Lafzullah

Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Tekâsür 102:1 – Nas 114:6

Müellif / kaynak: Konyalı Mehmed Vehbi Efendi (ö. 1949) — kamu malı; Üçdal 1966-69 Latin baskısından

İçindekiler
  1. Tekâsür 102:1
  2. Tekâsür 102:2
  3. Tekâsür 102:3
  4. Tekâsür 102:4
  5. Tekâsür 102:5
  6. Tekâsür 102:6
  7. Tekâsür 102:7
  8. Tekâsür 102:8
  9. Asr 103:1
  10. Asr 103:2
  11. Asr 103:3
  12. Hümezeh 104:1
  13. Hümezeh 104:2
  14. Hümezeh 104:3
  15. Hümezeh 104:4
  16. Hümezeh 104:5
  17. Hümezeh 104:6
  18. Hümezeh 104:7
  19. Hümezeh 104:8
  20. Hümezeh 104:9
  21. Fil 105:1
  22. Fil 105:2
  23. Fil 105:3
  24. Fil 105:4
  25. Fil 105:5
  26. Kureyş 106:1
  27. Kureyş 106:2
  28. Kureyş 106:3
  29. Kureyş 106:4
  30. Mâûn 107:1
  31. Mâûn 107:2
  32. Mâûn 107:3
  33. Mâûn 107:4
  34. Mâûn 107:5
  35. Mâûn 107:6
  36. Mâûn 107:7
  37. Kevser 108:1
  38. Kevser 108:2
  39. Kevser 108:3
  40. Kâfirun 109:1
  41. Kâfirun 109:2
  42. Kâfirun 109:3
  43. Kâfirun 109:4
  44. Kâfirun 109:5
  45. Kâfirun 109:6
  46. Nasr 110:1
  47. Nasr 110:2
  48. Nasr 110:3
  49. Tebbet 111:1
  50. Tebbet 111:2
  51. Tebbet 111:3
  52. Tebbet 111:4
  53. Tebbet 111:5
  54. İhlas 112:1
  55. İhlas 112:2
  56. İhlas 112:3
  57. İhlas 112:4
  58. Felak 113:1
  59. Felak 113:2
  60. Felak 113:3
  61. Felak 113:4
  62. Felak 113:5
  63. Nas 114:1
  64. Nas 114:2
  65. Nas 114:3
  66. Nas 114:4
  67. Nas 114:5
  68. Nas 114:6

Tekâsür 102:1

Meltke-i Mükerreme'de nazil olal' sûrelerdendir. Sekiz âyeti camidir. Yani; sizi değeri olmayan dünya nıetâ'ı, evlâd ü etbâ'ımzm kesreti meşgul etti. Hatta bu şuğlünüz kabrinize defnolununcaya kadar devam etti. Çünkü; dünyada bulundukça bu gibi şeylerle iftihar etmekten vazgeçemediniz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette mal, mansıb, akraba ve a'vân gibi şeylerle ve sair bilcümle lezzât-ı dünya ve şehevat-ı nefsaniye kabilinden olan umur-u hasiseyle tefa-huru zemmetmiştir. Çünkü insanın tefahur edeceği şeyler; ilim ve ahlâk-ı hamide ve mezaya-yı insaniyeden saâdet-i ebediyesine sebep olan şeylerdir. Bunlardan başka îaer neyle tefahur etse birtakım değersiz şeylerle tefahur olduğu cihetle âkil ve mükellef olan insana lâyık değildir. Amma başkalarının iktidasmı kasdederek insanın ahlâk-ı merziyesiyle tefahurunurc cevazına ayet-i celilesi delâlet ettiği mahallinde beyan olunmuştur. Binaenaleyh; Hz. Ali'nin şecaatıyla ve Hz. Abbas'm huccaca zemzem dağıtmasıyla tefahur ettikleri mervidir. Bu âyette tekâsür lâfzı babının fc>inası veçhile iki kimse arasında olduğuna delâlet ve sebeb-i nüzulü de bunu te'yid eder. Çünkü; Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile (Benû Sehim) le (Benî Abdümenaf) aralarında «Siz çoksunuz, biz çoğuz gibi sözlerle vâki olan tefahur üzerine (Abdi Menaf) kabilesinin adetleri çok olduğu tahakkuk edince (Benû Sehim) «Bu ekseriyet hal-i hayatta bulunanlardadır, emvatımızı da sayalım» 4emeleri üzerine kabre gidip mevtalarını sayınca (Benû Sehm) in ziyade olduğu tahakkuk etmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde âyet iki kavim arasında vâki olan vukuatı beyandan ibaret demektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Çünkü kabri ziyaretten maksat dünyaya muhabbeti izaleyle ehl-i kabirden ibret alarak rikkat-ı kalp hasıl etmektir. Bunların aksine kabri ziyaretle beraber hubb-ü dünyanın ziyadelenmesi ve kasavet-i kalbin husulü taaccübe şayan bir haldir. Sebeb-i nüzulün hususuna itibar olun-mayıp elfazın umumuna itibar olduğundan umur-u dünyadan her şeyle iftihar bir maksad-ı haseneye mukarin olmadıkça mezmumdur. Bu âyette insanları işgal eden tekâsür yani emval, evlât ve akraba zikrolundu da bunların, ne gibi şeyden meşgul edip, neye mani.oldukları zikrolunmamıştır. Çünkü makam; zem makar mı olduğundan akıl sahibi her ihtimali nazarından uzak tutmasın için mutlak zikrolunmuştur. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Tekâsürün bu âyette tekellüf manâsına olması ihtimali vardır. Çünkü; haris olan kimse mal cemetmek ve~ çoğaltmak sevdasıyla nefsini külfet ve megakkattan hiçbir zaman hali kılmaz ve daima meşakkat üzere bulunur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. (Mutarnf b. Abdullah) in pederinden rivayetine nazaran bu âyeti okuyunca Resulullah buyurmuştur. Yani ((Ademoğlu dünyada malım malım der, bununla iftihar eder. Ey Âdemoğlu! Senin malından senin için olmadı, ancak sadaka edip âhirete gönderdiğin veyahut yiyip itlaf ettiğin veyahut giyip eskittiğin şeyler vardır ve sen bunlara maliksin, bunun haricinde hiçbir şeye malik değilsin. Çünkü; kendini her neye maligim zannetsen vereseye intikal edecek» demektir.

Tekâsür 102:2

Meltke-i Mükerreme'de nazil olal' sûrelerdendir. Sekiz âyeti camidir. Yani; sizi değeri olmayan dünya nıetâ'ı, evlâd ü etbâ'ımzm kesreti meşgul etti. Hatta bu şuğlünüz kabrinize defnolununcaya kadar devam etti. Çünkü; dünyada bulundukça bu gibi şeylerle iftihar etmekten vazgeçemediniz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette mal, mansıb, akraba ve a'vân gibi şeylerle ve sair bilcümle lezzât-ı dünya ve şehevat-ı nefsaniye kabilinden olan umur-u hasiseyle tefa-huru zemmetmiştir. Çünkü insanın tefahur edeceği şeyler; ilim ve ahlâk-ı hamide ve mezaya-yı insaniyeden saâdet-i ebediyesine sebep olan şeylerdir. Bunlardan başka îaer neyle tefahur etse birtakım değersiz şeylerle tefahur olduğu cihetle âkil ve mükellef olan insana lâyık değildir. Amma başkalarının iktidasmı kasdederek insanın ahlâk-ı merziyesiyle tefahurunurc cevazına ayet-i celilesi delâlet ettiği mahallinde beyan olunmuştur. Binaenaleyh; Hz. Ali'nin şecaatıyla ve Hz. Abbas'm huccaca zemzem dağıtmasıyla tefahur ettikleri mervidir. Bu âyette tekâsür lâfzı babının fc>inası veçhile iki kimse arasında olduğuna delâlet ve sebeb-i nüzulü de bunu te'yid eder. Çünkü; Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile (Benû Sehim) le (Benî Abdümenaf) aralarında «Siz çoksunuz, biz çoğuz gibi sözlerle vâki olan tefahur üzerine (Abdi Menaf) kabilesinin adetleri çok olduğu tahakkuk edince (Benû Sehim) «Bu ekseriyet hal-i hayatta bulunanlardadır, emvatımızı da sayalım» 4emeleri üzerine kabre gidip mevtalarını sayınca (Benû Sehm) in ziyade olduğu tahakkuk etmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde âyet iki kavim arasında vâki olan vukuatı beyandan ibaret demektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Çünkü kabri ziyaretten maksat dünyaya muhabbeti izaleyle ehl-i kabirden ibret alarak rikkat-ı kalp hasıl etmektir. Bunların aksine kabri ziyaretle beraber hubb-ü dünyanın ziyadelenmesi ve kasavet-i kalbin husulü taaccübe şayan bir haldir. Sebeb-i nüzulün hususuna itibar olun-mayıp elfazın umumuna itibar olduğundan umur-u dünyadan her şeyle iftihar bir maksad-ı haseneye mukarin olmadıkça mezmumdur. Bu âyette insanları işgal eden tekâsür yani emval, evlât ve akraba zikrolundu da bunların, ne gibi şeyden meşgul edip, neye mani.oldukları zikrolunmamıştır. Çünkü makam; zem makar mı olduğundan akıl sahibi her ihtimali nazarından uzak tutmasın için mutlak zikrolunmuştur. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Tekâsürün bu âyette tekellüf manâsına olması ihtimali vardır. Çünkü; haris olan kimse mal cemetmek ve~ çoğaltmak sevdasıyla nefsini külfet ve megakkattan hiçbir zaman hali kılmaz ve daima meşakkat üzere bulunur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. (Mutarnf b. Abdullah) in pederinden rivayetine nazaran bu âyeti okuyunca Resulullah buyurmuştur. Yani ((Ademoğlu dünyada malım malım der, bununla iftihar eder. Ey Âdemoğlu! Senin malından senin için olmadı, ancak sadaka edip âhirete gönderdiğin veyahut yiyip itlaf ettiğin veyahut giyip eskittiğin şeyler vardır ve sen bunlara maliksin, bunun haricinde hiçbir şeye malik değilsin. Çünkü; kendini her neye maligim zannetsen vereseye intikal edecek» demektir.

Tekâsür 102:3

Vacip Tealâ dünya metâ'ıyla iftiharın mezmum olduğunu beyandan sonra umur-u dünyanın ibadete mani olması caiz olmadığını ve fenalığını insanların yakında idrak edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; siz rnüzahrefat-ı dünyeviyeyle ölünceye kadar meşgul olferak saâdet-i uhreviyeniz üzerine bu eşya-yı hasiseyi tercih ve onunla 'iftihar edersiniz. Halbuki işlerin, böyle sizin itikadınız gibi olmadığını yakın zamanda ölüm yakanıza çöktüğünde bilirsiniz ve öldükten sonra hakikat-ı hal sizin dediğiniz gibi olmadığını kabre defnolununca tekrar bilirsiniz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile birinci kelâm mevt zamanına ve ikinci kelâm kabre masruf olup kelâmda tekrar yoktur. Zira manâ-yı nazım : … demektir. Yahut kelâmdan birisi kabre diğeri Muhasebe -zamanına masruf olduğundan kelâmda tekrar yoktur. Yani «Ha] ü şan sizin itikadınız gibi olmadığını kabrinizde \?e sonra muhasebe zamanında bilirsiniz. Çünkü; vücuduyla iftihar ettiğiniz şeylerin hiçbirisinde ne kabrinizde, ne de muhasebe zamanında fayda görmezsiniz»- demektir. Zira; insan hal-i .hayatında birtakım itikat ve emeklerinden fayda ümid eder, lâkin vefatında ve muhasebe zamanında batıl itikat, ve şer'a mugayir emeklerin boşa gittiğini ve faydası olmadığını bilir, o zamanda bilmek de fayda vermez. Herhangi manâ mu-rad olunsa âyet kabir azabına delâlet eder. Çünkü; her surette fıkranın birisi kabre masruftur ve Hz. Ali'den rivayet de bunu te'yid eder. Zira; Hz. Ali'nin ( J&$\ f£$M ) sûresi nazil oluncaya kadar biz kabir azabında şekkederdik. Bu sûrenin nüzulü şekkimizi izale etti» buyurduğu mervidır. Yahut âyetin mevzuu şiduet olduğundan tekrar zikrolunmuş-tur. Çünkü Arapların adetleri; sevilmeyen birşeyi tekrar zikretmektir. Meselâ kötü işlerle meşgul olan bir kimseye nasihat ederken «Ben şunu işlemem, bunu işlemem, filân yere gitme, filân yere gitme» demedim mi denir ki tekrar te'kid olduğu gibi yerine göre tel giz de olur. Binaenaleyh bu makam, te'kidle beraber gılzat icab ettiğinden aynı kelâm tekrar zikrolunmuştur. Çünkü insanların sanma lâyık olan ehemmi. mühim üzerine takdim olduğundan birtakım değersiz şeyleri, vazife-i mühimmesi üzerine takdim ve tercih, belki asıl vazifesi olan ibâdete mani addetmek tehdid ve tekdir icab ettiği cihetle Cenab-ı Hak tehdid buyurduğu gibi meselenin ehemmiyetine binaen tekrar tarikıyla teşdid de buyurmuştur. lâfzı bu makamda hafiften şiddete terakki içindir. Çünkü; gerek fıkra-i ûîâ mevte fikra-i saniye kabre veya fıkra-i ûlâ kabre ve fıkra-i saniye kıyamete mahmul olsun, her iki surette mevte nispetle kabir, kabre nispetle.kıyamet eşed olduğu cihetle sani evvelden şiddetlidir

Tekâsür 102:4

Vacip Tealâ dünya metâ'ıyla iftiharın mezmum olduğunu beyandan sonra umur-u dünyanın ibadete mani olması caiz olmadığını ve fenalığını insanların yakında idrak edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; siz rnüzahrefat-ı dünyeviyeyle ölünceye kadar meşgul olferak saâdet-i uhreviyeniz üzerine bu eşya-yı hasiseyi tercih ve onunla 'iftihar edersiniz. Halbuki işlerin, böyle sizin itikadınız gibi olmadığını yakın zamanda ölüm yakanıza çöktüğünde bilirsiniz ve öldükten sonra hakikat-ı hal sizin dediğiniz gibi olmadığını kabre defnolununca tekrar bilirsiniz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile birinci kelâm mevt zamanına ve ikinci kelâm kabre masruf olup kelâmda tekrar yoktur. Zira manâ-yı nazım : … demektir. Yahut kelâmdan birisi kabre diğeri Muhasebe -zamanına masruf olduğundan kelâmda tekrar yoktur. Yani «Ha] ü şan sizin itikadınız gibi olmadığını kabrinizde \?e sonra muhasebe zamanında bilirsiniz. Çünkü; vücuduyla iftihar ettiğiniz şeylerin hiçbirisinde ne kabrinizde, ne de muhasebe zamanında fayda görmezsiniz»- demektir. Zira; insan hal-i .hayatında birtakım itikat ve emeklerinden fayda ümid eder, lâkin vefatında ve muhasebe zamanında batıl itikat, ve şer'a mugayir emeklerin boşa gittiğini ve faydası olmadığını bilir, o zamanda bilmek de fayda vermez. Herhangi manâ mu-rad olunsa âyet kabir azabına delâlet eder. Çünkü; her surette fıkranın birisi kabre masruftur ve Hz. Ali'den rivayet de bunu te'yid eder. Zira; Hz. Ali'nin ( J&$\ f£$M ) sûresi nazil oluncaya kadar biz kabir azabında şekkederdik. Bu sûrenin nüzulü şekkimizi izale etti» buyurduğu mervidır. Yahut âyetin mevzuu şiduet olduğundan tekrar zikrolunmuş-tur. Çünkü Arapların adetleri; sevilmeyen birşeyi tekrar zikretmektir. Meselâ kötü işlerle meşgul olan bir kimseye nasihat ederken «Ben şunu işlemem, bunu işlemem, filân yere gitme, filân yere gitme» demedim mi denir ki tekrar te'kid olduğu gibi yerine göre tel giz de olur. Binaenaleyh bu makam, te'kidle beraber gılzat icab ettiğinden aynı kelâm tekrar zikrolunmuştur. Çünkü insanların sanma lâyık olan ehemmi. mühim üzerine takdim olduğundan birtakım değersiz şeyleri, vazife-i mühimmesi üzerine takdim ve tercih, belki asıl vazifesi olan ibâdete mani addetmek tehdid ve tekdir icab ettiği cihetle Cenab-ı Hak tehdid buyurduğu gibi meselenin ehemmiyetine binaen tekrar tarikıyla teşdid de buyurmuştur. lâfzı bu makamda hafiften şiddete terakki içindir. Çünkü; gerek fıkra-i ûîâ mevte fikra-i saniye kabre veya fıkra-i ûlâ kabre ve fıkra-i saniye kıyamete mahmul olsun, her iki surette mevte nispetle kabir, kabre nispetle.kıyamet eşed olduğu cihetle sani evvelden şiddetlidir

Tekâsür 102:5

Tealâ insanların gerek kabirde ve gerek kıyijıet. Günün de hakikat-ı hali bileceklerine binaen onların gitmiş oldukları mesleklerini lafzıyla reddettikten sonra hakikati bilmeyerek sülük ettikleri cihetle dahi mesleklerini reddetmek üzere buyuruyor. Yani; sizin bunlarla iftiharınız bilmediğinizdendir. Halbuki hakikat-ı hal sizin zannmız gibi değildir. Eğer hakikat-ı hali ölüm zamanında bileceğiniz gibi hâl-i hayatınızda da bilmiş olsaydınız birtakım bâtıl yollara sülük etmez, değersiz şeylerle iftihar etmezdiniz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu sûrede lâfzı üç defa zikrolunmuşsa da her mevzide dan sonra gelen hüküm başka olduğundan lâfızda tekrar gibi görünürse de hakikatta tekrar yoktur. Zira birinci fıkranın manâsı; hal ü şan sizin zu'm/anuz gibi değildir. Zira; zu'munuz gibi olmadığını kabrinizde bilirsiniz,. ikincinin manâsı; hakikat-ı hal sizin itikadınız gibi değildir. Zira; sizin itikadınız gibi olmadığını kıyamette bilirsiniz, üçüncünün manâsı; mesele sizin zanvanız gibi değildir. Zira; siz hakikati bilmez cahilsiniz. Eğer hakikati bilmiş olsaydınız haliniz, bu derece kötülüğe doğru git- % mezdi demektir. Binaenaleyh; bu misilli elfâzm tekrarında insana yorgunluk ve isteksizlik olmadığı gibi bilâkis letafet ve tatlılık da vardır. Şu halde bu gibi teki'arlar cümlece makbul ve merzî olan tekrarlardandır. Binaenaleyh; kesret tenafür değildir ve edebiyattaki (tekrir) e güzel bir misaldir. Bu âyette ulemâ için tehdid-i azîm vardır. Çünkü; manâ-yı âyet: … demek olunca «Bilen fenalık yapmaz» demektir. Şu halde bilerek fenalık yapanların vebali bilmeyenlere mspetle daha büyük olacağında şüphe yoktur.

Tekâsür 102:6

Vacip Tealâ fena amelin cezası kabirde ve kıyamette görüleceğini ba'delbeyan kıyametten sonra vükû bulacak ahvali beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; o Cehennem size azab olunmak için hazırlandığı .cihetle elbette göreceksiniz ve gördükten sonra tekrar öyle bir gor-K mekle göreceksiniz ki asla şüpheniz kalmayacaktır. Çünkü; içine gireceğinizden dolayı ilm-i yakin hasıl olacağından kat'â şek olmaz. Bu makamda kâfirleri tehdidi te'kid için ru'yet tekrar olunduğu gibi Cehennem'i görmeleri zaruri olduğuna işaret için de nun-u te'kid varid olmuştur. Yani «Siz Cehennem'i isteseniz de, istemeseniz de göreceksiniz» demektir. Yahut göreceklerinin tekrar zikrolunması her zaman görüp duracaklarına işaret içindir. Yani «Görürsünüz, siz tekrar görürsünüz. Zira; daima içindesiniz" demektir. Çünkü; Cehennem'de ebedi kalanların her vakit Cehennem'i aynelyakin müşahede edecekleri tabiidir. Yahut evvelki ru'-yetleri;.Cehennem'e girmeden uzaktan göreceklerini, ikinci ru'yet-leri de Cehennem'e girdikten sonra göreceklerini beyandır. Yahut evvelki; Cehennem'e yakın geldiklerinde göreceklerini, ikincisi; Cehennem'e girdiklerinde göreceklerini beyan olduğundan âyette tekrar yoktur.

Tekâsür 102:7

Vacip Tealâ fena amelin cezası kabirde ve kıyamette görüleceğini ba'delbeyan kıyametten sonra vükû bulacak ahvali beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; o Cehennem size azab olunmak için hazırlandığı .cihetle elbette göreceksiniz ve gördükten sonra tekrar öyle bir gor-K mekle göreceksiniz ki asla şüpheniz kalmayacaktır. Çünkü; içine gireceğinizden dolayı ilm-i yakin hasıl olacağından kat'â şek olmaz. Bu makamda kâfirleri tehdidi te'kid için ru'yet tekrar olunduğu gibi Cehennem'i görmeleri zaruri olduğuna işaret için de nun-u te'kid varid olmuştur. Yani «Siz Cehennem'i isteseniz de, istemeseniz de göreceksiniz» demektir. Yahut göreceklerinin tekrar zikrolunması her zaman görüp duracaklarına işaret içindir. Yani «Görürsünüz, siz tekrar görürsünüz. Zira; daima içindesiniz" demektir. Çünkü; Cehennem'de ebedi kalanların her vakit Cehennem'i aynelyakin müşahede edecekleri tabiidir. Yahut evvelki ru'-yetleri;.Cehennem'e girmeden uzaktan göreceklerini, ikinci ru'yet-leri de Cehennem'e girdikten sonra göreceklerini beyandır. Yahut evvelki; Cehennem'e yakın geldiklerinde göreceklerini, ikincisi; Cehennem'e girdiklerinde göreceklerini beyan olduğundan âyette tekrar yoktur.

Tekâsür 102:8

Vacip Tealâ umûr-u dünya ile iftihar ederek âhireti unutanları zemmettikten sonra herkesin nail olduğu nimetlerden suâl olun; c aklarını Joey an etmek üzere buyuruyor. Bu sûrenin evveli kâfire mahsus olduğundan bu âyette kâfire mahsus olmak ihtimali varsa da esaia olan sûre mutlaka âsîler hakkında olduğu gibi bu âyet de mümine ve kâfire şâmildir. Zira; nimet her iki smıfa şâmil olduğundan suâlin de her iki sınıfa şâmil olması kaide-i adalete muvafıktır. Şu kadar ki kâfire suâl; tevbıll içindir: Çünkü; cümle nimetlerin esasına şükür kabilinden olan imana yabancıdır ve mümine suâl; ta'ziın ve lebrim içindir.. Zira; mümin ma'rifet-i Ilâhî'yeyle müzeyyen olup imanla vazife-i şükrü eda ettiğinden kâfir gibi yalancı olmayıp belki havassı bendogân-ı İlâhî'yeden olduğu cihetle ikram olunmaya şayandır. Suâlin-mahalli; arsa-i kıyamet, zamanı da muhasebe zamanı olsa gerektir. Bu âyette naîm üzerine dahil olan EIif Iâm istiğraka delâlet ettiği cihetle nimetlerin cümlesinden suâl olunacağına âyet delâlet eder. Binaenaleyh; büyük nimetlerden suâl olunacağı gibi âdî nimetlerden dahi suâl, olunacaktır. Hatta emn ü amandan sıhhat ve afiyetten. me"kûlât meşrubat ve melbusattan, a'zâlarm cümlesinden, koyu gölgeden ve soğuk sudan bile suâl olunacaktır.

Asr 103:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendi Üç ây Yani; dünyanın acayip ve garaibi kendisinde zuhur eden zamana yemin ederim ki cins-i insan muhakkak hüsrandadır. Şu manâya nazaran Asır; mutlaka zaman manasınadır. Dünyanın nîk ü bedi, hastalığı, sağlığı, şâir ahvâli, dünyevî.ve uhrevî insanın kâr u zararı, her türlü hâdisat zaman içinde olduğundan Araplar indinde zamanın bir mevki-i azîmi bulunduğu cihetle Vacip Tealâ insanın kârını ve zararını beyanda Arabm itibar ettiği zamana yemin etmiştir. .Asır lâfzı ikindi namazının vaktine denildiğine nazaran nıa~ nâ-yı âyet; … demektir. İkindi vakti herkesin ticaret için gittiği mahalden geri dönüp karargâhına gelmekte kıyamete ve ikindi vakti nehârın nihayetinde olmak itibariyle ticaretin ve zararın taayyün edeceği bir zaman olduğu cihetle ticaret etmişse mesrur, zarar etmişse, me'-yus olmak itibariyle dahi kıyamete benzediğinden nâs indinde bir kadr-i azîm sahibi olmasına binaen Cenab-ı Hak ikindi vaktine yemin etmiştir. Yahut asrla murad; ikindi namazıdır. Zira; ikindi namazının vakti meşguliyetli bir zaman olduğundan ecri çok ve fazileti ziyade olduğu cihetle kendisine yemin olunmuştur. Yahut asrla murad; zaman-ı saadettir. Zira; zaman-ı -saadet efdal-i enbiyanın zamanı ve kütüb-ü semâviyenin efdalı olan Kur'anm nüzulü "zamanı olup efdal-i zaman olduğu cihetle şânma yemin olunmaya lâyık olduğundan Cenab-ı Hak zaman-ı saadete yemin etmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insan lâfzının evvelinde bulunan ahdiçin olmak ve insan-ı ma'hudla muradın (Ebu Cehil), (As b, Vâil), (Velid b. Mugire) ve (Ebu Leheb) gibi eşhası ma'hude-i muayyene olması ihtimali vardır ve sebeb-i nüzule muvafık olan da budur. Çünkü; Ebu Cehil ve emsali kâfirlerin Resulullah'a lâyık olmadık sözlerde bulunmalar^ üzerine bu sûrenin nazil olduğu mervîdir. Lâkin âyette istisna ve lâfzın mutlak olması, lâfz-ı âyetin insanların bazısına şamil olup diğerlerine şamil olmaması tercihbilâmürecceh olduğu cihetle lâfzın umumu üzere istiğraka hamliyle müstesna olanlardan maada bilcümle insanlar murad olunmak kavaid-i Arabiyeye daha muvafıktır. Binaenaleyh rnanâ-yı nazım: … demektir. Bu âyette hüsran; noksan olmak ve asil sermayenin zayi olmasıdır. Şu halde insanın hüsranı; amelinin derece-i iktidarından noksan ve ömrünün zayi olmasıdır. Binaenaleyh; insanlar ömürlerini ekseriyetle faydasız şeylere sarf etmekle zayi ettikleri gibi geçirdikleri saatları günaha sarfettikleri cihetle sermaj^eden zarar ettikleri muhakkaktır. Hatta mubah olan şeylere sarfettikleri zamanlarda bile Ömürlerini zayi etmiş olurlar. Çünkü; mubahın âhirete müteallik eseri baki karmaz. Bu âyette Ömürlerini beyhude zayi eden insanların hüsranları gayet büyük olup künh ü hakikatini Allahü Tealâ'dan başka kimsenin bilmediğine işaret için lâfzı azamete delâlet eden tenvinle vârid olmuştur. Hüsranın kemaline bu âyette üç cihetle tenbih vaki olmuştur ki te'kide mevzu olan ve lâm-ı te'kid ve 'cemi-i cevanibini ihataya delâlet eden lâfızları varld olmuştur. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet; … demektir.

Asr 103:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendi Üç ây Yani; dünyanın acayip ve garaibi kendisinde zuhur eden zamana yemin ederim ki cins-i insan muhakkak hüsrandadır. Şu manâya nazaran Asır; mutlaka zaman manasınadır. Dünyanın nîk ü bedi, hastalığı, sağlığı, şâir ahvâli, dünyevî.ve uhrevî insanın kâr u zararı, her türlü hâdisat zaman içinde olduğundan Araplar indinde zamanın bir mevki-i azîmi bulunduğu cihetle Vacip Tealâ insanın kârını ve zararını beyanda Arabm itibar ettiği zamana yemin etmiştir. .Asır lâfzı ikindi namazının vaktine denildiğine nazaran nıa~ nâ-yı âyet; … demektir. İkindi vakti herkesin ticaret için gittiği mahalden geri dönüp karargâhına gelmekte kıyamete ve ikindi vakti nehârın nihayetinde olmak itibariyle ticaretin ve zararın taayyün edeceği bir zaman olduğu cihetle ticaret etmişse mesrur, zarar etmişse, me'-yus olmak itibariyle dahi kıyamete benzediğinden nâs indinde bir kadr-i azîm sahibi olmasına binaen Cenab-ı Hak ikindi vaktine yemin etmiştir. Yahut asrla murad; ikindi namazıdır. Zira; ikindi namazının vakti meşguliyetli bir zaman olduğundan ecri çok ve fazileti ziyade olduğu cihetle kendisine yemin olunmuştur. Yahut asrla murad; zaman-ı saadettir. Zira; zaman-ı -saadet efdal-i enbiyanın zamanı ve kütüb-ü semâviyenin efdalı olan Kur'anm nüzulü "zamanı olup efdal-i zaman olduğu cihetle şânma yemin olunmaya lâyık olduğundan Cenab-ı Hak zaman-ı saadete yemin etmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insan lâfzının evvelinde bulunan ahdiçin olmak ve insan-ı ma'hudla muradın (Ebu Cehil), (As b, Vâil), (Velid b. Mugire) ve (Ebu Leheb) gibi eşhası ma'hude-i muayyene olması ihtimali vardır ve sebeb-i nüzule muvafık olan da budur. Çünkü; Ebu Cehil ve emsali kâfirlerin Resulullah'a lâyık olmadık sözlerde bulunmalar^ üzerine bu sûrenin nazil olduğu mervîdir. Lâkin âyette istisna ve lâfzın mutlak olması, lâfz-ı âyetin insanların bazısına şamil olup diğerlerine şamil olmaması tercihbilâmürecceh olduğu cihetle lâfzın umumu üzere istiğraka hamliyle müstesna olanlardan maada bilcümle insanlar murad olunmak kavaid-i Arabiyeye daha muvafıktır. Binaenaleyh rnanâ-yı nazım: … demektir. Bu âyette hüsran; noksan olmak ve asil sermayenin zayi olmasıdır. Şu halde insanın hüsranı; amelinin derece-i iktidarından noksan ve ömrünün zayi olmasıdır. Binaenaleyh; insanlar ömürlerini ekseriyetle faydasız şeylere sarf etmekle zayi ettikleri gibi geçirdikleri saatları günaha sarfettikleri cihetle sermaj^eden zarar ettikleri muhakkaktır. Hatta mubah olan şeylere sarfettikleri zamanlarda bile Ömürlerini zayi etmiş olurlar. Çünkü; mubahın âhirete müteallik eseri baki karmaz. Bu âyette Ömürlerini beyhude zayi eden insanların hüsranları gayet büyük olup künh ü hakikatini Allahü Tealâ'dan başka kimsenin bilmediğine işaret için lâfzı azamete delâlet eden tenvinle vârid olmuştur. Hüsranın kemaline bu âyette üç cihetle tenbih vaki olmuştur ki te'kide mevzu olan ve lâm-ı te'kid ve 'cemi-i cevanibini ihataya delâlet eden lâfızları varld olmuştur. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet; … demektir.

Asr 103:3

Çünkü; bunlar ömürlerini mükellef oldukları imana ve -amele sarfettikleri cihetle ömürlerinin ticareti olan a'mâli tahsil ettiklerinden zarar ve ziyandan kurtulmuşlardır. Nasıl ki asıl vazife-i dimyelerini ifa etmekle hüsrandan halâs oldularsa onlar sarf nefislerini ıslahla iktifa etmeyip başkalarının ıslahına da çalıştılar ki birbirlerine dünyada ve âhirette zeval ihtimali olmayan Hakk'ı kabulü vasiyet ettikleri gibi tekâlif-i İlâhî'ye-nin meşakkatma sabırla, dahi vasiyet ettiler ve kendi cinslerini irşadda bulundular. Çünkü tekâlif-i İlâhî'yeyi kabulde vacip, olan;- herşeyi eda etmek lâzım olduğundan birçok külfet ve me-şakkata tesadüf olunacağı cihetle sabır lâzımdır. Binaenaleyh; şu lüzumu nazar-ı itibara alarak müminler yekdiğerine sabrı vasiyeti vazife-i asliyeden addetmişlerdir. Kezalik günahlardan nefsi menetmek dahi birçok sabra muhtaçtır. Çünkü; birçok ma'siyetler nefsin arzu ve iştihasıyla olduğundan herbirinden nefsi reddetmek büyük mücahedeye muhtaç olduğundan çok sabır lâzımdır. Gerek Hakk'ı ve gerek sabrı her ikisini tavsiye; hüsrandan halâsın şartları cümlesindendir. Şu halde hüsrandan halâsın şartlan; dörttür ki onlar da iman, amel, hak ve sabırla tavsiyedir. Lâkin esası itibarıyla ikidir: Birincisi; nefsini ikincisi; ebna-yı cinsinden gay-nlan ıslahtır. Şu halde insanın sebeb-i selâmeti ancak kendi nefsini ıslahla iktifa etmek değildir, belki kendi nefsini ıslahla beraber mümkün olduğu kadar başkalarının ıslahına da çalışmaktır. Ancak şu evsafı cami olan insan-ı kâmil az olduğundan insanların ekseriyetle hüsranda oldukları beyan olunmuştur. Şu kadar ki hüsran muhteliftir. Çünkü; imanı olmayan kâfirin hüsranı imanı olup da ameli olmayan fâsıkm hüsranından şiddetlidir. İmanla beraber amel-i salihi olup ancak gayrilarm ıslahına s a'yetm ey enlerin yalnız nefislerini İslahla iktifa ettiklerinden gayrilarm ıslahına çalışanlara nispetle kusurdan hali olmadığı cihetle hüsrandan salim değillerdir. Şu halde bu sure-i celile; kâfir ve fâşıkları tehdid ettiği gibi mümin-i kâmilleri de hüsrandan halâs olup saha-i selâmete çıkacaklarını beyanla tesliye etmiştir.

Hümezeh 104:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Dokuz âyeti camidir Yani; Vacip Tealâ'nm gazabı kendi kusurunu görmeyip gayrın kusurunu görerek yüzüne ta'n ve arkasından gıybet eden her kimse. içindir. Yahut açıkta ve gizlide ta'n ve gıybet eden her kimse için büyük helak vardır. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile helâk-i azîm, yahut Cehennem'de bir vadidir. Veyahut bir dağdır. Şu manâlardan hangisi murad olunursa olunsun gazap manâsından hâli değildir. Hümeze ; nâsm ırzını kesretmek, hümeze; ta'netmekür. Yahut hümeze ; gıybet, hümeze ; ta'yib etmektir. Yahut hümeze ; bir kimsenin yüzüne, hümeze ; arkasından ta'netmekür. Yahut hümeze ; eliyle, kd-şıyla ve gözüyle işaret etmek, lüm ez e ; lisanıyla zemmetmektir. Yahut hümeze ; nâsın sevmediği lakabıyla çağırmak,' hümeze ; iki kimse arasında söz getirip götürmekle koğuculuk eylemektir. Şu manâların her cümlesi âhara ta'netmek ve ayıbını izharla gıybet etmekte cem'olabilir. Bu manâlar ebna-yı cinsine hakareti mutazammm olduğundan kavaid-i temeddünü ihlâl ve insanlar arasında matlub olan. aheng-i intizamı bozduğu cihetle bu gibi ahlâk-ı faside erbabını helâk-i azimle Cenab-ı Hak tehdit buyurmuştur. Bu âyetin (Velid b. Mugire) ve (Ümiyet b. Half) gibi bazı eşhas hakkında nazil olduğu rivayet plunmaktaysa da bu misilli makamda kavaid-i şer'-i şerife muvafık lâfzın şamil olduğu her şahsa hükmün şamil olmasıdır. Çünkü bir vasıf üzere terettüb eden hükümde asıl olan; o vasıfla muttasıf olan her fert üzerine o hükmün terettüb etmesidir. Binaenaleyh; «.hümeze ve lümeze sıfatları kimde bulunursa helâk-i azîm ve azab-ı Cehennem o kimse içindir» demek olur.

Hümezeh 104:2

Vacip Tealâ zem ve gıybetin azab-ı Cehennemdi îcab ettiğini beyandan sonra insanın aharı zem ve gıybet etmesinin esbabını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; başkalarının kusurunu görüp ta'yib, zem ve gıybet eden şol kimsedir ki birçok mal toparladı, o malı kendine gelecek be-iâyâya karşılık olarak saydı, hazırladı ve o malının çokluğuna bakarak kendine arız olan ucüp sebebiyle her fezaili kendinde gördüğü cihetle gayrılan noksan görerek, onların ayıbını söylemeye başlar ve zanneder ki o mal kendini muhalled kılar. Çünkü; malına nazar eder ve birtakım hülyalara dalar ve cemetmiş olduğu malı kendisini ebediyen öldürmez sanır ve bu zannı malına mağrur olarak güvenmesinden ileri gelir. Zira; insanlarda güvenmek meşrebi olduğundan pek çok kimseler kendine gelecek belâyâyı malıyla karşılarım zannederek malına son derece itimad eder ve bu itimadına binaen ebeden dünyada kalacak gibi muhkem binalar yapar, büyük emeller taşır. Halbuki insanı dünyada ve âhirette ebediyen yaşatacak şey; amel-i sâlihtir. Çünkü; amel-i sâlih işleyen kimse dünyada zikr-i cemil bıraktığı cihetle maddeten ölmüşse de manen hayatta gibi iyiliği herkesin lisanında söylenir, rahmetle yad olunur ve âhiretteyse ameli sayesinde derecât-ı âliyâta nail olarak ebeden nimetler içinde kalır. Bu âyet bundan evvelki helak hükmüne illet olarak sevkolun-duğundan mutlaka mat cemetmek -mezmum olmasına delâlet etmez, belki başkasını ta'yibe ve zemme sebep olan rnaim cem'i mez-mûm olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; mal cemetmek; iki kısımdır : Birincisi; vıaksad-ı fasid üzerine cem3 olup fesad-ı ahlâka sebep olandır. Bu kısım mal cümlece mezmumdur. İkincisi; maksad-ı sahih üzere toplanır, birçok hayrat ü müberrata sebep olur ve sahibinin ihtiyacını defeder. Bu kısım mal cümlece memduhtur.

Hümezeh 104:3

Vacip Tealâ zem ve gıybetin azab-ı Cehennemdi îcab ettiğini beyandan sonra insanın aharı zem ve gıybet etmesinin esbabını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; başkalarının kusurunu görüp ta'yib, zem ve gıybet eden şol kimsedir ki birçok mal toparladı, o malı kendine gelecek be-iâyâya karşılık olarak saydı, hazırladı ve o malının çokluğuna bakarak kendine arız olan ucüp sebebiyle her fezaili kendinde gördüğü cihetle gayrılan noksan görerek, onların ayıbını söylemeye başlar ve zanneder ki o mal kendini muhalled kılar. Çünkü; malına nazar eder ve birtakım hülyalara dalar ve cemetmiş olduğu malı kendisini ebediyen öldürmez sanır ve bu zannı malına mağrur olarak güvenmesinden ileri gelir. Zira; insanlarda güvenmek meşrebi olduğundan pek çok kimseler kendine gelecek belâyâyı malıyla karşılarım zannederek malına son derece itimad eder ve bu itimadına binaen ebeden dünyada kalacak gibi muhkem binalar yapar, büyük emeller taşır. Halbuki insanı dünyada ve âhirette ebediyen yaşatacak şey; amel-i sâlihtir. Çünkü; amel-i sâlih işleyen kimse dünyada zikr-i cemil bıraktığı cihetle maddeten ölmüşse de manen hayatta gibi iyiliği herkesin lisanında söylenir, rahmetle yad olunur ve âhiretteyse ameli sayesinde derecât-ı âliyâta nail olarak ebeden nimetler içinde kalır. Bu âyet bundan evvelki helak hükmüne illet olarak sevkolun-duğundan mutlaka mat cemetmek -mezmum olmasına delâlet etmez, belki başkasını ta'yibe ve zemme sebep olan rnaim cem'i mez-mûm olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; mal cemetmek; iki kısımdır : Birincisi; vıaksad-ı fasid üzerine cem3 olup fesad-ı ahlâka sebep olandır. Bu kısım mal cümlece mezmumdur. İkincisi; maksad-ı sahih üzere toplanır, birçok hayrat ü müberrata sebep olur ve sahibinin ihtiyacını defeder. Bu kısım mal cümlece memduhtur.

Hümezeh 104:4

Vacip Tealâ malına itimatla başkalarını zem ve gıybet edenlerin helak olacaklarını beyândan sonra o misilli mal sahiplerinin itimatları ve zanları. yanlış olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; malına mağrur olarak gayrın ırzına ta'n ve namusunu hetkeden, malına itimatla ölümünü unutan ve kendini muhalled zanneden kimsenin zannı gibi değildir. Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki o zan sahibi (Hutame) denilen Cehennem'e kemal-i ihanetle atılır ve hangi şey Hutame'nin neden ibaret olduğunu sana bildirdi? Hiçbir şey hutamenin mahiyetini sana bildiremez. Zira; bu dünyada onun künhünü bilmek ukul-ü beşerden hariç olduğundan Allah'tan başka onun künhünü bilen yok ki sana bildirebilsin. Çünkü; herkes âhara bildiğini bildirebilir, yoksa bilmediği birşeyi hiçbir kimse âhara bildiremez ki Hutamemn mahiyetini sana anlatabilsin. Bu misilli kimselerin kemal-i ihanetle Cehennem'e atılacaklarına işaret için ihanete delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Çünkü; hutame isminde olan Cehennem'e girecekler, gıybet ve istihza ile kendi cinslerinden olan insanlara ihanet ettiklerinden «Ceza amel cinsinden olmak» kaidesine tevfikan bunlarm Cehennem'e ihanetle atılacakları beyan olunmuştur. Hutame; kırmak manasınadır ve Cehennem'in ikinci ta-bakasıdır. Bu Cehennem'e girecekler başkalarının namusunu kes-rettiklerine mukabil ona gireceklerin kemiklerini kıracağına işaret için Cehennem'in bu tabakasına hutame denilmiştir. Hutamenin şiddetine delâlet için ibhama delâlet eden lâfzı varid olmuştur.

Hümezeh 104:5

Vacip Tealâ ilmini kendi zatına hasretmiş olduğu Cehennem'in tabakatmdan hutame denilen tabakayı ta'rif etmek üzere buyuruyor. Yani; o hutame Allah'ın büyük bir ateşidir ki alevlenmiş, ebeden sönmez, kemâl-i şiddetinden ehl-i Cehennem'in azaları içinde itikad-ı batıl ve amel-i fasidin mahalli olan ve her uzuvdan ziyade nazik ve müteessir olan kalpleri üzerine kadar vasıl olur. Kalbe vasıl olunca azanın cümlesine sirayet edeceği zaruridir. Çünkü; kalp cümle azanın ortasında olunca kalbe sirayet eden ateşin kalbin etrafında olan azalara sirayet edeceği aşikârdır. Zem ve gıybet edenler gıybet ettikleri kimselerin kalplerini kesrettiklerinden ve kalpleri kötü itikat ve niyetlerinin mahalli olduğundan kalpler manâsına ef'ide sair azalar içinden sarahaten zikrolunmuştur.

Hümezeh 104:6

Vacip Tealâ ilmini kendi zatına hasretmiş olduğu Cehennem'in tabakatmdan hutame denilen tabakayı ta'rif etmek üzere buyuruyor. Yani; o hutame Allah'ın büyük bir ateşidir ki alevlenmiş, ebeden sönmez, kemâl-i şiddetinden ehl-i Cehennem'in azaları içinde itikad-ı batıl ve amel-i fasidin mahalli olan ve her uzuvdan ziyade nazik ve müteessir olan kalpleri üzerine kadar vasıl olur. Kalbe vasıl olunca azanın cümlesine sirayet edeceği zaruridir. Çünkü; kalp cümle azanın ortasında olunca kalbe sirayet eden ateşin kalbin etrafında olan azalara sirayet edeceği aşikârdır. Zem ve gıybet edenler gıybet ettikleri kimselerin kalplerini kesrettiklerinden ve kalpleri kötü itikat ve niyetlerinin mahalli olduğundan kalpler manâsına ef'ide sair azalar içinden sarahaten zikrolunmuştur.

Hümezeh 104:7

Vacip Tealâ ilmini kendi zatına hasretmiş olduğu Cehennem'in tabakatmdan hutame denilen tabakayı ta'rif etmek üzere buyuruyor. Yani; o hutame Allah'ın büyük bir ateşidir ki alevlenmiş, ebeden sönmez, kemâl-i şiddetinden ehl-i Cehennem'in azaları içinde itikad-ı batıl ve amel-i fasidin mahalli olan ve her uzuvdan ziyade nazik ve müteessir olan kalpleri üzerine kadar vasıl olur. Kalbe vasıl olunca azanın cümlesine sirayet edeceği zaruridir. Çünkü; kalp cümle azanın ortasında olunca kalbe sirayet eden ateşin kalbin etrafında olan azalara sirayet edeceği aşikârdır. Zem ve gıybet edenler gıybet ettikleri kimselerin kalplerini kesrettiklerinden ve kalpleri kötü itikat ve niyetlerinin mahalli olduğundan kalpler manâsına ef'ide sair azalar içinden sarahaten zikrolunmuştur.

Hümezeh 104:8

Vacip Tealâ o ateşin kalplerine kadar vasıl olacağını beyandan sonra her taraflarını ihata edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; ehl-i Cehennem ateşten içi boş uzun direkler içine konur ve onların üzerine kapıları kapanarak bağlanır, hatta nefes alacak mahalli kalmaz. Çünkü; caninin cinayetine göre tazyik âdettir. Kapıları kapandıktan sonra tekrar uzun direkler içinde olduklarım beyan etmek; azabın şiddetine işaret içindir. Yahut manâ-yı âyet: … demektir. Velhasıl hangi manâ murad olunsa tazyik üzerine tazyik, azap üzerine azap olduğunda şüphe yoktur. Çünkü; kilit üzerine kilidin şiddet üzerine şiddet olduğunda hiç kimse tereddüd etmez.

Hümezeh 104:9

Vacip Tealâ o ateşin kalplerine kadar vasıl olacağını beyandan sonra her taraflarını ihata edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; ehl-i Cehennem ateşten içi boş uzun direkler içine konur ve onların üzerine kapıları kapanarak bağlanır, hatta nefes alacak mahalli kalmaz. Çünkü; caninin cinayetine göre tazyik âdettir. Kapıları kapandıktan sonra tekrar uzun direkler içinde olduklarım beyan etmek; azabın şiddetine işaret içindir. Yahut manâ-yı âyet: … demektir. Velhasıl hangi manâ murad olunsa tazyik üzerine tazyik, azap üzerine azap olduğunda şüphe yoktur. Çünkü; kilit üzerine kilidin şiddet üzerine şiddet olduğunda hiç kimse tereddüd etmez.

Fil 105:1

Vacip Tealâ ashab-ı fîle yapmış olduğu fiiline icmalen işace; ettikten sonra tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; Kabe'yi yıkmak niyetiyle Yemen'den Mekke üzerine yürüyen Ebrehe ve başında bulunan vüzera ve askerinin hilelerini Rabbin Tealâ zayi kılıp neticesiz bırakmadı mı?. Elbette onlarır sa'ylarım iptal ile neticesiz bıraktı. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile keyd ; .gizli olarak âhara mazarrat kasdetmektir. Şu halde her ne kadar Ebrehe'nin Kabe'ye su-ukasdettiği meydandaysa da Ebrehe'nin asıl maksadı Kabe'nin şerefini Yemen'e nakletmek, halk nazarında fendine bir hisse-i şeref ayırmak ve bu cihetle Arapların şerefini kırmak olduğundan kalbinde maksad-ı asli gizli olup hasedinden neşet ettiği cihetle gizli kasdettiği mazarrat açıkta gösterdiği Kabe'yi yıkmaktan daha eşed olduğuna işaret için bu gizli hilesinden keyd tâbir olunmuştur. Tadlil; birşeyi zayi kılmak ve iptal etmek manasınadır. Şu halde raanâ-yı nazım: … demektir. Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Beş âyeti câ- Yani; ey Habibim! Sözüne itimad ettiğin kimselerden hususi ve sair efrad-ı nastan tevatür suretiyle umumi işitmek vasıtasıyla gözünle görmüş gibi sen bilmedin mi Rabbin Tealâ ashab-ı fîle ne yaptı? Fahri Râzi'nin beyanına nazaran vak'a-i fil şöyle başlamıştır : Habeş Meliki (Necaşi) tarafından Yemen Jde vali olan (Ebrehe) huccac-ı Kâ'be'den menetmek için Yemen'de (San'a) beldesinde gayet müzeyyen bir kilise bina ederek ahaliyi o kiliseyi ziyarete cebre başlayınca Arabın (Benî Kenane) kabilesinden bir kimse kiliseyi tenha bulduğu bir zamanda içine tagavvut ederek bırakır, kaçar. Ebrehe bu vak'aya hiddetlenir. Kâbe-i Muazzama'yı yıkmak ve Araplardan intikam alm'ak üzere (Mahmud) isminde bir fil önde ve on iki fil de arkada mükemmel bir orduyla Mekke üzerine yürürler, bir konak mesafeye geldiğinde Resulullah'ın ceddi Ab-dülmuttalib'in iki yüz devesini Ebrehe zaptettiğinden Abdülmutta-lib Ebreh'e'ye gelip develerim isteyince Ebrehe «Ben Kabe'yi yıkmaya geldim, Kabe ise-sizin melceinizdir. Onu istemeyip de böyle ehemmiyeti olmayan develeri istemenize taaccüb ederim» demesi üzerine Abdülmuttalib kemâl-i mehabet, vakar ve sükûnetle «Ben * develerin sahibiyim. Binaenaleyh; develeri isterim. Kabe'nin sahibi f var. Onu muhafaza eder» deyince Ebrehe'nin vücuduna lerze düşer. Abdülmuttalib Ebrehe'nin yanından avdet eyler ve Kabe'nin huzurunda Allahü Tealâ'ya duâ eder. Bunun üzerine Ebrehe'nin helâkiyle neticelenen vukuatı Cenab-ı Hak bu sûrede resulüne beyan buyurur. Gerçi vukuat Resulullah'm dünyaya tulûundan elli dört gün evvel olmuşsa da şu vukuat Araplar arasında mütevatir ve meşhur olduğundan Resulullah'm gözüyle görmüş gibi malûm olduğu cihetle Üm-i yakînle bilmiş derecesinde olduğuna işaret için makamında varid olmuştur. Yani «Görmüş gibi bir ilimle bilmedin mi? Elbette bildin», demektir. Çünkü hemze; istifham-ı inkârı olduğundan nefyi inkâr müspeti takrir olduğu cihetle rnxmâ-y% âyet: … demektir. Birşey üzerine istidlal o şeyin keyfiyetiyle olup zatıyla olmadığından bu kıssada taaccüp ve hayrete şayan olan vukuatın keyfiyeti olduğuna.işaret için lâfzı varid olmuştur. Ashab~ı fîl vukuatını halik olan Vacip Tealâ olduğu halde halikın isimleri içinden Rab lâfzının Resulullaha muzaf kılınması Re-sulullah'a ta'zim için olduğu gibi Kureyş kavmine de ta'rizdir. Yani «Ashab-ı fili ihlâk eden senin Rabbindir. Nasıl ki ashab-ı fili ih-lâk ettiyse senin düşmanlarını da ihlâk edecek)) demek olduğundan Resulullah'm düşmanları üzerine galebe edeceğini vaadi ve muzaf-feriyetini tebşiri mut azaminindir.

Fil 105:2

Vacip Tealâ ashab-ı fîle yapmış olduğu fiiline icmalen işace; ettikten sonra tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; Kabe'yi yıkmak niyetiyle Yemen'den Mekke üzerine yürüyen Ebrehe ve başında bulunan vüzera ve askerinin hilelerini Rabbin Tealâ zayi kılıp neticesiz bırakmadı mı?. Elbette onlarır sa'ylarım iptal ile neticesiz bıraktı. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile keyd ; .gizli olarak âhara mazarrat kasdetmektir. Şu halde her ne kadar Ebrehe'nin Kabe'ye su-ukasdettiği meydandaysa da Ebrehe'nin asıl maksadı Kabe'nin şerefini Yemen'e nakletmek, halk nazarında fendine bir hisse-i şeref ayırmak ve bu cihetle Arapların şerefini kırmak olduğundan kalbinde maksad-ı asli gizli olup hasedinden neşet ettiği cihetle gizli kasdettiği mazarrat açıkta gösterdiği Kabe'yi yıkmaktan daha eşed olduğuna işaret için bu gizli hilesinden keyd tâbir olunmuştur. Tadlil; birşeyi zayi kılmak ve iptal etmek manasınadır. Şu halde raanâ-yı nazım: … demektir. Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Beş âyeti câ- Yani; ey Habibim! Sözüne itimad ettiğin kimselerden hususi ve sair efrad-ı nastan tevatür suretiyle umumi işitmek vasıtasıyla gözünle görmüş gibi sen bilmedin mi Rabbin Tealâ ashab-ı fîle ne yaptı? Fahri Râzi'nin beyanına nazaran vak'a-i fil şöyle başlamıştır : Habeş Meliki (Necaşi) tarafından Yemen Jde vali olan (Ebrehe) huccac-ı Kâ'be'den menetmek için Yemen'de (San'a) beldesinde gayet müzeyyen bir kilise bina ederek ahaliyi o kiliseyi ziyarete cebre başlayınca Arabın (Benî Kenane) kabilesinden bir kimse kiliseyi tenha bulduğu bir zamanda içine tagavvut ederek bırakır, kaçar. Ebrehe bu vak'aya hiddetlenir. Kâbe-i Muazzama'yı yıkmak ve Araplardan intikam alm'ak üzere (Mahmud) isminde bir fil önde ve on iki fil de arkada mükemmel bir orduyla Mekke üzerine yürürler, bir konak mesafeye geldiğinde Resulullah'ın ceddi Ab-dülmuttalib'in iki yüz devesini Ebrehe zaptettiğinden Abdülmutta-lib Ebreh'e'ye gelip develerim isteyince Ebrehe «Ben Kabe'yi yıkmaya geldim, Kabe ise-sizin melceinizdir. Onu istemeyip de böyle ehemmiyeti olmayan develeri istemenize taaccüb ederim» demesi üzerine Abdülmuttalib kemâl-i mehabet, vakar ve sükûnetle «Ben * develerin sahibiyim. Binaenaleyh; develeri isterim. Kabe'nin sahibi f var. Onu muhafaza eder» deyince Ebrehe'nin vücuduna lerze düşer. Abdülmuttalib Ebrehe'nin yanından avdet eyler ve Kabe'nin huzurunda Allahü Tealâ'ya duâ eder. Bunun üzerine Ebrehe'nin helâkiyle neticelenen vukuatı Cenab-ı Hak bu sûrede resulüne beyan buyurur. Gerçi vukuat Resulullah'm dünyaya tulûundan elli dört gün evvel olmuşsa da şu vukuat Araplar arasında mütevatir ve meşhur olduğundan Resulullah'm gözüyle görmüş gibi malûm olduğu cihetle Üm-i yakînle bilmiş derecesinde olduğuna işaret için makamında varid olmuştur. Yani «Görmüş gibi bir ilimle bilmedin mi? Elbette bildin», demektir. Çünkü hemze; istifham-ı inkârı olduğundan nefyi inkâr müspeti takrir olduğu cihetle rnxmâ-y% âyet: … demektir. Birşey üzerine istidlal o şeyin keyfiyetiyle olup zatıyla olmadığından bu kıssada taaccüp ve hayrete şayan olan vukuatın keyfiyeti olduğuna.işaret için lâfzı varid olmuştur. Ashab~ı fîl vukuatını halik olan Vacip Tealâ olduğu halde halikın isimleri içinden Rab lâfzının Resulullaha muzaf kılınması Re-sulullah'a ta'zim için olduğu gibi Kureyş kavmine de ta'rizdir. Yani «Ashab-ı fili ihlâk eden senin Rabbindir. Nasıl ki ashab-ı fili ih-lâk ettiyse senin düşmanlarını da ihlâk edecek)) demek olduğundan Resulullah'm düşmanları üzerine galebe edeceğini vaadi ve muzaf-feriyetini tebşiri mut azaminindir.

Fil 105:3

Vâcip Tealâ Ebrehe'nin Kabe'ye olan suikasdınm zayi olduğunu beyandan sonra ziyam keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ashab-ı fîlin sa'yları nasıl zayi olmasın? Elbette zayi olur. Zira; Rabbin Tealâ onları ihlâk için üzerlerine müteferrik cemaat olarak birtakım kuşlar gönderdi ki o kuşlar balçıktan yapılmış taşları ashab-ı fîl üzerine atarlardı, o taşlarla onlar helak olmuşlardır. Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ebabil; cemaât-ı müteferrika manasınadır, kesret manâsım da mutazammmdır. Çünkü; kahr-ı İlâhî olarak ashab-ı fîl üzerine gönderilen kuşların asker taburları, bölükleri vo takımları gibi müteferrik surette fevc fevc ve takım takım Ebrehe'nin askeri üzerine hücumla taşları attıkları mervidir ve ebabil lâfzı da aynı manâyı ve sureti ifade etmektedir. lâfzındaki tenvinin ta'zim irin olmak ihtimali varsa da tahkir için olması makama daha münasiptir. Çünkü; o zamanda Ebrehe gibi cesim ve muntazam bir orduya ve kuvvete malik olan bir zalim gaddarı ufacık hakir bir kuş cemaâtıyla ihlâk etmek küdret-i İlâhî'yenin bedayiine daha ziyade delâlet ettiği cihetle tenvinin tahkir için olması evlâdır. Kuşların attığı taşlara gelince; çamurla ufacık taşlardan yoğurulmuş ve kiremit gibi pişmiş gayet sert kurşun gibi dokunduğu.yeri deler taşçıklardır ve her kuşun ağzında bir, ayağında iki tane mevcut olup taşların kime isabet edeceği üzerlerinde yazılıydı. Binaenaleyh; bir tanesi yalnız bir kâfire isabetle helak eder ve neresine isabet etse deler, öbür taraftan çıkar ye musab olan kâfirlerin derhal terk-i hayat ederek canı Cehennem'e giderdi. Her taşın üzerinde kimin ismi yazılıysa o taş ona isabet edip başkasına isabet etmediği ve taşların cesameti mercimekten büyük ve nohuttan küçük olduğu mervidir.

Fil 105:4

Vâcip Tealâ Ebrehe'nin Kabe'ye olan suikasdınm zayi olduğunu beyandan sonra ziyam keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ashab-ı fîlin sa'yları nasıl zayi olmasın? Elbette zayi olur. Zira; Rabbin Tealâ onları ihlâk için üzerlerine müteferrik cemaat olarak birtakım kuşlar gönderdi ki o kuşlar balçıktan yapılmış taşları ashab-ı fîl üzerine atarlardı, o taşlarla onlar helak olmuşlardır. Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ebabil; cemaât-ı müteferrika manasınadır, kesret manâsım da mutazammmdır. Çünkü; kahr-ı İlâhî olarak ashab-ı fîl üzerine gönderilen kuşların asker taburları, bölükleri vo takımları gibi müteferrik surette fevc fevc ve takım takım Ebrehe'nin askeri üzerine hücumla taşları attıkları mervidir ve ebabil lâfzı da aynı manâyı ve sureti ifade etmektedir. lâfzındaki tenvinin ta'zim irin olmak ihtimali varsa da tahkir için olması makama daha münasiptir. Çünkü; o zamanda Ebrehe gibi cesim ve muntazam bir orduya ve kuvvete malik olan bir zalim gaddarı ufacık hakir bir kuş cemaâtıyla ihlâk etmek küdret-i İlâhî'yenin bedayiine daha ziyade delâlet ettiği cihetle tenvinin tahkir için olması evlâdır. Kuşların attığı taşlara gelince; çamurla ufacık taşlardan yoğurulmuş ve kiremit gibi pişmiş gayet sert kurşun gibi dokunduğu.yeri deler taşçıklardır ve her kuşun ağzında bir, ayağında iki tane mevcut olup taşların kime isabet edeceği üzerlerinde yazılıydı. Binaenaleyh; bir tanesi yalnız bir kâfire isabetle helak eder ve neresine isabet etse deler, öbür taraftan çıkar ye musab olan kâfirlerin derhal terk-i hayat ederek canı Cehennem'e giderdi. Her taşın üzerinde kimin ismi yazılıysa o taş ona isabet edip başkasına isabet etmediği ve taşların cesameti mercimekten büyük ve nohuttan küçük olduğu mervidir.

Fil 105:5

Vacip Tealâ kuşların taşları attığım beyandan sonri atılması üzerine hasıl olan neticeyi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ebrehe'nin askerini ihlâk için Allah'ın gönderdiği kuşlar taşları ashab-ı fîl üzerine atınca Rabbin Tealâ onları hayvanatın yemiş olduğu ekin çöplerinden hasıl olan anızlar misilli yere serilmiş kıldı ki anızların rüzgârla savrulup heba olduğu gibi ashab-ı fîl dahi heba olmuştur. Bu kadar küçük taşlarla insanların helaki uzak birşey değildir. Çünkü tüfekten çıkarı ufacık saçmanın insanı itlaf ettiği her zaman görülmektedir. İşte bu sûre-i celilede beyan olunduğu veçhile Ebrehe askeriyle beraber Mekke'nin yakınında (Mağmasa) denilen mahalle geldiğinde gazab-ı İlâhı zuhur ederek Ebrehe ve askeri bu kuşların attığı taşlar Vasıtasıyla helak olmuşlardır. Kuşların hangi canipten zuhur ettiğinde ihtilâf varsa da esah olan Yemen tarafından zuhur etmiştir. Bu vak'a tabiiyyunu tamamıyla reddeder. Çünkü; onlar ürnem-i salifenin helaklerine badi olan zelzele, tufan ve saika gibi şeyleri akl-ı selimin kabul edemeyeceği birtakım batıl te'vilâtla te'vil ederler, lâkin bu vak'a hakkmda Öyle bir te'vil yürütmek imkânı yoktur. Zira; evvel görülmedik bir nevi kuşun o kavme mahsus olarak mezkûr mahalde ve zamanda zuhur edivermesi ve her birinde üçer taş bulunması ve taşların herbirinde kime atılacağı yazılı olması o kadar küçük kuşun attığı ufacık taşla büyük büyük insanların derhal helak olması ancak fâil-i muhtarın ve kadir-i Kayyum'un yapacağı şeydir, yoksa tabiatın yapacağı, hile ve desiseyle olacak birşey değildir ve her akl-ı selim de bunu teslim eder, şu vak'amn vukuuysa muhakkak olup inkârı kabil değildir. Zira; bu sûre nazil olduğunda Mekke'de vak'ayı bizzat müşahede edenlerden hal-i hayatta birçok kimseler olduğu halde velev müşriklerden olsun sûrenin mazmunu olan vak'ayı inkâr eden olmamıştır.

Kureyş 106:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir, ört â; camidir. Yani; Kureyş'in aralarında ünsiyet ettikleri, âdât ve ahvallerinden herşeyle ve bilhassa yaz günlerinde Şam'a, kış günlerinde Yemen'e rihletle ülfetleri için Allahü Tealâ ashab-ı üîii ekin çöpü gibi kılmakla ihlâk etti. Zira; Kureyş'e ve bilhassa Ka'be'ye suikasd edenlerin helakleri sairlerine ibret olmakla Kureyş'in sair kabail tarafından vuku bulacak taarruzdan masun kalmalarına sebep olduğundan ashab-ı fili ihlâk etmek Kureyş hakkmda Yâcip Teaiâ'-nm pek büyük bir hıtıudur. Şu manâ de bulunan bundan evvelki sûrede vaki kelimesine tealluk ettiğine nazarandır, bu da caizdir.. Zira Kur'anın mecmuu bir âyet hükmünde olduğundan âyetlerin bazısı bazısını tefsir ettiği gibi bazısı da bazısına tealluk eder. Amma de bulunan lam. lâm-ı taaccüb olup mukad-i, der kelimesine taalluk ettiğine nazaran manâ-yı nazım : … demektir. Çünkü; Allahü Tealâ onları Harem-i Şerif civarında halkettiği gibi beyinlerinde ittifak dahi halketti, o ittifak sayesinde kervanları her yere işler, < herkes kendilerine hürmet eder ve Kabe'ye hürmet olarak etraf üjeknafta bulunan mülûk ve kabail onları himaye eder. Binaenaleyh; bilcümle taarruzdan salim ve bu sayede esbab-ı maişetleri muntazam, rı-zıklan bol, kadr ü haysiyetleri yolunda olduğu halde bu kadar nimetlerin kadrini takdir etmeyerek tuğyan etmeleri filhakika taac-cüb olunacak bir hal olduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Amma bundan sonraki âyette bulunan ye taalluk ettiğine nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu âyette evvelki Iaf ; umum" ahvalde ülfet ettikleri şeylerin cümlesine şâmil olup ikinci Iaf ; nzıklannı te'min için senede iki defa vâki olan rihletlerine münhasır olduğundan tekrar yoktur, Kureyg için bu iki rihlet, müsaferette pek çok menfaat olduğundan bu rihlete ülfetin şanına ihtimam için umumi ülfetlerini zikirden sonra hususi ülfetleri ayrıca zikrolun-muştur. Kureyş kelimesi kureş lâfzının tasgiridir, tasgir bu makamda ta'zim içindir. Çünkü kureş; derya hayvanlarından gayet büyük ve şeci bir hayvanın ismidir. Kureyş kabilesi sair kabail-i Araba nispetle gayet şeci' olduğuna binaen kureyş denmiştir.

Kureyş 106:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir, ört â; camidir. Yani; Kureyş'in aralarında ünsiyet ettikleri, âdât ve ahvallerinden herşeyle ve bilhassa yaz günlerinde Şam'a, kış günlerinde Yemen'e rihletle ülfetleri için Allahü Tealâ ashab-ı üîii ekin çöpü gibi kılmakla ihlâk etti. Zira; Kureyş'e ve bilhassa Ka'be'ye suikasd edenlerin helakleri sairlerine ibret olmakla Kureyş'in sair kabail tarafından vuku bulacak taarruzdan masun kalmalarına sebep olduğundan ashab-ı fili ihlâk etmek Kureyş hakkmda Yâcip Teaiâ'-nm pek büyük bir hıtıudur. Şu manâ de bulunan bundan evvelki sûrede vaki kelimesine tealluk ettiğine nazarandır, bu da caizdir.. Zira Kur'anın mecmuu bir âyet hükmünde olduğundan âyetlerin bazısı bazısını tefsir ettiği gibi bazısı da bazısına tealluk eder. Amma de bulunan lam. lâm-ı taaccüb olup mukad-i, der kelimesine taalluk ettiğine nazaran manâ-yı nazım : … demektir. Çünkü; Allahü Tealâ onları Harem-i Şerif civarında halkettiği gibi beyinlerinde ittifak dahi halketti, o ittifak sayesinde kervanları her yere işler, < herkes kendilerine hürmet eder ve Kabe'ye hürmet olarak etraf üjeknafta bulunan mülûk ve kabail onları himaye eder. Binaenaleyh; bilcümle taarruzdan salim ve bu sayede esbab-ı maişetleri muntazam, rı-zıklan bol, kadr ü haysiyetleri yolunda olduğu halde bu kadar nimetlerin kadrini takdir etmeyerek tuğyan etmeleri filhakika taac-cüb olunacak bir hal olduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Amma bundan sonraki âyette bulunan ye taalluk ettiğine nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu âyette evvelki Iaf ; umum" ahvalde ülfet ettikleri şeylerin cümlesine şâmil olup ikinci Iaf ; nzıklannı te'min için senede iki defa vâki olan rihletlerine münhasır olduğundan tekrar yoktur, Kureyg için bu iki rihlet, müsaferette pek çok menfaat olduğundan bu rihlete ülfetin şanına ihtimam için umumi ülfetlerini zikirden sonra hususi ülfetleri ayrıca zikrolun-muştur. Kureyş kelimesi kureş lâfzının tasgiridir, tasgir bu makamda ta'zim içindir. Çünkü kureş; derya hayvanlarından gayet büyük ve şeci bir hayvanın ismidir. Kureyş kabilesi sair kabail-i Araba nispetle gayet şeci' olduğuna binaen kureyş denmiştir.

Kureyş 106:3

Vacip Tealâ Kureyş hakkında senede iki defa ticaret için icra ettikleri seferlerinin pek büyük nimetler te'min ettiğini beyandan sonra o nimetler üzerine terettüb edecek vazife nimeti halkeden Hallâka ibadet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yaz günlerinde Şam'a ve kış günlerinde Yemen'e müsaferetle rızıklarmı te'min etmek, her afattan mahfuz olmak şu beyt sayesinde olunca onlara düşen vazife; sayesinde sâyebân oldukları Beyt-i Şerifin Rabbisine ibadet etmektir. Binaenaleyh; ibadet etsin onlar şol beytin Rabbisine ki o Rabbi Tealâ açlıktan ifâm etmekle hayatlarını idame ve rahatlarını te'min etti. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu makamda it'dmla murad; taamın esbabını halketmek veyahut etraftan taamı ayaklarına göndermekle, onları ihtiyaçtan kurtarmaktır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu âyette ism-i mevsulü ta'zim içindir. Açlıktan ifâm etmek ibadete illet ve sebep makamındı vârid olmuştur, takriri şöyledir : «Allahü Tealâ'ya ehl-i Mekke'mi ibadet etmesi vaciptir. Zira; Allahü Tealâ onlara esbab-ı taamı sü-. huletle halketti ve şol Allahü Tealâ ki ehl-i Mekke'ye esbab-ı taamı suhuletle rîalkede, ona ibadet vaciptir, binaenaleyh; Allahü Teal;V-ya ehl-i Mekke'nin ibadet etmesi vacip» demektir

Kureyş 106:4

Vacip Tealâ ibadetin esbabından taamı zikirden sonra Mekke ahalisini havftan emin kılmasının dahi ibadetin esbabından (»lda-ğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i Mekke Harem-i Şerif sayesinde sair kabilelerin taarruzundan masun kaldıkları cihetle düşman korkusundan emin oldular. Binaenaleyh; hiç bir kabile tarafından onlara gaarât vuku bulmadı, seferlerine salimen gider gelirlerdi. Kezalik ashab-ı fîl korkusundan emin oldukları gibi Resulullah'm bi'setiyle İslâm'la müşerref olanlar küfür korkusundan ve ihtida edenler dalâlet korkusundan emin oldular. Bu âyette gerek açlık, gerek korku her ikisinin de ehemmiyet ve şiddetine işaret için cû' ve havf lâfızları nekre olarak ta'zime delâlet eden tenvirde varid olmuştur. Vacip Tealâ insanların mabihilhayatı' olan rızıklarımn esbabı suhuletle halkolunarak maişetlerini kolayca te'min etmek, nimeti cümle nimetlerin fevkmda olduğuna işaret için bu sûrede Kureyş'in rıziklarını suhuletle tahsil ettiklerini o nimetin şükrünü eda kabilinden olan ibadete illet olarak beyan buyurmuştur. Çünkü; insanın vücudu hayatla kaim ve hayatsa rızka muhtaç olduğundan insan, için en büyük nimet olan vücudun kıvamını aramak vacip olduğu cihetle esbab-ı rızkın suhuletle husul bulması gibi bir nimet-i uzmanın şükrünü eda etmekte te'hir caiz olmadığına işaret için Vacip Tealâ taahhur etmeksizin ta'kibe delâlet eden lafzıyla ibadet etmelerini emir buyurmuştur. Binaenaleyh; insanın nail olduğu nimete zaman fevtetmeksizin hemen şükretmesi vaciptir. Şu halde ibadet gerek tevhid manâsına olsun, gerek aza-yı cevarihle ibadet manâsına olsun ibadetle emir; emr-i vücûhîdir. Zira; her iki manâca ibadetin vacip olduğunda şüphe yoktur.

Mâûn 107:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir, camidir. Bu âyette hitap; Re-sulullah'adır veyahut görmek ve bilmek sânından olan bilûmum insanlaradır. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette istifham; âyetten maksat kimler olduğunu bilmeye teşvik ve dini tekzib eden kimsenin haline taaccüpte mübalâğa için-dir. Şu halde manâ-yı âyet: … Binaenaleyh; onun hali taaccüb olunmaya şayandır. Zira; fâsid bir garaz üzerine vukuu kat'î olan birşeyi inkârla nefsini ebe-dî bir azaba duçar etmek taaccübden başka birşeyi değmez demek-tir. Ayette ( t$J)i ) lâfzı tahkir içindir. Çünkü; kat'î delillerle vuku bulacağı tahakkuk eden birşeyi inkâra cür'et eden her şahsın ukalâ indinde hakîr ve zelil olacağında şüphe yoktur. bu Cehil'in vasisi olduğu bir yetim, üryan ve perişan olarak gelip kendi malından bir miktar şey istediğinde Ebu Cehil şiddetle reddedip yetim me'yus olunca orada hazır bulunan Ku-reyş süfehası istihza tankıyla f-Muhammed (S.A.) e git. sana şefaat etsin demeleri üzerine yetim Resulullah'a gelir, şefaat ister. Re-suluıiah (S.A.) Efendimiz yetimle beraber Ebu Cehil'e gelince Ebu Cehil Cenab-i Peygambere iltifat eder ve çocuğun malından istediğini vermesi üzerine süfeha-yı Kureyş Ebu Cehil'i «Dininden döndün, Muhammed (S.A.) den korktun» gibi sözlerle ta'yib edince Ebu Cehil «Hayır! Dinimden dönmedim, lâkin iki tarafında iki harbe gördüm. Eğer icabet fetmesem bana harbelerin sokulacağından korktum» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut (Ebu Süfyan) hakkında nazil olmuştur. Zira; Ebu Süfyan her hafta iki deve keserdi, lâkin bir yetim gelip bir miktar et istediğinde asâsıyla reddederdi. Yahut (As b. Vâil) hakkında.nazil olmuştur. Çünkü As'm âdeti: yevm-i kıyameti inkârla beraber şân-ı insaniyete lâyık olmadık ef'âl-i kabîhanın cümlesini işlemekten çekinmezdi. Sebab-i nüzul her kim hakkında olursa olsun itibar lâfzın umumuna olup sebeb-i nüzulün hususuna olmadığından âyet, kıyameti tekzih eden her şahsa şâmildir. Çünkü kıyameti tekzip; küfür ve rnaâsînin enva'ma esas olduğundan kıyameti tekzib eden kimse her zaman mezmûmdur. Zira insanı ibadete sevk ve bilûmum günahlardan meneden sebep; sevaba rağbet etmek ve azaptan korkmaktır. Şu halde gerek sevaba rağbet, gerek azaptan korkmak; kıyamete imanın neticesidir. Binaenaleyh; kıyamete iman etmeyen kimse muharremât ve müstehiyâta müteallik hiçbir şeyden çekinmediğinden her kötülüğü işler, iyiliğe de asla rağbet etmez. Bu âyette dinle murad; nejs-i din-i İslâm olmak ihtimali varsa da esah olan dinle murad; yevra-i ceza olan kıyamettir. Çünkü; din-i islâm'ı inkâr eden bir kimse kıyamete iman ederek birtakım ef'âl-i hamide işleyebilir, Nasârâ ve Yehûd taifelerinde olduğu gibi. Amma kıyameti inkâr eden kimse hiçbir şeyden çekinmez, bilâperva her kötülüğü işler ve işlediği şeylerden utanması da olmaz.

Mâûn 107:2

Vacip Tealâ yevm-i cezayı tekzib eden kimseyi icmâlen beyan» dan sonra o icmali tafsil ve dini tekzib eden kimseyi bazı evsafıyla ta'rif etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Yevm-i kıyameti inkâr eden şahs-ı leîmi bilmek istersen o şahıs şol kimsedir ki o kötü kimse vasisi olduğu yetimi hukukundan şiddetle meneder. Yetimi kendi malından mahrum etmek ister, kendi nefsini ve gayrıları muhtaç olan miskine taam yedirmek üzere terğib de etmez. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yevm-i cezayı tekzib eden kimsenin birçok günahları olduğu halde yalnız yetimi defetmek ve fukaraya taam vermemek hasletlerini zikretmek bu iki hasletin şer'an rnezmum olmalarıyla beraber mürüvvet ve insaniyeti dahi muhil olduklarına tenbih içindir ki bu iki haslet diyaneti olmayanlar nazarında dahi çirkindir demeye işarettir. Bu âyette yetimi defeden kimse o yetimi zulmen kendi malından menettiğine ve insaniyetin iktizası yetimle hüsn-ü muaşeret etmekken bilâkis döğmek ve tekdir etmekle istihfaf ederek reddettiğine işaret için şiddete delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Çünkü; kelimesinin lâfzında şiddet olduğu gibi manâsında dahi şiddet vardır. Yetimi defetmek, fukaraya merhamet etmemek yevm-i kıyameti inkâr edenlerin âdetleri olduğuna işaret için âdete ve istimrara delâlet eden muzari sıygası varid olmuştur. Şu halde yetimi menedip de akibinde nedamet eden kimseye bu âyetin tehdidi şâmil olmaz. Zira; ısrar olmayan yerde âdet olmaz. lâfzından müstefad olduğu veçhile fukaraya taam yedirmek ve merhamet etmek üzere gayrıları terğib etmeyen kimsenin kendi nefsinde eser-i merhamet olmayacağı evleviyetle sabit olacağından gayrıları terğib etmez manâsına alınmak kendi nefsini terğib etmez manâsına alınmaktan evlâdır. Bu âyet-i ceiilede bu misilli kabahatlarm kıyameti ikrar eden kimselerden sâdır olması lâyık olmadığına işaret için gerek yetime eza ve hakkından men'le zulmetmek, gerek muhtaç olanlara muavenet ve merhamet etmemek her ikisi de âhireti inkâr edenlere alâmet ve yevm-i cezayı tekzib edenlere ta'rif kabilinden kılınmıştır. Yevm-i cezayı tekzib etmek bu gibi merhametsizliklere sebep olduğuna işaret için sebebiyete delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Yani «Şu şâhıs, yetimi meneder. Zira; yevm-i kıyameti tekzib eder. Yevm-i kıyameti tekzib eden kimse yetimi meneder. Şu şahıs yetimi meneder»' demektir. Hulâsa gerek yetimin hakkını menetmek, gerek fukaraya merhamet etmemek her ikisinin illeti ve sebebi âhireti inkâr etmektir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile gerek yetime ve gerek sair muhtaç olanlara merhamet etmeyenlerin şer ve fesatta mertebelerinin gayet yüksek olup, ileri gittiğine işaret için bu'd-u me-ratibe mevzu olan ( dili ) lâfzı varid olmuştur. Çünkü; mevziinde varid olabilirdi, lâkin bu manâyı ifade etmezdi. Şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile Vacip Tealâ zuafaya zuim ü taaddi etmek ve muavenet etmemek gibi beşeriyeti rencide eden ahlâk-ı zemimenin esası yevm-i kıyameti tekzib olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; âhireti inkâr eden kimseden hayır beklenmez. Zira; insan hayrı sevap ümidiyle işlediği gibi serden çekinmesi de azap korkusuna binaendir. Şu halde âhireti inkâr eden kimse hayra yanaşmaz, çünkü; sevap ümidi yoktur, serden çekinmez, çünkü; azap korkusu yoktur. Binaenaleyh; âhirete imanı olmayan kimsenin hiçbir şeyden korkusu olmadığı gibi bir kayıtla da mukayyed olmaz. Amma fâsık olan mümin buna kıyas olunmaz. Zira; mümin, fasık olsa da âhirete imanı olduğu cihetle her ne kadar günah işlese de Allah'tan korkar, Binaenaleyh; kâfir münkir kadar şerre cür'et etmez.

Mâûn 107:3

Vacip Tealâ yevm-i cezayı tekzib eden kimseyi icmâlen beyan» dan sonra o icmali tafsil ve dini tekzib eden kimseyi bazı evsafıyla ta'rif etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Yevm-i kıyameti inkâr eden şahs-ı leîmi bilmek istersen o şahıs şol kimsedir ki o kötü kimse vasisi olduğu yetimi hukukundan şiddetle meneder. Yetimi kendi malından mahrum etmek ister, kendi nefsini ve gayrıları muhtaç olan miskine taam yedirmek üzere terğib de etmez. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yevm-i cezayı tekzib eden kimsenin birçok günahları olduğu halde yalnız yetimi defetmek ve fukaraya taam vermemek hasletlerini zikretmek bu iki hasletin şer'an rnezmum olmalarıyla beraber mürüvvet ve insaniyeti dahi muhil olduklarına tenbih içindir ki bu iki haslet diyaneti olmayanlar nazarında dahi çirkindir demeye işarettir. Bu âyette yetimi defeden kimse o yetimi zulmen kendi malından menettiğine ve insaniyetin iktizası yetimle hüsn-ü muaşeret etmekken bilâkis döğmek ve tekdir etmekle istihfaf ederek reddettiğine işaret için şiddete delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Çünkü; kelimesinin lâfzında şiddet olduğu gibi manâsında dahi şiddet vardır. Yetimi defetmek, fukaraya merhamet etmemek yevm-i kıyameti inkâr edenlerin âdetleri olduğuna işaret için âdete ve istimrara delâlet eden muzari sıygası varid olmuştur. Şu halde yetimi menedip de akibinde nedamet eden kimseye bu âyetin tehdidi şâmil olmaz. Zira; ısrar olmayan yerde âdet olmaz. lâfzından müstefad olduğu veçhile fukaraya taam yedirmek ve merhamet etmek üzere gayrıları terğib etmeyen kimsenin kendi nefsinde eser-i merhamet olmayacağı evleviyetle sabit olacağından gayrıları terğib etmez manâsına alınmak kendi nefsini terğib etmez manâsına alınmaktan evlâdır. Bu âyet-i ceiilede bu misilli kabahatlarm kıyameti ikrar eden kimselerden sâdır olması lâyık olmadığına işaret için gerek yetime eza ve hakkından men'le zulmetmek, gerek muhtaç olanlara muavenet ve merhamet etmemek her ikisi de âhireti inkâr edenlere alâmet ve yevm-i cezayı tekzib edenlere ta'rif kabilinden kılınmıştır. Yevm-i cezayı tekzib etmek bu gibi merhametsizliklere sebep olduğuna işaret için sebebiyete delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Yani «Şu şâhıs, yetimi meneder. Zira; yevm-i kıyameti tekzib eder. Yevm-i kıyameti tekzib eden kimse yetimi meneder. Şu şahıs yetimi meneder»' demektir. Hulâsa gerek yetimin hakkını menetmek, gerek fukaraya merhamet etmemek her ikisinin illeti ve sebebi âhireti inkâr etmektir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile gerek yetime ve gerek sair muhtaç olanlara merhamet etmeyenlerin şer ve fesatta mertebelerinin gayet yüksek olup, ileri gittiğine işaret için bu'd-u me-ratibe mevzu olan ( dili ) lâfzı varid olmuştur. Çünkü; mevziinde varid olabilirdi, lâkin bu manâyı ifade etmezdi. Şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile Vacip Tealâ zuafaya zuim ü taaddi etmek ve muavenet etmemek gibi beşeriyeti rencide eden ahlâk-ı zemimenin esası yevm-i kıyameti tekzib olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; âhireti inkâr eden kimseden hayır beklenmez. Zira; insan hayrı sevap ümidiyle işlediği gibi serden çekinmesi de azap korkusuna binaendir. Şu halde âhireti inkâr eden kimse hayra yanaşmaz, çünkü; sevap ümidi yoktur, serden çekinmez, çünkü; azap korkusu yoktur. Binaenaleyh; âhirete imanı olmayan kimsenin hiçbir şeyden korkusu olmadığı gibi bir kayıtla da mukayyed olmaz. Amma fâsık olan mümin buna kıyas olunmaz. Zira; mümin, fasık olsa da âhirete imanı olduğu cihetle her ne kadar günah işlese de Allah'tan korkar, Binaenaleyh; kâfir münkir kadar şerre cür'et etmez.

Mâûn 107:4

Vacip Tealâ yetime ve sair muhtac-ı muavenet olanlara mua-venet etmemek, onlara hürmetsizlik göstermek yevm-i kıyameti Ikzibe alâmet olduğunu beyandan sonra din-i Mâmın ruknu olan namazda gaflet kıyamet tekzibe alâmet olduğu gibi helâk-i azımı dahi mucip olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yetime ve zuafaya merhamet etmemek kıyameti tekzibe! alâmet, zem ve takbihi mucip olunca Vacip Tealâ'nın kahr u gazabı^ ve büyük azabı şol namaz kılan münafıklar içindir ki onlar kıya-1 meti tekzib ettiklerinden namazda gaflet üzere bulunur ve zahme-U tinden sevap ümid etmezler ve kendi itikatlarınca namazla iştigali.;* beyhude ve abes addederler. Namazın her cüz'ünde gaflet üzeremi bulunur, nefislerini huzu' ve h'uşua davet etmezler ve namazın bazısını halka karşı Müslüman gibi görünerek bu minval üzere eda-t ederlerse de bazısı da geçer gider, asla mübalât etmezler. Adeta; namazı nifaklarını saklamaya alet ettiklerinden faydasını görme-;; dikleri gibi azaba da duçar olurlar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kur'anda âdet-i İlâhî'ye; insan-| ların hakla muamelesini beyandan sonra halkla muamelesini beyan} veyahut bilâkis halkla muamelesini beyandan sonra hakla muâme-t; leşini beyan etmektir. İşte bu minval üzere Cenab-ı Hak bu sûrede-, yevm-i cezayı tekzib eden kimsenin yetim ve sair muhtaç olanlarla^ muamelesini beyandan sonra hakla muamelesini beyan buyurmuştur. Çünkü ahkâm-ı şer'iyenin hulâsası ve üssülesası; ikidir: Birincisi ; abdın Cenah-ı Hakiza karşı ia'zim ve vazife-i ubü: diyeti ifa etmesidir. İkincisi; Allah'ın kullarına şefkat ve merhamet etmesi ve onlarla muamelesi doğru olup olraamasıdır\ Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu sûrede her iki cihete de işaret buyurmuş ve her iki surette kusur etmek kıyameti tekzib etmek üzere terettüb ettiğine işaret için fıkraların herbirinde tertibe delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Hakla muamelede yani Allahü Tealâ'ya karşı ubudiyette kusur halkla muamelede kusurdan daha ziyade azabın şiddetini mucip olduğuna işaret için ikinci âyette helâk-i azîm manâsına olan lâfzı varid olmuştur. Çünkü; mahlûkun mahlûka karşı kusuru her ne kadar Allah'ın emrine muhalif olduğu cihetle hakka kargı kusur ise de asıl kusurun mercii mahlûk olduğundan hiçbir zamanda mahlûkun Hâlik'ma karşı kusuruna kıyas kabul etmez. Zira Halik'a karşı kusurun ehemmiyeti ziyadedir. Binaenaleyh azabı da şiddetlidir. Şu halde aff-ı İlâhfyle o kusurun zâîl olması affolunmadığı surette cezanın şiddetine mani değildir. Şu kadar ki mahlûkun mahlûka karşı kusuruna aff-ı İlâhî taalluk etmediği gibi mahlûkun ihtiyacına binaen Hakkullahla hakk-ı abid taâruz ettiğinde hakk-ı abdin tercih olunması kavaid-i usuliyemiz iktizasındandır. Lâkin bu tercih .Hakkullah'a karşı kusurda azabın şiddetine münafi değildir. Çünkü azabm şiddetini icâb eden sebep; Ha-lik'ın azametine karşı kusur olmasıdır. Amma hakk-ı abdin tercihini icab eden sebepse abdin aczi ve ihtiyacıdır. Binaenaleyh; bu iki sebep arasında münafat olmadığı gibi o sebeplerin iktiza ettiği neticeler arasında dahi münafat yoktur. Namazdan gaflet eden kılsın kılmasın ibadet kasdetmeyen münafıklar murad olduğuna veyahut namazdan gaflet eden asla hatırına getirmeyen kimseler murad olmasına binaen helâk-i azimle tehdid olunmuşlardır. Çünkü; ibadet kasdetmeyerek eda olunan namaz azabı iskat etmez.

Mâûn 107:5

Vacip Tealâ yetime ve sair muhtac-ı muavenet olanlara mua-venet etmemek, onlara hürmetsizlik göstermek yevm-i kıyameti Ikzibe alâmet olduğunu beyandan sonra din-i Mâmın ruknu olan namazda gaflet kıyamet tekzibe alâmet olduğu gibi helâk-i azımı dahi mucip olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yetime ve zuafaya merhamet etmemek kıyameti tekzibe! alâmet, zem ve takbihi mucip olunca Vacip Tealâ'nın kahr u gazabı^ ve büyük azabı şol namaz kılan münafıklar içindir ki onlar kıya-1 meti tekzib ettiklerinden namazda gaflet üzere bulunur ve zahme-U tinden sevap ümid etmezler ve kendi itikatlarınca namazla iştigali.;* beyhude ve abes addederler. Namazın her cüz'ünde gaflet üzeremi bulunur, nefislerini huzu' ve h'uşua davet etmezler ve namazın bazısını halka karşı Müslüman gibi görünerek bu minval üzere eda-t ederlerse de bazısı da geçer gider, asla mübalât etmezler. Adeta; namazı nifaklarını saklamaya alet ettiklerinden faydasını görme-;; dikleri gibi azaba da duçar olurlar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kur'anda âdet-i İlâhî'ye; insan-| ların hakla muamelesini beyandan sonra halkla muamelesini beyan} veyahut bilâkis halkla muamelesini beyandan sonra hakla muâme-t; leşini beyan etmektir. İşte bu minval üzere Cenab-ı Hak bu sûrede-, yevm-i cezayı tekzib eden kimsenin yetim ve sair muhtaç olanlarla^ muamelesini beyandan sonra hakla muamelesini beyan buyurmuştur. Çünkü ahkâm-ı şer'iyenin hulâsası ve üssülesası; ikidir: Birincisi ; abdın Cenah-ı Hakiza karşı ia'zim ve vazife-i ubü: diyeti ifa etmesidir. İkincisi; Allah'ın kullarına şefkat ve merhamet etmesi ve onlarla muamelesi doğru olup olraamasıdır\ Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu sûrede her iki cihete de işaret buyurmuş ve her iki surette kusur etmek kıyameti tekzib etmek üzere terettüb ettiğine işaret için fıkraların herbirinde tertibe delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Hakla muamelede yani Allahü Tealâ'ya karşı ubudiyette kusur halkla muamelede kusurdan daha ziyade azabın şiddetini mucip olduğuna işaret için ikinci âyette helâk-i azîm manâsına olan lâfzı varid olmuştur. Çünkü; mahlûkun mahlûka karşı kusuru her ne kadar Allah'ın emrine muhalif olduğu cihetle hakka kargı kusur ise de asıl kusurun mercii mahlûk olduğundan hiçbir zamanda mahlûkun Hâlik'ma karşı kusuruna kıyas kabul etmez. Zira Halik'a karşı kusurun ehemmiyeti ziyadedir. Binaenaleyh azabı da şiddetlidir. Şu halde aff-ı İlâhfyle o kusurun zâîl olması affolunmadığı surette cezanın şiddetine mani değildir. Şu kadar ki mahlûkun mahlûka karşı kusuruna aff-ı İlâhî taalluk etmediği gibi mahlûkun ihtiyacına binaen Hakkullahla hakk-ı abid taâruz ettiğinde hakk-ı abdin tercih olunması kavaid-i usuliyemiz iktizasındandır. Lâkin bu tercih .Hakkullah'a karşı kusurda azabın şiddetine münafi değildir. Çünkü azabm şiddetini icâb eden sebep; Ha-lik'ın azametine karşı kusur olmasıdır. Amma hakk-ı abdin tercihini icab eden sebepse abdin aczi ve ihtiyacıdır. Binaenaleyh; bu iki sebep arasında münafat olmadığı gibi o sebeplerin iktiza ettiği neticeler arasında dahi münafat yoktur. Namazdan gaflet eden kılsın kılmasın ibadet kasdetmeyen münafıklar murad olduğuna veyahut namazdan gaflet eden asla hatırına getirmeyen kimseler murad olmasına binaen helâk-i azimle tehdid olunmuşlardır. Çünkü; ibadet kasdetmeyerek eda olunan namaz azabı iskat etmez.

Mâûn 107:6

Vâcip Tealâ helâk-i azîrne müstehak olan kimselerin sıfatlarından birincisi namazdan gaflet olduğunu beyandan sonra ikincisi ve üçüncüsünü beyan etmek üzere buyuruyor Yani; şol kimseler helake müstebaklardır ki onlar kalplerinde olmayan şeyi yabancıya karşı izhar ederler, gösteriş yaparlar ki ona mütedeyyin desinler ve hakkında hüsn-ü zan etsinler. Onlar şol kimseler ki tencere, tava, balta ve kova gibi komşunun korneaya ariyet olarak verilmesi âdet olan şeyleri vermezler. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile riyanın vücudu dalma lâakal iki kimsenin vücuduna tavakkuf ettiğinden lâfzı iki kimse beyninde müşarekete delâlet- eden r.ıüjâale babından varid olmuştur. Çünkü riya eden kimsenin riyası elbette onu görecek ve sena edecek kimseye karşı olduğundan behemehal başka bir kimsenin vücudu lâzımdır. Riya etmek hurmet-i kafiyeyle haram olduğundan riyanın sahibi azaba müstehak olur. Çünkü ibadet; ancak Allahü Tealâ'nın rızasını tahsil için ihlâs üzere olursa makbul olur. Binaenaleyh; ihlâs olmayan ibadet sahibine vebaldir. Şu kadar ki feraiz-i diniyeden namaz ve zekât gibi erkân-ı dinden olan ibadetleri alenen eda etmek riya olmaz. Belki bu misilli feraizi töhmetten ihtiraz için alenen eda etmek lâzımdır. Kezalik başkaları kendine iktida etsinler fikriyle ihlâs "üzere nafile ibadetleri dahi alenen eda etmek caizdir. Amma bu fikrin hilâfına herkes benim ibadetimi bilsinler ve bana riâyet etsinler için ibadet ederse riyadır ve haram, olan riya da budur. Tenha mahalde bulunduğunda eda etmediği feraizi halkın göreceği mahalde eda etmek de riyadır Belki riyanın en fenasıdır. Mâûn ; farz olan zekât manâsına olmak ihtimali vardu*. Zira salevat-ı mefruzede gaflet ve amelde riya edenlerin helake müstehak olduklarını beyandan sonra roâûnu menedenlerin de he-, lake müstehak olduklarını beyan etmek; mâûnun zekâl-i mefruza manâsına olmasını icab eder. Çünkü: farz olmayan bû-şeyi menetmek helaki mucip olmaz. Ancak ekssr-i müfessirînin beyanları veçhile metinla murad; balta, kürek, bel, kova, kalbur, elek. su: ateş ve tuz gibi komşunun komşuya verrmsi âdet olup hey:et-i iç-tirnaiye-i beşeriyettin levazımından her zaman herkesin birbirine muhtaç olduğu şeylerdir. Bunlar nâs nazarında alelade alınır verilir şeyler olduğundan bunları meneden kimseler beşeriyet arasında ahlâksızlık ve denaet-i ta'bla zemmolunurlar, nâsın bu misilli kimseleri zemmetmesi bu âyete müsteniddir. Zira; Cenab-ı Hak bu âyette onları zemmetmiştir. Binaenaleyh; bu gibi âlât ü edevatı komşuya vermek maksadıyla hanede bulundurmak mendup ve müstehab olduğundan nazar-ı şeri'de memduhtur. Zira; Cenab-ı Hakkın zemmettiği şeyin zıddmm elbette memduh olacağında şüphe yoktur. Bu misilli adî şeyleri komşudan menetmek insanlar arasında lüzumu kat'î olan muâvenet-i içtimaiye esasım ihlâl etmekle beraber buhlün en mezmûm mertebesi olduğu için bunları mene-denler, azaba duçar olacaklarını beyanla tehdid olunmuşlardır. Vacip Tealâ bu sure-i celilede insana lâzım olan usul-ü itikat ve furu-u a'mâl ve ebna-yı cinsine riâyetin lüzumuna icmalen işaretle insanın vazife-İ asliyesini beyan buyurmuştur. Çünkü; sûrenin evvelinde esas-ı itikadiyat olan yevm-i kıyametten bahis ve yevm-i kıyameti tekzib edenleri zemle tasdikin lüzumunu beyandan sonra furu-u a'mâlde insana lâzım olan iki esas ki birinrisi; ebna-yı cinsinin hukukuna riâyet, ikincisi; hakkullahı gözetmektir. Bunun her ikisinden de bahis buyurmuştur. Zira; ebna-yı cinsinden en âciz sınıfı olan yetime ve miskine riâyetin lüzumunu ve riâyet ' etmeyenleri zem ve azaba müstehak olduklarını beyan buyurduğu gibi Hakkullah'a riâyetin vücubunu dahi riâyet etmeyuııYri zem ve azaba müstehak olduklarını zikirle beyan buyurmuştur. Su halde insana lâzım olan şeâir-i İslâmiyenin esasına icmalen isf-r-at olunmuştur. Bu sure-i celile kâfirlere ve münafıklara şamil olduğu gibi namazı bazan eda ve bazan da gaflet ederek terkedip mübalât-ı dmi-yesi olmayanlara, farzolan zekâtı vermeyerek fukaranın hakkını menedenlere ve âdi şeyleri esirgeyip mûâvenet-i içtimaiye es; ıs un ihlâl edenlere dahi şâmildir. Çünkü; bu misilli kimseler her ne kadar mümin olsalar da itikad ettikleri dinin esasını teşkil eden t;eUt ve zekât gibi nazar-ı şeri'de fevkalâde ihtimam lâzım olan ibadV.a ihtimam etmemekle ahkâm-ı şer'iyeyi haleldar ettiği gibi intizaır-ı âlemin esasını teşkil eden ebna-yı cinsine riâyet ve hüsn-ü muE'te-reti ihlâl ettiklerinden mes'ûliyetten kurtulmayıp azaba müstoha1 olacakları bu sûrede beyan olunduğu gibi diğer ayat-ı beyymat ve İâdis-i nebeviyâtla dahi sabittir. Binaenaleyh; esasaM Islamıyey tkederek intizam-! âlemi haleldar edenler dünyevî ve uhrevı mes'ûliyetten kurtulamazlar.

Mâûn 107:7

Vâcip Tealâ helâk-i azîrne müstehak olan kimselerin sıfatlarından birincisi namazdan gaflet olduğunu beyandan sonra ikincisi ve üçüncüsünü beyan etmek üzere buyuruyor Yani; şol kimseler helake müstebaklardır ki onlar kalplerinde olmayan şeyi yabancıya karşı izhar ederler, gösteriş yaparlar ki ona mütedeyyin desinler ve hakkında hüsn-ü zan etsinler. Onlar şol kimseler ki tencere, tava, balta ve kova gibi komşunun korneaya ariyet olarak verilmesi âdet olan şeyleri vermezler. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile riyanın vücudu dalma lâakal iki kimsenin vücuduna tavakkuf ettiğinden lâfzı iki kimse beyninde müşarekete delâlet- eden r.ıüjâale babından varid olmuştur. Çünkü riya eden kimsenin riyası elbette onu görecek ve sena edecek kimseye karşı olduğundan behemehal başka bir kimsenin vücudu lâzımdır. Riya etmek hurmet-i kafiyeyle haram olduğundan riyanın sahibi azaba müstehak olur. Çünkü ibadet; ancak Allahü Tealâ'nın rızasını tahsil için ihlâs üzere olursa makbul olur. Binaenaleyh; ihlâs olmayan ibadet sahibine vebaldir. Şu kadar ki feraiz-i diniyeden namaz ve zekât gibi erkân-ı dinden olan ibadetleri alenen eda etmek riya olmaz. Belki bu misilli feraizi töhmetten ihtiraz için alenen eda etmek lâzımdır. Kezalik başkaları kendine iktida etsinler fikriyle ihlâs "üzere nafile ibadetleri dahi alenen eda etmek caizdir. Amma bu fikrin hilâfına herkes benim ibadetimi bilsinler ve bana riâyet etsinler için ibadet ederse riyadır ve haram, olan riya da budur. Tenha mahalde bulunduğunda eda etmediği feraizi halkın göreceği mahalde eda etmek de riyadır Belki riyanın en fenasıdır. Mâûn ; farz olan zekât manâsına olmak ihtimali vardu*. Zira salevat-ı mefruzede gaflet ve amelde riya edenlerin helake müstehak olduklarını beyandan sonra roâûnu menedenlerin de he-, lake müstehak olduklarını beyan etmek; mâûnun zekâl-i mefruza manâsına olmasını icab eder. Çünkü: farz olmayan bû-şeyi menetmek helaki mucip olmaz. Ancak ekssr-i müfessirînin beyanları veçhile metinla murad; balta, kürek, bel, kova, kalbur, elek. su: ateş ve tuz gibi komşunun komşuya verrmsi âdet olup hey:et-i iç-tirnaiye-i beşeriyettin levazımından her zaman herkesin birbirine muhtaç olduğu şeylerdir. Bunlar nâs nazarında alelade alınır verilir şeyler olduğundan bunları meneden kimseler beşeriyet arasında ahlâksızlık ve denaet-i ta'bla zemmolunurlar, nâsın bu misilli kimseleri zemmetmesi bu âyete müsteniddir. Zira; Cenab-ı Hak bu âyette onları zemmetmiştir. Binaenaleyh; bu gibi âlât ü edevatı komşuya vermek maksadıyla hanede bulundurmak mendup ve müstehab olduğundan nazar-ı şeri'de memduhtur. Zira; Cenab-ı Hakkın zemmettiği şeyin zıddmm elbette memduh olacağında şüphe yoktur. Bu misilli adî şeyleri komşudan menetmek insanlar arasında lüzumu kat'î olan muâvenet-i içtimaiye esasım ihlâl etmekle beraber buhlün en mezmûm mertebesi olduğu için bunları mene-denler, azaba duçar olacaklarını beyanla tehdid olunmuşlardır. Vacip Tealâ bu sure-i celilede insana lâzım olan usul-ü itikat ve furu-u a'mâl ve ebna-yı cinsine riâyetin lüzumuna icmalen işaretle insanın vazife-İ asliyesini beyan buyurmuştur. Çünkü; sûrenin evvelinde esas-ı itikadiyat olan yevm-i kıyametten bahis ve yevm-i kıyameti tekzib edenleri zemle tasdikin lüzumunu beyandan sonra furu-u a'mâlde insana lâzım olan iki esas ki birinrisi; ebna-yı cinsinin hukukuna riâyet, ikincisi; hakkullahı gözetmektir. Bunun her ikisinden de bahis buyurmuştur. Zira; ebna-yı cinsinden en âciz sınıfı olan yetime ve miskine riâyetin lüzumunu ve riâyet ' etmeyenleri zem ve azaba müstehak olduklarını beyan buyurduğu gibi Hakkullah'a riâyetin vücubunu dahi riâyet etmeyuııYri zem ve azaba müstehak olduklarını zikirle beyan buyurmuştur. Su halde insana lâzım olan şeâir-i İslâmiyenin esasına icmalen isf-r-at olunmuştur. Bu sure-i celile kâfirlere ve münafıklara şamil olduğu gibi namazı bazan eda ve bazan da gaflet ederek terkedip mübalât-ı dmi-yesi olmayanlara, farzolan zekâtı vermeyerek fukaranın hakkını menedenlere ve âdi şeyleri esirgeyip mûâvenet-i içtimaiye es; ıs un ihlâl edenlere dahi şâmildir. Çünkü; bu misilli kimseler her ne kadar mümin olsalar da itikad ettikleri dinin esasını teşkil eden t;eUt ve zekât gibi nazar-ı şeri'de fevkalâde ihtimam lâzım olan ibadV.a ihtimam etmemekle ahkâm-ı şer'iyeyi haleldar ettiği gibi intizaır-ı âlemin esasını teşkil eden ebna-yı cinsine riâyet ve hüsn-ü muE'te-reti ihlâl ettiklerinden mes'ûliyetten kurtulmayıp azaba müstoha1 olacakları bu sûrede beyan olunduğu gibi diğer ayat-ı beyymat ve İâdis-i nebeviyâtla dahi sabittir. Binaenaleyh; esasaM Islamıyey tkederek intizam-! âlemi haleldar edenler dünyevî ve uhrevı mes'ûliyetten kurtulamazlar.

Kevser 108:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Üç âyeti camidir. Yani; biz sana lutf u kerem ve fazl u ihsanımız olarak Cen-net'te etrafından ırmaklar akar havuz ve dünyada mertebe-i nübüvvet ve ulema-yı ümmet, evlât ve ahfâd verdik. Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile kevser ; Resulullah'm Cennette havuzudur. Veyahut kevsetle murad; Kur'andır. Zira Kur'an ; hayr-ı kesiri camidir. Yahut kevsetle murad; din-i İslâm'dır. Çünkü İslâm; saâdet-i dareyn üzere şâmil olduğundan bilûmum hayrat ve menfaati camidir. Yahut kevserle murad; etbâ'ın çokluğudur. Çünkü etbâ' ve a'vanın kesreti; celâlet-i kadri ve azamet-i şanı müs-teîzimdir. Yahut kevserle murad; amelle "beraber hüsn-ü ahlâktır. Çünkü amel-i salihle beraber ahlâk-ı hasene; cümle mezâ-yâ-yı insaniyeyi, dünya ve âhiretin rahat ve saadetini celbeder. Zira insan için hulk-u hasen; her türlü hayratın esası ve envâ'-ı fe-zaiiin menşei ve camiasıdır. Şu tafsilâta nazaran manâ-yx âyet:

Kevser 108:2

Yani; biz sana hayr-ı kesiri verip birçok nimetlerle mütena'inı kılınca o nimetlerin şükrünü eda etmek üzere sana eda-yı salâtı vacip kıldık. Binaenaleyh; sen namaz kıl ve Rabbin Tealâ'nm rızası için kurban kes. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile nimetin şükrünü eda nimeti vusulünden sonra olduğuna ve nimete nail olduğunda vakit fevtet-meksizin şükür vacip olduğuna işaret için jevre yani aceleye delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Şükür; kalple ta'zim, lisanla sena ve aza ile amel etmek olup bu manânın cümlesini salât lâfzı cami olduğu cihetle makamında varid olmuştur. SaIâtla murad; mutlaka namaz olmak ihtimali varsa da kurbanla emir manâsına olduğuna nazaran bu âyette salâtla murad; bayram namazı olmak ihtimali galiptir. İbadette makbul olan; Allah'ın rızası için olup Allah'ın gayrıya gösteriş yapmak suretiyle vuku bulan ibadet makbul olmayacağına işaret için hususiyete delâlet eden varid olmuştur. Daima lutf-u Ilâhî'nin Resulullah üzerine geleceğine ve her zaman terbi-ye-i İlâhî'yeyle tekemmül edeceğine işaret için esma-i hüsna içinden Rab ism-i şerifi varid olduğu gibi ziyade-i mahabete delâlet etsin için zamir mevziinde ism-i zahir gelmiştir. Çünkü; yerinde denilse manâ doğru olabilirdi, lâkin şu beyan olunan dakikalara işaret hasıl olmazdı. Bu âyette nahirle murad; namazın müîeallikatından kıbleyi istikbal, iftitah tekbirinde ellerini kulağına kaldırmak, göğsü-. ne elini bağlamak, duada ellerini göğsüne kaldırmak ve duadan sonra elini yüzüne sürmek gibi manâlara ait olmak ihtimali varsa da ekser-i müfessirînin beyanları veçhile nahir ; kurban /ces-mek manasınadır. Zira nahiv; deveyi göğsünden kesmek manâsında meşhur olduğundan Kelâmullah'ı manâ-yı meşhur üzerine hamletmek evlâdır. Binaenaleyh; İmam-ı Azam Hazretleri kurbanın vücubuna bu âyetle istidlal etmişlerdir. Arapların en kıymetli malları deve olduğu cihetle kurbanları ekseriyetle deve olacağına binaen deveye mahsus olan nahiv zikrolunmuşsa da maksat; mutlaka kurban kesmektir. Bu âyette salât la murad; bayram namazı, nahirle murad; kurban olduğu surette bayram namazının kurban üzerine takdimi vacip olduğuna delâlet eder. Zira; Resulullah buyurmuştur. Yani «Allah'ın Kur'anda bed'e ettiği şeyle başlayın» demektir. Şu halde Cenab-ı Hak bu âyette namazla iptida buyurduğu cihetle bayram günü evvelâ namazdan başlamak vaciptir. Binaenaleyh; bayram namazı kılman yerde bayram namazı kendine vacip olan kimsenin kurbanı bayram namazından evvel kesilmiş olsa caiz olmadığından Hanefiye indinde kurbanın iadesi lâzımdır.

Kevser 108:3

Vacip Tealâ bu sûrede resulünü birçok nimetlerle tebşir ettikten sonra o nimetten hâsıl olacak rahatın, hasmın makhûr ve zelil olmasıyla daha ziyade olacağına binaen resulünün hasmına kajırmı beyan etmek üzere buyuruyor. Yoksa sen ebter değilsin. Zira; âlemde senin sıyt-i cemilin, şeriatın, evlâd ü ensalin ilâyevmilkıyam baki kalacaktır. Amma senin zatına, nübüvvetine ve nail olduğun devletine buğ-zeden düşmanın arkasında zikr-i cemili ve hüsn-ü sıytı kalmayacağı gibi nesli dahi külliyen münkariz olacağından ancak ebter odur. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu sure-i celile (Âs b. Vail) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; birgün (As) kapıdan girerken Resulullah çıkıyor bulunduğu cihetle kapıda vaki olan sözlerini orada bulunan Kureyş'in süfehası ne konuştuklarını ve kimle konuştuklarını sormaları üzerine (Âs b. Vâil) «Şu ebterle konuştum» demesi üzerine bu sûreyi inzalle Cenab-ı Hak resulünün incinmiş olan kalbini ta'mir ve tesliye buyurmuştur. Çünkü ebter: oğlan evlâdı olmayan kimseye denildiğinden Resulullah'm Hz. Hatice'den dünyaya gelen (Abdullah) isminde mahdum-u mükerrem-leri vefat edince Kureyş kavmi Resulullah hakkında kalb-i nebevilerini rencide edecek sözleri söylemekten çekinmezlerdi. Bu su re-i celile Resulullah'ı ne kadar mesud ettiyse düşmanlarını da i kadar ye's ü fütura garketmiştir. Zira düşmanların birinci iftihar lan; servet, saman, etbâ' ve a'van sahibi olup Resulullah ve etbâ'~ mda bunların bulunmamasıyken Vacip Tealâ bu sûrenin iptidasında hayr-ı kesiri ve birçok nimetleri verdiğini muhakkak olarak beyan buyurunca düşmanın Resulullah'a karşı iftihar edecek birşeyi kalmadığı gibi hasedinden kendi kendine kahrolup gitmeye başlamıştır. Çünkü; hasudun hasedi daima nefsini mühlik olduğundan Resulüllah'm gün be gün etbâ'ı çoğalıp şerefi halk nazarında arttıkça düşmanları rezil, rüsvâ ve makhur olup gittiler. Resulüllah'm düşmanlarının ibadetleri, nimetlerini ihsan eden Vacip Tealâ'nın gayrı putlara olduğuna ta'riz için resulüne «Sen Rabbin Tealâ'ya ibadet et, namaz kıl ve kurban kes» buyurmuştur. Daima muaveneti resulüne olacağına işaret için cümle âlemin Rabbisi o) duğu halde resulüne hitabını tahsis ederek «Senin Rabbin» buyurmuştur. Çünkü; mevki-i ta'rizden hitabım Resulullah'a tahsis «Muavenetim ancak sanadır, başkasına değildir» demek olur ve şu ta'siz hasma tahkiri mutazammm olduğundan hasm-i Resulullan'ı ye's ü fütura garkeylediği gibi düşmanın Re-sulullaha medar-ı ta'n addettiği ebter sözünü de düşman üzerine kalbetmekle me'yus ve makhur etmiştir. Zira Resulullah'a hasmın isnad ettiği neslin ve asarı- cemilinin munkati' olacağını hasra delâlet eden zamir-i fasılla hasmın kendinde vâki olacağını beyan buyurması; hasmın bütün ümitlerini kat'ettiği gibi neslin inkıtaı-nm kendine münhasır kalacağını beyanla düşmanı bir ıztırab-ı ebedîye ilka etmiştir. Bu sure-i celile; gayet kısa olmakla beraber sayılmaz ve tükenmez eltaf-ı İlâhî'yesiyle Vacip Tealâ resulüne vaad buyurmuş ve tesliye etmiştir. Resulullah'ı bu minval üzerine taltif, husama-sını tahkir ve tezlildir. Çünkü; türkçemizde «Dost tarafından dostu cevap verir» dedikleri gibi Resulullah'm hasmına kargı cevabı Ce-nab-ı Hak bizzat kendi iltizam ederek bir sure-i mahsusayla taltif, muavenetini vaadle ta'zim ve düşmanlarım tahkir ve terzille resulünün cevabını vermiştir. Bu sure-i celilenin cümle-i letaifinden birisi de bundan evvelki sûreye mukabele gibi olmasıdır. Çünkü; bundan mukaddem o]an sûrede Vacip Tealâ münafıkı dört şeyle zemmetmistir ki buhulj terk-i salât, riya ve hukuk-u ibâda riâyet etmemekten iba

Kâfirun 109:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Altı âyeti camidir. Yani; ey Habibim! Sen kâfirlere hitaben «Ey kâfirler! Sizin ve babalarınızın cehalet ve hamakat neticesi olarak ma'bud ittihaz ettiğiniz taştan ve ağaçtan yapılmış menfaat ve mazarrat elinden gelmeyen şeylere ibadet ediyorsunuz. Sizin bu ibadet ettiğiniz putlara ben ibadet etmem» demekle kâfirlerin putları ibadete şayan birşey olmadığını kendilerine tefhim et. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nın sûrenin evvelinde kelimesiyle emri; Resulullah'ı kâfirler tarafından vâki olacak ezadan vikaye içindir. Çünkü; insanlar-kendilerine emsal addettikleri kimseden sevmedikleri sözü işitmek istemedikleri gibi işitirlerse tahammül etmezler. Binaenaleyh! kelimesiyle Resulullah'a emir suretiyle varid olmamış olsaydı doğrudan doğruya ResuluUah «Ey kâfirler!» şeklinde hitab etmiş olacak ve bunu da kâfirler çekemediklerinden burudetin şiddetini mucip olacak ve belki arbede olmak ihtimali mevcut olduğundan Kureyş'in asabi-| yetlerini teskin için Vacip Tealâ bu hitabın zat-ı ülûhiyeti tarafından olduğunu kelimesiyle tasrih etmekle müşriklerin bıij hitaptan müteessir olarak resulüne vukuu muhtemel olan ezaların defi' ve şu hitapla muayyen olan kimselerin davet-i resule icabe etmeyeceklerine işaret için sûrenin evvelinde kelimesiyl emir suretinde bizzat Vacip Tealâ zemmettiğini ve resulünün vazi fesi ancak tebliğ olduğunu beyan buyurmuştur. Şu halde Resulul-! lah Allah'ın hitabını hikâye ve tebliğ ettiği cihetle kâfirlerin Rel sulullah'a karşı bir diyecekleri kalmamıştır. Zira; hakiye suâl tej veccüh etmez. Binaenaleyh; bu hitapla ResuluUah'tan müteesshf olmadıkları için ezaya kıyam etmezler. Bu hitap Resulullah'm me'-§ mur olduğu rıfıkla muameleye ve suret-i hasenede mücadeleye ma? ni değildir. Zira hitap; taraf-ı İlâhî'dendir, taraf-ı risaletten değil^ dir ki rıfıkla muamelenin hilâfında bir muamele olsun. Bu sûrede kelimesi bir valinin menşur-u cedidi mesabesinde olduğundan taraf-ı İlâhî1 den resulüne ta'zimdir. Çünkü; hükümdar tarafından bir vilâyete gönderilmiş olan valiye ara sıra hükümdarın hususi iltifatı o vali hakkında ta'zim olduğu cihetle halk nazarında valinin kadrini terfi, kuvvetini tezyid ve şerefini arttıracağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; kelimesinin şan-ı Resulullah'ı terfi, kâfirler nazarında kadrini i'lâ ettiğine ve izzetini arttırdığına şüphe yoktur. Kureyş'ten şu hitaba muhatap olan kimselerin kemal-i inat ve temerrüdlerine binaen dünyada en ziyade zemme delâlet eden küfür lafzıyla hitab ederek zem ve şanlarını tahkir etmiştir. Çünkü; rivayet-i mevsukaya nazaran sûrenin sebeb-i nüzulü şöyledir: Kureyş'in büyüklerinden (Velid b. Mugire), (Ebu Cehil), (Ümmiye b. Half) ve (As b. Vâil) gibi muayyen birtakım kimseler Resulullah'a «Sen bir sene bizim ma'budiarımıza ibadet et, bir sene de biz senin ma'buduna ibadet edelim. Eğer senin ma'budun hayırlıysa biz ondan nasibimizi alalım, eğer bizimki hayırlıysa sen ondan nasibini almış olursun» suretinde vuku bulan teklifleri üzerine Resulullah'm Cenab-ı Hakkın şeriki olmadığı gibi şirketmek kafiyen caiz olmadığını beyan etmesi üzerine bu sûrenin nazil olduğu mervidir. Bu hitaptan Yehûd ve Nasârâ hariçtir. Çünkü; onlar Allah'ı bilip, Allah'a ibadet ettiklerinden onlara hitab ederek «Ben sizin ibadet ettiğiniz ma'buda ibadet etmem» demek 'caiz olmayacağına binaen Yehûd ve Nasârâ bu âyetin hitabından hariçtirler. Şu halde bu âyette hitap; beyan olunduğu veçhile ya kavm-i muayyenedir veyahut müşrik, mecusi veya tabiiyyun gibi Allahü Tealâ'yı tanımayan kâfirlerin cümlesinedir. Çünkü; onlar Allah'ın gayrıya ibadet ettiklerinden «Ben sizin ibadet ettiğiniz şeylere ibadet etmem» demek caizdir. Resulullah'm Vacip Tealâ'dan kâjirûn unvanıyla hitabı, hikâyesi, kâfirleri insafa davet olmak ihtimali vardır. Çünkü; Resulullah'm sıdkını tamamen bildikleri cihetle kendi zatlarına tescil olunan küfrü izaleye sa'yetmelerine irşad olabilir. Resulullah cemi-i nasa meb'ûs olduğu cihetle mükellef olan insanların cümlesine din-i İslâmın gayrı bilcümle edyandan teberri etmelerini emrettiği gibi kendisi, de din-i Muhammedi'den başka cümle edyandan ve Allahü Tealâ'nm gayrı bilûmum kâfirlerin rna'~ bud ittihaz ettikleri şeylerden sarahat-ı lisaniyeyle teberri ettiğini beyan için buyurmuştur.

Kâfirun 109:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Altı âyeti camidir. Yani; ey Habibim! Sen kâfirlere hitaben «Ey kâfirler! Sizin ve babalarınızın cehalet ve hamakat neticesi olarak ma'bud ittihaz ettiğiniz taştan ve ağaçtan yapılmış menfaat ve mazarrat elinden gelmeyen şeylere ibadet ediyorsunuz. Sizin bu ibadet ettiğiniz putlara ben ibadet etmem» demekle kâfirlerin putları ibadete şayan birşey olmadığını kendilerine tefhim et. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nın sûrenin evvelinde kelimesiyle emri; Resulullah'ı kâfirler tarafından vâki olacak ezadan vikaye içindir. Çünkü; insanlar-kendilerine emsal addettikleri kimseden sevmedikleri sözü işitmek istemedikleri gibi işitirlerse tahammül etmezler. Binaenaleyh! kelimesiyle Resulullah'a emir suretiyle varid olmamış olsaydı doğrudan doğruya ResuluUah «Ey kâfirler!» şeklinde hitab etmiş olacak ve bunu da kâfirler çekemediklerinden burudetin şiddetini mucip olacak ve belki arbede olmak ihtimali mevcut olduğundan Kureyş'in asabi-| yetlerini teskin için Vacip Tealâ bu hitabın zat-ı ülûhiyeti tarafından olduğunu kelimesiyle tasrih etmekle müşriklerin bıij hitaptan müteessir olarak resulüne vukuu muhtemel olan ezaların defi' ve şu hitapla muayyen olan kimselerin davet-i resule icabe etmeyeceklerine işaret için sûrenin evvelinde kelimesiyl emir suretinde bizzat Vacip Tealâ zemmettiğini ve resulünün vazi fesi ancak tebliğ olduğunu beyan buyurmuştur. Şu halde Resulul-! lah Allah'ın hitabını hikâye ve tebliğ ettiği cihetle kâfirlerin Rel sulullah'a karşı bir diyecekleri kalmamıştır. Zira; hakiye suâl tej veccüh etmez. Binaenaleyh; bu hitapla ResuluUah'tan müteesshf olmadıkları için ezaya kıyam etmezler. Bu hitap Resulullah'm me'-§ mur olduğu rıfıkla muameleye ve suret-i hasenede mücadeleye ma? ni değildir. Zira hitap; taraf-ı İlâhî'dendir, taraf-ı risaletten değil^ dir ki rıfıkla muamelenin hilâfında bir muamele olsun. Bu sûrede kelimesi bir valinin menşur-u cedidi mesabesinde olduğundan taraf-ı İlâhî1 den resulüne ta'zimdir. Çünkü; hükümdar tarafından bir vilâyete gönderilmiş olan valiye ara sıra hükümdarın hususi iltifatı o vali hakkında ta'zim olduğu cihetle halk nazarında valinin kadrini terfi, kuvvetini tezyid ve şerefini arttıracağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; kelimesinin şan-ı Resulullah'ı terfi, kâfirler nazarında kadrini i'lâ ettiğine ve izzetini arttırdığına şüphe yoktur. Kureyş'ten şu hitaba muhatap olan kimselerin kemal-i inat ve temerrüdlerine binaen dünyada en ziyade zemme delâlet eden küfür lafzıyla hitab ederek zem ve şanlarını tahkir etmiştir. Çünkü; rivayet-i mevsukaya nazaran sûrenin sebeb-i nüzulü şöyledir: Kureyş'in büyüklerinden (Velid b. Mugire), (Ebu Cehil), (Ümmiye b. Half) ve (As b. Vâil) gibi muayyen birtakım kimseler Resulullah'a «Sen bir sene bizim ma'budiarımıza ibadet et, bir sene de biz senin ma'buduna ibadet edelim. Eğer senin ma'budun hayırlıysa biz ondan nasibimizi alalım, eğer bizimki hayırlıysa sen ondan nasibini almış olursun» suretinde vuku bulan teklifleri üzerine Resulullah'm Cenab-ı Hakkın şeriki olmadığı gibi şirketmek kafiyen caiz olmadığını beyan etmesi üzerine bu sûrenin nazil olduğu mervidir. Bu hitaptan Yehûd ve Nasârâ hariçtir. Çünkü; onlar Allah'ı bilip, Allah'a ibadet ettiklerinden onlara hitab ederek «Ben sizin ibadet ettiğiniz ma'buda ibadet etmem» demek 'caiz olmayacağına binaen Yehûd ve Nasârâ bu âyetin hitabından hariçtirler. Şu halde bu âyette hitap; beyan olunduğu veçhile ya kavm-i muayyenedir veyahut müşrik, mecusi veya tabiiyyun gibi Allahü Tealâ'yı tanımayan kâfirlerin cümlesinedir. Çünkü; onlar Allah'ın gayrıya ibadet ettiklerinden «Ben sizin ibadet ettiğiniz şeylere ibadet etmem» demek caizdir. Resulullah'm Vacip Tealâ'dan kâjirûn unvanıyla hitabı, hikâyesi, kâfirleri insafa davet olmak ihtimali vardır. Çünkü; Resulullah'm sıdkını tamamen bildikleri cihetle kendi zatlarına tescil olunan küfrü izaleye sa'yetmelerine irşad olabilir. Resulullah cemi-i nasa meb'ûs olduğu cihetle mükellef olan insanların cümlesine din-i İslâmın gayrı bilcümle edyandan teberri etmelerini emrettiği gibi kendisi, de din-i Muhammedi'den başka cümle edyandan ve Allahü Tealâ'nm gayrı bilûmum kâfirlerin rna'~ bud ittihaz ettikleri şeylerden sarahat-ı lisaniyeyle teberri ettiğini beyan için buyurmuştur.

Kâfirun 109:3

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Altı âyeti camidir. Yani; ey Habibim! Sen kâfirlere hitaben «Ey kâfirler! Sizin ve babalarınızın cehalet ve hamakat neticesi olarak ma'bud ittihaz ettiğiniz taştan ve ağaçtan yapılmış menfaat ve mazarrat elinden gelmeyen şeylere ibadet ediyorsunuz. Sizin bu ibadet ettiğiniz putlara ben ibadet etmem» demekle kâfirlerin putları ibadete şayan birşey olmadığını kendilerine tefhim et. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nın sûrenin evvelinde kelimesiyle emri; Resulullah'ı kâfirler tarafından vâki olacak ezadan vikaye içindir. Çünkü; insanlar-kendilerine emsal addettikleri kimseden sevmedikleri sözü işitmek istemedikleri gibi işitirlerse tahammül etmezler. Binaenaleyh! kelimesiyle Resulullah'a emir suretiyle varid olmamış olsaydı doğrudan doğruya ResuluUah «Ey kâfirler!» şeklinde hitab etmiş olacak ve bunu da kâfirler çekemediklerinden burudetin şiddetini mucip olacak ve belki arbede olmak ihtimali mevcut olduğundan Kureyş'in asabi-| yetlerini teskin için Vacip Tealâ bu hitabın zat-ı ülûhiyeti tarafından olduğunu kelimesiyle tasrih etmekle müşriklerin bıij hitaptan müteessir olarak resulüne vukuu muhtemel olan ezaların defi' ve şu hitapla muayyen olan kimselerin davet-i resule icabe etmeyeceklerine işaret için sûrenin evvelinde kelimesiyl emir suretinde bizzat Vacip Tealâ zemmettiğini ve resulünün vazi fesi ancak tebliğ olduğunu beyan buyurmuştur. Şu halde Resulul-! lah Allah'ın hitabını hikâye ve tebliğ ettiği cihetle kâfirlerin Rel sulullah'a karşı bir diyecekleri kalmamıştır. Zira; hakiye suâl tej veccüh etmez. Binaenaleyh; bu hitapla ResuluUah'tan müteesshf olmadıkları için ezaya kıyam etmezler. Bu hitap Resulullah'm me'-§ mur olduğu rıfıkla muameleye ve suret-i hasenede mücadeleye ma? ni değildir. Zira hitap; taraf-ı İlâhî'dendir, taraf-ı risaletten değil^ dir ki rıfıkla muamelenin hilâfında bir muamele olsun. Bu sûrede kelimesi bir valinin menşur-u cedidi mesabesinde olduğundan taraf-ı İlâhî1 den resulüne ta'zimdir. Çünkü; hükümdar tarafından bir vilâyete gönderilmiş olan valiye ara sıra hükümdarın hususi iltifatı o vali hakkında ta'zim olduğu cihetle halk nazarında valinin kadrini terfi, kuvvetini tezyid ve şerefini arttıracağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; kelimesinin şan-ı Resulullah'ı terfi, kâfirler nazarında kadrini i'lâ ettiğine ve izzetini arttırdığına şüphe yoktur. Kureyş'ten şu hitaba muhatap olan kimselerin kemal-i inat ve temerrüdlerine binaen dünyada en ziyade zemme delâlet eden küfür lafzıyla hitab ederek zem ve şanlarını tahkir etmiştir. Çünkü; rivayet-i mevsukaya nazaran sûrenin sebeb-i nüzulü şöyledir: Kureyş'in büyüklerinden (Velid b. Mugire), (Ebu Cehil), (Ümmiye b. Half) ve (As b. Vâil) gibi muayyen birtakım kimseler Resulullah'a «Sen bir sene bizim ma'budiarımıza ibadet et, bir sene de biz senin ma'buduna ibadet edelim. Eğer senin ma'budun hayırlıysa biz ondan nasibimizi alalım, eğer bizimki hayırlıysa sen ondan nasibini almış olursun» suretinde vuku bulan teklifleri üzerine Resulullah'm Cenab-ı Hakkın şeriki olmadığı gibi şirketmek kafiyen caiz olmadığını beyan etmesi üzerine bu sûrenin nazil olduğu mervidir. Bu hitaptan Yehûd ve Nasârâ hariçtir. Çünkü; onlar Allah'ı bilip, Allah'a ibadet ettiklerinden onlara hitab ederek «Ben sizin ibadet ettiğiniz ma'buda ibadet etmem» demek 'caiz olmayacağına binaen Yehûd ve Nasârâ bu âyetin hitabından hariçtirler. Şu halde bu âyette hitap; beyan olunduğu veçhile ya kavm-i muayyenedir veyahut müşrik, mecusi veya tabiiyyun gibi Allahü Tealâ'yı tanımayan kâfirlerin cümlesinedir. Çünkü; onlar Allah'ın gayrıya ibadet ettiklerinden «Ben sizin ibadet ettiğiniz şeylere ibadet etmem» demek caizdir. Resulullah'm Vacip Tealâ'dan kâjirûn unvanıyla hitabı, hikâyesi, kâfirleri insafa davet olmak ihtimali vardır. Çünkü; Resulullah'm sıdkını tamamen bildikleri cihetle kendi zatlarına tescil olunan küfrü izaleye sa'yetmelerine irşad olabilir. Resulullah cemi-i nasa meb'ûs olduğu cihetle mükellef olan insanların cümlesine din-i İslâmın gayrı bilcümle edyandan teberri etmelerini emrettiği gibi kendisi, de din-i Muhammedi'den başka cümle edyandan ve Allahü Tealâ'nm gayrı bilûmum kâfirlerin rna'~ bud ittihaz ettikleri şeylerden sarahat-ı lisaniyeyle teberri ettiğini beyan için buyurmuştur.

Kâfirun 109:4

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Altı âyeti camidir. Yani; ey Habibim! Sen kâfirlere hitaben «Ey kâfirler! Sizin ve babalarınızın cehalet ve hamakat neticesi olarak ma'bud ittihaz ettiğiniz taştan ve ağaçtan yapılmış menfaat ve mazarrat elinden gelmeyen şeylere ibadet ediyorsunuz. Sizin bu ibadet ettiğiniz putlara ben ibadet etmem» demekle kâfirlerin putları ibadete şayan birşey olmadığını kendilerine tefhim et. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nın sûrenin evvelinde kelimesiyle emri; Resulullah'ı kâfirler tarafından vâki olacak ezadan vikaye içindir. Çünkü; insanlar-kendilerine emsal addettikleri kimseden sevmedikleri sözü işitmek istemedikleri gibi işitirlerse tahammül etmezler. Binaenaleyh! kelimesiyle Resulullah'a emir suretiyle varid olmamış olsaydı doğrudan doğruya ResuluUah «Ey kâfirler!» şeklinde hitab etmiş olacak ve bunu da kâfirler çekemediklerinden burudetin şiddetini mucip olacak ve belki arbede olmak ihtimali mevcut olduğundan Kureyş'in asabi-| yetlerini teskin için Vacip Tealâ bu hitabın zat-ı ülûhiyeti tarafından olduğunu kelimesiyle tasrih etmekle müşriklerin bıij hitaptan müteessir olarak resulüne vukuu muhtemel olan ezaların defi' ve şu hitapla muayyen olan kimselerin davet-i resule icabe etmeyeceklerine işaret için sûrenin evvelinde kelimesiyl emir suretinde bizzat Vacip Tealâ zemmettiğini ve resulünün vazi fesi ancak tebliğ olduğunu beyan buyurmuştur. Şu halde Resulul-! lah Allah'ın hitabını hikâye ve tebliğ ettiği cihetle kâfirlerin Rel sulullah'a karşı bir diyecekleri kalmamıştır. Zira; hakiye suâl tej veccüh etmez. Binaenaleyh; bu hitapla ResuluUah'tan müteesshf olmadıkları için ezaya kıyam etmezler. Bu hitap Resulullah'm me'-§ mur olduğu rıfıkla muameleye ve suret-i hasenede mücadeleye ma? ni değildir. Zira hitap; taraf-ı İlâhî'dendir, taraf-ı risaletten değil^ dir ki rıfıkla muamelenin hilâfında bir muamele olsun. Bu sûrede kelimesi bir valinin menşur-u cedidi mesabesinde olduğundan taraf-ı İlâhî1 den resulüne ta'zimdir. Çünkü; hükümdar tarafından bir vilâyete gönderilmiş olan valiye ara sıra hükümdarın hususi iltifatı o vali hakkında ta'zim olduğu cihetle halk nazarında valinin kadrini terfi, kuvvetini tezyid ve şerefini arttıracağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; kelimesinin şan-ı Resulullah'ı terfi, kâfirler nazarında kadrini i'lâ ettiğine ve izzetini arttırdığına şüphe yoktur. Kureyş'ten şu hitaba muhatap olan kimselerin kemal-i inat ve temerrüdlerine binaen dünyada en ziyade zemme delâlet eden küfür lafzıyla hitab ederek zem ve şanlarını tahkir etmiştir. Çünkü; rivayet-i mevsukaya nazaran sûrenin sebeb-i nüzulü şöyledir: Kureyş'in büyüklerinden (Velid b. Mugire), (Ebu Cehil), (Ümmiye b. Half) ve (As b. Vâil) gibi muayyen birtakım kimseler Resulullah'a «Sen bir sene bizim ma'budiarımıza ibadet et, bir sene de biz senin ma'buduna ibadet edelim. Eğer senin ma'budun hayırlıysa biz ondan nasibimizi alalım, eğer bizimki hayırlıysa sen ondan nasibini almış olursun» suretinde vuku bulan teklifleri üzerine Resulullah'm Cenab-ı Hakkın şeriki olmadığı gibi şirketmek kafiyen caiz olmadığını beyan etmesi üzerine bu sûrenin nazil olduğu mervidir. Bu hitaptan Yehûd ve Nasârâ hariçtir. Çünkü; onlar Allah'ı bilip, Allah'a ibadet ettiklerinden onlara hitab ederek «Ben sizin ibadet ettiğiniz ma'buda ibadet etmem» demek 'caiz olmayacağına binaen Yehûd ve Nasârâ bu âyetin hitabından hariçtirler. Şu halde bu âyette hitap; beyan olunduğu veçhile ya kavm-i muayyenedir veyahut müşrik, mecusi veya tabiiyyun gibi Allahü Tealâ'yı tanımayan kâfirlerin cümlesinedir. Çünkü; onlar Allah'ın gayrıya ibadet ettiklerinden «Ben sizin ibadet ettiğiniz şeylere ibadet etmem» demek caizdir. Resulullah'm Vacip Tealâ'dan kâjirûn unvanıyla hitabı, hikâyesi, kâfirleri insafa davet olmak ihtimali vardır. Çünkü; Resulullah'm sıdkını tamamen bildikleri cihetle kendi zatlarına tescil olunan küfrü izaleye sa'yetmelerine irşad olabilir. Resulullah cemi-i nasa meb'ûs olduğu cihetle mükellef olan insanların cümlesine din-i İslâmın gayrı bilcümle edyandan teberri etmelerini emrettiği gibi kendisi, de din-i Muhammedi'den başka cümle edyandan ve Allahü Tealâ'nm gayrı bilûmum kâfirlerin rna'~ bud ittihaz ettikleri şeylerden sarahat-ı lisaniyeyle teberri ettiğini beyan için buyurmuştur.

Kâfirun 109:5

Vacip Tealâ, Resulullah kâfirlerin ma'buduna ibadet etmediğini beyandan sonra kâfirler de Resulullah'm ma'buduna ibadet etmediklerini beyan etmek üzere buyuruyor. demektir. Yahut kâfirlerin Resulullah'ı bâtıl ma'budlarma ibadete davetleri tekrar vuku bulduğu cihetle onları red hususunda cevap da tekrar varid olmuştur. Zira; garaz-ı fâsid üzerine bir söz tekrar be tekrar söylenir durur ve ısrar olunursa cnun kelâmını ona hakaret ve ihanet olmak üzere reddetmek de tekrar âdettir. Bu misilli tekrar Arap indinde fesahattan ma'dud olduğu, cihetle âyette tekrar fesahata mani değildir. Türkçede de muhavere esnasında bu usul câridir. Meselâ fasid bir garaza mebni bir kimse diğer bir kimseye «Filân şeyi yap» diye tekrar be tekrar söyleyince muhatabın mizacına ve maslahatına muvafık olmayan şeyi tekrar tekrar teklifine hiddet ederek «Bilmediğin şeyi söyleyip durma, yapmayacağım, yapmayacağım» der ve hiddetini teskin edinceye kadar tekrar eder, ne kadar tekrar ederse muhatabı o kadar tahkir olduğu gibi sözün makamı da tekrar icab ettiğinden ne kadar söylense fazla söylenmiş addolunmaz. Binaenaleyh; onların Resulullah'ı tekrar be tekrar davetlerine kargı Resulullah da «Ne ben sizin ma'budunuza ibadet ederim ve ne de siz benim ma'buduma ibadet edersiniz» dedi ve tekrar sözlerini reddetti. Yahut Kur'an hâdiseye göre nazil olduğundan bir zamanda vâki olan davetlerini red için âyetin birisi nazil olmuş, diğer zamanda vaki olan davetlerini red için diğer bir âyet nazil olmuştur. Çünkü; bir kimse tarafından bir söz söylenir, ona göre bir cevap verdikten sonra diğer zamanda aynı söz iade olununca aynı cevabı iadede suâl ve cevabın tekerrüründe bir mani yoktur ve bu sûrede tekrar da bu kabildendir.

Kâfirun 109:6

Yani; ey müşrikler! Şirkten ibaret olan din-i batıl size münhasırdır, bana tecavüz etmez ve sırf tevhidden ibaret olan dinim bana ve etbâ'ıma münhasırdır. Binaenaleyh; sizin dininizden hasıl olan zarar size, benim dinimden hasıl olan menfaat da bana aittir. Şu halde benim sizin davetinize icabet etmek ihtimalim yoktur. Ümidinizi kesmelisiniz. Zira; size ittibâ' benim için muhaldir. Şu halde muhal olan birşeyi ümid etmekte bir fayda yoktur. Bu âyetin kıtal âyetiyle mensuh olmak ihtimali varsa da esah olan ehl-i tefsirin muhakkıkiarınm beyanı veçhile mensuh değildir. Ancak âyetten maksat; kâfirleri tehdid etmektir. Yani manâ-yı âyet: … demektir. Şu manâya nazaran kâfirler için küfre izin verilmiş olmaz. Yahut âyette din; hesap manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Yahut din; ceza manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Şu manâların cümlesinde kâfirleri tehdit manâsı mevcut olduğundan küfre izin verilmek manâsı yoktur.

Nasr 110:1

Sûrenin evvelinde dünyaya müteallik nimetlerle iptida olunduğu gibi âhirinde de âhirete müteallik tevbenin kabulü nimetiyle hitam bulmuştur. Çünkü; abdin Rabbisine karşı vaki olan kusurundan tevbesinin kabulü âhiret için en büyük nimetlerdendir. Zira; Cennet-i A'lâ'da nimetlere nail ve cemal-i îlâhî*yi müşahedeyle müşerref olmak abdiçin en büyük saâdetse de azaptan kurtulmak her nimetten mukaddem ve her türlü saadete vusule vesiledir buyuruyor. Yani; insanlara lutf u ihsan eden Aliahü Tealâ mükellef olan kullarının vâki olan kusurlarından nedamet ederek dergâh-ı ülû-hiyete rücû' edip kusurunun affını dileyen kullarının tevbelerini kemal-i ehemmiyetle kabul buyurucudur. Zira; kusurunu itiraf Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Üç âyeti câmidir Yani; Allahü Tealâ'nm sana vaad etmiş olduğu nusret, Mekke'nin fethi ve sair fütuhat sana gelip, dinin cemi-i edyan üzerine galebe edip nasm cemaat cemaat din-i İlâhî'ye dahil olduklarını, akılları ve ferasetleriyle- din-i İslâm'ın hak olduğunu idrak ettiklerini gördüğün zamanda Rabbin Tealâ'nm meth ü senasına mülâbis olduğun halde cemi-i nekaisten tenzih ederek istiğfara devam et. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hakkın vaadetmiş olduğu nusretin âyetin nüzulünden sonra geleceğine ve nusretin zuhuru muhakkak olduğuna işaret için ( tel ) lâfzı varid olmuştur. Çünkü ( tel ) lâfzı, ileriye delâlet ettiği gibi muhakkak olacak şeyde dahi isti'mal olunmak kaide-i Arabiye iktizasındandır. Nusret; maksad-ı asli olan fütuhata sebep olduğu cihetle âyette nusrej;,, fetih üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; sebepler müsebbip üzerine, şartlar meşrut üzerine daima mukaddem olduğundan sebep kabilinden olan nusret mukaddem olarak varid olmuştur. Âyette fetihle murad; jeth-i Hayber veya Tâif yahut cümle fütuhat olmak ihtimali varsa da ekser-i müfessirînin beyanları veçhile f etihle murad; feth-i Mekke'dir, Zira; o zamanda Mekke'nin fethi bütün Ceziret-ül Arab'ın fethi mesabesinde olup Re-sulullah'm arzusu da her yerden evvel Mekke'nin fethi olduğu cihetle âyetde feth-i Mekke murad olunması cihetini tercih eder. O zamanda Ceziret-ül Arab'da en büyük belde Mekke olup bütün ka-bailin Harem-i Şerif münasebetiyle kalpleri Mekke'ye merbut olduğu cihetle Mekke'nin fethi din-i İslâm'ın kuvvet ve şevketine sebep olacağından ve ehl-i İslâm için pek büyük nimet olduğundan nusret ve fetih zuhur ettiğinde teşbih ve takdis etmesiyle Vacip Tealâ resulüne ferman buyurmuştur. Çünkü; fütuhat ve nâsın fevc fevc din-i İslama duhulleri nimet olunca o nimet mukabilinde şükretmek vaciptir. Resulullah'm vefatı sûrenin nüzulünden bir müddet sonra vuku bulmuştur. Hatta sûrenin nüzulünden, Hz. Abbas Resulullah'm irtihaline işaret olduğunu anladığı cihetle ağlamıştır. Hesulullah amcasının ağlamasının sebebini suâl edince Hz. Abbas «Sûrede irtihalinize işaret hissettiğimden ağlarım ya Resulallah!» deyince «Hissiniz doğrudur» buyurduğu mervidir. Çünkü nusret ve fütuhatın gelmesi, nâsın fevc fevc din-i İslâm'a dahil olmaları dinin tekemmül ettiğine delâlet etmesi irtihal-i nebevilerine işaret olmuştur. Kezalik teşbih ve istiğfarla emir yalnız âhirete müteallik bir emir olduğundan Hz. Abbas Resulullah'm irtihaline istidlal etmiştir. Din-i İlâhî 'ye dahil olan nâsla murad; ef-rad-ı beşerin kâffesi olmadığı aklen ve hissen malûm olduğu cihetle nâs lâfzı her ne kadar elfaz-% dmmedense de bu makamda ma-nâ-yı ânımı murad olunmak imkânı olmadığından imam kabul etmek ve din-i İslâm'a dahil olmak suretiyle dinden istifade edenler muraddır. Bu kadar açık delillerden din-i İslâm'ın hak olduğunu istidlal edemeyenler keenne behaim zümresine ilhakla onlara ze-vilukulde isti'mâl olunan nâs lâfzım ıtlak etmek lâyık olmadığına işaret olunmuştur. Çünkü herşeyin kemali; o şeyden maksad-ı asli neyse ona vasıl olmakla olup nâstan rnaksad ise ma'rifet-i İlâhî'ye ve iman olduğundan şu maksat kendilerinden hasıl olmayan insanlar zahirde mevcutlar ise de hakikatta yok mesâbesindedirler. Binaenaleyh; iman etmeyenlerden, insanlardan maksad-ı asli olan ma'rifet hasıl olmadığı cihetle onlara nâs lâfzını ıtlak etmek lâyık değildir. Şu halde din-i İslâm'a dahil olmayıp küfür üzere bulunanlar nâs lâfzından aklen ve hissen müstesna oldukları cihetle nâsm umumi manâsı murad değildir. Fevc fevc din-i İslama dahil olanların pek çokları delâiliyle Zatulllah'ı ve Sıfâtullah'ı ispat ve istidlal ederek itikadiyatm de-kayıkma vakıf olmadık cüheladan olup ancak fudalâ-yı ashabı tak-lid eden mukallidîerden oldukları cihetle bu âyet mukallidin imanı sahih olduğuna delâlet eder. Çünkü; bu gibi mukallidlerin din-i İslama dahil olduklarını beyanla Vacip Tealâ resulüne imtinan buyurmuştur. Eğer onların imanları sahih olmamış olsaydı onların İslama duhulleriyle imtinan olmazdı ve onların İslama duhullerini Resulullah hakkında nimet addederek teşbihle emretmezdi. Halbuki onların İslâm'a duhullerini nimet addederek teşbih ve tah-midle emretmiştir. İşte şu emir sebebiyle bu âyet mukallitlerin indallah imanlarının sıhhatına delâlet eder. Nâsm fevc fevc İslâm'a duhulleri Mekke'nin fethinden sonra başlamıştır. Çünkü; (Hudeybiye) de Resulullah'm Kureyş'le muahedelerinde, Kureyş'i isteyen Kureyş'in ahdi altında kalmak ve Resulullah'ı dileyen Resulullah'm ahdi altında bulunmak ve herkesin istediği tarafa bağlanmak yed-i ihtiyarında olmak muahedenin hükümlerinden olduğu cihetle Mekke'nin civarında oldukları halde (Benî Huzaa) Resulullah'm ahdmı, (Benî Bekir) de Kureyş'in ahdini kabul etmişlerdi. Ahdin hulâsası; müddeti hitamına kadar tarafeynin yekdiğerini zarardan vikaye ederek, mallarına ve canlarına tecavüz etmemek olup bu da ahdin münderecatmdan olduğu halde (Benî Bekir) in (Benî Huzaa) üzerine tecavüz etmesi ve Kureyş'in de onlara muavenette bulunmasıyla ahdi nakzetmiş oldular. (Benî Huzaa) vak'ayı elçileri vasıtasıyla Resulullah'a haber verdiler, Resulullah da bu haberden müteessir olarak harp tedarikini düşünmeye başladığı zaman Kureyş'in muahedeyi tecdid için Ebu Süfyan'ı gönderdiklerini Resulullah ashabına haber verdi ve saat geçmeksizin Kureyş tarafından Ebu Süfyan geldi. Muâhedenin tecdidini taleb etti. Resulullah't an ve ekâbir-i ashaptan bir cevap alamayınca Hz. Fatma'ya gitti. Resulullah'a rica etmesini istirham etti. Ondan da bir cevap alamayınca me'yusen Mekke'ye , avdet edip, Kureyş'e ahvali haber verdi. Resulullah da gizli olarak harp tedarikine başladı ve ashabına da hangi cihete azimet edeceklerini gizli tutmasını tavsiye etti. Binaenaleyh; Resulullah askeriyle beraber Mekke'ye teveccüh etti ve (Mürrüzzahran) denilen mevkie gelinceye kadar Resulullah'm halinden Kureyş haberdar olamamıştır. İşte hükümet-i İslâmiyenin ve bilhassa asakir-i İslâmiyenin esrarını ketmetmek ehem ve elzem olduğuna Resulullah'm şu tedbiri delâlet eder ve hele emr-i harpte harp plânını gizlemek eşedd-i vücubla vaciptir, (Mirrazzahran) da Hz. Abbas Ebu Süfyan'ı Resulullah'm huzuruna getirdi. Ebu Süfyan bazı tazarruâtta bulunmuşsa, da kabul. olunmayarak Ebu Süfyan o gece Abbas Hazretlerinde misafir kaldı ve'sabahtan asakir-i İslâmiyenin geçeceği yol üzerinde bir yüksek mahalle çıkardı ve Resulullah'm askeri fırka fırka geçerken seyr ü temaşa ettirdi. Ba'dehu Mekke'ye haber vermek üzere emr-i Resulullah'la Ebu Süfyan'ı bıraktı. Ebu Süfyan Mekke'ye geldi ve Resulullah'm askerine kimsenin mukavemet edemeyeceğini haber verdi, askeriyle beraber Resulullah da Mekke'ye girdi. İşte Ebu Süfyan'a şevket-i İslâmiyeyi gösterdikten sonra Mekke'ye haber versin için bırakıvermek, görünecek yerde düşmana gayet kavî görünmek lâzım olduğuna delâlet eder. Çünkü; İslâm'ın kuvvet ve şevketini gören düşmanın kuvve-i maneviyesi kırılacağına binaen Resulullah Mekke ahalisinin harp tedarikini yapamayacağı bir zamanda kuvvetini gösterdi ve Ebu Süfyan'ı da Mekke'ye haber vermek üzere gönderdi ki Mekke ahalisi mukavemet edemeyeceklerini bilsinler ve muharebesiz Mekke'yi teslimin çaresine baksınlar. Resulullah'm şu tedbiri üzerine Mekke şehri muharebesiz fetholun-muştur. Zira; Resulullah'm şevketini Ebu Süfyan'dan işiten Mekke ahalisi muharebeye hazırlanmak şöyle dursun canlarını kurtarmanın Resulullah'a arz-ı inkıyad etmekte olduğunu bildiklerinden hemen arz-ı inkıyadın çaresini düşündüler ve itaat ettiler. Eğer Resululîah şevketini göstermemiş ve Mekke ahalisini son zamanda kuvvetinden haberdar etmemiş olsaydı Mekke ahalisi mukabele ederiz zannıyla muharebeye kıyam ederler ve tarafeynden birçok adamlar zayi olmakla beraber yine Mekke fethedilmiş olacaktı, Halbuki hüsn-ü tedbir sayesinde bunların cümlesi bertaraf edilmiş ve gayet kolaylıkla maksat hasıl olmuştur. Mekke'nin fethinde Ebu Cehil'in oğlu (İkrime) ile (Süheyl-fo. Amr) m toplamış oldukları bir miktar kuvvet üzerine sevkolunan Hz. Halid'le Zübeyr'in fırkası (İkrime) ve (Süheyl) kuvvetlerine tesadüfle cüz'i bir mukatele olmuş ve Halid'in askerinden bir neferin şehadeti ve İkrime'nin başında bulunan müşriklerden on iki neferin katlolunmalarıyla neticelenen müsademeden başka müsademe olmamıştır. Çünkü Resulullah asakir-i îslâmiyenin fırka reislerine emir verdi ve buyurdu ki "Sizinle mukatele edenle mukatele edin, sizden .elini çekenlerden elinizi çekin». Cenab-ı Risaletmeâb Efendimiz böyle emir buyurmakla Mekke'ye hîn-i duhullerinde askerin alacağı vaziyeti ta'yin buyurmuştur. Binaenaleyh (İkrime) ve (Süheyl) den başka mukateleye kıyam eden olmadığından her taraftan Mekke'ye vukuatsız ve suhuletle girilmiştir. Resulullah Mekke'ye dahil olunca Ebu Süfyan aman diledi ve Resulullah da «Sbu Süfyan'in hanesine giren, emindir» buyurdu. Ebu Süfyan «Ya Resulallah! Evim dardır, Mekke ahalisini istiab edemez» dedi. Resulullah «Mescid-i Şerife giren, emindim buyurdu. Ebu Süfyan «Mescid de dardır» deyince Resulullah «Elinden silâhını terkeden ve evinin kapısını arkasından kilitleyen emindir a buyurmakla bütün Mekke ahalisine şamil bir aman vermiştir. Resulullah Kâbe-i Muazzama'nm kapısı önüne geldi, ehl-i Mekke'yi herşeyden âzâd kıldı. Bundan sonra nâs fevc fevc gelerek Resulullah'a biat ettiler. Nâsm umumunun biati için Resulullah (Safa) üzerinde oturdu ve bîat-ı âmme Safa'da vuku buldu. İşte o zaman ve ondan sonra fırka fırka nâsm din-i İslama duhullerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Resulullah'in askerinin adedinde ihtflâf varsa da ekser-i rivayete nazaran on bin adat olması rivayeti diğer rivayetler üzerine müreccahtır. Mekke'nin fethi hicretin sekizinci senesi Ramazanının yirmisinden sonra vaki olmuştur. Resulullah ba'delfetih Mekke'de on beş gün ikamet buyurmuştur. İşte şu nimetleri Cenab-ı Hak resulüne ihsan edince bu nimetlerin şükrünü eda etmek üzere teşbih ve istiğfarla emretmiştir. Vacip Tealâ'mn resulüne ihsan ettiği üç nevi nimet ki nusret, fetih ve nâstn din~i İslama duhulü olup bunlara mukabil üç nevi ibadetle emretmiştir. Çünkü; a'da-yı din üzerine nusret pek büyük nimet olduğundan Cenab-ı Hak buna mukabil zât-ı pâk-i ülûhiye-tini nekaisten tenzih manâsına teşbihle emretmiştir. Yahut teşbih ten murad namaz olduğuna nazaran namazla emretmiştir. Çünkü teşbih; namazın eczasından olduğu cihetle cüz'ünü zikir ve küllünü irade kabilinden teşbih zikrolunmuşsa da namaz irade olunmuştur. Buna nazaran vıanâ-yı nazım: … demektir. Teşbih; sıfât-ı selbiyeye ve hamd de sıfât-ı sübûtiyeye delâlet ettiğinden ve sıfât-ı selbiye, sübûtiye üzerine mukaddem olduğundan sıfât-ı selbiyeye delâlet eden teşbih, hamdüzerine takdim olunmuştur. Çünkü teşbih; nekaisten tenzih olup nekaisten tenzih ise Vacip Tealâ'dan lâyık olmadığı sıfatları selbetmek olduğu cihetle sıfât-ı selbiyeye delâlet ettiği gibi hamd; Vacip Tealâ'yı meth ü sena olup Vacip Tealâ'ya lâyık- ve muttasıf olduğu sıfatlan isn,ad etmek olduğu cihetle hamdın sıfât-ı sübûtiyeye delâleti şüphesizdir. Çünkü Allahû TeaIâ'ya hamdü sena; Allahü Tealâ alimdir ve kadirdir gibi sıfatları isnadla olduğundan elbette hamd sıfat~ı sübûtiye cümlesindendir. Teşbihten müstefad olan tenzih, Allahü Tealâ'mn zatına, sıfâ-' tına ve efâline şâmil olduğundan Allahü Tealâ zatında, sıfatında ve ef'âlinde ülûhiyete lâyık olmadık şeylerin cümlesinden münezzeh demektir. Çünkü; Cenab-ı Hak zatında mukaddes olduğu gibi sıfatında ve ef'âlinde dahi mukaddestir. Bu âyet teşbih ve tahmidin efdal-i ibadet olduğuna delâlet eder. Çünkü; Vacip Tealâ resulüne ihsan ettiği nusret ve beldelerin fethi gibi cesîm nimetlere mukabil Resulullah üzerine vacip olan şükrü edada teşbihle hamdi kâfi kılıp yalnız bunlarla emretmesi bunların ibadât içinde eidal olduğuna delâlet eder. Âyette teşbihle emir her ne kadar Resululiah'aysa da Resulullah'a emir ümmetine de emir olduğundan nasıl ki nimet mukabilinde resulüne şükürle emretmiş ve Resulullah da şükretmekle me'mur olduğu gibi ün> met-i Muhammed de aynı emre imtisalle mükellef ve her nimetin şükrünü eda ile me'mur olmuşlardır. Ayette teşbihle emir mutlak olduğundan emrin vücub için olması râcihtir. Çünkü; fukahâ indinde emt-i mutlakların vücub ifade etmesi kavaid-i usûliye iktizasıdir. Nâsm fevc fevc din-i Islama duhulleri sebebiyle ehl-i İslâm'ın çoğalmasından ashab-ı Resulullah'a arız olan gurura kefaret olmak üzere istiğfarla emir buyurulnıuşiur. Çünkü; her ne kadar istiğfarla emir zahirde Resululiah'aysa da hakikatta zahiri ve batını kusurdan halı olmayan ehl-i imana emirdir. Resulullah'a nazaran istiğfarla emir; ümmetini irşad ve devamla emirdir. Çünkü; Resulullah ma'sum, mukaddem ve muahhar zellesi mağfiret olunduğu gibi ubudiyet noktasında dahi itinası son derecede olduğu meydandayken istiğfardan müstağni olmayınca âhad-ı ümmetin istiğfardan müstağni olamayacaklarına tenbih vardır. Zira; cemi-i mahrukatın ef-dali olan Fahri Kâinat istiğfara muhtaç olunca efrad-ı nâsm istiğfara muhtaç olacağı evleviyetle sabit demektir. Vacip Tealâ istiğfarla emirden sonra lâyıkı veçhüzere abidden vâki olan istiğfarı kabul buyuracağını beyan etmek üzere edip bab-ı İlâhî'ye elini açarak tazarru ve niyaz eden kimsenin günahlarını affetmek ülûhiyetm şömndandır. Binaenaleyh; tevbe ve istiğfar eden her kimse tevbesinin kabulünü itikad etmek tevbeniıı kabulünün şartlarından olduğu cihetle tevbe eden kimsenin tevbesinin kabulüne intizar etmesi lâzımdır. Şu halde kabulünden kat'-ı ümid etmek caiz değildir. Bu sûrede Vacip Tealâ abdin vazifesinde tertibe riâyet lâzım olduğuna işaret etmiştir. Çünkü teşbih ve tahmid; Vacip Tealâ'ya ta'zim olduğu cihetle abdin zatına ait olan istiğfar üzerine takdim olunmuştur. Zira abdiçin vazife-i mühimme; zatına ait olan veza-iften evvel asamet-i İlâhî'yeyi idrakle cemi-i nekaisten tenzih ve lâyık olduğu evsafla tavsif etmektir. Şu halde Allahü Tealâ'mn cemi-i kemâlâtla ittisafmı itikad edip lâyık olduğu evsafla tavsif ettikten sonra kendi hakkında Allah'tan isteyeceği şeyi istemektir. Binaenaleyh; abid bir işe başladığında teşbih ve tahmidle başlamak ve âhirinde vâki olan kusurlarına istiğfarla hitam vermek ubudiyetin vezaifinden olduğuna bu âyette işaret olunmuştur.

Nasr 110:2

Sûrenin evvelinde dünyaya müteallik nimetlerle iptida olunduğu gibi âhirinde de âhirete müteallik tevbenin kabulü nimetiyle hitam bulmuştur. Çünkü; abdin Rabbisine karşı vaki olan kusurundan tevbesinin kabulü âhiret için en büyük nimetlerdendir. Zira; Cennet-i A'lâ'da nimetlere nail ve cemal-i îlâhî*yi müşahedeyle müşerref olmak abdiçin en büyük saâdetse de azaptan kurtulmak her nimetten mukaddem ve her türlü saadete vusule vesiledir buyuruyor. Yani; insanlara lutf u ihsan eden Aliahü Tealâ mükellef olan kullarının vâki olan kusurlarından nedamet ederek dergâh-ı ülû-hiyete rücû' edip kusurunun affını dileyen kullarının tevbelerini kemal-i ehemmiyetle kabul buyurucudur. Zira; kusurunu itiraf Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Üç âyeti câmidir Yani; Allahü Tealâ'nm sana vaad etmiş olduğu nusret, Mekke'nin fethi ve sair fütuhat sana gelip, dinin cemi-i edyan üzerine galebe edip nasm cemaat cemaat din-i İlâhî'ye dahil olduklarını, akılları ve ferasetleriyle- din-i İslâm'ın hak olduğunu idrak ettiklerini gördüğün zamanda Rabbin Tealâ'nm meth ü senasına mülâbis olduğun halde cemi-i nekaisten tenzih ederek istiğfara devam et. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hakkın vaadetmiş olduğu nusretin âyetin nüzulünden sonra geleceğine ve nusretin zuhuru muhakkak olduğuna işaret için ( tel ) lâfzı varid olmuştur. Çünkü ( tel ) lâfzı, ileriye delâlet ettiği gibi muhakkak olacak şeyde dahi isti'mal olunmak kaide-i Arabiye iktizasındandır. Nusret; maksad-ı asli olan fütuhata sebep olduğu cihetle âyette nusrej;,, fetih üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; sebepler müsebbip üzerine, şartlar meşrut üzerine daima mukaddem olduğundan sebep kabilinden olan nusret mukaddem olarak varid olmuştur. Âyette fetihle murad; jeth-i Hayber veya Tâif yahut cümle fütuhat olmak ihtimali varsa da ekser-i müfessirînin beyanları veçhile f etihle murad; feth-i Mekke'dir, Zira; o zamanda Mekke'nin fethi bütün Ceziret-ül Arab'ın fethi mesabesinde olup Re-sulullah'm arzusu da her yerden evvel Mekke'nin fethi olduğu cihetle âyetde feth-i Mekke murad olunması cihetini tercih eder. O zamanda Ceziret-ül Arab'da en büyük belde Mekke olup bütün ka-bailin Harem-i Şerif münasebetiyle kalpleri Mekke'ye merbut olduğu cihetle Mekke'nin fethi din-i İslâm'ın kuvvet ve şevketine sebep olacağından ve ehl-i İslâm için pek büyük nimet olduğundan nusret ve fetih zuhur ettiğinde teşbih ve takdis etmesiyle Vacip Tealâ resulüne ferman buyurmuştur. Çünkü; fütuhat ve nâsın fevc fevc din-i İslama duhulleri nimet olunca o nimet mukabilinde şükretmek vaciptir. Resulullah'm vefatı sûrenin nüzulünden bir müddet sonra vuku bulmuştur. Hatta sûrenin nüzulünden, Hz. Abbas Resulullah'm irtihaline işaret olduğunu anladığı cihetle ağlamıştır. Hesulullah amcasının ağlamasının sebebini suâl edince Hz. Abbas «Sûrede irtihalinize işaret hissettiğimden ağlarım ya Resulallah!» deyince «Hissiniz doğrudur» buyurduğu mervidir. Çünkü nusret ve fütuhatın gelmesi, nâsın fevc fevc din-i İslâm'a dahil olmaları dinin tekemmül ettiğine delâlet etmesi irtihal-i nebevilerine işaret olmuştur. Kezalik teşbih ve istiğfarla emir yalnız âhirete müteallik bir emir olduğundan Hz. Abbas Resulullah'm irtihaline istidlal etmiştir. Din-i İlâhî 'ye dahil olan nâsla murad; ef-rad-ı beşerin kâffesi olmadığı aklen ve hissen malûm olduğu cihetle nâs lâfzı her ne kadar elfaz-% dmmedense de bu makamda ma-nâ-yı ânımı murad olunmak imkânı olmadığından imam kabul etmek ve din-i İslâm'a dahil olmak suretiyle dinden istifade edenler muraddır. Bu kadar açık delillerden din-i İslâm'ın hak olduğunu istidlal edemeyenler keenne behaim zümresine ilhakla onlara ze-vilukulde isti'mâl olunan nâs lâfzım ıtlak etmek lâyık olmadığına işaret olunmuştur. Çünkü herşeyin kemali; o şeyden maksad-ı asli neyse ona vasıl olmakla olup nâstan rnaksad ise ma'rifet-i İlâhî'ye ve iman olduğundan şu maksat kendilerinden hasıl olmayan insanlar zahirde mevcutlar ise de hakikatta yok mesâbesindedirler. Binaenaleyh; iman etmeyenlerden, insanlardan maksad-ı asli olan ma'rifet hasıl olmadığı cihetle onlara nâs lâfzını ıtlak etmek lâyık değildir. Şu halde din-i İslâm'a dahil olmayıp küfür üzere bulunanlar nâs lâfzından aklen ve hissen müstesna oldukları cihetle nâsm umumi manâsı murad değildir. Fevc fevc din-i İslama dahil olanların pek çokları delâiliyle Zatulllah'ı ve Sıfâtullah'ı ispat ve istidlal ederek itikadiyatm de-kayıkma vakıf olmadık cüheladan olup ancak fudalâ-yı ashabı tak-lid eden mukallidîerden oldukları cihetle bu âyet mukallidin imanı sahih olduğuna delâlet eder. Çünkü; bu gibi mukallidlerin din-i İslama dahil olduklarını beyanla Vacip Tealâ resulüne imtinan buyurmuştur. Eğer onların imanları sahih olmamış olsaydı onların İslama duhulleriyle imtinan olmazdı ve onların İslama duhullerini Resulullah hakkında nimet addederek teşbihle emretmezdi. Halbuki onların İslâm'a duhullerini nimet addederek teşbih ve tah-midle emretmiştir. İşte şu emir sebebiyle bu âyet mukallitlerin indallah imanlarının sıhhatına delâlet eder. Nâsm fevc fevc İslâm'a duhulleri Mekke'nin fethinden sonra başlamıştır. Çünkü; (Hudeybiye) de Resulullah'm Kureyş'le muahedelerinde, Kureyş'i isteyen Kureyş'in ahdi altında kalmak ve Resulullah'ı dileyen Resulullah'm ahdi altında bulunmak ve herkesin istediği tarafa bağlanmak yed-i ihtiyarında olmak muahedenin hükümlerinden olduğu cihetle Mekke'nin civarında oldukları halde (Benî Huzaa) Resulullah'm ahdmı, (Benî Bekir) de Kureyş'in ahdini kabul etmişlerdi. Ahdin hulâsası; müddeti hitamına kadar tarafeynin yekdiğerini zarardan vikaye ederek, mallarına ve canlarına tecavüz etmemek olup bu da ahdin münderecatmdan olduğu halde (Benî Bekir) in (Benî Huzaa) üzerine tecavüz etmesi ve Kureyş'in de onlara muavenette bulunmasıyla ahdi nakzetmiş oldular. (Benî Huzaa) vak'ayı elçileri vasıtasıyla Resulullah'a haber verdiler, Resulullah da bu haberden müteessir olarak harp tedarikini düşünmeye başladığı zaman Kureyş'in muahedeyi tecdid için Ebu Süfyan'ı gönderdiklerini Resulullah ashabına haber verdi ve saat geçmeksizin Kureyş tarafından Ebu Süfyan geldi. Muâhedenin tecdidini taleb etti. Resulullah't an ve ekâbir-i ashaptan bir cevap alamayınca Hz. Fatma'ya gitti. Resulullah'a rica etmesini istirham etti. Ondan da bir cevap alamayınca me'yusen Mekke'ye , avdet edip, Kureyş'e ahvali haber verdi. Resulullah da gizli olarak harp tedarikine başladı ve ashabına da hangi cihete azimet edeceklerini gizli tutmasını tavsiye etti. Binaenaleyh; Resulullah askeriyle beraber Mekke'ye teveccüh etti ve (Mürrüzzahran) denilen mevkie gelinceye kadar Resulullah'm halinden Kureyş haberdar olamamıştır. İşte hükümet-i İslâmiyenin ve bilhassa asakir-i İslâmiyenin esrarını ketmetmek ehem ve elzem olduğuna Resulullah'm şu tedbiri delâlet eder ve hele emr-i harpte harp plânını gizlemek eşedd-i vücubla vaciptir, (Mirrazzahran) da Hz. Abbas Ebu Süfyan'ı Resulullah'm huzuruna getirdi. Ebu Süfyan bazı tazarruâtta bulunmuşsa, da kabul. olunmayarak Ebu Süfyan o gece Abbas Hazretlerinde misafir kaldı ve'sabahtan asakir-i İslâmiyenin geçeceği yol üzerinde bir yüksek mahalle çıkardı ve Resulullah'm askeri fırka fırka geçerken seyr ü temaşa ettirdi. Ba'dehu Mekke'ye haber vermek üzere emr-i Resulullah'la Ebu Süfyan'ı bıraktı. Ebu Süfyan Mekke'ye geldi ve Resulullah'm askerine kimsenin mukavemet edemeyeceğini haber verdi, askeriyle beraber Resulullah da Mekke'ye girdi. İşte Ebu Süfyan'a şevket-i İslâmiyeyi gösterdikten sonra Mekke'ye haber versin için bırakıvermek, görünecek yerde düşmana gayet kavî görünmek lâzım olduğuna delâlet eder. Çünkü; İslâm'ın kuvvet ve şevketini gören düşmanın kuvve-i maneviyesi kırılacağına binaen Resulullah Mekke ahalisinin harp tedarikini yapamayacağı bir zamanda kuvvetini gösterdi ve Ebu Süfyan'ı da Mekke'ye haber vermek üzere gönderdi ki Mekke ahalisi mukavemet edemeyeceklerini bilsinler ve muharebesiz Mekke'yi teslimin çaresine baksınlar. Resulullah'm şu tedbiri üzerine Mekke şehri muharebesiz fetholun-muştur. Zira; Resulullah'm şevketini Ebu Süfyan'dan işiten Mekke ahalisi muharebeye hazırlanmak şöyle dursun canlarını kurtarmanın Resulullah'a arz-ı inkıyad etmekte olduğunu bildiklerinden hemen arz-ı inkıyadın çaresini düşündüler ve itaat ettiler. Eğer Resululîah şevketini göstermemiş ve Mekke ahalisini son zamanda kuvvetinden haberdar etmemiş olsaydı Mekke ahalisi mukabele ederiz zannıyla muharebeye kıyam ederler ve tarafeynden birçok adamlar zayi olmakla beraber yine Mekke fethedilmiş olacaktı, Halbuki hüsn-ü tedbir sayesinde bunların cümlesi bertaraf edilmiş ve gayet kolaylıkla maksat hasıl olmuştur. Mekke'nin fethinde Ebu Cehil'in oğlu (İkrime) ile (Süheyl-fo. Amr) m toplamış oldukları bir miktar kuvvet üzerine sevkolunan Hz. Halid'le Zübeyr'in fırkası (İkrime) ve (Süheyl) kuvvetlerine tesadüfle cüz'i bir mukatele olmuş ve Halid'in askerinden bir neferin şehadeti ve İkrime'nin başında bulunan müşriklerden on iki neferin katlolunmalarıyla neticelenen müsademeden başka müsademe olmamıştır. Çünkü Resulullah asakir-i îslâmiyenin fırka reislerine emir verdi ve buyurdu ki "Sizinle mukatele edenle mukatele edin, sizden .elini çekenlerden elinizi çekin». Cenab-ı Risaletmeâb Efendimiz böyle emir buyurmakla Mekke'ye hîn-i duhullerinde askerin alacağı vaziyeti ta'yin buyurmuştur. Binaenaleyh (İkrime) ve (Süheyl) den başka mukateleye kıyam eden olmadığından her taraftan Mekke'ye vukuatsız ve suhuletle girilmiştir. Resulullah Mekke'ye dahil olunca Ebu Süfyan aman diledi ve Resulullah da «Sbu Süfyan'in hanesine giren, emindir» buyurdu. Ebu Süfyan «Ya Resulallah! Evim dardır, Mekke ahalisini istiab edemez» dedi. Resulullah «Mescid-i Şerife giren, emindim buyurdu. Ebu Süfyan «Mescid de dardır» deyince Resulullah «Elinden silâhını terkeden ve evinin kapısını arkasından kilitleyen emindir a buyurmakla bütün Mekke ahalisine şamil bir aman vermiştir. Resulullah Kâbe-i Muazzama'nm kapısı önüne geldi, ehl-i Mekke'yi herşeyden âzâd kıldı. Bundan sonra nâs fevc fevc gelerek Resulullah'a biat ettiler. Nâsm umumunun biati için Resulullah (Safa) üzerinde oturdu ve bîat-ı âmme Safa'da vuku buldu. İşte o zaman ve ondan sonra fırka fırka nâsm din-i İslama duhullerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Resulullah'in askerinin adedinde ihtflâf varsa da ekser-i rivayete nazaran on bin adat olması rivayeti diğer rivayetler üzerine müreccahtır. Mekke'nin fethi hicretin sekizinci senesi Ramazanının yirmisinden sonra vaki olmuştur. Resulullah ba'delfetih Mekke'de on beş gün ikamet buyurmuştur. İşte şu nimetleri Cenab-ı Hak resulüne ihsan edince bu nimetlerin şükrünü eda etmek üzere teşbih ve istiğfarla emretmiştir. Vacip Tealâ'mn resulüne ihsan ettiği üç nevi nimet ki nusret, fetih ve nâstn din~i İslama duhulü olup bunlara mukabil üç nevi ibadetle emretmiştir. Çünkü; a'da-yı din üzerine nusret pek büyük nimet olduğundan Cenab-ı Hak buna mukabil zât-ı pâk-i ülûhiye-tini nekaisten tenzih manâsına teşbihle emretmiştir. Yahut teşbih ten murad namaz olduğuna nazaran namazla emretmiştir. Çünkü teşbih; namazın eczasından olduğu cihetle cüz'ünü zikir ve küllünü irade kabilinden teşbih zikrolunmuşsa da namaz irade olunmuştur. Buna nazaran vıanâ-yı nazım: … demektir. Teşbih; sıfât-ı selbiyeye ve hamd de sıfât-ı sübûtiyeye delâlet ettiğinden ve sıfât-ı selbiye, sübûtiye üzerine mukaddem olduğundan sıfât-ı selbiyeye delâlet eden teşbih, hamdüzerine takdim olunmuştur. Çünkü teşbih; nekaisten tenzih olup nekaisten tenzih ise Vacip Tealâ'dan lâyık olmadığı sıfatları selbetmek olduğu cihetle sıfât-ı selbiyeye delâlet ettiği gibi hamd; Vacip Tealâ'yı meth ü sena olup Vacip Tealâ'ya lâyık- ve muttasıf olduğu sıfatlan isn,ad etmek olduğu cihetle hamdın sıfât-ı sübûtiyeye delâleti şüphesizdir. Çünkü Allahû TeaIâ'ya hamdü sena; Allahü Tealâ alimdir ve kadirdir gibi sıfatları isnadla olduğundan elbette hamd sıfat~ı sübûtiye cümlesindendir. Teşbihten müstefad olan tenzih, Allahü Tealâ'mn zatına, sıfâ-' tına ve efâline şâmil olduğundan Allahü Tealâ zatında, sıfatında ve ef'âlinde ülûhiyete lâyık olmadık şeylerin cümlesinden münezzeh demektir. Çünkü; Cenab-ı Hak zatında mukaddes olduğu gibi sıfatında ve ef'âlinde dahi mukaddestir. Bu âyet teşbih ve tahmidin efdal-i ibadet olduğuna delâlet eder. Çünkü; Vacip Tealâ resulüne ihsan ettiği nusret ve beldelerin fethi gibi cesîm nimetlere mukabil Resulullah üzerine vacip olan şükrü edada teşbihle hamdi kâfi kılıp yalnız bunlarla emretmesi bunların ibadât içinde eidal olduğuna delâlet eder. Âyette teşbihle emir her ne kadar Resululiah'aysa da Resulullah'a emir ümmetine de emir olduğundan nasıl ki nimet mukabilinde resulüne şükürle emretmiş ve Resulullah da şükretmekle me'mur olduğu gibi ün> met-i Muhammed de aynı emre imtisalle mükellef ve her nimetin şükrünü eda ile me'mur olmuşlardır. Ayette teşbihle emir mutlak olduğundan emrin vücub için olması râcihtir. Çünkü; fukahâ indinde emt-i mutlakların vücub ifade etmesi kavaid-i usûliye iktizasıdir. Nâsm fevc fevc din-i Islama duhulleri sebebiyle ehl-i İslâm'ın çoğalmasından ashab-ı Resulullah'a arız olan gurura kefaret olmak üzere istiğfarla emir buyurulnıuşiur. Çünkü; her ne kadar istiğfarla emir zahirde Resululiah'aysa da hakikatta zahiri ve batını kusurdan halı olmayan ehl-i imana emirdir. Resulullah'a nazaran istiğfarla emir; ümmetini irşad ve devamla emirdir. Çünkü; Resulullah ma'sum, mukaddem ve muahhar zellesi mağfiret olunduğu gibi ubudiyet noktasında dahi itinası son derecede olduğu meydandayken istiğfardan müstağni olmayınca âhad-ı ümmetin istiğfardan müstağni olamayacaklarına tenbih vardır. Zira; cemi-i mahrukatın ef-dali olan Fahri Kâinat istiğfara muhtaç olunca efrad-ı nâsm istiğfara muhtaç olacağı evleviyetle sabit demektir. Vacip Tealâ istiğfarla emirden sonra lâyıkı veçhüzere abidden vâki olan istiğfarı kabul buyuracağını beyan etmek üzere edip bab-ı İlâhî'ye elini açarak tazarru ve niyaz eden kimsenin günahlarını affetmek ülûhiyetm şömndandır. Binaenaleyh; tevbe ve istiğfar eden her kimse tevbesinin kabulünü itikad etmek tevbeniıı kabulünün şartlarından olduğu cihetle tevbe eden kimsenin tevbesinin kabulüne intizar etmesi lâzımdır. Şu halde kabulünden kat'-ı ümid etmek caiz değildir. Bu sûrede Vacip Tealâ abdin vazifesinde tertibe riâyet lâzım olduğuna işaret etmiştir. Çünkü teşbih ve tahmid; Vacip Tealâ'ya ta'zim olduğu cihetle abdin zatına ait olan istiğfar üzerine takdim olunmuştur. Zira abdiçin vazife-i mühimme; zatına ait olan veza-iften evvel asamet-i İlâhî'yeyi idrakle cemi-i nekaisten tenzih ve lâyık olduğu evsafla tavsif etmektir. Şu halde Allahü Tealâ'mn cemi-i kemâlâtla ittisafmı itikad edip lâyık olduğu evsafla tavsif ettikten sonra kendi hakkında Allah'tan isteyeceği şeyi istemektir. Binaenaleyh; abid bir işe başladığında teşbih ve tahmidle başlamak ve âhirinde vâki olan kusurlarına istiğfarla hitam vermek ubudiyetin vezaifinden olduğuna bu âyette işaret olunmuştur.

Nasr 110:3

Sûrenin evvelinde dünyaya müteallik nimetlerle iptida olunduğu gibi âhirinde de âhirete müteallik tevbenin kabulü nimetiyle hitam bulmuştur. Çünkü; abdin Rabbisine karşı vaki olan kusurundan tevbesinin kabulü âhiret için en büyük nimetlerdendir. Zira; Cennet-i A'lâ'da nimetlere nail ve cemal-i îlâhî*yi müşahedeyle müşerref olmak abdiçin en büyük saâdetse de azaptan kurtulmak her nimetten mukaddem ve her türlü saadete vusule vesiledir buyuruyor. Yani; insanlara lutf u ihsan eden Aliahü Tealâ mükellef olan kullarının vâki olan kusurlarından nedamet ederek dergâh-ı ülû-hiyete rücû' edip kusurunun affını dileyen kullarının tevbelerini kemal-i ehemmiyetle kabul buyurucudur. Zira; kusurunu itiraf Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Üç âyeti câmidir Yani; Allahü Tealâ'nm sana vaad etmiş olduğu nusret, Mekke'nin fethi ve sair fütuhat sana gelip, dinin cemi-i edyan üzerine galebe edip nasm cemaat cemaat din-i İlâhî'ye dahil olduklarını, akılları ve ferasetleriyle- din-i İslâm'ın hak olduğunu idrak ettiklerini gördüğün zamanda Rabbin Tealâ'nm meth ü senasına mülâbis olduğun halde cemi-i nekaisten tenzih ederek istiğfara devam et. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hakkın vaadetmiş olduğu nusretin âyetin nüzulünden sonra geleceğine ve nusretin zuhuru muhakkak olduğuna işaret için ( tel ) lâfzı varid olmuştur. Çünkü ( tel ) lâfzı, ileriye delâlet ettiği gibi muhakkak olacak şeyde dahi isti'mal olunmak kaide-i Arabiye iktizasındandır. Nusret; maksad-ı asli olan fütuhata sebep olduğu cihetle âyette nusrej;,, fetih üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; sebepler müsebbip üzerine, şartlar meşrut üzerine daima mukaddem olduğundan sebep kabilinden olan nusret mukaddem olarak varid olmuştur. Âyette fetihle murad; jeth-i Hayber veya Tâif yahut cümle fütuhat olmak ihtimali varsa da ekser-i müfessirînin beyanları veçhile f etihle murad; feth-i Mekke'dir, Zira; o zamanda Mekke'nin fethi bütün Ceziret-ül Arab'ın fethi mesabesinde olup Re-sulullah'm arzusu da her yerden evvel Mekke'nin fethi olduğu cihetle âyetde feth-i Mekke murad olunması cihetini tercih eder. O zamanda Ceziret-ül Arab'da en büyük belde Mekke olup bütün ka-bailin Harem-i Şerif münasebetiyle kalpleri Mekke'ye merbut olduğu cihetle Mekke'nin fethi din-i İslâm'ın kuvvet ve şevketine sebep olacağından ve ehl-i İslâm için pek büyük nimet olduğundan nusret ve fetih zuhur ettiğinde teşbih ve takdis etmesiyle Vacip Tealâ resulüne ferman buyurmuştur. Çünkü; fütuhat ve nâsın fevc fevc din-i İslama duhulleri nimet olunca o nimet mukabilinde şükretmek vaciptir. Resulullah'm vefatı sûrenin nüzulünden bir müddet sonra vuku bulmuştur. Hatta sûrenin nüzulünden, Hz. Abbas Resulullah'm irtihaline işaret olduğunu anladığı cihetle ağlamıştır. Hesulullah amcasının ağlamasının sebebini suâl edince Hz. Abbas «Sûrede irtihalinize işaret hissettiğimden ağlarım ya Resulallah!» deyince «Hissiniz doğrudur» buyurduğu mervidir. Çünkü nusret ve fütuhatın gelmesi, nâsın fevc fevc din-i İslâm'a dahil olmaları dinin tekemmül ettiğine delâlet etmesi irtihal-i nebevilerine işaret olmuştur. Kezalik teşbih ve istiğfarla emir yalnız âhirete müteallik bir emir olduğundan Hz. Abbas Resulullah'm irtihaline istidlal etmiştir. Din-i İlâhî 'ye dahil olan nâsla murad; ef-rad-ı beşerin kâffesi olmadığı aklen ve hissen malûm olduğu cihetle nâs lâfzı her ne kadar elfaz-% dmmedense de bu makamda ma-nâ-yı ânımı murad olunmak imkânı olmadığından imam kabul etmek ve din-i İslâm'a dahil olmak suretiyle dinden istifade edenler muraddır. Bu kadar açık delillerden din-i İslâm'ın hak olduğunu istidlal edemeyenler keenne behaim zümresine ilhakla onlara ze-vilukulde isti'mâl olunan nâs lâfzım ıtlak etmek lâyık olmadığına işaret olunmuştur. Çünkü herşeyin kemali; o şeyden maksad-ı asli neyse ona vasıl olmakla olup nâstan rnaksad ise ma'rifet-i İlâhî'ye ve iman olduğundan şu maksat kendilerinden hasıl olmayan insanlar zahirde mevcutlar ise de hakikatta yok mesâbesindedirler. Binaenaleyh; iman etmeyenlerden, insanlardan maksad-ı asli olan ma'rifet hasıl olmadığı cihetle onlara nâs lâfzını ıtlak etmek lâyık değildir. Şu halde din-i İslâm'a dahil olmayıp küfür üzere bulunanlar nâs lâfzından aklen ve hissen müstesna oldukları cihetle nâsm umumi manâsı murad değildir. Fevc fevc din-i İslama dahil olanların pek çokları delâiliyle Zatulllah'ı ve Sıfâtullah'ı ispat ve istidlal ederek itikadiyatm de-kayıkma vakıf olmadık cüheladan olup ancak fudalâ-yı ashabı tak-lid eden mukallidîerden oldukları cihetle bu âyet mukallidin imanı sahih olduğuna delâlet eder. Çünkü; bu gibi mukallidlerin din-i İslama dahil olduklarını beyanla Vacip Tealâ resulüne imtinan buyurmuştur. Eğer onların imanları sahih olmamış olsaydı onların İslama duhulleriyle imtinan olmazdı ve onların İslama duhullerini Resulullah hakkında nimet addederek teşbihle emretmezdi. Halbuki onların İslâm'a duhullerini nimet addederek teşbih ve tah-midle emretmiştir. İşte şu emir sebebiyle bu âyet mukallitlerin indallah imanlarının sıhhatına delâlet eder. Nâsm fevc fevc İslâm'a duhulleri Mekke'nin fethinden sonra başlamıştır. Çünkü; (Hudeybiye) de Resulullah'm Kureyş'le muahedelerinde, Kureyş'i isteyen Kureyş'in ahdi altında kalmak ve Resulullah'ı dileyen Resulullah'm ahdi altında bulunmak ve herkesin istediği tarafa bağlanmak yed-i ihtiyarında olmak muahedenin hükümlerinden olduğu cihetle Mekke'nin civarında oldukları halde (Benî Huzaa) Resulullah'm ahdmı, (Benî Bekir) de Kureyş'in ahdini kabul etmişlerdi. Ahdin hulâsası; müddeti hitamına kadar tarafeynin yekdiğerini zarardan vikaye ederek, mallarına ve canlarına tecavüz etmemek olup bu da ahdin münderecatmdan olduğu halde (Benî Bekir) in (Benî Huzaa) üzerine tecavüz etmesi ve Kureyş'in de onlara muavenette bulunmasıyla ahdi nakzetmiş oldular. (Benî Huzaa) vak'ayı elçileri vasıtasıyla Resulullah'a haber verdiler, Resulullah da bu haberden müteessir olarak harp tedarikini düşünmeye başladığı zaman Kureyş'in muahedeyi tecdid için Ebu Süfyan'ı gönderdiklerini Resulullah ashabına haber verdi ve saat geçmeksizin Kureyş tarafından Ebu Süfyan geldi. Muâhedenin tecdidini taleb etti. Resulullah't an ve ekâbir-i ashaptan bir cevap alamayınca Hz. Fatma'ya gitti. Resulullah'a rica etmesini istirham etti. Ondan da bir cevap alamayınca me'yusen Mekke'ye , avdet edip, Kureyş'e ahvali haber verdi. Resulullah da gizli olarak harp tedarikine başladı ve ashabına da hangi cihete azimet edeceklerini gizli tutmasını tavsiye etti. Binaenaleyh; Resulullah askeriyle beraber Mekke'ye teveccüh etti ve (Mürrüzzahran) denilen mevkie gelinceye kadar Resulullah'm halinden Kureyş haberdar olamamıştır. İşte hükümet-i İslâmiyenin ve bilhassa asakir-i İslâmiyenin esrarını ketmetmek ehem ve elzem olduğuna Resulullah'm şu tedbiri delâlet eder ve hele emr-i harpte harp plânını gizlemek eşedd-i vücubla vaciptir, (Mirrazzahran) da Hz. Abbas Ebu Süfyan'ı Resulullah'm huzuruna getirdi. Ebu Süfyan bazı tazarruâtta bulunmuşsa, da kabul. olunmayarak Ebu Süfyan o gece Abbas Hazretlerinde misafir kaldı ve'sabahtan asakir-i İslâmiyenin geçeceği yol üzerinde bir yüksek mahalle çıkardı ve Resulullah'm askeri fırka fırka geçerken seyr ü temaşa ettirdi. Ba'dehu Mekke'ye haber vermek üzere emr-i Resulullah'la Ebu Süfyan'ı bıraktı. Ebu Süfyan Mekke'ye geldi ve Resulullah'm askerine kimsenin mukavemet edemeyeceğini haber verdi, askeriyle beraber Resulullah da Mekke'ye girdi. İşte Ebu Süfyan'a şevket-i İslâmiyeyi gösterdikten sonra Mekke'ye haber versin için bırakıvermek, görünecek yerde düşmana gayet kavî görünmek lâzım olduğuna delâlet eder. Çünkü; İslâm'ın kuvvet ve şevketini gören düşmanın kuvve-i maneviyesi kırılacağına binaen Resulullah Mekke ahalisinin harp tedarikini yapamayacağı bir zamanda kuvvetini gösterdi ve Ebu Süfyan'ı da Mekke'ye haber vermek üzere gönderdi ki Mekke ahalisi mukavemet edemeyeceklerini bilsinler ve muharebesiz Mekke'yi teslimin çaresine baksınlar. Resulullah'm şu tedbiri üzerine Mekke şehri muharebesiz fetholun-muştur. Zira; Resulullah'm şevketini Ebu Süfyan'dan işiten Mekke ahalisi muharebeye hazırlanmak şöyle dursun canlarını kurtarmanın Resulullah'a arz-ı inkıyad etmekte olduğunu bildiklerinden hemen arz-ı inkıyadın çaresini düşündüler ve itaat ettiler. Eğer Resululîah şevketini göstermemiş ve Mekke ahalisini son zamanda kuvvetinden haberdar etmemiş olsaydı Mekke ahalisi mukabele ederiz zannıyla muharebeye kıyam ederler ve tarafeynden birçok adamlar zayi olmakla beraber yine Mekke fethedilmiş olacaktı, Halbuki hüsn-ü tedbir sayesinde bunların cümlesi bertaraf edilmiş ve gayet kolaylıkla maksat hasıl olmuştur. Mekke'nin fethinde Ebu Cehil'in oğlu (İkrime) ile (Süheyl-fo. Amr) m toplamış oldukları bir miktar kuvvet üzerine sevkolunan Hz. Halid'le Zübeyr'in fırkası (İkrime) ve (Süheyl) kuvvetlerine tesadüfle cüz'i bir mukatele olmuş ve Halid'in askerinden bir neferin şehadeti ve İkrime'nin başında bulunan müşriklerden on iki neferin katlolunmalarıyla neticelenen müsademeden başka müsademe olmamıştır. Çünkü Resulullah asakir-i îslâmiyenin fırka reislerine emir verdi ve buyurdu ki "Sizinle mukatele edenle mukatele edin, sizden .elini çekenlerden elinizi çekin». Cenab-ı Risaletmeâb Efendimiz böyle emir buyurmakla Mekke'ye hîn-i duhullerinde askerin alacağı vaziyeti ta'yin buyurmuştur. Binaenaleyh (İkrime) ve (Süheyl) den başka mukateleye kıyam eden olmadığından her taraftan Mekke'ye vukuatsız ve suhuletle girilmiştir. Resulullah Mekke'ye dahil olunca Ebu Süfyan aman diledi ve Resulullah da «Sbu Süfyan'in hanesine giren, emindir» buyurdu. Ebu Süfyan «Ya Resulallah! Evim dardır, Mekke ahalisini istiab edemez» dedi. Resulullah «Mescid-i Şerife giren, emindim buyurdu. Ebu Süfyan «Mescid de dardır» deyince Resulullah «Elinden silâhını terkeden ve evinin kapısını arkasından kilitleyen emindir a buyurmakla bütün Mekke ahalisine şamil bir aman vermiştir. Resulullah Kâbe-i Muazzama'nm kapısı önüne geldi, ehl-i Mekke'yi herşeyden âzâd kıldı. Bundan sonra nâs fevc fevc gelerek Resulullah'a biat ettiler. Nâsm umumunun biati için Resulullah (Safa) üzerinde oturdu ve bîat-ı âmme Safa'da vuku buldu. İşte o zaman ve ondan sonra fırka fırka nâsm din-i İslama duhullerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Resulullah'in askerinin adedinde ihtflâf varsa da ekser-i rivayete nazaran on bin adat olması rivayeti diğer rivayetler üzerine müreccahtır. Mekke'nin fethi hicretin sekizinci senesi Ramazanının yirmisinden sonra vaki olmuştur. Resulullah ba'delfetih Mekke'de on beş gün ikamet buyurmuştur. İşte şu nimetleri Cenab-ı Hak resulüne ihsan edince bu nimetlerin şükrünü eda etmek üzere teşbih ve istiğfarla emretmiştir. Vacip Tealâ'mn resulüne ihsan ettiği üç nevi nimet ki nusret, fetih ve nâstn din~i İslama duhulü olup bunlara mukabil üç nevi ibadetle emretmiştir. Çünkü; a'da-yı din üzerine nusret pek büyük nimet olduğundan Cenab-ı Hak buna mukabil zât-ı pâk-i ülûhiye-tini nekaisten tenzih manâsına teşbihle emretmiştir. Yahut teşbih ten murad namaz olduğuna nazaran namazla emretmiştir. Çünkü teşbih; namazın eczasından olduğu cihetle cüz'ünü zikir ve küllünü irade kabilinden teşbih zikrolunmuşsa da namaz irade olunmuştur. Buna nazaran vıanâ-yı nazım: … demektir. Teşbih; sıfât-ı selbiyeye ve hamd de sıfât-ı sübûtiyeye delâlet ettiğinden ve sıfât-ı selbiye, sübûtiye üzerine mukaddem olduğundan sıfât-ı selbiyeye delâlet eden teşbih, hamdüzerine takdim olunmuştur. Çünkü teşbih; nekaisten tenzih olup nekaisten tenzih ise Vacip Tealâ'dan lâyık olmadığı sıfatları selbetmek olduğu cihetle sıfât-ı selbiyeye delâlet ettiği gibi hamd; Vacip Tealâ'yı meth ü sena olup Vacip Tealâ'ya lâyık- ve muttasıf olduğu sıfatlan isn,ad etmek olduğu cihetle hamdın sıfât-ı sübûtiyeye delâleti şüphesizdir. Çünkü Allahû TeaIâ'ya hamdü sena; Allahü Tealâ alimdir ve kadirdir gibi sıfatları isnadla olduğundan elbette hamd sıfat~ı sübûtiye cümlesindendir. Teşbihten müstefad olan tenzih, Allahü Tealâ'mn zatına, sıfâ-' tına ve efâline şâmil olduğundan Allahü Tealâ zatında, sıfatında ve ef'âlinde ülûhiyete lâyık olmadık şeylerin cümlesinden münezzeh demektir. Çünkü; Cenab-ı Hak zatında mukaddes olduğu gibi sıfatında ve ef'âlinde dahi mukaddestir. Bu âyet teşbih ve tahmidin efdal-i ibadet olduğuna delâlet eder. Çünkü; Vacip Tealâ resulüne ihsan ettiği nusret ve beldelerin fethi gibi cesîm nimetlere mukabil Resulullah üzerine vacip olan şükrü edada teşbihle hamdi kâfi kılıp yalnız bunlarla emretmesi bunların ibadât içinde eidal olduğuna delâlet eder. Âyette teşbihle emir her ne kadar Resululiah'aysa da Resulullah'a emir ümmetine de emir olduğundan nasıl ki nimet mukabilinde resulüne şükürle emretmiş ve Resulullah da şükretmekle me'mur olduğu gibi ün> met-i Muhammed de aynı emre imtisalle mükellef ve her nimetin şükrünü eda ile me'mur olmuşlardır. Ayette teşbihle emir mutlak olduğundan emrin vücub için olması râcihtir. Çünkü; fukahâ indinde emt-i mutlakların vücub ifade etmesi kavaid-i usûliye iktizasıdir. Nâsm fevc fevc din-i Islama duhulleri sebebiyle ehl-i İslâm'ın çoğalmasından ashab-ı Resulullah'a arız olan gurura kefaret olmak üzere istiğfarla emir buyurulnıuşiur. Çünkü; her ne kadar istiğfarla emir zahirde Resululiah'aysa da hakikatta zahiri ve batını kusurdan halı olmayan ehl-i imana emirdir. Resulullah'a nazaran istiğfarla emir; ümmetini irşad ve devamla emirdir. Çünkü; Resulullah ma'sum, mukaddem ve muahhar zellesi mağfiret olunduğu gibi ubudiyet noktasında dahi itinası son derecede olduğu meydandayken istiğfardan müstağni olmayınca âhad-ı ümmetin istiğfardan müstağni olamayacaklarına tenbih vardır. Zira; cemi-i mahrukatın ef-dali olan Fahri Kâinat istiğfara muhtaç olunca efrad-ı nâsm istiğfara muhtaç olacağı evleviyetle sabit demektir. Vacip Tealâ istiğfarla emirden sonra lâyıkı veçhüzere abidden vâki olan istiğfarı kabul buyuracağını beyan etmek üzere edip bab-ı İlâhî'ye elini açarak tazarru ve niyaz eden kimsenin günahlarını affetmek ülûhiyetm şömndandır. Binaenaleyh; tevbe ve istiğfar eden her kimse tevbesinin kabulünü itikad etmek tevbeniıı kabulünün şartlarından olduğu cihetle tevbe eden kimsenin tevbesinin kabulüne intizar etmesi lâzımdır. Şu halde kabulünden kat'-ı ümid etmek caiz değildir. Bu sûrede Vacip Tealâ abdin vazifesinde tertibe riâyet lâzım olduğuna işaret etmiştir. Çünkü teşbih ve tahmid; Vacip Tealâ'ya ta'zim olduğu cihetle abdin zatına ait olan istiğfar üzerine takdim olunmuştur. Zira abdiçin vazife-i mühimme; zatına ait olan veza-iften evvel asamet-i İlâhî'yeyi idrakle cemi-i nekaisten tenzih ve lâyık olduğu evsafla tavsif etmektir. Şu halde Allahü Tealâ'mn cemi-i kemâlâtla ittisafmı itikad edip lâyık olduğu evsafla tavsif ettikten sonra kendi hakkında Allah'tan isteyeceği şeyi istemektir. Binaenaleyh; abid bir işe başladığında teşbih ve tahmidle başlamak ve âhirinde vâki olan kusurlarına istiğfarla hitam vermek ubudiyetin vezaifinden olduğuna bu âyette işaret olunmuştur.

Tebbet 111:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Beş âyeti camidir. ki bütün sa'ylan ve kurduğu hileleri zayi oldu, emelleri boşa gitti. Binaenaleyh; hüsran-ı ebedîyle hâib ü hâsir oldu. ( cŞ ) helak oldu manasınadır. Bu makamda Ebi Leheb'in eli zikrolunmuşsa da zikr-i cüz irade-i kül kabilinden Ebi Leheb'in şahsı muraddır. Ebi Leheb Resulullah'm amcasıdır. Lâkin hakk-ı karabete riâyet etmeyerek Resulullah'a çok eza eder ve kalb-i nebevilerini rencide edecek sözler söylerdi. (Leheb) isminde oğlu olmadığı halde kendisi Cehennemi olduğuna işaret için (Ebi Leheb) le çağırılmıştır. Çünkü bazı rivayete nazaran (Abdül'uzzâ) ve (Ebi Leheb) gibi birçok isimleri varsa da bunlardan Ebi Leheb ismiyle çağırılmasmı sevmezmiş. Lâkin Resulullah'a reva gördüğü ezaya mukabil Cenab-ı Hak bu sûrede sevmediği ismiyle zikretmiştir ki âhirette muazzab olacağı gibi dünyada dahi azab-ı kalple muazzap olsun, öyle de olmuştur. Zira Leheb; Cehennemin alevi manâsına olduğundan Ebi Leheb in manâ-yı lûgavîsi; Cehen-•nem ateşinin babası demek olduğu cihetle Ebi Leheb bu ismiyle ça-gırılmaktan müteezzî olduğu gibi Kur'anda isminin böyle gelmesi de kendine çok keder vermiştir. Ebu Leheb Resulullah'm pederi makamına kaim, amcası olduğu halde amcasının sevmediği ismiyle zikretmesi Resulullah'm umur-u dinde hiçbir kimseye müdahene ve bir kimse hakkında müsamaha etmeyeceğine delâlet eder. Çünkü; müsamaha etmiş olsaydı amcasına müsamaha ederdi. Amcasına müsamaha ve müdahene etmeyince din-i Muhammedînin doğru bir din olduğuna herkes için bu sûre kanaat vermiştir. Binaenaleyh; emr-i dinde her ferd-i müslim için müdahene caiz olmadığına delâlet yönünden bu sûre kâfidir. Sûrenin sebeb-i nüzulü; birgün Resulullah (Safa üzerinde) Kureyş'in büyüklerini davetle din-i Islama dahil olmalarını teklif edince onların içinde bulunan Ebu Leheb «Bizi bunun için mi davet ettin? dedi. Yani «Helak senin içindir» demekle kalb-i nebevilerini rencide edince Cenab-ı Hak resulünün kalbine arız olan kederi izale ve tesliye için bu sûreyi inzal buyurmuştur. Yahut birgün Resulullah yalnız amcalarını hane-i saadetine davet edip azıcık bir taam hazırlayınca onlar «Bu kadar taam bize ne olur? Bizim herbirimiz bir koyunla doyarız» diyerek kendilerine hazırlanan taamı gayet az gördüler ve yemeye başladılar. Hepsi doydukları halde taam halâ olduğu gibi durup noksan tarî olmadığını görmeleri üzerine Resulullah'a «Bu ne haldir? Bizim az gördüğümüz taam bizi doyurduktan sonra olduğu gibi bakîdir» dediler. Resulullah da bu halin mucize ve kendisinin tarâf-ı İlâhî'den gönderilmiş resul olduğunu beyanla onları İslama davet edince Ebu Leheb'in şan-ı risâlete yakışmayacak sözler söylemesi üzerine bu sûrenin nazil olduğu mervidir. Bu âyette lâfzı iki kere zikrolunduğu cihetle zahirde tekrar gibi görülürse de hakikatta tekrar yoktur. Çünkü; evvelki dua, ikinci haberdir. Buna nazaran manâ-yı âyet; … yani «Dua kabul olundu ve matlub olan helak de husul buldu» demektir. Yahut evvelki yle murad; kendinin ve ikinci yle murad; amelinin helakidir. Yani «Ebu Leheb'in kendi ve ameli helak oldu» demektir. Zira; Sbu Leheb Resulullah hakkında çok hileler düşündü ve çok fenalıklar yapmak için çalıştı, lâkin hiçbirine muvaffak olamadığından bütün amelleri boşa gitti. Binaenaleyh; hâib ü haşir olmuştur. Dünyası ve âhireti harab olduğuna işaret için ellerinin ikisinin de helâk olduğu beyan olunmuştur. Yahut elinin biri celb-i menfaata diğeri def-i mazarrata işaret olduğundan «Ebu Leheb'in celb-i menfaat ve def-i mazarrat cihetleri, her ikisi de helâk oldu» demektir. Çünkü Resulullah'a iman etmediğinden celb-i menfaat olmadığı gibi âhiret azabından kurtulmayacağı cihetle def-i mazarrat da yoktur. Şu halde e Ebu Leheb'in elleri bütün hayrattan mahrum oldu» demektir. Yahut evvelki helâk hakkullahı tanımadığından, ikinci helâk de Resulullah'ın hakkım tanımadığından-dır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir.

Tebbet 111:2

Vacip Tealâ Ebu Leheb'in zatının helâk olduğunu beyandan sonra malının dahi menfaat vermeyeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ebu Leheb'e helâk nazil olunca pederinden mevrus olan malı ve kendi kesbettiği ameli nazil olan helaki defedip Ebu Le-heb'i muğni kılamadı. Halbuki Ebu Leheb malının her nevi belâdan kendini kurtaracağını iti'kad ederdi. Hatta Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet Ebu Leheb'in bu gibi zannım red için varid olmuştur. Çünkü Ebu Leheb «Eğer Muhammed (S.A.) in dediği doğruysa ben onun beyan ettiği azap ve belâyanın cümlesine inalımla mukabele ederim» demesi üzerine Cenab-ı Hak bu âyetle onu reddetmiştir. Ayette beyan olunduğu veçhile Ebu Leheb'in malı ve kisbi hiçbirisi Ebu Leheb'e fayda vermemiştir. Hatta mevsuk rivayete nazaran Bedir yakmasından birkaç gün sonra (Adese) denilen mahalde Ölür, leşi üç gün yabanda kalır ve oğlanları bakmazlar. İşte birçok koyunu, devesi ve sair emvali mevcut olduğu halde hiçbi-j risi Ebu Leheb'e gelen âfetleri def edemediği gibi leşinin ortada kalmasına bile mani olamadı. Günlerce habis cesedi meydanda kalmış, üç gün sonra oğlanları bazı siyah Arapları ücretle gönderip cenazesini ortadan kaldırmışlardır. Şu halde Ebu Leheb'in pek kat'î güvendiği malından dünyada menfaat göremediği gibi âhir ette dahi bir menfaat göremeyeceği şüphesizdir. Bu âyet-i celile gaipten haber verdiği cihetle mucizedir. Çünkü; vukuat âyette beyan olunduğu veçhüzere zuhur etmiştir. MaIla murad; sermaye ve kisible murad; sermaye üzerine . terettüb eden ticarettir. lâfzının edat-ı istifham olduğuna göre manâ-yı nazım: … demek olur. Çünkü istifham; inkâr için olduğundan dahil olduğu cümlenin mazmununu inkâr içindir. Yahut maIla murad; elinde mevcut olan sermayesi ve kirible murad; her nevi sa'yla hasıl olan amelidir. Hatta tdavet ve hasedinden naşi Resulullah'a yapmış olduğu hile ve huri.'alan dahi 'kisbinde dahildir. Şu halde Ebu Leheb için ne malı ve can ve mansıbı» ne a'van ve etbaı ve; ne de Resulullah'a adaveti ve husumeti ve tedarik ettiği hilelerinden hiçbirisi menfaat vermemiştir.

Tebbet 111:3

Vacip Tealâ Ebu Leheb'in geçmişte olan ahvalini beyanjd sonra gelecekte göreceği azabı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ebu Leheb dünyada duçar olduğu azaptan sonra âhirette dahi büyük bir ateşe dahil olur ki o ateş kemâl-i şiddetle alev sahibi olur. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile Ebu Leheb'in gireceği ateşin şiddetine ve büyüklüğüne işaret için lâfzı azamete delâlet eden tenvirile nekre olarak varid olmuştur. O ateşin daima alev sahibi olduğuna işaret için musahdhet manâsına olan zât ikizi alev manâsına olan Iehebe muzaf olarak varid olmuştur ki «Ebu Leheb bir büyük ateşe dahil olur ki o ateş daima alev sahibi» demektir. Vâcip Tealâ Ebu Leheb'in halini beyandan sonra Ebu Leheb'in inin halini beyan etmek üzere dun götürücü olduğm lıalde Ebu Leheb'in zevcesi de Cehennem Ebu Leheb'in haremi dahi küfürde, Resulullah'a adavette^1' eza ve cefa yapmakta kocası olan Ebu Leheb'e müşterek olduğundan karı, koca her ikisi beraber Cehennem'e dahil olurlar. Ebu Leheb'in haremi Resulullah'a giddet-i. adavetine binaen dağdan Muğaylan dikeni ve sair dikenli çalıları arkasında getirir, Resulullah'm yolunun üzerine saçardı ki bundan maksadı; Rs-sulullah'm o dikenler üzerine basarak müteezzi olmasıdır. Halbuki Cenab-ı Hakkın sıyanetiyle Resuluîlah o .dikenler üzerinde ipekten döşeme üzerinde yürür gibi gezer, hiçbirisi vücud-u Resuluîlaha te'sir etmezdi. İşte bu hatun mefsedet niyetiyle arkasında odun taşıdığı için yani odun götürücü denmiştir. Yahut bu hatun dünyada nâs arasında koğuculukla ateş-i fitneyi alevîeyip, onun fiili nar-ı fitnenin odunu menzilesinde olduğundan kabilinden kıyamet günü Cehennemi olarak arkasında zakkum ağacı yüklü Cehennem'e gideceğine işaret için denildiği mervidir. Ebu Leheb'in bundan| başka iki haremi dahi bulunduğundan onlardan tefrik için Muğayi lan dikeni getirip Resulullah'm yoluna döken haine bu unvanM yad olunmuştur. İşte bu hatun Ebu Süfyan'm hemşiresi ve MuâvH ve'nin halası olup ismi Ümmü Cemil'dir^

Tebbet 111:4

Yani; Ebu Leheb'in haremi Resulullah'a eziyet etmek üzer' dağdan getirmiş olduğu odunu hurmanın lifinden yapılmış ipi boy-i nuna takarak getirirdi. Binaenaleyh; onun boynunda hurma dalm| dan ip bulunurdu. Şu halde o hatunun birinci sıfatı odun getirmek olduğu gibi ikinci sıfatı da boynundS takılı ip getirmek olduğu beyan olunmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette gerek o hatunu ve gei rek kocası olan Ebu Leheb'i tahkir vardır. Zira; boyun eşref-i azadan olduğu halde lâfzında bulunan tenvin, tahkir için olduğu cihetle hakir bir ipin eşref olan boynunda takılı olduğunu beyan her ikisinin.de hakaret ve zilletlerini beyan etmektir ki ke-mâl-i denaetlerini meydana koymaktır. Çünkü; Ebu Leheb Ku-reyş'in eşrafından ve beytül'izzetten olduğu halde hareminin boynunda bir iple odun getirmesi âdî fakirlerin irtikâb edemeyeceği bir mezellettir. Cad ; boyun manasınadır. Mesed ; mutlaka Uf yani örülmüş ip demektir. Fakat bu ipin hurmadan veya deve derisinden veya Yemen'de mevcut bir ağacın dalından veya koyun yününden örülmek ihtimali mevcut olduğundan mesedi bu manâlarla tefsir etmişlerse de mutlaka lif manâsına olup bir kayıtla mukayyed olmamak tercih olunur. Çünkü; herhangi manâ murad olunsa mat-lub hasıl olduğundan bir kayıtla takyide ihtiyaç yoktur. Ebu Leheb, din-i İslânıın âleme dağılmamasına ve Resulullah'm davasının akim kalmasına-herkesten ziyade çalışanlardandırisidir. Lâkin hiç birşeye muvaffak olmaksızın canını Cehennem'e ısmarlamış, gitmiştir. Çünkü; Ebu Leheb kavminin şeyhi ve reisi olduğu cihetle sît-i Resulullah'ı işitip hakikati anlamak üzere Mekke'ye gelenler hal-i resulü teftiş için kavmin reisi ve Resulullah'm amcası olmak münasebetiyle evvelâ Ebu Leheb'i gördüklerinde Ebu Leheb Resulullah'ı zem ve şan-i nebevilerine yakışmadık birçok şeyler isnad etmekle tenfir ederdi. Binaenaleyh; Ebu Leheb'i gören Resulullah'ı görmeden döner, mahalline giderdi. Bu suretle hareketi neticesi olarak din-i İslâm'ın Ceziret-ül Arab'da suret-i seriada intişarına mani olurdu. Ebu Leheb'in Resuluüah'a adavetini açıktan ilân etmesi Kesulullah'ın din-i İslâm'a halkı davetim teshilin esbabından olacağına binaen Cenab-ı Hak bu sûrenin evvelinden âhirine kadar Ebu Leheb'le haremi Ümmü Cemil'i zemmedince Ebu Leheb bu zemme tahammül edemeyip husumetini alenen ilâna başlaması üzerine herkes Resulullah'a olan hasedini ve garazını anladığı cihetle Ebu Leheb'in Resulullah hakkında beyan ettiği nâlâyık sözleri hiç kimseye te'sir etmemeye başladığı gibi kendi hakkında herkesin buğz u adaveti de artmıştır ki ondan sonra Ebu Leheb'in günden, güne nâs indinde kadri noksanlaşmış ve herkesin nefretini kazanmıştır. Hakka karşı sell-i seyfedip iptale çalışanlar işin bidayesinde parlak ve işi ravaç bulur gibi görülürse de tedricen işin hakikati anlaşıldıkça kıymetten düşer ve hak olan şeyse yükselir ve binnetice hakka karşı batılın kafiyen ehemmiyeti kalmaz.

Tebbet 111:5

Yani; Ebu Leheb'in haremi Resulullah'a eziyet etmek üzer' dağdan getirmiş olduğu odunu hurmanın lifinden yapılmış ipi boy-i nuna takarak getirirdi. Binaenaleyh; onun boynunda hurma dalm| dan ip bulunurdu. Şu halde o hatunun birinci sıfatı odun getirmek olduğu gibi ikinci sıfatı da boynundS takılı ip getirmek olduğu beyan olunmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette gerek o hatunu ve gei rek kocası olan Ebu Leheb'i tahkir vardır. Zira; boyun eşref-i azadan olduğu halde lâfzında bulunan tenvin, tahkir için olduğu cihetle hakir bir ipin eşref olan boynunda takılı olduğunu beyan her ikisinin.de hakaret ve zilletlerini beyan etmektir ki ke-mâl-i denaetlerini meydana koymaktır. Çünkü; Ebu Leheb Ku-reyş'in eşrafından ve beytül'izzetten olduğu halde hareminin boynunda bir iple odun getirmesi âdî fakirlerin irtikâb edemeyeceği bir mezellettir. Cad ; boyun manasınadır. Mesed ; mutlaka Uf yani örülmüş ip demektir. Fakat bu ipin hurmadan veya deve derisinden veya Yemen'de mevcut bir ağacın dalından veya koyun yününden örülmek ihtimali mevcut olduğundan mesedi bu manâlarla tefsir etmişlerse de mutlaka lif manâsına olup bir kayıtla mukayyed olmamak tercih olunur. Çünkü; herhangi manâ murad olunsa mat-lub hasıl olduğundan bir kayıtla takyide ihtiyaç yoktur. Ebu Leheb, din-i İslânıın âleme dağılmamasına ve Resulullah'm davasının akim kalmasına-herkesten ziyade çalışanlardandırisidir. Lâkin hiç birşeye muvaffak olmaksızın canını Cehennem'e ısmarlamış, gitmiştir. Çünkü; Ebu Leheb kavminin şeyhi ve reisi olduğu cihetle sît-i Resulullah'ı işitip hakikati anlamak üzere Mekke'ye gelenler hal-i resulü teftiş için kavmin reisi ve Resulullah'm amcası olmak münasebetiyle evvelâ Ebu Leheb'i gördüklerinde Ebu Leheb Resulullah'ı zem ve şan-i nebevilerine yakışmadık birçok şeyler isnad etmekle tenfir ederdi. Binaenaleyh; Ebu Leheb'i gören Resulullah'ı görmeden döner, mahalline giderdi. Bu suretle hareketi neticesi olarak din-i İslâm'ın Ceziret-ül Arab'da suret-i seriada intişarına mani olurdu. Ebu Leheb'in Resuluüah'a adavetini açıktan ilân etmesi Kesulullah'ın din-i İslâm'a halkı davetim teshilin esbabından olacağına binaen Cenab-ı Hak bu sûrenin evvelinden âhirine kadar Ebu Leheb'le haremi Ümmü Cemil'i zemmedince Ebu Leheb bu zemme tahammül edemeyip husumetini alenen ilâna başlaması üzerine herkes Resulullah'a olan hasedini ve garazını anladığı cihetle Ebu Leheb'in Resulullah hakkında beyan ettiği nâlâyık sözleri hiç kimseye te'sir etmemeye başladığı gibi kendi hakkında herkesin buğz u adaveti de artmıştır ki ondan sonra Ebu Leheb'in günden, güne nâs indinde kadri noksanlaşmış ve herkesin nefretini kazanmıştır. Hakka karşı sell-i seyfedip iptale çalışanlar işin bidayesinde parlak ve işi ravaç bulur gibi görülürse de tedricen işin hakikati anlaşıldıkça kıymetten düşer ve hak olan şeyse yükselir ve binnetice hakka karşı batılın kafiyen ehemmiyeti kalmaz.

İhlas 112:1

Mekke-i Mükerrenie'de nazil olan sûrelerdendir. Dört âyeti camidir. olarak ey Habibim! Sen de ki »Hal ü şan sol şeydir ki Allahü Tealâl birdir, şeriki ve naziri yoktur». Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nın vahdaniyetin* ihtimam için zaınir~i şan varid olmuştur. Çünkü; zamir-i şanda ib-ham olduğu cihetle akibinde gelen cümle intizardan sonra vâki olduğu için nüfus-u beşerde te'siri ziyade olur. Binaenaleyh; zamir-j şandan sonra gelen hüküm aranıldıktan sonra ele geçen nimet gibi lezzeti çok olmakla beraber talibi indinde dahi gayet kıymettar olacağında şüphe yoktur. Bu makamda ise zamir-i şandan sonrc varid olan cümlenin manâsı vahdaniyet-i İlâhfyeye taalluk ettiği cihetle itikâdât-ı İslâmiyenin esasını teşkil etmekle ihtimama şa| yan olduğu beyandan müstağnidir. lâfzı; Vacip Tealâ'nın sıfatı olup ispatta başka bi| kimseye ıtlakı caiz olmadığından sıfat-ı hassa kabilinden olan eha$ diyetle tavsif olunup Allah'a ve Allah'ın gayrıya ıtlakı caiz olar vârid lafzıyla tavsif olunmamıştır. Bazı müfessirînin beyanı veçhile lâfzı zamir-i şan olmayıp zat-ı İlâhî'den kinaye olunca manâ-yı nazım: … demektir. Bu makam; sıfât-ı İîâhî'yeyi ma'rifet makamı olduğundan cemi-i sıjât-ı kemâliyeyi cami ve cümle mahlûkatın lâyikı veçhüzere halikı olduğuna delâlet eden Iâfza-i celâl varid olmuştur. Bu nazımda Cenab-ı Hak insanların üç sınıfına ve o sınıfların mertebelerine işaret etmiştir. Çünkü; zamiri Vacip TeaW-dan kinaye olduğuna nazaran ârifîn mertebesine işarettir. 'Zira zamirin manâsı; işte o demektir. O zamiri ise mütekellimle vıuhatab arasında malûm olan şeyden kinayedir. Binaenaleyh; o manâsına olan zamir ancak arifler mertebesine işarettir. Çünkü; arifler zat-ı Ilâhî'yi ma'rifette delile muhtaç olmadıklarından onlar için işaret kâfidir. Arifler mertebesine işaretten sonra havastı nas mertebesine işaret için lâfza-i celâl zikrolunmuştur. Zira; oıÜar Vacip Tealâ'yı delil ve berahînle ispat ettiklerinden Vacip Tealâ'nın halkettiği mahlûkatın hilkatmda gördükleri acâib-i sanayinden halikın si-fât-ı kemâiiye sahibi olduğuna intikâl ettikleri için bu manâyı cami olan lâfza-i celâl varid olmuştur. Havass-ı nâs mertebesine işaretten sonra avam~ı nâs mertebesine işaret için lâfzı zikrolunmuştur. Çünkü; avam-ı nâs mertebe-i insaniyetin en süfli derekelerinde bulunduklarından Vacip Tealâ hakkında şirkin butlanına işaret ve tenbih için vahdaniyet-i İlâhVyeye sarahaten delâlet eden lâfzının zikriyle iti-kad=ı sahiha irşad olunmuştur ve sûrenin sebeb-i nüzulü de bu manâyı te'yid eder. Çünkü; rivayet-i mevsukaya nazaran Mekke müşrikleri (Âmir b. Tufeyli) yi Resuluilah'a göndererek derler ki «Eğer Muhammed (S.A.) nübüvvet davasından vazgeçerse biz ona her türlü fedakârlığı yapacağız» Müşriklerin taleplerini (Âmir b. Tu-feylî) Cenab-ı Peygambere bu suretle söyleyince Resulullah Âmir'e «Ben onlardan hiçbir şeyde fedakârlık, istemem, ancak ben Allah'm resulüyüm, onları Allah'ın ibadetine davet ederim» cevabında bulunur: İşbu cevab-ı peygamberiye mukabil müşriklerin «Rabbisini bize tavsif etsin-» demeleri üzerine Allahü Tealâ bu sûreyi inzal buyurmuştur. Bu sure-i celilenin birçok ismi vardır. Meselâ bu sûrenin mazmununa itikad etmek Cehennem ateşinden halâs ettiği için Sure-i IhIâs denmiştir. Yahut ma'rifet-i İlâhî'ye bu sûrenin manâsını tamamıyla bilmekle olacağına binaen Sûre-i Ma'rifet denmiştir. Yahut bu sûre kıraei olunduğunda işitmek için melekler hazır olmasına binaen Sûre-i Mahzar denmiştir. Yahut vahdaniyete delâlet ettiği için Sure-i Tevhid denmiştir. Yahut sûrenin manâsı dinin esasını teşkil ettiği için SuTe-i'Tevhid denmiştir. Yahut sûrenin manâsı dinin esasını teşkil ettiği için Sure-i Esas denmiştir. Yahut tilâveti Cehennem'den necata sebep olduğundan Sure-i Necat denmiştir. Yahut insanların kalplerini nurlandırdığı için Sure-i Nur denmiştir. Velhasıl birşeyin isminin çok olması o isimlerden herbirinin ayrı ayrı bir fazilete delâlet ettiği cihetle .o şeyin faziletinin çok olmasına delâlet ettiğinden bu sûrenin fazileti pek çoktur. Hatta cümle~i fezailinden birisi de bu sûreyi kıraet Kur'anm üçte birini kiraet menzilinde olduğu birçok eha-dis-i celileyle sabittir. Çünkü, Kur'an iv hulâsa-i ahkâmı ; zatullah ve sıjâtullahla nübüvvet, ahval-i dünya ve ah-val-i âhiretten ibarettir. Şu üçten bir kısm-ı mühimmi olan zatullah ve sıfâtullaha müteallik olan mesaili bu sûre tamamıyla ifade ettiğinden Kurandan maksudun üçte bîrini cami olduğu cihetle Kur'anm üçte birini kıraet mesabesinde olmuştur. Gerçi zatullaha ve sıfâtullaha müteallik mesail diğer sûrelerde dahi varsa da bu sûre yalnız bu meseleye münhasır olduğu cihetle hususiyetine binaen faziletinin ziyadeliği hadis-i şerifle de sabittir. Amma bu mesele diğer sûrelerde başka meselelerle karışık olduğundan hususiyetleri olamamıştır ki Kur'anm üçte biri mesabesinde olsun, bittabi' olamaz.

İhlas 112:2

Vacip Tealâ bu sûrede vahdaniyetine işaretten sonra zat-ı hiyeti cemi-i havayicde maksud olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ehadiyet ve sair sıfât-ı kemâliyeyle muttasıf olan zat-ı ülûhiyet kulların cemi-i ihtiyaçlarını defi'de cümlesinin merciidir. Satued lâfzı; kendisine tagayyur arız olmaz bir Vâcibül-vücud manâsına olduğuna nazaran cümlenin manâsı: … demek olur. Çünkü; bilcümle ibadm havayicini kaza etmek ilme ve kudrete tavakkuf ettiğinden samed lâfzı Vacip Teaiâ'nm âlini ve kaadir olduğuna delâlet eder. Yahut samed demek; Allahü Tealâ istediğini işler ve murad ettiği şeyle hükmeder, kazasını ve hükmünü reddedici birşey yoktur. Yahut samed demek: zevali mümteni', fevkında hiç kimse bulunmaz bir ganiyy-i mutlaktır. Zira; kimseye ihtiyacı yok, zevalden münezzeh ve ebedî demektir. Yahut samed demek; yemez, içmez, yatmaz, oturmaz, uyumaz ve kendine asla ayıp ve âfât tarî olmaz demektir. .Şu halde Allahü Tealâ'uın zatında terkib ve te'lif olmadığım kelâmı beyan ettiği gibi şerik ve nazirden münezzeh olduğunu da cümlesi beyan etmiştir. Çünkü samed : vücub-u zatîye delâlet ettiği cihetle sıfât-ı selbiyenin hepsine delâlet eder. Şu halde şerik ve naziri olmamaya dahi delâlet eder. Çünkü; şerikten münezzeh olmak da sıfât-ı selbiye cümlesindendir. Velhasıl samed hakkında beyan olunan manâlarm cümlesi sahih olduğundan herhangi manâ murad olunsa manâ-yi n&zırn doğru ve makama münasiptir. Samedin manâsında hulâsa; Allahü Tealâ herşeyden müstağni, cemi-i ihtiyaçtan beri, evlâcl ü iyalden münezezh ve cümle eşyayı icad ettiği gibi herbirinin ihtiyacını defa kudretinin kâfi olmasıdır.

İhlas 112:3

Vâcp Tealâ zat-ı ülûhiyetinin herşeyden müstağni olduğunu icmalen samed lafzıyla beyandan sonra o icmali tafsil etmek üzere veied ve validden müstağni olduğunu beyan zımnında buyuruyor. Zira; Allahü Tealâ'ya müfcanis bir kimse yok ki onunla ülfet ve ünsiyetten çocuk meydana gelsin ve hiçbir şeye ihtiyacı 5^ok ki bir yardımcıya muhtaç olsun, zatına fena arız olmaz ki bir halefe ve zürriyete ihtiyaç hasıl olsun, inkıraz ve izmihlal korkusu yok ki akıbeti muhafaza için bir velede ihtiyacı olsun. Velhasıl vücudu vacip ve bekası sabit olduğu için velede ihtiyacı yok ki velet tasavvur olunsun. Allahü Tealâ diğer birşeyden doğmadı. Zira; kadim olduğundan kendinden evvel birgey bulunmadı ki ondan doğmuş olsun, olamaz. Çünkü; eğer Vacip Tealâ. birşeyden doğmuş olsa hadis olacağı cihetle bir mucide muhtaç olur. O mucid de diğer bir mucide muhtaç olarak ya ilâ gayrinnihaye gider, teselsül olur. Teselsül ise ilm-i kelâmda beyan olunduğu veçhile batıldır. Şu halde Cenab-ı Hakkın hadis olması da batıldır. Yahut silsile bir vacibe müntehi olur. İşte o vacip de Vâcibülvücud olacağı cihetle matlûb sabit olur. Binaenaleyh; Vacip Teaiâ'nm kadim olduğu sabit olduğundan diğer birşeyden doğmadığı dahi sabittir. Müşrikler meleklerin pederi, Yahudiler Üzeyir (A.3.) m pederi, Nasârâ İsa (A.S.) m pederi Vacip Tealâ olduğunu iddia ettiklerinden şu batıl itikatları evvelemirde reddolmak üzere Cenab-ı Hak valid olduğunu nefyi mevlûd olduğunun nefyi üzerine takdim buyurmuştur. Çünkü; Vacip Teaiâ'nm mevlûd olduğunu iddia eden olmadığından ehemini mühim üzerine takdim kaidesine binaen valid olduğunu nefyetmek ehem ve elzemdir.

İhlas 112:4

Vâci-o Teaîâ sûrenin bidayesinden buraya kadar sıfât-J: İlâhı'-yesinden:bazılarmı beyandan sonra evsaf-i İlâhî'yenin cüjjnlesinitı neticesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Vacip Tealâ'nm ezeien ve ebeden zatı ve sıfatı kemâl üzere olup asla noksan ve zeval arız olmadığından mümkünattan hiç bir şey kendine benzemedi. Çünkü benzemek; cinsiyet iktiza ettiğinden ve Vacip Tealâ'nm nıahlûkattan hiçbir şey kendine mücanis olmadığından vücuduna hiçbir şey benzemediği gibi müsavi de olamadı. Zira; Vacip Tealâ'nm vücudu zatından olup sair mevcudatın vücutları ise kendilerinin gaynlardan olduğu cihetle mevcudat-i sairenin vücuduna adem târî olur, Vacip Tealâ'nm vücuduna ise asîa adem târî olmadığından elbette vacibin vücuduna mümkünatın vücudu müsavi olamaz. Kezalik Vacip Tealâ'nm sıfatına dahi mahlûkatm sıfâtij müsavi olamaz. Zira; Vacip Tealâ'nın sıfatı kadim olup mahlûkatm sıfatı hadistir. Binaenaleyh; kadim hadise müsavi olamaz. Çünkü kadim; zevalden masun, hadis ise zevale ma'ruzdur. Binaenaleyh; hadis, kadime hiçbir zamanda müsavi olamaz. Bu sûrenin evvelinde Vacip Tealâ'nm zatından envâ-ı kesreti, JMasâra'nm teslisini, sair erbab-ı sirkin şirklerini redde ehad lâfzı delâlet ettiği gibi kerim ve rahim olduğuna dahi samed lâfzı delâlet eder. Çünkü; insanların cemi-i ihtiyacında Vacip Tealâ'nm -maksud olması o ihtiyacatı kazaya kaadir olmasına delâlet ettiği gibi vermesi caiz olan herşeyi kullarının istihkakına göre verip buhletmediğine ve ihsanı bir menfaat mukabilinde ve}ra clef'-i mazarrat için olmayıp yalnız lutf u kerem kabilinden olduğuna dahi delâlet eder. Allahü Tealâ'nm hiçbir şeyden müteessir olmayıp, birşeyin eser ve icadıyla olmadığına cümleleri delâlet ettiği gibi nıahlûkattan Vacip Tsalâ'ya şerik ve nazir olarak birşeyin bulunmadığına dahi cümlesi delâlet eder.

Felak 113:1

Medine-i Münevvere -veyahud Mekke-i ^ükerrenîe'de olan sûrelerdendir. Beş âyeti camidir, Yani; ey Habibim! Sana düşmanların tarafından gelmesi me'-mûl olan zararı def'için «Alemin karanlıklarını kaldıran sabahın Rabbisine sığınırım» demekle Cenab-ı Hakkın himayesine iltica et. Bu makamda beden-i insana isabet edecek zararlardan istiâ-zeyle emrolunduğundan insanı muhafazada rububiyetin te'siri ziyade olduğu cihetle Rab ism-i şerifi Felâk lâfzına izafetle ihtiyar olunmuştur. Zira istiazeden maksad olan her türlü sıyaneti; terbiye sıfatı açıktan beyan ettiğinden Rab ism-i şerifi varid olmuş ve is-tiâzede diğer isimler üzerine tercih olunmuştur. Bu âyette zıyasıyla gecenin karanlıklarını kaldıran sabahın Rabbisine iltica edenlerin musibetlerini Cenab-ı Hakkm izale edeceğine işaret için sabah manâsına olan felâk lâfzı varid olmuştur. Çünkü; Cenab-ı Hakka iltica edenlerin tazarru ve niyazlarının kabulü sabah vaktinde her vakitten daha ziyade mercüv olduğundan sabah vakti diğer vakitler üzerine tercihe şayandır. Zira sabah vakti; muztar olan kimselerin duâ ve günah sahibi olanların tevbe ve istiğfar edecekleri bir zaman olduğu bazı nususla sabittir. Vaki sabah mahşerden bir numune olduğu cihetle dahi sarahaten zikre şayandır. Çünkü; gece uykusu sebebiyle emvata benzeyen nâs sabah vakti kabirden kalkar gibi uykudan uyanarak bazıları sermayeli ve bazıları sermayesiz müflis ve perişan bir halde çarşıya, pazara giderler. İşte herkesin ihraz etmiş olduğu mevkide arz-ı endam etmesi arsa-i mahşere benzer. Binaenaleyh; vakt-i sabah mahşerden bir numune olduğu cihetle diğer evkat üzerine tercihe şayandır. Ebussuud Ei'endi'nirr beyanı veçhile Cenab-ı Hak darlıktan sonra bolluk ve karanlıktan sonra aydınlık ihsan edeceğine ve is-tiâze edenleri, istiâze ettikleri şeylerden kurtaracağına ve bab-ı İlâhî'ye kemal-i ciddiyetle müracaat lâzım olduğuna işaret için karanlıktan sonra aydınhğa delâlet eden felâk lâfzı varid olmuş ve Rab ism-i şerifi ona muzaf kılınmıştır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile felâk; sabah manâsına olduğu gibi mahlûkat manâsına dahi olur. Şu halde manâ-yı âyet: … demektir. Çünkü; bu misilli makamda lâfzın şâmil olduğu manâlardan bazılarını bazı ahar üzerine lâzım gelmesin için kelimenin evvelinde bulunan ıs istiğraka hamletmek kavaid-i Arabiye iktizasındandır. Binaenaleyh mahlûkaila murad; mahlûkatm cemi-i efradıdır, yoksa bazısı değildir, bu manâda cümle mahlûkat olduğu gibi vakt-i sabah dahi mahlûkat cümlesinden olduğu cihetle hem ta'-zim, hem de ta'mim olduğundan makama daha muvafıktır. Yahut felâk; Cehennem'de bir derenin ismidir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir, FeIâkin Cehennem'de bir dere manâsına olması ashab-ı kiramdan bazılarının rivayetine müstemddir. Çünkü; ashaptan bazı zevat Şam'a geldiklerinde görmüş oldukları yüksek konaklan seyr ü temaşa ederken «Bunlar için gıpta etmem. Zira; bunların arkasında felâk vardır» deyince hazır bulunanlar tarafından «Felâk nedir?» suâline cevap olarak «Felâk; Cehennem'de bir deredir. Her ne zaman açılırsa ehl-i Cehennem hararetinin şiddetinden uzun sadayla çağrışırlar» buyurmuşlardır. Vacip Tealâ zatına iltica- olunmasını emrettikten sonra kimlerin şerrinden istiâze etmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani: her âfetin zamanı olan gecenin karanlığı âlemi ihata ettiği vakit gecenin şerrinden Aüahü TeaJâ'ya iltica ederim. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile gecenin karanlığı sebebiyle yırtıcı hayvanlar, in s ü cirmin şeytanları ve insana eza verecek her türlü âfetler şayi olup, şerrin vukuu gündüze nispetle çok olduğu cihetle gece mahrukat içinde dahil olduğu halde ayrıca zikrolunmuş ve şerrinden istiâzeye şayan görülmüştür. Gaasık ; karanlığı tamamıyla yeryüzünü ihata eden gece' dir. Vekab : duhul manasınadır. Yahut gaasık ; husuf sebebiyle ziyası zail olan kamerdir, o kamerin tutulması sebebiyle karanlığa dahil olmasıdır. Buna nazaran tnanâ-yı nazım: … demektir. Çünkü; vakt-i husuf yani ayın tutulması kullarına tenbih için ta-raf-ı İlâhî'den gazabın eseri izhar olunduğu bir zaman olduğu cihetle o zamanın şerrinden İstiâzeye şayandır. Yahut ğaasıkla murad; ayın son günleridir. Zira; ayın son günleri ziyasının zevaliyle karanlığa dahil olduğundan istiâzeye lâyıktır. Hatta sûrenin sebeb-i nüzulü olan sihrin tesiri o günlerde her vakitten ziyade olduğundan bazı kimselerin sıhhatini ihlâl için sihredenler ayın son günlerinde sihre devam ettikleri bazı kitaplarda görülmektedir, ehl-i nücumun sözleri de bu manâyı te'-yid eder. Çünkü; onlar «Ayın on beşinden sonra ziyası noksan oldukça nuhuseti ziyadelenir. Binaenaleyh; ayın son günleri, nuhusetinin gayet ziyade olduğu zamandır,» demekle ayın âhirinde nuhuset vardır itikadında bulunduklarından kötü olmasını arzu ettikleri işlere o günlerde başlarlar. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bazı rivayete nazaran ğaaskla murad; süreyya yıldızlarıdır. Vekabla murad; süreyyanın kaybolduğu zam-andır. Yani «Süreyya yıldızları insanların gözlerinden kaybolduğu zaman şerrinden Cenab-ı Hakka iltica ederim» demektir. Çünkü süreyyanın kaybolduğu zaman insanlarda hastalık çok olduğundan istiâzeye şayandır. Yahut ğaaşkla murad; inmna arız olan her serdir. Vekabla murad; o şerrin hücumudur. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demek

Felak 113:2

Vâcip Tealâ gecenin şerrinden istiâzenin lüzumunu beyandan sonra sâhirlerin serlerinden istiâzenin lüzumunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ipliğe düğüm yapmakla ve efsunla o düğüme sihreden-lerin şerlerinden Cenab-ı Hakka, sığınırım. tükürükle üjürmektir. ükad ; ukdenin cemidir. Ukde ; ipliğe bağlanan düğümdür. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu misilli sihrin vukuu kadınlarda çok olduğuna işaret için hatunlara mahsus olan lâfızla varid olmuştur. Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendfnin beyanları veçhile bu ve bundan sonraki sûrenin sebeb-i nüzulü; Yehûd taifesinden (Lebid b. A'sam) denilen Yahudinin Resuiullah'a yapmış olduğu sihirdir. Çünkü; rivayet-i mevsukaya nazaran Resuluilah'a hizmet eden bir Yahudi çocuğu vasıtasıyla Resululiah'm başının kıllarından birkaç tel elde ederek kızlarıyla beraber sihreder. Bundan müteessir olarak Resulullah birkaç gün hasta olur ve hastalığın derecesi gün be gün tezayü'd eder. Vücud-u Resulullah za'fa başlayınca Cibril gelir ve Yehûd'un sihrettiğini ve sihri niçin yaptığını ve (Ris) denilen kuyuya sihri attığını, o sihri kuyudan çıkardıktan sonra bu sûreleri okursa sihirden kurtulup şifayab olacağını haber verir. Resulullah (Ali), (Zübeyir), (Talha) ve (Aramar) (R.A.) Hazara-tını gönderir. Onlar kuyunun suyunu çekerler, dibinde olan taşı kaldırır ve altından bir ipliği on bir düğümle düğümlenmiş olduğu halde bulur ve alırlar, Resuiullah'a getirirler. Resulullah bu iki sû-' rede mevcut on bir âyetten herbirini okudukça düğümün biri çözülür, vücud-u nebevileri pâklenir. Hatta on birinci âyet hitam bulunca biiznillâhi tealâ marâz-ı Resulullah vücudundan tamamen sıyrılır, çıkar ve afiyeti yerini bulur. Ashab-ı kiram Yehûd'un katli için istizan etmişlerse de izn-i Resulullah vâki olmamıştır. Çünkü; Resulullah nefsi için bir kimseye gazab etmez, intikam almak da istemezdi. Resulullah'in sihirden müteessir olması nübüvvetine halel getirmez ve şan-ı nebevilerine noksan îrâs etmez. Çünkü; kendileri beşer olduğu cihetle nefret icab etmeyen avarız-ı beşeriyeden enbiya-yı izam hazaratı müteessir oldukları gibi bizim peygamberimiz de müteessir olmuştur. Bu vesileyle Cenab-ı Hak kullarına cümle mahlûka tın şerrinden istiâzenin lüzumunu ve şu sûrelerin okunmasını ta'lim buyurmuştur. Bazı rivayette nejfâsâtla murad; Resuiullah'a sihreden Yahudinin kızlarıdır denmişse de esah olan İpliğe sihreden kadınların cümlesine şamildir ve lâfz-ı âyete muvafık olan da budur. Yahut nejfâsdt la murad; mutlaka %.isvandır. Ukadla murad; erkeklerin rey ü tedbirleri ve azimleridir. Buna nazaran manâ-yı âyet: |Taife-i ricali bir reyden diğer reye, bir azimetleri diğer azimete envâ'-ı hile ve desiseyle tebdil eden ve çeviren nisvanm şerrinden âlemin Rabbisine sığınırım | demektir. Çünkü; ricalin kalplerinde nisvanm muhabbetleri şiddetli olduğundan çok zamanda meramlarını terviç için birçok hileler irtikâb ederek erkekleri reyden reye döndürürler, mehlekeden mehlekeye atarlar ve uçurumdan uçuruma sürüklerler. Binaenaleyh;' Cenab-ı Hak bunların şerlerinden istiâzoyle emir buyurmuştur. Lâkin şu manâ vukuâta muvafıksa da mûna-yı evvel sahirler hakkında olmakla sebeb-i nüzule muvafık olduğu cihetle ekser-i müi'essirîn manâ-yı evveli tercih etmişlerdir. Bu Ayct-i celilede şerlerinden istiâzcyle emrolunun üfürükçüler ile sahirler olduğu cihetle mezmum olan sihir tankıyla vaki olan üfürüktür, yoksa bazı ehadis-i edil ede beyan olunduğu veçhile efsun meşrudur, mezmum değildir. Binaenaleyh; bu âyet meşru olan efsuna şamil olamaz. Zira; bazı emraza okumakla tedavinin cevazını Resulullah'tan ve ashubtan görüldüğü veçhile uicırı-yı İslâm kabul etmişlerdir. Çünkü; cevazına delâlet eden birçote hadisler vardır. Kütüb-ü ehudiste muhaddisîn-i izam; efsun hakkında varid olan hadisleri beyan için birer fasl-ı müstakil ihtiyar etmişlerdir. Hatta bu iki sûre nazil olduktan sonra hastalığından şikâyet edenlere Resulullah bu sûreleri okumakla tedavi buyurur ve bilhassa isabet-i ayn için bu sûrelerin okunmasını tavsiye ederlerdi, birgün (Umeys kızı Esma) (R.A.) huzur-u Resuiullah'a gelerek »Ya Resulallah! Ca'ior'in çocuklarına suratla isabet-i ayn vâki oluyor, ben efsun yapayım mı?» deyince Resulullah «Evet! Yap. Zira; kaderi ileri geçer birşey olsaydı isabet-i ayn olurdu» buyurmuştur. Velhasıl bunlar ve bunların emsali Kur'anla ve elfaz-ı oha dişle olmak şartıyla efsunun cevazına delâlet edev birçok delille vardır. Amma efsunun men'ine dair varid olan rivayetler, Kur'an-dan ve ehadisten başka manâsı anlaşılmayan birtakım elfazla efsunun caiz olmamasına hanılolununca rivayetler arasında münafat kalmaz. Çünkü; kelâmullah ve kelâm-ı Resulullah'la olan efsun caiz ve bunların gayrıyla olan efsun caiz değildir. Ancak sihir için olan efsun suret-i katiyede haramdır. .

Felak 113:3

Vâcip Tealâ gecenin şerrinden istiâzenin lüzumunu beyandan sonra sâhirlerin serlerinden istiâzenin lüzumunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ipliğe düğüm yapmakla ve efsunla o düğüme sihreden-lerin şerlerinden Cenab-ı Hakka, sığınırım. tükürükle üjürmektir. ükad ; ukdenin cemidir. Ukde ; ipliğe bağlanan düğümdür. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu misilli sihrin vukuu kadınlarda çok olduğuna işaret için hatunlara mahsus olan lâfızla varid olmuştur. Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendfnin beyanları veçhile bu ve bundan sonraki sûrenin sebeb-i nüzulü; Yehûd taifesinden (Lebid b. A'sam) denilen Yahudinin Resuiullah'a yapmış olduğu sihirdir. Çünkü; rivayet-i mevsukaya nazaran Resuluilah'a hizmet eden bir Yahudi çocuğu vasıtasıyla Resululiah'm başının kıllarından birkaç tel elde ederek kızlarıyla beraber sihreder. Bundan müteessir olarak Resulullah birkaç gün hasta olur ve hastalığın derecesi gün be gün tezayü'd eder. Vücud-u Resulullah za'fa başlayınca Cibril gelir ve Yehûd'un sihrettiğini ve sihri niçin yaptığını ve (Ris) denilen kuyuya sihri attığını, o sihri kuyudan çıkardıktan sonra bu sûreleri okursa sihirden kurtulup şifayab olacağını haber verir. Resulullah (Ali), (Zübeyir), (Talha) ve (Aramar) (R.A.) Hazara-tını gönderir. Onlar kuyunun suyunu çekerler, dibinde olan taşı kaldırır ve altından bir ipliği on bir düğümle düğümlenmiş olduğu halde bulur ve alırlar, Resuiullah'a getirirler. Resulullah bu iki sû-' rede mevcut on bir âyetten herbirini okudukça düğümün biri çözülür, vücud-u nebevileri pâklenir. Hatta on birinci âyet hitam bulunca biiznillâhi tealâ marâz-ı Resulullah vücudundan tamamen sıyrılır, çıkar ve afiyeti yerini bulur. Ashab-ı kiram Yehûd'un katli için istizan etmişlerse de izn-i Resulullah vâki olmamıştır. Çünkü; Resulullah nefsi için bir kimseye gazab etmez, intikam almak da istemezdi. Resulullah'in sihirden müteessir olması nübüvvetine halel getirmez ve şan-ı nebevilerine noksan îrâs etmez. Çünkü; kendileri beşer olduğu cihetle nefret icab etmeyen avarız-ı beşeriyeden enbiya-yı izam hazaratı müteessir oldukları gibi bizim peygamberimiz de müteessir olmuştur. Bu vesileyle Cenab-ı Hak kullarına cümle mahlûka tın şerrinden istiâzenin lüzumunu ve şu sûrelerin okunmasını ta'lim buyurmuştur. Bazı rivayette nejfâsâtla murad; Resuiullah'a sihreden Yahudinin kızlarıdır denmişse de esah olan İpliğe sihreden kadınların cümlesine şamildir ve lâfz-ı âyete muvafık olan da budur. Yahut nejfâsdt la murad; mutlaka %.isvandır. Ukadla murad; erkeklerin rey ü tedbirleri ve azimleridir. Buna nazaran manâ-yı âyet: |Taife-i ricali bir reyden diğer reye, bir azimetleri diğer azimete envâ'-ı hile ve desiseyle tebdil eden ve çeviren nisvanm şerrinden âlemin Rabbisine sığınırım | demektir. Çünkü; ricalin kalplerinde nisvanm muhabbetleri şiddetli olduğundan çok zamanda meramlarını terviç için birçok hileler irtikâb ederek erkekleri reyden reye döndürürler, mehlekeden mehlekeye atarlar ve uçurumdan uçuruma sürüklerler. Binaenaleyh;' Cenab-ı Hak bunların şerlerinden istiâzoyle emir buyurmuştur. Lâkin şu manâ vukuâta muvafıksa da mûna-yı evvel sahirler hakkında olmakla sebeb-i nüzule muvafık olduğu cihetle ekser-i müi'essirîn manâ-yı evveli tercih etmişlerdir. Bu Ayct-i celilede şerlerinden istiâzcyle emrolunun üfürükçüler ile sahirler olduğu cihetle mezmum olan sihir tankıyla vaki olan üfürüktür, yoksa bazı ehadis-i edil ede beyan olunduğu veçhile efsun meşrudur, mezmum değildir. Binaenaleyh; bu âyet meşru olan efsuna şamil olamaz. Zira; bazı emraza okumakla tedavinin cevazını Resulullah'tan ve ashubtan görüldüğü veçhile uicırı-yı İslâm kabul etmişlerdir. Çünkü; cevazına delâlet eden birçote hadisler vardır. Kütüb-ü ehudiste muhaddisîn-i izam; efsun hakkında varid olan hadisleri beyan için birer fasl-ı müstakil ihtiyar etmişlerdir. Hatta bu iki sûre nazil olduktan sonra hastalığından şikâyet edenlere Resulullah bu sûreleri okumakla tedavi buyurur ve bilhassa isabet-i ayn için bu sûrelerin okunmasını tavsiye ederlerdi, birgün (Umeys kızı Esma) (R.A.) huzur-u Resuiullah'a gelerek »Ya Resulallah! Ca'ior'in çocuklarına suratla isabet-i ayn vâki oluyor, ben efsun yapayım mı?» deyince Resulullah «Evet! Yap. Zira; kaderi ileri geçer birşey olsaydı isabet-i ayn olurdu» buyurmuştur. Velhasıl bunlar ve bunların emsali Kur'anla ve elfaz-ı oha dişle olmak şartıyla efsunun cevazına delâlet edev birçok delille vardır. Amma efsunun men'ine dair varid olan rivayetler, Kur'an-dan ve ehadisten başka manâsı anlaşılmayan birtakım elfazla efsunun caiz olmamasına hanılolununca rivayetler arasında münafat kalmaz. Çünkü; kelâmullah ve kelâm-ı Resulullah'la olan efsun caiz ve bunların gayrıyla olan efsun caiz değildir. Ancak sihir için olan efsun suret-i katiyede haramdır. .

Felak 113:4

Vâcip Tealâ gecenin şerrinden istiâzenin lüzumunu beyandan sonra sâhirlerin serlerinden istiâzenin lüzumunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ipliğe düğüm yapmakla ve efsunla o düğüme sihreden-lerin şerlerinden Cenab-ı Hakka, sığınırım. tükürükle üjürmektir. ükad ; ukdenin cemidir. Ukde ; ipliğe bağlanan düğümdür. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu misilli sihrin vukuu kadınlarda çok olduğuna işaret için hatunlara mahsus olan lâfızla varid olmuştur. Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendfnin beyanları veçhile bu ve bundan sonraki sûrenin sebeb-i nüzulü; Yehûd taifesinden (Lebid b. A'sam) denilen Yahudinin Resuiullah'a yapmış olduğu sihirdir. Çünkü; rivayet-i mevsukaya nazaran Resuluilah'a hizmet eden bir Yahudi çocuğu vasıtasıyla Resululiah'm başının kıllarından birkaç tel elde ederek kızlarıyla beraber sihreder. Bundan müteessir olarak Resulullah birkaç gün hasta olur ve hastalığın derecesi gün be gün tezayü'd eder. Vücud-u Resulullah za'fa başlayınca Cibril gelir ve Yehûd'un sihrettiğini ve sihri niçin yaptığını ve (Ris) denilen kuyuya sihri attığını, o sihri kuyudan çıkardıktan sonra bu sûreleri okursa sihirden kurtulup şifayab olacağını haber verir. Resulullah (Ali), (Zübeyir), (Talha) ve (Aramar) (R.A.) Hazara-tını gönderir. Onlar kuyunun suyunu çekerler, dibinde olan taşı kaldırır ve altından bir ipliği on bir düğümle düğümlenmiş olduğu halde bulur ve alırlar, Resuiullah'a getirirler. Resulullah bu iki sû-' rede mevcut on bir âyetten herbirini okudukça düğümün biri çözülür, vücud-u nebevileri pâklenir. Hatta on birinci âyet hitam bulunca biiznillâhi tealâ marâz-ı Resulullah vücudundan tamamen sıyrılır, çıkar ve afiyeti yerini bulur. Ashab-ı kiram Yehûd'un katli için istizan etmişlerse de izn-i Resulullah vâki olmamıştır. Çünkü; Resulullah nefsi için bir kimseye gazab etmez, intikam almak da istemezdi. Resulullah'in sihirden müteessir olması nübüvvetine halel getirmez ve şan-ı nebevilerine noksan îrâs etmez. Çünkü; kendileri beşer olduğu cihetle nefret icab etmeyen avarız-ı beşeriyeden enbiya-yı izam hazaratı müteessir oldukları gibi bizim peygamberimiz de müteessir olmuştur. Bu vesileyle Cenab-ı Hak kullarına cümle mahlûka tın şerrinden istiâzenin lüzumunu ve şu sûrelerin okunmasını ta'lim buyurmuştur. Bazı rivayette nejfâsâtla murad; Resuiullah'a sihreden Yahudinin kızlarıdır denmişse de esah olan İpliğe sihreden kadınların cümlesine şamildir ve lâfz-ı âyete muvafık olan da budur. Yahut nejfâsdt la murad; mutlaka %.isvandır. Ukadla murad; erkeklerin rey ü tedbirleri ve azimleridir. Buna nazaran manâ-yı âyet: |Taife-i ricali bir reyden diğer reye, bir azimetleri diğer azimete envâ'-ı hile ve desiseyle tebdil eden ve çeviren nisvanm şerrinden âlemin Rabbisine sığınırım | demektir. Çünkü; ricalin kalplerinde nisvanm muhabbetleri şiddetli olduğundan çok zamanda meramlarını terviç için birçok hileler irtikâb ederek erkekleri reyden reye döndürürler, mehlekeden mehlekeye atarlar ve uçurumdan uçuruma sürüklerler. Binaenaleyh;' Cenab-ı Hak bunların şerlerinden istiâzoyle emir buyurmuştur. Lâkin şu manâ vukuâta muvafıksa da mûna-yı evvel sahirler hakkında olmakla sebeb-i nüzule muvafık olduğu cihetle ekser-i müi'essirîn manâ-yı evveli tercih etmişlerdir. Bu Ayct-i celilede şerlerinden istiâzcyle emrolunun üfürükçüler ile sahirler olduğu cihetle mezmum olan sihir tankıyla vaki olan üfürüktür, yoksa bazı ehadis-i edil ede beyan olunduğu veçhile efsun meşrudur, mezmum değildir. Binaenaleyh; bu âyet meşru olan efsuna şamil olamaz. Zira; bazı emraza okumakla tedavinin cevazını Resulullah'tan ve ashubtan görüldüğü veçhile uicırı-yı İslâm kabul etmişlerdir. Çünkü; cevazına delâlet eden birçote hadisler vardır. Kütüb-ü ehudiste muhaddisîn-i izam; efsun hakkında varid olan hadisleri beyan için birer fasl-ı müstakil ihtiyar etmişlerdir. Hatta bu iki sûre nazil olduktan sonra hastalığından şikâyet edenlere Resulullah bu sûreleri okumakla tedavi buyurur ve bilhassa isabet-i ayn için bu sûrelerin okunmasını tavsiye ederlerdi, birgün (Umeys kızı Esma) (R.A.) huzur-u Resuiullah'a gelerek »Ya Resulallah! Ca'ior'in çocuklarına suratla isabet-i ayn vâki oluyor, ben efsun yapayım mı?» deyince Resulullah «Evet! Yap. Zira; kaderi ileri geçer birşey olsaydı isabet-i ayn olurdu» buyurmuştur. Velhasıl bunlar ve bunların emsali Kur'anla ve elfaz-ı oha dişle olmak şartıyla efsunun cevazına delâlet edev birçok delille vardır. Amma efsunun men'ine dair varid olan rivayetler, Kur'an-dan ve ehadisten başka manâsı anlaşılmayan birtakım elfazla efsunun caiz olmamasına hanılolununca rivayetler arasında münafat kalmaz. Çünkü; kelâmullah ve kelâm-ı Resulullah'la olan efsun caiz ve bunların gayrıyla olan efsun caiz değildir. Ancak sihir için olan efsun suret-i katiyede haramdır. .

Felak 113:5

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile hased eden kimse hased ettiği kimsenin nimetinin zevaliyle müteselli olduğundan daima o nimetin izalesine hileyle çare aradığı cihetle her türlü iftira ve bühtanlara ve sair mazarrat îkaına cesaret etmesine binaen Cenab-ı Hak hâsidin şerrinden istiâzeyle emretmiştir. Bu sûrelerin nüzulünde Resulullah fevkalâde mesrur olmuştur. Çünkü; bu sûrelerde dinî ve dünyevî şerrinden istiâze lâzım olan herşeyin bulunması ve onlardan istiâzeyle emrolunması mu-cib~i mesruriyet olmuştur. Hâsidlerin bazılarının hasedi şer olmadığına işaret için hâsid lâfzı.-nekre olarak varid olmuştur. Zira; hayrat ü müberrat hakkında hased gıpta kabilinden olduğu cihetle şer olmak şöyle dursun belki memduhtur. Çünkü bu misilli hased; yapılan hayratın izalesini arzu etmek değildir, belki kendisinin nail olamadığına tahassürden ibarettir. Bu gibi tahassür ise ayn-ı ibadettir.

Nas 114:1

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir, camidir. Yani; sen şeytanın şerrinden nefsini muhafaza için «Mahlûkatm eşrefi olan insanların hakiki terbiyelerini veren, umurlarını tedbir, menfaatlarmı ihsan ve mazarratlarını defeden Rablerine il-üca ederim» de ki şeytan'm vesvesesinden nefsini halâs etmiş olasın. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bundan evvelki sûrede j el âk lâfzı cemi-i mahlûkat manâsına olduğuna nazaran Rab lâfzı cemı-i mahlûkata muzaj kılınmışken bu sûrede yalnız eşref-i mahlûkat olan nâsa muzaj kılınmıştır. Zira evvelki sûrede istiâzeyle emir; cemi-i mahlûkatm şerrinden istiâze olup bu sûredeyse-insana vesvese eden şeytaıı'ın şerrinden istiâzeyle emir oldüğ-undan bu sûrede yalnız insana muza! kılınmıştır. İnsan mahlûkatm eşrefi olduğu cihetle insanın Rabbisi olan Vâcibülvücud'un herşeyin Rabbisi olduğu evleviyetle sabit olduğundan insan tercih olunmuştur.

Nas 114:2

Vacip Tealâ insanların Rabbisi olduğunu beyandan so ;iki ve ma'budu olduğunu dâhi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Sen şeytanların vesvesesinden halâs için de ki «Ben şeytan'ın vesvesesinden insanların ma'budu ve maliki olan Rabbine iltica ederim». Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyetlerde tertib üzere insanların kat'edecekleri derecelere işaret olunmuştur. Çünkü; insanlar her.şeyden evvel zahirde kendilerine ihsan olunan nimetleri görmek ve bilmekle o nimetleri ihsan eden zatın Rab olduğunu ve müdob-bir-i umur olup kullarının halini ıslaha kaadir olduğunu tefekkür ederek o zatın rububiyet sıfatıyla muttasıf olduğunu öğrenir, ona itikad eder. Bundan sonra düşünür ki bu kadar mahlûkuta ve bilhassa insanlara bu nimetleri vermeye kaadir olan zatın ganiyy-i mutlak olup hiçbir kimseye ihtiyacı olmayacağını idrak ederek bu zatm malik-i hakîkî olduğuna intikalle onun malikiyetine itikad eder. Bundan sonra bu âleme tamamıyla malik ve kemâl-i tasarrufla mutasarrıf olan. zatın sıfât-ı celâliye ve cemaliyesini düşünerek evsafının akıllara hayret verdiğini görünce şu malikiyet mücerret galebe ve işlerinin tedbiriyle olmayıp belki tasarruf-u külliyle tasarruf üzere kudret-i tâmme iktiza eden ülûhiyet üzerine bina olunmuş ma'budiyet tarikıyla olduğunu idrakle ibadete başlar. İşte şu meratibe işaret için Vacip Tealâ bu sûrede evvelâ ru-bubiyetini, saniyen malikiyetini ve salisen ma'budiyeüni beyan buyurmuştur. . . Bu âyetlerde nâsın şerefine delâlet için nâs lâfzı tekerrür etmiştir. Zira; kavaid-i Arabiyede izafetle hasıl" olan şeref bazan mu-zafa, bazan muzafünneyhe ait olduğundan burada şeref muzafün-ileyh olan nâsa aittir. Çünkü; Cenab-ı Hak zatım nâsın Rabbisi, maliki ve ma'budu olmakla ta'rif buyurmuştur. Bu ta'riften hasıl olan şeref elbette nâsa râcidir. Zira; insan için Vacip Tealâ'nın terbiyesi altında bulunmak, memlükü olmak ve ma'bud ittihaz, ec rOjc ubudiyet noktasında sebat etmek gibi bir şeref olamaz.

Nas 114:3

Vacip Tealâ insanların Rabbisi olduğunu beyandan so ;iki ve ma'budu olduğunu dâhi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Sen şeytanların vesvesesinden halâs için de ki «Ben şeytan'ın vesvesesinden insanların ma'budu ve maliki olan Rabbine iltica ederim». Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyetlerde tertib üzere insanların kat'edecekleri derecelere işaret olunmuştur. Çünkü; insanlar her.şeyden evvel zahirde kendilerine ihsan olunan nimetleri görmek ve bilmekle o nimetleri ihsan eden zatın Rab olduğunu ve müdob-bir-i umur olup kullarının halini ıslaha kaadir olduğunu tefekkür ederek o zatın rububiyet sıfatıyla muttasıf olduğunu öğrenir, ona itikad eder. Bundan sonra düşünür ki bu kadar mahlûkuta ve bilhassa insanlara bu nimetleri vermeye kaadir olan zatın ganiyy-i mutlak olup hiçbir kimseye ihtiyacı olmayacağını idrak ederek bu zatm malik-i hakîkî olduğuna intikalle onun malikiyetine itikad eder. Bundan sonra bu âleme tamamıyla malik ve kemâl-i tasarrufla mutasarrıf olan. zatın sıfât-ı celâliye ve cemaliyesini düşünerek evsafının akıllara hayret verdiğini görünce şu malikiyet mücerret galebe ve işlerinin tedbiriyle olmayıp belki tasarruf-u külliyle tasarruf üzere kudret-i tâmme iktiza eden ülûhiyet üzerine bina olunmuş ma'budiyet tarikıyla olduğunu idrakle ibadete başlar. İşte şu meratibe işaret için Vacip Tealâ bu sûrede evvelâ ru-bubiyetini, saniyen malikiyetini ve salisen ma'budiyeüni beyan buyurmuştur. . . Bu âyetlerde nâsın şerefine delâlet için nâs lâfzı tekerrür etmiştir. Zira; kavaid-i Arabiyede izafetle hasıl" olan şeref bazan mu-zafa, bazan muzafünneyhe ait olduğundan burada şeref muzafün-ileyh olan nâsa aittir. Çünkü; Cenab-ı Hak zatım nâsın Rabbisi, maliki ve ma'budu olmakla ta'rif buyurmuştur. Bu ta'riften hasıl olan şeref elbette nâsa râcidir. Zira; insan için Vacip Tealâ'nın terbiyesi altında bulunmak, memlükü olmak ve ma'bud ittihaz, ec rOjc ubudiyet noktasında sebat etmek gibi bir şeref olamaz.

Nas 114:4

Vacip Tealâ istiâzeyle emrettikten sonra kimin şerrinden i; j'ı7.e olunacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; nâsın kalplerini itikad-ı haktan duçar-ı halel eden ve zikrullahı gördüğünde hilesini te'hir edip fırsat buldukça vesvesesine devam eden şeytan'ın şerrinden insanların ma'budu ve maliki olan Allahü Tealâ'ya iltica ederim. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile vesvas; gizli şada manasınadır. Kesirle vesvas okunursa vıasdardır. Bu makamda vesvasla murad; Seylan'dır. Çünkü şeytan'ın âdeti; daima işitilmez derecede gizli sözlerle insanları idlâl etmek olduğundan mübalâğa tarikıyla şeytan'a vesvas denilmiştir. Yani «şeytan'm vesveseye o kadar devamı var ki keenne ayn-ı vesvesedir» demek olur. İnsan zikrullahla meşgul qlduğunda kemal-i şiddetle çekinip hileyle vakit geçirdiğinden hilesini bazan te'hir ettiğine işaret İçin şeytan'a hannas denilmiştir. Sudur; insanların göğsü ise de zikr-i-mahal irade-i hal kabilinden sudûrla murad; insanların kalpleridir. Zira kalp; insanın göğsünün sol tarafında olduğu gibi şeytan'ın vesvesesi dahi kalpte olur. Buna nazaran manâ-yı nazım : … demektir.

Nas 114:5

Vacip Tealâ istiâzeyle emrettikten sonra kimin şerrinden i; j'ı7.e olunacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; nâsın kalplerini itikad-ı haktan duçar-ı halel eden ve zikrullahı gördüğünde hilesini te'hir edip fırsat buldukça vesvesesine devam eden şeytan'ın şerrinden insanların ma'budu ve maliki olan Allahü Tealâ'ya iltica ederim. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile vesvas; gizli şada manasınadır. Kesirle vesvas okunursa vıasdardır. Bu makamda vesvasla murad; Seylan'dır. Çünkü şeytan'ın âdeti; daima işitilmez derecede gizli sözlerle insanları idlâl etmek olduğundan mübalâğa tarikıyla şeytan'a vesvas denilmiştir. Yani «şeytan'm vesveseye o kadar devamı var ki keenne ayn-ı vesvesedir» demek olur. İnsan zikrullahla meşgul qlduğunda kemal-i şiddetle çekinip hileyle vakit geçirdiğinden hilesini bazan te'hir ettiğine işaret İçin şeytan'a hannas denilmiştir. Sudur; insanların göğsü ise de zikr-i-mahal irade-i hal kabilinden sudûrla murad; insanların kalpleridir. Zira kalp; insanın göğsünün sol tarafında olduğu gibi şeytan'ın vesvesesi dahi kalpte olur. Buna nazaran manâ-yı nazım : … demektir.

Nas 114:6

Vacip Tealâ şeytan'in bazı sıfatlarını beyandan sonra Seylan'ın f, nevilerini beyan etmek üzerebuyuruyor. Yani; insanı idlâl edip haktan ayırmaya çalışan şeytan cinden jılduğu gibi insandan dahi olur. Binaenaleyh; her ikisinin şerrin-c.en nâsın Rabbisine sığınırım demektir. Fa.ıri Râzi'nin beyanı veçhile insanı iğfal eden; güze görünmez gizli surette kalbe hutur eden ve zihni tırmalayan vehıniyat kabilinden olursa cinden olan şeytan'ın vesvesesi kabilindcııdir. Amma insanın kendi cinsinden bazı kimseler tarafından hilaf-1 hakikat şeylerle göz görerek, kulak duyarak vâki olan idlâl insanın şeytanları tarafındandır, Binaenaleyh; Cenab-ı Kak insanı idlâl eden gerek insandan olsun ve gerek cinden olsun her ikisinin şerrinden is-tiâzo lâzım olduğunu bu ayetle beyan buyurmuştur. Şeytan'ın cinden bir sınıf olduğuna bu âyet delâlet eder. HULÂSAT'ÜL BEYÂN FÎ TEFSİE'İL KUlVÂN isimli on beş cildlik,i bu muazzam eserin yeniden tab' ü neşri, inayet-i Hakla, tamamlanmış: oluyor. Merhum İsmail Safa'nın; âyât-ı Kur'aniyyeden mülhem olarak «Bir şahika balâsına inseydi kitabın» «Ey kahir-i mübdi'» «Eylerdi serapa cebeli havf-i itâbm» «Hâşi', mütesaddi'» mısra'larİyle kudretine işaret ettiği Kur'ân-ı Kerîm'in; tefsiri —düşüncı| kabiliyyetinden mahrum olmayan herkes için— emsalsiz ve ruhanî biı hazinedir. Konya mebus-u sabıkı, merhum Hadimi Vehbi efendi hazretleri] eserde isimleri geçen tefsir âlimlerinin mütalaalarından <la istifade sure| tiyle bu hazineden, on beş muazzam cildle çıkmısdır. Okuyucuların hasretini çektikleri bir eser olmasına rağmen, kudreti bizden kat kat üstün olan bir çok müessesenin tab'ına cesan mediği bu bedİanın neşrini bize nasîb ye müyesser kılan Cenab-ı namütenahi hamd ü senalar olsun. Bu vesile-i cemile ile eser sahibi Mehmed Vehbi Efendi hazretlerini, yardımcı oldukları beyan buyıırulan, eski Darülfünun müderrislerinden Şernscddin beyefendiyi, o zamanki musahhih; evkaf-ı İslâmiyye matbaası muhasebecisi Abdullah oğlu hafız Mehmed Kâmil beyle diğer mesaî arkadaşlarım bir kere daha hayırla yâd eder, kendilerine Cenab-ı llak'dun rahmet niyaz eyleriz. Eserin tekrar tab' ü neşrinde himmetleri sebk eden mesaî arkauasli] rim : İbrahim Subaşı, Ümid Şimşek ve Sabri Cağlayan'a, Kıdemi ve ciddiyyeti ile ına'ruf Ahıııcd. Said Matbuasının titizli^ Vı dürüstlüklerimle müştehir operatörü Orhan Teker beyle, sermürettibi Hüseyin Karabulut beye, Baş makinist Ahmet Girginler'e ve matbaanın sa-hibleri Tahsin ve Fuad Onuk beylere, Tâ bidayetten beri ma'nen ve maddeten bizlere daima yardımcı olan kadirşinas meslekdaşlarımıza, bayi'lerimize, okuyucularımıza can ü sönül. den teşekkürler ederiz. Allah'a olan tevekkül ve İtimadımız başda gelmek üzere etrafımızı saran bu sevgi hâlesinin verdiği cesaretle Kütüb-i Sitte'yi ve bu meyaıı'd daha nice nice âsâr-ı bergüzideyi neşre başlayarak bu teveccühe lâyık olmaya çalışacağımızı şimdiden va'd ederiz. Tevfik ve inayet Allahü Azimüşşân'dandır.