Lafzullah

Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — A'lâ 87:1 – Karia 101:11

Müellif / kaynak: Konyalı Mehmed Vehbi Efendi (ö. 1949) — kamu malı; Üçdal 1966-69 Latin baskısından

İçindekiler
  1. A'lâ 87:1
  2. A'lâ 87:2
  3. A'lâ 87:3
  4. A'lâ 87:4
  5. A'lâ 87:5
  6. A'lâ 87:6
  7. A'lâ 87:7
  8. A'lâ 87:8
  9. A'lâ 87:9
  10. A'lâ 87:10
  11. A'lâ 87:11
  12. A'lâ 87:12
  13. A'lâ 87:13
  14. A'lâ 87:14
  15. A'lâ 87:15
  16. A'lâ 87:16
  17. A'lâ 87:17
  18. A'lâ 87:18
  19. A'lâ 87:19
  20. Gâşiye 88:1
  21. Gâşiye 88:2
  22. Gâşiye 88:3
  23. Gâşiye 88:4
  24. Gâşiye 88:5
  25. Gâşiye 88:6
  26. Gâşiye 88:7
  27. Gâşiye 88:8
  28. Gâşiye 88:9
  29. Gâşiye 88:10
  30. Gâşiye 88:11
  31. Gâşiye 88:12
  32. Gâşiye 88:13
  33. Gâşiye 88:14
  34. Gâşiye 88:15
  35. Gâşiye 88:16
  36. Gâşiye 88:17
  37. Gâşiye 88:18
  38. Gâşiye 88:19
  39. Gâşiye 88:20
  40. Gâşiye 88:21
  41. Gâşiye 88:22
  42. Gâşiye 88:23
  43. Gâşiye 88:24
  44. Gâşiye 88:25
  45. Gâşiye 88:26
  46. Fecr 89:1
  47. Fecr 89:2
  48. Fecr 89:3
  49. Fecr 89:4
  50. Fecr 89:5
  51. Fecr 89:6
  52. Fecr 89:7
  53. Fecr 89:8
  54. Fecr 89:9
  55. Fecr 89:10
  56. Fecr 89:11
  57. Fecr 89:12
  58. Fecr 89:13
  59. Fecr 89:14
  60. Fecr 89:15
  61. Fecr 89:16
  62. Fecr 89:17
  63. Fecr 89:18
  64. Fecr 89:19
  65. Fecr 89:20
  66. Fecr 89:21
  67. Fecr 89:22
  68. Fecr 89:23
  69. Fecr 89:24
  70. Fecr 89:25
  71. Fecr 89:26
  72. Fecr 89:27
  73. Fecr 89:28
  74. Fecr 89:29
  75. Fecr 89:30
  76. Beled 90:1
  77. Beled 90:2
  78. Beled 90:3
  79. Beled 90:4
  80. Beled 90:5
  81. Beled 90:6
  82. Beled 90:7
  83. Beled 90:8
  84. Beled 90:9
  85. Beled 90:10
  86. Beled 90:11
  87. Beled 90:12
  88. Beled 90:13
  89. Beled 90:14
  90. Beled 90:15
  91. Beled 90:16
  92. Beled 90:17
  93. Beled 90:18
  94. Beled 90:19
  95. Beled 90:20
  96. Şems 91:1
  97. Şems 91:2
  98. Şems 91:3
  99. Şems 91:4
  100. Şems 91:5
  101. Şems 91:6
  102. Şems 91:7
  103. Şems 91:8
  104. Şems 91:9
  105. Şems 91:10
  106. Şems 91:11
  107. Şems 91:12
  108. Şems 91:13
  109. Şems 91:14
  110. Şems 91:15
  111. Leyl 92:1
  112. Leyl 92:2
  113. Leyl 92:3
  114. Leyl 92:4
  115. Leyl 92:5
  116. Leyl 92:6
  117. Leyl 92:7
  118. Leyl 92:8
  119. Leyl 92:9
  120. Leyl 92:10
  121. Leyl 92:11
  122. Leyl 92:12
  123. Leyl 92:13
  124. Leyl 92:14
  125. Leyl 92:15
  126. Leyl 92:16
  127. Leyl 92:17
  128. Leyl 92:18
  129. Leyl 92:19
  130. Leyl 92:20
  131. Leyl 92:21
  132. Duhâ 93:1
  133. Duhâ 93:2
  134. Duhâ 93:3
  135. Duhâ 93:4
  136. Duhâ 93:5
  137. Duhâ 93:6
  138. Duhâ 93:7
  139. Duhâ 93:8
  140. Duhâ 93:9
  141. Duhâ 93:10
  142. Duhâ 93:11
  143. İnşirah 94:1
  144. İnşirah 94:2
  145. İnşirah 94:3
  146. İnşirah 94:4
  147. İnşirah 94:5
  148. İnşirah 94:6
  149. İnşirah 94:7
  150. İnşirah 94:8
  151. Tin 95:1
  152. Tin 95:2
  153. Tin 95:3
  154. Tin 95:4
  155. Tin 95:5
  156. Tin 95:6
  157. Tin 95:7
  158. Tin 95:8
  159. Alak 96:1
  160. Alak 96:2
  161. Alak 96:3
  162. Alak 96:4
  163. Alak 96:5
  164. Alak 96:6
  165. Alak 96:7
  166. Alak 96:8
  167. Alak 96:9
  168. Alak 96:10
  169. Alak 96:11
  170. Alak 96:12
  171. Alak 96:13
  172. Alak 96:14
  173. Alak 96:15
  174. Alak 96:16
  175. Alak 96:17
  176. Alak 96:18
  177. Alak 96:19
  178. Kadr 97:1
  179. Kadr 97:2
  180. Kadr 97:3
  181. Kadr 97:4
  182. Kadr 97:5
  183. Beyyine 98:1
  184. Beyyine 98:2
  185. Beyyine 98:3
  186. Beyyine 98:4
  187. Beyyine 98:5
  188. Beyyine 98:6
  189. Beyyine 98:7
  190. Beyyine 98:8
  191. Zilzal 99:1
  192. Zilzal 99:2
  193. Zilzal 99:3
  194. Zilzal 99:4
  195. Zilzal 99:5
  196. Zilzal 99:6
  197. Zilzal 99:7
  198. Zilzal 99:8
  199. Adiyat 100:1
  200. Adiyat 100:2
  201. Adiyat 100:3
  202. Adiyat 100:4
  203. Adiyat 100:5
  204. Adiyat 100:6
  205. Adiyat 100:7
  206. Adiyat 100:8
  207. Adiyat 100:9
  208. Adiyat 100:10
  209. Adiyat 100:11
  210. Karia 101:1
  211. Karia 101:2
  212. Karia 101:3
  213. Karia 101:4
  214. Karia 101:5
  215. Karia 101:6
  216. Karia 101:7
  217. Karia 101:8
  218. Karia 101:9
  219. Karia 101:10
  220. Karia 101:11

A'lâ 87:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. On dokuz âveti camidir. ki bu ulviyetle muttabif olan Rabbin Tealâ'nm ismini başkasına söylemekten tebrie edesin. Zira; Allah'ın ismini daima ta'zim üzere zikretmek lâzımdır. Binaenaleyh; hela, gusülhane ve hamam gibi fenalık bulunan yerlerde ve esnemek üzere ağzını açtığında ismullahı zikretmez caiz olmaz. Zira bu misilli mahallerde zikretmek; hürmet ve ta'zime münafidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm ismini tenzihin manâsı; noksan ihtimali olan lâjzı Vacip Tealâ'ya ıtlak etmemektir. Çünkü; ilm-i kelâmda beyan olunduğu üzere (Matiiridî) mezhebin-ce noksan iyham etmeyen esma-i İlâhî"yeyle Vacip Tealâ'yı zikir caizdir, eğer noksan iyham eden elfazdan olursa şeriat taralından izin varid olmak şarttır. Binaenaleyh; Vacip Tealâ'ya arif demek caiz değildir. Zira ârıf : ma'rijetten almvnşıır. Ma'riful ise gafletten sonra gelen ilme denip Cenab-i Hak ise gafletten münezzeh olduğu cihetle arif ismi Vacip Tealâ'ya ıtlak olunmaz, eğer noksan iyham etmezse Allahü Teala üzerine o ismi ıtlak etmek şâri'in iznine tevakkuf etmez. Şu izne muhtaçtır \-eyrı değildir demekle tafsil olunan isimlerle murad; Allah'ın efâlinden ve sıfatından alınan isimlerdir. Amma zat-ı İJâhî'ye mevzu ve aleın-i şahsî kabilinden olan isimler hangi lügatta olursa otsun Allahü Tenlâ üzerine ıtlak olunur, sâri' tarafından izin verilmeye muhtaç olmaz. Zira; alem-i şahsîlerde sıfat manâsı muteber olmadığından noksan ima edecek bir manâ tasavvur olunamaz. Vacip TeaIâ'nın ismini enzihle murad: manâsım bilmektir. Çünkü; manâsını bilmeksizin zikretmenin o kadar te'siri olmaz. Zira; lisandan çıkan ismin ne gibi manâ ifade ettiğini bilmeksizin zikretmekte huzur-u kalp olmaz ki te'siri olsun. Yahut Vacip TeaIânin is m ini tenzihle murad; zalim, sıfatını, ef'âlini ve ahkâmını lâyık olmadık şeylerden tenzih ve bazı mülhidlerin hatıl te'vülerinden tebrie etmektir. Ebussuud "EfendiYiirı beyanı veçhile bazı kütüh-ü ehâdiste beyan olunduğuna nazaran âyeti nazil olduğunda Resulullah (S.A.) Efendimiz «bu âyeti rükûunuzda okuyun», sonra yine âyeti nazil olunca -«Bu âyeti secdenizde okuyun^ buyurmuştur. Bu âyet'?r nazil olmadan evvel ashâb-ı kiram rükûiarmda ve secdelerinde ( o^^- ^ ^ Yani; ey Habibim! Şol Rabbin Tealâ'nm ismine ta'zim et ki o Rabbin Tealâ cümle eşyanın cinsini, nev'ini, şahsını, herbirerle-rinin miktarını, sıfatlarını ve fiillerini ve ecellerini takdir etti, her-birini tabiatları ve mizaçları icabı ve yaşayabilecekleri veçhüzere ef'âle şevketti. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile takdir; cümle mahlûkata şamildir. Çünkü; Vacip Tealâ gökleri, yıldızları, anâsırı, madenleri, otları, hayvanları ve insanları miktar-ı muayyen üzere takdir buyurdu, herbirerlerinin cüsselerini, büyük ve küçük miktarlarım, müddet-î bekalarını, sıfatlarını, renk, lezzet ve rayihalarını, güzellik ve çirkinliklerini, hidayet ve dalâletlerini takdir etti ki hiçbirisi takdir olunan miktardan ne bir zerre ileri, ne de bir zerre geri olamaz. Herşey kendi için takdir olunan miktarı muhafaza eder. Binaenaleyh; o miktar üzere bulunur. Vacip Tealâ'nm hidayetine gelince; Allahü Tealâ- herşeydo' bir kuvve-i hassa kabulüne müstaid bir mîzaç halketmiştir. O mizacın kabul ettiği kuvvet bir fiil-i muayyenin sudûruna mahal olur. işte hidayet-i İlâhîye; fiil-i muayyene mahal olan kuvveti halk buyurmasıdır ki o kuvve-i hassa sebebiyle kendi nev'ine mahsus olan fiile âlet olur. Şu halde takdir : ecza-yı cismaniyede o kuvveti kabule salih bir veçhüzere tasarruf ve eczalarım yekdiğerine rabıtla terkib etmektir, Ve hidayet de o cisimde ve eczalarında kuvâ halkeimek ve o kuvvânın eseri olan fiile âlet kılmaktır. Binaenaleyh; mahlûkattan herbiri kendi nev'ine mahsus olan ef'âlden geri kalmaz. Meselâ tavşan kaçmaktan, tazı kovalamaktan, koyun korkmaktan, kurt.tutup onu parçalamaktan geri durmazlar. Zira: Allahü Tealâ bilûmum mahlûkaatm kendine mahsus olan menfaat ve mazarratını bildirdi ve hayvanattan herbirini menfaatini aramaya şevketti. Hatta Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile yılanın (ef'î) denilen nev'î bin sene yaşayabiliyor ve bin seneyi ikmal ettikten sonra gözlerine körlük arız oluyor. Fakat gözlerinin devası bahçelerde bulunan ve (razdane) denilen otu gözlerine sürmektir. Binaenaleyh; gözlerine körlük gelince Cenab-ı Hak onu hidayette kılar, hatta kendisiyle otun bulunduğu mahal arasında on günlük mesafe olsa bile o (razdane) yi arar, bulur. Gözlerine sürer, biiznillâh gözleri açılır. İşte bunun gibi cümle hayvanatta bu gibi akıllara hayret verecek hidayet-i İlâhî'ye görülür.. Meselâ Örümceğin ev; arının bal ve kuşların yuva yapması hep bu kabil hidayet-i ilâhî'ye cümlesindendir. Erkeği erkek, dişiyi dişi olarak takdir ettikten sonra erkeğin dişiye ne yolda muvasalat edeceğini erkeğe ilham etmek ve rahm-i iimmehalta çocuğun duracağı müddeti takdirden sonra zamanı geldiğinde ana rahminden çocuğun çıkmasını ilham etmek, hidayet-i İlâhî'ye cümlesindendir ve hayvanın rızkını takdirden sonra bilûmum hayvanatın kendi rızkının kisbini ilham etmek ve kisbe liyakat vermek ayn-ı hidayettir. Hayır ve ser yollarım takdirden sonra her iki yolu beyan etmek üzere deliller koymak, enbiya vasıtasıyla beyan etmek, kitaplar inzaliyle yolları gö cürnlesindendir. Tealâ'mn kullarına hidaveti Velhasıl bu âyet-i celiie <tahtesseraya kadar göklerin, yıldızların, anâsır-ı erbaanîri Ayvanların, madenlerin, oiia-nn ve sair mahiûkatın cüm]u~;:.;, Uıkdirine ve- hidayetine şamil olduğu cihetle tefsirini tafsile ı îi Uy noîusu kitaplar vasi olamnz.

A'lâ 87:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. On dokuz âveti camidir. ki bu ulviyetle muttabif olan Rabbin Tealâ'nm ismini başkasına söylemekten tebrie edesin. Zira; Allah'ın ismini daima ta'zim üzere zikretmek lâzımdır. Binaenaleyh; hela, gusülhane ve hamam gibi fenalık bulunan yerlerde ve esnemek üzere ağzını açtığında ismullahı zikretmez caiz olmaz. Zira bu misilli mahallerde zikretmek; hürmet ve ta'zime münafidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm ismini tenzihin manâsı; noksan ihtimali olan lâjzı Vacip Tealâ'ya ıtlak etmemektir. Çünkü; ilm-i kelâmda beyan olunduğu üzere (Matiiridî) mezhebin-ce noksan iyham etmeyen esma-i İlâhî"yeyle Vacip Tealâ'yı zikir caizdir, eğer noksan iyham eden elfazdan olursa şeriat taralından izin varid olmak şarttır. Binaenaleyh; Vacip Tealâ'ya arif demek caiz değildir. Zira ârıf : ma'rijetten almvnşıır. Ma'riful ise gafletten sonra gelen ilme denip Cenab-i Hak ise gafletten münezzeh olduğu cihetle arif ismi Vacip Tealâ'ya ıtlak olunmaz, eğer noksan iyham etmezse Allahü Teala üzerine o ismi ıtlak etmek şâri'in iznine tevakkuf etmez. Şu izne muhtaçtır \-eyrı değildir demekle tafsil olunan isimlerle murad; Allah'ın efâlinden ve sıfatından alınan isimlerdir. Amma zat-ı İJâhî'ye mevzu ve aleın-i şahsî kabilinden olan isimler hangi lügatta olursa otsun Allahü Tenlâ üzerine ıtlak olunur, sâri' tarafından izin verilmeye muhtaç olmaz. Zira; alem-i şahsîlerde sıfat manâsı muteber olmadığından noksan ima edecek bir manâ tasavvur olunamaz. Vacip TeaIâ'nın ismini enzihle murad: manâsım bilmektir. Çünkü; manâsını bilmeksizin zikretmenin o kadar te'siri olmaz. Zira; lisandan çıkan ismin ne gibi manâ ifade ettiğini bilmeksizin zikretmekte huzur-u kalp olmaz ki te'siri olsun. Yahut Vacip TeaIânin is m ini tenzihle murad; zalim, sıfatını, ef'âlini ve ahkâmını lâyık olmadık şeylerden tenzih ve bazı mülhidlerin hatıl te'vülerinden tebrie etmektir. Ebussuud "EfendiYiirı beyanı veçhile bazı kütüh-ü ehâdiste beyan olunduğuna nazaran âyeti nazil olduğunda Resulullah (S.A.) Efendimiz «bu âyeti rükûunuzda okuyun», sonra yine âyeti nazil olunca -«Bu âyeti secdenizde okuyun^ buyurmuştur. Bu âyet'?r nazil olmadan evvel ashâb-ı kiram rükûiarmda ve secdelerinde ( o^^- ^ ^ Yani; ey Habibim! Şol Rabbin Tealâ'nm ismine ta'zim et ki o Rabbin Tealâ cümle eşyanın cinsini, nev'ini, şahsını, herbirerle-rinin miktarını, sıfatlarını ve fiillerini ve ecellerini takdir etti, her-birini tabiatları ve mizaçları icabı ve yaşayabilecekleri veçhüzere ef'âle şevketti. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile takdir; cümle mahlûkata şamildir. Çünkü; Vacip Tealâ gökleri, yıldızları, anâsırı, madenleri, otları, hayvanları ve insanları miktar-ı muayyen üzere takdir buyurdu, herbirerlerinin cüsselerini, büyük ve küçük miktarlarım, müddet-î bekalarını, sıfatlarını, renk, lezzet ve rayihalarını, güzellik ve çirkinliklerini, hidayet ve dalâletlerini takdir etti ki hiçbirisi takdir olunan miktardan ne bir zerre ileri, ne de bir zerre geri olamaz. Herşey kendi için takdir olunan miktarı muhafaza eder. Binaenaleyh; o miktar üzere bulunur. Vacip Tealâ'nm hidayetine gelince; Allahü Tealâ- herşeydo' bir kuvve-i hassa kabulüne müstaid bir mîzaç halketmiştir. O mizacın kabul ettiği kuvvet bir fiil-i muayyenin sudûruna mahal olur. işte hidayet-i İlâhîye; fiil-i muayyene mahal olan kuvveti halk buyurmasıdır ki o kuvve-i hassa sebebiyle kendi nev'ine mahsus olan fiile âlet olur. Şu halde takdir : ecza-yı cismaniyede o kuvveti kabule salih bir veçhüzere tasarruf ve eczalarım yekdiğerine rabıtla terkib etmektir, Ve hidayet de o cisimde ve eczalarında kuvâ halkeimek ve o kuvvânın eseri olan fiile âlet kılmaktır. Binaenaleyh; mahlûkattan herbiri kendi nev'ine mahsus olan ef'âlden geri kalmaz. Meselâ tavşan kaçmaktan, tazı kovalamaktan, koyun korkmaktan, kurt.tutup onu parçalamaktan geri durmazlar. Zira: Allahü Tealâ bilûmum mahlûkaatm kendine mahsus olan menfaat ve mazarratını bildirdi ve hayvanattan herbirini menfaatini aramaya şevketti. Hatta Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile yılanın (ef'î) denilen nev'î bin sene yaşayabiliyor ve bin seneyi ikmal ettikten sonra gözlerine körlük arız oluyor. Fakat gözlerinin devası bahçelerde bulunan ve (razdane) denilen otu gözlerine sürmektir. Binaenaleyh; gözlerine körlük gelince Cenab-ı Hak onu hidayette kılar, hatta kendisiyle otun bulunduğu mahal arasında on günlük mesafe olsa bile o (razdane) yi arar, bulur. Gözlerine sürer, biiznillâh gözleri açılır. İşte bunun gibi cümle hayvanatta bu gibi akıllara hayret verecek hidayet-i İlâhî'ye görülür.. Meselâ Örümceğin ev; arının bal ve kuşların yuva yapması hep bu kabil hidayet-i ilâhî'ye cümlesindendir. Erkeği erkek, dişiyi dişi olarak takdir ettikten sonra erkeğin dişiye ne yolda muvasalat edeceğini erkeğe ilham etmek ve rahm-i iimmehalta çocuğun duracağı müddeti takdirden sonra zamanı geldiğinde ana rahminden çocuğun çıkmasını ilham etmek, hidayet-i İlâhî'ye cümlesindendir ve hayvanın rızkını takdirden sonra bilûmum hayvanatın kendi rızkının kisbini ilham etmek ve kisbe liyakat vermek ayn-ı hidayettir. Hayır ve ser yollarım takdirden sonra her iki yolu beyan etmek üzere deliller koymak, enbiya vasıtasıyla beyan etmek, kitaplar inzaliyle yolları gö cürnlesindendir. Tealâ'mn kullarına hidaveti Velhasıl bu âyet-i celiie <tahtesseraya kadar göklerin, yıldızların, anâsır-ı erbaanîri Ayvanların, madenlerin, oiia-nn ve sair mahiûkatın cüm]u~;:.;, Uıkdirine ve- hidayetine şamil olduğu cihetle tefsirini tafsile ı îi Uy noîusu kitaplar vasi olamnz.

A'lâ 87:3

Vacip Toaİâ isminin -tenzih ve laziirıe layık okkıgur*^ beyan için nasırı hilkâuna v? bayvanaun niciayi/tiru"- delilleri beyandan sonra hayvancın. ^a\ n\ tı rnütoaîlik ulan doühni beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; Allabü Tealâ'nm ismi nekais iyham eden şeylerden tenzihe lâyıktır. Zira; Allahü Tealâ kırmızı, sarı, beyaz, yeşil ve en-vâ'-î renklerle taze otları bitirdi ve bir müddet sonra derhal o olları rüzgâr götürebilecek bir halde kuruttu, siyah kıldı. Bundan sonra o otlar \'ok olur. gider. Çünkü: herşeyin \ucudu ihtiyaç üzere müessestir." Binaenaleyh; onun vücudundan gözetilen maslahat hasıl olunca vücuduna ihtiyaç kalmadığından fenaya ayak basar, gider. T.V:;-.yar:rj otlan nasıl ki seıiüzzevaldir, kendi de aynı halde seriüz->:'_-v;-Vi-\ Su halde dünyaya itimad etmr-k âkil sam değildir. P^zi'nin beyanı veçhile g a s a ' ; otların rüzgâr sa-vuravak re tu yöiiirecek hır halde kurvmvv, ■ olarıiurıdır. ( cf>=-' ) soğuğun şiddetinden yani'iv} -"f siyahloşfûs olan ottur. İşte Allahü Tealâ evvela \.i\ze olarak otian bitirip sonra kurulup siyahlandırmak kudretiyle muttasıf f) Yani; ya Ekrom-er Fiuüütî Sen Cibril'den Kur'anı alırken unutmak korkusuna binaen acele etine. Zira; bi/, Cibril'e tekrar be tekrar okutmakla ve .senin kalbine kuvvet vermekle Kur'anm kıraeti-ni sana ta'iim eder, okuttururuz ve senin zihninde kararlaştırırız. Binaenaleyh; sen Kiir'an.ı unutmazsın, iîîâ Allahü Tealâ Kur'an'ın va lâfzını veya hükmûjıu \eya ikisinin de neshini ınurad ederek ntmam isterse ornı urMit İkincisi, bu sûre Mekke'de nazil olan sûrelerden, olduğu halde âyetin meali ileride olacağı haber verdiği cihetle haber verdiği veçhüzoe. vâki olması gaipten haber kabilinden mucizedir. Ç -UjULiu V ) eüntle-i celilesiyie istisna ; leberrük içindir. Zira; Rasulullah bu âyetin nüzulünden sonra hiçbir âyet unutmamıştır. Yahut istisnanın manâsı; vâkidîr. Zira; Resulullah'm bazan unutup sonra hatırına getirdiği mervidir. Yahut is t i s -n a : mensııh olan âyetler hakkındadır. tinimiz âyete seni okuyucu kılarız ve kıraatini sana ilham ederiz. Binaenaleyh; sen unutmazsın, telâş etme» demektir. Ebuıssuud Eıendi'nin beyanı veçhile umum mahrukatına hidayetini beyandan sonra bu âyet; Vacip Tealâ'mn bilhassa resulüne hidayetini beyan etmek için sevkolunmuştur. Zira âyetin meali; Resulullah'm Cibril'den vahy telâkkisini ve cümle âleme hidayet olan Kur'anı hıfzına delâlet ve hidayettir ve kıraetini vaadin zımnında vahyin mtiddet-i medide geleceğine işaret için istimrara delâlet eden muıari sıygası varid olmuştur.

A'lâ 87:4

Vacip Toaİâ isminin -tenzih ve laziirıe layık okkıgur*^ beyan için nasırı hilkâuna v? bayvanaun niciayi/tiru"- delilleri beyandan sonra hayvancın. ^a\ n\ tı rnütoaîlik ulan doühni beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; Allabü Tealâ'nm ismi nekais iyham eden şeylerden tenzihe lâyıktır. Zira; Allahü Tealâ kırmızı, sarı, beyaz, yeşil ve en-vâ'-î renklerle taze otları bitirdi ve bir müddet sonra derhal o olları rüzgâr götürebilecek bir halde kuruttu, siyah kıldı. Bundan sonra o otlar \'ok olur. gider. Çünkü: herşeyin \ucudu ihtiyaç üzere müessestir." Binaenaleyh; onun vücudundan gözetilen maslahat hasıl olunca vücuduna ihtiyaç kalmadığından fenaya ayak basar, gider. T.V:;-.yar:rj otlan nasıl ki seıiüzzevaldir, kendi de aynı halde seriüz->:'_-v;-Vi-\ Su halde dünyaya itimad etmr-k âkil sam değildir. P^zi'nin beyanı veçhile g a s a ' ; otların rüzgâr sa-vuravak re tu yöiiirecek hır halde kurvmvv, ■ olarıiurıdır. ( cf>=-' ) soğuğun şiddetinden yani'iv} -"f siyahloşfûs olan ottur. İşte Allahü Tealâ evvela \.i\ze olarak otian bitirip sonra kurulup siyahlandırmak kudretiyle muttasıf f) Yani; ya Ekrom-er Fiuüütî Sen Cibril'den Kur'anı alırken unutmak korkusuna binaen acele etine. Zira; bi/, Cibril'e tekrar be tekrar okutmakla ve .senin kalbine kuvvet vermekle Kur'anm kıraeti-ni sana ta'iim eder, okuttururuz ve senin zihninde kararlaştırırız. Binaenaleyh; sen Kiir'an.ı unutmazsın, iîîâ Allahü Tealâ Kur'an'ın va lâfzını veya hükmûjıu \eya ikisinin de neshini ınurad ederek ntmam isterse ornı urMit İkincisi, bu sûre Mekke'de nazil olan sûrelerden, olduğu halde âyetin meali ileride olacağı haber verdiği cihetle haber verdiği veçhüzoe. vâki olması gaipten haber kabilinden mucizedir. Ç -UjULiu V ) eüntle-i celilesiyie istisna ; leberrük içindir. Zira; Rasulullah bu âyetin nüzulünden sonra hiçbir âyet unutmamıştır. Yahut istisnanın manâsı; vâkidîr. Zira; Resulullah'm bazan unutup sonra hatırına getirdiği mervidir. Yahut is t i s -n a : mensııh olan âyetler hakkındadır. tinimiz âyete seni okuyucu kılarız ve kıraatini sana ilham ederiz. Binaenaleyh; sen unutmazsın, telâş etme» demektir. Ebuıssuud Eıendi'nin beyanı veçhile umum mahrukatına hidayetini beyandan sonra bu âyet; Vacip Tealâ'mn bilhassa resulüne hidayetini beyan etmek için sevkolunmuştur. Zira âyetin meali; Resulullah'm Cibril'den vahy telâkkisini ve cümle âleme hidayet olan Kur'anı hıfzına delâlet ve hidayettir ve kıraetini vaadin zımnında vahyin mtiddet-i medide geleceğine işaret için istimrara delâlet eden muıari sıygası varid olmuştur.

A'lâ 87:5

Vacip Toaİâ isminin -tenzih ve laziirıe layık okkıgur*^ beyan için nasırı hilkâuna v? bayvanaun niciayi/tiru"- delilleri beyandan sonra hayvancın. ^a\ n\ tı rnütoaîlik ulan doühni beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; Allabü Tealâ'nm ismi nekais iyham eden şeylerden tenzihe lâyıktır. Zira; Allahü Tealâ kırmızı, sarı, beyaz, yeşil ve en-vâ'-î renklerle taze otları bitirdi ve bir müddet sonra derhal o olları rüzgâr götürebilecek bir halde kuruttu, siyah kıldı. Bundan sonra o otlar \'ok olur. gider. Çünkü: herşeyin \ucudu ihtiyaç üzere müessestir." Binaenaleyh; onun vücudundan gözetilen maslahat hasıl olunca vücuduna ihtiyaç kalmadığından fenaya ayak basar, gider. T.V:;-.yar:rj otlan nasıl ki seıiüzzevaldir, kendi de aynı halde seriüz->:'_-v;-Vi-\ Su halde dünyaya itimad etmr-k âkil sam değildir. P^zi'nin beyanı veçhile g a s a ' ; otların rüzgâr sa-vuravak re tu yöiiirecek hır halde kurvmvv, ■ olarıiurıdır. ( cf>=-' ) soğuğun şiddetinden yani'iv} -"f siyahloşfûs olan ottur. İşte Allahü Tealâ evvela \.i\ze olarak otian bitirip sonra kurulup siyahlandırmak kudretiyle muttasıf f) Yani; ya Ekrom-er Fiuüütî Sen Cibril'den Kur'anı alırken unutmak korkusuna binaen acele etine. Zira; bi/, Cibril'e tekrar be tekrar okutmakla ve .senin kalbine kuvvet vermekle Kur'anm kıraeti-ni sana ta'iim eder, okuttururuz ve senin zihninde kararlaştırırız. Binaenaleyh; sen Kiir'an.ı unutmazsın, iîîâ Allahü Tealâ Kur'an'ın va lâfzını veya hükmûjıu \eya ikisinin de neshini ınurad ederek ntmam isterse ornı urMit İkincisi, bu sûre Mekke'de nazil olan sûrelerden, olduğu halde âyetin meali ileride olacağı haber verdiği cihetle haber verdiği veçhüzoe. vâki olması gaipten haber kabilinden mucizedir. Ç -UjULiu V ) eüntle-i celilesiyie istisna ; leberrük içindir. Zira; Rasulullah bu âyetin nüzulünden sonra hiçbir âyet unutmamıştır. Yahut istisnanın manâsı; vâkidîr. Zira; Resulullah'm bazan unutup sonra hatırına getirdiği mervidir. Yahut is t i s -n a : mensııh olan âyetler hakkındadır. tinimiz âyete seni okuyucu kılarız ve kıraatini sana ilham ederiz. Binaenaleyh; sen unutmazsın, telâş etme» demektir. Ebuıssuud Eıendi'nin beyanı veçhile umum mahrukatına hidayetini beyandan sonra bu âyet; Vacip Tealâ'mn bilhassa resulüne hidayetini beyan etmek için sevkolunmuştur. Zira âyetin meali; Resulullah'm Cibril'den vahy telâkkisini ve cümle âleme hidayet olan Kur'anı hıfzına delâlet ve hidayettir ve kıraetini vaadin zımnında vahyin mtiddet-i medide geleceğine işaret için istimrara delâlet eden muıari sıygası varid olmuştur.

A'lâ 87:6

Vacip Tealâ resulüne Kur'anı unutturmayacağını beyandan sonra sebebini beyan etmek murad ederek buyuruyor, Yani; .ey Habibim! Cibril-i Emin sar.a vahiyle geldiğinde sen unuturum zannıyla telâşlanma. Zira; Ailshü Tealâ senin cehren kıraetini ve kalbinde gizli olanı bilir. Binaenaleyh; sen korkma. Çünkü; hıfzı lâzım olanları Rabbin Tealâ sana hıfzettirir, bekaa ve nîsyandan herhangisinin sizin halinize ve maslahatınıza muvafık olanı bilir, ona göre haikeder, a'mâl-i salmada, Kur'ani ezberlemekte ve ahkâm-ı şeriatta kolay olan şeyleri biz sana muvaffak kılarız. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yilsra ile muradın şeriat-ı Muhammediye olması ihtimali vardır. Zira şeriat-ı Muhammediyo cümle şeriatlardan kolaydır, tabiat-ı beşere muvafık ve akla mülayimdir. Çünkü; akıl ne kadar düşünse şeriatın hükmü haricinde ve fevkmda daha iyi bir hükme nail olamaz. Binaenaleyh; şeriat-ı Muhammediye ahlâk-ı beşere tamamıyla muvafık olup başka şeriata ihtiyaç olmadığından cümle şeriatlarm hulâsası ve mütemmimidir ve ilâyevmilkıyam bakı olup nesih arız olmayacaktır. Bu âyet; Vacip Tealâ'mn hiç kimseye açmadığı teshilât kapı-.armı resulüne açtığına ve kimsenin muvaffak olamadığı şeylere esulünün muvaffak olacağına delâlet eder. Resulullah'm anasız. abasız ve cahiliyet zamanında birtakım terbiyeden ârî cühela için-e meydana geldiği halde ef'âl-i ve akvali bütün âlemlere mukte-ıabil olup cümle halkın hâdî ve mürşidi olması Cenab-ı Hakkın esulüne (kolaylığı ve tevfikaatı cümlesindendir.

A'lâ 87:7

Vacip Tealâ resulüne Kur'anı unutturmayacağını beyandan sonra sebebini beyan etmek murad ederek buyuruyor, Yani; .ey Habibim! Cibril-i Emin sar.a vahiyle geldiğinde sen unuturum zannıyla telâşlanma. Zira; Ailshü Tealâ senin cehren kıraetini ve kalbinde gizli olanı bilir. Binaenaleyh; sen korkma. Çünkü; hıfzı lâzım olanları Rabbin Tealâ sana hıfzettirir, bekaa ve nîsyandan herhangisinin sizin halinize ve maslahatınıza muvafık olanı bilir, ona göre haikeder, a'mâl-i salmada, Kur'ani ezberlemekte ve ahkâm-ı şeriatta kolay olan şeyleri biz sana muvaffak kılarız. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yilsra ile muradın şeriat-ı Muhammediye olması ihtimali vardır. Zira şeriat-ı Muhammediyo cümle şeriatlardan kolaydır, tabiat-ı beşere muvafık ve akla mülayimdir. Çünkü; akıl ne kadar düşünse şeriatın hükmü haricinde ve fevkmda daha iyi bir hükme nail olamaz. Binaenaleyh; şeriat-ı Muhammediye ahlâk-ı beşere tamamıyla muvafık olup başka şeriata ihtiyaç olmadığından cümle şeriatlarm hulâsası ve mütemmimidir ve ilâyevmilkıyam bakı olup nesih arız olmayacaktır. Bu âyet; Vacip Tealâ'mn hiç kimseye açmadığı teshilât kapı-.armı resulüne açtığına ve kimsenin muvaffak olamadığı şeylere esulünün muvaffak olacağına delâlet eder. Resulullah'm anasız. abasız ve cahiliyet zamanında birtakım terbiyeden ârî cühela için-e meydana geldiği halde ef'âl-i ve akvali bütün âlemlere mukte-ıabil olup cümle halkın hâdî ve mürşidi olması Cenab-ı Hakkın esulüne (kolaylığı ve tevfikaatı cümlesindendir.

A'lâ 87:8

Vacip Tealâ resulüne Kur'anı unutturmayacağını beyandan sonra sebebini beyan etmek murad ederek buyuruyor, Yani; .ey Habibim! Cibril-i Emin sar.a vahiyle geldiğinde sen unuturum zannıyla telâşlanma. Zira; Ailshü Tealâ senin cehren kıraetini ve kalbinde gizli olanı bilir. Binaenaleyh; sen korkma. Çünkü; hıfzı lâzım olanları Rabbin Tealâ sana hıfzettirir, bekaa ve nîsyandan herhangisinin sizin halinize ve maslahatınıza muvafık olanı bilir, ona göre haikeder, a'mâl-i salmada, Kur'ani ezberlemekte ve ahkâm-ı şeriatta kolay olan şeyleri biz sana muvaffak kılarız. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yilsra ile muradın şeriat-ı Muhammediye olması ihtimali vardır. Zira şeriat-ı Muhammediyo cümle şeriatlardan kolaydır, tabiat-ı beşere muvafık ve akla mülayimdir. Çünkü; akıl ne kadar düşünse şeriatın hükmü haricinde ve fevkmda daha iyi bir hükme nail olamaz. Binaenaleyh; şeriat-ı Muhammediye ahlâk-ı beşere tamamıyla muvafık olup başka şeriata ihtiyaç olmadığından cümle şeriatlarm hulâsası ve mütemmimidir ve ilâyevmilkıyam bakı olup nesih arız olmayacaktır. Bu âyet; Vacip Tealâ'mn hiç kimseye açmadığı teshilât kapı-.armı resulüne açtığına ve kimsenin muvaffak olamadığı şeylere esulünün muvaffak olacağına delâlet eder. Resulullah'm anasız. abasız ve cahiliyet zamanında birtakım terbiyeden ârî cühela için-e meydana geldiği halde ef'âl-i ve akvali bütün âlemlere mukte-ıabil olup cümle halkın hâdî ve mürşidi olması Cenab-ı Hakkın esulüne (kolaylığı ve tevfikaatı cümlesindendir.

A'lâ 87:9

Vâcij? Tealâ mesalih-i dünyeviyeyi ve mesaüh-i âhireti tes buyuracağını resulüne vaadettikten sonra cemi' halkı hakka da'\d emretmek üzere buyuruyor, Yani; biz sana herşeyi teshil ve Kur'anı talim edince sen vaazın menfaat verdiği surette Kur'anla vaaz ve nasa tebliğ et. Zira; Allah'tan ve envâ'-ı intikamından korkan kimse elbette vaazdan intifa' ecler. Fahri Kâzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile Resulullah'm mükemmel yani gayrın nevakısını ikmâl ve itmam edici olduğuna , delâlet eder. Çünkü; bundan evvelki âyet mesalih-i dünyeviye ve uhreviyesini teshil edeceğini beyanla Cenab-ı Hak resulünü tekmil buyurduğunu ve Resulullah'm tam manâsıyla kâmil olduğunu beyan buyurmuştu. Zira; nıükemmil olmak âharm nevakısmı ikmale hadim olduğu cihetle mertebe-i "kemalden sonradır. Binaenaleyh; bu âyet ta'kibe delâlet eden lafzıyla vârid olmuştur. Şu halde Resulullaiı nefsinde tamam olduktan sonra fevkalkemal ve tamam olarak halkı hakka davetle emrolunmuştur. Bu âyette Resulullah'm vaazını dinleyen Kureyş'i zenıırtiçin vaazda menfaat şart kılınmıştır ve bu şart Kureyş'e mahsustur. Çünkü; ResuluDah umuma vaazetmek ve tarik~ı hidayeti göstermek için ba'solunduğundan menfaat versin vermesin vaazeder, ancak Kureyş'e vaazı te'sir etmediğinden Resulullah'm son derece müte-essîf olduğu cihetle onlar hakkında menfaat meşrut kılınmıştır. Binaenaleyh umum hakkında vaaz; menfaat vermekle meşrut değildir. Çünkü; her yerde şartın bulunmamasından meşrutun bulunmaması lâzım gelmez. Şu halde bu makamda şart; vaazdan maksadın husulü matlub olduğuna işaret içindir, yoksa şart olan menfaat olmazsa meşrut olan vaaz da olmaz manâsına değildir. Yahut bu âyette şartın zikri; menfaat vermekle vermemek hallerinden eşrefini zikirle diğerinden iktifa olunmuştur. Çünkü; vaazın lüzumunda menfaat vermek ve vermemek halleri Cenab-ı Hakka nispetle müsaviyse de menfaat vermek ciheti matlub ve' şeref sahibi olduğundan bu ciheti zikirle diğeri meskûtünanh kalmıştır. Şu halde âyet demektir. Yani «Sen hemen vaaz et, ister menfaat versin, ister vermesin» demek olur. Bu manâya nazaran ulema-yı din halka hemen vaazetmelidir. Te'sir edip etmediğini nazar-ı itibara almak lâzım değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak resulüne mutlaka vaazla emredince ümmeti de mutlaka me'murdur. Yahut Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile lâfzı manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Allah'tan korkanlara vaazın elbette te'sir edeceğine işaret için lafzıyla vâ-rid olmuştur. Çünkü; Cenab-ı Hakkın kelâmında lâfzı vü-cuba delâlet eder. Binaenaleyh manâ-yı âyet: … demektir.

A'lâ 87:10

Vâcij? Tealâ mesalih-i dünyeviyeyi ve mesaüh-i âhireti tes buyuracağını resulüne vaadettikten sonra cemi' halkı hakka da'\d emretmek üzere buyuruyor, Yani; biz sana herşeyi teshil ve Kur'anı talim edince sen vaazın menfaat verdiği surette Kur'anla vaaz ve nasa tebliğ et. Zira; Allah'tan ve envâ'-ı intikamından korkan kimse elbette vaazdan intifa' ecler. Fahri Kâzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile Resulullah'm mükemmel yani gayrın nevakısını ikmâl ve itmam edici olduğuna , delâlet eder. Çünkü; bundan evvelki âyet mesalih-i dünyeviye ve uhreviyesini teshil edeceğini beyanla Cenab-ı Hak resulünü tekmil buyurduğunu ve Resulullah'm tam manâsıyla kâmil olduğunu beyan buyurmuştu. Zira; nıükemmil olmak âharm nevakısmı ikmale hadim olduğu cihetle mertebe-i "kemalden sonradır. Binaenaleyh; bu âyet ta'kibe delâlet eden lafzıyla vârid olmuştur. Şu halde Resulullaiı nefsinde tamam olduktan sonra fevkalkemal ve tamam olarak halkı hakka davetle emrolunmuştur. Bu âyette Resulullah'm vaazını dinleyen Kureyş'i zenıırtiçin vaazda menfaat şart kılınmıştır ve bu şart Kureyş'e mahsustur. Çünkü; ResuluDah umuma vaazetmek ve tarik~ı hidayeti göstermek için ba'solunduğundan menfaat versin vermesin vaazeder, ancak Kureyş'e vaazı te'sir etmediğinden Resulullah'm son derece müte-essîf olduğu cihetle onlar hakkında menfaat meşrut kılınmıştır. Binaenaleyh umum hakkında vaaz; menfaat vermekle meşrut değildir. Çünkü; her yerde şartın bulunmamasından meşrutun bulunmaması lâzım gelmez. Şu halde bu makamda şart; vaazdan maksadın husulü matlub olduğuna işaret içindir, yoksa şart olan menfaat olmazsa meşrut olan vaaz da olmaz manâsına değildir. Yahut bu âyette şartın zikri; menfaat vermekle vermemek hallerinden eşrefini zikirle diğerinden iktifa olunmuştur. Çünkü; vaazın lüzumunda menfaat vermek ve vermemek halleri Cenab-ı Hakka nispetle müsaviyse de menfaat vermek ciheti matlub ve' şeref sahibi olduğundan bu ciheti zikirle diğeri meskûtünanh kalmıştır. Şu halde âyet demektir. Yani «Sen hemen vaaz et, ister menfaat versin, ister vermesin» demek olur. Bu manâya nazaran ulema-yı din halka hemen vaazetmelidir. Te'sir edip etmediğini nazar-ı itibara almak lâzım değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak resulüne mutlaka vaazla emredince ümmeti de mutlaka me'murdur. Yahut Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile lâfzı manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Allah'tan korkanlara vaazın elbette te'sir edeceğine işaret için lafzıyla vâ-rid olmuştur. Çünkü; Cenab-ı Hakkın kelâmında lâfzı vü-cuba delâlet eder. Binaenaleyh manâ-yı âyet: … demektir.

A'lâ 87:11

Vacip Tealâ Allah'tan korkanlara vaazın te'sir edeceğini be-vandarî sonra vaaz te'sir etmeyenleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şekavette herkesten ziyade olan ve Allah'tan korkmayan kimse vaazdan ve vaazın te'sirinden uzak olur ki o şekavette herkesten ziyade olan kimse büyük ateşe girer. Binaenaleyh; herkesten ziyade azap görür. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanlar üç fırkadır : Birincisi; arif billâh olanlardır ki onlar saîd olanlardır. İkincisi; arif billâh olmakla beraber bazı şevakette bulunanlardır. Bu kısım; Allah'tan korkanlar ve vaaz kendilerine te'sir edenlerdir. Üçüncüsü; kâfir-i muannid olanlardır ki, onların kalplerinde vaaz te'sir etmeyen ve daima şekavet üzere bulunan eşkıya güruhudur ki onların büyük ateş olan Cehennem ateşine dahil olacaklarım Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Bu âyette nar-ık ilbra ile murad; Cehennem ateşidir, nar-ı suğra yani küçük ateşle murad; dünya ateşidir. Yahut büyükai eşle murad; Cehennem'in tabakattndan biridir. Çünkü; dünyada günahlar mütefavit olduğu gibi âhirette de Cehennem'in tabaka ve derekeleri mütefavittir. Zira; herkes günahına göre muazzab olacağından vaazı dinlemeyen ve davete icabet etmeyen şakinin günahı küfrün esna'ı ve büyüğü olduğu cihetle Cehennem'in büyük ateşiyle muazzab olacaktır.

A'lâ 87:12

Vacip Tealâ kâfir-i muannidin nar-ı kübraya dahil olacağını beyandan sonra o kâfir şakinin Cehennemide ölmesi ve dirilmesi olmayıp daima muzzap olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; onun için asla rahat olmaz. Çünkü; ölmez ki rahat etsin ve menfaat verecek bir hayatla diri dahi olmaz ki hayatından intifa etsin. Daima muazzap olduğu cihetle ne ölü, ne diridir. Şu halde âhirette bu kâfirin hali; dünyada büyük bir belâya müptelâ olan kimsenin hali gibidir. Çünkü; böyle bir belâya müptelâ olan kimseye ölü denmez, zira; kendinde hayat vardır. Kezalik diri de denmez, çünkü; müptelâ olduğu dertten kurtulup bir rahat görmediğinden dirilerin aldığı zevki bulamadığı cihetle diri de denilmez. Şu halde yaşar, fakat bir nevi ölüdür.

A'lâ 87:13

Vacip Tealâ kâfir-i muannidin nar-ı kübraya dahil olacağını beyandan sonra o kâfir şakinin Cehennemide ölmesi ve dirilmesi olmayıp daima muzzap olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; onun için asla rahat olmaz. Çünkü; ölmez ki rahat etsin ve menfaat verecek bir hayatla diri dahi olmaz ki hayatından intifa etsin. Daima muazzap olduğu cihetle ne ölü, ne diridir. Şu halde âhirette bu kâfirin hali; dünyada büyük bir belâya müptelâ olan kimsenin hali gibidir. Çünkü; böyle bir belâya müptelâ olan kimseye ölü denmez, zira; kendinde hayat vardır. Kezalik diri de denmez, çünkü; müptelâ olduğu dertten kurtulup bir rahat görmediğinden dirilerin aldığı zevki bulamadığı cihetle diri de denilmez. Şu halde yaşar, fakat bir nevi ölüdür.

A'lâ 87:14

Vacip Tealâ vaazı dinlemeyen kâfirlerin halini beyandan sonra vaazı dinleyip kendini küfürden tathir eden kimselerin halini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; fevz ü necat buldu ve âhiret azabından kurtuldu şol kimse ki irnan ve envâ'ı ibadeti ihtiyarla küfürden ve günahlardan temizlendi ve Rabbisinin ismini zikirle meşgul oldu, namazda iftitah tekbirini ve bayram namazında bayram tekbirlerini alarak namaz kıldı. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ile murad; bu âyetten evvelki âyette zikrolunan küfür ve şekavetten tatahhur etmektir, Rabbisinin ismini zikirle murad; kalbiyle Cenab-ı Hakkı tezekkür, huzu' ve huşu1 dur. SaIâtla murad; aza-yı cevarihle ibadettir. Çünkü insan-i kâmilin mertebesi; üçtür : Birincisi; kalbinden akaid-i fasideyi izale etmektir. Bu mertebeye ile işaret olunmuştur. İkincisi ; zatı, sıfatı ve ismiyle kalbinde ma'rifet-i İlâh?ye hazırlamaktır. Bu mertebeye kavliyle işaret olunmuştur. Üçüncüsü; aza-yı cevarihle, ibadettir. Bu mertebeye kelimesiyle işaret olunmuştur.

A'lâ 87:15

Vacip Tealâ vaazı dinlemeyen kâfirlerin halini beyandan sonra vaazı dinleyip kendini küfürden tathir eden kimselerin halini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; fevz ü necat buldu ve âhiret azabından kurtuldu şol kimse ki irnan ve envâ'ı ibadeti ihtiyarla küfürden ve günahlardan temizlendi ve Rabbisinin ismini zikirle meşgul oldu, namazda iftitah tekbirini ve bayram namazında bayram tekbirlerini alarak namaz kıldı. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ile murad; bu âyetten evvelki âyette zikrolunan küfür ve şekavetten tatahhur etmektir, Rabbisinin ismini zikirle murad; kalbiyle Cenab-ı Hakkı tezekkür, huzu' ve huşu1 dur. SaIâtla murad; aza-yı cevarihle ibadettir. Çünkü insan-i kâmilin mertebesi; üçtür : Birincisi; kalbinden akaid-i fasideyi izale etmektir. Bu mertebeye ile işaret olunmuştur. İkincisi ; zatı, sıfatı ve ismiyle kalbinde ma'rifet-i İlâh?ye hazırlamaktır. Bu mertebeye kavliyle işaret olunmuştur. Üçüncüsü; aza-yı cevarihle, ibadettir. Bu mertebeye kelimesiyle işaret olunmuştur.

A'lâ 87:16

Vacip Tealâ insanın sebeb-i necatını beyandan,sonra sebeb-i necat olan ibâdâtı terkle dünyayı ihtiyar edenleri zemmetmek üzere buyuruyor. Çünkü âhiret; dâr-ı sürürdür, hüzn ü keder yoktur, dâr-ı safadır, cefası yoktur, dar-ı rahattır, meşakkati yoktur. Ebussuud Efendi'nin beyânı veçhile âyette hitap; kâfirlere olduğuna nazaran dünyayı ihtiyar m manâsı; dünyaya razı olarak kalbi mutmain olmak ve âhiretten bilkülliye i'raz etmektir. Hitap, umuma olduğuna nazaran insanların dünyayı tahsili ve esbabına tevessülü takdim etmektir. Şu halde âyet-i celile kâfirlere nispetle tevbihi ve müminlere nisbetle itabı* teşdid etmek için sevkolunmuştur.

A'lâ 87:17

Vacip Tealâ insanın sebeb-i necatını beyandan,sonra sebeb-i necat olan ibâdâtı terkle dünyayı ihtiyar edenleri zemmetmek üzere buyuruyor. Çünkü âhiret; dâr-ı sürürdür, hüzn ü keder yoktur, dâr-ı safadır, cefası yoktur, dar-ı rahattır, meşakkati yoktur. Ebussuud Efendi'nin beyânı veçhile âyette hitap; kâfirlere olduğuna nazaran dünyayı ihtiyar m manâsı; dünyaya razı olarak kalbi mutmain olmak ve âhiretten bilkülliye i'raz etmektir. Hitap, umuma olduğuna nazaran insanların dünyayı tahsili ve esbabına tevessülü takdim etmektir. Şu halde âyet-i celile kâfirlere nispetle tevbihi ve müminlere nisbetle itabı* teşdid etmek için sevkolunmuştur.

A'lâ 87:18

Vacip Tealâ bu sûrede ve şu âyetlerde tevhide, nübüvvete ve âfrüzere tehdide, ve taat üzere terğibe işaretten sonra bunların cümlesi Resul ullah'tan evvel geçen enbiyanın şeriatlarında mevcut olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Vacip Tealâ'nın vahdaniyeti, nübüvvet ve ahval-i âhi-rete müteallik ilikadat ve evvel geçenlerin kitaplarında dahi düstur ittihaz olunmuştur. Şu manâya nazaran lafzıyla işaret olunan; sûrenin evvelinden beri ıtikadıyata müteallik olarak beyan olunan mesâildir. Çünkü; sûrede itikadiyata müteallik mesâil ic-mâlen beyan olunmuştur, itikadiyatta şeriatların cümlesi müsavidir, ahkam değişmez.'Yahut lafzıyla işaret fıkrasından fıkrasına gelinceye kadar beyan olunan ahkâma işarettir. Çünkü; kelimesi cemi-i akaid-i batıleden taicıhhura ve i'ne'L cihetinden de ahlâk-ı zemivıeden tasfiyeye cümlesi ruhun ma'rijeîA îlâhryeyle tezyinine ve koli" adcıt-ı IlâhVyeyle cza-yı cevarihin hiz-met-i mukadde:>e~i î'.OJn'yedc bulunmasına ve fıkrası dünyaya fart-ı muhabbetten zecre cümlesi de sevaba ve rıza-yı İlâhiyi tahsile sa'ya delâlet ettiğinden bu ahkâmın eürnjesi geçmiş şeriatların herbirinde mültezem bulunduğuna işaret olunmuş ve şerayi-i sabıka içinde İbrahim ve Mûsâ (A.S.) m şeriatları herkesçe ve bilhassa Araplar indinde meşhur olduğundan bunları zikirle diğerlerinden iktifa edilmiştir.

A'lâ 87:19

Vacip Tealâ bu sûrede ve şu âyetlerde tevhide, nübüvvete ve âfrüzere tehdide, ve taat üzere terğibe işaretten sonra bunların cümlesi Resul ullah'tan evvel geçen enbiyanın şeriatlarında mevcut olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Vacip Tealâ'nın vahdaniyeti, nübüvvet ve ahval-i âhi-rete müteallik ilikadat ve evvel geçenlerin kitaplarında dahi düstur ittihaz olunmuştur. Şu manâya nazaran lafzıyla işaret olunan; sûrenin evvelinden beri ıtikadıyata müteallik olarak beyan olunan mesâildir. Çünkü; sûrede itikadiyata müteallik mesâil ic-mâlen beyan olunmuştur, itikadiyatta şeriatların cümlesi müsavidir, ahkam değişmez.'Yahut lafzıyla işaret fıkrasından fıkrasına gelinceye kadar beyan olunan ahkâma işarettir. Çünkü; kelimesi cemi-i akaid-i batıleden taicıhhura ve i'ne'L cihetinden de ahlâk-ı zemivıeden tasfiyeye cümlesi ruhun ma'rijeîA îlâhryeyle tezyinine ve koli" adcıt-ı IlâhVyeyle cza-yı cevarihin hiz-met-i mukadde:>e~i î'.OJn'yedc bulunmasına ve fıkrası dünyaya fart-ı muhabbetten zecre cümlesi de sevaba ve rıza-yı İlâhiyi tahsile sa'ya delâlet ettiğinden bu ahkâmın eürnjesi geçmiş şeriatların herbirinde mültezem bulunduğuna işaret olunmuş ve şerayi-i sabıka içinde İbrahim ve Mûsâ (A.S.) m şeriatları herkesçe ve bilhassa Araplar indinde meşhur olduğundan bunları zikirle diğerlerinden iktifa edilmiştir.

Gâşiye 88:1

MekL~ı Mukerreme'cle nâzii olan sûrelerdendir. Yirmialtı âyeti camidir. Fahri Râzî'nin beyanı veçhile kıyanızı günü şiddetiyle ten naşı ihata ve setredeceğine binaen gaaşiye deniifetir. Çünkü; her cihetten birşeyi ihata ve setreden şeye gaaşi denir ki örtücü manasınadır. Yahut gaaşiyle rnurad; Cehennem ateşidir. Zira Cehennem ateşi ehl-i Cehennem'i tamamen ihata i-edeceğine binaen gaaşi\;c denmeye sezadır. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyeire yametin haberi muhakkaK olarak manasınadır. Vacip Tealâ gaaşiyo demlen kıyamet gününde insanlaıf olacak ahvali beyan etmek üzere buvuruvur.

Gâşiye 88:2

Zira; onlar boyunlarında ağır zincirler taşıdıkları gibi ateşin aşağısına inerler, yukarısına çıkarlar, aç ve susuz bulunurlar ve oraya nasb-ı nefsetmişlerdir. Çünkü; daima orada bulunurlar.

Gâşiye 88:3

Zira; onlar boyunlarında ağır zincirler taşıdıkları gibi ateşin aşağısına inerler, yukarısına çıkarlar, aç ve susuz bulunurlar ve oraya nasb-ı nefsetmişlerdir. Çünkü; daima orada bulunurlar.

Gâşiye 88:4

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile hâ§ia ; zelil ve hakir olmaktır. Çünkü; ehl-i Cehennem dünyada rusül-ü kirama iman ve Allahü Tealâ'ya ibadetten tekebbür ettiklerine mukabil âhirette zelil, rezil ve rüsvâ olacakları, dünyadaki kibrin eseri yüzlerinde görüldüğü gibi âhirette dahi zillet ve sefaletin eseri yüzlerinde görüleceği beyan olunmuştur. A m ile; amel işleyici ve nasibe; o amel yorucu demektir. Bu amel âhirette olduğuna nazaran beyan olunduğu veçhile Cehennem'de birtakım meşakkatli amellerde bulunacaklardır. Amma bu dünyada amel olduğuna nazaran rahiplere ve putlara ibadet edenler birçok yorucu ameller isledilerse de ancak asil itikatlar olmadığı cihetle faydasını görmeyecekleri beyan olunmuştur. Hamiye; çok zaman yakmakla kızdırılmıştır ki onun sı-sıcaklığına m'uâdil bir sıcaklık olmaz demektir. Yani «dünyada imân etmeyen kâfirler zelil ve hakir olarak öyle bir ateşe girerler ki o ateş çok zamandan beri alevlenmiş ve harareti son dereceye varmış» demektir. Onlar yalnız bu ateşle yanmakla da kalmazlar, belki bir pınardan sulanırlar ki o pınarın suyunun harareti nihayete gelmiştir. Hatta o sudan bir damlası bu dünyada bir dağ başına konmuş olsa o dağ tuz gibi erir. Çünkü aniye; harareti son dereceye gelmiş demektir.

Gâşiye 88:5

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile hâ§ia ; zelil ve hakir olmaktır. Çünkü; ehl-i Cehennem dünyada rusül-ü kirama iman ve Allahü Tealâ'ya ibadetten tekebbür ettiklerine mukabil âhirette zelil, rezil ve rüsvâ olacakları, dünyadaki kibrin eseri yüzlerinde görüldüğü gibi âhirette dahi zillet ve sefaletin eseri yüzlerinde görüleceği beyan olunmuştur. A m ile; amel işleyici ve nasibe; o amel yorucu demektir. Bu amel âhirette olduğuna nazaran beyan olunduğu veçhile Cehennem'de birtakım meşakkatli amellerde bulunacaklardır. Amma bu dünyada amel olduğuna nazaran rahiplere ve putlara ibadet edenler birçok yorucu ameller isledilerse de ancak asil itikatlar olmadığı cihetle faydasını görmeyecekleri beyan olunmuştur. Hamiye; çok zaman yakmakla kızdırılmıştır ki onun sı-sıcaklığına m'uâdil bir sıcaklık olmaz demektir. Yani «dünyada imân etmeyen kâfirler zelil ve hakir olarak öyle bir ateşe girerler ki o ateş çok zamandan beri alevlenmiş ve harareti son dereceye varmış» demektir. Onlar yalnız bu ateşle yanmakla da kalmazlar, belki bir pınardan sulanırlar ki o pınarın suyunun harareti nihayete gelmiştir. Hatta o sudan bir damlası bu dünyada bir dağ başına konmuş olsa o dağ tuz gibi erir. Çünkü aniye; harareti son dereceye gelmiş demektir.

Gâşiye 88:6

Vacip Tealâ ehl~i Cehennemin zillet ve sefaletlerini ve alev sahibi Cehennem'e gireceklerini ve içecekleri' sularını beyandan sonra yiyeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile d a -ri'; bir dikendir ki yaşken deve otlar, kuruduğunda deve de yemez, zehir gibi acıdır, rayihası gayet kerihtir, cifeden kötü ve ateşten daha sıcaktır. Bunların taamı Cehennem'de dari' denilen dikenli ota müşabih bir nevi zehirli şeyden hasıl olacağı beyan olunmuştur. Bu taamı yediklerinde Cenab-ı Hakka tazarru ve niyaz edip halâslarını taleb edeceklerine işaret için bunların taamlarına dari' denmiştir. Bu taam, yiyenleri semizlendirmez. Çünkü; vücuda nâfi değildir, açlığı da def edemez. Çünkü; karnı doyuncaya kadar yemek ihtimali yoktur. Ehl-i Cehennemin sularını ve taamlarını beyan etmek; sefalet ve zilletlerini ve azaplarının nihayete varacağını beyan etmektir. Cehennemin birçok derekât ve tabakatı olup bazı derekede bulunanların taamı (gıslîn) den yani irinden, bazılarının taamı (zakkum) dan, bazılarının taamı (dari') den olduğu cihetle âyetler arasında tefavüt yoktur. Çünkü; taamlarının (gıslîn) den olduğunu beyan eden âyet bir tabakada bulunanlara mahsus olduğu gibi (dari') den olduğunu beyan eden âyet de diğer bir tabakaya mahsustur.

Gâşiye 88:7

Vacip Tealâ ehl~i Cehennemin zillet ve sefaletlerini ve alev sahibi Cehennem'e gireceklerini ve içecekleri' sularını beyandan sonra yiyeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile d a -ri'; bir dikendir ki yaşken deve otlar, kuruduğunda deve de yemez, zehir gibi acıdır, rayihası gayet kerihtir, cifeden kötü ve ateşten daha sıcaktır. Bunların taamı Cehennem'de dari' denilen dikenli ota müşabih bir nevi zehirli şeyden hasıl olacağı beyan olunmuştur. Bu taamı yediklerinde Cenab-ı Hakka tazarru ve niyaz edip halâslarını taleb edeceklerine işaret için bunların taamlarına dari' denmiştir. Bu taam, yiyenleri semizlendirmez. Çünkü; vücuda nâfi değildir, açlığı da def edemez. Çünkü; karnı doyuncaya kadar yemek ihtimali yoktur. Ehl-i Cehennemin sularını ve taamlarını beyan etmek; sefalet ve zilletlerini ve azaplarının nihayete varacağını beyan etmektir. Cehennemin birçok derekât ve tabakatı olup bazı derekede bulunanların taamı (gıslîn) den yani irinden, bazılarının taamı (zakkum) dan, bazılarının taamı (dari') den olduğu cihetle âyetler arasında tefavüt yoktur. Çünkü; taamlarının (gıslîn) den olduğunu beyan eden âyet bir tabakada bulunanlara mahsus olduğu gibi (dari') den olduğunu beyan eden âyet de diğer bir tabakaya mahsustur.

Gâşiye 88:8

Vacip Tealâ ehl-i Cehennemin halini beyandan sonra ehl-i Cennetin halini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; sa'yları sayesinde birçok nimetlere nail oldukları için elbette razı olacakları beyan olunmuştur.

Gâşiye 88:9

Vacip Tealâ ehl-i Cehennemin halini beyandan sonra ehl-i Cennetin halini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; sa'yları sayesinde birçok nimetlere nail oldukları için elbette razı olacakları beyan olunmuştur.

Gâşiye 88:10

Vacip Tealâ ehl-i Cehennemin halini beyandan sonra ehl-i Cennetin halini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; sa'yları sayesinde birçok nimetlere nail oldukları için elbette razı olacakları beyan olunmuştur.

Gâşiye 88:11

Çünkü; ehl-i Cennet'in sözleri zikirden ibaret olduğu cihetle batıl söz süvlenmez ki duysunlar. Zira Cennet; Allah'ın komşularına hazırlanmış bir mevki olduğu için lâğviyattan münezzehtir. Binaenaleyh CermeCte yalan, iftira ve yekdiğerine söğmek. Allahü Tealâ'ya küfretmek gibi şeyler olmaz. Bunun şahidi; dünyada büyük kimseler huzurunda vâki olan meclislerdir. Zira; şerif ve muhterem olan meclislerde lâğvi-vat olmaz. Halbuki Cennet, huzur-u îlâhî'dir.

Gâşiye 88:12

Vacip Tealâ Cennet'in diğer sıfatlarını beyan etmek üzere buyuruyor, Fahri Râzi'nin beyanı veçhile aynı cariye yani akar pınarlar Cenneti;! her tarafında vardır. Zira; bu makamda lâfzında olar; kesret içindir. Sürur; köşkler ve sa-rayla--' :r\rir)&.iv.Vddır. Ekvab ; ibrikten küçük, kulpsuz gûrtâgûn barr- ';!nrdır ki ehl-i Cennet için hazırlanmıştır. Nem; saf olmuş birbirine dayanmış yani köşk-U : ı- iu^li'ii*,: döşekler websuse ; döşenmiş demektir. Dimyada zen.yin o!an kimso-^nn konakları bunlara bir riümuneuir.

Gâşiye 88:13

Vacip Tealâ Cennet'in diğer sıfatlarını beyan etmek üzere buyuruyor, Fahri Râzi'nin beyanı veçhile aynı cariye yani akar pınarlar Cenneti;! her tarafında vardır. Zira; bu makamda lâfzında olar; kesret içindir. Sürur; köşkler ve sa-rayla--' :r\rir)&.iv.Vddır. Ekvab ; ibrikten küçük, kulpsuz gûrtâgûn barr- ';!nrdır ki ehl-i Cennet için hazırlanmıştır. Nem; saf olmuş birbirine dayanmış yani köşk-U : ı- iu^li'ii*,: döşekler websuse ; döşenmiş demektir. Dimyada zen.yin o!an kimso-^nn konakları bunlara bir riümuneuir.

Gâşiye 88:14

Vacip Tealâ Cennet'in diğer sıfatlarını beyan etmek üzere buyuruyor, Fahri Râzi'nin beyanı veçhile aynı cariye yani akar pınarlar Cenneti;! her tarafında vardır. Zira; bu makamda lâfzında olar; kesret içindir. Sürur; köşkler ve sa-rayla--' :r\rir)&.iv.Vddır. Ekvab ; ibrikten küçük, kulpsuz gûrtâgûn barr- ';!nrdır ki ehl-i Cennet için hazırlanmıştır. Nem; saf olmuş birbirine dayanmış yani köşk-U : ı- iu^li'ii*,: döşekler websuse ; döşenmiş demektir. Dimyada zen.yin o!an kimso-^nn konakları bunlara bir riümuneuir.

Gâşiye 88:15

Vacip Tealâ Cennet'in diğer sıfatlarını beyan etmek üzere buyuruyor, Fahri Râzi'nin beyanı veçhile aynı cariye yani akar pınarlar Cenneti;! her tarafında vardır. Zira; bu makamda lâfzında olar; kesret içindir. Sürur; köşkler ve sa-rayla--' :r\rir)&.iv.Vddır. Ekvab ; ibrikten küçük, kulpsuz gûrtâgûn barr- ';!nrdır ki ehl-i Cennet için hazırlanmıştır. Nem; saf olmuş birbirine dayanmış yani köşk-U : ı- iu^li'ii*,: döşekler websuse ; döşenmiş demektir. Dimyada zen.yin o!an kimso-^nn konakları bunlara bir riümuneuir.

Gâşiye 88:16

Vacip Tealâ Cennet'in diğer sıfatlarını beyan etmek üzere buyuruyor, Fahri Râzi'nin beyanı veçhile aynı cariye yani akar pınarlar Cenneti;! her tarafında vardır. Zira; bu makamda lâfzında olar; kesret içindir. Sürur; köşkler ve sa-rayla--' :r\rir)&.iv.Vddır. Ekvab ; ibrikten küçük, kulpsuz gûrtâgûn barr- ';!nrdır ki ehl-i Cennet için hazırlanmıştır. Nem; saf olmuş birbirine dayanmış yani köşk-U : ı- iu^li'ii*,: döşekler websuse ; döşenmiş demektir. Dimyada zen.yin o!an kimso-^nn konakları bunlara bir riümuneuir.

Gâşiye 88:17

Vacip Teala chl-i Cennet'in ve chl-i ^CeherınenVın hailerini beyan buyurunca bu hallerin kıyamette olacağına binaen kıyameti ispata muhtaç olup kıyameti ispat da Vacip Tealâ'nm vücudunu ispata mevkuf olduğundan vücud-u îlâhî'ye delâlet eden deliller beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyet-i celile; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm vücuduna, ilmine, kudretine, mahlûkatından ganî bir hakîm-i mutlak ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Çünkü; cümle eesam cismiyette müsavi olduğu halde herbirerleri aharından temeyyüz edecek bir sıfat ve hassayı haiz olup aynı sıfatın diğerinde bulunması mümkünken ancak ona mahsus olması Vacip Tealâ'nın vücuduna ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet ettiği gibi saniin hakîm ve âlim olduğuna dahi delâlet eder. Zira; mahrukatın ve bilhassa bu âyette beyan olunan deve, sema, arz ve dağların herbirinde acîb ve garîb sanatlar ve hikmetler saniin ilmine, kudretine ve hikmet sahibi olduğuna delâlet eder. Bununla beraber cürnle mahlûkatm yekdiğerine irtibatı ve hüsn-ü imtizacı olduğu gibi herbirinin di-gerine ihtiyacı da malûmdur. Bilhassa insanların bazılarının bazılarına ihtiyacı her zaman müşahede olunan ahvaldendir. Çünkü; bir insan yalnız yaşayamaz. Zira; kendinin muhtaç olduğu eşyanın cümlesini tedarik etmek mümkün olmadığından içtimâ' suretiyle yaşamak ve herbiri bir nevi ihtiyacı te'min etmekle mümkün olduğundan insanlar daima az ve çok bir içtimâ'la yaşarlar, şu içti-mâ'ın, yekdiğeriyle hüsn-ü imtizaç etmesi ve zulm ü taaddîden sakınması ve intizamın yoluyla cereyan eylemesiyle husul bulacağı tabii ve zaruridir. Hüsn-ü intizam ise tekâlif-i İlâhî'yeyle olabileceğinden elbette âhiretin vücudunu ikrar etmek şu mukaddematm levazım-ı zaruriyesindendir. İşte su esaslara binaen Vacip Tealâ'nın vücuduna delâlet eden deliller âhiretin vücuduna dahi delâlet ettiği cihetle şu âyette beyan olunan deliller âhiretin, Cehennem'in ve Cennetin vücuduna dahi delâlet eder. Binaenalej^h; şu delillere nazar edip lâyıkı veç-hüzere düşünen her âkil Vacip Tealâ'nin vahdaniyetini ve âhireti itikad eder. Bu âyette zikrolunan dört şey beyninde münasebet şöyledir : Kur'an lisan-ı Arap üzere nazil olup diyâr-ı Arap ise ziraattan halı olduğu cihetle Araplar ekser-i evkatta deve üzerinde çöllerde müsaferette yalnız bulunurlar. İnsanların sahralarda yalnız bulunduğunda konuşacak kimse olmadığından gözünün gördüğü mevcudatta tefekkürle meşgul olması zaruridir. Mevcudattan evvel be evvel gözünün isabet edeceği şey: bindiği deveyle başını kaldırınca üzerinde gökler, sağında ve solunda dağlar ve ayağının altında yerlerdir. İşte çöllerde ve hali yerlerde ancak bunları görüp tefekkür edeceğine binaen Cenab-ı Hak bu âyette bunları cemetmiş ve istidlalin yalnız bir nev'e mahsus olmayıp mahlûkatm herbirisiyle mümkün olduğunu beyan buyurmuştur. Hayvanattan gözetilen menfaat; etini yemek, sütünü sağmak yününü almak, yükünü yükletmek ve üzerine binmektir. Devedey-se bunların cümlesi mevcud olmakla beraber meşakkati da az olduj ğundan hayvanat.içinde deveyi zikretmiştir. Çünkü; devenin men! faatı çok, mihnetiyse azdır.

Gâşiye 88:18

Vacip Teala chl-i Cennet'in ve chl-i ^CeherınenVın hailerini beyan buyurunca bu hallerin kıyamette olacağına binaen kıyameti ispata muhtaç olup kıyameti ispat da Vacip Tealâ'nm vücudunu ispata mevkuf olduğundan vücud-u îlâhî'ye delâlet eden deliller beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyet-i celile; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm vücuduna, ilmine, kudretine, mahlûkatından ganî bir hakîm-i mutlak ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Çünkü; cümle eesam cismiyette müsavi olduğu halde herbirerleri aharından temeyyüz edecek bir sıfat ve hassayı haiz olup aynı sıfatın diğerinde bulunması mümkünken ancak ona mahsus olması Vacip Tealâ'nın vücuduna ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet ettiği gibi saniin hakîm ve âlim olduğuna dahi delâlet eder. Zira; mahrukatın ve bilhassa bu âyette beyan olunan deve, sema, arz ve dağların herbirinde acîb ve garîb sanatlar ve hikmetler saniin ilmine, kudretine ve hikmet sahibi olduğuna delâlet eder. Bununla beraber cürnle mahlûkatm yekdiğerine irtibatı ve hüsn-ü imtizacı olduğu gibi herbirinin di-gerine ihtiyacı da malûmdur. Bilhassa insanların bazılarının bazılarına ihtiyacı her zaman müşahede olunan ahvaldendir. Çünkü; bir insan yalnız yaşayamaz. Zira; kendinin muhtaç olduğu eşyanın cümlesini tedarik etmek mümkün olmadığından içtimâ' suretiyle yaşamak ve herbiri bir nevi ihtiyacı te'min etmekle mümkün olduğundan insanlar daima az ve çok bir içtimâ'la yaşarlar, şu içti-mâ'ın, yekdiğeriyle hüsn-ü imtizaç etmesi ve zulm ü taaddîden sakınması ve intizamın yoluyla cereyan eylemesiyle husul bulacağı tabii ve zaruridir. Hüsn-ü intizam ise tekâlif-i İlâhî'yeyle olabileceğinden elbette âhiretin vücudunu ikrar etmek şu mukaddematm levazım-ı zaruriyesindendir. İşte su esaslara binaen Vacip Tealâ'nın vücuduna delâlet eden deliller âhiretin vücuduna dahi delâlet ettiği cihetle şu âyette beyan olunan deliller âhiretin, Cehennem'in ve Cennetin vücuduna dahi delâlet eder. Binaenalej^h; şu delillere nazar edip lâyıkı veç-hüzere düşünen her âkil Vacip Tealâ'nin vahdaniyetini ve âhireti itikad eder. Bu âyette zikrolunan dört şey beyninde münasebet şöyledir : Kur'an lisan-ı Arap üzere nazil olup diyâr-ı Arap ise ziraattan halı olduğu cihetle Araplar ekser-i evkatta deve üzerinde çöllerde müsaferette yalnız bulunurlar. İnsanların sahralarda yalnız bulunduğunda konuşacak kimse olmadığından gözünün gördüğü mevcudatta tefekkürle meşgul olması zaruridir. Mevcudattan evvel be evvel gözünün isabet edeceği şey: bindiği deveyle başını kaldırınca üzerinde gökler, sağında ve solunda dağlar ve ayağının altında yerlerdir. İşte çöllerde ve hali yerlerde ancak bunları görüp tefekkür edeceğine binaen Cenab-ı Hak bu âyette bunları cemetmiş ve istidlalin yalnız bir nev'e mahsus olmayıp mahlûkatm herbirisiyle mümkün olduğunu beyan buyurmuştur. Hayvanattan gözetilen menfaat; etini yemek, sütünü sağmak yününü almak, yükünü yükletmek ve üzerine binmektir. Devedey-se bunların cümlesi mevcud olmakla beraber meşakkati da az olduj ğundan hayvanat.içinde deveyi zikretmiştir. Çünkü; devenin men! faatı çok, mihnetiyse azdır.

Gâşiye 88:19

Vacip Teala chl-i Cennet'in ve chl-i ^CeherınenVın hailerini beyan buyurunca bu hallerin kıyamette olacağına binaen kıyameti ispata muhtaç olup kıyameti ispat da Vacip Tealâ'nm vücudunu ispata mevkuf olduğundan vücud-u îlâhî'ye delâlet eden deliller beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyet-i celile; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm vücuduna, ilmine, kudretine, mahlûkatından ganî bir hakîm-i mutlak ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Çünkü; cümle eesam cismiyette müsavi olduğu halde herbirerleri aharından temeyyüz edecek bir sıfat ve hassayı haiz olup aynı sıfatın diğerinde bulunması mümkünken ancak ona mahsus olması Vacip Tealâ'nın vücuduna ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet ettiği gibi saniin hakîm ve âlim olduğuna dahi delâlet eder. Zira; mahrukatın ve bilhassa bu âyette beyan olunan deve, sema, arz ve dağların herbirinde acîb ve garîb sanatlar ve hikmetler saniin ilmine, kudretine ve hikmet sahibi olduğuna delâlet eder. Bununla beraber cürnle mahlûkatm yekdiğerine irtibatı ve hüsn-ü imtizacı olduğu gibi herbirinin di-gerine ihtiyacı da malûmdur. Bilhassa insanların bazılarının bazılarına ihtiyacı her zaman müşahede olunan ahvaldendir. Çünkü; bir insan yalnız yaşayamaz. Zira; kendinin muhtaç olduğu eşyanın cümlesini tedarik etmek mümkün olmadığından içtimâ' suretiyle yaşamak ve herbiri bir nevi ihtiyacı te'min etmekle mümkün olduğundan insanlar daima az ve çok bir içtimâ'la yaşarlar, şu içti-mâ'ın, yekdiğeriyle hüsn-ü imtizaç etmesi ve zulm ü taaddîden sakınması ve intizamın yoluyla cereyan eylemesiyle husul bulacağı tabii ve zaruridir. Hüsn-ü intizam ise tekâlif-i İlâhî'yeyle olabileceğinden elbette âhiretin vücudunu ikrar etmek şu mukaddematm levazım-ı zaruriyesindendir. İşte su esaslara binaen Vacip Tealâ'nın vücuduna delâlet eden deliller âhiretin vücuduna dahi delâlet ettiği cihetle şu âyette beyan olunan deliller âhiretin, Cehennem'in ve Cennetin vücuduna dahi delâlet eder. Binaenalej^h; şu delillere nazar edip lâyıkı veç-hüzere düşünen her âkil Vacip Tealâ'nin vahdaniyetini ve âhireti itikad eder. Bu âyette zikrolunan dört şey beyninde münasebet şöyledir : Kur'an lisan-ı Arap üzere nazil olup diyâr-ı Arap ise ziraattan halı olduğu cihetle Araplar ekser-i evkatta deve üzerinde çöllerde müsaferette yalnız bulunurlar. İnsanların sahralarda yalnız bulunduğunda konuşacak kimse olmadığından gözünün gördüğü mevcudatta tefekkürle meşgul olması zaruridir. Mevcudattan evvel be evvel gözünün isabet edeceği şey: bindiği deveyle başını kaldırınca üzerinde gökler, sağında ve solunda dağlar ve ayağının altında yerlerdir. İşte çöllerde ve hali yerlerde ancak bunları görüp tefekkür edeceğine binaen Cenab-ı Hak bu âyette bunları cemetmiş ve istidlalin yalnız bir nev'e mahsus olmayıp mahlûkatm herbirisiyle mümkün olduğunu beyan buyurmuştur. Hayvanattan gözetilen menfaat; etini yemek, sütünü sağmak yününü almak, yükünü yükletmek ve üzerine binmektir. Devedey-se bunların cümlesi mevcud olmakla beraber meşakkati da az olduj ğundan hayvanat.içinde deveyi zikretmiştir. Çünkü; devenin men! faatı çok, mihnetiyse azdır.

Gâşiye 88:20

Vacip Teala chl-i Cennet'in ve chl-i ^CeherınenVın hailerini beyan buyurunca bu hallerin kıyamette olacağına binaen kıyameti ispata muhtaç olup kıyameti ispat da Vacip Tealâ'nm vücudunu ispata mevkuf olduğundan vücud-u îlâhî'ye delâlet eden deliller beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyet-i celile; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm vücuduna, ilmine, kudretine, mahlûkatından ganî bir hakîm-i mutlak ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Çünkü; cümle eesam cismiyette müsavi olduğu halde herbirerleri aharından temeyyüz edecek bir sıfat ve hassayı haiz olup aynı sıfatın diğerinde bulunması mümkünken ancak ona mahsus olması Vacip Tealâ'nın vücuduna ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet ettiği gibi saniin hakîm ve âlim olduğuna dahi delâlet eder. Zira; mahrukatın ve bilhassa bu âyette beyan olunan deve, sema, arz ve dağların herbirinde acîb ve garîb sanatlar ve hikmetler saniin ilmine, kudretine ve hikmet sahibi olduğuna delâlet eder. Bununla beraber cürnle mahlûkatm yekdiğerine irtibatı ve hüsn-ü imtizacı olduğu gibi herbirinin di-gerine ihtiyacı da malûmdur. Bilhassa insanların bazılarının bazılarına ihtiyacı her zaman müşahede olunan ahvaldendir. Çünkü; bir insan yalnız yaşayamaz. Zira; kendinin muhtaç olduğu eşyanın cümlesini tedarik etmek mümkün olmadığından içtimâ' suretiyle yaşamak ve herbiri bir nevi ihtiyacı te'min etmekle mümkün olduğundan insanlar daima az ve çok bir içtimâ'la yaşarlar, şu içti-mâ'ın, yekdiğeriyle hüsn-ü imtizaç etmesi ve zulm ü taaddîden sakınması ve intizamın yoluyla cereyan eylemesiyle husul bulacağı tabii ve zaruridir. Hüsn-ü intizam ise tekâlif-i İlâhî'yeyle olabileceğinden elbette âhiretin vücudunu ikrar etmek şu mukaddematm levazım-ı zaruriyesindendir. İşte su esaslara binaen Vacip Tealâ'nın vücuduna delâlet eden deliller âhiretin vücuduna dahi delâlet ettiği cihetle şu âyette beyan olunan deliller âhiretin, Cehennem'in ve Cennetin vücuduna dahi delâlet eder. Binaenalej^h; şu delillere nazar edip lâyıkı veç-hüzere düşünen her âkil Vacip Tealâ'nin vahdaniyetini ve âhireti itikad eder. Bu âyette zikrolunan dört şey beyninde münasebet şöyledir : Kur'an lisan-ı Arap üzere nazil olup diyâr-ı Arap ise ziraattan halı olduğu cihetle Araplar ekser-i evkatta deve üzerinde çöllerde müsaferette yalnız bulunurlar. İnsanların sahralarda yalnız bulunduğunda konuşacak kimse olmadığından gözünün gördüğü mevcudatta tefekkürle meşgul olması zaruridir. Mevcudattan evvel be evvel gözünün isabet edeceği şey: bindiği deveyle başını kaldırınca üzerinde gökler, sağında ve solunda dağlar ve ayağının altında yerlerdir. İşte çöllerde ve hali yerlerde ancak bunları görüp tefekkür edeceğine binaen Cenab-ı Hak bu âyette bunları cemetmiş ve istidlalin yalnız bir nev'e mahsus olmayıp mahlûkatm herbirisiyle mümkün olduğunu beyan buyurmuştur. Hayvanattan gözetilen menfaat; etini yemek, sütünü sağmak yününü almak, yükünü yükletmek ve üzerine binmektir. Devedey-se bunların cümlesi mevcud olmakla beraber meşakkati da az olduj ğundan hayvanat.içinde deveyi zikretmiştir. Çünkü; devenin men! faatı çok, mihnetiyse azdır.

Gâşiye 88:21

Vacip Tealâ vahdaniyetin ve âhiretin delillerini beyandan sonra şu beyan olunan eşyalarla vaazetmesini resulüne emretmek üzere buyuruyor. Çünkü; onlar üzerine bekçi olmadığın gibi nasihatini kabule onları icbara da me'mur değilsin. Vazifeni yerine getirdikten sonra onların kabul etmemesinden sana keder yoktur.

Gâşiye 88:22

Vacip Tealâ vahdaniyetin ve âhiretin delillerini beyandan sonra şu beyan olunan eşyalarla vaazetmesini resulüne emretmek üzere buyuruyor. Çünkü; onlar üzerine bekçi olmadığın gibi nasihatini kabule onları icbara da me'mur değilsin. Vazifeni yerine getirdikten sonra onların kabul etmemesinden sana keder yoktur.

Gâşiye 88:23

Vacip Tealâ resulünün vazifesi tebliğ etmek olduğunu beyaj dan sonra vaazdan i'raz edenlere azab edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yahut âyette is tıstı a ; hakikidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir.

Gâşiye 88:24

Vacip Tealâ resulünün vazifesi tebliğ etmek olduğunu beyaj dan sonra vaazdan i'raz edenlere azab edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yahut âyette is tıstı a ; hakikidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir.

Gâşiye 88:25

Azabı, küfür azabı olduğu cihetle cümle azapların fevkmda olacağına işaret için Cenab-ı Hak bu misilli kimselere büyük azab edeceğini beyan buyurmuştur. Yani; biz onlara azab ederiz. Zira; o vaazdan yüz çevirenlerin dönüp gelecekleri bizim huzuntmuzdur ve bizim huzurumuza geldikten sonra onların hesapları bizim üz erim izdedir. Binaenaleyh; biz onlara vaazı neden dinlemediklerini ve niçin küfrettiklerini suâl eder, cezalarını veririz. Bu âyet; Vacip Tealâ'nm azab-ı ekberle azab edeceğine delildir ve takriri şöyledir: «Biz vaazdan i'raz edenlere azab ederiz. Zira; vaazdan i'raz edenlerin rücuu ancak bizedir. Her kimse ki vaazdan i'raz ederek bize rücû' ede, biz ona azab ederiz. Binaenaleyh; vaazdan rücû edene biz, azab ederiz» demektir.

Gâşiye 88:26

Azabı, küfür azabı olduğu cihetle cümle azapların fevkmda olacağına işaret için Cenab-ı Hak bu misilli kimselere büyük azab edeceğini beyan buyurmuştur. Yani; biz onlara azab ederiz. Zira; o vaazdan yüz çevirenlerin dönüp gelecekleri bizim huzuntmuzdur ve bizim huzurumuza geldikten sonra onların hesapları bizim üz erim izdedir. Binaenaleyh; biz onlara vaazı neden dinlemediklerini ve niçin küfrettiklerini suâl eder, cezalarını veririz. Bu âyet; Vacip Tealâ'nm azab-ı ekberle azab edeceğine delildir ve takriri şöyledir: «Biz vaazdan i'raz edenlere azab ederiz. Zira; vaazdan i'raz edenlerin rücuu ancak bizedir. Her kimse ki vaazdan i'raz ederek bize rücû' ede, biz ona azab ederiz. Binaenaleyh; vaazdan rücû edene biz, azab ederiz» demektir.

Fecr 89:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendi camidir. Yani; âlemlere fevaid-i kesiresi bulunan sabah vaktine veya sabah namazına, kurban ayının evvelinden.bilitibar nasm ef'âl-i hacla meşgul bulundukları on geceye ve mahlûkatm çift ve tek olanlarına ve gece zail olup gittiğinde o giden geceye, yemin ederim ki kâfirler elbette azab olunurlar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile sabah vakti; Allah'ın birliğine delâlet ettiği gibi gecenin karanlığını izaleyle âlemi ziyaya garke-dince hayvanat, vuhuş, tuyur, cümle insanlar ve ruh sahipleri mahallerinden çıkıp herkes rızkını aramak üzere yeryüzüne dağıldıkları cihetle fevaid-i dünyeviyeyi cami olduğundan- şerefine binaen Cenab-ı Hak sabah vaktine yemin etmiştir. Sabah vakti herkesin uykudan uyanıp yatağından kalkarak herbirinin matlubu olan şey tarafına gitmesi erbab-ı akıl nazarında mevtanın kabrinden kalkmasına bir numune olduğundan ba's'm bir hatırası olmak itibarıyla faide-i diniyesi mevcud olduğu cihetle sabah vaktinin indallah ve indennas şerefi ve kadri âlîdir ki kendisiyle kasem olunmuştur. Yahut sabah namazında gece ve gündüze me'mur olan hafaza melekleri içtimâ' ettiklerinden sabah namazına kasem buyurmuştur. Yahut fecirle murad; Muharrem ayının birinci sabahıdır. Zira; yevm-i mezkûr Arabî tarihinin senebaşı olduğu cihetle şeref sahibidir. Yahut kurban bayramının sabahı muraddır. Zira hacca müteallik olan ibadatm ekserisi -o güne tesadüf ettiğinden şereflidir. Binaenaleyh; kendisiyle yemin olunmuştur. Şu manâlardan herhangisi murad olunursa olunsun şereften halî olmadığı cihetle fecri Cenab-ı Hak muksemünbih kılmıştır. LeyâI-i a§irle murad; Zilhicce'nin evvelinden on gecedir. Zira; o günlerle geceleri ehl-i imanın ef'âl-i hacla meşgul oldukları günler olduğu için şereflidir. Hatta Resulullah (S.A.) Efendimiz : buyurmuştur. Yani «Günlerden hiçbir gün olmadı ki o günlerde amel şu on gündeki amelden ziyade Allahü Tealâ'ya muhabbetli olsun. Elbette bu on günde amel Allah'a her günlerden ziyade muhabbetli olur» demektir, Yahut Ieyâl-i aşirle murad; Ra-mazan'ın aşr-i ahiridir. Zira; aşr-ı ahirde leyle-i Kadir olduğundan şerefi ziyadedir., Herhangi manâ murad olunursa olunsun tenvin; ta'zim içindir. Şu halde manâ-yı âyet: … demektir. Şefi'le murad; mahlûkat, vitirle murad; haliktır. Zira mahlûkat; gece, gündüz, erkek, dişi, yaz, kış, yer, gök, karanlık, aydınlık v.s. gibi ekseriyetle çift olup Vacip Tealâ ise tektir. Yahut mahlûkattan çift ve tek olanlar muraddır. Yahut Cennetle Cehennemedir. Çünkü; Cennet sekiz olduğu cihetle çifttir ve Cehennem yedi olduğu cihetle tektir. Herhangi manâ murad olunursa olunsun tek ve çift şerefi haiz oldukları cihetle kasem olunmuştur. Gecenin gidip gelmesiyle günlerin ihtilâfı ve bey ü şira için müddetlerin intizamı, gece gündüzün suret-i muntazamada cereyanı bir müdebbir-i hakimin sun'uyla olduğuna delâlet ettiği cihetle itikadiyat ve ameliyata hadim olduğundan muksemünbih kılınmış-.tır. Bu yeminin cevabı mukadderdir ve «Elbette kâfirlere ben azab ederim» demektir. Çünkü; bundan evvelki sûrenin-âhirinde kâfire azab-ı ekberle azab edeceğini beyan buyurunca Vacip Tealâ bu sûrenin evvelinde şu mezkûr olan eşyaya yeminle o azabın vâki olacağını te'kid etmiştir.

Fecr 89:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendi camidir. Yani; âlemlere fevaid-i kesiresi bulunan sabah vaktine veya sabah namazına, kurban ayının evvelinden.bilitibar nasm ef'âl-i hacla meşgul bulundukları on geceye ve mahlûkatm çift ve tek olanlarına ve gece zail olup gittiğinde o giden geceye, yemin ederim ki kâfirler elbette azab olunurlar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile sabah vakti; Allah'ın birliğine delâlet ettiği gibi gecenin karanlığını izaleyle âlemi ziyaya garke-dince hayvanat, vuhuş, tuyur, cümle insanlar ve ruh sahipleri mahallerinden çıkıp herkes rızkını aramak üzere yeryüzüne dağıldıkları cihetle fevaid-i dünyeviyeyi cami olduğundan- şerefine binaen Cenab-ı Hak sabah vaktine yemin etmiştir. Sabah vakti herkesin uykudan uyanıp yatağından kalkarak herbirinin matlubu olan şey tarafına gitmesi erbab-ı akıl nazarında mevtanın kabrinden kalkmasına bir numune olduğundan ba's'm bir hatırası olmak itibarıyla faide-i diniyesi mevcud olduğu cihetle sabah vaktinin indallah ve indennas şerefi ve kadri âlîdir ki kendisiyle kasem olunmuştur. Yahut sabah namazında gece ve gündüze me'mur olan hafaza melekleri içtimâ' ettiklerinden sabah namazına kasem buyurmuştur. Yahut fecirle murad; Muharrem ayının birinci sabahıdır. Zira; yevm-i mezkûr Arabî tarihinin senebaşı olduğu cihetle şeref sahibidir. Yahut kurban bayramının sabahı muraddır. Zira hacca müteallik olan ibadatm ekserisi -o güne tesadüf ettiğinden şereflidir. Binaenaleyh; kendisiyle yemin olunmuştur. Şu manâlardan herhangisi murad olunursa olunsun şereften halî olmadığı cihetle fecri Cenab-ı Hak muksemünbih kılmıştır. LeyâI-i a§irle murad; Zilhicce'nin evvelinden on gecedir. Zira; o günlerle geceleri ehl-i imanın ef'âl-i hacla meşgul oldukları günler olduğu için şereflidir. Hatta Resulullah (S.A.) Efendimiz : buyurmuştur. Yani «Günlerden hiçbir gün olmadı ki o günlerde amel şu on gündeki amelden ziyade Allahü Tealâ'ya muhabbetli olsun. Elbette bu on günde amel Allah'a her günlerden ziyade muhabbetli olur» demektir, Yahut Ieyâl-i aşirle murad; Ra-mazan'ın aşr-i ahiridir. Zira; aşr-ı ahirde leyle-i Kadir olduğundan şerefi ziyadedir., Herhangi manâ murad olunursa olunsun tenvin; ta'zim içindir. Şu halde manâ-yı âyet: … demektir. Şefi'le murad; mahlûkat, vitirle murad; haliktır. Zira mahlûkat; gece, gündüz, erkek, dişi, yaz, kış, yer, gök, karanlık, aydınlık v.s. gibi ekseriyetle çift olup Vacip Tealâ ise tektir. Yahut mahlûkattan çift ve tek olanlar muraddır. Yahut Cennetle Cehennemedir. Çünkü; Cennet sekiz olduğu cihetle çifttir ve Cehennem yedi olduğu cihetle tektir. Herhangi manâ murad olunursa olunsun tek ve çift şerefi haiz oldukları cihetle kasem olunmuştur. Gecenin gidip gelmesiyle günlerin ihtilâfı ve bey ü şira için müddetlerin intizamı, gece gündüzün suret-i muntazamada cereyanı bir müdebbir-i hakimin sun'uyla olduğuna delâlet ettiği cihetle itikadiyat ve ameliyata hadim olduğundan muksemünbih kılınmış-.tır. Bu yeminin cevabı mukadderdir ve «Elbette kâfirlere ben azab ederim» demektir. Çünkü; bundan evvelki sûrenin-âhirinde kâfire azab-ı ekberle azab edeceğini beyan buyurunca Vacip Tealâ bu sûrenin evvelinde şu mezkûr olan eşyaya yeminle o azabın vâki olacağını te'kid etmiştir.

Fecr 89:3

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendi camidir. Yani; âlemlere fevaid-i kesiresi bulunan sabah vaktine veya sabah namazına, kurban ayının evvelinden.bilitibar nasm ef'âl-i hacla meşgul bulundukları on geceye ve mahlûkatm çift ve tek olanlarına ve gece zail olup gittiğinde o giden geceye, yemin ederim ki kâfirler elbette azab olunurlar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile sabah vakti; Allah'ın birliğine delâlet ettiği gibi gecenin karanlığını izaleyle âlemi ziyaya garke-dince hayvanat, vuhuş, tuyur, cümle insanlar ve ruh sahipleri mahallerinden çıkıp herkes rızkını aramak üzere yeryüzüne dağıldıkları cihetle fevaid-i dünyeviyeyi cami olduğundan- şerefine binaen Cenab-ı Hak sabah vaktine yemin etmiştir. Sabah vakti herkesin uykudan uyanıp yatağından kalkarak herbirinin matlubu olan şey tarafına gitmesi erbab-ı akıl nazarında mevtanın kabrinden kalkmasına bir numune olduğundan ba's'm bir hatırası olmak itibarıyla faide-i diniyesi mevcud olduğu cihetle sabah vaktinin indallah ve indennas şerefi ve kadri âlîdir ki kendisiyle kasem olunmuştur. Yahut sabah namazında gece ve gündüze me'mur olan hafaza melekleri içtimâ' ettiklerinden sabah namazına kasem buyurmuştur. Yahut fecirle murad; Muharrem ayının birinci sabahıdır. Zira; yevm-i mezkûr Arabî tarihinin senebaşı olduğu cihetle şeref sahibidir. Yahut kurban bayramının sabahı muraddır. Zira hacca müteallik olan ibadatm ekserisi -o güne tesadüf ettiğinden şereflidir. Binaenaleyh; kendisiyle yemin olunmuştur. Şu manâlardan herhangisi murad olunursa olunsun şereften halî olmadığı cihetle fecri Cenab-ı Hak muksemünbih kılmıştır. LeyâI-i a§irle murad; Zilhicce'nin evvelinden on gecedir. Zira; o günlerle geceleri ehl-i imanın ef'âl-i hacla meşgul oldukları günler olduğu için şereflidir. Hatta Resulullah (S.A.) Efendimiz : buyurmuştur. Yani «Günlerden hiçbir gün olmadı ki o günlerde amel şu on gündeki amelden ziyade Allahü Tealâ'ya muhabbetli olsun. Elbette bu on günde amel Allah'a her günlerden ziyade muhabbetli olur» demektir, Yahut Ieyâl-i aşirle murad; Ra-mazan'ın aşr-i ahiridir. Zira; aşr-ı ahirde leyle-i Kadir olduğundan şerefi ziyadedir., Herhangi manâ murad olunursa olunsun tenvin; ta'zim içindir. Şu halde manâ-yı âyet: … demektir. Şefi'le murad; mahlûkat, vitirle murad; haliktır. Zira mahlûkat; gece, gündüz, erkek, dişi, yaz, kış, yer, gök, karanlık, aydınlık v.s. gibi ekseriyetle çift olup Vacip Tealâ ise tektir. Yahut mahlûkattan çift ve tek olanlar muraddır. Yahut Cennetle Cehennemedir. Çünkü; Cennet sekiz olduğu cihetle çifttir ve Cehennem yedi olduğu cihetle tektir. Herhangi manâ murad olunursa olunsun tek ve çift şerefi haiz oldukları cihetle kasem olunmuştur. Gecenin gidip gelmesiyle günlerin ihtilâfı ve bey ü şira için müddetlerin intizamı, gece gündüzün suret-i muntazamada cereyanı bir müdebbir-i hakimin sun'uyla olduğuna delâlet ettiği cihetle itikadiyat ve ameliyata hadim olduğundan muksemünbih kılınmış-.tır. Bu yeminin cevabı mukadderdir ve «Elbette kâfirlere ben azab ederim» demektir. Çünkü; bundan evvelki sûrenin-âhirinde kâfire azab-ı ekberle azab edeceğini beyan buyurunca Vacip Tealâ bu sûrenin evvelinde şu mezkûr olan eşyaya yeminle o azabın vâki olacağını te'kid etmiştir.

Fecr 89:4

Vacip Tealâ eşya-yı mezkûreye yeminin kâfi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; aklı olan bilir ki Allahü Tealâ'nm şu kasem buyurmuş olduğu şeylerde gördüğü acaip ve garaibe bakarak bu eşyanın yemin etmeye lâyık şeref ve şan sahibi olduğunu ve bunlara yeminin kâfi olacağını bilir. Çünkü; bunlara yemin kâfi olmazsa başkalarına yemin de kâfi olamaz. Halbuki akıl sahibi için bunlara yemin kâfidir, başka şeylere yemin etmeye hacet yoktur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu makamda istifham, te'kid içindir. Hariçte bunun nazîri: Bir mesele hakkında kuvvetli delil getiren kimse delilini beyandan sonra «Şu zikrettiğim şeyde delil var mıdır?» der ki «Delilim gayet kuvvetlidir» demek olur, Hicr ; meni' manasınadır. Akıl; sahibini günahlardan ve lâyık olmadık şeylerden menettiği için bu âyette akla denmiştir

Fecr 89:5

Vacip Tealâ eşya-yı mezkûreye yeminin kâfi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; aklı olan bilir ki Allahü Tealâ'nm şu kasem buyurmuş olduğu şeylerde gördüğü acaip ve garaibe bakarak bu eşyanın yemin etmeye lâyık şeref ve şan sahibi olduğunu ve bunlara yeminin kâfi olacağını bilir. Çünkü; bunlara yemin kâfi olmazsa başkalarına yemin de kâfi olamaz. Halbuki akıl sahibi için bunlara yemin kâfidir, başka şeylere yemin etmeye hacet yoktur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu makamda istifham, te'kid içindir. Hariçte bunun nazîri: Bir mesele hakkında kuvvetli delil getiren kimse delilini beyandan sonra «Şu zikrettiğim şeyde delil var mıdır?» der ki «Delilim gayet kuvvetlidir» demek olur, Hicr ; meni' manasınadır. Akıl; sahibini günahlardan ve lâyık olmadık şeylerden menettiği için bu âyette akla denmiştir

Fecr 89:6

Vacip Tealâ kasemin cevabında kâfirlere azab edeceği yandan sonra o azabı tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Sen görmedin ve bilmediri mi ki Rabbin Tealâ Âd kavmine ne işledi ve onları nasıl ihlâk etti? Âd kavmi (İrem) gibi kemal-i rahat, saf ası mevcut ve cefadan halî dünya nimetlerinin hepsi mevcut bir beldenin sahipleri oldukları gibi emsali hiç bir beldede halkolunmamış yüksek sarayların ve konakların da sahipleriydiler. Şu halde böyle servet ü saman, saltanat ve kuvvet sahibi ve ömürlerinin uzunluğu her kavimden ziyade olan Âd kavmini Rabbin Tealâ ihlâk edince onlardan daha zayıf olan Mekke ahalisini ihlâk edeceği evleviyetle sabit olur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Ad; bu kavmin büyük pederlerinin ismi olduğundan o kavme Âd kavmi denmiştir. Çünkü; bir kabilenin büyük pederinin ismiyle çağırılması âdettir. (Âd) Hz. Nuh'un dördüncü oğludur. Çünkü; Hz. Nuh'un oğlu (Sam) in oğlu (İrem) in oğlu (Avs) m oğludur. İrem; Şam, veya İskenderiye beldesidir. Zira; bu beldeler dünyanın en güzel beldeleri olup her nimetleri de mebzuldür. Yahut İrem; Şeddadin yaptığı ebniye~i cesimeye işarettir. Zira; Şeddad kendi zu'munca dünyada Cennet yapmak üzere Aden sahrasında altın, gümüş ve sair cevahirden mamul cesim saraylar, yüksek köşkler bina ettirdi. Lâkin kemal-i tuğyanından dolayı içine oturamaksızm cemaatiyle beraber Cenab-ı Hak onu ihlâk etti ve bu ebniyeyi halkın gözünden gizledi. Yalnız Hz. Muâviye'nin hilâfeti zamanında (Abdullah b. Kılâbe denilen adam devesini aramak üzere gezerken bu şehr-i cesime tesadüf ederek bir at yükü aldı, Yemen'e getirdi. Hz. Muâviye bu vak'ayı işitince (Kâ'b-ı Ahbar) ı getirtir. «Dünyada altın ve gümüşten yapılmış şehir var mıdır?» diye suâl etmesi üzerine (Kâ'b) Hazretleri «Evet Şeddad'm yaptığı (Bağ-ı İrem) vardır. Senin zamanında ehl-i İslâm'dan devesini arar bir kimse o şehre girecek, o girecek adamın yüzü kırmızı, boyu kısa, kaşının üstünde ve boynunda benleri olacak" der ve iki tarafına bakınca (Abdullah b. Kılâbe) yi o mecliste görür ve «İşte o recül budur» dediği mer-vidir.

Fecr 89:7

Vacip Tealâ kasemin cevabında kâfirlere azab edeceği yandan sonra o azabı tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Sen görmedin ve bilmediri mi ki Rabbin Tealâ Âd kavmine ne işledi ve onları nasıl ihlâk etti? Âd kavmi (İrem) gibi kemal-i rahat, saf ası mevcut ve cefadan halî dünya nimetlerinin hepsi mevcut bir beldenin sahipleri oldukları gibi emsali hiç bir beldede halkolunmamış yüksek sarayların ve konakların da sahipleriydiler. Şu halde böyle servet ü saman, saltanat ve kuvvet sahibi ve ömürlerinin uzunluğu her kavimden ziyade olan Âd kavmini Rabbin Tealâ ihlâk edince onlardan daha zayıf olan Mekke ahalisini ihlâk edeceği evleviyetle sabit olur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Ad; bu kavmin büyük pederlerinin ismi olduğundan o kavme Âd kavmi denmiştir. Çünkü; bir kabilenin büyük pederinin ismiyle çağırılması âdettir. (Âd) Hz. Nuh'un dördüncü oğludur. Çünkü; Hz. Nuh'un oğlu (Sam) in oğlu (İrem) in oğlu (Avs) m oğludur. İrem; Şam, veya İskenderiye beldesidir. Zira; bu beldeler dünyanın en güzel beldeleri olup her nimetleri de mebzuldür. Yahut İrem; Şeddadin yaptığı ebniye~i cesimeye işarettir. Zira; Şeddad kendi zu'munca dünyada Cennet yapmak üzere Aden sahrasında altın, gümüş ve sair cevahirden mamul cesim saraylar, yüksek köşkler bina ettirdi. Lâkin kemal-i tuğyanından dolayı içine oturamaksızm cemaatiyle beraber Cenab-ı Hak onu ihlâk etti ve bu ebniyeyi halkın gözünden gizledi. Yalnız Hz. Muâviye'nin hilâfeti zamanında (Abdullah b. Kılâbe denilen adam devesini aramak üzere gezerken bu şehr-i cesime tesadüf ederek bir at yükü aldı, Yemen'e getirdi. Hz. Muâviye bu vak'ayı işitince (Kâ'b-ı Ahbar) ı getirtir. «Dünyada altın ve gümüşten yapılmış şehir var mıdır?» diye suâl etmesi üzerine (Kâ'b) Hazretleri «Evet Şeddad'm yaptığı (Bağ-ı İrem) vardır. Senin zamanında ehl-i İslâm'dan devesini arar bir kimse o şehre girecek, o girecek adamın yüzü kırmızı, boyu kısa, kaşının üstünde ve boynunda benleri olacak" der ve iki tarafına bakınca (Abdullah b. Kılâbe) yi o mecliste görür ve «İşte o recül budur» dediği mer-vidir.

Fecr 89:8

Vacip Tealâ kasemin cevabında kâfirlere azab edeceği yandan sonra o azabı tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Sen görmedin ve bilmediri mi ki Rabbin Tealâ Âd kavmine ne işledi ve onları nasıl ihlâk etti? Âd kavmi (İrem) gibi kemal-i rahat, saf ası mevcut ve cefadan halî dünya nimetlerinin hepsi mevcut bir beldenin sahipleri oldukları gibi emsali hiç bir beldede halkolunmamış yüksek sarayların ve konakların da sahipleriydiler. Şu halde böyle servet ü saman, saltanat ve kuvvet sahibi ve ömürlerinin uzunluğu her kavimden ziyade olan Âd kavmini Rabbin Tealâ ihlâk edince onlardan daha zayıf olan Mekke ahalisini ihlâk edeceği evleviyetle sabit olur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Ad; bu kavmin büyük pederlerinin ismi olduğundan o kavme Âd kavmi denmiştir. Çünkü; bir kabilenin büyük pederinin ismiyle çağırılması âdettir. (Âd) Hz. Nuh'un dördüncü oğludur. Çünkü; Hz. Nuh'un oğlu (Sam) in oğlu (İrem) in oğlu (Avs) m oğludur. İrem; Şam, veya İskenderiye beldesidir. Zira; bu beldeler dünyanın en güzel beldeleri olup her nimetleri de mebzuldür. Yahut İrem; Şeddadin yaptığı ebniye~i cesimeye işarettir. Zira; Şeddad kendi zu'munca dünyada Cennet yapmak üzere Aden sahrasında altın, gümüş ve sair cevahirden mamul cesim saraylar, yüksek köşkler bina ettirdi. Lâkin kemal-i tuğyanından dolayı içine oturamaksızm cemaatiyle beraber Cenab-ı Hak onu ihlâk etti ve bu ebniyeyi halkın gözünden gizledi. Yalnız Hz. Muâviye'nin hilâfeti zamanında (Abdullah b. Kılâbe denilen adam devesini aramak üzere gezerken bu şehr-i cesime tesadüf ederek bir at yükü aldı, Yemen'e getirdi. Hz. Muâviye bu vak'ayı işitince (Kâ'b-ı Ahbar) ı getirtir. «Dünyada altın ve gümüşten yapılmış şehir var mıdır?» diye suâl etmesi üzerine (Kâ'b) Hazretleri «Evet Şeddad'm yaptığı (Bağ-ı İrem) vardır. Senin zamanında ehl-i İslâm'dan devesini arar bir kimse o şehre girecek, o girecek adamın yüzü kırmızı, boyu kısa, kaşının üstünde ve boynunda benleri olacak" der ve iki tarafına bakınca (Abdullah b. Kılâbe) yi o mecliste görür ve «İşte o recül budur» dediği mer-vidir.

Fecr 89:9

Bu kadar kuvvete malik olan kavm-i Semûd'u Rabbin Tealâ nasıl ihlâk ettiyse ehl-i Mekke'yi de öylece ihlâk edeceği evleviyetle sabit olur. Kavm-i Semûd'un 1703 şehir bina edip hepsinin taştan oyma olduğu mervidir. Vâdi-i Kura; Medine ile Tebûk arasında bir mahaldir. Hatta Resulullah Tebûk gazasında bir kul at üzerinde o mahalle geldiğinde ashabına hitaben «Sür'at edin. Zira; siz mel'ûn bir vadidesiniz» buyurduğu mervidir. Semûd; Salih (A.S.) in kavmidir. Peygamberlerine iman etmedikleri için Cenab-ı Hak bir sayhayla onları ihlâk etmiştir. Vacip Tealâ Âd ve Semûd kavimlerinin hallerini beyandan sonra küfür ve temerrüdde onlara benzeyen Firavun'un halini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; siy ti dünyayı tutmuş kuvvet ve şevkte sahibi olan Fira-vun'u denize garketmek suretiyle ihlâke kaadir olan Allahü Tea-lâ'nın ehl-i Mekke'yi de ihlâke kaadir olacağı evleviyetle sabittir. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ; Fıra- vun'un askeri çok olup askerin çadırına çokça kazık çaktırdığından veyahut kendine isyan edenlerin ellerini mıhla çakıp ölünceye^ka-dar bırakmadığından yahut mülk ve erkân-ı devlet sahibi olduğundan zil'evtad denilmiştir. Çünkü evtad ; veted'in cem'idir. Veted kazık ve çivi manasınadır. Erkân-ı devlet devletin çivisi makamında olduklarından onlara da evtad denilebilir.

Fecr 89:10

Vacip Tealâ Âd ve Semûd kavimleriyle Firavun'un helaklerine işaretten sonra onların isyanlarına mukabil sonra envâ'-ı azapla muazzap olduklarına işaret etmek üzere buyuruyor. Yani; onlar mallarına, mansıblarına ve sair sahte itibarlarına güvenerek beldelerde zuafa-yı ibâda tuğyanla zulmettiler ve beldelerde fesadı çok yaptılar. Şu halde onlar Allah'ın kullarına fesadı çok yapıp eza, cefa ve işkence edince Rabbin Tealâ onlar üzerine azabını döktü ve herbirerlerini birer nevi azapla ihlâk etti. Savt ; deriden yapılan kamçıdır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile âhi-rette onlar için hazırlanan azaba nispetle dünyada helaklerine bais olan azap kılıca nispetle kamçıyla azap gibi ehven olduğunda işaret için denmiştir. Onlar üzerine gelen azap birbiri arkasında döküldüğüne işaret için döğmek manâsına olan sabb ile tâbir olunmuş ve herbirine birer nevi azap nazil olmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bazı âyette bunların azaplarının âhirete te'hir olunduğunu beyana bu âyette dünyada azab olunduklarını beyan münafi değildir. . Zira âhirete te'hiri beyan olunan; azaplarının tamamıdır. Bu âyette beyan olunan: azaplarının bazı nev'idir. Binaenaleyh; âyetler beyninde asla tenakuz yoktur. Bu âyetlerin herbiri kendinden evvel geçen âyete delildir ve takriri Vâcte Tealâ Âd ve Semûd kavmiyle Firavun gibi âlemi ifsadüzerine azab, döktüğünü beyandan sonra onlarm, SStTb eden hallerini bildiğini ve haUerin, go.et^m be,

Fecr 89:11

Vacip Tealâ Âd ve Semûd kavimleriyle Firavun'un helaklerine işaretten sonra onların isyanlarına mukabil sonra envâ'-ı azapla muazzap olduklarına işaret etmek üzere buyuruyor. Yani; onlar mallarına, mansıblarına ve sair sahte itibarlarına güvenerek beldelerde zuafa-yı ibâda tuğyanla zulmettiler ve beldelerde fesadı çok yaptılar. Şu halde onlar Allah'ın kullarına fesadı çok yapıp eza, cefa ve işkence edince Rabbin Tealâ onlar üzerine azabını döktü ve herbirerlerini birer nevi azapla ihlâk etti. Savt ; deriden yapılan kamçıdır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile âhi-rette onlar için hazırlanan azaba nispetle dünyada helaklerine bais olan azap kılıca nispetle kamçıyla azap gibi ehven olduğunda işaret için denmiştir. Onlar üzerine gelen azap birbiri arkasında döküldüğüne işaret için döğmek manâsına olan sabb ile tâbir olunmuş ve herbirine birer nevi azap nazil olmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bazı âyette bunların azaplarının âhirete te'hir olunduğunu beyana bu âyette dünyada azab olunduklarını beyan münafi değildir. . Zira âhirete te'hiri beyan olunan; azaplarının tamamıdır. Bu âyette beyan olunan: azaplarının bazı nev'idir. Binaenaleyh; âyetler beyninde asla tenakuz yoktur. Bu âyetlerin herbiri kendinden evvel geçen âyete delildir ve takriri Vâcte Tealâ Âd ve Semûd kavmiyle Firavun gibi âlemi ifsadüzerine azab, döktüğünü beyandan sonra onlarm, SStTb eden hallerini bildiğini ve haUerin, go.et^m be,

Fecr 89:12

Vacip Tealâ Âd ve Semûd kavimleriyle Firavun'un helaklerine işaretten sonra onların isyanlarına mukabil sonra envâ'-ı azapla muazzap olduklarına işaret etmek üzere buyuruyor. Yani; onlar mallarına, mansıblarına ve sair sahte itibarlarına güvenerek beldelerde zuafa-yı ibâda tuğyanla zulmettiler ve beldelerde fesadı çok yaptılar. Şu halde onlar Allah'ın kullarına fesadı çok yapıp eza, cefa ve işkence edince Rabbin Tealâ onlar üzerine azabını döktü ve herbirerlerini birer nevi azapla ihlâk etti. Savt ; deriden yapılan kamçıdır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile âhi-rette onlar için hazırlanan azaba nispetle dünyada helaklerine bais olan azap kılıca nispetle kamçıyla azap gibi ehven olduğunda işaret için denmiştir. Onlar üzerine gelen azap birbiri arkasında döküldüğüne işaret için döğmek manâsına olan sabb ile tâbir olunmuş ve herbirine birer nevi azap nazil olmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bazı âyette bunların azaplarının âhirete te'hir olunduğunu beyana bu âyette dünyada azab olunduklarını beyan münafi değildir. . Zira âhirete te'hiri beyan olunan; azaplarının tamamıdır. Bu âyette beyan olunan: azaplarının bazı nev'idir. Binaenaleyh; âyetler beyninde asla tenakuz yoktur. Bu âyetlerin herbiri kendinden evvel geçen âyete delildir ve takriri Vâcte Tealâ Âd ve Semûd kavmiyle Firavun gibi âlemi ifsadüzerine azab, döktüğünü beyandan sonra onlarm, SStTb eden hallerini bildiğini ve haUerin, go.et^m be,

Fecr 89:13

yan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; onlar^ dan hiçbirinin halini fevtetmediğinden herkesin ve her kavmin har1 line ve ameline göre mücazat eder. Şu halde hiçbir kimse halini, hayır ve şer a'mâlini Allahü Tealâ'dan saklayamaz. Zira; Allahü Tealâ onları gözetici ve hallerini bilicidir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile Vacip Te-alâ'mn kullarının halini gözettiğini temsildir. Zira mirsad ; bazı ahvali gözetecek mahal olup Cenab-ı Hak mekândan münezzeh olduğu cihetle âyetin teşbihe hamlolunması lâzımdır. Keenne Vacip Tealâ'nın ilmi, gelip geçeni gözetmek için yol üzerine oturan bekçinin haline teşbih olunmuştur. Resulullah'ın kavmine de diğerlerine isabet eden azap misilli azabın isabet edeceğine işaret için rubûbiyet sıfatı Resulullah'a muzaf kılınmıştır. Çünkü; Allahü Tealâ herkesin Rabbisi olduğu halde Kesulullah'a «Senin Rabbin» demek kâfirlere ta'rizdir. Bu âyet; Semûd ve emsaline azabın dökülmesine delil ve illettir ve takriri şöyledir: «Rabbin Tealâ onlar üzerine bir nevi azabını döktü. Zira; Rabbin onları gözettiği cihetle günahlarını bilir. Her kimse ki gözetmekle onların günahlarını bile, üzerlerine azabını döker. Binaenaleyh; Rabbin onlar üzerine azabını döktü» demektir.

Fecr 89:14

yan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; onlar^ dan hiçbirinin halini fevtetmediğinden herkesin ve her kavmin har1 line ve ameline göre mücazat eder. Şu halde hiçbir kimse halini, hayır ve şer a'mâlini Allahü Tealâ'dan saklayamaz. Zira; Allahü Tealâ onları gözetici ve hallerini bilicidir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile Vacip Te-alâ'mn kullarının halini gözettiğini temsildir. Zira mirsad ; bazı ahvali gözetecek mahal olup Cenab-ı Hak mekândan münezzeh olduğu cihetle âyetin teşbihe hamlolunması lâzımdır. Keenne Vacip Tealâ'nın ilmi, gelip geçeni gözetmek için yol üzerine oturan bekçinin haline teşbih olunmuştur. Resulullah'ın kavmine de diğerlerine isabet eden azap misilli azabın isabet edeceğine işaret için rubûbiyet sıfatı Resulullah'a muzaf kılınmıştır. Çünkü; Allahü Tealâ herkesin Rabbisi olduğu halde Kesulullah'a «Senin Rabbin» demek kâfirlere ta'rizdir. Bu âyet; Semûd ve emsaline azabın dökülmesine delil ve illettir ve takriri şöyledir: «Rabbin Tealâ onlar üzerine bir nevi azabını döktü. Zira; Rabbin onları gözettiği cihetle günahlarını bilir. Her kimse ki gözetmekle onların günahlarını bile, üzerlerine azabını döker. Binaenaleyh; Rabbin onlar üzerine azabını döktü» demektir.

Fecr 89:15

Vacip Tealâ kullarının hallerini gözettiğini beyanla ibadete terğib ettiği halde kulların ibadetten i'raz ettiklerini ve himmetlerini ancak dünyaya olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insan dünya nimetine nail olunca memnun olur ve o nimeti kendi istihkaakı zannıyla izhar-ı beşaşet eder ve dünya nimetinden mahrum fakırla müptelâ olduğunda güya Cenab-ı Hakta bir alacağı varmış da vermemiş gibi yüzünü ekşitir ve Cenab-ı Hakkın ihanet ettiğini söylemekle tahassürünü izhar eder, Halbuki insanın nail olduğu nimetler mücerret fazl-ı İlâhî ve ihsân-ı sübhanîdir. Zira; hiçbir zamanda insanın istihkaakı nail olduğu nimeti değmez lâkin insanın fikri kısa, nazarı kötü ve himmeti dünyaya münhasır olduğundan akıbeti düşünüp ileriyi göremez. Binaenaleyh; dünyaca nail olduğu nimeti ikram; nimetten mahrum olduğunu ihanet sayar. Halbuki servet ve gına çok kimseler hakkında ikram olmak şöyle dursun ayn-ı ihanet ve fakr u fakaysa bazı kimseler hakkında ayn-ı keramet ve saadet olur. Çünkü; servet tuğyana sebep olup dünya ve âhirette sahibinin hâib ü hâsir olmasına sebep olduğu gibi fakr u faka da sükûnet ve tevazuuna ve dareynde saadet ve selâmetine sebep olur. Binaenaleyh; dünyada bir kimse hakkında nimetin veyahut âlâm ü ekdârm husulü o kimsenin istihkaakma delâlet etmez. Zira; görülüyor ki Allahü Tealâ birçok âsî ve kâfir kullarını dünyaca envâ'-ı nimetle mütena'im kıldığı gibi bir. çok mümin sâlih ve takıy kullarını da fakr u faka ve envâ'-ı meşakkatla müptelâ kılar. Şu halde dünyada mütena'im olan kimsenin kendine saadet ve kerametle ve müstehak olduğunu beyanla hükmetmesi caiz olmadığf gibi fakırla ve sair mesaible müptelâ olan kimsenin de nefsine ihanetle hükmetmesi dahi caiz olmaz. Zira; âlâmla müptelâ olan kimsenin müptelâ olduğu zamanda onun üzerine Allah'ın sayılmaz ve tükenmez nimetleri vardır. Bunların cümlesini unutarak fakra veya bazı mesâibe müptelâ oldum diyerek nefsine ihanetle hükmetmek küstahlıktır. Binaenaleyh; himmetini mücerret dünyaya sarfedenleri Cenab-ı Hak zem buyurmuştur. Vacip Tealâ insanın himmeti mücerret dünyaya olduğunu beyandan sonra dünyaya himmeti hasretmeyi men' ve dünyaya muhabbetlerini ispat etmek üzere buyuruyor. Zira; zengin olan kimsenin gınası ona ikram ve fakir olan kimsenin fakrı ona ihanet için olmaz. Binaenaleyh; bu itikattan vazgeçin. Çünkü; ganinin gınası ve fakirin fakrı hikmet-i îlâhî'ye icabıdır, yoksa herkesin istihkaakı değildir.

Fecr 89:16

Vacip Tealâ kullarının hallerini gözettiğini beyanla ibadete terğib ettiği halde kulların ibadetten i'raz ettiklerini ve himmetlerini ancak dünyaya olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insan dünya nimetine nail olunca memnun olur ve o nimeti kendi istihkaakı zannıyla izhar-ı beşaşet eder ve dünya nimetinden mahrum fakırla müptelâ olduğunda güya Cenab-ı Hakta bir alacağı varmış da vermemiş gibi yüzünü ekşitir ve Cenab-ı Hakkın ihanet ettiğini söylemekle tahassürünü izhar eder, Halbuki insanın nail olduğu nimetler mücerret fazl-ı İlâhî ve ihsân-ı sübhanîdir. Zira; hiçbir zamanda insanın istihkaakı nail olduğu nimeti değmez lâkin insanın fikri kısa, nazarı kötü ve himmeti dünyaya münhasır olduğundan akıbeti düşünüp ileriyi göremez. Binaenaleyh; dünyaca nail olduğu nimeti ikram; nimetten mahrum olduğunu ihanet sayar. Halbuki servet ve gına çok kimseler hakkında ikram olmak şöyle dursun ayn-ı ihanet ve fakr u fakaysa bazı kimseler hakkında ayn-ı keramet ve saadet olur. Çünkü; servet tuğyana sebep olup dünya ve âhirette sahibinin hâib ü hâsir olmasına sebep olduğu gibi fakr u faka da sükûnet ve tevazuuna ve dareynde saadet ve selâmetine sebep olur. Binaenaleyh; dünyada bir kimse hakkında nimetin veyahut âlâm ü ekdârm husulü o kimsenin istihkaakma delâlet etmez. Zira; görülüyor ki Allahü Tealâ birçok âsî ve kâfir kullarını dünyaca envâ'-ı nimetle mütena'im kıldığı gibi bir. çok mümin sâlih ve takıy kullarını da fakr u faka ve envâ'-ı meşakkatla müptelâ kılar. Şu halde dünyada mütena'im olan kimsenin kendine saadet ve kerametle ve müstehak olduğunu beyanla hükmetmesi caiz olmadığf gibi fakırla ve sair mesaible müptelâ olan kimsenin de nefsine ihanetle hükmetmesi dahi caiz olmaz. Zira; âlâmla müptelâ olan kimsenin müptelâ olduğu zamanda onun üzerine Allah'ın sayılmaz ve tükenmez nimetleri vardır. Bunların cümlesini unutarak fakra veya bazı mesâibe müptelâ oldum diyerek nefsine ihanetle hükmetmek küstahlıktır. Binaenaleyh; himmetini mücerret dünyaya sarfedenleri Cenab-ı Hak zem buyurmuştur. Vacip Tealâ insanın himmeti mücerret dünyaya olduğunu beyandan sonra dünyaya himmeti hasretmeyi men' ve dünyaya muhabbetlerini ispat etmek üzere buyuruyor. Zira; zengin olan kimsenin gınası ona ikram ve fakir olan kimsenin fakrı ona ihanet için olmaz. Binaenaleyh; bu itikattan vazgeçin. Çünkü; ganinin gınası ve fakirin fakrı hikmet-i îlâhî'ye icabıdır, yoksa herkesin istihkaakı değildir.

Fecr 89:17

Halbuki yetim sizin kendi cinsinizden babasını kaybetmiş ve henüz baliğ olup ihtiyaçtan kurtulmamış sizin muavenetinize muhtaç olduğu bir zamanda onlara taam yedirmek ve elbise giydirmekle ikram etmiyorsunuz.

Fecr 89:18

İşte yetimlere ve sair muhtaç olan fakirlere it'âm-ı taamla ikram ve muavenet etmediğiniz gibi başkalarını terğibde dahi bulunmamanız himmetinizin yalnız dünyaya masruf ve muhabbetinizin ancak dünya malma olduğuna delâlet eder. Yetim ; insanlardan babası olmayan çocuğa denildiği gibi hayvanat-ı sairederı anası olmayan behaim yavrusuna dahi denir. Yetime ikram etmeyenleri, muhtaç olanlara taam yedirmeyenleri ve başkalarım taam yedirmeye terğib etmeyenleri Cenab-ı Hak bu âyette buhulle zemmettiği gibi ikfam edenleri de diğer âyetlerde sehâ ile sena buyurmuştur. Hatta Resulullah buyurmuştur. Yani «Hanelerin Allahü Tealâ'ya muhabbetlisi kendisinde ikram olunan yetimin bulunduğu hanedir» demek olur. Yetimi ücretsiz istihdam etmek caiz değil, belki de haramdır, velev kardeşi ve üstazı olsun. Yalnız hocası şerikini çağırmak için gönderse beis yoktur. Bundan başka validesi de istediği kadar istihdam eder. Zira; onun için de caizdir. Bundan evvelki âyette Cenab-ı Hak insanları sözleriyle dünyaya muhabbetlerini ispat edip sözlerini zemmettiği gibi bu âyette dünyaya muhabbetlerini işleriyle ispat ve işlerini zemmetmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile evvelki âyet (Utbe b. Rebia) ve emsali müşrikler hakkında ve ikinci âyet de (Kudatne b. Maz'um) hakkında nazil olduğu merviyse de itibar lâfzın umumunadır. Binaenaleyh; bu sıfatlar kendilerinde bulunan insanların cümlesine şâmildir.

Fecr 89:19

Vacip Tealâ insanların dünyaya muhabbetlerini yetime ikram etmemek ve fukaraya taam yedilmemek gibi ef'âlleriyle beyandan sonra şiddetle irsi ekletmek ve mala muhabbet etmek gibi hallerini beyanla dahi zemmetmek üzere buyuruyor. Yani; siz taife-i nisvanm ve yanınızda bulunan şıbyanm irsen intikal eden nasiplerini kendi malınıza zemmederek yer ve hak sahibinin hakkını zayi edersiniz, malı kemal-i hırsla seversiniz. Binaenaleyh; mala muhabbetiniz sizi gayrın hukukuna tecavüzden menetmez, belki sizi harama sevkeder. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile türâs ; mal-i mevrustur, şiddetle cemetmektir. Bu makamda sofrada hırsla yemeği toplayıp birden lokma etmektir. Kesret ve şiddet manasınadır. Binaenaleyh «Mala çok şiddetli ve lüzumundan ziyade muhabbet edersiniz» demektir. Zaman-ı cahiliyede Arapların âdetleri; kadınlara ve çocuklara intikal eden mâl-i mevrûsu vermezler, büyükleri kendi mallarına karıştırmakla yerler, haram ve helâl aramazlardı. Elyevm Türkmen taifesinde dahi bu âdet-i kerihe câridir. Cenab-ı Hak bu âyetle bu misilli gayrın hukukuna tecavüz ve dünyaya fart-ı muhabbet ederek âhireti nisyan edenleri zemmetmiştir.

Fecr 89:20

Vacip Tealâ insanların dünyaya muhabbetlerini yetime ikram etmemek ve fukaraya taam yedilmemek gibi ef'âlleriyle beyandan sonra şiddetle irsi ekletmek ve mala muhabbet etmek gibi hallerini beyanla dahi zemmetmek üzere buyuruyor. Yani; siz taife-i nisvanm ve yanınızda bulunan şıbyanm irsen intikal eden nasiplerini kendi malınıza zemmederek yer ve hak sahibinin hakkını zayi edersiniz, malı kemal-i hırsla seversiniz. Binaenaleyh; mala muhabbetiniz sizi gayrın hukukuna tecavüzden menetmez, belki sizi harama sevkeder. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile türâs ; mal-i mevrustur, şiddetle cemetmektir. Bu makamda sofrada hırsla yemeği toplayıp birden lokma etmektir. Kesret ve şiddet manasınadır. Binaenaleyh «Mala çok şiddetli ve lüzumundan ziyade muhabbet edersiniz» demektir. Zaman-ı cahiliyede Arapların âdetleri; kadınlara ve çocuklara intikal eden mâl-i mevrûsu vermezler, büyükleri kendi mallarına karıştırmakla yerler, haram ve helâl aramazlardı. Elyevm Türkmen taifesinde dahi bu âdet-i kerihe câridir. Cenab-ı Hak bu âyetle bu misilli gayrın hukukuna tecavüz ve dünyaya fart-ı muhabbet ederek âhireti nisyan edenleri zemmetmiştir.

Fecr 89:21

Vacip Tealâ dünyaya muhabbetlerini beyandan sonra bu muhabbetlerine menfaat vermeyecek bir zamanda nedamet edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; zamanı geçmiştir. Zira; nedametin mahalli dünyadır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile birşeyin kırılması ve yanlmasıdır. Şu halde 7nanâ-yı âyet: … demektir. Zira; zat-ı İlâhî'ye gelmekten münezzehtir. O günde bütün göklerin melekleri inip ins ü cinnin etrafını ihata ederek saf bağlayıp ins ü cinnin amellerinden iyisine iyi, kötüsüne kötü demek üzere gelip herkes kendi lâyık olduğu mertebede bulunduğu zaman insan ne yaptığını bilir» demektir. Bu âyet; ins ü cin gibi meleklerin de haşrolunacağına ve arsa-i mahşerin etrafında safbeste olarak bulunup ins ü cinnin a'mâl ve ahvalini seyr ü temaşa edeceklerine delâlet eder. Bazı rivayette meleklerin yedi saf olacağı varid olmuşsa da âyette safm adedine delâlet yoktur, ancak meleklerin saf saf olacaklarına delâleti kat'î-dir. yevm-i kıyamette melekler vasıtasıyla arş-ı a'lânm sol cihetine Cehennem'in getirileceğine dair rivayet varsa da bu âyette ekser-i müfessirînin beyanları veçhile Cehennem'in getirilmesi yle murad; cümle halâikın göreceği raddede Cehennem'in arsa-i mahşere izhar olunmasıdır ki kâfirler varacakları mahalli görür; esefleri artar ve müminlerin de halâslarına dair sürurları ziyade olur. Şu halde Cehennem'in getirilmesi; Cehennemle nas arasında olan perdenin kalkıp, herkesin görebilmesidir. İşte o günde insan dünyada yaptığı herşeyi hatırlar ve bilir. Günahlarına binlerce nedamet eder, fakat fayda etmez. «Nerededir ona hatırlamanın menfaati?» demektir. Çünkü; dünyada vaazı kabul edip aklını başına almadı, âhirette tezekkür fayda etmez.

Fecr 89:22

Vacip Tealâ dünyaya muhabbetlerini beyandan sonra bu muhabbetlerine menfaat vermeyecek bir zamanda nedamet edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; zamanı geçmiştir. Zira; nedametin mahalli dünyadır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile birşeyin kırılması ve yanlmasıdır. Şu halde 7nanâ-yı âyet: … demektir. Zira; zat-ı İlâhî'ye gelmekten münezzehtir. O günde bütün göklerin melekleri inip ins ü cinnin etrafını ihata ederek saf bağlayıp ins ü cinnin amellerinden iyisine iyi, kötüsüne kötü demek üzere gelip herkes kendi lâyık olduğu mertebede bulunduğu zaman insan ne yaptığını bilir» demektir. Bu âyet; ins ü cin gibi meleklerin de haşrolunacağına ve arsa-i mahşerin etrafında safbeste olarak bulunup ins ü cinnin a'mâl ve ahvalini seyr ü temaşa edeceklerine delâlet eder. Bazı rivayette meleklerin yedi saf olacağı varid olmuşsa da âyette safm adedine delâlet yoktur, ancak meleklerin saf saf olacaklarına delâleti kat'î-dir. yevm-i kıyamette melekler vasıtasıyla arş-ı a'lânm sol cihetine Cehennem'in getirileceğine dair rivayet varsa da bu âyette ekser-i müfessirînin beyanları veçhile Cehennem'in getirilmesi yle murad; cümle halâikın göreceği raddede Cehennem'in arsa-i mahşere izhar olunmasıdır ki kâfirler varacakları mahalli görür; esefleri artar ve müminlerin de halâslarına dair sürurları ziyade olur. Şu halde Cehennem'in getirilmesi; Cehennemle nas arasında olan perdenin kalkıp, herkesin görebilmesidir. İşte o günde insan dünyada yaptığı herşeyi hatırlar ve bilir. Günahlarına binlerce nedamet eder, fakat fayda etmez. «Nerededir ona hatırlamanın menfaati?» demektir. Çünkü; dünyada vaazı kabul edip aklını başına almadı, âhirette tezekkür fayda etmez.

Fecr 89:23

Vacip Tealâ dünyaya muhabbetlerini beyandan sonra bu muhabbetlerine menfaat vermeyecek bir zamanda nedamet edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; zamanı geçmiştir. Zira; nedametin mahalli dünyadır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile birşeyin kırılması ve yanlmasıdır. Şu halde 7nanâ-yı âyet: … demektir. Zira; zat-ı İlâhî'ye gelmekten münezzehtir. O günde bütün göklerin melekleri inip ins ü cinnin etrafını ihata ederek saf bağlayıp ins ü cinnin amellerinden iyisine iyi, kötüsüne kötü demek üzere gelip herkes kendi lâyık olduğu mertebede bulunduğu zaman insan ne yaptığını bilir» demektir. Bu âyet; ins ü cin gibi meleklerin de haşrolunacağına ve arsa-i mahşerin etrafında safbeste olarak bulunup ins ü cinnin a'mâl ve ahvalini seyr ü temaşa edeceklerine delâlet eder. Bazı rivayette meleklerin yedi saf olacağı varid olmuşsa da âyette safm adedine delâlet yoktur, ancak meleklerin saf saf olacaklarına delâleti kat'î-dir. yevm-i kıyamette melekler vasıtasıyla arş-ı a'lânm sol cihetine Cehennem'in getirileceğine dair rivayet varsa da bu âyette ekser-i müfessirînin beyanları veçhile Cehennem'in getirilmesi yle murad; cümle halâikın göreceği raddede Cehennem'in arsa-i mahşere izhar olunmasıdır ki kâfirler varacakları mahalli görür; esefleri artar ve müminlerin de halâslarına dair sürurları ziyade olur. Şu halde Cehennem'in getirilmesi; Cehennemle nas arasında olan perdenin kalkıp, herkesin görebilmesidir. İşte o günde insan dünyada yaptığı herşeyi hatırlar ve bilir. Günahlarına binlerce nedamet eder, fakat fayda etmez. «Nerededir ona hatırlamanın menfaati?» demektir. Çünkü; dünyada vaazı kabul edip aklını başına almadı, âhirette tezekkür fayda etmez.

Fecr 89:24

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette insanın dünyada işlediği herşeyi hatırlayacağını beyandan sonra o günde insanın söyleyeceği sözü beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü işlediği a'mâl-i seyyieyi hatırlar ve bu hatırlamaktan bir fayda göremeyince tahassür eder, lâkin fayda etmez. Çünkü nedametin fay-jdası; dar-ı teklif olan dünyadır, âhiret değildir. Vacip Tealâ o günde insanın nedamet ederek izhar edeceği sözünü beyandan sonra vâki olacak azabı beyan etmek üzere buyunryor.

Fecr 89:25

Zira; herşeye Allah'ın kudreti cümlenin kudretinin fevkında olduğu gibi Allah'ın' kahrı da cümlenin kahrının fevkmdsdır. Binaenaleyh; Allah'ın azabı gibi azaba ve Allah'ın âsîleri bağlaması gibi bağlamaya hiçbir 'kimse muktedir olamaz. Çünkü; hiç bir kimsenin Allah'ın kudreti gibi kudreti yok ki Allah'ın azabı gibi şiddetli azab edebilsin, elbette edemez. Eğer ve kelimeleri meçhul olarak kıraet olunursa manâ-yı âyet: … demektir.

Fecr 89:26

Zira; herşeye Allah'ın kudreti cümlenin kudretinin fevkında olduğu gibi Allah'ın' kahrı da cümlenin kahrının fevkmdsdır. Binaenaleyh; Allah'ın azabı gibi azaba ve Allah'ın âsîleri bağlaması gibi bağlamaya hiçbir 'kimse muktedir olamaz. Çünkü; hiç bir kimsenin Allah'ın kudreti gibi kudreti yok ki Allah'ın azabı gibi şiddetli azab edebilsin, elbette edemez. Eğer ve kelimeleri meçhul olarak kıraet olunursa manâ-yı âyet: … demektir.

Fecr 89:27

Vacip Tealâ dünyaya meyi ü muhabbetle isyan edenlerin hallerini beyandan sonra Allah'a ibadeti dünya üzerine tercih edenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; âsî olanlar dünyada işledikleri günahların azabını görüp nedametlerini izhar ettikleri günde Allahü Tealâ'ya yakın suretiyle iman eden müminlere tebşir olmak üzere bilâvasıta ehl-i imana Cenab-ı Hak tekellüm ederek buyurur ki «Ey gaza-yı İlâhî'ye razı olup zikr-i İlâhî'ye devamla kalbi hakka kararlanmış olan nefis! Sen Rabbinden, Rabbin senden memnun olduğunuz nalde Rabbinin lût-funa rücû' et ki senin için,Rabbin Tealâ'nm hazırladığı nimetlerim güresin ve sen salih olan kullarımın cemaatına dahil olarak sevdiğim kullarını için hazırladığım Cennei'ime gir». İşte Cenab-ı bövle demekle ehl-i imanı taltif eder. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile it mi' n an ; sebat ve istikrar manasınadır ki kalbi yakînle dolu olup asla şek ânz olmayan nefis demektir, bu gibi nüfus-u halisaya yevm-i kıyamette asla korku ve hüzün ânz olmaz, Kezalik itmi'nan-ı kalp; zikrullahla hâsıl olur. Çünkü; nefis her neyi tasavvur etse onun fevkmda birşey daha tasavvuruna intikal ederek Vâcib-ül Vücud'u zikre varıncaya kadar bu intikal devam eder. Vacip Tealâ'yı tasavvur edip ülûhiye-yetini tasdikle zikre başlayınca onun fevkmda birşey talebine imkân olmadığından nefis zikirle mutmain olur, kararlaşır. Bu hitap bazıları indinde vefat.ederken, bazıları indinde yevm-i kıyamette zuhur eder ve beyan olunduğu veçhile bizzat hitab eden Vacip Tealâ olmak ihtimali olduğu gibi melekler vasıtasıyla olmak ihtimali de vardır.

Fecr 89:28

Vacip Tealâ dünyaya meyi ü muhabbetle isyan edenlerin hallerini beyandan sonra Allah'a ibadeti dünya üzerine tercih edenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; âsî olanlar dünyada işledikleri günahların azabını görüp nedametlerini izhar ettikleri günde Allahü Tealâ'ya yakın suretiyle iman eden müminlere tebşir olmak üzere bilâvasıta ehl-i imana Cenab-ı Hak tekellüm ederek buyurur ki «Ey gaza-yı İlâhî'ye razı olup zikr-i İlâhî'ye devamla kalbi hakka kararlanmış olan nefis! Sen Rabbinden, Rabbin senden memnun olduğunuz nalde Rabbinin lût-funa rücû' et ki senin için,Rabbin Tealâ'nm hazırladığı nimetlerim güresin ve sen salih olan kullarımın cemaatına dahil olarak sevdiğim kullarını için hazırladığım Cennei'ime gir». İşte Cenab-ı bövle demekle ehl-i imanı taltif eder. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile it mi' n an ; sebat ve istikrar manasınadır ki kalbi yakînle dolu olup asla şek ânz olmayan nefis demektir, bu gibi nüfus-u halisaya yevm-i kıyamette asla korku ve hüzün ânz olmaz, Kezalik itmi'nan-ı kalp; zikrullahla hâsıl olur. Çünkü; nefis her neyi tasavvur etse onun fevkmda birşey daha tasavvuruna intikal ederek Vâcib-ül Vücud'u zikre varıncaya kadar bu intikal devam eder. Vacip Tealâ'yı tasavvur edip ülûhiye-yetini tasdikle zikre başlayınca onun fevkmda birşey talebine imkân olmadığından nefis zikirle mutmain olur, kararlaşır. Bu hitap bazıları indinde vefat.ederken, bazıları indinde yevm-i kıyamette zuhur eder ve beyan olunduğu veçhile bizzat hitab eden Vacip Tealâ olmak ihtimali olduğu gibi melekler vasıtasıyla olmak ihtimali de vardır.

Fecr 89:29

Vacip Tealâ dünyaya meyi ü muhabbetle isyan edenlerin hallerini beyandan sonra Allah'a ibadeti dünya üzerine tercih edenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; âsî olanlar dünyada işledikleri günahların azabını görüp nedametlerini izhar ettikleri günde Allahü Tealâ'ya yakın suretiyle iman eden müminlere tebşir olmak üzere bilâvasıta ehl-i imana Cenab-ı Hak tekellüm ederek buyurur ki «Ey gaza-yı İlâhî'ye razı olup zikr-i İlâhî'ye devamla kalbi hakka kararlanmış olan nefis! Sen Rabbinden, Rabbin senden memnun olduğunuz nalde Rabbinin lût-funa rücû' et ki senin için,Rabbin Tealâ'nm hazırladığı nimetlerim güresin ve sen salih olan kullarımın cemaatına dahil olarak sevdiğim kullarını için hazırladığım Cennei'ime gir». İşte Cenab-ı bövle demekle ehl-i imanı taltif eder. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile it mi' n an ; sebat ve istikrar manasınadır ki kalbi yakînle dolu olup asla şek ânz olmayan nefis demektir, bu gibi nüfus-u halisaya yevm-i kıyamette asla korku ve hüzün ânz olmaz, Kezalik itmi'nan-ı kalp; zikrullahla hâsıl olur. Çünkü; nefis her neyi tasavvur etse onun fevkmda birşey daha tasavvuruna intikal ederek Vâcib-ül Vücud'u zikre varıncaya kadar bu intikal devam eder. Vacip Tealâ'yı tasavvur edip ülûhiye-yetini tasdikle zikre başlayınca onun fevkmda birşey talebine imkân olmadığından nefis zikirle mutmain olur, kararlaşır. Bu hitap bazıları indinde vefat.ederken, bazıları indinde yevm-i kıyamette zuhur eder ve beyan olunduğu veçhile bizzat hitab eden Vacip Tealâ olmak ihtimali olduğu gibi melekler vasıtasıyla olmak ihtimali de vardır.

Fecr 89:30

Vacip Tealâ dünyaya meyi ü muhabbetle isyan edenlerin hallerini beyandan sonra Allah'a ibadeti dünya üzerine tercih edenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; âsî olanlar dünyada işledikleri günahların azabını görüp nedametlerini izhar ettikleri günde Allahü Tealâ'ya yakın suretiyle iman eden müminlere tebşir olmak üzere bilâvasıta ehl-i imana Cenab-ı Hak tekellüm ederek buyurur ki «Ey gaza-yı İlâhî'ye razı olup zikr-i İlâhî'ye devamla kalbi hakka kararlanmış olan nefis! Sen Rabbinden, Rabbin senden memnun olduğunuz nalde Rabbinin lût-funa rücû' et ki senin için,Rabbin Tealâ'nm hazırladığı nimetlerim güresin ve sen salih olan kullarımın cemaatına dahil olarak sevdiğim kullarını için hazırladığım Cennei'ime gir». İşte Cenab-ı bövle demekle ehl-i imanı taltif eder. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile it mi' n an ; sebat ve istikrar manasınadır ki kalbi yakînle dolu olup asla şek ânz olmayan nefis demektir, bu gibi nüfus-u halisaya yevm-i kıyamette asla korku ve hüzün ânz olmaz, Kezalik itmi'nan-ı kalp; zikrullahla hâsıl olur. Çünkü; nefis her neyi tasavvur etse onun fevkmda birşey daha tasavvuruna intikal ederek Vâcib-ül Vücud'u zikre varıncaya kadar bu intikal devam eder. Vacip Tealâ'yı tasavvur edip ülûhiye-yetini tasdikle zikre başlayınca onun fevkmda birşey talebine imkân olmadığından nefis zikirle mutmain olur, kararlaşır. Bu hitap bazıları indinde vefat.ederken, bazıları indinde yevm-i kıyamette zuhur eder ve beyan olunduğu veçhile bizzat hitab eden Vacip Tealâ olmak ihtimali olduğu gibi melekler vasıtasıyla olmak ihtimali de vardır.

Beled 90:1

Mekke-i Mükerreme'de. nazil olan sûrelerdendir. Yirmi âyeti camidir. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen şu beldede ikamet eder olduğun halde Mekke beldesine ve her valide ve veledine yemin ederim ki muhakkak insanı biz meşakkat içinde halkettik. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şu belde yle murad; Mekke-i Mükerreme'dir. Çünkü; Mekke'nin fazl u şerefi cümlenin malûmudur. Zira; dünya yüzünde bulunan bilûmum müminine Mekke'de bulunan Beyt-i Şerif kıble olduğu gibi mal ve beden cihetlerinden gidip gelmeye kudreti olan kimselere de ziyaret vacip olmuştur. Mekke'ye dahil olan kimseye Vacip Tealâ emniyet vaadetti ki Mekke'ye dahil olana taarruz caiz olmaz ve gökte Beyt-il Ma'muru Kâ'be'nin hizasmda kılmıştır. Makam-ı İbrahim'i de orada bulunmakla sena buyurmuştur. İşte şu beyan olunan şerefleri Allahü Tealâ Mekke'den başka bir beldede cemetmeyip ancak Mekke'de cemetmekle cümle memleketlerden efdal kılmış ve şerefine binaen yemin etmiştir. Resulullah'm Mekke'de ikameti şeref-i zâtisi üzerine bir kat daha .şeref bahşettiği için Mekke'nin yemin etmeye şayan olduğunu resulünün ikametiyle te'kid buyurmuştur. Çünkü mezheb-i Şâ-i fiîde mekânın şerefi; içinde olan zatın şerefiyledir. Yahut cümlesinin manâsı «Sen bu beldede her ne murad sen helâl», demektir. Zira; Mekke'nin fetih günü Mekke dahilinde muharebe ve itlâf-ı nüfus Resulullah'a. helâl kılınmıştır. Hattaİ (İbn-i Hatal) denilen kimse Kâ'be'nin örtüsüne sarılmış olmasına rağmen Resulullah katlolunmasım emretmiştir, Resulullah'a Ce-nab:ı Hak o kadar vüs'at bahsetmiştir ki devr-i Adem'den İlâyev-milkıyam hiç kimseye vermediği ruhsatı ve mertebeyi resulüne vermiştir. Binaenaleyh; Ebu Süfyan'm hanesine girenleri ve kapılarım arkasına örtüp içeri çekilenleri af buyurdu, bu manâya nazaran gelecek zamanda Resulullah'm elinde Mekke'nin fetholuna-cağını vaadolduğu cihetle âyet Cenab-ı Risaletmeâb Efendimizin! mucize-i nebeviyelerindendir. Şu halde Mekke'de muharebeye mü-| saade Fahri Kâinat'm hassasmdandır. Çünkü; Resulullah'tan başka| hiçbir fert bu misilli müsaadeye nail olamamıştır. VaIid ve veIedle murad; Adem ve Adem'in neslidir. Yahut ibrahim (A.S.)la onun neslinden gelen Mukammed (A.S.) Efendimizdir, yahut Benî Adem'den her vâlid ve velede şamildir. Çünkü; Benî Ademin lisanında olan fesahatla nutuk, beyan, tedbir-i umur, tahsil-i ulûm ve istihrac-ı fünun gibi acîb ve garîb şeylere iktidar başka mahlû-katta olmadığından şu beyan olunan evsafı haiz olmak şerefine binaen Âdem ve zürriyetine yemin olunmuştur. Kebed ; meşakkat manasınadır. Çünkü; insan bedenine ruhun girmesiyle çıkması arasında rahat bir zaman geçirmediği pj gibi vefatından sonra toprak altına girmek ve kabrinden kalktıktan sonra da binlerce mihnetlerle arsa-i mahşerde ispat-ı vücud etmek, ana rahminden başlayıp birçok zahmet çekerek dünyaya gelmek, validesinin sütünü emmek, ondan ayrılmak, hayatta bulunduğu müddet kendine bir tarz-ı maişet aramak ve ihtiyar ettiği mesleğinde bin türlü arızalara tesadüf etmek gibi meşakkatlar insan için her zaman mevcut olduğundan Cenab-ı Hak insanı meşakkat jçinde halkettiğini beyan buyurmuştur. İnsan, her hatvesinde birçok tokada ma'ruz olduğu gibi hal-i vüs'atında şükür, hal-i müzayakasında sabır ve tekâlif-i saireyle dahi mükellef olması birçok meşakkati mut azamm indir. Yahut kebed ; şiddet ve kuvvet manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu âyetin (Benî Cümah) kabilesinden (Ebül Eşed) namında bir kimse hakkında nazil olduğu da mervidir. Çünkü; bu kimse o kadar kuvvetliymiş ki tabaklanmış deriyi ayağmm altına kor, üzerine basar ve «Her kim ayağımın altından bu deriyi çekerse şu kadar para vereceğim» diye ilân eder, kuvvetine güvenen kimseler çekmeye çalışırlar, deri parça parça olduğu halde (Ebül Eşed)'in ayağı bile kıpırdamazmış. Lâkin manâ-yı evvel daha muvafıktır. Çünkü; insanın kuvvetinden meşakkati çoktur. Binaenaleyh; kebed in meşakkat manâsına olması kuvvet manâsına olmasından makama münasebeti aşikârdır. Vacip Tealâ insanı meşakkatli yarattığını beyandan sonra insanın kendi üzerine kimsenin kaadir olamayacağını zannetmesini red ve inkâr etmek üzere buyuruyor. . Yani; «Benim üzerime kimse gelemez, benden ahz-i intikama kimse kaadir olamaz» diyen insan «Kat kat olmuş birbiri üzerine teraküm etmiş çok mal telef ettim» demekle insanlar arasında me-kârim-i âliye sahibi olduğunu izhar eder. malın çokluğundan kinayedir. Yani «Tükenmesinden korkulmaz derecede çok» demektir. O malı ihIdkle rnurad; Arap indinde ma'ruf olan fukaraya ve müsafirlere yedirmekle ikram sahibi olduğunu beyan etmektir. Yahut Muhammed (A.S.) a o,davet uğrunda çok mal sarf ettim demektir. Çünkü; ?ue-sulullah'a adavet edenler Resuluîlah'ı itlaf ettirmek için birçok mal sarfettiler ve nur-u Kur'anı söndürmek için şairler beslediler, Re-sulullah'ıh aleyhine halkı teşvik için paralar sarfettiler ve etrafa adamlar gönderdiler. Akıbet bunlara kanaat etmeyerek (Bedir), (Uhud) ve (Hendek) vak'aları gibi muharebelere teşebbüs ettiler. Fakat Allahü Tealâ'nm yaktığı nurunu söndüremediler. Neticede hâib ü hâsir oldular.

Beled 90:2

Mekke-i Mükerreme'de. nazil olan sûrelerdendir. Yirmi âyeti camidir. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen şu beldede ikamet eder olduğun halde Mekke beldesine ve her valide ve veledine yemin ederim ki muhakkak insanı biz meşakkat içinde halkettik. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şu belde yle murad; Mekke-i Mükerreme'dir. Çünkü; Mekke'nin fazl u şerefi cümlenin malûmudur. Zira; dünya yüzünde bulunan bilûmum müminine Mekke'de bulunan Beyt-i Şerif kıble olduğu gibi mal ve beden cihetlerinden gidip gelmeye kudreti olan kimselere de ziyaret vacip olmuştur. Mekke'ye dahil olan kimseye Vacip Tealâ emniyet vaadetti ki Mekke'ye dahil olana taarruz caiz olmaz ve gökte Beyt-il Ma'muru Kâ'be'nin hizasmda kılmıştır. Makam-ı İbrahim'i de orada bulunmakla sena buyurmuştur. İşte şu beyan olunan şerefleri Allahü Tealâ Mekke'den başka bir beldede cemetmeyip ancak Mekke'de cemetmekle cümle memleketlerden efdal kılmış ve şerefine binaen yemin etmiştir. Resulullah'm Mekke'de ikameti şeref-i zâtisi üzerine bir kat daha .şeref bahşettiği için Mekke'nin yemin etmeye şayan olduğunu resulünün ikametiyle te'kid buyurmuştur. Çünkü mezheb-i Şâ-i fiîde mekânın şerefi; içinde olan zatın şerefiyledir. Yahut cümlesinin manâsı «Sen bu beldede her ne murad sen helâl», demektir. Zira; Mekke'nin fetih günü Mekke dahilinde muharebe ve itlâf-ı nüfus Resulullah'a. helâl kılınmıştır. Hattaİ (İbn-i Hatal) denilen kimse Kâ'be'nin örtüsüne sarılmış olmasına rağmen Resulullah katlolunmasım emretmiştir, Resulullah'a Ce-nab:ı Hak o kadar vüs'at bahsetmiştir ki devr-i Adem'den İlâyev-milkıyam hiç kimseye vermediği ruhsatı ve mertebeyi resulüne vermiştir. Binaenaleyh; Ebu Süfyan'm hanesine girenleri ve kapılarım arkasına örtüp içeri çekilenleri af buyurdu, bu manâya nazaran gelecek zamanda Resulullah'm elinde Mekke'nin fetholuna-cağını vaadolduğu cihetle âyet Cenab-ı Risaletmeâb Efendimizin! mucize-i nebeviyelerindendir. Şu halde Mekke'de muharebeye mü-| saade Fahri Kâinat'm hassasmdandır. Çünkü; Resulullah'tan başka| hiçbir fert bu misilli müsaadeye nail olamamıştır. VaIid ve veIedle murad; Adem ve Adem'in neslidir. Yahut ibrahim (A.S.)la onun neslinden gelen Mukammed (A.S.) Efendimizdir, yahut Benî Adem'den her vâlid ve velede şamildir. Çünkü; Benî Ademin lisanında olan fesahatla nutuk, beyan, tedbir-i umur, tahsil-i ulûm ve istihrac-ı fünun gibi acîb ve garîb şeylere iktidar başka mahlû-katta olmadığından şu beyan olunan evsafı haiz olmak şerefine binaen Âdem ve zürriyetine yemin olunmuştur. Kebed ; meşakkat manasınadır. Çünkü; insan bedenine ruhun girmesiyle çıkması arasında rahat bir zaman geçirmediği pj gibi vefatından sonra toprak altına girmek ve kabrinden kalktıktan sonra da binlerce mihnetlerle arsa-i mahşerde ispat-ı vücud etmek, ana rahminden başlayıp birçok zahmet çekerek dünyaya gelmek, validesinin sütünü emmek, ondan ayrılmak, hayatta bulunduğu müddet kendine bir tarz-ı maişet aramak ve ihtiyar ettiği mesleğinde bin türlü arızalara tesadüf etmek gibi meşakkatlar insan için her zaman mevcut olduğundan Cenab-ı Hak insanı meşakkat jçinde halkettiğini beyan buyurmuştur. İnsan, her hatvesinde birçok tokada ma'ruz olduğu gibi hal-i vüs'atında şükür, hal-i müzayakasında sabır ve tekâlif-i saireyle dahi mükellef olması birçok meşakkati mut azamm indir. Yahut kebed ; şiddet ve kuvvet manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu âyetin (Benî Cümah) kabilesinden (Ebül Eşed) namında bir kimse hakkında nazil olduğu da mervidir. Çünkü; bu kimse o kadar kuvvetliymiş ki tabaklanmış deriyi ayağmm altına kor, üzerine basar ve «Her kim ayağımın altından bu deriyi çekerse şu kadar para vereceğim» diye ilân eder, kuvvetine güvenen kimseler çekmeye çalışırlar, deri parça parça olduğu halde (Ebül Eşed)'in ayağı bile kıpırdamazmış. Lâkin manâ-yı evvel daha muvafıktır. Çünkü; insanın kuvvetinden meşakkati çoktur. Binaenaleyh; kebed in meşakkat manâsına olması kuvvet manâsına olmasından makama münasebeti aşikârdır. Vacip Tealâ insanı meşakkatli yarattığını beyandan sonra insanın kendi üzerine kimsenin kaadir olamayacağını zannetmesini red ve inkâr etmek üzere buyuruyor. . Yani; «Benim üzerime kimse gelemez, benden ahz-i intikama kimse kaadir olamaz» diyen insan «Kat kat olmuş birbiri üzerine teraküm etmiş çok mal telef ettim» demekle insanlar arasında me-kârim-i âliye sahibi olduğunu izhar eder. malın çokluğundan kinayedir. Yani «Tükenmesinden korkulmaz derecede çok» demektir. O malı ihIdkle rnurad; Arap indinde ma'ruf olan fukaraya ve müsafirlere yedirmekle ikram sahibi olduğunu beyan etmektir. Yahut Muhammed (A.S.) a o,davet uğrunda çok mal sarf ettim demektir. Çünkü; ?ue-sulullah'a adavet edenler Resuluîlah'ı itlaf ettirmek için birçok mal sarfettiler ve nur-u Kur'anı söndürmek için şairler beslediler, Re-sulullah'ıh aleyhine halkı teşvik için paralar sarfettiler ve etrafa adamlar gönderdiler. Akıbet bunlara kanaat etmeyerek (Bedir), (Uhud) ve (Hendek) vak'aları gibi muharebelere teşebbüs ettiler. Fakat Allahü Tealâ'nm yaktığı nurunu söndüremediler. Neticede hâib ü hâsir oldular.

Beled 90:3

Mekke-i Mükerreme'de. nazil olan sûrelerdendir. Yirmi âyeti camidir. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen şu beldede ikamet eder olduğun halde Mekke beldesine ve her valide ve veledine yemin ederim ki muhakkak insanı biz meşakkat içinde halkettik. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şu belde yle murad; Mekke-i Mükerreme'dir. Çünkü; Mekke'nin fazl u şerefi cümlenin malûmudur. Zira; dünya yüzünde bulunan bilûmum müminine Mekke'de bulunan Beyt-i Şerif kıble olduğu gibi mal ve beden cihetlerinden gidip gelmeye kudreti olan kimselere de ziyaret vacip olmuştur. Mekke'ye dahil olan kimseye Vacip Tealâ emniyet vaadetti ki Mekke'ye dahil olana taarruz caiz olmaz ve gökte Beyt-il Ma'muru Kâ'be'nin hizasmda kılmıştır. Makam-ı İbrahim'i de orada bulunmakla sena buyurmuştur. İşte şu beyan olunan şerefleri Allahü Tealâ Mekke'den başka bir beldede cemetmeyip ancak Mekke'de cemetmekle cümle memleketlerden efdal kılmış ve şerefine binaen yemin etmiştir. Resulullah'm Mekke'de ikameti şeref-i zâtisi üzerine bir kat daha .şeref bahşettiği için Mekke'nin yemin etmeye şayan olduğunu resulünün ikametiyle te'kid buyurmuştur. Çünkü mezheb-i Şâ-i fiîde mekânın şerefi; içinde olan zatın şerefiyledir. Yahut cümlesinin manâsı «Sen bu beldede her ne murad sen helâl», demektir. Zira; Mekke'nin fetih günü Mekke dahilinde muharebe ve itlâf-ı nüfus Resulullah'a. helâl kılınmıştır. Hattaİ (İbn-i Hatal) denilen kimse Kâ'be'nin örtüsüne sarılmış olmasına rağmen Resulullah katlolunmasım emretmiştir, Resulullah'a Ce-nab:ı Hak o kadar vüs'at bahsetmiştir ki devr-i Adem'den İlâyev-milkıyam hiç kimseye vermediği ruhsatı ve mertebeyi resulüne vermiştir. Binaenaleyh; Ebu Süfyan'm hanesine girenleri ve kapılarım arkasına örtüp içeri çekilenleri af buyurdu, bu manâya nazaran gelecek zamanda Resulullah'm elinde Mekke'nin fetholuna-cağını vaadolduğu cihetle âyet Cenab-ı Risaletmeâb Efendimizin! mucize-i nebeviyelerindendir. Şu halde Mekke'de muharebeye mü-| saade Fahri Kâinat'm hassasmdandır. Çünkü; Resulullah'tan başka| hiçbir fert bu misilli müsaadeye nail olamamıştır. VaIid ve veIedle murad; Adem ve Adem'in neslidir. Yahut ibrahim (A.S.)la onun neslinden gelen Mukammed (A.S.) Efendimizdir, yahut Benî Adem'den her vâlid ve velede şamildir. Çünkü; Benî Ademin lisanında olan fesahatla nutuk, beyan, tedbir-i umur, tahsil-i ulûm ve istihrac-ı fünun gibi acîb ve garîb şeylere iktidar başka mahlû-katta olmadığından şu beyan olunan evsafı haiz olmak şerefine binaen Âdem ve zürriyetine yemin olunmuştur. Kebed ; meşakkat manasınadır. Çünkü; insan bedenine ruhun girmesiyle çıkması arasında rahat bir zaman geçirmediği pj gibi vefatından sonra toprak altına girmek ve kabrinden kalktıktan sonra da binlerce mihnetlerle arsa-i mahşerde ispat-ı vücud etmek, ana rahminden başlayıp birçok zahmet çekerek dünyaya gelmek, validesinin sütünü emmek, ondan ayrılmak, hayatta bulunduğu müddet kendine bir tarz-ı maişet aramak ve ihtiyar ettiği mesleğinde bin türlü arızalara tesadüf etmek gibi meşakkatlar insan için her zaman mevcut olduğundan Cenab-ı Hak insanı meşakkat jçinde halkettiğini beyan buyurmuştur. İnsan, her hatvesinde birçok tokada ma'ruz olduğu gibi hal-i vüs'atında şükür, hal-i müzayakasında sabır ve tekâlif-i saireyle dahi mükellef olması birçok meşakkati mut azamm indir. Yahut kebed ; şiddet ve kuvvet manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu âyetin (Benî Cümah) kabilesinden (Ebül Eşed) namında bir kimse hakkında nazil olduğu da mervidir. Çünkü; bu kimse o kadar kuvvetliymiş ki tabaklanmış deriyi ayağmm altına kor, üzerine basar ve «Her kim ayağımın altından bu deriyi çekerse şu kadar para vereceğim» diye ilân eder, kuvvetine güvenen kimseler çekmeye çalışırlar, deri parça parça olduğu halde (Ebül Eşed)'in ayağı bile kıpırdamazmış. Lâkin manâ-yı evvel daha muvafıktır. Çünkü; insanın kuvvetinden meşakkati çoktur. Binaenaleyh; kebed in meşakkat manâsına olması kuvvet manâsına olmasından makama münasebeti aşikârdır. Vacip Tealâ insanı meşakkatli yarattığını beyandan sonra insanın kendi üzerine kimsenin kaadir olamayacağını zannetmesini red ve inkâr etmek üzere buyuruyor. . Yani; «Benim üzerime kimse gelemez, benden ahz-i intikama kimse kaadir olamaz» diyen insan «Kat kat olmuş birbiri üzerine teraküm etmiş çok mal telef ettim» demekle insanlar arasında me-kârim-i âliye sahibi olduğunu izhar eder. malın çokluğundan kinayedir. Yani «Tükenmesinden korkulmaz derecede çok» demektir. O malı ihIdkle rnurad; Arap indinde ma'ruf olan fukaraya ve müsafirlere yedirmekle ikram sahibi olduğunu beyan etmektir. Yahut Muhammed (A.S.) a o,davet uğrunda çok mal sarf ettim demektir. Çünkü; ?ue-sulullah'a adavet edenler Resuluîlah'ı itlaf ettirmek için birçok mal sarfettiler ve nur-u Kur'anı söndürmek için şairler beslediler, Re-sulullah'ıh aleyhine halkı teşvik için paralar sarfettiler ve etrafa adamlar gönderdiler. Akıbet bunlara kanaat etmeyerek (Bedir), (Uhud) ve (Hendek) vak'aları gibi muharebelere teşebbüs ettiler. Fakat Allahü Tealâ'nm yaktığı nurunu söndüremediler. Neticede hâib ü hâsir oldular.

Beled 90:4

Mekke-i Mükerreme'de. nazil olan sûrelerdendir. Yirmi âyeti camidir. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen şu beldede ikamet eder olduğun halde Mekke beldesine ve her valide ve veledine yemin ederim ki muhakkak insanı biz meşakkat içinde halkettik. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şu belde yle murad; Mekke-i Mükerreme'dir. Çünkü; Mekke'nin fazl u şerefi cümlenin malûmudur. Zira; dünya yüzünde bulunan bilûmum müminine Mekke'de bulunan Beyt-i Şerif kıble olduğu gibi mal ve beden cihetlerinden gidip gelmeye kudreti olan kimselere de ziyaret vacip olmuştur. Mekke'ye dahil olan kimseye Vacip Tealâ emniyet vaadetti ki Mekke'ye dahil olana taarruz caiz olmaz ve gökte Beyt-il Ma'muru Kâ'be'nin hizasmda kılmıştır. Makam-ı İbrahim'i de orada bulunmakla sena buyurmuştur. İşte şu beyan olunan şerefleri Allahü Tealâ Mekke'den başka bir beldede cemetmeyip ancak Mekke'de cemetmekle cümle memleketlerden efdal kılmış ve şerefine binaen yemin etmiştir. Resulullah'm Mekke'de ikameti şeref-i zâtisi üzerine bir kat daha .şeref bahşettiği için Mekke'nin yemin etmeye şayan olduğunu resulünün ikametiyle te'kid buyurmuştur. Çünkü mezheb-i Şâ-i fiîde mekânın şerefi; içinde olan zatın şerefiyledir. Yahut cümlesinin manâsı «Sen bu beldede her ne murad sen helâl», demektir. Zira; Mekke'nin fetih günü Mekke dahilinde muharebe ve itlâf-ı nüfus Resulullah'a. helâl kılınmıştır. Hattaİ (İbn-i Hatal) denilen kimse Kâ'be'nin örtüsüne sarılmış olmasına rağmen Resulullah katlolunmasım emretmiştir, Resulullah'a Ce-nab:ı Hak o kadar vüs'at bahsetmiştir ki devr-i Adem'den İlâyev-milkıyam hiç kimseye vermediği ruhsatı ve mertebeyi resulüne vermiştir. Binaenaleyh; Ebu Süfyan'm hanesine girenleri ve kapılarım arkasına örtüp içeri çekilenleri af buyurdu, bu manâya nazaran gelecek zamanda Resulullah'm elinde Mekke'nin fetholuna-cağını vaadolduğu cihetle âyet Cenab-ı Risaletmeâb Efendimizin! mucize-i nebeviyelerindendir. Şu halde Mekke'de muharebeye mü-| saade Fahri Kâinat'm hassasmdandır. Çünkü; Resulullah'tan başka| hiçbir fert bu misilli müsaadeye nail olamamıştır. VaIid ve veIedle murad; Adem ve Adem'in neslidir. Yahut ibrahim (A.S.)la onun neslinden gelen Mukammed (A.S.) Efendimizdir, yahut Benî Adem'den her vâlid ve velede şamildir. Çünkü; Benî Ademin lisanında olan fesahatla nutuk, beyan, tedbir-i umur, tahsil-i ulûm ve istihrac-ı fünun gibi acîb ve garîb şeylere iktidar başka mahlû-katta olmadığından şu beyan olunan evsafı haiz olmak şerefine binaen Âdem ve zürriyetine yemin olunmuştur. Kebed ; meşakkat manasınadır. Çünkü; insan bedenine ruhun girmesiyle çıkması arasında rahat bir zaman geçirmediği pj gibi vefatından sonra toprak altına girmek ve kabrinden kalktıktan sonra da binlerce mihnetlerle arsa-i mahşerde ispat-ı vücud etmek, ana rahminden başlayıp birçok zahmet çekerek dünyaya gelmek, validesinin sütünü emmek, ondan ayrılmak, hayatta bulunduğu müddet kendine bir tarz-ı maişet aramak ve ihtiyar ettiği mesleğinde bin türlü arızalara tesadüf etmek gibi meşakkatlar insan için her zaman mevcut olduğundan Cenab-ı Hak insanı meşakkat jçinde halkettiğini beyan buyurmuştur. İnsan, her hatvesinde birçok tokada ma'ruz olduğu gibi hal-i vüs'atında şükür, hal-i müzayakasında sabır ve tekâlif-i saireyle dahi mükellef olması birçok meşakkati mut azamm indir. Yahut kebed ; şiddet ve kuvvet manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu âyetin (Benî Cümah) kabilesinden (Ebül Eşed) namında bir kimse hakkında nazil olduğu da mervidir. Çünkü; bu kimse o kadar kuvvetliymiş ki tabaklanmış deriyi ayağmm altına kor, üzerine basar ve «Her kim ayağımın altından bu deriyi çekerse şu kadar para vereceğim» diye ilân eder, kuvvetine güvenen kimseler çekmeye çalışırlar, deri parça parça olduğu halde (Ebül Eşed)'in ayağı bile kıpırdamazmış. Lâkin manâ-yı evvel daha muvafıktır. Çünkü; insanın kuvvetinden meşakkati çoktur. Binaenaleyh; kebed in meşakkat manâsına olması kuvvet manâsına olmasından makama münasebeti aşikârdır. Vacip Tealâ insanı meşakkatli yarattığını beyandan sonra insanın kendi üzerine kimsenin kaadir olamayacağını zannetmesini red ve inkâr etmek üzere buyuruyor. . Yani; «Benim üzerime kimse gelemez, benden ahz-i intikama kimse kaadir olamaz» diyen insan «Kat kat olmuş birbiri üzerine teraküm etmiş çok mal telef ettim» demekle insanlar arasında me-kârim-i âliye sahibi olduğunu izhar eder. malın çokluğundan kinayedir. Yani «Tükenmesinden korkulmaz derecede çok» demektir. O malı ihIdkle rnurad; Arap indinde ma'ruf olan fukaraya ve müsafirlere yedirmekle ikram sahibi olduğunu beyan etmektir. Yahut Muhammed (A.S.) a o,davet uğrunda çok mal sarf ettim demektir. Çünkü; ?ue-sulullah'a adavet edenler Resuluîlah'ı itlaf ettirmek için birçok mal sarfettiler ve nur-u Kur'anı söndürmek için şairler beslediler, Re-sulullah'ıh aleyhine halkı teşvik için paralar sarfettiler ve etrafa adamlar gönderdiler. Akıbet bunlara kanaat etmeyerek (Bedir), (Uhud) ve (Hendek) vak'aları gibi muharebelere teşebbüs ettiler. Fakat Allahü Tealâ'nm yaktığı nurunu söndüremediler. Neticede hâib ü hâsir oldular.

Beled 90:5

Vacip Tealâ insanın kendi üzerine kimsenin kaadir olamayacağını ve çok mal sarfetmesiyle iftihar ettiğini beyandan sonra insanın kendisini kimse görmez zann-ı fasidinde bulunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Böyle zannetmek insan için muvafık değildir. Zira; Allahü Tealâ insanı ve işlediği işlerini görür, ameline göre cezasını verir. Çünkü; harcamış olduğunu niçin harcadı ve o malı nereden kazandı ve harca-mamışsa neden yalan söyledi? Bunları birer birer sorar ve herbiri mukabilinde intikamını alır. Şu halde insanın kimse görmez zannıyla birtakım günahlar işleyip de duçar-ı azap olması lâyık değildir.

Beled 90:6

Vacip Tealâ insanın kendi üzerine kimsenin kaadir olamayacağını ve çok mal sarfetmesiyle iftihar ettiğini beyandan sonra insanın kendisini kimse görmez zann-ı fasidinde bulunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Böyle zannetmek insan için muvafık değildir. Zira; Allahü Tealâ insanı ve işlediği işlerini görür, ameline göre cezasını verir. Çünkü; harcamış olduğunu niçin harcadı ve o malı nereden kazandı ve harca-mamışsa neden yalan söyledi? Bunları birer birer sorar ve herbiri mukabilinde intikamını alır. Şu halde insanın kimse görmez zannıyla birtakım günahlar işleyip de duçar-ı azap olması lâyık değildir.

Beled 90:7

Vacip Tealâ insanın kendi üzerine kimsenin kaadir olamayacağını ve çok mal sarfetmesiyle iftihar ettiğini beyandan sonra insanın kendisini kimse görmez zann-ı fasidinde bulunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Böyle zannetmek insan için muvafık değildir. Zira; Allahü Tealâ insanı ve işlediği işlerini görür, ameline göre cezasını verir. Çünkü; harcamış olduğunu niçin harcadı ve o malı nereden kazandı ve harca-mamışsa neden yalan söyledi? Bunları birer birer sorar ve herbiri mukabilinde intikamını alır. Şu halde insanın kimse görmez zannıyla birtakım günahlar işleyip de duçar-ı azap olması lâyık değildir.

Beled 90:8

Vacip Tealâ insanın kendi üzerine kimse kaadir olamayacağını ve ef'âlini kimsenin görmeyeceğini zannettiğini beyanla, red ve inkâr ettikten sonra zat-ı ülûhiyetinin kudretini ve ilmini ispat etmek üzere buyuruyor. Yani; biz insan için yeri ve gökleri ve kendine gelecek mazarrat ve menfaati görür ve bunlarla âlemin tagayyürat ve tebeddülatını görüp hudûsunu ispat edecek iki göz halketmedik mi? Böyle az zaman içinde birçok şeyleri seyr ü temaşa edecek âlet-i idraki kendine verdiğimiz halde kudretimizi neden inkâr eder ve niçin bu nimetlere şükretmez? Biz o insan için kalbinde gizli olan şeyleri haber verir ve bütün muamelâtında söylemeye âlet olan lisanını halketmedik mi, bu lisan olmasa insan bilûmum muamelâtında işaret veya kitabet gibi birçok müşkülâta tesadüf etmeyecek miydi, bu lisanla tevhide, imanını izhara ve zikr-i İlâhî'ye kaadir olmuyor mu? Şu nimetleri halkeden Hallâka neden iman edip kudretini niçin tasdik etmez? O insana söz söylemekte yardım eder iki dudak vermedik mi, hidayet ve dalâlet yollarını resullerimiz ve kitaplarımız vasıtasıyla göstermedik mi? Şu halde bu kadar acayip ve garaip üzerine şâmil olan azaları insanın vücudunda halkeden Allahü Tealâ insandan ahz-ı intikama kaadir olmaz mı ve işlediği a'mâlini görmez mi? Elbette görür ve kaadir olur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yüksek ve açık yoldur. Hayır ve şer yolları açık delillerle beyan olunduğu için necdeyn denilmiştir. Söze ihtiyaç göze nispetle az olduğuna ve faydasız sözün söylenmemesine işaret için göz iki olduğu halde lisan< bir halkolunmuştur.

Beled 90:9

Vacip Tealâ insanın kendi üzerine kimse kaadir olamayacağını ve ef'âlini kimsenin görmeyeceğini zannettiğini beyanla, red ve inkâr ettikten sonra zat-ı ülûhiyetinin kudretini ve ilmini ispat etmek üzere buyuruyor. Yani; biz insan için yeri ve gökleri ve kendine gelecek mazarrat ve menfaati görür ve bunlarla âlemin tagayyürat ve tebeddülatını görüp hudûsunu ispat edecek iki göz halketmedik mi? Böyle az zaman içinde birçok şeyleri seyr ü temaşa edecek âlet-i idraki kendine verdiğimiz halde kudretimizi neden inkâr eder ve niçin bu nimetlere şükretmez? Biz o insan için kalbinde gizli olan şeyleri haber verir ve bütün muamelâtında söylemeye âlet olan lisanını halketmedik mi, bu lisan olmasa insan bilûmum muamelâtında işaret veya kitabet gibi birçok müşkülâta tesadüf etmeyecek miydi, bu lisanla tevhide, imanını izhara ve zikr-i İlâhî'ye kaadir olmuyor mu? Şu nimetleri halkeden Hallâka neden iman edip kudretini niçin tasdik etmez? O insana söz söylemekte yardım eder iki dudak vermedik mi, hidayet ve dalâlet yollarını resullerimiz ve kitaplarımız vasıtasıyla göstermedik mi? Şu halde bu kadar acayip ve garaip üzerine şâmil olan azaları insanın vücudunda halkeden Allahü Tealâ insandan ahz-ı intikama kaadir olmaz mı ve işlediği a'mâlini görmez mi? Elbette görür ve kaadir olur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yüksek ve açık yoldur. Hayır ve şer yolları açık delillerle beyan olunduğu için necdeyn denilmiştir. Söze ihtiyaç göze nispetle az olduğuna ve faydasız sözün söylenmemesine işaret için göz iki olduğu halde lisan< bir halkolunmuştur.

Beled 90:10

Vacip Tealâ insanın kendi üzerine kimse kaadir olamayacağını ve ef'âlini kimsenin görmeyeceğini zannettiğini beyanla, red ve inkâr ettikten sonra zat-ı ülûhiyetinin kudretini ve ilmini ispat etmek üzere buyuruyor. Yani; biz insan için yeri ve gökleri ve kendine gelecek mazarrat ve menfaati görür ve bunlarla âlemin tagayyürat ve tebeddülatını görüp hudûsunu ispat edecek iki göz halketmedik mi? Böyle az zaman içinde birçok şeyleri seyr ü temaşa edecek âlet-i idraki kendine verdiğimiz halde kudretimizi neden inkâr eder ve niçin bu nimetlere şükretmez? Biz o insan için kalbinde gizli olan şeyleri haber verir ve bütün muamelâtında söylemeye âlet olan lisanını halketmedik mi, bu lisan olmasa insan bilûmum muamelâtında işaret veya kitabet gibi birçok müşkülâta tesadüf etmeyecek miydi, bu lisanla tevhide, imanını izhara ve zikr-i İlâhî'ye kaadir olmuyor mu? Şu nimetleri halkeden Hallâka neden iman edip kudretini niçin tasdik etmez? O insana söz söylemekte yardım eder iki dudak vermedik mi, hidayet ve dalâlet yollarını resullerimiz ve kitaplarımız vasıtasıyla göstermedik mi? Şu halde bu kadar acayip ve garaip üzerine şâmil olan azaları insanın vücudunda halkeden Allahü Tealâ insandan ahz-ı intikama kaadir olmaz mı ve işlediği a'mâlini görmez mi? Elbette görür ve kaadir olur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yüksek ve açık yoldur. Hayır ve şer yolları açık delillerle beyan olunduğu için necdeyn denilmiştir. Söze ihtiyaç göze nispetle az olduğuna ve faydasız sözün söylenmemesine işaret için göz iki olduğu halde lisan< bir halkolunmuştur.

Beled 90:11

Vacip Tealâ kullarına kudret-i kâmilesine delâlet eden delilleri beyandan sonra kullarının kendilerine menfaat verecek tekâ-iif-i şâkkaya dahil olmadıklarım ve malını infakla iftihar edenlerin infakı mahalline sarfolunmadığmı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; o insan bir takım mal sarfettiğini söylüyor. Halbuki henüz o insan kendine menfaat verecek bir yola girmemiştir Fahri Râzi'nin beyanı veçhile iktiham ; müşkül bir işe girmektir. Akabe; sarp ve çıkılması güç dağ yoludur. Bu makarada akabeyle.murad; a'mâl-i saliha, nefisle ve şeytanla mücahidedir. Zira; nefse a'mâl-i salihayı kabul ettirmek ve şeytanla kavga etmek gayet müşkül olduğu için akabe denmiştir. Yani «Insatı bir takım mal sarf ettiğinden ve mezayasmdan bahsediyor. Halbuki o insan yokuş yollara benzeyen tekâlif-i İlâ-hî'yeye dahil olmadı» demektir.

Beled 90:12

Vacip Tealâ kullarına kudret-i kâmilesine delâlet eden delilleri beyandan sonra kullarının kendilerine menfaat verecek tekâ-iif-i şâkkaya dahil olmadıklarım ve malını infakla iftihar edenlerin infakı mahalline sarfolunmadığmı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; o insan bir takım mal sarfettiğini söylüyor. Halbuki henüz o insan kendine menfaat verecek bir yola girmemiştir Fahri Râzi'nin beyanı veçhile iktiham ; müşkül bir işe girmektir. Akabe; sarp ve çıkılması güç dağ yoludur. Bu makarada akabeyle.murad; a'mâl-i saliha, nefisle ve şeytanla mücahidedir. Zira; nefse a'mâl-i salihayı kabul ettirmek ve şeytanla kavga etmek gayet müşkül olduğu için akabe denmiştir. Yani «Insatı bir takım mal sarf ettiğinden ve mezayasmdan bahsediyor. Halbuki o insan yokuş yollara benzeyen tekâlif-i İlâ-hî'yeye dahil olmadı» demektir.

Beled 90:13

Vacip Tealâ akabeyi beyan makamında buyuruyor. vİşte insan şu beyan olunan, güç.ve meşakkatli yollara benzeyen a'mâl-i salihayı ihtiyarla meşakkata dahil olmadı. Çünkü; kendinin medâr~ı hayati addettiği malından ayrılmak istemediği cihetle malını sarfedip esarette bulunan köleyi azad etmek, yetime ve miskine malından bir miktarını yedirmek gayet ağır olduğundan nefisle büyük mücahede olduğu cihetle bunları yapabilmek, yürümesi müşkül olan yokuş yola teşbih olunmuştur. Fahri Fâzi'nin beyanı veçhile ekk irakabe ; köle azad etmek veyahut azadında, muavenet etmektir. Mesgabe ; açlık demektir, Makrabe ; akraba manâsına olduğu gibi metre fa-e; altına döşenecek ve üstüne örtünecek bulamadığından toprak üzerinde yatıp kalkrıiaİda her tarafı toprak olan miskin demektir. Ayette köle azad etmek sair sadakat- üzerine takdim olunduğu cihetle îmanı-ı A'zam'm «Köle azadı sair sadakattan efdaldir» mealindeki sözüne bu âyet delâlet eder.

Beled 90:14

Vacip Tealâ akabeyi beyan makamında buyuruyor. vİşte insan şu beyan olunan, güç.ve meşakkatli yollara benzeyen a'mâl-i salihayı ihtiyarla meşakkata dahil olmadı. Çünkü; kendinin medâr~ı hayati addettiği malından ayrılmak istemediği cihetle malını sarfedip esarette bulunan köleyi azad etmek, yetime ve miskine malından bir miktarını yedirmek gayet ağır olduğundan nefisle büyük mücahede olduğu cihetle bunları yapabilmek, yürümesi müşkül olan yokuş yola teşbih olunmuştur. Fahri Fâzi'nin beyanı veçhile ekk irakabe ; köle azad etmek veyahut azadında, muavenet etmektir. Mesgabe ; açlık demektir, Makrabe ; akraba manâsına olduğu gibi metre fa-e; altına döşenecek ve üstüne örtünecek bulamadığından toprak üzerinde yatıp kalkrıiaİda her tarafı toprak olan miskin demektir. Ayette köle azad etmek sair sadakat- üzerine takdim olunduğu cihetle îmanı-ı A'zam'm «Köle azadı sair sadakattan efdaldir» mealindeki sözüne bu âyet delâlet eder.

Beled 90:15

Vacip Tealâ akabeyi beyan makamında buyuruyor. vİşte insan şu beyan olunan, güç.ve meşakkatli yollara benzeyen a'mâl-i salihayı ihtiyarla meşakkata dahil olmadı. Çünkü; kendinin medâr~ı hayati addettiği malından ayrılmak istemediği cihetle malını sarfedip esarette bulunan köleyi azad etmek, yetime ve miskine malından bir miktarını yedirmek gayet ağır olduğundan nefisle büyük mücahede olduğu cihetle bunları yapabilmek, yürümesi müşkül olan yokuş yola teşbih olunmuştur. Fahri Fâzi'nin beyanı veçhile ekk irakabe ; köle azad etmek veyahut azadında, muavenet etmektir. Mesgabe ; açlık demektir, Makrabe ; akraba manâsına olduğu gibi metre fa-e; altına döşenecek ve üstüne örtünecek bulamadığından toprak üzerinde yatıp kalkrıiaİda her tarafı toprak olan miskin demektir. Ayette köle azad etmek sair sadakat- üzerine takdim olunduğu cihetle îmanı-ı A'zam'm «Köle azadı sair sadakattan efdaldir» mealindeki sözüne bu âyet delâlet eder.

Beled 90:16

Vacip Tealâ akabeyi beyan makamında buyuruyor. vİşte insan şu beyan olunan, güç.ve meşakkatli yollara benzeyen a'mâl-i salihayı ihtiyarla meşakkata dahil olmadı. Çünkü; kendinin medâr~ı hayati addettiği malından ayrılmak istemediği cihetle malını sarfedip esarette bulunan köleyi azad etmek, yetime ve miskine malından bir miktarını yedirmek gayet ağır olduğundan nefisle büyük mücahede olduğu cihetle bunları yapabilmek, yürümesi müşkül olan yokuş yola teşbih olunmuştur. Fahri Fâzi'nin beyanı veçhile ekk irakabe ; köle azad etmek veyahut azadında, muavenet etmektir. Mesgabe ; açlık demektir, Makrabe ; akraba manâsına olduğu gibi metre fa-e; altına döşenecek ve üstüne örtünecek bulamadığından toprak üzerinde yatıp kalkrıiaİda her tarafı toprak olan miskin demektir. Ayette köle azad etmek sair sadakat- üzerine takdim olunduğu cihetle îmanı-ı A'zam'm «Köle azadı sair sadakattan efdaldir» mealindeki sözüne bu âyet delâlet eder.

Beled 90:17

Vacip Tealâ akabeyi tefsir ettikten sonra a'mâl-i saunadan in-tifâ'ın imanla olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yalnız köle azad etmek, yetime ve miskine taam yedir4 '• mekle güçlükte akabe mesabesinde olan tekâlife dahil olmuş olmaz; Zira: onları işlemekle beraber ehl-i iman zümresinden de olmak lâzımdır. Çünkü; iman olmayınca insan amelinden intifa edemezi Yahut manâ-yı âyet: … demektir. Bu manâ1-yı te'yid eder haber-i resul de mevcuttur. Çünkü; Müslim'de riva--yet olunduğu veçhile ashaptan (Hakîm b. Hizam) Resulullah'tajı zaman-ı cahüiyede işledikleri hayır amellerinden intifa' edip. edemeyeceklerinden suâl etmesi üzerine Eesulullah buyurmuştur. Yani «Sen hayırdan takdim ettiğin şey. üzerine İslâm oldun. Şu halde a'mâl-i hayriyeniz zayi olmaz» demektir.

Beled 90:18

Vacip Tealâ icrası suûbetli olan fekkü rakabe ve it'âm-ı taam gibi a'mâl-i salihayı işlemekle tekâlif-i İlâhîyeye tamamıyla dahil olmayıp mümin olması da lâzım olduğunu beyandan sonra sabır ve merhamet tavsiyesi lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ibadâtı işlemekle meşakkata dahil ve iman edip müminler zümresinden olan kimseler yalnız bunlarla kalmayıp fe.raiz-i İlâhî'ye ve cemi-i evamir-i sübhaniyeyi yerine getirmek ve menhiyattan nefislerini menetmekte birbirlerine sabır ve mahlûkaat-ı İlâhî'yeye şefkat ve merhamet tavsiye ederler. îşte şu evsafı cami olanlar âhirette ashab-ı yemindirler. Bu âyet-i celile Fahri Râzi'nin beyanı veçhile cemi-i hayratı ve insana lâzım olan bilûmum mehasini camidir. Çünkü cemi-itâât ; hakkın emrini kemal~i ta'zimle tutmak, rızasını tahsil etmek ve Allah'ın kullarına merhametle beraber hoş- geçinmek ve muhtaç olanlara muavenet etmekten ibarettir. Binaenaleyh; Ce-nab-ı Hak âyette her ikisini cemeden kullarını sena buyurmuştur. Bu âyette herkes üzerine ' mümkün olduğu kadar gayrıları doğru yola sevketmeye çalışmak ve eğri yollardan menetmek vacip olduğuna delâlet vardır, şu beyan olunan iman, fekk-i rakabe, it'âm-ı taam, sabır ve merhameti tavsiye gibi sıfatları cami olan kimseleri ashab-ı yemin olmalarını beyanla beraber fazl u şerefte derecelerinin pek yüksek olduğuna işaret için mertebenin en yükseğine delâlet eden lâfzı vârid olmuştur.

Beled 90:19

Vacip Tealâ ashab-ı yemini beyandan sonra ashab-ı şimali beyan etmek üzere buyuruyor. ki o ateş her taraflarını çevirmiş, kapıları tamamen kapanmış içinden çıkamadıkları gibi taşradan içeriye de rahata dair hiçbir şey girmez.

Beled 90:20

Vacip Tealâ ashab-ı yemini beyandan sonra ashab-ı şimali beyan etmek üzere buyuruyor. ki o ateş her taraflarını çevirmiş, kapıları tamamen kapanmış içinden çıkamadıkları gibi taşradan içeriye de rahata dair hiçbir şey girmez.

Şems 91:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûreleri camidir. demektir. kamerin televvi şemse tâbi olmasıdır. Çünkü; güneş indikten sonra kamer güneşin arkasına tâbi olur ve kamerin ziyasını güneşten almasıdır. Binaenaleyh; manâ-yı nazım,:

Şems 91:2

demektir. gasyan ; . setredip Örtmek manasınadır. Gecenin karanlığı güneşi ihata ettiği zaman geceye yemin olunmuştur. Çünkü; nasın uykuya varıp rahatını te'min ettiği için gecenin indennas mehabeti büyük olduğundan Cenab-ı Hak geceye yemin etmiştir. lâfzı Vacip Teaîâ'dan kinayedir. Zira; semayı bina eden Vâcib-ül Vücud'dur. tahâ ; döşemek manasınadır. Arzı döşeyen Allahü Tealâ'dır. Kezalik nefsi tâmmüla'za halkeden zat-ı ülûhiyettir. Ta'zim için nefis lâfzı nekre olarak varid olmuştur. Zira nefisle murad; Hz. Adem veyahut Adem'le evlâdının cümlesidir. Nefsin, tesviyesi yle murad; boynun itidal üzere ayıptan salim olarak ve kendine lâzım elan havass-ı zahire, ve batmayla beraber halkolunmasıdır.

Şems 91:3

demektir. gasyan ; . setredip Örtmek manasınadır. Gecenin karanlığı güneşi ihata ettiği zaman geceye yemin olunmuştur. Çünkü; nasın uykuya varıp rahatını te'min ettiği için gecenin indennas mehabeti büyük olduğundan Cenab-ı Hak geceye yemin etmiştir. lâfzı Vacip Teaîâ'dan kinayedir. Zira; semayı bina eden Vâcib-ül Vücud'dur. tahâ ; döşemek manasınadır. Arzı döşeyen Allahü Tealâ'dır. Kezalik nefsi tâmmüla'za halkeden zat-ı ülûhiyettir. Ta'zim için nefis lâfzı nekre olarak varid olmuştur. Zira nefisle murad; Hz. Adem veyahut Adem'le evlâdının cümlesidir. Nefsin, tesviyesi yle murad; boynun itidal üzere ayıptan salim olarak ve kendine lâzım elan havass-ı zahire, ve batmayla beraber halkolunmasıdır.

Şems 91:4

demektir. gasyan ; . setredip Örtmek manasınadır. Gecenin karanlığı güneşi ihata ettiği zaman geceye yemin olunmuştur. Çünkü; nasın uykuya varıp rahatını te'min ettiği için gecenin indennas mehabeti büyük olduğundan Cenab-ı Hak geceye yemin etmiştir. lâfzı Vacip Teaîâ'dan kinayedir. Zira; semayı bina eden Vâcib-ül Vücud'dur. tahâ ; döşemek manasınadır. Arzı döşeyen Allahü Tealâ'dır. Kezalik nefsi tâmmüla'za halkeden zat-ı ülûhiyettir. Ta'zim için nefis lâfzı nekre olarak varid olmuştur. Zira nefisle murad; Hz. Adem veyahut Adem'le evlâdının cümlesidir. Nefsin, tesviyesi yle murad; boynun itidal üzere ayıptan salim olarak ve kendine lâzım elan havass-ı zahire, ve batmayla beraber halkolunmasıdır.

Şems 91:5

demektir. gasyan ; . setredip Örtmek manasınadır. Gecenin karanlığı güneşi ihata ettiği zaman geceye yemin olunmuştur. Çünkü; nasın uykuya varıp rahatını te'min ettiği için gecenin indennas mehabeti büyük olduğundan Cenab-ı Hak geceye yemin etmiştir. lâfzı Vacip Teaîâ'dan kinayedir. Zira; semayı bina eden Vâcib-ül Vücud'dur. tahâ ; döşemek manasınadır. Arzı döşeyen Allahü Tealâ'dır. Kezalik nefsi tâmmüla'za halkeden zat-ı ülûhiyettir. Ta'zim için nefis lâfzı nekre olarak varid olmuştur. Zira nefisle murad; Hz. Adem veyahut Adem'le evlâdının cümlesidir. Nefsin, tesviyesi yle murad; boynun itidal üzere ayıptan salim olarak ve kendine lâzım elan havass-ı zahire, ve batmayla beraber halkolunmasıdır.

Şems 91:6

Vacip Tealâ nefsi tâmmüla'za olarak yarattığını beyandan sonra hayır ve şer yollarını nefse ilham ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. İlham; insanın kalbinde hirşeyin zuhuru manâsmaysa da bu makamda ilhamla murad; Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile iyi ve kötü olan şeyleri Cenab-î Hakkın kitapları ve nebileri vasıtasıyla ta*rif ve tefhim edip her iki ciheti işlemeye nefse kudret vermesidir. Binaenaleyh; mümin olan takvayı ihtiyar ettiğinden Cenab-ı Hak ona taâtı, kâfir olan fücuru ihtiyar ettiğinden ona ma'-siyeti tevfik eder. Vacip Tealâ semaya, semayı bina edene, arza, arzı döşeyene, nefse, nefsi müsavi olarak yaratana yemin etmesiyle âlem-i ulvî olan semanın ve âlem-i süflî olan arzın ve mürekkebattan olan nefsin cümlesinin halikı ve müdebbiri olduğunu beyanla herşeyin zat-ı ülûhiyetinin iradesi, kaza ve kaderiyle olduğuna tenbih buyurmuştur.

Şems 91:7

Vacip Tealâ nefsi tâmmüla'za olarak yarattığını beyandan sonra hayır ve şer yollarını nefse ilham ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. İlham; insanın kalbinde hirşeyin zuhuru manâsmaysa da bu makamda ilhamla murad; Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile iyi ve kötü olan şeyleri Cenab-î Hakkın kitapları ve nebileri vasıtasıyla ta*rif ve tefhim edip her iki ciheti işlemeye nefse kudret vermesidir. Binaenaleyh; mümin olan takvayı ihtiyar ettiğinden Cenab-ı Hak ona taâtı, kâfir olan fücuru ihtiyar ettiğinden ona ma'-siyeti tevfik eder. Vacip Tealâ semaya, semayı bina edene, arza, arzı döşeyene, nefse, nefsi müsavi olarak yaratana yemin etmesiyle âlem-i ulvî olan semanın ve âlem-i süflî olan arzın ve mürekkebattan olan nefsin cümlesinin halikı ve müdebbiri olduğunu beyanla herşeyin zat-ı ülûhiyetinin iradesi, kaza ve kaderiyle olduğuna tenbih buyurmuştur.

Şems 91:8

Vacip Tealâ zikrolunan yedi şeye yeminin cevabını zikretmek üzere buyuruyor. Ki nefsini 'ma'siyetleri işlemekle setreden ve menhiyatı ihtiyarla zatjm kemalâttân geri koyan kimse elbette helak olur. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet; kaseme cenaptır. Cenab-ı Hak insanı kemâlâta terğib ve nevakıstan tenfirde mübalâğa için kendi vücud-u Ilâhî'sine delâlet eden eşyaya yeminin cevabını; insanın nefsinin günahlardan tathirle fevz ü necatını, günahlarla telvis edip hâib ü hâsir olacağını beyanla cevap kılmıştır ki esas-ı itikadiyat olan Vacip Tealâ'nm vücuduna imanın vacip olduğuna işaret' buyurduğu gibi yemin ettiği şeyler de kullarına birtakım nimetleri cami olduğunu beyanla kuvve-i ameliyenin müntehâ-yı kemalâtı olan şükrün vacip olduğuna dahi işaretle insanın kemalâtı tahsil yollarına delâlet buyurmuştur. Şu cümlelerin manâsına kemal-i dikkat lâzım olduğuna işaret için lâfzı tekerrür etmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile daki dess ; birşeyi diğer birşey içinde saklamaktır. Zira; ehl-i salâh ameli içinde nefsini izhar eder, amma ehl-i ma'siyet nefsini ma'siyetler içinde saklar, bazıları da riyakâr olan kimseler gibi riya üzere amelini izhar ederek nefsini sâlihînden göstermekle onlar, içinde saklar, halbuki onlardan değildir. İşte şu vesilelerle kendilerini ma'siyet içinde saklayan kimselerin hâib ü hâsir olacaklarını Cenab-r Hak yeminle beyan buyurmuştur ki zarar göreceklerinde asla şüphe yok demektir.

Şems 91:9

Vacip Tealâ zikrolunan yedi şeye yeminin cevabını zikretmek üzere buyuruyor. Ki nefsini 'ma'siyetleri işlemekle setreden ve menhiyatı ihtiyarla zatjm kemalâttân geri koyan kimse elbette helak olur. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet; kaseme cenaptır. Cenab-ı Hak insanı kemâlâta terğib ve nevakıstan tenfirde mübalâğa için kendi vücud-u Ilâhî'sine delâlet eden eşyaya yeminin cevabını; insanın nefsinin günahlardan tathirle fevz ü necatını, günahlarla telvis edip hâib ü hâsir olacağını beyanla cevap kılmıştır ki esas-ı itikadiyat olan Vacip Tealâ'nm vücuduna imanın vacip olduğuna işaret' buyurduğu gibi yemin ettiği şeyler de kullarına birtakım nimetleri cami olduğunu beyanla kuvve-i ameliyenin müntehâ-yı kemalâtı olan şükrün vacip olduğuna dahi işaretle insanın kemalâtı tahsil yollarına delâlet buyurmuştur. Şu cümlelerin manâsına kemal-i dikkat lâzım olduğuna işaret için lâfzı tekerrür etmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile daki dess ; birşeyi diğer birşey içinde saklamaktır. Zira; ehl-i salâh ameli içinde nefsini izhar eder, amma ehl-i ma'siyet nefsini ma'siyetler içinde saklar, bazıları da riyakâr olan kimseler gibi riya üzere amelini izhar ederek nefsini sâlihînden göstermekle onlar, içinde saklar, halbuki onlardan değildir. İşte şu vesilelerle kendilerini ma'siyet içinde saklayan kimselerin hâib ü hâsir olacaklarını Cenab-r Hak yeminle beyan buyurmuştur ki zarar göreceklerinde asla şüphe yok demektir.

Şems 91:10

Vacip Tealâ zikrolunan yedi şeye yeminin cevabını zikretmek üzere buyuruyor. Ki nefsini 'ma'siyetleri işlemekle setreden ve menhiyatı ihtiyarla zatjm kemalâttân geri koyan kimse elbette helak olur. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet; kaseme cenaptır. Cenab-ı Hak insanı kemâlâta terğib ve nevakıstan tenfirde mübalâğa için kendi vücud-u Ilâhî'sine delâlet eden eşyaya yeminin cevabını; insanın nefsinin günahlardan tathirle fevz ü necatını, günahlarla telvis edip hâib ü hâsir olacağını beyanla cevap kılmıştır ki esas-ı itikadiyat olan Vacip Tealâ'nm vücuduna imanın vacip olduğuna işaret' buyurduğu gibi yemin ettiği şeyler de kullarına birtakım nimetleri cami olduğunu beyanla kuvve-i ameliyenin müntehâ-yı kemalâtı olan şükrün vacip olduğuna dahi işaretle insanın kemalâtı tahsil yollarına delâlet buyurmuştur. Şu cümlelerin manâsına kemal-i dikkat lâzım olduğuna işaret için lâfzı tekerrür etmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile daki dess ; birşeyi diğer birşey içinde saklamaktır. Zira; ehl-i salâh ameli içinde nefsini izhar eder, amma ehl-i ma'siyet nefsini ma'siyetler içinde saklar, bazıları da riyakâr olan kimseler gibi riya üzere amelini izhar ederek nefsini sâlihînden göstermekle onlar, içinde saklar, halbuki onlardan değildir. İşte şu vesilelerle kendilerini ma'siyet içinde saklayan kimselerin hâib ü hâsir olacaklarını Cenab-r Hak yeminle beyan buyurmuştur ki zarar göreceklerinde asla şüphe yok demektir.

Şems 91:11

Vacip Tealâ günah içinde nefsini saklayan kimsenin zarar göreceğini beyandan sonra bu makule kimselerin bilfiil helak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Semûd'un tuğyanı onları nebilerini tekzibe kadar aldı, götürdü şol vakitte ki o vakitte onların içinden ziyade günahkâr olanları deveyi itlafa kıyam ettiler. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Salih (A.S.) m devesini katle kıyam eden şahs-ı muayyendir ki ismi (Kıdar b. Saaf) tir. Hatta kötü adam hakkında darb-ı mesel olarak Araplar derler. Yani «Filân adam Salih'in devesini Öldürüp de kavminin başına azap yağdıran Kıdar'dan daha kötüdür» demektir. Yahut deveyi öldüren yalnız Kıdar değildi. Belki Kıdar'la beraber bir cemaattı. Lâkin kavm-i Semûd'un hepsi razı olduklarından cümlesi birden helak olmuşlardır,

Şems 91:12

Vacip Tealâ günah içinde nefsini saklayan kimsenin zarar göreceğini beyandan sonra bu makule kimselerin bilfiil helak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Semûd'un tuğyanı onları nebilerini tekzibe kadar aldı, götürdü şol vakitte ki o vakitte onların içinden ziyade günahkâr olanları deveyi itlafa kıyam ettiler. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Salih (A.S.) m devesini katle kıyam eden şahs-ı muayyendir ki ismi (Kıdar b. Saaf) tir. Hatta kötü adam hakkında darb-ı mesel olarak Araplar derler. Yani «Filân adam Salih'in devesini Öldürüp de kavminin başına azap yağdıran Kıdar'dan daha kötüdür» demektir. Yahut deveyi öldüren yalnız Kıdar değildi. Belki Kıdar'la beraber bir cemaattı. Lâkin kavm-i Semûd'un hepsi razı olduklarından cümlesi birden helak olmuşlardır,

Şems 91:13

Vacip Tealâ Semûd kavminin peygamberlerini tekzib ettiklerini beyandan sonra onlara karşı Hz. Salih'in tenbihatmı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Semûd kavmi tuğyanları sebebiyle nebilerini tekzib edince nasihat olmak üzere onlara hitab olarak Allah'ın resulü Hz. Salih dedi ki «Koyuverin Allah'ın devesini kendi haline, mani olmayın su içmesine. Zira; deve Allah'ındır. Deveye dokunmak sizin için azabı muciptir». Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile nâkayı Allahü Tealâ'ya muzaf kılmak devenin şanına ta'zim için olduğu gibi Semûd kavmini korkutmak da vardır. Çünkü; deve Allah'ın olunca Allah'ın azabından sakınmak lâzım olduğunu azıcık aklı olan bilir ve Salih (A.S.) a itaat vacip olduğuna ve itaat etmedikleri için kavm-i Samûd'un şiddet-i tuğyanlarına işaret olmak üzere Hz. Salih'ten * Allah'ın resulü» diye tâbir olunmuştur. Vacip Tealâ Hz. Salih'in kavmine vâki olan tenbihini beyandan sonra Semûd kavminin harekâtını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Semûd kavminin Salih (A.S.) ı tekzibleri deveyi Öldürmelerini intaç etmiştir. Gerçi deveyi itlaf eden Kıdar olduğuna nazaran şahs-ı vahitse de diğerlerinin rızasıyla olduğu için cemime nispet olunmuştur. Çünkü: bir kavmin merzisi olan fiili, içinden bir tanesi işlese dahi mecmuuna isnad olunmak âdettir. Vacip Tealâ deveyi ihiâk ettiklerini beyandan sonra deveyi itlaf üzerine terettüb eden neticeyi beyan etmek üzere

Şems 91:14

buyuruyor. Zira; cümlesi tekzipte ve deveyi itlafa rızada hemfikir olduklarından azap cümlesine birden isabet etmiş ve birbirinden hiç farkı olmamıştır. Hatta mümin olanlardan maada hiçbir fert kalmaksızın Cibril-i Emin'in sayhasıyla helak olmuşlardır. Çünkü günaha rıza; her zamanda ayrı-ı günahtır. Binaenaleyh; kavm-i Se-mûd'un erkeğine, dişisine, büyüğüne küçüğüne azab-ı İlâhî şamil olmuştur. Zira; cümlesi razıydılar. Demdem ihata edip üzerlerini örtmek manasınadır. Çün-| kir kavm-i Semûd'a gelen azap her taraflarını ihata etmiş ve ga-| zab-ı İlâhî altında kalmışlar ve azap cümlesine müsavi olarak tat-f bik olunmuştur ki zelzeleyle toprak altında kalmışlar, toprak uzer-j lerini örtmüştür.

Şems 91:15

Zira; HzJ Salih hakikat-ı hali bildiğinden endişe etmez, belki hasımlarımı ortadan kalkmasına ve fesatlarının izalesine memnun olmuştur] Yahut manâ-yı nazını: … demektir. Zira; kavm-i Semûd'a vâki olan ukubet bihakl km olmuştur ve kendilerinin istihkakları icabıdır. Çünkü; işledil ği fiili bihakkın işleyen kimse o işin akıbetinden korkmaz. AncalS dünyada padişahlar bir kavmi kahreder ve lâkin akıbetinden korkusu kesilmez, daima endişe üzere bulunur. Halbuki Vacip Tealâ isyan eden kavmi ihlâk eder, asla akıbet endişesi olmaz.

Leyl 92:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olaB sûrelerdendir. Yirmi bir âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile gecede her hayvanın mekânına çekilmesiyle ıztırabın sükûnet bulmasına ve uykunun ihâtasıyia bedene rahat ve ruha gıda olmasına ve gündüzde âlem ziyalanıp dünyanın karanlıktan kurtulmasına ve nâsm maişetlerini kesbede-ceği zaman olmasına binaen her ikisi de nâs indinde muhterem bir zaman olmalarından ve şeref sahibi olduklarından Cenab-ı Hak gece ve gündüze yemin etmiştir. Lâkin geceye yemini; karanlığı âlemi setrettiği zamana ve nehara yemini; ziyası kemaliyle zuhur edip âlemi ihata ettiği zamana tahsis buyurmuştur. Çünkü; herşe-yin kemali mu'teber olduğundan gecenin kemali karanlığında, gündüzün kemali aydınlığında olduğu cihetle bunlara yemin kemallerinin zuhur ettiği vakitlere tahsis olunmuştur. Geceyle gündüzün birbiri akibinde gelmeleri nâsm dünyada yaşayabilmesinde ve tarz-ı hayat ve maişetlerinde ayn-ı menfaattir. Çünkü; zamanın hepsi gece olsa emr-i maaş müşkül, hepsi gündüz olsa emr-i rahat muhtel ve maslahat fevtolmakla dünyanın harabına badi olurdu. Binaenaleyh; zamanın bazısı gece ve bazısı gündüz olarak birbiri arkasında devran edip durması nas hakkında büyük menfaat olduğuna işaret için Cenab-ı Hak ekser-i âyetlerde geceyle gündüzü birbiri arkasında zikreder. da bulunna lâfzı Vacip Tealâ'dan kinayedir. Bir damla sudan bazısını erkek ve bazısını dişi olarak halket-mek hallâkın kudret-i kâmilesine delâlet eder. Zeker ve ünsayı halkla yemin; cümle hayvanata şamildir. Çünkü; hayvanatın her ferdi, erkek veya dişidir, hatta hunsa bile nefsinde erkek veya dişidir. Binaenaleyh; hunsanın müşkül olması bize nazarladır. Zira; indallah malûmdur. Hatta bir kimse bugün «Erkek veya dişiye tesadüf edersem zevcem boş olsun» diyerek yemin ettikten sonra hunsa-yı müşküle tesadüf ederse hareminin boş olacağı bazı kitaplarda mezkûrdur. Çünkü; hunsanın bizce erkek veya dişi olduğu malûm değilse de indallah o hunsa erkek veya dişidir. Zira; erkeklik, dişilik ayrı ayrı birbirine münafi sıfatlar olduğu cihetle şahs-ı vahidde cem'i mümkün olamaz. Binaenaleyh; zahirde .müşkülse de hakikatta şu iki sıfattan birisiyle muttasıftır. Setit ; dağınık, perişan ve müteferrik demektir. Zira; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanların amelleri birbirinden uzak ve ayrıdır. Çünkü; biri hidayet, diğeri dalâlettir, biri mezmum, diğeri memduhtur, bazısı sevap, cezası Cennet, bazısı günah cezası Cehennem'dir. Binaenaleyh; insanların sa'ylan muhtelif olduğu gibi cezaları da muhteliftir.

Leyl 92:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olaB sûrelerdendir. Yirmi bir âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile gecede her hayvanın mekânına çekilmesiyle ıztırabın sükûnet bulmasına ve uykunun ihâtasıyia bedene rahat ve ruha gıda olmasına ve gündüzde âlem ziyalanıp dünyanın karanlıktan kurtulmasına ve nâsm maişetlerini kesbede-ceği zaman olmasına binaen her ikisi de nâs indinde muhterem bir zaman olmalarından ve şeref sahibi olduklarından Cenab-ı Hak gece ve gündüze yemin etmiştir. Lâkin geceye yemini; karanlığı âlemi setrettiği zamana ve nehara yemini; ziyası kemaliyle zuhur edip âlemi ihata ettiği zamana tahsis buyurmuştur. Çünkü; herşe-yin kemali mu'teber olduğundan gecenin kemali karanlığında, gündüzün kemali aydınlığında olduğu cihetle bunlara yemin kemallerinin zuhur ettiği vakitlere tahsis olunmuştur. Geceyle gündüzün birbiri akibinde gelmeleri nâsm dünyada yaşayabilmesinde ve tarz-ı hayat ve maişetlerinde ayn-ı menfaattir. Çünkü; zamanın hepsi gece olsa emr-i maaş müşkül, hepsi gündüz olsa emr-i rahat muhtel ve maslahat fevtolmakla dünyanın harabına badi olurdu. Binaenaleyh; zamanın bazısı gece ve bazısı gündüz olarak birbiri arkasında devran edip durması nas hakkında büyük menfaat olduğuna işaret için Cenab-ı Hak ekser-i âyetlerde geceyle gündüzü birbiri arkasında zikreder. da bulunna lâfzı Vacip Tealâ'dan kinayedir. Bir damla sudan bazısını erkek ve bazısını dişi olarak halket-mek hallâkın kudret-i kâmilesine delâlet eder. Zeker ve ünsayı halkla yemin; cümle hayvanata şamildir. Çünkü; hayvanatın her ferdi, erkek veya dişidir, hatta hunsa bile nefsinde erkek veya dişidir. Binaenaleyh; hunsanın müşkül olması bize nazarladır. Zira; indallah malûmdur. Hatta bir kimse bugün «Erkek veya dişiye tesadüf edersem zevcem boş olsun» diyerek yemin ettikten sonra hunsa-yı müşküle tesadüf ederse hareminin boş olacağı bazı kitaplarda mezkûrdur. Çünkü; hunsanın bizce erkek veya dişi olduğu malûm değilse de indallah o hunsa erkek veya dişidir. Zira; erkeklik, dişilik ayrı ayrı birbirine münafi sıfatlar olduğu cihetle şahs-ı vahidde cem'i mümkün olamaz. Binaenaleyh; zahirde .müşkülse de hakikatta şu iki sıfattan birisiyle muttasıftır. Setit ; dağınık, perişan ve müteferrik demektir. Zira; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanların amelleri birbirinden uzak ve ayrıdır. Çünkü; biri hidayet, diğeri dalâlettir, biri mezmum, diğeri memduhtur, bazısı sevap, cezası Cennet, bazısı günah cezası Cehennem'dir. Binaenaleyh; insanların sa'ylan muhtelif olduğu gibi cezaları da muhteliftir.

Leyl 92:3

Mekke-i Mükerreme'de nazil olaB sûrelerdendir. Yirmi bir âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile gecede her hayvanın mekânına çekilmesiyle ıztırabın sükûnet bulmasına ve uykunun ihâtasıyia bedene rahat ve ruha gıda olmasına ve gündüzde âlem ziyalanıp dünyanın karanlıktan kurtulmasına ve nâsm maişetlerini kesbede-ceği zaman olmasına binaen her ikisi de nâs indinde muhterem bir zaman olmalarından ve şeref sahibi olduklarından Cenab-ı Hak gece ve gündüze yemin etmiştir. Lâkin geceye yemini; karanlığı âlemi setrettiği zamana ve nehara yemini; ziyası kemaliyle zuhur edip âlemi ihata ettiği zamana tahsis buyurmuştur. Çünkü; herşe-yin kemali mu'teber olduğundan gecenin kemali karanlığında, gündüzün kemali aydınlığında olduğu cihetle bunlara yemin kemallerinin zuhur ettiği vakitlere tahsis olunmuştur. Geceyle gündüzün birbiri akibinde gelmeleri nâsm dünyada yaşayabilmesinde ve tarz-ı hayat ve maişetlerinde ayn-ı menfaattir. Çünkü; zamanın hepsi gece olsa emr-i maaş müşkül, hepsi gündüz olsa emr-i rahat muhtel ve maslahat fevtolmakla dünyanın harabına badi olurdu. Binaenaleyh; zamanın bazısı gece ve bazısı gündüz olarak birbiri arkasında devran edip durması nas hakkında büyük menfaat olduğuna işaret için Cenab-ı Hak ekser-i âyetlerde geceyle gündüzü birbiri arkasında zikreder. da bulunna lâfzı Vacip Tealâ'dan kinayedir. Bir damla sudan bazısını erkek ve bazısını dişi olarak halket-mek hallâkın kudret-i kâmilesine delâlet eder. Zeker ve ünsayı halkla yemin; cümle hayvanata şamildir. Çünkü; hayvanatın her ferdi, erkek veya dişidir, hatta hunsa bile nefsinde erkek veya dişidir. Binaenaleyh; hunsanın müşkül olması bize nazarladır. Zira; indallah malûmdur. Hatta bir kimse bugün «Erkek veya dişiye tesadüf edersem zevcem boş olsun» diyerek yemin ettikten sonra hunsa-yı müşküle tesadüf ederse hareminin boş olacağı bazı kitaplarda mezkûrdur. Çünkü; hunsanın bizce erkek veya dişi olduğu malûm değilse de indallah o hunsa erkek veya dişidir. Zira; erkeklik, dişilik ayrı ayrı birbirine münafi sıfatlar olduğu cihetle şahs-ı vahidde cem'i mümkün olamaz. Binaenaleyh; zahirde .müşkülse de hakikatta şu iki sıfattan birisiyle muttasıftır. Setit ; dağınık, perişan ve müteferrik demektir. Zira; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanların amelleri birbirinden uzak ve ayrıdır. Çünkü; biri hidayet, diğeri dalâlettir, biri mezmum, diğeri memduhtur, bazısı sevap, cezası Cennet, bazısı günah cezası Cehennem'dir. Binaenaleyh; insanların sa'ylan muhtelif olduğu gibi cezaları da muhteliftir.

Leyl 92:4

Mekke-i Mükerreme'de nazil olaB sûrelerdendir. Yirmi bir âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile gecede her hayvanın mekânına çekilmesiyle ıztırabın sükûnet bulmasına ve uykunun ihâtasıyia bedene rahat ve ruha gıda olmasına ve gündüzde âlem ziyalanıp dünyanın karanlıktan kurtulmasına ve nâsm maişetlerini kesbede-ceği zaman olmasına binaen her ikisi de nâs indinde muhterem bir zaman olmalarından ve şeref sahibi olduklarından Cenab-ı Hak gece ve gündüze yemin etmiştir. Lâkin geceye yemini; karanlığı âlemi setrettiği zamana ve nehara yemini; ziyası kemaliyle zuhur edip âlemi ihata ettiği zamana tahsis buyurmuştur. Çünkü; herşe-yin kemali mu'teber olduğundan gecenin kemali karanlığında, gündüzün kemali aydınlığında olduğu cihetle bunlara yemin kemallerinin zuhur ettiği vakitlere tahsis olunmuştur. Geceyle gündüzün birbiri akibinde gelmeleri nâsm dünyada yaşayabilmesinde ve tarz-ı hayat ve maişetlerinde ayn-ı menfaattir. Çünkü; zamanın hepsi gece olsa emr-i maaş müşkül, hepsi gündüz olsa emr-i rahat muhtel ve maslahat fevtolmakla dünyanın harabına badi olurdu. Binaenaleyh; zamanın bazısı gece ve bazısı gündüz olarak birbiri arkasında devran edip durması nas hakkında büyük menfaat olduğuna işaret için Cenab-ı Hak ekser-i âyetlerde geceyle gündüzü birbiri arkasında zikreder. da bulunna lâfzı Vacip Tealâ'dan kinayedir. Bir damla sudan bazısını erkek ve bazısını dişi olarak halket-mek hallâkın kudret-i kâmilesine delâlet eder. Zeker ve ünsayı halkla yemin; cümle hayvanata şamildir. Çünkü; hayvanatın her ferdi, erkek veya dişidir, hatta hunsa bile nefsinde erkek veya dişidir. Binaenaleyh; hunsanın müşkül olması bize nazarladır. Zira; indallah malûmdur. Hatta bir kimse bugün «Erkek veya dişiye tesadüf edersem zevcem boş olsun» diyerek yemin ettikten sonra hunsa-yı müşküle tesadüf ederse hareminin boş olacağı bazı kitaplarda mezkûrdur. Çünkü; hunsanın bizce erkek veya dişi olduğu malûm değilse de indallah o hunsa erkek veya dişidir. Zira; erkeklik, dişilik ayrı ayrı birbirine münafi sıfatlar olduğu cihetle şahs-ı vahidde cem'i mümkün olamaz. Binaenaleyh; zahirde .müşkülse de hakikatta şu iki sıfattan birisiyle muttasıftır. Setit ; dağınık, perişan ve müteferrik demektir. Zira; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanların amelleri birbirinden uzak ve ayrıdır. Çünkü; biri hidayet, diğeri dalâlettir, biri mezmum, diğeri memduhtur, bazısı sevap, cezası Cennet, bazısı günah cezası Cehennem'dir. Binaenaleyh; insanların sa'ylan muhtelif olduğu gibi cezaları da muhteliftir.

Leyl 92:5

Vacip Tealâ insanların sa'ylan muhtelif olduğunu icmalen beyandan sonra bu ihtilâfı tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanların amellerinin müteferrik olduğu beyan olununca iftirakm keyfiyeti şöyledir : Amma sol kimse ki malını, esir azad etmekle, muhtacîne muavenet ve envâ'-ı hayrata ve asakir-i İslâ-miyeyi kuvvetlendirmek, düşmanlara galebeyi te'min etmek için cihadın esbabına sarfetmekle ve malının vacip olan hukukunu, bedeninin ibadât-ı İlâhî'yeye gayretle hukukunu eda eylemekle kudretini sarf etti, küçük, büyük günahlardan ihtiraz, kelime-i tevhidi, nübüvveti ve diyaneti tasdik etti. İşte o kimseye Biz Azimüşşân mükellef olduğu a'mâlin küllisini ve envâ-ı hayratı ve evvelce işlediği a'mâl-i salihayı tekrar işlemeyi ve bunların cezası olan Cen- net'i müyesser kılarız. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette i'ta ile murad; fisebilülâh fukaraya, cihada ve envâ-ı hayrata malını, malının hukukunu ve bedenini taâta sarfla bedeninin hukukunu vermektir. îttikaa ile murad; Allah'ın nehyettiği muharrematın cümlesinden nefsini sakınmaktır. Hüsna ile murad; iman, kelime-i tevhid, millet-İ İslâmiye ve haslet-i hamide-nin cümlesi ve bunların cezası olan derecat-ı Cennet'tir. Yüsra ile murad; envâ-ı hayrat ve mükellef olduğu ahkâmın cümlesine kolayca muvaffak olmak ve işlediği amelleri tekrar işlemeye nail olmaktır veyahut Cennet'tir. Vacip Tealâ'nın yüsrâyı müyesser kılması yla murad; a'mâl-i hayriyeyi kuluna kolay kılması, mürai ve münafıklarda olduğu gibi keselân ânz olmamasıdır. Çünkü; rıza-yı Bariyi aramak hususunda sarf-ı mesai eden kulunun işlerini Cenab-ı Hak teshil buyurur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu sûre-i celile Ebu Bekir (R.A.) Efendimiz hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Hz. Ebu Bekir (Bilâl) Hazretlerini (Ümmiye b. Half) den satın alıp azad etmesi üzerine Cenab-ı Eak bu sûreyi inzal buyurmakla müşarünileyhi sena ile diğerlerini bu misilli hasenata terğib etmiştir. Bazı rivayette ensardan (Ebüddahdah) Hazretleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü; ensardan bir kimsenin hanesinde olan hurmanın dalı fakir bir komşusunun avlusuna sarkmış, o daldan yere düşen hurma tanelerini fakirin çocukları aldığında hurma sahibi gider, ellerinden alır, hatta ağızlarına koyduklarını parmağıyla çıkarır. Biçare fakir hurma sahibinin şu çirkin muamelesinden üzüldüğü cihetle Re-sulullah'a şikâyet etmesi üzerine Resulullah hurma sahibine Cen-net'te bir hurma ağacı mukabilinde mezkûr ağacı fakire terketme-sine işaret buyurunca hurma sahibi razı olmaz. Bunun üzerine ensardan (Ebüddahdah) o hurma ağacını bir hurma bahçesi vererek satın alır ve Kesulullah'a gelir. «Ya Resulallah! Cennet'te bir hurma ağacıyla mezkûr hurma ağacını değişir misin?» deyince Resulullah «Evet! Değişirim» buyurur. Fakiri çağırır, hurma ağacını teslim eder. Bu sûrenin Ebüddahdah'ı metholarak nazil olduğu merviyse de sahih olan Hz. Ebu Bekir hakkında nazil olmasıdır. Çünkü hurma vak'ası Medine'de vâki olmuştur. Halbuki bu sûre ise Mekke'de nazil olmuştur.

Leyl 92:6

Vacip Tealâ insanların sa'ylan muhtelif olduğunu icmalen beyandan sonra bu ihtilâfı tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanların amellerinin müteferrik olduğu beyan olununca iftirakm keyfiyeti şöyledir : Amma sol kimse ki malını, esir azad etmekle, muhtacîne muavenet ve envâ'-ı hayrata ve asakir-i İslâ-miyeyi kuvvetlendirmek, düşmanlara galebeyi te'min etmek için cihadın esbabına sarfetmekle ve malının vacip olan hukukunu, bedeninin ibadât-ı İlâhî'yeye gayretle hukukunu eda eylemekle kudretini sarf etti, küçük, büyük günahlardan ihtiraz, kelime-i tevhidi, nübüvveti ve diyaneti tasdik etti. İşte o kimseye Biz Azimüşşân mükellef olduğu a'mâlin küllisini ve envâ-ı hayratı ve evvelce işlediği a'mâl-i salihayı tekrar işlemeyi ve bunların cezası olan Cen- net'i müyesser kılarız. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette i'ta ile murad; fisebilülâh fukaraya, cihada ve envâ-ı hayrata malını, malının hukukunu ve bedenini taâta sarfla bedeninin hukukunu vermektir. îttikaa ile murad; Allah'ın nehyettiği muharrematın cümlesinden nefsini sakınmaktır. Hüsna ile murad; iman, kelime-i tevhid, millet-İ İslâmiye ve haslet-i hamide-nin cümlesi ve bunların cezası olan derecat-ı Cennet'tir. Yüsra ile murad; envâ-ı hayrat ve mükellef olduğu ahkâmın cümlesine kolayca muvaffak olmak ve işlediği amelleri tekrar işlemeye nail olmaktır veyahut Cennet'tir. Vacip Tealâ'nın yüsrâyı müyesser kılması yla murad; a'mâl-i hayriyeyi kuluna kolay kılması, mürai ve münafıklarda olduğu gibi keselân ânz olmamasıdır. Çünkü; rıza-yı Bariyi aramak hususunda sarf-ı mesai eden kulunun işlerini Cenab-ı Hak teshil buyurur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu sûre-i celile Ebu Bekir (R.A.) Efendimiz hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Hz. Ebu Bekir (Bilâl) Hazretlerini (Ümmiye b. Half) den satın alıp azad etmesi üzerine Cenab-ı Eak bu sûreyi inzal buyurmakla müşarünileyhi sena ile diğerlerini bu misilli hasenata terğib etmiştir. Bazı rivayette ensardan (Ebüddahdah) Hazretleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü; ensardan bir kimsenin hanesinde olan hurmanın dalı fakir bir komşusunun avlusuna sarkmış, o daldan yere düşen hurma tanelerini fakirin çocukları aldığında hurma sahibi gider, ellerinden alır, hatta ağızlarına koyduklarını parmağıyla çıkarır. Biçare fakir hurma sahibinin şu çirkin muamelesinden üzüldüğü cihetle Re-sulullah'a şikâyet etmesi üzerine Resulullah hurma sahibine Cen-net'te bir hurma ağacı mukabilinde mezkûr ağacı fakire terketme-sine işaret buyurunca hurma sahibi razı olmaz. Bunun üzerine ensardan (Ebüddahdah) o hurma ağacını bir hurma bahçesi vererek satın alır ve Kesulullah'a gelir. «Ya Resulallah! Cennet'te bir hurma ağacıyla mezkûr hurma ağacını değişir misin?» deyince Resulullah «Evet! Değişirim» buyurur. Fakiri çağırır, hurma ağacını teslim eder. Bu sûrenin Ebüddahdah'ı metholarak nazil olduğu merviyse de sahih olan Hz. Ebu Bekir hakkında nazil olmasıdır. Çünkü hurma vak'ası Medine'de vâki olmuştur. Halbuki bu sûre ise Mekke'de nazil olmuştur.

Leyl 92:7

Vacip Tealâ insanların sa'ylan muhtelif olduğunu icmalen beyandan sonra bu ihtilâfı tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanların amellerinin müteferrik olduğu beyan olununca iftirakm keyfiyeti şöyledir : Amma sol kimse ki malını, esir azad etmekle, muhtacîne muavenet ve envâ'-ı hayrata ve asakir-i İslâ-miyeyi kuvvetlendirmek, düşmanlara galebeyi te'min etmek için cihadın esbabına sarfetmekle ve malının vacip olan hukukunu, bedeninin ibadât-ı İlâhî'yeye gayretle hukukunu eda eylemekle kudretini sarf etti, küçük, büyük günahlardan ihtiraz, kelime-i tevhidi, nübüvveti ve diyaneti tasdik etti. İşte o kimseye Biz Azimüşşân mükellef olduğu a'mâlin küllisini ve envâ-ı hayratı ve evvelce işlediği a'mâl-i salihayı tekrar işlemeyi ve bunların cezası olan Cen- net'i müyesser kılarız. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette i'ta ile murad; fisebilülâh fukaraya, cihada ve envâ-ı hayrata malını, malının hukukunu ve bedenini taâta sarfla bedeninin hukukunu vermektir. îttikaa ile murad; Allah'ın nehyettiği muharrematın cümlesinden nefsini sakınmaktır. Hüsna ile murad; iman, kelime-i tevhid, millet-İ İslâmiye ve haslet-i hamide-nin cümlesi ve bunların cezası olan derecat-ı Cennet'tir. Yüsra ile murad; envâ-ı hayrat ve mükellef olduğu ahkâmın cümlesine kolayca muvaffak olmak ve işlediği amelleri tekrar işlemeye nail olmaktır veyahut Cennet'tir. Vacip Tealâ'nın yüsrâyı müyesser kılması yla murad; a'mâl-i hayriyeyi kuluna kolay kılması, mürai ve münafıklarda olduğu gibi keselân ânz olmamasıdır. Çünkü; rıza-yı Bariyi aramak hususunda sarf-ı mesai eden kulunun işlerini Cenab-ı Hak teshil buyurur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu sûre-i celile Ebu Bekir (R.A.) Efendimiz hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Hz. Ebu Bekir (Bilâl) Hazretlerini (Ümmiye b. Half) den satın alıp azad etmesi üzerine Cenab-ı Eak bu sûreyi inzal buyurmakla müşarünileyhi sena ile diğerlerini bu misilli hasenata terğib etmiştir. Bazı rivayette ensardan (Ebüddahdah) Hazretleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü; ensardan bir kimsenin hanesinde olan hurmanın dalı fakir bir komşusunun avlusuna sarkmış, o daldan yere düşen hurma tanelerini fakirin çocukları aldığında hurma sahibi gider, ellerinden alır, hatta ağızlarına koyduklarını parmağıyla çıkarır. Biçare fakir hurma sahibinin şu çirkin muamelesinden üzüldüğü cihetle Re-sulullah'a şikâyet etmesi üzerine Resulullah hurma sahibine Cen-net'te bir hurma ağacı mukabilinde mezkûr ağacı fakire terketme-sine işaret buyurunca hurma sahibi razı olmaz. Bunun üzerine ensardan (Ebüddahdah) o hurma ağacını bir hurma bahçesi vererek satın alır ve Kesulullah'a gelir. «Ya Resulallah! Cennet'te bir hurma ağacıyla mezkûr hurma ağacını değişir misin?» deyince Resulullah «Evet! Değişirim» buyurur. Fakiri çağırır, hurma ağacını teslim eder. Bu sûrenin Ebüddahdah'ı metholarak nazil olduğu merviyse de sahih olan Hz. Ebu Bekir hakkında nazil olmasıdır. Çünkü hurma vak'ası Medine'de vâki olmuştur. Halbuki bu sûre ise Mekke'de nazil olmuştur.

Leyl 92:8

Vacip Tealâ insanların sa'ylan muhtelif olduğunu icmalen beyandan sonra bu ihtilâfı tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanların amellerinin müteferrik olduğu beyan olununca iftirakm keyfiyeti şöyledir : Amma sol kimse ki malını, esir azad etmekle, muhtacîne muavenet ve envâ'-ı hayrata ve asakir-i İslâ-miyeyi kuvvetlendirmek, düşmanlara galebeyi te'min etmek için cihadın esbabına sarfetmekle ve malının vacip olan hukukunu, bedeninin ibadât-ı İlâhî'yeye gayretle hukukunu eda eylemekle kudretini sarf etti, küçük, büyük günahlardan ihtiraz, kelime-i tevhidi, nübüvveti ve diyaneti tasdik etti. İşte o kimseye Biz Azimüşşân mükellef olduğu a'mâlin küllisini ve envâ-ı hayratı ve evvelce işlediği a'mâl-i salihayı tekrar işlemeyi ve bunların cezası olan Cen- net'i müyesser kılarız. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette i'ta ile murad; fisebilülâh fukaraya, cihada ve envâ-ı hayrata malını, malının hukukunu ve bedenini taâta sarfla bedeninin hukukunu vermektir. îttikaa ile murad; Allah'ın nehyettiği muharrematın cümlesinden nefsini sakınmaktır. Hüsna ile murad; iman, kelime-i tevhid, millet-İ İslâmiye ve haslet-i hamide-nin cümlesi ve bunların cezası olan derecat-ı Cennet'tir. Yüsra ile murad; envâ-ı hayrat ve mükellef olduğu ahkâmın cümlesine kolayca muvaffak olmak ve işlediği amelleri tekrar işlemeye nail olmaktır veyahut Cennet'tir. Vacip Tealâ'nın yüsrâyı müyesser kılması yla murad; a'mâl-i hayriyeyi kuluna kolay kılması, mürai ve münafıklarda olduğu gibi keselân ânz olmamasıdır. Çünkü; rıza-yı Bariyi aramak hususunda sarf-ı mesai eden kulunun işlerini Cenab-ı Hak teshil buyurur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu sûre-i celile Ebu Bekir (R.A.) Efendimiz hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Hz. Ebu Bekir (Bilâl) Hazretlerini (Ümmiye b. Half) den satın alıp azad etmesi üzerine Cenab-ı Eak bu sûreyi inzal buyurmakla müşarünileyhi sena ile diğerlerini bu misilli hasenata terğib etmiştir. Bazı rivayette ensardan (Ebüddahdah) Hazretleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü; ensardan bir kimsenin hanesinde olan hurmanın dalı fakir bir komşusunun avlusuna sarkmış, o daldan yere düşen hurma tanelerini fakirin çocukları aldığında hurma sahibi gider, ellerinden alır, hatta ağızlarına koyduklarını parmağıyla çıkarır. Biçare fakir hurma sahibinin şu çirkin muamelesinden üzüldüğü cihetle Re-sulullah'a şikâyet etmesi üzerine Resulullah hurma sahibine Cen-net'te bir hurma ağacı mukabilinde mezkûr ağacı fakire terketme-sine işaret buyurunca hurma sahibi razı olmaz. Bunun üzerine ensardan (Ebüddahdah) o hurma ağacını bir hurma bahçesi vererek satın alır ve Kesulullah'a gelir. «Ya Resulallah! Cennet'te bir hurma ağacıyla mezkûr hurma ağacını değişir misin?» deyince Resulullah «Evet! Değişirim» buyurur. Fakiri çağırır, hurma ağacını teslim eder. Bu sûrenin Ebüddahdah'ı metholarak nazil olduğu merviyse de sahih olan Hz. Ebu Bekir hakkında nazil olmasıdır. Çünkü hurma vak'ası Medine'de vâki olmuştur. Halbuki bu sûre ise Mekke'de nazil olmuştur.

Leyl 92:9

Vacip Tealâ insanların sa'ylan muhtelif olduğunu icmalen beyandan sonra bu ihtilâfı tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanların amellerinin müteferrik olduğu beyan olununca iftirakm keyfiyeti şöyledir : Amma sol kimse ki malını, esir azad etmekle, muhtacîne muavenet ve envâ'-ı hayrata ve asakir-i İslâ-miyeyi kuvvetlendirmek, düşmanlara galebeyi te'min etmek için cihadın esbabına sarfetmekle ve malının vacip olan hukukunu, bedeninin ibadât-ı İlâhî'yeye gayretle hukukunu eda eylemekle kudretini sarf etti, küçük, büyük günahlardan ihtiraz, kelime-i tevhidi, nübüvveti ve diyaneti tasdik etti. İşte o kimseye Biz Azimüşşân mükellef olduğu a'mâlin küllisini ve envâ-ı hayratı ve evvelce işlediği a'mâl-i salihayı tekrar işlemeyi ve bunların cezası olan Cen- net'i müyesser kılarız. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette i'ta ile murad; fisebilülâh fukaraya, cihada ve envâ-ı hayrata malını, malının hukukunu ve bedenini taâta sarfla bedeninin hukukunu vermektir. îttikaa ile murad; Allah'ın nehyettiği muharrematın cümlesinden nefsini sakınmaktır. Hüsna ile murad; iman, kelime-i tevhid, millet-İ İslâmiye ve haslet-i hamide-nin cümlesi ve bunların cezası olan derecat-ı Cennet'tir. Yüsra ile murad; envâ-ı hayrat ve mükellef olduğu ahkâmın cümlesine kolayca muvaffak olmak ve işlediği amelleri tekrar işlemeye nail olmaktır veyahut Cennet'tir. Vacip Tealâ'nın yüsrâyı müyesser kılması yla murad; a'mâl-i hayriyeyi kuluna kolay kılması, mürai ve münafıklarda olduğu gibi keselân ânz olmamasıdır. Çünkü; rıza-yı Bariyi aramak hususunda sarf-ı mesai eden kulunun işlerini Cenab-ı Hak teshil buyurur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu sûre-i celile Ebu Bekir (R.A.) Efendimiz hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Hz. Ebu Bekir (Bilâl) Hazretlerini (Ümmiye b. Half) den satın alıp azad etmesi üzerine Cenab-ı Eak bu sûreyi inzal buyurmakla müşarünileyhi sena ile diğerlerini bu misilli hasenata terğib etmiştir. Bazı rivayette ensardan (Ebüddahdah) Hazretleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü; ensardan bir kimsenin hanesinde olan hurmanın dalı fakir bir komşusunun avlusuna sarkmış, o daldan yere düşen hurma tanelerini fakirin çocukları aldığında hurma sahibi gider, ellerinden alır, hatta ağızlarına koyduklarını parmağıyla çıkarır. Biçare fakir hurma sahibinin şu çirkin muamelesinden üzüldüğü cihetle Re-sulullah'a şikâyet etmesi üzerine Resulullah hurma sahibine Cen-net'te bir hurma ağacı mukabilinde mezkûr ağacı fakire terketme-sine işaret buyurunca hurma sahibi razı olmaz. Bunun üzerine ensardan (Ebüddahdah) o hurma ağacını bir hurma bahçesi vererek satın alır ve Kesulullah'a gelir. «Ya Resulallah! Cennet'te bir hurma ağacıyla mezkûr hurma ağacını değişir misin?» deyince Resulullah «Evet! Değişirim» buyurur. Fakiri çağırır, hurma ağacını teslim eder. Bu sûrenin Ebüddahdah'ı metholarak nazil olduğu merviyse de sahih olan Hz. Ebu Bekir hakkında nazil olmasıdır. Çünkü hurma vak'ası Medine'de vâki olmuştur. Halbuki bu sûre ise Mekke'de nazil olmuştur.

Leyl 92:10

Vacip Tealâ insanların sa'ylan muhtelif olduğunu icmalen beyandan sonra bu ihtilâfı tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanların amellerinin müteferrik olduğu beyan olununca iftirakm keyfiyeti şöyledir : Amma sol kimse ki malını, esir azad etmekle, muhtacîne muavenet ve envâ'-ı hayrata ve asakir-i İslâ-miyeyi kuvvetlendirmek, düşmanlara galebeyi te'min etmek için cihadın esbabına sarfetmekle ve malının vacip olan hukukunu, bedeninin ibadât-ı İlâhî'yeye gayretle hukukunu eda eylemekle kudretini sarf etti, küçük, büyük günahlardan ihtiraz, kelime-i tevhidi, nübüvveti ve diyaneti tasdik etti. İşte o kimseye Biz Azimüşşân mükellef olduğu a'mâlin küllisini ve envâ-ı hayratı ve evvelce işlediği a'mâl-i salihayı tekrar işlemeyi ve bunların cezası olan Cen- net'i müyesser kılarız. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette i'ta ile murad; fisebilülâh fukaraya, cihada ve envâ-ı hayrata malını, malının hukukunu ve bedenini taâta sarfla bedeninin hukukunu vermektir. îttikaa ile murad; Allah'ın nehyettiği muharrematın cümlesinden nefsini sakınmaktır. Hüsna ile murad; iman, kelime-i tevhid, millet-İ İslâmiye ve haslet-i hamide-nin cümlesi ve bunların cezası olan derecat-ı Cennet'tir. Yüsra ile murad; envâ-ı hayrat ve mükellef olduğu ahkâmın cümlesine kolayca muvaffak olmak ve işlediği amelleri tekrar işlemeye nail olmaktır veyahut Cennet'tir. Vacip Tealâ'nın yüsrâyı müyesser kılması yla murad; a'mâl-i hayriyeyi kuluna kolay kılması, mürai ve münafıklarda olduğu gibi keselân ânz olmamasıdır. Çünkü; rıza-yı Bariyi aramak hususunda sarf-ı mesai eden kulunun işlerini Cenab-ı Hak teshil buyurur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu sûre-i celile Ebu Bekir (R.A.) Efendimiz hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Hz. Ebu Bekir (Bilâl) Hazretlerini (Ümmiye b. Half) den satın alıp azad etmesi üzerine Cenab-ı Eak bu sûreyi inzal buyurmakla müşarünileyhi sena ile diğerlerini bu misilli hasenata terğib etmiştir. Bazı rivayette ensardan (Ebüddahdah) Hazretleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü; ensardan bir kimsenin hanesinde olan hurmanın dalı fakir bir komşusunun avlusuna sarkmış, o daldan yere düşen hurma tanelerini fakirin çocukları aldığında hurma sahibi gider, ellerinden alır, hatta ağızlarına koyduklarını parmağıyla çıkarır. Biçare fakir hurma sahibinin şu çirkin muamelesinden üzüldüğü cihetle Re-sulullah'a şikâyet etmesi üzerine Resulullah hurma sahibine Cen-net'te bir hurma ağacı mukabilinde mezkûr ağacı fakire terketme-sine işaret buyurunca hurma sahibi razı olmaz. Bunun üzerine ensardan (Ebüddahdah) o hurma ağacını bir hurma bahçesi vererek satın alır ve Kesulullah'a gelir. «Ya Resulallah! Cennet'te bir hurma ağacıyla mezkûr hurma ağacını değişir misin?» deyince Resulullah «Evet! Değişirim» buyurur. Fakiri çağırır, hurma ağacını teslim eder. Bu sûrenin Ebüddahdah'ı metholarak nazil olduğu merviyse de sahih olan Hz. Ebu Bekir hakkında nazil olmasıdır. Çünkü hurma vak'ası Medine'de vâki olmuştur. Halbuki bu sûre ise Mekke'de nazil olmuştur.

Leyl 92:11

Vacip Tealâ insanların muhielif amellerinden malını hayra sarfedenleri ve etmeyenleri beyandan sonra sarfetmeyenlerin malları kendilerine menfaat vermeyeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; dünyada buhlederek malını hayrata sarf etmeyip veresesine terkeden kimsenin malı Cehennem'e tepesi aşağı atıldığı zaman hiç menfaat vermez ve kendine gelen azaptan asla onu kurtaramaz. bir çukura tepesi aşağı atılmak manasınadır. Burada Cehennem'e atıldığında demektir. Yahut helak manasınadır ki burada vefat manasınadır. Yani "Bahri olan kimse öldüğünde malı kendine menfaat vermez» demektir.

Leyl 92:12

Vacip Tealâ bahilin malı kendine menfaat vermeyeceğini beyandan sonra tarik-ı hakkı açıklamak lâzım olduğunu beyan zımnında buyuruyor. Yani; Biz Azimüşşân nâsı halkedince mukteza-yı hikmet nasa tarik-ı hakkı ve batılı göstermek adalettir. Zira; âhirette hiç kimsenin itizara mecali olmasın için hidayetin yolları olan akıl ve ha-vas-ı hamseyi vermek, aklî ve naklî delilleri anlatmakla matlûba İsal eder yolları göstermek vacip mesabesindedir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu misilli âyetlerde kelimesini vücub manâsına hamlederek firak-ı dâlleden Mu'tezile «Allahü Tealâ üzerine abdin menfaatini işlemek vaciptir» demiş-lerse de ehl-i sünnet ezelde Allah'ın iradesi abdin lâyezalde olacak iradesini sarfına tabi olduğundan bu gibi makamda kelimesi mukteza-yı hikmet elbette vâki olacağını beyan kabilinden olmakla hakiki vücubu reddederler. Zira; Vacip Tealâ üzerine hiçbir şey vacip olmaz ve olamaz. Çünkü; Vacip Tealâ'dan daha büyük birJıakim yoktur ki, Allahü Tealâ üzerine birşey vacip kılsın.

Leyl 92:13

Vacip Tealâ kullarına doğru ve eğri yolları beyan etmek hikmete muvafık olduğunu beyandan sonra doğru yola gitmekte faydanın, eğri yola gitmekte zararın ancak kulların kendilerine ait olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; bizim mahlûkumuz ve mülkümüzdür. Binaenaleyh; bizim hidayetimizle ihtidayı terketmenizden hasıl olacak zarar ve ihtidanızla hasıl olacak menfaat size ait' olduğundan bize menfaat veya mazarrat yoktur. Çünkü; ihtidanız mülkümüzde ziyade ve ihtidayı terkiniz noksan hasıl edemez. Şu halde bize lâzım olan enbiya ve kitaplar vasıtasıyla menfaat ve mazarrat yollarım size göstermektir. Bundan sonra dünyada ve âhirette herkesin sa'yrna ve iradesini sarfına göre istediğimizi istihkakı nispetinde herkese vermektir.

Leyl 92:14

Vacip Tealâ kullarına saadet ve şekavet yollarını gösterdiğini, dünya ve âhiret kendinin olduğunu beyandan sonra hidayeti cümlesinden olarak Cehennemle kullarını korkuttuğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ'nın Cehennem'in halini beyan buyurması ateşten korkutmaktır, bu vesileyle inzar; Allahü Tealâ'nın kullarına lutf u ihsanıdır. Binaenaleyh; bu lutf-u İlâhî'den birçok kimseler istifade ederek Cehennem'i icab eden günahlardan kaçınmakla nefsini mehrtarır, maâsîyi terkle ebna-yı ;|insinin rahatım te'min lekeden eder. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette manasınadır. Yani «Cehennem ancak ziyade şakı olan kâfire lâzım olur. Zira; ehl-i imandan fasıklar Cehennem'e girseler de günahları miktarı yanıp çıkacaklarından Cehennem onlara lâzım; onlar Cehennem'e mülâzım olmazlar» demektir. Şu halde firak-ı dâlleden Müreie taifesinin «Cehennem kâfirlere mahsustur» demeleri, mümin-i fasıkın Cehennem'e girmeyeceğine bu âyetle istidlal ve bununla^ mezheb-i batıllarını ispat etmeleri doğru değil, yanlıştır. Çünkü âyette şekaveti ziyade olan kimsenin Cehennem'e mülâzemeti manâsına olunca mümin-i fasıkın Cehennem'e girmemesine delâlet yoktur. Binaenaleyh; mümin-i fasık da girer, ancak, ebeden mülâzım olmaz. Çünkü; ehl-i sünnetin itikacknca mümin-i fasık muazzab olur ve lâkin muhalled olup Cehennem'e lâzım olmaz. Şu halde nin lisan-ı Arapta manâ-yı aslisi; manâsına olduğu cihetle âyet-i celile ehl-i sünnetin mezhebini ispat ve Mürcienih mezhebini reddeder. Yahut nin manâsı, dahil olmaz demek olduğuna nazaran bu âyette beyan olunan ve kâfire mahsus olan Cehennem'in bir tabakasıdrr. Bu tabakanın kâfire mahsus olmasından mutlaka Cehennemin kâfire mahsus olması lâzım gelmez ki mümin-i fasıkın Cehennem'e girmemesine âyet delâlet etsin.

Leyl 92:15

Vacip Tealâ kullarına saadet ve şekavet yollarını gösterdiğini, dünya ve âhiret kendinin olduğunu beyandan sonra hidayeti cümlesinden olarak Cehennemle kullarını korkuttuğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ'nın Cehennem'in halini beyan buyurması ateşten korkutmaktır, bu vesileyle inzar; Allahü Tealâ'nın kullarına lutf u ihsanıdır. Binaenaleyh; bu lutf-u İlâhî'den birçok kimseler istifade ederek Cehennem'i icab eden günahlardan kaçınmakla nefsini mehrtarır, maâsîyi terkle ebna-yı ;|insinin rahatım te'min lekeden eder. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette manasınadır. Yani «Cehennem ancak ziyade şakı olan kâfire lâzım olur. Zira; ehl-i imandan fasıklar Cehennem'e girseler de günahları miktarı yanıp çıkacaklarından Cehennem onlara lâzım; onlar Cehennem'e mülâzım olmazlar» demektir. Şu halde firak-ı dâlleden Müreie taifesinin «Cehennem kâfirlere mahsustur» demeleri, mümin-i fasıkın Cehennem'e girmeyeceğine bu âyetle istidlal ve bununla^ mezheb-i batıllarını ispat etmeleri doğru değil, yanlıştır. Çünkü âyette şekaveti ziyade olan kimsenin Cehennem'e mülâzemeti manâsına olunca mümin-i fasıkın Cehennem'e girmemesine delâlet yoktur. Binaenaleyh; mümin-i fasık da girer, ancak, ebeden mülâzım olmaz. Çünkü; ehl-i sünnetin itikacknca mümin-i fasık muazzab olur ve lâkin muhalled olup Cehennem'e lâzım olmaz. Şu halde nin lisan-ı Arapta manâ-yı aslisi; manâsına olduğu cihetle âyet-i celile ehl-i sünnetin mezhebini ispat ve Mürcienih mezhebini reddeder. Yahut nin manâsı, dahil olmaz demek olduğuna nazaran bu âyette beyan olunan ve kâfire mahsus olan Cehennem'in bir tabakasıdrr. Bu tabakanın kâfire mahsus olmasından mutlaka Cehennemin kâfire mahsus olması lâzım gelmez ki mümin-i fasıkın Cehennem'e girmemesine âyet delâlet etsin.

Leyl 92:16

Vacip Tealâ kullarına saadet ve şekavet yollarını gösterdiğini, dünya ve âhiret kendinin olduğunu beyandan sonra hidayeti cümlesinden olarak Cehennemle kullarını korkuttuğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ'nın Cehennem'in halini beyan buyurması ateşten korkutmaktır, bu vesileyle inzar; Allahü Tealâ'nın kullarına lutf u ihsanıdır. Binaenaleyh; bu lutf-u İlâhî'den birçok kimseler istifade ederek Cehennem'i icab eden günahlardan kaçınmakla nefsini mehrtarır, maâsîyi terkle ebna-yı ;|insinin rahatım te'min lekeden eder. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette manasınadır. Yani «Cehennem ancak ziyade şakı olan kâfire lâzım olur. Zira; ehl-i imandan fasıklar Cehennem'e girseler de günahları miktarı yanıp çıkacaklarından Cehennem onlara lâzım; onlar Cehennem'e mülâzım olmazlar» demektir. Şu halde firak-ı dâlleden Müreie taifesinin «Cehennem kâfirlere mahsustur» demeleri, mümin-i fasıkın Cehennem'e girmeyeceğine bu âyetle istidlal ve bununla^ mezheb-i batıllarını ispat etmeleri doğru değil, yanlıştır. Çünkü âyette şekaveti ziyade olan kimsenin Cehennem'e mülâzemeti manâsına olunca mümin-i fasıkın Cehennem'e girmemesine delâlet yoktur. Binaenaleyh; mümin-i fasık da girer, ancak, ebeden mülâzım olmaz. Çünkü; ehl-i sünnetin itikacknca mümin-i fasık muazzab olur ve lâkin muhalled olup Cehennem'e lâzım olmaz. Şu halde nin lisan-ı Arapta manâ-yı aslisi; manâsına olduğu cihetle âyet-i celile ehl-i sünnetin mezhebini ispat ve Mürcienih mezhebini reddeder. Yahut nin manâsı, dahil olmaz demek olduğuna nazaran bu âyette beyan olunan ve kâfire mahsus olan Cehennem'in bir tabakasıdrr. Bu tabakanın kâfire mahsus olmasından mutlaka Cehennemin kâfire mahsus olması lâzım gelmez ki mümin-i fasıkın Cehennem'e girmemesine âyet delâlet etsin.

Leyl 92:17

Vacip Teaiâ Cehennom'e girecekleri beyandan sonra Cehen-nem'den uzak olacak kimseleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şeriatın caiz görmediği şeylerden hazer edip çekilen ve nefsini mehlekeye ilkaa etmekten ziyadece sakınan ve nefsinin pak. olması için malını hayır yollara sarfedip riya ve sum'a gibi nameş-ru bir halde bulunmayan kimse Cehennem'den uzak olur. Firak-ı dâlleden Şiî taifesi bu âyetin Hz. Ali hakkında nazil olduğunu iddia etmektelerse de yukarıda beyan olunduğu üzere Hz. Ebu Bekir hakkında nazil olmuştur. Çünkü; hadis kitaplarında beyan olunduğu gibi delil-i akli de Ebu Bekir (R.A.) hakkında nazil olmasını te'yid eder. Zira âyet; sebeb-i nüzulü olan zatın efdal-i ümmet olmasına delâlet ediyor. Efdal-i ümmet ise bilittifak Ebu Bekir (R.A.) tır. Ebu Bekir Hazretleri servet sahibi olduğu cihetle din-i Mu-hammediye bedenen birçok hizmetler ettiği gibi servetini dahi din uğrunda sarfla bu âyetin sadık olduğu zat olmuştur. Binaenaleyh; bu âyette Cenab-ı Hak Cennetle tebşir ve meth ü sena buyurmuştur. Sebeb-i nüzulün hususuna itibar olunmayıp lâfzın umumu muteber olduğuna nazaran şu içinde bulunduğumuz zamanda dahi sa~ dakatla din-i Muhammediye malen ve bedenen hizmet eden -kimselerin de bu âyetin masadaki olacaklarında şüphe yoktur.

Leyl 92:18

Vacip Teaiâ Cehennom'e girecekleri beyandan sonra Cehen-nem'den uzak olacak kimseleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şeriatın caiz görmediği şeylerden hazer edip çekilen ve nefsini mehlekeye ilkaa etmekten ziyadece sakınan ve nefsinin pak. olması için malını hayır yollara sarfedip riya ve sum'a gibi nameş-ru bir halde bulunmayan kimse Cehennem'den uzak olur. Firak-ı dâlleden Şiî taifesi bu âyetin Hz. Ali hakkında nazil olduğunu iddia etmektelerse de yukarıda beyan olunduğu üzere Hz. Ebu Bekir hakkında nazil olmuştur. Çünkü; hadis kitaplarında beyan olunduğu gibi delil-i akli de Ebu Bekir (R.A.) hakkında nazil olmasını te'yid eder. Zira âyet; sebeb-i nüzulü olan zatın efdal-i ümmet olmasına delâlet ediyor. Efdal-i ümmet ise bilittifak Ebu Bekir (R.A.) tır. Ebu Bekir Hazretleri servet sahibi olduğu cihetle din-i Mu-hammediye bedenen birçok hizmetler ettiği gibi servetini dahi din uğrunda sarfla bu âyetin sadık olduğu zat olmuştur. Binaenaleyh; bu âyette Cenab-ı Hak Cennetle tebşir ve meth ü sena buyurmuştur. Sebeb-i nüzulün hususuna itibar olunmayıp lâfzın umumu muteber olduğuna nazaran şu içinde bulunduğumuz zamanda dahi sa~ dakatla din-i Muhammediye malen ve bedenen hizmet eden -kimselerin de bu âyetin masadaki olacaklarında şüphe yoktur.

Leyl 92:19

Vacip Tealâ Ebu Bekir Hazretlerinin Cehennem'den uzak olduğunu beyandan sonra hiçbir kimsenin Ebu Bekir (R.A.) üzerinde mükâfatını gözetecek bir nimeti olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; nefsini temizlemek kasdiyla malını sarfeden kimse Cs-hennem'den uzak olur. Halbuki onun ir dinde hiçbir kimsenin ona karşı geçmiş bir nimeti olmadı ki malını o nimete karşılık olarak sarfetmiş olsun. Şu halde her ne sarfetmiş olsa rıza-yı Bari için sarfetmiştir. Çünkü; Ebu Bekir Hazretleri Bilâl v.s. gibi İslâmi-yetle müşerref olan birçok köleleri satın alıp azad edince müşrikler «Bu kölelerin Ebu Bekir üzerinde birçok nimetleri vardır. O nimetlere mükâfat olarak azad ediyor» demelerini Cenab-ı Hak bu âyetle reddetmiştir.

Leyl 92:20

Vacip Tealâ Ebu Bekir Hazretle^pn malını sarfetmesi ancak rıza-yı Bari için olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Veyahut yakında Rabb'isi ondan razı olur. Rızanın Vacip Tealâ'ya masruf olmasıyla «Rabbisi yakında ondan razı olur» demek ihtimali olduğu gibi Ebu Bekir Hazretlerine masruf olarak «Yakında Ebu Bekir Rabbisinin verdiği nimetlerden razı olur» demek ihtimali de vardır. Ancak Cenab-ı Hakkın âhirette Ebu Bekir'e vereceği nimetleri bizzat müşahede ederek razı olacağına delâlet için istikbale delâlet eden kelimesiyle varid olmuştur demek âyetin lâfzına daha muvafıktır. Çünkü; Cenab-ı Hakkın kulundan rızası zat-ı ülûhiyetince malûm ve muhakkak olduğu için rıza-yı İlâhî'yi beyanda istikbale delâlet eden elfazla tâbire hacet yoktur.

Leyl 92:21

Vacip Tealâ Ebu Bekir Hazretle^pn malını sarfetmesi ancak rıza-yı Bari için olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Veyahut yakında Rabb'isi ondan razı olur. Rızanın Vacip Tealâ'ya masruf olmasıyla «Rabbisi yakında ondan razı olur» demek ihtimali olduğu gibi Ebu Bekir Hazretlerine masruf olarak «Yakında Ebu Bekir Rabbisinin verdiği nimetlerden razı olur» demek ihtimali de vardır. Ancak Cenab-ı Hakkın âhirette Ebu Bekir'e vereceği nimetleri bizzat müşahede ederek razı olacağına delâlet için istikbale delâlet eden kelimesiyle varid olmuştur demek âyetin lâfzına daha muvafıktır. Çünkü; Cenab-ı Hakkın kulundan rızası zat-ı ülûhiyetince malûm ve muhakkak olduğu için rıza-yı İlâhî'yi beyanda istikbale delâlet eden elfazla tâbire hacet yoktur.

Duhâ 93:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yirmi' ayeti camidir. Yani; güneşin ziyası âlemi nurlandırdığı zamana ve karanlığı sakin olduğu vakit geceye kasem ederim ki müşriklerin dedikleri gibi Rabbin Tealâ seni terk ve sana buğzetmedi. Binaenaleyh; kâfirlerin taunlarına mahzun olma. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile neharm en kuvvetli zamanı kuşluk vakti olup >Hz. Musa'ya tekellüm o vakitte vuku bulduğu için kuşluk vakti yemine tahsis olunmuştur. Yahut zikr-i cüz' irade-i kül kabilinden olarak duhâ ile murad; gündüzün hepsidir, Neharm azıcık bir cüz'ü gecenin küllisine bedel olduğuna işaret için gecenin küllisini zikir mukabilinde gündüzün yalnız kuşluk vakti zikredilmiş, kuşluk vakti sürür zamanı olup gecede gumum ve humum zamanı olduğu cihetle dünyanın mihnet ve kederine nispetle ferahı gayet az olduğuna dahi işaret olunmuştur. sükûnet, manasınadır. Yani «Gecenin ehli sakin olduğunda veyahut zulmeti sükûnet bularak tamamıyla kararlaşıp zeval ihtimali kalmadığı zaman geceye yemin ederim» demektir. Bu sûrenin sebeb-i nüzulü; Resulullah'a birkaç gün vahiy gelmesi taahhur edince (Ebu Leheb) in haremi Ümm-ü Cemil Re-sulullah'a «Ya Muhammedi (S.A.) Rabbin Tealâ seni terk ve sana buğzetti. Zira; vahiy gondermemek buğz eseridir:- demesi üzerine Cenab-ı Hak resulünü makam~ı tesliyede bu sûreyi inzal buyurmuştur. Vahyin taahhuruna sebep; bazı rivayete nazaran Yahudilerin ResuluUah'a Zülkarneyn'den ve ashab-ı Kehif den suâl etmeleri üzerine Resulullah'ın inşaallah demeksizin «Yarın cevap vereyim» demesine binaen birkaç gün vahiy taahhur etmiştir. Diğer bir rivayete nazaran hane-i saadete kimsenin haberi olmaksızın bir kelp yavrusu girdiğinden Cibril-i Emin gelmemiştir. Vakt-i aharda Resulullah Cibril'den sebeb-i taahhurunu suâl ettiğinde «Biz kelp ve suret olan haneye giremeyiz» cevabım vermiştir. Vahyin taahhuru on iki, on beş veya kırk gün olmasında rivayetler muhteliftir. Vahyin taahhurunda beyan olunan sebepler evlâyı terket-mek kabilindendir.

Duhâ 93:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yirmi' ayeti camidir. Yani; güneşin ziyası âlemi nurlandırdığı zamana ve karanlığı sakin olduğu vakit geceye kasem ederim ki müşriklerin dedikleri gibi Rabbin Tealâ seni terk ve sana buğzetmedi. Binaenaleyh; kâfirlerin taunlarına mahzun olma. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile neharm en kuvvetli zamanı kuşluk vakti olup >Hz. Musa'ya tekellüm o vakitte vuku bulduğu için kuşluk vakti yemine tahsis olunmuştur. Yahut zikr-i cüz' irade-i kül kabilinden olarak duhâ ile murad; gündüzün hepsidir, Neharm azıcık bir cüz'ü gecenin küllisine bedel olduğuna işaret için gecenin küllisini zikir mukabilinde gündüzün yalnız kuşluk vakti zikredilmiş, kuşluk vakti sürür zamanı olup gecede gumum ve humum zamanı olduğu cihetle dünyanın mihnet ve kederine nispetle ferahı gayet az olduğuna dahi işaret olunmuştur. sükûnet, manasınadır. Yani «Gecenin ehli sakin olduğunda veyahut zulmeti sükûnet bularak tamamıyla kararlaşıp zeval ihtimali kalmadığı zaman geceye yemin ederim» demektir. Bu sûrenin sebeb-i nüzulü; Resulullah'a birkaç gün vahiy gelmesi taahhur edince (Ebu Leheb) in haremi Ümm-ü Cemil Re-sulullah'a «Ya Muhammedi (S.A.) Rabbin Tealâ seni terk ve sana buğzetti. Zira; vahiy gondermemek buğz eseridir:- demesi üzerine Cenab-ı Hak resulünü makam~ı tesliyede bu sûreyi inzal buyurmuştur. Vahyin taahhuruna sebep; bazı rivayete nazaran Yahudilerin ResuluUah'a Zülkarneyn'den ve ashab-ı Kehif den suâl etmeleri üzerine Resulullah'ın inşaallah demeksizin «Yarın cevap vereyim» demesine binaen birkaç gün vahiy taahhur etmiştir. Diğer bir rivayete nazaran hane-i saadete kimsenin haberi olmaksızın bir kelp yavrusu girdiğinden Cibril-i Emin gelmemiştir. Vakt-i aharda Resulullah Cibril'den sebeb-i taahhurunu suâl ettiğinde «Biz kelp ve suret olan haneye giremeyiz» cevabım vermiştir. Vahyin taahhuru on iki, on beş veya kırk gün olmasında rivayetler muhteliftir. Vahyin taahhurunda beyan olunan sebepler evlâyı terket-mek kabilindendir.

Duhâ 93:3

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yirmi' ayeti camidir. Yani; güneşin ziyası âlemi nurlandırdığı zamana ve karanlığı sakin olduğu vakit geceye kasem ederim ki müşriklerin dedikleri gibi Rabbin Tealâ seni terk ve sana buğzetmedi. Binaenaleyh; kâfirlerin taunlarına mahzun olma. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile neharm en kuvvetli zamanı kuşluk vakti olup >Hz. Musa'ya tekellüm o vakitte vuku bulduğu için kuşluk vakti yemine tahsis olunmuştur. Yahut zikr-i cüz' irade-i kül kabilinden olarak duhâ ile murad; gündüzün hepsidir, Neharm azıcık bir cüz'ü gecenin küllisine bedel olduğuna işaret için gecenin küllisini zikir mukabilinde gündüzün yalnız kuşluk vakti zikredilmiş, kuşluk vakti sürür zamanı olup gecede gumum ve humum zamanı olduğu cihetle dünyanın mihnet ve kederine nispetle ferahı gayet az olduğuna dahi işaret olunmuştur. sükûnet, manasınadır. Yani «Gecenin ehli sakin olduğunda veyahut zulmeti sükûnet bularak tamamıyla kararlaşıp zeval ihtimali kalmadığı zaman geceye yemin ederim» demektir. Bu sûrenin sebeb-i nüzulü; Resulullah'a birkaç gün vahiy gelmesi taahhur edince (Ebu Leheb) in haremi Ümm-ü Cemil Re-sulullah'a «Ya Muhammedi (S.A.) Rabbin Tealâ seni terk ve sana buğzetti. Zira; vahiy gondermemek buğz eseridir:- demesi üzerine Cenab-ı Hak resulünü makam~ı tesliyede bu sûreyi inzal buyurmuştur. Vahyin taahhuruna sebep; bazı rivayete nazaran Yahudilerin ResuluUah'a Zülkarneyn'den ve ashab-ı Kehif den suâl etmeleri üzerine Resulullah'ın inşaallah demeksizin «Yarın cevap vereyim» demesine binaen birkaç gün vahiy taahhur etmiştir. Diğer bir rivayete nazaran hane-i saadete kimsenin haberi olmaksızın bir kelp yavrusu girdiğinden Cibril-i Emin gelmemiştir. Vakt-i aharda Resulullah Cibril'den sebeb-i taahhurunu suâl ettiğinde «Biz kelp ve suret olan haneye giremeyiz» cevabım vermiştir. Vahyin taahhuru on iki, on beş veya kırk gün olmasında rivayetler muhteliftir. Vahyin taahhurunda beyan olunan sebepler evlâyı terket-mek kabilindendir.

Duhâ 93:4

Vacip Tealâ resulünü terk ve buğzetmediğini yeminle takviye etmek suretiyle şanına ta'zim ve şerefini beyandan sonra daha büyük nimetler vereceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Resul-ü Ekrem! Senin geçmiş ahvalinden gelecek ahvalin daha iyidir, senin Rabbin sana nusret verir, düşmanlarından intikamını alırsın, fevc feve nas dinine girmeleriyle, ümmetinin adedinin çoğalmasıyla, kâfirlerin kalplerine korku düşmek ha-, sebiyle hasıl olan Islâmın kuvvet ve şevketi gibi nimetlere sen razı olursun. Binaenaleyh; ehl-i küfrün hezeyanından mahzun olma. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Vacip Tealâ'nm resulüne dünyada vermiş olduğu şeref~i nübüvvetinin gün be gün izzet-i celâletinin artmasına, beynelmeşrik velmağrib dininin intişar etmesine hiç bir şey muâdil olamazsa da dünyada ahkâm-ı şer'iyeyi tebliğde birtakım müşkülâta tesadüf etmekten hali olmadığı gibi dünya nimetleri daima zevale ma'ruz ve gûnâ gûn meşakkatlarla karışık olduğu cihetle elbette âhiret nimetleri daha hayırlıdır. Zira; âhiret nimeti bakî, kederden salim, her istediği mevcut ve havf ü endişeden halidir ve bilhassa Resulullah'a verilenin cemi-i enbiyaya takaddüm etmesi ve ümmetinin sair ümmetler üzerine şahit olmaları ve derecelerinin sair ümmetlerden âlî olması ve kendine makam-ı mahmudun verilmesi gibi nimetler elbette dünya nimetlerinden daha şereflidir. Bu âyet-i celileler âhirete mahsustur denilmişse de ekser-i mü-fessirinin beyanlarına nazaran âyetler; dünya ve âhiret nimetlerinin kâfjesine şamildir. Zira; dünya ve âhiret nimetlerinden birine tahsis etmeye karine-i kaviyye olmadığı gibi her ikisine delâlette de bir mani yoktur. Şu halde manâ-yı âyet: … demektir. Resulullah'ın aksa-yı emeli ehl-i tevhidin Cehennemide kalmaması olduğu cihetle bu âyet âmme-i müminine şefaat edeceğine delâlet ettiği cihetle cümle ehl-i imana beşareti mutazammındır. Binaenaleyh; ehl-i imana Kur'anda en ziyade ümit veren âyet bu âvettir

Duhâ 93:5

Vacip Tealâ resulünü terk ve buğzetmediğini yeminle takviye etmek suretiyle şanına ta'zim ve şerefini beyandan sonra daha büyük nimetler vereceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Resul-ü Ekrem! Senin geçmiş ahvalinden gelecek ahvalin daha iyidir, senin Rabbin sana nusret verir, düşmanlarından intikamını alırsın, fevc feve nas dinine girmeleriyle, ümmetinin adedinin çoğalmasıyla, kâfirlerin kalplerine korku düşmek ha-, sebiyle hasıl olan Islâmın kuvvet ve şevketi gibi nimetlere sen razı olursun. Binaenaleyh; ehl-i küfrün hezeyanından mahzun olma. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Vacip Tealâ'nm resulüne dünyada vermiş olduğu şeref~i nübüvvetinin gün be gün izzet-i celâletinin artmasına, beynelmeşrik velmağrib dininin intişar etmesine hiç bir şey muâdil olamazsa da dünyada ahkâm-ı şer'iyeyi tebliğde birtakım müşkülâta tesadüf etmekten hali olmadığı gibi dünya nimetleri daima zevale ma'ruz ve gûnâ gûn meşakkatlarla karışık olduğu cihetle elbette âhiret nimetleri daha hayırlıdır. Zira; âhiret nimeti bakî, kederden salim, her istediği mevcut ve havf ü endişeden halidir ve bilhassa Resulullah'a verilenin cemi-i enbiyaya takaddüm etmesi ve ümmetinin sair ümmetler üzerine şahit olmaları ve derecelerinin sair ümmetlerden âlî olması ve kendine makam-ı mahmudun verilmesi gibi nimetler elbette dünya nimetlerinden daha şereflidir. Bu âyet-i celileler âhirete mahsustur denilmişse de ekser-i mü-fessirinin beyanlarına nazaran âyetler; dünya ve âhiret nimetlerinin kâfjesine şamildir. Zira; dünya ve âhiret nimetlerinden birine tahsis etmeye karine-i kaviyye olmadığı gibi her ikisine delâlette de bir mani yoktur. Şu halde manâ-yı âyet: … demektir. Resulullah'ın aksa-yı emeli ehl-i tevhidin Cehennemide kalmaması olduğu cihetle bu âyet âmme-i müminine şefaat edeceğine delâlet ettiği cihetle cümle ehl-i imana beşareti mutazammındır. Binaenaleyh; ehl-i imana Kur'anda en ziyade ümit veren âyet bu âvettir

Duhâ 93:6

Vacip Tealâ resulüne vermiş olduğu nimetlerini icmâlen beyandan sonra dünyada verdiği nimetlerin bazılarını tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Resul-ü Mükerrem! Pederin Abdullah'ın vefatıyla yetim kalıp Rabbin Tealâ seni yetim olarak bilmedi mi, sakin olacağın evleri sana vermedi mi? Elbette bildi ve mesken verdi, şu halde hal-i sebavetinde zayıf olduğun halde Rabbin seni terketmedi, terbiye etti, seni gözetti de şimdi arş-ı aladan daha şerefli kıldığı zamanda mı terkedecek?

Duhâ 93:7

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulullah'm pederi (Abdullah) Resulullah dünyaya tulü' etmeden vefat etti. Resulullah dünyayı teşrif etti. Dedesi Abdülmuttalip taht-ı tekellüfüne aldı. Altı yaşındayken validesi, iki Sene sonra da dedesi vefat etti. Fakat Abdülmuttalip hin-i vefatında oğlu Ebu Tâlib'e Cenab-ı Muhammed'i vasiyet etti. Çünkü; Abdullah'la Ebu Tâlib ana baba bir kardeş oldukları cihetle Ebu Talip Resulullah'a diğer biraderlerinden daha yakındı. Binaenaleyh; Abdülmuttalib'in vefatından sonra Ebu Talip Resulullah'ı yanma aldı, hususiyet-i beşeriyesine tamamen tekeffül etti, çok zamanlar da Resulullah'a yardım etti ve Resulul-lah'tan çok harikuladeler rivayet ederdi. Şu halde bu âyet ve bundan sonra gelecek âyetlerle Cenab-ı Hak resulüne ihsan buyurmuş olduğu nimetlerini ta'dadlâ bundan sonra daha birçok nimetlerine garkedeceğine işaret ve binaenaleyh; düşmanlarından vâki olan ta'nlarmdan hasıl olan kederini tamamıyla izale buyurmuştur. Yani; Rabbin Tealâ seni şerayiden gafil bulup ba'dehu risalet-le şeriata hidayette kıldı. Yahut Rabbin Tealâ seni yetişmiş olarak bulup deden Abdül-muttalibe teslimle hidayette kıldı demektir. Çünkü; Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Resulullah süt annesi Ha-lime'nin yanında kayboldu. Koyununa bakmaktan gelen Ebu Cehil tesadüf etti. Resulullah'ı devenin arkasına almak istemişse de deve itaat etmedi. Devenin önüne almak istediğinde deve itaat etti ve Resulullah'ı kucağına aldı, götürdü, Abdülmuttalib'e teslim etti. Ebu Cehil devenin bu suretle inkıyad ve adem-i inkıyadına müteallik ahvali hikâye ve taaccüb ederdi. İşte Cenab-ı Hak Hz. Mûsâ'yı düşmanı olan Firavun'un kucağında sakladığı gibi bizim nebimizi de düşmanı olan Ebu Cehil'ih kucağında saklamıştır. Şu manâya nazaran âyet-i celile bu vak'ayı hikâye ediyor demektir. Yahut Hz. Hatice'nin kölesi (Meysere) ile Şam'a giderken karanlık bir gecede Resulullah'm bindiği deve yolu şaşırmıştı. Cibril-i Emin nazil olarak Resulullah'm devesini kafilenin gittiği yola ir-câ'la kafileye ulaştırdı. Buna nazaran âyet-i celile şu vak'ayı beyan olur. Herhangi manâ murad olunursa olunsun Cenab-ı Hakkın resulüne bir nevi lutfunu beyan etmiştir ki her cümlesi de mu'cize-nin mukadimesi olan irhasat kabilinden yani bir nevi keramettir. Yahut dernek «Nübüvvet ve ahkâm-ı şeriattan hali bulduk, ba'dehu nübüvvet ve ahkâm-ı şeriata hidayette kıldık» demektir. Yahut demek demektir. Yani «Seni Rabbin Mekke kâfirleri arasında örtülü kalmış buldu. Dinini izhar etmekle açığa çıkardı» demektir. Yahut demek «Seni hicretken gafil Kureyş elinde mütehayyir olarak bulduk, ba'dehu hicrete izin verip Ebu Bekir'i refik kılmakla hidayette kıldık» demektir. Yahut «Umur-u dünyadan gafil bulduk, sonra ticarete hidayette kıldık ki ticaretin nema buldu» demektir. Yahut «Kavmin içinde zayi ve onların ezalarına ma'ruz bulduk, hatta senin onlara raiyye olmana razı olmazlarken senin işini kuvvetlendirmek ve üzerlerine âmir ve vali kılmakla hidayette kıldık» demektir.

Duhâ 93:8

Vacip Tealâ resulüne vâki olan nimetinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Veya … demektir. Zira; ashabın İslâm olmazdan evvel kâfirlerin ezaları zamanında muavenete ihtiyaç varken s.shabm İslâm'ı kabul ve sana muavenetlerimle Babbin seni ihtiyaçtan vareste kıldı. Yahut iğna ile murad; kalp gınasıdır. Zira: kalpte gına ve kanaat olmayınca malm çokluğu fayda vermediği bir çok kimselerde her vakit görülen ahvaldendir. Bu manâyı Hesulullah'm yani «Gına mal çokluğuyla olmadı ve lâkin gına gma-yı kalptim buyurduğu hadis-i serili de bu manâyı ie'yid eder. Bu âyet Resulullah'm iptida-yi halinde dünya malına iltifat etmediğine delâlet eder, fakr-i hal beşeriyette kusur teşkil etmediği gibi Resulullah'm fakrı iMiyarî olduğu için memduhtur. Binaenaleyh; .Resulullah ( iSj^ y&\ ) buyurmuştur. Yani "Fakır benim iftihar ettiğim birşey» demektir. Vakıa; ^Fakir küfre yakındır» manâsına hadis de varsa da hadisler beyninde avamın zannettiği gibi tenakuz yoktur. Çünkü; bu misilli şeyler eşhasın ihtilafıyla muhtelif olur ki bası kimse sabır ve kanaat sahibi olur. Onun hakkında fakrın hiç te'siri olmaz, diğer bir kimse haris, heva ve hevesine münhernik, me'kûlât ve meşrubatına düşkün olur, alâyiş ve nümayişi çok sever. Onun hakkında fakır mazarrat olur. Çünkü kavlen ve fiilen birtakım haram olan şeyler irtikâbına sebep olur. Şu halde birşey bazı kimse hakkında ayn-T menfaat olur. Zira; sabır sebebiyle sevaba nail olur. Diğer bir kimse hakkında o şey nimet olur ki ihtiyacın icab ettiği zahmetlere katlanamaz. Binaenaleyh; kendisinden sudur eden yolsuz ef âli sebebiyle azaba duçar olur. Velhasıl mahallin değişmesiyle ahvalin değiştiği cihetle hadîsler arasında tenakuz yoktur. Zira fakır; Resul ullah hakkında ihtiyarî olduğundan iftihar edecek birşey olmuştur. Amma avam-ı nâs hakkında ıztırarî olduğundan bazı mehlekoys sebep olacağında şüphe yoktur. Gınanın insanlar hakkında nimet olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; gına nimet olmasaydı Cenab-ı Kak gına ile resulüne im-tinan buyurmazdı. Halbuki gınayı resulüne nimet sırasında ta'dad buyurmuştur. Binaenaleyh gınanın nimet olduğunda şüphe yoktur. Şu kadar ki serveti mahalline sarf etmeli, israf ve sefahete sarf etmemelidir. Eğer sefahete sarfederse ayn-i azap olacağı aşikârdır.

Duhâ 93:9

Vacip Tealâ resulüne ihsan buyurduğu nimetlerden bazılarını beyandan sonra o nimetlere karşı gerek halkla, gerek halikla ne gibi muamele olunacağını irşad tarikıyla resulüne beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Rabbin Tealâ seni yetim kılıp meskenler halketmekle rahatını te'min edince sen de yetimlere güzel muamele et. Onların zaaflarından istifade ederek mallarını almak ve yüzünü eğmek, sözlerini reddetmek suretiyle onlara kahretme. Bu âyetin hükmü" bundan evvelki âyetlerin hükümleri üzerine terettüb ettiğine işaret için tertibe delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Çünkü; Cenab-ı Hak resulünü yetim olarak terbiye buyurduğunu ve birçok nimetler verdiğini beyan edince resulünün de yetimlere güzel muamele etmesi lâzım geldiğini beyan buyurmuştur. Yetime kahır; yetimin malını almakla, sözünü reddedip tekdir etmekle, yüzünü ekşitmekle, bed muamele göstermekle olacağı cihetle âyette bu misilli muamelenin cümlesi nehyolunmuştur. Cenab-ı Hakkın resulünü birşeyden nehyetmesi o şeyden ümmetini dahi nehyetmektir. Âyet-i celile; yetimlere güzel muamele olmakla emri mutazammındır. Zira; birşeyden nehyinin onun zıddıyla emri mutazammın olması kavaid-i usuliye iktizasındandır. Binaenaleyh; 'Kahretme» demek «Lütfet» demeyi müşirdir. Zira kahırdan ne-hiy; lûtufla emirdir, işte şu esasa binaen Lesulullah buyurmuştur. Yani «Müslümanlar içinde evlerin hayırlısı bir evdir ki o evde kendine İhsan olunur yetim bulunan ve Müslümanlar içinde evlerin şerlisi bir evdir ki o evde kendine kötülük edilen yetim buluna» demektir. Kezalik hadis-i şerifi de bu manâyı te'yid eder. Yani Resulullah «Ben ve yetimin umuruna kefalet eden kimseyle ikimiz beraber Cennet'teyİ2» buyurmuştur. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Resulullah'm yetim olmasındaki hikmet; yetimlerin halini bilmesi içindir. Çünkü; yetim olarak neşet eden bir zatın, yetimlerin hallerini bilmesi tabiidir. Yahut Resulullah'ın zahirde Allah'tan başkasına itimad edecek bir kimsesi bulunmasın da her zamanda itimadı Allahü Tealâ'-ya olsun için yetim, kılınmıştır. Yahut herkes haline vakıf olsun da tcvnedecek birşeyi bulunmasın için yetim kılınmıştır. Yetim olan bir çocuğun her haline kefalet edecek pederi bulunmayınca herkesçe hali malûm olur. Binanealeyh; Kureyş kabilesi Resulullah'm her halini bilirlerdi. Onlar indinde Resulullah'm gizli bir hali olmadığından Resulullah'm ahval-i hususiyesine dair itiraz, edecek birşey bulamazlardı, enbiyanın cümlesi de kabileleri arasında pak ve ne-cib olmakla tanımışlardır, hikmet-i bi'set ve nübüvvet de bunu icab eder.

Duhâ 93:10

Vacip Tealâ yetime kahretmekten nehyettiği gibi saili menetmekten dahi nehyetmek üzere buyuruyor. Yani; Cenab-ı Hak seni hidayette kılıp ve birçok nimet verince sen de sana müracaat eden saili reddetme. Amma o sail gerek sâil-i ilim, gerek sail-i mal olsun. Hiçbirini kudretin tahtında oldukça istediği şeyden mahrum etme, Allah'ın sana ihsanı gibi sen de onlara ihsan et. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir : Hz. Osman Resulullah'a bir miktar hurma getirip huzur-u nebide bulunurken kapıya bir sâil geldi. Resulullah hurmayı saile vermesini emir buyurdu. Hz. Osman hurmayı saile vermişse de merzîsi hurmayı Resulullah'm ekletmesi olduğundan tekrar sâil-den satın aldı, geri getirdi. Sail tekrar avdet etti. Resulullah tekrar verilmesini emretti. Velhasıl üç defa verilip tekrar geri satın alınıp dördüncüde sâil tekrar gelince Resulullah «Sen sail misin, yoksa satıcı mısın?» buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervi-dir. Şu halde «Sail her kim olursa olsun menetmek lâyık olmaz» demektir. Nehir; menetmek, katı söz söylemek ve şiddetle reddetmek manasınadır. Saili şiddetle reddetmekten nehy(etmek onun zıddı olan riâyet ve mülâyemetle emretmektir. Vacip Tealâ resulüne verdiği nimetleri ta'dad, yetime ve saile riayetle emrettikten sonra nimetin şükrünü eda etmek lâzım olduğunu beyan zımnında :

Duhâ 93:11

Zira; yetime ve sâile riâyete muvaffak olmak büyük nimet olduğu cihetle nâsa haber vermek suretiyle şükrünü eda etmek lâzımdır. Nimeti tahdîsin manâsı nimetin âsânnı hariçte göstermektir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tahdis tebliğ manâsına olunca nimetle murad; Kur'an ve nübüvvettir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu âyet herkesin nail ^olduğu nimeti şükür kabilinden olarak haber vermesi caiz olduğuna delâlet eder, lâkin haber veren kimsenin riya ve ucüp gibi maraz-ı kalbiye müptelâ olmaması şarttır. Eğer böyle âfete müptelâ ise haber vermemesi lâzımdır. Böyle âfet şaibesi olmazsa herkesin kendine iktida etmesi maksadıyla nail olduğu nimeti ve muvaffak olduğu hayratı haber vermek men-duptur. Vacip Tealâ bu sûrede yetime ve saile riayetle emri mahzâ ibadet olan tahdis-i nimet üzerine takdim buyurmuştur. Zira; halk muhtaçtır, Cenab-ı Haksa ganîdir. Binaenaleyh; muhtaç olan hal-kın ihtiyacına taalluk eden muamelenin muhtaç olmayan Halik Tealâ ile muamele üzerine mukaddem olduğuna işaret buyurmuştur. Çünkü; bir kimsenin maaşı muntazam olmayınca emr-i âhirete huzur-u kalple çalışamaz. Zira; meşrubat ve me'kûlâtı olmayınca vücutta kıvam olamayacağı cihetle ibadet mümkün olamaz. Şu halde insana lâzım olan, herşeyden evvel hayatına kâfi derecede rızkını tedarike sa'y ü gayret etmek olduğundan herkese rızkını tahsil etmek farz-ı aynolmuştur. Vacip Tealâ bu sûrede insanın ulüvv-ü kadrine riâyetin vacip olduğunu gayet kısa bir surette beyan buyurmuştur. Çünkü; yetimin rahatını te'min için bir mesken tedariki icab ettiğine ve sâilin memnun, dinî ve dünyevî yolunu şaşıran kimseyi matlubuna irşad etmek lâzım olduğuna işaretten sonra yetimi tahkir ve saili menetmekten nehiy buyurmasıyla insanların kendi-cinsleri olan her ferde riâyet ve muavenetin lüzumunu beyan ve insanlar arasında bir aheng-i tam ve intizamın vücubuna işaret buyurmuştur. Şu halde insanların perişan ve maişetlerini tahsilden âciz olanlarına kemal-i hürmet lâzım olunca cümle insanlara mertebe-i insaniyetten dolayı hürmetin vücubu aşikârdır. Her ibadetin zikr-i îlâhî'ye 'hitam bulması mühim olduğuna işaret için Vacip Tealâ şu beyan olunan ibadetlerden sonra zikr-i İlâhî'den ma'dud olan tahdis-i nimeti sûrenin hatimesinde ve ibadetlerin nihayesinde getirmiştir.

İnşirah 94:1

Mekke-i Mükerre'de nazil olan sûrelerdendir. Sekiz âyeti d midir. Yani; bizim inzal ettiğimiz âyetleri kabule lâyık kalb-i nebe-j vini genişletmedik mi? Elbette genişlettik, Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu makamda hemze nefyi inkâr içindir. Nefiy, inkâr olunca ispat muhakkak olur. Binaenaleyh manâ-yı nazım : … demektir. Çünkü; şerhetmemek inkâr olununca şerhetmels! kafidir. Şerh ir. manâsı; tevsi' yani genişletmektir. Zira; Ke-sulullah ins ü cinne resul olunca onlara tebligat ve mübahasat ile nübüvvetin levazun-ı sairesi; birçok ulûm, hikmet ve hidayetin esbabını, ahkâm-ı İslâmiyenin cemiini ve âyât-ı Kur'aniyenin hepsini hıfza muhtaç olduğundan Resulullah'm kalbinin herkesin kalbinden âlî ve bol olması lâzım bulunduğundan Cenab-ı Hak lüzumu kadar tevsi ettiğini beyan buyurmuştur. Resulullah'a emanet olarak tevdi olunan ulûm ve hikemi ve esrar-ı İlâhî'yeyi hiüzetmeye lâyık derece kalbini tevsi etmek zat-ı nebevileri hakkında büyük nimet olduğundan Vacip Tealâ nimet sırasında ta'dad buyurmuştur. Çünkü; kâfirlerin ta'nına ve davetine icabet etmemelerinden hasıl olan gumum ve humuma tahammül edecek kalbin gayet büyük olması elbette ResuluUah hakkında ayn-ı nimettir. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Resulullah'm kalbinin şerhi; hal-i sahavetinde Cibril sadr-ı nebevilerini yarıp kalbini çıkarıp yıkayıp, bilûmum keder verecek ve fesad-ı ahlâka badî olacak şeyleri izale ve yerine ilm ü irfan iman ve ah-lâk-ı hamide doldurmak suretiyle vuku bulduğu mervidir ve bu misilli acibeler mu'cizat-ı nebeviye dendir ve ancak Resulullah'ın bi'setinden evvel olduğu cihetle irhas, yani bir nevi keramat kabilinden olur. Binaenaleyh; bu gibi harikuladeleri inkâr etmek caiz değildir. Çünkü; Resulullah'm kalbi mahzen-i esrar-ı ilâhî ve me'-men-i vahy-i sübhanî olduğu cihetle kalb-i nebevileri avam-ı nasm kalplerine kıyas olunamaz. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın esrarının hazinesi olan kalb-ı peygamberîyi günahlara meyilden tebrie ederek hâzırı, gaibi, ifade ve istifadeyi cami olacak derecede Cibril-i Emin vasıtasıyla yıkatmak, kuvvet-i kutsiyeyle te'yid ve kemalât-ı insaniyeyle tezyin etmek uzak addolunmadığı gibi Resulullah'm risaletine de pek büyük bir delildir. Nimetin azametine işaret için mün'im olan Vacip Tealâ'nm azametine delâlet eden mütekellim maalgayr sıygasıyla varid olmuştur. Binaenaleyh; Resulullah'm kalbinin şerholunmasında ukul-ü beşerin idrak edemeyeceği nimetler mevcut olduğuna işaret olunmuştur. Bu makamda insanın sadrı yani göğsü vesvese mahalli olduğu için sadrın şerholunduğu beyan olunmuştur. Çünkü; şeytan ma-hall-i iman ve ma'rifet olan kalbe dahil olamaz. Fakat sadra dahil olarak gumum ve humurnu, hırs u tama'ı ve sair müzahrefatı kalbe doldurmakla insanları kalp darlığıyla rahatsız eder ve bu gibi tazyik altında bulunan kalp ibadetin lezzetini bulamaz. İşte Vacip Tealâ bu misilli manialardan resulünü mahfuz buyurduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur. Vacip Tealâ nâsm bu gibi şeytan'm vesvesesinden kurtulması için eûz ü besmeleyi ta'lim buyurmuştur ki eûz ü besmeleyle şeytan tardolununca insan mükellef olduğu ibadeti edaya muvaffak olacağından şer'an beyan olunan bu misilli silâhı isti'mâle dikkat etmek lâzımdır. Bu makamda sadırla muradın kalb olması ihtimalden uzak değildir. Zira; kalbin mahalli sadır olduğundan zikr-i mahal irade-i hal kabilinden mecaz olarak kalp murad olunmak caizdir ve Cibril-i Emin vasıtasıyla sadrın yarılmasına ve kalb-i nebevinin yıkanmasına dair olan rivayet de bu manâyı te'yid eder.

İnşirah 94:2

Vacip Tealâ resulünün kalbini açık ve bol kıldığım beyândan sonra bazı ağırlıkları resulünün üzerinden kaldırdığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; zanıan-ı cahiliyede sizden sudur eden zelleyi ve emr-i nübüvvetten hasıl olan ağırlığı biz senden izale ettik. Çünkü; Resulullah'm emr-i nübüvvette tahammül buyurduğu emanatı me'-mur olduğu veçhüzere edaya muvaffak kılmakla Vacip Tealâ tebligat cihetinden arız olan sikleti izale buyurmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile vizrin asıl manâsı; günah ise de bu makamda kavminin ezalarından ve Hz. İbrahim'in dinini tağyirlerinden ve ba'solunmazdan evvel kendine arız olan hayretten neş'et eden sıklettir. Cenab-ı Hak resulünün üzerinden bunların cümlesini kaldırmıştır. Çünkü Vacip Tealâ nübüvvetle ba'sedip dinini ilânla, birçok ashab-ı kiramın iman etmeleriyle kuvvet ve şevket bularak kavminin ezalarından halâs ve âdât-ı kerihelerini kaldırmakla yerine âdât-ı hasene ve ahkâm-ı diniyesini koymak ve vahiyden evvel kendine arız olan hayret yerine itminan-ı kalple üzerinde olan bütün bu sikletleri izale buyurmuştur. Yahut bu âyette yani «Biz seni günahlardan hıfzettik» manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Şu manâya nazaran ResulullaVtan ufacık bir günah bile sâdır olmadığına âyet delâlet eder, bu manâyı te'yid eden birçok ahadis-i şerife de vardır. Ezcümle Resulullah ba'solun-mazdan evvel bir gece Mekke'de tef ve saire gibi çalgı bulunan bir düğün evine hazır olmak üzere giderken düğün evinin yakınma geldiğinde Cenah-ı Hak bir uyku verir, olduğu mahalle yatar. Hatta gün doğup hararet-i şems te'sir edinceye kadar uyanmaz. Resulullah (S,A.) Efendimiz bilâhare bunu hikâye ederek Cenab-ı Hakkın bu uykuyu çalgıyı dinlemekten muhafaza için halkettiğini beyan ederdi. Yahut vizitle murad; ümmet-i Muhammedin günahlarıdır. Çünkü; Resulullah daima ümmetinin günahlarını düşünür ve ne yolda Cenab-ı Hakka iltica edip aflarını istirham, edeceğine dair esbab-j taharrisi kendi üzerine azîm bir yükken Cenab-ı Hak dünyada geçmiş ümmetler gibi azab-ı âcille ürnmet-i Muhammedi ih-lâk etmeyeceğini ve âhirette şefaatinin kabulünü vaad buyurmasıy-la resulünün üzerinden bu hüznü kaldırdığını bu âyetle beyan buyurmuştur.

İnşirah 94:3

Vacip Tealâ resulünün kalbini açık ve bol kıldığım beyândan sonra bazı ağırlıkları resulünün üzerinden kaldırdığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; zanıan-ı cahiliyede sizden sudur eden zelleyi ve emr-i nübüvvetten hasıl olan ağırlığı biz senden izale ettik. Çünkü; Resulullah'm emr-i nübüvvette tahammül buyurduğu emanatı me'-mur olduğu veçhüzere edaya muvaffak kılmakla Vacip Tealâ tebligat cihetinden arız olan sikleti izale buyurmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile vizrin asıl manâsı; günah ise de bu makamda kavminin ezalarından ve Hz. İbrahim'in dinini tağyirlerinden ve ba'solunmazdan evvel kendine arız olan hayretten neş'et eden sıklettir. Cenab-ı Hak resulünün üzerinden bunların cümlesini kaldırmıştır. Çünkü Vacip Tealâ nübüvvetle ba'sedip dinini ilânla, birçok ashab-ı kiramın iman etmeleriyle kuvvet ve şevket bularak kavminin ezalarından halâs ve âdât-ı kerihelerini kaldırmakla yerine âdât-ı hasene ve ahkâm-ı diniyesini koymak ve vahiyden evvel kendine arız olan hayret yerine itminan-ı kalple üzerinde olan bütün bu sikletleri izale buyurmuştur. Yahut bu âyette yani «Biz seni günahlardan hıfzettik» manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Şu manâya nazaran ResulullaVtan ufacık bir günah bile sâdır olmadığına âyet delâlet eder, bu manâyı te'yid eden birçok ahadis-i şerife de vardır. Ezcümle Resulullah ba'solun-mazdan evvel bir gece Mekke'de tef ve saire gibi çalgı bulunan bir düğün evine hazır olmak üzere giderken düğün evinin yakınma geldiğinde Cenah-ı Hak bir uyku verir, olduğu mahalle yatar. Hatta gün doğup hararet-i şems te'sir edinceye kadar uyanmaz. Resulullah (S,A.) Efendimiz bilâhare bunu hikâye ederek Cenab-ı Hakkın bu uykuyu çalgıyı dinlemekten muhafaza için halkettiğini beyan ederdi. Yahut vizitle murad; ümmet-i Muhammedin günahlarıdır. Çünkü; Resulullah daima ümmetinin günahlarını düşünür ve ne yolda Cenab-ı Hakka iltica edip aflarını istirham, edeceğine dair esbab-j taharrisi kendi üzerine azîm bir yükken Cenab-ı Hak dünyada geçmiş ümmetler gibi azab-ı âcille ürnmet-i Muhammedi ih-lâk etmeyeceğini ve âhirette şefaatinin kabulünü vaad buyurmasıy-la resulünün üzerinden bu hüznü kaldırdığını bu âyetle beyan buyurmuştur.

İnşirah 94:4

Vacip Tealâ resulünün üzerinden ağırlık verecek şeyleri kaldırdığını beyandan sonra ismini i'lâ ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Senin ismini ismime mukarin kılmakla şanını ilâ ve ismini âlem nazarında yukarı kaldırdım ki ezanda, ke-lime-i şehadette ve hutbelerde ismin ismimle beraber zikrolunmak-tadır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulullah'ın ismi arş-ı a'lâda yazılmıştır ve Kur'anda Resulullah'ın ismi Allah'ın ismiyle beraber zikrolunduğu gibi resulüne itaati Cenab-rHak kendine itaat kılmış, Kur'anda hitabı nübüvvet ve risalet unvanlarıyla vâki olmuş, kendisi ve melekleri resulüne salât ettikleri gibi cümle eh-li imana da salevat-ı şerifeyle ve dinini âleme ilân ve itaatia emretmiş, bia-tunı kendine biat kılmıştır. Binaenaleyh; vaizler vaazını tebliğ, mü-fessirler Kur*anın manâsını tefsir etmek, ulema ve padişahlar Rav-za-i Mutahhara'nm toprağına yüzlerini sürmek ve âhirette şefaatim rica etmekle meşgullerdir ve şerefi ilâyevmilkıyam bakîdir. Bunların cümlesi zikr-i nebevilerinin rıf'atıdır. Ümmetinin cümle enbiyanın ümmetlerinden çok olması, her yerde sünnet-i nebeviye-nin ihya olunması ve melekler indinde isminin yad olunması şan-ı Resulullah'ı i'lâ etmektir.

İnşirah 94:5

Vacip Tealâ resulüne vermiş olduğu nimetleri ta'dad buyur duktan sonra o ta'dad olunan nimetleri takrir ve bu nimetlerde* daha âlî nimetler ihsan edeceğini vaadolmak üzere buyuruyor. Yani; fakr u faka v.s. gibi ihtiyaç içinde hasıl olan meşakkat-larla beraber onların arkasında servet ü sâmân v.s. ile bir kolaylık vardır, muhakkak dünya ve din umurlarından hasıl olan hüzn ü kederle beraber onun arkasında ferah ve sürür verecek şeylerle bir suhulet vardır. Binaenaleyh; usrün devamı yoktur. Elbette her usür bir yüsre tebeddül eder. Şu halde ya Ekrem-er Rusül! Biz ma'rifet-i Ilâhî'yenin mahzeni olan kalbini genişlettik ve ağır olan şeyleri senden izaleyle etraf-ı âleme zikrini terfi' edince Kureyş'in senin hakkında söyledikleri kötü sözlerine mahzun olma. Zira; bir darlığa iki bolluk ve bir güçlüğe iki kolaylık vardır. Çünkü; sana bu kadar cesim nimetleri verince bir usre, iki yüsür vereceğimiz muhakkaktır. Bu âyette gerçi usür, yüsür gibi zikrolunmuşsa da usür ile beraber zikrolunduğundan ikinci usür evvelkinin aynı olmak ve yüsür kelimeleri nekre olduğundan herbiri ayrı ayrı olmak kavaid-i Arabiye iktizasındandır. Binaenaleyh; bu âyet bir usre iki yüsürle tefsir olunur. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile usrün arkasında yüsrün pek çabuk geleceğine işaret için beraberliğe delâlet eden kelimesiyle varid olmuştur. Bu âyet nazil olduğunda Resulullah gülerek ashabına «Sizin için beşaret vardır. Zira; bir usür iki yüs-re galip olamaz» buyurmuştur. Yüsrün biri dünyada, diğeri âhiret-te olmak ihtimali varsa da âyet mutlaktır. Zira; Cenab-ı Hak bir usre iki yüsrünü vaad-i mutlakla vaad buyuruyor. Binaenaleyh; lutf-u İlâhF.yi her insan kendi nefsinde tatbik edebilir. Çünkü; her insan tesadüf ettiği azıcık musibet veya kedere Cenab-ı Hakkın birçok vüs'at ve sürür, halkettiğini her zaman görür ve bilir. Bazıları da usrü fakirle yüsrü gına ile tefsir etmişlerdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Çünkü âyetin sebeb-i nüzulü; Kureyş'in Resulullah'ı fakirlikle ta'yib etmeleridir. Onların ta'yibi üzerine Vacip Tealâ resulüne bu âyetle gınayı vaad buyurdu ve vaadi üzere vüs'at ihsan etmiştir. Hatta Resulullah'm yüz deveyi bir kimseye ihsan ettiği hadis kitaplarında mezkûrdur. Resulullah'a vaad; ümmetine de vaaddir. Çünkü; metbû'a nazil olan nimetten tâbi olan kimsenin daima^ müstefid olduğu şüphesizdir.

İnşirah 94:6

Vacip Tealâ resulüne vermiş olduğu nimetleri ta'dad buyur duktan sonra o ta'dad olunan nimetleri takrir ve bu nimetlerde* daha âlî nimetler ihsan edeceğini vaadolmak üzere buyuruyor. Yani; fakr u faka v.s. gibi ihtiyaç içinde hasıl olan meşakkat-larla beraber onların arkasında servet ü sâmân v.s. ile bir kolaylık vardır, muhakkak dünya ve din umurlarından hasıl olan hüzn ü kederle beraber onun arkasında ferah ve sürür verecek şeylerle bir suhulet vardır. Binaenaleyh; usrün devamı yoktur. Elbette her usür bir yüsre tebeddül eder. Şu halde ya Ekrem-er Rusül! Biz ma'rifet-i Ilâhî'yenin mahzeni olan kalbini genişlettik ve ağır olan şeyleri senden izaleyle etraf-ı âleme zikrini terfi' edince Kureyş'in senin hakkında söyledikleri kötü sözlerine mahzun olma. Zira; bir darlığa iki bolluk ve bir güçlüğe iki kolaylık vardır. Çünkü; sana bu kadar cesim nimetleri verince bir usre, iki yüsür vereceğimiz muhakkaktır. Bu âyette gerçi usür, yüsür gibi zikrolunmuşsa da usür ile beraber zikrolunduğundan ikinci usür evvelkinin aynı olmak ve yüsür kelimeleri nekre olduğundan herbiri ayrı ayrı olmak kavaid-i Arabiye iktizasındandır. Binaenaleyh; bu âyet bir usre iki yüsürle tefsir olunur. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile usrün arkasında yüsrün pek çabuk geleceğine işaret için beraberliğe delâlet eden kelimesiyle varid olmuştur. Bu âyet nazil olduğunda Resulullah gülerek ashabına «Sizin için beşaret vardır. Zira; bir usür iki yüs-re galip olamaz» buyurmuştur. Yüsrün biri dünyada, diğeri âhiret-te olmak ihtimali varsa da âyet mutlaktır. Zira; Cenab-ı Hak bir usre iki yüsrünü vaad-i mutlakla vaad buyuruyor. Binaenaleyh; lutf-u İlâhF.yi her insan kendi nefsinde tatbik edebilir. Çünkü; her insan tesadüf ettiği azıcık musibet veya kedere Cenab-ı Hakkın birçok vüs'at ve sürür, halkettiğini her zaman görür ve bilir. Bazıları da usrü fakirle yüsrü gına ile tefsir etmişlerdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Çünkü âyetin sebeb-i nüzulü; Kureyş'in Resulullah'ı fakirlikle ta'yib etmeleridir. Onların ta'yibi üzerine Vacip Tealâ resulüne bu âyetle gınayı vaad buyurdu ve vaadi üzere vüs'at ihsan etmiştir. Hatta Resulullah'm yüz deveyi bir kimseye ihsan ettiği hadis kitaplarında mezkûrdur. Resulullah'a vaad; ümmetine de vaaddir. Çünkü; metbû'a nazil olan nimetten tâbi olan kimsenin daima^ müstefid olduğu şüphesizdir.

İnşirah 94:7

Vacip Tealâ resulüne ihsan ettiği nimetlerini beyandan sonra beyan olunan nimetlerin şükrünü edayı emretmek üzere buyuruyor. Zira; her istediğini vermeye kaadir ancak Rabbin Tealâ'dır. Bina- enaleyh; her zaman her istediğini vermeye kaadir olan Vacip Te-alâ'ya müracaat et ki maksadına vasıl olasın. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ( Ufe ^y ) gazadan ve ahkâmı tebliğden fariğ olduğunda, nimetlerin şükrünü eda etmek üzere ibadete gayret et ve ibadette olan meşakkata tahammül et veyahut farz olan namazlardan fariğ olunca duaya nefsini nasbet demektir. Binaenaleyh; ehl-i İslâm'ın namaz arkasında dualarının sünnet olduğu ahadis-i şerifeyle sabit olduğu gibi bu âyetle dahi sabittir. Yahut bir ibadetten kurtulunca diğer bir ibadete nasb-ı nefs et demektir. Şu halde insan için lâzım plan; daima bir emr-i hayırla meşgul olmaktır. Zira; insanın mühime! ve muattal olarak bulunması caiz değildir. Zira ibadetin birinden ferağ akibinde diğer birine başlamakla emretmek; onun zıddı olan boş durmaktan nehyetmektir. Şu hikmete mebnidir ki Hz. Ömer (R.A.) yani «Muhakkak ben sizden birinizi ya amel-i dünyadan veya amel-i âhiretten birisiyle meşgul olmayarak görmemi kerih görürüm» buyurmuştur ki ihsan için işsiz ve amelsiz bulunmanın fena birşey olduğuna delâlet eder

İnşirah 94:8

Vacip Tealâ resulüne ihsan ettiği nimetlerini beyandan sonra beyan olunan nimetlerin şükrünü edayı emretmek üzere buyuruyor. Zira; her istediğini vermeye kaadir ancak Rabbin Tealâ'dır. Bina- enaleyh; her zaman her istediğini vermeye kaadir olan Vacip Te-alâ'ya müracaat et ki maksadına vasıl olasın. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ( Ufe ^y ) gazadan ve ahkâmı tebliğden fariğ olduğunda, nimetlerin şükrünü eda etmek üzere ibadete gayret et ve ibadette olan meşakkata tahammül et veyahut farz olan namazlardan fariğ olunca duaya nefsini nasbet demektir. Binaenaleyh; ehl-i İslâm'ın namaz arkasında dualarının sünnet olduğu ahadis-i şerifeyle sabit olduğu gibi bu âyetle dahi sabittir. Yahut bir ibadetten kurtulunca diğer bir ibadete nasb-ı nefs et demektir. Şu halde insan için lâzım plan; daima bir emr-i hayırla meşgul olmaktır. Zira; insanın mühime! ve muattal olarak bulunması caiz değildir. Zira ibadetin birinden ferağ akibinde diğer birine başlamakla emretmek; onun zıddı olan boş durmaktan nehyetmektir. Şu hikmete mebnidir ki Hz. Ömer (R.A.) yani «Muhakkak ben sizden birinizi ya amel-i dünyadan veya amel-i âhiretten birisiyle meşgul olmayarak görmemi kerih görürüm» buyurmuştur ki ihsan için işsiz ve amelsiz bulunmanın fena birşey olduğuna delâlet eder

Tin 95:1

Mekke-i Mükerreme'de lir. olan sûrelerdendir. Sekiz âyeti demektir. ve murad; Mekke-i Mükerreme'dir. Cenab Hak Mekke'yi emanetle tavsif buyurdu. Zira M ekk e ; harem-İlâhî ve mehbUA vahy-i sübhanîir. Binaenaleyh; gerek zaman-ı ca hiliyede ve gerek İslâm'da Vacip Tealâ o nıekârjda nâsi emin kıl mıştır. Çünkü; zaman-ı cahiliyede Araplar her yerde mukatel ederler, Mekke'ye gelince her husumetten vazgeçerlerdi.' Zaman- Islâmiyette ise âyet-i celilesiyle Mekke'nin err. niyet-i t âmmesi ilân olundu. Hatta kısas lâzım gelen bir kimse h£ rem-i Mekke'ye iltica ederse emin olur ve harem haricine çıkmc ymca kısas icra olunmaz. Bu emniyetten hayvanat-i vahşiye bil müstefid olduklarından harem dahilinde av avlamak haramdır. Rt sulullah'm Mekke'de suhut etmesi ve daha bazı enbiyanın mahal olması itibarıyla Mekke'nin şerefi olduğu gibi Vacip Tealâ'nın mahalle vermiş olduğu geref-i zâtisi itibarıyla evvelden beri o m; hall-i mübarekin hürmeti an'anâtıyla nâs indinde muhafaza olui muş bir kadr-ı âlîsi olduğu .cihetle Genab-ı Hak o mahalle yemi etmiştir. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Çünkü; insanın boyu cümle hayvanata nispetle itidal üzere olduğu gibi çehresi de cümle hayvanatın çehresinden güzelâir. Binaenaleyh; insan; hulâsa-i mahlûkat ve zübde-i masnûâttır, akıl, fehim ve idrak sahibidir. Şu halde insanın zahirde ve batında cümle hayvanattan güzel olduğuna âyet delâlet eder. Binaenaleyh; insan, akıl sahibi olduğundan tekâlif-i İlâhî'yeyle mükellef olmuştur, fehim sahibi olduğundan hitabat-ı İlâhî'yeye 'muhatap kılınmıştır ve nutk u beyan sahibi olduğundan kendi cinsinden olan insanlara tebligat ve vaaz u nesayihle emr olunmuştur. İşte şu sıfatlar sayesinde insan hayvanat-ı saireden mümtaz olarak yeryüzünde halife kılınmıştır. Bu âyette insanla murad; cins-i insan olduğundan boyunda, hüsnünde ve azasında noksan olan kimselerle itiraz varid olmaz. Bu misilli makamda hüküm; cinsedir, efrada değildir. Binaenaleyh, bazı efradda görülen çirkinlikle cinsinde olan güzelliğe itiraz olunamaz.

Tin 95:2

Mekke-i Mükerreme'de lir. olan sûrelerdendir. Sekiz âyeti demektir. ve murad; Mekke-i Mükerreme'dir. Cenab Hak Mekke'yi emanetle tavsif buyurdu. Zira M ekk e ; harem-İlâhî ve mehbUA vahy-i sübhanîir. Binaenaleyh; gerek zaman-ı ca hiliyede ve gerek İslâm'da Vacip Tealâ o nıekârjda nâsi emin kıl mıştır. Çünkü; zaman-ı cahiliyede Araplar her yerde mukatel ederler, Mekke'ye gelince her husumetten vazgeçerlerdi.' Zaman- Islâmiyette ise âyet-i celilesiyle Mekke'nin err. niyet-i t âmmesi ilân olundu. Hatta kısas lâzım gelen bir kimse h£ rem-i Mekke'ye iltica ederse emin olur ve harem haricine çıkmc ymca kısas icra olunmaz. Bu emniyetten hayvanat-i vahşiye bil müstefid olduklarından harem dahilinde av avlamak haramdır. Rt sulullah'm Mekke'de suhut etmesi ve daha bazı enbiyanın mahal olması itibarıyla Mekke'nin şerefi olduğu gibi Vacip Tealâ'nın mahalle vermiş olduğu geref-i zâtisi itibarıyla evvelden beri o m; hall-i mübarekin hürmeti an'anâtıyla nâs indinde muhafaza olui muş bir kadr-ı âlîsi olduğu .cihetle Genab-ı Hak o mahalle yemi etmiştir. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Çünkü; insanın boyu cümle hayvanata nispetle itidal üzere olduğu gibi çehresi de cümle hayvanatın çehresinden güzelâir. Binaenaleyh; insan; hulâsa-i mahlûkat ve zübde-i masnûâttır, akıl, fehim ve idrak sahibidir. Şu halde insanın zahirde ve batında cümle hayvanattan güzel olduğuna âyet delâlet eder. Binaenaleyh; insan, akıl sahibi olduğundan tekâlif-i İlâhî'yeyle mükellef olmuştur, fehim sahibi olduğundan hitabat-ı İlâhî'yeye 'muhatap kılınmıştır ve nutk u beyan sahibi olduğundan kendi cinsinden olan insanlara tebligat ve vaaz u nesayihle emr olunmuştur. İşte şu sıfatlar sayesinde insan hayvanat-ı saireden mümtaz olarak yeryüzünde halife kılınmıştır. Bu âyette insanla murad; cins-i insan olduğundan boyunda, hüsnünde ve azasında noksan olan kimselerle itiraz varid olmaz. Bu misilli makamda hüküm; cinsedir, efrada değildir. Binaenaleyh, bazı efradda görülen çirkinlikle cinsinde olan güzelliğe itiraz olunamaz.

Tin 95:3

Mekke-i Mükerreme'de lir. olan sûrelerdendir. Sekiz âyeti demektir. ve murad; Mekke-i Mükerreme'dir. Cenab Hak Mekke'yi emanetle tavsif buyurdu. Zira M ekk e ; harem-İlâhî ve mehbUA vahy-i sübhanîir. Binaenaleyh; gerek zaman-ı ca hiliyede ve gerek İslâm'da Vacip Tealâ o nıekârjda nâsi emin kıl mıştır. Çünkü; zaman-ı cahiliyede Araplar her yerde mukatel ederler, Mekke'ye gelince her husumetten vazgeçerlerdi.' Zaman- Islâmiyette ise âyet-i celilesiyle Mekke'nin err. niyet-i t âmmesi ilân olundu. Hatta kısas lâzım gelen bir kimse h£ rem-i Mekke'ye iltica ederse emin olur ve harem haricine çıkmc ymca kısas icra olunmaz. Bu emniyetten hayvanat-i vahşiye bil müstefid olduklarından harem dahilinde av avlamak haramdır. Rt sulullah'm Mekke'de suhut etmesi ve daha bazı enbiyanın mahal olması itibarıyla Mekke'nin şerefi olduğu gibi Vacip Tealâ'nın mahalle vermiş olduğu geref-i zâtisi itibarıyla evvelden beri o m; hall-i mübarekin hürmeti an'anâtıyla nâs indinde muhafaza olui muş bir kadr-ı âlîsi olduğu .cihetle Genab-ı Hak o mahalle yemi etmiştir. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Çünkü; insanın boyu cümle hayvanata nispetle itidal üzere olduğu gibi çehresi de cümle hayvanatın çehresinden güzelâir. Binaenaleyh; insan; hulâsa-i mahlûkat ve zübde-i masnûâttır, akıl, fehim ve idrak sahibidir. Şu halde insanın zahirde ve batında cümle hayvanattan güzel olduğuna âyet delâlet eder. Binaenaleyh; insan, akıl sahibi olduğundan tekâlif-i İlâhî'yeyle mükellef olmuştur, fehim sahibi olduğundan hitabat-ı İlâhî'yeye 'muhatap kılınmıştır ve nutk u beyan sahibi olduğundan kendi cinsinden olan insanlara tebligat ve vaaz u nesayihle emr olunmuştur. İşte şu sıfatlar sayesinde insan hayvanat-ı saireden mümtaz olarak yeryüzünde halife kılınmıştır. Bu âyette insanla murad; cins-i insan olduğundan boyunda, hüsnünde ve azasında noksan olan kimselerle itiraz varid olmaz. Bu misilli makamda hüküm; cinsedir, efrada değildir. Binaenaleyh, bazı efradda görülen çirkinlikle cinsinde olan güzelliğe itiraz olunamaz.

Tin 95:4

Vacip Tealâ insanı güzel suret üzere halkettiğini beyandan sonra insanın hilkatma lâyık amel etmediğinden dolayı ehl-i nardan kıldığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yahut Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile sefil; zayıf manasınadır. Esfel-i safilînle murad; erzel-i ömürdür. Zira safiIin ; topal ve küt çocuklardır ki nâsın en zayıf olanlarıdır. Erzel-i ömre vasıl olan pir-i faniyse bunların cümlesinden zayıf oîur. Çünkü bedeni köhnelendiğl gibi zahir ve batın kuvâîan da zayıflanır. Hatta gözü görmez, kulağı duymaz, aklı ermez bir halde beli bükülür, sureti tagayyur' eder velhasıl vücudunun her cüz'üne tagayyur arız olduğundan en zayıf farzet-tiğimiz zayıflardan daha zayıf olduğu cihetle safilînden daha sefil denmeye seza olur. Amma amel-i salih isleyenler her ne kadar ko-casalar da onların kuvalarına halel gelmez, suretlerine çirkinlik arız olmaz. Şu- halde bu misilli salih kimseler için erzel-i ömür yok demektir. Vacip Tealâ bu âyette insanların esfel-i safilîne reddolunacak-larını beyandan sonra mümin-i salih olanlarını istisna buyurmuştur. Zira; müminle kâfir aralarım tefrik etmek adalet-i İlâhî'ye iktizasındandır. Çünkü; küfran-ı nimet eden kâfir kahr-ı İlâhî'ye mazhar olarak nar-ı Cahîme ithal olununca şükran-ı nimet eden müminin lutf-u İlâhî'ye mazhar olarak muazzez ve muhterem olması ayn-ı adalettir. Şu kadar ki esfel-i safilîne ithalden kurtaracak yalnız iman olmayıp belki amel-i'salihe mukarin olan iman olduğuna işaret için istisnada amel-i salih de dercolunmuştur.

Tin 95:5

Vacip Tealâ insanı güzel suret üzere halkettiğini beyandan sonra insanın hilkatma lâyık amel etmediğinden dolayı ehl-i nardan kıldığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yahut Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile sefil; zayıf manasınadır. Esfel-i safilînle murad; erzel-i ömürdür. Zira safiIin ; topal ve küt çocuklardır ki nâsın en zayıf olanlarıdır. Erzel-i ömre vasıl olan pir-i faniyse bunların cümlesinden zayıf oîur. Çünkü bedeni köhnelendiğl gibi zahir ve batın kuvâîan da zayıflanır. Hatta gözü görmez, kulağı duymaz, aklı ermez bir halde beli bükülür, sureti tagayyur' eder velhasıl vücudunun her cüz'üne tagayyur arız olduğundan en zayıf farzet-tiğimiz zayıflardan daha zayıf olduğu cihetle safilînden daha sefil denmeye seza olur. Amma amel-i salih isleyenler her ne kadar ko-casalar da onların kuvalarına halel gelmez, suretlerine çirkinlik arız olmaz. Şu- halde bu misilli salih kimseler için erzel-i ömür yok demektir. Vacip Tealâ bu âyette insanların esfel-i safilîne reddolunacak-larını beyandan sonra mümin-i salih olanlarını istisna buyurmuştur. Zira; müminle kâfir aralarım tefrik etmek adalet-i İlâhî'ye iktizasındandır. Çünkü; küfran-ı nimet eden kâfir kahr-ı İlâhî'ye mazhar olarak nar-ı Cahîme ithal olununca şükran-ı nimet eden müminin lutf-u İlâhî'ye mazhar olarak muazzez ve muhterem olması ayn-ı adalettir. Şu kadar ki esfel-i safilîne ithalden kurtaracak yalnız iman olmayıp belki amel-i'salihe mukarin olan iman olduğuna işaret için istisnada amel-i salih de dercolunmuştur.

Tin 95:6

Vacip Tealâ amel-i salih sahibi mümini Cehennem'e ithal veyahut erzel-i ömre reddolunmaktan istisna buyurduğundan sonra onlar için ne gibi muamele olunacağını beyan etmek üzere buyuruyor Zira; Allahü Tealâ'ya iman edip, amel-i salihe müdavim olan kimselerin sevabı tükenmez. Çünkü; onların hayrat ve müberratları ve ezkâr-ı cemileleri sebebiyle amel defterleri kapanmayıp daima sevap yazıldığından ecirlerinin arkası kesilmediği gibi âhi-rette nail olacakları nimetleri dahi tükenmez. Yahut manâ-yı âyet: … demektir. Bu âyet, bundan evvelki istisnanın neticesi makammdadix ve takriri şöyledir : «Ehl-i iman için tükenmez ecir vardır. Zira; onlar imanla beraber amel-i salih işlediler. Her kimseler.ki imanla beraber amel-i salih işleyenler, onlar için tükenmez ecir vardır. Binaenaleyh; ehl-i iman için tükenmez ecir vardır» demektir.

Tin 95:7

Vacip Tealâ insanı ahsen-i takvim üzere halkettikten sonra Cehennem'e veyahut erzel-i ömre reddedeceğini ve ancak mümin-i salihler üzerine tükenmez ecir olduğunu ve yevm-i kıyameti tek-zib edenlerin halleri taaccübe şayan bulunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insan ahsen-i takvim üzere halk ve sonra erzel-i ömre redle gençliğinde olan cümle hâlâtm tebeddül ve tagayyürüne dair hakikatlar beyan olununca ya Skrem-er Rusül! Seni eşhastan hangi şahıs bu kadar zahir ve bahir delillere karşı yevm-i cezayı haber vermen sebebiyle tekzib eder? Zira; tekzib eden her şahıs düşünse kendi nefsinde vuku bulan tebeddülatla yevm-i cezayı ikrara kâfi delil bulacağından tekzipleri taaccübe şayandır. Şu manâdan anlaşıldığı veçhile bu âyette lâfzı akil sahibinde isti'mâl olunan manâsmadır. Yani «Bu kadar delâ-ilden sonra yevm-i cezayı haber verdiğinden dolayı akıl sahibi olanlardan seni tekzibe kim cesaret eder?» demektir. Gaipten hazıra iltifat olarak bu âyette hitap mutlaka insana; olduğuna nazaran manâ-yı âyet: … demektir.-Çünkü; hak olan birşeyi inkâr eden kimse elbet-İ te yalancı olduğundan yevm-i cezayı inkâr eden insanı Cenab-ı Hak tevbih makamında «Ey insan! Bu kadar delâilden sonra seni yalanaj ne gibi şey mecbur etti ki hak olan kıyameti inkârınla.yalancı ol-j dun?» buyurmuştur.

Tin 95:8

Vacip Tealâ insanın güzel suret üzere halk ve sonra erzel-i ömre reddolunduğunu beyandan sonra bunlara kaadir olan zat-rülû-j hiyetin hâkimlerin ahkemi olduğunu beyanla kudrete nazaran haş-j rın imkânına ve hikmete nazaran haşrm vukuuna işaret etmek üzere buyuruyor. Elbette oldu. Yani; şu zikrolunan hüsn-ü suret üzere insanı halketmeye ve! sonra erzel-i ömre redde kaadir olan Allahü Tealâ ahkem-ülhâki-| mîn olmadı mı? Elbette oldu. Şu halde hasra ve neşre kaadir olduğunda şüphe olmaz. Zira; bu kadar acayip ve garaib üzere şamil olan mevcudatı iptidaen halka kaadir olanın öldükten sonra ihyayî da kaadir olacağı evleviyetle sabit olur. Yahut hükümle murad; kaza manasınadır. Şu halde âyet-i celile kâfirleri tehdid için sevkolunmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu âyetti celile Resulullah'ı tesliyedir. Çünkü; Allahü Tealâ adaletle hükmedince Resulullah'm hasımlarından intikamını alacağında şüphe yoktur.

Alak 96:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil, olan sûrelerdendir^Btm dokuz âyeti camidir. Yani; bilûmum zerrat-ı cihanı halkeden Rabbin Tealâ'nm ismiyle yardım taleb eder olduğun halde sana nazil olan Kur'anı sen oku. Hz. Âişe ve İbn-i Abbas (R.A.) dan rivayet olunduğuna nazaran Kur'andan, evvel nazil olan bu âyettir. Çünkü; Resulullah (Ce-bel-i Hıra) da ma'bedhanesi olan gar-ı şerifte ibadetle meşgul olduğu zamanda Cibril-i Emin bu âyetle geldi.. Resulullah vahyin şiddetinden kendine arız olan dehşeti izale için Hz. Hatice'nin hanesine avdet etti ve üzerine örtü aldı. İşte o vakit nazil olmuştur. Bu âyette istiâne veya mülâbese içindir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Binaenaleyh her emr-i mubahın iptidasında besmele okumak memduhtur. Şu halde bu âyette emir; istihbab için olduğundan Kur'an okuyacak kimsenin besmeleyle iptida etmesi müstehaptır. Yahut emir; vucûb içindir. Buna nazaran Kur'an okuyacak kimsenin besmele ile başlaması vâcibtir. Şu halde Kur'-anm evvelinde besmeleyi terkeden kimse günahkâr olur. Resulullah'a vahyin evvelinde arız olan bazı sıkıntıyı izale için Vacip Tealâ bu âyette esma-i İlâhî'yesi içinden Rab kelimesini irad buyurmuştur. Çünkü rububiyet ; tedriç suretiyle kemale ulaştırmak manâsına olduğundan «Rabb'inin ismiyle istiâne eder olduğun halde Kur'an oku» demek «Ey Resul-ü Mükerrem! Seni azar azar kemalâta îsâl ile pederin sulbünde ve validen rahminde zayi etmeyip muhafaza eden Rabbin Tealâ seni zayi etmez, muhafaza eder. Binaenaleyh; telâş etme demektir. Cenab-ı Hak bu âlem-i mükevvenâtm hulâsası olan resulünün Rabbisi olunca diğer mahlukatm Rabbisi olacağı evleviyetle sabit olduğundan Rab kelimesi yalnız Resulullah'a muzaf kılınmıştır. Cenab-ı Hak resulünün Rabbisi olduğunu beyandan sonra ru-bubiyetini ispat makammda halik olduğunu zikir buyurmuştur ve takriri şöyledir : «Allahü Tealâ senin Rabbindir. Zira; seni ve ce-mi-i mahlûkaatı halketti. Her kimse ki seni ve cemi-i mahlûkaatı halkede. Senin Rabb'indir. Binaenaleyh Allahü Tealâ senin Rabb'in-dir» demektir. Halk ve icad cümle nimetler üzerine mukaddem olduğu için rububiyetin delilleri içinden hilkati ihtiyar buyurmuştur. Çünkü; rububiyeti ve vahdaniyeti inkâr eden müşriklere başka deliller zikrolunsa inkâr edeceklerinden delâlette pek açık ve sarih olan hilkat zikrolundu ki inkâra mecalleri olmasm, ilzam ve iskât kolay olsun. Zira; hilkat, bedihi bir hakikat olduğu cihetle teslimi zaruridir ve şu hilkati teslimden sonra halk fiiline bir fâil-i hakîkî lâzım olup o fâil-i hakîkînin de Halik Tealâ olduğunu teslim etmek lâzım gelir. Çünkü; müşriklerin ma'bud ittihaz ettikleri putların halik olamayacağım edna akıl bilir. Şu halde rububiyete ve vahdaniyete evvelemirde hilkati delil olarak getirmek maksada vusulü teshil içindir. Çftmle mahlukatm halikı Allahü Tealâ olduğuna işaret için, halk mutlak olarak zikrolunmuştur ki Mu'tezile'nin «Herkes kendi fiil-i ihtiyarîsini halkeden» yollu iddiaları merduddur.

Alak 96:2

Vacip Tealâ cümle mahlûkatı halkettiğini icmâlen beyandan sonra mahlukatm eşrefi ve ahseni olan insanın hilkatini zikirle ik-J tifa etmek üzere buyuruyor. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile insanın mahlukatm .cüm-j leşinden eşref olduğuna ve Kur'anı kn-aetle muhatap ancak insan olduğuna işaret ve şanına ta'zim için mutlaka hilkati beyandanj sonra ayrıca insanin hilkati zikrolunmuştur. İnsanla uyuşmuş kaı beyninde münasebet olmadığı halde uyuşmuş kandan insanı halket-mek kudret-i kahireye ziyade delâlet ettiği cihetle insanın yaratılışında olan ahval içinden donmuş olan kan parçasından halkolun-duğu beyan olunmuştur. Vacip Tealâ evvelâ resulüne Kur'anı kendi nefsinde okumasını emrettikten sonra nasa tebliğ için kıraet etmesini emretmek üzere buyuruyor. Yahut Fahri Râzfniı beyanı veçhile evvelki kıraet namaza, ikinci kıraet namazın haricine aittir. Buna nazaran manâ-yı nazım : … demektir. Şu halde gerek namazda ve gerek hariçte tilâvet-i Kur'-snııı lüzumuna bu âyet delâlet eder.

Alak 96:3

Vacip Tealâ resulüne kıraetle emredince Resul kıraet edeceğim şeyi bilmiyorum» diyerek i'tizar etmesi üzerine Cenab-ı Hak kıraetini ta'lim buyuracağına işaretle resulünün i'ti-zannı izale etmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen Kur'anı kıraet için telâş etme, Cibril'den işittiğini oku. Zira; senin Rabbin Tealâ cümle kerem sahiplerinden ziyade kerem sahibidir ki kalem vasıtasıyla insanlara bilmediklerini öğretti ve okuttu. Şu halde sana da bilmediğini bildirir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ekrem; ivazsız yani karşılıksız ihsan eden kimseye denir. Binaenaleyh; Vacip Tealâ'nm kullarına ihsanında asla ivaz kokusu olmadığından Allahü Tealâ'nm keremi bilûmum kerem sahiplerinin keremlerine faik olduğundan Vacip Tealâ'ya keremde hiç kimse nazir olamadığı cihetle ek-rem-ül ekremîn itlakı zat-ı üiûhiyete münhasırdır. Binaenaleyh; velev az olsun bir ivaz mukabilinde veya meth ü senasından veya sevabından veya bir kimsenin zemminden kurtulmak için vâki olan ihsanmdan dolayı ib,san eden kimseye ekrem denmez. Vacip Tealâ Kur'anı kıraate terğib için kıraetle emirden sonra zat-ı ülûhiyetinin ekrem olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; Kur'anı kıraete devam eden kimseye her kelimesi belki her harfi mukabilinde bol bol ecirler ihsan eder demektir. Zira ekrem ; keremi bol manasınadır. Kalemde insanlar için menfaat pek çok olduğundan faziloı ve meziyetine işaret için kalemle talimi Cenab-ı Hak kendi zatına nispetle tasrih buyurmuştur. Çünkü; bütün ilimlerin zaptı ve muhafazası kitabetledir. Eğer kalemle yazı olmasa emr-i din ve emr-i dünyadan hiçbir şeyin kıvamı mümkün olamazdı, İmam-ı Katade' kelâmı bu manâyı te'yid eder. Yani «Kalem Allahü Tealâ'dan bir nimettir. Eğer kalem olmamış olsaydı din kaaim olmaz, maişetjie salâh bulmazdı» demektir. Çünkü; her kavme nazaran kendilerinden evvel geçenle-rin ahval ve âdetlerini ve onların sonra geleceklere bırakmış oldukları eserlerini zaptetmek ancak yazıyla olduğundan her zaman ~û> sanlar yazıya dikkat ve ihtimam edegelmişler ve evvel geçenler sonra gelenlere eserlerini kalem ve yazı vasıtasıyla. devretmekte devam etmişlerdir. İşte kalemin menfaati pek büyük olduğuna ten-bih için Kur'andan evvel nazil olan âyetlerinde zat-ı ülûhiyetinin ekrem olduğunu kalemle talimini beyanla ispat etmiştir. Çünkü ka-lemle ta'lim; ekrem olduğunun delilidir ve takriri şöyledir: «Rabbin ekremdir. Zira; insana bilmediğini kalemle ta'lim etti. Her kimse insana bilmediğim kalemle 'talim ede, o kimse ekremdir. Binaenaleyh; Rabbin ekremdir» demek olur. Bu âyette kalemle talim nübüvvete delâlet eder. Zira kalemle talim; ancak işitmekle bilinmesi mümkün olan mesmûâta delildir. Mesmûâta itibarsa; enbiyadan işitilenedir. Çünkü; enbiyanın gayrı-dan işitilen şeye itimad olunamaz.

Alak 96:4

Vacip Tealâ resulüne kıraetle emredince Resul kıraet edeceğim şeyi bilmiyorum» diyerek i'tizar etmesi üzerine Cenab-ı Hak kıraetini ta'lim buyuracağına işaretle resulünün i'ti-zannı izale etmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen Kur'anı kıraet için telâş etme, Cibril'den işittiğini oku. Zira; senin Rabbin Tealâ cümle kerem sahiplerinden ziyade kerem sahibidir ki kalem vasıtasıyla insanlara bilmediklerini öğretti ve okuttu. Şu halde sana da bilmediğini bildirir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ekrem; ivazsız yani karşılıksız ihsan eden kimseye denir. Binaenaleyh; Vacip Tealâ'nm kullarına ihsanında asla ivaz kokusu olmadığından Allahü Tealâ'nm keremi bilûmum kerem sahiplerinin keremlerine faik olduğundan Vacip Tealâ'ya keremde hiç kimse nazir olamadığı cihetle ek-rem-ül ekremîn itlakı zat-ı üiûhiyete münhasırdır. Binaenaleyh; velev az olsun bir ivaz mukabilinde veya meth ü senasından veya sevabından veya bir kimsenin zemminden kurtulmak için vâki olan ihsanmdan dolayı ib,san eden kimseye ekrem denmez. Vacip Tealâ Kur'anı kıraate terğib için kıraetle emirden sonra zat-ı ülûhiyetinin ekrem olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; Kur'anı kıraete devam eden kimseye her kelimesi belki her harfi mukabilinde bol bol ecirler ihsan eder demektir. Zira ekrem ; keremi bol manasınadır. Kalemde insanlar için menfaat pek çok olduğundan faziloı ve meziyetine işaret için kalemle talimi Cenab-ı Hak kendi zatına nispetle tasrih buyurmuştur. Çünkü; bütün ilimlerin zaptı ve muhafazası kitabetledir. Eğer kalemle yazı olmasa emr-i din ve emr-i dünyadan hiçbir şeyin kıvamı mümkün olamazdı, İmam-ı Katade' kelâmı bu manâyı te'yid eder. Yani «Kalem Allahü Tealâ'dan bir nimettir. Eğer kalem olmamış olsaydı din kaaim olmaz, maişetjie salâh bulmazdı» demektir. Çünkü; her kavme nazaran kendilerinden evvel geçenle-rin ahval ve âdetlerini ve onların sonra geleceklere bırakmış oldukları eserlerini zaptetmek ancak yazıyla olduğundan her zaman ~û> sanlar yazıya dikkat ve ihtimam edegelmişler ve evvel geçenler sonra gelenlere eserlerini kalem ve yazı vasıtasıyla. devretmekte devam etmişlerdir. İşte kalemin menfaati pek büyük olduğuna ten-bih için Kur'andan evvel nazil olan âyetlerinde zat-ı ülûhiyetinin ekrem olduğunu kalemle talimini beyanla ispat etmiştir. Çünkü ka-lemle ta'lim; ekrem olduğunun delilidir ve takriri şöyledir: «Rabbin ekremdir. Zira; insana bilmediğini kalemle ta'lim etti. Her kimse insana bilmediğim kalemle 'talim ede, o kimse ekremdir. Binaenaleyh; Rabbin ekremdir» demek olur. Bu âyette kalemle talim nübüvvete delâlet eder. Zira kalemle talim; ancak işitmekle bilinmesi mümkün olan mesmûâta delildir. Mesmûâta itibarsa; enbiyadan işitilenedir. Çünkü; enbiyanın gayrı-dan işitilen şeye itimad olunamaz.

Alak 96:5

Vacip Tealâ kalemle talimini icmalen beyandan, min bazı envâ'mı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Ekrem olan Rabbin Tealâ- insana gizli, aşikâr, ,küllî ve cüz'î bilmediği şeyleri ta'lim buyurdu. Binaenaleyh; Hz. Âdem'e esmayı talim buyurduğu gibi sair insanlara da envâ'-ı ilmi ve hidayeti talim buyurmuştur. Sen ise ey Habibim! Cümle insanların eşrefi ve şan ü şeref cihetinden efrad-ı insanın eazzi ve kadr ü mekânet cihetinden de cümlesinin yükseği ve a'lâsı olduğundan bilmediğin şeyleri sana talim buyuracağı evleviyetle sabit olur,

Alak 96:6

Vacip Tealâ insanın uyuşmuş kandan halkolunduğunu, talim ve taallüme liyakat kesbedecck kemalâta vasıl olduğunu beyandan sonra şu ahvalini düşünmeyerek küfür ve tuğyanda bulunması insan için lâyık birşey olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. insanın hali böyleyken kendinin hakîr ve zelil meniden yaratıldığını unutur, kendi itikaad-ı batılmca Allahü Tealâ'nm in'âmına ihtiyaçtan müberra olduğunu zannederek Rabbi-sine ibadetten kibreder. Haddini tecavüzle kendi ebna-yı cinsine zulm ü taaddî eder, yevm-i kıyamette mücazat olunacağını düşünmez. Halbuki ey insan! Ahirette senin rücuun ancak Rabbin Tea-lâ'yadır ki her halin cezasını verir ve hiçbirisi cezasız kalmaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu ve bundan sonraki. âyetler Ebu Cehil hakkında nazil olmuştur. Çünkü; âyeti nazil olunca Ebu Cehil hiddete gelir, «Benden ekrem kim olabilir?» demekle tuğyana başlar. Zira habisin âdeti; kisvesini ve merkebini tezyin, taamını arttırmakla tekebbür etmek ve fahr u mübahâtm envâıyla etrafa ateş saçmaktı. Vacip Tealâ onu ve emsalini zem için bu âyetlerini - inzal buyurmuştur. Çünkü; sebeb-i nüzule nazaran insanla murad; Ebu Cehil olmak lâzım gelirse de itibar sebeb-i nüzulün hususuna olmayıp lâfzın umumuna olduğu cihetle tuğyan eden cümle insanlara şâmil olmak ahkâma daha muvafıktır. Vacip Tealâ kudrete ve vahdaniyete delâlet eden delillerden gafletin sebebi hubb-ü dünya olduğunu, bu ve bundan sonra gelecek âyetlerle beyan buyurmuştur. Şu beyan olunan- mukaddemata nazaran manâ-yı âyet: … demektir. İşte insanın bu halleri taaccübe şayandır. Bu âyet nazil olunca Ebu Cehil Resulullah'a »Sen, insan müstuğyan eder demişsin. Mekke dağlarım altın, gümüş yap. Biz ondan istediğimiz kadar alalım, bakalım tuğyan eder miviz? Me'mûl ki dinimizi terkeder, sana tâbi oluruz» demekle Resulullah'a muâraza eder. Bunun üzerine Cibriİ-i Emin gelir, "Ya-Resulallah! İstersen onların arzuları veçhile yapalım. Lâkin iman etmezlerse Hz. İsa'dan mâide isteyip de iman etmeyenleri ihlâk ettiğimiz gibi bunları da ihlâk ederiz» demesi üzerine Resulullah'ın arzu buyurmadığı mervidir.

Alak 96:7

Vacip Tealâ insanın uyuşmuş kandan halkolunduğunu, talim ve taallüme liyakat kesbedecck kemalâta vasıl olduğunu beyandan sonra şu ahvalini düşünmeyerek küfür ve tuğyanda bulunması insan için lâyık birşey olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. insanın hali böyleyken kendinin hakîr ve zelil meniden yaratıldığını unutur, kendi itikaad-ı batılmca Allahü Tealâ'nm in'âmına ihtiyaçtan müberra olduğunu zannederek Rabbi-sine ibadetten kibreder. Haddini tecavüzle kendi ebna-yı cinsine zulm ü taaddî eder, yevm-i kıyamette mücazat olunacağını düşünmez. Halbuki ey insan! Ahirette senin rücuun ancak Rabbin Tea-lâ'yadır ki her halin cezasını verir ve hiçbirisi cezasız kalmaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu ve bundan sonraki. âyetler Ebu Cehil hakkında nazil olmuştur. Çünkü; âyeti nazil olunca Ebu Cehil hiddete gelir, «Benden ekrem kim olabilir?» demekle tuğyana başlar. Zira habisin âdeti; kisvesini ve merkebini tezyin, taamını arttırmakla tekebbür etmek ve fahr u mübahâtm envâıyla etrafa ateş saçmaktı. Vacip Tealâ onu ve emsalini zem için bu âyetlerini - inzal buyurmuştur. Çünkü; sebeb-i nüzule nazaran insanla murad; Ebu Cehil olmak lâzım gelirse de itibar sebeb-i nüzulün hususuna olmayıp lâfzın umumuna olduğu cihetle tuğyan eden cümle insanlara şâmil olmak ahkâma daha muvafıktır. Vacip Tealâ kudrete ve vahdaniyete delâlet eden delillerden gafletin sebebi hubb-ü dünya olduğunu, bu ve bundan sonra gelecek âyetlerle beyan buyurmuştur. Şu beyan olunan- mukaddemata nazaran manâ-yı âyet: … demektir. İşte insanın bu halleri taaccübe şayandır. Bu âyet nazil olunca Ebu Cehil Resulullah'a »Sen, insan müstuğyan eder demişsin. Mekke dağlarım altın, gümüş yap. Biz ondan istediğimiz kadar alalım, bakalım tuğyan eder miviz? Me'mûl ki dinimizi terkeder, sana tâbi oluruz» demekle Resulullah'a muâraza eder. Bunun üzerine Cibriİ-i Emin gelir, "Ya-Resulallah! İstersen onların arzuları veçhile yapalım. Lâkin iman etmezlerse Hz. İsa'dan mâide isteyip de iman etmeyenleri ihlâk ettiğimiz gibi bunları da ihlâk ederiz» demesi üzerine Resulullah'ın arzu buyurmadığı mervidir.

Alak 96:8

Vacip Tealâ insanın uyuşmuş kandan halkolunduğunu, talim ve taallüme liyakat kesbedecck kemalâta vasıl olduğunu beyandan sonra şu ahvalini düşünmeyerek küfür ve tuğyanda bulunması insan için lâyık birşey olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. insanın hali böyleyken kendinin hakîr ve zelil meniden yaratıldığını unutur, kendi itikaad-ı batılmca Allahü Tealâ'nm in'âmına ihtiyaçtan müberra olduğunu zannederek Rabbi-sine ibadetten kibreder. Haddini tecavüzle kendi ebna-yı cinsine zulm ü taaddî eder, yevm-i kıyamette mücazat olunacağını düşünmez. Halbuki ey insan! Ahirette senin rücuun ancak Rabbin Tea-lâ'yadır ki her halin cezasını verir ve hiçbirisi cezasız kalmaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu ve bundan sonraki. âyetler Ebu Cehil hakkında nazil olmuştur. Çünkü; âyeti nazil olunca Ebu Cehil hiddete gelir, «Benden ekrem kim olabilir?» demekle tuğyana başlar. Zira habisin âdeti; kisvesini ve merkebini tezyin, taamını arttırmakla tekebbür etmek ve fahr u mübahâtm envâıyla etrafa ateş saçmaktı. Vacip Tealâ onu ve emsalini zem için bu âyetlerini - inzal buyurmuştur. Çünkü; sebeb-i nüzule nazaran insanla murad; Ebu Cehil olmak lâzım gelirse de itibar sebeb-i nüzulün hususuna olmayıp lâfzın umumuna olduğu cihetle tuğyan eden cümle insanlara şâmil olmak ahkâma daha muvafıktır. Vacip Tealâ kudrete ve vahdaniyete delâlet eden delillerden gafletin sebebi hubb-ü dünya olduğunu, bu ve bundan sonra gelecek âyetlerle beyan buyurmuştur. Şu beyan olunan- mukaddemata nazaran manâ-yı âyet: … demektir. İşte insanın bu halleri taaccübe şayandır. Bu âyet nazil olunca Ebu Cehil Resulullah'a »Sen, insan müstuğyan eder demişsin. Mekke dağlarım altın, gümüş yap. Biz ondan istediğimiz kadar alalım, bakalım tuğyan eder miviz? Me'mûl ki dinimizi terkeder, sana tâbi oluruz» demekle Resulullah'a muâraza eder. Bunun üzerine Cibriİ-i Emin gelir, "Ya-Resulallah! İstersen onların arzuları veçhile yapalım. Lâkin iman etmezlerse Hz. İsa'dan mâide isteyip de iman etmeyenleri ihlâk ettiğimiz gibi bunları da ihlâk ederiz» demesi üzerine Resulullah'ın arzu buyurmadığı mervidir.

Alak 96:9

Vacip Tealâ Ebu Cehil ve emsali kâfirlerin evsaf-ı zemimele-i rinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; gördün mü şol fena kimseyi ki o fena adam namazISkılan kulumuzu namazdan bile meneder. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hitap; Resulullah'adır. Ve sudl, taaccüp manâsını mutazammındır. Abidle murad; Resulullah'tır. kelimesinde bulunan tenvin; ta'zvm ve kemal içindir.' Resulullah'ı namazdan nehy'sden Ebu Cehil'dir. Çünkü; Ebu Cehil Kureyş'e ta'neder, derdi ki «Sizin yanınızda Mu-hammed (S.A.) namaz kılar, secde eder de siz sükût edersiniz. Sğer namaz kıldığını görürsem secde ederken boynuna basarım»" demekle şecaat izhar ederken bir gün ResululJah'ı namazda gördü ve Resulullah'a doğru gitti. Yakın varınca elleriyle müdafaa ederek hemen geri kaçtı. Kureyş Ebu Cehil'in firarından suâl ettiler. Cevap' olarak «Muhammed (S.A.) le benim aramızda bir hendek dolusu ateş zuhur etti, birtakım kanatlar da bana hücum etti. Ellerimle o kanatlara müdafaa ederek güç kurtuldum» demiştir. Ebu Cehil'in hali taaccübe şayandır. Çünkü Resulullah din-i İslâm'ın Ebu Cehil veya Hz. Ömer'den birisiyle kuvvet bulmasına duâ ettiği halde Ebu Cehil Resulullah'ı namazdan menetmeye çalışırdı ve künyesi (Ebül Hakem) olduğundan bu künye sahibine yani Rabbisine ibadet eden bir abd-i kâmili ibadetten menetmeye lâyık değildi, kendisini Mekke'de emr ü nehiy sahibi sayar ve âmirin emrine itaati vacip itikad ederken âmir-i hakîkî olan Allahü Tea-lâ'nm emrine itaat edenleri itaattan mene çalışması taaccübe şayan bir haldir. Bu âyette Ebu Cehil'i üç cihetle zem vardır ; Birincisi; abd-i kâmil olan Resulullah'ı mene çalışmasıdır. İkincisi; bu misilli efâl-i kabihâyı âdet edip her vakit mene çalıştığına delâlet eden kelimesinin varid olmasıdır. Çünkü; âdet-i müs-temirresi olduğuna delâlet eden muzari sıygası varid olmuştur. Üçüncüsü; efdal-i ibadet olan namazdan menetmesidir. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Gerçi bu âyet Ebu CehiFi zemmediyorsa da bu misilli makamda sebeb-i nüzulün hususuna itibar olunmayıp elfazın umumuna itibar olunduğundan ibadet eden kimseyi ibadetten meneden her şahsa şâmildir? Yâni «Men'i caiz olmayan mahallerden meneden kimse mezmum» demektir. Şu halde mansub olan mahalde ve ev-kât-ı mekruhede namaz kılan kimseyi men' edenlere şamil olmaz. Çünkü; bunları menle şeriat emrettiğinden men'edene mes'ûliyet yoktur. Binaenaleyh; geceyle efendisi kölesini, kocası karısını nafile namaz kılmaktan menedebilir. Çünkü; nafile borç olmadığından köleye nispetle efendinin hakkına ve hatuna nispetle kocasının hakkına tekabül edemez. Nafile oruç da bu kabildendir.

Alak 96:10

Vacip Tealâ Ebu Cehil ve emsali kâfirlerin evsaf-ı zemimele-i rinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; gördün mü şol fena kimseyi ki o fena adam namazISkılan kulumuzu namazdan bile meneder. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hitap; Resulullah'adır. Ve sudl, taaccüp manâsını mutazammındır. Abidle murad; Resulullah'tır. kelimesinde bulunan tenvin; ta'zvm ve kemal içindir.' Resulullah'ı namazdan nehy'sden Ebu Cehil'dir. Çünkü; Ebu Cehil Kureyş'e ta'neder, derdi ki «Sizin yanınızda Mu-hammed (S.A.) namaz kılar, secde eder de siz sükût edersiniz. Sğer namaz kıldığını görürsem secde ederken boynuna basarım»" demekle şecaat izhar ederken bir gün ResululJah'ı namazda gördü ve Resulullah'a doğru gitti. Yakın varınca elleriyle müdafaa ederek hemen geri kaçtı. Kureyş Ebu Cehil'in firarından suâl ettiler. Cevap' olarak «Muhammed (S.A.) le benim aramızda bir hendek dolusu ateş zuhur etti, birtakım kanatlar da bana hücum etti. Ellerimle o kanatlara müdafaa ederek güç kurtuldum» demiştir. Ebu Cehil'in hali taaccübe şayandır. Çünkü Resulullah din-i İslâm'ın Ebu Cehil veya Hz. Ömer'den birisiyle kuvvet bulmasına duâ ettiği halde Ebu Cehil Resulullah'ı namazdan menetmeye çalışırdı ve künyesi (Ebül Hakem) olduğundan bu künye sahibine yani Rabbisine ibadet eden bir abd-i kâmili ibadetten menetmeye lâyık değildi, kendisini Mekke'de emr ü nehiy sahibi sayar ve âmirin emrine itaati vacip itikad ederken âmir-i hakîkî olan Allahü Tea-lâ'nm emrine itaat edenleri itaattan mene çalışması taaccübe şayan bir haldir. Bu âyette Ebu Cehil'i üç cihetle zem vardır ; Birincisi; abd-i kâmil olan Resulullah'ı mene çalışmasıdır. İkincisi; bu misilli efâl-i kabihâyı âdet edip her vakit mene çalıştığına delâlet eden kelimesinin varid olmasıdır. Çünkü; âdet-i müs-temirresi olduğuna delâlet eden muzari sıygası varid olmuştur. Üçüncüsü; efdal-i ibadet olan namazdan menetmesidir. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Gerçi bu âyet Ebu CehiFi zemmediyorsa da bu misilli makamda sebeb-i nüzulün hususuna itibar olunmayıp elfazın umumuna itibar olunduğundan ibadet eden kimseyi ibadetten meneden her şahsa şâmildir? Yâni «Men'i caiz olmayan mahallerden meneden kimse mezmum» demektir. Şu halde mansub olan mahalde ve ev-kât-ı mekruhede namaz kılan kimseyi men' edenlere şamil olmaz. Çünkü; bunları menle şeriat emrettiğinden men'edene mes'ûliyet yoktur. Binaenaleyh; geceyle efendisi kölesini, kocası karısını nafile namaz kılmaktan menedebilir. Çünkü; nafile borç olmadığından köleye nispetle efendinin hakkına ve hatuna nispetle kocasının hakkına tekabül edemez. Nafile oruç da bu kabildendir.

Alak 96:11

Vacip Tealâ kâfirin evsaf-ı zemimesinden bazılarını beyandan sonra o kâfir, hakkında hayır olan şeye işaretle insafa davet etmek üzere buyuruyor. Elbette hayır olur. Böyle hayır olan bir yolu bırakıp da küfür gibi çirkin bir tariki ihtiyarına ne re'y edersin? Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet; hitaba şayan olan her kimseye veyahut Ebu Cehil'e hitap olmak ihtimali varsa da hitabın Resulullah'a olması bundan evvelki ve bundan sonraki âyetlere muvafık olduğu cihetle hitap Resulullah'adır. Hûda; o kâfirin kendi nefsine nazarladır. Çünkü; çıkmaz bir yoldan ibaret olan küfür ve dalâletle meşgul olacağına rıza-yı îlâhfye îsâl eder. Tarik-ı hidayetle meşgul olmak hakkında elbette hayırlı olur. Takva ile murad; kendi ihvanına ve ebna-yı cinsine nazarladır. Çünkü; ebna-yı emsine putlara ibadetle emredeceğine emribilma'ruf ve nehyianilmünkerin hulâsası olan takva ile emretmiş olsa elbette hem kendi hem de ebna-yı cinsi hakkında hayır olacağında şüphe yoktur. Şu tafsilata nazaran âyetin hulâsa-i meali: … demektir. Bu âyetin meali muhaveremizde de çok vuku bulur. Meselâ iki kimse üçüncü bir kimse hakkında bahsederken. «Filân kimse şu veya bu işi ihtiyar etmiş olsaydı hakkında daha hayırlı olurdu» derler. İşte Cenab-ı Hakla resulü beyninde Ebu Cehü'den bahis bu minval üzere cereyan etmiştir. Kâfirlerin ve bilhassa Ebu Cehil'in hiddetini celbeden şey; Resulullah'm bizzat ibadetinden ziyade nâsı dinine davet ve takva ile emretmesi olduğundan herkesin şahsına ait olan hidayeti zikirden sonra takva ile emrin onun hakkında hayır olacağı zikrolun-muştur. Çünkü; bin nefis ibadete dahledenin halka dinini tebliğ ve takva ile emredene ta'nedeceği şüphesizdiı. Binaenaleyh; bizzat ibadete müdahale eden tekdire şayan olduğu gibi takva ile emre müdahale edenin de daha ziyade tekdire şayan olacağı evleviyetle sabittir.

Alak 96:12

Vacip Tealâ kâfirin evsaf-ı zemimesinden bazılarını beyandan sonra o kâfir, hakkında hayır olan şeye işaretle insafa davet etmek üzere buyuruyor. Elbette hayır olur. Böyle hayır olan bir yolu bırakıp da küfür gibi çirkin bir tariki ihtiyarına ne re'y edersin? Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet; hitaba şayan olan her kimseye veyahut Ebu Cehil'e hitap olmak ihtimali varsa da hitabın Resulullah'a olması bundan evvelki ve bundan sonraki âyetlere muvafık olduğu cihetle hitap Resulullah'adır. Hûda; o kâfirin kendi nefsine nazarladır. Çünkü; çıkmaz bir yoldan ibaret olan küfür ve dalâletle meşgul olacağına rıza-yı îlâhfye îsâl eder. Tarik-ı hidayetle meşgul olmak hakkında elbette hayırlı olur. Takva ile murad; kendi ihvanına ve ebna-yı cinsine nazarladır. Çünkü; ebna-yı emsine putlara ibadetle emredeceğine emribilma'ruf ve nehyianilmünkerin hulâsası olan takva ile emretmiş olsa elbette hem kendi hem de ebna-yı cinsi hakkında hayır olacağında şüphe yoktur. Şu tafsilata nazaran âyetin hulâsa-i meali: … demektir. Bu âyetin meali muhaveremizde de çok vuku bulur. Meselâ iki kimse üçüncü bir kimse hakkında bahsederken. «Filân kimse şu veya bu işi ihtiyar etmiş olsaydı hakkında daha hayırlı olurdu» derler. İşte Cenab-ı Hakla resulü beyninde Ebu Cehü'den bahis bu minval üzere cereyan etmiştir. Kâfirlerin ve bilhassa Ebu Cehil'in hiddetini celbeden şey; Resulullah'm bizzat ibadetinden ziyade nâsı dinine davet ve takva ile emretmesi olduğundan herkesin şahsına ait olan hidayeti zikirden sonra takva ile emrin onun hakkında hayır olacağı zikrolun-muştur. Çünkü; bin nefis ibadete dahledenin halka dinini tebliğ ve takva ile emredene ta'nedeceği şüphesizdiı. Binaenaleyh; bizzat ibadete müdahale eden tekdire şayan olduğu gibi takva ile emre müdahale edenin de daha ziyade tekdire şayan olacağı evleviyetle sabittir.

Alak 96:13

Vacip Tealâ kâfirin ahvalinden bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. mü sen o kâfiri? Eğer şu kâfir i'raz ederse o kâ£ir Allahü Tea-ona göre müeazat edeceğini bilmez Yani; ey Habibim Âbid olan bir kulu ibadetten nehyeden âsî hakka açıktan delâlet eden delilleri tekzib eder ve dini kabulden ve Allah'ın ibadetinden i'raz ederse bilmez mi o âsi ki Allahü Tealâ onu görür ve ameline göre ceza verir. Elbette islediği kötü ameller cezasız kalmaz. Şu halde ne acayiptir ki bu kadar günahlara cesaret ediyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; haşr ü neşirle kâfirleri tehdit ve ehl-i taatı taata terğib eder. Zira; Cenab-ı Hakkın herkesin amelini göreceğini ve bileceğini itikad edince ehl-i küfür küfründen ve ehl-i ma'siyet de mahiyetinden vazgeçmesi lâzım olduğu gibi ehl-i taatm da taatına devam etmesi ve tezyidine çalışması lâzımdır. Çünkü; akim icabı budur. Vacip Tealâ inat üzere küfründe devam eden kâfiri açıktan menetmek üzere buyuruyor. Yani; Ebu Cehil Allah'ın kulunu ibadetten men'i ve putlara ibadete davetini hakka davet eden Muhammed (A.S.) m daveti üzerine tercih eder. Halbuki hakikat-ı hal onun zu'mu gibi değildir. Binaenaleyh; o kâfir maksuduna nail olamaz ve bütün teşeb-büsâtı akim kalır. Çünkü; hal ü şan onun zannettiği gibi değildir. Ebu Cehii'in maksadı; din-i İslâm'ı iptal etmek, Allah'ın resulü üzerine galebe çalmak,, eziyet etmek ve müminleri din-i haktan din-i bâtıla döndürmekti, Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurduğu veçhile bu emellerinin hiçbirisine nail olmaksızın katlolunmuş ve canı Cehennem'e gitmiştir.

Alak 96:14

Vacip Tealâ kâfirin ahvalinden bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. mü sen o kâfiri? Eğer şu kâfir i'raz ederse o kâ£ir Allahü Tea-ona göre müeazat edeceğini bilmez Yani; ey Habibim Âbid olan bir kulu ibadetten nehyeden âsî hakka açıktan delâlet eden delilleri tekzib eder ve dini kabulden ve Allah'ın ibadetinden i'raz ederse bilmez mi o âsi ki Allahü Tealâ onu görür ve ameline göre ceza verir. Elbette islediği kötü ameller cezasız kalmaz. Şu halde ne acayiptir ki bu kadar günahlara cesaret ediyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; haşr ü neşirle kâfirleri tehdit ve ehl-i taatı taata terğib eder. Zira; Cenab-ı Hakkın herkesin amelini göreceğini ve bileceğini itikad edince ehl-i küfür küfründen ve ehl-i ma'siyet de mahiyetinden vazgeçmesi lâzım olduğu gibi ehl-i taatm da taatına devam etmesi ve tezyidine çalışması lâzımdır. Çünkü; akim icabı budur. Vacip Tealâ inat üzere küfründe devam eden kâfiri açıktan menetmek üzere buyuruyor. Yani; Ebu Cehil Allah'ın kulunu ibadetten men'i ve putlara ibadete davetini hakka davet eden Muhammed (A.S.) m daveti üzerine tercih eder. Halbuki hakikat-ı hal onun zu'mu gibi değildir. Binaenaleyh; o kâfir maksuduna nail olamaz ve bütün teşeb-büsâtı akim kalır. Çünkü; hal ü şan onun zannettiği gibi değildir. Ebu Cehii'in maksadı; din-i İslâm'ı iptal etmek, Allah'ın resulü üzerine galebe çalmak,, eziyet etmek ve müminleri din-i haktan din-i bâtıla döndürmekti, Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurduğu veçhile bu emellerinin hiçbirisine nail olmaksızın katlolunmuş ve canı Cehennem'e gitmiştir.

Alak 96:15

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kelimesinin masdarı olan şefi'; şiddetle tutmak, çekmek, yüzüne vurup zelil etmek ve siyahtandırmaktır. Nâsıye ; alın saçıysa da bu makamda zikr-i hai ve irade-i mahal kabilinden alın ve yüz murad-dır. Ebu Cehil alnının saçını yıkamak, taramak, bağlamak, yukarı kaldırmak ve rayiha-i tayyibeler sürmek suretiyle pek ziyade ihtimam edip kıymetli tuttuğu için alın saçı zikrolunmuştur ki ke-mal-i hakaretle tahkir olunacağına işarettir. Ebu Cehil Allahü Te-alâ'ya iftira ve yalandan çekinmediğinden kâzibe ve bedihi olan hakikatlara karşı temerrüd ettiğinden hâiteyle. tavsif olunmuştur. Çünkü hâtıe ; mütemerrid günahkâr demektir. Amma bir meselede hata eden kimsede kasıt olmadığından muâhaza olunmaz. Burada hâtıe muhti' manâsına değildir. Şu beyanata nazaran ma-nâ-yı âyet: … demektir. Şu manâ; âhirette Cehennem'e çekmek manâsına olduğuna nazarandır. Amma bu dünyada olmak ihtimaline nazaran âyetin manâsı Bedir gazasında zuhur etmiştir, şöyle ki (Sure-i Rahman) nazil olunca Resulullah huzurunda bulunan ashabına hitaben «Kureyş cemaatı üzerine su sûreyi okuyacak var mıdır?» buyurdu. Kureyş'in şerrinden korktukları için ashap sükût ettiler. Yalnız (îbn-i Mesud) Hazretleri «Ben okurum ya Resulallah!» dedi. Lâkin İbn-i Mesud, vücudu gayet zayıf bir zat-ı latif olduğundan Resulullah onun gitmesini arzu buyurmadığı cihetle bu kelâmı üç defa tekrar buyurdu, her defada cevap İbn-i Mesud'a müyesser oldu. Binaenaleyh; müsaade-i nebevileri üzerine müşarünileyh hazretleri Kureyş'in büyüklerini Kabe'nin etrafında bulup sûreyi Kureyş'e karşı tilâvete başlayınca Ebu Cehil İbn-i Mesud'a bir tokat vurdu ve kulağını yaraladı. İbn-i Mesud ağlayarak gelince Resulullah mükedder oldu. Bunun üzerine Cibril-i Emin gülerek geldi ve «Ya Resulallah! Merak etme, akıbet sizindir» buyurdu. Vakta ki Bedir gazasında ehl-i İslâm zafer bulunca İbn-i Mesud maktullerin arasında gezerken gördü ki Ebu Cehil can çekişiyor. Hemen İbn-i Mesud Hazretleri sıçrayıp göğsüne çıktı. Ebu Cehil gözünü açıp göğsüne İbn-i Mesud'u görünce: «Ey İbn-i Mesud! Pek yüksek ve müşkül bir mevkie çıktın» demesi üzerine İbn-i Mesud diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebu Cehil îbn-i Mesud'a «Benim şu kılıcımla boynumu kes. Zira; keskindir, tez keser ve bana uzun müddet zahmet vermez» demesi üzerine lâînin boynunu kesti ve ancak habisin başını yerinden kaldıramadığından kulağını deldi, bir ip takarak sürüyüp huzur-u nebiye getirince Cibril-i Emin gülerek gelip «Ya Resulalalh! Sure-i Rahman kırae-tinde İbn-i Mesud'un yaralanan kulağına kulakla kısas ve bir de baş kesilmesi ticaret oldu» buyurmuştur. nazm-ı celâlinin dünyada eseri bu vak'ayla zuhur etmiştir. Çünkü; yukarıda beyan olunduğu veçhile muzari sıygası olup istikbâle delâlet ettiği gibi başından ve yüzünden keraal-i tahkir ve şiddetle çekmek manâsına dahi delâlet eder ve aynı manâ bu vak'ada vuku bulmuştur. Fakat ihtimalin her ikisini cemetmek de mümkündür. Zira; dünyada rezil ve rüsvâ olmaktan âhirette olmamak lâzım.gelmediği gibi belki dünyada gördüğünden yüz bin derece fazla belâlara âhirette müptelâ olacaktır.

Alak 96:16

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kelimesinin masdarı olan şefi'; şiddetle tutmak, çekmek, yüzüne vurup zelil etmek ve siyahtandırmaktır. Nâsıye ; alın saçıysa da bu makamda zikr-i hai ve irade-i mahal kabilinden alın ve yüz murad-dır. Ebu Cehil alnının saçını yıkamak, taramak, bağlamak, yukarı kaldırmak ve rayiha-i tayyibeler sürmek suretiyle pek ziyade ihtimam edip kıymetli tuttuğu için alın saçı zikrolunmuştur ki ke-mal-i hakaretle tahkir olunacağına işarettir. Ebu Cehil Allahü Te-alâ'ya iftira ve yalandan çekinmediğinden kâzibe ve bedihi olan hakikatlara karşı temerrüd ettiğinden hâiteyle. tavsif olunmuştur. Çünkü hâtıe ; mütemerrid günahkâr demektir. Amma bir meselede hata eden kimsede kasıt olmadığından muâhaza olunmaz. Burada hâtıe muhti' manâsına değildir. Şu beyanata nazaran ma-nâ-yı âyet: … demektir. Şu manâ; âhirette Cehennem'e çekmek manâsına olduğuna nazarandır. Amma bu dünyada olmak ihtimaline nazaran âyetin manâsı Bedir gazasında zuhur etmiştir, şöyle ki (Sure-i Rahman) nazil olunca Resulullah huzurunda bulunan ashabına hitaben «Kureyş cemaatı üzerine su sûreyi okuyacak var mıdır?» buyurdu. Kureyş'in şerrinden korktukları için ashap sükût ettiler. Yalnız (îbn-i Mesud) Hazretleri «Ben okurum ya Resulallah!» dedi. Lâkin İbn-i Mesud, vücudu gayet zayıf bir zat-ı latif olduğundan Resulullah onun gitmesini arzu buyurmadığı cihetle bu kelâmı üç defa tekrar buyurdu, her defada cevap İbn-i Mesud'a müyesser oldu. Binaenaleyh; müsaade-i nebevileri üzerine müşarünileyh hazretleri Kureyş'in büyüklerini Kabe'nin etrafında bulup sûreyi Kureyş'e karşı tilâvete başlayınca Ebu Cehil İbn-i Mesud'a bir tokat vurdu ve kulağını yaraladı. İbn-i Mesud ağlayarak gelince Resulullah mükedder oldu. Bunun üzerine Cibril-i Emin gülerek geldi ve «Ya Resulallah! Merak etme, akıbet sizindir» buyurdu. Vakta ki Bedir gazasında ehl-i İslâm zafer bulunca İbn-i Mesud maktullerin arasında gezerken gördü ki Ebu Cehil can çekişiyor. Hemen İbn-i Mesud Hazretleri sıçrayıp göğsüne çıktı. Ebu Cehil gözünü açıp göğsüne İbn-i Mesud'u görünce: «Ey İbn-i Mesud! Pek yüksek ve müşkül bir mevkie çıktın» demesi üzerine İbn-i Mesud diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebu Cehil îbn-i Mesud'a «Benim şu kılıcımla boynumu kes. Zira; keskindir, tez keser ve bana uzun müddet zahmet vermez» demesi üzerine lâînin boynunu kesti ve ancak habisin başını yerinden kaldıramadığından kulağını deldi, bir ip takarak sürüyüp huzur-u nebiye getirince Cibril-i Emin gülerek gelip «Ya Resulalalh! Sure-i Rahman kırae-tinde İbn-i Mesud'un yaralanan kulağına kulakla kısas ve bir de baş kesilmesi ticaret oldu» buyurmuştur. nazm-ı celâlinin dünyada eseri bu vak'ayla zuhur etmiştir. Çünkü; yukarıda beyan olunduğu veçhile muzari sıygası olup istikbâle delâlet ettiği gibi başından ve yüzünden keraal-i tahkir ve şiddetle çekmek manâsına dahi delâlet eder ve aynı manâ bu vak'ada vuku bulmuştur. Fakat ihtimalin her ikisini cemetmek de mümkündür. Zira; dünyada rezil ve rüsvâ olmaktan âhirette olmamak lâzım.gelmediği gibi belki dünyada gördüğünden yüz bin derece fazla belâlara âhirette müptelâ olacaktır.

Alak 96:17

Vacip Tealâ Ebu Cehil'in Resulullah'ı namazdan Imenetmek 'için geldiğinde şiddetle reddolunduğunu beyandan sonra.o.zamanda Ebu. Cehil hiddetlenerek «Benim birtakım yardımcılarım, ahbabım ve hizmetçilerim vardır. Onları çağırırım. Seni itlaf ederler» demişti. İşte şu kelâm-ı kerahet encamına cevap olmak üzere buyuruyor. Yani; Ebu Cehil kavm ü. kabilesine ve ahbab ü yaranma güveniyorsa çağırsın ehl-i meşveret ve meclisini, istimdad etsin onlardan. Yakında biz de Cehennem'e müekkel olan melekleri çağırırız ki Ebu Cehil'i ve onun ahbab ü yaranını şiddetle Cehennem'e çeker, götürürler. Fahri Râzi'niri beyanı veçhile n âdiye; ehl-i raecliş_v£. meşverettir. Zebaniye ; azap melekleri ki şiddetle tutmaya atmaya ve Cehennemdin umuruna me'mur olan meleklerdir. Naşı şiddetle Cehennem'e defetmeye muktedir oldukları için zebani denmiştir. Yani «Ebu Cehil çağırsın, kime çağıracaksa. Ona mukabil biz de zebanileri çağırırız ki onları redde kavm ü kabilesinin takati olamaz» demektir. Bu âyetler her ne kadar Ebu Cehil hakkında nazil olmuşsa da kendilerinde bu misilli sıfatlar bulunan zalimlerin. cümlesine şamildir. Binaenaleyh; bir kimse kendi kuvvetine Ve etbâ'ma güvenerek ahar bir kimseyi ibadetten veya hayr-ı mahzolan bir şeyden mene çalışırsa Allahü Tealâ'nin1 kendine ihlâsı olan kuluna'meleklerin muavenet edeceğine bu âyet delâlet eder. Zira; hakikat-ı hal onun zannettiği gibi değildir. Binaenaleyh; ey Hatibim! Ebu Cehil sana mukabele edecek bir kimse değildir. Çünkü; ind-i ülûhiyetimde hakir, zelil ve değersizdir. Şu halde maksadına nail olamaz. Yahut manâ-yt nazım: … demektir.

Alak 96:18

Vacip Tealâ Ebu Cehil'in Resulullah'ı namazdan Imenetmek 'için geldiğinde şiddetle reddolunduğunu beyandan sonra.o.zamanda Ebu. Cehil hiddetlenerek «Benim birtakım yardımcılarım, ahbabım ve hizmetçilerim vardır. Onları çağırırım. Seni itlaf ederler» demişti. İşte şu kelâm-ı kerahet encamına cevap olmak üzere buyuruyor. Yani; Ebu Cehil kavm ü. kabilesine ve ahbab ü yaranma güveniyorsa çağırsın ehl-i meşveret ve meclisini, istimdad etsin onlardan. Yakında biz de Cehennem'e müekkel olan melekleri çağırırız ki Ebu Cehil'i ve onun ahbab ü yaranını şiddetle Cehennem'e çeker, götürürler. Fahri Râzi'niri beyanı veçhile n âdiye; ehl-i raecliş_v£. meşverettir. Zebaniye ; azap melekleri ki şiddetle tutmaya atmaya ve Cehennemdin umuruna me'mur olan meleklerdir. Naşı şiddetle Cehennem'e defetmeye muktedir oldukları için zebani denmiştir. Yani «Ebu Cehil çağırsın, kime çağıracaksa. Ona mukabil biz de zebanileri çağırırız ki onları redde kavm ü kabilesinin takati olamaz» demektir. Bu âyetler her ne kadar Ebu Cehil hakkında nazil olmuşsa da kendilerinde bu misilli sıfatlar bulunan zalimlerin. cümlesine şamildir. Binaenaleyh; bir kimse kendi kuvvetine Ve etbâ'ma güvenerek ahar bir kimseyi ibadetten veya hayr-ı mahzolan bir şeyden mene çalışırsa Allahü Tealâ'nin1 kendine ihlâsı olan kuluna'meleklerin muavenet edeceğine bu âyet delâlet eder. Zira; hakikat-ı hal onun zannettiği gibi değildir. Binaenaleyh; ey Hatibim! Ebu Cehil sana mukabele edecek bir kimse değildir. Çünkü; ind-i ülûhiyetimde hakir, zelil ve değersizdir. Şu halde maksadına nail olamaz. Yahut manâ-yt nazım: … demektir.

Alak 96:19

Vacip Tealâ Ebu Cehil'e itaatin caiz olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Resul-ü Mükerrem! O kâiir-i muannid her ne kadar eza ederek seni ıtaatma davet ediyorsa da sen o âsîmiı sözünü dinleme, namazdan menetmek isterse de huzu ve huşu üzere namazına devam et, o misilli kâfirin sözüne kulak asma ki mahzun olmaya-sin. Bu makamda secdeyle murad; zikr-i cüz' irade-i kül kabilinden namazdır. Çünkü; Ebu Cehil Hesulullah'ı yalnız secdeden menetmiyor, belki mutlaka namazdan menedİliyordu. Halbuki Cenab-ı,Hak Ebu Cehil'in menetmek istediği namazla emrediyor. Yahut Ebu Cehil'in namaza buğzu varsa da namazın erkânından secdeye daha ziyade buğzettiği cihetle C^nab-ı Hak onun ziyade buğ-zettiği ve hiddetlendiği secdeyle emretmiştir. Şu manâlardan hangisi murad olunsa Cenab-ı Hak Ebu Cehil'e karşı resulünü teşci1 buyurmuştur. Çünkü Ebu Cehil'in1 maksadı; Resul ullah'a eza ile kendi emri altına almaktı. Vacip Tealâ resulünü onun sözünü dinlemekten've itaat etmekten nehyile Ebu CemTi tahkir etmiştir, Ebu Cehil5:n başlıca merakı namaz olduğu halde Cenab-ı Hak onun merzîsi hilâfına namazla ve secdeyle emretmiştir. Vacip Tealâ resulüne secdeyle emirden sonra takarrub etm< sini emretmek üzere buyuruyor. seni Rabbinden uzaklaştırma] istese de sen namaz ve secdeyle Rabbine mertebeni yaklaştır. Cenab-ı Hak bu âyette resulüne kurbiyetle emir buyurdu. Zira; kulun hıılûs-u kalple ibadet etmesi kurbiyet-i maneviyesine sebeptir ve takarrubia emir; muavenet-i İlâhîyeöT;^ v^adi mubz^. ı-mındır. Zira; «Bana yakın ol» demek <>Sen benim hıfız ve himayem desin» demektir. Şu halde bu âyette Vacip Tealâ'nm itaattan ne-hiyde, secde ve kurbiyetle emirde resulünü teşci ve mertebesini ilâ olduğu gibi hasımlarını da tahkir ve terzil vardır.

Kadr 97:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil, olalı sûrelerdendir. Beş âyeti camidir, Yani; cehalet karanlıklarından insanı kurtaracak yollarını bildiren Kur'am biz leyie-i kadirde inzal ettik. Kur'anm azameti şanına ve fahamet-i şerefine ve şohret-i şayiasına işaret için Kur'anm inzalini Vacip Tealâ zatına hasrettiği gibi zikri geçmediği halde gaib zamiri irad buyurmuştur. Zira; merci-i muayyen iktiza eden zamir-i gaibi, zikri geçmeyen Kur'-andan kinaye kılmak Kur'anm herkes indinde kadr ü şerefi ve şöhreti olduğuna işarettir. Kezalik geceler içinden kadri âlî ve şan ü şeref sahibi bir gecede inzal olunması da Kur'anm azametine delâlet eder. Fahri Râzi, Beyzâvî ve Ebussuud Efendi'niii beyanları veçhile Kur'an Levh-i Mahfuz'dan kürre-i arzı ihata eden birinci semaya Ramazan'ın leyle~i kadrinde inzal olunmuştur. Leyie-i kadir; Ramazan gecelerinden biridir. Zira diğer âyette Ramazan'-da ve bu âyette leyle-i kadirde inzal olunduğunu beyan etmek; leyie-i kadrin Ramazan'da olmasına delâlet eder. Çünkü; Rama-zan'da olmasa âyetler beyninde tenakuz olmak lâzım gelir, tenakuz ise batıldır. Leyle-i kadir kıyamete kadar bu ümmet üzerinde bakidir. lAsr-ı saadete mahsus olduğuna dair rivayet mecruhtur. Her mükellef her geceyi leyle-i kadir olmak ihtimaline binaen ihya etsin için Cenab-ı Hak Leyle-i Kadr'i gizlemiştir ve ekser-i rivayete nazaran Leyle-i Kadir Ramazan'ın 20'sinden sonra ve bilhassa 27'nci gecesi olmak ihtimali ğalipse.de kat'i bir delil yoktur.

Kadr 97:2

Vacip Tealâ Kur'anm inzal olunduğu leyle-ı Kadr in azametli beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; leyle-i kadrin azametini ve o gece olan hayrat ü hasenatın derecatmı sana hangi şey bildirdi? Zira; o gecenin uîüvv-ü kadrini idrak etmek ukûl-ü beşerden hariçtir. Binaenaleyh; o gecenin meziyetini kullarının idrak edebileceği derecede Cenab-ı Hak bu sûrede üç cihetle beyan buyurdu.

Kadr 97:3

Vâcip Tealâ üc cihetten birincisini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Kur'an nazil olan gece kendisinde leyle-i kadir buluı mayan bin aydan hayırlıdır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu gecenin fazilet ve meziyeti ind-i İlâhî'de mevcut olunca bin ayda bulunmayan faziletin o gecede mevcut olması uzak değildir. Çünkü: kabahat ve ibadetin zamana, mekâna ve sair esbaba nispetle sevap ve azapta asarının İhtilâfı muhakkaktır. Binaenaleyh; cemaatla namazın yalnız. kılman namaza nispetle sevabının yirmi yedi derece ziyade olması bu hususa delil yönünden kâfidir. Halbuki zahmette ikisi de müsavidir, ancak ecri veren ve cemaatı emreden Allahü Tealâ'dır. Dilediği gibi ihsan eder, kimse karışamaz. Zamana ve mekâna şeref vermek halkı envâ'-ı ibadete terğib etmek içindir. Çünkü; Vacip Teaiâ'nın kullarına lutfu bazı kere amellerine iki, bazı kere on, bazı kere de yedi yüz kat ecir vermekle olduğu gibi bazı kere de ibadetin mekânı itibarıyla olur, Meselâ Kâ'be'nin arzın bir kıt'ası olmak itibarıyla diğer beldelerden farkı olmadığı halde Cenab-ı Hakkın o kıt'a-i mubarekeye vermiş olduğu şeref ve hac gibi mühim bir ibadetin edası o mekâna munhasır olmasıyla diğer beldeler üzerine tercih olunmuş ve o mekânda vuku bulan ibadetin sair bilâdda vuku bulan ibadetler üzerine fazilet ve meziyeti beyan olunmuştur. Kezalik -Ramazan ayının sair aylar üzerine Cumanın sair günler üzerine ve leyle-i Kadr'in sair geceler üzerine tercih olunması da bu kabildendir. Bunların cümlesinden maksat; kulunu rızasına davet ve ibadet eden kimselerin acizlerini nazar-ı itibara alıp dergâh-i ülûhiyetin azametine karşı aczini ikrar ederek el açan biçarelerin'azıcık amellerine birçok ihsanla zaman be zaman onları taltif etmektir.

Kadr 97:4

Vacip Tealâ leyle-i kadrin ikinci faziletini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; leyle-i kadir öyle bir mübarek gecedir ki o gecede semadan yeryüzüne müminleri ziyaret ve istiğfar etmek üzere Cibril-i Eminle- beraber melekler dünyaya ve âhirete müteallik her emir için Rabierinin izniyle inerler ve ehl-i imanı ziyaret, yeryüzünü ve âbidlerin ibadetlerini seyr ü temaşa ederler. Çünkü onların yer-üzüne inmelerinin sebebi; müminlerin ibadetlerini görmek ve onlara istiğfar etmektir. Yahut yeryüzünde kendileri de ibadet etmek için inerler.' Çünkü; bazı rivayete nazaran o gece onların yeryüzüne inip ibadet etmeleri onlar için Ehl-i Islâmm Kâ'be'ye gidip haccetmesi gibidir. Bu âyet bundan evvelki âyete delil makammdadır ve takriri şöyledir: «Leyle-i Kadir bin aydan hayırlıdır. Zira leyle-i Kadirde melekler ve rahmet-i İlâhî'ye nazil olur. Her gece ki kendisinde melekler ve rahmet-i İlâhî'ye nazil ola, o gece bin aydan hayırlıdır. Binaenaleyh; leyle-i kadir bin aydan hayırlı» demektir. Ruhla murad; Cebrail olmak ihtimali olduğu gibi Fahri Râzi1-nin beyanı veçhile bir-büyük melek yahut meleklerden bir tafie veya Kur'an yahut rahmet-i İlâhî'ye olmak ihtimali dahi vardır. Bu âyette Rab kelimesinin meleklere muzaf olması'meleklerin şanına ve şerefine işaret içindir. Herbirerlerinin izn-i İlâhî'yle nazil olup, izn-i İlâhî olmayanların nazil olamayacaklarına işaret olunmuştur.

Kadr 97:5

Vâcip Tealâ leyle-i Kadr'in üçüncü fazlŞstmi beyan etlk buyuruyor. Yani; leyle-i kadir müminler için hayır ve selâmettir ki o gecede şer olmaz ve bu selâmet, sabahın zuhuruna kadar devam eder. Şu manâ; leyle-i kadrin şer ve afattan selâmet olduğuna nazaran selâm lâfzının selâmet manâsına olduğuna binaendir. Yahut leyle-i kadirde melekler tarafından ehl-i imana verilen selâmın çokluğuna binaen o geceye selâm denilmiştir. Yahut selâm; salime manasınadır. Çünkü; o gece ehl-i iman, lutf-u İlâhî olarak insanlara dokunucu rüzgâr, helak .edici, zelzele ve yıldırım gibi âfetlerden salim olduğu için o gece, müminlere eza verecek şeylerden salime demektir,

Beyyine 98:1

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Sekiz âyeti Yani; gerek Yehûd ve Nasara'dan, gerek puta tapan müşriklerden kâfir olan kimseler Resulullah'a iman ve ittiba edeceklerine dair olan vaad ve ittikalarından ayrılmadılar ve bu itikatta devam ettiler. Hatta Resulullah kendilerine gelinceye kadar. Ebussuud Efendi ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile Ehl-i kitap Resulullah'ın. vasfını ve menakıb-ı celüesini kitaplarında görürler, âhir zamanda bas'olunacağmı bilirler ve nübüvvetine iman ederlerdi. Müşriklerden bazıları da ehl-i kitaptan işitirler ve böyle bir resulün irsal olunacağına itikad ederler, bu iman ve itikatlarından ayrılmazlardı. Hatta ehl-i kitap Resulullah'ın bi'setini beklerler ve zuhurunda asker olup sayesinde sâyebân olmasını arzu ederlerdi. Bu iman ve arzuları devam etti, beyyine kabilinden olan mucizeleriyle Resulullah kendilerine gelinceye kadar. Vakta ki ufk-u nübüvvetten Resulullah tulü' edince imandan ayrıldılar ve hasetlerinden naşı" kitaplarında olan evsaf-ı Resulullah'ı tağyir ettiler. Bu makamda beyyine yie murad; Resulullah veya Resululldh'ın risaletine delâlet eden mucizeleridir. kelimesi gayet içindir. Yani «Bunların imanları devam etti, Resulullah veyahut Resulullahla beraber mucizeleri gelinceye kadar» demektir. Zira; beyyine-i zahire kabilinden olan Resulullah gelince imanları zail olmuştur. Yahut manâ-yı âyet: … demektir. Fakat Resulullah'ın beyan buyurduğu hakikati hepsi kabul etmeyip bazılarının kabul ettiğine işaret için ba'z manâsına delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Bu âyette kâfir; iki kısma taksim- olunmuştur: Zira; esas itibarıyla dünyada mevcut kâfirler ya ehl-i kitap veya ehl-i sirk olmak itibarıyla ikiden ha1! değildir. Bazı müfessirîn bu âyette kelimesi mübalâğa içindir dediler. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Ehl-i kitap ulemadan olup Resuullİah'm evsafına kütüb-ü semaviye vasıtasıyla tamamıyla vakıf olmakla beraber küfretmeleri sairlerinin küfürlerine esas olduğu cihetle kütüb-ü semaviyeye vakıf olmayan ehl-i şirkin küfründen daha fena olduğuna işaret için bu-âyette ehl-i kitap takdim olunmuş ve ehl-i kitabla müşrikler beyninde fark olduğuna işaret için müşrik ehl-i kitap üzerine atfe-dilmiştir. Çünkü atıf; ma'tuf olan müşriklerin ma'tufunaleyh olan ehl-i kitaba mugayir olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; bir müminin kitabî olan hatunu nikâh etmesi caizdir ye lâkin müşrike olan bir hatunu nikahlaması caiz değildir.

Beyyine 98:2

Vacip Tealâ beyyineyi ta'rif etmek üzere buyuruyor. Ebussuud Sfendi'nin beyanı veçhile resul;- beyyineden bedel ve tefsir için gelmiştir. Reaulıülahm sanma ta'zim için nekre olarak varid olmuştur. Çünkü lâfzmdaki tenvin; ta'zim içindir. Suhufla murad; Kur3an yazılan sahifelerse de bu makamda Kur3an ve Kur'anın şamil olduğu ahkâm maksuddur. Çünkü Resulullah'ın tilâvet buyurduğu şey; sahife değildir, belki sahife-nin müştemil oMuğu Kur1 an ve onun cami olduğu ahkârrîdır. Zira Kur'andan maksud: ahkâmı cami olan elfazdır, yoksa ahkâmdan hali yalnız elfaz değildir. Kur'an3 alîm olan Allahü Tealâ tarafından inzal olunduğu için cemi-i rezailden, kabih ve yalandan pâk olduğuna binaen taharetle tavsif olunmuştur. Binaenaleyh; Kur'an rezailden pâk olduğundan taharet üzere ' bulunmayan, cünüb ve hayız olanlar ve abdesti olmayanlar taralından Kur'ana yapışmak caiz olmaz. Çünkü; mukaddes ve tahir olan birşey mülevves olan ele lâyık olamayacağından Cenab-ı Hak o misilli kimselerin yapışmasından Kur'anı mahfuz kılmış ve Kur'anm ulviyetini ilân. etmiştir. Resulullah'm her emri zahir ve ahlâk-ı haroidesi herkesi ilzam edecek bir derecede olduğu gibi mucizeleri .gayet açık ve çok olduğundan Cenab-ı Hak resulüne beyyine ıtlak" etmiştir. Çünkü beyyine; hasmı ilzam, ve İskata kâfi şehadete ve delile denip Resulullah ise cümle düşmanlarını ilzama kâfi olduğu cihetle hakiki- bir beyyine ıtlakma sezad)i\ Şu halde Cenab-ı Hak peygamberimizin resul elmasını beyan ve o resulün taraf-ı İlâhî'yesmden gönderildiğini ilân ve halkı irşad için Kur'anı cami sahifelevi tilâvet, ettiğini ve o "sahifeîer ahkâm-ı bstıladan tahir olduğunu ve resülünün hasımlarını ilzam eder bir beyyine olmasını beyanla resulünün şanını ve azametini ilân buyurmuştur. Bu âyet; Resulullah'm beyyine olduğuna delil rnakammdadır ve takriri şöyledir": «Peygamber beyyinedir. Zira; Allahü Tealâ tarafından meb'us resuldür. Her kimse ki Allahü Tealâ tarafından meb'us resul ola, beyyinedir. Binaenaleyh peygamber beyyinedir» demektir.

Beyyine 98:3

Vacip Tealâ resulünün ebâtıldan tahir sahif eleri tilâvet, ettiğini beyandan sonra o sahifelerde yazılı olan ahkâmın âdil ve doğru olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Resulullah'm tilâvet ettiği sahifelerde yazılmış ve ahkâmı cami âyetler mevcuttur ki o âyetlerin .tazamrnun ettiği ahkâm ayn-ı adalettir. Zira; her şahsın hukukunu te?min eder. O ahkâm; müstakimdir. Zira; eğrilik yoktur. O ahkâm; kaaime ve müstakilledir. Zira; yalnız olduğu halde hasma galebede kâfidir. Şu cümle; suhufun sıfat-ı madihasıdır ve taharetine delildir. Yani resulün tilâvet ettiği sahifeîer ebâtıldan münezzehtir. Çünkü; o sahifelerde adalet üzere ahkâm mevcuttur. Her sahife ki adalet üzere ahkâm mevcut ola, o sahife ebâtıldan münezzehtir. Binaenaleyh; resulün tilâvet ettiği sahifeîer ebâtıldan münezzehtir.

Beyyine 98:4

Vacip Tealâ kâfirleri iki kısma taksim buyurduktan sonra ehl-i kitabın kitaplarında peygamberin' hak olduğunu gördükleri halde küfürleri daha ziyade zemme şayan olduğu cihetle onlar1 ayrıca zemmetmek üzere buyuruyor. Yani; Cânib-i İlâhî'den kendilerine nebileri tarafından kitap verilen ehl-i kitap hiçbir zamanda peygambere1 iman ve risaletini tasdikte ihtilâf etmediler. Cümlesi kitaplarında beyan olunduğu veçhile imanda ittifak etmişler ve. zuhurunda ittibâ' edeceklerine ikrar vermişlerdi. İllâ beyyine kabilinden olan resul-ü muazzam kendilerine gelerek ahkâmı tebliğe başlayıp halkı dine davet edince Nasara ve Yehûd dinlerinin neshohmacağına ve bazı menfaatla-rmın fevtolacağma tahammül edemeyip asabiyyet ve hasetleri galeyana gelerek imanda ihtilâf ettiler. Zira; bazıları insaf üzere iman, bazıları da menfaati dünyeviyeyi irtikâpla küfrettiler. Binaenaleyh; bu cihetle aralarında tefrika hasıl olmuştur. Halbuki Re-sulullah nübüvvetini izhar etmeden evvel cümlesi âhir zaman nebisine imanda müttefiklerdi. Çünkü; Cenab-ı Hak Tevrat ve İncil'de Resulullah'm evsafını beyan buyurduğundan: o beyan olunan evsaf üzere ba'solunacak resulün hakkaa resul olduğuna iman etmişlerken Resulullah nübüvvetini izhar edince hasetleri kabara-rak küfrettikleri gibi kitaplarında zikrolunan evsafı tebdil ve tağ-" yir etmeye kadar cesaret etmişler ve birçok kimselerin dalâletlerine dahî. sebep olmuşlardır, işte şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhüze-re ehl-i kitap küfrü bildikleri halde hasetlerinden neş'et ettiği için müşriklerden daha ziyade zemme sayandırlar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Resulullah'ı tesliye vardır. Yani «Ey Habibim! Ehl-i kitabın ihtilâfı sana hüzün vermesin. Zira; onların ihtilâf ve küfürleri senin delillerinde kusur oldu-ğundan değildir, belki inat ve has etler indendir. Çünkü; onların kendilerine acık ve vazıh deliller geldikten sohrs küfretmek eskiden beri kötü âdetlerindendir. Şu halde onların haller: sana keder vermesirij> demektir.

Beyyine 98:5

Vacip Teala ehl-i kitabın küfürlerinin sebebini ve tefrikalarının beyyine geldikten sonra olduğunu beyanla zemmettikten sonra onların hareketleri kendi kitaplarına dahi muhalif olduğunu be-yanla bir kat daha zemmetmek üzere buyuruyor. Yani; o kâfirler kendi kitaplarında hiçbir şey iç;n emrolunma-dilar, ancak edyan-ı batıîadan hak olan din-i Islama meyledici oldukları, riya ve şirk gibi şeyleri karıştırmaksızın dini Aliahü Tealâ'ya tahsis ederek niyet-i halisayla Aliahü Tealâ'ya ibadet etmek için emrolundular. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette erairle murad; Tevrat'ta, İncil'de ehl-i kitaba varid olan emirler olmak ihtimali vardır. Çünkü; bu âyette beyan olunan ahkâm Ehl-i kitabın kitaplarında dahi mevcut olduğundan bu âyet onların kitaplarında olan ahkâmı hikâye etmiş ve bize de ayn-ı şeriat olmuş olur. Zira; bizden evvel geçen ümmetlerin şeriatlarını Cenab-ı Hak kitabında veyahut, resulü hadisinde beyan buyurduğunda bize aynı surette şeriat olur. Buna nazaran vıanâ-yı âyet: … demektir. Yahut, bu âyette emirie murad; lişan-ı Muhammed (A.S.) üzerine Kur'aııda vârid olan emirler olmak ihtimali vardır ve bu ihtimal râcihtir. Çünkü bu ihtimale nazaran âyetten maksat yeni bir şeriat te'sis etmektir, yoksa eski şeriatı te:kid değildir. Yeni şeriatı te'sis etmekse eski şeriatı te'kitten hayırlıdır. Şu ihtimale nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu âyet; ibadette niyet lâzım olduğuna delâlet eder. Zira; ihIâs ; niyet-i halisa manasınadır. Binaenaleyh; me'murünbih olan ibadetlerin cümlesi niyetle mukayyed olduğundan niyete mu-karin olursa mu'teber olur, eğer niyete mukarin olmazsa nazar-ı şeri'de mu'teber olmaz, İşte bu esasa binaen Şafiî, Maliki ve Han-belî indinde abdeste niyet şart olduğundan niyetsiz abdest caiz olmaz. Amma Hanefî indinde niyet abdestin sünnetinden olup şartındım olmadığından niyete mukarin olmayarak abdestin sevabı olmaz.-a da namaz "caiz olur. Yalnız niyet kâfi olmayıp belki niyette ihlâs lâzım olduğuna işaret için âyette niyetten ihlâsla tâbir olunmuştur. Niyette İhlasın lüzumuna binaen bir kimsenin ana ve babasına ve evlâdına zekâtım vermesi caiz olmaz. Çünkü; bunlara, vorilen zekâtta ihlâs olmaz. Zira ihlâs; ancak Rıza-yı Bariyi kasdetmeküf. Usul ^e furuuna verilen zekâttaysa maksat onları iğna ile kendi menfaatini te'min etmektir, yoksa Rıza-yı Bari de-<7i'fur Hu âyette hunefâ ; akaid-i baüladan hakka meyil ma-nâsı-rn olduğu gibi kaccedidler manâsına da olabilir. Buna naza-rar, manâ-yı âyet: … demektir. Zira; enbiyadan bazılarına iman etmemek sülalesine iman etmemek gibi olduğundan bacısına iman sebeb-i necat olamaz. Binaenaleyh; efdal-i, enbiya olan âhir zaman nebisine iman etmeyince sairlerine imanları muteber değildir. Vacip Tealâ ibadetle emrolunduklarmı icmâlen beyandan sı ra ibadetin bazılarını tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i kitap edyan-ı batıladan Din-i Hakka meyledici veyahut haccedici oldukları halde, niyeUi halisa üzere ibadet ve ma'-rifet-i İlâhî'yeyle emrolundukları gibi erkan-i dinden ve ibadet-i bedeniyeden ibaret olan namaz kılmakla ve ibadet-i maliyeden ibaret olan zekâtı vermekle dahi emrolundular. işte me'mur oldukları şeylerin cümlesi-müstakim bir dindir ki .ısla eğrilik yoktur. ' Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyan i arı veçhile şu beyan olunan ahkâmın şanına ihtimam .için baide -oe bu!d-u meratibe mevzu olan lâfzı varid olmuştur. Eu âyette beyan olunan alıkâm ; esas olan İtikadMjaiı ve furu'-u. a'mâlden mala ve bedene taalluk eden İbadatı ve îbadahn ruhu mesabesinde olan ihlâs üzere şâmil olduğundan insanın maddi, manevi, dünyevi ve uh-revi mesalihini kesb hususunda, kaim olan şu ahkâma kayyım denmiştir. Çünkü kayyim ; mssaUh-i mühimmeye ve âcizlerin umuruna nezaret edip lâyıkıyla tesviye eden kimseye dendiği gibi insanın umurunu-lâyıkıyla tanzim ede.ı ahkâma dahi denilir. Zira; insan kalple kalıptan mürekkep mecmu-u aza bir beden olduğu gibi din de itikatla amelden mürekkep birşey olduğundan Ce-nab-ı Hak mecmuuna din-i kayyım buyurmuştur ki tarik-ı müstakim demektir. Din; itikat ve amelden mürekkep-olunca ehli kitabın itikadı terkederek ibadetleri fayda vermediği gibi firak-ı dâlleden Mürcie'nin yalnız iman kâfidir diyerek furu'-u a'mâli ihmal etmeleri de hatadan salim olmadığını ispat etmekte bu âyet kâfidir. Zira; âyette beyan olunduğu veçhile, din-i kayyım; itikat, ihlâs ve amelden ibaret olunca bunlardan birisi noksan olursa din-i kayyim olamaz. Şu halde noksan din; sahibini selâmete îsâl edemez.

Beyyine 98:6

Vacip Tealâ sûrenin evvelinde iptidaen . kâfirlerin dünyada hallerini ve saniyen müminlerin hallerini beyandan sonra sûrenin âhirinde evvelâ kâfirlerin âhiretteki hallerini, saniyen müminlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; bunlar nübüvvet-i Muhammediye-yi hasetlerinden naşi inkârla veyahut puta tapmak suretiyle küfrü ihtiyar edip Cenab-ı Haktan vermiş olduğu nimetlerin şükrünü terkettiklerinden naşi mahlûkat içinde en kötüleridir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i kitap; hırsızlardan şerlidirler. Zira; hırsızların sirkatları dünya metamdadır. Ehl-i Kitap ise Resulullah'ın* evsafına müteallik olan ahkâmı Tevrat'tan ve İncil'den sirkat ettiklerinden ahkâmı sirkat, dünya metâ'mı sirkata elbette nispet kabul etmez. Çünkü; ahkâmı sirkatin cezası ağırdır. Bunlar kutta'-ı tariktan da şerlidirler. Zira; bunlar iman edeceklerin yollarını kestikleri için tarik~ı dini katlettikleri cihetle dünyaya müteallik olan kat'-ı tariktan daha esna' olduğunda şüphe yoktur. Bunlar cüheladan da kötüdürler. Zira; bunlar hakkı ancehlin inkâr ettiklerinden an ilmin inkârdan ehvendir. Binaenaleyh; ule- her zaman cüheladan ziyade tevbihe şayandırlar. Tâib ü müstağfir olanlar bu âyetin ahkâmından müstesna oldukları için tevbeye müteallik olan âyetlerle bu âyet tahsis olunmuştur/ Binaenaleyh; âyet umun, üzere cari değildir, kâfirlerin amelleri münhasıran şer olduğuna işaret için hasra delâltc eden zamir-i fasılla varid olmuştur. Bu âyet bi'set-i nebiden sonra olan, kâfirlerin serlerini beyan hakkında olduğundan beriyye bunlardan evvel geçen mahrukata şamil değildir. Zira; Firavun'un şerri bunlardan daha ziyadedir.

Beyyine 98:7

Vacip Tealâ kâfirlerin âhiretteki hallerini beyandan sonra müminlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; müminlerin imanları ve amel-i sa]inleri sebebiyle müs-tehak oldukları cezaları Kabierinin indinde onların ikametlerine mahsus olan bağlar ve bostanlardan ibaret olan Cennetlerdir ki o Cennet'ierin altından ehl-i Cennet'in telezzüzü için ırmaklar akar ve ehl-i Cennet de muhallet oldukları halde o Cennet'te ebeden zevk u safa içinde kalırlar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i Cennet'in ebeden Cennet'te kalmalarının hikmeti; bir insan hîn-i bulûğuna kadar pederinin sulhunda ve anasının rahminde birtakım dar mahallerden kat,'-ı mesafe ederek dünyaya gelince beşikte ve bir müddet sonra mektepte hapsîle beraber ebeveyninin «Şuraya gittin, buraya geldin» gibi birçok tekdirlerine ma'ruz olduktan ve daha bunun gibi birçok mihnetler geçirdikten sonra bulûğuna vasıl olup aklı başına geldiğinde tekâlif-i ilâhîye zinciriyle bağlanır, düşünmeye başlar ve eler ki «Ben ne cinayet işledim ki bu tazyikler bana nereden ve kimden geldi?* Bu düşüncenin neticesi şu beyan olunan ef'âlin halikı Aliahü Tealâ olup bir halden diğer hallere nakil ve tahav-;!| vülün herbiri birçok hikmetleri mutazammm olduğunu, bunlarına cümlesi zahirde mihnet ve meşakkatsa da hakikatlarınm lutf-u İlâhî olduğunu bilir. Binaenaleyh; şu görmüş olduğu müşkülâttan şikâyeti terkle Rabbisinin lutfuna şükürle mukabeleye başlar. Hatta cümle lezaiz üzerine nail olduğu nimetlere şükür kabilinden olan' ibadatı takdimle kalbini ebedi bir muhabbetle Cenab-ı Hakka rap-J teder. İşte şu ebedi muhabbetle Cenab-ı Hakka rapt-ı kalb etmesin e.' karşı Rabbisi bu misilli insan-ı kâmilleri ebedî nimetler içinde müs-j tağrak kılacağjnı diğer âyetlerde beyan buyurduğu gibi bu âyetteŞ dahi beyan buyurmuştur. Lutf-u İlâhî'nin gazabı üzerine sabık olduğuna işaret için lutfunu beyan eden bu âyette lâfzı varid olduğu halde kâfirlere gazabını beyan eden bundan evvelki âyette lâfzı vârid olmamıştır. Bu âyette Cennet'te mümine verilecek ihsanın kâfi dereced olacağına işaret için verilecek nimetlerden ceza lafzıyla tâbir olun muştur. Çünkü ceza ; kifaye manasınadır. Şu verilecek ce zanm hazine-i Ilâhî'yede emanet gibi mahfuz olduğuna işaret içini varid olmuştur Çünkü; kelimesi hazined mevcut ve mahfuz emanet gibi olduğuna delâlet eder. Ehl-i imandan her ferde Cennetlerden bir Cennet olup yoksa bir ferde bütün Cennetler olmayacağına işaret için cennât lâfzı cemi' sıygasıyla varid olduğu gibi ehl-i imana râci olan zamir de cemi' siygasıylâ varid olmuştur. Çünkü; «Cemi' cem'e tekabül edince fert ferdöş taksim olunur» kaidesine tevfikan ehl-i imandan bir şahsa verilecek ihsan «Cennetlerden bir Cennet» demektir, yoksa ehl-i Cennet'ten birine bütün Cennetler verilecek manâsına değildir. Amms bir şahsa müteaddid Cennetler ihsan olunmasına da bir mani yoktur. Ehl-ı Cennet'in arzu ettikleri şeye suret-i seriada nail olacaklarma işaret için Cennete Cennet denmiştir. Çünkü Cennet cenn lâfzından alınıp cenn ise seyr-i seria malik olduğu cihetle Cennet; sür'at manâsını müşirdir. Yahut kalkan manâsına olan cünne lâfzından alınarak kalkan sahibini muhafaza ettiği gibi Cennet de ehl-i Cennet'i Cehennem'den vikaye ettiği için C ejrı net denmiştir. Vacip Tealâ Cennet'i beyandan, sonra Cennet'ten daha efdal olan rıza-yı İlâhî'sini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i Cennet cismin telezzüz edeceği her nimete nail olduktan sonra gaye-i emelin en a'lâsı ve nihayesi olan rızaya nâü olurlar ki Allahü Tealâ onların amel ve Maşlarından razı olur ve onlar da lutf u ihsanından razı olurlar. Rıza-yı İlâhî ruhun gıdası olduğu cihetle diğer nimetlerden efdal olduğu gibi rıza cümle nimetlere neyl-i vusulün esası olduğu cihetle dahi efdaldir. Allahü Tealâ kadîm, kulları hadis olup kadîmin hadis üzerine takdimi tabii olduğu gibi kadîmin efâli de hadisin ef'âli üzerine takdim olunmak lâzım olduğuna işaret için kadîm olan Vacip Tea-lâ'nın rızası ehl-i Cennet'in rızaları üzerine takdim olunmuştur. Abdin kemal-i zilletine ve Vacip Tealâ'nın kemal-i azametine delâlet için esma-i hüsna içinden lâjza~i celâl varid olmuştur. Çünkü Iâjza-i celâl; zat, sıfat, kemal-i azamet ve mehabete delâlet ettiğinden şu azamete karşı abid, kendini gayet âciz ve zayıf görerek inkıyad ve itaatini ikmalle Cenab-ı Hakkın rızasına nail,olur.

Beyyine 98:8

Vacip Tealâ müminlere vereceği Cennet'ini ve rızayı beyandan sonra bunların cümlesine esas Allahü Tealâ'nm korkusu oldu-^ ğumı beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; onlar Allah'ın gazabından korkuları sebebiyle emrine imtisal ve nehyinden içtinab ederek, korktuklarından kurtulur, umduklarına nail olurlar. Haşyet; havftan daha dehşetli olduğundan bu âyette varid olmuş da varid olmamıştır. Cümle-i kemalâtın haşyetin altında olduğuna bu âyet delâlette kâfidir. Çünkü haşyet; kemalât-ı ameliye ve ilmiyenin neticesi olduğundan saâ-det-i diniye ve dünyeviyenin üssüles asıdır. Kemâlatın cümlesi ter-biye-i İlâhî'yenin eseri olduğuna işaret için Rab isnı-i şerifi varid olmuştur.

Zilzal 99:1

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Sekiz ayeti Yani; arzın şiddetle harekesini mucip emr i İlâhî arza gelince arz kendi azamet ve cesametine münasip bir harekeyle hareket edip kemal-i ıztırapla sallandığında kıyamet kopar ve herkes kabrinden kalkar, âsîler cezalarını görür, âbidler de rahatlarını bulurlar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu sûrenin evvelinde cezanın zamanı ve bundan evvelki sûrenin âhirinde cezanın kendi beyan olunduğu cihetle evvelki sûrenin âhiriyle bu sûrenin evveli arasında kemal-i irtibat ve münasebet mevcuttur. Çünkü; evvelki sûrenin âhirinde ehl-i imanın ve ehl-i küfrün cezaları beyan olunca keenne bir sâil tarafından «Şu cezalar ne zaman olacak?» şeklinde bir suâl irad olundu. İşte o suâle cevap olarak «Arz şiddetle hareket ettiği zaman olacak» denmiştir. Yevm-i kıyamette arzın harekesinin muhakkak olduğuna işaret için kafi olunan mahalde istV-mal olunan kelimesi varid olmuştur. O günde hareket-ı arzın gayet şiddetli olacağına işaret İçin harekette şiddet ve dehşet manâsını ifade eden ziIzâI kelimesi varid olmuştur. Vuku bulacak harekenin fevkmda bir hareke mümkün olmadığına ve arzm iktiza ettiği hareke tamamıyla vaki olup hiçbir noksan kalmayacağına i.şaret için zılzal lâfzı arza râci zamire muzaf kılınmıştır. Şu beyan olunan tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu âyette beyan olunan harekenin İsrafil'in sûra birinci üfür-düğünde mi veya ikinci defa üfürdüğünde mi olacağında ihtilâf ,olunmuşsa da birinci defada hareket olmak ihtimali galiptir. Çünkü; ikinci vukuat] bayan olmak üzere |rid olmuştur. Bu âyette beyan olunan hareke ikinciye sarfoluns evvelkinden bahsolmamak lâzım gelir. Binaenaleyh; ekser-i müfessirîn âyet-i ûlânm birinci nejhaya ve âyet-i saniyenin ikinci nefhaya macîi-üi olmasıyla tevcihini tercih etmişlerdir.

Zilzal 99:2

Vacip Tealâ kıyamette arzın şiddetle hareket edeceğini beyandan sonra o harekeden hâsıl olacak neticeyi beyan etmek üzere buyuruyor. Hatta arz üzerinde vuku bulan esrar bile meydan-; aleniyete dökülür, gizli hiçbir şey kalmaz. Eşkal; esas itibarıyla hanenin eşyası manâsınaysa da bu makamda arz içinde mahfuz kalmış define ve sairelerdir. Eşkalini ihraç eden arz la murad; arz-ı dünya olduğuna işaret için zamir mevkiinde isın-i zahir olarak arz vârid olmuştur.

Zilzal 99:3

Vacip Tealâ o günde insanın hayret ve dehşetinden söyleyeceği sözü beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Allahü Tealâ'mn ilha-mıyla arz kendi üzerinde olan haberlerini vukubulan havadisi insanlara ihbar eder. Bu âyette beyan olunan arzın tekellümü; lisan-ı halle yani açıktan vukuata delâlet etmek suretiyle olduğu gibi tekellüm suretiyle olmakta da aklen ve naklen bir mani yoktur. Çünkü; tekellümde ehl-i sünnet indinde beyyine şart değildir. Zira Allahü Tealâ istediği zaman mahlûkatmm cümlesini söyletmeye kaadirdir, buna enbiya-yı ızamm taşı ve ağacı söyletmesi gibi bazı mucizeleri şahittir. (Ebu Hureyre) (R.A.) dan rivayet olunduğuna nazaran Re-sulullah arzın ahbarmı beyanda buyurmuştur ki: «Arz her şahsın kendi üzerinde işlediği amelice şehadet eder ve (filân oğlu filân benim üzerimde filân vakit şu işi işledi) demekle haber verince hayır işleyen kimse mesrur, şer işleyen kimse de me'yus ve mahcup olur. Hatta bu mahcubiyet üzerine kâfirler bir an evvel Ce-hennem'e gitmek isterler.» Bu âyette insan; mümine ve kâfire şâmildir. Zira; mümin olan kimse her ne kadar şu şiddetin vukunu bilirse de vukuatı müşahede edince azamet ve dehşetine hayret ederek şu sözi söylemeye mecbur olur. Amma kâfir esasen hasrı ve kıyameti inkâr ettiğinden hayret edeceği şüphesizdir.

Zilzal 99:4

Vacip Tealâ bu âyette arzın bazı vukuatı ihbar edeceğini beyandan sonra bu ihbarın Allah'ın emriyle vâki olacağını beyan etmek üzere : Yani; Cenab-ı Hak arza vukuatı haber vermesini vahiyle em-' reder. O emre imtisalen arz, üzerinde vâki olan vukuatı haber ve-; rir. ^ Bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ'-; nın arza hayat ve lisan vermesinde aklen ve naklen bir mâni olma-; ymca arza vukuatı haber vermesini emir suretinde vahyetmesinde^i dahi bir mani yoktur. Çünkü; bunların cümlesi mümkünattandır,] Mümkünattan hiçbir şey kudretullahtan hariç değildir ve ecsammj cümlesi eczada yekdiğerine müşabihtir. Şu halde birinin kabul ettiği şeyi diğeri de kabul eder, lâkin Allahü Tealâ herbirini birer] gûnâ hassayla mümtaz kılmıştır. Binaenaleyh; cism-i insana nutku veren zat-ı eceli ü a'lâ cism-i arza da nutuk vermeye kaadirdir. Amma bazı hakayik-ı şer'iyeyi tetkik edemeyenler tarafından bu misilli şeyleri uzak addetmeye mahal yoktur. Zira; bunları inkâr etmek küdretullahı bütün bütün inkâr olmazsa da kudretin kemalini inkâr olacağından mümin için caiz olamaz. Binaenaleyh; bu gibi âyât-ı beyyinâtı zahirinden ihraçla te'vile hacet yoktur.

Zilzal 99:5

Vacip Tealâ bu âyette arzın bazı vukuatı ihbar edeceğini beyandan sonra bu ihbarın Allah'ın emriyle vâki olacağını beyan etmek üzere : Yani; Cenab-ı Hak arza vukuatı haber vermesini vahiyle em-' reder. O emre imtisalen arz, üzerinde vâki olan vukuatı haber ve-; rir. ^ Bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ'-; nın arza hayat ve lisan vermesinde aklen ve naklen bir mâni olma-; ymca arza vukuatı haber vermesini emir suretinde vahyetmesinde^i dahi bir mani yoktur. Çünkü; bunların cümlesi mümkünattandır,] Mümkünattan hiçbir şey kudretullahtan hariç değildir ve ecsammj cümlesi eczada yekdiğerine müşabihtir. Şu halde birinin kabul ettiği şeyi diğeri de kabul eder, lâkin Allahü Tealâ herbirini birer] gûnâ hassayla mümtaz kılmıştır. Binaenaleyh; cism-i insana nutku veren zat-ı eceli ü a'lâ cism-i arza da nutuk vermeye kaadirdir. Amma bazı hakayik-ı şer'iyeyi tetkik edemeyenler tarafından bu misilli şeyleri uzak addetmeye mahal yoktur. Zira; bunları inkâr etmek küdretullahı bütün bütün inkâr olmazsa da kudretin kemalini inkâr olacağından mümin için caiz olamaz. Binaenaleyh; bu gibi âyât-ı beyyinâtı zahirinden ihraçla te'vile hacet yoktur.

Zilzal 99:6

Vacip Tealâ kıyamette vâki olacak zelzeleyi ve arzın vukuatı -ihbar edeceğini beyandan sonra o günde insanların muhasebeden döneceklerinin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; onlardan bazıları beyaz yüzlü, güzel giyimli, bazıları da siyah yüzlü, yalın ayak, başı açık ve herkes kendine amelde emsal olan kimselerle sınıf sınıf müteferrik bir surette muhasebe mevkiinden dönerler. Zira amelden gaye; rıza-yı İlahVye nail olmakla eltaf-ı sübhaniyeden hisse-mend olmaktır. Günahın gayesi; gazab-ı İlahVye duçar olmaktır. Bu âyette a'mâIle murad; a'mâlin neticesi olan cezadır. Şu cezayı görecek mahal, muhasebe mevkiinden başka Cennet veya Cehennem olduğundan evvelâ muhasebe mahalline gidip herkes amelinin muhasebesini gördükten sonra cezanın mahalline avdet edeceklerine işaret için dönmek manâsını ifade eder lâf-zıyla tâbir olunmuştur. müteferrik manasınadır. Çünkü; nâs arsa-i kıyametten fırka fırka olarak döneceklerdir. Zira; Yehûd Yehûd ile, Nesârâ Nesârâ ile, zan: zaniyle, sarık sârikla, velhasıl herkes kendi emsalivle döneceğine işaret için denmiştir. Bu dünyada da hal böyledir. Zira; herkes kendi emsa-liyle görüşür ve onlarla ha sr olur.

Zilzal 99:7

Vacip Teaîâ herkes kendi amelinin cezasını görmek için arsa-i mahşerden cezanın mahalline döneceklerini beyandan sonra cezalarım görmelerini tafsil etmek üzere buyuruyor. Zira; azlığına bakılmaz, ne kadar az olsa onun azabım görür. Bu âyetler nazmında olan icmali tafsil ve amelin cezasını görmek nasıl olacağına dair keyfiyeti ve ne kadarın cezası görüleceğini beyan için vârid olmuştur. Bu âyetler adalet-i Ilâhî'yeye delâlet eden âyetlerin en ziyade adalete delâlet edenle- rindendir ve Resulullah'm «sûresi Kur'anm nısfına muâdildir» buyurması da bu davayı te'yid eder. Çünkü Kur'anm esas itibarıyla ahkâmı; iki hısımdır ki birisi ; dünyaya, dİ9e TM âhirete mütealliktir. Bu sûre-i celile ise ahkâm-ı âhireti icmâlen beyan ettiği cihetle Kurbanın nısfına muâdil olduğu beyan olunmuştur. Âyet, mümine ve kâfire şamildir. Şu kadar ki kâfir işlediği hayır amelinin cezasını dünyada görür. Zira; kâfirin küfrü âhiret-te hayır cezasını görmeye mani olduğundan eğer hayır işlerse ameli ükâfatsız kalmasın için dünyada onun mükâfatını görür. Çünkü; ünyada lutf-u İlâhî her kula şamildir. Bazı ulema kâfirin a'mâl-i hayriyesine mükâfat olarak âhirette azabının hafif olacağını beyan etmişlerse de bu beyan mecruhtur. Belki kâfirde iman olmadığı cihetle furu'-u a'mâli kabul olunmadığından dünya ve âhirette hiçbir mükâfata nail olamaz. Çünkü; dergâh-ı ülûhiyette kabul olunmayan amelden ecir beklenmez. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; iki kimse yemek yerken bir sâil gelip birisi ekmek kırıntısı ve bir hurma tanesi verince diğeri «Bu verdiğin şey sevaba değer birşey değildir;) demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Binaenaleyh bu âyet; ehl-i hayrı hayra terğîb ve ehl-i şerri de serden ten-fir eder. Hz. Âişe (R.A.) validemiz huzurunda bulunan bazı kadınlara bir miktar üzüm ikram ettiği bir sırada kapıya bir sâil gelir. Hz. Âişe'nin üzümden az bir miktarının sâile verilmesini emretmesi üzerine kadınlardan birisi güler. Hz. Âişe az bir şeyin sevabı olacağını beyan eder ve delil olarak bu âyeti okur. Çünkü âyette zerre; karıncanın yumurtası veyahut pencereden giren güneşin ziyası içinde görülen şeylerdir. Kâ'b-ı Ahbar Hazretleri »Hayırdan birşeyi az diyerek tahkir etmeyin. Zira; fisebilillâh komşusuna bir iğneyi ariyet verdiğinden dolayı bir recülün ve Beyt-i Mukaddes'in binasına bir taneyi iane verdiğinden dolayı bir kadının ehl-i Cennet'ten olduklarını» beyan buyurmuştur. Hulâsa itibar; niyetedir. Çünkü; azıcık bir amel niyet-i hali-saya mukarin olursa bir çok ecre sebep olacağına ve niyette ihlâs olmazsa birçok amelin" zayi olacağına dair birçok ahaclis-i celile kütüb-ü ahadiste mezkûrdur. Binaenaleyh; âhirete iman eden her mümin âhiret için niyet-i halisayla sa'yetmeli velev az olsun azlığından çekinmemelidir.

Zilzal 99:8

Vacip Teaîâ herkes kendi amelinin cezasını görmek için arsa-i mahşerden cezanın mahalline döneceklerini beyandan sonra cezalarım görmelerini tafsil etmek üzere buyuruyor. Zira; azlığına bakılmaz, ne kadar az olsa onun azabım görür. Bu âyetler nazmında olan icmali tafsil ve amelin cezasını görmek nasıl olacağına dair keyfiyeti ve ne kadarın cezası görüleceğini beyan için vârid olmuştur. Bu âyetler adalet-i Ilâhî'yeye delâlet eden âyetlerin en ziyade adalete delâlet edenle- rindendir ve Resulullah'm «sûresi Kur'anm nısfına muâdildir» buyurması da bu davayı te'yid eder. Çünkü Kur'anm esas itibarıyla ahkâmı; iki hısımdır ki birisi ; dünyaya, dİ9e TM âhirete mütealliktir. Bu sûre-i celile ise ahkâm-ı âhireti icmâlen beyan ettiği cihetle Kurbanın nısfına muâdil olduğu beyan olunmuştur. Âyet, mümine ve kâfire şamildir. Şu kadar ki kâfir işlediği hayır amelinin cezasını dünyada görür. Zira; kâfirin küfrü âhiret-te hayır cezasını görmeye mani olduğundan eğer hayır işlerse ameli ükâfatsız kalmasın için dünyada onun mükâfatını görür. Çünkü; ünyada lutf-u İlâhî her kula şamildir. Bazı ulema kâfirin a'mâl-i hayriyesine mükâfat olarak âhirette azabının hafif olacağını beyan etmişlerse de bu beyan mecruhtur. Belki kâfirde iman olmadığı cihetle furu'-u a'mâli kabul olunmadığından dünya ve âhirette hiçbir mükâfata nail olamaz. Çünkü; dergâh-ı ülûhiyette kabul olunmayan amelden ecir beklenmez. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; iki kimse yemek yerken bir sâil gelip birisi ekmek kırıntısı ve bir hurma tanesi verince diğeri «Bu verdiğin şey sevaba değer birşey değildir;) demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Binaenaleyh bu âyet; ehl-i hayrı hayra terğîb ve ehl-i şerri de serden ten-fir eder. Hz. Âişe (R.A.) validemiz huzurunda bulunan bazı kadınlara bir miktar üzüm ikram ettiği bir sırada kapıya bir sâil gelir. Hz. Âişe'nin üzümden az bir miktarının sâile verilmesini emretmesi üzerine kadınlardan birisi güler. Hz. Âişe az bir şeyin sevabı olacağını beyan eder ve delil olarak bu âyeti okur. Çünkü âyette zerre; karıncanın yumurtası veyahut pencereden giren güneşin ziyası içinde görülen şeylerdir. Kâ'b-ı Ahbar Hazretleri »Hayırdan birşeyi az diyerek tahkir etmeyin. Zira; fisebilillâh komşusuna bir iğneyi ariyet verdiğinden dolayı bir recülün ve Beyt-i Mukaddes'in binasına bir taneyi iane verdiğinden dolayı bir kadının ehl-i Cennet'ten olduklarını» beyan buyurmuştur. Hulâsa itibar; niyetedir. Çünkü; azıcık bir amel niyet-i hali-saya mukarin olursa bir çok ecre sebep olacağına ve niyette ihlâs olmazsa birçok amelin" zayi olacağına dair birçok ahaclis-i celile kütüb-ü ahadiste mezkûrdur. Binaenaleyh; âhirete iman eden her mümin âhiret için niyet-i halisayla sa'yetmeli velev az olsun azlığından çekinmemelidir.

Adiyat 100:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. On bir âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile adiyatla murad; Araf aftan Müzdelife'ye ve Müzdelife'den Mine'ye sür'aüa inen huccacm develeri olmasına ve ile de murad; o develerin nefeslerinden hasıl olan şada olmasına dair rivayet varsa da bundan sonra gelecek âyetler âdiyatla muradın fisebilillâh muharabe eden gazilerin sür'aüa düşman üzerine seğirten atlan ve ile muradın o atların burunlarından çıkan sadaları olmak rivayetini te'yid eder. Çünkü; gerek dabıh ki burun horultusu, gerek kadih ki şiddetle ayağını taşa çarpmakla ateş çıkarmak ve gerek^gaarat edici manâsına mugırat deveden ziyade ata yakıştığından diyatla muradın, at olmasını muhakkıkları tercih etmişlerdir. müfessirînin Gerçi deve insana ef âl-i hacda ve sair hususatta hizmeti ve menafi-i adidesi itibarıyla yemin olunmaya şayansa da atın mezâ-yâsı ve fisebilillâh muharebede sair hayvanattan ziyade hizmeti ve hısâl-i hamidesi cümlece müsellem olan halattan olduğu cihetle Vacip Tealâ tarafından yemin olunmak şerefini deveden ziyade haizdir. Adiyat m asıl manâsı; seğirtici olup, seğirtmek sıfat-ı memduhası da atta deveden daha ziyade olması âdiyatla muradın at olmasını te'yid eder. Bazı rivayete nazaran Resulullah'm (Benî Kenane) den bir kavmüzerine gönderdiği askerin atları olmak ihtimali varsa da âdiyatm elif lamını cinse hamlile ilâyevmil-kıyam devam eden guzât-ı müslimînin atları murad olmak makama daha evfaktır. Çünkü; atların bazısına tahsisi icab eder bir sebebi kavî olmayınca muharebeye giden atların hepsine şâmil olur ve derecede tamim evlâdır. Zira icabsız taksir kusurdur. Velhasıl at; menaü-i diniye ve dünyeviyeyi cami ve i'lâ-yı kelimetullaha hadim bir mahlûk-u mergub olduğundan ind-i İlâhî'de şeref sahibi olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; böyle şeref sahibi olan bir hayvanı insanın â'dâya hücum etmek kasdıyla hanesinde bulundurması şereftir. Amma akran ü emsaline tefahur şartıyla bulundurmak mezmum olduğu gibi şeref olmak şöyle dursun belki zillettir. Çünkü; birşey kendisinden maksada masruf olmadığında muattal olduğu cihetle mezellet addolunmaya şayandır. Mûriyat ; ateş çıkarıcı, birşeyi âhara vurmak manasınadır. Düşman üzerine hücum eden gazilerin atlarının kemal-i sür'aüa seğirtmelerinden ayaklarını taşa çarpmakla ateş çıkarttıkları için o atlara mûriyât denmiştir. Gerçi bu tırnaktan hasıl olan ateşten hiç kimse intifa' etmez, lâkin şiddetle basmak atların hısal-i memduhalarmdan olup, bu ateş de a'dâya hücum zamanında hasıl ve bu hal Arapların daima hayallerinde mevcut olduğu cihetle ayağından ateş çıkarıcı atlara yemin olunmuştur. Bu hal şiddetle seğirtmek manâsına olan âdiyatm levazımmdandır. Yahut mûriyatla murad; muharebede geceyle ateş yakan guzat-ı rnüsUmîndir. Guzât-ı muslinimin şeriat nazarında mertebeleri âli olduğundan bu makamda Vacip Tealâ tarafından yemine alet olmak şerefini haiz olmuştur. Buna nazaran raanâ-yı nazım: … demek olur. iâhut mûriyatla murad; insanların lisanlarıdır. Çünkü; insanların lisanlarından çıkan sözler ejrad, belki akvam, belki de milletler arasında çok zaman ateş-i adaveti yakıcı ve fitne ateşlerini alevlendirici olduğu cihetle mûriyât denmiştir. Yahut mûriyâtla murad; insanların efkârıdır. Çünkü; insanların efkârı a'dâya galebe sadedinde birtakım hile ve desiselerle a;dâ üzerine galebe ve zafer ateşlerini yakıcıdır, Mevki-i harpte hud'ayla a'dâya galebe etmek bir meziyet-i merdane olduğu cihetle bu misilli keskin efkâr kendileriyle yemin olunmaya lâyık olduğundan Cenab-ı Hak bu gibi efkâra yemin etmiştir. Binaenaleyh; hud'anm mevkiine göre bir. meziyeti olunca fenn-i hud'aya aşina olan kimsenin de meziyetinde şüphe olmaz. Katta iptida-yi İslâmda ashab~ı kiram düşmana yaklaştıklarında geceyle müteferrik surette birçok ateşler yakarlardı ki bunların ateşine bakarak çok zannıyla d aşınanlarının kuvve-i mar.eviyeleri kırılır ve galip de olurlardı. Mugirat ; düşman üzerine hücumla yağma ve emval-i ganimeti ehhi ivıana celple gaarai ediciler demektir. Gaarata gidenlerin âdetleri düşmana bildirmemek için gecenin karanlığından istifade ederek geceyle gitmek ve şafak vakti gaflet vakti olduğu için gaarat ekseriya sabah vakti vuku bulduğundan sabah vakti zik-roiımmuştur. Düşman üzerine bağteten gaarat etmek şecaat neticesi olduğu cihetle yemin olunmaya lâyık olduğundan Vacip Tealâ tarafından gaarat edenlerin ismine yemin edilmiştir. âsâra toprak koparmak manâsına ve ince toz ve toprak demektir ve zamiri atların seğirttikleri mekâna veya vakte râcidir ve bu cümle âdiyat üzerine ma'tuftur. Çünkü; âdiyat her ne kadar ism-i fâilse de fiil-i muzari mevkiindedir ve takriri şöyledir : yani «Gazilerin atları seğirttiler ve seğirttikleri mekânda veyahut o vakitte ayaklarıyla ince toz ^c toprakları havaya kaldırdılar» demektir. gazilerin atlarının ayaklarının kaldırmış olduğu toprakla düşmanın cerniy etinin ortasına girdiler ve cemiyetlerini dağıttılar demektir. Sûrenin evvelinden buraya gelinceye kadar âyetler gazilerin atlarını, Vacip Tealâ tarafından meth ü senaya müteallikse de atlar yalnız iş görmeyip sahipleri iş göreceği cihetle atları sena etmek sahiplerini sena olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; şeriat-ı Is-lâmiye ve bilhassa bu âyetler atları ve ata binmekte mahareti olan gazileri alâtariküiltizam sena etmektedir. Kenûd ; nimeti münkir, âsî, bâhil ve rahatı tez unutur manâlarını ifade eder. Bu manalardan herhangisi murad olunsa makam müsaittir. Çünkü.bu âyet; yeminin cevabıdır. Insanla murad; cins--i insandır. Zira nimeti inkâr etmek; her insanda bilkuvve mevcuttur. Amma bazıları fiilen inkâr ederler, bazıları da bilfiil inkâr etmezler, kuvvede kalır, fiile çıkarmazlar. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demek olur. Enbiya-yı izanı hazaratı istisna-yı aklî ile bu âyetten müstesnadırlar ve onların masumiyetlerine delâlet eden nusus-u celilede dahi enbiya müstesna olduktan sonra cümle insanlar da halinden şikâyet tankıyla velev mümin-i müt-teki olsun nimeti inkâr etmek haleti mevcuttur. Binaenaleyh; kâfire tahsise lüzum yoktur. Çur<kü kâfire tahsiste bilâicab âyeti zahirinden çıkarmaktır İbn-i Abbas Hazıetlerinin rivayetine nazaran bu sûre Kureyş'-ten (Kart b. Abdullah) hakkında nazil olmuşsa da itibar lâfzın umumuna oıup sebep olan zata değildir. Binaenaleyh âyetin hükmü; umuma şâmildir. Vacip Tealâ insanın münkir-i nimet olduğunu beyandan sonra

Adiyat 100:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. On bir âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile adiyatla murad; Araf aftan Müzdelife'ye ve Müzdelife'den Mine'ye sür'aüa inen huccacm develeri olmasına ve ile de murad; o develerin nefeslerinden hasıl olan şada olmasına dair rivayet varsa da bundan sonra gelecek âyetler âdiyatla muradın fisebilillâh muharabe eden gazilerin sür'aüa düşman üzerine seğirten atlan ve ile muradın o atların burunlarından çıkan sadaları olmak rivayetini te'yid eder. Çünkü; gerek dabıh ki burun horultusu, gerek kadih ki şiddetle ayağını taşa çarpmakla ateş çıkarmak ve gerek^gaarat edici manâsına mugırat deveden ziyade ata yakıştığından diyatla muradın, at olmasını muhakkıkları tercih etmişlerdir. müfessirînin Gerçi deve insana ef âl-i hacda ve sair hususatta hizmeti ve menafi-i adidesi itibarıyla yemin olunmaya şayansa da atın mezâ-yâsı ve fisebilillâh muharebede sair hayvanattan ziyade hizmeti ve hısâl-i hamidesi cümlece müsellem olan halattan olduğu cihetle Vacip Tealâ tarafından yemin olunmak şerefini deveden ziyade haizdir. Adiyat m asıl manâsı; seğirtici olup, seğirtmek sıfat-ı memduhası da atta deveden daha ziyade olması âdiyatla muradın at olmasını te'yid eder. Bazı rivayete nazaran Resulullah'm (Benî Kenane) den bir kavmüzerine gönderdiği askerin atları olmak ihtimali varsa da âdiyatm elif lamını cinse hamlile ilâyevmil-kıyam devam eden guzât-ı müslimînin atları murad olmak makama daha evfaktır. Çünkü; atların bazısına tahsisi icab eder bir sebebi kavî olmayınca muharebeye giden atların hepsine şâmil olur ve derecede tamim evlâdır. Zira icabsız taksir kusurdur. Velhasıl at; menaü-i diniye ve dünyeviyeyi cami ve i'lâ-yı kelimetullaha hadim bir mahlûk-u mergub olduğundan ind-i İlâhî'de şeref sahibi olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; böyle şeref sahibi olan bir hayvanı insanın â'dâya hücum etmek kasdıyla hanesinde bulundurması şereftir. Amma akran ü emsaline tefahur şartıyla bulundurmak mezmum olduğu gibi şeref olmak şöyle dursun belki zillettir. Çünkü; birşey kendisinden maksada masruf olmadığında muattal olduğu cihetle mezellet addolunmaya şayandır. Mûriyat ; ateş çıkarıcı, birşeyi âhara vurmak manasınadır. Düşman üzerine hücum eden gazilerin atlarının kemal-i sür'aüa seğirtmelerinden ayaklarını taşa çarpmakla ateş çıkarttıkları için o atlara mûriyât denmiştir. Gerçi bu tırnaktan hasıl olan ateşten hiç kimse intifa' etmez, lâkin şiddetle basmak atların hısal-i memduhalarmdan olup, bu ateş de a'dâya hücum zamanında hasıl ve bu hal Arapların daima hayallerinde mevcut olduğu cihetle ayağından ateş çıkarıcı atlara yemin olunmuştur. Bu hal şiddetle seğirtmek manâsına olan âdiyatm levazımmdandır. Yahut mûriyatla murad; muharebede geceyle ateş yakan guzat-ı rnüsUmîndir. Guzât-ı muslinimin şeriat nazarında mertebeleri âli olduğundan bu makamda Vacip Tealâ tarafından yemine alet olmak şerefini haiz olmuştur. Buna nazaran raanâ-yı nazım: … demek olur. iâhut mûriyatla murad; insanların lisanlarıdır. Çünkü; insanların lisanlarından çıkan sözler ejrad, belki akvam, belki de milletler arasında çok zaman ateş-i adaveti yakıcı ve fitne ateşlerini alevlendirici olduğu cihetle mûriyât denmiştir. Yahut mûriyâtla murad; insanların efkârıdır. Çünkü; insanların efkârı a'dâya galebe sadedinde birtakım hile ve desiselerle a;dâ üzerine galebe ve zafer ateşlerini yakıcıdır, Mevki-i harpte hud'ayla a'dâya galebe etmek bir meziyet-i merdane olduğu cihetle bu misilli keskin efkâr kendileriyle yemin olunmaya lâyık olduğundan Cenab-ı Hak bu gibi efkâra yemin etmiştir. Binaenaleyh; hud'anm mevkiine göre bir. meziyeti olunca fenn-i hud'aya aşina olan kimsenin de meziyetinde şüphe olmaz. Katta iptida-yi İslâmda ashab~ı kiram düşmana yaklaştıklarında geceyle müteferrik surette birçok ateşler yakarlardı ki bunların ateşine bakarak çok zannıyla d aşınanlarının kuvve-i mar.eviyeleri kırılır ve galip de olurlardı. Mugirat ; düşman üzerine hücumla yağma ve emval-i ganimeti ehhi ivıana celple gaarai ediciler demektir. Gaarata gidenlerin âdetleri düşmana bildirmemek için gecenin karanlığından istifade ederek geceyle gitmek ve şafak vakti gaflet vakti olduğu için gaarat ekseriya sabah vakti vuku bulduğundan sabah vakti zik-roiımmuştur. Düşman üzerine bağteten gaarat etmek şecaat neticesi olduğu cihetle yemin olunmaya lâyık olduğundan Vacip Tealâ tarafından gaarat edenlerin ismine yemin edilmiştir. âsâra toprak koparmak manâsına ve ince toz ve toprak demektir ve zamiri atların seğirttikleri mekâna veya vakte râcidir ve bu cümle âdiyat üzerine ma'tuftur. Çünkü; âdiyat her ne kadar ism-i fâilse de fiil-i muzari mevkiindedir ve takriri şöyledir : yani «Gazilerin atları seğirttiler ve seğirttikleri mekânda veyahut o vakitte ayaklarıyla ince toz ^c toprakları havaya kaldırdılar» demektir. gazilerin atlarının ayaklarının kaldırmış olduğu toprakla düşmanın cerniy etinin ortasına girdiler ve cemiyetlerini dağıttılar demektir. Sûrenin evvelinden buraya gelinceye kadar âyetler gazilerin atlarını, Vacip Tealâ tarafından meth ü senaya müteallikse de atlar yalnız iş görmeyip sahipleri iş göreceği cihetle atları sena etmek sahiplerini sena olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; şeriat-ı Is-lâmiye ve bilhassa bu âyetler atları ve ata binmekte mahareti olan gazileri alâtariküiltizam sena etmektedir. Kenûd ; nimeti münkir, âsî, bâhil ve rahatı tez unutur manâlarını ifade eder. Bu manalardan herhangisi murad olunsa makam müsaittir. Çünkü.bu âyet; yeminin cevabıdır. Insanla murad; cins--i insandır. Zira nimeti inkâr etmek; her insanda bilkuvve mevcuttur. Amma bazıları fiilen inkâr ederler, bazıları da bilfiil inkâr etmezler, kuvvede kalır, fiile çıkarmazlar. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demek olur. Enbiya-yı izanı hazaratı istisna-yı aklî ile bu âyetten müstesnadırlar ve onların masumiyetlerine delâlet eden nusus-u celilede dahi enbiya müstesna olduktan sonra cümle insanlar da halinden şikâyet tankıyla velev mümin-i müt-teki olsun nimeti inkâr etmek haleti mevcuttur. Binaenaleyh; kâfire tahsise lüzum yoktur. Çur<kü kâfire tahsiste bilâicab âyeti zahirinden çıkarmaktır İbn-i Abbas Hazıetlerinin rivayetine nazaran bu sûre Kureyş'-ten (Kart b. Abdullah) hakkında nazil olmuşsa da itibar lâfzın umumuna oıup sebep olan zata değildir. Binaenaleyh âyetin hükmü; umuma şâmildir. Vacip Tealâ insanın münkir-i nimet olduğunu beyandan sonra

Adiyat 100:3

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. On bir âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile adiyatla murad; Araf aftan Müzdelife'ye ve Müzdelife'den Mine'ye sür'aüa inen huccacm develeri olmasına ve ile de murad; o develerin nefeslerinden hasıl olan şada olmasına dair rivayet varsa da bundan sonra gelecek âyetler âdiyatla muradın fisebilillâh muharabe eden gazilerin sür'aüa düşman üzerine seğirten atlan ve ile muradın o atların burunlarından çıkan sadaları olmak rivayetini te'yid eder. Çünkü; gerek dabıh ki burun horultusu, gerek kadih ki şiddetle ayağını taşa çarpmakla ateş çıkarmak ve gerek^gaarat edici manâsına mugırat deveden ziyade ata yakıştığından diyatla muradın, at olmasını muhakkıkları tercih etmişlerdir. müfessirînin Gerçi deve insana ef âl-i hacda ve sair hususatta hizmeti ve menafi-i adidesi itibarıyla yemin olunmaya şayansa da atın mezâ-yâsı ve fisebilillâh muharebede sair hayvanattan ziyade hizmeti ve hısâl-i hamidesi cümlece müsellem olan halattan olduğu cihetle Vacip Tealâ tarafından yemin olunmak şerefini deveden ziyade haizdir. Adiyat m asıl manâsı; seğirtici olup, seğirtmek sıfat-ı memduhası da atta deveden daha ziyade olması âdiyatla muradın at olmasını te'yid eder. Bazı rivayete nazaran Resulullah'm (Benî Kenane) den bir kavmüzerine gönderdiği askerin atları olmak ihtimali varsa da âdiyatm elif lamını cinse hamlile ilâyevmil-kıyam devam eden guzât-ı müslimînin atları murad olmak makama daha evfaktır. Çünkü; atların bazısına tahsisi icab eder bir sebebi kavî olmayınca muharebeye giden atların hepsine şâmil olur ve derecede tamim evlâdır. Zira icabsız taksir kusurdur. Velhasıl at; menaü-i diniye ve dünyeviyeyi cami ve i'lâ-yı kelimetullaha hadim bir mahlûk-u mergub olduğundan ind-i İlâhî'de şeref sahibi olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; böyle şeref sahibi olan bir hayvanı insanın â'dâya hücum etmek kasdıyla hanesinde bulundurması şereftir. Amma akran ü emsaline tefahur şartıyla bulundurmak mezmum olduğu gibi şeref olmak şöyle dursun belki zillettir. Çünkü; birşey kendisinden maksada masruf olmadığında muattal olduğu cihetle mezellet addolunmaya şayandır. Mûriyat ; ateş çıkarıcı, birşeyi âhara vurmak manasınadır. Düşman üzerine hücum eden gazilerin atlarının kemal-i sür'aüa seğirtmelerinden ayaklarını taşa çarpmakla ateş çıkarttıkları için o atlara mûriyât denmiştir. Gerçi bu tırnaktan hasıl olan ateşten hiç kimse intifa' etmez, lâkin şiddetle basmak atların hısal-i memduhalarmdan olup, bu ateş de a'dâya hücum zamanında hasıl ve bu hal Arapların daima hayallerinde mevcut olduğu cihetle ayağından ateş çıkarıcı atlara yemin olunmuştur. Bu hal şiddetle seğirtmek manâsına olan âdiyatm levazımmdandır. Yahut mûriyatla murad; muharebede geceyle ateş yakan guzat-ı rnüsUmîndir. Guzât-ı muslinimin şeriat nazarında mertebeleri âli olduğundan bu makamda Vacip Tealâ tarafından yemine alet olmak şerefini haiz olmuştur. Buna nazaran raanâ-yı nazım: … demek olur. iâhut mûriyatla murad; insanların lisanlarıdır. Çünkü; insanların lisanlarından çıkan sözler ejrad, belki akvam, belki de milletler arasında çok zaman ateş-i adaveti yakıcı ve fitne ateşlerini alevlendirici olduğu cihetle mûriyât denmiştir. Yahut mûriyâtla murad; insanların efkârıdır. Çünkü; insanların efkârı a'dâya galebe sadedinde birtakım hile ve desiselerle a;dâ üzerine galebe ve zafer ateşlerini yakıcıdır, Mevki-i harpte hud'ayla a'dâya galebe etmek bir meziyet-i merdane olduğu cihetle bu misilli keskin efkâr kendileriyle yemin olunmaya lâyık olduğundan Cenab-ı Hak bu gibi efkâra yemin etmiştir. Binaenaleyh; hud'anm mevkiine göre bir. meziyeti olunca fenn-i hud'aya aşina olan kimsenin de meziyetinde şüphe olmaz. Katta iptida-yi İslâmda ashab~ı kiram düşmana yaklaştıklarında geceyle müteferrik surette birçok ateşler yakarlardı ki bunların ateşine bakarak çok zannıyla d aşınanlarının kuvve-i mar.eviyeleri kırılır ve galip de olurlardı. Mugirat ; düşman üzerine hücumla yağma ve emval-i ganimeti ehhi ivıana celple gaarai ediciler demektir. Gaarata gidenlerin âdetleri düşmana bildirmemek için gecenin karanlığından istifade ederek geceyle gitmek ve şafak vakti gaflet vakti olduğu için gaarat ekseriya sabah vakti vuku bulduğundan sabah vakti zik-roiımmuştur. Düşman üzerine bağteten gaarat etmek şecaat neticesi olduğu cihetle yemin olunmaya lâyık olduğundan Vacip Tealâ tarafından gaarat edenlerin ismine yemin edilmiştir. âsâra toprak koparmak manâsına ve ince toz ve toprak demektir ve zamiri atların seğirttikleri mekâna veya vakte râcidir ve bu cümle âdiyat üzerine ma'tuftur. Çünkü; âdiyat her ne kadar ism-i fâilse de fiil-i muzari mevkiindedir ve takriri şöyledir : yani «Gazilerin atları seğirttiler ve seğirttikleri mekânda veyahut o vakitte ayaklarıyla ince toz ^c toprakları havaya kaldırdılar» demektir. gazilerin atlarının ayaklarının kaldırmış olduğu toprakla düşmanın cerniy etinin ortasına girdiler ve cemiyetlerini dağıttılar demektir. Sûrenin evvelinden buraya gelinceye kadar âyetler gazilerin atlarını, Vacip Tealâ tarafından meth ü senaya müteallikse de atlar yalnız iş görmeyip sahipleri iş göreceği cihetle atları sena etmek sahiplerini sena olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; şeriat-ı Is-lâmiye ve bilhassa bu âyetler atları ve ata binmekte mahareti olan gazileri alâtariküiltizam sena etmektedir. Kenûd ; nimeti münkir, âsî, bâhil ve rahatı tez unutur manâlarını ifade eder. Bu manalardan herhangisi murad olunsa makam müsaittir. Çünkü.bu âyet; yeminin cevabıdır. Insanla murad; cins--i insandır. Zira nimeti inkâr etmek; her insanda bilkuvve mevcuttur. Amma bazıları fiilen inkâr ederler, bazıları da bilfiil inkâr etmezler, kuvvede kalır, fiile çıkarmazlar. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demek olur. Enbiya-yı izanı hazaratı istisna-yı aklî ile bu âyetten müstesnadırlar ve onların masumiyetlerine delâlet eden nusus-u celilede dahi enbiya müstesna olduktan sonra cümle insanlar da halinden şikâyet tankıyla velev mümin-i müt-teki olsun nimeti inkâr etmek haleti mevcuttur. Binaenaleyh; kâfire tahsise lüzum yoktur. Çur<kü kâfire tahsiste bilâicab âyeti zahirinden çıkarmaktır İbn-i Abbas Hazıetlerinin rivayetine nazaran bu sûre Kureyş'-ten (Kart b. Abdullah) hakkında nazil olmuşsa da itibar lâfzın umumuna oıup sebep olan zata değildir. Binaenaleyh âyetin hükmü; umuma şâmildir. Vacip Tealâ insanın münkir-i nimet olduğunu beyandan sonra

Adiyat 100:4

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. On bir âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile adiyatla murad; Araf aftan Müzdelife'ye ve Müzdelife'den Mine'ye sür'aüa inen huccacm develeri olmasına ve ile de murad; o develerin nefeslerinden hasıl olan şada olmasına dair rivayet varsa da bundan sonra gelecek âyetler âdiyatla muradın fisebilillâh muharabe eden gazilerin sür'aüa düşman üzerine seğirten atlan ve ile muradın o atların burunlarından çıkan sadaları olmak rivayetini te'yid eder. Çünkü; gerek dabıh ki burun horultusu, gerek kadih ki şiddetle ayağını taşa çarpmakla ateş çıkarmak ve gerek^gaarat edici manâsına mugırat deveden ziyade ata yakıştığından diyatla muradın, at olmasını muhakkıkları tercih etmişlerdir. müfessirînin Gerçi deve insana ef âl-i hacda ve sair hususatta hizmeti ve menafi-i adidesi itibarıyla yemin olunmaya şayansa da atın mezâ-yâsı ve fisebilillâh muharebede sair hayvanattan ziyade hizmeti ve hısâl-i hamidesi cümlece müsellem olan halattan olduğu cihetle Vacip Tealâ tarafından yemin olunmak şerefini deveden ziyade haizdir. Adiyat m asıl manâsı; seğirtici olup, seğirtmek sıfat-ı memduhası da atta deveden daha ziyade olması âdiyatla muradın at olmasını te'yid eder. Bazı rivayete nazaran Resulullah'm (Benî Kenane) den bir kavmüzerine gönderdiği askerin atları olmak ihtimali varsa da âdiyatm elif lamını cinse hamlile ilâyevmil-kıyam devam eden guzât-ı müslimînin atları murad olmak makama daha evfaktır. Çünkü; atların bazısına tahsisi icab eder bir sebebi kavî olmayınca muharebeye giden atların hepsine şâmil olur ve derecede tamim evlâdır. Zira icabsız taksir kusurdur. Velhasıl at; menaü-i diniye ve dünyeviyeyi cami ve i'lâ-yı kelimetullaha hadim bir mahlûk-u mergub olduğundan ind-i İlâhî'de şeref sahibi olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; böyle şeref sahibi olan bir hayvanı insanın â'dâya hücum etmek kasdıyla hanesinde bulundurması şereftir. Amma akran ü emsaline tefahur şartıyla bulundurmak mezmum olduğu gibi şeref olmak şöyle dursun belki zillettir. Çünkü; birşey kendisinden maksada masruf olmadığında muattal olduğu cihetle mezellet addolunmaya şayandır. Mûriyat ; ateş çıkarıcı, birşeyi âhara vurmak manasınadır. Düşman üzerine hücum eden gazilerin atlarının kemal-i sür'aüa seğirtmelerinden ayaklarını taşa çarpmakla ateş çıkarttıkları için o atlara mûriyât denmiştir. Gerçi bu tırnaktan hasıl olan ateşten hiç kimse intifa' etmez, lâkin şiddetle basmak atların hısal-i memduhalarmdan olup, bu ateş de a'dâya hücum zamanında hasıl ve bu hal Arapların daima hayallerinde mevcut olduğu cihetle ayağından ateş çıkarıcı atlara yemin olunmuştur. Bu hal şiddetle seğirtmek manâsına olan âdiyatm levazımmdandır. Yahut mûriyatla murad; muharebede geceyle ateş yakan guzat-ı rnüsUmîndir. Guzât-ı muslinimin şeriat nazarında mertebeleri âli olduğundan bu makamda Vacip Tealâ tarafından yemine alet olmak şerefini haiz olmuştur. Buna nazaran raanâ-yı nazım: … demek olur. iâhut mûriyatla murad; insanların lisanlarıdır. Çünkü; insanların lisanlarından çıkan sözler ejrad, belki akvam, belki de milletler arasında çok zaman ateş-i adaveti yakıcı ve fitne ateşlerini alevlendirici olduğu cihetle mûriyât denmiştir. Yahut mûriyâtla murad; insanların efkârıdır. Çünkü; insanların efkârı a'dâya galebe sadedinde birtakım hile ve desiselerle a;dâ üzerine galebe ve zafer ateşlerini yakıcıdır, Mevki-i harpte hud'ayla a'dâya galebe etmek bir meziyet-i merdane olduğu cihetle bu misilli keskin efkâr kendileriyle yemin olunmaya lâyık olduğundan Cenab-ı Hak bu gibi efkâra yemin etmiştir. Binaenaleyh; hud'anm mevkiine göre bir. meziyeti olunca fenn-i hud'aya aşina olan kimsenin de meziyetinde şüphe olmaz. Katta iptida-yi İslâmda ashab~ı kiram düşmana yaklaştıklarında geceyle müteferrik surette birçok ateşler yakarlardı ki bunların ateşine bakarak çok zannıyla d aşınanlarının kuvve-i mar.eviyeleri kırılır ve galip de olurlardı. Mugirat ; düşman üzerine hücumla yağma ve emval-i ganimeti ehhi ivıana celple gaarai ediciler demektir. Gaarata gidenlerin âdetleri düşmana bildirmemek için gecenin karanlığından istifade ederek geceyle gitmek ve şafak vakti gaflet vakti olduğu için gaarat ekseriya sabah vakti vuku bulduğundan sabah vakti zik-roiımmuştur. Düşman üzerine bağteten gaarat etmek şecaat neticesi olduğu cihetle yemin olunmaya lâyık olduğundan Vacip Tealâ tarafından gaarat edenlerin ismine yemin edilmiştir. âsâra toprak koparmak manâsına ve ince toz ve toprak demektir ve zamiri atların seğirttikleri mekâna veya vakte râcidir ve bu cümle âdiyat üzerine ma'tuftur. Çünkü; âdiyat her ne kadar ism-i fâilse de fiil-i muzari mevkiindedir ve takriri şöyledir : yani «Gazilerin atları seğirttiler ve seğirttikleri mekânda veyahut o vakitte ayaklarıyla ince toz ^c toprakları havaya kaldırdılar» demektir. gazilerin atlarının ayaklarının kaldırmış olduğu toprakla düşmanın cerniy etinin ortasına girdiler ve cemiyetlerini dağıttılar demektir. Sûrenin evvelinden buraya gelinceye kadar âyetler gazilerin atlarını, Vacip Tealâ tarafından meth ü senaya müteallikse de atlar yalnız iş görmeyip sahipleri iş göreceği cihetle atları sena etmek sahiplerini sena olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; şeriat-ı Is-lâmiye ve bilhassa bu âyetler atları ve ata binmekte mahareti olan gazileri alâtariküiltizam sena etmektedir. Kenûd ; nimeti münkir, âsî, bâhil ve rahatı tez unutur manâlarını ifade eder. Bu manalardan herhangisi murad olunsa makam müsaittir. Çünkü.bu âyet; yeminin cevabıdır. Insanla murad; cins--i insandır. Zira nimeti inkâr etmek; her insanda bilkuvve mevcuttur. Amma bazıları fiilen inkâr ederler, bazıları da bilfiil inkâr etmezler, kuvvede kalır, fiile çıkarmazlar. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demek olur. Enbiya-yı izanı hazaratı istisna-yı aklî ile bu âyetten müstesnadırlar ve onların masumiyetlerine delâlet eden nusus-u celilede dahi enbiya müstesna olduktan sonra cümle insanlar da halinden şikâyet tankıyla velev mümin-i müt-teki olsun nimeti inkâr etmek haleti mevcuttur. Binaenaleyh; kâfire tahsise lüzum yoktur. Çur<kü kâfire tahsiste bilâicab âyeti zahirinden çıkarmaktır İbn-i Abbas Hazıetlerinin rivayetine nazaran bu sûre Kureyş'-ten (Kart b. Abdullah) hakkında nazil olmuşsa da itibar lâfzın umumuna oıup sebep olan zata değildir. Binaenaleyh âyetin hükmü; umuma şâmildir. Vacip Tealâ insanın münkir-i nimet olduğunu beyandan sonra

Adiyat 100:5

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. On bir âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile adiyatla murad; Araf aftan Müzdelife'ye ve Müzdelife'den Mine'ye sür'aüa inen huccacm develeri olmasına ve ile de murad; o develerin nefeslerinden hasıl olan şada olmasına dair rivayet varsa da bundan sonra gelecek âyetler âdiyatla muradın fisebilillâh muharabe eden gazilerin sür'aüa düşman üzerine seğirten atlan ve ile muradın o atların burunlarından çıkan sadaları olmak rivayetini te'yid eder. Çünkü; gerek dabıh ki burun horultusu, gerek kadih ki şiddetle ayağını taşa çarpmakla ateş çıkarmak ve gerek^gaarat edici manâsına mugırat deveden ziyade ata yakıştığından diyatla muradın, at olmasını muhakkıkları tercih etmişlerdir. müfessirînin Gerçi deve insana ef âl-i hacda ve sair hususatta hizmeti ve menafi-i adidesi itibarıyla yemin olunmaya şayansa da atın mezâ-yâsı ve fisebilillâh muharebede sair hayvanattan ziyade hizmeti ve hısâl-i hamidesi cümlece müsellem olan halattan olduğu cihetle Vacip Tealâ tarafından yemin olunmak şerefini deveden ziyade haizdir. Adiyat m asıl manâsı; seğirtici olup, seğirtmek sıfat-ı memduhası da atta deveden daha ziyade olması âdiyatla muradın at olmasını te'yid eder. Bazı rivayete nazaran Resulullah'm (Benî Kenane) den bir kavmüzerine gönderdiği askerin atları olmak ihtimali varsa da âdiyatm elif lamını cinse hamlile ilâyevmil-kıyam devam eden guzât-ı müslimînin atları murad olmak makama daha evfaktır. Çünkü; atların bazısına tahsisi icab eder bir sebebi kavî olmayınca muharebeye giden atların hepsine şâmil olur ve derecede tamim evlâdır. Zira icabsız taksir kusurdur. Velhasıl at; menaü-i diniye ve dünyeviyeyi cami ve i'lâ-yı kelimetullaha hadim bir mahlûk-u mergub olduğundan ind-i İlâhî'de şeref sahibi olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; böyle şeref sahibi olan bir hayvanı insanın â'dâya hücum etmek kasdıyla hanesinde bulundurması şereftir. Amma akran ü emsaline tefahur şartıyla bulundurmak mezmum olduğu gibi şeref olmak şöyle dursun belki zillettir. Çünkü; birşey kendisinden maksada masruf olmadığında muattal olduğu cihetle mezellet addolunmaya şayandır. Mûriyat ; ateş çıkarıcı, birşeyi âhara vurmak manasınadır. Düşman üzerine hücum eden gazilerin atlarının kemal-i sür'aüa seğirtmelerinden ayaklarını taşa çarpmakla ateş çıkarttıkları için o atlara mûriyât denmiştir. Gerçi bu tırnaktan hasıl olan ateşten hiç kimse intifa' etmez, lâkin şiddetle basmak atların hısal-i memduhalarmdan olup, bu ateş de a'dâya hücum zamanında hasıl ve bu hal Arapların daima hayallerinde mevcut olduğu cihetle ayağından ateş çıkarıcı atlara yemin olunmuştur. Bu hal şiddetle seğirtmek manâsına olan âdiyatm levazımmdandır. Yahut mûriyatla murad; muharebede geceyle ateş yakan guzat-ı rnüsUmîndir. Guzât-ı muslinimin şeriat nazarında mertebeleri âli olduğundan bu makamda Vacip Tealâ tarafından yemine alet olmak şerefini haiz olmuştur. Buna nazaran raanâ-yı nazım: … demek olur. iâhut mûriyatla murad; insanların lisanlarıdır. Çünkü; insanların lisanlarından çıkan sözler ejrad, belki akvam, belki de milletler arasında çok zaman ateş-i adaveti yakıcı ve fitne ateşlerini alevlendirici olduğu cihetle mûriyât denmiştir. Yahut mûriyâtla murad; insanların efkârıdır. Çünkü; insanların efkârı a'dâya galebe sadedinde birtakım hile ve desiselerle a;dâ üzerine galebe ve zafer ateşlerini yakıcıdır, Mevki-i harpte hud'ayla a'dâya galebe etmek bir meziyet-i merdane olduğu cihetle bu misilli keskin efkâr kendileriyle yemin olunmaya lâyık olduğundan Cenab-ı Hak bu gibi efkâra yemin etmiştir. Binaenaleyh; hud'anm mevkiine göre bir. meziyeti olunca fenn-i hud'aya aşina olan kimsenin de meziyetinde şüphe olmaz. Katta iptida-yi İslâmda ashab~ı kiram düşmana yaklaştıklarında geceyle müteferrik surette birçok ateşler yakarlardı ki bunların ateşine bakarak çok zannıyla d aşınanlarının kuvve-i mar.eviyeleri kırılır ve galip de olurlardı. Mugirat ; düşman üzerine hücumla yağma ve emval-i ganimeti ehhi ivıana celple gaarai ediciler demektir. Gaarata gidenlerin âdetleri düşmana bildirmemek için gecenin karanlığından istifade ederek geceyle gitmek ve şafak vakti gaflet vakti olduğu için gaarat ekseriya sabah vakti vuku bulduğundan sabah vakti zik-roiımmuştur. Düşman üzerine bağteten gaarat etmek şecaat neticesi olduğu cihetle yemin olunmaya lâyık olduğundan Vacip Tealâ tarafından gaarat edenlerin ismine yemin edilmiştir. âsâra toprak koparmak manâsına ve ince toz ve toprak demektir ve zamiri atların seğirttikleri mekâna veya vakte râcidir ve bu cümle âdiyat üzerine ma'tuftur. Çünkü; âdiyat her ne kadar ism-i fâilse de fiil-i muzari mevkiindedir ve takriri şöyledir : yani «Gazilerin atları seğirttiler ve seğirttikleri mekânda veyahut o vakitte ayaklarıyla ince toz ^c toprakları havaya kaldırdılar» demektir. gazilerin atlarının ayaklarının kaldırmış olduğu toprakla düşmanın cerniy etinin ortasına girdiler ve cemiyetlerini dağıttılar demektir. Sûrenin evvelinden buraya gelinceye kadar âyetler gazilerin atlarını, Vacip Tealâ tarafından meth ü senaya müteallikse de atlar yalnız iş görmeyip sahipleri iş göreceği cihetle atları sena etmek sahiplerini sena olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; şeriat-ı Is-lâmiye ve bilhassa bu âyetler atları ve ata binmekte mahareti olan gazileri alâtariküiltizam sena etmektedir. Kenûd ; nimeti münkir, âsî, bâhil ve rahatı tez unutur manâlarını ifade eder. Bu manalardan herhangisi murad olunsa makam müsaittir. Çünkü.bu âyet; yeminin cevabıdır. Insanla murad; cins--i insandır. Zira nimeti inkâr etmek; her insanda bilkuvve mevcuttur. Amma bazıları fiilen inkâr ederler, bazıları da bilfiil inkâr etmezler, kuvvede kalır, fiile çıkarmazlar. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demek olur. Enbiya-yı izanı hazaratı istisna-yı aklî ile bu âyetten müstesnadırlar ve onların masumiyetlerine delâlet eden nusus-u celilede dahi enbiya müstesna olduktan sonra cümle insanlar da halinden şikâyet tankıyla velev mümin-i müt-teki olsun nimeti inkâr etmek haleti mevcuttur. Binaenaleyh; kâfire tahsise lüzum yoktur. Çur<kü kâfire tahsiste bilâicab âyeti zahirinden çıkarmaktır İbn-i Abbas Hazıetlerinin rivayetine nazaran bu sûre Kureyş'-ten (Kart b. Abdullah) hakkında nazil olmuşsa da itibar lâfzın umumuna oıup sebep olan zata değildir. Binaenaleyh âyetin hükmü; umuma şâmildir. Vacip Tealâ insanın münkir-i nimet olduğunu beyandan sonra

Adiyat 100:6

Yani; insanda kendi nefsinde birçok nimetler mevcut olduğu halde şükrünü eda etmediğini ve çabucak rahatı unutup nimeti inkâra kıyam ettiğini her zaman kendi şahsında gördüğünden şu inkârına muhakkak şehadet eder, çünkü; inkârı mümkün olmadık bir hakikattir ki her zaman nimeti inkâra cür'etini gördüğü için kendi aleyhinde şehadeti zaruridir. Şu manâ Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şehadet; dünyada olduğuna nazarandır. Amma şehadet le murad; âhirette şehadet olduğuna nazaran insan defter-i a'mâlinde günahlarını görünce nefsi aleyhinde elbette şehadete mecbur olacaktır. Zira; inkâra mecali olamaz. Yahut âyette zamir; Allahü Tealâ'ya râcidir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir, bu manâ insanı ma'siyetten menetmeye daha muvafıktır. Çünkü; Allah'ın şehadet edeceğini bilince insanın ma'siyetten çekinmesine sebeb-i kavı olacağından tehdidi mu-tazarnmmdır. Lâkin evvelki manâ nazm-ı âyete daha münasiptir. Çünkü; bundan sonraki âyette zamir; insana râci olduğundan zamirlerde ayrılmak lâzım gelmesin için bu âyette dahi zamirin insana raci olması evlâdır ve âyetlerin bir siyak üzere intizamına muvafık olan da budur.

Adiyat 100:7

Yani; insanda kendi nefsinde birçok nimetler mevcut olduğu halde şükrünü eda etmediğini ve çabucak rahatı unutup nimeti inkâra kıyam ettiğini her zaman kendi şahsında gördüğünden şu inkârına muhakkak şehadet eder, çünkü; inkârı mümkün olmadık bir hakikattir ki her zaman nimeti inkâra cür'etini gördüğü için kendi aleyhinde şehadeti zaruridir. Şu manâ Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şehadet; dünyada olduğuna nazarandır. Amma şehadet le murad; âhirette şehadet olduğuna nazaran insan defter-i a'mâlinde günahlarını görünce nefsi aleyhinde elbette şehadete mecbur olacaktır. Zira; inkâra mecali olamaz. Yahut âyette zamir; Allahü Tealâ'ya râcidir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir, bu manâ insanı ma'siyetten menetmeye daha muvafıktır. Çünkü; Allah'ın şehadet edeceğini bilince insanın ma'siyetten çekinmesine sebeb-i kavı olacağından tehdidi mu-tazarnmmdır. Lâkin evvelki manâ nazm-ı âyete daha münasiptir. Çünkü; bundan sonraki âyette zamir; insana râci olduğundan zamirlerde ayrılmak lâzım gelmesin için bu âyette dahi zamirin insana raci olması evlâdır ve âyetlerin bir siyak üzere intizamına muvafık olan da budur.

Adiyat 100:8

Vâcip Tealâ yemine cevabın üçüncüsünü beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insan metâ'-ı dünyadan ibaret olan emvale muhabbetinden dolayı son derece bahil ve mümsiktir. Çünkü; mala olan fart-i muhabbeti insanı bir dereceye kadar götürür ki fukara ve zuafaya infaktan onu uzaklaştırır ve malın şükrü olan ibadet ve taatı da unutur. Zira imsake muhabbet; bittabi imsakin aksi olan infaka muhabbetin,ya bilkülliye inkıtâ'mı veyahut zaafını icab eder.

Adiyat 100:9

Vacip Tealâ yeminin cevabında insanın üç cihetle kabahat beyandan sonra şu kabahatlar üzerine tehdid etmek üzere buyuruyor. Bunları ve o vakitte olacak halleri düşünmek lâzım değil mi? Niçin düşünmez ve o vakit için neden hazırlık yapmaz? Halbuki kabrinden kalktığı vakit tesadüf edeceği mihnetlere karşı çareler aramak ve nimetin şükrünü eda etmek mala muhabbetinden daha evlâdır. Bu âyette insanın mala muhabbetle ibadetten i'raz etmdsi ve münkir-i ni'met olması bir emr-i münker olduğuna işaret için isüf-ham-ı inkârı varid olmuştur. Kabrinden mevtanın çıktığında ruh gelmezden evvel cemadat kabilinden olup idrak sahibi olmadığına işaret için akıl sahihlerinin gaynda isti'mâl olunan lâfzı varid olmuştur. Yahut toprak içinde medfun olan mevcudat içinden akıl sahibi olan insle cinnin gayet az olduğuna işaret için lâfzı varid olmuştur. Bu âyet kabahata cür'etkâr olan kimseleri tehdid ettiği gibi düşüncesiz olan insanları dahi tehdit ve tekdir eder. Çünkü; insanlar için menfaat ve mazarratı ve tuttuğu işin akıbetini düşünmek Jnr meziyet ve haslet-i hamidedir. Zira; insanın kıyamette bilcümle a'mâli yani vacip, mendup, kerahet, haram ve mubahın yekdiğe-rinden temyiz ve tefrik olunacağını ve gizli amellerin defter-i a'mâ-linde cemolunarak meydana çıkacağını düşünüp bilmesi insanın uhdesine terettüb eden bir vazifei- diniyedir. Binaenaleyh; şu vazifeyi terkeden insanlar taraf-ı şeri'den daima tevbihe müstehak-lardır

Adiyat 100:10

Vacip Tealâ yeminin cevabında insanın üç cihetle kabahat beyandan sonra şu kabahatlar üzerine tehdid etmek üzere buyuruyor. Bunları ve o vakitte olacak halleri düşünmek lâzım değil mi? Niçin düşünmez ve o vakit için neden hazırlık yapmaz? Halbuki kabrinden kalktığı vakit tesadüf edeceği mihnetlere karşı çareler aramak ve nimetin şükrünü eda etmek mala muhabbetinden daha evlâdır. Bu âyette insanın mala muhabbetle ibadetten i'raz etmdsi ve münkir-i ni'met olması bir emr-i münker olduğuna işaret için isüf-ham-ı inkârı varid olmuştur. Kabrinden mevtanın çıktığında ruh gelmezden evvel cemadat kabilinden olup idrak sahibi olmadığına işaret için akıl sahihlerinin gaynda isti'mâl olunan lâfzı varid olmuştur. Yahut toprak içinde medfun olan mevcudat içinden akıl sahibi olan insle cinnin gayet az olduğuna işaret için lâfzı varid olmuştur. Bu âyet kabahata cür'etkâr olan kimseleri tehdid ettiği gibi düşüncesiz olan insanları dahi tehdit ve tekdir eder. Çünkü; insanlar için menfaat ve mazarratı ve tuttuğu işin akıbetini düşünmek Jnr meziyet ve haslet-i hamidedir. Zira; insanın kıyamette bilcümle a'mâli yani vacip, mendup, kerahet, haram ve mubahın yekdiğe-rinden temyiz ve tefrik olunacağını ve gizli amellerin defter-i a'mâ-linde cemolunarak meydana çıkacağını düşünüp bilmesi insanın uhdesine terettüb eden bir vazifei- diniyedir. Binaenaleyh; şu vazifeyi terkeden insanlar taraf-ı şeri'den daima tevbihe müstehak-lardır

Adiyat 100:11

Vacip Tealâ insanın tefekkür ve teemmülü lâzım olduğunu beyandan sonra bu lüzumun sebebi Rablerinin yevmi kıyamette on-ların ahvalini bilmesi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanları tedricen kemallerine îsâl ederek hakiki terbiyelerini veren Rableri onların küçük ve büyük amellerini bilir, yevm-i kıyamette her amellerinin cezasını verir, hiçbir amelleri cezasız kalmaz. Vacip Tealâ kullarının a'mâlini dünyada ve âhiret-te bildiği halde a'mâlin cezası yevm-i kıyamette tertib olunacağına binaen yevm-i kıyamette haberdar olduğunu beyanla iktifa olunmuştur. Yoksa Vacip Tealâ'nın ilmi âhirete münhasır değildir. Zira her yerde ve her zaman kullarının her halini bilir ve ona göre cezalarını verir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ cüz'iyât-ı zamana âlim olduğunu beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak cüz'iyatı bilmez diyen kimse tekfir olunur ve hukema-yı kadi-menin küfürlerini icabeden mesâilden birisi de budur. Ve bu âyet onların aleyhlerine delil-r vazıhtır.

Karia 101:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. On veya bir âyeti camidir. Yani; bütün kalpleri fezi' ve feryada düşüren ve şiddetiyle âlemi ihlâk eden hangi şeydir ve hangi şeyin haddi ki kıyameti sana bildirebilsin? Çünkü kıyamet; o derece büyük bir emirdir ki, şiddetlerin envâ'mı cami ve dehşeti ukul-ü beşerden hariçtir. Bi-' naenaleyh; onun künh-ü hakikatini sana bildirecek birşey olamaz. Zira; her ne kadar büyük şiddet tasavvur olunsa kıyametin şiddeti onun fevkındadif ki kıyamet şu görülen eesametleriyle yerleri, gökleri türlü türlü hallerle perişan edecek ayları, güneşleri ve sair yıldızları yıkacak, dökecek ve dağları pamuk gibi atacak, herbirini bir nevi şiddetle ihlâk edecek ve insanlara hayret verip ba'dehu helak eyleyecek bir gündür. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kıyamette sûrun sadası kulakları döğüp akıllara hayret vereceğine binaen döğmek manâsına olan k'arıdan alınarak kıyamete kaaria denmiştir. Kıyametin azamet ve dehşetine işaret için İbhama delâlet eden varid olmakla beraber zamir mevkiinde ism4 zahir olarak kaaria lâfzı tekrar zikrolunmuştur. Kıyametin dehşeti ukul-ü beşerden hariç olduğuna işaret için istijham-ı inkârı ve taaccüp manâlarını ifade eden lâfızlarıyla varid olmuştur. Kıyamet gününün şiddetine işaretten maksat o günden insanları korkutmaktır. Çünkü; kıyametin şiddetini işiten bir kimse o günde sebeb-i necatını aramak zaruretini nefsinde hissederek herşeyde adalet arar ve adaleti kendi nefsinde ve muamelesinde tatbike sa'yeder. Vacip Tealâ kıyametin maiyetini bildirecek birşey olmadığını beyan zımnında ancak mahiyet-i kıyameti kendinin bildireceğini vaadi mutazammm olduğundan 'kıyametten bir nebzesini zikirle o vaadini ifa etmek üzere

Karia 101:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. On veya bir âyeti camidir. Yani; bütün kalpleri fezi' ve feryada düşüren ve şiddetiyle âlemi ihlâk eden hangi şeydir ve hangi şeyin haddi ki kıyameti sana bildirebilsin? Çünkü kıyamet; o derece büyük bir emirdir ki, şiddetlerin envâ'mı cami ve dehşeti ukul-ü beşerden hariçtir. Bi-' naenaleyh; onun künh-ü hakikatini sana bildirecek birşey olamaz. Zira; her ne kadar büyük şiddet tasavvur olunsa kıyametin şiddeti onun fevkındadif ki kıyamet şu görülen eesametleriyle yerleri, gökleri türlü türlü hallerle perişan edecek ayları, güneşleri ve sair yıldızları yıkacak, dökecek ve dağları pamuk gibi atacak, herbirini bir nevi şiddetle ihlâk edecek ve insanlara hayret verip ba'dehu helak eyleyecek bir gündür. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kıyamette sûrun sadası kulakları döğüp akıllara hayret vereceğine binaen döğmek manâsına olan k'arıdan alınarak kıyamete kaaria denmiştir. Kıyametin azamet ve dehşetine işaret için İbhama delâlet eden varid olmakla beraber zamir mevkiinde ism4 zahir olarak kaaria lâfzı tekrar zikrolunmuştur. Kıyametin dehşeti ukul-ü beşerden hariç olduğuna işaret için istijham-ı inkârı ve taaccüp manâlarını ifade eden lâfızlarıyla varid olmuştur. Kıyamet gününün şiddetine işaretten maksat o günden insanları korkutmaktır. Çünkü; kıyametin şiddetini işiten bir kimse o günde sebeb-i necatını aramak zaruretini nefsinde hissederek herşeyde adalet arar ve adaleti kendi nefsinde ve muamelesinde tatbike sa'yeder. Vacip Tealâ kıyametin maiyetini bildirecek birşey olmadığını beyan zımnında ancak mahiyet-i kıyameti kendinin bildireceğini vaadi mutazammm olduğundan 'kıyametten bir nebzesini zikirle o vaadini ifa etmek üzere

Karia 101:3

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. On veya bir âyeti camidir. Yani; bütün kalpleri fezi' ve feryada düşüren ve şiddetiyle âlemi ihlâk eden hangi şeydir ve hangi şeyin haddi ki kıyameti sana bildirebilsin? Çünkü kıyamet; o derece büyük bir emirdir ki, şiddetlerin envâ'mı cami ve dehşeti ukul-ü beşerden hariçtir. Bi-' naenaleyh; onun künh-ü hakikatini sana bildirecek birşey olamaz. Zira; her ne kadar büyük şiddet tasavvur olunsa kıyametin şiddeti onun fevkındadif ki kıyamet şu görülen eesametleriyle yerleri, gökleri türlü türlü hallerle perişan edecek ayları, güneşleri ve sair yıldızları yıkacak, dökecek ve dağları pamuk gibi atacak, herbirini bir nevi şiddetle ihlâk edecek ve insanlara hayret verip ba'dehu helak eyleyecek bir gündür. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kıyamette sûrun sadası kulakları döğüp akıllara hayret vereceğine binaen döğmek manâsına olan k'arıdan alınarak kıyamete kaaria denmiştir. Kıyametin azamet ve dehşetine işaret için İbhama delâlet eden varid olmakla beraber zamir mevkiinde ism4 zahir olarak kaaria lâfzı tekrar zikrolunmuştur. Kıyametin dehşeti ukul-ü beşerden hariç olduğuna işaret için istijham-ı inkârı ve taaccüp manâlarını ifade eden lâfızlarıyla varid olmuştur. Kıyamet gününün şiddetine işaretten maksat o günden insanları korkutmaktır. Çünkü; kıyametin şiddetini işiten bir kimse o günde sebeb-i necatını aramak zaruretini nefsinde hissederek herşeyde adalet arar ve adaleti kendi nefsinde ve muamelesinde tatbike sa'yeder. Vacip Tealâ kıyametin maiyetini bildirecek birşey olmadığını beyan zımnında ancak mahiyet-i kıyameti kendinin bildireceğini vaadi mutazammm olduğundan 'kıyametten bir nebzesini zikirle o vaadini ifa etmek üzere

Karia 101:4

buyuruyor, Yani; İsrafil'in sûra üfürmesiyle hasıl olan sadadan kulûh-u nâsm hayrete düştüğü günü hatırına getir ki o günde insanlar ateşe dökülen pervaneler gibi olurlar ve o günün kemal-i şiddetinden bütün dağlar havada sağa, sola uçar ve havada döner, atılmış yün gibi olur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile feraş ; ateşe dökülen pervanedir, Mebsus ; dağılmış demektir. Çünkü bu hayvanın âdeti bir cihete tevcih-i azimet edemeyip birbirine karışarak herbiri bir tarafa gidip galip havaya döşek gibi döşendiğinden firaş denmiştir. O günde insanların kemal-i hayret ve ıztıraplarmdan hangi semte gideceklerini bilemeyip bazılar bazılarını basarlar, birbirine karışırlar, herbiri bir tarafa gider, gelirler, âdeta pervaneler gibi olacaklarını beyanla insanların acz ü meskenetlerine de işaret olunmuştur. Şu halde insanların hallerini pervaneye teşbih zili ü hakarette ve perişanlıktadır, yoksa cüssesinde değildir. O günde dağların havada uçacağına ve herbiri ayrı ayrı renk üzere bulunacağına işaret için dağlar atılmış yün parçalarına teşbih olunmuştur. O günün şiddetinden bu kadar salâbeti ve büyüklüğüyle beraber dağlar havada gezip tahammül edemeyince insanların tahammül edemeyeceklerine işaret için bu âyette insanlar dağlarla beraber zikrolun-muştur. Şu halde insana lâzım olan; yevm-i kıyametin dehşetini düşünerek o günde rahmet-i İlâhî'yeyi celbedecek a'mâl-i saliha tedarik etmektir. Zira;gazab-ı İîâhî'ye sebep olacak kibr ü azamet helaki dâîdir. Bu makam âsîleri korkutmak makamı olup tehdit makamında tekrarın te'siri ziyade olacağına binaen fiilinin muzarii tekrar zikroluıımustur.

Karia 101:5

buyuruyor, Yani; İsrafil'in sûra üfürmesiyle hasıl olan sadadan kulûh-u nâsm hayrete düştüğü günü hatırına getir ki o günde insanlar ateşe dökülen pervaneler gibi olurlar ve o günün kemal-i şiddetinden bütün dağlar havada sağa, sola uçar ve havada döner, atılmış yün gibi olur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile feraş ; ateşe dökülen pervanedir, Mebsus ; dağılmış demektir. Çünkü bu hayvanın âdeti bir cihete tevcih-i azimet edemeyip birbirine karışarak herbiri bir tarafa gidip galip havaya döşek gibi döşendiğinden firaş denmiştir. O günde insanların kemal-i hayret ve ıztıraplarmdan hangi semte gideceklerini bilemeyip bazılar bazılarını basarlar, birbirine karışırlar, herbiri bir tarafa gider, gelirler, âdeta pervaneler gibi olacaklarını beyanla insanların acz ü meskenetlerine de işaret olunmuştur. Şu halde insanların hallerini pervaneye teşbih zili ü hakarette ve perişanlıktadır, yoksa cüssesinde değildir. O günde dağların havada uçacağına ve herbiri ayrı ayrı renk üzere bulunacağına işaret için dağlar atılmış yün parçalarına teşbih olunmuştur. O günün şiddetinden bu kadar salâbeti ve büyüklüğüyle beraber dağlar havada gezip tahammül edemeyince insanların tahammül edemeyeceklerine işaret için bu âyette insanlar dağlarla beraber zikrolun-muştur. Şu halde insana lâzım olan; yevm-i kıyametin dehşetini düşünerek o günde rahmet-i İlâhî'yeyi celbedecek a'mâl-i saliha tedarik etmektir. Zira;gazab-ı İîâhî'ye sebep olacak kibr ü azamet helaki dâîdir. Bu makam âsîleri korkutmak makamı olup tehdit makamında tekrarın te'siri ziyade olacağına binaen fiilinin muzarii tekrar zikroluıımustur.

Karia 101:6

Vacip Tealâ kıyametin bazı ahvalini beyandan sonra o güâsm iki kısma ayrılacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kıyametin şiddetlerinden ve ahval-i umumiyesinden sonra nâsm iki kısmından birincisi şu kimsedir ki amelinin sevabı günahına galip ve terazinin sevap tarafı ağır olarak razı olduğu rahat ve taayyüşe nail olandır. Bu âyette mevazinle murad; insanların amellerini tartan terazidir veyahut terazide tartılan ameldir. Gerçi a'mâl, a'raz kabilinden olduğu cihetle tartılmak şanından değilse de amel def-.erleri tartılır, yahut nefs-i a'mal bu dünyada a'raz kabilindense âhirette a'mâl-i saliha cism-i nur anî seklinde zuhur ederek tarif tılacağı gibi a'mâl-i seyyie de kesif bir cism-i zulmanî suretinde zuhur ederek tartılacağı ,kütüb-ü kelâmiyede mezkûrdur ve Ibn-i Abbas Hazretlerinin rivayeti de bunu te'yid. etmektedir. İbn-i Abbas Hazretleri: Çünkü; buyurmuştur. Yani «Mizanda tartılmaz, illâ a'mâl tartılır. Binaenaleyh;1 itaat eden kimsenin hasenatı bir güzel surette götürülür. Eğer hasenat tercih olunursa Cennet onun için» dernektir. İşte bu sözünde İbn-i Abbas hasenatın bir güzel surette götürüleceğini ve tartılacak şeyin nefs-i a'mâl olduğunu beyan buyurmuştur. Her ne suretle olursa olsun a'mâlin tartılması bütün ahali nazarında herkesin a'mâli meydana atılarak hasenat sahiplerinin mesrur, seyyiat sahiplerinin hacîl, rüsvâ ve me'yus olmalarını ve hiçbir kimsenin zerresi bile zayi olmadığım göstermekle adalet-i İlâ-hî'yeyi izhar ve mazeret kapılarını kapamak içindir. Çünkü herkesin ameli; günü, saati, zamanı ve esbabıyla amel defterinde görülünce her ne söylese faydası olmaz. kelimesi îşeye mensup olduğu cihetle merziye manasınadır. Yahut ism-i mensup manâsına demek zat-ı rıza demektir. Şu halde manâ-yı ııazım : … demektir. Herhangi manâ murad olunursa olunsun ehl-i Cennet'in kemal-i rahatını beyandır. Yani «Ehl-i Cennet bir rahatta bulunurlar ki onlar o rahattan memnun ve hoşnud olurlar. Çünkü hiçbir veçhile noksan olmadığından itiraz olunmaz] demektir.

Karia 101:7

Vacip Tealâ kıyametin bazı ahvalini beyandan sonra o güâsm iki kısma ayrılacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kıyametin şiddetlerinden ve ahval-i umumiyesinden sonra nâsm iki kısmından birincisi şu kimsedir ki amelinin sevabı günahına galip ve terazinin sevap tarafı ağır olarak razı olduğu rahat ve taayyüşe nail olandır. Bu âyette mevazinle murad; insanların amellerini tartan terazidir veyahut terazide tartılan ameldir. Gerçi a'mâl, a'raz kabilinden olduğu cihetle tartılmak şanından değilse de amel def-.erleri tartılır, yahut nefs-i a'mal bu dünyada a'raz kabilindense âhirette a'mâl-i saliha cism-i nur anî seklinde zuhur ederek tarif tılacağı gibi a'mâl-i seyyie de kesif bir cism-i zulmanî suretinde zuhur ederek tartılacağı ,kütüb-ü kelâmiyede mezkûrdur ve Ibn-i Abbas Hazretlerinin rivayeti de bunu te'yid. etmektedir. İbn-i Abbas Hazretleri: Çünkü; buyurmuştur. Yani «Mizanda tartılmaz, illâ a'mâl tartılır. Binaenaleyh;1 itaat eden kimsenin hasenatı bir güzel surette götürülür. Eğer hasenat tercih olunursa Cennet onun için» dernektir. İşte bu sözünde İbn-i Abbas hasenatın bir güzel surette götürüleceğini ve tartılacak şeyin nefs-i a'mâl olduğunu beyan buyurmuştur. Her ne suretle olursa olsun a'mâlin tartılması bütün ahali nazarında herkesin a'mâli meydana atılarak hasenat sahiplerinin mesrur, seyyiat sahiplerinin hacîl, rüsvâ ve me'yus olmalarını ve hiçbir kimsenin zerresi bile zayi olmadığım göstermekle adalet-i İlâ-hî'yeyi izhar ve mazeret kapılarını kapamak içindir. Çünkü herkesin ameli; günü, saati, zamanı ve esbabıyla amel defterinde görülünce her ne söylese faydası olmaz. kelimesi îşeye mensup olduğu cihetle merziye manasınadır. Yahut ism-i mensup manâsına demek zat-ı rıza demektir. Şu halde manâ-yı ııazım : … demektir. Herhangi manâ murad olunursa olunsun ehl-i Cennet'in kemal-i rahatını beyandır. Yani «Ehl-i Cennet bir rahatta bulunurlar ki onlar o rahattan memnun ve hoşnud olurlar. Çünkü hiçbir veçhile noksan olmadığından itiraz olunmaz] demektir.

Karia 101:8

Vacip Tealâ insanların iki kısmından kısriı-ı evvelifi halini beyandan sonra ikinci kısmın halini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; itina ve itimad olunacak sevabı olmamakla beraber günahı ağır olan kimsenin mahalli gayet derin olan (Hâviye) isminde Cehennem'dir. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile çocukla-rm'analarını'an her ne kadar eza görseler dahi analarını kasdettik-leri gibi ehl-i Cehennem her ne kadar azab olunurlarsa da Cehennem'den ba.-:ka yerleri olmayıp daima mercileri ana gibi Cehennem olduğunda;; Cehennem'den ümm'le tâbir olunmuştur.

Karia 101:9

Vacip Tealâ insanların iki kısmından kısriı-ı evvelifi halini beyandan sonra ikinci kısmın halini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; itina ve itimad olunacak sevabı olmamakla beraber günahı ağır olan kimsenin mahalli gayet derin olan (Hâviye) isminde Cehennem'dir. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile çocukla-rm'analarını'an her ne kadar eza görseler dahi analarını kasdettik-leri gibi ehl-i Cehennem her ne kadar azab olunurlarsa da Cehennem'den ba.-:ka yerleri olmayıp daima mercileri ana gibi Cehennem olduğunda;; Cehennem'den ümm'le tâbir olunmuştur.

Karia 101:10

Vâcip Tealâ Hâviye'yi tarif etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Hâviyenin künh ü hakikatinin neden ibaret olduğunu sana kim bildirdi? Kimse bildiremez. Çünkü; hiçbir kimse bu dünyada onun hakikatim bilmez ki sana bildirsin. İşte hiçbir kimsenin bildiremediği Hâviye kızmış ateştir. Cehennemin bilûmum tabakalarının sıfatı hararet ve yakıcılık olduğu halde Hâ-viyeyi kıymış manâsına olan hamiye yle tavsif diğer tabakaların harareti haviyeye nispetle gayet hafif ve Hâviyenin pek şiddetli olduğuna işaret içindir. Çünkü birşeyi zatında mevcut olan bir sıfatla ayrıca tavsif etmek; o sıfatın kemal-i şiddetine delâlet eder. Binaenaleyh Cehennem'in zatında hararet mevcutken hararete delâlet eden hâmiyeyle tavsif etmek; o hararetin diğerlerinde bulunmaz bir derecede şiddetini beyan içindir.

Karia 101:11

Vâcip Tealâ Hâviye'yi tarif etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Hâviyenin künh ü hakikatinin neden ibaret olduğunu sana kim bildirdi? Kimse bildiremez. Çünkü; hiçbir kimse bu dünyada onun hakikatim bilmez ki sana bildirsin. İşte hiçbir kimsenin bildiremediği Hâviye kızmış ateştir. Cehennemin bilûmum tabakalarının sıfatı hararet ve yakıcılık olduğu halde Hâ-viyeyi kıymış manâsına olan hamiye yle tavsif diğer tabakaların harareti haviyeye nispetle gayet hafif ve Hâviyenin pek şiddetli olduğuna işaret içindir. Çünkü birşeyi zatında mevcut olan bir sıfatla ayrıca tavsif etmek; o sıfatın kemal-i şiddetine delâlet eder. Binaenaleyh Cehennem'in zatında hararet mevcutken hararete delâlet eden hâmiyeyle tavsif etmek; o hararetin diğerlerinde bulunmaz bir derecede şiddetini beyan içindir.