Lafzullah

Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — A'raf 7:1 – A'raf 7:206

Müellif / kaynak: Konyalı Mehmed Vehbi Efendi (ö. 1949) — kamu malı; Üçdal 1966-69 Latin baskısından

İçindekiler
  1. A'raf 7:1
  2. A'raf 7:2
  3. A'raf 7:3
  4. A'raf 7:4
  5. A'raf 7:5
  6. A'raf 7:6
  7. A'raf 7:7
  8. A'raf 7:8
  9. A'raf 7:9
  10. A'raf 7:10
  11. A'raf 7:11
  12. A'raf 7:12
  13. A'raf 7:13
  14. A'raf 7:14
  15. A'raf 7:15
  16. A'raf 7:16
  17. A'raf 7:17
  18. A'raf 7:18
  19. A'raf 7:19
  20. A'raf 7:20
  21. A'raf 7:21
  22. A'raf 7:22
  23. A'raf 7:23
  24. A'raf 7:24
  25. A'raf 7:25
  26. A'raf 7:26
  27. A'raf 7:27
  28. A'raf 7:28
  29. A'raf 7:29
  30. A'raf 7:30
  31. A'raf 7:31
  32. A'raf 7:32
  33. A'raf 7:33
  34. A'raf 7:34
  35. A'raf 7:35
  36. A'raf 7:36
  37. A'raf 7:37
  38. A'raf 7:38
  39. A'raf 7:39
  40. A'raf 7:40
  41. A'raf 7:41
  42. A'raf 7:42
  43. A'raf 7:43
  44. A'raf 7:44
  45. A'raf 7:45
  46. A'raf 7:46
  47. A'raf 7:47
  48. A'raf 7:48
  49. A'raf 7:49
  50. A'raf 7:50
  51. A'raf 7:51
  52. A'raf 7:52
  53. A'raf 7:53
  54. A'raf 7:54
  55. A'raf 7:55
  56. A'raf 7:56
  57. A'raf 7:57
  58. A'raf 7:58
  59. A'raf 7:59
  60. A'raf 7:60
  61. A'raf 7:61
  62. A'raf 7:62
  63. A'raf 7:63
  64. A'raf 7:64
  65. A'raf 7:65
  66. A'raf 7:66
  67. A'raf 7:67
  68. A'raf 7:68
  69. A'raf 7:69
  70. A'raf 7:70
  71. A'raf 7:71
  72. A'raf 7:72
  73. A'raf 7:73
  74. A'raf 7:74
  75. A'raf 7:75
  76. A'raf 7:76
  77. A'raf 7:77
  78. A'raf 7:78
  79. A'raf 7:79
  80. A'raf 7:80
  81. A'raf 7:81
  82. A'raf 7:82
  83. A'raf 7:83
  84. A'raf 7:84
  85. A'raf 7:85
  86. A'raf 7:86
  87. A'raf 7:87
  88. A'raf 7:88
  89. A'raf 7:89
  90. A'raf 7:90
  91. A'raf 7:91
  92. A'raf 7:92
  93. A'raf 7:93
  94. A'raf 7:94
  95. A'raf 7:95
  96. A'raf 7:96
  97. A'raf 7:97
  98. A'raf 7:98
  99. A'raf 7:99
  100. A'raf 7:100
  101. A'raf 7:101
  102. A'raf 7:102
  103. A'raf 7:103
  104. A'raf 7:104
  105. A'raf 7:105
  106. A'raf 7:106
  107. A'raf 7:107
  108. A'raf 7:108
  109. A'raf 7:109
  110. A'raf 7:110
  111. A'raf 7:111
  112. A'raf 7:112
  113. A'raf 7:113
  114. A'raf 7:114
  115. A'raf 7:115
  116. A'raf 7:116
  117. A'raf 7:117
  118. A'raf 7:118
  119. A'raf 7:119
  120. A'raf 7:120
  121. A'raf 7:121
  122. A'raf 7:122
  123. A'raf 7:123
  124. A'raf 7:124
  125. A'raf 7:125
  126. A'raf 7:126
  127. A'raf 7:127
  128. A'raf 7:128
  129. A'raf 7:129
  130. A'raf 7:130
  131. A'raf 7:131
  132. A'raf 7:132
  133. A'raf 7:133
  134. A'raf 7:134
  135. A'raf 7:135
  136. A'raf 7:136
  137. A'raf 7:137
  138. A'raf 7:138
  139. A'raf 7:139
  140. A'raf 7:140
  141. A'raf 7:141
  142. A'raf 7:142
  143. A'raf 7:143
  144. A'raf 7:144
  145. A'raf 7:145
  146. A'raf 7:146
  147. A'raf 7:147
  148. A'raf 7:148
  149. A'raf 7:149
  150. A'raf 7:150
  151. A'raf 7:151
  152. A'raf 7:152
  153. A'raf 7:153
  154. A'raf 7:154
  155. A'raf 7:155
  156. A'raf 7:156
  157. A'raf 7:157
  158. A'raf 7:158
  159. A'raf 7:159
  160. A'raf 7:160
  161. A'raf 7:161
  162. A'raf 7:162
  163. A'raf 7:163
  164. A'raf 7:164
  165. A'raf 7:165
  166. A'raf 7:166
  167. A'raf 7:167
  168. A'raf 7:168
  169. A'raf 7:169
  170. A'raf 7:170
  171. A'raf 7:171
  172. A'raf 7:172
  173. A'raf 7:173
  174. A'raf 7:174
  175. A'raf 7:175
  176. A'raf 7:176
  177. A'raf 7:177
  178. A'raf 7:178
  179. A'raf 7:179
  180. A'raf 7:180
  181. A'raf 7:181
  182. A'raf 7:182
  183. A'raf 7:183
  184. A'raf 7:184
  185. A'raf 7:185
  186. A'raf 7:186
  187. A'raf 7:187
  188. A'raf 7:188
  189. A'raf 7:189
  190. A'raf 7:190
  191. A'raf 7:191
  192. A'raf 7:192
  193. A'raf 7:193
  194. A'raf 7:194
  195. A'raf 7:195
  196. A'raf 7:196
  197. A'raf 7:197
  198. A'raf 7:198
  199. A'raf 7:199
  200. A'raf 7:200
  201. A'raf 7:201
  202. A'raf 7:202
  203. A'raf 7:203
  204. A'raf 7:204
  205. A'raf 7:205
  206. A'raf 7:206

A'raf 7:1

Bu sûre-i şerife; Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yalnız sekiz âyetinin Medine-i Münevvere'de nazil olduğu mervidir. İki yüz altı âyeti hâvidir. Eslâf-ı kiram, müteşâbihâtm ve bilhassa süver-i Kur'âniye evvelinde bulunan bu misilli hurufatın manâsını «Allahü Tealâ bilir, binanealeyh; bizim için te'viliyle iştigal lâzım değildir» demişler-se de ancak ahlâf indinde ehl-i dalâlin arzularına muvafık te'vil-lerine meydan verilmemek üzere teVili caiz olduğuna nazaran harfi; insanı kâmil olan Resulullah'a, harfi; liya-katına, harfi; müeyyed min indillâh olduğuna harfi de sâdık ve safî olduğuna işarettir. Buna nazaran Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile manâ-yı şerifi: … demektir. demektir. Yahut esmâ-i Kur'ân'dan bir isimdir, yahut bu sûrenin ismidir ve müptedâdır. Haberi lâfz-ı şerifidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Tefsir-i Taberi'de İbn-i Abbas'tan naklolunduğuna nazaran meâl-i münifi «Ben Allahü Tealâ, ahkâmı kullarıma tafsil ederim» demektir.

A'raf 7:2

Yani; şu âyet nazil oldu.ğu vakitte ne kadar Kur'ân nazil olmuşsa, o Kur'ân insanların menâfi-i diniyye ve dünyeviyelerini cami bir kitaptır ki, o kitapla nâsı inzar ve müminlere vaaz etmen için taraf-ı îlâjıiden sana inzal olundu. Şu halde o kitabın ahkâmını tebliğde nâsın kabul etmemelerinden ve sana eza eylemelerinden kalbine darlık gelmesin. Zira; Cenab-ı Hak tarafından inzal olunan kitabı kullarına tebliğinde Allahü Tealâ senin muîn ve nasırındır ve düşmanların şerrinden seni hıfzedicidir. Binaenaleyh; kalb-i nebevini tazyik etmekte bir fayda yoktur. Tefsir-i Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile'de bulunan nehye taallûk' eder. Buna nazaran manâ-yı âyet; demektir. Zira; taraf-ı ilâhiden olduğunu yakın üzere bilen bir kimse Kur'ân'dan maksad-ı asli olan kâfirleri inzar ve tehdid etmekte şeci' olduğu gibi Rabbisine itimadı ve tevekkülü ziyade olduğundan Kur'ân'la inzarda hiç kimseden perva etmez. Yahut kavl-i lâtifinde bulunan lâfzına mütealliktir. Buna nazaran manâ-yı nazım : … demektir.

A'raf 7:3

Vacip Tealâ resulüne kalb-i kavı ve cidd-i sahih ile tebliğ etmesini emrettikten sonra ümmetine de azîmet-i sâdıkayla ittibâ etmelerini emir zımnında buyuruyor Çünkü; ekseriniz Kur'ân'a tâbi olmaz hava ve hevesinize ve ins ü cinnin şeytanlarına tâbi olursunuz. Yani; sizi envâ'-ı nimetleriyle-terbiye eden Rabbinizden inzal olunup resulünüzün size tebliğ ettiği Kur'ân'a ve sünnet-i ne-beviyeye ittibâ edin ve Allah'ın gayrı sizi küfre ve şirke davet eden dostlarınıza ittibâ etmeyin ki, sizi idlâl etmesinler. Siz, müt-teız olmaz, illâ azıcık kimseler mütteız olursunuz. Çünkü; havanıza ittibâ'mız gaaliptir. Binanealeyh; din-i ilâhiyi terkeder edyân-ı batılaya ittibâ' edersiniz ve Allah'ın gayrıya ittibâ'mız sebebiyle hâib ve hâsir olursunuz. Ayet-i celile; Kur ân'a ve ehâdise ittibâ'm vücubunu ifade ettiği gibi Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile Kur'ân'm maâ-nîsini taallümün vücubuna dahi delâlet eder. Çünkü; Kur'ân'a it-tibâ'; ahkâmını bilmekle olur. Ahkâmını bilmezse ittibâ' mümkün olamaz. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette lâfzı Kur'ân'a ve hadîse şâmildir. Çünkü; hadîs-i peygamberinin vahy-i ilâhî olduğunu sarahat-ı Kur'ân nâtıktır. Zira; Vacip Tealâ Resulullah hakkında : buyurmuştur. Yani «Resulullah (S.A.) hava ve arzusu üzere aklına gelen şeyi söylemez, belki nutk-u nebevileri taraf-ı ilâhîden ilham olunur vahy-i rab-bânî» demektir. Çünkü; Mir'âtta beyan olunduğu veçhile vahyin üç kısmı vardır ; Birincisi; Cibril i Emin'in lisanıyla taraf-ı ilâhiden Resulullah'a kıraat ve tebliğ olunur. Kur'ân gibi. İkincisi; kıraat etmeksizin İşârâtı melekle Resulullah'a zahir olur. Üçüncüsü; kalb-i nebeviye lemeân eden nûr-u ilâhiyle ilham olunur. Ehâdis4 nebeviye bu iki kısımdandır.

A'raf 7:4

Vacip Tealâ resulüne nâsı inzar etmesini ve ümmetine de ittibâ' eylemelerini emrettikten sonra, Kur'ân'a ittiba etmeyenleri tehdid etmek üzere buyuruyor. Yani; karyelerden çok karye ahalisini küfürleri ve isyanları sebebiyle helake müstehak olduklarında biz ihlâk ettik. Bizim ih-lâkle hükmümüz üzerine gece hanelerinde beytûtet eder veyahut kuşluk vakti kaylûle ve istirahat eder oldukları halde bizim azabımız ve kahr u gazabımız o karye ahalisine geldi. Onlara bizim azabımız geldiğinde duaları, tazarru ve niyazları «Ancak biz zâlim olmuştuk» demeleri oldu. Yani; çok karyelerin azaba istihkakları sebebiyle gece uykuda veyahut gündüz istirahat ettikleri zamanda onlara bizim azabımız geldi, ihlâk ettik. Bizim azabımız geldiğinde onların hal ü şanları hemen zâlim olduklarını itiraf etmekten ibaret oldu ki, azabı defa kaadir olamadılar. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyetten maksud; azabın füc'eten geldiğini ve esbab-ı emniyet ve rahata mağrur olmamak lâzım olduğunu beyandır. Yani; «İnsan kusuruna karşı Cenab-ı Hakkın müsaadesine mağrur olmamalı Ve her vakit azab-ı ilâhinin gelmesinden korku ve endişe üzre bulunmalı» demektir. Çünkü azabın gece yatakta ve gündüz kuşluk vakti geldiğini beyan etmek; her vakit gelmek ihtimali olduğunu beyanla insanların daima endişe üzere olmalarını müstelzimdir. Binaenaleyh Bey-zâvî'nin beyanı veçhile âsîlere azap; şenâatta ve fezâhatta ziyade olsun için vakt-ı rahat ve emniyette geldiğini beyan etmek üzere gecede beytûtet ve gündüzde kaylûle zamanı zikrolunmuştur. Kaylûle; kuşluk vakti uykuyla veya uykusuz istirahat etmektir. Kuşluk vakti bir miktar istirahat ederek yatmak sünnet-i Resulullah'tandır. Her ne kadar azap geldiğinde cürümlerini itiraf ederlerse de azabı muayene zamanı itirafın faydası olmadığına âyet delâlet eder. Çünkü; azap gelmeksizin itiraf-ı cürmederek dergâh-ı ülûhiyete iltica etmek lâzımdır ve o zaman tevbe kabul olur. Amma azap geldikten sonra tevbe kabul olunmaz. Çünkü; zaman-ı yeiste iman bile makbul değildir. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran bu âyette kelimesi tafsil içindir, şekk için değildir. Buna nazaran manâyı âyet: … demektir. Âsîlerin helaklerinden sonra duaya iktidarları olamayacağı bedihi olduğundan.bu makamda azabın gelmesiyle duadan murad; azabın emmareleri geldiğinde duadır. Yoksa ayn-ı azap gelip helak olduklarında dua ve tazarru manâsına değildir. Çünkü; helakten sonra duâ mümkün olamaz. İşte bu gibi helaki Kur'ân'da beyan etmek; ümmet-i Muhammed'i intibaha davet etmektir.

A'raf 7:5

Vacip Tealâ resulüne nâsı inzar etmesini ve ümmetine de ittibâ' eylemelerini emrettikten sonra, Kur'ân'a ittiba etmeyenleri tehdid etmek üzere buyuruyor. Yani; karyelerden çok karye ahalisini küfürleri ve isyanları sebebiyle helake müstehak olduklarında biz ihlâk ettik. Bizim ih-lâkle hükmümüz üzerine gece hanelerinde beytûtet eder veyahut kuşluk vakti kaylûle ve istirahat eder oldukları halde bizim azabımız ve kahr u gazabımız o karye ahalisine geldi. Onlara bizim azabımız geldiğinde duaları, tazarru ve niyazları «Ancak biz zâlim olmuştuk» demeleri oldu. Yani; çok karyelerin azaba istihkakları sebebiyle gece uykuda veyahut gündüz istirahat ettikleri zamanda onlara bizim azabımız geldi, ihlâk ettik. Bizim azabımız geldiğinde onların hal ü şanları hemen zâlim olduklarını itiraf etmekten ibaret oldu ki, azabı defa kaadir olamadılar. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyetten maksud; azabın füc'eten geldiğini ve esbab-ı emniyet ve rahata mağrur olmamak lâzım olduğunu beyandır. Yani; «İnsan kusuruna karşı Cenab-ı Hakkın müsaadesine mağrur olmamalı Ve her vakit azab-ı ilâhinin gelmesinden korku ve endişe üzre bulunmalı» demektir. Çünkü azabın gece yatakta ve gündüz kuşluk vakti geldiğini beyan etmek; her vakit gelmek ihtimali olduğunu beyanla insanların daima endişe üzere olmalarını müstelzimdir. Binaenaleyh Bey-zâvî'nin beyanı veçhile âsîlere azap; şenâatta ve fezâhatta ziyade olsun için vakt-ı rahat ve emniyette geldiğini beyan etmek üzere gecede beytûtet ve gündüzde kaylûle zamanı zikrolunmuştur. Kaylûle; kuşluk vakti uykuyla veya uykusuz istirahat etmektir. Kuşluk vakti bir miktar istirahat ederek yatmak sünnet-i Resulullah'tandır. Her ne kadar azap geldiğinde cürümlerini itiraf ederlerse de azabı muayene zamanı itirafın faydası olmadığına âyet delâlet eder. Çünkü; azap gelmeksizin itiraf-ı cürmederek dergâh-ı ülûhiyete iltica etmek lâzımdır ve o zaman tevbe kabul olur. Amma azap geldikten sonra tevbe kabul olunmaz. Çünkü; zaman-ı yeiste iman bile makbul değildir. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran bu âyette kelimesi tafsil içindir, şekk için değildir. Buna nazaran manâyı âyet: … demektir. Âsîlerin helaklerinden sonra duaya iktidarları olamayacağı bedihi olduğundan.bu makamda azabın gelmesiyle duadan murad; azabın emmareleri geldiğinde duadır. Yoksa ayn-ı azap gelip helak olduklarında dua ve tazarru manâsına değildir. Çünkü; helakten sonra duâ mümkün olamaz. İşte bu gibi helaki Kur'ân'da beyan etmek; ümmet-i Muhammed'i intibaha davet etmektir.

A'raf 7:6

Vacip Tealâ kâfirlere azap gelince zulümlerini itiraf ettiklerini beyan ettiği gibi mücerret itirafları kâfi olmayıp elbette herkesin a'malinden sual olunacaklarını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; zâlimlerin helakleri zamanında cinayetlerini ikrarları kâfi değildir. Elbette biz resullerimizi gönderdiğimiz ümmetlere resullerimizin dâvetine icabet edip etmediklerini ve icabet ettiklerinde ne gibi amel işlediklerini, resullerini resullerden risaletle-rinin tebliğini, ümmetlerini davetlerinin keyfiyetini sual eder ve onlara ilm-i yakîn üzere cümlesinin amellerini haber veririz. Zira; biz onların a'malinden kaybolmadık. Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran kâfirlerin zulümlerini ve sair cinayetlerini ikrardan sonra sualin faydası; âsîleri tev-bih ve tekdir etmek, zulmün ve taksiratın sebebinden sualdir, yoksa sual; istilâm için değildir. Zira; "Allahü Tealâ herkesin a'mâlini ve ahvalini bildiğinden istilâma hacet yoktur. Fahr-i Razi ve Hâzinin beyanları veçhile enbiyâ-yı izamdan kusur sadır olmayıp risaletlerini lâyıkı veçhüzere edâ ettikleri malûm olduğu halde sualin faydası; kafirleri tahkir ve tevbih, enbi-yâ'yı izamın beraetlerini ehl-i mahşere izhar etmektir. Çünkü; kâfirler resullerinin tebliğini inkâr ederler. Enbiyanın tebliğjeri sabit olunca kâfirlerin zilleti, enbiyanm izzeti artar ve hakikat-ı hâl herkese malûm olur. Binaenaleyh; hiçbir itham altında kalmazlar. Bu âyette beyan olunan sual âyetinde nefyolunan suale münâfî değildir. Zira suali beyan; mahşerin bazı mevkiine ve sual olunmayacaklarını beyan; mevki-i âhara ait olduğundan âyetler beyninde münâfât olmadığı Beyzâvî'nin cüm-lei beyânâtındandır. Çünkü; mahşerin birçok mevkıfleri bulunduğundan bazı mevkıfte sual vaki olur ve bazı mevkifte sual olunmaz. Binaenaleyh; bazı âyette sual olunacaklar^ ve bazı aharda da sual olunmayacakları beyan olunmuştur ki, mevkıflerin tebeddülüne işarettir.

A'raf 7:7

Vacip Tealâ kâfirlere azap gelince zulümlerini itiraf ettiklerini beyan ettiği gibi mücerret itirafları kâfi olmayıp elbette herkesin a'malinden sual olunacaklarını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; zâlimlerin helakleri zamanında cinayetlerini ikrarları kâfi değildir. Elbette biz resullerimizi gönderdiğimiz ümmetlere resullerimizin dâvetine icabet edip etmediklerini ve icabet ettiklerinde ne gibi amel işlediklerini, resullerini resullerden risaletle-rinin tebliğini, ümmetlerini davetlerinin keyfiyetini sual eder ve onlara ilm-i yakîn üzere cümlesinin amellerini haber veririz. Zira; biz onların a'malinden kaybolmadık. Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran kâfirlerin zulümlerini ve sair cinayetlerini ikrardan sonra sualin faydası; âsîleri tev-bih ve tekdir etmek, zulmün ve taksiratın sebebinden sualdir, yoksa sual; istilâm için değildir. Zira; "Allahü Tealâ herkesin a'mâlini ve ahvalini bildiğinden istilâma hacet yoktur. Fahr-i Razi ve Hâzinin beyanları veçhile enbiyâ-yı izamdan kusur sadır olmayıp risaletlerini lâyıkı veçhüzere edâ ettikleri malûm olduğu halde sualin faydası; kafirleri tahkir ve tevbih, enbi-yâ'yı izamın beraetlerini ehl-i mahşere izhar etmektir. Çünkü; kâfirler resullerinin tebliğini inkâr ederler. Enbiyanın tebliğjeri sabit olunca kâfirlerin zilleti, enbiyanm izzeti artar ve hakikat-ı hâl herkese malûm olur. Binaenaleyh; hiçbir itham altında kalmazlar. Bu âyette beyan olunan sual âyetinde nefyolunan suale münâfî değildir. Zira suali beyan; mahşerin bazı mevkiine ve sual olunmayacaklarını beyan; mevki-i âhara ait olduğundan âyetler beyninde münâfât olmadığı Beyzâvî'nin cüm-lei beyânâtındandır. Çünkü; mahşerin birçok mevkıfleri bulunduğundan bazı mevkıfte sual vaki olur ve bazı mevkifte sual olunmaz. Binaenaleyh; bazı âyette sual olunacaklar^ ve bazı aharda da sual olunmayacakları beyan olunmuştur ki, mevkıflerin tebeddülüne işarettir.

A'raf 7:8

Vacip Tealâ kıyametin ahvalinden, sual ve hesaba işaretten sonra kıyametin ahvâlinden birisi de a'mâlin veznolunacağmı beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi, Hâzin ve Kazi'nin beyanlarına nazaran vezin; adaletle hükmetmek manâsına diyenler varsa da, esah olan a'mâli tartmak manasınadır. A'mâli tartmanın keyfiyeti; amel defterleri Cibril-i Emin'in nezâreti altında olarak hakîkî bir mizanda bir gözüne hasenat defterleri diğer gözüne seyyiat defterleri vaz'olunmak suretiyle .tartılır. Şu halde tartılacak amel değil, belki amelin defterleridir. Çünkü amel; a'raz kabilinden olduğu cihetle tartılmak mümkün değildir. Yahut (İbn-i Abbas) Hazretlerinden naklolunduğu veçhile hasenat bir cism-i nurânî ve seyyiât bir cism-i zulmânî suretinde tartılır. Yahut a'malin sahibi bir kere sevabıyla tartılır ve bir kere de günahıyla tartılır, her hangisiyle ağır gelirse ona itibar edilir ve ona göre mükâfat veya mücâzât görür. Binaenaleyh; insan için Cenab-ı Hakkın mükâfatına nail olmaya sa'yetmesi lâzımdır. Aüahü Tealâ kullarının a'mâlini bildiği halde adaletini izhar ve kimseye zulmolunmayacağmı ilân ve herkesin amelini tartmakla hayr-ı kesir olanların ferah ve sürurlarmı ve şerr-i kesîr olanların gumum ve humumlarını tezyid ve ehl-i cinayetin i'tizarlarını kat'etmek için kullarının a'mâlini vezneder ki, gizli birşey kalmasın ve herkes kendinin ve diğerlerinin hallerini açıktan bilsin ve erbâb-ı saadet ve şekaavet herkes indinde malûm olsun, kimsenin şekki ve şüphesi kalmasın ve herkes adalet-i ilâhiyeden'emin olarak yerlerine gitsin ve hiçbir kimse kendine zulmolunduğunu zannetmesin. Fahr-i Razi ve Hâzin ve Feth-ül Beyan sahibinin beyanları veçhile mevâzîn ; mizanın cem'i olduğuna nazaran her şahsın bir mizanı olacağına veyahut mizanın iki gözü ve dili olduğuna işaret için cemi' sıyğasıyla varid olmuştur. Mezân; mevzunun cem'i olduğuna nazaran insanların kalpleri, azaları ve lisanlarının amelleri için ayrı ayrı mizan olacağına işaret olmak üzere cemi* lafzıyla varid olmuştur. Şu halde mizanın ağırlığı yla murad; hasenatın ağırlığı ve mı-, z ânın hafifliği yle murad; hasenatın hafifliğidir. Tefsir-i Taberî ve Hazin'de beyan olunduğuna nazaran mîzâmn sahibi Cibril-i Emin'dir. Çünkü; Huzeyfe (R.A.)'den rivayet olunan te hadîste Allahü Tealâ Cibril'e emreder ve buyurur ki, «Kullarımın beyinlerinde amellerini tart, bazılarının amellerini borçları mu-kaabili alacak sahiplerine ver, A'mâlin tartıldığı yevm-i kıyamette altın ve gümüş yoktur. Zâlimin hasenesi varsa hasenesini mazluma ver, hasenesi yoksa mazlumun seyyiesini zâlime ver» buyuracağı mervidir. Şu halde hiçbir kimsenin ettiği yanma kalmayıp her halde herkes amelinin cezasını alacak ve hak yerini bulacaktır. Binaenaleyh; zâlim, zulmü miktarı sevabını mazluma vereceği gibi sevabı yoksa mazlumun günahım zulmü miktarı almak suretiyle ödeşecektir. O halde Cibril-i Emin emr-i ilâhi üzere icrâ-yı adalet eder, mazlumlar zâlimlerden haklarını alırlar ve zâlimlerin sevapları yaptıkları zulümleri mukaabilinde mazlumlara verilir. Sevapları borçlarını ödemezse mazlumların günahları zâlimlere verilir. Hulâsa; Allahü Tealâ'nın rusül-ü kirama ve ümmetlerine amellerinden suâl ettiğinde herkesin a'mâli adalet üzere tartılacağı ve hasenatı ağır gelenin fevz ü felah bulacağı ve seyyiâtı ağır gelenin hâib ve hâsir olacağı ve âyât-ı ilâhiyeyi inkârları sebebiyle azab-ı ilâhiye dûçâr olacakları bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:9

Vacip Tealâ kıyametin ahvalinden, sual ve hesaba işaretten sonra kıyametin ahvâlinden birisi de a'mâlin veznolunacağmı beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi, Hâzin ve Kazi'nin beyanlarına nazaran vezin; adaletle hükmetmek manâsına diyenler varsa da, esah olan a'mâli tartmak manasınadır. A'mâli tartmanın keyfiyeti; amel defterleri Cibril-i Emin'in nezâreti altında olarak hakîkî bir mizanda bir gözüne hasenat defterleri diğer gözüne seyyiat defterleri vaz'olunmak suretiyle .tartılır. Şu halde tartılacak amel değil, belki amelin defterleridir. Çünkü amel; a'raz kabilinden olduğu cihetle tartılmak mümkün değildir. Yahut (İbn-i Abbas) Hazretlerinden naklolunduğu veçhile hasenat bir cism-i nurânî ve seyyiât bir cism-i zulmânî suretinde tartılır. Yahut a'malin sahibi bir kere sevabıyla tartılır ve bir kere de günahıyla tartılır, her hangisiyle ağır gelirse ona itibar edilir ve ona göre mükâfat veya mücâzât görür. Binaenaleyh; insan için Cenab-ı Hakkın mükâfatına nail olmaya sa'yetmesi lâzımdır. Aüahü Tealâ kullarının a'mâlini bildiği halde adaletini izhar ve kimseye zulmolunmayacağmı ilân ve herkesin amelini tartmakla hayr-ı kesir olanların ferah ve sürurlarmı ve şerr-i kesîr olanların gumum ve humumlarını tezyid ve ehl-i cinayetin i'tizarlarını kat'etmek için kullarının a'mâlini vezneder ki, gizli birşey kalmasın ve herkes kendinin ve diğerlerinin hallerini açıktan bilsin ve erbâb-ı saadet ve şekaavet herkes indinde malûm olsun, kimsenin şekki ve şüphesi kalmasın ve herkes adalet-i ilâhiyeden'emin olarak yerlerine gitsin ve hiçbir kimse kendine zulmolunduğunu zannetmesin. Fahr-i Razi ve Hâzin ve Feth-ül Beyan sahibinin beyanları veçhile mevâzîn ; mizanın cem'i olduğuna nazaran her şahsın bir mizanı olacağına veyahut mizanın iki gözü ve dili olduğuna işaret için cemi' sıyğasıyla varid olmuştur. Mezân; mevzunun cem'i olduğuna nazaran insanların kalpleri, azaları ve lisanlarının amelleri için ayrı ayrı mizan olacağına işaret olmak üzere cemi* lafzıyla varid olmuştur. Şu halde mizanın ağırlığı yla murad; hasenatın ağırlığı ve mı-, z ânın hafifliği yle murad; hasenatın hafifliğidir. Tefsir-i Taberî ve Hazin'de beyan olunduğuna nazaran mîzâmn sahibi Cibril-i Emin'dir. Çünkü; Huzeyfe (R.A.)'den rivayet olunan te hadîste Allahü Tealâ Cibril'e emreder ve buyurur ki, «Kullarımın beyinlerinde amellerini tart, bazılarının amellerini borçları mu-kaabili alacak sahiplerine ver, A'mâlin tartıldığı yevm-i kıyamette altın ve gümüş yoktur. Zâlimin hasenesi varsa hasenesini mazluma ver, hasenesi yoksa mazlumun seyyiesini zâlime ver» buyuracağı mervidir. Şu halde hiçbir kimsenin ettiği yanma kalmayıp her halde herkes amelinin cezasını alacak ve hak yerini bulacaktır. Binaenaleyh; zâlim, zulmü miktarı sevabını mazluma vereceği gibi sevabı yoksa mazlumun günahım zulmü miktarı almak suretiyle ödeşecektir. O halde Cibril-i Emin emr-i ilâhi üzere icrâ-yı adalet eder, mazlumlar zâlimlerden haklarını alırlar ve zâlimlerin sevapları yaptıkları zulümleri mukaabilinde mazlumlara verilir. Sevapları borçlarını ödemezse mazlumların günahları zâlimlere verilir. Hulâsa; Allahü Tealâ'nın rusül-ü kirama ve ümmetlerine amellerinden suâl ettiğinde herkesin a'mâli adalet üzere tartılacağı ve hasenatı ağır gelenin fevz ü felah bulacağı ve seyyiâtı ağır gelenin hâib ve hâsir olacağı ve âyât-ı ilâhiyeyi inkârları sebebiyle azab-ı ilâhiye dûçâr olacakları bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:10

Vacip Tealâ resulüne ahkâmı tebliğ ve ümmetine ittibâ'ı emredip ittibâ' etmeyenleri dünyada ihlâk ve âhirette suâl ve amellerinin tartılacağını beyanla tehdid ettikten sonra nimetin kesretini ve nimetin kesretine mukaabil şükürlerinin kületiyle tevbih edeceğini beyanetme.k üzere buyuruyor. Yani; biz muhakkak arzı size mekân kıldık ve arzda tasarrufa iktidar verdik ve arzı size temlik ettik ki, istediğiniz gibi tasarruf edesiniz ve arzda sizin için esbab-ı maişeti hazırladık. Siz ise gaayet az şükrediyorsunuz. Maâyis; maişetin cem'idir. Maişet; Feth-ül Beyan ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ekmek, dikmek ve şâir esbaptan, maişet kendiyle hâsıl olan şeylerdir. Şu halde manâ-yı nazım: … demektir. Halbuki bu kadar nimetleri size veren Vacip Tealâ'ya gecede ve gündüzde nimetin şükrünü eda etmekle ubudiyetinizi daima izhar etmeniz lâzımdır. Esbâb-ı maişet; ikidir: Birincisi; Allahü Tealâ'nin halk ettiği nimetlerdir. İkincisi; ticaret, sınaat ve sair esbabı kisible hâsıl olan nimetlerdir. Bunların cümlesini abde ihsan eden Allahü Tealâ olduğu için envâ-ı maişeti ve vücuh-u menâf ü halk ettiğini beyan buyurmuş ve az şükrettiklerini beyanla kullarını tevbih ve insafa davet etmiştir.

A'raf 7:11

Vacip Tealâ insanı arz üzerinde tasarrufa mâlik kıldığını ve envâ'-ı maişetini halkettiğini beyandan sonra arza mâlik kıldığını şerh u tafsil etmek üzere buyuruyor. Hz. Âdem ebülbeşer olmak itibarıyla şanına tazim için cemi' sıyğasıyla tâbir olunmuştur. Çünkü Kazı, Fahr-i Razi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette halk ve tasvir olunanla murad; Âdem (A.S.)'dır. Zira; meleklerin secdesine kıble olan Âdem (A.S.)'dir, zürriyeti değildir. Fakat ebülbeşer olduğu cihetle Âdem'i halk; cümle zürriyetini halk ve Âdem'i tasvir; cümlesini tasvir menzilesinde kılındığı için hitap cemisine varid olmuştur. Yahut halk ile murad; Âdem'i halk etmek ve tasvirle murad; Âdem'in zahrında zürriyetini tasvir etmektir. Buna nazaran manâ-yv âyet: … demektir.. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran secdede üç ihtimâl vardır: Birincisi; secdeyle murad; Âdem (A.S.)'a mücerret tazimdir. Nefs-i secde değildir. İkincisi; secde Allahü Tealâ'ya-dır, fakat Hz. Âdem secdeye kıbledir. Üçüncüsü; secde Âdem'edir. İblis'in meleklerle beraber secdeyle emrolunmasmdan istidlal ederek bazıları melektendir demişlerse de esâh olan İblis cindendir, meleklerden değildir. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran secde; Cennet'e girmezden evvel Cuma günü zevalle ikindi arasında vaki olmuştur. Evvel Cibril-i Emin ikincide Mikâil, üçüncüde İsrafil, dördüncüde Azrail (A.S.) ve" sonra sair melekler secde etmişlerdir. Secdeyle emrolunan meleklerin küllisi midir, yoksa bazısı mıdır? İhtilâf varsa da esah olan küllisidir, bazısı değildir. . Zira; âyet-i uhrâda küllisinin secde ettğiine sarahat vardır.

A'raf 7:12

Vacip Tealâ meleklere secdeyle emredip İblisin muhalefet ettiğini beyanden sonra İblis'e muhalefetinin sebebini sual ettiğini beyanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; İblis tekebbür etti. Cenab-ı Hak da onu zelîl ve hakîr kıldı. Zira tekebbürün cezası; neticede zillettir. Yani; Vacip Tealâ İblis'in tıynet-i habisesi olarak ilm-i ilâhisinde mevcut ve mahfuz olan şeyi tahkik ve izhar etmek üzere İblis'e hitaben buyurdu ki «Biz sana secdeyle emrettiğimizde seni secdeden ne gibi şey menetti ve seni secde etmemeye sevkeden dâî ve sebep nedir?» Şu sualin cevabında İblis «Ben Âdem'den hayırlıyım. Zira; beni nur ve ziya verici ateşten ve Adem i zulmâ-nj ve kesif olan topraktan halkettin. Efdalin mefdula tezellülü lâyık olmaz. Binaenaleyh; benim Adem'e secde suretiyle tevâzuum ve tezellülüm lâyık değildir» demekle kendinin hasebi itibarıyla Âdem'den daha hayırlı olduğundan bahsetti. İblis Cenab-ı Hakka karşı tekebbürünü izhar edince Vacip Tealâ huzur-u izzetinden tardetmek tarîkıyla buyurdu ki, «Yâ İblis! Sen Âdem'den efdal olduğundan bahisle emrimize muhalefet edince kemâl-i zül ve hakaaretle Cennet'ten veyahut semâdan yeryüzüne in. Zira; senin için Cennet'te tekebbür etmek ve taatımdan çıkmakla beraber zevk u sefa mahalli olan Cennet'te karar etmek sahih ve caiz olamaz. Binaenaleyh; matrud ve merzul olduğun halde çık Cennet'-ten. Zira; sen zelîl ve mahrumlardansın» demekle tardetti. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyette lâfzı zâiddir. manâ-yı nazım: … demektir; diyenler varsa da, esah olan zâid değildir, nefiy manâsını mufiddir. O halde manâ-yı nazıra: … demek olur. Emrin fevren vücub ifade ettiğine âyet delâlet eder. Zira; Vacip Tealâ İblis'i derhâl muhalefetinden dolayı zemmetmiştir. Eğer emr-i ilâhî aceleten vücub için olmasaydı derhâl secdeyi terki zemmi mucip olmazdı. İblis'in kelâmında üç cihetle ma'siyet vardır : Birincisi; emr-i ilâhiye muhalefet, ikincisi; cemaattan ayrılmak ve mukarreb olan meleklerin intizâmından çıkmak, üçüncüsü; Âdem (A.S.)'ı tahkir etmektir. İblis; madde-i asliyesinin efdal olup, efdalden halk olunan kimsenin de efdal olacağından kendinin efdal olduğu cihetle secdeyi terkettiğini beyan etti. Halbuki fazilet; atiye-i ilâhiyedir. Maddesinin efdal olmasından o maddeden halk olunan kimsenin efdal olması lâzım gelmeyeceğini idrak edemedi. Halbuki fazilet; emr-i ilâhi'ye imtisal ve mucibiyle amel etmekte ve Allah'ın hal-ketmesiyledir, haseb ve nesebe itibar yoktur. Binaenaleyh; haseb ve neseb sahibi olan bir fâsık hiçbir zamanda haseb ve neseb sahibi olmayan bir âbide müsâvî olamaz. Zira; âbidin mertebesi daha âlâdır. Vacip Tealâ'nın İblis'le tekellümü ihanet tarikıyla olduğu için İblis'in zillet ve hakaaretini icab etmiştir, yoksa enbiyadan bazısına tekellümü gibi şerefini icab etmemiştir. Çünkü enbiyaya tekellümü; alâveçhittazim vetteşrif olduğundan Vacip Tealâ'nın onlara tekellümü şereflerini icab etmiştir. Şu halde İblis'e tekellümü enbiyâya tekellümüne kıyas olunamaz. Çünkü; izzet-i huzurdan makam-ı zillete tardettiği cihetle İblis'in hakaaret ve zilletini mucip olmuştur. İblis tekebbürünü izhâr edince Allahü Tealâ zilletle müptelâ kıldığım beyanla mütekebbir olanların akıbetleri zillet ve meskenet olacağına işaret buyurmuştur. Binaenaleyh; kibir ve azamet sahiplerinin akıbetleri her zaman zili ü meskenet olduğu görülmektedir. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile umur-u dinde kendi re'yiyle evvel kıyas takrir eden İblis'tir. Emr-i dinde kendi re'yiyle kıyas beyan eden ve tarîkı haktan çıkan kimseyi Allahü Tealâ'nm yevm-i kıyamette İblis'e mukaarin kılacağı (Ca!-fer) Hazretlerinden mervidir. Çünkü; bu bid'at-ı seyyieyi evvel meydana koyan İblis olduğundan, onun bid'atına ittibâ' edenlerin bayrağı altında bulunacaklarında şüphe yoktur.

A'raf 7:13

Vacip Tealâ meleklere secdeyle emredip İblisin muhalefet ettiğini beyanden sonra İblis'e muhalefetinin sebebini sual ettiğini beyanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; İblis tekebbür etti. Cenab-ı Hak da onu zelîl ve hakîr kıldı. Zira tekebbürün cezası; neticede zillettir. Yani; Vacip Tealâ İblis'in tıynet-i habisesi olarak ilm-i ilâhisinde mevcut ve mahfuz olan şeyi tahkik ve izhar etmek üzere İblis'e hitaben buyurdu ki «Biz sana secdeyle emrettiğimizde seni secdeden ne gibi şey menetti ve seni secde etmemeye sevkeden dâî ve sebep nedir?» Şu sualin cevabında İblis «Ben Âdem'den hayırlıyım. Zira; beni nur ve ziya verici ateşten ve Adem i zulmâ-nj ve kesif olan topraktan halkettin. Efdalin mefdula tezellülü lâyık olmaz. Binaenaleyh; benim Adem'e secde suretiyle tevâzuum ve tezellülüm lâyık değildir» demekle kendinin hasebi itibarıyla Âdem'den daha hayırlı olduğundan bahsetti. İblis Cenab-ı Hakka karşı tekebbürünü izhar edince Vacip Tealâ huzur-u izzetinden tardetmek tarîkıyla buyurdu ki, «Yâ İblis! Sen Âdem'den efdal olduğundan bahisle emrimize muhalefet edince kemâl-i zül ve hakaaretle Cennet'ten veyahut semâdan yeryüzüne in. Zira; senin için Cennet'te tekebbür etmek ve taatımdan çıkmakla beraber zevk u sefa mahalli olan Cennet'te karar etmek sahih ve caiz olamaz. Binaenaleyh; matrud ve merzul olduğun halde çık Cennet'-ten. Zira; sen zelîl ve mahrumlardansın» demekle tardetti. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyette lâfzı zâiddir. manâ-yı nazım: … demektir; diyenler varsa da, esah olan zâid değildir, nefiy manâsını mufiddir. O halde manâ-yı nazıra: … demek olur. Emrin fevren vücub ifade ettiğine âyet delâlet eder. Zira; Vacip Tealâ İblis'i derhâl muhalefetinden dolayı zemmetmiştir. Eğer emr-i ilâhî aceleten vücub için olmasaydı derhâl secdeyi terki zemmi mucip olmazdı. İblis'in kelâmında üç cihetle ma'siyet vardır : Birincisi; emr-i ilâhiye muhalefet, ikincisi; cemaattan ayrılmak ve mukarreb olan meleklerin intizâmından çıkmak, üçüncüsü; Âdem (A.S.)'ı tahkir etmektir. İblis; madde-i asliyesinin efdal olup, efdalden halk olunan kimsenin de efdal olacağından kendinin efdal olduğu cihetle secdeyi terkettiğini beyan etti. Halbuki fazilet; atiye-i ilâhiyedir. Maddesinin efdal olmasından o maddeden halk olunan kimsenin efdal olması lâzım gelmeyeceğini idrak edemedi. Halbuki fazilet; emr-i ilâhi'ye imtisal ve mucibiyle amel etmekte ve Allah'ın hal-ketmesiyledir, haseb ve nesebe itibar yoktur. Binaenaleyh; haseb ve neseb sahibi olan bir fâsık hiçbir zamanda haseb ve neseb sahibi olmayan bir âbide müsâvî olamaz. Zira; âbidin mertebesi daha âlâdır. Vacip Tealâ'nın İblis'le tekellümü ihanet tarikıyla olduğu için İblis'in zillet ve hakaaretini icab etmiştir, yoksa enbiyadan bazısına tekellümü gibi şerefini icab etmemiştir. Çünkü enbiyaya tekellümü; alâveçhittazim vetteşrif olduğundan Vacip Tealâ'nın onlara tekellümü şereflerini icab etmiştir. Şu halde İblis'e tekellümü enbiyâya tekellümüne kıyas olunamaz. Çünkü; izzet-i huzurdan makam-ı zillete tardettiği cihetle İblis'in hakaaret ve zilletini mucip olmuştur. İblis tekebbürünü izhâr edince Allahü Tealâ zilletle müptelâ kıldığım beyanla mütekebbir olanların akıbetleri zillet ve meskenet olacağına işaret buyurmuştur. Binaenaleyh; kibir ve azamet sahiplerinin akıbetleri her zaman zili ü meskenet olduğu görülmektedir. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile umur-u dinde kendi re'yiyle evvel kıyas takrir eden İblis'tir. Emr-i dinde kendi re'yiyle kıyas beyan eden ve tarîkı haktan çıkan kimseyi Allahü Tealâ'nm yevm-i kıyamette İblis'e mukaarin kılacağı (Ca!-fer) Hazretlerinden mervidir. Çünkü; bu bid'at-ı seyyieyi evvel meydana koyan İblis olduğundan, onun bid'atına ittibâ' edenlerin bayrağı altında bulunacaklarında şüphe yoktur.

A'raf 7:14

Vacip Tealâ; İblis'i dergâh-i ülûhiyetinden tardedince zat-ı ülûhiyetinden mühlet talebetmesi üzerine mühlet verdiğini be-yanetrr°V üzere buyuruyor. İşte İblis böyle demekle evlâd-ı Âdem üzerine musallat olacağına ahd ü peymân etti. Yani; İblis nâsın kabirlerinden kalkacakları güne kadar mühlet istedi ki, ölümün acısını tatmasın. Halbuki dünyada kimsenin bekaası yoktur, elbette kendi de fenaya gidecektir. Vacip Tealâ mühlet verdi, lâkin onun istediği gibi vakt-ı ba'sa kadar mühlet vermedi. Belki mutlak olarak murizarînden yani uzun müddet muammer olmak üzere müsaade verdiğini beyan etmiştir. lâfzı sebebiyye ve 'de bulunan mâ-i masdariyyedir. Buna nazaran manâ-yı nazım: dedi. Yahut mâ-i kasemdir ve 'deki lâm kaseme cevaptır. Buna nazaran manâ-yı nazım: demektir. Yahut ; mâi istifhamdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yahut manasınadır. Buna nazaran: manâ-yı nazım: … demektir. Sırat-ı müstakim üzerine oturmaktan maksadı; ifsad üzre devam edeceğini beyan etmektir, Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile İblis'in küfrü; küfrü :nâdîdir, küfr-ü cehlî değildir. Ziti& mezhebinin tarîk-ı gavâyet dalâlet ve tarîk-ı ilâhinin tarîk-ı müstakim olduğunu ikrar ve itiraf etmiştir. Binaenaleyh; Şeytan'm küfrü cehlinden neş'et etmedi, belki sırf inadından ileri gelmiştir. İnsanlarda dahi küfr-ü inâdî olduğu gibi bilerek inad için kendi zararını kasdedenler dahi vardır. Allahü Tealâ üzerine ibâdm mesalihine riayet vacip olmadığına âyet delâlet eder. Çünkü; eğer Mu'tezile'nin dedikleri gibi mesâlih-i ibâda riâyet lâzım olsaydı İbiis'i halketmezdi ve halket-tiğinde nâsı ifsad ve kalplerine vesvese ilkaası için uzun müddet müsaade edip muammer kılmazdı. Çünkü; bunların cümlesi ibâdın mesâlihinin hilâfmadır. Gerçi efâl-i ilâhiye maslahattan hâli olmaz, elbette maslahatı mutazammm olur. Lâkin o maslahat abdin menfaatına olmak lâzım olmadığı gibi Allahü Tealâ üzerine vacip de değildir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile İblis'in kutta'-ı tarîk gibi her taraftan beni Âdem'in yollarını keseceğine işaret için herkesin gittiği yolu gözetmek üzere yol üzerinde oturacağını açıktan beyan, etmiştir. Binaenaleyh; bazı kimsenin imandan yolunu keser, küfre ve bazı kimsenin ibadetten yolunu keser, fıska ve bazı kimsenin adaletten yolunu keser, zulme ve bazısını ibadette riyaya sevk eder. Velhâsıl herbirisini birer belâ ile müptelâ kılacağı gibi herkesin istidadına göre ayrı ayrı iğfâlâtta bulunur. Binaenaleyh; İblis insanları aldatmak hususunda asla fırsatı fevtetmez. Şu halde insanlar da buna karşı silâh isti'mâl etmek üzere açıkgöz bulunmak ve Allah'ın emrine itaata dikkat etmek ve şeytan'ın iğfalâ-tına aldanmamak çarelerini düşünmek lâzımdır. Çünkü; madem ki bir düşman ilân-ı harbe ve husumete karar veriyor. İnsanın da hasmına karşı silâh isti'mâl etmesi ve uyanık bulunması meşru' bir vaazife-i diniyesidir. Hulâsa; pederimiz Âdem'e secde etmediğinden dolayı şeytan matrud olduğu için evlâdından ahz-ı intikaam etmek üzere Vacip Tealâ'dan ömür istediği ve Vacip Tealâ'mn da uzun Ömre müsaade ettiği ve şeytan'm insanları idlâle sa'yedeceğine ahd ü peymân eylediği bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:15

Vacip Tealâ; İblis'i dergâh-i ülûhiyetinden tardedince zat-ı ülûhiyetinden mühlet talebetmesi üzerine mühlet verdiğini be-yanetrr°V üzere buyuruyor. İşte İblis böyle demekle evlâd-ı Âdem üzerine musallat olacağına ahd ü peymân etti. Yani; İblis nâsın kabirlerinden kalkacakları güne kadar mühlet istedi ki, ölümün acısını tatmasın. Halbuki dünyada kimsenin bekaası yoktur, elbette kendi de fenaya gidecektir. Vacip Tealâ mühlet verdi, lâkin onun istediği gibi vakt-ı ba'sa kadar mühlet vermedi. Belki mutlak olarak murizarînden yani uzun müddet muammer olmak üzere müsaade verdiğini beyan etmiştir. lâfzı sebebiyye ve 'de bulunan mâ-i masdariyyedir. Buna nazaran manâ-yı nazım: dedi. Yahut mâ-i kasemdir ve 'deki lâm kaseme cevaptır. Buna nazaran manâ-yı nazım: demektir. Yahut ; mâi istifhamdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yahut manasınadır. Buna nazaran: manâ-yı nazım: … demektir. Sırat-ı müstakim üzerine oturmaktan maksadı; ifsad üzre devam edeceğini beyan etmektir, Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile İblis'in küfrü; küfrü :nâdîdir, küfr-ü cehlî değildir. Ziti& mezhebinin tarîk-ı gavâyet dalâlet ve tarîk-ı ilâhinin tarîk-ı müstakim olduğunu ikrar ve itiraf etmiştir. Binaenaleyh; Şeytan'm küfrü cehlinden neş'et etmedi, belki sırf inadından ileri gelmiştir. İnsanlarda dahi küfr-ü inâdî olduğu gibi bilerek inad için kendi zararını kasdedenler dahi vardır. Allahü Tealâ üzerine ibâdm mesalihine riayet vacip olmadığına âyet delâlet eder. Çünkü; eğer Mu'tezile'nin dedikleri gibi mesâlih-i ibâda riâyet lâzım olsaydı İbiis'i halketmezdi ve halket-tiğinde nâsı ifsad ve kalplerine vesvese ilkaası için uzun müddet müsaade edip muammer kılmazdı. Çünkü; bunların cümlesi ibâdın mesâlihinin hilâfmadır. Gerçi efâl-i ilâhiye maslahattan hâli olmaz, elbette maslahatı mutazammm olur. Lâkin o maslahat abdin menfaatına olmak lâzım olmadığı gibi Allahü Tealâ üzerine vacip de değildir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile İblis'in kutta'-ı tarîk gibi her taraftan beni Âdem'in yollarını keseceğine işaret için herkesin gittiği yolu gözetmek üzere yol üzerinde oturacağını açıktan beyan, etmiştir. Binaenaleyh; bazı kimsenin imandan yolunu keser, küfre ve bazı kimsenin ibadetten yolunu keser, fıska ve bazı kimsenin adaletten yolunu keser, zulme ve bazısını ibadette riyaya sevk eder. Velhâsıl herbirisini birer belâ ile müptelâ kılacağı gibi herkesin istidadına göre ayrı ayrı iğfâlâtta bulunur. Binaenaleyh; İblis insanları aldatmak hususunda asla fırsatı fevtetmez. Şu halde insanlar da buna karşı silâh isti'mâl etmek üzere açıkgöz bulunmak ve Allah'ın emrine itaata dikkat etmek ve şeytan'ın iğfalâ-tına aldanmamak çarelerini düşünmek lâzımdır. Çünkü; madem ki bir düşman ilân-ı harbe ve husumete karar veriyor. İnsanın da hasmına karşı silâh isti'mâl etmesi ve uyanık bulunması meşru' bir vaazife-i diniyesidir. Hulâsa; pederimiz Âdem'e secde etmediğinden dolayı şeytan matrud olduğu için evlâdından ahz-ı intikaam etmek üzere Vacip Tealâ'dan ömür istediği ve Vacip Tealâ'mn da uzun Ömre müsaade ettiği ve şeytan'm insanları idlâle sa'yedeceğine ahd ü peymân eylediği bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:16

Vacip Tealâ İblis'in kutta'-ı tarîk gibi beni âdem'in yolları üzerine oturup gözeteceğini beyandan sonra beni âdem'i her taraflarından ihata edeceğine ahdettiğini beyanetmek üzere İblis'ten hikâye tarikiyle buyuruyor. Yani; ben onları iğfal etmek için tarîk-ı müstakim üzerine oturduktan sonra elbette onlara her cihetlerinden gelirim. Binaenaleyh; onların Ön taraflarından gelir âhirete şekkettirir, arka taraflarından gelir dünyaya terğib eder, sağ taraflarından gelir emr-i dinlerinde şüphe verir ve sol taraflarından gelir maâsîyi tezyin ederim. Hatta onları bir dereceye getiririm ki, yâ Rabbi! Sen ekserisini nimetlere şükr'edici bulmazsın ve küfrân-ı nimet ederler bulursun. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile şu manâda âhirete doğru gittikleri için âhiret önlerinde ve dünyayı terkettikleri için dünya arkalarında kalacağına binaen ey dileri yle murad; âhiret ve half leriyle murad; dünya denilmiştir. (İbn-i Abbas)'-tan naklen bir rivayette eyd ile murad; dünyadır. Çünkü; insan 'dünyaya sa'yedip huzurunda olduğu için. dünyaya eydî ve âhiret kaybolduğu için âhirete half denilmiştir. Yani; «Onların önlerinden gelir dünyayı tezyin ve arkalarından gelir âhiret-ten tenfir ederim» demiştir. Yahut eydî ile murad; ömürlerinden bakî kalanda taattan menederim ve half ile murad; ömürlerinden geçmişte vaki olan seyyiâtlarına tevbeden menede demektir. Herhangi manâ murad olunursa olunsun, insanm etrâf-ı erbaasmı şeytan'ın ihata edeceğini vaad ettiğini âyet-i celi-le beyan etmiştir. Üst tarafından nazil olan rahmet-i ilâhiyeye hâil olmayacağına işaret için fevk ciheti ve alt tarafından gelmediğine işaret için taht ciheti zikrolunmamıştır. Zira; mütekebbir olduğundan alt cihetinden gelmeyi zikretmemiştir. İnsanda alet-i şer müteaddid ve alet-i hayır vâhid olduğunu gördüğü için zan ve tahmin üzere insanların ekserisinin şâkir olmayacağını beyan etmekle idlâle muvaffak olacağını iş'âr etmiştir. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran insanın sağında ve solunda melekler olup, şeytan'ın da meleklerden nefret ettiği cihetle kuvvetli gelmeyeceğine işaret için tecavüze delâlet eden ( jft ) lafzıyla varid olmuştur. Sağ ve sol cihetlerinden iğfale çalışmaktan geri durmayacağını beyanla beraber meleklerden fırsat bulamazsa o cihetlerden sarf-ı nazarla geçivereceğine işaret etmiştir. Hulâsa; gerek dünya, gerek âhiret, gerek gına gerek fakr, gerek hasenat ve gerek seyyiât cihetinden şeytan'm insanı ifsada sa'y ve bu sa'yiyle ekserisini ifsad edeceği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:17

Vacip Tealâ İblis'in kutta'-ı tarîk gibi beni âdem'in yolları üzerine oturup gözeteceğini beyandan sonra beni âdem'i her taraflarından ihata edeceğine ahdettiğini beyanetmek üzere İblis'ten hikâye tarikiyle buyuruyor. Yani; ben onları iğfal etmek için tarîk-ı müstakim üzerine oturduktan sonra elbette onlara her cihetlerinden gelirim. Binaenaleyh; onların Ön taraflarından gelir âhirete şekkettirir, arka taraflarından gelir dünyaya terğib eder, sağ taraflarından gelir emr-i dinlerinde şüphe verir ve sol taraflarından gelir maâsîyi tezyin ederim. Hatta onları bir dereceye getiririm ki, yâ Rabbi! Sen ekserisini nimetlere şükr'edici bulmazsın ve küfrân-ı nimet ederler bulursun. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile şu manâda âhirete doğru gittikleri için âhiret önlerinde ve dünyayı terkettikleri için dünya arkalarında kalacağına binaen ey dileri yle murad; âhiret ve half leriyle murad; dünya denilmiştir. (İbn-i Abbas)'-tan naklen bir rivayette eyd ile murad; dünyadır. Çünkü; insan 'dünyaya sa'yedip huzurunda olduğu için. dünyaya eydî ve âhiret kaybolduğu için âhirete half denilmiştir. Yani; «Onların önlerinden gelir dünyayı tezyin ve arkalarından gelir âhiret-ten tenfir ederim» demiştir. Yahut eydî ile murad; ömürlerinden bakî kalanda taattan menederim ve half ile murad; ömürlerinden geçmişte vaki olan seyyiâtlarına tevbeden menede demektir. Herhangi manâ murad olunursa olunsun, insanm etrâf-ı erbaasmı şeytan'ın ihata edeceğini vaad ettiğini âyet-i celi-le beyan etmiştir. Üst tarafından nazil olan rahmet-i ilâhiyeye hâil olmayacağına işaret için fevk ciheti ve alt tarafından gelmediğine işaret için taht ciheti zikrolunmamıştır. Zira; mütekebbir olduğundan alt cihetinden gelmeyi zikretmemiştir. İnsanda alet-i şer müteaddid ve alet-i hayır vâhid olduğunu gördüğü için zan ve tahmin üzere insanların ekserisinin şâkir olmayacağını beyan etmekle idlâle muvaffak olacağını iş'âr etmiştir. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran insanın sağında ve solunda melekler olup, şeytan'ın da meleklerden nefret ettiği cihetle kuvvetli gelmeyeceğine işaret için tecavüze delâlet eden ( jft ) lafzıyla varid olmuştur. Sağ ve sol cihetlerinden iğfale çalışmaktan geri durmayacağını beyanla beraber meleklerden fırsat bulamazsa o cihetlerden sarf-ı nazarla geçivereceğine işaret etmiştir. Hulâsa; gerek dünya, gerek âhiret, gerek gına gerek fakr, gerek hasenat ve gerek seyyiât cihetinden şeytan'm insanı ifsada sa'y ve bu sa'yiyle ekserisini ifsad edeceği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:18

Vacip Tealâ şeytan'ın her cihetten ifsada sa'y edeceğini beyandan sonra şeytanı kemâl-i zili ü hakaaretle tardettiğini beyanet-mek üzere buyuruyor. Şu halde beni âdem'e lâyık olan, şeytan'a ittibâ' etmeyip şerrinden istiâze ve ihtiraz etmektir. Tefsir-i T aberi'de beyan olunduğuna nazaran manasınadır. zamiri Cennefe yahut semâya yahut melâikeye râci'dir. Buna nazaran manâ-yt şerifi: … demektir. Hulâsa; kemâli hakaaretle şeytan'm tardolunduğu ve şeytan'a tâbi olanların onunla beraber Cehennem'e girecekleri bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:19

Vacip Tealâ şeytan1] tardettikten sonra Hzİ Âdem'e Cennet'te sâkîn olmasını emrettiğini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; şeytan'ı tard u teb'îd ettikten sonra Vacip Tealâ Hz. Adem'e tavsiye etmek ve mertebesini muhafazayı emir olmak üzere tafahhum tarîkıyla nida ederek dedi ki, «Yâ Âdem! Sen ve zevcen Havva ehi-i tevhidin makam ve makaamı olan Cennet'te sakin olun ve istediğiniz meyvalardan, istediğiniz mahalden ekledin ve şu ağaca yakın olup meyvasmdan ekletmeyin. Eğer eklederse-niz zâlimlerden olursunuz.» Hz. Âdem hitapta asıl olduğuna işaret için ismini zikretmiş ve Hz. Havva tâbi olduğu için ismi zikrolunmamıştır. Tefsir-i Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Cennet'te sakin olmalarıyla emir; emr-i taabbüdî veyahut emr-i ibâhe olup, emr-i teklifi değildir ve Hz. Âdem'in zevci Havva (R.A.)'dır. Cennet le murad;Cennet-i Huld'dur. Ve ekletmekle emir; İbâhe içindir. Binaenaleyh; Cennet meyvalarından ekletmek onlar için vacip değildir. Hulâsa; Vacip Tealâ'nm Hz. Âdemle zevcesine Cennet'te ika-ametlerini ve istedikleri mahalde istedikleri meyvalardan ekletmelerini emrettiği ve Cennet'te bulunan ağaçlardan bir nevi ağacın nıeyvasmdan ekletmeleri memnu1 olduğu ve eğer eklederlerse nefislerine zulmedecekleri cihetle zâlimler zümresinden olacakları bu, âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:20

Vacip Tealâ Âdem (A.S.) a, iskânla emirden sonra şeytan'm iğfal ettiğini beyanetmek üzere buyuruyor. Şeytan böyle demekle hilesine devam etti.

A'raf 7:21

Yani; Şeytan Âdemle Havva'ya vesvese ilkaa etti ki, onları mestur olan avret mahallerini onlara izhar ettirsin ve kendinin rüsvâ olduğu gibi Âdem'le Havva'yı ehl-i Cennet arasında mahcup etsin. Binaenaleyh;. Şeytan vesvesesinde «Sizin Rabbiniz şu ağaçtan ekletmenizden nehyetmedi, illâ sizi melek veyahut Cen-net'te muhalled kalanlardan olmanızı kerih gördüğü için nehyet-ti» demekle iğfale sa'yetti ve sözünü terviç için yemin etti ve dedi ki, «Ben muhakkak size nasihat edicilerdenim». Binaenaleyh; onlara birtakım gururla hile etti ve mertebe-i izzetten iskaata çalıştı. Fahr-i Razi> ve Hâzin'in beyanları veçhile vesvese; mü-kerreren gizli söylemektir. Şeytan Hz. Âdem'in ve Havva'nın kalplerine şecereden ekletmeyi ilkaa etti. Binaenaleyh; eklettiler. Ve akıbet Cennet'ten çıktılar. Vesvesenin keyfiyetinde ihtilâf varsa da Hz. Âdem ve Havva Cennet'in kapısının iç tarafına gelirler ve şeytan da kapının dışına gelip kapının dışından hafi surette söz söylemek suretiyle vesvese ettiği ekser-i müfessirînin kelâmlarından müstebandır. Yahut Şeytan Cennet'e duhulden menolunmuşsa da bir hayvan suretine temessül ederek girdiğinden hazene-i Cennet bilemediler. Yahut tekrim suretiyle girmekten memnu' ise de zillet ve meskenet suretiyle girmekten memnu olmadığından Hz. Âdem'e iptilâ için zillet ve meskenetle'gitmiş ve mefsedetini ikaa etmiştir. Âdem (A.S.) şeytan'ın secdeden imtinâ'mı ve ilâyevmilkıyâm adavetini bilirse de kirâren ve mirâren şecereden eklini söyleyip ve ekletmekte menfaat olduğuna dair yemin ettiğinden sözüne inanmıştır. Çünkü; düşmandan harikulade olarak nasihat sudur etmesi baid olmadığından ve defaatla ısrar ve ilhah ettiğinden kelâmım doğru zannetmiştir. Beyzâvfnin beyanı veçhile ihtiyaç olmaksızın halvette avret mahallini açmak hatta zevcesi yanında bile bilâzarure açmak kerahet olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü; örtülü mahallin açılmasına sev'e tâbir olunmuştur. Sev'e ise fena ve kotu manasınadır. Binaenaleyh; örtülü mahalli lüzumsuz açmak fena ve kötü diye menolunmuştur. Şeytan'm vesveseden garazı; Âdem (A.S.)'m hürmetini iskaat ve mansıbını zayi etmek olduğuna işaret için garaza delâlet eden ile varid olmuştur. Şeytan'm vesvesesinde «Rabbinizin nehyi; sizin melek veyahut muhalled olmamanız içindir» demesi melek olmak veyahut muhalled kalmaya ümitlendirmektir., Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Âdem'in tamaı; meleklerde olan kemâlât-i fıtriyeye ve yemek, içmek gibi ahval-i beşeriyeden kurtulmak cihetineydi. Binaenaleyh Hz. Âdem'in tamaı meleklerin enbiyadan efdal olmalarına delâlet etmez ve Âdem (A.S.) in şu talebi nübüvvetini izhar etmezden evvel olduğu mervidir. «Şecereden eklettirmekle mertebe-i âliyeden derece-i süflâya tenzil etti ve onları birtakım evhâmâtla mağrur kıldı» demektir. Çünkü tedIiye ; Bey-zâvî'nin beyanı veçhiie bir şeyi yukarıdan aşağıya irsal etmektir. Gurur; dünya metamdan ehemmiyeti ve değeri olmadık bir şeye hud'ayla aldatmaktır. İblis; Âdem'le Havva'nın Cennet'teki rahatlarına ve nail oldukları nimetlere nispetle hiç değeri olmayan belki ayn-ı mazarat olan şecereden eklettirmekle aldattığını Ce-nab-ı Hak beyan buyurmuştur. Hulâsa âyet; üç hükmü hâvidir: Birincisi; açılması kerih olan mahalleri açılıp mahcub etmek için şeytan'ın Âdem'le haremi Havva'yı aldattığı; ikincisi v; vesvesesinin hulâsası «Cenab-ı Hak sizin melek veya muhalled olmanızı istemediği için sizi nehyetth demesi olduğu, üçüncüsü; sözüne revaç vermek için aBen size nasihat ederim» diyerek yemin etmesidir.

A'raf 7:22

Vacip Tealâ şeytan'm hilesi üzerine şecere-i mezkûreden eklettiklerini ve ekledince zuhur eden hâlâtı bevanetmek üzere buyuruyor. Yani; Âdem'le Havva ekli memnu' olan ağaçtan ekletmek üzere ta'mmı tattılarsa ma'siyetin şeameti sebebiyle derhâl ukubet-i ilâhiye kendilerini yakaladı. Üzerlerinde olan kisveleri soyuldu. Birbirlerinden görülmeyecek mahalleri zuhur etti. Aklen o mahallerin açılması çirkin olduğu için filhâl Cennet ağaçlarının yapraklarından üzerlerini setretmeye müsaraat ettiler ve Rableri de itab tarikıyla1 nida etti ve dedi ki, «Ben sizi şu ağacın eklinden nehyet-medim mi ve şeytan size düşmandır demedim mi; memnu' olan şeye niçin cüret ettiniz?» suretiyle hitab-ı ilâhi zuhur etti. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile gaayet az eklettiklerine işaret için mezkûr ağaçtan tattıkları beyan olunmuştur. Çünkü zevk; birşeyin ta'mını bilmek için azıcık birşeyi yutmaktan İbarettir. Nehyblundukları ağacın buğday veya bağ çubuğu ve şâire olduğuna ve nehyin hikmetine dair tefsîlât Sûre-i Ba-kara'da geçmiştir . Avret mahallini keşfetmek zaman-ı Âdem'de dahi kabîh olduğuna âyet delâlet eder. Zira; Âdem ve Havvâ'-nın açılan mahallerini derhâl setretmeye sa'yettiklerini âyet nâtık-tır. Bazı rivayete nazaran incir ağacının yaprağiyla setretmişler ve yaprağı yaprak üzerine sıvamak istemişlerdir. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Cennet'te Âdem (A,S.) la Havva (R.A.) nın libasları nurdan olup yekdiğerinin vücutlarım görmezlerdi. Mahut şecereden ekledince derhâl nur üzerlerinden zail olmuş ve açığa çıkmışlardır. Yahut libasları tırnak şeklindeymiş. Menhî olan ekil vuku bulunca hemen o libas üzerlerinden zail olmuş, şu kadar ki, hatıra olmak üzere ellerinde ve ayaklarında tırnak mahalleri bakî kalmıştır.

A'raf 7:23

Vacip Tealâ Âdem (A.S.) m ve Havva (R.A.) nın menhî olan şecereden eklettiklerini beyandan sonra şecereden ekledince vaki olan nedametlerini beyanetmek üzere buyuruyor. Beyzâvî'nin beyanına nazaran mağfiret olunmadığı takdirde günah-ı sağire üzerine azap terettüb edeceğine âyet delâlet eder. Zira; Âdem (A.S.) la Havva (R.A.)'nın hatîeleri günah-ı sağire kabilinden olduğu halde «Eğer ya Rabbi! Sen bizi mağfiret etmezsen biz helak oluruz» dediler.

A'raf 7:24

Vacip Tealâ şeytan'ın iğfali üzerine vaki olan zellelerine binaen Âdem (A.S.) la Havva (R.A.) nın istiğfarlarını beyandan sonra Cennetten yeryüzüne inmelerini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; İblis iğfal edince vaki olan hataları üzerine istiğfar ve kusurlarını itiraf ettikten sonra Vacip Tealâ Âdem (A.S.) a ve Havva (R.A.) ya ve zürriyetlerine hitaben veyahut Âdem, Havva ve İblise hitaben dedi ki, «Sizin bazınız bazınıza şiddetle adavet edici olduğunuz halde inin Cennet'ten yeryüzüne. Sizin için yeryüzünde mahall-i kararınız ve yevm-i kıyamete kadar metâ'-ı dünya ile telezzüz ve taayyüş etmek vardır» demekle karargâhlarını tayin ettikten sonra «Siz dünyada ve arz üzerinde hayat bulur ve hayatınızın hitamında arz üzerinde ölür ve haşir günü arzdan ihya olunur ve huruç edersiniz» demekle hayatlarının ve mematlarının ve kıyamette huruşlarımn hepsi arzda vaki olacağını beyan buyurmuştur. Bu âyette hutîutla emir; Âdemle Havva'ya ve zürriyetine olmak ihtimali varsa da Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile esah olan Âdem (A.S.) a ve Havva (R.A.) ya ve İblis'e emirdir. Binaenaleyh, Âdem'le İblis'in zürriyetleri beyninde ilâyevmilkıyâm adavetin bekaasma âyet-i celile delâlet eder ve şeytan ilâyevmilkıyâm beni âdeme düşman olup fırsat düştükçe idlâl etmekten hâlî kalmaz.

A'raf 7:25

Vacip Tealâ şeytan'ın iğfali üzerine vaki olan zellelerine binaen Âdem (A.S.) la Havva (R.A.) nın istiğfarlarını beyandan sonra Cennetten yeryüzüne inmelerini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; İblis iğfal edince vaki olan hataları üzerine istiğfar ve kusurlarını itiraf ettikten sonra Vacip Tealâ Âdem (A.S.) a ve Havva (R.A.) ya ve zürriyetlerine hitaben veyahut Âdem, Havva ve İblise hitaben dedi ki, «Sizin bazınız bazınıza şiddetle adavet edici olduğunuz halde inin Cennet'ten yeryüzüne. Sizin için yeryüzünde mahall-i kararınız ve yevm-i kıyamete kadar metâ'-ı dünya ile telezzüz ve taayyüş etmek vardır» demekle karargâhlarını tayin ettikten sonra «Siz dünyada ve arz üzerinde hayat bulur ve hayatınızın hitamında arz üzerinde ölür ve haşir günü arzdan ihya olunur ve huruç edersiniz» demekle hayatlarının ve mematlarının ve kıyamette huruşlarımn hepsi arzda vaki olacağını beyan buyurmuştur. Bu âyette hutîutla emir; Âdemle Havva'ya ve zürriyetine olmak ihtimali varsa da Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile esah olan Âdem (A.S.) a ve Havva (R.A.) ya ve İblis'e emirdir. Binaenaleyh, Âdem'le İblis'in zürriyetleri beyninde ilâyevmilkıyâm adavetin bekaasma âyet-i celile delâlet eder ve şeytan ilâyevmilkıyâm beni âdeme düşman olup fırsat düştükçe idlâl etmekten hâlî kalmaz.

A'raf 7:26

Vacip Tealâ yeryüzüne inmelerini emredip ve -yeryüzü karargâhları olduğunu beyandan sonra yeryüzünde muhtaç oldukları nerşeyi inzal ettiğini beyanetmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ Âdem'le Havva'yı yeryüzüne indirince dinde ve dünyada muhtaç oldukları libası halk buyurduğunu beyanla libasın nimet-i uzmâ olduğunu tasrih buyurmuştur. Zira; Tefsir-i Hâ-zin'de beyan olunduğu veçhile namazda setr-i avret lâzım olduğu cihetten libasa umur-u dinde ihtiyaç olduğu gibi sıcaktan ve soğuktan muhafaza hususuna dair umur-u dünyada dahi libasa şiddetle ihtiyaç vardır. Binaenaleyh; libas insanlar üzerine şükretmesi vacip olan nimetlerdendir. Pamuk, keten ve saire gibi libasa esas olan nebatatın husulüne sebep olan yağmurun semâdan nazil olduğu cihetle Vacip Tealâ libası «İnzal ettik» buyurmuştur ki, müsebbib olan libas zikrolunmuşsa da sebeb olan yağmur mut-ad olduğu Fahr-i Razi'nin cümie-i beyanatındandır. Yahni arzda bulunan cümle berekâtm esası semâdan nazil olduğu cihetle libasın esası da semâdandır. Binaenaleyh; «Sizin avret mahallinizi setre-decek libası sizin üzerinize inzal ettik» buyurmuştur. Yahut ve manasınadır. Yani «Biz Azîmüşşan sizin dinde ve dünyada muhtaç olduğunuz v^ açılması ayıp olan mahallinizi setrettiğiniz libasınızı halketmekle sizi merzuk ettik ki, üzerinizi setreder, huzur-u ilâhide kemâl-i edeble bulunur ve hararet ve burudetten nefsinizi vikaaye edersiniz» demek olur.. mutlaka mal manâsına olduğu (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir. Yahut insanın taayyüş ettiği herşeye ıtlak olunur. Yahut insanın gerek üzerine giymekle ve gerek altında döşenmekle ziynet ve tecemmül için ittihaz ettiği melbûsât ve mefruşattır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … ile murad; -avret mahallîni setreden libastır. Ve şanına ihtimam için tekrar zikrolunmuştur. Yahut harpte istimal olunan zırh ve'kalkan gibi dldt-ı harptir. Yahut edâ-yı salât için istî'mâl olunan libastır. Şu manâların kâffesine nazaran libas lâfzı manâ-yı hakîkîsinde müsta'meldir. Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran İbas-ı takva ile murad; imandır. Zira; imanla, mümin nefsini Cehennemiden vikaaye ettiği içm imana libas-ı takva denmiştir. Yahut amel-i salihtir. Yahut havfullahtır. Yahut hayadır. Yahut iffet ve namusu muhafazadır. Şu imanların hangisi murad olunursa olunsun, libas lâfzı bu manâlarda mecazdır. Binaenaleyh; libası bu manâlarda isti'mâl; imanı, ameli salihi, havful-lahı, hayayı ve iffeti, hakiki bir libasa teşbih târîkıyla istimaldir. Şu halde manâ-yı nazım şöyledir : … Yahut … demektir. Nisâbûrî'nin beyanına nazaran bir rivayette bu âyette Iibas- takva ile murad; insan üzerinde zahir olan sekinet, vakar, tâat ve amel-i salihtir. Zira; şu beyan olunan âdâb-ı şer'iye-ye riâyet olunduğu surette bu ahkâm insanı her türlü mehlekeden vikaaye ettiği için libas-ı takva denmiştir. Beyzâvî'nin beyanına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; zaman-ı cahiliyede Araplar, Beyt-i Şerifi uryân olarak tavaf ederler ve «Biz isyan ettiğimiz elbisemizle huzur-u Beyt'e gelip tavaf etmekte Allah'tan korkarız. Şu halde uryân olarak tavaf etmek lâzımdır» demeleri üzerine onları menetmek için âyetin nazil olduğu mer-vidir. Şu rivayete nazaran Iibâs-ı tekvâ ile murad; hakîkî libastır, mecaz değildir. Binaenaleyh; keşf-i avretin şer'an mezmum olup setretmek ittikaadan ma'dud olduğuna âyet delâlet eder. Âdem (A.S.) m kıssasını zikretmek libasın nimet olduğunu zikre bir mukaddimedir ki, insana şeytan'm iğvâsıyla evvel isabet eden kötülük keşf-i avret olduğu bilinsin. Şeytan; babamız olan Âdem (A.S.) ı iğva edip keşf-i avret vuku bulmakla huzur-u ilâhide mahcup ettiği gibi evlâd-i Âdem'i bu yolda daima mahcup etmeye sa'y eder ki, işlenilen günahlarla insanların rüsvalığına mesrur olur. Zira; bu cihetle yemini yerini bulur ve hazzını alır.

A'raf 7:27

Vacip Tealâ şeytan'ın Âdem (A.S.) ı iğvâ ettiğini ve cümlesinin yeryüzüne indiklerini beyandan sonra şeytan'a aldanılmama-sını evlâd-ı Âdem'e tavsiye etmek üzere buyuruyor. Yani; ey beni âdem! Valideniz ve pederiniz olan Âdem'le Havva'yı Cennet'ten çıkardığı gibi şeytan size fitne ve fesacj ilkaasıyla dalâlette kılıp Cennet'e duhûlden mahrum etmesin. Zira; valide ve pederinizi dar-ı sürür ve mahall-i huzur olan Cennet'ten ma-hall-i sürür Olan arza inzaline sebep oldu ve bir derece adavet etti ki, onlara görülmeyecek mahallerini göstermek için elbiselerinin onlardan soyulup mahcup olmalarına sebep olmakla intikamını aldı. Şu halde ey evlâd-ı âdem! Şeytan'ın hilelerinden içtinab edip Cenab-ı Hakka iltica etmeniz lazımdır. Zira; sizin onları görmediğiniz cihetten şeytan ve etba' ve a'vânı sizi görürler. Binaenaleyh; sizin pederiniz Âdem'in kıssasından ibret alıp şeytan'ın şerrinden himaye-i ilâhiyeye iltica etmeniz ehemm-i umurunuzdandır. Çünkü; biz şeytanları iman etmeyen kimselere dost ve onlara musallat kıldık! Binaenaleyh; şeytan sizi gururuyla aldatmasın ve maâsîyi size tezyin etmekle idlâl edip yoldan çıkarmasın. Pederinize yapmış olduğu hileyi unutmayın, daima hatırınızda tutun. Zira; ebeveyninizin görülmeyecek mahallini yekdiğerine göstermek için onların libaslarının soyulmasına sebep olmuştur. Bu vak'a size ibret yönünden kâfidir. Zira; Allahü Tealâ onların gözlerinde sizi görecek bir cevher halk etti Lâkin sizin gözünüzde onları görecek cevher halk etmedi, onlar sizi görür, siz onları göremezsiniz. Şu halde onlar sizin her halinize muttali oldukları için sizi idiâle iktidarları vardır. Sizin, onları redde iktidarınız olmadığından Vacip Tealâ'-nm muhafazasına sığınmanız lâzımdır. Zira; biz şeytanları kâfirlere dost kıldık. Binaenaleyh ehl-i iman şeytan'ın dostluğundan sakınmalıdır. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ beni âdem'e şeytan'ın şerrinden ihtiraz etmelerini iki cihetle te'kid buyurmuştur : Birincisi; Hz. Âdem'i iğvâ edip Cennet'ten çıkarmasıdır. Çünkü; Hz. Âdem'e secdeye muhalefet etmekle adaveti meydanda olup Hz. Âdem'in ulüvvü kadriyle beraber ona vesvese ikaa edince âhad-i nâstan olan evlâd-ı âdem'e vesvese Ükaa edeceği evleviyetle sabittir. İkincisi; şeytan'm ve cemaatının beni âdem'i görüp beni âdem'in onları görmemesidir. Çünkü* görünmeyen düşmanın şerrinden ihtiraz gaayet güçtür. Binaenaleyh; insanlar arasında şeytan'ın şerrinden kurtulanlar pek azdır. Çünkü; herbirini bîr hava ile aldatmıştır. Bazı ulemâ şeytan'ın beşer suretine temessül edemeyeceğini bu âyetle istidlal etmiştir. Zira; beşer suretine girmiş olsa insanların görmesi lâzım geldiği gibi insanların yekdiğerini temyiz ve tefrikları haleldar olurdu. Çünkü; dün gördüğü bir şahsı bir gün sonra gördüğünde acaba o şahıs mıdır, yoksa şeytan o şahsın suretine temessül etti de şu gördüğüm şahıs şeytan mıdır, değil midir? diyerek elbette bir şüphe gelirdi. Halbuki böyle bir şüphe gelmiyor. İşte insanların göremeyeceğini bu âyet nâtıktır. Şu halde şeytan'ın beşer suretine temessülü bâtıldır demişlerde de Beyzâyî'nin beyanına nazaran bizim onları göremediğimiz ekser-i evkatta ve vesvese zamanındadır. Bazı zamanda beşer suretine temessül edip bizim görmemizin cevazına bir mâni yoktur. Feth-ül Beyan, Fahr-i Razi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile nez'olunan libasta dört ihtimal vardır: Birinci ihtimal; tırnaktır. Çünkü; (İbn-i Abbas) Hazretlerinin «Cennet'te Ademle Havva'nın libası tırnaktı. Hatiede vaki olunca soyuldu. Hatıra, ziynet ve bazı menâfie hizmet, için ellerinde ve ayaklarında tırnak kalmıştır» buyurduğu mervîSir. İkinci ihtimâl; libasları nurdandı. Üçüncü ihtimal; takva ve muhar-remâttan içtinab etmekti. Dördüncü ihtimal; esvaba Cennetten bir sevb idi. Lâfz-ı âyete muvafık olan dördüncü ihtimaldir. Zira; ilbas lâfzından müstefâd olan hakîkî manâ sevbdir. Manâ-yı hakîkî mümkün olan yerde mecaza intikalde bir fayda ve ihtiyaç yoktur. Nez'in soymak manâsına olması dahî hakîkî sevb olduğuna delâlet eder. Çünkü; soyunmak giyindikten sonra olur. Madem ki âyette soyuldu, deniyor, herhalde giyinilmiş bir libas olması icab eder.

A'raf 7:28

Vacip Tealâ şöytan'a ittibâ' eden dostlarının hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; hudud-u ilâhiden huruç edip şeytanlaa dost ittihaz eden kâfirler Allah'ın nehyettiği maâsîyi işlediklerinde «Biz babaları-' mızı o fiil üzerine bulduk ve Allahü Tealâ bize fahişeyle emretti. Zira, emretmese babalarımız işlemezdi» derler. Yâ Ekrem-er Ru-sül! Sen onların şu kelâmlarına cevap olarak de ki, «Allahü Tealâ fahşâ ile emretmez ve Allahü Tealâ üzerine bilmediğiniz şeyi söyler ve Allah'a lâyık olmayan şeyi mi isnâd edersiniz? Fâhi§eyle murad; rical ve nisvânın uryân olarak tavaf etmeleridir, diyen v^arsa da esah olan Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile kebire olan her ma'siyete fahişe ıtlak olunur.' Şu halde fahişe lâfzı şirke ve şâir envâ'-î küfre ve maâsîye şâmildir. Kâfirlerin maâsîye fahişe diyerek işlemeyip belki ibadet kasdıyla işlediklerinin bu âyette Cenab-ı Hak iki delilini beyan buyurmuştur: Birincisi; âba' ve ecdatlarım taklid, ikincisi; Allah'ın emri olduğunu itikad etmektir. Şu" delillerin her ikisinde ibadet maksadıyla işlediklerine sarahat vardır. Halbuki, umur-u itikaadiyede âbâ' ve ecdadı taklid bâtıl olduğundan bu cihete cevap vermeksizin Allahü Tealâ ikinciye cevap vermesini resulüne emir buyurmuştur. Çünkü; onlar irtikâb ettikleri fahşâyı Allahü Tealâ'nın emrettiğini ve emr-i ilâhiye istinaden işlediklerini beyan edince Allahü Tealâ bu davalarını reddetmiştir. Zira; Allahü Tealâ'nın âdet-i kâdımesi; maha-sin-i ef âl ve mekârim-i ahlâk ile emretmektir. Yoksa tab'-ı selim ve akl-ı kâmilin nefret edeceği fahşâyı emretmediği ve etmeyeceği ednâ aklı olan kimse için malûmdur. Binaenaleyh; nazmında bulunan hemze istifhâm-t inkârî^ve tevbih içindir. Yani; «Fahşâ ile Allah'ın emrettiğini bizzat Vacip Tealâ'dan işittiğinizi iddia edemezsiniz? Zira; sizin için kelâm-ı ilâhiyi işitmek mümkün değildir. Ve Allah'la kulları beyninde vasıta olan enbiya-yı kiramdan dahi işitmediniz. Çünkü; nübüvveti inkâr ediyorsunuz. Şu halde nasıl cesaret edip de bilmediğiniz şeyi Allahü Tealâ'ya isnad ediyorsunuz?» demektir. Binaenaleyh; âyette kâfirleri tekdir olduğu gibi cehille zem ve takbih de vardır. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile insanlar için taklidden ziyade muzır ve itikadı ifsâd eder birşey yoktur. Zira Yehûd'un Ychûdiyet üzere ve Nasarâ'nm Nasraniyet üzere ve ehl-i bid'atın bid'at üzere bekaası; ancak taklid ve babalarına hüsn-ü zann edip delâili tetkikten sarfınazar ederek lâyık olduğu veçhile hakkı talep etmemektir. Eğer hakkı arayıcı olsalar delilleri tetkik ederek hakikata vâsıl olur, taklidden kurtulurlardı. Amma umur-u dinde muhik olduğu malûm olan enbiyaya ve furu-u a'mâlde müçtehidîne ittibâ'; taklid değildir. Belki Allah'ın inzal ettiği şeriata ittibâ'dır. Çünkü; bu suretle taklid mezmum değildir. Zira; beşer için doğru yolu bulmak enbiya-yı izam vasıtasıyla olabileceğinden enbiyaya ittibâ1; hakka ittibadır.

A'raf 7:29

Vacip Tealâ fahşâ ile emretmediğini beyandan sonra adaletle emrettiğini beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; ibadetinizi ihlâs üzere edâ edin ki, hüsn-ü ceza göresiniz. Binaenaleyh; kıyamette böylece iki fırka olarak iade olunursunuz.

A'raf 7:30

Yani; yâ Ekrem-er Rusül! «Allahü Teâlâ bize fahşâ ile emretti» diyen kafirlere sen de ki, «Benim Rabbim bana ve umum kullarına adaletle emretti. Zira; evâmir ve nevâhîsînin cemisi adaletle emir ve nehiydir. İfrat ve tefrit cihetlerine asla meyil yoktur. Be- nim Rabbim adaletle emrinde dedi ki. her mescit ve ibadethane-nizde cânib-i manevi-i ülûhiyetime teveccühünüzü doğrultun, iki tarafa meyil ve inhiraf etmeyin, itaat ve inkıyadınızda müştakını ve dininizi Allahü Tealâ'ya mahsus kılıcı ve ibâdât ve taâtmıza riya ve sum'adan hâlî ihlâs edici olduğunuz halde Allah'a tazarru ve niyazla taat edin. Zira; iptidâen Vacip Tealâ sizi nasıl halk ve icad ettiyse yevnı-i kıyamette dahi o minval üzere sizi iade eder ve siz de avdet edersiniz. Binaenaleyh, sizden bir kısmi Allah'ın tevfikiyle mebdeinden maâdına istidlal ederek âhireti îtikadla hidayette olur ve sizden diğer bir kısım tevfikten mahrum olarak dalâleti ihtiyarla üzerlerine şekaavet sabit olur. Zira; onlar Allah'ın gayrı şeytanları veli ve ma'bud ittihaz ettiler. Binaenaleyh; küfür ve maâsîden şeytanlar her neyle emrettiyse ona ittibâ' ettikleri gibi zannettiler ki, onlar kendileri mühtedîlerdir ve gittikleri yollan doğrudur. Halbuki bu zanları fâsiddir. Zira; itikâadiyâtta zanna itibar yoktur. Fahr-i Razi ve Hâzin'in (İbn^i Abbas) Hazretlerinden naklen beyanlarına nazaran bu âyette kist ile murad; Kelime-i tevhidle emretmek; zatı ve sıfatı ve efâli itibarıyla Vacip Tealâ'yı ma'rifetle emri mutazammjndır. Şu halde Vacip Tealâ bu âyette üç şeye emretti: Birincisi; usul-ü itikaadiyedir, İkinci,s i; her mescid indinde yani namaz vaktinde kıbleye müteveccihen ibadet ve eda-yı salatla ve ibadetin kabulünde ihlâs şart olduğundan ihlâs üzere ibadet etmekle emretti. Üçüncüsü; âhireti itikad lâzım olduğuna işaret buyurdu. Zira; «İptidâen icad olunduğunuz gibi avdet eder, kabrinizden kalkarsınız» buyurmuştur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ kabirden kalkıp iade olunmak imkânını takrir için iptidâen icada teşbih tar;kıyla beyan buyurmuştur. Yahut «Topraktan halk olunduğunuz gibi toprağa iade olunursunuz» demektir. Yahut «İptidâen uryân olarak icad olunduğunuz gibi uryân olarak kabrinizden kalkarsınız» demektir. Yahut «İptidâen dünyada mümin ve kâfir olarak iki sınıf bulunduğunuz gibi kabirden kalktığınızda dahi iki fırka olarak kalkarsınız. Bir fırka tarîk-ı müstakime temessükle hidâyette ve diğer fırka.küfrü irtikâpla üzerine dalâl vacip oldu» demektir. «Her mescid yanında yüzlerinizi kıbleye döndürün» demektir. Şu halde «Her mescid indinde yüzlerinizi ikaame edin» demek «Secde vaktinde ve secde zamanı geldiğinde herhangi mescid olursa olsun hemen o mescidde edâ-yı salât edin, kendi mescidinize avdet için namazı te'hir etmeyin» demektir. Çünkü; ümmet-i Muhammed'in namazı için her yer mescid olduğundan namaz için bir mahall-i muayyen aramak lâzım değildir. Vacip Tealâ tevhid ve ihlâs üzere ibadetle emrettikten sonra ahvâl-i âhireti beyan buyurdu ki, me'mur oldukları ibâdâtı edâ edenlerin sevabı ve edâ etmeyenlerin azabı âhirette olacağına işaret etmiştir. Fahr-i Razi, Kaazi ve Feth-ül Beyan sahibinin beyanlarına nazaran mücerret zannm umur-u dinde kâfi olmadığına âyet delâlet ettiği gibi kâfirin sülük ettiği dinde kendinin hak üzere bulunduğunu ve mezhebinin sahih olduğunu zannetmek fayda vermez. Şu halde batılı irtikâb eden şahıs gerek kendinin hak üzerine olduğunu zannetsin ve gerek zannetmesin her halde mezmum ve zem-me müstehaktır. Eğri yolu doğru zannıyla irtikâb eden kimsenin zemden halâs olması lâzım gelmez. «İbadetinizde Allaha ihlâs üzere duâ edin, amelinize riya karıştırmayın» demektir. Hulâsa; namaz vakti nerede ve hangi mescit huzurunda bulunursa kıbleye müteveccihen edâ-yı salât etmek vacip ve Allah'a ibadette İhlasın lâzım olduğu ve iptidâen icad olunduğumuz gibi iade olunacağımız icabedeceği ve insanlar dünyada ehl-i hidayet olarak mümin ve ehl-i dalâlet olarak kâfir olduğu gibi kabirden dahi iki fırka olarak haşrolunacakları ve ehl-i dalâlin şeytanları dost ittihaz ettikleri ve bâtıl tarîka sülük eyledikleri halde kendilerinin hidâyette olduklarını zannetmeleri ve bu zanlarınm faydası olmadığı bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

A'raf 7:31

Vacip Tealâ adalet, kelime-i tevhid ve- usul-ü itikaadiyeyle emrettiği gibi adalette dahil olan melbûsât, me'kûlât ve meşrubatla dahi emretmek üzere buyuruyor. Yani; ey Beni Adem! Gerek tavaf için Kabe'ye ve gerek edâ-yı salât için her mescide geldiğinizde zinetiniz olan libasınızı giyinmekle avret mahallinizi setredin. Helâl ve mubah olan nimetlerden yiyin ve için, harama tecavüz ve helâli haddinden ziyade sar-fetmekle israf etmeyin. Zira; Allahü Tealâ müsrifleri sevmez ve muhabbet etmez. Beyzavi ve Fahr-i Razi'niri beyanları veçhile ziynetle murad, libastır. Ahz-i ziynetle emir; vücub ifade ettiğinden avret mahallini setredecek. kadar elbise giymek vaciptir ve terki haramdır. Binaenaleyh; salâtın sıhhatinin şartı; avret mahallini setretmek olduğu için Cenab-ı Hak ziyneti ahizle emir buyurmuştur ki, setr-i avrete işarettir. Zira; avret mahallini keşfetmek haram olduğu gibi mekşuf-ü avre olarak namaz da caiz olmaz. Cuma ve bayram namazlarında ve cemaatla kılman namazlarda rical için elbisenin güzelini giyinmek sünnettir. Avret mahallini setredecek elbise giymek vacip olduğu gibi ölmeyecek kadar yemek ve içmek dahi vaciptir. Eğer bilkülliye ekli terkederek vefat ederse nefsinin kaatili ve ehl-i" nârdan olur. Namaza ve şâir ibadâta kıyamdan âciz olacak kadar ekli ve şürbü terk ederek zayıf düşmek haramdır. Kezâlik lüzumundan ziyade veya tok karma yemek israf olduğu cihetle yine haramdır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak israftan nehyetmiştir. Beyzavi ve Fahr-i Razi'nin beyanları veçhile (Ali b. Vâkidî)'nin (tAllahü Tealâ ilm-i tıbbı bir âyetin nısfında cem'etti. O âyet de nazm-ı celildir» dediği menkuldür. Çünkü; Tefsir-i Nisâbûrî'de beyan olunduğuna nazaran bir tabib-i Nasranî (Ali b. Vâkıçlî)'ye «Sizin kitabınızda tıbba dair birşey yoktur. Halbuki ilim; ikidir : Birisi; ilm-i tıb ki, ilm-i ebdandır, diğeri; ilm-i fıkıh, ki, ilm-i edyandır» demiş. (Ali b. Vâkidî) de «İlm-i tıbbın cemi' mesailini bizim kitabımız nısf-ı âyette cemetti» buyurmuş ve bu cümleleri okumuş. Tabib-i Nasrânî «Sizin resulünüzden tıbba dair birşey varid olmadı» dediğinde (Ali b. Vâkidî) «Bizim resulümüz ilm-i tıbbın cemi' mesailini birkaç kelimede cemetti» demiş ve şu hadisi okumuştur :, maraz evidir. Himye yani az yemek her dermanın başıdır. Her bedene âdet ettiği şeyi ver, âdetinin hilafını verme» demektir. Bunun üzerine tabib-i Nasrânî'nin «Sizin kitabınız ve resulünüz ilm-i tıbdan Calinosa birşey bırakmamış» dediği naklolunmaktadır. Çünkü; insana alelekser hastalık mideden gelir. Zira mide; vücudun yarar bir motoru menzilindedir. Motor lüzumundan ziyâde yanarsa patlar ve eğer lüzumundan az yanarsa yol vermez. Şu halde onun kıvamını bulmak ve itidal üzere islim vermek lâzım olduğu gibi yemek ve içmekte de midenin itidalini vermek lâzımdır, Fahr-i Razi, Taberi ve Hâzin'in (İbn-i Abbas) Hazretlerinden rivayeten beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; zaman-ı ca-hiliyede erkek ve kadın Beyt-i Şerifi uiyan olarak tavaf ederler hac mevsiminde kestikleri kurbanların etini.ve yağını yemezlerdi. Allahü Tealâ onların bu âdet-i kerihelerini reddetmek üzere bu âyeti inzal buyurduğu mervidû Hulâsa; her mescidde edâ-yı salât esnasında güzel libas giyinmek lâzım, yemek ve içmek mubah olup ancak yemekte ve içmekte israf in haram olduğu ve her türlü israf edenleri Cenabı Hakktfi sevmediği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:32

Vacip Tealâ setr-i avret miktarı libasın vacip olduğunu ve helâlinden eki ü şürbün cevazını ve israfın marzî-i ilâblyeye muvafık olmadığını beyandan sonra Allah'ın helâl kıldığı şeyi haram kılmak caiz olmadığını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusüî! Helâl olan şeyi nefsine haram addeden kâfirlere sen de ki «Allah'ın kullarının menfaati için ihraç edip halkettiği kisveleri ve rızıktan tayyib olan nimetleri kim haram kılabilir?» Kimsenin helâl olan şeyi haram kılmak vazifesi değildir. Binaenaleyh; habibim! Seri de ki «Allah'ın kullarına ihraç ettiği ziynetler ve rızıktan tayyibât; hayat-ı dünyada bil'esâle müminler ve bittebi' müşrikler ve yevm-i kıyamette hassaten müminler içindir.» Biz şu hükmü tafsil ettiğimiz gibi ahkâmımıza delâlet eden âyetlerimizi kullarımıza tafsil ederiz. Beyzavi'nin beyanına nazaran ziynet; pamuktan, ketenden, ipekten, yünden ve maddinden hâsıl olan libasın kâffesine şâmil olduğu gibi insanın tecemmül ettiği at ve sair hayvanat ve hatta bedeninin tanzifatına ve tanzifata âlet olan tarak ve makas gibi şeylerin cümlesine dahî şâmildir. Kezâlik tayyibât; ' me'kûlât,.meşrubat, menkûhat ve sair lezzet verecek şeylerin cümlesine şâmildir. Şu halde âyet-i celile; me'kûlâtta, melbûsâtta, meşrubatta vesâir tecemmülâtta velhâsıl insanın menâfii için halk olunan herşeyde asıl olan mubah olduğuna delâlet eder. Ancak hürmetine delâlet eden delil-i şer'i olanlar müstesnadır. Çünkü insanın menâfii için hâsıl olan şeylerin helâl olması; umum şeriatlar da muteber ve düstur ittihaz olunan usuldendir. Cenabri Hakkın kullarına mubah ve halâl kıldığı şeyi haram addetmek emr-i münker olduğuna işaret için inkâra delâlet eden ve istifham için olan varid olmuştur. Yani «Allah'ın kulları için ihraz ettiği şeyi kim haram kılar ve hangi şahıs hurme-tiyle hükmedebilir?» demektir. Dünyada nimetlerini Allahü Tealâ dostları olan müminler için halketmişse de âdet-i ilâhiye dünyada nimetini kâfirlerden diriğ etmediğinden kâfirler de, bu nimette müşterektirler. Amma âhirette kâfirlerin gerek libas ve gerek sair lezâizden mahrum olduklarına işaret için âhiret nimetlerinin müminlere mahsus olduğunu tasrih buyurmuştur. Dünya nimetleri gumum, hunium ve kederden safî olmayıp, âhiret nimetleri kederden safî olduğuna dahi işaret için âhirette nimetin hâlis olduğu beyan olunmuştur. Fahr-i Razi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran bu âyette ziynet ve rızıktan tayyibât; envâ'ı me'kûlât, meşrubat ve nisvanla telezzüz ve şâir müstelezât ve ziynetlere şâmil olduğuna Resulul-lah'm (Osman b. Maz'un)'dan rivayet olunan bir hadis-i şerifi delâlet eder. Çünkü; (Osman b. Maz'un) birgün Resulullah'a «Ya Resulallah! Ben husyelerimi çektirip lezzet-i cima'dan feragat etmek isterim» dediğinde Resulullah «Benim ümmetimin orucu lezzet-i cima'dan feragata kâfidir» buyurmuş. (Osman b. Maz-'un) «Bir mağaraya çekilip ruhban olmak isterim» demesi üzerine Resulullah «Benim ümmetimin ruhbaniyeti; namaz için mescıdde intizar etmektir» buyurmuş. (Osman) «Seyahat etmek isterim» deyince, Resulullah «Benim ümmetimin seyahati; gaza, hac ve umredir» buyurmuş. (Osman) «Elimde bulunan malımı terketmek isterim» dediğinde Resulullah, «Nefsine ve ıyâline infak ettikten sonra fazla olursa fukaraya ver» buyurmuş. (Osman) Nisvana ka-rib olmamak isterim» deyince, Resulullah «Bir müslim ehline veya cariyesine karib olur veled hâsıl olursa dünyada ferah ve sürür ve yevm-i kıyamette refik u şefi' olur» buyurmuş. (Osman) «Et yememek isterim» deyince Resulullah «Cibril vasıtasıyla Cenab-ı Hak bana tayyibatı ekille emretti» buyurduğu mervidir. İşte şu ahadis-i şerife insan için envâ'-ı ziynetin mubah ve taraf-ı ilâhiden ve taraf-ı risâletten me'zun olduğuna delâlet eder. Ancak hürmetine delil-i şer'î olan şeyler müstesnadır. Çünkü; onların hürmetine delil olunca ibâhesi mensuhtur ve nıensuh olan delille amel etmek caiz değildir.

A'raf 7:33

Vacip Tealâ insanların libasları ve me'kûlât ve meşrubata müteallik lezâizin mubah olduğunu beyandan sonra muharremât-tan bazılarını beyanetmek üzere buyuruyor. Mutlaka sağîre ve kebîre günahları, hükümete isyan etmeyi, gayrın hukukuna tecavüz eylemeyi, hakkı olmayan bir şeyi ta-leb etmeyi ve bigayrıhakkm zulm ü taaddiyi haram kıldığı gibi … Zira; bunların hürmeti kafidir. Yani; habibim! Müşriklere söyle ki, «Benim Rabbim küfür gibi zahir ve nifak gibi gizli fahşâyı kebîre ve sağîre günahları, bigayrıhakkm gayrın hukukuna tecavüzü ve asla şirke dair hüccet nazil olmadığı halde Allahü Tealâ'ya şirketmenizi ve haram olduğunu bilmediğiniz şeyi Allahü Tealâ haram kıldı demek gibi iftira etmenizi Cenab-ı Hak haram kıldı. Yoksa mubah olan şeyleri sizin haram demenizle, haram kılmadı". Bu âyet-i celile; muharremâtın küllisini cami' olduğuna işaret için hasra delâlet eden ( ^ ) lafzıyla varid olmuştur. Zira; günahların küllisi; fahşâ ile ism ve bigayrıhakkm gayrın hukukuna tecavüzde dahil olduğundan bu âyet envâ'-ı muharremâta şâmildir. Kezâlik usul-ü itikadiyeden tevhidle emirdir. Çünkü şirkten nehiy; tevhidle emri mutazammındır ve Allah'a iftiranın hürmetini beyanettiği cihetle gerek usul-ü itikadiyyede ve gerek furu-u a'mâlde günahın cümlesi zikrolunmuştur. Çünkü insandan sudur eden cinâyâtm esası; beştir : Birincisi; zina ile neseb üzerine cinayet olur. Bunun hürmetine fevâhiş ile işaret olundu. İkinci; ukûl üzere cinayet olur, şürb-ü hamir gibi. Bunun hürmetine ism lafzıyla işaret olundu. Üçüncüsü; namus, ırz, nüfus ve emval üzere cinayet olur. Bunların hürmetine bağ-yile işaret olundu.' Dördüncüsü; tevhid-i ilâhiye ta'nü-zere cinayet olur. Bunun hürmetine ve ekber-i kebâirden olduğuna kavl-i şerifiyle işaret olundu. Beşincisi din-i ilâhiye itirazla cinayet olur. Bunun hürmetine kavl-i lâtîfiyle işaret olundu. Şu muharremim esası olan beş şey bu âyette zikrolununca furüatı dahi usûlün zımnında zikrolunduğundan bu âyet kâffe-i muharremâtı eâmidir. Binaenaleyh; hasra delâlet eden lafzıyla varid olmuştur ki, cümle muharrematın bu âyetin ahkâmında dahil olduğuna işaret olsun. Fahr-i Razi, Feth-ül Beyan ve Hâzin'in beyanlarına nazaran fahişe; günah-ı kebire ve ism ; günah-ı sağiredir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demek olur ve muharrematın kâffesi bu iki kelimede dahildir. Bundan sonra zikrolunanlar şanlarına ihtimam ve şenaatlarmı tasrih için zikrolunmuştur. Çünka şirkle zulüm; cina-yâtın en büyüklerindendir. Yahut fahişe; hadd-i şer}î vacip olmayan günah ki, yalan, gıybet, bühtan ve şâire gibi. Ism ; hadd-i şer'î vacip olan günahtır ki zina, kazif, sirkat v.s. gibi. Yahut bilâkistir. Yahut fahişe; günah-ı kebiredir. Ism ; mutlaka günahtır. Şu halde hassaten kebîre zikrolunduktan sonra mutlaka günahların haram olduğunu zikir buyurdu ki, hürmet yalnız kebireye münhasır zannolunmasm.,

A'raf 7:34

Vacip Tealâ helâli ve haramı beyandan sonra her kavmin ve. her şahsın eceli olduğunu ve ecelinden takaddüm ve taahhur caiz olmadığını beyanla tekâlife terğib etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ecelin iki İhtimali vardır: Birinci ihtimal; resullerini tekzib eden her kavmin helaklerine ve azaba istihkaklarına bir vakt-ı muayyen vardır. O vakt-i mukadder gelmedikçe helak olmazlar, vakt-i mukadder geldiğinde azaplarının velev az bir zaman olsun te'hir ihtimali yoktur demektir. Şu manâya nazaran âyet-i celile; ehl-i Mekke'yi teh-did etmiştir. Yâni «Resulünüzü tekzibinizden dolayı azabın te'hi-rine mağrur olmayın. Elbette helak olacaksınız. Fakat vakt-i mer-hûnunda olacak» demektir, ikinci ihtimâl; her şahsın ecel-i muayyeni olduğunu beyandır. Buna nazaran maktul olan kimsenin kendi eceliyle vefat ettiğine âyet-i celile delâlet eder.

A'raf 7:35

Vacip Tealâ tekâlifin ahvalini ve her millet için bir eceli muayyen olduğunu beyandan sonra tekâlife riâyet edenlerin âhirette korkuları olmayacağını ve tekâlife riâyet etmeyip rusül-ü kiramı tekzib edenlerin ehl-i nar olacaklarını beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; ey âdem evlâdı! İttikaa ve ıslah-ı nefsedin ki, korkudan ve hüzünden kurtulmuş olasınız. Yani; ey beni âdem! Eğer size, sizin kendi cinsinizden resuller gelir ve benim vahdaniyetime delâlet eden âyetlerimi üzerinize tilâvet ve maânîsini hikâye ederlerse muharremâttan içtinapla it-tikaa ve a'mâlini ıslah eden kimseler üzerine dünyada ve âhirette korku yoktur. Zira; vazife-i ubudiyeti edâ ettikleri için rıza-yı ilâhiye nail olmuşlardır ve onlar herkesin mahzun olduğu zamanda asla'mahzun olmazlar. Amma şol kimseler ki, onlar bizim âyetlerimizi tekzip ve o âyetleri kabulden istikbar ve iman etmekten imtina ettiler. İşte âyetleri ve resulleri tekzib ve imandan kendilerini büyük addedenler Cehennem ateşinin yaranları olduklarından ebeden Cehennem'de kalıcılardır. Beyzâvfnin beyanı veçhile cümle-i şartiye harf-i şek suretinde ile iradolundu ki, rusül-ü kiramın irsali caiz olup vacip olmadığına işaret olsun. Resulullah hâtem-ül enbiyâ olup ve ümmetlerin ıslahı için âdet-i ilâhiye de bu minval üzere resul göndermek olduğundan vâhid-i muazzamdan cem'le tâbir olunmuştur. Resulün beşerden olması insanlar hakkmda nimet-i uzmâ olduğu için Cenab-ı Hak muhataplara «Sizden resul gönderdim» buyurmuştur ki, icabetleri suhuletle olsun. Çünkü; hem cinsiyle ülfet kolay olduğundan icabetin de kolay olacağı şüphesizdir. İttikaa ; mahârim ve menâhîden ve rusül-i kirama muhalefetten kaçınmaktır. İslah la murad; me'murun bih olan şeyleri işlemektir. Şu halde ittikaa ve ıslah-i amel edenler için gelecek ahvâlden korkusu olmadığı gibi geçmiş amellere esefleri dahi olmaz. Ayetler le murad; Kur'ân ve hak üzere delâlet eden berâhin ve hüccetlerdir. Kur'ân-i tekzib edenlerin ehl-i Cehennem olduğuna âyet delâlet eder. Hulâsa; insanlar iki kısım olup muti' ve münkaad olanlar üzerine asla havf ve hüzün olmayacağı ve âsî ve mütemerrid olanların havf ü haşyetle azab-ı Cehennem'e dûçâr olacakları bu âyetlerden müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:36

Vacip Tealâ âyât-ı ilâhiyeyi tekzib edenlerin ehl-i nâr olacaklarını beyandan sonra Allah'a iftira ve âyetleri tekzib edenlerin hallerini beyanetmek üzere buyuruyor. . Elbette demediğini, dedi demekle iftira eden ve dediğini tekzib eden kimseden ziyade zâlim kimse olamaz. Yani; Allahü Tealâ'ya şerik ve velet gibi münezzeh olduğu şeyleri isnad ve Allah'ın demediği şeyi dedi demekle yalan olarak iftira edenlerden veyahut vahdaniyete delâlet eden delilleri ve Kur'ân'ı inkâr etmekle tekzib eden kimselerden daha ziyâde zâlim ve kâfir kimdir ve kim olabilir? İşte şu iftira alâllah eden veyahut âyetleri tekzible muttasıl olan zâlimler levh-i mahfuzda yazılı olan azaptan nasiplerine nail ve vâsıl olurlar; Hatta onların - ervahını kabza müvekkel olan meleklerimiz ruhlarını kabz için geldiklerinde onlardan suâl ederler, tevbih ve tekdir tarîkıyla derler ki, «Nerededir Allah'ın dûnunda sizin ibadet ettiğiniz ma'budlarımz? Çağırın onları sizi nazil olan azaptan kurtarsınlar ve sizin müptelâ olduğunuz musibetinizi defetsinler.» Meleklerin şu sual ve tev-bihlerine karşı kâfirler «Bizi tarîk-ı haktan idlâl ettikten sonra o ma'budlar bizden kayboldular. Biz onları görmez olduk dedikten sonra kendi nefislerinin aleyhine şehâdet etmekle kendilerinin kâfir olduklarını ikrar ve itiraf ederler. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ'ya şerik itikaad etmek; gerek putlar olsun gerek yıldızlar olsun, gerek veled isnadı olsun ve gerek indî ahkâm-ı bâtılayı isnad etmek olsun cümlesi iftira alallahta dahil olduğu gibi Kur'ân'ı ve sair âyâtı ve nübüvveti Muhammediyeyi tekzip etmek de tekzipte dahildir. Kitap ile murad; levh-i mahfuzdur. Kâfirlere isabet edecek nasiple murad; yüzlerinin siyahlanması, gözlerinin gü-vermesi, boyunlarının zincirlenmesi, Cehennem'e kakîr ve zelil olarak dahil olmalarıdır. Yahut nasiple murad; ömürleri ve mıhlandır. Çünkü küfür; rızka mâni değildir. Şu halde «Onlar her ne kadar iftira ederler ve âyetleri tekzib eylerlerse de onların levh-i mahfuzda yazılı olan amelleri, ömürleri ve rızıkları onlara isabet eder küfürleri nasiplerine mani değil» demektir. karinesiyle bu âyette rusüIle murad; ervahı kabza müvekkel olan meleklerdir. Vefat ettirmek onların vazifesidir. Meleklerin sualden maksatları kâfirleri tekdir ve tevbihtir, yoksa sual istilâm için değildir. Çünkü melekler; onlara, Allah'ın gayrıya ibadet edip çağırdıkları şeylerin putlar olduğunu bilirler. Binaenaleyh; bu cihetten suale ihtiyaç yoktur. Şu halde sual; ancak onları tahkir içindir. Yani; Allahü Tealâ'ya şerik ve velet gibi münezzeh olduğu şeyleri isnad ve Allah'ın demediği şeyi dedi demekle yalan olarak iftira edenlerden veyahut vahdaniyete delâlet eden delilleri ve Kur'ân'ı inkâr etmekle tekzib eden kimselerden daha ziyâde zâlim ve kâfir kimdir ve kim olabilir? İşte şu iftira alâllah eden veyahut âyetleri tekzible muttasıl olan zâlimler levh-i mahfuzda yazılı olan azaptan nasiplerine nail ve vâsıl olurlar; Hatta onların - ervahını kabza müvekkel olan meleklerimiz ruhlarını kabz için geldiklerinde onlardan suâl ederler, tevbih ve tekdir tarîkıyla derler ki, «Nerededir Allah'ın dûnunda sizin ibadet ettiğiniz ma'budlarımz? Çağırın onları sizi nazil olan azaptan kurtarsınlar ve sizin müptelâ olduğunuz musibetinizi defetsinler.» Meleklerin şu sual ve tev-bihlerine karşı kâfirler «Bizi tarîk-ı haktan idlâl ettikten sonra o ma'budlar bizden kayboldular. Biz onları görmez olduk dedikten sonra kendi nefislerinin aleyhine şehâdet etmekle kendilerinin kâfir olduklarını ikrar ve itiraf ederler. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ'ya şerik itikaad etmek; gerek putlar olsun gerek yıldızlar olsun, gerek veled isnadı olsun ve gerek indî ahkâm-ı bâtılayı isnad etmek olsun cümlesi iftira alallahta dahil olduğu gibi Kur'ân'ı ve sair âyâtı ve nübüvveti Muhammediyeyi tekzip etmek de tekzipte dahildir. Kitap ile murad; levh-i mahfuzdur. Kâfirlere isabet edecek nasiple murad; yüzlerinin siyahlanması, gözlerinin gü-vermesi, boyunlarının zincirlenmesi, Cehennem'e kakîr ve zelil olarak dahil olmalarıdır. Yahut nasiple murad; ömürleri ve mıhlandır. Çünkü küfür; rızka mâni değildir. Şu halde «Onlar her ne kadar iftira ederler ve âyetleri tekzib eylerlerse de onların levh-i mahfuzda yazılı olan amelleri, ömürleri ve rızıkları onlara isabet eder küfürleri nasiplerine mani değil» demektir. karinesiyle bu âyette rusüIle murad; ervahı kabza müvekkel olan meleklerdir. Vefat ettirmek onların vazifesidir. Meleklerin sualden maksatları kâfirleri tekdir ve tevbihtir, yoksa sual istilâm için değildir. Çünkü melekler; onlara, Allah'ın gayrıya ibadet edip çağırdıkları şeylerin putlar olduğunu bilirler. Binaenaleyh; bu cihetten suale ihtiyaç yoktur. Şu halde sual; ancak onları tahkir içindir. Yani; Allahü Tealâ'ya şerik ve velet gibi münezzeh olduğu şeyleri isnad ve Allah'ın demediği şeyi dedi demekle yalan olarak iftira edenlerden veyahut vahdaniyete delâlet eden delilleri ve Kur'ân'ı inkâr etmekle tekzib eden kimselerden daha ziyâde zâlim ve kâfir kimdir ve kim olabilir? İşte şu iftira alâllah eden veyahut âyetleri tekzible muttasıl olan zâlimler levh-i mahfuzda yazılı olan azaptan nasiplerine nail ve vâsıl olurlar; Hatta onların - ervahını kabza müvekkel olan meleklerimiz ruhlarını kabz için geldiklerinde onlardan suâl ederler, tevbih ve tekdir tarîkıyla derler ki, «Nerededir Allah'ın dûnunda sizin ibadet ettiğiniz ma'budlarımz? Çağırın onları sizi nazil olan azaptan kurtarsınlar ve sizin müptelâ olduğunuz musibetinizi defetsinler.» Meleklerin şu sual ve tev-bihlerine karşı kâfirler «Bizi tarîk-ı haktan idlâl ettikten sonra o ma'budlar bizden kayboldular. Biz onları görmez olduk dedikten sonra kendi nefislerinin aleyhine şehâdet etmekle kendilerinin kâfir olduklarını ikrar ve itiraf ederler. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ'ya şerik itikaad etmek; gerek putlar olsun gerek yıldızlar olsun, gerek veled isnadı olsun ve gerek indî ahkâm-ı bâtılayı isnad etmek olsun cümlesi iftira alallahta dahil olduğu gibi Kur'ân'ı ve sair âyâtı ve nübüvveti Muhammediyeyi tekzip etmek de tekzipte dahildir. Kitap ile murad; levh-i mahfuzdur. Kâfirlere isabet edecek nasiple murad; yüzlerinin siyahlanması, gözlerinin gü-vermesi, boyunlarının zincirlenmesi, Cehennem'e kakîr ve zelil olarak dahil olmalarıdır. Yahut nasiple murad; ömürleri ve mıhlandır. Çünkü küfür; rızka mâni değildir. Şu halde «Onlar her ne kadar iftira ederler ve âyetleri tekzib eylerlerse de onların levh-i mahfuzda yazılı olan amelleri, ömürleri ve rızıkları onlara isabet eder küfürleri nasiplerine mani değil» demektir. karinesiyle bu âyette rusüIle murad; ervahı kabza müvekkel olan meleklerdir. Vefat ettirmek onların vazifesidir. Meleklerin sualden maksatları kâfirleri tekdir ve tevbihtir, yoksa sual istilâm için değildir. Çünkü melekler; onlara, Allah'ın gayrıya ibadet edip çağırdıkları şeylerin putlar olduğunu bilirler. Binaenaleyh; bu cihetten suale ihtiyaç yoktur. Şu halde sual; ancak onları tahkir içindir.

A'raf 7:37

Vacip Tealâ âyât-ı ilâhiyeyi tekzib edenlerin ehl-i nâr olacaklarını beyandan sonra Allah'a iftira ve âyetleri tekzib edenlerin hallerini beyanetmek üzere buyuruyor. . Elbette demediğini, dedi demekle iftira eden ve dediğini tekzib eden kimseden ziyade zâlim kimse olamaz. Yani; Allahü Tealâ'ya şerik ve velet gibi münezzeh olduğu şeyleri isnad ve Allah'ın demediği şeyi dedi demekle yalan olarak iftira edenlerden veyahut vahdaniyete delâlet eden delilleri ve Kur'ân'ı inkâr etmekle tekzib eden kimselerden daha ziyâde zâlim ve kâfir kimdir ve kim olabilir? İşte şu iftira alâllah eden veyahut âyetleri tekzible muttasıl olan zâlimler levh-i mahfuzda yazılı olan azaptan nasiplerine nail ve vâsıl olurlar; Hatta onların - ervahını kabza müvekkel olan meleklerimiz ruhlarını kabz için geldiklerinde onlardan suâl ederler, tevbih ve tekdir tarîkıyla derler ki, «Nerededir Allah'ın dûnunda sizin ibadet ettiğiniz ma'budlarımz? Çağırın onları sizi nazil olan azaptan kurtarsınlar ve sizin müptelâ olduğunuz musibetinizi defetsinler.» Meleklerin şu sual ve tev-bihlerine karşı kâfirler «Bizi tarîk-ı haktan idlâl ettikten sonra o ma'budlar bizden kayboldular. Biz onları görmez olduk dedikten sonra kendi nefislerinin aleyhine şehâdet etmekle kendilerinin kâfir olduklarını ikrar ve itiraf ederler. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ'ya şerik itikaad etmek; gerek putlar olsun gerek yıldızlar olsun, gerek veled isnadı olsun ve gerek indî ahkâm-ı bâtılayı isnad etmek olsun cümlesi iftira alallahta dahil olduğu gibi Kur'ân'ı ve sair âyâtı ve nübüvveti Muhammediyeyi tekzip etmek de tekzipte dahildir. Kitap ile murad; levh-i mahfuzdur. Kâfirlere isabet edecek nasiple murad; yüzlerinin siyahlanması, gözlerinin gü-vermesi, boyunlarının zincirlenmesi, Cehennem'e kakîr ve zelil olarak dahil olmalarıdır. Yahut nasiple murad; ömürleri ve mıhlandır. Çünkü küfür; rızka mâni değildir. Şu halde «Onlar her ne kadar iftira ederler ve âyetleri tekzib eylerlerse de onların levh-i mahfuzda yazılı olan amelleri, ömürleri ve rızıkları onlara isabet eder küfürleri nasiplerine mani değil» demektir. karinesiyle bu âyette rusüIle murad; ervahı kabza müvekkel olan meleklerdir. Vefat ettirmek onların vazifesidir. Meleklerin sualden maksatları kâfirleri tekdir ve tevbihtir, yoksa sual istilâm için değildir. Çünkü melekler; onlara, Allah'ın gayrıya ibadet edip çağırdıkları şeylerin putlar olduğunu bilirler. Binaenaleyh; bu cihetten suale ihtiyaç yoktur. Şu halde sual; ancak onları tahkir içindir. Yani; Allahü Tealâ'ya şerik ve velet gibi münezzeh olduğu şeyleri isnad ve Allah'ın demediği şeyi dedi demekle yalan olarak iftira edenlerden veyahut vahdaniyete delâlet eden delilleri ve Kur'ân'ı inkâr etmekle tekzib eden kimselerden daha ziyâde zâlim ve kâfir kimdir ve kim olabilir? İşte şu iftira alâllah eden veyahut âyetleri tekzible muttasıl olan zâlimler levh-i mahfuzda yazılı olan azaptan nasiplerine nail ve vâsıl olurlar; Hatta onların - ervahını kabza müvekkel olan meleklerimiz ruhlarını kabz için geldiklerinde onlardan suâl ederler, tevbih ve tekdir tarîkıyla derler ki, «Nerededir Allah'ın dûnunda sizin ibadet ettiğiniz ma'budlarımz? Çağırın onları sizi nazil olan azaptan kurtarsınlar ve sizin müptelâ olduğunuz musibetinizi defetsinler.» Meleklerin şu sual ve tev-bihlerine karşı kâfirler «Bizi tarîk-ı haktan idlâl ettikten sonra o ma'budlar bizden kayboldular. Biz onları görmez olduk dedikten sonra kendi nefislerinin aleyhine şehâdet etmekle kendilerinin kâfir olduklarını ikrar ve itiraf ederler. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ'ya şerik itikaad etmek; gerek putlar olsun gerek yıldızlar olsun, gerek veled isnadı olsun ve gerek indî ahkâm-ı bâtılayı isnad etmek olsun cümlesi iftira alallahta dahil olduğu gibi Kur'ân'ı ve sair âyâtı ve nübüvveti Muhammediyeyi tekzip etmek de tekzipte dahildir. Kitap ile murad; levh-i mahfuzdur. Kâfirlere isabet edecek nasiple murad; yüzlerinin siyahlanması, gözlerinin gü-vermesi, boyunlarının zincirlenmesi, Cehennem'e kakîr ve zelil olarak dahil olmalarıdır. Yahut nasiple murad; ömürleri ve mıhlandır. Çünkü küfür; rızka mâni değildir. Şu halde «Onlar her ne kadar iftira ederler ve âyetleri tekzib eylerlerse de onların levh-i mahfuzda yazılı olan amelleri, ömürleri ve rızıkları onlara isabet eder küfürleri nasiplerine mani değil» demektir. karinesiyle bu âyette rusüIle murad; ervahı kabza müvekkel olan meleklerdir. Vefat ettirmek onların vazifesidir. Meleklerin sualden maksatları kâfirleri tekdir ve tevbihtir, yoksa sual istilâm için değildir. Çünkü melekler; onlara, Allah'ın gayrıya ibadet edip çağırdıkları şeylerin putlar olduğunu bilirler. Binaenaleyh; bu cihetten suale ihtiyaç yoktur. Şu halde sual; ancak onları tahkir içindir. Yani; Allahü Tealâ'ya şerik ve velet gibi münezzeh olduğu şeyleri isnad ve Allah'ın demediği şeyi dedi demekle yalan olarak iftira edenlerden veyahut vahdaniyete delâlet eden delilleri ve Kur'ân'ı inkâr etmekle tekzib eden kimselerden daha ziyâde zâlim ve kâfir kimdir ve kim olabilir? İşte şu iftira alâllah eden veyahut âyetleri tekzible muttasıl olan zâlimler levh-i mahfuzda yazılı olan azaptan nasiplerine nail ve vâsıl olurlar; Hatta onların - ervahını kabza müvekkel olan meleklerimiz ruhlarını kabz için geldiklerinde onlardan suâl ederler, tevbih ve tekdir tarîkıyla derler ki, «Nerededir Allah'ın dûnunda sizin ibadet ettiğiniz ma'budlarımz? Çağırın onları sizi nazil olan azaptan kurtarsınlar ve sizin müptelâ olduğunuz musibetinizi defetsinler.» Meleklerin şu sual ve tev-bihlerine karşı kâfirler «Bizi tarîk-ı haktan idlâl ettikten sonra o ma'budlar bizden kayboldular. Biz onları görmez olduk dedikten sonra kendi nefislerinin aleyhine şehâdet etmekle kendilerinin kâfir olduklarını ikrar ve itiraf ederler. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ'ya şerik itikaad etmek; gerek putlar olsun gerek yıldızlar olsun, gerek veled isnadı olsun ve gerek indî ahkâm-ı bâtılayı isnad etmek olsun cümlesi iftira alallahta dahil olduğu gibi Kur'ân'ı ve sair âyâtı ve nübüvveti Muhammediyeyi tekzip etmek de tekzipte dahildir. Kitap ile murad; levh-i mahfuzdur. Kâfirlere isabet edecek nasiple murad; yüzlerinin siyahlanması, gözlerinin gü-vermesi, boyunlarının zincirlenmesi, Cehennem'e kakîr ve zelil olarak dahil olmalarıdır. Yahut nasiple murad; ömürleri ve mıhlandır. Çünkü küfür; rızka mâni değildir. Şu halde «Onlar her ne kadar iftira ederler ve âyetleri tekzib eylerlerse de onların levh-i mahfuzda yazılı olan amelleri, ömürleri ve rızıkları onlara isabet eder küfürleri nasiplerine mani değil» demektir. karinesiyle bu âyette rusüIle murad; ervahı kabza müvekkel olan meleklerdir. Vefat ettirmek onların vazifesidir. Meleklerin sualden maksatları kâfirleri tekdir ve tevbihtir, yoksa sual istilâm için değildir. Çünkü melekler; onlara, Allah'ın gayrıya ibadet edip çağırdıkları şeylerin putlar olduğunu bilirler. Binaenaleyh; bu cihetten suale ihtiyaç yoktur. Şu halde sual; ancak onları tahkir içindir.

A'raf 7:38

Vacip Tealâ kâfirlerin iftira alallah ettiklerinden azlem-i hal-killâh olduklarını ve levh-i mahfuzda yazılı olan azaptan nasiplerine nail olacaklarını ve azabı muayene edince kendilerinin kâfir olduklarına şehâdet edeceklerini beyandan sonra bakiye-i ahvallerini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; yevm-i kıyamette Allahü Tealâ'ya iftira ve âyetlerini tekzib eden kâfirlere hitaben Vacip Tealâ «Ey kâfirler! İns ü ch> den sizden evvel geçen ümmetlerle beraber Cehennem ateşine dahil olun» buyurur. Her'ne zaman bir cemaat ateşe dahil olursa .kendi dininde kardeşine ve onunla beraber o dinde bulunan cemaata lanet eder. Hatta kâffesi nârda içtima edip ve birbirlerine lâhik olup toparlanmcaya kadar lanetleri devam eder. Bazısı bazısını idrak edip içtima edince tâbi olup Cehenneme arkadan giren cemaat metbû' olup önden gidenlere işaret ederek derler ki «Ey bizim Rabbimiz! Şu kavmin reisleri ve uluları bizi idlâl ettiler.» «Ya Rabbi! Sen onlara Cehennem ateşinden iki kat azap ver ki, bizi idlâl ettiklerinin acısını görsünler.» Onlarm şu tazarrularma karşı Hak Sübhânehu ve Tealâ buyurur ki, «Tâbi ve metbû' her cümlesi için azap ikidir ve lâkin siz bilmezsiniz.» Zira; rüesâ kendi dâll oldukları ve gayrıları idlâl ettikleri için iki kat azaba müs-tehaklardır ve tâbiler de kendi nefislerinde dâll oldukları ve şu tâğî olan kâfirleri taklid edip enbiyayı taklid etmedikleri için iki kat azaba müstehaklardır.

A'raf 7:39

Vacip Tealâ tâbi olanların şu kelâmlarına cevap olarak reislerinin kelâmını beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celilenin bidâyesin-deki kavil; Allahü Tealâ'nın izniyle bir melek tarafından mıdır veyahut bizzat AUahü Tealâ'nm kelâmı mıdır? İhtilâf varsa da esah olan AUahü Tealâ'nındır. Allahü Tealâ, şirkle iftira ve âyetlerini ve resullerini tekziple küfredenlere hitaben «Sizden evvel geçen ins ü cinriin kâfirleriyle beraber girin Cehennem'e» buyurur. 'deki lâfzı manasınadır. Kâfirlerin Cehennem'e duhûlleri defaten olmayıp fevc feve ve cemaat cemaat olduğuna âyet delâlet eder. Sonra gelenler evvel gelenleri müşahede eder ve lanetle yâd ederler. «Her gelen cemaat kardeşine lanet eder» demek; «Ehl-i nârın bazısı bazısına lanet eder ve herkes nefsini kusursuz diğerini kusurlu görmek ister. Binaenaleyh yekdiğerine atf-ı cürmetmekten hâlî kalmazlar» demektir. Şu halde herkes kendi mensup olduğu mezheptaşlarma lanet eder. Meselâ; müşrik kendi gibi müşrikleri ve Yehûd kendi gibi Yahudileri, Nasrânî kendi gibi Nasrânîleri, Mecusî kendi gibi Mecûsîleri zemmeder ve bu hâl devam eder. Hattâ sonra gelenler evvel gelenlere idrak edip hepsi içtima edinceye kadar fırkalar gelerek Cehennem'e dolup Cehennem'e girenlerin arkası kesildiği zaman sonra gelenler evvel gelenlere işaret ederek onlardan Cenab-ı Hakka istika ederler ve azaplarının iki kat olmasını isterlerse de Cenab-ı Hak cümlesinin azaplarının iki kat olacağını beyanla onları reddeder. Firka-i uhrdyla murad; Cehennem'e muahhar girenlerse ûIâ ile murad; Cehennem'e evvel girenlerdir. Yahut üIâ ile murad; dünyada kavmin ileri gelenleri ve reis olanla-nysa uhrâ ile murad; onlara tâbi olan avam, âhâdri nâs ve esâfil güruhudur. Çünkü; her zaman kavmin reisleri esâfilini id-lâl ettiklerinden onlara ittibâ* eden edânî «Bizi bunlar idlâl ettiler, bunların azabı iki kat olsun» demekle Cenab-ı Hakka tazarruda bulunurlar. Yahut üIa ile murad; dünyada o din üzere evvel geçenler ve uhrd ile murad; sonradan gelip onları taklidle ittiba edenlerdir. Şu halde «Evlât babalarından şikayet ederler» demektir. Zira; ekseriyetle dinde evlât babanın isrine ittibâ' ettiklerinden yevm-i kıyamette azabı muayene edip sülük ettikleri dinin butlanı zuhur edince evlât âbâya atf-ı cürüm ve lanet etmeye kalkışırlar ve «Bunlar bizi idlâl etti» demekle babalarının azabinin iki katı olmasını isterler. Onların idlâlihe gelince iki cihetle olur. Birincisi; rüesâ etbâ'vnı ve»pederler evlâdını dirili bâtila davet ve bâtılı tezyin etmek suretiyle kendi dinlerine ve mezheplerine ithal ederler, ikincisi; esâfil-i nâsın ekseriyetle âdetleri büyüklerini muazzam ve mufahham tanıyarak tak-lid etmek olduğundan rüesâ davet etmeksizin onların mezheplerine sülük etmekle olur. Herhangi suretle olursa olsun dinin butlanı ve azabın şiddeti zuhur edince esâfil, eşrafı lanete müstehak gördüklerinden lanet ederler ve her iki cihetle muktedâbih tanıdıklarını zemle azaplarının iki kat olmasını' Cenab-ı Hak'tan istirham etmekle ahz-ı intikam ve teşeffi-i sadretmek isterler. Allahü Tealâ gerek tâbi ve gerek metbû-' cümlesinin azabının iki kat veya daha fazla olacağını beyan buyurmuştur. Zira; met-bû'da dalâlet ve ıdlâl gibi azabı icabeden iki sıfat olduğu gibi tâbi'-de dahi dalâlet ve kâfirleri taklîd gibi azabı icab eden iki sıfat olduğundan her cümlesinin azabı iki kat olacağı beyan olunmuştur. Bu âyet-i eelüe; ehl-i küfrü tehdid ve ehl-i ma'siyeti mahiyetten zecr ü men' için sevk olunmuştur. Çünkü rüesanın etbâ'ına ve etbâ'm rüesâya atfı cürmederek lanet edip birbirlerinden teber-rî etmeleri, elbette şiddetle müzayaka neticesidir. Kalpte ıztırab olmasa yekdiğerine lanet edinceye kadar uğraşmazlar. Çünkü; bu hâl dünyada insanlarda dahi carîdir. Tutulan bir işte netice fena gelirse herkes o işten teberrî ve yekdiğerine kusuru tahmil etmek ister ve «Senden oldu, benden olmadı» - yollu münazaa kapıları açıldığı gibi-fenalık daha ilerledikçe münazaa daı ilerler ve yek- l diğerine sebbetmeye ve daha sonra iş mudâraba ve mukaateleye kadar dayanır. Ahirette azabı müşahede ettiklerinde dahî hâl böyle olacağını âyet-i eelile beyan etmektedir. İşte ahirette dahi mezheplerin butlanı zuhur edince sebep olanlara lanet ve müsebbep-leri de reddederler. Tarafeyn arasında bu suretle münazaa ve mü-bahasenin cereyan edeceğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyur- ı. muştur. Hulâsa; kötü iş dünyada sahibini rezil ve rüsvâ kıldığı gibi bâtıl itikad ve kötü amel dahi ahirette sahibini rezil ve rüsvâ edeceği ve hatta beyinlerinde münazaa olup yekdiğerine atf-ı cürmedecekleri bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:40

Vacip Tealâ kâfirlerin ahvâlinden bazılarını beyandan sonra tehdidini itmam ve vaîdini ikmâl etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet kâfirlerin envâ'ına şâmildir. Çünkü kâfirlerden ı dehriyyûn Vacip Tealâ'nın zatına ve sıfatına. delâlet eden delillerini ve müşrikler; vahdaniyete delâlet eden delillerini ve nübüvveti inkâr edenler; nübüvvetin delâilini ve âhireti inkâr edenler; âhiretin delillerini inkâr ve tekzib ettiklerinden bu âyette cümlesi dahildir. İstihbar; hakkı kabulden imtina' ve bâtıl olan şeyi ihtiyarla tereffu etmektir. Kâfirler âyetlere imandan kendilerini büyük addettikleri için. haklarında «İstikbar ettiler» denilmiştir. Yani «Kendilerini büyük addettiler» demektir. Âyetleri tekzib eden kâfirlerin küfrü hallerinde amellerinin kabul olunmayacağına ve ruhlarının a'lâ-yı illiy-yîne yol bulamayacağına ve semâdan üzerlerine bereket-i ilâhiye nazil olmayacağına işaret için bu âyette Vacip Tealâ onlara semânın kapıları açılmayacağını beyan buyurmuştur. .Çünkü küfür; feyz-i ilâhinin feyezanına dünyada ve âhirette mânidir. Binaenaleyh; semâya amellerinin suûduna ve semâdan bereketin nüzulüne mâni olduğu bu âyetle beyan olunduğundan âyet kâfirleri tehdid ve küfürden men için sevk olunmuştur. Hayat ; iğne, semm ; iğnenin deliği, cemeI ; deve ki, hayvanât-ı ehliyenin en büyüğüdür. Yani; Hayvânât-ı ehliyenin en büyüğü olan deve en küçük menfez olan iğnenin deliğinden geçmedikçe kâfirler Cennet'e giremezler» demektir. Binaenaleyh; devenin cesametiyle beraber iğnenin deliğinden geçmesi muhal olduğundan onların Cennet'e girmesi de muhaldir. Çünkü; muhale muallâk olan şey de muhaldir. Şu halde «Küfrüzere vefat eden kimsenin Cennet'e girmesi muhal» demektir. Vacip Tealâ Cennet'e dahil olmayacaklarını beyandan sonra Cehennem'e dahil olup Cehennem ateşi her taraflarını ihata edeceğini beyan etmiştir. Zira âhirette mekân; ikidir: Cennet veya Cehennem. Bu iki mahalden başka bir mahal olmadığından elbette her şahıs ikiden birine girecektir. Mihad ; beşifc manâsmaysa da burada Cehennem ateşinden döşek vat demektir. Gavas; gaaşiyenin cem'idir. Gaasiye ; Örtü manâsınaysa da burada yorgan .manasınadır. Yani «Kâfirler için Cehennem'de altlarına ateşten döşek, üstlerine yorgan var» demektir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyetleri tekzib ve âyetlere îmandan istikbar; a'zam-ı cinayet olduğuna ve zemmi icab eder evsâf-ı zemîmeden bulunduğuna işaret için Vacip Tealâ onları tekzib edenlerin bazı kere mücrim ve bazı kere zâlim olduklarını beyan buyurmuştur. Zulmün cürümden daha esna' olduğuna işaret için cürüm; Cennet'ten mahrumiyete ve zulüm; Cehennem'e duhule ve narla muazzeb olmaya sebep olarak zikrolunmuştur.

A'raf 7:41

Vacip Tealâ kâfirlerin ahvâlinden bazılarını beyandan sonra tehdidini itmam ve vaîdini ikmâl etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet kâfirlerin envâ'ına şâmildir. Çünkü kâfirlerden ı dehriyyûn Vacip Tealâ'nın zatına ve sıfatına. delâlet eden delillerini ve müşrikler; vahdaniyete delâlet eden delillerini ve nübüvveti inkâr edenler; nübüvvetin delâilini ve âhireti inkâr edenler; âhiretin delillerini inkâr ve tekzib ettiklerinden bu âyette cümlesi dahildir. İstihbar; hakkı kabulden imtina' ve bâtıl olan şeyi ihtiyarla tereffu etmektir. Kâfirler âyetlere imandan kendilerini büyük addettikleri için. haklarında «İstikbar ettiler» denilmiştir. Yani «Kendilerini büyük addettiler» demektir. Âyetleri tekzib eden kâfirlerin küfrü hallerinde amellerinin kabul olunmayacağına ve ruhlarının a'lâ-yı illiy-yîne yol bulamayacağına ve semâdan üzerlerine bereket-i ilâhiye nazil olmayacağına işaret için bu âyette Vacip Tealâ onlara semânın kapıları açılmayacağını beyan buyurmuştur. .Çünkü küfür; feyz-i ilâhinin feyezanına dünyada ve âhirette mânidir. Binaenaleyh; semâya amellerinin suûduna ve semâdan bereketin nüzulüne mâni olduğu bu âyetle beyan olunduğundan âyet kâfirleri tehdid ve küfürden men için sevk olunmuştur. Hayat ; iğne, semm ; iğnenin deliği, cemeI ; deve ki, hayvanât-ı ehliyenin en büyüğüdür. Yani; Hayvânât-ı ehliyenin en büyüğü olan deve en küçük menfez olan iğnenin deliğinden geçmedikçe kâfirler Cennet'e giremezler» demektir. Binaenaleyh; devenin cesametiyle beraber iğnenin deliğinden geçmesi muhal olduğundan onların Cennet'e girmesi de muhaldir. Çünkü; muhale muallâk olan şey de muhaldir. Şu halde «Küfrüzere vefat eden kimsenin Cennet'e girmesi muhal» demektir. Vacip Tealâ Cennet'e dahil olmayacaklarını beyandan sonra Cehennem'e dahil olup Cehennem ateşi her taraflarını ihata edeceğini beyan etmiştir. Zira âhirette mekân; ikidir: Cennet veya Cehennem. Bu iki mahalden başka bir mahal olmadığından elbette her şahıs ikiden birine girecektir. Mihad ; beşifc manâsmaysa da burada Cehennem ateşinden döşek vat demektir. Gavas; gaaşiyenin cem'idir. Gaasiye ; Örtü manâsınaysa da burada yorgan .manasınadır. Yani «Kâfirler için Cehennem'de altlarına ateşten döşek, üstlerine yorgan var» demektir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyetleri tekzib ve âyetlere îmandan istikbar; a'zam-ı cinayet olduğuna ve zemmi icab eder evsâf-ı zemîmeden bulunduğuna işaret için Vacip Tealâ onları tekzib edenlerin bazı kere mücrim ve bazı kere zâlim olduklarını beyan buyurmuştur. Zulmün cürümden daha esna' olduğuna işaret için cürüm; Cennet'ten mahrumiyete ve zulüm; Cehennem'e duhule ve narla muazzeb olmaya sebep olarak zikrolunmuştur.

A'raf 7:42

Vacip Tealâ kâfirlerin ahvâlini beyandan sonra müminlerin ahvâlini beyanetmek üzere buyuruyor. nıüptedâ ile haber beyninde kudreti nispetinde suhuletle Cennet'i kisbe terğib için cümleli mu'terize olduğu Beyzâvî'nin cümle-i beyânâtmdandır. v ü s ' ; hal-i vüs'atta insanın kolaylıkla kaadir olduğu şeydir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak her ne'fse kudreti miktarı teklif edip kudretinin fevkinde teklif etmeyeceğini beyan etmiştir. Binaenaleyh Fahr-i Ra-zi'nin beyanı veçhile âyet-i celile; insanın kendi fiilini kisbe kaadir olduğuna delâlet eder. Çünkü vüs'uyla kudreti miktarı teklif etmek; abdin fiilini kisbe kaâdir olduğunu ve kendi kesbettiğini beyan etmektir. Eğer Cebriyenin dedikleri gibi abdin fiilinde methali olmasaydı abdin vüs'ü miktarı teklifte bir manâ ve fayda olmazdı. Çünkü vüs'u miktarı teklif demek; abdin kendi ihtiyarı ve kudretiyle yapabileceği işi teklif demek olduğundan bu âyet abdin kisbe iktidarını beyan etmiştir. İnsanların dünyada birbirlerine olan adavet, buğz ve vesvesenin âhirette olmayacağına işaret için kalplerinden evvelâ kini ve buğz u adaveti izâle edeceğini Vacip Tealâ bu âyette beyan ve şeytan azapta olduğu cihetle âhirette vesvese dahi olmadığından kalpleri bütün müzahrefât ve kasavetten safî ve mutahhar ve mücellâ olacağına işaret buyurmuştur. Binaenaleyh; âhirette hased dahi yoktur. Şu halde ednâ derecede olanlar a'lâ derecede olanlara asla hased etmezler. Tefsır-i Hâzin'de İmam-ı Südî'den naklen beyan- olunduğu veçhile Cennet'in kapısı önünde bir ağaç ve ağacın kökünde iki pınar cereyan eder. Ehl-i Cennet ağacın altına geldiklerinde pınarın birinden içerler, kalplerinde olan hased ve gıll ü gış ve dünyada beyinlerinde olan adavet bilkülliye zail olur. Zira; pınarın suyu mâ-i tahûrdur. İkinci pınardan guslederler. Üzerlerinde olan uygunsuzluklar zail olur, nazîf ve tâhir olarak Cennet'e girerler ki, bir daha vücutlarına asla yaramaz birşey dokunmaz. Çünkü; Cen-net'te toz ve toprak gibi insana ezâ verecek şeyler yoktur. Buhâ-rf den naklolunan bir hadis-i şerifte Resulullah «Ehl-i Cennet nârdan halâs olunca Cennetle Cehennem arasında bir köprü üzerinde tevkif olunurlar. Beyinlerinde olan hukuktan helâllaşıp temiz ve tâhir olduktan sonra AHahü Tealâ Cennet'e duhûle izin verir» buyurmuştur. Zira-Cennet; mahall-i taharet olduğundan her türlü kötülükten taharet kesbetmeyen kimse oraya giremez. Vacip- Tealâ ehl-i Cennet'in Cennet'e girdikten sonra Allahü Tealâ'ya hamd ü sena ettiklerini beyanetmek üzere :

A'raf 7:43

buyuruyor. İşte ehl-i Cennet'e taraf-ı ilâhiden böyle denilmekle taltif olunurlar. Yani; müminler Cennet'e girip nimet-i ilâhiyeyi görünce Ce-nab-ı Hakkı sena etmek üzere derler ki, «Hamd ü sena şol Allahü Tealâ'ya mahsustur ki, o Allahü Tealâ sevab ve derecâtı bize verdi ve şu Cennet'e sebep olan amele bizi muvaffak kıldı, kitapları ve resulleri vasıtasıyla bizi irşad etti, lütuf ve ihsan olarak Cehennem azabını bizden defetti. Eğer Allahm bizi irşadı ve tevfiki olmasaydı biz şu sevabı ve derecâtı muktezî olan amele kendi bağımıza vâsıl olamazdık ve o ameli arayıp bulamazdık. Zira; Allahm hidâyette kılmadığı kimse mühtedî olamaz. Biz Allahü Tealâ'ya yemin ederiz ki, muhakkak bize Allah'ın resulleri geldi. Bizi saadet ve selâmetimize irşad ettiler ve irşadları hakka mukaarin ve vakıa mukabıktır ki, bugün eserini gördük» demekle Allah'a hamd ü sena ederler. Ehli Cennet bu minval üzere hamd ü sena ettikten sonra taraf -ı ilâhiden ehl-i Cennet'e nida olunurlar ve denilir ki, «Şu gördüğünüz Cennet'e siz ameliniz sebebiyle vâris kilindiniz.» Nida eden; Allahü Tealâ veyahut Allahü Tealâ'nın izniyle bir melektir. Tefsir-i Hâzin'in Ebu Hüreyre, Ebü Saîd-ül Huderî (R.A.) nın rivayetleriyle (Müslim) Hazretlerinden naklettiği bir hadis-i şerifte Resulullah «Ehl-i Cennet, Cennet'e girdiklerinde bir münâdî nida eder ve der ki, ey ehl-i Cennet! Sizin için hayat var memat yok, sıhhat var, hastalık yok, gençlik var, kocalık yok, nimet var, nikmet ve me'yûsiyet yoktur». İşte bu hadis i şerifinde bu âyetteki nidayı tefsir olduğu mervidir.. Ebu Hüreyre (R.A.) m rivayetiyle her şahsın Cennet'te ve Cehennem'de mekânı olup mümin Cennet'e girince, kâfirlerin Cennet'teki mekânına vâris olacağını ve kâfirin de müminin Cehen-nem'deki makaamına vâris olacağını Resulullah'm beyan buyurduğu ve şu beyan-ı nebevileri bu âyette zikrolunan verasetin manâsı olduğunu huzzâra tefhim buyurduğu Tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur. Çünkü kâfir; meyyit mesabesinde olup mümin; hayy olduğu cihetle hayatta olan vefat edenin malına vâris olduğu gibi vefat etmiş menzilinde olan kâfirlerin Cennet'teki menzillerine müminlerin vâris olacağını Fahr-i Kâinat sarahat suretiyle beyan buyurdukları gibi âyette de işaret tankıyla beyan Duyurulmuştur. Bu âyette Cennet'e veraset amel sebebiyle olduğunu beyana Resulullah'ın «Cennet'e hiç kimse ameliyle dahil olmaz, ancak Cennet'e duhûl; ihsan-ı ilâhi ve fazl-ı sübhânîdir» hadis-i şerifi münâfî değildir. Zira; Cennet'e duhul; fazl-ı ilâhiyledir, lâkin Cennet'te derecât ve menâzili taksim; a'mâl sebebiyle olâuğundan veraset de amel sebebiyledir. Binaenaleyh; âyetle hadis beyninde münâfât yoktur, çünkü; ikisinin meali de vakıa mutabıktır.

A'raf 7:44

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in Cennet'e ve ehl-i nârın Cehen nem'e duhûllerini beyandan sonra tarafeyn beyninde cereyan ede cek muhâverâtı beyanetmek üzere buyuruyor. Ehl-i Cennet'in bu sualine cevapta: Binaenaleyh; lanete müstehaklardır.» Yani; ehl-i Cennet, Cennet'te ve ehl-i nâr, narda takarrür ettikten sonra ehl-i Cennet ehl-i nâra derler ki, «Ey ehl-i Cehennem! Biz Rabbimizin vaad etmiş olduğu sevabı ve Cennet'i hak ve vakıa mutabık olarak bulduk. Dünyada rusül-ü kiramın davetlerine inanmış ve yakînen tasdik etmiştik. Rusül-ü kiramın lisanı üzere şeriatta beyan olunan nimetleri aynıyla bulduk, asla hilaf görmedik. Sizin küfrünüz üzerine Rabbinizin vaad ettiği azabı siz de hakka ve vakıa mutabık buldunuz mu?» Ehl-i Cennet'in şu suâline cevap olarak ehl-i Cehennem «Evet! Rabbimizin bize resulleri vasıtasıyla vaad ettiği azabı vakıa mutabık bulduk» derler. Şu mükâlemenin cereyanı üzerine bir münâdî nida ve beyinlerinde ilân eder ve der ki, «Allah'ın laneti şol zâlimler üzerine sabit ve nazildir ki, o zâlimler tarîki ilâhiden nâsı men' ve tarîk-i ilâhi olan Din-i İslâmda eğrilik taleb ederler. Binaenaleyh; ahkâm-ı dini tebdil ve tağyir etmek isterler. Halbuki o zâlimler âhireti münkirlerdir». Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran şu nida; Cennet'e duhûlden sonradır. Ehl-i Cennetin nidadan maksadları; ehl-i nârın hüzünlerini arttırmak ve kendilerinin saadet-i ebediyeye nail olduklarını beyan etmektir. Şu nidanın ehl-i Cennet'in hepsinden vâki olacağına âyet delâlet eder. Zira; lâfız eamdır, bazı efradın murad olduğuna bir karine de yoktur. Fakat, «Cemi' cem'e mukaabil olunca ferd ferde taksim olunur» kaaidesine tevfiken ehl-i Cennet'ten ferd ehl-i nârdan dünyada bildiği ve tanıdığı kimselere nida eder ve onunla mü-kâleme eder. Diğerlerinde dahi hâl böyledir. Cennet; a'lâ-yı illiyyînde ve Cehennem esfel-i sâfilînde olduğu halde Cenab-ı Hak için aradaki perdeyi kaldırmakla uzağı yakın kılarak birbirine gösterip söyleştirmekte bir mâni yoktur. Çünkü; ehl-i sünnet indinde bu'd-u mesafe görmeye ve işitmeye mâni değildir. İlm-i kelâmda beyan olunduğu veçhile Hz. Ömer.in Medine-i Münevvere'de hutbe okurken bir aylık mesafesi olan mahaldeki seraskerine sadâsını işittirdiği tevâtüren naklolunmak-tadır; Bu âyette müezzin le murad; melâikeden bir melek veyahut İsrafil'dir. «Beyinlerinde ilân etti» demek; «Cümlesine işittirdi» demektir. Müezzin lanetin; kendisinde dört sıfat bulunan kimseler üzerine nâzü olacağını beyanetmiştir. Birincisi; zâlim olmaktır, zuIümle murad; küfürdür. İkincisi; nâsı din-i hakka duhûlden men'etmektir. Amma men etmeleri Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile gerek kahır ve galebe tarîkıyla olsun, gerekse hiyel ve desâis tarîkıyla olsun halkı, din-i ilâhiden menetmiş olduklarından lanete müstehaklardır. Üçüncüsü; din-i ilâhinin hakkaaniyetine delâlet eden delillere şek ilkaa etmek ve din-i ilâhinin ahkâmım tağyire yol aramak ve tebdile çare düşünmektir. Dördüncüsü; âhir eti inkâr etmektir. Hulâsa; ehl-i Cennet'in ehl-i Cehennem'e «Rabbimizin bize va'd ettiği nimetleri hak olarak bulduk. Siz de'vaad ettiği azabı hak olarak buldunuz mu?» diyerek nida edecekleri ve onların da «Evet! Hak olarak bulduk» diyecekleri ve beyinlerinde bir münâ-dînin «Allanın laneti din-i haktan nâsı menedenler ve dinde ayıp arayanlar ve âhireti inkâr edenler üzerine nazil olsun» diyerek nida edeceği bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir. Binaenaleyh; lanete müstehaklardır.» Yani; ehl-i Cennet, Cennet'te ve ehl-i nâr, narda takarrür ettikten sonra ehl-i Cennet ehl-i nâra derler ki, «Ey ehl-i Cehennem! Biz Rabbimizin vaad etmiş olduğu sevabı ve Cennet'i hak ve vakıa mutabık olarak bulduk. Dünyada rusül-ü kiramın davetlerine inanmış ve yakînen tasdik etmiştik. Rusül-ü kiramın lisanı üzere şeriatta beyan olunan nimetleri aynıyla bulduk, asla hilaf görmedik. Sizin küfrünüz üzerine Rabbinizin vaad ettiği azabı siz de hakka ve vakıa mutabık buldunuz mu?» Ehl-i Cennet'in şu suâline cevap olarak ehl-i Cehennem «Evet! Rabbimizin bize resulleri vasıtasıyla vaad ettiği azabı vakıa mutabık bulduk» derler. Şu mükâlemenin cereyanı üzerine bir münâdî nida ve beyinlerinde ilân eder ve der ki, «Allah'ın laneti şol zâlimler üzerine sabit ve nazildir ki, o zâlimler tarîki ilâhiden nâsı men' ve tarîk-i ilâhi olan Din-i İslâmda eğrilik taleb ederler. Binaenaleyh; ahkâm-ı dini tebdil ve tağyir etmek isterler. Halbuki o zâlimler âhireti münkirlerdir». Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran şu nida; Cennet'e duhûlden sonradır. Ehl-i Cennetin nidadan maksadları; ehl-i nârın hüzünlerini arttırmak ve kendilerinin saadet-i ebediyeye nail olduklarını beyan etmektir. Şu nidanın ehl-i Cennet'in hepsinden vâki olacağına âyet delâlet eder. Zira; lâfız eamdır, bazı efradın murad olduğuna bir karine de yoktur. Fakat, «Cemi' cem'e mukaabil olunca ferd ferde taksim olunur» kaaidesine tevfiken ehl-i Cennet'ten ferd ehl-i nârdan dünyada bildiği ve tanıdığı kimselere nida eder ve onunla mü-kâleme eder. Diğerlerinde dahi hâl böyledir. Cennet; a'lâ-yı illiyyînde ve Cehennem esfel-i sâfilînde olduğu halde Cenab-ı Hak için aradaki perdeyi kaldırmakla uzağı yakın kılarak birbirine gösterip söyleştirmekte bir mâni yoktur. Çünkü; ehl-i sünnet indinde bu'd-u mesafe görmeye ve işitmeye mâni değildir. İlm-i kelâmda beyan olunduğu veçhile Hz. Ömer.in Medine-i Münevvere'de hutbe okurken bir aylık mesafesi olan mahaldeki seraskerine sadâsını işittirdiği tevâtüren naklolunmak-tadır; Bu âyette müezzin le murad; melâikeden bir melek veyahut İsrafil'dir. «Beyinlerinde ilân etti» demek; «Cümlesine işittirdi» demektir. Müezzin lanetin; kendisinde dört sıfat bulunan kimseler üzerine nâzü olacağını beyanetmiştir. Birincisi; zâlim olmaktır, zuIümle murad; küfürdür. İkincisi; nâsı din-i hakka duhûlden men'etmektir. Amma men etmeleri Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile gerek kahır ve galebe tarîkıyla olsun, gerekse hiyel ve desâis tarîkıyla olsun halkı, din-i ilâhiden menetmiş olduklarından lanete müstehaklardır. Üçüncüsü; din-i ilâhinin hakkaaniyetine delâlet eden delillere şek ilkaa etmek ve din-i ilâhinin ahkâmım tağyire yol aramak ve tebdile çare düşünmektir. Dördüncüsü; âhir eti inkâr etmektir. Hulâsa; ehl-i Cennet'in ehl-i Cehennem'e «Rabbimizin bize va'd ettiği nimetleri hak olarak bulduk. Siz de'vaad ettiği azabı hak olarak buldunuz mu?» diyerek nida edecekleri ve onların da «Evet! Hak olarak bulduk» diyecekleri ve beyinlerinde bir münâ-dînin «Allanın laneti din-i haktan nâsı menedenler ve dinde ayıp arayanlar ve âhireti inkâr edenler üzerine nazil olsun» diyerek nida edeceği bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir. Binaenaleyh; lanete müstehaklardır.» Yani; ehl-i Cennet, Cennet'te ve ehl-i nâr, narda takarrür ettikten sonra ehl-i Cennet ehl-i nâra derler ki, «Ey ehl-i Cehennem! Biz Rabbimizin vaad etmiş olduğu sevabı ve Cennet'i hak ve vakıa mutabık olarak bulduk. Dünyada rusül-ü kiramın davetlerine inanmış ve yakînen tasdik etmiştik. Rusül-ü kiramın lisanı üzere şeriatta beyan olunan nimetleri aynıyla bulduk, asla hilaf görmedik. Sizin küfrünüz üzerine Rabbinizin vaad ettiği azabı siz de hakka ve vakıa mutabık buldunuz mu?» Ehl-i Cennet'in şu suâline cevap olarak ehl-i Cehennem «Evet! Rabbimizin bize resulleri vasıtasıyla vaad ettiği azabı vakıa mutabık bulduk» derler. Şu mükâlemenin cereyanı üzerine bir münâdî nida ve beyinlerinde ilân eder ve der ki, «Allah'ın laneti şol zâlimler üzerine sabit ve nazildir ki, o zâlimler tarîki ilâhiden nâsı men' ve tarîk-i ilâhi olan Din-i İslâmda eğrilik taleb ederler. Binaenaleyh; ahkâm-ı dini tebdil ve tağyir etmek isterler. Halbuki o zâlimler âhireti münkirlerdir». Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran şu nida; Cennet'e duhûlden sonradır. Ehl-i Cennetin nidadan maksadları; ehl-i nârın hüzünlerini arttırmak ve kendilerinin saadet-i ebediyeye nail olduklarını beyan etmektir. Şu nidanın ehl-i Cennet'in hepsinden vâki olacağına âyet delâlet eder. Zira; lâfız eamdır, bazı efradın murad olduğuna bir karine de yoktur. Fakat, «Cemi' cem'e mukaabil olunca ferd ferde taksim olunur» kaaidesine tevfiken ehl-i Cennet'ten ferd ehl-i nârdan dünyada bildiği ve tanıdığı kimselere nida eder ve onunla mü-kâleme eder. Diğerlerinde dahi hâl böyledir. Cennet; a'lâ-yı illiyyînde ve Cehennem esfel-i sâfilînde olduğu halde Cenab-ı Hak için aradaki perdeyi kaldırmakla uzağı yakın kılarak birbirine gösterip söyleştirmekte bir mâni yoktur. Çünkü; ehl-i sünnet indinde bu'd-u mesafe görmeye ve işitmeye mâni değildir. İlm-i kelâmda beyan olunduğu veçhile Hz. Ömer.in Medine-i Münevvere'de hutbe okurken bir aylık mesafesi olan mahaldeki seraskerine sadâsını işittirdiği tevâtüren naklolunmak-tadır; Bu âyette müezzin le murad; melâikeden bir melek veyahut İsrafil'dir. «Beyinlerinde ilân etti» demek; «Cümlesine işittirdi» demektir. Müezzin lanetin; kendisinde dört sıfat bulunan kimseler üzerine nâzü olacağını beyanetmiştir. Birincisi; zâlim olmaktır, zuIümle murad; küfürdür. İkincisi; nâsı din-i hakka duhûlden men'etmektir. Amma men etmeleri Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile gerek kahır ve galebe tarîkıyla olsun, gerekse hiyel ve desâis tarîkıyla olsun halkı, din-i ilâhiden menetmiş olduklarından lanete müstehaklardır. Üçüncüsü; din-i ilâhinin hakkaaniyetine delâlet eden delillere şek ilkaa etmek ve din-i ilâhinin ahkâmım tağyire yol aramak ve tebdile çare düşünmektir. Dördüncüsü; âhir eti inkâr etmektir. Hulâsa; ehl-i Cennet'in ehl-i Cehennem'e «Rabbimizin bize va'd ettiği nimetleri hak olarak bulduk. Siz de'vaad ettiği azabı hak olarak buldunuz mu?» diyerek nida edecekleri ve onların da «Evet! Hak olarak bulduk» diyecekleri ve beyinlerinde bir münâ-dînin «Allanın laneti din-i haktan nâsı menedenler ve dinde ayıp arayanlar ve âhireti inkâr edenler üzerine nazil olsun» diyerek nida edeceği bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:45

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in Cennet'e ve ehl-i nârın Cehen nem'e duhûllerini beyandan sonra tarafeyn beyninde cereyan ede cek muhâverâtı beyanetmek üzere buyuruyor. Ehl-i Cennet'in bu sualine cevapta: Binaenaleyh; lanete müstehaklardır.» Yani; ehl-i Cennet, Cennet'te ve ehl-i nâr, narda takarrür ettikten sonra ehl-i Cennet ehl-i nâra derler ki, «Ey ehl-i Cehennem! Biz Rabbimizin vaad etmiş olduğu sevabı ve Cennet'i hak ve vakıa mutabık olarak bulduk. Dünyada rusül-ü kiramın davetlerine inanmış ve yakînen tasdik etmiştik. Rusül-ü kiramın lisanı üzere şeriatta beyan olunan nimetleri aynıyla bulduk, asla hilaf görmedik. Sizin küfrünüz üzerine Rabbinizin vaad ettiği azabı siz de hakka ve vakıa mutabık buldunuz mu?» Ehl-i Cennet'in şu suâline cevap olarak ehl-i Cehennem «Evet! Rabbimizin bize resulleri vasıtasıyla vaad ettiği azabı vakıa mutabık bulduk» derler. Şu mükâlemenin cereyanı üzerine bir münâdî nida ve beyinlerinde ilân eder ve der ki, «Allah'ın laneti şol zâlimler üzerine sabit ve nazildir ki, o zâlimler tarîki ilâhiden nâsı men' ve tarîk-i ilâhi olan Din-i İslâmda eğrilik taleb ederler. Binaenaleyh; ahkâm-ı dini tebdil ve tağyir etmek isterler. Halbuki o zâlimler âhireti münkirlerdir». Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran şu nida; Cennet'e duhûlden sonradır. Ehl-i Cennetin nidadan maksadları; ehl-i nârın hüzünlerini arttırmak ve kendilerinin saadet-i ebediyeye nail olduklarını beyan etmektir. Şu nidanın ehl-i Cennet'in hepsinden vâki olacağına âyet delâlet eder. Zira; lâfız eamdır, bazı efradın murad olduğuna bir karine de yoktur. Fakat, «Cemi' cem'e mukaabil olunca ferd ferde taksim olunur» kaaidesine tevfiken ehl-i Cennet'ten ferd ehl-i nârdan dünyada bildiği ve tanıdığı kimselere nida eder ve onunla mü-kâleme eder. Diğerlerinde dahi hâl böyledir. Cennet; a'lâ-yı illiyyînde ve Cehennem esfel-i sâfilînde olduğu halde Cenab-ı Hak için aradaki perdeyi kaldırmakla uzağı yakın kılarak birbirine gösterip söyleştirmekte bir mâni yoktur. Çünkü; ehl-i sünnet indinde bu'd-u mesafe görmeye ve işitmeye mâni değildir. İlm-i kelâmda beyan olunduğu veçhile Hz. Ömer.in Medine-i Münevvere'de hutbe okurken bir aylık mesafesi olan mahaldeki seraskerine sadâsını işittirdiği tevâtüren naklolunmak-tadır; Bu âyette müezzin le murad; melâikeden bir melek veyahut İsrafil'dir. «Beyinlerinde ilân etti» demek; «Cümlesine işittirdi» demektir. Müezzin lanetin; kendisinde dört sıfat bulunan kimseler üzerine nâzü olacağını beyanetmiştir. Birincisi; zâlim olmaktır, zuIümle murad; küfürdür. İkincisi; nâsı din-i hakka duhûlden men'etmektir. Amma men etmeleri Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile gerek kahır ve galebe tarîkıyla olsun, gerekse hiyel ve desâis tarîkıyla olsun halkı, din-i ilâhiden menetmiş olduklarından lanete müstehaklardır. Üçüncüsü; din-i ilâhinin hakkaaniyetine delâlet eden delillere şek ilkaa etmek ve din-i ilâhinin ahkâmım tağyire yol aramak ve tebdile çare düşünmektir. Dördüncüsü; âhir eti inkâr etmektir. Hulâsa; ehl-i Cennet'in ehl-i Cehennem'e «Rabbimizin bize va'd ettiği nimetleri hak olarak bulduk. Siz de'vaad ettiği azabı hak olarak buldunuz mu?» diyerek nida edecekleri ve onların da «Evet! Hak olarak bulduk» diyecekleri ve beyinlerinde bir münâ-dînin «Allanın laneti din-i haktan nâsı menedenler ve dinde ayıp arayanlar ve âhireti inkâr edenler üzerine nazil olsun» diyerek nida edeceği bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir. Binaenaleyh; lanete müstehaklardır.» Yani; ehl-i Cennet, Cennet'te ve ehl-i nâr, narda takarrür ettikten sonra ehl-i Cennet ehl-i nâra derler ki, «Ey ehl-i Cehennem! Biz Rabbimizin vaad etmiş olduğu sevabı ve Cennet'i hak ve vakıa mutabık olarak bulduk. Dünyada rusül-ü kiramın davetlerine inanmış ve yakînen tasdik etmiştik. Rusül-ü kiramın lisanı üzere şeriatta beyan olunan nimetleri aynıyla bulduk, asla hilaf görmedik. Sizin küfrünüz üzerine Rabbinizin vaad ettiği azabı siz de hakka ve vakıa mutabık buldunuz mu?» Ehl-i Cennet'in şu suâline cevap olarak ehl-i Cehennem «Evet! Rabbimizin bize resulleri vasıtasıyla vaad ettiği azabı vakıa mutabık bulduk» derler. Şu mükâlemenin cereyanı üzerine bir münâdî nida ve beyinlerinde ilân eder ve der ki, «Allah'ın laneti şol zâlimler üzerine sabit ve nazildir ki, o zâlimler tarîki ilâhiden nâsı men' ve tarîk-i ilâhi olan Din-i İslâmda eğrilik taleb ederler. Binaenaleyh; ahkâm-ı dini tebdil ve tağyir etmek isterler. Halbuki o zâlimler âhireti münkirlerdir». Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran şu nida; Cennet'e duhûlden sonradır. Ehl-i Cennetin nidadan maksadları; ehl-i nârın hüzünlerini arttırmak ve kendilerinin saadet-i ebediyeye nail olduklarını beyan etmektir. Şu nidanın ehl-i Cennet'in hepsinden vâki olacağına âyet delâlet eder. Zira; lâfız eamdır, bazı efradın murad olduğuna bir karine de yoktur. Fakat, «Cemi' cem'e mukaabil olunca ferd ferde taksim olunur» kaaidesine tevfiken ehl-i Cennet'ten ferd ehl-i nârdan dünyada bildiği ve tanıdığı kimselere nida eder ve onunla mü-kâleme eder. Diğerlerinde dahi hâl böyledir. Cennet; a'lâ-yı illiyyînde ve Cehennem esfel-i sâfilînde olduğu halde Cenab-ı Hak için aradaki perdeyi kaldırmakla uzağı yakın kılarak birbirine gösterip söyleştirmekte bir mâni yoktur. Çünkü; ehl-i sünnet indinde bu'd-u mesafe görmeye ve işitmeye mâni değildir. İlm-i kelâmda beyan olunduğu veçhile Hz. Ömer.in Medine-i Münevvere'de hutbe okurken bir aylık mesafesi olan mahaldeki seraskerine sadâsını işittirdiği tevâtüren naklolunmak-tadır; Bu âyette müezzin le murad; melâikeden bir melek veyahut İsrafil'dir. «Beyinlerinde ilân etti» demek; «Cümlesine işittirdi» demektir. Müezzin lanetin; kendisinde dört sıfat bulunan kimseler üzerine nâzü olacağını beyanetmiştir. Birincisi; zâlim olmaktır, zuIümle murad; küfürdür. İkincisi; nâsı din-i hakka duhûlden men'etmektir. Amma men etmeleri Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile gerek kahır ve galebe tarîkıyla olsun, gerekse hiyel ve desâis tarîkıyla olsun halkı, din-i ilâhiden menetmiş olduklarından lanete müstehaklardır. Üçüncüsü; din-i ilâhinin hakkaaniyetine delâlet eden delillere şek ilkaa etmek ve din-i ilâhinin ahkâmım tağyire yol aramak ve tebdile çare düşünmektir. Dördüncüsü; âhir eti inkâr etmektir. Hulâsa; ehl-i Cennet'in ehl-i Cehennem'e «Rabbimizin bize va'd ettiği nimetleri hak olarak bulduk. Siz de'vaad ettiği azabı hak olarak buldunuz mu?» diyerek nida edecekleri ve onların da «Evet! Hak olarak bulduk» diyecekleri ve beyinlerinde bir münâ-dînin «Allanın laneti din-i haktan nâsı menedenler ve dinde ayıp arayanlar ve âhireti inkâr edenler üzerine nazil olsun» diyerek nida edeceği bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir. Binaenaleyh; lanete müstehaklardır.» Yani; ehl-i Cennet, Cennet'te ve ehl-i nâr, narda takarrür ettikten sonra ehl-i Cennet ehl-i nâra derler ki, «Ey ehl-i Cehennem! Biz Rabbimizin vaad etmiş olduğu sevabı ve Cennet'i hak ve vakıa mutabık olarak bulduk. Dünyada rusül-ü kiramın davetlerine inanmış ve yakînen tasdik etmiştik. Rusül-ü kiramın lisanı üzere şeriatta beyan olunan nimetleri aynıyla bulduk, asla hilaf görmedik. Sizin küfrünüz üzerine Rabbinizin vaad ettiği azabı siz de hakka ve vakıa mutabık buldunuz mu?» Ehl-i Cennet'in şu suâline cevap olarak ehl-i Cehennem «Evet! Rabbimizin bize resulleri vasıtasıyla vaad ettiği azabı vakıa mutabık bulduk» derler. Şu mükâlemenin cereyanı üzerine bir münâdî nida ve beyinlerinde ilân eder ve der ki, «Allah'ın laneti şol zâlimler üzerine sabit ve nazildir ki, o zâlimler tarîki ilâhiden nâsı men' ve tarîk-i ilâhi olan Din-i İslâmda eğrilik taleb ederler. Binaenaleyh; ahkâm-ı dini tebdil ve tağyir etmek isterler. Halbuki o zâlimler âhireti münkirlerdir». Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran şu nida; Cennet'e duhûlden sonradır. Ehl-i Cennetin nidadan maksadları; ehl-i nârın hüzünlerini arttırmak ve kendilerinin saadet-i ebediyeye nail olduklarını beyan etmektir. Şu nidanın ehl-i Cennet'in hepsinden vâki olacağına âyet delâlet eder. Zira; lâfız eamdır, bazı efradın murad olduğuna bir karine de yoktur. Fakat, «Cemi' cem'e mukaabil olunca ferd ferde taksim olunur» kaaidesine tevfiken ehl-i Cennet'ten ferd ehl-i nârdan dünyada bildiği ve tanıdığı kimselere nida eder ve onunla mü-kâleme eder. Diğerlerinde dahi hâl böyledir. Cennet; a'lâ-yı illiyyînde ve Cehennem esfel-i sâfilînde olduğu halde Cenab-ı Hak için aradaki perdeyi kaldırmakla uzağı yakın kılarak birbirine gösterip söyleştirmekte bir mâni yoktur. Çünkü; ehl-i sünnet indinde bu'd-u mesafe görmeye ve işitmeye mâni değildir. İlm-i kelâmda beyan olunduğu veçhile Hz. Ömer.in Medine-i Münevvere'de hutbe okurken bir aylık mesafesi olan mahaldeki seraskerine sadâsını işittirdiği tevâtüren naklolunmak-tadır; Bu âyette müezzin le murad; melâikeden bir melek veyahut İsrafil'dir. «Beyinlerinde ilân etti» demek; «Cümlesine işittirdi» demektir. Müezzin lanetin; kendisinde dört sıfat bulunan kimseler üzerine nâzü olacağını beyanetmiştir. Birincisi; zâlim olmaktır, zuIümle murad; küfürdür. İkincisi; nâsı din-i hakka duhûlden men'etmektir. Amma men etmeleri Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile gerek kahır ve galebe tarîkıyla olsun, gerekse hiyel ve desâis tarîkıyla olsun halkı, din-i ilâhiden menetmiş olduklarından lanete müstehaklardır. Üçüncüsü; din-i ilâhinin hakkaaniyetine delâlet eden delillere şek ilkaa etmek ve din-i ilâhinin ahkâmım tağyire yol aramak ve tebdile çare düşünmektir. Dördüncüsü; âhir eti inkâr etmektir. Hulâsa; ehl-i Cennet'in ehl-i Cehennem'e «Rabbimizin bize va'd ettiği nimetleri hak olarak bulduk. Siz de'vaad ettiği azabı hak olarak buldunuz mu?» diyerek nida edecekleri ve onların da «Evet! Hak olarak bulduk» diyecekleri ve beyinlerinde bir münâ-dînin «Allanın laneti din-i haktan nâsı menedenler ve dinde ayıp arayanlar ve âhireti inkâr edenler üzerine nazil olsun» diyerek nida edeceği bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:46

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in ehl-i nâra nidalarını beyandan sonra Cennet'le Cehennem arasında hicab olduğunu ve ehl-i A'raf'ı beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Cennet'le Cehennem beyninde perde vardır ki, birbirlerinin eseri âhara vâsıl olmasın. A'raf üzerinde birtakım recüller vardır kî, onlar ehl-i Cennet ve ehl-i Cehennem'den herbirini si-mâlarlyla bilirler. Ehl-i A'raf ehl-i Cennet'e nida ederler ve derler ki, «Mekârüıten ve cemi' afattan emin ve salim olmak ey ehl-i Cennet! Sizin üzerinize varid olsun.» Bu sözü söylediklerinde ehl-i A'rafın gözleri ehl-i Cehennem tarafına sarf olunduğunda «Yâ Rabbena! Bizi zâlim olan kavimle beraber kılma» demekle Cenab-ı Hakka tazarru ederler. Cennet'le Cehennem beyninde hicabla murad; Cennefle Cehennem arasında bir duvardır. Cennet tarafı nur, Cehennem tarafı ateştir. Aralarında bu'd-u mesafe olması birbirlerinin eseri âhara vâsıl olması için hicap bulunmasına mâni olmaz. urfun cem'idir. Urf ; Fahr-i Razi, Hâzin ve JKâazi'nin beyanlarına nazaran herseyin mürtefi' olan mahallidir. Bu âyette A'raf'la murad; Cennet'le Cehennem arasında olan duvarın yüksek mahallidir. Yüksek olmakla herkesçe maruf olup görüldüğü için A'raf denmiştir. Yahut ehl-i A'raf yüksek mahalde olup herkesi görüp bildikleri için A'raf denmiştir. (İbn-i Ab-bas) Hazretlerinden bir rivayette A'raf; Cennet'le Cehennem arasında yüksek ve iki tarafa nazar etmeye kaabiliyetli bir dağdır. Herhangi manâ murad olunursa olunsun A'raf'ın Cennet'le Cehennem arasında bir mekân olduğunda şüphe yoktur. Cenab-ı Hak' bu âyette A'raf'ta bir taife-i rical bulunacağını beyan buyuruyor. Fakat bulunacak recüllerin kimler olduğunda ulemanın ihtilâfı vardır. (Huzeyfe) Hazretlerinin rivayetine nazaran ehl-iA'raf; hasenat ve seyyiâtı müsâvî olanlardır. Çünkü; hasenatı ziyâde olan Çennet'e ve seyyiâtı ziyâde olan Ce-hennem'e giderler. İki tarafı müsâvî olanlar Cennet'le Cehennem arasında bir müddet kalırlar. Çennet'e nazar ederler, ehl-i Cenneti görürler, selâm ihdâ ederler ve Cehennem'e nazar ederler, ehl-i Cehennem'i görürler ve «Yâ Rabbena! Bizi kavm-i zâlimle beraber kılma» diyerek Cenab-ı Hakka iltica ve fazl-ı ilâhiden Çennet'e duhullerini rica ve ümid ederler. Cenab-ı Hak ümitleri üzerine meşiyet-i ilâhiyesi taalluk ettiği zaman Çennet'e ithal eder. Çünkü âhirette mekân; Cennet veyahut Cehennem olmak üzere ikidir. Bu ikinin haricinde karargâh yoktur. Yahut ehI-i A'raf; ehl-i imandan amelde kusur edenlerdir. Amelde kusurları sebebiyle Allahü Tealâ onları bir müddet A'raf'ta hapsettikten sonra Çennet'e ithal eder. Yahut ehI-i A'raf; ebeveyne isyan edenler, zamandı fetrette tevhid üzere ğeç&nler ve etfâl-i müşrikindir. Bir müddet A'raf ta mevkuf olduktan sonra Cennet'e girerler. Yahut ehl-iA'raf; enbiyâ-yı izam, evliyâ-yı kiram, ulemâ ve şühedâ gibi ehl-i Cennet'in eşrafıdır. Allahü Tealâ bu zevatın şereflerine ve ulüvvü mertebelerine binaen sair nâstan temyiz için A'raf ta oturtur ki, onlar ehl-i Cennet ve ehl-i Cehen-nem'in ahvâlini seyr ü temâşâ etsinler, ferah ve sürurları tezayüd etsin ve kıyamette herkesten mümtaz bir mevki-i âlîde bulunsun* lar. Şu halde enbiyâ ve sair sulehânın bu mevkide bulunmaları şanlarına-tazim için olduğu cihetle o makamda âlemin halini seyr ü temâşâ ile istirahat edip ehl-i Cennet Cennet'e ve ehl-i Cehennem Cehennem'e dahil olduktan sonra kemâl-i debdebe ve dârâtla Cennet'te olan makaam-ı âlîlerine nakletmek onları herkesten ziyade taltif olmakla şereflerine münâfî olmak şöyle dursun daha ziyade şereflerini tezyid eder. Ehl-i A'raf m eşref-i kavim olması enbiyanın ve ulemânın Cennet'e evvel dahil olacaklarını, beyan hakkında vürud eden ahâ-dis-i celileye münâfî olduğundan ekser-i müfessirîn ehl-i A'raf'in hasenatı seyyiatına müsavi olanlar ve amelde kusur edenler olması cihetini tercih etmektedirler. Ehl-i A'raf; ehl-i Cennet'i yüzlerinin beyazlığıyla ve ehl-i nârı yüzlerinin siyahlığıyla bilirler. Binaenaleyh; yüzlerinin beyazlığı Cennet'e dahil olacaklarına ve siyahlığı Cehennem'e dahil olacaklarına alâmettir. Bu alâmetle ehl-i A'rafın iki fırkayı bileceklerini Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur.

A'raf 7:47

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in ehl-i nâra nidalarını beyandan sonra Cennet'le Cehennem arasında hicab olduğunu ve ehl-i A'raf'ı beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Cennet'le Cehennem beyninde perde vardır ki, birbirlerinin eseri âhara vâsıl olmasın. A'raf üzerinde birtakım recüller vardır kî, onlar ehl-i Cennet ve ehl-i Cehennem'den herbirini si-mâlarlyla bilirler. Ehl-i A'raf ehl-i Cennet'e nida ederler ve derler ki, «Mekârüıten ve cemi' afattan emin ve salim olmak ey ehl-i Cennet! Sizin üzerinize varid olsun.» Bu sözü söylediklerinde ehl-i A'rafın gözleri ehl-i Cehennem tarafına sarf olunduğunda «Yâ Rabbena! Bizi zâlim olan kavimle beraber kılma» demekle Cenab-ı Hakka tazarru ederler. Cennet'le Cehennem beyninde hicabla murad; Cennefle Cehennem arasında bir duvardır. Cennet tarafı nur, Cehennem tarafı ateştir. Aralarında bu'd-u mesafe olması birbirlerinin eseri âhara vâsıl olması için hicap bulunmasına mâni olmaz. urfun cem'idir. Urf ; Fahr-i Razi, Hâzin ve JKâazi'nin beyanlarına nazaran herseyin mürtefi' olan mahallidir. Bu âyette A'raf'la murad; Cennet'le Cehennem arasında olan duvarın yüksek mahallidir. Yüksek olmakla herkesçe maruf olup görüldüğü için A'raf denmiştir. Yahut ehl-i A'raf yüksek mahalde olup herkesi görüp bildikleri için A'raf denmiştir. (İbn-i Ab-bas) Hazretlerinden bir rivayette A'raf; Cennet'le Cehennem arasında yüksek ve iki tarafa nazar etmeye kaabiliyetli bir dağdır. Herhangi manâ murad olunursa olunsun A'raf'ın Cennet'le Cehennem arasında bir mekân olduğunda şüphe yoktur. Cenab-ı Hak' bu âyette A'raf'ta bir taife-i rical bulunacağını beyan buyuruyor. Fakat bulunacak recüllerin kimler olduğunda ulemanın ihtilâfı vardır. (Huzeyfe) Hazretlerinin rivayetine nazaran ehl-iA'raf; hasenat ve seyyiâtı müsâvî olanlardır. Çünkü; hasenatı ziyâde olan Çennet'e ve seyyiâtı ziyâde olan Ce-hennem'e giderler. İki tarafı müsâvî olanlar Cennet'le Cehennem arasında bir müddet kalırlar. Çennet'e nazar ederler, ehl-i Cenneti görürler, selâm ihdâ ederler ve Cehennem'e nazar ederler, ehl-i Cehennem'i görürler ve «Yâ Rabbena! Bizi kavm-i zâlimle beraber kılma» diyerek Cenab-ı Hakka iltica ve fazl-ı ilâhiden Çennet'e duhullerini rica ve ümid ederler. Cenab-ı Hak ümitleri üzerine meşiyet-i ilâhiyesi taalluk ettiği zaman Çennet'e ithal eder. Çünkü âhirette mekân; Cennet veyahut Cehennem olmak üzere ikidir. Bu ikinin haricinde karargâh yoktur. Yahut ehI-i A'raf; ehl-i imandan amelde kusur edenlerdir. Amelde kusurları sebebiyle Allahü Tealâ onları bir müddet A'raf'ta hapsettikten sonra Çennet'e ithal eder. Yahut ehI-i A'raf; ebeveyne isyan edenler, zamandı fetrette tevhid üzere ğeç&nler ve etfâl-i müşrikindir. Bir müddet A'raf ta mevkuf olduktan sonra Cennet'e girerler. Yahut ehl-iA'raf; enbiyâ-yı izam, evliyâ-yı kiram, ulemâ ve şühedâ gibi ehl-i Cennet'in eşrafıdır. Allahü Tealâ bu zevatın şereflerine ve ulüvvü mertebelerine binaen sair nâstan temyiz için A'raf ta oturtur ki, onlar ehl-i Cennet ve ehl-i Cehen-nem'in ahvâlini seyr ü temâşâ etsinler, ferah ve sürurları tezayüd etsin ve kıyamette herkesten mümtaz bir mevki-i âlîde bulunsun* lar. Şu halde enbiyâ ve sair sulehânın bu mevkide bulunmaları şanlarına-tazim için olduğu cihetle o makamda âlemin halini seyr ü temâşâ ile istirahat edip ehl-i Cennet Cennet'e ve ehl-i Cehennem Cehennem'e dahil olduktan sonra kemâl-i debdebe ve dârâtla Cennet'te olan makaam-ı âlîlerine nakletmek onları herkesten ziyade taltif olmakla şereflerine münâfî olmak şöyle dursun daha ziyade şereflerini tezyid eder. Ehl-i A'raf m eşref-i kavim olması enbiyanın ve ulemânın Cennet'e evvel dahil olacaklarını, beyan hakkında vürud eden ahâ-dis-i celileye münâfî olduğundan ekser-i müfessirîn ehl-i A'raf'in hasenatı seyyiatına müsavi olanlar ve amelde kusur edenler olması cihetini tercih etmektedirler. Ehl-i A'raf; ehl-i Cennet'i yüzlerinin beyazlığıyla ve ehl-i nârı yüzlerinin siyahlığıyla bilirler. Binaenaleyh; yüzlerinin beyazlığı Cennet'e dahil olacaklarına ve siyahlığı Cehennem'e dahil olacaklarına alâmettir. Bu alâmetle ehl-i A'rafın iki fırkayı bileceklerini Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur.

A'raf 7:48

Vacip Tealâ ashab-ı A'rafın ehl-i Cennet ve ehl-i Cehennem'! göreceklerini beyandan sonra ehl-i nâra hitab edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor. İşte ehl-i A'raf böyle demekle ehl-i Cehennemle istihza ederler ve dünyadaki gururlarının ve sözlerinin esası olmadığını hatırlatırlar ki, azap üzerine azap olsun. Yani; ashab-ı A'raf tekdir ve.tevbih tankıyla ehl-i nârın büyüklerinden dünyada tanıdıkları ve Arasat'ta birtakım simalarıyla bildikleri ricale tahakküm tarîkıyla derler ki, «Sizin cem'ettiğiniz malınız, câh, mansıbınız, evlâd ü etbâ'dan cemiyetiniz sizden azab-ı ilahiyi defedemedi ve imandan tekebbürünüz dahi sizden birşeyi muğnî kılamadı. Allah'ın kulları üzerine tekebbürünüz ve hakkı kabulden imtinamız size hiç bir faydayı müfid olmadı» dedikten sonra ehl-i A'raf ehl-i nâra derler ki, «Ey ahmak kişiler! Şu Cennet-i A'lâ'da,bol nimetler içinde rahatla yaşayanlar mıdır şol kimseler ki, dünyada onları tahkir ettiğinizden dolayı yemin ettiniz ve dediniz ki, (Bu miskinleri Allahü Tealâ cennetine ithal etmez. Dünyada nasıl hakir ve zelillerse âhirette dahi Allahü Tealâ onlara rahmetini îsâl etmez. Binaenaleyh; âhirette hakir ve zelil olurlar) demediniz mi? Nazar edin bakın ki, Allahü Tealâ onları Cennetine nasıl ithal etti ve ne gibi lutf-u ilâhiye nail oldular. Şimdi hak kimin yedinde olduğunu bildiniz mi?» demekle onları tekdir ederler. Bu âyet-i celilede hitap; ehl-i nara olduğu malûm bulunduğu için ehl-i nar tasrih olunmamıştır. Ehl-i A'raf'in nida ettikleri rical; dünyada bildikleri kâfirlerin mal, câh, servet ü samanlarına ve etbâ' u aVanlarma mağrur olup fukara-yı müminini hakir addedip istihza ve tekebbür edip halkı iz'ac edenlerdir. Ehl-i A'raf'in bu sualleri onları tekdir ve azaplarını tezyid içindir. Çünkü; onlar kendilerinin hakir ve zelil olduklarını ve dünyada hakir addettikleri müminlerin azamet ve izzetlerini, saa-det-i hallerini gördükleri için hasret ve nedametleri nihayete geldiği bir zamanda ehl-i A'raf'm «Gördünüz mü, sizin rahmet-i ilâ-hiyeden hissedar olmazlar diyerek yemin ettiğiniz zuafâ-yı müs-limîni? Allahü Tealâ nimetlerine nasıl müstağrak kıldı» demek; yaraları üzerine tuz ekmek kabilindendir.

A'raf 7:49

Vacip Tealâ ehl-i A'raf'm kâfirleri tevbih ettikten sonra kâfirlere ta'riz ve râğmolmak suretiyle ehl-i Cennet'e iltifatlarını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i A'raf kâfirlere hitab ettikten sonra ehl-i Cennet'e ve kâfirlerin dünyada hakir addettikleri zuafâya iltifat ederler ve «Sizin üzerinize hüzün ve havf olmadığı halde girin Cennet'e, rahat edin» demekle ehl-i nâra ta'riz ederler. Çünkü, dünyada kibir ve azamet sahibi plan kâfirlerde hüzün ve havf mevcud olduğu halde onların sevmedikleri fukaranın âhirette hüznü ve havfı olmadığını beyan etmek; kâfirleri ta'zib üzere ta'zib etmektir. Şu manâ, bu kelâm; ehl-i A'raf m kelâmı olduğuna nazarandır. Amma şu feelâm; Vacip Tealânın veya onun emriyle bir meleğin kelâmı olup ehl-i A'raf a hitab olduğuna nazaran manâ-yı nazım: … demektir ki, bu cihetle ehl-i A'raf taltif-i ilâhiye mazhar olurlar demektir.

A'raf 7:50

Vacip Teala ashab-ı Cennet'in ve ashab-ı A'rafm ehl-i nâra hitaplarını beyandan sonra ehl-i narın ehl-i Cennet'e hitaplarım beyanetmek üzere buyuruyor. İşte ehl-i nâr böyle demekle ehl-i Cennet'e yalvarırlar. Bu suale cevapta:

A'raf 7:51

Binaenaleyh; dünya nimetlerine aldanıp âhiret amelini terkettiklerinden âhiret nimetlerinden mahrum olduklarını beyanla cevap verirler. Yani; ehl-i nâr ehl-i Cennet'e kemâl-i tazarru ve tezellülle nida ederler, yalvarırlar ve «Ey ehl-i Cennet! Beynimizde olan ülfet ve ünsiyeti unuttunuz mu? Hararetten ciğerimiz yandı. Bizim üzerimize Cennet'in soğuk suyundan veyahut Allanın sizi merzuk ettiği nimetlerden lütfedin, dökün ve inayet buyurun açlık ve susuzluğumuza bir çare görün. Her iki cihete şiddeti ihtiyacımız var» dediklerinde ehl-i Cennet cevap verirler ve derler ki, «Gerek Cennet'in suyunu ve gerek bize Allah'ın verdiği rızkı Allahü Tealâ kâfirler üzerine haram kıldı ki, o kâfirler hayat-ı hakîkiyeye sebep olan dinlerini ferahlı ve ferahsız oyuncak ittihaz ettiler ve o kâfirleri lezzât-ı cismâniye ve şehevât-ı nefsâniyeden ibaret olan hayat-ı dünya aldattı ve mağrur etti. Binaenaleyh; onlar nimet-i Cen-net'ten mahrum oldular. Şu halde onların dünyada bu güne mü-lâkî olacaklarını nisyanla birtakım müzahrefât-ı nefsâniyeye aldan-dıkları gibi biz de bugün onlara unutmak muamelesi yapar unutulmuş şeyin terkolunduğü gibi onları terk ederiz» demekle is-tid'âlarını reddederler. Vacip Tealâ, «Onların bizim âyetlerimizi inkâr edip imandan imtina' ettikleri gibi biz de onları nâr-ı cahîm-de terkle azab-ı ebediye dûçâr ederiz» buyurmakla ehl-i Cehen-nem'i ebedî Cehennem'de kalacaklarını beyanla hüzün ve elem içinde bırakır. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran ehl-i A'raf Cennet'e dahil olunca ehl-i Cehennem'e bir ümit gelerek Cenab-ı Hakka «Yâ Rabbi! Ehl-i Cennet'ten bizim bildiğimiz ve karabetimiz olanlar var. Müsaade buyur biz onlarla mükâleme edelim» derler. Cenab-ı Hak da müsaade buyurur. Ehl-i nâr ehl-i Cennet'in Cennet'te olan nimetlerini, Cennetin ziynetlerini, akrabalarını, ahbaplarını görürler ve kemâl-i hararetlerinden su ve şiddetli açlıklarından nâşî me'kûlât işlerler ve ehl-i Cennet de Cennet nimetlerinin kâfirlere haram olduğunu beyanla cevap verirler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette ehl-i nârm ehl-i Cennete «Üzerimize su dökün» demesi; Cennetin, Cehennemin fevkinde olduğuna delâlet eder. Çünkü ifaza ; yukarıdan aşağı akıtmak ve birşeyi diğeri üzerine dökmektir. Lehiv ; insanı mühim ve lâyık olan şeyden meşgul eden faydasız bir oyuncaktır. Laib ; taleb etmesi münasip olmayan şeyle ferah taleb etmektir. Şu halde «Kâfirler dinlerini lehiv ittihaz ettiler» demek «Dinlerini terk ve faydasız şeylerle meşgul oldular» demektir. Ve «Laîb ittihaz ettiler» demek, «Dinlerini istihza ve nebilerini tekziple ferah, sürür ve dinini eğlence ittihaz ettiler» demektir. Dinlerini lehiv ve laîb ittihazlarında iki ihtimal vardır: Birinci ihtimal; dinleriyle oynadılar, imana davet olunduklarında davet eden resulü istihza ettiler demektir. İkinci ihtimal^ lehvi ve laîbi kendilerine din ittihaz ettiler. Meselâ Beyt-i Şerifin etrafında ıslık çalmak ve helâl olan şeyi haram ve haram olan şeyi helâl kılmak gibi birtakım vâhî şeyleri din ittihaz ettiler demektir. «Hayat-ı dünya onları mağrur etti» demek «Dünyanın mal, câh, mansıb, servet, uzun ömür ve güzel maişet gibi müzahrefât onları aldattı» demektir. Çünkü; bunlara nail olan kimseler ekseriyetle tuğyan eder, âhiretini dünyaya değişir, bunlarla mağrur olmasıyla dinini terkettiğinden hayat-ı dünyaya aldanmak Cehennem'e istihfeaaka sebep addolunmuştur. Bu makamda nisyan; Vacip Tealâ'dan muhal olduğu için nisyana lâzım olan terk manasınadır. Buna nazaran mana-yt nazım: … demek olur. Vacip Tealâ bu âyette Cennet nimetlerinden mahrumiyete bâdı olan sıfatlardan beşini beyan buyurmuştur ki, onlar da; küfür, dini oyuncak ittihaz etmek veyahut oyuncak olan şeyleri din ittihaz eylemek, hayat-ı dünyaya ınağrur olarak âhireti terketmek, yevvnA kıyameti unutmak, vahdaniyyete delâlet eden âyetleri inkâr edip iman etmemektir. Binaenaleyh; şu ta'dad olunan beş şey her kimde bulunursa Cennet'e giremeyeceğine bu âyet delâlet eder. Hulâsa, ehl-i Cehennem'in ehl-i Cennet'e «Bûim üzerimize soğuk su dökün ve merzuk olduğunuz nimetlerden bize de verin» diyerek çağıracakları ve ehl-i Cennetsin onlara cevap olarak «Hayat-ı dünyaya mağrur olanlara ve dinlerini oyuncak ittihaz edenlere Allahü Tealâ nimetlerini haram kıldı» diyerek cevap verecekleri ve yevm-i kıyamete mülâkaat için ameli terk edip âyetleri inkârlarma mukaabil Cenab-ı Hakkın da Cehennem'de onları terk edeceği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:52

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in, ehl-i nârın ve ehl-i A'rafın hallerini ve besinlerinde cereyan eden mükâlemelerini beyanla kullarını taata tergib ve mahiyetten tenfir ettikten sonra Kur'ân'uı şerefini ve insanlara menfaatim beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; iman etmeyenler için i'tizara mecal yoktur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; Vacip Teâlâ'mn ilim sıfatı olduğuna delâlet eder. Zira; Kur'ân'ln maânîsini ve ahkâmını ilmiyle inzal ettiğini beyan buyurmuştur ki, şu beyan; ilim sıfatıyla muttasıf olduğunu tasrih etmektir. İlim üzerine kitabı tafsiIle murad; Kur'ân'ın her faslında beyan olunan fevaid-i kesîre ve menâfi-i vefîrenin cümlesi ilm-i tamla temyiz ve yekdiğerinden tefrik olundu demektir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile zamiri mutlaka kâfirlere râci olursa kitabla murad; cins-i kitaptır. Şu halde kütüb-ü semâviyenin kâffesini medihdir. Eğer ( f ) zamiri za-mari-ı saadette bulunup Resulullah'a iman etmeyen kâfirelre raci olursa kitabla murad; Kur'ân'dır. O halde âyet-i celile; Kur'ân'ı methiçin sevkolunmuştur. Allah'ın kitabıyla intifa edenlerin iman edenler olduğuna işaret için Kur'ân'ın hidâyet ve rahmet olması müminlere tahsis olunmuştur. Çünkü; kâfirler Kur'ân'a iman etmediklerinden onlar bu hidayetten mahrumlardır. Vacip Tealâ Kur'ân'ı tafsil üzere inzal buyurduğunu beyandan sonra kitaba iman etmeyenlerin hâllerini beyanetmek üzere buyuruyor. , Ve bu ikrarlarına şunu da-ilâve ederler, derler ki:

A'raf 7:53

Fakat fayda etmez. Zira : Yani; kâfirler intizar etmezler, ancak işin akıbetine ve vaad oldukları azabın gelmesine intizar ederler; isyanları üzerine teret-tüb eden azap geldiği gün şol kimseler derler ki; onlar bugünden evvel azabı unuttular arkalarına attılaçdı. «Bizim Rabbimizin resulleri hakka mukaarin ve vakıa mutabık ahkâmla geldiler.. Bizim için şefi'ler yok mudur? Bize şefaat etseler de bu azaptan kurtar-salar veyahut biz dünyaya reddolunsak da evvel amel ettiğimiz küfrün ve ma'siyetin gayrı olarak iman ve amel-i salih işlesek» derler. Küfürle onlar nefislerine zarar ettiler ve şefaat edecek zannıyla ibadet ederek iftira ettikleri putları ve sair ma'budları onlardan kayboldular. Binaenaleyh; onlar ibadetten fayda beklerken zarar gördüler. Te'viI ; Rücu' manâsına olan evi kelimesinden me'huz olduğu cihetle birşeyin akıbet varacağı şey ve alacağı neticedir. Husül-ü kiram kâfirlere küfrüzere devam ettikleri surette azab-ı ilâhiyle helak olacaklarını ve âhirette azap her taraflarını ihata edeceklerini vaad ettiklerinden kâfirler ona intizar ederler ki, bakalım dedikleri doğru mudur, değil midir? Yevm-i kıyamette ru-sül-ü kiramın vaad ettikleri azap gelince azap gelmezden evvel işin âkibetine intizar eden ve azabı unutup rusül-ü kiramı tekzib eden kâfirler4krar ve itiraf eder ve «Rusül-ü kiramın haşr ü neşr, iman ve tasdik, sevap ve ikab gibi bize getirdikleri ahkâmın cümlesi haktır. Rabbimizin resullerinin sözlerinde hilaf yoktur» demekle rusül-ü kiramın hak ve getirdikleri ahkâmın sidik olduğunu ikrar ederler. Fakat o zamanda ikrarın faydası olmaz. Zira; zamanı geçmiştir. Çünkü; ikrarları azabı müşahede ve muayene üzerine olduğundan menfaat vermez. Zira imanda muteber olan; iman-ı gaybîdir, aynî değildir. Azabı görünce ikrar; iman-ı aynî olduğu cihetle makbul olmadığından ikrarlarının asla bir faydası olmaz. İkrarın faydası olmayınca iki şeyi talepte bulunurlar: Onlardan biri; bir şefün şefaatıyla azaptan halâs olmak, diğeri; dünyaya avdet edip amelleri olan küfrün yerine maaşının gayrı olarak iman ve amel-i salih işleyip ehli iman olarak Cennefe girmektir. Şu iki talepleri hâsıl olmayınca hüsranları tebeyyün eder ve muhakkak zarar ettiklerini bilirler. Kendilerinin şefaat eder ümidiyle ibadet ettikleri putlar ve Allahü Tealâ'ya şerik olduğunu itikaad ettikleri şeyler gaib olur ki, onlardan bekledikleri menfaat bedelinde zarar zuhur eder.

A'raf 7:54

Vacip Tealâ âhirete müteallik olan ahvali beyan ettiği gibi vahdaniyetine, kudretine ve ilm-i kâmiline delâlet eden delâili dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile semâvât ve arzın alt ı g ünde halk olunması yla murad; miktar-ı muayyen üzere icad etmektir. Semâvât ve arzın cesametleri ve miktarları daha az veyahut daha çok olmak ihtimali varken bu miktar üzere icad olunması ve herbirînin eczalarının, mevzilerinin gayrı bir mevzide, meselâ dışında olanın iç tarafında, içinde olanın dış tarafında, altında olanın üstünde, üstünde olanın altında bulunması mümkünken her cüz'ünün mevzi-i muayyeninde bulunması ve eflâkin her tarafa harekesi mümkünken harekesinin bir tarafa tahsis olması ve ecsamm cümlesi tabiatta müsavi olduğu halde bazısının semâ, bazısının arz olması tabiat vasıtasıyla olmayıp Fâil-i Muhtar olan Vâcib-ül Vücud'un tahsisiyle olduğuna delâlet-i vâzıhayla delâlet ettiği gibi kudret-i tâmmına ve ilminin kemâline dahi delâlet eder. Çünkü ecsam tabiatta' müsâvî olunca eğer tabiat vasıtasıyla olsa cümlesi bir siyak üzere olmak lâzım gelirdi. Halbuki, muhtelif suret ve şekilde zuhur etmiştir ve bu minval üzere zuhur etmesi Vacip Tealâ'nın Fâil-i Muhtar olmasına ve ihtiyarıyla bu âlemi icad ettiğine delâlet-i vâzıhayia delâlet eder. Semâvât ve arz halk olunmazdan evvel ay ve güneş olmadığı cihetle eyyam mevcud olmadığından bu âyette sitte-ti eyyam la murad; altı gün miktarı bir müddette halk etti demektir. Cenab-ı Hak bu âyette kullarına nimetinin kesretine ve envâ'-ı hayratı îsâline işaret için kemâle îsâli ve envâ'-ı hayratı ifazasmı müş'ir olan rab ism-i celilini muhatabîne izafetle ma'budun bilhak olup ibadete müstehak ancak kendi zat-ı ülûhiyeti olduğunu beyan buyurmuştur. İstiva nın ma'nâ-yı lûgavîsi; istikrar manâsına olduğundan kahr ü galebe manâsına isitilâ ile te'vil vaciptir. Çünkü; Al-lâhü Tealâ'nın arş üzerinde istikran mekâna ihtiyacın! ve müte-nâhî olmasını müstelzim olur. Halbuki Allahü Tealâ mekândan ve ihtiyaçtan münezzeh ve müberrâdır. Binaenaleyh; ihtiyacım müş'ir olan elfâzm te'yili vaciptir. Şu halde «Arş üzerine istiva etti» demek; ((Arş üzerine kahr u galebe etti ve emri nafiz oldu» demektir. Gerçi Cenab-ı Hak cümle mahlûkaatı üzerine müstevli ve emri nâfizse de arş-ı ala cümlesini muhit olduğundan arş üzerine galebe cümlesine galebeyi müstelzim olduğu cihetle istilâ; arşa isnad olunmuştur. Arş; mülk ü saltanat manâsına olduğuna nazaran «Mülkü üzerine kahr u galebe etti ve mahlûkaatm her cüz'ünde emri nafiz oldu» demekle saltanat-ı üâhiyeyi beyandan ibarettir. Gecenin gündüzü ve bilâkis gündüzün geceyi sür'atla talebini beyan; geceyle gündüzün husulüne sebep olan eflâkin harekesinin sür'atmı beyandır. Çünkü geceyle gündüzün husulü; eflâkin hare-kesiyledir, şemsin harekesiyle değildir, yahut arzın harekesiyledir. Hukemâ-yı kadîme ve cedîdenin bu hususta ihtilâfları varsa da bazı nusûs-u celile eflâkin harekesine delâlet etmektedir. «Gece gündüzü sür'atla taleb eder» demektir. Çünkü; manasınadır ve sür'atla talebin manâsı «Takib eder tahallüf etmez» demektir. berekettendir. Bereket; bekaa ve sebat ve hayr-ı kesir sahibi olmak manâsına olduğundan Vacip Tealâ'yı sena için sevk olunmuş bir cümle-i lâtifedir. Yani «Allahü Tealâ bakî ve sabittir fenası ve zevali yoktur, hayrat sahibidir ve kullarına feyz u ihsanı bol» demektir. Bilcümle âlemlerin envâ'mı, efradını ve eczasını kemâle îsâl edip herbirini gûnâ gûn nimetlerle terbiye ve her zerresinin isti-dad ve kabiliyetlerine göre hallerini ıslah ettiğine işaret için cümle âlemin rabbisi olduğunu zikir buyurmuştur. Bu âyet-i celile Vacip Tealâ'nın azamet, kudret, üm ve hikmet, tedbir-i irâdât sahibi olduğunu beyanla kullarını imana ve ibadete davet için irad olunan delâil cümlesindendir. Binaenaleyh; halikın ve mucid ü müessirin vâhid-i hakîkî olan Allahü Tealâ olmasına delâlet ettiğinden âlem-i eflâkin, âlem-i anâsırda ve taba-yiin eşyada te'siri olmadığına ve ef'âl-i ibâdı halik Allahü Tealâ olduğuna delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Zira; nazm-ı celüi halkın ve emrin kendi zatına münhasır olduğunu beyandır. Gerçi yıldızların arz üzerinde bazı te'sirâtı görülürse de bu misilli te'sirât Allah'ın halkıyla olduğundan müessir-i hakîkî ancak Allahü Tealâ'dır. Bu cümle, Allahü Tealâ üzerine hiçbir şeyin vacip ve lâzım olmadığına delâlet eder. Binaenaleyh ibadet; sevap, icab etmez. İbadet üzere sevap halk etmek Allah'ın iradesine ve ihtiyarına menuttur. İster halk eder, ister etmez, yoksa halk etmek vacip değildir,. Eğer vacip olsa Allahü Tealâ'nın kuluna borçlu olması lâzım gelir, buysa' bâtıldır. Şemsle kamer ve şâir yıldızların müsahhar olmalarıyla, murad; emr-i ilâhiye karşı zelil ve hakir olarak itaat ve inkıyad etmeleridir. E m r - i ilâhi yle murad; kudret-i ilâhiyenin onlarda te'sir etmesidir. Şemsle kamer, şâir yıldızlarda dahil oldukları halde şereflerine binaen ayrıca zikrolunmuşlardır.

A'raf 7:55

Vacip Tealâ kemâl-i kudret, hikmet ve rahmetine delâlet eden delâili zikirle halka ulûm-u hakîkiye ve rnaârif-i nefsâniyeyi tahsille mükellef olduklarını tefhim ettikten sonra ulûm ve maârifin neticesi olan dua ve tazarru ile ibadeti emretmek üzere buyuruyor. Yani; nefsinizde olan zül ü hakaareti, tezellül ve tevazuu izhar edici olduğunuz halde gizli olarak Rabbinize duâ edin, muhtaç olduğunuz, mümkün olan şeyi isteyin ve mümkün olmayan şeyi ta-leb etmeyin. Zira; duada haddini tecavüz ederek haline lâyık olmadık şeyi istemek yani sadâsmı kaldırmak gibi haddini tecavüz edenleri Allahü Tealâ sevmez ve rusül-ü kiramı irsal, kütüb-ü se-mâviyeyi inzal ve şerayi'i ahkâmı vaz' u te'sis etmekle arzı ıslah ettikten sonra rusül-ü kirama muhalefetle arzı ifsad etmeyin ve Allah'ın lutfu, cemâlinden duanızın kabulünü rica, ümit ve kahr u celâlinden havf u haşyet eder olduğunuz halde Allahü Tealâ'ya iltica edin. Zira; Allah'ın rahmeti; Allah'ı görmüş gibi ibadet edenlere katiptir ve, muztar olarak bir taraftan korkup, diğer taraftan rahmetini rica ve ümid edenlere ihsanı yakındır. Binaenaleyh;' ih-san-ı ilâhiden müstefid olmak için sa'yedin. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile duanın manâsı; Allah'tan hayır taleb etmek olup, hayır talebiyse ayn-ı ibadet olduğu cihetle bu âyette duâ ile murad; ibadettir denilmişse de duâ yla murad; hakîkaten, duâ olmak ciheti râcihtir. Zira; duâ; kişi muhtaç olduğu şeyi bilip onun tahsilinden âciz olmasına binâen Vacip Tealâ'dan muhtaç olduğu şeyi istemektir. Şu halde duâ; ayn-ı ibâdettir. Zira; kişi kendinin aczini ve Allah'ın kudretini bilerek Allah'a, arz-ı ihiyac etmek ibâdetin hâlisidir. Binaenaleyh; hakîkî duâ manâsından ihraç ederek ayrıca ibâdet manâsına demekte bir fayda yoktur. Tazarru*; zillet ve meskenet hufye ; gizli demektir. Şu halde manâ-yı nazım: … demektir. Duada edebin gizli olmasına bu âyet delâlet eder. Zira; Allahü Tealâ duayı gizli yapmakla bu âyette emir buyurduğu gibi duada itidâ yani haddini tecavüz edenlere muhabbet etmediğini dahi beyan buyurmuştur. Duada i'tidâ yani haddini tecavüz; sesim yükseltmek, uzun sayha etmek, semâya çıkmak ve mertebe-i nübüvveti istemek gibi hâline lâyık olmadık şeyleri talep etmektir. Bu âyetin delaletiyle duada ihfâ lâzım olduğu gibi nafile ibâ-dâtın kâffesinin hafî olması, ferâiz ve vâcibâtın ise alenî olması efdaldir. Bazıları «Eğer riya korkusu olmaz, nefsine riyadan emin olursa nevâfili dahi alenî edâ etmek efdaldir. Zira; başkalarının iktidâsma sebep olur» demişlerse de ekser-i ulemânın kavli gizli olmak efdal olmasıdır. Vacip Tealâ arzı ifsâd etmekten kullarını nehyetmekle katil, kat-ı a'zâ, sirkat, gasıp, hile ve desâisle gayrın emvalini almak, küfürle edyânı ifsâd etmek, fıskla ahkâmını ihlâl ve zinaya ikdamla ensâbı zayi ve.şürb-ü hamirle aklı heder etmek gibi şeyler ifşadda dahil olduğundan bu âyette Cenab-ı Hak şu ta'dad olunan fesâ-datin cümlesinden nehiy buyurmuştur. Tarafeynin rızalarıyla mün'akid olan akde riâyet etmemek ifsad kabilinden olduğu mü-fessirînin cümle-i beyânâtmdandır. Binaenaleyh; akdin ahkâmına riâyet vaciptir. Âyet-i Ulâda duanın sıhhatinin şartı beyan olunmuştur. Zira tazarru' ve ihlâs; duanın sıhhatinin şartıdır. Âyet-i saniyede duanın faydası beyan olunmuştur. Çünkü duadan mak-sad; ikidir: Birincisi; korktuğundan kurtulmak. İ kincisi; umduğuna nail olmaktır. Şu halde ma'tuf, ma'tufun aley-. he mugaayirdir. Gerçi her ikisi de duayla emir ise de maksadlar başkadır. Çünkü; demek; «Rabbinize tezellül eder olduğunuz halde gizlice duâ edin» demektir demek; «Duanın reddolunmasmdan korkar ve icabet olunmasını ümid eder olduğunuz halde Rabbinize duâ edin» demektir. Şu halde duanın gizli olması alenî olmasından efdaldir. Duadan maksad; kişi ubudiyette olan zilletini, acz ü meskenetini ve rububiyette olan kuvvet ve kudreti, izzet ve ceberûtu bilmek olduğundan abdin duası Hakkın takdirini tağyir edemez. Şu halde «Duada fayda yoktur» diyenlerin bu itirazları merduddur. Zira; cemi' ibâdâttan maksud ubudiyetteki zilleti ye rububiyetteki izzeti bilmek gibi faide-i mühimme duada hâsıl olunca duada fayda yok demek hatâ-yı azimdir. Zira; faydası olmayan şeyle Allahü Tealâ emretmez. Halbuki duayla emretmiştir. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran duaya diyenlerin lâfzını gizli demeleri İmam-ı A'zam indinde efdaldir. Zira; dahi duadır. Duada ihfânm efdal olduğuna bu âyet delâlet eder. Yahut esmâ-ı ilâhiyeden bir isimdir, demek Allah'ı zikretmektir. Zikrullah da riyadan ârî olsun için hafî olması efdaldir buyurmuştur. Muhabbetin; sıfat-ı ilâhiyeden bir sıfat olduğuna Kur'ân delâlet eder. Şu halde Allahü Tealâ'nm muhabbeti; nefsin arzusu ve tabiatın meyli sebebiyle birşeyden lezzet taleb etmek değildir, belki Allah'ın muhabbeti; «Kuluna sevab-ı hayır ve rahmet îsâl» etmektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Medârik'te beyan olunduğu veçhile Resulullah, «Ey ümmetim! Siz gayba duâ etmezsiniz, ancak Üuânızı işitir ve ilmi size yakın olan Allah'a duâ edersiniz. Zira; her nerede bulunsanız Allahü Tealâ'nın ilmi sizinle beraber» buyurmuştur. İmam-ı Hasan'ın «Gizli duayla alenî duâ arasında yetmiş derece fark vardır» buyurduğu mervidir. Bu âyette Allah'ın rahmeti yani inam ve ihsanının erbabı, ibadet ve ihsana karib olmasıyla mura,d; insanın âhirete karib olmasıdır. Çünkü; insan, her saat ve her dakikada dünyadan âhirete yaklaşır. Allah'ın sevabı kullarına âhirette vâsıl olacağına binaen saat be saat, dakika be dakika insan âhirete yaklaştıkça âhirette nail olacağı sevap da insana yaklaşmaktadır.

A'raf 7:56

Vacip Tealâ kemâl-i kudret, hikmet ve rahmetine delâlet eden delâili zikirle halka ulûm-u hakîkiye ve rnaârif-i nefsâniyeyi tahsille mükellef olduklarını tefhim ettikten sonra ulûm ve maârifin neticesi olan dua ve tazarru ile ibadeti emretmek üzere buyuruyor. Yani; nefsinizde olan zül ü hakaareti, tezellül ve tevazuu izhar edici olduğunuz halde gizli olarak Rabbinize duâ edin, muhtaç olduğunuz, mümkün olan şeyi isteyin ve mümkün olmayan şeyi ta-leb etmeyin. Zira; duada haddini tecavüz ederek haline lâyık olmadık şeyi istemek yani sadâsmı kaldırmak gibi haddini tecavüz edenleri Allahü Tealâ sevmez ve rusül-ü kiramı irsal, kütüb-ü se-mâviyeyi inzal ve şerayi'i ahkâmı vaz' u te'sis etmekle arzı ıslah ettikten sonra rusül-ü kirama muhalefetle arzı ifsad etmeyin ve Allah'ın lutfu, cemâlinden duanızın kabulünü rica, ümit ve kahr u celâlinden havf u haşyet eder olduğunuz halde Allahü Tealâ'ya iltica edin. Zira; Allah'ın rahmeti; Allah'ı görmüş gibi ibadet edenlere katiptir ve, muztar olarak bir taraftan korkup, diğer taraftan rahmetini rica ve ümid edenlere ihsanı yakındır. Binaenaleyh;' ih-san-ı ilâhiden müstefid olmak için sa'yedin. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile duanın manâsı; Allah'tan hayır taleb etmek olup, hayır talebiyse ayn-ı ibadet olduğu cihetle bu âyette duâ ile murad; ibadettir denilmişse de duâ yla murad; hakîkaten, duâ olmak ciheti râcihtir. Zira; duâ; kişi muhtaç olduğu şeyi bilip onun tahsilinden âciz olmasına binâen Vacip Tealâ'dan muhtaç olduğu şeyi istemektir. Şu halde duâ; ayn-ı ibâdettir. Zira; kişi kendinin aczini ve Allah'ın kudretini bilerek Allah'a, arz-ı ihiyac etmek ibâdetin hâlisidir. Binaenaleyh; hakîkî duâ manâsından ihraç ederek ayrıca ibâdet manâsına demekte bir fayda yoktur. Tazarru*; zillet ve meskenet hufye ; gizli demektir. Şu halde manâ-yı nazım: … demektir. Duada edebin gizli olmasına bu âyet delâlet eder. Zira; Allahü Tealâ duayı gizli yapmakla bu âyette emir buyurduğu gibi duada itidâ yani haddini tecavüz edenlere muhabbet etmediğini dahi beyan buyurmuştur. Duada i'tidâ yani haddini tecavüz; sesim yükseltmek, uzun sayha etmek, semâya çıkmak ve mertebe-i nübüvveti istemek gibi hâline lâyık olmadık şeyleri talep etmektir. Bu âyetin delaletiyle duada ihfâ lâzım olduğu gibi nafile ibâ-dâtın kâffesinin hafî olması, ferâiz ve vâcibâtın ise alenî olması efdaldir. Bazıları «Eğer riya korkusu olmaz, nefsine riyadan emin olursa nevâfili dahi alenî edâ etmek efdaldir. Zira; başkalarının iktidâsma sebep olur» demişlerse de ekser-i ulemânın kavli gizli olmak efdal olmasıdır. Vacip Tealâ arzı ifsâd etmekten kullarını nehyetmekle katil, kat-ı a'zâ, sirkat, gasıp, hile ve desâisle gayrın emvalini almak, küfürle edyânı ifsâd etmek, fıskla ahkâmını ihlâl ve zinaya ikdamla ensâbı zayi ve.şürb-ü hamirle aklı heder etmek gibi şeyler ifşadda dahil olduğundan bu âyette Cenab-ı Hak şu ta'dad olunan fesâ-datin cümlesinden nehiy buyurmuştur. Tarafeynin rızalarıyla mün'akid olan akde riâyet etmemek ifsad kabilinden olduğu mü-fessirînin cümle-i beyânâtmdandır. Binaenaleyh; akdin ahkâmına riâyet vaciptir. Âyet-i Ulâda duanın sıhhatinin şartı beyan olunmuştur. Zira tazarru' ve ihlâs; duanın sıhhatinin şartıdır. Âyet-i saniyede duanın faydası beyan olunmuştur. Çünkü duadan mak-sad; ikidir: Birincisi; korktuğundan kurtulmak. İ kincisi; umduğuna nail olmaktır. Şu halde ma'tuf, ma'tufun aley-. he mugaayirdir. Gerçi her ikisi de duayla emir ise de maksadlar başkadır. Çünkü; demek; «Rabbinize tezellül eder olduğunuz halde gizlice duâ edin» demektir demek; «Duanın reddolunmasmdan korkar ve icabet olunmasını ümid eder olduğunuz halde Rabbinize duâ edin» demektir. Şu halde duanın gizli olması alenî olmasından efdaldir. Duadan maksad; kişi ubudiyette olan zilletini, acz ü meskenetini ve rububiyette olan kuvvet ve kudreti, izzet ve ceberûtu bilmek olduğundan abdin duası Hakkın takdirini tağyir edemez. Şu halde «Duada fayda yoktur» diyenlerin bu itirazları merduddur. Zira; cemi' ibâdâttan maksud ubudiyetteki zilleti ye rububiyetteki izzeti bilmek gibi faide-i mühimme duada hâsıl olunca duada fayda yok demek hatâ-yı azimdir. Zira; faydası olmayan şeyle Allahü Tealâ emretmez. Halbuki duayla emretmiştir. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran duaya diyenlerin lâfzını gizli demeleri İmam-ı A'zam indinde efdaldir. Zira; dahi duadır. Duada ihfânm efdal olduğuna bu âyet delâlet eder. Yahut esmâ-ı ilâhiyeden bir isimdir, demek Allah'ı zikretmektir. Zikrullah da riyadan ârî olsun için hafî olması efdaldir buyurmuştur. Muhabbetin; sıfat-ı ilâhiyeden bir sıfat olduğuna Kur'ân delâlet eder. Şu halde Allahü Tealâ'nm muhabbeti; nefsin arzusu ve tabiatın meyli sebebiyle birşeyden lezzet taleb etmek değildir, belki Allah'ın muhabbeti; «Kuluna sevab-ı hayır ve rahmet îsâl» etmektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Medârik'te beyan olunduğu veçhile Resulullah, «Ey ümmetim! Siz gayba duâ etmezsiniz, ancak Üuânızı işitir ve ilmi size yakın olan Allah'a duâ edersiniz. Zira; her nerede bulunsanız Allahü Tealâ'nın ilmi sizinle beraber» buyurmuştur. İmam-ı Hasan'ın «Gizli duayla alenî duâ arasında yetmiş derece fark vardır» buyurduğu mervidir. Bu âyette Allah'ın rahmeti yani inam ve ihsanının erbabı, ibadet ve ihsana karib olmasıyla mura,d; insanın âhirete karib olmasıdır. Çünkü; insan, her saat ve her dakikada dünyadan âhirete yaklaşır. Allah'ın sevabı kullarına âhirette vâsıl olacağına binaen saat be saat, dakika be dakika insan âhirete yaklaştıkça âhirette nail olacağı sevap da insana yaklaşmaktadır.

A'raf 7:57

Vacip Tealâ vahdaniyetine ve kudretine delâlet eden delâili ulviyeyi beyandan sonra kudret-i kâmilesine delâlet eden âlem-i süflinin bazı ahvalini ve emr-i âhiretin sıhhatına delâlet eden de-laili beyanetmek üzere buyuruyor. Kuru arzdan rahmet suyuyla yaş meyvaları halk etmeye kaadir olan Allahü Tealâ, mevtayı ihya ve ihraç etmeye dahi kaadirdir. Yani; Rabbinizin rahmeti ve sevabı erbab-ı ihsan olan âbidlere yakındır. Nasıl yakın olmasın! Rabbiniz gol zat-ı ecellü aladır ki, yağmurun evvelinde müjdeci oldukları halde latîf ve güzel rüzgârları gönderir. Çünkü; sabah rüzgârı bulutların hudûsuna sebep olur, " şimal rüzgârları — poyraz — bulutları cem* eder ve kıble rüzgârı yağmur yağdırır. Binaenaleyh; rüzgâr rahmete alâmet olduğu cihetle insanlar için Allah'ın rahmetine müjdedir. Hatta bir hale gelir ki, rüzgârlar'yağmur suyuyla ağırlaşmış bulutu götürür. Biz, Ölmüş insan menzilinde olan kurumuş beldeye bulutu sevke-der, o bulut vasıtasıyla rahmeti inzal eder ve rahmet vasıtasıyla envâ'-ı hububat ve meyvaları size rızık olmak üzere arzdan ihraç ederiz ve arzdan otları, meyvaları ihraç ettiğimiz gibi kıyamette mevtaları hesap görmek, muhsin olanlara sevap vermek, Cenneti ithal eylemek ve âsî olanları azap için Çehennem'e ithal eylemek üzere arzdan ihraç ederiz ki, sizin teemmül ve tefekkürünüze sebep olsun ve bilesiniz ki, ölmüş arzdan envâ'-ı nebatatı ihraca kaa-dir olan Allahü Tealâ ölmüş insanları ihya ve kabirlerinden ihraç etmeye dahi kaadirdir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile rüzgâr; müteharrik havadan ibarettir. Şu halde havanm harekesi zatından ve tabiatından neş'-et etmiş birşey değildir. Çünkü; harekesi zatının ve tabiatının iktizâsı olsa zatı bulundukça harekesi dahi bulunmak lâzım gelir ve herzaman bulunurdu. Halbuki çok zaman hareke ve rüzgârdan eser görülmediğinden biçare harmancılar aylarca beklerler ve rüz-~gâra hasret olurlar. Bu hal; havayı tahrikle rüzgârları halk eden halikın Fâil-i Muhtar olmasına delâlet eder. Rüzgâr bulutların eczalarını cem'etmek ve bulutları sağdan, soldan tahrikle hâmil olduğu rahmet sularını havada muhafaza eylemek ve bulutları ihtiyacı olan mahallere irade-i ilâhiyeyle. alıp götürmek, hâsılatı ve meyvaları takviye ve neşv ü nemasını ikmâl etmek ve vücud-u insana nafî bedenini kavı kılmak gibi fevâidi cami1 olduğu Fahr-i Razi'nin cümle-i beyânâtmdandır. Sabahleyin şarktan esen rüzgâr daima nâfidir. Şimalden gelen poyraz'vücuda ve hâsılata nâfi ve bulutları toplayıcıdır. Kıble cihetinden gelen rüzgâr rahmete emmâredir ve rahmet yağdırır. Garp cihetinden gelen rüzgâr bulutları dağıtır ve rahmete mâni olur; Hâsılatı kurutur ve insanların vücutlarına iİel ve emraz îrâs ettiği cihetle mazarrattır. Rüzgârın şu muhtelif suretlerde zuhuru Vacip Tealâ'nın vücuduna ve Fâil-i Muhtar olduğuna delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Zira; tabiat vasıtasıyla olsa nesak-ı vahid üzere olur ve her zaman bir taraftan eser, tabiatı menfaatsa daima menfaat ve mazarratsa daima mazarrat olması lâzım gelirdi. Halbuki muhtelif caniplerden estiği gibi üzerine muhtelif eserler terettüb ediyor. Çünkü; bazı kere menfaat ve bazı kere mazarrattır. Binaenaleyh; tabiatın te'sîri yoktur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile mevtayı ihyanın nebatatı ihraca teşbihinde iki ihtimal vardır: Birinci ihtiynaI ; nebatatı rahmetle ihraç ettiği gibi mevtayı da rahmetle ihraç eder. Çünkü; Allahü Tealâ'nın kıyamette hayvanın menisi gibi kırk gün rahmet inzal buyuracağına ve o rahmet vasıtasıyla kabirlerinden ecsâdm ot gibi bitip azaları tekemmül edince herkesin ruhu kendi bedenine geleceğine dair birçok ehâdis-i celile vardır. İkinci ihtimâl; Allahü Tealâ kış günlerinde kurumuş arzı, bahar günlerinde kudretiyle İhya buyurup otlan bitirdiği gibi insanlar bilkülliye mahv u münkariz olup eserleri kalmadıktan sonra nebatat gibi onları ihya eder demektir. Zira; kuru topraktan yaş meyvayı ihraca kaadir olan Allahü Tealâ'nın ölmüş ve çürümüş insanları ihraç ve ihyaya dahi kaadir olacağı evleviyetle sabit olur. Hulâsa; yağmurun evvelinde rüzgârlar rahmete alâmet ve müjdeci olduğu ve rahmete ihtiyacı olan ma'mur ve gayrı ma'mur beldelere rüzgârların yağmur suyuyla dolu bulutları irâde-i ilâ-hiyeyle alıp götürdüğü ve rahmet suyu sebebiyle envâ'ı meyvaları arzdan ihraç buyurduğu gibi mevtayı kabirlerinden ihraç edeceği ve insanlar için bunlara kaadir olan kudret-i ilâhiyeyi teemmül ve tezekkür etmeleri lâzım olduğu bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:58

Vacip Tealâ rahmeti inzalle nebatatı ihraç ettiğini beyandan sonra rahmetin irizâliyle beraber nebatatın da arzm kaabiliyetine göre biteceğini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; rahmet, arzın kabiliyetine göre nebatatın hurucuna se-beb olur. Zira; toprağı güzel olan beldenin nebatı Allah'ın meşi-yeti ve iradesiyle çok güzel ve insana nâfi surette biter ve gaayet kolaylıkla husule gelir. Çünkü; arzın iyilik cihetine istidadı tamdır, buhletmez. Amma tıyneti habis, çorak ve kaabiliyeti kısa olan beldeye ne kadar yağmur yağsa kaabiliyeti olmadığından nebatı bitmez, illâ az, güç ve muzır olarak biter ki, kimse intifa etmez. Şu bizim beyanımız veçhile vahdaniyetimize delâlet eden âyetleri şükreden kavme birer birer tafsil ederiz ki, insanlar o âyetlerle imanın vücubuna ve tevhide istidlal etsinler. «Toprağı çorak olan arazinin nebatatı meşakkatli ve güç-biter» demektir. Çünkü; meşakkat ve usret manasınadır. Halbuki arazînin her ikisine nazil olan rahmet birdir ve çorak olan arazînin sahibinin emeği ve sa'y ü ameli belki daha çoktur, lâkin mahalde kaabiliyet olmayınca sa'y ve amel fayda etmez. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyetin müminle kâfirin hallerini temsil için sevk olunması ihtimali vardır. Bu ihtimale na* zaran Kur'ân'ı yağmura ve mümini arz-ı tayyibe ve kâfiri arz-ı habîse teşbih tarîkıyla Vacip Tealâ müminin kaabiliyetini ve kâfirin adem-i kaabiliyetini beyan buyurmuştur. Buna nazaran manâyı nazım:

A'raf 7:59

Yani; zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki; Biz, Nuh'u kavmine ıslah ve terîk-ı hakka davet için gönderdik. Çünkü; onlar cadde-i tevhidden çıkarak birtakım efkâr-ı fâsideye meylettiklerinden hakka davet edecek bir resule muhtaç olmuşlardı. Binaenaleyh; Biz Nuh'u gönderdik. Nuh (A.S.) onlara şefkat ve nasihat tarîkıyla dedi ki, «Ey kavmim! Siz Allahü Tealâ'ya ibadet edin. Zira; sizin için Allah'ın gayrı bir ma'bud yoktur. Şu halde ibâdetinizi ancak Allahü Tealâ'ya hasredin. Eğer Allah'a .ibadet etmez de, ibadetinizi Allah'ın gayrıya sarf ederseniz Ben sizin üzerinize yevm-i kıyamet olan büyük günün azabından korkarım. Siz o günde vâki olacak azab-ı azîme dûçâr olursunuz.» Hz. Nuh'un bu kelâmına karşı kavmin uluları ve memleketin eşraf ve a'yânı «Yâ Nuh! Biz seni muhakkak haktan çıkmış ve açıktan dalâleti ihtiyar etmiş görüyoruz» demekle Nuh (A.S.) ı hataya nispet ettiler. Çünkü; kavm-i Nuh'un, hâsılat bitmez çorak tarla gibi nasihat kabulüne istidadları yoktu. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Nuh (A.S.) bu âyette üç dava dermeyan etti: Birincisi; Allahü Tealâ'ya ibadetin vacip olduğunu beyanla tekâlif-i ilâhîyeyi kabulün vücubuna işaret etti. İkincisi; Allah'ın gayrı ma'bud olmadığını beyanla tevhidi ikrarın lüzumunu ve şirkin butlanını tasrih eyledi. Üçüncüsü; yevm-i kıyamette azab-ı azımın vücudunu dava etmekle âhirete itikad lâzım olduğunu beyan buyurdu. Nuh (A.S.) in pederi (Lemek)'tir. Lemek'in pederi (Müteveş-lih)tir/Müteveşlih'in pederi (Ahnuh) ki, İdris (A.S.) dir. İdris (A.S.) dan sonra evvel ba's olunan resul; Nuh (A.S.) dır. Nuh (A.S.) in hîn-i bi'setinde kırk veyahut elli yaşında olduğu mervidir. Bu kıssayı beyanın faydası; nebilerini tekzib etmek Muham-med (S.A.) in din-i hakka davet ettiği ümmete mahsus olmayıp sair ümmetlerde dahi bulunduğunu ve ümem-i sâlifeden nebilerini tekzib edenlerin helak oldukları gibi ümmet-i Muhammed'den tekzib edenlerin de helak olacaklarını ve her ne kadar mühlet veriliyorsa da behemehal Vacip Tealâ'nm intikamını alacağını ve Re-sulullah'm bir kitap mütalâa etmediği ve bir üstazdan taallüm ey-lemediği halde vakıa mutabık olarak ümem-i sâlifenin hallerini beyan eylemesi vahiyle olacağı cihetle dâvet-i nebeviyesini ispat ettiğini beyanla Resulullah'ı tesliye ve kâfirleri tehdid etmiştir.

A'raf 7:60

Yani; zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki; Biz, Nuh'u kavmine ıslah ve terîk-ı hakka davet için gönderdik. Çünkü; onlar cadde-i tevhidden çıkarak birtakım efkâr-ı fâsideye meylettiklerinden hakka davet edecek bir resule muhtaç olmuşlardı. Binaenaleyh; Biz Nuh'u gönderdik. Nuh (A.S.) onlara şefkat ve nasihat tarîkıyla dedi ki, «Ey kavmim! Siz Allahü Tealâ'ya ibadet edin. Zira; sizin için Allah'ın gayrı bir ma'bud yoktur. Şu halde ibâdetinizi ancak Allahü Tealâ'ya hasredin. Eğer Allah'a .ibadet etmez de, ibadetinizi Allah'ın gayrıya sarf ederseniz Ben sizin üzerinize yevm-i kıyamet olan büyük günün azabından korkarım. Siz o günde vâki olacak azab-ı azîme dûçâr olursunuz.» Hz. Nuh'un bu kelâmına karşı kavmin uluları ve memleketin eşraf ve a'yânı «Yâ Nuh! Biz seni muhakkak haktan çıkmış ve açıktan dalâleti ihtiyar etmiş görüyoruz» demekle Nuh (A.S.) ı hataya nispet ettiler. Çünkü; kavm-i Nuh'un, hâsılat bitmez çorak tarla gibi nasihat kabulüne istidadları yoktu. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Nuh (A.S.) bu âyette üç dava dermeyan etti: Birincisi; Allahü Tealâ'ya ibadetin vacip olduğunu beyanla tekâlif-i ilâhîyeyi kabulün vücubuna işaret etti. İkincisi; Allah'ın gayrı ma'bud olmadığını beyanla tevhidi ikrarın lüzumunu ve şirkin butlanını tasrih eyledi. Üçüncüsü; yevm-i kıyamette azab-ı azımın vücudunu dava etmekle âhirete itikad lâzım olduğunu beyan buyurdu. Nuh (A.S.) in pederi (Lemek)'tir. Lemek'in pederi (Müteveş-lih)tir/Müteveşlih'in pederi (Ahnuh) ki, İdris (A.S.) dir. İdris (A.S.) dan sonra evvel ba's olunan resul; Nuh (A.S.) dır. Nuh (A.S.) in hîn-i bi'setinde kırk veyahut elli yaşında olduğu mervidir. Bu kıssayı beyanın faydası; nebilerini tekzib etmek Muham-med (S.A.) in din-i hakka davet ettiği ümmete mahsus olmayıp sair ümmetlerde dahi bulunduğunu ve ümem-i sâlifeden nebilerini tekzib edenlerin helak oldukları gibi ümmet-i Muhammed'den tekzib edenlerin de helak olacaklarını ve her ne kadar mühlet veriliyorsa da behemehal Vacip Tealâ'nm intikamını alacağını ve Re-sulullah'm bir kitap mütalâa etmediği ve bir üstazdan taallüm ey-lemediği halde vakıa mutabık olarak ümem-i sâlifenin hallerini beyan eylemesi vahiyle olacağı cihetle dâvet-i nebeviyesini ispat ettiğini beyanla Resulullah'ı tesliye ve kâfirleri tehdid etmiştir.

A'raf 7:61

Vacip Tealâ kâfirlerin Nuh (A.S.) ı hataya nispet etmelerine karşı Nuh (A.S.) m müdafaasını beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; sözümü dinleyin, nasihatimi kabul edin, davetime icabetle necatınızın çaresini arayın. Zira; siz iman etmezseniz sizi dünyada tufanla gark edip âhirette de azab-ı azimle muazzeb kılacağını Allah'ın vahyiyle ben biliyorum.» Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Nuh (A.S.) kavmine mertebe-i ülyâsmı beyan etmesi vacip olduğundan taraf-ı ilâhîden resul olduğunu beyanla nefsim medih buyurmuştur. Zira; nefsini i'lâme ve methe hacet-i.diniye icab ederse insan için nefsini methetmek caizdir ve Nuh (A.Ş.) nefsinde hata olmayıp daveti doğru olduğunu beyandan sonra risaletten maksadının. ahkâmı tebliğ ve nasihati takdir olduğunu dahi beyan buyurmuştur. Gerçi «Ben Allah'ın resulüyüm» demek nefsini sena ise de, sözünün dinlenmesi ve davetine icabet vacip olduğunu mutazammın olduğundan caizdir. Tebliğ; envâ'-ı tekâlifi ümmetine beyan, evamir ve nevâhî-nin aksamım tarif olup nasihat; ibâdâta terğib ve maâsî-den tenfir olduğu cihetle tebliğle nasihat beyninde fark vardır. Beyzâvfnin beyanı veçhile akaaid, a'mâl, mevâiz ve ahkâm gibi risaletin envâ'-ı kesîr olduğuna işaret için risalet cemi' sıyğa-sıyle varid olmuştur. Terğib ve tehdidi doğru ve vakıa mutabık olduğunu takrir ve tesbit için «Sizin bilmediğinizi ben bilirim» buyurmuştur ki, «Söylediğim sözler haktır, iman etmezseniz helâkiniz muhakkaktır» demekle tehdid etmiştir. Lâkin bu nasihat ve tehdid fayda etmedi, akıbet olacak oldu.

A'raf 7:62

Vacip Tealâ kâfirlerin Nuh (A.S.) ı hataya nispet etmelerine karşı Nuh (A.S.) m müdafaasını beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; sözümü dinleyin, nasihatimi kabul edin, davetime icabetle necatınızın çaresini arayın. Zira; siz iman etmezseniz sizi dünyada tufanla gark edip âhirette de azab-ı azimle muazzeb kılacağını Allah'ın vahyiyle ben biliyorum.» Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Nuh (A.S.) kavmine mertebe-i ülyâsmı beyan etmesi vacip olduğundan taraf-ı ilâhîden resul olduğunu beyanla nefsim medih buyurmuştur. Zira; nefsini i'lâme ve methe hacet-i.diniye icab ederse insan için nefsini methetmek caizdir ve Nuh (A.Ş.) nefsinde hata olmayıp daveti doğru olduğunu beyandan sonra risaletten maksadının. ahkâmı tebliğ ve nasihati takdir olduğunu dahi beyan buyurmuştur. Gerçi «Ben Allah'ın resulüyüm» demek nefsini sena ise de, sözünün dinlenmesi ve davetine icabet vacip olduğunu mutazammın olduğundan caizdir. Tebliğ; envâ'-ı tekâlifi ümmetine beyan, evamir ve nevâhî-nin aksamım tarif olup nasihat; ibâdâta terğib ve maâsî-den tenfir olduğu cihetle tebliğle nasihat beyninde fark vardır. Beyzâvfnin beyanı veçhile akaaid, a'mâl, mevâiz ve ahkâm gibi risaletin envâ'-ı kesîr olduğuna işaret için risalet cemi' sıyğa-sıyle varid olmuştur. Terğib ve tehdidi doğru ve vakıa mutabık olduğunu takrir ve tesbit için «Sizin bilmediğinizi ben bilirim» buyurmuştur ki, «Söylediğim sözler haktır, iman etmezseniz helâkiniz muhakkaktır» demekle tehdid etmiştir. Lâkin bu nasihat ve tehdid fayda etmedi, akıbet olacak oldu.

A'raf 7:63

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m kelâmından bakiyeyi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; ey kavmim! Beni tekzip ve risaletimi inkâr eder de, Rabbinizden size mev'ize ve irşad için nasihat gelmesinden taaccüp mü edersiniz? O zikri hâvî olan mev'ize sizden bir recül üzerine nazil olup o recül sizi inzar ederek uraum-u maâsî ve küfürden men ve zecir ve onun zecri sebebiyle sizin mahârimden ittika etmenize sebep olsun. Böyle bir recül-ü muazzama üzerine bir kita-bm gelmesinden niçin taaccüb edersiniz? O recülün inzarı ve tehdidi sebebiyle me'mul ki siz merhamet-i ilâhiyeye mazhar olur, me'mûrâtı eda ve menhiyatı terkedersiniz. Kâfirler «İbadetten ma'buda birşey ait olmadığından ibadetle teklife hacet yok, şu halde nübüvvete ihtiyaç yoktur. Eğer nübüvvete ihtiyaç olsa melekten resul olmak lâzımdır» dediklerine ce-• vap olarak Cenab-ı Hak bu âyetle kâfirlerin şüphelerini izâle etmiş ve nübüvvetten maksud; inzar ve ittikaaya davet olduğuna işaret buyurmuştur. Beyzâvî'nin. beyanına nazaran takva rahmeti mucip olmayıp rahmet mahza fazl-ı ilâhi eseri olduğundan mütteki olan kimseye lâyık olan takvasına itimad etmemek ve azab-ı ilâhiden emin olmamak olduğuna tenbih için ricaya delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Fahr-i Razi'nin beyanı âyette tertip gaayet güzeldir. Çünkü, resul ba'setmekten maksud; ümmetini azab-ı ilâhiden inzar ve in-zardan maksud - muharremâttan ittikaa.ve ittikaadan maksud ise rahmet-i ilâhiyeye nail olmaktır. Nuh (A.S.) m kelâmında şu tertibe riâyet ettiğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Çünkü; nasihatta kelâmın silsilesine ve tertibine riâyette te'sir ziyâdedir.

A'raf 7:64

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in nasihati kavmine te'sir etmeyerek tekzipte ısrar edip akıbet helak olduklarını beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; gafletleri helaklerine bâdî olmuştur. Çünkü basiret; necata sebep olduğu gibi gafletin de helake sebep olduğunda şüphe yoktur. Kaazi ve Medarik'in beyanları veçhile Nuh (A.S.) la beraber gemide bulunanlardan mecmuu kırkı recül olmak üzere seksen kişidir. Veyahut dokuz kişidir ki, onlardan üçü Hz. Nuh'un oğulları Ham, Sam, Yafes ve altısı da şâir iman edenlerdir. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran Nuh (A.S.) geminin ameliyatını iki senede bitirmiş ve Receb-i Şerifin onunda gemiye binerek Muharrem'in onunda gemiden inmiştir. Binaenaleyh; gemide kararları altı ay imtidad etmiştir. Hulâsa; kavm-i Nuh'un Nuh (A.S.) ı tekzib ettikleri ve Nuh (A.S.) la beraber gemide bulunan maiyetine tufandan Vacip Tea-lâ'nın necat verdiği ve onların haktan iğmaz-ı aynecjer bir kavim oldukları ve hakkı görmekten ve kabulden istinkâf eden kavmi, Cenab-ı Hakkın ihlâk edeceği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:65

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m kavmiyle olan mübâhesâtıni icmâ len beyandan sonra Hûd (A.S.) m kıssasını beyanetmek üzere buyuruyor. İşte kavmin iman etmeyen uluları böyle demekle Hûd (A.S.) in kelâmını reddetmişlerdir. Beyzâvî'hin beyanı veçhile Hûd (A.S.) Nuh (A.S.) m dokuzuncu batnındandır . Hûd (A.S.) Âd kabilesinden olduğu için biraderleri denilmiştir. Şu halde uhuvvet le murad; nesepte uhuvvettir, dinde uhuvvet değildir. Zira; Hûd (A.S.) m dinine dahil olmadılar ki, $inde kardeş olsunlar. Yahut Hûd (A.S.) Âd kabilesinden değilse de cins-i beşerden olup melekten ve cinden olmadığı cihetle kardeş denilmiştir. Zira; beşeriyette kardeştir. Yahut dâim olanlarla ihtilât ve musâhabet ettiğinden kardeşleri denmiştir. Çünkü; Arap indinde bir kimseye musâhib olan zata kardeş demek âdettir. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Âd kavmi Ye-men'de Umman'la Hadramut arasında Ahkaf denilen mahalde ikaamet ederlerdi. Nuh (S.A.) in davette ısrarı ve devamı ziyâde olup asla zaman fevtetmediğine işaret için kelâmını beyanda takîbe delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Amma Hûd (A.S.) in ısrarı ve mübalâğası o kadar olmadığından kelâmını beyanda lâfzı varid olmamıştır. Çünkü; Nuh (A.S.) in müddeti uzun olup Hûd (A.S.) müddeti o kadar uzun değildir. Nuh (A.S.) ın.tûfânı gibi o zamana kadar âlemde bir vukuat olmadığından Nuh (A.S.) «Ben size büyük günün azabından korkarım» demiştir. Lâkin Hûd (A.S.) m zamanında tûfân-ı Nuh herkesçe işitilmiş bir vak'a 'olduğundan «Siz Allah'tan korkmaz ve ittikaa etmez misiniz?» demekle Nuh kavminin helaki gibi bir helake işaret etmiştir. Akıbet tufanın gayrı bir âfet ve gazapla helak olmuşlardır. Hûd (A.S.) m kavminin eşrafından iman edenler olduğuna işaret için kavminin eşrafından mukaabele edenlerin kâfir olanlar olduğu beyan olunmuş ve Nuh (A.S.) m kavminin eşrafından iman eden olmadığı için onun kıssasında mutlakaa eşraf zikredilmiştir. Hûd (A.S.) kavmini Allah'ın gayrıya ibadetlerinden dolayı hamâkat ve sefâhetle itham ettiğinden onlardan aynı kelâmla mukaa-taele ederek «Biz seni sefâhette görürüz» dediler, ama Nuh (A.S.) sudan eser olmadık bir çölde gemi yapmakla meşgul olup nefsine meşakkat ettiğinden «Biz seni dalâlette görürüz» demişlerdir. Bu âyette zan nm yakın manâsına olması ihtimali varsa da şek manâsına olmak ihtimâli gaaliptir. Şu halde Hûd (A.S.) in kavminin küfr-ü zan üzere küfürdür. Binaenaleyh; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile usul-ü itikadda zan ve şek küfür icab eder. Çünkü itikaadın yakîn üzere olması lâzımdır, şek üzere itikad makbul değildir. Hulâsa; Hz. Hûd'un Âd kavmine resul olarak geldiği ve Hûd (A.S.) in kavmine «Allah'a ibadet edin. Zira; Allah'ın gayrı sizin için bir ma'bud yoktur. Allah'ın gayrıya ibadet eder de, Allah'tan korkmaz mısınız?» dediği ve kavminin büyükleri de «Yâ Hûd! Biz seni yalancı zannederiz» dedikleri bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:66

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m kavmiyle olan mübâhesâtıni icmâ len beyandan sonra Hûd (A.S.) m kıssasını beyanetmek üzere buyuruyor. İşte kavmin iman etmeyen uluları böyle demekle Hûd (A.S.) in kelâmını reddetmişlerdir. Beyzâvî'hin beyanı veçhile Hûd (A.S.) Nuh (A.S.) m dokuzuncu batnındandır . Hûd (A.S.) Âd kabilesinden olduğu için biraderleri denilmiştir. Şu halde uhuvvet le murad; nesepte uhuvvettir, dinde uhuvvet değildir. Zira; Hûd (A.S.) m dinine dahil olmadılar ki, $inde kardeş olsunlar. Yahut Hûd (A.S.) Âd kabilesinden değilse de cins-i beşerden olup melekten ve cinden olmadığı cihetle kardeş denilmiştir. Zira; beşeriyette kardeştir. Yahut dâim olanlarla ihtilât ve musâhabet ettiğinden kardeşleri denmiştir. Çünkü; Arap indinde bir kimseye musâhib olan zata kardeş demek âdettir. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Âd kavmi Ye-men'de Umman'la Hadramut arasında Ahkaf denilen mahalde ikaamet ederlerdi. Nuh (S.A.) in davette ısrarı ve devamı ziyâde olup asla zaman fevtetmediğine işaret için kelâmını beyanda takîbe delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Amma Hûd (A.S.) in ısrarı ve mübalâğası o kadar olmadığından kelâmını beyanda lâfzı varid olmamıştır. Çünkü; Nuh (A.S.) in müddeti uzun olup Hûd (A.S.) müddeti o kadar uzun değildir. Nuh (A.S.) ın.tûfânı gibi o zamana kadar âlemde bir vukuat olmadığından Nuh (A.S.) «Ben size büyük günün azabından korkarım» demiştir. Lâkin Hûd (A.S.) m zamanında tûfân-ı Nuh herkesçe işitilmiş bir vak'a 'olduğundan «Siz Allah'tan korkmaz ve ittikaa etmez misiniz?» demekle Nuh kavminin helaki gibi bir helake işaret etmiştir. Akıbet tufanın gayrı bir âfet ve gazapla helak olmuşlardır. Hûd (A.S.) m kavminin eşrafından iman edenler olduğuna işaret için kavminin eşrafından mukaabele edenlerin kâfir olanlar olduğu beyan olunmuş ve Nuh (A.S.) m kavminin eşrafından iman eden olmadığı için onun kıssasında mutlakaa eşraf zikredilmiştir. Hûd (A.S.) kavmini Allah'ın gayrıya ibadetlerinden dolayı hamâkat ve sefâhetle itham ettiğinden onlardan aynı kelâmla mukaa-taele ederek «Biz seni sefâhette görürüz» dediler, ama Nuh (A.S.) sudan eser olmadık bir çölde gemi yapmakla meşgul olup nefsine meşakkat ettiğinden «Biz seni dalâlette görürüz» demişlerdir. Bu âyette zan nm yakın manâsına olması ihtimali varsa da şek manâsına olmak ihtimâli gaaliptir. Şu halde Hûd (A.S.) in kavminin küfr-ü zan üzere küfürdür. Binaenaleyh; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile usul-ü itikadda zan ve şek küfür icab eder. Çünkü itikaadın yakîn üzere olması lâzımdır, şek üzere itikad makbul değildir. Hulâsa; Hz. Hûd'un Âd kavmine resul olarak geldiği ve Hûd (A.S.) in kavmine «Allah'a ibadet edin. Zira; Allah'ın gayrı sizin için bir ma'bud yoktur. Allah'ın gayrıya ibadet eder de, Allah'tan korkmaz mısınız?» dediği ve kavminin büyükleri de «Yâ Hûd! Biz seni yalancı zannederiz» dedikleri bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:67

Vacip Tealâ Hûd (A.S.) in kavmine cevabını ve cevabın mu-tazammın olduğu nasihati beyanetmek üzere buyuruyor. Ben size nasihat ederim. Sizin üzerinize vacip olan; nasihatimi kabul etmek ve-vaazımla mütteız olmaktır. Zira; sizin menfaatinizi beyan ederim. Benim hasebimi ve nesebimi ve içinizden neş'et ettiğimden sıdk u emânetimi bilirsiniz. Şu halde taraf-ı ilâhiden bana ilham olmasını neden çok görürsünüz» demekle iman etmelerine sa'y ü gayret etti. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran emin; emânet olunan şeyde itimâda şâyân olan kimselerdir. Hûd (A.S.) kendinin emin olduğunu beyanla kavminin kizib isnadlarına ve emr-i risaletin medarı, emânet üzere müesses ve bundan evvel kavmi içinde emânetle maruf ve meşhur olduğuna işaretle kavmini ilzama sa'yetmiş ve davetten maksad-ı aslî inzar olduğunu beyan buyurmuştur. İnzardan maksad; ittikaa ve ittikaadan mak-sad; merhamet-i ilâhiyeye mazhar olmakta olduğu Nuh (A.S.) m kelâmında beyan olunduğu için bu makamda iade olunmamıştır. Gerek Nuh ve gerek Hûd (A.S.) m kavimleri huşunet izhar ederek haklarında elfâz-ı galîza isti'mâl ettikleri halde sözlerine mu-kaabeîe etmeyip hamakat üzere irad ettikleri kelâmlarına mülâ-yemetle cevaba tasaddî ve isnad ettikleri müfteriyâttan iğmaz-ı aynederek hallerine münâsip olan nesâyiha devam etmek hüsn-ü edep ve hulk-u azimdir. Medârik'te beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hakkın bu minval üzere ihbar etmesi kullarına talim ve her nâsıhın haline münâsip olan nasihatta liynet ve mülâyemet olduğundan tenbih içindir. Çünkü nâsa husûmet; nâsın dalâlet ve sefâhetlerini arttırır. Binaenaleyh; nâsa nasihat edecek kimse gaayet mülâyemet ve liynetle nasihat ederse elbette tefsiri ziyâde olacağında şüphe yoktur. Şu halde halka vaaz u nasihat edecek ulemânın bu üslûba dikkat ve riâyet etmeleri vaciptir.

A'raf 7:68

Vacip Tealâ Hûd (A.S.) in kavmine cevabını ve cevabın mu-tazammın olduğu nasihati beyanetmek üzere buyuruyor. Ben size nasihat ederim. Sizin üzerinize vacip olan; nasihatimi kabul etmek ve-vaazımla mütteız olmaktır. Zira; sizin menfaatinizi beyan ederim. Benim hasebimi ve nesebimi ve içinizden neş'et ettiğimden sıdk u emânetimi bilirsiniz. Şu halde taraf-ı ilâhiden bana ilham olmasını neden çok görürsünüz» demekle iman etmelerine sa'y ü gayret etti. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran emin; emânet olunan şeyde itimâda şâyân olan kimselerdir. Hûd (A.S.) kendinin emin olduğunu beyanla kavminin kizib isnadlarına ve emr-i risaletin medarı, emânet üzere müesses ve bundan evvel kavmi içinde emânetle maruf ve meşhur olduğuna işaretle kavmini ilzama sa'yetmiş ve davetten maksad-ı aslî inzar olduğunu beyan buyurmuştur. İnzardan maksad; ittikaa ve ittikaadan mak-sad; merhamet-i ilâhiyeye mazhar olmakta olduğu Nuh (A.S.) m kelâmında beyan olunduğu için bu makamda iade olunmamıştır. Gerek Nuh ve gerek Hûd (A.S.) m kavimleri huşunet izhar ederek haklarında elfâz-ı galîza isti'mâl ettikleri halde sözlerine mu-kaabeîe etmeyip hamakat üzere irad ettikleri kelâmlarına mülâ-yemetle cevaba tasaddî ve isnad ettikleri müfteriyâttan iğmaz-ı aynederek hallerine münâsip olan nesâyiha devam etmek hüsn-ü edep ve hulk-u azimdir. Medârik'te beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hakkın bu minval üzere ihbar etmesi kullarına talim ve her nâsıhın haline münâsip olan nasihatta liynet ve mülâyemet olduğundan tenbih içindir. Çünkü nâsa husûmet; nâsın dalâlet ve sefâhetlerini arttırır. Binaenaleyh; nâsa nasihat edecek kimse gaayet mülâyemet ve liynetle nasihat ederse elbette tefsiri ziyâde olacağında şüphe yoktur. Şu halde halka vaaz u nasihat edecek ulemânın bu üslûba dikkat ve riâyet etmeleri vaciptir.

A'raf 7:69

Vacip Tealâ Hûd (A.S.) in kelâmından bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyanetmek üzere buyuruyor, Yani; Hûd (A.S.) kavmine hitaben «Siz Allah'ın nimetlerini zikredin ki, o nimetlere lâyık amel ve iman edesiniz ve asla menfaat ve mazarrat elinden gelmeyen putlara ibadeti terkedin. Zira; şu ta'dad olunan cesîm nimetleri size veren halikınıza ibadeti terkle birtakım âcizlere ibadet etmek ednâ aklı olan kimse indinde kabihtir. Binaenaleyh; bu çirkin âdeti terkedin ve hakîkî ma'bu.-dunuza ibadet edin ki saadete nail olasınızı» demekle kavmini insafa davet etti. Fahr-i Razi'nin beyam veçhile kavm-i Âd'm cesametleri, boylarının uzunluğu, kuvvet ve kudretleri o zamanda mevcut olan sair akvamdan çok ziyâde olduğuna âyet delâlet eder. Zira; onların cüsseleri ve kuvvetleri mu'tâdın fevkinde olmasa onlara nimet sırasında kuvvetlerini ta'dad ve tahsis etmekte bir fayda olmazdı. Halbuki, İnikatlarının cesametleri Âd kavmine mahsus olarak zik-rölundu ki, onların cesametleri her kavimden ziyâde olduğuna burhan-ı kâfidir. Bünyenin kuVvetiyle ilel ve emrazdan salim olmak insanlar için bir nimet-i uzmâ olduğuna âyette işaret vardır. Gerçi âyette sair nâstan ziyade bir kuvvet ve cesamete mâlik oldukları beyan olunuyorsa da cesametlerinin ve kadd ü kaametlerinin miktarına dâir âyette bir tayin olmadığından miktarı tayinine dair olan rivayetler zayıftır. Bazılarının beyanına nazaran Âd kavmi bir kabileden olup kuvvet ve şiddette müşterek, cümlesi birbirine muîn ve nasır olup, muhabbet ederek ve yekdiğerine karşı adavet ve husûmetleri olmadığından akvam-ı saire üzerine hücum ve kahr u galebeye muvaffak olduklarına binaen «Sizin kuvvetinizi Allahü Tealâ ziyade kıldı» denmiş ve şu beyan olunan menâkıb ve fezâili onlarda halk ettiği için Hûd (A.S.), nimet sırasında kavmine ta'dad etmiştir. Kavm-i Âd, kuvvet ve şecaatta her kavme faik olduklarından dünyada o zaman ma'mur olan bilâdm ve onlarda meskûn olan ahalinin ekserisine mâlik olup hükümet eden bilhassa (Şeddad b. Âd) -olduğu Beyzâvî'nin cümle-i beyânâtındandır. Çünkü; bazı tarihlerde beyan olunduğu veçhile bütün dünyanın ma'muresine mâlik olan padişahlardan birisi de kavm-i Âd'dan gelen (Şeddad b. Âd) dır.

A'raf 7:70

Vacip Tealâ Hûd (A.S.) m k'avmine nesâyihini beyandan son ra kavminin cevabını beyanetmek üzere buyuruyor. İşte kavm-i Âd böyle demekle Hûd (A.S.) m kelâmını bilkülliye reddettiler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bunlar ibadetin Allahü Tealâya hasrolunacağını' istib'âd ettiler. Çünkü; şirkle melûf ve âbâ u ec-dadlarmı taklide münhemik olduklarından âdetleri olan küfrü ter-ketmeyi gaayet garip ad ve Hz. Hûd'un vaadettiği azabı taleb eylediler. Zira; Hûd (A.S.) ı yalana nispet ettiklerinden azabın geleceğini ümid etmiyorlardı. Binaenaleyh; istihza ve tahakküm ta-rîkıyla «Eğer sâdıkşan vaadettiğin azabı getir» demişlerdir. Bundan maksadları Hûd (A.S.) ı ilzam etmektir. Çünkü; vaad ettiği azap gelmezse kavmi nazarında kizbi tezahür edeceğini ve sözüne kimsenin bakmayacağını ümid ettiklerinden «Getirebilirsen azabı getir» demişlerdir.

A'raf 7:71

Vacip Tealâ Hz. Hûd'un kavminin imanından me'yus olunca irad ettiği kelâmım beyanetmek üzere buyuruyor. Şu halde asla ülûhiyet şaibesi olmayan birtakım âciz mahlûklara ilâh demekle iftihar ediyorsunuz. Halbuki ibadete müstehak olan; herşeyi mucid ve herşeye in'âm eden Halik Tealâ'dır ve Halik Tealâ'nın ma'bud olduğuna dair delâil-i kafiye lâ-yüad ve lâyuhsâdır. Amma sizin ma'bud ittihaz ettiğiniz şeylerin ülûhiyetine bir delil yofttiu», ancak sizin kendi tesmiyeniz vardır. Delâil-i katiye-i akliye ve nakliye meydandayken kabul edip davete icabet etmeyince … Hûd (A.S.) in şu kelâmı irad ettiğinde henüz azap vâki olmamışsa da Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ azabın vukuunu ihbar ettiği cihetle vukuu muhakkak olduğuna binaen âyette mâzî sıyğasiyla vukuunu haber vermiştir. Çünkü; azabın vukuuna irâde-i ilâhiye taallûk ettiğinden vâki olmuş gibidir ki, elbette vâki olacaktır, hilâfi ihtimali yoktur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ricis ; itikaad-ı bâtıl ve efâl-i mezmûme olduğuna nazaran. gazapla murad; azab-% ilâhidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hûd (A.S.) kavminin kemâl-i hamakatlarına ve mezheplerinin delilden ârî, olduğuna işaret buyurmuştur. Çünkü; ma'budları kendilerinin tesmiye ettikleri şeyler olduğunu ve Allahü Tealâ tarafından inzal oiunmuş deliller olmadığını sarahatla beyan etmiştir ki, delilsiz davaya ısrar, hamakattan başka birşey olamaz.

A'raf 7:72

Vacip Tealâ kavm-i Hûd'un mübâhaselerini ve iman etmediklerini beyandan sonra helak olduklarını beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyet-i celile; Âd kavminin kâfirlerinden hiçbir ferdin azaptan halâs olmadığına delâlet eder. Zira d âb ir ; birşeyin âhiri olduğundan «Âhirini kat'ettik» demek; «Kökünü kestik» demektir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile helak olanların helaklerine sebep; adem-i imanları olduğu gibi necat bulanların necatlarma sebep de imanları olduğuna işaret için kelâmın âhirinde Vacip Tealâ iman etmediklerini beyan etmiştir. Beyzâvî, Hâzin, Ebussuud ve Nimetullah Efendilerin beyanlarının hulâsası: kavm-i Hûd isyan, yeryüzünde tuğyan, akvâm-ı sâi-reye zulüm ve udvanla beraber putlara ibadet edince Allahü Tealâ onları ıslah için Hûd (A.S.) ı gönderdi. Onlar davete icabet etmedikleri cihetle azaba müstehak oldular. Allahü Tealâ üç sene rahmetlerini kesti, kaht-ı azîm oldu. O vakitler, mümin ve kâfir bir hacet dilemek üzere Mekke'ye giderek Cenab-ı Hakka dua edip hacetlerini istemek âdet olduğundan kavmin eşrafından yetmiş kişiyi intihab ederler. Onlar da kahtm izalesi için dua etmek üze-re Mekke'ye gelirler. O zamanda Mekke'nin sahibi Amâlika kavmi olup reisleri (Muaviye b. Bekr) idi. Ve Mekke'nin haricinde bulunuyordu. Muâviye'nin validesi kavm-i Hûd'dan olduğu cihetle müsafir gelenler dayı ve Muâviye yeğen gibi olduğundan kavm-i Hûd'un eşrafı mumaileyhe müsafir olurlar. Bir ay kadar onun nez-dinde müsafir kaldıktan sonra Mekke'ye gelip müptelâ oldukları kaht-ı azimden kurtulmaları için'duâ etmeleri üzerine üç bulut zuhur eder. Beyaz, kırmızı ve siyah. Onlar siyahını ihtiyar ederler. Allahü Tealâ ihtiyar ettikleri siyah bulutu gönderir. Beldelerinin üzerine gelince onlar rahmet yağacak zanniyle ferah ve sürür izhar ederken Cenab-ı Hak o buluttan şiddetli bir rüzgâr halk eder ki, o rüzgâr cesîm olan Âd kavmini kavak ağacı devirir gibi yere devirir, kumlar altında kalırlar ve helak olurlar. İşte şu helakin sebebi; nebilerine adem-i iman ve adem-i itaatlarıdır.-Hûd (A.S.) da ehl-i imanla beraber Mekke-i Mükerreme'ye gelip âhir Ömrüne kadar Mekke'de karar eder. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran Nuh'la Hûd (A.S.) m dünyaya tulûu arasında sekiz yüz sene olup, kendisinin de dört yüz altmış dört sene muammer olduğu mervidir.

A'raf 7:73

Vacip tfealâ Hûd (A.S.) m kavmiyle vâki olan mübâhasele-rini ve akıbet iman etmeyenlerin helak olduklarını beyandan sonra Salih (A.S.) in kavmiyle vâki olan mübâhasâtmı ve encamdı hallerini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; biz Semûd kavmine biraderleri Salih (A.S.) ı resul olarak gönderdik. Salih (A.S.) onlara hitaben dedi ki, «Ey kavmim! Allah'a ibadet edin. Zira; Allah'ın gayrı sizin ma'budunuz yoktur. Benim davamın doğruluğuna delâlet eder Rabbinizden size bey-yine ve şahit olarak mucize geldi. İşte şu deve benim dâvamın sıdkını te'yid için Allah'ın halk ettiği mucizedir ve sizin için beni tasdike bir alâmet-i azîmedir. Binaenaleyh; bana iman ve Allahü Tealâ'ya itaat edin» demekle kavmini tevhide davet etti. Badehu devenin şanına riayeti tavsiye zımnında dedi ki, «Hâl böyle olunca terkedin nâkayı, Allah'ın arzından istediği yerden yesin ve sizin tarafınızdan nâkaya bir kötülük isabet etmesin. Eğer isabet ederse sizi azab-ı elîm ahzeder ve helak olursunuz» demekle vesâyâ-yı lâzımede bulundu. Fakat Semûd kavmi kelâm-i inad ve temerrüd-lerinden Hz. Salih'in nasihatim dinlemekten imtina ettiler. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Semûd kavmi; Hicaz'la Şam arasında ikaamet eder bir kavimdir. (Semûd) isminde bir zatın evlâdından tecemmu' ve tekessür etmiş bir kavim olduğundan kavm-i Semûd denmiştir. Yahut sakin oldukları beldelerinde su az olduğu için Semûd denilmiştir. Çünkü Semûd; suyu az olan mahalle ıtlak olunur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Ad kayminin helakinden sonra onların makaamma Semûd kavmi kaaim olur. Nimetleri tekessür ettikçe isyanları tezayüd edip ıslaha muhtaç oldukları zaman Ce-nab-ı Hak Salih (A.S.) ı onlara resul olarak gönderdi. Salih (A.S.) kendi kabilelerinden olduğu için biraderleri denilmiştir. Bir bayram günü musallada Salih (A.S.) putları terkederek'Allaha ibadete davet edince muayyen bir taştan istedikleri veçhüzere bir deve çıkarırsa iman edeceklerine ahd-i kavî verdiler. Salih (A.S.) duâ buyurdu. Tayin ettikleri taş yarıldı ve bir deve çıktı. Salih (A.S.) «İşte şu istediğiniz devedir. Terkedin onu kendi haline, istediği yerde yesin ve kötülükle nâkaya dokunmayın. Eğer dokunursanız helak olursunuz» demekle deveye riayet lâzım olduğunu beyan buyurdu. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran anası ve babası olmaksızın harikulade olarak deve taştan çıktığından ve bir gün su tamamen onun ve diğer gün kavmin ve hayvanlarının olup koca bir kabileye kâfi olan suyu bir devenin yalnız içmesi adetin hilafı olduğu ve suyu içtiği gün kavmin kâffesine yetecek kadar süt sağılması ve nâkanın nöbeti olduğu gün gerek hayvanat ve gerek vuhuş cümlesinin suya gelmemesi gibi acâibât üzere müştemil olduğundan nâka, Salih (A.S.) dâvasını tasdik eder mucizesidir. Deveye tazim ve teşrif için nâka Allahü Tealâ'ya muzaf kılınmıştır. Zira;'sûr! ve manevî Allah'tan başka" mâliki yoktur ve Salih (A.S.) in nübüvvetine Allah'ın hücceti olduğu için Allahü Tealâ'ya nispet olunarak Allah'ın devesi denmiştir. Harikulade olarak nâkanın zuhuru kudretullaha delâlet ve emr-i nübüvveti ispat cihetinden âleme delil ve alâmet olduğu halde Semûd kavmi re'yel-ayn müşahede ve kendi talepleri üzere zuhur ettiğinden Semûd'a alâmet olduğu beyan olunmuştur. Salih (A.S.) «Deve Allah'ın, arz Allah'ın ve arz üzerindeki otlar da Allah'ındır. Terkedin Allah'ın devesini, ovasında istediği yerden yesin ve deveyi döğmek ve tardetmek gibi envâ'-ı ezadan birşeyle zararınız dokunmasın. Eğer dokunursanız azabı elîm sizi ahzeder, demekle devenin halini ve deveye karşı kavminin, vazifesini beyan ve tayin etti.

A'raf 7:74

Vacip Tealâ Salih (A.S.) in bakiye-i kelâmını hikâye etmek üzere buyuruyor. Yani; ey kavmim! Zikredin şol zamanı ki, o zamanda Allahü Tealâ sizi Ad kavminden sonra halifeler kıldı ve yeryüzünde sizi iskân etti. Binaenaleyh; siz yeryüzünün sahillerinden yaz günleri için köşkler bina eder ve kış günleri için dağlardan evler yonar ve evlerde vücudunuzu, emval ve eşyanızı muhafaza etmekle istirahat edersiniz. Şu halde Allah'ın size birbirini müteakip verdiği nimetlerini zikir ye şükrünü eda edin ki, nimetiniz ziyade olsun, devam etsin, siz malınıza, evlâdınıza, emtianıza ve akaarınıza mağrur olarak arz üzerinde eşedd-i fesad ile müfsid olduğunuz halde yürümeyin, fesadı terkedin» dedi. Fahr-i Razî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran suhûI ile murad; ovalar ve ovalarda yaz günlerinde kasırlar yapıp, kış günlerinde dağlara çekilerek taşlardan evler yontmak ve oymak âdetleridir. Yahut suhûIle murad; kolay mahallerden evler yaparsınız demektir. Çünkü ev; kiremit ve kerpiçten yapılır. Gerek kiremit, ve gerek kerpiç arzın kolay olan mahallinden ahzolundu-ğundan arzın suhuleti nimet sırasında ta'dad olunmuştur. Herhangi manâ murad olunursa olunsun Semûd kavminin refahına ve dünyaca saadetlerine ve nimetlerinin kemâline vasıl olduğuna delâlet eder. Çünkü; cesîm ebniyeler ve köşkler her zamanda sia-i hâl ve refahlı bâl neticesidir. Fakir ve miskin bir kimse hiçbir zamanda yazlık ve kışlık köşkler yapamaz ve yaptıramaz, Bunların yaptıklarını beyan etmek; vüs'at-ı hallerini beyan etmektir. Nimetin kesreti ekseriyetle fesada sebep olduğundan Cenab-ı Hak nimetlerini beyandan sonra fesâdâtı nehyetmiştir.

A'raf 7:75

Vacip Tealâ Salih (A.S.) m şu nesâyihine karşı kavminin kelâmlarım beyanetmek üzere buyuruyor. ki;

A'raf 7:76

Yani; kavm-i Salih'ten kendilerini büyük addeden ululan fakir ve zayıf olanlardan iman edenlere istihza tarîkıyla dediler ki, «Siz bilir misiniz Salih Rabbi tarafmdan gönderilmiş resulmüş?» Onların şu istihzalarına karşı hâlis müminler taharetti tıynet ve saffeti- akaaidlerinden nâşi «Biz muhakkak Salih'in irsal olunduğu dine ve o dinin ahkâmına iman ediciyiz demeleriyle kâfirlerin kelâmlarını reddettiler. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak kâfirleri zem için müstekbir olduklarını beyan buyurdu. Ancak müminler, mütekeb-birler tarafından zayıf ve hakîr addolundukları için onların hakîr ve zayıf olmaları lâzım gelmez ve gayrın hakîr addetmesi onların zemmini mucip olmaz. İmandan imtina* eden mütekebbirlerin «Salih'in resul olduğunu bilir misiniz?» sualine, zuafanm «Biz Salih'in irsal olunduğu ahkâma iman edicilerdeniz» demeleri cevap oldu. "Çünkü; Medâ-rik'te beyan olunduğu veçhile onların suâli «Salih'in risaletine ilminiz var mı?» demekti. Zuafânm cevaplarında «Biz iman ettik» demesi «Resul olduğunda şüphe yoktur. Zira; risaleti mucizesiyle sabit emr-i malûmdur. Ancak bahis iman vacip olup olmadığmda-dır. Biz imanın vacip olduğunu bildik ve iman da ettik. İmanımızı size haber veriyoruz» demekle kelâmlarını reddetmeleridir. Vacip Tealâ zuafânm bu kelâmlarına karşı mütekebbirlerin kelâmını beyanetmek üzere buyuruyor, Yani; tekebbür eden kâfirler müminlere hitaben «Sizin iman ettiğiniz Salih (A.S.) ve Salih'in getirdiği şeriata biz küfredieiyiz. Zira; bizim için risaleti tahakkuk etmediğinden bize iman vacip değildir» dediler.

A'raf 7:77

Vacip Tealâ; Kâfirlerin küfürlerini izhar edip iman etmeye ceklerini beyandan sonra mucize olan nâkaya tecavüzâtta bulun duklarım ve emr-i ilâhiden çıktıklarım ve akıbet helak olduklarını beyanetmek üzere buyuruyor. Ve Salih (A.S.) in ( Uj^öi ) yani «Terkedin deveyi hali üzere, yesin içsin» emrine muhalefetle tuğyan ettiler. İşte Semûd kavmi böyle demekle temerrüdlerini izhar ettiler. Zira; onları şiddetli zelzele tuttu ve hepsini ihlâk etti. Yani; kâfirler nâkayı itlaf ettiler ve Rablerinin emrinden çıktılar ve dediler ki, «Yâ Salih! Eğer resullerdensen vaad ettiğin azabı bize getir.» Binaenaleyh; büyük azapla onları zelzele ahzetti. Hanelerinde sabah vakti yüzleri üzerinde cemâdât gibi herkes bulunduğu yerde hareketsiz, meyyit olduğu halde görülmüştür. Kaazi, Hâzin ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile Ad kavminin helakinden sonra Semûd kavmi onlara halef oldu. Beldelerini imar ettiler. Semûd kavminin ömürleri uzun, dünyaya sa'ylm çok, yazlık, kışlık ebniyeleri ve konaklan müteaddid olup daima ucuzluk, bolluk ve refah-ı hâl üzere geçinmekteyken isyana ve yeryüzünü ifsada ve putlara ibadete başladılar. Onların ıslahına hacet messetti. Binaenaleyh; kendi kabilelerinden ve eşrafından Salih (A.S.) ı Allahü Tealâ resul gönderdi. Salih (A.S.) onları inzar etti. Mucize istediler. Ânifen beyan olunduğu veçhile tayin ettikleri taştan mucize olarak deve zuhur etti ve derhal büyüklükte kendi gibi bir yavru bodladı. Salih (A.S.) bulundukları beldenin suyunu birgün ahalinin diğer gün devenin olmak üzere nöbete bağladı. Deve yavrusuyla beraber yaz günlerinde dağlarda yüksek mahallerde otlar ve ahalinin hayvanları derelerin içine sıcak mahallere firar eder. Kıg günlerindeyse derelerin içinde sıcak mahallerde otlar, ahalinin hayvanları soğuk dağ başlarına firar eder. Halk bu hâle tahammül edemeyerek deveyi itlafa karar verdiler ve cümlesinin rızasıyla (Kıdar) isminde bir kimse maiyetinde sekiz kişi daha olduğu halde deveyi öldürdüler ve etini taksim ettiler. Yavrusu kaçtı ve bir dağda kayboldu, bir türlü bulamadılar. Salih (A.S.) «Üç günü gözleyin; birinci günü yüzünüz sararır, ikinci günü kızarır, üçüncü günü siyahlanır, dördüncü gün azab-ı ilâhi gelir sizi ihlâk eder» dedi. Birinci gün azabın emmaresi olan yüzlerinin sararması zuhur edince Salih (A.S.) ı katletmek üzere aramışlarsa da bulamadılar. Dördüncü günü şiddetli sayhayla zelzele oldu, cümlesi helak oldular. Gerçi deveyi öldüren bazısıdır. Lâkin cümlesinin rızasıyla olduğu için deveyi itlaf mecmuuna isnad olundu ve cümlesi helak oldular. Çünkü ma'siyete rıza; ayn-ı ma'siyettir. Deveyi Öldürmeye cümlesi karar verdiklerinden hepsi helak olmuşlardır. Salih (A.S.), onlarda emmare-i azap müşahede olununca maiyetinde olan ehl-i imanla beraber Arz-ı Filistin'de (Remle) denilen mahalli teşrif ettiler ve orada ehl-i imanla beraber istirahat ettiler.

A'raf 7:78

Vacip Tealâ; Kâfirlerin küfürlerini izhar edip iman etmeye ceklerini beyandan sonra mucize olan nâkaya tecavüzâtta bulun duklarım ve emr-i ilâhiden çıktıklarım ve akıbet helak olduklarını beyanetmek üzere buyuruyor. Ve Salih (A.S.) in ( Uj^öi ) yani «Terkedin deveyi hali üzere, yesin içsin» emrine muhalefetle tuğyan ettiler. İşte Semûd kavmi böyle demekle temerrüdlerini izhar ettiler. Zira; onları şiddetli zelzele tuttu ve hepsini ihlâk etti. Yani; kâfirler nâkayı itlaf ettiler ve Rablerinin emrinden çıktılar ve dediler ki, «Yâ Salih! Eğer resullerdensen vaad ettiğin azabı bize getir.» Binaenaleyh; büyük azapla onları zelzele ahzetti. Hanelerinde sabah vakti yüzleri üzerinde cemâdât gibi herkes bulunduğu yerde hareketsiz, meyyit olduğu halde görülmüştür. Kaazi, Hâzin ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile Ad kavminin helakinden sonra Semûd kavmi onlara halef oldu. Beldelerini imar ettiler. Semûd kavminin ömürleri uzun, dünyaya sa'ylm çok, yazlık, kışlık ebniyeleri ve konaklan müteaddid olup daima ucuzluk, bolluk ve refah-ı hâl üzere geçinmekteyken isyana ve yeryüzünü ifsada ve putlara ibadete başladılar. Onların ıslahına hacet messetti. Binaenaleyh; kendi kabilelerinden ve eşrafından Salih (A.S.) ı Allahü Tealâ resul gönderdi. Salih (A.S.) onları inzar etti. Mucize istediler. Ânifen beyan olunduğu veçhile tayin ettikleri taştan mucize olarak deve zuhur etti ve derhal büyüklükte kendi gibi bir yavru bodladı. Salih (A.S.) bulundukları beldenin suyunu birgün ahalinin diğer gün devenin olmak üzere nöbete bağladı. Deve yavrusuyla beraber yaz günlerinde dağlarda yüksek mahallerde otlar ve ahalinin hayvanları derelerin içine sıcak mahallere firar eder. Kıg günlerindeyse derelerin içinde sıcak mahallerde otlar, ahalinin hayvanları soğuk dağ başlarına firar eder. Halk bu hâle tahammül edemeyerek deveyi itlafa karar verdiler ve cümlesinin rızasıyla (Kıdar) isminde bir kimse maiyetinde sekiz kişi daha olduğu halde deveyi öldürdüler ve etini taksim ettiler. Yavrusu kaçtı ve bir dağda kayboldu, bir türlü bulamadılar. Salih (A.S.) «Üç günü gözleyin; birinci günü yüzünüz sararır, ikinci günü kızarır, üçüncü günü siyahlanır, dördüncü gün azab-ı ilâhi gelir sizi ihlâk eder» dedi. Birinci gün azabın emmaresi olan yüzlerinin sararması zuhur edince Salih (A.S.) ı katletmek üzere aramışlarsa da bulamadılar. Dördüncü günü şiddetli sayhayla zelzele oldu, cümlesi helak oldular. Gerçi deveyi öldüren bazısıdır. Lâkin cümlesinin rızasıyla olduğu için deveyi itlaf mecmuuna isnad olundu ve cümlesi helak oldular. Çünkü ma'siyete rıza; ayn-ı ma'siyettir. Deveyi Öldürmeye cümlesi karar verdiklerinden hepsi helak olmuşlardır. Salih (A.S.), onlarda emmare-i azap müşahede olununca maiyetinde olan ehl-i imanla beraber Arz-ı Filistin'de (Remle) denilen mahalli teşrif ettiler ve orada ehl-i imanla beraber istirahat ettiler.

A'raf 7:79

Vacip Tealâ azabın emmaresi zuhur edince Salih (A.S.) m kavminden i'razmı beyanetmek üzere buyuruyor. Halbuki sizin menfaatinizi size talim ettikleri için nâsıhlara muhabbetiniz lâzımdır.» İşte Hz. Salih böyle demekle esefini izhar etti. Salih (A.S.) m onlardan i'razı; emmâre-i azap zuhur edip helak vaki olmazdan evvel olmak ihtimali olduğu gibi helakin vukuundan sonra olmak ihtimali dahi vardır. Çünkü; insanın esefinden ve kemâl-i tahassüründen nâşî bazı mevtaya dahi hitab etmesi âdetidir. Hattâ (Bedir) vakasında Resulullah'ın (Kalip) ismindeki kuyuya atılan müşriklerin reislerine hitaben «Ey müşrikler! Biz Rabbimizin bize vaadini hak, sabit ve vakıa mutabık bulduk. Siz de Rabbinizin size vaadini hak buldunuz mu?» buyurduğu ve ^azır olan ashab-ı kirama «Bunlar sizden ziyade işitirler, lâkin cevaba kaadir değillerdir» buyurduğu Beyzâvî'nin beyanatındandır.

A'raf 7:80

Vacip Tealâ Salih (A.S.) m kavmiyle vaki olan mübahasele-rini ve akıbet kavminin helakini beyan ettiği gibi Lût (A.S.) m kavmiyle vâki olan mübâhasâtını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. ki, «Fesadda ve hudud-u ilâhiyenin haricine çıkmakta haddini tecavüz etmiş, hava ve hevese ittibâ' etmişlerin ileri gidenlerinden ve helâli bırakıp haramı tecavüz etmişlerdensiniz» demekle kavmini tevbih etti ve kavmi de tevbihe şayandılar. Çünkü; Allahü Tealâ insanı halk ve şehveti tahmil etti ki, o şehvetle hikmet-i tenasül husul bulsun, âlem mamur olsun ve tenasülün bekaasını te'min için emr-i nikâhı meşru kıldı ve nikâh vasıtasıyla nisvânla intifâ'ı helâl ve ricali nisvana, nisvanı ricale raptetti ve her iki sınıfın kazâ-yı şehvet hususundaki ihtiyaçlarını yekdiğerinden te'min etmelerini emir buyurdu. Allah'ın helâl kıldığı nisvânı terkle helâl olmayan ve tab'-ı selimin kerih gördüğü ricale kazâ-yı şehveti ihtiyar etmek zulüm ve israftır. Zira; masrafı mevzi-i lâyıkınm gayra sarf ve haddini tecavüzdür. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile şehvet ten maksad; neslin bekaasıdır. Neslin bekaası; recülün nisvâna takarrubunda olup hilâfında olmadığından hilaf mı ihtiyar maksad-ı asli* olan tenasülü iptal ve hikmetin hilafını ihtiyar olduğundan hurmet-i kafiyeyle haram kılınmıştır. Hatta her hayvanda şehvetin hikmeti nev'inin bekaası olduğundan hiçbir hayvan erkeğinden kazâ-yı şehvet etmez. A.ncak erkeği dişisinden kazâ-yı şehvet eder ki, nev'inin vakt-i merhûnuna kadar bekaasına halel gelmesin ve o yolda tenasül hâsıl olsun. Ekseriyetle livâtada faille mef'ul beyninde bir adavet-i azîme bakî kalıp azîm rnukaateleyi ve telef-i nefsi mucip olduğundan nüfus-u beşeriyenin bekaasına hizmet için halk olunan şehveti nüfusun ifnasına sebep kılmak cinâyet-i azîme olduğu cihetle Cenab-ı Hak haram kılmıştır. Kezâlik şehvet; ricalle nisvan beyninde ülfet ve muhabbete vesile ve o ülfet sayesinde büyük aileler ve mesâlih-i mühimmeler meydana getirmeye sebep kılınmışken şehveti ricale sarfla faille mef ul beyninde adavet-i azîme ve nev'-i insan beyninde, nefrete vesile kılmak şehvetin halk olunmasındaki hikmete muhalif ve birtakım emraz ve a'lâma sebep olduğundan dahi haram kılınmıştır. Çünkü; erhâm-ı nisvanda meniyi cezbedecek bir kuvvet vardır ki ricalin aletinden meniyi cezbeder. Meninin cereyan edeceği mahallerde bakiyesi kalmaz, yollan temizlenir. Binaenaleyh; maraza vesile olmaz. Amma ricalde meniyi cezbedecek kuvve-i cazibe olmadığından livâtada meninin cereyan ettiği yerlerde bakiyesi kalıp marazı mucip olduğundan mazarrat-ı azîme vardır ve mecrada kalan bakiye birçok hastalıklar tevlid eder ve yalnız hastalık faile münhasır değildir. Zira; mefûlde meniyi sarfedecek mahal olmayıp kalan menî taaffun ettiğinden bittabi' mecraları da ifsâd eder. Binaenaleyh; mefûlde de birçok hastalıklar tevlid eder. İnsanları bu gibi maddî ve manevî zararlardan vikaaye için Cenab-ı Hak livâta fiil-i kabinini haram kılmıştır. Anifen beyan olunduğu veçhile maddî ve manevî birtakım fenalığa sebep ve hikmete muhalif olduğa cihetle Cenab-ı Hak neh-yedip haram kıldıktan sonra menhi olan bu fiili ihtiyar edenlerin âhirette azab-ı azîme dûçâr olacaklarında şüphe olmaz. Zira mu-harremât; Allah'ın korusudur. İzni olmaksızın bir hükümdarın korusuna giren kimse onun gazabına uğrar ceza görür de Allah'ın korusunu bozan kimse neden ceza görmesin? Hükümet marzîsine şiddetle muhalefet eden kimseyi idam eder de Allahü Tealâ mar-zîsinin hilâfına hareket edenleri neden ihlâk etmesin? Elbette ihlâle eder ve umumiyetle bu gibi cinayetleri irtikâb eden milletlerin münkariz olduğu da her zaman görülmektedir.

A'raf 7:81

Vacip Tealâ Salih (A.S.) m kavmiyle vaki olan mübahasele-rini ve akıbet kavminin helakini beyan ettiği gibi Lût (A.S.) m kavmiyle vâki olan mübâhasâtını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. ki, «Fesadda ve hudud-u ilâhiyenin haricine çıkmakta haddini tecavüz etmiş, hava ve hevese ittibâ' etmişlerin ileri gidenlerinden ve helâli bırakıp haramı tecavüz etmişlerdensiniz» demekle kavmini tevbih etti ve kavmi de tevbihe şayandılar. Çünkü; Allahü Tealâ insanı halk ve şehveti tahmil etti ki, o şehvetle hikmet-i tenasül husul bulsun, âlem mamur olsun ve tenasülün bekaasını te'min için emr-i nikâhı meşru kıldı ve nikâh vasıtasıyla nisvânla intifâ'ı helâl ve ricali nisvana, nisvanı ricale raptetti ve her iki sınıfın kazâ-yı şehvet hususundaki ihtiyaçlarını yekdiğerinden te'min etmelerini emir buyurdu. Allah'ın helâl kıldığı nisvânı terkle helâl olmayan ve tab'-ı selimin kerih gördüğü ricale kazâ-yı şehveti ihtiyar etmek zulüm ve israftır. Zira; masrafı mevzi-i lâyıkınm gayra sarf ve haddini tecavüzdür. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile şehvet ten maksad; neslin bekaasıdır. Neslin bekaası; recülün nisvâna takarrubunda olup hilâfında olmadığından hilaf mı ihtiyar maksad-ı asli* olan tenasülü iptal ve hikmetin hilafını ihtiyar olduğundan hurmet-i kafiyeyle haram kılınmıştır. Hatta her hayvanda şehvetin hikmeti nev'inin bekaası olduğundan hiçbir hayvan erkeğinden kazâ-yı şehvet etmez. A.ncak erkeği dişisinden kazâ-yı şehvet eder ki, nev'inin vakt-i merhûnuna kadar bekaasına halel gelmesin ve o yolda tenasül hâsıl olsun. Ekseriyetle livâtada faille mef'ul beyninde bir adavet-i azîme bakî kalıp azîm rnukaateleyi ve telef-i nefsi mucip olduğundan nüfus-u beşeriyenin bekaasına hizmet için halk olunan şehveti nüfusun ifnasına sebep kılmak cinâyet-i azîme olduğu cihetle Cenab-ı Hak haram kılmıştır. Kezâlik şehvet; ricalle nisvan beyninde ülfet ve muhabbete vesile ve o ülfet sayesinde büyük aileler ve mesâlih-i mühimmeler meydana getirmeye sebep kılınmışken şehveti ricale sarfla faille mef ul beyninde adavet-i azîme ve nev'-i insan beyninde, nefrete vesile kılmak şehvetin halk olunmasındaki hikmete muhalif ve birtakım emraz ve a'lâma sebep olduğundan dahi haram kılınmıştır. Çünkü; erhâm-ı nisvanda meniyi cezbedecek bir kuvvet vardır ki ricalin aletinden meniyi cezbeder. Meninin cereyan edeceği mahallerde bakiyesi kalmaz, yollan temizlenir. Binaenaleyh; maraza vesile olmaz. Amma ricalde meniyi cezbedecek kuvve-i cazibe olmadığından livâtada meninin cereyan ettiği yerlerde bakiyesi kalıp marazı mucip olduğundan mazarrat-ı azîme vardır ve mecrada kalan bakiye birçok hastalıklar tevlid eder ve yalnız hastalık faile münhasır değildir. Zira; mefûlde meniyi sarfedecek mahal olmayıp kalan menî taaffun ettiğinden bittabi' mecraları da ifsâd eder. Binaenaleyh; mefûlde de birçok hastalıklar tevlid eder. İnsanları bu gibi maddî ve manevî zararlardan vikaaye için Cenab-ı Hak livâta fiil-i kabinini haram kılmıştır. Anifen beyan olunduğu veçhile maddî ve manevî birtakım fenalığa sebep ve hikmete muhalif olduğa cihetle Cenab-ı Hak neh-yedip haram kıldıktan sonra menhi olan bu fiili ihtiyar edenlerin âhirette azab-ı azîme dûçâr olacaklarında şüphe olmaz. Zira mu-harremât; Allah'ın korusudur. İzni olmaksızın bir hükümdarın korusuna giren kimse onun gazabına uğrar ceza görür de Allah'ın korusunu bozan kimse neden ceza görmesin? Hükümet marzîsine şiddetle muhalefet eden kimseyi idam eder de Allahü Tealâ mar-zîsinin hilâfına hareket edenleri neden ihlâk etmesin? Elbette ihlâle eder ve umumiyetle bu gibi cinayetleri irtikâb eden milletlerin münkariz olduğu da her zaman görülmektedir.

A'raf 7:82

Vacip Tealâ Lût (A.S.) in kavmine nasihatini ve onları tev bihini beyandan sonra kavminin cevabını beyanetmek üzere buyuruyor. Bu gibi kabayihi irtikâb edenlerin akıbetleri helaktir. Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran ( J&b ) emrindeki hitap Resulullaha ise de lâkin murad; ümmetidir ki «Baksınlar, görsünler. Fiil-i fahişi ihtiyar edenlerin akıbetleri ne olduğunu bilsinler ve ibret alsınlar da bu misilli ef âlden içtinab etmelerine sebep olsun» demektir. Lût'un haremi kâfire olduğundan kâfirlerle beraber kaldı* ve helak oldu. Ehli yle murad; iman edenler ve şâir evlâd ü lyâ-lidir. Keyfiyet-i helaklerini Sure-i Hıcr'de Cenab-ı Hak tefsîlen beyan buyurduğu için bu makamda helaklerinin keyfiyetine dair bahse lüzum görülmedi. Lût (A.S.) m pederi (Hârân) ki İbrahim (A.S.) in biraderidir. Binaenaleyh; Lût (A.S.) Bâbil'den İbrahim (A.S.) la beraber hicret etti. İbrahim (A.S.) arz-ı Filistin'de ve Lût (A.S.) Ürdün'de ikaamet etti. Karyesinin ismi Sedüm'dür. Allahü Tealâ Sedüm ahalisini ıslah için Lût (A.S.) ı meb'us gönderdi. Fakat ıslah olmadıklarından akıbet helak oldular.

A'raf 7:83

Vacip Tealâ Lût (A.S.) in kavmine nasihatini ve onları tev bihini beyandan sonra kavminin cevabını beyanetmek üzere buyuruyor. Bu gibi kabayihi irtikâb edenlerin akıbetleri helaktir. Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran ( J&b ) emrindeki hitap Resulullaha ise de lâkin murad; ümmetidir ki «Baksınlar, görsünler. Fiil-i fahişi ihtiyar edenlerin akıbetleri ne olduğunu bilsinler ve ibret alsınlar da bu misilli ef âlden içtinab etmelerine sebep olsun» demektir. Lût'un haremi kâfire olduğundan kâfirlerle beraber kaldı* ve helak oldu. Ehli yle murad; iman edenler ve şâir evlâd ü lyâ-lidir. Keyfiyet-i helaklerini Sure-i Hıcr'de Cenab-ı Hak tefsîlen beyan buyurduğu için bu makamda helaklerinin keyfiyetine dair bahse lüzum görülmedi. Lût (A.S.) m pederi (Hârân) ki İbrahim (A.S.) in biraderidir. Binaenaleyh; Lût (A.S.) Bâbil'den İbrahim (A.S.) la beraber hicret etti. İbrahim (A.S.) arz-ı Filistin'de ve Lût (A.S.) Ürdün'de ikaamet etti. Karyesinin ismi Sedüm'dür. Allahü Tealâ Sedüm ahalisini ıslah için Lût (A.S.) ı meb'us gönderdi. Fakat ıslah olmadıklarından akıbet helak oldular.

A'raf 7:84

Vacip Tealâ Lût (A.S.) in kavmine nasihatini ve onları tev bihini beyandan sonra kavminin cevabını beyanetmek üzere buyuruyor. Bu gibi kabayihi irtikâb edenlerin akıbetleri helaktir. Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran ( J&b ) emrindeki hitap Resulullaha ise de lâkin murad; ümmetidir ki «Baksınlar, görsünler. Fiil-i fahişi ihtiyar edenlerin akıbetleri ne olduğunu bilsinler ve ibret alsınlar da bu misilli ef âlden içtinab etmelerine sebep olsun» demektir. Lût'un haremi kâfire olduğundan kâfirlerle beraber kaldı* ve helak oldu. Ehli yle murad; iman edenler ve şâir evlâd ü lyâ-lidir. Keyfiyet-i helaklerini Sure-i Hıcr'de Cenab-ı Hak tefsîlen beyan buyurduğu için bu makamda helaklerinin keyfiyetine dair bahse lüzum görülmedi. Lût (A.S.) m pederi (Hârân) ki İbrahim (A.S.) in biraderidir. Binaenaleyh; Lût (A.S.) Bâbil'den İbrahim (A.S.) la beraber hicret etti. İbrahim (A.S.) arz-ı Filistin'de ve Lût (A.S.) Ürdün'de ikaamet etti. Karyesinin ismi Sedüm'dür. Allahü Tealâ Sedüm ahalisini ıslah için Lût (A.S.) ı meb'us gönderdi. Fakat ıslah olmadıklarından akıbet helak oldular.

A'raf 7:85

Vacip Tealâ Lût (A.S.) in kavmiyle olan hikâyesini beyan ettiği gibi Şuayb (A.S.) m kavmiyle vâki olan mübâhasatım ve nesâyihini dâhi beyanetmek üzere buyuruyor. Ve nasihatına şunu da ilâve ederek dedi ki: Yani; (Medyen) ahalisinin kilede ve terazide halkın hukukunu pâyiiriâl edip ileri gittikleri bir zamanda onları ıslah için biraderleri ve ammizâdeleri Şuayb (A.S.) ı biz onlara gönderdik. Şu-ayb (A.S.) onlara nasihat tarîkıyla dedi ki, «Ey kavmim! Allahü Tealâ'ya ibadet edin. Zira; Allah'ın gayrı sizin ma'budunuz yoktur. Ancak -ma'budun bilhak Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; ibadetinizi Allah'a hasredin. Muhakkak benim nübüvvetimin sıdkına ve söylediğim sözün hak olduğuna sizi envâ'-ı lutûf ve keremiyle terbiye ve taltif eden Rabbinizden beyyine ve şahit geldi ve benim size resul olduğumu ispat etti. Şu halde sözümü dinleyin, davetime icabet edin. Kilede ve terazide çalarak nâsın hukukunu noksan vermeyin. Allahü Tealâ'mn beni göndermek ve şeriatını te'sis etmekle arzı ıslah ettikten sonra siz ifsâd etmeyin. İşte şu Allah'a ibadet etmek, kileyi ve teraziyi tam ölçüp tartmak ve nâsın hukukuna tecâvüz etmemek ve arzı ıslahından sonra ifsâd eylememek eğer sözüme inanırsanız sizin için hayırlıdır» demekle kavmine nesayihte bulundu. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (Medyen) kabilesinin ismidir. Pederleri (Medyen)'e mensuptur. Medyen İbrahim (A.S.) m oğlu olduğu mervidir. (Medyen) o karyeyi bina ettiğinden onun ismiyle' müsemmâdır. Şuayb (A.S.) onların kabilesinden olduğu cihetle biraderleri denmiştir. Şu halde uhuvvet; neseptedir, dinde değildir. Şuayb (A.S.) kavmine iptida cemi' enbiyâ şeriatlarında muteber ve üss-ül esas olan ibadet ve tevhidle emretmiş ve şirk olmadığını beyan buyurmuştur. Çünkü; usul-ü itikadı tesis etmedikçe furu-u a'mâlde fayda yoktur. Binaenaleyh; evvelâ usul-ü itikaddan bahsetmiş, ikinci merrede taraf-ı ilâhiden mucize gelip nübüvvetini beyyineyle ispat ettiğini beyan ederek davetine icabetin vacip olduğunu beyan buyurmuştur. Davetine icabetin vücubunu beyandan sonra kavminin müptelâ oldukları terazi ve kilede hırsızlıktan nehiy ve gayrın hukukunu tam vermelerini emretmiştir. Çünkü; enbiyâ-yı kiram ümmetlerine itikaad-ı hakkı beyan ettikten sonra kavmi envâ'-ı me-fâsidden hangisine ziyâde musir olmuşlarsa evvelemirde ondan nehyederler. Şuayb (A.S.) in kavminin müptelâ oldukları mefâsi-din en büyüğü terazi ve kile vasıtasıyla nâsm hukukunu sirkat ettikleri için usul-ü itikaadı beyandan sonra hukuk-u nâsı tam vermelerini emir ve nâsm hukukunu noksan vermekten nehyet-miştir. Şu nehiy; sirkat, gasıp, rüşvet, yol kesmek, ve hiyel ü de-sâişten herhangi nev'iyle olursa olsun gayrın malını almak hususunun cümlesine şâmildir. Zira; umum eşyada hukuka tecavüzden nehyetmiştir. Islahtan sonra arzı ifsaddan nehiy buyurdu ki, umur-u din ve umur-u dünya cümlesinde fesaddan nehyetmektir. Şuayb (A.S.) m tekliflerinin hulâsası; iki şeydir : Birincisi; hukuk-u ilâhiyeye tazım, ikincisi; Allah'ın kullarına şefkat ve merhamettir. Esasen tekâlifin kâffesinin mercii bu ikidir ki, hukuk-u ilâhiyeyi ve hukuk-u nâsı muhafazadır. Çünkü; cemi' nâsa hayır îsâli bir kimse için mümkün değildir. Amma cemi' nâsı serden muhafaza etmek mümkün olduğundan Şuayb (A.S.) kavmine «Nâsa hayredemedikleri gibi şer ve zarar da etmemelerini» tavsiye buyurmuştur. Yani; (Medyen) ahalisinin kilede ve terazide halkın hukukunu pâyiiriâl edip ileri gittikleri bir zamanda onları ıslah için biraderleri ve ammizâdeleri Şuayb (A.S.) ı biz onlara gönderdik. Şu-ayb (A.S.) onlara nasihat tarîkıyla dedi ki, «Ey kavmim! Allahü Tealâ'ya ibadet edin. Zira; Allah'ın gayrı sizin ma'budunuz yoktur. Ancak -ma'budun bilhak Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; ibadetinizi Allah'a hasredin. Muhakkak benim nübüvvetimin sıdkına ve söylediğim sözün hak olduğuna sizi envâ'-ı lutûf ve keremiyle terbiye ve taltif eden Rabbinizden beyyine ve şahit geldi ve benim size resul olduğumu ispat etti. Şu halde sözümü dinleyin, davetime icabet edin. Kilede ve terazide çalarak nâsın hukukunu noksan vermeyin. Allahü Tealâ'mn beni göndermek ve şeriatını te'sis etmekle arzı ıslah ettikten sonra siz ifsâd etmeyin. İşte şu Allah'a ibadet etmek, kileyi ve teraziyi tam ölçüp tartmak ve nâsın hukukuna tecâvüz etmemek ve arzı ıslahından sonra ifsâd eylememek eğer sözüme inanırsanız sizin için hayırlıdır» demekle kavmine nesayihte bulundu. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (Medyen) kabilesinin ismidir. Pederleri (Medyen)'e mensuptur. Medyen İbrahim (A.S.) m oğlu olduğu mervidir. (Medyen) o karyeyi bina ettiğinden onun ismiyle' müsemmâdır. Şuayb (A.S.) onların kabilesinden olduğu cihetle biraderleri denmiştir. Şu halde uhuvvet; neseptedir, dinde değildir. Şuayb (A.S.) kavmine iptida cemi' enbiyâ şeriatlarında muteber ve üss-ül esas olan ibadet ve tevhidle emretmiş ve şirk olmadığını beyan buyurmuştur. Çünkü; usul-ü itikadı tesis etmedikçe furu-u a'mâlde fayda yoktur. Binaenaleyh; evvelâ usul-ü itikaddan bahsetmiş, ikinci merrede taraf-ı ilâhiden mucize gelip nübüvvetini beyyineyle ispat ettiğini beyan ederek davetine icabetin vacip olduğunu beyan buyurmuştur. Davetine icabetin vücubunu beyandan sonra kavminin müptelâ oldukları terazi ve kilede hırsızlıktan nehiy ve gayrın hukukunu tam vermelerini emretmiştir. Çünkü; enbiyâ-yı kiram ümmetlerine itikaad-ı hakkı beyan ettikten sonra kavmi envâ'-ı me-fâsidden hangisine ziyâde musir olmuşlarsa evvelemirde ondan nehyederler. Şuayb (A.S.) in kavminin müptelâ oldukları mefâsi-din en büyüğü terazi ve kile vasıtasıyla nâsm hukukunu sirkat ettikleri için usul-ü itikaadı beyandan sonra hukuk-u nâsı tam vermelerini emir ve nâsm hukukunu noksan vermekten nehyet-miştir. Şu nehiy; sirkat, gasıp, rüşvet, yol kesmek, ve hiyel ü de-sâişten herhangi nev'iyle olursa olsun gayrın malını almak hususunun cümlesine şâmildir. Zira; umum eşyada hukuka tecavüzden nehyetmiştir. Islahtan sonra arzı ifsaddan nehiy buyurdu ki, umur-u din ve umur-u dünya cümlesinde fesaddan nehyetmektir. Şuayb (A.S.) m tekliflerinin hulâsası; iki şeydir : Birincisi; hukuk-u ilâhiyeye tazım, ikincisi; Allah'ın kullarına şefkat ve merhamettir. Esasen tekâlifin kâffesinin mercii bu ikidir ki, hukuk-u ilâhiyeyi ve hukuk-u nâsı muhafazadır. Çünkü; cemi' nâsa hayır îsâli bir kimse için mümkün değildir. Amma cemi' nâsı serden muhafaza etmek mümkün olduğundan Şuayb (A.S.) kavmine «Nâsa hayredemedikleri gibi şer ve zarar da etmemelerini» tavsiye buyurmuştur. Yani; (Medyen) ahalisinin kilede ve terazide halkın hukukunu pâyiiriâl edip ileri gittikleri bir zamanda onları ıslah için biraderleri ve ammizâdeleri Şuayb (A.S.) ı biz onlara gönderdik. Şu-ayb (A.S.) onlara nasihat tarîkıyla dedi ki, «Ey kavmim! Allahü Tealâ'ya ibadet edin. Zira; Allah'ın gayrı sizin ma'budunuz yoktur. Ancak -ma'budun bilhak Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; ibadetinizi Allah'a hasredin. Muhakkak benim nübüvvetimin sıdkına ve söylediğim sözün hak olduğuna sizi envâ'-ı lutûf ve keremiyle terbiye ve taltif eden Rabbinizden beyyine ve şahit geldi ve benim size resul olduğumu ispat etti. Şu halde sözümü dinleyin, davetime icabet edin. Kilede ve terazide çalarak nâsın hukukunu noksan vermeyin. Allahü Tealâ'mn beni göndermek ve şeriatını te'sis etmekle arzı ıslah ettikten sonra siz ifsâd etmeyin. İşte şu Allah'a ibadet etmek, kileyi ve teraziyi tam ölçüp tartmak ve nâsın hukukuna tecâvüz etmemek ve arzı ıslahından sonra ifsâd eylememek eğer sözüme inanırsanız sizin için hayırlıdır» demekle kavmine nesayihte bulundu. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (Medyen) kabilesinin ismidir. Pederleri (Medyen)'e mensuptur. Medyen İbrahim (A.S.) m oğlu olduğu mervidir. (Medyen) o karyeyi bina ettiğinden onun ismiyle' müsemmâdır. Şuayb (A.S.) onların kabilesinden olduğu cihetle biraderleri denmiştir. Şu halde uhuvvet; neseptedir, dinde değildir. Şuayb (A.S.) kavmine iptida cemi' enbiyâ şeriatlarında muteber ve üss-ül esas olan ibadet ve tevhidle emretmiş ve şirk olmadığını beyan buyurmuştur. Çünkü; usul-ü itikadı tesis etmedikçe furu-u a'mâlde fayda yoktur. Binaenaleyh; evvelâ usul-ü itikaddan bahsetmiş, ikinci merrede taraf-ı ilâhiden mucize gelip nübüvvetini beyyineyle ispat ettiğini beyan ederek davetine icabetin vacip olduğunu beyan buyurmuştur. Davetine icabetin vücubunu beyandan sonra kavminin müptelâ oldukları terazi ve kilede hırsızlıktan nehiy ve gayrın hukukunu tam vermelerini emretmiştir. Çünkü; enbiyâ-yı kiram ümmetlerine itikaad-ı hakkı beyan ettikten sonra kavmi envâ'-ı me-fâsidden hangisine ziyâde musir olmuşlarsa evvelemirde ondan nehyederler. Şuayb (A.S.) in kavminin müptelâ oldukları mefâsi-din en büyüğü terazi ve kile vasıtasıyla nâsm hukukunu sirkat ettikleri için usul-ü itikaadı beyandan sonra hukuk-u nâsı tam vermelerini emir ve nâsm hukukunu noksan vermekten nehyet-miştir. Şu nehiy; sirkat, gasıp, rüşvet, yol kesmek, ve hiyel ü de-sâişten herhangi nev'iyle olursa olsun gayrın malını almak hususunun cümlesine şâmildir. Zira; umum eşyada hukuka tecavüzden nehyetmiştir. Islahtan sonra arzı ifsaddan nehiy buyurdu ki, umur-u din ve umur-u dünya cümlesinde fesaddan nehyetmektir. Şuayb (A.S.) m tekliflerinin hulâsası; iki şeydir : Birincisi; hukuk-u ilâhiyeye tazım, ikincisi; Allah'ın kullarına şefkat ve merhamettir. Esasen tekâlifin kâffesinin mercii bu ikidir ki, hukuk-u ilâhiyeyi ve hukuk-u nâsı muhafazadır. Çünkü; cemi' nâsa hayır îsâli bir kimse için mümkün değildir. Amma cemi' nâsı serden muhafaza etmek mümkün olduğundan Şuayb (A.S.) kavmine «Nâsa hayredemedikleri gibi şer ve zarar da etmemelerini» tavsiye buyurmuştur. Yani; (Medyen) ahalisinin kilede ve terazide halkın hukukunu pâyiiriâl edip ileri gittikleri bir zamanda onları ıslah için biraderleri ve ammizâdeleri Şuayb (A.S.) ı biz onlara gönderdik. Şu-ayb (A.S.) onlara nasihat tarîkıyla dedi ki, «Ey kavmim! Allahü Tealâ'ya ibadet edin. Zira; Allah'ın gayrı sizin ma'budunuz yoktur. Ancak -ma'budun bilhak Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; ibadetinizi Allah'a hasredin. Muhakkak benim nübüvvetimin sıdkına ve söylediğim sözün hak olduğuna sizi envâ'-ı lutûf ve keremiyle terbiye ve taltif eden Rabbinizden beyyine ve şahit geldi ve benim size resul olduğumu ispat etti. Şu halde sözümü dinleyin, davetime icabet edin. Kilede ve terazide çalarak nâsın hukukunu noksan vermeyin. Allahü Tealâ'mn beni göndermek ve şeriatını te'sis etmekle arzı ıslah ettikten sonra siz ifsâd etmeyin. İşte şu Allah'a ibadet etmek, kileyi ve teraziyi tam ölçüp tartmak ve nâsın hukukuna tecâvüz etmemek ve arzı ıslahından sonra ifsâd eylememek eğer sözüme inanırsanız sizin için hayırlıdır» demekle kavmine nesayihte bulundu. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (Medyen) kabilesinin ismidir. Pederleri (Medyen)'e mensuptur. Medyen İbrahim (A.S.) m oğlu olduğu mervidir. (Medyen) o karyeyi bina ettiğinden onun ismiyle' müsemmâdır. Şuayb (A.S.) onların kabilesinden olduğu cihetle biraderleri denmiştir. Şu halde uhuvvet; neseptedir, dinde değildir. Şuayb (A.S.) kavmine iptida cemi' enbiyâ şeriatlarında muteber ve üss-ül esas olan ibadet ve tevhidle emretmiş ve şirk olmadığını beyan buyurmuştur. Çünkü; usul-ü itikadı tesis etmedikçe furu-u a'mâlde fayda yoktur. Binaenaleyh; evvelâ usul-ü itikaddan bahsetmiş, ikinci merrede taraf-ı ilâhiden mucize gelip nübüvvetini beyyineyle ispat ettiğini beyan ederek davetine icabetin vacip olduğunu beyan buyurmuştur. Davetine icabetin vücubunu beyandan sonra kavminin müptelâ oldukları terazi ve kilede hırsızlıktan nehiy ve gayrın hukukunu tam vermelerini emretmiştir. Çünkü; enbiyâ-yı kiram ümmetlerine itikaad-ı hakkı beyan ettikten sonra kavmi envâ'-ı me-fâsidden hangisine ziyâde musir olmuşlarsa evvelemirde ondan nehyederler. Şuayb (A.S.) in kavminin müptelâ oldukları mefâsi-din en büyüğü terazi ve kile vasıtasıyla nâsm hukukunu sirkat ettikleri için usul-ü itikaadı beyandan sonra hukuk-u nâsı tam vermelerini emir ve nâsm hukukunu noksan vermekten nehyet-miştir. Şu nehiy; sirkat, gasıp, rüşvet, yol kesmek, ve hiyel ü de-sâişten herhangi nev'iyle olursa olsun gayrın malını almak hususunun cümlesine şâmildir. Zira; umum eşyada hukuka tecavüzden nehyetmiştir. Islahtan sonra arzı ifsaddan nehiy buyurdu ki, umur-u din ve umur-u dünya cümlesinde fesaddan nehyetmektir. Şuayb (A.S.) m tekliflerinin hulâsası; iki şeydir : Birincisi; hukuk-u ilâhiyeye tazım, ikincisi; Allah'ın kullarına şefkat ve merhamettir. Esasen tekâlifin kâffesinin mercii bu ikidir ki, hukuk-u ilâhiyeyi ve hukuk-u nâsı muhafazadır. Çünkü; cemi' nâsa hayır îsâli bir kimse için mümkün değildir. Amma cemi' nâsı serden muhafaza etmek mümkün olduğundan Şuayb (A.S.) kavmine «Nâsa hayredemedikleri gibi şer ve zarar da etmemelerini» tavsiye buyurmuştur. Yani; (Medyen) ahalisinin kilede ve terazide halkın hukukunu pâyiiriâl edip ileri gittikleri bir zamanda onları ıslah için biraderleri ve ammizâdeleri Şuayb (A.S.) ı biz onlara gönderdik. Şu-ayb (A.S.) onlara nasihat tarîkıyla dedi ki, «Ey kavmim! Allahü Tealâ'ya ibadet edin. Zira; Allah'ın gayrı sizin ma'budunuz yoktur. Ancak -ma'budun bilhak Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; ibadetinizi Allah'a hasredin. Muhakkak benim nübüvvetimin sıdkına ve söylediğim sözün hak olduğuna sizi envâ'-ı lutûf ve keremiyle terbiye ve taltif eden Rabbinizden beyyine ve şahit geldi ve benim size resul olduğumu ispat etti. Şu halde sözümü dinleyin, davetime icabet edin. Kilede ve terazide çalarak nâsın hukukunu noksan vermeyin. Allahü Tealâ'mn beni göndermek ve şeriatını te'sis etmekle arzı ıslah ettikten sonra siz ifsâd etmeyin. İşte şu Allah'a ibadet etmek, kileyi ve teraziyi tam ölçüp tartmak ve nâsın hukukuna tecâvüz etmemek ve arzı ıslahından sonra ifsâd eylememek eğer sözüme inanırsanız sizin için hayırlıdır» demekle kavmine nesayihte bulundu. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (Medyen) kabilesinin ismidir. Pederleri (Medyen)'e mensuptur. Medyen İbrahim (A.S.) m oğlu olduğu mervidir. (Medyen) o karyeyi bina ettiğinden onun ismiyle' müsemmâdır. Şuayb (A.S.) onların kabilesinden olduğu cihetle biraderleri denmiştir. Şu halde uhuvvet; neseptedir, dinde değildir. Şuayb (A.S.) kavmine iptida cemi' enbiyâ şeriatlarında muteber ve üss-ül esas olan ibadet ve tevhidle emretmiş ve şirk olmadığını beyan buyurmuştur. Çünkü; usul-ü itikadı tesis etmedikçe furu-u a'mâlde fayda yoktur. Binaenaleyh; evvelâ usul-ü itikaddan bahsetmiş, ikinci merrede taraf-ı ilâhiden mucize gelip nübüvvetini beyyineyle ispat ettiğini beyan ederek davetine icabetin vacip olduğunu beyan buyurmuştur. Davetine icabetin vücubunu beyandan sonra kavminin müptelâ oldukları terazi ve kilede hırsızlıktan nehiy ve gayrın hukukunu tam vermelerini emretmiştir. Çünkü; enbiyâ-yı kiram ümmetlerine itikaad-ı hakkı beyan ettikten sonra kavmi envâ'-ı me-fâsidden hangisine ziyâde musir olmuşlarsa evvelemirde ondan nehyederler. Şuayb (A.S.) in kavminin müptelâ oldukları mefâsi-din en büyüğü terazi ve kile vasıtasıyla nâsm hukukunu sirkat ettikleri için usul-ü itikaadı beyandan sonra hukuk-u nâsı tam vermelerini emir ve nâsm hukukunu noksan vermekten nehyet-miştir. Şu nehiy; sirkat, gasıp, rüşvet, yol kesmek, ve hiyel ü de-sâişten herhangi nev'iyle olursa olsun gayrın malını almak hususunun cümlesine şâmildir. Zira; umum eşyada hukuka tecavüzden nehyetmiştir. Islahtan sonra arzı ifsaddan nehiy buyurdu ki, umur-u din ve umur-u dünya cümlesinde fesaddan nehyetmektir. Şuayb (A.S.) m tekliflerinin hulâsası; iki şeydir : Birincisi; hukuk-u ilâhiyeye tazım, ikincisi; Allah'ın kullarına şefkat ve merhamettir. Esasen tekâlifin kâffesinin mercii bu ikidir ki, hukuk-u ilâhiyeyi ve hukuk-u nâsı muhafazadır. Çünkü; cemi' nâsa hayır îsâli bir kimse için mümkün değildir. Amma cemi' nâsı serden muhafaza etmek mümkün olduğundan Şuayb (A.S.) kavmine «Nâsa hayredemedikleri gibi şer ve zarar da etmemelerini» tavsiye buyurmuştur.

A'raf 7:86

Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kelâmından bakiyeyi zikretmek üzere hikâye tarikıyla buyuruyor. Zira; ifsadda devam ederseniz sizin de müfsidlerin akıbetine uğrayacağınızda şüphe yoktur» demekle kavmini ıslaha ve doğru yola irşada çalıştı. Yani; Şuayb (A.S.) kavmine nasihatta dedi ki, «Din ve dünya tarîklarından her tarîka ve din-i hakka iman etmek isteyen kimseyi tehdid ve tarîk-i ilâhiden men* ve tarîk-i ilâhiye eğrilik nispet eder olduğunuz halde oturup herkesin yolunu kesmeyin. Zikredin şol zamanı ki, sizin adediniz azdı. Allahü Tealâ çok evlât vermek ve fakr-ı hâlinizden sonra servet ve zilletinizden sonra izzet vermekle her cihetten sizi teksir etti. Şu halde kılletinizden sonra kesret verdi. Binaenaleyh; Allah'ın nimetlerine şükredin ve nazar edin, görün ki müfsidlerin akıbeti ne oldu? Onlardan ibret alm, fesad etmeyjn» demekle kavmine nasihatta bulundu. Fahr-i Razi ve Kaazi'nin beyanlarına nazaran suratla murad; tarîk-t hak ve tarik-z dindir. Çünkü; kavm-i Şuayb yol üzerine otururlar, gelip geçicüeri veyahut Şuayb (A.S.)'ı ziyaretle iman etmek murad eden kimseleri iman etmekten ve müşarünileyhin şerefiyle müşerref olmaktan tehdid ederler, korkuturlar ve tarîkti hakka sülük edecekleri men'le, din-i hakkı kabul edeceklerin zihnine şüphe ilkaa ederlerdi. Şuayb (A.S.) bunların cümlesinden nehyetmek üzere «Şu umur-u selâsenin —halkı ızrar— la korkutmak, yahut iman edecekleri men' veya nâsm zihnine tarîk-ı hakka dair şüphe ve şek ilkaa etmek suretlerinden birisiyle meşgul olduğunuz halde tarîk üzerine oturup halkı idlâl ve ızrar etmeyin ve şeytan gibi ehl-i imanın yolunu kesmeyin ve nâsa (Bu sülük edeceğiniz din eğri bir yoldur, bu yol sizi sâha-ı selâmete çıkaramaz) demekle halkın zihnini iğfal etmeyin» buyurmuştur. Bundan sonra Şuayb (A.S.) Allah'ın onlara vermiş olduğu nimetlere işaretle şükre davet etti. Çünkü; azken çoğalmak, evlâd, emval ve etbâ'la olup bunlarm cümlesi nimet kabilinden olduğundan Şuayb (A.S.) tekessür ettiklerini nimet sırasında ta'dad buyurmuştur. Zira; Medyen ahalisi tamamen cedd-i âlâları Med-yen'in neslindendirler. Medârik'te beyan olunduğuna nazaran İbr rahim (A.S.)'ın oğlu Medyen, Lût (A.S.) in kerimesini tezevvüc eder. Allahü Tealâ nesillerine bereket verir ve büyük bir kabile olur. Şu halde «Azken Allahü Tealâ sizi çoğalttı» demek; «Evlâd ve ensâlinize bereket verdi, hattâ bir ana ve bir babadan büyük kabile oldunuz» demektir. Yahut «Fakirken sizi zengin ve zayıfken kavî kıldı» demektir. Yahut «onların âdetleri, yol keserler ve gelip geçenleri soyarlardı. Şuayb (A.S.) «Yol üzerine oturmayın» buyurmakla kat'-ı tarik etmekten menetmek istedi. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran ehl-i Medyen öşürcü olup yol üzerinde emvâl-i nâstan öşürlerini zulüm ve taaddiyle cibâyet ederlerdi. Şuayb (A.S.) onları birtakım taaddiyle yol üzerinde cibâyetten nehyetmiştir. Şu manâlardan manâ-yı evvel karib ise de her cümlesine hamletmekte bir mâni yoktur. Zira; lâfzın cümlesini murad etmeğe müsaadesi vardır.

A'raf 7:87

Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) in nesayihinden sonra kavmini tehdid ettiğini beyanetmek üzere alâtarîkilhikâye buyuruyor. Zira; hükmünde zulüm ve gadir, cevr ü cefâ olmaz. Binaenaleyh; m.ümin-i takiyyi derecât-ı âliyâta terfi ettirir ve kâfir-i şakiyi envâ'-ı ukuubâtla ta'zîb eder. Yani; ey Medyen ahalisi! Siz benim risaletimde ihtilâf eder, iki fırka olsanız, bir fırka bana iman ve risaletimi tasdik ve diğer bir fırka tekzip ve risaletimi inkâr ederse Allahü Tealâ beynimizi fasledip hükmedinceye kadar sabredin. Zira; Allahü Tealâ hâkimlerin hayırlısıdır. Çünkü; hükmünde zulmolmaz ve adalet-i mah-zolur. Binaenaleyh; müminleri nusretle azîz ve kâfirleri ihlâkle zelil kılar. Allahü Tealâ'dan başka hakikatta hâkim yoksa da mecazen bazı eşhasa hâkim denildiği için hâkimlerin hayırlısı denmiştir. Allahü Tealâ'nın hükmü yle ımırad; muhik, olanlara nusret. müpttl olanlara zilletle hükümdür. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran bu âyet ehl-i imanı terğib. ve ehl-i küfrü tehdiddir. Yoksa küfrüzere sabırla emir değildir. Şu halde manâ-yı nazım: … demek olur.

A'raf 7:88

Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmine irad ettiği nesâyihi ve nasihatini kabul etmedikleri surette tehdidâtıni beyandan sonra kavminin kelâmlarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Şuayb (A.S.) in davetine ve envâ'-ı nesâyih ve mevâ-ızına karşı kavminin ileri gelenleri ve imandan istikbar eden eşrafı dediler ki, «Yâ Şuayb! Bizim için başka çare yoktur, illâ iki çare vardır: Birincisi; elbette biz seni ve sana iman edip seninle beraber bulunanları kerhen ve cebren karyemizden çıkarmak ve nefyetmektir. Zira; burada bulundukça rahat durmuyor ve bizim zihnimizi teşviş ve rahatımızı ihlâl ediyorsunuz. Köyümüzden sizi çıkarmalıyız ki, biz rahat edelim. İkinci çare; elbette siz bizim milletimize avdet etmelisiniz. Velhasıl ya dinimize dönmeli veyahut bu karyeden gitmelisiniz» demekle Şuayb (A.S.) ve sair ehl-i iman hakkında besledikleri fikirlerini tamamen meydana koyunca Şuayb (A.S.) dedi ki «Biz sizin dininizi evvelden beri çok kereler gördüğümüz halde dahi milletinize iadeye sa'yeder misiniz? Biz sizin dininizi batıl addedenlerdeniz. Nasıl oluyor ki, bize dininize avdeti teklif edersiniz?» demekle avdet etmek ihtimali olmadığını beyan etmiştir. Beyzâvi ve Hâzin'in beyanları veçhile Şuayb (A.S.) a iman edenler evvelce onların dininde olduklarından onlarla Şuayb (A.S.) ı birlikte addederek dinlerine avdet teklif etmişlerdir, yoksa Şuayb (A.S.) onların dininde bulunmamıştır. Çünkü; enbiyâdan hiçbir nebiden küfür sâdır olmamıştır. Yahut avdetin manâsı; intikaldir. Yani «Dinimize intikaal edersiniz» demektir. Yahut Şuayb (A.S.) nübüvvetini izhar etmezden evvel dinini onlardan ihfâ ettiğinden onlar Şuayb (A.S.) ı kendi dinlerinde zannettiklerine binaen «Dinimize avdet edersiniz» demişlerdir. Yahut Şuayb (A.S.) in bunların dininde olmadığını bilirlerdi, lâkin rüesâ, avâm-ı nâsa Şuayb (A.S.) m evvelden kendi dinlerinde olduğunu göstermek ve zihinlerini teşviş etmek için «Dinimize avdet edersiniz» demişlerdir. Kâfirlerin maksad-ı aslileri; Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile dinlerine avdet etmektir. Karyelerinden ihraç ve nefyetmeyi bikirden maksatları; icbar ve ikrah suretini iltizamdır. Binaenaleyh; Şuayb (A.S.) bu cihetine cevap vermemiştir. Çünkü; maksad-ı asli olmadığından cevaptan müstağni addetmiştir. İsm-i alemîsiyle nida ve tasrih; tehdidlerini ikaa muktedir olduklarını iş'âr ve Şuayb (A.S.) ı tahkir içindir. Şuayb (A.S.) kavmine iki cihetle cevap verdi Birincisi; evvelden beri dinlerini kerih gördüklerini ve kerih gördükleri dine intikaal etmek ihtimali olmadığını ve kerhen müminleri dinlerine ithal etseler dahi kerhen duhulün faydası olmayacağını beyan buyurmuştur. Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) in ikinci cevabını beyan etmek üzere alâtarikilhikâye buyuruyor. Zira; Allahü Tealâ bizi envâ'-ı lutfuyla terbiye eden rabbimiz olduğu cihetle onun iradesine tâbiiz, harice çıkamayız. Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) in ikinci cevabını beyan etmek üzere alâtarikilhikâye buyuruyor. Zira; Allahü Tealâ bizi envâ'-ı lutfuyla terbiye eden rabbimiz olduğu cihetle onun iradesine tâbiiz, harice çıkamayız. Binaenaleyh; eğer Sizin dininizde hayır olsaydı bize emrederdi, halbuki emretmedi. Şu halde dininizde hayır yoktur ki, biz avdet edelim.

A'raf 7:89

Binaenaleyh; emrinden dışarı çıkamayız. demekle, Şuayb (A.S.) Cenab-ı Hakka niyaz etti. Yani; Şuayb (A.S.) in kavmi Şuayb (A.S.) ı ve müminleri kendi milletlerine avdet etmelerini teklif edince Şuayb (A.S.) onların avdet teklifini reddettikten sonra dedi ki, «Allahü Tçalâ bize edyan-ı bâtıla ve bilhassa sizin milletinizden necat verip din-i hakkı bize ilham ettikten sonra eğer biz sizin milletinize avdet edersek, Allah'a iftira ve kendi indimizden yalan söylemiş oluruz. Zira; sizin dininizin bâtıl ol'duğunu biz bildik. Bizim için sizin milletinize rücû' etmek ve dininize dahil olmak caiz olmaz. İllâ Allahü Tealâ duhulümüzü meşiyet eder ve helakimizi murad buyurursa o zaman irade-i ilâhiyede hulf olmaz, biz dininize dahil ve helak oluruz. Zira; Rabbimizdir, meşiyetine muti' ve münkaadız. İlmi herşeyi ihata etti, vâsi'dir. Binaenaleyh; cümle umurumuzu ona tefviz eder, emr-i ilâhisinden harice çıkmayız. Ey bizim Rabbimiz! Kavmimizle bizim beynimizi hakla fethet. Zira; sen fâtihlerin ha-yirlısısın.» Şuayb (A.S.) kavminin milletinde ve dininde olmadığı halde kendine iman eden müminlerden ayrılmamak için «Sizin milletinizden bize necat verdi» buyurmuştur. Çünkü : iman eden müminler onların milletinden iken Allahü Tealâ onları hidayette kılıp necat verdiğinden kendini de müminlerle beraber addederek «Allahü Tealâ bize necat verdi» demekle müminlerin kalplerini tatyib etmiştir. Yahut Fahr-i Râzi'nin beyanz veçhile, kâfirler Şuayb (A.S.) ı evvelce kendi dinlerinde zannettiklerine binaen «Bize sizin dininizden necat verdi» demiştir ki «Sizin zu'm-u bâtılınıza nazaran» demektir. Yahut «Sizin dininizden necat verdi» demek «Bize sizin dininizin kubhunu ve fesadını bildirdi» demektir. Velhâsıl hangi manâ murad olunursa olunsun Şuayb (A.S.) in onların dininde olmadığını beyan eder. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile kavlinde ulemanın ihtilâfı varsa da esah olan onların şeriatları, şeriat-ı Şu-ayb (A.S.) la mensuh gibi olduğundan «Bizim için sizin dininize dahil olmak sahih olmaz. Zira; bizim indinizde dininiz bâtıldır. Amma bazı ahkâmını Allahü Tealâ neshet'mez de nesholunmayan ahkâmına bizim avdet etmemizi ve 9 ahkâmla amelimizi emreder ve irade buyurursa avdet eder onunla amel ederiz. Çünkü; neshet-mek ve ibkaa eylemek Allah'ın elinde» demektir. Şuayb (A.S.) kavminin ' inadını ve küfrüzere ısrarlarını görünce imanlarında me'yus olarak Cenab-ı Hak'tan tarafeynin hallerine muvafık hükmetmesini istirham etmiş ve Cenab-ı Hakkı fâtihlerin hayırlısı olduğunu izharla meth ü sena buyurmuştur. Bu duadan maksadı; kâfirlere azabın nüzûlüyle muhikle mub-tıl beyinleri tefrik olunmak ve zâlimlerin zulmüne nihayet verilmektir. Çünkü zulme rıza; zulüm olduğundan zulmün ref i her zaman vaciptir.

A'raf 7:90

Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) in cevabım beyandan sonra kavminin temerrüdlerini ve müminlerin fukarasını tehdict ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor, ve bu sözleriyle avam tabakasını tehdid ettiler.

A'raf 7:91

Zira; şiddetli sadâ ile zelzele onları ihlâk etti.

A'raf 7:92

Yani; Şuayb (A.S.) in kavminden kâfir olan ulu ve büyük tanıdıkları kimseler Şuayb (A.S.) a iman eden fukara-yı müsli-mîni tehdid etmek üzere dediler ki, «Allahü Tealâ'ya yemin ederiz ki eğer siz Şuayb'a ittibâ' eder ve sözünü dinlerseniz muamelâtınızda ve uraur-u din ve dünyanızda zarar görücülerden olursunuz. Çünkü; kilede ve terazide sirkat edeceğiniz şey zayi olduğu gibi dolu ve tam verdiğinizde elinizdeki malınız dahi zayi olur, zarar edersiniz. Binaenaleyh; Şuayb'a tebaiyet etmeyin» demekle fukara-yı müminini din-i Şuayb'dan tenfir etmek istediler. Küfürlerinde ısrar ve gayrı idlâl etmekten feragat etmeyince kahr-i ilâhiye müstehak oldular. Binaenaleyh; onları büyük sadâ ile zelzele ahzetti. Sabah vakti herkes kendi dairelerinde Ölü olarak bulundular, Şol kimseler ki Şuayb (A.S.) ı tekzib ettiler keenne onlar evlerinde, köylerinde asla sakin olmamış ve zamandan hiçbir zamanda.o karyeye müsafir bile olmamış gibi mahv ü mün-deris oldular, asla eserleri kalmadı. Belki Şuayb'ı tekzib edenler ancak zarar, edici oldular ve zarar onlara münhasır oldu, yoksa «Zarar edersiniz» diyerek tehdid ettikleri müminlere asla zarar tecavüz etmedi. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet (Medyen) ahalisinin yalnız Şuayb (A.S.) a iman etmemekle hâsıl olan dalâlleriyle iktifa etmeyip belki gayrı idlâle tasaddi ettiklerine delâlet eder. Çünkü; Hz. Şuayb'a iman edenleri tehdid etmeleri gayrı idlâle sa'yettiklerini beyandır. Kavm-i Şuayb üzerine vâki olan azap; Allahm vücuduna ve Fâil-i Muhtar olduğuna ve azap onun halkıyla olup tabiat veyahut ay ve güneş ve sair yıldızlar vasıtasıyla olmadığına delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Zira; tabiat veyahut ecram-ı felekiyeden bir cirimle olmuş olsaydı muhikle mubtıl beyni fark olmaz, hepsine birden nazil olurdu. Halbuki bir karyede oldukları halde âsîlere nazil oldu, müminler selâmette kaldı ki, Vacip Tealâ muhikle mubtılı bilir. Binaenaleyh; elbette muhikka necat vermiş ve mubtılı helak etmiştir. Şuayb (A.S.) ı tekzib edenlerin mezelletlerinin azametine işaret için Şuayb (A.S.) ı tekzib edenler tekrar zikrolunmuştur. Çünkü fezâhatı ve şenaati azîm olan şeyi tekrar tekrar zikretmek Arab indinde âdettir ki ibrete vesiledir. Meselâ; zâlim bir kimsenin mezâlimini beyan hususunda «Senin kardeşin bize zulmetti, senin kardeşin bizim malımızı aldı, senin kardeşin bizim namusumuza tecavüz etti» demek Arap muhaveresinde carî olduğu gibi belki her lisanda da carîdir. Binaenaleyh; Şuayb (A.S.) ı tekzipleri pek büyük cinayet olduğundan bu âyette Şuayb (A.S.) ı tekzib edenler için «Keenne beldelerinde ikaamet etmemiş gibi münkariz oldular ve Şuayb (A.S.) ı tekzib edenler zarar edici oldular» denilmiştir. Kâfirler «Şuayb (A.S.) a tâbi olanlar haşirlerdir» demişlerdi. Cenab-ı Hak tâbi olmayanların hâs ir olduklarını beyan buyurmuştur. Şuayb (A.S.) ı tekzib iki türlü cezayı icab ettiğini beyan içirt tekzibin iki defa zikrolunduğu Feth-ül Beyan'ın beyanatmdandır. Zira cezanın biri; helak olmaları, diğeri ise zarar görmeleridir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin Şuayb (A.S.) a ve müminlere «Sizi elbette karyeden çıkarırız» dediklerine ceza olarak karyelerinde hiç sakin olmamış gibi helak oldular ve karyelerinden bir daha gelmez bir halde çıktılar. İkinci sözleri «Şuayb (A.S.) a iman edenler hâsir olur» demişlerdi. Bu sözlerine bedel olarak kendilerinin hâsir oldukları beyan olunmuştur. Hulâsa; Hz. Şuayb'ın kavminin reisleri avam tabakasına «Eğer siz Şuayb'a tâbi olursanız zarar görürsünüz» dedikleri ve bu sözleri üzerine zelzeleyle helak olup sabah vakti evlerinde ölmüş bulundukları ve Şuayb (A.S.) ı tekzib edenler de keenne hanelerinde hiç sakin olmamışlar gibi eser-i hayat görülmediği ve onların bütün zarar ettikleri bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:93

Vacip Tealâ ,Medyen ahalisinin helakinden sonra Şuayb (A.S.) m i'razım ve esefini beyan etmek üzere buyuruyor. demekle kavminin söz dinlemeyip helak olduklarına hüzn-ü şedidini izhar etti. Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Şuayb (A.S.) in bu kelâmı azabın nüzulünden evvel azap emmâreleri göründüğünde olmak ihtimali olduğu gibi azabın nüzulünden ve kavmin helakinden sonra söylemek ihtimali de vardır. Her iki ihtimale nazaran bu kelâmı hüzün için irad etmiştir. lâfzı istif-ham-ı inkârt olduğuna nazaran kelâmının evvelinde esefini izhar ve âhirinde esefini inkâr etmiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demek olur. Şu halde Şuayb (A.Ş.J bu kelâmıyla nefsini ta'ziye etmiştir. Eğer istifham manâ-yı hakîkîsinde ve taaccüp manâsını mutazammın olursa manâ-yı nazım: … demektir. Hüznettiği surette hüznünün sebebi kavmin kesreti ve aralarında birçoklarının Şuayb (A.S.) a karabetleri ve mücâveretle hasıl olan ülfet ve ünsiyetleridir. Tefsir-i Taberi ve Nisaburî'de beyan olunduğu veçhile şiddetle hüznetmek manasınadır. Şu halde demek «Sizin gibi nasihat dinlemeyen ve küfürde ısrar eden kavm-i kâfir üzerine ben ne acaip şiddetli hüznederim!» demektir.

A'raf 7:94

Vacip Tealâ enbiya-yı kiramın ve ümmetlerinin bazı ahvalini beyan buyurduysa da ümmetleri üzerine nazil olan azap yalnız onlara mahsus olmayıp her zaman carî olan âdet-i ilâhiyeden olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; helak olan karyelerden hiçbir karyeye bir nebi göndermedik, illâ o karye ahalisini resule iman etmediklerine binaen biz fakr u faka ve maraz gibi zarar ve elem verecek şeylerle onları ahzettik ki, tazarru ve niyaz etsinler ve emr-i ilâhiye imtisal etmelerine ve resullerine imana sebep olsun ve biz onları birtakım ihtiyaç ve sefalet ve sair mihan ve megakkatla müptelâ kıldıktan sonra o mazarratı menfaata ve meserrete tebdil ettik. Hattâ malları ve nüfusça adetleri çoğaldı ve dediler ki, «Bizim babalarımıza da bu gibi şiddet ve- mihnet, mazarrat ve meserret muhakkak isabet etmişti. Bu bize mahsus bir hâl değildir. Zira zamanın âdeti; bazan gına, bazan fakr, bazan sıhhat, bazan hastalık, bazan kıtlık ve bazan ucuzluk olarak deveran etmektir. İnsanlar üzerinde böyle şeyler eksik olmaz» demekle vukuatı isyanlarına nispet etmediler, belki icâbât-ı zamandan addettiler. Şu minval üzere küf-ran-ı nimet edip tevbe ve istiğfar etmeyince biz onları bilmedikleri halde füc'eten azapla muâhaze ettik ki, onların haberleri olmadı. İşte kavm-i Şuayb gibi Mekke ahalisinde de evvel kıtlık, sonra ucuzluk cereyan etmişse de bunlar da mütenebbih olmamışlardır. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile »Mazarrat ve menfaat bizim babalarımızı messetmişti» demekten maksatları «Böyle şeyler zamanın âdetidir, taraf-ı ilâhiden bize ukuubet değildir» demek istediler ve Allahü Tealâ'nın onlara evvel şiddet ve sonra vüs'at ta-rikıyla yapmış olduğu tenbihten mütenebbih olmadılar ki, taraf-ı ilâhiden verilen müsaade ve mühletten istifade edemediler. Bu gibi insanların taraf-ı ilâhiden verilen müsaadeden alelekser istifade etmedikleri görülmektedir. Tefsir-i Taberîlde beyan olunduğu veçhile : … demektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile «Nebi gönderdiğimiz karyeyi şiddetle ahzettik» demek «Nebiyi tekzib eden karyeyi ve karye ahalisini ihlâk ettik» demektir. Şu halde bu âyette küf-far-ı Kureyş'i tehdid vardır ve eğer Resulullah'a iman etmezlerse ahzolunacaklarına işarettir ve muahaze de olundular. Hatta küf-rüzere ısrar ve Resulullah'a adavette devam edenlerin hepsi helak oldular ve izzetleri zillete ve rahatları mihnete tahavvül etmiştir.

A'raf 7:95

Vacip Tealâ enbiya-yı kiramın ve ümmetlerinin bazı ahvalini beyan buyurduysa da ümmetleri üzerine nazil olan azap yalnız onlara mahsus olmayıp her zaman carî olan âdet-i ilâhiyeden olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; helak olan karyelerden hiçbir karyeye bir nebi göndermedik, illâ o karye ahalisini resule iman etmediklerine binaen biz fakr u faka ve maraz gibi zarar ve elem verecek şeylerle onları ahzettik ki, tazarru ve niyaz etsinler ve emr-i ilâhiye imtisal etmelerine ve resullerine imana sebep olsun ve biz onları birtakım ihtiyaç ve sefalet ve sair mihan ve megakkatla müptelâ kıldıktan sonra o mazarratı menfaata ve meserrete tebdil ettik. Hattâ malları ve nüfusça adetleri çoğaldı ve dediler ki, «Bizim babalarımıza da bu gibi şiddet ve- mihnet, mazarrat ve meserret muhakkak isabet etmişti. Bu bize mahsus bir hâl değildir. Zira zamanın âdeti; bazan gına, bazan fakr, bazan sıhhat, bazan hastalık, bazan kıtlık ve bazan ucuzluk olarak deveran etmektir. İnsanlar üzerinde böyle şeyler eksik olmaz» demekle vukuatı isyanlarına nispet etmediler, belki icâbât-ı zamandan addettiler. Şu minval üzere küf-ran-ı nimet edip tevbe ve istiğfar etmeyince biz onları bilmedikleri halde füc'eten azapla muâhaze ettik ki, onların haberleri olmadı. İşte kavm-i Şuayb gibi Mekke ahalisinde de evvel kıtlık, sonra ucuzluk cereyan etmişse de bunlar da mütenebbih olmamışlardır. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile »Mazarrat ve menfaat bizim babalarımızı messetmişti» demekten maksatları «Böyle şeyler zamanın âdetidir, taraf-ı ilâhiden bize ukuubet değildir» demek istediler ve Allahü Tealâ'nın onlara evvel şiddet ve sonra vüs'at ta-rikıyla yapmış olduğu tenbihten mütenebbih olmadılar ki, taraf-ı ilâhiden verilen müsaade ve mühletten istifade edemediler. Bu gibi insanların taraf-ı ilâhiden verilen müsaadeden alelekser istifade etmedikleri görülmektedir. Tefsir-i Taberîlde beyan olunduğu veçhile : … demektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile «Nebi gönderdiğimiz karyeyi şiddetle ahzettik» demek «Nebiyi tekzib eden karyeyi ve karye ahalisini ihlâk ettik» demektir. Şu halde bu âyette küf-far-ı Kureyş'i tehdid vardır ve eğer Resulullah'a iman etmezlerse ahzolunacaklarına işarettir ve muahaze de olundular. Hatta küf-rüzere ısrar ve Resulullah'a adavette devam edenlerin hepsi helak oldular ve izzetleri zillete ve rahatları mihnete tahavvül etmiştir.

A'raf 7:96

Vacip Tealâ isyan ve temerrüd edenleri füc'eten ihlâk ettiğini beyandan sonra ihlâk olunan karyeler ahalisi iman etmiş olsalardı helakten kurtuldukları gibi birçok hayra nail olacaklarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; nebilerine iman etmediklerinden dolayı ihlâk ettiğimiz karyeler ahalisi gönderdiğimiz nebilere iman ve tebliğ ettikleri ahkâmı kabul ve bilumum Allah'ın nehyettiği şeylerden içtinab etmiş olsalardı biz onlar üzerlerine semâdan rahmetler inzal etmek ve yerden otlar bitirmek suretiyle berekâtın kapılarını açardık. Lâkin onlardan maksud olan imanı yerine getirmediler, belki tekzib ettiler. Binaenaleyh; biz onların kesbettikleri günahları sebebiyle ahzettik. Tefsir-i Hâzin'de. beyan olunduğu veçhile berekât-ı semâ; yağmur ve berekât-ı arz; otlar, meyva-lar, hububat, yeryüzünde hâsıl olan envâ'-ı hayrat, hayvanat ve sair erzak ve emniyet ve selâmettir. Çünkü; bunların cümlesi fazl-ı ilâhi ve ihsan-ı sübhanîdir. Dilediği kulları üzerine Allahü Tealâ ihsan eder ve âsî olan kavmi bu gibi bereketlerden ve bilhassa emniyet ve selâmet gibi rahat ve nimetlerden mahrum eder ki, mütenebbih olsunlar. Beyzâvî'nin beyanı veçhile berekât-ı feth in manâsı; ehl-i iman üzerine envâ'-ı hayratı tevsi' ve her taraftan menfaat îsâl etmektir. Fakat bihakkın imanın muktezâsını yerine getirmek şarttır. Hulâsa; iman ve ittikaa edenlerin bereket-i ilâhiyeye ve şe-râit-i imana riâyet ettikleri surette refah ve saadete, emniyet ve selâmete nail olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.

A'raf 7:97

Vacip Tealâ ümem-i sâlifenin helaklerini ve üzerlerine nazil olan azabı beyan ettiği gibi kâfirleri ve bilhassa küffar-ı Kureyş'i tehdid etmek üzere buyuruyor. Yani; ümem-i sâlifeden birçok karyeler ahalisini ahzedip ih-lâk ettikten sonra uykuda oldukları halde bizim şiddetli azabımızın gelmesinden ehl-i kura emin mi oldular ki, nebilerinin nübüvvetini inkârla küfürlerinde ısrar ediyorlar, bizim intikaamımızdan korkmazlar mı? Ümem-i sâlifeyi ihlâkimizden sonra ehl-i kura oynar oldukları halde kuşluk vakti bizim azabımızın şiddetlisi onlara gelmesinden emin mi oldular? Ümem-i sâlifeye kuşluk vakti gelen azaplar hiç mi hatırlarına gelmedi? Neden emin olur ve neden bilirler ki ümem-i sâlifeye gelen azabın bir misli onlara gelmesin? Bunların halleri aynıyla ümem-i sâlifenin halleri gibi olduğu halde onlara azap gelir de bunlara neden gelmez? Ehl-i kura azabın gelmesinden korkup tevhidi ikrar edip azaptan halâs olmalı değil mi? Âsîlere azabın nüzulünden sonra mı Allah'ın istid-rac olarak verdiği metâ'-ı dünyaya emin oldular ve Allah'ın verdiği nimetlere mi güvendiler? Allah'ın mekrinden emin olmaz, ancak dünyada ve âhirette zarar görücü ve husran-ı ebedî ve şe-kaavet-i sermedîye müstehak olanlar emin olurlar. Fakat bu emniyetleri asla fayda vermez. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile istifham; inkârıdır. Kâfirlerin, Allah'ın gecede ve gündüzde azabının gelmesinden emin olmuş ve her nevi' korkudan kurtulmuş gibi küfürlerinde ısrar etmelerini inkârdır. Şu halde ehI-i kura ile murad; Mekke ve havalisidir. Yahut bilumum ahaliyi tehdid ve maâsîden zecretmektir ki, insanlar için Allah'ın azabından gecede ve gündüzde ve hiçbir zamanda emin olmamak lâzım ve vacip olduğuna tenbih ve tavsiyedir. Vacip Tealâ azabın insanın gaafil olduğu zamanda geleceğine işaret için gecede uyku ve istirahat hallerini ve gündüzde kuşluk vakti umur-u dünyayla meşgul ve oynar oldukları hallerini zikretmiştir. Umur-u dünya; lehviyât ve oyuncak olduğuna işaret için kuşluk vakti oynar olduklarını beyan buyurmuştur. Beyzâvi, Feth-ül Beyan.ve Hâzin'in beyanlarına nazaran mekir ; hile ve hud'a manâsına olup Allahü Tealâ'nın hileye ihtiyacı olmadığından manâ-yı hakîkîsini Vacip Tealâ'ya isnad caiz olmadığı cihetle te'vil vaciptir. Binaenaleyh; bu âyette AIIah'ın mekriyle murad; abde istidraç olarak nimetler ve mühletler verip zannetmediği bir zamanda ve hatırına gelmediği cihetten intikaamını almak manasınadır. Yani; «Kâfirler ellerinde olan mal ü menâl, evlâd ü ıyâl ve sıhhat-ı beden gibi şeylere mağrur olup isyanda devam etmesinler. Zira; bunların cümlesi onları aldansın için Allah'ın verdiği nimetlerdir. Bunları kendilerinin istihkakları zannetmesinler demektir. Yahut Medârik'te beyan olunduğu veçhile mekr ile murad; onlardan vâki olan kusur üzerine derhal muâkdb etmeyip oldukları hal üzere biraz müddet terketmektir ki hallerini bozmamak ve bir müddet ettikleri yanlarına kalmak suretiyle onları mağrur etmesi hileye ben-zedfği cihetle mekir denmiştir. Yahut Ali ahin mekriyle murad; Allah'ın azabıdır. Çünkü; âsîlere azap zannetmedikleri cihetten gelip hileye müşabih olduğundan Allah'ın azabına Allah'ın mekri denmiştir. ile murad; vahdaniyetin delillerinde nazar ve istidlali terk ve küfrü ihtiyarla nefsine zulmeden kimselerdir. Çünkü; onlar küfrüzerine münhemik ve basar u basiretleri bağlı olduğundan azab-ı ilâhi hatırlarına gelmez. Binaenaleyh; emin olurlar ve emin oldukları zamanda ansızın azab-ı ilâhi onları tutar ve ihlâk eder.

A'raf 7:98

Vacip Tealâ ümem-i sâlifenin helaklerini ve üzerlerine nazil olan azabı beyan ettiği gibi kâfirleri ve bilhassa küffar-ı Kureyş'i tehdid etmek üzere buyuruyor. Yani; ümem-i sâlifeden birçok karyeler ahalisini ahzedip ih-lâk ettikten sonra uykuda oldukları halde bizim şiddetli azabımızın gelmesinden ehl-i kura emin mi oldular ki, nebilerinin nübüvvetini inkârla küfürlerinde ısrar ediyorlar, bizim intikaamımızdan korkmazlar mı? Ümem-i sâlifeyi ihlâkimizden sonra ehl-i kura oynar oldukları halde kuşluk vakti bizim azabımızın şiddetlisi onlara gelmesinden emin mi oldular? Ümem-i sâlifeye kuşluk vakti gelen azaplar hiç mi hatırlarına gelmedi? Neden emin olur ve neden bilirler ki ümem-i sâlifeye gelen azabın bir misli onlara gelmesin? Bunların halleri aynıyla ümem-i sâlifenin halleri gibi olduğu halde onlara azap gelir de bunlara neden gelmez? Ehl-i kura azabın gelmesinden korkup tevhidi ikrar edip azaptan halâs olmalı değil mi? Âsîlere azabın nüzulünden sonra mı Allah'ın istid-rac olarak verdiği metâ'-ı dünyaya emin oldular ve Allah'ın verdiği nimetlere mi güvendiler? Allah'ın mekrinden emin olmaz, ancak dünyada ve âhirette zarar görücü ve husran-ı ebedî ve şe-kaavet-i sermedîye müstehak olanlar emin olurlar. Fakat bu emniyetleri asla fayda vermez. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile istifham; inkârıdır. Kâfirlerin, Allah'ın gecede ve gündüzde azabının gelmesinden emin olmuş ve her nevi' korkudan kurtulmuş gibi küfürlerinde ısrar etmelerini inkârdır. Şu halde ehI-i kura ile murad; Mekke ve havalisidir. Yahut bilumum ahaliyi tehdid ve maâsîden zecretmektir ki, insanlar için Allah'ın azabından gecede ve gündüzde ve hiçbir zamanda emin olmamak lâzım ve vacip olduğuna tenbih ve tavsiyedir. Vacip Tealâ azabın insanın gaafil olduğu zamanda geleceğine işaret için gecede uyku ve istirahat hallerini ve gündüzde kuşluk vakti umur-u dünyayla meşgul ve oynar oldukları hallerini zikretmiştir. Umur-u dünya; lehviyât ve oyuncak olduğuna işaret için kuşluk vakti oynar olduklarını beyan buyurmuştur. Beyzâvi, Feth-ül Beyan.ve Hâzin'in beyanlarına nazaran mekir ; hile ve hud'a manâsına olup Allahü Tealâ'nın hileye ihtiyacı olmadığından manâ-yı hakîkîsini Vacip Tealâ'ya isnad caiz olmadığı cihetle te'vil vaciptir. Binaenaleyh; bu âyette AIIah'ın mekriyle murad; abde istidraç olarak nimetler ve mühletler verip zannetmediği bir zamanda ve hatırına gelmediği cihetten intikaamını almak manasınadır. Yani; «Kâfirler ellerinde olan mal ü menâl, evlâd ü ıyâl ve sıhhat-ı beden gibi şeylere mağrur olup isyanda devam etmesinler. Zira; bunların cümlesi onları aldansın için Allah'ın verdiği nimetlerdir. Bunları kendilerinin istihkakları zannetmesinler demektir. Yahut Medârik'te beyan olunduğu veçhile mekr ile murad; onlardan vâki olan kusur üzerine derhal muâkdb etmeyip oldukları hal üzere biraz müddet terketmektir ki hallerini bozmamak ve bir müddet ettikleri yanlarına kalmak suretiyle onları mağrur etmesi hileye ben-zedfği cihetle mekir denmiştir. Yahut Ali ahin mekriyle murad; Allah'ın azabıdır. Çünkü; âsîlere azap zannetmedikleri cihetten gelip hileye müşabih olduğundan Allah'ın azabına Allah'ın mekri denmiştir. ile murad; vahdaniyetin delillerinde nazar ve istidlali terk ve küfrü ihtiyarla nefsine zulmeden kimselerdir. Çünkü; onlar küfrüzerine münhemik ve basar u basiretleri bağlı olduğundan azab-ı ilâhi hatırlarına gelmez. Binaenaleyh; emin olurlar ve emin oldukları zamanda ansızın azab-ı ilâhi onları tutar ve ihlâk eder.

A'raf 7:99

Vacip Tealâ ümem-i sâlifenin helaklerini ve üzerlerine nazil olan azabı beyan ettiği gibi kâfirleri ve bilhassa küffar-ı Kureyş'i tehdid etmek üzere buyuruyor. Yani; ümem-i sâlifeden birçok karyeler ahalisini ahzedip ih-lâk ettikten sonra uykuda oldukları halde bizim şiddetli azabımızın gelmesinden ehl-i kura emin mi oldular ki, nebilerinin nübüvvetini inkârla küfürlerinde ısrar ediyorlar, bizim intikaamımızdan korkmazlar mı? Ümem-i sâlifeyi ihlâkimizden sonra ehl-i kura oynar oldukları halde kuşluk vakti bizim azabımızın şiddetlisi onlara gelmesinden emin mi oldular? Ümem-i sâlifeye kuşluk vakti gelen azaplar hiç mi hatırlarına gelmedi? Neden emin olur ve neden bilirler ki ümem-i sâlifeye gelen azabın bir misli onlara gelmesin? Bunların halleri aynıyla ümem-i sâlifenin halleri gibi olduğu halde onlara azap gelir de bunlara neden gelmez? Ehl-i kura azabın gelmesinden korkup tevhidi ikrar edip azaptan halâs olmalı değil mi? Âsîlere azabın nüzulünden sonra mı Allah'ın istid-rac olarak verdiği metâ'-ı dünyaya emin oldular ve Allah'ın verdiği nimetlere mi güvendiler? Allah'ın mekrinden emin olmaz, ancak dünyada ve âhirette zarar görücü ve husran-ı ebedî ve şe-kaavet-i sermedîye müstehak olanlar emin olurlar. Fakat bu emniyetleri asla fayda vermez. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile istifham; inkârıdır. Kâfirlerin, Allah'ın gecede ve gündüzde azabının gelmesinden emin olmuş ve her nevi' korkudan kurtulmuş gibi küfürlerinde ısrar etmelerini inkârdır. Şu halde ehI-i kura ile murad; Mekke ve havalisidir. Yahut bilumum ahaliyi tehdid ve maâsîden zecretmektir ki, insanlar için Allah'ın azabından gecede ve gündüzde ve hiçbir zamanda emin olmamak lâzım ve vacip olduğuna tenbih ve tavsiyedir. Vacip Tealâ azabın insanın gaafil olduğu zamanda geleceğine işaret için gecede uyku ve istirahat hallerini ve gündüzde kuşluk vakti umur-u dünyayla meşgul ve oynar oldukları hallerini zikretmiştir. Umur-u dünya; lehviyât ve oyuncak olduğuna işaret için kuşluk vakti oynar olduklarını beyan buyurmuştur. Beyzâvi, Feth-ül Beyan.ve Hâzin'in beyanlarına nazaran mekir ; hile ve hud'a manâsına olup Allahü Tealâ'nın hileye ihtiyacı olmadığından manâ-yı hakîkîsini Vacip Tealâ'ya isnad caiz olmadığı cihetle te'vil vaciptir. Binaenaleyh; bu âyette AIIah'ın mekriyle murad; abde istidraç olarak nimetler ve mühletler verip zannetmediği bir zamanda ve hatırına gelmediği cihetten intikaamını almak manasınadır. Yani; «Kâfirler ellerinde olan mal ü menâl, evlâd ü ıyâl ve sıhhat-ı beden gibi şeylere mağrur olup isyanda devam etmesinler. Zira; bunların cümlesi onları aldansın için Allah'ın verdiği nimetlerdir. Bunları kendilerinin istihkakları zannetmesinler demektir. Yahut Medârik'te beyan olunduğu veçhile mekr ile murad; onlardan vâki olan kusur üzerine derhal muâkdb etmeyip oldukları hal üzere biraz müddet terketmektir ki hallerini bozmamak ve bir müddet ettikleri yanlarına kalmak suretiyle onları mağrur etmesi hileye ben-zedfği cihetle mekir denmiştir. Yahut Ali ahin mekriyle murad; Allah'ın azabıdır. Çünkü; âsîlere azap zannetmedikleri cihetten gelip hileye müşabih olduğundan Allah'ın azabına Allah'ın mekri denmiştir. ile murad; vahdaniyetin delillerinde nazar ve istidlali terk ve küfrü ihtiyarla nefsine zulmeden kimselerdir. Çünkü; onlar küfrüzerine münhemik ve basar u basiretleri bağlı olduğundan azab-ı ilâhi hatırlarına gelmez. Binaenaleyh; emin olurlar ve emin oldukları zamanda ansızın azab-ı ilâhi onları tutar ve ihlâk eder.

A'raf 7:100

Vacip Tealâ kâfirlerin helaklerini beyandan maksat; cemi' mükellefinin din ve dünya hususlarında ibret alıp maslahatlarını tesviye etmekte onunla istidlal etmeleri olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bir beldenin ahalisi helak olduktan sonra o beldeye vâris olanlara Allahü Tealâ beyan etmedi mi ki "biz dilemiş olsak evvel geçenleri ve o beldenin sahiplerini muâhaze ettiğimiz gibi günahları sebebiyle onları dahî muâhaze eder ve intikaamımızı alırız ve onların kalplerini kapatırız ki, kendilerine gelen âyât-ı beyyinâtı işitmezler. Şu halde onlar evvel geçenlerden niçin ibret almazlar, vukuat insanlar için ibret değil midir? Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile âyet-i celile; ehl-i Mekke'yi ve etrafını tehdid etmiştir. Fakat lâfzın umumu itibarıyla cemi'-i nâsı tehdid olmasında dahi bir mâni' yoktur. Vacip Tealâ bir kavmin yerine gelen diğer kavmin ibret al-madıkiarmı beyanla tevbih ettikten sonra yukarıdan beri zikro-lunanları icmalen beyanla Resulullah'ı tesliye etmek üzere buyuruyor. Çünkü; irtikâb ettikleri küfrü terke-demediler. Vacip Tealâ bir kavmin yerine gelen diğer kavmin ibret al-madıkiarmı beyanla tevbih ettikten sonra yukarıdan beri zikro-lunanları icmalen beyanla Resulullah'ı tesliye etmek üzere buyuruyor. Çünkü; irtikâb ettikleri küfrü terke-demediler. Vacip Tealâ bir kavmin yerine gelen diğer kavmin ibret al-madıkiarmı beyanla tevbih ettikten sonra yukarıdan beri zikro-lunanları icmalen beyanla Resulullah'ı tesliye etmek üzere buyuruyor. Çünkü; irtikâb ettikleri küfrü terke-demediler.

A'raf 7:101

Yani; işte şu beyan olunan karyelerin haberlerini ümmetine ibret olmak üzere yâ Ekrem-er Rusül! Biz Azîmüşşan Kur'an'da senin üzerine inzalle haber verdik ve beyan ettik. Zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki, ümem-i sâlifenin resulleri onlara mucizelerle ve dâvalarını ispat için beyyinelerle geldiler. Onlar resuller gelmezden evvel tekzipleri sebebiple asla iman eder olmadılar, belki resuller gelmezden evvel bulundukları hal-i küfür üzere devam ve ısrar ettiler ve rusül-ü kiramdan gelen ahkâmı asla kabul etmediler ve rusül-ü kiramın davetinden ve nesâyihinden müteessir olmadılar. Ümem-i maziye kâfirlerinin kalpleri üzerine Al-lahü Tealâ mühür tab'ettiği gibi cümle kâfirlerin kalpleri üzerine mühür vaz'eder. Çünkü; bilcümle kâfirler iradelerini imana sar-fetmeyip ma'siyete devam ettikçe kalpleri Öyle bir hâle gelir ki, keenne mühürlüdür. Binaenaleyh; mühürlü olan bir kese içine hariçten birşey girmediği gibi onların kalplerine de iman girmez» demektir. Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyette mezkûr olan kura ile murad; Nuh, Hûd, Salih, Şuayb ve Lût (A.S.) vn karyeleridir. Onların cümlesine resulleri geldiler ve en-vâ'-ı mucizeler izhar ettiler, fakat ümmetleri kabul etmediklerinden helak olduklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurdu. Tekzipleri sebebiyle iman etmediklerinden helak olduklarını beyanla resulünü ve müminleri tesliye ve kâfirleri tehdid etmiştir. Vacip Tealâ enbiya-yı sabıkanın bazısının haberlerini ve o haberlerin ibret-i müessire olacaklarını beyan edip enbiyadan bazılarının hallerini beyan etmediğine işaret için ba'za delâlet eden lâfzı varid olmuştur Vacip Tealâ ümem-i sâlifenin resulleri mucizelerle gelip iman etmediklerinin sebebini bundan evvel tekzib etmeleri olduğunu beyan buyurmuştur. Bundan evvel tekzib leriyle murad; yevm-i misakta Hz. Âdem'in zahrında huruç edip ile hitab olunduklarında kâfirler lisanlarıyla Allah'ın rububiyetini ikrar etmişlerse de kalplerinde tekzibi saklamışlardı. İşte bu âyetteki tekzib le murad; o vakitteki tekzipleri olduğu (İbn-i Ab-bas) Hazretlerinden mervidir. Yahut Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran mu'cizâtı görmezden evvel tekzipleri sebebiyle gördükten sonra dahi iman etmediler demektir. Yahut kâfirler Öldükten sonra ihya olunsalar Ölmezden evvel tekzipleri sebebiyle iman etmezler demektir. Yahut resul gelmezden evvel küfrüzere musir olup tekzipleri sebebiyle resulleri geldikten sonra iman etmediler demektir. Zira; Allahü Tealâ onların iradelerini küfre sarfettikleri için kalplerini kapadı. Ümem-i sâlife kâfirlerinin kalplerini mühürlediği gibi bilumum kâfirlerin kalplerini Allahü Tealâ mühürlediğini bu âyetle beyan buyurmuştur. Allahü Tealâ kalplerini kapatınca «Onlara vaaz u nasihat ve âyât-ı terğib ve terhib cümlesi te'sir etmez. Binaenaleyh; küfrüzere bakî kalırlar ve iman etmezler» demektir.

A'raf 7:102

Vacip Tealâ ümem-i sâlifenin iman etmediklerini beyan ettiği gibi iman etmediklerinin sebebi; ahde vefa etmediklerinden neş'et ettiğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor Yani; ümem-i sâlifenin ahlâk-ı zemime ve evsaf-ı habiseleri; ahidlerini nakzetmektir. Zira; zahr-ı Adem'den ihraç ettiğimizde onlarla beynimizde vâki olan ahidde ekserisini vefa eder bulmadık ve ekserisini ahdini nakzedici, tââtımızdan çıkmış fâsıklar bulduğumuz muhakkaktır. Çünkü onlar o ahd ü misak zamanı ikrar ettiler, badehu dünyaya huruç edince ikrarlarına muhalefetle taa-tımızdan çıktılar. Binaenaleyh; insanların ekserisi nakz-ı ahid sebebiyle küfürle meşguldürler.

A'raf 7:103

Vacip Tealâ enbiyayı sabıkadan bazılarını zikrettiği gibi Hz. Mûsâ'nm Fir'avn'la vâki olan mübâhasâtını ve davetini ve Fir'-avn'm Lufrünü ve akıbet helakini dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Mûsâ (A.S.) m mucizesi çok olduğuna ve her nebi için davasını tasdike mucize lâzım bulunduğuna bu âyet delâlet eder. Hz. Musa'nın mucizesinin evveli asadır. Asâ ile Fir'avn'ın kapısını döğünce Fir'avn'ın derhal başının saçı ve sakalı beyazlanıp kara boyayla boyadığı ve ilk önce kara boyayla saç ve sakal boyayan Fir'avn olup binaenaleyh; sakalı siyahla boyamak Fir'avn'ın bid'atı olduğu (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir. Asanın geceyle çıra gibi ziya verdiği, - taşa vurunca su çıktığı, yere vurunca nebatat bittiği, hırsızdan ve uğursuzdan ve yırtıcı hayvanattan Mûsâ (A.S.) ı muhafaza ettiği ve icabında ip gibi uzayıp kuyudan su çektiği ve Kur'an'da ve bilhassa (Sure-i Tâhâ)'da sarahaten beyan olunanlar gibi birçok hünerleri olduğu mervidir. Ayâta zulüm; iman etmemektir. Çünkü zulüm; birşeyi mevzi-i lâyıkında isti'mâl etmemek olduğundan lâyık olan; âyetlere iman etmek iken iman etmemek zulümdür. Kaazî, Feth-ül Beyan ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Amâ-lika kavminden sonra Mısır'a melik olanların lakabı Fir'avn'dır. Acem meliklerinin lakabı Kisrâ, Rum meliklerinin lakabı Kayser ve Habeş meliklerinin lakabı Necâşî olduğu gibi Mısır'a melik olanların lakabı da Fir'avn'dır. Şu halde Fir'avn lâfzı; lakab ve unvandır, alem-i şahsî değildir. Mûsâ (A.S.) in ba's olunduğu zaman Mısır'da hükümet eden Firavn'ın ismi (Meneftah) dır.

A'raf 7:104

Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) m Fir'avn'a resul gönderildiğini beyandan sonra Mûsâ (A.S.) in Fir'avn'ı din-i hakka davetinin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Hz. Mûsâ «Ey Fir'avn; Ben Rabb-il Âlemin tarafından resulüm. Bana lâyık olan; Allahü Tealâ üzerine hak söylemektir. Zira; beni resul göndermese ben resulüm diyemem. Ben size rab-binizden dâvamı tasdik eder mucizeyle geldim. Binaenaleyh; Beni İsrail'i benimle beraber memleketlerine gönder» dedi. Mûsâ (A.S.) in şu daveti üzerine Fir'avn «Ya Mûsâ! Eğer âyetle geldin doğru söyleyenlerdensen getir âyetini görelimi' demekle mukaa-bele etti. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Mûsâ (A.S.) Fir'avn'la iptida görüştüğünde âlemlerin Rabbisi tarafından resul olduğunu beyanla kelâmının isğaa ve istimâ' olunmaya lâyık olduğunu iş'âr ve âlemlerin halikı ve mürebbisi bir ilâh ve ma'budun bilhak olup Fir'avn'm iman etmesi lâzım olduğunu beyan etmiştir. Mûsâ (A.S.) risaletini tebliğ ve taraf-ı ilâhiyeden geldiğini beyandan sonra resul olan zata lâyık olan herşeyde doğru söylemek olup Vacip Tealâ hakkında dahi lâyık olan şeyi söylemek vacip olduğunu beyan buyurmuştur. Şu iki dâvadan resul üzerine vacip olan; Allah'ın muttasıf olduğu sıfatı beyan etmek olup lâyık olmayan şeyi isnad etmek caiz olmadığı bedîhî olduğundan bu cihetin delilinden sarfınazar ederek risalet dâvasını ispat lâzım olduğu cihetle risalet dâvasını ispata mübaşeret buyurdu ve dâvasını tasdik ve te'yid edecek delil ve mucizeyle geldiğini ve arzu ederlerse beyyineyle dâvasını ispata hazır olduğunu iş'âr etmiştir. Taraf-ı ilâhiden resul olup resule lâyık olan ise Allahü Tealâ'-nın zatında ve sıfatında, hak olan itikaadı beyan etmek olduğunu ve risaletini ispata mucizesi bulunduğunu beyandan sonra risalet üzere terettüb eden ahkâmı beyana şürû' ederek Beni İsrail'e müsaade etmesi Fir'avn'm üzerine vacip olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; Fahr-i Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Yusuf (A.S.) m vefatından sonra Mısır Hükümeti Beni İsrail'i rık ve abid olarak isti'mâl ve kerpiç kesmek, toprak çekmek, taş yontmak ve ebniye yapmak gibi ağır işlerde istihdamla hürriyetlerini selbetmiş ve vatan-ı aslîleri olan Arz-ı Mukaddes'e gitmek istedikleri zaman müsaade etmeyerek kemâl-i sefaletle Mısır'da karar ettirmiştir. Binaenaleyh; Mûsâ (A.S.) âlemlerin bir rabbisi olduğunu beyanla tevhidin lüzumunu ve kendisinin taraf-ı ilâhiden resul olduğu cihetle sözünü dinlemek vacip olduğunu beyandan sonra, ref'i vacip olan zulmü izâleye sa'yetti. Çünkü mefâsidi defetmek; menâfii celbetmekten evlâdır. Zira; itikaad-i hakkı beyandan sonra menfaat olan ibadâtla emretmekten ziyade mazarrat veren muharremâtı defe sa'yetmek evlâ olduğu cihetle Mûsâ . (A.S.) diğer tekâlifi beyandan evvel zulmü izaleye atf-ı nazar buyurmuş ve akıbet Beni İsrail'i Fir'avn'm esaretinden tahlis etmiştir.

A'raf 7:105

Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) m Fir'avn'a resul gönderildiğini beyandan sonra Mûsâ (A.S.) in Fir'avn'ı din-i hakka davetinin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Hz. Mûsâ «Ey Fir'avn; Ben Rabb-il Âlemin tarafından resulüm. Bana lâyık olan; Allahü Tealâ üzerine hak söylemektir. Zira; beni resul göndermese ben resulüm diyemem. Ben size rab-binizden dâvamı tasdik eder mucizeyle geldim. Binaenaleyh; Beni İsrail'i benimle beraber memleketlerine gönder» dedi. Mûsâ (A.S.) in şu daveti üzerine Fir'avn «Ya Mûsâ! Eğer âyetle geldin doğru söyleyenlerdensen getir âyetini görelimi' demekle mukaa-bele etti. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Mûsâ (A.S.) Fir'avn'la iptida görüştüğünde âlemlerin Rabbisi tarafından resul olduğunu beyanla kelâmının isğaa ve istimâ' olunmaya lâyık olduğunu iş'âr ve âlemlerin halikı ve mürebbisi bir ilâh ve ma'budun bilhak olup Fir'avn'm iman etmesi lâzım olduğunu beyan etmiştir. Mûsâ (A.S.) risaletini tebliğ ve taraf-ı ilâhiyeden geldiğini beyandan sonra resul olan zata lâyık olan herşeyde doğru söylemek olup Vacip Tealâ hakkında dahi lâyık olan şeyi söylemek vacip olduğunu beyan buyurmuştur. Şu iki dâvadan resul üzerine vacip olan; Allah'ın muttasıf olduğu sıfatı beyan etmek olup lâyık olmayan şeyi isnad etmek caiz olmadığı bedîhî olduğundan bu cihetin delilinden sarfınazar ederek risalet dâvasını ispat lâzım olduğu cihetle risalet dâvasını ispata mübaşeret buyurdu ve dâvasını tasdik ve te'yid edecek delil ve mucizeyle geldiğini ve arzu ederlerse beyyineyle dâvasını ispata hazır olduğunu iş'âr etmiştir. Taraf-ı ilâhiden resul olup resule lâyık olan ise Allahü Tealâ'-nın zatında ve sıfatında, hak olan itikaadı beyan etmek olduğunu ve risaletini ispata mucizesi bulunduğunu beyandan sonra risalet üzere terettüb eden ahkâmı beyana şürû' ederek Beni İsrail'e müsaade etmesi Fir'avn'm üzerine vacip olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; Fahr-i Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Yusuf (A.S.) m vefatından sonra Mısır Hükümeti Beni İsrail'i rık ve abid olarak isti'mâl ve kerpiç kesmek, toprak çekmek, taş yontmak ve ebniye yapmak gibi ağır işlerde istihdamla hürriyetlerini selbetmiş ve vatan-ı aslîleri olan Arz-ı Mukaddes'e gitmek istedikleri zaman müsaade etmeyerek kemâl-i sefaletle Mısır'da karar ettirmiştir. Binaenaleyh; Mûsâ (A.S.) âlemlerin bir rabbisi olduğunu beyanla tevhidin lüzumunu ve kendisinin taraf-ı ilâhiden resul olduğu cihetle sözünü dinlemek vacip olduğunu beyandan sonra, ref'i vacip olan zulmü izâleye sa'yetti. Çünkü mefâsidi defetmek; menâfii celbetmekten evlâdır. Zira; itikaad-i hakkı beyandan sonra menfaat olan ibadâtla emretmekten ziyade mazarrat veren muharremâtı defe sa'yetmek evlâ olduğu cihetle Mûsâ . (A.S.) diğer tekâlifi beyandan evvel zulmü izaleye atf-ı nazar buyurmuş ve akıbet Beni İsrail'i Fir'avn'm esaretinden tahlis etmiştir.

A'raf 7:106

Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) m Fir'avn'a resul gönderildiğini beyandan sonra Mûsâ (A.S.) in Fir'avn'ı din-i hakka davetinin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Hz. Mûsâ «Ey Fir'avn; Ben Rabb-il Âlemin tarafından resulüm. Bana lâyık olan; Allahü Tealâ üzerine hak söylemektir. Zira; beni resul göndermese ben resulüm diyemem. Ben size rab-binizden dâvamı tasdik eder mucizeyle geldim. Binaenaleyh; Beni İsrail'i benimle beraber memleketlerine gönder» dedi. Mûsâ (A.S.) in şu daveti üzerine Fir'avn «Ya Mûsâ! Eğer âyetle geldin doğru söyleyenlerdensen getir âyetini görelimi' demekle mukaa-bele etti. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Mûsâ (A.S.) Fir'avn'la iptida görüştüğünde âlemlerin Rabbisi tarafından resul olduğunu beyanla kelâmının isğaa ve istimâ' olunmaya lâyık olduğunu iş'âr ve âlemlerin halikı ve mürebbisi bir ilâh ve ma'budun bilhak olup Fir'avn'm iman etmesi lâzım olduğunu beyan etmiştir. Mûsâ (A.S.) risaletini tebliğ ve taraf-ı ilâhiyeden geldiğini beyandan sonra resul olan zata lâyık olan herşeyde doğru söylemek olup Vacip Tealâ hakkında dahi lâyık olan şeyi söylemek vacip olduğunu beyan buyurmuştur. Şu iki dâvadan resul üzerine vacip olan; Allah'ın muttasıf olduğu sıfatı beyan etmek olup lâyık olmayan şeyi isnad etmek caiz olmadığı bedîhî olduğundan bu cihetin delilinden sarfınazar ederek risalet dâvasını ispat lâzım olduğu cihetle risalet dâvasını ispata mübaşeret buyurdu ve dâvasını tasdik ve te'yid edecek delil ve mucizeyle geldiğini ve arzu ederlerse beyyineyle dâvasını ispata hazır olduğunu iş'âr etmiştir. Taraf-ı ilâhiden resul olup resule lâyık olan ise Allahü Tealâ'-nın zatında ve sıfatında, hak olan itikaadı beyan etmek olduğunu ve risaletini ispata mucizesi bulunduğunu beyandan sonra risalet üzere terettüb eden ahkâmı beyana şürû' ederek Beni İsrail'e müsaade etmesi Fir'avn'm üzerine vacip olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; Fahr-i Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Yusuf (A.S.) m vefatından sonra Mısır Hükümeti Beni İsrail'i rık ve abid olarak isti'mâl ve kerpiç kesmek, toprak çekmek, taş yontmak ve ebniye yapmak gibi ağır işlerde istihdamla hürriyetlerini selbetmiş ve vatan-ı aslîleri olan Arz-ı Mukaddes'e gitmek istedikleri zaman müsaade etmeyerek kemâl-i sefaletle Mısır'da karar ettirmiştir. Binaenaleyh; Mûsâ (A.S.) âlemlerin bir rabbisi olduğunu beyanla tevhidin lüzumunu ve kendisinin taraf-ı ilâhiden resul olduğu cihetle sözünü dinlemek vacip olduğunu beyandan sonra, ref'i vacip olan zulmü izâleye sa'yetti. Çünkü mefâsidi defetmek; menâfii celbetmekten evlâdır. Zira; itikaad-i hakkı beyandan sonra menfaat olan ibadâtla emretmekten ziyade mazarrat veren muharremâtı defe sa'yetmek evlâ olduğu cihetle Mûsâ . (A.S.) diğer tekâlifi beyandan evvel zulmü izaleye atf-ı nazar buyurmuş ve akıbet Beni İsrail'i Fir'avn'm esaretinden tahlis etmiştir.

A'raf 7:107

Vacip Tealâ Fir'avn'm mucize taleb etmesi üzerine Mûsâ (A.S.) in mucizesini izhar ve dâvasını ispat ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Fir'avn'ın mucize taleb etmesi üzerine İ4ham-ı ilâhi ve feyz-i sübhâni ile Mûsâ (A.S.) mucizesini izharla davasını ispat maksadına binaen elinde bulunan asasını Fir'avn'ın ve cemaatının huzurlarına koydu ve derhal görüldü ki, asâ-yı Mûsâ bir büyük yılandır ve yılan olduğu herkesçe zahir oldu ve hiçbir kimsenin şüphesi kalmadı. Ve elini cebinden çıkardı, derhal görüldü ki, eli beyazdır. Eline bakanlar ve görenler gaayet parlayıcı görürler. Hatta güneşe galebe edecek bir raddede gözleri kamaştırır halde zuhur etti. Şu mucîzâtı görünce Fir'avn'ın kavminden eşraf olanlar avam tabakasına hitaben «Mûsâ (A.S..) sihir ilminde mahir bir sâhirdir. İlm-i sihirde nihayete vardığından gayrıları âciz kılmak suretiyle risalet dâvasında bulunuyor. Sizi Arz-ı Mısır'dan çıkarmak ister. Bunun hakkında ne dersiniz, emriniz nedir? Bunun önünü almak çaresini düşünmek erkân-ı hükümete lâzım geldi» diyerek Fir'avn ve vükelâsı birbirine danışmak suretiyle müşavereye mübaşeret ettiler. Asanın yılan olması; saharenin tezviratla mucize beynini temyiz ve tefrik eder bir halde yılan olduğunda şüphe olmayıp zahir olduğundan ve Mûsâ (A.S') in dâvasında sıdkını ispat ve izhar ettiğinden sûbân ; mübin ile tavsif olunmuştur. Kaazî, Hâzin, Feth-ül Beyan ve Nimetullah Efendi'nin beyanlarına nazaran Mûsâ (A.S.) asayı yere koyunca cüssesi gaayet büyük, yürüyüşü gaayet süratli, kıllı, ağzını açmış hulâsa cesim ve mahâbet-i azimle bir yılan zuhur edince Fir'avn korkusundan ne yapacağını şaşırarak Mûsâ (A.S.) a yalvarmaya başlar. Bunun üzerine Mûsâ (A.S.) asayı eline alır, asa eski haline avdet eder. Sûbân ; cüssesi gaayet büyük olan yılandır. Cânn ; gaayet hareketli ve küçük olan yılandır. Asâ-yı Musa'nın bazı âyette sûbân ve bazı âyette cânn olduğu beyan olunuyor. Cüsse-sinin cesametine nazaran sûbân ve yürüyüşünün hareketli olduğuna nazaran cânn denildiğinden âyetler beyninde münâfât yoktur. Yahut Bazı kere cânn denilen küçük yılan suretinde ve bazı kere de sûbân çlenilen büyük yılan suretinde zuhur ettiğinden âyetler beyninde tenakuz yoktur. Zira; sûbân olduğu zaman başka ve cânn olduğu zaman yine başkadır. Binaenaleyh; bazı âyette asaya sûbân ve bazı âyette cânn denmiştir ki, her iki suret dahi vâkidir. Tabiiyyûn «Âdetin tahavvülâtı ezhânı teşviş edeceğinden derhal asâmn yılana inkılâbı ve elinin âdetinden çıkarak beyaz olması ve sair harikuladeler gibi tahavvülât caiz olamaz» diyorlarsa da bu söze onları sevk eden; müessir-i hakîkî olan Fâil-i Muhtar'ı inkâr etmeleridir. Çünkü; Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Fâil'i Muhtar'm vücudunu itikaad eden,kimse derhal asayı yılana kalp ve taştan su halk ve kameri şakketmek Fâil-i Muhtar'ın kudret ve ihtiyarına nispetle gaayet kolay bir şey olduğunu bilir ve derhal teslim eder ki, hakikat da budur. Mûsâ (A,S.) m zamanında sihir meşhur olduğundan mucizesini Fir'avn ve cemaatı derhal sihre. hamlettiler. «Bu iyi bilici bir sâhirdir. Sizi memleketinizden çıkarmak ister. Bunun hakkında ne gibi tedbir etmek lâzımdır?» diyen evvelâ Fir'avn'dır. Buna nazaran muhatap; vükelâsı ye havass-ı bendegânıdır. Vüzera ve vükelâsı Fir'avn'ın kelâmını avam-ı nâsa tebliğ ettiler. Buna nazaran muhatap; avam-ı nâstır. İşte şu esasa binaen Vacip Tealâ bazı âyette'bu kelâmı Fir'avn'dan ve bazı âyette cemaatından hikâye buyurmuştur.

A'raf 7:108

Vacip Tealâ Fir'avn'm mucize taleb etmesi üzerine Mûsâ (A.S.) in mucizesini izhar ve dâvasını ispat ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Fir'avn'ın mucize taleb etmesi üzerine İ4ham-ı ilâhi ve feyz-i sübhâni ile Mûsâ (A.S.) mucizesini izharla davasını ispat maksadına binaen elinde bulunan asasını Fir'avn'ın ve cemaatının huzurlarına koydu ve derhal görüldü ki, asâ-yı Mûsâ bir büyük yılandır ve yılan olduğu herkesçe zahir oldu ve hiçbir kimsenin şüphesi kalmadı. Ve elini cebinden çıkardı, derhal görüldü ki, eli beyazdır. Eline bakanlar ve görenler gaayet parlayıcı görürler. Hatta güneşe galebe edecek bir raddede gözleri kamaştırır halde zuhur etti. Şu mucîzâtı görünce Fir'avn'ın kavminden eşraf olanlar avam tabakasına hitaben «Mûsâ (A.S..) sihir ilminde mahir bir sâhirdir. İlm-i sihirde nihayete vardığından gayrıları âciz kılmak suretiyle risalet dâvasında bulunuyor. Sizi Arz-ı Mısır'dan çıkarmak ister. Bunun hakkında ne dersiniz, emriniz nedir? Bunun önünü almak çaresini düşünmek erkân-ı hükümete lâzım geldi» diyerek Fir'avn ve vükelâsı birbirine danışmak suretiyle müşavereye mübaşeret ettiler. Asanın yılan olması; saharenin tezviratla mucize beynini temyiz ve tefrik eder bir halde yılan olduğunda şüphe olmayıp zahir olduğundan ve Mûsâ (A.S') in dâvasında sıdkını ispat ve izhar ettiğinden sûbân ; mübin ile tavsif olunmuştur. Kaazî, Hâzin, Feth-ül Beyan ve Nimetullah Efendi'nin beyanlarına nazaran Mûsâ (A.S.) asayı yere koyunca cüssesi gaayet büyük, yürüyüşü gaayet süratli, kıllı, ağzını açmış hulâsa cesim ve mahâbet-i azimle bir yılan zuhur edince Fir'avn korkusundan ne yapacağını şaşırarak Mûsâ (A.S.) a yalvarmaya başlar. Bunun üzerine Mûsâ (A.S.) asayı eline alır, asa eski haline avdet eder. Sûbân ; cüssesi gaayet büyük olan yılandır. Cânn ; gaayet hareketli ve küçük olan yılandır. Asâ-yı Musa'nın bazı âyette sûbân ve bazı âyette cânn olduğu beyan olunuyor. Cüsse-sinin cesametine nazaran sûbân ve yürüyüşünün hareketli olduğuna nazaran cânn denildiğinden âyetler beyninde münâfât yoktur. Yahut Bazı kere cânn denilen küçük yılan suretinde ve bazı kere de sûbân çlenilen büyük yılan suretinde zuhur ettiğinden âyetler beyninde tenakuz yoktur. Zira; sûbân olduğu zaman başka ve cânn olduğu zaman yine başkadır. Binaenaleyh; bazı âyette asaya sûbân ve bazı âyette cânn denmiştir ki, her iki suret dahi vâkidir. Tabiiyyûn «Âdetin tahavvülâtı ezhânı teşviş edeceğinden derhal asâmn yılana inkılâbı ve elinin âdetinden çıkarak beyaz olması ve sair harikuladeler gibi tahavvülât caiz olamaz» diyorlarsa da bu söze onları sevk eden; müessir-i hakîkî olan Fâil-i Muhtar'ı inkâr etmeleridir. Çünkü; Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Fâil'i Muhtar'm vücudunu itikaad eden,kimse derhal asayı yılana kalp ve taştan su halk ve kameri şakketmek Fâil-i Muhtar'ın kudret ve ihtiyarına nispetle gaayet kolay bir şey olduğunu bilir ve derhal teslim eder ki, hakikat da budur. Mûsâ (A,S.) m zamanında sihir meşhur olduğundan mucizesini Fir'avn ve cemaatı derhal sihre. hamlettiler. «Bu iyi bilici bir sâhirdir. Sizi memleketinizden çıkarmak ister. Bunun hakkında ne gibi tedbir etmek lâzımdır?» diyen evvelâ Fir'avn'dır. Buna nazaran muhatap; vükelâsı ye havass-ı bendegânıdır. Vüzera ve vükelâsı Fir'avn'ın kelâmını avam-ı nâsa tebliğ ettiler. Buna nazaran muhatap; avam-ı nâstır. İşte şu esasa binaen Vacip Tealâ bazı âyette'bu kelâmı Fir'avn'dan ve bazı âyette cemaatından hikâye buyurmuştur.

A'raf 7:109

Vacip Tealâ Fir'avn'm mucize taleb etmesi üzerine Mûsâ (A.S.) in mucizesini izhar ve dâvasını ispat ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Fir'avn'ın mucize taleb etmesi üzerine İ4ham-ı ilâhi ve feyz-i sübhâni ile Mûsâ (A.S.) mucizesini izharla davasını ispat maksadına binaen elinde bulunan asasını Fir'avn'ın ve cemaatının huzurlarına koydu ve derhal görüldü ki, asâ-yı Mûsâ bir büyük yılandır ve yılan olduğu herkesçe zahir oldu ve hiçbir kimsenin şüphesi kalmadı. Ve elini cebinden çıkardı, derhal görüldü ki, eli beyazdır. Eline bakanlar ve görenler gaayet parlayıcı görürler. Hatta güneşe galebe edecek bir raddede gözleri kamaştırır halde zuhur etti. Şu mucîzâtı görünce Fir'avn'ın kavminden eşraf olanlar avam tabakasına hitaben «Mûsâ (A.S..) sihir ilminde mahir bir sâhirdir. İlm-i sihirde nihayete vardığından gayrıları âciz kılmak suretiyle risalet dâvasında bulunuyor. Sizi Arz-ı Mısır'dan çıkarmak ister. Bunun hakkında ne dersiniz, emriniz nedir? Bunun önünü almak çaresini düşünmek erkân-ı hükümete lâzım geldi» diyerek Fir'avn ve vükelâsı birbirine danışmak suretiyle müşavereye mübaşeret ettiler. Asanın yılan olması; saharenin tezviratla mucize beynini temyiz ve tefrik eder bir halde yılan olduğunda şüphe olmayıp zahir olduğundan ve Mûsâ (A.S') in dâvasında sıdkını ispat ve izhar ettiğinden sûbân ; mübin ile tavsif olunmuştur. Kaazî, Hâzin, Feth-ül Beyan ve Nimetullah Efendi'nin beyanlarına nazaran Mûsâ (A.S.) asayı yere koyunca cüssesi gaayet büyük, yürüyüşü gaayet süratli, kıllı, ağzını açmış hulâsa cesim ve mahâbet-i azimle bir yılan zuhur edince Fir'avn korkusundan ne yapacağını şaşırarak Mûsâ (A.S.) a yalvarmaya başlar. Bunun üzerine Mûsâ (A.S.) asayı eline alır, asa eski haline avdet eder. Sûbân ; cüssesi gaayet büyük olan yılandır. Cânn ; gaayet hareketli ve küçük olan yılandır. Asâ-yı Musa'nın bazı âyette sûbân ve bazı âyette cânn olduğu beyan olunuyor. Cüsse-sinin cesametine nazaran sûbân ve yürüyüşünün hareketli olduğuna nazaran cânn denildiğinden âyetler beyninde münâfât yoktur. Yahut Bazı kere cânn denilen küçük yılan suretinde ve bazı kere de sûbân çlenilen büyük yılan suretinde zuhur ettiğinden âyetler beyninde tenakuz yoktur. Zira; sûbân olduğu zaman başka ve cânn olduğu zaman yine başkadır. Binaenaleyh; bazı âyette asaya sûbân ve bazı âyette cânn denmiştir ki, her iki suret dahi vâkidir. Tabiiyyûn «Âdetin tahavvülâtı ezhânı teşviş edeceğinden derhal asâmn yılana inkılâbı ve elinin âdetinden çıkarak beyaz olması ve sair harikuladeler gibi tahavvülât caiz olamaz» diyorlarsa da bu söze onları sevk eden; müessir-i hakîkî olan Fâil-i Muhtar'ı inkâr etmeleridir. Çünkü; Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Fâil'i Muhtar'm vücudunu itikaad eden,kimse derhal asayı yılana kalp ve taştan su halk ve kameri şakketmek Fâil-i Muhtar'ın kudret ve ihtiyarına nispetle gaayet kolay bir şey olduğunu bilir ve derhal teslim eder ki, hakikat da budur. Mûsâ (A,S.) m zamanında sihir meşhur olduğundan mucizesini Fir'avn ve cemaatı derhal sihre. hamlettiler. «Bu iyi bilici bir sâhirdir. Sizi memleketinizden çıkarmak ister. Bunun hakkında ne gibi tedbir etmek lâzımdır?» diyen evvelâ Fir'avn'dır. Buna nazaran muhatap; vükelâsı ye havass-ı bendegânıdır. Vüzera ve vükelâsı Fir'avn'ın kelâmını avam-ı nâsa tebliğ ettiler. Buna nazaran muhatap; avam-ı nâstır. İşte şu esasa binaen Vacip Tealâ bazı âyette'bu kelâmı Fir'avn'dan ve bazı âyette cemaatından hikâye buyurmuştur.

A'raf 7:110

Vacip Tealâ Fir'avn'm mucize taleb etmesi üzerine Mûsâ (A.S.) in mucizesini izhar ve dâvasını ispat ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Fir'avn'ın mucize taleb etmesi üzerine İ4ham-ı ilâhi ve feyz-i sübhâni ile Mûsâ (A.S.) mucizesini izharla davasını ispat maksadına binaen elinde bulunan asasını Fir'avn'ın ve cemaatının huzurlarına koydu ve derhal görüldü ki, asâ-yı Mûsâ bir büyük yılandır ve yılan olduğu herkesçe zahir oldu ve hiçbir kimsenin şüphesi kalmadı. Ve elini cebinden çıkardı, derhal görüldü ki, eli beyazdır. Eline bakanlar ve görenler gaayet parlayıcı görürler. Hatta güneşe galebe edecek bir raddede gözleri kamaştırır halde zuhur etti. Şu mucîzâtı görünce Fir'avn'ın kavminden eşraf olanlar avam tabakasına hitaben «Mûsâ (A.S..) sihir ilminde mahir bir sâhirdir. İlm-i sihirde nihayete vardığından gayrıları âciz kılmak suretiyle risalet dâvasında bulunuyor. Sizi Arz-ı Mısır'dan çıkarmak ister. Bunun hakkında ne dersiniz, emriniz nedir? Bunun önünü almak çaresini düşünmek erkân-ı hükümete lâzım geldi» diyerek Fir'avn ve vükelâsı birbirine danışmak suretiyle müşavereye mübaşeret ettiler. Asanın yılan olması; saharenin tezviratla mucize beynini temyiz ve tefrik eder bir halde yılan olduğunda şüphe olmayıp zahir olduğundan ve Mûsâ (A.S') in dâvasında sıdkını ispat ve izhar ettiğinden sûbân ; mübin ile tavsif olunmuştur. Kaazî, Hâzin, Feth-ül Beyan ve Nimetullah Efendi'nin beyanlarına nazaran Mûsâ (A.S.) asayı yere koyunca cüssesi gaayet büyük, yürüyüşü gaayet süratli, kıllı, ağzını açmış hulâsa cesim ve mahâbet-i azimle bir yılan zuhur edince Fir'avn korkusundan ne yapacağını şaşırarak Mûsâ (A.S.) a yalvarmaya başlar. Bunun üzerine Mûsâ (A.S.) asayı eline alır, asa eski haline avdet eder. Sûbân ; cüssesi gaayet büyük olan yılandır. Cânn ; gaayet hareketli ve küçük olan yılandır. Asâ-yı Musa'nın bazı âyette sûbân ve bazı âyette cânn olduğu beyan olunuyor. Cüsse-sinin cesametine nazaran sûbân ve yürüyüşünün hareketli olduğuna nazaran cânn denildiğinden âyetler beyninde münâfât yoktur. Yahut Bazı kere cânn denilen küçük yılan suretinde ve bazı kere de sûbân çlenilen büyük yılan suretinde zuhur ettiğinden âyetler beyninde tenakuz yoktur. Zira; sûbân olduğu zaman başka ve cânn olduğu zaman yine başkadır. Binaenaleyh; bazı âyette asaya sûbân ve bazı âyette cânn denmiştir ki, her iki suret dahi vâkidir. Tabiiyyûn «Âdetin tahavvülâtı ezhânı teşviş edeceğinden derhal asâmn yılana inkılâbı ve elinin âdetinden çıkarak beyaz olması ve sair harikuladeler gibi tahavvülât caiz olamaz» diyorlarsa da bu söze onları sevk eden; müessir-i hakîkî olan Fâil-i Muhtar'ı inkâr etmeleridir. Çünkü; Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Fâil'i Muhtar'm vücudunu itikaad eden,kimse derhal asayı yılana kalp ve taştan su halk ve kameri şakketmek Fâil-i Muhtar'ın kudret ve ihtiyarına nispetle gaayet kolay bir şey olduğunu bilir ve derhal teslim eder ki, hakikat da budur. Mûsâ (A,S.) m zamanında sihir meşhur olduğundan mucizesini Fir'avn ve cemaatı derhal sihre. hamlettiler. «Bu iyi bilici bir sâhirdir. Sizi memleketinizden çıkarmak ister. Bunun hakkında ne gibi tedbir etmek lâzımdır?» diyen evvelâ Fir'avn'dır. Buna nazaran muhatap; vükelâsı ye havass-ı bendegânıdır. Vüzera ve vükelâsı Fir'avn'ın kelâmını avam-ı nâsa tebliğ ettiler. Buna nazaran muhatap; avam-ı nâstır. İşte şu esasa binaen Vacip Tealâ bazı âyette'bu kelâmı Fir'avn'dan ve bazı âyette cemaatından hikâye buyurmuştur.

A'raf 7:111

Vacip Tealâ Fir'avn'la etbâ'mın Mûsâ (A.S.) in mucizesini görünce kendilerine bir ıztırab ve dehşet gelip bunun önünü almak için istişareye mübaşeretlerini beyandan sonra istişarelerinin neticesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Fir'avn'm vükelâsı teemmül ve tefekkür edip müşaverelerinin hulâsasını Fir'avn'a arzetmek tankıyla dediler ki, »Yâ Fir'avn! Musa'yı ve biraderi Hârûnu sen te'hir et, muarazanın zamanını tayin eyle, aceleten mukaateleye mübaşeret etme. Zira aceleten mukaateleye mübaşeret etmek; rububiyette aczini iş'âr ettiğinden nâsa karşı hakkında sû-u zan tevlid eder. Kasabalara memur-u mahsuslar gönder. İyi bilen sâhirleri alıp sana getirsinler.» Onların bu sözleri üzerine Fir'avn muvafakat ederek memâ-liki dahilinde, olan mahir ve hazık sâhirleri getirmek üzere adamlar gönderdi. Onlar memleketlerden sâhirleri aldılar, Mısır'a getirdiler ve sahare Fir'avn'm huzurunda cem'olunca galebe edeceklerine mağrur olarak Fir'avn'dan atiye ve ivaz istemeye cüret ettiler ve dediler ki, «Eğer biz gaalip olursak bizim için ücret var mıdır?» Fir'avn cevap olarak «Evet! Galebe ederseniz sizin için ücret vardır. Maahaza galebe ettiğiniz surette bana mukarrepler-den olup daima meclisimde bulunacak ve sohbetimle müşerref olacak ve umur-u memleket ve tedbir-i hükümette müsteşarım olacaksınız» demekle sâhirleri teşvik ve terğib etmiştir. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile bazıları lâfzına hapset manâsını vermişlerse de bu söz zayıftır. Zira; Fir'avn Mûsâ (A.S.) 1 hapse muktedir değildi. Çünkü; asadan gördüğü dehşet üzerine Fir'avn'ın her tarafını korku ihata etmişti. Binaenaleyh; «Emirlerini biraz te'hir et ki, muaraza ve mukaabele edecek sâhirler tedârik edelim» demektir. Mütekellimînin beyanları veçhile her nebinin mucizesi; zamanlarında meşhur ve ma'ruf olan şeyin cinsinden olmasına binaen o zamanda sihrin şöhretine ve sâhirin kesretine bu âyet delâlet eder. Sâhirlerin adedi hakkında yetmiş veyahut yedi bin veyahut on iki bin veya daha ziyade olması gibi ihtilâf varsa da âyette adede delâlet olmayıp ancak kesrete delâlet vardır. Zira her kasabaya adamlar göndermek; birçok sâhirlerin getirilmesine delâlet eder. Binaenaleyh; pek çok sâhirin içtimâ' ettiği muhakkaktır. Amma adedi kaça baliğ olduğuna dair sahih bir rivayet olmadığından aded hakkında kafi birşey söylenemez ve adede hüküm de taalluk etmez. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Fir'avn atiyeyi vereceğini fakat mücerret atiyeyle iktifa etmeyip atiyeyle beraber tazim de edeceğini vaad etmiştir. Çünkü atiye; tazimi müstelzim olmadığından atiyesinin tazimle beraber olacağını beyan etmiştir. Zira sâhirlerin mukarrep olacaklarını beyan etmek, tazım olunacaklarını tasrihtir.

A'raf 7:112

Vacip Tealâ Fir'avn'la etbâ'mın Mûsâ (A.S.) in mucizesini görünce kendilerine bir ıztırab ve dehşet gelip bunun önünü almak için istişareye mübaşeretlerini beyandan sonra istişarelerinin neticesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Fir'avn'm vükelâsı teemmül ve tefekkür edip müşaverelerinin hulâsasını Fir'avn'a arzetmek tankıyla dediler ki, »Yâ Fir'avn! Musa'yı ve biraderi Hârûnu sen te'hir et, muarazanın zamanını tayin eyle, aceleten mukaateleye mübaşeret etme. Zira aceleten mukaateleye mübaşeret etmek; rububiyette aczini iş'âr ettiğinden nâsa karşı hakkında sû-u zan tevlid eder. Kasabalara memur-u mahsuslar gönder. İyi bilen sâhirleri alıp sana getirsinler.» Onların bu sözleri üzerine Fir'avn muvafakat ederek memâ-liki dahilinde, olan mahir ve hazık sâhirleri getirmek üzere adamlar gönderdi. Onlar memleketlerden sâhirleri aldılar, Mısır'a getirdiler ve sahare Fir'avn'm huzurunda cem'olunca galebe edeceklerine mağrur olarak Fir'avn'dan atiye ve ivaz istemeye cüret ettiler ve dediler ki, «Eğer biz gaalip olursak bizim için ücret var mıdır?» Fir'avn cevap olarak «Evet! Galebe ederseniz sizin için ücret vardır. Maahaza galebe ettiğiniz surette bana mukarrepler-den olup daima meclisimde bulunacak ve sohbetimle müşerref olacak ve umur-u memleket ve tedbir-i hükümette müsteşarım olacaksınız» demekle sâhirleri teşvik ve terğib etmiştir. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile bazıları lâfzına hapset manâsını vermişlerse de bu söz zayıftır. Zira; Fir'avn Mûsâ (A.S.) 1 hapse muktedir değildi. Çünkü; asadan gördüğü dehşet üzerine Fir'avn'ın her tarafını korku ihata etmişti. Binaenaleyh; «Emirlerini biraz te'hir et ki, muaraza ve mukaabele edecek sâhirler tedârik edelim» demektir. Mütekellimînin beyanları veçhile her nebinin mucizesi; zamanlarında meşhur ve ma'ruf olan şeyin cinsinden olmasına binaen o zamanda sihrin şöhretine ve sâhirin kesretine bu âyet delâlet eder. Sâhirlerin adedi hakkında yetmiş veyahut yedi bin veyahut on iki bin veya daha ziyade olması gibi ihtilâf varsa da âyette adede delâlet olmayıp ancak kesrete delâlet vardır. Zira her kasabaya adamlar göndermek; birçok sâhirlerin getirilmesine delâlet eder. Binaenaleyh; pek çok sâhirin içtimâ' ettiği muhakkaktır. Amma adedi kaça baliğ olduğuna dair sahih bir rivayet olmadığından aded hakkında kafi birşey söylenemez ve adede hüküm de taalluk etmez. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Fir'avn atiyeyi vereceğini fakat mücerret atiyeyle iktifa etmeyip atiyeyle beraber tazim de edeceğini vaad etmiştir. Çünkü atiye; tazimi müstelzim olmadığından atiyesinin tazimle beraber olacağını beyan etmiştir. Zira sâhirlerin mukarrep olacaklarını beyan etmek, tazım olunacaklarını tasrihtir.

A'raf 7:113

Vacip Tealâ Fir'avn'la etbâ'mın Mûsâ (A.S.) in mucizesini görünce kendilerine bir ıztırab ve dehşet gelip bunun önünü almak için istişareye mübaşeretlerini beyandan sonra istişarelerinin neticesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Fir'avn'm vükelâsı teemmül ve tefekkür edip müşaverelerinin hulâsasını Fir'avn'a arzetmek tankıyla dediler ki, »Yâ Fir'avn! Musa'yı ve biraderi Hârûnu sen te'hir et, muarazanın zamanını tayin eyle, aceleten mukaateleye mübaşeret etme. Zira aceleten mukaateleye mübaşeret etmek; rububiyette aczini iş'âr ettiğinden nâsa karşı hakkında sû-u zan tevlid eder. Kasabalara memur-u mahsuslar gönder. İyi bilen sâhirleri alıp sana getirsinler.» Onların bu sözleri üzerine Fir'avn muvafakat ederek memâ-liki dahilinde, olan mahir ve hazık sâhirleri getirmek üzere adamlar gönderdi. Onlar memleketlerden sâhirleri aldılar, Mısır'a getirdiler ve sahare Fir'avn'm huzurunda cem'olunca galebe edeceklerine mağrur olarak Fir'avn'dan atiye ve ivaz istemeye cüret ettiler ve dediler ki, «Eğer biz gaalip olursak bizim için ücret var mıdır?» Fir'avn cevap olarak «Evet! Galebe ederseniz sizin için ücret vardır. Maahaza galebe ettiğiniz surette bana mukarrepler-den olup daima meclisimde bulunacak ve sohbetimle müşerref olacak ve umur-u memleket ve tedbir-i hükümette müsteşarım olacaksınız» demekle sâhirleri teşvik ve terğib etmiştir. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile bazıları lâfzına hapset manâsını vermişlerse de bu söz zayıftır. Zira; Fir'avn Mûsâ (A.S.) 1 hapse muktedir değildi. Çünkü; asadan gördüğü dehşet üzerine Fir'avn'ın her tarafını korku ihata etmişti. Binaenaleyh; «Emirlerini biraz te'hir et ki, muaraza ve mukaabele edecek sâhirler tedârik edelim» demektir. Mütekellimînin beyanları veçhile her nebinin mucizesi; zamanlarında meşhur ve ma'ruf olan şeyin cinsinden olmasına binaen o zamanda sihrin şöhretine ve sâhirin kesretine bu âyet delâlet eder. Sâhirlerin adedi hakkında yetmiş veyahut yedi bin veyahut on iki bin veya daha ziyade olması gibi ihtilâf varsa da âyette adede delâlet olmayıp ancak kesrete delâlet vardır. Zira her kasabaya adamlar göndermek; birçok sâhirlerin getirilmesine delâlet eder. Binaenaleyh; pek çok sâhirin içtimâ' ettiği muhakkaktır. Amma adedi kaça baliğ olduğuna dair sahih bir rivayet olmadığından aded hakkında kafi birşey söylenemez ve adede hüküm de taalluk etmez. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Fir'avn atiyeyi vereceğini fakat mücerret atiyeyle iktifa etmeyip atiyeyle beraber tazim de edeceğini vaad etmiştir. Çünkü atiye; tazimi müstelzim olmadığından atiyesinin tazimle beraber olacağını beyan etmiştir. Zira sâhirlerin mukarrep olacaklarını beyan etmek, tazım olunacaklarını tasrihtir.

A'raf 7:114

Vacip Tealâ Fir'avn'la etbâ'mın Mûsâ (A.S.) in mucizesini görünce kendilerine bir ıztırab ve dehşet gelip bunun önünü almak için istişareye mübaşeretlerini beyandan sonra istişarelerinin neticesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Fir'avn'm vükelâsı teemmül ve tefekkür edip müşaverelerinin hulâsasını Fir'avn'a arzetmek tankıyla dediler ki, »Yâ Fir'avn! Musa'yı ve biraderi Hârûnu sen te'hir et, muarazanın zamanını tayin eyle, aceleten mukaateleye mübaşeret etme. Zira aceleten mukaateleye mübaşeret etmek; rububiyette aczini iş'âr ettiğinden nâsa karşı hakkında sû-u zan tevlid eder. Kasabalara memur-u mahsuslar gönder. İyi bilen sâhirleri alıp sana getirsinler.» Onların bu sözleri üzerine Fir'avn muvafakat ederek memâ-liki dahilinde, olan mahir ve hazık sâhirleri getirmek üzere adamlar gönderdi. Onlar memleketlerden sâhirleri aldılar, Mısır'a getirdiler ve sahare Fir'avn'm huzurunda cem'olunca galebe edeceklerine mağrur olarak Fir'avn'dan atiye ve ivaz istemeye cüret ettiler ve dediler ki, «Eğer biz gaalip olursak bizim için ücret var mıdır?» Fir'avn cevap olarak «Evet! Galebe ederseniz sizin için ücret vardır. Maahaza galebe ettiğiniz surette bana mukarrepler-den olup daima meclisimde bulunacak ve sohbetimle müşerref olacak ve umur-u memleket ve tedbir-i hükümette müsteşarım olacaksınız» demekle sâhirleri teşvik ve terğib etmiştir. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile bazıları lâfzına hapset manâsını vermişlerse de bu söz zayıftır. Zira; Fir'avn Mûsâ (A.S.) 1 hapse muktedir değildi. Çünkü; asadan gördüğü dehşet üzerine Fir'avn'ın her tarafını korku ihata etmişti. Binaenaleyh; «Emirlerini biraz te'hir et ki, muaraza ve mukaabele edecek sâhirler tedârik edelim» demektir. Mütekellimînin beyanları veçhile her nebinin mucizesi; zamanlarında meşhur ve ma'ruf olan şeyin cinsinden olmasına binaen o zamanda sihrin şöhretine ve sâhirin kesretine bu âyet delâlet eder. Sâhirlerin adedi hakkında yetmiş veyahut yedi bin veyahut on iki bin veya daha ziyade olması gibi ihtilâf varsa da âyette adede delâlet olmayıp ancak kesrete delâlet vardır. Zira her kasabaya adamlar göndermek; birçok sâhirlerin getirilmesine delâlet eder. Binaenaleyh; pek çok sâhirin içtimâ' ettiği muhakkaktır. Amma adedi kaça baliğ olduğuna dair sahih bir rivayet olmadığından aded hakkında kafi birşey söylenemez ve adede hüküm de taalluk etmez. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Fir'avn atiyeyi vereceğini fakat mücerret atiyeyle iktifa etmeyip atiyeyle beraber tazim de edeceğini vaad etmiştir. Çünkü atiye; tazimi müstelzim olmadığından atiyesinin tazimle beraber olacağını beyan etmiştir. Zira sâhirlerin mukarrep olacaklarını beyan etmek, tazım olunacaklarını tasrihtir.

A'raf 7:115

Vacip Tealâ saharenin Fir'avn'den vaad-i kavı aldıktan sonra ameliyatı icra edip hünerlerini meydana koyduklarını ve Mûsâ (A.S.) a tekliflerini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; kendilerinin kesretlerine ve Fir'avn'ın şevket ve kuvvetine istinad ederek Mûsâ (A.S.) ı zu'm-u bâtıllarınca hiçe sayıyorlar ve nasıl olsa galebeyi kendilerine mal ediyorlardı. Binaenaleyh; «Nasıl olsa mağlupsun, istediğin gibi yap» demeleri üzerine Mûsâ (A.S.) emr-I ilâhiyle … Çünkü; sahare, fenn-i sihirde mahirlerdi. O zamanda sihrin nihayet mertebesini icra ettiler. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran sâhirler ellerindeki ipleri ve asaları yere atınca bulundukları sahrâ-yı vâsi' yılanlarla dolduğu ve bazısı bazısının üzerine bindiği ve birbirine sarılarak envai türlü hareket eder bir halde görüldüğü cihetle halk bundan korktular. Bunların iplerinin ve asalarının harekesinin sebebi; iplerini ve asalarım zeybakla cilaladıktan güneşi görünce herbiri cıva sebebiyle hareket etmişler ve nâsın gözlerine yılan gibi görünmüşlerdir. Sâhirler nâsın gözünde olan idrakin sıhhatim tağyir ettiler. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile mucizeyle sihir beyninde fark vardır. Sihir; idraki tağyir etmek ve telbisâtla nâsın gözünde hayâlât göstermektir. Mucize; Allahü Tealâ'-nın birşeyin hakikatim ahar hakikata tebdil etmesidir. Asâ-yı Mû-sâ'yı yılana tebdil ettiği gibi. Zira; asâ-yı Mûsâ icabında hakîkî bir yılan olur, maksad hâsıl olduktan sonra halet-i asliyesine avdet ederdi. Mûsâ (A.S.) «Sihirlerini izharla iptal etmelerini» emretmiştir, yoksa emri, hakîkî sihirle emir değildir. Çünkü; Fahr-i Râzi'-nin beyanı veçhile Mûsâ (A.S.) in onların sihirlerini iptal etmesi onların sihirlerini meydana koymasıyla olacağından iptalin mukaddimesini emretmiştir. . Sâhirler sihirlerini ortaya koyunca dellâllar «Eyyühennâs! Hazer edin» diyerek nida ile nâsı korkutmak ve ortalığa bir endişe vermek istediklerini beyan için Vacip Tealâ buyurmuştur. Yani «Sâhirler nâsı korkutmak istediler» demektir.

A'raf 7:116

Vacip Tealâ sâhirlerin sihirlerini izhar ettikten sonra Mûsâ (A.S.) m mucizesini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Râzi, Hâzin ve Kaazi'nin beyanları veçhile Mûsâ (A.S.) asayı yere vaz' edince derhal büyük bir ejderha olur ve sâhirlerin sihirlerini hep yutar, nâsa hücum eder. Ahali birbirine karışır, izdihamdan birçok kimseler ayak altında kalır ve ölürler. Fir'avn Mûsâ (A.S.) a yalvarır ve iman edeceğini vaad eder. Mûsâ (A.S.) asayı eline alınca aşâ eski haline avdet eder. Görürler ki, o kadar ipleri ve ağaç parçalarını yuttuğu halde asanın eski cüs-sesine asla halel gelmemiş, sâhirler bunun taraf-ı ilâhiden olup kudret-i beşerin haricinde olduğunu ilimleri sayesinde hileliler. Çünkü; sâhirlerin yere koydukları iplerini ve asalarını Allahü Tealâ yok edip ortadan kaldırdığı halde asâ-yı Mûsâ eski halinde duruyordu.

A'raf 7:117

Vacip Tealâ sâhirlerin sihirlerini izhar ettikten sonra Mûsâ (A.S.) m mucizesini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Râzi, Hâzin ve Kaazi'nin beyanları veçhile Mûsâ (A.S.) asayı yere vaz' edince derhal büyük bir ejderha olur ve sâhirlerin sihirlerini hep yutar, nâsa hücum eder. Ahali birbirine karışır, izdihamdan birçok kimseler ayak altında kalır ve ölürler. Fir'avn Mûsâ (A.S.) a yalvarır ve iman edeceğini vaad eder. Mûsâ (A.S.) asayı eline alınca aşâ eski haline avdet eder. Görürler ki, o kadar ipleri ve ağaç parçalarını yuttuğu halde asanın eski cüs-sesine asla halel gelmemiş, sâhirler bunun taraf-ı ilâhiden olup kudret-i beşerin haricinde olduğunu ilimleri sayesinde hileliler. Çünkü; sâhirlerin yere koydukları iplerini ve asalarını Allahü Tealâ yok edip ortadan kaldırdığı halde asâ-yı Mûsâ eski halinde duruyordu.

A'raf 7:118

Vacip Tealâ sâhirlerin sihirlerini izhar ettikten sonra Mûsâ (A.S.) m mucizesini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Râzi, Hâzin ve Kaazi'nin beyanları veçhile Mûsâ (A.S.) asayı yere vaz' edince derhal büyük bir ejderha olur ve sâhirlerin sihirlerini hep yutar, nâsa hücum eder. Ahali birbirine karışır, izdihamdan birçok kimseler ayak altında kalır ve ölürler. Fir'avn Mûsâ (A.S.) a yalvarır ve iman edeceğini vaad eder. Mûsâ (A.S.) asayı eline alınca aşâ eski haline avdet eder. Görürler ki, o kadar ipleri ve ağaç parçalarını yuttuğu halde asanın eski cüs-sesine asla halel gelmemiş, sâhirler bunun taraf-ı ilâhiden olup kudret-i beşerin haricinde olduğunu ilimleri sayesinde hileliler. Çünkü; sâhirlerin yere koydukları iplerini ve asalarını Allahü Tealâ yok edip ortadan kaldırdığı halde asâ-yı Mûsâ eski halinde duruyordu.

A'raf 7:119

Vacip Tealâ sâhirlerin sihirlerini izhar ettikten sonra Mûsâ (A.S.) m mucizesini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Râzi, Hâzin ve Kaazi'nin beyanları veçhile Mûsâ (A.S.) asayı yere vaz' edince derhal büyük bir ejderha olur ve sâhirlerin sihirlerini hep yutar, nâsa hücum eder. Ahali birbirine karışır, izdihamdan birçok kimseler ayak altında kalır ve ölürler. Fir'avn Mûsâ (A.S.) a yalvarır ve iman edeceğini vaad eder. Mûsâ (A.S.) asayı eline alınca aşâ eski haline avdet eder. Görürler ki, o kadar ipleri ve ağaç parçalarını yuttuğu halde asanın eski cüs-sesine asla halel gelmemiş, sâhirler bunun taraf-ı ilâhiden olup kudret-i beşerin haricinde olduğunu ilimleri sayesinde hileliler. Çünkü; sâhirlerin yere koydukları iplerini ve asalarını Allahü Tealâ yok edip ortadan kaldırdığı halde asâ-yı Mûsâ eski halinde duruyordu.

A'raf 7:120

Vacip Tealâ bu halin kudret-i ilâhiyesi semeresi olup başka şeyle olmayacağını sâhirler bilip derhâl iman ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; bazı rivayete nazaran sâhirlerin ipleri ve asaları üç yüz deve yükü olup asâ-yı Mûsâ onları yuttuğu halde cismine hiçbir cesamet arız olmayıp evvelki hâl üzere bulunduğundan sâhirler birbirlerine derhal istişare ve istidlal ettiler ki, Hz. Mûsâ nebidir ve sâdıktır. Hemen kendilerini imandan geri alamadan mecmû'u birden secdeye kapandılar. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ hakkın zuhurunu ve erbab-ı ilmin kemâlini izhar ve- din-i" Musa'nın kendi tarafından gönderilmiş bir din olduğunu ve Mûsâ (A.S.) m davasında sadık bulunduğunu nâsa ilân için sâhirlere secdeyi ilham etmiştir ki, Hz. Musa'nın nüfuzunu kesriçin Fir'avn'ın getirdiği kimselerle kendi nüfuzu kesrolunsun ve menfaat için serdettiği delâil aleyhine ve kendi mazarratına zuhur etmekle halk Fir'avn'ın sahteliğini bilsinler. Âlemin Rabbisiyle sâhirlerin muradı; Fir'avn zannolunma-mak için âlemlerin Rabbisi Hârûn ve Mûsâ (A.S.) in Rabbisi olduğunu tasrih etmişlerdir. Gerçi imanı izharı evvel getirmek ve herşey üzerine takdim etmek lazımsa da Cenab-ı Hak imanı ilham ve tevfik edince şük-renlillâh secdeye kapandılar. Şu halde secdeleri bu vesileyle hidayetlerine secde-i şükür olduğu gibi fiilen imanlarını da izhardır. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile ilmin faziletine mütekellimîn bu âyetle istidlal ettiler^ Zira; sâhirler sabah vakti kâfir olarak meydan-ı muârazaya çıktılar. Öğle vakti cümlesi marifet-i ilâhi-yeye nail ve mümin oldular. Eğer ilm-i sihirde maharetleri olmasa tarîk-ı hakka ihtida edemezler ve «Biz sihir biliriz amma Mûsâ (A.S.) bizden daha iyi bilir» diyerek şek içinde kalırlardı. Lâkin fenn-i sihirde kemâl-i maharetleri olup onun fevkinde sihir olmayacağını bildikleri için derhal Mûsâ (A.S.) in mucizesinin kudret-i beşerle olamayacağını ve taraf-ı ilâhiden olduğunu bildiler ve ilimlerinin hüsnü semeresini iktitaf ettiler.

A'raf 7:121

Vacip Tealâ bu halin kudret-i ilâhiyesi semeresi olup başka şeyle olmayacağını sâhirler bilip derhâl iman ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; bazı rivayete nazaran sâhirlerin ipleri ve asaları üç yüz deve yükü olup asâ-yı Mûsâ onları yuttuğu halde cismine hiçbir cesamet arız olmayıp evvelki hâl üzere bulunduğundan sâhirler birbirlerine derhal istişare ve istidlal ettiler ki, Hz. Mûsâ nebidir ve sâdıktır. Hemen kendilerini imandan geri alamadan mecmû'u birden secdeye kapandılar. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ hakkın zuhurunu ve erbab-ı ilmin kemâlini izhar ve- din-i" Musa'nın kendi tarafından gönderilmiş bir din olduğunu ve Mûsâ (A.S.) m davasında sadık bulunduğunu nâsa ilân için sâhirlere secdeyi ilham etmiştir ki, Hz. Musa'nın nüfuzunu kesriçin Fir'avn'ın getirdiği kimselerle kendi nüfuzu kesrolunsun ve menfaat için serdettiği delâil aleyhine ve kendi mazarratına zuhur etmekle halk Fir'avn'ın sahteliğini bilsinler. Âlemin Rabbisiyle sâhirlerin muradı; Fir'avn zannolunma-mak için âlemlerin Rabbisi Hârûn ve Mûsâ (A.S.) in Rabbisi olduğunu tasrih etmişlerdir. Gerçi imanı izharı evvel getirmek ve herşey üzerine takdim etmek lazımsa da Cenab-ı Hak imanı ilham ve tevfik edince şük-renlillâh secdeye kapandılar. Şu halde secdeleri bu vesileyle hidayetlerine secde-i şükür olduğu gibi fiilen imanlarını da izhardır. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile ilmin faziletine mütekellimîn bu âyetle istidlal ettiler^ Zira; sâhirler sabah vakti kâfir olarak meydan-ı muârazaya çıktılar. Öğle vakti cümlesi marifet-i ilâhi-yeye nail ve mümin oldular. Eğer ilm-i sihirde maharetleri olmasa tarîk-ı hakka ihtida edemezler ve «Biz sihir biliriz amma Mûsâ (A.S.) bizden daha iyi bilir» diyerek şek içinde kalırlardı. Lâkin fenn-i sihirde kemâl-i maharetleri olup onun fevkinde sihir olmayacağını bildikleri için derhal Mûsâ (A.S.) in mucizesinin kudret-i beşerle olamayacağını ve taraf-ı ilâhiden olduğunu bildiler ve ilimlerinin hüsnü semeresini iktitaf ettiler.

A'raf 7:122

Vacip Tealâ bu halin kudret-i ilâhiyesi semeresi olup başka şeyle olmayacağını sâhirler bilip derhâl iman ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; bazı rivayete nazaran sâhirlerin ipleri ve asaları üç yüz deve yükü olup asâ-yı Mûsâ onları yuttuğu halde cismine hiçbir cesamet arız olmayıp evvelki hâl üzere bulunduğundan sâhirler birbirlerine derhal istişare ve istidlal ettiler ki, Hz. Mûsâ nebidir ve sâdıktır. Hemen kendilerini imandan geri alamadan mecmû'u birden secdeye kapandılar. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ hakkın zuhurunu ve erbab-ı ilmin kemâlini izhar ve- din-i" Musa'nın kendi tarafından gönderilmiş bir din olduğunu ve Mûsâ (A.S.) m davasında sadık bulunduğunu nâsa ilân için sâhirlere secdeyi ilham etmiştir ki, Hz. Musa'nın nüfuzunu kesriçin Fir'avn'ın getirdiği kimselerle kendi nüfuzu kesrolunsun ve menfaat için serdettiği delâil aleyhine ve kendi mazarratına zuhur etmekle halk Fir'avn'ın sahteliğini bilsinler. Âlemin Rabbisiyle sâhirlerin muradı; Fir'avn zannolunma-mak için âlemlerin Rabbisi Hârûn ve Mûsâ (A.S.) in Rabbisi olduğunu tasrih etmişlerdir. Gerçi imanı izharı evvel getirmek ve herşey üzerine takdim etmek lazımsa da Cenab-ı Hak imanı ilham ve tevfik edince şük-renlillâh secdeye kapandılar. Şu halde secdeleri bu vesileyle hidayetlerine secde-i şükür olduğu gibi fiilen imanlarını da izhardır. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile ilmin faziletine mütekellimîn bu âyetle istidlal ettiler^ Zira; sâhirler sabah vakti kâfir olarak meydan-ı muârazaya çıktılar. Öğle vakti cümlesi marifet-i ilâhi-yeye nail ve mümin oldular. Eğer ilm-i sihirde maharetleri olmasa tarîk-ı hakka ihtida edemezler ve «Biz sihir biliriz amma Mûsâ (A.S.) bizden daha iyi bilir» diyerek şek içinde kalırlardı. Lâkin fenn-i sihirde kemâl-i maharetleri olup onun fevkinde sihir olmayacağını bildikleri için derhal Mûsâ (A.S.) in mucizesinin kudret-i beşerle olamayacağını ve taraf-ı ilâhiden olduğunu bildiler ve ilimlerinin hüsnü semeresini iktitaf ettiler.

A'raf 7:123

Vacip Tealâ sâhirlerin imanları üzerine Fir'avn'ın hiddetini ve tehdidini beyan etmek üzerebuyuruyor. Ve sözüne şunu da ilâve etti:

A'raf 7:124

Yani; Fir'avn memulunun hilafı saharanın secde ettiklerini görünce kemâl-i gazap ve şiddetle dedi ki «Ben size izin vermezden evvel siz Mûsâ ve Harun'un Rabbisine iman ettiniz. Benimle müşavere ve bihakkın size galebe ettiğini bana beyan etmeksizin imanınız hakkınızda büyük cinayettir. Zira; şu Musa'nın izhar ettiği hârika ve sizin derhâl secdeniz ve imanınız bir hile-i azîme-dir ki, o hile-i medîne yani Mısır ahalisini Mısır'dan çıkarmak için Mısır'da yaptınız ve Mûsâ ile ittifak ettiniz ki bu hileyle Mısır ahalisini Mısır'dan tardedip Mısır arazisine mâlik olmak ve hükümet etmek için tasnî' ettiğiniz bir desisedir. Bu hilenizin akıbetini yakında bilirsiniz» demekle iman eden sâhirleri tehdid etti, fakat tehdidi asla fayda etmedi. «Allahü Tealâ'ya yemin ederim ki, sizin ellerinizi ve ayaklarınızı hilafından keserim, sonra ceminizi elbette hurma dallarına asarım» dedi. «Hilafından keserim» demek; «Sağ elinizi ve sol ayağınızı veyahut sol elinizi ve sağ ayağınızı keserim» demektir. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Fir'avn, sahare âlimlerinin imanını ve Mûsâ (A.S.) in nübüvvetinin ikrarlarını görünce bilcümle nâsın iman etmelerinden havf ve endişe ederek derhâl nâ-sm zihnini iğfal etmek için şüphe ilkaa etmeye mübaşeret etti ve «Ey sâhirler! Sizin imanınız hakîkî bir iman değildir, belki beyninizde mukaavele üzere ittifakınız neticesi dessaslık üzere bir imandır. Binaenaleyh; imanınız sahtedir, itibar yoktur. Ve sizin imandan maksadınız Mısır ahalisini Mısır'dan çıkarmaktır» demekle halkın Mûsâ (A.S.) ve sâhirler üzerine hiddetlerini celp ve kanlarını tahrik etmek istedi. Çünkü; nâsın kalben nefret edecekleri sahtekârlık, dessaslık, zahiren hiddet edecekleri, vatanlarından uzak olmaları, mülklerinden çıkarılmaları ve me'lûf oldukları şeyden ayrılmaları olduğundan nâsa «Gözünüzü açın! Bunlar sizi memleketinizden tard etmek isterler» demekle nâsı Mûsâ (A.S.) ve sahareden tenfir ve kendi tarafına meylettirmek istedi. Fir'avn «Yakında bilirsiniz» diyerek tehdid-i icmâlîsini «Ellerini ve ayaklarını kesmek ve salb etmek» emr-i uzmâsıyla tafsil ve beyan etmiştir. Fir'avn şu tehdidini ilkaa edip etmediğine dair Kur'an'da bir sarahat olmadığından ulemâ ihtilâf etmiş, bazıları tehdidini ikaa ettiğini ve bazıları da ikaa edemediğini beyan eylemişlerdir. Fir'avn iman edenleri tehdidle sair iman etmeye meyli olanlara ibret göstermek ve bunlarla teb'asmın kâffesini tehdid etmek istemiştir. Esasen Mısır ahalisi Fir'avn'in şerrinden ve zulmünden havf ve endişe üzerine bulunduklarından bittabi Fir'avn'ın sözüne aldanarak imana meyletmemişlerdir.

A'raf 7:125

Vacip Tealâ Fir'avn'm bu tehdidine karşı iman eden sâhirle-rin vermiş oldukları cevabı beyan etmek üzere buyuruyor. demekle Fir'avn'ın tehdidatma karşı Rablerine sadakat ve imalılarında sebat ve dinlerinde metanet gösterdiler ve Fir'avn'a asla iltifat etmediler ve kemâl-i neşat ve inşirah üzere cevap verdiler. Zira; imanları metanet-i kalplerine sebep olmuştur. Çünkü kavı iman sahibi; zâlime karşı her zaman şeci' olur ve herşeyi Allah'tan bilen kimse elbette zâlimden perva etmez.

A'raf 7:126

Vacip Tealâ Fir'avn'm bu tehdidine karşı iman eden sâhirle-rin vermiş oldukları cevabı beyan etmek üzere buyuruyor. demekle Fir'avn'ın tehdidatma karşı Rablerine sadakat ve imalılarında sebat ve dinlerinde metanet gösterdiler ve Fir'avn'a asla iltifat etmediler ve kemâl-i neşat ve inşirah üzere cevap verdiler. Zira; imanları metanet-i kalplerine sebep olmuştur. Çünkü kavı iman sahibi; zâlime karşı her zaman şeci' olur ve herşeyi Allah'tan bilen kimse elbette zâlimden perva etmez.

A'raf 7:127

Vacip Tealâ şu vukuatın hitamında Fir'avn'ın Musa (A.S.) a suikasd edemediğinden dolayı vükelâsının ve a'yan-ı memleketin Fir'avn'ı tevbih ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Fakat bu siyasetler bâtıl üzere müesses olduğundan akıbet mahv ü mu^mahil oldu gitti. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Fir'avn Hz. Mûsâ hakkında hapis, darb ve katletmek gibi şeylere cür'et edemez ancak âciz olduğunu halktan saklamak ve nâsa kendini kuvvetli göstermek ve korktuğunu bildirmemek için kavmine şu minval üzere cevapta bulunmuştur. Yoksa Mûsâ (A.S.) in mucizesi Fir'avn'ın her türlü icrââtına mani oluyor ve elinden birşey de gelmiyordu. Avam-ı nâs bu hali idrak edemediklerinden Fir'avn'da eski kuvvet ve kudret var zannettikleri için Fir'avn'a «Niçin salıverdin Musa'yı?» diyorlardı. Fir'avn'in âliheleri yle murad; Fir'avn kendi^ suretinde putlar yaparak halkı onlara ibadete icbar ettiği gibi kendisi sığıra ibadet ettiği cihetle güzel sığırlara da ibadete nâsı mecbur ederdi. Sâmiri'riin dana suretiyle Beni İsrail'i iğfale çalıştığının sebebi de Mısır ahalisinin âdetlerini ihya etmek olduğu (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervi ise de esah olan Fir'avn Dehriye-dendi ve Sâni'in vücudunu münkir olduğundan herkesi kendine ve suretine ibadete davet ve icbar ederdi. Halkı ibadete sevketti-ği kendi suretindeki putlar; Fir'avn'm âlihelerinden ma'duddur. YaKut Fir'avn'ın itikaadı; âlem-i süflide müdebbir ve mutasarrıf yıldızlar olduğundan yıldızların suretlerini yaptırır, onlara kendi ibadet ettiği gibi nâsı da ibadete davet eder ve kendini yıldızların yeryüzünde halifesi addeylediğinden nâsa da «Ben sizin yeryüzünde Rabbinizim» derdi. Halk ise tav'an veya kerhen onun sözüne inanır ve kendine itaat eder ve bâtıl yola giderlerdi. Mûsâ (A.S.) dünyaya tulû'undan sonra Fir'avn Beni İsrail'in oğlanlarını katletmeyi terketmişti. Hz. Mûsâ risaletle zuhur edince kâinlerin haber verdikleri oğlanın Mûsâ (A.S.) olduğunu ve mülkü onunla zail olacağını bildi, fakat halka bildirmemek kas-dıyla eski âdetine avdet ederek Beni İsrail'in oğlanlarını tekrar katletmeye başladı, ve bir müddet daha devam etmişse de vakt-i merhunu geldi. Kendi ve askeri helak ve tac ü tahtı harab olup âleme ibret olmak üzere vukuatları Kur'an'da zikrolundu.

A'raf 7:128

Vacip Tealâ Fir'avn'm bu kelâmını Beni İsrail işitince Mûsâ (A.S.) a şikâyet etmeleri üzerine Mûsâ (A.S.) m Beni İsrail'e vâki olan nasihatini beyan etmek üzere buyuruyor. Demekle kavmini tesliye ve Fir'avn'ın helakine ve Beni İsrail'in Arz-ı Mısır'a mâlik, olacaklarına işaret etti. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Mûsâ (A.S.) kavmine iki şeyle emretti: Birincisi; Allah'tan istiâne, İkincisi; Belâyâyâ sabretmektir. Zira Allah'ın vücudunu itirafla muavenet talebinde bulunmak; ubudiyetin birinci vezâifinden olmak itibarıyla evvelâ Allah'tan istiânenin vücuduna ve saniyen Allah'tan gelen mesâibe sabır ve tahammülün lüzumuna işaret etti ki, sabır olmayınca selâmet bulunamayacağını kavmine tavsiye etmiştir. Mûsâ (A.S,) kavmini iki şeyle de tebşir etmiştir: Birincisi; Arz Allah'ındır, dilediği kulunu vâris kılar demekle Beni İsrail'in Fir'avn'ın helakinden sonra memâlikine vâris olacaklarını beyan buyurmasıdır. İkincisi; Âkıbet-i emir; müttekilere mahsus olmasını beyanla düşmanlarına zaferyâb olup akıbet man-sur olacaklarını beyan etmesidir. Fakat haram olan şeylerden it-tikaa etmek şarttır. Binaenaleyh; şu beyanda kavmini ittikaaya terğib ve ittikaa olmazsa akıbet hayra nail olamayacaklarını ve herhalde saâdet-i dünya ve saâdet-i âhiretin ittikaaya mevkuf olduğunu iş'âr buyurmuştur. Hulâsa; Allahü Tealâ'ya ittikaa edip Allah'tan korkanlara dünyada ve âhirette Allah'ın muavenet buyuracağı bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:129

Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) in nasihatini işittikten sonra Beni İsrail'e Fir'avn'dan kemâl-i havf ve telâşlarına binaen Mûsâ (A.S.) a şikâyette devam ederek irad ettikleri kelâmı beyan etmek üzere buyuruyor. Beyzâvî'nin beyanı veçhile evvelki âyette olan icmali Mûsâ (A.S.) bu âyette tasrih buyurmuştur. Çünkü; evvelce «Arz Al-lahmdır, kullarından dilediğini vâris kılar ve âkıbet-i hâl mütte-kilere mahsustur» demişse de Beni İsrail'in bununla müteselli olmadıklarını görünce sarahaten «Allahü Tealâ sizin düşmanlarınızı ihlâk ve sizi onlara halife kılar» buyurmakla tesliye ettiğini ve o devlete nail olunca amellerini ıslah lâzım olduğunu tavsiye buyurmuştur ki, nimet-i devlete şükretmek lâzım olduğunu ve o nimetin şükürle payidar olacağını beyan etmiş ve bizzat halef olacaklar bunlar mıdır, yoksa bunların evlâtları mıdır? Cezmi olmadığından ricaya delâlet eden kelimesini irad buyurmuştur. Bu âyette beyan olunan vaadin eseri; Dâvûd (A.S.) m zamanında zuhur ettiği mervidir. Zira Mısır; Beni İsrail eline Dâvûd (A.S.) zamanında geçmiş ve Fir'avn'm helaki ve Beni İsrail'in necatı Mûsâ (A.S.) in zamanında olmuştur ki, o zaman Beni İsrail henüz büyük bir hükümet ve devlete mâlik olamamışlardı. Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Beni İsrail'in bu kelâmdan maksatları; Müsâ (A.S.) m vaad ettiği nusretin alelacele olacağım zannedip halbuki nusretin zamanı uzadığından nusretin zamanını ve keyfiyetinin tahakkuku için tekrar müracaatla işin hakikatini anlamaktır. Çünkü; Mûsâ (A.S.) in bi'setinden sonra Beni İsrail'e Fir'avn'm zulmü tezâyüd etti ve tahammül olunmaz bir hale geldi. Binaenaleyh; tekrar müracaat edip isti-zah-ı keyfiyet etmek istemişlerdir, yoksa Mûsâ (A.S.) İn teşrifini kerih gördükleri için müracaat etmediler. Binaenaleyh; Beni İsrail'e bu sözlerinden küfür lâzım gelmez. Bu âyette nazarla murad; rü'yettir. Çünkü; «İlim ifade eder» yahut «Gözünün kapağını kaldırarak bakar»'yahut «İntizar eder» manâsına nazar; Allahü Tealâ hakkında muhal olduğundan bu makamda nazar; ru'yet manasınadır. Yani; «Düşmanınızı helak eder ve sizi yerine halife kılar ve amelinizin keyfiyetini görür» demekle kavmini hüsn-ü amele terğib etmiştir. Zira; amellerini; Allahü Tealâ'nın, göreceğini yakînen itikad eden bir kavim elbette amelini Allah'ın nazarına lâyık bir hâle ifrağ etmesine çalışır.

A'raf 7:130

Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) a Beni İsrail'e düşmanlarının helak olacaklarını beyan ettikten sonra Fir'avn'a nazil olan bazı mesâibi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Fir'avn ve cemaatı küfürde ısrar etmeleri sebebiyle helake müstehak oldular. Binaenaleyh; zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki, Biz Fir'avn'ı ve kavmini çok seneler kıtlık ve darlıkla muâhaze ve iptilâ ettik, tena'um ve telezzüz ettikleri nimetleri ve envâ'-ı fevâkihi âfetlerle itlaf ederek noksan verdik ki, müptelâ oldukları kantin sebebini düşünsünler ve musir oldukları küfür ve maâsîden dönsünler ve vüs'at zamanlarını hatıra getirsinler ve o zamanlarını iade için bize tazarru ve niyazda bulunsunlar. Beyzâvî'nin beyanı veçhile senenin kıtlık senelerde isti'mali gaaliptir. Zira; kıtlık senesi herkesin zihninde te'sir ettiğinden ve nâs beyninde zikri çok geçip tarih düşüldüğünden kıtlık senelerine sinin ıtlakı beynelarap meşhurdur. Binaenaleyh; Fir'avn üzerine vâki olan kıtlık senelere sininle tabir olunmuştur. Fir'avn'ın ve kavminin inkırazı; kaht u gala ve lezâiz için halk olunan meyvaların noksanıyla başladığına âyet delâlet eder ve ekseri milletlerin inkırazları bu minval üzere başladığı tarihin ispat ettiği vakaayidendir. Kıtlık sebebiyle kalpler incelip insafa bâdı olduğuna işaret için kıtlıkla muâhazeye müttaiz ve mütenas-sıh olmalarını illet olarak beyan etmiştir. Halbuki bilâkis bunların kalplerinin kasaveti ziyadelendi. Binaenaleyh; asla mütenebbih olmadılar ve belâya devam ettikçe temerrüdleri arttı, inatlarından asla dönmediler.

A'raf 7:131

Vacip Tealâ'nın Fir'avn'ı ve kavmini kaht u gala ile müptelâ kılmasından maksat; müptelâ oldukları mesâibin sebebini tezekkürle irtikâb ettikleri cinayet-i küfürden rücû' etmeleri olduğu halde bilâkis temerrüd ve inatlarının tezâyüd ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Beyzâvfnin beyanı veçhile bu âyet; Fir'avn ve kavminin ke-mal-i hamakatlarına delâlet eder. Zira; mihan ve şedâid, kalpleri inceltip mevâiz ve nesâyih te'sir edecek iken bilâkis bunlar birtakım âyetleri re'yelayn müşahede ettikleri halde müteessir olmak şöyle dursun belki bunların küfür ve tuğyana inhimakleri tezâyüd etmiştir. Hasenenin vukuu muhakkak ve kesir olduğuna' işaret için tahkîka delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Amma seyyienin vukuu nâdir ve nüzulü bil'esâle olmayıp bittebi' olduğuna işaret için edât-ı şek olan lafzıyla varid olmuştur.

A'raf 7:132

Vacip Tealâ kâfirlerin bazı havadisi mahlûkaata isnatla kemâl-i cehaletlerini izhar ettiklerini beyan ettiği gibi mucizeyle sihir beynini tefrik etmediklerini dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yâni; Fir'avn ve cemaatı Mûsâ (A.S.) m mucizelerini görünce istihza tankıyla Mûsâ (A.S.) a hitaben «Yâ Mûsâ! Her ne şeyi hangi zamanda Rabbin tarafından nübüvvetine alâmet ve dâvâ-yı nübüvvette şıdkma delâlet eder delil olarak bize o alâmetle sih-redip elimizde olan mallarımızı almak üzere getirirsen biz sana o âyetle iman edici ve mucizene mamalardan değiliz. Bizim için boşuna yorulur ve sa'y edersin. Zira; ne kadar çalışsan bizden sana iman eden yoktur» deyince Biz Azîmüşşan Musa'ya imdad etmek ve kâfirlerden intikaam almak üzere kâfirler üzerine tûfâm gönderdik. Mısır'ın her tarafını şu ihata etti. Hatta evlerinin her tarafına girdi. Bundan mütenebbih olup iman etmeyince onlar üzerine çekirge gönderdik. Ekinlerini, meyvalarını ve bütün hâsılatı yedikten sonra tayan ağaçlarını ve kapılarını bile yedi, ibret almadılar. Badehu çekirgeden daha küçük bit gönderdik ki, ufacık bir kurt çekirgenin giremediği menfezlere girdi ve çekirgenin bakiyelerini yediği gibi yemeklerinin ve elbiselerinin içlerine girdi, kanlarını emdi. Bununla dahi ibret almayınca biz onlar üzerine kurbağa gönderdik, hiçbir mekân hâli olmayarak her taraflarını ihata ettiği gibi söz söylerken ağızlarına dahî girer oldu. Bundan da ibret alıp. iman etmeyince biz onlara kan gönderdik ki, suların küllisi kiptiler hakkında kan oldu. Şu alâmâtın cümlesini kudretimize ve Mûsâ (A.S.) m nübüvvetine delâlet eder mufassal âyetler oldukları halde gönderdik. Bu âyetleri kabulden istikbar ve i'raz ettiler ve kendileri azaba müstehak bir kavm-i mücrim oldular. Fahr-i Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanları veçhile tûfân için tâûn veya çiçek illetidir diyenler varsa da esah olan tûfânla murad; sudur. Çünkü; Fir'avn ve kavmi Mûsâ (A.S.) m asasını, yed-i beyzâsmı ve kıtlık gibi mucizelerini gördükleri halde «Sen Rabbin tarafından âyet olduğunu iddia ettiğin şeyleri her ne zaman bize getirirsen sihretmek için getirirsin. Binaenaleyh; biz sana iman etmeyiz» deyince Mûsâ (A.S.) m duası üzerine Allahü Tealâ şiddetle yağmur inzal etti. Mısır arazisi deniz haline geldi. Kıptîle-rin hanelerine su hücum etti. Kiptiler ayakta kaldılar. Garibi şu-rasıdır ki, Beni İsrail'in haneleri kıptîlerle karışık olduğu halde Beni İsrail'in hanelerine bir katre su girmeyerek selâmet ve rahat üzere otururlardı. Bu hâl bir hafta kadar devam eder. Kıptîlerin tâkatları kesilince Fir'avn'ın ricası üzerine Mûsâ (A.S.) m duâ-sıyla Cenab-ı Hak tufanı izâle eder, fakat Fir'avn ve Kiptiler, yine iman etmezler. Cenab-ı Hak bu âyette beyan olunduğu veçhile alâmetleri birer birer gönderir. Cümlesi Kıptîlere zarar eder. Ancak İsrailîlere asla zararı olmaz. Hatta Nil'in suyu Kiptiler hakkında kan olur, Beni İsrail hakkında su olduğu halde kalır. Binaenaleyh; bir kâse suyu Kıptî eline alsa kan, İsrailli eline alsa su oîur. Bunların herbirinin zuhurunda Fir'avn ve kavmi Mûsâ (A.S.) a iltica ve azabın izâlesinde iman edeceklerini vaad ederler. Azap zail olunca ahidlerini nakızla vaadlerinden dönerler ve imandan istikbar ederler ve irtikâb ettikleri cürüm ve cinayetlerden vazgeçmezlerdi.

A'raf 7:133

Vacip Tealâ kâfirlerin bazı havadisi mahlûkaata isnatla kemâl-i cehaletlerini izhar ettiklerini beyan ettiği gibi mucizeyle sihir beynini tefrik etmediklerini dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yâni; Fir'avn ve cemaatı Mûsâ (A.S.) m mucizelerini görünce istihza tankıyla Mûsâ (A.S.) a hitaben «Yâ Mûsâ! Her ne şeyi hangi zamanda Rabbin tarafından nübüvvetine alâmet ve dâvâ-yı nübüvvette şıdkma delâlet eder delil olarak bize o alâmetle sih-redip elimizde olan mallarımızı almak üzere getirirsen biz sana o âyetle iman edici ve mucizene mamalardan değiliz. Bizim için boşuna yorulur ve sa'y edersin. Zira; ne kadar çalışsan bizden sana iman eden yoktur» deyince Biz Azîmüşşan Musa'ya imdad etmek ve kâfirlerden intikaam almak üzere kâfirler üzerine tûfâm gönderdik. Mısır'ın her tarafını şu ihata etti. Hatta evlerinin her tarafına girdi. Bundan mütenebbih olup iman etmeyince onlar üzerine çekirge gönderdik. Ekinlerini, meyvalarını ve bütün hâsılatı yedikten sonra tayan ağaçlarını ve kapılarını bile yedi, ibret almadılar. Badehu çekirgeden daha küçük bit gönderdik ki, ufacık bir kurt çekirgenin giremediği menfezlere girdi ve çekirgenin bakiyelerini yediği gibi yemeklerinin ve elbiselerinin içlerine girdi, kanlarını emdi. Bununla dahi ibret almayınca biz onlar üzerine kurbağa gönderdik, hiçbir mekân hâli olmayarak her taraflarını ihata ettiği gibi söz söylerken ağızlarına dahî girer oldu. Bundan da ibret alıp. iman etmeyince biz onlara kan gönderdik ki, suların küllisi kiptiler hakkında kan oldu. Şu alâmâtın cümlesini kudretimize ve Mûsâ (A.S.) m nübüvvetine delâlet eder mufassal âyetler oldukları halde gönderdik. Bu âyetleri kabulden istikbar ve i'raz ettiler ve kendileri azaba müstehak bir kavm-i mücrim oldular. Fahr-i Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanları veçhile tûfân için tâûn veya çiçek illetidir diyenler varsa da esah olan tûfânla murad; sudur. Çünkü; Fir'avn ve kavmi Mûsâ (A.S.) m asasını, yed-i beyzâsmı ve kıtlık gibi mucizelerini gördükleri halde «Sen Rabbin tarafından âyet olduğunu iddia ettiğin şeyleri her ne zaman bize getirirsen sihretmek için getirirsin. Binaenaleyh; biz sana iman etmeyiz» deyince Mûsâ (A.S.) m duası üzerine Allahü Tealâ şiddetle yağmur inzal etti. Mısır arazisi deniz haline geldi. Kıptîle-rin hanelerine su hücum etti. Kiptiler ayakta kaldılar. Garibi şu-rasıdır ki, Beni İsrail'in haneleri kıptîlerle karışık olduğu halde Beni İsrail'in hanelerine bir katre su girmeyerek selâmet ve rahat üzere otururlardı. Bu hâl bir hafta kadar devam eder. Kıptîlerin tâkatları kesilince Fir'avn'ın ricası üzerine Mûsâ (A.S.) m duâ-sıyla Cenab-ı Hak tufanı izâle eder, fakat Fir'avn ve Kiptiler, yine iman etmezler. Cenab-ı Hak bu âyette beyan olunduğu veçhile alâmetleri birer birer gönderir. Cümlesi Kıptîlere zarar eder. Ancak İsrailîlere asla zararı olmaz. Hatta Nil'in suyu Kiptiler hakkında kan olur, Beni İsrail hakkında su olduğu halde kalır. Binaenaleyh; bir kâse suyu Kıptî eline alsa kan, İsrailli eline alsa su oîur. Bunların herbirinin zuhurunda Fir'avn ve kavmi Mûsâ (A.S.) a iltica ve azabın izâlesinde iman edeceklerini vaad ederler. Azap zail olunca ahidlerini nakızla vaadlerinden dönerler ve imandan istikbar ederler ve irtikâb ettikleri cürüm ve cinayetlerden vazgeçmezlerdi.

A'raf 7:134

Vacip.Tealâ her zaman azap gelince Mûsâ (A.S.) a iltica ettiklerini ve sonra ahidlerînden rücû' ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Onlar üzerine azap ve belâ vâki olunca kemâl-i hüzn ü esef, tazarru ve niyazla dediler ki, «Ey halkı Hakka davet eden Mûsâ (A.S.)! Senin indinde ma'ruf ve ma'lûm olan ilimle Rab-, bine bizim için duâ et. Zira; duanın icabetini ve hacetin kabulünü dâva ediyordun. Allah'a yemin ederiz ki, eğer bizden azabı izâle eder ve mesâibi üzerimizden kaldırır ve bizi açığa ve selâmete çıkarırsan elbette biz sana iman eder ve Beni İsrail'i seninle beraber Arz-ı Mukaddes'e göndeririz.» İşte Fir'avn'ın kavmi böyle demekle iman edeceklerine ahd ü peyman ve ahidlerini yeminle-riyle te'kid ve takviye edince vakta ki, biz resulümüz Musa'nın duâsıyla onların matlupları veçhüzere azabı ve üzerlerine nazil olan belâyı izâle edip iman edecekleri ve Beni İsrail'i irsal etmek üzere ta'yin ettikleri vakt-ı muayyene kadar müsaade ettikse ansızın görülür ki onlar yeminlerinden dönerler. Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran ricizle mu-rad; beyan olunan mesâib olmak ihtimali kavî ise de tâûn olmak ihtimali de baîd değildir. Çünkü; şu tafsil olunan âyetlerden sonra Kıptîlere tâûn isabet ederek bir günde öğleden ikindiye kadar birçok kişilerin vefat ettiği ve defne muktedir olamadıkları mer-ı vidir. Riczin tâûn manâsına olduğuna Buhârî ve Müslim'in beyanlarıyla (Üsâme b. Zeyd) Hazretlerinden rivayet olunan bir ha-dis-i şerif dahi delâlet eder. Çünkü; (Üsâme) Hazretleri Resulul-lah'ın Tâûn bir ricizdir ki, Allahü Tealâ Beni İsrail'den bir taifeye veyahut Beni İsrail'den evvel bir taifeye gönderdi. Bir arzda tâûn olduğunu işittiğinizde o arz üzerine gelmeyin ve sizin bulunduğunuz arzda vâki olursa taundan firaren o arzdan çıkmayın", buyurduğunu rivayet etmiştir. Bu hadis-i nebevi riczin tâûn manâsına olduğunu te'yid etmektedir. Fakat riczin mutlaka azap manâsına olup tâûn ve cümle belâyâya şamil olması evlâdır. Zira; her cümlesi murad olunmakta bir mâni yoktur. Bundan evvelki âyette Fir'avn'ın kavmine isabet eden mesâib ta'dad olunup bu âyette her ne zaman onlar üzerine riciz vâki olursa Hz. Musa'dan duâ etmesini rica etmelerini beyan da riczin mutlaka mesâib olduğunu te'yid eder. Ahid le murad; Allah'ın Mûsâ (A.S:) a nübüvvet vasıtasıyla vermiş olduğu ilimdir. Buna nazaran manâ-yı nazım : … demektir. Yahut ahid le murad; Cenabı Hakkın Mûsâ (A.S.) a duasının kabulünü vaadetmesidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Yahut, de bulunan lâfzı kasemdir. «Allah'ın senin indinde olan ahdine yemin ederiz ki, eğer sen azabı izâle edersen elbette biz sana iman ederiz» demektir. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Kıptîlerin şu muamelelerinde hamakatlarının nihayetini gösterir ve akıjlara hayret verir tenakuzlar vardır. Zira; Hz. Mûsânm bir kere nübüvvetini inkâr ederler, sonra şedâidi görünce nübüvvetini ikrar ve itirafla iltica ve azapları zail olursa iman edeceklerine ahd ü peyman ederler. Halbuki azaptan halâs olunca zaman geçmeksizin derhal ahidlerini nakzederler ve bu hâl senelerce devam ettiği halde bir kere olsun mütenebbih olmadılar. Halbuki Mûsâ (A.S.) m zîr-i cenahına sığınanların bu âfetlerin cümlesinden selâmet üzere bulunduklarını her zaman görürlerdi. Onların baliğ olacakları ecelleri yle murad; imanları için tayin ettikleri vakt-ı muayyendir. Yahut helakleri için indal-lak tayin olunan zamandır:

A'raf 7:135

Vacip.Tealâ her zaman azap gelince Mûsâ (A.S.) a iltica ettiklerini ve sonra ahidlerînden rücû' ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Onlar üzerine azap ve belâ vâki olunca kemâl-i hüzn ü esef, tazarru ve niyazla dediler ki, «Ey halkı Hakka davet eden Mûsâ (A.S.)! Senin indinde ma'ruf ve ma'lûm olan ilimle Rab-, bine bizim için duâ et. Zira; duanın icabetini ve hacetin kabulünü dâva ediyordun. Allah'a yemin ederiz ki, eğer bizden azabı izâle eder ve mesâibi üzerimizden kaldırır ve bizi açığa ve selâmete çıkarırsan elbette biz sana iman eder ve Beni İsrail'i seninle beraber Arz-ı Mukaddes'e göndeririz.» İşte Fir'avn'ın kavmi böyle demekle iman edeceklerine ahd ü peyman ve ahidlerini yeminle-riyle te'kid ve takviye edince vakta ki, biz resulümüz Musa'nın duâsıyla onların matlupları veçhüzere azabı ve üzerlerine nazil olan belâyı izâle edip iman edecekleri ve Beni İsrail'i irsal etmek üzere ta'yin ettikleri vakt-ı muayyene kadar müsaade ettikse ansızın görülür ki onlar yeminlerinden dönerler. Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran ricizle mu-rad; beyan olunan mesâib olmak ihtimali kavî ise de tâûn olmak ihtimali de baîd değildir. Çünkü; şu tafsil olunan âyetlerden sonra Kıptîlere tâûn isabet ederek bir günde öğleden ikindiye kadar birçok kişilerin vefat ettiği ve defne muktedir olamadıkları mer-ı vidir. Riczin tâûn manâsına olduğuna Buhârî ve Müslim'in beyanlarıyla (Üsâme b. Zeyd) Hazretlerinden rivayet olunan bir ha-dis-i şerif dahi delâlet eder. Çünkü; (Üsâme) Hazretleri Resulul-lah'ın Tâûn bir ricizdir ki, Allahü Tealâ Beni İsrail'den bir taifeye veyahut Beni İsrail'den evvel bir taifeye gönderdi. Bir arzda tâûn olduğunu işittiğinizde o arz üzerine gelmeyin ve sizin bulunduğunuz arzda vâki olursa taundan firaren o arzdan çıkmayın", buyurduğunu rivayet etmiştir. Bu hadis-i nebevi riczin tâûn manâsına olduğunu te'yid etmektedir. Fakat riczin mutlaka azap manâsına olup tâûn ve cümle belâyâya şamil olması evlâdır. Zira; her cümlesi murad olunmakta bir mâni yoktur. Bundan evvelki âyette Fir'avn'ın kavmine isabet eden mesâib ta'dad olunup bu âyette her ne zaman onlar üzerine riciz vâki olursa Hz. Musa'dan duâ etmesini rica etmelerini beyan da riczin mutlaka mesâib olduğunu te'yid eder. Ahid le murad; Allah'ın Mûsâ (A.S:) a nübüvvet vasıtasıyla vermiş olduğu ilimdir. Buna nazaran manâ-yı nazım : … demektir. Yahut ahid le murad; Cenabı Hakkın Mûsâ (A.S.) a duasının kabulünü vaadetmesidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Yahut, de bulunan lâfzı kasemdir. «Allah'ın senin indinde olan ahdine yemin ederiz ki, eğer sen azabı izâle edersen elbette biz sana iman ederiz» demektir. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Kıptîlerin şu muamelelerinde hamakatlarının nihayetini gösterir ve akıjlara hayret verir tenakuzlar vardır. Zira; Hz. Mûsânm bir kere nübüvvetini inkâr ederler, sonra şedâidi görünce nübüvvetini ikrar ve itirafla iltica ve azapları zail olursa iman edeceklerine ahd ü peyman ederler. Halbuki azaptan halâs olunca zaman geçmeksizin derhal ahidlerini nakzederler ve bu hâl senelerce devam ettiği halde bir kere olsun mütenebbih olmadılar. Halbuki Mûsâ (A.S.) m zîr-i cenahına sığınanların bu âfetlerin cümlesinden selâmet üzere bulunduklarını her zaman görürlerdi. Onların baliğ olacakları ecelleri yle murad; imanları için tayin ettikleri vakt-ı muayyendir. Yahut helakleri için indal-lak tayin olunan zamandır:

A'raf 7:136

Vacip Tealâ Fir'avn ve kavminin âyetlerden mütenebbih olmayıp küfrüzere ısrar ettiklerini beyandan sonra ihlâk ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Fir'avn ve kavmine kiraren ve miraren âyetlerimizi gösterdik ve resulümüz vasıtasıyla imana davet ettik. İman etmeyince azaplarının hulul edeceği zaman geldi. Binaenaleyh; biz onlardan ahz-ı intikaam etmek üzere derin ve suyu çok deryada gark ettik. Zira; onlar bizim âyetlerimizden gaflet edici olmakla beraber tekzib ettiler. Âyetlerimizi tekziplerinden dolayı azab-ı elime müstehak olduklarından biz onları ukubetle helak ettik. Gafletleri yle murad; âyetlerden gaflet olmak ihtimali olduğu gibi ukubetin nüzulünden evvel ukubetten gafletleri murad olmak ihtimâli de vardır. Herhangi manâ murad olunursa olunsun âyet-i celilede gark olmalarına iki sebep beyan olunmuştur: Birincisi; âyetleri tekzip, ikincisi; âyetlerden veyahut ukubetten gaflettir. Şu halde gerek tekzip, gerek gaflet her ikisi de insanın helakine her zaman yegâne sebeptir. Bilâkis ayât-ı iiâhiyeyi tasdik ve rusül-ü kirama iman ve âkıbet-i umurdan basiret üzere olmak her zaman insanın saadetine sebep, refah ve rahatını dâîdir. Çünkü basiret; alelekser insanı hatadan muhafaza ettiği için saadete sebep olacağında şüphe yoktur. Vacip Tealâ lisan-ı Mûsâ üzere Beni İsrail'e düşmanlarını ih-lâk edeceğini ve arazilerine ve memleketlerine vâris olacaklarını vaad buyurmuştu. İki kısımdan ibaret olan vaadinin kısm-ı evveli Fir'an'ın ihlâki olup bundan evvelki âyetle işbu ihlâkini beyandan sonra Arz-ı Mısır'a Beni İsrail'i vâris kıldığını beyandan ibaret olan kısm-ı sâniyi izah etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Beni İsrail'e vaad ettiği nusret husul buldu, Fir'avn ve kavmi helak oldu ve Beni İsrail saha-i selâmete çıktı. Vacip Tealâ lisan-ı Mûsâ üzere Beni İsrail'e düşmanlarını ih-lâk edeceğini ve arazilerine ve memleketlerine vâris olacaklarını vaad buyurmuştu. İki kısımdan ibaret olan vaadinin kısm-ı evveli Fir'an'ın ihlâki olup bundan evvelki âyetle işbu ihlâkini beyandan sonra Arz-ı Mısır'a Beni İsrail'i vâris kıldığını beyandan ibaret olan kısm-ı sâniyi izah etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Beni İsrail'e vaad ettiği nusret husul buldu, Fir'avn ve kavmi helak oldu ve Beni İsrail saha-i selâmete çıktı.

A'raf 7:137

Yani; biz kendisinde hayr-ı kesir ve envâ'-ı nimeti çok halk ettiğimiz Arz-ı Mübarek'in meşrik ve mağrip cihetlerine şol kavmi vâris kıldık ki o kavim; Fir'avn ve cemaatı taraflarından zayıf addolunurlar ve taht-ı esarette kullanılırlardı. Hatta oğlanları katlo-lunur ve kızları ibkaa olunurdu. Yâ Mûsâ! Beni İsrail'in sabırları sebebiyle Rabbin Fir'avn'ı ihlâk ve Beni İsrail'e nusret ve arazi-yi Mısır'a mâlik kılmakla vaadini incaz buyurdu ve B,eni İsrail'e vaade müteallik olan kelime-i hüsnasi tamam oldu. Zira; Rabbinin vaadi düşmanlarını ihlâk etmek ve arazilerine onları vâris ve halife kılmaktı. Her iki cihetini ikmâl buyurdu ve Biz Azîmüşşan Fir'avn ve kavminin işledikleri amellerini ve yaptıkları ebniye-lerini ve vâki olan imaretlerini ve yüksek kaldırdıkları köşklerini, saraylarını, bağlarını ve bahçelerini ihlâk ettik. Cümlesi âleme ibret olsun için nıahv u münkariz oldu gitti. . Fir'avn tarafından zayıf addolunan kavim; Fahr-i Râii'nin beyanı veçhile Beni İsrail'dir. Zira; Fir'avn onları hizmât-ı şâk-kada ve süfliyede istihdam ettiği gibi oğlanlarını katil ve kızlarını ihya eder ve cizye alır ve Şam cihetlerine gitmelerine müsaade istedikleri zaman müsaade etmez, taht-ı esarette kahr u galebeyle hapsederdi. Fakat neticede Fir'avn, zulmünün cezasını gördü ve Beni İsrail de sabırlarının mükâfatını gördüler. Arzın meşârtkı; Şam cihetidir. Çünkü arazi-i Şam Mısır'ın şark cihetindedir. Mağariple murad; Mısır'ın Said cihetidir. Mübarek olan arazi yle murad; arazi-i Şam'dır. Çünkü; vüs'at-ı rızk ve gaayet bolluk ve ucuzluk arazi-i Şam'a münhasır gibidir. Garbın ve şarkın.cemi1 cihetleri itibarına binaen cemi' sıyğasıyla variddir. Hz. Dâvûd ve Süleyman (A.S.) zamanlarında Beni İsrail Mısır'a ve Şam'a ve daha sair bir çok memâlike varis olarak icra-yi hükümet ettiler. Binaenaleyh; Fir'avnların Amâlikalılarm memâlikini tamamen zaptetmişlerdi. O zamanda Beni İsrail hükümeti dünyanın en kuvvetli hükûmetlerindendi. Şu halde arz-ı Mısır'a vâris olanlar Hz. Mûsâ zamanında olan Beni İsrail'in evlâtlarıdır, kendileri değildir. Kelime-i hüsnâ ile murad; Vacip Tealâ'nın Beni İsrail'e düşmanlarını ihlâk ve bunları onların yerlerine halife ve vâris kılacağına dair sebkcden vaad-i ilâhiyidir. Kelimenin tamam olması yla murad; vaadin incaz olunmasıdır. Vaad-i incazın husulü; sabırları sebebiyle olduğunu Cenab-ı Hak tasrih buyurmuştur. Şu halde âyet-i celile, belâyâya sabırla mukaa-bele edenlere Allahü Tealâ'nın zafer vereceğini ve cez' u fezi'le nıukaabele edenlere belâyâyı müvekkel kılacağını müş'irdir. Binaenaleyh; insanın daima sabırla zaferyâb olmak cihetini iltizam etmesi emr-i ehemdir. Fir'avn'ın ve kavminin helâkleriyle beraber âsârı ve imârâtı ve kireçle yapılmış köşkleri, sarayları, bağları ve bahçeleri muz-mahil ve münkariz olduğuna bu âyet sarahatla delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak cümlesini tedmir ettiğini beyan buyurmuştur.

A'raf 7:138

Vacip Tealâ Beni İsrail'in düşmanlarını ihlâk ve onları düşmanlarının diyarlarına vâris kıldığını beyandan sonra Beni İsrail'e vermiş olduğu nimetleri ve o nimetlere karşı Beni İsrail'in nimeti nâşinaslığmı beyan etmek üzere buyuruyor. Ve sözüne şunu da ilâve etti :

A'raf 7:139

Yani; Biz Azîmüşşan Beni İsrail'i düşmanlarının helak olduğu denizi salim ve emvâl-i ganimete mâlîk oldukları halde geçirdik. Denizi arkalarında bırakınca onlar bir kavim üzerine geldiler ki, o kavim kendilerine mahsus olan putlar üzerine ibadet için ika-amet ve devam ederler. Beni İsrail onların putlara ibadet ettiklerini görünce dediler ki «Yâ Mûsâ! Bizim için bir ma'bud yap. On-larm müteaddid ma'budları olduğu gibi bizim de bir tane ma'bu-dumuz bulunsun.. Onlar ma'budlarına ibadet ettikleri gibi biz de ma'budumuza ibadet edelim. Zira; Allahü Tealâ'yı görmeyiz. Görmediğimiz ve müşahede etmediğimiz bir ma'buda nasıl ibadet edelim ve neden korkalım?» deyince Mûsâ (A.S.) onların hallerinden müşahede ettiği cehaletlerine binaen «Siz bir kavm-i cahilsiniz ve cehaletiniz üzere ısrar ediyorsunuz ki, cibilletinizdeki cehilde devam ettiğinizden âyât-ı kübrâ ve berâhin-i uzmâ size te'sir etmiyor. Binaenaleyh putlara ibadet edenlere gıpta ediyorsunuz. Halbuki onlarm halleri gıpi$ olunacak birşey değildir. Zira; şu sizin gördüğünüz kimselerin bulundukları din iptal olunmuş ve o dinle amel edenlerin amelleri zâyidir. Çünkü; Allah'ın gayrı birtakım mahlûkaata ibadet ettiklerinden dinleri bâtıl ve amelleri zâyidir" demekle sözlerini reddetti. Beni İsrail'in denizi geçmelerinin keyfiyeti başka âyetlerde beyan olunduğu için burada tecâvüzlerinin keyfiyetinden bahis yoktur. Puta ibadet eden kavimle murad; Bey-zâvî'nin beyanı veçhile' Amâlika'dan bakiye bir kavimdir. Onlar sığır suretinde putlara ibadet ederlerdi. Beni İsrail'in onların altın ve gümüşle müzeyyen putlara ibadetlerini görünce kemâl-i cehalet ve belâdetlerini izhar ederek Mûsâ (A.S.) a «Bize de raa'-bud yap» demeye cür'et ettiler. Halbuki Fir'avn'ın helakini ve denizden selâmetle geçtiklerini ve Mûsâ (A.S.) ıh mucizelerini re'yel'ayn müşahede ettikleri için böyle bir kelâmın suduru onlara lâyık olmadığı gibi kat'â hatıra bile gelmezdi. Fakat insanlar düşünmeksizin bir söz söyler ki, o söze divaneler de hayret eder. Fahr-i Râzi'nin fc>eyam veçhile Beni İsrail'in bu kelâmdan maksadları; Hz. Musa'nın kendi talepleri üzerine tayin edeceği puta ibadetle Allahü Tealâ'ya takarrub etmektir. ÎVTaahaza bu ke-lâmlanyla irtidad ettiler, kâfir oldular. Zira ibadet; ta'zîmin nihayetidir, Ta'zîmin ve ikram ü in'âmın nihayeti kendisinden sudur eden Zât-ı Eceli ü A'lâ'ya mahsustur. Onun gayrıya, nihâyet-i ta'zîmden ibaret olan ibadet; bilcümle enbiyanın ittifaklarıyla küfürdür. Şu suâl; Beni İsrail'in bazısından sudur edip cemiinden sudur etmemiştir. Binaenaleyh; putlara ibadet edenlerin dinlerinin müstehlek ve amellerinin bâtıl plduğunu beyan buyurmuştur. 'Bâtıl da ikidir: Birincisi; zatında yok olan şeydir. İkincisi; zatında mevcut ve lâkin menfaati olmayan şeydir. Putperestlerin ibadetleri; butlanın ikinci kısmındandır. Zira; nefsinde amelleri vardır, lâkin asla menfaati yoktur. Belki ayn-ı mazarrat olduğundan bâtıldır. Çünkü ibâdetten maksud; ibadet üzere devamla o ibadetin kalpte zikrullahın takarruruna sebep ve ruhun saadetine ve rızâ-yı ilahiye neyl-i vusule vesile olmaktır. Amma insan Allah'ın gayrıya ibadet ederse kalbi Allah'ın gayrıya merbut olmakla zikrullahtan i'raz ve saadetten mahrum olmasına sebep olduğundan Allah'ın gayrıya ibadet bâtıl ve zâyidir ki, asla menfaati olmadığı gibi ayn-ı mazarrattır. Tefsir-i Hâzin ve Kaazî'de beyan olunduğuna nazaran Mûsâ (A.S.) in denizi tecâvüzü ve Fir'avn'm helaki yevm-i Aşurâ'ya tesadüf etmiş ve o gün Mûsâ (A.S.) şükrenlillâh oruç tutmuştur. Kezâlik Nûh (A.S.) in tufandan halâs olup gemiden indiği gün de Muharrem'in onuna tesadüf etmiş, Nûh (A.S.) da şükrenlillâh oruç tutmuştur. Binaenaleyh; Muharrem'in onunda oruç tutan kimse Nuh ve Mûsâ (A.S.) in sünnetini ihya etmiş olur.

A'raf 7:140

Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) in kavmine cehaletle hitabını beyandan sonra tevbîh ve tekdir ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; düşmanınızı ihlâk etti ve sizi saha-i selâmete çıkardı. İçinizden nebi ba's etti. Şu halde' haya etmez misiniz ki, Allah'ın bu nimetlerine karşı Allah'ın gayrı ma'bud taleb edersiniz. Ma'bud elle yapılır birşey mi? Bir abd-i âcizin eliyle yapmış olduğu şey nasıl ma'bud ittihaz olunabilir?» demekle suâllerini red ve kendilerini tevbih etmiştir. Fahr-i Râzi'nin beyanına nazaran â I e m le murad; o zama-nxn âlemi üzerine tafdîl demektir. Veyahut Hz. Musa'ya verilen mu'cizât-ı bahire ve kaahireyle tafdildir. O zamanda ve ondan evvel dahi böyle mu'cizât-ı bahire kimseye ve hiçbir kavme verilmemiştir. Bu cihetten zamanlarının âlemi üzerine Beni İsrail mu-faddal kılınmıştır. Amma başka cihetten de başka bir kavim efdal olabilir. Meselâ bir kimse bir fenni bilir, diğer bir şahıs da başka bir fenni bilir, herkes bildiği fen cihetinden ahar üzerine efdaldir. Şu halde bir kimse min cihetin efdal ve min cihetin mefdui olabildiği gibi kezâlik bir kavim de' diğer kavimden min cihetin ef-dal ve min cihetin mefdul olabilir.

A'raf 7:141

Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) in kavminin Allah'tan başka bir ma'bud istediklerini ve Mûsâ (A.S.) in kavmini tekdir ve tevbih ettiğini ve Allah'ın onları âlemler üzerine tafdîl eylediğini beyandan sonra tafdîl olundukları nimetlerden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyetin tefsiri Sûre-i Bakara'da sebkat etti . Lâkin burada zikirden maksat "Bizim size bu kadar nimetimizle beraber Allah'ın gayrıya nasıl ibadet edersiniz ve şu nimetleri ne kadar az bir zamanda unuttunuz, Hz. Musa'ya bize ilâh yap demeniz lâyık mıdır?» demekten ibarettir.

A'raf 7:142

Vacip Tealâ Mûsâ (A.Ş.) m mikaatını beyan etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Râzi, Kaazî, Hâzin ve Medârik'in beyanlarına nazaran Vacip Tealâ Mısır'da Mûsâ (A.S.) a Fir'avn'ın helakinden sonra mülk ü milletin hüsn-ü temşiyetine kâfi ve umur-u dünya, umur-u din ve ahval-i nâsın ahkâmını cami bir kitap vereceğini vaad etmiş ve Mûsâ (A.S.) da kavmine vaad-i ilâhiyi beyan ve tebşir eylemişti. Fir'avn helak olup Beni İsrail'in zilleti izzete idbarı ikbale ve tedennisi terakkiye tahavvül edince Mûsâ (A.S.) in Cenab-ı Hak'tan vaadinin incazını talep ve istirham etmesi üzerine Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) in Zilka'da ayında otuz gün oruç tutmasını emir buyurdu. Mûsâ (A.S.) emr-i ilâhiye imtisâlen otuz gün oruca devam etti. Otuz günü ikmâl edince Mûsâ (A.S.) ağzının râyihasını,sevmediğinden harnup ağacından bir misvak ittihazıyla ağzını misvakla yıkaması üzerine vahy-i ilâhi geldi ve Cenab-ı Hak buyurdu ki «Yâ Mûsâ! Sen bilmedin mi? Oruç tutan kimsenin ağzının kokusu bana miskden daha güzeldir. Misvakla izâle ettiğin râyiha-i tayyibeyi telâfi ve tedârik etmek üzere on gün daha oruç tutman lâzımdır.» Bu âyette beyan olunduğu veçhile otuza on gün daha ilâve olundu. Mikat bu veçhile kırka baliğ olmuş ve Cenab-ı Hak kırk günü tamam olunca Tevrat-ı Şerifi inzal buyurmuştur. Yahut otuz gün oruç olup bakî kalan on günde; Tevrat nazil olmuş ve mükâleme vuku bulmuştur. Yoksa misvakla ifsad ettiğini ıslah için on gün ilâve olunmuş değildir. Mûsâ (A.S.) asıl olup Hârûn (A.S.) tâbi olduğu cihetle Mûsâ (A.S.) biraderini makamına halife tayin etmiş ve Beni İsrail'in umurundan ıslaha muhtaç olanları ve umur-u dünya ve umur-u âhireti tesviye ve ıslah etmesini tavsiye buyurmuştur. Hârûn (A.S.) nebi olduğu cihetle daima ıslah ve müfsidlerin tarikma te-baiyetten ihtiraz üzere bulunduğu halde ıslahla emir ve müfsidlerin tanklarına ittibadan nehyetmek te'kid ve devam içindir. Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Hz. Musa'ya otuz gün oruca on gün daha ilâveyle kırk güne iblâğ eylediği ve Mûsâ (A.S.) m biraderi Harun'u yerine halife tayin ve kavmini ıslahla emredip müfsidlerin tarîkma tebaiyetten nehyettiği bu âyetten müstefâd olan fevâ-id cümles indendir.

A'raf 7:143

Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) m vaktin hitamında tayin olunan mahalle gelip kelâm-ı ilâhiyle müşerref olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; vakta ki Mûsâ (A.S.) bizim tayin ettiğimiz vakitte mi-kaatımıza geldi ve Rabbisi, vasıtasız Musa'ya tekelüm ettiyse Mûsâ (A.S.) «Ey benim Rabbim! Bu kadar in'âm ve ihsanına müs-tağrak oldum. Zatım bana göster, ben sana nazar edeyim, göreyim" dedi. Çünkü; Mûsâ (A.S.) Rabbisinden gördüğü lütuf ve ihsanı ve inkişaf eden keşfiyâtı görüp ve cemi cevanip ve cihattan bilâvasıta kelâm-ı ilâhiyi işitince ferah ve sürurundan zat-ı ülûhi-yeti ru'yete tama' ederek «Yâ Rabbi! Zatını göster, ben göreyim» dedi. Zira; huruf ve asvattan ârî ve terâkib-i kelimâttan berî ve mukaabele ve muhâzât olmaksızın kelâm-ı ilâhiyi işitmesinden derhal zat-ı ülûhiyeti rû'yete intikaal etti. Rabbisi Mûsâ (A.S.) m şu talebine cevap olarak «Yâ Mûsâ! Sen h'ayat-ı dünyada bakî oldukça beni elbette göremezsin, lâkin karşında bulunan ve sebat ve kararda insandan daha ziyade olan dağa nazar et, bak. Eğer ben o dağa tecelli ettiğimde dağ mekânında karar ederse sen de beni görürsün ve görmen mümkündür» dedi. Bundan sonra vakta ki, Rabbisi mezkûr dağa tecelli buyurdu ve inkişaf ettiyse, dağı ufalmış toz halinde kıldı ve ânî olarak dağ yok oldu, gitti. Keenne evvelden yaratılmamış bir hale gelince Mûsâ (A.S.) kahr-ı ilâhinin azamet ve dehşetinden muztarib olarak yere kapandı, bir müddet sonra ıztırabı zail olarak aklı başına gelip ifâkat bulduysa «Ya Rabbi! Seni cemi'-i nekaaisten tenzih ve vüs'-u tâkatımda olmayan şeyi senden suâl ettiğimden dolayı sana tevbe ve rucû' ederim. Halbuki senin azametine ve celâletine ben evvel iman edicilerdenim» demekle isti'zan etmeksizin suâl ettiğinden dolayı aff-ı ilâhiyi istirham etti. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet Allah'ı ru'yetin cevazına ve imkânına delâlet eder. Zira; Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) a «Ben görülmem ve görülmekliğim mümkün değildir» demedi, belki «Sen beni göremezsin» demekle ru'yeti Mûsâ (A.S.) dan nefiy tarikıy-la cevao verdi. Mûsâ (A.S.) in görememesinden Vacip Tealâ'nın görülmemesi lâzım gelmez ve görülmek muhal olmuş olsaydı Mûsâ (A.S.) Vacip Tealâ hakkında muhal olan şeyi talepte bulunmazdı. Çünkü; Allahü Tealâ hakkında muhal olan şeyi bilmeyip taleb etmek enbiya-yi kiram için muhaldir. Şu halde Mûsâ (A.S.) m Allahı ru'yeti taleb etmesi ru'yetin cevazına delil-i sarihtir. Kezâlik Vacip Tealâ ru'yeti, cebelin istikrarına talik buyurdu. Cebelin istikrarı emr-i mümkündür. Mümkün olan şeye muallâk olan şey de elbette mümkün olur. Binaenaleyh ru'yetin, cebelin istikrarına taliki, cevazına delâlet ettiği gibi Mûsâ (A.S.) kavminin "Bize Allah!ı açıktan göster» demelerine cevap olarak ru'yeti taleb etmiştir. Eğer ru'yet caiz olmasaydı kavmini başka cevapla iskât ve reddederdi. Vacip Tealânm Mûsâ (A.S.) a «Sen beni göremezsin» buyurması «Beni görmek birtakım esbaba mevkuftur, o sebepler ise henüz sende mevcut değil» demektir, yoksa asla görülmez manâ'-sına değildir. , Fahr-i Râzi'nin beyanına nazaran Hz. Musa'nın işittiği kelâm; Eş'arî indinde harftan ve savttan ârî kelâm-ı ezelîdir. Matüridiye indinde huruf ve asvattan şecere-i mezkûreden Vacip Tealâ'nm halk ettiği kelâm-ı hadisi işitmiştir, yoksa Mûsâ, (A.S.) m işittiği zat-ı ilâhiyeyle kaaim kelâm-ı ezelî değildir. Mûsâ (A.S.) kelâm-ı ilâhiyyi yalnız mı işitti, yoksa rîıaiyetinde bulunan yetmiş kişi de beraber mi işittiler? Burada ihtilâf vardır. Lâkin esah olan, yalnız işitmiştir. Zjra; işitmek Hz. Mû-sâ'ya tahsis olunmuştur. CebeIle murad; Beyzâvî'nin beyanına nazaran (Cebel-i Zübeyr) ve Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran (Cebel-i TûrJ'dur. Cebelin dekkolmasıyla murad; ufanıp toz olmak ve yere dökülüp düz ova olmak ve cebelin namu nisam kalmamaktır. Cebel-i Tûr olduğuna nazaran elyevm Cebel-i Tûr'un mevcut olması bu âyete münâfî değildir. Zira; tecelli-i ilâhi cebelin her tarafına olmadı. Belki eczasından bazı cüzüne vâki olmuş ve mahv u mün-deris olan o cüzüdür, yoksa her tarafı mahv u münderis oldu manâsına değildir. Yâ Rabbi! Seni cemi' ne-kaaisten tenzih ve Sana tevbe ederim demektir. Mûsâ (A.S.) in teşbihi; Allah'ın iznine müracaat etmeksizin suâlinden veyahut dünyada ru'yetten veyahut cemi' nekaaisten tenzih manasınadır. Bu dünyada ru'yetih imkânına bu âyet ve sair âyât-ı beyyi-nât delâlet ettiği gibi edille-i akliyece de ru'yete bir mâni yoktur. Lâkin hayat-ı dünyada bizim peygamberimizden maada bir kimseye Cenab-ı Hakkı ru'yet vâki olmamıştır. Esahh-ı akval üzere ancak miraçta bizim peygamberimizin Bârı Tealâ'yı rü'yettettiği mervidir. Amma dar-ı âhirette ru'yetin vâki olacağına ahadis-i celilenin sarahati ve âyât-ı beyyinâtın işareti delâlet etmekte olduğundan ehl-i iman için âhirette Cenab-ı Hakkı mekândan münezzeh olduğu halde ru'yet vâki olacağını itikad etmek vaciptir. Hulâsa; Hz. Mûsâ mikaata gelip Rabbisi tekellüm edince «Yâ Rabbi! Zatını bana göster, ben göreyim» dediği ve Rabbi Tealâ'-nın «Sen beni elbette göremezsin. Karşında bulunan dağa nazar et, eğer dağ yerinde durursa sen beni görürsün» buyurduğu vakta ki, Vacip Tealâ müşarünileyh olan dağa tecelli edip dağ hurduhaş olunca Hz. Mûsâ yere kapanıp ifâkat bulur bulmaz tevbe ve teşbih ettiği bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

A'raf 7:144

Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) düyada ru'yetten meneylemesi üzerine Mûsâ (A.S.) bilâisti'zan ru'yeti talebine nedamet ve mahzun olunca Mûsâ (A.S.) in hüznünü izâle buyurduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Râzi ve Kaazi'nin beyanları veçhile Vacip Tealâ'nın Mûsâ (A.S.) ı ihtiyarı; 6 zamanda mevcut olan insanlar üzerine demektir. Zira; o zamanda Hârûn (A.S.) da nebi ise de ayrı şeriat sahibi olmayıp Mûsâ (A.S.) a tebaiyetle memur olduğundan zamanında Mûsâ (A.S.) dan efdal bir nebi yoktu. Şu halde o zamanda mevcut nâs üzerine Cenab-ı Hak Mûsâ (A.S.) ı risaletle ba's ve bilâvasıta tekellümle ihtiyar buyurmuştur. Yoksa bilumum nas üzerine ihtiyar ve tafdîl manâsına değildir. Zira; bizim nebimizin cemi' enbiyadan efdal olduğunda ittifak olup delâil-i akliye ve nakliye de buna delâlet etmektedir. Hz. Musa'nın ru'yetullahı talebi Zilhicce'nin Arefe günü ve Tevrat-ı Şerifin nüzulü, Kurban Bayramı ve Cuma günü sabahleyin vuku bulduğu Kaazî'nin cümle-i beyânâtındandır. Cenab-ı Hak bu âyette Mûsâ (A.S.) a iki nimet tadad buyurdu. Birincili-, risalet, ikincisi; bilâvasıta tekellümdür. Ve bu nimetlere şükretmekle emir buyurdu ki, ilmen ve amelen nimetin hukukunu edâ ve levazımını ifâ etmekle emirdir. Binaenaleyh, nimete nail olan her insan için o nimetin şükrünü edâ etmesi, vaciptir. Zira şükrü edâ olunmayan nimet zevale maruzdur.

A'raf 7:145

Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) 1 risâletle tahsis ettiğini beyandan sonra risâletini tafsil etmek üzere buyuruyor. Veyahut … Fahr-i Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile eIvahla mu-rad; Tevrat'ın levhalarıdır. Levhaların adedi yedi veyahut on olmasında ihtilâf olup levhanın madeni yeşil zebercedden veyahut zümrütten veyahut tahtadan olduğuna dair rivayetler varsa da âyette adedine ve madenine dair sarahat olmayıp ancak Tevrat'ın levhada nazil olduğu kafidir. Fakat levhanın adedi ve keyfiyeti malûm değildir, Kemmiyet ve keyfiyetine hüküm de talluk etmez. Maksat Tevrat'ın levha üzerinde nazil olduğunu beyandır. Herşeyle murad; umur-u din ve umur-u dünyadan Beni İsrail'in muhtaç oldukları herşey demektir. Çünkü; Tevrat'ta emr ü nehiy, helâl ü haram, hudud-u şer'iye, ahkâm-ı din, umur-u dünya ve teşkil-i hükümete müteallik herşeyin tafsili vardı. Binaenaleyh Cenab-ı Hak bu âyette herşeyin tafsilâtını yazdık» buyurmuştur. Vacip Tealâ Tevrat'ı ciddiyet ve azimet üzere ahzetmesini emretmiştir. Çünkü; insanın ümitsiz ve zayıf niyetle ahzettiği şeyde fütur arız olur, neticesiz kalır. Binaenaleyh; Vacip Tealâ ciddiyet ve niyet-i sâdıkayla ahzetmesini emretmiştir. Tevrat'ın ahkâmında ahsen ve hasen olan şeyler olduğuna âyette işaret vardır. Çünkü Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile kısas ve zâlimin zulmünü affetmek gibi ameller; ahsendir. Kısasla ve zâlimin mezâlimini ahizle intikaam almak hasendir. Allahü Tea-lâ Mûsâ (A.S.) a «Kavmine emret ki, Tevrat'ta beyan olunan ahkamın hasen olanlarıyla amel etmek caizse de ahseniyle amelin efdal olduğunu beyan et" demiştir. Yahut ahsenle murad; ferâiz ve vâcibât, hasenle murad; mendübât ve nevâfildir. Elbette vâcibâtla amel etmek ahsendir. Şu halde âyette efdal olan şeyle amele tergib vardır. Yahut ahsenle murad; azimettir, hasenle murad; ruhsatla ameldir. Elbette azimetle amel ruhsatla amelden efdaldir. Fâsık-larm memleketlerini ve harap olan hanelerini göstereceğini beyan etmek; emrine muhalefet edenlerin helaklerini göstermekle âsîleri tehdid ve insafa davet etmektir. Tevrat-ı Şerif gaayet büyük ve çok olduğundan Tevrat'ı ancak Mûsâ, Yûşâ, Üzeyr ve Isâ (A.S.) hıfzedip başka hıfzeden olmadığı Hâzin'in cümle-i beyânâ-tındandır. Yani; Tevrat'ı ezberden okumak bu dört zat-ı şerife müyesser olmuş, başka kimseye müyesser olmamıştır.

A'raf 7:146

Vacip Tealâ fâsıkların beldelerinin harabelerini göstereceğini vaadinden sonra fâsıklarla muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; hakka mukaarin olmayan din-i bâtıllarıyla yeryüzünde bigayrıhakkın ibadullaha tekebbür ve tecebbür edip bizim vahdaniyetimize ve kudretimize delâlet için âfâk-ı enfüste nasbolunmuş âyetlerimizin ledünniyâtını tefekkür etmeyen kâfirleri, cebâbireyi âyetlerimi kabul edip iman ve fehmeyleyip tasdik etmekten ben menederim. Onlar âyetlerimizi fehmedemedikleri gibi iptaline sa'y ederlerse de ben onları iptalinden menederim ki, emekleri zayi olur, belki kendi amelleri kendi aleyhlerine döner. Bizim âyetlerimizin şanı ilâ olunduğu gibi onların hileleri ve dinleri bâtıl ve kendileri helak olur. Zira; onlar hakka inat edip kabulden imtina* ettikleri için hidayetten mahrum olmaya müstehak olduklarından hidayete vesile olan âyetlerden gaflet ederler. Ve eğer onlar ta-raf-ı ilâhimizden nazil ve resulümüze mucize olan ve sıdk u savab üzerine delâlet eden her âyeti görseler kemâl-i inatlarından ve hava ve hevese abalarını taklide fart-ı inhimaklarından âyetlerimize asla iman etmezler. Çünkü; tıynetlerinde olan habaset ve fıt-retlerinde olan cehalet ve hamakat imanlarına mânidir. Ve eğer onlar tarîk-ı savab ve reşadeti görürlerse şeytanet kendilerine galebe ettiğinden o doğru yolu kendilerine tarîk-ı necat ve nıeslek-i savab ittihaz etmezler., Ve eğer onlar tarik-ı dalâli görürlerse derhal kendi nefisleri için tarik-ı dalâli savab görüp ihtiyar ve meslek ittihaz ederler. İşte mütekebbirlerin tarîk-ı savabı terkederek tarik-ı dalâli ihtiyar etmelerinin sebebi; onlar bizim vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimizi tekzib ettiler ve onlar iman ve im-tisâlden gaafil oldular ki, gafletleri ebedîdir, asla uyanmak ve mür tenebbih olmak yoktur. t Bu âyet-i celilede bigayrıhakkın tekebbürün mezmum ve ukubete sebep olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile muhikkin mubtıl üzerine tekebbürü ve mütekebbır üzerine tekebür gibi bihakkın olursa tekebbürün memduh olduğuna işaret olunmuştur. Resulullah'ın «Mütekebbir üzerine tekebbür sadakadır» hadis-i şerifi dahi şu manâyı te'yid eder. Çünkü; bi-gaynhakkm tekebbür deyince bihakkın tekebbür olduğuna ve bihakkın tekebbürün cevazına delâlet eder. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet; Allahü Tealâ'nın dilediği kulunu hidâyette ve dilediği kulunu dalâlette kıldığına delâlet eder. Binaenaleyh; Allahü Tealâ bazı kulunu su-u ihtiyarı neticesi âyetlerini kabulden meneder ve bazı kulunu da âyetlerde tefekküre ve hakkı kabule tevfik eder. Zira; dilediğini halk etmeye kaadir olduğu cihetle işlediğinden mes'ul değildir. Çünkü; mülk onundur, keyfe mâ yeşâ' tasarruf eder. Allahü Tealâ hakkında tekebbür sıfatı medihtir. Çünkü; her-şey Allah'ın halkıyla olduğundan bilumum kemâl, Allahü Tealâ'-ya mahsustur. Amma kulların bigayrıhakkın tekebbürleri bâtıl ve haklarında sıfat-ı mezmumedir. Binaenaleyh; bigayrıhakkın tekebbür ukubeti mucip günah-ı kebiredendir.

A'raf 7:147

Vacip Tealâ âyetleri tekzip ve kabulden gaflet edenlerin âyetleri idrakten sarf olunduklarını beyandan sonra âyetleri tekzib edenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; âyetleri tekzip ve âhirete mülâkaatı inkâr eden kâfirlerin sıla-i rahim, infak, ihsan ve fukaraya sadaka gibi vücuh-u birre dair olan amelleri küfürleri sebebiyle zayi olur, asla faydasını görmezler. Zira; amelle intifâ'ın şartı imandır. İman olmayınca hiçbir amel fayda etmez. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile herkesin cezası; ameline göre olacağına bu âyet delâlet eder.

A'raf 7:148

Vacip Tealâ âyetleri tekzip ve âhireti inkâr edenlerin amelleri bâtıl olduğunu beyandan sonra âyeti tekzibin envâ'ından bir nev'ini ve Beni İsrail'in hidayetten sonra dalâli ihtiyarlarını beyan etmek üzere buyuruyor, Çünkü; söze muktedir olmayan ve tarik-ı savaba irşad edemeyen cansız bir cesedi ma'bud ittihaz ettiler. Halbuki ma'budun emir ve nehye muktedir ve doğru yola irşad eder ve menfaat ve mazarrat elinden gelir ve herşeye kaadir bir zat olması lâzım gelir. Bunların ibadet ettikleri suret ise hiçbir şeye muktedir değildir. Tefsir-i Hâzin ve Medârik'te beyan olunduğu veçhile hulli-yatı buzağı suretinde tasvir, edön (Sâmiri) isminde Beni İsrail'den bir münafıktır. (Sâmiri) nifakını gizler, daima Mûsâ (A.Ş.) in hafî surette noksanını arardı. Beni İsrail'in hatırı sayılılarından olduğu cihetle Mûsâ (A.S.) in bulunmadığı bir zamanda Beni İsrail'in evvelce Mûsâ (A.S.) a «Bize bir ma'bud yap dediklerini fırsat addederek hemen zaman fevtetmeksizin idlâle sa'y etmiş ve muvaffak da olmuştur. Çünkü; Beni İsrail'in hamakatı Sâmiri'nin işine yaradı. Gerçi sureti yapan Sâmiri ise de Beni İsrail'in ekserisi razı olduklarından mecmûuna isnad olunmuştur. Çünkü; bir kavimden bazılarının işlediği efâle diğerleri razı olunca o fiilin cümlesine isnad olunması caizdir. Hulliyatı Kıptîlerden bayram günü için Benî İsrail ariyet suretiyle almışlarsa da Kiptiler helak olunca mâlik olduklarından hulliyat Beni İsrail'e isnad olunmuştur. Buzağıyı ma'bud ittihaz eden Hârûn (A.S.) dan maada Beni İsrail'in kâffesi midir veyahut bazısı mıdır? İhtilâf varsa da âyetin umumuna nazaran Hârûn (A.S.) dan maadasının danaya ibadetleri anlaşılmaktadır. Sâmiri kuyumcu olduğundan buzağı suretini dökmüş ve Cib-ril-i Emin'in atının ayağının altından almış olduğu toprağı suretin içine vazJ edince şada vermiştir. Sâmiri meselesine dair tafsilât (Sure-i Tâhâ) da dahi zikro-lunduğundan burada bu kadarla iktifa olunmuştur. Fahr-i Râzi'-nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette Beni İsrail'i iki cihetle tevbih ettiğini ve buzağının ibadete istihkaakı olmadığını beyan buyurmuştur. Birincisi; buzağı suretinin tekellüme iktidarı olmaması, ikincisi; tarik-ı hayra şevke iktidarı bulunmamasıdır.

A'raf 7:149

Vacip Tealâ Beni İsrail'in danaya ibadetlerini beyandan sonra' nedametlerini ve istiğfarlarını beyan etmek üzere buyuruyor. Beyzâvî ve Fahr-i Râzi'nin beyanlarına nazaran ellerine sukuut eden şeyle murad; nedametlerinin müşted olgundan kinayedir. Zira; birşeye şiddetle nedamet eden kimsenin elini ağzıyla ısırıp sonra dizine vurması âdet olduğundan eli dizine sukuut etmiş olur. Binaenaleyh; Beni İsrail Sâmiri'nin idlâ-line aldandıklarını ve küfrettiklerini bilince hayıflarından ve kes-ret-i nedametlerinden ellerini ısırıp dizlerine vurdukları için nedametleri ellerine düşmüş oldu. Zira; Araplar birşeye şiddetle nedamet ede*n kimse için derler. Şu halde bu kelâm; şiddetle nedamette isti'mâl olunur bir darbımeseldir. Yahut e y d i yle murad; nefisleridir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir ki, «Vücutlarının her cüz'ünü nedamet kapladı, nedametten hâlî bir cüz' kalmadı» demek olur. Beni İsrail hatalarını bilince nedametlerini izhar ve Cenab-ı Hak'tan kusurlarının affını istirham ve irtikâb ettikleri cinayetin pek büyük olduğunu ikrar ve cinayetlerinin neticesi hüsran olduğunu istiğfarlarına ilâve ettiler. Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) in Beni İsrail'in cinayetlerini işitince kemâl-i gazapla geldiğini ve biraderine itâb ettiğini ve biraderinin i'tizarını ve Hz. Musa'nın duasını beyan etmek üzere buyuruyor. Ve sözüne şunu da ilâve etti:

A'raf 7:150

Yani; vakta ki, Mûsâ (A.S.) kavminin hatalarını işitince gazaplı ve mahzun olduğu halde kavmine rücû1 ettiyse kavmine tekdir ve tevbih tarikıyla dedi ki, «Benden sonra ne çirkin şey icad ve ne kötü hilâfet ettiniz ki Sâmiri gibi bir münafıkın sözüne aldandınız? Ben salâhınızı ve ıslahınızı tezyid için gittim, siz dalâ-linizi arttırdınız. Ey ahmak* ve müsrif kişiler! Rabbinizin azabını ve uk'uubetinize dair olan emrinin alelacele nazil olmasını mı istediniz» dedi ve levhaları yere attı ve biraderinin başından tuttu ve kendi tarafına çekti ve başını salladı, «Neden bunları hıfzetmedin ve neden bunların kabahatlannı kendilerine beyan edip nehyet-medin?» demekle biraderine gazabını izhar etti. Hârûn (A.S.) biraderinin gazabına karşı «Ey anam oğlu! Bu ahali yani Beni İsrail beni zayıf addettiler ve katletmeye karib oldular. Bana itâb etmekle benimle düşmanları keyflendirme ve beni kavm-i zâlimle beraber kılma ve onlara gazabında beni şerik yapma» demekle Hârûn (A.S.) i'tizar edince Mûsâ (A.S.) Cenab-ı Hakka tazarru ve niyaz ederek «Yâ Rabbi! Beni ve biraderimi mağfiret buyur ve bizi rahmetine ithâl et. Zira; sen erhamürrâhimînsin» demekle Cenab-ı Hak'tan istirham etti. Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile Mûsâ (A.S.) mü-nâcâttayken Sânıiri'nin idlâlini, Beni İsrail'in dalâlini ve kavminin ne gibi hâl kesbettiğini Vacip Tealâ haber vermesi üzerine Mûsâ (A.S.) şiddetle gazab ederek ve püresef olarak geldi. Beni İsrail'den irtidad edenlere hitaben «Benden sonra icad ettiğiniz amelinizde ve danaya ibadetinizde ne çirkin şey işlediniz ve ne fena jıilâfet ettiniz ki Sâmiri gibi bir münafıkın sözüne aldandınız ve Allahü Tealâ'ya ibadeti terkeyleyerek az zaman içinde putperest oldunuz» dedi. Yahut bu hitap; Harun'la maiyetinde olan müminleredir. Buna nazaran manâ-yi nazım: … demektir. «Benden sonra hilâfette kötülük ettiniz» demek; «Benim mü-nâcât için nezdinizde"n müfârakat edip gittikten sonra» demektir. Yahut «Benden bu kadar acaip ve garaip mu'cizâtı gördükten sonra kötülük ettiniz» demektir. «Bu kötülüğünüz, azab-ı ilâhinin nüzulünü ta'cil ettiğinizden midir?» veyahut «Rabbimin bana vaad ettiği kırk günde mi acele ettiniz?» demektir. Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran acele; bir-şeyi vaktinden evvel işlemek olduğundanmezmumdur. Çünkü; birşeyi vaktinden evvel getirmek o şeyden mahrumiyeti mucip olur. Ancak sür'at ; birşeyi vaktinin iptidasında işleme/eten ibaret olduğu cihetle mezmum değildir. Musa (A.S.) kemâl-i gazabına ve Beni İsrail'in bu kadarcık az bir zamanda dalâletlerine hayretinden ve din-i mübine gayretinden elvâhı yere attı ve biraderini kendi tarafına çekti ki haki-kat-ı hali istizah ve meselenin keyfiyetini tahkik eylesin ve şüpheli birşey kalmasın. Çünkü; hakikat meydana çıkınca çaresini düşünmek kolay olur. Hârûn (A.S.) Mûsâ (A.S.) in liebeveyn biraderi olduğu halde rikkatim celbetmek için validesine nispet etmiştir. Çünkü; valide tarafından rikkat fazladır. Bârûn (A.S.) kavmini dalâletten menetmeye son derece çalıştığını ve bu hususta beyinlerinde birçok mübâhase olduğunu ve kavminin dinlemediğini ve Hârûn (A.S.) üzerine katletmeye karib bir hücumla hücum ettiklerini beyan sadedinde «Kavmim beni zayıf addettiler, hatta katletmeye yakın oldular. Benim onların fevkinde mukaabeleye. kudretim yok» demekle Mûsâ (A.S.) a kavminin hareketlerini beyan buyurmuş ve «Düşmanları bana güldürme. Senin bana gazabım görüp ferahlanmasınlar ve beni kusur etti zannıyla zâlimlerin idadındân ma'dud kılma» demiştir. Hârûn (A.S.) dan hakikat-ı hali dinleyince Mûsâ (A.S.) kendine ve biraderine duayla meşgul olmuş ve hiddetini teskin etmiştir.

A'raf 7:151

Yani; vakta ki, Mûsâ (A.S.) kavminin hatalarını işitince gazaplı ve mahzun olduğu halde kavmine rücû1 ettiyse kavmine tekdir ve tevbih tarikıyla dedi ki, «Benden sonra ne çirkin şey icad ve ne kötü hilâfet ettiniz ki Sâmiri gibi bir münafıkın sözüne aldandınız? Ben salâhınızı ve ıslahınızı tezyid için gittim, siz dalâ-linizi arttırdınız. Ey ahmak* ve müsrif kişiler! Rabbinizin azabını ve uk'uubetinize dair olan emrinin alelacele nazil olmasını mı istediniz» dedi ve levhaları yere attı ve biraderinin başından tuttu ve kendi tarafına çekti ve başını salladı, «Neden bunları hıfzetmedin ve neden bunların kabahatlannı kendilerine beyan edip nehyet-medin?» demekle biraderine gazabını izhar etti. Hârûn (A.S.) biraderinin gazabına karşı «Ey anam oğlu! Bu ahali yani Beni İsrail beni zayıf addettiler ve katletmeye karib oldular. Bana itâb etmekle benimle düşmanları keyflendirme ve beni kavm-i zâlimle beraber kılma ve onlara gazabında beni şerik yapma» demekle Hârûn (A.S.) i'tizar edince Mûsâ (A.S.) Cenab-ı Hakka tazarru ve niyaz ederek «Yâ Rabbi! Beni ve biraderimi mağfiret buyur ve bizi rahmetine ithâl et. Zira; sen erhamürrâhimînsin» demekle Cenab-ı Hak'tan istirham etti. Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile Mûsâ (A.S.) mü-nâcâttayken Sânıiri'nin idlâlini, Beni İsrail'in dalâlini ve kavminin ne gibi hâl kesbettiğini Vacip Tealâ haber vermesi üzerine Mûsâ (A.S.) şiddetle gazab ederek ve püresef olarak geldi. Beni İsrail'den irtidad edenlere hitaben «Benden sonra icad ettiğiniz amelinizde ve danaya ibadetinizde ne çirkin şey işlediniz ve ne fena jıilâfet ettiniz ki Sâmiri gibi bir münafıkın sözüne aldandınız ve Allahü Tealâ'ya ibadeti terkeyleyerek az zaman içinde putperest oldunuz» dedi. Yahut bu hitap; Harun'la maiyetinde olan müminleredir. Buna nazaran manâ-yi nazım: … demektir. «Benden sonra hilâfette kötülük ettiniz» demek; «Benim mü-nâcât için nezdinizde"n müfârakat edip gittikten sonra» demektir. Yahut «Benden bu kadar acaip ve garaip mu'cizâtı gördükten sonra kötülük ettiniz» demektir. «Bu kötülüğünüz, azab-ı ilâhinin nüzulünü ta'cil ettiğinizden midir?» veyahut «Rabbimin bana vaad ettiği kırk günde mi acele ettiniz?» demektir. Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran acele; bir-şeyi vaktinden evvel işlemek olduğundanmezmumdur. Çünkü; birşeyi vaktinden evvel getirmek o şeyden mahrumiyeti mucip olur. Ancak sür'at ; birşeyi vaktinin iptidasında işleme/eten ibaret olduğu cihetle mezmum değildir. Musa (A.S.) kemâl-i gazabına ve Beni İsrail'in bu kadarcık az bir zamanda dalâletlerine hayretinden ve din-i mübine gayretinden elvâhı yere attı ve biraderini kendi tarafına çekti ki haki-kat-ı hali istizah ve meselenin keyfiyetini tahkik eylesin ve şüpheli birşey kalmasın. Çünkü; hakikat meydana çıkınca çaresini düşünmek kolay olur. Hârûn (A.S.) Mûsâ (A.S.) in liebeveyn biraderi olduğu halde rikkatim celbetmek için validesine nispet etmiştir. Çünkü; valide tarafından rikkat fazladır. Bârûn (A.S.) kavmini dalâletten menetmeye son derece çalıştığını ve bu hususta beyinlerinde birçok mübâhase olduğunu ve kavminin dinlemediğini ve Hârûn (A.S.) üzerine katletmeye karib bir hücumla hücum ettiklerini beyan sadedinde «Kavmim beni zayıf addettiler, hatta katletmeye yakın oldular. Benim onların fevkinde mukaabeleye. kudretim yok» demekle Mûsâ (A.S.) a kavminin hareketlerini beyan buyurmuş ve «Düşmanları bana güldürme. Senin bana gazabım görüp ferahlanmasınlar ve beni kusur etti zannıyla zâlimlerin idadındân ma'dud kılma» demiştir. Hârûn (A.S.) dan hakikat-ı hali dinleyince Mûsâ (A.S.) kendine ve biraderine duayla meşgul olmuş ve hiddetini teskin etmiştir.

A'raf 7:152

Vacip Tealâ Beni İsrail'in dana suretine ibadet ettiklerini beyandan sonra ibadet edenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allanın gayrı, mahlûkattan Sâmiri gibi bir habisin eliyle yapmış olduğu hasis bir buzağı suretini ma'bud ittihaz ederek ibadet eden kimseler iki belâ ile müptelâ olurlar; Birincisi; Rablerinden gazap, ikincisi; hayat-ı dünyada zillet ve meskenet isabet eder ve Allahü Tealâ'yı terkle- iftira edenleri cezâ-yı sezalarını biz böylece veririz. Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyette iki ihtimâl vardır: Birincisi; buzağı suretini ma'bud ittihaz edenlerle murad; Hz. Mûsâ zamanında bilfiil ibadete mübaşeret edenlerdir. Gerçi bunlar tâib ve müstağfir olmuşlarsa da tevbele-rinin kabulü katilleriyle olduğundan taraf-ı ilâhideıî onlara nazil olan gazap; katlolunmalarıdır. ZiIIetle murad; katlolunmak için kendi boyunlarını kendilerinin kılıç önüne uzatmalarıdır. Şu halde gerek azap ve gerek gazap ve zillet her ikisi de dünyada vuku bulmuştur. Vacip Tealâ bu haberi vukuundan evvel mikatta Mûsâ (A.S.) a beyan buyurduğundan haberin zamanına nisbetle gazabın vukuu muahhar olduğu cihetle gazabm nüzulü istikbâle delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Çünkü katil ve zillet haber verildiğinden sonra vâki olmuştur. Âyette beyan olunan iki ihtimâlden ikincisi; danayı ma'bud ittihaz edenlerle murad; zaman-ı saadette mevcud olan Yahûdilerdir. Gerçi onlar bilfiil danaya ibadet etmemişlerse de Arap indinde âbâdan sudur eden cerâimin evlâda isnadı âdet olduğundan Yehûdun babalarından sudur eden cinayet evlâtlarına isnad olunmuştur. Şu ihtimale nazaran gazapla murad; iman etmedikleri surette âhirette azap ve zilletle murad; dünyada cizye ve katil ve memleketlerinden tard u teb'îd ve bir hükümete nail olamayarak herbiri bir yerde müteferrik ve perişan bir halde yaşamalarıdır . Din-i ilâhide iftira edenlerin cezası; dünyada gazab-ı ilâhi ve zillet olduğunu ve üzerinde zili ü meskenet bulunacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Gerçi âyette iki ihtimal beyan olunmuşsa da Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile ihtimâl-i evvel râcihtir. Çünkü; bilfiil sirkede tiler murad olunmak mümkünken onların evlâdının murad olunması baîddir.

A'raf 7:153

Vacip Tealâ tevbe edenlerin tevbelerini kabul buyurduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile seyyiât; sağire ve kebire cümle günahlara şamil olduğu için bilumum günahlardan tevbenin kabulüne âyet delâlet eder. Binaenaleyh; bir kimse envâ'-ı seyyi-âtı irtikâptan sonra nedamet-i külliyeyle nedamet edip hulûs-u kalp ve niyet-i sadıkayla dergâh-ı ülûhiyetten kusurunun affını istirham ederse Cenab-ı Hak tevbesini kabul buyuracağını bu âyetle vaad buyurmuştur.

A'raf 7:154

Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) dan gazap üzerme vâki olan hâlâtı beyandan sonra gazabın sükûnetinden sonra vâki olan ahvali beyân etmek üzere buyuruyor. erinden havfederler ve korkuları ancak Allahii Tealâ'dandır, Allah'ın gayrıdan pervaları yoktur.] Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile gazap; insanın söylemesine sebep olup gazabın zevali ise sükûnete sebep olduğu cihetle bu makamda gazabın sükûtu sükûnetinden kinayedir. Yahut kelâmda kalp vardır ki «Mûsâ (A.S.) gazaptan sükût etti» demektir. Mûsâ (A.S.) in ahzettiği eIvahla murad; Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile bundan evvelki âyetlerde yere ilkaa ettiği beyan olunan elvahtır. Zira; marife olarak zikrolunan birşeyin marife olarak iadesi evvelkinin aynı olmak icab eder. Binaenaleyh; el-vah-ı şerifeyi yere nasıl vaz'ettiyse öylece ahzetmiştir. Şu halde elvahı yere vaz'ederken kırıldı, bazı âyetleri zayi oldu ve zayi olan âyetlerin tekrar nazil olduğuna dair olan rivayet zayıf olsa gerektir. Zira; levhaların kırıldığına dair âyette sarahat olmadığı gibi işaret dahi yoktur. Tevrat-t Şerif Levh-i Mahfuz'dan istinsah olunduğu için nüsha tabir olunmuştur. Mûsâ (A.S.) in gazabının sükûnetine sebep; Beyzâvî'nin beyanı veçhile iki şeydir: Birincisi; Hârûn (A.S.) in i'tizarı, ikincisi; kavm-i Musa'nın tâib ü müstağfir olmalarıdır.

A'raf 7:155

Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) ın.mikaata yetmiş kişiyle gittiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Mûşâ (A.S.) .bizim iznimizle kendi, kavminden mikaa-tımıza gelmek üzere yetmiş kişi ihtiyar ve intihab etti. Mikaata gidenler ayanen Cenab-ı Hakkı görmek talebinde bulundukları için onları sâ'ikâ ahzedince Mûsâ (A.S.) «Yâ Rabbi! Eğer dilemiş olsaydın bundan evvel onları ve beni ihlâk ederdin. Yâ Rabbi sü-fehanin seyyiâtıyla bizi ihlâk mi edeceksin? Yâ Rabbi! Bu saika; onların cehreten seni görmek talebinde bulunmaları yüzünden olmadı, ancak senin fitnen ve iptilâ kılınandır. Sen bu fitneyle dilediğin kulunu idlâl eder ve dilediğin kulunu hidayette kılarsın. Yâ Rabbi! Sen bizim velinıizsin. Bizi mağfiret et ve bize merhamet buyur. Zira; sen mağfiret edicilerin hayırhsısın, demekle Cenab-ı Hakka tazarruda bulunmuştur. Fahr-i Râzi, Kaazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Vacip Te-alâ Mûsâ (A.S.) a yetmiş kişi intihabıyla mikaata gelmesini emredince Mûsâ (A.S.) on iki esbattan altışar kişi intihab ettiğinden yetmiş iki kişi olup aded-i muayyenden ikisi ziyade oldu. Mûsâ (A.S.) lâalettayin ikisinin kalmasını emretti. Bu emir, aralarında birçok münazaaya bâdî oldu. Mûsâ (A.S.) kalanların ecri gidenlerden daha çok olacağını beyanla nizaın önünü aldı. (Yûşâ') ile (Kâleb) kaldılar. Mikaata gidecek yetmiş kişi oruç tuttular, guslettiler ve güzel libaslar giyindiler, Tûr-u Sina'ya vardılar. Cebelin her tarafını bulut ihata etti. Mûsâ (A.S.) bulutun içine girdi ve rüfeka-sına da yakın gelmelerini emretti. Onlar da bulutun içine girdiler ve secdeye kapandılar. Secdede Vacip Tealâ'nın Mûsâ (A.S.) a emr ü nehyini işittiler. Mükâleme tamam ve bulut zail oldu. Bunun üzerine yetmiş kişi Mûsâ (A.S.) a teveccüh ederek «Biz alenî Allah'ı görmeyince sana iman etmeyiz, göster bize Allah'ı» dediler. Binaenaleyh; derhal sâ'ika isabet ederek helak oldular. Mûsâ (A.S.) «Yâ Rabbi! Murad etmiş olsaydın bundan evvel bunları ve beni ihlâk ederdin, halbuki ihlâk etmedin. Şimdi ihlâk edince Beni İsrail'e ben neyle rücû' edeyim ve onlara ne cevap vereyim» demekle ihya etmesini istirhamda bulundu ve Cenab-ı Hak tekrar onları ihya buyurdu. Mûsâ (A.S.) m bu yetmiş kişiyle Tûr'a gitmesi mükâleme için midir veyahut mükâlemeden sonra Beni israil'de vâki olan buzağıya ibadet etmek cinayetinden istiğfar ve tevbelerinin kabulünü istirham için midir? İhtilâf vardır, ^ünkü; yetmiş kişiyle gidildiği muhakkaktır. Lâkin gidilmekteki maksadı beyan hakkında âyette sarahat yoktur. Ancak Sâmiri'nin idlâlinden sonra gidilmesi; tevbelerinin kabulünü istirham için gidilmek cihetini te'yid eder. Bazı rivayette vâki olan reçfe ki saikadır ondan helak olmadılar. Ve lâkin helake karib olduklarından Mûsâ (A.S.) helaklerinden havfmdan nâşî helak olmamalarını Cenab-ı Hak'tan istirham etmiştir. Bu yetmiş kişi Beni İsrail'in hayırlısı ve akıllıları ve Mûsâ (A.S.) m mum ve nasırı olduklarından zayi olmalarından havf ve telâş ettiği gibi eğer helak olsalar Beni İsrail'e söz duyurmak ve anlatmak da müşküldü. Binaenaleyh; ihlâk olmamaları temeniyâtında bulunmuştur. Mûsâ (A.S.) nefsine ve kavmine duâ etti ve mağfiret ve rahmet talebinde bulundu. Allah'ın gayrılarımn bir kimsenin kusurunu ve hatasını affetmesi; sevap taleb efrnek yahut herkesin kendini sena ve yahut bir zararı defetmesi gibi maksada müpteni olup Allah'ın kullarının hatasını affı böyle bir maksada müpteni olmadığından Mûsâ (A.S.) «Yâ Rabbi! Sen mağfiret edicilerin hayırhsısm» demiştir. Çünkü; gajrılarm âharm kusurunu setri bir ivaz tahtındadır, Allah'ın setriyse lutf-u marazdır. Bir ivaz karşısında olmadığına işaret için Cenab-ı Hakkın mağfiret edicilerin cümlesinden hayırlı olduğunu beyan etmiştir.

A'raf 7:156

Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) in duasının bakiyesini beyan etmek üzere: Yani; Mûsâ (A.S.) duasında «Yâ Rabbi! Sen bizim için dünyada hüsn-ü maişeti ve taate tevfik ve a'mâl-i sâlihayı müyesser kılmak gibi haseneyi ve âhirette Cennet ve kerameti ve seyyiâ-tımızi mağfiret yaz ve haseneyle hükmet. Zira; biz tevbe ve kusurumuzu itirafla dergâhına müracaat ettik, affet kusurumuzu» demekle istirhamda bulundu. Mûsâ (A.S.) m şu istirhamına cevap olarak Vacip Tealâ dedi ki: «Ben azab etmek istediğim kimseye azabımı isabet ettiririm. Zira; mülkümdür, kimsenin itiraza salâhiyeti yoktur. Çünkü; halis mülkünde tasarruf eden kimseye hariçten itiraz varid olamaz ve itiraz olsa bile te'siri olmaz ve lâkin benim rahmetim herşeye vâsidir. Binaenaleyh; umum halkı ihata etmiştir. Ben rahmetimi ve haseneyi maharimden ittikaa ve zekâtlarını i'tâ ve bizim âyetlerimize iman edenlere hükmeder, yazarım. Yani; âhirette rahmetim mümin müttekilere ye sûrî ve manevî merzuk oldukları şeylerden verilmesi vacip olan zekât verenlere ve vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimize iman eden müminlere mahsustur. Âhirette kâfirlere rahmet-i ilâhiyemizden nasip yoktur». Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Mûsâ (A.S.), Vacip Tealâ kullarının velisi olduğunu beyandan sonra veliden muntazar olan iki şey olup birincisi; def-i mazarrat, ikincisi; celb-i menfaat olduğundan def-i mazarratı takdim ederek mağfiret talebinde bulunduktan sonra celb-î menfaat hususuna atf-ı nazar eyleyerek dünyada ve âhirette hasene talebine müsaraat etti. Çünkü; mefasidi defetmek menâfii celbetmekten evlâdır. Vacip Tealâ'dan hasene ve mağfiret talebine Mûsâ (A.S.) iki sebep beyan etti ki, birincisi; Vacip Tealâ'nın veli ve nasır olmasıdır. Çünkü; veli ve nasır olamayan kimsenin iktidarı olmadığından birşey taleb etmekte fayda olmaz, ikincisi; abdın canib~i ilâhiye rucû'la tâib ve müstağfir olmasıdır. Çünkü; abid Mevlâsma iltica etmez ve kusurunu itirafla tâib ve müstağfir olmazsa mevlâsından birşey talebine yüzü olmadığından Mûsâ (A.S.) şu iki şartın mevcut olduğunu beyanla matlûbunu talebe müsaraat etmiştir ki, icabete karin olsun. Zira rububiyetin izzetini ve ubudiyetin zilletini ikrar etmek; duanın kabulüne sebeb-i kavidir. Mûsâ (A.S.) ıh şu talebine cevap olarak Vacip Tealâ dilediği kuluna azap edip kimsenin itiraza hakkı olmadığını ve rahmetinin herşeye vâsi' olduğunu beyan ve rahmetini dar-i âhirette îsâl edeceği kimselerin evsafını beyanla rahmete nail olacaklarını tayin buyurmuştur. Çünkü cemi* tekâlifin ruhu; ikidir: Birincisi; terkolunması lâzım olan menhiyattan içtinaptır. Buna ittikayla işaret olunmuştur. İkincisi ; işlenmesi lâzım olan ibâdât olup mala taalluk eden kısmına zekât-ı i'ta ile ve bedene taalluk eden kısmına da imanla işaret buyurmuştur. Binaenaleyh; Vacip Tealâ bu âyette cemi' tekâlifi icmalen cem'etmiştir. Çünkü cemi' tekâlifi kabul; emre imtisal ve ne vahiden içtinaptır. Dünyada Vacip Tealâ'nın rahmeti mümin ve kâfir, muti' ve fâsık ziruh ve gayrı ziruh cümlesine şamildir. Zira; herşeyin vücudu ademinden evlâ olduğu cihetle mevcudatın kâffesi vücud nimetiyle mutena'-imler ve zîruh olanların kâffesi envâ'-ı lezâizle mütelezzizlerdir, zira; her zîruhun kendine mahsus lezzet aldığı birşey vardır. Amma âhirette rahmet-i ilâhiye yalnız müminlere mahsustur, kâfirlere rahmet yoktur. Dar-ı âhiret; amele göre cezanın mahallidir. Binaenaleyh; kâfirlerde iman olmadığından rahmet-i ilâhiye-den mahrumlardır.

A'raf 7:157

Vacip Tealâ dünyada haseneye ehil olanların sıfatları ittikaa ve fukaraya i'tâ-yı zekât ve iman etmek olduğunu beyandan sonra.cümle-i sıfatlarından birisi de nebiyy-i ümmî olan Muhammed (A.S.) a ittibâ' etmek olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; dünyada ve ahirette haseneye müstehak olan şol kimseler ki, onlar nebiy-yi ümmî olan Resul-ü Muazzam'a tâbi olurlar. O nebiyy-i ümmînin bi'setini, sıfatını, dinini ve ismini kendi yanlarında mevcut olan Tevrat ve İncil'de bulurlar. O nebinin şanı; ittibâ' edenlere aklın ve şer'in tahsin ettiği ma'rufâtla emir ve kabih olan münkirâttan nehyetmektir. O nebiyy-i ümmî onlara tayyibâtı helâl ve habâisi onlar üzerine haram ve onlardan ağırlıklarım ve boyunlarından bukağı menzilinde olan tekâlifi kaldırır. Çünkü dünyada ve âhirette haseneye lâyık ve müstehak olan kimselerin şanları; Allah'la kendileri beyninde vasıta olan ve Allah'ın ahkâmını kullarına haber veren ve bir kimseden okuyup yazmamış ümmî olan resule ittibâ' etmektir. Zira; o nebiyy-i ümmînin evsafını kendi iman ettikleri ve yanlarında bulunan Tevrat ve İncil'de bulurlar Ve o nebinin şanı; ittibâ' edenlere emribil-maruf ve nehyianilmünker ettiği gibi onlara tayyibâtı helâl ve habîsi haram kılmak ve meşakkat veren tekâlifi üzerlerinden kaldırmaktır. Binaenaleyh; bu evsafı haiz olan zat-ı şerife ittibâ' etmek vaciptir. Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Resulullah'a tebaiyet edenler le murad; Beni İsrail'in Tevrat'ta Re-sulullah'ın evsafını ve Nasârâ'nın İncil'de Resulullah'ın şemailini görüp Resulullah'ın risaletini ve nübüvvetini tasdik edenlerdir. Çünkü; Resulullah ba'solunmazdan evvel şeriatına ittibâ' mümkün değildir. Binaenaleyh; gerek Nasârâ'dan gerek Yehûd'dan Resulullah'ın evsafım İncil'in ve Tevrat'ın tarifi veçhüzere bilip ve iman edenlerdir ki, bu da resulullah'ın bi'setinden sonra mümkündür. Yahut zaman-ı saadette Yehûd ve Nasârâ'nın şeriat-ı Ah-mediyeye iman edenlerdir. Zira; onlar imanları sebebiyle dünyada ve âhirette haseneye müstehak olan ehl-i imandandırlar. Çünkü; Resulullah'a iman edenler hangi milletten olursa olsun müsavidir, beyinlerinde fark yoktur. Yahut âyette tâbi oIanIarla murad; cemi' ümmete şâmildir. Zira; Resulullah'ın evsafı İncil'de ve Tevrat'ta mezkûr olduğunu beyan etmek lâfz-ı âyetin cemi' ümmete şümulüne mani değildir. Bu âyette resuIle murad; bizim peygamberimiz Muham-med (A.S.) dır. Zira; Allah'la kullan beyninde vasıta olarak risaletini ve ahkâmını ümmetine tebliğ ettiği cihetle resul ve Allahü Tealâ'nın evsafım ve ahkâmını haber verdiği cihetle nebi unvanını ihraz buyurmuştur ve her ikisi de mertebelerin a'lâsı ve eşrefidir. Resulullah okuyup yazmadığı için ümmi denilmiştir. Ve ümmî olması Resulullah hakkında, şeref-i nübüvvetine delâlet eder a'zam-ı mu'cizâtındandır. Çünkü; Resulullah okumak ve yazmak-sızın evvelin ve âhirinin ulûmunu cami' Kur'an'ı getirmek ve ak-şam-sabah ziyâde ve noksan olmaksızın, tağyir ve tebdil vuku bulmaksızın ümmeti üzerine kıraet etmek ve birçok mugayyebâttan haber vermek ve haber verilen şey aynıyla vâki olmak elbette nübüvvetini tasdik ve taraf-ı ilahiden meb'us resul olduğunu te-yid ettiği için Resulullah'ın ümmî olması mucizelerinin büyüğüdür. Zira; ümmî olmasaydı Kur'an'ı başka kitaptan istinsah etti diyerek kavmi tarafından itham olunurdu. Fakat ümmî olduğu cihetle bu ithama meydan kalmamış ve itham etseler dahi hükmü olamamıştır. Resulullah'm evsafının, isminin, beldesinin ve şemail-i nebe-viyyesinin Tevrat'ta ve İncil'de mezkûr olması; Resulullah'm nübüvvetinin sıhhatma a'zam-ı delâildendir. Resulullah'm mezâyâ-yı âliyesinden birisi de emribilmaruf etmektir. Maruf; aklen ve şer'an müstahsen olan şeydir. Allahü Tealâ'ya iman ve ta'zîm, mahlûkaata şefkat ve inayet, sıla-i rahim ve ebeveyne hürmet, hukuk-u ibada riayet ve mahlûkatm kâffesine nazar-ı ibretle .bakmak ve herşeyde olan .hikem-i hafiye ve esrar-ı acibeyi düşünmek ma'rufâtta dahil olup Resulullah bunların da cümlesiyle emir buyurmuştur. Resulullah'm evsaf-ı celüesinden birisi de nehyianilmünker etmektir. Münkerle1 murad; şer'-i şerifte meşruiyeti inalûm olmayan ve itikaadât-ı fâsiae ve ahlâk-ı kaside gibi fena şeylerdir. Resulullah'ın mezâyâ-yı âliyesinden birisi de devenin eti ve içyağı gibi kendilerine haram kıldıkları şeylerden ibaret olan tay-yibâtı helâl kıldığı gibi meyte ve hınzır eti ve kan ve tab'-ı selimin kazurat addettiği ve kerih gördüğü şeylerden ibaret olan ha-baisi haram kılmasıdır. Zira; insana muzu1 olan şeyin cümlesi haramdır. Ancak bizim bildiğimiz bir menfaata mebni helâl olmasına delil olan şeyler helâldir. Çünkü helâl olmasına delil olan şey bizim için helâldir ve nâfidir. ,. Resulullah'ın mekârim-i celilesinden birisi de Nasârâ ve Ye-hûd şeriatlarından meşakkat veren ve ağır olan şeyleri ki, tevbe-nin katl-i nefisle olması,' hata eden azanın kesilmesi, elbisenin tahareti, necaset bulaşan yerinin kesilmesiyle olması, katilde elbette kısasın muayyen olup diyetin caiz olmaması, Cumartesi günü asla amel caiz olmaması, namazlarının kilisenin gayrı mahalde caiz olmaması ve etin içinden damarlarını arayıp çıkarmak mecburiyetinde olmaları ve emvâl-i ganimeti yakmak ve günahları kapılarının üzerine yazılması gibi tekâlif-i şâkkayı kaldırmaktır. Tekâlif-i şâkka insanı harekeden menettiği için siklete ve ef'âlden menettiği için bukağıya teşbih olunduğundan tekâlif-i şâkkaya ağırlık manasına olan ısr ve bukağı manasına olan denilmiştir. Bizim peygamberimizin şeriatında bu misilli tekâlif-i şâkka ref olunduğundan Resulullah — Ben bâtıldan hakka meyletmiş doğru, kolay ve vâsi bir dinle ba's olundum) buyurmuştur. Binaenaleyh; şeriatı Mu-hammediye edyan-ı saireye nispetle en kolay bir dindir. Vacip Tealâ Resulullah'ta olan evsaf-ı âliyeyi beyandan sonra iman edenlerin felaha dahil olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanların şu nebinin bi'setinden sonra felah bulmaları o nebiye iman, ta'zîm ve nusret etmelerine, nur-u mübîn olan Kur'an'a tâbi olmalarına münhasırdır. Bunun haricinde felâhyab olmak mümkün değildir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Kur'an'ın i'cazı sebebiyle taraf-ı ilâhiden olduğu zahir bulunduğu cihetle nura benzediğinden ve ziyanın eşyayı gösterdiği gibi Kuran da hakaayıkı izhar edip keşfettiğinden Kur'an'a nur denmiştir. Yahut «Resulullahla beraber olan nura ittibâ' edin» demektir. Buna nazaran nur; kitaba şamil olduğu gibi sünnet-i nebeviyeye dahi şamildir. Şu halde âyette kitaba ve sünnete ittibâ'm vücubuna delâlet vardır. Yahut Kur'an; kalb-i mü'mini nurlandırıp zulümât-ı şek ve cehaletten zıya-yı yakîne ve ilm ü irfana ihraç ettiği cihetle nur denilmiştir.

A'raf 7:158

Vacip Tealâ rahmet-i ilâhiyesinin mü'minlere vasıl olacağını ve o rahmetin husulü, resulüne ittibâ'a mevkuf olduğunu beyan ettiği gibi resulünün cemi-i nasa meb'us ve cümleye ittibâ' vacip olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; dünyanıza ve âhiretihize müteallik saadetinize irşad ve doğru yolu size gösterdiği için ittibâ'la ihtidanız me'lûl olduğundan ittibâınız vaciptir. Yani; ey kâffe-i mükellefine meb'us olan Resul-ü Ekrem! Sen nasa hitaben de ki: «Yâ eyyühennas! Ben sizin ceminize, yerin ve göklerin mülkü kendine mahsus olup cümle mahlûkaatın mâliki ve mutasarrıfı olan Allah'ın resulüyüm. Sizi irşad için geldim. Tarafından meb'us olduğum Allah'ın gayrı bir ma'bud yoktur, ancak ma'budun bilhak odur. Binaenaleyh; herkes ibadetini ona hasret-mr \dir. Zira; dilediğini diriltir, dilediğini öldürür. Şu halde yer ve gökler Allah'ın mülkü ve ibadete müstehak ancak zat-ı ülûhi-yeti olup ihya ve imataya kâadir olunca Allah'a ve resulüne iman edin ki o resulü taraf-ı ilâhiden sizi irşad için meb'us resuldür, ahval-i dünya ve âhireti size haber verir ve kimseden okuyup yazmamış nebiyy-i ümmîdir ki o nebiyy-i ümmî Allahü TealâVa ve Allah'ın enbiyaya inzal ettiği bütün kelimâtma iman eder. Nebinin hâl ü şanı Allah'a ve kelimâtma iman etmek olunca siz o nebiye ittiba' edin. Zira ittibâ' etmek; üzerinize vaciptir. Eğer ittiba' ederseniz bilumum maksudunuza vasıl olmanız me'mûldür ve o nebiyy-i ümmîye ittibâ' edin. Çünkü ihtidanız için ittibâ'mız vaciptir, ihtidanız ittibâ'mıza mevkuftur». Kaazî ve Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile hitap; Re-sulullah'a olduğu cihetle bu âyet Resulullâh'ın cemi' halâyıka meb'us olduğuna delildir. Zira; nas lâfzı umum halâyıka şamil olduğu gibi Resulullah da risaletini tebliğde «Ceminize m^b'usum» buyurmuştur. Allahü Tealâ'nın yerin ve göklerin mâliki, vahid-i hakîkî, ihya ve imateye kaadir olduğunu beyan; cemi-i naşa resul göndermeye kaadir olduğunu beyan etmektir. Resulullah cemi-i nasa meb'us olduğunu beyandan sonra Allah'a ve resulüne imanın vacip olduğunu beyan buyurmuştur. İhtida ve mutalebeye vuslatı, Cenab-ı Hak imana ve ittibâ'a talik buyurmuştur. Çünkü; iman olsa da ahkâmına ittibâ' olmasa veyahut ahkâma ittibâ' olsa da iman olmasa dalâlden kurtulamaz. Binaenaleyh ihtida etmek; iman etmeye ve ahkâma ittibâ'a muhtaçtır. Şu halde resule iman ve ahkâma ittibâ' etmeyen kimsede ihtida olamaz. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Resulullâh'ın cemi-i nasa ta-raf-ı ilâhiden meb'us' Resul olduğu dâvasının .muhtaç olduğu usul-ü selâsenin kâffesi bu âyette beyan olunmuştur. Birincisi; âlemde hükmü nafyz bir Sâni'-i Kaadir ve Hâlik-ı Kayyum'un vücudunu ispat etmektir. Zira; hükmü nafiz Sâniin vücudu olmasa resul kimin tarafından gelebilir ve «Resul geldim» dese kim dinler? Çünkü; resulü gönderecek yok demektir. Binaenaleyh; risalet dâvası kaadir ve fail-'i muhtar bir Sâniin vücudunu ispata muhtaç olduğundan Cenab-ı Hak bu âyette zat-ı ülûhiyetinin yer ve göklere mâlik olduğunu beyanla vücudunu.ve kudretini ispat etmiştir. İkincisi; resulü gönderen Fail-i Muhtar'ın Vahid-i Hakîkî olması, lâzımdır. Çünkü; ilâh iki farzolunsa, birisinin gönderdiği resulün risaletini tebliğ ettiği insanlar, ilâhlardan hangisinin mahlûku olduğunu bilmez ki, o nebiyye ittibâ' ve nebinin^ emrine imtisal etsin. Şu halde umur-ü bi'set mümkün olamaz, Allah'ın bir olmasıyla olur. Binaenaleyh; Vacip Tealâ, resulü 'gönderen halikın Vahid-i Hakîkî olduğunu beyan etmek üzere buyurmuştur ki, «Ma'budun bilhak ancak birdir, ondan başka ma'bud yok» demektir. Üçüncüsü; resulü gönderen mabudun, haşr ü neşre, ihya ve inıataya kaadir olmasıdır. Çünkü; resulü irsal eden ilâh haşr ü neşre kaadir olmasa taatle emri. nafiz olmaz. Zira; haşrol-mayınca ibadetle iştigalde ve.ma'siyetten içtinapta bir fayda olmaz. Şu halde enbiyanın bi'setinden ve tebliğlerinden fayda olmadığından bi'set abes olduğu gibi insanların resule ittibâ'ı dahi abes olur. Binaenaleyh; Vacip Tealâ haşr ü neşre kaadir olduğunu ve haşr ü neşrin vâki olacağını beyan için buyurmuştur. Şu usul-ü selâseyi ispat'etmek üzere risalet dâvası sahih olunca resulüne iman ve ittibâ' etmek vacip olduğunu beyan buyurmuştur.

A'raf 7:159

Vacip Tealâ resulüne mutâbaatın vücubunu beyandan sonra Beni İsrail'den bir taifenin ittibâ' ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; âhir zaman nebisine iman ve Kur'an'ın ahkâmına ittibâ' ederler. Bu âyette kavm-i Mûsâ (A.S.) dan ümmetle murad; Zaman-ı saadette Yahudilerden Resulullaha iman eden (Abdullah b. Selâm) ve onun ashabıdır. Bunların her ne kadar adetleri azsa da imanları ihlâs üzere olduğu cihetle ümmet unvanını ihraza şayan olduklarından Cenab-ı Hak ümmet lafzıyla zikir buyurmuştur. Yahut ümmetle murad; Kavm-i Müsâdan din-i Mûsâ üzerine tahrif ve tağyirden salim olarak bakî kalıp zamanri saadete kadar dinlerini muhafaza eden bir kavimdir. Onlar naşı hidayete davet ve hakla hükümde adalet edip kimseye zulmetmeyerek zulümden tehâşî ettiklerinden Cenab-ı Hak medih buyurmuştur.

A'raf 7:160

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın kavminden bir cemaatın ihtida ettiklerini beyan ettiği gibi o kavmin ahval-i umumiyesini dahi tafsil etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; arada niza' da olmazdı. Yani; Beni İsrail'i biz muhtelif ümmetler olarak on iki kabile kıldık ve "kavm-i Mûsâ, Mûsâ (A.S.) dan (Afz-ı Tih)'te su istediklerinde biz lûtf u kerem ve cu'd ü ihsanımızdan Mûsâ (A.S.) a vahyettik, dedik ki <<Yâ Mûsâ! Sen asanı taşa vur. Zira; sair umurunda teshilât için asanı isti'mâl ettiğin gibi bunda dahi isti'mâl et. Derhal taştan on iki pınar cereyan etsin, on iki kabileye ade-dince su çıkpr. Onların beyinlerinde niza' kalmaz». Emr-i ilâhimize imtisalen Mûsâ (A.S.) asayı taşa vurdu ve taştan oniki pınar cereyan etti. Her nas ve kabile su alacak mahallerini ve pınarlarını muhakkak bildiler ve kendilerine tahsis olunan mahalli öğrendiler ki beyinlerinde nizaa ve husumete mahal kalmadı ve Beni İsrail üz.erini bir bulutla gölgeledik ki hararetin şiddetinden mutazarrır olmasınlar, istirahat etsinler ve Biz Azîmüşşan onlar üzerine kudret helvası denilen tatlı şerbeti ve semiz kuşları inzal ettik ki, şerbeti içsinler hararetleri bürûdete tahavvül etsin v& semiz kuşlarla tagaddi eylesinler, acıkmasınlar. Bu rızıkları inzal ettikten sonra biz onlara dedik ki, «Bizim sizin emzicenizin kıvamı ve bünyenizin takviyesi ve hayatınızın idamesi için vermiş olduğumuz rızıklann güzellerinden mubah'olarak yiyin;». Bizim böyle demekle müsaademize kanaat etmediklerinden hudud-u ilâhiye-mizin haricine çıktılar. Zira; evâmir ve nevâhîmize muhalefet ettiler ve bu muhalefetleriyle bize zulmetmediler. Çünkü; onların ma'siyetinden bize zarar gelmez, ancak kesbettikleri maâsînin şeâmetiyle kendi nefislerine zulmettiler. Binaenaleyh; dünyada ve âhirette meâsîlerinin ukubetini görürler. Zira ma'siyetin zararı; ancak kendilerinedir. Beni İsrail'in on iki kabile olması Ya'kub (A.S.) in on iki oğlunun neslinde oldukları içindir. (Arz-i Tih)'te şiddeti hararetten ciğerleri yandığı zamanda Mûsâ (A.S.) dan su istediler. Ce-nab-ı Hak mucize olarak asayı taşa vurmasıyla emretti. Asayı taşa vurunca on iki kabileye on iki pınar çıktı. İkinci merrede harareti def için bulutla gölgeledi. Üçüncü merrede açlık ve susuzluklarını defetmek için inzal buyurdu. Her cihetten suhuletle ihtiyaçlarını defettikten sonra inzal buyurduğu rızıktan ekletmelerini emretti. Şu beyan olunan şeyler harikulade ve fey-kattabia olup Hz. Musa'nın mucizeleridir. Bu gibi mucizelerin en-biya-yı izam yedlerinde zuhuru çok defa vuku bulmuştur. Binaenaleyh; kudretullahı tasdik eden kimse bunların vukuunda asla şüphe etmez. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile kavm-i Mûsâ iki şeyle emr-i ilâhiye muhalefet ettiler. Birincisi; Cendb-ı Hak, verdiği rızıktan idhar etmekten onları menettiği halde onlar idhar ettiler. İkincisi; ekliğin tayin olunan vaktin gayrıda eklettiler. Fakat bu muhalefetleriyle Vacip Tealâ'ya zulmetmeyip kendi ne-, fişlerine zulmettiklerini bu âyette Aliahü Tealâ beyan buyurmuştur. Çünkü; mükellefin irtikâb ettiği ma'siyetin mazarratı kendine aittir. Zira o ma'siyetten nehiy; mükellefin menfaati içindir. Binaenaleyh; nehyolunan şeyi irtikâpla mükellef kendi menfaatim fevt ve mazarratını irtikâb etmiş olur. Nefislerine zulümde temâdî ettiklerine işaret için muzâri sıyğasıyla varid olmuştur. Yani; Beni İsrail'i biz muhtelif ümmetler olarak on iki kabile kıldık ve "kavm-i Mûsâ, Mûsâ (A.S.) dan (Afz-ı Tih)'te su istediklerinde biz lûtf u kerem ve cu'd ü ihsanımızdan Mûsâ (A.S.) a vahyettik, dedik ki <<Yâ Mûsâ! Sen asanı taşa vur. Zira; sair umurunda teshilât için asanı isti'mâl ettiğin gibi bunda dahi isti'mâl et. Derhal taştan on iki pınar cereyan etsin, on iki kabileye ade-dince su çıkpr. Onların beyinlerinde niza' kalmaz». Emr-i ilâhimize imtisalen Mûsâ (A.S.) asayı taşa vurdu ve taştan oniki pınar cereyan etti. Her nas ve kabile su alacak mahallerini ve pınarlarını muhakkak bildiler ve kendilerine tahsis olunan mahalli öğrendiler ki beyinlerinde nizaa ve husumete mahal kalmadı ve Beni İsrail üz.erini bir bulutla gölgeledik ki hararetin şiddetinden mutazarrır olmasınlar, istirahat etsinler ve Biz Azîmüşşan onlar üzerine kudret helvası denilen tatlı şerbeti ve semiz kuşları inzal ettik ki, şerbeti içsinler hararetleri bürûdete tahavvül etsin v& semiz kuşlarla tagaddi eylesinler, acıkmasınlar. Bu rızıkları inzal ettikten sonra biz onlara dedik ki, «Bizim sizin emzicenizin kıvamı ve bünyenizin takviyesi ve hayatınızın idamesi için vermiş olduğumuz rızıklann güzellerinden mubah'olarak yiyin;». Bizim böyle demekle müsaademize kanaat etmediklerinden hudud-u ilâhiye-mizin haricine çıktılar. Zira; evâmir ve nevâhîmize muhalefet ettiler ve bu muhalefetleriyle bize zulmetmediler. Çünkü; onların ma'siyetinden bize zarar gelmez, ancak kesbettikleri maâsînin şeâmetiyle kendi nefislerine zulmettiler. Binaenaleyh; dünyada ve âhirette meâsîlerinin ukubetini görürler. Zira ma'siyetin zararı; ancak kendilerinedir. Beni İsrail'in on iki kabile olması Ya'kub (A.S.) in on iki oğlunun neslinde oldukları içindir. (Arz-i Tih)'te şiddeti hararetten ciğerleri yandığı zamanda Mûsâ (A.S.) dan su istediler. Ce-nab-ı Hak mucize olarak asayı taşa vurmasıyla emretti. Asayı taşa vurunca on iki kabileye on iki pınar çıktı. İkinci merrede harareti def için bulutla gölgeledi. Üçüncü merrede açlık ve susuzluklarını defetmek için inzal buyurdu. Her cihetten suhuletle ihtiyaçlarını defettikten sonra inzal buyurduğu rızıktan ekletmelerini emretti. Şu beyan olunan şeyler harikulade ve fey-kattabia olup Hz. Musa'nın mucizeleridir. Bu gibi mucizelerin en-biya-yı izam yedlerinde zuhuru çok defa vuku bulmuştur. Binaenaleyh; kudretullahı tasdik eden kimse bunların vukuunda asla şüphe etmez. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile kavm-i Mûsâ iki şeyle emr-i ilâhiye muhalefet ettiler. Birincisi; Cendb-ı Hak, verdiği rızıktan idhar etmekten onları menettiği halde onlar idhar ettiler. İkincisi; ekliğin tayin olunan vaktin gayrıda eklettiler. Fakat bu muhalefetleriyle Vacip Tealâ'ya zulmetmeyip kendi ne-, fişlerine zulmettiklerini bu âyette Aliahü Tealâ beyan buyurmuştur. Çünkü; mükellefin irtikâb ettiği ma'siyetin mazarratı kendine aittir. Zira o ma'siyetten nehiy; mükellefin menfaati içindir. Binaenaleyh; nehyolunan şeyi irtikâpla mükellef kendi menfaatim fevt ve mazarratını irtikâb etmiş olur. Nefislerine zulümde temâdî ettiklerine işaret için muzâri sıyğasıyla varid olmuştur. Yani; Beni İsrail'i biz muhtelif ümmetler olarak on iki kabile kıldık ve "kavm-i Mûsâ, Mûsâ (A.S.) dan (Afz-ı Tih)'te su istediklerinde biz lûtf u kerem ve cu'd ü ihsanımızdan Mûsâ (A.S.) a vahyettik, dedik ki <<Yâ Mûsâ! Sen asanı taşa vur. Zira; sair umurunda teshilât için asanı isti'mâl ettiğin gibi bunda dahi isti'mâl et. Derhal taştan on iki pınar cereyan etsin, on iki kabileye ade-dince su çıkpr. Onların beyinlerinde niza' kalmaz». Emr-i ilâhimize imtisalen Mûsâ (A.S.) asayı taşa vurdu ve taştan oniki pınar cereyan etti. Her nas ve kabile su alacak mahallerini ve pınarlarını muhakkak bildiler ve kendilerine tahsis olunan mahalli öğrendiler ki beyinlerinde nizaa ve husumete mahal kalmadı ve Beni İsrail üz.erini bir bulutla gölgeledik ki hararetin şiddetinden mutazarrır olmasınlar, istirahat etsinler ve Biz Azîmüşşan onlar üzerine kudret helvası denilen tatlı şerbeti ve semiz kuşları inzal ettik ki, şerbeti içsinler hararetleri bürûdete tahavvül etsin v& semiz kuşlarla tagaddi eylesinler, acıkmasınlar. Bu rızıkları inzal ettikten sonra biz onlara dedik ki, «Bizim sizin emzicenizin kıvamı ve bünyenizin takviyesi ve hayatınızın idamesi için vermiş olduğumuz rızıklann güzellerinden mubah'olarak yiyin;». Bizim böyle demekle müsaademize kanaat etmediklerinden hudud-u ilâhiye-mizin haricine çıktılar. Zira; evâmir ve nevâhîmize muhalefet ettiler ve bu muhalefetleriyle bize zulmetmediler. Çünkü; onların ma'siyetinden bize zarar gelmez, ancak kesbettikleri maâsînin şeâmetiyle kendi nefislerine zulmettiler. Binaenaleyh; dünyada ve âhirette meâsîlerinin ukubetini görürler. Zira ma'siyetin zararı; ancak kendilerinedir. Beni İsrail'in on iki kabile olması Ya'kub (A.S.) in on iki oğlunun neslinde oldukları içindir. (Arz-i Tih)'te şiddeti hararetten ciğerleri yandığı zamanda Mûsâ (A.S.) dan su istediler. Ce-nab-ı Hak mucize olarak asayı taşa vurmasıyla emretti. Asayı taşa vurunca on iki kabileye on iki pınar çıktı. İkinci merrede harareti def için bulutla gölgeledi. Üçüncü merrede açlık ve susuzluklarını defetmek için inzal buyurdu. Her cihetten suhuletle ihtiyaçlarını defettikten sonra inzal buyurduğu rızıktan ekletmelerini emretti. Şu beyan olunan şeyler harikulade ve fey-kattabia olup Hz. Musa'nın mucizeleridir. Bu gibi mucizelerin en-biya-yı izam yedlerinde zuhuru çok defa vuku bulmuştur. Binaenaleyh; kudretullahı tasdik eden kimse bunların vukuunda asla şüphe etmez. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile kavm-i Mûsâ iki şeyle emr-i ilâhiye muhalefet ettiler. Birincisi; Cendb-ı Hak, verdiği rızıktan idhar etmekten onları menettiği halde onlar idhar ettiler. İkincisi; ekliğin tayin olunan vaktin gayrıda eklettiler. Fakat bu muhalefetleriyle Vacip Tealâ'ya zulmetmeyip kendi ne-, fişlerine zulmettiklerini bu âyette Aliahü Tealâ beyan buyurmuştur. Çünkü; mükellefin irtikâb ettiği ma'siyetin mazarratı kendine aittir. Zira o ma'siyetten nehiy; mükellefin menfaati içindir. Binaenaleyh; nehyolunan şeyi irtikâpla mükellef kendi menfaatim fevt ve mazarratını irtikâb etmiş olur. Nefislerine zulümde temâdî ettiklerine işaret için muzâri sıyğasıyla varid olmuştur.

A'raf 7:161

Vacip Tealâ Beni İsrail'in bazı ahvalini, vermiş olduğu nimetlerini ve onlar nimetin kadrini bılmeyip nefislerine zulmettiklerini beyan ettiği gibi onlara bazı vesâyâ ve evâmirini dahi beyan etmek üzere buyuruyor. demekle onlara vesâyâda bulunduk ve kendileri hakkında menfaat olan ahkâmı beyan ettik.

A'raf 7:162

Ve memur oldukları hıtta bedelinde diyerek söylemesiyle memur oldukları kelimeyi memur olmadıkları kelimeye tebdil ettiklerinden zulüm irtikâb ettiler. Yani; zikret yâ Ekrem-er Rusül! Şol zamanı ki, o zamanda taraf-ı ilâhiden vahiyle nebileri vasıtasıyla onlara denildi ki, «Beyt-i Mukaddes'te sakin olun ve o karye-i mübareke olan Beyt-i Mukaddesin mebzul rızıklarından mümanaat ve müdafaa olmaksızın istediğiniz yerden ekledin ve bize tazarru ve niyaz edici olduğunuz halde (Yâ Rabbi! Bizim senden suâlimiz ve talebimizi bizden hasbelbeşer sudur eden seyyiâtımızı tenzil ve maâsimizic af fidir» demekle münâcâÇta bulunun ve siz Beyt-i Mukaddes'in kapısından cephelerinizi türab-ı mezellete sürer, tevazu ve tezel-lülünüzü izhar eder olduğunuz halde secdeyle girin, biz de sizin hatiâtınızı mağfiret ve muhsin olanların sevabını ziyade edelim. Yani; cürüm sahiplerini af ve amel sahiplerinin sevaplarını ziyade edelim" demekle vesâyâda bulunduk. Bizim şu vesâyâ ve evâmi-rimiz üzerine nefsine zulmedenler bir söz söylediler ki, kendilerine söylemesiyle emrolunan kelimenin gayrıdır. Zira; onlara emrolunan kelime iken onlar dediler ve emrolundukları kelimeyi lâfzan ve ma'nen tağyir ettiler. Binaenaleyh; biz onlara zulmettikleri ma'siyetleri ve tahrif ve tağyir ettikleri hataları sebebiyle semâdan bir azap îsâl ettik. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Beni İsrail'e duhul ve iskânla emrolunan karye; Beyt-i Mukaddes'tir\ O zamanda Beyt-i Mukaddes Âd kavminin bakiyesinden Amalika kabilesinin ceba-biresi elindeydi. Vacip Tealâ'nin iskân ve Beyt-i Mukaddes'e girmeleriyle emri fetholunduktan sonradır. Kapıdan girerken arz-ı halâsa ve arz-ı mukaddese duhule şükrolmak üzere secde etmekle ve geçmiş kusurlarının affını istirham etmek üzere demekle emrolunmuşlardı. Şu emrin hilafını irtikâb ederek onlar kapıdan girerken secdeyi terkedip mak'adları üzerine sürünerek geçtikleri gibi lâfzını lâfzına tebdil etmekle de emr-i ilâhiye muhalefet ve Mûsâ (A.S.) ı istihza ettiklerinden azab-ı ilâhiye müstehak olmuşlardır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak tâûn inzal buyurdu. Bu tâûh yüzünden bir saatte birçok kişinin vefat ettiği mervidir. Çünkü; emr-i ilâhiye bu kadar açıktan muhalefet etmeleri üzerine elbette gazab-ı ilâhinin zuhur edeceği şüdhesizdir. Vacip Tealâ Beni İsrail'in cinayetlerinden bazısını beyandan sonra bazı âhari beyan etmek üzere buyuruyor. Şu suâle onlar cevap versinler.

A'raf 7:163

Zira fısk; iptilâya sebeptir. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Sen zamanında bulunan Yehûda tevbih ve tekdir tarîkıyla denizin kenarında mevcut ve hazır olan karyelerden suâl et şöl zamanda ki, o zamanda onlar ta'zîm etmek ve av avlamamakla emrolundukları Cumartesi günlerinde balıklar birbiri arkasında suyun yüzünde zahir olarak geldiğinde onlar emr-i ilâhiye muhalefet ederek tecavüz etmişlerdi,ve ta'zimi ihlâl edip menhî olan avı avladılar ve Cumartesi olmayan günlerinde balıklar onlara gelmezdi. Onların emr-i ilâhiyi ihlâl etmekle tâât-tan çıkıp fışkı itiyad etmeleri sebebiyle biz onlara imtihan muamelesi yaptık ki onlar mütenebbih olsunlar ve emrimize imtisal etsinler. Fahr-i Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile bu âyette suâ ile murad; tevbih ve tekdir ve Yehûd kavminin küfretmek eskiden âdetleri olduğunu beyanla zaman-ı saadette bulunan Yehûdleri tahkir ve terzil etmektir. Yoksa sual istilâm için değildir. Çünkü; Resulullah o karyenin halini vahiyle bilmişti. Bu suâl Resulullah'a mucizedir. Zira; Resulullah ümmî olduğu ve evvel geçenlerin kitaplarından birşey kıraat etmediği halde şu kadar bin sene evvel geçmiş vak'ayı aynıyla nakl-i beyan etmesi vahy-i ilâhiyle olduğuna büyük bir delildir. Âyette demektir. Yani; «Balıklar onlara suyun yüzünde zahir oldukları halde geldiğinde onlar tecavüz ederler, Cumartesi gününe yapılacak ta'zîmi ihlâl eder ve emr-i ilâhiye karşı gelirlerdi» demek olur, karyeyle murad; (Tûr-u Sina) ile (Medyen) arasında denizin kenarında bir karye, yahut (Eyle), veya (Taberiye/dir. Onlar Cumartesi'ye riayet edip balık avlamamakla emrolundukları halde Şeytan'ın onlara «Siz balığın avından nehyolunmadınız, eklinden nehyolundunuz» diyerek vesvese ilkaa etmesiyle Cumarte-si'nin ta'zîmini ihlâl ve balık avlamakla nehy-i ilâhiye muhalefet ettiler. Cumartesi'de balık gaayet çok gelip Ctımartesi'nin gayrıda gelmemekle Cenab-ı Hak imtihan buyurduğunu beyan buyurmuştur ki, bu hâl onlar için bir iptilâydi. Binaenaleyh; emr-i ilâhiye imtisâlle bu iptilâdan kurtulmak lâzımken aksini irtikâpla gazab-ı ilâhiye mazhar olmuşlardır.

A'raf 7:164

Vacip Tealâ yevm-i sebte riayet etmeyen karye, ahalisinin bir kısmı isyan etmeyip isyan edenlere vaazettiklerini ve vaazı kabul etmeyenlerin helak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; vaazınızın te'siri yoktur. Binaenaleyh; emeğiniz boşadır. '

A'raf 7:165

Yani; zikret habibim! Şol zamanı ki, o zamanda karye ahalisinden bir taife kendileri vaaz edenlere dediler ki «Niçin vaaze-dersiniz bir kavme ki o kavmi Allahü Tealâ ihlâk veyahut azab-ı şedidle azab edecek? Şu iki halden birine elbette müstehak olanlara vaazın te'siri olmaz. Binaenaleyh; vaazınızda fayda yoktur» demekle vaaz edenlere itab edince vaaz edenler «Sizin Rabbinize bizim tarafımızdan özür olmasın için vaaz ederiz ve vaazımızın te'sirinden me'yus değiliz. Me'mûl ki, bizim vaazımız te'sir eder de muharremâttan içtinab ederler» demekle cevap verdiler. Vakta ki âsîler vaaz olundukları nesâyihi unuttular. Asla iltifat etmeyip ve vaizlerin vaazım kabul etmedilerse biz kötülükten nehyeden vaizlere necat verdik ve naşihattan i'raz edip kabul etmeyenleri fısk ettikleri için, şiddetli azapla muâhaze ettik. Vakta ki, nehyo-lunduklarl şeyden tekebbür ve tecebbür ettiler ve irtikâp etmekten asla çekinmedilerse biz onlara hitaben, «Siz hakir ve zelil olarak maymun olun» dedik. Onların suratları kudret-i ilâhiye ve emr-i sübhâniyemizle maymun suratına tahavvül %tti. Zira; emrimizin hilâfına hareket edenlerin akıbetleri helak ve azaptır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile karye ahalisi üç fırka olup birinci fırka menhiyatı irtikâb eder. Cumartesi günü balık avlarlar, yerler ve satarlar, hatta sahilin kenarına havuzlar yaparak Cumartesi günü balıklar içine dolar sonra ağzını kaparlar, Pazar günü o balıkları toplarlardı. Bu minval üzere, nehyolundukları menhiyata ısrar ederler ve l?u suretle hilelerini setretmek isterlerdi, ikinci fırka bunların bu haline sükût eder fakat menhiyatı da irtikâb etmezlerdi. Üçüncü fırka; menhiyatı İrtikâb etmedikleri gibi irtikâb edenlere vaaz u nasihatta devam ve menhiyattan menetmeye çalışırlardı. Vaazetmeyen fırka «Bunlara, helak olacak veyahut azap görecek bir kavme niçin vaazeder ve abesle iştigal edersiniz? Emeğinize yazıktır» derlerdi. Nasihat edenler de «Cenab-ı Hak indinde ma'-zur olmak için emribilmaruf ve nehyianilmünker ederiz» demekle cevap verirlerdi. Üçüncü fırka vazife-i şer'iyelerini edada kusur etmemişlerdi. Beyzâvî'nin beyanı veçhile vaazedenler bunların maâsîleri bir azap getireceğini idrak ettiklerinden âsîlerle kendi mahalleleri arasına bir duvar çekerek mahallelerini ayırıp bir kapıdan işlediler ve onlara karışmadılar. Birgün âsîlerden dışarı çıkan olmadığını görünce giderler bakarlar ki, hep maymun olmuşlar. Bunlar maymunlardan, akrabalarını tanımazlar, lâkin maymunlar akrabalarını tanırlar ve yanlarına gelerek elbiselerini koklarlar ve ağlarlar. Vaizler de «Biz size menhiyattan vazgeçin demedik mi?» dedikleri zaman onlar da yalnız başlarıyla tasdik ederler. Şu hal üç gün devam ettikten sonra bu suretle maymun olan âsîlerin helak oldukları mervidir. Âyet-i celile suretleri- mesholmazdan evvel şiddetli bir azapla azab olunduklarına delâlet eder. Zira; Vacip Tealâ fıskları sebebiyle azab-ı beîsle muahaîe ve ondan sonra daha ziyade tuğyan edip suratlarının maymun suratına tahavvül ettiğini beyan buyurmuştur. Azab-l beîsi tayine dair âyette' sarahat yoksa da Fahr-i Râzi'nin beyanına nazaran fakr u fâkayla müptelâ kılınmışlardır. Onlar av avlamak menhî olan Cumartesinde balık avlayıp satmak ve intifa' etmek hülyasıyla haramdan servet kesbetmek için sa'y ederlerse de bereket Allah'ındır. Allahü Tealâ onları tââttan huruç ettikleri için fakr u faka ve şiddet-i ihtiyaçla müptelâ kıldı, fakat mütenebbih olmadıkları gibi belki daha ziyade tuğyan ettiler. Taaddî ve tecavüzleri ve emr-i ilâhiye muhalefetleri onları insan kıyafetinden çıkarmıştır. Bu vak'amn Dâvûd (A.S.) zamanında olup Dâvûd (A.S.) in .onlara lânetettiği mervidir. Beyzâvî'nin İmam-ı Mücahid'den naklen bir rivayetine göre bu fırkanın meshi kalplerinde olmuştur, bedenlerinde değildir. Yani maymun suretine tebeddül eden kalpleridir, suretleri değildir. Fakat,âyetin zahiri bedenlerinin tebeddül ettiğine delâlet eder. Fırka-i âsiye helak oldu, fırka-i vaize necat buldu. Firka-i sâkitenin halinden bahis yoksa da Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile fırka-i sâkite de fırka-i vaize ve naciyede dahil olmuşlardır. Zira; fırka-i sâkite her ne kadar sükût etmişlerse de fırka-i âsiyenin helak olacaklarını ve azap göreceklerini ve vaaz etmekte fayda olmadığını çünkü vaazı kabul etmediklerinden intifa' edemeyeceklerini beyan etmeleri âsilerin hallerine kalpleriyle buğzettiklerin-den onların da fırka-i naciyede dahil olduklarını müş'irdir. Kezâ-lik emribilmaruf ve nehyianilmünker farz-ı kifaye kabilinden olduğu cihetle bazılarının bu farzı eda etmeleriyle diğerlerinden sakıt olduğundan emribilmaruf eden bulundukça onların sükûtu helaklerine bâdî olmaz. Zira helake bâdî olan sükût; umumun sükûtudur. Bazılarının nasihatıyla diğerlerinden farz sakıt olduğu cihetle onlar da fırka-i nâciye meyamna dahil olmuşlardır.

A'raf 7:166

Yani; zikret habibim! Şol zamanı ki, o zamanda karye ahalisinden bir taife kendileri vaaz edenlere dediler ki «Niçin vaaze-dersiniz bir kavme ki o kavmi Allahü Tealâ ihlâk veyahut azab-ı şedidle azab edecek? Şu iki halden birine elbette müstehak olanlara vaazın te'siri olmaz. Binaenaleyh; vaazınızda fayda yoktur» demekle vaaz edenlere itab edince vaaz edenler «Sizin Rabbinize bizim tarafımızdan özür olmasın için vaaz ederiz ve vaazımızın te'sirinden me'yus değiliz. Me'mûl ki, bizim vaazımız te'sir eder de muharremâttan içtinab ederler» demekle cevap verdiler. Vakta ki âsîler vaaz olundukları nesâyihi unuttular. Asla iltifat etmeyip ve vaizlerin vaazım kabul etmedilerse biz kötülükten nehyeden vaizlere necat verdik ve naşihattan i'raz edip kabul etmeyenleri fısk ettikleri için, şiddetli azapla muâhaze ettik. Vakta ki, nehyo-lunduklarl şeyden tekebbür ve tecebbür ettiler ve irtikâp etmekten asla çekinmedilerse biz onlara hitaben, «Siz hakir ve zelil olarak maymun olun» dedik. Onların suratları kudret-i ilâhiye ve emr-i sübhâniyemizle maymun suratına tahavvül %tti. Zira; emrimizin hilâfına hareket edenlerin akıbetleri helak ve azaptır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile karye ahalisi üç fırka olup birinci fırka menhiyatı irtikâb eder. Cumartesi günü balık avlarlar, yerler ve satarlar, hatta sahilin kenarına havuzlar yaparak Cumartesi günü balıklar içine dolar sonra ağzını kaparlar, Pazar günü o balıkları toplarlardı. Bu minval üzere, nehyolundukları menhiyata ısrar ederler ve l?u suretle hilelerini setretmek isterlerdi, ikinci fırka bunların bu haline sükût eder fakat menhiyatı da irtikâb etmezlerdi. Üçüncü fırka; menhiyatı İrtikâb etmedikleri gibi irtikâb edenlere vaaz u nasihatta devam ve menhiyattan menetmeye çalışırlardı. Vaazetmeyen fırka «Bunlara, helak olacak veyahut azap görecek bir kavme niçin vaazeder ve abesle iştigal edersiniz? Emeğinize yazıktır» derlerdi. Nasihat edenler de «Cenab-ı Hak indinde ma'-zur olmak için emribilmaruf ve nehyianilmünker ederiz» demekle cevap verirlerdi. Üçüncü fırka vazife-i şer'iyelerini edada kusur etmemişlerdi. Beyzâvî'nin beyanı veçhile vaazedenler bunların maâsîleri bir azap getireceğini idrak ettiklerinden âsîlerle kendi mahalleleri arasına bir duvar çekerek mahallelerini ayırıp bir kapıdan işlediler ve onlara karışmadılar. Birgün âsîlerden dışarı çıkan olmadığını görünce giderler bakarlar ki, hep maymun olmuşlar. Bunlar maymunlardan, akrabalarını tanımazlar, lâkin maymunlar akrabalarını tanırlar ve yanlarına gelerek elbiselerini koklarlar ve ağlarlar. Vaizler de «Biz size menhiyattan vazgeçin demedik mi?» dedikleri zaman onlar da yalnız başlarıyla tasdik ederler. Şu hal üç gün devam ettikten sonra bu suretle maymun olan âsîlerin helak oldukları mervidir. Âyet-i celile suretleri- mesholmazdan evvel şiddetli bir azapla azab olunduklarına delâlet eder. Zira; Vacip Tealâ fıskları sebebiyle azab-ı beîsle muahaîe ve ondan sonra daha ziyade tuğyan edip suratlarının maymun suratına tahavvül ettiğini beyan buyurmuştur. Azab-l beîsi tayine dair âyette' sarahat yoksa da Fahr-i Râzi'nin beyanına nazaran fakr u fâkayla müptelâ kılınmışlardır. Onlar av avlamak menhî olan Cumartesinde balık avlayıp satmak ve intifa' etmek hülyasıyla haramdan servet kesbetmek için sa'y ederlerse de bereket Allah'ındır. Allahü Tealâ onları tââttan huruç ettikleri için fakr u faka ve şiddet-i ihtiyaçla müptelâ kıldı, fakat mütenebbih olmadıkları gibi belki daha ziyade tuğyan ettiler. Taaddî ve tecavüzleri ve emr-i ilâhiye muhalefetleri onları insan kıyafetinden çıkarmıştır. Bu vak'amn Dâvûd (A.S.) zamanında olup Dâvûd (A.S.) in .onlara lânetettiği mervidir. Beyzâvî'nin İmam-ı Mücahid'den naklen bir rivayetine göre bu fırkanın meshi kalplerinde olmuştur, bedenlerinde değildir. Yani maymun suretine tebeddül eden kalpleridir, suretleri değildir. Fakat,âyetin zahiri bedenlerinin tebeddül ettiğine delâlet eder. Fırka-i âsiye helak oldu, fırka-i vaize necat buldu. Firka-i sâkitenin halinden bahis yoksa da Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile fırka-i sâkite de fırka-i vaize ve naciyede dahil olmuşlardır. Zira; fırka-i sâkite her ne kadar sükût etmişlerse de fırka-i âsiyenin helak olacaklarını ve azap göreceklerini ve vaaz etmekte fayda olmadığını çünkü vaazı kabul etmediklerinden intifa' edemeyeceklerini beyan etmeleri âsilerin hallerine kalpleriyle buğzettiklerin-den onların da fırka-i naciyede dahil olduklarını müş'irdir. Kezâ-lik emribilmaruf ve nehyianilmünker farz-ı kifaye kabilinden olduğu cihetle bazılarının bu farzı eda etmeleriyle diğerlerinden sakıt olduğundan emribilmaruf eden bulundukça onların sükûtu helaklerine bâdî olmaz. Zira helake bâdî olan sükût; umumun sükûtudur. Bazılarının nasihatıyla diğerlerinden farz sakıt olduğu cihetle onlar da fırka-i nâciye meyamna dahil olmuşlardır.

A'raf 7:167

Vacip Tealâ Beni İsrail'in ahvalinden bazılarını beyandan sonra isyanları sebebiyle • ilâyevmilkıyam müptelâ oldukları mezelleti "beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; zikredin şol zamanı ki, o zamanda Beni İsrail üzerine zili ü hakaareti ve envâ'-ı azabı lâyık görecek kimseleri gönderip ilâyevmilkıyam onlara azap etmeyi Rabbin Tealâ azmetti ve nefsi üzerine yazdı ve ilân etti. Zira; Rabbin Tealâ'nın âsîler üzerine azabı sür'atlı ve tâib ü -müstağfir olanları mağfiret edici ve dergâhına rücû' edenlere merhamet buyurucudur. Vacip Tealâ'nın bir şeyin vukuunu ilânı kâsem manâsını, müş'ir olduğundan kaseme cevap olan ile irad olunmuştur. Ayette beyan olunan fırka yla murad; Yehûddur. Suuazab ile murad; cizye ve zili ü hakarettir. Bu azabın Yehûd milletinde ilâyevmilkıyam devam edeceğini âyet nâtıktır. Ve el-yevm Yehûdun zili ü hakareti Revanı etmektedir.' Ayetin mazmunundan müstefad olan ve zili ü hakaretten ibaret bulunan su-u azab Yehûda Süleyman (A.S.) dan sonra başlamıştır. Çünkü; Süleyman (A.S.) zamanında Beni İsrail'in nimeti ezher cihet kemâline vasıl olmuştu. Süleyman (A.S.) in vefatıyla Beni İsrail nimetin şükrünü edâ edip kadrini bilemediklerinden hükümeti zayi ettiler. Allahü Tealâ onlara (Buht-u Nasır) gibi bir Mecusiyi gönderdi. Memleketlerini tahrip, gençlerini katil, nis-vanlannı ve sıbyanlarmı esir ve bakî kalanlara cizye vaz'etti. Bundan sonra felâketleri temâdî ederek Rum melikleri musallat oldu. Rum ve Mecuse cizye ve haraç vermeleri bizim peygamberimizin bi'setine kadar devam etti. Bizim nebimize iman etmediklerinden mülûk-ü İslâmiyeyi Allahü Tealâ musallat kıldı ve herbiri bir milletin ayağı altında kaldı. Binaenaleyh; milel-i sairenin irtikâb etmediği süfliyeti onlar irtikâb ederler. Bu hâlin ilâyevmilkıyam devam edeceğini Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. İnsanların yekdiğerine reva göreceği azap ancak dünyada olacağından Cenab-ı Hak bu azabın yevm-i kıyamete kadar imtidad edeceğini beyan buyurmuştur. Şu halde azapla murad; ihanet, hakaaret, cizye, haraç ve zillettir. Ahirette ise azaplarının daha şedid olacağında şüphe yoktur. İmanla din-i Islama dahil olanlar Yehûdiyetten çıktıkları için onlar bu hükümden müstesnadırlar.^ Zira âyetin hükmü; Yehûdi-yette devam edenlere mahsustur. Bu âyet; Resulullah'a mucize kabilindendir. Zira; zaman-ı saadette bu âyetle haber verilen hâl elyevm müşahede ettiğimiz veçhile carî olup asla hilaf olmaması sıdk-ı nübüvvete delâlet yönünden kâfidir. Çünkü; gaipten haber aynıyla vâki olmuştur.

A'raf 7:168

Vacip Tealâ Beni İsrail'in ilâyev'milkıyam mezellete müptelâ olacaklarını beyandan sonra mezelletin sebeplerinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor Rub'-u meskûnun her tarafında bulunduklarına işaret için arz üzerine dağıldıklarını beyan buyurmuştur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Yehûdun, âlemin her tarafına perişan bir halde dağılmalarının hikmeti; şevket ve devlete nail olmamalarıdır. Çünkü; müçtemian bir yerde bulunsalar teâvün ve tezahürle kuvvete mâlik olur, izzete meylederler. Amma müteferrik surette olunca gözleri bir araya gelemediği gibi yekdiğerine muavenete dahi muktedir olamadıklarından sefaletleri devam eder. Hasenat ve seyyiâttan herbiri insanı taâta terğib ettiğinden Cenab-ı Hak her ikisiyle Beni İsrail'i müptelâ kıldığını beyan buyurmuştur. Çünkü hasenat; nimetle tefsir olunduğuna nazaran nimetin şükrünü edâ ile ibadete rağbet eder. Seyyiât da nikmetten ibaret olunca akıbetinden havfla taât-ı ilâhiyeye teveccühüne sebep olmak gaaliptir. Velhasıl hasenatla iptliâ ; îaâta terğib ve seyyiâtla iptiIâ ; . ma'siyetten tenfir içindir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak her milleti, belki her şahsı her iki cihetle imtihan eder. Şu halde insan için nimete şükür ve belâya sabretmekle ubudiyetini izhar etmek vazife-i diniyedendir.

A'raf 7:169

Vacip Teala Beni İsrail'in sonra gelenlerinin su-u hâllerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bir taraftan mağfiret taleb ederler, diğer taraftan ma'-siyete musir olurlar. Evvelki mahiyetlerinin mislini işlemekten çekinmezler. Binaenaleyh; her zaman zilletten kurtulmazlar. Çünkü; teybeyle ma'siyetlerine nihayet vermediklerinden dünyada ne kadar muammer olsalar ma'siyete devam edecekleri gibi ömürleri oldukça zilletten halâs olamazlar. Tefsir-i Kebir ve Hâzih'de beyan olunduğu veçhile Vacip Te-alâ bu âyette Yehûdun dünyaya haris olduklarını ve dünya metâ'ı için ahkâm-ı Tevrat'ı tebdile cüret ettiklerini ve bu cüretlerini istihfaf ederek «Bu kadar şeyi Allahü Tealâ aramaz. Bizi mağfiret eder» dediklerini ve günahlardan feragat etmeyip musir olduklarını beyan buyurmuştur. cütple-i müste'nifedir. Yani; «kitaba varis olunca ne muamele ederler?» suâline cevap olarak «Şu dün-ya-yı deniyenin metâ'ı ellerine geçtiğinde kitabın ahkâmı hilâfına hükmetmekle dünya metâ'ını almaktan çekinmezler» demektir. İbn-i Abbas Hazretlerinden bu âyetin meali sual olunduğunda «Birtakım kimseler ki, dünyaya rağbet ederler, Kur'an'ın ruh-satlanyla amel etmek isterler ve Allahü Tealâ bizi mağfiret eder derler. Dünyadan her ne ki ellerine geçerse alırlar, haram ve helâl noktasına lâyıkı veçhüzere dikkat etmezler. Bugün ellerine geçeni aldıkları gibi onun misli yarın gelse tekrar alırlar mübâlât etmezler», buyurduğu Feth-ül Beyan'da mezkûrdur. Bu rivayete nazaran âyetten maksad; Kur'an'ın ahkâmına riayet etmeyenlerin hallerini beyandır. Vacip Tealâ kitabın ahkâmına riayet etmeyenlere bazı vesâ-yâda bulunmak üzere buyuruyor. Binaenaleyh; kitabın ahkâmını doğru söylemeleri vacipti. Vacip Tealâ kitabın ahkâmına riayet etmeyenlere bazı vesâ-yâda bulunmak üzere buyuruyor. Binaenaleyh; kitabın ahkâmını doğru söylemeleri vacipti.

A'raf 7:170

Onların ecirleri zayi olmaz. Yani; Allahü Tealâ üzerine söylemeyip, ancak hak söylemek vacip olduğuna dair kitabın misakı onlar üzerine alınmadı mı ve onlar kitabı kıraat edip muallimlerinden ders almadılar mı? Elbette okudular, bildiler ve lâkin mucibiyle amel etmediler. Halbuki dar-ı âhiret, irtikâp ve irtişa gibi muharremâttan nefsini sakınanlar içindir. Bunlar hıtam-ı dünyaya aldanırlar da âhiretin hayırlı olduğunu taakkul etmezler mi? Amma şol kimseler ki, onlar, kitaplarına temessük ve mucibiyle amel ve namazı kitaplarında emrettiğimiz veçhüzere ikaamete müdavemet ederler. Onların ecrini vermek bizim üzerimizedir. Zira; biz muslih olanların ecirlerini zayi etmeyiz. Allahü Tealâ ehl-i kitaptan kitaplarıyla amel etmeyenleri tev-bih buyuruyor. Zira; ehl-i kitabın kitaplarıyla amel edeceklerine ve Allahü Tealâ'ya lâyık olan şeyi söylemek ve hak olmayan şeyi söylememek üzere'ahd ü misak ettiler ve taraf-ı ilâhiden resulleri vasıtasıyla yemin üzere ahidleri alındı ve kitaplarında olan ahkâmı okudular; hakayıkına vakıf oldular. Halbuki dar-ı âhiret nıu-harremâttan içtinapla ittikaa edenlere mahsus ve onlar için hayırlıdır; onlar bu ciheti taakkul etmediler ki, muharremâttan ellerini çekmedikleri gibi düşünmedikleri için Cenab-ı Hak tekdir buyurmuştur. Amma ehl-i kitaptan şol kimseler ki, onlar tamamıyla kitaplarına temessük ederler ve kitaplarının cümle-i ahkâmından olan salâtı ikaameye ve bu vesileyle cânib-i manevi-yi ilâhiye teveccühle devam ettiler. Onların ecirleri zayi olmayacağını beyan buyurdu. Zira; kitapla amel edenler muslinlerdir. Slluslih olanların ecrini zayi etmeyeceğini kafi surette bu âyetle Vacip Tealâ beyan buyurmuştur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile her ne kadar salât, kitaba temessükte. dahilse de şanına ta'zîm ve kemâl-i dikkatle itina lâzım olduğuna işaret için salât, ayrıca zikrolunmuştur. Kitabın misakı; kitapta münderiç olan ahkâmdır., Münderiç olan ahkâm içinde mühim olan zatullah ve sıfâtullaha müteallik ahkâm olduğuna işaret için Allahü Tealâ üzerine hak söylemek lâzım olduğunu tasrih buyurmuştur. Çünkü bir-kitaba imanın manâsı; o kitabîn ahkâmını tamamıyla kabul ve muâibiyle amel edeceğine ahd ü peyman etmektir. Binaenaleyh; Kur'an'a iman eden bir mü'min Kur'an'm her ahkâmını ve mucibiyle ameli iltizam ve her hükmünü hüsn-ü telâkki etmek lâzım olduğundan hilâfında hareket dünya ve âhiret saadetinden mahrumiyetini icab edeceğinde şüphe yoktur. Hulâsa; bilumum ehl-i kitaptan kitaplarına iman etmeleriyle Allahü Tealâ üzerine haktan başka birşey söylemeyeceklerine ve helâlini helâl ve haramını haram itikad edeceklerine ahdalındığı ve kitaplarında olan ahkâmı okudukları, okumak ve anlamak lâzım olduğu gibi mucibiyle amel etmek de vacip olduğu ve müttekiler için dar-ı âhiretin hayırlı ve herkes için bu ciheti düşünmek lâzım olup düşünmemek hata olduğu ve kitaba yapışıp amel ve namazı eda edenlerin ecri zayi olmayacağı ve zira; muslih olanların ecrini Cenab-ı Hakkın zayi etmeyeceği bu âyetten müstefad olan feva-id cümlesindendir.

A'raf 7:171

Vacip Tealâ Beni İsrail'in kitaplarının hilâfında hareket ettiklerini beyandan .sonra sarahaten tehdidini beyan etmek üzere buyuruyor. Böyle demekle onları hakka davet ettik. İşte Cebel-i Tûr'dan bir miktarının havaya kalkıp Beni İsrail üzerinde durması âdetin hilafı tabiatın fevkinde Hz. Musa'nın mucizesidir ve Tevrat'ı kabulden imtina' ettikleri için Cenab-ı Hak onları tehdid ve Tevrat'ın ahkâmını ciddiyetle kabul etmelerini emretmiş ve onlar da kabul etmekle dağın mahalline iadesiyle helâktan kurtulmuşlardır. Fâhr-i Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran c eb elle murad; cebel-i Turdur. Havaya kalkan miktarı; Beni İsrail'i ihata edecek miktarıdır. Çünkü; Tevrat-ı Şerif nâzilolunca Beni İsrail ahkâmının sıkletine tahammül edemeyeceklerinden bahisle Tevrat'ı kabulden imtina' etmeleri üzerine Vacip Tealâ Tûr dağının Beni İsrail'i ihata edecek miktarını üzerlerine kaldırmasını Cibril-i Emin'e emreder, Emr-i ilâhi üzere Cibril-i Emin dağı kaldırınca Beni İsrail tamamen sol yüzlerinin üzerine secdeye kapanırlar ve sağ gözleriyle semâya nazar ederler ki dağ üzerlerine düşerse görecekler. Yehûd kavminin secdeleri elyevm sol yüzlerinin üzerinedir ve «Bu secde; bizi ukubetten kurtaran secdedir.» derler. Dağın üzerinde 'bir adam boyundan yüksek ve uzun bir adam elini uzatsa ulaşacak raddede olduğu Feth-ül Beyan'da mezkûrdur.

A'raf 7:172

Vacip Tealâ Beni İsrail'in ahvalini tafsil ettiği gibi umum mükellefini ilzam edecek hücceti dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Şu manâ üzerine vakfolunup evlâd-ı Âdem'in kelâmı da hitam bulup melekler tarafından söylenmiş iptidâ-yı kelâm olduğuna nazarandır. Amma lâfzında vakfolunmayıp evlâd-ı Âdem'in, kelâmı olup de kelimesi mukadder ve kıraat olunduğuna nazaran manâ-yı âyet şöyledir : … Allahü Tealâ'nın onları işhaddan hikmeti; yevm-i kıyamette onlar »Biz bundan gaafildik» demesinler ve böyle demeleri kerih olduğu için onları kendi nefislerine şahit kılmıştır. Zürriyeti ihracın keyfiyeti zerre misali evlâd-ı Âdem'in sulb-lerinden ilâyevmilkıyam vücut bulacak zürriyetlerini birer birer ihraç etti. Akıl ve hayat vermeksizin lisan-ı halle cevap vermek ihtimalleri varsa da esahıolan; akıl, hayat ve nutuk verdi, hâlikı-yetine ve rububiyetine delâlet edecek delilleri gösterdi ve Rableri olduğunu suâl etti. Onlar da suâli fehmedip akılları idrak ederek lisanlarıyla söylemek suretiyle cevap verdiler. Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran suâl; Hz. Adem Cennet'e girmezden evvel (Mina) ile (Arafat) arasında (Nu'man Erak) namında bir vadide vaki olmuştur. Yahut Cennet'ten arz-ı Hind'e nazil olduğunda Serendip civarında vaki olmuştur. Yahut Cennet-i A'lâ'ya ginpeden Cennet'in kapısı önünde vaki olmuştur. Suâlin ve işhadın vukuu muhakkaktır. Mekân tayini bizim için lâzım değildir. Çünkü; suâlin ve cevabın mekânım bilmekte veya bilmemekte bir fayda ve zarar olmadığı için mekân tayinine dair bahis olmasa itikada ve amele bir zarar iras etmez. Ancak zürri-yet-i Âdem'i ihraçla suâlin vukuu kafidir. Binaenaleyh; bu ciheti inkâr caiz değildir.

A'raf 7:173

Eğer ahd ü misak olmamış olsaydı böyle demekle i'tizar ederlerdi. Cenab-ı Hak ahd ü misak aldı ki herkes pederine atf-ı cürüm etmekle i'ti-zar etmesinler. Yani; yevm-i kıyamette kâfirlerin "Bizden evvel küfredenler ancak bizim babalarımızdır ve biz onların zürriyetleriydik. Onlar şirki ihdas etmiş ve bir din olarak kabul edip bizleri de o yolda terbiye ettiler. Bizim hadaset-i sinnimiz icabı bilmediğimizden onları taklid ettik. Şu halde bizim cürmümüz dahi babalarımıza aittir. Şirki icad edip bizi ülfet ettiren muptıüerin ef'âliyle bizi ihlâk mi edeceksin Yâ Rabbi! demekle i'tizar edemezler ve etseler özürleri kabul olunmaz. Çünkü; bâtılla özre itibar yoktur. Beni Adem'in kâffesi Adem (A.S.) in zürriyeti olduğu cümlenin malûmu olduğu için Adem (A.S.) zikrolunmamıştır, Yoksa evlâd-ı Adem'in cemii Âdem (A.S.) dan zuhur etmiştir ve yevm-i misakta zuhur eden zürriyet tamam olmadıkça kıyametin kaaim olmayacağı ma'lumdur. Çünkü; Allahü Tealâ kıyamete kadar meydana gelecek zürriyeti ihraç ettiğinden onların cümlesi bu âlemde ispat-ı vücud etmedikçe kıyamet kaaim olmaz. Yevm-i misakta zürriyet-i Adem'in cümlesi iman ve Allahü Tealâ'nm rububiyetini ikrar ettiler ve lâkin mümin olanlar rıza ve ihtiyarlarıyla iman ettiklerinde dünyada iman-ı ezelîyi izhar etmeye muvaffak oldular ve kâfir olanlar yevm-i misakta kerhen ikrar ettikleri için dünyada iman-ı ezelîyi izhara muvaffak olamadılar ve olamazlar. Hulâsa; Vacip Tealâ'nın zahr-ı Âdem'den zürriyetini ihraç ettiği ve rububiyetine delilleri gösterip herbiri vahdaniyetini ikrar ettikleri ve bu ikrarlarına kendilerini şahit kıldığı ve hu işhaddan maksad; yevm-i kıyamette «Biz bundan gaafildik» veyahut «Bu hatayı ve sirki bizim pederlerimiz te'sis ettiğinden mesuliyeti onlara aittir^ dememeleri için olduğu bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.

A'raf 7:174

Zira; hakka ve kudret-i ilâhiyeye delâlet eden delâili tafsil; aklı olanlar için taraf-ı ilâhiden lütuf ve ihsan olduğundan Vacip Tealâ tafsil ettiğini nimet sırasında beyan buyurmuştur.

A'raf 7:175

Vacip Teâlâzürriyet-i Âdem'den ahd ü misak aldığını beyandan sonra ihlâsa mukaarin olmayan imanın akıbet küfre tahavvül ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Râzi, Kaazî, Feth-ül Beyan ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette zikrolunan şahsın (BeVam b. Bâûrâ) veyahut (Ümey-ye b. Salt) veyahut Beni" İsrail'den (Besüs) isminde bir kimse veyahut ehUi kitabın münafıkları olduğuna dair rivayet muhteliftir. Bu rivayetlerden birincisi; (Bel'âm b. Bâûrâ) Ken'an'-1 dan Cebabire'nin bulunduğu karyede kütüb-ü münzeleye âlim ve fazl u kemâliyle meşhur ve beynennas kerametiyle maruf ve ismi a'zamı bilir müstecâbüddâve bir kimseydi. Mûsâ (A.S.) a Vacip .Tealâ emir buyurup Cebabire'yle muharebeye müheyya oldukları bir zamanda Cebabire'nin ricasına dayanamayarak ve verdikleri atiyeye tama' ederek Mûsâ (A.S.) ve askeri aleyhine duaya cüretle küfrü ihtiyar ve dünyayı âhiret üzerine tercihle şekaavetini izhar etti. .Binaenaleyh; âyet-i celilede beyan olunduğu veçhile bildiği ilim ve âyetler nefsinden soyuldu ve şeytan'a tâbi' tâğîler-den oldu. ikinci rivayete nazaran (Ümeyye b. Salt) Arap-tan olduğu gibi bazı kitapları mütalaaya muktedir bir kimseydi ve o zamanda Allah'ın bir resul göndereceğini bildiği için kendinin resul olmasını ümid ederken Cenab-ı Hak Resulullah'ı gönderince hasedinden iman etmeyip küfrü ihtiyar etti ve bilcümle ma'lumâtı kendinden selbolundu ve tâğîler zümresine iltihak etti. Halbuki eş'âr ve ebyâtında vahdaniyeti mukîr ve muterif olduğundan Re-suîullah «İbni Sait'in beytleri yani … iman ve kalbi küfretti» buyurduğu mervidir. İlmiyle âmil olmayıp dünyaya meyleden âlim için âyet-i celilede tehdid-i azîm vardır. Zira; Ceriab-ı Hak ilm ü fazlıyla ma'ruf olan kimsenin dünyaya meyli sebebiyle dünya ve âhiret hüsran-ı ebedîye dûçâr olduğunu beyan buyurmuştur1. Dünyayı ihtiyarla âhireti terkedenleri, hayvanât içinde en kötü olan kelbin en çirkin hali olan solumakla dilini çıkardığı haline teşbih etmekle ilminin mucibiyle amel etmeyerek küfrü ihtiyar edenleri zem ve takbih edip bu misilli halât-ı redieyi ihtiyar etmekten insanları menetmiştir. Çünkü; kelp yorgunluktan ve sıcaktan dilini çıkararak soluduğu zamanda menfaat ve mazarratına kaadif olamadığı gibi âyât-ı ilâhiyeden i'raz eden kimse dahi nefi' ve zararına kaadir olamaz. Kezâîik âyât-ı ilâhiyeyi tekzib edenlere resul gelse, tekâlifi tahmil etse ağızlarını açarlar ihtida etmezler ve resul gelmese ter-kolunsalar yine ihtida etmezler. Binaenaleyh; âyetleri tekzib edenler herhalde lisanını çıkarıp soluyan kelbe benzerler. Bu kıssayı beyandan maksad; kavm-i Resulullah'ı tefekküre davet ve ibret almalarına terğib olduğuna işaret için Cenab-ı Hak resulüne kıssayı hikâye ve ümmetine beyan etmesini emirle tefekkür etmelerini tavsiye buyurmuştur.

A'raf 7:176

Vacip Teâlâzürriyet-i Âdem'den ahd ü misak aldığını beyandan sonra ihlâsa mukaarin olmayan imanın akıbet küfre tahavvül ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Râzi, Kaazî, Feth-ül Beyan ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette zikrolunan şahsın (BeVam b. Bâûrâ) veyahut (Ümey-ye b. Salt) veyahut Beni" İsrail'den (Besüs) isminde bir kimse veyahut ehUi kitabın münafıkları olduğuna dair rivayet muhteliftir. Bu rivayetlerden birincisi; (Bel'âm b. Bâûrâ) Ken'an'-1 dan Cebabire'nin bulunduğu karyede kütüb-ü münzeleye âlim ve fazl u kemâliyle meşhur ve beynennas kerametiyle maruf ve ismi a'zamı bilir müstecâbüddâve bir kimseydi. Mûsâ (A.S.) a Vacip .Tealâ emir buyurup Cebabire'yle muharebeye müheyya oldukları bir zamanda Cebabire'nin ricasına dayanamayarak ve verdikleri atiyeye tama' ederek Mûsâ (A.S.) ve askeri aleyhine duaya cüretle küfrü ihtiyar ve dünyayı âhiret üzerine tercihle şekaavetini izhar etti. .Binaenaleyh; âyet-i celilede beyan olunduğu veçhile bildiği ilim ve âyetler nefsinden soyuldu ve şeytan'a tâbi' tâğîler-den oldu. ikinci rivayete nazaran (Ümeyye b. Salt) Arap-tan olduğu gibi bazı kitapları mütalaaya muktedir bir kimseydi ve o zamanda Allah'ın bir resul göndereceğini bildiği için kendinin resul olmasını ümid ederken Cenab-ı Hak Resulullah'ı gönderince hasedinden iman etmeyip küfrü ihtiyar etti ve bilcümle ma'lumâtı kendinden selbolundu ve tâğîler zümresine iltihak etti. Halbuki eş'âr ve ebyâtında vahdaniyeti mukîr ve muterif olduğundan Re-suîullah «İbni Sait'in beytleri yani … iman ve kalbi küfretti» buyurduğu mervidir. İlmiyle âmil olmayıp dünyaya meyleden âlim için âyet-i celilede tehdid-i azîm vardır. Zira; Ceriab-ı Hak ilm ü fazlıyla ma'ruf olan kimsenin dünyaya meyli sebebiyle dünya ve âhiret hüsran-ı ebedîye dûçâr olduğunu beyan buyurmuştur1. Dünyayı ihtiyarla âhireti terkedenleri, hayvanât içinde en kötü olan kelbin en çirkin hali olan solumakla dilini çıkardığı haline teşbih etmekle ilminin mucibiyle amel etmeyerek küfrü ihtiyar edenleri zem ve takbih edip bu misilli halât-ı redieyi ihtiyar etmekten insanları menetmiştir. Çünkü; kelp yorgunluktan ve sıcaktan dilini çıkararak soluduğu zamanda menfaat ve mazarratına kaadif olamadığı gibi âyât-ı ilâhiyeden i'raz eden kimse dahi nefi' ve zararına kaadir olamaz. Kezâîik âyât-ı ilâhiyeyi tekzib edenlere resul gelse, tekâlifi tahmil etse ağızlarını açarlar ihtida etmezler ve resul gelmese ter-kolunsalar yine ihtida etmezler. Binaenaleyh; âyetleri tekzib edenler herhalde lisanını çıkarıp soluyan kelbe benzerler. Bu kıssayı beyandan maksad; kavm-i Resulullah'ı tefekküre davet ve ibret almalarına terğib olduğuna işaret için Cenab-ı Hak resulüne kıssayı hikâye ve ümmetine beyan etmesini emirle tefekkür etmelerini tavsiye buyurmuştur.

A'raf 7:177

Vacip Tealâ âyetleri tekzib edenleri zemmetmekle küfürden men'ini te'kid etmek üzere buyuruyor. Yani; sıfat ve misil yüzünden ne çirkin oldu şol kimseler ki, onlar bizim âyetlerimizi lekzib ettikleri gibi bu tekzipleriyle ancak nefislerine zulmettiler. Zira; zulümlerinin zararı kendilerine aittir, başkalarına tecavüz yoktur ve bir kimse ki, Allahü Tealâ onu kelime-i hakkı işitmekle hidayette kılarsa o kimse tevhid-i ilâhiye vâsıl olur ve eğer bir kimseyi âyetleri inkâr etmekle idlâl ederse işte onlar hüsran-ı ebedîye mazhar olmuşlardır. Onların hidayetleri ve necatları me'mûl değildir. Beyzâvî'nin bekanı veçhile kâfirler, âyetleri tekzip ve nefislerine zulmü cem'ettikleri için Cenab-ı Hak kötülüklerini sarahaten beyan buyurmuş ve ihtida edenlerin tarîklari bir olduğundan cümlesinin şahs-ı vâhid menzilinde olduğuna işaret için müfred ve dalâlin envâ'-ı müteaddidesi bulunduğundan cemi' sıygasıyla varid olmuştur. İhtida; nefsinde kemâl-i cesim ve nef'-i azîm olup başka ke-mâlât olmasa fevz ü felahı mucip ve niam-ı celileyi müstelzim olduğuna tenbih için Allah'ın hidayette kıldığı kimsenin mühtedi olmasını beyanla iktifa- olunup sair nimetlere nail olacağı beyan olunmamıştır Çünkü mühtedi olduğunu beyan; her şeye kâfidir. Zira ihtida; envâ'-ı ibâdâtı camidir. Hidayet; doğru yolu bulmaktır. Doğru yol ise envâ'-ı ibâdâtı camidir. Binaenaleyh; doğru yola. sülük eden kimseye o yolun muktezâsım işlemek lâzımdır. Vacip .Tealâ dalâlette olanların hüsranlarını beyandan sonra hüsranlarını tafsil etmek üzere :

A'raf 7:178

Vacip Tealâ âyetleri tekzib edenleri zemmetmekle küfürden men'ini te'kid etmek üzere buyuruyor. Yani; sıfat ve misil yüzünden ne çirkin oldu şol kimseler ki, onlar bizim âyetlerimizi lekzib ettikleri gibi bu tekzipleriyle ancak nefislerine zulmettiler. Zira; zulümlerinin zararı kendilerine aittir, başkalarına tecavüz yoktur ve bir kimse ki, Allahü Tealâ onu kelime-i hakkı işitmekle hidayette kılarsa o kimse tevhid-i ilâhiye vâsıl olur ve eğer bir kimseyi âyetleri inkâr etmekle idlâl ederse işte onlar hüsran-ı ebedîye mazhar olmuşlardır. Onların hidayetleri ve necatları me'mûl değildir. Beyzâvî'nin bekanı veçhile kâfirler, âyetleri tekzip ve nefislerine zulmü cem'ettikleri için Cenab-ı Hak kötülüklerini sarahaten beyan buyurmuş ve ihtida edenlerin tarîklari bir olduğundan cümlesinin şahs-ı vâhid menzilinde olduğuna işaret için müfred ve dalâlin envâ'-ı müteaddidesi bulunduğundan cemi' sıygasıyla varid olmuştur. İhtida; nefsinde kemâl-i cesim ve nef'-i azîm olup başka ke-mâlât olmasa fevz ü felahı mucip ve niam-ı celileyi müstelzim olduğuna tenbih için Allah'ın hidayette kıldığı kimsenin mühtedi olmasını beyanla iktifa- olunup sair nimetlere nail olacağı beyan olunmamıştır Çünkü mühtedi olduğunu beyan; her şeye kâfidir. Zira ihtida; envâ'-ı ibâdâtı camidir. Hidayet; doğru yolu bulmaktır. Doğru yol ise envâ'-ı ibâdâtı camidir. Binaenaleyh; doğru yola. sülük eden kimseye o yolun muktezâsım işlemek lâzımdır. Vacip .Tealâ dalâlette olanların hüsranlarını beyandan sonra hüsranlarını tafsil etmek üzere :

A'raf 7:179

buyuruyor. vardır ve lâkin o kulaklarla hakkı Binaenaleyh; bu gafletleri sebebiyle onlar a'zâlarinı nıevzi-i lâyıkına sarfetmed iki erinden Cehennem'e istihkak kesbetmiş ve ehl-i Cehennem olmuşlardır. , Yani; zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki, muhakkak Biz Cehennem için ins ü cinden çok kimseler halk ettik ki, onlar için menat-ı teklif ve muhâl-ı irfan ve iman olan kalpleri vardır. O kalpleriyle asla hakkı fehmetmezler ve âlem-i süflî ve ulviyetin asarını müşahedeye âlet olan gözleri vardır ve lâkin o gözlerle hakkı görmezler. Onlar için kelime-i hakkı işitmeye âlet olan kulakları vardır ve lâkin o kulaklarla kemalâtı iktisaba vesile olan delâil-i hakkayı işitmezler ki, mertebe-i hakka terakki eylesinler. İşte şu evsafı haiz olanlar idrak ve şuurdan hâli ve tenebbüh ve irfandan ârî olan ahmaklardır ki, onlar âdeta behâim gibidirler, belki istidat ve kaabiliyetlerini zay.i ettiklerinden behâimden daha ziyade dalâlettedirler. Zira; onlar bütün kemâlâttan ve delâil-i hakkadan gafillerdir. Bu âyette Vâcib-ül Vücud ins ü cinden ehl-i nar olarak birçok kimseler halk ettiğini beyan buyurdu. Zira; irade-i cüz'iyesini küfre sarfedeceklerini bildiği için ehl-i nar olarak halk olunmuşlardır. Onlar iradesini küfre sarfettiklerinden Allahü Tealâ onlarda küfür halkeder. Bu âyet; ef'âl-i ibadın halikı Allahü Tealâ olduğuna delil-i kâfidir. Allahü Tealâ -ehl-i narın evsafını beyan buyurdu ki Allahü Tealâ'nın menfaat ve istifade için halk ettiği azalardan intifa' etmemek ve onlardan matlûb olan menâfii fevt etmektir. Zira kalpten maksad-ı aslî; âyât-ı ilâhiyeyi teemmül ve tefekkür etmek ve eserden müessire istidlal kabilinden bu âlem-i mükevvenâttan vü-cud-u ilâhi'ye ve kudret-i kâmilesine istidlal eylemek matlûpken, bilâkis bunlar asla tefekkür ve teemmül etmezler. Kezâlik gözden maksad; hakkı görmek ve kulaktan murad; hak sözü duymakken bilâkis bunlar hakkı görmez, duymaz, hava ve heveslerine tâbi' olduklarından ehl-i nardan oldular. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kâfirlerin umur-u dünyaya müteallik mesalihini idrak edecek havâss-ı hamseleri mevcut olduğu halde bu havassın kâfirlerden nefyolunması; umur-u dine müteallik olan menâfilerini idrak edemediklerini beyan etmektir. Binaenaleyh; idrakleri mevcut olduğu halde idrakten intifa' edemediklerini beyandan kinayedir ki, her ne kadar idrakleri varsa da maksada sarfolunmadığı için yok menziline tenzil olunmuştur. Bunun içindir ki, kuvve-i müdrikesinden intifa' edemeyenleri Vacip Tealâ behâime teşbih buyurmuştur. Zira; bu âyette beyan olunan a'zâlarda insan, hayvanât-ı saireyle müştereklerdir. İnsanın imtiyazı; bâtıldan hakkı ve serden hayrı ve men-faattan mazarratı fark ve temyiz edecek ma'rifete müeddi olan akıl ve fehimledir. Fehim ve idrak olmadığı surette ihsanın behâimden farkı olmayıp belki dalâlette daha ziyadedir. Zira behâim; bir derece menfaat ve mazarratını, dost ve düşmanını idrak edip halbuki kâfir idrak etmediğinden behâimden daha aşağıdır. Çünkü behâim; mazarratın geleceği yeri bilir ve ondan kaçar. Bununla beraber hay vanat .tekâlif ~i ilâhiyeyle de mükellef değillerdir. Zira; hayvanatta tekâlife medar olan akıl yoktur. Binaenaleyh; hayvanda menat-ı teklif olan akıl olmayıp insanda akıl olduğu halde hüsn-ü isti'mâl olmayınca elbette hayvandan daha kötüdür. Hayvan, Allah'a muti ve münkaddır, kâfirse itaattan çıkmıştır. Kâfirlerin bu misilli durub-u emsalden gaafil olduklarını ve gaflet kendilerine münhasır olup ehl-i imana gaflet tecavüz etmediğini beyan için hasra delâlet eden zamir-i fasıl ile irad buyurmuştur. Gerçi umur-u dünyada kâfirler gaafil değillerse de umur-u âhirette gaafillerdir. Binaenaleyh; bu âyette beyan olunan gafletleri âhirete ait gaflettir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile kâfirlerin behâim gibi himmetleri hemen esbab-ı taayyüşe münhasır olduğuna alâtarikitteşbih işaretle bütün ef'âllerini zem ve takbih buyurmuştur. Hayvanat me-nâfiini cezbe ve mazarratını defa takati miktarı sa'y ettiği halde kâfirler daima küfür gibi bir mazarrata ikdam ve ısrar ettikleri cihetle Cehennem'e kesb-i istihkak ettiklerinden behâimden daha kötüdürler. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; ilmin mahalli kalp olduğuna delâlet eder. Zira; Vacip Tealâ ilim, fehim ve idrak manâsına olan fıkhı, makam-ı zemde kâfirlerin kalblerinden nefyet-miştir. Eğer ilmin mahalli kalp olmasa kalpten nefyetmekte bir manâ olmazdı. Şu kadar ki kalbin idrakine havâss-ı zahire âlet olduğu gibi dimağ dahi âlettir. Binaenaleyh; ekser-i etibbâ ma-hall-i idrakin dimağ olduğunu beyan ederlerse de dimağın, ma-hall-i idrak olan kalbe âlet olduğundan kinaye olsa gerektir. Yoksa hakikaten mahall-i idrakin dimağ olmasını iddia bu âyete muhalif bir iddiadır. Binaenaleyh; bu gafletleri sebebiyle onlar a'zâlarinı nıevzi-i lâyıkına sarfetmed iki erinden Cehennem'e istihkak kesbetmiş ve ehl-i Cehennem olmuşlardır. , Yani; zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki, muhakkak Biz Cehennem için ins ü cinden çok kimseler halk ettik ki, onlar için menat-ı teklif ve muhâl-ı irfan ve iman olan kalpleri vardır. O kalpleriyle asla hakkı fehmetmezler ve âlem-i süflî ve ulviyetin asarını müşahedeye âlet olan gözleri vardır ve lâkin o gözlerle hakkı görmezler. Onlar için kelime-i hakkı işitmeye âlet olan kulakları vardır ve lâkin o kulaklarla kemalâtı iktisaba vesile olan delâil-i hakkayı işitmezler ki, mertebe-i hakka terakki eylesinler. İşte şu evsafı haiz olanlar idrak ve şuurdan hâli ve tenebbüh ve irfandan ârî olan ahmaklardır ki, onlar âdeta behâim gibidirler, belki istidat ve kaabiliyetlerini zay.i ettiklerinden behâimden daha ziyade dalâlettedirler. Zira; onlar bütün kemâlâttan ve delâil-i hakkadan gafillerdir. Bu âyette Vâcib-ül Vücud ins ü cinden ehl-i nar olarak birçok kimseler halk ettiğini beyan buyurdu. Zira; irade-i cüz'iyesini küfre sarfedeceklerini bildiği için ehl-i nar olarak halk olunmuşlardır. Onlar iradesini küfre sarfettiklerinden Allahü Tealâ onlarda küfür halkeder. Bu âyet; ef'âl-i ibadın halikı Allahü Tealâ olduğuna delil-i kâfidir. Allahü Tealâ -ehl-i narın evsafını beyan buyurdu ki Allahü Tealâ'nın menfaat ve istifade için halk ettiği azalardan intifa' etmemek ve onlardan matlûb olan menâfii fevt etmektir. Zira kalpten maksad-ı aslî; âyât-ı ilâhiyeyi teemmül ve tefekkür etmek ve eserden müessire istidlal kabilinden bu âlem-i mükevvenâttan vü-cud-u ilâhi'ye ve kudret-i kâmilesine istidlal eylemek matlûpken, bilâkis bunlar asla tefekkür ve teemmül etmezler. Kezâlik gözden maksad; hakkı görmek ve kulaktan murad; hak sözü duymakken bilâkis bunlar hakkı görmez, duymaz, hava ve heveslerine tâbi' olduklarından ehl-i nardan oldular. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kâfirlerin umur-u dünyaya müteallik mesalihini idrak edecek havâss-ı hamseleri mevcut olduğu halde bu havassın kâfirlerden nefyolunması; umur-u dine müteallik olan menâfilerini idrak edemediklerini beyan etmektir. Binaenaleyh; idrakleri mevcut olduğu halde idrakten intifa' edemediklerini beyandan kinayedir ki, her ne kadar idrakleri varsa da maksada sarfolunmadığı için yok menziline tenzil olunmuştur. Bunun içindir ki, kuvve-i müdrikesinden intifa' edemeyenleri Vacip Tealâ behâime teşbih buyurmuştur. Zira; bu âyette beyan olunan a'zâlarda insan, hayvanât-ı saireyle müştereklerdir. İnsanın imtiyazı; bâtıldan hakkı ve serden hayrı ve men-faattan mazarratı fark ve temyiz edecek ma'rifete müeddi olan akıl ve fehimledir. Fehim ve idrak olmadığı surette ihsanın behâimden farkı olmayıp belki dalâlette daha ziyadedir. Zira behâim; bir derece menfaat ve mazarratını, dost ve düşmanını idrak edip halbuki kâfir idrak etmediğinden behâimden daha aşağıdır. Çünkü behâim; mazarratın geleceği yeri bilir ve ondan kaçar. Bununla beraber hay vanat .tekâlif ~i ilâhiyeyle de mükellef değillerdir. Zira; hayvanatta tekâlife medar olan akıl yoktur. Binaenaleyh; hayvanda menat-ı teklif olan akıl olmayıp insanda akıl olduğu halde hüsn-ü isti'mâl olmayınca elbette hayvandan daha kötüdür. Hayvan, Allah'a muti ve münkaddır, kâfirse itaattan çıkmıştır. Kâfirlerin bu misilli durub-u emsalden gaafil olduklarını ve gaflet kendilerine münhasır olup ehl-i imana gaflet tecavüz etmediğini beyan için hasra delâlet eden zamir-i fasıl ile irad buyurmuştur. Gerçi umur-u dünyada kâfirler gaafil değillerse de umur-u âhirette gaafillerdir. Binaenaleyh; bu âyette beyan olunan gafletleri âhirete ait gaflettir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile kâfirlerin behâim gibi himmetleri hemen esbab-ı taayyüşe münhasır olduğuna alâtarikitteşbih işaretle bütün ef'âllerini zem ve takbih buyurmuştur. Hayvanat me-nâfiini cezbe ve mazarratını defa takati miktarı sa'y ettiği halde kâfirler daima küfür gibi bir mazarrata ikdam ve ısrar ettikleri cihetle Cehennem'e kesb-i istihkak ettiklerinden behâimden daha kötüdürler. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; ilmin mahalli kalp olduğuna delâlet eder. Zira; Vacip Tealâ ilim, fehim ve idrak manâsına olan fıkhı, makam-ı zemde kâfirlerin kalblerinden nefyet-miştir. Eğer ilmin mahalli kalp olmasa kalpten nefyetmekte bir manâ olmazdı. Şu kadar ki kalbin idrakine havâss-ı zahire âlet olduğu gibi dimağ dahi âlettir. Binaenaleyh; ekser-i etibbâ ma-hall-i idrakin dimağ olduğunu beyan ederlerse de dimağın, ma-hall-i idrak olan kalbe âlet olduğundan kinaye olsa gerektir. Yoksa hakikaten mahall-i idrakin dimağ olmasını iddia bu âyete muhalif bir iddiadır.

A'raf 7:180

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in gaafil olduklarını beyandan sonra insan için zâkir olmak lâzım olduğunu ve zâkir olmak es-mâ-i hüsnayı bilmekle ve Allah'ın isimlerini zikretmekle olacağından Allah'ın esmâ-i hüsnası bulunduğunu ve esmâ-i hüsnâ ile duâ ve zikir lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor Yani; Allahü Tealâ'ya mahsus esmâ-i hüsnâ vardır ki, o esmâ-i hüsnâ ile zatını tesmiyeye Vacip Tealâ kendi veya resulü izin verrnişse sahib-i şeriat -tarafından me'zun olduğunuz isimlerle Allah'ı zikredin ve terkedin şol kimseleri ki, onlar tarik-i haktan huruç ederek Allah'ın ismini mahlûkata ve mahlûkaatın ismini Allahü Tealâ'ya ıtlak eden mülhidlerdir. Zira; onlar esmâ-i ilâhiyede ancehlin tasarruf ettiklerinden ittibâ'a şayan değillerdir. O mül-hidler elbette yakında amellerinin cezasını görürler. Medârik'te beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ'nın isimlerinden hakikatına delâlet edenler vardır: Herşeyden evvel, olmasına delâlet eden kadîm ve herşeyden sonra ebedî olmasına delâlet eden bakî isimleri gibi. Nüfus-u beşerin hazzedeceği isimleri vardır : Gafur, rahim, şekûr ve halım gibi. İnsanın tahallûk edeceği isimleri vardır : afüv gibi. İnsanın nefsini murakabe etmesini icab eden isimleri vardır : Semi', basîr, muktedir ve müntakim gibi. Allah'a ta'zîm icab eden isimleri vardır : Azîm, cebbar ve mütekebbir gibi. Binaenaleyh; bu isimleri okuyan kimsenin bunların manâlarını düşünmesi lâzımdır. Bu âyet-i celilede Cehennem'i mucip olan, zikrullahtan gafletin ve Cehennem'den halâsa vesilenin zikrullah olduğuna tenbih vardır. Esmâ-i ilâhiye; maânî-i haseneye delâlet ettiğinden esmâ-i hüsnâ denmiştir. Vacip Tealâ hakkında maânî-i hasene sıfât-ı kemâl ve nuut-u celâle delâlet etmektir, Sıfat-ı celâl ve kemâl de iki kısma münhasırdır: Birincisi; Allahü Tealâ'nın asla gayra muhtaç olmaması, ikincisi; gayrıların Allahü Tealâ'ya muhtaç olmasıdır. Yani; «Kendi âhara muhtaç olmaz, ancak ahar kendine muhtaç olmak manâsını müfid olması lâzım« demektir. Esmâ-i hüsnânın ancak Allahü Tealâ'ya mahsus olduğuna işaret için lâfza-i celâl mukaddem olarak varid olmuştur. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile esmâ-i ilâhiye; zatullaha ve sıfâiullaha delâlet eden elfazdır. Sıfatullah; üçtür: Birincisi; sıfât-ı zatiye ve subutiye gibi Allahü Tealâ'ya sübutu vacip olan sıfatlardır. İkincisi; Vacip Tealâ hakkında caiz olan sıfatlardır. Üçüncüsü; sıfatlı selbiye gibi Allahü Tealâ hakkında muhal olan sıfatlardır. Bu sıfatların her-birine delâlet eden Vacip Tealâ'nm isimleri vardır. Bu âyet-i celile; isim müsemmâ'nm gayrı olduğuna delâlet eder. Zira; (esmâ-i ilahiye çoktur. Halbuki Allahü Tealâ birdir. Eğer isim müsemmânm aynı olsaydı Allahü Tealâ'nın haşa müte-addid olmasını müstelzim olurdu. Halbuki Allahü Tealâ'nın mü-teaddid olması batıl olduğundan isim müsemmânın aynı olması da batıldır. Esmâ-i ilâhiye Allahü Tealâ'ya muzâf kılmıyor. Eğer isim müsemmânm aynı olsa muzaf kılınmazdı. Zira; muzâf in muzâf üni-leyhe mugaayir olması lâzımdır. Fahr-i Râzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet-i celile; esmâ-i ilâhiye, Allahü Tealâ'dan veya resulünden işitilmeye ve ıtlakma izin verilmeye mevkuf olup ıstılahı olmadığına delâlet eder. Zira; Vacip Tealâ'nın .zatını nekaaisten tenzih vacip olduğu gibi isimlerini dahi nekaaisten tenzih vaciptir. Binaenaleyh; noksan îham eden ismi Vacip Tealâ üzerine ıtlak sahih olmaz. Meselâ Vacip Tealâ'ya (Yâ Cevyad!) denilir ve lâkin (Yâ Sahî!) denilmez. (Ya âlim!) denilir ve lâkin (Yâ âkil) veyahut (Yâ arif!) denilmez. Yâ Hakîm! denilir (Yâ Tabib!) denilmez. Şu halde Vacip Tealâ'yı zikretmek ancak taraf-ı şeri'den va-rid olan esmâ-i hüsnâ ile olur ve duâ edip Allahü Tealâ'ya yalvaracak kimsenin bu isimleri zikrederek Allahü Tealâ'ya duâ etmesi lâzımdır. Bunların gayrı bir isim zikrederek yapılan duanın caiz olmadığına âyet delâlet eder. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile duanın şartı; zikrettiği ismin manâsını ve kalbinde rububiyetin izzetini ve ubudiyetin zilletini bilmek ye azamet-i ilâhiyeyi gönlünde tutmak ve duasında istediği şeyi vermeye Vacip Tealâ'mn kudret-i kâmile sahibi olduğunu itikaad-ı tamla itikaad eylemek ve Cenab-ı Hakka ta'zîm ve nekaaisten tenzihle beraber niyet-i hâlisa sahibi olmak ve istediği şeyi azmeylemekle beraber Cenab-ı Hak'tan duanın kabulünü ümid etmektir. Şu şeraite riayet ederse duanın icabete karin olması ağleb-i ihtimâldir. Vacip Tealâ isminde ilhad edenleri terk etmemizi emir buyurdu. İIhad ; haktan meyletmek ve istikaametten çıkmaktır. Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Vacip Tealâ'nıh isimlerinde ilhad; üç suretle olur : Birincisi; Allah'ın ismini Allah'ın gaynya ıtlak -etmektir. Meselâ müşriklerin putlarına ilâh ve Allah lâfz-ı şerifinden Lât ve Aziz lâfz-ı şerifinden Uzzâ ve Menân lâfz-ı şerifinden Menat lâfzını ahzederek putlarına bu suretle ıtlak etmeleri ve' (Müseylemet-ül Kezzab) in zat-ı kerihine rahman ıtlak eylemesi gibi Allah'ın isimlerini birtakım âciz mahlûklarda isti'mâl etmek suretiyle tarik-i sevaptan çıkmaktır.-ikincisi; kitabullahta ve sünnet-i Resulullah'ta varid olmayan isimleri Allahü Tealâ'ya ıtlak etmektir. Zira; izn-i ilâhi ve izn-i resul varid olmayan ismi ıtlak etmek; tarîk-ı istikaametten huruç etmektir. Üçüncüsü; ism-i ilâhiyi zikirde hüsn-ü edebe riayet etmek lâzımken hüsn-ü edebi terketmek ve manâsını bilmediği ismi Allahü Tealâ'ya ıtlak etmektir. İlhad edenlerin amelleriyle cezalanacaklarını beyan etmek; mülhidleri ukubetin nüzûlüyle tehdid etmektir.

A'raf 7:181

Vacip Tealâ Cehennem için ins ü cinden ve mülhidlerden birçok kimseleri halk ettiğini beyandan sonra Cennet için de birçok kimseler halk ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz Cehennem için ins ü cinden ve mülhidlerden birçok kimseler halk ettiğimiz gibi Cennet için de birçok kimseler halk ettik. Zira; bizim halk ettiğimiz kimselerden bir cemaat-ı azîme vardır ki, onlar naşı tarîk-ı hakka davetle tevhide îsâl ve ancak nas beyninde adaletle hükmederler. Bu ayet-i celile; Fahr-i Râzi ve Beyzâvî'nin beyanlarına nazaran icmâ'-ı ümmetin sihhatına delâlet eder. Zira âyetten murad; her batında ve her zamanda şu sıfatla muttasıf bir taife bulunacağını ve halkı hakka davet edeceklerini beyandır. (Muâviye) (R!A.) den Buhârî ve Müslim Hazretlerinin rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte Resulullah'm kavl-i lâtifi her zaman ünimet-i Muhammed'den hakla amel eder ve hakka halkı .irgad etmeye sa'yeder bir cemaatın bulunacağına delâlet eder. Çttftkû; hadis-i şerifin meâl-i münifi «Emr-i ilâhiyle kaaim ve mucibince amel eder kıyamet kaaim olup emr-i ilâhî gelinceye kadar benim ümmetimden bir taife sabit olur zeval bulmaz» demektir. Tefsir-i Hâzin'de İbn-i Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran bu âyette ümmetle murad; ümmet-i Muham-. med'den muhacirin ve ensâr-ı kiram ve onlara tâbi' olan ulemâ ve sulehâmn ve din4 İslama halkı davet eden ve adaletle hükmedenlerin cümlesi dahildir. Ve bu misilli erbab-ı fazl u adaletin her zamanda bulunmakta olduğu cümlenin malûmudur. Çünkü; za-man-ı saadetten şu içinde bulunduğumuz zamana kadar her asırda din aleyhinde bulunmak isteyen fırkaya karşı bir fırka-i muhikka bulunmuş ve müdafaa etmiş ve hakkı beyandan çekinmemiştir. Zira âdet-i ilâhiye; her Fir'avn'a bir Mûsâ halketmektir ve tarih buna şahittir. Binaenaleyh; bu âyet ve şu hadisin sırrı her zaman zuhur etmekte olduğundan ehl-i iman me'yııs olmamalıdır.

A'raf 7:182

Vacip Tealâ ümmet-i hâdiyenin halini beyandan sonra üm-met-i dâllenin halini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bizim âyetlerimizi kabulden imtina' edip tekziple iştigal edenleri biz derece derece mertebelerini helake yaklaştırır ve bilmedikleri ve zannetmedikleri cihetten defaten .onları ahzederiz ve ben onlara mühlet veririm ki, onlar kibir, gurur, ferah ve sü-rurlarında devam ve,, gaflette ısrar etmekle azapları' tezâyüd etsin ve ömürlerini uzatır ve mallarını teksir ederim ki, mağrur olsunlar. Çünkü; âsîleri ahzim ve ikaabım kuvvetli ve şiddetlidir. İstidraç; Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile derece derece yukarı çıkmak veyahut aşağı inmek ve azar azar mehlekeye yaklaşmaktır. Buna" nazaran manâ-yı nazım : Ayetlerimizi tekzib edenleri biz azar azar helake yaklaştırır ve bilmedikleri cihetten azaplarını çoğaltırız. Çünkü; onlar ma'siyete ikdam ettikçe biz onlara nimet ve bereket ve hayır kapılarını açarız ki, nimetler geldikçe onların tuğyanları tezâyüd eder, kibir ve gururları artar. Binaenaleyh; derece derece maâsîye terakki ve mertebe-i saadetten tenezzül ederler ve bir derece azaba istihkak kesbederler ki, Cenab-ı Hak haberleri olmaksızın derhal ihlâk eder.j Şu halde ma'siyetle beraber gelen nimet, gazab-ı ilâhiye hazırlık olduğundan Vâcib Tealâ'nın vermiş olduğu müsaadeye mağrur olmamak ve tâib ü müstağfir olmak insan için en büyük bir vazife olduğuna bu âyet delâlet eder. Vacip Tealâ'mn zahirde müsaadesi ihsan gibi olup bâtını hızlan olduğu cihetle zahirde müsaadenin, bâtında ukubetin tezâyü-dü hileye müşabih olduğundan Allah'ın ahz-ı şedidinden hile manâsına keydle tabir olunmuştur. Bu âyette keyd ; şiddetli azapla muahaze etmektir. Lâkin insanın bilmediği bir cihetten geldiği için keyd denmiştir. Çünkü keyd; gizli hiledir.

A'raf 7:183

Vacip Tealâ ümmet-i hâdiyenin halini beyandan sonra üm-met-i dâllenin halini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bizim âyetlerimizi kabulden imtina' edip tekziple iştigal edenleri biz derece derece mertebelerini helake yaklaştırır ve bilmedikleri ve zannetmedikleri cihetten defaten .onları ahzederiz ve ben onlara mühlet veririm ki, onlar kibir, gurur, ferah ve sü-rurlarında devam ve,, gaflette ısrar etmekle azapları' tezâyüd etsin ve ömürlerini uzatır ve mallarını teksir ederim ki, mağrur olsunlar. Çünkü; âsîleri ahzim ve ikaabım kuvvetli ve şiddetlidir. İstidraç; Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile derece derece yukarı çıkmak veyahut aşağı inmek ve azar azar mehlekeye yaklaşmaktır. Buna" nazaran manâ-yı nazım : Ayetlerimizi tekzib edenleri biz azar azar helake yaklaştırır ve bilmedikleri cihetten azaplarını çoğaltırız. Çünkü; onlar ma'siyete ikdam ettikçe biz onlara nimet ve bereket ve hayır kapılarını açarız ki, nimetler geldikçe onların tuğyanları tezâyüd eder, kibir ve gururları artar. Binaenaleyh; derece derece maâsîye terakki ve mertebe-i saadetten tenezzül ederler ve bir derece azaba istihkak kesbederler ki, Cenab-ı Hak haberleri olmaksızın derhal ihlâk eder.j Şu halde ma'siyetle beraber gelen nimet, gazab-ı ilâhiye hazırlık olduğundan Vâcib Tealâ'nın vermiş olduğu müsaadeye mağrur olmamak ve tâib ü müstağfir olmak insan için en büyük bir vazife olduğuna bu âyet delâlet eder. Vacip Tealâ'mn zahirde müsaadesi ihsan gibi olup bâtını hızlan olduğu cihetle zahirde müsaadenin, bâtında ukubetin tezâyü-dü hileye müşabih olduğundan Allah'ın ahz-ı şedidinden hile manâsına keydle tabir olunmuştur. Bu âyette keyd ; şiddetli azapla muahaze etmektir. Lâkin insanın bilmediği bir cihetten geldiği için keyd denmiştir. Çünkü keyd; gizli hiledir.

A'raf 7:184

Vacip Tealâ âyetlerini tekzib edenleri tehdid ettikten sonra resulüne lâyık olmadık şeyi isnad edenleri fikirsizlikle zemmetmek üzere buyuruyor. Ve lâyık olmadık bir sıfatla muttasıf olmadı. Zira; şan-ı azîm ve beyanı zahirdir, ahvalinde gizli birşey yoktur. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Resulullah Kureyş'in ef'âl ve âdetlerine muhalefetle dünyadan i'raz ve âhirete ikbal ve şirkten nehiy ve tarîk-ı hakka davet ettiğinden Kureyş, Resulullah'a cinnet nispet etmişlerdir. Cenab-ı Hak bu âyetle onları tekzip ve nispet ettikleri cinnetten resulünü tebrie buyurmuş ve Resulullah'ta envâ-ı cinnetten hiçbir nevi olmadığına işaret için istiğraka delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Çünkü; demek; «Onlarla musahabet eden sahiplerinde cinnetten hiç eser yok» demektir. Fahr-i Râzi, Kaazî, Hâzin ve Nimetullah Efendi'nin beyanlarına nazaran âyetin sebebi nüzulü Resulullahın bir gece (Safa) üzerinde Kureyş'i din-i İslama davet buyurmasıdır. Çünkü; Resulul-lah'ın bir gece (Safa) üzerine çıkıp Kureyş'in her kabilesinin ismini zikrederek sabaha kadar davette devam ve sebat edince Ku-reyş'ten bazılarının «Sizin sahibiniz mecnundur» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

A'raf 7:185

Vâçip Tealâ emr-i nübüvvette kâfirlerin şüphelerini izale ettiği gibi tevhidin delâilini dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani;-Kur'an'm bu kadar vuzuhundan sonra daha ne beklerler? Eğer Kur'an'a iman etmezlerse Kur'an'dan sonra hangi kitaba iman ederler? Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile itikaadiyâtta taklidin caiz olmadığına âyet delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Zira; nazar-ı istidlalle nazar etmeyenleri Cenab-ı Hak tevbih ve tekdir buyurmuştur. Eğer delâile nazarla istidlal vacip olmasaydı istidlali terke-denleri zemmetmezdi. Bu âyet-i cehle; tevhidin deiâilinin ve kâfirleri zem ve takbihin niha\7esidir. Zira melekût-u semâvât ve arzı ve mahlûkaatın kâffesini icmalen zikretmek; delâilin kât'fesini zikretmektir ve bu kadar delâile karşı iman etmemek mücerret temerrüd ve inattan başka birşey değildir. Binaenaleyh; iman etmediklerinden şiddetle tekdire müstehak olduklarına ve iman edemeyeceklerine de işaret olunmuştur. Çünkü; Kur'an'a iman etmeyenin Kur'an'dan sonra ne gibi şeye iman etmek ihtimali vardır ve âhir zaman peygamberine iman etmeyen kime iman eder? Zira; Kur'an'dan sonra bir kitap nazil olmayacağı gibi, bizim nebimizden sonra bir nebi dahi olamayacağından Kur'an'a ve bizim peygamberimiz (S.A.) e iman etmeyenlerin başka birşeye iman edemeyeceğine işaret olunmuştur.

A'raf 7:186

Vacip Tealâ kâfirlerin imandan i'razlarının illetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bir kimseyi Allahü Tealâ idlâl ederse onu hiçbir kimse tarîk-ı tevhide isal edemez ve Allahü Tealâ onları haddini tecavüzde, isyan ve tuğyanda mütehayyir ve mütereddid olarak1 terk eder ki, onlar imana muvaffak olamazlar. Çünkü; Allahü Tealâ onları irade-i cüz'iyelerini küfre sarf ettiklerin i ve küfürden dönmeyeceklerini bildiği için idlâl ettiğinden onlar için imanda tevfik olamaz. Zira; iradelerini imana sarf etmezler ki, imana muvaffak olsunlar.

A'raf 7:187

Vacip Tealâ nübüvvete, tevhide, kaza ve kadere taallûk eden mesâile işaretten sonra âhirete müteallik mesaili beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; ilmi Allahü Tealâ'ya münhasır olan mugayye-bât-ı hamseden birisi de, kıyametin kaaim olacağı vakte ilimdir» demekle kâfirleri iskât et. Yani; yâ Ekrem-er Rusülî Sen kâfirleri kıyametin vukuuyla inzar edince, onlar sana kıyametin. vaktinden ve haberinden suâl ederler ve derler ki, «Kıyametin müntehâsı ezmineden hangi zamanda olacak bize haber ver ki, vaktini bilelim» Onların bu suâllerine cevapta sen de ki, "Kıyametin vâki olacağı zamana ilim; ancak Rabbimin indinde mahfuzdur. İlmini kendi zatına ihtiyar etmiştir. Zira; vaktini hiçbir kimseye izhar etmez, illâ kendi zatına hasretmiş ve insanlar daima kıyametin vukuundan havf ve endişe üzerine olmaları için insanlardan ihfa buyurmuştur. Kıyametin emri semavat ve arzda bulunanlara gaayet ağır oldu. Kıyamet size ancak füc'eten gelir, asla haberiniz olmaz». «Kıyametin kıyamı ve müntehâsı ne zaman?» demektir ki vukuu zamanından suâldir. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ kıyametin haberini nastan gizledi ki, mükellefin ibadete ve vâcibâtı edaya ve isyanlarından tevbeye müsaraat etsinler. Suâl, kıyametin zatından olmayıp zamanından olduğuna işaret için zamana delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Kıyametin semâvât üzerine sıkleti; semâvâtın şakkolması ve dürÜlmesidir: Arz üzerine sıkleti; arzın dağları mahvolup başka bir arza tebeddül etmesidir. Ehl-i sema ve ehl-i arz üzerine sıkleti; cümlesinin helak olmasıdır.' Kıyametin zamanının hafi olmasını ve füc'eten gelmesinin keyfiyetini Resulullah bir hadis-i şerifinde tafsil buyurmuştur. Çünkü; Tefsir,-i Hâzin'de Buhârî ve Müslim'in Ebu Hüreyre Hazretlerinden rivayeten beyanlarına nazaran Resulullah buyurmuş ki 'i Kıyamet kaaim olur : İki recül elbiselerini sererler, pazarlık etmeden ve bir reçül süt- kâsesini ağzına alır içmeden, diğer bir recül havzını sıvar içine su koymadan ve başka bir recül lokmasını eline alır ağzına götürmeden ve ahar bir şahıs teraziyi kaldırır tartmadan kaaim olur. Velhasıl umulmadık bir zamanda zuhur ediverir, kimse bilmez». Binaenaleyh; herkesin hemen her saatte kıyametin vukuuna intizar etmesi lâzımdır. Kıyamet bağteten zuhur edeceği içint saat denmiştir. Suâl-i evvel; kıyametin vaktinden olup, suâl-i sânî, kıyametin şiddetinden ve mehabetinden olduğu için suâllerde tekrar yoktur. Çünkü; ayrı ayrı şeylerden suâldir. İkisi bir şeyden suâl değildir ki, tekrar olsun. Suâl-i sânî şiddet ve mehabetinden suâl olduğu için mehabete delâlette ziyade olan lâfza-i celâlle cevap verilmiştir ki, evvelki cevapta varid olduğu halde ikincisinde varıd olmuştur. Hafi ; âlim manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yahut şefik manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım : … demektir. Sebeb-i nüzul hakkındaki rivayet dahi bu manâyı te'yid eder. Çünkü; Fahr-i Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Kureyş kabilesi «Yâ Resulallah! Seninle bizim beynimizde karabet vardır. Şu karabete binaen kıyametin kaaim olacağı zamanı bize haber ver» demeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir.

A'raf 7:188

Vacip Tealâ Resulullah'ın gaaibi bilmediğini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; iman etmeyen kavim tebşirattan mahrumdur. Yâni; Habibim! Senden kıyameti suâl edenlere de ki, «Ben gaaibe ilim iddiasında bulunmuyorum. Binaenaleyh; nefsim için celb-i menfeat ve def-i mazarrata mâlik değilim. Zira; Allah'ın kuluyum. Kulun ise bizatihi def'-i mazarrata ve celb-i menfaata iktidarı olmaz. Zira kudret-i kâmile ve ilm-i muhit; Allahü Tea-lâ'ya mahsustur. Ancak Allahü Tealâ benim bilmemi isterse vahiy ye ilhamla bana bildirdiği gaaipler, menâfi1 ve medarı müstesnadır. Zira; Allahü Tealâ bildirince ben de bilirim. Eğer ben gaaibi bilmiş olsaydım benim halim şimdi bulunduğum halin hilâfında olur, çok mal tedarik eder ve bilumum mazarrattan ve kötülükten içtinab ederdim. Asla zarardan bana birşey isabet etmezdi. Halbuki beşerim, beşeriyet noktasından bana da zarar isabet ediyor. Binaenaleyh; umur-u harpte bazan gaalip ve bazan dahi mağlûp oluyorum. Eğer gaaibi bilsem mağlûp olacağım cihete mübaşeret etmem. Ben, ancak âsîleri korkutmak ve mümin olan kavmi tebşir etmek için gönderilmiş bir resulden başka bir şey olmadım. Resulullah'm beşîr ve nezîr olması mümin ve kâfir cümle insanlara şamil olduğu halde tebşir ve inzardan intifa1 edecekler müminler olduğu için bu âyette, müminlerin sarahaten zikrolun-duğu Nisâbûrî'nin cümle-i beyânatındandır. Hayırla murad; menâfi-i dünya, hayrat; sıhhat-ı beden, afiyet, evlâd ve ahfaddır, Zararla murad; dünyamn afatını defi', sürür ve fiten, kaht u gâlâ, üel ve emrazdır. Çünkü; bunların cümlesi insan için mazarrattır. Bu âyet-i celilede Resulullah'm "Gaaibi bilmiş olsam hayra tasaddî eder ve serden kaçardım ve lâkin bilmem^ demesi, «Allahü Tealâ bildirmeyince bilmem» demektir, yoksa »Hiç gaaib bilmem» demek değildir. Zira; Allahü Tealâ birçok gaaipleri peygamberimize haber verdi ve mucize olarak peygamberimizin ümmetine beyan buyurduğu veçhile vukuat meydana geldi ve nübüvvetinin sıhhatına da delâlet etti. Binaenaleyh; Allahü Tealâ'mn bildirmediğini bilmez» demektir ve bazı mugay-yebâtı bilmemesinden risaletine de bir halel gelmez. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile bu âyet-i celilede Re-sulullah'm gaaibi bilmediği beyan olunması ilm-i nücum ve remil ve sair âlât ve edevat vasıtasıyla gaaibi bilirim iddiasında bulunanlar için de men' vardır ve bu âyet vaaz yönünden onlara kâfidir. Zira; efdal-ı mevcudat olan fahr-i rusül «Ben gaaip bilmem buyurursa âhâd-i ümmetin gaip bilmeyeceği evleviyetle sabittir. Kütüb-ü fıkhiyede beyan olunduğu veçhile gaaibe ilim; Allahü Tealâ'ya mahsus olduğundan bu suretle gaaibe ilim iddiasında bulunan kimse tekfir olunur. Çünkü; zat-ı ülûhiyete mahsus olan bir şeyde iştirak davası doğru olamaz. Bu âyette gaybla murad; müşrikler tarafından suâl olunan kıyametin zamanıdır. Buna nazaran manâ-yı âyet: demektir. Nisâbûri'de beyan olunduğu veçhile «Eğer ben gaaibi bilsem hayrı çok yapardım» demek «Din-i hakka davetin te'sir edeceği kimseleri bilir onları davet eder ve ve te'sir etmeyeceği kimseleri bilir onları davet etmezdim» demektir. Yahut gayble murad; harpte nusrettir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Şu beyan olunan manâlar beyninde münâfât olmadığından cümlesi mânâ-yı evvelde dahildir. Çünkü hayır; bunların her cümlesine şamildir. Lâfzı umum üzere isti'mâl mümkün iken tahsiste tercih bilâ müreccah olduğundan umum üzere isti'mâli evlâdır. Şu halde hayır lâfzı cümlesine şamil olunca cümlesini murad etmek lâfz-ı âyete daha muvafıktır. Tefsir-i Hâzin ve Fahr-i Râzi'de beyan olunduğu veçhile sebeb-i nüzule muvafık olan da umum üzere isti'mâldir. Çünkü; ehl-i Mekke'nin «Yâ Muhammedi Sen bize narhın ucuz olup atîde pahalanacağı zamanı haber versen de biz mal alsak, içeri koysak. Kıtlık olacağını haber versen de ucuzluk olan mahallere gitsek, birçok ticaret etsek, darlık görmesek» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir. Vacip Tealâ emr-i nübüvveti takrirden sonra emr-i tevhidi takrir etmek üzere buyuruyor. Zira; insan cinsini görünce kalbi müsterih olur.

A'raf 7:189

Yani; Allahü Tealâ şol kaadir ü kayyumdur ki, sizi şahs-ı va-hid olan pederiniz Âdem'den icad ve efradınızı teksir etti ve o nefs-i vâhidden ülfet ve ünsiyet etsin ve nefsine zammetmekle kalbi müsterih olsun için zevcesi Havva'yı halk etti ki, yekdiğerine refakat etsinler. Zevcesi Havva'yı halk edip Âdem (A.S.) Havva üzerine vâki ve yakın olunca Havva nutfe-i Âdem'den hafif bir hamille hâmil oldu ve bu hamille biraz zaman geçti. Binaenaleyh; çocuk karnında büyüdü, can geldi. Çocuk karnında harekete başlamakla hamli ağırlaşıp sıkletini görünce zevç ve zevce ikisi beraber dergâh-ı ülûhiyyete iltica, tazarru ve niyaz ederek Rableri olan Allahü Tealâ'ya dua ettiler ve Rablerinden istirham ederek dediler ki, «Yâ Rabbi! Eğer lutfu kereminden bize bir veled-i sa-lih ihsan edersen elbette nimetine şükredicilerden oluruz». Şu halde bir hatun hâmil olunca peder ve validesinin o çocuğun salih olmasına duâ etmeleri lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü Kur'an'da bunu beyan etmek1; ehl-i imanı irşad içindir

A'raf 7:190

Bu âyetin tevcihinde müfessirînin bir çok te'villeri vardır : Birincisi; âyetin manâsında beyan olunduğu veçhile bu kıssa Hz. Âdem'le Havva hakkındadır. Allahü Tealâ'ya şirk edenlerle murad; evlâd-ı Âdem'dir. Çünkü; Allahü Tealâ evlâd-ı Âdem'e velet verip teksir, ve salih taliha tebeddül ve muti âsîye tahavvül ettikçe veletlerinin isminde (Abdul'uzzâ), (Abdulmenat) ve (Abdüllât) demekle Allah'a şirk ettiler. Allahü Tealâ onların şirkinden münezzehtir. İkincisi; müşrikler Hz. Âdem'e şirk nispet ettiler ve kendileri Hz. Âdem'in mesleğini taklid ettiklerinden bahsedince Allahü Tealâ Âdem (A.S.) in kıssasını ve halini hikâye etti ve buyurdu ki, «Âdem'le Havva'ya Allahü Tealâ veled-i salih vefince Allah'ın verdiği velette Allahü Tealâ'ya şerik mi kıldılar?» demektir. Çünkü; cümlesinde hemze-i istifham, mukadder ve inkâr içindir. Buna nazaran manâ-yı nazıra ; … demektir. Şu tevcihata ihtiyaç; âyet-i celilenin hakikatta Âdem'le Havva hakkında varid olduğuna nazarandır. Amma Fahr-i Râzi'nin İmam-ı Kaffal'den naklen beyanı veçhile âyet; darbımesel olup müşriklerin hallerini temsil olduğu surette manâ-yı âyet şöyledir : … Şu halde âyet; insanların ekserisinde ! vâki olan halleri temsil kabilindendir. Binaenaleyh; Âdem (A.S.) la Havva (R.A.) haklarında değildir.

A'raf 7:191

Vacip Tealâ şirk edenlerin şirkinden zat-ı ülûhiyetinin münezzeh olduğunu beyandan sonra müşriklerin şirklerini red ve inkâr etmek üzere buyuruyor. Zira; putları keserle yonttular ve bıçkıyla biçtiler ve bu suretle envâ'-ı hakaarete uğradıkları halde kendilerinden zili ü hakaareti defe kaadir değillerdir. Şu halde nerede kaldı ki, ibadet eden müşriklere muavenet ve nusrette bulunsunlar. Elbette bulunamazlar. Binaenaleyh; menfaat ve mazarrata kadir olamayan birtakım âciz mahlûklara ibadet edip onlardan menfaat beklemek kadar hamakat olur mu? . Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kelimesi lâf-zan müfred olduğundan müfred ve manâda cemi' olduğundan cemi' sıyğasıyla varid olmuştur. Putlar; her ne kadar zevilukulden değilse de müşriklerin onlara zevilu-kulden gibi muamele ettiklerine binaen zevilukule mahsus olan cem'-i müzekker-i salim sıyğasıyla varid olmuştur. Ayetten nıaksad, putların ibadete salâhiyetleri olmadığını ispat etmektir. Zira ibadet vacip olan ma'budun, ibadet eden kimseye def-i mazarrat ve celb-i menfaata kaadir olması lâzımdır ki, ibadet ederse menfaat ve ibadeti terkettiğinde mazarrat îsâline muktedir ve ibadete menfaat için rağbet ve ibadeti terkten mazarrat için nefret* hasıl olsun. Putlarda bu emniyeden hiçbirisi olmadığından asla ibadete salâhiyetleri yoktur. Bu âyet-i celile evvelki âyete manâda merbuttur. Çünkü; Bey-zâvî'de beyan olunduğu veçhile evvelki âyette hitap; Araptan (Ku-sayy) in evlâdına olmak ihtimali vardır. Zira; Kureyş'ten (Kusayy) kabilesi Kusayy'in bir ana ve bir babadan evlâdıdır. (Kusayy)ın, kendi cinsi Kureyş'ten bir zevcesiyle beraber Allahü Tealâ'dan sahih-ül vücud bir velet taleb etmeleri üzerine Allahü Tealâ onlara dört oğlan verdi. Onları (Abd-i Menaf), (Abd-i Şems) ve (AbcUi Kusayy) ve (Abdüddar) isimleriyle tesmiye ettikleri cihetle şirk ettiler. Cenab-ı Hak Kureyş'e onların hallerini tasvir ve iktida edenleri şirk etmeleriyle tevbih ve tekdir buyurmuştur.

A'raf 7:192

Vacip Tealâ şirk edenlerin şirkinden zat-ı ülûhiyetinin münezzeh olduğunu beyandan sonra müşriklerin şirklerini red ve inkâr etmek üzere buyuruyor. Zira; putları keserle yonttular ve bıçkıyla biçtiler ve bu suretle envâ'-ı hakaarete uğradıkları halde kendilerinden zili ü hakaareti defe kaadir değillerdir. Şu halde nerede kaldı ki, ibadet eden müşriklere muavenet ve nusrette bulunsunlar. Elbette bulunamazlar. Binaenaleyh; menfaat ve mazarrata kadir olamayan birtakım âciz mahlûklara ibadet edip onlardan menfaat beklemek kadar hamakat olur mu? . Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kelimesi lâf-zan müfred olduğundan müfred ve manâda cemi' olduğundan cemi' sıyğasıyla varid olmuştur. Putlar; her ne kadar zevilukulden değilse de müşriklerin onlara zevilu-kulden gibi muamele ettiklerine binaen zevilukule mahsus olan cem'-i müzekker-i salim sıyğasıyla varid olmuştur. Ayetten nıaksad, putların ibadete salâhiyetleri olmadığını ispat etmektir. Zira ibadet vacip olan ma'budun, ibadet eden kimseye def-i mazarrat ve celb-i menfaata kaadir olması lâzımdır ki, ibadet ederse menfaat ve ibadeti terkettiğinde mazarrat îsâline muktedir ve ibadete menfaat için rağbet ve ibadeti terkten mazarrat için nefret* hasıl olsun. Putlarda bu emniyeden hiçbirisi olmadığından asla ibadete salâhiyetleri yoktur. Bu âyet-i celile evvelki âyete manâda merbuttur. Çünkü; Bey-zâvî'de beyan olunduğu veçhile evvelki âyette hitap; Araptan (Ku-sayy) in evlâdına olmak ihtimali vardır. Zira; Kureyş'ten (Kusayy) kabilesi Kusayy'in bir ana ve bir babadan evlâdıdır. (Kusayy)ın, kendi cinsi Kureyş'ten bir zevcesiyle beraber Allahü Tealâ'dan sahih-ül vücud bir velet taleb etmeleri üzerine Allahü Tealâ onlara dört oğlan verdi. Onları (Abd-i Menaf), (Abd-i Şems) ve (AbcUi Kusayy) ve (Abdüddar) isimleriyle tesmiye ettikleri cihetle şirk ettiler. Cenab-ı Hak Kureyş'e onların hallerini tasvir ve iktida edenleri şirk etmeleriyle tevbih ve tekdir buyurmuştur.

A'raf 7:193

Vacip Tealâ müşriklerin şirk üzerine inat ve ısrarlarını beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; her iki surette iman etmedikleri cihetle davet ve adem-i davet müsavidir. Şu manâ; hitap müminlere olduğuna nazarandır. Feth-ül Beyan ve Hâzin'de zikrolunduğu veçhile bu âyette hitap; müşriklere ve zamiri asnâma râci olmak ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet şöyledir: … Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile müşrikler umur-u mühimmede ve belâya ve mesâibin nüzulünde putlara müracaat eder, gecede ve gündüzde yalvarırlar. Halbuki putlardan sadâ gelmediği gibi imdat ve iane de olmadığından yalvarıp çağırmalanyla sükût edip durmaları beyninde fark olmadığını beyanla Cenab-ı Hak putların aczini ve putlara ibadet eden müşriklerin hamakatlarını meydana koymuştur.

A'raf 7:194

Vacip Teala putların üluhiyete salahatiyetleri olmadığını te’kid etmek üzere buyuruyor. Yani; ey müşrikler; Ülûhiyetle muttasıf ve cemi-i kemâlâti cami olan Allahü Tealâ'ya ibadeti terkle sizin ma'bud ittihaz ederek ibadet ettiğiniz ma'budlarinız sizin emsaliniz mahlûk ve âciz kullardır. Sizin üzerinize onların meziyet ve faziletleri yoktur. Şu halde niçin nefsinizi abîd ve onları ma'bud kılarsınız. Belki siz onlardan daha muktedirsiniz. Zira; sizde hayat, nutuk, şuur ve idrak var; onlarda ise yoktur. Sizin ellerinizde hakir ve zelil olup şuur ve idrakten hâlî olan cemâdâtı ma'bud ittihaz etmek hamakat değil midir? Onlarda «Kuvvet ve kudret var ve şafaat edecekler» dediniz. Eğer sözünüzde sadıksanız çağırın onları, cevap versinler size, görelim cevap verebilirler mi? Feth-ül Beyan ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu kelâm müşrikleri istihza ve tehekküm tarikıyla varid olmuştur. Zira; putların cevaba muktedir olamadıkları cümlenin ma'lûmudur. Binaenaleyh onlara cevap vermeleriyle emir; ta'ciz içindir. Ve müşriklere davetle emir; onları iskât ve ilzam içindir.

A'raf 7:195

Vacip Tealâ putların kemâl-i acizlerini beyandan sonra ibadet eden müşriklerin ibadet ettikleri ma'budlarından kendileri daha muktedir olduklarını beyanla insafa davet etmek üzere buyuruyor. Yani; ey kâfirler! Sizin ma'budlarmızm ayakları var da, o ayaklarıyla yürürler ve yerde te'sir hasıl ederler mi, yahut elleri var da o elleriyle yapışırlar da bir şey alıp vurup kırmaya veya kendilerine teveccüh eden zarardan korunmaya veyahut bir menfaati elleriyle celbetmeye iktidarları mı var? Yahut gözleri var da, o gözleriyle görülmesi lâzım olan şeyi görürler mi? Yahut kulakları var da o kulaklarıyla işitilmesi lâzım olan kelâmı işitirler mi? Halbuki insanın iktidarı bu misilli âlât-ıcârihayla olduğundan insan daima bunlarla umurunda istiane ve istimdad eder. Sizin ibadet ettiğiniz putlardaysa istimdad olunacak azalardan hiçbirisi olmadığından bunların cümlesinden mahrumlardır. Binaenaleyh; sizde olan iktidar onlarda yoktur. Nasıl oluyor ki, kendinizden daha âciz olan şeyleri nıa'bud ittihaz edersiniz? Te'sirin ve harekenin şartı olan hayattan dahi mahrumlardır ve hiçbir veçhile ma'bud ittihazına istihkakları yoktur. Yâ Ekrem-er Rusül! Sen müşriklere hitaben «Çağırın Allahü Tealâ'ya müşareketlerini itikad ettiğiniz şeriklerinizi! Sonra onların muavenet ve muzâheretleriyle bana hile yapın ve hilenizde bana asla müsaade ve mühlet vermeyin. Hemen elinizden geleni geri koymayın, bakın birşey yapabilir misiniz? Elbette birşey yapamazsınız. Zira; ben size ve sizin şeriklerinizin hilelerine mübâlât etmem. Siz bildiğinizi işler ve aklınız varsa aczinizi idrak edersiniz. Çünkü; beni Rabbim sizin şerrinizden muhafaza eder» demekle ehl-i şirki insafa davet et. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile âyetten maksad; insanın ezher cihet putlardan efdal olduğunu beyan etmektir. Çünkü; beyan olunduğu veçhile «İnsanın menfaati istihsal edecek birtakım âlâtı ve a'zası olduğu halde putlar o a'zâlardan dahi mahrumdur. Binaenaleyh; nasıl oluyor ki, onları ma'bud tanıyorsunuz?» demektir.

A'raf 7:196

Vacip Tealâ putların acizlerini beyanla ibadete istihkakları olmadığını beyandan sonra ibadete müstehak olan ancak zat-ı ülû-hiyeti olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; düşmanlarından sulehâya zarar isabet etmez. Çünkü; sulehanm yardımcısı Allahü Tealâ olunca onlar hakkında düşmanlarının adaveti müsmir olamaz ki, düşmanlarının şerri onlara isabet etsin. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile (Ömer b. Abdülâziz) evlâdı için mal iddihar etmediğinden bazıları tarafından «Evlâdına biraz mal tedarik etsen» denildiğinde cevaben «Benim veledim ya sule-hadan olur veyahut mücrimlerden olur. Eğer sulehadan olursa onun velisi Allahü Tealâ'dır. Şu halde benim malıma ihtiyacı yoktur. Ve eğer mücrimlerden olursa Allahü Tealâ buyurdu. Yani; «Elbette ben günahkârlara arka ve yardımcı olmam» demektir. Şu halde Allah'ın reddettiği kimsenin mü-himmâtıyla ben meşgul olamam» buyurmuşlardır. Binaenaleyh; evlâda nazar-ı ilâhi olursa birçok servete ve hayrata malik olur ve eğer nazar-ı ilâhi olmazsa pederi milyonlar terk etse az zamanda yok olur. Bunun emsali hariçte yüzlerce görülmektedir.

A'raf 7:197

Vacip Tealâ ibadet caiz olan zat-ı ülûhiyetle ibdet caiz olmayan putların beynini tefrik için buyuruyor. Yani; ey müşrikler! Siz Allahü Tealâ'ya şirkedersiniz. Halbuki Allah'ın gayrı sizin ibadet ettiğiniz ma'budlanmz size nus-rete muktedir olamadıkları gibi kendi nefislerine dahi nusrete kaadir olamazlar. Kendi nefsini belâyâdan halâsa muktedir olamayan şey, elbette sizi halâs edemez. Çünkü; nusrete istidad ve kaa-biliyeti yoktur. Eğer siz müşrikleri hidayet-i mahzdan ibaret olan din-i İslama davet ederseniz kabul etmezler. Zira; tıynet-i habise-leri icabı davetinizi işitmezler ve tabiatlarında merkûz olan cehâletleri icabetlerine mânidir.,Sen davet ederken onları sana nazar ederler görürsün, halbuki onlar, putlarının cemâdât olup hayır ve şer, nef u zar ellerinden gelmediğini bilmezler ve görmezler. Yani; görürler ve lakin görmekten maksat mütenebbih olmakken bilâkis mütemerrid oldukları için görmemiş gibidirler. Binaenaleyh; âyette «Görmezler» denmiştir. Çünkü; birşeyden maksat fevt olunca o şey yok hükmündedir. Bundan evvelki âyetlerde putların adem-i iktidarları ve müşriklerin İslama davet olunsalar işitmeyecekleri tehdid ve tefri' ta-rikıyla zikrolunup bu âyette bu mesâil; ibadet caiz olanla olmayan beynini tefrik için zikrolunduğundan âyette tekrar yoktur. Çünkü; herbirinin mazmunu birse de zikirden maksat başka başka olduğu cihetle tekrarı mutazammm değildir.

A'raf 7:198

Vacip Tealâ ibadet caiz olan zat-ı ülûhiyetle ibdet caiz olmayan putların beynini tefrik için buyuruyor. Yani; ey müşrikler! Siz Allahü Tealâ'ya şirkedersiniz. Halbuki Allah'ın gayrı sizin ibadet ettiğiniz ma'budlanmz size nus-rete muktedir olamadıkları gibi kendi nefislerine dahi nusrete kaadir olamazlar. Kendi nefsini belâyâdan halâsa muktedir olamayan şey, elbette sizi halâs edemez. Çünkü; nusrete istidad ve kaa-biliyeti yoktur. Eğer siz müşrikleri hidayet-i mahzdan ibaret olan din-i İslama davet ederseniz kabul etmezler. Zira; tıynet-i habise-leri icabı davetinizi işitmezler ve tabiatlarında merkûz olan cehâletleri icabetlerine mânidir.,Sen davet ederken onları sana nazar ederler görürsün, halbuki onlar, putlarının cemâdât olup hayır ve şer, nef u zar ellerinden gelmediğini bilmezler ve görmezler. Yani; görürler ve lakin görmekten maksat mütenebbih olmakken bilâkis mütemerrid oldukları için görmemiş gibidirler. Binaenaleyh; âyette «Görmezler» denmiştir. Çünkü; birşeyden maksat fevt olunca o şey yok hükmündedir. Bundan evvelki âyetlerde putların adem-i iktidarları ve müşriklerin İslama davet olunsalar işitmeyecekleri tehdid ve tefri' ta-rikıyla zikrolunup bu âyette bu mesâil; ibadet caiz olanla olmayan beynini tefrik için zikrolunduğundan âyette tekrar yoktur. Çünkü; herbirinin mazmunu birse de zikirden maksat başka başka olduğu cihetle tekrarı mutazammm değildir.

A'raf 7:199

Vacip Tealâ salihlerin mütevellisi olduğunu ve resulünü düşmanlarının ızrar edemeyeceklerini beyan ettiği gibi nasla muamelede menhec-i kavîm ve sırat-ı müstakimi iltizamını dahi resulüne emretmek üzere buyuruyor. Af; fazıl ve külfetsiz hasıl olan şeydir. Ma'ruf ; Allah'tn vahyiyle hüsnünü beyan ve emrettiği şeydir. CâhiIle murad; söz dinlemez ve delâile kanaat etmez ve küfründe musir ve muannid kimsedir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet; mekârim-i ahlâkı cem' etmesiyle Resulullah'a taraf-ı ilâhiden emirdir. Bazılar «Afla emir; nasın malından fazla olandır. Buna nazaran zekâtın farziyetini beyan eden âyetle mensuhtur ve cahillerden i'razla emir; kıtal âyetiyle mensuh olduğuna nazaran bu âyette vâki' olan üç cümleden evveli ve âhiri mensuh ve evsatta bulunan cümlesi muhkemdir» demişlerse de, esah olan âyetin muhkem olmasıdır. Af; maldan fazla manâsına olmayıp mutlaka af manâsına olduğuna nazaran evveli ve evsatı muhkem ve âhiri mensuhtur. Zira; cahilleri yola getirmek için daima nasihat lâzımdır. Tefsir-i Hâzin'de (Ca'fer-i Sâdık) Hazretlerinden naklen beyan olunduğuna nazaran Kur'an'da mekârim-i ahlâkı bundan ziyade cami bir âyet yoktur. Çünkü bu âyette; hukuk-u maliyeye taallûk eden cihette şiddetin ve nasa karşı gılzatın ve fena sözün terkolunması ve hulk-u tayyible tahalluk etmesi ve şer'an emro-lundukları feraiz ve nevafil ve sair mekârim-i ahlâkın cümlesi dahildir. Fahr-i Râzi'nin beyanına nazaran bu âyet nazil olduğunda Re-sulullah Cibril-i Emin'den bu âyetin ahkâmını istizah buyurmuş ve Cibril-i Emîn de «Yâ Resulallah! Rabbin Tealâ senden sıla-i rahmi kat'edene sıla etmenle ve seni mahrum edene senin atîye vermenle ve sana kötülük edene senin iyilik etmenle emrediyor» demiştir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hz. Aişe (R.A.) «Resulullah kötü söz söylemez, kötü söz dinlemez, çarşıda savt-ı bâlâyla bağırmaz ve kötülüğe kötülükle mukaabele etmez, belki iyilikle mukaabele ederdi» buyurmuştur. Bu âyette cahillerden i'raz, kıtal âyetiyle mensuh olduğuna nazaran «Küfürde ısrar eden cahillerle mukaatele et, onları küfrüzere terketme» demektir. Resulullah'a emir; bittebi' ümmetine dahi emir olduğundan bilcümle ümmet mekârim-i ahlâkla memurlardır.

A'raf 7:200

Vacip Tealâ nasın kusurunu affetmekle emrettikten sonra gazap halinde şeytan'in vesvesesini defin ilâcını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Şeytan daima insanı iğfal için fırsata muntazırdır. Eğer gazap halinde sana şeytan tarafından bir vesvese ilkaa olunur ve zihnini teşvişe başlarsa şeytan'in şerrinden nefsini muhafaza için derhal himaye-i ilâhiyeye iltica ve Allahü Tealâ'ya istiâze et ki, vesvesesi zail olsun. Zira; Allahü Tealâ iltica edenlerin duasını işitir ve kullarının ahvalini bilir. Binaenaleyh iltica eden kimselerden şeytan'in şerrini def eder. Şeytan'in nez'i; vesvese ve fesad ilkaa etmek ve insanın zihnini teşviş edip endişeye düşürmektir. Fahr-i Râzi, Feth-ül Beyan ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyeti nazil olunca Resulullah'ın «Gazabımızı ne yaparız, yâ Rabbi!» demesi üzerine gazap halinde şeytan'in vesvese ve fitnesini izaleyi ta'lim etmek üzere bu âyetin inzal olunduğu mervidir. Şu halde bu âyet gazabı teskini ve şeytan'in vesvesesini izalenin ilâcını beyandan ibarettir. Çünkü; herşey yed-i kudret-i ilâhiyede olduğundan şeytan'in şerrini def etmek de Allahü Te-alâ'nın ianesiyle olacağı cihetle Allahü Tealâ, dergâhına iltica olunmak vacip olduğunu beyan ve tavsiye buyurmuştur. Binaenaleyh; insan için nefsinde şeytan'in vesvese ve fitnesini hissedince derhal istiâzeyle defin çâresine tevessül etmek vaciptir. Zira; is-,tiâze emri her ne kadar Resulullah (S.A.) e ise de bilumum ümmetine talim ve terbiyedir. Resulullah'a istiâzeyle emrolununca ümmetine de emrolunacağı evleviyetle sabittir. Çünkü; ümmetin istiâzeye ihtiyacı daha ziyade olduğunda şüphe yoktur. Lisanla istiâze edildiğinde kalple istiâzenin manâsını düşünmek lâzım olduğuma işaret için sem'i zikirden sonra Vacip Tealâ alîm olduğunu dahi beyan buyurmuştur. Yani «Lisanınızla söylediğinizi işitir ve kalbinizle niyetinizi bilir» demektir. Fahr-i Râzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile «Enbiyâ-yı ızâm ma'sum değildir» diyenler bu âyetle istidlal ederler ve derler ki, «Eğer nebi ma'sum, olsa şeytan'in nebi üzerine vesvesesi olamayacağından nebi istiâzeye muhtaç olmazdı. Halbuki istiâzeye ihtiyacına bu âyet delâlet ediyor. Binaenaleyh ma'sum değildir» demişlerse de bu istidlalleri; üç cihetle merduddur: Birincisi; Şeytan'ın nebiye vesvesesi edat-ı şart ve faraziyat tankıyla varid olduğundan vesvesenin vukuuna delâlet etmez. İkincisi; eğer Şeytan'ın vesvesesi vâki olacak olsa bile Resulul-lah'ın ma'sum ve şeytan'ın şerrinden salim olduğuna İbn-i Mes'ud (R.A.) den Müslim Hazretlerinin rivayet buyurduğu hadis-i şerif delâlet eder. Çünkü; Resulullah'ın «Sizden hiçbir kimse olmaz, ancak cinden ve melekten birer karini vardır» buyurması üzerine hazır bulunan ashab-ı kiram tarafından «Senin de mi karinin var? Ya Resulallah!» denildiğinde «Evet» Benim de var ve lâkin Allahü Tealâ bana iane buyurdu. Binanealeyh; ben şeytan'ın şerrinden salim oldum» buyurmuştur. Üçüncüsü; hitab Resulullah'a ise de maksat ümmetidir. Şu halde şeytan'ın şerrinden Allahü Tealâ'ya ilticanın ümmet üzerine vacip olduğunu beyandır.

A'raf 7:201

Vacip Tealâ nasın kusurunu affetmekle emrettikten sonra gazap halinde şeytan'in vesvesesini defin ilâcını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Şeytan daima insanı iğfal için fırsata muntazırdır. Eğer gazap halinde sana şeytan tarafından bir vesvese ilkaa olunur ve zihnini teşvişe başlarsa şeytan'in şerrinden nefsini muhafaza için derhal himaye-i ilâhiyeye iltica ve Allahü Tealâ'ya istiâze et ki, vesvesesi zail olsun. Zira; Allahü Tealâ iltica edenlerin duasını işitir ve kullarının ahvalini bilir. Binaenaleyh iltica eden kimselerden şeytan'in şerrini def eder. Şeytan'in nez'i; vesvese ve fesad ilkaa etmek ve insanın zihnini teşviş edip endişeye düşürmektir. Fahr-i Râzi, Feth-ül Beyan ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyeti nazil olunca Resulullah'ın «Gazabımızı ne yaparız, yâ Rabbi!» demesi üzerine gazap halinde şeytan'in vesvese ve fitnesini izaleyi ta'lim etmek üzere bu âyetin inzal olunduğu mervidir. Şu halde bu âyet gazabı teskini ve şeytan'in vesvesesini izalenin ilâcını beyandan ibarettir. Çünkü; herşey yed-i kudret-i ilâhiyede olduğundan şeytan'in şerrini def etmek de Allahü Te-alâ'nın ianesiyle olacağı cihetle Allahü Tealâ, dergâhına iltica olunmak vacip olduğunu beyan ve tavsiye buyurmuştur. Binaenaleyh; insan için nefsinde şeytan'in vesvese ve fitnesini hissedince derhal istiâzeyle defin çâresine tevessül etmek vaciptir. Zira; is-,tiâze emri her ne kadar Resulullah (S.A.) e ise de bilumum ümmetine talim ve terbiyedir. Resulullah'a istiâzeyle emrolununca ümmetine de emrolunacağı evleviyetle sabittir. Çünkü; ümmetin istiâzeye ihtiyacı daha ziyade olduğunda şüphe yoktur. Lisanla istiâze edildiğinde kalple istiâzenin manâsını düşünmek lâzım olduğuma işaret için sem'i zikirden sonra Vacip Tealâ alîm olduğunu dahi beyan buyurmuştur. Yani «Lisanınızla söylediğinizi işitir ve kalbinizle niyetinizi bilir» demektir. Fahr-i Râzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile «Enbiyâ-yı ızâm ma'sum değildir» diyenler bu âyetle istidlal ederler ve derler ki, «Eğer nebi ma'sum, olsa şeytan'in nebi üzerine vesvesesi olamayacağından nebi istiâzeye muhtaç olmazdı. Halbuki istiâzeye ihtiyacına bu âyet delâlet ediyor. Binaenaleyh ma'sum değildir» demişlerse de bu istidlalleri; üç cihetle merduddur: Birincisi; Şeytan'ın nebiye vesvesesi edat-ı şart ve faraziyat tankıyla varid olduğundan vesvesenin vukuuna delâlet etmez. İkincisi; eğer Şeytan'ın vesvesesi vâki olacak olsa bile Resulul-lah'ın ma'sum ve şeytan'ın şerrinden salim olduğuna İbn-i Mes'ud (R.A.) den Müslim Hazretlerinin rivayet buyurduğu hadis-i şerif delâlet eder. Çünkü; Resulullah'ın «Sizden hiçbir kimse olmaz, ancak cinden ve melekten birer karini vardır» buyurması üzerine hazır bulunan ashab-ı kiram tarafından «Senin de mi karinin var? Ya Resulallah!» denildiğinde «Evet» Benim de var ve lâkin Allahü Tealâ bana iane buyurdu. Binanealeyh; ben şeytan'ın şerrinden salim oldum» buyurmuştur. Üçüncüsü; hitab Resulullah'a ise de maksat ümmetidir. Şu halde şeytan'ın şerrinden Allahü Tealâ'ya ilticanın ümmet üzerine vacip olduğunu beyandır.

A'raf 7:202

Vacip Tealâ şeytan'm vesvesesinden istiâze vacip olduğunu beyan ettiği gibi müttekilere şeytan'ın vesvesesi daha ziyade olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Beyzâvî'nin beyanı veçhile muharremâttan içtinab ve ittikaa-ları sebebiyle müttekilere şeytandın vesvesesi te'sir etmeyip nafiz olamayacağına işaret için vesveseden tâifle tabir olundu. Zira taif ; tavaf edici yani etrafında deveran edici manasınadır. Çünkü; müttekiler emir ve nehyi tezekkür ettikleri cihetle muharremâttan içtinab ederler. Şeytan'm arzusuna muvafık işte bulunmadıklarından şeytan'm vesvesesi onlara tesir edemez. Zira; onlar hatanın mevkiini idrak ve şeytan'm hilelerini gördükleri için şey-tan'a ittibâ' etmezler. Binaenaleyh; şeytan kalplerinin etrafında doîaşsa da bir te'sir yapamaz. Amma ittikaa etmeyenler şeytan'm kardeşleri olduğu için kardeşlerini şeytanlar dalâle çeker götürürler. Zira; onlar muharremâttan ihtiraz etmediklerinden şeytan'm her emeline hizmet ve her arzusuna tebaiyet ederler. Sonra bir dereceye gelirler ki, şeytan onları iğfalde kusur etmez, onlar da da-lâlden feragat etmezler. Bu hâl ekseri fasıklarda görülür: Çünkü; şeytan bir kere yakasından tuttuktan sonra istediği yere alıp götürdüğü ve müptelâ olduğu ma'siyetten vaz geçemediği aşikârdır. Şeytanla. murad; İblis'in evlâdıysa. da insanın müfsidle-rine de şâmildir. Zira; insanın müfsidleri birbirini azdırmakta şe-yâtîn ve cinden daha eşeddir denilebilir. Vacip Tealâ şeytan'm iğvasını beyan ettiği gibi iğvânın en-vâ'ından bazı nev'ini dahi beyan etmek üzere buyuruyor. İşte kâfirler böyle demekle şeytan'ın vesvesesini izharla aldandıklarını meydana korlar.

A'raf 7:203

Tei'sir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette Vacip Te-âlâ insan için mümkün olan meratib-i selâseye işaret buyurmuştur. Çünkü; derecât-ı ulûmda insanlar mütefâvittir. Zira; bir kısmı ilm-i tevhidde gaayete vasıl olur, hatta Vacip Tealâ'yı müşahede etmiş gibi olur. Bu kısım hakkında Kur'an besâirdiv. Zira besâir; birşeyin delilidir ki, o delile tamamıyla nazar edip tetkik eden kimse o delilden maksada intikaal eder. Binaenaleyh Kur'-an'a tamamiyle dikkat eden kimse Kur'an'm ahkâmını bihakkın gördüğünden Kur'an'a besâir denmiştir. Zira; Kur'an'a iman edip tetkik eden kimseye hakikat lâyıkıyla tezahür eder. Şu halde Kur'an tevhidin ve nübüvvetin ve âhiretin delillerini tamamıyla izhar edip gösterdiğinden ve bu kısım insanlar tamamiyle delâili tetkik ettiklerinden bunlar hakkında Kur'an besâirdiv ve bu kısım insanlara, ashab-ı tevhidin en yüksek tabakasında oldukları için ashab-ı aynelyakîn denilir. İnsanların ikinci bir kısmı nazar-ı istidlal mertebesini ihraz edip ilm-i yakın erbabından oldukları için onlar hakkında Kur'an' hidayettir. Üçüncü bir kısım muti ve münkad mertebe-i teslimiyeti ihraz edip hakkı yakın ashabından oldukları için Kur'an onlar hakkında rahmettir ve âmmeten müminler bu kısımdandır. Binaenaleyh; bu âyette insanların dereceleri ve akılları mütefavit olduğuna işaret için Kur'an üç sıfatla tavsif olunmuştur. Zira; bir kısım insanlar hakkında Kur'an'ın besâir diğer bir kısım hakkında hidayet ve üçüncü bir kısım hakkında da rahmet olduğu beyan olunmuştur. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin istedikleri mucizeyi Resulullah'm getirmemesi emr-i nübüvveti ihlâl etmez. Zira; Kur'an'ın dava-yı nebeviye muvafık zuhur edip muâraza edenleri iskât ve âciz kılması nübüvveti ispata kâfi mucize-i bahire olduğundan ziyadeyi talep inad ve istikbar kabilindendir. Binaenaleyh; ziyade taleplerini reddetmek ispat-ı davaya noksan iras etmez.

A'raf 7:204

Vacip Tealâ Kur'an'ın azamet-i şanını beyandan sonra isti-mâ'la emretmek üzere buyuruyor. Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile her ne zaman ve hangi vakitte Kur'an tilâvet olunduğunda maânîsini fehinı ve me-vâizini tedebbür etmek için sükûtla Kur'an'ı istimâ' vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira kıraat mutlaktır ve istimâla emir vücub içindir. Binaenaleyh; cehren Kur'an tilâvet olunduğunda işitenler velevse yoldan geçenler olsun veyahut muallim-i sıbyan bulunsun sükûtla istimâ'ı vaciptir. Bu âyet; namazda imamın tilâvetini istimâ'm vücubuna dahi delâlet eder. İmam-ı A'zam Hazretlerinin mezhebi de budur. Bazı ulema âyetin «Namazda kelâmı nehyiçin» veyahut «Hutbe kıraatini istimâ' için» veyahut «Hitap kâfirlere olup kâfirlerin Kur'an'ı dinleyip fesahat ve belagatını fehmetmeleri için emirdir demişlerse de elfazın umum üzere isti'mâli mümkünken tahsiste bir fayda yoktur ve umum üzere icra olunduğunda şu manâların kâffesi dahildir.'Şu halde tr\ısise hacet yoktur. Binaenaleyh; her nerede ve her ne zaman olursa olsun Kur'an tilavet olunduğunda işitenler üzerine Kur'an'ı dinlemek vacip olduğuna âyet-i celile sarahatle delâlet etmektedir.

A'raf 7:205

Vacip Tealâ Kur'an'ın cehren kıraat olunacağını ve işitenlerin sükûtu vacip olduğunu beyandan sonra zikrin hafiyen olması efdal olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Yâ Ekrem-er Rusül! Tevazu ve tezellül edici ve azamet-i ilâhiye ve mehâbet-i sübhaniyeden korkutucu ve sözünde cehrin mâdûnu ve sırrın mafevki olarak akşam ve sabah cemi evkat ve halatında Rabbini nefsinde zikret ve Rabbine yaklaştırıcı amellerden ve bilhassa zikr-i ilâhiden gaflet edicilerden olma. Bu âyette emir her ne kadar zahirde Resulullah'a ise de ümmeti de dahildir ve zikr-i ilâhide zikrolunan isimlerin manâlarını mülâhaza etmek lâzım olup kalpte tefekkür olmaksızın zikirde fayda olmadığına işaret için Cenab-ı Hak nefsinde zikretmeye emir buyurmuştur. Zikrin şartı; tezellülle beraber gazab-ı ilâhiden korku olmaktır ve uzun sadayla olmayıp cehirle hafâ beyninde olmak dahî lâzım olduğuna işaret için buyurmuştur. Bu âyette Vacip Tealâ abdin kurbiyetine işaret buyurmuştur. Zira; terbiye ve fazl u ihsanı müş'ir olan Rab lâfzını zikirle kullarının mün'im ve muhsin olduğuna işaret ve abdin rahmet-i ilâhi-yeyi ümid ederek zikretmesini beyan etmiştir. Yalnız ümit ve rica kifayet etmeyip Allah'ın azabından da havf olunması lâzım olduğuna işaret için tazarru ve korkuyla beraber zikretmek lâzım olduğunu dahi beyan buyurmuştur. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile abdin kalbinde korku hasıl olunca imanı kayî olur. Binaenaleyh; müstehab olan abdin hal-i sıhhat ve kuvvetinde havfi ve hal-i maraz ve metine karib olduğu zamanlarında ümit ve ricası gaalip olmaktır. Abdin a'mâli; nehârm bidâyesi ve nihâyesinde semâya suud edip dergâh-ı ülûhiyete arz olunduğundan amelinin evveli ve âhiri zikrolsun için sabah ve akşam zikretmesiyle emrolunmuştur. Yahut sabah vakti, Ölümün misali ve kardeşi olan uykudan uyanıp akşam vakti uykuya yatacak olduğu için her iki vakitte zikretmesi tavsiye olunmuş ise de bilumum evkatında zikr-i ilâhiden gaflet etmemesiyle dahi emrolunmuştur. Yahut sabah ve ikindi namazlarından sonra nafile namaz meşru olmadığından bu iki vakitte zikirle meşgul olması tavsiye olunmuştur. İnsanın Allahü Tealâ'dan havfı; üç sebeple olup birincisi; ibadette kusuru, ikincisi; sû-u hatime endişesi, üçüncüsü; lâ yüad ve lâ yuhsâ olan niam-ı ilâhiyeye şükürle mukaabele edememesi olduğu Fahr-i Râzi'nin cümle-i beyâ-nâtındandır.

A'raf 7:206

Vacip Tealâ zikirle emirden sonra zikre rağbet verecek şeyi zikretmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile teşbih ve secde; is-tikbar etmemekte dahilse de istikbar etmemek meleklerin tevazu, huşu' ve huzu'larını beyan olup ibadetleri teşbih ve secde olduğu ayrıca beyan olunmuştur. İnsanın vücudu ikiye münkasım olup biri kalp diğeri sair beden olduğundan a'mâUi kalbe işaret için teşbih ve a'mal-i bedene işaret için secde zikrolunmuştur. Bu âyette zikrolunan secde Kur'an'ın azimetlerinden olduğundan bu âyeti okuyan ve dinleyen kimseye meleklere muvafakat için secde müstehabdır. Fahr-i Râzi'nin' beyanı veçhile bu âyette insanı secdeye ve teşbihe terğib vardır. Zira; meleklerin kemâl-i şeref ve tıynet-i taharetle beraber gazab u şehvetten, hased ü hıkıtten ârî oldukları halde ibadet edince insan zulümât-ı cismaniyeye ve şehevât-ı nef-saniyeye müptelâ olduğu halde daha ziyade ibadet etmesi lâzımdır. Meleklerin ind-i ilâhide olmalarıyla murad; şereflerini ve rahmet-i ilâhiyeye mazhar olduklarını beyandır. İbadette asıl olan; a'mâl-i kalp olduğuna işaret için usul-ü itikaadiyeden olan nekaaisten tenzih manâsına teşbih evvelâ zikrolunup furu-u a'malden İbaret olan secde sonra zikrolunmuştur.