiştir. İşte bu âyet-i celilenin mazmununa riayet olunmadığmdan-dır ki, Millet-i îslâmiye çok felâket görmüştür. Hatta Devlet-i Os-maniyede Divan Efendiliği yani Hariciye Nezareti vazifesi bir zamanlar İslâmm gayrı milletlere teslim olunduğundan onların za-man-ı nezaretlerinde birçok bilâd-ı İslâmiyenin elden çıktığı tarihlerde mezkûrdur. Balkan Harbi fecîa-i ahîresinde zimmî addettiğimiz Nasranilerden Millet-i İslâmiyenin ne kadar mutazarrır olduğu ve onlardan alınan askerin taburlarda ne kadar hainlik ettikleri görülmüştür. Bu muharebelerde beş altı vilâyetin elden çıkmasına birçok sebepler varsa da o sebeplerden birisi de teb'a-' mızdan olan Nasranilerin hıyanetlikleri olduğu malûmdur. Şu halde Hükümet-i İslâmiyenin, kendi dininden her umurda istihdama elverişli sanatkâr yetiştirip gayra muhtaç olmamanın çaresini düşünmesi lâzım olduğu gibi mümkün olduğu kadar gayrı müslim-leri de mühim işlerden uzaklaştırmak lâzımdır. Binaenaleyh; eğer Millet-i İslâmiye bu âyetin muktezasına göre hareket etmiş olsa hiçbir zaman metanet-i İslâmiyeye halel gelmeyeceği şüphesizdir. Şu halde onları mühim işlerde istihdam etmek ve her iyiliği onlarda, görmek ve onların ehl-i İslâmdan daha cesur ve gayur olduklarından bahseylemek ve bilumum mahafilde bu gibi sözleri söylemek; onların şecaat, gayret ve heveslerini arttırarak ehl-i İslâmın hevesini kırmaktan ibaret olduğu cihetle ne kadar çirkin bir manzara ve yanlış bir hareket olduğu erbab-ı vicdanın malûmudur ve bu gibi halat bir zamandan beri ehl-i îslâmın müptelâ olduğu bir hastalıktır ki, ırkına tamamen zaaf iras etmiş ve yerinden kalkamayacak bir hâle getirmiştir. Hemen Cenab-ı Hak milleti bu müzmin hastalıktan kurtarsın. (Âmin.) Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette hitap; umum müminleredir. Nehyolundukları dostluktan suret-i seriada vazgeçmelerini tenbih için Vâcib Tealâ evvelâ imanla tavsif etmiştir. Çünkü imanın nıuktezası; suret-i seriada menhiyattan içti-nab etmektir. Yehûd ve Nasara'yı dost ittihaz etmekten nehyin illeti; onların birbirlerine dost olmalarıdır. Çünkü; onlar daima müminlere bir gaaile çıkarmak ve kötülük etmekten başka birşey düşünmezler. Şu halde müminlerin onları ahbap ittihaz etmeleri lâyık değildir. Hulâsa; müminlerin Yehûd ve Nasara'yı İslâm üzerine tercih eder derecede samimi dost ittihaz etmeleri caiz olmadığı ve onların bazıları bazılarının dostu olup ehl-i İslama dost olmadıkları ve eğer müminlerden bir kimse onları dost ittihaz ederse zalim ve şiddetli cezaya müstehak olacağı ve Allahü Tealâ'nın bunları dost ittihaz eden zalimleri hidayette kılmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:52

Vacip Tealâ Yehûd'îa Nasara'yı dost ittihaz etmek münasip olmadığını beyanettiği gibi onların dostluğundan feragat etmeyenlerin hallerini de beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; onlara müdarat etmekten ve dostluktan vazgeçemeyiz. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile bu âyette hitap; Resulullah'a veyahut görmek şanından olan her şahsadır. Kalplerinde maraz olan kimseler le murad; münafıklardır ki, onların kalplerinde Resulullah'm risaletine şek ve nifak hastalığı vardır. Daire yle murad; zamanın ve devrin döndüreceği iyilik ve kötülüktür. Bu makamda daire yle muradlan; Resulullah'ın işi tamam, olmayıp muharebede hezimet vuku bulmak, devlet Yahudilere dönme/c, kahtu gala sebebiyle Yahûdilerin servetine muhtaç olmak velhasıl işin aksi zuhur edip memulun hilafı olmaktır. Âyet-i celile (Abdullah b. Übey) ve onun a'vânı haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Fahr-i Razi, Beyzavi, Hâzin ve Ebussuud Efendfnin beyanları veçhile (Ubade b. Sanıit) «Benim Yehûd'dan birçok dostlarım vardır. Allahü Tealâ onların dostluğundan neh-yetti. Ben de onlardan vazgeçtim, Allah'a ve resulüne müracaat ettim» deyince o mecliste bulunan (Abdullah b. Übey) ve onun a'vânı «Biz dünyanın dönmesinden korkarız, ileride ne olacağını bilmeyiz. Yehûd'un serveti vardır. Binaenaleyh; onların dostluğundan vazgeçemeyiz ve onlarla dostluğa ve ihtilâta mecburuz. Zira; sizin devletiniz münkariz olup devlet ye kuvvet onların ellerine geçmek ihtimali vardır» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Halbuki kelimesi Cenab-ı Hak'tan sâdır olduğu için vaad-i kavı manâsına olduğu cihetle Cenab-ı Hak habibine yakında fütuhat ve nusret vereceğini veyahut taraf-ı ilâhisinden düşmanlarına bir emir gelip helak olacaklarını beyan buyurmuş ve münafıkların «Devlet Yehûd'un ellerine geçmek ihtimali vardır» dediklerine cevap vermiştir ki, akıbet vaad-i ilâhi zuhur edip Yehûd'dan bir kısmı, kılıçtan geçtiği gibi diğer bir kısmı da Medine ve civarından tardolunmakla enva-ı zül ve meskenete duçar oldular. Hulâsa; kalplerinde maraz-ı nifak olan kimselerin ehl-i küfrün dostluğundan vazgeçmeyecekleri ve akıbet-i emirden havf ve endişe ettikleri ve Cenab-ı Hakkm resulüne fütuhat vaad ettiği ve akıbet vaad-i ilâhinin yerini bulup onların nadim oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:53

Vacip Tealâ, münafıkların hallerini beyanettiği gibi mümin, Yahudi ve münafıkların muhaverelerini dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; yeminlerinin hilâfına Yahudilerle dostluklarına devam ettiler. Yani; müminlere Cenab-ı Hak nusret ve fütuhat verip münafıkların muhalefetleri meydana çıkınca müminlerin bazıları bazılarına, münafıkları istihza tankıyla dediler ki: «Şu münafıklar mıdır? Şol kimseler ki, onlar şiddetle bize yardım edeceklerine yemin ettiler ve dediler ki: Biz de sizinle beraberiz.» Halbuki onların nifakları sebebiyle amelleri zayi oldu ve haşirinden oldular. Cehd–i eymanla murad; yeminde şiddet ve gılzattır. Yemini erindeyse «Biz de sizinle beraberiz »demişlerdi. Bâtıl olan amelleri yle murad; bilumum amellerinin nifakları sebebiyle bâtıl olmasıdır. Hüsranları yla murad; dünyada lanete ve âhirette azab-ı ebedîye müstehak olmalarıdır. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyette istifham; taaccüp manasınadır. Yani; «Münafıklar ehl-i imana yeminle ikrar vermiş ve îmanlarını izhar etmişken Yehûd'un dostluğundan vaz geçemeyiz demeleri taaccübü mucip ahvalden olduğu cihetle «Nasıl oluyor ki, müminiz, biz de beraberiz, diyerek şiddetle yemin ettikleri halde bizim düşmanlarımıza dost olduklarını söylüyorlar ve şunlar mıdır o yemin edenler?» demektir. Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran bu muhavere müminlerle Yahudiler arasında olmuş ve müminler bazı Yahudilere hitap ve münafıklara işaret ederek «Şu münafıklar mı idi şiddetle yemin edenler?» dediler. Müminlerin Yahudilerle muhavereden maksatları münafıkları zemle beraber Yahudilere târîz etmektir.

Maide 5:54

Vacip Tealâ münafıkların sözlerinden nükül ederek Yehûd'un dostluğundan vazgeçmeyeceklerini beyanettiği gibi dininden irti-dad edenlerin hallerini dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; ey müminler! Siz dininden dönen kimsenin ef'aline mahzun olmayın. Zira; Allahü Tealâ o dinden dönenlerin bedeline bir kavm halkeder ki, Allahü Tealâ o kavme ve o kavim de Allahü Tealâ'ya muhabbet ederler. Binaenaleyh; tarafeyn birbirinden razı ve hoşnut olurlar. O kavmin evsaf-ı âliyesinden birisi de kendi din kardeşlerine gaayet yumuşak ve mülayim ve husumetleri meydanda olan kâfirlere gaayet şiddetli bulunmak ve onlara şiddet göstermektir. Yalnız müminlere mütevazi ve kâfirlere şiddetli bulunmakla dahî iktifa etmezler, belki fisebilillâh mücahede eder ve rıza-yı Bari için her zaman canım fedaya hazır olur ve Allah'a ibadette zenımedenlerin zemminden korkmazlar. İşte şu beyan olunan sıfatların cümlesi Allah'ın ihsanıdır. Binaenaleyh; istediği kuluna verir. Zira; Allah'ın lutfu bol ve herkesin istihkaakmı bilir ve istihkaakma göre verir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Resulullah zamanında irtidad eden fırka; üçtür: Birincisi; Yemen'de nübüvvet iddiasında bulunan. kâhin (Esvedi Ansı) ve onun etbaı-dır. Resulullah'm âhir ömründe Esved'in katlolunduğuna dair haber geldi, bir gün sonra Resulullah irtihal etti. İkincisi; (Müseylemef ül Kezzab) ve onun etbaıdır. Hz. Hamza'nın kaatili olan Vahşi Hazretleri tarafından katlolunmuş ve «Zaman-ı cahi-liyetimde nâs'm hayırlısı olan Hamza'yı ve zaman-ı İslâmiyetim-de nâs'm şerlisi olan Müseylemeyi katlettim» demiştir. Üçüncüsü; (Tuleyha) ve onun kavmidir. Kavmi münhezim olunca (Tuleyha) Şam'a firar etti ve sonra İslâm oldu. Bunlardan baş-.ka yedi kabile de Hz. Ebubekir'in hilâfeti zamanında irtidaçl etti. Ebubekir Hazretleri onları te'dib ve terbiye eyledi. Bir tane de Hz. Ömer zamanında irtidad ederek o zamanda Bizanslıların karargâhı olan İstanbul'a firar etti ve orada irtidad üzere kaldı. İrtidad edecekler bedelinde Allah'ın getireceği kavimle murad; her zamanda bulunan mürtedlerin karşısında din-i İslâm'a yardım eden ve şu âyette beyan olunan evsafı haiz ve emribilma'-rufla meşgul olan bir kitle-i İslâmiyedir ki, âyetin sırrı her zaman zuhur etmektedir. Çünkü; her ne zaman birtakım mürtedler zuhur ederse karşısında bir kitle-i İslâmiye bulunmaktadır. Hulâsa; dininden irtidad edenlere müminlerin ehemmiyet vermemeleri lâzım olduğu ve Allahü Tealâ'nın irtidad edenlerin bedelinde kendi sevdiği bir kavim getirip dinine yardım ettireceği ve o kavmin müminlere mütevazi ve kâfirlere aziz ve kavî olacakları ve o kavmin fisebilillâh a'dâ-yı dinle mücahede edip zem-medenlerin zemminden hayfetmedikleri ve şu beyan olunan evsafın fazl-ı ilâhî olup dilediği kuluna verdiği ve Allahü Tealâ'nın ilmi vâsi' olup herkesin istidad ve istihkaakmı bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:55

Vacip Tealâ kâfirleri dost ittihaz etmekten nehyettikten sonra müminlerin velilerini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlere dostluk etmek müminlere lâyık olmaz. Zira; müminlerin velisi ve dostu ancak Allahü Tealâ ve resulü ve namazlarını kılan ve zekâtlarını veren müminlerdir. Zira; bir mümin cemi-î müminlerin velisi olduğu gibi cümle müminler de onun velisidir. Müminlerin namaz ve zekâtlarını zikir; münafıklardan tefrik içindir. Çünkü; münafıkların lisanlarında iman olsa da kalpleri küfürle dolu olduğundan namaza ve zekâta devamları olmaz. Amma halis müminlerin salata ve zekâta devamları olduğuna işaret "için istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla varid olmuştur. Bil'esale velayet, Allahü Tealâ'ya mahsus olup Resulullah'm ve müminlerin velayetleri bittebi' olduğuna işaret için veli lâfzı müfred olarak varid olmuştur. Fahr-i Razi, Kazi ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet Hz. Ali (K.V.) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Mescid-i Resulullah'ta namaz kılarken bir sail sadaka ister. Saile birşey vermekle memnun eden bulunmayınca Hz. Ali'nin rükûda olduğu halde parmağındaki yüzüğü saile vermesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu rivayete nazaran namaz içinde azıcık amelin namazı ifsad etmeyeceğine ve nafile sadakaya zekât denilmek sahih olduğuna delâlet eder. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile müminlerin dostu, ancak bü âyette üçtür: Bu üçten Allah'la Resulullah'm dostlukları ve dostluğa lâyık oldukları malûmdur. Amma müminlerden dost ittihazına şayan olanlar yalnız imanla iktifa edenler değil belki namaz kılan, zekât veren ve Rabbine tezellül için rükû eden müminlerdir.

Maide 5:56

Vacip Tealâ veli ittihazına şayan olanları beyandan sonra Allah'ı, resulünü ve müminleri veli ittihaz edenlerin düşmanlarına gaalip olacaklarını beyanetmek, üzere buyuruyor. Yani; bir kimse Allah'a itimad ve ancak muhabbetini Rabbi-sine hasreder ve dinine yardım ve resulünü dost ittihaz ve onun sünnetini ihya eder ve müminleri dost edinerek umur ve hususlarında'onlara muavenet eyler ve hüsn-ü muaşeretle vazife-i uhuvveti yerine getirirse o kimseler her zaman düşmanlarına gaaliptir. Zira; o kimseler din-i ilâhinin ahkâmına riayetle hizb-i ilâhiden olmuşlardır. Hizb-i ilâhi de düşmanlarına her zaman gaaliplerdir, fakat dininin ahkâmına riayetle hizb-i ilâhiden olmak şarttır. Yani; Allah'ı ve resulünü ve müminleri veli ittihaz edenler hizbul-lah olurlar, hizbullah olanlar da düşmanlarına gaalip olurlar. Allah'ı ve Rasulünü dost ittihaz edenler düşmanlarına gaalip olurlar» demektir. Allah'ı ve resulünü ve müminleri dost ittihaz edenlerin şerefine işaret için bu mertebe-i âliyeye nail olan ehl-i imanın hizbullah oldukları sarahaten beyan olunmuştur. Çünkü hizb ; bir iş üzere toplanan cemaattır. Şu halde hizbin Allah'a izafeti teşrif içindir. Allah'ın dini üzere içtima ve emrine itaat ederek tarîk-ı ilâhide toplandıkları için cemaat-ı ilâhiye unvanını almışlar ve bu unvana bihakkın seza olmuşlardır. Bu âyette Allah'ı, resulünü ve müminleri dost ittihaz etmeyenlere tariz vardır ki, onların hizb-i ilâhiden olmamaları lâzım gelir ve hizb-i ilâhinin, hizb-i ilâhi oldukça gaalip ve hizb-i ilâhiden olmayanların daima mağlûp olacaklarını beyanla hizb-i ilâhiden olmaya Vacip Tealâ kullarını terğib etmiştir.

Maide 5:57

Vacip Tealâ kendi zatını ve resulünü ve müminleri veli ittihaz edenlerin gaalip olacaklarını beyanettiği gibi bilûmum kâfirleri veli ittihaz etmekten ehl-i imanı nehyetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet müşriklerle ehl-i kitap beyninde fark olduğuna delâlet eder. . Zira; ehl-i kitabı zikirden sonra küffarı ayrıca zikretmek beyinlerinde fark olduğunda açık bir delildir. Çünkü; bu âyette küffarla murad; müşriklerdir. Müşriklerin küfrü ehl-i kitaptan esna' olduğu için ehl-i kitaptan sonra küffar ayrıca zikrolunmuştur. Vacip Tealâ bundan evvelki âyette Yehûd ve Nasara'yı dost ittihaz etmekten nehyetmişti. Bu âyette ise ehl-i kitap olsun, ve ehl-i kitabın gayrı olsun, bilûmum kâfirleri dost ittihaz etmekten nehyetmiştir. Çünkü; ehl-i imana bilûmum kâfirlerin adaveti zahirdir. İmanı, itikadı olanların Allah'tan korkmak ve menhiyatı terketmekle nefislerini azaptan vikaaye etmeleri lâzım olduğunu beyan için âyetin âhirinde «Eğer müminseniz Allah'a ittikaa edin» buyurmuştur. Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanlarına nazaran âyet (Rufaa b. Zeyd) ve (Süveyd b. Haris) denilen kimseler haklarında nazil olmuştur. Çünkü; onlar küfür üzere ısrar ettikleri halde Müslümanlara karşı Müslüman göründükleri için Cenab-ı Hak din-i İs-lâmı oyuncak ittihaz eden sahtekâr münafıkları ve açık kâfirleri dost ittihaz etmekten nehyetmiştir. Bilûmum münafıklar ve sahtekârlar bu âyetin mazmununda dahiller ve müminlerin dostluğuna lâyık değillerdir.

Maide 5:58

Vacip Tealâ ehl-i kitap ve gayrıdan din-i İslâmı oyuncak ittihaz edenleri dost ittihaz etmekten nehyettiği gibi dini İslâmm ne gibi ahkâmını oyuncak ittihaz ettiklerini dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; akılları varsa da akıldan matlûb olan intifaı yapamadıklarından akılları yok mesabesinde tenzil olunmuştur. Zira; vücudundan intifa olunmayan herşey yok hükmündedir. Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile bu âyet, ezanın Kur'ân'la meşru ve sabit olduğuna delâlet eder. Çünkü; namaz için nidanın namaza dâyet için nidadan başka bir manâsı yoktur ve ezanın âyetle sabit olması rüya ile sabit olmasına münafi değildir. Çünkü; rüya ile sabit olduğunu beyaneden hadîsler ezanın keyfiyetini ve âyetse asıl ezanı ve nidayı beyanettiği cihetle beyinlerinde münafat yoktur. Şu halde salata davette nidanın lüzumu bu âyetle sabit olup nidanın keyfiyeti de hadîsle sabittir. Binaenaleyh; din-i Muhammedide ezan okumak sünnettir ki, ta zaman-ı saadetten ilâ yevminâ hazâ ümmetin ittifak ettikleri bir ibadet-i mesnunedir. Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanları veçhile münafıklar ve sair kâfirler ezana hased edip Huzur-u Risalete gelerek «Ya Muhammed (S.A.) Sen birşey icad ettin ki, misli sebketmedi, nübüvvet dâvasında bulunuyorsun, Enbiya-yı sabıkada görülmeyen birşey icad ediyorsun, halbuki enbiya-yı sabıka, böyle birşey iyi olsaydı onlar da ihtiyar ederlerdi, halbuki ihtiyar etmediler. Şu halde sen bu bağırmayı nereden buldun ve bu çirkin âdeti neden icad ettin?» demeleri üzerine âye-tiyle bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bir gün Medine'de müezzin deyince bir Nasranî yalancı yansın dediği ve gece hizmetçisi hanede ateşle iş' görürken ateş çıkararak Nasranî'nin evlâdü ıyalı ve hanesiyle yandığı mervidir. Çünkü; ezan ve namaz Cenab-ı Hakka tazîm ve Rabbi Tealâ'mn emrine imtisalle halikın azametine karşı ubudiyette olan zilleti izhar için meşru olduğundan bu gibi mühim ibadetleri istihza edenlerin aklı olmadığına ve akılları varsa da intifa etmediklerinden yok mesabesine tenzil olunduğuna işaret için bu istihzalarına sebep olarak akılları olmadığı beyan olunmuştur. Hulâsa; ehl-i imanı namaza davet için ezanla nida olunduğunda münafıklar ve kâfir mücahirler istihza ettikleri ve bunun sebebiyse idrakten âciz bir kavm-i câhil oldukları bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:59

Vacip Tealâ kâfirlerin namazı istihza ettiklerini beyandan sonra din-i İslâmda istihza olunacak birşey olmadığını dahî be-yanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; fâsıkın sânı daima ehl-i hakka buğzetmektir. Binaenaleyh; siz de fışkınız sebebiyle, buğzediyorsunuz. Yoksa bizim size karşı bir kusurumuz yoktur, ancak kusurumuz Allah'a ve kitaplarına imanımızdır. Yani; «Siz bizden ayıplamaz ve kerih görmezsiniz, ancak imanımızı kerih görürsünüz. Zira; din-i İslâmda kerih görecek birşey yoktur. Çünkü; bütün ahkâmı akla ve hikmete muvafıktır.- Binaenaleyh; imanımız bize muhabbete sebep olacakken siz adavete sebep kılıyorsunuz, bu da sizin fasık olmanızdan neşet etmiştir. Yehûd'un ve sair ehl-i küfrün hepsi fasık oldukları halde fışkı ekserisine nispetin sebebi; kendi dinlerinden fâsık olanları beyandır. Çünkü; ehl-i küfürde kendi dinleri icabı amel fevtetmiyenler olduğu gibi kendi dini muktezasıyla amel etmeyip fasık olanları olduğundan «Ekseriniz fasık» denmiştir. Çünkü; Yehûd'un alelek-ser söyledikleri ve işledikleri, riyaset ve mansıp sevdası, rüşvet almak ve hükümdarlara takarrub etmek için olduğundan ve bu sıfat-ı zemîme hepsinde bulunmayıp ekserisinde bulunduğundan çoğunun fasık olduğu beyan olunmuştur. Ehl-i kitab, imanın neden ibaret olduğunu bildiklerinden imana muhabbet etmeleri lâzımken aksini iltizam etmek taaccübe şayan olduğuna işaret için taaccüp manâsına istifhamla varid olmuş ve ehl-i kitabı insafa davet etmiştir. Fahr-i Razi ve Beyzavi'nin beyanları veçhile bu âyet Yehûd hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Yehûd'dan bir cemaat Huzur-u Risalete gelip enbiyadan kimlere iman ettiğini sual etmeleri üzerine Resulullah «Kur'ân'a ve Kur'ân'dan evvel nazil olan kitaplara ve bilûmum enbiyayı sabıkaya iman ederim» buyurunca İsa (A.S.)'ın ismini sarahaten işittiklerine binaen «Dünyada ve âhirette sizin dininizden şer ve nasibi az. bir din bilmeyiz» dediler. Çünkü; Yehûd'un İsa (A.S.)'a buğzları enbiyanın cümlesinden ziyade olduğundan ona iman edenleri sevmezlerdi. İşte şu sözleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Hulâsa; ehl-i kitabın ve münafıkların ehl-i imana buğzları imanlarından dolayı olduğu ve müminlerin imanlarını intikamlarına vesile kıldıkları, halbuki iman muhabbete vesile olacakken adavete sebep addetmeleri taaccübe şayan bir hâl olduğu ve ekseri ehl-i kitabın kendi dinlerinde dahî fasık oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:60

Vacip Tealâ Yehûd'un din-i Muhammedîye şer dediklerine cevap olmak üzere buyuruyor. Yani; bizim dinimiz ve imanımızda şer yoktur. Lâkin sizin itikaadımz üzerine Allah'ın size cezası, laneti ve gazabı size daha ziyade serdir. Hatta şer olduğundandır ki, onlardan bazılarının suratı maymun ve bazılarının suratı hınzır olmuştur ve şer olan; şeytan'a ibadettir. İşte mekân cihetinden ziyade ve doğru yoldan çıkmış bunlardır, biz değiliz demekle cevap ver Habibim! Demektir. «Bundan daha ziyade şer olanı ben size haber vereyim mi?» deyinde «Bundan daha ziyade şer nedir?» şeklinde varit olan suale cevap olarak Allah'ın lanet ve gazab eylediği ve suratlarını maymun ve hınzır suretine tebdil ettiği kimselerin amelleri daha ziyade şer olduğu beyan olunmuştur. Binaenaleyh; Vacip Tealâ bu âyette Yehûd'un dört sıfat-ı zemîmesini beyan buyurmuştur: Birincisi; lanet, ikincisi; gazab olunmaları, üçüncüsü; hınzır ve maymun suretine tebeddül etmeleri, dördüncüsü; şeytan'a ibadet eylemeleridir ki, bunların cümlesinin şer olduğunda kimsenin şüphesi yoktur. Maymun suretine tebeddül edenler; Ashab-ı Sebittir. Yani; Cumartesi günü işten nehyolundukları halde riayet etmeyip tecavüz edenlerdir. Hınzır suretine tebeddül edenler; Hz. İsa'nın maidesini gördükleri halde iman etmeyenlerdir. Tâğut ; şer olan herşeye denirse de burada şeytan veya Samirî'nin yapmış olduğu dana suretidir. Çünkü; Allahü Tealâ'ya ibadetten halkı iğfal eden herşey tâğuttur. Binaenaleyh; papazlara da tâğti denilebilir. Zira; onlar da halkı idlâl etmekten hâlî değillerdir. Bu evsafı haiz olanların mekânları Cehennem olduğuna işaret için şu evsafı hâiz olanların mekânlarından daha ziyade şer olmadığını beyan buyurmuştur. Şu halde şer olan mekânda bulunacak kimselerin amelleri şer olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; bunların doğru tarik olan din-i İslâmdan uzak olduklarına işaret için seva-i tarîktan dalâlette oldukları beyan olunmuştur. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran bu âyetin nüzulünden sonra müminlerin Yahudileri ta'yib edip «Ey maymun ve hınzır kardeşleri» dedikleri ve Yahudilerin de cevaba muktedir olamayıp boyunlarını eğdikleri mervidir. Hulâsa; din-i Muhammedînin şer olmadığı, ancak şer olan Allah'ın lanet ve gazab ettiği kimselerin itikad ve amelleri olduğu ve şu ceza onlara taraf-ı ilâhiden amellerinin cezası olduğu ve mekân cihetinden Yehûd ve küfredenlerden daha ziyade bir kimse olmadığı ve bunların doğru yoldan gaayet uzak oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:61

Vacip Tealâ Yahudilerin evsaf-ı zemîmelerinden bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Yahudiler size geldiklerinde onlar size karşı imanlarını izhar eder ve biz iman ettik derler. Halbuki onlar sizin huzurunuza dahil olduklarında kâfir olarak girdiler. Kâfir olarak girdikleri gibi kalplerine hiç iman girmeyerek muhakkak huzurunuzdan kâfir oldukları halde çıktılar. Halbuki Allahü Tealâ onların sizden sakladıkları nifaklarını iyi bilir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile gerek girdiklerinde ve gerek çıktıklarında küfrün onlardan ayrılmadığına ve kalplerine yapışmış bir halde olduğuna işaret için ittisal manâsına delâlet eden ile varid olmuştur. Yani; «Huzuru Risalete nasıl ki, küfürle girdilerse hiç tebeddül vuku' bulmaksızın aynı küfürle çıkıp gittiler» demektir. Kalplerinde müminlere gadr ve zulmetmek ve hile ve desiseyle aldatmak saklı olduğundan onlardan bu fikrin çıkmadığına işaret için Vacip Tealâ kalplerinde sakladıkları şeyleri herkesten ziyade bildiğini beyanla tehdid etmiştir. Tefsir-i Hâzin ve Taberi'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet Yehûd'dan bir cemaat hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar Huzur-u Risalete gelip «Biz iman ettik» demişlerse de imandan bir eser olmadığı gibi Huzur-u Risalete girmeleriyle çıkmaları beyninde fark olmadığını beyan için Yahudileri tekzib sadedinde bu âyetin nazil olduğu mervidir. Lâkin âyet; gerek Yehûd ve gerek Yehûd'un gayrı bilcümle münafıklara şâmildir. Şu halde her asırda mümin suretinde görünen münafıkların halleri dahî böyledir. Binaenaleyh; «Biz müminiz ve Müslümanız» dedikleri halde. Müslümanlıktan hiçbir şey kabul etmeyen münafıklar da aynı hükme tâbilerdir.

Maide 5:62

Vacip Tealâ Yehûd'un evsaf-ı zemîmelerinden bazı âhari dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ism ; mutlakaa günahtır. Udvan ; gayra zulmetmek ve kitaptan yanlış meseleler neşriyle halkı idlâl etmektir. Bâtıl işlere hayra sa'yeder gibi sa'yettiklerine işaret için şerre sa'ylerinden müsaraatla tâbir olunmuştur. Suht ile murad; rüesanın avam, güruhundan aldıkları rüşvettir. ' Günaha ve zulme bazılarının sa'yetmediklerine işaret için çoklarının sa'yleri beyan olunmuştur. İsmde yani mutlakaa günahta zulmetmek ve haram yemek dahî dahil olduğu halde bunların azam-ı ceraimden olduğuna işaret için ayrıca zikrolunmuş-lardır. Çünkü; umumî zikirde dahil olan birşeyi hususî olarak tekrar zikretmek onun şânma ihtimam içindir. Bu âyette beyan olunan günaha sür'at ve zulmetmek ve haram yemek cemi-i edyanda haram olduğu gibi bizim dinimizde dahî haram kılınmıştır.

Maide 5:63

Vacip Tealâ Yehûd ve Nasara'dan birçoklarının günaha, eb-nâ-yı cinsine zulme ve haram yemeye müsaraat ettiklerini be-yanettiği gibi onları münkirattan nehyetmeyen rüesa ve ulemanın sanatlarının kötü olduğunu dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; avam-ı nâs'ı günahtan nehyetmeyen rüesa ve ulemanın nehyetmemeleri ne fena oldu demektir. Herhalde ulemanın, avamı menhiyattan nehyetmeleri lâzımdır. 'Binaenaleyh; ehl-i kitabın uleması avamı men'etmedikleri için günahtan kurtulamazlar. Ke-zalik her milletin nasihat etmeyen uleması da bu zemde dahillerdir. Çünkü; ulemanın vazifesi avam-ı .nâs'a günah olan şeyleri ve o günah üzere terettüb edecek azabı beyanla nasihat etmektir. Şu halde lâzım gelen nasihati terketmek elbette hatadır. Günahtan nehye muktedir oldukları halde nehyetmeyenler o günahı mm> tekib olanlarla beraber olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü; Vacip Tealâ âyet-i sabıkada münkiratı işleyenlerin hakkında amellerinin kötü olduğunu beyanettiği gibi bu âyette de münkirattan neh-yetmeyenlerin sanatlarının kötü olduğu be^an olunmuş ve sanat, amelden daha kuvvetli, olduğu cihetle münkirattan nehy etmeyenlerin günahları daha ziyade olduğuna işaret olunmuştur. Zira Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile amel; bir defa işlenen şeye ıtlak olunur, amma sanat; ta'lim ve taallümle alışılıp maharet-i hamileyle işlenilen şeye ıtlak olunduğundan sanat amelden daha kuvvetlidir. Binaenaleyh; avam-ı nâs'ı muktedir olduğu halde maasîden nehyetmeyen ulemanın nasihati terklerinden dolayı zemlerinde mübalâğa olunmuştur. Çünkü; emribilmaruf hususunda müdahene haram olduğu gibi mümkün olan yerde nasi-hattan sükût etmek de caiz değildir.

Maide 5:64

Vacip Tealâ Yehûd'un ahval-i zemîmelerinden bazı âhari be-yanetmek üzere buyuruyor. Zira; Allahü Tealâ'ya (hâşâ) eli bağlı, rızkımızı âz veriyor demeleri iftiradır ve hakk-ı ülûhiyete lâyık olmayan şeyi söylediklerinden lanete müstehak olmuşlardır. Ve her kuluna nasibi veçhile Allah'ın ihsanı boldur. Bİ-. naenaleyh; Yehûd'un sözleri şan-ı ülûhiyete lâyık olmadık bir iftiradır. Zira; Allah'ın kudreti hiçbir şeyle mukayyed olmadığı halde Allahü Tealâ'ya aciz nispet etmişlerdir. Çünkü; «Eli bağlı» demek; (hâşâ) «Bahîl» demektir ki, eser-i acizdir. Binaenaleyh; bu Sözlerinden küfür lâzım gelmiştir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Yahudiler servet sahibi maldâr kimselerken Resulullah ba's olunup din-i İslama davet edince tekziple Allah'a ve resulüne isyan ettiklerinden Allahü Tealâ rızıklarmı az verdi. Binaenaleyh; kesretleri kıllete, bollukları darlığa ve rahatları meşakkata yüz tutunca hiddet ederek bu sözü söylemişler ve Cenab-ı Hak da bu âyette onların bu sözlerini hikâye buyurmuştur. Yehûd'un aleyhine bir duadır. Yani; «Kudretleri kesilsin, elleri, bağlansın, hiçbir şeye kaadir olamasınlam demektir. Şu halde bu âyet; Yehûd aleyhine bu minval üzere dua etmemize taraf-ı ilâhiden ta'limdir. Binaenaleyh; ( ile Ebi Leheb'e ve ile münafıklara duayı talim buyurduğu gibi Cenab-ı Hak bu âyetle de Yehûd aleyhine duayı ta'-lim buyurmuştur. Binaenaleyh; din-i Muhammediye iman etmeyenler aleyhlerine bizim için dua etmek caiz olduğuna bu misilli âyât-ı beyyinat delâlet etmektedir. Bu cümle; Yehûd aleyhine duayı talim olmakla beraber Yehûd'un, elleri hayrattan bağlı olduğunu dahî müş'irdir. YeduIIahla murad; Allah'ın kuvvet ve kudretidir. Çünkü; âlet-i câriha manâsına yed, Vacip Tealâ hakkında muhaldir. Yed; nimet manâsına olunca «Allah'ın yed-i mebsut» demek, «Allah'ın nimeti bol» demektir. Yani; «Ni-met-i dünya, nimet-i âhiret, nimet-i zahire, nimet-i bâtına, nimet-i nefi' ve defi' ve nimet-i rahat gibi velhasıl nimetlerin cümlesine şâmil ve cümlesinin bol olup istediğine verir» demektir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ dünya ve âhiret işlerinin cümlesinin hikmeti icabı irade-i ilâhiyesine bağlı olduğunu beyan için dilediği kimseye infak ettiğini beyanetmiş-tir. Şu halde Yehûd üzerine arız olan kahtu gala ve maişet darlığı ve sair duçar oldukları felâket Cenab-ı Hakkın (hâşâ) imsakinden değil, belki onların günahlarının şeameti sebebiyle hikmet-i ilâhiye, onların terbiyesini icabettiğinden Cenab-ı Hak onları terbiye etmiştir. Hulâsa; maişetlerinin daralmasından hiddet ederek Yahudilerin (hâşâ) AUahü Tealâ'ya buhul isnad ettikleri, Allahü Tealâ'-nm buhulden münezzeh olup nimetinin mebzul olduğu ve dilediği kulunu dilediği gibi infak ettiği ve bu sözleriyle Yahudilerin lanete müstehak oldukları ve Yehûd ve sair ehl-i küfür aleyhine bizim için bedduanın caiz olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ ehl-i küfrün evsaf-ı zemîmelerinden bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin birçok âdet-i kabihaları vardır. Bunlardan birisi de Habibim! Rabbin Tealâ tarafından sana inzal olunan Kur'ân'm onlardan çoklarının küfrünü elbette ziyade etmesidir. Çünkü; Kur'ân'da her âyet ve sûre nazil oldukça onların buğz ve adavetleri artar ve Allahü Tealâ'ya hiddetleri iktizası iftiraya cesaretle tuğyanları da tezayüd eder. Onların hakkı kabul etmeyip küfür üzere ısrarlarına mukaabil biz ilâ yevm-ilkıyam beyinlerinde adavet koyduk ki, onlar hiçbir zaman adavetleri icabı yekdiğe-rinden emin olamazlar. Binaenaleyh; küfürleri onları daima ıztı-rab içinde bırakır. Onlar her ne zaman ateş-i harbi yakmak ve alevlendirmek isterlerse Allahü Tealâ söndürür. Zira; hakka karşı ilân-ı harbeden daima sönmeye mahkûmdur. Onların âdetlerinden birisi de fesada sa'yetmektir. Binaenaleyh; arz üzerinde fesada sa'yederler, din-i Muhammedinin mahvına ve zikr-i Muham-medinin ortadan kalkmasına çalışırlar ve ehl-i İslâm arasına fitne koymaya uğraşırlar. Halbuki Allahü Tealâ müfsidleri sevmez. Binaenaleyh; Yehûd kavmi her nerede görülse gazab-ı ilâhinin eseri olarak zelîl ve hakîr görülürler ve nâs!ın içinde zengin olsalar dahî halleri fakru mezellettir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette ehl-i kitaptan kesir olanlar la murad; Yehûd ulemasıdır. Çünkü; Resulul-lah'a Kur'ân nazil oldukça herkesten ziyade Yehûd ulemasının buğz ve adavetleri tezayüd ve din-i İslâm aleyhine itirazları te-şeddüd etmiş ve din-i İslâmın hakkaniyetine delil geldikçe onların küfrü idameye sa'yları küfürlerinden ziyade olmuştur. Zira; din-i İslâmın hakkaniyetine delili gördükçe iman etmeleri lâzımken onların küfre ısrar edip idamesine çalışmaları küfürlerinin ziyade olmasını icab eder. Beyinlerine adavet konulan fırkalar la murad; Yehûd ve Nasara'nın fırkalarıdır. Binaenaleyh; ilâ yevm-il kıyam Yehûd ve Nasara'yı ve Nasara Yehûd'u tekfir ederler. Kezalik Yahudilerin fırkaları arasında da adavet mevcuttur. Zira; onlardan bazıları cebriye, bazıları kaderiye ve bazıları müşebbehedir. Bunların arasında daima itikaadiyatta münazaa eksik olmadığından bir araya toplanmalarına imkân yoktur. Çünkü; herkes kendi mezhebini terviç ve diğerinin mezhebini tezyif ettiğinden kıyamete kadar beyinlerinde husumet devam eder. Nasara da aynı haldedir. Yahudiler her ne zaman bir umur-u mühimmeye başlasalar hâib ve hâsir olurlar. Gerçi kendi sa'yları sebebiyle servet sahibi olurlarsa da, kuvvet sahibi olamazlar, belki zillet ve meskenet sahibi olurlar ve daima yeryüzünde fesada sa'yeder ve zayıf akıllı olanları iğfale çalışır ve İslâm aleyhine gizli hileler düşünürler. Tevrat'ın ahkâmına muhalefet ettiklerinden Cenab-ı Hak onlara (Buht-ün Nasr)'ı musallat kıldı ve ifşadlarının mukaabilinde hükümetleri münkariz oldu. Sonra kendilerini topladılar ve tekrar ifsadata başladılar. Bunun üzerine Cenab-ı Hak Rum meliklerinden (Batris)'i musallat kıldı. Bundan sonra yine ifsadlarına mu-kaabil Allahü Tealâ Müslümanları musallat 'kılmıştır. Binaenaleyh; ilâ yevm-ilkıyam mezelletten kurtulamayacaklardır. Nasara fırkaları ve devletleri arasında dahî buğz ve adavet ilâ yevm-il-kıyam bakîdir ve onlardan herbiri âharin endişesinden kurtulamadıkları meydandadır. Kur'ân'da bu ve bunun emsali âyetler Yehûd ve Nasara'nm bu gibi fırkalara inkısamını ve bir din erbabı arasında bu gibi buğz ve adavetin meşru olmayıp menfur olduğunu ve bu misilli menfur âdetlere müptelâ olduklarını beyanla onları zem ve ta'yib etmek ümmet-i Muhammed'e bir ders-i ibrettir ki, «Siz de onlar gibi olmayın» demektir. Zira; Kur'ân'ın nazil olduğu zaman üm-met-i Muhammed arasında henüz itikaadiyâtta fırkalar zuhur etmemiş olup ehl-i İslâm bir kitle-i vahide ve fırka-i nâciye halindeydi. Binaenaleyh; ehl-i İslâm arasında sonradan zuhur eden fırkalarla bu âyete sual ve itiraz varid olmaz. Çünkü; âyet Yehûd ve Nasara'nm fırkalara teferruk etmeleriyle zemmolunmalarından ehl-i İslâm arasında bu gibi fırkalar olmaz demek olmayacağını beyan lâzım gelmez ki, itiraz edilsin. Binaenaleyh; ehl-i İslâm arasında dahi diğer milletler gibi maatteessüf fırkalar zuhur etti ve aralarında itikaadiyât hususunda ilâ yevm-ilkıyam husumet devam edecektir. Halbuki bir millet arasında tefrika o milletin âsâ-bına zaaf iras ederek sözleri bir araya gelemediği için inkırazına sebep olduğunda şüphe yoktur. İşte Cenab-ı Hak bu esasa mebni Yehûd ve Nasara'nm fırkaları; aralarında tefrika, adavet ve husumete sebep olduğunu beyanla ehl-i İslama bu gibi tefrikalardan ihtiraz etmelerini tenbih etmiştir. Siyasi fırkalar da aynı haldedir. Binaenaleyh; fırkalar arasında ihtilâfat millet arasında sözü damıttığı için her neye başlansa neticesiz kaldığı meydandadır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kitabî olan bir milletin kitaplarına muhalefeti o milletin inkırazına bâdî olacağına âyet delâlet eder. Zira; Yehûd kitaplarına muhalefetleri sebebiyle mak-hur ve münhezim olmuşlardır. Hulâsa; Kur'ân'ın nüzulü, iman etmeyen kâfirlerin küfürlerini arttırdığı ve küfürlerine devam ettiklerinden dolayı ilâ yevm-ilkıyam beyinlerinde adavetin eksik olmayacağı ve her ne zaman kâfirler ehl-i İslâm aleyhine fitne-i harbi alevlendirmek ve İslâmı mahvetmek isterlerse Allahü Tealâ'mn o alevi söndüreceği ve on-Innn daima İslam aleyhine fesada çalıştıkları ve Allahü Tealâ'nın müfsitleri sevmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir. Vacip Tealâ ehl-i küfrün evsaf-ı zemîmelerinden bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin birçok âdet-i kabihaları vardır. Bunlardan birisi de Habibim! Rabbin Tealâ tarafından sana inzal olunan Kur'ân'm onlardan çoklarının küfrünü elbette ziyade etmesidir. Çünkü; Kur'ân'da her âyet ve sûre nazil oldukça onların buğz ve adavetleri artar ve Allahü Tealâ'ya hiddetleri iktizası iftiraya cesaretle tuğyanları da tezayüd eder. Onların hakkı kabul etmeyip küfür üzere ısrarlarına mukaabil biz ilâ yevm-ilkıyam beyinlerinde adavet koyduk ki, onlar hiçbir zaman adavetleri icabı yekdiğe-rinden emin olamazlar. Binaenaleyh; küfürleri onları daima ıztı-rab içinde bırakır. Onlar her ne zaman ateş-i harbi yakmak ve alevlendirmek isterlerse Allahü Tealâ söndürür. Zira; hakka karşı ilân-ı harbeden daima sönmeye mahkûmdur. Onların âdetlerinden birisi de fesada sa'yetmektir. Binaenaleyh; arz üzerinde fesada sa'yederler, din-i Muhammedinin mahvına ve zikr-i Muham-medinin ortadan kalkmasına çalışırlar ve ehl-i İslâm arasına fitne koymaya uğraşırlar. Halbuki Allahü Tealâ müfsidleri sevmez. Binaenaleyh; Yehûd kavmi her nerede görülse gazab-ı ilâhinin eseri olarak zelîl ve hakîr görülürler ve nâs!ın içinde zengin olsalar dahî halleri fakru mezellettir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette ehl-i kitaptan kesir olanlar la murad; Yehûd ulemasıdır. Çünkü; Resulul-lah'a Kur'ân nazil oldukça herkesten ziyade Yehûd ulemasının buğz ve adavetleri tezayüd ve din-i İslâm aleyhine itirazları te-şeddüd etmiş ve din-i İslâmın hakkaniyetine delil geldikçe onların küfrü idameye sa'yları küfürlerinden ziyade olmuştur. Zira; din-i İslâmın hakkaniyetine delili gördükçe iman etmeleri lâzımken onların küfre ısrar edip idamesine çalışmaları küfürlerinin ziyade olmasını icab eder. Beyinlerine adavet konulan fırkalar la murad; Yehûd ve Nasara'nın fırkalarıdır. Binaenaleyh; ilâ yevm-il kıyam Yehûd ve Nasara'yı ve Nasara Yehûd'u tekfir ederler. Kezalik Yahudilerin fırkaları arasında da adavet mevcuttur. Zira; onlardan bazıları cebriye, bazıları kaderiye ve bazıları müşebbehedir. Bunların arasında daima itikaadiyatta münazaa eksik olmadığından bir araya toplanmalarına imkân yoktur. Çünkü; herkes kendi mezhebini terviç ve diğerinin mezhebini tezyif ettiğinden kıyamete kadar beyinlerinde husumet devam eder. Nasara da aynı haldedir. Yahudiler her ne zaman bir umur-u mühimmeye başlasalar hâib ve hâsir olurlar. Gerçi kendi sa'yları sebebiyle servet sahibi olurlarsa da, kuvvet sahibi olamazlar, belki zillet ve meskenet sahibi olurlar ve daima yeryüzünde fesada sa'yeder ve zayıf akıllı olanları iğfale çalışır ve İslâm aleyhine gizli hileler düşünürler. Tevrat'ın ahkâmına muhalefet ettiklerinden Cenab-ı Hak onlara (Buht-ün Nasr)'ı musallat kıldı ve ifşadlarının mukaabilinde hükümetleri münkariz oldu. Sonra kendilerini topladılar ve tekrar ifsadata başladılar. Bunun üzerine Cenab-ı Hak Rum meliklerinden (Batris)'i musallat kıldı. Bundan sonra yine ifsadlarına mu-kaabil Allahü Tealâ Müslümanları musallat 'kılmıştır. Binaenaleyh; ilâ yevm-ilkıyam mezelletten kurtulamayacaklardır. Nasara fırkaları ve devletleri arasında dahî buğz ve adavet ilâ yevm-il-kıyam bakîdir ve onlardan herbiri âharin endişesinden kurtulamadıkları meydandadır. Kur'ân'da bu ve bunun emsali âyetler Yehûd ve Nasara'nm bu gibi fırkalara inkısamını ve bir din erbabı arasında bu gibi buğz ve adavetin meşru olmayıp menfur olduğunu ve bu misilli menfur âdetlere müptelâ olduklarını beyanla onları zem ve ta'yib etmek ümmet-i Muhammed'e bir ders-i ibrettir ki, «Siz de onlar gibi olmayın» demektir. Zira; Kur'ân'ın nazil olduğu zaman üm-met-i Muhammed arasında henüz itikaadiyâtta fırkalar zuhur etmemiş olup ehl-i İslâm bir kitle-i vahide ve fırka-i nâciye halindeydi. Binaenaleyh; ehl-i İslâm arasında sonradan zuhur eden fırkalarla bu âyete sual ve itiraz varid olmaz. Çünkü; âyet Yehûd ve Nasara'nm fırkalara teferruk etmeleriyle zemmolunmalarından ehl-i İslâm arasında bu gibi fırkalar olmaz demek olmayacağını beyan lâzım gelmez ki, itiraz edilsin. Binaenaleyh; ehl-i İslâm arasında dahi diğer milletler gibi maatteessüf fırkalar zuhur etti ve aralarında itikaadiyât hususunda ilâ yevm-ilkıyam husumet devam edecektir. Halbuki bir millet arasında tefrika o milletin âsâ-bına zaaf iras ederek sözleri bir araya gelemediği için inkırazına sebep olduğunda şüphe yoktur. İşte Cenab-ı Hak bu esasa mebni Yehûd ve Nasara'nm fırkaları; aralarında tefrika, adavet ve husumete sebep olduğunu beyanla ehl-i İslama bu gibi tefrikalardan ihtiraz etmelerini tenbih etmiştir. Siyasi fırkalar da aynı haldedir. Binaenaleyh; fırkalar arasında ihtilâfat millet arasında sözü damıttığı için her neye başlansa neticesiz kaldığı meydandadır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kitabî olan bir milletin kitaplarına muhalefeti o milletin inkırazına bâdî olacağına âyet delâlet eder. Zira; Yehûd kitaplarına muhalefetleri sebebiyle mak-hur ve münhezim olmuşlardır. Hulâsa; Kur'ân'ın nüzulü, iman etmeyen kâfirlerin küfürlerini arttırdığı ve küfürlerine devam ettiklerinden dolayı ilâ yevm-ilkıyam beyinlerinde adavetin eksik olmayacağı ve her ne zaman kâfirler ehl-i İslâm aleyhine fitne-i harbi alevlendirmek ve İslâmı mahvetmek isterlerse Allahü Tealâ'mn o alevi söndüreceği ve on-Innn daima İslam aleyhine fesada çalıştıkları ve Allahü Tealâ'nın müfsitleri sevmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir. Vacip Tealâ ehl-i küfrün evsaf-ı zemîmelerinden bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin birçok âdet-i kabihaları vardır. Bunlardan birisi de Habibim! Rabbin Tealâ tarafından sana inzal olunan Kur'ân'm onlardan çoklarının küfrünü elbette ziyade etmesidir. Çünkü; Kur'ân'da her âyet ve sûre nazil oldukça onların buğz ve adavetleri artar ve Allahü Tealâ'ya hiddetleri iktizası iftiraya cesaretle tuğyanları da tezayüd eder. Onların hakkı kabul etmeyip küfür üzere ısrarlarına mukaabil biz ilâ yevm-ilkıyam beyinlerinde adavet koyduk ki, onlar hiçbir zaman adavetleri icabı yekdiğe-rinden emin olamazlar. Binaenaleyh; küfürleri onları daima ıztı-rab içinde bırakır. Onlar her ne zaman ateş-i harbi yakmak ve alevlendirmek isterlerse Allahü Tealâ söndürür. Zira; hakka karşı ilân-ı harbeden daima sönmeye mahkûmdur. Onların âdetlerinden birisi de fesada sa'yetmektir. Binaenaleyh; arz üzerinde fesada sa'yederler, din-i Muhammedinin mahvına ve zikr-i Muham-medinin ortadan kalkmasına çalışırlar ve ehl-i İslâm arasına fitne koymaya uğraşırlar. Halbuki Allahü Tealâ müfsidleri sevmez. Binaenaleyh; Yehûd kavmi her nerede görülse gazab-ı ilâhinin eseri olarak zelîl ve hakîr görülürler ve nâs!ın içinde zengin olsalar dahî halleri fakru mezellettir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette ehl-i kitaptan kesir olanlar la murad; Yehûd ulemasıdır. Çünkü; Resulul-lah'a Kur'ân nazil oldukça herkesten ziyade Yehûd ulemasının buğz ve adavetleri tezayüd ve din-i İslâm aleyhine itirazları te-şeddüd etmiş ve din-i İslâmın hakkaniyetine delil geldikçe onların küfrü idameye sa'yları küfürlerinden ziyade olmuştur. Zira; din-i İslâmın hakkaniyetine delili gördükçe iman etmeleri lâzımken onların küfre ısrar edip idamesine çalışmaları küfürlerinin ziyade olmasını icab eder. Beyinlerine adavet konulan fırkalar la murad; Yehûd ve Nasara'nın fırkalarıdır. Binaenaleyh; ilâ yevm-il kıyam Yehûd ve Nasara'yı ve Nasara Yehûd'u tekfir ederler. Kezalik Yahudilerin fırkaları arasında da adavet mevcuttur. Zira; onlardan bazıları cebriye, bazıları kaderiye ve bazıları müşebbehedir. Bunların arasında daima itikaadiyatta münazaa eksik olmadığından bir araya toplanmalarına imkân yoktur. Çünkü; herkes kendi mezhebini terviç ve diğerinin mezhebini tezyif ettiğinden kıyamete kadar beyinlerinde husumet devam eder. Nasara da aynı haldedir. Yahudiler her ne zaman bir umur-u mühimmeye başlasalar hâib ve hâsir olurlar. Gerçi kendi sa'yları sebebiyle servet sahibi olurlarsa da, kuvvet sahibi olamazlar, belki zillet ve meskenet sahibi olurlar ve daima yeryüzünde fesada sa'yeder ve zayıf akıllı olanları iğfale çalışır ve İslâm aleyhine gizli hileler düşünürler. Tevrat'ın ahkâmına muhalefet ettiklerinden Cenab-ı Hak onlara (Buht-ün Nasr)'ı musallat kıldı ve ifşadlarının mukaabilinde hükümetleri münkariz oldu. Sonra kendilerini topladılar ve tekrar ifsadata başladılar. Bunun üzerine Cenab-ı Hak Rum meliklerinden (Batris)'i musallat kıldı. Bundan sonra yine ifsadlarına mu-kaabil Allahü Tealâ Müslümanları musallat 'kılmıştır. Binaenaleyh; ilâ yevm-ilkıyam mezelletten kurtulamayacaklardır. Nasara fırkaları ve devletleri arasında dahî buğz ve adavet ilâ yevm-il-kıyam bakîdir ve onlardan herbiri âharin endişesinden kurtulamadıkları meydandadır. Kur'ân'da bu ve bunun emsali âyetler Yehûd ve Nasara'nm bu gibi fırkalara inkısamını ve bir din erbabı arasında bu gibi buğz ve adavetin meşru olmayıp menfur olduğunu ve bu misilli menfur âdetlere müptelâ olduklarını beyanla onları zem ve ta'yib etmek ümmet-i Muhammed'e bir ders-i ibrettir ki, «Siz de onlar gibi olmayın» demektir. Zira; Kur'ân'ın nazil olduğu zaman üm-met-i Muhammed arasında henüz itikaadiyâtta fırkalar zuhur etmemiş olup ehl-i İslâm bir kitle-i vahide ve fırka-i nâciye halindeydi. Binaenaleyh; ehl-i İslâm arasında sonradan zuhur eden fırkalarla bu âyete sual ve itiraz varid olmaz. Çünkü; âyet Yehûd ve Nasara'nm fırkalara teferruk etmeleriyle zemmolunmalarından ehl-i İslâm arasında bu gibi fırkalar olmaz demek olmayacağını beyan lâzım gelmez ki, itiraz edilsin. Binaenaleyh; ehl-i İslâm arasında dahi diğer milletler gibi maatteessüf fırkalar zuhur etti ve aralarında itikaadiyât hususunda ilâ yevm-ilkıyam husumet devam edecektir. Halbuki bir millet arasında tefrika o milletin âsâ-bına zaaf iras ederek sözleri bir araya gelemediği için inkırazına sebep olduğunda şüphe yoktur. İşte Cenab-ı Hak bu esasa mebni Yehûd ve Nasara'nm fırkaları; aralarında tefrika, adavet ve husumete sebep olduğunu beyanla ehl-i İslama bu gibi tefrikalardan ihtiraz etmelerini tenbih etmiştir. Siyasi fırkalar da aynı haldedir. Binaenaleyh; fırkalar arasında ihtilâfat millet arasında sözü damıttığı için her neye başlansa neticesiz kaldığı meydandadır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kitabî olan bir milletin kitaplarına muhalefeti o milletin inkırazına bâdî olacağına âyet delâlet eder. Zira; Yehûd kitaplarına muhalefetleri sebebiyle mak-hur ve münhezim olmuşlardır. Hulâsa; Kur'ân'ın nüzulü, iman etmeyen kâfirlerin küfürlerini arttırdığı ve küfürlerine devam ettiklerinden dolayı ilâ yevm-ilkıyam beyinlerinde adavetin eksik olmayacağı ve her ne zaman kâfirler ehl-i İslâm aleyhine fitne-i harbi alevlendirmek ve İslâmı mahvetmek isterlerse Allahü Tealâ'mn o alevi söndüreceği ve on-Innn daima İslam aleyhine fesada çalıştıkları ve Allahü Tealâ'nın müfsitleri sevmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir. Vacip Tealâ ehl-i küfrün evsaf-ı zemîmelerinden bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin birçok âdet-i kabihaları vardır. Bunlardan birisi de Habibim! Rabbin Tealâ tarafından sana inzal olunan Kur'ân'm onlardan çoklarının küfrünü elbette ziyade etmesidir. Çünkü; Kur'ân'da her âyet ve sûre nazil oldukça onların buğz ve adavetleri artar ve Allahü Tealâ'ya hiddetleri iktizası iftiraya cesaretle tuğyanları da tezayüd eder. Onların hakkı kabul etmeyip küfür üzere ısrarlarına mukaabil biz ilâ yevm-ilkıyam beyinlerinde adavet koyduk ki, onlar hiçbir zaman adavetleri icabı yekdiğe-rinden emin olamazlar. Binaenaleyh; küfürleri onları daima ıztı-rab içinde bırakır. Onlar her ne zaman ateş-i harbi yakmak ve alevlendirmek isterlerse Allahü Tealâ söndürür. Zira; hakka karşı ilân-ı harbeden daima sönmeye mahkûmdur. Onların âdetlerinden birisi de fesada sa'yetmektir. Binaenaleyh; arz üzerinde fesada sa'yederler, din-i Muhammedinin mahvına ve zikr-i Muham-medinin ortadan kalkmasına çalışırlar ve ehl-i İslâm arasına fitne koymaya uğraşırlar. Halbuki Allahü Tealâ müfsidleri sevmez. Binaenaleyh; Yehûd kavmi her nerede görülse gazab-ı ilâhinin eseri olarak zelîl ve hakîr görülürler ve nâs!ın içinde zengin olsalar dahî halleri fakru mezellettir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette ehl-i kitaptan kesir olanlar la murad; Yehûd ulemasıdır. Çünkü; Resulul-lah'a Kur'ân nazil oldukça herkesten ziyade Yehûd ulemasının buğz ve adavetleri tezayüd ve din-i İslâm aleyhine itirazları te-şeddüd etmiş ve din-i İslâmın hakkaniyetine delil geldikçe onların küfrü idameye sa'yları küfürlerinden ziyade olmuştur. Zira; din-i İslâmın hakkaniyetine delili gördükçe iman etmeleri lâzımken onların küfre ısrar edip idamesine çalışmaları küfürlerinin ziyade olmasını icab eder. Beyinlerine adavet konulan fırkalar la murad; Yehûd ve Nasara'nın fırkalarıdır. Binaenaleyh; ilâ yevm-il kıyam Yehûd ve Nasara'yı ve Nasara Yehûd'u tekfir ederler. Kezalik Yahudilerin fırkaları arasında da adavet mevcuttur. Zira; onlardan bazıları cebriye, bazıları kaderiye ve bazıları müşebbehedir. Bunların arasında daima itikaadiyatta münazaa eksik olmadığından bir araya toplanmalarına imkân yoktur. Çünkü; herkes kendi mezhebini terviç ve diğerinin mezhebini tezyif ettiğinden kıyamete kadar beyinlerinde husumet devam eder. Nasara da aynı haldedir. Yahudiler her ne zaman bir umur-u mühimmeye başlasalar hâib ve hâsir olurlar. Gerçi kendi sa'yları sebebiyle servet sahibi olurlarsa da, kuvvet sahibi olamazlar, belki zillet ve meskenet sahibi olurlar ve daima yeryüzünde fesada sa'yeder ve zayıf akıllı olanları iğfale çalışır ve İslâm aleyhine gizli hileler düşünürler. Tevrat'ın ahkâmına muhalefet ettiklerinden Cenab-ı Hak onlara (Buht-ün Nasr)'ı musallat kıldı ve ifşadlarının mukaabilinde hükümetleri münkariz oldu. Sonra kendilerini topladılar ve tekrar ifsadata başladılar. Bunun üzerine Cenab-ı Hak Rum meliklerinden (Batris)'i musallat kıldı. Bundan sonra yine ifsadlarına mu-kaabil Allahü Tealâ Müslümanları musallat 'kılmıştır. Binaenaleyh; ilâ yevm-ilkıyam mezelletten kurtulamayacaklardır. Nasara fırkaları ve devletleri arasında dahî buğz ve adavet ilâ yevm-il-kıyam bakîdir ve onlardan herbiri âharin endişesinden kurtulamadıkları meydandadır. Kur'ân'da bu ve bunun emsali âyetler Yehûd ve Nasara'nm bu gibi fırkalara inkısamını ve bir din erbabı arasında bu gibi buğz ve adavetin meşru olmayıp menfur olduğunu ve bu misilli menfur âdetlere müptelâ olduklarını beyanla onları zem ve ta'yib etmek ümmet-i Muhammed'e bir ders-i ibrettir ki, «Siz de onlar gibi olmayın» demektir. Zira; Kur'ân'ın nazil olduğu zaman üm-met-i Muhammed arasında henüz itikaadiyâtta fırkalar zuhur etmemiş olup ehl-i İslâm bir kitle-i vahide ve fırka-i nâciye halindeydi. Binaenaleyh; ehl-i İslâm arasında sonradan zuhur eden fırkalarla bu âyete sual ve itiraz varid olmaz. Çünkü; âyet Yehûd ve Nasara'nm fırkalara teferruk etmeleriyle zemmolunmalarından ehl-i İslâm arasında bu gibi fırkalar olmaz demek olmayacağını beyan lâzım gelmez ki, itiraz edilsin. Binaenaleyh; ehl-i İslâm arasında dahi diğer milletler gibi maatteessüf fırkalar zuhur etti ve aralarında itikaadiyât hususunda ilâ yevm-ilkıyam husumet devam edecektir. Halbuki bir millet arasında tefrika o milletin âsâ-bına zaaf iras ederek sözleri bir araya gelemediği için inkırazına sebep olduğunda şüphe yoktur. İşte Cenab-ı Hak bu esasa mebni Yehûd ve Nasara'nm fırkaları; aralarında tefrika, adavet ve husumete sebep olduğunu beyanla ehl-i İslama bu gibi tefrikalardan ihtiraz etmelerini tenbih etmiştir. Siyasi fırkalar da aynı haldedir. Binaenaleyh; fırkalar arasında ihtilâfat millet arasında sözü damıttığı için her neye başlansa neticesiz kaldığı meydandadır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kitabî olan bir milletin kitaplarına muhalefeti o milletin inkırazına bâdî olacağına âyet delâlet eder. Zira; Yehûd kitaplarına muhalefetleri sebebiyle mak-hur ve münhezim olmuşlardır. Hulâsa; Kur'ân'ın nüzulü, iman etmeyen kâfirlerin küfürlerini arttırdığı ve küfürlerine devam ettiklerinden dolayı ilâ yevm-ilkıyam beyinlerinde adavetin eksik olmayacağı ve her ne zaman kâfirler ehl-i İslâm aleyhine fitne-i harbi alevlendirmek ve İslâmı mahvetmek isterlerse Allahü Tealâ'mn o alevi söndüreceği ve on-Innn daima İslam aleyhine fesada çalıştıkları ve Allahü Tealâ'nın müfsitleri sevmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.

Maide 5:65

Vacip Tealâ ehl-i kitabı zemmettikten sonra imana davet etmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i kitabın sebeb-i necatları iki şeydir ki, iman ve it-tikaadır. Binaenaleyh; iman ve.ittikaa etseler günahları kefaret olunmakla korktuklarından kurtulurlar ve Cennet'e girmekle umduklarına nail olurlar. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet; saadçt-i âhireti camidir. Çünkü saadet-i âh ir et ; iki şeyle hâsıl olur: Birincisi; azabın defiyle olur ki, buna seyyiatı kefaret edeceğini beyanıyla işaret etmiştir. İkincisi; amelinin seva-btnat nail olmakla olur kî, buna da iman ve ittikaa edenleri cennetlere ithal edeceğini beyanla işaret buyurmuştur. İman, günahların kefaretine sebeb-i müstakil olduğu halde imanda makbul olan ibadet ve ittikaaya mukaarın olan iman olduğundan Cenab-ı Hak bu âyette imana ittikaayı zammetmiştir ki, iman-ı kâmil, ittikaaya mukaarın olan iman olduğuna işaret olunmuştur. Beyzavi'nİn beyanı veçhile âyette ehl-i kitabın günahları her sınıfın günahından daha büyük olduğuna işaret vardır. Çünkü; Resulullah'ın evsafını ye nübüvvetini kitapları beyanedip kendileri dfe bildikleri halde hased, riyaset, enıval-i dünya ve rüşvet gibi adî ve kıymetsiz şeylere tebaiyet sebebiyle küfrü terketme-yip devam etmeleri cinayetlerinin pek büyük olduğuna delâlet eder. Zira; bilerek günahın cezası, bilmeyerek günahın cezasından elbette büyüktür. İmanı kabul edince küfür halinde işlemiş olduğu günahların kâffesine imanın kefaret olacağına âyet delâlet ettiği gibi ehl-i kitabın âhir zaman nebisine iman etmedikçe Cennet'e dahil olamayacaklarına dahi delâlet eder.

Maide 5:66

Vacip Tealâ ehl-i kitabın iman ettikleri takdirde saadet-i âhi-rete nail olacaklarını beyanettiği gibi saadet-i dünyaya da nail olacaklarını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; rızkları bol olup semâdan bereket yağar ve yerden türlü türlü nimetler biter ve her taraftan rızkları gelir, asla müzayaka görmezlerdi. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette Tevrat'ın ve İncirin ahkâmını ikaameyle murad; bilûmum ahidlerini ifa ve hukuukuna riayet ve manâsıyla arriel ve Resulullah'a müteallik olan âyetlerini tasdik ve hîn-i bi'setinde imanla beraber yardım etmektir. Rablarından onlara inzal olunan kitapIarla murad; enbiya-yı kirama nazil olan kitaplar ve Kur'ân-ı Azîmüşşan'dır. Başkalarının üzerinden ve ayaklarının altından ekletmeleri yle murad; rızıklarının bol olmasıdır. Çünkü; Yahudiler Resulullah'm nübüvvetini inkâr ettiklerinden kahtu galaya, fakru fâkaya müptelâ oldular. Binaenaleyh; rahatları mihnete ve izzetleri zillü meskenete tebeddül etti. Şu halde Cenab-ı Hak kitaplarının ahkâmını icra etselerdi dünyada saadete nail olacaklarını beyanetmekle onları imana davet ve terğib etmiştir. Yani eğer bilûmum kütüb-ü semaviyenin ahkâmına riayetle Kur'ân'a ve âhir zaman nebisine iman etmiş olsalardı semâdan ve-yerden rızk-ı ilâhi feyezan eder, ağaçların meyvası ve ekinlerin neması artar ve üst taraftan meyvaları elleriyle toplarlar ve alt taraftan ekinleri biçerler ve dünyanın her türlü nimetlerine müstağrak olurlardı. Lâkin iman etmediklerinden darlığa müptelâ olmuşlardır. Binaenaleyh; bu âyet-i celile kütüb-ü semaviyenin ahkâmını tamanıiyle icra edip şeriata lâyıkıyla yapışan kavmin saadet-i âhirete nail olacakları gibi saadet-i dünyaya dahî nail olacaklarına Allah'ın, emri veçh üzere hareket edenlerin rızıklarına vüs'at geleceğine delâlet eder. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ ehl-i kitaptan iman eden (Abdullah b. Selâm) ve etbaı ve Habeş meliki (Necaşi) ve etbaı ve onların emsalini sena buyurmuştur. Çünkü; onların ümmet-i mukteside olduklarını beyan; onları senadır. muktesid; işinde ifrat ve tefritten mücanebet edip ef alinde adalet üzere hareket eden kimsedir ki, amelinden maksadını tayin ve kasdettiği hedefe doğru gidip cadde-i tevhid üzere hareket ederek iki tarafa temayül etmeksizin ıztırapsız matluba vasıl olduğu için muktesid denilmiştir. Vacip Tealâ ehl-i kitaptan iman edenleri sena ettiği gibi etmeyenlerin amelleri kötü olduğunu beyanla zemmetmiştir. Hulâsa; ehl-i kitabın kütüb-ü semaviyenin ahkâmım icra etseler gaayet bol rızka nail olacakları ve her cihetten üzerlerine rızkın feyezan edeceği ve onların bazısı adalet üzere hareket eder bir cemaat olup ekserisinin ameli kötü olduğu bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette Tevrat'ın ve İncirin ahkâmını ikaameyle murad; bilûmum ahidlerini ifa ve hukuukuna riayet ve manâsıyla arriel ve Resulullah'a müteallik olan âyetlerini tasdik ve hîn-i bi'setinde imanla beraber yardım etmektir. Rablarından onlara inzal olunan kitapIarla murad; enbiya-yı kirama nazil olan kitaplar ve Kur'ân-ı Azîmüşşan'dır. Başkalarının üzerinden ve ayaklarının altından ekletmeleri yle murad; rızıklarının bol olmasıdır. Çünkü; Yahudiler Resulullah'm nübüvvetini inkâr ettiklerinden kahtu galaya, fakru fâkaya müptelâ oldular. Binaenaleyh; rahatları mihnete ve izzetleri zillü meskenete tebeddül etti. Şu halde Cenab-ı Hak kitaplarının ahkâmını icra etselerdi dünyada saadete nail olacaklarını beyanetmekle onları imana davet ve terğib etmiştir. Yani eğer bilûmum kütüb-ü semaviyenin ahkâmına riayetle Kur'ân'a ve âhir zaman nebisine iman etmiş olsalardı semâdan ve-yerden rızk-ı ilâhi feyezan eder, ağaçların meyvası ve ekinlerin neması artar ve üst taraftan meyvaları elleriyle toplarlar ve alt taraftan ekinleri biçerler ve dünyanın her türlü nimetlerine müstağrak olurlardı. Lâkin iman etmediklerinden darlığa müptelâ olmuşlardır. Binaenaleyh; bu âyet-i celile kütüb-ü semaviyenin ahkâmını tamanıiyle icra edip şeriata lâyıkıyla yapışan kavmin saadet-i âhirete nail olacakları gibi saadet-i dünyaya dahî nail olacaklarına Allah'ın, emri veçh üzere hareket edenlerin rızıklarına vüs'at geleceğine delâlet eder. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ ehl-i kitaptan iman eden (Abdullah b. Selâm) ve etbaı ve Habeş meliki (Necaşi) ve etbaı ve onların emsalini sena buyurmuştur. Çünkü; onların ümmet-i mukteside olduklarını beyan; onları senadır. muktesid; işinde ifrat ve tefritten mücanebet edip ef alinde adalet üzere hareket eden kimsedir ki, amelinden maksadını tayin ve kasdettiği hedefe doğru gidip cadde-i tevhid üzere hareket ederek iki tarafa temayül etmeksizin ıztırapsız matluba vasıl olduğu için muktesid denilmiştir. Vacip Tealâ ehl-i kitaptan iman edenleri sena ettiği gibi etmeyenlerin amelleri kötü olduğunu beyanla zemmetmiştir. Hulâsa; ehl-i kitabın kütüb-ü semaviyenin ahkâmım icra etseler gaayet bol rızka nail olacakları ve her cihetten üzerlerine rızkın feyezan edeceği ve onların bazısı adalet üzere hareket eder bir cemaat olup ekserisinin ameli kötü olduğu bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:67

Vacip Tealâ ehl-i kitaptan muktesid olanların az ve f asık olanların çok olduğunu beyanettiği gibi resulüne tebliği emredip tebliğ esnasında nâs'tan korkmamasını dahî tavsiye etmek üzere buyuruyor. Bina-naleyh; nâs'tan sana bir zarar gelmez; Binaenaleyh; sana zarar etmek üzere olan bütün teşebbüsleri akîm Yani; ey Resul-ü Ekrem! Rabbın Tealâ tarafından sana inzal olunan ahkâmı sen tamamiyle nâs'a tebliğ et ve herbir hükmü onlara îsalden çekinme ve yüksek sesle din-i hakka davet et, hiçbir şeyi saklama ve eğer sen emrolunduğun ahkâmı tebliğ etmezsen vazife-i risaleti edâ etmemiş olursun. Zira; tebliğle memur olduğun ahkâmdan bir cüz'ünü tebliğ etmezsen keenne cemisini edâ etmemiş gibi olursun. Çünkü; ahkâm-ı şer'iyenin cümlesi imanda şey-i vahid menzilesindedir. Binaenaleyh; cümlesine iman lâzım olduğu gibi cümlesini tebliğ de lâzımdır. Halbuki Allahü Tealâ nâs'm şerrinden seni hıfzeder ve nâs seni katledemezler. Zira; Allahü Tealâ kâfir olan kavmi matlubuna îsal etmez. Çünkü; küfürleri matlub olan vuslata mânidir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet; adalete riayet edenlerin azlığına ve fasıkların çokluğuna bakılmayıp emri tebliğe devam olunmasına delâlet ettiğinden' fasıkların çokluğuna ehemmiyet vermemek lâzım olduğu, gibi onların fenalığını ve kabayih-i ef'allerini beyan hakkında inzal olunan âyât-ı beyyinâtı tebliğde onların serlerini nazar-ı itibara almamak lâzını olduğunu resulüne beyanla Vacip Tealâ resulünün -şecaatim tezyid etmiş ve fasıkların kuvve-i maneviyelerini kırmıştır. Vds'la murad; bu makamda kâfirlerdir. Çünkü; Resulullah'a şer kasdedenler mümin olmaz, elbette kâfir olur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak resulünü kâfirlerin şerrinden muhafaza buyurmuştur. Gerçi (Uhud) gazasında Re-sulullah'm veçh-i şerifi yaralanmış ve mübarek dişleri. çıkmışsa da vücud-u nebevileri helakten mahfuz kalmıştır. Şu halde bu âyette maksud olan muhafaza; helakten muhafazadır. Bazı azaya isabet eden ve terfi-i derecâta sebep olan ufacık, arızalarla bu âyete sual varid olamaz. Zira; âyetin manâsı helakten muhafazadır, yoksa bilûmum avarızdan muhafaza manâsına değildir. «Allahja Tealâ kavm-i kâfiri hidayette kılmaz» demek; «Kâfirlerin Resulullah aleyhine murad ettikleri şerre kudret vermez» demektir. Bu âyet nazil oluncaya kadar geceleri Sa'd ve Huzeyfe (R.A.) Resulullah'ı beklerlerdi. Bu âyet nazil olunca Resulullah'm «Ey nâsî Dağılin, beni beklemeyin. Zira; benim Rabbim nâs'm şerrinden beni muhafaza etmiştir» buyurduğu mervidir. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet, Yahûdilerin ayıbını beyan hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resulullah onları İslama davet ettiğinde onlar, alâ tarik-ıl istihza (t Biz İslâm olduk, lâkin Nasara'nm İsa (A.S.)'ı rahmet ittihaz ettikleri gibi biz de seni rahmet ittihaz etmek isteriz» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile emr-i risalete herhalde itaat lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak habibine risalet unvanıyla hitap buyurmuştur. İnzal olunan ahkâmın cemiisini tebliğle emir; hiçbir şeyin terki caiz olmadığına işarettir. Çünkü; tebliği lâzım olan ahkâmın bazısını terketmek, namazın bazı erkânını terketmek gibidir. Vacip Tealâ vahyolunan ahkâm, nâs'm arzusuna muvafık olsun veya olmasın herhalde cümlesini tebliğ etmesini resulüne emrettiği gibi ehl-i kitabın tarîklarmın makbul olmadığını kendilerine tebliğ etmesini dahi resulüne emretmek üzere buyuruyor. Zira bulunduğunuz din; Kur'ân'la mensuh olduğu cihetle mezhebiniz bâtıldır. Binaenaleyh; mezhebiniz makbul değildir.

Maide 5:68

Zira; onların iman etmemelerinden tevellüd eden zarar kendilerine ait olup sana değildir. Binaenaleyh; onların küfürlerine senin meyus olman lâzım gelmez. Beyzavi'nin beyanı veçhile Tevrat ve İncirin ahkâmmı ikaameyle murad; Resulullah'a müteallik olan ahkâmını ikaamedir. Zira; Kur'ân'm nüzulünden sonra ahkâm-ı sairenin hükmü kalmadığından ahkâm-ı saireyi ikaameyle emrin manâsı yoktur. Çünkü; kütüb-ü semaviyenin kâffesi Resulullah'ın ahir zamanda ba's olunacağını beyanettikleri gibi o nebinin zamanını idrak eden bilûmum nâs'm ona iman etmeleri vacip olduğunu dahî haber verdiklerinden Resulullah'ın bi'setinden sonra Tevrat'ın ve İncil'in ikaa-me olunacak ahkâmı ancak Resulullah'a müteallik olan ahkâmdır, «Kavm-i kâfir üzere meyus olma» demek; «Onların küfür ve tuğyanlarının ziyadelenmesine ve küfürleri sebebiyle üzerlerine nazil olacak lanet ve memleketlerinden tard ve teb'id gibi dünyada müptelâ olacakları belâya mahzun olma. Zira; kendi istihkakları ve kesbiyetleri» demektir. Binaenaleyh; âyette ehl-i kitabı tahkir vardır. Zira; «Siz muteber bir din üzere olmadınız» demek; onların sülük ettikleri dinin din-i Muhammedi'nin zuhurundan sonra indallah, asla hükmü ve kadri olmadığını ve onların doğru bir tarîk erbabından olmadıklarını âleme ilân olduğu cihetle tah-kîr olunmuşlardır. Çünkü sülük ettikleri mesleği tezyif; kendilerini tezyif etmektir. Hulâsa; ehl-i kitabın, Tevrat ve İncil'in ve Rablarından inzal olunan Kur'ân'ın ahkâmını ikaame etmedikçe bir tarîk-i sevap üzerinde olmadıkları ve Kur'ân'm inzali onların çoklarının küfür ve tuğyanlarını tezyid ettiği ve kavm-i kâfir üzerine gelecek belâya mahzun olmak lâzım gelmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:69

Vacip Tealâ kâfirlerin ahkâmını beyanettiği gibi ehl-i imanın ahvalini dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; onların imanları geçmiş günahlarına kefaret olmuştur. Yani; müminler ve Yahudiler ve Nasara ve yıldıza ibadet eden müşriklerden Allah'ın vücuduna ve vahdaniyetine ve yevm-i âhirete ve âhirette olacak ahvale iman edip amel-i salih işleyenlerin üzerlerine ileride korku olmadığı gibi dünyada fevtettiklen. lezaiz üzerine hüzün de yoktur. Çünkü; âhirette daha a'lâsına nail olacaklarından geçmişe esef etmezler. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ ehl-i kitabın Kur'ân'a iman etmedikçe bir din-i sahih üzere olmadıklarını beyan eylemesi üzerine bu hükmün ehl-i kitaba mahsus olmayıp her millet hakkında cari olduğunu ve Kur'ân'a iman etmedikçe hiçbir milletin doğru bir din üzere "bulunamayacaklarını bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; herkes için fazilet ancak Allahü Te-alâya ve yevm-i âhirete iman ve amel-i salih işlemekle olur. Zira; insanın kemali; iki şeyle hasıl olur: Birincisi; kuvve-i nazariyeden, ibaret olan usul-ü itikaadiyeye kemâliyle vukuf ve Cenab-ı Hakkı lâyık olduğu evsafıyla bilmek ve iman edip âhireti ikrar etmektir. İkincisi; kuvve~i ameliyedir ki, mabuda tazimden ibaret olan İbadete devam edip âhiret için tedarikâtta bulunmak ve Allah'ın kullarına menfaat isal etmek ve bilhassa ebnâ-yı cinsine merhamet eylemektir. Binaenaleyh; insanın kemâli bu ikiye bağlı olduğundan Vacip Tealâ bu âyette iman eden ve amel-i salih işleyenler için akıbet korkusu ve geçmişe esefleri olmayacağını beyan buyurmuştur. Havf ; ileriye ve hüzün; geçmişe ait olduğuna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Çünkü; amel-i salih işlemek; günahları terk ve memurâta devamla olacağından elbette âmillerin âhirette korkuları olmaz. İmanın şereflisi Allahü Tealâ'ya ve yevm-i âhirete iman olduğuna işaret için Vacip Tealâ mutlakaa imanı zikirden sonra Allahü Tealâ'ya ve yevm-i âhirete imanı tekrar zikretmiştir. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile ü"e murad; zahirde lisanlarıyla mümin ve kalpleriyle münafık olanlar olursa âyetten murad; «Münafıklar, Yahudiler, Nasara ve yıldıza tapan'Sabia, Allah'a ve yevm-i âhirete ihlâs üzere iman ederlerse onlar için korku yok» demektir. Hulâsa; zahirde mümin olup hakikatte imanları olmayan münafıklar Yahudi ve Nasara ve Sabia'dan' ve bilcümle kâfirlerden küfriyât-ı sabıkalarına nedametle tevbe ve istiğfar edip Allah'a ve yevm-i âhirete iman eden kimselerin imanlarını günahlarına kefaret olduğu cihetle onlar için âhirette korku ve hüzün olmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:70

Vacip Tealâ âhir zaman nebisine iman etmedikçe hiçbir milletin mezheb-i sahih üzere olamayacaklarını ve imanı halisle iman edenlerin havf ve endişeleri olmayacağını beyanettiği gibi ehl-i kitaptan Yahudilerin inat ve temerrüdleri her milletten ziyade olduğunu dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; gaayet mütekebbir ve anûd olduklarından zulüm ve tuğyandan çekinmeyerek enbiyayı katle bile cüret etmişlerdir. Beyzavi'nin beyanı veçhile enbiyayı tekzip ve katletmek de-faâtla Benî İsrail'in vâki' olmuş âdet-i kabihalarından olduğuna işaret için muzari sıygasıyla varid olmuştur. Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile Benî İsrail'den alınan ahd ; Allahü Tealâ'ya şirketmemek ve enbiyanın cümlesine iman edip husumet eylememek ve Tevrat'ın ahkâmına tamamıyla riayet etmektir. Onların havaları yani arzulan hilâfına olan §eyle murad; tekâlif-i ilâhiye veçh üzere amel etmek ve ibadetin meşakkatini çekmektir. Katlettikleri enbiya ile murad; Zekeriya ve Yahya (A.S.) ve daha ismini bilmediğimiz bazı zevattır. Gerçi Hz. İsa'nın katline teşebbüs etmişlerse de muvaffak olamamışlardır. Hatta bizim nebimizin katline de teşebbüs eyledikleri halde muvaffak olamadıkları yukarıda beyan olunmuştur.

Maide 5:71

Vacip Tealâ Benî İsrail'in ahdi nakz ettiklerini beyanetnıek üzere buyuruyor, Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile Benî İsrail enbiyayı katil ve tekzipten kendilerine bir belâ isabet etmeyeceğini zan-netmişlerse de katil ve tekzib sebebiyle onlara kaht, veba, tâûn, katil ve esaret ve aralarında buğz ve adavet gibi enva-ı belâyaya müptelâ olmuşlardır. Binaenaleyh; ikballeri idbara dönmüş ve üzerlerine nuhuset ve mezellet nazil olmuştur. Dünyaca bu belâlara müptelâ oldukları gibi âhiretçe azab-ı ilâhiye müstehak oldukları da diğer âyetlerle beyanolunmuştur. Benî İsrail'in bu zanlarımn sebebi; onlar Tevrat'ın ahkâmının nesholunmasmı ve yeni bir şeriat gelmesini inkâr ederlerdi. Çünkü ulema-yı Yehûd avam-ı nâs'ı o yola iğfal etmişlerdi. Enbiya-yı kiramın bazılarına imandan sonra bazı âharin zuhuruyla ona küfrettiler, badehu tevbe ve sonra Hz. İsa'ya tekrar küfrettiler. Gözlerinin kör, kulaklarının sağır olmasıyla murad; cahilleri ve küfürleri sebebiyle hakka delâlet eden delilleri nazar-i itibara almamalarıdır. Binaenaleyh; bu âyette amyle murad; kalp körlüğü olup göz körlüğü değildir. Yani; basiretleri kapanmıştır. Kezalik summla murad; kalplerine hak olan şeyin nüfuz edememesinden kinayedir. Bunların cümlesinin sebebi; cehillerinin şiddeti ve küfürlerinin kuvvetidir. Hulâsa; Yahudilerin küfürlerinin kendi haklarında fitne olmayacağını zannetmeleri ve bu zanları sebebiyle gözleri hakkı görmediği ve kulakları hakkı duymadığı ve tevbelerini Allah'ın kabul edip badehu tekrar masiyete ric'at ettikleri bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:72

Vacip Tealâ Benî İsrail'in hatalarını beyanettiği gibi Nasara'-nm hatalarını da beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Yahudiler ahd-ı ilâhiyi nakızla kâfir oldukları gibi zat-ı ülûhiyetime yemin ederim, şol kimseler de kâfir oldular ki, onlar «Ancak ilâh Hz. Meryem'in oğlu Mesih'tir» dediler. Çünkü; onlar Nasara'dan Yakuubiye ve Melkâniye fırkaları «Hz. Meryem'in oğlu İsa'ya hulul ederek beden-i İsa'da temessül etti. Binaenaleyh; «Allah budur» demekle Cenab-ı Hakka şirkettiler ve bunların iti-kadlarını tashih ve tarîk-i hakka irşad etmek üzere Mesih (A.S.) «Ey Benî İsrail! Benim ve sizin Rabbimiz olan Allahü Tealâ'ya ibadet edin. Benim ülûhiyetimi itikaad etmeyin. Zira; üîûhiyetle benim münasebetim yoktur. Çünkü; ben de sizin gibi beşerim. Bi-nanealeyh; Allahü Tealâ sizin nasıl Rabbımz ise benim de Rabbım-dır. Ben de onun kuluyum. Şu halde bu yanlış itikaddan vazgeçin, şirketmeyin. Zira; Allah'a sirkeden kimse üzerine Allahü Tealâ muhakkak Cennet'i haram kıldı ve müşrik olan kimsenin makaamı Cehennem ateşidir.» demekle onlara itikad-ı hakkı tarif etti. Halbuki gerek şirkle ve gerek esbab-ı saireyle nefsin ve gayra zulmeden zalimlere asla yardımcı yoktur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile şu sözü söyleyen Nasara'dan Yakuubiye fırkasıdır. Çünkü; onlar hulul ve ittihada kaail olduklarından «Hz. Meryem İsa (A.S.)'ı ilâh olarak doğurdu» dediler ve ülûhiyetin (hâşâ) İsa (A.S.)'da ittihat ettiğini itikaad ettiler. Cenab-ı Hak hulul ve ittihad gibi nekaaisten münezzeh olduğu cihetle bu sözü söyleyen ve bu itikaadı taşıyan kimselerin muhakkak kâfir olduklarını beyan buyurmuş ve Hz. İsa'nın onlara cevap olarak «Kendi Allah'ın kulu olduğunun ikrar ve «Enva-ı ke-remiyle Cenab-ı Hakkın terbiye ettiğini" beyanla kavmini irşada çalıştığını dahi Vacip Tealâ beyanetmiştîr ki, Nasara'nm itikadla-rının batıl olduğunu meydana koymakla beraber bu gibi itikaadın zulüm olduğuna dahi işaret etmiştir. Çünkü; âyetin âhirinde «Zalimler için yardımcı» olmadığını beyanetmek; «Bu itikadda bulunanların zalim olduklarım ve onlar için yardımcı» olmadığını be-yanetmektir. İsa (A.S.) hadis ve mahlûk olmakta kendisinin sair efrad-ı beşerden farklı olmadığını beyanla Nasara'nın hamakatlarına işaret etmiştir. Bu âyette Vacip Tealâ şirkedenlerin cezalarını; üç veçhile tertib etmiştir: Birincisi; Cennet* in haram olması, ikincisi; şirkedenlerin makamlarının Cehennem ateşi olması, üçüncüsü; o gibi zalimlerin yardımcıları olmamasıdır. Beyzavi'nin beyanı veçhile şefaat edecek yardımcıya malik olamamalarının sebebi; müşriklerin şirkleri sebebiyle zulümleri olduğundan zalim olduklarını tescil ve âleme ilânla zemmetmek için zamir mevziinde ism-i zahir varid olmuştur. Çünkü; (jdlUJJUj jLaJİ^* ) yerinde ( ^Lal^r'^ ) denilebilirdi. Ve lâkin zâlim oldukları beyan olunmazdı. Hulâsa; Hz. İsa'ya ilâhtır diyen kimselerin muhakkak kâfir oldukları ve İsa (A.S.)'ın kavmine «Benim ve sizin Rabbımız olan Allahü Tealâ'ya ibadet edin» diyerek vesâyâda bulunduğu ve bu vesâyâsmda kendisiyle onlar beyninde ubudiyet mertebesinde bir farkları olmadığına işaretle kavmini irşada çalıştığı ve sirkeden kimseye Cennet'in haram olup onun bedelinde müşriklerin makamları Cehennem ateşi olduğu ve bu misilli bâtıl itikaadı irtikâp edenler zalim olup zalimlerin azaptan kurtaracak yardımcıları olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:73

Vacip Tealâ Nasara'dan bir fırkanın ahvalini beyandan sonra diğer fırkanın ahvalini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Kasara'dan bazıları Hz. İsa'ya (hâşâ) «Allah'tır* dedikleri ve onlar bu sözleriyle kâfir oldukları gibi onlardan bazıları da «Allahü Tealâ üçün üçüncüsüdür» dediler ve bu sözleriyle onlar da kâfir oldular. Halbuki vücutta ve sıfatta bihakkın mabud olmadı, illâ Allahü Tealâ oldu ve vahdaniyetle muttasıf ancak odur. Onun gayrı mabudun bilhak yoktur. Ve eğer «Allahü Tealâ üçün üçüncüsüdür» diyenler bu sözlerinden dönmez ve bu itikaddan vazgeçmezlerse onlardan kâfir olanlara elbette azab-ı elîm dokunur ve azaptan kurtulamazlar. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Nasara'dan bu sözü söyleyenler Merküsiye ve Nasturiye fırkalarıdır. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu sözden maksatları İki veçhile tevcih olunur: Birincisi; Allah üçtür. Zira; Allahü Tealâ ile Hz. İsa ve validesi üçü de ilâhtır. Allahü Tealâ onlardan üçüncüsüdür', demekle şirk etmektir. İkincisi; Allahü Tealâ cevher-i vahiddir. O cevherin de üç esası vardır. E b ki, zattır. İ b n ki, kelimedir. R uh - ul Kudüs ki, hayattır. Kelime cesed-i İsa ile karıştı. Şu halde (eb ilâh, İbn ilâh, ruh ilâh) bunun üçü şey-i vahiddir demekle şirk etmişlerdir. Halbuki, bu mezheb bedahet-i akılla bâtıldır. Zira; hadis olan İsa (A.S.) ve validesi ilâh olamadıkları gibi üç şeyin bir şey olması dahî olamaz. Binaenaleyh; bunların cümlesi bâtıl ve iftira alâlah-tır. Bu itikadlarmı Vacip Tealâ vücutta ve zât ve sıfatta ancak ilâhın bir olduğunu beyanla iptal etmiş ve bu sözlerinden dönmezlerse onlara elbette azab-ı elîm isabet edeceğini beyanla Nasara'yı aklın ve mantıkin iktizasına davet etmiştir.

Maide 5:74

Vacip Tealâ Nasara'dan bazı fırkaların batıl itikadlarmı beyan ettiği gibi vahdaniyet zahir olduğu halde tâib ve müstağfir olarak tevhidi kabul etmediklerinden dolayı tekdire müstehak olduklarını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; her kulun Rabbine karşı kusuruna nedametle tevbe etmesi lâzım olduğu gibi bilhassa Nasara gibi şu açık küfrü irtikâb edenlerin daha ziyade nedamet ve istiğfar etmeleri lâzımdır. Şu halde onlar irtikâb ettikleri şirke nedamet-i tâmmeyle nedamet ve tevbe etmezler mi? Ve şerik ve nazîrden münezzeh olan Vacip Tealâ'nm şanına lâyık olmadık iftiralarda bulunurlar da istiğfar etmezler mi? Halbuki kusurunu itiraf ederek tevbe eden kimselere Allahü Tealâ merhamet eder ve istiğfar edenlerin günahlarını afla mağfiret buyurur. Binaenaleyh; affettiği kullarını günahlarıyla muahaze etmez, belki lutfu insanıyla muamele eder. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet, istifham suretinde emir ve tevbe etmediklerinden dolayı Nasarâ'yı tevbih-tir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Tevbeleri-nîn kabul olunacağına işaret için Vacip Tealâ gafur ve rahim olduğunu tasrih etmiştir. Tevbe icab eden günahları işleyen kimselerden tevbe etmeyenlerin halleri taaccübe şayan olduğuna işaret için taaccüb ve inkâra delâlet eden hemze-i istifham varid olmuştur.

Maide 5:75

Vacip Tealâ Nasara'dan bazı fırkaların itikaad-ı batıllarını beyandan sonra itikadlârınm butlanını ispat etmek üzere buyuruyor. Yani; İsa (A.S.) sair resuller gibi Allah'ın bir resulüdür. Binaenaleyh; sair rusul-ü kiramı Allahü Tealâ birtakım mu'cizâtla âhad-i nâs'tan mümtaz ve kendi tarafından müeyyed kıldığı gibi Isa (A.S.)'ı da mümtaz ve müeyyed kılmıştır. Şu halde sair enbiya (A.S.)'a mümtaz olduklarından dolayı ilâh demlemediği gibi İsa (A.S.)'a dahî ilâh demlemez. Çünkü; hepsi bir cins ve neviden oldukları cihetle biri hakkında caiz olmayan şey diğeri hakkında dahî caiz olamaz. İsa (A.S.)'dan evvel nübüvvet dâvalarını ispat ederek birçok resuller geçti ve İsa (A.S.)'m validesi sözünde sadıka sair kadınlar gibi bir kadındır. Her ikisi yani oğlu ve validesi sair insanlar gibi yemek yer, su içer ve sair ihtiyacât-ı beşeriyeye muhtaçlardır. Ey Nasara! Eğer sizin dediğiniz gibi (hâşâ) ilâh olsalardı bu gibi şeylere muhtaç olmazlardı. Çünkü; ülûhiyet yiyip içmekten übüvvet ve bünüvvetten ve sair ihtiyaç emmaresi olan şeylerden münezzehtir. Ey Resul-ü Ekrem! Sen nazar et bak ki, İsa (A.S.)'la validesinin ülûhiyete liyakatları olmadığına ve bizim vahdaniyetimize delâlet eden delilleri biz onlara nasıl beyanederiz ve sonra tekrar bak ve nazarını ve taaccübünü tezyid et tekrar bak ki, Nasara Hz. İsa'ya ilâh demekle nasıl iftira ve ülûhiyete lâyık olmadık şeyleri isnada nasıl cüret ve tarîk-ı haktan bâtıla nasıl sarf-ı aklederler. Halbuki Hz. İsa'nın yedinde vefat etmiş kimse diril-mişse Hz. Musa'nın yedinde de kurumuş asâ dirildi ve yılan oldu. Kezalik Hz. İsa babasız doğmuşsa Hz. Âdem de hem babasız hem de anasız halkolundu. Binaenaleyh; Hz. İsa'nın hâli beşeriyette emsali sebketmemiş birşey olmadığından ülûhiyetini itikaad edecek kadar hayret ve tereddüd edecek bir hali yoktur. Şu halde Na-sara'yı şüpheye düşürecek birşey olmadığından kabule şayan bir Özürleri de yoktur. Hz. Meryem'in günahlardan kemaliyle içtinab ettiğine ve me-rasim-i ubudiyeti edâ etmekte sa'yü gayretine işaret için sıddîka unvanıyla tavsif olunmuştur. Vacip Tealâ bu âyette nasaranm mezheplerini üç veçhile iptal etmiştir. Birincisi; Hz. isa'nın validesi olmasıdır. Çünkü; validesi olan zat hadis olur ve hadis olan elbette ilâh olamaz. İkincisi; sair efrad-ı beşer gibi taama ve o taamı hazma muhtaç olmasıdır. Taama İhtiyaç ülûhiyete münafidir. Üçüncüsü; sair resuller gibi taraf-ı ilâhiden resul olarak gönderilmesidir. Çünkü; taraf-ı ilâhiden kullarını irşad için resul olarak gönderilen elbette ilâh olamaz. Binaenaleyh; İsa (A.S.)'la validesinin taama muhtaç ve sair beşeriyetin muttasıf oldukları hallerle muttasıf olduklarını beyanla Nasara'nm hamakatlarına işaret olunmuştur. Nasara'nm bu gibi akide sahiplerinin mezhepleri ukalâ nazarında hayret ve taaccübü mucip olduğundan Nasara'nın mezheplerini işitenleri taaccübe sevketmek için iki defa cümleleriyle nazar-ı dikkati celb ve taaccübe şayan bir akide olduğuna işaret etmiştir. Hulâsa; Hz. İsa'nın kendinden evvel geçen resuller gibi bir resul olup ülûhiyet sıfatıyla muttasıf olmadığı ve validesinin akidesi ve ibadeti tam, sıddîka bir kadın olduğu ve onların sair efrad-ı beşer gibi taam edip ve taama muhtaç oldukları, ve Cenab-ı Hakkın bu hususa dair delilleri beyanettiği ve Nasara'nın taaccüp ve hayreti mucip ifk ve iftirada bulundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:76

Vacip Tealâ Nasara'nın mezheplerinin bâtıl olduğuna dair de-lil-i âhari beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; mülkünde müstakil ve melekûtunda hiç kimsenin iştiraki yoktur ve herkesin ibadetine lâyık ve müstehak odur. Beyzavi'nin beyanı veçhile Nasara'dan bazıları Hz. İsa'nın ülûhiyetini itikaad ederek ibadet ettiklerinden. da bulunan lâfzı bilûmum mabudât-ı bâtılaya şamil olduğu gibi Hz. İsa'ya da şâmildir. Çünkü; Hz. İsa mabud olmadığı gibi bizzat menfaat veya mazarrat îkaaına dahî kaadir değildir. Ve ancak herşeyin halikı Allahü Teaiâ'dır. Binaenaleyh Nasara'nın bu cihetle dahi mezhepleri batıldır. Yani; «İsa (A.S.) mabud değildir. Zira; nefi' ve dârra malik olamaz. Ve nef'ü dârra malik olamayan mabud olamaz. Binaenaleyh; İsa (A.S.) da mabud olamaz» demektir. Şu halde İsa (A.S.) Vacip Tealâ'nın insanıyla bazı harikuladeye mucize olarak malikse de binefsihi bir kimsenin menfaat ve mazarratına malik olmadığına işaret için Hz. İsa'nın zatından lafzıyla tâbir olunmuştur. Mazarratı defetmek menfaati celbetmekten evlâ olduğuna işaret için âyette mazarrat menfaat üzerine takdim olunmuştur. Fena itikad sahiplerini tehdid için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde herkesin sözünü işitip itikaadım bildiğini beyanrtmiştir. Hulâsa; mabudun nef'ü dârra kaadir olmak şanından olduğu ve nef'ü dârra malik olmayan şeye ibadetin batıl olup ibadet edenlerin tevbihe müstehak oldukları ve Allah'ın herkesin sözünü işitip kime ibadet ettiğini bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:77

Vacip Tealâ Yehûd ve Nasara'nın akidelerini beyanettiği gibi her iki fırkaya hakkın gayrı ahkâmı irtikâb etmemelerini tavsiye etmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile guIüv ; bir-şeyde ifrat ve tefrit edip haddini tecavüz etmektir. Meselâ Hz. İsa hakkında Nasara'nm gulüvvü; kadrinin fevkina takdiriyle ülûhiye-tini itikaad ederek ifrat etmeleridir. Yehûd'un gulüvvü; kadrini tenzil edip şân-ı nebevilerine nakîse verecek şeyler isnadıyla hakk-ı nebevilerinde tefrit etmeleridir. Binaenaleyh; her iki millet İsa (A.S.) hakkında haddini tecavüz etmişlerdir. Çünkü; birisi me-dihte ifrat, diğeri zemde tefrit etmiştir. Yahut Nasara'nm dinlerinde gulüvleri; Hz. isa'ya Allah'ın oğludur veya ma'bûddur demeleri, Yahudilerin dinlerinde gulüvleri; Üzeyr (A.S.)'a Allah'ın oğludur demeleridir. Binaenaleyh; her iki fırka da nebileri hakkında haddini tecavüz ederek haklarında lâyık olmadık şeyleri isnadla itikaad-ı bâtılı irtikâb etmişlerdir. Amma dini nâs arasında kararlaştırıp yerleştirmek için fazlaca gayretle gulüv; hak olduğundan Cenab-ı Hak, hakkın gayrı olan bir gulüvden nehyetmiştir. Çünkü; hakkın gayrı olan gulüv, dine şüphe idhal etmek ve delâili saklamak ve dinin harici olan şeyleri dinden addeylemek ve birtakım ebatılm tervicine sa'yetmek ve masum zevat-ı kirama iftirada bulunmak suretiyle olduğundan Cenab-ı Hak bunların cümlesinden nehyetmiştir. Âyet her ne kadar ehl-i kitaba hitap olarak varid olmuşsa da bilûmum insanları emr-i dinde haddini tecavüzden nehyetmektir. Çünkü; itikaadiyâtta ifrat ve tefrit su-retleriyle haddini tecavüz haramdır. Vacip Tealâ bu âyette dâll olan kavmin arzularına ittibadan nehyetmiştir. Çünkü hava; delilsiz şehevât-ı nefsaniyeye ittiba etmektir. Binaenaleyh; delil-i şer'iye müstenid olmaksızın insanların arzularına muvafık ihdas ettikleri mezheplerin cümlesi bâtıldır. İşte şu esasa binaen Kur'ân'm hangi âyetinde hava lâfzı zikrolunursa makaam-ı zemde tekdir ve tevbihi müş'irdir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile havalarına ittibadan nehyolu-nan kavmi; Vacip Tealâ üç sıfatla zemmetmiştir: Birincisi; dâll olmaları, ikincisi; kendilerinin dalâletleriyim iktifa etmeyip gaynları da idlâl ederek yoldan çıkarmaları, üçüncüsü; dalâlet üzerine ısrar edip dalâletlerini terk etmemeleridir ki, kendi tarîklarmı sevap görüp ihtida cihetine asla meyletmezler demektir. Bu hâl, rahmet-i ilâhiyeden uzak ve azaba yakın bir tarîk olduğundan ittibadan nehye illet olarak Vacip Tealâ dalâletlerini beyan etmiştir. İki dalâletten birincisi dinden ikincisi Cennet'in tarîkmdan çıkmak olduğundan dalâletlerini zikirde tekrar yoktur. Hulâsa; emr-i dinde hak olmayan birşeyi dinden addetmek suretiyle haddini tecavüz etmek ve tarîk-ı haktan çıkmış bir kavmin arzusuna ittiba eylemek caiz olmadığı ve o kavme ittiba etmek tarîk-ı haktan çıkmak olduğu bu âyetten müstefad olan feva-id cümlesindendir.

Maide 5:78

Vacip Tealâ dinde gulüv etmekten nehyettiği gibi Benî İsrail'den Hz. Dâvûd zamanında lanet olunanları dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Benî İsrail'den küfrü irtikâb edenler, Hz. Davud'un ve İsa (A.S.) ki, Meryem (R.A.)'ın oğludur, onların lisanları üzerine dergâh-ı ülûhiyetten tardolundular. İşte şu lanetin sebebi; onların mütemadiyen isyan edip dinlerinde haddini tecavüzle dinden olmayan şeyleri diyanetten addederek birtakım batıl şeyleri irtikâpla işlemiş oldukları günahlardan vazgeçmeyip devam üzere işlemeleridir. Ve ne kadar fena oldu onların işlemiş oldukları kaba-hatları. Zira; dünyada lanetlerine ve âhirette azaplarına sebep olmuştur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ashab-ı lanet; ikidir: Birincisi; ashab-ı şehittir ki, (İyle) karyesi ahali-sidir. Hz. Dâvûd zamanında onların bazı günahına binaen Vacip Tealâ Cumartesi ;günü balık avlamaktan nehyetti. Dâvûd (A.S.) onlara tebliğ ve nasihat etmişse de söz dinlemediler. Allahü Tealâ onların suratlarım maymun suratına tebdil etti. Bunların ahvaline dair tafsilât (Sûre-i A'raf)'ta geleceğinden bu makamda bu kadarla iktifa olunmuştur. Ashab-ı lanetten ikincisi; ashab-ı mâidedir ki, İsa (A.S.) zamanında mucize suretiyle semadan nazil olan mâideden yediler, sonra iman etmediler. Binaenaleyh"; Cenab-ı Hak onların suratlarını hınzır suratına tahvil etmiştir. Lisan-ı Dâvûd ve İsa (A.S.)'larla murad; onların kitapları ve şeriatlarıdır. Yehûd kavmi enbiya neslinden olmakla iftihar etmelerine bedel Cenab-ı Hak enbiya lisanıyla lanet olunduklarını beyan etmiştir ki, enbiya-yı ızâm neslinden olmakta fayda olmadığını bilsinler ve babalarının şerefinden kendilerine bir menfaat olmadığını anlasınlar. Onları bazıları bazılarına münkerâtla emir ve günahlarından vazgeçirmemeyi birbirlerine tavsiye ettiklerine işaret için iki kimse arasında iştirake delâlet eden tefâul babından varid olmuştur. Yani; «onlar günahlarını terketmemeyi birbirine tavsiye eder ve günahtan vazgeçmezler» demektir. Hulâsa; Benî İsrail'den kâfir olanların gerek Hz. Dâvûd ve gerek Hz. İsa'nın kitaplarında lanet olundukları ve bu lanetin sebebi onların isyanları ve dinlerinde haddini tecavüzleri olduğu ve tecavüzâttan vazgeçmedikleri ve masiyette devam etmek ve teca-vüzatta bulunmak gibi ef allerinin gaayet çirkin olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:79

Vacip Tealâ dinde gulüv etmekten nehyettiği gibi Benî İsrail'den Hz. Dâvûd zamanında lanet olunanları dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Benî İsrail'den küfrü irtikâb edenler, Hz. Davud'un ve İsa (A.S.) ki, Meryem (R.A.)'ın oğludur, onların lisanları üzerine dergâh-ı ülûhiyetten tardolundular. İşte şu lanetin sebebi; onların mütemadiyen isyan edip dinlerinde haddini tecavüzle dinden olmayan şeyleri diyanetten addederek birtakım batıl şeyleri irtikâpla işlemiş oldukları günahlardan vazgeçmeyip devam üzere işlemeleridir. Ve ne kadar fena oldu onların işlemiş oldukları kaba-hatları. Zira; dünyada lanetlerine ve âhirette azaplarına sebep olmuştur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ashab-ı lanet; ikidir: Birincisi; ashab-ı şehittir ki, (İyle) karyesi ahali-sidir. Hz. Dâvûd zamanında onların bazı günahına binaen Vacip Tealâ Cumartesi ;günü balık avlamaktan nehyetti. Dâvûd (A.S.) onlara tebliğ ve nasihat etmişse de söz dinlemediler. Allahü Tealâ onların suratlarım maymun suratına tebdil etti. Bunların ahvaline dair tafsilât (Sûre-i A'raf)'ta geleceğinden bu makamda bu kadarla iktifa olunmuştur. Ashab-ı lanetten ikincisi; ashab-ı mâidedir ki, İsa (A.S.) zamanında mucize suretiyle semadan nazil olan mâideden yediler, sonra iman etmediler. Binaenaleyh"; Cenab-ı Hak onların suratlarını hınzır suratına tahvil etmiştir. Lisan-ı Dâvûd ve İsa (A.S.)'larla murad; onların kitapları ve şeriatlarıdır. Yehûd kavmi enbiya neslinden olmakla iftihar etmelerine bedel Cenab-ı Hak enbiya lisanıyla lanet olunduklarını beyan etmiştir ki, enbiya-yı ızâm neslinden olmakta fayda olmadığını bilsinler ve babalarının şerefinden kendilerine bir menfaat olmadığını anlasınlar. Onları bazıları bazılarına münkerâtla emir ve günahlarından vazgeçirmemeyi birbirlerine tavsiye ettiklerine işaret için iki kimse arasında iştirake delâlet eden tefâul babından varid olmuştur. Yani; «onlar günahlarını terketmemeyi birbirine tavsiye eder ve günahtan vazgeçmezler» demektir. Hulâsa; Benî İsrail'den kâfir olanların gerek Hz. Dâvûd ve gerek Hz. İsa'nın kitaplarında lanet olundukları ve bu lanetin sebebi onların isyanları ve dinlerinde haddini tecavüzleri olduğu ve tecavüzâttan vazgeçmedikleri ve masiyette devam etmek ve teca-vüzatta bulunmak gibi ef allerinin gaayet çirkin olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:80

Vacip Tealâ geçmiş olan Yahudileri zemmettikten sonra za-man-ı saadette bulunanların müşrikleri dost ittihaz etmeleriyle zemmetmek üzere buyuruyor. Bu âyette kâfirler le murad; müşrikler ve müşrikleri dost ittihaz eden Yahûdilerdir. Çünkü; Yahudiler Resulullah'a adavet için müşrikleri dost tutar ve Resulullah ve Müslümanlar aleyhine teşrik-i mesaî ederlerdi. Cenab-ı Hak onların amellerinin neticesi gazab-ı ilâhî olup neticesi gazab olan amellerinin gaayet fena olduğunu beyan buyurmuştur. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Medine Yahudileri Resulullah'la muharebeye ittifak etmek üzere Mekke'ye elçiler gönderdikleri ve müşriklerle akd-i ittifak ettikleri ve (Hendek) gazasında müşriklerle beraber ehl-i İslam aleyhine muharebeye çıktıkları tarihen malûm bir hakikattir. Hulâsa; ehl-i kitaptan çoklarının müşriklerden dost ittihaz ettikleri ve âhirette nefisleri için takdim eyledikleri amellerinin neticesi gazab-ı ilâhî olduğu ve kâfirleri dost ittihaz etmek gazab-ı İlâhiyi mucip bulunduğu ve onların azab-ı ilâhide muhalled olacaüan ayetten müsteiad olan îevaid cümlesindendir.

Maide 5:81

Vacip Tealâ Yahudilerin müşrikleri dost ittihaz etmelerinin sebebi onların adem-i imanları olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; müşrikleri dost ittihaz etmişlerdir. Zira fasıkm şanı; fasıkı dost ittihaz etmektir. Tevrat-ı Şerifte müşrikleri dost ittihaz etmekten şiddetle nehyolduğu halde Yahudilerin müşrikleri dost ittihaz etmeleri Tevrat'ın ahkâmına riayetleri olmadığına ve Resulullah'a muhalefetten maksatları din-i Musa'yı takrir olmayıp ancak avam-ı nâs'a karşı riyasetlerini muhafaza olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; onların rüesasmm mansıplarını muhafaza, için ma'kul ve gayrı ma'-kul her tarîka teşebbüs ettiklerine ve türlü fenalığı irtikâb etmekten çekinmediklerine ve tarîk-ı müstakimden bükülliye çıktıklarına işaret için Cenab-ı Hak onları fısk lafzıyla tavsif buyurmuştur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyette ikinci bir tevcih daha vardır. Yani «Eğer Yahudilerin dost ittihaz ettikleri müşrikler Allah'a ve resulüne iman etmiş olsalardı Yahudiler diğer Müslümanlar gibi onları da dost ittihaz etmezlerdi» demektir ki, bu tevcihte Yahudileri zem, daha ziyadedir. Çünkü; bu tevcihe nazaran «Müşriklere muhabbetleri şirklerine binaen» demektir. Şu halde, müşrikleri şirklerinden dolayı dost ittihaz etmek akim ve mantığın harici olduğundan, hamakat ve cehaletleri daha ziyade meydana konmuştur. Hulâsa; ehl-i kitabın müşrikleri dost ittihaz. etmeleri onların Allah'a ve resulüne iman etmediklerinden olduğu ve imanları olsa dost ittihaz etmeyecekleri ve ehl-i kitabın çoklarının fâsık oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:82

Vacip Tealâ Yahudilerin ahval-i seyyielerini beyandan sonra ehl-i imana buğz ve adavetleri her milletin adavetinden ziyade olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor.

Maide 5:83

Vacip Tealâ Nasara içinde âlimler ve âbidler olduğunu ve İslama yakın olduklarını beyan ettiği gibi onların Kur'ân'ı işittiklerinde vâki' olan teessürlerini dahî beyarietmek üzere buyuruyor: Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette resul ile mu-rad; âhir zaman peygamberidir. İnzal olunan şeyle murad; Kur3 ân'dır. İşitmekle gözlerinden yaşları ak a n î * r la murad; Nasara'mn âlimleri ve âbidleridir, Âyet-i kerime, Hz. Ca'fer tarafından Sûre-i Meryem'den Necaşi huzurunda okunan Kur'ân'dan teessürleri neticesi gözlerinden akan yaşları tasvir etmiştir. Çünkü; Ca'fer Hazretleri Sûre-i Meryem'i okuyup bitirinceye kadar Necaşi ve ashabının gözyaşı döktükleri mervidir. Hatta ağlamakta ileri gîdip şiddetle gözlerinden yaşların aktığına işaret için feyezan; nefsi gözlere isnad olunmuştun Ağlamalarına Kur'ân'm hak olduğunu bilmeleri sebeb olduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Çünkü; Kur'ân'm hak olduğunu bilmeseler teessür etmezlerdi. İşittikleri Kur'ân'a iman etmekle beraber hak olduğuna şehadet için kendilerinin hakka şe-hadet eden ve makbul-üşşehade olan kullardan olmalarını Cenab-ı Hak'tan istirham ettiler. Şahitler le murad; ümmet-i Muhammedi'dir. Zira; ümmet-i Muhammedin ümmet-i adil olduğundan yevm-i kıyamette sair ümmetler aleyhlerine şehadet edecekleri beyan olunmuştu. Bazı rivayette Necaşi huzurunda Hz. Cafer'in «Sûre-i Meryem» ve «Sûre-i Tâhâ»'nm bazı âyetlerini okuduğunda Neca-şi'nin vüzera ve vükelâsından ve sair saray halkından yetmiş kişi kadar mevcut olduğu ve hepsine rikkat-ı kalp geldiği mervidir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak Necaşi ve etbaını rikkat-ı kalp ve havf u haşyetle ve hakkı bildiklerini ye kabul ettiklerini beyanla sena etmiştir.

Maide 5:84

Vacip Tealâ Nasara'nm evsaf-ı memduhalarından bazı aharı dahî beyanetmek üzere buyuruyor: Yani; Nasara'dan âlim ve âbidler Kur'ân'ı işitince gözlerinden yaşlar akıtarak «Ya Rabbi! Bizi şahitlerle yaz» dedikleri gibi ikinci sözleri de «Bize ne oluyor ve ne gibi mâni var ki, biz Allah'a ve bize haktan gelen ahkâma iman etmeyelim; maahaza amel-i saliha muvaffak olan kavimle beraber Rabbınıızın bizi Cennetine ithal edeceğini ümid ederiz. İşte bu ümide binaen iman etmemiz vaciptir» dediler ve bunun üzerine Necagi ve onun emsali Nasara iman ettiler. Beyzavi'nin beyanı veçhile 'daki lâfzı istif-ham-ı inkârıdır. Yani; iman etmeye sebep ve dâî varken iman etmemeyi inkâr içindir. Çünkü; kavm-i sâlihle Cennet'e girmeyi ümid etmek imana sebebi kavidir. Böyle, sebeb-i kavî varken iman etmemek emr-i münker ve müsteb'ad demektir. Binaenaleyh; birşeyin sebeb-i kavisi oldukça hilafını irtikâb etmek elbette emri münkerdir.

Maide 5:85

Vacip Tealâ Nasara'dan iman edenlere sevap verdiğim beyan etmek üzere buyuruyor: Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet, mücerret kelime-i tevhidi okumakla sevaba müstehak olduklarına delâlet ederse de bundan evvelki âyette beyan olunan, evsaf-ı memduhaları kalplerinde olan ihlâslarma delâlet ettiği cihetle bu âyet, kelime-i tevhidi ikrara ve evvelki âyet de kalbe ihlâsa ve tasdika delâlet ettiğinden imanda; ikrar-ı lisanı ve ta$dik-i kalbi lâzım olduğuna delâlet ettiği gibi sevabın husulü dahî imanın tekemmülüyle olacağına delâlet eder. İ m a n % n tekemmülü ise kalple Usanın nokta-i tevhidde ittifak etmeleriyle hâsıldır. Vacip Tealâ Cennet'in nimetleri erbab-ı ihsanın cezası olduğunu beyanla, fâsıkın Cennetle girip Cehennem'de muhalled kalmayacağına işaret etmiştir. Çünkü ibadette ihsan; tasdik-i kalbî ve ikrar-ı lisanîdir. Tasdik-i kalbî ve ikrar-ı lisanî fâsıklarda da mevcut olduğundan onlar da erbab-ı ihsandandır. Binaenaleyh; Cennet'e gireceklerdir. Gerçi fâsıklar aff-ı ilâhi taalluk etmedikçe günahları kadar Cehennem'de yanacaklarsa da akıbet imanlarının mükâfatını görmek için Cennet'e gireceklerdir. Fakat sevap; iman üzere terettüb ettiğinden imanı olmayanlar sevaptan ve Cennet'ten mahrumlardır. , Beyzavi'nin beyanı veçhile bu dört âdetin Necaşi ve ashabı haklarında nazil olduğu ve çünkü; bundan evvel beyan olunduğu veçhile Hz. Ca'fer'in okuduğu Kur'ân'a ağlaşıp iman ettiklerini Cenab-ı Hak resulüne beyan ve onların hallerini tasvir için bu dört âyeti inzal buyurduğu mervidir. Hulâsa; Nasara'dan bir cemaatın ihlâs üzere iman ve imanlarının kabulünü Rablarmdan istirham ve Cennet'e duhullerini ümid ettikleri ve Cennet'e girmek talebiyle söyledikleri sözleri sebebiyle müsâb ve diğer cemaatın küfür üzere ısrar edip ashab-ı cahîmden oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:86

Vacip Tealâ Nasara'dan iman edenlere sevap verdiğim beyan etmek üzere buyuruyor: Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet, mücerret kelime-i tevhidi okumakla sevaba müstehak olduklarına delâlet ederse de bundan evvelki âyette beyan olunan, evsaf-ı memduhaları kalplerinde olan ihlâslarma delâlet ettiği cihetle bu âyet, kelime-i tevhidi ikrara ve evvelki âyet de kalbe ihlâsa ve tasdika delâlet ettiğinden imanda; ikrar-ı lisanı ve ta$dik-i kalbi lâzım olduğuna delâlet ettiği gibi sevabın husulü dahî imanın tekemmülüyle olacağına delâlet eder. İ m a n % n tekemmülü ise kalple Usanın nokta-i tevhidde ittifak etmeleriyle hâsıldır. Vacip Tealâ Cennet'in nimetleri erbab-ı ihsanın cezası olduğunu beyanla, fâsıkın Cennetle girip Cehennem'de muhalled kalmayacağına işaret etmiştir. Çünkü ibadette ihsan; tasdik-i kalbî ve ikrar-ı lisanîdir. Tasdik-i kalbî ve ikrar-ı lisanî fâsıklarda da mevcut olduğundan onlar da erbab-ı ihsandandır. Binaenaleyh; Cennet'e gireceklerdir. Gerçi fâsıklar aff-ı ilâhi taalluk etmedikçe günahları kadar Cehennem'de yanacaklarsa da akıbet imanlarının mükâfatını görmek için Cennet'e gireceklerdir. Fakat sevap; iman üzere terettüb ettiğinden imanı olmayanlar sevaptan ve Cennet'ten mahrumlardır. , Beyzavi'nin beyanı veçhile bu dört âdetin Necaşi ve ashabı haklarında nazil olduğu ve çünkü; bundan evvel beyan olunduğu veçhile Hz. Ca'fer'in okuduğu Kur'ân'a ağlaşıp iman ettiklerini Cenab-ı Hak resulüne beyan ve onların hallerini tasvir için bu dört âyeti inzal buyurduğu mervidir. Hulâsa; Nasara'dan bir cemaatın ihlâs üzere iman ve imanlarının kabulünü Rablarmdan istirham ve Cennet'e duhullerini ümid ettikleri ve Cennet'e girmek talebiyle söyledikleri sözleri sebebiyle müsâb ve diğer cemaatın küfür üzere ısrar edip ashab-ı cahîmden oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:87

Vacip Tealâ Yehûd ve Nasara'nın bazı hallerini beyan ettiği gibi ehl-i imana vesâyâ suretiyle ahkâm-ı ilâhiyeden bazılarını dahî beyanetmek üzere buyuruyor : Yani; ey müminler! Ahkâm-ı ilâhiyeye tecavüz ederek kendi kendinize helâli haram kılmayın. Zira helâli haram kılmak suretiyle ahkâmına tecavüz edenlere Allahü Tealâ muhabbet etmez. Vacip Tealâ bundan evvel Nasara'nın dünyadan i'raz eden ruhbanlarının Yahudilerin ahvaline nazaran halleri daha iyi olduğunu beyanla sena etmekle huzuzât-ı nefsaniyeyi kırmak lâzım olduğuna zımnen işaret edince bütün bütün dünyadan i'raz ederek zühd ve takvada ifratın caiz olmadığını beyan etmek ve nefsi mi-zac-ı itidâlîsinden çıkarmak ve yemekten, içmekten kesilmek bün-ye-i insaniyeyi tahribe badi olduğundan helâli nefsine haram, kılmakla perhiz etmekten Cenab-ı Hak kullarını nehyetmemiştir. Zira; Cenab-ı Hak insanlarda ve bilcümle hayvanatta emzice halket-ti ve sanayi-i garibe ve bedâyi-i acîbe icad buyurdu ki, ilim, kudret, irade ve sair evsaf-ı ilâhiyeye istidlal etsin ve ihsan etmiş olduğu nimetlerinden helâl olarak yeyip içmelf suretiyle hayatını idame ederek bünyesini helakten muhafaza ile Rabbine şükretsin. Çünkü hilkat-ı ilâhiyeden maksad-ı aslî; mizacını muhafazayla ibadete devam ve ubudiyetin vazifesini edâ etmektir. Binaenaleyh; bilkülliye riyazatla enva-ı lezâizden nefsini mahrum etmek, mizaç* itidalden çıkarmak ve maksadı fevtetmek olup bu ise caiz olmadığından Vacip Tealâ Allah'ın helâl kıldığını haranı kılmaktan neh-yetmîştir. Buna binaen şiddetle ruhbaniyet; kalbe ve dimağa zaaf iras ettiğinden fikri muhtel ve aklı müşevveş kılmakla saadet-i insaniyenin en büyüğü olan marifet-i ilâhiye ve tâât-ı sünhabiyeyi haleldar eder, bu ise, maksadı hilkata münafidir. Halbuki ruhbaniyet, dünyanın harabiyetine sebep olduğundan ve insanları sa'y ü amelden muattal kıldığından şeriat-ı islâmiyede ruhbaniyet yoktur. Zira şeriat-ı islâmiye; şeriatın beyanı dairesinde vazife-i ubu^ diyeti eda ile beraber sa'y ü amel üzere müesses bir şeriat olduğundan ruhbaniyeti külliyen menetmiştir. Zira; ibadeti eda etmekle beraber umur-u dünyaya çalışmak hem dünya hem de âhi-ret saadetine sa'y olduğundan insanın en büyük saadetidir. «Allah'ın helâl kıldığını haram" kılmayın» demek, «Riyazatla, nezir ve yeminle helâl olan şeyin hürmetini iltizam. etmeyin ve kalbinizle itikad ve lisanınızla ikrar dahî eylemeyin)) demektir. Yahut «Mal-i mağsubu memlûke ve necis olanı tâhire karıştırıp helâl olan malınızı haram kılmayın ve helâli beyan olunan şu suretlerden birisiyle haram kılıp hudud-u ilâhiyeyi tecavüz etmeyin» demektir. Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; Ashab-ı Resulullah'tan birçok kimselerin dünyadan bükülliye i'raz etmek niyetinde bulunmalarıdır. Çünkü; Resulullah birgün ashabına kıyametin şiddetinden bahsedince ashaptan birçok kimseler (Osman b. Maz'un)Jun evinde toplanarak daimî oruç tutmak ve döşek üzerinde yatmamak ve nisvana yakın olmamak ve sair huzuzât-ı dünyeviyeden nefislerini menetmek üzere ittifak ederler. Bu azimleri sem-i Resulullah'a vasıl olunca Resulullah «Ben onlara böyle emretmedim. Zira; nefsin insan üzerinde hakkı vardır. Binaenaleyh; oruç tutun, yiyin, için, yatın, uyuyun, kalkın, namaz kılın. Ben de yerim, yatarım, uyurum, kalkarım, namaz kılarım, nisvana yakın olurum. Benim sünnetimden i'raz edenler benden değildir» buyuranca bu âyetin nazil olduğu mervidir. Hulâsa; Allah'ın insanlar için halkettiği nimetleri riyazat ve ruhbaniyetle veyahut yeminle ve nezirle insanların nefislerine haram kılmaları ve nimet-i dünyadan nefsini mahrum etmekle helâli haram gibi itikaad ederek haddini tecavüz etmeleri caiz olmadığı ve haddini tecavüz edenleri Allah'ın sevmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:88

Vacip Tealâ helâli haram kılmaktan nehyettiği gibi helâli yemekle emretmek üzere buyuruyor: Yani; Allah'ın rızıklarını nefsinize haram kılmayın. Belki, helâl ve tıyb olanları yiyin ve kendisine iman ettiğiniz Allahü Tealâ'dan korkun ve nefsinizi Allah'ın azabından vikaaye edin. Binaenaleyh; helâli haram kılmakla nefsinizi azaba müstehak kılmayın. Emirde asıl olan vücup ifade etmekse de bu âyette emir ibâha içindir. Helâl olan miktarı her türlü intifa caizse de intifadan en ziyade mühim olan yemek olduğundan Cenab-ı Hak «Helâlden ekledin» demiştir. Binaenaleyh; yemekle emir; başka cihetle inti-faa mânı değildir. Helâli, tıyb'le kaydetmek eklinde şer'an mahzur olmayıp helâl olduğu gibi tab'an istikrah olunacak birşey de olmayıp tıyb olarak, yani tabiatınız seve seve yiyin demektir. Binaenaleyh; helâl olan şeyin kendi helâl olunca onun ekli dahi helâldir. Vacip Tealâ bu âyette israfı terke irşad ve rızkın bazısını ta-sadduka terğib için rızkın bazısını ekle delâlet eden lafzıyla irad buyurmuştur. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ba'z manâsına delâlet ettiğinden âyet; rızkın bazısını ekle delildir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile, insanların bütün sa'ylerinin hulâsası yemek olduğundan ittikaa ile emir, helâlden ekil ile emri te'kid içindir. Çünkü; herşeyde ittikaa lazımsa da ekil-de daha ziyade lâzımdır. Zira; her türlü sa'yin hulâsası ekil olduğundan ekilde muharrematı irtikâb etmek ihtimali ziyade olduğu cihetle Cenab-ı Hak helâldan ekletmekle emrini ittikaa emriyle te'yid etmiştir. İmanın muktezası ittikaa olduğuna işaret için "İman ettiğiniz Allah'a ittikaa edin» buyurmuştur. «Helâl ve tıyb ekledin» demek; «Necaset olan şeyler gibi tab-ı beşerin sevmeyeceği ve toprak gibi vücuda mazarrat verecek şeyleri ekletmeyin» demektir. . Hulâsa; helâl olan rızktan eklin helâl ve Allahü Tealâ'ya itti-kaanın vacip ve rızık hususunda muharremattan. ihtiraz etmek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:89

Vacip Tealâ helâl olan şeyleri yeminle ve nezirle haram kıl maktan nehyettikten sonra yeminin ahkâmını beyanetmek üzere buyuruyor: Yani; yemininizden hükm-ü şer'i taalluk etmeyen lağıvla sizi muahaze edip mesuliyet altına almaz. Lâkin ankasdin akdedip hilafını irtikâb ettiğiniz yeminlerinizle muahaze eder ve mesuliyet altına alır. Binaenaleyh; akdedip de hilafını irtikâpla hânis olduğunuz yemininizin kefareti orta halli evlât ve ehlinize yedirdiğiniz taamdan on kişinin karnını doyurmak veya on fakire elbise giydirmek veyahut bir köle âzâd etmektir. Yemin-i lağıv; zan üzere yemin edip zannın hilafı zuhur etmektir. Yemin-i lağva dair tafsilât Sûre-i Bakara'da geçtiği için burada tafsilâttan sarfınazar olunmuştur. Yemin-i akid ; bir işi işleyeceğine veyahut işlemeyeceğine yemin etmektir. Eğer yemininde sebat ederse dünyada ve âhirette birşey lâzım gelmez ve eğer yemininin hilafını irtikâb etmekle hânis olursa kefaret lâzım gelir. Kefaret de üç suretle olur ki, metn-i âyette tafsîlen beyan olunmuştur. Çünkü; akdettiği yemini bozmak insan için bir hata olduğundan o hatayı tamir için kefaret vacip olur ve kefaretle hatası setrolünur. Şu kadar ki, kefarette; yemininde hânis olan kimse muhayyerdir. İsterse on fakire yemek yedirir. İsterse elbise giydirir. İsterse köle âzâd eder ve eğer bunlardan aciz olursa üç gün oruç tutar. Bunlardan hangisini eda ederse üzerine vacip olan şeyi edâ ettiğinden mesuliyetten kurtulur. Taam hususunda a'lâ ve edna olduğu gibi gaayet az ve gaayet çok yiyenler bulunduğundan Ce-nab-i Hak kullarına kolaylık olsun için her hususta orta hali vacip kılmıştır. Kefaret verecek kimse fukaranın ihtiyacını def etmeyecek surette pek âdî bir miktarla baştan savmak cihetini ihtiyar etmek veyahut fakir olan kimse en a'lâsmı istemek ihtimallerine binaen her iki tarafın hukukunu muhafaza için Cenab-ı Hak kefaret verecek kimsenin evlâd ü ıyaline yedirdiği taamın evsatını vacip kılmıştır ki, borçlu ve alacaklı hukukuna razı olsun ve müşkülât çekmesinler. Taamı aynen vermek caiz olduğu gibi bir bedelini vermek de caizdir. Veya on fakiri bir günde it'am etmesi caiz olduğu gibi, bir fakiri on günde it'am etmesi de caizdir. Kisve ile murad; her tarafım ihata edecek bir libastır. Birkaç kat olmak lâzım değildir. İbadullah üzerine tekâlifte teshilât mat-lub olduğundan kefaret için verilecek şeylerden ehven olan taam takdim olunmuştur. Hulâsa; kasid olmayarak veyahut zan üzere vâki' olan yeminin hilafı zuhur ettiğinden lâğvolduğu cihetle muahaze olunmayacağı ve kefaret lâzım gelmeyeceği ve akdolunan yeminin hilafını işlediğinden kefaret lâzım geleceği bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir. Vacip Tealâ yemininde hânis olan kimse için üç şey ile kefaretin cevazını beyandan sonra bu üçten birini edadan âciz olanların kefaretini beyanetmek. Üzere buyuruyor: Ve o üç gün ise birbiri akabinde olup arada fasıla olmamak lâzımdır. Yani; eğer yemininde hânis olan kimse it'am-ı taam ve kisve ve köle âzâd etmekle yemininin kefaretini edaya muktedir olamazsa onun kefareti arası fasılasız üç gün oruç tutmaktır. İşte şu âyette beyan olunan dört suret; hânis olduğunuz yemininizin kefaretidir. Yemininizi hânis olmaktan muhafaza edin ki, kefarete muhtaç olmayasmız. Vacip Tealâ şu âyetlerde ahkâmını beyan ettiği gibi ahkâmına delâlet eden âyetlerini sizin şükretmeniz için beyan eder. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kefaret; hânis olduktan sonra vacip olur. Binaenaleyh; hânis olmazdan evvel kefaret verse sonra hânîs olsa hanefiye indinde caiz olmaz, tekrar kefaret vermesi vaciptir. Çünkü yeminini bozmaksızın verdiği kefaret; kefaret değildir. Yeminleri hıfzile emir; yemini az yapmak ve yemin ederse hânis olmamak yani yemini bozmaktan muhafaza eylemek ve hâ-nis olduktan sonra da kefaretle muhafaza etmektir. Şafiî indinde kefareti mümine vermek lazımsa da hanefiye indinde fakir zim-mîye dahî vermek caizdir. Vacip Tealâ bu misilli havadis-i beşerin ahkâmını beyan etmesi kullarını maslahatlarına irşad olup haklarında menfaat olan şeyleri tayin etmek ibadın işlerini teshil olduğu cihetle ni'net-i uzmâ olduğundan bu ni'metin şükrünü eda etmeleri için âyetlerini beyan ettiğini zikretmiştir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; bundan evvelki âyetlerde zikrolunduğu veçhüzere Ashab-ı ^Resulul-lah'tan birçok kimselerin dünya lezzetlerinden alâkayı kesmek üzere yemin edince Vacip Tealâ helâlinden merzuk oldukları rı-zıktan yemelerini emretmesi üzerine yemin edenler «Ya Resulal-lah! Bizim yeminlerimiz ne olacak?» demelerine binaen yeminlerin ahkâmını beyan için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Eğer bir emr-i hayrı terk etmek üzere yemin olmazsa yemininde sebat etmek lâzımdır. Amina bir emr-i hayrı terk etmek üzere yemin ederse o emr-i hayrı işlemekle yeminini bozup kefaretini vermesi vaciptir. Meselâ «Namaz kılmayacağım veya pederime söylemeyeceğim» diyerek yemin eden kimsenin yeminini bozup kefaretini verip namazını kılması veya pederine söylemesi vaciptir. Yani; eğer yemininde hânis olan kimse it'am-ı taam ve kisve ve köle âzâd etmekle yemininin kefaretini edaya muktedir olamazsa onun kefareti arası fasılasız üç gün oruç tutmaktır. İşte şu âyette beyan olunan dört suret; hânis olduğunuz yemininizin kefaretidir. Yemininizi hânis olmaktan muhafaza edin ki, kefarete muhtaç olmayasmız. Vacip Tealâ şu âyetlerde ahkâmını beyan ettiği gibi ahkâmına delâlet eden âyetlerini sizin şükretmeniz için beyan eder. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kefaret; hânis olduktan sonra vacip olur. Binaenaleyh; hânis olmazdan evvel kefaret verse sonra hânîs olsa hanefiye indinde caiz olmaz, tekrar kefaret vermesi vaciptir. Çünkü yeminini bozmaksızın verdiği kefaret; kefaret değildir. Yeminleri hıfzile emir; yemini az yapmak ve yemin ederse hânis olmamak yani yemini bozmaktan muhafaza eylemek ve hâ-nis olduktan sonra da kefaretle muhafaza etmektir. Şafiî indinde kefareti mümine vermek lazımsa da hanefiye indinde fakir zim-mîye dahî vermek caizdir. Vacip Tealâ bu misilli havadis-i beşerin ahkâmını beyan etmesi kullarını maslahatlarına irşad olup haklarında menfaat olan şeyleri tayin etmek ibadın işlerini teshil olduğu cihetle ni'net-i uzmâ olduğundan bu ni'metin şükrünü eda etmeleri için âyetlerini beyan ettiğini zikretmiştir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; bundan evvelki âyetlerde zikrolunduğu veçhüzere Ashab-ı ^Resulul-lah'tan birçok kimselerin dünya lezzetlerinden alâkayı kesmek üzere yemin edince Vacip Tealâ helâlinden merzuk oldukları rı-zıktan yemelerini emretmesi üzerine yemin edenler «Ya Resulal-lah! Bizim yeminlerimiz ne olacak?» demelerine binaen yeminlerin ahkâmını beyan için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Eğer bir emr-i hayrı terk etmek üzere yemin olmazsa yemininde sebat etmek lâzımdır. Amina bir emr-i hayrı terk etmek üzere yemin ederse o emr-i hayrı işlemekle yeminini bozup kefaretini vermesi vaciptir. Meselâ «Namaz kılmayacağım veya pederime söylemeyeceğim» diyerek yemin eden kimsenin yeminini bozup kefaretini verip namazını kılması veya pederine söylemesi vaciptir.

Maide 5:90

Vacip Tealâ tayyibâtm helâl ve tayyibâttan yemek mubah olduğunu beyan edince zaman-ı cahiliyede tayyibâttan ma'dud olan şarap ve kumarın helâl olan tayyibâttan hariç olduğunu beyanet-mok üzere buyuruyor: Yani; şarap, kumar ve putlar şeytan'ın ameli olunca bunlar sebebiyle şeytan sizin beyninize adavet koymak murad eder ki, bu adavet sizi evvelâ münazaaya sonra mukaateleye kadar götürür ve birbirinizi bigayrihakkm izrara sebep olur ve bunlarla da iktifa etmeyerek içkiyle ve kumarla sizi Allah'ın zikrinden ve dinin direği olan namazdan menetmek ister. Şeytan'ın hâli böyle olduğu size beyan olununca, bundan müteessir olarak bunlardan vazgeçer misiniz? Vazgeçin. Zira; bunları terketmek üzerinize vaciptir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile içki içen kimsenin maksadı ahbap ve yaranıyla ülfet edip onların muhabbetleriyle telezzüz etmekken-, 4>ilâkis çok kere bu maksat, hilâfına inkılâb eder. Zira; şarap aklı izale ve şehveti ve gazabı tezyid ettiği cihetle pek sevgili ahbap arasında münazaa ve mukaateleye sebep olduğundan şeytan da maksadına nail olur. Kumarda dahi hâl böyledir. Çünkü; aldanan kimse aldatırım ümidine binaen devam ettikçe mağlûp olur. Hatta hiçbir malı kalmayıncaya kadar devam eder; akıbet fakir düşer, miskin olur ve bu cihetle adavet tezayüd eder. Binaenaleyh; şeytan, şarap ve kumar vasıtasıyla insanlar arasında adavet ve fitne ateşlerini alevlendirir ve fitne ateşleri gittikçe artar ve binnetice hanümanlar harap ve nizam-ı âlem muhtel olur. Bu işte bu misilli ahval-i redie, umur-u dünyayı ihlâl ettiği gibi umur-u âhireti dahî ihlâl ettiğini beyan için Vacip Tealâ şey-tan'm bunlar vasıtasıyla zikrullahtan ve namazdan menettiğini beyan etmiştir. Çünkü; içki içen kimsenin aklı, içkiden hasıl olah sürür ve lezzet-i cismaniye ve şehevat-ı nefsaniyeyle meşgul olduğundan ibadetten bükülliye gaflet eder, zikrullahı ve namazı tamamiyle unutur. Binaenaleyh; âyetin âhirinde umur-u dünya ve umur-u âhireti ihlâl eden şarap ve kumardan vazgeçmelerini Cenab-ı Hak emretmiştir. Çünkü; zahirde sual ve istifham ise de, hakikatta bunlardan vazgeçmeyi emirdir. Yani «Siz bunlardan vazgeçmez misiniz? Geçmemeniz emr-i mün-kerdir. Binaenaleyh; vazgeçin» demektir. Şarap ve kumar ibadâtın cümlesinden gaflete sebep olduğu halde salâttan menetmek bütün ibadetten men'e sebeb olacağma binaen salâttan men'i tahsis buyurmuştur. Binaenaleyh; ibadât içinden salâtın imad-ı din olmasına kıyam, kıraat, rükû', sücud, teşbih ve tehlil gibi enva-ı ibadâtı cami' olduğundan salâttan menetmek bu ibadâtm cümlesinden menetmek olduğuna işaret etmiştir. Şarabın ve kumarın mefsedetlerini beyandan sonra bunlar hakkında varid olan emr ü nehyin şiddetleri nihayete baliğ olduğuna ve müptelâ olanların i'tizara mecalleri kalmadığına ve i'tizar etseler dahî intizarlarının kabul olunmayacağına işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde buyurmuştur. Çünkü; muhaverâtımızda dahî kelâmın âhirinde bu mealde söylenen süz te'kid içindir. Meselâ bir kimseye tutacağı bir işten vazgeçirmek için birçok nasihat edip o işin mazarratını beyandan sonra «Sözüm tesir etti mi vazgeçtin mi, hakikati anladın mı? Yoksa halâ eski inadında ısrar eder misin?» denilir. Hulâsa; şarap ve kumar sebebiyle şeytan'm insanlar arasına buğz ve adavet koyduğu ve bunlardan herbiri vasıtasıyla şeytan insanları zikrullah ve namaz gibi ibadât-! mühimmeden menettiği ve b* misilli şeylerden vazgeçip şeytan'a fırsat vermemek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:91

Vacip Tealâ tayyibâtm helâl ve tayyibâttan yemek mubah olduğunu beyan edince zaman-ı cahiliyede tayyibâttan ma'dud olan şarap ve kumarın helâl olan tayyibâttan hariç olduğunu beyanet-mok üzere buyuruyor: Yani; şarap, kumar ve putlar şeytan'ın ameli olunca bunlar sebebiyle şeytan sizin beyninize adavet koymak murad eder ki, bu adavet sizi evvelâ münazaaya sonra mukaateleye kadar götürür ve birbirinizi bigayrihakkm izrara sebep olur ve bunlarla da iktifa etmeyerek içkiyle ve kumarla sizi Allah'ın zikrinden ve dinin direği olan namazdan menetmek ister. Şeytan'ın hâli böyle olduğu size beyan olununca, bundan müteessir olarak bunlardan vazgeçer misiniz? Vazgeçin. Zira; bunları terketmek üzerinize vaciptir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile içki içen kimsenin maksadı ahbap ve yaranıyla ülfet edip onların muhabbetleriyle telezzüz etmekken-, 4>ilâkis çok kere bu maksat, hilâfına inkılâb eder. Zira; şarap aklı izale ve şehveti ve gazabı tezyid ettiği cihetle pek sevgili ahbap arasında münazaa ve mukaateleye sebep olduğundan şeytan da maksadına nail olur. Kumarda dahi hâl böyledir. Çünkü; aldanan kimse aldatırım ümidine binaen devam ettikçe mağlûp olur. Hatta hiçbir malı kalmayıncaya kadar devam eder; akıbet fakir düşer, miskin olur ve bu cihetle adavet tezayüd eder. Binaenaleyh; şeytan, şarap ve kumar vasıtasıyla insanlar arasında adavet ve fitne ateşlerini alevlendirir ve fitne ateşleri gittikçe artar ve binnetice hanümanlar harap ve nizam-ı âlem muhtel olur. Bu işte bu misilli ahval-i redie, umur-u dünyayı ihlâl ettiği gibi umur-u âhireti dahî ihlâl ettiğini beyan için Vacip Tealâ şey-tan'm bunlar vasıtasıyla zikrullahtan ve namazdan menettiğini beyan etmiştir. Çünkü; içki içen kimsenin aklı, içkiden hasıl olah sürür ve lezzet-i cismaniye ve şehevat-ı nefsaniyeyle meşgul olduğundan ibadetten bükülliye gaflet eder, zikrullahı ve namazı tamamiyle unutur. Binaenaleyh; âyetin âhirinde umur-u dünya ve umur-u âhireti ihlâl eden şarap ve kumardan vazgeçmelerini Cenab-ı Hak emretmiştir. Çünkü; zahirde sual ve istifham ise de, hakikatta bunlardan vazgeçmeyi emirdir. Yani «Siz bunlardan vazgeçmez misiniz? Geçmemeniz emr-i mün-kerdir. Binaenaleyh; vazgeçin» demektir. Şarap ve kumar ibadâtın cümlesinden gaflete sebep olduğu halde salâttan menetmek bütün ibadetten men'e sebeb olacağma binaen salâttan men'i tahsis buyurmuştur. Binaenaleyh; ibadât içinden salâtın imad-ı din olmasına kıyam, kıraat, rükû', sücud, teşbih ve tehlil gibi enva-ı ibadâtı cami' olduğundan salâttan menetmek bu ibadâtm cümlesinden menetmek olduğuna işaret etmiştir. Şarabın ve kumarın mefsedetlerini beyandan sonra bunlar hakkında varid olan emr ü nehyin şiddetleri nihayete baliğ olduğuna ve müptelâ olanların i'tizara mecalleri kalmadığına ve i'tizar etseler dahî intizarlarının kabul olunmayacağına işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde buyurmuştur. Çünkü; muhaverâtımızda dahî kelâmın âhirinde bu mealde söylenen süz te'kid içindir. Meselâ bir kimseye tutacağı bir işten vazgeçirmek için birçok nasihat edip o işin mazarratını beyandan sonra «Sözüm tesir etti mi vazgeçtin mi, hakikati anladın mı? Yoksa halâ eski inadında ısrar eder misin?» denilir. Hulâsa; şarap ve kumar sebebiyle şeytan'm insanlar arasına buğz ve adavet koyduğu ve bunlardan herbiri vasıtasıyla şeytan insanları zikrullah ve namaz gibi ibadât-! mühimmeden menettiği ve b* misilli şeylerden vazgeçip şeytan'a fırsat vermemek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:92

Vacip Tealâ şarap ve kumar gibi bünye-i beşeri tahribe ve idame-i hayatına, hadim olan mal gibi kıymettar olan şeyi izaaya sebep olan fena şeylerden nehyettiği gibi kendi emrine ve resulünün emrine itaatin lüzumunu beyanetmek üzere buyuruyor. . Yani; şeytan'm sözüne aldanmayın, ancak; her umurunuzu tedbir eden Allah'a ve sizi saadetinize irşad eden resulüne itaat edin, onların emirlerini tutun ve şarap, kumar gibi haram kıldığı şeylerden hazer edin; onların semtine uğramayın. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakka ve resulüne itaatin vücubuna dair deliller geldikten sonra eğer siz delâilden îraz eder ve itaattan çıkarsanız iyi bilin ki bütün günah size aittir. Çünkü bizim resulümüzün üzerine vacip olan; ancak tebliğdir, yoksa size kabul ettirmek değildir. Allah'a ve resulüne itaatla murad; evamir ve nevahinin kâffesinde itaattir. Hazerle murad; bilûmum menhiyattan ve bilhassa âyet-i sabıkada beyan olunan içki ve kumardan kaçınmaktır. Binaenaleyh; âyette menhiyatı irtikâb edenleri tehdid vardır. Yani «Siz şu beyan olunan tekâliften yüz dondürürseniz sizin üzerinize delil kaaim oldu ve resulümüz tebliğ borcundan kurtuldu. Zira resul; üzerine borç olan tebliği edâ etti. Binaenaleyh; her vebal \ size teveccüh etti, hiç kimseye bir diyeceğiniz kalmadı» demektir.

Maide 5:93

Vacip Tealâ şarabın haram ve şarap hakkında Allah'ın ve resulünün emrine itaat vacip olduğunu beyan ettiği gibi, şarap haram olmazdan evvel istimal edenlere zarar olmadığını beyanetmek üzerebuyuruyor. Yani; iman edenler ve amel-i salih işleyenler üzerine şarabın hürmetine delil varid olmazdan evvel içtikleri şaraptan günah yoktur. Eğer hürmetine delil geldikten sonra ittikaa eder ve hürmetine imanla beraber amel-i salih işlerlerse. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile manâsına olduğundan «Haram olmazdan evvel içtikleri şarapta günah yok» demektir. Gerçi bu âyette ittikaa emri, tekerrür etmişse de hakikatta tekerrür yoktur. Zira; herbiri ayrı ayrı manâya delâlet eder. Çünkü birinci ittikaa; şarap ve şarabın emsali muharremattan içtinab etmektir. İkinci ittikaa; günahtan kaçınmakta devam ve sebat etmek manasınadır. Üçüncü ittikaa; Allah'ın kullarına zulümden ittikaadır. Binaenaleyh; âyette tekrar yoktur. Yani; «Günahtan sakının ve günahtan sakınmakta sebat edin ve zulümden korkun» demektir. Yahut birinci ittikaa; bu âyet nazil olmazdan evvel bilûmum günahlardan ittikaadır. İkinci ittikaa; bu âyet nazil olduktan sonra şarap, kumar ve onların emsalinden ittikaadır. Üçün c)ü .ittikaa; bu âyetin nüzulünden sonra hadîs olan muharremattan ittikaadır. Yahut küfürden ittikaa, sonra kebair-den ittikaa, daha sonra da sağairden ittikaadır. Herhangi manâya hamlolunsa iman ve takvaya terğipte mübalağa vardır. Çünkü takva; insanın kendi nefsinde tatbiki lâzım olduğu gibi nasla kendi arasında ve kendiyle Allah'ın ahkâmı arasında tatbiki lâzım olduğundan ehemmiyet-i fevkalâdesi vardır. Vacip Tealâ günah işlememekte ihsanın şart olduğunu beyandan sonra ihsanın tesiri yalnız günahı işlememekte değil belki mu-habbet-i ilâhiyeyi celbe dahi vesile olduğunu beyan etmiştir. Binaenaleyh, ihsanın derecesi; insanın ihraz edeceği derecelerin ef-dalidir. Zira; meratibin en yükseği olan ihsan; marzî-i ilâhiyeyi caliptir. Tefsir-i Taberi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; şarabın hürmetine delil nazil olunca, ashaptan bazıları «Ya ResulalZah! Şarap içip vefat eden ihvanımızın hali nasıl olur?» deyince, şarabın hürmetine delil varid olmazdan evvel içtiklerinin zararı olmadığını beyan hakkında bu âyetin nazil olduğu mervidir. Beyzavi, bu âyette tekerrür eden ittikaaları şöyle tevcih ediyor : İnsanın azab-ı ilâhiden kurtulmak için haram olan ve haramda vaki olmamak için şüpheli olan şeylerden ve nefsini hisset. ve denâetten vikaaye için bazı mübahattan ittikaa ve ihtiraz etmesi lâzımdır. Tefsir-i Taberi'de manâ-yı âyet şöyledir:

Maide 5:94

Vacip Tealâ şarabın ve kumarın haram olduğunu beyan ettiği gibi bazı avın haram olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor, Yani; ey müminler! Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki, Allahü Teaiâ avdan sizin elinizin ve silâhınızın isabet ettiği şeyle elbette size imtihan muamelesi yapar ki, muti' olanlarla âsî olanlar beyni tefrik olunsun ve anilgıyab intikaam-ı ilâhiden korkanlar bilinsin. Eğer bir kimse şu ahkâmı beyandan sonra ahkâmı tecavüz ederse o kimse için âhirette acıtıcı azap vardır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran (Hudeybiye) senesinde hayvanât-ı vahşiye Ashab-ı Resulullah'ın huruçları ve râ-hileleri arasında gezer, hatta elleriyle tutmak ve firar edenleri süngüleri ve kargılarıyla avlamak mümkün olduğundan Ashab-ı Kiram avlamaya meyletmeleri üzerine Cenab-ı Hakkın bu âyetle onları nehyettiği mervidir. Bu gibi şeyler Cenab-ı Hakkın kullarını imtihanı ve iptilâsıdır. İhram içinde av haram olup; mutlak olarak av haram değildir. Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile ellerinin tenavülü yani ahzettiğiyle murad; avın yavruları ve zayıf olanlarıdır. Rimah yani süngüleri ve kargılarının isabet edip nail olduğu ile murad; avın firar eden ve kaçanlarıdır. Vacip Tealâ Benî İsrail'i denizde balık avlamaktan nehyüe müptelâ kıldığı gibi ümmet-i Muhammed'i de ihramdayken karada av avlamaktan nehyüe müptelâ kılmıştır. «Görmediği halde anilgıyab Allah'tan korkan kimler olduğunu bilmek için müptelâ kıldı» demek; «Allah'ın dostları ve âsî olanları bilinsin için müptelâ kıldı» demektir. Çünkü; Allah'ın ilmi ezelî olduğundan imtihana ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh; kullarını müptelâ kılar ki, iyilerini kötülerine bildirmek için imtihan eder. Şu halde kullarını imtihan; kulların kendi hallerini kendilerine bildirmek içindir. Şu ahkâmı beyandan sonra bu ahkâmı tecavüz eden kimse için azapla murad; azab-ı dünyevî olursa (İbn-i Abbas) Hazretlerine nazaran değnekle darbetmektir. Ve azab-ı âhiret ise azab-ı cehennemdir. Hulâsa; ihram içinde ehl-i imanı imtihan için av avlamayı haram kıldığı ve bu hürmetin sebebi anilgıyab Allah'ın azabından korkanları kullarına bildirmek olduğu ve bu ahkâmı beyandan sonra hudud-u ilâhiyeyi tecavüz eden kimse için azab-ı elîm olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:95

Vacip Tealâ av avlamaktan nehyile müptelâ kıldığına işaretten sonra sarahat suretiyle ihram içinde av avlamaktan nehyetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razfnin beyanı veçhile bu âyette s a y d la murad; ikiden halı olamaz. Av eti ya yenmeyen hayvandan olur veyahut eti yenen hayvandan olur. Eğer eti yenmeyenden olursa İmam-ı A'zam indinde öldürdüğü hayvanın kıymetini fukaraya verir. Fakat, ne kadar büyük olsa bir koyun kıymetini tecavüz etmez. Eti yenen hayvandan olursa mislini kurban eder. Av haram olan ihramın; hac veya umre için olması müsavidir. Binaenaleyh; muh-rim olan kimsenin kendi avlaması caiz olmadığı gibi başkasına delâlet edip göstermesi dahi caiz olmaz. Kezalik silâhla avlamakla kelb ve kuş gibi şeylerle avlamak beyninde fark yoktur. İhram içinde harem dahilinin avı haram olduğu gibi, harem haricinin avı dahi haramdır ve avladığı avın mislini Kabe'ye hediye olarak göndermek bizzat Kabe'ye vasıl olmak manâsına değildir, belki harem dahiline girmek matluptur. Zira; bu makamda Kabe 'yle murad; harem dahilidir. Aynen katletmiş olduğu hayvana muadil bir hayvan kurban etmek caiz olduğu gibi o hayvanın kıymetini her fakire bir fitre bedeli vermek suretiyle fukaraya tasadduk etmek dahi caizdir. Yahut her fitre bedelinde bir oruç tutar. Avladığı hayvanın cezasını vermek ve kefaretini edâ etmek tabiat-ı insana ağır olduğu için ağır ve sakil manâsına olan vebal ile tâbir olunmuştur. Zira; kefarette sıklet bedihidir. Çünkü; gerek kurban ve gerek fukaraya ifam suretiyle olsun insan için kıymetli olan malı tenkis ettiği cihetle tabiat-ı beşer üzerine ağır olduğu gibi oruç da bedene zaaf iras ettiği cihetle o dahi tabiat üzere ağırdır. Binaenaleyh; her suretle kefarette tabiat-ı beşer üzerine bir sıklet vardır. Hal-i ihramda nehy-i ilâhiye muhalefet ederek av avlayan kimsenin ihramın hürmetini ihlâl ettiğinden Vacip Tealâ o kimseyi tedib için bu âyette beyan olunan üç suretten biriyle kefareti vacip kılmıştır. Vacip Tealâ ihram içinde av avlayan kimsenin cezasını beyandan sonra zaman-ı cahiliyede vaki olan kusurun affolunduğunu ve tekrar cahiliye adetine avdet, edenlerden intikaam alacağını beyanetmek üzere buyuruyor. Bu manâ; şeriat-ı Muhammediye-nin zuhurundan evvel zaman-ı cahiliyede vaki olan hatanın affına hamlolunduğuna nazarandır. Amma bir kere cinayete kefaret verdikten sonra avdet edenlerin cezası kefaretle sakıt olmaz diyenlere nazaran manâ-yı âyet şöyledir: … Binaenaleyh; cinayet sahiplerini cezasız bırakmaz.

Maide 5:96

Vacip Tealâ karada olan hayvanatın ihram içinde avlanması haram olduğunu beyandan sonra, deniz hayvanatını avlamak helâl olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Haram olan avı avlamaktan ve Allahü Tealâ'dan ruhsatsız mah-lûkaatma tecavüzden nefsinizi muhafaza edin ki, azab-ı ilâhiye müstahak olmayın ve bilhassa hac için ihrama girdiğinizde tecavüz ve taarruzdan kendinizi sakının. Çünkü; ihramda mevt-i iradî ile nefsinizi vefat etmiş farz ederek kusurunuzun affını istirham etmek ve sûrî bir kefen içinde herşeyden kat'-ı alâka eylemek suretiyle bir meyyit-i müteharrik olarak dergâh-ı ülûhiyetten enva-ı atıfet beklediğiniz bir sırada hayvanata taarruz etmek ihramdan maksadın hilâfına hareket etmek olduğundan taarruz eden kimse cezasız kalamaz. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile deryada av ; üç nevidir: Birincisi,; balıktır ki, cemi-i envai helâldir, İkincisi; kurbağa ve haşerât-ı sairedir ki, cemi-i envai haramdır. Üçüncüsü; bunlardan maada denizde bulunan hayvanât-ı sairedir. İmam-ı A'zam indinde bunlar da haram olup ekseri fukaha indinde helâldir. Ve denizle murad; tatlı ve acı mutlaka s^dur. Binaenaleyh; göller ve nehirler ve büyük denizlerin cümlesi ahkâmda müsavi ve hepsi deniz hükmündedir. Denizde av yalnız yemek için olmayıp kemiğinden ve dişinden veyahut inci gibi şeyleri çıkararak intifa için avlamak helâl olduğunu Vacip Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur. Sayd-ı bahir le murad; daima suda yasayan hayvandır. Binaenaleyh; bazan suda ve bazan karada yaşayan hayvanat da sayd-ı bahirden ma'duddur. Hulâsa; ihram içinde olan kimseler için deniz avının helâl kılındığı ve ihramda oldukça karada avlamak huzur-u manevisine haşrolunacağımz Allahü Tealâ'dan korkmak vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:97

Vacip Tealâ ihramda olan kimse için av avlamak haram olduğunu beyan ettiği gibi, harem dahilinde tuyur, vuhuş taarruzdan masun ve insanlar korkulacak afattan emin olup saadet-i darey-nin husulüne Harem-i Şerif sebep olduğunu ve nazar-ı ilâhinin Harem dahiline her yerden ziyade bulunduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Zira; bunlar ef'al-i haccı edânm mahalli, zamanı ve sair âdabıdır. Yani; Mekke Vâdîsi ottan, sudan ve ziraattan hâlî ve her nimetten ârî bir mahal olduğu halde AllamV^ealâ'nın Kabe'yi bütün dünya halkının kalplerinde bir meyi halk edip etraf-ı âlemden yüzbinlerce kimseye ziyaret mahalli kılmasiyla Beyt-i Haram ve nâs'm ibadetlerine kıyam mahalli ve şehr-i haramı hacem zamanı ve alâmetli, alâmetsiz kurbanları haccın âdabından kılmıştır ki, sizler Allahü, Tealâ'nm yerde ve gökte bulunan mevcudatın cümlesini ve herşeyi bildiğini bilesiniz. Harem-i Şerifi bütün ehl-i İslama ziyaretgâh kılmakla Mekke ahalisini her yerden ziyade nimet sahibi ve dünyaca etraftan her türlü nimetleri göndermekle mebzul ve ahaliyi refah ve saadetle yaşatması kudret-i kaahire ve irade-i bahire sahibi olduğuna pek büyük delildir. Harem-i Şerifte erkân-ı islâmiyeden olan haccın edasını şart kılmakla ibadat-ı azîmeyi edaya mahal kılmak ve o ibadâtı hataların mahvına ve derecâtm ref ine sebep kılmakla Vacip Tealâ o mahalle şeref vermiş ve o mahalde meskûn olan ahaliyi o şerefle müşerref kılmıştır. Çünkü; Mekke'de menafi-i âhi-retin ve cemi' afattan emniyetin husulü ve mazarratın defi ve din-i mübînin kıvamı her yerden ziyade hasıl olduğundan enva-ı ta'zim ve şerefe mazhar olmuştur. Mekke-i Mükerreme; nâs'ın ibadetini edanın bazısından kıyam olmuştur. Zira; umur-u dinde kıyama vesile olarak bu âyette zikrolunan dört şeydir : Birincisi; Kâbe-i Muazzamadır ki, erkân-ı haccm edâ-sma sebep olduğu için nâs'ın ibadeti edasına mahall-i kıyam olmuştur. İkincisi; şehr-i haramdır. Zira; Arablar ceng ü cidal, nehb ü gaarât gibi âdât-ı kabihalarmı şehr-i haramda terkettikleri için şehri haram ibadet için kıyamın zamanı olmuştur. Çünkü; şehr4 haram gelince Araplar ceng ü cidali terkeder ve herkes malından ve canından emin olur, ticaret için seyr ü sefer yolları açılır ve birbirlerinden korku ve endişe zail olur ve bir senelik maişetlerini kazanırlar. Eğer şehr-i haram olmasa maişet için müşkülât çekerlerdi. Şu halde şehr-i haram dünyada emniyet ve kesbi maişetlerine sebep olduğu gibi, âhirette sevab-ı azîme nail olmaya dahi sebep olduğundan, şehr-i haram nâs'm ibadet için kıyamına sebep kılınmıştır. Üçüncüsü; nâs'a kıyam olan hediydir. Çünkü he diy ; bir kimse tprafından Mekke fukarasına hediye olarak gönderilen kurbandır. Gönderen kimsenin çok sevaba nail olmasına ve Mekke fukarasının maişetine sebep olmakla hediy; nâs'm ibadetlerinden bir kısmını ikaameye sebep olduğundan nâs'a kıyam olduğu beyan olunmuştur. . Dördüncüsü; kalâiddir. Çünkü kaIâid ; bu sûremi şerifenin bidayetinde tafsil olunduğu üzere alâmetle sevk olunan kurbandır. Zira; asıl hediy nâs'a kıyam olduğu gibi kılâdeli olan hediynin sevabı çok olduğundan kalâid nâs'm umur-u dinlerini eplâya ve kıyama ayrıca vesile olmuştur. Arap kavminin ceng ü cidal, nehb ü gaarât üzere hırsları şiddetli olduğunu ve bu halin senenin on iki ayında devamı ise onların büsbütün helaklerine bâdî olacağını Cenab-ı Hak bildiğinden Beyt-i Şerife ve şehr-i harama ta'zim hususunu kalplerine ilhamla şehr-i haramda emniyet hasıl olarak maişetlerini te'min ettiklerinden şehr-i haramın bir mevki-i muallâsı bulunduğunu ve bu tedbir-i latifinin ilm-i kâmile müstenid olduğunu beyan etmiştir. Semavât ve arzda mevcud olan mahlûkaatı bildiğini, beyandan sonra ilm-i ilâhinin mevcudatın bazısına şâmil olup, bazı âhare şâmil olmamak vehmini def için umum üzere herşeyi bildiğini beyan etmiştir. Hulâsa nâs'ın dininin bazısını ikaameye Kabe'yi ve şehr-i haramı ve hedyi ve kılâdeli olan kurbanları vesile kıldığı ve bu suretle de insanların —Allahü Tealâ'nm, yerde ve gökte olan mevcudatı ve herbirinin istidad ve istihkaklarını bildiğini ve herşeye ilminin lâhik olduğunu — bilmeleri lâzım olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:98

Vacip Tealâ Kabe ve Harem-i Şerif ve şehr-i haram ve huccac tarafından gönderilen kurbanlar vesilesiyle kullarına vaki olan in'amını beyan ettiği gibi azabının şiddetini dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Şu halde sizin korkuyla ümid arasında yaşamanız icab eder. Zira; azabı şiddetli olduğundan korkmak ve mağfireti bol olduğundan ümid etmek lâzımdır. Binaenaleyh; Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran Resulullah'm «Müminin havfı ve ricası tartılmış olsa ikisi müsavi olması lâzımdır» buyurduğu mervidir. Vacip Tealâ'nm lutfu fahri üzerine gaalip olduğuna işaret için âyette mağfiret ve rahmet sahibi olduğunu beyanla hitam vermiştir. Çünkü; bu âyetten evvel birçok âyetlerde rahmetinden bahsetmişken arada azabının şiddetinden ba'dehu rahmetinden bahsetmesi «İki rahmet arasında bir azab var» demektir. Binaenaleyh; âyet âsîlere nazaran tehdidi ve itaat edenlere nazaran terğibi mu-tazammmdır. Hulâsa; kullarda mevcut olan iki hâl ki, isyan ve itaattir. Bu iki hâl mukaabilinde Allah'ın iki sıfatı, beyan olunmuştur ki, birincisi; azabının şiddeti, ikincisi; mağfiret ve rahmetinin vüs'atıâvr. Binaenaleyh; âsî olanlara azabı ve muti* olanlara rahmeti hazır olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümles indendir.

Maide 5:99

Vacip Tealâ resulünün tekâlifi tebliğ ettikten sonra mes'uli-yetten kurtulduğunu ve mesuliyet ancak ümmet üzerinde kaldığını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; resul üzerine vacip olan ümmetine ahkâm-ı ilâhiyi tebliğdir. Resul, tebliğ vazifesini eda ettikten sonra uhdesine terettüb eden vazifesini bitirdiğinden mesuliyetten kurtulur. Şu halde mesuliyet tamamen ümmet üzerinde kalır. Allahü Tealâ gizli ve aşikâr herşeyinizi bilir. Binaenaleyh; davete icabet edip etmediğinizi, itaat ve isyanınızı bilir ve cümlenin muktezasını verir.

Maide 5:100

Vacip Tealâ kullarını tâata terğib ve masiyetten tenfir etmek üzere buyuruyor. Zira; iyi ve kötü mertebede müsavi olamayınca akıl sahibinin iyiliğe çalışması lâzımdır ki, mertebesi âlî olsun. Beyzavi'nin beyanı veçhile gerek eşhas, gerek a'mal, gerek ecsam ve gerek emval hususunda iyi ile kötü müsavi olmadığına bıı âyet kaaide-i külliyedir. Eşhasta habaset; küfür, cehil ve masiyetledir. A'malde habaset; zulüm, ftsk u fücur olmakladır. Ecsamda habaset; zatında necaset olmak yahut hariçten necasetle mülevves olmakladır. Emvalde habaset; haram olmak ve zulümle ve yalanla kesbolun-makladır. Ruhta habaset; cehl-i alûllah iledir. Tayyib ise cümlesinde bunların aksiyledir.. Şu halde âlem-i cismaniyette habis ile tayyib müsavi olmadığı gibi âlem-i ruhaniyette dahi müsavi olamaz. Zira; marifet-i ilâhiye ve tâat-ı sübhaniyeyle müzeyyen olan ruh-u tayyib küfür ve masiyetle mülevves olan ruh-u habise müsavi olmaz. Binaenaleyh; habis, tayyibe hiçbir zaman ve hiçbir şeyde müsavi olamaz. Velevse o habisin çokluğu insanlara hayret versin ve taaccübe sevk eylesin ve cismaniyatta lezzeti çok olsun. Çünkü; Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile habasetle beraber kesret; yok hükmündedir. Zira; habaset o şeyin faydasını iptal ve bereketini izale eder. Şu halde zahirde çok gibi görülse de hakikatta yok menzilindedir. Binaenaleyh; zulümle toplanan servetler ve haramdan kesbolunmuş emval, nâs'ın gözüne çok görülüp az zaman içinde de mahv ü münkariz olduğu her zaman ve herkesin gördüğü malûm bir hakikattir. İşte bu esasa binaen Ce-nab-ı Hak habisin tayyibe müsavi olmadığını beyandan .sonra akıl sahiplerine habisi irtikâptan ittikaa etmelerini tavsiye etmiş ve habisten ittikaa velev az olsa bile tayyibi ihtiyar etmelerini beyanla tayyibi ihtiyarın fevz ü felaha sebep olacağına tenbih buyurmuştur. Hz. Cabir'den rivayeten Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bir kimse Huzur-u Risalefe gelerek «Ya Eesulallah! Benim ticaretim şarap satmaktır; malım ondandır. Bü malın bana menfaati olur mu?» deyince Resulullah «Allahü Tealâ tayyibdir, tayyibi kabul eder» buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu mer-vidir. Hulâsa; herhangi nevi'den olsa nasibin tayyibe müsavi olamayacağı ve habis her ne kadar çok olsa Jtnun çokluğuna itibar olmadığı ve felâhyab olmak isteyenlerim habasetten ittikaaları vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:101

Vacip Tealâ resulü üzerine vacip olan şeyin ancak tebliğ olduğunu beyan ettiği gibi, tebliğ ettiği ahkâmı kabul edip itaat vacip olduğunu ve tebliğ etmediği şeyi sual etmek caiz olmadığını dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; insanların Huzur-u Risalette ahkâm beyan olunup ve kullarının ihtiyacına göre ahkâm nazil olup dururken, hakkında henüz ahkâmı beyan olunmayan şeyi sual etmek doğru birşey değildir. Çünkü; vahiy zamanında lüzumu olan birşey beyan olunacağından, beyan olunmadığı bir zamanda suale, bir cevabın ağır bir surette zuhur edip pek suûbetli olan birşeye sebep olmak ihtimaline binaen Cenab-ı Hak bu misilli suali nehyetmiştir. Amma vahiy münkatı' olup şeriat tekemmül ettikten ve Resulullah'm irtihalinden sonra insanların bilmedikleri şeyleri erbabından sual etmeleri caizdir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile «Mecliste zikrolunmayan şeyden sual etmek» bazı gizli esrarın zuhurunu ve o ahvalin zuhuru ise hüznü icab edeceğine binaen Cenab-ı Hak teklif olunmayan şeyden suali nehyetmiş ve kezalik bazı sual üzerine tekâlif-i şâk-ka meydana gelip halkm meşakkatini mucip olacağından insanlar için mükellef olmadıkları şeyi zikretmek muvafık olmadığını Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; âkil olan kimse için teklif olunmayan şeyden sükût etmek lâzımdır. Hatta Resulullah'm «Müslimlerin diğer müslimler üzerine cinayetleri büyük olan şol kimselerdir ki, onlar helâl olan birşeyin haram olmasına sebep olurlar» buyurduğu mervidir. Bu Hadîs-i Şerîf; teklif olunmayan şeyi sual etmek iyi birşey olmadığına delâlet eder. Ayetin evvelinde nehyolunan sual; kitapta ve sünnette zikri geçmeyen şeyden sualdir. Âyetin âhirinde sual; Kur'ân nazil olup da işiten bir kimse manâsını anlayamadığında sual ederse, anlayacağı derecede vahyin geleceği veyahut suret-i uhrâ ile hüküm beyan olunup zuhur edeceği zikrolunmuştur. Şu tevcihe nazaran âyetin evveliyle âhiri beyninde münafât yoktur. Yahut âyetin tevcihi şöyledir: «Eğer vahiy zamanında bazı eşyadan sual ederseniz, sual ettiğiniz şey sizin için zuhur eder ve lâkin zuhur eden şey kötülük verir ve sizin sevmeyeceğiniz şey zuhur eder ki, sualinizden nedamet edersiniz.» Ashabının bazı sualinden Resulüllah. gazab edip sevmediği cihetle hatalarının affolunduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Yani «Sizin için lüzumu olmayan şeyi sual ettiniz ve peygamberinizi gazaplandırdmız. Bundan sonra bu misilli suale cüret etmeyin') diyerek evvelki sualden vaki olan hatanın affolunduğunu beyan etti. Zira; evvelki sual nehiy gelmezden evvel olduğu cihetle günah değilse de Resulullah'm gazabına sebep olduğundan affolunduğu beyan olunmuştur. Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyetin se-beb--î nüzulü; bazı ashabın Resulullah?tan lüzumsuz şeyi sual etmeleri olmuştur. Çünkü; Resulüllah minberde hutbe okurken ashabı tarafından birçok sual irad edilince Resulüllah gazab ederek «Bugün sorun ne soracaksanız, hepsine cevap vereceğim» dedi. Bu söz üzerine öteden beri nesebine ta'nettikleri (Abdullah b. Huza-fe) ayağa kalktı ve «Benim babam kimdir ya Resulallah?» dedi, Resulüllah «Huzafe'dir» buyurdu. Pederi vefat etmiş diğer bir kimse kalktı «Benim babam nerededir?» dedi. Resulüllah «Cehennem ateşindedir» dedi. Diğer birisi «Haccın her sene farz olup olmadığından» sual etti. Resulullah sükût buyurdu. Birkaç kere tekrar edince Resulüllah «Ben size her sene hac farz oldu demiş olsaydım her sene farz olurdu, lâkin siz her sene edasına muktedir olamaz, terk eder âsî olursanız, helakinize sebep olurdu. Ben sizi terk ettiğim ahkâmla iktifa edin ve beni terkedin. Sizden evvel geçen milletler çok sual etmekle helak oldular, binaenaleyh; ben size emrettiğim şeyi muktedir olduğunuz kadar yerine getirin ve nehyettiğim şeyden içtinab edin» deyince Hz. Ömer ayağa kalkarak «Rab gönünden AllaUü Tealâ'ya ve din yönünden din-i İslama ve nebi yönünden Muhammed (A.S.)'e razı olduk» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. İşte şu sebebi nüzule nazaran insanların lüzumu olmadık şeyden sual etmesi memnudur. Bilhassa cevap fena olması muhtemel olan şeyden hiç sual etmemek lâzımdır. Meselâ babasının nerede olduğunu sualde cevabın Cennet'te olmasıyla zuhuru muhtemel olduğu gibi Cehen-nem'de olmasıyla cevap da muhtemel iken sual etmemesi daha evlâ idi. Çünkü «Cehennem'dedir» cevabını alınca bittabi müteellim oldu. Sormasaydı pederinin ahvali meçhul olduğu için kalbi müsterih idi ve sair hususatta dahi hâl böyle olduğundan, insanın rahatı şeriata teslimiyettedir. Zira; teslimiyeti terkte kalbi ıztırap-tan halî olmadığı gibi ne yaptığını dahi bilmez.

Maide 5:102

Vâçip Tealâ resulün, mevcud vahyin nüzulü zamanında .in-1 sanların hikmetini bilmedikleri şeylerden sual etmeleri ağır bir teklife sebep olmak ihtimaline binaen iyi birşey olmadığım ve ümem-i salifeden sual edenlerin zarar gördüklerini beyânla ispat etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile Salih (A.S.)'m kavmi taştan deve çıkmasını istediler ve deve çıkarsa iman edeceklerine söz yerdiler. İstedikleri veçhile mucize olarak fevkattabia taştan deve çıktı. İman etmedikleri gibi deveyi itlaf ettiler ve kendileri de ihlâk olundular. Kezalik Hz. Mûsâ'nm kavmi «Ya Mûsâ! Allah'ı bize alenen göster» dediler ve bu sözleri kendilerine azap oldu., Şûre-i Bakara'da beyan olunduğu veçhile Benî İsrail peygamberlerine, «bize bir melik tayin et, bizi basma toplasın, biz mukaatele edeceğiz» dediler. O nebi, Talût'un padişah tayin olunduğunu beyan edince sözlerinden döndüler. Mukaatele etmemek istediler. Hz. İsa'nın kavmi semadan mâide gelirse iman edeceklerini beyan ettiler, mâide nazil olunca iman etmediler. Binaenaleyh; istediklerine iman etmediklerinden bunların cümlesinin kendi sualleri kendilerine azab oldu. İşte Vacip Tealâ lüzumsuz şeylerden suali nehyettikten sonra, lüzumsuz şeyden sual etmek geçmiş ümmetlerin âdetleri olduğunu ve ümmet-i Muhammed'in de lüzumsuz şeyden sual etmekte eski milletlere benzediklerini ve ümem-i salifenin sual sebebiyle helak olduklarını beyanla bu ümmet de sualde ısrar ederlerse helak olacaklarına işaretle tehdid ve nehyini te'kid etmiştir. Binaenaleyh; vazifesi olmayan şeyden insanın hazer etmesi lâzımdır. Zira; sualinin cevabı sevmediği bir-şey zuhur etmesi muhtemel olduğundan kendi sualinin kendine zararı olması gaalip olduğu cihetle lüzum olmadık şeyden bahsetmek tehlikeden salim değildir.

Maide 5:103

Vacip Tealâ insanları teklif olunmadıkları ahkâmdan sual et mekten menettiği gibi teklif olunmadıkları ahkâmı iltizam etmek ten dahi menetmek üzere buyuruyor. Nimetullah Efendi ve Kazi'nin beyanları veçhile bahire; şol deveye denir ki, beş boduk bodlamış beşinci erkek olursa o devenin kulağını yararlar. Hali mahalle sürerler, binmezler ve yük yükletmezler ve asla sütünü sağmazlar ve ona bahire derler ve bu misilli müzahrefâtı ibadet addederlerdi. Binaenaleyh Allahü Tealâ bahîrenin ibadet olmadığını bu âyetle reddetmiştir. Şaibe; zaman-ı cahiliyede; hastalığımdan şifa bulursam veyahut şu işim şöyle hasıl olursa devem şaibedir diyerek nezir ve o deveyi bükülliye intifadan âzâd ederler ve o nezrettiği deveye şaibe dedikleri gibi intifadan âzâd etmeyi dahi ibadet addederlerdi. Cenab-ı Hak İslâmiyette şaibe caiz olmadığını bu âyette beyan buyurmuştur. Vesile; zaman-ı cahiliyede bir koyun dişi kuzularsa kendilerine ve erkek kuzularsa putlara tahsis ederler ve bir batından erkek ve dişi iki kuzu gelirse erkeği önde ve dişiyi arkada kurban keserler ve buna vesile derler ve bu hali ibadet itikad ederlerdi. Cenab-ı Hak İslâmiyette bunu da reddetmiştir. Ham; on boduk meydana getiren deveye ham derlerdi. O deveden bükülliye intifaı terkederler ve deveyi başıboş salarlar ve hiçbir şeyden menetmezler. İstediği yerden otlar ve dilediği sudan içer, yükten ve sair meşakkattan himaye ettikleri için ham derler ve intifaı terketnıeleri ibadet addederlerdi. Cenab-ı Hak zaman-ı cahiliyede ve bu gibi isimlerle develere tesmiye etmediğini ve bu isimlerin cahiliye ismi olduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur ki, İslâmiyette Cenab-ı Hakkın kullarına intifaı için halketmiş olduğu şeylerden insanların o intifadan nefsini mahrum etmesi caiz olmadığına bu âyet delâlet eder. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette kâfirler le mu-rad; (Amr b. Hayy) ve onun etbaıdır. Çünkü; (Amr b. Hayy) Mekke'ye malik olduğu zamanda Hz. İsmail'in dinini tağyir edip, putları ma'bud ittihaz ederek Kabe'nin etrafına put nasbeylemiş ve-develere bahire, sâibe, ve ham ve koyunlara vesile isimlerini vermiş ve onları meşru addeylemiş ve Allahü Tealâ'ya bu gibi iftiraları icad etmiştir. Bu gibiler; helâli haramdan, meşrûu gayrı meşrûdan farketmediklerinden Cenab-ı Hak akılları olmadığını beyanla cahil olduklarına işaret etmiştir. Hulâsa; vazifesi olmadık şeyden sual etmek caiz olmadığı gibi şeriatta beyan olunmayan şeyleri irtikâpla «Allah'ın emridir* di-yerek Allah'a iftira etmek ukalâ şanından olmadığı bu âyetter müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:104

Vacip Tealâ kâfirlerin ekserisinin aklı olmadığını ispat etmek üzere buyuruyor. Yani kâfirlere «Gelin Allah'ın inzal ettiği kitabına ve resulünün şeriatına! Onunla amel ve iman edin» diyerek nasihat olunduğunda onlar cevapta «Bize babalarımızın dini kâfidir. Binaenaleyh babalarımızı ne ile amel eder bulduksa o bize yeter, biz onu terkedemeyiz» derler. Onların babaları birgey bilmez ve doğru-yola ihtida etmez olsa dahi babalarının mezhepleri kâfi olduğunu iddia ederler mi? Bu âyet ehl-i taklidi zem ve mesleklerini takbihi mutazam-mmdır. Çünkü; usul-ü itikaadiyede taklit caiz değildir. Zira; me-sail-i itikaadiyenin delile müstenid olması lâzımdır. Amma furu-u a'malde sarih nâs olmayan mesailde avam-ı nâs'ın âlim ve müç-tehidi taklid etmeleri caizse, de Allah'ın kitabının ve resulünün şeriatının hilâfına taklit caiz değildir. Kâfirlerin inatları taaccüp ve inkârı mucip olduğuna işaret için inkâra ve taaccübe delâlet eden hemzenin varid olduğu ve dalâlette olan cehelenin mesleklerine sülük ederek gittikleri tarika iktida etmek velevse insanın babası olsa dahi sahih olmadığı Ebus-suud Efendi'nin cümle-i beyânâtmdandır. Zamanımızda şeriatın ahkâmını bir tarafa bırakarak ecanibin bir takım menfur mesleklerini kabul etmek isteyenlerin halleri ne gariptir? Çünkü; insanın ruhunu ve cismini dinlendiren ve inti-zam-ı âleme hadim ve âmmenin hukukunu taht-ı te'mine alan ve insanlara hürriyet-i tâmme veren ahkâmı bırakıp da enva-ı ıztı-rap ve halecanı mucip olan ve âlemin intizamsızlığına meydan veren birtakım külfetli şeyleri irtikâb etmekten daha garip birşey olur mu? Elbette olamaz.

Maide 5:105

Vacip Tealâ kâfirleri, babalarını taklid etmeleriyle zemmettikten sonra müminlere ilm-i yakın ve ilm-i istidlali tahsilini tavsiye eylemek ve tekâlif-i ilâhiyeye inkıyad etmeyen kâfirlere mü-balât etmemelerini müminlere emretmek üzere buyuruyor. Yani; ey müminler; size herşeyden evvel nefsinizin ıslahı lâzımdır. Binaenaleyh; nefsinizi ıslah edin ve azab-ı Cehennem'den kurtulmanın çaresini düşünün. Çünkü; siz tarîk-ı savaba ihtida edip nefsinizi azaptan kurtarınca, doğru yoldan çıkıp dalâleti irti-kâb edenlerin dalâleti size zarar vermez. Cümlenizin mercii ancak huzur-u ilâhidir. Huzura varınca Allahü Tealâ sizin hidayetinizi ve hidayetiniz neticesi olan a'maiinizi ve dalâlette olanların dalâletlerini birer birer haber verir. Vacip Tealâ bu âyette herkes kendi amelinden mesul olup âharm masiyetinden mutazarrır olmayacağını ve âsînin isyanından ve kâfirin küfründen zarar ancak kendine ait olacağını beyan buyurmuş ve müminlerin ancak kendi nefislerini ıslaha çalışması ve âsîlerin ahvaline ehemmiyet vermemesi lâzım olduğunu tavsiye etmiştir. Bu âyet-i celile, emribilmarufun terkine delâlet etmez. Zira; emribilma'ruf ve nehyianilmünkerin vücubu kitap ve sünnetle sabittir. Resulullah «Bir kimse münkerattan birşey gördüğünde o münkerâtı eliyle tağyir etsin, eğer eliyle tağyire kaadir olamazsa diliyle tağyir etsin ve eğer diliyle de tağyire kaadir olamazsa kalbiyle buğz etsin» buyurmuştur. Hatta Sıddîk-ı A'zam (R.A.) Efendimiz Hazretleri «Ey nâs! Siz bu âyeti okursunuz ve lâkin mevzii lâyıkına vaz' etmez ve maksadın neden ibaret olduğunu anlamazsınız. Ben Resulullah'tan işittim. Eğer bir kimse zâlimi görür de onu zulümden menetmezse Allahü Tealâ o zalimin zulmü sebebiyle azabını umuma ta'mim eder» buyurmuştur. Sûre-i Âl-i îmran'da bu ümmetin hayır ümmet olduğunu Cenab-ı Hak emribilma'ruf nehyiânilmünkerle meşgul olmasıyla beyanetmiştir. Binaenaleyh; emribilmaruf ihmal olunacak mesailden değildir. İşte bu esasa binaen Beyzavi bu âyetin emribilma'ruf ve heh-yianilmünkere şamil olduğunu beyan etmiştir. Buna nazaran ma-nâ-yı nazım: … demektir. Şu halde âsîlerin isyanının zarar yermemesi emribilma'ruf ve nehyianil-rnünker etmek şartıyla meşruttur. Binaenaleyh; emribilmaruf olmadiği surette âsîlerin şerri muti' olanlara isabet edeceğine şüphe yoktur ve âlemde her zaman vukuat buna şahittir. Çünkü; âsîlerin isyanına ve zalimlerin zulmüne âmmenin sükûtu zımnen rızayı müstelzim olduğundan belâ cümlesine şamil olur. Zira; günahı işleyen kimseyle işlenıeyip men'ine çalışmayarak sükût eden kimse dünya azabında müsavi ve müşterektir. (Abdullah b. Mübarek) Kur'ân'm emribilma'ruf hakkında en kuvvetli âyeti du olduğunu beyan etmiş ve demiştir ki, «Bu âyette enfüsle murad; cümle müminlerdir. Zira; bir dine mensup olan cümle nâs şahs-ı vahid menzilesindedir». Binaenaleyh; buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu manâya nazaran âyet; emribilma'rufu şiddetle âmirdir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (Abdullah b. Mes'ud) ve İbn-i Ömer (R.A.) Hazretleri bu âyetin tevilinin âhir zamanda zuhur edeceğini beyan etmişler ve âhir zamanda siz fırkalara ayrılıp bazınız bazınıza zarar edip birbirinizin acınızı tatmadıkça emribilma'ruf ve nehyianilnıünker edin. Yalnız kendi nefsinizi ıslaha hasr-ı himmet etmeyin. Amma âhir zamanda fırkalar zuhur edip, kalpler müteferrik olup, sözleriniz biraraya gelmediğinde ve herkes birbirini tanımaz olduğunda bu âyetin sırrı zuhur eder, herkes kendi nefsine sahip olup âhara emir ve nehiy edemezler» demişlerdir. Gerçi âyette hitap umuma ve her zamana şamil olduğundan Fahr-i Razi âhir zamana tahsisini zayıf addediyorsa da şu tevcih zamanımıza pek muvafıktır. Çünkü; zamanımızda söz dinlemek ve dinletmek ve büyüklerin nasihatına kulak vermek ve birbirinden utanmak geçmiştir. Zira; herkes kendinden büyük kimseyi görmüyor ve tanımıyor. Binaenaleyh; emribilma'ruf menfaat yerine zarar verdiğinden köşe-i vahdette erbab-x isyana buğz-u fillâhtan başka çare kalmamıştır. Çünkü; emribilma'ruf ta nefsine, malına ve ırzına zarar muhtemel olursa vacip olan buğz-u fil-lâhtır. Ancak kendi nefsine sahip olur. İşte o vakitte erbab-ı salaha âsîlerin isyanının zararı olmaz. Çünkü; sükût zarurîdir. Tef-sir-i Taberi'de bu tevcihi te'yid etmektedir. Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanları veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; müminlerin kâfirler üzerine küfürlerinden dolayı mahzun olmaları ve bilhassa kendi aşiretleri/ "kabileleri ve akrabalarının küfürde ısrar etmelerine son derece keder etmeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Hulâsa; insanların kendi nefislerini ıslah edip azaptan vikaa-ye etmeleri vacip olduğu ve emribilma'ruf yaptıkça erbab-ı tâata ehl-i isyanın isyanlarının zararı olmayacağı ve herkesin mercii huzur-u ilâhi olduğu ve Allahü Tealâ'nın her şahsa amelini haber vereceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ nefsi muhafazayla emrettiği gibi malı muhafazayla da emretmek üzere buyuruyor. Yani; size kendi beldenizde ölüm hazır olup vasiyet ettiğiniz zamanda kendinizden adalet sahibi iki kimsenin vasiyetinize şeha-deti lâzımdır. Eğer ölüm emmaresi hal-i seferde isabet ederse şahitler kendi cinsinizin gayrı ecanipten de olabilir. Vasiyet, hususunda verese ve sair nâs arasında mücadele ve münazaa vukuunda kat'-ı niza' için vasiyet zamanı iki şahidin lüzumuna bu âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak «Beyninizde şeha-deti muhafaza edin» buyurmuştur. Mevtin huzuru yla murad; ölüm emmarelerinin huzurudur. Çünkü; vasiyetin imkânı mevtten evvel olur, mevt emmaresi insanın kendi memleketinde olduğu gibi hal-i seferde dahi olmak ihtimaline binaen Cenab-ı Hak şahidi ikiye taksim buyurmuş ve «Hal-i hazarda olursa kendinizden iki şahit, hal-i seferde olursa kendinizin gayrı ecanipten olsun iki şahidi bulundurun» buyurmuştur. Ulema, vasiyet eden kimsenin kendinden olan şahitlerle gayrıdan olanların kimler olduğunda ihtilâf etmişlerse "de Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran kendinden olan şahitte murad; müminler ve ecnebiden olanlarla murad; müminlerin gayrıdır. Çünkü; âyette hitap müminlere olduğundan ağyarla murad; müminin gayrı olmak lâzımdır. Zira; müminlere sizden ve sizin gayrıdan deyince o gayrıyla murad; müminin gayrı olmak zaruridir. Şu halde müsaferette vasiyete şehadet edecek mümin bulunmazsa ehl-i zimmetin şehadeti kabul olunacağına işaret buyurulmuştur. Binaenaleyh mümin; hal-i hazer ve hal-i seferde şahit olur. Amma kâfirin şehadeti; hal-i seferde müminin bulunmadığı yerde olur. Ekser-i f ukahanın beyanları veçhile kendinizden olanlar la murad; vasiyet edecek kimsenin akrabasıdır. Hal-i seferde gayrla murad; akrabasının gayrı müminlerdir. Şu halde akraba, vasiyet edecek kimsenin ve veresesinin hallerini iyi bildiklerinden gerek sefer ve gerek/ hazarda akrabanın şahit olması evlâdır. Amma akraba bulunmayan yerde akrabanın gayrı müs-lümanlardan da olabilir. Binaenaleyh; şehadete kaabiliyetîi akraba varken akrabayı takdim etmek lâzım olduğuna işaret olunmuştur. Çünkü; insanın kendi memleketinde alelekser akrabası mevcut olup akraba ise dahilî ve haricî meyyitin ahvaline muttali olduğu gibi verese tarafından vaki olacak itirazı akrabanın, başkalarından ziyade ıslâh edeceği cihetle akrabanın vasiyete şehadet-leri elbette evlâdır.

Maide 5:106

Vacip Tealâ hal-i seferde ecnebi şahit tayin eden kimsenin veresesi şahitlerden şüphe ederlerse şahitlere yemin teklif etmeleri caiz olduğunu ve yeminin keyfiyetini ve suret-i edasını beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyette hapisle murad; şahitleri mescidin Önünde dur-' durmaktır. SaIâtla murad; ikindi namazı veyahut mutlaka cemaatla eda olunan namazdır. Namaz vakti huzur vakti olup, her millet bir derece yalandan ihtiraz ettikleri için Cenab-ı Hak şahitlere yemin teklifini namazdan sonraya tahsis buyurmuştur. Akrabaya insanın meyli ziyade olduğundan, akraba hatırı için yalan irtikâb etmek ihtimali gaalip olmasına binaen yeminin suretinde akraba zikrolunmugtur. «Allah'ın şehadeti» demek; «Allah'ın bize emanet ettiği şehadeti velev akrabamız hakkında olsa bile saklamayız, eğer saklarsak günah işlemişlerden oluruz n demektir. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; (Temim Darî) ile biraderi (Adî)'dir. Çünkü; bu iki birader (Amr b. Âs)'ın âzâdlısı (Büdeyl) Hazretleriyle ticaret için Şam cihetine müsaferet ettiler. (Temim Darî) ile biraderi henüz şeref-i imanla müşerref olmamış, Nasraniyet üzereydiler. Şam'a geldiklerinde Büdeyl (R.A.) hastalandı. Malının kâffesini bir pusulaya yazdı. Hurcunun içine koydu, badehu vasiyet eyledi ve eşyasını veresesine vermelerini emretti. (Temim Darî) ile biraderi şahit oldular. (Büdeyl) biemrillâh vefat etti. (Temim) ve biraderi vereseye vermek üzere (Büdeyl)'in eşyasını aldılar. Fakat eşyanın içinden gaa-yet ağır nakışlı üç yüz mıskal sıkletinde bir gümüş kâseyi sakla-, dılar. Medine'de kâseden başka eşyayı vereseye verdiler. Verese eşyayı teftiş edip, eşyanın adedini beyan eden pusula meydana çıkınca, şahitlerden pusula mucibince eşyanın içinde kâsenin mevcut olmadığını sorarlar. Onlar da «Bize teslim ettiği eşyayı biz size verdik. Başka bildiğimiz yoktur» derler. Verese Resulullah'a şikâyet edince bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyet nazil olunca Resulullah ikindi namazmdan sonra Mescid-i Şerifte minder yanında (Temim Darî) ile biraderini çağırır ve yemin teklif eder. Tefsir-i Taberi'de (İmam-ı Şuayb)Jdan naklen beyan olunduğuna nazaran ashaptan (Ebu Mûsel Eş'arî) Kûfe'de vali iken bu âyetin ahkâmını Resulullah'tan sonra bir daha icra etmiştir. Çünkü; bir mümin hal-i seferde hastalanıp vasiyete mümin olarak şahit bulamayınca ehl-i kitaptan iki kimseyi şahit tayin eder ve orada vefat eyler. Şahitler Kûfe'de (Ebu Mûaâ)'nm huzuruna gelir, vasiyete şehadet ve malını teslim ederler. (Ebu Mûsâ) Hazretleri «Bu emir, Resulullah'tan sonra vaki olmamıştır» deyip Kûfe'nin mescidinde namazdan sonra cemaat içinde yalan söylemediklerine ve şehadeti saklamadıklarına ve malı tebdil ve tağyir etmediklerine ve meyyitin malı bundan ibaret olup başka malı olmadığına yemin teklif ettiği ve yeminleriyle şehadetlerini kabul ettiği menkuldür. Hulâsa; insan için vasiyet lâzım olup, vasiyet ettiği zaman akrabası varsa akrabasından, eğer akrabasından bulunmazsa eca-nipten iki şahit bulundurmak lâzım, hattâ hal-i seferde olursa zım-mîleri dahi şahit tayin etmek caiz olduğu ve eğer verese şahitlerden şüphe ederlerse, gehadette ve vasiyette yalan söylemediklerine ve mala hiyanet etmediklerine yemin teklif etmek haklan olup, yeminin namazdan sonra bir mescid önünde, cemaat içinde olması lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:107

Vacip Tealâ; verese, şahitlerden şüphe ederlerse bir mescit önünde namazdan sonra cemaat içinde yemin teklif etmek hakları olduğunu ve yeminin keyfiyetini beyan ettikten sonra şahitlerin hiyanetleri zuhur ederse, yeminin vereseye avdet edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; eğer şahitlerin hiyanet ettikleri anlaşılırsa, verese tekrar dava eder ve yeminle hiyanetlerini meydana korlar ve derler ki: «Meyyitin bu malı şahitlere satmadığına yemin ederiz. Bizim şehadetimiz, vasiyete şahitlerin şehadetlerinden evlâdır ve bu yemin ve şehadetimizle biz evvelki şahitlerin haklarına tecavüz etmedik, eğer tecavüz etmişsek zalimler zümresinden oluruz.» Âyette evleyan la murad; meyyitin en yakın veresesi-dir. Çünkü; vasiyete şahit olanlar ellerinde zuhur eden meyyitin malını meyyitten satın aldıklarını iddia edip satın aldıklarını isbattan izhar-ı açzederlerse, verese inkâr edince yemin vereseye lâzım geldiği cihetle veresenin yemine şahitlerden evlâ olduğu beyan olunmuştur. Binaenaleyh; verese meyyitin b malı satmadığına ve şahitlerin satın almadıklarına yemin eder ve şahitlerin ellerinden mallarını alırlar. Veresenin şehadetleri yle murad; evvelki şahitlerin hıyanet ettiklerine şehadetleridir. Çünkü; verese «Bunlar hıyanet ettiler ve buna şehadet ederler ve bizim şehadetimiz onların şehadetinden evlâdır» derler ve onlar hi-yanet etmeyip satın aldıklarını iddia edince, bunlar satın almadıklarına yemin eder ve yeminleriyle şehadetlerinr takviye ederler. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; bundan evvelki âyet nazil olup, Resulullah (Temim Darî) ve biraderine mescitte yemin teklif edip onlar da yemin edince, hallerine bırakmışlardı. Bir müddet, sonra kâseyi Mekke'ye bin dirhem gümüşe sattıkları anlaşılır. (Büdeyl)'in veresesi tekrar kâseyi isterler. (Temim Darî) ve biraderi «Biz bu kâseyi Büdeyl'den satın aldık» derler. Halbuki verese (Temim Darî)'den «Evvelce size birşey sattı mı?» diye sormuşlar, onlar da satmadığını beyan etmişlerken, şimdi satın aldığını iddia edince verese; «Size birşey satmadı mı dediğimiz zaman siz, satmadı demiş ve yemininizde satın almadığınızı da dere etmiştiniz» demeleri üzerine (Temim) ve biraderi «Biz satın aldığımıza şahidimiz olmadığından ispat edemeyeceğimizi bildiğimizden sakladık)) derler ve bu mesele Huzur-u Risalete aksedip bu âyetin nazil olduğu ve ikindi namazından sonra mescidde verese (Temim Darî) ile biraderinin hiya-net ettiklerine ve Şasenin onlarda olduğuna» şehadet ederler. «Ve bizim' şehadetimiz onların şehadetinden evlâdır» derler ve kâseyi Temim'in, satın almadıklarına yemin ederler. Binaenaleyh; kâseyi Resulullah'm alıp vereseye teslim ettiği mervidir. (Temim Darî) Hazretleri iman ettikten-sonra «Allahü Tealâ.ve resulü sâdıktır. Ben kâseyi saklamıştım, Allah'a tevbe ederim» dediği mervidir. İşte lisanımızda «Er geç hak sahibini bulur» darbımeselinin pek doğru bîr söz olduğu bu vaka ve âyetle sabittir. Ayette ile murad; meyyitin vere-sesidir. Çünkü; demek; yani «Kendi üzerlerine hıyanet olunanlar» demektir. Vasiyete şahitler tarafından kendi üzerlerine cinayet olunan ve malları saklanan meyyitin veresesidir. Ve onlar şahitlerin hiyanetlerini dâva edince hiyanetlerine şehadet ve satın almadıklarına yemin bunlara in-tikaal ettiğinden bunlar evvelki şahitler makaamma kaaim ve onların şehadetleri ve şehadetlerini yeminleriyle takviye ettikleri gibi bunlar da aynı muameleye tâbi olmuşlardır. Hulâsa; şahitlerin hıyanetleri verese indinde zahir olup, verese hiyanetlerini dava ederlerse, şehadet ve yemin vereseye intikaal edeceği ve veresenin şehadetleri evvelki şahitlerin şehadetlerin-den elyak olduğuna yemin edecekleri ve yeminlerinde biz şehade-timizle şahitlerin hukukuna tecavüz etmedik. Eğer tecavüz edersek zalimlerden oluruz demeleri lâzım olduğu bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:108

Vacip Tealâ vasi veya şahitlerin hiyanetleri zuhur ederse şehadet ve yeminin vereseye intikaal edip tekrar davanın mesmu olması vasiler ve şahitlerin doğru şehadet etmelerine sebep olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; emanete hıyanet edip yalan şehadet etmeyin ki, fasık olmayasımz ve doğru yola vasıl olasınız. Bu âyette ( dli ) lâfzı; müsaferette vasiyet edilmesine ve vasiyete şahitler bulundurmasına ve şahitlerin keyfiyet-i şehadet-lerine ve eğer verese şüphe ederlerse şahitlerin yemin etmelerine ve yemin ettikten sonra hiyanetleri zuhur 'ederse, yeminin vereseye intikaal etmesinden ibaret olarak zikrolunan ahkâmın kâffesine işarettir. Ahkâmın bu minval üzere cereyan etmesinde iki fayda olup birincisi; şahitlerin doğru şekadet etmelerine sebep olacağı, ikincisi; doğru şehadet etmediklerinde yeminin vereseye intikaal etmesiyle rüsvâ-yı âlem olmalarından korkmalarıdır. Binaenaleyh; bu âyetin ahkâmına muhalefet edenlerin fasık olacaklarını ve fasık olanları tarîk-i müstakime muvaffak kılmayacağını âyetin âhirinde beyanla Cenab-ı Hak ahkâmına riayet etmeyenleri tehdid etmiştir. Çünkü; ıskla murad; şeha-dette hıyanet etmek, ve vasiyette yalan söylemek ve eşyadan hir-şey saklamak gibi şeylerdir. Gerçi lâfzın umumuna nazaran ma-siyetin kâf fesine şamilse de makam itibariyle fasık,. ahkâm-ı sabıkaya riayet etmeyenlerle tefsir olunmuştur. Bu âyet-i celile beş hüküm üzerine müştemildir: Birincisi; şehadeti olduğu gibi eda edip yalan karıştırmamak lâzım olduğu, ikincisi; şehadete yalan kanştırırlarsa yalanlan meydana çıkıp rüsvâ-yı âlem olmalarından korkmaları, üçüncüsü; emanete hiyanet etmekten nefislerini vikaaye etmeleri vacip olduğu, dördüncüsü; Allah'ın emrini işitmek ve dinlemek elzem olduğu, beşincisi; yalan yere yemin ve şehadet eden kimselerin fastk oldukları ve fasıkları Allah'ın hidayette kümayacağıdır.

Maide 5:109

Vacip Tealâ bazı tekâlifi beyan ettiği gibi tekâlife itaata daveti dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Ve cevaplarında ilmi, Allah'a tefviz ederler ki, nasıl icabet olunduklarını bildikleri halde Cenab-ı Hakka karşı acizlerini izharla tevazu ederler ve bu sualden maksat icabet etmeyen ümmetleri tekdir ve âleme karşı mahcup etmektir. Enbiyanın nasıl icabet olunduklarını bildikleri halde «Bizim için ilim yok» demeleri «Ya Rabbi! Sen bizden daha iyi bildiğin halde bu sualden hikmetine ilmimiz yok» demek olup hakikat-i ilmi inkâr olmadığından enbiyanın bu cevapları hilafı vakidir denilemez. Enbiyanın ilimleri Vacip Tealâ'ya nispetle yok mesabesinde olduğundan «Bizim ilmimiz senin ilmine nispetle yoktur, iyisini sen bilirsin» demektir. Yahut ümmetlerinin halinden enbiyaya hasıl olan zan olup ilm-i kat'î olmadığından «Bizim ilm-i kafimiz yoktur, ancak ilm-i kat'î ile sen bilirsin» demişlerdir. Hulâsa; Vacip Tealâ'nm yevm-i kıyamette rusül-ü kiramı cem' edip ümmetlerinin icabetleri ne yolda olduğunu sual edeceği ve resullerin ümmetlerinin icabet edip etmediklerine dair ilmi, Cenab-ı Hakka tefviz etmekle tevazularmı izhar edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:110

Vacip Tealâ rusül-ü kirama ümmetlerinin icabetlerinden nasıl icabet olunduklarım sual edeceğini beyan ettiği gibi rusül-ü kiram içinden İsa (A.S.)'ın ahval-i hususiyesinden ve ümmetiyle vaki olan ahval-i umumiyesinden haber vermek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bundan evvelki âyette Vacip Tealâ rusül-ü kirama ümmetleri tarafından nasıl icabet olunduklarını sual edeceğini beyan etmişti. Ve bu sualden maksad rusül-ü kirama karşı temerrüd eden ümmetleri tekdir olup ümmetler içinde tekdire ziyadece şayan olan Nasara olduğunu beyan için bu âyette Hz. İsa'nın mucizelerini ve o mucizeye karşı temerrüd edenleri beyan etmiştir. Zira; sair ümmetler rusül-ü kiramın şanlarına taarruz etmişler, Nasara ise celâlet-i ilâhiye ve azamet-ik sübhani-yeye taarruz ettiklerinden Nasara'yı tevbih için Hz. İsa'nın mucizelerini ta'dad buyurmuştur. Çünkü; şu sayılan nimetlerin cümlesi Hz. İsa'nın Allah'ın kulu ve resulü olduğunu ve ma'bud olmadığını ispat etmiştir ki, ülûhiyetini itikaad edenleri reddetmiştir. Ruhu Kudüs'le murad; Cibril-i Emin olduğuna nazaran Cenab-i Hak, Hz. İsa'yı Cibril-i Eminle te'yid ettiğim beyan etmiştir. Hz. İsa'nın mümtaz olduğu mucizelerden ekserisi bu âyette zikrolunmuştur. Hal-i sabevetindeki sözünün hal-i buluğunda olan sözünün aynı olması İsa (A.S.)'m hassasıdır ve duasıyla hastaların şifa bulması ve çamurdan tasvir ettiği kuş suretinin biiznillâh-i telâ kuş olup uçması ve kabirlerinden ölülerin diri olarak kalkıp tekrar yerlerine iade olunması, anadan doğma körlerin gözlerini açması Hz. İsa'nın mümtaz olduğu mucizelerdendir. İsa (A.S.)'a verilen kitap la murad; hüsn-ü hat olmak ihtimali varsa da esah olan kütüb-ü semaviyedir. Hikmet le murad; usul-ü itikaadiye ve ameliyeye müteallik ilimdir. Kitabı zikirden sonra Tevrat'la İncil'i zikretmek şanlarına tazim içindir. Hz. İsa'nın mucize ve nimetleri pek büyük olduğundan Yahudilerin hased ederek küfredip katline cüret ettikleri beyan olunmuştur ve kuş suretinin yarasa kuşu olduğu (Sûre-i Âl-i İmran) .da beyan olunmuştu . Hulâsa; Hz. İsa'nın Ruh-u Kudüs'le te'yid olunduğu ve hai-i sabavet ve hal-i buluğunda nâs'a tekellüm ettiği, kitap, hikmet, tevrat ve İncil'in kendisine talim olunduğu ve çamurdan yapmış olduğu kuş suretinin biiznillâh kuş olduğu ve anadan' gözsüzleri gözlendirdiği ve ebraslarm biiznillâh illetlerini izale ettiği ve ölüleri biiznillâh kabirlerinden diri olarak çıkardığı ve Benî İsrail'in şerrinden muhafaza ettiği ve Benî İsrail'den kâfir olanların işbu mucizelere sihir dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cüm1esindendir.

Maide 5:111

Vacip Tealâ İsa (A.S.)'m mucizelerini nimet olarak beyan ettiği gibi Hz. İsa'ya iman eden ashabım ve onların menakıbmı be-yanetmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Havariyyûn; Hz, İsa'nın ashabı ve ona evvel iman edenlerdir. Bu makamda vahiy; Taberi'de beyan olunduğu veçhile ilham ve kalbe koymak manasınadır. Yahut Beyzavi'nin beyanı veçhile resul vasıtasıyla iman etmelerini emretmektir. Havariyyûnun kimler olduğu ve sanatlarının neden ibaret bulunduğu Sûre-i Âl-i İmran'da mu-fassalan geçtiği için burada tekrarına lüzum görülmemiştir . Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile iman; a}mal-ı kalpten olup İslâm; inkıyad-ı zahirî manâsını müş'ir olduğundan havariyyûn imanı takdim etmişlerdir. Zira; a'mal-i kalbe, dikkat ziyadedir. Çünkü; havariyyûn evvelâ Hz. İsa'nın nübüvvetini kalpleriyle tasdik ve kalplerinde olan imanlarını zahirde itaat ve inkıyadlarıyla ilân ettiler ve itaatlarmın muhakkak olduğunu beyan için sözlerini edât-ı te'kidle irad eylediler. Binaenaleyh; diyanet-i İslâmiyede bir kimseye (Müslüman mısın?) denildiğinde kat'iyet ifade eder cümle ile (Müslümamm elhamdülillah) demek vaciptir. Şek ve tereddüd ifade eden cümleyle cevap vermek caiz değildir. Vacip Tealâ havariyyûnun imanlarını beyandan sonra onların. Hz. İsa'dan bazı tahkikatlarını beyanetmek üzere :

Maide 5:112

buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Havariyyûn iman etmişlerse de henüz imanları icmâlî olup, akaaidî yoluyla tetkik etmediklerinden bu suâli irad etmişlerdi. Bundan sonraki âyette beyan olunacağı veçhile bu talepleri kalpleri mutmain olsun içindi. Yoksa şekkettikleri için değildi. Binaenaleyh; suâlleri tetkik içindir, tereddüt için değildir. İnsanın takvası umur-u mühimmenin husulüne vesile olduğundan istedikleri matlûplarının husulüne mukaddeme olmak üzere Havariyyûna ittikaayla emretmiştir. Hulâsa; Havariyyûnun Hz. İsa'dan Rabbinin semâdan içi taamla dolu bir maide inzaline kaadir olup olmadığını suâl ettikleri ve onların suâline Hz. İsa cevapta hakîkî mümin oldukları takdirde Allah'tan korkmak ve nefislerini bu gibi suâlden vikaaye etmek vacip olduğu ve bu gibi suâlin hata olduğunu işaret tarikıyla kendilerine tefhim ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.

Maide 5:113

Vacip Tealâ Hz. İsa'nın Havariyyûna ittikaa ile emrinden sonra Havariyyûnun cevabını beyanetmek üzere buyuruyor. demekle mâide istemekten maksatlarını beyan ettiler. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile İsa (A.S.)'m mucizelerinden sonra mucize istemeleri muvafık olmadığını beyan zımnında Ha-yariyyûna ittikaa ile emredince Havariyyûnun mâide istemeleri, gördükleri mucizeye kanaatsizlik olmayıp belki kendilerinin müptelâ oldukları açlığı izale etmek ve re'y-ül ayn mâidenin nüzulünü görmekle kalpleri mutmain olmak ve yakînleri kuvvet bulmak ve evvelce gördükleri mucize, mucizât-ı arziyeden olup bir de muci-zât-ı semaviyeyi müşahede etmek istedikleri ve mucizâtı müşahedeyle o mecliste bulunmayanlara şehadet edeceklerini beyanla garazlarının garaz-ı sahih olup mâide istemekten niyetlerinde fesad olmadığını beyan etmişlerdir.

Maide 5:114

Vacip Tealâ Havariyyûnun serd ettikleri şu makaaleierinden İsa (A.S.) maksadlarınm sahih olup fasid olmadığını bilince taleplerinin is'âfmı Cenab-ı Hak'tan istirham etmek üzere irad eylediği duayı beyan zımnında buyuruyor. Mâide; üzerinde taam olan sofradır. «Mâide bizim için bayram olsun» demek; «Mâidenin nazil olduğu günü bayram ittihaz edelim» demektir. Bayram insanlara sürür verecek bir gün olduğundan i y d denilmiştir. Binaenaleyh; mâide nazil olduğu gün sürür bahşettiğinden İsa (A.S.) o günde bulunanlara ve ondan sonra geleceklere o günün bayram olmasını kelâmına ilâve ve duasına dercetmiştir. Mâide pazar günü nazil olduğundan Nasara'nm pazar günü bayram ittihaz ederek ta'zîm ettikleri Beyzavi'nin cümle-i beyanatmdandır. Gerçi pazar gününe ta'zîm, şeriat-ı Mu-hammediyede nesholunmuşsa da Nasara ta'zîmi terketmemiglerdir. Havariyyûn, mâide istemekten maksatlarını beyan sırasında garaz-ı dünyevî olan ekli takdim etmişlerse de İsa (A.S.) garaz-ı uhrevîyi takdim buyurmuş ve âhiret umurunun takdime şayan olduğuna işaret etmiştir. Duanın keyfiyeti: Feth-ül Beyan'da zikro-lunduğuna nazaran Hz. İsa evvelâ gusleder ve yünden aba giyer ve başını eğer, ağlar ve iki rekât namaz kılar ve dua eder. Cenab-ı Hak duasını kabul eder ve mâide nazil olur. Binaenaleyh; insan mühim bir iş için dua etmek isterse kemal-i taharetle tetahhur etmek ve namaz kılmak ve kemal-i tevazula dua etmek müstehab-dır ki, bu şeraite riayet, duanın kabulüne sebeptir. İsa (A.S.) Vacip Tealâ'ya iki kere nida etmiştir. Çünkü; Ebus-suud Efendi'nin beyanı veçhile bir kere cemi' sıfât-ı kemaliyeyi cami olan ülûhiyet vasfıyla demiştir. İkincide envâ'-ı nimetle terbiyeyi mü§'ir olan rububiyet vasfıyla diyerek nida etmiştir ki, kemalile tevazu ve tazarruunu izharla duasının kabulünü rica eylemiştir. Binaenaleyh; Rabbisi istirhamını kabul buyurmuş ve mâide gibi mühim bir mucizeyle Hz. İsa'yı taltif ve Havariyyûnu mesrur kılmıştır.

Maide 5:115

Vacip Tealâ Hz. İsa'nın duasını kabul etmekle Havariyyûnun mes'ûlünü isaf ettiğini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Ya İsa! Ben istediğiniz mâideyi istedikleri veçhile semadan indiririm. Lâkin muide geldikten sonra küfreden olursa o kâfire Öyle bir azab ederim ki} âlemden hiçbir kimseye o azabın emsali sebketmemiştir. Âyette, Vacip Tealâ mâideyi inzal edeceğini beyanla beraber mâidenin şükrünü edâ etmeyip küfredenlere azab edeceğini dahî beyan etmesi duanın kabulüne delâlet eder. Binaenaleyh; küfredenler suratlarını hınzır suratına tebdil etmiştir. Beyzavi ve Fahr-i Razi'nin beyanları veçhile mâidenin keyfi-yet-i nüzulü şöyledir: îki bulut arasında bir kırmızı sofra olup, sofrada bulunan taam ise kılçıksız ve pulsuz kendi yağıyla kızarmış kebap olmuş balık ve balığın baş tarafında tuz ve kuyruk tarafında bir kâse içinde sirke ve etrafında envâ-ı sebze ve beş adet çörek ve onlardan birincinin üzerinde zeytin, ikincinin üzerinde bal, üçüncünün üzerinde yağ, dördüncünün üzerinde peynir, beşincinin üzerinde kurumuş et mevcut olduğu halde ahalinin önüne nâzü olduğu ve İsa (A.S.)'m dua edip «Ya Rabbi! Bize nimet kıl, nikmet kılman diyerek ismiyle sofrayı açtığı ve Havariyyûnun reisi «Ya Ruhallah! Bu taam dünyadan mı, âhiretten mi?» dediğinde Hz. İsa'nın «İkisinden de değil, Allah'ın kudretiyle icad ettiği taamdır, istediğinizi yiyin ve Allah'ın nimetine şükredin» dediği ve sofradan fukara, ağniya, hasta, sağ, kör ve topal hep yedikleri mervidir. Binlerce halk sofradan yedikleri halde asla noksan târî olmamıştır. Nâs'tan birçokları iman ettikleri gibi küfredenler de olduğu ve küfredenler, iman edenlerin itikadlarmı ifsada çalıştıkları ve onların suretlerini Cenab-ı Hakkın hınzır suretine tahvil ettiği mervidir. Bu rivayete nazaran azapla murad; azdb-ı dünyevî olmak lâzımdır. Hınzır suretine tahavvül edenlerin de üç gün yaşadıkları mervidir. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran mâidenin nüzûlünde hıyanet etmemek ve yarınki gün için idhar olunmamak şart iken idharla hıyanet edenlerin suretleri tebdil olunduğu mervidir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile İsa (A.S.)'m duasını inzal kelimesiyle yaptığı halde Vacip Tealâ lûtfunun çokluğuna işaret için çokluğa delâlet eden tef il babından lafzıyla beyan ettiği gibi vaadinin kafi olduğuna işaret için de tahkika delâlet eden lafzıyla irad buyurmuştur. Vacip Tealâ Nasara'nm Hz. İsa'ya iftiraları üzerine İsa (A.S.)'a hitabını beyanetmek üzere :

Maide 5:116

buyuruyor. . Binaenaleyh: Demekle Ce-nab-ı Hakkın sualine cevap verdi. Vacip Tealâ'nm bu suali Nasara'yı ilzam ve itikadlarının batıl olduğunu meydana koymak için olduğu cihetle Hz. İsa'nın böyle bir şey söylemediğini bildiği halde Allâhü Tealâ neden sual etti denilemez. Zira; sual haşa bilmediği birşeyi öğrenmek için değil, belki Nasara'ya hakikati bildirmek içindir. Hz. İsa cevabında Ce-nab-ı Hakkı evvelâ beşere hulul etmek ve şeriki olmak gibi nekaa-isten tenzih ile beraber böyle bir sözü söylemeye hakkı olmadığını beyanla hakikat-ı hâlin ilmini Allah'a tefviz etmiştir ki, huzur-u ilâhide kemâl-i edeb ve ta'zîmle teslimiyetini meydana köymüş ve kul için vazife-i ubudiyetin neden ibaret olduğunu göstermiştir. Bu âyette nefis; zat manâsmadir. Vacip Tealâ, hakkında nefis lâfzını zikretmesi Hz. İsa'nın kendi hakkında zikrettiği lâfza mutabakat tarîkıyladır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile lâfzı tefJil babından teşbihin ismidir. Binaenaleyh; Vacip Tealâ'nm cemi' nekaa-isten ve bilhassa şerikten münezzeh olduğunu beyanda mübalâğa için teksire delâlet eden tef'il babından irad olunmuştur. Nasara'nm iftira ettikleri sözü söylemekte hakkı olmadığım beyanda istimrara delâlet eden kelimesi ve nefyi te'kid-de mübalâğa için haberinde lafzıyla varit olmuştur ki, «Hiçbir veçhile hakkım yok» demektir ve bu misilli sözleri söylemeye hakkı olmadığını delü-i burhamyla irad etmiştir. «Çünkü; ben söylemiş olsam, sen bilirdin, halbuki benim söylediğime ilmin taalluk etmedi. Senin ilmin taalluk etmemesi benim söylemediğime delildir. Çünkü; söylesem elbette bilirdin» demek olur.

Maide 5:117

Vacip Tealâ İsa (A.S.)'m sözünün bakiyesini hikâye etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; cümlenin a'mali indinde hazırdır.

Maide 5:118

Zira; onlar senin kullarındır ve onlar hakkında tasarruf; mülk-ü hakikiyende tasarruftur. Binaenaleyh; kimsenin bir diyeceği yoktur. Mağfiret; tevbe edenlere olacağına binaen küfrüzere vefat edenlere şümulü yoktur. Yani «Eğer onların kusurları üzerine azab edersen senin kullarındır. Dilediğini işlersin ve eğer tevbe ederler de sen de mağfiret edersen, azabın hikmete muvafık olduğu gibi mağfiretin de hikmetine muvafıktır.» demektir. Bu âyette teveffî ile murad; hakikaten vefat olmak ihtimali olduğu gibi semaya refolunmak ihtimali daha ziyade gaa-liptir. Zira; İsa (A.S.) semaya ref'olunmuş ve vefat etmemiştir. Semaya ref'olunmasma vefat denmiştir. Zira; bu dünyadan müd-det-i muvakkatada irtihal ve intikaal manâsına vefat denmek de caizdir ve bu muhaverenin dünyada ve âhirette olması muhtemeldir. Çünkü; bir mâni yoktur. Cenab-ı Hak Nasara'yı ilzam için dünyada sual ettiği gibi arsa-i mahşerde dahi sual edebilir.

Maide 5:119

Vacip Tealâ İsa (A.S.)'m sözlerini hikâye ettiği gibi sadıkları razı olduğunu ve yevm-i kıyamette sıdıklarından dolayı menfaat olacağını beyanetmek üzere buyuruyor. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile s a dikin ile mu-rad; enbiya ve müminlerdir. Onların sıdıklar ıyla murad; tevhidleri ve imanlarıdır. Şu halde manâ-yı âyet: … demektir. Allah'ın sadıklardan rızası; onlann imanlarına ve amellerine rızadır. Onların Allahü Tealâ'dan rızaları; Allah'ın onlara vermiş olduğu nimetlerden razı ve katırlarına gelmeyen eltâf-ı sübhani-yeden memnun olmalarıdır. Allahü Tealâ'nuı rızasını tahsilden daha büyük bir mertebe olmadığından rıZay-ı ilâhinin husulüne fevz-i azîm denmiştir. «Doğru sözlü ehl-i imanın, Allah'ın rızasına nail ve Allah'ın nimetlerinden de onların razı olacaklarını» beyan etmek; «Eniri imanın âhirette kemal-i emniyet ve rahata nail olacaklarını» beyan etmektir. Çünkü; tarafeynin birbirinden razı olmaları kulların is-tirahat-i tâmmelerini müstelzimdir. Hulâsa; ehl-i imanın imanları ve doğru söyleyenlerin doğru sözlerinin yevm-i kıyamette kendilerine menfaat vereceği ve menfaat cümlesinden olarak ebeden onların Cennet'te kalacakları ve Allahü Tealâ'nın onların imanlarından ve onlar da Allah'ın lut-fundan razı olacakları ve Allah'ın rızasının onlar için pek büyük kurtulmak olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Maide 5:120

Vacip Tealâ ehl-i imana «fevz-i azîmi veren kimdir?» sualine cevap olmak üzere buyuruyor. . . Binaenaleyh; dilediğini işler ve bilûmum mülkünde keyfe mâyeşâ' tasarruf eder ve istediğini icad ve istediğini i'dam eder, hiç kimsenin itiraza hakkı ve salâhiyeti yoktur. Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyet Hz. İsa hakkında Nasara'-mn dâvalarının fesadına delâlet eder ve ukalânın gayrisini ukalâ üzerine tağlib için de gayrı ukalâda istimali gaalip olan lâfzı varid olmuştur. Çünkü; âyet-i celîle Nasara'nın dâvalarını red ve Hz. İsa'nm kulu ve memlükü olduğunu beyan için varid olup Nasara'nın itikaadı ise akim harici ve mantığın hilafı olduğundan onları gayrı ukalâ menziline tenzil etmiştir. Sûrenin âhiri birtakım esrarı mutazammmdır. Zira herşey Allah'ın mülkü olmak; mahlûkaatm küllisi mümkün ve Vacip TeaJâ'nm icadıyla mevcud olup Cenab-ı Hak cemi'i mümkünât ve kâinata malik, ervah ve ecsadm kâffesini mucid ve her cümlesinde emr ü nehyi icad ve i'damı nafiz, sevap vermek ve azab etmek suretiyle tasarruf, Allah'a mahsus olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; dilediği gibi teklif ederek kullarını ibadetine davet eder ve herşeye malik olması ve şeriat-ı Musa'yı neshederek şeriat-ı İsa'yı onun makaamma ikaame ve badehu şeriat-ı İsa'yı neshederek şeriat-ı Muhammediyeyi onun makaamma ikaame etmesi mülkünde tasarruf kabilindendir. Hz. İsa'yı babasız halka da kaadirdir. Binaenaleyh; Nasara'nm Hz. İsa hakkındaki iddiaları batıldır. Zira; Allah'ın kulunun ülûhiyetle münasebeti yoktur ve olamaz.

Enam 6:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yüz altmış beş âyeti havidir. Yalnız üç veyahut altı âyeti Medine-i Münevve-re'de nazil olmuştur. Hamdin umumu ve devamı matlup olduğundan Cenab-ı Hakkı sena ifade eden elfaz; umuma ve devama delâlet eden cümle-i is-miye ile varid olmuştur. Bu âyette hamd fıkrası lâfızda ihbar ise de kullarına haindi talim olduğu cihetle manâda hamd etmekle emirdir. Yani; «Hamdedin Allahü Tealâ'ya» demektir. Zira hamd; Allah'ın nimetleri mukaabilinde şükür manâsına olduğu cihetle her şahıs üzerine Allahü Tealâ'ya hamd etmek vaciptir. Çünkü; her şahıs nimet-i ilâhiyeye müstağrak olduğundan şükrünü edâ vaciptir. Hamde lâyık ancak Vacip Tealâ olduğuna işaret ve Allah'ın gayrıya ibadet eden müşrikleri red için hususiyete delâlet eden Iâm ; ihtisasla varid olmuştur. Binaenaleyh; hamd eden olsun veya olmasın herhalde hamd; Allahü Tealâ'ya mahsus olup, Allahü Tealâ zatında mahmud olduğuna işaret için şu niam-ı cesîmeyi halk ettiği cihetle hamde istihkaakmı dahi beyan buyurmuştur. Semavât gibi arz dahî birtakım tabakatı muhtevi olduğu halde semavâtm tabakaları ve hareketleri birbirine muhtelif olduğunda semavât; cemi' ve arz; müfred olarak varid olmuştur. Çünkü; arzın tabakalarında semavât kadar ihtilâf yoktur. Semavâtm ülüv-vü mekân ve şerefine binaen arz üzerine takdim olunmuştur. Ce-mi'i mahlûkaatm halikı Allahü Tealâ olduğu halde mahlûkaatm büyükleri semavât ve arz olduğundan bu makamda bu ikisi zikirle iktifa olunmuştur. Zulümatın esbabı müteaddid olup nurun sebebi bir olduğundan zulümat; cemi' ve nûr; müfred sıyğasıyla varid olmuştur. Zulümâtla nûr bizatihi kaaim olamayıp semavât ve arzın zımnında kaaim olduklarından tazmin manâsını müfid olan kelimesiyle ve ancak semavât ve arz kıyamda başka mahlûkaata muhtaç olmadıklarından kelimesiyle varid olmuştur,. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile zuIümâtla murad; gecenin karanlığı ve nurla murad; gündüzün ziyasıâır. Yahut zulümât la murad; küfür ve cehildir, nûrla murad; iman ve ameldir. Semavâtm halkı arzdan, zulümatın halkı nurdan ve Cennet'in halkı Cehennem'den mukaddem olduğu İmam-ı Katade'den mervi olup, semâvatı arz ve zulümâtı nûr üzerine takdim de bu rivayeti te'yid etmektedir. Bu niam-ı cesîmenin halikı Allahü Tealâ olduğunu beyandan sonra kâfirlerin küfrü ve müşriklerin şirki taaccübe şayan olduğuna işaret için taaccüp manâsını müfid olan lafzıyla varid olmuştur. Çünkü müşrikler; semâvat ve arzın halikı Allahü Tealâ olduğunu ikrar ederken semavât ve arzın eczasından olan yıldız, ay, güneş, hacer ve şecer kabilinden olan birtakım .âciz mahlûkları Allahü Tealâ'ya muadil ve şerik addederek ibadet etmeleri hakikatta taaccübe şayan ve istiğrab olunacak halattan olduğu içjn bu âyetle Allahü Tealâ ehl-i imanı bunların hallerinden taaccüb etmeye sevketmiş ve kâfirlerin küfrünü beyana ile başlamıştır. «Tilmizin üstaza ve sahib-i hükmün adaleti üzerine reayanın nıetbûuna şükrile muhsinin ihsanı üzerine şükür vacip olduğundan hamd ü sena Allahü Tealâ'ya mahsus olmamak lâzım gelir» yollu varit olan sual merduddur. Zira, mün'imi ihsana ve üstazı talime ve reis-i hükümeti adalete kaadir kılan Allahü Tealâ olduğundan bunların cümlesine şükretmek; Allahü Tealâ'ya şükretmektir. Çünkü herşeyin esasını halk eden Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; insan her kimi sena ederse onun senası Allahü Tealâ'yı sena olduğuna dair tafsilât Sûre-i Fatiha'da beyan olunmuştur .

Enam 6:2

Vacip Tealâ semâvât ve arzı ve zulümât ve nuru halk ettiğini beyanla saniin vücuduna istidlalden sonra insanın hilkatim beyanla istidlal etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ şol zat-ı ecel ve aladır ki, sizin pederiniz Âdem (A.S.)'ı çamurdan halk etmek vasıtasıyla sizi çamurdan halk etti ve halk edip vücuda getirdikten sonra müddet-i hayatınızın nihayeti için mevtinize bir vakitle hükmetti ve kıyamet için ind-i ilâhide bir vakt-i muayyen mevcuttur. Evvelâ halk edip sonra ecelinizi tayine kaadir olan Allahü Tealâ'nın sizi ba's edip amelinizle mücâzâta kaadir olacağı evleviyetle sabit iken siz âhirette şek edersiniz. Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran insanın esası olan Âdem (A.S.) çamurdan halk olunduğuna binaen insanların cümlesi bilvasıta çamurdan halk olunmuştur. Yahut insanın maddesi olan nutfe gıdadan, gıdanın cümlesinin esası topraktan olduğu cihetle cümle insan topraktan halk olunduğuna binaen Cenab-ı Hak bu âyette insanları topraktan halk ettiğini beyan buyurmuştur. Madde-i asliye olan nutfeden muhtelif azaların müte-addid surette şekillerle meydana gelmesi Sâniin vücuduna ve fail-i muhtar olduğuna delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Çünkü, tabiat vasıtasıyla vücut bulmuş olsaydı maddenin tabiatı bir olduğu cihetle o maddenin tabiatı iktizası üzere insanlar bir suret ve renkle uzv-u vahid olmak lâzım gelirdi. Zira; tabiat-ı vahidenin fiili müteaddid olamaz. Halbuki bir nutfeden hasıl olan uzuvlar birbirine benzemedikleri gibi onların vazifeleri ve eserleri de muhteliftir. Şu halde madde-i vahideden muhtelif surette şekiller ve azalar fail-i muhtarın ihtiyarı ve tercihiyle hasıl olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh; tabiat vasıtasıyla değildir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile insanların esası topraktan halk olunduğu cihetle renkleri toprakta olan renkler üzere halk olunmuştur. Zira; toprakta kırmızı, beyaz ve siyah olduğu gibi insanlar da kırmızı, beyaz ve siyah suretlerde zuhur eder. Ke-zalik toprakta tayyib ve habis, rehavet ve şiddet olduğu gibi insanlar da tayyib ve habis, rehavet ve şiddet üzere bulunuyor. Beyzavi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nın insanları ve maddelerini halik olup mevtlerine kadar ihyaya kaadir olduğu sabit olduktan sonra kâfirlerin âhireti inkâr etmeleri gaayet istib'âd olunan şeylerden olduğuna işaret için istib'âda delâlet eden kelimesiyle varid olmuştur. Çünkü; bu kadar delâil-i vâzıhadan sonra şek etmek elbette emr-i baid ve taaccübe şayandır.

Enam 6:3

Vacip Tealâ Sani-i Kadirin vücuduna delâlet eden delilleri beyandan sonra cemi' malûmata âlim olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; ilmi herşeyi muhittir. Binaenaleyh; ilminden hariç birşey olamaz. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ef'al-i cevarihin sebebi ve dâîsi, kalpte gizli olan esrar ve kalbin meylânı olduğu için sır, cehr üzerine takdim olunmuştur. K i s b ile murad; mükteseb olup sır ve cehr ile murad; nefs-i fiil olduğu cihetle kisbin sır ve cehr üzere atfolunması, şeyi nefis üzerine atıf kabilinden değildir. Çünkü sır ile eehr; nefs-i fiili mükteseb olup, iktibas ise o fiili üzere te-rettüb eden eser olduğundan beyinlerinde mugaayeret vardır. Zira; nefs-i fiil başka ve o fiili kesbetmek de başkadır. Âyet-i celile her insanın kendi fiilini kesbettiğine delâlet eder. Şu halde abdin fiilini halkeden, Allahü Tealâ olup, abid ise kâsib-dir. Zira; menfaat ve mazarrat kisb üzere terettüb ettiğinden kâ-sib ancak abiddir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ'ya kâsib ıtlakı caiz değildir. Zira; Aîlahü Tealâ menfaat ve mazarrat kesbetmekten münezzehtir. Çünkü; ef aide menfaat ve mazarrat kullara aittir.

Enam 6:4

Vacip Tealâ tevhide ve âhirete müteallik delâili beyandan sonra nübüvveti takrir ve kâfirlerin haktan i'razlannı beyanet-mek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin küfür ve iftiralarının cümle-i emârâtından birisi de tevhid ve kudret-i Bârî'ye delâlet eden âyetlerden birisi onlara resullerinin lisanı ve tebliğaatıyla gelmez, illâ onlar o âyetten kaçarlar, asla kabule meyletmezler! Çünkü; kemal-i inad ve istik-barları kabule manidir. Hatta tarik-ı rüşd ve savaptan kaçtıkları için vakıa mutabık hak olan Kur'ân resulü vasıtasıyla' taraf-ı ilâhiden kendilerine geldiğinde muhakkak tekzib ettiler ve istihza ettiler. Binaenaleyh; istihza ettikleri şeyin haberleri elbette yakında onlara gelir ve cezâ-yı sezasını görürler. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette kâfirlerin ahvalini üç kısım üzere tertip buyurmuştur: Birincisi; âyetten i'raz; ikincisi; i'razla iktifa etmeyip hak olan şeyi alenen tekzibe cüret, üçüncüsü; alenen tekziple dahi iktifa etmeyip istihzaya ictisar etmeleridir.. Hakla murad; Kur'ân ve Muhammed (A.S.j'ın getirmiş olduğu hakla batıl beynini tefrik eden ahkâm-ı şer'iye ve âdâb-ı diniye ve mucizât-ı nebeviyedir. Bunların cümlesini tekzib etmekle küfür gibi bir büyük cinayeti irtikâb etmişlerdir. Binaenaleyh; kâfirlerin âyât-ı ilâhiye ve mucizât-ı nebeviyeden şiddet-i ibrazlarına işaret için min-i istiğrakıye ile varid olmuş ve enbiya-yı izamın mucizâtı, ayât-ı ilâhiyeden ba'z olduğuna işaret için vniriri teb'îziye ile vürud etmiştir. Yani; «Onlara alâmet-i ilâhiyeden ba'z olan mucizeler geldiğinde onlardan i'raz ederler» demektir. İstihza ettikleri şeylerin istihzaya mahal olmadığını dünyada helaklerine ve âhirette muazzep olmalarına dair azabın nüzulü zamanında bilirler ve haberlerine o vakitte muttali olurlar. Hulâsa; kâfirlere mucizeler geldiğinde o mucizelerden i'raz ettikleri ve her ne zaman onlara hak geldiğinde işleri hakkı tekzib etmek olduğu ve elbette âhirette istihzalarının haberi kendilerine geleceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:5

Vacip Tealâ tevhide ve âhirete müteallik delâili beyandan sonra nübüvveti takrir ve kâfirlerin haktan i'razlannı beyanet-mek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin küfür ve iftiralarının cümle-i emârâtından birisi de tevhid ve kudret-i Bârî'ye delâlet eden âyetlerden birisi onlara resullerinin lisanı ve tebliğaatıyla gelmez, illâ onlar o âyetten kaçarlar, asla kabule meyletmezler! Çünkü; kemal-i inad ve istik-barları kabule manidir. Hatta tarik-ı rüşd ve savaptan kaçtıkları için vakıa mutabık hak olan Kur'ân resulü vasıtasıyla' taraf-ı ilâhiden kendilerine geldiğinde muhakkak tekzib ettiler ve istihza ettiler. Binaenaleyh; istihza ettikleri şeyin haberleri elbette yakında onlara gelir ve cezâ-yı sezasını görürler. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette kâfirlerin ahvalini üç kısım üzere tertip buyurmuştur: Birincisi; âyetten i'raz; ikincisi; i'razla iktifa etmeyip hak olan şeyi alenen tekzibe cüret, üçüncüsü; alenen tekziple dahi iktifa etmeyip istihzaya ictisar etmeleridir.. Hakla murad; Kur'ân ve Muhammed (A.S.j'ın getirmiş olduğu hakla batıl beynini tefrik eden ahkâm-ı şer'iye ve âdâb-ı diniye ve mucizât-ı nebeviyedir. Bunların cümlesini tekzib etmekle küfür gibi bir büyük cinayeti irtikâb etmişlerdir. Binaenaleyh; kâfirlerin âyât-ı ilâhiye ve mucizât-ı nebeviyeden şiddet-i ibrazlarına işaret için min-i istiğrakıye ile varid olmuş ve enbiya-yı izamın mucizâtı, ayât-ı ilâhiyeden ba'z olduğuna işaret için vniriri teb'îziye ile vürud etmiştir. Yani; «Onlara alâmet-i ilâhiyeden ba'z olan mucizeler geldiğinde onlardan i'raz ederler» demektir. İstihza ettikleri şeylerin istihzaya mahal olmadığını dünyada helaklerine ve âhirette muazzep olmalarına dair azabın nüzulü zamanında bilirler ve haberlerine o vakitte muttali olurlar. Hulâsa; kâfirlere mucizeler geldiğinde o mucizelerden i'raz ettikleri ve her ne zaman onlara hak geldiğinde işleri hakkı tekzib etmek olduğu ve elbette âhirette istihzalarının haberi kendilerine geleceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:6

Vacip Tealâ âyetlerden i'raz ve tekzip ve istihzadan menettikten sonra mev'ize mecrasına carî olan ümem-i maziyenin hallerini beyanetmek üzere buyuruyor. Şu halde küfürde ısrar ederseniz sizin de onlar gibi helak olacağınızda şüphe yoktur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile karn ; bir asır cemaatı veyahut bir nebi ümmeti ve bir zaman ahalisidir. Karnın müddeti yüz yirmi veya seksen veya altmış sene olmasında ihtilâf varsa da sahih rivayet yüz senenin bir kam olmasıdır. Temkin; arz üzerinde kararlaştırmak ve bir mekânda iskânla beraber birçok, umura ve o arzda tasarrufa kudret vermektir: Semâ ile murad; zikr-i mahal ve irade-i hâl kabilinden yağmurdur. Veyahut kendinden yağmur zuhur eden buluttur ki, «Onların nehirleri sebebiyle bağlarını ve bostanlarını çok kıldığı-mızdan refah ve saadet ve bolluk içinde yaşarlardı» dernektir. Hulâsa; âyetten maksad; ümem-i maziyeden helak olanların halleri ve cisimleri ve kuvvet ve kudretleri ve müddet-i ömürleri ve vüs'at-ı rızkları ehl-i Mekke'den daha ziyade olduğu halde iman etmediklerinden dolayı, bunların hiçbirisi fayda etmeyip ihlâk olununca, zayıf olanların ihlâk olunacağında şüphe olmadığını beyanla âsîleri intibaha davet etmektir.

Enam 6:7

Vacip Tealâ kâfirlerin Resul-ü Ekrem'in nübüvvetine iman etmemekte temerrüdlerinin bazı derecesini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; ey Resul-ü Ekrem'im! Eğer kâfirler senin üzerine defaten kitap nazil olduğunu müşahede etseler yine iman etmezler. Belki sihir olmasına hamlederlerdi. Nasıl hamletmesinler ki, onlar haktan batıla meylederek putlara ibadet ve iman yerine şirki ikaame ettiler. Bu âyette Vacip Tealâ kâfirlerin şiddet-i inad ve küfrüzere ısrarda kemâl-i temerrüdlerini ve ne kadar mucize müşahede etseler iman etmeyeceklerini beyan buyurmuştur. Havâss-ı hamse içinde lemsin idraki şüpheden selini olduğu için lems varid olmuştur. Yani; şüpheden vareste olarak mucize gördükleri gibi kitaplarm nüzulünü müşahede etseler dahi küfürlerinde inaddan vazgeçmezler» demektir. Kâfirlerin mahsusâtta halleri böyle olunca ma'kulâtta halleri elbette daha şiddetlidir. Ebussuud ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet; (Nadr b. Haris) ve rufekası haklarında n£zil olmuştur. Çünkü; onlar «Ya Muhammed (S.A.)! Eğer sen semâdan bize kitap getirsen ve o kitabın maiyetinde dört melek ta-raf-ı ilâhiden olduğuna ve senin Resulullah bulunduğuna şehadet ederlerse iman ederiz. Yoksa gökten kitap gelmez ve melekler şehadet etmezlerse biz sana iman etmeyiz» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Hulâsa; zamanımız dinsizlerinde müşahede olunduğu gibi asr-ı saadette de kâfirlerin istedikleri veçhüzere mucize nazil olsa dahi iman etmeyip «bu mucize değil sihirdir» diyecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:8

Vacip Tealâ müşriklerin emr-i risalette şüphelerinden bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; melek beşer suretinde resul olarak gelince aynı şüphe avdet ettiği gibi aynı sual dahi avdet eder ve «Biz bu şahsın risaletine inanmıyoruz, bu da, bizim gibi bir şahıstır» demekle itiraz ederlerdi. Zira; onlar, o meleği dahi beşer suretinde gördüklerinden melek olduğunu bilmezlerdi ki, şüpheleri zail olsun, halbuki şüpheleri zail olamaz. Çünkü; meleği kendi suretlerinde bir recül görünce aynı itirazı yine dermeyan edeceklerdir. Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile âyet-i celile; kâfirlerin taleplerinin husulüne mani olan şeyi beyandır. Çünkü; onların dediği gibi melek nazil olduğunda iman etmedikleri cihetle derhâl helak olacaklarına binaen azab-ı dünyevî ile helak olmasınlar için melek nazil olmamıştır. Eğer melek nazil olsa, ya su-ret-i asliyesi üzere veya beşer suretinde nazil olur. Halbuki su-ret-i asliyesi üzere meleği beşerin müşahedeye iktidarı yoktur. Hatta Cibril-i Emin enbiya-yı kirama geldiğinde beşer suretinde gelirdi. Resulullah'a (Dihyet-ül Kelbî) suretinde geldiğine dair birçok ahâdis-i celile mervidir. Şu halde heyet-i asliyesi üzere meleği talep; kudretlerinin fevkinde olan birşeyi taleptir. Binaenaleyh imanlarını, muhale talik etmekten ibarettir. Zira; meleği suret-i asliyesi üzere onların görmeleri muhaldir. Eğer melek beşer suretinde gelecek /olsa onlar melek olduğunu bilmediklerinden aynı sual ve aynı şüphe avdet ederdi. Şu halde resulün melekten olmasıyla beşerden olması beyninde onlar için fark olmaz. Zira; melek midir veya beşer midir bilmezler. Hatta İbrahim, Lût ve Dâvûd (A.S.)'a misafir olarak beşer suretinde gelen meleklerin melek olduğunu bilmedikleri âyetle sabittir, Şu halde enbiya-yı izam beşer suretinde kendilerine gelen meleklerin melek olduğunu bilemeyince âhâd-ı nâs hiç bilemezler. Eğer meleği müşahedeye kudret ve melek de heyet-i asliyesi üzerine gelse teklif-i icbarı ve ikrâhî olduğundan teklifte bir manâ olmazdı. Zira teklifin; ihtiyarî olması lâzımdır. Çünkü icbar üzere iman muteber değildir. Binaenaleyh; sekerât-ı mevtin acısını duyunca ve âhiretten bir nebze azabı görünce iman etmedik kimse kalmaz, fakat muteber değildir. Lebis ; şüphe vermek ve birşeyi müşkül kılmaktır. Çünkü; lebsin manâ-yı aslisi; birşeyi örtmektir. Binaenaleyh elbise insanın vücudunu setrettiği için libas denmiştir. Şu halde manâ-yı nâzım: … demektir Hulâsa; müşriklerin keşke resul üzerine melek nazil olsa dedikleri, halbuki melek nazil olsa iman etmeyeceklerinden helaklerine dair hükm-ü ilâhinin vaki olacağı ve bilfarz melek gelse beşer suretinde bir recül gelip şüpheleri aynıyla avdet edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:9

Vacip Tealâ müşriklerin emr-i risalette şüphelerinden bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; melek beşer suretinde resul olarak gelince aynı şüphe avdet ettiği gibi aynı sual dahi avdet eder ve «Biz bu şahsın risaletine inanmıyoruz, bu da, bizim gibi bir şahıstır» demekle itiraz ederlerdi. Zira; onlar, o meleği dahi beşer suretinde gördüklerinden melek olduğunu bilmezlerdi ki, şüpheleri zail olsun, halbuki şüpheleri zail olamaz. Çünkü; meleği kendi suretlerinde bir recül görünce aynı itirazı yine dermeyan edeceklerdir. Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile âyet-i celile; kâfirlerin taleplerinin husulüne mani olan şeyi beyandır. Çünkü; onların dediği gibi melek nazil olduğunda iman etmedikleri cihetle derhâl helak olacaklarına binaen azab-ı dünyevî ile helak olmasınlar için melek nazil olmamıştır. Eğer melek nazil olsa, ya su-ret-i asliyesi üzere veya beşer suretinde nazil olur. Halbuki su-ret-i asliyesi üzere meleği beşerin müşahedeye iktidarı yoktur. Hatta Cibril-i Emin enbiya-yı kirama geldiğinde beşer suretinde gelirdi. Resulullah'a (Dihyet-ül Kelbî) suretinde geldiğine dair birçok ahâdis-i celile mervidir. Şu halde heyet-i asliyesi üzere meleği talep; kudretlerinin fevkinde olan birşeyi taleptir. Binaenaleyh imanlarını, muhale talik etmekten ibarettir. Zira; meleği suret-i asliyesi üzere onların görmeleri muhaldir. Eğer melek beşer suretinde gelecek /olsa onlar melek olduğunu bilmediklerinden aynı sual ve aynı şüphe avdet ederdi. Şu halde resulün melekten olmasıyla beşerden olması beyninde onlar için fark olmaz. Zira; melek midir veya beşer midir bilmezler. Hatta İbrahim, Lût ve Dâvûd (A.S.)'a misafir olarak beşer suretinde gelen meleklerin melek olduğunu bilmedikleri âyetle sabittir, Şu halde enbiya-yı izam beşer suretinde kendilerine gelen meleklerin melek olduğunu bilemeyince âhâd-ı nâs hiç bilemezler. Eğer meleği müşahedeye kudret ve melek de heyet-i asliyesi üzerine gelse teklif-i icbarı ve ikrâhî olduğundan teklifte bir manâ olmazdı. Zira teklifin; ihtiyarî olması lâzımdır. Çünkü icbar üzere iman muteber değildir. Binaenaleyh; sekerât-ı mevtin acısını duyunca ve âhiretten bir nebze azabı görünce iman etmedik kimse kalmaz, fakat muteber değildir. Lebis ; şüphe vermek ve birşeyi müşkül kılmaktır. Çünkü; lebsin manâ-yı aslisi; birşeyi örtmektir. Binaenaleyh elbise insanın vücudunu setrettiği için libas denmiştir. Şu halde manâ-yı nâzım: … demektir Hulâsa; müşriklerin keşke resul üzerine melek nazil olsa dedikleri, halbuki melek nazil olsa iman etmeyeceklerinden helaklerine dair hükm-ü ilâhinin vaki olacağı ve bilfarz melek gelse beşer suretinde bir recül gelip şüpheleri aynıyla avdet edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:10

Vacip Tealâ kâfirlerin istihzalarından resulünün mahzun olan kalb-i nebevilerini tesliye etmek üzerebuyuruyor. Yani; ey Resul-ü Ekrem! Sen kâfirlerin eza ve istihzalarına mahzun ve muztarib olma ve ezalarına sabret. Zira; onlar helak olacak ve sen onların ezalarından selâmet bulacaksın. Zat-ı ülûhi-yetime kasem ederim ki, muhakkak senden evvel birçok resuller ümmetleri tarafından istihza olundular ve onlar da sabır ve tahammül ettiler. Binaenaleyh; kâfirlerden istihza edenlerin istihzalarının vebali ve şiddet-i azabı onların her taraflarını ihata etti. Asla debrenecek yerleri kalmadı. Hemen helak oldular. Şu halde sana eza edenler de helak olacaklardır. Binaenaleyh; kavmin tarafından sana vaki olan terbiyesizlikler sana mahsus bir hâl olmayıp enbiya-yı sabıkanın ümmetlerinde dahi vaki olmuş ahvalden olduğu cihetle senin müteselli olup hüznetmemen lâzımdır. Zira; kâfirlerin istihza ettikleri şey; Resulullah (S.A.) ile Kur'ân-ı Kerîm ve ahkâm-î şerliyedir. Ve bunların cümlesi hakkında müşrikler tarafından istihza vaki olmuştur. Çünkü; her zaman ayrı ayrı makamlarda itale-i lisan etmekten çekinmediler ve bu gibi mukaddesatı istihza edenler her vakit hâib ve hâsir olmuşlardır. Yahut istihza ettikleri şey; Resulullahın onlara vaad ettiği azaptır. Yani; Resulullah «Onlara iman edin. Eğer iman etmezseniz azap nazil olur, sizi helak edem dediğinde azabı istihza ederlerdi. Bu istihza ettikleri azap; aynıyla onları ihata etmiştir. Cenab-ı Hak bu âyetle resulünü tesliye buyurduğu gibi kâfirleri de tehdid etmiştir. Çünkü; resullerini istihza eden ümmetlerin helak olduklarını beyan; onların da ümem-i saîife gibi helak olacaklarını beyanı mutazam-min olduğu cihetle tehdiddir. Hulâsa; rusül-ü kiramı istihza eden kavmin istihzaları kendilerine ayn-ı azap olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:11

Vacip Tealâ resulünü tesliye ve kâfirleri zımnen tehdid ettikten sonra, kâfirleri sarahat suretiyle tehdid etmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Sen kâfirlere hitaben «Ey kâfirler! Dünyada nail olduğunuz emval ve evlâdınıza ve servet ü samanınıza mağrur olmayın ve şehevât-ı nefsaniyenize aldanmayın. Yeryüzünde yürüyün görün ki, sizden daha zengin ve kuvvetli olan Fir'avn, Kisrâ ve Kayserlerin hânümanları ne oldu? Onlar da sizin gibi nebilerini tekzib ettiler ve akıbet helak oldular. Siz de nebinizi tekzib etmekte devam ederseniz akıbetiniz helaktir» demekle onları tehdid et. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyette ticaret ve menafi-i saire için seyr ü sefer etmek mubah olup esnâ-yı seyirde ve sair zamanda Halikın vücuduna ve kudretine delâlet eden delâile na-zar-ı ibretle bakmak vacip olduğuna işaret ve îbahe ile vücub beynini tefrik için kelimesi varid olmuştur. Zira; itikaad-ı hakka nazar-ı sahihle iktisab olunduğundan nazar vaciptir ki, muhlûkaatm vücudundan Halikın vücuduna istidlataetmek her ferd için farz-ı ayndır. Binaenaleyh; yeryüzünde sefer mubahtır, lâkin ibretle nazar etmek vaciptir.

Enam 6:12

Vacip Tealâ nübüvvete itiraz edenlerin şüphelerini beyan ve tehdid ettikten sonra Sâniin vücudunu ve âhiretin vukuunu ispat etmek üzere buyuruyor. Çünkü; bu âlem-i mükevvenâtta mevcud olan delâile nazar etmediklerinden nefislerini gazab-ı ilâhiye arzettiler. Zira; imana iradelerini sarfetmezler ki, mümin olsunlar. Onlar vehme ittiba ederek akıllarını iptal ve babalarını taklide inhimakla küfre ısrar ve imandan imtina ettiler, Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet; Saniin vücudunu ve âhireti ispat için sevk olunmuştur. Çünkü; bu âlem-i mükevvenâ-tın cümlesi muttasıf oldukları sıfatın zıddı âhâr bir sıfatla ve bulundukları mekândan başka bir mekânda bulunmak mümkün iken aynı mekân ve aynı sıfatta bulunmaları Sâniin vücuduna ve fail-i muhtar ve kaadir-ü kayyum olmasına delâlet ettiği gibi bu âlem-i mükevvenâtı icada kaadir olunca insanları vefat ettikten sonra dahi ihyaya kaadir olacağı evleviyetle sabittir. Bu âyette vaki olan suale cevap gaayet vazıh olduğundan Vacip Tealâ evvelâ resulüne «Yerde ve gökte olan mevcudat kimindir?» sualini irad etmesini ve saniyen de «Allah'ındır» cevabını emir buyurmuştur. Mahlûkaatm kâffesi Allah'ın memlûkü ve mahlûku olduğunu beyandan sonra nefsi üzerine kullarına in'am ve ihsan edeceğini yazdı. Çünkü; rahmetle murad; Beyzavi'nin beyanı veçhile dünyaya ve âhirete şamil olduğu gibi dünyada delâil nasbetmekle kullarını hidayette kürhak ve kitaplar inzal etmek ve rusül-ü kiram göndermek ve âsîlerin azaplarını tehir buyurmak dahi rah-met-i ilâhiyede dahildir. Nefislerine zarar edenlerin iman edemeyeceklerini Vacip Tealâ beyan buyurmuştur. Zira nefislerine zarar; fitrat-ı asliyelerinde olan imanı zayi etmek ve akl-ı selimi suiistimal edip mahulika lehinin gayra sarfetmek ve şehevât-ı nefsa-niyeye tebaiyetle taklide münhemik olmak ve aklı iptal ederek nazardan gaflet ve küfrüzere ısrar ve imandan imtina etmektir. İşte şu evsafın cümlesi iman etmemelerine sebep olmuştur. Binaenaleyh adem-i imanlarına sebep; nefislerine hüsran etmeleri olduğuna işaret için neticeye ve tefria delâlet eden ( & ) lafzıyla varid olmuştur ve takrir-i kıyas şöyledir: «Kâfirler iman etmezler. Zira; onlar akıllarını heder ve nefislerine zarar ettiler. Şol kimseler ki, nefislerine zarar ettiler, onlar iman etmezler. Binaenaleyh; kâfirler de imar; etmezler. Çünkü; iradelerini imana sarfet-mezler ki, iman etsinler.

Enam 6:13

Yani; üzerine güneş doğup inen ve yeryüzünde bulunan berrî ve bahrî hayvanâtın cümlesi Allahü Tealâ'ya mahsustur. Zira; Allah'ın gayrı hiçbir şeye malik yoktur. Halbuki Allahü Tealâ onların cümlesinin seslerini ve sözlerini işitici ve cümle esrarlarını bilicidir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile evvelki âyette semâvât ve arz zikrolundu. Zira; semâvât ve arzdan başka mekân yoktur. Bu âyette leyi ü nehar zikrolundu. Zira; bu ikinin haricinde zaman yoktur. Şu halde bu iki âyette Vacip Tealâ mekâna .ve mekâniyata, zamana ve zamajıiyata malik olup, başka bir kimsenin malik olamadığını beyan buyurmuştur ki, bilûmum akıl sahiplerini iman ve insafa davet etmiştir. Zira; azıcık aklı ve iz'anı olan kimsenin; cümle eşyanın Allah'ın kulu ve memlûkü olduğunu ve kendinin dahi Allah'ın kulu olduğunu bilip iman etmesi lâzımdır. Binaenaleyh; iman etmeyenin zararı kendine aittir. Vacip Tealâ yerlere ve göklere ve bütün mahlûkaata malik olduğunu ve ülûhiyetini beyandan sonra Allah'ın gayrı dost ittihaz edenlerin hallerini inkâr etmek üzere buyuruyor. Me'külât ve meşrubata ihtiyacı yoktur. Yerin ve göklerin halikı olan Allah'ın gayriyi velî ittihaz etmek münasip olur mu?

Enam 6:14

Çünkü; Vacip Tealâ hakkımda te'kid ve mübalâğa suretiyle buyurmuştur ki, «Sen elbette müşrikler zümresinden olma» demektir. Şu halde nasıl olur ki, ey müşrikler! Allah'ın gayriyi velî ittihaz ederek ben sizin zümrenize dahil olurum demekle müşriklerin ümitlerini kat'ettikten sonra … Yani; ey Resul-ü Ekrem!- Sen kâfirlere hitaben «Allah'ın gayriyi muîn ve ma-'bûd ittihaz etmem. Çünkü velî ve ma'bûd ittihazına şayan; ancak Allahü Tealâ'dır. Zira; Allahü Tealâ âlem-i ulvî ve âlem-i süflinin halikı olup muhtaç olanlara ifam eder, rızik verir ve kendinin taama ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh; bir kimse tarafından ifam olunmaz ve ümmet-i İslâmiyenin inkıyad edenlerin evveli ben olmakla emrolundum ve şirk etmekten şiddetle nehyolundum ve ben büyük gün olan yevm-i kıyametin azabından korkarım. Eğer Rabbime isyan edersem azap muhakkaktır» de mekle vahdaniyeti inkâr eden kâfirleri red ve tekliflerini inkâr et. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet-i celile-nin sebeb-i nüzulü : Kâfirlerin Resulullah'ı kendi dinlerine davet etmeleridir. Çünkü; müşrikler, Resulullah'ı âba' ve ecdadının dinini terkettiğinden dolayı, levmettikleri gibi kendi dinlerine Re-suluîlah'ın ric'at etmesini teklif etmeleri üzerine onları red için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Hulâsa-i meali: … demektir. Hulâsa; yerin ve göklerin halikı olan Allah'ın gayriyi dost ittihaz etmek emr-i münker olduğu ve Allahü Tealâ'nm kullarına taam yedirdiği ve kendi yemekten münezzeh olduğu ve Resulul-lah'ın iptida İslâm olanlardan olmakla emrolunduğu ve müşrikler zümresinden olmak kafiyen caiz olmadığı ve yevm-i kıyametin azabından korkmak lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:15

Çünkü; Vacip Tealâ hakkımda te'kid ve mübalâğa suretiyle buyurmuştur ki, «Sen elbette müşrikler zümresinden olma» demektir. Şu halde nasıl olur ki, ey müşrikler! Allah'ın gayriyi velî ittihaz ederek ben sizin zümrenize dahil olurum demekle müşriklerin ümitlerini kat'ettikten sonra … Yani; ey Resul-ü Ekrem!- Sen kâfirlere hitaben «Allah'ın gayriyi muîn ve ma-'bûd ittihaz etmem. Çünkü velî ve ma'bûd ittihazına şayan; ancak Allahü Tealâ'dır. Zira; Allahü Tealâ âlem-i ulvî ve âlem-i süflinin halikı olup muhtaç olanlara ifam eder, rızik verir ve kendinin taama ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh; bir kimse tarafından ifam olunmaz ve ümmet-i İslâmiyenin inkıyad edenlerin evveli ben olmakla emrolundum ve şirk etmekten şiddetle nehyolundum ve ben büyük gün olan yevm-i kıyametin azabından korkarım. Eğer Rabbime isyan edersem azap muhakkaktır» de mekle vahdaniyeti inkâr eden kâfirleri red ve tekliflerini inkâr et. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet-i celile-nin sebeb-i nüzulü : Kâfirlerin Resulullah'ı kendi dinlerine davet etmeleridir. Çünkü; müşrikler, Resulullah'ı âba' ve ecdadının dinini terkettiğinden dolayı, levmettikleri gibi kendi dinlerine Re-suluîlah'ın ric'at etmesini teklif etmeleri üzerine onları red için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Hulâsa-i meali: … demektir. Hulâsa; yerin ve göklerin halikı olan Allah'ın gayriyi dost ittihaz etmek emr-i münker olduğu ve Allahü Tealâ'nm kullarına taam yedirdiği ve kendi yemekten münezzeh olduğu ve Resulul-lah'ın iptida İslâm olanlardan olmakla emrolunduğu ve müşrikler zümresinden olmak kafiyen caiz olmadığı ve yevm-i kıyametin azabından korkmak lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:16

Vacip Tealâ semâvât ve arzın halikı olan kendisinden başkasını dost ittihaz etmenin emr-i münker olduğunu beyandan sonra yeVni-i kıyamette bazı kimseleri azaptan kurtarıp rahmet edeceğini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; bir kimse ki, Allahü Tealâ tarafından yevm-i kıyamette azabı men olundu. Binaenaleyh; azaptan kurtarmakla Allahü Tealâ ona lûtf u ihsan etmiştir ve şu azaptan halâs olmak felâh-ı zahirdir. Taatın sevap ve masiyetin azap icab etmediğine âyet delâlet eder. Zira; azabın sarfının Vacip Tealâ lûtf u ihsan olduğunu beyan buyurmuştur. Eğer vacip olsaydı lûtf u ihsan kabilinden olmazdı. Çünkü vacip olan şeyi edâ, borcu edâ etmek olduğundan ihsan olmaz. Binaenaleyh ibadete sevap; Allah'ın lûtfu olduğu gibi günah üzerine azap; adalet-i ilâhiye icabıdır.

Enam 6:17

Yani; eğer seni Allahü Tealâ bir beliye ve meşakkat ve hastalık ve fakr u faka gibi mazarratla muahaze eder ve o mazarrat sana dokunursa onu senden kaldıracak bir kimse yoktur; ancak Vâcib-ül Vücud vardır. Şu halde herkesin mazarratın defini Allah'tan taleb etmesi lâzımdır. Eğer afiyet ve servet ve refah-ı hâl gibi hayırla mükâfat eder ve o hayır sana dokunursa, o hayrı senden menedecek kimse yoktur. Zira; Allahü Tealâ herşeye kaadirdir ve kudretine hail birşey olmadığından, sana verdiği hayrı senden almak hiç kimsenin haddi değildir. "Her zararın akabinde elbette bir hayır; İsabet edeceğine işaret için Vacip Tealâ zarar akabinde hayrı zikir buyurmuştur. Çünkü; insana bir zarar isabet etmez, illâ onun arkasında bir hayır ve selâmet vardır. Allahü Tealâ'nın hayrı iradesi, şerri iradesi üzerine gaalip olduğuna işaret için hayrı zikirden sonra herşey üzerine kaadir olduğunu beyan buyurmuştur. Hulâsa; insana bir zarar isabet ederse, o zararı Allah'tan başka def edecek bir kimse olmadığı ve bir hayır isabet ederse o hayra mani olacak bir kimsenin bulunmadığı, zira; Allahü Tealâ'nm herşeye kaadir olduğu gibi o hayrı hıfza ve idameye dahi kaadir olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:18

Vacip Tealâ herşeye kaadir olduğunu beyandan sonra kudretini beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ sıfât-ı kemâliye-nin esası olan ilimle kudretini cem'etmiştir. Zira; kaahir lafzıyla kudretini ve hakim lafzıyla ilmini beyan etmiştir. Çünkü; bu.âyette fevk; kuvvet ve kudretin umum şümulünden kinayedir, yoksa fevk.bu makamda cihet ve mekân manâsına değildir. Zira; Vacip Tealâ mekândan münezzehtir. Zira; mekâna ihtiyaç hudus icab eder, Cenab-ı Hak ise kadîm ve herşey den müstağnidir. Kaahir olan zât her zaman makhurun fevkinde âlî olduğunu beyan zımnında lâfzı varid olmuştur ki, mertebe-i ülûhiyetin cümle-i meratibin fevkinde olup âmir ve emri nafiz bîr hakim olduğu beyan olunmuştur. Binaenaleyh; ibâda meşakkat ve sıklet, gam ve keder verecek şeyleri ve mevti, hayatı, fakr u zarureti halk etmek kahrında dahildir. Zira; bunların cümlesini abidde Allahü Tealâ halkettiğinden Allah'tan defedecek bir kimse yoktur. Binaenaleyh; Allah'ın tedvirini reddedecek ve iradesine karşı koyacak bir şahıs olamaz. Şu halde cümle mahlûkat Allah'ın taht-ı te'sirinde makhurdur ve lâyıkı veçhüzere kahretmek Allahü Tealâ'ya münhasır olduğuna işaret için hasra delâlet eden cümle-i ismiye ile irad buyurmuştur. Zira; haberinin muarrafün billâm olması hasra delâlet eder. Şu halde manâ-yı nazım: … demektir. Bu âyet-i celileyle bundan evvelki iki âyet; Vacip Tealâ'nm velî ittihaz olunmaya lâyık olduğuna delil makaammdadır. Yani «Velî ittihaz etmeye şayan Allahü Tealâ'dır. Zira; Allahü Tealâ kullarına yedirir, kendi yemez ve azaplarım defle merhamet eder ve kullarına isabet eden zararı ancak o defeder ve hayır isabet ederse o hayrı muhafazaya kaadirdir. Her kimse ki, bu evsafı haiz ola; veli ittihaz etmeye şayandır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ velî ittihazına şayan» demektir.

Enam 6:19

Vacip Tealâ kudret-i kaahiresini beyandan sonra resulünün risaletine şahid olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; Kur'ân'dan başka şahid istemek inattan ibarettir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile gehadetin en büyüğü Allahü Tealâ'nm şehadeti olduğuna bu âyet delâlet ettiği gibi, Allahü Te-alâ'nın Resulullah'm nübüvvetine dahi şehadet ettiğine delâlet eder. Çünkü âyet-i celilenin sebeb-i nüzulü;" ehl-i Mekke Resulul-lah'a «Ya Muhammed (S.A.) Biz Yehûd ve Nasara'ya senin halinden sual ettik. Onlar senin resul olmadığını haber verdiler. Senin risaletine kim şehadet edecek. Şahitsiz dnvâ kabul olunmaz, elbette bir şahit lâzımdır» demeleri üzerine resulünün risaletine Allahü Tealâ'nm şahit olduğunu beyan zımnında bu âyetin nazil olduğu mervidir. Binaenaleyh; resulünün risaletine en büyük şahit Allahü Tealâ'dır. Allahü Tealâ'ya şey ıtlakı caiz olduğuna dahi bu âyet delâlet eder. Zira cevap; sualde dahildir ve şey; mutlak mevcud manâsına olduğundan, şey ıtlakı Vacip Tealâ'ya bir noksan iyham etmediğinden Allahü Tealâ'ya şey demekte bir fesad-yoktur. Binaenaleyh Allah; şey yani mevcut demek cazidir. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile Allahü Tealâ'nm resulünün risaletine şehadeti; yedinde dâvasını te'yit eder mucize izhar ve halk etmesidir. Çünkü; şehadet kavlen olduğu gibi fiilen dahi olur. Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyc-tte muhataplarla murad; ehl-i Mekke ile murad; Kur'ânhn vâsıl olduğu bilûmum Arap, Acem ve ins ü cinnin cemi-sidir. Şu halde gerek Resulullah'm hayatında ve gerek vefatından sonra Kur'an'ın vasıl olduğu cümle insanlara şamildir. Binaenaleyh; Resulullah yevm-i kıyamete kadar Kur'ân'la nâs'ı inzar edicidir ve Kuran kendine vâsıl olan kimsenin Resulullah'ı görmüş gibi Kur'ân'a iman ve ahkâmıyla amel etmesi" vacip olur. Çünkü Kur'an'ın ahkâmı; nüzulü zamanında mevcut olanlara şâmil olduğu gibi zaman-ı vahiyden sonra kıyamete kadar mevcut olacaklara da şâmildir. Feth-ül Beyan'da ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet nazil olunca Resulullah'm Kisrâ'ya, Kayser'e ve Habeş Melikine nameler yazıp imana davet ettiği mervidir ve nâmelerin herbiri mahallinde beyan olunacaktır. Resulullah'ın «Benden işittiğinizi nâs'a tebliğ edin, velev bir âyet olsun» buyurduğu (Abdullah b. Amr b. Âs) Hazretlerinden mervidir. Şu halde inzar, zaman-ı saadete münhasır değildir. Kur'ân'ın baliğ olması yla murad; Kur'ân'dan maksadı fehmedip taakkul etmesi olduğu Feth-ül Beyan sahibinin cümle-i beyanâtındandır. Nisaburi'nin beyanına nazaran demek; «Kur'ân m vâsıl olduğu ve sinn-i bulûğa" ulaşıp mükellef olan kimseler» demektir. Şu halde sıyt-ı Kur'ân kendisine baliğ olmayan bir kimsenin Kur'ân'a adem-i imanından dolayı mes'ul değildir. Kur'ân'm inzalinden maksad; azapla inzar olduğu gibi sevapla tebşir varsa da inzar mukaddem olduğu için bu âyette in-zarla iktifa olunmuştur. Çünkü; hitap kâfirlere olduğundan onları ancak inzar etmek lâzımdır. Vacip Tealâ Kur'ân'ı Resulullah'ın nâs'ı inzar etmesi için inzal buyurduğunu beyandan sonra müşrikleri tevbih etmek üzere buyuruyor. Zira; Allah'ın gayrı ma'bud yoktur, demekle şirkin batıl olduğunu beyan et. Şu halde vahdaniyeti ispat ve şirki iptal etmek ve her mümin için kelime-i şehadete devam eylemek ve din-i İslama muhalif her dinden teberrî ve Allahü Tealâ'dan şeriki alenen nefyetmek ehem ve elzem olduğuna bu âyet-i celile delâlet eder. Çünkü; üç cihetle âyette tevhidin vücubunu tasrih vardır: Birincisi; yani «Sizin şehadet ettiğiniz şirke ben şehadet etmem» demektir. İkincisi; edât-ı hasr olan lafzıyla Allah'ın bir olduğunu beyan vardır. Üçüncüsü; kâfirlerin ispat ettikleri şürekâyı ispattan beraet vardır. Şu halde âyetin mazmunu tamamiyle tevhiddir. Çünkü; gerek şirke şehadet etmemek, gerek Allah'ın vâhid olduğunu beyan eylemek ve gerek şirki ispattan beraet, cümlesini ayn-ı tevhid ve kelime-i tevhidi tekellüm makammdadır.

Enam 6:20

Vacip Tealâ Mekke ahalisinden Resulullah'm evsafını ketme-den Yehûd ve Nasara'mn hallerini beyanetmek üzere buyuruyor. Yehûd ve Nasara'yı âyet-i celile tehdid etmiştir. Çünkü; onlar Resuîullah'm âhir zaman nebisi olduğunu kendi evlâtlarım bildikleri gibi bildikleri halde inkâr etmişlerdir. Hatta Resulullah (S.A.) Medine'yi teşrif buyurduğunda (Hz. Ömer), (Abdullah b. Selâm)'a şu âyette Cenab-ı Hakkın beyan ettiği marifetin keyfiyetinden sual ettiğinde (Abdullah b. Selâm) «Ya Ömer! Sizin içinizde Resulullah'ı oğlumu bilir gibi belki oğlumdan daha ziyade bildim» dediği mervidir. Çünkü; (Abdullah b. Selâm) Hazretleri ule-mâ-yı Yehûd'dan Tevrat'ın ahkâmını ve Resuîullah'm Tevrat'ta beyan olunan evsafını tamamiyle bildiğinden Resulullah'ı görünce bildi ve iman etti. Ama diğer Yehûd ulemasından Resulullah'ı bilenler, gerek kendi kavimlerinden ve gerek Mekke ahalisinden evsaf-ı Resulullah'ı bildikleri halde sakladılar. Nefislerine hüsranla. yani zararla murad; dünyada helak ve âhirette ebedî nar-ı Cehennemide kalmaktır. Çünkü; nü-büvvet-i Muhammediyeyi inkârları sebebiyle haktan uzak oldukları gibi Resulullah hakkında bildikleri ilimleriyle amel etmediler. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran bu âyette hüsranla murad; müşriklerin Cennette olan menzillerini terketmek ve makamlarından mahrum olmaktır. Çünkü; müminlerin Cehen-nem'de makamları olduğu gibi kâfirlerin de Cennet'te makamları vardır. Kâfirlerin Cennet'te olan makamlarını müminlere terke-dip, müminlerin Cehennem'de olan mahallerini almak menfaati mazarrata tebdil olduğu cihetle zarar-ı mahz-ı irtikâb etmişlerdir. Bunların adem-i imanlarına sebep; havâssa ve vehme tâbi ol-, makla ve taklide inhimakle beraber nazar-ı ibretten gaflet etmeleri küfrüzere ısrar ve imandan imtina etmeye müeddî olduğuna işaret için adem-i imanlarım beyan zımnmda ( Is ) lafzıyla va-rid olmuştur. Yani «Bildikleri halde evsaf-ı Resulullah'ı ketmedip menfaat karşılığı mazarratı ihtiyar etmekle fıtratlarını zayi edince iman etmezler. Çünîü; imanın kisbine sebeb-i müstakil olan aklı istidlal cihetine sarfetmemekle zayi ettiklerinden imandan mahrum olurlar» demektir.

Enam 6:21

Vacip Tealâ kâfirlerin hüsranlarını beyandan sonra hüsranlarının sebebini beyanetmek üzere buyuruyor. Beyzavi, Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran müşriklerden Allahü Tealâ'ya iftira putları mâbud ittihaz etmekle ülûhi-yette alâkası olmayan birtakım âcizleri ülûhiyete şerik kılmak ve Allahü Tealâ'ya veled isnad etmek ve melekler Allah'ın kızlarıdır demek gibi bühtanda bulunmaktır. Yehûd ve Nasara'dan iftira; Âyetleri tekzib ile Tevrat ve İncil'de bulunan evsaf-ı Ra-sulullâh'ı tahrif etmek, İsa ve Üzeyr (A.S.)'a Allah'ın oğlu demek gibi aklın harici olan şeyleri isnada cür'et etmektir. Zira; şu ta'-dad olunan şeylerin cümlesi Allahü Tealâ'ya iftira ve akim harici birtakım isnadâttan ibarettir, binaenaleyh zulümdür. Yehûd'un «Biz Allah'ın evlâtları ve ahbaplarıyız. Binaenaleyh; bizi ateş mes etmez, ancak birkaç gün mes eder» demekleri dahi bu kabil iftiradandır. Çünkü; Allahü Tealâ evlâd ittihazından münezzeh olduğu halde veled isnad etmek iftira ve zulüm olduğunda şüphe yoktur. Şu misilli ebatîlin kâffesini Allahü Tealâ'ya isnad etmek iftira ve zulm-ü mahzolduğundan hüsranlarına sebep olduğu gibi Kur'ân gibi mucizât-ı peygamberîyi tekzib etmeleri dahî hüsranlarına sebeb-i ahar olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Hulâsa; Allah'a iftira ve âyetlerini tekziple kâfirlerin dünyada zalim oldukları ve zalimlerin felâhyab olamayacakları ve yevm-i kıyamette Allahü Tealâ'nm, cümlesini cem' edip «Getirin şirket-tiğiniz putlarınızı, size şehadet ve şefaat etsinler» diyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:22

Vacip Tealâ kâfirlerin hüsranlarını beyandan sonra hüsranlarının sebebini beyanetmek üzere buyuruyor. Beyzavi, Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran müşriklerden Allahü Tealâ'ya iftira putları mâbud ittihaz etmekle ülûhi-yette alâkası olmayan birtakım âcizleri ülûhiyete şerik kılmak ve Allahü Tealâ'ya veled isnad etmek ve melekler Allah'ın kızlarıdır demek gibi bühtanda bulunmaktır. Yehûd ve Nasara'dan iftira; Âyetleri tekzib ile Tevrat ve İncil'de bulunan evsaf-ı Ra-sulullâh'ı tahrif etmek, İsa ve Üzeyr (A.S.)'a Allah'ın oğlu demek gibi aklın harici olan şeyleri isnada cür'et etmektir. Zira; şu ta'-dad olunan şeylerin cümlesi Allahü Tealâ'ya iftira ve akim harici birtakım isnadâttan ibarettir, binaenaleyh zulümdür. Yehûd'un «Biz Allah'ın evlâtları ve ahbaplarıyız. Binaenaleyh; bizi ateş mes etmez, ancak birkaç gün mes eder» demekleri dahi bu kabil iftiradandır. Çünkü; Allahü Tealâ evlâd ittihazından münezzeh olduğu halde veled isnad etmek iftira ve zulüm olduğunda şüphe yoktur. Şu misilli ebatîlin kâffesini Allahü Tealâ'ya isnad etmek iftira ve zulm-ü mahzolduğundan hüsranlarına sebep olduğu gibi Kur'ân gibi mucizât-ı peygamberîyi tekzib etmeleri dahî hüsranlarına sebeb-i ahar olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Hulâsa; Allah'a iftira ve âyetlerini tekziple kâfirlerin dünyada zalim oldukları ve zalimlerin felâhyab olamayacakları ve yevm-i kıyamette Allahü Tealâ'nm, cümlesini cem' edip «Getirin şirket-tiğiniz putlarınızı, size şehadet ve şefaat etsinler» diyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:23

Vacip Teaîâ kâfirlerin iftira ve şirklerini beyandan sonra yevm-i kıyamette şirklerini inkâr edeceklerini beyanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; putlardan şefaat bekledikleri bir zamanda putlar onlardan kaybolduğu cihetle göremeyeceklerdir. Yahut kaybolmazlarsa da ümid ettikleri menfaati göremeyeceklerinden keenne yok gibi demektir. Bunlar putlara muhabbetleri sebebiyle fitneye duçar olmuşlar ve yevm-i kıyamette kalplerinde olan şeyi izharla tecrübe ettikleri için i'tizar olarak serdettikleri kelâmlarına fitne denilmiştir. Çünkü; yevm-i kıyamette Vacip Tealâ'nın ehl-i tevhidi mağfiret ettiğini görünce onlarda seyyiatlarını setirle mağfiret olunmak ümidine düşerek şirklerini inkâr edeceklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Şu halde (İbn-i Abbas) Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran âyette muzaf mahzuftur. Takdir-i kelâm demektir. Yani «Dünyada putlarına muhabbetlerinden naşi fitnelerinin akıbeti olmadı; illâ biz yemin ederiz ki, şirketmedik demekten ibaret oldu. Azabı görünce dünyadaki hatalarının neticesi hatalarmdan\ tebrieye sa'y etmekten başka birşey olmadı» demektir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; kâfirlerin kıyamette yalan söylemeye ve yalan yere yemin etmeye cür'et edeceklerine delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Medârik'te beyan olunduğuna nazaran onlar bu yalanı irtikâb edince Cenab-ı Hak lisanlarını bağlar, fakat bu defa âzâ-yı cevarihleri şehadet edeceğine diğer âyât-ı celile delâlet eder.

Enam 6:24

Vacip Teaîâ kâfirlerin iftira ve şirklerini beyandan sonra yevm-i kıyamette şirklerini inkâr edeceklerini beyanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; putlardan şefaat bekledikleri bir zamanda putlar onlardan kaybolduğu cihetle göremeyeceklerdir. Yahut kaybolmazlarsa da ümid ettikleri menfaati göremeyeceklerinden keenne yok gibi demektir. Bunlar putlara muhabbetleri sebebiyle fitneye duçar olmuşlar ve yevm-i kıyamette kalplerinde olan şeyi izharla tecrübe ettikleri için i'tizar olarak serdettikleri kelâmlarına fitne denilmiştir. Çünkü; yevm-i kıyamette Vacip Tealâ'nın ehl-i tevhidi mağfiret ettiğini görünce onlarda seyyiatlarını setirle mağfiret olunmak ümidine düşerek şirklerini inkâr edeceklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Şu halde (İbn-i Abbas) Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran âyette muzaf mahzuftur. Takdir-i kelâm demektir. Yani «Dünyada putlarına muhabbetlerinden naşi fitnelerinin akıbeti olmadı; illâ biz yemin ederiz ki, şirketmedik demekten ibaret oldu. Azabı görünce dünyadaki hatalarının neticesi hatalarmdan\ tebrieye sa'y etmekten başka birşey olmadı» demektir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; kâfirlerin kıyamette yalan söylemeye ve yalan yere yemin etmeye cür'et edeceklerine delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Medârik'te beyan olunduğuna nazaran onlar bu yalanı irtikâb edince Cenab-ı Hak lisanlarını bağlar, fakat bu defa âzâ-yı cevarihleri şehadet edeceğine diğer âyât-ı celile delâlet eder.

Enam 6:25

Vacip Tealâ kâfirlerin âhirette hallerinden bazılarını beyandan sonra dünyada sû-u ihtiyarları neticesi imanlarından yeis. icab eden şeyleri beyanetmek üzere buyuruyor. : Vacip Tealâ bu âyet-i celüede kâfirlere ihsan ettiği kulak ve kalp gibi nimetlerden istifade etmediklerini beyanla kâfirleri zemmetmiş ve kemâl-i inat ve istikbarlarmı meydana koymuştur. Çünkü; Cenab-ı Hak kâfirler küfre ısrar ve imana meyletmediklerinden her ne kadar işitir ve duyarlarsa da kalpleriyle tefekkür ve kulaklarıyla lâyıkıyla dinlemediklerinden keenne kalplerinde perde ve kulaklarında ağırlık var gibi istifadeden mahrum olduklarını beyan buyurmuştur. Yoksa hakikatta işitirler ve kalpleriyle de bir derece manâsını fehmederlerdi. Lâkin işitmek ve fehmet-mek tesir etmediğinden işitmemiş ve fehmetmemiş gibidirler, hatta temerrüdleri bir dereceye gelmiştir ki, bilûmum delâili görseler keenne görmemiş gibi iman etmezler demektir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile esâtîrle muradları; İs-fendiyar ve Rüstem hikâyeleri gibi evvel geçenlerin türrehaU ve yalanlan demektir ki, şu halde Kur'ân'ın mu'ciz olduğunu inkâr etmektir. Bu âyetin; (Ebu Süfyan), (Nadr b. Haris), (Atabe) ve (Ebu Cehil) ve saire gibi müşrikler hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran onlar, bir gece Resulullah Kur'ân tilâvet ederken dinlediler ve (Nadr)'dais sual ettiler. (Nadr) hikâyât-ı maziyeyi bilip onlara hikâye ett: ğinde «Benim size hikâye ettiğim ümem-i maziyenin yazılmış y lanlarmı kıraet ediyor» demesi üzerine bu âyetin nazil oldu : Hulâsa; kâfirlerin Resulullah'm sözünü işittikleri ve lâkin kabule meyletmediklerinden, kalpleri ve kulakları kapalı gibi oldukları, hatta Huzur-u Risalete geldiklerinde mücadele edip bu senin okuduğun evvel geçenlerin yazdıkları şeylerdir dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:26

Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'ân'a «Evvel geçenlerin yazdığı şeylerden ibarettir» demekle ta'n ettiklerini beyan ettiği gibi onların nâs'ı Kur'ân'a imandan menettiklerini dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; müşriklerin kemal-i gayz ve adavet ve şiddet-i ta'nları neticesi nâs'ı ve etraf ve eknaftan gelen aşair ve kabaili Kur'ân'a imanla Resulullah'a tebaiyetten nehyederler ve nâs'ın zihnini Kur'ân'a ve Resulullah'a ta'netmekle teşviş ederler ve kendileri de Kur'ân'a imandan uzak olurlar. Şu halde hem dâl hem de mudil her iki sıfat-ı keriheyi camidirler ve onlar nâs'ı idlâl ettikleri ve kendileri dâl olduklarıyla ihlâk etmezler, ancak kendi nefislerini ihlâk ederler. Lâkin zararın ancak kendilerine ait olduğunu bilmezler. Halbuki gerek dalâletin ve gerek gayrın zihnini fesad ve idlâlin vebali kendilerine aittir; âhara tecavüz etmez. Bu âyet-i celile umum müşriklerin meslek ve tarikatlarını zem ve akıbet-i mesleklerinin helak olduğunu beyan için nazil olduğu mervidir. Fahr-i Razi, Hâzin ve Kazi'nin beyanı veçhile âyetle murad; yalnız Resulullah'ın akraba ve taallûkaatı ve bilhassa Ebi Talip olmak ihtimali vardır. Çünkü; akraba-yı Resulullah hariçte müşrikleri Resulullah'a eza etmekten menederler. Dahilde ve kendi aralarında herkesten ziyade buğzederler, asla imana meyletmezlerdi, buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Bu âyet-i celilede gerçi bu ihtimal beyan olunmaktaysa da ihtimal-i evvel — yani umum manâsı murad olunmak ve akraba-yı Resulullah'tan olan müşriklere tahsis olunmamak — racihtir. Çünkü; âyetin sabıkı umum müşrikleri zem hakkında olduğu gibi lâfzın dahî umuma şümulü sarihtir. Binaenaleyh; tahsise ihtiyaç yoktur. Çünkü; umum içinde akraba-yı Resulullah da dahildir. Şu halde halkı Din-i İslama duhulden meneden veyahut Din-i İslâm'a ta'nla ehl-i İslâmın zihnini teşviş edip ıdlâle çalışan er-bab-ı ifsadın cümlesi âyette dahildir ve bu misilli müfsidler de her zaman bulunmaktadır. Zira; zaman-ı saadette müşriklerin söyledikleri sözleri şu zamanda Müslüman kisvesi altında olanlardan söyleyenler ve itiraz edenler de mevcuttur.

Enam 6:27

Vacip Tealâ kâfirlerin helak olacağını beyandan sonra helaklerinin keyfiyetini beyanetmek üzere buyuruyor. Ve lâkin bu nedamet onlara hiçbir fayda vermez. Zira; zamanı geçmiştir. Çünkü; tevbenin zamanı- ve mekânı dünyadır, âhiret değildir. Binaenaleyh; âhirette tevbe kabul olunmaz. Yani; Kur'ân'a iman etmeyen ve nâs'ı imandan meneden kâfirlerin Cehennemce ithal olunmak üzere Cehennem'in kenarında hapsolundukları zamanı görmüş olsaydın bir acîp manzara ve ga-rîb bir halat görürdün ki, onların vaveylaları ve âh ü figanları ve Cehennemin alevleri arasında gayet feci bir halete tesadüf ederdin ve o zamanda onlar; nedametlerini izhar ve hüzn ü eseflerini meydana koyarak «Keşke biz dünyaya bir daha dönseydik ve Rab-bimiz bizi irgad için gönderdiği âyetlerini tekzib etmeyeydik ve resulüne ve kitabına iman eden müminlerden olaydık ve Cehennem azabmı görmeyeydik» demekle temenniyâtta bulunurlar. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile kâfirlerin bu hâlleri her ne kadar kıyamette görülecekse de elbette vaki olacağına binaen zaman-ı maziye delâlet eden kelimesiyle varid olmuştur. Hitap; Resulullah'a veyahut görmek şanından olan her şahsadır. Çünkü; kıyamette iyiler kötülerin ve kötüler de iyilerin hallerini göreceklerdir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile görülecek halin şiddetine ve envâ'-ı mihnet ve azabın vaki olacağına işaret olmak üzere kelimesinin cevâbı hazf olunmuştur. Çünkü zikrolunsa azaptan* bir nevi zikrolunurdu, halbuki , hazfolunduğunda işiten kimsenin hatırına gelen her türlü fenalığı mülâhaza etmekle tehdid daha ziyade olduğunda şüphe yoktur. Yani; «Kâfirler Cehennem'in kenarına geldiklerinde sen onların hâllerini görsen hatır ve hayale gelmedik feci manzaralar görürsün» demektir. Kâfirlerin narı Cehennem üzerine vakfolunmalarında üç ihtimal vardır : Birincisi; Cehennem'in kenarına varmak dehşetini müşahede edip bu kelâmı söylemektir, ikincisi; sırat üzerinde durup Cehennemce düşmek üzereyken bu kelâmı söylemektir. Üçüncüsü; Cehennemce dahil olduktan sonra söylemektir. Kâfirler her ne kadar dünyaya dönmeyeceklerini bilirlerse de muhal olarak temenni ederler. Zira; muhali temenni caizdir.

Enam 6:28

Vacip Tealâ kâfirlerin dünyaya dönmelerini ve tekzib etmemelerini ve ehl-i imandan olmalarını yevm-i kıyamette temenni edeceklerini beyan ettiği gibi bu temenniyâtları veçhüzere dünyaya dönseler bile iman etmeyeceklerini dahi beyanla kelâmlarını reddetmek üzere buyuruyor. Yani; onların halleri dedikleri gibi değildir, belki onların bu kelâmı iradlarının sebebi; bundan evvel dünyada gizledikleri küfrü maâsî, şikak ve nifaklarının onlar için zahir olup Cehennem azabını müşahede etmeleridir, yoksa temenniyâtları imana ve ibadete rağbetlerinden değildir. Binaenaleyh; onlar istedikleri gibi dünyaya dönderilmiş olsalar nehyolundukları küfür ve envâ-ı maâ-sîye avdet ederlerdi. Zira; onlar şu temenniyâtlarmda yalancılardır. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette kelimesi on-larm kelâmlarını red içindir. Zira onların temenniyâtları; rızâ-yı Bârî'yi tahsil ve iman ve itaata rağbet ettiklerinden değil, belki gördükleri azabın dehşetinden korktukları içindir. Binaenaleyh; temenniyâtlarmda yalancılardır. Bunlar için zuhur eden şey; küfürleri ve maâsîleri veyahut dünyada gizledikleri kabayih-i ef'alleri veyahut münafıkların gizledikleri nifakları veyahut rüesanın avâm-ı nâs'tan gizledikleri hakaayık veyahut ehl-i kitab ulemasının âhad-i nâs'tan gizledikleri evsaf-ı nebeviye olmasında ulemanın ihtilâfı varsa da şu maânî-nin cümlesi murad olunmakta bir mâni olmadığı gibi hepsinden maksad kâfirlerin kabayihleri ve fezâhat ve rüsvalıklarının zuhur etmesidir. Çünkü; bu dünyada sakladıkları kabahatlarını âhirette saklamak ihtimali olmadığından hepsi meydana çıkacaktır.

Enam 6:29

Vacip Tealâ kâfirlerin azabı müşahede zamanında tahassürlerini izhar edip dünyaya tekrar dönseler küfrüzere ısrardan feragat etmeyeceklerini beyandan sonra dünyada irad ettikleri kelâmlarını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; onların resulleri onları imana davet edip, iman etmedikleri surette âhirette muazzep olacaklarını beyan ettiğinde, onlar davete icabetten imtina ederek dediler ki: «Bizim için hayatı dünyadan başka hayat olmadı. Zira; biz öldükten sonra ba's olunmayız. Binaenaleyh; bizim göreceğimiz hayat ve duyacağımız lezzet işte bundan ibarettir. Bu hayatın verâsmda biz bir hayat bilemeyiz ve âhir ete ve öldükten sonra dirilmeye inanmayız» demekle resullerinin davetini reddetmişlerdi. Âyet-i celiledeki şu manâ ba'zı inkâr edenlerin hallerini beyan olduğuna nazarandır. Amma kıyamette dünyaya dönmelerini taieb edenlerin hallerini beyan olduğuna nazaran manâ-yt nazım : … demektir. Şu halde âyet-i celile kâfirlerin küfründen vazgeçmeyeceklerini ve inad ve istikbarda ifratlarını ve hakka davete icabet etmek ihtimalleri olmadığını beyandan ibarettir.

Enam 6:30

Vacip Tealâ kâfirlerin haşri inkârlarını beyan ettiği gibi kıyamette huzur-u manevî-i ilâhide cereyan edecek ahvali dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Kazi'nin beyanı veçhile dünyadaki inkârları âhirette ikrara müncer olacağına âyet-i celile delâlet eder. Bu âyette Vacip Tealâ'nın kâfirlere kelâmı,şiddetle tevbih ve tekdir için olup azabı mucip olduğundan bazı âyette Vacip Tealâ'nın onlara yevm-i kıyamette tekellüm etmeyeceğini beyana müna-fi değildir. Zira; Cenaba Hakkın onlara tekellüm etmeyeceğini beyan hakkında olan âyetin manâsı «Onlara taltif üzere kelâm etmez» demektir. Bu âyette ise. Vacip Tealâ'nın onlara hitabı; terzil ve tahkir için olup taltif için değildir. Binaenaleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktur. Yani «Cenab-ı Hak kâfirlere alâtarütililti-fat söz söylemez, lâkin alâtarikittahkir söyler» demektir.

Enam 6:31

Vacip Tealâ haşri inkâr eden kâfirlerin mezhepleri merdud olduğunu beyan ettiği gibi haşri inkâr sebebiyle dûçâr oldukları zararı dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Beyzavi'nin beyanı veçhile tekziblerinin kıyamette nihayet bulacağına işaret için nihayete delâlet eden ( ^ ) kelimesiyle varid olmuştur. Çünkü; ( js- ) kelimesi tekziblerinin nihayetine delildir. Zira hüsranlarının nihayetine delil; hüsranları ebedî olup nihayeti olmadığından, hüsranlarının nihayetine delâlet etmez. Tefrit; dünyada imanı zayi etmektir. ' .' Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ insana saadât-ı ebediyeyi tahsil için nefs-i natıka ve âlât-ı cismaniye, akıl ve tefekkür gibi edevât-ı ruhaniyeyi i'ta ettiği halde insan bu nimetleri matlub olan saadete sarf etmeyip saadet-i dünyaya sarf ve âhireti inkâr edince âhiret zuhur ettiği günde re'sülmal olan âlât ve edevat zayi olduğu gibi onlarla tahsil ettiği saadet-i dünya da zayi olduğundan iki cihetle zarar etmiş olur ki, hem sermaye hem de sermayeden hasıl olacak ticareti zayi etmiştir. Âhiret için asİa hazıriığı olmadığından halâik beyninde yiyecek ve giyecekten ve sarfedecek paradan mahrum ve perişan ve bütün mamelekini faydasız mahalle sarfetmiş aç ve çıplak kalmış bir kimse gibi olur ve tekrar tahsili ve tedariki mümkün olmadığından ebedî nedamet ve hasret-i azîme içinde kaldığı cihetle hasretine nida eder ve fevtettiği saadâta karşı kederi hiçbir zaman zail olmaz. Çünkü; ebeden azap içinde olan kimsenin ebeden hasret ve nedamet içinde olacağında şüphe yoktur. Yalnız hasret ve nedametle de kalmaz, belki işlediği maâsînin vizr ü vebali arkasına yükleneceğini ve bu vizr ü vebalin gaayet çirkin olduğunu Csnab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Şu halde âhireti inkâr edenlerin zararı; ikidir: Birincisi; menfaat-i İbadeti few tetmek, ikincisi; mazarrat ve masiyete müptelâ olmaktır. Gerek hüsran ve gerek zarar-ı azîmin zuhuru kıyamette görüleceği için Cenab-ı Hak kıyamette zarar edeceklerini beyan buyurmuştur. Kıyamet-i kübrâ gelmezden evvel her şahsın kıyameti hîn-i vefatında kaaim olacağı Hadîs-i Şerîf iyle sabit olduğundan eşhasın kıyameti vefatıyla kaaimdir. Çünkü vefat; dünyanın nihayeti ve âhiretin bidayesi olduğundan herkes amelinin mücâzâtını o günden itibaren görmeye başlar, amma umumî kıyamet zuhurunda herkes kabrinden kalkar ve su-ret-i aleniyede muhasebe görülüp âsîlere rnücâzât ve âbidlere mükâfat verilir. Fakat hasret ve nedamet veyahut ferah ve sürür mevtle başlar. Çünkü; herkesin ameli kendisiyle beraber olduğundan vefat ettiği günden amelinin muktezasmı görmeye başladığı cihetle onun kıyameti mevtiyle başlayacak demektir. Evzar ; günahlar manasınadır. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran evzan götürmenin keyfiyeti; evzarı görünce insanda hasıl olan sıklet ve hüzn ü keder, ağır yük götüren kimsede hasıl olan sıkıntı gibi sıkıntının hasıl olmasından kinayedir: Yahut hakikatta herkesin kendi ma-siyetini çirkin bir şahıs suretinde arkasında götürmesidir. Çünkü; bazı ulemanın beyanına nazaran herkes kabrinden kalktığında mümin-i salihin karşısına güzel bir şahıs suretinde ameli zuhur eder. O şahsı üzerine bindirir mahşere götürür ki, bu manâyı âyet-i celilesi beyan etmiştir. Kâfir olan kimsenin küfrü ve sair kabayihi, çirkin bir şahs-ı sakü suretinde zuhur eder ve o kâfirin arkasına biner mahşere şahs-ı sakîl suretinde amelini alır götürür ki, bu manâyı da Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Hulâsa; âhireti ve Allahü Tealâ'ya mülâkaatı tekzib edenlere ansızın kıyamet günü geldiğinde nedametlerini izhar edip hasretlerine feryad edecekleri ve günahkârların günâhlarını arkalarında götürecekleri ve götürecekleri günahlarının gaayet çirkin olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:32

Vacip Tealâ «bizim için hayat; hayat-ı dünyadır, hayat-ı âhi-ret yoktur» diyenlerin hüsranlarını beyandan sonra onların mağrur oldukları hayat-ı dünyanın asla ehemmiyyeti olmadığını be-yanetmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin bütün emellerini hasrettikleri hayat-ı dünya; ancak gururu batıl ve süruru zaildir. Zira; insanın hayat-ı hakîkîye olan hayat-ı âhiretten mahrumiyetine sebep olur, oyuncaktan ibarettir. Ama, dar-ı âhiret; menafii safî ve lezzâtı kederden salim ve ferah ve süruru dâim olduğundan muharremât ve menhiyattan içtinab eden müttekiler için hayırlıdır. Kâfirler gaflet ederler de, hayırlı olan hangisi olduğunu düşünmezler mi? Ey kâfirler! Aklınızla tefekkür etmez misiniz? Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile hayat-ı dünya nefsinde mezmum değildir. Zira; saadet-i uhreviye ancak hayat-ı dünya ile hasıl olduğundan hayat-ı dünya bu cihetle memduhtur. Binaenaleyh; bu ve bunun emsali âyetlerde zemmolunan hayat-ı dünya kâfirlerin ve âsîlerin hayatıdır. Zira; kâfir iman etmediği cihetle dünyada hayatının her dakikası aleyhine vizr ü vebal olduğundan onun hakkında hayatı ayn-ı azap olduğu cihetle mezmumdur. Amma, müminin imanı ve ameli sebebiyle hayatının her dakikası, hakkında ayn-ı Saadettir. Onun için hayat-ı mümin; memduhtur. Zira; hayatının semeresini topluyor. Binaenaleyh; hayat; onun için ayn-ı menfaattir. Şu halde hayat-ı dünya insan için bir cevher-i nefistir ki, zemme ve methe kabiliyeti vardır. İnsan hangi cihete sarf ederse o cihetten sual olunur. Yahut h ayat-ı dünya ile murad; dünyanın mutla-kaa lezzât ve tayyibâtıdır. Zira; lezzât-ı dünyanın bekaası olmadığı cihetle vahi iştigal ve kuru oyuncağa benzediğinden Iehiv ve Iaib ile tâbir olunmuştur. Çünkü; oyun oynayan kimsenin lezzeti oyun zamanına münhasır olduğu gibi dünyanın lezzeti dahi hemen dünyaya münhasır olup âhirette bekaası olmadığından oyuncaktan ibarettir ve umur-u dünya oyun gibi zahiri ahvale müptenî olduğundan ayn-ı oyuncaktır. Oyunların akıbetinde bir menfaat ve hüsn-ü netice olmadığı gibi dünyanın akıbetinde dahî bir hüsn-ü netice olmadığından hayat-ı dünya oyuna benzetilmiştir. Zira; lezâizin en âlâsı olan eki ü şürb ve cima'da hayvanat-ı saireden insanın farkı yoktur. Çünkü; hayvanatın cümlesi bu ahvalde müştereklerdir. Binaenaleyh; dünyanın lezzetinde insan için hayvanât-ı saireden ziyade bir imtiyaz yoktur. Çünkü; her hayvan nev'ine göre hayat-ı dünyadan intifa ve telezzüz eder. Şu halde insanın aklı ve tefekkürü ve şuur ve idrakinin muktezası olan iman ve amel-i salihle hayatını imrar etmesiyle temeyyüz eder ve makbul olan hayat da bu minval üzere geçmiş olan hayattır. Hulâsa; hayat-ı dünyanın oyuncağa benzediği ve dâr-ı âhire-tin müttekilere hayırlı olduğu ve kâfirler için âhirette hayır olmadığı ve aklı olan kimselerin bu misilli hakaayıkı düşünmeleri lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:33

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah'a ta'nları hakkında şan-ı nebeviye, lâyık olmadık şeyler isnad etmekle kalb-i nebevilerini mahzun ettiklerini beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet-i celile Resulullah'ı tesliye için seykolunmuştur. Çünkü; kâfirler Resulul-lah'a lâyık olmadık şeyleri isnadla mahzun ederlerdi. Cenab-ı Hak bu âyetle Resulünü tesliye ve hüznünü izale buyurmuştur. Kazi ve Fahr-i Razi'nin beyanları veçhile bu âyette ( ji ) kelimesi kesrete delâlet içindir. Kâfirler zahirde tekzib ederlerse de kalpleriyle Resulullah'ı tasdik ettiklerine işaret için Vacip Tealâ tekzib etmediklerini beyan buyurmuş ve zahirde âyetleri inkâr ve tekzipleri zulüm olduğunu sarahaten beyan etmiştir. Şu halde âyetin evvelinde tekzib etmediklerini ve âhirinde âyetleri inkâr ettiklerini beyan, birbirine münafi ve mütenakız değildir. Çünkü; kalpleriyle tekzip ve inkâr ettikleri beyan olunduğundan âyetin evveliyle âhiri beyninde tenakuz yoktur. Tâbir-i aharla «Zahirde tekzib edenlerse de batında tekzib etmezler» demektir. Binaenaleyh; adem-i tekzipleri kalplerine ve tekzipleri lisanlarına râci'dir. Binaenaleyh; tenakuz yoktur. Âyet-i celilenin sebeb-i nüzulü de bu manâyı te'yid eder. Çünkü; Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Ahnes) Ebu-cehl'e «Muhammed (S.A.) hakkında ne dersin, sadık mıdır, kâzip midir? Şurada benden gayrı kelâmını işitecek kimse yoktur, doğrusunu bana haber ver» dediğinde Ebucehl'in «Muhammed (S.A.) sadıktır, asla yalan söylememiştir, lâkin (Benî Kusayy) bu şerefi ihraz edip, sancağı ve' Beyt-i Şerifin hizmetlerini alırlarsa sair Kureyş'e ne kalacak» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mer-vidir. Yahut Kazi'nin beyanı veçhile Ebucehl'in Resulullah'a «Biz seni itham ve tekzib etmeyiz. Lâkin getirdiğin âyetleri tekzib ederiz» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. İşte insanlar hakka karşı şaşırınca ne diyeceğini bilemediğinden Ebucehil de «Seni tekzib etmeyiz, amma kitabını tekzib ederiz» demiştir. Halbuki kitabını tekzib, hakikatta Resulullah'ı tekziptir. Hulâsa; Kureyş kabilesi zahirde hasetlerinden nâşi Resulullah'ı tekzib ederlerse de kalpleriyle tasdik ettikleri bu âyetten müs-' tef ad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:34

Vacip Tealâ resulünün hüznünü izale zımnında kâfirlerin tekzipleri Resulullah'a ait olmayıp Allah'ın âyetlerine râci olduğunu beyanla tesliye ettiği gibi bu muamelenin ümem-i sairede dahi cereyan ettiğini beyanla ikinci bir defa tesliye etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; me'yus olma, nusret-i ilâhiyenıiz nasıl ki, diğer enbiya biraderlerine gelerek düşmanlarından intikamlarını aldıksa sana da, onlar gibi nusretirniz gelir, düşmanlarından intikaammı alırız. Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyette sabredenlere Cenab-ı Hakkın nusretini vaad ettiğine işaret vardır. Çünkü; rusül-ü kirama sabırları üzerine nusret ettiği gibi rusül-ü kirama tâbi olan ümmetlerine dahi sabırları üzerine nusret edeceğinde şüphe yoktur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet Resulullahı tesliye ve sabrı tavsiye için sevk olunmuştur. Yani; enbiya-yı sabıkanın ümmetleri de senin ümmetin gibi onları tekzip ve ezâ ettiler. Fakat enbiya-yı kiram ümmetlerinin ezalarına sabrettiler, zafer buldular. Sen de sabret ki, zaferyâb olasın. Bu sabır mesleğini ittihaz etmek senin haline daha muvafıktır. Zira; senin risaletin umum ins ü cinne olduğundan eamdır. Binaenaleyh; sabır ve tahammülün daha ziyade olmasını iktiza eder. Çünkü meşakkat; me'muriyetin vüs'atına göredir. Zira; emr-i risaleti tebliğin sahası ne kadar vâsi ise zahmeti dahî o kadar çoktur. İşte Türkçe'de «Kar dağına göre yağar» dedikleri darbımeseli de bu manâyı te'yid eder.

Enam 6:35

Vacip Tealâ rusül-ü kiramın ümmetleri tarafından tekzib olunup sabrettiklerini beyanettiği gibi resulüne sabretmek lâzım olduğunu dahî tavsiye etmek üzere buyuruyor. Zira; herşey Allah'ın iradesi ve ihtiyarıyla olduğundan, senin onların imanlarına hırs etmende bir fayda yoktur. Kudretin tahtında olmayan şeye sa'yetmekle kendini meşakkata dûçâr etme. Binaenaleyh; tebliğ vazifesini edâ ettikten sonra ihtida etmediklerine teessüf eyleme. . Fahr-i Razi'nin beyanına ve (İbn-i Abbas) Hazretlerinin rivayetine nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; (Haris b. Âmir) Kureyş'-ten bazı kimselerle Huzur-u Risalete geldi ve dedi ki: «Ya Mu-hammed! (S.A.) Sair enbiyanın getirdikleri gibi, sen de bize" ta-raf-ı ilâhiden bir alâmet getir ki, seni tasdik ve resul olduğuna iman edelim.» Vacip Tealâ istedikleri âyet gelse de iman etmeyeceklerini bildiği için istedikleri âyeti halketmedi. Resulullah üzerine istedikleri mucizeyi getiremediği için gaayet güç oldu, kalb-i .nebevileri o kadar muztarib oldu ki, yerden bir menfez açılsa oraya girse de bu sualden kurtulsa ve ıztırabı gitse veyahut semaya merdiven kurulsa çıksa da semâdan bir âyet getirse şu ıztırab-ı azîmini izale etse. Yani bu kadar muztarib olunca Cenab-ı Hak «Kâfirlerin sana imandan i'razları pek ağır gefcliyse eğer muktedir olursan ya yerden bir menfaz ara, veyahut semaya merdiven kur kâfirlerin istedikleri âyeti getir. Bunlara muktedir'olamayınca ne için bu kadar muztarib oluyorsun» buyurmuştur. Âyetten mak-sad; Resulullah'ın kavminin imanına kesret-i tama'ına işarettir ve o kadar arzu ederdi ki, mümkün olsa ya yer altından bir mucize çıkarmak veyahut semâdan merdivenle çıkıp mucize indirmeye derhal mübaşeret edecek kadar tama* ederdi. Zira; imanlarını son derece arzu ediyordu. Halbuki Allahü Tealâ «îmanlarını murad buyursa onları imana muvaffak kılardı, lâkin onlar iradelerini küfre sarf edince imanlarına meşiyet-i ilâhiye taalluk etmedi. Binaenaleyh; onların imandan Arazlarına hüznetme. Zira; hüznetmektefayda yoktur. Çünkü; sen sevdiğini hidayette kılamazsın, demekle Cenab-ı Hak resulünü tesliye etmiştir. Feth-ül Beyan ve Beyzavi'nin beyanları veçhile olmayacak şeye hırsetmek ve sabredecek yerde âh ü enin eylemek cühela âdâ-tından olduğu cihetle Cenab-ı Hak habib-i edibini âdat-ı cühelayı ihtiyar etmekten nehyetmiştir. Fakat Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Resulullah'ın nehyolunması âdât-ı cühelaya ikdam etmiş olmasını iktiza etmez. Çünkü nehiyden maksad; kâfirlerin tekziplerine iktiza etmez. Çünkü nehiyden maksad; kâfirlerin tekziplerine tahassürünün şiddetini izale ve onların küfürleri üzerine cez'u ve fez'in caiz olmadığını beyandır. Şu halde Resulullah'i riehyet-mek; ümmetini nehyetmektir. Zira; Resulullah'ın âdât-ı cühelayı taklid etmeyeceği tabiîdir. Yani; «Onlar iradelerini sarfetmiş olsalardı Allahü Tealâ hidayetlerini irâde eder, onlar da hidayete muvaffak olurlardı. Lâkin onlar iradelerini sarfetmediklerinden Cenab-ı Hak hidayete muvaffak kılmadı. Şu halde onların adem-i ihtidalarına muztarip ve rahatsız olmakta fayda yok» demektir.

Enam 6:36

Vacip Tealâ kâfirlerin iman etmediklerinin sebebini beyanet mek üzere buyuruyor. Dünyadaki küfürlerinin ve âyetleri ve resullerini tekziplerinin cezasını görürler. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile daveti işiten ve icabet edenler le murad; müminlerdir ve mevta ile murad; hakkı işitmek şanından olmayan kâfirlerdir. Yani; «Habibim! Bunların davetine icabet etmediklerinden mahzun olma. Zira; bunlar davetine icabet etmezler. Çünkü; bunlar işitmezler ki, icabet etsinler» demektir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet Vacip Tealâ'nm kudretini temsildir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Yahut manâ-yı âyet; … demektir. Çünkü, marifet-i ilâhiye; aklın ruhu, akıl da ruhun ruhu ve ruh da cesedin ruhudur. Şu halde ruhtan hâli olan cesed taaffün edip toprağa defnolunduğu gibi akıldan hâli olan ruhun sahibi de mecnun ve kezalik marifet-i ilâ-hiyeden hâlî olan akıl da zayi ve batıl olur. Zira; ruh mesabesinde olan marifet-i ilâhiye müşriklerde olmadığından keenne ruhsuz cesed gibi muattaldırlar. Hulâsa; davete icabet ancak daveti işitenlerden olup, müşrikler ise ölü menzilinde daveti hakikatta işitmez bir halde oldukları ve Ölüleri Allahü Tealâ'nın kabirlerinden çıkarıp arsa-i mahşere cem1 edeceği ve herkes amelinin cezasını görmek için Huzur-u Bâ-rî'ye rücu* edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.

Enam 6:37

Vacip Tealâ kâfirlerin nübüvvetteki şüphelerinin bazılarını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler, kemâl-i buğz ve adavetlerinden nâşi bazıları bazılarına . «Eğer davası gibi Muhammed (S.A.) nebi ise keşke Rabbisinden onun üzerine bizim istediğimiz âyet nazil olsa ve melek gelse nübüvvetine şehadet etse de biz de iman etseydik» veyahut «Kendi davası gibi bizi'defaten ihlâk edecek azap gelse bizi ihlâk etseydi de, biz de nebi olduğunu bilseydik» demeleriyle nübüvveti inkâr ettiler. Habibim! Sen onlara cevap olarak de ki: «Allahü Tealâ dilediği zaman istediğiniz âyeti inzal etmeye kaadirdir ve lâkin nâs'm ekserisi, Cenab-ı Hakkın istediğini ve ne işleyeceğini bilmezler. Halbuki Aİlahü Tealâ.istedikleri âyeti inzal buy ursa iman etmedikleri surette akibinde elbette bir belâ inzâ-liyle onları ihlâk eder. İşte bunlar istedikleri inzal olunca iman etmeyip helak olacaklarını bilmediklerinden âyet nazil olmasını isterler.» Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Kur'ân ; âyet-i kaahire ve mucize-i bahire olup başka âyete ihtiyaç olmadığından istedikleri âyet inzal olunmamıştır. Zira Kur'ân; muârazasmdan herkesi âciz kıldığı • cihetle Kur'ân'a iman etmeyen hiçbir mucizeye iman etmez. Binaenaleyh; kâfirlerin Kur'ân'dan başka âyet istemeleri mücerret inat ve istikbar içindir, yoksa hakîkî bir âyet istemek değildir. Cenab-ı Hakkın ef'ali; hikmetten hâli olmaz. Binaenaleyh; ef al-i ilâhiye hikmete tâbidir, nâs'ın mutâlebâtma tâbi değildir. İsterse ve hikmete muvafık olursa nâs'm istediğini halke-der, istemezse halketmez, kimsenin müdahaleye hakkı yoktur. Şu halde kâfirlerin Kur'ân'dan başka âyet talepleri haksız bir talepten ibaret olduğundan Cenab-ı Hak onların istediğini inzal etmemiştir. Çünkü; inzal etse dahi iman etmeyeceklerini bilir. Resulullah'm davasını jspata kâfi mucize nazil olduktan sonra istediklerini tekrar be tekrar İnzal etmiş olsa, talepleri. ilâ gay-rinnihaye imtidad edeceğinden davasını ispat edecek delilde karar olmayacağı gibi davâ-yı nübüvvet üzere hüccet de tamam olmaz. Binaenaleyh; davâ-yı nübüvveti ispata kâfi mucizeyle iktifa edip sual kapısını kapamak lâzım olduğundan Vacip Tealâ tekrar taleplerini reddetmiştir.

Enam 6:38

Vacip Tealâ kâfirlerin haşrolunacaklarmı beyan ettiği gibi hayvanât-ı sairenin dahî haşrolunacaklarmı beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi, Beyzavi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet, Allahü Tealâ'nm müşriklerin istedikleri âyeti inzale kaadir olduğuna delil makaamında irad olunmuş ve hayvanâtın cemi' enva'ı-riı ve efradını Vacip Tealâ bu âyette cem'etmiştir. Zira; hayvan iki kısımdan hâlî değildir, ya yerde yürür yahut havada uçar. Bu iki kısmın haricinde hayvan mevcut olmadığından Cenab-ı Hak bu âyette her ikisini de cem/etmiştir, İnsanların müşahede ettikleri mahlûkatla istidlal evlâ olduğundan semada olan mahlûkat zikro-luninamıştır. Çünkü ahval-i semaya ve mahİûkaatma insanlar muttali değildir. Tayerân bâzı kere surattan kinaye olarak varid olduğundan bu âyette manâ-yı hakîkîsi murad olduğuna işaret için kanatlarıyla uçar oldukları zikrolunmuştur. Balıkların su içinde hareketleri yeryüzünde yürümek mesabesinde olduğundan onlar da dâbbede dahildir. Binaenaleyh; balıkları ayrıca zikre hacet olmadığından zikrolunmamıştır. Vacip Tealâ hayvanatın cümle insanın emsali ümmetler olduğunu beyan buyurmuştur. Şu halde hayvanatın insana müşabeheti Allahü Tealâ'ya marifet ve teşbih etmelerinde ve bazıları bazılarıyla ünsiyet edip tevalüd ve tenasül husul bulmasındadır. Allahü Tealâ beşerin ahvalini ve erzakını ve ecellerini kitabında yazdığı gibi hayvanât-ı sairede dahi bu ahval carî olduğunu beyan buyurmuştur. İns ü cin yevm-i kıyamette haşrolunacağı gibi hayvanât-ı sairenin de haşrolunacağı bu âyetle sabittir. Haşrin faydası; yekdiğerinden hukuklarını istifa edecekleri ehâdis-i celi-le ile sabittir. Hatta Resulullah (S.A.) buyurmuştur ki: «Boynuzsuz olan hayvan,için boynuzludan kısas olunur» demektir. Bu âyette kitapla murad; levh-i mahfuzdur. Zira; levh-i mahfuzda ahval-i âlem tamamen yazılıdır. Yahut kitapla murad; Kur'ânri Azîmüşşan'dır. Çünkü; Kur'ân'da tafsil ve icmal ta-rikıyla ahval-i âlem mezkûr ve cümlesi Kur'ân'da mündemiçtir. Şu kadar ki, bazıları icmal ve işaret tarikıyla olduğundan herkes tafsiline kaadir olamaz. Resulullah'a ittibam ve kelâm-ı nebevilerine iktidanın vücubunu Kur'ân beyan ettiğinden ehâdis-i celi-leyle beyan olunan ahkâma ve hulefâ-yı râşidînin vaz' ve tesis ettikleri ve icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha ile sabit olan ahkâmın cümlesi üzerine Kur'ân müştemildir. Binaenaleyh; Kur'ân'ın ahkâmını beyan etmediği havâdis-i âlemden hiçbir hâdise yoktur. Hatta İmam-ı Şafiî Hazretleri Harem-i Şerifte «Bugün bana her ne sorarsanız Kur'ân'la cevap vereceğim» buyurduğunda bir kimse «Arıyı Öldüren bir mührim hakkında ne dersin?» deyince Şafiî (R.A.) âyetini okumuştur. Yani «Resulünüz size her ne getirir ve emrederse ahze-din ve resulünüz her ne ki, şeyden nehyederse ondan içtinab edin» demektir. Resulullah da Hadîs-i Şerifinde «Muhrim olan kimse arı öldürmüş olsa hükm-ü şer'isini beyan buyurduğundan bu âyette o hüküm dahildir» demek istemişlerdir. Hulâsa; bu âyet üç hükmü hâvidir: Birincisi; yerde yürüyen ve gökte uçan hayvanâtın cümlesi insanın emsali birer ümmet menzilinde olmalarıdır. İkincisi; ahval-i âlemden levh-i mahfuzda yazılmadık birşey terk olunmamasıdır, üçüncüsü; cümlesinin huzur-u ilâhiye haşrolunacaklarıdır.

Enam 6:39

Vacip Tealâ kâfirlerin mevta mesabesinde işitmek şanlarından olmadığını beyandan sonra mevta mesabesinde olduklarını te'kid etmek üzere buyuruyor. Yani; şol kâfirler ki, onlar bizim vücudumuza ve. vahdaniyetimize ve kemal-i kudretimize delâlet eden âyetlerimizi tekzib ettiler. Onların kulakları hakkı işitmez ve lisanları doğru söylemez. Cehl ü inad ve küfr ü licac-ı zulümat içindedirler: Eğer Allahü Tealâ bir kimsenin idlâlini murad ederse idlâl eder ve eğer dilerse tarikı müstakim olan imana muvaffak kılar ve tarik-ı sevaba ir-şad eder. Çünkü; abid iradesini doğru yola sarf ettiğinde Allah da doğru yola irgad eder. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ'nın idlâlini murad ettiği kimsenin iradesini dalâle sarfetmesi üzerine Allahü Tealâ idlâl eder, yoksa iptida Allahü Tealâ idlâlini irade eder de abid dalâli bilmecburiye ihtiyar eder manâsına değildir. Çünkü; abdin fiil-i ihtiyarîsinde Allah'ın iradesi abdin iradesine tâbidir. Abdin dalâli iradesi üzerine Allahü Tealâ idlâl ettiğinden abid dalâli ihtiyarda mecbur değildir. Yani «Abid; kendi dalâli irtikâb eder. Allahü Tealâ da onun iradesi üzerine halk eder» demektir. Hâdi-i hakîkî ve mudill-i hakîkî Allahü Tealâ olduğuna bu âyet delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile her ne kadar kâfirler duyar ve söz söylerlerse de hakkı duymamak ve söylememekte sağır ve dilsiz kimselere teşbih olunmuştur. Binaenaleyh; kâfirlerin mevtaya teşbih olunması kaaide-i muttaridedir. Hulâsa; Allah'ın vahdaniyetine delâlet eden âyetleri tekzib eden kâfirlerin zulümât içinde kalmış sağırlar ve dilsizler mesabesinde ve hakkı görüp işitmekten mahrum oldukları ve iradesini dalâle sarfeden kimseyi Allahü Tealâ'mn idlâl edeceği ve dilerse Allahü Tealâ'nm bir kimseyi doğru tarik üzerinde berkarar kılacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:40

Vacip Tealâ kâfirlerin kemal-i cehaletlerini beyandan sonra bir beliye nazil olduğunda küfürleriyle beraber Cenab-ı Hakka iltica ettiklerini beyanetmek üzere buyuruyor. jZira; onlardan fayda göremeyince unutmak zaruridir. Madem ki haliniz böyledir. Her zaman Cenab-ı Hakka iltica ve ibadetinizi ona hasretmeniz lâzımdır. Şu halde niçin zaruret zamanında iltica ettiğiniz Rabbinize ibadet etmezsiniz de faydasız putlara ibadet edersiniz. Bu âyet-i celile müşrikleri ilzam için sevk olunmuştur. Zira; sia-i hallerinde ibadetlerini Allahü Tealâ'ya şerik itikaad ettikleri putlara sarf ettikleri halde zaruret mes edip kendilerine bir belâ geldiğinde hemen Cenab-ı Hakka ilticaya müsaraat ve şirkettik-leri putlarını dernal nisyan ettiklerini her zaman kendileri müşahede ederler. Şu halde hamakatlarını âyet kendilerine beyan etmiştir. AIIah'ı nazabıyla murad; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ümem-i salifeye nazil olan belâlardır ki, gark olmak, yere batmak, suratları tebdil olmak, yıldırım nazil olmak, fakr u fâkaya ve hastalığa, müptelâ olmak gibi mesâibdir. Bu gibi belâlara müptelâ olanların Cenab-ı Hakka iltica etmeleri âdettir. Fakat mesâibden kurtulunca derhal eski hallerine avdet ederler. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ dilerse duayı kabul buyuracağına ve dilerse kabul etmeyip reddedeceğine âyet-i celile delâlet eder ve belâyânın keşfi dua üzerine terettüb ettiğini beyanla herhalde belâyâya müptelâ olan kimsenin Cenab-ı Hakka ilticası lâzım olduğuna işaret için beiây-ânın keşif ve izalesini dua üserine tefri' buyurmuştur.

Enam 6:41

Vacip Tealâ kâfirlerin kemal-i cehaletlerini beyandan sonra bir beliye nazil olduğunda küfürleriyle beraber Cenab-ı Hakka iltica ettiklerini beyanetmek üzere buyuruyor. jZira; onlardan fayda göremeyince unutmak zaruridir. Madem ki haliniz böyledir. Her zaman Cenab-ı Hakka iltica ve ibadetinizi ona hasretmeniz lâzımdır. Şu halde niçin zaruret zamanında iltica ettiğiniz Rabbinize ibadet etmezsiniz de faydasız putlara ibadet edersiniz. Bu âyet-i celile müşrikleri ilzam için sevk olunmuştur. Zira; sia-i hallerinde ibadetlerini Allahü Tealâ'ya şerik itikaad ettikleri putlara sarf ettikleri halde zaruret mes edip kendilerine bir belâ geldiğinde hemen Cenab-ı Hakka ilticaya müsaraat ve şirkettik-leri putlarını dernal nisyan ettiklerini her zaman kendileri müşahede ederler. Şu halde hamakatlarını âyet kendilerine beyan etmiştir. AIIah'ı nazabıyla murad; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ümem-i salifeye nazil olan belâlardır ki, gark olmak, yere batmak, suratları tebdil olmak, yıldırım nazil olmak, fakr u fâkaya ve hastalığa, müptelâ olmak gibi mesâibdir. Bu gibi belâlara müptelâ olanların Cenab-ı Hakka iltica etmeleri âdettir. Fakat mesâibden kurtulunca derhal eski hallerine avdet ederler. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ dilerse duayı kabul buyuracağına ve dilerse kabul etmeyip reddedeceğine âyet-i celile delâlet eder ve belâyânın keşfi dua üzerine terettüb ettiğini beyanla herhalde belâyâya müptelâ olan kimsenin Cenab-ı Hakka ilticası lâzım olduğuna işaret için beiây-ânın keşif ve izalesini dua üserine tefri' buyurmuştur.

Enam 6:42

¥,âfiİP T^âvbelâyâ indinde kâfirlerin Allahü Tealâ'ya iltica ettiklerini S^kttian sonra bazı befâyâda iltica etmeyip küfrüzere ısrar ettiklerini beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; küfrüzere inat ve İsrardan dönemediler. Şeytan'ın iğfalâtına kapılan her sefihte batıla ısrar; her zaman görülmektedir. Âyet-i celile Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Resulullah'ı tesli-yedir. Bu kafirlerin belâyâda Aİlahü Tealâ'ya rücu' ve bazı aharda rücu' etmediklerinden evvelki âyette rücularmı ve bu âyette adem-i rücu'larmı beyan etmiştir. Yahut rücu' ve adem-i rücu' kabilelere nispetledir. Yani «Kâfirlerden bazı kavme bir belâ geldiğinde Aİlahü Tealâ'ya rücu eder ve diğerine belâ geldiğinde Aİlahü Tealâ'ya rücu' etmezler» demektir. Binaenaleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktur. Kâfirlerin küfrüzere temerrüdlerînin illeti iki şey olduğu beyan olundu; Birincisi; kalplerinin kasaveti, ikincisi de şeytan'ın amellerini tezyin etmesidir. Şeytan'.in tezyiniyle.murad; iğvâ ve iğfal etrrtekle masiyetin lezzetini tezyid etmektir. Şu halele imanı terketmekte özürleri, kalplerinin kasavetine ve amellerine taaccüb etmektir.

Enam 6:43

¥,âfiİP T^âvbelâyâ indinde kâfirlerin Allahü Tealâ'ya iltica ettiklerini S^kttian sonra bazı befâyâda iltica etmeyip küfrüzere ısrar ettiklerini beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; küfrüzere inat ve İsrardan dönemediler. Şeytan'ın iğfalâtına kapılan her sefihte batıla ısrar; her zaman görülmektedir. Âyet-i celile Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Resulullah'ı tesli-yedir. Bu kafirlerin belâyâda Aİlahü Tealâ'ya rücu' ve bazı aharda rücu' etmediklerinden evvelki âyette rücularmı ve bu âyette adem-i rücu'larmı beyan etmiştir. Yahut rücu' ve adem-i rücu' kabilelere nispetledir. Yani «Kâfirlerden bazı kavme bir belâ geldiğinde Aİlahü Tealâ'ya rücu eder ve diğerine belâ geldiğinde Aİlahü Tealâ'ya rücu' etmezler» demektir. Binaenaleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktur. Kâfirlerin küfrüzere temerrüdlerînin illeti iki şey olduğu beyan olundu; Birincisi; kalplerinin kasaveti, ikincisi de şeytan'ın amellerini tezyin etmesidir. Şeytan'.in tezyiniyle.murad; iğvâ ve iğfal etrrtekle masiyetin lezzetini tezyid etmektir. Şu halele imanı terketmekte özürleri, kalplerinin kasavetine ve amellerine taaccüb etmektir.

Enam 6:44

Vacip Tealâ tenbih olsun için be'sâ ve darrâ ile ahzettiğini beyandan sonra onlar üzerine ebyâb-ı rızkı fethettiğini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Vacip Tealâ kâfirlere intibah ve vaaz ve nasihat olsun için bazı kere fakr u faka ve giddet-i ihtiyaç ve derd ü elemle müptelâ kıldı. Asla bu iptilâdan mütenebbih olup intifa etmediler ve bazı kere şiddet-i ihtiyaçlarını vüs'ata ve kıtlığı ucuzluğa ve marazı, sıhhat ve afiyete tahvil etti. Kapalı olan her kapıları açtı, bol bol nimetler verdi. Kefah-ı hâl ve saadete nail oldular, hatta verilen nimetlerle ferahlandılar ve kendi istihkakları zannederek gurur ve sürura daldılar. Nimeti veren mün'imin azametine ubudiyeti nisyan ettiler, asla tâib ve müstağfir olmadılar. Lâyık olan mütenebbih olmaktır. Çünkü; Vacip Tealâ insanları musibetle imtihan ettiği gibi bolluk ve rahatla dahi imtihan eder ve birçok insanları, nimetin vüs'atı tuğyana sevk ettiği görülür ve kendilerine verilen nimeti hazmedemediğinden akıbet helaklerine sebep olur. Halbuki lâyık olan; hallerinin "şiddetinden vüs'ata ve marazdan sıhhata inkılâb ettiği gibi amellerinde de mâsiyetten ibadete bîr tebeddül görülmeliydi. Asla tebeddül görülmeyince biz onları azabımızla füc'eten tuttuk. Binaenaleyh; ansızın onlar envâ'-ı hayrattan ümitsiz oldular ve azaptan kurtulacaklarına ümitleri kalmadı. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile masiyete devam eden kimsenin nimeti tezayüd ettikçe masiyette ısrar ve inad ederse nimeti istid-rac olup, hakkında lûtf-u ilâhi olmadığına bu âyet delâlet eder. Hasretleri ve hüzn ü kederleri ziyade olsun için nimete müstağrak oldukları zamanda muahaze olundukları beyan olunmuştur. Çünkü; felâket ve mesâib içinde bulunduğunda insan mevtine müştak olduğundan mesâibe müptelâ iken helak olmak nüfus-u beşerde o kadar ziyade te'sir etmez, amma refah, saadet, afiyet ve sıhhat-ı bedenle ferah ve sürür içinde insan hayatına muhabbet ettiğinden helakinde elbette te'siri ziyade olduğu cihetle helake müstehak olan kabileleri Vacip Tealâ envâ'-ı nimete müstağrak oldukları zaman helak ettiğini beyan buyurmuştur. necat ümitleri kesilmiş ve envâ'-ı hayrattan me'yus olarak hayret ve hasret içindeler demektir. Hulâsa; evvelâ insanlara tenbih için nasihat olunduğu ve nasi-hattan müteessir olmayıp, nasihati unuttukları zaman onları imtihan için rızık kapılarının açıldığı ve kendilerine verilen nimetlerle tam ferahlandıkları bir zamanda azapla muahaze olundukları ve azap gelince herşeyden ümitsiz olarak hayrette kaldıkları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:45

Vacip Tealâ kâfirler üzerine ebvâb-ı rızkı fethettiği gibi zulmeden kavmin arkasmın kesildiğini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin nimetleri tezayüd ve küfr ü maâsîleri teşed-düd edince rusül-ü kiramı tekzib ve envâ'-ı maâsîyi irtikâpla küfriyâtta ısrar eden zâlimlerin füc'eten muahaze olunup helak olmalarıyla arkası kesildi. Bilûmum helak oldular, ferd-i vâhid kalmadı. Hamd ü sena ve medih şol Allahü Tealâ'ya mahsustur ki, o Allahü Tealâ; âlem-i ulvî olan semâvâtı ve âlem-i süflî olan arzı ve bunlarda olan zîruh ve gayrı zîruh mevcudatı ve âlemin ednâ ve a'lâ her cüzünü haline lâyık olduğu veçhüzere kemaline îsâl eder mürebbîsidir. Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ evvelâ kullarını şiddet ve darlıkla ve saniyen bollukla imtihan edip isyandan vazgeçmeyenleri defaten muahaze edince, zulümleri sebebiyle helak olmaları itaat eden kulları hakkında onlarm zulmünden kurtulmaları ve bilhassa resullerinin onları tekziplerinden halâs olmaları ehl-i arz üzerine pek büyük nimet olduğundan hamd ü sena etmiştir. Fahr-i Razi'nin ve Hâzin'in beyanları veçhile rusül-ü kirama ezâ eden ve davetlerinden imtina edip envâ'-ı iftirayı reva gören zâlimlerin kahr ü tedmiri ve ırklarından eser kalmayarak helakleri nimet-i uzmâ olduğuna işaret için Vacip Tealâ kendi zatına hamdetmekle nimet mukaabilinde hamdin lüzumunu alâtarikit-ta'lim kullarına beyan buyurmuştur. Binaenaleyh her şahsın; nail olduğu nimet mukaabilinde o nimeti halk eden hallâka hamd ü sena etmesi vaciptir.

Enam 6:46

Vacip Tealâ ümem-i maziyeden zalimleri ihlâk ettiğini beyandan sonra vücuduna ve kudretine delâlet eden delâilden bazısını zikirle ümmet-i Muhammedden âsî olanları intibaha davet etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran kalplerini hatm'in manâsı «Kalplerinde hasıl olan kasavet sebebiyle hidayeti idrak etmezler» yahut «Akılları zail olur, menâfii idrakten âciz olurlar» veyahut «Kalpleri ölür, hayat eseri kalmaz» demektir. Âyât asrifle murad; vücuh-u muhtelife üzere irad ve yekdiğerine kuvvet verir derecede ukül-ü mütefaviteye riayet etmek ve her şahıs için i'tizara mecal kalmamaktır. Vacip Tealâ herkesin anlayabileceği bir raddede delâil sevk ettiği halde müşriklerin tıynetlerinde olan huşunet neticesi i'raz ettiklerini beyanla umur-u dinde ke-mal-i hamakatlarını meydana koymuştur. Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile «Bu azaları Allahü Tealâ alırsa» demek; «Menafimi ta'til ederse» demektir. Yani; «Allahü Tealâ kulağınızı sağır, gözünüzü kör eder ve aklınızı giderirse, bunları size kim verebilir?» Bu gibi âfetleri sizden defeden Allahü Tealâ olunca, ma'budunu-zun da Allahü Tealâ olması lâzım» demektir. Bu âyette beyan olunan a'zâ; eşref-i a'zâ olup, bunların ze-valiyle insanın gerek umur-u din ve gerek umur-u dünyada nizamı muhtel olduğundan Cenab-ı Hak bunların zevaliyle tehdid etmiştir ve eğer bunları Allahü Tealâ izale ederse Allah'tan başka iade edecek, kimse olmadığını beyanla Allah'ın kudretini ve kâfirlerin nıa'bud tanıdıkları putların acizlerini ispat eylemiştir.

Enam 6:47

Vacip Tealâ insanın eşref-i azasını izale ederse, yerine getirecek Allahü Tealâ'dan başka bir kinişe olmadığını beyandan sonra, envâ'-ı azap nazil olsa, Allah'tan gayrı defedecek bulunmadığını beyanla imana davet etmek üzere buyuruyor. Zira; ümem-i sâlifede cereyan eden âdet-i ilâhiye bu minval üzere olduğundan sizde dahi carî olacak ahvalin bu minval üzere olacağında şüphe etmeyin. Binaenaleyh; Allah'ın azabından havf ve endişe ederek zulmü terkedîp davet-i ilâhiyeye icabet ve rusül-ü kirama ve şeriatlarına itaat etmek suretiyle helakten kurtulmak çaresini araym. Zira; helake sebep olan günahlardan kaçmak ve helakten kurtulmak çaresini düşünmek her âkil için bir vazife-i diniyedir. Fahr-i Razi'nin beyanma nazaran azabın bağtet&n gelmesi yle murad; gece gelmesi, cehreten gelmesiyle murad; gündüz gelmesi olduğu İmam-ı Hasan'dan rivayet olunmuşsa da esah olan emmâre sebketmeksizin gelenden ihtiraz mümkün olmadığından ve emmâre sebkedip mukaddemâtıyla tenbih olarak gelenden ihtiraz , mümkün olduğundan denilmiştir. Umum üzere gelen azaplarda, hayırlı ve hayırsız ve âbidic fâsık beyni fark ve temyiz olunmaksızın cümlesi helak olursa da hakikatta helak zalimlere olduğundan hasırla «Ancak zalimler- helak olur» denmiştir. Çünkü helakten maksad-ı aslî; zalimlerdir. Muti' ve münkad olanların helakleri tufeylî ve arızîdir, bizzat ve bilasıl değildir. Binaenaleyh; âsîler içinde helak olan âbidlere onlarla helaklerinden dolayı ecr-i azîm ve derecât-ı refia olduğundan her ne kadar zahirde helak gibi görülürse de batında helaki saadet-i uzmâdır. Amma zalimler azapla helak olduklarında dünyada ve âhirette hâib ve hâsir olduklarından zahirî ve bâtını helak ve azaptır. İşte şu esasa binaen helakin zalimlere münhasır olduğunu Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. Çünkü; Ni-sâbûrî'de beyan olunduğu veçhile filhakika helak; ta'zip ve gazap suretiyle helak olduğundan zalimler içinde helak olan âbidler gazap suretiyle helak olmadıklarından ecr ü mesûbâtına nail olurlar. Binaenaleyh; âbidler için o misilli helak zahirde belâ ise de haki-katta yani nimettir.

Enam 6:48

Vacip Tealâ enbiya-yı ızâma itiraz eden kâfirlerin ahvalini beyanettiği gibi rusül-ü kiramın vazifelerini dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile enbiya-yı ızâ-mın vazifeleri müminlerin taatları üzerine sevabı beyanla tebşir ve âsîlerin isyanları üzerine ikaabi beyanla korkutmak olup, nâs'ın her yoruldukları yere bir han yaptırmak kabilinden, her istediklerini getirmeye memur olmadıklarım beyan etmiştir. ' Şu halde âyet; Resulullah'ın mucizesine kanaat etmeyip başka âyet ve mucize isteyenlere cevaptır. Yani; «Rusül-ü kiramın vazifeleri tebşir ve inzardır, yoksa sizin her istediğinizi icada memur değillerdir. Zira; herşeyi halketmek Allahü Tealâ'nın meşiyetine mufavvaz-dır. Dilerse halk eder, dilerse reddeder. Kimse karışamaz» demektir. Şu halde enbiya-yı ızâm hazarâtı nübüvvetlerini ispata kâfi mucizelerini izhar ettikten sonra ümmetleri tarafından tekrar be tekrar istenilen şeyleri getirmediklerinde nübüvvetlerine bir halel gelmez ve vazifelerini ihlâl etmiş olmazlar.

Enam 6:49

Vacip Tealâ enbiya-yı ızâma itiraz eden kâfirlerin ahvalini beyanettiği gibi rusül-ü kiramın vazifelerini dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile enbiya-yı ızâ-mın vazifeleri müminlerin taatları üzerine sevabı beyanla tebşir ve âsîlerin isyanları üzerine ikaabi beyanla korkutmak olup, nâs'ın her yoruldukları yere bir han yaptırmak kabilinden, her istediklerini getirmeye memur olmadıklarım beyan etmiştir. ' Şu halde âyet; Resulullah'ın mucizesine kanaat etmeyip başka âyet ve mucize isteyenlere cevaptır. Yani; «Rusül-ü kiramın vazifeleri tebşir ve inzardır, yoksa sizin her istediğinizi icada memur değillerdir. Zira; herşeyi halketmek Allahü Tealâ'nın meşiyetine mufavvaz-dır. Dilerse halk eder, dilerse reddeder. Kimse karışamaz» demektir. Şu halde enbiya-yı ızâm hazarâtı nübüvvetlerini ispata kâfi mucizelerini izhar ettikten sonra ümmetleri tarafından tekrar be tekrar istenilen şeyleri getirmediklerinde nübüvvetlerine bir halel gelmez ve vazifelerini ihlâl etmiş olmazlar.

Enam 6:50

Vacip Tealâ bu cevabın bakiyesini beyanetmek üzere buyuruyor. demekle nübüvvetine itiraz edenleri ilzam et. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyet-i celile üç cihetle kâfirlere cevaptır. Çünkü; kâfirler Resulullah'a «Biz seni resul tanımıyoruz. Eğer sen hakikatta resul isen taleb et Rabbinden bizim rızkımızı tevsi' etsin ve menâfi-i dünya ve hayrat ve saadet kapılarını bizim üzerimize açsın. Biz de senin nebi olduğunu bilelim.» demelerine cevap olarak Vacip Tealâ resulüne sen kâfirlerin şu taleplerine cevapta «Ben size Allah'ın hazineleri benim indimde-dir, sarfına ben memurum, demedim ki, benden rızkınızın tevsiini isteyesiniz» demesi için emir buyurdu. İkinci talepleri ileride olacak menfaat ve mazarratı haber vermesidir. Resulullah bu taleplerine de gaaibi bilmediğini beyanla cevap vermiştir. . Üçüncü talepleri ise kâfirler «Risalet dâvasında bulunan zat yemek yer, çarşıda gezer, nâs'la ülfet ve ihtilât eder mi» demişlerdi. Bu itirazlarına Resulullah «Ben size meleğim demedim» buyurmakla cevap vermiştir. Yani müşrikler «Nebi olan yemez ve içmez» demekle nübüvvetle yemek ve içmek .arasında mübayenet .görmüşlerdi. Binaenaleyh; birinci cevabıyla Jlesulullah nefsinden tevazuu izhar ve übuduyetini itirafla Nasara'nın İsa (A.S.) hakkında itikadlarınm batıl olduğuna işaret ve kendi zat-ı nebeviye-leri hakkında Nasara'nın itikadları gibi bir itikad caiz olmadığını beyân buyurmuştur. İkinci cevabıyla enbiyanm gaaibi bilmediğini ve gaaibi Allahü Tealâ bilip dilerse enbiyaya dahi bildirdiğini beyanla ülûhiyet dâvasında bulunmadığını ve mucizeyi istediği zaman halk etmeye kaadir olmayıp ancak Allahü Tealâ halk ederse izhar edeceğini beyanla kâfirlerin taleb ettikleri şeylerin vazifelerinin harici olduğuna tenbih ve üçüncü cevabıyla da melekiyet dâvasında bulunmadığını beyan etmiştir, Resulullah'ın ancak vahyile amel ettiğine bu âyet delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Zira; vahye tebaiyeti; hasır ye kasırla beyan olunmuştur. Gerçi Usuliy-yûn indinde Resulullah'm içtihadla dahî ameli caizse de içtihadı üzere Cenab-ı Haklan takrir buyurması vahiy kabilinden olduğu cihetle Resuîullah'ın cümle a'mali ve akvali vahiyledir. Bu âyette a'md ile-murad; kâfir ve basîrle murad; mümindir. Yahut dâll ile hâdîdir. Yahut câhil ile âlimdir. Herhangi manâ murad olunursa olunsun iki sınıf birbirine elbette mü-savî olamaz.

Enam 6:51

Vacip Tealâ resullerin vazifelerinden birisi de, ümmetlerini inzar etmek olduğunu beyan ettiği gibi bu âyette resulüne inzar-la emretmek üzere buyuruyor. İnzar; Fahr-i Razi'nin' beyanı veçhile korkutmakla beraber bir hükmü bildirmektir. Şu halde inzârm manâsı; taraf-ı ilâhiden gönderilen resulüne Allah'tan korkan kimselere Kur'ân'm ahkâmını tehdidle beraber tebliğ ve ilân etmesiyle emirdir. Rablerine hasrolunmaktan korkanlarla murad; müminlerdir. Zira; âhireti mukırr ve mu'terif oldukları için müminler kıyametin dehşetinden havf ve endişe ederler ki, Kur'ân'dan istifade edenler^ onlardır. Zira; âhiretten korkmayanlar Kur'ân'a iman etmezler ki, istifade etsinler. Yahut kâfirlerdir. Zira; onlar, hasrı mu'tekid olmadıkları cihetle Resulullah'ın beyanıyla havfederlerdi. Binaenaleyh; inzar devam ettikçe havfleri te-zayüd etmek suretiyle akıbet küfürden ittikaa ederek imanı kabul ederler. Nitekim çok kimselerde de bu suretle vuku buldu. Yahut mümin ve kâfir cümlesi muraddır. Çünkü; inzar mecmuuna.ait olup yalnız bir sınıfa mahsus değildir. Müminler murad olunduğunda müminlerin şefi'leri vardır ki, Resulullah, evliya ve ulema-r dır. Şu halde bu âyette «Şafiin olmamasını beyana münâfidir» yollu irad olunan sual merduddur. Zira; her şefiin şefaati Allah'ın izniyle olacağına binaen «Allah'ın gayrı şefi'leri yok» denmiştir, yoksa bilkülliye şefaat nefyolunmamıştır ki, şu sual varid olsun. Çünkü; Allah'ın gayrı şefi' yok demek, «Allah'ın izni olmadıkça şefi'leri yok» demektir. İnzâra ittikaa etmeleri illet kılınmıştır. Yani «Sen onları inzar et ki, onlar Allah'tan korksunlar ve maâsîden vazgeçsinler» demektir.

Enam 6:52

Vacip-Tealâ resulüne ümmetini inzar etmekle emrettiği gibi müminleri huzur-u nebevilerinden tardetmek caiz olmadığını dahi beyan zımnında buyuruyor. Yani; Ey Resul-ü Zişan!' Allah'ın rızasını murad ve nûr-u ilâhiyi müşahede ve cemâl-i bâkemâliyle müşerref olmak arzu eder oldukları halde, leyi ü nehar Rablerine ubudiyet ve tazarru ve niyazla evkatgüzâr olan fukarâ-yı müslimîni ehl-i bid'at ve dalâlet olan müşriklerin imanlarına tama' ederek huzurundan tardetme. Zira; onların hesaplarından ve imanlarından senin üzerine menfaat ve mazarrat gibi birşey yoktur, kezalik senin hesabından onların üzerine de birşey yoktur ki, sen onları tardedesin. Eğer tard edersen zalimler zümresinden olursun. Zira; onlara iltifat lâzımken iltifatın hilafı tardetmek elbette zulüm olduğundan ehl-i imanı tardetmek sana lâyık olmaz. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran bu âyette dua ile murad; namazdır: G adat ve asiyle murad; nehânn iki ta-raflarıdır. Şu halde «Evkaat-ı hamsede salât-ı mefruzeyi edâ etmekle ubudiyette devam ederler» demektir. Yahut dua ile murad; zikrullahtır. Yani «Cemi' evkatta Allah'ı zikrederler» demektir. Veçihle murad; Zat-ı İlâhidir. Zira; Vacip Tealâ âlet-i câriha manâsına olan vecihten münezzehtir. Fakat bir kimse muhabbet ettiği kimsenin vechini görmek âdet olduğundan Zat-ı Ulû-hiyetini görmeye muhabbetlerinden kinaye olarak vecih zikrolun-muştur. de bulunan zamir; müminlere râcidir. Çünkü; müşrikler ta'nettiler, dediler ki: «Ya Muhammed! (S.A.) Sen bu fukaranın imanlarına emin olma. Zira; onlar senin indinde yemek ve içmek ve giyip kuşanmak için iman etmişlerdir. Eğer me'kûlât ve meşrubat ümidi olmasa iman etmezlerdi» demeleri üzerine Ce-nab-ı Hak resulüne «Ey Resul-ü Ekrem! Sen müşriklerin sözlerine iltifat etme. Eğer hakikat-ı hâl onlarm dedikleri gibi olsa bile sen onların zahir-i hallerine itibar edeceksin. Çünkü; Allah'ın marzî-sine muhalif birşey varsa onun hesabı Allahü Tealâ'ya aittir. Onların hesabından ve imanlarından senin üzerine mazarrat veya menfaat gibi birşey yok ki onları tard edesin» buyurmakla ehl-i imanı daima nazar-ı inayetinde bulundurmak lâzım olduğunu tavsiye etmiş ve demiştir ki: «Sen vazifeni edâ ettikten sonra onların hesabından sana birşey ait değildir. Nitekim senin hesabından onlara birşey ait olmadığı gibi. Sen onların rızkından mesul değilsin ki, onları tardedesin ve onlar da senin rızkından mesul değillerdir. Çünkü; cümlenin râzıkı Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; ehl-i imar nı hâlleri üzere terket ve maiyetinde bulunsunlar, onları tardet-me» demektir. Bu âyette zamirin; müşriklere râci olması ihtimaline nazaran manâ-yı nazım: … Bu kelâmın gaayesi; Resulullah'm kâfirlerin imanlarına tama' etmesidir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak resulüne «Sen, kâfirler iman etmiş veya etmemiş asla mübâlât etme. Zira; kulunu hidayette kılacak Allahü Tealâ'dır, Senin için telâş yok» buyurmuştur. «Eğer tardedersen zalimlerden olursun» demek; «Hem kendi nefsine hem de tard ettiğin müminlere zulmetmiş olursun» demektir. Fahr-i Razi, Hâzin ve Kazi'nin beyanlarına nazaran âyetin sebeb-î nüzulü; müşriklerin Resulullah'a fukara-yı müslimîni maiyetinden tard etmesini teklif etmeleridir. Çünkü; Resulullah Cenab-ı Ammar, Suheyb ve Selmân gibi fukara-yj ashapla musaha-bet esnasında Kureyş'in zenginleri geldiler, «Ya Muhammed! (S.A.) Bunlarla nasıl sohbet edersin. Biz sana iman edersek bunlara mı tâbi olacağız? Tardet bunları yanından; tâbi olalım sana,» dediler. Resulullah «Ben müminleri tard edici değilim» buyurun-ca «Biz geldiğimizde huzurundan kalksınlar. Biz gittiğimizde onlar gelsinler» dediler. Hz. Ömer (R.A.) «Ya Resulallah! Sözlerine muvafakat et, bakalım ne yapacaklar. Sözlerinde sebat edecekler mi yoksa küfürlerinde ısrar mı edecekler?» dedi. Ve Resulullah da imanlarına tamaan muvafakat edince kâfirler bu minval üzere bir muâhedenâme yazılmasını isteyip Resulullah da Hz. Ali'ye muâ-hedenâmeyi yazmasını emretmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Resulullah'm hatırına gelen şey; evlâyı terk kabilinden ve sairlerine ta'rizdir, yoksa Resulullâh'tan tard vuku bulmak ihtir mali yoktur. Rüesâ-yı müşrikinin imanlarına tamala ehemmi mühim üzerine ta"kdim kabilindendir. Çünkü; iman edeceklerini vaad eden rüesa huzur-u Resulullah'a geldiklerinde bir müddet-i muvakkata ashabın huzur-u nebeviden çekilmeleri mühimse de diğerlerinin imanlarıyla İslâmın şevket bulması noktasından Resulul-lah'm nazarında ehem olduğu cihetle bu sureti tercih etmek istemiştir.

Enam 6:53

Vacip Tealâ kâfirlerin fukarâ-yı ashabın Resulullah'm huzurunda bulunmasına razı olmadıklarını beyandan sonra fukarâ-yı müslimîne hasedlerini beyanetmek üzere buyuruyor,. buyurmuştur. Allahü Tealâ ashaptan fukara olanlarını imanla takdim ve şeref-i İslâmla müşerref olmakta Kureyş'in zengin ve hatırlılarını müptelâ kıldı. Çünkü; onlar müminlerde fakrı hâli ayıp ve noksan addederek dediler ki: «Bunlar birtakım miskin âcizler ve eşâfii güruhundan oldukları halde bizden evvel imana muvaffak ve rüşd ü salaha vasıl ve resule tebaiyetle kesb-i şeref etsinler de biz kavmin ukalâsı, ekâbir ve rüesâsı olduğumuz halde geride kalalım; sonra da iman etmekle onlara tâbi olalım. Böyle şey olmaz» demekle kendilerinde' gördükleri azamet ve fukarâ-yı ashapta gördükleri fakr u faka ve fukaranın imanda takaddümleri rüesâ-yı Kureyş'in kibirlerine muvafık olmadığından imandan i'razlarma vesile olduğu cihetle fukara ile onlar müptelâ ve fukara onlar hakkınca imtihan oldu. Kezâlik âğniyanın gınası bazı fukaranın hasedine ve sabr ü sebatını kaybetmesine vesile olduğundan ağniya-nm da fukara hakkmda imtihan ve fitne olduğunu Vacip Tealâ bu âyetle beyan buyurmuş olup her zaman âyetin sırrı görülmektedir. Çünkü; insanlar yekdiğeriyle daima müptelâdırlar. Ağniyanın fukarayı tahkir ederek «Şunlar mı bizim beynimizde Allah'ın kendilerine ihsan ettiği kimseler?» demekle Allah'ın fukaraya imanı tevfik ettiğine itiraz etmiş olduklarından Allahü Tealâ onları reddetti ve buyurdu ki: «Allahü Tealâ şükredenleri bilmez mi? Elbette kullarından nimete şükredenlerle etmeyenleri bilir. Şu halde Allah'ın fiiline itiraza hakkınız yoktur.» Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile insanlarda sıfât-ı kemâl müte-fâvittir. Binaenaleyh; bazısı şerîf, bazısı hasîs, bazısı zekî, bazısı gabî, bazısı zengin, bazısı fakir olup sıfât-ı kemâlin cümlesi şahs-ı vâhidde cem' olamadığından, insanlar hasedden vareste olamadığı cihetle herkesin, ahar hakkında fitne olacağı beyan olunmuştur. Ancak saf kalbe mâlik olan kimse kaza ve kadere ve Allah'ın sırrına iman ve Allah'ın verdiği nimete ve taksimde nasibine razı olduğundan halkın nimetine itirazdan sükût eder. Binaenaleyh; dünyada ve- âhirette rahat yaşar ve mesud olur.

Enam 6:54

Vacip Tealâ resulüne kâfirlerin müminleri tardet huzurundan dediklerini redle tardın caiz olmadığını ve nâs'm bazısı bazısıyla müptelâ olduğunu beyan ettiği gibi ehl-i imana iltifat ve hüsn-ü muaşeretle taltif etmesini dahî tavsiye zımnında buyuruyor. Yani; ey Resul-ü Ekrem! Her ne kadar kâfirler sana müminleri huzurundan tard etmeyi teklif ediyorlarsa da onlara rağmen bizim inzal ettiğimiz âyetlerimize iman eden müminler sana geldiklerinde selâmla onları taltif ve şanlarına ta'zîm et ve huzurundan teb'id etme, bilâkis yanma yakın oturtmakla onları i'zâz, dünya ve âhirette râhmet-i nahiyemizden hissemend olacaklarını kendilerine tebşir et ki, kâfirlerin tahkirlerine mukaabil tevkîr olunsunlar. Zira halü şan şöyledir : Sizden bir kimse cehaletle bir günah işler ve sonra ihlâs üzere o günahtan, teybe ve amelini ıslâh ederse, Allahü Tealâ günahını mağfiret eder. Zira; Vacip Tealâ kullarını mağfiret ve tevbelerini kabul etmekle merhamet buyurucudur. Bu âyette müminler le murad;. ashaptan bazı zevat olmak ihtimali varsa da lâfzın umumuna binaen Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile esah olan bilûmum müminler şu teşrifte dahillerdir. Selâm;. Taraf-ı ilâhiden müminlere hediye olduğu gibi taraf-ı ri-saletten dahi taltiftir. Zira; bundan evvelki âyetlerde leyi ü nehar ibadete devamları ve bu âyette hücec-i akliye ve nakliyeye imanlarını beyanla ehl-i iman; fazilet-i ilim ve fazilet-i ameli cami olduklarından huzur-u Risaletten tard ü teb'ide müstehak olmayıp, bilâkis ta'zîm ve tekrime müstehak olduklarını beyan buyurmuştur. Allahü Tealâ'dan mâada cümle mevcudat Allah'ın vücuduna delil ve alâmet olup, herbirini tetkik etmek beşer için mümkün olmadığından, tafsil üzere tetkiki mümkün olanlara, tafsil üzere iman ve bakîlere icmalen imanla cümle âyetlere ve bilhassa Kur'-ân'a imanla umumuna iman hasıl olduğundan her mümin icmalen ve tafsilen her âyete iman etmiştir. Bu makamda kitabet; vücub manâsına olduğu gibi lâfzı da vücub ifade edip, Allahü Tealâ üzerine ise birşey vacip olmadığından fazl u ihsan olarak elbette merhamet buyurup hilaf ihtimali olmadığı cihetle vacip menzilesinde olduğuna cümlesiyle işaret buyurmuştur. Bu âyet-i celile; Vacip Tealâ'ya zat ve hakikat manâsına nefis itlâkı caiz olduğuna delâlet eder. Amma cisim manâsına nefis ıt-lâkı caiz değildir. Zira; cisim olan şey; mürekkep ve eczaya muhtaç olduğundan Cenab-ı Hak cisimden, münezzeh ve müberrâdır. Binaenaleyh; demek «Allahü Tealâ kullarına rahmet etmeyi zat-ı celili üzerine yazdı» demektir. Bazı ulema ehi-i imana tebşir olunan selâmet; dünyaya ve rahmet; âhirete mahsus demişlerse de esah olan hem dünya hem de âhirete şamil olmasıdır. Bu âyette cehalet; hatâ ve galat manâsına değildir. Zira hatâ; tevbeye muhtaç olmaz, belki cehalet; bilerek işlenen günahtır. Zira günahı işleyen kimse o günahı sebebiyle fevtet-tiği sevabı ve müstehak olacağı azabın miktarını bilmediğinden cehalet denildiği, gibi şehevât-ı nefsaniyesine tebaiyetle azıcık bir lezzeti hayr-ı kesîr olan derecât-ı âhirete tercih ettiğinden cehalet denilmiştir. Çünkü kalili kesîre tercihle bir takım mazarrat ve mefâsidi icab eçlen masiyeti irtikâb etmek; süfehâ ve cühela şanı olduğu cihetle, masiyeti ihtiyar edenlere velev âlim olsa dahi, cahil demek seza ve lâyık olduğuna işaret olunmuştur. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran âyet-i celile; kâfirlerin Re-sulullah'a huzurundan tardını teklif ettikleri ashab-ı soffa veyahut Hz. Ömer (R.A.) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; ânifen beyan olunduğu veçhile Hz.' Ömer, Resulullah'a kâfirlerin teklifinin kabul olunmasını rica etmiştir. Bu ricasının cehalet üzere bir günah olduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur ve âyet nazil olduktan sonra Hz. Ömer'in huzur-u Risalete gelip «Maksadım hayır idi yâ Resulallah! Mefsedet değildir» diyerek i'tizar ettiği mervidir.

Enam 6:55

Vacip Tealâ tevhide dair delâili tafsil ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razfnin beyanı veçhile mücrimlerin tanklarını zikretmek; müminlerin tarîklannı zikre delâlet ettiğinden mücrimlerin Çarıklarını zikirle iktifa olunmuştur. Çünkü; hakla batıl arasında vasıta olmadığından ahadühümanm beyanıyla âharin beyan olu-•nacağmda şüphe yoktur. Zira herşey; zıddıyla münkeşif olur.

Enam 6:56

Vacip Tealâ mücrimlerin tarîkları beyan olunsun için âyetleri tafsil ettiğini beyan ettiği gibi mücrimlerin tanklarına ittiba-dan nehyettiğini dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Habib-i Zişan'ım! Seni kendi arzularına ittiba ettirmek isteyen müşriklerin ümitlerini kesmek ve doğru yolu göstermek için sen de ki «Allah'ın gayrı sizin ibadet ettiğiniz putlara ibadet etmekten ben nehyolundum. Zira; vahdaniyete delâlet eden edil-le-i kaatıa putlara ibadetten insanları menetti. Vâhid-i hakîkî ve kaadir ü kayyum olan Allahü Tealâ'nm gayrı birtakım âciz mahlûklar nasıl ma'bud ittihaz olunur? Bunları ma'bud ittihaz etmek; hevâya ve arzu-yu nefsâniyete tebaiyetten başka birşey değildir. Binaenaleyh; ben sizin efkâr-ı fâsidenize ve havâ-yı âtılanıza tâbi olamam, eğer sizin gibi hevâya tâbi olursam, bu suretle muhakkak ben de sizin gibi dalâleti ihtiyar etmiş olurum ve dalâleti ihtiyardan sonra ben tarik-i hakka vasıl olan mühtedîlerden olamam. Binaenaleyh; sizin ibadet ettiğiniz putlara ibadet edemem. Zira; onlar ibadete ehil değillerdir.» Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ kâfirlerin esnama ibadetleri mücerret havalarına ittiba ve taklide müp-tenî olup, bir delile müstenid olmadığını beyan buyurmuştur. Çünkü ibadet ettikleri şeyler; taş ve ağaç kabilinden kendi elleriyle yonttukları birtakım hasîs ve âciz mahlûklar olup, ibadet edenlerse ma'budlarından daha a'lâ ve daha şeriflerdir. Şu halde şerîf olan insanların, hasîs ve cemâdât kabilinden taş ve tahtadan ma'-mul olan putlara ibadet etmesi hamakattan başka birşey değildir.

Enam 6:57

Vacip Tealâ havaya ittiba caiz olmadığını .beyandan sonra ittiba vacip olan şeyi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; ey Resul-ü Muhterem! Sen havalarına tebaiyeti teklif eden kâfirlere de ki, «Ben Rabbim tarafından vahdaniyetine bey-yine-i kafiye üzerineyinı ki, o beyyine-i kafiye hakla batıl beynini tefrik eder. Binaenaleyh; ona ittiba etmek vaciptir. Siz Rab-bimi ve âyetlerini tekzip ve mahlûkları halika şerik itikaad ettiniz ve bu kadarla da iktifa etmediniz, azabı isti'câl ile beni istihza ettiniz. Benim indimde ise sizin isti'câl ettiğiniz azap yoktur. Zira hüküm; Allah'a mahsus ve herşey onun kabza-i kudretindedir. İsterse derhal size istihza ettiğiniz azabı gönderir, isterse göndermez. Daima hakkı haber verir, kelâmında hulfolmaz. Hakla batıl beynini tefrikle hükmeder. Zira; umum vakaayide hakimlerin hayırlısıdır. Binaenaleyh; onun hükmünün harici birşey olamaz. Şu halde ona ibadetle hükmüne razı olup, kazasına rıaadan başka çare yoktur.» Beyzavi'nin beyanı veçhile beyyineyle murad; hakla batıl beynini tefrik eder, delâlet-i vâzıhayla tevhide delâlet eden deîâiUi akliye ve nakliyedir. Binaenaleyh; bu âyet delâile ittiba vacip olup, havaya ittiba caiz olmadığına dahi delâlet eder. Şu halde manâ-yı nazım: … demektir. Tekzib ettikleri §eyle murad; Kur'ân ve mucizât-ı bahire ve berâhin-i vazıhadır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; Resulullah'ın müşriklere, iman etmezlerse azap geleceğini beyan edip, onların da istihza etmeleridir. Çünkü; Rasulullah kâfirlerin küfrüzere ısrar ettikleri surette azap nazil olacağını beyanla tehdidini istihza ile karşılayarak azabı isti'câl etmelerine cevapta Cenab-ı Hak resulüne şöyle demesini emretmiştir. «(Sizin isti'câl ettiğiniz azap benim indimde değildir, belki Allahü Tealâ'-nın yed-i kudretindedir, istediği zaman inzal eder, ben onu zamanından evvel takdim edip getirmeye kaadir değilim. Zira; herşey-de hüküm; Allahü Tealâ'ya mahsus olduğu gibi sizin azabınızın takdimi ve te'hiriyle dahi hüküm; Allahü Tealâ'ya mahsustur, hakkı haber verip ve hakla hükmeder. Çünkü; hâkimlerin hayırlı-sıdır» buyurmakla, azabm taraf-ı ilâhiden her zaman gelmesi me'-mûl olduğuna işaret etmiştir. Vacip Tealâ isti'câl ettikleri azabm, resulünün indinde olmadığını beyanm bakiyesini zikretmek üzere buyuruyor. İradesi taalluk ettiği zaman derhal rnuahaze eder, te'hir etmez. Şu halde her zaman sizin azab-ı ilâhiden havf ve endişe etmeniz lâzımdır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile isti'câI ; bir-şeyi vaktinden evvel istemektir. Kâfirler azabı vakt-i merhûnun-dan evvel istedikleri için isti'câl denmiştir. Sür'at ; birşeyi vaktinde takdim etmektir. Binaenaleyh; isti'câl mezmûm, sür'at memduhtur.

Enam 6:58

Vacip Tealâ havaya ittiba caiz olmadığını .beyandan sonra ittiba vacip olan şeyi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; ey Resul-ü Muhterem! Sen havalarına tebaiyeti teklif eden kâfirlere de ki, «Ben Rabbim tarafından vahdaniyetine bey-yine-i kafiye üzerineyinı ki, o beyyine-i kafiye hakla batıl beynini tefrik eder. Binaenaleyh; ona ittiba etmek vaciptir. Siz Rab-bimi ve âyetlerini tekzip ve mahlûkları halika şerik itikaad ettiniz ve bu kadarla da iktifa etmediniz, azabı isti'câl ile beni istihza ettiniz. Benim indimde ise sizin isti'câl ettiğiniz azap yoktur. Zira hüküm; Allah'a mahsus ve herşey onun kabza-i kudretindedir. İsterse derhal size istihza ettiğiniz azabı gönderir, isterse göndermez. Daima hakkı haber verir, kelâmında hulfolmaz. Hakla batıl beynini tefrikle hükmeder. Zira; umum vakaayide hakimlerin hayırlısıdır. Binaenaleyh; onun hükmünün harici birşey olamaz. Şu halde ona ibadetle hükmüne razı olup, kazasına rıaadan başka çare yoktur.» Beyzavi'nin beyanı veçhile beyyineyle murad; hakla batıl beynini tefrik eder, delâlet-i vâzıhayla tevhide delâlet eden deîâiUi akliye ve nakliyedir. Binaenaleyh; bu âyet delâile ittiba vacip olup, havaya ittiba caiz olmadığına dahi delâlet eder. Şu halde manâ-yı nazım: … demektir. Tekzib ettikleri §eyle murad; Kur'ân ve mucizât-ı bahire ve berâhin-i vazıhadır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; Resulullah'ın müşriklere, iman etmezlerse azap geleceğini beyan edip, onların da istihza etmeleridir. Çünkü; Rasulullah kâfirlerin küfrüzere ısrar ettikleri surette azap nazil olacağını beyanla tehdidini istihza ile karşılayarak azabı isti'câl etmelerine cevapta Cenab-ı Hak resulüne şöyle demesini emretmiştir. «(Sizin isti'câl ettiğiniz azap benim indimde değildir, belki Allahü Tealâ'-nın yed-i kudretindedir, istediği zaman inzal eder, ben onu zamanından evvel takdim edip getirmeye kaadir değilim. Zira; herşey-de hüküm; Allahü Tealâ'ya mahsus olduğu gibi sizin azabınızın takdimi ve te'hiriyle dahi hüküm; Allahü Tealâ'ya mahsustur, hakkı haber verip ve hakla hükmeder. Çünkü; hâkimlerin hayırlı-sıdır» buyurmakla, azabm taraf-ı ilâhiden her zaman gelmesi me'-mûl olduğuna işaret etmiştir. Vacip Tealâ isti'câl ettikleri azabm, resulünün indinde olmadığını beyanm bakiyesini zikretmek üzere buyuruyor. İradesi taalluk ettiği zaman derhal rnuahaze eder, te'hir etmez. Şu halde her zaman sizin azab-ı ilâhiden havf ve endişe etmeniz lâzımdır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile isti'câI ; bir-şeyi vaktinden evvel istemektir. Kâfirler azabı vakt-i merhûnun-dan evvel istedikleri için isti'câl denmiştir. Sür'at ; birşeyi vaktinde takdim etmektir. Binaenaleyh; isti'câl mezmûm, sür'at memduhtur.

Enam 6:59

Vacip Tealâ zalimlerin ahvalini bildiğini ve ta'cili lâzım olanı ta'cîl ve te'hiri lâzım olanı te'hîr eylediğini beyan ettiği gibi ilmi zâlimlerin ahvaline münhasır olmayıp, herşeyi muhît olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ zâlimlerin halini ve serâir-i umuru nasıl bilmesin? Elbette bilir. Zira; umum serâir ve hafâyânm hazine- , leri ve anahtarları Allahü Tealâ'mn indinde mahfuzdur. Gizli es-râron meydana çıktığı zamanı, olmuş ve olacağı, ezelen ve ebeden carî olan, ahvalin cümlesini bilir. Allah'tan mâada gaybı bilen yoktur, ancak Allahü Tealâ bilir. Allahü Teâlâ karada ve denizde mevcut, sabit ve fasid cümlesini ve bir ağacın dalından yere düşen yaprağın miktarını ve düştüğü zamanı ve mekânı ve hangi sebepten düştüğünü ve toprağın içinde karanlık mahallinde olan bir taneyi bilir ve bilcümle kuru, yaş, biter ve bitmez, ölü ve diri, olmuş ve olacak, geçmiş ve geçecek herşeyi levh-i mahfuzda mezkûrdur ve onun haricinde birşey yoktur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile hazâin ; gayb manasınadır. Şu hâlde Allah'ın ilmi vemefâtih-i gayb; herkesin eceline, rızkına, sevabına, azabına, saadet ve şekaavetine, a'mâlinin hatimesine, geçmiş ve gelecek kâinat ve fâsidâtm cümlesine şâmildir. Zira; Allahü Tealâ'nm ilmi; her cümlesini ve her zerresini muhittir. Binaenaleyh; ilminden hariç birşey yoktur. Şu halde herşeyi bildiği gibi zâlimlerin zulmünü dahi bilir. İmam-ı Mücahid'den naklen Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile berr ile murad; boş ovalar, ıssız dağlar ve bahirle murad; kura ve kasabattır. Bunlarda hadis olan herşeyin cümlesini Vacip Tealâ bilir demişse de cumhur-u müfessirînin beyanları veçhile berr ile murad; kara ve bahirle murad; deryadır. Zira; manâ-yı zahirîsini murad etmek mümkünken başka manâ ile te'vîle hacet yoktur. Karada ve deryada Allah'ın azametine ve kudretine delâlet eden nice yüzbinlerce acâib ve garâib mevcut ve onların herbirini ilm-i ilâhi muhittir. Binaenaleyh berr ve bahirle ma'ruf manâları murad; zahirdir. Vacip Tealâ mugayyebâtın -cemisine ilmi lâhik olduğunu ic-mâlen beyandan sonra mevcudaatm kâffesine ilminin şümulünü tafsil sırasında berri fcahre takdim buyurmuştur. Zira; deryada acâip ve garaip pek çok geylçr olduğu gibi karada da hayvanâtın envâ'ı, nebatat, maâdin, kura, kasabalar ve herbirinde lâyüad ve lâyuhsâ mahlûkat olduğundan kara; derya üzerine takdime şayandır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette berri bahr üzerine takdim buyurmuştur. Bundan sonra herkesin gözü önünde olan yaprak ve habbeyi zikir buyurmuştur ki, bu misilli ufacık şeyleri bilince büyüklerini bileceği evleviyetle sabit olur.. Badehu mevcudatın kâffesinin; ilm-i ilâhide veyahut levh-i mahfuzda münderiç ve mazbut olduğunu beyanla ibadm amellerinden hiçbir şey fevt olmayıp, cümlesi ilmi ilâhide münderiç olduğuna tenbih buyurmuştur ki, herkes hesabını düşünsün ve amelini ona göre tanzim etsin ve hiçbir kimseye bir diyeceği kalmasın. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile müneccim, kâhin ve remmâl gibi birtakım yalanlarla halkı aldatmak isteyenlerin davalarını bu âyet-i celile iptal etmiştik Zira; Fahr-i Kâinât'a verilmeyen gayba ilim, âhad-i nâs'tan fâsıklara nasıl verilir? Binaenaleyh; iddiaları bazan tesadüf ederse de istidraç kabilindendir, sıhhat üzere bildiklerinden değildir. Şu halde bu misilli yalancıların kelâmlarına inanmak nazar-ı şeri'de caiz olmayıp belki tasdik etmek küfürdür. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet Allahü Tealâ'nın şeriki ve nazîri olmadığına delâlet eder. Çünkü; Vacip Tealâ mefâ-tih-i gaybın ancak kendi indinde olduğunu hasırla beyan buyurmuştur. Eğer Allah'ın gayrı Vacib-ül Vücud olmuş olsaydı, onun indinde dahi mefâtih-i gayb olur da ilm-i gayb Allahü Tealâ'ya münhasır olmazdı. Halbuki zatına münhasır olduğunu beyan buyurmuştur ki, vahdaniyetini ispattır.

Enam 6:60

Vacip Tealâ ilminin vüs'atmı beyan ettiği gibi kudret-i kâmi-lesini dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; her ameliniz yerli yerinde defter-i a'ma-linizde yazılıdır. Yani; Allahü Tealâ gecede sizi uyutur, temyiz ve tefrika âlet olan nüfusunuzu kabzeder, idrakten salim olarak uykuya varırsınız ve a'zâ-yı cevarihinizle gündüz kesbettiğiniz hayır ve şer cümle a'mâlinizi bilir. Gece uykusunu bitirdikten sonra sizi uyandırır ki, ind-i ilâhide mukadder olan ecelinizi kaza ve ömrünüzün müddetini ikmal edesiniz ve öldükten sonra merciiniz ancak huzur-u manevî-i ilâhidir, onun gayrı merci yoktur. Huzur-u manevîye rü-cudan sonra sizin amelinizi birer birer, miktarını ve işlediğiniz zamanı, mekânı, sebebini size haber verir. Tevefî ; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Mrşeyi tamamıyla kabzetmektir. Bu makamda insanın idrakine medar olan ruhunun kabzıyla idrakten tecerrüd etmesidir ki, uyku demektir. Çünkü; uyku sebebiyle ervahta tasarruf kalmadığından uyku yarı mevt mesabesindedir. Zira ruh; uyku halinde zahirden batma tesettür ettiğinden aJzâ-yı zahire ve havâss-ı hamse muattal olup mevtle cümle beden muattal olduğundan, uyku mevtin yarısı gibidir. Binaenaleyh; mevtle uyku beyninde müşabehet vardır. Şu halde mevte vefat denildiği gibi uykuya dahi vefat denilmiştir. Bu âyette vefat; uyku manâsına olunca ba's da uyavr mak manasınadır. Hulâsa; Cenab-ı Hakkın insanları, geceyle uyutup gündüzle kesbettikleri şeyleri bildiği ve ece'l-i muayyenleri olan mevte kadar ömürlerini kaza etmek için uykularından uyandırdığı ve sonra vefat etmek suretiyle, mercileri ancak huzur-u Bârî olup, amellerini haber vereceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:61

Vacip Tealâ kudret-i ilâhiyeye delâlet eden delâilden bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; ibadının her halini ve amellerinin her cüz'ü-nü bilir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ için hesapta külfet yoktur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette fevk; cihet ve mekân manâsına değildir. Ancak kahır ve galebe ve kudretiyle istediği gibi kullarında tasarruf etmek ve emri nafiz olmak manasınadır. Çünkü; Vacip Tealâ mekândan ve cihetten münezzeh olduğu gibi Allah'ın kahrı ve galebesi bir mekâna mahsus olmayıp umum emkinede ve mevcudatın kâffesinde caridir. Zira; Cenab-ı Hak ma'dumu icad ve mevcudu i'dam, nuru zulmete ve zulmeti de nura kalp ve geceyi gündüzle, gündüzü geceyle kahreder. Çünkü; birşey makhur ve muzmahil olmayınca diğer zıddı yerine gelmez. Şu halde birini kahırla ifna eder, yerine diğerini getirir ve bunlar hep kudretinin eseridir. Vücud-u beşer, birbirine zıd ve münâfî olan anâsır-ı erbaadan terekküb edip yeğdiğeriyle imtizaç etmek . yekdiğerine kahır ve Cenab-ı Hakkın icbarıyla husul bulacağından Allah'ın kaahir olduğuna delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Ke-zalik kesif zulümâtı olan cesedin lâtif nûrânî olan ruhla imtizacı Allahü Tealâ'nın kahrıdır. Vacip Tealâ'nın cümle-i kahrından birisi de kullarının a'ma-lini muhafaza ve murakabe etmek üzere hafaza melekleri gönderir ki, o melekler kullardan sudur eden ef âl ve akvâlin, hayır ve Jerrin cümlesini yazarlar. Binaenaleyh; hiçbir kimsenin defter-i a'mâlinden tek bir ameli bile hariç kalmaz. Meleklerin yazmasında fayda; insanları maâsîden nehyiçindir. Zira insan; a'malinin her cüz'ünün yazıldığını ve yevm-i kıyamette ehl-i mahşer indinde kıraet olunup herkesin muttali olacağını bilince elbette kaba-yihten ihtiraz eder. Yahut sahâif-i a'malin mizanda tartılmak için yazılmak ihtimali de baid değildir. A'mâli muhafazaya me'mur olan melekler; mevte müvekkel olan meleklerin başkasıdır. Meİek-ül mevt nazarında yeryüzü bir tas mesabesinde olup herkes gözünün önünde olduğu mervidir ve bir dakika içinde kürre-i arz üzerinde binlerce nüfusun vefat etmesi de bu rivayeti te'yid etmektedir. Ervahın ebdandan evvel mevcud olduğuna da bu âyet delâlet eder. Zira; vefatından sonra reddolunan ruhtur, ceset değildir. Ruhtan halî cesedin reddolunmak ihtimali olmadığından reddolunan ruh olduğu taayyün eder. Cesetten sonra âlem-i ervaha red-dolunması cesedden evvel mahlûk olduğuna delâlet eder ve bu manâyı Resulullah'm «Allahü Tealâ ervahı ecsaddan çok sene evvel halk etti» hadîsi şerifi de te'yid etmektedir. Vacip Tealâ'nın kullarına kurbiyet-i maneviyeyle karib olduğuna ve bir kimsenin vefatından sonra dahi ancak Mevlânın tasarrufuna dahil olacağma bu âyet delâlet eder. Çünkü insan; dünyada nefis, şeytan ve kuvve-i şehevâniye ve gazabiye gibi bir takım şeylerin tasarrufâtı tahtında esir olur ve lâkin vefatından sonra onların hiçbirinin alâkası kalmadığından, ancak Mevlâ'nın tasarrufuna mahsus kalır. Mevlâ'nın ibada izafeti mernametini izhar içindir. Taâtın sevabı ve masiyetin azabı icab etmediğine âyet delâlet eder. Çünkü; eğer taat sevabı ve masiyet azabı mucip olsa mu-tün Allahü Tealâ üzerine sevabını almak hükmü olur. Halbuki cümle hüküm; Allahü Tealâ'ya mahsus olup, Allah'ın gayrı bir hüküm sahibi olmadığını Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; ameline sevap vermek Allah'ın kuluna fazl u keremi ve masiyet üzere azab etmekte adaletidir.

Enam 6:62

Vacip Tealâ kudret-i ilâhiyeye delâlet eden delâilden bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; ibadının her halini ve amellerinin her cüz'ü-nü bilir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ için hesapta külfet yoktur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette fevk; cihet ve mekân manâsına değildir. Ancak kahır ve galebe ve kudretiyle istediği gibi kullarında tasarruf etmek ve emri nafiz olmak manasınadır. Çünkü; Vacip Tealâ mekândan ve cihetten münezzeh olduğu gibi Allah'ın kahrı ve galebesi bir mekâna mahsus olmayıp umum emkinede ve mevcudatın kâffesinde caridir. Zira; Cenab-ı Hak ma'dumu icad ve mevcudu i'dam, nuru zulmete ve zulmeti de nura kalp ve geceyi gündüzle, gündüzü geceyle kahreder. Çünkü; birşey makhur ve muzmahil olmayınca diğer zıddı yerine gelmez. Şu halde birini kahırla ifna eder, yerine diğerini getirir ve bunlar hep kudretinin eseridir. Vücud-u beşer, birbirine zıd ve münâfî olan anâsır-ı erbaadan terekküb edip yeğdiğeriyle imtizaç etmek . yekdiğerine kahır ve Cenab-ı Hakkın icbarıyla husul bulacağından Allah'ın kaahir olduğuna delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Ke-zalik kesif zulümâtı olan cesedin lâtif nûrânî olan ruhla imtizacı Allahü Tealâ'nın kahrıdır. Vacip Tealâ'nın cümle-i kahrından birisi de kullarının a'ma-lini muhafaza ve murakabe etmek üzere hafaza melekleri gönderir ki, o melekler kullardan sudur eden ef âl ve akvâlin, hayır ve Jerrin cümlesini yazarlar. Binaenaleyh; hiçbir kimsenin defter-i a'mâlinden tek bir ameli bile hariç kalmaz. Meleklerin yazmasında fayda; insanları maâsîden nehyiçindir. Zira insan; a'malinin her cüz'ünün yazıldığını ve yevm-i kıyamette ehl-i mahşer indinde kıraet olunup herkesin muttali olacağını bilince elbette kaba-yihten ihtiraz eder. Yahut sahâif-i a'malin mizanda tartılmak için yazılmak ihtimali de baid değildir. A'mâli muhafazaya me'mur olan melekler; mevte müvekkel olan meleklerin başkasıdır. Meİek-ül mevt nazarında yeryüzü bir tas mesabesinde olup herkes gözünün önünde olduğu mervidir ve bir dakika içinde kürre-i arz üzerinde binlerce nüfusun vefat etmesi de bu rivayeti te'yid etmektedir. Ervahın ebdandan evvel mevcud olduğuna da bu âyet delâlet eder. Zira; vefatından sonra reddolunan ruhtur, ceset değildir. Ruhtan halî cesedin reddolunmak ihtimali olmadığından reddolunan ruh olduğu taayyün eder. Cesetten sonra âlem-i ervaha red-dolunması cesedden evvel mahlûk olduğuna delâlet eder ve bu manâyı Resulullah'm «Allahü Tealâ ervahı ecsaddan çok sene evvel halk etti» hadîsi şerifi de te'yid etmektedir. Vacip Tealâ'nın kullarına kurbiyet-i maneviyeyle karib olduğuna ve bir kimsenin vefatından sonra dahi ancak Mevlânın tasarrufuna dahil olacağma bu âyet delâlet eder. Çünkü insan; dünyada nefis, şeytan ve kuvve-i şehevâniye ve gazabiye gibi bir takım şeylerin tasarrufâtı tahtında esir olur ve lâkin vefatından sonra onların hiçbirinin alâkası kalmadığından, ancak Mevlâ'nın tasarrufuna mahsus kalır. Mevlâ'nın ibada izafeti mernametini izhar içindir. Taâtın sevabı ve masiyetin azabı icab etmediğine âyet delâlet eder. Çünkü; eğer taat sevabı ve masiyet azabı mucip olsa mu-tün Allahü Tealâ üzerine sevabını almak hükmü olur. Halbuki cümle hüküm; Allahü Tealâ'ya mahsus olup, Allah'ın gayrı bir hüküm sahibi olmadığını Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; ameline sevap vermek Allah'ın kuluna fazl u keremi ve masiyet üzere azab etmekte adaletidir.

Enam 6:63

Vacip Tealâ vücuduna ve kudretine delâlet eden delâilden bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi ve Hâzindin beyanlarına nazaran karanın zulmeti; gecenin karanlığı, bulutun kesafeti ve a'dânın hücumundan fıavf ve endişe ve yol şaşırıp maksud olan tarika ihtida edememek korkusudur. Deryanın zulmeti; gecenin karanlığı ve şiddetli fırtına, bulutun ve şiddetli rüzgârın kesafeti ve geminin gark olmak ihtimalinden hasıl olan havf ve endişedir. Bunların cümlesi mevcud olduğuna işaret için zulümât; cemi' siy-ğasıyla varid olmuştur. İşte bu gibi şiddetlere maruz kaldığında insanlar hafî ve celî Allah'a yalvarır ve kurtulursa, şükredeceğine ahd ü peyman eder de o şiddetten kurtulunca hepsini unutmak ve eski haline avdet etmek âdet hükmündedir. Şu beyan olunan ahvalin cümlesinde insanın Cenab-ı Hakka iltica ederek dua ve Allah'ın gayrısmdan kat'-ı ümid edeceğini Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmakla insan için her zaman ve herhalde bu İhlasın devamı lâzım ve vacip olduğuna işaret etmiştir. Şu zulümât ve şedâid gibi belâyâya müptelâ olduğunda insanın dört şeyle meşgul olduğuna âyet delâlet eder : Birincisi; dua etmek, ikincisi; tazarru ve niyaz edip Cenaba Hak'tan halâsını rica eylemek, üçüncüsü; kalbiyle Cenab-ı Hakka teveccüh edip duasında ihlâs etmek, dördüncüsü; halâs olursa şükretmesini taahhüd etmektir. Lâkin bu şedaidin zevaliyle beraber hal-i aslîsine rücu ederek şirkettiklerini Vacip Tealâ beyan buyurmuştur. Hulâsa; karada ve denizde insanlara arız olan şedâid ve mihnetten ancak Allahü Tealâ kurtarıp, başka kurtaran olmadığı ve bu misilli belâyâya müptelâ olduklarında eğer belâdan halâs olurlarsa Cenab-ı Hakka şükredip şâkirler zümresinden olacaklarına yemin etmek âdetleri olduğu halde bu taahhütlerinden nükûl ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:64

Vacip Tealâ vücuduna ve kudretine delâlet eden delâilden bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi ve Hâzindin beyanlarına nazaran karanın zulmeti; gecenin karanlığı, bulutun kesafeti ve a'dânın hücumundan fıavf ve endişe ve yol şaşırıp maksud olan tarika ihtida edememek korkusudur. Deryanın zulmeti; gecenin karanlığı ve şiddetli fırtına, bulutun ve şiddetli rüzgârın kesafeti ve geminin gark olmak ihtimalinden hasıl olan havf ve endişedir. Bunların cümlesi mevcud olduğuna işaret için zulümât; cemi' siy-ğasıyla varid olmuştur. İşte bu gibi şiddetlere maruz kaldığında insanlar hafî ve celî Allah'a yalvarır ve kurtulursa, şükredeceğine ahd ü peyman eder de o şiddetten kurtulunca hepsini unutmak ve eski haline avdet etmek âdet hükmündedir. Şu beyan olunan ahvalin cümlesinde insanın Cenab-ı Hakka iltica ederek dua ve Allah'ın gayrısmdan kat'-ı ümid edeceğini Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmakla insan için her zaman ve herhalde bu İhlasın devamı lâzım ve vacip olduğuna işaret etmiştir. Şu zulümât ve şedâid gibi belâyâya müptelâ olduğunda insanın dört şeyle meşgul olduğuna âyet delâlet eder : Birincisi; dua etmek, ikincisi; tazarru ve niyaz edip Cenaba Hak'tan halâsını rica eylemek, üçüncüsü; kalbiyle Cenab-ı Hakka teveccüh edip duasında ihlâs etmek, dördüncüsü; halâs olursa şükretmesini taahhüd etmektir. Lâkin bu şedaidin zevaliyle beraber hal-i aslîsine rücu ederek şirkettiklerini Vacip Tealâ beyan buyurmuştur. Hulâsa; karada ve denizde insanlara arız olan şedâid ve mihnetten ancak Allahü Tealâ kurtarıp, başka kurtaran olmadığı ve bu misilli belâyâya müptelâ olduklarında eğer belâdan halâs olurlarsa Cenab-ı Hakka şükredip şâkirler zümresinden olacaklarına yemin etmek âdetleri olduğu halde bu taahhütlerinden nükûl ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:65

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyandan, sonra tevhide rücu etmedikleri surette azab etmeye kaadir olduğunu beyanla tehdit etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet azabın her taraftan geleceğini beyan etmiştir. Çünkü azap; Nuh (A.S.)'m kavmine ve sair akvama semâdan nazil olduğu gibi fevk cihetinden geleceğini ve Kaarun gibi veyahut kıtlık gibi nebatat ve hububat bitme-mekle alt cihetten dahi geleceği beyan olunmuştur. Millet-i vahide beyninde ihtilâfın azab-ı azîm olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü; şî'anın cem'idir. ŞıJa ; fırka manasınadır. Binaenaleyh; demek; «Sizin işinizi birbirine karıştırır ve ıztırap içinde bırakırız ki, umurunuz muhtel ve müşevveş olur, sözünüz bir araya gelmez, efkârınız müteferrik olduğundan kendiniz de fırka fırka olursunuz. Hatta bu fırka ileri gittikçe beyninizde mudarabe ve mukaatele olur. Binaenaleyh; bazınız bazınızı katleder; birbirinizin şiddetini tadarsınız» demektir. Allah'ın ahkâmıyla amel etmeyen milletler hep böyle helak olmuşlardır. Binaenaleyh; âyetin sırrı âlemde çok kere zuhur etmiştir. Bu âyet nazil olunca Resulullah üzerine meşakkat verip Cibril'i Emin'e ctEğer benim ümmetim bununla muamele olunursa bekaa bulamaz» demesi üzerine Cibril-i Emin «Ya Resulallah! Ben de senin gibi bir kulum. Rabbine duâ et, ümmetini fırka kılmasın» buyurmuştur. Bunun üzerine Resulullah ümmeti beyninde tefrika olmamasını ve sair azaptan masun kalmalarını Cenab-ı Hak'tan istirham buyurur. Cibril tekrar gelir ve der ki, «Ya Resulallah! Allahü Tealâ ümmetinden kavm-i Nuh gibi semâdan azap nazil olmasını ve Karun gibi ayak altında helak olmalarını menet-miştir. Lâkin efkârlarının ihtilâfı sebebiyle teferrikayı ve bazıları bazılarının kılıcıyla şiddetini tatmasını ve yekdiğeriyle mukaateleyi menetmemiştir» dediği Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir. (Müslim) Hazretlerinin beyanı ve (Sa'd b. Ebî Vakkas) (R.A.) in rivayetiyle varid olan bir Hadîs'te birgün Resulullah Beni Mu-âviye mescidini teşrifle, iki rekât namaz kılıp, uzun duâ ettikten sonra ashabına hitaben «Ben Rabbimden üç şey istedim; birini reddetti, ikisini verdi. Ümmetim kıtlıktan helak olmamasını istedim, verdi. Garkla helak olmamasını istedim, onu da verdi. Beyinlerinde mukaatele ve ihtilâf-ı efkâr olmamasını istedim, bunu menetti, vermedi» buyurdukları Tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur. Ümmet-i Muhammediye beyninde bu misilli fitne hicret-i ne-beviyenin yirmi beşinci senesi Hz. Osman (R.A.)'ın katil vak'a-sından bilitibar başladı ve Hz. Ali ve Muâviye (R.A.) vak'aları onu takib etti. Ve ilâ yevminâ hazâ İslâm beyninde ihtilâf-ı efkâr devam etmektedir. Hulâsa; ümmet beyninde ihtilâf-ı efkâr, ümmet hakkında te-dâvîsi kaabil olmadık bir musibet olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Cenab-ı Hak ümmet-i Muhammediyeyi mazarrat-ı tefrikalardan muhafaza buyursun. Âmin yâ Muîn.

Enam 6:66

Vacip Tealâ her cihetten azabı halketmekle âsîleri ihlâke kaadir olduğunu beyandan sonra Kur'ân'ı tekzib edenleri tehdid etmek üzere buyuruyor. Şu manâ zamiri Kur'ân'a rââ olduğuna nazarandır. Amma Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile zamiri azaba veyahut tasrife râci olduğu surette manâ-yı nazım: … demektir.

Enam 6:67

Vacip Tealâ her cihetten azabı halketmekle âsîleri ihlâke kaadir olduğunu beyandan sonra Kur'ân'ı tekzib edenleri tehdid etmek üzere buyuruyor. Şu manâ zamiri Kur'ân'a rââ olduğuna nazarandır. Amma Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile zamiri azaba veyahut tasrife râci olduğu surette manâ-yı nazım: … demektir.

Enam 6:68

Vacip Tealâ Kur'ân'ı tekzib edenlere resulünün hafız ve vekil olmadığını ve Kur'ân'ın her haberinin bir müntehâsı olup elbette o müntehâda nihayet bulacağını beyan ettiği gibi Kur'ân'a itiraz ve dine ta/nedenlerden ihtiraz lâzım olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Sen şol kimseleri gördüğünde ki, onlar bizim sana inzal ettiğimiz âyetlerimize istihza tarikıyla dalıp ve oyuncak suretiyle Kur'ân'dan bahse başlarlar. Onlar bu suretle söze başladıklarında sen onlardan i'raz ve onların sohbetini terket ve onlar Kur'ân'ın gayrı başka bir söze başlayıncaya kadar yanlarında oturma. Eğer şeytan sana unutturup da sen oturacak olursan, hatırına geldikten sonra derhal kalk, onları teırket, zâlim olan kavimle beraber oturma. Zira; onlar Kur'ân'ı tasdik edecek yerde tekzib ettiklerinden zulmetmişlerdir. Zâlimlerle senin musahabetin münasip değildir. Binaenaleyh; onlarla sohbet etme ki, senin sohbetin onların istihzasına sebep olmasın: Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile hitap; Resulullah'a olduğuna nazaran murad; gayrilarıdır. Zira; ehl-i imanın bu misilli zâlimlerle sohbeti muvafık-* maslahat değildir. Veyahut hitap; rü'yet şanından olan her insanadır. Çünkü; müşrikler müminlerle bir mecliste bulunduklarında Resulullah'a ve Kur'ân'a fena sözler söyler ve itiraz ederlerdi. Cenab-ı Hak zâlimlerle oturmaktan ehl-i imanı nehyetnıiştir. Binaenaleyh; Kur'ân'a ve şeriatına ta'neden zâlimlerle bulunmaktan bulunmamak daha hayırlıdır. Resulul-lah'ın kıyamında havf olsa dahi kıyamı vaciptir, terki caiz değildir. Amma âhad-i ümmetin onlardan i'razında havf olursa i'razı terk etmek caizdir. Zira; âhad-i ümmet için havfmdan naşi farzı terk etmek caiz olabilir. Resuluîlah için umur-u dünyada nisyan caiz olup ancak umur-u vahiyde nisyan biîittifak caiz değildir. Vahyin mâadasındaki umur-u dinde nisyan caiz olduğuna bu âyet delâlet eder. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile hava ve bid'atı irtikâpla Kur'ân'ı kendi arzularına uydurmak isteyen fasıklarla oturanlar için bu âyette men' vardır. Zira; onların meclisinde bulunmak emellerinin tervicini müş'ir olduğundan Cenab-ı Hak o meclisten derhal i'raz olunmak lâzım olduğunu tavsiye buyurmuştur. Çünkü her insan için lâzım olan; muktedir olduğu kadar bu misilli münkerâtı nehy ü tağyir etmektir. Tağyir etmeye muktedir olamayınca, kalkıp gitmesinde bir mani olmadığı surette hemen kalkmak lâzımdır. Hususiyle Kitabullah'a ve sünnet-i Resulullah'a âlim olmayan kimsenin, onların sohbetinden itikaadına bir halel târî olmak korkusu olduğu cihetle o misilli insanlar ic.in ehlfi bid'atla asla sohbet caiz değildir. Hulâsa; Kur'ân'a ve Hadîs'e ve bilcümle ahkâm-ı şer'iyeyçta'n eden zâlimlerle sohbet caiz olmadığı ve hatta şeytan unutturacak olsa bile, hatırına gelince derhal kalkmak vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindedir.

Enam 6:69

Vacip Tealâ Kur'ân'a ve din-i Muhammediye ta'nedenlerden i'raz lâzım olduğunu beyan ettiği gibi hasbel'icab bir yerde bulunduğunda herkesin kendi amelinden mesul olacağını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; müminlerle kâfirler bir mecliste bulunurlarsa şirk, ke-bâir ve fevâhiş ve sair günahlardan ittikaa eden müminler üzerine dini istihza eden kâfirlerin hesabından birşey lâzım gelmez, lâkin bir mecliste bulunduklarında kâfirlerin müptelâ oldukları istihzadan içtinab etmeleri için onlara nasihat etmek .lâzımdır. Said b. Müseyyeb'den bu âyetin mensuh olduğu mervi ise de cumhur-u müfessirîn âyetin mensuh olmadığını ve kâfirlere nasihat etmek şartıyla müminlerin kâfirlerle beraber bulunmasına müsaade olunduğunu beyan etmişlerdir. Ancak nasihata muktedir olmaz veya nasihat te'sir etmezse herhalde o meclisten kalkmak vacip olduğu bundan evvelki âyette beyan olunmuştur. Âjretin sebeb-i nüzulü; bundan evvelki âyet nazil olunca as-hab-ı kiram «Biz Beyt-i Şerifi nasıl tavaf edelim? Müşrikler daima Beyt-i Şerifte bulunur ve ta'n ederler» demeleri üzerine nazil olduğu (îbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir. Şu halde bu âyet-i celile evvelki âyetin hükmünü takyid etmiştir. Yani evvelki âyette i'razla emr-i ilâhi; i'r azdan bir mani-i şer'i olmamak kaydıyla mukayyeddir, mutlakaa i'raz değildir. Binaenaleyh «Bir ibadet mahallinde kâfir veya fasık vardır, dine ta'n ve ibadeti istihza eder» diyerek o mahalle ve o zamanda ibadeti terketmek caiz değildir. Hulâsa; Kur'ân'a ta'neden mülhidler ve açıktan kâfirlerle bir mecliste bulunmamalı. Şayet bulunacak olurlarsa meclisin hakkı müminlerin onlara nasihat etmesidir. Nasihatin te'siriyle onların da ittikaa etmeleri me'muldür. Ancak nasihat te'sir etmezse müminler vazifelerini ifa ettikleri için onlara mesuliyet yoktur Vacip Tealâ dinlerini oyuncak ittihaz edenleri terketmek lâ zım olduğunu ve onlarla ülfet caiz olmadığını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani, terket Habibimİ Şol kimseleri ki, onlar emr-i dinlerini nefislerinin arzusu üzerine bina ettiler. Dünyada ve âhirette kendilerine menfaat ait olmayacak putlara ibadet gibi şeylerle tedey-yün ve dinlerini istihza ve maskara etmekle oyuncak ittihaz ettiler. Binaenaleyh; i'razet onlardan. Sözlerine ve ef âl-i kabihalarma da iltifat etme. Zira; onları hayat-ı dünya ve lezâiz-i fâniye mağrur ettiğinden inat ve istikbar ettiler, hakkı kabule meyil ve rağbetleri yoktur ve Kur'ân'la onlara vaazet ki, Allah'ın gayrı azaptan kurtaracak ve umuruna mütevelli olacak bir yardımcısı ve şefaat edicisi olmayan nefis, iktisab ettiği' kabâyih ve cinayâtla ih-lâk olunup ebedî Cehennçm'de kalmasın ve âhiretçe bilkülliye sevaptan mahrum olmasın. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile iki sıfatla muttasıf olanları ter-ketmek lâzım olduğunu beyan zımnında Vacip Tealâ bu âyette resulüne emretti: Birincisi; dinlerini oyuncak ittihaz etmek, ikincisi; hayattı dünyaya mağrur olup dünyanın muhabbetini âhirete tercih etmektir. Binaenaleyh; bu iki sıfat-ı zemîme kendisinde bulunan kimselerle mümkün olduğu kadar ülfeti terketmek vaciptir. Dini laîb ve lehiv ittihaz etmekte beş ihtimal vardır. Birinci ihtimal: Dinle murad; Din-i İslâmdır. Zira; Din-i İslâmı istihza edenler o dinle oynamışlardır. İkinci ihtimâli Dinle murad; putlara ibadet ve Allah'ın helâl kıldığı şeyleri haram ve haram kıldığı şeyleri helâl kılmak gibi birtakım menfaat olmadık şeylerle meşgul olmak faydasız oyun kabilinden olduğu için oyun ittihaz ettiler denmiştir. Üçüncü ihtimâl: Dinle murad; kâfirlerin âdât-ı keriheleridir. Zira; onlar emr-i dinde mücerret taklide itimad ederek bir takım vâhî ve faydasız oyun kabilinden olan şeyleri din ittihaz etmişlerdir. Dördüncü ihtimâl; Dinle murad; bayramlarıdır. Çünkü; kâfirler bayramlarını mücerret oyuncak ittihaz edip asla ibadetle meşgul olmazlar, amma müminlerin bayramı; namaz kılmak, tekbir almak, fitre vermek ve kurban kesmek gibi ibadetten ibarettir. Binaenaleyh ehl-i iman için bayram; bir ibadetle meşru olan bayramdır. Beşinci ihtimâl: Dinle murad; Din-i İslama nusret eden şeylerdir. Dine yardım ve dini ikaame için me-nâsıb almak ve riyasete nail olmak ve hasma galebe eylemek ve emval cem'etmek gibi umur-u dünyaya vesile kılarak dini oyuncak ittihaz etmek ve dini havâ-yı nefsine tâbi kılmak ve dini maskara etmektir. Beşinci ihtimale nazaran âyetle murad; bu misilli dini dünyasına vesile ittihaz eden ulema kıyafetinde olan süfehâdır. Çünkü; bu hâl Yehûd ve Nasara'nın ulemasında olduğu gibi ümmet-i Muhammedin ulema suretinde olan birtakım kimselerinde dahi carîdir. BesiI ; tahrim ve menetmektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yahut besiI; helak ve hapsolmak manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Yahut besil; fezâhat ve rezîl ve rüsvâ olmak manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir: Zira; dinden maksad; nefsi mehlekeden kurtarmaktır.

Enam 6:70

Yani; dinini maskara ittihaz eden kimse, nefsini azaptan kurtarmak için bütün dünyayı feda etse kabul olunmaz. Binaenaleyh; p nefs-i âsîye için azaptan halâs olmak ihtimali yoktur. Zira; umuruna mütevelli ve azaptan necatma sa'yedecek bir velîsi veyahut şefaat edecek bir şefii olmadığı gibi azap mukaabilinde fidye de kabul olunmaz ki, fidye versin de azaptan kurtulsun. İşte bu misilli nüfus-u âsiye kesbettikleri cinayetleri sebebiyle ihlâk olunup Cehennem'e teslim olanlardır. Onlar için Cehennem'de karınlarını yakıcı sıcak sudan şarap ve elem verip acıtıcı azap vardır. Zira; küfrettiklerinden küfrün cezasmı göreceklerdir. demektir ki, «Azaptan kurtarmak için her türlü fidye versen o fidye ondan kabul olunmaz» demektir.

Enam 6:71

Vacip Tealâ dinlerini maskara ittihaz eden kâfirlerin Cehen-nem'de hapsolunacaklarını beyandan sonra din olarak ittihaz ettikleri putperestliği red ve iptal etmek üzere buyuruyor. Bizim de onun gibi müte-reddid bir halde şaşkın ve perişan olmaklığımızı mı istersiniz ve âlâ olan imandan ednâ olan şirke mi inelim ve sevaptan hatâya mı gidelim?» demekle mezheplerinin mezheb-i şeyâtîn olduğunu kendilerine tebliğ et ki, mezheplerinin bâtıl olduğunu bilsinler, ve ehl-i hidayeti dalâlete davet etmekten vazgeçsinler. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile insanda asıl olan cehildir. Ma-rifet-i ilâhiye ve evsaf-ı celileyle muttasıf olup, ilim ve irfan sahibi olduktan sonra cehalete rücu etmek insan için mertebe-i ul-yâdan mertebe-i süflâya tedenni demektir. Bu ise zevilukulün sânı değildir. Böyle denâeti irtikâb eden kimsenin şeytan'm berr ü beyabana atıverip de hayran olarak mütereddid kalan ve ne yapacağını bilmeyen kimse gibi olacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Dininden irtidad edenler; hidayetten sonra cehalet ve dalâlete rücu' edip şek içinde kaldıkları için mürted denmiştir. manasınadır ki, «Şeytan o kimseyi aldı götürdü. Şenlikleri ve yüksek bir mahalden ıssız ve engin bir mahalle attı, o kimse de hayrette kaldı, ne yapacağını şaştı» demektir.

Enam 6:72

Yani: Şeytan'ın iğfâliyle dalâleti ihtiyar eden kimseyi hidayete davet eden ahbapları bulunursa da, sözlerini dinlemez ve da-lâlden vazgeçmez. O halde habibim! Sen bu gibi adamlara de ki, «Hidayet; ancak Allah'ın resulü üzerine inzal buyurduğu din-i İslâm'dır ve bizler âlemlerin Rabbine itaat, namazı ikaame ve Allah'tan korkmakla me'muruz. Zira; sizin haşrolunacağınız ancak Allah'ın huzur-u manevîsidir, başka melceniz yoktur. Şu halde huzur-u ilâhiye varacağınızı düşünün ve ona göre tedârikte bulunun» demekle doğru yolu göster. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette evvelâ; hidayetin ancak hidayet-i ilâhiye ve insana nafi* olan din-i İslâm ve iman olduğunu beyanla imana terğib etti. Saniyen; din-i İslâmın erkân-ı mühimmesi ve ibâdât-ı bedeniyenin reisi olan salâtla emir buyurdu. Sâlisen; ittikaayı emirle menhiyatın kâffesini terkin lüzumuna işaret etti. Çünkü; menhiyatı tamamen terketmeyince ittikaa hasü olamaz. Râbian; bu ibadetin ecr ü mesûbâtını iktitâfa işaret için hasrı beyan buyurmuştur ki, haşr olmasa ibadâtın ve menhiyatı terkin faydası olamaz. Çünkü; herkes ibadetinin sevabını ve kabahatinin azabını haşrile görebilecektir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile emr-i ilâhiye şiddetle im-tisalin lüzumuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette âlemlerin Rab-bisi olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü âmir; âlemlerin Rabbisi olunca me'mur olan kimselerin de Rabbisi olduğundan herkesin Rabbisinin emrine elbette imtisal etmesi lâzımdır. Çünkü; abdiçin Rabbi Tealâ'nın emrine imtisalden başka çare yoktur.

Enam 6:73

Vacip Tealâ abede-i esnamın tarikatlarının butlanını beyan ettiği gibi vahdaniyetin delillerini dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani hidayet; ancak Allah'ın hidayetidir. Zira; o Allahü Tealâ semâvât ve arzı hak olarak halketti ve bu âlemlere ol dediği günde derhal oldu ve herşeye emri ve sözü daima haktır. Çünkü; emri hilâfında birşey olmak ihtimali yoktur. Ve sûra üfürüldüğü gün cümle mevcudatın mülkü onundur. Zira; hâzırı ve gaibi bilir bir hakîm ve habîrdir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile hallâk-ı âlem; semâvât ve arzın ve cümle kâinat ve mevcudatın maliki olduğu cihetle halkı hakka mukaarindir. Zira; mülkünde sahib-i tasarruftur ve her ne yapsa kendi hakkında tasarruf olduğundan vakıa mutabıktır. Binaenaleyh; abes ve bâtıl değildir. Yevm-i kıyamette bir muarız ve müdafi bulunamayacağına işaret için yevm-i kıyamette mülk kendine mahsus olduğunu beyan buyurmuştur. Vacip Tealâ kudret-i kâmilesini ve cemi' malûmata âlim olduğunu beyanla muti' ile âsî beynini tefrik edeceğine ve mutia sevap ve âsiye ikab eyleyeceğine işaret buyurmuştur. Çünkü; cemi' cüz'iyâta âlim olmasa muti* ile âsî beynini tefrik etmezdi. Binaenaleyh; a'malin cezasını tertipte hatâ olurdu. Vacip Tealâ ilmini ve kudretini beyan buyurdu ki kavli hak ve hükmü sadık ve sevap ve azabının tevzii adalet üzere olup zulüm ve abesten beri olacağını beyan buyurmuştur..

Enam 6:74

Vacip Tealâ vahdaniyetine delillerini beyan ettiği gibi İbrahim (A.S.)'ın pederine vaki olan müdafaasını beyanla müşriklerin kelâmlarını red ve mezheplerini dahi iptal etmek üzere buyuruyor. Zira; kaadir-ü kayyûm olan Allahü Tealâ'ya ibadeti terkle birtakım âciz ve hasîs olan eşyâ-yı deniyeye ibadet ediyorsun. Bu ise dalâlden başka birşey değildir, demekle pederini imana davet etti. İbrahim (A.S.)'m pederinin ismi (Târah) olmasına dair bazı rivayet varsa da bu âyet pederinin isminin (Azer) olduğunu beyan etmiştir. (Âzer) puta taptığından, İbrahim (A.S.) pederine muâ-raza ederek «Seni ve kavmini tarîk-ı haktan çıkmış meydanda bir dalâl içinde görüyorum» demiştir ki, mezheplerinin batıl olduğunu beyanla tarîk-ı hakka ircâa çalışmıştır. Fakat (Âzer) kendi iradesini hidayete sarf etmediği için, oğlunun sa'yi faydasız kalmıştır. Zira; hidayeti tevfik edecek Allah'tır. (Âzer)'in Küfe civarında (Kevsâ) namında bir karyeden olduğu mervidir. İbrahim (A.S.) Araplar indinde muhterem ve fazlü kemali müsellem ve kendilerini neseb cihetinden İsmail (A.S.)'a nispet ettiklerinden her cihetle sünnetine ve âdetine riayet etmek istediklerine binaen Ce-nab-ı Hak müşriklere onun kelâmıyla ihticac buyurmuştur ki, «Şirki terk ve ma'budun bilhakka İbrahim (A.S.) gibi ibadet etsinler, yoksa pederi Âzer gibi olmasınlar» demektir. İbrahim (A.S.) Vacip Tealâ'ya olan ahdini tamamiyle ifa ettiğinden Vacip Tealâ onun kadrini bilûmum milletler beyninde terfi buyurmuştur. Binaenaleyh; cemi' milel İbrahim (A.S.)'a İhtiram e»r1prlpr up sünnetin i ıVıva ptmplr istprlpr lâkin ihvanın tarıkaybolmuş ve erbabı kalmamış ve bu cihetle küfür ve dalâlet yolları açılmış ve bilhassa putperestlik Araplar arasında meydan almıştır. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile putperestlik eski bir mezheptir. Hatta Nuh (A.S.)'dan evvel mevcut olduğundan Nuh (A.S.) da halka tevhidi tebliğ için ba's olunmuştur. Zira; putperestlik batıl ve şirk-i mahz olduğu cihetle Cenab-ı Hak Hz. Nuh'u tarîk'i hak olan tevhide davet için göndermiş ve o da davet etmiştir. Hz. Nuh'un tarîk-ı tevhide davet etmesi üzerine nâs iki kısma ayrılıp, bir kısmı muvahhid, diğer kısmı müşrik olmuştur. Müşrikler de iki kısımdır : Bir kısmı yıldızlara, diğer kısmı da putlara ibadet ederlerdi. Binaenaleyh; Nuh (A.S.)'in davetine icabet edenler gazab-ı ilâhiden kurtuldu. İcabet etmeyenler mahallinde beyan olunacağı veçhile gazab-ı ilâhiye mazhar olarak tufanla gark oldu gitti. Yıldızlara ibadetin sebebi; âlem-i süflide olan havadisin yıldızlara merbut olduğunu gördüklerinden, yıldızların vâcib-ül vü-cud olduğuna kaani oldular. Zira; gemsin kurbiyetî ve bu'diyeti sebebiyle fusûl-ü erbaa hasıl olur ve fusûl-ü erbaada ayrı ayrı ah-hâmlar câri olduğundan eflâki ve eflâkte olan yıldızları bu âlem-i mükevvenâtın müdebbiri addererek ma'bud itikaadına kadar ileri gittiler ve yıldızların aralık aralık kaybolmasından onların suretlerini yaparak putlar icad ettiler. İnsanların bir kısmı da âlemin müdebbiri melekler diyerek, meleklere ve meleklerin suretlerine ibadet ederler ve âlemde carî olan rızk, ecel, yağmur, hastalık ve afiyet gibi mühim meselelerin herbirine bir melek müdebbir olduğunu itikad ettiklerinden, her-birinin suretinde farzettikleri putlardan o surette olan meleğin vazifesini kendi itikadlarmca melek suretinde 'yaptıkları ve taptıkları putlardan isterler ve onlardan istimdad ederlerdi. Bazı insanlar ve kavimler de büyük addettikleri ve pek ziyade sevdikleri kimselerin unutmamak üzere suretini yapıp, ara sıra ona ta'zîm ederlerken, fart-ı muhabbetlerini ibadete kadar ileri götürmüşler ve sonra gelenler, evve,l geçenleri taklide devam ederken putperestlik âlemde intişar etmiş ve ekser-i akvam gûnâgûn te'villerle müptelâ olmuşlar ve her kavme nebiler gelerek .bu halin menine çalışmışlarsa da rüşd ve hidayeti kabul eden az bulunmuştur. Bu hâl bizim peygamberimiz (A.S.) efendimizin zamanında dahi carî olduğu gibi ilâ yevmil kıyam imtidad edip gitmektedir. Gerçi bu zamanda putların hakîkî ma'bud olduklarını itikad edenler âlemde pek az kalmışsa da yine birtakım te'vilâtla putlara ibadet edercesine uğraşanlar çoktur. Hususan §u zamanda ehl-i İslâmm haneleri âdeta Nasara haneleri gibi resimlerle dolu ve herbiri bir gûnâ teVil ile müptelâdır. Her ne kadar bu gibi resimlere ibadet kasdıyla . tazim yoksa da ihtiramkrâne herbirini bir mevki-i muallâda bulundurdukları da münker değil ve her zaman ve mekânda görülen ahvaldendir. Gerçi ehl-i İslâm onları ma'bud tanımazlarsa da tazim de bir hatadır. Çünkü; faydasız ve abesle iştigal olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh; terketmek lâzımdır. Zira; fotoğraf bulundurmak ve tazim etmekte Nasârâ'ya teşebbüh vardır. Çünkü; bir şahsın suretini hanesinde bulunduran bir kimseye dünyada zerre kadar bir faydası olmadığı gibi âhirette ise birçok zararı bulunduğu hadîs-i nebevî ile müspettir. Binaenaleyh; mümin olan kimse için bu misilli âdât-ı kefereden ihtiraz etmek lâzımdır. Zira şer'-i şerifin kabıh addettiği şey her zaman kabîhtir.

Enam 6:75

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m pederini din-i hakka davet edip putlara ta'nettiğini beyan ettiği gibi, İbrahim (A.S.) a semâvât ve arzın garaibini gösterdiğini beyanetmek üzere buyuruyor. Yanı; Biz Azîiriüşşan İbrahim (A.S.) a putlara ibadetin çirkin olup, akla ve nakle muhalif olduğunu lutûf ve keremimizle gösterdiğimiz gibi, yerde ve göklerde olan mülk-ü tanımımızı ve acâib vr garâib-i sanatlarımızı gösterdik ki, vahdaniyetimize istidlal eylesin ve erbab-ı iykandan asla kalplerine şek târî olmayan zümreden olmakla kalb-i nebevileri mutmain olsun. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile meIekût ; mülk-ü azim manâsına mübalâğa içindir. Şu halde manâ-yı nazım: … demektir. Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) a semânın kapılarını açıp, semâda olan melekleri, sair mevcudatı, Arş-ı Â'lâ'yı, Kürsi'yi ve sair sanâyi-i garibeyi ve hatta Cennet-i A'lâ'da makaammı ve arzın kapılarını açıp arzda olan mevcudatı, açâib ve garaibi gözleriyle gösterdiği mervidir. Bunların cümlesini göstermekten maksat; azamet-i ilâhiyeye ve ceberût-u sübhâniyeye istidlal ile kendisi herşeyi görüp, Allah'ın kudret ve vahdaniyetini yakîn üzere bilenlerden olmasıdır. Melekût-u ilâhiyeyle vahdaniyete istidlalin nihayeti olmadığına ve âlemin her cüz'üyle ilelebed istidlal mümkün olduğuna ve düşündükçe istidlalin teceddüd edip, birbiri akabinde zuhur ederek her defasında, bir devre-i uhrâya gireceğine ve aynı cüzle evvelki istidlalin gayrı istidlal hasıl olacağına işaret için teceddüd ve istimrara delâlet eden müzari sıyga-sıyla varid olmuştur. Meselâ; Suyun vücuduyla Vacip Tealâ*hın kudretine istidlal ederken, suda bir de kuvve-i elektrikiyenin zuhuru ve keşfi, istidlal için ikinci bir devre dahi küşad etmiştir. Yakın; teemmül ve tefekkürle hasıl olan ilimdir. Çünkü; insan iptidâ-yı halinde şek ve şüpheden hâlî olamaz, matlûp üzere delâü tekessür ve delâilde teemmül ettikçe şüphe zail olur ve kalpte itmi'nan ve istirahat hasıl olur. Matlûbun hak olduğunda şekki kalmaz. İtikaadiyâtta muteber olan da bu manâca itzni'nâ-nın husulüdür. Binaenaleyh itikadda taklid; muteber değildir. İbrahim (A.S.) a Vacip Tealâ melekûtu gösterdiğinden şecaati ve celâdeti tezâyüd edip asla nâstan perva etmez ve emr-i dini tebliğde kimseden çekinmez bir hakk kalbi metîn olduğundan, Nemrud gibi zâlim ve gaddar bir melike karşı, melikin dinini zemmedip kendine ta'netmekten korkmamıştir. Binaenaleyh; Allah! inayetine istinad edenler her zaman şecaat ve salâbet sahipleridir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile İbrahim (A.S.) Nemrud isminde bir melik-i zâlimin zamanında dünyaya gizli olarak tulü' etmiştir. Çünkü; o zamanın kâhin ve müneccimleri o sene içinde bir çocuk meydana gelip, Nemrud'un dinini tağyir edip, mülkünü tahrip edeceğini haber vermeleri üzerine, Nemrud erkekleri hatunlara yakın olmaktan menetti, tarassut ve nezâret için on hâne başına gözcüler koydu ve taze doğan oğlan çocuklarının katlolun-masma emir verdi. Fakat irade-i ilâhiyeye birşey hail olamadığından vakt-i merhûnu gelince (Âzer)'e bir fırsat vermekle (Âzer) haremine, yakm oldu. İbrahim (A.S.) validesinin rahmine düştü, velâdet zamanı geldi. Ufk-u saadetten İbrahim (A.S.) tulü' etti. Validesi götürdü, bir mağaraya emânet-i ilâhiye olarak tevdi eyledi ve fırsat buldukça gider emzirirdi. Bu minval üzere İbrahim (A.S.) kudret-i ilâhiyeyle az zaman içinde büyüdü ve vahdaniyeti istidlale iktidar geldi meydana çıktı ve din-i Nemrud'u iptal ve mülkünü tahrib eyledi. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) hükümet-i Nemrudiyenin inkırazına sebep olmuş ve bu suretle irade-i ilâhiye yerini bulmuştur.

Enam 6:76

Vacip Tealâ vahdaniyeti istidlalinin keyfiyetini beyanetm-k üzere buyuruyor. Bu sözüyle kavminin dalâleti irtikâb ettiklerine işaret etti ve kavminin mezheplerinin batıl olduğunu meydana koydu.

Enam 6:77

Vacip Tealâ vahdaniyeti istidlalinin keyfiyetini beyanetm-k üzere buyuruyor. Bu sözüyle kavminin dalâleti irtikâb ettiklerine işaret etti ve kavminin mezheplerinin batıl olduğunu meydana koydu.

Enam 6:78

İbrahim (A.S.) bu sözleriyle onların dinlerinden külliyen teberrî etti ve dinlerinin butlanını beyanla onların akide-i fâside-lerini meydana koydu. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S,) in yıldızlara rabbim dediği sözü cezmüzere kavmine ihbar tarikıyla değildir. Zira cezmen yıldıza rabbim demek küfürdür. Enbiyadan küfrün suduru; bilittifak mümtenidir. Çünkü; küfürden ismet-i ilâhiyeyle masumlar ve sûn-u samedânî ile masunlardır. İbrahim (A.S.) m bu kelâmı pederini hakka davet ve putperestliğin kabih olduğunu beyan ve kavminin mezheplerinin butlanını zikrettikten sonra vaki olması dahi delâlet eder ki, bu sözü kafi surette haber vermek üzere değildir. Belki İbrahim (A.S.)1 m münazara ettiği kavmi yıldıza ibadet edip yıldızlara «Bizim rabbimiz» dediklerinden aynıyla onların kelâmını iade kabilindendir. ' Zira; münazarada' has-mın kelâmını aynıyla iade edip, sonra iptal etmek âdettir. İbrahim (A.S.) da münazarada bu mesleği ittihaz etmiştir. Yoksa yıldızın rububiyetîni haber vermedi, belki hasmın kelâmını hikâyeyle badehu iptal etti. Binaenaleyh; demektir ki, «Sizin itikaadımza nazaran bu benim rabbim» demiştir. Yahut kelâmda, istif hâm-ı inkârî mukadderdir. Yani; «Şu görülen yıldızlar benim rabbim mi? Nasıl oluyor ki, gurub edip biten şey benim rabbim olur ve siz bunların rab olduğunu nasıl itikad edersiniz?» demektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ufûI ; ziyalı olan birşeyin, kaybolup batmasıdır. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) yıldızların batmasıyla hadis olup, rab olmadıklarını ispat etmiştir. Yahut; Maksadı onların rububiyetini itikad ettikleri şeylerle kavmini istihza ve onların itikadlarına muvafakat eder gibi görünmekle sözünü dinlemeye onları meylettirmektir. Zira; vehle-i ûlâda tevhide davet etse, nefret edeceklerini ve sözünü dinlemeyeceklerini bildiği için, onlara mümâşât göstermiş ve bu sureti onların mezheplerini iptale vesile ittihaz etmiştir. Ufûl edip biten şeyde hareket olup, harekette emmâre-i hudûs olduğundan, yıldızların ma'bud olmaya salâhiyeti olmadığını ufûl yani gurub etmeleriyle ispat etmiştir. Birşeye teveccüh etmek cihet iktiza ettiği cihetle, bu âyette teveccüh manâ-yı hakîkîsine hamlolunsa Cenab-ı Hakka cihet ispat etmek lâzım geldiğinden,, bu âyette tevcihle murad; ibadet ve taatvrm tevâih ve kalbimi raptettim yahut kalbimin veçhini tevcih ettim demektir ki, «Ben kalbimi yeri ve gökleri halk eden hallâka raptettim» demektir.

Enam 6:79

İbrahim (A.S.) bu sözleriyle onların dinlerinden külliyen teberrî etti ve dinlerinin butlanını beyanla onların akide-i fâside-lerini meydana koydu. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S,) in yıldızlara rabbim dediği sözü cezmüzere kavmine ihbar tarikıyla değildir. Zira cezmen yıldıza rabbim demek küfürdür. Enbiyadan küfrün suduru; bilittifak mümtenidir. Çünkü; küfürden ismet-i ilâhiyeyle masumlar ve sûn-u samedânî ile masunlardır. İbrahim (A.S.) m bu kelâmı pederini hakka davet ve putperestliğin kabih olduğunu beyan ve kavminin mezheplerinin butlanını zikrettikten sonra vaki olması dahi delâlet eder ki, bu sözü kafi surette haber vermek üzere değildir. Belki İbrahim (A.S.)1 m münazara ettiği kavmi yıldıza ibadet edip yıldızlara «Bizim rabbimiz» dediklerinden aynıyla onların kelâmını iade kabilindendir. ' Zira; münazarada' has-mın kelâmını aynıyla iade edip, sonra iptal etmek âdettir. İbrahim (A.S.) da münazarada bu mesleği ittihaz etmiştir. Yoksa yıldızın rububiyetîni haber vermedi, belki hasmın kelâmını hikâyeyle badehu iptal etti. Binaenaleyh; demektir ki, «Sizin itikaadımza nazaran bu benim rabbim» demiştir. Yahut kelâmda, istif hâm-ı inkârî mukadderdir. Yani; «Şu görülen yıldızlar benim rabbim mi? Nasıl oluyor ki, gurub edip biten şey benim rabbim olur ve siz bunların rab olduğunu nasıl itikad edersiniz?» demektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ufûI ; ziyalı olan birşeyin, kaybolup batmasıdır. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) yıldızların batmasıyla hadis olup, rab olmadıklarını ispat etmiştir. Yahut; Maksadı onların rububiyetini itikad ettikleri şeylerle kavmini istihza ve onların itikadlarına muvafakat eder gibi görünmekle sözünü dinlemeye onları meylettirmektir. Zira; vehle-i ûlâda tevhide davet etse, nefret edeceklerini ve sözünü dinlemeyeceklerini bildiği için, onlara mümâşât göstermiş ve bu sureti onların mezheplerini iptale vesile ittihaz etmiştir. Ufûl edip biten şeyde hareket olup, harekette emmâre-i hudûs olduğundan, yıldızların ma'bud olmaya salâhiyeti olmadığını ufûl yani gurub etmeleriyle ispat etmiştir. Birşeye teveccüh etmek cihet iktiza ettiği cihetle, bu âyette teveccüh manâ-yı hakîkîsine hamlolunsa Cenab-ı Hakka cihet ispat etmek lâzım geldiğinden,, bu âyette tevcihle murad; ibadet ve taatvrm tevâih ve kalbimi raptettim yahut kalbimin veçhini tevcih ettim demektir ki, «Ben kalbimi yeri ve gökleri halk eden hallâka raptettim» demektir.

Enam 6:80

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in delillerini beyandan sonra mezhebinin sıhhatına işaret ve kavminin istidlalleri üzerine İbrahim (A.S.) in irad ettiği kelâmını beyanetmek üzere buyuruyor.. demekle kavmini red ve mesleklerini iptal etti. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S.) m kavmi iki cihetle mücadele ettiler : Birincisi; «Biz âbâ' ve ecdadımızı bu din üzerine bulduk, O dini terkedemeyiz. Zira; biz onun hakkaaniyetini itikad ettik, ondan vazgeçemeyiz. Çünkü; babalarımız ukalâdandır. Onların dini elbette ma'kuldür» dediler ve şirk üzerine ısrarla tevhidi inkâr ettiler, İbrahim (A.S.) «Beni hidayette kılan Allahü Tealâ hakkında mı bana ihticac edersiniz? >; demekle cevap vermiştir, İkincisi; «Sen bizim ma'budla-nmıza ta'nedersen elbette onlardan sana bir mazarrat isabet eder, korkarız senden, yazık ediyorsun kendine» dediler. İbrahim (Â.S.) «Ben sizin şirk ettiğiniz ma'budlarmızdan korkmam. Zira; onların elinden menfaat ve mazarrat gelmez, âcizlerdir» demekle cevap vermiştir. Fakat ömründe insana bazı ârjza isabet etmek ihtimaline binaen İbrahim (A.S.) «Bana bir mazarrat gelirse Rabbimden gelir» demiştir ki, Öyle arızaya tesadüf ederse putlarına isnad etmesinler için o arızanın. Allah'tan geleceğini beyan etmek üzere «İllâ Rabbimin bana birşey isabetini murad etmek vakti müstesna» demiştir. Çünkü; herşeyde müessir-i hakîkî Allahü Tealâ olduğundan insanlara isabet eden bilcümle mesâib ve hasenat Allahü To-alâ'nın iradesi ve halkıyladir. Çünkü; Allah'ın iradesi haricinde hiçbir şey vücut bulmaz. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) hak olan itikaadm bu olduğunu kavmine tebliğ etmiştir.

Enam 6:81

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in cevabının bakiyesini alâtarikil hikâye beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile suItanla murad; delâil ve berâhindir ki; Onların şirkleri bir delile müstenid olmadığım beyandan ibarettir. Yani «Benim sizi davet ettiğim tevhidin hakkaa-niyetine delâil-i kafiye mevcutken siz tevhidden imtinadan korkmuyorsunuz da, ben sizin mücerret taklidiniz ve zu'm-u fasidinizden ibaret olan şirklerinizden imtina ettiğim için neden korkarım?» Fırkalar la murad; müşrikler ye muvakhidlerdir. İbrahim (A.S.) tezkiye-i nefisten ihtiraz için «Fırkalardan hangisi azaptan emin olmaya elyaktır» dedi, yoksa mütekellim sıyğasıyla «Hangimiz elyaktır» demedi.

Enam 6:82

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m cevabından bakiyesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yevm-i kıyamette azaptan emin olan kimseler iki sıfatı cami olanlardır. İki sıfattan birincisi; imandır ki, kuvve-i nazariyenin kemâli ve neticesidir. Zira delâili tetkikin neticesi; Allahü Tealâ'nın vücudunu, kudretini ve vahdaniyetini tasdikle iman etmektir. Emniyete vesile olan ikinci sufat; imam zulümle karıştırmamaktır. Zira kuvve-i ameliyenin neticesi; bütün a'mali zulümden berî olmaktır. Zulümle karışmış olan amel safî olamaz ki, indallah makbul olmakla emniyete sebep olsun. Fâsık olan bir kimsenin fışkıyla beraber mümin olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; bu âyette Vacip Tealâ zulmü terketmeyi emniyeti mucip olan imanın şartından kıldı. Eğer fışkı ve zulmü terketmek nefs-i imanda dahil olsa, zulüm,lâfzının zikri abes olurdu. Bu âyette zulüm ; şirk manasınadır. Çünkü; Tefsir-i Hâ-zin'de beyan olunduğu veçhile (Buhârî) ve (Müslim) Hazretlerinin beyanlarıyla İbn-i Mes'ud (R.A.) dan rivayet olunduğuna nazaran bu âyet nazil olunca, ashab-ı kiram me'yus olurlar ve derler ki, «İman etmekle beraber nefsine zulmetmeyen kimdir? Hangimiz zulmetmeyiz ve herbirimiz az ve çok nefsimize zulüm ve ibadette kusur ederiz*. Şu halde bizim için emniyet yoktur» dediler. Resulullah (Ş.A.) «Emniyete mani olan sizin hatırınıza gelen gibi amelde kusur olan zulüm değildir, belki emniyete mani olan zulüm; şirktir. Lokmanın oğluna nasihatında dediğini işitmediniz mi?» buyurmuştur. Şu halde bu Hadîs-i şerife nazaran bu âyette zulüm le murad; şirk olduğuna delâlet eder. Bu âyet İbrahim (A.S.) m kelâmından bakiye ojmak ihtimali olduğu gibi İbrahim (A.S.) la kavmi beynini fasi için taraf-ı ilâhiden İbrahim (A.S.) m sualine cevap olmak ihtimali de vardır. Her iki ihtimale nazaran, âyetten maksad; «Hangi fırka emniyete el-yaktır?» sualine cevaptır. Binaenaleyh; emniyete elyak olan fırka, Allahü Tealâ'ya iman edip şirkten toerî olan fırka olmasını beyanla, cevap verilmiştir.

Enam 6:83

Vacip Tealâ İbrahim (AS.) m kavmini ilzam için sevketmiş olduğu delâili beyan ettiği gibi, o deliller sebebiyle İbrahim (A.S.) in derecâtmı terfi buyurduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor. ve kaabiliyetine göre derecesini lütfeder. Vahdaniyete ve sair itikad-ı hak üzere delâil serdetmek ve tevhidin gayrı itikaadiyâttan nâsı meneylemek merâtibin a'lâsi ve derecâtın rif atma sebeb-i kavî olduğuna bu âyet delâlet "eder. Şu halde tetkik-i delâille meşgul olmak ve halkı tarik-ı müstakime sevketmek nübüvvetten sonra insan için ihraz olunacak merâtüb ve' mezâyânın en bâlâsıdır. Binaenaleyh; emribilmaruf ve nehyi-anilmünkerle meşgul olan zümrenin derecesi her zaman yüksektir. Şu halde derecâtla murad; Fahr-i RazVnİn beyanına nazaran dünyada ilm ü irfan ve a'mâl-i sâli}ıa, âhirette Cennet ve sevaptır ki, hulâsası rıza-yı ilâhiye nail ve cemâl-i bâkemâlini müşahedeyle müşerref olmaktır ve insan için bundan daha büyük bir mertebe olamaz.

Enam 6:84

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m derecelerini terfi ettiğine işaretten sonra İbrahim (A.S.) a vermiş olduğu nimetlerinden bazılarını ta'dâd etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm İbrahim (A.S.) a vermiş olduğu nimetlerin pek büyük olduğuna işaret için azamete delâlet eden mütekellim maalgayr sıyğasryla irâd buyurmuştur. İbrahim (A.S.) in nimetleri çoktur. Çünkü; Cenab-ı Hak kendini enbiya neslinden halkettiği gibi ilâ yevm-il kıyam şeref-i nübüvveti neslinde ibkaa ettiği cihetle nâsm eşrefi kıldı. Zira; insan için bundan büyük sürür ve şeref olamaz. Beyzâvî'nin beyanı veçhile babanın şerefi evlâdına şeref olduğuna işaret için Nuh (A.S.) ı hidayette kıldığını Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in nimetlerinden ma'dud kıldı. Zira; İbrahim (A.S.) Nuh (A.S.) neslindendir. Binaenaleyh; insanın büyük bir zata mensup olup da o zatın şerefini kendinde muhafaza etmesi insan için meziyet-i âliyedendir. İshak (A.S.) İbrahim (A.S.) in sulben oğlu ve Yakub (A.S.) oğlunun oğlu yani îshak (A.S.) m oğludur. Bu makamda maksud; Benî İsrail'in nebilerini zikretmek olduğundan İbrahim (A.S.) in sulben diğer oğlu İsmail (A.S.) zikrolunmamıştır. Çünkü; İsmail (A.S.) m neslinden bizim peygamberimiz Muhammed (S.A.) i nebi ba's etmiştir. Bu makamda Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bizim nebimizi zikretmek makaama muvafık değildir. Zira; Allahü Tealâ resulüne emir buyurdu ki, İbrahim (A.S.)'a şirki terk ve tevhide devam ve ısrarı sebebiyle niam-ı cesîme verdiğini ve cümle-i nimetlerinden pek büyüğü, neslinden enbiyâ-yı kiramın ba's olunduklarını, beyanla Arap üzerine ihticac etsin ve bu ihticâcı sebebiyle Arap'tan şirki izale eylesin. Çünkü Arap; İbrahim (A.S.) ı teslim ettiklerinden menâkıbını beyanla tevhide davet etmek kalplerine mülayim olduğu cihetle Cenab-ı Hak bu mesleği resulüne irâe buyurmuştur. Müşriklere İbrahim (A.S.) m menâkıbmı beyan sırasında Resulullah kendini dahî İbrahim (A.S.) in menâkıbı cümlesinden addetmek, Arapların huşunet ve şiddetlerini arttıracağından o meyanda nefs-i nebevileri zikrolunmamıştır. Hidayetle murad; din-i hakka ve marifet-i ilâhiyeye ve onun teferruatına hidayettir. Enbiyâ-yı ızâm tarik-i hakka vâsıl olmak için sa'y-i beliğle sa'ylarıyla kendi nefislerine ve nâsı ir-şadla halka ihsan ettiklerinden Cenab-ı Hak muhsinlerjin cezasıyla cezalandırdığım beyan buyurmuştur ki, herkes kendinin gerek nefsine ve gerek gayra ihsan eden zümreden olmasına sa'y etsin.

Enam 6:85

Zira; bunların herbiri dünyadan i'raz etmiş, zühd ü takva ile meşgul olmuş, sıfat-ı insaniyete lâyık olan şeyi işlemiş ve lâyık olmayan şeyleri terketmiş olduklarından salâhla muttasıf olmuşlardır. Hz. Hasan ve Hüseyn (R.A.) nın Resulullah'm zürriyetinden olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak İsa (A.S.) in validesi cihetinden İbrahim (A.S.) m zürriyetinden olduğunu beyan buyurunca Hasan ve Hüseyin (R.A.) nın da valideleri cihetinden Resulullah'm zürriyetinden oldukları sabit olur. Çünkü; valide cihetine zürriyet ıtlakına âyet-i celile delâlet etmiştir. Binaenaleyh; Hz. Hasan ve Hüseyin zürriyet-i nebeviyedendir. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran (Haccac-ı Zâlim) «Hasan ve Hüseyin Resulullah'm zürriyetinden değillerdir. Zira zürriyet; baba cihetinden sabit olur, ana cihetinden zürriyet sabit olmaz» deyince (Ebu Ca'fer Bakır) bu âyetle Hz. Hasan ve Hüseyin (R.A.) nın Resulullah'm zürriyetinden olduklarını ve ana tarafından da zürriyet sabit olduğunu ispat etmiş ve Haccac da teslim etmiştir. Zürriyetin kız evlâdının nesline de şamil olduğu Beyzavi'nin cümle-i beyânâtmdandır.

Enam 6:86

Fahr-i Razi ve Hâzinin beyanlarına nazaran bu âyet-i celile enbiyâ-yı izamın melâike üzerine tafdil olunduklarına delâlet eder. Zira; âlem Allahü Tealâ'dan maada mevcudatın kâffesine şâmil olup, mevcudat içinde melekler de dahil olduğundan enbiyanın melekten efdal olmasına delâleti sarihtir.

Enam 6:87

Bu âyette enbiyâ-yı izamın bazılarının pederlerinde ve bazılarının zürriyetlerinde mümin olmayanlar bulunduğuna işaret için ba'za delâlet eden lafzıyla varid olmuştur.

Enam 6:88

Vacip Tealâ enbiyâ-yı izamdan zikrolunanların mezhepleri ve meslekleri ve dinlerinin esası tevhid olduğunu beyandan sonra ancak iktidaya şayan bu meslek olduğuna işaret etmek üzere buyuruyor. Bu âyet-i eelüeden maksad; müşrikleri tehdidle şirkten menetmektir. Zira; indallah derecât-ı âliyeye vasıl ve mertebe-i nübüvvete nail olmuş olan enbiyadan -şirk sudur etmiş olsa, envâ'-ı hayratlarını iptal edince âhad-ı nâstan şirk sudur ederse, daha fena olacağı bedahettedir. Hulâsa; hidayet ve doğru yol ancak tevhid ve iman-ı sadık olduğu ve kullarından iradesini hidayete sarfedenlerin Allahü Te-alâ'nın hidayette kılacağı ve, hidayetten sonra şirkedenlerin amelleri bilkülliye batıl olup, faydasını göremeyecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:89

Vacip Tealâ enbiyâ-yı izamdan isimleri zikrolunan zevât-ı kirama ihsan etmiş olduğu nimetlerden bazılarını beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile kitapla murad; ilm-i kesîr hükümle murad; enbiyanın nâs üzerine hükkâm olmalarıdır. Çünkü; nâs üzerine hâkim; üçtür ;t Birincisi; ulemadır. Zira ulema; nâsın bâtınlarına ve ruhlarına hükmederler. İkincisi; rüesâ-yı hükümettir ki, nâsın zahirine kahr u galebeyle hükmederler. Üçüncüsü; enbiyâ-yı kiram Zıazardtıdır ki, Allahü Tealâ onlara bâtınlarında tasarrufa kâfi ilim, irfan ve kuv-ve-i kudsiye verdiği gibi zahirlerinde de tasarrufa kâfi kudret ve müknet vermiştir. Binaenaleyh; bu âyette Vacip Tealâ enbiyâ-yı ızâma kitap ve hüküm verdiğini beyan buyurmuştur ki, hem bar tına hem de zahire hâkim olan ancak enbiyâ-yı izam hazarâtıdır. Çünkü; diğer iki sınıftan ulema yalnız batma ve rüesa ise yalnız zahire hükmederler. Kitaba ve enbiyaya küfretmeyen kavimle murad; e/ıl-i Medine'dir, yahut ashab-ı kiramdır diyenler varsa da esah olan ehl-i imanın kâffesi dahildir ve her nebinin ümmetinde dahi ahval böyle cereyan etmiştir. Bu âyette Vacip Tealâ resulüne nusretini ve Kureyş'i kahır ve tedmir edeceğini vaadla resulünü tesliye ve Kureyş'i tehdid etmiştir. Çünkü; «Onlar küfrederse yerlerine küfretmedik bir kavim getirir kitabın ahkâmına riayeti onlara tevdi ederiz» demek; «Onların mahv ü münkariz kılınacağını haber» vermektir ki, akıbet haberin mazmunu aynıyla zuhur ettiğinden Resulullah için mucizedir. Kureyş'in bir kısmı iman etmekle himaye-i Resulullah'-ta kaldılar, kitaba ve enbiyaya küfretmeyen kavim zümresinden oldular; diğer bir kısmı da şirke ısrar ettiler ve kılıçtan geçmekle mahv ü münkariz oldular.

Enam 6:90

Vacip Tealâ enbiya-yı kirama kitap, hüküm ye nübüvvet verdiğini beyan ettiği gibi onların meslek ve hidayetlerine iktida ile Resulullah'a emretmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi ve Beyzavi'nin beyanları veçhile bu âyette iktıda-sıyla Resulullah'ın memur olduğu hidayetle murad; enbiyanın şeriatlarında ihtilâf etmeyen usul-ü itikaadiye ve emr-i tevhid-dir. Yoksa ihtilâfı caiz olan furu-u a'mâlde iktida ile emir değildir. Ahlâk-ı hamidede ve süfehâmn emr-i tebliğde ezalarına sabır ve kusurlarını affetmek ve şirki iptale sa'yeylemek gibi umur-u esa-siyenin Hepsi iktidada lâzım olan şeyler cümlesindendir. Bu âyet-i celile bizim peygamberimizin cümle peygamberlerden efdal olduğuna delâlet eder. Zira; enbiya-yı kiramdan herbiri bir hasletle mümtazdır. Meselâ; Dâvûd ve Süleyman (A.S.) nimet üzere şükürle meşgul olanlardandır. Eyyûb (A.S.) belâya sabırla meşgul ve Yusuf (A.S.) her ikisini cem' edenlerdendi. Mûsâ (A.S.) mucizât-ı kaahire sahibi ve Zekeriyâ ile Yahya ve İsa (A.S.) zühd ü takva sahipleridir. Cenab-ı Hakkın resulüne bunların cümlesinin hidayetlerine iktida ile emri her cümlesinin hasletlerini cem' etmekle emir olduğundan cemisinde mevcûd olan fezailin Resulullah'da cem1 olmasını iş/âr ettiği cihetle cümlesinden efdal olduğuna işaret etmiştir. Zira; herbiri bir hasletle mümtaz olduğu halde Resulullah'ın cümle enbiyanm hasletleriyle mut-tasıf olması cümlesinden mümtaz ve efdal olmasına delâlet eder. Şu halde ümmetinin de efdal-i ümem olması lâzım gelir.

Enam 6:91

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m serdettiği delâili beyanla vahdaniyete müteallik mesaili beyan ettiği gibi nübüvvete müteallik mesaili dahi beyan zımnında buyuruyor. . Zira; âkı-bet-i umurları zayi ve helak olduğunu bilirler, fakat fayda etmez. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ, bu âyette sıfât-ı ilâhiyesini lâyıkıyla bilemediklerinin sebebi olarak rusül-ü kiramın bi'setini inkâr etmeleri olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; rusül-ü kiramın bi'setini inkâr eden kimsenin hali; ikiden hâlî değildir : Ya tekâlifin küllisini inkâr eder, tekâlifi inkâr ise bilkül-liye batıldır. Zira; münkerât ve kabâyihin kâffesi mubah olmak lâzım gelir. Halbuki zulüm ve iyiliğe kötülükle mukaabele gibi akim kabih olmasıyla hükmettiği birçok şeylerin dahi mubah olmasını müstelzim olduğu cihetle butlanı meydandadır. Yahut tekâlifi kabul eder. Bu suretle rusül-ü kiramın bi'setlerini zarurî olarak ikrar etmek lâzımdır. Zira; rusül-ü kiramın bisetlerini ikrar etmese taraf-ı ilâhiden tekâlifi tebliğ eden bulunmaz. Şu halde rusül-ü, kiramın bi'setini elbette ikrar etmek lâzımdır. Binaenaleyh; bi'seti inkâr eden hikmet-i ilâhiyeyi inkâr ettiğinden Cenab-ı Hakkın sıfatını inkâr etmiş ve hakkaa marifetiyle marifet edememiştir. Âlemin hudûsu Vacip Tealâ'nm halik ve cümle kullarına malik ve kendisinin emr ü nehyine itaat olunur bir ma'bud-u muazzam olmasını iktiza eder. Emrine itaat olunan ma'budun emr ü nehyi ve kullarına teklifi ve ibadet edenlere vaadi ve isyan edenlere vaîdi olmak elbette lâzımdır. Bunların cümlesini kullarına tebliğ ancak rusül-ü kiram vasıtasıyla olacağından rusül-ü kiramın bi'setini inkâr eden Cenab-ı Hakkın azametini lâyıkıyla takdir edememiştir. Tevrat nâsa hakkı gösterip ve hakla batıl beynini tefrik ederek halkı matluba îsâl eder tarika sevkettiğinden Vacip Tealâ Tevrat'ı nûr-u hidayet olmasıyla tavsif buyurmuştur. Şu halde halkı zulümâto cehilden nûr-u ilme ihraç ettiği için teşbih tarikıyla Tevrat'a nur denmiştir. Yahûd taifesi Tevrat'ı levhalardan kâğıtlar üzerine aldıklarından Cenab-ı Hak kâğıtlara yazdıklarını ve Tevrat'ın âyetlerinden işlerine yarayanı izhar edip yaramayanlarını ihfâ etmek ve Tevrat'ın maânîsini arzularına muvafık tevcîhâtla tevcih etmek gibi hiyanetliğe cür'et ettiklerini beyan buyurmuştur. Tevrat'ın birçok âyetlerinin manâlarına zaman-ı saadete kadar Tevrat'ı kıraat etseler de fehmetmediklerini .beyan için «Sizin ve babalarınızın bilmediği şeyleri bildiniz» buyurmuştur. Çünkü; Ye-hûddan ekserisi Resulullah'm evsâfına müteallik olan âyetlerin ne demek olduğunu anlamazlardı. Vakta ki, Resulullah ufk-u risaletten tulü' etti, Midiler ki, âyetlerden maksad Resulullah'm bi'seti-dir. Şu evsafı cami olan Tevrat'ı inzal eden Allahü Tealâ olunca elbette Kur'ân'ı inzal eden dahi Allahü Tealâ'dır. Fahr-i Razi, Hâzin ve Beyzavi'nin beyanları veçhile bu âyet; Yehûd'dan (Mâlik b. Essayf) isminde bir haham hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Mâlik) birgün huzur-u Risalete geldi. Resulul-lahla nıuhasame ve mücadele etti. Resulullah «Ey Mâlik! Senden sual ederim Tevrat'ta şişman ve semiz hahama Allah'ın buğzede-ceğine dair âyet var mıdır?» buyurunca haham «Evet! Vardır» dedi. Resulullah (S.A.) «İşte Allah'ın buğzettiği şişman haham sensin» buyurdu. Çünkü Mâlik; gaayet şişman bir cehennem kütüğü idi. Haham, Resulullah'm bu kelâmından gazab ederek Allahü Tealâ beşer üzerine birşey inzal etmedi» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yehûd bu âyetin nüzulüne sebep olduğundan dolayı Malik'i hahamlıktan azlile yerine (Kâ'b b. Eşref)'i haham tayin ettiler ve bu suretle Mâlik dünyada ve âhi-rette hüsrân-ı ebedî ile hâib ve hâsir oldu. Zira; Resulullah'a karşı mabhût olup açık bir yalanı irtikâb etmesine binaen, dünyada mansıbından azlolunduğu gibi itikaad-ı batıl üzere ısrar ettiğinden âhirette ebediyen muazzep olacaktır. Şu rivayete nazaran bu sûre Mekke'de nazil olmuşsa da bu âyetin Medine'de nazil olduğu mervidir. Çünkü Mekke'de nazil olan sûrelerde Medine'de nazil olan âyet bulunduğu vardır. İşte birisi de bu âyettir. Bazı rivayette âyetin sebeb-i nüzulü; beşer üzerine birşey nazil olmadığını iddia eden Kureyş kabilesidir, Kureyş'in Yehûd'la ihtilâtları olup Tevrat'ın Mûsâ (A.S.) üzerine nazil olduğunu Yehûd'dan işitip Yehûd kelâmına itimad ettiklerinden Cenab-ı Hak Tevrat'ın nüzûlüyle onları ilzam etmiştir. Yani «Beşere kitap inzal olmaz dersiniz. Halbuki Mûsâ (A.S.) beşer olduğu halde ona kitap inzal olunduğuna inanıyorsunuz» demektir. Fakat ekser-i müfesirînin beyanları veçhile esah olan Yehûd hakkında nazil olmuştur ve âyetin mazmunu da bu ciheti teyîd etmektedir. Çünkü kâğıtlara yazdıklarını ve ahkâmını ihfâ ve izhar ettiklerini beyan; Yehûd hakkında nazil olduğunu te'yid etmektedir.

Enam 6:92

Vacip Tealâ kâfirlerin beşer üzerine birşey nazil olmadı dediklerini iptal ettikten sonra Kur'ân'ı inzal ettiğini beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile kütüb-ü sabıkadaki usul-ü itika-adiye Kur'ân'a muvafık olduğundan, Kur'ân kütüb-ü sabıkada beyan olunan akaidi tamamiyle tasdik ve furu-u a'mâlde onlarda mezkûr olan ahkâmın bekaası Kur'ân'ın nüzulüne kadar olup, Kuran nazil olduktan sonra mehsuh olacağını beyan ettikleri cihetle furu-u a'mâlde dahi bu cihetle Kur'ân kütüb-ü sabıkayı tasdik ettiğinden Kur'ân'ın kütüb-ü sabıkayı musaddik olduğunu Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. Ümmülkurâ ile murad; Mekke'dir. İnzar olunacaklar la murad; Mekke'nin ahalisidir, Mekke; ehl-i arzın kıblesi olup, usul-ü diniyeden ferâiz-i haccı edâ, o beldede hasıl olduğu ciketle bütün aktâr-ı arzdan evlâdm anaya içtimâi gibi bilâd-ı şâire ahalisi o beldeye içtima ettiğinden Mekke'ye ümmülkurâ denmiştir. Hac için cemaât-ı kesîre bulunduğundan şâir bilâdda hasıl olmayan ticaret ve, menâfi' o beldede hâsıl olmakla Mekke asıl olduğundan şâir bilâd da tâbi kabilindendir. Ve şâir bilâdın kâffesi Mekke'nin havlinde dahildir. Şu halde Kur'ân'ı inzal ve Kur'ân'la inzar bilûmum dünya ahalisine şâmildir. Çünkü; Mekke ortada, bütün dünya beldeleri onun etrafmdadır. Âhirete iman; enbiyaya imanı müstelzim olduğundan, âhirete iman edenin din-i Muhammedîye iman edeceği ve âhirete iman edenlerin salâtı muhafaza edecekleri bu âyette beyan olunmuştur. Çünkü; âhirete iman eden kimsenin sevaba, azaba, Cennet'e ve Cehennem'e imanı olduğundan taâta rağbeti ve mâsiyetten havf ü haşyeti muhakkaktır. Şu halde âhirete iman din-i Muhammedîye elbette imanı müstelzimdir. Din-i Muhammedîye iman ise salât-ı muhafazayı müstelzimdir. Çünkü; salât o dinin erkân-ı mühimme-sindendir. Binaenaleyh; namazı terketmekte devanı eden kimse ta'zir-i şer'iye müstehak olur. Vacip Tealâ Kur'ân'ın taraf-ı ilâhisinden münzel bir kitap olduğunu ve evvel geçen kitapları tasdik ettiğini beyan buyurduğu gibi yalan olarak nübüvvet iddiasında bulunanların hallerini dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; gerek yalan olarak «Ben nebiyim» demek ve gerek hiç birşey vahyolunmadığı halde bana vahyolun-du demek ve gerek «Allah'ın inzal ettiği Kur'ân'ın mislini yakın zamanda ben de inzal, ederim» demek Allah'a karşı pek büyük cinayet olduğu için bu cinayâtı irtikâb edenden daha ziyade bir zâlim olamaz. Çünkü; bunların cümlesi Allahü Tealâ'ya iftiradır. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet Yemâme'de nübüvvet davasında bulunan "(Müseyleme-tül Kezzâb) ile San'a'da nübüvvet davasında bulunan (Esved-ül Ansî) haklarında nazil olduğunu beyan edenler varsa da esah olan Allahü Tealâ'nm gerek zatında ve gerek sıfatında berî olduğu şeyi isnad eden kimselerin cümlesi âyetin mazmununda dahillerdir. Çünkü; itibar lâfzın umumunadır, sebeb-i nüzulün hususuna değildir. Binaenaleyh; her ne sebeple olursa olsun Allah'a iftira edenden daha ziyade zâlim bir kimse olamaz.

Enam 6:93

Çünkü; onlar hakkı kabulden istinkâf ederek ne kadar tekebbür ettilerse, onun mukaabili rezil ve hakîr olarak can vereceklerdir. Ayetin evvelinde herkesten ziyade zalim olduklarını beyanla icmalen vaki olan tehdidi, âyetin âhiri tafsil etmiştir. Çünkü; âyetin mazmununda bu makuule kimselerin ölümlerinin şiddeti gaa-yet fazı' olacağı ve meleklerin şiddetle ruhlarını kabzedecekleri ve Allahü Tealâ'ya iftiralarından ve âyetleri kabulden istikbarlarm-dan dolayı zelîl ve hakîr olarak azab olunacakları beyan olunmuştur. Vefat edecek olan kâfirlerin ruhlarını çıkarmaya kudretleri olmadığı halde, meleklerin ruhlarını ihraçla kâfirlere emirleri azaplarını teşdid içindir. Binaenaleyh bu emir; hakikatta emir değildir, belki onları tahkir ve azab üzere azab olsun içindir. Çünkü; hiçbir kimsenin kendi ruhunu almaya kudreti olmadığı halde bunlara «Siz nefsinizi çıkarın» diyerek emretmek onları ta'ciz içindir. Şu azabın sebebi ikidir. Birincisi; iftira alâllah, ikincisi; âyât-ı ilâhiyeyi kabulden istihbardır. Hulâsa; zâlimlerin sekerât-ı mevtleri gaayet şiddetli olduğu ve melâike-i kiram onların ruhlarını kabziçin ellerini uzattıklarında «Çıkarın ruhunuzu, cezalanın Allah'a iftiralarınızın cezasıyla» dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:94

Vacip. Tealâ iftira alâllah edenlerin azlem-i nâs olduklarını ve mevtlerinde şiddet-i azaba tesadüf edeceklerini beyandan sonra alâtarikittevbih onlara vârid olacak hitabı beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki, muhakkak yevm-i kıyamette bizim dünyada sizi evvelemirde uryân, evlâd ü ahfâd-dan ve a'vân ü etbâ'dan hâlî olarak halk ettiğimiz gibi siz hesap ve ceza için yevm-i kıyamette bizim huzurumuza evlâddan, etbâ'dan, maldan ve servetten ârî olarak yalnız olduğunuz halde geleceksiniz ve size bizim verdiğimiz malınızı ve şâir evlâd ve etbâı-nızı dünyada ve arkanızda terkettiniz ve biz sizin yanınızda şefaat edecek şol şeyleri görmüyoruz ki, siz onları kendi hakkınızda bizimle şerikler sanıyordunuz ve birtakım ma'budlara ibadet eder ve onlarm şefaat edip azaptan kurtaracağını itikaad ederdiniz. Nerede kaldı onlar ki, sizin maiyetinizde görünmüyorlar? Muhakkak sizinle onların beyinleri faslolundu, birbirinizi göremediniz. Size şefaat edecek itikaad ettiğiniz putlarınız sizden gaaip ve emekleriniz zayi oldu. Bu âyet-i cehle yevm-i kıyamette taraf-ı ilâhiden Vacip Tea-lâ'nın kâfirlere tevbih ve tekdir tankıyla irad edeceği kelâmını haber vermek ihtimali olduğu gibi hîn-i vefatlarında ruhlarını kabzeden melekler tarafından veyahut yevm-i kıyamette Cenab-ı Hakkın kelâmını hikâye tarikıyla meleklerin âsîlere irad edecekleri kelâmlarını hikâye ve haber olmak ihtimali dahi vardır. Her kimin kelâmı olduğu farz olunursa olunsun insanların yevm-i kıyamette veyahut hîn-i vefatlarında etbâ' ve a'vândan, ahbâb ü yarandan, evlâd ve emvalden tecerrüd ederek meydana çıkacaklarını âyet-i celile beyan etmiştir. Hîn-i mevtinde tabut üzerinde uryân olduğu gibi uryân olarak haşrolunacaklarına dahi âyette işaret vardır. Binaenaleyh; uryân olarak haşrolunacağına ve herkesin kendi meşguliyetinden kimseyi göremeyeceğine dair birçok ehâdis-i celile de mevcuttur. Hulâsa; yevm-i kıyamette kâfirlere taraf-ı ilâhiden tekdir ta-rikıyla dünyada yalnız olarak halk ettiğimiz gibi şimdi de huzurumuza yalnız olarak geldiniz. Etbâ' ve a'vânmızdan yanınızda kimse yoktur ve size verdiğimiz nimetleri arkanızda terk ettiniz ve şefaat edecek zannettiğiniz ma'budlarımz yanınızda görülmüyor, onlar ile sizin beyniniz tefrik olundu. Binaenaleyh; zu'munuz boşa çıktı denileceği ve bu minval üzere rezîl ve rüsvâ olacakları bu âyetten nıüstefad olan fevaid cünılesindendir.

Enam 6:95

Vacip Tealâ tevhide ve nübüvvete müteallik mesaili beyan ettiği gibi Sâniin vücuduna ve kudretine delâlet eden delillerin bazılarını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bir tane; altından yarılır, kökleri yerin içine gider, üstünden yarılır, dalları yerin üzerine gider bu hal-ı acîb, Sâniin vücuduna ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Eğer dehriyyûnun dedikleri gibi tabiat vasıtasıyla olmuş olsaydı tabiatın iktizası aşağı gitmekse daima aşağı gider, yukarı gitmez ve eğer yukarı gitmekse daima yukarı gider, aşağı gitmez. Çünkü; birşeyin tabiatı bir olduğundan iktizası da birdir. Hem yerin içine hem de dışına gitmesi fail-i muhtarın vücuduna pek büyük bir delildir. Arzın iğne geçmez gayet sertli-ğiyle beraber ipek gibi yumuşak köklerin o sert yerlere arşmlar miktarı geçip gitmesi kudret-i hallâka delil-i sarihtir. Kezâlik bir çekirdekten hâsıl olan ağaçta tabayi-i muhtelife mevcuttur ki, kabuğu ve altında ağaç .n gövdesi, içinde özü, ağacın yaprakları, meyva için çiçekleri, meyvanın dışı ve içi, meyvanm içinde aynı çekirdeğin husulü hiçbiri birbirine benzemez acîb şekiller ve suretler vücud-u Bârî'ye elbette delâlet edeF. Zira; şu ahvalin cümlesi tabiat-ı vahide sahibi olan bir çekirdekten zuhur ediyor. Eğer bunlarda müessir, tabiat olsaydı bir şekil ve bir renk üzere olması lâzım gelirdi. Halbuki birisinin diğerine benzememesi' fâil-i muhtarın eseri olduğunda şüphe bırakmaz. Kezâlik nebatattan ve meyvalardan bir tanesinin bir hayvana gıda, diğerine zehir olduğu dahi görülmektedir. Tabiat-ı vahide sahibi bir meyvanın bazan zehir .ve bazan da gıda halinde zuhuru, Cenab-ı Hakkm ilminin kemâline ve kudretinin vüs'atma delâlet-i sarihayla delâleti meydandadır. Kezâlik ağaçlarm yaprağından bir tanesi nazar-ı itibare alın-dığmda o yaprağın hatt-ı vasatından bir hatt-ı müstakim ve hatt-ı müstakimin etrafına hutut-u münhaniye ve o hututtan tekrar hu-tutların çıkması âlât-ı hendesiye ile ölçülmüş olsa o kadar mevzun olamaz bir haldedir. Vücud-u insanda damarların herbiri bir vazife başında devam ettiği gibi mezkûr yaprakta o hatların herbiri esas ağacın yerden aldığı gıdadan hissesine isabet eden miktar, kuvve-i cazibesiyle cezbedip şubelerine taksim vazifesiyle herbiri meşgul olmak tabiat vasıtasıyla olmayıp hemen hallâk-ı âlemin kudretiyle olduğuna delil-i zahirdir. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran hayy ile murad; beşerdir. Meyyit ile murad; nutfedir. Beşeri nutfeden ve nutfeyi beşerden Cenab-ı Hak çıkarıyor. Hayy ile meyyit birbirine zıd olduğu halde herbirini yekdiğerinden ihraç etmek fâil-i muhtarın ihtiyarıyladır, tabiatla değildir. Çünkü; tabiat-ı vahide iki zıddı birbirinden ihraç edemez. Hayy veyahut meyyitle murad; kuru taneden yaş otu, yaş ottan kuru taneyi, müminden kâfiri, kâfirden mümini, âsiden mutii, muti'den âsîyi, cahilden âlimi ve âlimden cahili çıkarır manâsına mecazdır.

Enam 6:96

Vacip Tealâ Sâniin vücudune delil-i aharı beyanetmek üzere buyuruyor. Zira; şemsle kamerin harekelerinden muhtelif devreler ve mütefâvit vaziyetlerle kış, yaz, bahar ve güz mevsimleri meydana gelmekle ticaret ve ziraata müteallik hesâbâtın ve vaktin husûlüyle insanlar erzakını ve kuut-u yevmiyelerini tahsil ederler. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bundan evvelki âyette otların ahvaliyle Saniin vücuduna istidlal olunduğu gibi bu âyette dahi ; ahval-i felekiyeyle Sâniin vücuduna istidlalde terakki vardır: Zira ahval-i felekiyeyle istidlal; ahval-i arziyeyle istidlalden büyüktür. Sabahın ziyası şemsin ziyasıyla olması Vacip Tealâ'nm vücu-, duna delâlet eder. Çünkü; ecsam cümleten mütesâviye olduğu halde bazısının ziya verici olup, bazı âharm ziya vermemesi ancak Halik Tealâ'nın halkıyla olmasına delildir. Eğer tabiat vasıtasıyla olmuş olsaydı cismin hepsinin müsavi olması lâzım gelirdi. Çünkü; cümle ecsamda tabiat müsavidir. Gecenin karanlığı insan için nimet-i uzmâdır. Zira; insan gündüz maişetini kesb için hâsıl olan yorgunluğunu istirahatla izaleye muhtaç olduğundan Cenab-ı Hak zulmet-i leyli halkedince cümlenin istirahat zamanı, olup, vahşet de arız olduğundan hemen herkes olduğu mahalde sükûnete ve uykuya başlar, hareketi durur ve te'sirat tatil olur. Bu hal sabaha kadar devam eder. Sabahın zuhuruyla sûr üfürülüp kabirden kalkılıyor gibi sükûtun harekâta inkılâbıyla ahval tebeddül eder, atâlet gider, faaliyet başlar ve herkes maişetini tahsile sür'at ettiğinden sabahın zuhuru da insanlar için gecenin zulmetinden daha ziyade bir nimet-i uzmâdır. Çünkü; hayatın bekaasmı te'min eden maişet ekseriyetle gündüzde kesbolunduğundan gündüzün hizmeti geceden daha ziyadedir.

Enam 6:97

Vacip Tealâ kemal-i kudrete delâlet eden delâilden bu makamda üçüncü bir nev'ini beyanetmek üzere buyuruyor. Yıldızların halk olunmasında ibad için menâfi-i kesîre vardır: Birincisi; Fahr-i Razf nin beyanına nazaran âyette zikro-lunduğu veçhile nâsın karada ve deryada gidecekleri semte ihtida ederek yollarının doğru olup olmadığını yıldızlarla istidlal etmeleridir. İkincisi; gündüz şemsle ve gece yıldızlarla kıbleyi tayin etmektir. Üçüncüsü; yıldızlar semâdan şeyâtîni tard etmeye âlet oldukları gibi semâya ziynet olup vahdaniyete de delâlet etmeleridir. Yıldızlar Sâniin vücuduna ve kudretine ve mahlûkatta tasarrufu müstakil olduğuna delâlet ettiklerinden Cenab-ı Hak âyetin âhirinde âyetleri tafsil ettiğini beyan buyurmuştur.

Enam 6:98

Vacip Tealâ Sâniin kudretine delâlet eden delâilden vücud-u insanla dahi istidlal etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ kaadir ü kayûm ve vâhid-i hakîkîdir. Zira; Allahü Tealâ sizi şahs-ı vâhid olan Âdem (A.S.) dan icad ve efradınızı çoğalttı. Binaenaleyh; sizin için babalarınızın sulbünde ve yeryüzünde karar etmek ve analarınızın rahminde ve kabrinizde emânet olmak vardır. Şahs-ı vâhidden bu>kadar milyonlara baliğ olan efradı icad etmek ilm-i tâmmeye ve kudret-i kâmileye delâlet eder. Binaenaleyh, esrarı ve dekaayık-ı hafiyeyi anlamak şanından olan kavim için bu minval üzere biz vahdaniyete delâlet eden âyetlerimizi muhakkak tafsil ettik. Fahr-i Razi ve Kaazî'nin beyanları veçhile nefs-i vâhidle murad; Hz. Âdem'dir. Zira; Havva (R.A.) Hz. Âdem'in vücudundan halk olunduğu cihetle cümle nâs Âdem (A.S.) dan-dır. İnsanlar iptidâ-yı emirde babalarının sulbünde nutfe olup karar ettikleri için mahall-i kararları pederlerinin sulpleridir. Pederlerinin sulbünde karar ettikten sonra vakt-ı merhûnu gelip halk olunmasına irâdemi ilâhiye taalluk edince aslâb-ı âbâ'dan erhâm-ı ümmehâta. emânet olarak vaz'olunduklarmdan analarının rahmi insanlar için mahall-i, emânettir, şu halde insanların mahall-i kararları; babalarının sulbü ve mahall-i emânetleri ise; analarının rahmidir. Binaenaleyh; insanlar için bir mahall-i karar ve bir de mahall-i vedîa olduğu bu âyette beyan olunmuştur, yahut insanlar için mahall-i karar; yeryüzü ve mahall-i emânet; kabirdir. Binaenaleyh; müstakar la murad; arz üzeri ve müstevdala murad; kabirdir. Çünkü; insanlar dünyada bir1 müddet karar ettikten sonra kabre emânet edilirler ve haşre kadar orada kalırlar. Binaenaleyh; kabirde insanlar toprağa emânetullahtır., Vacip Tealâ; yıldızların hali zahir olup herkes tarikına ve gideceği semtine onunla istidlal edebileceğinden yıldızlarla istidlalin âhirinde buyurmuştur. Amma insanın ahval-i muhtelife ve evzâ-ı mütefâvite üzere nefs-i vâhidden halk olunup babalarının sulbü ve analarının rahminde cereyan eden ahval herkesçe malûm olamayıp gaayet dakik ve birçok esrarı mutazammm olduğu cihetle ziyade dikkat ve fitnete muhtaç olduğundan ahval-i insanla vahdaniyete istidlalde buyurmuştur ki, ilimle fekaahet beyninde fark-ı azîm olduğuna işarettir. Çünkü; her âlim olan kimse fakîh olamaz amma her fakîh olan kimse âlim olur. Çünkü; fekaahet ilimle beraber kemal-i dikkat ve itinaya muhtaçtır. Vacip Tealâ; vahdaniyete delil-i âhari beyanetmek üzere : Binaenaleyh; basiret sahiplerinin nazar-ı ibretlerine arz-ı endam eder. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyetin zahiri yağmurun semadan nazil olduğuna delâlet eder. Bazı ulemâ «Semâ ile mu-rad; bulutlardır. Zira; Arap indinde yüksek olan herşeye semâ ıtlakı caiz olduğundan bu âyette semâ ile bulut jnurad olunması caizdir» demişlerdir. Şu halde, «Yağmuru buluttan inzal etti» demektir. Rahmet; iptida semâdan buluta ve buluttan yere mi veyahut bidayeten buluttan halk olunup ondan yere mi iner? Bu hususta ihtilâf vardır. Lâkin hukemânın beyanlarına nazaran bulutta halk olunup oradan yağmasıdır. Beyan olunduğu veçhile âyet-i celile de buna müsaiddir. Bu hususa dair olan âyât-ı beyyi-nâtm zahiri yağmurun mahalli semâ olduğuna ve semâdan bulutlara ve buluttan da yeryüzüne nüzul ettiğine delâlet- etmekteyse de hakikatta semâyı bulutla te'vil etmek lisan-ı Arap'ta carîdir. Binaenaleyh; bulut murad olunmakta bir mani-i şer'i yoktur ve herhangi suretle olursa olsun Allah'ın kudretine delâleti zahir ve bahirdir.

Enam 6:99

Vacip Tealâ nebatatın taneden bitip meydana gelenlerini beyandan sonra çekirdekten meydana gelenlerini beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile Vacip Tealâ bu âyette insanın menâfiine elverişli nebatat ve eşcardan beş nev'ini zikretti ki, onlar da ekin, hurma, üzüm, zeytin ve nardır. Bunlardan hububat insana gıda olup, hayat-ı insan onlarla kaaim olduğundan Cenab-ı Hak hububatın şan ve şerefine işaret için bundan evvelki âyette hububatı takdim buyurmuştur. Bundan sonra hurma Arap indinde gıda olup, birçok menafi' ve havâssı cami' ve vücud-u insana gaayet yarayışlı ve insanın tarz-ı maişetine elverişli olduğu gibi birçok hâssalarda insana müşabih olduğundan hurmayı şâir meyvalar üzerine takdim buyurmuştur. Hurmanın kadd ü kaametinde ve erkeğiyle aşılanmaksızın meyva vermemekte insana müşabehetini Resulullah Hadîs-i şerifiyle te'yid buyurmuştur ki, « Amme-teniz olan nahle ikram edin. Zira; nahil Hz. Âdem'in ^umurunun bakiyesinden halk olundu» demektir. Yani; «Hurma ağacına hürmet edin. Çünkü; hurma sizin pederiniz olan Âdem'in çamurunun bakiyesinden halk olunduğu için sizin ammetenizdir.» Hurmadan sonra üzüm, meyvalarm eşrefi olduğuna işaret için üçüncü mertebede üzümü zikretmiştir. Zira üzüm; bidaye-i zuhurundan sene nihayetine kadar intifa olunur ve üzümden envâ'-ı afime hâsıl olur ve her biri vücud-u insana nâfi ve bir takım ilel ve emraza şifâdır. Bundan sonra zeytinin bereketi çok ve yağında ve tanesinde insan için menâfi-i adîde olduğu gibi tarz-ı maişete ve usul-ü ticarete de hadimdir.* Binaenaleyh; dördüncü merrede zeytin zikrolunmuştur. Amma narın hali daha acîptir. Zira; min veçhin gıda ve min veçhin devadır. Allah'ın halk ettiği nebatat ve meyvalarm ve menfaatlarının ta'dâdı mümkün olmadığından Cenab-ı Hak bu âyette şu beşini zikirle iktifa buyurmuştur. Kudretullaha delâlette cümlesi müsavidir. Bu meyvalardan bazıları bazılarına şekilde ve renkte benzer, fakat lezzette müşabih değillerdir. Bazılarının yapraklarında müşabehet vardır, bazılarında asla müşabehet yoktur. Bazılarının ağaçları birbirine müşabih olur, meyvalar müşabih olmaz. İşte buna işaret için Vacip Tealâ müşabih ve gayrı müşabih olduğunu beyan buyurmuştur. Vacip Tealâ meyvanm bidayet-i zuhurundan âhirine velhâsıl cemi' halatına nazar etmeyi emretti. Zira; nazarla murad; kudretullaha istidlal oVu/p istidlale başlıca medar olan meyvanın cemi' halatı olduğu için cemi' halatına nazarla emretmiştir. Zira; meyvanm iptidâ-yı hâlinde rengi, şekli, cesameti ve taamıyla âhir halindeki rengine, şekline, cesametine ve taamına muhalif olması tabiat, yıldız, eflâk ve fusûl ile olmayıp ancak Fâil-i Muhtâr'ın kudret ve icadıyla olduğuna delâlet eder. Çünkü; tabiat ve yıldızlar vasıtasıyla olmuş .olsa tabiatın ve yıldızların her zamana ve hâle nispeti müsâvî olduğundan eşkâl, renk, taam ve cesamet değişmemek lâzım gelirdi, halbuki değişiyor. Şu halde kudret-i hal-lâkla olup tabiat ve yıldızlar ve eflâkin te'sirleriyle değildir. Zira; bunlar vasıtasıyla olsaydı herhalde müsâvî olurlardı. Halbuki müsâvî değillerdir. Şu halde Fâil-i Muhtâr'ın ihtiyarıyladır. Tabiat ve yıldızların bunları icadda te'sirleri yoktur ve herşeyde mües-sir-i hakîkî Allahü Tealâ'dır.

Enam 6:100

Vacip Tealâ âlem-i ulvî ve âlem-i süfliden vahdaniyete delâlet eden delilleri beyandan sonra zat-ı ülûhiyetine şirkedenlerin hallerini beyanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; bilcümle nekaaisten Vacip Tealâ münezzehtir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile müşrikler üç taifedir: Birinci taife; putlara ibadet etmekle beraber putların halka ve icada kudretleri olmadığım itiraf ederler. İkincitdie ; yıldızlara ibadet ederler ve derler ki, yıldızlar bu âlem-i mükevvenâtm müdebbirleridir. Bunlar da iki kısımdır: Bir kısmı yıldızların vacib-ül vücud olduğunu itikaad eder, diğer kısmı, hadis olduklarını itikadla beraber Allahü Tealâ'nın âlem4 mükevvenâtm tedbirini onlara havale ettiğini itikad ederler. Halbuki yıldızlar mahluk olduklarından halika şerik olamayacakları aşikârdır. Üçüncü taife; bu âlemin halikı ve ma'budu ikidir, birisi hayrı halk öder ki, Allahü Tealâ'dır, diğeri şerri halk eder ki, İblis'tir derler. Âyet-i celilenin evveli bu mezhep sahiplerinin itikadlarmı ve âhiri ise Arap müşriklerinin, Nasârâ ve Ye-hûd'un mezheplerini beyandır. Çünkü Arab'm müşrikleri; melekler Allah'ın kızları ve Yahudilerden bazıları (Üzeyr) Allah'ın oğlu ve Nasârâ'dan bazıları da İsa (A.S.) Allah'ın oğlu olduğunu itikad ve iddia ederler. Bu iddiaları batıldır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakka benîn ve benât isnadlarının bir ilme müstenid olmadığı beyan buyurulmuştur. Çünkü; Allahü Tealâ veletten müstağnidir. Zira velet; fânî olan kimsenin nesli munkatî olmaması için veya muhtaç olan kimsenin hîn-i ihtiyacında muavenet etmesi için lâzımdır. Gerek fânî olmak korkusundan ve gerek ihtiyaçtan Cenab-ı Hak münezzeh bulunduğu için velet ittihazından dahi münezzehtir. Kezâlik velet; valideynin bazı cüz'ünden infisâl edeceğine binaen Cenab-ı Hakka veled isnadı eczadan mürekkeb olmasını icab eder. Mürekkep olmak ise ferd-i vâhid olan Vâcib-ül Vücud hakkında muhal olduğu cihetle velet ittihazı da muhaldir. Şu hakaayıkı tetkik etmeksizin* Allahü Tealâ'ya velet isnad etmek ancehlin olup bir delile ve ilme müstenid olmadığını âyette Vacip Tealâ tasrih buyurmuş ve itikaadât-ı bâtılanm kâffesinden münezzeh olduğu da âyetin âhirinde beyan olunmuştur. Vacip Tealâ zâtında mukaddes olduğuna binaen kelime-i tayyibesi tenzih edenlerin teşbihlerine işarettir ki, «İnsanlar için Rablerini fena şeylerden ve noksan sıfatlardan daima tenzih etmek lâzım olduğunu» beyan etmiştir. Vacip Tealâ müşriklerin itikadlarının fesadını beyanettiği gibi velet isnadının butlanını dahi beyanetmek üzere :

Enam 6:101

buyuruyor. Binaenaleyh; velet isnad edenlerin itikadlarmı bilir ve inti-kaamını alır. Allahü Tealâ semâvât ve arzın mucidi olunca semâvât ve arz Vacip Tealâ'nm veledi olamaz. Semâvât ve arz mahlûk oldukları cihetle Allahü Tealâ'nın veledi olmayınca meleklerle, İsa ve Üzeyr (A.S.) in dahi velet olamayacakları evleviyetle sabittir. Velet, vâlidin cinsinden zükür veya inas olmak icab eder. Cenab-ı Hakkın mahlûku cinsinden zükür ve inâs nev'inden olması muhaldir. Velet; kendi cinsinden zevce ve o zevceye şehvetle vâlid-den infisâl eden cüz'ün bir müddet-i muvakkatada zevcede hapso-lunup istidâd-ı tâm geldikten sonra zevceden dahi infisâl etmesiyle olup bu ahval ise içtima, iftirak, hareket, sükûn ve hadd-i nihâye, şehvet ve lezzet gibi avarızın cereyanı kendi üzerine sahih olan cisimde olduğundan Allahü Tealâ üzerine bu ahvalin cereyanı muhaldir. Binaenaleyh; velet ittihazı dahi muhaldir. Eğer veledi olsa Vacip Tealâ'ya müşabih ve küfüv olmak lâzım gelirdi. Zira; veled vâlideyne elbette küfüv olur. Vacip Tealâ küfüv,. me-sîl ve nazîrden münezzehtir. Binaenaleyh; veletten de münezzehtir. Vacip Tealâ malûmatın küllisine lizatihi âlimdir. Allah'ın gayrı malûmatın küllisine âlim yoktur. Şu halde Allah'ın veledi de yoktur.

Enam 6:102

Vacip Tealâ müşriklerin ve velet isnad edenlerin itikad ve mezheplerini iptal ile ferd-i vâhid-i hakîkî olmasını zımnen ispat ettikten sonra vâhid-i hakîkî olduğunu tasrih etmek üzere buyuruyor. Şu halde ancak Rabbinize ibadetle umurunuzun husulüne ve azaptan halâsınıza tevessül edin. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile tarîk-ı tevhide davette bu âyetten daha vazıh bir tarîk olamaz. Zira; Allahü Tealâ şerik ve nazîrden münezzeh olduğunu beyandan sonra mükellef olan insanların rabbisi olduğunu ve ondan gayrı ma'budun bilhak olmadığını ve herşeyin mucidi, herşeye vekil ve umurun cümlesine mütevelli olduğunu beyanla ibadete davetten daha ziyade bir davet olamaz. Zira; selâmet akılla tefekkür eden kimse bilir ki, şu beyan olunan evsâfın cümlesi Vacip Tealâ'nın ibadete müstehak olduğunu. ve ondan gayrı ibadete lâyık kimse bulunmadığını suret-i kafiyede bildirir. İbadın ef âli, Allah'ın mahlûku olduğuna bu âyet-i celile sa-rahatla delâlet eder. Zira Allahü Tealâ; herşeyin halikı olunca ibadın ef âlini de haliktır. Çünkü; herşeyde ef'âl-i ibad dahi dahildir. Şu halde Mu'tezile'nin «Kul fiilini haliktır» dedikleri kelâmları bu âyetle merduddur. İnsanların her umurunda Vacip Tealâ'-ya müracaat etmesi vacip olduğuna işaret için Vacip Tealâ her şeye.vekli ve mütevelli olduğunu beyan buyurmuştur. Bundan evvelki âyette Vacip Tealâ mâzî sıyğasıyla da her şeyi halik olduğunu beyanla «Zaman-ı mazide herşeyi halik olduğuna» ve bu âyette ism-i fail sıyğasıyla halik olduğunu beyanla «Her zaman halik olduğuna» işaret etmiştir. Evvelki âyetie herşeyi halik olduğunu beyan evlâd ve zevceyi nefyetmeye mukaddimedir. Bu âyette herşeyi halik olduğunu beyan; zat-ı ülûhiyetin-den gayrı ma'bud olmadığına mukaddime olduğundan Allahü Tealâ'nın hâlikıyetini beyanda asla tekrar şaibesi yoktur. Çünkü; beyan olunduğu veçhile evveki âyette beyan olunan hüküm başka; ikinci âyette beyan olunan hüküm yine başkadır.

Enam 6:103

Vacip Tealâ ma'budun bilha&.,olup kendisinden gayrı ibadete müstehak kimse olmadığını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ'mn künhünü insanların gözleri ihata edemez. Zira; Cenab-ı Hakkın künhü ve hakikati bir hudud dahilinde olmadığından gözlerin ihatası mümkün değildir. Halbuki Allahü Tealâ gözleri ihata eder. Zira; Allahü Tealâ hakaayık-ı umuru bilir, latiftir. Gizli ve aşikâr cümle eşyayı bilir, habîrdir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile idrak; ihata ve Iâtîj ; evliyasına lutf edici manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demek olur. Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu dünyada Cenab-ı Hakkı ruyet mümkündür, lâkin bizim peygamberimizden maadaya vaki değildir. Ancak leyle-i Mi'racda Vacip Tealâ'yı ruyet bizim nebimize müyesser olmuştur, amma âhirette Cenab-ı Hakkı mekândan münezzeh olduğu halde ehl-i imanın görecekleri âyât-ı celile ve ahâdis-i nebeviye ve icmâ-ı sahabeyle sabittir. Ehl-i sünnet velcemaat mezhebi de budur. Zira ruyet; aklen mümkün olduğu gibi naklen ruyeti itikaad etmek vaciptir. Mu'tezile; Allahü Tealâ'nın ruyet olunmayacağını bu âyetle istidlal ediyorlarsa da istidlalleri merduddur. Zira, âyet-i celilede Vacip Tealâ'nın künhünü idrak nefyolunuyorsa da cemi' evkatta nefye delâlet yoktur. Bu dünyada idrak olunmamaktan âhirette dahi ruyet olunmamak lâzım gelmez. Bazı evkat ve halatta caiz olmayan şey; diğer evkat ve halatta caiz olabilir. Cemi', eşhasın göremeyeceğine delâlet de yoktur. Caiz ki, âyet-i celile bazı eşhas hakkındadır. Şu halde bazı eşhasın gözü Vacip Tealâ'yı idrak etmemekten her şahsın gözünün idrak etmemesi lâzım gelmez. Binaenaleyh.; bizim nebimizin görmesi bu âyete münâfî değildir. Lâtif; ince manâsına olduğu için manâ-yı lugavîyi mu-rad Cenab-ı Bârî hakkında muhal olduğundan te'vili vaciptir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile lâtif; dört veçhile bu âyette te'vil olunmuştur: Birincisi; hayvanâtı ve şâir ecsâmı birbirine benzemeyen zerre misali eczadan terkibinde Vacip Tealâ'mn san'atı latif demektir. İkincisi; Vacip Tealâ'ran kullarına in'âm ve ihsanı ve atûfet ve merhameti latif demektir. Üçüncüsü; Allahü Tealâ kullarının tââtı üzerine sena ve sevap vermek ve mahiyetlerine tevbeyle emretmek muti' olsun, âsî olsun, kullarından merhametini kat' etmediği cihetle latif demektir. Dördüncüsü; istihkaklarının fevkinde in'âm etmek ve kudretlerinin fevkinde teklif etmemekle lutfedici demektir.

Enam 6:104

Vacip Tealâ Sâniin vücuduna, kudretine, vahdaniyetine delillerini beyan ettiği gibi rusül-ü kiramın davetine icabetin vacip olduğunu dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; ey müşrikler! İ'tizara mecaliniz kalmadı. Zira; Râbbi-nizden size hakkı görüp idrak edeceğiniz deliller geldi. Hakkı görür tebaiyet ederseniz, menfaati kendinize râcidir. Eğer görmez kör kalırsanız mazarratı size aittir. Sülük etmeye şâyân olan ve olmayan tariklar tamamıyla inkişaf etti, ftizar kapılan kapandı. Ben sizi doğru yola duhûlünüze cebre vekil ve kefil değilim demekle kâfirlere hakikat-ı hali beyan et. Çünkü; resul üzerine vacip olan din-i hakka davet ve âyât-ı beyyinâtı tebliğdir. Ümmet üzerine vacip olan da davete icabet ve teklif ettiği dini kabul etmektir. Bu âyette ebsârla murad; ilim ve amyile murad; cehildir. Şu halde abdin iki cihetten birini ihtiyara muktedir olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü iki cihetten hangisini ihtiyar ederse ona göre cezaya nail olacağı beyan olunmuştuV. Binaenaleyh; istediği ciheti ihtiyar.etmek abdin vazifesidir. İstediğini ihtiyar eder ve ihtiyarına göre ceza görür.

Enam 6:105

Vacip Tealâ ilahiyata müteallik mebâhisi beyan ettiği gibi nübüvveti ispata mütallik olan mebâhisi dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Cenab-ı Hakkın âyetleri beyan buyurması bazı. kavmin şekaavetine sebep oldu ve Resulullah'a «Sen bunu başkasından öğrendin, bize kelâmullah diyerek dinletmek istersin» demekle mukaabele ettiler. Bazı kavmin saadetine sebep olup iman ettiklerine işaret için Vacip Tealâ âlim olan kavm için Kur'ân'ı beyan ettiğini zikir buyurmuştur. Bu kelâmı irad eden ehl-i Mekke olduğu ve bu kelâmı söylemelerine sebep ise Mekke'de Rum milletinden esir (Yesâr) ve (Hayr) isminde iki köle mevcut olduğundan Resulullahın esatiri evvelini onlardan taallümle lisan-ı Arabiye tahvil edip kendilerine tebliğ ettiği yollu iftirada bulunmak istedikleri (İbn4 Abbaş) Hazretlerinden mervidir.

Enam 6:106

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah'a iftiralarını beyan ettiği gibi kâfirlerin iftiralarından, futûr etmeyip vahyolunan Kur'ân'a ittiba lâzım olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Kıtal âyeti gelince onlarla mukaatele eder, kılıçla imana davet edersin. İman ederlerse o zaman nefislerini muhafaza etmiş olurlar. Eğer iman etmezlerse Allah'ın nusreti sizinle beraberdir. Binaenaleyh; şimdilik onların fena sözlerine ve iftiralarına mübâlât etme, terket onları şirkle- riyle beraber. Çünkü; cezası onlara aittir. cümlesi ehl-i şirki tehdid etmektir. Yâni «Habibim! Onlar söz dinlemeyince terket onları hallerine bakalım ne yapacaklar?» demektir. Yoksa «Tebliğden vazgeç^ demek değildir, Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyetten maksad; Resulullah'm kalbini takviye ve hüznünü izale ve emr-i tebliğine bütün zahmetlere rağmen devamının lüzumunu iş'ârdır. Müşriklerden i'raz etmesini emir; o zamana mahsus olduğundan daima i'râzmı iş'ar etmediği gibi âyetin kıtal âyetiyle mensuh olmasını dahi icab etmez. Çünkü; âyetin nazil olduğu zaman i'raz etmekten her zaman i'raz etmek lâzım gelmez. Binaenaleyh; Resulullah onları davetten hiçbir zaman hâlî kalmamıştır. Ma'budun bilhak olmayıp ancak zat-ı ülûhiyeti olduğunu beyan etmek; emrine itaatin vücubunu ve tekâliften i'razm caiz olmadığını iş'âr etmektir.

Enam 6:107

Vacip Tealâ Resulullah'ı tesliye etmek üzere buyuruyor. Zira; senin vazifen doğru yolu onlara bildirmektir. Eğer kabul ederlerse menfaati ve kabul etmezlerse mazarratı onlara aittir. Binaenaleyh; kabul etmediklerine senin için esef etmek lâzım değildir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; kâfirlerin Re-sulullah'a «Sen Kur'ân'ı nâstan tederrüs ve müzâkere ettin ve onun neticesini taraf-ı ilâhiden geldi diyeerk bize tebliğ edip kandırmak istiyorsun» demelerine cevâb-ı ahardır.. Yani «Ey Resul-ü $krem! Sen şu kâfirlerin sefâhatlarma iltifat etme ve onların küfürleri sana sıklet vermesin. Eğer biz onlardan küfrü izâle etmek murad etseydik izâle ederdik. Lâkin onları halleri üzere terk ettik. Binaenaleyh; onların kelimeleri ve senin hakkında lâyık olmadık şeyleri isnadlarıyla kalbin meşgul olmasın. Zira; sen onlarm vekili ve kefili değilsin, belki senin vazifen; onlara doğru yolu göstermektir. Onlar kabul ederlerse menfaati kendilerine aittir. Eğer kabul etmezlerse mazarratı yine kendilerine aittir. Binaenaleyh; tebliğ vazifesini ifa ettikten sonra senin için keder yoktur. Hulâsa bu âyet;, üç hükmü hâvidir: Birincisi; Allahü Tealâ onların şirketmemelerini murad etmiş olsaydı, onların şir-ketmeyecekleridir. Lâkin onlar iradelerini şirke sarfettiklerinden Allahü Tealâ şirklerini halk etmiştir. İkincisi; Resulul-lah'ın onları her hususta hıfzedici olmamasıdır. Üçüncüsü; Resulullah'm onlar üzerine musallat olmamasıdır.

Enam 6:108

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah'a «Sen Kur'ân'ı tederrüs ettin. Taraf-ı ilâhiden gelmiş bir kelâm değildir» demeleri üzerine Resulullah'a onların nâlâyık kelâmlarına mahzun olmamasını tavsiye ettikten sonra onların kelâmlarına hiddet ederek ma'budlarına sövüp Cenab-ı Hakka sövmelerine sebep olmamasını tavsiye etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razfnin beyanı veçhile âyetin zâüiri putlara sebbet-mekten nehyise de hakikatta Allahü Tealâ'ya sebbetmekten nehiy-dir. Zira putlara sebbetmek; kâfirlerin Allahü Tealâ'ya sebbetme-sine sebep olur. Birşeyin sebebinden menetmek hakikatta müsebbibinden nehyetmektir. Binaenaleyh; «Putlara sebbile Allahü Tealâ'ya sebbe sebep olmayın» demektir. Putları zemmetmek usulü ibadettense de bu ibadete sa'yetmek Cenab-ı Hakka sebbetmek gibi hatar-ı azîme sebep olduğundan zararan cem'i olsa ahaffını ihtiyar etmek kaaidesine tevfikan putlara sebbetmekten nehyo-lunmuştur ki, - mefâsidi defetmek menâfii celbetmekten evlâdır. Müşrikler her ne kadar şirketseler de Allahü Tealâ'nın vücudunu ikrar ettikleri halde sebbetmeleri; bilmukabele hiddet üzere bu sefâheti irtikâb ederler yahut ashab-ı kiram putlara sebbedince onlar da bilmukaabele Resulullah'a sebbederlerdi ki, Resulullah'a sebLetmek Allahü Tealâ'ya sebbetmekten addolunmuştur. Yahut cühelâ-yı Arap Resululiah'ı risalet iddiasına sevk eden şeyin şeytan olduğunu itikad ettiklerinden, şeytan'a haşa Resulullah'ın Allah'ı derler ve ona sebbederlerdi Bir kimsenin hasmı her ne kadar elfâz-ı galîza ve şütûme istimal ederse, onun kelâmı mecrasına carî olan elfâzı istimal lâyık olmadığını yani fena elfâzla mukaabele etmek ve bu misilli sefâheti irtikâba sebep olmak caiz olmadığına âyette tenbih vardır ve lisanımızda «Söyleme, söyletme» ve «Taş atma necasete, sıçramasın sana» denir. Emribilmaruf; bazı münkerâtı irtikâba müeddî ve kezâlik münkerâttan nehyetmek daha şedîd münkerâta sebep olursa, her ikisini de terketmek lâzım olduğuna âyet-i celile delâlet eder. Zira; putlara sebbetmek kâfirleri münkerâttan nehyolduğu halde onların mukaddessâta sebbetmelerine sebep olursa Cenab-ı Hak, seb-betmekten menetmiştir. Âyette her ümmete a'malini tezeyyünün manâsı; işlemeye mühlet verip müsaade etmek ve şeytan'tn onların sû-u a'malini tezyin etmesine müsaade eylemek ve herkes islediği amelini beğenmektir. Çünkü; beğenmese hiç kimse beğenmediği şeyi birrıza işlemez. Her kim ki, birrıza her ne işlerse onun itikaadmda o amel güzeldir. Binaenaleyh; çirkin amelleri işleyen kimselere şeytan o ameli güzel gösterir ve o da Seve seve işler. Ayetin sebeb-i nüzulü; müminlerin putlara sebbedip, müşriklerin de Cenab-ı Hakka sebbetmekle mukaabele etmeleridir; Yahut Ebû Tâlib'in maraz-ı mevtinde Kureyş'in rüesâsının Ebû Tâlib'e Resulullah'ın putlarına sebbetmemesini tavsiye etmesini Ebû Tâ-lip'ten rica etmeleri üzerine, Ebû Talip Resulullah'a putlara sebbetmemesini söylediğinde, Resulullah'ın onları tevhide davet etmesi üzerine Kureyş'in hiddetle fena sözlerde bulunmaları sebep olduğu mervidir. Hulâsa; müşriklerin putlarına sebbetmek, onların Allah'a sebbetmelerine sebep olduğuna binaen sebbolacak yerde puta sebbetmek caiz olmadığı ve her ümmete şayan vasıtasıyla amellerinin tezyin olunduğu ve her ümmetin mercii Rabbi Tealâ'nın huzuru olduğu ve Allahü Tealâ'nın onlara amellerini haber vereceği ve fenalığa sebep olacak işi işlemek caiz olmadığı bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.

Enam 6:109

Vacip Tealâ kâfirlerin bazı şüphelerini beyan edip cevap verdikten sonra, diğer şüphelerini beyanla cevap vermek üzere buyuruyor. Yani; her ne kadar âyet gelse, iman edeceklerine dair yemin etseler de onlar iman etmezler. Size ne gibi sebep bildirdi onların iman edeceklerini de, imanlarını ümid edersiniz. Ben bilirim ki, onlar âyet gelse de iman etmezler ve lâkin siz bilmezsiniz. Zira; onlar adem-i imana iradelerini sarfedeceklerine bizim ilmimiz taallûk etti. Binaenaleyh; istedikleri mucize gelse dahi iman etmezler. şiddet ve envâ'-ı te'kid ile yemin etmektir. Çünkü; Kureyş kabilesi Kur'ân'ın mucize olduğuna kanaat etmeyerek, Kur'ân'm haricinde birtakım mucizeler taleb ettiler ve âyette beyan olunduğu veçhile «Eğer bizim istediğimiz mucize gelirse Muhammed (S.A.) in nebi olduğunu bilir ve mucizesine iman ederiz» dediler ve şiddetle yemin ettiler. Lâkin yeminlerinin sahte olduğunu beyan için bu âyet nazil olmuştur. Fakat her ne kadar yemin etseler de Vacip Tealâ iman etmeyeceklerini bildiği için onların istedikleri mucizeyi halketmedi ve resulüne «Mucize; Allah'ın yed-i kudretinde olduğunu ve mucize halketmek Allahü Tealâ'ya mahsus olup, kendi kudreti tahtında olmadığı» nı beyan buyurmasını emretti ve Resulullah da emri ilâhi veçhüzere beyan buyurmuştur. Çünkü; Allahü Tealâ onlara mucize gelse dahi iman etmeyeceklerini sarahaten beyan etmiştir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile cümlesinde bulunan lâfzı istif}ıam-ı inkârıdır ve 'da bulunan lâfzı kesirle kıraat olunduğuna nazaran iptidâ-yı kelâmdır ve hitap; müminleredir. Çünkü; kâfirler «Âyet gelse iman ederiz» diyerek yemin ettiklerinden ehl-i iman müşriklerin imanına tama' ederek Resulullah'a «Yâ Resulallah! Rabbimize duâ etsen de âyet gelse, bunlar da iman etseler, şevket-i islâmiye te-zayüd eder» demişlerdi. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. lâfzı fetha ile kıraat olunduğunda kelâmda mukadder vardır ki takdirindedir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yahut 'de bulunan lâfzı manâ-yı nefyi müfîd değildir. Şu-haİde kelâm nefiy suretinde ispattır. Buna nazaran manâ-yı nazım :.

Enam 6:110

demektir. Vacip Tealâ kâfirlerin âyet gelse dahi iman etmeyeceklerini beyan ettiği gibi imana salih kalpleri ve âsârı müşahedeye sâlih gözleri olmadığını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler iman etmezler. Zira; onlar taklide ve imandan i'raza münhemik olup irade-i cüz'iyelerini küfre. sarf ettiklerinden dolayı kalplerini hakkı kabulden ve gözlerini hakka delâlet eden âyetleri müşahede etmekten tağyir ederiz. Binaenaleyh; evvelki âyetleri gördüklerinde iman etmedikleri gibi ikinci bir âyet gelse dahi iman etmezler ve biz onları isyanlarında mütehayyir oldukları halde terkederiz. Çünkü; temerrüd ve inatlarından vazgeçmezler ve iman cihetine meyletmezler. Binaenaleyh; onlar nazar-ı ibret ve istidlalle âyetleri düşünmezler ki, kalbleri hakkı idrak etsin ve gözleri görsün.

Enam 6:111

Vacip Tealâ kâfirlerin iman etmeyeceklerini icmâlen beyandan sonra adem-i imanlarını tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; kafirlere istedikleri veçhüzre biz semâdan melekleri indirsek, senin nübüvvetine melekler şehâdet etseler ve arzuları üzerine ölüleri diriltsek mevtalar onlara tekellüm etseler ve senin hakkaa nebi olduğunu tasdik ve herşeyi onlar üzerine kefil ve on-Zarı irşada taahhüd eder oldukları halde cenı'etsek onlar da seninle beraber irşada çalışsalar, küfrüzre ısrar eden kâfirler seni tasdik ve iman eder olmadılar. Hiç bir vakitte iman etmezler, illâ imanlarına meşiyet-i ilâhiye taallûk ettiği zaman iman ederler ve lâkin nâsın ekserisi Allah'ın kaza ve kaderini bilmez cahillerdir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyet-i celile kâfirlerin «Resulullah üzerine ikinci bir mucize gelse iman ederiz» dediklerine cevap olduğu gibi kâfirleri tekzip ve istedikleri âyet gelse dahi iman etmeyeceklerinden âyetin gelmesinde fayda olmadığını beyan etmiştir. Çünkü; imana meyledenlere mucize-i vahide kâfidir. Evvelki mucizeyi kâfi görmeyenlere, ikinci bir mucize gelse dahi kâfi görmezler, üçüncü ve dördüncüsünü de talepten hâli kalmazlar ve bu hâl ilâgayrınnihaye devam edeceğinden nübüvvet kapısı kapan-, mak icab eder. suret-i alâniyede herşeyi cem' etsek demektir. Yahut kefalet manâsına olan kabilin cem'idir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Çünkü; imana meyledip iradelerini sar-fetmek yok ki, onlara mucize gelmek ve söz söylemek ve şehadet etmek te'sir etsin. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile küfür ve imanın cümlesinin meşiyet-i ilâhiyeyle olduğuna âyet delâlet eder. Zira; irade-i ilâhiyeden hariç birşey yoktur. Şu kadar ki, abid iradesini küfre sarfeder, Allahü Tealâ da murad buyurur ve kezâlik imana sarfeder, Allahü Tealâ da imanını irade eder. Binaenaleyh; imana muvaffak olur. Âyet-i celile ehl-i Mekke'den Kur'ân'ı ve Resulullah'ı istihza edenler haklarında nazil olduğu Fahr-i Razi ve Hâzin'iri beyanları cümlesindendir. Çünkü; Kureyş'in süfehâsı Resulullah'a alâtari-kil'istihzâ «Melekler gelse nübüvvetine şehadet etseler de biz de iman etsek» veyahut «Babalarımızı ihya etsen de söylediğin sözlerin hak veya batıl olduğunu onlardan sual etsek» demeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile «Ekserisi cahillerdir» demek; «Onlara her istedikleri âyetler gelmiş olsa iman etmeyeceklerini bilmezler. Binaenaleyh; iman edeceklerine yemin ederler» demektir. Yahut «Müminlerden ekserisi onların iman etmeyeceklerini bilmediklerinden kâfirlerin imanlarına tamam ederler» demektir.

Enam 6:112

Vacip Tealâ Resulullah'm kavminin ahvalini beyan ettiği gibi her nebi için bir takım düşmanlar bulunduğunu dahi beyanla habibini tesliye etmek üzere buyuruyor. Bu âyet-i celile Resulullah'ı tesliyedir. Yani «Seni birtakım düşmanlarla müptelâ "kıldığımız gibi senden evvel geçen enbiya biraderlerini dahi ins ü cinnin mütemerrid ve âsîleriyle müptelâ kıldık. Şu halde düşmanla müptelâ olmak sana mahsus bir hâl değildir. Binaenaleyh; mahzun olma» demektir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile kâfirlerin enbiyaya adavetleri Allah'ın halketmesiyledir. İns ü cinnin şeytanlarıyla murad; âsîleri ve mütemerridleridir. Şeytan'm habîs olanları insanın habîs olanlarına vesvese eder ve ehl-i imana kendi musallat olduğu gibi insanın mütemerrid olanlarını dahi musallat kılar ve insanın şey-tan'ı cinnin şeytan'mdan daha eşed olduğu Resulullahtan mervi-dir. Çünkü; insanın mütemerrid olanları diğer insanlarla açıktan ülfet ve ünsiyet ettiğinden şeytan'dan daha ziyade iğfale müsaittir. Binaenaleyh; her zaman fena fikirde ve din aleyhinde olanların birtakım sâdedil kimseleri idlâl ettikleri görülmektedir ve bu misilli kimselerin efâli şeytan'm ef'âline müşabih olduğundan onlara da şeytan denilmiştir. Yahut §eyâtînle murad; İblis'in evlâdıdır. Fakat İblis'in evlâtları iki kısım olup bir kısmı insanları, diğer kısmi da cinleri iğfale me'mur olduklarından âyette ins ü cinnin şeytanları denmiştir. Şu ihtimale nazaran şeytan; cinne mugaayir bir nevidir. İnsanları iğfale sa'yettiği gibi cinleri iğfale dahi sa'yederler. Bu âyette vahyle murad; vesvese ve sür'atla te'sir eden ima ve işarettir. Zuhruf ; .dışyüzü güzel, iç yüzü çirkin ve batıl manasınadır. Gurur; aldatmaktır. Buna nazaran ma-nâ-yt nazıxfi -" … demektir. Binaenaleyh; şeytan'ın iğ-fâliyle insan ânı olarak bir fenalık yapar ki, ölünceye kadar nedamet eder, fakat nedamet fayda etmez.

Enam 6:113

Vacip Tealâ şeytan'ın iğfalinin hikmetini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; biz her nebiye düşman halkettik ve insanları iğfal için ins ü cinnin şeytanlarına kudret verdik ki, âhirete iman etmeyen kâfirlerin kalpleri şeytanların gurur ve iftiralarına meyletsinler ve dışı yaldızlı içi ağulu olan sözlere kendi nefisleri için razı olsunlar ve kesbetmekte oldukları akaaid-i bâtıla ve a'mâl-ı fâsideleri kesbetsinler ki, sû'-u ihtiyarları sebebiyle cezalarını görsünler de şeytan'ın vesvesesine aklananlarla aldanmayanların beyinleri fark ve temyiz olunsun ve aldananlar azap görsünler ve aldanmayanlar ecr ü mesûbât alsınlar. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile âhirete iman; envâ'-i hayrata bâdı ve sebep olduğuna ve âhirete adem-i iman; bâtıl sözleri kabul ve şehevât-ı nefsâniyeye tebaiyeti icab ettiğine işaret için iman vacip olan şeylerden yalnız âhirete iman etmedikleri tasrih buyurulmuştur. Çünkü; âhirete iman etmeyen kimsenin himmeti hemen dünyaya ve şehevâtına meyletmek olduğundan efâl-i ha-bîsenin hiçbirisinden çekinmez ve aklına ne- gelirse işler. Zira âhi-ret korkusu yoktur. Ahvâl-i bâtılayı dinlemeye razı oldukları için kemâl-i arzu ve iştihâ ile işler ve kabâyihi mezâyâ-yı insaniyeden addetmekten çekinmediği gibi irtikâb ettiği cinâyâtı makaa-mı iftiharda serd ü beyan eder hiç kimseden perva etmez, Amma âhirete iman ederi kimse akıbet umuru ve âhirette olacak ahvâli bildiği için akvâl-i batılaya asla meyletmez. Çünk'ı; cezasından korkar. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet; âlim olan bünye-i insaniye olmayıp, ilim kendisiyle kaaim olan eczasından bir cüz' olduğuna delâlet eder. Zira; insanın eczasından bâtıl söze meyleden yalnız ilim, kendisiyle kaaim olan kalp olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Çünkü ef'ide ; fuâdın. cem'i-dir. Fuâd ise; kalp manâsına olduğundan bâtılı dinleyecek ve bâtıla meyledecek kalp olduğu beyan olunmuştur ve dimağ da kalbin âlâtmdandır.

Enam 6:114

Vacip Tealâ kâfirlerin istedikleri mucizenin maaziyâdetin hâsıl olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; şeytari'ın müzahrefâtına. meyledeyim de beynimizde hükmedecek Allah'ın gayrı bir hakem mi arayayım? Halbuki Al-lahü Tealâ ahkâmı tamamıyla beyan eder mufassal olarak size Kur'ân-ı Azîmüşşan gibi hakla bâtıl beynini tefrik eder kitabı inzal buyurdu. Şol kimseler ki, biz onlara Tevrat ve İncil gibi kitap verdik. Onlar Kur'ân'm hakka nıukaarin olarak Rabbin Tealâ tarafından nazil olduğunu bilirler. Hâl böyle olunca onların Kur'ân'm hak olduğunu bildiklerinde asla şek ve tereddüd edicilerden olma. Zira; biz sana onların bildiklerini beyan ettik ki, sen tereddüd et-meyesin. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette hakem hâkim manâsına olup belki hakem; hâkimden daha kuvvetli manâya delâlet eder. Bu âyette Vacip Tealâ resulünün risaletini iki cihetle İspat etmiştir: Birincisi; Kur'ân gibi evvelin^ ve âhirinin ulûmunu cami' bir kitapla mümtaz olmasıdır. İkincisi; Tevrat ve İncil gibi kütüb-ü sabıkanın risalet-i nebevîyeye delâletleri vasıtasıyla ehl-i kitabın risalet-i neb'evîyeye vakıf olmalarıdır. Şu halde onların hasedlerinden nâşî inkârları bilmediklerinden değildir. Çünkü; bildiği şeyi taassubundan ve hasedinden nâşî inkâr etmek, ekseri insanlarda her zaman müşahede olunmaktadır ve ehl-i kitabın inkârları da bu kabildendir. hitabı zahirde Resulullah'a ise de hakikatta üm-metinedir. Yahut ümmetin her ferdinedir. Yahut «Ehl-i k' abın Rabbin Tealâ tarafından nazil olduğunu bildiklerinde şekketme» demektir. Cenabri Hak Resulullah üzerine Kur'ân'ı inzal etmekle nübüvvetin sıhhatma hükm-ü kat'î ile hükmettiğinden nübüvvetin sıhhatini ispat için diğer mucizeye ihtiyaç yoktur. Çünkü; Resulul-lah'ın nübüvvetini ispatta Kur'ân kâfi ve vâfidir. Binaenaleyh; Kur'ân'a kanaat etmeyen hiçbir mucizeye kanaat etmez ki, Kur*-ân'dan başka mucize gelsin.

Enam 6:115

Vacip Tealâ Kur'ân'm sıdk-ı nübüvvete delâlet eder mucize yönünden kâfi olduğunu beyanettiği gibi Resulullah'm mucizesini nübüvvetini ispata kâfi olup, noksan olmadığını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Şu halde kâfirlerin nübüvvetini inkârlarından dolayı senin için esef yoktur. Zira; Cenab-ı Hak senin halini ve onların hallerini bilir ve herkesin haline göre muamele eder. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile kelime yle murad; Kur'-ân'dır. Zira Kur'ân; hak ve sâdık ve muciz olmakta kelime-i vahidedir. T ara ara olması yla murad; Resulullah'm nübüvvetinin sıdkına delâlet yönünden kâfi ve ilâyevmilkıyam mükellefinin muhtaç olduğu itikad ve amele müteallik mesâilin cümlesi üzerine müştemil olmasıdır. Kelimât-ı ilâhiyede yalan olmadığı cihetle de tamamdır. Zira kelâmda yalan; noksandır. AdiIle murad; ahkâmında zulüm olmamak ve haberinde vukuata mutabık olmaktır. Çünkü; Kur'ân'da hâsıl olan şey; ikidir : Birincisi; haber, ikincisi; tekâlife müteallik emrü nehiydir. Amma mükellef ister melek olsun, ister insan ve cin olsun, her sınıf hakkında varid olan emr ü nehyin cümlesi adalettir, hiçbir ferde zulüm yoktur. Haberler gerek zâtullah ve sıfâtullaha müteallik olsun, gerek ef'âl-i ilâhiye ve ahvâl-i âhirete müteallik olsun cümlesi sâdıktır, hiç birinde yalan yoktur. Kâfirlerin Kur'ân. hakkında şek ve şüpheleri Kur'ân'ın hakkaniyetine asla halel getirmez. Zira; kâfirlerin fena sözlerinin sıd-kı nübüvvete delâlet eden delâilin esasında asla tesiri olamaz. Zira; kelime-i ilâhiye tebdil ve tağyir -kabul etmez, kıyamete kadar tağyirden masundur.

Enam 6:116

Vacip Tealâ delâil-i kafiye ve kelime-i ilâhiye olan Kur'ânla nübüvvetin sıhhati sabit olduktan sonra keferenin sözlerine iltifat lâyık ve münâsip olmadığını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Eğer sen yeryüzünde olan kimselerin ekseriyetini teşkil eden câhil ve havâ-yı nefsine tebaiyet eden kâfirlerin zâtullah ve sıfâtullah ve ahkâm-ı şâire hakkında söyledikleri hezeyana ittiba ve itaat edersen onlar seni tarîk-ı hak olan tarîk-ı ilâhiden idlâl ederler. Zira; dâll olan kimse ancak dalâletle emreder. Çünkü; onlar ancak zanlarına tebaiyet ederler ve taklid ettikleri pederlerini hak üzre zannettiklerinden cehaletleri sebebiyle pederlerinin siyretine kanaat, zan ve tahminlerine ahkâmı binâ ederler ve ancak yalan söylerler. Zira; Allahü Tealâ'ya velet isnadı ve putları şerik ve itikad ve meyteyi helâl addetmeleri gibi birtakım evhâmâta ittiba ederler ve iftira alâllahtan çekinmezler ve senin Rabbin Tealâ tarîk-ı ilâhiden çıkanları ve tarîk-ı ilâhiye girmekle ihtida ederek kat'-ı mesafe edenleri herkesten ziyâde! bilir ve bu iki fırkanın hallerine göre ceza verir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette idlâlin taallûku; üçtür: Birincisi; zâtullah ve sıfâtullahta ikincisi; nübüvbet ve ahvâl-i âhirete müteallik usul-ü itikaadiyede, üçüncüsü; hill ü hürmete müteallik ahkâm-ı ilâhiyede olur. Zira kâfirler Resulullah'a ve müminlere mücadele ettiler ve «Size ne oluyor ki, kendinizin kestiğiniz ve öldürdüğünüz hayvanâtı ekleder de Allah'ın öldürdüğü meyteyi ekletmezsiniz?» diyerek ahkâm-ı ilâhiyeye müdahaleleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mer-yidir. Zira; havâ-yı nefse ittiba ve cehalet sâikasıyla, hakka bâtıl ve bâtıla hak demekten çekinmedikleri için Cenab-ı Hak onların sözlerine ittibadan nehyetmiştir. onlar hill ü hürmette ve pederlerini taklidde ittiba etmez, ancak zanna ittiba ederler. onlar söylemez, ancak Allahü Tealâ şunu helâl kıldı diğerini haram kıldı diyerek yalan söylerler demektir. Çünkü; zan ve tahmin üzere yalan söylenmektir. "Bunların ittiba ettikleri mezhepleri zan üzerine müesses ve seleflerini taklidden ibarettir. Binaenaleyh; itikadlarınm kat'iyetini iddialarında yalan söylerlere buyurmuştur. Hak zahir olup bâtıl beyan olunduktan sonra onların umurunu halika tefviz etmek lâzım olduğuna işaret için Vacip Tealâ dâll olanla mühtedî olanları bildiğini beyan etmiştir. Âyet-i celilede hitap; zahirde Resulullah'a ise de hakikatta ehl-i İslamadır. Şu halde insanlara lâzım olan daima havâ-yı hevesine ittiba eden fâsıklardan içtinab etmek olduğunu Cenab-ı Hak tavsiye buyurmuştur. Çünkü; havaya ittiba etmek her zaman insanı helake götürür ve fenayı intaç eder. Binaenaleyh; insan için gerek kendi havasına ve gerek gayrın havasına ittibadan hazer etmek ehem ve elzemdir.

Enam 6:117

Vacip Tealâ delâil-i kafiye ve kelime-i ilâhiye olan Kur'ânla nübüvvetin sıhhati sabit olduktan sonra keferenin sözlerine iltifat lâyık ve münâsip olmadığını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Eğer sen yeryüzünde olan kimselerin ekseriyetini teşkil eden câhil ve havâ-yı nefsine tebaiyet eden kâfirlerin zâtullah ve sıfâtullah ve ahkâm-ı şâire hakkında söyledikleri hezeyana ittiba ve itaat edersen onlar seni tarîk-ı hak olan tarîk-ı ilâhiden idlâl ederler. Zira; dâll olan kimse ancak dalâletle emreder. Çünkü; onlar ancak zanlarına tebaiyet ederler ve taklid ettikleri pederlerini hak üzre zannettiklerinden cehaletleri sebebiyle pederlerinin siyretine kanaat, zan ve tahminlerine ahkâmı binâ ederler ve ancak yalan söylerler. Zira; Allahü Tealâ'ya velet isnadı ve putları şerik ve itikad ve meyteyi helâl addetmeleri gibi birtakım evhâmâta ittiba ederler ve iftira alâllahtan çekinmezler ve senin Rabbin Tealâ tarîk-ı ilâhiden çıkanları ve tarîk-ı ilâhiye girmekle ihtida ederek kat'-ı mesafe edenleri herkesten ziyâde! bilir ve bu iki fırkanın hallerine göre ceza verir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette idlâlin taallûku; üçtür: Birincisi; zâtullah ve sıfâtullahta ikincisi; nübüvbet ve ahvâl-i âhirete müteallik usul-ü itikaadiyede, üçüncüsü; hill ü hürmete müteallik ahkâm-ı ilâhiyede olur. Zira kâfirler Resulullah'a ve müminlere mücadele ettiler ve «Size ne oluyor ki, kendinizin kestiğiniz ve öldürdüğünüz hayvanâtı ekleder de Allah'ın öldürdüğü meyteyi ekletmezsiniz?» diyerek ahkâm-ı ilâhiyeye müdahaleleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mer-yidir. Zira; havâ-yı nefse ittiba ve cehalet sâikasıyla, hakka bâtıl ve bâtıla hak demekten çekinmedikleri için Cenab-ı Hak onların sözlerine ittibadan nehyetmiştir. onlar hill ü hürmette ve pederlerini taklidde ittiba etmez, ancak zanna ittiba ederler. onlar söylemez, ancak Allahü Tealâ şunu helâl kıldı diğerini haram kıldı diyerek yalan söylerler demektir. Çünkü; zan ve tahmin üzere yalan söylenmektir. "Bunların ittiba ettikleri mezhepleri zan üzerine müesses ve seleflerini taklidden ibarettir. Binaenaleyh; itikadlarınm kat'iyetini iddialarında yalan söylerlere buyurmuştur. Hak zahir olup bâtıl beyan olunduktan sonra onların umurunu halika tefviz etmek lâzım olduğuna işaret için Vacip Tealâ dâll olanla mühtedî olanları bildiğini beyan etmiştir. Âyet-i celilede hitap; zahirde Resulullah'a ise de hakikatta ehl-i İslamadır. Şu halde insanlara lâzım olan daima havâ-yı hevesine ittiba eden fâsıklardan içtinab etmek olduğunu Cenab-ı Hak tavsiye buyurmuştur. Çünkü; havaya ittiba etmek her zaman insanı helake götürür ve fenayı intaç eder. Binaenaleyh; insan için gerek kendi havasına ve gerek gayrın havasına ittibadan hazer etmek ehem ve elzemdir.

Enam 6:118

Vacip Tealâ ahkâmda ehl-i havanın re'yine ve sözüne ittiba etmemek lâzım olduğunu beyandan sonra, ittiba etmeye şâyân olan şeyi emretmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ'mn size mubah kıldığı hayvânat-ı ehliye ve vahşiye ve kuşlardan yemek murad ettiğinizde eğer ahkâm-ı ilâhiyeye mümin iseniz onları zebhederken Allah'ın ismi zikrolu-nanları yiyin, yoksa Allah'ın gayrının ismi zikrolunarak kesilen şeyleri yemeyin. Bu âyette ekIİIe emir; ihâhe içindir, vücub için değildir. Hîn-i zebhinde besmele zikrolunan şeyi ekletmek mubahtır. Amma Allah'ın gayrının ismi zikrolunan veyahut kendi kendine helak olan hayvanın etini ekletmek caiz olmadığına işarettir. Zira birşeyle emir; o şeyin zıddmdan nehyi mutazammındır. Binaenaleyh; Allah'ın ismi zikrolunan şeyi yiyin demek; «Allah'ın ismi zikrolunmayan şeyi yemeyin» demektir. Binaenaleyh; müşriklerin kestikleri hayvanâtı yemek haramdır. Zira; onlar ibadet ettikleri putlarının isimlerini zikirle kestiklerinden haram kılınmıştır.

Enam 6:119

Vacip Tealâ ismullah zikrolunanlarm ekli mubah olduğunu beyandan sonra ekletmeyenleri tevbih etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ haram olan şeyleri diğer âyetlerde tafsil ettiğini ve haramın ekline zaruret messederse zaruret mündefi' olacak kadar ekletmek mubah olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü zaruret; haram olan şeyleri mubah kılar. Binaenaleyh; zaruretin her meselede istisna teşkil eder ayrı bir mevkii vardır. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile mücerret, taklitle umur-u dinde havâ-yı nefis üzre söz söylemenin haram olduğuna âyet delâlet eder.

Enam 6:120

Vacip Tealâ muharremâtı tafsil ettiğini beyandan sonra bil-külliye terki lâzım olan şeyi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; zahirî ve bâtınî günahları terketmek vaciptir. Zira; günah işleyecek kimseler işledikleri günahla cezalanacaklarından âkil olan kimsenin ceza icab eden şeyi terketmesi elbette ehem ve elzemdir. Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran günahı zâhirle murad; âzâ-yı cevârihten sudur eden günahtır. Bâl1nla murad; kalple olan günahtır. Binaenaleyh; zahir ve bâtın, hafî ve celî günahları terkle emir; bilumum günahları terkle emirdir. Yahut zdhirle murad; suret-i alâniyede vuku bulan zina, bâtınla murad; suret-i hafiyede vuku bulan zinadır, diyenler varsa da Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile esah olan umum-u muharremâta şâmildir. Zira; lâfzın umumu maâsînin envâ'ına şümulünü icab ettiğinden bazı muharremâta tahsisi iktizâ eder bir sebep olmadığından bazı günaha tahsis etmekte bir fayda yoktur. Zira; manâsına olduğu cihetle lâfz-ı âyet; insanların , kesbettikleri her günaha ceza olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; kalbe hutur edip işlemesine azm ü cezim tasmim ve tasavvur etmiş ve fiile çıkarmak için esbaba tevessül eylemiş ve lâkin fırsat bulamamış olduğu günahlardan mesul olacağına âyet delâlet eder. Amma kalbe hutur etmiş de işlemesine meyletmemiş ve esbabına tevessül de etmemiş olduğu hatırattan mes'ûl değildir. Zira; kalbe hutur eden hatırat, zarurî olup, ihtiyarî değildir.

Enam 6:121

Vacip Tealâ besmeleyle kesilen hayvanın eti helâl olduğunu beyandan sonra, besmele zikrolunmayamn haram olduğunu be-yanetmek üzere buyuruyor. Yani; hayvanâtı keseceğiniz zaman Allah'ın ismini zikredin. Kesildiğinde Allah'ın ismi zikrolunmayanı ekletmeyin. Zira Allah'ın ismi zifcrolunmayıp, Allah'ın gayrı putların ve sâirenin ismi zikrolunan şeyi ekletmek, muhakkak Allah'ın taatından çıkmaktır. Şeytanlar taât-ı ilâhiyeden huruç eden fâsık dostlarına vesvese ederler ki, o dostları sizinle mücadele etsinler. Eğer siz onlara itaat eder, sözlerini dinlerseniz.müşrik olursunuz. Zira; müşrikin itikadına dair olan sözüne inanan ve ittiba eden kimse elbette müşrik olur. Fahr-i Razi ve Nisâbûrî'de (İmam Atâ)'dan naklen beyan olunduğuna nazaran ismullah zikrolunmayan me'kûlât ye meşrubatın kâffesi haramdır. Zira; âyetin umumu cümlesine şâmildir. Sair fukaha «Âyet-i celile, zebholunan hayvana mahsustur. İsmül-lah zikrolunmaksızın kesilen hayvanın eti haramdır. Besmeleyi terki gerek amden ve gerek nisyanen olsun müsavidir» demişlerdir. (İbn-i Şîrîn) ile mütekellimînden bir taifenin ve İmam-ı Ma-lik'in mezhepleri budur. Amma İmam-j A'zam indinde eğer besmele amden terkolunursa haramdır. Nisyanen terkolunursa hal âldır. Zira' nisyan; indallah ma'füvdür. İmam-ı Şafiî indinde bu âyet-i celile, Allah'ın gayrı putların isimleri zikrolunarak zebho-lunanlara mahsus olduğundan Allah'ın gayrının ismi zikrolunma-yıp ismullah da zikrolunmamış olsa helâldir. İsmullahı terk; gerek amden ve gerek sehven olsun zararı yoktur. Yani müminin kestiği hayvanın eti mutlakaa Şafiî indinde helâldir. Kâfirlerin mücadelesi yle murad; âyetteki kelâmlarıdır. Zira onlar; ehl-i imana ta'nettiler ve dediler ki, «Siz kendi öldürdüğünüzü ekledersiniz de Allah'ın öldürdüğünü ekletmezsiniz, bu ise aklın hilâfınadır. Halbuki kelbin ve kuşların öldürdüklerini ekledersiniz» demeleridir. Şeyâtın le murad; İblis ve îblis'in askerleridir. Çünkü; onlar müşrikleri idlâl ve iğfal için vesvese ve ahkâm-ı şer'iyeye itiraza teşvik ederlerdi. Yahut Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile § ey atînle murad; Fâris mecûsîleridir. Çünkü; (İkrime)'-den naklolunduğuna nazaran meytenin hürmetine dair âyet nazil olunca Fâris mecûsîleri» ehl-i Mekke'ye mektup yazarak «Muham-med (S.A.) ve ashabı, Allah'ın öldürdüğünü yemezler de kendi öldürdüklerini ve av için besledikleri kelbin ve kuşların öldürdüklerini nasıl yerler?» demişlerdi. Ehl-i Mekke de onların mektubu üzerine Resulullah'a ve ashabına itiraz ettiler. Zira; ehl-i Mekke'nin Fâris ahalisiyle müşrik olmakta münâsebetleri olduğundan muhabere ve beyinlerinde mükâtebe cereyan eder ve mecûsîlerin sözlerine itimad ederlerdi. Çünkü; Binaenaleyh; müşrikler bu mektup üzerine derhal itiraza sür'at ettiler, mücadele ve muhasamaya koyuldular. Allah'ın haram kıldığıriı halâl ve halâl kıldığını, haram kılan kimse Allah'ın gayrı bir hâkim ispat etmiş olduğundan müşrik olacağını beyan için Vacip Tealâ «Eğer müşriklerin sözüne itaat eder de halâle haram ve harama halâl derseniz muhakkak müşrik olursunuz» buyurmuştur. Bu âyet dört hükmü' hâvidir : Birincisi; Allah'ın ismi amden terkolunarak kesilen hayvanın etinin haram, olmasıdır. İkincisi; besmelesiz kesilen hayvanın etini yemek fısk olmasıdır. Üçüncüsü; ehVi imanla mücadele etmek için şeytanların dostlarına fitne, fesad ve uesuese etmeleridir. Dördüncüsü; eğer an Vtikaadin bir kimse müşriklere itaat eder ve inanırsa müşrik olmasıdır.

Enam 6:122

Vacip Tealâ kâfirlerin din~i ilâhide müminlere mücadele ettiklerini beya'ndan sonra müminle kâfirin hallerini izah eder birer 'misal irad etmek üzere buyuruyor. Zira; iradelerini küfre sarfla irtikâb edince biz de onlara tezyin ederiz. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile âyet-i celile kâfirlere ita-attan müminleri tenfîr için sevkolunmuştur. Çünkü kâfirler; zulümât-ı cehil ve küfriçinde mütehayyir ve mütereddid gidecekleri tarîki bilmiyorlar, müminlerse nûr-u İslâmla münevver ve vahy-i ilâhîden müstefîd olduklarından gidecekleri tarîki biliyorlar. Elbette zulümât içinde olanlara iktida etmekten nûr-u imanla münevver olanlara iktidâ etmek evlâ ve ma'kuldür. Bu âyet-i celilenin (Ebucehil) ile Hz. (Hamza) hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; (Ebucehil)'in Resulullah'a bazı nâlâ-yık sözlerde bulunduğunu Hz. Hamza işitmiş ve henüz İslâm olmadığı halde Ebucehil'i dövmüş. Ebucehil «Görmedin mi Muham-med'in bizim ma'budlarımıza sebbettiğini?» deyince Hz. Hamza «Sizin ma'budlarımz sebbe lâyıktır» deyip İslâm olması üzerine, bu âyetin nazil olduğu mervidir. Fakat Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyette temsil; bilûmum mümin ve kâfirlere şâmildir. Zira; lâfzın umumunu bazı eşhasa tahsise hacet olmadığı gibi tahsisini icabeder bir mucip dahi yoktur. Binaenaleyh; umuma şâmildir.

Enam 6:123

Vacip Tealâ, müminle kâfirin hallerini birer misâlle izah ettikten sonra her karyede kâfir ve zâlim olanlar karyenin büyükleri olduğunu beyanetmek üzerebuyuruyor. Halbuki er ve geç kazdıkları kuyuya kendileri düşerler. Ekâbir kendi riyasetlerini muhafaza için her nebinin zamanında küfrüzre ısrar ettikleri ve gadr ü mekre iktidarlarından dolayı nâsı iğfal ettikleri bu âyetle sabittir. Ebâtılı tervice sa'y ve ahlâh-ı zemîmeyi irtikâb edenlerin ekseriyetle maldar olanlar olduğu Fahr-i Razi'nin cümle-i beyânâtmdandır. Çünkü; mal bazı kimse hakkında nimet olursa da ekseri kimseler hakkında nikmet ve senimi katildir. Zira; malını maâsîye sarfetmesiyle onun malı kendi hakkında mühliktir. Kureyş'in mekr ü hilesi; Mekke'nin etrafmdan gelen dört yol üzerine dört kimse oturturlar, onlar hariçten gelenlere Resulul-lah'ı zemmeder hâşâ «Sâhirdir, kezzâbdır, kâhindir» demekle halkı Resulullah'a imandan menetmek isterlerdi. Lâkin bu sa'yları se-meredâr oldu mu? Hayır! Belki bilâkis halkın Resulullah'a muhabbetlerini tezyid ettiğinden aleyhlerine zuhur edecek neticelerin mukaddematı oldu ve akıbet hileleri kendi ayaklarma dolaştı. Binaenaleyh; âlemde her hilekârın hilesinin neticesi böyle zuhur ettiğine âyet delâlet eder.

Enam 6:124

Vacip Tealâ kâfirlerin mekrini beyandan sonra kemâl-i hased ve nifaklarını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; rusül-ü kiram tarafından kâfirlere bir mucize geldiğinde «Bize bu mucizenin misli gelmeyince iman etmeyiz» demekle kendilerinde nübüvvete lâyık bir mertebe gördüklerini beyan ederler. Halbuki Allahü Tealâ risaleti vaz'edeceği ve resul kılacağı kimseyi onlardan çlaha iyi bilir. Şu halde rusül-ü kiramla kendilerinde müsavat iddiasına kalkışan mücrimlere yakında dünyada zili ü hakaaret Ve âhirette hileleri sebebiyle azab-ı şedîd isabet eder. Bu âyet-i celile; her nebinin karyesinde bulunan mücrimlerin resullerine kemâl-i hased ve nifaklarını beyan eder. Hatta âyette beyan olunduğu veçhile Mekke ahalisinden bir kısmı risalet ve nübüvvet talebine kalkıştılar. Çünkü; (Velid b. Muğiyre) Re-sulullah'a «Eğer nübüvvet hak olsaydı bana gelirdi Zira ben; yaşta senden büyüğüm ve malım da seninkinden çoktur ve etbâ' ü a'vânım ziyade olduğundan nübüvvete elyakım» demesi üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Ekseri Kureyş kendilerinde gördükleri azamet ve gurur sai-kasıyla risaleti kendilerine lâyık görerek «Biz beşeriyyette Mu-hammed (S.A.) e müsaviyiz ve mal ü câh, mansıb ve itibar-ı hariciyede ondan ziyadeyiz. Binaenaleyh; eğer onun dediği gibi beşere risalet gelse bize gelmek lâzımdı. Madem ki, bize gelmedi, risaletin aslı yok ve davası yalandır. Şu halde resullere verilen mansıb bize de verilirse iman ederiz, verilmezse iman etmeyiz» dediler. Cenab-ı Hak bu davalarını reddetti ve buyurdu ki, «Allahü Tealâ risaleti i'tâ edeceği mahalli ve risâlete ehil ve elyak olan kimseyi bilir ve risâlete kendilerini ehil addederek azametfürûş-luk edenlere yakında azametlerine ceza olarak zili ü hakaaret ve şâir cinayetlerine mukaabil azab-ı şedîd isabet eder». Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile nüfus-u beşeriye mahiyette mü-sâvî olduğu halde bazısına mertebe-i nübüvvetin bahşolunması mücerret ihsan-ı ilâhidir, nefsin kisbiyle değildir. Maahâzâ mertebe-i nübüvvete nail olan zat-ı şerifin, hile, gadir, zulüm ve hased gibi ahlâk-ı zemîmeden beri olması lâzım olduğuna işaret için Vacip Tealâ risâlete ehil olanları bildiğini beyan buyurmakla kendilerinde ehliyet gören kâfirlerin risâlete ehil olmadıklarını beyan etmiştir. Sevap; ta'zîm ve menfaatla hâsıl olduğu gibi azabın da ihanet ve zararla hâsıl olacağını beyan zımnında şu ahlâkı zemîmeyle muttasıl, cürüm ve cinayeti mürtekip olanlara evvelâ ihanet ve saniyen azab-ı şedîd olan zarar-ı azîm isabet edeceğini beyan buyurmuştur. Çünkü azap; ayn-ı zarar olduğu gibi zili ü hakaret ve ihaneti dahi müstelzimdir. Binaenaleyh insan; kendinin lâyık olduğu mertebenin fevkinde bir mertebe talebinde bulunması had-sizlik ve Cenab-ı Hakkın kendine vermiş olduğu nimete razı olmadığını iş'âr ettiğinden taraf-ı ilâhiden her zaman zili ü hakaarete maruz olduğu görülmektedir.

Enam 6:125

Vacip Tealâ günahkâr olanların zili ü hakaarete dûçâr olacaklarım beyandan sonra hidayetini emrettiği kimsenin kalbine inşirah verdiğini ve idlâlini murad ettiği kimsenin kalbini tazyik et* tiğini beyanetmek üzere buyuruyor, Yani; hidayet ve dalâlet abdin iracjesini sarfı ve Allah'ın hal-ketmesiyledir. Binaenaleyh; bir kimseyi Allahü Tealâ tevhidine îsâl ve Cennetine ithalini murad ederse o kimsenin kaalbini iman ve İslâm için tevsi' ve hakkı kabule hâzır ve imanın duhûlüne mevânidden salim kılar ki, o kimse imanı kabul etmekte asla güçlük çekmez. Amma bir kimse ki, 'Allahü Tealâ onun idlâlini murad ederse kalbini daraltır, hakkı kabul edecek kapılan kapatır, imanı kabul onun için müşkül olur. Keenne semâya çıkacak gibi ıztırab içinde kalır. Yani; kudretinin haricinde olan bir şeyi vücuda getirmek için çalışır gibi bir müzayaka içinde kalır. İşte şu kimsenin kalbi daralıp hakkı kabulden uzak olduğu gibi iman etmeyen kimseler üzerine Allahü Tealâ şeytan gibi şerr-i mahız olan ve asla hayrı olmayan şeyleri musallat kılar ki, dünyada beyhude birtakım sıkıntılar ve âhirette şiddetli azap içinde kaldığından dünyada ve âhirette rezîl ve rüsvâ olur ve hayatından fayda görmek şöyle dursun zarar-ı mahza dûçâr olur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette İslâm için kalbin inşirahıy la murad; ragbet-i tâmme hâsıl olmak' tır. Çünkü; birşeyin akıbetinden menfaati çok ve hayrı zâid ve ticâreti zahir olursa, insan ona şiddetle meyleder, rağbet ve arzusu kuvvet bulur ve kalbi mutmain olur, rahat eder. Allaluı Tealâ'nın hidayetini murad ettiği kimsenin kalbini tevsi' etmesiyle murad; tarîk-i hakkı teshil ve imam müyesser kilmasıyla kalbinin nûrlanmasıdır. Ricisle murad; Şeytan'dır. Çünkü; iman etmeyenler üzerine şeytan musallattır. Yahut ricisle murad; asla hayır olmayan şeydir. Çünkü; iman etmeyenler hayırsız şeylere müptelâ olurlar. Yahut ricisle murad; dünyada lanet ve âhirette azaptır. Binaenaleyh; iman etmeyenler dünyada zelil ve âhirette muazzep olurlar. Bu âyet nazil olduğunda Resulullah'tan kalbin şerholunma-sından sual olunmuş. Cevaben «İman bir nurdur. Müminin kalbine Allahü Tealâ vaz' eder, kalbi genişler ve münşerih olur» bu-yurunca ashabı tarafından «Buna alâmet var mıdır?» denilince Resulullah «Evet! Dâr-ı âhirete întişâb etmek ve dâr-ı dünyadan uzak olmak» yani «Her ümidini dünyaya bağlamamak ve ölüm gelmezden evvel ölüme istidad tahsil etmek de buna alâmettir» buyurduğu (İbn-i Mes'ud) Hazretlerinden mervidir. Kâfirin, imanı kabulünde çekmiş olduğu güçlük, keenne semâya çıkacak gibi suûbetli olduğu beyan olundu ki, kâfire imanın kabulünü teklif; semâya çıkmasını teklif gibi demektir. Binaenaleyh; şer'-i şerife rapt-ı kalbetmeyenlerin ahkâm-ı şer'iye ile amel etmek ne kadar güçlerine geldiği ve bir hükm-ü şer'iyi kabul onlar için dünyada en zor bir iş olduğu görülmekle her zaman âyetin sırrı zuhur etmektedir.

Enam 6:126

Vacip Tealâ İslâm'ın tarîk-ı vâsi' olduğunu beyan ettiği gibi tarîk-ı müstakim olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyetleri tafsil etmek; bahisleri birbiri akabinde getirmek ve mesaili gerek itikaadiyât ve gerek ameliyatı tamamıyla tafsil etmektir ki, hiç kimsenin şüphesi kalmasın ve herkes nazar-ı insafla nazar edince hakkı görsün ve bihakkın ayn-ı irfanla tetkik edince müşkülâtı hallolunsun. Vacip Tealâ Din-i İslâm'ın ve ahkâm-ı Kur'ân'ın sırat-ı müs-takîm olduğunu beyandan sonra Kur'ân'a temessük edenlerin ecr-i azimlerini bildirmek için onlara (Darüsselâm) hazırlandığını beyan etmiştir. Binaenaleyh; bu âyette ehl-i imana vücûh-u adî-deyle teşrif ve ta'zîm vardır; Birincisi; darüsselâm olan cennetin onlara mahsus olmasıdır. İkincisi; selâmet onlar için Rableri indinde mahfuz olmasıdır. Üçüncüsü; Rab-lerinin onların velîsi olmasıdır. Zira; Cenab-ı Hakkın velayeti onların indallah mukarreb olmalarını müş'irdir ve abdiçin ind-i ilâhide kurbiyet kazanıp ulüvvü mertebeye nail olmaktan ziyade bir derece olamaz. Çünkü; her müminin gaye ve emeli takarrub ilâl-lahtır. Takarrub ilâllah da Kur'âri'la amel etmekle mümkün olduğundan Kur'ân'la âmil olan kimsenin umur-u din ve umur-u dünyada cemi' mesâlihine mütekeffil olduğunu ve hıfız, harâseti ma-ûnet, nusret ve envâ'-ı hayratı îsâle, cemi' âfât ve beliyyâtı defe kefil olduğunu Vacip Tealâ bu âyetle ihbar buyurmuştur. Allahü Tealâ'nın kullarına velayeti kullarının amel ve itaat-larmın devamı nispetinde olduğuna işaret için velayeti; amelleri sebebiyle olduğunu beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; abdiçin Ce-nab-ı Hakka ne kadar kurbiyet peyda etse ibadetini terketmek asla caiz olamaz. Çünkü; insanın tekâliften kurtulması üçşeyle olur: Sahavet, cinnet ve mevttir. Bu üçten başka hiçbir sebeple insan tekâlif-i ilâhiyeden kurtulamaz, velevki, nebi olsun. (Dârüsselâm), Selâm; Allah'ın ismidir. Dâr'ın selâm'a izafeti teşrif içindir. Cennet-i A'lâ; Allah'ın darı demektir. Cemi' âfât, beliyât, mihnet ve meşakkattan selâmet olduğuna işaret için Cennet'e Dârüsselâm denmiştir. Hulâsa; Din-i İslâm-tarîk-ı müstakim olduğu halde tarîk-ı ilâhî olduğu ve düşünmek şanından olan kavmiçin Cenab-ı Hakkın ahkam-ı şer'iyeye delâlet eden âyetlerini tafsil ettiği ve şeriatla amel edenler için (Dârüsselâm) isminde cennetin hazır ve herkesin ameline göre Allahü Tealâ onların velisi olduğu bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

Enam 6:127

Vacip Tealâ İslâm'ın tarîk-ı vâsi' olduğunu beyan ettiği gibi tarîk-ı müstakim olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyetleri tafsil etmek; bahisleri birbiri akabinde getirmek ve mesaili gerek itikaadiyât ve gerek ameliyatı tamamıyla tafsil etmektir ki, hiç kimsenin şüphesi kalmasın ve herkes nazar-ı insafla nazar edince hakkı görsün ve bihakkın ayn-ı irfanla tetkik edince müşkülâtı hallolunsun. Vacip Tealâ Din-i İslâm'ın ve ahkâm-ı Kur'ân'ın sırat-ı müs-takîm olduğunu beyandan sonra Kur'ân'a temessük edenlerin ecr-i azimlerini bildirmek için onlara (Darüsselâm) hazırlandığını beyan etmiştir. Binaenaleyh; bu âyette ehl-i imana vücûh-u adî-deyle teşrif ve ta'zîm vardır; Birincisi; darüsselâm olan cennetin onlara mahsus olmasıdır. İkincisi; selâmet onlar için Rableri indinde mahfuz olmasıdır. Üçüncüsü; Rab-lerinin onların velîsi olmasıdır. Zira; Cenab-ı Hakkın velayeti onların indallah mukarreb olmalarını müş'irdir ve abdiçin ind-i ilâhide kurbiyet kazanıp ulüvvü mertebeye nail olmaktan ziyade bir derece olamaz. Çünkü; her müminin gaye ve emeli takarrub ilâl-lahtır. Takarrub ilâllah da Kur'âri'la amel etmekle mümkün olduğundan Kur'ân'la âmil olan kimsenin umur-u din ve umur-u dünyada cemi' mesâlihine mütekeffil olduğunu ve hıfız, harâseti ma-ûnet, nusret ve envâ'-ı hayratı îsâle, cemi' âfât ve beliyyâtı defe kefil olduğunu Vacip Tealâ bu âyetle ihbar buyurmuştur. Allahü Tealâ'nın kullarına velayeti kullarının amel ve itaat-larmın devamı nispetinde olduğuna işaret için velayeti; amelleri sebebiyle olduğunu beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; abdiçin Ce-nab-ı Hakka ne kadar kurbiyet peyda etse ibadetini terketmek asla caiz olamaz. Çünkü; insanın tekâliften kurtulması üçşeyle olur: Sahavet, cinnet ve mevttir. Bu üçten başka hiçbir sebeple insan tekâlif-i ilâhiyeden kurtulamaz, velevki, nebi olsun. (Dârüsselâm), Selâm; Allah'ın ismidir. Dâr'ın selâm'a izafeti teşrif içindir. Cennet-i A'lâ; Allah'ın darı demektir. Cemi' âfât, beliyât, mihnet ve meşakkattan selâmet olduğuna işaret için Cennet'e Dârüsselâm denmiştir. Hulâsa; Din-i İslâm-tarîk-ı müstakim olduğu halde tarîk-ı ilâhî olduğu ve düşünmek şanından olan kavmiçin Cenab-ı Hakkın ahkam-ı şer'iyeye delâlet eden âyetlerini tafsil ettiği ve şeriatla amel edenler için (Dârüsselâm) isminde cennetin hazır ve herkesin ameline göre Allahü Tealâ onların velisi olduğu bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

Enam 6:128

Vacip Tealâ sırat-ı müstakime temessük edenlerin nail olacakları derecâtı beyandan sonra temessük etmeyenlerin hallerini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; zikret habibim! Şol günü ki, o günde biz müşrik ve âsîlerin cemisini hasrederiz ve onlara deriz ki, «Ey cemaat-ı cin! İnsandan etbai çoğalttınız. Zira; pek çoklarını idlâl, fitne mevkilerinde ikaa-ı maâsî, mehalike teşvik, evâmir ve nevâhînin ahkâmından ihraç ve şehevât-ı nefsaniyelerine terğib ettiniz. Onlar da kabul ettiler ve size ittiba ederek sözünüze aldandılar». Biz cinlere böyle deyince insandan onların dostları hallerinden bahsederek derler ki, «Ey bizim Rabbimiz! Bizim bazımız bazımızdan intifa etti. Zira; cinler iğfal etmek ve envâ'-ı maâsîyi teshil ve müş-tehiyâtı tezyin eylemek ve insanlara sürür ve fitne ikaa eylemekle intifa ettikleri gibi insanların mütabaat ve müvalâtıyla intifaları hâsıl olmuştur. Çünkü; dünyada tarîk-ı şerri teshil etmek âsîler için menfaatten ma'dud idi. Zira; azıcık bir lezzete aldanıyor ve akıbette göreceği azabı düşünmüyordu. Hemen gün bu gün, yarın ne olursa olsun demekle vakit geçiriyordu. Senin bizim için tayin buyurduğun ecel-i muayyen olan yevm-i hesaba biz baliğ olduk ve geleceğimiz mahalle geldik, herşey meydana çıktı. Bizim sürür ve gururumuz gitti, hasret ve nedametimiz geldi». Onların bu kelâmlarına karşı Vacip Tealâ «Ebedî kalıcı olduğunuz halde Cehennem sizin makaammızdır, illâ Allahü Tealâ'nm sizi bir azaptan diğer bir azaba naklettiği zaman müstesnadır. Zira; Rabbin Tealâ hakîm ve alimdir. Efâli hikmete muvafık ve ilmi herşeyi muhittir. Binaenaleyh; sizin istihkaakınızm Cehennem olduğunu bilir ve sizi cinayetiniz mukaabilinde Cehennem'e koymak ayn-ı adalet ve hikmete mutabıktır» buyurur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile hasrolunan; insle cinnin mec-mûudur. Cinne hitap; tevbih içindir. Zira; dünyada temerrüd ve isyan etmişlerse de âhirette halleri itaat ve inkıyada.müntehi olacağını ve bu minval üzre tevbih ve tekdir olunacakları beyan buyurulmuştur. İstiksar la murad; şerre davet ve bu daveti kabul ve icabetle insanların şeytanlara ittiba etmekle kesretin husulüdür: Çünkü; şeytan'dan davet ve insandan kabul ilâyevmilkıyâm vuku bulmaktadır. Şeyâtînin dâvetine icabet edenlerin de yevmen fe-yevmen tekessür ve tezâyüd etmekte olduğu gün gibi aşikârdır. Cinlerin insanlardan intifaları; davetlerine icabetle cinleri metbû' tanımak ve cinlerin onlara reis olmalarıdır. İnsanların cinlerden intifaları; cinlerin onları envâ'-ı şehevât ve lezzâta davet ve en-vâ'-ı maâsînin yollarını teshil etmekle dünyaca nefislerinin arzu ettiği şehevâta nail olmaları ve bu halin ecel-i muayyen olan mevte kadar devam etmesidir. EceIle murad; mevttir. Yahut kıyamettir, yahut muhasebe zamanıdır. Cenab-ı Hak onların ebeden Cehennem'de kalacaklarını beyan buyurmuştur. İllâ müstesna olan vakit; ebediyetten hariçtir. Müstesna olan vakitle murad; muhasebe zamanıdır. Çünkü; muhasebe zamanı henüz Oenennem'e girmediklerinden ebediyetten hariçtir. Yahut müstesna olan vakit; Cehennem'de bir azaptan azab-ı âhara nakli zamanıdır. Çünkü; ehl-i Cehennem tabakaat-ı nârdan taba-kaat-ı zemherîre veyahut aksi surette naklolundukları gibi azabil ahaftan azab-ı eşedde naklolunmaktan hâlî kalmayacakları nusus-u sâireyle sabittir.

Enam 6:129

Vacip Tealâ cinle insanın bazısı bazısına mütevelli olduğunu beyandan sonra bu tevellinin hükm-ü ilâhiyle olduğunu beyanet-mek üzere buyuruyor. Yani; insle cin üzerine azabı inzal ettiğimiz gibi insle cinden zâlimlerin bazısını bazısına musallat kılar ve umurlarını birbirine tefviz ederiz. Kesbettikleri seyyiâtları sebebiyle bazısı bazısına veli ve karîn olur. Dünyada birbirine dost oldukları gibi Cehennem'de de beraber bulunurlar. Tefsir-i Hâzin'in beyanına nazaran zâlim; zâlim eliyle muâha-ze olunur. Çünkü; zâlime iane eden üzerine Allahü Tealâ dünyada o zâlimi musallat kılar. Mümin müminin velisi olduğu gibi zâlim de zâlimin velisi olur. Kezâlik insin zâlimleri cinnin zâlimlerinin velisi ve cinnin zâlimleri insin zâlimlerinin velisi olur ki, herbiri yekdiğerini dost bilir ve şerre âlet olmakta birbirlerine muavenet eder, iğfal ve idlâlda yardımcı olurlar. (İbn-i Abbas) Hazretlerinden bu âyetin manâsı şöyle rivayet olunmuştur: Allahü Tealâ bir kavme hayır murad ederse kavmin hayırlısını onlara veli kılar ve eğer bir kavme şer murad ederse o kavim üzerine şerrârmı veli kılar. Şu halde reâyâ her ne zaman ki, zâlim olurlarsa Allahü Tealâ onlar üzerine zâlimleri musallat kılar. Binaenaleyh zâlimin zulmünden halâs olmak isteyen kavim için zulmü terketmek lâzımdır. Çünkü; kesbettikleri seyyiâtları zâlimin zulmüne istihkaklarını mucip olduğu bu âyette sarahatla beyan olunmuştur. Binaenaleyh; zulümden kurtulmak isteyen nefsine ve neîöli:ir> başkasına zulmü terketsin. Nefsine zulüm; tekâ-lif-i ilâhiyede teUâsüla'ûr Şu tekâlif-i ilâhiyeyi terkederek nefislerine zulmedenlerin zâlimin zulmü altında ezilecekleri bu âyetle sabittir. Çünkü; nâs için elbette bir emir lâzım olduğu ve emir de nâsm haline muvafık olup eğer nâsm hali zulüm icap ederse emi-rin zâlim olacağı ve eğer nâsm hali adalet icab ederse emirin âdil olacağı Hz. Ali'den mervidir. Hulâsa; nâsm gerek kendi nefislerine ve gerek âhara zülüm ve sair maâsîyi kesbetmeleri sebebiyle zulme müstehak olduklarında üzerlerine mütevellinin zâlim olacağı bu âyetten müstefad olan favâid cümlesindendir. Binaenaleyh zulümden halâs olmak isteyen kimsenin zulmü terketmesi lâzımdır.

Enam 6:130

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette kâfirleri tevbih edeceğini beyan ettiği gibi kâfirlerin kıyamette cürümlerini inkâra mecalleri olmadığını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; kendilerinin kâfir olduklarına şehadet ettiler ve hariçten şehadete hacet kalmadı. Şu muhavere ve şehadet yevm-i kıyamette olacak ve binaenaleyh âyet; o günde cereyan edecek muhâverâtı tasvir ediyorsa da vukuu muhakkak olduğuna binaen mâzî sıyğasıyla tabir olunmuştur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ma'şer ; bir emirde içtima etmiş beyinlerinde ihtilât ve muaşeret olan cemaattır. Cinden resulün olduğuna bu âyetin delâlet ettiği (îmam-ı Dahhâk)'ten mer-vidir. Çünkü; resulün ümmetiyle ünsiyet etmesi lâzım olduğu cihetle cinden cinne resul olması hikmet-i risâlete muvafıktır ve ekseri müfessirîn ise cinden resul olmayıp cinne resul, insandan olduğuna zahip olmuşlardır. Yevm-i kıyametin şiddetinden ıztırap ve havf ü haşyet ziyâde olduğundan, kâfirlerin kelâmları müteferriktir. Binaenaleyh; bazı makamda küfürlerini ikrar ve baazı makamda şaştıklarından küfürlerini inkâr ettikleri cihetle âyetlerin bazısı ikrarlarını ve bazısı inkârlarım beyan eder. Binaenaleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktur. Çünkü; onlardan vaki olan ikrarı ve inkârı haber vermek ve beyan etmektir, inkâr ve ikrarlarının zamanlan başka olduğundan tenakuz yoktur. Yevm-i kıyamette ikrara mecbur olduğunu beyandan maksat; dünyada küfürden men' ve zecretmektir. Rusül-ü kiramın gelmesiyle kâfirleri tevbih etmek; tekâlifin vü-cubu şeriat geldikten sonra olup, şeriat gelmeden vücub tahakkuk etmediğine delildir. Çünkü; şer'-i şerif gelmeden hiçbir kimse furu-u a'mâl ile mükellef olmaz. Zira; furu-u a'mâli beyan eden şeriattır. Şeriat olmayınca,tekâlif olmaz ki, mükellef olsun. Amma marifet-i ilâhiye sırf akılla idrak olunduğundan şeriat gelmese dahi herkes marifet-i ilâhiyeyle mükelleftir.

Enam 6:131

Vacip Tealâ kâfirlerin azabı enbiya ba's olunduktan sonra olduğunu beyanla adalete muvafık olduğunu beyan zımnında buyuruyor. Yani; halüşan ve adalete muvafık olan resul göndermek ve resulün gelip ahkâmı ve tarîk-ı hakkı beyandan sonra azabetmek-tir. Zira; yâ Ekrem-er Rusül! Rabbin karyeleri ehl-i karye gaafil olduğu halde zulümle ihlâk edici olmadı. Binaenaleyh; resul gelip tebligatta bulunmadıkça hiçbir karye ahalisini ihlâk etmemiştir. Zulûm ie murad; ehl-i karyenin zulmüdür. Buna nazaran âyet: … demektir. Hulâsa; Cenab-ı Hakkın bir karye ahalisini zulmün zulüm olduğunu bilmedikleri halde ihlâk etmeyeceği ve ancak zulmün zulüm olduğunu resuller vasıtasıyla bildirip, zulmü terketmelerini emrettikten sonra, zulme ısrar ettikleri surette ihlâk edeceği bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

Enam 6:132

Vacip Tealâ ehl-i taat ve ehl-i mâsiyetten herbirerlerinin hallerini beyandan sonra cümlesine şâmil bir kelâm-ı külliyi ve hükm-ü mücmeli beyan zımnında buyuruyor. Yani; herkes işlediği amelin cezasını görecektir. Zira; ehl-i taat ve ehl-i ma'siyetten her şahıs için ameller mukaabilinde menziller vardır. Allahü Tealâ her ferdi ameliyle kesbettiği menziline îsâl eder. Eğer ameli hayırsa menzil de hayır ve eğer serse menzil de serdir. Rabbin Tealâ onların amellerinden gaafil olmadı. Çünkü; ilminden amellerinin hiçbir cüz'ü hariç değildir. Her cüz'ünü bilir ve ona göre ceza verir. Fahr-i Kazi ve HâzüYin beyanları veçhile âyet-i celile, muti' ve âsî cümleye şâmildir. Herkesin ameli mukaabilinde göreceği sevap veya ikaaba derece denildi. Zira; irtifa' veya inhitatta yekdiğerine tefâdul ettiğinden merâtibe müşabihtir. Binaenaleyh; sevap ve ikab her iki cihete derece denmiştir. Tefsir-i Medarik'te .beyan olunduğu veyiıüe -: yet-i eelile ins ü einnin bazı ahvalini beyandan sonra zikrolduğu.inlerin de ibadetlerinin 'sevabı olduğuna ve Cennet nail olacaklarına İmam-ı Ebu Yusuf ve İmam-i M,, aıunKJÖ (B.A.) bu âyetle istidlal etmişlerdir. Âyet-i celilede ehl-i tâati tâata teşvik olduğu gibi ehl-i ma'siyeti tehdid ve ma'siyetten tenfir dahi vardır.

Enam 6:133

Vacip Tealâ ehl-i taatın sevabını ve ehl-i ma'siyetin ikaabını ve herbiri için derece olduğunu beyandan sonra günahkârlara azabı ve ehl-i taata sevabı tahsis etmek Vacip Tealâ'nm ihtiyacından olmadığını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Kullarına emr ü nehyeden ve tâata sevap veren ve ma'siyete ikabeden Rabbin Tealâ kullarından ve amellerinden ganîdir, asla ihtiyacı yoktur. Kullar daima AUahü Tealâ'ya muhtaçtır. Zira; hayatları, mematları, rızıkları, kuut-u yevmiyeleri, menfaat ve mazarratları Allah'ın yed-i kudretindedir ve Rabbin Tealâ kullarına rahmet-i kâmile sahibidir. Teklif muk-tezâsıyla amel edenlere sevap verdiği gibi âsîlerin azaplarını te'hir eder ve onların noksanlarını ikmal için ahkâmını teklifi mücerret Vacip Tealâ'nm rahmeti ve kullarına lütuf ve ihsanıdır. İsterse Âllahü Tealâ sizi ihlâk ve ifna etmekle giderir, yerinize sizden sonra dilediği bir kavmi getirir. Nitekim sizi ahar bir kavim ki, sizden evvel geçmişlerdi. Onların zürriyetinden halk ettiği gibi sizi de giderip yerinize başka bir kavim getirmeye kaadirdir. Şu halde sizi halkı ve dünyada müddet-i hayatınızda ibkaası ihtiyacından değil, belki lütuf ve ihsanmdandır. Zira; sizleri karnen ba'de karnin ve batnen ba'de batnin babalarınız ve dedelerinizden halk ile neslinizi ibkaa buyurdu. Ey mükellef olan insanlar! Lisan-ı resul üzre taraf-ı ilâhiden size vaad olunan haşr ü neşir ve ceza elbette gelicidir, şüphe yoktur. Halbuki siz beni âciz kılıcı olmadınız. Her , nerede bulunsanız ölüm size ulaşır. Elbette kıyamet gelir, hesap görürsünüz ve göz kamaştırmakla geçiştiremezsiniz. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ zatında, sıfatında, ef'âl ve ahkâmında ganîdir. Asla gayra ihtiyacı yoktur. Eğer ihtiyacı olsa mümkün olur, vâcib-ül vücud olmazdı. Buysa Vacip Tealâ hakkında.muhaldir. Zira; Allahü Tealâ vacip lizâtihidir, mümkün değildir. Binaenaleyh; ihtiyaçtan beridir. Âlemde mevcut olan rahat, saâdât, kerâmât ve envâ'-ı hayrat Allah'ın rahmetidir ve rahmet-i ilâhiye gazabı üzerine gaaliptir. Zira; hasta olanlar ne kadar çok olsa afiyette olanlar daha çok ve açlığa müptelâ olanlar ne kadar çok olsa, tok olanlar daha çok ve a'mâ ne kadar çok olsa, olmayanlar daha çoktur. Şu halde rahmet ve hayır her zaman ve herşeyde gazap ve şer üzerine gaaliptir. Gına ancak Allahü Tea-lâ'ya mahsus olup, sairlerin gınası arızî ve ihtiyaçtan hâlî olmadığı gibi rahmet dahi ancak Allahü Tealâ'ya mahsustur. Gerçi insanların ve hayvânât-ı sâirenin nevilerine göre merhametleri varsa da cümlesi Allah'ın halkıyla olduğundan rahmet ve lutf u ihsan ancak Allahü Tealâ'ya münhasırdır. Zira; Allah'ın gayrisinin rahmeti elbette bir ivaz mukaabilinde olur. Meselâ vâlideynin evlâdına merhameti, ileride evlâttan ümid ettikleri bir menfaat mukaabilindedir ve sair hususatta da ya dünyada meth ü sena veyahut âhirette sevap ümmidine binaendir. Halbuki Allahü Tea-lâ'nın ihsanı, asla bir ivaz mukaabilinde değildir. Şu halde kullarına her ne verirse, ihsandır. Cenab-ı Hakk'ın rahmetinin ve kudretinin şu âlemde mevcut olanlara münhasır olmayıp, isterse bu mevcudatı ihlâk ve yerine mevcûd-u aharı halkedip rahmetini onlara vaz'etmeye kaadir olduğunu beyan buyurmuştur ki,.bu ins ü cinni ıhlâk ve yerlerine onların emsali ve onlardan daha muti' ahali getirmeye veyahut onların gayrı başka mahlûku halka ve kudretinin şümulüne işaret buyurmuştur.

Enam 6:134

Vacip Tealâ ehl-i taatın sevabını ve ehl-i ma'siyetin ikaabını ve herbiri için derece olduğunu beyandan sonra günahkârlara azabı ve ehl-i taata sevabı tahsis etmek Vacip Tealâ'nm ihtiyacından olmadığını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Kullarına emr ü nehyeden ve tâata sevap veren ve ma'siyete ikabeden Rabbin Tealâ kullarından ve amellerinden ganîdir, asla ihtiyacı yoktur. Kullar daima AUahü Tealâ'ya muhtaçtır. Zira; hayatları, mematları, rızıkları, kuut-u yevmiyeleri, menfaat ve mazarratları Allah'ın yed-i kudretindedir ve Rabbin Tealâ kullarına rahmet-i kâmile sahibidir. Teklif muk-tezâsıyla amel edenlere sevap verdiği gibi âsîlerin azaplarını te'hir eder ve onların noksanlarını ikmal için ahkâmını teklifi mücerret Vacip Tealâ'nm rahmeti ve kullarına lütuf ve ihsanıdır. İsterse Âllahü Tealâ sizi ihlâk ve ifna etmekle giderir, yerinize sizden sonra dilediği bir kavmi getirir. Nitekim sizi ahar bir kavim ki, sizden evvel geçmişlerdi. Onların zürriyetinden halk ettiği gibi sizi de giderip yerinize başka bir kavim getirmeye kaadirdir. Şu halde sizi halkı ve dünyada müddet-i hayatınızda ibkaası ihtiyacından değil, belki lütuf ve ihsanmdandır. Zira; sizleri karnen ba'de karnin ve batnen ba'de batnin babalarınız ve dedelerinizden halk ile neslinizi ibkaa buyurdu. Ey mükellef olan insanlar! Lisan-ı resul üzre taraf-ı ilâhiden size vaad olunan haşr ü neşir ve ceza elbette gelicidir, şüphe yoktur. Halbuki siz beni âciz kılıcı olmadınız. Her , nerede bulunsanız ölüm size ulaşır. Elbette kıyamet gelir, hesap görürsünüz ve göz kamaştırmakla geçiştiremezsiniz. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ zatında, sıfatında, ef'âl ve ahkâmında ganîdir. Asla gayra ihtiyacı yoktur. Eğer ihtiyacı olsa mümkün olur, vâcib-ül vücud olmazdı. Buysa Vacip Tealâ hakkında.muhaldir. Zira; Allahü Tealâ vacip lizâtihidir, mümkün değildir. Binaenaleyh; ihtiyaçtan beridir. Âlemde mevcut olan rahat, saâdât, kerâmât ve envâ'-ı hayrat Allah'ın rahmetidir ve rahmet-i ilâhiye gazabı üzerine gaaliptir. Zira; hasta olanlar ne kadar çok olsa afiyette olanlar daha çok ve açlığa müptelâ olanlar ne kadar çok olsa, tok olanlar daha çok ve a'mâ ne kadar çok olsa, olmayanlar daha çoktur. Şu halde rahmet ve hayır her zaman ve herşeyde gazap ve şer üzerine gaaliptir. Gına ancak Allahü Tea-lâ'ya mahsus olup, sairlerin gınası arızî ve ihtiyaçtan hâlî olmadığı gibi rahmet dahi ancak Allahü Tealâ'ya mahsustur. Gerçi insanların ve hayvânât-ı sâirenin nevilerine göre merhametleri varsa da cümlesi Allah'ın halkıyla olduğundan rahmet ve lutf u ihsan ancak Allahü Tealâ'ya münhasırdır. Zira; Allah'ın gayrisinin rahmeti elbette bir ivaz mukaabilinde olur. Meselâ vâlideynin evlâdına merhameti, ileride evlâttan ümid ettikleri bir menfaat mukaabilindedir ve sair hususatta da ya dünyada meth ü sena veyahut âhirette sevap ümmidine binaendir. Halbuki Allahü Tea-lâ'nın ihsanı, asla bir ivaz mukaabilinde değildir. Şu halde kullarına her ne verirse, ihsandır. Cenab-ı Hakk'ın rahmetinin ve kudretinin şu âlemde mevcut olanlara münhasır olmayıp, isterse bu mevcudatı ihlâk ve yerine mevcûd-u aharı halkedip rahmetini onlara vaz'etmeye kaadir olduğunu beyan buyurmuştur ki,.bu ins ü cinni ıhlâk ve yerlerine onların emsali ve onlardan daha muti' ahali getirmeye veyahut onların gayrı başka mahlûku halka ve kudretinin şümulüne işaret buyurmuştur.

Enam 6:135

Vacip Tealâ vaad olunan şeylerin elbette geleceğini beyandan sonra, âhireti inkâr edenleri tehdid etmesini resulüne emir zımnında buyuruyor. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyet-i celileden maksat; kâfirleri küfürden menetmektir, küfrüzere bekaalarıyla emir değildir. Yani «Siz küfrünüzü tahsin ve mesleğinizi tasvib ediyorsunuz. Şu halde devam edin mübtelâ olduğunuz küfrünüz ve adavetiniz üzerine. Ben de sebat ederim Din-i İslâm üzere ve sizin ezalarınıza sabretmek üzere. Bakalım akıbet kimindir? Elbette bilir ve'nedamet edersiniz» demektir. Bu âyette mekânet; kudret, halet ve imkân manâlarmadır. Binaenaleyh; «Bulunduğunuz haletiniz üzerine ve imkânın müsaadesiyle kudretiniz nispetinde istediğinizi işleyin. Bakalım yakında amalinizin fenalığını elbette bilirsiniz. Zira; zâlimler azaptan kurtulamaz. Madem ki, nefsiniz için azab-ı ebedîye razısınız. Bildiğinizi işleyin, kıyamette azap nazil olunca Cennet kimlerindir ve hakkı iltizam edenler kimlerdir. Hepsi bilinir, gizli birşey kalmaz» demekle kâfirleri tehdid buyurmuştur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu kelâmda kâfirleri korkutmakla beraber hüsn-ü edebe riâyetle insafa davet ve muhik olduğuna teri-bih vardır. Çünkü; Resulullah akıbet kendinin olduğunu bildiği halde iddia etmedi ve hasmına müsaadekârâne bulundu ki, nefislerine merhamet etsinler. Zira; Resulullah «Akıbet benimdir» demiş olsaydı müşriklerin hiddetini celb ve nasihatin te'sirini kaybederdi. Lâkin Resulullah «Siz bildiğinizi işleyin, ben de bildiğimi işlerim» demesiyle onların hiddetini kesretmiş ve akıbet emriyle tehdid buyurmuştur. Zulüm; küfre ve şâir maâsîye şâmil olduğundan yerinde varid olmuş ve kâfirlerin ebeden azaptan halâs olamayacaklarına dahi işaret olunmuştur.

Enam 6:136

Vacip Tealâ kâfirlerin tarikatlarının ve mezheplerinin butlanını beyan ettiği gibi cehaletlerini ve sözlerinin rekâkeketini ve akıllarının sehâfetini dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Herşey Allahü Tealâ'nm mülkü ve mahlûku ise de Allahü Tealâ ile beraber eşyanın bazısını putlara tahsis ettikleri için yalan söyledikleri beyan olunmuştur. «Allahü Tealâ için tahsis ettiklerini şeriklerine îsâl ederler ve şeriklerine tahsis .ettiklerim Allahü Tealâ'ya îsâl etmezler» demek; Fahr-i Razi, Hâzin ve Ka-zi'nin beyanları veçhile şöyle tevcih olunmuştur: Ziaraan-ı cahili-yede müşriklerin âdetleri; mezrûât ve hayvanâttan bir miktarını Allahü Tealâ'ya ve bir miktarını putlarına tahsis ve tayin ederler. Allahü Tealâ'ya tayin ettiklerini müsafire ve fukaraya iniak ederler ve putlara tahsis ettiklerini, putların hizmetçilerine ve putha-nenin bekçilerine verirlerdi. Allahü Tealâ için tayin ettikleri mezrûât ve hayvanâtın nemasını putlarına tahsis ettiklerinden ziyade görürlerse değiştirirler veyahut ziyadesini putlara verirler ki, Allahü Tealâ için tahsis ettikleri putlarına vâsıl olur. Lâkin putlara tahsis ettikleri mezrûât ve hayvanât Allahü Tealâ için tahsis ettiklerinden daha ziyade nemâlı olsa onu putlarına terkederler, Allahü Tealâ için tayin ettiklerinin mahall-i sarfı olan müsafire ve fukaraya birşey vermezler ki, putlar için tayin ettikleri şey Allahü Tealâ'ya vâsıl olsun. Halbuki elbette vâsıl olmaz. Velhâsıl putlara tayin olunan fazla olsa fukaraya vermezler. Amma Allahü Tealâ'ya tayin olunan fazla olursa, putların hizmetçilerine verirler ve «Putların ihtiyacı var, Allah'ın ihtiyacı yoktur» demekle putlarının ihtiyacından Allah'ın gınasından bahsettikleri halde, putların hukukunu muhafaza ve riayeti hukukullaha riayet üzere tercih ederlerdi. Putlar için tayin ettikleri zayi olsa ve âfete uğrasa tazmin ederler de Allahü Tealâ için tayin ettikleri zayi olsa aldırmazlardı. Binaenaleyh; putlarını Allah'tan ziyade sever ye tercih ederlerdi. Kaht u gala gibi bir müzayakaya dûçâr olduklarında Allahü Tealâ'ya tahsis ettiklerini sarf eder, yerler ve' putlarına tahsis ettiklerini hıfzederler, asla ellerini sürmezlerdi. Cenab-ı Hak mezheplerinin butlanını beyandan sonra şu aklın ve mantığın hilafı olan âdât-ı kabîha ve keîîmât-ı sahîfelerini beyanla zemmettiği gibi bu minval üzere taksimle hükümlerinin kötü olduğunu dahi sarahaten beyan buyurmuştur. Çünkü; eşyanın cümlesinin halikı Allahü Tealâ olduğu halde, bazısını Allah'ın nasibi ve bazısını da putların nasibi olmasıyla hükümleri sefihtir. Bu hükümleri mücerret kendi icatları ve havâ-yı heveslen iktizâsı olup, sıhhatına akıl ve nakil şehadet etmediği cihetle dâhi sefihtir. Kezâlik putlar için ifraz ettikleri nasipten putların intifa' etmek ihtimal olmadığından onlar için nasip ii'râzı abestir. Bunların şu itikaadât-ı fâsidelerini hikâyeden maksat; akıllarının kılletini ve hamakatlarını meydana koymakla erbab-ı ukûl nazarından onları iskaat eylemek ve kelâmlarına iltifattan nâsı tenfir etmektir.

Enam 6:137

Vacip Tealâ müşriklerin mezâhib-i baklalarından bazı âhan beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; müşrikler cehalet ve hamakat neticesi mezrûât ve hayvânâttan bir miktarını Allahü Tealâ'ya ve putlara taksim ettikleri gibi onların şerikleri şeytanlar fakr u faka ve ihtiyaç korkusuna binaen çocuklarını katletmelerini onlara tezyin ederler, güzel gösterirler ve emrederlerdi. Onlar da şeytanların emrine imtisâlen diri olduğu halde kız evlâtlarını toprağa gömerler ve erkek evlâtlarını putlarına kurban nezreder, keserlerdi. Şeytanların tezyinatı onları iğvâ ve iğfal eylemekle ihlâk etmek ve tedeyyün etmesi üzerine vacip olan din-i hakkı bâtıla karıştırmak ve bâtılı Hak üzerine tercih ettirmek içindir. Eğer Allahü Tealâ onların muhafazasını murad etmiş olsaydı, onlar işledikleri ef'âl-i kabîhayı işlemezlerdi. Şu halde-habibim! Terket onları iftira ettikleri yalanlarıyla beraber. Zira; iradelerini daima şerre sarfettiklerinden istihkakları budur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran şürekâ ile murad; şeytanlardır. Şeytanların emirlerine itaat edip, bâtıl sözleriyle çocuklarını katletmeyi ihtiyar etmek cehlin nihâyesidir ve emrine itaatin vücubunda şeytanları Allahü Tealâ'ya şerilf kıldılar ve Allah'ın dûnunda onları erbab tanıdılar. Binaenaleyh; onların sözlerine aldanarak birçok cinayet ikaa ve kendi çocuklarını kendi elleriyle itlafa kadar cüret ederler. Yahut şürekâ ile murad; putların bekçileri ve hizmetçileridir. Çünkü; onlar çocuklarını putlara kurban kesmeyi ahaliye telkin ve tezyin ederler ve ahali onların sözlerini dinlerlerdi. Hatta cedd-i Resulullah Abdülmuttalib, oğlu (Abdullah)'ı—Resulul-lah'm pederidir — kurban etmeyi nezretmigti. Cenab-ı Hak bu âdet-i kabîhayı onlara şeytan'm ta'lim ettiğini beyanla müşrikleri ve âdetlerini zemmetmiş ve diyânet-i islâmiye; masum çocukları pederlerinin zulmünden kurtarmıştır. «Evlâdı itlaf etmeyi Allahü Tealâ emretti» diyerek Vacip Tealâ'ya iftira ettikleri için Cenab-ı Hak iftirâlarıyla beraber terketmesini resulüne emir buyurmuştur. Zaman-ı câhilij^ede infak korkusu için ve kız evlâdını âhara tezvic etmesini ar addettikleri için kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek ve oğlanı nezredip puta kurban kesmek âdetti. İşte bu' âdetleri şeytan'm tezyinatı olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.

Enam 6:138

Vacip Tealâ müşriklerin âdât-ı fâsidelerinden bazı âhan be-yanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Kazi'nin beyanı veçhile müşrikler zaman-ı câhiliyede hayvanlarını'üçe taksim ederlerdi. Birincisi; ma'budla-rına nezrettikleri hayvanat ve hububatın ricale helâl olup nisvâna haram olduğunu iûkad etmeleridir. İkincisi; üzerine binmek ve yük yükletmekten âzâd ettikleri develerle intifâ'ı haram eylemeleridir. Üçüncüsü; kestikleri hayvanâta Allah'ın ismini zîkretmemeleridir. Bunların herbiri Allahü Tealâ'ya iftira olduğu cihetle sû-u cezasını göreceklerini beyanla bu misilli âdât-ı keriheden Cenab-ı Hak ehl-i imanı menetmistir.

Enam 6:139

Vacip Tealâ kâfirlerin kendi zu'mlarmca irtikâb ettikleri ahkâmdan bazılarını beyandan sonra ahkâm-ı fâsidelerinden diğerini beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile zaman-ı câhiliyede yükten âzâd ettikleri develerin yavrusunu ikiye taksim ederler ve hayvanâtın yavruları eğer diri olursa ricale helâl nisvâna haram ve eğer ölü olursa erkek ve dişi cümlesine helâl itikad ederler ve bu minval üzere amel. ederlerdi. Ve Allahü Tealâ böyle emretti diyerek Allahü Tealâ'ya iftira eder ve yalan söylerlerdi. Allahü Tealâ onların yalan ve iftira ile tavsiflerinin cezasıyla onlara mücâzât eder. Zira; Allahü Tealâ'mn vermiş olduğu ceza hikmete muvafıktır. Çünkü; hakimdir. Cezanın miktarını ve keyfiyetini bilir. Çünkü; alimdir. Hulâsa; zaman-ı câhiliyede müşriklerden çoklarının üzerine dinlerini karıştırmak ve helak etmek için şeytanların onlara çocuklarını katletmelerini tezyin ettikleri ve onlar hayvanâttan bir kısmım bazı insanlara haram ve bazılarına helâl ve bazı develerin arkalarına yük yükletmeyi haram kıldıkları ve bazılarında Allah'ın ismini zikretmeyerek kestikleri ve bunları bize Allahü Te~ alâ emretti diyerek iftira ettikleri ve bu iftiralarının cezasını görecekleri ve hayvanın karnında olan yavrusu diri doğarsa erkeklere mahsus ve ölü doğarsa umuma helâl dedikleri ve bu gibi bâtıl itikadlarmın cezasını görecekleri bu âyetlerden müstefad olan fe-vâid cümlesindendir. Vacip Tealâ kâfirlerin evlâdını katletmek ve Allah'ın mubah kıldığı rızkın bazısını haram itikad eylemek gibi ef âl-i kabîhala-nm beyan ettiği gibi ef'âl-i kabiha ve akvâl-i fâsideleri üzerine lâzım gelen cezayı dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Muhakkak zarar etti şol kimseler ki, onlar delildi aklî ve nakli gibi bir ilme müstenid olmaksızın sefih olarak çocuklarını katlettiler ve Allahü Teaîâ'ya iftira ederek Allah'ın onlara ihsan ettiği rızkın bazısını haram kıldılar. Şu âdet-i kabı ha yi irtikâpla muhakkak onlar tarîk-ı haktan çıktılar ve tarîk-ı müstakime vâsiJ olmadılar. Tefsir-i Hâzin ve'.Kazfde beyan olunduğu veçhile âyot-i celi-lede; zaman-t câhiliyede nafaka ve esaret korkusundan dolayı çocuklarını katleden ve rızkın bazısını haram kılan kimselerle murad; ArapIardır ve onlar taraf-ı ilâhiden kendilerine nimet-i uzmâ olarak verilen evlâdı katlederek, o nimeti sebeb-i şer'î ve aklî olmaksızın elden çıkardıklarından ve mubah olan rızıktan kendilerini mahrum kıldıklarından dolayı dünyada zarar ettikleri gibi âhirette dahi ebedî azaba müstehak olduklarından zarar-ı azîm e dûçâr'oldular.. Zira; onlar dünyada çocuklarını katletmekle adetlerinin kılletine ve bazı helâl olan şeyi haram kılmakla rızıkları-nın fevtine sa'y ettiler ve bu sa'yları cehalet ve kület-i akıl ve hıffet-i fikre müstenid olduğundan Cenab-ı Hak bu gibi ef'âlin sefih olduğunu beyan buyurmuştur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette zaman-ı cahiliye ahalisini yedi cihetten zemmetmiştir: Hüsran, sefâhet. cehalet^ helâl olan şeyi haram kılmak, iftira alâllah etmek, mesâ-lih-i din ve menâfi-i dünyadan dalâl üzre olmak ve tarık-ı hakka vâsıl olamayacaklarını beyan etmektir. Bunların hepsi nefsin arzusuna İttiba etmek ve hakikati düşünmemekten ileri geldiğinden insan için nefse uymamak ve hergeyin hakikatini iyi düşünüp hüküm vermek vazife-î diniyedendir. Binaenaleyh; bazı gaflet icabı insanlar tarîk-ı haktan çıkar, ancak sonradan tefekkür ve bazı de-lâüi mütalâayla ihtida etmek lâzımdır. İşte Cenab-ı Hak delâili tetkikle hakikati aramadıklarını ve iradelerini hayra sarfedip doğru yolu bulamadıklarını beyanla bunların cehalet ve sefâhetleri ihtidalarına mâni olduğundan asla ihtida edemeyeceklerini beyan buyurmuştur. Çünkü; sefih ne yaptığını bilmez ve ihtida esbabına tevessül etmez ki, ihtida etsin.

Enam 6:140

Vacip Tealâ kâfirlerin kendi zu'mlarmca irtikâb ettikleri ahkâmdan bazılarını beyandan sonra ahkâm-ı fâsidelerinden diğerini beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile zaman-ı câhiliyede yükten âzâd ettikleri develerin yavrusunu ikiye taksim ederler ve hayvanâtın yavruları eğer diri olursa ricale helâl nisvâna haram ve eğer ölü olursa erkek ve dişi cümlesine helâl itikad ederler ve bu minval üzere amel. ederlerdi. Ve Allahü Tealâ böyle emretti diyerek Allahü Tealâ'ya iftira eder ve yalan söylerlerdi. Allahü Tealâ onların yalan ve iftira ile tavsiflerinin cezasıyla onlara mücâzât eder. Zira; Allahü Tealâ'mn vermiş olduğu ceza hikmete muvafıktır. Çünkü; hakimdir. Cezanın miktarını ve keyfiyetini bilir. Çünkü; alimdir. Hulâsa; zaman-ı câhiliyede müşriklerden çoklarının üzerine dinlerini karıştırmak ve helak etmek için şeytanların onlara çocuklarını katletmelerini tezyin ettikleri ve onlar hayvanâttan bir kısmım bazı insanlara haram ve bazılarına helâl ve bazı develerin arkalarına yük yükletmeyi haram kıldıkları ve bazılarında Allah'ın ismini zikretmeyerek kestikleri ve bunları bize Allahü Te~ alâ emretti diyerek iftira ettikleri ve bu iftiralarının cezasını görecekleri ve hayvanın karnında olan yavrusu diri doğarsa erkeklere mahsus ve ölü doğarsa umuma helâl dedikleri ve bu gibi bâtıl itikadlarmın cezasını görecekleri bu âyetlerden müstefad olan fe-vâid cümlesindendir. Vacip Tealâ kâfirlerin evlâdını katletmek ve Allah'ın mubah kıldığı rızkın bazısını haram itikad eylemek gibi ef âl-i kabîhala-nm beyan ettiği gibi ef'âl-i kabiha ve akvâl-i fâsideleri üzerine lâzım gelen cezayı dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Muhakkak zarar etti şol kimseler ki, onlar delildi aklî ve nakli gibi bir ilme müstenid olmaksızın sefih olarak çocuklarını katlettiler ve Allahü Teaîâ'ya iftira ederek Allah'ın onlara ihsan ettiği rızkın bazısını haram kıldılar. Şu âdet-i kabı ha yi irtikâpla muhakkak onlar tarîk-ı haktan çıktılar ve tarîk-ı müstakime vâsiJ olmadılar. Tefsir-i Hâzin ve'.Kazfde beyan olunduğu veçhile âyot-i celi-lede; zaman-t câhiliyede nafaka ve esaret korkusundan dolayı çocuklarını katleden ve rızkın bazısını haram kılan kimselerle murad; ArapIardır ve onlar taraf-ı ilâhiden kendilerine nimet-i uzmâ olarak verilen evlâdı katlederek, o nimeti sebeb-i şer'î ve aklî olmaksızın elden çıkardıklarından ve mubah olan rızıktan kendilerini mahrum kıldıklarından dolayı dünyada zarar ettikleri gibi âhirette dahi ebedî azaba müstehak olduklarından zarar-ı azîm e dûçâr'oldular.. Zira; onlar dünyada çocuklarını katletmekle adetlerinin kılletine ve bazı helâl olan şeyi haram kılmakla rızıkları-nın fevtine sa'y ettiler ve bu sa'yları cehalet ve kület-i akıl ve hıffet-i fikre müstenid olduğundan Cenab-ı Hak bu gibi ef'âlin sefih olduğunu beyan buyurmuştur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette zaman-ı cahiliye ahalisini yedi cihetten zemmetmiştir: Hüsran, sefâhet. cehalet^ helâl olan şeyi haram kılmak, iftira alâllah etmek, mesâ-lih-i din ve menâfi-i dünyadan dalâl üzre olmak ve tarık-ı hakka vâsıl olamayacaklarını beyan etmektir. Bunların hepsi nefsin arzusuna İttiba etmek ve hakikati düşünmemekten ileri geldiğinden insan için nefse uymamak ve hergeyin hakikatini iyi düşünüp hüküm vermek vazife-î diniyedendir. Binaenaleyh; bazı gaflet icabı insanlar tarîk-ı haktan çıkar, ancak sonradan tefekkür ve bazı de-lâüi mütalâayla ihtida etmek lâzımdır. İşte Cenab-ı Hak delâili tetkikle hakikati aramadıklarını ve iradelerini hayra sarfedip doğru yolu bulamadıklarını beyanla bunların cehalet ve sefâhetleri ihtidalarına mâni olduğundan asla ihtida edemeyeceklerini beyan buyurmuştur. Çünkü; sefih ne yaptığını bilmez ve ihtida esbabına tevessül etmez ki, ihtida etsin.

Enam 6:141

Vacip. Tealâ âdet-i câhiliyenin kabîh olduğunu ve bu kabahat üzere lâzım gelen cezayı beyanettiği gibi maksad-ı aslî olan tevhidin delâilinden bazılarını dahî beyanctmek üzere buyuruyor. Yani; nasıl oluyor ki, Allahü Tealâ'mn salâhınız için tayin 'ettiği tarîk-ı haktan huruç edersiniz? Halbuki Allahü Tealâ'mn sizin için mürtefi' ve gayrı mürtefi' bağlar, bahçeler ve meyvaları birbirine benzemez ekli muhtelif hurma ve hububatları ve levnde ve cirimde ve ta'm ü lezzette birbirine benzer ve benzemez zeytin ve narları icad etti. Şu ta'dad olunan ağaçlardan hangisi meyva verirse meyvalarmdan yiyin. Zira; sizin için ekli mubahtır ve meyvasmı ağacından kat' edip devşirdiğinizde Allah'ın kitabında tayin ettiği hakk-ı meşruunu fukaraya verin ve mubah olarak eklettiğinizde kalbinize kasavet ve zekâvetinize kesafet, şuur ve idrakinize halel verecek derecede israf etmeyin. Zira; me'külât ve meşrubatında ve sarfiyatında israf edip lüzumundan ziyade sarfe-denleri Allahü Tealâ sevmez. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette beyan olunan nimetler bu sûre'de bundan evvel aynıyla zikrolundu. Fakat evvelki âyette Cenab-ı Hak vahdaniyete bunlarla istidlal olunmasını ten-bih ve tavsiye ve bu âyette şu ta'dâd olunan nimetlerle intifâ'm mubah olduğunu beyanla intifâ'a izin vermiş ve yalnız mal sahipleri kendi intiflarıyla iktifa etmeyip hâsıl olan nimetten bir miktarını fukaraya sarf etmelerini dahi emir buyurmuştur. Şu kadar ki, evvelki âyette delâili tetkikle Sâni'in vücuduna istidlal ederek ma'rifet tahsilini emreylediğini ve Sâni'in vücuduna istidlal ise saâdet-i ruhaniye olup, bu nimetlerle intifa' ise saâdet-i cismâniye ve serîüzzevâl olduğu cihetle saâdet-i ruhaniye mukaddem olduğundan Cenab-ı Hak istidlali takdim ederek evvelâ istidlalin, sa-. niyet intifâ'm lüzumuna tenbih buyurmuştur. Ma'rûsât ; hurma ve zeytin gibi yerden yukarı kalkanlar ve gayrı ma'rûşât ; üzüm çubukları, kabak ve şâir sebze gibi yerde döşeli olanlardır. Vacip Tealâ'bu nimetlerin zekâtını vermeksizin eklin mubah olduğuna. işaret için ekletmekle emri, zekâtını vermekle emir üzerine takdim buyurduğu gibi bunların hilkatından maksat, insanların intifâ'ı olduğunu dahi beyan buyurmuş ve nefsin hukukuna riayet, gayrın hukukuna riayet üzerine mukaddem olduğundan evvelâ ekil saniyen tasaddukla emretmiştir. İmam-ı Azam indinde yerden hâsıl olan hâsılatın azından ve çoğundan zekât lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; öşr-ü şer'î Hanefiye indinde hâsılatın her cüz'ünden alınır. israf; malı sarfetmekte şeri'den tayin olunan haddi tecavüz etmek ve menfa,at olmadık mahalle malı sarf edip zayi etmektir. Ma'siyete sarfolunan kalü ve kesîr israf olduğu cihetle ma'siyet haram olduğu gibi o ma'siyete malı sarfetmek de haramdır. Bir kimsenin malının küllisini sadaka etmesi israfta dahildir. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (Sabit b. Kays) Hazretleri beş yüz hurma ağacının hurmasını bir günde devşirip evlâd ü ıyâ-line birşey terketmeksizin sadaka etmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyette hakkullah ile murad; öşr-ü şer'î ve zekât-ı mefrûze olduğuna nazaran âyet muhkemdir, zekât âyetiyle men-suh değildir. Kezâlik nafile sadaka murad olduğunda dahi âyet yine muhkemdir, mensuh değildir. Buna nazaran hakkullah ile murad; o günde hazır bulunan fukaraya tasadduk ve yerinde kalanları kuşlara ve başak arayıcılara terketmekür. Hulâsa; bağ, bahçe ve hububat gibi Allah'ın verdiği nimetlerden ekletmek mubah ve bunların devşirildiği günde fukaranın hakkını unutmamak lâzım olduğu ve mahall-i sarfına lâyıkı veçhü-zere sarfedip israf etmek caiz olmadığı, zira; Allahü Tealâ'nın müsrifleri sevmediği ve bu nimetlerden telezzüz etmek nimetlerin husulüne mütevakkıf bulunduğu cihetle bu nimetleri kesbetmeye sa'yin lüzumuna işaret olunduğu bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

Enam 6:142

Vacip Tealâ nebatata müteallik olan in'âmmı beyandan sonra hayvanâta müteallik olan in'âmmı dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; daima hileyle Allah'ın nimetlerinden sizi mahrum etmek üzere çalışır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran hamule; deve, at, ester ve merkep gibi yük götürmeye tahammülü olan hayvanâttır. Fersle murad; koytın ve ke,çi gibi yüke tahammülü olmayıp zebholunmak için yere döşenen küçük hayvanlardır. Şeytan'ın h.utuvâtı yla murad; insanları iğfal için tezyin ettiği tarîk'i bâtıldır. Şu halde manâ-yı nazım: … demektir.

Enam 6:143

Çünkü; Medârik'te beyan olunduğu veçhile müşrikler bazan bu hayvanların erkeğini ve ba-zan dişisini haram kıldıkları gibi yavrularını arzularına göre haram kılarlar ve Allahü Tealâ haram kıldı diyerek iftira da ederlerdi. Cenab-ı Hak bunu inkâr etmesini resulüne emretti. Zira; 'deki hemze inkâr içindir. Yani; … Yavrularını mı, analarını mı veyahut erkeklerini mi? Eğer bildiğiniz varsa doğrusunu söyleyin. Halbuki siz nübüvveti inkâr eder ve şeriatı kabul etmezsiniz. Nasıl oluyor, ki, eşyanın bazısının helâl ve bazısının haram olduğunu iddia edersiniz ve bu hill ü hürmetle hükmü nereden aldınız? Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile da'n ; yünü ve ma'z ; kılı olan davar cinsidir. Yünlü olan nev'in erkeğine koç ve killi olanın erkeğine teke denir ki, şeriat-ı islâmi-yede bu sınıfların erkeği, dişisi ve yavruları cümlesi helâldir.

Enam 6:144

Çünkü; bir nebi haber vermedi ve bunların hürmeti hakkında da bir kitap gelmedi. Şu halde bunların hürmetlerini Ailahü Tealâ haram kıldığında biz hazırdık demekten başka bir çâreniz yoktur. Halbuki izzet-i huzurdan merdud ve matrutsunuz. Binaenaleyh; hill ü hürmet hakkında iddianız nefsinizin arzusu ve şeytanlarınızın tezyinâtıyla sırf iftiradan ibarettir. Çünkü; hürmetine delil olmayan birşeye «Ailahü Tealâ bunu haram kıldı» demek iftiradan başka birşey değildir ve ahkâm-ı şer'iyeden olmayan birşeyi şeriattandır demek bu kabilden iftiradır. Bu gibi ahkâm vaz'ına cesaret edenleri Cenab-ı Hak bu âyetle tevbih etmiştir. Zira; demek; «Yoksa Ailahü Tealâ bunun helâl veya haram olduğunu beyanla hükmedip, size vasiyet ettiğinde yanında hazır mıydınız?" demektir ki, hazır olmayanlara «Hazır mıydınız?» demek elbette şiddetle tekdir etmeye ve cezasının ağır olduğuna işarettir. Şu halde; … Elbette Ailahü Tealâ'nm haram kılmadığını, haram kıldı demek Allah'a yaian olarak iftira ve nâsa bilmeyerek mubah olan şeyi haram itikad ettirmekle idlâl etmekten ziyade bir zulüm olmaz ve böyle iftira edenler tarîk-ı sevabı bulamazlar. VTefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kâfirlerin mubah olan bazı hayvanâtın haram olduğu yolundaki iddialarını Cenab-ı Hak bu iki âyetle iptal ve istifhâm-ı inkârı ile tevbih ve zâlim olduklarım beyanla zulümlerinden dolayı hidayete muvaffak olamayacaklarını tasrih buyurmuştur ki, zulüm; zâlim olan kimsenin hidâyetine mâni olduğunu beyanla insanları zulümden tenfîr etmiştir. Çünkü; eğer hürmetin illeti zükûret ise, zükûr olanların kâf-fesi ve ünûset ise dişi olanların kâffesi haram olmak icab ederdi. Halbuki müşrikler istediklerine helâl ve istemediklerine haram derler ve neden helâl veyahut neden haram onu bilmezler. Ancak ağızlarına ne gelirse onu söylerlerdi. Kezâlik hürmetin sebebi rahmin müştemilâtından olmaksa erkek ve dişi cümlesi rahmin müştemilâtmdandır. Binaenaleyh; cümlesinin haram olması lâzım gelirdi. Şu halde bazısının haram olduğunu iddia delilsiz ve sebepsiz bir iddia olduğundan bu iddiaları reddolunmuştur. Çünkü; «Allahü Tealâ bize böyle emretti» derler. Halbuki Allahü Tealâ onların dedikleri gibi emretmedi. Binaenaleyh; iftira ettiler. Allahü Tealâ'nın dininde olmayan şeyi dine ithal eden müptedi'lerin cümlesi bu âyetin ahkâmında dahildir. Binaenaleyh; olanlar sırasında azap göreceklerinde şüphe yoktur. Hulâsa; deve ve sığır gibi helâl olan hayvanâttan bazılarının haram olduğunu itikaad edenleri Cenab-ı Hak bu-âyette tevbih ettiği ve bu misilli helâl olan şeyleri bir ilme ve delile müstenid olmaksızın haram demek iftira alâllah olduğu ve iftira alâllaha cüret eden kimseden ziyade zâlim bir kimse olmadığı ve zâlim olan kavmi Cenab-ı Hakkın hidâyette kılmayacağı bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

Enam 6:145

Vacip Tealâ ehl-i câhiliyenin bazı eşyaya haram ve bazı eşyaya helâl demeleri sırf kendi hava ve. heveslerine ittiba olup, bir delile ve ilme müstenid olmadığını beyan ettiği gibi hillü hürmette sahih olan hüküm; vahy-i semavî ve şer'-i nebevi ile olacağını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Şu zikrolunanların hürmetini Al-lahü Tealâ vahyettiği için haramdır. Bunlardan maadası helâldir. Zira; hürmetine delil olmayan birşeyi haram olmaz. Şu halde bunları zaruret vaktinde ekletmeye Allahü Tealâ izin vermişken ekletmez helak olursa, âsî ve günahkâr olur. Zira; nefsini fuzûlî olarak tahrib etmiştir, İki zarar cem' olsa ehvenini ihtiyar etmek kaaide-i külliyesine tevfikan nefsin telef olmasıyla o nefsi telef etmemek için haramı yemek karşılaştığında elbette haramı yeyip nefsi muhafaza etmek, yemeyip de nefsin telefinden ehvendir. Tefsir.-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyette hürmeti beyan olunan dörtten rriâada Resulullah'm haram kıldığı himâr-ı ehlî kelb ve kedi gibi azı dişe sahip olanlarla, kuşlardan pençe sahibi1 olanlar dahi haramdır. Zira; Resulullahm azı sahibi yırtıcı hayvanâtın ve pençe sahibi kuşların küllisinden nehyettiği (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir: Himâr-ı ehliden Hayber günü nehyettiği dahi (Ebu Küreyre) Hazretlerinden mervi ve Sahhah'ta mezkûrdur. Kediyi ekletmek ve satıp parasını almaktan Resulul-iah'm nehyettiği (Câbir) Hazretlerinden mervidir. Şu halde Din-i İslâm'da hayvanattan haram olan yedidir. Meyte, akmış kan, hınzır, Allah'ın gayrının ismizikrolunarak kesilen hayvanın eti, himâr-ı ehlî, azı sahibi, yırtıcı v hayvânât-ı vahşiye, pençe sahibi kuşlardır. Ve bunların teferruatı bittabi bunlarda dahildir. Bu âyette zikrolunan meyteden bakk ile çekirge ve kandan da karaciğerle akciğer müstesnadır. Gerçi çekirgeler dahi kansa da akma-yıp etle kan arasında katı olduğu için helâl kılınmıştır. Etle karışmış ve seyelân etmeyerek damarlarda kalmış olan kanın da helâl olduğu mervidir. Zira hürmeti beyan olunan kan; akmış olan kan olduğundan, akmaks.ızm damarda kalan kan haram değildir. Çünkü; o gibi kandan eti temizlemek müşkül ve güçtür. Din-i İslâmda ise güçlük yoktur. Vacip Tealâ bu âyette haram olan şeylerin hürmetlerine illet ve sebep olarak necis olduğunu beyan buyurması, necis olan şeylerin cümlesinin haram olduğuna delâlet eder ki, Necaset olan herşey haramdır) kaaide-i külliyesi de buradan me'-hûzdur. Hulâsa; hill ü hürmet vahy-i ilâhiyle bilinip, vahyin gayrı bir sebeple bilinemediği vahy-i ilâhide ise lâşe, akmış kan, hınzır eti ve Allah'ın gayrının isimleri zikrolunarak kesilen hayvanâtın ekli haram olduğu beyan olunup, kâfirlerin haram olduğunu iddia ettikleri şeylerin hürmeti beyan olunmadığı ve şu haram olduğu beyan olunan şeylerin ekline zaruret messederse helak olmayacak kadar ekletmeye müsaade-i şer'iye olduğu ve bu müsaade üzerine eklolunan muharremattan hâsıl olacak seyyiâtı Cenab-ı Hakkın mağfiret buyuracağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.

Enam 6:146

Vacip Tealâ şeriat-ı Muhammediyede haram olanların bazılarını beyan ettiği gibi Yehûd üzerine haram olan reyleri dahi be-yanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; helâl olduğunu beyan ettiğimiz elbette helâl ve haram olduğunu beyan ettiğimi? elbette haramdır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile tırnak sahibi yle murad; parmağı veya parmağında tırnağı olanlardır. Yahut kuşlardan pençesi olan ve hayvânât-ı sâireden de at ve merkep gibi değirmi tırnağı olanlardır. Şuhum ile murad; iç ve böbrek yağlandır. hâviye nin cem'idir ki, karın ve bar saklardır. Binaenaleyh; Yehûd üzerine içyağı haramsa da hayvanın karnına ve barsaklarına muttasıl olan yağlar ve kemiğe muttasıl olan kuyruk yağları helâl olduğuna âye,t delâlet eder. İşte şu hürmet; Ye-hûd'un enbiyayı katletmeleri ve ribâ ekletmeler* ve nâsın malını zulmen almaları gibi birtakım şer'in harici şeyleri âdet etmelerinden neş'et ettiğini Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Çünkü; dai-re-i şeriattan çıkanları Cenab-ı Hakkın dâire-i şeriata duhulleri için envâ'-ı belâya ile müptelâ kıldığı ve onların ahkâm-ı şeriatı yerine getirinceye kadar birtakım müzayakaya dûçâr olacakları nusus-u müteaddideyle beyan olunmuştur.

Enam 6:147

Vacip Tealâ haber verdiği şeylerin cümlesi sâdık olduğunu beyan ettiği gibi Yehûd'un tekzibine karşı cevabı dahi beyanetnıek üzere buyuruyor. Yani; habibim; Senin Rabbin rahmet ve azap sahibidir. Binaenaleyh; eğer müşrikler seni tekzib ederlerse sen onlara de ki, «Sizin Rabbinizin rahmeti kullarına boldur ve lâkin azabı da şiddetlidir. Zira; günahkâr olan kavimden azabı reddolunmaz. Binaenaleyh; size mühlet verir, müsaade eder. Siz Allah'ın verdiği müsaadeye mağrur olmayın. Zira; azabın vakti gelince Allahü Te-alâ'nm azabını, ashab-ı cinayet ve cürmolan kavimden kimse red-dedemediği için asla reddolunmaz, derhâl azabı gelir, âsîleri terbiye eder. Hiç kimse karşı koyamaz». Beyzâvî'nin beyanı veçhile Yahudiler ve Resulullah'ı tekzib edenler üzerine azab-ı şedidin nazil olacağına âyette tenbih vardır. Çünkü yeis; şiddet manasınadır. Şu halde ma'nâ-y% nazım: … demek olur.

Enam 6:148

Vacip Tealâ kâfirlerin mezheplerinin butlanını beyan ettiği gibi ileride serdedecekleri intizarlarını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin makam-ı i'tizarda «Allahü Tealâ bizim bulunduğumuz hale razıdu.» figt: razı olmasa bizim halimizi kendinin rızasına muvafık bir hale tahvil ederdi ve biz de razı olmadığı şeyi işlemezdik» demekle mezheplerinin hak olduğunu iddia ederlerdi. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ kâfirlerin azaba müstehak olduğunu ve sülük ettikleri mezhebin cehalet üzere müpteni bulunduğunu ve bu mezhebe temessük edenlerin ilmi olmadığını ve ancak zanna ittibâ' ve kizbin pek eşna'mı ihtiyar ettiklerini beyanla zem ve ef'âllerini takbih buyurmuştur. Bunların yalan söyledikleri şey «Allahü Tealâ bize böyle emretti» demeleridir. Beyzâvî'nin beyanına nazaran usul-ü itikadda zanna ittibâ' caiz olmadığına âyette tenbih vardır. Çünkü; zanna ittibâ' edenleri Çenab-ı Hak zemmetmiştir. Hulâsa; müşriklerin, Allahü Tealâ bizim tevhidimizi dile-seydi biz ve babalarımız şirketmez ve biz birşeyi haram kılmazdık diyecekleri ve bunlardan evvel geçen milletlerin de resullerini tekzib ettikleri ve Resulullah tarafından bunlara, eğer davanız bir ilme müstenidse çıkarın o ilmi görelim denildiği ve müşriklerin ancak zanna tâbi olarak söyledikleri bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir. Vacip Tealâ kâfirlerin mezhepleri ilme ve hüccete müstenid olmayıp mücerret kendi re'y-i fâsidleri üzere müptenî olduğunu beyan ettiği gibi Allahü Tealâ için kulları üzerine hüccet-i kafiye olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; Allahü Teâlâ resul göndermek ve kitap inzal etmek ve doğru yolu göstermek suretiyle kullarına delâil-i vâzıhayı beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; kulların Allahü Tea-lâ'ya karşı «Biz doğru yolu bilemedik. Bize bir mürşid gönderme-din» gibi itizarlarına ^meydan kalmamıştır.

Enam 6:149

Ve lâkin siz iradenizi hidayete sarf etmediniz ki, Allahü Tealâ hidâyetinizi irade buyursun. Eğer sizin cemiiniz iradenizi imana sarfetmiş olsaydınız, Allahü Tealâ cemiinizi hidâyette kılardı. Ancak iradenizi imana ve hidâyete sarfetmediğiniz için Allahü Tealâ iman ve hidâyetinizi murad buyurmadı. Çünkü; abdin ef âl-i ihtiyariyesinde Allah'ın halkı abdin iradesini sarfa tâbidir. Binaenaleyh; abid iradesini sarf etmeyince -Allahü Tealâ halketmez. Hulâsa; Allah'ın kullarını ilzam edecek hüccetleri bulunduğu ve murad-ı ilâhi olsa, cümle insanları hidâyette kılacağı bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

Enam 6:150

Vacip Tealâ kâfirlerin delillerini ve mezheplerini iptal ettikten sonra davalarına şahitleri olmadığını beyanetmek üzere buyuruyor. Şu halde onlardan i'raz et, mükâleme ve mücâlese-lerinden ihtiraz üzere bulun ki, itikadlarınm fesadını bilsinler. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ kâfirlerden davalarına şahit istemesini resulüne emir buyurdu ki, herkes indinde mezheplerinin şahidi ve delili olmadığı zahir olsun ve Resulul-lah'ı onların şehâdetine iştirakten nehyetti ki, onların şahitlerinin yalancı olduklarım avâm-ı nâs anlasınlar da onlara ittibâ' etmesinler. Çünkü; Resulullah onlara mümâşât etse, onların yalanları meydana çıkmaz ve herkes onların mezhebini doğru telâkki eder, buysa Din-i İslâm'ın teessüsüne mânidir. Medârik'te beyan olunduğu veçhile zamir mevkiinde varid oldu ki, âyetleri tekzib eden ve âhirete iman etmeyenlerin, havaya ittibâ' edenler olduğu bilinsin. Çünkü; âyetleri tasdik ve âhirete iman edenler delile ittibâ' eder, hava ve hevesine ittibâ' etmezler. Vacip Tealâ kâfirlerin kendi nefislerine haram kıldıkları şeyler; ancak kendi arzuları icabı olup, bir delile müstenid olmadığını beyan ettiği gibi delile müstenid olarak haram olan şeyleri be-yanetmek üzere buyuruyor. , Haram olan şeylerden birincisi, Allahü Tealâ'ya şirketmektir. Binaenaleyh; … Zira; Allahü Tealâ; ferd-i vâhiddir, şeriki ve nazîri yoktur.

Enam 6:151

Çünkü valideyniniz, hakk-ı terbiyesi ve hal-i sahavetinizde sizi muhafazaları ve besleyip büyütmek gibi zahmetleri ihtiyar ettiklerinden dolayı sizin tarafınızdan ihsana -müstehaklar-dır. Şu halde onlara ihsan etmek sizin üzerinize vaciptir. İhsanı terketmek haramdır. Binaenaleyh; rızıklarmdan korkarak ciğerparelerinizi öldürmeyin. Eğer öldürürseniz hurmet-i azimede vaki olursunuz. Amma o ma'siyet gerek aşikâr olsun ve gerek gizli olsun cümlesi hararrdir. Binaenaleyh; bu ahkâmın hukukuna riayet vaciptir. Eğer riayet etmezseniz azaba müstehak olursunuz. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile vâlideyn; insan hakkında nimetlerin en büyüğü olduğuna işaret için Vacip Tealâ şirkten nefyettikten sonra vâlideyne ihsanla emir buyurmuştur. Zira; insanın vücut bulmasında sebeb-i hakîkî Allahü Tealâ ve sebeb-i zahirî ebeveyndir. Binaenaleyh; hukuk-u ilâhiye riayetten sonra hukuk-u ibâddan evvel beevvel hukuk-u ebeveyne riayetin vücu-bunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Çünkü; valide ve pederin evlâdında terbiye ve şefkat ve it'âm-ı taam ve hal-i sahavetinde helâktan muhafaza hakları vardır. Hukuk-u ibâddan ebeveynin hukukuna riayetin vücubunu beyandan sonra evlâdın hukukuna riayetin lüzumuna işaret buyurmuştur. Çünkü; zaman-ı cahiliyede bazıları kız evlâdmı âhara tezvic etmekten âr ettiklerinden ve bazıları da fakr ü faka ve rızık korkusundan katlü itlaf ederlerdi. Cenab-ı Hak bu hal-i şenâa^ttan onları nehyettiği gibi rızık için korkmamalarını tavsiye buyurmuştur. Zira; ebeveynin rızkını tekeffül buyurduğu gibi evlâdın rızkını dahi tekeffül buyurduğunu ve evlâdın hayatlarım muhafaza etmeleri lâzım olduğun beyan etmiştir. Cenab-ı Hak bu âyette insan için usulünün ve furuunun hukukuna riayetin vücubunu beyandan sonra bilkülliye muharre-mâta ve bilhassa zinaya açık ve gizli olarak yakın olmamalarını tavsiye buyurmuştur. Çünkü; zaman-ı cahiliyede suret-i aleniyede zinayı kerih görürlerse de suret-i hafiyede zarar yok addederlerdi. Cenab-ı Hak her iki suretin de haram olduğunu beyan buyurmuştur. Zira zina; neslin inkıtâına bâdı olup, âlemin intizâmını haleldar ettiğinden, Cenab-ı Hak zina etmek şöyle dursun, zinaya yakın olmak bile caiz olmadığını beyan etmekle zinadan nehiyçle mübalâğa izhâr etmiştir. Zira zina; âlemin inkırazına bâdî olduğundan her halde ihtiraz etmek lâzımdır. "Vacip Tealâ nüfûs-u beşeriyenin katlolunmaktan muhafazası lâzım olduğunu beyanla beraber katli icab eden —irtidad, zina ve bigayrıhakkın bir kimseyi katletmek gibi — bir fiil sudur ederse katlin cevazına işaret etmiştir. Çünkü; bir kimse iman ettikten sonra irtidad ederse veyahut teehhül ettikten sonra zina eder ve şer'an zinası sabit olursa ve bigayrıhakkın bir kimseyi öldürür kısas lâzım gelirse ve tâbi bulunduğu devletine karşı huruç eder yeryüzünü ifsâd ederse katli meşrudur ve bu misilli kimselerin vücutlarını ifna suretiyle fesatlarını izaleyle âlemin rahatını temin eylemek hükümet üzerine vaciptir.

Enam 6:152

Vacip Tealâ bundan evvelki âyette riayet lâzım olan ahkâmdan beşini beyandan sûnra hikmet ve menâfiinde teemmüle muhtaç olan bazı ahkâmı beyanetmek üzere buyuruyor. Ki, bu ahkâmın haricine çıkmayasmız. Eğer bu ahkâmın haricine çıkarsanız azaba müstehak olursunuz. Âyette eşüdle murad, Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ihtilâm olmak ve aklî kemâline vâsıl olmaktır. Kile ve vezni ifa ile rnurad; tam olarak ölçmek ve tartmaktır. Kıstla murad; adaletle olduğu gibi satan kimsenin noksan vermekle müşterinin hukukuna tecavüz etmemesine, müşteri dahi ziyade istemekle bâyiin hukukuna tecavüz eylememesine ve iki tarafın da yekdiğerinin hukukuna riayetin vücubuna işarettir. Çünkü; âlemin intizâmı; muamelâtın hüsn-ü cereyanına bağlıdır. Eğer muamelâtın cereyanı adalete mukaarin olmazsa hukuk zayi olmakla münazaat zuhur eder ve tarafeyn perişan olur. Bu riayetin gaayet müşkül olduğuna işaret için teklifin; mümkün miktarı kudretle mukayyed olduğuna işaret etmiş ve kudret miktarı teklif buyurduğunu Vacip Teaİâ beyan buyurmuştur ki, kudretin fevkmda teklif olmaz. Vacip Tealâ her sözde ve edâ-yı şehâdette ve emri bilmaruf ve nehyianilmünkerde, hâkimin hükmünde ve şâir hususâtta ada-^ lete riayetin vücubunu beyan buyurmuştur. Hulâsa; yetim baliğ oluncaya kadar suret-i gayrı meşruada yetimin malına karib olmak caiz olmadığı, kilo ve terazide adalet lâzım, velev akraba hakkında olsun adalet üzere söylemek vacip ve Allah'la kendi beyninde vâki olan ahdi insanlar ifa etmekle memur olduğu ve insanların tezekkür edip düşünmesi için şu ahkâmı Cenab-ı Hakkın tavsiye buyurduğu bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ bazı ahkâmım tafsilden sonra icmalen beyan olunan ahkâma ittibâ'ın lüzumunu tavsiye etmek üzere

Enam 6:153

buyuruyor. Zira; delilin hükmü ve muktezâsı birdir, lâkin hava ve hevesin muktezâsi müteaddiddir. Çünkü; tebâyi' ve âdât muhtelif olduğundan herkes kendi tabiatına göre re'yeder ve kendi arzusuna göre hüküm verilmesini ister. Vacip Tealâ bu âyette kullarını umur-u dinde tefrikadan nehyetmiştir. Zira tefrika; her milletin inkırazına bâdî ve izmihlaline sebeb olmuştur. Çünkü tefrikanın; içtimada olan kuvveti izâle ettiğinde şüphe yoktur. Kuvvet zail olunca a'dânın fırsat bulacağında kim tereddüd eder? Binaenaleyh; Allah'ın Kur'ân'da beyan ettiği tarika ittiba* etmek vaciptir. Resulullah'm beyan ettiği ahkâmın cümlesi de vahyile olduğundan bu âyette beyan olunan ve ittibâ' vacip olan tarîk da dahildir. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Resuiullah bir çizgi çizip «İşte şu tarîk; tarîk-ı savâptır». Sonra sağma ve soluna çizgiler çizip «İşte şu tariklarm herbiri üzerinde bir şeytan var;, insanları davet eder» buyurduğu (İbn-i Mes'ud) Hazretlerinden mervidir. (İbn-i Abbas) Hazretleri «Şu âyetler muhkem ve cemi' şerâ-yi'de mazbuttur, asla nesholunmamıştır. Eğer bir kimse amel ederse Cennet'e dahil olur ve eğer ameli terkederse nara dahil olum buyurmuşlardır. Bu âyet-i celile hak olan .şeyin her vakit bir olup müteaddid olmadığına delâlet eder. Zira hak; taaddüd etmez.

Enam 6:154

Vacip Tealâ; şu iki âyette beyan olunan dokuz meselenin şerâyiin cümlesinde riayeti vacip olup, terki caiz olmadığına işaret için ahkâmı beyan ve haberden sonra Mûsâ (A.S.) a bu ahkâmı ve şâir ahkâmı cami' olan kitabı verdiğini ve Kur'âh'm hayr-ı ke-sîri mutazammm olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. . Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile tamam ile murad; nimetin ve kerametin tamamıdır. ile murad; muhsin ve muti olan kimse, yahut Mûsâ (A S.) in ilim ve şerâyiden ihsanı, yahut kitabın siyak ve sibakı; güzel bir kitaba lâyık olan intizam üzere demektir. Şu beyana nazaran manâ-yı âyet: … demektir.

Enam 6:155

Vacip Tealâ Kur'ân'm hikmet-i inzalinden bazısını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; yevm-i kıyamette ehl-i Mekke ve şâir kabail «Bizden evvel Yehûd ve Nasârâ'ya Tevrat ve İncil nazil oldu. Onların lû-gatlarmı bilmediğimiz için biz derslerinden ve ahkâmından gaafil-dik. Eğer bize de .onlar gibi kitap nazil olmuş olsaydı, biz onlardan daha ziyade rüşd ü salâhı kabul ederdik» demesinler için Kur'ân'ı inzal ettik. Binaenaleyh; i'tizara ve itiraza mecalleri kalmadı. Çünkü; herşeyi beyan eder açık deliller geldi, rahmet ve rüşd ü salâhı gösterir kitap nazil olunca i'tizarın faydası olmaz. Şu halde ancak o kitapla amel etmek vaciptir, başka tarîk-ı salâh yoktur.

Enam 6:156

Vacip Tealâ Kur'ân'm hikmet-i inzalinden bazısını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; yevm-i kıyamette ehl-i Mekke ve şâir kabail «Bizden evvel Yehûd ve Nasârâ'ya Tevrat ve İncil nazil oldu. Onların lû-gatlarmı bilmediğimiz için biz derslerinden ve ahkâmından gaafil-dik. Eğer bize de .onlar gibi kitap nazil olmuş olsaydı, biz onlardan daha ziyade rüşd ü salâhı kabul ederdik» demesinler için Kur'ân'ı inzal ettik. Binaenaleyh; i'tizara ve itiraza mecalleri kalmadı. Çünkü; herşeyi beyan eder açık deliller geldi, rahmet ve rüşd ü salâhı gösterir kitap nazil olunca i'tizarın faydası olmaz. Şu halde ancak o kitapla amel etmek vaciptir, başka tarîk-ı salâh yoktur.

Enam 6:157

Yani; size kitabınız geldi, âyetlerini tekzib ettiniz. Şu halde sizden ziyade zâlim kim olabilir? Zira; Allah'ın âyetlerini tekzib ve kabulden i'raz edenlerden ziyade zâlim hiçbir kimse olamaz. Binaenaleyh; biz âyetlerimizden i'raz edenleri i'razları sebebiyle eşedd-i ceza ile cezalandırır ve çirkin azapla muazzap kılarız. Bu âyet-i celilede lâfz-ı makabline müteferridir. Yani; hidayet ve rahmet olan Kur'ân'm âyetleri nazil olunca âyât-ı ilâ-hiyeyi tekzib eden kimseden daha ziyade zâlim kim olabilir? Elbette kimse olamaz. Şu halde herkesten ziyade zâlim olan elbette sû-u ceza ile mücâzât olunacaktır. Zira; âyetlerden i'razı onun azabına sebeptir. Sudef ; birşeyden kaçınmak, yüz döndürmek ve i'raz etmektir. Binaenaleyh; âyât-ı ilâhiyey^ kabulden kaçınan kimseleri şiddetle cezalandıracağını Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiş ve cezaya sebep de âyetlerinden i'raz etmek olduğunu beyanla âyetten yüz döndürenleri âyetleri kabule davet etmiştir.

Enam 6:158

Vacip Tealâ kâfirlerin kadrini izâle için kitap inzal ettiğini ve iman etmeyeceklerini beyandan sonra imandan me'yus olacak bazı ahvallerini beyanetmek üzere buyuruyor. Bakalım kimin sözü doğrudur. Yani; kâfirler iman etmezler, ancak umur-u selâseden birinin gelmesiyle iman ederler. Onlardan birincisi; melâikenin gelmesidir. MeIâikeyle murad; kabz-ı ervah için gelen meleklerdir. Çünkü; ervahı kabz için melekler geldiğinde hakikat meydana çıkar. Her kâfir sekerât-ı mevtinde iman eder, fakat imanı fayda etmez. Zira; hai-i ye'istir. Yar ut melekle r\e murad; ümem-i maziye ve âsiyeye azapla gelemeleklerdir. İkincisi; Vacip Tealâ'nm gelmesidir. Vacip Tealâ'nm gelmesi ise muhaldir. Ancak âyet-i celile kâfirlerin cehalet ve arzularını beyan üzere varid olmuştur. Üçüncüsü; bazı âyâtın gelmesidir. Bazı âyâtın gelme/si yle murad; kıyametin evvelinde olacak alâmât-ı kübrâdır. Çünkü; alâmât-ı kübrânm zuhurunda teklif zamanı geçtiğinden imanın kabul olunmayacağına dair Müslim ve Buhârî'nin ittifaklarıyla birçok ehâdis-i celile mevcut ve mervidir. <Şu halde ehâdis-i celile bu âyet-i celileyi tefsir ve tafsildir. Çünkü; geldiğinde iman kabul olunmayacak âyetler kıyametin evvelinde olacaktır ve bu âyetlerle murad; alâmât-ı kıyametten olan âyetler olması muvafık-ı akl ü hikmettir. Zira; mucize manâsına olan âyetlerin gelmesi imanın kabulüne mâni olmadığından bu makamda o manâca âyet murad olunmak muvafık değildir.

Enam 6:159

Vacip Tealâ ehl-i îmanı tefrikadan menedip insanlara ahkâmı nâfi olan kitaplar inzal ettiğini ve o kitaplara ittibâ* lâzım olduğunu ve kitapları tekzib edenlerden ziyade zâlim kimse olmadığını beyandan sonra tefrikayı zemmetmek üzere buyuruyor. Dinlerinde teferruk edenlerle murad; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile müşriklerdir. Zira; onların bazıları melekler Allah'ın kızlarıdır derler ve bazıları da putları indallah şefaat edecek itikaad ederlerdi. Yahut dinlerinde teferruk edenlerle murad; Yehûd ve Nasârâ'dır. Çünkü; onlardan herbirerleri bir kitap sahibi oldukları halde Yehûd yetmiş bir fırka Nasârâ ise yetmiş iki fırka oldular hatta tefrikayı o kadar ileri götürdüler ki, bazıları bazılarını tekfir ederler. Yahut (İmam-ı Mücahit)'ten naklolunduğu veçhile dinlerinde teferruk edenler; ilmmet-i Muhammed'den ehl-i bid'at ve şübehâttır. Zira; Resulullah «Benim ümmetim yetmiş üç fırka olur, küllisi nardadır. İllâ bir fırka Cehennem'den necat bulur» buyurmuştur. Dinin esasında tefrika; milletin eczasını tefrikaya düşürdüğünden elbette mezmumdur. Şu halele âyet-i celîle'de tefrikayı zem ve ittihadın lüzumuna işaret olduğu gibi ehl-i İslâmın kelimesi vâhid olmak lâzım olmazsa terğib ve tefrikadan tenfir dahi vardır. Zira; bir milletin tefri-kasız kitle-i vahide olarak bulunması o millet hakkında saâdet-i uzmâdır. Binaenaleyh; millet hakkında her zaman iyi netice veren ittifak ve ittihaddır, fena netice ve zararları tevlid eden de tefrikadır. Resulullah'm onlardan olmadığını beyan; sözlerinden ve mezheplerinden uzak olduğunu beyandır. Şu halde onların mezhepleri üzerine lazım gelecek azap onlara münhasır demektir. İşte Cenab-ı Hak fırkalara ayrılan milletleri bu âyetle zem-metmiştir. Zira; gerek itikadda ve gerek siyâsette bir milletin fırkalara ayrılması, o millet arasında ârâ ve efkârın dağılmasına ve sözün bir araya gelmemesine ve fırkaların kendi emellerini tervice çalışıp umumun menfaatinin arada zayi olmasına sebep olduğu cihetle milletin yekdiğerine olan irtibatı çözüldüğünden neticesi inkıraza bâdî olacağı şüphesizdir. Zira; çok defa vuku bulan hâdiseler bu gibi davaları ispata kâfidir. Binaenaleyh; mümkün olduğu kadar yaşamak isteyen milletlerin toplu bulunması lâzımdır.

Enam 6:160

Vacip Tealâ tefrikayı zemmettikten sonra haseneyle seyyieye mukaabil verilen cezayı beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; daridünyada ehl-i imandan bir kimse bir hasene işler ve hayyizi vücuda getirir, ihlâsa mukaarın ve rızaya muvafık olursa o kimse için dar-ı âhirette o bir hasenenin on misli vardır. Çünkü; lütuf ve ihsan olarak Allahü Tealâ bir ameline on amel sevabı verir. Ve eğer bir kimse dar-ı dünyada bir günah işlerse, o kimse ancak onun misliyle cezalanır. Zira; günahlarından ziyade ceza görmekle zulmolunmazlar. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip- Tealâ'nın vaad ettiği ihsanın bu âyette ednâ mertebesi beyan olunmuştur. Zira; bir amel muka-abiline yetmişten yedi yüze kadar sevap vereceğini vaad buyurduğu gibi hesapsız ecir vereceğini dahi vaad buyurduğundan bir amele on sevap vereceğini beyan etmek; vaadin ednâ mertebesidir. Bazı ulema «Bu âyette aşere, kesretten kinayedir. Miktarı tayin için değildir» dediler. Şu halde manâ-yı nazım:

Enam 6:161

Siz nasıl oluyor ki, müşrik olduğunuz halde İbrahim (A.S.) a nispet iddiasında bulunuyorsunuz? Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ resulüne bu âyette üzerinde bulunduğu din-i hakkı beyan ve müşrikleri reddetmesini emir buyurdu. Çünkü; müşrikler din-i İbrahim üzerine olduklarını iddia ederler, halbuki din-i İbrahim'den bilkülliye mü-fârakat etmişlerdir. Zira; din-i İbrahim'de şirk yoktur ve din-i İbrahim, tevhid üzere müesses bir din olduğundan doğru bir dindir ki, asla eğrilik yoktur.

Enam 6:162

Vacip Tealâ din-i kayyimin sırat-ı müstakim olduğunu beyandan sonra o din-i kayyimle amelin keyfiyetini beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ibâdâtın kâffesinin ihlâsa mukaarın olması şart olup, ihlâsa mukaarın olmayan amelde ecir olmadığına bu âyet delâlet eder. Nüsük ; gaalip zamanda kurban kesmeye ıtlak olunursa da, bu makamda Allahü Tealâ'ya takarruba vesile olan ibâdâtın kâffesi murad olunmak ihtimali gaaliptir. Hayatla mematm Allahü Tealâ'ya mahsus olması; hayat ve memâtı Allahü Tealâ halik olduğu gibi insanm hayatında olan iman ve sair ibâdât, taât ve memâtına muzaf olan vasiyet ve şâire gibi envâ'-ı hayatm halikı da Allahü Tealâ olmasıdır ki, bunların cümlesi Allahü Tealâ'nm rızasını tahsil için işlenilen ameldir. Zira; abdin vazifesi daima Rabbisine karşı ubudiyetini izhar etmektir ve bu da tamamıyla Rabbisine teslim olmak ve amelini tamam etmek ve halisan liveçhillâh işlemekle hâsıl olur. de"mek; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile «Bu ümmetten Allah'a inkıyad edenlerin evveliyim» veyahut «Kaza ve kadere evvel inkıyad eden benim» demektir.

Enam 6:163

Vacip Tealâ din-i kayyimin sırat-ı müstakim olduğunu beyandan sonra o din-i kayyimle amelin keyfiyetini beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ibâdâtın kâffesinin ihlâsa mukaarın olması şart olup, ihlâsa mukaarın olmayan amelde ecir olmadığına bu âyet delâlet eder. Nüsük ; gaalip zamanda kurban kesmeye ıtlak olunursa da, bu makamda Allahü Tealâ'ya takarruba vesile olan ibâdâtın kâffesi murad olunmak ihtimali gaaliptir. Hayatla mematm Allahü Tealâ'ya mahsus olması; hayat ve memâtı Allahü Tealâ halik olduğu gibi insanm hayatında olan iman ve sair ibâdât, taât ve memâtına muzaf olan vasiyet ve şâire gibi envâ'-ı hayatm halikı da Allahü Tealâ olmasıdır ki, bunların cümlesi Allahü Tealâ'nm rızasını tahsil için işlenilen ameldir. Zira; abdin vazifesi daima Rabbisine karşı ubudiyetini izhar etmektir ve bu da tamamıyla Rabbisine teslim olmak ve amelini tamam etmek ve halisan liveçhillâh işlemekle hâsıl olur. de"mek; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile «Bu ümmetten Allah'a inkıyad edenlerin evveliyim» veyahut «Kaza ve kadere evvel inkıyad eden benim» demektir.

Enam 6:164

Vacip Tealâ tevhid-i mahızla emredince tevhidin delâilini zikirle emretmek üzere buyuruyor. Hulâsa; Allahü Tealâ herşeyin rabbisi olduğu halde Allah'ın gayrı rabb taleb etmek afclen münker ve şer'an caiz olmadığı ve her nefsin ma'siyeti kendi aleyhine olup, gayra tecavüz etmeyeceği ve bir nefis, aharın vizrini götürmeyeceği ve dünyanın inkırazından sonra herkesin mercii Rabbi Tealâ olacağı ve Allahü Tealâ'-nm dünyada ihtilâf olan mesaili birer birer haber vereceği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

Enam 6:165

Vacip Tealâ herşeyin rabbisi olduğunu beyandan sonra rububiyetini ispat makaammda buyuruyor. Tefsirdi Medârik'te beyan olunduğu veçhile, Allahü Tealâ kulların bazısını zengin, bazısını fakir, bazısını zekî ve şerif, bazısını gabî ve hasis kıldı ki, verdiği nimetlerde kullarının şükredip etmediğini imtihan etsin ve şerifin hasise ve zenginin fakire ve mâlikin memlûküne nasıl muamele ettiği bilinsin. Vacip Tealâ ümmet-i Muhammed'in sair ümmetler üzerine halife olup, onlardan sonra geldiklerine işaret için ümmet-i Muhammedi yeryüzünde halife kıldığını beyan buyurmuştur. Zira; Resulullah hâtemülenbiya olduğu gibi ümmeti de hâtemülümem-dir. Binaenaleyh; diğer ümmetlerin inkırazından sonra dünyanın imarını Cenab-ı Hak bu ümmete havale etmiştir. Ümmetle murad; ümmet-i davet ve ümmet-i icabete şâmildir. Çünkü; Fahr-i Kâinatın vücudundan sonra şerâyi-i sabıka nesholunduğundan bütün dünya halkı ümmet-i Muhammediyedir. Amma dâvetine icabet edenler daire-i şeriatına dahil olmuş icabet etmeyenler şeriatı haricinde kalmışlardır.