İşârâtü'l-İ'câz fî Mezânni'l-Îcâz (Türkçe) — Fatiha 1:1 – Bakara 2:24
İçindekiler
- Fatiha 1:1
- Fatiha 1:2
- Fatiha 1:3
- Fatiha 1:4
- Fatiha 1:5
- Fatiha 1:6
- Fatiha 1:7
- Bakara 2:1
- Bakara 2:2
- Bakara 2:3
- Bakara 2:4
- Bakara 2:5
- Bakara 2:6
- Bakara 2:7
- Bakara 2:8
- Bakara 2:9
- Bakara 2:10
- Bakara 2:11
- Bakara 2:12
- Bakara 2:13
- Bakara 2:14
- Bakara 2:15
- Bakara 2:16
- Bakara 2:17
- Bakara 2:18
- Bakara 2:19
- Bakara 2:20
- Bakara 2:21
- Bakara 2:22
- Bakara 2:23
- Bakara 2:24
Fatiha 1:1
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢِ ﺍَﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦُ ٭ ﻋَﻠَّﻢَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥَ ٭ ﺧَﻠَﻖَ الْاِنْسَانَ ٭ ﻋَﻠَّﻤَﻪُ ﺍﻟْﺒَﻴَﺎﻥَ ٭ ﻓَﻨَﺤْﻤَﺪُﻩُ ﻣُﺼَﻠّ۪ﻴﻦَ ﻋَﻠٰﻰ ﻧَﺒِﻴِّﻪ۪ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ۨﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺍَﺭْﺳَﻠَﻪُ ﺭَﺣْﻤَﺔً ﻟِﻠْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَ ﻭَ ﺟَﻌَﻞَ ﻣُﻌْﺠِﺰَﺗَﻪُ ﺍﻟْﻜُﺒْﺮَﻯ ﺍﻟْﺠَﺎﻣِﻌَﺔَ ﺑِﺮُﻣُﻮﺯِﻫَﺎ ﻭَ ﺍِﺷَﺎﺭَﺍﺗِﻬَﺎ ﻟِﺤَﻘَﺎﺋِﻖِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﺑَﺎﻗِﻴَﺔً ﻋَﻠٰﻰ ﻣَﺮِّ ﺍﻟﺪُّﻫُﻮﺭِ ﺍِﻟٰﻰ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟﺪّ۪ﻳﻦِ ﻭَ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍٰﻟِﻪ۪ ﻋَﺎﻣَّﺔً ﻭَ ﺍَﺻْﺤَﺎﺑِﻪ۪ ﻛَﺎﻓَّﺔً
Evvelâ:
Şu İşaratü'l-İ'caz adlı eserden maksadımız; Kur'anın nazmına, lafzına ve ibaresine ait i'caz işaretlerini ve remizlerini beyan etmektir. Çünki i'cazın mühim bir vechi, nazmından tecelli eder. Ve en parlak i'caz, Kur'anın nazmındaki nakışlardan ibarettir.
Sâniyen:
Kur'andaki anasır-ı esasiye ve Kur'anın takib ettiği maksadlar; tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet olmak üzere dörttür. Bu dört unsuru beyan edeceğiz.
Sual:
Kur'anın şu dört hedefe doğru yürüdüğü neden malûmdur?
Cevab:
Evet benî-Âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip, vücud ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celbetti. "Şu garib ve acib mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?" diye ahvallerini anlamak üzere hilkat hükûmeti, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı. Ve aralarında şöyle bir muhavere başladı:
Hikmet: Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?
Bu suale, benî-Âdem namına, emsali olan büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, nev'-i beşere vekaleten karşısına çıkarak şöyle cevabda bulundu:
Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî'nin kudretiyle yokluk karanlıklarından ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle, re'sü'l-malımız olan istidadlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî'den risalet vazifesiyle gelip riyaset eden benim. İşte o Sultan-ı Ezelî'nin risalet beratı olarak bana verdiği Kur'an-ı Azîmüşşan elimdedir. Şübhen varsa al, oku!
Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın verdiği şu cevablar, Kur'andan muktebes ve Kur'an lisanıyla söylenildiğinden; Kur'anın anasır-ı esasiyesinin şu dört maksadda temerküz ettiği anlaşılıyor.
S- Şu makasıd-ı erbaa, Kur'anın hangi âyetlerinde bulunuyor?
C- O anasır-ı erbaa, Kur'anın heyet-i mecmuasında bulunduğu gibi; Kur'anın surelerinde, âyetlerinde, kelâmlarında, hattâ kelimelerinde bile sarahaten veya işareten veya remzen bulunmaktadır. Çünki Kur'anın küllü, cüz'lerinde göründüğü gibi; cüz'leri de, Kur'anın küllüne âyinedir. Bunun içindir ki, Kur'an müşahhas olduğu halde, efrad sahibi olan küllî gibi tarif edilir.
S- ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ve ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ gibi âyetlerde makasıd-ı erbaaya işaretler var mıdır?
C- Evet ﻗُﻞْ kelimesi, Kur'anın çok yerlerinde mezkûr veya mukadderdir. Bu mezkûr ve mukadder olan ﻗُﻞْ kelimelerine esas olmak üzere ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ dan evvel ﻗُﻞْ kelimesi mukadderdir. Yani, "Yâ Muhammed! Bu cümleyi insanlara söyle ve talim et." Demek besmelede İlahî ve zımnî bir emir var. Binaenaleyh şu mukadder olan ﻗُﻞْ emri, risalet ve nübüvvete işarettir. Çünki Resul olmasaydı, tebliğ ve talime memur olmazdı. Kezalik hasrı ifade eden "câr ve mecrur'un takdimi", tevhide îmadır. Ve keza ﺍَﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦ nizam ve adalete, ﺍَﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢ de haşre delalet eder. Ve keza ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ daki ﻝ ihtisası ifade ettiğinden tevhide işarettir. ﺭَﺏُّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَ adaletle nübüvvete remizdir. Çünki terbiye, resuller vasıtasıyla olur. ﻣَﺎﻟِﻚِ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟﺪّ۪ﻳﻦِ zâten sarahaten haşir ve kıyamete delalet eder.
Ve keza ﺍِﻧَّٓﺎ ﺍَﻋْﻄَﻴْﻨَﺎﻙَ ﺍﻟْﻜَﻮْﺛَﺮَ sadefi de, o makasıd-ı erbaa cevherlerini tazammun etmiştir. ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ : Bu kelâm, güneş gibidir. Yani, güneş başkalarını gösterdiği gibi, kendini de gösterir; başka bir güneşe ihtiyaç bırakmaz. ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ başkalarına yaptığı vazifeyi, kendisine de yapıyor, ikinci bir ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ daha lâzım değildir. Evet ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ öyle müstakil bir nurdur ki, bu nur hiçbir şeye bağlı değildir. Hattâ bu nurun "câr ve mecrur"u bile hiçbir şeye muhtaç değildir. Ancak ﺏ harfinden müstefad olan ﺍَﺳْﺘَﻌ۪ﻴﻦُ veya örfen malûm olan ﺍَﺗَﻴَﻤَّﻦُ veyahut mukadder olan ﻗُﻞْ ün istilzam ettiği ﺍِﻗْﺮَﺍْ fiillerinden birine mütealliktir.
İhtar:
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ daki "câr ve mecrur"a müteallik olarak mezkûr olan fiiller, besmeleden sonra takdir edilir ki, hasrı ifade etmekle ihlas ve tevhidi tazammun etsin. ﺍِﺳْﻢ : Cenab-ı Hakk'ın zâtî isimleri olduğu gibi, fiilî isimleri de vardır. Bu fiilî isimlerin, Gaffar ve Rezzak, Muhyî ve Mümit gibi pekçok nev'leri vardır.
S- Bu fiilî isimlerinin kesretle tenevvüü neden meydana geliyor?
C- Kudret-i ezeliyenin kâinattaki mevcudatın nev'lerine, ferdlerine olan nisbet ve taallukundan husule gelir. Bu itibarla, ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ kudret-i ezeliyenin taalluk ve tesirini celbeder. Ve o taalluk, abdin kesbine ve işine yardım edici bir ruh gibi olur. Öyle ise hiç kimse, hiçbir işini besmelesiz bırakmasın! ﺍَﻟﻠّٰﻪ lafza-i celali, bütün sıfât-ı kemaliyeyi tazammun eden bir sadeftir. Çünki lafza-i celal, Zât-ı Akdes'e delalet eder; Zât-ı Akdes de, bütün sıfât-ı kemaliyeyi istilzam eder; öyle ise, o lafza-i mukaddese, delalet-i iltizamiye ile bütün sıfât-ı kemaliyeye delalet eder.
İhtar:
Başka ism-i haslarda bu delalet yoktur. Çünki başka zâtlarda sıfât-ı kemaliyeyi istilzam etmek yoktur. ﺍَﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢِ : Bu iki sıfatın lafza-i celalden sonra zikirlerini îcab eden münasebetlerden birisi şudur ki: Lafza-i celalden celal silsilesi tecelli ettiği gibi, bu iki sıfattan dahi cemal silsilesi tecelli ediyor. Evet herbir âlemde emir ve nehiy, sevab ve azab, tergib ve terhib, tesbih ve tahmid, havf ve reca gibi pek çok füruat, celal ve cemalin tecellisiyle teselsül edegelmektedir. İkincisi: Cenab-ı Hakk'ın ismi, Zât-ı Akdes'ine ayn olduğu cihetle; lafza-i celal, sıfât-ı ayniyeye işarettir. ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢ de, fiilî olan sıfât-ı gayriyeye îmadır. ﺍَﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦ dahi, ne ayn ne gayr olan sıfât-ı seb'aya remizdir. Zira Rahman, Rezzak manasınadır. Rızk, bekaya sebebdir. Beka, tekerrür-ü vücuddan ibarettir. Vücud ise; birincisi mümeyyize, ikincisi muhassısa, üçüncüsü müessire olmak üzere "ilim, irade, kudret" sıfatlarını istilzam eder. Beka dahi, semere-i rızık mahsulü olduğu için, "basar, sem', kelâm" sıfatlarını iktiza eder ki; merzuk istediği zaman, ihtiyacını görsün, istediği zaman işitsin, aralarında vasıta bulunduğu takdirde o vasıta ile konuşsun. Bu altı sıfat, şübhesiz birinci sıfatı olan hayatı istilzam ederler.
S- Rahman, büyük nimetlere; Rahîm, küçük nimetlere delalet ettikleri cihetle; Rahîm'in Rahman'dan sonra zikri, yukarıdan aşağıya inmek manasına olan "san'atü't-tedelli" kaidesine dâhildir. Bu ise, belâgatça makbul değildir?
C- Evet kaşlar göze, gem ata mütemmim oldukları ve onların noksanlarını ikmal ettikleri gibi; küçük nimetler de, büyük nimetlere mütemmimdirler. Bu itibarla mütemmim olan haddizâtında küçük de olsa, faideyi ikmal ettiğinden, büyükten daha büyük olması îcab eder. Ve keza büyükten beklenilen menfaat, küçüğe mütevakkıf ise; o küçük, büyük sırasına geçer; o büyük dahi, küçük hükmünde kalır. Kilit ile anahtar, lisan ile ruh gibi.
Ve keza bu makam, nimetlerin ta'dadı veya nimetler ile imtinan makamı değildir. Ancak insanları, gizli ve küçük nimetlere tenbih ve ikaz etmek makamıdır. Evvelki makamlardaki "tedelli", şu "tenbih" makamında terakki sayılır. Çünki gizli ve küçük nimetleri insanlara göstermek ve insanları onların vücuduna ikaz etmek, daha lâyık ve daha lâzımdır. Bu itibarla, şu mes'elemizde tedelli değil, terakki vardır.
S- Mebde' ve me'haz itibariyle rikkatü'l-kalp manasını ifade eden bu iki sıfatın Cenab-ı Hak hakkında kullanılması caiz değildir. Eğer mana-yı hakikîlerinin lâzımı ve neticesi olan in'am ve ihsan kasdedilirse, mecazda ne hikmet vardır?
C- Bu iki sıfat, "yed" gibi mana-yı hakikîleriyle, Cenab-ı Hak hakkında kullanılması muhal olan müteşabihattandır. Müteşabihatta, mana-yı mecazînin mana-yı hakikînin lafzıyla, üslûbuyla gösterilmesindeki hikmet, insanların me'luf ve malûmları olmayan manaları ve hakikatları zihinlerine yakınlaştırıp kabul ettirmekten ibarettir. Meselâ "yed"in mana-yı mecazîsi insanlara me'nus olmadığından, mana-yı hakikînin şekliyle, lafzıyla gösterilmesi zarureti vardır.
Fatiha 1:2
ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ : Evvelâ bu kelimeyi mâkabline bağlattıran cihet-i münasebet; "Rahman" "Rahîm"in delalet ettikleri nimetlerin hamd ve şükür ile karşılanması lüzumundan ibarettir.
Sâniyen:
Şu "Elhamdülillah" cümlesi, herbiri niam-ı esasiyeden birine işaret olmak üzere, Kur'anın dört suresinde tekerrür etmiştir. O nimetler de; neş'e-i ûlâ ile neş'e-i ûlâda beka, neş'e-i uhra ile neş'e-i uhrada beka nimetlerinden ibarettir.
Sâlisen:
Bu cümlenin Kur'anın başlangıcı olan Fatiha Suresi'ne fatiha yani başlangıç yapılması neye binaendir?
C- Kâinatın ve dolayısıyla insanların hilkatindeki hikmet ve gaye, ﻭَ ﻣَﺎ ﺧَﻠَﻘْﺖُ ﺍﻟْﺠِﻦَّ ﻭَ الْاِنْسَ اِلَّا ﻟِﻴَﻌْﺒُﺪُﻭﻥِ ferman-ı celilince, ibadettir. Hamd ise, ibadetin icmalî bir sureti ve küçük bir nüshasıdır. ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ ın bu makamda zikri, hilkatin gayesini tasavvur etmeğe işarettir.
Râbian:
Hamdin en meşhur manası, sıfât-ı kemaliyeyi izhar etmektir. Şöyle ki: Cenab-ı Hak insanı kâinata câmi' bir nüsha ve onsekiz bin âlemi hâvi şu büyük âlemin kitabına bir fihrist olarak yaratmıştır. Ve esma-i hüsnadan herbirisinin tecelligâhı olan herbir âlemden bir örnek, bir numune, insanın cevherinde vedia bırakmıştır. Eğer insan maddî ve manevî herbir uzvunu Allah'ın emrettiği yere sarfetmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfîyi îfa ve şeriata imtisal ederse, insanın cevherinde vedia bırakılan o örneklerin herbirisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan o pencereden, o âleme bakar. Ve o âleme tecelli eden sıfatla, o âlemden tezahür eden isme bir mir'at ve bir âyine olur. O vakit insan ruhuyla, cismiyle âlem-i şehadet ve âlem-i gayba bir hülâsa olur. Ve her iki âleme tecelli eden, insana da tecelli eder. İşte bu cihetle insan, sıfât-ı kemaliye-i İlahiyeye hem mazhar olur, hem müzhir olur.
Nitekim Muhyiddin-i Arabî, ﻛُﻨْﺖُ ﻛَﻨْﺰًﺍ ﻣَﺨْﻔِﻴًّﺎ ﻓَﺨَﻠَﻘْﺖُ ﺍﻟْﺨَﻠْﻖَ ﻟِﻴَﻌْﺮِﻓُﻮﻧ۪ﻰ hadîs-i şerifinin beyanında: "Mahlukatı yarattım ki, bana bir âyine olsun ve o âyinede cemalimi göreyim." demiştir. ﻟِﻠّٰﻪِ : "Lâm" burada ihtisas içindir. Hamdin Zât-ı Akdes'e has ve münhasır olduğunu ifade eder. Bu "lâm"ın müteallakı olan ihtisas hazf olduktan sonra ona intikal etmiştir ki, ihlas ve tevhidi ifade etsin.
İhtar:
Müşahhas olan bir şeyin umumî bir mefhum ile mülahaza edildiğine binaen; Zât-ı Akdes de müşahhas olduğu halde, Vâcibü'l-Vücud mefhumuyla tasavvur edilebilir. ﺭَﺏِّ : Yani herbir cüz'ü bir âlem mesabesinde bulunan şu âlemi bütün eczasıyla terbiye ve yıldızlar hükmünde olan o cüz'lerin zerratını kemal-i intizamla tahrik eder. Evet Cenab-ı Hak, herşey için bir nokta-i kemal tayin etmiştir. Ve o noktayı elde etmek için o şeye bir meyil vermiştir. Her şey o nokta-i kemale doğru hareket etmek üzere, sanki manevî bir emir almış gibi muntazaman o noktaya müteveccihen hareket etmektedir. Esna-yı harekette onlara yardım eden ve mâni'lerini def'eden, şübhesiz Cenab-ı Hakk'ın terbiyesidir. Evet kâinata dikkatle bakıldığı zaman, insanların taife ve kabileleri gibi, kâinatın zerratı münferiden ve müçtemian Hâlıklarının kanununa imtisalen, muayyen olan vazifelerine koşmakta oldukları hissedilir. Yalnız bedbaht insanlar müstesna! ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَ : Bu kelimenin sonundaki ﻳﻦ yalnız i'rab alâmetidir, ﻋِﺸْﺮ۪ﻳﻦَ ثَلَاث۪ينَ gibi. Veya cem' alâmetidir. Çünki âlemin ihtiva ettiği cüz'lerin herbirisi bir âlemdir. Veyahut yalnız manzume-i şemsiyeye münhasır değildir. Cenab-ı Hakk'ın şu gayr-ı mütenahî fezada çok âlemleri vardır. Evet ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ ﻛَﻢْ ﻟِﻠّٰﻪِ ﻣِﻦْ ﻓَﻠَﻚٍ ٭ ﺗَﺠْﺮِﻯ ﺍﻟﻨُّﺠُﻮﻡُ ﺑِﻪِ ﻭَ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ ﻭَ ﺍﻟْﻘَﻤَﺮُ ﺭَﺍَﻳْﺘُﻬُﻢْ ﻟ۪ﻰ ﺳَﺎﺟِﺪ۪ﻳﻦَ de olduğu gibi, burada da ukalâya mahsus cem' sîgasıyla gayr-ı ukalâ cem'lendirilmiştir. Bu ise, kavaide muhaliftir?
Evet âlemin ihtiva ettiği uzuvların birer âkıl, birer mütekellim suretinde tasavvur edilmesi, belâgatın en makbul bir prensibidir. Zira kâinatın "âlem" ile tesmiyesi, kâinatın Sâni'ine olan delaleti, şehadeti, işareti içindir. Binaenaleyh kâinatın uzuvları da Sâni'a olan delaletleri, şehadetleri için birer âlem olmaları îcabeder. Öyle ise Sâni'in o uzuvları terbiyesinden ve o uzuvların da Sâni'i i'lam etmelerinden anlaşılır ki; o uzuvlar birer hayy, birer âkıl, birer mütekellim suretinde tasavvur edilmiştir. Binaenaleyh bu cem'de, kavaide muhalefet yoktur.
Fatiha 1:3
ﺍَﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢِ : Mâkabliyle bu iki sıfatın nazmını îcab eden şöyle bir münasebet vardır ki; biri menfaatleri celb, diğeri mazarratları def'etmek üzere terbiyenin iki esası vardır. Rezzak manasına olan "Er-Rahman" birinci esasa, Gaffar manasını ifade eden "Er-Rahîm" de ikinci esasa işaretleri için birbiriyle bağlanmıştır.
Fatiha 1:4
ﻣَﺎﻟِﻚِ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟﺪّ۪ﻳﻦِ Mâkabliyle şu sıfatın nazmını iktiza eden sebeb şudur ki; şu sıfat, rahmeti ifade eden mâkabline neticedir. Zira kıyametle, saadet-i ebediyenin geleceğine en büyük delil, rahmettir. Evet rahmetin rahmet olması ve nimetin nimet olması ancak ve ancak haşir ve saadet-i ebediyeye bağlıdır. Evet saadet-i ebediye olmasa, en büyük nimetlerden sayılan aklın, insanın kafasında yılan vazifesini görmekten başka bir işi kalmaz. Kezalik en latîf nimetlerden sayılan şefkat ve muhabbet, ebedî bir ayrılık düşüncesiyle, en büyük elemler sırasına geçerler.
S- Cenab-ı Hakk'ın her şeye mâlik olduğu bir hakikat iken, burada haşir ve ceza gününün tahsisi neye binaendir?
C- Şu âlemin insanlarca hakir ve hasis sayılan bazı şeylerine kudret-i ezeliyenin bizzât mübaşereti azamet-i İlahiyeye münasib görülmediğinden, vaz'edilen esbab-ı zahiriyenin o gün ref'iyle, her şeyin şeffaf, parlak içyüzüyle tecelli edip Sâni'ini, Hâlıkını vasıtasız göreceğine işarettir. ﻳَﻮْﻡ tabiri ise, haşrin vukuunu gösteren emarelerden birine işarettir. Şöyle ki:
Sâniye, dakika, saat ve günleri gösteren haftalık bir saatin millerinden birisi devrini tamam ettiği zaman, behemehal ötekiler de devirlerini ikmal edeceklerine kanaat hasıl olur. Kezalik yevm, sene, ömr-ü beşer ve ömr-ü dünya içinde tayin edilen manevî millerden birisi devrini tamam ettiğinde, ötekilerin de (velev uzun bir zamandan sonra olsun) devirlerini ikmal edeceklerine hükmedilir. Ve keza bir gün veya bir sene zarfında vukua gelen küçük küçük kıyametleri, haşirleri gören bir adam, saadet-i ebediyenin (haşrin tulû'-u fecriyle, şahsı bir nev' hükmünde olan) insanlara ihsan edileceğine şübhe edemez. ﺩ۪ﻳﻦ kelimesinden maksad ya cezadır, çünki o gün hayır ve şerlere ceza verilecek bir gündür veya hakaik-i diniyedir. Çünki hakaik-i diniye o gün tam manasıyla meydana çıkar. Ve daire-i itikadın, daire-i esbaba galebe edeceği bir gündür. Evet Cenab-ı Hak müsebbebatı esbaba bağlamakla, intizamı temin eden bir nizamı kâinatta vaz' etmiş. Ve herşeyi, o nizama müraat etmeğe ve o nizamla kalmaya tevcih etmiştir. Ve bilhâssa insanı da, o daire-i esbaba müraat ve merbutiyet etmeğe mükellef kılmıştır. Her ne kadar dünyada daire-i esbab daire-i itikada galib ise de; âhirette hakaik-i itikadiye tamamen tecelli etmekle, daire-i esbaba galebe edecektir. Buna binaen, bu dairelerin herbirisi için ayrı ayrı makamlar, ayrı ayrı hükümler vardır. Ve her makamın iktiza ettiği hükme göre hareket lâzımdır. Aksi takdirde daire-i esbabda iken tabiatıyla, vehmiyle, hayaliyle daire-i itikada bakan; Mu'tezile olur ki, tesiri esbaba verir. Ve keza daire-i itikadda iken ruhuyla, imanıyla daire-i esbaba bakan da; esbaba kıymet vermeyerek, Cebriye Mezhebi gibi tenbelcesine bir tevekkül ile nizam-ı âleme muhalefet eder.
Fatiha 1:5
ﺍِﻳَّﺎﻙَ ﻧَﻌْﺒُﺪُ : ﻙ zamirinde iki nükte vardır. Birincisi: Mâkablinde zikredilen sıfât-ı kemaliyenin ﻙ zamirinde müstetir ve mutazammın olduğuna işarettir. Çünki o sıfatların birer birer ta'dadından hasıl olan büyük bir şevk ile gaybetten hitaba, yani ism-i zahirden şu ﻙ zamirine iltifat ve intikal olmuştur. Demek ﻙ zamirinin mercii, geçen sıfât-ı kemaliye ile mevsuf olan zâttır. İkincisi: Elfaz okunurken manalarını düşünmek, belâgat mezhebinde vâcib olduğuna işarettir. Çünki manalar düşünülürse, nâzil olduğu gibi okunur ve o okuyuş; tabiatıyla, zevkiyle hitaba incirar eder. Hattâ ﺍِﻳَّﺎﻙَ ﻧَﻌْﺒُﺪُ yu okuyan adam, sanki ﺍُﻋْﺒُﺪْ ﺭَﺑَّﻚَ ﻛَﺎَﻧَّﻚَ ﺗَﺮَﺍﻩُ cümlesindeki emre imtisalen okuyor gibi olur.
Cem' sîgasıyla zikredilen ﻧَﻌْﺒُﺪُ deki zamir, üç taifeye işarettir. Birincisi: İnsanın vücudundaki bütün a'zâ ve zerrata raci'dir ki, bu itibarla şükr-ü örfîyi eda etmiş olur. İkincisi: Bütün ehl-i tevhidin cemaatlerine aittir. Bu cihetle şeriata itaat etmiş olur. Üçüncüsü: Kâinatın ihtiva ettiği mevcudata işarettir. Bu itibarla, şeriat-ı fıtriye-i kübraya tâbi' olarak hayret ve muhabbetle kudret ve azametin arşı altında sâcid ve âbid olmuş olur.
Bu cümlenin mâkabliyle vech-i nazmı, ﻧَﻌْﺒُﺪُ nün ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ye tefsir ve beyan olmakla ﻣَﺎﻟِﻚِ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟﺪّ۪ﻳﻦِ e de bir netice ve bir lâzım olmasıdır.
İhtar:
ﺍِﻳَّﺎﻙَ nin takdimi, ihlası vikaye etmek içindir ve zamir-i hitab da, ibadetin sebeb ve illetine işarettir. Çünki hitaba incirar eden geçen sıfâtla muttasıf olan zât, elbette ibadete müstehaktır. ﻭَ ﺍِﻳَّﺎﻙَ ﻧَﺴْﺘَﻌ۪ﻴﻦُ : ﻧَﺴْﺘَﻌ۪ﻴﻦُ de müstetir zamir, ﻧَﻌْﺒُﺪُ nun fâili gibi, o üç cemaatten herbirine raci'dir. Yani: Bizim vücudumuzun zerratı veya ehl-i tevhid cemaatı veyahut kâinat mevcudatı, bütün hâcat ve maksadlarımıza, bilhâssa en ehemm olan ibadetimize, senden iane ve tevfik istiyoruz. ﺍِﻳَّﺎﻙَ kelimesinin tekrarlanmasındaki hikmetin birincisi, hitab ve huzurdaki lezzetin artırılmasına; ikincisi, ayân makamının bürhan makamından daha yüksek olduğuna; üçüncüsü, huzurda sıdk olup kizbin ihtimali olmadığına; dördüncüsü, ibadetle istianenin ayrı ve müstakil maksadlar olduklarına işarettir.
Bu iki fiili birbiriyle bağlayan münasebet, ücretle hizmet arasındaki münasebettir. Zira ibadet, abdin Allah'a karşı bir hizmetidir. İane de, o hizmete karşı bir ücret gibidir. Veya mukaddeme ile maksud arasındaki alâkadır. Çünki iane ve tevfik, ibadete mukaddemedir. ﺍِﻳَّﺎﻙَ kelimesinin takdiminden doğan hasr, abdin Cenab-ı Hakk'a karşı yaptığı ibadet ve hizmetle, vesait ve esbaba olan tezellülden kurtuluşuna işarettir. Lâkin esbabı tamamen ihmal ve terketmek iyi değildir. Çünki o zaman, Cenab-ı Hakk'ın hikmet ve meşietiyle kâinatta vaz'edilen nizama karşı bir temerrüd çıkar. Evet daire-i esbabda iken tevekkül etmek, bir nevi tenbellik ve atalettir.
Fatiha 1:6
ﺍِﻫْﺪِﻧَﺎ : Hidayeti taleb etmekle ianeyi istemek arasında ne münasebet vardır?
Evet biri sual, diğeri cevab olduklarından birbiriyle bağlanılmıştır. Şöyle ki: ﻧَﺴْﺘَﻌ۪ﻴﻦُ ile iane taleb edilirken makam iktizasıyla "Ne istiyorsun?" diye vârid olan mukadder sual, ﺍِﻫْﺪِﻧَﺎ ile cevablandırılmıştır. ﺍِﻫْﺪِﻧَﺎ ile istenilen şeylerin ayrı ayrı ve müteaddid olması, ﺍِﻫْﺪِﻧَﺎ manasının da ayrı ayrı ve müteaddid olmasını îcab eder. Sanki ﺍِﻫْﺪِﻧَﺎ , dört masdardan müştaktır. Meselâ: Bir mü'min hidayeti isterse, ﺍِﻫْﺪِﻧَﺎ sebat ve devam manasını ifade eder. Zengin olan isterse, ziyade manasını; fakir olan isterse, i'ta manasını; zaîf olan isterse iane ve tevfik manasını ifade eder. Ve keza "Her şeyi halk ve hidayet etmiştir" manasında bulunan ﻭَ ﺧَﻠَﻖَ ﻛُﻞَّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻭَ ﻫَﺪٰﻯ ayet-i celilesi hükmünce, zahirî ve bâtınî duygular, âfâkî ve haricî deliller, enfüsî ve dâhilî bürhanlar, peygamberlerin irsaliyle, kitabların inzali gibi vasıtalar itibariyle de hidayetin manası taaddüd eder.
İhtar:
En büyük hidayet, hicabın kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir. ﺍَﻟﻠّٰﻬُﻢَّ ﺍَﺭِﻧَﺎ ﺍﻟْﺤَﻖَّ ﺣَﻘًّﺎ ﻭَ ﺍﺭْﺯُﻗْﻨَﺎ ﺍِﺗِّﺒَﺎﻋَﻪُ ﻭَ ﺍَﺭِﻧَﺎ ﺍﻟْﺒَﺎﻃِﻞَ بَاطِلًا ﻭَ ﺍﺭْﺯُﻗْﻨَﺎ ﺍِﺟْﺘِﻨَﺎﺑَﻪُ ﺍٰﻣ۪ﻴﻦَ ﺍﻟﺼِّﺮَﺍﻁَ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻘ۪ﻴﻢَ : Sırat-ı müstakim; şecaat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülâsasından hasıl olan adl ve adalete işarettir. Şöyle ki:
Tagayyür, inkılab ve felâketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin birincisi: Menfaatleri celb ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye. İkincisi: Zararlı şeyleri def' için kuvve-i sebuiye-i gazabiye. Üçüncüsü: Nef' ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.
Lâkin insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir hadd ve bir nihayet tayin edilmiş ise de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan bu kuvvetlerin herbirisi tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar. Meselâ: Kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki; ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki; namusları ve ırzları pâyimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki; helâline şehveti var, harama yoktur.
İhtar:
Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuddur.
Ve keza kuvve-i gazabiyenin tefrit mertebesi cebanettir ki, korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi tehevvürdür ki, ne maddî ve ne manevî hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istibdadlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattır ki; hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru' olmayan şeylere karışmaz.
İhtar:
Bu kuvve-i gazabiyenin füruatında da şu üç mertebenin yeri vardır.
Ve keza kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabavettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi cerbezedir ki; hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya mâlik olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki; hakkı hak bilir imtisal eder, bâtılı bâtıl bilir içtinab eder. ﻭَ ﻣَﻦْ ﻳُﺆْﺕَ ﺍﻟْﺤِﻜْﻤَﺔَ ﻓَﻘَﺪْ ﺍُﻭﺗِﻰَ ﺧَﻴْﺮًﺍ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ
İhtar:
Bu kuvvetin şu üç mertebeye inkısamı gibi; füruatı da, o üç mertebeyi hâvidir. Meselâ: Halk-ı ef'al mes'elesinde Cebr Mezhebi ifrattır ki, bütün bütün insanı mahrum eder. İtizal Mezhebi de tefrittir ki, tesiri insana verir. Ehl-i Sünnet Mezhebi vasattır. Çünki bu mezheb beyne-beynedir ki; o fiillerin bidayetini irade-i cüz'iyeye, nihayetini irade-i külliyeye veriyor. Ve keza itikadda da ta'til ifrattır, teşbih tefrittir, tevhid vasattır.
Hülâsa:
Şu dokuz mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ve adalettir. Sırat-ı müstakimden murad şu üç mertebedir.
Fatiha 1:7
ﺻِﺮَﺍﻁَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍَﻧْﻌَﻤْﺖَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ : Kur'anın inci gibi lafızlarının dizilmesi; bir hayta, bir çeşite, bir nakşa münhasır değildir. Belki zuhurca, hafâca, yakınlıkça, uzaklıkça mütefavit çok tenasüblerden hasıl olan pek çok nakışlar üzerine dizilmişlerdir, nazmedilmişlerdir. Zâten i'cazın esası, ihtisardan sonra ancak böyle nakışlardadır. Evet ﺻِﺮَﺍﻁَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍَﻧْﻌَﻤْﺖَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ile mâkablindeki herbir kelime arasında bir münasebet vardır. Meselâ: ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ ile münasebeti vardır. Çünki nimet, hamde delil ve karinedir. ﺭَﺏِّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَ ile münasebetdardır. Çünki terbiyenin kemali, nimetlerin tevali ve teakubu ile olur. ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢِ ile alâkadardır. Çünki ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ den irade edilen "enbiya, şüheda, suleha, ulema" rahmettirler. ﻣَﺎﻟِﻚِ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟﺪّ۪ﻳﻦِ ile alâkası vardır. Çünki nimet-i kâmile, ancak dindir. ﻧَﻌْﺒُﺪُ ile alâkası var. Çünki ibadette imamlar, bunlardır. ﻧَﺴْﺘَﻌ۪ﻴﻦُ ile var.
Çünki tevfike ve ianeye mazhar bunlardır. ﺍِﻫْﺪِﻧَﺎ ile var. Çünki hidayette mukteda-bih onlardır. ﺻِﺮَﺍﻁَ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻘ۪ﻴﻢَ ile vardır. Çünki doğru yol, ancak onların mesleğidir.
"Tarîk" veya "sebil" kelimelerine "sırat" kelimesinin tercihi, mesleklerinin etrafı mahdud ve işlek bir cadde olduğuna ve o caddeye girenlerin bir daha çıkmamalarına işarettir.
Ma'hud ve malûm olan şeylerde kullanılması usûl ittihaz edilen esma-i mevsuleden ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ tabiri, onların zulümat-ı beşeriye içinde elmas gibi parladıklarına işarettir ki; onları taharri ve taleb etmeye ve aramaya lüzum yoktur. Onlar, herkesin gözü önünde hazır olduklarını temin eden bir ulüvv-ü şana mâliktirler. Cem' sîgasıyla ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ nin zikri, onlara iktida ve tâbi' olmak imkânının mevcudiyetine ve onların mesleklerinde butlan olmadığına işarettir. Çünki ferdî olmayan bir meslekte tevatür vardır; tevatürde, butlan yoktur.
Mazi sîgasıyla ﺍَﻧْﻌَﻤْﺖَ nin zikri; tekrar nimeti taleb etmeye bir vesile olduğuna ve Allah'a raci' olan zamiri de, bir yardımcı ve bir şefaatçi vazifesini gördüğüne işarettir. Yani: "Ey Rabbim! Madem ki in'am senin fiilindir ve evvelce de in'amı yapmışsın; istihkakım olmadığı halde in'amı tekrarlamak, senin şe'nindendir." ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ deki ﻋَﻠٰﻰ enbiyaya yükletilen risalet ve teklif yükünün pek ağır olduğuna ve sahraları faydalandırmak için yağmur, kar ve fırtınaların şedaidine maruz kalan yüksek dağlar gibi, peygamberlerin de ümmetlerini feyizlendirmek için risalet zahmetlerine maruz kaldıklarına işarettir.
İhtar:
Başka bir surede zikredilen ﻓَﺎُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ﻣَﻊَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍَﻧْﻌَﻢَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺒِﻴّ۪ﻴﻦَ ﻭَ ﺍﻟﺼِّﺪّ۪ﻳﻘ۪ﻴﻦَ ﻭَ ﺍﻟﺸُّﻬَﺪَٓﺍﺀِ ﻭَ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤ۪ﻴﻦَ olan âyet-i kerime, buradaki ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍَﻧْﻌَﻤْﺖَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ âyet-i celilesini beyan eder. Zâten Kur'anın bir kısmı, bir kısmını tefsir eder.
S- Peygamberlerin meslekleri birbirine uymadığı gibi, ibadetleri de birbirine muhaliftir. Bunun esbabı nedir?
C- İtikad ve amelde, usûl ve ahkâm-ı esasiyede peygamberlerin hepsi daimdirler, sabittirler, müttehiddirler. İhtilaf ve tefavütleri, ancak füruattadır. Zâten zamanların tebeddülüyle, füruatın da tebeddül ve tagayyürü tabiî bir şeydir. Evet mevasim-i erbaada tedavi ve telebbüs gibi çok şeyler tebeddüle uğrar. Meselâ, kışın giyilen kalın elbise yazın tebeddüle uğrar; veya kışın güzel tesiri olan bir ilâcın, yazın fena tesiri olur, kullanılmaz. Kezalik kalb ve ruhların gıdası olan ahkâm-ı diniyenin füruatı da, ömr-ü beşerin devreleri itibariyle tebeddüle uğrar. ﻏَﻴْﺮِ ﺍﻟْﻤَﻐْﻀُﻮﺏِ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ : Havf ve firar makamı olan şu sıfatın mâkablindeki makamlarla münasebatı ise: Bu makamın hayret ve dehşet nazarıyla celal ve cemal ile muttasıf olan makam-ı rububiyete baktırması; ve iltica ve dehalet nazarıyla ﻧَﻌْﺒُﺪُ deki makam-ı ubudiyete baktırması; ve acz nazarıyla ﻧَﺴْﺘَﻌ۪ﻴﻦُ deki tevekkül makamına baktırması; ve teselli nazarıyla refik-i daimî olan makam-ı recaya baktırmasıdır. Çünki korkunç bir şeyi gören adam, korku ve hayret içinde kalır; sonra firar etmeye meyleder. Âciz olduğu takdirde tevekkül eder, sonra teselli yollarını arar.
S- Cenab-ı Hak, Ganiyy-i Mutlak'tır; âlemde bu kadar dalaletleri ve pek çirkin fena şeyleri yapan nev'-i beşerin yaratılışında ne hikmet vardır?
C- Kâinatta maksud-u bizzât ve küllî ve şümullü olarak yaratılan ancak kemaller, hayırlar, hüsünlerdir. Şerler, kubuhlar, noksanlar ise; hüsünlerin, hayırların, kemallerin arasında görülmeyecek kadar dağınık ve cüz'iyet kabîlinden tebaî olarak yaratılmışlardır ki; hayırların, hüsünlerin, kemallerin mertebelerini, nev'lerini, kısımlarını göstermeye vesile olsunlar ve hakaik-i nisbiyenin vücuduna veya zuhuruna bir mukaddeme ve bir vâhid-i kıyasî olsunlar.
S- Hakaik-i nisbiyenin ne kıymeti var ki, onun için şerler istihsan edilecek?
C- Hakaik-i nisbiye denilen şeyler, kâinatın eczası arasında bulunan rabıtalardır. Ve kâinattaki nizam, ancak hakaik-i nisbiyeden doğmuştur. Ve hakaik-i nisbiyeden kâinatın enva'ına bir vücud-u vâhid in'ikas etmiştir. Hakaik-i nisbiye, büyük bir ölçüde hakaik-i hakikiyeden çoktur. Hattâ bir zâtın hakaik-i hakikiyesi yedi ise, hakaik-i nisbiyesi yediyüzdür. Binaenaleyh kubuh ve şerde şer varsa da kalildir.
Malûmdur ki, şerr-i kalil için hayr-ı kesîr terkedilmez. Terkedilirse, şerr-i kesîr olur. Zekat ve cihadda olduğu gibi. Evet ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﺗُﻌْﺮَﻑُ الْاَشْيَاءُ ﺑِﺎَﺿْﺪَﺍﺩِﻫَﺎ meşhur kaziyeden maksad, bir şeyin zıddı, o şeyin hakaik-i nisbiyesinin vücud veya zuhuruna sebebdir. Meselâ: Kubuh olmasaydı ve hüsünlerin arasına girmeseydi, hüsnün gayr-ı mütenahî olan mertebeleri tezahür etmezdi.
S- ﺍَﻧْﻌَﻤْﺖَ fiil, ﻣَﻐْﻀُﻮﺏِ ism-i mef'ul, ﺿَٓﺎﻟّ۪ﻴﻦَ ism-i fâil olarak zikirlerinde ve keza üçüncü fırkanın sıfatını ve ikinci fırkanın sıfatına terettüb eden âkıbetini ve birinci fırkanın unvan-ı sıfatını aynen zikretmekte ne gibi bir hikmet vardır?
C- Nimet unvanı, nefsin daima meylettiği bir lezzet olduğundan ihtiyar edilmiştir. Fiil-i mazi olarak zikrindeki sebeb, evvelce beyan edilmiştir. İkinci fırka ise, kuvve-i gazabiyenin galebe ve tecavüzüyle tecavüz ederek ahkâmın terkiyle zulüm ve fıska düşmüşlerdir. Yahudilerin temerrüdü gibi. Zulüm ve fıskta hasis ve hayırsız bir lezzet görüldüğünden, onlardan nefis teneffür etmez. Kur'an-ı Kerim o zulmün âkıbeti olan gazab-ı İlahîyi zikretmiştir ki, nefisleri o zulüm ve fısktan tenfir ettirsin. İstimrar ve devam şe'ninde olan isimlerden ism-i mef'ul olarak zikredilmesi ise, şerr ve isyanların devam edip, tövbe ve afv ile inkıta etmedikleri takdirde kat'îleşeceğine ve silinmez bir damga şekline geçeceğine işarettir. Üçüncü fırka ise, vehim ve heva-yı nefsin akıl ve vicdanlarına galebesiyle, bâtıl bir itikada tâbi' olarak nifaka düşen bir kısım Nasara'dır. Dalalet, nefisleri tenfir ve ruhları inciten bir elem olduğundan; Kur'an-ı Kerim o fırkayı aynı o sıfatla zikretmiştir. Ve ism-i fâil olarak zikrindeki sebeb ise; dalaletin dalalet olması, devam etmesine mütevakkıf olup, inkıtaa uğradığı zaman afva dâhil olacağına işarettir.
Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalalettedir. Bunun izahı ise; bir şahıs, kudret-i ezeliye tarafından, adem zulümatından şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birdenbire düşmanlar gibi hastalıklar, elemler, belalar hücum etmeye başlarlar. Bir meded, bir yardım için müsterhimane tabiata ve anasıra baktığı vakit, kasavet-i kalble, merhametsizlikle karşılaşır. Ecram-ı semaviyeden istimdad etmek üzere başını havaya kaldırır. O ecram, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli halleriyle gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeye başlar. Bakar ki, hayatî hâcetleri bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün tevahhuş ederek hemen kulaklarını tıkar, vicdanına iltica eder; bakar ki: Vicdanı, binler âmâl (emeller) ve emanî ile dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hale gelir. Acaba hiçbir cihetten hiçbir teselli çaresini bulamayan o zavallı şahıs, mebde ile meadi, Sâni' ile haşri itikad etmezse, onun o vaziyetinden Cehennem daha serin olmaz mı?
Evet o bîçare havf ve heybetten, acz ve ra'şetten, vahşet ve gönül darlığından, yetimlikle me'yusiyetten mürekkeb bir vaziyet içinde olup kudretine bakar, kudreti âciz ve nâkıs.. hâcetlerine bakar, def'edilecek bir durumda değildir. Çağırıp yardım istese, yardımına gelen yok. Herşeyi düşman, herşeyi garib görür. Dünyaya geldiğine bin defa nedamet eder, lanet okur. Fakat o şahsın sırat-ı müstakime girmekle kalbi ve ruhu nur-u imanla ışıklanırsa, o zulmetli evvelki vaziyeti nuranî bir halete inkılab eder. Şöyle ki:
O şahıs, hücum eden belaları, musibetleri gördüğü zaman, Cenab-ı Hakk'a istinad eder, müsterih olur. Yine o şahıs, ebede kadar uzanıp giden emellerini, istidadlarını düşündüğü zaman, saadet-i ebediyeyi tasavvur eder. O saadet-i ebediyenin mâü'l-hayatından bir yudum içer, kalbindeki emellerini teskin eder. Yine o şahıs, başını kaldırıp semaya ve etrafa bakar; herşeyle ünsiyet peyda eder. Yine o şahıs, semadaki ecrama bakar; hareketlerinden dehşet değil, ünsiyet ve emniyet peyda eder.. ve onların o hareketlerini, ibret ve hayretle tefekkür eder. Yine o şahıs, ecram-ı ulviye ile öyle bir kesb-i muarefe eder ki, hangi bir cirme bakarsa baksın, o cirmlerden: "Ey arkadaş! Bizden tevahhuş etme! Hareketlerimizden korkma! Hepimiz bir Hâlık'ın memurlarıyız" diye, me'nus ve emniyet verici sesleri kalben işitmeye başlar.
Hülâsa: O şahıs, evvelki vaziyetinde, vicdanındaki o dehşetli ve vahşetli ve korkunç âlâm-ı şedideden kurtulmak için teselliler ile hissini ibtal ve sarhoşlukla o halleri unutmak ister. İkinci haletinde ise, ruhunda yüksek lezzetleri ve saadetleri hisseder; kalbini ikaz, vicdanını tahrik edip ruhunu ihsas ettikçe, o saadetler ziyadeleşir ve ona manevî Cennetlerin kapıları açılır. ﺍَﻟﻠّٰﻬُﻢَّ ﺑِﺤُﺮْﻣَﺔِ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟﺴُّﻮﺭَﺓِ ﺍﺟْﻌَﻠْﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﺍَﺻْﺤَﺎﺏِ ﺍﻟﺼِّﺮَﺍﻁِ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻘ۪ﻴﻢِ ﺍٰﻣ۪ﻴﻦَ
Bakara 2:1
Sure-i Bakara
Sual:
Îcaz ile i'caz sıfatlarını hâvi Kur'an-ı Azîmüşşan'da ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢِ ve ﻓَﺒِﺎَﻯِّ اٰلَٓاءِ ﺭَﺑِّﻜُﻤَﺎ ve ﻭَﻳْﻞٌ ﻳَﻮْﻣَﺌِﺬٍ ﺍﻟﺦ ... gibi pek çok âyetler tekerrür etmektedir. Halbuki bu tekrarlar, belâgata münafîdir, usanç veriyor?
Cevab:
Ey arkadaş! Her parlayan şey, yakıcı ateş değildir. Evet tekrar ve tekerrür bazan usanç veriyor, fakat umumî değildir. Her yere, her kelâma ve her kitaba şâmil değildir. Usanç verici addedilen pek çok zahirî tekrarlar, belâgatça istihsan ve takdir edilmektedir. Evet insanın yediği yemekler; biri gıda, diğeri tefekküh (meyve) olmak üzere iki kısımdır. Birinci kısım tekerrür ettikçe memnuniyet verir, kuvvet verir, kat kat teşekkürlere sebeb olur. İkinci kısmın tekerrüründe usanç, teceddüdünde lezzet vardır. Kezalik kelâmlar da iki kısımdır. Bir kısmı ruhlara kut, fikirlere kuvvet verici hakikatlardır ki, tekerrür ettikçe güneşin ziyası gibi, ruhlara, fikirlere hayat verir. Meyve kabîlinden iştihayı açan kısımda tekerrür makbul değildir, istihsan edilmez. Buna binaen Kur'an heyet-i mecmuasıyla kalblere kut ve kuvvet olup, tekrarı usanç değil, halâvet ve lezzet verdiği gibi, Kur'anın âyetlerinde de öyle bir kısım vardır ki, o kuvvetin ruhu hükmünde olup tekerrür ettikçe daha ziyade parlar, hak ve hakikat nurlarını saçar. ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤِﺴْﻚُ ﻣَﺎ ﻛَﺮَّﺭْﺗَﻪُ ﻳَﺘَﻀَﻮَّﻉُ Ezcümle: ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢِ gibi âyetlerde bulunan ukde-i hayatiye ve nurani esaslar, tekerrür ettikçe iştihaları açar; misk gibi, karıştırıldıkça kokar. Demek tekerrür zannedilen, hakikatte tekerrür değildir. Ancak ﻭَ ﺍُﺗُﻮﺍ ﺑِﻪ۪ ﻣُﺘَﺸَﺎﺑِﻬًﺎ kabîlinden, o ayrı ayrı hikmetleri, nükteleri, gayeleri ifade eden tekrarlı kelâmlar yalnız ibarece, lafızca birbirine benzedikleri için tekrar zannedilir. Hattâ kıssa-i Musa, çok meziyetleri ve hikmetleri müştemildir. Her makamda o makama münasib bir vecihle zikredilmesi, ayn-ı belâgattır. Evet Kur'an-ı Azîmüşşan, o kıssa-i meşhureyi, gümüş iken yed-i beyzasına alarak altun şekline ifrağıyla öyle bir nakş-ı belâgata mazhar etmiştir ki, bütün ehl-i belâgat, onun belâgatına hayran olmuşlar, secdeye varmışlardır. Ve keza teyemmün, teberrük ve istiane gibi çok vecihleri hâvi; ve tevhid, tenzih, sena, celal ve cemal ve ihsan gibi çok makamları tazammun; ve tevhid ve nübüvvet, haşir ve adalet gibi makasıd-ı erbaaya işaret eden Besmele, zikredilen yerlerin herbirisinde bu vecihlerden, bu makamlardan biri itibariyle zikredilmiş ve edilmektedir. Maahâzâ hangi surede tekerrür varsa, o surenin ruhuyla münasib olan bir vecih bizzât kasdedilmekle, öteki vecihlerin istitradî ve tebaî zikirleri, belâgata münafî değildir. ﺍﻟٓﻢٓ : Surelerin başlarında bulunan huruf-u mukattaaya ait izahatı "Dört Mebhas"da zikredeceğiz.
Birinci Mebhas:
ﺍﻟٓﻢٓ ile, surelerin evvellerinde bulunan huruf-u mukattaadan teneffüs eden i'caz hakkındadır. İ'caz, inci gibi incecik letaif-i belâgatın parıltılarının imtizac ve içtimaından tecelli eden bir nurdur. Bu mebhasda, bu nuru birkaç letaif zımnında izah etmekle parlatacağız. Fakat herbir latîfe ince ve ziyası az ise de, letaifin heyet-i mecmuasından hasıl olan tam bir ziya ile fecr-i sadık çıkacaktır.
1- Hece harflerinin adedi -elif-i sâkine hariç kalmak şartıyla- yirmisekiz harftir. Kur'an-ı Azîmüşşan, surelerin başında bu harflerin yarısını zikretmiş, yarısını da terketmiştir.
2- Kur'anın almış olduğu nısıf terkettiği nısıftan daha ziyade kesîrü'l-istimaldir.
3- Kur'an, surelerin başında zikrettiği kısım içinde, lisan üzerine daha suhuletli olan "elif, lâm"ı çok tekrar etmiştir.
4- Kur'an aldığı harfleri, hece harflerinin adedince surelere tevzi etmiştir.
5- Hece harflerinin mehmuse, mechure, şedide, rahve, müsta'liye, münhafıza, müntabıka, münfetiha gibi çiftli cinslerinin herbirisinden yine nısıf almıştır.
6- Çifti, yani eşi olmayan -evtar- kısmında sakîlden azı, hafiften çoğu almıştır. Kalkale, zelâka gibi.
7- Kur'an-ı Azîmüşşan'ın, surelerin başındaki huruf-u mukattaanın zikredilen minval üzerine tansifleri hakkında ihtiyar ettiği tarîk, beşyüzdört ihtimalden intihab edilmiştir. Ve intihab edilen şu tarîkten başka hiçbir ihtimal ile mezkûr tansif mümkün değildir. Çünki taksimler pek çok birbirine girmiş ve çok mütefavittir. Bu gibi i'caz lem'alarından hisse alamayan, zevkine levm ve itab etsin.
İkinci Mebhas:
Bu mebhasde de birkaç letaif vardır:
1- ﺍﻟٓﻢٓ ile emsalinde göze çarpan garabet, bu harflerin pek garib ve acib bir şeyin mukaddemesi ve keşif kolları olduklarına işarettir.
2- Bu surelerin başlarındaki taktî-i huruf ile isimleri hecelemek, müsemmanın me'hazine ve neden neş'et ettiğine işarettir.
3- Bu harflerin taktîi; müsemmanın vâhid-i itibarî olup, terkib-i mezcî olmadığına işarettir.
4- Bu harflerin taktî' ile ta'dadı, san'atın madde ve me'hazini muhataba göstermekle muarazaya talib olanlara karşı meydan okuyarak, "İşte i'caz san'atını, şu gördüğünüz harflerin nazm ve nakışlarından yaptım. Buyurunuz meydana!" diye, onların tahkirane tebkitlerine (tekdirlerine) işarettir.
5- Manadan soyulmuş şu hece harflerinin zikri, muarızları hüccetsiz bırakmaya işarettir. Evet Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan, şu manasız harflerin lisan-ı haliyle ilân ediyor ki: "Ben sizden beliğ manaları, hükümleri, hakikatları ifade eden yüksek hutbeleri ve nutukları istemiyorum. Yalnız şu ta'dad ettiğim harflerden bir nazire yapınız, velev iftira ve hikâyelerden ibaret bile olursa olsun!"
6- Harfleri ta'dad ile hecelemek, yeni kıraata ve kitabete başlayan mübtedilere mahsustur. Bundan anlaşılıyor ki: Kur'an, ümmi bir kavme ve mübtedi bir muhite muallimlik yapıyor.
7- ﺍ ﻝ ﺩ gibi harfleri, meselâ "elif, lâm, dal" gibi isimleriyle tabir ve zikretmek, ehl-i kıraat ve erbab-ı kitabetin ittihaz ettikleri bir usûldür. Bundan anlaşılıyor ki, hem söyleyen, hem dinleyen ümmi olduklarına nazaran, bu tabirler, söyleyenden doğmuyor ve onun malı değildir; ancak başka bir yerden ona geliyor.
Ey arkadaş! Bu letaifin ince iplerinden dokunan yüksek nakş-ı belâgatı göremeyen adam, belâgat ehlinden değildir. Erbab-ı belâgata müracaat etsin.
Üçüncü Mebhas:
ﺍﻟٓﻢٓ i'cazın esaslarından îcazın en yüksek ve en ince derecesine bir misaldir. Bunda da birkaç letaif vardır:
1- ﺍﻟٓﻢٓ üç harfiyle üç hükme işarettir. Şöyle ki: Elif, ﻫٰﺬَﺍ كَلَامُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ الْاَزَلِىِّ hükmüne ve kaziyesine; lâm, ﻧَﺰَﻝَ ﺑِﻪِ ﺟِﺒْﺮ۪ﻳﻞُ hükmüne ve kaziyesine; mim ﻋَﻠٰﻰ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ﻉ ﺹ ﻡ hükmüne ve kaziyesine remzen ve îmaen işarettir.
Evet nasılki Kur'anın hükümleri uzun bir surede, uzun bir sure kısa bir surede, kısa bir sure bir âyette, bir âyet bir cümlede, bir cümle bir kelimede, o kelime de "sin, lâm, mim" gibi huruf-u mukattaada irtisam eder, görünür. Kezalik ﺍﻟٓﻢٓ in herbir harfinde mezkûr hükümlerden biri temessül etmiş görünüyor.
2- Surelerin başlarındaki huruf-u mukattaa, İlahî bir şifredir. Beşer fikri ona yetişemiyor. Anahtarı, ancak Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dadır.
3- Şifrevari şu huruf-u mukattaanın zikri, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın fevkalâde bir zekâya mâlik olduğuna işarettir ki:
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm remizleri, îmaları ve en gizli şeyleri sarih gibi telakki eder, anlar.
4- Şu harflerin taktîi; harf ve lafızların hâvi oldukları kıymet, yalnız ifade ettikleri manalara göre olmayıp, ilm-i esrarü'l-hurufta beyan edildiği gibi, aded ve sayılar misillü, harflerin arasında fıtrî münasebetlerin bulunduğuna işarettir. {(Haşiye): Kırk sene sonra Risale-i Nur, bu lem'a-i i'cazı körlere dahi göstermiştir.}
5- ﺍﻟٓﻢٓ taktîiyle, bütün harflerin esas mahreçleri olan "halk, vasat, şefe" mahreçlerine işarettir. Ve zihinlerin nazar-ı dikkatini şu mahreçlere çeviriyor ki; zihinler, gerek bu üç mahreçte, gerek bunlara bağlı küçük küçük mahreçlerde lafızların ve harflerin nasıl vücuda geldiklerini hayret ve ibretle mütalaa etsinler.
Ey zihnini belâgatın boyasıyla boyayan arkadaş! Bu letaifi sıkacak olursan, ﻫٰﺬَﺍ كَلَامُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ içinden çıkacaktır.
Dördüncü Mebhas:
ﺍﻟٓﻢٓ emsaliyle beraber, terkib şeklinden taktî' suretinde zikirleri, bu şeklin müstakil olup hiçbir imama tâbi' olmadığına ve hiç kimseyi taklid etmiş olmadığına ve üslûbları acib, çeşitleri garib yeni saha-i vücuda gelen bir bedîa olduğuna işarettir. Bu mebhasda da birkaç letaif vardır.
1- Hatib ve beliğlerin âdetindendir ki mesleklerinde daima bir misale tâbi' oluyorlar ve bir örnek üzerine nakış dokuyorlar ve işlenmiş bir yolda yürüyorlar. Halbuki bu harflerden anlaşıldığına nazaran, Kur'an hiçbir misale tâbi' olmamıştır ve hiçbir nakş-ı belâgat örneği üzerine nakış yapmamıştır ve işlenmemiş bir yolda yürümüştür.
2- Kur'an baştan aşağıya kadar, nâzil olduğu heyet üzerine bâkidir. Bu kadar Kur'anı taklid etmeye müştak olan dostlar ve mütehacim düşmanlara rağmen, şimdiye kadar Kur'anın ne taklidi yapılmış ve ne de bir misali gösterilmiştir. Evet Kur'an, milyonlarca Arabî kitablarla mukayese edilirse benzeri bulunamaz. O halde Kur'an ya hepsinin altındadır, bu ise muhaldir; öyle ise hepsinin fevkindedir, öyle ise Allah'ın kelâmıdır.
3- Beşerin san'atı olan bir şey, bidayette çirkin ve gayr-ı muntazam olur, sonra yavaş yavaş intizama sokulur. Kur'an ise, ilk zuhurunda gösterdiği halâveti, güzelliği, gençliği şimdi de öylece muhafaza etmektedir.
Ey belâgat letafetinin kokusunu koklayan arkadaş! Zihnini şu mebahis-i erbaaya gönder ki, bal arısı ﺍَﺷْﻬَﺪُ ﺍَﻥَّ ﻫٰﺬَﺍ كَلَامُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ balını çıkarsın. ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ لَا ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ : Arkadaş! Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâgatın esaslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi, beliğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıdların, heyetlerin tamamen o kelâmın takib ettiği esas maksada nâzır olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâgat mezhebinde lâzımdır.
Birinci Misal:
ﻭَ ﻟَﺌِﻦْ ﻣَﺴَّﺘْﻬُﻢْ ﻧَﻔْﺤَﺔٌ ﻣِﻦْ ﻋَﺬَﺍﺏِ ﺭَﺑِّﻚَ olan âyet-i kerime nazar-ı dikkate alınırsa görülür ki: Bu kelâmdaki maksad ve esas, pek az bir azab ile fazla korkutmaktır. Ve bu kelâmda olan mezkûr kelimeler ve kayıdlar, tamamen o maksadı takviye için çalışıyorlar. Ezcümle: Şekk ve ihtimali ifade eden ﺍِﻥْ şartiye olup, azabın azlığına ve ehemmiyetsizliğine işarettir. Ve keza ﻧَﻔْﺤَﺔٌ sîgasıyla ve tenviniyle, azabın ehemmiyetsizliğine îmadır. Ve keza ﻣَﺲَّ kelimesi, azabın şedid olmadığına işarettir. Ve keza teb'izi ifade eden ﻣِﻦْ ve şiddeti gösteren "nekal" kelimesine bedel, hiffeti îma eden ﻋَﺬَﺍﺏِ kelimesi ve ﺭَﺏّ kelimesinden îma edilen şefkat, hepsi de azabın kıllet ve ehemmiyetsizliğine işaret etmekle, şu şiiri lisan-ı halleriyle temessül ediyorlar: ﻋِﺒَﺎﺭَﺍﺗُﻨَﺎ ﺷَﺘّٰﻰ ﻭَ ﺣُﺴْﻨُﻚَ ﻭَﺍﺣِﺪٌ ﻭَ ﻛُﻞٌّ ﺍِﻟٰﻰ ﺫَﺍﻙَ ﺍﻟْﺠَﻤَﺎﻝِ ﻳُﺸ۪ﻴﺮُ Yani: "İbarelerimiz ayrı ayrı ise de, hüsnün birdir. Hepsi de o hüsne işaret ediyorlar."
İkinci Misal:
ﺍﻟٓﻢٓ ٭ ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ لَا ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ olan âyet-i kerimedir. Bu âyette maksad-ı esas, Kur'anın yüksekliğini göstermektir. Ve bu maksadı takviye eden, ﺍﻟٓﻢٓ، ﺫٰﻟِﻚَ، ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏ، لَا ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ kayıdlarıdır. Evet bu kayıdlar, istinad ettikleri pek ince ve gizli delillerine işaret etmekle beraber, o maksadın takviyesine koşuyorlar.
Ezcümle: ﺍﻟٓﻢٓ kasem olduğu cihetle Kur'anın azametine ve altında müstetir, gizli o mezkûr letaif cihetiyle de davanın isbatına işaret eder. Ve keza ﺫٰﻟِﻚَ zât ile sıfâtı gösteren bir işaret olması itibariyle hem Kur'anın azametine, hem azameti isbat eden sıfât-ı kemaliyeye işaret eder. Ve keza ﺫٰﻟِﻚَ işaret-i hissiyeye mahsus iken, işaret-i akliyede kullanılması, ta'zim ve ehemmiyeti ifade ettiği gibi, makul olan Kur'anı mahsûs suretinde göstermesi, Kur'anı ezhan ve enzarın nazar-ı dikkatine arzetmekle, tesettürü îcab eden hile, za'fiyet ve sair çirkin şeylerden münezzeh olduğunu izhar ve itiraf ettirmektir. Ve keza ﺫٰﻟِﻚَ nin ﻝ vasıtasıyla ifade ettiği bu'd, Kur'anın kemaline delalet eden ulüvv-ü rütbesine işarettir. Ve keza ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏ daki ﺍﻝ hasr-ı örfîyi ifade ettiğinden, Kur'anın azametine ve başka kitabların mehasinini cem'etmekle onların fevkinde olduğuna işarettir. Ve keza "kitab" tabiri, ehl-i kıraat ve kitabetten olmayan bir ümminin mahsulü olmadığına işarettir. Ve keza لَا ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ , zamirinin her iki ihtimaline binaen Kur'anın kemalini isbat veya te'kid eder. Ve keza istiğrakı ifade eden لَا Kur'anın her köşesinde rekz ve her yerinde zikredilen deliller, bürhanlar, hücuma gelen şek ve şübheleri def' ile, Kur'anın o gibi lekelerden münezzeh olduğunu ilân eder. Ve lisan-ı haliyle şu şiiri okur: ﻭَ ﻛَﻢْ ﻣِﻦْ ﻋَٓﺎﺋِﺐٍ قَوْلًا ﺻَﺤِﻴﺤًﺎ ﻭَ ﺍٰﻓَﺘُﻪُ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻔَﻬْﻢِ ﺍﻟﺴَّﻘ۪ﻴﻢِ Yani: Kur'anda ta'yib edilecek hiçbir nokta yoktur. Kur'an gibi sahih kavilleri ta'yib etmek, ancak fehimlerin sekametinden ileri geliyor. Ve keza zarfiyeti ifade eden ﻓِﻰ tabiri, Kur'anın sathına ve zahirine konan şek ve şübhe varsa, içerisindeki hakaik ile def'edilebileceğine işarettir.
Arkadaş! Tahlil vasıtasıyla terkibin kıymetini ve küll ile cüzler arasındaki farkı idrak edebildiysen, bu misallerdeki kuyud ve hey'ata dikkat et. Ve o kelimelerden nebean eden zülâl-i belâgatı ve kevser-i fesahatı doyuncaya kadar iç, "Elhamdülillah!" de.
S- ﺍﻟٓﻢٓ ٭ ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ لَا ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ âyet-i kerimesinin cümleleri, atf ile birbiriyle bağlanmamış olması neye binaendir?
C- O cümleler arasındaki şiddet-i ittisal, bağlılık ve sarılmaktan bir ayrılık yoktur ki, birbiriyle bağlanmaya lüzum olsun. Zira o cümlelerin herbirisi, arkadaşlarına hem babadır, hem oğul. Yani hem delildir, hem neticedir. Evet ﺍﻟٓﻢٓ lisan-ı haliyle hem muarazaya meydan okur, hem mu'ciz olduğunu ilân eder. ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ hem bütün kitablara faik olduğunu tasrih eder, hem müstesna ve mümtaz olduğunu izhar eder. لَا ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ hem Kur'anın şek ve şübhe yeri olmadığını tasrih eder, hem müstesna ve mümtaz olduğunu izhar eder. ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ hem tarîk-ı müstakimi irae etmekle muvazzaf olduğunu gösterir, hem mücessem bir nur-u hidayet olduğunu ilân eder. İşte bu cümlelerden herbirisi, ifade ettiği birinci manasıyla arkadaşlarına delil olduğu gibi, ikinci manasıyla da onlara neticedir. Sonra bu âyetin şu cümleleri arasında i'caza menba, belâgata medar olan oniki münasebet, alâka ve bağlılık vardır. Bunlardan misal olarak üç taneyi zikr, ötekileri de sana havale ederim.
1- ﺍﻟٓﻢٓ bütün muarızları, muarazaya davet eder. Öyle ise, en yüksek bir kitabdır. Öyle ise, bir yakîn sadefidir. Zira kitabın kemali, yakîn iledir. Öyle ise, nev'-i beşer için mücessem bir hidayettir.
2- ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ yani emsaline tefevvuk etmiştir. Öyle ise, müstesnadır. Çünki şek ve şübhe yeri değildir. Çünki müttakilere doğru yolu gösterir. Öyle ise, mu'cizdir.
3- ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ Yani, tarîk-ı müstakime irşad eder. Öyle ise, yakîniyattandır. Öyle ise, mümtazdır. Öyle ise, mu'cizdir.
Ey arkadaş! Şu ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ cümlesindeki nur-u belâgat ve hüsn-ü kelâm, dört noktadan tezahür etmiştir.
1- Bu cümlede mübteda mahzuftur. Bu hazf; (cümleyi teşkil eden mübteda ile haber arasındaki ittihad öyle bir dereceye varmış ki, sanki mübteda hazfolmayıp haberin içerisine girmiş) haricen ikisi müttehid oldukları gibi, zihnen de müttehid olduklarına işarettir.
2- ﻫَﺎﺩ۪ﻯ yerinde ﻫُﺪًﻯ yani ism-i fâil mevkiinde masdarın kullanılması, tecessüm eden nur-u hidayetten cevher-i Kur'anın husule geldiğine işarettir.
3- ﻫُﺪًﻯ deki tenvin-i tenkirden anlaşılıyor ki, hidayet-i Kur'an öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakikatı idrak edilemez ve öyle geniş bir sahayı işgal etmiştir ki, ihatası ilmen kabil değildir. Çünki marifenin zıddı olan "nekre"; ya şiddet-i hafâdan olur veya kesret-i zuhurdan neş'et eder. Buna binaendir ki, "tenkir" bazan tahkiri bazan ta'zimi ifade eder, denilmiştir.
4- Müteaddid kelimelere bedel ism-i fâil sîgasıyla ihtiyar edilen ﻣُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ kelimesi ile yapılan îcaz, hidayetin semeresine ve tesirine işaret olduğu gibi, hidayetin vücuduna da bir delil-i innîdir.
S- Gayet mahdud, az birkaç noktadan beşerin tâkatinden hariç denilen i'cazın doğması ihtimali var mıdır?
C- Maddî ve manevî her şeyde yardımın ve içtimaın büyük kuvvet ve tesiri vardır. Evet in'ikas sırrıyla, üç şeyin hüsnü içtima ederse, beş olur. Beş içtima ederse, on olur. On içtima ederse, kırk olur. Çünki herşeyde bir nevi in'ikas ve bir nevi temessül vardır. Nasılki birbirine mukabil tutulan iki âyinede çok âyineler görünüyor; kezalik iki-üç nükte veya iki-üç hüsün içtima ettikleri zaman pekçok nükteler, pekçok hüsünler tevellüd eder. Bu sırra binaendir ki, her hüsün sahibinin ve herbir sahib-i kemalin emsaliyle içtima etmeye fıtrî bir meyli vardır ki, içtimaları zamanında hüsünleri, kemalleri bir iken iki olur. Hattâ bir taş, taşlığıyla beraber kubbeli binalarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeğe meyleder ki, sukut tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesef insanlar, teavün sırrını idrak edememişler. Hiç olmazsa, taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar.
S- Belâgat ve hidayetten maksad, hakikatı vâzıh bir şekilde gösterip fikirleri ve zihinleri ihtilaflardan kurtarmak iken; müfessirlerin bu gibi âyetlerde yaptıkları ihtilafat, gösterdikleri ihtimaller, beyan ettikleri ayrı ayrı birbirine uymayan vecihler altında hak ve hakikat ne suretle görülebilir?
C- Malûmdur ki, Kur'an-ı Azîmüşşan yalnız bir asra değil, bütün asırlara nâzil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsus değil, bütün tabakat-ı beşere şümulü vardır. Hem bir sınıf insanlara ait değil, bütün beşerin sınıflarına raci'dir. Binaenaleyh herkes, her tabaka, her zaman, fehmine, istidadına göre Kur'anın hakaikından hisse alabilir ve hissedardır. Halbuki nev'-i beşer derece itibariyle muhtelif ve zevk cihetiyle mütefavit ve keza meyl, istihsan, lezzet, tabiat itibariyle birbirine uymuyor. Meselâ: Bir taifenin istihsan ettiği bir şey, öteki taifenin zevkine muhaliftir. Bir kavmin meylettiği bir şeyden, öteki kavim nefret ediyor. Bu sırra binaendir ki, Kur'an-ı Kerim günahların cezası veya hayırların mükâfatı hakkında zikrettiği âyetlerde tahsisat yapmamış; âmm bir şekilde bırakmıştır ki, herkes zevkine göre fehmetsin.
Hülâsa: Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan âyetlerini, cümlelerini öyle bir şekilde nazmetmiş ve vaz'etmiştir ki, her cihetten ihtimal yolları bulunsun ki, muhtelif fehimler ve istidadlar, zevklerine göre hisselerini alabilsinler. Binaenaleyh ulûm-u Arabiyenin kaidelerine muvafık ve belâgatın prensiplerine uygun ve ilm-i usûle mutabık olmak şartıyla, müfessirlerin birbirine muhalif olan beyanatı ve ihtimalleri; zamanlara, tabakalara ve fehimlere göre murad ve caizdir diye hükmedilebilir. Bu nükteden anlaşıldı ki, Kur'anın i'caz vecihlerinden biri odur ki; nazmı, öyle bir üslûbdadır ki, bütün asırlara, tabakalara intibak edebilir.
Bakara 2:2
İkinci Misal:
ﺍﻟٓﻢٓ ٭ ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ لَا ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ olan âyet-i kerimedir. Bu âyette maksad-ı esas, Kur'anın yüksekliğini göstermektir. Ve bu maksadı takviye eden, ﺍﻟٓﻢٓ، ﺫٰﻟِﻚَ، ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏ، لَا ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ kayıdlarıdır. Evet bu kayıdlar, istinad ettikleri pek ince ve gizli delillerine işaret etmekle beraber, o maksadın takviyesine koşuyorlar.
Ezcümle: ﺍﻟٓﻢٓ kasem olduğu cihetle Kur'anın azametine ve altında müstetir, gizli o mezkûr letaif cihetiyle de davanın isbatına işaret eder. Ve keza ﺫٰﻟِﻚَ zât ile sıfâtı gösteren bir işaret olması itibariyle hem Kur'anın azametine, hem azameti isbat eden sıfât-ı kemaliyeye işaret eder. Ve keza ﺫٰﻟِﻚَ işaret-i hissiyeye mahsus iken, işaret-i akliyede kullanılması, ta'zim ve ehemmiyeti ifade ettiği gibi, makul olan Kur'anı mahsûs suretinde göstermesi, Kur'anı ezhan ve enzarın nazar-ı dikkatine arzetmekle, tesettürü îcab eden hile, za'fiyet ve sair çirkin şeylerden münezzeh olduğunu izhar ve itiraf ettirmektir. Ve keza ﺫٰﻟِﻚَ nin ﻝ vasıtasıyla ifade ettiği bu'd, Kur'anın kemaline delalet eden ulüvv-ü rütbesine işarettir. Ve keza ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏ daki ﺍﻝ hasr-ı örfîyi ifade ettiğinden, Kur'anın azametine ve başka kitabların mehasinini cem'etmekle onların fevkinde olduğuna işarettir. Ve keza "kitab" tabiri, ehl-i kıraat ve kitabetten olmayan bir ümminin mahsulü olmadığına işarettir. Ve keza لَا ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ , zamirinin her iki ihtimaline binaen Kur'anın kemalini isbat veya te'kid eder. Ve keza istiğrakı ifade eden لَا Kur'anın her köşesinde rekz ve her yerinde zikredilen deliller, bürhanlar, hücuma gelen şek ve şübheleri def' ile, Kur'anın o gibi lekelerden münezzeh olduğunu ilân eder. Ve lisan-ı haliyle şu şiiri okur: ﻭَ ﻛَﻢْ ﻣِﻦْ ﻋَٓﺎﺋِﺐٍ قَوْلًا ﺻَﺤِﻴﺤًﺎ ﻭَ ﺍٰﻓَﺘُﻪُ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻔَﻬْﻢِ ﺍﻟﺴَّﻘ۪ﻴﻢِ Yani: Kur'anda ta'yib edilecek hiçbir nokta yoktur. Kur'an gibi sahih kavilleri ta'yib etmek, ancak fehimlerin sekametinden ileri geliyor. Ve keza zarfiyeti ifade eden ﻓِﻰ tabiri, Kur'anın sathına ve zahirine konan şek ve şübhe varsa, içerisindeki hakaik ile def'edilebileceğine işarettir.
Arkadaş! Tahlil vasıtasıyla terkibin kıymetini ve küll ile cüzler arasındaki farkı idrak edebildiysen, bu misallerdeki kuyud ve hey'ata dikkat et. Ve o kelimelerden nebean eden zülâl-i belâgatı ve kevser-i fesahatı doyuncaya kadar iç, "Elhamdülillah!" de.
S- ﺍﻟٓﻢٓ ٭ ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ لَا ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ âyet-i kerimesinin cümleleri, atf ile birbiriyle bağlanmamış olması neye binaendir?
C- O cümleler arasındaki şiddet-i ittisal, bağlılık ve sarılmaktan bir ayrılık yoktur ki, birbiriyle bağlanmaya lüzum olsun. Zira o cümlelerin herbirisi, arkadaşlarına hem babadır, hem oğul. Yani hem delildir, hem neticedir. Evet ﺍﻟٓﻢٓ lisan-ı haliyle hem muarazaya meydan okur, hem mu'ciz olduğunu ilân eder. ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ hem bütün kitablara faik olduğunu tasrih eder, hem müstesna ve mümtaz olduğunu izhar eder. لَا ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ hem Kur'anın şek ve şübhe yeri olmadığını tasrih eder, hem müstesna ve mümtaz olduğunu izhar eder. ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ hem tarîk-ı müstakimi irae etmekle muvazzaf olduğunu gösterir, hem mücessem bir nur-u hidayet olduğunu ilân eder. İşte bu cümlelerden herbirisi, ifade ettiği birinci manasıyla arkadaşlarına delil olduğu gibi, ikinci manasıyla da onlara neticedir. Sonra bu âyetin şu cümleleri arasında i'caza menba, belâgata medar olan oniki münasebet, alâka ve bağlılık vardır. Bunlardan misal olarak üç taneyi zikr, ötekileri de sana havale ederim.
1- ﺍﻟٓﻢٓ bütün muarızları, muarazaya davet eder. Öyle ise, en yüksek bir kitabdır. Öyle ise, bir yakîn sadefidir. Zira kitabın kemali, yakîn iledir. Öyle ise, nev'-i beşer için mücessem bir hidayettir.
2- ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ yani emsaline tefevvuk etmiştir. Öyle ise, müstesnadır. Çünki şek ve şübhe yeri değildir. Çünki müttakilere doğru yolu gösterir. Öyle ise, mu'cizdir.
3- ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ Yani, tarîk-ı müstakime irşad eder. Öyle ise, yakîniyattandır. Öyle ise, mümtazdır. Öyle ise, mu'cizdir.
Ey arkadaş! Şu ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ cümlesindeki nur-u belâgat ve hüsn-ü kelâm, dört noktadan tezahür etmiştir.
1- Bu cümlede mübteda mahzuftur. Bu hazf; (cümleyi teşkil eden mübteda ile haber arasındaki ittihad öyle bir dereceye varmış ki, sanki mübteda hazfolmayıp haberin içerisine girmiş) haricen ikisi müttehid oldukları gibi, zihnen de müttehid olduklarına işarettir.
2- ﻫَﺎﺩ۪ﻯ yerinde ﻫُﺪًﻯ yani ism-i fâil mevkiinde masdarın kullanılması, tecessüm eden nur-u hidayetten cevher-i Kur'anın husule geldiğine işarettir.
3- ﻫُﺪًﻯ deki tenvin-i tenkirden anlaşılıyor ki, hidayet-i Kur'an öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakikatı idrak edilemez ve öyle geniş bir sahayı işgal etmiştir ki, ihatası ilmen kabil değildir. Çünki marifenin zıddı olan "nekre"; ya şiddet-i hafâdan olur veya kesret-i zuhurdan neş'et eder. Buna binaendir ki, "tenkir" bazan tahkiri bazan ta'zimi ifade eder, denilmiştir.
4- Müteaddid kelimelere bedel ism-i fâil sîgasıyla ihtiyar edilen ﻣُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ kelimesi ile yapılan îcaz, hidayetin semeresine ve tesirine işaret olduğu gibi, hidayetin vücuduna da bir delil-i innîdir.
S- Gayet mahdud, az birkaç noktadan beşerin tâkatinden hariç denilen i'cazın doğması ihtimali var mıdır?
C- Maddî ve manevî her şeyde yardımın ve içtimaın büyük kuvvet ve tesiri vardır. Evet in'ikas sırrıyla, üç şeyin hüsnü içtima ederse, beş olur. Beş içtima ederse, on olur. On içtima ederse, kırk olur. Çünki herşeyde bir nevi in'ikas ve bir nevi temessül vardır. Nasılki birbirine mukabil tutulan iki âyinede çok âyineler görünüyor; kezalik iki-üç nükte veya iki-üç hüsün içtima ettikleri zaman pekçok nükteler, pekçok hüsünler tevellüd eder. Bu sırra binaendir ki, her hüsün sahibinin ve herbir sahib-i kemalin emsaliyle içtima etmeye fıtrî bir meyli vardır ki, içtimaları zamanında hüsünleri, kemalleri bir iken iki olur. Hattâ bir taş, taşlığıyla beraber kubbeli binalarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeğe meyleder ki, sukut tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesef insanlar, teavün sırrını idrak edememişler. Hiç olmazsa, taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar.
S- Belâgat ve hidayetten maksad, hakikatı vâzıh bir şekilde gösterip fikirleri ve zihinleri ihtilaflardan kurtarmak iken; müfessirlerin bu gibi âyetlerde yaptıkları ihtilafat, gösterdikleri ihtimaller, beyan ettikleri ayrı ayrı birbirine uymayan vecihler altında hak ve hakikat ne suretle görülebilir?
C- Malûmdur ki, Kur'an-ı Azîmüşşan yalnız bir asra değil, bütün asırlara nâzil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsus değil, bütün tabakat-ı beşere şümulü vardır. Hem bir sınıf insanlara ait değil, bütün beşerin sınıflarına raci'dir. Binaenaleyh herkes, her tabaka, her zaman, fehmine, istidadına göre Kur'anın hakaikından hisse alabilir ve hissedardır. Halbuki nev'-i beşer derece itibariyle muhtelif ve zevk cihetiyle mütefavit ve keza meyl, istihsan, lezzet, tabiat itibariyle birbirine uymuyor. Meselâ: Bir taifenin istihsan ettiği bir şey, öteki taifenin zevkine muhaliftir. Bir kavmin meylettiği bir şeyden, öteki kavim nefret ediyor. Bu sırra binaendir ki, Kur'an-ı Kerim günahların cezası veya hayırların mükâfatı hakkında zikrettiği âyetlerde tahsisat yapmamış; âmm bir şekilde bırakmıştır ki, herkes zevkine göre fehmetsin.
Hülâsa: Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan âyetlerini, cümlelerini öyle bir şekilde nazmetmiş ve vaz'etmiştir ki, her cihetten ihtimal yolları bulunsun ki, muhtelif fehimler ve istidadlar, zevklerine göre hisselerini alabilsinler. Binaenaleyh ulûm-u Arabiyenin kaidelerine muvafık ve belâgatın prensiplerine uygun ve ilm-i usûle mutabık olmak şartıyla, müfessirlerin birbirine muhalif olan beyanatı ve ihtimalleri; zamanlara, tabakalara ve fehimlere göre murad ve caizdir diye hükmedilebilir. Bu nükteden anlaşıldı ki, Kur'anın i'caz vecihlerinden biri odur ki; nazmı, öyle bir üslûbdadır ki, bütün asırlara, tabakalara intibak edebilir.
Bakara 2:3
ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ ﺑِﺎﻟْﻐَﻴْﺐِ : Bu cümlenin evvelki cümle ile nazmını îcab ettiren münasebet vecihleri ise: Bu cümle, mü'minleri medheder, evvelki cümle de Kur'anı medheder. Şu her iki medih arasında bir insibab (dökülmek) vardır ki; o onu ister, o onu ister. Çünki ikinci medih, birinci medhin neticesidir ve birinci medhe bir bürhan-ı innîdir ve hidayetin semeresi ve şahididir. Ve aynı zamanda hidayete bir yardımcı vazifesi görüyor. Çünki mü'minleri medhetmekte imana gelmek için bir teşvik vardır. Teşvik ise, bir nevi hidayettir. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ile ﻣُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ arasındaki münasebete gelince: Bunların biri tahliye ﺗَﺨْﻠِﻴَﻪ , diğeri tahliye ﺗَﺤْﻠِﻴَﻪ dir. Tahliye ﺗَﺨْﻠِﻴَﻪ tathir etmek ve temizlemektir. Tahliye ﺗَﺤْﻠِﻴَﻪ ise, tezyin etmek ve süslendirmek manasınadır. Bunlar birbiriyle arkadaş olup burada olduğu gibi, daima birbirini takib ediyorlar. Onun için kalb, takva ile seyyiattan temizlenir temizlenmez hemen onun ardında iman ile tezyin edilmiş ve süslendirilmiştir.
Kur'an-ı Kerim, tahliye-i seyyiatı üç mertebesiyle zikretmiştir: Birincisi, şirki terk; ikincisi, maasiyi terk; üçüncüsü, masivaullahı terk etmektir. Tahliye ﺗَﺤْﻠِﻴَﻪ ise, hasenat ile olur. Hasenat da, ya kalb ile olur veya kalıb ve beden ile olur veyahut mal ile olur. A'mal-i kalbînin şemsi, imandır. A'mal-i bedeniyenin fihristesi, namazdır. A'mal-i maliyenin kutbu, zekattır.
S- ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ ﺑِﺎﻟْﻐَﻴْﺐِ hal iktizasına göre îcaz ise de, aynı manayı ifade eden ﺍَﻟْﻤُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ kelimesine nazaran itnabdır (uzundur). Evet ﺍﻝ harfi ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ile; ﻣُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ kelimesi ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ fiiliyle tebdil edilmiştir. Bu itnabın îcaza tercih sebebi nedir?
C- ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ esma-i mübhemeden olduğundan, onu tayin ve temyiz eden yalnız sılasıdır. Demek bütün kıymet, sılasına aittir. Başka sıfatlarında hiç kıymet yoktur. Bu ise, burada sılası olan imana büyük bir azamet vermekle insanları iman etmeye teşvik eder. Amma ﻣُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ kelimesine bedel, fiil sîgasıyla ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ nin tercihi; iman fiilini hayal nazarına gösterip keyfiyetin tasvir edilmesine, dâhilî ve haricî delillerin tecellisiyle imanın istimrar ve devam ile teceddüd etmesine işarettir. Evet delailin zuhuru nisbetinde iman ziyadeleşir, teceddüd eder. ﺑِﺎﻟْﻐَﻴْﺐِ Yani, nifaksız ihlas-ı kalb ile iman ediyorlar. Veya iman edilen şeyler gayb olmakla beraber iman ediyorlar. Veyahut gaibe veya âlem-i gayba iman ediyorlar.
İman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilen ve zaruriyatın gayrisini icmalen tasdik etmekten hasıl olan bir nurdur.
S- Avam-ı nâstan, hakaik-i diniyeyi tabir eden ancak yüzde birdir?
C- Tabir etmemesi, bilmemesine delil olamaz. Evet çok defa lisan, insanın tasavvuratından incelerini tabirden âciz olduğu gibi kalbindeki ve vicdanındaki inceler de akla görünmez. Hattâ belâgat dâhîlerinden Sekkakî gibi bir zât; İmriü'l-Kays veya başka bir bedevinin ibraz ettiği belâgat incelerini kavramamıştır. Maahâzâ imanın var olup olmadığı sorgu ile anlaşılır. Meselâ âmi bir adama, bu âlem bütün cihetleriyle, eczasıyla kudretinde, tasarrufunda bulunan Sâni'in yarattığı bu âlemin bir cihetinde olup olmadığı gibi bir sorgu yapıldığı zaman, "Hiçbir cihetinde değildir!" dese kâfidir. Çünki nefiy cihetinin, yani Sâni'siz olamayacağının onun vicdanında sabit olduğuna delalet eder.
İman, Sa'd-ı Taftazanî'nin tefsirine göre: "Cenab-ı Hakk'ın istediği kulunun kalbine, cüz'-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur." denilmiştir. Öyle ise iman, Şems-i Ezelî'den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuâdır ki, vicdanın içyüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve bu sayede bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur. Ve herşeyle kesb-i muarefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki, insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir. Ve öyle bir vüs'at ve genişlik verir ki, insan o vüs'atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.
Ve keza iman, Şems-i Ezelî'den ihsan edilmiş bir nur olduğu gibi; saadet-i ebediyeden de bir parıltıdır. Ve o parıltı ile, vicdanında bulunan bütün emel ve istidadlarının tohumları, bir şecere-i tûbâ gibi neşv ü nemaya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider. ﻭَ ﻳُﻘ۪ﻴﻤُﻮﻥَ ﺍﻟﺼَّﻠٰﻮﺓَ : Bu cümlenin evvelki cümle ile bağlılığı ve münasebeti gün gibi aşikârdır. Lâkin bedenî ibadet ve taatlardan namazın tahsisi, namazın bütün hasenata fihrist ve örnek olduğuna işarettir. Evet nasılki Fatiha Kur'ana, insan kâinata fihristedir; namaz da hasenata fihristedir. Çünki namaz; savm, hac, zekat ve sair hakikatları hâvi olduğu gibi, idrakli ve idraksiz mahlukatın ihtiyarî ve fıtrî ibadetlerinin numunelerine de şâmildir. Meselâ: Secdede, rükû'da, kıyamda olan melaikenin ibadetlerini, hem taş, ağaç ve hayvanların o ibadetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibadettir.
S- ﻳُﻘ۪ﻴﻤُﻮﻥَ nin fiil sîgasıyla zikrinde ne hikmet vardır?
C- Ruha hayat veren namazın o geniş hareketini ve âlem-i İslâma yayılmış olan o intibah-ı ruhanîyi muhataba ihtar edip göstermektir. Ve o güzel vaziyeti ve o muntazam haleti hayale götürüp tasvir etmekle sâmi'lerin namaza meylini ikaz edip artırmaktır.
Evet dağınık bir vaziyette bulunan efradı büyük bir sevinçle içtimaa sevkettiren malûm âletin sesi gibi, âlem sahrasında dağılmış insanları cemaate davet eden ezan-ı Muhammedî'nin (A.S.M.) o tatlı sesiyle, ibadete ve cemaate bir meyl, bir şevk husule gelir.
S- ﻳُﺼَﻠُّﻮﻥَ kelimesine bedel, itnablı ﻳُﻘ۪ﻴﻤُﻮﻥَ ﺍﻟﺼَّﻠٰﻮﺓَ nin zikrinde ne hikmet vardır?
C- Namazda lâzım olan ta'dil-i erkân, müdavemet, muhafaza gibi ikamenin manalarını müraat etmeye işarettir.
Arkadaş! Namaz, kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet ve ulvî bir münasebet ve nezih bir hizmettir ki, her ruhu celb ve cezbetmek namazın şe'nindendir. Namazın erkânı, Fütuhat-ı Mekkiye'nin şerhettiği gibi, öyle esrarı hâvidir ki, her vicdanın muhabbetini celbetmek, namazın şe'nindendir. Namaz, Hâlık-ı Zülcelal tarafından her yirmidört saat zarfında tayin edilen vakitlerde manevî huzuruna yapılan bir davettir. Bu davetin şe'nindendir ki, her kalb kemal-i şevk ve iştiyakla icabet etsin. Ve mi'racvari olan o yüksek münacata mazhar olsun.
Namaz, kalblerde azamet-i İlahiyeyi tesbit ve idame ve akılları ona tevcih ettirmekle adalet-i İlahiyenin kanununa itaat ve nizam-ı Rabbanîye imtisal ettirmek için yegâne İlahî bir vesiledir. Zâten insan medenî olduğu cihetle, şahsî ve içtimaî hayatını kurtarmak için, o kanun-u İlahîye muhtaçtır. O vesileye müraat etmeyen veya tenbellikle namazı terkeden veyahut kıymetini bilmeyen; ne kadar cahil, ne derece hâsir, ne kadar zararlı olduğunu bilâhare anlar, ama iş işten geçer. ﻭَ ﻣِﻤَّﺎ ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎﻫُﻢْ ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻥَ Bu kelâmın mâkabliyle nazmını îcab ettiren münasebet ise: Namaz ﻋِﻤَﺎﺩُ ﺍﻟﺪّ۪ﻳﻦِ yani dinin direği ve kıvamı olduğu gibi, zekat da İslâmın kantarası, yani köprüsüdür. Demek birisi dini, diğeri asayişi muhafaza eden İlahî iki esastırlar. Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır.
Zekat ile sadakanın lâyık oldukları mevkilerini bulmak için birkaç şart vardır:
1- Sadakayı vermekte israf olmaması.
2- Başkasından alıp başkasına vermek suretiyle halkın malından olmayıp kendi malından olması.
3- Minnetle in'amın bozulmaması.
4- Fakir olmak korkusuyla sadakanın terkedilmemesi.
5- Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığı bilinmesiyle ilim, fikir, kuvvet, amel gibi şeylerde de muhtaç olanlara sadakanın verilmesi.
6- Sadakayı alan adam, o sadakayı sefahette değil, hâcat-ı zaruriyesinde sarfetmesi lâzımdır.
Kur'an-ı Kerim bu şartları, bu nükteleri insanlara sadaka olarak ihsan ve ihsas etmek için ﻳُﺰَﻛُّﻮﻥَ veya ﻳَﺘَﺼَﺪَّﻗُﻮﻥَ veyahut ﻳُﺆْﺗُﻮﻥَ ﺍﻟﺰَّﻛٰﻮﺓَ gibi îcazlı bir ifadeyi terkedip, ﻭَ ﻣِﻤَّﺎ ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎﻫُﻢْ ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻥَ gibi itnablı bir cümleyi ihtiyar etmiştir.
1- Teb'izi ifade eden ﻣِﻦْ israfın reddine.
2- ﻣِﻤَّﺎ nın takdimi, sadakanın kendi malından olduğuna.
3- ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎ minnetin olmamasına. Çünki veren Allah'tır, kul ise bir vasıtadır.
4- Rızkın ﻧَﺎ ya olan isnadı, fakirlikten korkulmamasına.
5- Rızkın âmm ve mutlak olarak zikredilmesi, sadakanın ilim ve fikir gibi şeylere de şâmil olmasına.
6- Nafaka maddesi; alanın, sefahete değil, hâcat-ı zaruriyesine sarfetmesine işaretlerdir.
Bütün muavenet ve yardım nevilerini hâvi olan zekat hakkında sahih olarak Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan ﺍَﻟﺰَّﻛٰﻮﺓُ ﻗَﻨْﻄَﺮَﺓُ الْاِسْلَامِ hadîs-i şerifi mervîdir. Yani müslümanların birbirine yardımları, ancak zekat köprüsü üzerinden geçmekle yapılır. Zira yardım vasıtası, zekattır. İnsanların heyet-i içtimaiyesinde intizam ve asayişi temin eden köprü zekattır. Âlem-i beşerde hayat-ı içtimaiyenin hayatı, muavenetten doğar. İnsanların terakkiyatına engel olan isyanlardan, ihtilallerden, ihtilaflardan meydana gelen felâketlerin tiryakı, ilâcı muavenettir.
Evet zekatın vücubu ile ribanın hurmetinde büyük bir hikmet, yüksek bir maslahat, geniş bir rahmet vardır. Evet eğer tarihî bir nazarla sahife-i âleme bakacak olursan ve o sahifeyi lekelendiren beşerin mesavîsine, hatalarına dikkat edersen, heyet-i içtimaiyede görünen ihtilaller, fesadlar ve bütün ahlâk-ı rezilenin iki kelimeden doğduğunu görürsün. Birisi: "Ben tok olayım da, başkası açlığından ölürse ölsün bana ne." İkincisi: "Sen zahmetler içinde boğul ki, ben nimetler ve lezzetler içinde rahat edeyim."
Âlem-i insaniyeti zelzelelere maruz bırakmakla yıkılmağa yaklaştıran birinci kelimeyi sildiren ancak zekattır.
Nev'-i beşeri umumî felâketlere sürükleyen ve bolşevikliğe sevkedip terakkiyatı, asayişi mahveden ikinci kelimeyi kökünden kesip atan, hurmet-i ribadır.
Arkadaş! Heyet-i içtimaiyenin hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Havas kısmı avamdan, zengin kısmı fukaradan hatt-ı muvasalayı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvasalayı temin eden, zekat ve muavenettir. Halbuki vücub-u zekat ile hurmet-i ribaya müraat etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvasala kesilir, sıla-i rahm kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram, itaat, muhabbet yerine ihtilal sadâları, hased bağırtıları, kin ve nefret vaveylâları yükselir. Kezalik yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif yerine zulüm ateşleri, tahakkümler, şimşek gibi tahkirler yağıyor. Maalesef tabaka-i havastaki meziyetler, tevazu ve terahhuma sebeb iken, tekebbür ve gurura bâis oluyor. Tabaka-i fukaradaki acz ve fakirlik, ihsan ve merhameti mûcib iken, esaret ve sefaleti intac ediyor. Eğer bu söylediklerime bir şahid istersen âlem-i medeniyete bak, istediğin kadar şahidler mevcuddur.
Hülâsa: Tabakalar arasında musalahanın temini ve münasebetin tesisi, ancak ve ancak erkân-ı İslâmiyeden olan zekat ve zekatın yavruları olan sadaka ve teberruatın heyet-i içtimaiyece yüksek bir düstur ittihaz edilmesiyle olur.
Bakara 2:4
ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ ﺑِﻤَٓﺎ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ﻭَﻣَٓﺎ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ وَبِالْاٰخِرَةِ ﻫُﻢْ ﻳُﻮﻗِﻨُﻮﻥَ Kur'an-ı Kerim, bu âyet gibi çok âyetlerde terkiblerin, kelâmların muhtemel bulundukları ihtimallerden, vecihlerden bir ihtimalini veya bir vechini bir emare ile tayin etmemekle, nazm-ı kelâmı mürsel ve mutlak bırakmıştır. Bu da i'cazı intac eden îcaza menşe' olarak latîf bir sırdır. Şöyle ki:
Belâgat, mukteza-yı hale mutabakattan ibarettir. Kur'anın muhatabları, muhtelif asırlarda mütefavit tabakalardır. Bu tabakalara mürâaten, muhavere ve mükâlemeyi o asırlara teşmil etmek üzere, çok yerlerde tamim için hazf yapıyor; çok yerlerde nazm-ı kelâmı mutlak bırakıyor ki; ehl-i belâgat ve ulûm-u Arabiyece güzel görünen vecihler, ihtimaller çoğalsın ki, her asırda her tabaka, fehimlerine göre hissesini alsın.
Bu âyeti mâkabliyle nazm ve rabteden münasebet: Kur'an-ı Kerim, evvelki âyetle tamim yaptıktan sonra, bu âyetle tahsis yapmıştır. Evet bu âyet, ehl-i kitabdan iman edenleri tahsisle şereflerini ilân ve imana gelmeyenleri imana teşvik ediyor. Abdullah İbn-i Selâm ele alınarak diğerlerinin Abdullah İbn-i Selâm gibi olmaları için yapılan teşvik gibi.
Ve keza Kur'an-ı Kerim'in bütün ümmetlere ve risalet-i Muhammediye'nin bütün milletlere şâmil olduklarını tasrih etmek üzere, her iki ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ile ﻣُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ nin her iki kısmına tansis edilmiştir.
Ve keza ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ ﺑِﺎﻟْﻐَﻴْﺐِ sadefinde bulunan imanın rükünlerini beyan etmek için, icmalden sonra tafsile geçmiştir. Çünki bu âyet; kitablara, kıyamete sarahaten; rusül ve melaikeye zımnen delalet eder.
Kur'an-ı Azîmüşşan burada ﻭَﺍﻟْﻤُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ ﺑِﺎﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥِ gibi îcazlı ifadeleri terkedip, ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ ﺑِﻤَٓﺎ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ile itnabı ihtiyar etmiştir. Şu itnab, bu makamı yüksek nükte ve letaifle tezyin etmek için ihtiyar edilmiştir.
1- Esma-i mevsule ve mübhemeden bulunan ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ , burada hükmün medarı ve maksadın esası iman sıfatı olduğuna ve mevsufu ile sair sıfatları iman sıfatına tâbi' ve altında görünmez bir durumda olduklarına işarettir.
2- Yalnız zamanların birinde sübutu ifade eden ﻣُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ kelimesine bedel fiil sîgasıyla ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ tabiri, nüzul ve zuhur tekerrür ettikçe imanın teceddüd ettiğine işarettir.
3- İbhamı ifade eden ﻣَﺎ , iman-ı icmalînin kâfi geldiğine ve imanın, hadîs gibi bâtınî ve Kur'an gibi zahirî vahiylere şâmil olduğuna işarettir.
4- ﺍُﻧْﺰِﻝَ maddesi itibariyle; Kur'ana iman, Kur'anın Allah'tan nüzulüne iman demek olduğunu gösteriyor. Kezalik Allah'a iman; Allah'ın vücuduna iman, âhirete iman, âhiretin gelmesine iman demektir.
5- ﺍُﻧْﺰِﻝَ , maziye delalet eden heyeti itibariyle, henüz nâzil olmayanın nüzulü, nâzil olanın nüzulü kadar muhakkak olduğuna işarettir. Maahâzâ ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ deki istikbal, ﺍُﻧْﺰِﻝَ nin maziliğinden neş'et eden noksanı telafi eder. Yani henüz nâzil olmayan kısım ﺍُﻧْﺰِﻝَ nin şümulü dâhilinde değilse de, ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ nin şümulü altındadır. Bu tenzil mes'elesi, Kur'anın çok yerlerinde vuku bulmuştur. Bazan mazi, istikbale misafir gider. Bazan da muzari, mazinin memleketine gelir. Bunda, çok latîf bir belâgat vardır. Şöyle ki:
Bir adam, kendisine göre henüz geçmemiş bir şeyi maziye delalet eden bir sîga ile işittiği zaman, zihni heyecana gelir, ayılır; anlar ki, muhatab yalnız o değildir. Belki arkasında muhtelif mesafelerde pek çok ayrı ayrı taifeler, saflar bulunmakla, kendisine tevcih edilen hitabları, nidaları, İlahî hitabeleri, arkasında bulunan bütün o taifeler işitir gibi zihnine gelir. ﻋَﻠَﻴْﻚَ ye bedel ﺍِﻟَﻴْﻚَ nin zikri: Resul-i Ekrem (A.S.M.) in teklif edilen risalet vazifesini cüz'-i ihtiyarîsiyle haml ve kabul etmiş olduğuna ve bu hizmet Cibril tarafından görüldüğünden, Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) daha yüksek olduğuna işarettir. Çünki ﻋَﻠٰﻰ da ihtiyar olmadığı gibi, vasıta-i nüzulün daha yüksek olduğuna delalet eder. ﺍِﻟَﻴْﻚَ deki zamirin ism-i zahire tercih sebebi, Kur'an ve Kur'ana ait hususat hususunda Hazret-i Muhammed (A.S.M.) yalnız muhatab olup; kelâm, Allah'ın kelâmı olduğuna işarettir.
Bu kelâmın îcaz derecesi, şu zikredilen letaiften anlaşıldı. ﻭَﻣَٓﺎ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ : Bu gibi sıfatlarda bir teşvik vardır. Ve o teşvikten sâmi'leri imtisale sevk eden emirler ve nehiyler doğuyor. Bu cümlenin mâkabliyle nazmına dair "dört letaif" vardır.
1- Bu cümlenin mâkabline atfı, medlûlün delile olan bir atfıdır. Şöyle ki:
Ey insanlar! Kur'ana iman ettiğiniz gibi, kütüb-ü sâbıkaya da iman ediniz. Çünki Kur'an, onların sıdkına delil ve şahiddir.
2- Yahut o atf, delilin medlûle olan atfıdır. Şöyle ki:
Ey ehl-i kitab! Geçmiş olan enbiya ve kitablara iman ettiğiniz gibi, Hazret-i Muhammed (A.S.M.) ile Kur'ana da iman ediniz! Zira onlar, Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) gelmesini tebşir ettikleri gibi, onların ve kitablarının sıdkına olan deliller, hakikatıyla, ruhuyla Kur'anda ve Hazret-i Muhammed'de (A.S.M.) bulunmuştur. Öyle ise, Kur'an Allah'ın kelâmı ve Hazret-i Muhammed (A.S.M.) de resulü olduğunu tarîk-i ûlâ ile kabul ediniz ve etmelisiniz.
3- Zaman-ı Saadette, Kur'andan neş'et eden İslâmiyet sanki bir şeceredir. Kökü zaman-ı saadette sabit olmakla damarları o zamanın âb-ı hayat menba'larından kuvvet ve hayat alarak, her tarafa intişar ettikleri gibi, dal ve budakları da istikbal semasına kadar uzanarak âlem-i beşere maddî ve manevî semereleri yetiştiriyor. Evet İslâmiyet mazi ile istikbali kanatları altına almış, gölgelendirerek istirahat-i umumiyeyi temin ediyor.
4- Kur'an-ı Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir suhulet gösteriyor. Şöyle ki:
Ey ehl-i kitab! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz; diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'an, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem' etmiş olduğundan, usûlde muaddil ve mükemmildir. Yani ta'dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tagayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer'iyede tebeddül vardır. Çünki fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa deva iken, şahs-ı âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki, Kur'an fer'î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir. ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ : Kur'anda hiçbir kelime bulunmuyor ki, mevkiiyle münasebettar olmasın. Veyahut mevkiinin başka bir kelimeye münasebeti daha çok olsun. Evet Kur'anın herhangi bir yerinde bulunan bir kelime, o mevkiin başında bir tâc-ı zerrîn gibi görünür. Ve aralarındaki münasebetlerden dolayı, aralarında geçimsizlik yeri yoktur. Ezcümle: ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ kelimesine bak! Bu âyetin her tarafından uçup bu kelimenin başına konan letaifi gör. Zira bu âyet, nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet mes'elesinde "Beş Maksad" vardır. Bu maksadlar, beş nükte ve letaiften in'ikas etmiştir. Bu beş letaif, ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ nin sadefindedir. Maksadlar ise:
1- Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, resuldür.
2- Ekmelü'r-Rusüldür.
3- Hâtemü'l-Enbiyadır.
4- Risaleti, âmmedir.
5- Şeriatı, sair şeriatların mehasinini cem' ile onların nâsihidir.
Birinci maksadın
ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ den vech-i in'ikası: Meslekleri ve yolları bir olan bir cemaat, ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ kelimesinden îmaen fehmolunur. Binaenaleyh Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ deki zamire merci olması, o cemaatten ma'dud olmasını iktiza eder. Ve onların meslekleri olan nübüvvetlerine ve kitablarının sıdkına olan bütün deliller, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın risaletine ve Kur'anın Allah'tan nâzil olduğuna bir hüccet-i kātıa olduğu gibi, onların mu'cizeleri de Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) davasına bir mu'cize hükmüne geçer.
İkinci maksadın vech-i in'ikası:
Üç kaideden tezahür eder.
1- Sultanlar daima halkın, cemaatin, ordunun sonunda çıkarlar.
2- Nev'-i beşerde tekemmül vardır. Bu tekemmül kanunu, ikinci mürebbinin ve ikinci mükemmilin evvelki mürebbilerden daha ekmel olmasını iktiza eder.
3- Alelekser, halefin mahareti, selefinden daha ziyadedir.
İşte bu üç kaideden, Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) ekmel-i enbiya olduğu tezahür eder.
Üçüncü maksadın vech-i in'ikası:
Meşhur bir kaidedir ki; bir vâhid çoğalsa teselsül eder, gittikçe gider, bir yerde durmaz. Fakat çoklar ve kesîr olanlar ittihad etse, kuvvetlenir, istikrar peyda eder, yerinde kalır, daha değişmez. Demek Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, hâtemü'l-enbiyadır. Mefhum-u muhalifiyle işmam eder ki, ondan sonra peygamber gelmez. Hâtemiyetine hâtem ve imza basar.
Dördüncü maksadın vech-i in'ikası:
ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ kelimesinin ifade ettiği gibi, Hazret-i Muhammed (A.S.M.), onların halefidir. Ve onlar, tamamen o hazretin selefleridir. Binaenaleyh halefin selefe ait vazifeyi tamamıyla üzerine alarak onların yerine kaim olması, o hazretin bütün seleflerine nâib ve bütün ümmetlerine resul olduğunu iktiza eder. Evet bu kaide, hikmete uygun fıtrî bir kaidedir. Zira zaman-ı saadetten evvel insan âleminin ihtiva ettiği ümmetler, milletler arasında maddeten ve manen, istidaden ve terbiyeten pek muhtelif ve geniş mesafeler vardı. Bunun içindi ki, terbiye-i vâhide ve davet-i münferide kâfi gelmiyordu. Vaktâ ki, âlem-i insaniyet zaman-ı saadetin şems-i saadetiyle uyandı ve müdavele-i efkâr ile, an'anelerinin terkiyle, tebdiliyle ve kavimlerin birbirine ihtilatlarıyla ittihada meyil gösterdi ve aralarında münakale ve muhabere başladı; hattâ Küre-i Arz bir memleket, belki bir vilayet, belki bir köy gibi oldu; bir davet ve bir nübüvvet umum insanlara kâfi görüldü.
Beşinci maksadın vech-i in'ikası:
ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚ deki ﻣِﻦْ , ibtida manasını ifade eder. İbtida ise, bir intihaya bakar. İntiha, adem-i ihtiyaca delalet eder. Öyle ise o hazret, Hâtemü'l-Enbiya'dır ve âlem-i insaniyetin başka bir resule ihtiyacı yoktur. ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ kelimesinin bu beş letaife ma'kes ve mazhar olmasına nazar-ı belâgatça delalet eden emare şudur ki: Bu beş maksad, bir nehir gibi şu âyetlerin altında cereyan etmekle, âyetten âyete intikal neticesinde, ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ havuzunda içtima etmiştir. Evet kelimenin sathında görünen bir tereşşuh, bir yaşlık, kelimenin altında havuzun bulunduğuna delalet ve îma eder. Maahâzâ bu maksadların beyanına ayrı ayrı âyetler tahsis edilmiştir. ﻭَ بِالْاٰخِرَةِ ﻫُﻢْ ﻳُﻮﻗِﻨُﻮﻥَ : Bu âyet, haşir mes'elesine işarettir. Haşrin isbatı hakkında feyz-i Kur'andan fehmettiğim ve başka bir risalede tafsilatıyla zikrettiğim on bürhanın hülâsasına burada işaret edeceğiz. Şöyle ki:
Kasd ve iradeden doğan bir nizam-ı ekmel vardır. Hilkat ve yaratılışta tam bir hikmet hükümfermadır. Âlemde abes yok. Fıtratta israf yok. Bu şahidleri tezkiye eden, istikra-i tamdır ki; her fen, mevzuu bulunduğu nev'in nizamına bir şahid-i âdildir. Ve keza yevm ve sene vesaire gibi her nev'de, nev'î bir kıyamet-i mükerrere vardır. Ve keza beşerdeki istidad, kıyamete bir remizdir. Ve keza beşerin gayr-ı mütenahî meyil ve emelleri, kıyameti ister. Ve keza Sâni'-i Hakîm'in rahmet hazinesinin mahall-i sarfı, ancak kıyamet ve haşirdir. Ve keza sıdk ve emanetle maruf Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sarahaten ilân ediyor. Ve keza Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan ﻭَ ﻗَﺪْ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ ﺍَﻃْﻮَﺍﺭًﺍ ٭ ﻭَ ﻣَﺎ ﺭَﺑُّﻚَ بِظَلَّامٍ ﻟِﻠْﻌَﺒ۪ﻴﺪِ âyetleriyle ve bu âyetlerin emsaliyle haşrin vukuunu kat'iyyetle isbat ediyor. İşte tam ona baliğ olan şahidler, saadet-i ebediyenin anahtarı olup, o Cennet'in kapılarını açarlar.
Birinci Bürhan:
Evet kâinat saadet-i ebediyeyi intac etmese, akılları hayrette bırakan, kâinatta görünen en bâriz, en mükemmel şu nizam, aldatıcı zaîf bir suretten ibaret kalır. Ve bütün maneviyat ve alâkalar, rabıtalar ve nisbetler hep heba olur. Öyle ise o nizamın nizam olması, ancak ve ancak saadet-i ebediyeyi intac etmekle olur. Yani o nizamdaki maneviyat ve nükteler, ancak âlem-i âhirette sünbüllenecektir. Yoksa bütün maneviyat söner, rabıtalar kesilir, nisbetler darmadağınık olur, nizam da berheva olur. Halbuki o nizamda bulunan kuvvet, bütün kuvvetiyle o nizamın berheva edilmeyeceğini ilân ediyor.
İkinci Bürhan:
Herbir nev'de, herbir ferdde hikmetlere, maslahatlara riayet eden ve inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i tamme, saadet-i ebediyenin gelmesini tebşir ediyor. Çünki aksi halde, bedahetle ikrar ve tasdik ettiğimiz şu hikmetleri ve faideleri inkâr etmemiz lâzım gelir. Çünki o faidelerin, o hikmetlerin, o maslahatların herbirisi zıddına inkılab ederler. Bu hal ise, safsatadır.
Üçüncü Bürhan:
İkinci bürhanı tefsir eder. Fennin de şehadet ettiği gibi Sâni'-i Hakîm her şeyde en kısa yolu, en yakın ciheti, en güzel ve en hafif sureti ihtiyar etmiştir. Bu ihtiyar, kâinatta abesiyetin bulunmadığına delalet eder. Bu ise ciddiyete delalet eder. Ciddiyet ise, saadet-i ebediyenin gelmesiyle olur; yoksa bu varlık adem sayılır ve herşey abesiyete tahavvül eder. Halbuki abes ve israf gibi bâtıldan pâk ve münezzeh olduğunu şu ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻣَﺎ ﺧَﻠَﻘْﺖَ ﻫٰﺬَﺍ بَاطِلًا kelâmıyla i'lam ve talim eden Zât-ı Zülcelal sözüne nasıl muhalefet eder?
Dördüncü Bürhan:
Üçüncü Bürhanı izah eder. Bütün fenlerin şehadetiyle, fıtratta israf yoktur. Eğer insan-ı ekber denilen âlemdeki hikmetleri idrakten âciz isen, âlem-i asgar denilen insandaki nüktelere, hikmetlere dikkat et. Evet "Fenn-i Menafi'ü'l-A'zâ"nın şerh ve beyan ettiği vecihle, insanın cisminde, herbirisi bir menfaat için takriben ikiyüz küsur kemik vardır. Ve herbirisi bir faide için altı bin damar vardır. Ve hüceyrata hizmet eden yirmidört bin mesame ve pencere vardır. O hüceyratta cazibe, dafia, mümsike, musavvire, müvellide namıyla herbirisi bir maslahat için beş kuvvet çalışıyor. Âlem-i asgar böyle olsa, insan-ı ekber ondan geri kalır mı? Ruha nisbeten ehemmiyetsiz olan cesed bu derece israftan uzak bulunsa, ne suretle cevher-i ruhla âsârında, emellerinde, efkârında ve maneviyatında israf olur. Çünki saadet-i ebediye olmasa, bütün maneviyat kurur. O hakikatlar, israf memleketine kaçarlar. Acaba dünya kadar kıymetli olan bir cevhere mâlik olmakla, hem daima onun zarfını ve gılafını muhafaza ettikten sonra, o cevheri birdenbire yere vurup kırmak ihtimali var mıdır? Hangi akıl kabul eder? Hem bir şahsın bünyesindeki kuvvet, a'zâsındaki sıhhat, istidadındaki kabiliyet, o şahsın yaşayışına ve tekemmülüne delil olduğu gibi, kâinatın ruhuna kadar nüfuz eden hakikat-i sabite ve devam ile yaşayışını îma eden intizamındaki kuvvet-i kâmile ve tekemmülüne giden nizamındaki kemal acaba haşr-i cismanî yoluyla saadet-i ebediyeye delil olmaz mı? Zira intizamını ihtilalden ve bozulmaktan kurtaran, saadet-i ebediyedir. Ve tekemmüle vasıta odur ve o kuvveti inkişaf ettiren odur.
Beşinci Bürhan:
Evet her nevi mahlukatta bir nevi kıyametin ve bir çeşit haşrin tekrar ile vukua gelmekte olduğu, büyük kıyametin vukuuna ve geleceğine işarettir. Buna bir misal: Evet haftalık saate bak. O saatte sâniyeleri, dakikaları, saatleri, günleri sayan ibrelerden ve millerden sâniyeleri sayan ibre, dakikaları sayan ibrenin hareketini ihbar ediyor. Dakikaları sayan ibre, saatleri sayan ibrenin hareketini ilân ediyor. Saatleri sayan ibre de, günleri gösteren ibrenin hareketini husule getiriyor ve i'lam ediyor. İşte birincinin hareketinin tamam olması, ikincisinin de hareketinin tamam olacağına ve ikincinin tamam-ı hareket etmesi, üçüncünün de itmam-ı hareket edeceğine işarettir.
Kezalik Sâni'-i Hakîm'in kâinat denilen büyük bir saati vardır. Bu saatin milleri, feleklerin çeşit çeşit deveranından ibarettir. İşte bu deveranlar; günleri, seneleri, ömr-ü beşeri, dünyanın beka müddetini gösteriyorlar.
Binaenaleyh her geceden sonra sabahın, her kıştan sonra baharın gelmesi gibi, haşrin sabahı, o büyük saatten doğacağına delil ve işarettir.
Sual:
Kâinatta görünen şu nev'î kıyametlerde eşya aynıyla iade edilmiyor. Halbuki büyük kıyamette neden ecsam aynıyla iade edilir?
Elcevab:
İnsanın bir ferdi, başka mahlukatın bir nev'i gibidir. Zira insandaki o nur-u fikir, emellerine, ruhuna öyle bir inkişaf, öyle bir inbisat vermiştir ki, bütün zamanları yutsa doymaz. Zira ondaki o yüksek fikir, insanın mahiyetini ulvî, kıymetini umumî, nazarını küllî, kemalini gayr-ı mahsur, lezzet ve elemini daimî kılmıştır. Başka nev'lerin ferdleri ise, böyle değildir. Onların mahiyetleri cüz'î, kıymetleri şahsî, nazarları mahdud, kemalleri mahsur, lezzet ve elemleri ânîdir. Bundan anlaşılıyor ki, insanın bir ferdi, sair mahlukatın bir nev'i hükmündedir. Binaenaleyh, o nev'lerde görünen şu kıyametlerin ve haşir ve neşirlerin keyfiyetleri nasılsa, efrad-ı insaniye de öyledir.
Altıncı Bürhan:
Saadet-i ebediyeye işaret eden bürhanlardan biri de, insandaki gayr-ı mütenahî istidadlardır. Evet Cenab-ı Hak tarafından mükerrem kılınan insanın cevher-i ruhunda ekilen ve rakamlara sığmayan istidadlar var. Bu istidadların altında, hesaba gelmeyen kabiliyetler var. Ve bunlardan neş'et eden hadde gelmeyen meyiller var. Ve bunlardan husule gelen gayr-ı mütenahî efkâr ve tasavvurat var. İşte bunların herbirisi haşr-i cismanînin arkasındaki saadet-i ebediyeye, şehadet parmaklarını uzatarak gösteriyorlar.
Yedinci Bürhan:
Evet Rahman ve Rahîm olan Sâni'-i Hakîm'in rahmeti, rahmetlerin en büyüğü olan saadet-i ebediyenin geleceğini tebşir ediyor. Zira rahmet, ancak saadet-i ebediye ile rahmet olur. Ve nimet, ancak o saadet ile nimet olur. Evet bütün nimetleri nıkmetlere çeviren ebedî ayrılmaktan doğan ve umumî matemlerden yükselen o belalardan, kâinatı bilhâssa şuurlu olan mahlukatı kurtaran şey, saadet-i ebediyenin gelmesidir. Çünki bütün nimetlerin, rahatların, lezzetlerin ruhu olan saadet-i ebediye gelmezse, umum kâinatın şehadetiyle sabit olan ve güneş gibi parlayan rahmet ve şefkat-i İlahiyenin bedahetine karşı mükâbere ile inkâr lâzım gelir.
Ey Habib-i Şefik ve ey Şefik-i Habib! Ey Said-i Mecid ve ey Mecid-i Said! Rahmet-i İlahiyenin en latîfi, en zarifi, en lezizi olan muhabbet ve şefkate bakınız. O muhabbet ve şefkati, firak-ı ebedî ve hicran-ı lâyezalî ile karşıladığınız takdirde; vicdan, hayal ve ruh ne hale gireceklerdir. O muhabbet ve o şefkat en büyük, en tatlı bir nimet iken, en azîm bir musibete, bir belaya inkılab eder. Acaba göz önünde bilbedahe görünen rahmet-i İlahiye, firak-ı ebedînin muhabbet ve şefkat aleyhine hücum etmesine müsaade eder mi? (Vallahi hâyır!..) لَا ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪِ Ancak o rahmetin şe'nindendir ki, firak-ı ebedîyi hicran-ı lâyezalîye, hicran-ı lâyezalîyi firak-ı ebedîye ve adem-i mutlakı da her ikisine musallat eder ki, o firakların, o hicranların kökleri ortadan kalksın.
Sekizinci Bürhan:
Bütün âlemce her hususta sıdkı ve doğruluğu malûm ve müsellem olan Hazret-i Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, parmağıyla kameri şakkettiği gibi, lisanıyla da saadet-i ebediyenin kapılarını açmıştır. Ve bütün enbiya-yı izamın bu hakikat üzerine icma'ları, bir hüccet-i kātıadır.
Dokuzuncu Bürhan:
Onüç asırdan beri yedi vecihle i'cazı tasdik edilen Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın haşir hakkındaki beyanatı, saadet-i ebediyenin geleceğine kâfi bir delil değil midir? Başka bir delile ihtiyaç var mıdır?
Onuncu Bürhan:
Bu bürhan, binlerce bürhanları müctemi'dir. Bu bürhanları, çok âyetler tazammun etmişlerdir. Evet Kur'an-ı Kerim, çok âyetlerinden haşre nâzır pencereler açmıştır. Ezcümle: ﻭَ ﻗَﺪْ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ ﺍَﻃْﻮَﺍﺭًﺍ âyetiyle, saadet-i ebediyeye yol açan bir kıyas-ı temsilîye işaret etmiştir. Kezalik ﻭَ ﻣَﺎ ﺭَﺑُّﻚَ بِظَلَّامٍ ﻟِﻠْﻌَﺒ۪ﻴﺪِ âyet-i kerimesiyle, o saadeti gösteren bir kıyas-ı adlîye işaret etmiştir.
Birinci âyetle işaret edilen kıyas-ı temsilî:
Evvelâ insanın vücuduna bak. Nasıl tavırdan tavıra, yani nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan et ve kemiğe, et ve kemikten insan suretine bir kasd, bir irade ve bir ihtiyar altında mahsus kanunlarla, muayyen nizamlarla, muntazam hareketlerle intikal ettiğini ve kalıbdan kalıba girip çıktığını gör. Sonra insanın bekasına dikkat et. İnsan, bu vücud libasını her sene değiştirir. Bu vücud değişmesi, bedendeki hüceyratın yıkılıp yapılmasıyla olur. Bu tamirat da, bütün a'zânın erzak mahzeni hükmünde olan, Cenab-ı Hakk'ın bir kanun-u mahsusla ihzar ettiği o madde-i latîfeden alınan ecza ile yapılır. Sonra o madde-i latîfenin ahvaline bak. Nasıl a'zânın ihtiyaçlarına göre muayyen bir kanun ile taksim edilir ve bedenin her tarafına mahsus bir nizam ile muntazaman dağıtılır. Yine şâyan-ı dikkattir ki; o madde-i latîfe, dört matbahta pişirildikten sonra ve dört inkılabdan geçtikten sonra ve dört süzgeçten tasfiye edildikten sonra rızık olarak taksim edilir. Hem yine şâyan-ı dikkattir ki; o madde-i latîfe, yemeklerin ruhu ve hülâsasıdır. O yemekler, âlem-i anasırda dağınık menbalardan muntazam bir düstur ile, mahsus bir nizam ile cem' ve tahsil edilirler.
İşte bütün bu nizamlar, bu kanunlar, bu intizamlar; hep bir kasd, bir irade, bir hikmetten çıkıyor. Evet meselâ Habib'in gözünde yerleşen bir zerrenin, unsur-u havadan veya unsur-u türabdan o garib, acib tavırlarda, inkılablarda yaptığı muntazam hareketinden anlaşılır ki; o zerre, toprakta iken Habib'in gözüne tayin edilmiş ve bir memur gibi mahall-i memuriyetine muntazaman i'zam kılınmıştır (yükseltilmiştir.)
Evet fennî bir nazarla dikkat edilirse anlaşılır ki, o zerrenin hareketi, körükörüne, tesadüf eseri değildir. Çünki o zerre, hangi mertebeye girerse, o mertebenin nizamına tâbi' olur. Ve hangi bir tavra intikal etmiş ise, onun muayyen kanunuyla amel etmiştir. Ve hangi bir tabakaya misafir gitmiş ise, muntazam bir hareket ile sevkedilmiştir.
Hülâsa: Neş'e-i ûlâya dikkat edenin, neş'e-i uhra hakkında tereddüdü kalmaz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın emrettiği gibi: "Neş'e-i ûlâyı gören adam, neş'e-i uhrayı inkâr edebilir mi?" Çünki: İkinci teşekkül, yani ikinci yapılış; birinci teşekkülden daha kolaydır. Bunu yapan, onu daha kolay yapar.
Meselâ: Bir fırka askerin ilk teşekkülünde, efradın birbiriyle ünsiyetleri, muarefeleri olmadığından ve talim ve terbiye görmemeleri yüzünden, yontulmamış taşlar gibi olduklarından, o efrad o fırkanın bünyesinde yerleştirilinceye kadar çok zahmetler vardır. Fakat ba'de't-teşekkül terhis edilip de bir daha taht-ı silâha davet edildiği zaman, pek kolay içtima eder ve fırkayı teşkil ederler. Bu teşekkül, evvelki teşekkülden daha kolay olur.
Kezalik birbiriyle ülfet peyda eden ve herbirisi yerini tanıyan ve bir derece yontulmuş taşlar gibi kesb-i letafet eden bedenin zerratı, ölüm ile dağıldıktan sonra, haşirde Hâlık'ın izniyle, İsrafil'in borusuyla o zerrat-ı asliye ve esasiye içtimaa davet edildikleri zaman, pek kolay içtima ederler ve beden-i insanîyi yine eskisi gibi teşkil ederler. Maahâzâ kudret-i ezeliyeye nisbeten en büyük, en küçük gibidir; hiçbir şey o kudrete ağır gelemez.
Arkadaş! Zahire nazaran, haşirde ecza-yı asliye ile ecza-yı zâide birlikte iade edilir. Evet cünüb iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan herbir cüz'ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu ona işarettir. Fakat tahkike göre, nebatatın tohumları gibi "Acbü'z-zeneb" tabir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insanî neşv ü nema ile teşekkül eder.
İkinci âyetle işaret edilen delil-i adlî ise:
Evet görüyoruz ki; alelekser gaddar, fâcir zalimler lezzetler, nimetler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki; masum, mütedeyyin, fakir mazlumlar zahmetler, zilletler, tahkirler, tahakkümler altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Halbuki kâinatın şehadetiyle, adalet ve hikmet-i İlahiye zulümden pâk ve münezzehtirler. Öyle ise, adalet-i İlahiyenin tam manasıyla tecelli etmesi için haşre ve mahkeme-i kübraya lüzum vardır ki; biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün. ﻭَ بِالْاٰخِرَةِ ﻫُﻢْ ﻳُﻮﻗِﻨُﻮﻥَ : Bu cümledeki kelimelerin arasında bulunan nazm ve nizam:
1- Bu cümlenin mâkabliyle bağlanmasını ifade eden ﻭ bu rükn-ü imanînin burada sarahaten zikredilmesi için âmm olarak zikredilen evvelki cümleden bu cümlenin tahsis lüzumuna binaen atf yapılmıştır.
2- Takdimiyle hasrı ifade eden بِالْاٰخِرَةِ kelimesi, bazı ehl-i kitabın iman ettikleri âhiret hakikî bir âhiret olmadığına ta'rizdir. Çünki onların ﻟَﻦْ ﺗَﻤَﺴَّﻨَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺭُ اِلَّٓا ﺍَﻳَّﺎﻣًﺎ ﻣَﻌْﺪُﻭﺩَﺓً âyet-i kerimesinin hikâye ettiği gibi: "Cehennem ateşi, bizi daima yakacak değil ya! Ancak birkaç gün yakacaktır." gibi sözleriyle ve bir cihette lezaiz-i cismaniyeyi nefy ve inkâr ettiklerinden anlaşıldığına göre, bildikleri âhiret, mecazî bir âhiret imiş.
3- Malûm ve ma'hud olan şeye işaret için vaz'edilen ﺍﻝ edatı, bütün kütüb-ü semaviyenin lisanlarında deveran eden ma'hud âhirete işarettir. Veyahut mezkûr delail-i fıtriye ile akılların gözleri önünde hazır olan ve âhiret ile anılan hakikata işarettir.
4- Mukadder bulunan neş'enin sıfatına âhiret tabiri, zihinleri neş'e-i ûlâya çevirip, ondan neş'e-i uhraya bil'intikal imkân yolunu göstermek için ihtiyar edilmiştir.
5- Yakîn ile beraber tasdiki birlikte ifade eden ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ kelimesine bedel ﻳُﻮﻗِﻨُﻮﻥَ tabiri, haşir mes'elesi şek ve şübhelere bir mahşer ve bir mecma' olduğu için, tasdikten fazla îkan ve yakîn daha ehemmiyetli olduğuna işarettir. Veya ehl-i kitabın iddia ettikleri iman, yakînden hâlî olduğundan, onların imanı, iman olmadığına işarettir.
Bakara 2:5
ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ﻋَﻠٰﻰ ﻫُﺪًﻯ ﻣِﻦْ ﺭَﺑِّﻬِﻢْ : Bu cümledeki nüktelere işaret eden me'hazlar şunlardır:
1- Evvelki cümle ile bu cümlenin nazmı.
2- ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ile işaret-i hissiye.
3- ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ deki uzaklık.
4- ﻋَﻠٰﻰ daki ulviyet.
5- ﻫُﺪًﻯ deki tenkir.
6- ﻣِﻦْ 7- ﺭَﺑِّﻬِﻢْ deki terbiyeden ibaret yedi me'hazdir.
Birincisi:
Bu cümleyi mâkabliyle bağlayan münasebetlerdir.
Birinci münasebet:
Bu cümle mâkablinden neş'et eden üç suale cevabdır.
Birincisi:
Hidayetten neş'et eden o güzel vasıfları lâbis olarak hidayet tahtı üstünde oturan o şahısları görmek isteyen sâile cevabdır.
İkincisi:
"O adamların hidayete istihkak ve ihtisasları nedendir?" diye sual eden sâmie cevabdır. Yani illet ve sebeb, ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ile işaret edilen vasıflardır.
S- Sâbıkan mezkûr vasıfların tafsilen zikirleri, ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ kelimesindeki icmalden daha vâzıh bir surette sebebi gösteriyor?
C- İcmal, bazan tafsilden daha vâzıh olur. Bilhâssa matlub birkaç şeyden mürekkeb olduğu zaman, sâmiin gabaveti veya nisyanı dolayısıyla o mürekkebin eczasını mezcetmekle sebebi çıkarmak müşkil olur.
Üçüncüsü:
"Hidayetin neticesi, semeresi ve hidayetteki lezzet ve nimet nedir?" diye sual eden sâile cevabdır. Yani hidayette saadet-i dâreyn vardır. Hidayetin neticesi, nefs-i hidayettir. Hidayetin semeresi, ayn-ı hidayettir. Zira hidayet haddizâtında büyük bir nimettir ve vicdanî bir lezzettir, belki ruhun cennetidir (nasıl ki dalalet, ruhun cehennemidir); ve bilâhare âhiretin felâh ve saadetini intac eder.
İkinci me'haz:
ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ile yapılan işaret-i hissiye. Bir şeyin müteaddid sıfatlarını zikretmek, o şeyin zihinlerde tecessüm etmesine ve akılda hazır ve hayalde mahsûs olmasına sebeb olduğuna işarettir. Maahâzâ sâbıkan zikirlerinden bir ma'hudiyet çıkar. Bu ma'hudiyet-i zikriye, ma'hudiyet-i hariciyelerine kapı açar. Haricî olan ma'hudiyetlerinden, mümtaz ve müstesna insanlar oldukları tebarüz eder ki, nev'-i beşer içinde gözünü açıp bakanların gözlerine en evvel onların parıltıları çarpar.
Üçüncü me'haz:
Uzaklığı ifade eden ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ : Onların filcümle yakın oldukları halde uzak gösterilmeleri, ulüvv-ü mertebelerine mecazî bir işaret olduğuna işarettir. Çünki uzakta bulunanlara bakıldığı zaman, boyca en uzunları görünür. Maahâzâ zamanî ve mekânî olan bu'd-u hakikî kasdedilirse, belâgata daha uygun olur. Çünki bütün asırlar asr-ı saadet gibi bu âyeti zikrediyorlar. Öyle ise, ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ile yapılan işaret, safların evvellerine işarettir. Ve bu itibarla bu'd, hakikî olur, mecazî değildir. Binaenaleyh onların hakikaten zaman ve mekânca uzak oldukları halde işaret-i hissiye ile gösterilmeleri, azametlerine ve ulüvv-ü mertebelerine işarettir.
Dördüncü me'haz:
Ulviyeti ifade eden ﻋَﻠٰﻰ kelimesidir.
Arkadaş! Eşya ve şeyler arasında öyle münasebetler vardır ki; onları âyine gibi yapıyor. Herbirisi, ötekisini gösteriyor. Birisine bakıldığı zaman, ötekisi görünür. Meselâ: Bir parça cam, büyük bir sahrayı gösterdiği gibi, bazan olur ki; bir kelime, uzun ve hayalî bir macerayı sana gösterir. Bir kelime, pek acib bir vukuatı senin gözünün önüne getirir, temessül ettirir. Yahut bir kelâm, zihnini alır, misalî âlem-i misallere kadar götürür, gezdirir. Meselâ: ﺑَﺎﺭَﺯَ kelimesi, muharebe meydanını; ﺛَﻤَﺮَﺓٌ kelimesi, büyük bir meyve bahçesini insanın fikrine getirir. Buna binaen buradaki ﻋَﻠٰﻰ kelimesi, temsilî bir üslûba pencere açar, gösterir kasdıyla zikredilmiştir. Şöyle ki:
Sanki hidayet-i İlahî, bir burak olup mü'minlere gönderilmiştir. Mü'minler tarîk-i müstakimde ona binerek arş-ı kemalâta yürürler.
Beşinci me'haz:
ﻫُﺪًﻯ deki tenkirdir. Bir nekre, marife olarak mükerreren zikredilirse; o marife, o nekrenin aynı olur. Fakat o nekre, nekre olarak zikredildiği takdirde, alelekser birbirinin aynı olamaz. Bu kaideye göre, nekre olarak tekerrür eden ﻫُﺪًﻯ evvelki ﻫُﺪًﻯ in aynı değildir. Ancak evvelki ﻫُﺪًﻯ masdardır. İkincisi, hasıl-ı bil'masdardır ve birincisinin semeresi hükmünde mahsus ve sabit bir sıfattır.
Altıncı me'haz:
Hidayetin Allah'tan olduğunu ifade eden ﻣِﻦْ kelimesinden burada bir cebr hissedilmekte ise de, hakikatte cebr değildir. Çünki onların cüz'-i ihtiyarlarıyla hasıl-ı bil'masdar olan hidayete yürümeleri üzerine, Cenab-ı Hak o sıfat-ı sabite olan hidayeti halk ve ihsan etmiştir. Demek ihtida, yani hidayete doğru yürümek, onların kesb ve ihtiyarları dâhilindedir. Fakat sıfat-ı sabite olan hidayet, Allah'tandır.
Yedinci me'haz:
Terbiyeyi ifade eden ﺭَﺏِّ kelimesidir. Bu kelimenin burada ihtiyar edilmesi; onların rızk ile terbiyeleri rububiyetin şe'ninden olduğu gibi, hidayetle de tagaddileri rububiyetin şe'ninden olduğuna işarettir. ﻭَ ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﻤُﻔْﻠِﺤُﻮﻥَ : Bu cümledeki nüktelerin me'hazleri:
1- ﻭ ile atf.
2- ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ nin tekrarı.
3- Zamirü'l-fasl olan ﻫُﻢْ 4- ﺍﻝ edatı.
5- Felah yollarının adem-i zikriyle ﻣُﻔْﻠِﺤُﻮﻥَ nin âmm ve mutlak bırakılması gibi "beş me'haz"dan ibarettir.
Birincisi:
ﻭ ile yapılan atf, her iki cümle arasında bulunan münasebete binaen yapılmıştır. Zira birinci ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ saadet-i âcile ﻋﺎﺟﻠﻪ olan hidayet semeresine işarettir. İkinci ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ hidayetin semere-i âcilesine ﺁﺟﻠﻪ işarettir.
Evet herbir ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ mâkabline bir fezleke, bir icmaldir. Fakat erkân-ı İslâmiye me'haz tutulmakla, birinci ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ yi birinci ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ye rabtı ve ikisinin de ümmi mü'minlere tahsisi; ve keza erkân-ı imaniye ile yakîn me'haz tutulmakla ikinci ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ yi ikinci ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ye rabtı ve ikisinin de ehl-i kitab mü'minlere ircaı daha evlâdır.
İkincisi:
ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ nin tekrarı, her iki saadetin gerek hidayete, gerek onların medh ü senalarına müstakil ve ayrı ayrı gayeler ve sebebler olduklarına işarettir. Fakat ikinci ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ nin hükmüyle beraber, birinci ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ye işareti daha evlâdır.
Üçüncüsü:
Zamirü'l-fasl olan ﻫُﻢْ , ehl-i kitabdan olup Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a iman etmeyenlere bir ta'riz olmak üzere bu cümle ile yapılan hasrı te'kid etmek ile beraber, güzel bir nükteyi tazammun etmiştir. Şöyle ki:
Mübteda ile haber arasında bulunan ﻫُﻢْ zamiri, mübtedayı çok haberlere mübteda yapar. Ve bu gibi haberlerin tayinini de hayale havale eder. Yani haberlerin mahdud ve muayyen olmadığını hayale arzetmekle; hayali, münasib haberleri taharri etmeye teşvik eder. Nasılki Zeyd'i ele almakla "Zeyd âlimdir, Zeyd fâzıldır, Zeyd güzeldir." gibi Zeyd'in sıfatlarından çok hükümleri dizebilirsin. Kezalik ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ den sonra gelen ﻫُﻢْ zamiri hayali harekete getirmekle "Onlar ateşten kurtulurlar." "Onlar Cennet'e girerler." "Onlar rü'yete mazhar olurlar..." ve daha bu gibi sıfatlarına münasib çok hükümleri ve cümleleri hayale yaptırır.
Dördüncüsü:
ﺍَﻟْﻤُﻔْﻠِﺤُﻮﻥ kelimesindeki ﺍﻝ , hakikatı tasvire işarettir. Sanki lisan-ı haliyle diyor ki: "Eğer müflihlerin hakikatını görmek istersen, ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ nin âyinesine bak, sana temessül edecektir." Yahut onların tayin ve temyizlerine işarettir. Sanki diyor: "Ehl-i felâh olanları tanımak istersen, ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ye bak. İçindedirler." Veya hükmün zahir ve bedihî olduğuna işarettir.
Beşincisi:
Felâh ve necat yollarını tayin etmeyen ﺍَﻟْﻤُﻔْﻠِﺤُﻮﻥَ kelimesindeki ıtlak, tamim içindir. Şöyle ki:
Kur'ana muhatab olan, matlubları ve istekleri muhtelif pek çok tabakalardır ki; bir kısmı, ateşten necat istiyorlar; bir kısmı, Cennet'e girmek istiyorlar; bir kısmı, rü'yete mazhar olmak istiyorlar. Ve bunlar gibi o tabakaların pek çok dilekleri vardır. Kur'an-ı Kerim ﺍَﻟْﻤُﻔْﻠِﺤُﻮﻥَ kelimesini âmm ve mutlak bırakmıştır ki, herkes istediğini takib etsin.
Bakara 2:6
ﺍِﻥَّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﺳَﻮَٓﺍﺀٌ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﺀَﺍَﻧْﺬَﺭْﺗَﻬُﻢْ ﺍَﻡْ ﻟَﻢْ ﺗُﻨْﺬِﺭْﻫُﻢْ لَا ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ
Bu cümlenin mâkabliyle cihet-i nazmı:
Arkadaş! Cenab-ı Hakk'ın sıfât-ı ezeliye âleminde biri celalî, diğeri cemalî iki türlü tecellisi vardır. Celal ile Cemal'in sıfât-ı ef'al âleminde tecellisinden; lütuf ve kahr, hüsün ve heybet tezahür eder. Ef'al âlemine tecelli edince; tahliye ( ﺗَﺤْﻠِﻴَﻪ ) ile tahliye ( ﺗَﺨْﻠِﻴَﻪ ) (tezyin ile tenzih) doğar. Âsâr ve a'mal âleminden âlem-i âhirete intıba' edince; lütuf, Cennet ve nur olarak; kahr da, Cehennem ve nar olarak tecelli eder. Sonra âlem-i zikre in'ikas edince; biri hamd, diğeri tesbih olmak üzere iki kısma ayrılır. Sonra âlem-i kelâmda tecelli edince, kelâmın emir ve nehye taksimine sebeb olur. Sonra âlem-i irşada intikal edince; irşadı tergib ve terhib, tebşir ve inzara taksim eder. Sonra vicdana tecelli edince, reca ve havf husule gelir. Sonra irşadın iktizasındandır ki, havf ile reca arasındaki muvazene devamla muhafaza edilsin ki, reca ile doğru yollara sülûk edilsin, havf ile de eğri yollara gidilmesin. Ne Allah'ın rahmetinden me'yus, ne de azabından emin olunsun.
İşte böylece teselsül eden şu hikmetten dolayı Kur'an-ı Kerim; aleddevam, tergibden sonra terhib ve ebrarı medhettikten sonra füccarı zemmetmiştir.
S- Bu cümle ile ﺍِﻥَّ الْاَبْرَارَ ﻟَﻔ۪ﻰ ﻧَﻌ۪ﻴﻢٍ ٭ ﻭَﺍِﻥَّ ﺍﻟْﻔُﺠَّﺎﺭَ ﻟَﻔ۪ﻰ ﺟَﺤ۪ﻴﻢٍ cümlesi arasında ne gibi bir fark vardır ki, orada atf var, burada yoktur?
C- Atfın hüsnü, münasebetin hüsnüne bakar. Hüsn-ü münasebet, her iki cümleden takib edilen garaz ve maksadın bir olmasına mütevakkıftır. Halbuki oradaki maksad, burada yoktur. Burada birinci cümledeki maksad, Kur'anın medhine incirar eden mü'minlerin medhidir. İkinci cümleden maksad, yalnız tahvif ve terhib için kâfirlerin zemmidir. Bu ise Kur'anın medhiyle alâkadar değildir.
Sonra bu cümlenin ihtiva ettiği eczanın nazmında tezahür eden letaif cihetine bakalım: ﺍِﻥَّ ile ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ mevkilere göre ifade ettikleri nüktelerden maada, belâgatça kıymetli sayılan iki nükteyi daha tazammun etmişlerdir ki; Kur'an, pek çok yerlerinde ﺍِﻥَّ ile ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ yi mükerreren zikretmiştir. Tahkiki ifade eden ﺍِﻥَّ deki nükte şöyle tasvir edilebilir ki: ﺍِﻥَّ herhangi bir cümlede bulunursa, o cümlenin damını deler, hakikate nüfuz eder. Ve o davayı veya hükmü aşağıya indirir, hakikate yapıştırmakla, o hükmün hayalî veya zannî veya mevzu veya hurafe hükümlerden olmadığını ve ancak hakaik-i sabiteden olduğunu isbat eder. Bu cümlede ﺍِﻥَّ nin hususî nüktesi: Bu âyetin muhatabı olan Hazret-i Muhammed'de (A.S.M.) şek ve inkâr bulunmadığı halde şek ve inkârı ref'etmek şe'ninde olan ﺍِﻥَّ ile karşılanması, onların iman etmesi için Peygamber'in (A.S.M.) şiddet-i hırsına işarettir. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ kelimesi ise, göze görünmezden evvel akla görünen garib ve yeni hakikatlara bir vasıta-i işarettir. Bunun içindir ki, hakikatları tebdil ve tecdid eden inkılabları tasvir için kullanılan işaret ve vasıtalardan en çok kullanılan, ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ve emsalidir.
Kur'anın tecellisiyle çok nev'ler silindi, hakikatlar yıkıldı. Onlara bedel, yeni yeni nev'ler, hakikatlar teşekkül etti. Evet zaman-ı cahiliyete bak! O zamanda bütün nev'ler millî rabıtalar üzerine teşekkül ettiği gibi, içtimaî hakikatlar da taassub-u kavmî üzerine bina edilmişti. Kur'anın tecellisiyle o rabıtalar kesildi, o hakikatlar tahrib edildi. Onlara bedel, dinî rabıtalar üzerine yeni nev'ler ve hakikatlar ihdas edildi. Evet Şems-i Kur'anın tulûu ile, bazı kalbler onun ziyasıyla tenevvür etti. Ve mü'minlerin nev'ini temyiz ve tayin eden bir hakikat-i nuraniye meydana geldi. Kezalik o keskin ziya karşısında, mezbeleye benzeyen bazı pis kalbler de yanıp kömür oldular. Ve o kâfirlerin nev'ini ilân eden zehirli bir hakikat-i küfriye husule geldi. İşte bu hakikat-i küfriyeye işaret için ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ zikredilmiştir.
Maahâzâ her iki ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ arasında tam bir münasebet vardır. Çünki herbirisi birbirine zıd olan bir hakikata işarettir.
Ve keza harf-i tarif olan ﺍﻝ in ifade ettiği beş manayı, ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ de ifade ediyor. O manaların en meşhuru, ahddir. Yani gerek ﺍﻝ den, gerek ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ den, ma'hud ve malûm bir şey kasdedilir. Binaenaleyh Ebucehil, Ebuleheb, Ümeyye İbn-i Halef ve saire gibi ma'hud ve meşhur büyük kâfirlere ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ile işaret edilmiş olduğu ihtimali pek kavîdir. Bu ihtimale binaen şu âyet, gaybdan ihbar eden âyetlerden biri olur. Çünki onlar küfür üzerine ölmüşlerdir. Ve aynı zamanda, i'caz-ı manevînin dört nev'inden bir nev'i, şu gaybî ihbarlardan tezahür eder.
S- Kur'an zaruriyat-ı diniyedendir. Zaruriyatta ihtilaf olamaz. Halbuki müfessirlerce verilen ayrı ayrı manaların bir kısmı, birbirine muhaliftir?
C- Azizim! Kur'anın herbir kelâmı, üç kaziyeyi müştemildir:
Birincisi:
Bu, Allah'ın kelâmıdır.
İkincisi:
Allah'ca murad olan mana haktır.
Üçüncüsü:
Mana-yı murad, budur.
Eğer Kur'anın o kelâmı, başka bir manaya ihtimali olmayan muhkemattan olursa veya Kur'anın başka bir yerinde beyan edilmiş ise, birinci ve ikinci kaziyeleri aynen kabul etmek lâzımdır ve inkârları da küfürdür. Şayet Kur'anın o kelâmı, başka bir manaya ihtimali olan bir nass veya zahir olursa, üçüncü kaziyeyi kabul etmek lâzım olmadığı gibi inkârı da küfür değildir. İşte müfessirlerin ihtilafları, ancak ve ancak şu kısma aittir.
İhtar:
Mütevatir hadîsler de, bu hususta, âyetler gibidir. Yalnız birinci kaziye, teemmül yeridir. Çünki ﻫٰﺬَﺍ ile işaret edilen hadîsin, hakikaten hadîs olup olmadığında tereddüd yeri vardır.
S- Küfür, cehildir. Halbuki kâfirler, Hazret-i Muhammed'i (A.S.M.) evlâdları kadar tanıyorlardı?
C- Küfür, iki kısımdır. Bir kısmı, bilmediği için inkâr eder; ikincisi, bildiği halde inkâr eder. Bu da, birkaç şubedir. Birincisi; bilir lâkin kabul etmez. İkincisi; yakîni var, lâkin itikadı yoktur. Üçüncüsü; tasdiki var, lâkin vicdanî iz'anı yoktur.
S- Şeytanın kalbinde marifet var mıdır?
C- Yoktur. Çünki san'at-ı fıtriyesi iktizasınca, kalbi daima idlâl ile telkin için, fikri daima küfrü tasavvur etmekle meşgul olduğundan, kalbinde veya fikrinde boş bir yer marifet için kalmıyor.
S- Küfür, kalbe ait bir sıfattır. Kalbde o sıfat bulunmadığı takdirde, zünnar bağlanmasından veya ona kıyas edilen şapkanın giyilmesinden ne için küfür hasıl olsun?
C- Gizli olan umûra, şeriat emarelere göre hükmeder. Hattâ illet olmayan esbab-ı zahirîyi, illet yerine kabul eder. Binaenaleyh itmam-ı rükûa mani olan bir kısım zünnarların bağlanması ve secdenin ikmaline mani olan bazı şapkaların giyilmesi, ubudiyetten istiğna ve küfre teşebbüh etmeye emarelerdir. Gizli olan o sıfat-ı küfriyenin yok olduğuna kat'iyyetle hükmedilemediğinden, bu gibi emarelere göre hükmedilir.
S- İnzar yapılmadıkça teklif nasıl yapılır?
C- İnzar yapılmadığı takdirde teklif de yapılmazsa, adem-i tecziyelerine bir hüccet olur. Zira "Biz ne yapalım. Ne tebligat yapıldı ve ne tekliften haberimiz var." diye mücazattan kurtuluşlarına bir medar olur.
S- Cenab-ı Hakk'ın onların küfür ve temerrüdlerinden yaptığı ihbar, onların imana gelmelerini imtina derecesine çıkarıyor. Mümteni' ve muhal bir şey teklif edilir mi?
C- Cenab-ı Hakk'ın ihbarı, ilmi ve iradesi, sebebden kat'-ı nazarla yalnız küfürlerine taalluk etmez. Ancak ihtiyarlarıyla küfürlerine birlikte taalluk eder. Bu ise ihtiyarlarını nefyetmez ki, teklif-i bilmuhal olsun. Bu bahsin tafsilatı gelecektir.
S- İman etmeyeceklerini ifade eden لَا ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ ve emsali âyetlere, onları iman etmeye davet etmekten; adem-i imana iman çıkıyor. Bu ise, muhal-i aklîdir?
C- Onlara teklif edilen iman, icmalîdir; tafsilî değildir. Herbir âyete, herbir hükme ayrı ayrı, birer birer iman ediniz! diye teklif yapılmıyor ki bu mahzur lâzım gelsin. Sonra küfürlerini sîga-i mazi ile zikretmek, hakkın tebeyyününden sonra onların küfrü kucaklayıp kabul etmelerine işarettir. Bunun içindir ki, onlara karşı inzarın adem-i inzar gibi faidesiz kaldığına, ﺳَﻮَٓﺍﺀٌ kelimesiyle işaret yapılmıştır.
Sonra, fevkaniyeti ifade eden ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ deki ﻋَﻠٰﻰ onların yüzleri yere yapışmış gibi başlarını kaldırıp âmirlerinin sözünü dinleyemediklerine işarettir. Ve keza manaya bir zarar ve bir halel îras etmeyen ve terkine tercih edilen ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ in zikri, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a nazaran inzarın adem-i inzar gibi olmadığına işarettir. Zira inzarda ecr ü sevab vardır. ﺀَﺍَﻧْﺬَﺭْﺗَﻬُﻢْ ﺍَﻡْ ﻟَﻢْ ﺗُﻨْﺬِﺭْﻫُﻢْ cümlesindeki hemze ile ﺍَﻡْ müsavatı ifade ettiğinden, ﺳَﻮَﺍﺀٌ kelimesine te'kiddir. Yahut ﺳَﻮَٓﺍﺀٌ kelimesinden müsavatın bir manası, hemze ile ﺍَﻡْ den ikinci manası irade edilir. Çünki müsavatın medarı ya adem-i faidedir veya mûcibin adem-i vücududur.
S- İstifham şekliyle müsavatı ifade etmekte ne mana vardır?
C- Yapmış olduğu fiilinde bir faidesi olmayan muhatabın fiilinin faidesiz olduğuna latîf ve mukniane bir vecihle ikaz edilmesi ancak istifham ile olur ki, muhatab fiilini düşündükten sonra, kötü neticesini nazara alarak kalbi mutmain olsun.
S- ﺳَﻮَٓﺍﺀٌ kelimesi inzar ve adem-i inzardan mecaz ise, aralarındaki alâka nedir?
C- İstifhamın müsavatı tazammun etmesidir. Zira istifham eden adamın bilgisine göre, vücud ile adem mütesavidir. Maahâzâ bu gibi istifhamlara verilen cevablar, alelekser şu müsavat-ı zımniye ile verilir.
S- Mazi sîgasıyla inzardan yapılan tabir neye işarettir?
C- İkinci ve üçüncü inzarlara lüzum kalmadığına işarettir. Yani yaptığın inzar faide vermedi, bundan sonra da faidesiz kalır.
S- İnzar etmemekte faidenin bulunmaması zahirdir. ﺍَﻡْ ﻟَﻢْ ﺗُﻨْﺬِﺭْﻫُﻢْ kaydında ne faide vardır?
C- Sükût etmek, bazan muhatabın insafa gelip matlub işe muvafakatına sebeb olur.
S- Kur'an-ı Kerim, başka makamlarda terhibden sonra tergib de yaptığı halde, burada tergibi terketmiştir. Esbabı nedir?
C- Küfür makamına, ancak terhib ve tahvif münasibdir. Hem de küfür gibi mazarratları def'etmek, Cennet'i kazanmak gibi menfaatların celbinden daha evlâ ve daha tesirlidir. Maahâzâ buradaki terhib, tergibi de andırıyor. Çünki inzar ve adem-i inzarı gören hayal, zıddiyet münasebetiyle, derhal tebşir ve adem-i tebşire intikal eder.
Azizim! Herbir hükmün başka şeylere hizmet eden çok manaları olduğu ve herbir hükümden takib edilen gizli maksadlar bulunduğu ve bu kelâmın da Hazret-i Muhammed'e (A.S.M.) işaret eden manaları olduğu gibi; küfrü takbih etmek maksadıyla, büyük bir ölçüde tenkiratta bulunmuştur. Ezcümle:
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın görmekte olduğu zahmetlerin tahfifine ve göstermekte olduğu hırs ve şiddetin tehvinine medar olmak için, mana-yı harfî kabîlinden bazan îmalarda bulunmuş ve eski resullerin hallerini nazara alarak, onlara iktida ile teselli yollarını göstermiş ise de; bu bir kanun-u fıtrîdir, tahammül ve inkıyad lâzımdır diye lisan-ı hal ile ilân etmiştir. Bu âyet ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏٌ ﻋَﻈ۪ﻴﻢٌ cümlesine kadar bütün eczasıyla, küfrü takbih ve tenfir ile nehyeder. Ve ehl-i küfrü tehdid ve tahvif ile küfürden terhib eder. Ve keza bütün kelimatıyla, küfrün büyük bir musibet olmakla beraber, lezzeti yok elemi var, nimeti yok nıkmeti var diye ilân eder. Ve keza bütün cümleleriyle, küfrün her şeyden zararlı olduğunu tasrih eder. Evet onlar iman etmediklerinden ve cevher-i ruhu ifsad ve bütün elemleri içine alan küfür musibetine maruz kaldıklarından ﻟَﻢْ ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﺍ ye bedel ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ tabiriyle işaret edilmiştir. Ve keza لَا ﻳَﺘْﺮُﻛُﻮﻥَ ﺍﻟْﻜُﻔْﺮَ kelimesine bedel لَا ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ tabiriyle, onların büyük musibete maruz kaldıkları gibi, pırlanta gibi cevher-i imanîyi de kaybettiklerine işarettir.
Ve keza ﺧَﺘَﻢَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻋَﻠٰﻰ ﻗُﻠُﻮﺑِﻬِﻢْ cümlesiyle kalb ile vicdan, nur-u iman sayesinde hakaik-i İlahiyenin tecellisine mazhar olmakla menba-ı kemalât, hayattar ve ziyadar oldukları halde, küfrün ihtiyar edilmesiyle zulmetli, ıssız, haşerat-ı muzırra yuvasına inkılab ettikleri için mühürlenmiş, kilitlenmiş ki; o korkunç yuvadaki akreplerden veya yılanlardan içtinab edilmesine işaret edilmiştir.
Ve keza, ﻭَ ﻋَﻠٰﻰ ﺳَﻤْﻌِﻬِﻢْ kelimesiyle, küfür sebebiyle kulağa ait pek büyük bir nimeti kaybettiklerine işaret edilmiştir. Hattâ kulaktaki zar, nur-u iman ile ışıklandığı zaman, kâinattan gelen manevî nidaları işitir. Lisan-ı hal ile yapılan zikirleri, tesbihatları fehmeder. Hattâ o nur-u iman sayesinde, rüzgârların terennümatını, bulutların na'ralarını, denizlerin dalgalarının nağamatını ve hâkeza yağmur, kuş ve saire gibi her nev'den Rabbanî kelâmları ve ulvî tesbihatı işitir. Sanki kâinat, İlahî bir musikî dairesidir. Türlü türlü âvâzlarla, çeşit çeşit terennümatla kalblere hüzünleri ve Rabbanî aşkları intıba' ettirmekle kalbleri, ruhları nuranî âlemlere götürür, pek garib misalî levhaları göstermekle, o ruhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere garkeder. Fakat o kulak, küfür ile tıkandığı zaman, o leziz, manevî yüksek savtlardan mahrum kalır. Ve o lezzetleri îras eden âvâzlar, matem seslerine inkılab eder. Kalbde, o ulvî hüzünler yerine, ahbabın fıkdanıyla ebedî yetimlikler, mâlikin ademiyle nihayetsiz vahşetler ve sonsuz gurbetler hasıl olur. Bu sırra binaendir ki, şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet ulvî hüzünleri, Rabbanî aşkları îras eden sesler, helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevatı tahrik eden sesler, haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır. ﻭَ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ ﻏِﺸَﺎﻭَﺓٌ Bu cümle ile rü'yete, yani göze ait büyük bir nimet-i basariyenin küfür ile kaybolduğuna işaret edilmiştir. Zira gözün nuru, nur-u imanla ışıklanırsa ve kavîleşirse, bütün kâinat gül ve reyhanlar ile müzeyyen bir Cennet şeklinde görünür. Gözün gözbebeği de, bal arısı gibi, bütün kâinat safhalarında menkuş gül ve çiçek gibi delillerinden, bürhanlarından alacağı ibret, fikret, ünsiyet gibi usare ve şıralarından vicdanda o tatlı, iman balları yapar. Eğer o göz küfür zulmetiyle kör olursa; dünya, genişliğiyle beraber bir hapishane şekline girer. Bütün hakaik-i kevniye, nazarından gizlenir. Kâinat ondan tevahhuş eder. Kalbi ahzan ve ekdar ile dolar. ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏٌ ﻋَﻈ۪ﻴﻢٌ cümlesiyle, küfür şeceresinin âhirete ait zakkum gibi semeresine işaret edilmiştir. لَا ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ kelimesi ise, inzar ile adem-i inzar arasındaki müsavata nassederek ﺳَﻮَٓﺍﺀٌ kelimesine te'kiddir.
Bakara 2:7
ﺧَﺘَﻢَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻋَﻠٰﻰ ﻗُﻠُﻮﺑِﻬِﻢْ ﻭَ ﻋَﻠٰﻰ ﺳَﻤْﻌِﻬِﻢْ ﻭَ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ ﻏِﺸَﺎﻭَﺓٌ ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏٌ ﻋَﻈ۪ﻴﻢٌ
MUKADDEME:
Bu âyetin üzerinde durmak îcab ediyor. Ehl-i İtizal, Ehl-i Cebr, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat gibi Ehl-i Kelâm'ın şu âyet-i azîmenin altında yaptıkları muharebe-i ilmiyelerini dinleyelim. Zira bu gibi fikrî harbler, ehl-i nazarı dikkate davet eder. Binaenaleyh onların bu âyette takib ettikleri cihetleri kontrol lâzımdır. Evet Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'ın sırat-ı müstakim üzerine olduğunu, ötekilerin ya ifrata veya tefrite maruz kaldıklarını isbat için, bazı münasebetlerin zikri lâzımdır:
Birincisi:
Tahakkuk etmiş hakaiktendir ki; tesir-i hakikî, yalnız ve yalnız Allah'ındır. Öyle ise, Ehl-i İtizal'in abde verdiği tesir-i hakikî hilaf-ı hakikattir.
İkincisi:
Allah hakîmdir, öyle ise sevab ve ikab abes değildir; ancak istihkaka göredir. Öyle ise, ızdırar ve cebir yoktur.
Üçüncüsü:
Her şeyin biri mülk, diğeri melekût; yani biri dış, diğeri iç olmak üzere iki ciheti vardır. Mülk ciheti, bazı şeylerde güzeldir, bazı şeylerde de çirkin görünür; âyinenin arka yüzü gibi. Melekût ciheti ise, her şeyde güzeldir ve şeffaftır. Âyinenin dış yüzü gibi. Öyle ise, çirkin görünen şeyin yaratılışı, çirkin değildir, güzeldir. Ve aynı zamanda o gibi çirkinlerin yaratılışı, mehasini ikmal içindir. Öyle ise, çirkinin de bir nevi güzelliği vardır. Binaenaleyh bu hususta Ehl-i İtizal'in "Çirkin şeylerin halkı Allah'a ait değildir" dedikleri safsataya mahal kalmadı.
Dördüncüsü:
Meselâ darb ve katle terettüb eden elem ve ölüm gibi hasıl-ı bil'masdar ile tabir edilen şey, mahluk ve sabit olmakla beraber, camiddir. İlm-i sarfta malûmdur ki, camidlerden ism-i fâil gibi sıfatlar yapılamaz. Ancak kesbî, nisbî, itibarî olan mana-yı masdarîden yapılabilir. Öyle ise, ölümün hâlıkı kātil değildir. Öyle ise, Ehl-i İtizal'in hatalarına, hata nazarıyla bakılmalıdır.
Beşincisi:
İnsanın katl gibi zahirî ve ihtiyarî olan fiilleri, nefsin meyelanına intiha eder. Cüz'-i ihtiyarî denilen şu nefs meyelanı üzerine münazaalar deveran eder.
Altıncısı:
Âdetullah üzerine, irade-i külliye-i İlahiye abdin irade-i cüz'iyesine bakar. Yani bunun bir fiile taallukundan sonra, o taalluk eder. Öyle ise cebr yoktur.
Yedincisi:
İlim, malûma tâbidir. Bu kaziyeye göre, malûm, ilme tâbi değildir; çünki devir lâzım gelir. Öyle ise bir insan, amelen yaptığı bir fiilin esbabını kadere havale etmekle, taallül ve bahaneler gösteremez.
Sekizincisi:
Ölüm gibi hasıl-ı bil'masdar denilen şey, kesb gibi bir masdara mütevakkıftır. Yani âdetullah üzerine o, hasıl-ı bil'masdarın vücuduna şart kılınmıştır. Kesb denilen masdarda, çekirdek ve ukde-i hayatiye meyelandır. Bu düğümün açılmasıyla, mes'eledeki düğüm de açılır.
Dokuzuncusu:
Cenab-ı Hakk'ın ef'alinde, tercih edici bir garaza, bir illete ihtiyaç yoktur. Ancak tercih edici, Cenab-ı Hakk'ın ihtiyarıdır.
Onuncusu:
Bir emrin, behemehal bir müessirin tesiriyle vücuda gelmesi lâzımdır ki, tereccuh bilâ-müreccih lâzım gelmesin. Amma itibarî emirlerde tahsis edici bir şey bulunmasa bile muhal lâzım gelmez.
Onbirincisi:
Bir şey, vücudu vâcib olmadıkça vücuda gelmez. Evet irade-i cüz'iyenin taallukuyla irade-i külliyenin taalluku bir şeyde içtima ettikleri zaman, o şeyin vücudu vâcib olur ve derhal vücuda gelir.
Onikincisi:
Bir şeyi bilmekle, mahiyetini bilmek lâzım gelmez. Ve bir şeyi bilmemekle, o şeyin adem-i vücudu lâzım gelmez. Binaenaleyh, cüz'-i ihtiyarînin mahiyetinin tabir edilememesi, vücudunun kat'iyyetine münafî değildir.
Nazar-ı dikkatinize arzettiğim şu esasları tam manasıyla anladıktan sonra, şu maruzatımı da dinleyiniz:
Biz Ehl-i Sünnet Ve'l-Cemaat, Ehl-i İtizal'e karşı diyoruz ki: Abd, kesb denilen masdardan neş'et eden, hasıl-ı bil'masdar olan esere hâlık değildir. Abdin elinde ancak ve ancak kesb vardır. Zira Allah'tan başka müessir-i hakikî yoktur. Zâten tevhid de öyle ister.
Sonra Ehl-i Cebr'e döner söyleriz ki: Abd, bir ağaç gibi bütün bütün ızdırar ve cebr altında değildir. Elinde küçük bir ihtiyar vardır. Çünki Cenab-ı Hak hakîmdir; cebr gibi zulümleri intac eden şeylerden münezzehtir.
S- Cüz'-i ihtiyarî denilen şey nedir? Ne kadar etrafı kazılırsa, altından cebr çıkıyor! Bu nasıl bir şeydir?
C- Birincisi:
Fıtrat ile vicdan, ihtiyarî emirleri, ızdırarî emirlerden tefrik eden gizli bir şeyin vücuduna şehadet ediyorlar. Tayin ve tabirine olan acz, vücuduna halel getirmez.
İkincisi:
Abdin bir fiile olan meyelanı Eş'arîlerin mezhebi gibi mevcud bir emir ise de, o meyelanı bir fiilden diğer bir fiile çevirmekle yapılan tasarruf, itibarî bir emir olup abdin elindedir. Eğer Matüridî'lerin mezhebi gibi o meyelanın bizzât bir emr-i itibarî olduğuna hükmedilirse, o emr-i itibarînin sübut ve tayini, kendisinin bir illet-i tamme olduğunu istilzam etmez ki, irade-i külliyeye ihtiyaç kalmasın. Çünki çok defalar meyelanın vukuunda fiil vaki' olmaz.
Hülâsa:
Âdetullahın cereyanı üzerine hasıl-ı bil'masdarın vücudu, masdara mütevakkıftır. Masdarın esası ise, meyelandır. Meyelan veya meyelandaki tasarruf mevcudattan değildir ki, bir müessire ihtiyacı olsun. Madum da değildir ki, hasıl-ı bil'masdar gibi mevcud olan bir şeyin vücuduna şart kılınmasına veya sevab ve ikaba sebeb olmasına cevaz olmasın.
S- İlm-i ezelînin veya irade-i ezeliyenin bir fiile taallukları, ihtiyara mahal bırakmıyor?
C- Birincisi:
Abdin ihtiyarından neş'et eden bir fiile ilm-i ezelînin taalluku, o ihtiyara münafî ve mani değildir. Çünki müessir, ilim değildir, kudrettir. İlim, malûma tâbidir.
İkincisi:
İlm-i ezelî muhit olduğu için, müsebbebatla esbabı birlikte abluka eder, içine alır, Yoksa ilm-i ezelî, zannedildiği gibi uzun bir silsilenin başı değildir ki, esbabdan tegafül ile, yalnız müsebbebat o mebdee isnad edilsin.
Üçüncüsü:
Malûm nasıl bir keyfiyet üzerine olursa, ilim öylece taalluk eder. Öyle ise malûmun mekayisi ve esbabı, kadere isnad edilemez.
Dördüncüsü:
Zannedildiği gibi, irade-i külliyenin bir defa müsebbebe, bir defa da sebebe ayrı ayrı taalluku yoktur. Ancak müsebbeble sebebe bir taalluku vardır.
Bu mezheblerin nokta-i nazarlarını bir misal ile izah edelim:
Bir adam, bir âletle bir şahsı öldürse, sebebin madum olduğunu farzedersek, müsebbebin keyfiyeti nasıl olur? Ehl-i Cebr'in nokta-i nazarları: "Ölecekti." Çünki onlarca taalluk ikidir ve sebeble müsebbeb arasında inkıta' caizdir. Ehl-i İtizalce: "Ölmeyecekti." Çünki onlarca muradın iradeden tahallüfü caizdir. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaatça, bu misalde sükût ve tevakkuf lâzımdır. Çünki irade-i külliyenin sebeble müsebbebe bir taalluku vardır. Bu itibarla sebebin ademi farzedilirse, müsebbebin de farz-ı ademi lâzım gelir. Çünki taalluk birdir. Cebr ve İtizal, ifrat ve tefrittir.
İkinci bir mukaddeme:
Ehl-i tabiat, esbaba hakikî bir tesir veriyor. Mecusiler; biri şerre, diğeri hayra olmak üzere iki hâlıka itikad ediyorlar. Ehl-i İtizal de, "Ef'al-i ihtiyariyenin hâlıkı abddir" diyor. Bu üç mezhebin esası; bâtıl bir vehm-i mahz, bir hata ve hududdan tecavüzdür. Bu vehmi izale için, birkaç mes'eleyi dinlemek lâzımdır.
Birincisi:
İnsanın dinlemesi, konuşması, düşünmesi cüz'î olduğu için, teakub suretiyle eşyaya taalluk ettiği gibi, himmeti de cüz'îdir. Nöbetle, eşya ile meşgul olabilir.
İkincisi:
İnsanın kıymetini tayin eden, mahiyetidir. Mahiyetin değeri ise, himmeti nisbetindedir. Himmeti ise, hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar.
Üçüncüsü:
İnsan hangi birşeye teveccüh ederse, onun ile bağlanır ve onda fâni olur. Bu sırra binaendir ki; insanlar, hasis ve cüz'î şeyleri büyük adamlara isnad etmezler. Ancak esbaba ve vesaile atfederler. Sanki hasis işler ile iştigal, onların vakarına münasib olmadığı gibi, cüz'î şeyler de onların azîm himmetlerini işgal etmeye lâyık değildir.
Dördüncüsü:
İnsan bir şeyin ahvalini muhakeme ettiği zaman, o şeyin rabıtalarını, esbabını, esaslarını evvelâ kendi nefsinde, sonra ebna-yı cinsinde, sonra etraftaki mümkinatta taharri eder. Hattâ hiçbir suretle mümkinata müşabeheti olmayan Cenab-ı Hakk'ı düşünecek olursa, kuvve-i vâhimesi ile bir insanın mekayisini, esasatını, ahvalini mikyas yaparak Cenab-ı Hakk'ı düşünmeye başlar. Halbuki Cenab-ı Hakk'a bu gibi mikyaslar ile bakılamaz. Zira sıfâtı inhisar altında değildir.
Beşincisi:
Cenab-ı Hakk'ın kudret, ilim, iradesi; şemsin ziyası gibi bütün mevcudata âmm ve şâmil olup, hiçbir şeyle muvazene edilemez. Arş-ı A'zam'a taalluk ettikleri gibi, zerrelere de taalluk ederler. Cenab-ı Hak şems ve kameri halkettiği gibi, sineğin gözünü de o halketmiştir.
Cenab-ı Hak kâinatta vaz' ettiği yüksek nizam gibi, hurdebînî hayvanların bağırsaklarında da pek ince ve latîf bir nizam vaz' etmiştir. Semadaki ecramı birbiriyle rabteden cazibe-i umumî kanunu gibi, cevahir-i ferdi de, yani zerratı da o kanunun bir misliyle nazmetmiştir. Sanki bu zerrat âlemi, o semavî âleme küçük bir misaldir. Hülâsa, aczin müdahalesi ile kudret mertebeleri ayrılır. Aczi mümteni' olan kudretçe; büyük, küçük birdir.
Altıncısı:
Kudret-i Ezeliye, en evvel eşyanın melekût, yani içyüzüne taalluk eder. Bu yüz ise, alel'umum güzel ve şeffaftır. Evet şems ve kamerin yüzleri parlak olduğu gibi, gecenin ve bulutların da içyüzleri ziyadardır.
Yedincisi:
Beşerin zihni ve fikri, Cenab-ı Hakk'ın azametine bir mikyas, kemalâtına bir mizan, evsafının muhakemesine bir vasıta bulmak vüs'atinde değildir. Ancak cemi' masnuatından ve mecmu-u âsârından ve bütün ef'alinden tahassül ve tecelli eden bir vecihle bakılabilir. Evet zerre mir'at olur, fakat mikyas olamaz.
Bu mes'elelerden tebarüz ettiği vecihle, Cenab-ı Hakk'ın mümkinata kıyas edilmesi ve mümkinatın onun şuunatına mikyas yapılması, en büyük cehalet ve hamakattır. Çünki aralarındaki fark, yerden göğe kadardır. Evet vâcibi mümkine kıyas etmekten, pek garib ve gülünç şeyler çıkar. Meselâ: Ehl-i tabiat, o aldatıcı kıyas ile, tesir-i hakikîyi esbaba; Ehl-i İtizal, halk-ı ef'ali abde; Mecusiler, şerri ikinci bir hâlıka isnad etmeye mecbur olmuşlardır. Güya zu'mlarınca Cenab-ı Hak, azamet-i kibriya ve tenezzühü dolayısıyla, bu gibi hasis ve çirkin şeylere tenezzül etmez. Demek akılları vehimlerine esir olanlar, bu gibi gülünç şeyleri doğururlar.
İhtar:
Mü'minlerden de, vesvese cihetiyle bu vehme maruz kalanlar vardır, dikkat etmek lâzımdır.
Bu âyetin kelimeleri arasında nazmı îcab eden münasebetlere gelelim: ﺧَﺘَﻢَ nin لَا ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ ile irtibatı ve onun arkasında zikredilmesi, cezanın cürme terettübü kabîlindendir. Yani onlar, vaktâ ki cüz'-i ihtiyarîlerini ifsad etmekle imana gelmediler, kalblerinin hatmiyle tecziye edildiler. ﺧَﺘَﻢَ tabiri, onların dalaletlerini tasvir eden temsilî bir üslûba işarettir. Şöyle ki:
Kalb gözü, sanki cevahire bir hazine olmak üzere Cenab-ı Hak tarafından yapılan bir binadır. Vaktâ ki sû'-i ihtiyarlarıyla ifsada uğradı ve cevherlere yapılan yerler, yılanlar ve akreplerle doldu; kapısı hatmedildi ki, o sâri hastalıktan başkaları mutazarrır olmasın. ﺍَﻟﻠّٰﻪُ : Zamir-i mütekellimin yerine ism-i zahirin gelmesi, tekellümden gaybete iltifattır. Ve bu iltifatta latîf bir nükte vardır. Şöyle ki: لَا ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ den sonra ﺑِﺎﻟﻠّٰﻪِ mukadder ve menvî (maksud) olduğuna nazaran, sanki nur-u marifet onların kalblerinin kapılarına geldiği zaman kalblerini açıp kabul etmediklerinden, Allah da gazaba gelerek kalblerini hatmetti. ﻋَﻠٰﻰ : ﺧَﺘَﻢَ fiili müteaddi olduğu halde ﻋَﻠٰﻰ ile zikredilmesi, hatmedilen kalbin dünyaya bakan kapısı değil, ancak âhirete nâzır olan kapısı seddedilmiş olduğuna işarettir. Ve keza hatmin "alâmet" manasını ifade eden vesm'i (damga) tazammun ettiğine işarettir. Sanki o hatm, o mühür, kalblerinin üstünde sabit bir damgadır ve silinmez bir alâmettir ki, daima melaikeye görünür.
S- Bu âyette kalbin sem' ve basara takdimindeki hikmet nedir?
C- Kalb imanın mahalli olduğu gibi, en evvel Sâni'i arayan ve isteyen ve Sâni'in vücudunu delailiyle ilân eden, kalb ile vicdandır. Zira kalb, hayat malzemesini düşünürken, en büyük bir acze maruz kaldığını hisseder etmez, derhal bir nokta-i istinadı; kezalik emellerinin tenmiyesi (nemalandırmak) için bir çare ararken, derhal bir nokta-i istimdadı aramaya başlar. Bu noktalar ise, iman ile elde edilebilir. Demek, kalbin sem' ve basara hakk-ı takaddümü vardır.
İhtar:
Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı gibi) bir et parçası değildir. Ancak bir latîfe-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma'kes-i efkârı, dimağdır. Binaenaleyh o latîfe-i Rabbaniyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinden şöyle bir letafet çıkıyor ki; o latîfe-i Rabbaniyenin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet nasılki bütün aktar-ı bedene mâü'l-hayatı neşreden o cism-i sanevberî bir makine-i hayattır ve maddî hayat onun işlemesi ile kaimdir. Sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar. Kezalik o latîfe-i Rabbaniye, âmâl ve ahval ve maneviyatın heyet-i mecmuasını hakikî bir nur-u hayat ile canlandırır, ışıklandırır; nur-u imanın sönmesiyle mahiyeti, meyyit-i gayr-ı müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır. ﻭَ ﻋَﻠٰﻰ ﺳَﻤْﻌِﻬِﻢْ de ﻋَﻠٰﻰ nın tekrarı, kalb ile sem'a vurulan hâtemlerin herbirisi müstakil bir nevi delaile ait olduğuna işarettir. Evet kalbin hatmi, delail-i kalbiye ve vicdaniyeye aittir. Sem'in hatmi, delail-i nakliye ve hariciyeye aittir. Ve keza her iki hatmin bir cinsten olmadığına bir remizdir.
S- Kalb ile basarın cem' sîgasıyla, sem'in müfred suretinde zikirlerinde ne gibi bir hikmet vardır?
C- Kalb ile basarın taalluk ettikleri şeyler mütehalif, yolları mütebayin, delilleri mütefavit, talim ve telkin edicileri mütenevvidir. Sem' ise, kalb ve basarın hilafına, masdardır. İşittiren ferddir. Cemaatin işittikleri, ferddir. İşiten ferd, ferd olur. Bunun için müfred olarak iki cem'in arasına düşmüştür.
S- Kalbden sonra tercihan sem'in zikredilmesi neye binaendir?
C- Melekât ve malûmat-ı kalbiye, alelekser kulak penceresinden kalbe girerler. Bu itibarla sem', kalbe yakındır. Ve aynı zamanda, cihat-ı sitteden malûmat aldığı cihetle kalbe benziyor. Zira göz yalnız ön ciheti görür. Bunlar ise her tarafı görürler. ﻭَ ﻋَﻠٰﻰ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ ﻏِﺸَﺎﻭَﺓٌ de, üslûbun tağyiriyle, cümle-i fiiliyeye tercihan cümle-i ismiyenin ihtiyar edilmesi, basar ile görünen delillerin sabit olduklarına; kalb veya sem' ile alınan deliller ise, müteceddid ve gayr-ı sabit olduklarına işarettir.
S- ﺧَﺘَﻢَ ile ﻏِﺸَﺎﻭَﺓٌ arasında ne fark vardır ki; ﺧَﺘَﻢَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ isnad edilmiştir, ﻏِﺸَﺎﻭَﺓٌ isnadsız bırakılmıştır?
C- ﺧَﺘَﻢَ Allah tarafından onların kesblerine bir cezadır. ﻏِﺸَﺎﻭَﺓٌ ise, Allah tarafından olmayıp, onların meksûbudur.
Ve keza mebde' itibariyle rü'yette bir ızdırar vardır; sema'da, tahatturda ihtiyar vardır. Evet gözün açılmasıyla eşyayı görmemek mümkün değildir. Fakat mesmuatı dinlemekte veya hatıratı tahattur etmekte bu ızdırar yoktur. ﻏِﺸَﺎﻭَﺓٌ tabiri, gözün yalnız ön cihete hâkim ve nâzır olduğuna işarettir ki, eğer bir perde ile o cihetten alâkası kesilse, bütün bütün kör kalır. Tenkiri ifade eden ﻏِﺸَﺎﻭَﺓٌ deki tenvin, onların gözleri üstündeki perde, malûm olmayan bir perde olup, ondan sakınmak onlar için mümkün olmadığına işarettir. Câr ve mecrur'un ﻏِﺸَﺎﻭَﺓٌ üzerine takdim edilmesi, en evvel nazar-ı dikkati onların gözlerine çevirtmekle, kalblerindeki sırları göstermek içindir. Zira göz, kalbin âyinesidir. ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏٌ ﻋَﻈ۪ﻴﻢٌ : Bu cümlenin mâkabliyle cihet-i münasebeti şudur ki: Evvelki cümledeki kelimat ile, şecere-i küfriyenin dünyaya ait acı semerelerine işaret edilmiştir. Bu cümle ile o mel'un şecerenin âhirette vereceği semeresi zakkum-u Cehennem'den ibaret olduğuna işaret yapılmıştır.
S- Üslûbun mecra-yı tabiîsi ﻭَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻋِﻘَﺎﺏٌ ﺷَﺪ۪ﻳﺪٌ cümlesi iken, üslûbun muktezası olan şu cümlenin terkiyle ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏٌ ﻋَﻈ۪ﻴﻢٌ cümlesi ihtiyar edilmiştir. Halbuki bu cümledeki kelimeler, nimet ve lezzetler hakkında kullanılan kelimelerdir?
C- Şu güzel kelimeleri hâvi olan şu cümlenin onlara karşı zikredilmesi, bir tehekkümdür (istihza), bir tevbihtir, yüzlerine gülmektir. Yani onların menfaatleri, lezzetleri ve büyük nimetleri ancak ikabdır. Menfaat ve faydayı ifade eden ﻭَﻟَﻬُﻢْ deki ﻝ lisan-ı hal ile, amelinizin faydalı olan ücretini alınız, diye yüzlerine gülüyor. "Tatlı" manasını tazammun eden ﻋَﺬَﺍﺏٌ lafzı, onların küfür ve musibetleriyle istilzaz ettiklerini tezkir ile, sanki lisan-ı hal ile, tatlı amelinizin acısını çekin, diye tevbih ediyor. Alelekser büyük nimetlere sıfat olan ﻋَﻈ۪ﻴﻢٌ kelimesi, Cennet'te nimet-i azîm sahiblerinin hallerini o kâfirlere tezkir ettirmekle kaybettikleri o nimet-i azîmeye bedel, elîm elemlere düştüklerini ihtar ediyor.
Sonra ﻋَﻈ۪ﻴﻢٌ kelimesi, ta'zimi ifade eden ﻋَﺬَﺍﺏٌ deki tenvine te'kiddir.
S- Bir kâfirin masiyet-i küfriyesi mahduddur, kısa bir zamanı işgal ediyor. Ebedî ve gayr-ı mütenahî bir ceza ile tecziyesi, adalet-i İlahiyeye uygun olmadığı gibi, hikmet-i ezeliyeye de muvafık değildir. Merhamet-i İlahiye müsaade etmez?
C- O kâfirin cezası gayr-ı mütenahî olduğu teslim edildiği takdirde, kısa bir zamanda irtikâb edilen o masiyet-i küfriyenin, gayr-ı mütenahî bir cinayet olduğu altı cihetle sabittir:
Birincisi:
Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr-ı mütenahî ömrünü behemehal küfür ile geçireceği şübhesizdir. Çünki kâfirin cevher-i ruhu bozulmuştur. Bu itibarla o bozulmuş olan kalbin gayr-ı mütenahî bir cinayete istidadı vardır. Binaenaleyh ebedî cezası, adalete muhalif değildir.
İkincisi:
O kâfirin masiyeti; mütenahî bir zamanda ise de, gayr-ı mütenahî olan umum kâinatın vahdaniyete olan şehadetlerine gayr-ı mütenahî bir cinayettir.
Üçüncüsü:
Küfür, gayr-ı mütenahî nimetlere küfran olduğundan, gayr-ı mütenahî bir cinayettir.
Dördüncüsü:
Küfür, gayr-ı mütenahî olan zât ve sıfât-ı İlahiyeye cinayettir.
Beşincisi:
İnsanın vicdanı, zahiren mütenahî ise de, bâtınen ebede bakıyor ve ebedi istiyor. Bu itibarla, gayr-ı mütenahî hükmünde olan o vicdan, küfür ile mülevves olarak mahvolur gider.
Altıncısı:
Zıd zıddına muanid ise de, çok hususlarda mümasil olur. Binaenaleyh iman lezaiz-i ebediyeyi ismar ettiği gibi, küfür de âlâm-ı elîmeyi ve ebediyeyi âhirette intac etmesi şe'nindendir.
Bu altı cihetten çıkan netice ve gayr-ı mütenahî olan bir ceza, gayr-ı mütenahî bir cinayete karşı ayn-ı adalettir.
S- Kâfirin o cezasının adalete uygun olduğunu teslim ettik. Fakat azabları intac eden şerlerden hikmet-i ezeliyenin gani olduğuna ne diyorsun?
C- Kavaid-i esasiyedendir ki, arasıra vukua gelen şerr-i kalil için hayr-ı kesîr terkedilmez. Terkedildiği takdirde, şerr-i kesîr olur. Binaenaleyh hakaik-i nisbiyenin sübutunu izhar etmek, hikmet-i ezeliyenin iktizasındandır. Bu gibi hakaikın tezahürü, ancak şerrin vücuduyla olur. Şerden, haddi tecavüz etmemek için, terhib ve tahvif lâzımdır. Terhibin vicdan üzerine tesiri, terhibi tasdik etmekle olur. Terhibin tasdiki ise, haricî bir azabın vücuduna mütevakkıftır. Zira vicdan, akıl ve vehim gibi, haricî ve ebedî hakikat hükmüne geçmiş bir azabdan yapılan terhible müteessir olur. Öyle ise dünyada olduğu gibi âhirette de, ateşin vücudundan yapılan terhib, tahvif ayn-ı hikmettir.
S- Pekâlâ o ebedî ceza hikmete muvafıktır, kabul ettik. Amma merhamet ve şefkat-i İlahiyeye ne diyorsun?
C- Azizim! O kâfir hakkında iki ihtimal var. O kâfir, ya ademe gidecektir veya daimî bir azab içinde mevcud kalacaktır. Vücudun velev Cehennem'de olsun, ademden daha hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür. Zira adem, şerr-i mahz olduğu gibi, bütün musibet ve masiyetlerin de merciidir. Vücud ise velev Cehennem'de olsa, hayr-ı mahzdır. Maahâzâ kâfirin meskeni Cehennem'dir ve ebedî olarak orada kalacaktır.
Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmiş ise de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateş ile bir nev' ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden âzade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları a'mal-i hayriyelerine mükâfaten, şu merhamet-i İlahiyeye mazhar olduklarına dair işarat-ı hadîsiye vardır.
Maahâzâ cinayetin lekesini izale veya hacaletini tahfif veyahut icra-yı adalete iştiyak için cezayı hüsn-ü rıza ile kabul etmek, ruhun fıtrî olan şe'nidir. Evet dünyada çok namus sahibleri, cinayetlerinin hicabından kurtulmak için, kendilerine cezanın tatbikini istemişlerdir ve isteyenler de vardır.
Bakara 2:8
ﻭَﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﻣَﻦْ ﻳَﻘُﻮﻝُ ﺍٰﻣَﻨَّﺎ ﺑِﺎﻟﻠّٰﻪِ ﻭَﺑِﺎﻟْﻴَﻮْﻡِ الْاٰخِرِ ﻭَﻣَﺎ ﻫُﻢْ ﺑِﻤُﺆْﻣِﻨ۪ﻴﻦَ Bu âyetin mâkabliyle vech-i nazmı:
Nasıl ki bir hükümde iki müfredin iştiraki veya bir maksatta iki cümlenin ittihadı, atfı icab ettirir. Kezalik bir hedefi, bir garazı takip eden iki kıssanın da atıfları, belâgatın iktizasındandır. Binaenaleyh on iki âyetin hülâsasını tazammun eden münafıkların kıssası, kâfirler hakkında geçen iki âyetin mealine atfedilmiştir.
Evet vaktâ ki en evvel Kur'an'ın senasıyla başlandı. Sonra mü'minlerin medhine intikal edildi. Sonra kâfirlerin zemmine incirar etti. İnsanların kısımlarını ikmal etmek için münafıkların kıssası da zikredildi.
Sual: Kâfirlerin zemmi hakkında yalnız iki âyetle iktifa edilmiştir. On iki âyetin hülâsasıyla, münafıklar hakkında yapılan itnab neye binaendir?
Cevap: Münafıklar hakkında itnabı, tatvili icab ettiren birkaç nükte vardır:
1- Düşman meçhul olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habîs olur. Aldatıcı olursa fesâdı daha şedit olur. Dâhilî olursa zararı daha azîm olur. Çünkü dâhilî düşman; kuvveti dağıtıyor, cesareti azaltıyor. Haricî düşman ise bilakis asabiyeti şiddetlendirir, salabeti artırır.
Nifakın cinayeti, İslâm üzerine pek büyüktür. Âlem-i İslâm'ı zelzeleye maruz bırakan nifaktır. Bunun içindir ki Kur'an-ı Azîmüşşan, fazlaca onlara teşniat ve takbihatta bulunmuştur.
2- Münafığın mü'minler ile ihtilatı dolayısıyla yavaş yavaş ünsiyet kesbeder, iman ile ülfet peyda eder. Gerek Kur'an'dan, gerek mü'minlerden nifakın kötülüğü hakkındaki sözleri işite işite pis halinden nefret eder. En-nihaye lisanından kelime-i tevhid kalbine damlamaya zemin hazırlamak için itnab yapılmıştır.
3- İstihza, hud'a, ikiyüzlülük, hile, kizb, riya gibi kötü ahlâk münafıkta var; kâfirde o derece yoktur. Bu cihetten münafıklar hakkında itnab yapılmıştır.
4- Ale'l-ekser münafıklar, ehl-i kitâbtan oldukları için şeytanî bir zekâ sahibleri olup daha hilekâr, desiseci olurlar. İşte bu durumdaki münafıklar hakkında itnab yani tatvil-i kelâm, ayn-ı belâgattır.
Bu âyetin kelimeleri arasındaki münasebetlere gelelim:
ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ Câr ve mecruru, münafıkları tabir eden ﻣَﻦْ kelimesine haber olduğu takdirde, şöyle bir sual vârid olur ki:
Münafıkların nâstan oldukları bedihîdir. Bu hüküm malûmu i'lam etmekten ibaret kalır?
Cevap: Malûmdur ki bir hüküm, bedihî olduğu zaman o hükmün lâzımı kasdedilir. Burada kasdedilen, o hükmün lâzımı olan taaccübdür. Sanki Kur'an-ı Azîmüşşan, zımnen "Münafıkların nâstan oldukları acîb bir şeydir." diye halkı taaccüb etmeye davet etmiştir. Zira insan mükerremdir. Mükerrem olan insan, nifaka tenezzül etmez.
Sual: Mademki ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ haberdir. Ne için ﻣَﻦْ üzerine takaddüm etmiştir?
Cevap: Mademki o hükümden taaccüb kasdedilmiştir, taaccüb-ü inşaînin şe'ni, kelâmın evvelinde bulunmaktır.
Sonra ﻧَﺎﺱ ın tabirinden birkaç letaif çıkıyor:
1- Kur'an; münafıkların şahıslarını tayin etmeyerek umumî bir sıfatla onlara işaret ettiği, Resul-i Ekrem'in (asm) siyasetine daha münâsibtir. Zira şahıslarının tayini ile kabahatleri yüzlerine vurulsaydı, mü'minler nefsin desisesiyle vesveseye düşerlerdi. Halbuki vesvese havfa, havf riyaya, riya nifaka incirar eder.
Ve keza eğer Kur'an onları tayin ile takbih etseydi "Resul-i Ekrem (asm) mütereddiddir, etbaına emniyeti yoktur." denilecekti.
Ve keza bazan kötülük ifşa edilmese tedricen zâil olması ihtimali vardır. Fakat teşhir edildiği takdirde, sahibinin hiddetini tahrik eder. Daha fazlasını yapmaya bâis olur.
Ve keza ﻧَﺎﺱ gibi umumî bir sıfatın, nifaka münafî olması hususi sıfatların daha ziyade münafî olmasına delâlet eder. Zira insan mükerremdir. Bu gibi rezaletin şanında değildir.
Sonra ﺍٰﻣَﻨَّﺎ ve keza nâs tabiri: Nifakın bir taife veya bir tabakaya mahsus olmayıp insanın nevinde bulunur, hangi taife olursa olsun.
Ve keza ﻧَﺎﺱ ın tabiri, nifak bütün insanların haysiyet ve şereflerini ihlâl eden bir rezalet olduğundan, enzar-ı âmmeyi nifakın aleyhine çevirtmekle izale ve adem-i intişarına çalışmaları lüzumuna işarettir.
Sual: ﻳَﻘُﻮﻝُ ile ﺍٰﻣَﻨَّﺎ nın mercileri bir iken birisinin müfred, diğeri cem sîgasıyla zikirlerinde ne hikmet vardır?
Cevap: Zarif bir letafete işarettir ki imanın mevsufu cem ise de telaffuz edeni müfreddir.
ﻳَﻘُﻮﻝُ ﺍٰﻣَﻨَّﺎ cümlesi onların iman davâlarını hikâyedir. Bu cümlede davâlarının reddine iki cihetle işaret edildiği gibi, davâlarının takviyesine de iki vecihle îma edilmiştir. Şöyle ki:
ﻳَﻘُﻮﻝُ kelimesi, madde cihetiyle onların iman davâsının an-itikad olmayıp, ancak sözden ibaret bir kavl olduğuna işarettir. Kezalik muzari sîgasıyla onların ale'd-devam yaptıkları müdafaaya sevk eden, vicdanî bir sebep değildir ancak halka karşı bir riyakârlık olduğuna işarettir.
Davâlarının takviyesine yapılan işaretler ise:
ﺍٰﻣَﻨَّﺎ fiil-i mazinin heyetinden "Biz ehl-i kitâb cemaatleri, eskiden beri mü'miniz. Şimdi imandan geri kalmamıza imkân yoktur." gibi takviye edici bir delil tereşşuh ettiği gibi, cem'e râci olan ﻧَﺎ zamirinden de "Bizler bir fert gibi değiliz. Ancak muhteşem bir cemaatiz. Yalana tenezzül etmeyiz." gibi ikinci bir takviye daha çıkıyor. ﺑِﺎﻟﻠّٰﻪِ ﻭَﺑِﺎﻟْﻴَﻮْﻡِ الْاٰخِرِ Kur'an-ı Kerim, hikâye ettiği şeyleri ya aynıyla alır veya mealinin ahziyle veyahut ibaresinin telhisiyle bir tasarruf yapar.
Birinci ihtimale göre, onların erkân-ı imaniyeden yalnız bu iki rüknü ihtiyar ettikleri; rükûnlerin en mühimlerini izhar etmekle sadakatlerini göstermeye işarettir. Ve aynı zamanda onlardan en ziyade kabule şâyan, zu'mlarınca bu iki rükûndür.
İkinci ihtimale nazaran, Cenab-ı Hakk'ın imanın rükûnleri içinde, kutub sayılan bu iki rüknü tahsis etmesi; onların kuvvetle iddia ettikleri iman, dine iman olmadığına işarettir. Çünkü bu iki rüknün de muktezasına amel ve itikad etmemişlerdir. ﺏ nin tekrarı her iki rükne olan imanın bir cihetten olmadığına işarettir. Çünkü Allah'a iman, Allah'ın vücud ve vahdetine imandır. Yevm-i âhire iman ise o günün hak olduğuna ve muhakkak geleceğine imandır. ﻭَﻣَﺎ ﻫُﻢْ ﺑِﻤُﺆْﻣِﻨ۪ﻴﻦَ Sual: ﺍٰﻣَﻨَّﺎ ya müşabih olan ﻭَﻣَﺎ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ye tercihen ﻭَﻣَﺎ ﻫُﻢْ ﺑِﻤُﺆْﻣِﻨ۪ﻴﻦَ cümle-i ismiye ile denilmesinde ne hikmet vardır?
Cevap:
1- Her iki ﺍٰﻣَﻨَّﺎ arasında görünen zahirî tenakuzdan içtinab etmek içindir.
2- ﺍٰﻣَﻨَّﺎ ihbar değildir, inşadır. İnşa, nefiy ile tekzip edilemediğinden ﻭَﻣَﺎ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ denilmemiştir.
3- ﺍٰﻣَﻨَّﺎ cümlesinden zımnen istifade edilen ﻧَﺤْﻦُ ﻣُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ cümlesine nefiy ve tekzibi ircâ için ﻭَﻣَﺎ ﻫُﻢْ ﺑِﻤُﺆْﻣِﻨ۪ﻴﻦَ denilmiştir.
4- Onların adem-i imanlarının devamına delâlet etmek için cümle-i ismiye ihtiyar edilmiştir.
Sual: Nefyi ifade eden ﻣَﺎ cümlenin evvelinde bulunduğu halde, cümleden istifade edilen devamı nefyetmeye delâlet etmediğinde hikmet nedir?
Cevap: Nefiy, kesif bir harfin medlûlüdür. Devam ise, cümle-i ismiyenin heyet-i hafifesinden istifade edilen bir manadır. Binaenaleyh kesif kesife, yani nefiy imana daha karibdir.
Sual: ﻭَﻣَﺎ ﻫُﻢْ ﺑِﻤُﺆْﻣِﻨ۪ﻴﻦَ deki haber üzerine harf-i cer olan ﺏ nin duhûlü neye işarettir?
Cevap: Onların zahiren imanları varsa da, hakikatte imana ehil ve lâyık insanlar olup, mü'minîn sınıfından addedilmediklerine delâlet için ﻣَﺎ nın haberi üzerine ﺏ dâhil olmuştur.
Bakara 2:9
ﻳُﺨَﺎﺩِﻋُﻮﻥَ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَﻣَﺎﻳَﺨْﺪَﻋُﻮﻥَ اِلَّٓا ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ ﻭَﻣَﺎ ﻳَﺸْﻌُﺮُﻭﻥَ ٭ ﻓ۪ﻰ ﻗُﻠُﻮﺑِﻬِﻢْ ﻣَﺮَﺽٌ ﻓَﺰَﺍﺩَ ﻫُﻢُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣَﺮَﺿًﺎ ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏٌ ﺍَﻟ۪ﻴﻢٌ ﺑِﻤَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻜْﺬِﺑُﻮﻥَ Bu âyet bütün cümleleriyle nifaka hücum ederek münafıkları tevbih, takbih, tehdit, ta'cib etmekle evvelce ﺍٰﻣَﻨَّﺎ dedikleri kavli, ne maksada ve ne illete binaen söylediklerini ve nifakın en birinci cinayeti olan huda' ve hilelerini beyan etmektedir.
Evvelen nifakın birinci cinayeti olan huda'a ait ﻳُﺨَﺎﺩِﻋُﻮﻥَ den ﻳَﻜْﺬِﺑُﻮﻥَ ye kadar yedi cümleye terettüp eden müteselsil neticeleri nazara almak lâzımdır:
1- Allah'ı kandırmak gibi muhal bir şeyin talebinde bulunduklarına tahmik edilmişlerdir.
2- Menfaat niyetiyle kendilerine zarar dokundurmak için tesfih edilmişlerdir.
3- Menfaati mazarrattan tefrik edemedikleri için, techil edilmişlerdir.
4- Tıynetleri pis, sıhhatlerinin madeni hasta, hayat menbaları ölmüş ve saire gibi rezaletleriyle terzil edilmişlerdir.
5- Şifanın talebiyle marazlarını tezyid ettiklerine tezlil edilmişlerdir.
6- Elemden maada bir şeyi intâc etmeyen koyu bir azâb ile tehdit edilmişlerdir.
7- İnsanlarca alâmetlerin en çirkini olan kizb ile teşhir edilmişlerdir.
Sonra bu yedi cümlenin arasındaki intizam, irtibatın şöyle bir tasvir ile dinlenmesi lâzımdır:
Bir şahıs bir şahsı, nasihatle fena bir şeyden men' etmek üzere şöyle tevcih-i kelâmda bulunur:
"Yâ hâzâ! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhaldir.
Hem nefsine zarardır.
İyi-kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur?
Anlaşılan hakikati hurafe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır.
Tabiî o hastalıktan kurtulup şifayâb olmak istiyorsun. Fakat senin bu halin o hastalığı izale değil, tezyid ediyor. Eğer bu halin ile bir lezzet, bir zevk istersen en şedit bir elemi intâc eden bir azâb eline geçer. En-nihaye eğer sarhoşluğundan ayılıp, kötü halinden vazgeçmediğin takdirde, fesâdın başkalara geçmemek üzere, hortumun üstüne bir damganın vurulmasıyla, seni teşhir ve ilan etmek lâzımdır."
Kezalik Cenab-ı Hak, münafıkları nifaktan zecir ve men' için kötü hallerini şöylece nakletmekle yüzlerine vuruyor.
ﻳُﺨَﺎﺩِﻋُﻮﻥَ ﺍﻟﻠّٰﻪَ Yani hile ile Allah'ı kandırmak istiyorlar. Zira Resul-i Ekrem (asm) Allah'ın elçisidir. Ona yapılan hile, Allah'a râcidir.
Allah'a yapılan hile ise muhaldir. Muhali talep etmek hamakattır. Böyle hayvancasına hamakat, taaccübü mûcibdir.
ﻭَﻣَﺎ ﻳَﺨْﺪَﻋُﻮﻥَ اِلَّا ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ Yani onlar ancak nefislerine hile yapıyorlar, zira fiillerinde nef' değil zarar vardır. Bu zarar da nefislerine râcidir. Nefislerine zarar veren, ancak süfeha takımıdır.
ﻭَﻣَﺎ ﻳَﺸْﻌُﺮُﻭﻥَ Yani nef' u zararı tefrik edecek bir hisse mâlik değillerdir. Bu ise cehaletin en alçak ve en aşağı bir derekesine düştüklerine işarettir.
ﻓ۪ﻰ ﻗُﻠُﻮﺑِﻬِﻢْ ﻣَﺮَﺽٌ Yani nifak ve hasedden kalplerinde, ruhlarında öyle bir maraz vardır ki hakkı bâtıl, hakikati hurafe telakki etmeye sebeptir. Zaten fâsid bir kalpten, bozuk bir ruhtan böyle rezaletlerin çıkması tabiîdir.
ﻓَﺰَﺍﺩَﻫُﻢُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣَﺮَﺿًﺎ Yani eğer onlar yaptıkları fenalıkla gayz ve hasedlerini izale için bir deva, bir ilaç talebinde iseler; o zannettikleri ilaç kalplerini, ruhlarını bozan bir zehirdir. Zehir ile tedavisine çalışan, elbette zelildir. Evet kırık ve yaralı bir el ile intikamını almak isteyen, yarasının artmasına hizmet eden bir miskindir.
ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏٌ ﺍَﻟ۪ﻴﻢٌ Yani eğer onlar bir zevk, bir lezzet talebinde iseler şu nifaklarında pek çok maasi olduğu gibi, muvakkat bir lezzet bile yoktur. Ancak dünyada şedit bir elemi, âhirette de en şedit bir azâbı intâc edecek bir dalalettir.
ﺑِﻤَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻜْﺬِﺑُﻮﻥَ Yani yaptıkları kizbden pişman olup nedamet etmedikleri takdirde, beyne'n-nâs yalancılıkla teşhir ve bir alâmetle tevsimleri lâ-zımdır ki başkalar, onlara itimad edip, marazlarına maruz kalmasınlar.
Mezkûr cümlelerin eczaları arasında bulunan irtibat ve intizamın beyanına gelelim:
Münafıkların yaptıkları hileden takip edilen gayenin muhal olduğuna ve o muhaliyeti göz önüne getirip, çirkin bir şekilde gösterilmesine tasrih edilmek üzere ﻳُﺨَﺎﺩِﻋُﻮﻥَ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻭَﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ cümlesinde münafıkların amelinden, müşareket babından muzari sîgasıyla huda' unvanıyla tabir edilmiştir.
Ve keza makamın iktizası hilafına ﺍَﻟﻨَّﺒِﻰُّ ye bedel ﺍَﻟﻠّٰﻪ ve ﺍَﻟْﻤُﺆْﻣِﻨ۪ﻴﻦَ ye bedel ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ zikredilmiştir.
Çünkü ﻳُﺨَﺎﺩِﻋُﻮﻥَ nin maddesinden nefret çıkar. Sîgasından devam ve istimrar çıkar. Babından müşareket çıkar. Müşareket ise müşakeleti yani mukabele-i bi'l-misli icab eder. Müşakelet ise onların seyyielerine karşı seyyie ile mukabele edileceğini istilzam eder. Demek onların devam ile yaptıkları şu kötü fiil, nefisleri titreten bir nefreti intâc ettiği gibi, takip ettikleri garazın da akîm kaldığına delâlet eder.
ﺍَﻟﻠّٰﻪُ kelimesinin tasrihinden de, garazlarının muhal olduğuna delâlet vardır. Çünkü Resul-i Ekrem'e (asm) yapılan huda', Allah'a râcidir. Malûm ya Allah'la pençeleşmek isteyen düşer. ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ nin ibhamını izale etmek için sıla olarak iman sıfatının ihtiyar edilmesi onların iman cihetiyle kendilerini sevdirerek mü'minlerden addetmek istemiş olduklarına işarettir. Ve keza nur-u imanla akılları münevver olan mü'minlerin dirayetinden hilenin gizli kalmamasına bir îmadır. ﻭَﻣَﺎ ﻳَﺨْﺪَﻋُﻮﻥَ اِلَّا ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ Bu cümledeki hasr, kemal-i sefahetlerine işarettir. Zira mü'minlere zarar verdirmek için yaptıkları muamele makûse olup baltayı nefislerine vurmakla, sanki o huda'ı bizzat nefislerine yapmakla sefahetlerini ilan etmişlerdir.
ﻳَﺨْﺪَﻋُﻮﻥَ nin ﻳَﻀُﺮُّﻭﻥَ ye tercihi, yine sefahetlerine işarettir. Çünkü ashab-ı ukûl arasında kasden nefsine zarar veren vardır fakat amden kendisiyle hud'a yapan yoktur. Meğerki insan suretinde bir eşek ola.
ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ Bu unvan onlara pek aziz, sevgili olan nefislerini memnun etmek üzere, bir hazz-ı nefsanî kazanmak niyetiyle yaptıkları nifak, aksü'l-amel kabilinden bir zakkum ismar etmiş olduğuna işarettir.
Sual: Bu cümledeki hasırdan anlaşılır ki onların huda' ve nifakları, İslâmiyet'e ve âlem-i İslâm'a zarar vermemiştir. Halbuki âlem-i İslâm'ın unsurlarında öldürücü zehir gibi intişar eden nifak şubelerinden gördüğü zararları, hiçbir şeyden görmemiştir?
Cevap: Âlem-i İslâm'da görünen zarar ancak onların bozulmuş tabiatlarından, tefessüh etmiş fıtratlarından, taaffün etmiş vicdanlarından neş'et ve intişar etmiştir. Yoksa onların arzu ve ihtiyar ile yaptıkları huda' ve hilelerin neticesi değildir. Çünkü onların hileleri Cenab-ı Hakk'a, Peygamber'e (asm), cemaat-i müslimîne yapılan bir muameledir. Malûmdur ki Allah o muameleye âlimdir. Peygamber (asm) de vahiy ile vâkıftır. Cemaat-i müslimînce de imanî bir şiddet-i zekâ sayesinde o gibi hileler tesettür edip gizli kalamaz. Demek onların vurdukları balta, dönüp başlarını kırmıştır. Çünkü aldanan cemaat-i müslimîn değildir. Ancak aldatan aldanandır. ﻭَﻣَﺎ ﻳَﺸْﻌُﺮُﻭﻥَ Yani yaptıkları hilenin nefislerine râci olduğunu hissetmiyorlar. Bu fezleke onların cehaletini ilan ediyor. Zira ukalâdan değildirler. Çünkü onların bu işleri, ukalâ işi değildir. Ve keza hayvan sınıfına da benzemiyorlar. Çünkü hayvanlar, zararlı olan şeyleri hissettiklerinden çekinirler. Demek bunlar, hiss-i hayvanîden de mahrumdurlar. Öyle ise, ihtiyar ve şuuru olmayan cemadat nevine dâhildirler. ﻓ۪ﻰ ﻗُﻠُﻮﺑِﻬِﻢْ ﻣَﺮَﺽٌ Bu cümlenin mâkabliyle vech-i irtibatı:
Vaktâ ki onlar, şuur hissini istihdam ederek muhakeme-i akliye ile amel etmediler. Anlaşıldı ki ruhlarında bir maraz vardır. Ve lâekall onun zararlı bir maraz olduğunu bilmeleri lâzımdır ki o marazdan sâdır olan hükümlere itimad etmesinler. Çünkü o maraz; hakikatleri tağyir etmekle acıyı tatlı, çirkini güzel gösterir şanındadır.
Zarfiyeti ifade eden ﻓ۪ﻰ kelimesinden anlaşılır ki onların marazları, kalbin sathında değildir. Ancak kalbin melekûtunda yani iç yüzünde kâin bir marazdır.
ﻗَﻠْﺐ unvanından anlaşılır ki kalbin sathında bulunan bir hastalık, bütün a'mal-i bedeniyeyi sekteye uğrattığı gibi, kalbin iç yüzü de nifak ile hastalandığı zaman, ef'al-i ruhiye tamamen istikamet üzerine lâzım olan hareketten düşerler. Çünkü hayatın mihveri ve makinesi, ancak kalptir.
ﻓ۪ﻰ ﻗُﻠُﻮﺑِﻬِﻢْ in ﻣَﺮَﺽٌ üzerine takdimi, iki cihetle hasrı ifade eder.
Biri: Maraz başka uzuvlarında değil ancak kalplere münhasırdır. Diğeri: O kalpler de ancak münafıkların kalbi olup başkaların kalpleri değildir.
O iki hasırdan ta'riz suretiyle anlaşılır ki nur-u iman, insanın bütün ef'al ve âsârına sıhhat ve istikameti vermek şanındadır.
Ve yine anlaşılır ki fesâd kalptedir. Malûm ya bir şeyin esası, kalbi bozuk olursa teferruatını tamir etmek bir faydayı teşkil etmez.
Ve yine anlaşılır ki fıtrattan hakikat çıkar. Ve fıtrat, hakikatlere merci bir masdardır. Fesâd ve harab ise ârızî bir marazdır. Çünkü eşyada asıl sıhhattir. Maraz ise ârızîdir. Binaenaleyh "Nifak ve fesâdımız fıtrîdir. İhtiyarî olmadığından mûcib-i ceza değildir." diye itizarda bulunamazlar.
Tenkiri meçhuliyeti ifade eden tenvin ise, marazın pek gizli olduğundan ne görünmesi ve ne tedavisi mümkün olmadığına işarettir.
Beşinci cümleyi teşkil eden ﻓَﺰَﺍﺩَﻫُﻢُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣَﺮَﺿًﺎ nin, mâkabliyle vech-i irtibatı ile eczası arasındaki cihet-i intizam:
Evet, vaktâ ki münafıklar yaptıkları amelden bir maraz olduğu kanaatiyle içtinab etmediler. Bilakis o amellerini istihsan ederek fazlaca talebinde bulundular. Cenab-ı Hak da talepleri üzerine arttırdı.
Sual: ﻓَﺰَﺍﺩَ deki ﻑ mâkablinin mâba'dine sebep olduğunu ifade eder. Halbuki burada marazın vücudu, marazın ziyadesine sebep değildir?
Cevap: Vaktâ ki onlar, marazlarını teşhis edip tedavisi talebinde bulunmadılar. Sanki ihmallik yüzünden ziyadesini talep etmişlerdir. Cenab-ı Hak da mü'minlerin zaferiyle onların ümidlerini yeise çevirmiştir. Ve müslümanların galebesiyle onların husumetlerini hased ve kine kalbetmiştir. Sonra da maruz kaldıkları o yeis; kinden doğan korku, zafiyet, zillet marazlarını kalplerine istila ettirmekle marazlarını ziyadeleştirdi.
Sual: Kur'an-ı Kerim'in bu cümlede "maraz" kelimesini mef'ul değil, temyiz şeklinde kullanması neye işarettir?
Cevap: Münafıkların bâtınî ve kalbî olan marazları, sanki zahire çıkmış ve bütün amellerine, fiillerine sirayet etmekle vücudları, tamamıyla maraz kesilmiş olduğunu ifade etmek için ﻣﺮﺽ kelimesi temyiz olarak kullanılmıştır. Evet ﻣﺮﺽ kelimesi mef'ul olduğu takdirde, bu manayı ifade edemez. Çünkü o vakit ziyade, yalnız maraza taalluk eder.
Altıncı cümleyi teşkil eden ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏٌ ﺍَﻟ۪ﻴﻢٌ in vech-i irtibatı:
Evet menfaati ifade eden ﻝ dan anlaşılır ki münafıkların menfaati ya dünyada elîm bir azâbtır veya âhirette şedit bir elemdir. Bunlar ise menfaat değildir. Öyle ise menfaatleri muhaldir.
Sual: ﺍَﻟ۪ﻴﻢٌ "müteellim" manasınadır. Müteellim ise şahsın sıfatıdır. Binaenaleyh azâbın, "elîm"le vasıflandırılmasında ne hikmet vardır?
Cevap: Azâb onların vücudlarını öyle kaplar ve cesedlerini öyle ihata eder ve bâtınlarına öyle nüfuz eder ki sanki vücudları bir azâb külçesi kesilir. Azâbtan maada bir şey görünmez. Hattâ o azâb külçesinden fışkıran "ah!"lar, fîzarlar, teellümler sanki nefs-i azâbtan neş'et ederler. Yani çağıran, bağıran, müteellim olan, ayn-ı azâb olduğu sanır.
Yedinci cümleyi teşkil eden ﺑِﻤَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻜْﺬِﺑُﻮﻥَ nin vech-i irtibatı:
Evet münafıkların azâbları, mezkûr cinayetleri arasında yalnız kizb ile vasıflandırılması, kizbin şiddet-i kubh ve çirkinliğine işarettir. Ve bu işaret dahi, kizbin ne kadar tesirli bir zehir olduğuna bir şahid-i sadıktır. Zira Kizb, küfrün esasıdır.
Kizb, nifakın birinci alâmetidir.
Kizb, kudret-i İlahiyeye bir iftiradır.
Kizb, hikmet-i Rabbaniyeye zıttır.
Ahlâk-ı âliyeyi tahrip eden kizbdir.
Âlem-i İslâm'ı zehirlendiren ancak kizbdir.
Âlem-i beşerin ahvalini fesâda veren kizbdir.
Nev-i beşeri kemalâttan geri bırakan kizbdir. Müseylime-i Kezzab ile emsalini âlemde rezil ü rüsvay eden kizbdir.
İşte bu sebeplerden dolayıdır ki bütün cinayetler içinde tel'ine, tehdide tahsis edilen kizbdir. Bu âyet, insanları bilhassa müslümanları dikkate davet eder.
Sual: Bir maslahata binaen kizbin caiz olduğu söylenilmektedir. Öyle midir?
Cevap: Evet, kat'î ve zarurî bir maslahat için mesağ-ı şer'î vardır. Amma hakikate bakılırsa maslahat dedikleri şey, bâtıl bir özürdür. Zira usûl-ü şeriatta takarrur ettiği vecihle "Mazbut ve miktarı muayyen olmayan bir şey, hükümlere illet ve medar olamaz. Çünkü miktarı bir had altına alınmadığından sû-i istimale uğrar." Maahâzâ bir şeyin zararı menfaatine galebe ederse o şey, mensuh ve gayr-ı muteber olur. Maslahat, o şeyi terk etmekte olur.
Evet âlemde görünen şu kadar inkılâblar, karışıklıklar, zararın özür telakki edilen maslahata galebe etmesine bir şahittir.
Fakat kinaye veya ta'riz suretiyle yani gayr-ı sarih bir kelime ile söylenilen yalan, kizbden sayılmaz.
Hülâsa: Yol ikidir.
Ya sükûttur. Çünkü söylenilen her sözün doğru olması lâzımdır.
Veya sıdktır. Çünkü İslâmiyet'in esası sıdktır.
İmanın hâssası sıdktır.
Bütün kemalâta îsal edici sıdktır.
Ahlâk-ı âliyenin hayatı sıdktır.
Terakkiyatın mihveri sıdktır.
Âlem-i İslâm'ın nizamı sıdktır.
Nev-i beşeri kâbe-i kemalâta îsal eden sıdktır.
Ashab-ı Kiram'ı bütün insanlara tefevvuk ettiren sıdktır.
Muhammed-i Hâşimî'yi (aleyhisselâm) meratib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran sıdktır.
Bakara 2:10
ﻳُﺨَﺎﺩِﻋُﻮﻥَ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَﻣَﺎﻳَﺨْﺪَﻋُﻮﻥَ اِلَّٓا ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ ﻭَﻣَﺎ ﻳَﺸْﻌُﺮُﻭﻥَ ٭ ﻓ۪ﻰ ﻗُﻠُﻮﺑِﻬِﻢْ ﻣَﺮَﺽٌ ﻓَﺰَﺍﺩَ ﻫُﻢُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣَﺮَﺿًﺎ ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏٌ ﺍَﻟ۪ﻴﻢٌ ﺑِﻤَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻜْﺬِﺑُﻮﻥَ Bu âyet bütün cümleleriyle nifaka hücum ederek münafıkları tevbih, takbih, tehdit, ta'cib etmekle evvelce ﺍٰﻣَﻨَّﺎ dedikleri kavli, ne maksada ve ne illete binaen söylediklerini ve nifakın en birinci cinayeti olan huda' ve hilelerini beyan etmektedir.
Evvelen nifakın birinci cinayeti olan huda'a ait ﻳُﺨَﺎﺩِﻋُﻮﻥَ den ﻳَﻜْﺬِﺑُﻮﻥَ ye kadar yedi cümleye terettüp eden müteselsil neticeleri nazara almak lâzımdır:
1- Allah'ı kandırmak gibi muhal bir şeyin talebinde bulunduklarına tahmik edilmişlerdir.
2- Menfaat niyetiyle kendilerine zarar dokundurmak için tesfih edilmişlerdir.
3- Menfaati mazarrattan tefrik edemedikleri için, techil edilmişlerdir.
4- Tıynetleri pis, sıhhatlerinin madeni hasta, hayat menbaları ölmüş ve saire gibi rezaletleriyle terzil edilmişlerdir.
5- Şifanın talebiyle marazlarını tezyid ettiklerine tezlil edilmişlerdir.
6- Elemden maada bir şeyi intâc etmeyen koyu bir azâb ile tehdit edilmişlerdir.
7- İnsanlarca alâmetlerin en çirkini olan kizb ile teşhir edilmişlerdir.
Sonra bu yedi cümlenin arasındaki intizam, irtibatın şöyle bir tasvir ile dinlenmesi lâzımdır:
Bir şahıs bir şahsı, nasihatle fena bir şeyden men' etmek üzere şöyle tevcih-i kelâmda bulunur:
"Yâ hâzâ! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhaldir.
Hem nefsine zarardır.
İyi-kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur?
Anlaşılan hakikati hurafe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır.
Tabiî o hastalıktan kurtulup şifayâb olmak istiyorsun. Fakat senin bu halin o hastalığı izale değil, tezyid ediyor. Eğer bu halin ile bir lezzet, bir zevk istersen en şedit bir elemi intâc eden bir azâb eline geçer. En-nihaye eğer sarhoşluğundan ayılıp, kötü halinden vazgeçmediğin takdirde, fesâdın başkalara geçmemek üzere, hortumun üstüne bir damganın vurulmasıyla, seni teşhir ve ilan etmek lâzımdır."
Kezalik Cenab-ı Hak, münafıkları nifaktan zecir ve men' için kötü hallerini şöylece nakletmekle yüzlerine vuruyor.
ﻳُﺨَﺎﺩِﻋُﻮﻥَ ﺍﻟﻠّٰﻪَ Yani hile ile Allah'ı kandırmak istiyorlar. Zira Resul-i Ekrem (asm) Allah'ın elçisidir. Ona yapılan hile, Allah'a râcidir.
Allah'a yapılan hile ise muhaldir. Muhali talep etmek hamakattır. Böyle hayvancasına hamakat, taaccübü mûcibdir.
ﻭَﻣَﺎ ﻳَﺨْﺪَﻋُﻮﻥَ اِلَّا ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ Yani onlar ancak nefislerine hile yapıyorlar, zira fiillerinde nef' değil zarar vardır. Bu zarar da nefislerine râcidir. Nefislerine zarar veren, ancak süfeha takımıdır.
ﻭَﻣَﺎ ﻳَﺸْﻌُﺮُﻭﻥَ Yani nef' u zararı tefrik edecek bir hisse mâlik değillerdir. Bu ise cehaletin en alçak ve en aşağı bir derekesine düştüklerine işarettir.
ﻓ۪ﻰ ﻗُﻠُﻮﺑِﻬِﻢْ ﻣَﺮَﺽٌ Yani nifak ve hasedden kalplerinde, ruhlarında öyle bir maraz vardır ki hakkı bâtıl, hakikati hurafe telakki etmeye sebeptir. Zaten fâsid bir kalpten, bozuk bir ruhtan böyle rezaletlerin çıkması tabiîdir.
ﻓَﺰَﺍﺩَﻫُﻢُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣَﺮَﺿًﺎ Yani eğer onlar yaptıkları fenalıkla gayz ve hasedlerini izale için bir deva, bir ilaç talebinde iseler; o zannettikleri ilaç kalplerini, ruhlarını bozan bir zehirdir. Zehir ile tedavisine çalışan, elbette zelildir. Evet kırık ve yaralı bir el ile intikamını almak isteyen, yarasının artmasına hizmet eden bir miskindir.
ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏٌ ﺍَﻟ۪ﻴﻢٌ Yani eğer onlar bir zevk, bir lezzet talebinde iseler şu nifaklarında pek çok maasi olduğu gibi, muvakkat bir lezzet bile yoktur. Ancak dünyada şedit bir elemi, âhirette de en şedit bir azâbı intâc edecek bir dalalettir.
ﺑِﻤَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻜْﺬِﺑُﻮﻥَ Yani yaptıkları kizbden pişman olup nedamet etmedikleri takdirde, beyne'n-nâs yalancılıkla teşhir ve bir alâmetle tevsimleri lâ-zımdır ki başkalar, onlara itimad edip, marazlarına maruz kalmasınlar.
Mezkûr cümlelerin eczaları arasında bulunan irtibat ve intizamın beyanına gelelim:
Münafıkların yaptıkları hileden takip edilen gayenin muhal olduğuna ve o muhaliyeti göz önüne getirip, çirkin bir şekilde gösterilmesine tasrih edilmek üzere ﻳُﺨَﺎﺩِﻋُﻮﻥَ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻭَﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ cümlesinde münafıkların amelinden, müşareket babından muzari sîgasıyla huda' unvanıyla tabir edilmiştir.
Ve keza makamın iktizası hilafına ﺍَﻟﻨَّﺒِﻰُّ ye bedel ﺍَﻟﻠّٰﻪ ve ﺍَﻟْﻤُﺆْﻣِﻨ۪ﻴﻦَ ye bedel ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ zikredilmiştir.
Çünkü ﻳُﺨَﺎﺩِﻋُﻮﻥَ nin maddesinden nefret çıkar. Sîgasından devam ve istimrar çıkar. Babından müşareket çıkar. Müşareket ise müşakeleti yani mukabele-i bi'l-misli icab eder. Müşakelet ise onların seyyielerine karşı seyyie ile mukabele edileceğini istilzam eder. Demek onların devam ile yaptıkları şu kötü fiil, nefisleri titreten bir nefreti intâc ettiği gibi, takip ettikleri garazın da akîm kaldığına delâlet eder.
ﺍَﻟﻠّٰﻪُ kelimesinin tasrihinden de, garazlarının muhal olduğuna delâlet vardır. Çünkü Resul-i Ekrem'e (asm) yapılan huda', Allah'a râcidir. Malûm ya Allah'la pençeleşmek isteyen düşer. ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ nin ibhamını izale etmek için sıla olarak iman sıfatının ihtiyar edilmesi onların iman cihetiyle kendilerini sevdirerek mü'minlerden addetmek istemiş olduklarına işarettir. Ve keza nur-u imanla akılları münevver olan mü'minlerin dirayetinden hilenin gizli kalmamasına bir îmadır. ﻭَﻣَﺎ ﻳَﺨْﺪَﻋُﻮﻥَ اِلَّا ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ Bu cümledeki hasr, kemal-i sefahetlerine işarettir. Zira mü'minlere zarar verdirmek için yaptıkları muamele makûse olup baltayı nefislerine vurmakla, sanki o huda'ı bizzat nefislerine yapmakla sefahetlerini ilan etmişlerdir.
ﻳَﺨْﺪَﻋُﻮﻥَ nin ﻳَﻀُﺮُّﻭﻥَ ye tercihi, yine sefahetlerine işarettir. Çünkü ashab-ı ukûl arasında kasden nefsine zarar veren vardır fakat amden kendisiyle hud'a yapan yoktur. Meğerki insan suretinde bir eşek ola.
ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ Bu unvan onlara pek aziz, sevgili olan nefislerini memnun etmek üzere, bir hazz-ı nefsanî kazanmak niyetiyle yaptıkları nifak, aksü'l-amel kabilinden bir zakkum ismar etmiş olduğuna işarettir.
Sual: Bu cümledeki hasırdan anlaşılır ki onların huda' ve nifakları, İslâmiyet'e ve âlem-i İslâm'a zarar vermemiştir. Halbuki âlem-i İslâm'ın unsurlarında öldürücü zehir gibi intişar eden nifak şubelerinden gördüğü zararları, hiçbir şeyden görmemiştir?
Cevap: Âlem-i İslâm'da görünen zarar ancak onların bozulmuş tabiatlarından, tefessüh etmiş fıtratlarından, taaffün etmiş vicdanlarından neş'et ve intişar etmiştir. Yoksa onların arzu ve ihtiyar ile yaptıkları huda' ve hilelerin neticesi değildir. Çünkü onların hileleri Cenab-ı Hakk'a, Peygamber'e (asm), cemaat-i müslimîne yapılan bir muameledir. Malûmdur ki Allah o muameleye âlimdir. Peygamber (asm) de vahiy ile vâkıftır. Cemaat-i müslimînce de imanî bir şiddet-i zekâ sayesinde o gibi hileler tesettür edip gizli kalamaz. Demek onların vurdukları balta, dönüp başlarını kırmıştır. Çünkü aldanan cemaat-i müslimîn değildir. Ancak aldatan aldanandır. ﻭَﻣَﺎ ﻳَﺸْﻌُﺮُﻭﻥَ Yani yaptıkları hilenin nefislerine râci olduğunu hissetmiyorlar. Bu fezleke onların cehaletini ilan ediyor. Zira ukalâdan değildirler. Çünkü onların bu işleri, ukalâ işi değildir. Ve keza hayvan sınıfına da benzemiyorlar. Çünkü hayvanlar, zararlı olan şeyleri hissettiklerinden çekinirler. Demek bunlar, hiss-i hayvanîden de mahrumdurlar. Öyle ise, ihtiyar ve şuuru olmayan cemadat nevine dâhildirler. ﻓ۪ﻰ ﻗُﻠُﻮﺑِﻬِﻢْ ﻣَﺮَﺽٌ Bu cümlenin mâkabliyle vech-i irtibatı:
Vaktâ ki onlar, şuur hissini istihdam ederek muhakeme-i akliye ile amel etmediler. Anlaşıldı ki ruhlarında bir maraz vardır. Ve lâekall onun zararlı bir maraz olduğunu bilmeleri lâzımdır ki o marazdan sâdır olan hükümlere itimad etmesinler. Çünkü o maraz; hakikatleri tağyir etmekle acıyı tatlı, çirkini güzel gösterir şanındadır.
Zarfiyeti ifade eden ﻓ۪ﻰ kelimesinden anlaşılır ki onların marazları, kalbin sathında değildir. Ancak kalbin melekûtunda yani iç yüzünde kâin bir marazdır.
ﻗَﻠْﺐ unvanından anlaşılır ki kalbin sathında bulunan bir hastalık, bütün a'mal-i bedeniyeyi sekteye uğrattığı gibi, kalbin iç yüzü de nifak ile hastalandığı zaman, ef'al-i ruhiye tamamen istikamet üzerine lâzım olan hareketten düşerler. Çünkü hayatın mihveri ve makinesi, ancak kalptir.
ﻓ۪ﻰ ﻗُﻠُﻮﺑِﻬِﻢْ in ﻣَﺮَﺽٌ üzerine takdimi, iki cihetle hasrı ifade eder.
Biri: Maraz başka uzuvlarında değil ancak kalplere münhasırdır. Diğeri: O kalpler de ancak münafıkların kalbi olup başkaların kalpleri değildir.
O iki hasırdan ta'riz suretiyle anlaşılır ki nur-u iman, insanın bütün ef'al ve âsârına sıhhat ve istikameti vermek şanındadır.
Ve yine anlaşılır ki fesâd kalptedir. Malûm ya bir şeyin esası, kalbi bozuk olursa teferruatını tamir etmek bir faydayı teşkil etmez.
Ve yine anlaşılır ki fıtrattan hakikat çıkar. Ve fıtrat, hakikatlere merci bir masdardır. Fesâd ve harab ise ârızî bir marazdır. Çünkü eşyada asıl sıhhattir. Maraz ise ârızîdir. Binaenaleyh "Nifak ve fesâdımız fıtrîdir. İhtiyarî olmadığından mûcib-i ceza değildir." diye itizarda bulunamazlar.
Tenkiri meçhuliyeti ifade eden tenvin ise, marazın pek gizli olduğundan ne görünmesi ve ne tedavisi mümkün olmadığına işarettir.
Beşinci cümleyi teşkil eden ﻓَﺰَﺍﺩَﻫُﻢُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣَﺮَﺿًﺎ nin, mâkabliyle vech-i irtibatı ile eczası arasındaki cihet-i intizam:
Evet, vaktâ ki münafıklar yaptıkları amelden bir maraz olduğu kanaatiyle içtinab etmediler. Bilakis o amellerini istihsan ederek fazlaca talebinde bulundular. Cenab-ı Hak da talepleri üzerine arttırdı.
Sual: ﻓَﺰَﺍﺩَ deki ﻑ mâkablinin mâba'dine sebep olduğunu ifade eder. Halbuki burada marazın vücudu, marazın ziyadesine sebep değildir?
Cevap: Vaktâ ki onlar, marazlarını teşhis edip tedavisi talebinde bulunmadılar. Sanki ihmallik yüzünden ziyadesini talep etmişlerdir. Cenab-ı Hak da mü'minlerin zaferiyle onların ümidlerini yeise çevirmiştir. Ve müslümanların galebesiyle onların husumetlerini hased ve kine kalbetmiştir. Sonra da maruz kaldıkları o yeis; kinden doğan korku, zafiyet, zillet marazlarını kalplerine istila ettirmekle marazlarını ziyadeleştirdi.
Sual: Kur'an-ı Kerim'in bu cümlede "maraz" kelimesini mef'ul değil, temyiz şeklinde kullanması neye işarettir?
Cevap: Münafıkların bâtınî ve kalbî olan marazları, sanki zahire çıkmış ve bütün amellerine, fiillerine sirayet etmekle vücudları, tamamıyla maraz kesilmiş olduğunu ifade etmek için ﻣﺮﺽ kelimesi temyiz olarak kullanılmıştır. Evet ﻣﺮﺽ kelimesi mef'ul olduğu takdirde, bu manayı ifade edemez. Çünkü o vakit ziyade, yalnız maraza taalluk eder.
Altıncı cümleyi teşkil eden ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏٌ ﺍَﻟ۪ﻴﻢٌ in vech-i irtibatı:
Evet menfaati ifade eden ﻝ dan anlaşılır ki münafıkların menfaati ya dünyada elîm bir azâbtır veya âhirette şedit bir elemdir. Bunlar ise menfaat değildir. Öyle ise menfaatleri muhaldir.
Sual: ﺍَﻟ۪ﻴﻢٌ "müteellim" manasınadır. Müteellim ise şahsın sıfatıdır. Binaenaleyh azâbın, "elîm"le vasıflandırılmasında ne hikmet vardır?
Cevap: Azâb onların vücudlarını öyle kaplar ve cesedlerini öyle ihata eder ve bâtınlarına öyle nüfuz eder ki sanki vücudları bir azâb külçesi kesilir. Azâbtan maada bir şey görünmez. Hattâ o azâb külçesinden fışkıran "ah!"lar, fîzarlar, teellümler sanki nefs-i azâbtan neş'et ederler. Yani çağıran, bağıran, müteellim olan, ayn-ı azâb olduğu sanır.
Yedinci cümleyi teşkil eden ﺑِﻤَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻜْﺬِﺑُﻮﻥَ nin vech-i irtibatı:
Evet münafıkların azâbları, mezkûr cinayetleri arasında yalnız kizb ile vasıflandırılması, kizbin şiddet-i kubh ve çirkinliğine işarettir. Ve bu işaret dahi, kizbin ne kadar tesirli bir zehir olduğuna bir şahid-i sadıktır. Zira Kizb, küfrün esasıdır.
Kizb, nifakın birinci alâmetidir.
Kizb, kudret-i İlahiyeye bir iftiradır.
Kizb, hikmet-i Rabbaniyeye zıttır.
Ahlâk-ı âliyeyi tahrip eden kizbdir.
Âlem-i İslâm'ı zehirlendiren ancak kizbdir.
Âlem-i beşerin ahvalini fesâda veren kizbdir.
Nev-i beşeri kemalâttan geri bırakan kizbdir. Müseylime-i Kezzab ile emsalini âlemde rezil ü rüsvay eden kizbdir.
İşte bu sebeplerden dolayıdır ki bütün cinayetler içinde tel'ine, tehdide tahsis edilen kizbdir. Bu âyet, insanları bilhassa müslümanları dikkate davet eder.
Sual: Bir maslahata binaen kizbin caiz olduğu söylenilmektedir. Öyle midir?
Cevap: Evet, kat'î ve zarurî bir maslahat için mesağ-ı şer'î vardır. Amma hakikate bakılırsa maslahat dedikleri şey, bâtıl bir özürdür. Zira usûl-ü şeriatta takarrur ettiği vecihle "Mazbut ve miktarı muayyen olmayan bir şey, hükümlere illet ve medar olamaz. Çünkü miktarı bir had altına alınmadığından sû-i istimale uğrar." Maahâzâ bir şeyin zararı menfaatine galebe ederse o şey, mensuh ve gayr-ı muteber olur. Maslahat, o şeyi terk etmekte olur.
Evet âlemde görünen şu kadar inkılâblar, karışıklıklar, zararın özür telakki edilen maslahata galebe etmesine bir şahittir.
Fakat kinaye veya ta'riz suretiyle yani gayr-ı sarih bir kelime ile söylenilen yalan, kizbden sayılmaz.
Hülâsa: Yol ikidir.
Ya sükûttur. Çünkü söylenilen her sözün doğru olması lâzımdır.
Veya sıdktır. Çünkü İslâmiyet'in esası sıdktır.
İmanın hâssası sıdktır.
Bütün kemalâta îsal edici sıdktır.
Ahlâk-ı âliyenin hayatı sıdktır.
Terakkiyatın mihveri sıdktır.
Âlem-i İslâm'ın nizamı sıdktır.
Nev-i beşeri kâbe-i kemalâta îsal eden sıdktır.
Ashab-ı Kiram'ı bütün insanlara tefevvuk ettiren sıdktır.
Muhammed-i Hâşimî'yi (aleyhisselâm) meratib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran sıdktır.
Bakara 2:11
ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻗ۪ﻴﻞَ ﻟَﻬُﻢْ لَاتُفْسِدُوا ﻓِﻰ الْاَرْضِ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣُﺼْﻠِﺤُﻮﻥَ ٭ اَلَٓا ﺍِﻧَّﻬُﻢْ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﻤُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ ﻭَﻟٰﻜِﻦْ لَايَشْعُرُونَ Bu âyetin evvelki âyetle vech-i irtibatı:
Evet, vaktâ ki münafıkların nifakından neş'et eden cinayetlerin birincisini teşkil eden nefislerine zulmetmekle hukukullaha tecavüzleri olan cinayet zikredildikten sonra, mezkûr cinayetlerin ikincisini teşkil eden hukuk-u ibada tecavüz ile aralarına fesâdı ilka etmek olan cinayet dahi mevki-i münâsibinde zikredilmiştir.
Sonra ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻗ۪ﻴﻞَ cümlesi münafıkların kıssasına ve hikâyesine dâhil olduğu cihetle ﻭَﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﻣَﻦْ ﻳَﻘُﻮﻝُ deki ﻳَﻘُﻮﻝُ ye bağlıdır, mana ve mealce ﻳُﺨَﺎﺩِﻋُﻮﻥَ ye nâzırdır. Hadd-i zatında dahi ﻳَﻜْﺬِﺑُﻮﻥَ ye merbuttur. Üslubun tağyiri ise yani kaziye-i hamliye yerine, kaziye-i şartiyenin iradı ﻳَﻜْﺬِﺑُﻮﻥَ ile ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻗ۪ﻴﻞَ arasında birkaç cümlenin mukadder olduğuna bir emaredir.
Takdir-i kelâm şöyle olsa gerektir: "Yalan söyledikleri zaman, fitneyi îka ediyorlar. Fitneyi îka ettikleri zaman, ifsad ediyorlar. Nasihat edildikleri vakit, kabul etmiyorlar. Fesâdı yapmayın denildiği zaman 'Biz ancak ıslaha çalışıyoruz.' diyorlar."
Bu âyetin ihtiva ettiği mezkûr ve gayr-ı mezkûr cümleler arasındaki vech-i irtibat bir misal ile izah edilecektir. Şöyle ki:
Bir insan, tehlikeli bir yola sülûk ettiği zaman en evvel "Senin bu yolun seni felakete götürür, o yoldan vazgeç!" diye nasihat yapılır. O insan vazgeçmediği takdirde, şiddet ile zecir ve nehyedilir. Ve aynı zamanda "Umum halkın nefret ve kahrına uğrarsın." diye tehdit edildiği gibi "Ebna-i cinsine zulmetmiş olursun." diye şefkat-i cinsiyeye de davet edilir.
Eğer o insan, sarhoşlar gibi inatlı ve kafasız ise kendisine yapılan nasihat ve zecir ve nehiyleri müdafaa ile mukabele eder ve "Benim mesleğim haktır, ne senin hakk-ı itirazın var ve ne benim senin nasihatlerine ihtiyacım var." diye serkeşliğe başlar.
Eğer o insan iki yüzlü ise, tabiî bir cihetten nasihat edenleri kandırır ve ilzamına çalışır. Diğer cihetten de "Ben ıslah edici bir insanım." diye mesleğini hak göstermekle devam eder. Ve aynı zamanda "Islah benim hakiki bir sıfatım olup, bilâhare hasıl olmuş bir sıfat değildir." diye davâsını tekid ve teyid eder.
Bundan sonra eğer o insan mesleğinde, ısrar ile nasihatleri kabul etmese anlaşılır ki onun ıslahına hiçbir çare ve bir deva yoktur. Yalnız onun fesâdı halka sirayet etmemek için mesleğinin muzır ve fena olduğunu ilan etmek lâzımdır ki herkes ondan tahaffuz etsin. Zira aklını çalıştırmıyor, şuurunu istihdam etmiyor ki böyle zahir olan bir şeyi hissedebilsin.
İşte bu misaldeki cümlelerin arasındaki münasebetlere dikkat edilirse, mezkûr âyetin cümleleri arasında bulunan münasebet halkaları güzelce görünecektir. Evet aralarında öyle fıtrî bir nizam vardır ki îcaz ve ihtisarından i'cazın yüksek sesleri işitilir.
Mezkûr âyetin her bir cümlesinin heyetindeki vech-i intizam:
Evet kat'iyeti ifade eden ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻗ۪ﻴﻞَ ﻟَﻬُﻢْ deki ﺍِﺫَﺍ kötü ve fena şeyleri men' ve nehyetmek lâzım ve vâcib olduğuna işarettir.
Fâilin terkiyle sîga-i meçhul ile zikredilen ﻗ۪ﻴﻞَ kötü bir şeyi nehyetmek, farz-ı kifaye olduğuna işarettir.
Menfaat ve lütfu ifade eden ﻟَﻬُﻢْ deki ﻝ yapılacak nehiylerin tahkir ve tahakküm suretiyle değil, ancak nasihat tarzı ile lâzım olduğuna işarettir.
لَا ﺗُﻔْﺴِﺪُﻭﺍ şöyle bir kıyas-ı istisnaîye işarettir ki: "Böyle yapmayın, aksi takdirde karışıklıklar meydana gelir. İnsanlar arasında itaat rabıtası kesilir. Adalet ihtilale inkılâb eder. İttifak ve ittihadın ipleri kırılır. Fesâd doğmaya başlar. Öyle ise böyle yapmayın ki, fesâd olmasın."
ﻓِﻰ الْاَرْضِ nehyi tekid, zecri idame ettiriyor. Çünkü nasihat muvakkat olduğu için inzicarın devamı lâzımdır. Bu da vicdanın heyecana getirilmesiyle olur. Bu dahi ya şefkat-i cinsiyenin uyandırılmasıyla veya nefret-i umumiyeye maruz kalmak korkusuyla olur. Evet ﻓِﻰ الْاَرْضِ kelimesi her iki ciheti de temin eder. Zira "arz" kelimesi lisan-ı haliyle: "Sizin bu fesâdınız nev-i beşere sirayet eder. Nev-i beşerin bilhassa fakir fukara, masumların sizlere kötülüğü nedir ki onlara karşı böyle fenalıkta bulunursunuz? Şefkat-i cinsiyeniz yok mudur, ne için merhamet etmiyorsunuz? Pekâlâ, teslim ettik ki sizin şefkat-i cinsiyeniz yoktur. Hiç olmasa nefret-i umumiyeden korkunuz." diye onları ikaz ediyor.
Sual: Onların maksatları umum insanlar değildir. Ne için onların fesâdı bütün insanlara sirayet etsin?
Cevap: Evet, siyah bir gözlüğü takan adam her şeyi siyah ve çirkin görür. Kezalik basiret gözü de nifak ile perdelenirse ve kalp küfür ile peçelenirse bütün eşya çirkin ve kötü görünür. Ve bütün insanlara belki kâinata karşı bir buğz, bir adavete sebep olur. Hem de küçük bir dişin kırılmasıyla büyük bir makinenin müteessir olduğu gibi, bir şahsın nifakıyla heyet-i beşeriyenin intizamı müteessir olur. Zira adalet, intizam, İslâmiyet itaatle olur. Maalesef onların serptikleri zehirler tabakadan tabakaya intikal ede ede, bu zillet, sefaleti ismar etmiştir. ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣُﺼْﻠِﺤُﻮﻥَ Yani "Halkı ifsad etmeyin." denildiği zaman "Bizler ancak ıslah edici insanlarız." iddiasında bulundular.
ﺍِﻧَّﻤَﺎ da iki hâsiyet vardır.
Birincisi: Dâhil olduğu hükmün hakikaten veya iddiaen malûm olması lâzımdır. Bu hâsiyetten, nasihat edenleri tezyif etmeye ve cehaletlerine olan sebatlarını izhar etmeye bir remiz vardır. Yani: "Bizim ıslah edici olduğumuz malûmdur, binaenaleyh mesleğimizde sebat ederiz, nasihatlere kulak asan değiliz."
İkinci hâsiyet, hasrdır. Bu hasrdan dahi onların salahlarına, hiçbir fesâdın karışmamış olduğuna bir remiz vardır. Ve bu remizden mü'minlere bir ta'riz vardır ki onların salahlarına fesâd karışıyor.
Sebat ve devamı ifade eden ism-i fâil sîgasıyla ﻣُﺼْﻠِﺤُﻮﻥَ nin ﻧُﺼْﻠِﺢُ ya tercihen zikredilmesi, salahlarının sabit ve daimî bir sıfat oldu-ğundan şimdiki halleri de ayn-ı salah olduğuna işarettir. Sonra onlar, bu kelâmlarında da münafıklık ediyorlar. Zira bâtınen fesâdlarını salah addettikleri gibi, zahiren "Bu amelimiz mü'minlerin salah ve menfaatleri içindir." diye mürailik yapıyorlar. اَلَا ﺍِﻧَّﻬُﻢْ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﻤُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ ﻭَﻟٰﻜِﻦْ لَا ﻳَﺸْﻌُﺮُﻭﻥَ Bu âyetin mâkabliyle vech-i irtibatı:
Evet evvelki âyette münafıklardan hikâye edilen bazı manalar, iddialar vardır. Mesela: Mesleklerini terviç ve teşvik etmişlerdir. Salahı kendilerine isbât ve salahın daimî bir sıfatları olduğunu iddia etmişlerdir. Ve amellerinin salaha münhasır olduğu ve salahlarına hiçbir fesâdın karışmamış olduğu ve bu hükmün malûm hükümlerden bulunduğu iddiasında bulunmuşlardır. Ve mü'minlere ta'rizde bulunarak nasihat edenleri techil etmişlerdir.
Kur'an-ı Kerim de münafıkların şu mezkûr iddialarını cerh ve akislerini isbât etmek üzere, şu cümlede bazı hükümler serdetmiştir.
Ezcümle:
Fesâd, münafıklara isnad ve isbât edilmiştir.
Ve onların, müfsidlerin hakikatiyle ittihad ettiklerine işaret edilmiştir.
Ve fesâdın münafıklara münhasır olduğuna ve bu hükmün sabit bir hakikat bulunduğuna işaretler yapılmıştır.
Ve onların muzır olduklarına halk ikaz edilmiştir. Ve hislerini nefyetmekle techil edilmişlerdir.
Evet, fena bir şeye düşmemek için kullanılmakta olan ikaz âleti denilen اَلَا ile, onların davâları halkın nazarında tezyif ve ibtâl edilmiştir.
Tahkiki ifade eden ﺍِﻥَّ ile davâlarında iddia ettikleri hakkaniyet ve malûmiyet reddedilmiştir.
Hasrı ifade eden ﻫُﻢْ onların ﺍِﻧَّﻤَﺎ ve ﻧَﺤْﻦُ ile mü'minlere karşı yaptıkları ta'rize cerh edici bir mukabeledir.
Cins ve hakikati ifade eden ﺍَﻟْﻤُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ deki harf-i tariften anlaşılır ki onlar, müfsidlerin hakikatiyle ittihad etmişlerdir.
Şuurdan mahrum olduklarını ifade eden ﻭَﻟٰﻜِﻦْ لَا ﻳَﺸْﻌُﺮُﻭﻥَ cümlesi, onların zu'mlarınca davâlarının malûmiyeti dolayısıyla, nasihate ihtiyaçları olmadığına ve nasihat edenleri tezyif ettiklerine karşı bir müdafaadır.
Bakara 2:12
ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻗ۪ﻴﻞَ ﻟَﻬُﻢْ لَاتُفْسِدُوا ﻓِﻰ الْاَرْضِ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣُﺼْﻠِﺤُﻮﻥَ ٭ اَلَٓا ﺍِﻧَّﻬُﻢْ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﻤُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ ﻭَﻟٰﻜِﻦْ لَايَشْعُرُونَ Bu âyetin evvelki âyetle vech-i irtibatı:
Evet, vaktâ ki münafıkların nifakından neş'et eden cinayetlerin birincisini teşkil eden nefislerine zulmetmekle hukukullaha tecavüzleri olan cinayet zikredildikten sonra, mezkûr cinayetlerin ikincisini teşkil eden hukuk-u ibada tecavüz ile aralarına fesâdı ilka etmek olan cinayet dahi mevki-i münâsibinde zikredilmiştir.
Sonra ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻗ۪ﻴﻞَ cümlesi münafıkların kıssasına ve hikâyesine dâhil olduğu cihetle ﻭَﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﻣَﻦْ ﻳَﻘُﻮﻝُ deki ﻳَﻘُﻮﻝُ ye bağlıdır, mana ve mealce ﻳُﺨَﺎﺩِﻋُﻮﻥَ ye nâzırdır. Hadd-i zatında dahi ﻳَﻜْﺬِﺑُﻮﻥَ ye merbuttur. Üslubun tağyiri ise yani kaziye-i hamliye yerine, kaziye-i şartiyenin iradı ﻳَﻜْﺬِﺑُﻮﻥَ ile ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻗ۪ﻴﻞَ arasında birkaç cümlenin mukadder olduğuna bir emaredir.
Takdir-i kelâm şöyle olsa gerektir: "Yalan söyledikleri zaman, fitneyi îka ediyorlar. Fitneyi îka ettikleri zaman, ifsad ediyorlar. Nasihat edildikleri vakit, kabul etmiyorlar. Fesâdı yapmayın denildiği zaman 'Biz ancak ıslaha çalışıyoruz.' diyorlar."
Bu âyetin ihtiva ettiği mezkûr ve gayr-ı mezkûr cümleler arasındaki vech-i irtibat bir misal ile izah edilecektir. Şöyle ki:
Bir insan, tehlikeli bir yola sülûk ettiği zaman en evvel "Senin bu yolun seni felakete götürür, o yoldan vazgeç!" diye nasihat yapılır. O insan vazgeçmediği takdirde, şiddet ile zecir ve nehyedilir. Ve aynı zamanda "Umum halkın nefret ve kahrına uğrarsın." diye tehdit edildiği gibi "Ebna-i cinsine zulmetmiş olursun." diye şefkat-i cinsiyeye de davet edilir.
Eğer o insan, sarhoşlar gibi inatlı ve kafasız ise kendisine yapılan nasihat ve zecir ve nehiyleri müdafaa ile mukabele eder ve "Benim mesleğim haktır, ne senin hakk-ı itirazın var ve ne benim senin nasihatlerine ihtiyacım var." diye serkeşliğe başlar.
Eğer o insan iki yüzlü ise, tabiî bir cihetten nasihat edenleri kandırır ve ilzamına çalışır. Diğer cihetten de "Ben ıslah edici bir insanım." diye mesleğini hak göstermekle devam eder. Ve aynı zamanda "Islah benim hakiki bir sıfatım olup, bilâhare hasıl olmuş bir sıfat değildir." diye davâsını tekid ve teyid eder.
Bundan sonra eğer o insan mesleğinde, ısrar ile nasihatleri kabul etmese anlaşılır ki onun ıslahına hiçbir çare ve bir deva yoktur. Yalnız onun fesâdı halka sirayet etmemek için mesleğinin muzır ve fena olduğunu ilan etmek lâzımdır ki herkes ondan tahaffuz etsin. Zira aklını çalıştırmıyor, şuurunu istihdam etmiyor ki böyle zahir olan bir şeyi hissedebilsin.
İşte bu misaldeki cümlelerin arasındaki münasebetlere dikkat edilirse, mezkûr âyetin cümleleri arasında bulunan münasebet halkaları güzelce görünecektir. Evet aralarında öyle fıtrî bir nizam vardır ki îcaz ve ihtisarından i'cazın yüksek sesleri işitilir.
Mezkûr âyetin her bir cümlesinin heyetindeki vech-i intizam:
Evet kat'iyeti ifade eden ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻗ۪ﻴﻞَ ﻟَﻬُﻢْ deki ﺍِﺫَﺍ kötü ve fena şeyleri men' ve nehyetmek lâzım ve vâcib olduğuna işarettir.
Fâilin terkiyle sîga-i meçhul ile zikredilen ﻗ۪ﻴﻞَ kötü bir şeyi nehyetmek, farz-ı kifaye olduğuna işarettir.
Menfaat ve lütfu ifade eden ﻟَﻬُﻢْ deki ﻝ yapılacak nehiylerin tahkir ve tahakküm suretiyle değil, ancak nasihat tarzı ile lâzım olduğuna işarettir.
لَا ﺗُﻔْﺴِﺪُﻭﺍ şöyle bir kıyas-ı istisnaîye işarettir ki: "Böyle yapmayın, aksi takdirde karışıklıklar meydana gelir. İnsanlar arasında itaat rabıtası kesilir. Adalet ihtilale inkılâb eder. İttifak ve ittihadın ipleri kırılır. Fesâd doğmaya başlar. Öyle ise böyle yapmayın ki, fesâd olmasın."
ﻓِﻰ الْاَرْضِ nehyi tekid, zecri idame ettiriyor. Çünkü nasihat muvakkat olduğu için inzicarın devamı lâzımdır. Bu da vicdanın heyecana getirilmesiyle olur. Bu dahi ya şefkat-i cinsiyenin uyandırılmasıyla veya nefret-i umumiyeye maruz kalmak korkusuyla olur. Evet ﻓِﻰ الْاَرْضِ kelimesi her iki ciheti de temin eder. Zira "arz" kelimesi lisan-ı haliyle: "Sizin bu fesâdınız nev-i beşere sirayet eder. Nev-i beşerin bilhassa fakir fukara, masumların sizlere kötülüğü nedir ki onlara karşı böyle fenalıkta bulunursunuz? Şefkat-i cinsiyeniz yok mudur, ne için merhamet etmiyorsunuz? Pekâlâ, teslim ettik ki sizin şefkat-i cinsiyeniz yoktur. Hiç olmasa nefret-i umumiyeden korkunuz." diye onları ikaz ediyor.
Sual: Onların maksatları umum insanlar değildir. Ne için onların fesâdı bütün insanlara sirayet etsin?
Cevap: Evet, siyah bir gözlüğü takan adam her şeyi siyah ve çirkin görür. Kezalik basiret gözü de nifak ile perdelenirse ve kalp küfür ile peçelenirse bütün eşya çirkin ve kötü görünür. Ve bütün insanlara belki kâinata karşı bir buğz, bir adavete sebep olur. Hem de küçük bir dişin kırılmasıyla büyük bir makinenin müteessir olduğu gibi, bir şahsın nifakıyla heyet-i beşeriyenin intizamı müteessir olur. Zira adalet, intizam, İslâmiyet itaatle olur. Maalesef onların serptikleri zehirler tabakadan tabakaya intikal ede ede, bu zillet, sefaleti ismar etmiştir. ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣُﺼْﻠِﺤُﻮﻥَ Yani "Halkı ifsad etmeyin." denildiği zaman "Bizler ancak ıslah edici insanlarız." iddiasında bulundular.
ﺍِﻧَّﻤَﺎ da iki hâsiyet vardır.
Birincisi: Dâhil olduğu hükmün hakikaten veya iddiaen malûm olması lâzımdır. Bu hâsiyetten, nasihat edenleri tezyif etmeye ve cehaletlerine olan sebatlarını izhar etmeye bir remiz vardır. Yani: "Bizim ıslah edici olduğumuz malûmdur, binaenaleyh mesleğimizde sebat ederiz, nasihatlere kulak asan değiliz."
İkinci hâsiyet, hasrdır. Bu hasrdan dahi onların salahlarına, hiçbir fesâdın karışmamış olduğuna bir remiz vardır. Ve bu remizden mü'minlere bir ta'riz vardır ki onların salahlarına fesâd karışıyor.
Sebat ve devamı ifade eden ism-i fâil sîgasıyla ﻣُﺼْﻠِﺤُﻮﻥَ nin ﻧُﺼْﻠِﺢُ ya tercihen zikredilmesi, salahlarının sabit ve daimî bir sıfat oldu-ğundan şimdiki halleri de ayn-ı salah olduğuna işarettir. Sonra onlar, bu kelâmlarında da münafıklık ediyorlar. Zira bâtınen fesâdlarını salah addettikleri gibi, zahiren "Bu amelimiz mü'minlerin salah ve menfaatleri içindir." diye mürailik yapıyorlar. اَلَا ﺍِﻧَّﻬُﻢْ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﻤُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ ﻭَﻟٰﻜِﻦْ لَا ﻳَﺸْﻌُﺮُﻭﻥَ Bu âyetin mâkabliyle vech-i irtibatı:
Evet evvelki âyette münafıklardan hikâye edilen bazı manalar, iddialar vardır. Mesela: Mesleklerini terviç ve teşvik etmişlerdir. Salahı kendilerine isbât ve salahın daimî bir sıfatları olduğunu iddia etmişlerdir. Ve amellerinin salaha münhasır olduğu ve salahlarına hiçbir fesâdın karışmamış olduğu ve bu hükmün malûm hükümlerden bulunduğu iddiasında bulunmuşlardır. Ve mü'minlere ta'rizde bulunarak nasihat edenleri techil etmişlerdir.
Kur'an-ı Kerim de münafıkların şu mezkûr iddialarını cerh ve akislerini isbât etmek üzere, şu cümlede bazı hükümler serdetmiştir.
Ezcümle:
Fesâd, münafıklara isnad ve isbât edilmiştir.
Ve onların, müfsidlerin hakikatiyle ittihad ettiklerine işaret edilmiştir.
Ve fesâdın münafıklara münhasır olduğuna ve bu hükmün sabit bir hakikat bulunduğuna işaretler yapılmıştır.
Ve onların muzır olduklarına halk ikaz edilmiştir. Ve hislerini nefyetmekle techil edilmişlerdir.
Evet, fena bir şeye düşmemek için kullanılmakta olan ikaz âleti denilen اَلَا ile, onların davâları halkın nazarında tezyif ve ibtâl edilmiştir.
Tahkiki ifade eden ﺍِﻥَّ ile davâlarında iddia ettikleri hakkaniyet ve malûmiyet reddedilmiştir.
Hasrı ifade eden ﻫُﻢْ onların ﺍِﻧَّﻤَﺎ ve ﻧَﺤْﻦُ ile mü'minlere karşı yaptıkları ta'rize cerh edici bir mukabeledir.
Cins ve hakikati ifade eden ﺍَﻟْﻤُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ deki harf-i tariften anlaşılır ki onlar, müfsidlerin hakikatiyle ittihad etmişlerdir.
Şuurdan mahrum olduklarını ifade eden ﻭَﻟٰﻜِﻦْ لَا ﻳَﺸْﻌُﺮُﻭﻥَ cümlesi, onların zu'mlarınca davâlarının malûmiyeti dolayısıyla, nasihate ihtiyaçları olmadığına ve nasihat edenleri tezyif ettiklerine karşı bir müdafaadır.
Bakara 2:13
ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻗ۪ﻴﻞَ ﻟَﻬُﻢْ ﺍٰﻣِﻨُﻮﺍ ﻛَﻤَٓﺎ ﺍٰﻣَﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍَﻧُﺆْﻣِﻦُ ﻛَﻤَٓﺎ ﺍٰﻣَﻦَ ﺍﻟﺴُّﻔَﻬَٓﺎﺀُ اَلَٓا ﺍِﻧَّﻬُﻢْ ﻫُﻢُ ﺍﻟﺴُّﻔَﻬَٓﺎﺀُ ﻭَﻟٰﻜِﻦْ لَا ﻳَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ Yani "Halkın imana geldikleri gibi, siz de imana geliniz." diye imana davet edildikleri zaman "Süfeha takımının imana geldiği gibi, biz de mi imana geleceğiz?" diye cevabında bulunurlar. Fakat süfeha takımı, ancak ve ancak onlardır. Lâkin bilmiyorlar.
Bu âyeti mâkabliyle rabt ve nazmeden cihetler:
Evet bu iki âyet, münafıkların cinayetlerini hikâye ettikleri gibi onlara nasihat ve irşad vazifesini de görüyorlar. Binaenaleyh bu iki âyetin arasındaki atıf ya mü'minlere isnad ettikleri sefahet cinayeti, arzda yaptıkları ifsad cinayetine atıftır veya emr-i bi'l-marufu tazammun eden ikinci âyet, nehy-i ani'l-münkeri ifade eden birinci âyete atıftır. Demek bu iki âyet arasında cihetü'l-vahdet ya cinayettir veya irşaddır.
Bu âyetteki cümlelerin arasındaki cihet-i irtibat:
Evet vaktâ ki ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻗ۪ﻴﻞَ ﻟَﻬُﻢْ ﺍٰﻣِﻨُﻮﺍ ﻛَﻤَٓﺎ ﺍٰﻣَﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ cümlesiyle farz-ı kifaye olan nasihat vazifesi îfa edilmek üzere, kâmil insanlardan ibaret olan cumhur-u nâsa ittibaen hâlis bir imana davet edildikleri zaman, enaniyet-i cahiliyeleri heyecana gelerek ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍَﻧُﺆْﻣِﻦُ ﻛَﻤَٓﺎ ﺍٰﻣَﻦَ ﺍﻟﺴُّﻔَﻬَٓﺎﺀُ deyip gurur ve inatlarında ısrar etmekle "Davâmız haktır ve bizler hak üzerindeyiz." diye bâtıl ve inatçıların âdeti gibi, bâtıl davâlarını hak ve cehaletlerini ilim iddia ettiler. Çünkü nifakla kalpleri fesâda uğramıştır. Tabiî fâsid olan bir kalp gururlu olur ve ifsadata meyleder. Binaenaleyh kalplerinin fâsid olmasından temerrüd ve inat ediyorlar. Ve hedef ittihaz ettikleri ifsad iktizasıyla, yekdiğerine halkı idlâl etmeyi tavsiye ediyorlar. Ve gururlarının hükmüyle diyanet ve imanı, sefahet ve sefalet telakki ediyorlar. Ve nifaklarının icabıyla, bu sözlerinde de münafıklık yapıyorlar. Zira bu sözlerinin zahirinden "Biz divane değiliz, nasıl sefihler gibi olacağız?" gibi bir mana çıkar. Bâtınından ise "Nasıl ekserisi fukara ve nazarımızda sefih olan mü'minler gibi olacağız?" gibi diğer bir mana çıkıyor.
Sonra Kur'an-ı Kerim, onların mü'minlere attıkları sefahet taşını اَلَٓا ﺍِﻧَّﻬُﻢْ ﻫُﻢُ ﺍﻟﺴُّﻔَﻬَٓﺎﺀُ cümlesiyle iade etmekle kendilerine yutturmuştur. Çünkü inat ve cehaletleri bu dereceye vâsıl olanın hak ve müstehakkı, beyne'n-nâs teşhir edilmekle sefahetin kendisine münhasır olduğunu ilan etmektir.
Sonra ﻭَﻟٰﻜِﻦْ لَايَعْلَمُونَ cümlesiyle onların cehl-i mürekkeble cahil olduklarına işaret etmiştir ki, bu gibi cahillere nasihat tesir etmediğinden onlardan tamamıyla i'raz etmek lâzımdır. Çünkü nasihati dinleyen ancak cehlini bilenlerdir. Bunlar cehillerini de bilmezler.
Bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin eczası arasında bulunan vech-i irtibat:
Evet ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻗ۪ﻴﻞَ ﻟَﻬُﻢْ ﺍٰﻣِﻨُﻮﺍ ﻛَﻤَٓﺎ ﺍٰﻣَﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ cümlesindeki ﺍِﺫَﺍ kat'iyeti ifade ettiğinden, emr-i maruf ile halkı irşad etmek lüzumuna işarettir.
Sîga-i meçhul ile zikredilen ﻗ۪ﻴﻞَ nasihatin alâ sebili'l-kifaye vâcib olduğuna işarettir.
Ve ﺍَﺧْﻠِﺼُﻮﺍ ﻓ۪ﻰ ﺍ۪ﻳﻤَﺎﻧِﻜُﻢْ gibi, "ihlas" lafzını ihtiva eden bir cümleye bedel ﺍٰﻣِﻨُﻮﺍ lafzının zikredilmesi; ihlası olmayan imanın, imandan addedilme-mesine işarettir.
Ve ﻛَﻤَﺎ ﺍٰﻣَﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ lafzıyla güzel bir misal, bir numune, bir örnek gösterilmiştir ki ona ittiba ederek ihlaslı bir imana gelsinler.
ﻧَﺎﺱ lafzında iki nükte vardır. Ve o iki nükte, vicdanları emr-i marufa icbar eden âmillerdendir.
Birincisi: ﻧَﺎﺱ unvanı herkesi, cumhur-u nâsa tabi olmaya davet eder. Çünkü cumhura muhalefet öyle bir hatadır ki o hatayı irtikâb etmek kalbin, vicdanın şanından değildir.
İkincisi: ﻛَﻤَٓﺎ ﺍٰﻣَﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ tabirinden anlaşılıyor ki imanı olmayan, nâstan addedilmemesi lâzımdır. Ancak ﻧَﺎﺱ tabiri mü'minlere mahsustur. Bu da ya imanın hâsiyetiyle insaniyetin hakikati mü'minlere münhasırdır veya imansız olanlar insaniyetin mertebesinden sukut etmişlerdir. ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍَﻧُﺆْﻣِﻦُ ﻛَﻤَٓﺎ ﺍٰﻣَﻦَ ﺍﻟﺴُّﻔَﻬَٓﺎﺀُ Yani: "Biz nasihatleri kabul etmiyoruz. Şu miskinlerin cemaatine nasıl gireceğiz? Bizim gibi ashab-ı câh, mertebe; onlara kıyas edilemez."
ﻗَﺎﻟُﻮﺍ nefislerini tezkiye, mesleklerini terviç, nasihatten istiğna, mağrurane davâ şeklinde müdafaa etmelerine işarettir.
İnkârî bir istifhamı ifade eden ﺍَﻧُﺆْﻣِﻦُ kelimesi, onların cehalette gösterdikleri temerrüd ve inada işarettir. Sanki istifham ile nasihat edene soruyorlar ki: "Mesleğimizi terk etmemize vicdanın razı, insafın kabul eder mi?"
Sual: Onlar o sözlerinde, kimleri muhatap etmişlerdir?
Cevap: Evvela, nefislerine; sâniyen, ebna-yı cinslerine; sâlisen, nasihat edenlere tevcih-i hitâb etmişlerdir.
Evet, birisine nasihat yapılır iken o adam evvela nefsine müracaat eder. Sonra arkadaşlarıyla konuşur. Sonra nasihat edene döner. Yaptığı müracaatların neticesini ona söyler. Buna binaen vaktâ ki münafıklar imana davet edildiler. Fesâda uğramış kalplerine, tefessüh etmiş vicdanlarına yaptıkları müracaatta inkâr cevabını alarak kalplerindeki şeyi dışarıya verdiler. Sonra ifsad arkadaşlarına müracaat yapar. Yine inkâr cevabını alarak gizli gizli konuşmalara başlarlar. Sonra itizar şeklinde nasihat edene dönerek şöyle bir safsatada bulunurlar: "Yahu aramızda çok fark vardır. Biz onlara kıyas edilemeyiz. Çünkü biz zengin, onlar fakirdirler. Onlar mecburiyet sâikasıyla imana gelmişlerdir. Onların diyaneti ıztırarîdir. Biz isek ashab-ı izzet, servet insanlarız."
Hülâsa: Onlar gururlarının hükmüyle mürşidi insafa davet ettiler. Huda' ve hileleriyle ikiyüzlü bir konuşmada bulundular. Şöyle ki: "Ey mürşid! Bizleri süfeha zannetme! Bizler süfeha gibi olamayız. Ancak hâlis mü'minlerin yaptıkları gibi yapıyoruz." diye mürşidi kandırmak istediler. Halbuki kalplerinde "Bu fakir ve kıymetten sukut eden mü'minler gibi değiliz." gibi başka bir manayı izmar etmişlerdir.
Hülâsa: ﺍَﻧُﺆْﻣِﻦُ lafzında onların fesâdına, ifsadına, gururlarına, nifaklarına gizli birer remiz vardır. ﻛَﻤَٓﺎ ﺍٰﻣَﻦَ ﺍﻟﺴُّﻔَﻬَٓﺎﺀُ Yani "Kâmil zannettiğiniz mü'minler; nazarımızda zelil, fakir bir cemaattir. Her birisi bir kavmin sefihidir."
Onların tecviz ettiği kıyasta birkaç işaret vardır:
1- Mecmau'l-mesakin, melceü'l-fukara, hakkı himaye, hakikati muhafaza, gururu men', tekebbürü def' eden yegâne İslâmiyet'tir. Evet, kemal ve şerefin mikyası İslâmiyet'tir.
2- Nifakı intâc eden; garaz, gurur, tekebbürdür.
3- İslâmiyet; ehl-i dünya, ashab-ı meratib ellerinde tahakküm ve tagallübe vesile olamaz. Ancak sair dinler hilafına, ehl-i fakr, hâcet elinde ihkak-ı hak için kırılmaz elmas bir kılınçtır. Bu hakikate tarih güzel bir şahittir. اَلَٓا ﺍِﻧَّﻬُﻢْ ﻫُﻢُ ﺍﻟﺴُّﻔَﻬَٓﺎﺀُ Bilinmesi lâzımdır ki Kur'an-ı Kerim'in kesretle nifakın aleyhine yaptığı şiddetli tehditler, takbihlerin sebebi ancak ve ancak âlem-i İslâm'ın nifak şubelerinden maruz kaldığı darbelerdir.
اَلَا ikaz âleti olup, sefahetlerini teşhir ve efkâr-ı âmmeyi sefahetlerine istişhad etmek için zikredilmiştir. Hakikati göstermek için bir âyine ve hakikate delâlet için bir delil vazifesini gören ﺍِﻥَّ lisan-ı haliyle "Hakikate bakınız." diye "Onların zahirî safsatalarının aslı yoktur, aldanmayınız." diyor.
Hasrı ifade eden ﻫُﻢْ kelimesi nefislerine iddia ettikleri tezkiyeyi red ve mü'minlere isnad yaptıkları sefaheti def' eder. Yani bir lezzet-i fâniye için âhiretini terk eden sefihtir. Bâki bir mülkü, hevesat-ı fâniyesinin terkiyle satın alan sefih değildir.
ﺍَﻟﺴُّﻔَﻬَٓﺎﺀُ deki elif ve lâm, hükmün malûmiyetine ve kemaline işarettir. Yani onların sefaheti malûmdur. Ve sefahetin son sistemi onlardadır.
ﻭَﻟٰﻜِﻦْ لَا ﻳَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ cümlesinde üç işaret vardır.
1- Hakkı bâtıldan, iman mesleğini nifak mesleğinden temyiz etmek ancak ilim ve nazar ile olur. Fakat yaptıkları fitne ve fesâdları zahir olduğu için edna bir şuuru olan farkında olur. Buna binaen Kur'an-ı Kerim birinci âyeti ﻭَﻟٰﻜِﻦْ لَايَشْعُرُونَ ile zeyllendirmiştir.
2- لَايَعْلَمُونَ gibi âyetlerin sonunda zikredilen اَفَلَا ﻳَﻌْﻘِﻠُﻮﻥَ ve اَفَلَا ﻳَﺘَﺪَﺑَّﺮُﻭﻥَ ve اَفَلَا ﻳَﺘَﺬَﻛَّﺮُﻭﻥَ gibi cümleler ile İslâmiyet'in akıl, hikmet, mantık üzerine müesses olduğuna işarettir ki her bir akl-ı selim kabul etmek şanındadır.
3- Onlardan i'raz etmek ve onlara itimad etmemek lâzımdır. Çünkü cehillerini bilmediklerinden nasihatin onlara tesiri olmuyor.
Bakara 2:14
ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻟَﻘُﻮﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍٰﻣَﻨَّﺎ ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺧَﻠَﻮْﺍ ﺍِﻟٰﻰ ﺷَﻴَﺎﻃ۪ﻴﻨِﻬِﻢْ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣُﺴْﺘَﻬْﺰِﺅُﻥَ ٭ ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﻳَﺴْﺘَﻬْﺰِﺉُ ﺑِﻬِﻢْ ﻭَﻳَﻤُﺪُّﻫُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻃُﻐْﻴَﺎﻧِﻬِﻢْ ﻳَﻌْﻤَﻬُﻮﻥَ İstihza ve istihfaf gibi, münafıkların dördüncü cinayetlerini beyan eden şu âyetin fesâd, ifsad, tesfih gibi sebkat eden cinayetlerine atfını iktiza eden, ayn-ı münasebetle bu âyetin mealiyle mâkablinin meali arasında irtibat ve intizam hasıl olmuştur.
Bu âyetin cümleleri arasındaki vech-i irtibat ise:
Evet insanın musibet ve elemlere karşı nokta-i istinâdı ve ihtiyaç, emellerini tesviye için nokta-i istimdâdı olan imanın üç hâssası vardır:
1- Nokta-i istinâdından neş'et eden izzet-i nefistir. İzzet-i nefsi olan, başkalara kendisini zelil göstermeye tenezzül etmez.
2- Şefkattir. Şefkati olan, kimseyi tahkir ve tezlil etmez.
3- Hakikatlere ihtiram etmek ve yüksek şeylerin kıymetini bilmekle istihfaf etmemektir.
Kezalik imanın zıddı olan nifakın da üç hâssası vardır:
1- Zillettir.
2- İfsadata meyletmektir.
3- Başkaları tahkir etmekle gururlanıp zevk almaktır.
Binaenaleyh iman, izzet-i nefsi intâc ettiği gibi nifak da onun aksine zilleti intâc eder. Zilleti olan, herkese karşı kendisini zelil gösterir. Bu ise riyadır. Riya ise müdahenedir. Müdahene dahi kizbdir. Kur'an-ı Kerim şu silsileli kizbe ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻟَﻘُﻮﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍٰﻣَﻨَّﺎ ile işaret etmiştir. Yani "Mü'minlere rast geldikleri zaman 'Biz de imana geldik.' diyorlar."
Sonra nifak, imanın hilafına kalpleri ifsad eder. Kalbin fesâdı ise yetimliği intâc eder. Yani bozuk olan bir kalp kendisini sahibsiz, mâliksiz, yetim bilir. Bundan korku neş'et eder. Korku da onu kaçıp, gizlenmeye icbar eder. Kur'an şu hallerine ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺧَﻠَﻮْﺍ ile işaret etmiştir. Yani "Kaçıp halvetlere gittikleri zaman..."
Sonra nifak, imanın aksine akraba ve saireler arasındaki sıla-i rahmi kat'eder, keser. Bu ise şefkati izale eder. Şefkatin zevali ise ifsadata sebep olur. İfsaddan fitne çıkar. Fitneden hıyanet doğar. Hıyanet dahi zafiyeti mûcibdir. Zafiyet de himaye edecek bir zahîre, bir arkaya iltica etmeye icbar eder. Kur'an-ı Kerim buna ﺍِﻟٰﻰ ﺷَﻴَﺎﻃ۪ﻴﻨِﻬِﻢْ ile işaret etmiştir. Yani "Şeytanlarına kaçıp himayelerine giriyorlar."
Sonra imanın hilafına, nifakta tereddüt vardır. Yani münafık olan kimse, kat'î bir hüküm sahibi değildir. Bu ise sebatsızlığı intâc eder. Bu da mesleksizliği, bu dahi emniyetsizliği tevlid eder. Bu ise -kanunen maznunların her gün isbât-ı vücud etmeleri lüzumu gibi- daima şeytanlarına gidip küfürlerini, ahidlerini tazelemelerini icab ettirir. Kur'an-ı Kerim bu silsileye ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ ile işaret etmiştir. Yani "Bizler sizinle beraberiz." diye ahidlerini tecdid ediyorlar.
Sonra mü'minlere gidip geldiklerinden hasıl olan şüpheyi izale için özür dilemeye mecbur oldular. Ve imanın hilafına hakikatlere adem-i hürmet ve istihfafta bulunarak kıymetli şeylere ihanet ettiler ki onlara atfedilen ithamları def'etsinler. İşte Kur'an-ı Kerim buna ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣُﺴْﺘَﻬْﺰِﺅُﻥَ ile işaret etmiştir. Yani "Bizim mü'minler ile olan ihtilatımız istihza içindir. Aramızda samimiyet yoktur. Ancak yüzlerine gülüyo-ruz."
Sonra münafıkların şu gidiş ve deyişlerini dinleyen sâmi'in, mü'minlerin de mukabelede bulunmalarını intizar etmekte bulunduğu, siyak-ı kelâmdan anlaşıldı. Bunun için Kur'an-ı Kerim de mü'minlere bedel ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﻳَﺴْﺘَﻬْﺰِﺉُ ﺑِﻬِﻢْ diye mukabelede bulunmuştur. Yani "Cenab-ı Hak, onların istihzaları üzerine eşedd-i ceza ile dünya ve âhirette tecziye eder ve edecektir."
Cenab-ı Hakk'ın şu mukabelesi mü'minlerin teşrifine ve münafıkların yaptıkları istihzanın, Cenab-ı Hakk'ın tecziyesine karşı adem hükmünde kaldığına ve onların hamakatlerine işarettir.
Sonra Kur'an-ı Kerim ﻭَﻳَﻤُﺪُّﻫُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻃُﻐْﻴَﺎﻧِﻬِﻢْ ﻳَﻌْﻤَﻬُﻮﻥَ cümlesiyle cezalarını istihza suretiyle tasvir etmiştir. Yani "Onlar, dalalet ve tuğyanı intâc eden esbaba sû-i ihtiyar ve arzularıyla tevessül etmekle sanki lisan-ı hâl ile dalaletin talebinde bulunmuşlardır. Cenab-ı Hak da onların talebi üzerine isteklerine yardım etmiştir."
Bu âyetin tazammun ettiği cümlelerin heyetleri arasında intizam ciheti:
Evet, dâhil olduğu hükmün kat'iyetini ifade eden ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻟَﻘُﻮﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ deki ﺍِﺫَﺍ onların mü'minlere olan mülakatlarını amden ve kasden cezmettiklerine işarettir.
Ale'l-ekser yollarda rast gelmek manasını ifade eden ﻟَﻘُﻮﺍ onların yollarda halk içinde mü'minlere mülakatlarını taammüd ettiklerine işarettir.
ﺍَﻟْﻤُﺆْﻣِﻨ۪ﻴﻦَ kelimesine tercihan ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ kelimesinin zikri, onların mü'minler ile cihet-i irtibatları, yalnız iman sıfatı hasebiyle olduğuna ve bütün sıfatlar içinde en mümtaz ve medar-ı nazar yalnız iman sıfatı olduğuna îmadır.
ﻗَﺎﻟُﻮﺍ Bu unvan, onların sözleriyle kalpleri bir olmadığına ve söy-ledikleri sözler mahzan riya ve müdahene perdesi altında kendilerine yapılan ithamları def' ve mü'minlerden celb-i menafi ile sırlarına vâkıf olmak azminde bulunduklarına işarettir.
ﺍٰﻣَﻨَّﺎ makamın iktizasıyla bu kelimenin tekidler ile müekked olarak zikredilmesi lâzım iken tekidsiz zikri, kalplerinde tahrik edici bir şevkin, bir aşkın bulunmadığından sözlerini şiddetsiz ve tekidsiz serseriyane söylemiş olduklarına işarettir.
Ve keza onların tekidleri, adem hükmünde olup mü'minlere inandıramadıklarına işarettir.
Ve keza ﺍٰﻣَﻨَّﺎ kelimesiyle; nifaklarına örttükleri perde pek zayıf olduğundan, tekid ve teşdid edildiği takdirde yırtılması ihtimali olduğuna işarettir. Çünkü tekid, teşdid, şüpheye dâîdir. Şüphe ise tahkikata bâistir. Tahkikat yapıldığı takdirde, boyaları meydana çıkar.
ﺍٰﻣَﻨَّﺎ nın cümle-i fiiliye ile zikri ise imanlarının sabit ve devamlı olduğunu, mü'minlere inandırmak imkânını bulamadıklarına; yalnız menfaatleri celb, esrara muttali olmak maksadıyla mü'minlere müdahene ve tasannu yapmakla ihdas-ı iman ettiklerine işarettir. ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺧَﻠَﻮْﺍ ﺍِﻟٰﻰ ﺷَﻴَﺎﻃ۪ﻴﻨِﻬِﻢْ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ Evvelki âyetle bu âyetin birbirine olan atıfları, onların mesleksiz, sebatsız olduklarına işarettir.
ﺍِﺫَﺍ nın ifade ettiği cezmiyet, itiyad ettikleri fesâd ve ifsad iktizasıyla şeytanlarına gitmelerini zarurî bir vazife bildiklerine işarettir.
ﺧَﻠَﻮْﺍ tabiri, cinayetlerinden korktuklarından tesettür ve gizlenmek istediklerine işarettir.
ﺍِﻟٰﻰ kelimesinin ﺧَﻠَﻮْﺍ kelimesiyle daha uygun olan ﻣَﻊَ kelimesine tercihen zikredilmesi, iki şey içindir. Birisi: Acz ve zaafları yüzünden iltica etmeye mecbur olmalarıdır. İkincisi: Fitne ve ifsad iktizasıyla, mü'minlerin sırlarını kâfirlere îsal etmektir. Bu iki manayı ﻣَﻊَ ifade edemez.
ﺷَﻴَﺎﻃ۪ﻴﻨِﻬِﻢْ Bu unvan, reislerinin şeytanlar gibi gizlenip vesveseleri ilka ettiklerine ve şeytanlar kadar muzır olduklarına ve şeytanlar gibi şerden maada bir şey tasavvur etmediklerine işarettir.
ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ Yani "Sizinle beraberiz." Bu cümle ile nefislerinin tezkiyesine, ahidlerinin tecdidine, mesleklerinde sabit kaldıklarına işaret etmişlerdir. Yalnız bu cümlenin muhataplarında münafıkların münkirleri bulunmadığı halde tekidleştirilmiştir. ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻟَﻘُﻮﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍٰﻣَﻨَّﺎ cümlesinin muhatapları hep münkir oldukları halde tekidsiz bırakılmıştır. Bunun esbabı ise birinci cümleyi şevksiz, aşksız; ikinci cümleyi ise aşk u şevkle söylediklerine işarettir.
Şeytanlarına söyledikleri cümleyi ismiye şeklinde, mü'minlere karşı söylediklerini, cümle-i fiiliye suretinde zikretmeleri; maksatlarının burada ahidlerine sabit ve devamlı kaldıklarını isbât; orada ise yalnız imana geldiklerini ihdas ettiklerine işarettir. ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣُﺴْﺘَﻬْﺰِﺅُﻥَ Yani "Bizler mü'minlere karşı, ancak istihza edici insanlarız."
Bu cümlenin evvelki cümleye atfedilmediğinin esbabı:
Evet iki kelime veya iki cümle arasında ya kemal-i ittisal ve ittihad vardır veya kemal-i inkıta, infisal vardır. Bu iki surette, birbirine atıfları caiz değildir. Ancak aralarında orta derece bir inkıta ve bir ittisal olan yerlerde atıfları caizdir. Bu cümle ise ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ cümlesine bir cihetten tekiddir, bir cihetten de bedeldir. Bu iki surette, her iki cümlenin arasında kemal-i ittisal vardır. Diğer bir cihetten dahi mukadder bir suale cevaptır. Bu surette de aralarında kemal-i inkıta vardır. Çünkü ale'l-ekser sual inşa, cevap ihbar olur. İşte bunun için aralarında atıf yapılmamıştır.
Sual: Bu cümlenin ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ cümlesine tekid veya bedel olduğunun tevcihi?
Cevap: Evet ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣُﺴْﺘَﻬْﺰِﺅُﻥَ cümlesi gerek hak ve hakikate gerek ehl-i hak, hidayete ihanete dairdir. Malûm ya, bundan dalalet ve ehl-i dalalete tazim çıkıyor. Bu ise ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ cümlesinin mealidir. Demek, her iki cüm-lenin mealleri birdir veya birbirini tekid eder.
Mukadder bir suale cevap olduğunun tevcihi ise:
Evet sanki şeytanları tarafından şöyle bir sual vârid olmuştur ki: "Yahu, eğer bizimle beraber ve bizim mesleğimizde olmuş olsaydınız mü'minlere muvafakat etmezdiniz. Ya siz onların mezheplerine geçmişsiniz veya sizin için muayyen bir mezhep yoktur." Bu suale karşı ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣُﺴْﺘَﻬْﺰِﺅُﻥَ diye müslümanlardan olmadıklarını sarahaten söyledikleri gibi, hasrı ifade eden ﺍِﻧَّﻤَﺎ ile muayyen bir mezhebi olmayanlardan olmadıklarına işaret etmişlerdir.
Ve keza devamı ifade eden ism-i fâil sîgasıyla ﻣُﺴْﺘَﻬْﺰِﺅُﻥَ demeleri, mü'minlere karşı yaptıkları istihzanın daimî bir sıfatları olup, bilâhare ârız olan bir sıfatları olmadığına işarettir.
ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﻳَﺴْﺘَﻬْﺰِﺉُ ﺑِﻬِﻢْ Yani "Allah onlara istihza ediyor." Bu cümlenin evvelki cümlelere atfedilmeyerek, atıfsız zikredilmesinin esbabı:
Evet atfedilmiş olsaydı ya ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣُﺴْﺘَﻬْﺰِﺅُﻥَ cümlesine atfolurdu. Bu ise bu cümlenin de ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ cümlesine tekid olmasını icab eder.
Veya ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ cümlesine atfolurdu. Bu dahi bu cümlenin onların sözlerinden biri olduğunu iktiza eder.
Veyahut ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ya atfolacaktı. O vakit Allah'ın onlara olan istihzası, halvet zamanıyla mukayyed olacaktı. Halbuki Allah'ın istihzası daimîdir.
Veya ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻟَﻘُﻮﺍ cümlesine atıf yapılacaktı. Bu ise her iki taraftan, yani matuf ve matufun-aleyhten maksadın bir olduğunu istilzam eder. Halbuki birinci cümle, amellerini beyan eder. İkinci cümle de, cezaları hakkındadır. Demek mahzursuz, münâsib bir matufun-aleyh bulunmadığından müste'nife olarak yani mâkabliyle bağlı olmayarak mukadder bir suale cevap kılınmıştır.
Evet münafıkların fenalığı, kötülüğü öyle bir dereceye bâliğ olmuştur ki, hallerine vâkıf olan her ruh "Acaba böyle fena olanların cezası nedir? Ve cezaları verilecek mi?" diye sormaya mecbur olur.
İşte Kur'an-ı Kerim ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﻳَﺴْﺘَﻬْﺰِﺉُ ﺑِﻬِﻢْ cümlesiyle şu mukadder suale cevap vermiştir.
Demek bu cümlenin istinafı, atfından daha mühimdir.
Sonra makamın iktizası ile, onların istihzalarına karşı mü'minlerin mukabelede bulunmaları icab eder iken Cenab-ı Hakk'ın mukabelede bulunması, mü'minlerin teşrif ve terahhumlarına işaret olduğu gibi, münafıkları istihza etmekten zecir ve men' etmek içindir. Zira istinâdları Allâmü'l-Guyub'a olanlar, istihza edilemezler.
Sonra Cenab-ı Hakk'ın tenkil ve taziplerinden istihza ile tabir etmek şe'n-i uluhiyete yakışmadığından, istihzanın lâzımı olan tahkir irade edilmiştir.
Sual: Münafıkların istihzası, devamı ifade eden ism-i fâil sîgasıyla olduğu halde; Cenab-ı Hakk'ın mukabil istihzası, teceddüdü ifade eden fiil-i muzari sîgasıyla yapıldığında hikmet nedir?
Cevap: Tazip, tahkirler; tebeddül ve teceddüd ile tesirleri çoğalır. Zira bir çeşit üzerine devam eden bir elemin tesiri gittikçe azalır. Tazelendikçe tesiri çok olur. Bu manayı ifade eden, ancak fiil-i muzaridir. İsm-i fâil ise yalnız devamı ifade eder. ﻭَﻳَﻤُﺪُّﻫُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻃُﻐْﻴَﺎﻧِﻬِﻢْ ﻳَﻌْﻤَﻬُﻮﻥَ Yani "Dalalet esbabına tevessül etmekle, dalaletin talebinde bulunmuşlardır. Allah da onlara dalalet vermiştir."
Allah tarafından yardımın yapılmasını ifade eden ﻳَﻤُﺪُّ kelimesi, abdin hâlık-ı ef'al olduğunu iddia eden İtizal mezhebinin reddine işarettir. Ve onların lisan-ı hâl ile istekleri üzerine Allah'ın onlara yardım ettiğine delâlet eden ﻳَﻤُﺪُّ nün tazammun ettiği ﻳَﺴْﺘَﻤِﺪُّ cümlesi; abdin elinde bir şey yok, hep Allah'tan olduğunu iddia eden mezheb-i Cebr'in reddine işarettir. Zira onlar sû-i ihtiyar ve arzularıyla istemiş-ler, Allah da onların istediklerini vermiştir.
ﻃُﻐْﻴَﺎﻥٌ kelimesinin ﻫُﻢْ zamirine izafesi; tuğyan cinayeti onların ihtiyarıyla husule gelip, cebir ile alâkadâr olmadığından "Bizler Allah'ın cebriyle bu tuğyanı yapıyoruz." diye mazeretlerinin reddine işarettir. ﻃُﻐْﻴَﺎﻥٌ unvanı ise onların zararı, tufan gibi bütün mehasin ve kemalâtı tahrip ettiğine îmadır.
ﻳَﻌْﻤَﻬُﻮﻥَ Yani "Tuğyan ve dalaletlerinde mütehayyir ve mütereddid şahıslardır. Ne meslekleri var ve ne muayyen bir maksatları vardır."
Bakara 2:15
ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻟَﻘُﻮﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍٰﻣَﻨَّﺎ ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺧَﻠَﻮْﺍ ﺍِﻟٰﻰ ﺷَﻴَﺎﻃ۪ﻴﻨِﻬِﻢْ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣُﺴْﺘَﻬْﺰِﺅُﻥَ ٭ ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﻳَﺴْﺘَﻬْﺰِﺉُ ﺑِﻬِﻢْ ﻭَﻳَﻤُﺪُّﻫُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻃُﻐْﻴَﺎﻧِﻬِﻢْ ﻳَﻌْﻤَﻬُﻮﻥَ İstihza ve istihfaf gibi, münafıkların dördüncü cinayetlerini beyan eden şu âyetin fesâd, ifsad, tesfih gibi sebkat eden cinayetlerine atfını iktiza eden, ayn-ı münasebetle bu âyetin mealiyle mâkablinin meali arasında irtibat ve intizam hasıl olmuştur.
Bu âyetin cümleleri arasındaki vech-i irtibat ise:
Evet insanın musibet ve elemlere karşı nokta-i istinâdı ve ihtiyaç, emellerini tesviye için nokta-i istimdâdı olan imanın üç hâssası vardır:
1- Nokta-i istinâdından neş'et eden izzet-i nefistir. İzzet-i nefsi olan, başkalara kendisini zelil göstermeye tenezzül etmez.
2- Şefkattir. Şefkati olan, kimseyi tahkir ve tezlil etmez.
3- Hakikatlere ihtiram etmek ve yüksek şeylerin kıymetini bilmekle istihfaf etmemektir.
Kezalik imanın zıddı olan nifakın da üç hâssası vardır:
1- Zillettir.
2- İfsadata meyletmektir.
3- Başkaları tahkir etmekle gururlanıp zevk almaktır.
Binaenaleyh iman, izzet-i nefsi intâc ettiği gibi nifak da onun aksine zilleti intâc eder. Zilleti olan, herkese karşı kendisini zelil gösterir. Bu ise riyadır. Riya ise müdahenedir. Müdahene dahi kizbdir. Kur'an-ı Kerim şu silsileli kizbe ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻟَﻘُﻮﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍٰﻣَﻨَّﺎ ile işaret etmiştir. Yani "Mü'minlere rast geldikleri zaman 'Biz de imana geldik.' diyorlar."
Sonra nifak, imanın hilafına kalpleri ifsad eder. Kalbin fesâdı ise yetimliği intâc eder. Yani bozuk olan bir kalp kendisini sahibsiz, mâliksiz, yetim bilir. Bundan korku neş'et eder. Korku da onu kaçıp, gizlenmeye icbar eder. Kur'an şu hallerine ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺧَﻠَﻮْﺍ ile işaret etmiştir. Yani "Kaçıp halvetlere gittikleri zaman..."
Sonra nifak, imanın aksine akraba ve saireler arasındaki sıla-i rahmi kat'eder, keser. Bu ise şefkati izale eder. Şefkatin zevali ise ifsadata sebep olur. İfsaddan fitne çıkar. Fitneden hıyanet doğar. Hıyanet dahi zafiyeti mûcibdir. Zafiyet de himaye edecek bir zahîre, bir arkaya iltica etmeye icbar eder. Kur'an-ı Kerim buna ﺍِﻟٰﻰ ﺷَﻴَﺎﻃ۪ﻴﻨِﻬِﻢْ ile işaret etmiştir. Yani "Şeytanlarına kaçıp himayelerine giriyorlar."
Sonra imanın hilafına, nifakta tereddüt vardır. Yani münafık olan kimse, kat'î bir hüküm sahibi değildir. Bu ise sebatsızlığı intâc eder. Bu da mesleksizliği, bu dahi emniyetsizliği tevlid eder. Bu ise -kanunen maznunların her gün isbât-ı vücud etmeleri lüzumu gibi- daima şeytanlarına gidip küfürlerini, ahidlerini tazelemelerini icab ettirir. Kur'an-ı Kerim bu silsileye ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ ile işaret etmiştir. Yani "Bizler sizinle beraberiz." diye ahidlerini tecdid ediyorlar.
Sonra mü'minlere gidip geldiklerinden hasıl olan şüpheyi izale için özür dilemeye mecbur oldular. Ve imanın hilafına hakikatlere adem-i hürmet ve istihfafta bulunarak kıymetli şeylere ihanet ettiler ki onlara atfedilen ithamları def'etsinler. İşte Kur'an-ı Kerim buna ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣُﺴْﺘَﻬْﺰِﺅُﻥَ ile işaret etmiştir. Yani "Bizim mü'minler ile olan ihtilatımız istihza içindir. Aramızda samimiyet yoktur. Ancak yüzlerine gülüyo-ruz."
Sonra münafıkların şu gidiş ve deyişlerini dinleyen sâmi'in, mü'minlerin de mukabelede bulunmalarını intizar etmekte bulunduğu, siyak-ı kelâmdan anlaşıldı. Bunun için Kur'an-ı Kerim de mü'minlere bedel ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﻳَﺴْﺘَﻬْﺰِﺉُ ﺑِﻬِﻢْ diye mukabelede bulunmuştur. Yani "Cenab-ı Hak, onların istihzaları üzerine eşedd-i ceza ile dünya ve âhirette tecziye eder ve edecektir."
Cenab-ı Hakk'ın şu mukabelesi mü'minlerin teşrifine ve münafıkların yaptıkları istihzanın, Cenab-ı Hakk'ın tecziyesine karşı adem hükmünde kaldığına ve onların hamakatlerine işarettir.
Sonra Kur'an-ı Kerim ﻭَﻳَﻤُﺪُّﻫُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻃُﻐْﻴَﺎﻧِﻬِﻢْ ﻳَﻌْﻤَﻬُﻮﻥَ cümlesiyle cezalarını istihza suretiyle tasvir etmiştir. Yani "Onlar, dalalet ve tuğyanı intâc eden esbaba sû-i ihtiyar ve arzularıyla tevessül etmekle sanki lisan-ı hâl ile dalaletin talebinde bulunmuşlardır. Cenab-ı Hak da onların talebi üzerine isteklerine yardım etmiştir."
Bu âyetin tazammun ettiği cümlelerin heyetleri arasında intizam ciheti:
Evet, dâhil olduğu hükmün kat'iyetini ifade eden ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻟَﻘُﻮﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ deki ﺍِﺫَﺍ onların mü'minlere olan mülakatlarını amden ve kasden cezmettiklerine işarettir.
Ale'l-ekser yollarda rast gelmek manasını ifade eden ﻟَﻘُﻮﺍ onların yollarda halk içinde mü'minlere mülakatlarını taammüd ettiklerine işarettir.
ﺍَﻟْﻤُﺆْﻣِﻨ۪ﻴﻦَ kelimesine tercihan ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ kelimesinin zikri, onların mü'minler ile cihet-i irtibatları, yalnız iman sıfatı hasebiyle olduğuna ve bütün sıfatlar içinde en mümtaz ve medar-ı nazar yalnız iman sıfatı olduğuna îmadır.
ﻗَﺎﻟُﻮﺍ Bu unvan, onların sözleriyle kalpleri bir olmadığına ve söy-ledikleri sözler mahzan riya ve müdahene perdesi altında kendilerine yapılan ithamları def' ve mü'minlerden celb-i menafi ile sırlarına vâkıf olmak azminde bulunduklarına işarettir.
ﺍٰﻣَﻨَّﺎ makamın iktizasıyla bu kelimenin tekidler ile müekked olarak zikredilmesi lâzım iken tekidsiz zikri, kalplerinde tahrik edici bir şevkin, bir aşkın bulunmadığından sözlerini şiddetsiz ve tekidsiz serseriyane söylemiş olduklarına işarettir.
Ve keza onların tekidleri, adem hükmünde olup mü'minlere inandıramadıklarına işarettir.
Ve keza ﺍٰﻣَﻨَّﺎ kelimesiyle; nifaklarına örttükleri perde pek zayıf olduğundan, tekid ve teşdid edildiği takdirde yırtılması ihtimali olduğuna işarettir. Çünkü tekid, teşdid, şüpheye dâîdir. Şüphe ise tahkikata bâistir. Tahkikat yapıldığı takdirde, boyaları meydana çıkar.
ﺍٰﻣَﻨَّﺎ nın cümle-i fiiliye ile zikri ise imanlarının sabit ve devamlı olduğunu, mü'minlere inandırmak imkânını bulamadıklarına; yalnız menfaatleri celb, esrara muttali olmak maksadıyla mü'minlere müdahene ve tasannu yapmakla ihdas-ı iman ettiklerine işarettir. ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺧَﻠَﻮْﺍ ﺍِﻟٰﻰ ﺷَﻴَﺎﻃ۪ﻴﻨِﻬِﻢْ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ Evvelki âyetle bu âyetin birbirine olan atıfları, onların mesleksiz, sebatsız olduklarına işarettir.
ﺍِﺫَﺍ nın ifade ettiği cezmiyet, itiyad ettikleri fesâd ve ifsad iktizasıyla şeytanlarına gitmelerini zarurî bir vazife bildiklerine işarettir.
ﺧَﻠَﻮْﺍ tabiri, cinayetlerinden korktuklarından tesettür ve gizlenmek istediklerine işarettir.
ﺍِﻟٰﻰ kelimesinin ﺧَﻠَﻮْﺍ kelimesiyle daha uygun olan ﻣَﻊَ kelimesine tercihen zikredilmesi, iki şey içindir. Birisi: Acz ve zaafları yüzünden iltica etmeye mecbur olmalarıdır. İkincisi: Fitne ve ifsad iktizasıyla, mü'minlerin sırlarını kâfirlere îsal etmektir. Bu iki manayı ﻣَﻊَ ifade edemez.
ﺷَﻴَﺎﻃ۪ﻴﻨِﻬِﻢْ Bu unvan, reislerinin şeytanlar gibi gizlenip vesveseleri ilka ettiklerine ve şeytanlar kadar muzır olduklarına ve şeytanlar gibi şerden maada bir şey tasavvur etmediklerine işarettir.
ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ Yani "Sizinle beraberiz." Bu cümle ile nefislerinin tezkiyesine, ahidlerinin tecdidine, mesleklerinde sabit kaldıklarına işaret etmişlerdir. Yalnız bu cümlenin muhataplarında münafıkların münkirleri bulunmadığı halde tekidleştirilmiştir. ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻟَﻘُﻮﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍٰﻣَﻨَّﺎ cümlesinin muhatapları hep münkir oldukları halde tekidsiz bırakılmıştır. Bunun esbabı ise birinci cümleyi şevksiz, aşksız; ikinci cümleyi ise aşk u şevkle söylediklerine işarettir.
Şeytanlarına söyledikleri cümleyi ismiye şeklinde, mü'minlere karşı söylediklerini, cümle-i fiiliye suretinde zikretmeleri; maksatlarının burada ahidlerine sabit ve devamlı kaldıklarını isbât; orada ise yalnız imana geldiklerini ihdas ettiklerine işarettir. ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣُﺴْﺘَﻬْﺰِﺅُﻥَ Yani "Bizler mü'minlere karşı, ancak istihza edici insanlarız."
Bu cümlenin evvelki cümleye atfedilmediğinin esbabı:
Evet iki kelime veya iki cümle arasında ya kemal-i ittisal ve ittihad vardır veya kemal-i inkıta, infisal vardır. Bu iki surette, birbirine atıfları caiz değildir. Ancak aralarında orta derece bir inkıta ve bir ittisal olan yerlerde atıfları caizdir. Bu cümle ise ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ cümlesine bir cihetten tekiddir, bir cihetten de bedeldir. Bu iki surette, her iki cümlenin arasında kemal-i ittisal vardır. Diğer bir cihetten dahi mukadder bir suale cevaptır. Bu surette de aralarında kemal-i inkıta vardır. Çünkü ale'l-ekser sual inşa, cevap ihbar olur. İşte bunun için aralarında atıf yapılmamıştır.
Sual: Bu cümlenin ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ cümlesine tekid veya bedel olduğunun tevcihi?
Cevap: Evet ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣُﺴْﺘَﻬْﺰِﺅُﻥَ cümlesi gerek hak ve hakikate gerek ehl-i hak, hidayete ihanete dairdir. Malûm ya, bundan dalalet ve ehl-i dalalete tazim çıkıyor. Bu ise ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ cümlesinin mealidir. Demek, her iki cüm-lenin mealleri birdir veya birbirini tekid eder.
Mukadder bir suale cevap olduğunun tevcihi ise:
Evet sanki şeytanları tarafından şöyle bir sual vârid olmuştur ki: "Yahu, eğer bizimle beraber ve bizim mesleğimizde olmuş olsaydınız mü'minlere muvafakat etmezdiniz. Ya siz onların mezheplerine geçmişsiniz veya sizin için muayyen bir mezhep yoktur." Bu suale karşı ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣُﺴْﺘَﻬْﺰِﺅُﻥَ diye müslümanlardan olmadıklarını sarahaten söyledikleri gibi, hasrı ifade eden ﺍِﻧَّﻤَﺎ ile muayyen bir mezhebi olmayanlardan olmadıklarına işaret etmişlerdir.
Ve keza devamı ifade eden ism-i fâil sîgasıyla ﻣُﺴْﺘَﻬْﺰِﺅُﻥَ demeleri, mü'minlere karşı yaptıkları istihzanın daimî bir sıfatları olup, bilâhare ârız olan bir sıfatları olmadığına işarettir.
ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﻳَﺴْﺘَﻬْﺰِﺉُ ﺑِﻬِﻢْ Yani "Allah onlara istihza ediyor." Bu cümlenin evvelki cümlelere atfedilmeyerek, atıfsız zikredilmesinin esbabı:
Evet atfedilmiş olsaydı ya ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣُﺴْﺘَﻬْﺰِﺅُﻥَ cümlesine atfolurdu. Bu ise bu cümlenin de ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ cümlesine tekid olmasını icab eder.
Veya ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ cümlesine atfolurdu. Bu dahi bu cümlenin onların sözlerinden biri olduğunu iktiza eder.
Veyahut ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ya atfolacaktı. O vakit Allah'ın onlara olan istihzası, halvet zamanıyla mukayyed olacaktı. Halbuki Allah'ın istihzası daimîdir.
Veya ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻟَﻘُﻮﺍ cümlesine atıf yapılacaktı. Bu ise her iki taraftan, yani matuf ve matufun-aleyhten maksadın bir olduğunu istilzam eder. Halbuki birinci cümle, amellerini beyan eder. İkinci cümle de, cezaları hakkındadır. Demek mahzursuz, münâsib bir matufun-aleyh bulunmadığından müste'nife olarak yani mâkabliyle bağlı olmayarak mukadder bir suale cevap kılınmıştır.
Evet münafıkların fenalığı, kötülüğü öyle bir dereceye bâliğ olmuştur ki, hallerine vâkıf olan her ruh "Acaba böyle fena olanların cezası nedir? Ve cezaları verilecek mi?" diye sormaya mecbur olur.
İşte Kur'an-ı Kerim ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﻳَﺴْﺘَﻬْﺰِﺉُ ﺑِﻬِﻢْ cümlesiyle şu mukadder suale cevap vermiştir.
Demek bu cümlenin istinafı, atfından daha mühimdir.
Sonra makamın iktizası ile, onların istihzalarına karşı mü'minlerin mukabelede bulunmaları icab eder iken Cenab-ı Hakk'ın mukabelede bulunması, mü'minlerin teşrif ve terahhumlarına işaret olduğu gibi, münafıkları istihza etmekten zecir ve men' etmek içindir. Zira istinâdları Allâmü'l-Guyub'a olanlar, istihza edilemezler.
Sonra Cenab-ı Hakk'ın tenkil ve taziplerinden istihza ile tabir etmek şe'n-i uluhiyete yakışmadığından, istihzanın lâzımı olan tahkir irade edilmiştir.
Sual: Münafıkların istihzası, devamı ifade eden ism-i fâil sîgasıyla olduğu halde; Cenab-ı Hakk'ın mukabil istihzası, teceddüdü ifade eden fiil-i muzari sîgasıyla yapıldığında hikmet nedir?
Cevap: Tazip, tahkirler; tebeddül ve teceddüd ile tesirleri çoğalır. Zira bir çeşit üzerine devam eden bir elemin tesiri gittikçe azalır. Tazelendikçe tesiri çok olur. Bu manayı ifade eden, ancak fiil-i muzaridir. İsm-i fâil ise yalnız devamı ifade eder. ﻭَﻳَﻤُﺪُّﻫُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻃُﻐْﻴَﺎﻧِﻬِﻢْ ﻳَﻌْﻤَﻬُﻮﻥَ Yani "Dalalet esbabına tevessül etmekle, dalaletin talebinde bulunmuşlardır. Allah da onlara dalalet vermiştir."
Allah tarafından yardımın yapılmasını ifade eden ﻳَﻤُﺪُّ kelimesi, abdin hâlık-ı ef'al olduğunu iddia eden İtizal mezhebinin reddine işarettir. Ve onların lisan-ı hâl ile istekleri üzerine Allah'ın onlara yardım ettiğine delâlet eden ﻳَﻤُﺪُّ nün tazammun ettiği ﻳَﺴْﺘَﻤِﺪُّ cümlesi; abdin elinde bir şey yok, hep Allah'tan olduğunu iddia eden mezheb-i Cebr'in reddine işarettir. Zira onlar sû-i ihtiyar ve arzularıyla istemiş-ler, Allah da onların istediklerini vermiştir.
ﻃُﻐْﻴَﺎﻥٌ kelimesinin ﻫُﻢْ zamirine izafesi; tuğyan cinayeti onların ihtiyarıyla husule gelip, cebir ile alâkadâr olmadığından "Bizler Allah'ın cebriyle bu tuğyanı yapıyoruz." diye mazeretlerinin reddine işarettir. ﻃُﻐْﻴَﺎﻥٌ unvanı ise onların zararı, tufan gibi bütün mehasin ve kemalâtı tahrip ettiğine îmadır.
ﻳَﻌْﻤَﻬُﻮﻥَ Yani "Tuğyan ve dalaletlerinde mütehayyir ve mütereddid şahıslardır. Ne meslekleri var ve ne muayyen bir maksatları vardır."
Bakara 2:16
ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍﺷْﺘَﺮَﻭُﺍ الضَّلَالَةَ ﺑِﺎﻟْﻬُﺪٰﻯ ﻓَﻤَﺎ ﺭَﺑِﺤَﺖْ ﺗِﺠَﺎﺭَﺗُﻬُﻢْ ﻭَﻣَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻣُﻬْﺘَﺪ۪ﻳﻦَ Yani "Onlar, hidayeti verip dalaleti satın alan bir takım kafasızlardır ki ticaretlerinden bir fayda göremedikleri gibi, o zarardan kurtulmak için yol da bulamıyorlar."
Bu âyetin mâkabliyle cihet-i irtibatı:
Evet bu âyet geçen tafsillere bir fezleke, bir hülâsadır. Ve o tafsilleri yüksek ve müessir bir üslûb ile tasvir etmiştir. Lâkin muhataplarının saff-ı evvel ve tabaka-i ûlâsındakiler kışın Yemen cihetine, yazın da Şam cihetlerine gidip yaptıkları ticaretin kâr ve zararını, lezzet ve elemini gördüklerinden tasvir için ticaret üslûbu intihâb edilmiştir. Şöyle ki:
Nev-i beşerin dünyaya gönderilmesi daimî bir tavattun için değildir. Ancak sermayesi olan istidâd ve kabiliyetlerini tenmiye ve inkişaf ettirmek üzere ticaret için gelmiştir. Fakat münafıklar bu ticaretlerinde sermayelerini batırıp, âleme rezil oldular.
Sonra bu âyetin cümleleri arasında cihet-i nazım ve intizam:
Evet bu âyetin cümleleri arasında ticaret üslûblarındaki tertipler gibi gayet fıtrî, selis, muntazam bir tertib vardır. Şöyle ki:
Bir tüccara yüksek bir sermaye verilir. O da o sermaye ile zararlı, zehirli şeyleri alır satarsa sonunda alışverişinden ne bir fayda görür ve ne bir kâr görür. Bilakis hasaret içinde boğulmakla, kaçmak için yolu da kaybeder. İşte münafıkların da yaptıkları muamele aynen buna benziyor.
Sonra mezkûr âyetteki cümlelerin heyetleri ise:
ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ kelimesi, uzaklarda bulunan şeyleri ihzar ederek mahsûs ve meşhud olarak göstermek için kullanılan bir işaret âletidir.
Sual: Münafıkların ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ile ihzarlarında ne fayda vardır?
Cevap: Onların mezkûr cinayetlerini işiten sâmi'in kalbinde hasıl olan nefret ve adavet, öyle bir dereceye bâliğ olmuş ki onları göz ile göreceği ve yüzlerine tüküreceği gelir ki yüzlerine tükürmekle kalbi rahat olsun. İşte bunun için onlar ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ dürbünü ile ihzar edilmişlerdir ki sâmi' yüzlerine tükürsün.
Sual: Münafıkların mahsûs ve meşhud olmadıkları halde ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ile mahsûs olarak gösterilmeleri ne suretle olur? Ve ne gibi bir faydası vardır?
Cevap: Münafıkların mezkûr cinayet ve acîb sıfatlar ile ittisafları, onları öyle tecessüm ettirmiştir ki hayalce mahsûs ve meşhud ve hazır görünmektedirler. Ve şu mahsûsiyetlerinden onlara isnad edilen hükmün illeti de anlaşılır. Evet hidayeti verip, dalaleti almak gibi bir hükme elbette bir illet ve bir sebep lâzımdır. O illet ise onların sebkat eden cinayet ve sıfatlarıdır. İşte Kur'an-ı Kerim onları, o sıfatlar ile muttasıf olarak ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ile ihzar etmiştir ki bu âyette onlara yükletilen hükmün illet ve sebebi, sâmi'ce malûm olsun.
Sual: Uzaklık cihetini de ifade eden ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ile münafıkları uzak göstermekten maksat nedir?
Cevap: Onların tarîk-i haktan uzaklaşmalarına ve bir daha doğru yola rücûları mümkün olmadığına işarettir. Çünkü gitmek, onların elinde ise gelmek, onların elinde değildir.
Yeni in'ikad ve teşekkül etmeye başlayan hakikatler hakkında kullanılan ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ unvanı, hidayeti satıp dalaleti almak gibi şu pis muamelenin -bir nevi ticaret olmakla- zamanın insanları için esaslı bir meslek olmaya başlamış olduğuna işarettir.
ﺍِﺷْﺘَﺮَﻭُﺍ unvanı ise münafıkların "Hidayeti terk, dalaleti aldığımız, fıtratımızın iktizasıdır, ihtiyarımız ile değildir." diye yapacakları mazeretin reddine işarettir. Evet sanki Kur'an-ı Kerim onlara diyor ki:
"Cenab-ı Hak re'sü'l-mal olarak size uzun bir ömür vermiştir. Ve ruhlarınızda da kemalât istidâdını bırakmıştır. Ve hidayet-i fıtriyenin çekirdeği de vicdanınızda dikilmiştir ki saadeti alasınız. Halbuki saadete bedel, lezaiz-i fâniye ve menafi-i dünyeviyeyi alıyorsunuz. Demek sû-i ihtiyarınız ile dalalet mesleğini, hidayet mesleğine ihtiyar ve tercih etmekle hidayet-i fıtriyenizi ifsad ve re'sü'l-malınızı da zayi etmişsiniz."
اَلضَّلَالَةَ ﺑِﺎﻟْﻬُﺪٰﻯ Münafıkların iki hüsrana maruz kaldıklarına işarettir. Birisi: Dalalet hüsranıdır. İkincisi: Hidayet gibi büyük bir nimeti kaybetmektir. ﻓَﻤَﺎ ﺭَﺑِﺤَﺖْ ﺗِﺠَﺎﺭَﺗُﻬُﻢْ Yani "Ticaretlerinin kârı olmadı."
Sual: Münafıkların bu ticaretlerinde re'sü'l-mal da zayi olduğu halde, yalnız kârın olmamasından bahsedilmesi neye işarettir?
Cevap: Akıllı bir tüccarın kârı olmayan bir alışverişe girişmemesi lâzım olduğuna, kârı olmamasıyla beraber re'sü'l-malın da ziya' ihtimali olan ticaretlere girişmemesi elzem ve evlâ olduğuna işarettir.
Sual: Ribh fiili hakikaten münafıkların fiili olduğu halde, bu cümlede ticarete isnad edilmiş olduğu neye işarettir?
Cevap: Onların bu ticaretlerinde, ne eczasında ve ne ahvalinde ve ne vesaitinde ne cüz'î ve ne küllî bir fayda bulunmadığına işarettir. Evet bazı ticaretlerde matlub kâr olmasa da ahvalinde veya vesaitinde az çok bir fayda olabilir. Bu ticaret ise şerr-i mahzdır, faydalardan mahrum bir zarardır. ﻭَﻣَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻣُﻬْﺘَﺪ۪ﻳﻦَ Yani "Re'sü'l-mallarını zayi etmekle hüsrana maruz kaldıkları gibi yollarını da kaybetmişlerdir." Bu cümlede surenin başındaki ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ cümlesine gizli bir remiz vardır ki Kur'an-ı Kerim, hidayeti vermemiş değildir. Hidayeti vermiş de bunlar kabul etmemişlerdir.
Bakara 2:17
ﻣَﺜَﻠُﻬُﻢْ ﻛَﻤَﺜَﻞِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ ﻧَﺎﺭًﺍ ﻓَﻠَﻤَّٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ ﻣَﺎ ﺣَﻮْﻟَﻪُ ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ ﻭَ ﺗَﺮَﻛَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ ٭ ﺻُﻢٌّ ﺑُﻜْﻢٌ ﻋُﻤْﻰٌ ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ ٭ ﺍَﻭْ ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ ﻭَ ﺭَﻋْﺪٌ ﻭَ ﺑَﺮْﻕٌ ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ٓﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ٭ ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺍﻟْﺒَﺮْﻕُ ﻳَﺨْﻄَﻒُ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ ﻛُﻠَّﻤَٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ ﻣَﺸَﻮْﺍ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻭَﺍِﺫَٓﺍ ﺍَﻇْﻠَﻢَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻗَﺎﻣُﻮﺍ ﻭَﻟَﻮْ ﺷَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﺬَﻫَﺐَ ﺑِﺴَﻤْﻌِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ Bu uzun âyetle mâkabli arasında ve cümleleri arasında ve cümlelerinin keyfiyetlerinde bulunan cihet-i irtibat, intizam:
Evet Kur'an-ı Kerim evvela münafıkların hallerini; sâniyen, cinayetlerini sarahaten kaydettiği gibi, muamelelerinin kötülüğünü akla kabul ettirdikten sonra hayale, vehme, hisse de gösterip, onlara da kabul ettirilmesini bu temsil ile temin etmiştir.
Evet aklî şeylerden fazla; temsiller ile hayalî şeyleri kabule, hayal daha yakındır.
Ve keza akla muhalif olan ve hem gayr-ı me'luf bulunan bir şeyin me'nus bir şekilde gösterilmesiyle çabuk kabul eder.
Ve keza gâib bir şeyi hazır göstermekle akıl ile his arasında mutabakat hasıl olur. His de kabul eder.
Hülâsa: Münafıkların kötülüğü, şu temsil ile akla tasdik ettirildiği gibi hayale, vehme, hisse de kabul ettirilmesi temin edilmiştir.
Ve eyzan münafıkların ayrı ayrı cinayetleri ve muhtelif sıfatları arasında hakiki bir irtibatın bulunması şu temsil ile gösterilmiştir.
Ve eyzan münafıkların muamelesini hayalin gözü önüne şu temsil ile getirmekten maksat, lisanın söyleyemediği ince cihetleri bizzat hayal baksın, görsün, alsın ki bir itirazı kalmasın.
Sonra bu temsilin cümlelerinin meali, heyet-i mecmuasıyla münafıkların hikâyelerinin mealine muvafık geldiği gibi, ayrı ayrı da hikâyelerinin cümlelerine uygun gelir.
Evet münafıkların hikâyesi böyledir: Zahiren imana gelmişlerdir, sonra kalben küfür ve inkâr etmişlerdir. Sonra hayret ve tereddüt içinde kalmışlardır. Sonra hakkı talep etmemişlerdir. Sonra o dalaletten rücûa kâdir olmamışlardır ki hakkı arasınlar.
Temsilin meali ise: Evvelen ateş yakmışlardır. Sonra o ateşi muhafaza edememişlerdir. Sonra ateşleri sönmüştür. Sonra zulmet içinde kalmışlardır. Sonra her şey onlara görünmez olmuştur. Gece vakti ses sadâ olmadığından sanki sağır olmuşlardır. Ateşleri söndüğünden âmâ gibi olmuşlardır. Bir muhatap veya bir yardımcıları bulunmadığından sanki lâl olmuşlardır. Ve o zulmetten çıkıp rücûa kâdir olmadıklarından sanki ruhsuz, heykel kesilmişlerdir.
İşte temsildeki cümleler ile hikâyedeki cümleler arasında muvafakat tebarüz etmekle aralarında bir muhalefet kalmadığı tebeyyün etti.
İhtar: Temsildeki zulmet, hayret, ateş; hikâyedeki küfür, adem-i sebat, fitnelerine işarettir.
Sual: Temsilde nurdan bahsedilmiştir. Münafıkların nuru nerede?
Cevap: Kendisinde nur olmayan bir insan, muhitinde bulunan nurdan istifade eder. Muhitinde bulunmasa kavminde, kavminde bulunmasa nevinde, nevinde bulunmasa fıtratında, fıtratında mümkün olmasa dünya menfaatleri için lisanında vardır. Bu da olmasa evvelce iman edip, sonra irtidad edenlerin evvelki nurlarına işarettir. Bu da olmasa, dünyaya ait gördükleri istifadelerine işarettir. (Nasıl ki ateş, fitnelerine işarettir.) Bu da olmadığı takdirde, daire-i imkânda olan nurları vücud dairesine indirilmiştir. ﺍِﺷْﺘَﺮَﻭُﺍ الضَّلَالَةَ ﺑِﺎﻟْﻬُﺪٰﻯ daki hidayet gibi.
Sonra cümlelerinin arasındaki cihet-i intizam: ﻣَﺜَﻠُﻬُﻢْ ﻛَﻤَﺜَﻞِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ ﻧَﺎﺭًﺍ Yani "Onların meselesi ateş yakan adamın meselesi gibidir." Bu cümlenin mevki ve makama olan münasebeti, şöyle tasvir edilebilir ki:
Âyette beyan edildiği şekil üzerine, ateş yakan adamın hâli Ceziretü'l-Arab'ta sakin, Kur'an'ın muhataplarından birinci tabakadaki adamların hallerine tetabuk ediyor. Zira o tabakadaki adamlar, bu ateşi yakan adamın halini ya bizzat görmüşler veya işitmişlerdir. Ve o halin ne derece müessir ve feci olduğunu hissetmişlerdir. Zira onlar da çok defa güneşin zulmünden, gecenin zulmetine kaçarak, gece serininde yollarına devam ettikleri sırada şiddetli yağmurlara rast gelerek çok zahmetlere düşmüşlerdir. Ve keza çok defa yollarını kaybederek muzır hayvanlar ile dolu mağaralara girmişlerdir. Ve arkadaşlarını görüp, onlar ile ferahlanmak ve eşyalarını görüp muhafaza etmek veya muzır hayvanları görüp onlardan tahaffuz etmek için ateş yakmışlardır. Ate-şin ziyasından istifade ederler iken semavî bir âfet ile ateşleri söner. Ve rica, ümidleri tamamen yeise, hüsrana inkılâb eder.
İşte Kur'an-ı Kerim onun bu durumuna ﻓَﻠَﻤَّﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ ﻣَﺎ ﺣَﻮْﻟَﻪُ ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ cümlesiyle işaret etmiştir. Yani "Vaktâ ki o ateş etrafı ışıklandırdı. Birdenbire Cenab-ı Hak, nurlarını söndürerek ziyalarını zulmete çevirdi."
ﻓَﻠَﻤَّﺎ daki ﻑ kelâmın siyakı, kelâmın şu şekilde olduğunu iktiza ettiğine işarettir ki: Ziyasından istifade için ateş yaktılar. Ateş onları ziyalandırdı. Onlar da mutmain ve ferah oldular. Sonra bir hüsrana uğrayıp yüzükoyun yere düştüler.
Sonra bu cümle-i şartiyenin şart ve ceza denilen her iki cümlesi arasında lüzumun vücudu lâzımken izae ile nurun zehabı arasında hiçbir lüzum görünmüyor. Binaenaleyh bu gizli lüzumu dışarıya çıkarıp göstermek için bazı mukadder cümlelere ihtiyaç vardır. Şöyle ki:
Vaktâ ki ateş ışıklandırdı. Onlar da ışıklandılar. Fakat ateşe ehemmiyet verip, muhafaza etmediler. Ve o nimetin kadrini bilip devam ettirmediler. O da söndü gitti. Evet ziyayı muhafaza etmekten gaflet, adem-i devamını istilzam eder. Adem-i idame ise intıfasını yani sönmesini istilzam eder.
Nurlarının sönmesiyle uğradıkları hüsrandan sonra ﻭَﺗَﺮَﻛَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ cümlesiyle zulümata düşmek gibi ikinci bir hüsrana maruz kaldıklarına işaret edilmiştir.
لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ cümlesi ise üçüncü bir hüsranlarına işarettir. Çünkü insan zulmete düşmekle yolunu kaybettiği zaman, arkadaşlarını ve eşyasını görmekle bir derece müteselli olur. Fakat bunları da görmediği gibi onun o karanlıkta durması, yürümesi gibi bir musibet ve bir vahşettir. ﺻُﻢٌّ ﺑُﻜْﻢٌ ﻋُﻤْﻰٌ ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ Yani "Sağır, lâl, kör olup dönemezler." Bir insan böyle bir belaya düştüğü zaman, dört cihetle ümidvar ve müteselli olabilir:
Birincisi: Köyler halkından veya geçen yolculardan bir ses gelir de o ses vasıtasıyla bir aydınlık yolunu görmek ümidinde olabilir. Halbuki gecesi sâkit ve sakin, sessiz sadâsız bir gece olduğundan o adamla bir sağırın arasında fark kalmaz. Bu cihetten ümidinin kesik olduğuna işareten Kur'an-ı Kerim ﺻُﻢٌّ kelimesini demiştir.
İkincisi: Eğer çağırıp yardım isterse olur ki işiten olur da onun kurtarılmasına gelen olur, ümidini besleyebilir. Fakat gecesi sağır olduğu için dilli, dilsiz bir olur. Bu ricasını da kesmek için ﺑُﻜْﻢٌ denilmiştir.
Üçüncüsü: Gideceği cihetin yolunu tahminen tayin ve görmek için bir alâmet, bir ateş, bir yıldızı arar; müteselli olur. Halbuki gecesi öyle bir zulmetlidir ki gözlü, gözsüz bir olur. O adamın bu emelini söndürmek için ﻋُﻤْﻰٌ denilmiştir.
Dördüncüsü: O beladan kurtulup, rücû etmek için var kuvvetiyle çalışmaktan maada bir çare kalmadığını görür görmez kuvvetine güvenir ve ümidvar olur. Halbuki zulmet her taraftan öyle abluka etmiştir ki kuvvetiyle, çalışmasıyla kurtuluş imkânını bulamaz. Kendi sû-i ihtiyarıyla bir bataklığa girdikten sonra bir daha çıkması mümkün olmayan bir eşek gibi içinde kalır. Evet çok şeyler var ki insan, ihtiyarıyla girer amma çıkması mümteni olur. İnsan onu bırakır, o insanı bırakmaz.
İşte onların şu vaziyetlerine karşı ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ denilmiştir ki o musibetten kurtulup, rücûlarına bir çare kalmadığına ve son ümidlerinin de kesildiğine binaen vahşet, yeis, korkular içinde kaldıklarına işarettir.
Cümlelerin heyetlerine gelince:
Evet ﻣَﺜَﻠُﻬُﻢْ ﻛَﻤَﺜَﻞِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ ﻧَﺎﺭًﺍ cümlesi, nüktelere bir define hükmündedir. Şöyle ki: Lisanlar üstünde deveran ile beyne'n-nâs garîb ve acîb şeylerde kullanılan ve "hikmetü'l-avam", "felsefetü'l-umum" ile anılan ﻣَﺜَﻞُ kelimesi münafıkların vaziyetleri bir ağrube ve kıssaları bir acube olduğuna işarettir. Ve bu işaretten onların sıfatları nefret, lanet lisanları üstünde ile'l-ebed darb-ı mesel gibi deveran etmek şanında olduğuna bir remiz vardır.
Sual: Teşbihi ifade eden her iki mesel arasındaki ﻙَ nin hazfı belâgatça daha makbul olduğu halde, ne için hazfedilmemiştir?
Cevap: Bu makamda edat-ı teşbihin zikri, hazfından daha beliğdir. Zira sâmi' teşbih edatını görür görmez teşbih ile alâkadâr olur, müşebbehün-bihte olan her noktadan müşebbehteki nazirine tatbik eder. Fakat edat-ı teşbihin mahzufu takdirinde teşbihten gaflet ile her iki tarafı birbirine tatbik etmek fikrine gelmez ihtimali vardır.
İkinci "mesel" kelimesi ise ateş yakan o adamın vaziyeti, efkâr-ı âmmece bir darb-ı mesel hükmüne geçmiş olduğuna işarettir.
Sual: Ateş yakanlar bir cemaat iken müfred işareti olan ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ile işaret yapıldığı neye binaendir?
Cevap: Ferdin yapacağı bir işe cemaatin iştirakiyle bir ziyade, noksanlık hasıl olmadığı takdirde fert nev, cüz' küll bir olur. Maahâzâ ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ nin ifradı, onlardan her bir ferdin dehşeti temessül ve kabahati tasvir etmekte müstakil olduğuna işarettir. Maahâzâ ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ nin ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ den ihtisar edildiği ihtimali vardır.
ﺍِﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ deki ﺱ ateş yakmalarının külfet ve araştırmakla husule geldiğine işarettir. ﺍِﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ nin ifrad sîgasıyla ﻧُﻮﺭِﻫِﻢْ deki cem zamiri bir cemaat için bir ferdin ateş yakması âdet olduğuna işarettir.
Lamba ve saire âlât-ı tenviriye arasından ﻧَﺎﺭٌ ın intihâb edilmesi, teklifin pek şiddetli bir nur olduğuna ve onların izhar ettikleri zahirî nur altında fitne ateşini yaktıklarına işarettir.
İhtar: Nekre olarak ﻧَﺎﺭٌ kelimesinin zikri, onların şiddet-i lü-zumundan dolayı herhangi ve nasıl bir ateş olursa hemen yakmak ihtiyacında olduklarına işarettir. ﻓَﻠَﻤَّﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ ﻣَﺎ ﺣَﻮْﻟَﻪُ ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ Takibi ifade eden ﻓَﻠَﻤَّﺎ daki ﻑ onların yeisten sonra ümid ve rica zamanları geldiğine işarettir. ﻟَﻤَّﺎ ise kıyas-ı istisnaî ile anılan dâhil olduğu cümlelerden birinci cümlenin tahakkuk ve vücuda geldiğine delâlet etmekle, ikinci cümlenin de vücuda geldiğini intâc ettiğine ve onların teselli ve ümidlerinin tamamıyla kesilmiş olduğuna işarettir.
ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ kelimesi, onların ısınmaya değil, aydınlanmaya ihtiyaçları olduğuna işarettir ki etrafında bulunan zararlı şeyleri görüp onlardan tahaffuz etsinler.
ﻣَﺎ ﺣَﻮْﻟَﻪُ dehşetin her dört taraftan ihata edildiğine ve ziya ile cihat-ı sitteden hücum eden zararlardan tahaffuz etmek lüzumuna işarettir.
ﺫَﻫَﺐَ Bunun ile ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ arasındaki lüzum meselesi geçmiştir. Oraya bakılsın.
ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ Zehabın Allah'a isnadı, iki cihetten rica ve ümidlerinin kesik olduğuna işarettir. Birincisi: Âfet, semavî olduğundan def'i mümkün değildir. İkincisi: O âfet, kusurlarının cezası olduğundan Cenab-ı Hak'tan merhamet de rica edilemez. Çünkü ibtâl-i hak için çalışan adam; Hak'tan yardım, merhamet talep edemez.
ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ deki harf-i cer olan ﺏ nur ve ziyanın bir daha avdet etmemesine işarettir. Çünkü ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ manası; "Allah, onların nurlarını götürmüştür." Malûm ya, Allah'ın aldığı bir şeyi kimse reddedemez.
ﻧُﻮﺭٌ unvanı ise sırat üstündeki hallerini andırır. İhtisası ve hasrı ifade eden ﻧُﻮﺭٌ un ﻫُﻢْ zamirine olan izafesi, onların şiddet-i teessürlerine işarettir. Zira halkın ateşleri yanar iken insanın ateşi sönerse, insan çok müteessir olur. ﻭَﺗَﺮَﻛَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ Harf-i atıf olan vav, onların iki zararı cem etmiş olduklarını ifade ediyor. Birisi: Ziyalarının selb ve söndürülmesidir. İkincisi ise: Zulmetin onlara ilbas ve giydirilmesidir.
ﺗَﺮَﻙَ unvanı onların ruhsuz bir cesed, içsiz bir kabuk hükmünde olduklarından bu gibilerin şanı alâkayı kesip, bütün bütün terketmeye delâlet eder.
ﻓ۪ﻰ edatının ifade ettiği zarfiyetten anlaşılır ki zulmetin şiddetinden, onların nazarında her şey ademe gitmiş, yalnız zulmet kalmıştır. Onlar da dehşetlerinden, o zulmeti kendilerine kabir yapıp, içine girip gizlenmişlerdir.
ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ cem'i ise gecenin karanlığıyla bulutların zulmetinden, onların ruhlarında yeis ve havfın, yerlerinde vahşet ve dehşetin, zamanlarında da sükûn ve sükûnetin zulmetleri gibi türlü türlü zulmetler vücuda gelmişlerdir.
ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ kelimesindeki tenkir ise o gibi zulmetlerin emsalini gör-mediklerinden, kendilerince meçhul, ülfet etmemiş bir takım zulmetler olduklarına işarettir.
لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ cümlesi, musibetlerin en büyüğünü gösterir. Zira gözü görmeyen adam, daha çok belaları görür. Gözleri gâib olanlar en gizli musibetleri görüyorlar.
لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ sîga-i muzari ile zikri, onların vaziyetlerini tasvir ile, hayalin gözü önüne getirip ihzar eder ki sâmi' hayaliyle dehşetlerini görsün, vicdanıyla bir ibret alsın.
لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ nin mef'ulsüz bırakılması, tamim içindir. Şöyle ki: Onlar menfaatlerini görmüyorlar ki celb ve muhafaza etsinler. Tehlikeleri görmüyorlar ki içtinab etsinler. Arkadaşlarını görmüyorlar ki bir parça ferahlansınlar. Sanki her birisi kendi başına tek o zulmet içinde kalır. ﺻُﻢٌّ ﺑُﻜْﻢٌ ﻋُﻤْﻰٌ ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ Yani "Sağır, lâl, kör şahıslar gibi o zulmetten çıkıp, kurtulamazlar."
Bu cümlede bulunan sıfât-ı erbaa, münafıklar ile ateş yakanlar arasında müşterek olup, her iki taraftan haber verir. Ve şanlarını bildirir. Ve âyine gibi hallerini gösterir.
Evet ateş yakanlara karşı işaratı şöyledir ki:
Böyle bir zulmet musibetine düçar olan bir adam evvelen kurtarıcı bir ses dinlemek üzere etrafı dinler. Lâkin gecenin sessiz, lâl olduğu onun sağırlığını intâc etmiştir. Sonra yardımına gelecek bir adamı çağırmak ister. Lâkin gecenin sâkit ve sağırlığı, onun lâllığına sebep olmuştur. Sonra yolunu bulmak ümidiyle bir alâmet, bir nişan arar. Fakat gecenin ziyasız ve körlüğü onun körlüğünü mûcib olmuştur. Sonra evvelki yerine avdet ister. Fakat kapılar bağlanmış, rücûa imkân yoktur. Bataklığa düşen gibi depreştikçe batar.
Münafıklara nâzır cihet ise:
Evet münafıklar küfür ve nifak zulmetine düştükleri zaman, dört cihetle kurtuluşları mümkün idi. Zira o nifaktan başlarını kaldırıp hakkı dinlemek, Kur'an'ın irşadına kulak vermek ile necatları mümkün idi. Fakat nefislerinin şeytanî olan hevası Kur'an'ın sadâsını kulaklarına eriştirecek havayı karıştırmakla mani olmuştur. Kur'an-ı Kerim bu cihetten ümidleri inkıta etmiş olduğuna işareten ﺻُﻢٌّ demiştir. Ve bu işaretten, sanki kulakları kesilmiş, kulakları kesik itlerin kulaklarını andıran pek çirkin delikler kaldığına bir remiz vardır.
Sâniyen: Başlarını aşağıya indirip, vicdanlarıyla müşavere etmekle doğru yolu, hakkı sual etmekten necat cevabını almak imkânı var iken kalplerindeki inat, zebhedilen tavuk gibi dillerini içeri tarafa çekerek, konuşmalarına ve nedamet ile tövbe etmelerine mani olmuştur. Kur'an-ı Kerim bu kapının kapalı olduğuna işareten ﺑُﻜْﻢٌ demiştir. Ve bu işaretten, dilleri çekilip atılmış ve ağızları sinek yuvası gibi kokulu çirkin bir delik gibi suratlarında kalmış olduğuna bir remiz vardır.
Sâlisen: İbret nazarıyla dâhilî ve haricî delilleri görmekle, hakka rücûları mümkün iken gafletleri gözlerine el basarak körlük de kapakları kapatmakla yine necattan mahrum kalmışlardır. Kur'an-ı Kerim buna işareten ﻋُﻤْﻰٌ demiştir. Yani şeytanlara bir yuva inşa edilmek üzere gözleri oyulmuş şeytanların başlarını andıran, başlarında çirkin ve korkunç iki tane mağara şeklini hayale arz ediyorlar.
Râbian: Pis ve çirkin vaziyetlerine bakıp da nâdim olarak tövbe etmeleri mümkün olduğu halde nefislerinin hevasına, bozuk fıtratlarının iktizasına inzimam eden şeytanın iğvasıyla yaptıkları o çirkin haller gözlerine güzel göründüğünden terk edemediler. İşte Kur'an-ı Kerim buna da ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ demekle, onların son ümidlerinin de suya düştüğüne ve kum deryasına ihtiyarıyla girip bir daha ihtiyarıyla çıkamayan bedbaht insanlar olduğuna işaret etmiştir.
İkinci bir temsil: ﺍَﻭْ ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ ﻭَ ﺭَﻋْﺪٌ ﻭَ ﺑَﺮْﻕٌ ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ٓﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ٭ ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺍﻟْﺒَﺮْﻕُ ﻳَﺨْﻄَﻒُ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ ﻛُﻠَّﻤَٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ ﻣَﺸَﻮْﺍ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻭَﺍِﺫَٓﺍ ﺍَﻇْﻠَﻢَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻗَﺎﻣُﻮﺍ ﻭَﻟَﻮْ ﺷَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﺬَﻫَﺐَ ﺑِﺴَﻤْﻌِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ "Yahut münafıkların meselesi; semadan yağan şiddetli, fırtınalı bir yağmura tutulan yolcuların meselesi gibidir. O yağmurun şiddetini artıran zulmetler, gürültüler, şimşekler içinde vardır. Şimşeklerin çakmasıyla ölümün korkusundan parmaklarını kulaklarına sokarlar. Cenab-ı Hak kudretiyle kâfirleri ihata etmiştir. Küfür cezasından kurtulan yoktur. Çakan şimşekler şiddetiyle hemen hemen gözleri kör edecek şanındadır. Şimşeklerin çakmasıyla etraf aydınlandığı zaman yürürler. Karanlıklar çöktüğü vakit duruyorlar. Eğer Cenab-ı Hakk'ın meşieti olsaydı kulak ve gözlerini götürür idi. Cenab-ı Hak her şeye kâdirdir."
Bu âyette beyan edilecek üç nokta vardır:
Birincisi: Bu âyetin mâkabliyle vech-i irtibatı.
İkincisi: Cümleleri arasında cihet-i intizam.
Üçüncüsü: Cümlelerin heyetlerinde, eczasında, kelimelerindeki nizam.
Evet bu âyetin cümleleri arasındaki nizam, irtibat aynen saniye, dakika, saatleri sayan miller arasındaki irtibat gibidir.
Evvela bu âyeti, evvelki âyetle rabteden cihet:
Kur'an-ı Kerim münafıkların vaziyetini tasvir için itnab ve tatvil ile yani uzun ibareleri hâvi misal ve temsilleri tekrar etmiştir. Bu da münafıkların vaziyetlerine terettüp eden dehşet ve hayretin iki kısma ayrıldığından ileri gelmiştir. Zira; Birinci temsilin hülâsasına göre:
Münafık olan kimse, kendisini vücud sahrasında arkadaşlardan ayrılmış, tek kaldığını ve kâinat cemiyetinden tardedilmiş sahibsiz kaldığını bildiği gibi, her şeyi de ma'dum bilir. Ve vahşetle abluka edilmiş sükûn ve sükûnet içinde bütün mahlukata ecnebi nazarıyla bakıyor.
Münafığın şu bakışıyla, mü'minin bakışı arasında dağlar vardır. Zira mü'min olan zat nur-u iman ile bütün mevcudları, kendisine dost ve aşina bilir. Ve kâinat ile tevahhuş değil, tam ünsiyeti, muarefesi vardır.
İkinci temsilin hülâsasına göre:
Münafık olan adam, âlemi musibetleri ile öldürücü, belalarıyla tehdit edici, hâdisatıyla na'ra atıcı, şedaidiyle ihatacı bir şekilde görmekle bütün dünyanın envaıyla beraber adavetine ittifak ettiklerini zanneder. Onun bu zannına göre âlemde ona bir menfaat verecek bir şey yoktur. Bütün eşya onun aleyhinde olurlar.
Halbuki mü'min olan zat, imanın iktizasıyla; kâinatın yaptığı tesbihleri, tebşirleri bile işitiyor.
Ve keza Kur'an-ı Kerim temsil hususunda yaptığı tekrar, münafıkların iki kısma ayrılmış olduklarına işarettir:
Birisi: Süflî, âmî olan tabakadır. Bu tabakanın haline uygun birinci temsildir.
İkincisi: Kibirli, mağrur, güya yüksek tabakasıdır. Buna münâsib ikinci temsildir. Demek temsillerin tekrarı, kısımların taaddüdüne işarettir.
Sonra şu ikinci temsilin münafıkların nazarına göre, bu makam ile münasebeti nedir?
Evet, Kur'an-ı Kerim'in muhataplarından tabaka-i ûlâ veya saff-ı evvel adamları, daima sahralarda gezen çöl adamlarıdır. Bunlar bilumum bu hâdiseyi ya görmüş veya ebna-i cinsinden işitmiştir. Hattâ böyle ateş yakmak meselesi, efkâr-ı âmme ile alâkadârdır. Ve bu hâdise onlara bir darb-ı mesel kadar tesir eder.
Sonra ikinci temsilin, birinci temsil ile münasebeti pek aşikârdır. Zira o, ona ikmal edici bir tetimmedir. Hattâ çok noktalarda da ittihadları vardır.
Sonra bu ikinci temsilin münafıkların haline beş cihetten münasebeti vardır:
1- Her iki taraf da öyle bir hayrete düşmüşlerdir ki kendilerine kurtuluş yolları tamamen kapanmış, necat vesileleri gâib olmuşlardır.
2- Her iki taraf da korku şiddetinden, bütün mevcudatın düşman olduklarını zanneder. Bir dakika bile ölüm tehlikesinden emin olmazlar.
3- Her iki taraf da dehşetin şiddetinden akıllarını kaybetmiş deliler gibi olurlar. Hattâ kılınçların parıltısını görüp gözünü yummakla veya tüfeklerin sesini işitip kulaklarını tıkamakla ölümden tahaffuz etmek isteyen veya güneşin gurûbunu istemediğinden saatinin zembereğini kısaltan ahmaklar gibi bir durum gösterirler. Halbuki kulağın tıkamasıyla veya gözün yummasıyla gök gürültüsünden veya şimşek çakmasından kurtulamazlar.
4- Güneş, yağmur, su, ziya çiçeklere isabet ederlerse hayat verirler. Nebatata olursa terbiye ve tenmiye ettirirler. Pis şeylere isabet ederlerse kötü kötü kokuları ihdas ederler. Mevat ve ölülere bakarlarsa ufunet tevlid ederler. Kezalik rahmet ve nimet dahi lâyık ve onları intizar edip kıymetlerini bilmeyen mevkilere isabet ederlerse zahmete ve nıkmete inkılâb ederler.
5- İkinci temsilin mealiyle münafıkların kıssasının meali arasında eczalarına bakılmaksızın münasebet olduğu gibi, her iki tarafın eczaları arasında da münasebetler vardır. Ezcümle: ﺻَﻴِّﺐٍ nebatata hayat verdiği gibi, İslâmiyet de ervaha hayat veriyor. Şimşek, gök gürültüsü (vaad vaîd) yani hayırlı zararlı, Allah'ın emirlerine; zulümat da küfrün şüphelerine, nifakın şeklerine işarettir.
Sonra bu temsilin cümleleri arasındaki münasebetler:
Evet Kur'an-ı Kerim ﺍَﻭْ ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ cümlesiyle "Münafıklar; ıssız, korkunç, vahşetli bir sahrada, karanlıklı bir gece, her bir katresi bir mermi gibi şiddetli bir yağmura tutulan yolcular gibidir." dediği zaman sâmi' derhal ayıldı ve suale geldi ki: "Yahu yağmurlar mergub ve matlub bir rahmet iken ne için onlara korkunç bir musibete dönmüştür?"
Kur'an-ı Kerim o suale karşı, o yağmurun dehşetini tasvir etmekle ﻓ۪ﻴﻪِ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ demiştir. Ve ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ ın cem'iyle bulutların zulmetine ve yağmurun kesafetinden hasıl olan zulmete ve ihatalı, kesretli olduğundan sanki gecede bulut gibi bulutun yağdırdığı siyah siyah katrelerin zulmetine zarf olduğunu bildirmiştir.
Sonra zulmetli, yağmurlu geceler ale'l-ekser gürültülü olurlar. Sâmi' yine suale geldi: "Acaba onların da bu gecelerinde gürültü var mıdır?"
Kur'an-ı Kerim buna da cevaben: ﻭَﺭَﻋْﺪٌ diye vaziyetin dehşet ve korkulu olduğuna işaret etmiştir. Sanki mevcudatın bir zahirî padişahı olan sema onları felakete, helâkete sevk etmek için çağırıp, bağırıyor. Zira dehşetli bir musibete uğrayan adam, sükûnu içinde kâinatın her tarafından zararlı harekeleri ve sükûtu içinde her taraftan korkunç sayhaları tahayyül ediyor. Maahâzâ ra'd sesini işittiği vakit, onun sayhalarını kendine karşı na'ralar olduğunu zanneder. Zira korkan ve hain bir adam, her sayhayı aleyhine zanneder.
Sonra ra'd, berk arasında bir refakat-ı zikriye bulunduğundan, birisinden bahsedildiği zaman ötekisi de velev tufeyli yani, davetsiz olsun zihne gelir. Ondan da bahsedilir. İşte bu münasebetle Kur'an-ı Kerim ﻭَﺭَﻋْﺪٌ dan sonra ﻭَﺑَﺮْﻕٌ demiş ve tenkiriyle berkin pek garîb ve acîb olduğuna işaret yapmıştır. Evet berkin çakmasıyla zulümat âlemi ölür, ortadan kaldırılarak adem deryasına atılır. Ve âni olarak berkin ölümüyle de zulümat âlemi dirilir, meydan-ı haşre gelir. Sanki berk, söndüğü zaman âlemi tamamen dumanıyla dolduran hakikati meçhul bir ateştir ki gören adam sathî bir nazar değil, im'an ile dikkati lâzımdır ki kudretin âsâr-ı azametini görsün.
Sonra sâmi' "Münafıkların şu musibetin çıkmaz sokağına girdiklerinde ne gibi bir tedbirde bulundular?" diye kendi kendine düşünmeye başlarken Kur'an-ı Kerim, düşünmesine ihtiyaç bırakmadan ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ diye onlara bir melce, bir kurtuluş çaresi kalmadığına işaret etmiştir. Hattâ boğulan adam denizin ortasında bir ot parçasına iltica ettiği gibi, bunlar da şaşkınlıklarından parmakların ucunu değil, parmaklarını tamamen kulaklarına sokuyorlar. Sanki musibetleri, dehşet kırbacıyla onların ellerini vuruyor. Onlar da acısından parmaklarını ceplerine değil, şaşkınlıktan kulaklarına sokuyorlar.
Hülâsa: Sâıkanın isabetinden kurtulmak zannıyla yaptıkları şu eblehane hareketlerden ne oldukları anlaşılır.
Sonra sâmi'in zihnine geldi ki "Acaba bu musibet umumî midir, yoksa onlara mahsustur?" Buna karşı Kur'an-ı Kerim ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ demiştir. Yani bu musibet, onların nimetlere karşı yaptıkları küfran cezasıdır. Onları bu musibetle tecziye eder. Çünkü onlar cumhur için vaz'edilen kanun-u İlahîden huruc etmişlerdir.
Sonra sâmi' "Ra'dın şiddetine mukabil berkin onlara bir faydası olmadı mı?" diye nefsiyle konuşurken Kur'an-ı Kerim ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺍﻟْﺒَﺮْﻕُ ﻳَﺨْﻄَﻒُ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ cümlesiyle berkin onlara bir faydası değil, bilakis ışığıyla onların gözlerini hemen kör edecek şanında bir şiddet göstermektedir, diye sâmi'e cevap vermiştir. Âdetâ ra'd kulaklarına, berk de gözlerine ilan-ı husumet etmişlerdir.
Sâmi' baktı ki ra'd ve berk ve saire gibi kâinat eczası müttefikan onların aleyhinde olup, onları itlaf etmek için birbirine yardım ediyorlar. Buna karşı onların ne yapacaklarını düşünmeye başladı. Kur'an-ı Kerim ﻛُﻠَّﻤَٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ ﻣَﺸَﻮْﺍ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻭَﺍِﺫَٓﺍ ﺍَﻇْﻠَﻢَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻗَﺎﻣُﻮﺍ cümlesiyle onların hayret dairesinde tereddüt içinde şaşkın bir vaziyette yollarını görüp, yola devam etmek için cüz'î bir fırsat beklemekte olduklarına ve berkin ziyasıyla yol göründüğü zaman devamından ümidsiz mezbuhane bir harekete geçerek bir iki adım attıklarına fakat zulmet birdenbire istila ettiğinde yerlerinde incimad etmiş gibi bir vaziyette kaldıklarına işaretle cevap vermiştir.
Sâmi' bu vaziyeti görünce suale geldi: "Yahu bu kadar tazipler altında ezilmekten ise birdenbire ölüp gitmeleri veya bütün bütün sağır ve kör olmaları daha iyi değil midir?" sormuştur. Kur'an-ı Kerim ﻭَﻟَﻮْ ﺷَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﺬَﻫَﺐَ ﺑِﺴَﻤْﻌِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ cümlesiyle "Onların ölüm ile azâbtan, ızdırâbtan kurtulmaya istihkakları yoktur. Bunun için meşiet-i İlahiye onların ölümüne taalluk etmemiştir. Taalluk etse etse gözlerini kör, kulaklarını sağır etmeye taalluk eder. Buna da taalluk etmiyor. Çünkü kanun-u İlahîden hariç kalan bu gibi dürzilerin gözleri, kulakları daima sağ kalsın ki azâbları işitmekten ve ikabları görmekten zevk alsınlar." diye sâmi' efendiye cevap vermiştir.
Sonra bu kıssanın ihtiva ettiği azamet ve kudret-i İlahiye ile Cenab-ı Hakk'ın umum kâinatta tasarruf sahibi olduğu ve bilhassa âsâr-ı kudretinden ra'd, berk, sehab mu'cizeleri görünüp sâmi'ce tahakkuk edince "Kâinat, heybetinden bir tecelli ve bu musibetler de gazabının bir kahrı olan zatın kudreti ne kadar büyüktür ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ " diye tesbihata başlamıştır. Kur'an-ı Kerim de onu tasdikan ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ demiştir.
Mezkûr âyetin ihtiva ettiği cümlelerin heyetlerindeki münasebetler:
Evet ﺍَﻭْ ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ deki ﺍَﻭْ süflî ve gayr-ı süflî münafıkların iki kısma münkasım olduklarına işarettir. Ve her iki temsilin birbirine münâsib ve münafıkların haline uygun bulunduğuna remizdir. Ve aralarında müşabehetin bulunması malûm ve müsellem olduğuna îmadır. Ve keza huruf-u âtıfadan terakkiyi ifade eden ﺑَﻞْ kelimesinin manasına mutazammındır. Çünkü ikinci temsil, birinci temsilden daha şedittir.
ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ deki ﻙ münafıkları yağmura teşbih etmek içindir. Halbuki birbirine müşabih değildir. Aralarında mutabakat yoktur. Öyleyse müşebbehün-bih olacak şey mukadderdir. Zikredilmemesi, lafzın îcaz ve ihtisarı içindir. Lafızdaki îcaz da manayı itnab ve uzatılması içindir. Mananın bu uzatılması da sâmi'in vüs'at-i hayaline havale edilir ki, makama münâsib cümleleri tayin edebilirse etsin.
Mesela ﺍَﻭْﻛَﺎﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺳَﺎﻓَﺮُﻭﺍ ﻓ۪ﻰ ﺻَﺤْﺮَٓﺍﺀَ ﺧَﺎﻟِﻴَﺔٍ ﻭَﻟَﻴْﻠَﺔٍ ﻣُﻈْﻠِﻤَﺔٍ ﻓَﺎَﺻَﺎﺑَﺘْﻬُﻢْ ﻣُﺼ۪ﻴﺒَﺔٌ ﺑِﺼَﻴِّﺐٍ gibi münafıklara müşebbehün-bih olmaya uygun ve uzun bir cümleyi takdir edebilir. Yani, "Münafıklar hâlî bir sahrada, zulmetli bir gecede çıkıp yağmur musibetine tutulan yolcular gibidir."
İhtar: Herkesin bildiği ﻣَﻄَﺮٌ kelimesine, me'luf olmayan ﺻَﻴِّﺐٌ kelimesinin tercihen zikredilmesi, o yağmurun katreleri güya birer musibet olup, onların ruh u canlarına mermi gibi kasden atıldığına işarettir.
Sonra yağmurun çıplak sema cihetinden yağdığı herkesçe malûm olduğu halde ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ kaydıyla takyid edilmesi, ıtlak içindir. Yani "sema" kaydıyla yapılan tahsis tamim içindir. Evet semanın kaydından anlaşılır ki o yağmur, bütün semanın ufkunu tutmuş, umumî bir şekilde yağıyor. Hiçbir yer ondan hâlî kaldığı yoktur. Evet ﻭَﻣَﺎ ﻣِﻦْ ﺩَٓﺍﺑَّﺔٍ ﻓِﻰ الْاَرْضِ وَلَا ﻃَٓﺎﺋِﺮٍ ﻳَﻄ۪ﻴﺮُ ﺑِﺠَﻨَﺎﺣَﻴْﻪِ cümlelerinde dahi ﺩَﺍﺑَّﺔٍ in ﻓِﻰ الْاَرْضِ ile, ﻃَٓﺎﺋِﺮٍ in ﻳَﻄ۪ﻴﺮُ ilâ âhir ile takyidleri ıtlak ve tamim içindir.
Müfessir unvanını taşıyan bazı adamlar yağmur ve saire gibi yağan şeylerin semanın cirminden yağdığına zehab etmiştir ve kocaman bir denizin de semada bulunduğunu ilâve etmiştir. Onları bu zehaba sevk eden, Kur'an-ı Kerim'in birkaç yerinde ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ kelimesinin bulunmasıdır. Halbuki ashab-ı tahkik ve erbab-ı belâgatça en uygun mana, ﻣِﻦْ ile ﺳَﻤَٓﺎﺀِ arasında ﺟِﻬَﺔِ lafzının takdiriyle yağmurların sema cirminden değil, sema cihetinden nâzil olduğuna hük-metmektir.
Maahâzâ sema kelimesinin yukarıda bulunan her şeye ıtlak edilebildiğine binaen, buluta da sema denilebilir. Ve bulut da sema kelimesinin şümulüne dâhildir.
Bu makamın tahkiki şöyle izah edilebilir: Eğer kudret-i İlahiyenin azametine bakılırsa cihetler hep birdir. Hangi cihetten ve hangi şeyden olursa olsun yağmurun yağması mümkündür. Eğer hikmet-i İlahiyeye bakılırsa yağmurun nüzulü ancak küre-i havaiyede münteşir ve küre-i havaiyenin onda bir cüzünü teşkil eden buhar-ı maînin tekâsüfünden husule geliyor.
Zira hikmet-i İlahiye bütün eşyada en güzel bir nizam tesis etmiştir. Bu nizam eşyadaki muvazene-i umumiyenin muhafazasına hizmet eder. Bu muvazenenin muhafazası da en yakın, kolay, kısa yolları tercih etmeye bakar.
Yağmur meselesi hakkında en kısa yol şöyle tarif edilebilir:
Tabaka-i havaiyede münteşir buhar-ı maînin zerrelerine irade-i İlahiye emrettiği vakit, her taraftan "Lebbeyk" diyerek toplanmaya başlar. Ve bulut şeklinde, irade-i İlahiyeye emirber olarak hazır dururlar. Yine irade-i İlahiyenin emri ile bir kısım zerreler, şiddet-i tazyik ve tekâsüften katrelere inkılâb eder. Sonra kanunlar mümessili, nizamat ma'kesleri denilen, o katrelere münâsib yaratılan, melaike vasıtasıyla o katreler müzahametsiz, müsademesiz nüzul eder, yere düşerler. Lâ-kin cevv-i havada muvazenenin muhafazası için yağan katrelerden boş kalan yerler denizlerden, yerlerden kalkan buharlar ile doldurulur.
İhtar: Semada büyük bir denizin bulunduğuna edilen zehab, mecaz hakikat zannedildiğinden ileri gelmiştir. Evet cevv-i hava, denizin rengini andırır. Ve küre-i havaiyede münteşir bahr-ı muhitten fazla su vardır. Binaenaleyh cevv-i havayı denize teşbih etmek baîd değildir. Fakat mana-yı hakiki ile bakılırsa hatadır.
Sual: ﻭَﻳُﻨَﺰِّﻝُ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣِﻦْ ﺟِﺒَﺎﻝٍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﺮَﺩٍ Âyet-i kerimenin zahirine göre yağmurun nüzulü, doludan müteşekkil semada bulunan dağlardandır. Bunun izahı?
Cevap: Bir kelâmın ne belâgata uygun ve ne akla muvafık ve ne mantığa mutabık mana-yı zahirîsine yapışıp, zahirinden ayrılmamak bir cümud ve bir sönüklüktür. Zira cennetin yemek kaplarının vasıfları hakkında ﻗَﻮَﺍﺭ۪ﻳﺮَ ﻣِﻦْ ﻓِﻀَّﺔٍ cümlesi bir istiare-i bedîiyeyi tazammun ettiği gibi ﻣِﻦْ ﺟِﺒَﺎﻝٍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﺮَﺩٍ dahi bir istiare-i bedîiyeyi ihtiva etmektedir. Şöyle ki:
Cennetin kapları ne şişeden ve ne gümüşten olmadıklarından bu cümlenin mana-yı zahirîsine hamli caiz değildir. Çünkü o kaplar(a), "Gümüşten yapılmış şişelerdir." denilemez. Zira her iki unsur arasında mutabakat yoktur. Ancak ﻗَﻮَﺍﺭ۪ﻳﺮَ ﻣِﻦْ ﻓِﻀَّﺔٍ den mana-yı mecaziyle şişenin şeffafiyeti, gümüşün beyazlığı kasdedilmiştir. Yani "O kaplar şişeler gibi şeffaf, gümüş gibi beyazdırlar."
Kezalik ﻣِﻦْ ﺟِﺒَﺎﻝٍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﺮَﺩٍ cümlesi de iki istiareyi tazammun etmiştir. Bu istiareler sâmi'in şairane bir hayaline müessestir. Bu hayal de âlem-i süflî ile âlem-i ulvi arasında bir nevi müşabehet ve mümaseleti mülahaza etmeye mebnidir.
Yani âlem-i süflî denilen arz, mevasim-i erbaada bilhassa bahar mevsiminde nasıl türlü türlü şekillere girer ve envaen zînetli, nakışlı elbiseleri giyer, ayrı ayrı manzaraları gösterir. Âlem-i ulvi olan semavat dahi bilhassa bulutlarıyla pek garîb, acîb keyfiyetlere, suretlere, renklere girer çıkar. Âdetâ her iki âlem birbirine rekabet ediyorlar.
Bu iki âlem arasında şöylece bir müşabehet ve mümaseletin düşünülmesi de aralarında bir müsabaka ve rekabeti tahayyül etmekten neş'et eder. Şöyle ki:
Arz, sema güzellik müsabakasına girmek için lâzım gelen tuvaletleri yapıp hazırlıklarda bulundukları zaman arz, kış mevsiminde kardan mamul beyaz elbiselerini giyer. Bahar mevsiminde zümrüt gibi yeşil halıları sahralarına serer. Yeşil kürkleri dağlarına giydirir. Başlarına beyaz sarıkları bağlar. Ve bu güzel inkılâb ve manzaralarıyla kudret-i İlahiyenin mu'cizelerini, hikmet-i İlahiyenin nazarına arz eder.
Buna karşı cevv-i sema dahi azamet-i İlahiyeyi izhar etmek için kocaman dağları, tepeleri, dereleri ve saire garîb, acîb şeylerin şekillerini ve beyaz, siyah, kırmızı gibi boyalar ile boyalanmış pamuk yığınlarını andıran bulut kafilelerini ileriye sürerek nazar-ı hikmete takdim eder.
İşte bu iki âlem arasındaki hayalî müşabehetten dolayı bilhassa yaz mevsimindeki bulutları, Arablar tarafından dağlara, gemilere, bostanlara, derelere, develerin kafilelerine yapılan teşbihler, üslûblar nazar-ı belâgatta pek güzel görünür.
Binaenaleyh âlem-i ulvi ile âlem-i süflî arasında ve dolayısıyla bulutlar ile dağlar arasındaki müşabehet ve münasebete binaen ﻭَﻳُﻨَﺰِّﻝُ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣِﻦْ ﺟِﺒَﺎﻝٍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﺮَﺩٍ âyet-i kerimenin mana-yı beliğanesi "Dağların büyüklüğünde, dolunun renginde bulunan semadaki bulutlardan yağmurları inzal ediyoruz." demekten ibarettir.
Bu güzel ve belâgatça makbul, akıl ve mantığa mutabık mana durur iken âyetin zahirine yapışıp "Beş yüz senelik bir mesafede iki dakikalık bir zaman zarfında yağmuru cirm-i semadan yeryüzüne indirmek." gibi sakat bir manaya zehab etmek kâr-ı akıl değildir. Hikmet ve iktisat ve adem-i abesiyet reddeder.
Yolcuların gecesini korkunç göstermek için zikredilen ﻓ۪ﻴﻪِ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ deki ﻓ۪ﻴﻪِ nin takdimi, o musibetli gecenin şiddet-i zulmetinden dehşet alanlarca güya çok gecelerin zulmetleri toplanıp, o gecenin zulmetine inzimam etmiş olduklarına işarettir.
Sual: ﻓ۪ﻴﻪِ deki zamirin ﺻَﻴِّﺐٍ e râci olduğundan yağmurun zarf, zulmetin mazruf olduğu anlaşılır. Halbuki kaziye makûsedir, yağmur zulmetin içindedir.
Cevap: Yağmurun kesretinden dehşet alan yolcuların zannıyla güya şu boşluk, yağmur ile dolu bir havuzdur. Ve zulmetin zerreleri de o yağmurun katreleri arasına dağılmışlardır. İşte böyle bir zanna binaen yağmur zarf, zulmet mazruf olabilir.
ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ ın cem sîgasıyla zikri ise bulutların karanlıklarından, kesafetinden ve âmm olduğundan ve yağmur katrelerinin kesafetinden hasıl olan müteaddid zulmetlere işarettir.
Tenkir ve meçhuliyeti ifade eden ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ daki tenvin, yolcularca hakikatleri meçhul bir takım zulmetler olduğuna işarettir. Demek o tenvin, yolcuların ilmine perde olarak bir zulmeti daha ilâve etmiştir. O halde bu tenvin, yolcuların gözlerine perde olan zulümata bir tekiddir. ﻭَﺭَﻋْﺪٌ ﻭَﺑَﺮْﻕٌ Yani gök gürültüsüyle şimşek, Cenab-ı Hakk'ın azametine, kudretine delâlet eden pek aşikâr iki âyettir ki âlem-i gaybdan, bulutların idare ve tedvirlerine müekkel ve nizam, intizam kanunlarının mümessilleri ve memurları olan meleklerin yed-i salahiyetlerine verilmiştir.
Sonra müsebbebatın esbabla zahirde bağlı olduğuna binaen, havada münteşir olan buhar-ı maîden bulutlar izn-i İlahî ile teşekkül ederler. Bu bulutların hikmet-i Rabbaniyle bir kısmı menfî elektriği hâmildir. Bir kısmı da müsbet elektriğe hâmiledir. Bu kısımlar birbirine yaklaşıp, aralarında tesadüm olduğunda irade-i Hâlık'la berk tevellüd eder. Bir kısmı hücum, bir kısmı da firar ettikleri zaman aralarında havasız kalan yerleri doldurmak için emr-i Rabbaniyle tabakat-ı havaiye hareket ve heyecana geldiğinde ra'd sadâsı, yani gök gürültüsü meydana gelir. Fakat bu hallerin cereyanı bir nizam, bir kanun altında olur ki o nizamı, o kanunu temsil eden ra'd ve berk melekleridir.
Sual: Ra'd ve berkin "zulümat" kelimesine atıflarından anlaşılır ki bunların zarfı yağmurdur. Halbuki zarfları buluttur, yağmur değildir?
Cevap: Dehşetinden bayılmış olan sâmi'ce, o yağmurun her şeyi ihata etmiş olduğu zannedildiğine göre, ra'd ve berk de yağmurun içine aldığı şeylere dâhildirler.
Sual: Zulümatın aksine ra'd ve berkin müfred sîgasıyla zikirleri neye işarettir?
Cevap: Yolcuların en çok nazar-ı hayretlerini celbeden, semavatın bağırmasıyla mevcudatı âni olarak ışıklandırmaktır. Bunlar ise mana-yı masdarîdir. Mana-yı masdarî müfred olur ve ifrad ile ifade edilir. Ve keza ra'd olsun, berk olsun, semavî âyetlerden efradı çok birer nevdirler. Burada onlardan maksat nevleridir, efradları değildir.
Onun için ifrad ile zikredilmişlerdir.
Sual: Ra'd ve berkteki tenvin neye işarettir?
Cevap: Ya mahzuf bir sıfata ivazdır. Takdir-i kelâm ﴾ﺭَﻋْﺪٌ ﻗَﺎﺻِﻒٌ﴿ ﴾ﺑَﺮْﻕٌ ﺧَﺎﻃِﻒٌ﴿ dur. Yahut ra'd ve berkin nekre ve meçhuliyetlerini ifade içindir. Çünkü yolcular gözlerini yummuş, kulaklarını tıkamış olduklarından onları görmüş ve işitmiş değillerdir ki onları bilsinler. ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ Bu cümle müste'nifedir. Yani mâkabliyle bağlı değildir. Ancak mukadder bir suale cevaptır. Şöyle ki:
Vaktâ ki sâmi' şu ikinci kıssa-i temsiliyeyi işitti. Tabiî, musibetin keyfiyetini anlamak için şiddetli bir meyli uyandı. Vaktâ ki Kur'an-ı Kerim'in tasvirinden malûmat aldı. Musibetzede olan yolcuların da hallerini ve o musibete karşı ne yaptıklarını anlamak istedi. Kur'an-ı Kerim ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﺍﻟﺦ demekle onları kurtaracak bir melce kalmadığına -ve necat bulmak hülyasıyla denizde ellerini otlara uzatan, boğulanlar gibi- semavî top ve mancınıklardan kurtulmak için kulaklarını tıkamaktan maada bir çareleri kalmadığına işaret etmiştir.
Sual: Makamın iktizası hilafına ﻳُﺪْﺧِﻠُﻮﻥَ nin yerine ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ nin kullanılması neye binaendir?
Cevap: Yolcuların necatlarını intâc edecek hakiki sebepleri arayıp bulmaktan meyus olduktan sonra kulak tıkılması gibi ca'lî ve zannî şeylere müracaat etmek mecburiyetinde kaldıklarına işarettir.
Sual: Geçen vak'aları zaman-ı hâle ihzar için kullanılan muzari sîgasıyla ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ nin zikri neye işarettir?
Cevap: Hayretleri artıran şu makamın sâmi'a verdiği dehşetten dolayı, yolcuların hâdisesini velev hayalî olsun görmek arzusunda bulunan sâmi'in arzusunu tatmin için (sîga-i muzari ile) geçen o vak'a zaman-ı hâle getirilerek sâmi'in hayaline tasvir edilmiştir. Ve keza muzari sîgası ikide bir kesilip tazelenmekle beraber istimrar ve devamı iktiza eder. Ve bunun istimrarından bulutun gürültüsünün de devamına îma vardır.
ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ kulaklara sokulabilen ancak parmak uçları iken burada parmak manasına olan ﺍَﺻَﺎﺑِﻊَ in kullanılması, onların hayret ve deh-şetlerinden dolayı derece-i şaşkınlıklarına işarettir.
ﻓ۪ﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ Ra'dın sadâsından uğradıkları öyle bir şiddet-i havfa işarettir ki eğer ra'd, kulaklarının penceresinden içeriye girecek olursa derhal ruhları ağızlarının kapısından dışarıya kaçacaktır.
Ve keza bu kayıtta çok güzel ve latîf bir îma vardır ki vaktâ ki onlar edilen nasihatleri, nida-yı hakkı, kulaklarını açıp içerisine almadılar. Semavat cihetinden kulaklar cebhesi ra'd ve berkin top ve mancınıklarına tutuldu. Onlar o zaman hayır için tıkadıkları kulaklarını, şimdi de şer ve azâb için tıkamaya mecbur oldular.
ﺍَﻟْﺠَﺰَﺍﺀُ ﻣِﻦْ ﺟِﻨْﺲِ ﺍﻟْﻌَﻤَﻞِ Evet el ile sirkat yapıldığından el kesilir. Fena sözler ağız ile söylendiğinden ağıza vurulur. O da nedamet için sağ elini ağzına, hacalet için de sol elini gözlerine koyar.
ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ Ra'd ve berkin yolculara zarar vermekte müttehid olduklarına işareten, yalnız berkin sıfatı olan sâıkanın zikriyle iktifa edilerek ra'dın sıfatı terkedilmiştir. Maahâzâ sâıka, şiddetli bir savt ile yakıcı bir ateşten ibaret olduğu cihetle, ra'dın gürültüsünü de tazammun etmiş bulunuyor. Bu itibar ile ra'dın sıfatı da zikredilmiş demektir.
ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ Yani yolcuların sâıkalara karşı parmaklarıyla yaptıkları o gülünç müdafaaları mal, evlat ve saire eşyanın korkusundan değildir. Ancak canlarını cehenneme teslim edecek ölüm korkusundandır. Çünkü musibetin çakısı kemiğe dayanmıştır. Başka şeylerin kederinde, merakında olamayıp yalnız ölüm ve hıfz-ı hayatı düşünürler. ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ Bu cümlede bulunan kelimelerin birbirleriyle münasebetleri ve ifade ettikleri nükteler:
Evet ﻭ aralarında münasebet bulunan iki şeyi birbirine atfeden bir âlettir. Burada mâkabliyle mâba'di arasında bir münasebet görünmüyor. Yalnız birinci temsil ile ikinci temsilin arasındaki münasebete bakarak, şöyle silsileli birkaç cümleyi ihtar ediyor:
Onlar şenlikli yerlerden firar, şehirlilikten nefret, gecenin istirahat zamanı olduğuna dair kanuna muhalefet ettikleri gibi nasihatlere itaat etmeyerek, sanki necatları çöllerde imiş gibi sahralara düştüler. En-nihaye haybet ve hüsrana uğrayarak Allah'ın belasına muhat ve maruz kaldılar.
ﺍَﻟﻠّٰﻪُ Bu kelime-i mübareke, onların son ümid ve ricalarının kesilmesine işarettir. Çünkü musibetzede olan bir adam, evvel ve âhir Allah'ın merhametine iltica etmekle müteselli olur. Binaenaleyh Allah'ın kahr u gazabına müstehak olanın, elbette ve elbette necatından ümid ve ricası kesilir.
ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ kelimesi onları abluka eden musibetlerin, Allah'ın âsâr-ı azameti olduğuna işarettir. Yani göklerin, bulutların, yağmurların, gecelerin onlara cihat-ı sitteden hücum ettikleri gibi Allah'ın da gazap ve beliyyatı her taraftan onları ihata etmiştir. Ve keza Allah'ın bütün kâinatı ihata eden ilim ve kudreti ve bütün zerrata şâmil olan emirleri göz önüne getirilirse ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ kelimesinden şöyle bir ihtar fışkırmaya başlar:
"Ey kâfirler! Semavat ve arzın dışarısına çıkamazsınız. Dâhilde ise her nereye kaçacak olursanız orada Allah ilim ve kudretiyle hazır ve nâzırdır."
ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ Bu kelimeyi ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ lafzına bağlayan ﺏ harf-i cerri, Allah'ın gazabından kaçan kâfirler yine Allah'ın gazabına rast gelip musibet oklarına hedef olduklarına işarettir.
ﻛَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ unvanı ise üç işareti taşıyor:
1- Temsil içerisinde mümesseli yani münafıkları göstermekle sâmi'in temsil ile meşgul olup mümesselden, maksattan gafil olmamasını temin etmek içindir.
2- Temsil ile mümessel; yani yolcuların durumuyla münafıkların durumu arasında son sistemde bulunan müşabehetin kuvvetinden dolayı birbirinin sıfatını, yekdiğerinin lakabını, soyadını taşıyabilmelerine işarettir.
3- Kâfirlerin kalbi gibi onların da kalpleri zulmet ve azâb içinde bulunduğuna işarettir. Zira yaptıkları cinayet ve kusurlarından, vicdanları dahi onları tazip etmekten geri kalmıyor. Evet bizzat yaptığı cinayetin cezasını gören bir adamın vicdanı müsterih olamaz. ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺍﻟْﺒَﺮْﻕُ ﻳَﺨْﻄَﻒُ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ Bu cümledeki kelimelerin işgal ettikleri yerler ile münasebetleri ve her birisinin taşıdığı işaretleri:
Evet, evvela bu cümle müste'nifedir. Yani mâkabliyle bağlı değildir. İstinafı ise mukadder bir suale cevaptır.
Sual: Berk, zulmetleri dağıtan ziyadar bir ateştir. Onlar onun ziyasından istifade etmediler mi?
Cevap: Bir fayda ve bir menfaat görmeleri öyle dursun, berkin zararından, belasından korktular diye Kur'an-ı Kerim bu cümle ile o mukadder suale cevap vermiştir.
Kurbiyet ve yakınlığı ifade eden ﻳَﻜَﺎﺩُ kelimesinin bu cümlede delâlet ettiği mana şundan ibarettir ki: Gözlerini hatf ve kör edecek esbab mevcud olduğuna rağmen her nasılsa bir maniden dolayı henüz kör olmamışlardır.
Kaptırmak manasını ifade eden ﻳَﺨْﻄَﻒُ kelimesinde pek güzel ve latîf bir belâgat vardır. Şöyle ki:
Eşyanın suretlerini alıp getirmek için gözün gönderdiği ziya, esna-yı râhta eşyaya yetişmezden evvel birdenbire şimşek çakar, kaptırıcı bir kuş gibi o ziyayı alır götürür. Veya gözün şuâı eşyanın şekillerini alıp getirirken gecenin gözü hükmünde olan şimşek kemal-i süratle hücum ederek elinden o şekilleri alır götürür. Sanki zulmeti kaldırmakla eşyayı gösteren şimşek, o dürzilerin eşyayı görmelerine razı olmadığından gözün şuâından o şekilleri kaptırıyor.
ﻋُﻴُﻮﻥٌ kelimesine tercihen zikredilen ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ unvanı, Kur'an'ın beyan ettiği kat'î bürhanlarına karşı körlük gösteren münafıkların basiret ve kalplerindeki kötü niyetlerini, amellerini andırmakla teşhir etmek içindir. Zira göz, kalbin âyinesidir. Kalbin muzmeratı gözde görünür. ﻛُﻠَّﻤَٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ ﻣَﺸَﻮْﺍ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻭَﺍِﺫَٓﺍ ﺍَﻇْﻠَﻢَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻗَﺎﻣُﻮﺍ Bu âyeti teşkil eden kelimelerin işaretleri:
Evet evvela, bu cümle yine müste'nife olup mâkabliyle alâkadâr değildir. Ancak sâmi'in hatırına gelen şu suali cevaplandırıyor:
Sual: Onların musibeti tebeddül ve taaddüd etmiştir. Acaba her iki halette halleri ne oldu?
Cevap: "Şimşeğin ziyasıyla yolları göründüğü zaman yürürler imiş. Zulmet de çöktüğü vakit dururlar imiş." diye Kur'an-ı Kerim şu cümle ile sâmi'in o şüphesini izale etmiştir.
Sual: ﻛُﻠَّﻤَﺎ istiğrak ve istimrarı, yani umumiyet ve devamı ifade eden bir edattır. ﺍِﺫَﺍ ise ne umumiyeti ve ne devamı ifade etmez, bu itibar ile şimşeğin ziyalandırılmasında ﻛُﻠَّﻤَﺎ nın, zulmetin çöktüğünde ﺍِﺫَﺍ nın kullanılması neye binaendir?
Cevap: Onların ziyaya fazlaca hırs ve ihtiyaçları olduğu için en az bir ziyayı bile fırsat bilip kaçırtmak istemediklerine işareten, ziya üzerinde ﻛُﻠَّﻤَﺎ istimal edilmiştir.
Sebebiyet ve menfaate delâlet eden ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ deki ﻝ harfin-den anlaşılır ki bayılmak derecesinde bir musibetzede nefsine ait şeylerden maada hiçbir şey düşünmüyor. Hattâ kudret-i İlahiyenin binlerce hikmetler için kâinata neşrettiği ziyanın menfaati tamamen kendisine ait olduğunu ve onun için gönderildiğini zanneder.
Ziyanın adem-i devamı yüzünden süratli bir yürüyüşle yollarına devam etmeleri mukteza-yı hâl ve makam iken süratsiz, âdi bir yürüyüş ifade eden ﻣَﺸَﻮْﺍ tabiri, musibetin şiddetinden neş'et eden zafiyet yüzünden sürat-i seyre kâdir olmadıklarına işarettir.
Sual: İnsanlar yerde yürüdükleri gibi, onların da yürümeleri yerde olmalıdır. Halbuki ﻓ۪ﻴﻪِ deki zamirin ziyaya râci olması cihetiyle onların yürümeleri ziyada olduğu anlaşılır?
Cevap: Onların ziya haricinde yürümeleri mümkün olmadığı için sanki mesafe ve medar-ı hareketleri yalnız ziyaya münhasırdır.
ﻭَﺍِﺫَﺍ daki ﻭ yolcuların evvelce gördükleri zulmet musibetini tazelemek için ikinci bir zulmet daha atıf ve ilâve edildiğine işarettir.
ﺍِﺫَﺍ nın ifade ettiği cüz'iyet ve kıllet ise, yolcuların zulmete karşı besledikleri nefret ve gösterdikleri körlük şiddetinden fikirlerine zulmeti getirmediklerine, ancak ale'd-devam ziya için bir fırsat beklerler iken birdenbire zulmetin hücumuna maruz kaldıklarına işarettir.
ﺍَﻇْﻠَﻢَ nin berke olan isnadı, berkin ziyasından sonra hücum eden zulmetin başka zulmetlerden şedit olduğuna işarettir.
Ve keza musibetzede olan yolcuların tahayyüllerine göre güya berkin ziyasından sonra şu boşluğu dolduran zulmetler, hep berk ateşinin sönmesinden meydana gelen dumanlar olduğuna da hayalî bir îmadır.
Zarar için kullanılan ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ deki ﻋَﻠٰﻰ kelimesi zulmet musibetinin tesadüfî olmayıp ancak onların ceza-i amelleri olduğuna işarettir. Ve musibetzede olan yolcuların, şu boşluğu dolduran zulmetler bütün insanlar içerisinden onları kasd ve onlara zarar vermek için gönderilmiş olduklarını tahayyül ettiklerine bir remizdir.
Zulmet çöktüğü vakit sükûnetle durup depreşmemeleri icab eder iken "ayağa kalktılar" manasını ifade eden ﻗَﺎﻣُﻮﺍ tabiri, musibetin şiddetinden ve musibetle çok uğraştıklarından rükû vaziyetini andıran bellerinde bir tekavvüs peyda olduğuna ve zulmetin âni hücumundan tiksinerek ayağa kalkıp kaçanlar gibi, bellerini düzeltmelerine işarettir. ﻭَﻟَﻮْ ﺷَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﺬَﻫَﺐَ ﺑِﺴَﻤْﻌِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ Bu cümledeki kelimelerin işaretleri:
Evet evvelki cümlelerde gözlerini kör, kulaklarını sağır etmek şanında bulunan esbab zikredildikten sonra bu cümlede müsebbebatı meşiet-i İlahiye ile bağladıktan sonra evvelki cümlelere atfeden ﻭ harfi esbabın perdesi altında tasarruf eden ancak yed-i kudret ve bütün esbab ve illetler üzerinde murakabe eden nazar-ı hikmet olduğuna işarettir.
ﻟَﻮْ Bu kelimenin tazammun ettiği (kıyas-ı istisnaî) şöyle tasvir edilebilir: Meşiet-i İlahiyenin olmaması; zehab-ı sem' ve basarın olmamasına illettir. Zehab-ı sem' ve basarın olmaması da meşietin olmamasını bildirmeye bir delil ve bir illettir.
Ve keza meşiet-i İlahiyeden maada bütün esbabın tekemmül etmesine ve yalnız meşiet-i İlahiyenin taallukuyla göz ve kulaklarının işi bitmiş olacağına işarettir.
ﺷَٓﺎﺀَ tabiri müsebbebatı esbabla bağlayan meşiet ve irade-i İlahiye olduğuna delâlet eder. Öyleyse tesir kudretindir. Esbab ise yed-i kudretin nazar-ı zahirîde umûr-u hasise ile mübaşereti görünmemek için vaz'edilmiş perdelerdir.
ﺍَﻟﻠّٰﻪُ Lafza-i Celalin sarahatle zikri; halkı fazlaca esbaba ehemmiyet vermekten zecir ve men' etmekle, esbabın perdesi altında tasarruf eden yed-i kudreti görmeye fikirleri davet eder.
ﺷَٓﺎﺀَ fiilinin bir mef'ul ile takyid edilmeyerek mutlak bırakılması; meşiet ve irade-i İlahiyenin, kâinatın ahvalinden müteessir olmadığına ve mevcudatın sıfât-ı İlahiyeye tesirleri bulunmadığına işarettir. Yani beşerin iradesi ve sair sıfatları mevcudatın hüsn kubh, büyüklük küçüklük gibi ahvalinden müteessir olduğu gibi sıfât-ı İlahiye müteessir olamaz. Sıfât-ı İlahiyeye göre hepsi mütesavidir.
Götürmek manasını ifade eden ﺫَﻫَﺐَ den anlaşılır ki esbab, mü-sebbebat üzerine musallat ve müstevli değildir. Yani esbabın irtifaı zamanında, onlar ile kaim ve bağlı olan müsebbebatın adem deryasına düşmesi ihtimali yoktur. Ancak esbabın arkasında hazır bulunan yed-i kudret o müsebbebatı hıfzeder. Ve hikmet-i İlahiye muvazene ve nizam kanunu mûcibince başka mevkilere gönderir, ihmal etmez. Evet hararet suyu kaynatmakla bünyesini tahrip ettiği zaman, içindeki buhar ademe gitmez, belki nizamat-ı havaiye mûcibince muayyen bir mecrada muayyen bir mevkiye sevk edilir.
Ve keza ﺫَﻫَﺐَ tabirinden anlaşılır ki "havass-ı hamse" denilen duygular; tabiattan neş'et etmiş değildir ve kulak, göz uzuvlarına da lâzım değildirler. Ancak o duygular, Cenab-ı Hak'tan ihsan edilen hediyelerdir.
Şu kulak, göz etleri de âdi şartlardır.
Ve keza ﺫَﻫَﺐَ nin harf-i cer olan ﺏ ile beraber gelmesinden anlaşılır ki müsebbebat, esbabdan ayrıldığı zaman başıboş bırakılmayarak yine bir nizam altına alınır. Çünkü ﺫَﻫَﺐَ ﺑِﻪ۪ "beraberce götürmek" manasını ifade eder. Malûm ya beraber götürülen bir şey sahibsiz, başıboş bırakılamaz.
İhtar: Sem'in müfred olarak, basarın cem olarak zikirleri; işitilen bir, görünen çok olduğuna işarettir. Evet söylenilen sözler, birer birer kulağa girer, işitilir. Amma çok şeyler def'aten göze görünebilir. ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ Bu cümledeki nükte ve işaretler:
Evet evvela, bu cümle münafık ve yolcuları istila eden dehşetin tahkiki için bir fezleke ve bir hülâsadır. Ve bu hülâsadan anlaşılır ki yolcuların ahvali, münafıkların ahvalini tamamıyla temsil ettikleri ve her bir halleri yolcuların hallerinde göründüğü gibi, her bir zerrede ve her bir halde kudret-i İlahiyenin de tasarrufu görünür.
Tahkiki ifade eden ﺍِﻥَّ dâhil olduğu hükmün sabit ve sarsılmaz hakikatlerden olduğuna delâlet ettiği gibi meselenin azametine, vüs'atine, dikkatine ve nev-i beşerin de bu gibi meselelerde âciz, zayıf, kāsır olduğunu remzen gösteriyor. Çünkü bu gibi yakînî meselelerde tereddüdü intâc eden vehimlerdir. Vehimleri tevlid eden zafiyet, acz, kusurdur. Bunlar da insanın tıynetiyle yoğrulmuş sıfatlardır.
ﺍَﻟﻠّٰﻪُ Lafza-i Celalin burada sarahaten zikredilmesi, bu cümledeki hükmü isbât eden delile işarettir. Çünkü bütün mevcudat taht-ı tasarrufunda ve daire-i şümulünde bulunan kudret, sair sıfatlar gibi uluhiyetin lâzımesidir.
ﻋَﻠٰﻰ kelimesinden anlaşılır ki ademden eşyayı çıkartan kudret, o eşyayı mühmel ve başıboş bırakmaz. Ancak hikmetin murakabe ve nezareti altında terbiye ettirir.
ﻛُﻞِّ edatından anlaşılır ki esbabın bütün eserleri ve hasıl-ı bi'l-masdar denilen ef'al-i ihtiyariyeye terettüp eden eserler tamamen kudrete bağlıdır.
Mevcud ve mevcudata şey ve eşya denilmesi, meşiet-i İlahiyenin taallukundan neş'et ettiğine nazaran ﺷَﻰْﺀٍ tabirinden anlaşılır ki eşya vücuda geldikten sonra da Sâni'den alâkaları kesilmiyor. Vücudun tekerrüründen ibaret olan bekaları için daima Sâni'e muhtaçtırlar.
ﻗَﺎﺩِﺭٌ kelimesine bedel sübut ve devamı ifade eden ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ sîgasından anlaşılır ki kudret, makdurat nisbetinde olmayıp, daire-i tasarrufu pek geniştir. Ve kudret zatiyedir, tagayyürü kabul etmez. Ve kudret lâzımedir, ziyade ve noksana kabiliyeti yoktur. Ve kudret, "Rezzak, Gaffar, Muhyî, Mümit" gibi sıfât-ı fiiliyenin merci ve mizanıdır.
Bakara 2:18
ﻣَﺜَﻠُﻬُﻢْ ﻛَﻤَﺜَﻞِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ ﻧَﺎﺭًﺍ ﻓَﻠَﻤَّٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ ﻣَﺎ ﺣَﻮْﻟَﻪُ ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ ﻭَ ﺗَﺮَﻛَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ ٭ ﺻُﻢٌّ ﺑُﻜْﻢٌ ﻋُﻤْﻰٌ ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ ٭ ﺍَﻭْ ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ ﻭَ ﺭَﻋْﺪٌ ﻭَ ﺑَﺮْﻕٌ ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ٓﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ٭ ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺍﻟْﺒَﺮْﻕُ ﻳَﺨْﻄَﻒُ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ ﻛُﻠَّﻤَٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ ﻣَﺸَﻮْﺍ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻭَﺍِﺫَٓﺍ ﺍَﻇْﻠَﻢَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻗَﺎﻣُﻮﺍ ﻭَﻟَﻮْ ﺷَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﺬَﻫَﺐَ ﺑِﺴَﻤْﻌِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ Bu uzun âyetle mâkabli arasında ve cümleleri arasında ve cümlelerinin keyfiyetlerinde bulunan cihet-i irtibat, intizam:
Evet Kur'an-ı Kerim evvela münafıkların hallerini; sâniyen, cinayetlerini sarahaten kaydettiği gibi, muamelelerinin kötülüğünü akla kabul ettirdikten sonra hayale, vehme, hisse de gösterip, onlara da kabul ettirilmesini bu temsil ile temin etmiştir.
Evet aklî şeylerden fazla; temsiller ile hayalî şeyleri kabule, hayal daha yakındır.
Ve keza akla muhalif olan ve hem gayr-ı me'luf bulunan bir şeyin me'nus bir şekilde gösterilmesiyle çabuk kabul eder.
Ve keza gâib bir şeyi hazır göstermekle akıl ile his arasında mutabakat hasıl olur. His de kabul eder.
Hülâsa: Münafıkların kötülüğü, şu temsil ile akla tasdik ettirildiği gibi hayale, vehme, hisse de kabul ettirilmesi temin edilmiştir.
Ve eyzan münafıkların ayrı ayrı cinayetleri ve muhtelif sıfatları arasında hakiki bir irtibatın bulunması şu temsil ile gösterilmiştir.
Ve eyzan münafıkların muamelesini hayalin gözü önüne şu temsil ile getirmekten maksat, lisanın söyleyemediği ince cihetleri bizzat hayal baksın, görsün, alsın ki bir itirazı kalmasın.
Sonra bu temsilin cümlelerinin meali, heyet-i mecmuasıyla münafıkların hikâyelerinin mealine muvafık geldiği gibi, ayrı ayrı da hikâyelerinin cümlelerine uygun gelir.
Evet münafıkların hikâyesi böyledir: Zahiren imana gelmişlerdir, sonra kalben küfür ve inkâr etmişlerdir. Sonra hayret ve tereddüt içinde kalmışlardır. Sonra hakkı talep etmemişlerdir. Sonra o dalaletten rücûa kâdir olmamışlardır ki hakkı arasınlar.
Temsilin meali ise: Evvelen ateş yakmışlardır. Sonra o ateşi muhafaza edememişlerdir. Sonra ateşleri sönmüştür. Sonra zulmet içinde kalmışlardır. Sonra her şey onlara görünmez olmuştur. Gece vakti ses sadâ olmadığından sanki sağır olmuşlardır. Ateşleri söndüğünden âmâ gibi olmuşlardır. Bir muhatap veya bir yardımcıları bulunmadığından sanki lâl olmuşlardır. Ve o zulmetten çıkıp rücûa kâdir olmadıklarından sanki ruhsuz, heykel kesilmişlerdir.
İşte temsildeki cümleler ile hikâyedeki cümleler arasında muvafakat tebarüz etmekle aralarında bir muhalefet kalmadığı tebeyyün etti.
İhtar: Temsildeki zulmet, hayret, ateş; hikâyedeki küfür, adem-i sebat, fitnelerine işarettir.
Sual: Temsilde nurdan bahsedilmiştir. Münafıkların nuru nerede?
Cevap: Kendisinde nur olmayan bir insan, muhitinde bulunan nurdan istifade eder. Muhitinde bulunmasa kavminde, kavminde bulunmasa nevinde, nevinde bulunmasa fıtratında, fıtratında mümkün olmasa dünya menfaatleri için lisanında vardır. Bu da olmasa evvelce iman edip, sonra irtidad edenlerin evvelki nurlarına işarettir. Bu da olmasa, dünyaya ait gördükleri istifadelerine işarettir. (Nasıl ki ateş, fitnelerine işarettir.) Bu da olmadığı takdirde, daire-i imkânda olan nurları vücud dairesine indirilmiştir. ﺍِﺷْﺘَﺮَﻭُﺍ الضَّلَالَةَ ﺑِﺎﻟْﻬُﺪٰﻯ daki hidayet gibi.
Sonra cümlelerinin arasındaki cihet-i intizam: ﻣَﺜَﻠُﻬُﻢْ ﻛَﻤَﺜَﻞِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ ﻧَﺎﺭًﺍ Yani "Onların meselesi ateş yakan adamın meselesi gibidir." Bu cümlenin mevki ve makama olan münasebeti, şöyle tasvir edilebilir ki:
Âyette beyan edildiği şekil üzerine, ateş yakan adamın hâli Ceziretü'l-Arab'ta sakin, Kur'an'ın muhataplarından birinci tabakadaki adamların hallerine tetabuk ediyor. Zira o tabakadaki adamlar, bu ateşi yakan adamın halini ya bizzat görmüşler veya işitmişlerdir. Ve o halin ne derece müessir ve feci olduğunu hissetmişlerdir. Zira onlar da çok defa güneşin zulmünden, gecenin zulmetine kaçarak, gece serininde yollarına devam ettikleri sırada şiddetli yağmurlara rast gelerek çok zahmetlere düşmüşlerdir. Ve keza çok defa yollarını kaybederek muzır hayvanlar ile dolu mağaralara girmişlerdir. Ve arkadaşlarını görüp, onlar ile ferahlanmak ve eşyalarını görüp muhafaza etmek veya muzır hayvanları görüp onlardan tahaffuz etmek için ateş yakmışlardır. Ate-şin ziyasından istifade ederler iken semavî bir âfet ile ateşleri söner. Ve rica, ümidleri tamamen yeise, hüsrana inkılâb eder.
İşte Kur'an-ı Kerim onun bu durumuna ﻓَﻠَﻤَّﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ ﻣَﺎ ﺣَﻮْﻟَﻪُ ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ cümlesiyle işaret etmiştir. Yani "Vaktâ ki o ateş etrafı ışıklandırdı. Birdenbire Cenab-ı Hak, nurlarını söndürerek ziyalarını zulmete çevirdi."
ﻓَﻠَﻤَّﺎ daki ﻑ kelâmın siyakı, kelâmın şu şekilde olduğunu iktiza ettiğine işarettir ki: Ziyasından istifade için ateş yaktılar. Ateş onları ziyalandırdı. Onlar da mutmain ve ferah oldular. Sonra bir hüsrana uğrayıp yüzükoyun yere düştüler.
Sonra bu cümle-i şartiyenin şart ve ceza denilen her iki cümlesi arasında lüzumun vücudu lâzımken izae ile nurun zehabı arasında hiçbir lüzum görünmüyor. Binaenaleyh bu gizli lüzumu dışarıya çıkarıp göstermek için bazı mukadder cümlelere ihtiyaç vardır. Şöyle ki:
Vaktâ ki ateş ışıklandırdı. Onlar da ışıklandılar. Fakat ateşe ehemmiyet verip, muhafaza etmediler. Ve o nimetin kadrini bilip devam ettirmediler. O da söndü gitti. Evet ziyayı muhafaza etmekten gaflet, adem-i devamını istilzam eder. Adem-i idame ise intıfasını yani sönmesini istilzam eder.
Nurlarının sönmesiyle uğradıkları hüsrandan sonra ﻭَﺗَﺮَﻛَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ cümlesiyle zulümata düşmek gibi ikinci bir hüsrana maruz kaldıklarına işaret edilmiştir.
لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ cümlesi ise üçüncü bir hüsranlarına işarettir. Çünkü insan zulmete düşmekle yolunu kaybettiği zaman, arkadaşlarını ve eşyasını görmekle bir derece müteselli olur. Fakat bunları da görmediği gibi onun o karanlıkta durması, yürümesi gibi bir musibet ve bir vahşettir. ﺻُﻢٌّ ﺑُﻜْﻢٌ ﻋُﻤْﻰٌ ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ Yani "Sağır, lâl, kör olup dönemezler." Bir insan böyle bir belaya düştüğü zaman, dört cihetle ümidvar ve müteselli olabilir:
Birincisi: Köyler halkından veya geçen yolculardan bir ses gelir de o ses vasıtasıyla bir aydınlık yolunu görmek ümidinde olabilir. Halbuki gecesi sâkit ve sakin, sessiz sadâsız bir gece olduğundan o adamla bir sağırın arasında fark kalmaz. Bu cihetten ümidinin kesik olduğuna işareten Kur'an-ı Kerim ﺻُﻢٌّ kelimesini demiştir.
İkincisi: Eğer çağırıp yardım isterse olur ki işiten olur da onun kurtarılmasına gelen olur, ümidini besleyebilir. Fakat gecesi sağır olduğu için dilli, dilsiz bir olur. Bu ricasını da kesmek için ﺑُﻜْﻢٌ denilmiştir.
Üçüncüsü: Gideceği cihetin yolunu tahminen tayin ve görmek için bir alâmet, bir ateş, bir yıldızı arar; müteselli olur. Halbuki gecesi öyle bir zulmetlidir ki gözlü, gözsüz bir olur. O adamın bu emelini söndürmek için ﻋُﻤْﻰٌ denilmiştir.
Dördüncüsü: O beladan kurtulup, rücû etmek için var kuvvetiyle çalışmaktan maada bir çare kalmadığını görür görmez kuvvetine güvenir ve ümidvar olur. Halbuki zulmet her taraftan öyle abluka etmiştir ki kuvvetiyle, çalışmasıyla kurtuluş imkânını bulamaz. Kendi sû-i ihtiyarıyla bir bataklığa girdikten sonra bir daha çıkması mümkün olmayan bir eşek gibi içinde kalır. Evet çok şeyler var ki insan, ihtiyarıyla girer amma çıkması mümteni olur. İnsan onu bırakır, o insanı bırakmaz.
İşte onların şu vaziyetlerine karşı ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ denilmiştir ki o musibetten kurtulup, rücûlarına bir çare kalmadığına ve son ümidlerinin de kesildiğine binaen vahşet, yeis, korkular içinde kaldıklarına işarettir.
Cümlelerin heyetlerine gelince:
Evet ﻣَﺜَﻠُﻬُﻢْ ﻛَﻤَﺜَﻞِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ ﻧَﺎﺭًﺍ cümlesi, nüktelere bir define hükmündedir. Şöyle ki: Lisanlar üstünde deveran ile beyne'n-nâs garîb ve acîb şeylerde kullanılan ve "hikmetü'l-avam", "felsefetü'l-umum" ile anılan ﻣَﺜَﻞُ kelimesi münafıkların vaziyetleri bir ağrube ve kıssaları bir acube olduğuna işarettir. Ve bu işaretten onların sıfatları nefret, lanet lisanları üstünde ile'l-ebed darb-ı mesel gibi deveran etmek şanında olduğuna bir remiz vardır.
Sual: Teşbihi ifade eden her iki mesel arasındaki ﻙَ nin hazfı belâgatça daha makbul olduğu halde, ne için hazfedilmemiştir?
Cevap: Bu makamda edat-ı teşbihin zikri, hazfından daha beliğdir. Zira sâmi' teşbih edatını görür görmez teşbih ile alâkadâr olur, müşebbehün-bihte olan her noktadan müşebbehteki nazirine tatbik eder. Fakat edat-ı teşbihin mahzufu takdirinde teşbihten gaflet ile her iki tarafı birbirine tatbik etmek fikrine gelmez ihtimali vardır.
İkinci "mesel" kelimesi ise ateş yakan o adamın vaziyeti, efkâr-ı âmmece bir darb-ı mesel hükmüne geçmiş olduğuna işarettir.
Sual: Ateş yakanlar bir cemaat iken müfred işareti olan ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ile işaret yapıldığı neye binaendir?
Cevap: Ferdin yapacağı bir işe cemaatin iştirakiyle bir ziyade, noksanlık hasıl olmadığı takdirde fert nev, cüz' küll bir olur. Maahâzâ ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ nin ifradı, onlardan her bir ferdin dehşeti temessül ve kabahati tasvir etmekte müstakil olduğuna işarettir. Maahâzâ ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ nin ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ den ihtisar edildiği ihtimali vardır.
ﺍِﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ deki ﺱ ateş yakmalarının külfet ve araştırmakla husule geldiğine işarettir. ﺍِﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ nin ifrad sîgasıyla ﻧُﻮﺭِﻫِﻢْ deki cem zamiri bir cemaat için bir ferdin ateş yakması âdet olduğuna işarettir.
Lamba ve saire âlât-ı tenviriye arasından ﻧَﺎﺭٌ ın intihâb edilmesi, teklifin pek şiddetli bir nur olduğuna ve onların izhar ettikleri zahirî nur altında fitne ateşini yaktıklarına işarettir.
İhtar: Nekre olarak ﻧَﺎﺭٌ kelimesinin zikri, onların şiddet-i lü-zumundan dolayı herhangi ve nasıl bir ateş olursa hemen yakmak ihtiyacında olduklarına işarettir. ﻓَﻠَﻤَّﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ ﻣَﺎ ﺣَﻮْﻟَﻪُ ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ Takibi ifade eden ﻓَﻠَﻤَّﺎ daki ﻑ onların yeisten sonra ümid ve rica zamanları geldiğine işarettir. ﻟَﻤَّﺎ ise kıyas-ı istisnaî ile anılan dâhil olduğu cümlelerden birinci cümlenin tahakkuk ve vücuda geldiğine delâlet etmekle, ikinci cümlenin de vücuda geldiğini intâc ettiğine ve onların teselli ve ümidlerinin tamamıyla kesilmiş olduğuna işarettir.
ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ kelimesi, onların ısınmaya değil, aydınlanmaya ihtiyaçları olduğuna işarettir ki etrafında bulunan zararlı şeyleri görüp onlardan tahaffuz etsinler.
ﻣَﺎ ﺣَﻮْﻟَﻪُ dehşetin her dört taraftan ihata edildiğine ve ziya ile cihat-ı sitteden hücum eden zararlardan tahaffuz etmek lüzumuna işarettir.
ﺫَﻫَﺐَ Bunun ile ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ arasındaki lüzum meselesi geçmiştir. Oraya bakılsın.
ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ Zehabın Allah'a isnadı, iki cihetten rica ve ümidlerinin kesik olduğuna işarettir. Birincisi: Âfet, semavî olduğundan def'i mümkün değildir. İkincisi: O âfet, kusurlarının cezası olduğundan Cenab-ı Hak'tan merhamet de rica edilemez. Çünkü ibtâl-i hak için çalışan adam; Hak'tan yardım, merhamet talep edemez.
ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ deki harf-i cer olan ﺏ nur ve ziyanın bir daha avdet etmemesine işarettir. Çünkü ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ manası; "Allah, onların nurlarını götürmüştür." Malûm ya, Allah'ın aldığı bir şeyi kimse reddedemez.
ﻧُﻮﺭٌ unvanı ise sırat üstündeki hallerini andırır. İhtisası ve hasrı ifade eden ﻧُﻮﺭٌ un ﻫُﻢْ zamirine olan izafesi, onların şiddet-i teessürlerine işarettir. Zira halkın ateşleri yanar iken insanın ateşi sönerse, insan çok müteessir olur. ﻭَﺗَﺮَﻛَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ Harf-i atıf olan vav, onların iki zararı cem etmiş olduklarını ifade ediyor. Birisi: Ziyalarının selb ve söndürülmesidir. İkincisi ise: Zulmetin onlara ilbas ve giydirilmesidir.
ﺗَﺮَﻙَ unvanı onların ruhsuz bir cesed, içsiz bir kabuk hükmünde olduklarından bu gibilerin şanı alâkayı kesip, bütün bütün terketmeye delâlet eder.
ﻓ۪ﻰ edatının ifade ettiği zarfiyetten anlaşılır ki zulmetin şiddetinden, onların nazarında her şey ademe gitmiş, yalnız zulmet kalmıştır. Onlar da dehşetlerinden, o zulmeti kendilerine kabir yapıp, içine girip gizlenmişlerdir.
ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ cem'i ise gecenin karanlığıyla bulutların zulmetinden, onların ruhlarında yeis ve havfın, yerlerinde vahşet ve dehşetin, zamanlarında da sükûn ve sükûnetin zulmetleri gibi türlü türlü zulmetler vücuda gelmişlerdir.
ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ kelimesindeki tenkir ise o gibi zulmetlerin emsalini gör-mediklerinden, kendilerince meçhul, ülfet etmemiş bir takım zulmetler olduklarına işarettir.
لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ cümlesi, musibetlerin en büyüğünü gösterir. Zira gözü görmeyen adam, daha çok belaları görür. Gözleri gâib olanlar en gizli musibetleri görüyorlar.
لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ sîga-i muzari ile zikri, onların vaziyetlerini tasvir ile, hayalin gözü önüne getirip ihzar eder ki sâmi' hayaliyle dehşetlerini görsün, vicdanıyla bir ibret alsın.
لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ nin mef'ulsüz bırakılması, tamim içindir. Şöyle ki: Onlar menfaatlerini görmüyorlar ki celb ve muhafaza etsinler. Tehlikeleri görmüyorlar ki içtinab etsinler. Arkadaşlarını görmüyorlar ki bir parça ferahlansınlar. Sanki her birisi kendi başına tek o zulmet içinde kalır. ﺻُﻢٌّ ﺑُﻜْﻢٌ ﻋُﻤْﻰٌ ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ Yani "Sağır, lâl, kör şahıslar gibi o zulmetten çıkıp, kurtulamazlar."
Bu cümlede bulunan sıfât-ı erbaa, münafıklar ile ateş yakanlar arasında müşterek olup, her iki taraftan haber verir. Ve şanlarını bildirir. Ve âyine gibi hallerini gösterir.
Evet ateş yakanlara karşı işaratı şöyledir ki:
Böyle bir zulmet musibetine düçar olan bir adam evvelen kurtarıcı bir ses dinlemek üzere etrafı dinler. Lâkin gecenin sessiz, lâl olduğu onun sağırlığını intâc etmiştir. Sonra yardımına gelecek bir adamı çağırmak ister. Lâkin gecenin sâkit ve sağırlığı, onun lâllığına sebep olmuştur. Sonra yolunu bulmak ümidiyle bir alâmet, bir nişan arar. Fakat gecenin ziyasız ve körlüğü onun körlüğünü mûcib olmuştur. Sonra evvelki yerine avdet ister. Fakat kapılar bağlanmış, rücûa imkân yoktur. Bataklığa düşen gibi depreştikçe batar.
Münafıklara nâzır cihet ise:
Evet münafıklar küfür ve nifak zulmetine düştükleri zaman, dört cihetle kurtuluşları mümkün idi. Zira o nifaktan başlarını kaldırıp hakkı dinlemek, Kur'an'ın irşadına kulak vermek ile necatları mümkün idi. Fakat nefislerinin şeytanî olan hevası Kur'an'ın sadâsını kulaklarına eriştirecek havayı karıştırmakla mani olmuştur. Kur'an-ı Kerim bu cihetten ümidleri inkıta etmiş olduğuna işareten ﺻُﻢٌّ demiştir. Ve bu işaretten, sanki kulakları kesilmiş, kulakları kesik itlerin kulaklarını andıran pek çirkin delikler kaldığına bir remiz vardır.
Sâniyen: Başlarını aşağıya indirip, vicdanlarıyla müşavere etmekle doğru yolu, hakkı sual etmekten necat cevabını almak imkânı var iken kalplerindeki inat, zebhedilen tavuk gibi dillerini içeri tarafa çekerek, konuşmalarına ve nedamet ile tövbe etmelerine mani olmuştur. Kur'an-ı Kerim bu kapının kapalı olduğuna işareten ﺑُﻜْﻢٌ demiştir. Ve bu işaretten, dilleri çekilip atılmış ve ağızları sinek yuvası gibi kokulu çirkin bir delik gibi suratlarında kalmış olduğuna bir remiz vardır.
Sâlisen: İbret nazarıyla dâhilî ve haricî delilleri görmekle, hakka rücûları mümkün iken gafletleri gözlerine el basarak körlük de kapakları kapatmakla yine necattan mahrum kalmışlardır. Kur'an-ı Kerim buna işareten ﻋُﻤْﻰٌ demiştir. Yani şeytanlara bir yuva inşa edilmek üzere gözleri oyulmuş şeytanların başlarını andıran, başlarında çirkin ve korkunç iki tane mağara şeklini hayale arz ediyorlar.
Râbian: Pis ve çirkin vaziyetlerine bakıp da nâdim olarak tövbe etmeleri mümkün olduğu halde nefislerinin hevasına, bozuk fıtratlarının iktizasına inzimam eden şeytanın iğvasıyla yaptıkları o çirkin haller gözlerine güzel göründüğünden terk edemediler. İşte Kur'an-ı Kerim buna da ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ demekle, onların son ümidlerinin de suya düştüğüne ve kum deryasına ihtiyarıyla girip bir daha ihtiyarıyla çıkamayan bedbaht insanlar olduğuna işaret etmiştir.
İkinci bir temsil: ﺍَﻭْ ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ ﻭَ ﺭَﻋْﺪٌ ﻭَ ﺑَﺮْﻕٌ ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ٓﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ٭ ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺍﻟْﺒَﺮْﻕُ ﻳَﺨْﻄَﻒُ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ ﻛُﻠَّﻤَٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ ﻣَﺸَﻮْﺍ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻭَﺍِﺫَٓﺍ ﺍَﻇْﻠَﻢَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻗَﺎﻣُﻮﺍ ﻭَﻟَﻮْ ﺷَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﺬَﻫَﺐَ ﺑِﺴَﻤْﻌِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ "Yahut münafıkların meselesi; semadan yağan şiddetli, fırtınalı bir yağmura tutulan yolcuların meselesi gibidir. O yağmurun şiddetini artıran zulmetler, gürültüler, şimşekler içinde vardır. Şimşeklerin çakmasıyla ölümün korkusundan parmaklarını kulaklarına sokarlar. Cenab-ı Hak kudretiyle kâfirleri ihata etmiştir. Küfür cezasından kurtulan yoktur. Çakan şimşekler şiddetiyle hemen hemen gözleri kör edecek şanındadır. Şimşeklerin çakmasıyla etraf aydınlandığı zaman yürürler. Karanlıklar çöktüğü vakit duruyorlar. Eğer Cenab-ı Hakk'ın meşieti olsaydı kulak ve gözlerini götürür idi. Cenab-ı Hak her şeye kâdirdir."
Bu âyette beyan edilecek üç nokta vardır:
Birincisi: Bu âyetin mâkabliyle vech-i irtibatı.
İkincisi: Cümleleri arasında cihet-i intizam.
Üçüncüsü: Cümlelerin heyetlerinde, eczasında, kelimelerindeki nizam.
Evet bu âyetin cümleleri arasındaki nizam, irtibat aynen saniye, dakika, saatleri sayan miller arasındaki irtibat gibidir.
Evvela bu âyeti, evvelki âyetle rabteden cihet:
Kur'an-ı Kerim münafıkların vaziyetini tasvir için itnab ve tatvil ile yani uzun ibareleri hâvi misal ve temsilleri tekrar etmiştir. Bu da münafıkların vaziyetlerine terettüp eden dehşet ve hayretin iki kısma ayrıldığından ileri gelmiştir. Zira; Birinci temsilin hülâsasına göre:
Münafık olan kimse, kendisini vücud sahrasında arkadaşlardan ayrılmış, tek kaldığını ve kâinat cemiyetinden tardedilmiş sahibsiz kaldığını bildiği gibi, her şeyi de ma'dum bilir. Ve vahşetle abluka edilmiş sükûn ve sükûnet içinde bütün mahlukata ecnebi nazarıyla bakıyor.
Münafığın şu bakışıyla, mü'minin bakışı arasında dağlar vardır. Zira mü'min olan zat nur-u iman ile bütün mevcudları, kendisine dost ve aşina bilir. Ve kâinat ile tevahhuş değil, tam ünsiyeti, muarefesi vardır.
İkinci temsilin hülâsasına göre:
Münafık olan adam, âlemi musibetleri ile öldürücü, belalarıyla tehdit edici, hâdisatıyla na'ra atıcı, şedaidiyle ihatacı bir şekilde görmekle bütün dünyanın envaıyla beraber adavetine ittifak ettiklerini zanneder. Onun bu zannına göre âlemde ona bir menfaat verecek bir şey yoktur. Bütün eşya onun aleyhinde olurlar.
Halbuki mü'min olan zat, imanın iktizasıyla; kâinatın yaptığı tesbihleri, tebşirleri bile işitiyor.
Ve keza Kur'an-ı Kerim temsil hususunda yaptığı tekrar, münafıkların iki kısma ayrılmış olduklarına işarettir:
Birisi: Süflî, âmî olan tabakadır. Bu tabakanın haline uygun birinci temsildir.
İkincisi: Kibirli, mağrur, güya yüksek tabakasıdır. Buna münâsib ikinci temsildir. Demek temsillerin tekrarı, kısımların taaddüdüne işarettir.
Sonra şu ikinci temsilin münafıkların nazarına göre, bu makam ile münasebeti nedir?
Evet, Kur'an-ı Kerim'in muhataplarından tabaka-i ûlâ veya saff-ı evvel adamları, daima sahralarda gezen çöl adamlarıdır. Bunlar bilumum bu hâdiseyi ya görmüş veya ebna-i cinsinden işitmiştir. Hattâ böyle ateş yakmak meselesi, efkâr-ı âmme ile alâkadârdır. Ve bu hâdise onlara bir darb-ı mesel kadar tesir eder.
Sonra ikinci temsilin, birinci temsil ile münasebeti pek aşikârdır. Zira o, ona ikmal edici bir tetimmedir. Hattâ çok noktalarda da ittihadları vardır.
Sonra bu ikinci temsilin münafıkların haline beş cihetten münasebeti vardır:
1- Her iki taraf da öyle bir hayrete düşmüşlerdir ki kendilerine kurtuluş yolları tamamen kapanmış, necat vesileleri gâib olmuşlardır.
2- Her iki taraf da korku şiddetinden, bütün mevcudatın düşman olduklarını zanneder. Bir dakika bile ölüm tehlikesinden emin olmazlar.
3- Her iki taraf da dehşetin şiddetinden akıllarını kaybetmiş deliler gibi olurlar. Hattâ kılınçların parıltısını görüp gözünü yummakla veya tüfeklerin sesini işitip kulaklarını tıkamakla ölümden tahaffuz etmek isteyen veya güneşin gurûbunu istemediğinden saatinin zembereğini kısaltan ahmaklar gibi bir durum gösterirler. Halbuki kulağın tıkamasıyla veya gözün yummasıyla gök gürültüsünden veya şimşek çakmasından kurtulamazlar.
4- Güneş, yağmur, su, ziya çiçeklere isabet ederlerse hayat verirler. Nebatata olursa terbiye ve tenmiye ettirirler. Pis şeylere isabet ederlerse kötü kötü kokuları ihdas ederler. Mevat ve ölülere bakarlarsa ufunet tevlid ederler. Kezalik rahmet ve nimet dahi lâyık ve onları intizar edip kıymetlerini bilmeyen mevkilere isabet ederlerse zahmete ve nıkmete inkılâb ederler.
5- İkinci temsilin mealiyle münafıkların kıssasının meali arasında eczalarına bakılmaksızın münasebet olduğu gibi, her iki tarafın eczaları arasında da münasebetler vardır. Ezcümle: ﺻَﻴِّﺐٍ nebatata hayat verdiği gibi, İslâmiyet de ervaha hayat veriyor. Şimşek, gök gürültüsü (vaad vaîd) yani hayırlı zararlı, Allah'ın emirlerine; zulümat da küfrün şüphelerine, nifakın şeklerine işarettir.
Sonra bu temsilin cümleleri arasındaki münasebetler:
Evet Kur'an-ı Kerim ﺍَﻭْ ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ cümlesiyle "Münafıklar; ıssız, korkunç, vahşetli bir sahrada, karanlıklı bir gece, her bir katresi bir mermi gibi şiddetli bir yağmura tutulan yolcular gibidir." dediği zaman sâmi' derhal ayıldı ve suale geldi ki: "Yahu yağmurlar mergub ve matlub bir rahmet iken ne için onlara korkunç bir musibete dönmüştür?"
Kur'an-ı Kerim o suale karşı, o yağmurun dehşetini tasvir etmekle ﻓ۪ﻴﻪِ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ demiştir. Ve ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ ın cem'iyle bulutların zulmetine ve yağmurun kesafetinden hasıl olan zulmete ve ihatalı, kesretli olduğundan sanki gecede bulut gibi bulutun yağdırdığı siyah siyah katrelerin zulmetine zarf olduğunu bildirmiştir.
Sonra zulmetli, yağmurlu geceler ale'l-ekser gürültülü olurlar. Sâmi' yine suale geldi: "Acaba onların da bu gecelerinde gürültü var mıdır?"
Kur'an-ı Kerim buna da cevaben: ﻭَﺭَﻋْﺪٌ diye vaziyetin dehşet ve korkulu olduğuna işaret etmiştir. Sanki mevcudatın bir zahirî padişahı olan sema onları felakete, helâkete sevk etmek için çağırıp, bağırıyor. Zira dehşetli bir musibete uğrayan adam, sükûnu içinde kâinatın her tarafından zararlı harekeleri ve sükûtu içinde her taraftan korkunç sayhaları tahayyül ediyor. Maahâzâ ra'd sesini işittiği vakit, onun sayhalarını kendine karşı na'ralar olduğunu zanneder. Zira korkan ve hain bir adam, her sayhayı aleyhine zanneder.
Sonra ra'd, berk arasında bir refakat-ı zikriye bulunduğundan, birisinden bahsedildiği zaman ötekisi de velev tufeyli yani, davetsiz olsun zihne gelir. Ondan da bahsedilir. İşte bu münasebetle Kur'an-ı Kerim ﻭَﺭَﻋْﺪٌ dan sonra ﻭَﺑَﺮْﻕٌ demiş ve tenkiriyle berkin pek garîb ve acîb olduğuna işaret yapmıştır. Evet berkin çakmasıyla zulümat âlemi ölür, ortadan kaldırılarak adem deryasına atılır. Ve âni olarak berkin ölümüyle de zulümat âlemi dirilir, meydan-ı haşre gelir. Sanki berk, söndüğü zaman âlemi tamamen dumanıyla dolduran hakikati meçhul bir ateştir ki gören adam sathî bir nazar değil, im'an ile dikkati lâzımdır ki kudretin âsâr-ı azametini görsün.
Sonra sâmi' "Münafıkların şu musibetin çıkmaz sokağına girdiklerinde ne gibi bir tedbirde bulundular?" diye kendi kendine düşünmeye başlarken Kur'an-ı Kerim, düşünmesine ihtiyaç bırakmadan ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ diye onlara bir melce, bir kurtuluş çaresi kalmadığına işaret etmiştir. Hattâ boğulan adam denizin ortasında bir ot parçasına iltica ettiği gibi, bunlar da şaşkınlıklarından parmakların ucunu değil, parmaklarını tamamen kulaklarına sokuyorlar. Sanki musibetleri, dehşet kırbacıyla onların ellerini vuruyor. Onlar da acısından parmaklarını ceplerine değil, şaşkınlıktan kulaklarına sokuyorlar.
Hülâsa: Sâıkanın isabetinden kurtulmak zannıyla yaptıkları şu eblehane hareketlerden ne oldukları anlaşılır.
Sonra sâmi'in zihnine geldi ki "Acaba bu musibet umumî midir, yoksa onlara mahsustur?" Buna karşı Kur'an-ı Kerim ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ demiştir. Yani bu musibet, onların nimetlere karşı yaptıkları küfran cezasıdır. Onları bu musibetle tecziye eder. Çünkü onlar cumhur için vaz'edilen kanun-u İlahîden huruc etmişlerdir.
Sonra sâmi' "Ra'dın şiddetine mukabil berkin onlara bir faydası olmadı mı?" diye nefsiyle konuşurken Kur'an-ı Kerim ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺍﻟْﺒَﺮْﻕُ ﻳَﺨْﻄَﻒُ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ cümlesiyle berkin onlara bir faydası değil, bilakis ışığıyla onların gözlerini hemen kör edecek şanında bir şiddet göstermektedir, diye sâmi'e cevap vermiştir. Âdetâ ra'd kulaklarına, berk de gözlerine ilan-ı husumet etmişlerdir.
Sâmi' baktı ki ra'd ve berk ve saire gibi kâinat eczası müttefikan onların aleyhinde olup, onları itlaf etmek için birbirine yardım ediyorlar. Buna karşı onların ne yapacaklarını düşünmeye başladı. Kur'an-ı Kerim ﻛُﻠَّﻤَٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ ﻣَﺸَﻮْﺍ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻭَﺍِﺫَٓﺍ ﺍَﻇْﻠَﻢَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻗَﺎﻣُﻮﺍ cümlesiyle onların hayret dairesinde tereddüt içinde şaşkın bir vaziyette yollarını görüp, yola devam etmek için cüz'î bir fırsat beklemekte olduklarına ve berkin ziyasıyla yol göründüğü zaman devamından ümidsiz mezbuhane bir harekete geçerek bir iki adım attıklarına fakat zulmet birdenbire istila ettiğinde yerlerinde incimad etmiş gibi bir vaziyette kaldıklarına işaretle cevap vermiştir.
Sâmi' bu vaziyeti görünce suale geldi: "Yahu bu kadar tazipler altında ezilmekten ise birdenbire ölüp gitmeleri veya bütün bütün sağır ve kör olmaları daha iyi değil midir?" sormuştur. Kur'an-ı Kerim ﻭَﻟَﻮْ ﺷَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﺬَﻫَﺐَ ﺑِﺴَﻤْﻌِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ cümlesiyle "Onların ölüm ile azâbtan, ızdırâbtan kurtulmaya istihkakları yoktur. Bunun için meşiet-i İlahiye onların ölümüne taalluk etmemiştir. Taalluk etse etse gözlerini kör, kulaklarını sağır etmeye taalluk eder. Buna da taalluk etmiyor. Çünkü kanun-u İlahîden hariç kalan bu gibi dürzilerin gözleri, kulakları daima sağ kalsın ki azâbları işitmekten ve ikabları görmekten zevk alsınlar." diye sâmi' efendiye cevap vermiştir.
Sonra bu kıssanın ihtiva ettiği azamet ve kudret-i İlahiye ile Cenab-ı Hakk'ın umum kâinatta tasarruf sahibi olduğu ve bilhassa âsâr-ı kudretinden ra'd, berk, sehab mu'cizeleri görünüp sâmi'ce tahakkuk edince "Kâinat, heybetinden bir tecelli ve bu musibetler de gazabının bir kahrı olan zatın kudreti ne kadar büyüktür ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ " diye tesbihata başlamıştır. Kur'an-ı Kerim de onu tasdikan ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ demiştir.
Mezkûr âyetin ihtiva ettiği cümlelerin heyetlerindeki münasebetler:
Evet ﺍَﻭْ ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ deki ﺍَﻭْ süflî ve gayr-ı süflî münafıkların iki kısma münkasım olduklarına işarettir. Ve her iki temsilin birbirine münâsib ve münafıkların haline uygun bulunduğuna remizdir. Ve aralarında müşabehetin bulunması malûm ve müsellem olduğuna îmadır. Ve keza huruf-u âtıfadan terakkiyi ifade eden ﺑَﻞْ kelimesinin manasına mutazammındır. Çünkü ikinci temsil, birinci temsilden daha şedittir.
ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ deki ﻙ münafıkları yağmura teşbih etmek içindir. Halbuki birbirine müşabih değildir. Aralarında mutabakat yoktur. Öyleyse müşebbehün-bih olacak şey mukadderdir. Zikredilmemesi, lafzın îcaz ve ihtisarı içindir. Lafızdaki îcaz da manayı itnab ve uzatılması içindir. Mananın bu uzatılması da sâmi'in vüs'at-i hayaline havale edilir ki, makama münâsib cümleleri tayin edebilirse etsin.
Mesela ﺍَﻭْﻛَﺎﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺳَﺎﻓَﺮُﻭﺍ ﻓ۪ﻰ ﺻَﺤْﺮَٓﺍﺀَ ﺧَﺎﻟِﻴَﺔٍ ﻭَﻟَﻴْﻠَﺔٍ ﻣُﻈْﻠِﻤَﺔٍ ﻓَﺎَﺻَﺎﺑَﺘْﻬُﻢْ ﻣُﺼ۪ﻴﺒَﺔٌ ﺑِﺼَﻴِّﺐٍ gibi münafıklara müşebbehün-bih olmaya uygun ve uzun bir cümleyi takdir edebilir. Yani, "Münafıklar hâlî bir sahrada, zulmetli bir gecede çıkıp yağmur musibetine tutulan yolcular gibidir."
İhtar: Herkesin bildiği ﻣَﻄَﺮٌ kelimesine, me'luf olmayan ﺻَﻴِّﺐٌ kelimesinin tercihen zikredilmesi, o yağmurun katreleri güya birer musibet olup, onların ruh u canlarına mermi gibi kasden atıldığına işarettir.
Sonra yağmurun çıplak sema cihetinden yağdığı herkesçe malûm olduğu halde ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ kaydıyla takyid edilmesi, ıtlak içindir. Yani "sema" kaydıyla yapılan tahsis tamim içindir. Evet semanın kaydından anlaşılır ki o yağmur, bütün semanın ufkunu tutmuş, umumî bir şekilde yağıyor. Hiçbir yer ondan hâlî kaldığı yoktur. Evet ﻭَﻣَﺎ ﻣِﻦْ ﺩَٓﺍﺑَّﺔٍ ﻓِﻰ الْاَرْضِ وَلَا ﻃَٓﺎﺋِﺮٍ ﻳَﻄ۪ﻴﺮُ ﺑِﺠَﻨَﺎﺣَﻴْﻪِ cümlelerinde dahi ﺩَﺍﺑَّﺔٍ in ﻓِﻰ الْاَرْضِ ile, ﻃَٓﺎﺋِﺮٍ in ﻳَﻄ۪ﻴﺮُ ilâ âhir ile takyidleri ıtlak ve tamim içindir.
Müfessir unvanını taşıyan bazı adamlar yağmur ve saire gibi yağan şeylerin semanın cirminden yağdığına zehab etmiştir ve kocaman bir denizin de semada bulunduğunu ilâve etmiştir. Onları bu zehaba sevk eden, Kur'an-ı Kerim'in birkaç yerinde ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ kelimesinin bulunmasıdır. Halbuki ashab-ı tahkik ve erbab-ı belâgatça en uygun mana, ﻣِﻦْ ile ﺳَﻤَٓﺎﺀِ arasında ﺟِﻬَﺔِ lafzının takdiriyle yağmurların sema cirminden değil, sema cihetinden nâzil olduğuna hük-metmektir.
Maahâzâ sema kelimesinin yukarıda bulunan her şeye ıtlak edilebildiğine binaen, buluta da sema denilebilir. Ve bulut da sema kelimesinin şümulüne dâhildir.
Bu makamın tahkiki şöyle izah edilebilir: Eğer kudret-i İlahiyenin azametine bakılırsa cihetler hep birdir. Hangi cihetten ve hangi şeyden olursa olsun yağmurun yağması mümkündür. Eğer hikmet-i İlahiyeye bakılırsa yağmurun nüzulü ancak küre-i havaiyede münteşir ve küre-i havaiyenin onda bir cüzünü teşkil eden buhar-ı maînin tekâsüfünden husule geliyor.
Zira hikmet-i İlahiye bütün eşyada en güzel bir nizam tesis etmiştir. Bu nizam eşyadaki muvazene-i umumiyenin muhafazasına hizmet eder. Bu muvazenenin muhafazası da en yakın, kolay, kısa yolları tercih etmeye bakar.
Yağmur meselesi hakkında en kısa yol şöyle tarif edilebilir:
Tabaka-i havaiyede münteşir buhar-ı maînin zerrelerine irade-i İlahiye emrettiği vakit, her taraftan "Lebbeyk" diyerek toplanmaya başlar. Ve bulut şeklinde, irade-i İlahiyeye emirber olarak hazır dururlar. Yine irade-i İlahiyenin emri ile bir kısım zerreler, şiddet-i tazyik ve tekâsüften katrelere inkılâb eder. Sonra kanunlar mümessili, nizamat ma'kesleri denilen, o katrelere münâsib yaratılan, melaike vasıtasıyla o katreler müzahametsiz, müsademesiz nüzul eder, yere düşerler. Lâ-kin cevv-i havada muvazenenin muhafazası için yağan katrelerden boş kalan yerler denizlerden, yerlerden kalkan buharlar ile doldurulur.
İhtar: Semada büyük bir denizin bulunduğuna edilen zehab, mecaz hakikat zannedildiğinden ileri gelmiştir. Evet cevv-i hava, denizin rengini andırır. Ve küre-i havaiyede münteşir bahr-ı muhitten fazla su vardır. Binaenaleyh cevv-i havayı denize teşbih etmek baîd değildir. Fakat mana-yı hakiki ile bakılırsa hatadır.
Sual: ﻭَﻳُﻨَﺰِّﻝُ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣِﻦْ ﺟِﺒَﺎﻝٍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﺮَﺩٍ Âyet-i kerimenin zahirine göre yağmurun nüzulü, doludan müteşekkil semada bulunan dağlardandır. Bunun izahı?
Cevap: Bir kelâmın ne belâgata uygun ve ne akla muvafık ve ne mantığa mutabık mana-yı zahirîsine yapışıp, zahirinden ayrılmamak bir cümud ve bir sönüklüktür. Zira cennetin yemek kaplarının vasıfları hakkında ﻗَﻮَﺍﺭ۪ﻳﺮَ ﻣِﻦْ ﻓِﻀَّﺔٍ cümlesi bir istiare-i bedîiyeyi tazammun ettiği gibi ﻣِﻦْ ﺟِﺒَﺎﻝٍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﺮَﺩٍ dahi bir istiare-i bedîiyeyi ihtiva etmektedir. Şöyle ki:
Cennetin kapları ne şişeden ve ne gümüşten olmadıklarından bu cümlenin mana-yı zahirîsine hamli caiz değildir. Çünkü o kaplar(a), "Gümüşten yapılmış şişelerdir." denilemez. Zira her iki unsur arasında mutabakat yoktur. Ancak ﻗَﻮَﺍﺭ۪ﻳﺮَ ﻣِﻦْ ﻓِﻀَّﺔٍ den mana-yı mecaziyle şişenin şeffafiyeti, gümüşün beyazlığı kasdedilmiştir. Yani "O kaplar şişeler gibi şeffaf, gümüş gibi beyazdırlar."
Kezalik ﻣِﻦْ ﺟِﺒَﺎﻝٍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﺮَﺩٍ cümlesi de iki istiareyi tazammun etmiştir. Bu istiareler sâmi'in şairane bir hayaline müessestir. Bu hayal de âlem-i süflî ile âlem-i ulvi arasında bir nevi müşabehet ve mümaseleti mülahaza etmeye mebnidir.
Yani âlem-i süflî denilen arz, mevasim-i erbaada bilhassa bahar mevsiminde nasıl türlü türlü şekillere girer ve envaen zînetli, nakışlı elbiseleri giyer, ayrı ayrı manzaraları gösterir. Âlem-i ulvi olan semavat dahi bilhassa bulutlarıyla pek garîb, acîb keyfiyetlere, suretlere, renklere girer çıkar. Âdetâ her iki âlem birbirine rekabet ediyorlar.
Bu iki âlem arasında şöylece bir müşabehet ve mümaseletin düşünülmesi de aralarında bir müsabaka ve rekabeti tahayyül etmekten neş'et eder. Şöyle ki:
Arz, sema güzellik müsabakasına girmek için lâzım gelen tuvaletleri yapıp hazırlıklarda bulundukları zaman arz, kış mevsiminde kardan mamul beyaz elbiselerini giyer. Bahar mevsiminde zümrüt gibi yeşil halıları sahralarına serer. Yeşil kürkleri dağlarına giydirir. Başlarına beyaz sarıkları bağlar. Ve bu güzel inkılâb ve manzaralarıyla kudret-i İlahiyenin mu'cizelerini, hikmet-i İlahiyenin nazarına arz eder.
Buna karşı cevv-i sema dahi azamet-i İlahiyeyi izhar etmek için kocaman dağları, tepeleri, dereleri ve saire garîb, acîb şeylerin şekillerini ve beyaz, siyah, kırmızı gibi boyalar ile boyalanmış pamuk yığınlarını andıran bulut kafilelerini ileriye sürerek nazar-ı hikmete takdim eder.
İşte bu iki âlem arasındaki hayalî müşabehetten dolayı bilhassa yaz mevsimindeki bulutları, Arablar tarafından dağlara, gemilere, bostanlara, derelere, develerin kafilelerine yapılan teşbihler, üslûblar nazar-ı belâgatta pek güzel görünür.
Binaenaleyh âlem-i ulvi ile âlem-i süflî arasında ve dolayısıyla bulutlar ile dağlar arasındaki müşabehet ve münasebete binaen ﻭَﻳُﻨَﺰِّﻝُ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣِﻦْ ﺟِﺒَﺎﻝٍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﺮَﺩٍ âyet-i kerimenin mana-yı beliğanesi "Dağların büyüklüğünde, dolunun renginde bulunan semadaki bulutlardan yağmurları inzal ediyoruz." demekten ibarettir.
Bu güzel ve belâgatça makbul, akıl ve mantığa mutabık mana durur iken âyetin zahirine yapışıp "Beş yüz senelik bir mesafede iki dakikalık bir zaman zarfında yağmuru cirm-i semadan yeryüzüne indirmek." gibi sakat bir manaya zehab etmek kâr-ı akıl değildir. Hikmet ve iktisat ve adem-i abesiyet reddeder.
Yolcuların gecesini korkunç göstermek için zikredilen ﻓ۪ﻴﻪِ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ deki ﻓ۪ﻴﻪِ nin takdimi, o musibetli gecenin şiddet-i zulmetinden dehşet alanlarca güya çok gecelerin zulmetleri toplanıp, o gecenin zulmetine inzimam etmiş olduklarına işarettir.
Sual: ﻓ۪ﻴﻪِ deki zamirin ﺻَﻴِّﺐٍ e râci olduğundan yağmurun zarf, zulmetin mazruf olduğu anlaşılır. Halbuki kaziye makûsedir, yağmur zulmetin içindedir.
Cevap: Yağmurun kesretinden dehşet alan yolcuların zannıyla güya şu boşluk, yağmur ile dolu bir havuzdur. Ve zulmetin zerreleri de o yağmurun katreleri arasına dağılmışlardır. İşte böyle bir zanna binaen yağmur zarf, zulmet mazruf olabilir.
ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ ın cem sîgasıyla zikri ise bulutların karanlıklarından, kesafetinden ve âmm olduğundan ve yağmur katrelerinin kesafetinden hasıl olan müteaddid zulmetlere işarettir.
Tenkir ve meçhuliyeti ifade eden ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ daki tenvin, yolcularca hakikatleri meçhul bir takım zulmetler olduğuna işarettir. Demek o tenvin, yolcuların ilmine perde olarak bir zulmeti daha ilâve etmiştir. O halde bu tenvin, yolcuların gözlerine perde olan zulümata bir tekiddir. ﻭَﺭَﻋْﺪٌ ﻭَﺑَﺮْﻕٌ Yani gök gürültüsüyle şimşek, Cenab-ı Hakk'ın azametine, kudretine delâlet eden pek aşikâr iki âyettir ki âlem-i gaybdan, bulutların idare ve tedvirlerine müekkel ve nizam, intizam kanunlarının mümessilleri ve memurları olan meleklerin yed-i salahiyetlerine verilmiştir.
Sonra müsebbebatın esbabla zahirde bağlı olduğuna binaen, havada münteşir olan buhar-ı maîden bulutlar izn-i İlahî ile teşekkül ederler. Bu bulutların hikmet-i Rabbaniyle bir kısmı menfî elektriği hâmildir. Bir kısmı da müsbet elektriğe hâmiledir. Bu kısımlar birbirine yaklaşıp, aralarında tesadüm olduğunda irade-i Hâlık'la berk tevellüd eder. Bir kısmı hücum, bir kısmı da firar ettikleri zaman aralarında havasız kalan yerleri doldurmak için emr-i Rabbaniyle tabakat-ı havaiye hareket ve heyecana geldiğinde ra'd sadâsı, yani gök gürültüsü meydana gelir. Fakat bu hallerin cereyanı bir nizam, bir kanun altında olur ki o nizamı, o kanunu temsil eden ra'd ve berk melekleridir.
Sual: Ra'd ve berkin "zulümat" kelimesine atıflarından anlaşılır ki bunların zarfı yağmurdur. Halbuki zarfları buluttur, yağmur değildir?
Cevap: Dehşetinden bayılmış olan sâmi'ce, o yağmurun her şeyi ihata etmiş olduğu zannedildiğine göre, ra'd ve berk de yağmurun içine aldığı şeylere dâhildirler.
Sual: Zulümatın aksine ra'd ve berkin müfred sîgasıyla zikirleri neye işarettir?
Cevap: Yolcuların en çok nazar-ı hayretlerini celbeden, semavatın bağırmasıyla mevcudatı âni olarak ışıklandırmaktır. Bunlar ise mana-yı masdarîdir. Mana-yı masdarî müfred olur ve ifrad ile ifade edilir. Ve keza ra'd olsun, berk olsun, semavî âyetlerden efradı çok birer nevdirler. Burada onlardan maksat nevleridir, efradları değildir.
Onun için ifrad ile zikredilmişlerdir.
Sual: Ra'd ve berkteki tenvin neye işarettir?
Cevap: Ya mahzuf bir sıfata ivazdır. Takdir-i kelâm ﴾ﺭَﻋْﺪٌ ﻗَﺎﺻِﻒٌ﴿ ﴾ﺑَﺮْﻕٌ ﺧَﺎﻃِﻒٌ﴿ dur. Yahut ra'd ve berkin nekre ve meçhuliyetlerini ifade içindir. Çünkü yolcular gözlerini yummuş, kulaklarını tıkamış olduklarından onları görmüş ve işitmiş değillerdir ki onları bilsinler. ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ Bu cümle müste'nifedir. Yani mâkabliyle bağlı değildir. Ancak mukadder bir suale cevaptır. Şöyle ki:
Vaktâ ki sâmi' şu ikinci kıssa-i temsiliyeyi işitti. Tabiî, musibetin keyfiyetini anlamak için şiddetli bir meyli uyandı. Vaktâ ki Kur'an-ı Kerim'in tasvirinden malûmat aldı. Musibetzede olan yolcuların da hallerini ve o musibete karşı ne yaptıklarını anlamak istedi. Kur'an-ı Kerim ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﺍﻟﺦ demekle onları kurtaracak bir melce kalmadığına -ve necat bulmak hülyasıyla denizde ellerini otlara uzatan, boğulanlar gibi- semavî top ve mancınıklardan kurtulmak için kulaklarını tıkamaktan maada bir çareleri kalmadığına işaret etmiştir.
Sual: Makamın iktizası hilafına ﻳُﺪْﺧِﻠُﻮﻥَ nin yerine ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ nin kullanılması neye binaendir?
Cevap: Yolcuların necatlarını intâc edecek hakiki sebepleri arayıp bulmaktan meyus olduktan sonra kulak tıkılması gibi ca'lî ve zannî şeylere müracaat etmek mecburiyetinde kaldıklarına işarettir.
Sual: Geçen vak'aları zaman-ı hâle ihzar için kullanılan muzari sîgasıyla ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ nin zikri neye işarettir?
Cevap: Hayretleri artıran şu makamın sâmi'a verdiği dehşetten dolayı, yolcuların hâdisesini velev hayalî olsun görmek arzusunda bulunan sâmi'in arzusunu tatmin için (sîga-i muzari ile) geçen o vak'a zaman-ı hâle getirilerek sâmi'in hayaline tasvir edilmiştir. Ve keza muzari sîgası ikide bir kesilip tazelenmekle beraber istimrar ve devamı iktiza eder. Ve bunun istimrarından bulutun gürültüsünün de devamına îma vardır.
ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ kulaklara sokulabilen ancak parmak uçları iken burada parmak manasına olan ﺍَﺻَﺎﺑِﻊَ in kullanılması, onların hayret ve deh-şetlerinden dolayı derece-i şaşkınlıklarına işarettir.
ﻓ۪ﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ Ra'dın sadâsından uğradıkları öyle bir şiddet-i havfa işarettir ki eğer ra'd, kulaklarının penceresinden içeriye girecek olursa derhal ruhları ağızlarının kapısından dışarıya kaçacaktır.
Ve keza bu kayıtta çok güzel ve latîf bir îma vardır ki vaktâ ki onlar edilen nasihatleri, nida-yı hakkı, kulaklarını açıp içerisine almadılar. Semavat cihetinden kulaklar cebhesi ra'd ve berkin top ve mancınıklarına tutuldu. Onlar o zaman hayır için tıkadıkları kulaklarını, şimdi de şer ve azâb için tıkamaya mecbur oldular.
ﺍَﻟْﺠَﺰَﺍﺀُ ﻣِﻦْ ﺟِﻨْﺲِ ﺍﻟْﻌَﻤَﻞِ Evet el ile sirkat yapıldığından el kesilir. Fena sözler ağız ile söylendiğinden ağıza vurulur. O da nedamet için sağ elini ağzına, hacalet için de sol elini gözlerine koyar.
ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ Ra'd ve berkin yolculara zarar vermekte müttehid olduklarına işareten, yalnız berkin sıfatı olan sâıkanın zikriyle iktifa edilerek ra'dın sıfatı terkedilmiştir. Maahâzâ sâıka, şiddetli bir savt ile yakıcı bir ateşten ibaret olduğu cihetle, ra'dın gürültüsünü de tazammun etmiş bulunuyor. Bu itibar ile ra'dın sıfatı da zikredilmiş demektir.
ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ Yani yolcuların sâıkalara karşı parmaklarıyla yaptıkları o gülünç müdafaaları mal, evlat ve saire eşyanın korkusundan değildir. Ancak canlarını cehenneme teslim edecek ölüm korkusundandır. Çünkü musibetin çakısı kemiğe dayanmıştır. Başka şeylerin kederinde, merakında olamayıp yalnız ölüm ve hıfz-ı hayatı düşünürler. ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ Bu cümlede bulunan kelimelerin birbirleriyle münasebetleri ve ifade ettikleri nükteler:
Evet ﻭ aralarında münasebet bulunan iki şeyi birbirine atfeden bir âlettir. Burada mâkabliyle mâba'di arasında bir münasebet görünmüyor. Yalnız birinci temsil ile ikinci temsilin arasındaki münasebete bakarak, şöyle silsileli birkaç cümleyi ihtar ediyor:
Onlar şenlikli yerlerden firar, şehirlilikten nefret, gecenin istirahat zamanı olduğuna dair kanuna muhalefet ettikleri gibi nasihatlere itaat etmeyerek, sanki necatları çöllerde imiş gibi sahralara düştüler. En-nihaye haybet ve hüsrana uğrayarak Allah'ın belasına muhat ve maruz kaldılar.
ﺍَﻟﻠّٰﻪُ Bu kelime-i mübareke, onların son ümid ve ricalarının kesilmesine işarettir. Çünkü musibetzede olan bir adam, evvel ve âhir Allah'ın merhametine iltica etmekle müteselli olur. Binaenaleyh Allah'ın kahr u gazabına müstehak olanın, elbette ve elbette necatından ümid ve ricası kesilir.
ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ kelimesi onları abluka eden musibetlerin, Allah'ın âsâr-ı azameti olduğuna işarettir. Yani göklerin, bulutların, yağmurların, gecelerin onlara cihat-ı sitteden hücum ettikleri gibi Allah'ın da gazap ve beliyyatı her taraftan onları ihata etmiştir. Ve keza Allah'ın bütün kâinatı ihata eden ilim ve kudreti ve bütün zerrata şâmil olan emirleri göz önüne getirilirse ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ kelimesinden şöyle bir ihtar fışkırmaya başlar:
"Ey kâfirler! Semavat ve arzın dışarısına çıkamazsınız. Dâhilde ise her nereye kaçacak olursanız orada Allah ilim ve kudretiyle hazır ve nâzırdır."
ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ Bu kelimeyi ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ lafzına bağlayan ﺏ harf-i cerri, Allah'ın gazabından kaçan kâfirler yine Allah'ın gazabına rast gelip musibet oklarına hedef olduklarına işarettir.
ﻛَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ unvanı ise üç işareti taşıyor:
1- Temsil içerisinde mümesseli yani münafıkları göstermekle sâmi'in temsil ile meşgul olup mümesselden, maksattan gafil olmamasını temin etmek içindir.
2- Temsil ile mümessel; yani yolcuların durumuyla münafıkların durumu arasında son sistemde bulunan müşabehetin kuvvetinden dolayı birbirinin sıfatını, yekdiğerinin lakabını, soyadını taşıyabilmelerine işarettir.
3- Kâfirlerin kalbi gibi onların da kalpleri zulmet ve azâb içinde bulunduğuna işarettir. Zira yaptıkları cinayet ve kusurlarından, vicdanları dahi onları tazip etmekten geri kalmıyor. Evet bizzat yaptığı cinayetin cezasını gören bir adamın vicdanı müsterih olamaz. ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺍﻟْﺒَﺮْﻕُ ﻳَﺨْﻄَﻒُ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ Bu cümledeki kelimelerin işgal ettikleri yerler ile münasebetleri ve her birisinin taşıdığı işaretleri:
Evet, evvela bu cümle müste'nifedir. Yani mâkabliyle bağlı değildir. İstinafı ise mukadder bir suale cevaptır.
Sual: Berk, zulmetleri dağıtan ziyadar bir ateştir. Onlar onun ziyasından istifade etmediler mi?
Cevap: Bir fayda ve bir menfaat görmeleri öyle dursun, berkin zararından, belasından korktular diye Kur'an-ı Kerim bu cümle ile o mukadder suale cevap vermiştir.
Kurbiyet ve yakınlığı ifade eden ﻳَﻜَﺎﺩُ kelimesinin bu cümlede delâlet ettiği mana şundan ibarettir ki: Gözlerini hatf ve kör edecek esbab mevcud olduğuna rağmen her nasılsa bir maniden dolayı henüz kör olmamışlardır.
Kaptırmak manasını ifade eden ﻳَﺨْﻄَﻒُ kelimesinde pek güzel ve latîf bir belâgat vardır. Şöyle ki:
Eşyanın suretlerini alıp getirmek için gözün gönderdiği ziya, esna-yı râhta eşyaya yetişmezden evvel birdenbire şimşek çakar, kaptırıcı bir kuş gibi o ziyayı alır götürür. Veya gözün şuâı eşyanın şekillerini alıp getirirken gecenin gözü hükmünde olan şimşek kemal-i süratle hücum ederek elinden o şekilleri alır götürür. Sanki zulmeti kaldırmakla eşyayı gösteren şimşek, o dürzilerin eşyayı görmelerine razı olmadığından gözün şuâından o şekilleri kaptırıyor.
ﻋُﻴُﻮﻥٌ kelimesine tercihen zikredilen ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ unvanı, Kur'an'ın beyan ettiği kat'î bürhanlarına karşı körlük gösteren münafıkların basiret ve kalplerindeki kötü niyetlerini, amellerini andırmakla teşhir etmek içindir. Zira göz, kalbin âyinesidir. Kalbin muzmeratı gözde görünür. ﻛُﻠَّﻤَٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ ﻣَﺸَﻮْﺍ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻭَﺍِﺫَٓﺍ ﺍَﻇْﻠَﻢَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻗَﺎﻣُﻮﺍ Bu âyeti teşkil eden kelimelerin işaretleri:
Evet evvela, bu cümle yine müste'nife olup mâkabliyle alâkadâr değildir. Ancak sâmi'in hatırına gelen şu suali cevaplandırıyor:
Sual: Onların musibeti tebeddül ve taaddüd etmiştir. Acaba her iki halette halleri ne oldu?
Cevap: "Şimşeğin ziyasıyla yolları göründüğü zaman yürürler imiş. Zulmet de çöktüğü vakit dururlar imiş." diye Kur'an-ı Kerim şu cümle ile sâmi'in o şüphesini izale etmiştir.
Sual: ﻛُﻠَّﻤَﺎ istiğrak ve istimrarı, yani umumiyet ve devamı ifade eden bir edattır. ﺍِﺫَﺍ ise ne umumiyeti ve ne devamı ifade etmez, bu itibar ile şimşeğin ziyalandırılmasında ﻛُﻠَّﻤَﺎ nın, zulmetin çöktüğünde ﺍِﺫَﺍ nın kullanılması neye binaendir?
Cevap: Onların ziyaya fazlaca hırs ve ihtiyaçları olduğu için en az bir ziyayı bile fırsat bilip kaçırtmak istemediklerine işareten, ziya üzerinde ﻛُﻠَّﻤَﺎ istimal edilmiştir.
Sebebiyet ve menfaate delâlet eden ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ deki ﻝ harfin-den anlaşılır ki bayılmak derecesinde bir musibetzede nefsine ait şeylerden maada hiçbir şey düşünmüyor. Hattâ kudret-i İlahiyenin binlerce hikmetler için kâinata neşrettiği ziyanın menfaati tamamen kendisine ait olduğunu ve onun için gönderildiğini zanneder.
Ziyanın adem-i devamı yüzünden süratli bir yürüyüşle yollarına devam etmeleri mukteza-yı hâl ve makam iken süratsiz, âdi bir yürüyüş ifade eden ﻣَﺸَﻮْﺍ tabiri, musibetin şiddetinden neş'et eden zafiyet yüzünden sürat-i seyre kâdir olmadıklarına işarettir.
Sual: İnsanlar yerde yürüdükleri gibi, onların da yürümeleri yerde olmalıdır. Halbuki ﻓ۪ﻴﻪِ deki zamirin ziyaya râci olması cihetiyle onların yürümeleri ziyada olduğu anlaşılır?
Cevap: Onların ziya haricinde yürümeleri mümkün olmadığı için sanki mesafe ve medar-ı hareketleri yalnız ziyaya münhasırdır.
ﻭَﺍِﺫَﺍ daki ﻭ yolcuların evvelce gördükleri zulmet musibetini tazelemek için ikinci bir zulmet daha atıf ve ilâve edildiğine işarettir.
ﺍِﺫَﺍ nın ifade ettiği cüz'iyet ve kıllet ise, yolcuların zulmete karşı besledikleri nefret ve gösterdikleri körlük şiddetinden fikirlerine zulmeti getirmediklerine, ancak ale'd-devam ziya için bir fırsat beklerler iken birdenbire zulmetin hücumuna maruz kaldıklarına işarettir.
ﺍَﻇْﻠَﻢَ nin berke olan isnadı, berkin ziyasından sonra hücum eden zulmetin başka zulmetlerden şedit olduğuna işarettir.
Ve keza musibetzede olan yolcuların tahayyüllerine göre güya berkin ziyasından sonra şu boşluğu dolduran zulmetler, hep berk ateşinin sönmesinden meydana gelen dumanlar olduğuna da hayalî bir îmadır.
Zarar için kullanılan ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ deki ﻋَﻠٰﻰ kelimesi zulmet musibetinin tesadüfî olmayıp ancak onların ceza-i amelleri olduğuna işarettir. Ve musibetzede olan yolcuların, şu boşluğu dolduran zulmetler bütün insanlar içerisinden onları kasd ve onlara zarar vermek için gönderilmiş olduklarını tahayyül ettiklerine bir remizdir.
Zulmet çöktüğü vakit sükûnetle durup depreşmemeleri icab eder iken "ayağa kalktılar" manasını ifade eden ﻗَﺎﻣُﻮﺍ tabiri, musibetin şiddetinden ve musibetle çok uğraştıklarından rükû vaziyetini andıran bellerinde bir tekavvüs peyda olduğuna ve zulmetin âni hücumundan tiksinerek ayağa kalkıp kaçanlar gibi, bellerini düzeltmelerine işarettir. ﻭَﻟَﻮْ ﺷَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﺬَﻫَﺐَ ﺑِﺴَﻤْﻌِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ Bu cümledeki kelimelerin işaretleri:
Evet evvelki cümlelerde gözlerini kör, kulaklarını sağır etmek şanında bulunan esbab zikredildikten sonra bu cümlede müsebbebatı meşiet-i İlahiye ile bağladıktan sonra evvelki cümlelere atfeden ﻭ harfi esbabın perdesi altında tasarruf eden ancak yed-i kudret ve bütün esbab ve illetler üzerinde murakabe eden nazar-ı hikmet olduğuna işarettir.
ﻟَﻮْ Bu kelimenin tazammun ettiği (kıyas-ı istisnaî) şöyle tasvir edilebilir: Meşiet-i İlahiyenin olmaması; zehab-ı sem' ve basarın olmamasına illettir. Zehab-ı sem' ve basarın olmaması da meşietin olmamasını bildirmeye bir delil ve bir illettir.
Ve keza meşiet-i İlahiyeden maada bütün esbabın tekemmül etmesine ve yalnız meşiet-i İlahiyenin taallukuyla göz ve kulaklarının işi bitmiş olacağına işarettir.
ﺷَٓﺎﺀَ tabiri müsebbebatı esbabla bağlayan meşiet ve irade-i İlahiye olduğuna delâlet eder. Öyleyse tesir kudretindir. Esbab ise yed-i kudretin nazar-ı zahirîde umûr-u hasise ile mübaşereti görünmemek için vaz'edilmiş perdelerdir.
ﺍَﻟﻠّٰﻪُ Lafza-i Celalin sarahatle zikri; halkı fazlaca esbaba ehemmiyet vermekten zecir ve men' etmekle, esbabın perdesi altında tasarruf eden yed-i kudreti görmeye fikirleri davet eder.
ﺷَٓﺎﺀَ fiilinin bir mef'ul ile takyid edilmeyerek mutlak bırakılması; meşiet ve irade-i İlahiyenin, kâinatın ahvalinden müteessir olmadığına ve mevcudatın sıfât-ı İlahiyeye tesirleri bulunmadığına işarettir. Yani beşerin iradesi ve sair sıfatları mevcudatın hüsn kubh, büyüklük küçüklük gibi ahvalinden müteessir olduğu gibi sıfât-ı İlahiye müteessir olamaz. Sıfât-ı İlahiyeye göre hepsi mütesavidir.
Götürmek manasını ifade eden ﺫَﻫَﺐَ den anlaşılır ki esbab, mü-sebbebat üzerine musallat ve müstevli değildir. Yani esbabın irtifaı zamanında, onlar ile kaim ve bağlı olan müsebbebatın adem deryasına düşmesi ihtimali yoktur. Ancak esbabın arkasında hazır bulunan yed-i kudret o müsebbebatı hıfzeder. Ve hikmet-i İlahiye muvazene ve nizam kanunu mûcibince başka mevkilere gönderir, ihmal etmez. Evet hararet suyu kaynatmakla bünyesini tahrip ettiği zaman, içindeki buhar ademe gitmez, belki nizamat-ı havaiye mûcibince muayyen bir mecrada muayyen bir mevkiye sevk edilir.
Ve keza ﺫَﻫَﺐَ tabirinden anlaşılır ki "havass-ı hamse" denilen duygular; tabiattan neş'et etmiş değildir ve kulak, göz uzuvlarına da lâzım değildirler. Ancak o duygular, Cenab-ı Hak'tan ihsan edilen hediyelerdir.
Şu kulak, göz etleri de âdi şartlardır.
Ve keza ﺫَﻫَﺐَ nin harf-i cer olan ﺏ ile beraber gelmesinden anlaşılır ki müsebbebat, esbabdan ayrıldığı zaman başıboş bırakılmayarak yine bir nizam altına alınır. Çünkü ﺫَﻫَﺐَ ﺑِﻪ۪ "beraberce götürmek" manasını ifade eder. Malûm ya beraber götürülen bir şey sahibsiz, başıboş bırakılamaz.
İhtar: Sem'in müfred olarak, basarın cem olarak zikirleri; işitilen bir, görünen çok olduğuna işarettir. Evet söylenilen sözler, birer birer kulağa girer, işitilir. Amma çok şeyler def'aten göze görünebilir. ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ Bu cümledeki nükte ve işaretler:
Evet evvela, bu cümle münafık ve yolcuları istila eden dehşetin tahkiki için bir fezleke ve bir hülâsadır. Ve bu hülâsadan anlaşılır ki yolcuların ahvali, münafıkların ahvalini tamamıyla temsil ettikleri ve her bir halleri yolcuların hallerinde göründüğü gibi, her bir zerrede ve her bir halde kudret-i İlahiyenin de tasarrufu görünür.
Tahkiki ifade eden ﺍِﻥَّ dâhil olduğu hükmün sabit ve sarsılmaz hakikatlerden olduğuna delâlet ettiği gibi meselenin azametine, vüs'atine, dikkatine ve nev-i beşerin de bu gibi meselelerde âciz, zayıf, kāsır olduğunu remzen gösteriyor. Çünkü bu gibi yakînî meselelerde tereddüdü intâc eden vehimlerdir. Vehimleri tevlid eden zafiyet, acz, kusurdur. Bunlar da insanın tıynetiyle yoğrulmuş sıfatlardır.
ﺍَﻟﻠّٰﻪُ Lafza-i Celalin burada sarahaten zikredilmesi, bu cümledeki hükmü isbât eden delile işarettir. Çünkü bütün mevcudat taht-ı tasarrufunda ve daire-i şümulünde bulunan kudret, sair sıfatlar gibi uluhiyetin lâzımesidir.
ﻋَﻠٰﻰ kelimesinden anlaşılır ki ademden eşyayı çıkartan kudret, o eşyayı mühmel ve başıboş bırakmaz. Ancak hikmetin murakabe ve nezareti altında terbiye ettirir.
ﻛُﻞِّ edatından anlaşılır ki esbabın bütün eserleri ve hasıl-ı bi'l-masdar denilen ef'al-i ihtiyariyeye terettüp eden eserler tamamen kudrete bağlıdır.
Mevcud ve mevcudata şey ve eşya denilmesi, meşiet-i İlahiyenin taallukundan neş'et ettiğine nazaran ﺷَﻰْﺀٍ tabirinden anlaşılır ki eşya vücuda geldikten sonra da Sâni'den alâkaları kesilmiyor. Vücudun tekerrüründen ibaret olan bekaları için daima Sâni'e muhtaçtırlar.
ﻗَﺎﺩِﺭٌ kelimesine bedel sübut ve devamı ifade eden ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ sîgasından anlaşılır ki kudret, makdurat nisbetinde olmayıp, daire-i tasarrufu pek geniştir. Ve kudret zatiyedir, tagayyürü kabul etmez. Ve kudret lâzımedir, ziyade ve noksana kabiliyeti yoktur. Ve kudret, "Rezzak, Gaffar, Muhyî, Mümit" gibi sıfât-ı fiiliyenin merci ve mizanıdır.
Bakara 2:19
ﻣَﺜَﻠُﻬُﻢْ ﻛَﻤَﺜَﻞِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ ﻧَﺎﺭًﺍ ﻓَﻠَﻤَّٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ ﻣَﺎ ﺣَﻮْﻟَﻪُ ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ ﻭَ ﺗَﺮَﻛَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ ٭ ﺻُﻢٌّ ﺑُﻜْﻢٌ ﻋُﻤْﻰٌ ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ ٭ ﺍَﻭْ ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ ﻭَ ﺭَﻋْﺪٌ ﻭَ ﺑَﺮْﻕٌ ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ٓﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ٭ ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺍﻟْﺒَﺮْﻕُ ﻳَﺨْﻄَﻒُ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ ﻛُﻠَّﻤَٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ ﻣَﺸَﻮْﺍ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻭَﺍِﺫَٓﺍ ﺍَﻇْﻠَﻢَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻗَﺎﻣُﻮﺍ ﻭَﻟَﻮْ ﺷَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﺬَﻫَﺐَ ﺑِﺴَﻤْﻌِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ Bu uzun âyetle mâkabli arasında ve cümleleri arasında ve cümlelerinin keyfiyetlerinde bulunan cihet-i irtibat, intizam:
Evet Kur'an-ı Kerim evvela münafıkların hallerini; sâniyen, cinayetlerini sarahaten kaydettiği gibi, muamelelerinin kötülüğünü akla kabul ettirdikten sonra hayale, vehme, hisse de gösterip, onlara da kabul ettirilmesini bu temsil ile temin etmiştir.
Evet aklî şeylerden fazla; temsiller ile hayalî şeyleri kabule, hayal daha yakındır.
Ve keza akla muhalif olan ve hem gayr-ı me'luf bulunan bir şeyin me'nus bir şekilde gösterilmesiyle çabuk kabul eder.
Ve keza gâib bir şeyi hazır göstermekle akıl ile his arasında mutabakat hasıl olur. His de kabul eder.
Hülâsa: Münafıkların kötülüğü, şu temsil ile akla tasdik ettirildiği gibi hayale, vehme, hisse de kabul ettirilmesi temin edilmiştir.
Ve eyzan münafıkların ayrı ayrı cinayetleri ve muhtelif sıfatları arasında hakiki bir irtibatın bulunması şu temsil ile gösterilmiştir.
Ve eyzan münafıkların muamelesini hayalin gözü önüne şu temsil ile getirmekten maksat, lisanın söyleyemediği ince cihetleri bizzat hayal baksın, görsün, alsın ki bir itirazı kalmasın.
Sonra bu temsilin cümlelerinin meali, heyet-i mecmuasıyla münafıkların hikâyelerinin mealine muvafık geldiği gibi, ayrı ayrı da hikâyelerinin cümlelerine uygun gelir.
Evet münafıkların hikâyesi böyledir: Zahiren imana gelmişlerdir, sonra kalben küfür ve inkâr etmişlerdir. Sonra hayret ve tereddüt içinde kalmışlardır. Sonra hakkı talep etmemişlerdir. Sonra o dalaletten rücûa kâdir olmamışlardır ki hakkı arasınlar.
Temsilin meali ise: Evvelen ateş yakmışlardır. Sonra o ateşi muhafaza edememişlerdir. Sonra ateşleri sönmüştür. Sonra zulmet içinde kalmışlardır. Sonra her şey onlara görünmez olmuştur. Gece vakti ses sadâ olmadığından sanki sağır olmuşlardır. Ateşleri söndüğünden âmâ gibi olmuşlardır. Bir muhatap veya bir yardımcıları bulunmadığından sanki lâl olmuşlardır. Ve o zulmetten çıkıp rücûa kâdir olmadıklarından sanki ruhsuz, heykel kesilmişlerdir.
İşte temsildeki cümleler ile hikâyedeki cümleler arasında muvafakat tebarüz etmekle aralarında bir muhalefet kalmadığı tebeyyün etti.
İhtar: Temsildeki zulmet, hayret, ateş; hikâyedeki küfür, adem-i sebat, fitnelerine işarettir.
Sual: Temsilde nurdan bahsedilmiştir. Münafıkların nuru nerede?
Cevap: Kendisinde nur olmayan bir insan, muhitinde bulunan nurdan istifade eder. Muhitinde bulunmasa kavminde, kavminde bulunmasa nevinde, nevinde bulunmasa fıtratında, fıtratında mümkün olmasa dünya menfaatleri için lisanında vardır. Bu da olmasa evvelce iman edip, sonra irtidad edenlerin evvelki nurlarına işarettir. Bu da olmasa, dünyaya ait gördükleri istifadelerine işarettir. (Nasıl ki ateş, fitnelerine işarettir.) Bu da olmadığı takdirde, daire-i imkânda olan nurları vücud dairesine indirilmiştir. ﺍِﺷْﺘَﺮَﻭُﺍ الضَّلَالَةَ ﺑِﺎﻟْﻬُﺪٰﻯ daki hidayet gibi.
Sonra cümlelerinin arasındaki cihet-i intizam: ﻣَﺜَﻠُﻬُﻢْ ﻛَﻤَﺜَﻞِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ ﻧَﺎﺭًﺍ Yani "Onların meselesi ateş yakan adamın meselesi gibidir." Bu cümlenin mevki ve makama olan münasebeti, şöyle tasvir edilebilir ki:
Âyette beyan edildiği şekil üzerine, ateş yakan adamın hâli Ceziretü'l-Arab'ta sakin, Kur'an'ın muhataplarından birinci tabakadaki adamların hallerine tetabuk ediyor. Zira o tabakadaki adamlar, bu ateşi yakan adamın halini ya bizzat görmüşler veya işitmişlerdir. Ve o halin ne derece müessir ve feci olduğunu hissetmişlerdir. Zira onlar da çok defa güneşin zulmünden, gecenin zulmetine kaçarak, gece serininde yollarına devam ettikleri sırada şiddetli yağmurlara rast gelerek çok zahmetlere düşmüşlerdir. Ve keza çok defa yollarını kaybederek muzır hayvanlar ile dolu mağaralara girmişlerdir. Ve arkadaşlarını görüp, onlar ile ferahlanmak ve eşyalarını görüp muhafaza etmek veya muzır hayvanları görüp onlardan tahaffuz etmek için ateş yakmışlardır. Ate-şin ziyasından istifade ederler iken semavî bir âfet ile ateşleri söner. Ve rica, ümidleri tamamen yeise, hüsrana inkılâb eder.
İşte Kur'an-ı Kerim onun bu durumuna ﻓَﻠَﻤَّﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ ﻣَﺎ ﺣَﻮْﻟَﻪُ ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ cümlesiyle işaret etmiştir. Yani "Vaktâ ki o ateş etrafı ışıklandırdı. Birdenbire Cenab-ı Hak, nurlarını söndürerek ziyalarını zulmete çevirdi."
ﻓَﻠَﻤَّﺎ daki ﻑ kelâmın siyakı, kelâmın şu şekilde olduğunu iktiza ettiğine işarettir ki: Ziyasından istifade için ateş yaktılar. Ateş onları ziyalandırdı. Onlar da mutmain ve ferah oldular. Sonra bir hüsrana uğrayıp yüzükoyun yere düştüler.
Sonra bu cümle-i şartiyenin şart ve ceza denilen her iki cümlesi arasında lüzumun vücudu lâzımken izae ile nurun zehabı arasında hiçbir lüzum görünmüyor. Binaenaleyh bu gizli lüzumu dışarıya çıkarıp göstermek için bazı mukadder cümlelere ihtiyaç vardır. Şöyle ki:
Vaktâ ki ateş ışıklandırdı. Onlar da ışıklandılar. Fakat ateşe ehemmiyet verip, muhafaza etmediler. Ve o nimetin kadrini bilip devam ettirmediler. O da söndü gitti. Evet ziyayı muhafaza etmekten gaflet, adem-i devamını istilzam eder. Adem-i idame ise intıfasını yani sönmesini istilzam eder.
Nurlarının sönmesiyle uğradıkları hüsrandan sonra ﻭَﺗَﺮَﻛَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ cümlesiyle zulümata düşmek gibi ikinci bir hüsrana maruz kaldıklarına işaret edilmiştir.
لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ cümlesi ise üçüncü bir hüsranlarına işarettir. Çünkü insan zulmete düşmekle yolunu kaybettiği zaman, arkadaşlarını ve eşyasını görmekle bir derece müteselli olur. Fakat bunları da görmediği gibi onun o karanlıkta durması, yürümesi gibi bir musibet ve bir vahşettir. ﺻُﻢٌّ ﺑُﻜْﻢٌ ﻋُﻤْﻰٌ ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ Yani "Sağır, lâl, kör olup dönemezler." Bir insan böyle bir belaya düştüğü zaman, dört cihetle ümidvar ve müteselli olabilir:
Birincisi: Köyler halkından veya geçen yolculardan bir ses gelir de o ses vasıtasıyla bir aydınlık yolunu görmek ümidinde olabilir. Halbuki gecesi sâkit ve sakin, sessiz sadâsız bir gece olduğundan o adamla bir sağırın arasında fark kalmaz. Bu cihetten ümidinin kesik olduğuna işareten Kur'an-ı Kerim ﺻُﻢٌّ kelimesini demiştir.
İkincisi: Eğer çağırıp yardım isterse olur ki işiten olur da onun kurtarılmasına gelen olur, ümidini besleyebilir. Fakat gecesi sağır olduğu için dilli, dilsiz bir olur. Bu ricasını da kesmek için ﺑُﻜْﻢٌ denilmiştir.
Üçüncüsü: Gideceği cihetin yolunu tahminen tayin ve görmek için bir alâmet, bir ateş, bir yıldızı arar; müteselli olur. Halbuki gecesi öyle bir zulmetlidir ki gözlü, gözsüz bir olur. O adamın bu emelini söndürmek için ﻋُﻤْﻰٌ denilmiştir.
Dördüncüsü: O beladan kurtulup, rücû etmek için var kuvvetiyle çalışmaktan maada bir çare kalmadığını görür görmez kuvvetine güvenir ve ümidvar olur. Halbuki zulmet her taraftan öyle abluka etmiştir ki kuvvetiyle, çalışmasıyla kurtuluş imkânını bulamaz. Kendi sû-i ihtiyarıyla bir bataklığa girdikten sonra bir daha çıkması mümkün olmayan bir eşek gibi içinde kalır. Evet çok şeyler var ki insan, ihtiyarıyla girer amma çıkması mümteni olur. İnsan onu bırakır, o insanı bırakmaz.
İşte onların şu vaziyetlerine karşı ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ denilmiştir ki o musibetten kurtulup, rücûlarına bir çare kalmadığına ve son ümidlerinin de kesildiğine binaen vahşet, yeis, korkular içinde kaldıklarına işarettir.
Cümlelerin heyetlerine gelince:
Evet ﻣَﺜَﻠُﻬُﻢْ ﻛَﻤَﺜَﻞِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ ﻧَﺎﺭًﺍ cümlesi, nüktelere bir define hükmündedir. Şöyle ki: Lisanlar üstünde deveran ile beyne'n-nâs garîb ve acîb şeylerde kullanılan ve "hikmetü'l-avam", "felsefetü'l-umum" ile anılan ﻣَﺜَﻞُ kelimesi münafıkların vaziyetleri bir ağrube ve kıssaları bir acube olduğuna işarettir. Ve bu işaretten onların sıfatları nefret, lanet lisanları üstünde ile'l-ebed darb-ı mesel gibi deveran etmek şanında olduğuna bir remiz vardır.
Sual: Teşbihi ifade eden her iki mesel arasındaki ﻙَ nin hazfı belâgatça daha makbul olduğu halde, ne için hazfedilmemiştir?
Cevap: Bu makamda edat-ı teşbihin zikri, hazfından daha beliğdir. Zira sâmi' teşbih edatını görür görmez teşbih ile alâkadâr olur, müşebbehün-bihte olan her noktadan müşebbehteki nazirine tatbik eder. Fakat edat-ı teşbihin mahzufu takdirinde teşbihten gaflet ile her iki tarafı birbirine tatbik etmek fikrine gelmez ihtimali vardır.
İkinci "mesel" kelimesi ise ateş yakan o adamın vaziyeti, efkâr-ı âmmece bir darb-ı mesel hükmüne geçmiş olduğuna işarettir.
Sual: Ateş yakanlar bir cemaat iken müfred işareti olan ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ile işaret yapıldığı neye binaendir?
Cevap: Ferdin yapacağı bir işe cemaatin iştirakiyle bir ziyade, noksanlık hasıl olmadığı takdirde fert nev, cüz' küll bir olur. Maahâzâ ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ nin ifradı, onlardan her bir ferdin dehşeti temessül ve kabahati tasvir etmekte müstakil olduğuna işarettir. Maahâzâ ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ nin ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ den ihtisar edildiği ihtimali vardır.
ﺍِﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ deki ﺱ ateş yakmalarının külfet ve araştırmakla husule geldiğine işarettir. ﺍِﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ nin ifrad sîgasıyla ﻧُﻮﺭِﻫِﻢْ deki cem zamiri bir cemaat için bir ferdin ateş yakması âdet olduğuna işarettir.
Lamba ve saire âlât-ı tenviriye arasından ﻧَﺎﺭٌ ın intihâb edilmesi, teklifin pek şiddetli bir nur olduğuna ve onların izhar ettikleri zahirî nur altında fitne ateşini yaktıklarına işarettir.
İhtar: Nekre olarak ﻧَﺎﺭٌ kelimesinin zikri, onların şiddet-i lü-zumundan dolayı herhangi ve nasıl bir ateş olursa hemen yakmak ihtiyacında olduklarına işarettir. ﻓَﻠَﻤَّﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ ﻣَﺎ ﺣَﻮْﻟَﻪُ ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ Takibi ifade eden ﻓَﻠَﻤَّﺎ daki ﻑ onların yeisten sonra ümid ve rica zamanları geldiğine işarettir. ﻟَﻤَّﺎ ise kıyas-ı istisnaî ile anılan dâhil olduğu cümlelerden birinci cümlenin tahakkuk ve vücuda geldiğine delâlet etmekle, ikinci cümlenin de vücuda geldiğini intâc ettiğine ve onların teselli ve ümidlerinin tamamıyla kesilmiş olduğuna işarettir.
ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ kelimesi, onların ısınmaya değil, aydınlanmaya ihtiyaçları olduğuna işarettir ki etrafında bulunan zararlı şeyleri görüp onlardan tahaffuz etsinler.
ﻣَﺎ ﺣَﻮْﻟَﻪُ dehşetin her dört taraftan ihata edildiğine ve ziya ile cihat-ı sitteden hücum eden zararlardan tahaffuz etmek lüzumuna işarettir.
ﺫَﻫَﺐَ Bunun ile ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ arasındaki lüzum meselesi geçmiştir. Oraya bakılsın.
ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ Zehabın Allah'a isnadı, iki cihetten rica ve ümidlerinin kesik olduğuna işarettir. Birincisi: Âfet, semavî olduğundan def'i mümkün değildir. İkincisi: O âfet, kusurlarının cezası olduğundan Cenab-ı Hak'tan merhamet de rica edilemez. Çünkü ibtâl-i hak için çalışan adam; Hak'tan yardım, merhamet talep edemez.
ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ deki harf-i cer olan ﺏ nur ve ziyanın bir daha avdet etmemesine işarettir. Çünkü ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ manası; "Allah, onların nurlarını götürmüştür." Malûm ya, Allah'ın aldığı bir şeyi kimse reddedemez.
ﻧُﻮﺭٌ unvanı ise sırat üstündeki hallerini andırır. İhtisası ve hasrı ifade eden ﻧُﻮﺭٌ un ﻫُﻢْ zamirine olan izafesi, onların şiddet-i teessürlerine işarettir. Zira halkın ateşleri yanar iken insanın ateşi sönerse, insan çok müteessir olur. ﻭَﺗَﺮَﻛَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ Harf-i atıf olan vav, onların iki zararı cem etmiş olduklarını ifade ediyor. Birisi: Ziyalarının selb ve söndürülmesidir. İkincisi ise: Zulmetin onlara ilbas ve giydirilmesidir.
ﺗَﺮَﻙَ unvanı onların ruhsuz bir cesed, içsiz bir kabuk hükmünde olduklarından bu gibilerin şanı alâkayı kesip, bütün bütün terketmeye delâlet eder.
ﻓ۪ﻰ edatının ifade ettiği zarfiyetten anlaşılır ki zulmetin şiddetinden, onların nazarında her şey ademe gitmiş, yalnız zulmet kalmıştır. Onlar da dehşetlerinden, o zulmeti kendilerine kabir yapıp, içine girip gizlenmişlerdir.
ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ cem'i ise gecenin karanlığıyla bulutların zulmetinden, onların ruhlarında yeis ve havfın, yerlerinde vahşet ve dehşetin, zamanlarında da sükûn ve sükûnetin zulmetleri gibi türlü türlü zulmetler vücuda gelmişlerdir.
ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ kelimesindeki tenkir ise o gibi zulmetlerin emsalini gör-mediklerinden, kendilerince meçhul, ülfet etmemiş bir takım zulmetler olduklarına işarettir.
لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ cümlesi, musibetlerin en büyüğünü gösterir. Zira gözü görmeyen adam, daha çok belaları görür. Gözleri gâib olanlar en gizli musibetleri görüyorlar.
لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ sîga-i muzari ile zikri, onların vaziyetlerini tasvir ile, hayalin gözü önüne getirip ihzar eder ki sâmi' hayaliyle dehşetlerini görsün, vicdanıyla bir ibret alsın.
لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ nin mef'ulsüz bırakılması, tamim içindir. Şöyle ki: Onlar menfaatlerini görmüyorlar ki celb ve muhafaza etsinler. Tehlikeleri görmüyorlar ki içtinab etsinler. Arkadaşlarını görmüyorlar ki bir parça ferahlansınlar. Sanki her birisi kendi başına tek o zulmet içinde kalır. ﺻُﻢٌّ ﺑُﻜْﻢٌ ﻋُﻤْﻰٌ ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ Yani "Sağır, lâl, kör şahıslar gibi o zulmetten çıkıp, kurtulamazlar."
Bu cümlede bulunan sıfât-ı erbaa, münafıklar ile ateş yakanlar arasında müşterek olup, her iki taraftan haber verir. Ve şanlarını bildirir. Ve âyine gibi hallerini gösterir.
Evet ateş yakanlara karşı işaratı şöyledir ki:
Böyle bir zulmet musibetine düçar olan bir adam evvelen kurtarıcı bir ses dinlemek üzere etrafı dinler. Lâkin gecenin sessiz, lâl olduğu onun sağırlığını intâc etmiştir. Sonra yardımına gelecek bir adamı çağırmak ister. Lâkin gecenin sâkit ve sağırlığı, onun lâllığına sebep olmuştur. Sonra yolunu bulmak ümidiyle bir alâmet, bir nişan arar. Fakat gecenin ziyasız ve körlüğü onun körlüğünü mûcib olmuştur. Sonra evvelki yerine avdet ister. Fakat kapılar bağlanmış, rücûa imkân yoktur. Bataklığa düşen gibi depreştikçe batar.
Münafıklara nâzır cihet ise:
Evet münafıklar küfür ve nifak zulmetine düştükleri zaman, dört cihetle kurtuluşları mümkün idi. Zira o nifaktan başlarını kaldırıp hakkı dinlemek, Kur'an'ın irşadına kulak vermek ile necatları mümkün idi. Fakat nefislerinin şeytanî olan hevası Kur'an'ın sadâsını kulaklarına eriştirecek havayı karıştırmakla mani olmuştur. Kur'an-ı Kerim bu cihetten ümidleri inkıta etmiş olduğuna işareten ﺻُﻢٌّ demiştir. Ve bu işaretten, sanki kulakları kesilmiş, kulakları kesik itlerin kulaklarını andıran pek çirkin delikler kaldığına bir remiz vardır.
Sâniyen: Başlarını aşağıya indirip, vicdanlarıyla müşavere etmekle doğru yolu, hakkı sual etmekten necat cevabını almak imkânı var iken kalplerindeki inat, zebhedilen tavuk gibi dillerini içeri tarafa çekerek, konuşmalarına ve nedamet ile tövbe etmelerine mani olmuştur. Kur'an-ı Kerim bu kapının kapalı olduğuna işareten ﺑُﻜْﻢٌ demiştir. Ve bu işaretten, dilleri çekilip atılmış ve ağızları sinek yuvası gibi kokulu çirkin bir delik gibi suratlarında kalmış olduğuna bir remiz vardır.
Sâlisen: İbret nazarıyla dâhilî ve haricî delilleri görmekle, hakka rücûları mümkün iken gafletleri gözlerine el basarak körlük de kapakları kapatmakla yine necattan mahrum kalmışlardır. Kur'an-ı Kerim buna işareten ﻋُﻤْﻰٌ demiştir. Yani şeytanlara bir yuva inşa edilmek üzere gözleri oyulmuş şeytanların başlarını andıran, başlarında çirkin ve korkunç iki tane mağara şeklini hayale arz ediyorlar.
Râbian: Pis ve çirkin vaziyetlerine bakıp da nâdim olarak tövbe etmeleri mümkün olduğu halde nefislerinin hevasına, bozuk fıtratlarının iktizasına inzimam eden şeytanın iğvasıyla yaptıkları o çirkin haller gözlerine güzel göründüğünden terk edemediler. İşte Kur'an-ı Kerim buna da ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ demekle, onların son ümidlerinin de suya düştüğüne ve kum deryasına ihtiyarıyla girip bir daha ihtiyarıyla çıkamayan bedbaht insanlar olduğuna işaret etmiştir.
İkinci bir temsil: ﺍَﻭْ ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ ﻭَ ﺭَﻋْﺪٌ ﻭَ ﺑَﺮْﻕٌ ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ٓﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ٭ ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺍﻟْﺒَﺮْﻕُ ﻳَﺨْﻄَﻒُ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ ﻛُﻠَّﻤَٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ ﻣَﺸَﻮْﺍ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻭَﺍِﺫَٓﺍ ﺍَﻇْﻠَﻢَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻗَﺎﻣُﻮﺍ ﻭَﻟَﻮْ ﺷَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﺬَﻫَﺐَ ﺑِﺴَﻤْﻌِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ "Yahut münafıkların meselesi; semadan yağan şiddetli, fırtınalı bir yağmura tutulan yolcuların meselesi gibidir. O yağmurun şiddetini artıran zulmetler, gürültüler, şimşekler içinde vardır. Şimşeklerin çakmasıyla ölümün korkusundan parmaklarını kulaklarına sokarlar. Cenab-ı Hak kudretiyle kâfirleri ihata etmiştir. Küfür cezasından kurtulan yoktur. Çakan şimşekler şiddetiyle hemen hemen gözleri kör edecek şanındadır. Şimşeklerin çakmasıyla etraf aydınlandığı zaman yürürler. Karanlıklar çöktüğü vakit duruyorlar. Eğer Cenab-ı Hakk'ın meşieti olsaydı kulak ve gözlerini götürür idi. Cenab-ı Hak her şeye kâdirdir."
Bu âyette beyan edilecek üç nokta vardır:
Birincisi: Bu âyetin mâkabliyle vech-i irtibatı.
İkincisi: Cümleleri arasında cihet-i intizam.
Üçüncüsü: Cümlelerin heyetlerinde, eczasında, kelimelerindeki nizam.
Evet bu âyetin cümleleri arasındaki nizam, irtibat aynen saniye, dakika, saatleri sayan miller arasındaki irtibat gibidir.
Evvela bu âyeti, evvelki âyetle rabteden cihet:
Kur'an-ı Kerim münafıkların vaziyetini tasvir için itnab ve tatvil ile yani uzun ibareleri hâvi misal ve temsilleri tekrar etmiştir. Bu da münafıkların vaziyetlerine terettüp eden dehşet ve hayretin iki kısma ayrıldığından ileri gelmiştir. Zira; Birinci temsilin hülâsasına göre:
Münafık olan kimse, kendisini vücud sahrasında arkadaşlardan ayrılmış, tek kaldığını ve kâinat cemiyetinden tardedilmiş sahibsiz kaldığını bildiği gibi, her şeyi de ma'dum bilir. Ve vahşetle abluka edilmiş sükûn ve sükûnet içinde bütün mahlukata ecnebi nazarıyla bakıyor.
Münafığın şu bakışıyla, mü'minin bakışı arasında dağlar vardır. Zira mü'min olan zat nur-u iman ile bütün mevcudları, kendisine dost ve aşina bilir. Ve kâinat ile tevahhuş değil, tam ünsiyeti, muarefesi vardır.
İkinci temsilin hülâsasına göre:
Münafık olan adam, âlemi musibetleri ile öldürücü, belalarıyla tehdit edici, hâdisatıyla na'ra atıcı, şedaidiyle ihatacı bir şekilde görmekle bütün dünyanın envaıyla beraber adavetine ittifak ettiklerini zanneder. Onun bu zannına göre âlemde ona bir menfaat verecek bir şey yoktur. Bütün eşya onun aleyhinde olurlar.
Halbuki mü'min olan zat, imanın iktizasıyla; kâinatın yaptığı tesbihleri, tebşirleri bile işitiyor.
Ve keza Kur'an-ı Kerim temsil hususunda yaptığı tekrar, münafıkların iki kısma ayrılmış olduklarına işarettir:
Birisi: Süflî, âmî olan tabakadır. Bu tabakanın haline uygun birinci temsildir.
İkincisi: Kibirli, mağrur, güya yüksek tabakasıdır. Buna münâsib ikinci temsildir. Demek temsillerin tekrarı, kısımların taaddüdüne işarettir.
Sonra şu ikinci temsilin münafıkların nazarına göre, bu makam ile münasebeti nedir?
Evet, Kur'an-ı Kerim'in muhataplarından tabaka-i ûlâ veya saff-ı evvel adamları, daima sahralarda gezen çöl adamlarıdır. Bunlar bilumum bu hâdiseyi ya görmüş veya ebna-i cinsinden işitmiştir. Hattâ böyle ateş yakmak meselesi, efkâr-ı âmme ile alâkadârdır. Ve bu hâdise onlara bir darb-ı mesel kadar tesir eder.
Sonra ikinci temsilin, birinci temsil ile münasebeti pek aşikârdır. Zira o, ona ikmal edici bir tetimmedir. Hattâ çok noktalarda da ittihadları vardır.
Sonra bu ikinci temsilin münafıkların haline beş cihetten münasebeti vardır:
1- Her iki taraf da öyle bir hayrete düşmüşlerdir ki kendilerine kurtuluş yolları tamamen kapanmış, necat vesileleri gâib olmuşlardır.
2- Her iki taraf da korku şiddetinden, bütün mevcudatın düşman olduklarını zanneder. Bir dakika bile ölüm tehlikesinden emin olmazlar.
3- Her iki taraf da dehşetin şiddetinden akıllarını kaybetmiş deliler gibi olurlar. Hattâ kılınçların parıltısını görüp gözünü yummakla veya tüfeklerin sesini işitip kulaklarını tıkamakla ölümden tahaffuz etmek isteyen veya güneşin gurûbunu istemediğinden saatinin zembereğini kısaltan ahmaklar gibi bir durum gösterirler. Halbuki kulağın tıkamasıyla veya gözün yummasıyla gök gürültüsünden veya şimşek çakmasından kurtulamazlar.
4- Güneş, yağmur, su, ziya çiçeklere isabet ederlerse hayat verirler. Nebatata olursa terbiye ve tenmiye ettirirler. Pis şeylere isabet ederlerse kötü kötü kokuları ihdas ederler. Mevat ve ölülere bakarlarsa ufunet tevlid ederler. Kezalik rahmet ve nimet dahi lâyık ve onları intizar edip kıymetlerini bilmeyen mevkilere isabet ederlerse zahmete ve nıkmete inkılâb ederler.
5- İkinci temsilin mealiyle münafıkların kıssasının meali arasında eczalarına bakılmaksızın münasebet olduğu gibi, her iki tarafın eczaları arasında da münasebetler vardır. Ezcümle: ﺻَﻴِّﺐٍ nebatata hayat verdiği gibi, İslâmiyet de ervaha hayat veriyor. Şimşek, gök gürültüsü (vaad vaîd) yani hayırlı zararlı, Allah'ın emirlerine; zulümat da küfrün şüphelerine, nifakın şeklerine işarettir.
Sonra bu temsilin cümleleri arasındaki münasebetler:
Evet Kur'an-ı Kerim ﺍَﻭْ ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ cümlesiyle "Münafıklar; ıssız, korkunç, vahşetli bir sahrada, karanlıklı bir gece, her bir katresi bir mermi gibi şiddetli bir yağmura tutulan yolcular gibidir." dediği zaman sâmi' derhal ayıldı ve suale geldi ki: "Yahu yağmurlar mergub ve matlub bir rahmet iken ne için onlara korkunç bir musibete dönmüştür?"
Kur'an-ı Kerim o suale karşı, o yağmurun dehşetini tasvir etmekle ﻓ۪ﻴﻪِ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ demiştir. Ve ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ ın cem'iyle bulutların zulmetine ve yağmurun kesafetinden hasıl olan zulmete ve ihatalı, kesretli olduğundan sanki gecede bulut gibi bulutun yağdırdığı siyah siyah katrelerin zulmetine zarf olduğunu bildirmiştir.
Sonra zulmetli, yağmurlu geceler ale'l-ekser gürültülü olurlar. Sâmi' yine suale geldi: "Acaba onların da bu gecelerinde gürültü var mıdır?"
Kur'an-ı Kerim buna da cevaben: ﻭَﺭَﻋْﺪٌ diye vaziyetin dehşet ve korkulu olduğuna işaret etmiştir. Sanki mevcudatın bir zahirî padişahı olan sema onları felakete, helâkete sevk etmek için çağırıp, bağırıyor. Zira dehşetli bir musibete uğrayan adam, sükûnu içinde kâinatın her tarafından zararlı harekeleri ve sükûtu içinde her taraftan korkunç sayhaları tahayyül ediyor. Maahâzâ ra'd sesini işittiği vakit, onun sayhalarını kendine karşı na'ralar olduğunu zanneder. Zira korkan ve hain bir adam, her sayhayı aleyhine zanneder.
Sonra ra'd, berk arasında bir refakat-ı zikriye bulunduğundan, birisinden bahsedildiği zaman ötekisi de velev tufeyli yani, davetsiz olsun zihne gelir. Ondan da bahsedilir. İşte bu münasebetle Kur'an-ı Kerim ﻭَﺭَﻋْﺪٌ dan sonra ﻭَﺑَﺮْﻕٌ demiş ve tenkiriyle berkin pek garîb ve acîb olduğuna işaret yapmıştır. Evet berkin çakmasıyla zulümat âlemi ölür, ortadan kaldırılarak adem deryasına atılır. Ve âni olarak berkin ölümüyle de zulümat âlemi dirilir, meydan-ı haşre gelir. Sanki berk, söndüğü zaman âlemi tamamen dumanıyla dolduran hakikati meçhul bir ateştir ki gören adam sathî bir nazar değil, im'an ile dikkati lâzımdır ki kudretin âsâr-ı azametini görsün.
Sonra sâmi' "Münafıkların şu musibetin çıkmaz sokağına girdiklerinde ne gibi bir tedbirde bulundular?" diye kendi kendine düşünmeye başlarken Kur'an-ı Kerim, düşünmesine ihtiyaç bırakmadan ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ diye onlara bir melce, bir kurtuluş çaresi kalmadığına işaret etmiştir. Hattâ boğulan adam denizin ortasında bir ot parçasına iltica ettiği gibi, bunlar da şaşkınlıklarından parmakların ucunu değil, parmaklarını tamamen kulaklarına sokuyorlar. Sanki musibetleri, dehşet kırbacıyla onların ellerini vuruyor. Onlar da acısından parmaklarını ceplerine değil, şaşkınlıktan kulaklarına sokuyorlar.
Hülâsa: Sâıkanın isabetinden kurtulmak zannıyla yaptıkları şu eblehane hareketlerden ne oldukları anlaşılır.
Sonra sâmi'in zihnine geldi ki "Acaba bu musibet umumî midir, yoksa onlara mahsustur?" Buna karşı Kur'an-ı Kerim ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ demiştir. Yani bu musibet, onların nimetlere karşı yaptıkları küfran cezasıdır. Onları bu musibetle tecziye eder. Çünkü onlar cumhur için vaz'edilen kanun-u İlahîden huruc etmişlerdir.
Sonra sâmi' "Ra'dın şiddetine mukabil berkin onlara bir faydası olmadı mı?" diye nefsiyle konuşurken Kur'an-ı Kerim ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺍﻟْﺒَﺮْﻕُ ﻳَﺨْﻄَﻒُ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ cümlesiyle berkin onlara bir faydası değil, bilakis ışığıyla onların gözlerini hemen kör edecek şanında bir şiddet göstermektedir, diye sâmi'e cevap vermiştir. Âdetâ ra'd kulaklarına, berk de gözlerine ilan-ı husumet etmişlerdir.
Sâmi' baktı ki ra'd ve berk ve saire gibi kâinat eczası müttefikan onların aleyhinde olup, onları itlaf etmek için birbirine yardım ediyorlar. Buna karşı onların ne yapacaklarını düşünmeye başladı. Kur'an-ı Kerim ﻛُﻠَّﻤَٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ ﻣَﺸَﻮْﺍ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻭَﺍِﺫَٓﺍ ﺍَﻇْﻠَﻢَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻗَﺎﻣُﻮﺍ cümlesiyle onların hayret dairesinde tereddüt içinde şaşkın bir vaziyette yollarını görüp, yola devam etmek için cüz'î bir fırsat beklemekte olduklarına ve berkin ziyasıyla yol göründüğü zaman devamından ümidsiz mezbuhane bir harekete geçerek bir iki adım attıklarına fakat zulmet birdenbire istila ettiğinde yerlerinde incimad etmiş gibi bir vaziyette kaldıklarına işaretle cevap vermiştir.
Sâmi' bu vaziyeti görünce suale geldi: "Yahu bu kadar tazipler altında ezilmekten ise birdenbire ölüp gitmeleri veya bütün bütün sağır ve kör olmaları daha iyi değil midir?" sormuştur. Kur'an-ı Kerim ﻭَﻟَﻮْ ﺷَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﺬَﻫَﺐَ ﺑِﺴَﻤْﻌِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ cümlesiyle "Onların ölüm ile azâbtan, ızdırâbtan kurtulmaya istihkakları yoktur. Bunun için meşiet-i İlahiye onların ölümüne taalluk etmemiştir. Taalluk etse etse gözlerini kör, kulaklarını sağır etmeye taalluk eder. Buna da taalluk etmiyor. Çünkü kanun-u İlahîden hariç kalan bu gibi dürzilerin gözleri, kulakları daima sağ kalsın ki azâbları işitmekten ve ikabları görmekten zevk alsınlar." diye sâmi' efendiye cevap vermiştir.
Sonra bu kıssanın ihtiva ettiği azamet ve kudret-i İlahiye ile Cenab-ı Hakk'ın umum kâinatta tasarruf sahibi olduğu ve bilhassa âsâr-ı kudretinden ra'd, berk, sehab mu'cizeleri görünüp sâmi'ce tahakkuk edince "Kâinat, heybetinden bir tecelli ve bu musibetler de gazabının bir kahrı olan zatın kudreti ne kadar büyüktür ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ " diye tesbihata başlamıştır. Kur'an-ı Kerim de onu tasdikan ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ demiştir.
Mezkûr âyetin ihtiva ettiği cümlelerin heyetlerindeki münasebetler:
Evet ﺍَﻭْ ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ deki ﺍَﻭْ süflî ve gayr-ı süflî münafıkların iki kısma münkasım olduklarına işarettir. Ve her iki temsilin birbirine münâsib ve münafıkların haline uygun bulunduğuna remizdir. Ve aralarında müşabehetin bulunması malûm ve müsellem olduğuna îmadır. Ve keza huruf-u âtıfadan terakkiyi ifade eden ﺑَﻞْ kelimesinin manasına mutazammındır. Çünkü ikinci temsil, birinci temsilden daha şedittir.
ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ deki ﻙ münafıkları yağmura teşbih etmek içindir. Halbuki birbirine müşabih değildir. Aralarında mutabakat yoktur. Öyleyse müşebbehün-bih olacak şey mukadderdir. Zikredilmemesi, lafzın îcaz ve ihtisarı içindir. Lafızdaki îcaz da manayı itnab ve uzatılması içindir. Mananın bu uzatılması da sâmi'in vüs'at-i hayaline havale edilir ki, makama münâsib cümleleri tayin edebilirse etsin.
Mesela ﺍَﻭْﻛَﺎﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺳَﺎﻓَﺮُﻭﺍ ﻓ۪ﻰ ﺻَﺤْﺮَٓﺍﺀَ ﺧَﺎﻟِﻴَﺔٍ ﻭَﻟَﻴْﻠَﺔٍ ﻣُﻈْﻠِﻤَﺔٍ ﻓَﺎَﺻَﺎﺑَﺘْﻬُﻢْ ﻣُﺼ۪ﻴﺒَﺔٌ ﺑِﺼَﻴِّﺐٍ gibi münafıklara müşebbehün-bih olmaya uygun ve uzun bir cümleyi takdir edebilir. Yani, "Münafıklar hâlî bir sahrada, zulmetli bir gecede çıkıp yağmur musibetine tutulan yolcular gibidir."
İhtar: Herkesin bildiği ﻣَﻄَﺮٌ kelimesine, me'luf olmayan ﺻَﻴِّﺐٌ kelimesinin tercihen zikredilmesi, o yağmurun katreleri güya birer musibet olup, onların ruh u canlarına mermi gibi kasden atıldığına işarettir.
Sonra yağmurun çıplak sema cihetinden yağdığı herkesçe malûm olduğu halde ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ kaydıyla takyid edilmesi, ıtlak içindir. Yani "sema" kaydıyla yapılan tahsis tamim içindir. Evet semanın kaydından anlaşılır ki o yağmur, bütün semanın ufkunu tutmuş, umumî bir şekilde yağıyor. Hiçbir yer ondan hâlî kaldığı yoktur. Evet ﻭَﻣَﺎ ﻣِﻦْ ﺩَٓﺍﺑَّﺔٍ ﻓِﻰ الْاَرْضِ وَلَا ﻃَٓﺎﺋِﺮٍ ﻳَﻄ۪ﻴﺮُ ﺑِﺠَﻨَﺎﺣَﻴْﻪِ cümlelerinde dahi ﺩَﺍﺑَّﺔٍ in ﻓِﻰ الْاَرْضِ ile, ﻃَٓﺎﺋِﺮٍ in ﻳَﻄ۪ﻴﺮُ ilâ âhir ile takyidleri ıtlak ve tamim içindir.
Müfessir unvanını taşıyan bazı adamlar yağmur ve saire gibi yağan şeylerin semanın cirminden yağdığına zehab etmiştir ve kocaman bir denizin de semada bulunduğunu ilâve etmiştir. Onları bu zehaba sevk eden, Kur'an-ı Kerim'in birkaç yerinde ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ kelimesinin bulunmasıdır. Halbuki ashab-ı tahkik ve erbab-ı belâgatça en uygun mana, ﻣِﻦْ ile ﺳَﻤَٓﺎﺀِ arasında ﺟِﻬَﺔِ lafzının takdiriyle yağmurların sema cirminden değil, sema cihetinden nâzil olduğuna hük-metmektir.
Maahâzâ sema kelimesinin yukarıda bulunan her şeye ıtlak edilebildiğine binaen, buluta da sema denilebilir. Ve bulut da sema kelimesinin şümulüne dâhildir.
Bu makamın tahkiki şöyle izah edilebilir: Eğer kudret-i İlahiyenin azametine bakılırsa cihetler hep birdir. Hangi cihetten ve hangi şeyden olursa olsun yağmurun yağması mümkündür. Eğer hikmet-i İlahiyeye bakılırsa yağmurun nüzulü ancak küre-i havaiyede münteşir ve küre-i havaiyenin onda bir cüzünü teşkil eden buhar-ı maînin tekâsüfünden husule geliyor.
Zira hikmet-i İlahiye bütün eşyada en güzel bir nizam tesis etmiştir. Bu nizam eşyadaki muvazene-i umumiyenin muhafazasına hizmet eder. Bu muvazenenin muhafazası da en yakın, kolay, kısa yolları tercih etmeye bakar.
Yağmur meselesi hakkında en kısa yol şöyle tarif edilebilir:
Tabaka-i havaiyede münteşir buhar-ı maînin zerrelerine irade-i İlahiye emrettiği vakit, her taraftan "Lebbeyk" diyerek toplanmaya başlar. Ve bulut şeklinde, irade-i İlahiyeye emirber olarak hazır dururlar. Yine irade-i İlahiyenin emri ile bir kısım zerreler, şiddet-i tazyik ve tekâsüften katrelere inkılâb eder. Sonra kanunlar mümessili, nizamat ma'kesleri denilen, o katrelere münâsib yaratılan, melaike vasıtasıyla o katreler müzahametsiz, müsademesiz nüzul eder, yere düşerler. Lâ-kin cevv-i havada muvazenenin muhafazası için yağan katrelerden boş kalan yerler denizlerden, yerlerden kalkan buharlar ile doldurulur.
İhtar: Semada büyük bir denizin bulunduğuna edilen zehab, mecaz hakikat zannedildiğinden ileri gelmiştir. Evet cevv-i hava, denizin rengini andırır. Ve küre-i havaiyede münteşir bahr-ı muhitten fazla su vardır. Binaenaleyh cevv-i havayı denize teşbih etmek baîd değildir. Fakat mana-yı hakiki ile bakılırsa hatadır.
Sual: ﻭَﻳُﻨَﺰِّﻝُ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣِﻦْ ﺟِﺒَﺎﻝٍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﺮَﺩٍ Âyet-i kerimenin zahirine göre yağmurun nüzulü, doludan müteşekkil semada bulunan dağlardandır. Bunun izahı?
Cevap: Bir kelâmın ne belâgata uygun ve ne akla muvafık ve ne mantığa mutabık mana-yı zahirîsine yapışıp, zahirinden ayrılmamak bir cümud ve bir sönüklüktür. Zira cennetin yemek kaplarının vasıfları hakkında ﻗَﻮَﺍﺭ۪ﻳﺮَ ﻣِﻦْ ﻓِﻀَّﺔٍ cümlesi bir istiare-i bedîiyeyi tazammun ettiği gibi ﻣِﻦْ ﺟِﺒَﺎﻝٍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﺮَﺩٍ dahi bir istiare-i bedîiyeyi ihtiva etmektedir. Şöyle ki:
Cennetin kapları ne şişeden ve ne gümüşten olmadıklarından bu cümlenin mana-yı zahirîsine hamli caiz değildir. Çünkü o kaplar(a), "Gümüşten yapılmış şişelerdir." denilemez. Zira her iki unsur arasında mutabakat yoktur. Ancak ﻗَﻮَﺍﺭ۪ﻳﺮَ ﻣِﻦْ ﻓِﻀَّﺔٍ den mana-yı mecaziyle şişenin şeffafiyeti, gümüşün beyazlığı kasdedilmiştir. Yani "O kaplar şişeler gibi şeffaf, gümüş gibi beyazdırlar."
Kezalik ﻣِﻦْ ﺟِﺒَﺎﻝٍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﺮَﺩٍ cümlesi de iki istiareyi tazammun etmiştir. Bu istiareler sâmi'in şairane bir hayaline müessestir. Bu hayal de âlem-i süflî ile âlem-i ulvi arasında bir nevi müşabehet ve mümaseleti mülahaza etmeye mebnidir.
Yani âlem-i süflî denilen arz, mevasim-i erbaada bilhassa bahar mevsiminde nasıl türlü türlü şekillere girer ve envaen zînetli, nakışlı elbiseleri giyer, ayrı ayrı manzaraları gösterir. Âlem-i ulvi olan semavat dahi bilhassa bulutlarıyla pek garîb, acîb keyfiyetlere, suretlere, renklere girer çıkar. Âdetâ her iki âlem birbirine rekabet ediyorlar.
Bu iki âlem arasında şöylece bir müşabehet ve mümaseletin düşünülmesi de aralarında bir müsabaka ve rekabeti tahayyül etmekten neş'et eder. Şöyle ki:
Arz, sema güzellik müsabakasına girmek için lâzım gelen tuvaletleri yapıp hazırlıklarda bulundukları zaman arz, kış mevsiminde kardan mamul beyaz elbiselerini giyer. Bahar mevsiminde zümrüt gibi yeşil halıları sahralarına serer. Yeşil kürkleri dağlarına giydirir. Başlarına beyaz sarıkları bağlar. Ve bu güzel inkılâb ve manzaralarıyla kudret-i İlahiyenin mu'cizelerini, hikmet-i İlahiyenin nazarına arz eder.
Buna karşı cevv-i sema dahi azamet-i İlahiyeyi izhar etmek için kocaman dağları, tepeleri, dereleri ve saire garîb, acîb şeylerin şekillerini ve beyaz, siyah, kırmızı gibi boyalar ile boyalanmış pamuk yığınlarını andıran bulut kafilelerini ileriye sürerek nazar-ı hikmete takdim eder.
İşte bu iki âlem arasındaki hayalî müşabehetten dolayı bilhassa yaz mevsimindeki bulutları, Arablar tarafından dağlara, gemilere, bostanlara, derelere, develerin kafilelerine yapılan teşbihler, üslûblar nazar-ı belâgatta pek güzel görünür.
Binaenaleyh âlem-i ulvi ile âlem-i süflî arasında ve dolayısıyla bulutlar ile dağlar arasındaki müşabehet ve münasebete binaen ﻭَﻳُﻨَﺰِّﻝُ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣِﻦْ ﺟِﺒَﺎﻝٍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﺮَﺩٍ âyet-i kerimenin mana-yı beliğanesi "Dağların büyüklüğünde, dolunun renginde bulunan semadaki bulutlardan yağmurları inzal ediyoruz." demekten ibarettir.
Bu güzel ve belâgatça makbul, akıl ve mantığa mutabık mana durur iken âyetin zahirine yapışıp "Beş yüz senelik bir mesafede iki dakikalık bir zaman zarfında yağmuru cirm-i semadan yeryüzüne indirmek." gibi sakat bir manaya zehab etmek kâr-ı akıl değildir. Hikmet ve iktisat ve adem-i abesiyet reddeder.
Yolcuların gecesini korkunç göstermek için zikredilen ﻓ۪ﻴﻪِ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ deki ﻓ۪ﻴﻪِ nin takdimi, o musibetli gecenin şiddet-i zulmetinden dehşet alanlarca güya çok gecelerin zulmetleri toplanıp, o gecenin zulmetine inzimam etmiş olduklarına işarettir.
Sual: ﻓ۪ﻴﻪِ deki zamirin ﺻَﻴِّﺐٍ e râci olduğundan yağmurun zarf, zulmetin mazruf olduğu anlaşılır. Halbuki kaziye makûsedir, yağmur zulmetin içindedir.
Cevap: Yağmurun kesretinden dehşet alan yolcuların zannıyla güya şu boşluk, yağmur ile dolu bir havuzdur. Ve zulmetin zerreleri de o yağmurun katreleri arasına dağılmışlardır. İşte böyle bir zanna binaen yağmur zarf, zulmet mazruf olabilir.
ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ ın cem sîgasıyla zikri ise bulutların karanlıklarından, kesafetinden ve âmm olduğundan ve yağmur katrelerinin kesafetinden hasıl olan müteaddid zulmetlere işarettir.
Tenkir ve meçhuliyeti ifade eden ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ daki tenvin, yolcularca hakikatleri meçhul bir takım zulmetler olduğuna işarettir. Demek o tenvin, yolcuların ilmine perde olarak bir zulmeti daha ilâve etmiştir. O halde bu tenvin, yolcuların gözlerine perde olan zulümata bir tekiddir. ﻭَﺭَﻋْﺪٌ ﻭَﺑَﺮْﻕٌ Yani gök gürültüsüyle şimşek, Cenab-ı Hakk'ın azametine, kudretine delâlet eden pek aşikâr iki âyettir ki âlem-i gaybdan, bulutların idare ve tedvirlerine müekkel ve nizam, intizam kanunlarının mümessilleri ve memurları olan meleklerin yed-i salahiyetlerine verilmiştir.
Sonra müsebbebatın esbabla zahirde bağlı olduğuna binaen, havada münteşir olan buhar-ı maîden bulutlar izn-i İlahî ile teşekkül ederler. Bu bulutların hikmet-i Rabbaniyle bir kısmı menfî elektriği hâmildir. Bir kısmı da müsbet elektriğe hâmiledir. Bu kısımlar birbirine yaklaşıp, aralarında tesadüm olduğunda irade-i Hâlık'la berk tevellüd eder. Bir kısmı hücum, bir kısmı da firar ettikleri zaman aralarında havasız kalan yerleri doldurmak için emr-i Rabbaniyle tabakat-ı havaiye hareket ve heyecana geldiğinde ra'd sadâsı, yani gök gürültüsü meydana gelir. Fakat bu hallerin cereyanı bir nizam, bir kanun altında olur ki o nizamı, o kanunu temsil eden ra'd ve berk melekleridir.
Sual: Ra'd ve berkin "zulümat" kelimesine atıflarından anlaşılır ki bunların zarfı yağmurdur. Halbuki zarfları buluttur, yağmur değildir?
Cevap: Dehşetinden bayılmış olan sâmi'ce, o yağmurun her şeyi ihata etmiş olduğu zannedildiğine göre, ra'd ve berk de yağmurun içine aldığı şeylere dâhildirler.
Sual: Zulümatın aksine ra'd ve berkin müfred sîgasıyla zikirleri neye işarettir?
Cevap: Yolcuların en çok nazar-ı hayretlerini celbeden, semavatın bağırmasıyla mevcudatı âni olarak ışıklandırmaktır. Bunlar ise mana-yı masdarîdir. Mana-yı masdarî müfred olur ve ifrad ile ifade edilir. Ve keza ra'd olsun, berk olsun, semavî âyetlerden efradı çok birer nevdirler. Burada onlardan maksat nevleridir, efradları değildir.
Onun için ifrad ile zikredilmişlerdir.
Sual: Ra'd ve berkteki tenvin neye işarettir?
Cevap: Ya mahzuf bir sıfata ivazdır. Takdir-i kelâm ﴾ﺭَﻋْﺪٌ ﻗَﺎﺻِﻒٌ﴿ ﴾ﺑَﺮْﻕٌ ﺧَﺎﻃِﻒٌ﴿ dur. Yahut ra'd ve berkin nekre ve meçhuliyetlerini ifade içindir. Çünkü yolcular gözlerini yummuş, kulaklarını tıkamış olduklarından onları görmüş ve işitmiş değillerdir ki onları bilsinler. ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ Bu cümle müste'nifedir. Yani mâkabliyle bağlı değildir. Ancak mukadder bir suale cevaptır. Şöyle ki:
Vaktâ ki sâmi' şu ikinci kıssa-i temsiliyeyi işitti. Tabiî, musibetin keyfiyetini anlamak için şiddetli bir meyli uyandı. Vaktâ ki Kur'an-ı Kerim'in tasvirinden malûmat aldı. Musibetzede olan yolcuların da hallerini ve o musibete karşı ne yaptıklarını anlamak istedi. Kur'an-ı Kerim ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﺍﻟﺦ demekle onları kurtaracak bir melce kalmadığına -ve necat bulmak hülyasıyla denizde ellerini otlara uzatan, boğulanlar gibi- semavî top ve mancınıklardan kurtulmak için kulaklarını tıkamaktan maada bir çareleri kalmadığına işaret etmiştir.
Sual: Makamın iktizası hilafına ﻳُﺪْﺧِﻠُﻮﻥَ nin yerine ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ nin kullanılması neye binaendir?
Cevap: Yolcuların necatlarını intâc edecek hakiki sebepleri arayıp bulmaktan meyus olduktan sonra kulak tıkılması gibi ca'lî ve zannî şeylere müracaat etmek mecburiyetinde kaldıklarına işarettir.
Sual: Geçen vak'aları zaman-ı hâle ihzar için kullanılan muzari sîgasıyla ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ nin zikri neye işarettir?
Cevap: Hayretleri artıran şu makamın sâmi'a verdiği dehşetten dolayı, yolcuların hâdisesini velev hayalî olsun görmek arzusunda bulunan sâmi'in arzusunu tatmin için (sîga-i muzari ile) geçen o vak'a zaman-ı hâle getirilerek sâmi'in hayaline tasvir edilmiştir. Ve keza muzari sîgası ikide bir kesilip tazelenmekle beraber istimrar ve devamı iktiza eder. Ve bunun istimrarından bulutun gürültüsünün de devamına îma vardır.
ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ kulaklara sokulabilen ancak parmak uçları iken burada parmak manasına olan ﺍَﺻَﺎﺑِﻊَ in kullanılması, onların hayret ve deh-şetlerinden dolayı derece-i şaşkınlıklarına işarettir.
ﻓ۪ﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ Ra'dın sadâsından uğradıkları öyle bir şiddet-i havfa işarettir ki eğer ra'd, kulaklarının penceresinden içeriye girecek olursa derhal ruhları ağızlarının kapısından dışarıya kaçacaktır.
Ve keza bu kayıtta çok güzel ve latîf bir îma vardır ki vaktâ ki onlar edilen nasihatleri, nida-yı hakkı, kulaklarını açıp içerisine almadılar. Semavat cihetinden kulaklar cebhesi ra'd ve berkin top ve mancınıklarına tutuldu. Onlar o zaman hayır için tıkadıkları kulaklarını, şimdi de şer ve azâb için tıkamaya mecbur oldular.
ﺍَﻟْﺠَﺰَﺍﺀُ ﻣِﻦْ ﺟِﻨْﺲِ ﺍﻟْﻌَﻤَﻞِ Evet el ile sirkat yapıldığından el kesilir. Fena sözler ağız ile söylendiğinden ağıza vurulur. O da nedamet için sağ elini ağzına, hacalet için de sol elini gözlerine koyar.
ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ Ra'd ve berkin yolculara zarar vermekte müttehid olduklarına işareten, yalnız berkin sıfatı olan sâıkanın zikriyle iktifa edilerek ra'dın sıfatı terkedilmiştir. Maahâzâ sâıka, şiddetli bir savt ile yakıcı bir ateşten ibaret olduğu cihetle, ra'dın gürültüsünü de tazammun etmiş bulunuyor. Bu itibar ile ra'dın sıfatı da zikredilmiş demektir.
ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ Yani yolcuların sâıkalara karşı parmaklarıyla yaptıkları o gülünç müdafaaları mal, evlat ve saire eşyanın korkusundan değildir. Ancak canlarını cehenneme teslim edecek ölüm korkusundandır. Çünkü musibetin çakısı kemiğe dayanmıştır. Başka şeylerin kederinde, merakında olamayıp yalnız ölüm ve hıfz-ı hayatı düşünürler. ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ Bu cümlede bulunan kelimelerin birbirleriyle münasebetleri ve ifade ettikleri nükteler:
Evet ﻭ aralarında münasebet bulunan iki şeyi birbirine atfeden bir âlettir. Burada mâkabliyle mâba'di arasında bir münasebet görünmüyor. Yalnız birinci temsil ile ikinci temsilin arasındaki münasebete bakarak, şöyle silsileli birkaç cümleyi ihtar ediyor:
Onlar şenlikli yerlerden firar, şehirlilikten nefret, gecenin istirahat zamanı olduğuna dair kanuna muhalefet ettikleri gibi nasihatlere itaat etmeyerek, sanki necatları çöllerde imiş gibi sahralara düştüler. En-nihaye haybet ve hüsrana uğrayarak Allah'ın belasına muhat ve maruz kaldılar.
ﺍَﻟﻠّٰﻪُ Bu kelime-i mübareke, onların son ümid ve ricalarının kesilmesine işarettir. Çünkü musibetzede olan bir adam, evvel ve âhir Allah'ın merhametine iltica etmekle müteselli olur. Binaenaleyh Allah'ın kahr u gazabına müstehak olanın, elbette ve elbette necatından ümid ve ricası kesilir.
ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ kelimesi onları abluka eden musibetlerin, Allah'ın âsâr-ı azameti olduğuna işarettir. Yani göklerin, bulutların, yağmurların, gecelerin onlara cihat-ı sitteden hücum ettikleri gibi Allah'ın da gazap ve beliyyatı her taraftan onları ihata etmiştir. Ve keza Allah'ın bütün kâinatı ihata eden ilim ve kudreti ve bütün zerrata şâmil olan emirleri göz önüne getirilirse ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ kelimesinden şöyle bir ihtar fışkırmaya başlar:
"Ey kâfirler! Semavat ve arzın dışarısına çıkamazsınız. Dâhilde ise her nereye kaçacak olursanız orada Allah ilim ve kudretiyle hazır ve nâzırdır."
ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ Bu kelimeyi ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ lafzına bağlayan ﺏ harf-i cerri, Allah'ın gazabından kaçan kâfirler yine Allah'ın gazabına rast gelip musibet oklarına hedef olduklarına işarettir.
ﻛَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ unvanı ise üç işareti taşıyor:
1- Temsil içerisinde mümesseli yani münafıkları göstermekle sâmi'in temsil ile meşgul olup mümesselden, maksattan gafil olmamasını temin etmek içindir.
2- Temsil ile mümessel; yani yolcuların durumuyla münafıkların durumu arasında son sistemde bulunan müşabehetin kuvvetinden dolayı birbirinin sıfatını, yekdiğerinin lakabını, soyadını taşıyabilmelerine işarettir.
3- Kâfirlerin kalbi gibi onların da kalpleri zulmet ve azâb içinde bulunduğuna işarettir. Zira yaptıkları cinayet ve kusurlarından, vicdanları dahi onları tazip etmekten geri kalmıyor. Evet bizzat yaptığı cinayetin cezasını gören bir adamın vicdanı müsterih olamaz. ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺍﻟْﺒَﺮْﻕُ ﻳَﺨْﻄَﻒُ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ Bu cümledeki kelimelerin işgal ettikleri yerler ile münasebetleri ve her birisinin taşıdığı işaretleri:
Evet, evvela bu cümle müste'nifedir. Yani mâkabliyle bağlı değildir. İstinafı ise mukadder bir suale cevaptır.
Sual: Berk, zulmetleri dağıtan ziyadar bir ateştir. Onlar onun ziyasından istifade etmediler mi?
Cevap: Bir fayda ve bir menfaat görmeleri öyle dursun, berkin zararından, belasından korktular diye Kur'an-ı Kerim bu cümle ile o mukadder suale cevap vermiştir.
Kurbiyet ve yakınlığı ifade eden ﻳَﻜَﺎﺩُ kelimesinin bu cümlede delâlet ettiği mana şundan ibarettir ki: Gözlerini hatf ve kör edecek esbab mevcud olduğuna rağmen her nasılsa bir maniden dolayı henüz kör olmamışlardır.
Kaptırmak manasını ifade eden ﻳَﺨْﻄَﻒُ kelimesinde pek güzel ve latîf bir belâgat vardır. Şöyle ki:
Eşyanın suretlerini alıp getirmek için gözün gönderdiği ziya, esna-yı râhta eşyaya yetişmezden evvel birdenbire şimşek çakar, kaptırıcı bir kuş gibi o ziyayı alır götürür. Veya gözün şuâı eşyanın şekillerini alıp getirirken gecenin gözü hükmünde olan şimşek kemal-i süratle hücum ederek elinden o şekilleri alır götürür. Sanki zulmeti kaldırmakla eşyayı gösteren şimşek, o dürzilerin eşyayı görmelerine razı olmadığından gözün şuâından o şekilleri kaptırıyor.
ﻋُﻴُﻮﻥٌ kelimesine tercihen zikredilen ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ unvanı, Kur'an'ın beyan ettiği kat'î bürhanlarına karşı körlük gösteren münafıkların basiret ve kalplerindeki kötü niyetlerini, amellerini andırmakla teşhir etmek içindir. Zira göz, kalbin âyinesidir. Kalbin muzmeratı gözde görünür. ﻛُﻠَّﻤَٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ ﻣَﺸَﻮْﺍ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻭَﺍِﺫَٓﺍ ﺍَﻇْﻠَﻢَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻗَﺎﻣُﻮﺍ Bu âyeti teşkil eden kelimelerin işaretleri:
Evet evvela, bu cümle yine müste'nife olup mâkabliyle alâkadâr değildir. Ancak sâmi'in hatırına gelen şu suali cevaplandırıyor:
Sual: Onların musibeti tebeddül ve taaddüd etmiştir. Acaba her iki halette halleri ne oldu?
Cevap: "Şimşeğin ziyasıyla yolları göründüğü zaman yürürler imiş. Zulmet de çöktüğü vakit dururlar imiş." diye Kur'an-ı Kerim şu cümle ile sâmi'in o şüphesini izale etmiştir.
Sual: ﻛُﻠَّﻤَﺎ istiğrak ve istimrarı, yani umumiyet ve devamı ifade eden bir edattır. ﺍِﺫَﺍ ise ne umumiyeti ve ne devamı ifade etmez, bu itibar ile şimşeğin ziyalandırılmasında ﻛُﻠَّﻤَﺎ nın, zulmetin çöktüğünde ﺍِﺫَﺍ nın kullanılması neye binaendir?
Cevap: Onların ziyaya fazlaca hırs ve ihtiyaçları olduğu için en az bir ziyayı bile fırsat bilip kaçırtmak istemediklerine işareten, ziya üzerinde ﻛُﻠَّﻤَﺎ istimal edilmiştir.
Sebebiyet ve menfaate delâlet eden ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ deki ﻝ harfin-den anlaşılır ki bayılmak derecesinde bir musibetzede nefsine ait şeylerden maada hiçbir şey düşünmüyor. Hattâ kudret-i İlahiyenin binlerce hikmetler için kâinata neşrettiği ziyanın menfaati tamamen kendisine ait olduğunu ve onun için gönderildiğini zanneder.
Ziyanın adem-i devamı yüzünden süratli bir yürüyüşle yollarına devam etmeleri mukteza-yı hâl ve makam iken süratsiz, âdi bir yürüyüş ifade eden ﻣَﺸَﻮْﺍ tabiri, musibetin şiddetinden neş'et eden zafiyet yüzünden sürat-i seyre kâdir olmadıklarına işarettir.
Sual: İnsanlar yerde yürüdükleri gibi, onların da yürümeleri yerde olmalıdır. Halbuki ﻓ۪ﻴﻪِ deki zamirin ziyaya râci olması cihetiyle onların yürümeleri ziyada olduğu anlaşılır?
Cevap: Onların ziya haricinde yürümeleri mümkün olmadığı için sanki mesafe ve medar-ı hareketleri yalnız ziyaya münhasırdır.
ﻭَﺍِﺫَﺍ daki ﻭ yolcuların evvelce gördükleri zulmet musibetini tazelemek için ikinci bir zulmet daha atıf ve ilâve edildiğine işarettir.
ﺍِﺫَﺍ nın ifade ettiği cüz'iyet ve kıllet ise, yolcuların zulmete karşı besledikleri nefret ve gösterdikleri körlük şiddetinden fikirlerine zulmeti getirmediklerine, ancak ale'd-devam ziya için bir fırsat beklerler iken birdenbire zulmetin hücumuna maruz kaldıklarına işarettir.
ﺍَﻇْﻠَﻢَ nin berke olan isnadı, berkin ziyasından sonra hücum eden zulmetin başka zulmetlerden şedit olduğuna işarettir.
Ve keza musibetzede olan yolcuların tahayyüllerine göre güya berkin ziyasından sonra şu boşluğu dolduran zulmetler, hep berk ateşinin sönmesinden meydana gelen dumanlar olduğuna da hayalî bir îmadır.
Zarar için kullanılan ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ deki ﻋَﻠٰﻰ kelimesi zulmet musibetinin tesadüfî olmayıp ancak onların ceza-i amelleri olduğuna işarettir. Ve musibetzede olan yolcuların, şu boşluğu dolduran zulmetler bütün insanlar içerisinden onları kasd ve onlara zarar vermek için gönderilmiş olduklarını tahayyül ettiklerine bir remizdir.
Zulmet çöktüğü vakit sükûnetle durup depreşmemeleri icab eder iken "ayağa kalktılar" manasını ifade eden ﻗَﺎﻣُﻮﺍ tabiri, musibetin şiddetinden ve musibetle çok uğraştıklarından rükû vaziyetini andıran bellerinde bir tekavvüs peyda olduğuna ve zulmetin âni hücumundan tiksinerek ayağa kalkıp kaçanlar gibi, bellerini düzeltmelerine işarettir. ﻭَﻟَﻮْ ﺷَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﺬَﻫَﺐَ ﺑِﺴَﻤْﻌِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ Bu cümledeki kelimelerin işaretleri:
Evet evvelki cümlelerde gözlerini kör, kulaklarını sağır etmek şanında bulunan esbab zikredildikten sonra bu cümlede müsebbebatı meşiet-i İlahiye ile bağladıktan sonra evvelki cümlelere atfeden ﻭ harfi esbabın perdesi altında tasarruf eden ancak yed-i kudret ve bütün esbab ve illetler üzerinde murakabe eden nazar-ı hikmet olduğuna işarettir.
ﻟَﻮْ Bu kelimenin tazammun ettiği (kıyas-ı istisnaî) şöyle tasvir edilebilir: Meşiet-i İlahiyenin olmaması; zehab-ı sem' ve basarın olmamasına illettir. Zehab-ı sem' ve basarın olmaması da meşietin olmamasını bildirmeye bir delil ve bir illettir.
Ve keza meşiet-i İlahiyeden maada bütün esbabın tekemmül etmesine ve yalnız meşiet-i İlahiyenin taallukuyla göz ve kulaklarının işi bitmiş olacağına işarettir.
ﺷَٓﺎﺀَ tabiri müsebbebatı esbabla bağlayan meşiet ve irade-i İlahiye olduğuna delâlet eder. Öyleyse tesir kudretindir. Esbab ise yed-i kudretin nazar-ı zahirîde umûr-u hasise ile mübaşereti görünmemek için vaz'edilmiş perdelerdir.
ﺍَﻟﻠّٰﻪُ Lafza-i Celalin sarahatle zikri; halkı fazlaca esbaba ehemmiyet vermekten zecir ve men' etmekle, esbabın perdesi altında tasarruf eden yed-i kudreti görmeye fikirleri davet eder.
ﺷَٓﺎﺀَ fiilinin bir mef'ul ile takyid edilmeyerek mutlak bırakılması; meşiet ve irade-i İlahiyenin, kâinatın ahvalinden müteessir olmadığına ve mevcudatın sıfât-ı İlahiyeye tesirleri bulunmadığına işarettir. Yani beşerin iradesi ve sair sıfatları mevcudatın hüsn kubh, büyüklük küçüklük gibi ahvalinden müteessir olduğu gibi sıfât-ı İlahiye müteessir olamaz. Sıfât-ı İlahiyeye göre hepsi mütesavidir.
Götürmek manasını ifade eden ﺫَﻫَﺐَ den anlaşılır ki esbab, mü-sebbebat üzerine musallat ve müstevli değildir. Yani esbabın irtifaı zamanında, onlar ile kaim ve bağlı olan müsebbebatın adem deryasına düşmesi ihtimali yoktur. Ancak esbabın arkasında hazır bulunan yed-i kudret o müsebbebatı hıfzeder. Ve hikmet-i İlahiye muvazene ve nizam kanunu mûcibince başka mevkilere gönderir, ihmal etmez. Evet hararet suyu kaynatmakla bünyesini tahrip ettiği zaman, içindeki buhar ademe gitmez, belki nizamat-ı havaiye mûcibince muayyen bir mecrada muayyen bir mevkiye sevk edilir.
Ve keza ﺫَﻫَﺐَ tabirinden anlaşılır ki "havass-ı hamse" denilen duygular; tabiattan neş'et etmiş değildir ve kulak, göz uzuvlarına da lâzım değildirler. Ancak o duygular, Cenab-ı Hak'tan ihsan edilen hediyelerdir.
Şu kulak, göz etleri de âdi şartlardır.
Ve keza ﺫَﻫَﺐَ nin harf-i cer olan ﺏ ile beraber gelmesinden anlaşılır ki müsebbebat, esbabdan ayrıldığı zaman başıboş bırakılmayarak yine bir nizam altına alınır. Çünkü ﺫَﻫَﺐَ ﺑِﻪ۪ "beraberce götürmek" manasını ifade eder. Malûm ya beraber götürülen bir şey sahibsiz, başıboş bırakılamaz.
İhtar: Sem'in müfred olarak, basarın cem olarak zikirleri; işitilen bir, görünen çok olduğuna işarettir. Evet söylenilen sözler, birer birer kulağa girer, işitilir. Amma çok şeyler def'aten göze görünebilir. ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ Bu cümledeki nükte ve işaretler:
Evet evvela, bu cümle münafık ve yolcuları istila eden dehşetin tahkiki için bir fezleke ve bir hülâsadır. Ve bu hülâsadan anlaşılır ki yolcuların ahvali, münafıkların ahvalini tamamıyla temsil ettikleri ve her bir halleri yolcuların hallerinde göründüğü gibi, her bir zerrede ve her bir halde kudret-i İlahiyenin de tasarrufu görünür.
Tahkiki ifade eden ﺍِﻥَّ dâhil olduğu hükmün sabit ve sarsılmaz hakikatlerden olduğuna delâlet ettiği gibi meselenin azametine, vüs'atine, dikkatine ve nev-i beşerin de bu gibi meselelerde âciz, zayıf, kāsır olduğunu remzen gösteriyor. Çünkü bu gibi yakînî meselelerde tereddüdü intâc eden vehimlerdir. Vehimleri tevlid eden zafiyet, acz, kusurdur. Bunlar da insanın tıynetiyle yoğrulmuş sıfatlardır.
ﺍَﻟﻠّٰﻪُ Lafza-i Celalin burada sarahaten zikredilmesi, bu cümledeki hükmü isbât eden delile işarettir. Çünkü bütün mevcudat taht-ı tasarrufunda ve daire-i şümulünde bulunan kudret, sair sıfatlar gibi uluhiyetin lâzımesidir.
ﻋَﻠٰﻰ kelimesinden anlaşılır ki ademden eşyayı çıkartan kudret, o eşyayı mühmel ve başıboş bırakmaz. Ancak hikmetin murakabe ve nezareti altında terbiye ettirir.
ﻛُﻞِّ edatından anlaşılır ki esbabın bütün eserleri ve hasıl-ı bi'l-masdar denilen ef'al-i ihtiyariyeye terettüp eden eserler tamamen kudrete bağlıdır.
Mevcud ve mevcudata şey ve eşya denilmesi, meşiet-i İlahiyenin taallukundan neş'et ettiğine nazaran ﺷَﻰْﺀٍ tabirinden anlaşılır ki eşya vücuda geldikten sonra da Sâni'den alâkaları kesilmiyor. Vücudun tekerrüründen ibaret olan bekaları için daima Sâni'e muhtaçtırlar.
ﻗَﺎﺩِﺭٌ kelimesine bedel sübut ve devamı ifade eden ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ sîgasından anlaşılır ki kudret, makdurat nisbetinde olmayıp, daire-i tasarrufu pek geniştir. Ve kudret zatiyedir, tagayyürü kabul etmez. Ve kudret lâzımedir, ziyade ve noksana kabiliyeti yoktur. Ve kudret, "Rezzak, Gaffar, Muhyî, Mümit" gibi sıfât-ı fiiliyenin merci ve mizanıdır.
Bakara 2:20
ﻣَﺜَﻠُﻬُﻢْ ﻛَﻤَﺜَﻞِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ ﻧَﺎﺭًﺍ ﻓَﻠَﻤَّٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ ﻣَﺎ ﺣَﻮْﻟَﻪُ ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ ﻭَ ﺗَﺮَﻛَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ ٭ ﺻُﻢٌّ ﺑُﻜْﻢٌ ﻋُﻤْﻰٌ ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ ٭ ﺍَﻭْ ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ ﻭَ ﺭَﻋْﺪٌ ﻭَ ﺑَﺮْﻕٌ ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ٓﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ٭ ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺍﻟْﺒَﺮْﻕُ ﻳَﺨْﻄَﻒُ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ ﻛُﻠَّﻤَٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ ﻣَﺸَﻮْﺍ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻭَﺍِﺫَٓﺍ ﺍَﻇْﻠَﻢَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻗَﺎﻣُﻮﺍ ﻭَﻟَﻮْ ﺷَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﺬَﻫَﺐَ ﺑِﺴَﻤْﻌِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ Bu uzun âyetle mâkabli arasında ve cümleleri arasında ve cümlelerinin keyfiyetlerinde bulunan cihet-i irtibat, intizam:
Evet Kur'an-ı Kerim evvela münafıkların hallerini; sâniyen, cinayetlerini sarahaten kaydettiği gibi, muamelelerinin kötülüğünü akla kabul ettirdikten sonra hayale, vehme, hisse de gösterip, onlara da kabul ettirilmesini bu temsil ile temin etmiştir.
Evet aklî şeylerden fazla; temsiller ile hayalî şeyleri kabule, hayal daha yakındır.
Ve keza akla muhalif olan ve hem gayr-ı me'luf bulunan bir şeyin me'nus bir şekilde gösterilmesiyle çabuk kabul eder.
Ve keza gâib bir şeyi hazır göstermekle akıl ile his arasında mutabakat hasıl olur. His de kabul eder.
Hülâsa: Münafıkların kötülüğü, şu temsil ile akla tasdik ettirildiği gibi hayale, vehme, hisse de kabul ettirilmesi temin edilmiştir.
Ve eyzan münafıkların ayrı ayrı cinayetleri ve muhtelif sıfatları arasında hakiki bir irtibatın bulunması şu temsil ile gösterilmiştir.
Ve eyzan münafıkların muamelesini hayalin gözü önüne şu temsil ile getirmekten maksat, lisanın söyleyemediği ince cihetleri bizzat hayal baksın, görsün, alsın ki bir itirazı kalmasın.
Sonra bu temsilin cümlelerinin meali, heyet-i mecmuasıyla münafıkların hikâyelerinin mealine muvafık geldiği gibi, ayrı ayrı da hikâyelerinin cümlelerine uygun gelir.
Evet münafıkların hikâyesi böyledir: Zahiren imana gelmişlerdir, sonra kalben küfür ve inkâr etmişlerdir. Sonra hayret ve tereddüt içinde kalmışlardır. Sonra hakkı talep etmemişlerdir. Sonra o dalaletten rücûa kâdir olmamışlardır ki hakkı arasınlar.
Temsilin meali ise: Evvelen ateş yakmışlardır. Sonra o ateşi muhafaza edememişlerdir. Sonra ateşleri sönmüştür. Sonra zulmet içinde kalmışlardır. Sonra her şey onlara görünmez olmuştur. Gece vakti ses sadâ olmadığından sanki sağır olmuşlardır. Ateşleri söndüğünden âmâ gibi olmuşlardır. Bir muhatap veya bir yardımcıları bulunmadığından sanki lâl olmuşlardır. Ve o zulmetten çıkıp rücûa kâdir olmadıklarından sanki ruhsuz, heykel kesilmişlerdir.
İşte temsildeki cümleler ile hikâyedeki cümleler arasında muvafakat tebarüz etmekle aralarında bir muhalefet kalmadığı tebeyyün etti.
İhtar: Temsildeki zulmet, hayret, ateş; hikâyedeki küfür, adem-i sebat, fitnelerine işarettir.
Sual: Temsilde nurdan bahsedilmiştir. Münafıkların nuru nerede?
Cevap: Kendisinde nur olmayan bir insan, muhitinde bulunan nurdan istifade eder. Muhitinde bulunmasa kavminde, kavminde bulunmasa nevinde, nevinde bulunmasa fıtratında, fıtratında mümkün olmasa dünya menfaatleri için lisanında vardır. Bu da olmasa evvelce iman edip, sonra irtidad edenlerin evvelki nurlarına işarettir. Bu da olmasa, dünyaya ait gördükleri istifadelerine işarettir. (Nasıl ki ateş, fitnelerine işarettir.) Bu da olmadığı takdirde, daire-i imkânda olan nurları vücud dairesine indirilmiştir. ﺍِﺷْﺘَﺮَﻭُﺍ الضَّلَالَةَ ﺑِﺎﻟْﻬُﺪٰﻯ daki hidayet gibi.
Sonra cümlelerinin arasındaki cihet-i intizam: ﻣَﺜَﻠُﻬُﻢْ ﻛَﻤَﺜَﻞِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ ﻧَﺎﺭًﺍ Yani "Onların meselesi ateş yakan adamın meselesi gibidir." Bu cümlenin mevki ve makama olan münasebeti, şöyle tasvir edilebilir ki:
Âyette beyan edildiği şekil üzerine, ateş yakan adamın hâli Ceziretü'l-Arab'ta sakin, Kur'an'ın muhataplarından birinci tabakadaki adamların hallerine tetabuk ediyor. Zira o tabakadaki adamlar, bu ateşi yakan adamın halini ya bizzat görmüşler veya işitmişlerdir. Ve o halin ne derece müessir ve feci olduğunu hissetmişlerdir. Zira onlar da çok defa güneşin zulmünden, gecenin zulmetine kaçarak, gece serininde yollarına devam ettikleri sırada şiddetli yağmurlara rast gelerek çok zahmetlere düşmüşlerdir. Ve keza çok defa yollarını kaybederek muzır hayvanlar ile dolu mağaralara girmişlerdir. Ve arkadaşlarını görüp, onlar ile ferahlanmak ve eşyalarını görüp muhafaza etmek veya muzır hayvanları görüp onlardan tahaffuz etmek için ateş yakmışlardır. Ate-şin ziyasından istifade ederler iken semavî bir âfet ile ateşleri söner. Ve rica, ümidleri tamamen yeise, hüsrana inkılâb eder.
İşte Kur'an-ı Kerim onun bu durumuna ﻓَﻠَﻤَّﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ ﻣَﺎ ﺣَﻮْﻟَﻪُ ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ cümlesiyle işaret etmiştir. Yani "Vaktâ ki o ateş etrafı ışıklandırdı. Birdenbire Cenab-ı Hak, nurlarını söndürerek ziyalarını zulmete çevirdi."
ﻓَﻠَﻤَّﺎ daki ﻑ kelâmın siyakı, kelâmın şu şekilde olduğunu iktiza ettiğine işarettir ki: Ziyasından istifade için ateş yaktılar. Ateş onları ziyalandırdı. Onlar da mutmain ve ferah oldular. Sonra bir hüsrana uğrayıp yüzükoyun yere düştüler.
Sonra bu cümle-i şartiyenin şart ve ceza denilen her iki cümlesi arasında lüzumun vücudu lâzımken izae ile nurun zehabı arasında hiçbir lüzum görünmüyor. Binaenaleyh bu gizli lüzumu dışarıya çıkarıp göstermek için bazı mukadder cümlelere ihtiyaç vardır. Şöyle ki:
Vaktâ ki ateş ışıklandırdı. Onlar da ışıklandılar. Fakat ateşe ehemmiyet verip, muhafaza etmediler. Ve o nimetin kadrini bilip devam ettirmediler. O da söndü gitti. Evet ziyayı muhafaza etmekten gaflet, adem-i devamını istilzam eder. Adem-i idame ise intıfasını yani sönmesini istilzam eder.
Nurlarının sönmesiyle uğradıkları hüsrandan sonra ﻭَﺗَﺮَﻛَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ cümlesiyle zulümata düşmek gibi ikinci bir hüsrana maruz kaldıklarına işaret edilmiştir.
لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ cümlesi ise üçüncü bir hüsranlarına işarettir. Çünkü insan zulmete düşmekle yolunu kaybettiği zaman, arkadaşlarını ve eşyasını görmekle bir derece müteselli olur. Fakat bunları da görmediği gibi onun o karanlıkta durması, yürümesi gibi bir musibet ve bir vahşettir. ﺻُﻢٌّ ﺑُﻜْﻢٌ ﻋُﻤْﻰٌ ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ Yani "Sağır, lâl, kör olup dönemezler." Bir insan böyle bir belaya düştüğü zaman, dört cihetle ümidvar ve müteselli olabilir:
Birincisi: Köyler halkından veya geçen yolculardan bir ses gelir de o ses vasıtasıyla bir aydınlık yolunu görmek ümidinde olabilir. Halbuki gecesi sâkit ve sakin, sessiz sadâsız bir gece olduğundan o adamla bir sağırın arasında fark kalmaz. Bu cihetten ümidinin kesik olduğuna işareten Kur'an-ı Kerim ﺻُﻢٌّ kelimesini demiştir.
İkincisi: Eğer çağırıp yardım isterse olur ki işiten olur da onun kurtarılmasına gelen olur, ümidini besleyebilir. Fakat gecesi sağır olduğu için dilli, dilsiz bir olur. Bu ricasını da kesmek için ﺑُﻜْﻢٌ denilmiştir.
Üçüncüsü: Gideceği cihetin yolunu tahminen tayin ve görmek için bir alâmet, bir ateş, bir yıldızı arar; müteselli olur. Halbuki gecesi öyle bir zulmetlidir ki gözlü, gözsüz bir olur. O adamın bu emelini söndürmek için ﻋُﻤْﻰٌ denilmiştir.
Dördüncüsü: O beladan kurtulup, rücû etmek için var kuvvetiyle çalışmaktan maada bir çare kalmadığını görür görmez kuvvetine güvenir ve ümidvar olur. Halbuki zulmet her taraftan öyle abluka etmiştir ki kuvvetiyle, çalışmasıyla kurtuluş imkânını bulamaz. Kendi sû-i ihtiyarıyla bir bataklığa girdikten sonra bir daha çıkması mümkün olmayan bir eşek gibi içinde kalır. Evet çok şeyler var ki insan, ihtiyarıyla girer amma çıkması mümteni olur. İnsan onu bırakır, o insanı bırakmaz.
İşte onların şu vaziyetlerine karşı ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ denilmiştir ki o musibetten kurtulup, rücûlarına bir çare kalmadığına ve son ümidlerinin de kesildiğine binaen vahşet, yeis, korkular içinde kaldıklarına işarettir.
Cümlelerin heyetlerine gelince:
Evet ﻣَﺜَﻠُﻬُﻢْ ﻛَﻤَﺜَﻞِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ ﻧَﺎﺭًﺍ cümlesi, nüktelere bir define hükmündedir. Şöyle ki: Lisanlar üstünde deveran ile beyne'n-nâs garîb ve acîb şeylerde kullanılan ve "hikmetü'l-avam", "felsefetü'l-umum" ile anılan ﻣَﺜَﻞُ kelimesi münafıkların vaziyetleri bir ağrube ve kıssaları bir acube olduğuna işarettir. Ve bu işaretten onların sıfatları nefret, lanet lisanları üstünde ile'l-ebed darb-ı mesel gibi deveran etmek şanında olduğuna bir remiz vardır.
Sual: Teşbihi ifade eden her iki mesel arasındaki ﻙَ nin hazfı belâgatça daha makbul olduğu halde, ne için hazfedilmemiştir?
Cevap: Bu makamda edat-ı teşbihin zikri, hazfından daha beliğdir. Zira sâmi' teşbih edatını görür görmez teşbih ile alâkadâr olur, müşebbehün-bihte olan her noktadan müşebbehteki nazirine tatbik eder. Fakat edat-ı teşbihin mahzufu takdirinde teşbihten gaflet ile her iki tarafı birbirine tatbik etmek fikrine gelmez ihtimali vardır.
İkinci "mesel" kelimesi ise ateş yakan o adamın vaziyeti, efkâr-ı âmmece bir darb-ı mesel hükmüne geçmiş olduğuna işarettir.
Sual: Ateş yakanlar bir cemaat iken müfred işareti olan ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ile işaret yapıldığı neye binaendir?
Cevap: Ferdin yapacağı bir işe cemaatin iştirakiyle bir ziyade, noksanlık hasıl olmadığı takdirde fert nev, cüz' küll bir olur. Maahâzâ ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ nin ifradı, onlardan her bir ferdin dehşeti temessül ve kabahati tasvir etmekte müstakil olduğuna işarettir. Maahâzâ ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ nin ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ den ihtisar edildiği ihtimali vardır.
ﺍِﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ deki ﺱ ateş yakmalarının külfet ve araştırmakla husule geldiğine işarettir. ﺍِﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ nin ifrad sîgasıyla ﻧُﻮﺭِﻫِﻢْ deki cem zamiri bir cemaat için bir ferdin ateş yakması âdet olduğuna işarettir.
Lamba ve saire âlât-ı tenviriye arasından ﻧَﺎﺭٌ ın intihâb edilmesi, teklifin pek şiddetli bir nur olduğuna ve onların izhar ettikleri zahirî nur altında fitne ateşini yaktıklarına işarettir.
İhtar: Nekre olarak ﻧَﺎﺭٌ kelimesinin zikri, onların şiddet-i lü-zumundan dolayı herhangi ve nasıl bir ateş olursa hemen yakmak ihtiyacında olduklarına işarettir. ﻓَﻠَﻤَّﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ ﻣَﺎ ﺣَﻮْﻟَﻪُ ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ Takibi ifade eden ﻓَﻠَﻤَّﺎ daki ﻑ onların yeisten sonra ümid ve rica zamanları geldiğine işarettir. ﻟَﻤَّﺎ ise kıyas-ı istisnaî ile anılan dâhil olduğu cümlelerden birinci cümlenin tahakkuk ve vücuda geldiğine delâlet etmekle, ikinci cümlenin de vücuda geldiğini intâc ettiğine ve onların teselli ve ümidlerinin tamamıyla kesilmiş olduğuna işarettir.
ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ kelimesi, onların ısınmaya değil, aydınlanmaya ihtiyaçları olduğuna işarettir ki etrafında bulunan zararlı şeyleri görüp onlardan tahaffuz etsinler.
ﻣَﺎ ﺣَﻮْﻟَﻪُ dehşetin her dört taraftan ihata edildiğine ve ziya ile cihat-ı sitteden hücum eden zararlardan tahaffuz etmek lüzumuna işarettir.
ﺫَﻫَﺐَ Bunun ile ﺍَﺿَٓﺎﺀَﺕْ arasındaki lüzum meselesi geçmiştir. Oraya bakılsın.
ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ Zehabın Allah'a isnadı, iki cihetten rica ve ümidlerinin kesik olduğuna işarettir. Birincisi: Âfet, semavî olduğundan def'i mümkün değildir. İkincisi: O âfet, kusurlarının cezası olduğundan Cenab-ı Hak'tan merhamet de rica edilemez. Çünkü ibtâl-i hak için çalışan adam; Hak'tan yardım, merhamet talep edemez.
ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ deki harf-i cer olan ﺏ nur ve ziyanın bir daha avdet etmemesine işarettir. Çünkü ﺫَﻫَﺐَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻨُﻮﺭِﻫِﻢْ manası; "Allah, onların nurlarını götürmüştür." Malûm ya, Allah'ın aldığı bir şeyi kimse reddedemez.
ﻧُﻮﺭٌ unvanı ise sırat üstündeki hallerini andırır. İhtisası ve hasrı ifade eden ﻧُﻮﺭٌ un ﻫُﻢْ zamirine olan izafesi, onların şiddet-i teessürlerine işarettir. Zira halkın ateşleri yanar iken insanın ateşi sönerse, insan çok müteessir olur. ﻭَﺗَﺮَﻛَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ Harf-i atıf olan vav, onların iki zararı cem etmiş olduklarını ifade ediyor. Birisi: Ziyalarının selb ve söndürülmesidir. İkincisi ise: Zulmetin onlara ilbas ve giydirilmesidir.
ﺗَﺮَﻙَ unvanı onların ruhsuz bir cesed, içsiz bir kabuk hükmünde olduklarından bu gibilerin şanı alâkayı kesip, bütün bütün terketmeye delâlet eder.
ﻓ۪ﻰ edatının ifade ettiği zarfiyetten anlaşılır ki zulmetin şiddetinden, onların nazarında her şey ademe gitmiş, yalnız zulmet kalmıştır. Onlar da dehşetlerinden, o zulmeti kendilerine kabir yapıp, içine girip gizlenmişlerdir.
ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ cem'i ise gecenin karanlığıyla bulutların zulmetinden, onların ruhlarında yeis ve havfın, yerlerinde vahşet ve dehşetin, zamanlarında da sükûn ve sükûnetin zulmetleri gibi türlü türlü zulmetler vücuda gelmişlerdir.
ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ kelimesindeki tenkir ise o gibi zulmetlerin emsalini gör-mediklerinden, kendilerince meçhul, ülfet etmemiş bir takım zulmetler olduklarına işarettir.
لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ cümlesi, musibetlerin en büyüğünü gösterir. Zira gözü görmeyen adam, daha çok belaları görür. Gözleri gâib olanlar en gizli musibetleri görüyorlar.
لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ sîga-i muzari ile zikri, onların vaziyetlerini tasvir ile, hayalin gözü önüne getirip ihzar eder ki sâmi' hayaliyle dehşetlerini görsün, vicdanıyla bir ibret alsın.
لَا ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ nin mef'ulsüz bırakılması, tamim içindir. Şöyle ki: Onlar menfaatlerini görmüyorlar ki celb ve muhafaza etsinler. Tehlikeleri görmüyorlar ki içtinab etsinler. Arkadaşlarını görmüyorlar ki bir parça ferahlansınlar. Sanki her birisi kendi başına tek o zulmet içinde kalır. ﺻُﻢٌّ ﺑُﻜْﻢٌ ﻋُﻤْﻰٌ ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ Yani "Sağır, lâl, kör şahıslar gibi o zulmetten çıkıp, kurtulamazlar."
Bu cümlede bulunan sıfât-ı erbaa, münafıklar ile ateş yakanlar arasında müşterek olup, her iki taraftan haber verir. Ve şanlarını bildirir. Ve âyine gibi hallerini gösterir.
Evet ateş yakanlara karşı işaratı şöyledir ki:
Böyle bir zulmet musibetine düçar olan bir adam evvelen kurtarıcı bir ses dinlemek üzere etrafı dinler. Lâkin gecenin sessiz, lâl olduğu onun sağırlığını intâc etmiştir. Sonra yardımına gelecek bir adamı çağırmak ister. Lâkin gecenin sâkit ve sağırlığı, onun lâllığına sebep olmuştur. Sonra yolunu bulmak ümidiyle bir alâmet, bir nişan arar. Fakat gecenin ziyasız ve körlüğü onun körlüğünü mûcib olmuştur. Sonra evvelki yerine avdet ister. Fakat kapılar bağlanmış, rücûa imkân yoktur. Bataklığa düşen gibi depreştikçe batar.
Münafıklara nâzır cihet ise:
Evet münafıklar küfür ve nifak zulmetine düştükleri zaman, dört cihetle kurtuluşları mümkün idi. Zira o nifaktan başlarını kaldırıp hakkı dinlemek, Kur'an'ın irşadına kulak vermek ile necatları mümkün idi. Fakat nefislerinin şeytanî olan hevası Kur'an'ın sadâsını kulaklarına eriştirecek havayı karıştırmakla mani olmuştur. Kur'an-ı Kerim bu cihetten ümidleri inkıta etmiş olduğuna işareten ﺻُﻢٌّ demiştir. Ve bu işaretten, sanki kulakları kesilmiş, kulakları kesik itlerin kulaklarını andıran pek çirkin delikler kaldığına bir remiz vardır.
Sâniyen: Başlarını aşağıya indirip, vicdanlarıyla müşavere etmekle doğru yolu, hakkı sual etmekten necat cevabını almak imkânı var iken kalplerindeki inat, zebhedilen tavuk gibi dillerini içeri tarafa çekerek, konuşmalarına ve nedamet ile tövbe etmelerine mani olmuştur. Kur'an-ı Kerim bu kapının kapalı olduğuna işareten ﺑُﻜْﻢٌ demiştir. Ve bu işaretten, dilleri çekilip atılmış ve ağızları sinek yuvası gibi kokulu çirkin bir delik gibi suratlarında kalmış olduğuna bir remiz vardır.
Sâlisen: İbret nazarıyla dâhilî ve haricî delilleri görmekle, hakka rücûları mümkün iken gafletleri gözlerine el basarak körlük de kapakları kapatmakla yine necattan mahrum kalmışlardır. Kur'an-ı Kerim buna işareten ﻋُﻤْﻰٌ demiştir. Yani şeytanlara bir yuva inşa edilmek üzere gözleri oyulmuş şeytanların başlarını andıran, başlarında çirkin ve korkunç iki tane mağara şeklini hayale arz ediyorlar.
Râbian: Pis ve çirkin vaziyetlerine bakıp da nâdim olarak tövbe etmeleri mümkün olduğu halde nefislerinin hevasına, bozuk fıtratlarının iktizasına inzimam eden şeytanın iğvasıyla yaptıkları o çirkin haller gözlerine güzel göründüğünden terk edemediler. İşte Kur'an-ı Kerim buna da ﻓَﻬُﻢْ لَا ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ demekle, onların son ümidlerinin de suya düştüğüne ve kum deryasına ihtiyarıyla girip bir daha ihtiyarıyla çıkamayan bedbaht insanlar olduğuna işaret etmiştir.
İkinci bir temsil: ﺍَﻭْ ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ ﻭَ ﺭَﻋْﺪٌ ﻭَ ﺑَﺮْﻕٌ ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ٓﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ٭ ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺍﻟْﺒَﺮْﻕُ ﻳَﺨْﻄَﻒُ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ ﻛُﻠَّﻤَٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ ﻣَﺸَﻮْﺍ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻭَﺍِﺫَٓﺍ ﺍَﻇْﻠَﻢَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻗَﺎﻣُﻮﺍ ﻭَﻟَﻮْ ﺷَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﺬَﻫَﺐَ ﺑِﺴَﻤْﻌِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ "Yahut münafıkların meselesi; semadan yağan şiddetli, fırtınalı bir yağmura tutulan yolcuların meselesi gibidir. O yağmurun şiddetini artıran zulmetler, gürültüler, şimşekler içinde vardır. Şimşeklerin çakmasıyla ölümün korkusundan parmaklarını kulaklarına sokarlar. Cenab-ı Hak kudretiyle kâfirleri ihata etmiştir. Küfür cezasından kurtulan yoktur. Çakan şimşekler şiddetiyle hemen hemen gözleri kör edecek şanındadır. Şimşeklerin çakmasıyla etraf aydınlandığı zaman yürürler. Karanlıklar çöktüğü vakit duruyorlar. Eğer Cenab-ı Hakk'ın meşieti olsaydı kulak ve gözlerini götürür idi. Cenab-ı Hak her şeye kâdirdir."
Bu âyette beyan edilecek üç nokta vardır:
Birincisi: Bu âyetin mâkabliyle vech-i irtibatı.
İkincisi: Cümleleri arasında cihet-i intizam.
Üçüncüsü: Cümlelerin heyetlerinde, eczasında, kelimelerindeki nizam.
Evet bu âyetin cümleleri arasındaki nizam, irtibat aynen saniye, dakika, saatleri sayan miller arasındaki irtibat gibidir.
Evvela bu âyeti, evvelki âyetle rabteden cihet:
Kur'an-ı Kerim münafıkların vaziyetini tasvir için itnab ve tatvil ile yani uzun ibareleri hâvi misal ve temsilleri tekrar etmiştir. Bu da münafıkların vaziyetlerine terettüp eden dehşet ve hayretin iki kısma ayrıldığından ileri gelmiştir. Zira; Birinci temsilin hülâsasına göre:
Münafık olan kimse, kendisini vücud sahrasında arkadaşlardan ayrılmış, tek kaldığını ve kâinat cemiyetinden tardedilmiş sahibsiz kaldığını bildiği gibi, her şeyi de ma'dum bilir. Ve vahşetle abluka edilmiş sükûn ve sükûnet içinde bütün mahlukata ecnebi nazarıyla bakıyor.
Münafığın şu bakışıyla, mü'minin bakışı arasında dağlar vardır. Zira mü'min olan zat nur-u iman ile bütün mevcudları, kendisine dost ve aşina bilir. Ve kâinat ile tevahhuş değil, tam ünsiyeti, muarefesi vardır.
İkinci temsilin hülâsasına göre:
Münafık olan adam, âlemi musibetleri ile öldürücü, belalarıyla tehdit edici, hâdisatıyla na'ra atıcı, şedaidiyle ihatacı bir şekilde görmekle bütün dünyanın envaıyla beraber adavetine ittifak ettiklerini zanneder. Onun bu zannına göre âlemde ona bir menfaat verecek bir şey yoktur. Bütün eşya onun aleyhinde olurlar.
Halbuki mü'min olan zat, imanın iktizasıyla; kâinatın yaptığı tesbihleri, tebşirleri bile işitiyor.
Ve keza Kur'an-ı Kerim temsil hususunda yaptığı tekrar, münafıkların iki kısma ayrılmış olduklarına işarettir:
Birisi: Süflî, âmî olan tabakadır. Bu tabakanın haline uygun birinci temsildir.
İkincisi: Kibirli, mağrur, güya yüksek tabakasıdır. Buna münâsib ikinci temsildir. Demek temsillerin tekrarı, kısımların taaddüdüne işarettir.
Sonra şu ikinci temsilin münafıkların nazarına göre, bu makam ile münasebeti nedir?
Evet, Kur'an-ı Kerim'in muhataplarından tabaka-i ûlâ veya saff-ı evvel adamları, daima sahralarda gezen çöl adamlarıdır. Bunlar bilumum bu hâdiseyi ya görmüş veya ebna-i cinsinden işitmiştir. Hattâ böyle ateş yakmak meselesi, efkâr-ı âmme ile alâkadârdır. Ve bu hâdise onlara bir darb-ı mesel kadar tesir eder.
Sonra ikinci temsilin, birinci temsil ile münasebeti pek aşikârdır. Zira o, ona ikmal edici bir tetimmedir. Hattâ çok noktalarda da ittihadları vardır.
Sonra bu ikinci temsilin münafıkların haline beş cihetten münasebeti vardır:
1- Her iki taraf da öyle bir hayrete düşmüşlerdir ki kendilerine kurtuluş yolları tamamen kapanmış, necat vesileleri gâib olmuşlardır.
2- Her iki taraf da korku şiddetinden, bütün mevcudatın düşman olduklarını zanneder. Bir dakika bile ölüm tehlikesinden emin olmazlar.
3- Her iki taraf da dehşetin şiddetinden akıllarını kaybetmiş deliler gibi olurlar. Hattâ kılınçların parıltısını görüp gözünü yummakla veya tüfeklerin sesini işitip kulaklarını tıkamakla ölümden tahaffuz etmek isteyen veya güneşin gurûbunu istemediğinden saatinin zembereğini kısaltan ahmaklar gibi bir durum gösterirler. Halbuki kulağın tıkamasıyla veya gözün yummasıyla gök gürültüsünden veya şimşek çakmasından kurtulamazlar.
4- Güneş, yağmur, su, ziya çiçeklere isabet ederlerse hayat verirler. Nebatata olursa terbiye ve tenmiye ettirirler. Pis şeylere isabet ederlerse kötü kötü kokuları ihdas ederler. Mevat ve ölülere bakarlarsa ufunet tevlid ederler. Kezalik rahmet ve nimet dahi lâyık ve onları intizar edip kıymetlerini bilmeyen mevkilere isabet ederlerse zahmete ve nıkmete inkılâb ederler.
5- İkinci temsilin mealiyle münafıkların kıssasının meali arasında eczalarına bakılmaksızın münasebet olduğu gibi, her iki tarafın eczaları arasında da münasebetler vardır. Ezcümle: ﺻَﻴِّﺐٍ nebatata hayat verdiği gibi, İslâmiyet de ervaha hayat veriyor. Şimşek, gök gürültüsü (vaad vaîd) yani hayırlı zararlı, Allah'ın emirlerine; zulümat da küfrün şüphelerine, nifakın şeklerine işarettir.
Sonra bu temsilin cümleleri arasındaki münasebetler:
Evet Kur'an-ı Kerim ﺍَﻭْ ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ cümlesiyle "Münafıklar; ıssız, korkunç, vahşetli bir sahrada, karanlıklı bir gece, her bir katresi bir mermi gibi şiddetli bir yağmura tutulan yolcular gibidir." dediği zaman sâmi' derhal ayıldı ve suale geldi ki: "Yahu yağmurlar mergub ve matlub bir rahmet iken ne için onlara korkunç bir musibete dönmüştür?"
Kur'an-ı Kerim o suale karşı, o yağmurun dehşetini tasvir etmekle ﻓ۪ﻴﻪِ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ demiştir. Ve ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ ın cem'iyle bulutların zulmetine ve yağmurun kesafetinden hasıl olan zulmete ve ihatalı, kesretli olduğundan sanki gecede bulut gibi bulutun yağdırdığı siyah siyah katrelerin zulmetine zarf olduğunu bildirmiştir.
Sonra zulmetli, yağmurlu geceler ale'l-ekser gürültülü olurlar. Sâmi' yine suale geldi: "Acaba onların da bu gecelerinde gürültü var mıdır?"
Kur'an-ı Kerim buna da cevaben: ﻭَﺭَﻋْﺪٌ diye vaziyetin dehşet ve korkulu olduğuna işaret etmiştir. Sanki mevcudatın bir zahirî padişahı olan sema onları felakete, helâkete sevk etmek için çağırıp, bağırıyor. Zira dehşetli bir musibete uğrayan adam, sükûnu içinde kâinatın her tarafından zararlı harekeleri ve sükûtu içinde her taraftan korkunç sayhaları tahayyül ediyor. Maahâzâ ra'd sesini işittiği vakit, onun sayhalarını kendine karşı na'ralar olduğunu zanneder. Zira korkan ve hain bir adam, her sayhayı aleyhine zanneder.
Sonra ra'd, berk arasında bir refakat-ı zikriye bulunduğundan, birisinden bahsedildiği zaman ötekisi de velev tufeyli yani, davetsiz olsun zihne gelir. Ondan da bahsedilir. İşte bu münasebetle Kur'an-ı Kerim ﻭَﺭَﻋْﺪٌ dan sonra ﻭَﺑَﺮْﻕٌ demiş ve tenkiriyle berkin pek garîb ve acîb olduğuna işaret yapmıştır. Evet berkin çakmasıyla zulümat âlemi ölür, ortadan kaldırılarak adem deryasına atılır. Ve âni olarak berkin ölümüyle de zulümat âlemi dirilir, meydan-ı haşre gelir. Sanki berk, söndüğü zaman âlemi tamamen dumanıyla dolduran hakikati meçhul bir ateştir ki gören adam sathî bir nazar değil, im'an ile dikkati lâzımdır ki kudretin âsâr-ı azametini görsün.
Sonra sâmi' "Münafıkların şu musibetin çıkmaz sokağına girdiklerinde ne gibi bir tedbirde bulundular?" diye kendi kendine düşünmeye başlarken Kur'an-ı Kerim, düşünmesine ihtiyaç bırakmadan ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ diye onlara bir melce, bir kurtuluş çaresi kalmadığına işaret etmiştir. Hattâ boğulan adam denizin ortasında bir ot parçasına iltica ettiği gibi, bunlar da şaşkınlıklarından parmakların ucunu değil, parmaklarını tamamen kulaklarına sokuyorlar. Sanki musibetleri, dehşet kırbacıyla onların ellerini vuruyor. Onlar da acısından parmaklarını ceplerine değil, şaşkınlıktan kulaklarına sokuyorlar.
Hülâsa: Sâıkanın isabetinden kurtulmak zannıyla yaptıkları şu eblehane hareketlerden ne oldukları anlaşılır.
Sonra sâmi'in zihnine geldi ki "Acaba bu musibet umumî midir, yoksa onlara mahsustur?" Buna karşı Kur'an-ı Kerim ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ demiştir. Yani bu musibet, onların nimetlere karşı yaptıkları küfran cezasıdır. Onları bu musibetle tecziye eder. Çünkü onlar cumhur için vaz'edilen kanun-u İlahîden huruc etmişlerdir.
Sonra sâmi' "Ra'dın şiddetine mukabil berkin onlara bir faydası olmadı mı?" diye nefsiyle konuşurken Kur'an-ı Kerim ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺍﻟْﺒَﺮْﻕُ ﻳَﺨْﻄَﻒُ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ cümlesiyle berkin onlara bir faydası değil, bilakis ışığıyla onların gözlerini hemen kör edecek şanında bir şiddet göstermektedir, diye sâmi'e cevap vermiştir. Âdetâ ra'd kulaklarına, berk de gözlerine ilan-ı husumet etmişlerdir.
Sâmi' baktı ki ra'd ve berk ve saire gibi kâinat eczası müttefikan onların aleyhinde olup, onları itlaf etmek için birbirine yardım ediyorlar. Buna karşı onların ne yapacaklarını düşünmeye başladı. Kur'an-ı Kerim ﻛُﻠَّﻤَٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ ﻣَﺸَﻮْﺍ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻭَﺍِﺫَٓﺍ ﺍَﻇْﻠَﻢَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻗَﺎﻣُﻮﺍ cümlesiyle onların hayret dairesinde tereddüt içinde şaşkın bir vaziyette yollarını görüp, yola devam etmek için cüz'î bir fırsat beklemekte olduklarına ve berkin ziyasıyla yol göründüğü zaman devamından ümidsiz mezbuhane bir harekete geçerek bir iki adım attıklarına fakat zulmet birdenbire istila ettiğinde yerlerinde incimad etmiş gibi bir vaziyette kaldıklarına işaretle cevap vermiştir.
Sâmi' bu vaziyeti görünce suale geldi: "Yahu bu kadar tazipler altında ezilmekten ise birdenbire ölüp gitmeleri veya bütün bütün sağır ve kör olmaları daha iyi değil midir?" sormuştur. Kur'an-ı Kerim ﻭَﻟَﻮْ ﺷَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﺬَﻫَﺐَ ﺑِﺴَﻤْﻌِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ cümlesiyle "Onların ölüm ile azâbtan, ızdırâbtan kurtulmaya istihkakları yoktur. Bunun için meşiet-i İlahiye onların ölümüne taalluk etmemiştir. Taalluk etse etse gözlerini kör, kulaklarını sağır etmeye taalluk eder. Buna da taalluk etmiyor. Çünkü kanun-u İlahîden hariç kalan bu gibi dürzilerin gözleri, kulakları daima sağ kalsın ki azâbları işitmekten ve ikabları görmekten zevk alsınlar." diye sâmi' efendiye cevap vermiştir.
Sonra bu kıssanın ihtiva ettiği azamet ve kudret-i İlahiye ile Cenab-ı Hakk'ın umum kâinatta tasarruf sahibi olduğu ve bilhassa âsâr-ı kudretinden ra'd, berk, sehab mu'cizeleri görünüp sâmi'ce tahakkuk edince "Kâinat, heybetinden bir tecelli ve bu musibetler de gazabının bir kahrı olan zatın kudreti ne kadar büyüktür ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ " diye tesbihata başlamıştır. Kur'an-ı Kerim de onu tasdikan ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ demiştir.
Mezkûr âyetin ihtiva ettiği cümlelerin heyetlerindeki münasebetler:
Evet ﺍَﻭْ ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ deki ﺍَﻭْ süflî ve gayr-ı süflî münafıkların iki kısma münkasım olduklarına işarettir. Ve her iki temsilin birbirine münâsib ve münafıkların haline uygun bulunduğuna remizdir. Ve aralarında müşabehetin bulunması malûm ve müsellem olduğuna îmadır. Ve keza huruf-u âtıfadan terakkiyi ifade eden ﺑَﻞْ kelimesinin manasına mutazammındır. Çünkü ikinci temsil, birinci temsilden daha şedittir.
ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ deki ﻙ münafıkları yağmura teşbih etmek içindir. Halbuki birbirine müşabih değildir. Aralarında mutabakat yoktur. Öyleyse müşebbehün-bih olacak şey mukadderdir. Zikredilmemesi, lafzın îcaz ve ihtisarı içindir. Lafızdaki îcaz da manayı itnab ve uzatılması içindir. Mananın bu uzatılması da sâmi'in vüs'at-i hayaline havale edilir ki, makama münâsib cümleleri tayin edebilirse etsin.
Mesela ﺍَﻭْﻛَﺎﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺳَﺎﻓَﺮُﻭﺍ ﻓ۪ﻰ ﺻَﺤْﺮَٓﺍﺀَ ﺧَﺎﻟِﻴَﺔٍ ﻭَﻟَﻴْﻠَﺔٍ ﻣُﻈْﻠِﻤَﺔٍ ﻓَﺎَﺻَﺎﺑَﺘْﻬُﻢْ ﻣُﺼ۪ﻴﺒَﺔٌ ﺑِﺼَﻴِّﺐٍ gibi münafıklara müşebbehün-bih olmaya uygun ve uzun bir cümleyi takdir edebilir. Yani, "Münafıklar hâlî bir sahrada, zulmetli bir gecede çıkıp yağmur musibetine tutulan yolcular gibidir."
İhtar: Herkesin bildiği ﻣَﻄَﺮٌ kelimesine, me'luf olmayan ﺻَﻴِّﺐٌ kelimesinin tercihen zikredilmesi, o yağmurun katreleri güya birer musibet olup, onların ruh u canlarına mermi gibi kasden atıldığına işarettir.
Sonra yağmurun çıplak sema cihetinden yağdığı herkesçe malûm olduğu halde ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ kaydıyla takyid edilmesi, ıtlak içindir. Yani "sema" kaydıyla yapılan tahsis tamim içindir. Evet semanın kaydından anlaşılır ki o yağmur, bütün semanın ufkunu tutmuş, umumî bir şekilde yağıyor. Hiçbir yer ondan hâlî kaldığı yoktur. Evet ﻭَﻣَﺎ ﻣِﻦْ ﺩَٓﺍﺑَّﺔٍ ﻓِﻰ الْاَرْضِ وَلَا ﻃَٓﺎﺋِﺮٍ ﻳَﻄ۪ﻴﺮُ ﺑِﺠَﻨَﺎﺣَﻴْﻪِ cümlelerinde dahi ﺩَﺍﺑَّﺔٍ in ﻓِﻰ الْاَرْضِ ile, ﻃَٓﺎﺋِﺮٍ in ﻳَﻄ۪ﻴﺮُ ilâ âhir ile takyidleri ıtlak ve tamim içindir.
Müfessir unvanını taşıyan bazı adamlar yağmur ve saire gibi yağan şeylerin semanın cirminden yağdığına zehab etmiştir ve kocaman bir denizin de semada bulunduğunu ilâve etmiştir. Onları bu zehaba sevk eden, Kur'an-ı Kerim'in birkaç yerinde ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ kelimesinin bulunmasıdır. Halbuki ashab-ı tahkik ve erbab-ı belâgatça en uygun mana, ﻣِﻦْ ile ﺳَﻤَٓﺎﺀِ arasında ﺟِﻬَﺔِ lafzının takdiriyle yağmurların sema cirminden değil, sema cihetinden nâzil olduğuna hük-metmektir.
Maahâzâ sema kelimesinin yukarıda bulunan her şeye ıtlak edilebildiğine binaen, buluta da sema denilebilir. Ve bulut da sema kelimesinin şümulüne dâhildir.
Bu makamın tahkiki şöyle izah edilebilir: Eğer kudret-i İlahiyenin azametine bakılırsa cihetler hep birdir. Hangi cihetten ve hangi şeyden olursa olsun yağmurun yağması mümkündür. Eğer hikmet-i İlahiyeye bakılırsa yağmurun nüzulü ancak küre-i havaiyede münteşir ve küre-i havaiyenin onda bir cüzünü teşkil eden buhar-ı maînin tekâsüfünden husule geliyor.
Zira hikmet-i İlahiye bütün eşyada en güzel bir nizam tesis etmiştir. Bu nizam eşyadaki muvazene-i umumiyenin muhafazasına hizmet eder. Bu muvazenenin muhafazası da en yakın, kolay, kısa yolları tercih etmeye bakar.
Yağmur meselesi hakkında en kısa yol şöyle tarif edilebilir:
Tabaka-i havaiyede münteşir buhar-ı maînin zerrelerine irade-i İlahiye emrettiği vakit, her taraftan "Lebbeyk" diyerek toplanmaya başlar. Ve bulut şeklinde, irade-i İlahiyeye emirber olarak hazır dururlar. Yine irade-i İlahiyenin emri ile bir kısım zerreler, şiddet-i tazyik ve tekâsüften katrelere inkılâb eder. Sonra kanunlar mümessili, nizamat ma'kesleri denilen, o katrelere münâsib yaratılan, melaike vasıtasıyla o katreler müzahametsiz, müsademesiz nüzul eder, yere düşerler. Lâ-kin cevv-i havada muvazenenin muhafazası için yağan katrelerden boş kalan yerler denizlerden, yerlerden kalkan buharlar ile doldurulur.
İhtar: Semada büyük bir denizin bulunduğuna edilen zehab, mecaz hakikat zannedildiğinden ileri gelmiştir. Evet cevv-i hava, denizin rengini andırır. Ve küre-i havaiyede münteşir bahr-ı muhitten fazla su vardır. Binaenaleyh cevv-i havayı denize teşbih etmek baîd değildir. Fakat mana-yı hakiki ile bakılırsa hatadır.
Sual: ﻭَﻳُﻨَﺰِّﻝُ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣِﻦْ ﺟِﺒَﺎﻝٍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﺮَﺩٍ Âyet-i kerimenin zahirine göre yağmurun nüzulü, doludan müteşekkil semada bulunan dağlardandır. Bunun izahı?
Cevap: Bir kelâmın ne belâgata uygun ve ne akla muvafık ve ne mantığa mutabık mana-yı zahirîsine yapışıp, zahirinden ayrılmamak bir cümud ve bir sönüklüktür. Zira cennetin yemek kaplarının vasıfları hakkında ﻗَﻮَﺍﺭ۪ﻳﺮَ ﻣِﻦْ ﻓِﻀَّﺔٍ cümlesi bir istiare-i bedîiyeyi tazammun ettiği gibi ﻣِﻦْ ﺟِﺒَﺎﻝٍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﺮَﺩٍ dahi bir istiare-i bedîiyeyi ihtiva etmektedir. Şöyle ki:
Cennetin kapları ne şişeden ve ne gümüşten olmadıklarından bu cümlenin mana-yı zahirîsine hamli caiz değildir. Çünkü o kaplar(a), "Gümüşten yapılmış şişelerdir." denilemez. Zira her iki unsur arasında mutabakat yoktur. Ancak ﻗَﻮَﺍﺭ۪ﻳﺮَ ﻣِﻦْ ﻓِﻀَّﺔٍ den mana-yı mecaziyle şişenin şeffafiyeti, gümüşün beyazlığı kasdedilmiştir. Yani "O kaplar şişeler gibi şeffaf, gümüş gibi beyazdırlar."
Kezalik ﻣِﻦْ ﺟِﺒَﺎﻝٍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﺮَﺩٍ cümlesi de iki istiareyi tazammun etmiştir. Bu istiareler sâmi'in şairane bir hayaline müessestir. Bu hayal de âlem-i süflî ile âlem-i ulvi arasında bir nevi müşabehet ve mümaseleti mülahaza etmeye mebnidir.
Yani âlem-i süflî denilen arz, mevasim-i erbaada bilhassa bahar mevsiminde nasıl türlü türlü şekillere girer ve envaen zînetli, nakışlı elbiseleri giyer, ayrı ayrı manzaraları gösterir. Âlem-i ulvi olan semavat dahi bilhassa bulutlarıyla pek garîb, acîb keyfiyetlere, suretlere, renklere girer çıkar. Âdetâ her iki âlem birbirine rekabet ediyorlar.
Bu iki âlem arasında şöylece bir müşabehet ve mümaseletin düşünülmesi de aralarında bir müsabaka ve rekabeti tahayyül etmekten neş'et eder. Şöyle ki:
Arz, sema güzellik müsabakasına girmek için lâzım gelen tuvaletleri yapıp hazırlıklarda bulundukları zaman arz, kış mevsiminde kardan mamul beyaz elbiselerini giyer. Bahar mevsiminde zümrüt gibi yeşil halıları sahralarına serer. Yeşil kürkleri dağlarına giydirir. Başlarına beyaz sarıkları bağlar. Ve bu güzel inkılâb ve manzaralarıyla kudret-i İlahiyenin mu'cizelerini, hikmet-i İlahiyenin nazarına arz eder.
Buna karşı cevv-i sema dahi azamet-i İlahiyeyi izhar etmek için kocaman dağları, tepeleri, dereleri ve saire garîb, acîb şeylerin şekillerini ve beyaz, siyah, kırmızı gibi boyalar ile boyalanmış pamuk yığınlarını andıran bulut kafilelerini ileriye sürerek nazar-ı hikmete takdim eder.
İşte bu iki âlem arasındaki hayalî müşabehetten dolayı bilhassa yaz mevsimindeki bulutları, Arablar tarafından dağlara, gemilere, bostanlara, derelere, develerin kafilelerine yapılan teşbihler, üslûblar nazar-ı belâgatta pek güzel görünür.
Binaenaleyh âlem-i ulvi ile âlem-i süflî arasında ve dolayısıyla bulutlar ile dağlar arasındaki müşabehet ve münasebete binaen ﻭَﻳُﻨَﺰِّﻝُ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣِﻦْ ﺟِﺒَﺎﻝٍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﺮَﺩٍ âyet-i kerimenin mana-yı beliğanesi "Dağların büyüklüğünde, dolunun renginde bulunan semadaki bulutlardan yağmurları inzal ediyoruz." demekten ibarettir.
Bu güzel ve belâgatça makbul, akıl ve mantığa mutabık mana durur iken âyetin zahirine yapışıp "Beş yüz senelik bir mesafede iki dakikalık bir zaman zarfında yağmuru cirm-i semadan yeryüzüne indirmek." gibi sakat bir manaya zehab etmek kâr-ı akıl değildir. Hikmet ve iktisat ve adem-i abesiyet reddeder.
Yolcuların gecesini korkunç göstermek için zikredilen ﻓ۪ﻴﻪِ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ deki ﻓ۪ﻴﻪِ nin takdimi, o musibetli gecenin şiddet-i zulmetinden dehşet alanlarca güya çok gecelerin zulmetleri toplanıp, o gecenin zulmetine inzimam etmiş olduklarına işarettir.
Sual: ﻓ۪ﻴﻪِ deki zamirin ﺻَﻴِّﺐٍ e râci olduğundan yağmurun zarf, zulmetin mazruf olduğu anlaşılır. Halbuki kaziye makûsedir, yağmur zulmetin içindedir.
Cevap: Yağmurun kesretinden dehşet alan yolcuların zannıyla güya şu boşluk, yağmur ile dolu bir havuzdur. Ve zulmetin zerreleri de o yağmurun katreleri arasına dağılmışlardır. İşte böyle bir zanna binaen yağmur zarf, zulmet mazruf olabilir.
ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ ın cem sîgasıyla zikri ise bulutların karanlıklarından, kesafetinden ve âmm olduğundan ve yağmur katrelerinin kesafetinden hasıl olan müteaddid zulmetlere işarettir.
Tenkir ve meçhuliyeti ifade eden ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٌ daki tenvin, yolcularca hakikatleri meçhul bir takım zulmetler olduğuna işarettir. Demek o tenvin, yolcuların ilmine perde olarak bir zulmeti daha ilâve etmiştir. O halde bu tenvin, yolcuların gözlerine perde olan zulümata bir tekiddir. ﻭَﺭَﻋْﺪٌ ﻭَﺑَﺮْﻕٌ Yani gök gürültüsüyle şimşek, Cenab-ı Hakk'ın azametine, kudretine delâlet eden pek aşikâr iki âyettir ki âlem-i gaybdan, bulutların idare ve tedvirlerine müekkel ve nizam, intizam kanunlarının mümessilleri ve memurları olan meleklerin yed-i salahiyetlerine verilmiştir.
Sonra müsebbebatın esbabla zahirde bağlı olduğuna binaen, havada münteşir olan buhar-ı maîden bulutlar izn-i İlahî ile teşekkül ederler. Bu bulutların hikmet-i Rabbaniyle bir kısmı menfî elektriği hâmildir. Bir kısmı da müsbet elektriğe hâmiledir. Bu kısımlar birbirine yaklaşıp, aralarında tesadüm olduğunda irade-i Hâlık'la berk tevellüd eder. Bir kısmı hücum, bir kısmı da firar ettikleri zaman aralarında havasız kalan yerleri doldurmak için emr-i Rabbaniyle tabakat-ı havaiye hareket ve heyecana geldiğinde ra'd sadâsı, yani gök gürültüsü meydana gelir. Fakat bu hallerin cereyanı bir nizam, bir kanun altında olur ki o nizamı, o kanunu temsil eden ra'd ve berk melekleridir.
Sual: Ra'd ve berkin "zulümat" kelimesine atıflarından anlaşılır ki bunların zarfı yağmurdur. Halbuki zarfları buluttur, yağmur değildir?
Cevap: Dehşetinden bayılmış olan sâmi'ce, o yağmurun her şeyi ihata etmiş olduğu zannedildiğine göre, ra'd ve berk de yağmurun içine aldığı şeylere dâhildirler.
Sual: Zulümatın aksine ra'd ve berkin müfred sîgasıyla zikirleri neye işarettir?
Cevap: Yolcuların en çok nazar-ı hayretlerini celbeden, semavatın bağırmasıyla mevcudatı âni olarak ışıklandırmaktır. Bunlar ise mana-yı masdarîdir. Mana-yı masdarî müfred olur ve ifrad ile ifade edilir. Ve keza ra'd olsun, berk olsun, semavî âyetlerden efradı çok birer nevdirler. Burada onlardan maksat nevleridir, efradları değildir.
Onun için ifrad ile zikredilmişlerdir.
Sual: Ra'd ve berkteki tenvin neye işarettir?
Cevap: Ya mahzuf bir sıfata ivazdır. Takdir-i kelâm ﴾ﺭَﻋْﺪٌ ﻗَﺎﺻِﻒٌ﴿ ﴾ﺑَﺮْﻕٌ ﺧَﺎﻃِﻒٌ﴿ dur. Yahut ra'd ve berkin nekre ve meçhuliyetlerini ifade içindir. Çünkü yolcular gözlerini yummuş, kulaklarını tıkamış olduklarından onları görmüş ve işitmiş değillerdir ki onları bilsinler. ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ Bu cümle müste'nifedir. Yani mâkabliyle bağlı değildir. Ancak mukadder bir suale cevaptır. Şöyle ki:
Vaktâ ki sâmi' şu ikinci kıssa-i temsiliyeyi işitti. Tabiî, musibetin keyfiyetini anlamak için şiddetli bir meyli uyandı. Vaktâ ki Kur'an-ı Kerim'in tasvirinden malûmat aldı. Musibetzede olan yolcuların da hallerini ve o musibete karşı ne yaptıklarını anlamak istedi. Kur'an-ı Kerim ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﺍﻟﺦ demekle onları kurtaracak bir melce kalmadığına -ve necat bulmak hülyasıyla denizde ellerini otlara uzatan, boğulanlar gibi- semavî top ve mancınıklardan kurtulmak için kulaklarını tıkamaktan maada bir çareleri kalmadığına işaret etmiştir.
Sual: Makamın iktizası hilafına ﻳُﺪْﺧِﻠُﻮﻥَ nin yerine ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ nin kullanılması neye binaendir?
Cevap: Yolcuların necatlarını intâc edecek hakiki sebepleri arayıp bulmaktan meyus olduktan sonra kulak tıkılması gibi ca'lî ve zannî şeylere müracaat etmek mecburiyetinde kaldıklarına işarettir.
Sual: Geçen vak'aları zaman-ı hâle ihzar için kullanılan muzari sîgasıyla ﻳَﺠْﻌَﻠُﻮﻥَ nin zikri neye işarettir?
Cevap: Hayretleri artıran şu makamın sâmi'a verdiği dehşetten dolayı, yolcuların hâdisesini velev hayalî olsun görmek arzusunda bulunan sâmi'in arzusunu tatmin için (sîga-i muzari ile) geçen o vak'a zaman-ı hâle getirilerek sâmi'in hayaline tasvir edilmiştir. Ve keza muzari sîgası ikide bir kesilip tazelenmekle beraber istimrar ve devamı iktiza eder. Ve bunun istimrarından bulutun gürültüsünün de devamına îma vardır.
ﺍَﺻَﺎﺑِﻌَﻬُﻢْ kulaklara sokulabilen ancak parmak uçları iken burada parmak manasına olan ﺍَﺻَﺎﺑِﻊَ in kullanılması, onların hayret ve deh-şetlerinden dolayı derece-i şaşkınlıklarına işarettir.
ﻓ۪ﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ Ra'dın sadâsından uğradıkları öyle bir şiddet-i havfa işarettir ki eğer ra'd, kulaklarının penceresinden içeriye girecek olursa derhal ruhları ağızlarının kapısından dışarıya kaçacaktır.
Ve keza bu kayıtta çok güzel ve latîf bir îma vardır ki vaktâ ki onlar edilen nasihatleri, nida-yı hakkı, kulaklarını açıp içerisine almadılar. Semavat cihetinden kulaklar cebhesi ra'd ve berkin top ve mancınıklarına tutuldu. Onlar o zaman hayır için tıkadıkları kulaklarını, şimdi de şer ve azâb için tıkamaya mecbur oldular.
ﺍَﻟْﺠَﺰَﺍﺀُ ﻣِﻦْ ﺟِﻨْﺲِ ﺍﻟْﻌَﻤَﻞِ Evet el ile sirkat yapıldığından el kesilir. Fena sözler ağız ile söylendiğinden ağıza vurulur. O da nedamet için sağ elini ağzına, hacalet için de sol elini gözlerine koyar.
ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻮَﺍﻋِﻖِ Ra'd ve berkin yolculara zarar vermekte müttehid olduklarına işareten, yalnız berkin sıfatı olan sâıkanın zikriyle iktifa edilerek ra'dın sıfatı terkedilmiştir. Maahâzâ sâıka, şiddetli bir savt ile yakıcı bir ateşten ibaret olduğu cihetle, ra'dın gürültüsünü de tazammun etmiş bulunuyor. Bu itibar ile ra'dın sıfatı da zikredilmiş demektir.
ﺣَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ Yani yolcuların sâıkalara karşı parmaklarıyla yaptıkları o gülünç müdafaaları mal, evlat ve saire eşyanın korkusundan değildir. Ancak canlarını cehenneme teslim edecek ölüm korkusundandır. Çünkü musibetin çakısı kemiğe dayanmıştır. Başka şeylerin kederinde, merakında olamayıp yalnız ölüm ve hıfz-ı hayatı düşünürler. ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ Bu cümlede bulunan kelimelerin birbirleriyle münasebetleri ve ifade ettikleri nükteler:
Evet ﻭ aralarında münasebet bulunan iki şeyi birbirine atfeden bir âlettir. Burada mâkabliyle mâba'di arasında bir münasebet görünmüyor. Yalnız birinci temsil ile ikinci temsilin arasındaki münasebete bakarak, şöyle silsileli birkaç cümleyi ihtar ediyor:
Onlar şenlikli yerlerden firar, şehirlilikten nefret, gecenin istirahat zamanı olduğuna dair kanuna muhalefet ettikleri gibi nasihatlere itaat etmeyerek, sanki necatları çöllerde imiş gibi sahralara düştüler. En-nihaye haybet ve hüsrana uğrayarak Allah'ın belasına muhat ve maruz kaldılar.
ﺍَﻟﻠّٰﻪُ Bu kelime-i mübareke, onların son ümid ve ricalarının kesilmesine işarettir. Çünkü musibetzede olan bir adam, evvel ve âhir Allah'ın merhametine iltica etmekle müteselli olur. Binaenaleyh Allah'ın kahr u gazabına müstehak olanın, elbette ve elbette necatından ümid ve ricası kesilir.
ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ kelimesi onları abluka eden musibetlerin, Allah'ın âsâr-ı azameti olduğuna işarettir. Yani göklerin, bulutların, yağmurların, gecelerin onlara cihat-ı sitteden hücum ettikleri gibi Allah'ın da gazap ve beliyyatı her taraftan onları ihata etmiştir. Ve keza Allah'ın bütün kâinatı ihata eden ilim ve kudreti ve bütün zerrata şâmil olan emirleri göz önüne getirilirse ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ kelimesinden şöyle bir ihtar fışkırmaya başlar:
"Ey kâfirler! Semavat ve arzın dışarısına çıkamazsınız. Dâhilde ise her nereye kaçacak olursanız orada Allah ilim ve kudretiyle hazır ve nâzırdır."
ﺑِﺎﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ Bu kelimeyi ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ lafzına bağlayan ﺏ harf-i cerri, Allah'ın gazabından kaçan kâfirler yine Allah'ın gazabına rast gelip musibet oklarına hedef olduklarına işarettir.
ﻛَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ unvanı ise üç işareti taşıyor:
1- Temsil içerisinde mümesseli yani münafıkları göstermekle sâmi'in temsil ile meşgul olup mümesselden, maksattan gafil olmamasını temin etmek içindir.
2- Temsil ile mümessel; yani yolcuların durumuyla münafıkların durumu arasında son sistemde bulunan müşabehetin kuvvetinden dolayı birbirinin sıfatını, yekdiğerinin lakabını, soyadını taşıyabilmelerine işarettir.
3- Kâfirlerin kalbi gibi onların da kalpleri zulmet ve azâb içinde bulunduğuna işarettir. Zira yaptıkları cinayet ve kusurlarından, vicdanları dahi onları tazip etmekten geri kalmıyor. Evet bizzat yaptığı cinayetin cezasını gören bir adamın vicdanı müsterih olamaz. ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺍﻟْﺒَﺮْﻕُ ﻳَﺨْﻄَﻒُ ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ Bu cümledeki kelimelerin işgal ettikleri yerler ile münasebetleri ve her birisinin taşıdığı işaretleri:
Evet, evvela bu cümle müste'nifedir. Yani mâkabliyle bağlı değildir. İstinafı ise mukadder bir suale cevaptır.
Sual: Berk, zulmetleri dağıtan ziyadar bir ateştir. Onlar onun ziyasından istifade etmediler mi?
Cevap: Bir fayda ve bir menfaat görmeleri öyle dursun, berkin zararından, belasından korktular diye Kur'an-ı Kerim bu cümle ile o mukadder suale cevap vermiştir.
Kurbiyet ve yakınlığı ifade eden ﻳَﻜَﺎﺩُ kelimesinin bu cümlede delâlet ettiği mana şundan ibarettir ki: Gözlerini hatf ve kör edecek esbab mevcud olduğuna rağmen her nasılsa bir maniden dolayı henüz kör olmamışlardır.
Kaptırmak manasını ifade eden ﻳَﺨْﻄَﻒُ kelimesinde pek güzel ve latîf bir belâgat vardır. Şöyle ki:
Eşyanın suretlerini alıp getirmek için gözün gönderdiği ziya, esna-yı râhta eşyaya yetişmezden evvel birdenbire şimşek çakar, kaptırıcı bir kuş gibi o ziyayı alır götürür. Veya gözün şuâı eşyanın şekillerini alıp getirirken gecenin gözü hükmünde olan şimşek kemal-i süratle hücum ederek elinden o şekilleri alır götürür. Sanki zulmeti kaldırmakla eşyayı gösteren şimşek, o dürzilerin eşyayı görmelerine razı olmadığından gözün şuâından o şekilleri kaptırıyor.
ﻋُﻴُﻮﻥٌ kelimesine tercihen zikredilen ﺍَﺑْﺼَﺎﺭَﻫُﻢْ unvanı, Kur'an'ın beyan ettiği kat'î bürhanlarına karşı körlük gösteren münafıkların basiret ve kalplerindeki kötü niyetlerini, amellerini andırmakla teşhir etmek içindir. Zira göz, kalbin âyinesidir. Kalbin muzmeratı gözde görünür. ﻛُﻠَّﻤَٓﺎ ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ ﻣَﺸَﻮْﺍ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻭَﺍِﺫَٓﺍ ﺍَﻇْﻠَﻢَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻗَﺎﻣُﻮﺍ Bu âyeti teşkil eden kelimelerin işaretleri:
Evet evvela, bu cümle yine müste'nife olup mâkabliyle alâkadâr değildir. Ancak sâmi'in hatırına gelen şu suali cevaplandırıyor:
Sual: Onların musibeti tebeddül ve taaddüd etmiştir. Acaba her iki halette halleri ne oldu?
Cevap: "Şimşeğin ziyasıyla yolları göründüğü zaman yürürler imiş. Zulmet de çöktüğü vakit dururlar imiş." diye Kur'an-ı Kerim şu cümle ile sâmi'in o şüphesini izale etmiştir.
Sual: ﻛُﻠَّﻤَﺎ istiğrak ve istimrarı, yani umumiyet ve devamı ifade eden bir edattır. ﺍِﺫَﺍ ise ne umumiyeti ve ne devamı ifade etmez, bu itibar ile şimşeğin ziyalandırılmasında ﻛُﻠَّﻤَﺎ nın, zulmetin çöktüğünde ﺍِﺫَﺍ nın kullanılması neye binaendir?
Cevap: Onların ziyaya fazlaca hırs ve ihtiyaçları olduğu için en az bir ziyayı bile fırsat bilip kaçırtmak istemediklerine işareten, ziya üzerinde ﻛُﻠَّﻤَﺎ istimal edilmiştir.
Sebebiyet ve menfaate delâlet eden ﺍَﺿَٓﺎﺀَ ﻟَﻬُﻢْ deki ﻝ harfin-den anlaşılır ki bayılmak derecesinde bir musibetzede nefsine ait şeylerden maada hiçbir şey düşünmüyor. Hattâ kudret-i İlahiyenin binlerce hikmetler için kâinata neşrettiği ziyanın menfaati tamamen kendisine ait olduğunu ve onun için gönderildiğini zanneder.
Ziyanın adem-i devamı yüzünden süratli bir yürüyüşle yollarına devam etmeleri mukteza-yı hâl ve makam iken süratsiz, âdi bir yürüyüş ifade eden ﻣَﺸَﻮْﺍ tabiri, musibetin şiddetinden neş'et eden zafiyet yüzünden sürat-i seyre kâdir olmadıklarına işarettir.
Sual: İnsanlar yerde yürüdükleri gibi, onların da yürümeleri yerde olmalıdır. Halbuki ﻓ۪ﻴﻪِ deki zamirin ziyaya râci olması cihetiyle onların yürümeleri ziyada olduğu anlaşılır?
Cevap: Onların ziya haricinde yürümeleri mümkün olmadığı için sanki mesafe ve medar-ı hareketleri yalnız ziyaya münhasırdır.
ﻭَﺍِﺫَﺍ daki ﻭ yolcuların evvelce gördükleri zulmet musibetini tazelemek için ikinci bir zulmet daha atıf ve ilâve edildiğine işarettir.
ﺍِﺫَﺍ nın ifade ettiği cüz'iyet ve kıllet ise, yolcuların zulmete karşı besledikleri nefret ve gösterdikleri körlük şiddetinden fikirlerine zulmeti getirmediklerine, ancak ale'd-devam ziya için bir fırsat beklerler iken birdenbire zulmetin hücumuna maruz kaldıklarına işarettir.
ﺍَﻇْﻠَﻢَ nin berke olan isnadı, berkin ziyasından sonra hücum eden zulmetin başka zulmetlerden şedit olduğuna işarettir.
Ve keza musibetzede olan yolcuların tahayyüllerine göre güya berkin ziyasından sonra şu boşluğu dolduran zulmetler, hep berk ateşinin sönmesinden meydana gelen dumanlar olduğuna da hayalî bir îmadır.
Zarar için kullanılan ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ deki ﻋَﻠٰﻰ kelimesi zulmet musibetinin tesadüfî olmayıp ancak onların ceza-i amelleri olduğuna işarettir. Ve musibetzede olan yolcuların, şu boşluğu dolduran zulmetler bütün insanlar içerisinden onları kasd ve onlara zarar vermek için gönderilmiş olduklarını tahayyül ettiklerine bir remizdir.
Zulmet çöktüğü vakit sükûnetle durup depreşmemeleri icab eder iken "ayağa kalktılar" manasını ifade eden ﻗَﺎﻣُﻮﺍ tabiri, musibetin şiddetinden ve musibetle çok uğraştıklarından rükû vaziyetini andıran bellerinde bir tekavvüs peyda olduğuna ve zulmetin âni hücumundan tiksinerek ayağa kalkıp kaçanlar gibi, bellerini düzeltmelerine işarettir. ﻭَﻟَﻮْ ﺷَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﺬَﻫَﺐَ ﺑِﺴَﻤْﻌِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﺑْﺼَﺎﺭِﻫِﻢْ Bu cümledeki kelimelerin işaretleri:
Evet evvelki cümlelerde gözlerini kör, kulaklarını sağır etmek şanında bulunan esbab zikredildikten sonra bu cümlede müsebbebatı meşiet-i İlahiye ile bağladıktan sonra evvelki cümlelere atfeden ﻭ harfi esbabın perdesi altında tasarruf eden ancak yed-i kudret ve bütün esbab ve illetler üzerinde murakabe eden nazar-ı hikmet olduğuna işarettir.
ﻟَﻮْ Bu kelimenin tazammun ettiği (kıyas-ı istisnaî) şöyle tasvir edilebilir: Meşiet-i İlahiyenin olmaması; zehab-ı sem' ve basarın olmamasına illettir. Zehab-ı sem' ve basarın olmaması da meşietin olmamasını bildirmeye bir delil ve bir illettir.
Ve keza meşiet-i İlahiyeden maada bütün esbabın tekemmül etmesine ve yalnız meşiet-i İlahiyenin taallukuyla göz ve kulaklarının işi bitmiş olacağına işarettir.
ﺷَٓﺎﺀَ tabiri müsebbebatı esbabla bağlayan meşiet ve irade-i İlahiye olduğuna delâlet eder. Öyleyse tesir kudretindir. Esbab ise yed-i kudretin nazar-ı zahirîde umûr-u hasise ile mübaşereti görünmemek için vaz'edilmiş perdelerdir.
ﺍَﻟﻠّٰﻪُ Lafza-i Celalin sarahatle zikri; halkı fazlaca esbaba ehemmiyet vermekten zecir ve men' etmekle, esbabın perdesi altında tasarruf eden yed-i kudreti görmeye fikirleri davet eder.
ﺷَٓﺎﺀَ fiilinin bir mef'ul ile takyid edilmeyerek mutlak bırakılması; meşiet ve irade-i İlahiyenin, kâinatın ahvalinden müteessir olmadığına ve mevcudatın sıfât-ı İlahiyeye tesirleri bulunmadığına işarettir. Yani beşerin iradesi ve sair sıfatları mevcudatın hüsn kubh, büyüklük küçüklük gibi ahvalinden müteessir olduğu gibi sıfât-ı İlahiye müteessir olamaz. Sıfât-ı İlahiyeye göre hepsi mütesavidir.
Götürmek manasını ifade eden ﺫَﻫَﺐَ den anlaşılır ki esbab, mü-sebbebat üzerine musallat ve müstevli değildir. Yani esbabın irtifaı zamanında, onlar ile kaim ve bağlı olan müsebbebatın adem deryasına düşmesi ihtimali yoktur. Ancak esbabın arkasında hazır bulunan yed-i kudret o müsebbebatı hıfzeder. Ve hikmet-i İlahiye muvazene ve nizam kanunu mûcibince başka mevkilere gönderir, ihmal etmez. Evet hararet suyu kaynatmakla bünyesini tahrip ettiği zaman, içindeki buhar ademe gitmez, belki nizamat-ı havaiye mûcibince muayyen bir mecrada muayyen bir mevkiye sevk edilir.
Ve keza ﺫَﻫَﺐَ tabirinden anlaşılır ki "havass-ı hamse" denilen duygular; tabiattan neş'et etmiş değildir ve kulak, göz uzuvlarına da lâzım değildirler. Ancak o duygular, Cenab-ı Hak'tan ihsan edilen hediyelerdir.
Şu kulak, göz etleri de âdi şartlardır.
Ve keza ﺫَﻫَﺐَ nin harf-i cer olan ﺏ ile beraber gelmesinden anlaşılır ki müsebbebat, esbabdan ayrıldığı zaman başıboş bırakılmayarak yine bir nizam altına alınır. Çünkü ﺫَﻫَﺐَ ﺑِﻪ۪ "beraberce götürmek" manasını ifade eder. Malûm ya beraber götürülen bir şey sahibsiz, başıboş bırakılamaz.
İhtar: Sem'in müfred olarak, basarın cem olarak zikirleri; işitilen bir, görünen çok olduğuna işarettir. Evet söylenilen sözler, birer birer kulağa girer, işitilir. Amma çok şeyler def'aten göze görünebilir. ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ Bu cümledeki nükte ve işaretler:
Evet evvela, bu cümle münafık ve yolcuları istila eden dehşetin tahkiki için bir fezleke ve bir hülâsadır. Ve bu hülâsadan anlaşılır ki yolcuların ahvali, münafıkların ahvalini tamamıyla temsil ettikleri ve her bir halleri yolcuların hallerinde göründüğü gibi, her bir zerrede ve her bir halde kudret-i İlahiyenin de tasarrufu görünür.
Tahkiki ifade eden ﺍِﻥَّ dâhil olduğu hükmün sabit ve sarsılmaz hakikatlerden olduğuna delâlet ettiği gibi meselenin azametine, vüs'atine, dikkatine ve nev-i beşerin de bu gibi meselelerde âciz, zayıf, kāsır olduğunu remzen gösteriyor. Çünkü bu gibi yakînî meselelerde tereddüdü intâc eden vehimlerdir. Vehimleri tevlid eden zafiyet, acz, kusurdur. Bunlar da insanın tıynetiyle yoğrulmuş sıfatlardır.
ﺍَﻟﻠّٰﻪُ Lafza-i Celalin burada sarahaten zikredilmesi, bu cümledeki hükmü isbât eden delile işarettir. Çünkü bütün mevcudat taht-ı tasarrufunda ve daire-i şümulünde bulunan kudret, sair sıfatlar gibi uluhiyetin lâzımesidir.
ﻋَﻠٰﻰ kelimesinden anlaşılır ki ademden eşyayı çıkartan kudret, o eşyayı mühmel ve başıboş bırakmaz. Ancak hikmetin murakabe ve nezareti altında terbiye ettirir.
ﻛُﻞِّ edatından anlaşılır ki esbabın bütün eserleri ve hasıl-ı bi'l-masdar denilen ef'al-i ihtiyariyeye terettüp eden eserler tamamen kudrete bağlıdır.
Mevcud ve mevcudata şey ve eşya denilmesi, meşiet-i İlahiyenin taallukundan neş'et ettiğine nazaran ﺷَﻰْﺀٍ tabirinden anlaşılır ki eşya vücuda geldikten sonra da Sâni'den alâkaları kesilmiyor. Vücudun tekerrüründen ibaret olan bekaları için daima Sâni'e muhtaçtırlar.
ﻗَﺎﺩِﺭٌ kelimesine bedel sübut ve devamı ifade eden ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ sîgasından anlaşılır ki kudret, makdurat nisbetinde olmayıp, daire-i tasarrufu pek geniştir. Ve kudret zatiyedir, tagayyürü kabul etmez. Ve kudret lâzımedir, ziyade ve noksana kabiliyeti yoktur. Ve kudret, "Rezzak, Gaffar, Muhyî, Mümit" gibi sıfât-ı fiiliyenin merci ve mizanıdır.
Bakara 2:21
ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ ﺭَﺑَّﻜُﻢُ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ ﻭَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻜُﻢْ ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ ٭ ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ﺟَﻌَﻞَ ﻟَﻜُﻢُ الْاَرْضَ ﻓِﺮَﺍﺷًﺎ ﻭَﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀَ ﺑِﻨَٓﺎﺀً ﻭَﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣَٓﺎﺀً ﻓَﺎَﺧْﺮَﺝَ ﺑِﻪ۪ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻟَﻜُﻢْ فَلَا ﺗَﺠْﻌَﻠُﻮﺍ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺍَﻧْﺪَﺍﺩًﺍ ﻭَ ﺍَﻧْﺘُﻢْ ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ Yani: "Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine vâsıl olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki; Arz'ı size döşek, semayı binanıza dam yapmış ve semadan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve sair gıdaları çıkartsın. Öyle ise, Allah'a misil ve şerik yapmayınız. Bilirsiniz ki, Allah'tan başka mabud ve hâlıkınız yoktur."
Mukaddeme
Akaidî ve imanî hükümleri kavî ve sabit kılmakla meleke haline getiren ancak ibadettir. Evet Allah'ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdanî ve aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. Bu hale, âlem-i İslâmın hal-i hazırdaki vaziyeti şahiddir. Ve keza ibadet, dünya ve âhiret saadetlerine vesile olduğu gibi, maaş ve meade, yani dünya ve âhiret işlerini tanzime sebebdir ve şahsî ve nev'î kemalâta vasıtadır ve Hâlık ile abd arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir rabıtadır.
İbadetin dünya saadetine vesile olduğunu izah eden cihetler:
Birisi:
İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak, acib ve latîf bir mizac ile yaratılmıştır. O mizac yüzünden, insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. Meselâ: İnsan en müntehab şeyleri ister, en güzel şeylere meyleder, zînetli şeyleri arzu eder, insaniyete lâyık bir maişet ve bir şerefle yaşamak ister.
Şu meyillerin iktizası üzerine yiyecek, giyecek ve sair hâcetlerini, istediği gibi güzel bir şekilde tedarikinde çok san'atlara ihtiyacı vardır. O san'atlara vukufu olmadığından, ebna-yı cinsiyle teşrik-i mesaî etmeye mecbur olur ki; herbirisi, semere-i sa'yiyle arkadaşına mübadele suretiyle yardımda bulunsun ve bu sayede ihtiyaçlarını tesviye edebilsinler.
Fakat insandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i akliye Sâni' tarafından tahdid edilmediğinden ve insanın cüz'-i ihtiyarîsiyle terakkisini temin etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıldığından, muamelâtta zulüm ve tecavüzler vukua gelir. Bu tecavüzleri önlemek için, cemaat-i insaniye çalışmalarının semerelerini mübadele etmekte adalete muhtaçtır. Lâkin her ferdin aklı, adaleti idrakten âciz olduğundan, küllî bir akla ihtiyaç vardır ki; ferdler, o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun, ancak şeriattır.
Sonra o şeriatın tesirini, icrasını, tatbikini temin edecek bir merci', bir sahib lâzımdır. O merci' ve o sahib de, ancak peygamberdir. Peygamber olan zâtın da, zahiren ve bâtınen halka olan hâkimiyetini devam ettirmek için, maddî ve manevî bir ulviyete ve bir imtiyaza ihtiyacı olduğu gibi, Hâlık ile olan derece-i münasebet ve alâkasını göstermek için de, bir delile ihtiyacı vardır. Böyle bir delil de ancak mu'cizelerdir.
Sonra Cenab-ı Hakk'ın emirlerine ve nehiylerine itaat ve inkıyadı tesis ve temin etmek için, Sâni'in azametini zihinlerde tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Bu tesbit de ancak akaid ile, yani ahkâm-ı imaniyenin tecellisiyle olur. İmanî hükümlerin takviye ve inkişaf ettirilmesi, ancak tekrar ile teceddüd eden ibadetle olur.
İkincisi:
İbadet, fikirleri Sâni'-i Hakîm'e çevirttirmek içindir. Abdin Sâni'-i Hakîm'e olan teveccühü, itaat ve inkıyadını intac eder. İtaat ve inkıyad ise, abdi intizam-ı ekmel altına idhal eder. Abdin intizam altına girmesiyle ve nizama ittiba etmesiyle, hikmetin sırrı tahakkuk eder. Hikmet ise, kâinat sahifelerinde parlayan san'at nakışlarıyla tebarüz eder.
Üçüncüsü:
İnsan santral gibi, bütün hilkatin nizamlarına ve fıtratın kanunlarına ve kâinattaki nevamis-i İlahiyenin şuâlarına bir merkezdir. Binaenaleyh insanın o kanunlara intisab ve irtibat etmesi ve o namusların eteklerine yapışıp temessük etmesi lâzımdır ki, umumî cereyanı temin etsin. Ve tabakat-ı âlemde deveran eden dolapların hareketlerine muhalefetle o dolapların çarkları altında ezilmesin. Bu da ancak evamir ve nevahiden ibaret olan ibadetle olur.
Dördüncüsü:
Emirleri imtisal, nehiylerden içtinab etmek sayesinde bir ferd, heyet-i içtimaiyede çok mertebelerle nisbet peyda eder ve alâkadar olur. Bilhâssa ahkâm-ı diniye ve mesalih-i umumiye hususunda bir ferd, bir nev' hükmüne geçer. Yani pek çok hukuklar, haysiyetler, irşadlar, talimler, ıslahlar gibi vazifeler bir şahsa yüklenir. Eğer evamiri imtisal, nevahiden içtinab eden o şahıs olmasa; o vazifeler tamamen pâyimal olur.
Beşincisi:
İnsan İslâmiyet sayesinde, ibadet saikasıyla bütün müslümanlara karşı sabit bir münasebet peyda eder ve kavî bir irtibat ve bağlılık elde eder. Bunlar ise sarsılmaz bir uhuvvete, hakikî bir muhabbete sebeb olur. Zâten heyet-i içtimaiyenin kemaline ve terakkisine ilk ve en birinci basamaklar, uhuvvet ile muhabbettir.
İbadetin şahsî kemalâta sebeb olduğunun izahı:
İnsan cismen küçük, zaîf ve âciz olmakla beraber, hayvanattan addedildiği halde, pek yüksek bir ruhu taşıyor ve pek büyük bir istidada mâliktir ve hasredilmeyecek derecede meyilleri vardır ve gayr-ı mütenahî emeller sahibidir ve addedilemez fikirleri vardır ve gayr-ı mahdud şeheviye ve gazabiye gibi kuvveleri vardır ve öyle acaib bir yaratılışı vardır ki, sanki bütün enva' ve âlemlere fihriste olarak yaratılmıştır.
İşte böyle bir insanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren, ibadettir; istidadlarını inkişaf ettiren, ibadettir; meyillerini temyiz ve tenzih ettiren, ibadettir; emellerini tahakkuk ettiren ibadettir; fikirlerini tevsi' ve intizam altına alan, ibadettir; şeheviye ve gazabiye kuvvelerini hadd altına alan, ibadettir; zahirî ve bâtınî uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izale eden, ibadettir; insanı mukadder olan kemalâtına yetiştiren, ibadettir; abd ile Mabud arasında en yüksek ve en latîf olan nisbet, ancak ibadettir. Evet kemalât-ı beşeriyenin en yükseği, şu nisbet ve münasebettir.
İhtar:
İbadetin ruhu, ihlastır. İhlas ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.
Kur'an-ı Kerim vaktâ ki ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ emriyle insanları ibadete davet etti; sanki lisan-ı hal ile: "Ne için ibadet yapalım, illeti nedir?" diye sorulan suali, Kur'an-ı Kerim ﺭَﺑَّﻜُﻢُ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ ilh.. cümleleriyle cevablandırmak üzere Sâni'in vücud u vahdetine dair bürhanları zikretmeye başladı.
Mukaddeme
Ateşin dumana olan delaleti gibi, müessirden esere yapılan istidlale "bürhan-ı limmî" denildiği gibi; dumanın ateşe olan delaleti gibi, eserden müessire olan istidlale de "bürhan-ı innî" denir. Bürhan-ı innî, şübhelerden daha sâlimdir.
Bu âyetin, Sâni'in vücud ve vahdetine işaret eden delillerinden biri de, "inayet delili"dir. Bu delil; kâinatı ve kâinatın eczasını ve enva'ını ihtilalden, ihtilaftan, dağılmaktan kurtarıp bütün hususatını intizam altına almakla kâinata hayat veren nizamdan ibarettir. Bütün maslahatların, hikmetlerin, faidelerin, menfaatlerin menşei, bu nizamdır. Menfaatlerden, maslahatlardan bahseden bütün âyât-ı Kur'aniye, bu nizam üzerine yürüyor ve bu nizamın tecellisine mazhardır. Binaenaleyh bütün mesalihin, fevaidin ve menafi'in mercii olan ve kâinata hayat veren bir nizam; elbette ve elbette bir nâzımın vücuduna delalet ettiği gibi, o nâzımın kasd ve hikmetine de delalet etmekle, kör tesadüfün vehimlerini nefyeder.
Ey insan! Eğer senin fikrin, nazarın şu yüksek nizamı bulmaktan âciz ise ve istikra-i tâm ile, yani umumî bir araştırma ile de o nizamı elde etmeye kādir değilsen, insanların telahuk-u efkâr denilen fikirlerinin birleşmesinden doğan ve nev'-i beşerin havâssı (duyguları) hükmünde olan fünun ile kâinata bak ve sahifelerini oku ki, akılları hayrette bırakan o yüksek nizamı göresin.
Evet kâinatın herbir nev'ine dair bir fen teşekkül etmiş veya etmektedir. Fen ise kavaid-i külliyeden ibarettir. Kaidenin külliyeti ise, nizamın yüksekliğine ve güzelliğine delalet eder. Zira nizamı olmayanın külliyeti olamaz. Meselâ: Her âlimin başında beyaz bir amame var. Külliyetle söylenilen şu hüküm, ulema nev'inde intizamın bulunmasına bakar. Öyle ise, umumî bir teftiş neticesinde fünun-u kevniyeden herbirisi, kaidelerinin külliyeti ile kâinatta yüksek bir nizamın bulunmasına bir delildir. Ve herbir fen nurlu bir bürhan olup, mevcudatın silsilelerinde salkımlar gibi asılıp sallanan maslahat semerelerini ve ahvalin değişmesinde gizli olan faideleri göstermekle Sâni'in kasd ve hikmetini ilân ediyorlar. Âdeta vehim şeytanlarını tardetmek için herbir fen, birer necm-i sâkıbdır. Yani bâtıl vehimleri delip yakan birer yıldızdırlar.
Ey arkadaş! O nizamı bulmak için umum kâinatı araştırmaktansa, şu misale dikkat et, matlubun hasıl olur: Göz ile görünmeyen bir mikrop, bir hayvancık, küçüklüğüyle beraber pek ince ve garib bir makine-i İlahiyeyi hâvidir. O makine mümkinattan olduğundan, vücud ve ademi mütesavidir. İlletsiz vücuda gelmesi muhaldir. O makinenin bir illetten vücuda geldiği zarurîdir. O illet ise, esbab-ı tabiiye değildir. Çünki o makinedeki ince nizam, bir ilim ve şuurun eseridir. Esbab-ı tabiiye ise ilimsiz, şuursuz, camid şeylerdir. Akılları hayrette bırakan o ince makinenin esbab-ı tabiiyeden neş'et ettiğini iddia eden adam, esbabın herbir zerresine Eflatun'un şuurunu, Calinos'un hikmetini i'ta etmekle beraber; o zerrat arasında bir muhaberenin de mevcud olmasını itikad etmelidir. Bu ise, öyle bir safsata ve öyle bir hurafedir ki, meşhur sofestaîyi bile utandırıyor. Maahâzâ esbab-ı maddiyede esas ittihaz edilen kuvve-i cazibe ile kuvve-i dafianın, inkısama kabiliyeti olmayan bir cüz'de birlikte içtimaları iltizam edilmiştir. Halbuki bunlar birbirlerine zıd olduklarından, içtimaları caiz değildir. Fakat cazibe ve dafia kanunlarından maksad, "âdâtullah" ile tabir edilen kavanin-i İlahiye ise ve tabiatla tesmiye edilen şeriat-ı fıtriye ise, caizdir. Lâkin kanunluktan tabiata, vücud-u zihnîden vücud-u haricîye, umûr-u itibariyeden umûr-u hakikiyeye, âlet olmaktan müessir olmaya çıkmamak şartıyla makbuldür. Aksi takdirde caiz değildir.
Ey arkadaş! Misal olarak gösterdiğim o küçük hurdebînî hayvancığın yani mikrobun büyük fabrikasındaki nizam ve intizamı aklın ile gördüğün takdirde başını kaldır, kâinata bak! Emin ol ki, kâinatın vuzuh ve zuhuru nisbetinde o yüksek nizamı, kâinatın sahifelerinde pek zahir ve okunaklı bir şekilde görüp okuyacaksın.
Ey arkadaş! Kâinatın sahifelerinde "delilü'l-inaye" ile anılan nizama ait âyetleri okuyamadı isen, sıfat-ı kelâmdan gelen Kur'an-ı Azîmüşşan'ın âyetlerine bak ki; insanları tefekküre davet eden bütün âyetleri şu delilü'l-inayeyi tavsiye ediyorlar. Ve nimetleri ve faideleri sayan âyetler dahi, delilü'l-inaye denilen o yüksek nizamın semerelerinden bahsediyorlar. Ezcümle: Bahsinde bulunduğumuz şu âyet ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ﺟَﻌَﻞَ ﻟَﻜُﻢُ الْاَرْضَ ﻓِﺮَﺍﺷًﺎ ﻭَﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀَ ﺑِﻨَٓﺎﺀً ﻭَ ﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣَٓﺎﺀً ﻓَﺎَﺧْﺮَﺝَ ﺑِﻪ۪ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻟَﻜُﻢْ cümleleriyle, o nizamın faidelerini ve nimetlerini koparıp insanlara veriyorlar.
Delil-i İhtiraî:
Mezkûr âyetin Sâni'in vücud ve vahdetine işaret eden delillerinden biri de, ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻜُﻢْ cümlesiyle işaret ettiği "delil-i ihtiraî"dir. Delil-i ihtiraînin hülâsası şöyle izah edilebilir:
Cenab-ı Hak hususî eserlerine menşe' ve kendisine lâyık kemalâtına me'haz olmak üzere, her ferde ve her nev'e has ve müstakil bir vücud vermiştir. Ezel cihetine sonsuz olarak uzanıp giden hiçbir nev' yoktur. Çünki bütün enva', imkândan vücub dairesine çıkmamışlardır. Ve teselsülün de bâtıl olduğu meydandadır. Ve âlemde görünen şu tagayyür ve tebeddül ile bir kısım eşyanın hudûsu, yani yeni vücuda geldiği de göz ile görünüyor. Bir kısmının da hudûsu, zaruret-i akliye ile sabittir. Demek hiçbir şeyin ezeliyeti cihetine gidilemez.
Ve keza ilmü'l-hayvanat ve ilmü'n-nebatatta isbat edildiği gibi, enva'ın sayısı ikiyüz binden ziyadedir. Bu nev'ler için birer âdem ve birer evvel-baba lâzımdır. Bu evvel-babaların ve âdemlerin daire-i vücubda olmayıp ancak mümkinattan olduklarına nazaran, behemehal vasıtasız kudret-i İlahiyeden vücuda geldikleri zarurîdir. Çünki bu nev'lerin teselsülü, yani sonsuz uzanıp gitmeleri bâtıldır. Ve bazı nev'lerin başka nev'lerden husule gelmeleri tevehhümü de bâtıldır. Çünki iki nev'den doğan nev', alel'ekser ya akîmdir veya nesli inkıtaa uğrar. Tenasül ile bir silsilenin başı olamaz.
Hülâsa: Beşeriyet ve sair hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei en başta bir babada kesildiği gibi, en nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir.
Evet şuursuz, ihtiyarsız, camid, basit olan esbab-ı tabiiyenin, bütün akılları hayrette bırakan o enva' silsilelerinin icadına kabiliyeti olduğu daire-i imkândan hariçtir. Ve keza kudret mu'cizelerinden birer nakş-ı garib ve birer san'at-ı acib taşıyan o enva'ın ihtiva ettikleri efradın da ihtira' ve yaradılışlarını o esbaba isnad etmek, yalnız bir muhalin değil, muhalatın en hurafesidir. Binaenaleyh o silsileleri teşkil eden enva' ile efrad, hudûs ve imkân lisanıyla, Hâlıklarının vücub-u vücuduna kat'î bir şehadetle şehadet ediyorlar.
S- Bütün silsilelerin Hâlık'ın vücub-u vücuduna kat'î şehadetleri gözönünde olduğu halde, bazı insanların madde ile maddenin hareketinin ezeliyeti cihetine zâhib olmakla dalalete düştüklerinin esbabı nedendir?
C- Kasd ve dikkatle değil, sathî ve dikkatsiz bir nazarla, muhal ve bâtıla, mümkin nazarıyla bakılabilir. Meselâ:
Bir bayram akşamı, gökte ay ve hilâli arayanlar içinde ihtiyar bir zât da bulunur. Bu zât, gökteki hilâli görmek için bütün kasd ve dikkatiyle nazarını göğe tevcih edip hilâli araştırmakla meşgul iken, gözünün kirpiklerinden uzanan ve gözünün hadekası üzerine eğilen beyaz bir kıl nasılsa gözüne ilişir. O zât derhal "Hilâli gördüm" der. "İşte bu gördüğüm Ay'dır" diye hükmeder.
İşte sathî ve dikkatsiz nazarlar bu gibi hatalara düştükleri gibi, yüksek bir cevhere ve mükerrem bir mahiyete mâlik olan insan, kasdı ve dikkati ile daima hak ve hakikatı ararken, bazan sathî ve dikkatsiz bir nazarla bâtıla bakar. O bâtıl da ihtiyarsız, talebsiz, davetsiz fikrine gelir. Fikri de çâr nâçâr alır saklar, yavaş yavaş kabul ve tasdikine de mazhar olur. Fakat onun o bâtılı kabul ve tasdiki, bütün hikmetlerin mercii olan nizam-ı âlemden gaflet etmesinden ve madde ile hareketinin ezeliyete zıd olduğuna körlük gösterdiğinden ileri gelmiştir ki, şu garib nakışları ve acib san'at eserlerini esbab-ı camideye isnad etmek mecburiyetiyle o dalaletlere düşmüşlerdir.
Hüseyin-i Cisrî'nin dediği gibi, âsâr-ı medeniyetle müzeyyen ve bütün zînetlere müştemil bir eve giren bir adam, ev sahibini göremediğinden o zîneti, o esasatı, tesadüfe ve tabiata isnad etmeye mecbur olmuştur.
Kezalik nizam-ı âlemdeki bütün hikmetlerin, faidelerin tam bir ihtiyara ve şâmil bir ilme ve kâmil bir kudrete yaptıkları şehadetten gaflet eden gafiller, sathî nazarlarınca, tesir-i hakikîyi esbab-ı camideye vermeye mecbur kalmışlardır.
Ey arkadaş! Cenab-ı Hakk'ın pek ince âsâr-ı san'atından ve pek yüksek acaib-i kudretinden sarf-ı nazar ederek, yalnız tabiat denilen şu âsâr ve esbabdan, en zahir olan in'ikas ve irtisam keyfiyetine bak. Meselâ: Bir âyineyi semaya karşı tuttuğun zaman semayı irtifaıyla, nakışlarıyla, yıldızlarıyla celbedip âyinede in'ikas ve irtisam ettiren illet-i müessirenin, âyinenin yüzündeki hâsiyet olduğuna kanaat hasıl edebilir misin? Hâşâ! Veyahut hakikatta bir emr-i vehmîden ibaret olan cazibe-i umumiyenin, Arz ile yıldızları şu boşlukta muntazam tahrik ve tedbirine illet-i müessire olarak telakki ve kabul edebilir misin? Hâşâ! Bunlar ancak şart ve sebeb olabilirler, illet-i müessire olamazlar.
Hülâsa: İnsan sathî ve gayr-ı kasdî bir nazarla bâtıl ve muhal bir şeye baktığı zaman, hakikî illetini bulamadığı takdirde, çâr nâçâr sıhhatına veya inkârına kail olmakla kabul etmesi ihtimali vardır. Fakat talib ve müşteri sıfatıyla kasden ve bizzât dikkatle bakacak olursa, onların hikemiyat dedikleri o bâtıl mes'elelerden hiçbirisini de kabul etmez. Ancak bütün siyasîlerin hikmetini ve hükemanın akıllarını zerrelerde farzetmekle eblehane kabul eder.
S- Onların daima iftiharla bahsettikleri tabiat, nevamis ve kuva nedir ki, kendilerini onlarla iknaa çalışıyorlar?
C- Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi' değildir. Tâbi', ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet ancak kudrettedir. Yahut nasılki bildiğimiz şeriat, insanlardan sudûr eden ef'al-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdid eden kaidelerin hülâsasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır. Kezalik tabiat denilen şey de, âlem-i şehadetin uzuvlarından ve eczalarından sudûr eden ef'al arasında bir nizam ve bir intizamı îka' eden İlahî bir şeriat-ı fıtriyedir. Binaenaleyh şeriat ile devlet nizamı, makul ve itibarî emirlerden oldukları gibi; tabiat dahi itibarî bir emir olup, hilkatte yani yaratılışta cari olan âdetullahtan ibarettir. Amma tabiatın bir mevcud-u haricî olduğunu tevehhüm etmek, bir fırka askerin, idman ve talim esnasında yaptıkları o muntazam hareketlerini gören bir vahşinin, "Aralarındaki o nizamı idare edip birbiriyle bağlayan ip gibi bir şey mevcuddur" diye vahşice ettiği vehme benzer. Binaenaleyh vicdanı ve aklı vahşi olan bir adam, sathî ve tebaî bir nazarla, devam ve istimrarını muhafaza eden tabiatın müessir bir mevcud-u haricî olduğuna ihtimal verebilir. Hülâsa: Tabiat, Allah'ın san'atı ve şeriat-ı fıtriyesidir. Nevamis ise, onun mes'eleleridir. Kuva dahi, o mes'elelerin hükümleridir.
Tevhide geçiyoruz. Kur'an-ı Kerim, Sâni'in vahdetine dair delillerden hiçbir şey terketmemiştir. Bilhâssa "Arz ve semada Allah'tan başka ilahlar olmuş olsa idiler, şu görünen intizam fesada uğrardı" manasında olan ﻟَﻮْ ﻛَﺎﻥَ ﻓ۪ﻴﻬِﻤَٓﺎ ﺍٰﻟِﻬَﺔٌ اِلَّا ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﻔَﺴَﺪَﺗَﺎ âyetinin tazammun ettiği bürhanü't-temanü', Sâni'in vâhid ve müstakil olduğuna kâfi bir delildir. Ve istiklaliyet, uluhiyetin zâtî bir hâssası ve zarurî bir lâzımı olduğuna nurlu bir bürhandır.
Ey arkadaş! Bahsinde bulunduğumuz âyetin evvelinde bulunan ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ emri, İbn-i Abbas'ın tefsirine nazaran, insanları tevhide davet eden bir emirdir. Ve aynı zamanda bu âyet, heyet-i mecmuasıyla tevhide işaret eden pek latîf ve güzel bir bürhanı tazammun etmiştir. Şöyle ki:
Nev'-i beşer ile sair hayvanatın medar-ı maişetleri olan semeratın tevlidi için, arz ile sema arasındaki muavenet ve münasebetleri ve âsâr-ı âlemin birbirine müşabehetleri ve etraf-ı âlemin birbiriyle kucaklaşmaları ve birbirinin elini tutup ihtiyaçlarını temin etmeleri ve yekdiğerinin sualine cevab verip yardımına koşmaları ve tamamıyla bir nokta-i vâhideye bakmaları ve bir nizam-ı vâhidin mihveri üstünde hareket etmeleri gibi halleri hâvi olan böyle garib bir makine, sahib ve sâni'inin bir olduğunu kat'î bir şehadetle ilân etmekle, "Herbir şeyde, Sâni'in vahdetine delalet eden bir âyet ve bir alâmet vardır" manasında olan şu beyitle tanin-endaz oluyorlar: ﻭَ ﻓ۪ﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻟَﻪُ ﺍٰﻳَﺔٌ ﺗَﺪُﻝُّ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍَﻧَّﻪُ ﻭَﺍﺣِﺪٌ Ey arkadaş! Sâni'-i Zülcelal, vâhid ve vâcibü'l-vücud olduğu gibi, bütün sıfât-ı kemaliye ile de muttasıftır. Zira âlemde ve masnuatta bulunan kemalât, tamamıyla Sâni'in kemalinden tecelli eden gölgeden muktebestir. Öyle ise Sâni'de bulunan cemal, kemal, hüsün; umum kâinatta bulunan umum cemallerden, kemallerden, hüsünlerden gayr-ı mütenahî derecelerle yüksektir. Zira ihsan, in'am edenin servetinden doğar ve servetine delildir. İcad, icad edenin vücuduna delalet eder. Îcab, mûcibin vücubuna bürhandır. Verilen hüsün, verenin hüsnüne delildir. Ve keza Sâni'-i Zülcelal, bütün nevakıstan pâk ve münezzehtir. Çünki noksaniyet, maddiyatın mahiyetlerindeki istidadın kılletinden ileri gelir. Halbuki Cenab-ı Hak maddiyattan değildir. Ve keza Sâni'-i Kadîm-i Ezelî, kâinatın ihtiva ettiği eşyanın cismiyet, cihetiyet, tagayyür, temekkün gibi istilzam ettikleri levazım ve evsaftan berî ve münezzehtir. Kur'an-ı Kerim şu iki hakikate "Allah'a misil yapmayın" manasında olan فَلَا ﺗَﺠْﻌَﻠُﻮﺍ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺍَﻧْﺪَﺍﺩًﺍ âyetiyle işaret etmiştir.
Delil-i İmkânî:
Bu âyetin, Sâni'in vücuduna işaret eden delillerinden birisi de "delil-i imkânî"dir ki, ﻭَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺍﻟْﻐَﻨِﻰُّ ﻭَ ﺍَﻧْﺘُﻢُ ﺍﻟْﻔُﻘَﺮَٓﺍﺀُ âyetiyle işaret edilmiştir. Bu delilin hülâsası: Kâinatın ihtiva ettiği zerrelerden herbirisinin gerek zâtında, gerek sıfâtında, gerek ahvalinde ve gerek vücudunda gayr-ı mütenahî imkânlar, ihtimaller, müşkilâtlar, yollar, kanunlar varken; birdenbire o zerre, gayr-ı mütenahî yollardan muayyen bir yola sülûk eder. Ve gayr-ı mahdud hallerden, bir vaziyete girer. Ve gayr-ı ma'dud sıfatlardan bir sıfatla vasıflanır ve doğru bir kanun üzerine mukadder bir maksada harekete başlar ve vazife olarak uhdesine verilen herhangi bir hikmet ve bir maslahatı derhal intac eder ki, o hikmet ve o maslahatın husule gelmesi, ancak o zerrenin o çeşit hareketiyle olabilir. Acaba o kadar yollar ve ihtimaller arasında o zerrenin macerası, lisan-ı haliyle, Sâni'in kasd ve hikmetine delalet etmez mi?
İşte herbir zerre, -müstakillen- kendi başıyla Sâni'in vücuduna delalet ettiği gibi, küçük-büyük herhangi bir teşekküle girerse veya hangi bir mürekkebe cüz' olursa, girdiği ve cüz' olduğu o makamlarda kazandığı nisbete göre Sâni'ine olan delaletini muhafaza eder.
Bu âyetin mâkabliyle cihet-i irtibatına gelince: Vaktâ ki Kur'an-ı Kerim: Birincisi, müttaki mü'minler; ikincisi, inadlı kâfirler; üçüncüsü, iki yüzlü münafıklar olmak üzere insanları üç kısma ayırdı ve aralarında taksimat ve teşkilat yaptı. Ve herbir kısmın sıfâtını ve âkıbetini beyan etti. Sonra ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ âyetiyle her üç kısma tevcih-i hitab ederek onları ibadete emir ve davet etti. Demek bu âyetin evvelki âyetlere terettübü ve onları takib etmesi; hane ve binanın mühendisin krokisine, amelin ilme, kaza'nın kadere terettübü ve birbirini takib etmeleri gibidir. Evet evvelki âyetlerde yapılan teşkilat ve taksimat, kroki ve plândan sonra bu âyette, ibadet binasının yapılmasına emredilmiştir. Ve o âyetlerde verilen bilgi ve malûmattan sonra, bu âyette amel ve ibadete emredilmiştir. Ve onlarda yazılan sıfat ve istihkaklara göre, burada emir ve nehiyler ile hükümler verilmiştir. Ve keza evvelki âyetlerde insanların taksimatı, ahval ve sıfâtı zikredildikten sonra, makamın iktizasıyla, bu âyet onları takib etmiştir.
Vaktâ ki Kur'an-ı Kerim insanların her üç fırkasından bahsetti ve herbir fırkanın sıfatını ve âkıbetini söyledi; sâmiin arzusu ve makamın iktizası üzerine, Kur'an-ı Kerim gaybdan hitaba intikal ederek onlara karşı şu hitabda bulundu. Evet bazı adamlar hakkında gaibane konuşanların bilâhare konuşmalarını hitaba çevirmelerinde şöylece bir nükte-i umumiye vardır:
Meselâ: Bir şahsın iyiliğinden veya fenalığından bahsedilirken gerek konuşanda, gerek dinleyende, ya tahsin veya tel'in için bir meyil uyanır. Sonra gitgide o meyil öyle kesb-i şiddet eder ki, sahibini o şahısla görüştürüp şifahen konuşmaya kuvvetli bir arzu uyandırır. Burada sâmi'lerin o meyillerini tatmin etmekle, makamın iktizası üzerine Kur'an-ı Kerim onları sâmi'lerin huzuruna götürüp kendilerine hitab ile tevcih-i kelâm etmiştir. Bu âyette gaybdan hitaba edilen iltifat ve intikalde hususî bir nükte de vardır ki; ibadetle yapılan tekliften hasıl olan meşakkat, hitab-ı İlahîden neş'et eden zevk ve lezzetle karşılanır ve insanlara ağır gelmez. Ve keza hitab suretiyle ibadeti teklif etmek, abd ile Hâlık arasında vasıta olmadığına işarettir.
Ey arkadaş! Bu âyetin cümlelerini birbiriyle nazmeden münasebetler ise: ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ cümlesinde emir ve hitab, geçen her üç fırkayı teşkil eden mü'min, kâfir ve münafıkların mazi, hal ve istikbalde vücuda gelmiş veya gelecek bütün efradını ihtiva eden tabakalara hitabdır. Binaenaleyh ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ vav'ının merciinde dâhil olan kâmil mü'minlere göre ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ , ibadete devam ve sebat etmeye emirdir. Orta derecedeki mü'minlere nazaran, ibadetin arttırılmasına emirdir. Kâfirlere göre, ibadetin şartı olan iman ve tevhid ile ibadetin yapılmasına emirdir. Münafıklara nazaran, ihlasa emirdir. Binaenaleyh ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ nun ifade ettiği ibadet kelimesi, mükellefîne göre müşterek-i manevî hükmündedir.
ﺭَﺑَّﻜُﻢْ Yani: Sizi terbiye eden ve büyüten odur. Ve sizin mürebbiniz odur. Öyle ise siz de, ona ibadet etmekle abd olunuz!
Ey arkadaş! Vaktâ ki Kur'an-ı Kerim ibadeti emretti. İbadet ise üç şeyden sonra olabilir. Birincisi: Mabudun mevcud olmasıdır. İkincisi: Mabudun vâhid olmasıdır. Üçüncüsü: Mabudun ibadete istihkakı bulunmasıdır. Kur'an-ı Kerim o üç mukadder suale işaret etmekle beraber şartlarının delillerini de zikrederken, Mabudun vücuduna dair olan delilleri iki kısma ayırmıştır:
Birisi:
Hariçten alınan delillerdir ki, buna âfâkî denilir.
İkincisi:
İnsanların nefislerinden alınan bürhanlardır. Buna enfüsî tesmiye edilir. Enfüsî olan kısmını da, biri nefsî diğeri usûlî olmak üzere iki kısma taksim etmiştir.
Demek, Mabudun vücuduna üç türlü delil vardır: Âfâkî, nefsî, usûlî.
Evvelâ, en zahir ve en yakın olan nefsî delile ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ cümlesiyle, usûlî delile de ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻜُﻢْ cümlesiyle işaret etmiştir. Sonra, ibadet insanların hilkat ve yaratılışına ta'lik edilmiştir.
İbadetin hilkat-i beşere terettübü iki şeyden ileri geliyor: Ya insanlar ilk yaratılışında ibadete istidadlı ve takvaya kabiliyetli olarak yaratılmışlardır. Ve o istidadı ve o kabiliyeti onlarda gören, onların ibadet ve takva vazifelerini göreceklerini kaviyyen ümid eder. Veyahut insanların hilkatinden ve memur oldukları vazifeden ve teveccüh ettikleri kemalden maksad, ibadetin kemali olan takvadır. ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ Şu cümle, her iki noktaya da tatbik edilebilir. Yani istidad ve kabiliyetinizde ekilen veya vazife ve hilkatinizden kasdedilen takvanın kuvveden fiile çıkarılması lâzımdır.
Sonra Kur'an-ı Kerim'de Mabudun vücuduna ait âfâkî delillerin en karibine ﺟَﻌَﻞَ ﻟَﻜُﻢُ الْاَرْضَ ﻓِﺮَﺍﺷًﺎ cümlesiyle işaret edilmiştir. Ve bu işaretten, Arz'ın bu şekle getirilmesiyle nev'-i beşere ve sair hayvanata kabil-i sükna olarak hazır bulundurulması, ancak Allah'ın ca'liyle (yapmasıyla) olup tabiatın ve esbabın tesiriyle olmadığına bir remiz vardır. Çünki tesir-i hakikînin esbaba verilmesi, bir nevi şirktir. ﻭَﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀَ ﺑِﻨَٓﺎﺀً cümlesiyle, Sâni'in vücuduna olan âfâkî delillerden en basit ve en yükseğine işaret edilmiştir.
Sonra mürekkebat ve mevalidin vücud-u Sâni'a vech-i delaletlerine, ﻭَ ﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣَٓﺎﺀً ilh.. cümlesiyle işaret edilmiştir.
Sonra geçen delillerin herbirisi alel'infirad, yani birer birer Sâni'in vücuduna delalet ettiği gibi, heyet-i mecmuası da Sâni'in vahdetine işarettir.
Sonra nimetlerin menşei ve menbaı olan âlemin nizamına işaret eden o cümlelerin suret-i tertibi ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻟَﻜُﻢْ ün delaletiyle beraber, Mabudun ibadete müstehak olduğuna delalet eder. Çünki ibadet, şükürdür. Şükür, mün'ime edilir; yani nimetleri veren zâta şükretmek vâcibdir.
Sonra ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻟَﻜُﻢْ cümlesinden, Arz ve Arz'dan çıkan mevalid, yani Arz'ın semereleri insanlara hâdim oldukları gibi, insanlar da onların Sâni'ine hâdim olmaları lâzım olduğuna bir remiz vardır. فَلَا ﺗَﺠْﻌَﻠُﻮﺍ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺍَﻧْﺪَﺍﺩًﺍ cümlesi ise, geçen cümlelerin herbirisiyle alâkadardır. Yani: Rabbinize ibadet yaptığınızda şerik yapmayınız. Zira Rabbiniz ancak Allah'tır. Sizi, nev'iniz ile beraber halkeden odur. Ve Arz'ı size mesken olarak hazırlayan odur. Semayı sizin binanıza dam olarak yaratan odur. Ve sizin rızık maişetinizi tedarik için suları gönderen odur. Hülâsa, bütün nimetler onundur; öyle ise bütün şükürler ve ibadetler de ancak onadır.
Arkadaş! Bu âyetin tazammun ettiği cümlelerin keyfiyet ve nüktelerine gelelim:
Evvelâ: Kur'an-ı Kerim'de kesretle zikredilen ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ile edilen hitab ve nida, üç vecihle ve üç edatla te'kid edilmiştir. Birisi: İkazı ifade eden ve ikaz için kullanılan ﻳَﺎ harfidir. İkincisi: Alâmetleri aramakla bir şeyi bulmak için kullanılan ﺍَﻯُّ kelimesidir ki, Türkçede "hangi" kelimesiyle tercüme edilir. Üçüncüsü: Gafletten ayıltmak için kullanılan ﻫَﺎ harfidir. Bu te'kidlerden anlaşılır ki, burada şu tarz ile yapılan nida ve hitab, çok faidelere ve nüktelere işarettir.
Ezcümle, birincisi: İnsanlara ibadetlerin teklifinden hasıl olan meşakkatin, hitab-ı İlahîye mazhariyetten neş'et eden zevk ve lezzetle tahfif edilmesidir. İkincisi: İnsanın gaibane olan aşağı mertebesinden, huzurun yüksek makamına çıkması ancak ibadet vasıtasıyla olduğuna işarettir. Üçüncüsü: Muhatabın üç cihetten ibadete mükellef olduğuna işarettir. Kalbiyle teslim ve inkıyada, aklıyla iman ve tevhide, kalıbıyla amel ve ibadete mükelleftir. Dördüncüsü: Muhatabın mü'min, kâfir, münafık olmak üzere üç kısma ayrılmış olduğuna işarettir. Beşincisi: İnsanların yüksek, orta, avam tabakalarına hitabın şâmil olduğuna işarettir. Altıncısı: İnsanlar arasında yapılan nida ve hitablarda âdet edinmiş olan şeylere işarettir ki; insan evvelâ gördüğü adamı çağırır ve durdurur. Sonra kim olduğunu anlamak için alâmetlerine dikkat eder. Sonra maksadını anlatır. Hülâsa: Mezkûr hitab, geçen üç cihetten te'kid edilmiş şu nüktelere işarettir. ﻳَﺎ ile nida edilen insanlar gafil, gaib, hazır, cahil, meşgul, dost, düşman gibi çok muhtelif tabakalara şâmildir. Bu muhtelif tabakalara göre ﻳَﺎ nın ifadesi değişir. Meselâ: Gafile karşı tenbihi ifade eder, gaibe ihzarı, cahile tarifi, dosta teşviki, düşmana tevbih ve takri'i gibi her tabakaya münasib bir ifadesi vardır. Sonra makam kurbu iktiza ettiği halde, uzaklara mahsus olan ﻳَﺎ edatının kullanılması birkaç nükteye işarettir:
1- Teklif edilen emanet ve ibadetin pek büyük bir yük olduğuna, 2- Derece-i ubudiyetin, mertebe-i uluhiyetten pek uzak olduğuna, 3- Mükelleflerin, zaman ve mekânca hitabın vakit ve mahallinden ırak bulunduğuna, 4- İnsanların derece-i gafletlerine işarettir.
Muzafun ileyhsiz zikredildiğinden umumî bir tevessümü ifade eden ﺍَﻯُّ kelimesi; hitabın umum kâinata şâmil olup, yalnız farz-ı kifaye suretiyle haml-i emanete ve ibadete insanların tahsis edilmiş olduklarına işarettir. Öyle ise ibadette insanların kusurları, umum kâinata tecavüzdür.
Sonra ﺍَﻯُّ kelimesinde bir icmal ve bir ibham vardır, çünki izafesiz zikredilmiştir. Onun o ibham ve icmali, ﻧَﺎﺱ kelimesiyle izale ve tafsil edildiğinden, aralarında bir icmal ve tafsil cezaleti meydana gelmiştir. ﻫَﺎ : ﺍَﻯُّ nün muzafun ileyhine ivaz olmakla beraber, ﻳَﺎ edatıyla çağırılanları tenbih içindir. ﻧَﺎﺱ aslında nisyandan alınmış bir ism-i fâildir, vasfiyet-i asliyesi mülahazasıyla insanlara bir itaba işarettir. Yani: Ey İnsanlar! Ne için misak-ı ezelîyi unuttunuz... Fakat bir cihetten de insanlara bir mazeret yolunu gösteriyor. Yani: Sizin o misakı terketmeniz amden değil, belki sehiv ve nisyandan ileri gelmiştir. ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ nidaya cevabdır. Mü'min, kâfir, münafık olan geçen tabakalar nida ile çağırıldıklarından; ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ emri devam, itaat, ihlas, tevhid gibi her tabakaya münasib bir manayı ifade eder. ﺭَﺑَّﻜُﻢْ : Rab unvanı ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ ile teklif edilen ibadete bir illet ve bir sebebe işarettir. Yani: Sizin terbiyeniz Rabbinizin elinde olduğundan, daima ona muhtaçsınız. Ve terbiyenize lâzım olan bütün levazımatı veren odur. Onun o nimetlerine şükür lâzımdır. Şükür ise ancak ibadettir. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ : ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ Esma-i mübhemeden olduğu için, merci' ve medlûlü ancak sıla denilen dâhil olduğu cümle ile malûm olur. Meselâ: ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ﺟَﺎﺀَﻙَ denildiği zaman, gelen adamın yalnız sana gelmekle malûmiyeti var, başka cihetten malûmiyeti yoktur. Binaenaleyh burada ﺭَﺏّ kelimesinin ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ile vasıflandırılması Cenab-ı Hakk'ın marifeti, hakikatıyla olmayıp ancak ef'al ve âsârıyla olduğuna işarettir.
İcad, inşa veya başka bir kelimeye tercihan yaratılışın güzel şeklini ifade eden "halk" tabiri, insanlardaki istidadın sedad ve istikametçe ibadete elverişli olduğuna işarettir. Ve keza ibadet, yaratılışın ücreti ve neticesidir. Bu itibarla sevab, ibadetin ücreti olmayıp, ancak Cenab-ı Hakk'ın kereminden olduğuna işarettir. ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻜُﻢْ : Merci' ve medlûlünün adem-i malûmiyetine delalet eden ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ , evvelki insanların ölüm ile mahvolup gittiklerine ve onların ahvalini bildirecek bir bilgi olmadığına ve yalnız sizin gibi bir kısım mahluklar onların yerlerine gelmekle, o mahvolan insanların tarifleri mümkün olduğuna işarettir. ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ : ﻟَﻌَﻞَّ kelimesi ümid ve recayı ifade ediyor. Fakat bu mana, -hakikatıyla- Cenab-ı Hak hakkında istimal edilemez. Binaenaleyh ya mecazen istimal edilecektir. Veya muhatablara veyahut sâmi' ve müşahidlere isnad edilecektir. Mana-yı mecaziyle Cenab-ı Hak hakkında isnad edilmesi şöyle tasvir edilir: Nasılki bir insan bir iş için bir adamı techiz ettiği zaman, o işin o adamdan yapılmasını ümid eder. Kezalik -bilâ teşbih- Cenab-ı Hak insanlara kemal için bir istidad, teklif için bir kabiliyet ve bir ihtiyar vermiştir. Bu itibarla Cenab-ı Hak insanlardan o işlerin yapılmasını intizar etmektedir, denilebilir. Bu teşbih ve istiarede, hilkat-i beşerdeki hikmetin takva olduğuna ve ibadetin de neticesi takva olduğuna ve takvanın da en büyük mertebe olduğuna işaret vardır.
Reca manasının muhatablara atfedilmesi şöyle izah edilir:
Ey muhatab olan insanlar! Havf ve reca ortasında bulunmakla, takvayı reca ederek Rabbinize ibadet ediniz. Bu itibarla insan, ibadetine itimad etmemelidir ve daima ibadetinin artmasına çalışmalıdır.
Reca manası, sâmi' ve müşahidlere göre olursa şöyle tevil edilecektir:
Ey müşahidler! Arslanın pençesini gören adam, o pençenin iktizası olan parçalamayı arslandan ümid ve reca ettiği gibi; siz de insanları ibadet techizatıyla mücehhez olduklarını gördüğünüzden, onlardan takvayı reca ve intizar edebilirsiniz. Ve keza ibadetin fıtrî bir iktiza neticesi olduğuna işarettir. ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ : Takva, tabakat-ı mezkûrenin ibadetlerine terettüb ettiğinden, takvanın bütün kısımlarına, mertebelerine de şâmildir. Meselâ: Şirkten takva, kebairden masivaullahtan kalbini hıfzetmekle takva, ikabdan içtinab etmekle takva, gazabdan tahaffuz etmekle takva. Demek ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ kelimesi bu gibi mertebeleri tazammun eder. Ve keza ibadetin ancak ihlas ile ibadet olduğuna ve ibadetin mahzan vesile olmayıp maksud-u bizzât olduğuna ve ibadetin sevab ve ikab için yapılmaması lüzumuna işarettir. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ﺟَﻌَﻞَ ﻟَﻜُﻢُ الْاَرْضَ ﻓِﺮَﺍﺷًﺎ ﻭَﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀَ ﺑِﻨَٓﺎﺀً : Kur'an-ı Kerim, bu cümle ile beyan ettiği kudret-i İlahiyenin azametiyle insanları ibadete teşvik edip heyecana getiriyor. Şöyle ki:
Ey insanlar! Arz ve semayı sizlere mutî' ve hizmetkâr yapan zât, yaptığı şu iyiliğe karşı ibadete müstehaktır; ibadetini ediniz. Ve keza insanların faziletine ve yüksek bir kıymete mâlik olduğuna ve indallah mükerrem bulunduğuna bir îmadır. Sanki beşere emrediyor: Ey beşer! Yüksek ve alçak bütün ecramı sizin istifadenize tahsis etmekle sizlere bu kadar i'zaz ve ikramlarda bulunan Cenab-ı Hakk'a ibadet ediniz! Ve sizlere yaptığı keramete karşı liyakatınızı izhar ediniz.
Ve keza esbab ve tabiata tesirin verilmesini reddediyor. Şöyle ki:
Ey insan! Şu gördüğünüz yerler, gökler; sıfatlarıyla beraber, bir Hâlıkın halkıyla, kasdıyla, tahsisiyle ve bir nâzımın nazmıyla husule gelip bu intizamı bulmuşlardır. Kör tabiatın bu kadar büyük şeylerde yeri olmadığı gibi en küçük şeylerde de yeri yoktur. Ve keza sıfatlar da mümkinattan oldukları cihetle, Sâni'a delalet ettiklerine işarettir. Zira cisimleri teşkil eden zerreler, büyüklük-küçüklük, çirkinlik-güzellik gibi gayr-ı mütenahî ahval ve keyfiyetleri kabul etmekte müsavidirler. Yani bir zerrenin, bin keyfiyeti kabul etmeye kabiliyeti vardır; ve bir halet, binlerce zerrelere hal olabilir. Binaenaleyh güzellik gibi bir sıfat, binlerce zerrelere ve dolayısıyla cisimlere sıfat olabildiği halde, o kadar imkânat ve ihtimaller içinde muayyen bir cisme tayin edildiği zaman; herhalde bir kasd ile, bir hikmet altında, bir zâtın irade ve tahsisiyle, binlerce cisimler arasında o cisim, o sıfata mevsuf kılınmıştır. ﻟَﻜُﻢْ : Bu "lâm" ihtisas için değildir, ancak sebebiyeti ifade ediyor. Yani Arz'ın tefrişine sebeb yani vesile, insandır. Bu misafirhanedeki ziyafet onun namına verildi. Fakat istifade, insanlara mahsus ve münhasır değildir. Öyle ise insanların ihtiyacından, istifadesinden fazla kalana abes denilemez. ﻓِﺮَﺍﺷًﺎ : Bu tabir, garib bir nükte-i belâgata işarettir. Çünki Arz'ın sıkletinden dolayı suya batıp kaybolması tabiatının îcabatından olduğu halde, Cenab-ı Hak merhametiyle bir kısmını dışarıda bırakarak, insanlar için bir mesken ve nimetlerine bir maide, yani bir sofra olmak üzere tefriş etmiştir. Ve keza "firaş" tabirinden anlaşılıyor ki: Arz, bir hanenin tabanı gibi insan ve hayvanlara ferş ve bastedilmiştir. Öyle ise Arz'daki nebatat ve hayvanat, hanedeki efrad-ı aile ile erzak ve saire gibi levazım-ı beytiye hükmündedir. Ve keza "firaş" tabirinden anlaşılıyor ki, Arz taş gibi katı ve sert değildir ki kabil-i sükna olmasın ve su gibi mayi de değildir ki, ziraat ve istifadeye kabil olmasın. Belki orta bir vaziyette yapılmıştır ki, hem mesken, hem mezraa olsun. Bu iki faidenin taht-ı temine alınması, elbette ve elbette bir maksad, bir hikmet ve bir nizam ile olabilir. ﻭَﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀَ ﺑِﻨَٓﺎﺀً : Semanın insanlara bir sakf, bir dam gibi yapılması, yıldızların o damda asılı kandiller gibi olmalarını istilzam eder ki, teşbih tamam olsun. Öyle ise gayr-ı mütenahî şu boşlukta dağınık bir şekilde yıldızların bulunması, akılları hayrette bırakan nizam ve intizamlı vaziyetleri, kör tesadüfe isnad edilemez.
S- İnsan, Arz'a nisbeten bir zerredir; Arz da, kâinata nazaran bir zerredir; ve keza insanın bir ferdi, nev'ine nisbeten bir zerredir; nev'i de, sair ortakları bulunan enva' içinde bir zerre gibidir. Ve keza aklın düşünebildiği gayeler, faideler hikmet-i ezeliye ve ilm-i İlahîdeki faidelere nisbeten bir zerreden daha aşağıdır. Binaenaleyh böyle bir âlemin insanın istifadesi için yaratılmış olduğu akla giremez?
C- Evet zahire bakılırsa insan bir zerre hükmündedir. Fakat insanın taşıdığı ruha, kafasına taktığı akla, kalbinde beslediği istidadlara nazaran bu âlem-i şehadet dardır, istiab edemez. Ancak o ruhun arzularını ve o aklın fikirlerini ve o istidadların meyillerini tatmin ve temin edecek, âlem-i âhirettir. Ve keza istifade hususunda müzahame, mümanaa ve tecezzi yoktur; bir küllînin cüz'iyatına nisbeti gibidir. Nasılki bir küllî bütün cüz'iyatında mevcud olduğu halde, ne o küllîde tecezzi ve inkısam olur ve ne de cüz'iyatında müzahame ve müdafaa olur. Küre-i Arz'dan da binlerce müstefid olsa, ne aralarında bir müzahame olur ve ne Küre-i Arz'da bir noksaniyet peyda olur. Yalnız insanın indallah kerameti olduğu için, âlem-i şehadetin yaratılışında insan, ille-i gaiye menzilesinde gösterilmiştir. Ve insanın hatırı için, bütün enva'a bir umumî ziyafet verilmiştir. Bu ise, bütün âlemin faideleri insana münhasır olup başkalara hiçbir faidesi yoktur demek değildir. ﻭَ ﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣَٓﺎﺀً ﻓَﺎَﺧْﺮَﺝَ ﺑِﻪ۪ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻟَﻜُﻢْ İnzalin Cenab-ı Hakk'a olan isnadından anlaşılıyor ki, yağmurun katreleri başıboş değildir; ancak bir hikmet altında ve bir mizan-ı kasdî ile inerler. Çünki o mesafe-i baîdeden gelmek ile beraber; rüzgâr ve hava da müsademelerine yardımcı olduğu halde, katrelerin aralarında müsademe olmuyor. Öyle ise o katreler başıboş olmayıp, gemleri, onları temsil eden meleklerin elindedir. ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ : Sema kelimesinin zikri geçtiğine nazaran, makam zamirin yeri olduğu halde ism-i zahir ile zikredilmesi, yağmurların sema cirminden değil sema cihetinden geldiğine işarettir. Çünki sebkat eden sema kelimesinden maksad, cirmdir. ﻣَٓﺎﺀً : Semadan gelen karlar, dolular, sular olduğu halde yalnız suların zikredilmesi, en büyük istifadeyi temin eden, su olduğuna işarettir. ﻣَٓﺎﺀً kelimesinde tenkiri ifade eden tenvin ise, yağmur suyunun acib bir su olup, nizamı garib, imtizacat-ı kimyeviyesi size meçhul olduğuna işarettir. ﻓَﺎَﺧْﺮَﺝَ deki ﻑ , müddet ve mühlet olmaksızın takibi ifade eder. Buna binaen semeratın ihracı, yağmurun inzali akabinde bir müddet ara vermeden husule gelmesi lâzımdır. Halbuki ihrac ile inzal arasında hayli bir zaman vardır. Öyle ise ﺍَﺧْﺮَﺝَ , ﺍَﻧْﺰَﻝَ ye atf değildir. Ancak inzali takib eden fiillerin silsilesi ortadan kaldırılarak, o fiillerin neticesi hükmünde olan ﺍَﺧْﺮَﺝَ , ﺍَﻧْﺰَﻝَ ye atfedilmiştir. Takdir-i kelâm şöyle olsa gerektir: ﻭَ ﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣَٓﺎﺀً ﻓَﺎﻫْﺘَﺰَّﺕِ الْاَرْضُ ﻭَ ﺭَﺑَﺖْ ﻭَ ﺍَﺧْﻀَﺮَﺕْ ﻭَ ﺍَﻧْﺒَﺘَﺖْ ﻓَﺎَﺧْﺮَﺝَ ﺑِﻪ۪ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ Bu itibarla inzali takib eden ﺍِﻫْﺘَﺰَّﺕْ fiilidir. ﻑ nin de asıl mevkii, ﺍِﻫْﺘَﺰَّﺕْ dir. ﺑِﻪ۪ deki ﺏ harfi, sebebiyet ile karışık ilsak manasınadır. Yani: Su, semeratın husulüne sebeb olduğu gibi, semerata mülsak, karışık, yapışık olduğundan da, semeratın taravet ve tazeliğini muhafazaya vesiledir. ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ deki ﻣِﻦْ , beyan ile karışık ibtidayı ifade eder. Bu itibarla ﺍَﺧْﺮَﺝَ ye mef'ul olamaz. Ancak sâmiin fehmine göre tayin edilen mef'ulü mukadderdir. ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ ise, o mef'ule beyandır. Takdir-i kelâm ﻓَﺎَﺧْﺮَﺝَ ﺑِﻪ۪ ﺍَﻧْﻮَﺍﻋًﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ şeklindedir.
Nekre olarak ﺭِﺯْﻗًﺎ nın zikredilmesi, bu rızkın nereden ve ne ile husule geldiği size meçhul olduğuna işarettir. ﻟَﻜُﻢْ deki "lâm", ecliyet ve sebebiyet içindir. Yani: Siz rızkın gelmesine sebebsiniz amma, istifadesi size mahsus ve münhasır değildir ve başkalar da tebean istifadeye şeriktirler. Ve keza Cenab-ı Hak sizlere nimetlerini tahsis ettiği gibi, sizin de şükrünüzü ona tahsis etmeniz lâzım geldiğine işarettir. فَلَا ﺗَﺠْﻌَﻠُﻮﺍ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺍَﻧْﺪَﺍﺩًﺍ : Başta bulunan ﻑ , geçen dört fıkraya bakıyor. Yani: Odur Mabud, şerik yapmayınız. Odur Kādir-i Mutlak, şerikini itikad etmeyiniz. Odur Mün'im, şükründe şerik yapmayınız. Odur Hâlık, başka bir hâlık tahayyül etmeyiniz. ﺗَﺠْﻌَﻠُﻮﺍ : Bu tabirin ﺗَﻌْﺘَﻘِﺪُﻭﺍ tabirine tercihi, onların Allah'a isnad ettikleri şeriklerin ve misillerin aslı ve hakikatı olmadığı için o uydurma şeriklerin itikad edilecek şeyler olmadığına, ancak uydurma, ca'lî şeyler olduklarına işarettir. ﻟِﻠّٰﻪِ : Lafza-i celalin ﺍَﻧْﺪَﺍﺩًﺍ üzerine takdimi, Allah'ın daima hazır olduğunu düşünmek lüzumuna; ve nehyin menşei, şerikin Allah için yapılışı olduğuna işarettir. ﺍَﻧْﺪَﺍﺩًﺍ : Endad, "nidd"in cem'idir. "Nidd" ise, "misil" manasınadır. Halbuki Cenab-ı Hakk'a yapılan misil, onun zıddı olur. Bir şey hem zıd, hem misil olamaz ve birşeyin zıddı, ona misil olamaz. Öyle ise mislin bulunması, mislin muhaliyetini istilzam eder. "Endad"ın sîga-i cem' ile zikri, müşriklerin cehaletine işarettir. Yani: "Hiçbir cihetten bir benzeri olmayan Cenab-ı Hakk'a nasıl bir sürü misil ve zıd yapıyorsunuz?" Ve keza bütün enva'-ı şirkin reddine işarettir. Yani: "Ne zâtında ve ne sıfâtında ve ne ef'alinde şeriki, şebihi yoktur." Ve keza Vesenî, Sabiî, ehl-i teslis, ehl-i tabiat gibi fırak-ı dâllenin tevehhüm ettikleri şeriklerin tabakalarına işarettir.
İhtar:
Vesenî mezhebinin menşei; yıldızları ilah itikad etmek, hulûlü tahayyül etmek, cismiyeti tevehhüm etmek gibi gülünç şeylerdir.
ﻭَ ﺍَﻧْﺘُﻢْ ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ : Bu cümle ile âyetlerin sonunda zikredilen emsali cümleler, İslâmiyetin menşei ilim, esası akıl olduğuna işaret eder. Binaenaleyh İslâmiyetin hakikatı kabul ve safsatalı evhamı reddetmek, şânındandır. ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ ye bir mef'ulün terki, çok mef'ullerin takdirine sebeb olmuştur. Demek îcaz ve ihtisarı yapmakla itnab ve uzatmaktan kaçar iken, daha ziyade itnaba, tatvile sebeb olmuştur. Yani: Allah'tan başka mabudunuz olmadığını, hâlıkınızın bulunmadığını, başka bir kādir-i mutlak olmadığını ve mün'iminizin bulunmadığını bilirsiniz. Keza bilirsiniz ki, onların uydurdukları âlihe ve esnam, bir şeye kādir olmayıp, onlar da mahluk ve mec'ul şeylerdir.
Bakara 2:22
ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ ﺭَﺑَّﻜُﻢُ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ ﻭَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻜُﻢْ ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ ٭ ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ﺟَﻌَﻞَ ﻟَﻜُﻢُ الْاَرْضَ ﻓِﺮَﺍﺷًﺎ ﻭَﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀَ ﺑِﻨَٓﺎﺀً ﻭَﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣَٓﺎﺀً ﻓَﺎَﺧْﺮَﺝَ ﺑِﻪ۪ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻟَﻜُﻢْ فَلَا ﺗَﺠْﻌَﻠُﻮﺍ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺍَﻧْﺪَﺍﺩًﺍ ﻭَ ﺍَﻧْﺘُﻢْ ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ Yani: "Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine vâsıl olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki; Arz'ı size döşek, semayı binanıza dam yapmış ve semadan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve sair gıdaları çıkartsın. Öyle ise, Allah'a misil ve şerik yapmayınız. Bilirsiniz ki, Allah'tan başka mabud ve hâlıkınız yoktur."
Mukaddeme
Akaidî ve imanî hükümleri kavî ve sabit kılmakla meleke haline getiren ancak ibadettir. Evet Allah'ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdanî ve aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. Bu hale, âlem-i İslâmın hal-i hazırdaki vaziyeti şahiddir. Ve keza ibadet, dünya ve âhiret saadetlerine vesile olduğu gibi, maaş ve meade, yani dünya ve âhiret işlerini tanzime sebebdir ve şahsî ve nev'î kemalâta vasıtadır ve Hâlık ile abd arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir rabıtadır.
İbadetin dünya saadetine vesile olduğunu izah eden cihetler:
Birisi:
İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak, acib ve latîf bir mizac ile yaratılmıştır. O mizac yüzünden, insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. Meselâ: İnsan en müntehab şeyleri ister, en güzel şeylere meyleder, zînetli şeyleri arzu eder, insaniyete lâyık bir maişet ve bir şerefle yaşamak ister.
Şu meyillerin iktizası üzerine yiyecek, giyecek ve sair hâcetlerini, istediği gibi güzel bir şekilde tedarikinde çok san'atlara ihtiyacı vardır. O san'atlara vukufu olmadığından, ebna-yı cinsiyle teşrik-i mesaî etmeye mecbur olur ki; herbirisi, semere-i sa'yiyle arkadaşına mübadele suretiyle yardımda bulunsun ve bu sayede ihtiyaçlarını tesviye edebilsinler.
Fakat insandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i akliye Sâni' tarafından tahdid edilmediğinden ve insanın cüz'-i ihtiyarîsiyle terakkisini temin etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıldığından, muamelâtta zulüm ve tecavüzler vukua gelir. Bu tecavüzleri önlemek için, cemaat-i insaniye çalışmalarının semerelerini mübadele etmekte adalete muhtaçtır. Lâkin her ferdin aklı, adaleti idrakten âciz olduğundan, küllî bir akla ihtiyaç vardır ki; ferdler, o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun, ancak şeriattır.
Sonra o şeriatın tesirini, icrasını, tatbikini temin edecek bir merci', bir sahib lâzımdır. O merci' ve o sahib de, ancak peygamberdir. Peygamber olan zâtın da, zahiren ve bâtınen halka olan hâkimiyetini devam ettirmek için, maddî ve manevî bir ulviyete ve bir imtiyaza ihtiyacı olduğu gibi, Hâlık ile olan derece-i münasebet ve alâkasını göstermek için de, bir delile ihtiyacı vardır. Böyle bir delil de ancak mu'cizelerdir.
Sonra Cenab-ı Hakk'ın emirlerine ve nehiylerine itaat ve inkıyadı tesis ve temin etmek için, Sâni'in azametini zihinlerde tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Bu tesbit de ancak akaid ile, yani ahkâm-ı imaniyenin tecellisiyle olur. İmanî hükümlerin takviye ve inkişaf ettirilmesi, ancak tekrar ile teceddüd eden ibadetle olur.
İkincisi:
İbadet, fikirleri Sâni'-i Hakîm'e çevirttirmek içindir. Abdin Sâni'-i Hakîm'e olan teveccühü, itaat ve inkıyadını intac eder. İtaat ve inkıyad ise, abdi intizam-ı ekmel altına idhal eder. Abdin intizam altına girmesiyle ve nizama ittiba etmesiyle, hikmetin sırrı tahakkuk eder. Hikmet ise, kâinat sahifelerinde parlayan san'at nakışlarıyla tebarüz eder.
Üçüncüsü:
İnsan santral gibi, bütün hilkatin nizamlarına ve fıtratın kanunlarına ve kâinattaki nevamis-i İlahiyenin şuâlarına bir merkezdir. Binaenaleyh insanın o kanunlara intisab ve irtibat etmesi ve o namusların eteklerine yapışıp temessük etmesi lâzımdır ki, umumî cereyanı temin etsin. Ve tabakat-ı âlemde deveran eden dolapların hareketlerine muhalefetle o dolapların çarkları altında ezilmesin. Bu da ancak evamir ve nevahiden ibaret olan ibadetle olur.
Dördüncüsü:
Emirleri imtisal, nehiylerden içtinab etmek sayesinde bir ferd, heyet-i içtimaiyede çok mertebelerle nisbet peyda eder ve alâkadar olur. Bilhâssa ahkâm-ı diniye ve mesalih-i umumiye hususunda bir ferd, bir nev' hükmüne geçer. Yani pek çok hukuklar, haysiyetler, irşadlar, talimler, ıslahlar gibi vazifeler bir şahsa yüklenir. Eğer evamiri imtisal, nevahiden içtinab eden o şahıs olmasa; o vazifeler tamamen pâyimal olur.
Beşincisi:
İnsan İslâmiyet sayesinde, ibadet saikasıyla bütün müslümanlara karşı sabit bir münasebet peyda eder ve kavî bir irtibat ve bağlılık elde eder. Bunlar ise sarsılmaz bir uhuvvete, hakikî bir muhabbete sebeb olur. Zâten heyet-i içtimaiyenin kemaline ve terakkisine ilk ve en birinci basamaklar, uhuvvet ile muhabbettir.
İbadetin şahsî kemalâta sebeb olduğunun izahı:
İnsan cismen küçük, zaîf ve âciz olmakla beraber, hayvanattan addedildiği halde, pek yüksek bir ruhu taşıyor ve pek büyük bir istidada mâliktir ve hasredilmeyecek derecede meyilleri vardır ve gayr-ı mütenahî emeller sahibidir ve addedilemez fikirleri vardır ve gayr-ı mahdud şeheviye ve gazabiye gibi kuvveleri vardır ve öyle acaib bir yaratılışı vardır ki, sanki bütün enva' ve âlemlere fihriste olarak yaratılmıştır.
İşte böyle bir insanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren, ibadettir; istidadlarını inkişaf ettiren, ibadettir; meyillerini temyiz ve tenzih ettiren, ibadettir; emellerini tahakkuk ettiren ibadettir; fikirlerini tevsi' ve intizam altına alan, ibadettir; şeheviye ve gazabiye kuvvelerini hadd altına alan, ibadettir; zahirî ve bâtınî uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izale eden, ibadettir; insanı mukadder olan kemalâtına yetiştiren, ibadettir; abd ile Mabud arasında en yüksek ve en latîf olan nisbet, ancak ibadettir. Evet kemalât-ı beşeriyenin en yükseği, şu nisbet ve münasebettir.
İhtar:
İbadetin ruhu, ihlastır. İhlas ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.
Kur'an-ı Kerim vaktâ ki ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ emriyle insanları ibadete davet etti; sanki lisan-ı hal ile: "Ne için ibadet yapalım, illeti nedir?" diye sorulan suali, Kur'an-ı Kerim ﺭَﺑَّﻜُﻢُ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ ilh.. cümleleriyle cevablandırmak üzere Sâni'in vücud u vahdetine dair bürhanları zikretmeye başladı.
Mukaddeme
Ateşin dumana olan delaleti gibi, müessirden esere yapılan istidlale "bürhan-ı limmî" denildiği gibi; dumanın ateşe olan delaleti gibi, eserden müessire olan istidlale de "bürhan-ı innî" denir. Bürhan-ı innî, şübhelerden daha sâlimdir.
Bu âyetin, Sâni'in vücud ve vahdetine işaret eden delillerinden biri de, "inayet delili"dir. Bu delil; kâinatı ve kâinatın eczasını ve enva'ını ihtilalden, ihtilaftan, dağılmaktan kurtarıp bütün hususatını intizam altına almakla kâinata hayat veren nizamdan ibarettir. Bütün maslahatların, hikmetlerin, faidelerin, menfaatlerin menşei, bu nizamdır. Menfaatlerden, maslahatlardan bahseden bütün âyât-ı Kur'aniye, bu nizam üzerine yürüyor ve bu nizamın tecellisine mazhardır. Binaenaleyh bütün mesalihin, fevaidin ve menafi'in mercii olan ve kâinata hayat veren bir nizam; elbette ve elbette bir nâzımın vücuduna delalet ettiği gibi, o nâzımın kasd ve hikmetine de delalet etmekle, kör tesadüfün vehimlerini nefyeder.
Ey insan! Eğer senin fikrin, nazarın şu yüksek nizamı bulmaktan âciz ise ve istikra-i tâm ile, yani umumî bir araştırma ile de o nizamı elde etmeye kādir değilsen, insanların telahuk-u efkâr denilen fikirlerinin birleşmesinden doğan ve nev'-i beşerin havâssı (duyguları) hükmünde olan fünun ile kâinata bak ve sahifelerini oku ki, akılları hayrette bırakan o yüksek nizamı göresin.
Evet kâinatın herbir nev'ine dair bir fen teşekkül etmiş veya etmektedir. Fen ise kavaid-i külliyeden ibarettir. Kaidenin külliyeti ise, nizamın yüksekliğine ve güzelliğine delalet eder. Zira nizamı olmayanın külliyeti olamaz. Meselâ: Her âlimin başında beyaz bir amame var. Külliyetle söylenilen şu hüküm, ulema nev'inde intizamın bulunmasına bakar. Öyle ise, umumî bir teftiş neticesinde fünun-u kevniyeden herbirisi, kaidelerinin külliyeti ile kâinatta yüksek bir nizamın bulunmasına bir delildir. Ve herbir fen nurlu bir bürhan olup, mevcudatın silsilelerinde salkımlar gibi asılıp sallanan maslahat semerelerini ve ahvalin değişmesinde gizli olan faideleri göstermekle Sâni'in kasd ve hikmetini ilân ediyorlar. Âdeta vehim şeytanlarını tardetmek için herbir fen, birer necm-i sâkıbdır. Yani bâtıl vehimleri delip yakan birer yıldızdırlar.
Ey arkadaş! O nizamı bulmak için umum kâinatı araştırmaktansa, şu misale dikkat et, matlubun hasıl olur: Göz ile görünmeyen bir mikrop, bir hayvancık, küçüklüğüyle beraber pek ince ve garib bir makine-i İlahiyeyi hâvidir. O makine mümkinattan olduğundan, vücud ve ademi mütesavidir. İlletsiz vücuda gelmesi muhaldir. O makinenin bir illetten vücuda geldiği zarurîdir. O illet ise, esbab-ı tabiiye değildir. Çünki o makinedeki ince nizam, bir ilim ve şuurun eseridir. Esbab-ı tabiiye ise ilimsiz, şuursuz, camid şeylerdir. Akılları hayrette bırakan o ince makinenin esbab-ı tabiiyeden neş'et ettiğini iddia eden adam, esbabın herbir zerresine Eflatun'un şuurunu, Calinos'un hikmetini i'ta etmekle beraber; o zerrat arasında bir muhaberenin de mevcud olmasını itikad etmelidir. Bu ise, öyle bir safsata ve öyle bir hurafedir ki, meşhur sofestaîyi bile utandırıyor. Maahâzâ esbab-ı maddiyede esas ittihaz edilen kuvve-i cazibe ile kuvve-i dafianın, inkısama kabiliyeti olmayan bir cüz'de birlikte içtimaları iltizam edilmiştir. Halbuki bunlar birbirlerine zıd olduklarından, içtimaları caiz değildir. Fakat cazibe ve dafia kanunlarından maksad, "âdâtullah" ile tabir edilen kavanin-i İlahiye ise ve tabiatla tesmiye edilen şeriat-ı fıtriye ise, caizdir. Lâkin kanunluktan tabiata, vücud-u zihnîden vücud-u haricîye, umûr-u itibariyeden umûr-u hakikiyeye, âlet olmaktan müessir olmaya çıkmamak şartıyla makbuldür. Aksi takdirde caiz değildir.
Ey arkadaş! Misal olarak gösterdiğim o küçük hurdebînî hayvancığın yani mikrobun büyük fabrikasındaki nizam ve intizamı aklın ile gördüğün takdirde başını kaldır, kâinata bak! Emin ol ki, kâinatın vuzuh ve zuhuru nisbetinde o yüksek nizamı, kâinatın sahifelerinde pek zahir ve okunaklı bir şekilde görüp okuyacaksın.
Ey arkadaş! Kâinatın sahifelerinde "delilü'l-inaye" ile anılan nizama ait âyetleri okuyamadı isen, sıfat-ı kelâmdan gelen Kur'an-ı Azîmüşşan'ın âyetlerine bak ki; insanları tefekküre davet eden bütün âyetleri şu delilü'l-inayeyi tavsiye ediyorlar. Ve nimetleri ve faideleri sayan âyetler dahi, delilü'l-inaye denilen o yüksek nizamın semerelerinden bahsediyorlar. Ezcümle: Bahsinde bulunduğumuz şu âyet ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ﺟَﻌَﻞَ ﻟَﻜُﻢُ الْاَرْضَ ﻓِﺮَﺍﺷًﺎ ﻭَﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀَ ﺑِﻨَٓﺎﺀً ﻭَ ﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣَٓﺎﺀً ﻓَﺎَﺧْﺮَﺝَ ﺑِﻪ۪ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻟَﻜُﻢْ cümleleriyle, o nizamın faidelerini ve nimetlerini koparıp insanlara veriyorlar.
Delil-i İhtiraî:
Mezkûr âyetin Sâni'in vücud ve vahdetine işaret eden delillerinden biri de, ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻜُﻢْ cümlesiyle işaret ettiği "delil-i ihtiraî"dir. Delil-i ihtiraînin hülâsası şöyle izah edilebilir:
Cenab-ı Hak hususî eserlerine menşe' ve kendisine lâyık kemalâtına me'haz olmak üzere, her ferde ve her nev'e has ve müstakil bir vücud vermiştir. Ezel cihetine sonsuz olarak uzanıp giden hiçbir nev' yoktur. Çünki bütün enva', imkândan vücub dairesine çıkmamışlardır. Ve teselsülün de bâtıl olduğu meydandadır. Ve âlemde görünen şu tagayyür ve tebeddül ile bir kısım eşyanın hudûsu, yani yeni vücuda geldiği de göz ile görünüyor. Bir kısmının da hudûsu, zaruret-i akliye ile sabittir. Demek hiçbir şeyin ezeliyeti cihetine gidilemez.
Ve keza ilmü'l-hayvanat ve ilmü'n-nebatatta isbat edildiği gibi, enva'ın sayısı ikiyüz binden ziyadedir. Bu nev'ler için birer âdem ve birer evvel-baba lâzımdır. Bu evvel-babaların ve âdemlerin daire-i vücubda olmayıp ancak mümkinattan olduklarına nazaran, behemehal vasıtasız kudret-i İlahiyeden vücuda geldikleri zarurîdir. Çünki bu nev'lerin teselsülü, yani sonsuz uzanıp gitmeleri bâtıldır. Ve bazı nev'lerin başka nev'lerden husule gelmeleri tevehhümü de bâtıldır. Çünki iki nev'den doğan nev', alel'ekser ya akîmdir veya nesli inkıtaa uğrar. Tenasül ile bir silsilenin başı olamaz.
Hülâsa: Beşeriyet ve sair hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei en başta bir babada kesildiği gibi, en nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir.
Evet şuursuz, ihtiyarsız, camid, basit olan esbab-ı tabiiyenin, bütün akılları hayrette bırakan o enva' silsilelerinin icadına kabiliyeti olduğu daire-i imkândan hariçtir. Ve keza kudret mu'cizelerinden birer nakş-ı garib ve birer san'at-ı acib taşıyan o enva'ın ihtiva ettikleri efradın da ihtira' ve yaradılışlarını o esbaba isnad etmek, yalnız bir muhalin değil, muhalatın en hurafesidir. Binaenaleyh o silsileleri teşkil eden enva' ile efrad, hudûs ve imkân lisanıyla, Hâlıklarının vücub-u vücuduna kat'î bir şehadetle şehadet ediyorlar.
S- Bütün silsilelerin Hâlık'ın vücub-u vücuduna kat'î şehadetleri gözönünde olduğu halde, bazı insanların madde ile maddenin hareketinin ezeliyeti cihetine zâhib olmakla dalalete düştüklerinin esbabı nedendir?
C- Kasd ve dikkatle değil, sathî ve dikkatsiz bir nazarla, muhal ve bâtıla, mümkin nazarıyla bakılabilir. Meselâ:
Bir bayram akşamı, gökte ay ve hilâli arayanlar içinde ihtiyar bir zât da bulunur. Bu zât, gökteki hilâli görmek için bütün kasd ve dikkatiyle nazarını göğe tevcih edip hilâli araştırmakla meşgul iken, gözünün kirpiklerinden uzanan ve gözünün hadekası üzerine eğilen beyaz bir kıl nasılsa gözüne ilişir. O zât derhal "Hilâli gördüm" der. "İşte bu gördüğüm Ay'dır" diye hükmeder.
İşte sathî ve dikkatsiz nazarlar bu gibi hatalara düştükleri gibi, yüksek bir cevhere ve mükerrem bir mahiyete mâlik olan insan, kasdı ve dikkati ile daima hak ve hakikatı ararken, bazan sathî ve dikkatsiz bir nazarla bâtıla bakar. O bâtıl da ihtiyarsız, talebsiz, davetsiz fikrine gelir. Fikri de çâr nâçâr alır saklar, yavaş yavaş kabul ve tasdikine de mazhar olur. Fakat onun o bâtılı kabul ve tasdiki, bütün hikmetlerin mercii olan nizam-ı âlemden gaflet etmesinden ve madde ile hareketinin ezeliyete zıd olduğuna körlük gösterdiğinden ileri gelmiştir ki, şu garib nakışları ve acib san'at eserlerini esbab-ı camideye isnad etmek mecburiyetiyle o dalaletlere düşmüşlerdir.
Hüseyin-i Cisrî'nin dediği gibi, âsâr-ı medeniyetle müzeyyen ve bütün zînetlere müştemil bir eve giren bir adam, ev sahibini göremediğinden o zîneti, o esasatı, tesadüfe ve tabiata isnad etmeye mecbur olmuştur.
Kezalik nizam-ı âlemdeki bütün hikmetlerin, faidelerin tam bir ihtiyara ve şâmil bir ilme ve kâmil bir kudrete yaptıkları şehadetten gaflet eden gafiller, sathî nazarlarınca, tesir-i hakikîyi esbab-ı camideye vermeye mecbur kalmışlardır.
Ey arkadaş! Cenab-ı Hakk'ın pek ince âsâr-ı san'atından ve pek yüksek acaib-i kudretinden sarf-ı nazar ederek, yalnız tabiat denilen şu âsâr ve esbabdan, en zahir olan in'ikas ve irtisam keyfiyetine bak. Meselâ: Bir âyineyi semaya karşı tuttuğun zaman semayı irtifaıyla, nakışlarıyla, yıldızlarıyla celbedip âyinede in'ikas ve irtisam ettiren illet-i müessirenin, âyinenin yüzündeki hâsiyet olduğuna kanaat hasıl edebilir misin? Hâşâ! Veyahut hakikatta bir emr-i vehmîden ibaret olan cazibe-i umumiyenin, Arz ile yıldızları şu boşlukta muntazam tahrik ve tedbirine illet-i müessire olarak telakki ve kabul edebilir misin? Hâşâ! Bunlar ancak şart ve sebeb olabilirler, illet-i müessire olamazlar.
Hülâsa: İnsan sathî ve gayr-ı kasdî bir nazarla bâtıl ve muhal bir şeye baktığı zaman, hakikî illetini bulamadığı takdirde, çâr nâçâr sıhhatına veya inkârına kail olmakla kabul etmesi ihtimali vardır. Fakat talib ve müşteri sıfatıyla kasden ve bizzât dikkatle bakacak olursa, onların hikemiyat dedikleri o bâtıl mes'elelerden hiçbirisini de kabul etmez. Ancak bütün siyasîlerin hikmetini ve hükemanın akıllarını zerrelerde farzetmekle eblehane kabul eder.
S- Onların daima iftiharla bahsettikleri tabiat, nevamis ve kuva nedir ki, kendilerini onlarla iknaa çalışıyorlar?
C- Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi' değildir. Tâbi', ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet ancak kudrettedir. Yahut nasılki bildiğimiz şeriat, insanlardan sudûr eden ef'al-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdid eden kaidelerin hülâsasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır. Kezalik tabiat denilen şey de, âlem-i şehadetin uzuvlarından ve eczalarından sudûr eden ef'al arasında bir nizam ve bir intizamı îka' eden İlahî bir şeriat-ı fıtriyedir. Binaenaleyh şeriat ile devlet nizamı, makul ve itibarî emirlerden oldukları gibi; tabiat dahi itibarî bir emir olup, hilkatte yani yaratılışta cari olan âdetullahtan ibarettir. Amma tabiatın bir mevcud-u haricî olduğunu tevehhüm etmek, bir fırka askerin, idman ve talim esnasında yaptıkları o muntazam hareketlerini gören bir vahşinin, "Aralarındaki o nizamı idare edip birbiriyle bağlayan ip gibi bir şey mevcuddur" diye vahşice ettiği vehme benzer. Binaenaleyh vicdanı ve aklı vahşi olan bir adam, sathî ve tebaî bir nazarla, devam ve istimrarını muhafaza eden tabiatın müessir bir mevcud-u haricî olduğuna ihtimal verebilir. Hülâsa: Tabiat, Allah'ın san'atı ve şeriat-ı fıtriyesidir. Nevamis ise, onun mes'eleleridir. Kuva dahi, o mes'elelerin hükümleridir.
Tevhide geçiyoruz. Kur'an-ı Kerim, Sâni'in vahdetine dair delillerden hiçbir şey terketmemiştir. Bilhâssa "Arz ve semada Allah'tan başka ilahlar olmuş olsa idiler, şu görünen intizam fesada uğrardı" manasında olan ﻟَﻮْ ﻛَﺎﻥَ ﻓ۪ﻴﻬِﻤَٓﺎ ﺍٰﻟِﻬَﺔٌ اِلَّا ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﻔَﺴَﺪَﺗَﺎ âyetinin tazammun ettiği bürhanü't-temanü', Sâni'in vâhid ve müstakil olduğuna kâfi bir delildir. Ve istiklaliyet, uluhiyetin zâtî bir hâssası ve zarurî bir lâzımı olduğuna nurlu bir bürhandır.
Ey arkadaş! Bahsinde bulunduğumuz âyetin evvelinde bulunan ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ emri, İbn-i Abbas'ın tefsirine nazaran, insanları tevhide davet eden bir emirdir. Ve aynı zamanda bu âyet, heyet-i mecmuasıyla tevhide işaret eden pek latîf ve güzel bir bürhanı tazammun etmiştir. Şöyle ki:
Nev'-i beşer ile sair hayvanatın medar-ı maişetleri olan semeratın tevlidi için, arz ile sema arasındaki muavenet ve münasebetleri ve âsâr-ı âlemin birbirine müşabehetleri ve etraf-ı âlemin birbiriyle kucaklaşmaları ve birbirinin elini tutup ihtiyaçlarını temin etmeleri ve yekdiğerinin sualine cevab verip yardımına koşmaları ve tamamıyla bir nokta-i vâhideye bakmaları ve bir nizam-ı vâhidin mihveri üstünde hareket etmeleri gibi halleri hâvi olan böyle garib bir makine, sahib ve sâni'inin bir olduğunu kat'î bir şehadetle ilân etmekle, "Herbir şeyde, Sâni'in vahdetine delalet eden bir âyet ve bir alâmet vardır" manasında olan şu beyitle tanin-endaz oluyorlar: ﻭَ ﻓ۪ﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻟَﻪُ ﺍٰﻳَﺔٌ ﺗَﺪُﻝُّ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍَﻧَّﻪُ ﻭَﺍﺣِﺪٌ Ey arkadaş! Sâni'-i Zülcelal, vâhid ve vâcibü'l-vücud olduğu gibi, bütün sıfât-ı kemaliye ile de muttasıftır. Zira âlemde ve masnuatta bulunan kemalât, tamamıyla Sâni'in kemalinden tecelli eden gölgeden muktebestir. Öyle ise Sâni'de bulunan cemal, kemal, hüsün; umum kâinatta bulunan umum cemallerden, kemallerden, hüsünlerden gayr-ı mütenahî derecelerle yüksektir. Zira ihsan, in'am edenin servetinden doğar ve servetine delildir. İcad, icad edenin vücuduna delalet eder. Îcab, mûcibin vücubuna bürhandır. Verilen hüsün, verenin hüsnüne delildir. Ve keza Sâni'-i Zülcelal, bütün nevakıstan pâk ve münezzehtir. Çünki noksaniyet, maddiyatın mahiyetlerindeki istidadın kılletinden ileri gelir. Halbuki Cenab-ı Hak maddiyattan değildir. Ve keza Sâni'-i Kadîm-i Ezelî, kâinatın ihtiva ettiği eşyanın cismiyet, cihetiyet, tagayyür, temekkün gibi istilzam ettikleri levazım ve evsaftan berî ve münezzehtir. Kur'an-ı Kerim şu iki hakikate "Allah'a misil yapmayın" manasında olan فَلَا ﺗَﺠْﻌَﻠُﻮﺍ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺍَﻧْﺪَﺍﺩًﺍ âyetiyle işaret etmiştir.
Delil-i İmkânî:
Bu âyetin, Sâni'in vücuduna işaret eden delillerinden birisi de "delil-i imkânî"dir ki, ﻭَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺍﻟْﻐَﻨِﻰُّ ﻭَ ﺍَﻧْﺘُﻢُ ﺍﻟْﻔُﻘَﺮَٓﺍﺀُ âyetiyle işaret edilmiştir. Bu delilin hülâsası: Kâinatın ihtiva ettiği zerrelerden herbirisinin gerek zâtında, gerek sıfâtında, gerek ahvalinde ve gerek vücudunda gayr-ı mütenahî imkânlar, ihtimaller, müşkilâtlar, yollar, kanunlar varken; birdenbire o zerre, gayr-ı mütenahî yollardan muayyen bir yola sülûk eder. Ve gayr-ı mahdud hallerden, bir vaziyete girer. Ve gayr-ı ma'dud sıfatlardan bir sıfatla vasıflanır ve doğru bir kanun üzerine mukadder bir maksada harekete başlar ve vazife olarak uhdesine verilen herhangi bir hikmet ve bir maslahatı derhal intac eder ki, o hikmet ve o maslahatın husule gelmesi, ancak o zerrenin o çeşit hareketiyle olabilir. Acaba o kadar yollar ve ihtimaller arasında o zerrenin macerası, lisan-ı haliyle, Sâni'in kasd ve hikmetine delalet etmez mi?
İşte herbir zerre, -müstakillen- kendi başıyla Sâni'in vücuduna delalet ettiği gibi, küçük-büyük herhangi bir teşekküle girerse veya hangi bir mürekkebe cüz' olursa, girdiği ve cüz' olduğu o makamlarda kazandığı nisbete göre Sâni'ine olan delaletini muhafaza eder.
Bu âyetin mâkabliyle cihet-i irtibatına gelince: Vaktâ ki Kur'an-ı Kerim: Birincisi, müttaki mü'minler; ikincisi, inadlı kâfirler; üçüncüsü, iki yüzlü münafıklar olmak üzere insanları üç kısma ayırdı ve aralarında taksimat ve teşkilat yaptı. Ve herbir kısmın sıfâtını ve âkıbetini beyan etti. Sonra ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ âyetiyle her üç kısma tevcih-i hitab ederek onları ibadete emir ve davet etti. Demek bu âyetin evvelki âyetlere terettübü ve onları takib etmesi; hane ve binanın mühendisin krokisine, amelin ilme, kaza'nın kadere terettübü ve birbirini takib etmeleri gibidir. Evet evvelki âyetlerde yapılan teşkilat ve taksimat, kroki ve plândan sonra bu âyette, ibadet binasının yapılmasına emredilmiştir. Ve o âyetlerde verilen bilgi ve malûmattan sonra, bu âyette amel ve ibadete emredilmiştir. Ve onlarda yazılan sıfat ve istihkaklara göre, burada emir ve nehiyler ile hükümler verilmiştir. Ve keza evvelki âyetlerde insanların taksimatı, ahval ve sıfâtı zikredildikten sonra, makamın iktizasıyla, bu âyet onları takib etmiştir.
Vaktâ ki Kur'an-ı Kerim insanların her üç fırkasından bahsetti ve herbir fırkanın sıfatını ve âkıbetini söyledi; sâmiin arzusu ve makamın iktizası üzerine, Kur'an-ı Kerim gaybdan hitaba intikal ederek onlara karşı şu hitabda bulundu. Evet bazı adamlar hakkında gaibane konuşanların bilâhare konuşmalarını hitaba çevirmelerinde şöylece bir nükte-i umumiye vardır:
Meselâ: Bir şahsın iyiliğinden veya fenalığından bahsedilirken gerek konuşanda, gerek dinleyende, ya tahsin veya tel'in için bir meyil uyanır. Sonra gitgide o meyil öyle kesb-i şiddet eder ki, sahibini o şahısla görüştürüp şifahen konuşmaya kuvvetli bir arzu uyandırır. Burada sâmi'lerin o meyillerini tatmin etmekle, makamın iktizası üzerine Kur'an-ı Kerim onları sâmi'lerin huzuruna götürüp kendilerine hitab ile tevcih-i kelâm etmiştir. Bu âyette gaybdan hitaba edilen iltifat ve intikalde hususî bir nükte de vardır ki; ibadetle yapılan tekliften hasıl olan meşakkat, hitab-ı İlahîden neş'et eden zevk ve lezzetle karşılanır ve insanlara ağır gelmez. Ve keza hitab suretiyle ibadeti teklif etmek, abd ile Hâlık arasında vasıta olmadığına işarettir.
Ey arkadaş! Bu âyetin cümlelerini birbiriyle nazmeden münasebetler ise: ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ cümlesinde emir ve hitab, geçen her üç fırkayı teşkil eden mü'min, kâfir ve münafıkların mazi, hal ve istikbalde vücuda gelmiş veya gelecek bütün efradını ihtiva eden tabakalara hitabdır. Binaenaleyh ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ vav'ının merciinde dâhil olan kâmil mü'minlere göre ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ , ibadete devam ve sebat etmeye emirdir. Orta derecedeki mü'minlere nazaran, ibadetin arttırılmasına emirdir. Kâfirlere göre, ibadetin şartı olan iman ve tevhid ile ibadetin yapılmasına emirdir. Münafıklara nazaran, ihlasa emirdir. Binaenaleyh ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ nun ifade ettiği ibadet kelimesi, mükellefîne göre müşterek-i manevî hükmündedir.
ﺭَﺑَّﻜُﻢْ Yani: Sizi terbiye eden ve büyüten odur. Ve sizin mürebbiniz odur. Öyle ise siz de, ona ibadet etmekle abd olunuz!
Ey arkadaş! Vaktâ ki Kur'an-ı Kerim ibadeti emretti. İbadet ise üç şeyden sonra olabilir. Birincisi: Mabudun mevcud olmasıdır. İkincisi: Mabudun vâhid olmasıdır. Üçüncüsü: Mabudun ibadete istihkakı bulunmasıdır. Kur'an-ı Kerim o üç mukadder suale işaret etmekle beraber şartlarının delillerini de zikrederken, Mabudun vücuduna dair olan delilleri iki kısma ayırmıştır:
Birisi:
Hariçten alınan delillerdir ki, buna âfâkî denilir.
İkincisi:
İnsanların nefislerinden alınan bürhanlardır. Buna enfüsî tesmiye edilir. Enfüsî olan kısmını da, biri nefsî diğeri usûlî olmak üzere iki kısma taksim etmiştir.
Demek, Mabudun vücuduna üç türlü delil vardır: Âfâkî, nefsî, usûlî.
Evvelâ, en zahir ve en yakın olan nefsî delile ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ cümlesiyle, usûlî delile de ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻜُﻢْ cümlesiyle işaret etmiştir. Sonra, ibadet insanların hilkat ve yaratılışına ta'lik edilmiştir.
İbadetin hilkat-i beşere terettübü iki şeyden ileri geliyor: Ya insanlar ilk yaratılışında ibadete istidadlı ve takvaya kabiliyetli olarak yaratılmışlardır. Ve o istidadı ve o kabiliyeti onlarda gören, onların ibadet ve takva vazifelerini göreceklerini kaviyyen ümid eder. Veyahut insanların hilkatinden ve memur oldukları vazifeden ve teveccüh ettikleri kemalden maksad, ibadetin kemali olan takvadır. ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ Şu cümle, her iki noktaya da tatbik edilebilir. Yani istidad ve kabiliyetinizde ekilen veya vazife ve hilkatinizden kasdedilen takvanın kuvveden fiile çıkarılması lâzımdır.
Sonra Kur'an-ı Kerim'de Mabudun vücuduna ait âfâkî delillerin en karibine ﺟَﻌَﻞَ ﻟَﻜُﻢُ الْاَرْضَ ﻓِﺮَﺍﺷًﺎ cümlesiyle işaret edilmiştir. Ve bu işaretten, Arz'ın bu şekle getirilmesiyle nev'-i beşere ve sair hayvanata kabil-i sükna olarak hazır bulundurulması, ancak Allah'ın ca'liyle (yapmasıyla) olup tabiatın ve esbabın tesiriyle olmadığına bir remiz vardır. Çünki tesir-i hakikînin esbaba verilmesi, bir nevi şirktir. ﻭَﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀَ ﺑِﻨَٓﺎﺀً cümlesiyle, Sâni'in vücuduna olan âfâkî delillerden en basit ve en yükseğine işaret edilmiştir.
Sonra mürekkebat ve mevalidin vücud-u Sâni'a vech-i delaletlerine, ﻭَ ﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣَٓﺎﺀً ilh.. cümlesiyle işaret edilmiştir.
Sonra geçen delillerin herbirisi alel'infirad, yani birer birer Sâni'in vücuduna delalet ettiği gibi, heyet-i mecmuası da Sâni'in vahdetine işarettir.
Sonra nimetlerin menşei ve menbaı olan âlemin nizamına işaret eden o cümlelerin suret-i tertibi ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻟَﻜُﻢْ ün delaletiyle beraber, Mabudun ibadete müstehak olduğuna delalet eder. Çünki ibadet, şükürdür. Şükür, mün'ime edilir; yani nimetleri veren zâta şükretmek vâcibdir.
Sonra ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻟَﻜُﻢْ cümlesinden, Arz ve Arz'dan çıkan mevalid, yani Arz'ın semereleri insanlara hâdim oldukları gibi, insanlar da onların Sâni'ine hâdim olmaları lâzım olduğuna bir remiz vardır. فَلَا ﺗَﺠْﻌَﻠُﻮﺍ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺍَﻧْﺪَﺍﺩًﺍ cümlesi ise, geçen cümlelerin herbirisiyle alâkadardır. Yani: Rabbinize ibadet yaptığınızda şerik yapmayınız. Zira Rabbiniz ancak Allah'tır. Sizi, nev'iniz ile beraber halkeden odur. Ve Arz'ı size mesken olarak hazırlayan odur. Semayı sizin binanıza dam olarak yaratan odur. Ve sizin rızık maişetinizi tedarik için suları gönderen odur. Hülâsa, bütün nimetler onundur; öyle ise bütün şükürler ve ibadetler de ancak onadır.
Arkadaş! Bu âyetin tazammun ettiği cümlelerin keyfiyet ve nüktelerine gelelim:
Evvelâ: Kur'an-ı Kerim'de kesretle zikredilen ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ile edilen hitab ve nida, üç vecihle ve üç edatla te'kid edilmiştir. Birisi: İkazı ifade eden ve ikaz için kullanılan ﻳَﺎ harfidir. İkincisi: Alâmetleri aramakla bir şeyi bulmak için kullanılan ﺍَﻯُّ kelimesidir ki, Türkçede "hangi" kelimesiyle tercüme edilir. Üçüncüsü: Gafletten ayıltmak için kullanılan ﻫَﺎ harfidir. Bu te'kidlerden anlaşılır ki, burada şu tarz ile yapılan nida ve hitab, çok faidelere ve nüktelere işarettir.
Ezcümle, birincisi: İnsanlara ibadetlerin teklifinden hasıl olan meşakkatin, hitab-ı İlahîye mazhariyetten neş'et eden zevk ve lezzetle tahfif edilmesidir. İkincisi: İnsanın gaibane olan aşağı mertebesinden, huzurun yüksek makamına çıkması ancak ibadet vasıtasıyla olduğuna işarettir. Üçüncüsü: Muhatabın üç cihetten ibadete mükellef olduğuna işarettir. Kalbiyle teslim ve inkıyada, aklıyla iman ve tevhide, kalıbıyla amel ve ibadete mükelleftir. Dördüncüsü: Muhatabın mü'min, kâfir, münafık olmak üzere üç kısma ayrılmış olduğuna işarettir. Beşincisi: İnsanların yüksek, orta, avam tabakalarına hitabın şâmil olduğuna işarettir. Altıncısı: İnsanlar arasında yapılan nida ve hitablarda âdet edinmiş olan şeylere işarettir ki; insan evvelâ gördüğü adamı çağırır ve durdurur. Sonra kim olduğunu anlamak için alâmetlerine dikkat eder. Sonra maksadını anlatır. Hülâsa: Mezkûr hitab, geçen üç cihetten te'kid edilmiş şu nüktelere işarettir. ﻳَﺎ ile nida edilen insanlar gafil, gaib, hazır, cahil, meşgul, dost, düşman gibi çok muhtelif tabakalara şâmildir. Bu muhtelif tabakalara göre ﻳَﺎ nın ifadesi değişir. Meselâ: Gafile karşı tenbihi ifade eder, gaibe ihzarı, cahile tarifi, dosta teşviki, düşmana tevbih ve takri'i gibi her tabakaya münasib bir ifadesi vardır. Sonra makam kurbu iktiza ettiği halde, uzaklara mahsus olan ﻳَﺎ edatının kullanılması birkaç nükteye işarettir:
1- Teklif edilen emanet ve ibadetin pek büyük bir yük olduğuna, 2- Derece-i ubudiyetin, mertebe-i uluhiyetten pek uzak olduğuna, 3- Mükelleflerin, zaman ve mekânca hitabın vakit ve mahallinden ırak bulunduğuna, 4- İnsanların derece-i gafletlerine işarettir.
Muzafun ileyhsiz zikredildiğinden umumî bir tevessümü ifade eden ﺍَﻯُّ kelimesi; hitabın umum kâinata şâmil olup, yalnız farz-ı kifaye suretiyle haml-i emanete ve ibadete insanların tahsis edilmiş olduklarına işarettir. Öyle ise ibadette insanların kusurları, umum kâinata tecavüzdür.
Sonra ﺍَﻯُّ kelimesinde bir icmal ve bir ibham vardır, çünki izafesiz zikredilmiştir. Onun o ibham ve icmali, ﻧَﺎﺱ kelimesiyle izale ve tafsil edildiğinden, aralarında bir icmal ve tafsil cezaleti meydana gelmiştir. ﻫَﺎ : ﺍَﻯُّ nün muzafun ileyhine ivaz olmakla beraber, ﻳَﺎ edatıyla çağırılanları tenbih içindir. ﻧَﺎﺱ aslında nisyandan alınmış bir ism-i fâildir, vasfiyet-i asliyesi mülahazasıyla insanlara bir itaba işarettir. Yani: Ey İnsanlar! Ne için misak-ı ezelîyi unuttunuz... Fakat bir cihetten de insanlara bir mazeret yolunu gösteriyor. Yani: Sizin o misakı terketmeniz amden değil, belki sehiv ve nisyandan ileri gelmiştir. ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ nidaya cevabdır. Mü'min, kâfir, münafık olan geçen tabakalar nida ile çağırıldıklarından; ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ emri devam, itaat, ihlas, tevhid gibi her tabakaya münasib bir manayı ifade eder. ﺭَﺑَّﻜُﻢْ : Rab unvanı ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ ile teklif edilen ibadete bir illet ve bir sebebe işarettir. Yani: Sizin terbiyeniz Rabbinizin elinde olduğundan, daima ona muhtaçsınız. Ve terbiyenize lâzım olan bütün levazımatı veren odur. Onun o nimetlerine şükür lâzımdır. Şükür ise ancak ibadettir. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ : ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ Esma-i mübhemeden olduğu için, merci' ve medlûlü ancak sıla denilen dâhil olduğu cümle ile malûm olur. Meselâ: ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ﺟَﺎﺀَﻙَ denildiği zaman, gelen adamın yalnız sana gelmekle malûmiyeti var, başka cihetten malûmiyeti yoktur. Binaenaleyh burada ﺭَﺏّ kelimesinin ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ile vasıflandırılması Cenab-ı Hakk'ın marifeti, hakikatıyla olmayıp ancak ef'al ve âsârıyla olduğuna işarettir.
İcad, inşa veya başka bir kelimeye tercihan yaratılışın güzel şeklini ifade eden "halk" tabiri, insanlardaki istidadın sedad ve istikametçe ibadete elverişli olduğuna işarettir. Ve keza ibadet, yaratılışın ücreti ve neticesidir. Bu itibarla sevab, ibadetin ücreti olmayıp, ancak Cenab-ı Hakk'ın kereminden olduğuna işarettir. ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻜُﻢْ : Merci' ve medlûlünün adem-i malûmiyetine delalet eden ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ , evvelki insanların ölüm ile mahvolup gittiklerine ve onların ahvalini bildirecek bir bilgi olmadığına ve yalnız sizin gibi bir kısım mahluklar onların yerlerine gelmekle, o mahvolan insanların tarifleri mümkün olduğuna işarettir. ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ : ﻟَﻌَﻞَّ kelimesi ümid ve recayı ifade ediyor. Fakat bu mana, -hakikatıyla- Cenab-ı Hak hakkında istimal edilemez. Binaenaleyh ya mecazen istimal edilecektir. Veya muhatablara veyahut sâmi' ve müşahidlere isnad edilecektir. Mana-yı mecaziyle Cenab-ı Hak hakkında isnad edilmesi şöyle tasvir edilir: Nasılki bir insan bir iş için bir adamı techiz ettiği zaman, o işin o adamdan yapılmasını ümid eder. Kezalik -bilâ teşbih- Cenab-ı Hak insanlara kemal için bir istidad, teklif için bir kabiliyet ve bir ihtiyar vermiştir. Bu itibarla Cenab-ı Hak insanlardan o işlerin yapılmasını intizar etmektedir, denilebilir. Bu teşbih ve istiarede, hilkat-i beşerdeki hikmetin takva olduğuna ve ibadetin de neticesi takva olduğuna ve takvanın da en büyük mertebe olduğuna işaret vardır.
Reca manasının muhatablara atfedilmesi şöyle izah edilir:
Ey muhatab olan insanlar! Havf ve reca ortasında bulunmakla, takvayı reca ederek Rabbinize ibadet ediniz. Bu itibarla insan, ibadetine itimad etmemelidir ve daima ibadetinin artmasına çalışmalıdır.
Reca manası, sâmi' ve müşahidlere göre olursa şöyle tevil edilecektir:
Ey müşahidler! Arslanın pençesini gören adam, o pençenin iktizası olan parçalamayı arslandan ümid ve reca ettiği gibi; siz de insanları ibadet techizatıyla mücehhez olduklarını gördüğünüzden, onlardan takvayı reca ve intizar edebilirsiniz. Ve keza ibadetin fıtrî bir iktiza neticesi olduğuna işarettir. ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ : Takva, tabakat-ı mezkûrenin ibadetlerine terettüb ettiğinden, takvanın bütün kısımlarına, mertebelerine de şâmildir. Meselâ: Şirkten takva, kebairden masivaullahtan kalbini hıfzetmekle takva, ikabdan içtinab etmekle takva, gazabdan tahaffuz etmekle takva. Demek ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ kelimesi bu gibi mertebeleri tazammun eder. Ve keza ibadetin ancak ihlas ile ibadet olduğuna ve ibadetin mahzan vesile olmayıp maksud-u bizzât olduğuna ve ibadetin sevab ve ikab için yapılmaması lüzumuna işarettir. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ﺟَﻌَﻞَ ﻟَﻜُﻢُ الْاَرْضَ ﻓِﺮَﺍﺷًﺎ ﻭَﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀَ ﺑِﻨَٓﺎﺀً : Kur'an-ı Kerim, bu cümle ile beyan ettiği kudret-i İlahiyenin azametiyle insanları ibadete teşvik edip heyecana getiriyor. Şöyle ki:
Ey insanlar! Arz ve semayı sizlere mutî' ve hizmetkâr yapan zât, yaptığı şu iyiliğe karşı ibadete müstehaktır; ibadetini ediniz. Ve keza insanların faziletine ve yüksek bir kıymete mâlik olduğuna ve indallah mükerrem bulunduğuna bir îmadır. Sanki beşere emrediyor: Ey beşer! Yüksek ve alçak bütün ecramı sizin istifadenize tahsis etmekle sizlere bu kadar i'zaz ve ikramlarda bulunan Cenab-ı Hakk'a ibadet ediniz! Ve sizlere yaptığı keramete karşı liyakatınızı izhar ediniz.
Ve keza esbab ve tabiata tesirin verilmesini reddediyor. Şöyle ki:
Ey insan! Şu gördüğünüz yerler, gökler; sıfatlarıyla beraber, bir Hâlıkın halkıyla, kasdıyla, tahsisiyle ve bir nâzımın nazmıyla husule gelip bu intizamı bulmuşlardır. Kör tabiatın bu kadar büyük şeylerde yeri olmadığı gibi en küçük şeylerde de yeri yoktur. Ve keza sıfatlar da mümkinattan oldukları cihetle, Sâni'a delalet ettiklerine işarettir. Zira cisimleri teşkil eden zerreler, büyüklük-küçüklük, çirkinlik-güzellik gibi gayr-ı mütenahî ahval ve keyfiyetleri kabul etmekte müsavidirler. Yani bir zerrenin, bin keyfiyeti kabul etmeye kabiliyeti vardır; ve bir halet, binlerce zerrelere hal olabilir. Binaenaleyh güzellik gibi bir sıfat, binlerce zerrelere ve dolayısıyla cisimlere sıfat olabildiği halde, o kadar imkânat ve ihtimaller içinde muayyen bir cisme tayin edildiği zaman; herhalde bir kasd ile, bir hikmet altında, bir zâtın irade ve tahsisiyle, binlerce cisimler arasında o cisim, o sıfata mevsuf kılınmıştır. ﻟَﻜُﻢْ : Bu "lâm" ihtisas için değildir, ancak sebebiyeti ifade ediyor. Yani Arz'ın tefrişine sebeb yani vesile, insandır. Bu misafirhanedeki ziyafet onun namına verildi. Fakat istifade, insanlara mahsus ve münhasır değildir. Öyle ise insanların ihtiyacından, istifadesinden fazla kalana abes denilemez. ﻓِﺮَﺍﺷًﺎ : Bu tabir, garib bir nükte-i belâgata işarettir. Çünki Arz'ın sıkletinden dolayı suya batıp kaybolması tabiatının îcabatından olduğu halde, Cenab-ı Hak merhametiyle bir kısmını dışarıda bırakarak, insanlar için bir mesken ve nimetlerine bir maide, yani bir sofra olmak üzere tefriş etmiştir. Ve keza "firaş" tabirinden anlaşılıyor ki: Arz, bir hanenin tabanı gibi insan ve hayvanlara ferş ve bastedilmiştir. Öyle ise Arz'daki nebatat ve hayvanat, hanedeki efrad-ı aile ile erzak ve saire gibi levazım-ı beytiye hükmündedir. Ve keza "firaş" tabirinden anlaşılıyor ki, Arz taş gibi katı ve sert değildir ki kabil-i sükna olmasın ve su gibi mayi de değildir ki, ziraat ve istifadeye kabil olmasın. Belki orta bir vaziyette yapılmıştır ki, hem mesken, hem mezraa olsun. Bu iki faidenin taht-ı temine alınması, elbette ve elbette bir maksad, bir hikmet ve bir nizam ile olabilir. ﻭَﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀَ ﺑِﻨَٓﺎﺀً : Semanın insanlara bir sakf, bir dam gibi yapılması, yıldızların o damda asılı kandiller gibi olmalarını istilzam eder ki, teşbih tamam olsun. Öyle ise gayr-ı mütenahî şu boşlukta dağınık bir şekilde yıldızların bulunması, akılları hayrette bırakan nizam ve intizamlı vaziyetleri, kör tesadüfe isnad edilemez.
S- İnsan, Arz'a nisbeten bir zerredir; Arz da, kâinata nazaran bir zerredir; ve keza insanın bir ferdi, nev'ine nisbeten bir zerredir; nev'i de, sair ortakları bulunan enva' içinde bir zerre gibidir. Ve keza aklın düşünebildiği gayeler, faideler hikmet-i ezeliye ve ilm-i İlahîdeki faidelere nisbeten bir zerreden daha aşağıdır. Binaenaleyh böyle bir âlemin insanın istifadesi için yaratılmış olduğu akla giremez?
C- Evet zahire bakılırsa insan bir zerre hükmündedir. Fakat insanın taşıdığı ruha, kafasına taktığı akla, kalbinde beslediği istidadlara nazaran bu âlem-i şehadet dardır, istiab edemez. Ancak o ruhun arzularını ve o aklın fikirlerini ve o istidadların meyillerini tatmin ve temin edecek, âlem-i âhirettir. Ve keza istifade hususunda müzahame, mümanaa ve tecezzi yoktur; bir küllînin cüz'iyatına nisbeti gibidir. Nasılki bir küllî bütün cüz'iyatında mevcud olduğu halde, ne o küllîde tecezzi ve inkısam olur ve ne de cüz'iyatında müzahame ve müdafaa olur. Küre-i Arz'dan da binlerce müstefid olsa, ne aralarında bir müzahame olur ve ne Küre-i Arz'da bir noksaniyet peyda olur. Yalnız insanın indallah kerameti olduğu için, âlem-i şehadetin yaratılışında insan, ille-i gaiye menzilesinde gösterilmiştir. Ve insanın hatırı için, bütün enva'a bir umumî ziyafet verilmiştir. Bu ise, bütün âlemin faideleri insana münhasır olup başkalara hiçbir faidesi yoktur demek değildir. ﻭَ ﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣَٓﺎﺀً ﻓَﺎَﺧْﺮَﺝَ ﺑِﻪ۪ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻟَﻜُﻢْ İnzalin Cenab-ı Hakk'a olan isnadından anlaşılıyor ki, yağmurun katreleri başıboş değildir; ancak bir hikmet altında ve bir mizan-ı kasdî ile inerler. Çünki o mesafe-i baîdeden gelmek ile beraber; rüzgâr ve hava da müsademelerine yardımcı olduğu halde, katrelerin aralarında müsademe olmuyor. Öyle ise o katreler başıboş olmayıp, gemleri, onları temsil eden meleklerin elindedir. ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ : Sema kelimesinin zikri geçtiğine nazaran, makam zamirin yeri olduğu halde ism-i zahir ile zikredilmesi, yağmurların sema cirminden değil sema cihetinden geldiğine işarettir. Çünki sebkat eden sema kelimesinden maksad, cirmdir. ﻣَٓﺎﺀً : Semadan gelen karlar, dolular, sular olduğu halde yalnız suların zikredilmesi, en büyük istifadeyi temin eden, su olduğuna işarettir. ﻣَٓﺎﺀً kelimesinde tenkiri ifade eden tenvin ise, yağmur suyunun acib bir su olup, nizamı garib, imtizacat-ı kimyeviyesi size meçhul olduğuna işarettir. ﻓَﺎَﺧْﺮَﺝَ deki ﻑ , müddet ve mühlet olmaksızın takibi ifade eder. Buna binaen semeratın ihracı, yağmurun inzali akabinde bir müddet ara vermeden husule gelmesi lâzımdır. Halbuki ihrac ile inzal arasında hayli bir zaman vardır. Öyle ise ﺍَﺧْﺮَﺝَ , ﺍَﻧْﺰَﻝَ ye atf değildir. Ancak inzali takib eden fiillerin silsilesi ortadan kaldırılarak, o fiillerin neticesi hükmünde olan ﺍَﺧْﺮَﺝَ , ﺍَﻧْﺰَﻝَ ye atfedilmiştir. Takdir-i kelâm şöyle olsa gerektir: ﻭَ ﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣَٓﺎﺀً ﻓَﺎﻫْﺘَﺰَّﺕِ الْاَرْضُ ﻭَ ﺭَﺑَﺖْ ﻭَ ﺍَﺧْﻀَﺮَﺕْ ﻭَ ﺍَﻧْﺒَﺘَﺖْ ﻓَﺎَﺧْﺮَﺝَ ﺑِﻪ۪ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ Bu itibarla inzali takib eden ﺍِﻫْﺘَﺰَّﺕْ fiilidir. ﻑ nin de asıl mevkii, ﺍِﻫْﺘَﺰَّﺕْ dir. ﺑِﻪ۪ deki ﺏ harfi, sebebiyet ile karışık ilsak manasınadır. Yani: Su, semeratın husulüne sebeb olduğu gibi, semerata mülsak, karışık, yapışık olduğundan da, semeratın taravet ve tazeliğini muhafazaya vesiledir. ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ deki ﻣِﻦْ , beyan ile karışık ibtidayı ifade eder. Bu itibarla ﺍَﺧْﺮَﺝَ ye mef'ul olamaz. Ancak sâmiin fehmine göre tayin edilen mef'ulü mukadderdir. ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ ise, o mef'ule beyandır. Takdir-i kelâm ﻓَﺎَﺧْﺮَﺝَ ﺑِﻪ۪ ﺍَﻧْﻮَﺍﻋًﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ şeklindedir.
Nekre olarak ﺭِﺯْﻗًﺎ nın zikredilmesi, bu rızkın nereden ve ne ile husule geldiği size meçhul olduğuna işarettir. ﻟَﻜُﻢْ deki "lâm", ecliyet ve sebebiyet içindir. Yani: Siz rızkın gelmesine sebebsiniz amma, istifadesi size mahsus ve münhasır değildir ve başkalar da tebean istifadeye şeriktirler. Ve keza Cenab-ı Hak sizlere nimetlerini tahsis ettiği gibi, sizin de şükrünüzü ona tahsis etmeniz lâzım geldiğine işarettir. فَلَا ﺗَﺠْﻌَﻠُﻮﺍ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺍَﻧْﺪَﺍﺩًﺍ : Başta bulunan ﻑ , geçen dört fıkraya bakıyor. Yani: Odur Mabud, şerik yapmayınız. Odur Kādir-i Mutlak, şerikini itikad etmeyiniz. Odur Mün'im, şükründe şerik yapmayınız. Odur Hâlık, başka bir hâlık tahayyül etmeyiniz. ﺗَﺠْﻌَﻠُﻮﺍ : Bu tabirin ﺗَﻌْﺘَﻘِﺪُﻭﺍ tabirine tercihi, onların Allah'a isnad ettikleri şeriklerin ve misillerin aslı ve hakikatı olmadığı için o uydurma şeriklerin itikad edilecek şeyler olmadığına, ancak uydurma, ca'lî şeyler olduklarına işarettir. ﻟِﻠّٰﻪِ : Lafza-i celalin ﺍَﻧْﺪَﺍﺩًﺍ üzerine takdimi, Allah'ın daima hazır olduğunu düşünmek lüzumuna; ve nehyin menşei, şerikin Allah için yapılışı olduğuna işarettir. ﺍَﻧْﺪَﺍﺩًﺍ : Endad, "nidd"in cem'idir. "Nidd" ise, "misil" manasınadır. Halbuki Cenab-ı Hakk'a yapılan misil, onun zıddı olur. Bir şey hem zıd, hem misil olamaz ve birşeyin zıddı, ona misil olamaz. Öyle ise mislin bulunması, mislin muhaliyetini istilzam eder. "Endad"ın sîga-i cem' ile zikri, müşriklerin cehaletine işarettir. Yani: "Hiçbir cihetten bir benzeri olmayan Cenab-ı Hakk'a nasıl bir sürü misil ve zıd yapıyorsunuz?" Ve keza bütün enva'-ı şirkin reddine işarettir. Yani: "Ne zâtında ve ne sıfâtında ve ne ef'alinde şeriki, şebihi yoktur." Ve keza Vesenî, Sabiî, ehl-i teslis, ehl-i tabiat gibi fırak-ı dâllenin tevehhüm ettikleri şeriklerin tabakalarına işarettir.
İhtar:
Vesenî mezhebinin menşei; yıldızları ilah itikad etmek, hulûlü tahayyül etmek, cismiyeti tevehhüm etmek gibi gülünç şeylerdir.
ﻭَ ﺍَﻧْﺘُﻢْ ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ : Bu cümle ile âyetlerin sonunda zikredilen emsali cümleler, İslâmiyetin menşei ilim, esası akıl olduğuna işaret eder. Binaenaleyh İslâmiyetin hakikatı kabul ve safsatalı evhamı reddetmek, şânındandır. ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ ye bir mef'ulün terki, çok mef'ullerin takdirine sebeb olmuştur. Demek îcaz ve ihtisarı yapmakla itnab ve uzatmaktan kaçar iken, daha ziyade itnaba, tatvile sebeb olmuştur. Yani: Allah'tan başka mabudunuz olmadığını, hâlıkınızın bulunmadığını, başka bir kādir-i mutlak olmadığını ve mün'iminizin bulunmadığını bilirsiniz. Keza bilirsiniz ki, onların uydurdukları âlihe ve esnam, bir şeye kādir olmayıp, onlar da mahluk ve mec'ul şeylerdir.
Bakara 2:23
Nübüvvet Hakkında
ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ﻣِﻤَّﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ ﻋَﻠٰﻰ ﻋَﺒْﺪِﻧَﺎ ﻓَﺎْﺗُﻮﺍ ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪ۪ ﻭَﺍﺩْﻋُﻮﺍ ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَﻛُﻢْ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻥِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ ٭ ﻓَﺎِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻭَﻟَﻦْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ ﺍﻟَّﺘ۪ﻰ ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ Gayet kısa bir meali: Yani "Abdimiz üzerine inzal ettiğimiz Kur'anda bir şübheniz varsa, Kur'anın mislinden bir sure yapınız; hem de Allah'tan başka, işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz şüheda ve muînlerinizi de çağırınız, yardım etsinler. Eğer sözünüzde sadık iseniz hepiniz beraber çalışınız, Kur'anın mislinden bir sure getiriniz. Eğer bir misil getiremediğiniz takdirde, zâten getiremezsiniz ya, öyle bir ateşten sakınınız ki; odunu, insanlar ile taşlardır."
Mukaddeme
Kitabın evvelinde beyan edildiği gibi, Kur'an-ı Kerim'in takib ettiği esas maksad dörttür. Birinci maksadı olan "tevhid", evvelki âyetle beyan edilmiştir. Bu âyetle de, ikinci maksad olan "nübüvvet" beyan ve izah edilmiştir. Yalnız birşey var ki, bu âyet nübüvvet-i Muhammediye'nin (A.S.M.) isbatı hakkındadır; nübüvvet-i mutlaka hakkında değildir. Halbuki maksad, mutlak nübüvvettir. Fakat küllî, cüz'îde dâhildir. Cüz'înin isbatıyla küllî de isbat edilmiş olur. Bu âyet, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nübüvvetini, en büyük mu'cizesi olan i'caz-ı Kur'andan bahisle isbat ediyor. O zâtın (A.S.M.) nübüvvetine dair delail, başka risalelerimizde beyan edilmiştir. Burada yalnız bir kısmını hülâsaten altı mes'ele zımnında beyan edeceğiz:
Birinci Mes'ele:
Enbiya-i sâlifînde nübüvvete medar ve esas tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muameleleri hakkında -yalnız zaman ve mekânın tesiriyle bazı hususat müstesna olmak şartıyla- yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'da daha ekmel, daha yükseği bulunmakta olduğu tahakkuk eder. Binaenaleyh nübüvvet mertebesine nâil olanların heyet-i mecmuası, mu'cizeleriyle vesair ahvalleriyle, lisan-ı hal ve kāl ile, nev'-i beşerin sinni kemale geldiğinde Üstadü'l-Beşer unvanını taşıyan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sıdk-ı nübüvvetine ilân-ı şehadet etmişlerdir. O Hazret de (A.S.M.) bütün mu'cizeleriyle Sâni'in vücud ve vahdetini, nurlu bir bürhan olarak âleme ilân etmiştir.
İkinci Mes'ele:
O zâtın (A.S.M.) evvel ve âhir bütün ahval ve harekâtı nazar-ı dikkatten geçirilirse, herbir hareketi, herbir hâli hârikulâde değilse de onun sıdkına delalet eder. Ezcümle: Gār mes'elesinde, Ebu Bekiri's-Sıddık ile beraber halâs ve kurtuluş ümidi tamamıyla kesildiği bir anda, لَا ﺗَﺨَﻒْ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻣَﻌَﻨَﺎ "Korkma, Allah bizimle beraberdir" diye Ebu Bekiri's-Sıddık'a verdiği teselli ve tavk-ı beşerin fevkinde bir ciddiyetle, bir metanetle, bir şecaatle, havfsız, tereddüdsüz gösterdiği vaziyet; elbette sıdkına ve nokta-i istinadı olan Hâlıkına itimad ettiğine güneş gibi bir bürhandır. Kezalik saadet-i dâreyn için tesis ettiği esaslarda isabet etmiş olduğu ve izhar ettiği kavaidin hakikatla muttasıl ve hakkaniyetle yapışık olduğu, bütün âlemce mazhar-ı kabul ve tasdik olmuş ve olmaktadır.
İhtar:
O zâtın (A.S.M.) ahval ve harekâtı birer birer, yani tek tek onun sıdk ve hakkaniyetini gösterirse; heyet-i mecmuası, onun sıdk-ı nübüvvetine öyle bir delil olur ki, şeytanları bile tasdike mecbur eder.
Üçüncü Mes'ele:
O zâtın (A.S.M.) sıdk-ı nübüvvetini yazıp tasdik eden birkaç sahife vardır. Şimdi o sahifeleri okuyacağız:
Birinci Sahife:
O hazretin zâtıdır. Fakat bu sahifeyi mütalaadan evvel, dört nükteye dikkat lâzımdır:
Birinci Nükte:
ﻟَﻴْﺲَ ﺍﻟْﻜَﺤْﻞُ ﻛَﺎﻟﺘَّﻜَﺤُّﻞِ Yani: Fıtrî karagözlülük, sun'î (yapma) karagözlülük gibi değildir. Yani yapma ve sun'î olan birşey ne kadar güzel ve ne kadar kâmil olursa olsun, fıtrî ve tabiî olan şeylerin mertebesine yetişemez ve onun yerine kaim olamaz. Herhalde sun'îliğin yanlışlıkları, onun ahvalinden, etvarından belli olacaktır.
İkinci Nükte:
Ahlâk-ı âliyeyi ve yüksek huyları hakikata yapıştıran ve o ahlâkı daima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır. Eğer sıdk kalkıp araya kizb girerse, rüzgârlara oyuncak olan yapraklar gibi, o adam da insanlara oyuncak olur.
Üçüncü Nükte:
Mütenasib olan eşya arasında meyl ve cezbe vardır. Yani, birbirine temayül ederler ve yekdiğerini celbederler. Aralarında ittihad olur. Fakat birbirine zıd olan eşyanın aralarında nefret vardır, çekememezlik olur.
Dördüncü Nükte:
Cemaatte olan kuvvet, ferdde yoktur. Meselâ çok iplerin heyet-i mecmuasının teşkil ettiği urgandaki kuvvet, ipler birbirinden ayrı olduğu zaman bulunmaz.
Bu nükteler gözönüne getirilmekle o hazretin sahifesi okunmalıdır. Evet o zâtın bütün âsârı, sîretleri, tarihçe-i hayatı vesair ahvali onun pek büyük, azîm ahlâk sahibi olduğuna şehadet ediyorlar. Hattâ düşmanları bile onun ahlâkça pek yüksekliğinden dolayı kendisini Muhammedü'l-Emin ile lakablandırmışlardır.
Malûmdur ki, bir zâtta içtima eden ahlâk-ı âliyenin imtizacından izzet-i nefis, haysiyet, şeref, vakar gibi; hasis, alçak şeylere tenezzül etmeğe müsaade etmeyen yüksek haller husule gelir. Evet melaike ulüvv-ü şanlarından, şeytanları reddeder, kabul etmezler. Kezalik bir zâtta içtima eden ahlâk-ı âliye; kizb, hile gibi alçak halleri reddeder. Evet yalnız şecaatle iştihar eden bir zât, kolay kolay yalana tenezzül etmez. Bütün ahlâk-ı âliyeyi cem'eden bir zât, nasıl yalana ve hileye tenezzül eder; imkânı var mıdır?
Hülâsa:
Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kendi kendine güneş gibi bir bürhandır. Ve keza o zâtın (A.S.M.) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyaneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o zâtın yaradılışında, tabiatında bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı; behemehal gençlik saikasıyla dışarıya verecekti. Halbuki bütün yaşını, ömrünü kemal-i istikametle, metanetle, iffetle, bir ıttırad ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işaret eden bir halini görmemişlerdir. Ve keza yaş kırka baliğ olduğunda iyi olsun, kötü olsun ve nasıl bir ahlâk olursa olsun rüsuh peyda eder, meleke haline gelir, daha terki mümkün olmaz. Bu zâtın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o inkılab-ı azîmi, âleme kabul ve tasdik ettiren ve âlemi celb ve cezbettiren, o zâtın (A.S.M.) evvel ve âhir herkesçe malûm olan sıdk ve emaneti idi. Demek o zâtın (A.S.M.) sıdk ve emaneti, dava-yı nübüvvetine en büyük bir bürhan olmuştur.
Dördüncü Mes'ele:
İkinci sahifeyi okuyacağız. Bu sahife, mazi yani zaman-ı saadetten evvelki zamandır. Şu sahifenin hâvi olduğu enbiya-i sâlifînin ahval ve kıssaları, o zâtın sıdk-ı nübüvvetine birer bürhandır. Yalnız dört nükteye dikkat lâzımdır:
Birinci Nükte:
İnsan bir fennin esaslarını ve o fennin hayatına taalluk eden noktaları bilmekle, yerli yerince kullanmasına vâkıf olduktan sonra davasını o esaslara bina etmesi, o fende mahir ve mütehassıs olduğuna delildir.
İkinci Nükte:
Fıtrat-ı beşeriyenin iktizasındandır ki; âdi bir insan da olsa, hattâ çocuk da olsa, hattâ küçük bir kavim içinde de bulunsa, pek kıymetsiz bir dava hususunda cumhura muhalefet edip yalan söylemeye cesaret edemez. Acaba pek büyük bir haysiyet sahibi, âlemşümul bir davada, pek inadlı ve kesretli bir kavim içinde, ümmi yani okur-yazar sınıfından olmadığı halde, aklın tek başına idrakten âciz olduğu bazı şeylerden bahsedip kemal-i ciddiyetle âleme neşr ve ilân etmesi onun sıdkına delil olduğu gibi, o mes'elenin Allah'tan olduğuna da bir bürhan olmaz mı?
Üçüncü Nükte:
Malûmdur ki, medenî insanlarca malûm ve me'luf pek çok ilimler, sıfatlar, fiiller vardır ki, bedevilerce meçhul olur ve o gibi şeylerden haberleri yoktur. Binaenaleyh bilhâssa geçmiş zamanlardaki bedevilerin ahvalinden bahsetmek isteyen bir adam, hayalen o zamanlara, o çöllere gidip onlar ile görüşmelidir. Zira onların ahvalini ezberden, onları görmeden muhakeme etmekle istediği malûmatı elde edemez.
Dördüncü Nükte:
Ümmi bir adam, bir fennin ulemasıyla münakaşaya girişerek, beyne'l-ulema ittifaklı olan mes'eleleri tasdik ve ihtilaflı olanları da tashih ederse; o adamın bu hârika olan hali, onun pek yüksekliğine ve onun ilminin de vehbî olduğuna delalet etmez mi?
Bu dört nükteyi gözönüne getir, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'a bak ki: O zât herkesçe müsellem ümmiliğiyle beraber, geçmiş enbiya ile kavimlerinin ahvallerini görmüş ve müşahede etmiş gibi Kur'anın lisanıyla söylemiştir. Ve onların ahvalini, sırlarını beyan ederek âleme neşr ve ilân etmiştir. Bilhâssa naklettiği onların kıssaları, bütün zekilerin nazar-ı dikkatini celbeden dava-yı nübüvvetini isbat içindir. Ve naklettiği esasları, beyne'l-enbiya ittifaklı olan kısmı tasdik, ihtilaflı olanı da tashih edip davasına mukaddeme yapmıştır. Sanki o zât, vahy-i İlahînin ma'kesi olan masum ruhuyla zaman ve mekânı tayyederek, o zamanın en derin derelerine girmiş ve gördüğü gibi söylemiştir. Binaenaleyh o zâtın bu hali onun bir mu'cizesi olup nübüvvetine delil olduğu gibi, evvelki enbiyanın da nübüvvet delilleri manevî bir delil hükmünde olup, o zâtın nübüvvetini isbat eder.
Beşinci Mes'ele:
Asr-ı saadete ve bilhâssa Ceziretü'l-Arab mes'elesine dairdir. Bunda da dört nükte vardır.
Birinci Nükte:
Âlemce malûmdur ki, az bir kavmin âdetlerinden hakir, ehemmiyetsiz bir âdeti kaldırmak veya zelil, miskin bir taifenin cüz'î, zaîf huylarını ref'etmek; büyük bir hükümdara, uzun bir zamanda bile çok zahmetlere bağlıdır. Acaba hâkim olmamakla beraber, az bir zamanda, nihayet derecede âdetlerine mutaassıb, inadcı ve kesretli bir kavimde rüsuh ve kuvvet peyda etmiş olan âdetleri ref' ve kalblerde istikrar peyda eden ve zamanlarca devam ve istimrar eden ahlâklarını terkettiren; hem yerlerine gayet yüksek âdetleri, güzel ahlâkları tesis eden bir zât, hârikulâde olmaz mı?
İkinci Nükte:
Yine âlemce malûmdur ki, devlet bir şahs-ı manevîdir. -Çocuk gibi- teşekkülü, büyümesi tedricîdir. Ve keza yeni teşekkül eden bir devletin, bir milletin ruhuna kadar nüfuz eden eski bir devlete galebe etmesi yine tedricîdir, zamana mütevakkıftır. Acaba Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bütün esasat-ı âliyeyi hâvi olan ve maddî manevî bütün terakkiyat ve medeniyet-i İslâmiyenin kapısını açan, kısa bir zamanda def'aten teşkil ettiği bir devletle, dünyanın bütün devletlerine galebe edip maddî manevî hâkimiyetini muhafaza ve ibka ettiren, hârikulâdeliği değil midir?
Üçüncü Nükte:
Evet kahr ve cebr ile zahirî bir hâkimiyet, sathî bir tahakküm, kısa bir zamanda ibka edilebilir. Fakat bütün kalblere, fikirlere, ruhlara icra-yı tesir ederek, zahiren ve bâtınen beğendirmek şartıyla vicdanlar üzerine hâkimiyetini muhafaza ve ibka etmek, -en büyük hârika olmakla- ancak nübüvvetin hâssalarından olabilir.
Dördüncü Nükte:
Evet tehdidlerle, korkularla, hilelerle efkâr-ı âmmeyi başka bir mecraya çevirtmek mümkün olur. Fakat tesiri cüz'îdir, sathîdir, muvakkat olur. Muhakeme-i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir. Amma irşadıyla kalblerin derinliklerine kadar nüfuz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, istidadların inkişafına yol açmak, ahlâk-ı âliyeyi tesis ve alçak huyları imha ve izale etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikatı teşhir etmek, hürriyet-i kelâma serbestî vermek, ancak şuâ-i hakikattan muktebes hârikulâde bir mu'cizedir.
Evet asr-ı saadetten evvelki zamanlarda kalb katılığı ve merhametsizlik öyle bir hadde baliğ olmuştu ki, kocaya vermekten âr ederek kızlarını diri diri toprağa gömerlerdi. Asr-ı saadette İslâmiyet'in doğurduğu merhamet, şefkat, insaniyet sayesinde, evvelce kızlarını gömerlerken müteessir olmayanlar, İslâmiyet dairesine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz oldular. Acaba böyle ruhî, kalbî, vicdanî bir inkılab hiçbir kanuna tatbik edilebilir mi?
Bu nükteleri ceyb-i kalbine soktuktan sonra, bu noktalara da dikkat et:
1- Tarih-i âlemin şehadetiyle sabittir ki; parmakla gösterilen en büyük bir dâhî, ancak umumî bir istidadı ihya ve umumî bir hasleti ikaz ve umumî bir hissi inkişaf ettirebilir. Eğer böyle bir hissi de ikaz edememiş ise sa'yi hep heba olur.
2- Tarih bize gösteriyor ki; en büyük bir insan, hamiyet-i milliye, hiss-i uhuvvet, hiss-i muhabbet, hiss-i hürriyet gibi hissiyat-ı umumiyeden bir veya iki veyahut üç hissi ikaz etmeye muvaffak olur. Acaba evvelki zamanların cehalet, şekavet, zulüm zulmetleri altında gizli kalan binlerce hissiyat-ı âliyeyi, Ceziretü'l-Arab memleketinde, bedevi ve dağınık bir kavim içinde inkişaf ettirmek hârikulâde değil midir? Evet şems-i hakikatın ziyasındandır.
Bu noktaları aklına sokamayanın, Ceziretü'l-Arab'ı biz gözüne sokarız. Ey muannid! Ceziretü'l-Arab'a git, en büyük feylesoflardan yüz taneyi de intihab et, beraber götür. Onlar da orada ahlâkın ve maneviyatın inkişafı hususunda çalışsınlar. Muhammed-i Arabî'nin o vahşetler zamanında o vahşi bedevilere verdiği cilâyı, senin o feylesofların şu medeniyet ve terakkiyat devrinde yüzde bir nisbetinde verebilirler mi? Çünki o zâtın yaptığı o cilâ; İlahî, sabit, lâyetegayyer bir cilâdır ve onun büyük mu'cizelerinden biridir.
Ve keza bir işde muvaffakıyet isteyen adam, Allah'ın âdetlerine karşı safvet ve muvafakatını muhafaza etsin ve fıtratın kanunlarına kesb-i muarefe etsin ve heyet-i içtimaiye rabıtalarına münasebet peyda etsin. Aksi takdirde fıtrat, adem-i muvafakatla cevab verecektir.
Ve keza heyet-i içtimaiyede, umumî cereyana muhalefet etmemek lâzımdır. Muhalefet edildiği takdirde, dolabın üstünden düşer, altında kalır. Binaenaleyh o cereyanlarda, tevfik-i İlahînin müsaadesine mazhariyeti dolayısıyla, o dolabın üstünde Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hak ile mütemessik olduğu sabit olur.
Evet Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın getirdiği şeriatın hakaikı, fıtratın kanunlarındaki muvazeneyi muhafaza etmiştir. İçtimaiyatın rabıtalarına lâzım gelen münasebetleri ihlâl etmemiştir. Zaman uzadıkça, aralarında ittisal peyda olmuştur. Bundan anlaşılır ki; İslâmiyet, nev'-i beşer için fıtrî bir dindir ve içtimaiyatı tezelzülden vikaye eden yegâne bir âmildir.
Bu nükteler ile şu noktaları nazara al, Muhammed-i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm'a bak. O zât, ümmiliğiyle beraber, bir kuvvete mâlik değildi. Ne onun ve ne de ecdadının bir hâkimiyetleri sebkat etmemişti; bir hâkimiyete, bir saltanata meyilleri yoktu. Böyle bir vaziyette iken mühim bir makamda, tehlikeli bir mevkide, kemal-i vüsuk ve itminan ile büyük bir işe teşebbüs etti. Bütün efkâr-ı âmmeye galebe çaldı, bütün ruhlara kendisini sevdirdi, bütün tabiatların üstüne çıktı. Kalblerden bütün vahşet âdetlerini, çirkin ahlâkları kaldırarak, pek yüksek âdât ve güzel ahlâkı tesis etti. Vahşetin çöllerinde sönmüş olan kalblerdeki kasaveti, ince hissiyatla tebdil ettirdi ve cevher-i insaniyeti izhar etti. Onları o vahşet köşelerinden çıkararak, evc-i medeniyete yükseltti ve onları o zamana, o âleme muallim yaptı. Ve onlara öyle bir devlet teşkil etti ki, sahirlerin sihirlerini yutan asâ-yı Musa gibi, başka zalim devletleri yuttu ve nev'-i beşeri istila eden zulüm, fesad, ihtilal, şekavet rabıtalarını yaktı, yıktı ve az bir zamanda, devlet-i İslâmiyeyi şarktan garba kadar tevsi' ettirdi. Acaba o zâtın şu macerası, onun mesleği hak ve hakikat olduğuna delalet etmez mi?
Altıncı Mes'ele:
Bu mes'ele, istikbal sahifesine bakar. Bu sahifede dahi dört nükte vardır:
Birinci Nükte:
Bir insan, ne kadar yüksek olursa olsun, ancak dört-beş fende mütehassıs ve meleke sahibi olabilir.
İkinci Nükte:
Bazan olur ki, iki adamın söyledikleri bir söz, bir kelâm mütefavit olur; birisinin cehline sathîliğine, ötekisinin ilmine maharetine delalet eder. Şöyle ki:
Bir adam düşünmeden, gayr-ı muntazam bir surette söyler; ötekisi o sözün evvel ve âhirine bakar, siyak ve sibakını düşünür ve o sözün başka sözler ile münasebetlerini tasavvur eder ve münasib bir mevkide, münbit bir yerde zer' eder. İşte bu adamın şu tarz-ı hareketinden, derece-i ilim ve marifeti anlaşılır. Kur'an-ı Kerim'in fenlerden bahsederken aldığı fezlekeler, bu kabîl kelâmlardandır.
Üçüncü Nükte:
Bu zamanda vesait, âlât ve edevat, sanayiin tekemmülüyle çocukların oyuncakları gibi âdileşmiş olan çok şeyler vardır ki, eğer onlar bundan iki-üç asır evvel vücuda gelmiş olsaydılar, hârikalardan addedilecekti. Kezalik kelâmlarda, sözlerde de zamanın tesiri vardır. Meselâ bir zamanda kıymetli bir sözün, başka bir zamanda kıymeti kalmaz. Binaenaleyh şu kadar uzun zamanlar, asırlar boyunca gençliğini, güzelliğini, tatlılığını, garabetini muhafaza eden Kur'an, elbette ve elbette hârikadır.
Dördüncü Nükte:
İrşadın tam ve nâfi' olmasının birinci şartı, cemaatın istidadına göre olması lâzımdır. Cemaat, avamdır. Avam ise hakaiki çıplak olarak göremez, ancak onlarca malûm ve me'luf üslûb ve elbise altında görebilirler. Bunun içindir ki Kur'an-ı Kerim yüksek hakaiki, müteşabihat denilen teşbihler, misaller, istiareler ile tasvir edip, cumhura yani avam-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmıştır. Ve keza tekemmül etmeyen avam-ı nâsın tehlikeli galatlara düşmemesi için, hiss-i zahirî ile gördükleri ve itikad ettikleri Güneş, Arz gibi mes'elelerde icmal ve ibham etmiş ise de, yine hakikatlara işareten bazı emareler, karineler vaz'etmiştir.
Bu nükteleri aklına koyduktan sonra, şu gelen fezlekeye dikkat et: Şeriat-ı İslâmiye, aklî bürhanlar üzerine müessestir. Bu şeriat, ulûm-u esasiyenin hayatî noktalarını tamamıyla tazammun etmiş olan ulûm ve fünundan mülahhastır. Evet tehzibü'r-ruh, riyazetü'l-kalb, terbiyetü'l-vicdan, tedbirü'l-cesed, tedvirü'l-menzil, siyasetü'l-medeniye, nizamatü'l-âlem, hukuk, muamelât, âdâb-ı içtimaiye vesaire vesaire gibi ulûm ve fünunun ihtiva ettikleri esasatın fihristesi, şeriat-ı İslâmiyedir. Ve aynı zamanda, lüzum görülen mes'elelerde, ihtiyaca göre izahatta bulunmuştur. Lüzumlu olmayan yerlerde veya zihinlerin istidadı olmayan mes'elelerde veyahut zamanın kabiliyeti olmayan noktalarda, bir fezleke ile icmal etmiştir. Yani esasları vaz'etmiş, fakat o esaslardan alınacak hükümleri veya esasata bina edilecek füruatı akılların meşveretine havale etmiştir. Böyle bir şeriatın ihtiva ettiği fenlerin üçte biri bile; şu zaman-ı terakkide, en medenî yerlerde, en zeki bir insanda bulunamaz. Binaenaleyh vicdanı insaf ile müzeyyen olan zât, bu şeriatın hakikatının bütün zamanlarda, bilhâssa eski zamanda, tâkat-i beşeriyeden hariç bir hakikat olduğunu tasdik eder. Evet zahiren İslâmiyet dairesine girmeyen düşman feylesofları bile, bu hakikatı tasdik etmişlerdir. Ezcümle, Amerikalı feylesof Carlyle -Alman edib-i şehîri Goethe'den naklen- Kur'anın hakaikına dikkat ettikten sonra, "Acaba İslâmiyet içinde âlem-i medeniyetin tekemmülü mümkün müdür?" diye sormuştur. Yine bu suale cevaben demiştir ki: "Evet muhakkikler, şimdi o daireden istifade ediyorlar." Yine Carlyle demiştir ki: "Hakaik-i Kur'aniye, tulû' ettiği zaman ateş gibi bütün dinleri yuttu. Zâten bu onun hakkı idi. Çünki Nasara ve Yahudilerin hurafelerinden birşey çıkmadı."
İşte bu feylesof, ﻓَﺎْﺗُﻮﺍ ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪ۪ ﻓَﺎِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻭَﻟَﻦْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ ilââhir olan âyet-i kerimenin mealini tasdik etmiştir. {(Haşiye): Kırk sene sonra neşrolan Risale-i Nur'da Carlyle, Goethe ve Bismark gibi kırk meşhur feylesofların tasdikleri beyan edilmiş. İnşâallah bu kitabın zeylinde dahi yazılacak.}
S- Gerek Kur'an-ı Kerim olsun, gerek tefsiri olan hadîs-i şerif olsun; her fenden, her ilimden birer fezleke almışlardır. Bir kitab veya bir şahsın yalnız fezlekeleri ihata etmekle hârika olması lâzım gelmez. Bir şahıs, pek çok fezlekeleri ihata edebilir?
C- Bahsettiğimiz fezleke, sellemehüsselâm fezlekeler değildir. Ancak hüsn-ü isabetle münasib bir mevkide ve münbit bir yerde, işitilmemiş çok işaretleri tazammun etmekle istimal ve zer' edilen fezlekelerdir. Kur'an veya hadîsin aldıkları fezlekeler, bu kabîl fezlekelerdir. Bu kabîl fezlekeler, tam bir meleke ve ıttıladan sonra hasıl olabilir ki, herbir fezleke, me'hazı olan fen veya ilmin hükmünde olur. Bu ise, bir şahısta olamaz.
Aziz arkadaş! Bu mes'elelerde yazılan muhakemelerin neticesi olarak şu gelen kaideleri de koynuna koy, sana lâzım olur.
1- Bir şahıs, çok fenlerde ihtisas sahibi olamaz.
2- İki şahıstan sudûr eden bir söz, istidadlarına göre tefavüt eder. Yani birisine göre altın, ötekisine nazaran kömür kıymetinde olur.
3- Fünun; fikirlerin birleşmesinden hasıl olup, zamanın geçmesiyle tekâmül eder.
4- Eski zamanda nazarî olup, bu zamanda bedihî olmuş olan çok mes'eleler vardır.
5- Zaman-ı mazi, bu zamana kıyas edilemez; aralarında çok fark vardır.
6- Sahra ve çöl adamları basit ve saf insanlar olduğundan, medenîlerin medeniyet perdesi altında gizleyebildikleri hile ve desiseleri bilmezler ve gizleyemezler. Her işleri merdanedir, kalbleri ve lisanları birdir.
7- Çok ilim ve fenler vardır ki; âdetlerin telkiniyle, vukuatın talimiyle ve zamanla, muhitin yardımıyla husule gelirler.
8- Beşerin nazarı istikbale nüfuz edemez, hususî keyfiyat ve ahvali göremez.
9- Beşer için bir ömr-ü tabiî olduğu gibi, yaptığı kanunlar için de bir ömr-ü tabiî vardır; onun nihayeti olduğu gibi, bunun da nihayeti vardır.
10- İnsanların sıfatlarında, tabiatlarında, ahvalinde zaman ve mekânın çok tesiri vardır.
11- Eski zamanlarda hârika addedilen çok şeyler vardır ki, mebadi ve vesaitin tekâmülüyle âdi şeyler hükmüne geçmişlerdir.
12- Def'aten bir fennin icadına ve ikmal edilmesine, bir zekâ-i hârika olsa bile, muktedir olamaz. O fen, ancak çocuk gibi tedricen kemale erer.
Aziz kardeşim! Bu kaideleri birer birer sayıp kafana koyduktan sonra, zamanın hayal ve hülyalarından, muhitin evham ve hurafelerinden tecerrüd et, çıplak ol; bu asrın sahilinden dal, Ceziretü'l-Arab yarımadasına çık; o yarımadanın mahsulâtından olan insanların kılık ve kıyafetlerine gir, fikirlerini başına tak, pek geniş olan o sahraya bak. Göreceksin ki: Bir insan tek başına... Ne muîni var ve ne yardım edeni; ne saltanatı var ve ne definesi. Meydana çıkmış, bütün dünyaya karşı mübareze ediyor. Ve umum insanlara hücum etmeye hazırlanmıştır. Ve omuzlarına Küre-i Arz'dan daha büyük bir hakikat almıştır. Elinde de insanların saadetini temin eden bir şeriat tutmuştur ki, libasa benzemiyor; cild ve deri gibi yapışık olup, istidad-ı beşerin inkişafı nisbetinde tevessü' ve inkişaf etmekle, saadet-i dâreyni intac ve nev'-i beşerin ahvalini tanzim eder. O şeriatın kanunları, kaideleri nereden gelmiş ve nereye kadar devam eder gider diye sorulduğu zaman, yine o şeriat, lisan-ı i'cazıyla cevaben diyecektir ki: Biz Kelâm-ı Ezelî'den ayrıldık, nev'-i beşerin fikriyle beraber ebede kadar devam edip gideceğiz. Fakat nev'-i beşer dünyadan kat'-ı alâka ettikten sonra, biz de sureten teklif cihetiyle insanlardan ayrılacağız fakat maneviyatımız ve esrarımızla nev'-i beşerin arkadaşlığına devam edip, onların ruhlarını gıdalandırarak, onlara delil olmaktan ayrılmayacağız.
Ey arkadaş! Bu gördüğün garib, acib sahifenin baştan nihayete kadar ihtiva ettiği haller, inkılablar, vaziyetler; ﻓَﺎْﺗُﻮﺍ ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪ۪ deki emr-i tacizîyi, nev'-i beşere tekrar tekrar ilân ediyorlar.
Aziz kardeşim! Bir kapı daha açıldı, oraya bakalım. ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ﻣِﻤَّﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ ilââhir olan âyet-i kerimenin işaret ettiği gibi, cemaatin istidadına göre irşadın yapılması lüzumundan ve Şâri'in cumhuru irşad etmekte takib ettiği maksaddan gafletleri ve cehilleri dolayısıyla bazı insanlar, Kur'an hakkında çok şek ve şübhelere maruz kalmışlardır. O şek ve şübhelerin menşei üç emirdir:
1- Diyorlar ki: Kur'anda "müteşabihat ve müşkilât" denilen, hakikî manaları anlaşılmayan bazı şeylerin bulunması, i'cazına münafîdir. Zira Kur'anın i'cazı, belâgat üzerine müessestir; belâgat da, ancak ifadenin zuhur ve vuzuhuna mebnidir.
2- Diyorlar ki: Yaratılışa ait mes'eleler, mübhem ve mutlak bırakılmıştır. Ve keza kâinata dair fünundan pek az bahsedilmiştir. Bu ise, talim ve irşad mesleğine münafîdir.
3- Diyorlar ki: Kur'anın bazı âyetleri zahiren aklî delillere muhaliftir. Bundan, o âyetlerin hilaf-ı vaki' oldukları zihne geliyor. Bu ise, Kur'anın sıdkına muhaliftir.
O heriflerin zu'mlarınca Kur'ana bir nakîse ve şek ve şübhelere sebeb addettikleri şu üç emir, Kur'an-ı Kerim'e bir nakîse teşkil etmez. Ancak Kur'anın i'cazını bir kat daha isbat etmeye ve irşad hususunda Kur'anın en beliğ bir ifade ile en yüksek bir üslûbu ihtiyar etmesine sadık şahid ve kat'î delildir. Demek kabahat, onların fehimlerindedir, hâşâ Kur'an-ı Kerim'de değildir.
Evet ﻭَ ﻛَﻢْ ﻣِﻦْ ﻋَٓﺎﺋِﺐٍ قَوْلًا ﺻَﺤ۪ﻴﺤًﺎ ٭ ﻭَ ﺍٰﻓَﺘُﻪُ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻔَﻬْﻢِ ﺍﻟﺴَّﻘ۪ﻴﻢِ şâirin dediği gibi, fehimleri hasta olduğundan, sağlam sözleri ta'yib ediyorlar veya ayı gibi elleri üzüm salkımına yetişemediğinden, ekşidir diyorlar. Bunların da fehimleri Kur'anın o yüksek i'cazına yetişemediğinden, ta'yib ediyorlar.
Kur'an-ı Kerim'de müteşabihat vardır dedikleri birinci şübhelerine cevab: Evet Kur'an-ı Kerim, umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev'-i beşerdir. Nev'-i beşerin ekserîsi avamdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tâbidir. Yani umumî irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahâzâ avama yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar. Aksi halde avam, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır. Ve keza avam-ı nâs, ülfet ettikleri üslûblardan ve ifadelerin çeşitlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maânî ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatları ve akliyatı fehmedemezler. Ancak o yüksek hakaikın, onların ülfet ettikleri ifadelerle anlatılması lâzımdır. Fakat Kur'anın böyle ifadelerinin hakikat olduğuna itikad etmemelidirler ki; cismiyet ve cihetiyet gibi muhal şeylere zâhib olmasınlar. Ancak o gibi ifadelere, hakaika geçmek için bir vesile nazarıyla bakılmalıdır. Meselâ Cenab-ı Hakk'ın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti, ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki; ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻌَﺮْﺵِ ﺍﺳْﺘَﻮٰﻯ da kinaye tarîkı ihtiyar edilmiştir.
Hissiyatı bu merkezde olan avam-ı nâsa yapılan irşadlarda, belâgat ve irşadın iktizasınca, avamın fehimlerine müraat, hissiyatına ihtiram, fikirlerine ve akıllarına göre yürümek lâzımdır. Nasılki bir çocukla konuşan, kendisini çocuklaştırır ve çocuklar gibi çat-pat ederek konuşur ki, çocuk anlayabilsin. Avam-ı nâsın fehimlerine göre ifade edilen Kur'an-ı Kerim'in ince hakikatları, اَلتَّنَزُّلَاتُ الْاِلٰهِيَّةُ ﺍِﻟٰﻰ ﻋُﻘُﻮﻝِ ﺍﻟْﺒَﺸَﺮِ ile anılmaktadır. Yani insanların fehimlerine göre Cenab-ı Hakk'ın hitabatında yaptığı bu tenezzülat-ı İlahiye, insanların zihinlerini hakaikten tenfir edip kaçırtmamak için İlahî bir okşamadır. Bunun için, müteşabihat denilen Kur'an-ı Kerim'in üslûbları, hakikatlara geçmek için ve en derin incelikleri görmek için, avam-ı nâsın gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür. Bu sırra binaendir ki; bülega, büyük bir ölçüde ince hakikatları tasavvur ve dağınık manaları tasvir ve ifade için istiare ve teşbihlere müracaat ediyorlar. Müteşabihat dahi ince ve müşkil istiarelerin bir kısmıdır. Zira müteşabihat, ince hakikatlara suretlerdir.
Kur'anda müşkilât vardır dedikleri birinci şübhenin ikinci kısmına cevab: İşkal dedikleri şey ya üslûbun pek yüksek ve muhtasar olmasıyla mananın çok derin ve inceliğinden ileri gelir, Kur'anın müşkilâtı bu kabîldendir. Veya ibarede karışık ve düğümlü noktaların bulunmasından neş'et eder; Kur'an-ı Kerim, bu kısım müşkilâttan müberra ve münezzehtir. Acaba cumhurun zihninden uzak ve pek derin hakikatları kolay ve kısa bir suretle avam-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmak ayn-ı belâgat değil midir? Belâgat, mukteza-yı hali müraattan ibaret değil midir? Hey gözlerin kör olsun herif!
Yaradılışta ve maddiyata dair mes'elelerde Kur'an mübhem geçmiştir dedikleri ikinci şübhelerine cevab, şöyle ki:
Şecere-i âlemde, meylü'l-istikmal vardır. Yani kâinatın, bir ağaç gibi bütün zerratı ve eczası kemale meyleder ve kemale doğru yürümektedirler. O umumî meylü'l-istikmalden ayrı olarak, insanda da meylü't-terakki vardır. Bu meylü't-terakki çekirdek gibidir; neşv ü neması pek çok tecrübeler vasıtasıyla olur; ve çok fikirlerin mahsulü olan neticelerin içtimaiyle teşekkül ve tevessü' etmekle fünunu intac eder. Bu fünun da, mürettebedir. Yani her ikinci fen, birincisinin neticesidir. Birincisi olmasa, o olamaz. Birincisinin ona mukaddeme ve ulûm-u mütearife hükmünde olması şarttır. Buna binaen bundan on asır evvel gelen insanlara fünun-u hazırayı ders vermek veya garib mes'elelerden bahsetmek; onların zihinlerini şaşırtmaktan ve o insanları safsatalara atmaktan gayrı bir faide vermezdi. Meselâ: Kur'an-ı Kerim, "Ey insanlar! Şems'in sükûnuna, Arz'ın hareketine {(Haşiye): Hasta halimde, nevm ile yakaza arasında ihtar edilen bir nüktedir: Şems'in yerinde mevlevîvari yaptığı semavî hareketi, kuvve-i cazibeyi tevlid etmek içindir. Kuvve-i cazibe de manzume-i şemsiye ile anılan güneşe bağlı yıldızları düşmek tehlikesinden kurtarmak içindir. Demek Şems'in mihverinde dairevari cereyan ve hareketi olmasa, yıldızlar düşerler. Said Nursî Muhterem müellif, diğer bir risalesinde şöyle diyor: Evet güneş bir meyvedardır, silkinir tâ düşmesin seyyar olan yemişleri Eğer sükûnuyla sükûnet eylese, cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczubları. Mütercim} ve bir katre su içinde binlerce hayvanatın bulunduğuna dikkat ediniz ki azamet-i İlahiyeyi anlayasınız." demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını tekzibe sevketmiş olurdu. Çünki hiss-i zahirîye muhaliftir. Maahâzâ on asırdan beri gelip geçen insanları şaşırtmak, yalnız fünun-u cedidenin zuhurundan sonra gelen insanları memnun etmek; makam-ı irşada muhalif olduğu gibi, ruh-u belâgatla da kabil-i te'lif değildir.
S- Keşfiyat-ı fenniye ve fünun-u hazıra eski insanlara meçhul ve gayr-ı me'luf olduğundan, onları onlara ders vermek hatadır diyorsun. Bilhâssa âhirete ait ahval gibi, müstakbeldeki nazariyat da böyle değil midir? Onlar da bize meçhul ve gayr-ı me'lufturlar. Onlardan bahsetmek ne için hata olmuyor?
C- Müstakbeldeki nazariyat, bilhâssa âhirete ait ahvale hiçbir cihetle hiss-i zahirî taalluk etmemiştir ki, o hissin hilafını söylemek şaşırtma olsun. Binaenaleyh o gibi şeyler, daire-i imkândadırlar. Öyle ise onlara itikad ve onlar ile itminan peyda etmek mümkündür. Öyle ise o gibi şeylerin hakk-ı sarihi, onları tasrih etmektir. Lâkin keşfiyat-ı fenniye; eski insanlara göre, imkân ve ihtimal dairesinden çıkıp, muhal ve imtina' derecesine girmişlerdir. Çünki gözleriyle gördükleri şeyler, onlarca bedahet derecesine girmekle, onun hilafı onlarca muhaldir. Öyle ise, onların hissiyatına hürmeten, o gibi mes'elelerde belâgatın iktizası, ibham ve ıtlaktır ki, onlara bir şaşırtma olmasın. Fakat Kur'an-ı Kerim, irşadını noksan bırakmamıştır. Bu zamanın fencilerini de istifadeden mahrum etmemek üzere, çok karine ve emarelerin vaz'ıyla, hakikatlara işaretler yapmıştır. {(Haşiye): Mu'cizat-ı Kur'aniye risale-i nuriyesi tamamıyla bu hakikatı isbat etmiş. Mütercim}
Ey insafsız! Seni insafa davet ediyorum. Bir kerre ﻛَﻠِّﻢِ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﻋَﻠٰﻰ ﻗَﺪَﺭِ ﻋُﻘُﻮﻟِﻬِﻢْ olan meşhur düsturu nazara almakla, zamanlarıyla muhitlerinin müsaadesizliğini düşünerek, telahuk eden binlerce efkârın neticelerinden doğan şu keşfiyat-ı fenniyeyi o zamanlardaki insanların kafa mideleri alıp hazmedemediklerine dikkat edersen anlayacaksın ki; Kur'an-ı Kerim'in o gibi mes'elelerde ihtiyar ettiği ibham ve ıtlak yolu, ayn-ı belâgat olduğu gibi, yüksek i'cazını da isbata aşikâr bir delil olduğunu gözün kör değilse göreceksin.
Kur'anda delail-i akliyeye ve fennin keşfiyatına muhalif bazı âyetler vardır dedikleri üçüncü şübhelerine cevab:
Kur'an-ı Kerim'de takib edilen maksad-ı aslî; isbat-ı Sâni', nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet esaslarına cumhur-u nâsı irşad ve îsal etmektir. Binaenaleyh Kur'an-ı Kerim'in kâinattan yaptığı bahis tebaîdir, kasdî değildir. Yani ligayrihîdir, lizâtihî değildir. Yani Kur'an-ı Kerim Cenab-ı Hakk'ın vücud, vahdet ve azametine istidlal suretiyle kâinattan bahsetmiştir. Yoksa kâinatın bizzât keyfiyetini izah etmek için değildir. Çünki Kur'an-ı Kerim coğrafya, kozmoğrafya gibi kasden kâinatın keyfiyetinden mana-yı ismiyle bahseden bir fen, bir kitab değildir. Ancak kâinat sahifesinde yazılan san'at-ı İlahiyenin nakışları ve kudretin hilkat mu'cizeleri ve kozmoğrafyacıları hayrette bırakan nizam ve intizamla, mana-yı harfiyle Sâni' ve Nazzam-ı Hakikî'ye istidlal keyfiyetini öğretmek için nâzil olan bir kitabdır. Binaenaleyh san'at, kasd, nizam kâinatın her zerresinde bulunur, matlub hasıl olur. Teşekkülü nasıl olursa olsun, bizim matlubumuza taalluku yoktur. Febinâen alâ zâlik mademki Kur'anın kâinattan bahsi istidlal içindir ve delilin de müddeadan evvel malûm olması şarttır ve delilin muhatablarca vuzuhu müstahsendir; bazı âyetlerin onların hissiyatına ve edebî malûmatlarına imale etmesi ve benzetmesi, mukteza-yı belâgat ve irşad olmaz mı? Fakat bu âyetlerin, hissiyatlarına imale etmesi mes'elesi, o hissiyata kasden delalet etmek için değildir.
Ancak kinaye kabîlinden o hissiyatı okşamak içindir. Maahâzâ hakikata ehl-i tahkiki îsal için, karine ve emareler vaz'edilmiştir. Meselâ eğer Kur'an-ı Kerim, makam-ı istidlalde şöylece demiş olsa idi ki: "Ey insanlar! Güneş'in zahirî hareketiyle hakikî sükûnuna ve Arz'ın zahirî sükûnuyla hakikî hareketine ve yıldızlar arasında cazibe-i umumiyenin garibelerine ve elektriğin acibelerine ve yetmiş unsur arasında hasıl olan imtizacata ve bir avuç su içinde binler mikrobun bulunmasına dikkat ediniz ki, bu gibi hârika şeylerden Cenab-ı Hakk'ın herşeye kādir olduğunu anlayasınız." deseydi; delil, müddeadan binlerce derece daha hafî, daha müşkil olurdu. Halbuki delilin müddeadan daha hafî olması, makam-ı istidlale uymaz. Maahâzâ onların hissiyatına imale edilen âyetler kinaye kabîlinden olup, ifade ettikleri zahirî manaları sıdk veya kizbe medar olamaz. Evet görmüyor musun ﻗَﺎﻝَ deki "elif" hiffeti ifade ediyor. Aslı "vav" olsun, "ye" olsun, ne olursa olsun bize taalluk etmez.
Hülâsa: Madem ki Kur'an, bütün zamanlardaki bütün insanlara nâzil olmuştur, şu şübhe addettikleri umûr-u selâse, Kur'ana nakîse değil, Kur'anın yüksek i'cazına delillerdir. Evet Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ı talim eden Cenab-ı Hakk'a kasem ederim ki; o Beşîr ve Nezîr'in (A.S.M.) basar ve basireti, hakikatı hayalden tefrik edememekten münezzehtir, celildir, celîdir veya insanları kandırarak mağlatalara düşürtmekten, meslek-i âlîleri ganidir, âlîdir, temizdir, tahirdir.
Yedinci Mes'ele Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın izhar ettiği mahsûs ve zahirî ve insanlarca meşhur ve malûm olan hârika ve mu'cizelerinin ekserîsi, Tarih ve Siyer kitablarında mezkûrdur ve aynı zamanda, muhakkikîn-i ulema tarafından izah ve beyan edilmişlerdir. Binaenaleyh tafsilatını o kitablara havale ile yalnız o hârikaların nevi'lerini icmalen izah edeceğiz. Evet Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın zahirî hârikalarının herbirisi âhâdî olup mütevatir değilse de, o âhâdîlerin heyet-i mecmuası ve çok nevi'leri, mütevatir-i bil'manadır. Yani lafz ve ibareleri mütevatir değilse de, manaları çok insanlar tarafından nakledilmiştir. O hârikaların nevi'leri üçtür:
Birincisi:
"İrhasat" ile anılmaktadır ki, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nübüvvetinden evvel zuhur eden hârikalardır. Mecusi Milleti'nin taptığı ateşin sönmesi, Sava Denizi'nin sularının çekilmesi, Kisra Sarayı'nın yıkılması ve gaibden yapılan tebşirler gibi şeylerdir. Sanki o hazretin (A.S.M.) zaman-ı veladeti, hassas ve keramet sahibi imiş gibi o zâtın kudum ve gelmesini şu gibi hâdiseler ile tebşiratta bulunmuştur.
İkinci Nev':
İhbarat-ı gaybiyedir ki, bilâhare vukua gelecek pek çok garib şeylerden bahsetmiştir. Ezcümle; Kisra ve Kayser'in definelerinin İslâm eline geçmesi, Rumların mağlub edilmesi, Mekke'nin fethi, Kostantiniye'nin alınması gibi hâdisattan haber vermiştir. Sanki o zâtın cesedinden tecerrüd eden ruhu, zaman ve mekânın kayıdlarını kırarak istikbalin her tarafına uçup gezmiş ve gördüğü vukuatı söylemiştir ve söylediği gibi de vukua gelmiştir. @ {(): Diyarbakır'da Van Valisi Cevdet Bey'in evinde 19/Şubat/1331 tarihinde Cuma gecesi bu tefsirin ilk Arabî nüshasını tebyiz ederken, şu şekl-i garib, tevafukan vaki' olmuştur. Ve o gece vukua gelen Bitlis'in sukutuyla müellif Bedîüzzaman'ın esaretine rastgelir. Sanki şu şekl-i garibin, şu mu'cizeler ve hârikalar bahsinde o gece husule gelmesi, müellifin Ruslara esir düştüğüne ve beraberinde bulunan bazı talebelerinin şehid olarak kanlarının dökülmesine hârika bir işarettir.
Said'in küçük kardeşi, yirmi senelik talebesi Abdülmecid Ve keza bu nakış, başı kesilmiş bir yılanın kuyruğunu müellif Bedîüzzaman'a sarmış olduğuna ve müellifin yaralı olarak otuz saat ölüme muntazıran su arkının içinde kaldığı yere benziyor ve o vaziyeti andırıyor.
Eski Said'in ehemmiyetli talebesi Hamza}
Üçüncü Nev':
Hissî hârikalardır ki, muaraza zamanlarında kendisinden taleb edilen mu'cizelerdir. Taşın konuşması, ağacın yürümesi, Ay'ın iki parçaya bölünmesi, parmaklarından su akması gibi... Tefsir-i Keşşaf'ın müellifi Zemahşerî'nin dediğine göre, o hazretin bu nevi' hârikaları bine baliğ olmuştur. Ve bir kısmı da mütevatir-i bil'manadır. Hattâ Kur'anı inkâr edenlerden bir kısmı, inşikak-ı Kamer manasında tasarruf etmemişlerdir.
S- İnşikak-ı Kamer bütün insanlarca kesb-i şöhret etmesi lâzım bir mu'cize iken, âlemce o kadar şöhret bulmamıştır. Esbabı nedir?
C- Matla'ların ihtilafı ve havanın bulutlu olmasının ihtimali ve o zamanda rasadhanelerin bulunmaması ve vaktin uyku gibi gaflet zamanı olması ve inşikakın âni olması gibi esbabdan dolayı, herkesçe o vak'anın görünmesi ve malûm olması lâzım gelmez. Maahâzâ Hicaz matla'ıyla matla'ları bir olan yerlerde, o gece yollarda bulunan kervan ve kafilelerden naklen, inşikakın vukua geldiği hakkında çok rivayetler vardır.
Üçüncü nevi mu'cizelerin reisi ve en büyüğü, Kur'an-ı Azîmüşşan'dır ki, yedi vecihle mu'cize olduğuna mezkûr âyetle işaret edilmiştir.
Arkadaş! Şu mes'eleleri az çok fehmettin. Şimdi bu âyetin mâkabliyle olan cihet-i irtibatına bakalım:
Evet İbn-i Abbas'ın (R.A.) ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ âyetindeki "ibadet"i tevhidle tefsir ettiğine nazaran, evvelki âyet isbat-ı tevhid hakkındadır, bu âyet de isbat-ı nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet-i Muhammediye (A.S.M.) ise, tevhidin en büyük bir delilidir. Demek ki bu iki âyet arasında cihet-i irtibat, aralarındaki dâlliyet ve medlûliyet alâkasıdır. Yani biri delil, diğeri medlûldür. Nübüvvetin isbatı, ancak mu'cizeler ile olur. En büyük mu'cizesi ise, Kur'an-ı Kerim'dir. Evet Kur'anın mu'cize olduğu, âlem-i İslâmca kabul ve tasdik edilmiş bir hakikattır. Amma muhakkikîn-i ulema tarafından, Kur'anın vücuh-u i'cazı hakkında ihtilaf vaki' olmuştur. Yani i'cazını intac eden cihetler çoktur. Herbir muhakkik, bir ciheti tercih ve ihtiyar etmiştir; aralarında muhalefet, müsademe yoktur. İ'cazın vecihleri:
1- Gaibden, istikbalden haber vermesi.
2- Âyetlerinde tenakuz, tehalüf, hata bulunmaması.
3- Nazm ile nesir arasında, ediblerce gayr-ı malûm bir üslûbu ihtiyar etmesi.
4- Okur-yazar olmayan bir zâttan sudûr etmesi.
5- Tâkat-i beşeriye fevkinde ulûm ve hakaiki ihata etmesi gibi pek çok şeylerdir. Lâkin i'cazının en yüksek vechi, nazmındaki belâgattan doğmuştur. Evet Kur'anın bu nevi i'cazı, beşerin tâkatinden hariç bir derecededir. Bu hakikatı tafsilen anlayıp kanaat hasıl etmek isteyen, bu tefsiri ve emsali eserleri ve "Yirmibeşinci Söz"ü zeyilleriyle beraber mütalaa etsin. Fakat icmalî bir malûmatı elde etmek isteyenler de, belâgatın imamları bulunan Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkakî, Cahız'ın bu kısım i'caz hakkında -üç tarîk ile- beyan ettikleri malûmattan, mikdar-ı kâfi malûmat elde edebilir.
Birinci Tarîk: Arab kavmi maarifsiz, bedevi bir millet idi. Muhitleri de, onlar gibi bedevi bir muhit idi. Divanları, şiir idi. Yani medar-ı iftihar olan hallerini, şiir ile kayd ve muhafaza ederlerdi. İlimleri, belâgat idi. Medar-ı iftiharları, fesahat idi. Sair kavimlerden fazla bir zekâya mâlik idiler. Başka insanlara nisbeten cevval fikirleri vardı. İşte Arab kavmi böyle bir vaziyette iken ve zihinleri de bahar çiçekleri gibi yeni yeni açılmaya başlarken, birdenbire Kur'an-ı Azîmüşşan yüksek belâgatıyla, hârika fesahatıyla mele-i a'lâdan yeryüzüne indi. Arabların medar-ı iftiharları ve timsal-i belâgatları olan ve bilhâssa Kâ'be duvarında teşhir edilmek üzere altın suyu ile yazılmış "Muallakat-ı Seb'a" unvanıyla anılan en meşhur ediblerin en beliğ ve en fasih eserlerini iftihar listesinden sildirtti. Maahâzâ Hazret-i Muhammed (A.S.M.), Kur'anla muarazaya ve Kur'ana bir nazire yapılmasına onları şiddetle davet etmekten geri durmuyordu, damarlarına dokunduruyordu, techil ve terzil ediyordu. O hazretin yaptığı böyle şiddetli hücumlara karşı, o ümera-i belâgat ve hükkâm-ı fesahat unvanıyla anılan Arab edibleri, bir kelime ile dahi mukabelede bulunamadılar. Halbuki kibir ve azametleri, enaniyetleri ve göklere kadar çıkan gururları iktizasınca, gece-gündüz çalışıp Kur'ana bir nazire yapmalı idiler ki, âleme karşı rezil ü rüsvay olmasınlar. Demek bu mes'elenin uhdesinden gelemediklerinden, yani Kur'anın bir benzerini yapmaktan âciz kaldıklarından, sükûta mecbur olmuşlardır. İşte onların bu ızdırarî sükûtları aczlerini meydana çıkardı. Ve bunların aczlerinden de, i'caz-ı Kur'anın güneşi tulû' etmiştir.
İkinci Tarîk:
Kelâmların hâsiyetlerini, kıymetlerini, meziyetlerini bilip altınlarını bakırından tefrik eden bütün ehl-i tahkikten, tedkikten, tenkidden, dost ve düşmanlar tarafından Kur'an-ı Kerim sure sure, âyet âyet, kelime kelime mihenk taşına vurularak, altından maada bir bakır eseri görülmemiştir. Bu ağır imtihandan sonra, Kur'an-ı Azîmüşşan'ın ihtiva ettiği mezaya, letaif, hakaikin hiçbir beşer kelâmında bulunmadığına şehadet etmişlerdir. Onların sıdk-ı şehadetleri şöylece isbat edilebilir: Kur'anın insan âleminde yaptığı büyük inkılab ve tebeddül; ve şark ve garbı içine alan tesis ettiği din, diyanet; ve zamanın geçmesiyle gençlik ve şebabiyetini ve tekerrür ettikçe halâvetini muhafaza etmesi gibi hârika halleri, ﺍِﻥْ ﻫُﻮَ اِلَّا ﻭَﺣْﻰٌ ﻳُﻮﺣٰﻰ âyetini okuyup ilân ediyorlar.
Üçüncü Tarîk:
Belâgat imamlarından meşhur Cahız'ın tahkikatına göre: Arab edib ve beliğlerinin Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın davasını kalem ile ibtal etmeye, tarife gelmez derecede ihtiyaçları vardı. Ve o hazrete karşı olan kin, adavet ve inadlarıyla beraber; en kolay, en yakın, en selim olan kalem ve yazı ile muarazayı terk ve en uzun, en müşkil, en tehlikeli ve şübheli seyf ve harb ile mukabeleye mecburen iltica ettiler. Suret-i kat'iyyede bundan anlaşıldı ki, Kur'anın benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır. Zira her iki yolun arasındaki farkı bilmeyenlerden değildiler. Binaenaleyh birinci yol ibtal-i dava için daha müsaid iken onu terkedip, hem malları, hem canları tehlikeye atan başka bir yola sülûk eden ya sefihtir -halbuki müslüman olduktan sonra siyaset-i âlemi eline alanlara sefih denilemez- veya birinci yola sülûktan kendilerini âciz görmüşlerdir. Onun için kalem yerine seyfe müracaat etmişlerdir.
S- Kur'ana bir nazire yapmak mümkinattan imiş, fakat nasılsa yapılmamıştır?
C- Mümkinattan olmuş olsaydı, damarlarına dokundurulanlar, behemehal muarazayı arzu ederlerdi. Ve muaraza arzusunda bulunmuş olsaydılar, muaraza yapacaklardı. Çünki ibtal-i dava için muarazaya ihtiyaçları pek şedid idi. Muaraza etmiş olsaydılar, gizli kalmazdı, tezahür ederdi. Çünki tezahürüne rağbet çok olduğu gibi, esbab dahi çok idi. Tezahür etseydi, âlemde şöhret bulurdu. Şöhret bulmuş olsaydı, Müseylime'nin hezeyanları gibi behemehal tarihte bulunacaktı. Madem ki tarihte bulunmamıştır, demek yapılmamıştır. Madem yapılmamıştır, demek Kur'an mu'cizedir.
S- Müseylime füseha-i Arabdan olduğu halde, sözleri ne için âleme maskara olmuştur?
C- Çünki onun sözleri, bin derece fevkinde bulunan sözlere karşı mukabeleye çıktığından çirkin ve gülünç olmuştur. Evet güzel bir adam, Hazret-i Yusuf (A.S.) ile beraber güzellik imtihanına girerse, elbette çirkin ve gülünç olur.
S- Kur'an-ı Kerim hakkında şek ve şübheleri olanlar, Kur'anın bazı terkib ve kelimeleri güya Nahiv ilminin kaidelerine muhalefet etmiş gibi şübhe îka' etmişlerdir?
C- Bu gibi heriflerin, İlm-i Nahv'in kaidelerinden haberleri yoktur. Sekkakî'nin dediği gibi; efsah-ı füseha olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'an-ı Kerim'i uzun uzun zamanlarda tekrar tekrar okuduğu halde o hataların farkında olmamış da bu cahil herifler mi farkında olmuşlardır? Bu, hangi akla girer ve hangi kafaya sığar? Sekkakî "Miftah"ının sonunda, bu gibi cahilleri iyi taşlamıştır. Evet bir şâirin dediği gibi, ﻟَﻮْ ﻛُﻞُّ ﻛَﻠْﺐٍ ﻋَﻮٰﻯ ﺍَﻟْﻘَﻤْﺘَﻪُ ﺣَﺠَﺮًﺍ ٭ ﻟَﻢْ ﻳَﺒْﻖَ ﻓ۪ﻰ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟْﻜُﺮَﺓِ ﺍَﺣْﺠَﺎﺭُ her üren kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.
Bu âyeti mâkabliyle rabteden ikinci vecih ise: Evvelki âyet vaktâ ki ibadeti emretti, sanki ibadetin keyfiyeti nasıldır diye sâmiin zihnine bir sual geldi, "Kur'anın talim ettiği gibi" diye cevab verildi. Tekrar, Kur'anın Allah'ın kelâmı olduğunu nasıl bileceğiz diye ikinci bir suale daha kapı açıldı. Bu suale cevaben ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ﻣِﻤَّﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ ilh.. âyetiyle cevab verildi. Demek her iki âyetin arasındaki cihet-i irtibat, bir sual-cevab ve bir alış-veriştir.
Arkadaş! Bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin arasına girelim, bakalım, aralarında ne gibi münasebetler vardır?
Evet ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ﻣِﻤَّﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ cümlesi, mukadder bir suale cevabdır. Çünki Kur'an, evvelki âyette ibadeti emrettiği vakit, "Acaba ibadete olan bu emrin Allah'ın emri olup olmadığını nasıl anlayacağız ki imtisal edelim?" diye bir sual sâmiin hatırına geldi. Bu suale cevaben denildi ki: "Eğer Kur'anın ve dolayısıyla bu emrin Allah'ın emri olduğunda şübheniz varsa, kendinizi tecrübe ediniz ve şübhenizi izale ediniz."
Ve eyzan vaktâ ki Kur'an, surenin evvelinde لَا ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ cümlesiyle kendisini sena etti, sonra mü'minlerin medhine, sonra kâfir ve münafıkların zemmine intikal etti, sonra ibadet ve tevhidi emrettikten sonra surenin başına dönerek لَا ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ cümlesini te'kiden ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ilââhir cümlesini zikretti. Yani "Kur'an, şek ve şübhelere mahal değildir. Sizin şübheleriniz, ancak kalblerinizin hastalığından ve tabiatınızın sekametinden neş'et ediyor." Evet gözleri hasta olan, güneşin ziyasını inkâr eder; ağzı acı olan, tatlı suya acı der. ﻓَﺎْﺗُﻮﺍ ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪ۪ : Yani "Kur'anın mislinden bir sure getiriniz."
Arkadaş! Bu cümleyi ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ cümlesiyle bağlayan ﺍِﻥْ edat-ı şarttır. Şart edatları daima -hararetle ateş gibi- biri sebeb, diğeri müsebbeb iki cümleye dâhil olurlar. İlm-i Nahivce birisine fiilü'ş-şart, ikincisine cezaü'ş-şart denir. Bu iki cümle arasında, hararetle ateş arasında olduğu gibi, "lüzum" lâzımdır. Halbuki bu iki cümle arasında lüzum görünmüyor. Binaenaleyh âyetin ihtisarı dolayısıyla, ortadan kaldırılan cümlelere müracaat lâzımdır. Mukadder cümleler ise, ﺗَﺸَﺒَّﺜُﻮﺍ، ﻭَﺟَﺐَ ﺍﻟﺘَّﺸَﺒُّﺚُ، ﺗَﻌَﻠَّﻤُﻮﺍ، ﺟَﺮِّﺑُﻮﺍ emirleridir. Bunlar sıra ile, ikincisi birincisine lâzımdır. Yani ityan (delil getirmek), tecrübeye lâzımdır; tecrübe taallüme, taallüm vücub-u teşebbüse, vücub-u teşebbüs de teşebbüse, teşebbüs de raybe lâzımdır. Demek bu kadar lüzumların takdiri lâzımdır ki, "Kur'anın bir mislini getiriniz" ile "Kur'anda şübheniz varsa" arasında lüzum tezahür edebilsin. ﻭَﺍﺩْﻋُﻮﺍ ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَﻛُﻢْ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻥِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ : Bu cümlenin, üç vecihle mâkabliyle irtibatı vardır.
Birinci Vecih:
"Kur'ana muaraza etmekten zahir olan aczimiz, bütün insanların aczini istilzam etmez. Biz yapamadık ama başkaları yapabilirler" diye zihinlerine gelen vesveseyi def'etmek için, Kur'an-ı Kerim bu âyetin lisanıyla; büyüklerinizi, reislerinizi de çağırınız, size yardım etsinler diye onları ilzam etmiştir.
İkinci Vecih:
"Eğer biz muaraza teşebbüsünde bulunsak bizi destekleyen, müdafaa eden yoktur" diye ileri sürdükleri zu'mlarını da reddetmiştir ki; herhangi bir meslek olursa olsun, mutaassıbları çoktur. Muaraza ettiğiniz takdirde, sizi müdafaa eden çok olur, diye onları iskât etmiştir.
Üçüncü Vecih:
Kur'an-ı Kerim sanki onlara istihzaen diyor ki: "Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün insanlara nübüvvetini tasdik ettirmek için Allah'ından yardım istedi. Allah'ı da, Kur'anına sikke-i i'cazı basarak pek çok insanlara tasdik ettirdi. Sizin âlihelerinizden bir faideniz varsa, siz de onları çağırınız; size yardım etsinler." ﻓَﺎِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ : Yani "Tecrübeden sonra bakınız. Muarazaya kādir olmadığınız takdirde, acziniz zahir olur ve muarazayı da yapmış olmazsınız."
ﻭَﻟَﻦْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ : Yani: "Mazide yapamadığınız gibi, bundan sonra da kat'iyyetle yapamayacaksınız." Binaenaleyh "Bizim mazide yapamamamız, istikbalde beşerin yapamamasını istilzam etmez." diye izhar ettikleri o bahaneyi de, ﻟَﻦْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ile defetmiştir. Ve aynı zamanda üç vecihle i'caza işaret yapmıştır:
Birinci Vecih:
Gaibden haber vermiştir ve ihbar ettiği gibi de muaraza vaki' olmamıştır. Bakınız milyonlarca arabî kitab vardır ve bütün müellifler, dost olsun düşman olsun, Kur'anın üslûbunu taklid etmeye fevkalâde müştak oldukları halde, hiçbir müellif, hiçbir kitabında Kur'an-ı Kerim'in üslûbunu taklid etmeye muvaffak olamamıştır. Sanki Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan, ﻧَﻮْﻉٌ ﻣُﻨْﺤَﺼِﺮٌ ﻓِﻰ ﺍﻟﺸَّﺨْﺺِ yani bir şahısta inhisar etmiş bir nevidir. Binaenaleyh Kur'an-ı Kerim ya bütün kitabların altındadır -bu gülünç bir sözdür- veya bütün kitabların fevkinde, fevka'l-küll bir nadiredir.
İkinci Vecih:
Böyle büyük bir davada ve müşkil bir makamda, onların a'sablarını tahrik, izzet-i nefislerini kırmak suretiyle "yapamayacaksınız" diye kat'iyyetle verdiği hüküm; onun emin, mutmain, itimadlı olduğuna bir delildir.
Üçüncü Vecih:
Sanki Kur'an-ı Kerim diyor ki: "Sizler fesahatın ümerası ve herkesten ziyade fesahata muhtaç olduğunuz halde, muarazaya kādir olamadınız. Beşer de Kur'anın muarazasına kādir olamaz." Ve keza Kur'anın neticesi olan İslâmiyete bir nazirenin yapılmasına zaman-ı mazi kādir olmadığı gibi, istikbal zamanı da onun mislinden âciz kalacağına bir işarettir. ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ ﺍﻟَّﺘ۪ﻰ ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ yani: "Kâfirlere hazırlanan bir ateşten sakınınız ki; odunu, insanlar ile taşlardır." ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ cümlesi ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ cümlesine cezaü'ş-şart olduğu cihetle, aralarında lüzumun bulunması lâzımdır. Halbuki muarazanın yapılmaması, ateşten sakınmayı istilzam etmez. Binaenaleyh ihtisar için ortadan kaldırılan cümlelere müracaat etmekle, bu lüzumu arayıp bulacağız. Şöyle ki:
1- Muarazanın yapılmamasından, Kur'anın i'cazı lâzım gelir.
2- Kur'anın i'cazından, Allah'ın kelâmı olduğu lâzım gelir.
3- Allah'ın kelâmı olduğundan, emirlerine imtisal lâzım gelir.
4- Emirlerine imtisalden, ibadetin yapılması lâzım gelir.
5- İbadetin yapılması, ateşe girmemeğe vesiledir.
İşte bu cümlelerin arasında bulunan lüzumların silsilesinden, ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ile ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ arasındaki o gizli lüzum tezahür eder. Ve bu yapılan îcaz ve ihtisardan, i'cazın bir şuâı meydana gelir. ﺍﻟَّﺘ۪ﻰ ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ : Kur'an-ı Kerim, onları ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ cümlesi ile tehdid ettikten sonra ﻧﺎﺭ kelimesinin bu cümle ile vasıflandırılmasıyla da o tehdidi te'kid ve teşdid etmiştir. Zira odunu insanlar ile taşlar olan bir ateşin heybeti, dehşeti ve havfı daha şediddir. Ve keza bu cümle ile sanemlere ibadet yapanları zecr ve men'etmeye işaret yapılmıştır. Şöyle ki: "Ey insanlar! Allah'ın emirlerine imtisal etmeyip, bilhâssa taşlara ve camid şeylere ibadet yaparsanız, muhakkak biliniz ki, tapanlar ile taptıkları şeyleri yiyip yutacak bir ateşe gireceksiniz." ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ : Bu cümle, ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ile ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ cümleleri arasındaki lüzumu izah eder ve kararlaştırır. Yani şu ateş azabı, Kur'ana imtisal etmeyen kâfirlere hazırlanmıştır. Hem bu ateş, tufan vesair musibetler gibi iyi-kötü bütün insanlara şâmil musibetlerden değildir. Ancak bu musibeti celbeden, küfürdür. Bu beladan kurtuluş çaresi, ancak Kur'an-ı Kerim'e imtisaldir.
Mazi sîgasıyla zikredilen ﺍُﻋِﺪَّﺕْ kelimesi, Cehennem'in el-ân mahluk ve mevcud olup, Ehl-i İtizal'in bilâhare vücuda geleceğine zehabları gibi olmadığına işarettir.
Ey arkadaş! Ateş unsuru, kâinatın bütün kısımlarını istila etmiş pek büyük bir unsurdur. Bir damar gibi kâinatın yaratılışından başlayarak her tarafa dal-budak salıp gelen şu şecere-i nâriyeye nazar-ı hikmetle dikkat edilirse, bu şecerenin başında yani sonunda büyük bir meyvenin bulunduğu anlaşılır. Evet toprağın içinde büyük ve uzun bir damarı gören adam, o damarın başında kavun gibi bir meyvenin bulunduğunu zannetmesi gibi, âlemin her tarafında damarları bulunan şu şecere-i nâriyenin de Cehennem gibi bir meyvesinin bulunduğuna bilhads yani sür'at-i intikal ile hükmedebilir.
S- Cehennem şimdi mevcud olduğu takdirde, yeri nerededir?
C- Biz Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat el-ân Cehennem'in vücuduna itikad ediyoruz, amma yerini tayin edemiyoruz.
S- Bazı hadîslerin zahirine göre, Cehennem tahte'l-Arz'dır; yani yerin altındadır. Ve keza bir hadîse nazaran, Cehennem ateşinin dünya ateşinden iki yüz derece fazla harareti vardır. Bu noktaların izahı?
C- Kürenin tahtı, merkezinden ibarettir. Buna binaen Arz'ın tahtı, merkezidir. Nazariyat-ı hikemiyece sabit olduğu vecihle, Arz'ın merkezinde, harareti iki yüz bin dereceye baliğ bir ateş vardır. Çünki her otuzüç zira' derinliğinde, tahminen bir derece hararet artar. Buna binaen merkeze kadar ikiyüz bin dereceli bir hararet meydana gelir. İşte bu nazariyeye, mezkûr hadîsin meali mutabık gelir. Buna binaen Küre-i Arz'ın merkezinde bulunan ikiyüz bin derece hararetli bir ateş, Cehennem'e bir çekirdek hükmünde olup, kıyamette kabuğu hükmünde bulunan tabaka-i türabiyeyi çatlatıp, bütün dehşetiyle çıkar, tevessü etmeye başlar ve tam techizatıyla Cehennem meydana gelir, denilebilir. Ve keza bir hadîse nazaran, "zemherir" namında, bürudet ile yakan bir ateş vardır. Bu hadîs de, o nazariyeye mutabıktır. Zira merkez-i Arz'dan sathına kadar derece derece artan veya tenakus eden ateş, zemherir de dâhil olmak üzere ateşin bütün mertebelerine şâmildir. Hikmet-i tabiiyede takarrur ettiği gibi, ateş bazan öyle bir dereceye gelir ki, yakınında bulunan şeylerden hararetleri tamamen celb ve cezb etmekle, onları bürudet ile yakar ve suyu incimad ettirir.
S- Mezkûr hadîse göre; Cehennem Arz'ın merkezindedir. Halbuki Arz, Cehennem'e nisbeten bir yumurta kadardır. O kocaman Cehennem, Arz'ın karnında nasıl yerleşir?
C- Evet âlem-i mülk yani âlem-i şehadet, yani bu görmekte olduğumuz âleme göre, Cehennem Arz'ın içindedir diye, Cehennem'i küçük gösteriyoruz. Amma âlem-i âhirete nazaran, Cehennem öyle azamet peyda eder ki, binlerce Arzları içine alır, doymaz. Bu âlem-i şehadet, bir perde gibi onun tevessüüne mani olmuştur. Binaenaleyh Arz'ın içindeki Cehennem'den maksad, Cehennem'in kalbi ve Cehennem'in çekirdeğidir. Ve keza Cehennem'in Arz'ın altında bulunması, Arz'ın karnında veya Arz ile muttasıl, yapışık olmasını istilzam etmez. Zira şems, kamer, yıldız, Arz gibi küreler, hep şecere-i hilkatin meyveleridir. Malûmdur ki, meyvenin altı, bütün dalların aralarına şümulü vardır. Binaenaleyh Allah'ın mülkü pek geniştir. Şecere-i hilkatin dalları da, her tarafa uzanıp gitmiştir; Cehennem nereye giderse yeri vardır. Ve keza bir hadîse göre Cehennem matvîdir, yani bükülmüştür, yani tam açık değildir. Demek Cehennem'in bir yumurta gibi Arz'ın merkezinde mevcud ve bilâhare tezahür edeceği mümkinattandır.
İhtar:
Cehennem'in şimdi mevcud olmadığına Mu'tezileleri sevkeden bu hadîs olsa gerektir.
Arkadaş! Bu âyetin cümlelerini yoklayalım, bakalım; o zarflar nasıl sadeflerdir, içlerinde ne gibi cevherler vardır:
Evet ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ﻣِﻤَّﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ ﻋَﻠٰﻰ ﻋَﺒْﺪِﻧَﺎ cümlesinin başındaki ﻭ harf-i atftır. Malûm ya, birşeyin diğer birşeye atfı, aralarında bir münasebetin bulunmasına mütevakkıftır. Halbuki ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ile ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ cümleleri arasında münasebet görünmüyor. Bunların aralarındaki münasebet, ancak iki sual ve cevabın takdiriyle tezahür eder. Şöyle ki:
Evvelki âyette ibadete emredildiğinde, "İbadet nasıldır?" diye vârid olan suale cevaben: "Kur'anın talim ettiği gibi" denildi. "Kur'an Allah'ın kelâmı mıdır?" diye edilen ikinci suale cevaben ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ilââhir, denildi. İşte her iki cümle arasında bu suretle münasebet tezahür eder ve harf-i atfın da muktezası yerine gelir.
S- ﺍِﻥْ şekk ve tereddüdü ifade eder. ﺍِﺫَﺍ ise, cezm ve kat'iyyete delalet eder. Onların şekk ve raybları, Kur'an hakkında kat'îdir.
Binaenaleyh makamın iktizası hilafına ﺍِﻥْ kelimesinin ﺍِﺫَﺍ kelimesine tercihan zikrinde ne gibi bir işaret vardır?
C- Evet onların şekk ve rayblarını izale edecek esbabın zuhurundan dolayı, o gibi şübhelerin vücuduna kat'iyyetle hükmedilemiyeceğine, ancak o şeklerin vücuduna yine şekk ve şübhe ile hükmedilebileceğine işarettir.
İhtar:
ﺍِﻥْ kelimesinin ifade ettiği şekk ve tereddüd, üslûbun iktizasına göredir. Hâşâ mütekellime ait değildir. ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ile ﺍِﻥِ ﺍﺭْﺗَﺒْﺘُﻢْ cümleleri bir manayı ifade ettikleri ve ikinci cümle, birinci cümleden kısa olması üslûba daha uygun olduğu halde, birinci cümlenin ikinci cümleye tercihan zikri, onların rayblarının menşei; hasta tabiatlarıyla, kötü vücudları olduğuna işarettir.
S- Onlar rayblara zarf ve mahal oldukları halde, onları mazruf, raybı onlara zarf göstermek neye binaendir?
C- Evet kalblerindeki raybın zulmeti bütün bedenlerine, kalıblarına intişar ve istila etmiş olduğundan, kendilerinin rayb içinde bulundukları sanılmakta olduğuna işarettir.
Nekre olarak ﺭَﻳْﺐٍ kelimesinin zikri, tamim içindir. Yani hangi raybınız varsa, cevab birdir; herbir raybınıza karşı mahsus bir cevab lâzım değildir. Hangi çareye başvurursanız, alacağınız cevab Kur'anın i'cazıdır. Evet bir çeşme başında su içip tatlılığını anlayan bir adam, bütün o çeşmeden teşa'ub eden arkları tecrübe etmeye hakkı yoktur; zira menbaı birdir. Kezalik bir surenin muarazasından âciz kalan adamın, bütün Kur'anı tecrübeye hakkı yoktur. Çünki kâtib birdir. ﻣِﻤَّﺎ daki ﻣِﻦْ beyanı ifade ettiğinden, ﻓ۪ﻰ ﺷَﻲْﺀٍ kelimesinin takdirini ister. Takdir-i kelâm, ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ﻓ۪ﻰ ﺷَﻲْﺀٍ ﻣِﻤَّﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ olsa gerektir. ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ tabirinden anlaşılır ki; onların şübhelerinin menşei nüzul sıfatı olup, kat'î cevabları da, isbat-ı nüzuldür.
Tedricen yani âyet âyet, sure sure, hâdiselere göre nüzulü ifade eden tef'il bâbından ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ kelimesinin, def'aten nüzule delalet eden if'al bâbından ﺍَﻧْﺰَﻟْﻨَﺎ kelimesine tercihan zikredilmesi; onların davalarında "Ne için Kur'an def'aten nâzil olmamıştır?" diye delil getirdiklerine işarettir. ﻋَﺒْﺪِﻧَﺎ : Abd lafzının nebi veya Muhammed (A.S.M.) lafızlarına cihet-i tercihi; abd tabiri, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın azametine ve ibadetin ulüvv-ü derecesine işaret olduğu gibi, ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ emrini te'kiddir ve Resul-i Ekrem hakkında vârid olan vehimleri def'etmektir ki, o zât bütün insanlardan ziyade ibadet yapmış ve Kur'anı okumuştur. ﻓَﺎْﺗُﻮﺍ : Bu emir, taciz içindir. Yani emirden maksad, muhatabdan birşey taleb değildir. Ancak başlarına vurmakla muarazaya, tecrübeye davet etmektir ki, aczleri meydana çıksın. ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ilââhir... Bu tabirden anlaşılır ki; onların ilzamları, acizleri son hadde baliğ olmuştur. Zira dokuz dereceye baliğ olan tahaddinin, yani muarazaya davet etmenin tabirleri, tabakaları vardır.
1- Yüksek nazmıyla, ihbarat-ı gaybiyesiyle, ihtiva ettiği ulûmu ve âlî hakaikıyla beraber tam bir Kur'anın mislini, ümmi bir şahıstan getiriniz.
2- Eğer böylece mislini getirmek tâkatinizin fevkinde ise, beliğ bir nazımla uydurma şeylerden olsun, getiriniz.
3- Eğer buna da kudretiniz olmazsa, on sure kadar bir mislini yapınız.
4- Bu da mümkün olmadı ise, uzun bir surenin mislini yapınız.
5- Eğer bu da size kolay değilse, kısa bir surenin misli olsun.
6- Eğer ümmi bir şahıstan imkân bulamadı iseniz, âlim ve kâtib bir adamdan olsun.
7- Bu da olmadığı takdirde, birbirinize yardım etmek suretiyle yapınız.
8- Buna da imkân bulunamadığı takdirde, bütün ins ve cinlerden yardım isteyiniz ve bütün efkârın neticelerinden istimdad ediniz. Neticeleri, tamamen yanınızda bulunan kütüb-ü Arabiyede mevcuddur. Bütün kütüb-ü Arabiye ile Kur'an arasında bir mukayese yapılırsa, Kur'an mukayeseye gelmez. Çünki hiçbirine benzemiyor. Öyle ise Kur'an ya hepsinden aşağıdır veya hepsinden yukarıdır. Birinci ihtimal bâtıl ve muhaldir. Öyle ise hepsinden yukarı, fevka'l-küll bir kitabdır. Onüç asırdan beri misli vücuda gelmemiştir, bundan sonra da vücuda gelemeyecektir vesselâm.
9- "Bizim şahidlerimiz yoktur. Eğer muarazaya girişsek, bizi destekleyecek kimse yoktur." diye gösterdikleri o bahaneyi de def'etmek için, "Şühedanıza da müsaade edilmiştir. Onları da çağırın, size yardım etsinler."
İşte bu tabakalara dikkat edilirse, muarazanın şu mertebelerine işareten, Kur'an-ı Kerim'in yaptığı îcaz ile gösterdiği i'caza bir şuâ görünür.
Arkadaş! Kur'an-ı Kerim'den en kısa bir sureye muaraza etmekten beşerin aczi, mezkûr izahat ile sabit oldu. Amma i'cazın limmiyet ciheti kaldı. Yani beşerin aczini intac eden illet ve sebeb nedir? Evet Kur'an ile muaraza ve mübarezeye çıkan insanların kuvveti Cenab-ı Hak tarafından körleştirilerek, muarazayı yapabilecek kabiliyetten sukut ettirilmiştir. Fakat Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkakî gibi belâgat imamlarınca beşerin kuvveti Kur'anın yüksek üslûb ve nazmına yetişemediğinden, aczi tezahür etmiştir. Bir de Sekkakî demiştir ki: "İ'caz zevkîdir, tarif ve tabir edilemez. ﻣَﻦْ ﻟَﻢْ ﻳَﺬُﻕْ ﻟَﻢْ ﻳَﺪْﺭِ Yani fikri ile i'cazı zevketmeyen, tarif ile vâkıf olamaz.. bal gibidir." Lâkin Abdülkahir'in iltizam ettiği veche göre, i'cazı tarif ve tabir etmek mümkündür. Biz de bu vechi kabul ediyoruz.
S- "Taife", "necm" "nevbet" kelimeleri, "sure" kelimesinin vazifesini îfa edebilirler. "Sure" kelimesinin onlara tercihan zikrinde ne vardır?
C- Onları şübhelerinin menşei ile ilzam ve boğmaktır. Şöyle ki:
Onları şübheye düşürten, güya Kur'anın def'aten nâzil olmamasıdır. Demek Kur'an def'aten nâzil olmuş olsaydı, Allah'ın kelâmı olduğunda şübheleri olmazdı. Lâkin parça parça nâzil olduğundan, şübhelerine bâis olmuştur ki; "Bu beşerin kelâmıdır, parça parça yapılışı kolaydır, biz de yapabiliriz." diye şübheye düştüler. Kur'an-ı Kerim de onların kolay zannettikleri yolu, ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ tabiriyle ihtar ve "Haydi mislini getiriniz de, sizin kolay zannettiğiniz parça parça şeklinde olsun" diye, onları kolay addettikleri yolda boğmuştur. Ve keza Zemahşerî'nin beyanı vechiyle, Kur'an-ı Kerim'in surelere taksim edilmiş bir şekilde nâzil olmasında çok faideler vardır. Evet çok garib letaifi hâvi olduğu için, şu üslûb-u garib ihtiyar edilmiştir. ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪ۪ deki zamir ya Kur'ana raci'dir, yani "Kur'anın mislini getiriniz" veya Hazret-i Muhammed'e (A.S.M.) aittir. Yani bir sureyi o zâtın (A.S.M.) misli olan ümmi bir şahıstan getiriniz. Lâkin birinci ihtimale göre ibarenin hakkı ﻣِﺜْﻞِ ﺳُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻨْﻪُ iken, iktizanın hilafına ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪ۪ denilmiştir. Bunun esbabı: Çünki birinci ihtimalde, ikinci ihtimalin de mülahazası ve riayeti lâzımdır. Zira yalnız Kur'anın mislini getirmekle mes'ele bitmiş olmuyor. Ancak ümmi bir şahıstan getirilmesi lâzımdır ve muarazanın tamamiyetine şarttır. İşte bunun için hem ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪ۪ deki zamirin Kur'ana raci' olması lâzımdır, hem ibarenin tebdili lâzımdır ki, her iki ihtimal mer'î olsun. Ve keza muarazanın tamamiyeti, yalnız bir surenin mislini getirmekle olmuyor. Ancak Kur'anın tamamına misil olacak bir mecmu'dan, bir kitabdan alınan bir surenin mislini getirmek şart olduğuna işarettir. Ve keza nüzulde Kur'anın emsali olan kütüb-ü semaviyeye zihinleri çevirir ki, aralarında yapılacak muvazene ile Kur'anın ulviyeti anlaşılsın. ﻭَﺍﺩْﻋُﻮﺍ Bu tabirin "istiane" veya "istimdad" kelimelerine cihet-i tercihi, "davet" kelimesinin kullanış yerlerinden anlaşıldığı vechile; onları belalardan, zahmetlerden kurtarıp yardım edenler hazır bulunup, yalnız çağırmaları lâzımdır, fazla bir zahmete ihtiyaç olmadığına işarettir. "İstiane ve istimdad" kelimeleri ise yardımcıların hazır bulunduklarına delalet etmezler.
ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَ Bu tabir, üç manaya tatbik edilebilir:
Birincisi:
Büyük ediblerdir. Bu manaya göre, onların muaraza manasında "Bizim kuvvetimiz muarazaya kâfi değilse de, büyük edib ve hocalarımızın muarazaya kudretleri vardır" diye söyledikleri yalanı da, Kur'an-ı Kerim ﻭَﺍﺩْﻋُﻮﺍ emriyle kesip atmıştır.
İkincisi:
Muarazayı destekleyip şehadet edenlerdir. Bu ihtimale nazaran, onların "Biz muarazaya girişsek bizi destekleyen, şehadet eden yoktur" diye gösterdikleri bahaneyi de Kur'an-ı Kerim, müsaade vermek suretiyle "Haydi şahidlerinizi de çağırınız, sizi takviye etsinler" diye o bahaneyi de yalana çıkartmıştır.
Üçüncüsü:
Âlihe manasınadır. Bu manaya nazaran, sanki Kur'an-ı Kerim onlara karşı "Yahu bu kadar taptığınız ilahlarınız varken, böyle dar ve sıkıntılı bir vaktinizde ne için onlardan yardım istemiyorsunuz? Onları çağırınız ki, bu muaraza belasından sizi kurtarsınlar." diye bu cümle ile onlara tehekküm etmiş, yüzlerine gülmüştür. ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَﻛُﻢْ : İhtisası ifade eden şu izafe, ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَ kelimesinin her üç manasına da bakar. Şöyle ki:
1- Madem ki büyük edib ve hocalarınız vardır, tabiî aranızda irtibat, hürmet ve muhabbet vardır ve yanınızda hazır olup, gaib de değillerdir. Eğer onların bu dehşetli muarazaya kudretleri olsaydı, herhalde yardım edeceklerdi. Demek onlar da sizler gibi âcizdirler, kusurlarına bakmayınız.
2- Muarazada sizleri destekleyecek, şehadet edecek her kim olursa olsun kabul ederiz, çağırınız. Amma onlar böyle bedihü'l-butlan bir davada yalan şehadete cesaret edemezler.
3- Mabud ittihaz ettiğiniz âliheleriniz nasıl size yardım etmiyorlar? Onları da çağırınız bakalım. Fakat onlarda can yok, şuurları da olmadığı gibi, hiçbir şeye de kādir değillerdir. Onları da mazur görünüz. ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻥِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ Yani: Allah'tan maada. Bu kayıd, şühedanın birinci manasına göre tamimi ifade eder. Yani: "Allah'tan maada, dünyada ne kadar erbab-ı fesahat varsa çağırınız." Şühedanın ikinci manasına nazaran, aczlerine işarettir. Çünki bir mes'elede âciz ve mağlub olan, yemin eder, şahidleri gösterir. Bu, âcizler için bir usûldür. Şühedanın üçüncü manasına göre, onların Resul-ü Ekrem ile muarazaları, âdeta şirk ile tevhid veya cemadat ile Hâlık-ı Arz ve Semavat arasında bir muaraza olduğuna işarettir. ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ : Bu cümle, "Biz istersek Kur'anın mislini yaparız" diye evvelce sarfettikleri sözlerine işarettir. Ve keza onların yalancı olduklarına bir ta'rizdir. Yani: Sıdk erbabı değilsiniz, ancak safsatacı adamlarsınız. Evet siz hakkı taleb ederken rayb, şübhe kuyusuna düşmediniz; ancak rayb, şekk ve şübhelere koşarken içine düşmüş kafasız adamlarsınız.
İhtar:
ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ cümlesinin cezaü'ş-şartı, mâkablinin hülâsasıdır. Takdir-i kelâm: ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ Yani: "Sözünüzde sadık olsaydınız, yapacaktınız." ﻓَﺎِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻭَﻟَﻦْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ Arkadaş! ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ cümlesi, onların aleyhine bir kıyas-ı istisnaîyi tazammun etmiştir. O kıyasın suret-i teşekkülü: "Eğer sadık olsaydınız yapacaktınız; lâkin yapamadınız, öyle ise sadık değilsiniz." Fakat Kur'an-ı Kerim, mukaddeme-i istisnaiye yerinde, yani "Lâkin yapamadığınız"a bedel, ﻓَﺎِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ilââhir cümlesini, şekki ifade eden ﺍِﻥْ ile söylemiştir. Bunun esbabı ise, onların "yapacağız" diye ettikleri zannı bir derece okşamak içindir. Ve keza o kıyasın neticesi olan "sadık değilsiniz" yerine de, o neticenin üçüncü derecede lâzımının illeti olan ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ söylemiştir. Takdir-i kelâm: "Eğer sadık olsaydınız yapacaktınız, lâkin yapamadınız. Öyle ise sadık değilsiniz. Öyle ise hasmınız olan Resul-ü Ekrem sadıktır. Öyle ise Kur'an, mu'cizdir. Öyle ise iman ve tasdikiniz lâzımdır ki, ateşe düşmeyesiniz." ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ Bu emr-i İlahî, onlara yapılan tehdidleri dehşetlendiriyor. ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ cümlesindeki ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ kelimesi, fiil-i muzaridir. Bu fiil zaman-ı hal ile istikbal arasında müşterektir. Huruf-u şartiyeden olan ﺍِﻥْ zaman-ı halden istikbal dağlarına atıyor. Huruf-u câzimeden olan ﻟَﻢْ istikbalden mazi derelerine fırlatıyor. Zavallı ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ her iki edatın ellerinde top gibi oyuncak olmuştur. Bu edatların bu vaziyetleri zihinleri hem maziye, hem istikbale gönderiyor ki; maziyi süslendiren beliğ hitabeleri, altın ile yazılan muallakatları, Kur'anın yakınına bile gelemediklerini görsünler. O sahifeyi gördükten sonra, istikbal sahifesini de ona kıyas etsinler. ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ nun ﺗَﺎْﺗُﻮﺍ kelimesine tercihinde, iki nükte vardır:
Birisi: Kur'anın i'cazı, onların aczindendir. Aczleri ise, eserden olmayıp fiilden olduğuna işarettir. Yani aczlerinin menşei; Kur'anın misli değildir, o misli yapmaktandır.
İkincisi ise: İlm-i Sarf'ta ﻑ ﻉ ﻝ bütün fiillerin terazisi olduğu gibi; üslûblarda da uzun hikâyeleri, işleri, vakıaları, kıssaları bir lafız ile ifade eden bir fezlekedir. Sanki kinaye kabîlinden cümleleri tabir eden bir zamirdir. ﻭَﻟَﻦْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ daki ﻟَﻦْ huruf-u nâsibeden olup, dâhil olduğu fiili istikbale nakleder, müekked veya müebbed olarak istikbalde nefyeder. Demek bu cümlenin kaili, pek büyük bir itminan ve ciddiyet ile, şekk ve şübhe etmeyerek bu hükmü vermiştir. Bundan anlaşılır ki, o zâtın işlerinde hile yoktur.
S- ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ İttika ile tecennüb, ikisi de bir manayı ifade ederler. İttikanın tecennübe cihet-i tercihi nedir?
C- Evet ittika, imana tâbidir. Yani ittika, iman olduktan sonra husule gelir. Tecennübde bu tebaiyet yoktur. Binaenaleyh ittika kelimesi imanı andırır ve ittika lafzıyla, imana îma ve işaret edilebilir. Fakat tecennüb kelimesi bu işi göremez. Bunun içindir ki, ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ nun hakikî cezası olan ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ nun yerinde ﺗَﺠَﻨَّﺒُﻮﺍ ya tercihan ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ihtiyar ve ikame edilmiştir. ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ : Nârın ﺍﻝ ile tarifi, nârın ma'hudiyet ve malûmiyetine işarettir. Çünki enbiya-i izamdan işitilmek suretiyle, zihinlerde malûmiyeti takarrur etmiştir.
S- ﺍَﻟَّﺘ۪ﻰ esma-i mevsuledendir. "Sıla" dâhil olduğu cümlenin evvelce malûm olduğunu iktiza eder. Halbuki sılası olan ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ evvelce muhatablara malûm değilmiş?
C- ﻧَﺎﺭًﺍ ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ âyeti bu âyetten evvel nâzil olduğuna nazaran muhatablar ondan kesb-i malûmat ettiklerine binaen, burada ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ ile ﺍَﻟَّﺘ۪ﻰ arasında tavsif muamelesi yapılmıştır. ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ : Bu kayıdlardan maksad, tehdiddir. Tehdidlerin te'kid ve teşdid edildiğine binaen, burada ﺍﻟﻨَّﺎﺱ kelimesiyle te'kid edilmiştir; ﺣِﺠَﺎﺭَﺓ lafzıyla da teşdid ve tevbih edilmiştir. Şöyle ki: "Menfaat, necat ümidiyle taştan mamul mabud ittihaz ettiğiniz sanemler, size tazib âleti, yani sizi yandırıp yakan ateşe odun olmuşlardır. Zavallılar! Ne için bunu düşünmüyorsunuz?"
S- ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ Cümlede makamın iktizası hilafına ﻟَﻜُﻢْ yerine ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ denilmesi neye binaendir?
C- Evet Kur'an-ı Kerim'in takib ettiği usûl, alelekser âyetlerin sonunda küllî kaideleri, fezlekeleri söylediğine göre, Kur'an-ı Kerim onların Cehennemlik olduklarını isbat eden delilin ikinci mukaddemesine işaret etmek üzere, ism-i zahiri zamir yerine, yani ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ cümlesini ﻟَﻜُﻢْ yerine ikame ile tamim yapmıştır. Takdir-i kelâm: ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟَﻜُﻢْ لِاَنَّكُمْ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ﻭَﺍﻟﻨَّﺎﺭُ ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ Yani: "Siz Cehennemliksiniz, zira kâfirlerdensiniz. Cehennem de kâfirler içindir."
Bakara 2:24
Nübüvvet Hakkında
ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ﻣِﻤَّﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ ﻋَﻠٰﻰ ﻋَﺒْﺪِﻧَﺎ ﻓَﺎْﺗُﻮﺍ ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪ۪ ﻭَﺍﺩْﻋُﻮﺍ ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَﻛُﻢْ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻥِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ ٭ ﻓَﺎِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻭَﻟَﻦْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ ﺍﻟَّﺘ۪ﻰ ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ Gayet kısa bir meali: Yani "Abdimiz üzerine inzal ettiğimiz Kur'anda bir şübheniz varsa, Kur'anın mislinden bir sure yapınız; hem de Allah'tan başka, işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz şüheda ve muînlerinizi de çağırınız, yardım etsinler. Eğer sözünüzde sadık iseniz hepiniz beraber çalışınız, Kur'anın mislinden bir sure getiriniz. Eğer bir misil getiremediğiniz takdirde, zâten getiremezsiniz ya, öyle bir ateşten sakınınız ki; odunu, insanlar ile taşlardır."
Mukaddeme
Kitabın evvelinde beyan edildiği gibi, Kur'an-ı Kerim'in takib ettiği esas maksad dörttür. Birinci maksadı olan "tevhid", evvelki âyetle beyan edilmiştir. Bu âyetle de, ikinci maksad olan "nübüvvet" beyan ve izah edilmiştir. Yalnız birşey var ki, bu âyet nübüvvet-i Muhammediye'nin (A.S.M.) isbatı hakkındadır; nübüvvet-i mutlaka hakkında değildir. Halbuki maksad, mutlak nübüvvettir. Fakat küllî, cüz'îde dâhildir. Cüz'înin isbatıyla küllî de isbat edilmiş olur. Bu âyet, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nübüvvetini, en büyük mu'cizesi olan i'caz-ı Kur'andan bahisle isbat ediyor. O zâtın (A.S.M.) nübüvvetine dair delail, başka risalelerimizde beyan edilmiştir. Burada yalnız bir kısmını hülâsaten altı mes'ele zımnında beyan edeceğiz:
Birinci Mes'ele:
Enbiya-i sâlifînde nübüvvete medar ve esas tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muameleleri hakkında -yalnız zaman ve mekânın tesiriyle bazı hususat müstesna olmak şartıyla- yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'da daha ekmel, daha yükseği bulunmakta olduğu tahakkuk eder. Binaenaleyh nübüvvet mertebesine nâil olanların heyet-i mecmuası, mu'cizeleriyle vesair ahvalleriyle, lisan-ı hal ve kāl ile, nev'-i beşerin sinni kemale geldiğinde Üstadü'l-Beşer unvanını taşıyan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sıdk-ı nübüvvetine ilân-ı şehadet etmişlerdir. O Hazret de (A.S.M.) bütün mu'cizeleriyle Sâni'in vücud ve vahdetini, nurlu bir bürhan olarak âleme ilân etmiştir.
İkinci Mes'ele:
O zâtın (A.S.M.) evvel ve âhir bütün ahval ve harekâtı nazar-ı dikkatten geçirilirse, herbir hareketi, herbir hâli hârikulâde değilse de onun sıdkına delalet eder. Ezcümle: Gār mes'elesinde, Ebu Bekiri's-Sıddık ile beraber halâs ve kurtuluş ümidi tamamıyla kesildiği bir anda, لَا ﺗَﺨَﻒْ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻣَﻌَﻨَﺎ "Korkma, Allah bizimle beraberdir" diye Ebu Bekiri's-Sıddık'a verdiği teselli ve tavk-ı beşerin fevkinde bir ciddiyetle, bir metanetle, bir şecaatle, havfsız, tereddüdsüz gösterdiği vaziyet; elbette sıdkına ve nokta-i istinadı olan Hâlıkına itimad ettiğine güneş gibi bir bürhandır. Kezalik saadet-i dâreyn için tesis ettiği esaslarda isabet etmiş olduğu ve izhar ettiği kavaidin hakikatla muttasıl ve hakkaniyetle yapışık olduğu, bütün âlemce mazhar-ı kabul ve tasdik olmuş ve olmaktadır.
İhtar:
O zâtın (A.S.M.) ahval ve harekâtı birer birer, yani tek tek onun sıdk ve hakkaniyetini gösterirse; heyet-i mecmuası, onun sıdk-ı nübüvvetine öyle bir delil olur ki, şeytanları bile tasdike mecbur eder.
Üçüncü Mes'ele:
O zâtın (A.S.M.) sıdk-ı nübüvvetini yazıp tasdik eden birkaç sahife vardır. Şimdi o sahifeleri okuyacağız:
Birinci Sahife:
O hazretin zâtıdır. Fakat bu sahifeyi mütalaadan evvel, dört nükteye dikkat lâzımdır:
Birinci Nükte:
ﻟَﻴْﺲَ ﺍﻟْﻜَﺤْﻞُ ﻛَﺎﻟﺘَّﻜَﺤُّﻞِ Yani: Fıtrî karagözlülük, sun'î (yapma) karagözlülük gibi değildir. Yani yapma ve sun'î olan birşey ne kadar güzel ve ne kadar kâmil olursa olsun, fıtrî ve tabiî olan şeylerin mertebesine yetişemez ve onun yerine kaim olamaz. Herhalde sun'îliğin yanlışlıkları, onun ahvalinden, etvarından belli olacaktır.
İkinci Nükte:
Ahlâk-ı âliyeyi ve yüksek huyları hakikata yapıştıran ve o ahlâkı daima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır. Eğer sıdk kalkıp araya kizb girerse, rüzgârlara oyuncak olan yapraklar gibi, o adam da insanlara oyuncak olur.
Üçüncü Nükte:
Mütenasib olan eşya arasında meyl ve cezbe vardır. Yani, birbirine temayül ederler ve yekdiğerini celbederler. Aralarında ittihad olur. Fakat birbirine zıd olan eşyanın aralarında nefret vardır, çekememezlik olur.
Dördüncü Nükte:
Cemaatte olan kuvvet, ferdde yoktur. Meselâ çok iplerin heyet-i mecmuasının teşkil ettiği urgandaki kuvvet, ipler birbirinden ayrı olduğu zaman bulunmaz.
Bu nükteler gözönüne getirilmekle o hazretin sahifesi okunmalıdır. Evet o zâtın bütün âsârı, sîretleri, tarihçe-i hayatı vesair ahvali onun pek büyük, azîm ahlâk sahibi olduğuna şehadet ediyorlar. Hattâ düşmanları bile onun ahlâkça pek yüksekliğinden dolayı kendisini Muhammedü'l-Emin ile lakablandırmışlardır.
Malûmdur ki, bir zâtta içtima eden ahlâk-ı âliyenin imtizacından izzet-i nefis, haysiyet, şeref, vakar gibi; hasis, alçak şeylere tenezzül etmeğe müsaade etmeyen yüksek haller husule gelir. Evet melaike ulüvv-ü şanlarından, şeytanları reddeder, kabul etmezler. Kezalik bir zâtta içtima eden ahlâk-ı âliye; kizb, hile gibi alçak halleri reddeder. Evet yalnız şecaatle iştihar eden bir zât, kolay kolay yalana tenezzül etmez. Bütün ahlâk-ı âliyeyi cem'eden bir zât, nasıl yalana ve hileye tenezzül eder; imkânı var mıdır?
Hülâsa:
Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kendi kendine güneş gibi bir bürhandır. Ve keza o zâtın (A.S.M.) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyaneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o zâtın yaradılışında, tabiatında bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı; behemehal gençlik saikasıyla dışarıya verecekti. Halbuki bütün yaşını, ömrünü kemal-i istikametle, metanetle, iffetle, bir ıttırad ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işaret eden bir halini görmemişlerdir. Ve keza yaş kırka baliğ olduğunda iyi olsun, kötü olsun ve nasıl bir ahlâk olursa olsun rüsuh peyda eder, meleke haline gelir, daha terki mümkün olmaz. Bu zâtın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o inkılab-ı azîmi, âleme kabul ve tasdik ettiren ve âlemi celb ve cezbettiren, o zâtın (A.S.M.) evvel ve âhir herkesçe malûm olan sıdk ve emaneti idi. Demek o zâtın (A.S.M.) sıdk ve emaneti, dava-yı nübüvvetine en büyük bir bürhan olmuştur.
Dördüncü Mes'ele:
İkinci sahifeyi okuyacağız. Bu sahife, mazi yani zaman-ı saadetten evvelki zamandır. Şu sahifenin hâvi olduğu enbiya-i sâlifînin ahval ve kıssaları, o zâtın sıdk-ı nübüvvetine birer bürhandır. Yalnız dört nükteye dikkat lâzımdır:
Birinci Nükte:
İnsan bir fennin esaslarını ve o fennin hayatına taalluk eden noktaları bilmekle, yerli yerince kullanmasına vâkıf olduktan sonra davasını o esaslara bina etmesi, o fende mahir ve mütehassıs olduğuna delildir.
İkinci Nükte:
Fıtrat-ı beşeriyenin iktizasındandır ki; âdi bir insan da olsa, hattâ çocuk da olsa, hattâ küçük bir kavim içinde de bulunsa, pek kıymetsiz bir dava hususunda cumhura muhalefet edip yalan söylemeye cesaret edemez. Acaba pek büyük bir haysiyet sahibi, âlemşümul bir davada, pek inadlı ve kesretli bir kavim içinde, ümmi yani okur-yazar sınıfından olmadığı halde, aklın tek başına idrakten âciz olduğu bazı şeylerden bahsedip kemal-i ciddiyetle âleme neşr ve ilân etmesi onun sıdkına delil olduğu gibi, o mes'elenin Allah'tan olduğuna da bir bürhan olmaz mı?
Üçüncü Nükte:
Malûmdur ki, medenî insanlarca malûm ve me'luf pek çok ilimler, sıfatlar, fiiller vardır ki, bedevilerce meçhul olur ve o gibi şeylerden haberleri yoktur. Binaenaleyh bilhâssa geçmiş zamanlardaki bedevilerin ahvalinden bahsetmek isteyen bir adam, hayalen o zamanlara, o çöllere gidip onlar ile görüşmelidir. Zira onların ahvalini ezberden, onları görmeden muhakeme etmekle istediği malûmatı elde edemez.
Dördüncü Nükte:
Ümmi bir adam, bir fennin ulemasıyla münakaşaya girişerek, beyne'l-ulema ittifaklı olan mes'eleleri tasdik ve ihtilaflı olanları da tashih ederse; o adamın bu hârika olan hali, onun pek yüksekliğine ve onun ilminin de vehbî olduğuna delalet etmez mi?
Bu dört nükteyi gözönüne getir, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'a bak ki: O zât herkesçe müsellem ümmiliğiyle beraber, geçmiş enbiya ile kavimlerinin ahvallerini görmüş ve müşahede etmiş gibi Kur'anın lisanıyla söylemiştir. Ve onların ahvalini, sırlarını beyan ederek âleme neşr ve ilân etmiştir. Bilhâssa naklettiği onların kıssaları, bütün zekilerin nazar-ı dikkatini celbeden dava-yı nübüvvetini isbat içindir. Ve naklettiği esasları, beyne'l-enbiya ittifaklı olan kısmı tasdik, ihtilaflı olanı da tashih edip davasına mukaddeme yapmıştır. Sanki o zât, vahy-i İlahînin ma'kesi olan masum ruhuyla zaman ve mekânı tayyederek, o zamanın en derin derelerine girmiş ve gördüğü gibi söylemiştir. Binaenaleyh o zâtın bu hali onun bir mu'cizesi olup nübüvvetine delil olduğu gibi, evvelki enbiyanın da nübüvvet delilleri manevî bir delil hükmünde olup, o zâtın nübüvvetini isbat eder.
Beşinci Mes'ele:
Asr-ı saadete ve bilhâssa Ceziretü'l-Arab mes'elesine dairdir. Bunda da dört nükte vardır.
Birinci Nükte:
Âlemce malûmdur ki, az bir kavmin âdetlerinden hakir, ehemmiyetsiz bir âdeti kaldırmak veya zelil, miskin bir taifenin cüz'î, zaîf huylarını ref'etmek; büyük bir hükümdara, uzun bir zamanda bile çok zahmetlere bağlıdır. Acaba hâkim olmamakla beraber, az bir zamanda, nihayet derecede âdetlerine mutaassıb, inadcı ve kesretli bir kavimde rüsuh ve kuvvet peyda etmiş olan âdetleri ref' ve kalblerde istikrar peyda eden ve zamanlarca devam ve istimrar eden ahlâklarını terkettiren; hem yerlerine gayet yüksek âdetleri, güzel ahlâkları tesis eden bir zât, hârikulâde olmaz mı?
İkinci Nükte:
Yine âlemce malûmdur ki, devlet bir şahs-ı manevîdir. -Çocuk gibi- teşekkülü, büyümesi tedricîdir. Ve keza yeni teşekkül eden bir devletin, bir milletin ruhuna kadar nüfuz eden eski bir devlete galebe etmesi yine tedricîdir, zamana mütevakkıftır. Acaba Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bütün esasat-ı âliyeyi hâvi olan ve maddî manevî bütün terakkiyat ve medeniyet-i İslâmiyenin kapısını açan, kısa bir zamanda def'aten teşkil ettiği bir devletle, dünyanın bütün devletlerine galebe edip maddî manevî hâkimiyetini muhafaza ve ibka ettiren, hârikulâdeliği değil midir?
Üçüncü Nükte:
Evet kahr ve cebr ile zahirî bir hâkimiyet, sathî bir tahakküm, kısa bir zamanda ibka edilebilir. Fakat bütün kalblere, fikirlere, ruhlara icra-yı tesir ederek, zahiren ve bâtınen beğendirmek şartıyla vicdanlar üzerine hâkimiyetini muhafaza ve ibka etmek, -en büyük hârika olmakla- ancak nübüvvetin hâssalarından olabilir.
Dördüncü Nükte:
Evet tehdidlerle, korkularla, hilelerle efkâr-ı âmmeyi başka bir mecraya çevirtmek mümkün olur. Fakat tesiri cüz'îdir, sathîdir, muvakkat olur. Muhakeme-i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir. Amma irşadıyla kalblerin derinliklerine kadar nüfuz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, istidadların inkişafına yol açmak, ahlâk-ı âliyeyi tesis ve alçak huyları imha ve izale etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikatı teşhir etmek, hürriyet-i kelâma serbestî vermek, ancak şuâ-i hakikattan muktebes hârikulâde bir mu'cizedir.
Evet asr-ı saadetten evvelki zamanlarda kalb katılığı ve merhametsizlik öyle bir hadde baliğ olmuştu ki, kocaya vermekten âr ederek kızlarını diri diri toprağa gömerlerdi. Asr-ı saadette İslâmiyet'in doğurduğu merhamet, şefkat, insaniyet sayesinde, evvelce kızlarını gömerlerken müteessir olmayanlar, İslâmiyet dairesine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz oldular. Acaba böyle ruhî, kalbî, vicdanî bir inkılab hiçbir kanuna tatbik edilebilir mi?
Bu nükteleri ceyb-i kalbine soktuktan sonra, bu noktalara da dikkat et:
1- Tarih-i âlemin şehadetiyle sabittir ki; parmakla gösterilen en büyük bir dâhî, ancak umumî bir istidadı ihya ve umumî bir hasleti ikaz ve umumî bir hissi inkişaf ettirebilir. Eğer böyle bir hissi de ikaz edememiş ise sa'yi hep heba olur.
2- Tarih bize gösteriyor ki; en büyük bir insan, hamiyet-i milliye, hiss-i uhuvvet, hiss-i muhabbet, hiss-i hürriyet gibi hissiyat-ı umumiyeden bir veya iki veyahut üç hissi ikaz etmeye muvaffak olur. Acaba evvelki zamanların cehalet, şekavet, zulüm zulmetleri altında gizli kalan binlerce hissiyat-ı âliyeyi, Ceziretü'l-Arab memleketinde, bedevi ve dağınık bir kavim içinde inkişaf ettirmek hârikulâde değil midir? Evet şems-i hakikatın ziyasındandır.
Bu noktaları aklına sokamayanın, Ceziretü'l-Arab'ı biz gözüne sokarız. Ey muannid! Ceziretü'l-Arab'a git, en büyük feylesoflardan yüz taneyi de intihab et, beraber götür. Onlar da orada ahlâkın ve maneviyatın inkişafı hususunda çalışsınlar. Muhammed-i Arabî'nin o vahşetler zamanında o vahşi bedevilere verdiği cilâyı, senin o feylesofların şu medeniyet ve terakkiyat devrinde yüzde bir nisbetinde verebilirler mi? Çünki o zâtın yaptığı o cilâ; İlahî, sabit, lâyetegayyer bir cilâdır ve onun büyük mu'cizelerinden biridir.
Ve keza bir işde muvaffakıyet isteyen adam, Allah'ın âdetlerine karşı safvet ve muvafakatını muhafaza etsin ve fıtratın kanunlarına kesb-i muarefe etsin ve heyet-i içtimaiye rabıtalarına münasebet peyda etsin. Aksi takdirde fıtrat, adem-i muvafakatla cevab verecektir.
Ve keza heyet-i içtimaiyede, umumî cereyana muhalefet etmemek lâzımdır. Muhalefet edildiği takdirde, dolabın üstünden düşer, altında kalır. Binaenaleyh o cereyanlarda, tevfik-i İlahînin müsaadesine mazhariyeti dolayısıyla, o dolabın üstünde Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hak ile mütemessik olduğu sabit olur.
Evet Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın getirdiği şeriatın hakaikı, fıtratın kanunlarındaki muvazeneyi muhafaza etmiştir. İçtimaiyatın rabıtalarına lâzım gelen münasebetleri ihlâl etmemiştir. Zaman uzadıkça, aralarında ittisal peyda olmuştur. Bundan anlaşılır ki; İslâmiyet, nev'-i beşer için fıtrî bir dindir ve içtimaiyatı tezelzülden vikaye eden yegâne bir âmildir.
Bu nükteler ile şu noktaları nazara al, Muhammed-i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm'a bak. O zât, ümmiliğiyle beraber, bir kuvvete mâlik değildi. Ne onun ve ne de ecdadının bir hâkimiyetleri sebkat etmemişti; bir hâkimiyete, bir saltanata meyilleri yoktu. Böyle bir vaziyette iken mühim bir makamda, tehlikeli bir mevkide, kemal-i vüsuk ve itminan ile büyük bir işe teşebbüs etti. Bütün efkâr-ı âmmeye galebe çaldı, bütün ruhlara kendisini sevdirdi, bütün tabiatların üstüne çıktı. Kalblerden bütün vahşet âdetlerini, çirkin ahlâkları kaldırarak, pek yüksek âdât ve güzel ahlâkı tesis etti. Vahşetin çöllerinde sönmüş olan kalblerdeki kasaveti, ince hissiyatla tebdil ettirdi ve cevher-i insaniyeti izhar etti. Onları o vahşet köşelerinden çıkararak, evc-i medeniyete yükseltti ve onları o zamana, o âleme muallim yaptı. Ve onlara öyle bir devlet teşkil etti ki, sahirlerin sihirlerini yutan asâ-yı Musa gibi, başka zalim devletleri yuttu ve nev'-i beşeri istila eden zulüm, fesad, ihtilal, şekavet rabıtalarını yaktı, yıktı ve az bir zamanda, devlet-i İslâmiyeyi şarktan garba kadar tevsi' ettirdi. Acaba o zâtın şu macerası, onun mesleği hak ve hakikat olduğuna delalet etmez mi?
Altıncı Mes'ele:
Bu mes'ele, istikbal sahifesine bakar. Bu sahifede dahi dört nükte vardır:
Birinci Nükte:
Bir insan, ne kadar yüksek olursa olsun, ancak dört-beş fende mütehassıs ve meleke sahibi olabilir.
İkinci Nükte:
Bazan olur ki, iki adamın söyledikleri bir söz, bir kelâm mütefavit olur; birisinin cehline sathîliğine, ötekisinin ilmine maharetine delalet eder. Şöyle ki:
Bir adam düşünmeden, gayr-ı muntazam bir surette söyler; ötekisi o sözün evvel ve âhirine bakar, siyak ve sibakını düşünür ve o sözün başka sözler ile münasebetlerini tasavvur eder ve münasib bir mevkide, münbit bir yerde zer' eder. İşte bu adamın şu tarz-ı hareketinden, derece-i ilim ve marifeti anlaşılır. Kur'an-ı Kerim'in fenlerden bahsederken aldığı fezlekeler, bu kabîl kelâmlardandır.
Üçüncü Nükte:
Bu zamanda vesait, âlât ve edevat, sanayiin tekemmülüyle çocukların oyuncakları gibi âdileşmiş olan çok şeyler vardır ki, eğer onlar bundan iki-üç asır evvel vücuda gelmiş olsaydılar, hârikalardan addedilecekti. Kezalik kelâmlarda, sözlerde de zamanın tesiri vardır. Meselâ bir zamanda kıymetli bir sözün, başka bir zamanda kıymeti kalmaz. Binaenaleyh şu kadar uzun zamanlar, asırlar boyunca gençliğini, güzelliğini, tatlılığını, garabetini muhafaza eden Kur'an, elbette ve elbette hârikadır.
Dördüncü Nükte:
İrşadın tam ve nâfi' olmasının birinci şartı, cemaatın istidadına göre olması lâzımdır. Cemaat, avamdır. Avam ise hakaiki çıplak olarak göremez, ancak onlarca malûm ve me'luf üslûb ve elbise altında görebilirler. Bunun içindir ki Kur'an-ı Kerim yüksek hakaiki, müteşabihat denilen teşbihler, misaller, istiareler ile tasvir edip, cumhura yani avam-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmıştır. Ve keza tekemmül etmeyen avam-ı nâsın tehlikeli galatlara düşmemesi için, hiss-i zahirî ile gördükleri ve itikad ettikleri Güneş, Arz gibi mes'elelerde icmal ve ibham etmiş ise de, yine hakikatlara işareten bazı emareler, karineler vaz'etmiştir.
Bu nükteleri aklına koyduktan sonra, şu gelen fezlekeye dikkat et: Şeriat-ı İslâmiye, aklî bürhanlar üzerine müessestir. Bu şeriat, ulûm-u esasiyenin hayatî noktalarını tamamıyla tazammun etmiş olan ulûm ve fünundan mülahhastır. Evet tehzibü'r-ruh, riyazetü'l-kalb, terbiyetü'l-vicdan, tedbirü'l-cesed, tedvirü'l-menzil, siyasetü'l-medeniye, nizamatü'l-âlem, hukuk, muamelât, âdâb-ı içtimaiye vesaire vesaire gibi ulûm ve fünunun ihtiva ettikleri esasatın fihristesi, şeriat-ı İslâmiyedir. Ve aynı zamanda, lüzum görülen mes'elelerde, ihtiyaca göre izahatta bulunmuştur. Lüzumlu olmayan yerlerde veya zihinlerin istidadı olmayan mes'elelerde veyahut zamanın kabiliyeti olmayan noktalarda, bir fezleke ile icmal etmiştir. Yani esasları vaz'etmiş, fakat o esaslardan alınacak hükümleri veya esasata bina edilecek füruatı akılların meşveretine havale etmiştir. Böyle bir şeriatın ihtiva ettiği fenlerin üçte biri bile; şu zaman-ı terakkide, en medenî yerlerde, en zeki bir insanda bulunamaz. Binaenaleyh vicdanı insaf ile müzeyyen olan zât, bu şeriatın hakikatının bütün zamanlarda, bilhâssa eski zamanda, tâkat-i beşeriyeden hariç bir hakikat olduğunu tasdik eder. Evet zahiren İslâmiyet dairesine girmeyen düşman feylesofları bile, bu hakikatı tasdik etmişlerdir. Ezcümle, Amerikalı feylesof Carlyle -Alman edib-i şehîri Goethe'den naklen- Kur'anın hakaikına dikkat ettikten sonra, "Acaba İslâmiyet içinde âlem-i medeniyetin tekemmülü mümkün müdür?" diye sormuştur. Yine bu suale cevaben demiştir ki: "Evet muhakkikler, şimdi o daireden istifade ediyorlar." Yine Carlyle demiştir ki: "Hakaik-i Kur'aniye, tulû' ettiği zaman ateş gibi bütün dinleri yuttu. Zâten bu onun hakkı idi. Çünki Nasara ve Yahudilerin hurafelerinden birşey çıkmadı."
İşte bu feylesof, ﻓَﺎْﺗُﻮﺍ ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪ۪ ﻓَﺎِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻭَﻟَﻦْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ ilââhir olan âyet-i kerimenin mealini tasdik etmiştir. {(Haşiye): Kırk sene sonra neşrolan Risale-i Nur'da Carlyle, Goethe ve Bismark gibi kırk meşhur feylesofların tasdikleri beyan edilmiş. İnşâallah bu kitabın zeylinde dahi yazılacak.}
S- Gerek Kur'an-ı Kerim olsun, gerek tefsiri olan hadîs-i şerif olsun; her fenden, her ilimden birer fezleke almışlardır. Bir kitab veya bir şahsın yalnız fezlekeleri ihata etmekle hârika olması lâzım gelmez. Bir şahıs, pek çok fezlekeleri ihata edebilir?
C- Bahsettiğimiz fezleke, sellemehüsselâm fezlekeler değildir. Ancak hüsn-ü isabetle münasib bir mevkide ve münbit bir yerde, işitilmemiş çok işaretleri tazammun etmekle istimal ve zer' edilen fezlekelerdir. Kur'an veya hadîsin aldıkları fezlekeler, bu kabîl fezlekelerdir. Bu kabîl fezlekeler, tam bir meleke ve ıttıladan sonra hasıl olabilir ki, herbir fezleke, me'hazı olan fen veya ilmin hükmünde olur. Bu ise, bir şahısta olamaz.
Aziz arkadaş! Bu mes'elelerde yazılan muhakemelerin neticesi olarak şu gelen kaideleri de koynuna koy, sana lâzım olur.
1- Bir şahıs, çok fenlerde ihtisas sahibi olamaz.
2- İki şahıstan sudûr eden bir söz, istidadlarına göre tefavüt eder. Yani birisine göre altın, ötekisine nazaran kömür kıymetinde olur.
3- Fünun; fikirlerin birleşmesinden hasıl olup, zamanın geçmesiyle tekâmül eder.
4- Eski zamanda nazarî olup, bu zamanda bedihî olmuş olan çok mes'eleler vardır.
5- Zaman-ı mazi, bu zamana kıyas edilemez; aralarında çok fark vardır.
6- Sahra ve çöl adamları basit ve saf insanlar olduğundan, medenîlerin medeniyet perdesi altında gizleyebildikleri hile ve desiseleri bilmezler ve gizleyemezler. Her işleri merdanedir, kalbleri ve lisanları birdir.
7- Çok ilim ve fenler vardır ki; âdetlerin telkiniyle, vukuatın talimiyle ve zamanla, muhitin yardımıyla husule gelirler.
8- Beşerin nazarı istikbale nüfuz edemez, hususî keyfiyat ve ahvali göremez.
9- Beşer için bir ömr-ü tabiî olduğu gibi, yaptığı kanunlar için de bir ömr-ü tabiî vardır; onun nihayeti olduğu gibi, bunun da nihayeti vardır.
10- İnsanların sıfatlarında, tabiatlarında, ahvalinde zaman ve mekânın çok tesiri vardır.
11- Eski zamanlarda hârika addedilen çok şeyler vardır ki, mebadi ve vesaitin tekâmülüyle âdi şeyler hükmüne geçmişlerdir.
12- Def'aten bir fennin icadına ve ikmal edilmesine, bir zekâ-i hârika olsa bile, muktedir olamaz. O fen, ancak çocuk gibi tedricen kemale erer.
Aziz kardeşim! Bu kaideleri birer birer sayıp kafana koyduktan sonra, zamanın hayal ve hülyalarından, muhitin evham ve hurafelerinden tecerrüd et, çıplak ol; bu asrın sahilinden dal, Ceziretü'l-Arab yarımadasına çık; o yarımadanın mahsulâtından olan insanların kılık ve kıyafetlerine gir, fikirlerini başına tak, pek geniş olan o sahraya bak. Göreceksin ki: Bir insan tek başına... Ne muîni var ve ne yardım edeni; ne saltanatı var ve ne definesi. Meydana çıkmış, bütün dünyaya karşı mübareze ediyor. Ve umum insanlara hücum etmeye hazırlanmıştır. Ve omuzlarına Küre-i Arz'dan daha büyük bir hakikat almıştır. Elinde de insanların saadetini temin eden bir şeriat tutmuştur ki, libasa benzemiyor; cild ve deri gibi yapışık olup, istidad-ı beşerin inkişafı nisbetinde tevessü' ve inkişaf etmekle, saadet-i dâreyni intac ve nev'-i beşerin ahvalini tanzim eder. O şeriatın kanunları, kaideleri nereden gelmiş ve nereye kadar devam eder gider diye sorulduğu zaman, yine o şeriat, lisan-ı i'cazıyla cevaben diyecektir ki: Biz Kelâm-ı Ezelî'den ayrıldık, nev'-i beşerin fikriyle beraber ebede kadar devam edip gideceğiz. Fakat nev'-i beşer dünyadan kat'-ı alâka ettikten sonra, biz de sureten teklif cihetiyle insanlardan ayrılacağız fakat maneviyatımız ve esrarımızla nev'-i beşerin arkadaşlığına devam edip, onların ruhlarını gıdalandırarak, onlara delil olmaktan ayrılmayacağız.
Ey arkadaş! Bu gördüğün garib, acib sahifenin baştan nihayete kadar ihtiva ettiği haller, inkılablar, vaziyetler; ﻓَﺎْﺗُﻮﺍ ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪ۪ deki emr-i tacizîyi, nev'-i beşere tekrar tekrar ilân ediyorlar.
Aziz kardeşim! Bir kapı daha açıldı, oraya bakalım. ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ﻣِﻤَّﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ ilââhir olan âyet-i kerimenin işaret ettiği gibi, cemaatin istidadına göre irşadın yapılması lüzumundan ve Şâri'in cumhuru irşad etmekte takib ettiği maksaddan gafletleri ve cehilleri dolayısıyla bazı insanlar, Kur'an hakkında çok şek ve şübhelere maruz kalmışlardır. O şek ve şübhelerin menşei üç emirdir:
1- Diyorlar ki: Kur'anda "müteşabihat ve müşkilât" denilen, hakikî manaları anlaşılmayan bazı şeylerin bulunması, i'cazına münafîdir. Zira Kur'anın i'cazı, belâgat üzerine müessestir; belâgat da, ancak ifadenin zuhur ve vuzuhuna mebnidir.
2- Diyorlar ki: Yaratılışa ait mes'eleler, mübhem ve mutlak bırakılmıştır. Ve keza kâinata dair fünundan pek az bahsedilmiştir. Bu ise, talim ve irşad mesleğine münafîdir.
3- Diyorlar ki: Kur'anın bazı âyetleri zahiren aklî delillere muhaliftir. Bundan, o âyetlerin hilaf-ı vaki' oldukları zihne geliyor. Bu ise, Kur'anın sıdkına muhaliftir.
O heriflerin zu'mlarınca Kur'ana bir nakîse ve şek ve şübhelere sebeb addettikleri şu üç emir, Kur'an-ı Kerim'e bir nakîse teşkil etmez. Ancak Kur'anın i'cazını bir kat daha isbat etmeye ve irşad hususunda Kur'anın en beliğ bir ifade ile en yüksek bir üslûbu ihtiyar etmesine sadık şahid ve kat'î delildir. Demek kabahat, onların fehimlerindedir, hâşâ Kur'an-ı Kerim'de değildir.
Evet ﻭَ ﻛَﻢْ ﻣِﻦْ ﻋَٓﺎﺋِﺐٍ قَوْلًا ﺻَﺤ۪ﻴﺤًﺎ ٭ ﻭَ ﺍٰﻓَﺘُﻪُ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻔَﻬْﻢِ ﺍﻟﺴَّﻘ۪ﻴﻢِ şâirin dediği gibi, fehimleri hasta olduğundan, sağlam sözleri ta'yib ediyorlar veya ayı gibi elleri üzüm salkımına yetişemediğinden, ekşidir diyorlar. Bunların da fehimleri Kur'anın o yüksek i'cazına yetişemediğinden, ta'yib ediyorlar.
Kur'an-ı Kerim'de müteşabihat vardır dedikleri birinci şübhelerine cevab: Evet Kur'an-ı Kerim, umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev'-i beşerdir. Nev'-i beşerin ekserîsi avamdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tâbidir. Yani umumî irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahâzâ avama yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar. Aksi halde avam, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır. Ve keza avam-ı nâs, ülfet ettikleri üslûblardan ve ifadelerin çeşitlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maânî ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatları ve akliyatı fehmedemezler. Ancak o yüksek hakaikın, onların ülfet ettikleri ifadelerle anlatılması lâzımdır. Fakat Kur'anın böyle ifadelerinin hakikat olduğuna itikad etmemelidirler ki; cismiyet ve cihetiyet gibi muhal şeylere zâhib olmasınlar. Ancak o gibi ifadelere, hakaika geçmek için bir vesile nazarıyla bakılmalıdır. Meselâ Cenab-ı Hakk'ın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti, ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki; ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻌَﺮْﺵِ ﺍﺳْﺘَﻮٰﻯ da kinaye tarîkı ihtiyar edilmiştir.
Hissiyatı bu merkezde olan avam-ı nâsa yapılan irşadlarda, belâgat ve irşadın iktizasınca, avamın fehimlerine müraat, hissiyatına ihtiram, fikirlerine ve akıllarına göre yürümek lâzımdır. Nasılki bir çocukla konuşan, kendisini çocuklaştırır ve çocuklar gibi çat-pat ederek konuşur ki, çocuk anlayabilsin. Avam-ı nâsın fehimlerine göre ifade edilen Kur'an-ı Kerim'in ince hakikatları, اَلتَّنَزُّلَاتُ الْاِلٰهِيَّةُ ﺍِﻟٰﻰ ﻋُﻘُﻮﻝِ ﺍﻟْﺒَﺸَﺮِ ile anılmaktadır. Yani insanların fehimlerine göre Cenab-ı Hakk'ın hitabatında yaptığı bu tenezzülat-ı İlahiye, insanların zihinlerini hakaikten tenfir edip kaçırtmamak için İlahî bir okşamadır. Bunun için, müteşabihat denilen Kur'an-ı Kerim'in üslûbları, hakikatlara geçmek için ve en derin incelikleri görmek için, avam-ı nâsın gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür. Bu sırra binaendir ki; bülega, büyük bir ölçüde ince hakikatları tasavvur ve dağınık manaları tasvir ve ifade için istiare ve teşbihlere müracaat ediyorlar. Müteşabihat dahi ince ve müşkil istiarelerin bir kısmıdır. Zira müteşabihat, ince hakikatlara suretlerdir.
Kur'anda müşkilât vardır dedikleri birinci şübhenin ikinci kısmına cevab: İşkal dedikleri şey ya üslûbun pek yüksek ve muhtasar olmasıyla mananın çok derin ve inceliğinden ileri gelir, Kur'anın müşkilâtı bu kabîldendir. Veya ibarede karışık ve düğümlü noktaların bulunmasından neş'et eder; Kur'an-ı Kerim, bu kısım müşkilâttan müberra ve münezzehtir. Acaba cumhurun zihninden uzak ve pek derin hakikatları kolay ve kısa bir suretle avam-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmak ayn-ı belâgat değil midir? Belâgat, mukteza-yı hali müraattan ibaret değil midir? Hey gözlerin kör olsun herif!
Yaradılışta ve maddiyata dair mes'elelerde Kur'an mübhem geçmiştir dedikleri ikinci şübhelerine cevab, şöyle ki:
Şecere-i âlemde, meylü'l-istikmal vardır. Yani kâinatın, bir ağaç gibi bütün zerratı ve eczası kemale meyleder ve kemale doğru yürümektedirler. O umumî meylü'l-istikmalden ayrı olarak, insanda da meylü't-terakki vardır. Bu meylü't-terakki çekirdek gibidir; neşv ü neması pek çok tecrübeler vasıtasıyla olur; ve çok fikirlerin mahsulü olan neticelerin içtimaiyle teşekkül ve tevessü' etmekle fünunu intac eder. Bu fünun da, mürettebedir. Yani her ikinci fen, birincisinin neticesidir. Birincisi olmasa, o olamaz. Birincisinin ona mukaddeme ve ulûm-u mütearife hükmünde olması şarttır. Buna binaen bundan on asır evvel gelen insanlara fünun-u hazırayı ders vermek veya garib mes'elelerden bahsetmek; onların zihinlerini şaşırtmaktan ve o insanları safsatalara atmaktan gayrı bir faide vermezdi. Meselâ: Kur'an-ı Kerim, "Ey insanlar! Şems'in sükûnuna, Arz'ın hareketine {(Haşiye): Hasta halimde, nevm ile yakaza arasında ihtar edilen bir nüktedir: Şems'in yerinde mevlevîvari yaptığı semavî hareketi, kuvve-i cazibeyi tevlid etmek içindir. Kuvve-i cazibe de manzume-i şemsiye ile anılan güneşe bağlı yıldızları düşmek tehlikesinden kurtarmak içindir. Demek Şems'in mihverinde dairevari cereyan ve hareketi olmasa, yıldızlar düşerler. Said Nursî Muhterem müellif, diğer bir risalesinde şöyle diyor: Evet güneş bir meyvedardır, silkinir tâ düşmesin seyyar olan yemişleri Eğer sükûnuyla sükûnet eylese, cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczubları. Mütercim} ve bir katre su içinde binlerce hayvanatın bulunduğuna dikkat ediniz ki azamet-i İlahiyeyi anlayasınız." demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını tekzibe sevketmiş olurdu. Çünki hiss-i zahirîye muhaliftir. Maahâzâ on asırdan beri gelip geçen insanları şaşırtmak, yalnız fünun-u cedidenin zuhurundan sonra gelen insanları memnun etmek; makam-ı irşada muhalif olduğu gibi, ruh-u belâgatla da kabil-i te'lif değildir.
S- Keşfiyat-ı fenniye ve fünun-u hazıra eski insanlara meçhul ve gayr-ı me'luf olduğundan, onları onlara ders vermek hatadır diyorsun. Bilhâssa âhirete ait ahval gibi, müstakbeldeki nazariyat da böyle değil midir? Onlar da bize meçhul ve gayr-ı me'lufturlar. Onlardan bahsetmek ne için hata olmuyor?
C- Müstakbeldeki nazariyat, bilhâssa âhirete ait ahvale hiçbir cihetle hiss-i zahirî taalluk etmemiştir ki, o hissin hilafını söylemek şaşırtma olsun. Binaenaleyh o gibi şeyler, daire-i imkândadırlar. Öyle ise onlara itikad ve onlar ile itminan peyda etmek mümkündür. Öyle ise o gibi şeylerin hakk-ı sarihi, onları tasrih etmektir. Lâkin keşfiyat-ı fenniye; eski insanlara göre, imkân ve ihtimal dairesinden çıkıp, muhal ve imtina' derecesine girmişlerdir. Çünki gözleriyle gördükleri şeyler, onlarca bedahet derecesine girmekle, onun hilafı onlarca muhaldir. Öyle ise, onların hissiyatına hürmeten, o gibi mes'elelerde belâgatın iktizası, ibham ve ıtlaktır ki, onlara bir şaşırtma olmasın. Fakat Kur'an-ı Kerim, irşadını noksan bırakmamıştır. Bu zamanın fencilerini de istifadeden mahrum etmemek üzere, çok karine ve emarelerin vaz'ıyla, hakikatlara işaretler yapmıştır. {(Haşiye): Mu'cizat-ı Kur'aniye risale-i nuriyesi tamamıyla bu hakikatı isbat etmiş. Mütercim}
Ey insafsız! Seni insafa davet ediyorum. Bir kerre ﻛَﻠِّﻢِ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﻋَﻠٰﻰ ﻗَﺪَﺭِ ﻋُﻘُﻮﻟِﻬِﻢْ olan meşhur düsturu nazara almakla, zamanlarıyla muhitlerinin müsaadesizliğini düşünerek, telahuk eden binlerce efkârın neticelerinden doğan şu keşfiyat-ı fenniyeyi o zamanlardaki insanların kafa mideleri alıp hazmedemediklerine dikkat edersen anlayacaksın ki; Kur'an-ı Kerim'in o gibi mes'elelerde ihtiyar ettiği ibham ve ıtlak yolu, ayn-ı belâgat olduğu gibi, yüksek i'cazını da isbata aşikâr bir delil olduğunu gözün kör değilse göreceksin.
Kur'anda delail-i akliyeye ve fennin keşfiyatına muhalif bazı âyetler vardır dedikleri üçüncü şübhelerine cevab:
Kur'an-ı Kerim'de takib edilen maksad-ı aslî; isbat-ı Sâni', nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet esaslarına cumhur-u nâsı irşad ve îsal etmektir. Binaenaleyh Kur'an-ı Kerim'in kâinattan yaptığı bahis tebaîdir, kasdî değildir. Yani ligayrihîdir, lizâtihî değildir. Yani Kur'an-ı Kerim Cenab-ı Hakk'ın vücud, vahdet ve azametine istidlal suretiyle kâinattan bahsetmiştir. Yoksa kâinatın bizzât keyfiyetini izah etmek için değildir. Çünki Kur'an-ı Kerim coğrafya, kozmoğrafya gibi kasden kâinatın keyfiyetinden mana-yı ismiyle bahseden bir fen, bir kitab değildir. Ancak kâinat sahifesinde yazılan san'at-ı İlahiyenin nakışları ve kudretin hilkat mu'cizeleri ve kozmoğrafyacıları hayrette bırakan nizam ve intizamla, mana-yı harfiyle Sâni' ve Nazzam-ı Hakikî'ye istidlal keyfiyetini öğretmek için nâzil olan bir kitabdır. Binaenaleyh san'at, kasd, nizam kâinatın her zerresinde bulunur, matlub hasıl olur. Teşekkülü nasıl olursa olsun, bizim matlubumuza taalluku yoktur. Febinâen alâ zâlik mademki Kur'anın kâinattan bahsi istidlal içindir ve delilin de müddeadan evvel malûm olması şarttır ve delilin muhatablarca vuzuhu müstahsendir; bazı âyetlerin onların hissiyatına ve edebî malûmatlarına imale etmesi ve benzetmesi, mukteza-yı belâgat ve irşad olmaz mı? Fakat bu âyetlerin, hissiyatlarına imale etmesi mes'elesi, o hissiyata kasden delalet etmek için değildir.
Ancak kinaye kabîlinden o hissiyatı okşamak içindir. Maahâzâ hakikata ehl-i tahkiki îsal için, karine ve emareler vaz'edilmiştir. Meselâ eğer Kur'an-ı Kerim, makam-ı istidlalde şöylece demiş olsa idi ki: "Ey insanlar! Güneş'in zahirî hareketiyle hakikî sükûnuna ve Arz'ın zahirî sükûnuyla hakikî hareketine ve yıldızlar arasında cazibe-i umumiyenin garibelerine ve elektriğin acibelerine ve yetmiş unsur arasında hasıl olan imtizacata ve bir avuç su içinde binler mikrobun bulunmasına dikkat ediniz ki, bu gibi hârika şeylerden Cenab-ı Hakk'ın herşeye kādir olduğunu anlayasınız." deseydi; delil, müddeadan binlerce derece daha hafî, daha müşkil olurdu. Halbuki delilin müddeadan daha hafî olması, makam-ı istidlale uymaz. Maahâzâ onların hissiyatına imale edilen âyetler kinaye kabîlinden olup, ifade ettikleri zahirî manaları sıdk veya kizbe medar olamaz. Evet görmüyor musun ﻗَﺎﻝَ deki "elif" hiffeti ifade ediyor. Aslı "vav" olsun, "ye" olsun, ne olursa olsun bize taalluk etmez.
Hülâsa: Madem ki Kur'an, bütün zamanlardaki bütün insanlara nâzil olmuştur, şu şübhe addettikleri umûr-u selâse, Kur'ana nakîse değil, Kur'anın yüksek i'cazına delillerdir. Evet Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ı talim eden Cenab-ı Hakk'a kasem ederim ki; o Beşîr ve Nezîr'in (A.S.M.) basar ve basireti, hakikatı hayalden tefrik edememekten münezzehtir, celildir, celîdir veya insanları kandırarak mağlatalara düşürtmekten, meslek-i âlîleri ganidir, âlîdir, temizdir, tahirdir.
Yedinci Mes'ele Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın izhar ettiği mahsûs ve zahirî ve insanlarca meşhur ve malûm olan hârika ve mu'cizelerinin ekserîsi, Tarih ve Siyer kitablarında mezkûrdur ve aynı zamanda, muhakkikîn-i ulema tarafından izah ve beyan edilmişlerdir. Binaenaleyh tafsilatını o kitablara havale ile yalnız o hârikaların nevi'lerini icmalen izah edeceğiz. Evet Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın zahirî hârikalarının herbirisi âhâdî olup mütevatir değilse de, o âhâdîlerin heyet-i mecmuası ve çok nevi'leri, mütevatir-i bil'manadır. Yani lafz ve ibareleri mütevatir değilse de, manaları çok insanlar tarafından nakledilmiştir. O hârikaların nevi'leri üçtür:
Birincisi:
"İrhasat" ile anılmaktadır ki, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nübüvvetinden evvel zuhur eden hârikalardır. Mecusi Milleti'nin taptığı ateşin sönmesi, Sava Denizi'nin sularının çekilmesi, Kisra Sarayı'nın yıkılması ve gaibden yapılan tebşirler gibi şeylerdir. Sanki o hazretin (A.S.M.) zaman-ı veladeti, hassas ve keramet sahibi imiş gibi o zâtın kudum ve gelmesini şu gibi hâdiseler ile tebşiratta bulunmuştur.
İkinci Nev':
İhbarat-ı gaybiyedir ki, bilâhare vukua gelecek pek çok garib şeylerden bahsetmiştir. Ezcümle; Kisra ve Kayser'in definelerinin İslâm eline geçmesi, Rumların mağlub edilmesi, Mekke'nin fethi, Kostantiniye'nin alınması gibi hâdisattan haber vermiştir. Sanki o zâtın cesedinden tecerrüd eden ruhu, zaman ve mekânın kayıdlarını kırarak istikbalin her tarafına uçup gezmiş ve gördüğü vukuatı söylemiştir ve söylediği gibi de vukua gelmiştir. @ {(): Diyarbakır'da Van Valisi Cevdet Bey'in evinde 19/Şubat/1331 tarihinde Cuma gecesi bu tefsirin ilk Arabî nüshasını tebyiz ederken, şu şekl-i garib, tevafukan vaki' olmuştur. Ve o gece vukua gelen Bitlis'in sukutuyla müellif Bedîüzzaman'ın esaretine rastgelir. Sanki şu şekl-i garibin, şu mu'cizeler ve hârikalar bahsinde o gece husule gelmesi, müellifin Ruslara esir düştüğüne ve beraberinde bulunan bazı talebelerinin şehid olarak kanlarının dökülmesine hârika bir işarettir.
Said'in küçük kardeşi, yirmi senelik talebesi Abdülmecid Ve keza bu nakış, başı kesilmiş bir yılanın kuyruğunu müellif Bedîüzzaman'a sarmış olduğuna ve müellifin yaralı olarak otuz saat ölüme muntazıran su arkının içinde kaldığı yere benziyor ve o vaziyeti andırıyor.
Eski Said'in ehemmiyetli talebesi Hamza}
Üçüncü Nev':
Hissî hârikalardır ki, muaraza zamanlarında kendisinden taleb edilen mu'cizelerdir. Taşın konuşması, ağacın yürümesi, Ay'ın iki parçaya bölünmesi, parmaklarından su akması gibi... Tefsir-i Keşşaf'ın müellifi Zemahşerî'nin dediğine göre, o hazretin bu nevi' hârikaları bine baliğ olmuştur. Ve bir kısmı da mütevatir-i bil'manadır. Hattâ Kur'anı inkâr edenlerden bir kısmı, inşikak-ı Kamer manasında tasarruf etmemişlerdir.
S- İnşikak-ı Kamer bütün insanlarca kesb-i şöhret etmesi lâzım bir mu'cize iken, âlemce o kadar şöhret bulmamıştır. Esbabı nedir?
C- Matla'ların ihtilafı ve havanın bulutlu olmasının ihtimali ve o zamanda rasadhanelerin bulunmaması ve vaktin uyku gibi gaflet zamanı olması ve inşikakın âni olması gibi esbabdan dolayı, herkesçe o vak'anın görünmesi ve malûm olması lâzım gelmez. Maahâzâ Hicaz matla'ıyla matla'ları bir olan yerlerde, o gece yollarda bulunan kervan ve kafilelerden naklen, inşikakın vukua geldiği hakkında çok rivayetler vardır.
Üçüncü nevi mu'cizelerin reisi ve en büyüğü, Kur'an-ı Azîmüşşan'dır ki, yedi vecihle mu'cize olduğuna mezkûr âyetle işaret edilmiştir.
Arkadaş! Şu mes'eleleri az çok fehmettin. Şimdi bu âyetin mâkabliyle olan cihet-i irtibatına bakalım:
Evet İbn-i Abbas'ın (R.A.) ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ âyetindeki "ibadet"i tevhidle tefsir ettiğine nazaran, evvelki âyet isbat-ı tevhid hakkındadır, bu âyet de isbat-ı nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet-i Muhammediye (A.S.M.) ise, tevhidin en büyük bir delilidir. Demek ki bu iki âyet arasında cihet-i irtibat, aralarındaki dâlliyet ve medlûliyet alâkasıdır. Yani biri delil, diğeri medlûldür. Nübüvvetin isbatı, ancak mu'cizeler ile olur. En büyük mu'cizesi ise, Kur'an-ı Kerim'dir. Evet Kur'anın mu'cize olduğu, âlem-i İslâmca kabul ve tasdik edilmiş bir hakikattır. Amma muhakkikîn-i ulema tarafından, Kur'anın vücuh-u i'cazı hakkında ihtilaf vaki' olmuştur. Yani i'cazını intac eden cihetler çoktur. Herbir muhakkik, bir ciheti tercih ve ihtiyar etmiştir; aralarında muhalefet, müsademe yoktur. İ'cazın vecihleri:
1- Gaibden, istikbalden haber vermesi.
2- Âyetlerinde tenakuz, tehalüf, hata bulunmaması.
3- Nazm ile nesir arasında, ediblerce gayr-ı malûm bir üslûbu ihtiyar etmesi.
4- Okur-yazar olmayan bir zâttan sudûr etmesi.
5- Tâkat-i beşeriye fevkinde ulûm ve hakaiki ihata etmesi gibi pek çok şeylerdir. Lâkin i'cazının en yüksek vechi, nazmındaki belâgattan doğmuştur. Evet Kur'anın bu nevi i'cazı, beşerin tâkatinden hariç bir derecededir. Bu hakikatı tafsilen anlayıp kanaat hasıl etmek isteyen, bu tefsiri ve emsali eserleri ve "Yirmibeşinci Söz"ü zeyilleriyle beraber mütalaa etsin. Fakat icmalî bir malûmatı elde etmek isteyenler de, belâgatın imamları bulunan Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkakî, Cahız'ın bu kısım i'caz hakkında -üç tarîk ile- beyan ettikleri malûmattan, mikdar-ı kâfi malûmat elde edebilir.
Birinci Tarîk: Arab kavmi maarifsiz, bedevi bir millet idi. Muhitleri de, onlar gibi bedevi bir muhit idi. Divanları, şiir idi. Yani medar-ı iftihar olan hallerini, şiir ile kayd ve muhafaza ederlerdi. İlimleri, belâgat idi. Medar-ı iftiharları, fesahat idi. Sair kavimlerden fazla bir zekâya mâlik idiler. Başka insanlara nisbeten cevval fikirleri vardı. İşte Arab kavmi böyle bir vaziyette iken ve zihinleri de bahar çiçekleri gibi yeni yeni açılmaya başlarken, birdenbire Kur'an-ı Azîmüşşan yüksek belâgatıyla, hârika fesahatıyla mele-i a'lâdan yeryüzüne indi. Arabların medar-ı iftiharları ve timsal-i belâgatları olan ve bilhâssa Kâ'be duvarında teşhir edilmek üzere altın suyu ile yazılmış "Muallakat-ı Seb'a" unvanıyla anılan en meşhur ediblerin en beliğ ve en fasih eserlerini iftihar listesinden sildirtti. Maahâzâ Hazret-i Muhammed (A.S.M.), Kur'anla muarazaya ve Kur'ana bir nazire yapılmasına onları şiddetle davet etmekten geri durmuyordu, damarlarına dokunduruyordu, techil ve terzil ediyordu. O hazretin yaptığı böyle şiddetli hücumlara karşı, o ümera-i belâgat ve hükkâm-ı fesahat unvanıyla anılan Arab edibleri, bir kelime ile dahi mukabelede bulunamadılar. Halbuki kibir ve azametleri, enaniyetleri ve göklere kadar çıkan gururları iktizasınca, gece-gündüz çalışıp Kur'ana bir nazire yapmalı idiler ki, âleme karşı rezil ü rüsvay olmasınlar. Demek bu mes'elenin uhdesinden gelemediklerinden, yani Kur'anın bir benzerini yapmaktan âciz kaldıklarından, sükûta mecbur olmuşlardır. İşte onların bu ızdırarî sükûtları aczlerini meydana çıkardı. Ve bunların aczlerinden de, i'caz-ı Kur'anın güneşi tulû' etmiştir.
İkinci Tarîk:
Kelâmların hâsiyetlerini, kıymetlerini, meziyetlerini bilip altınlarını bakırından tefrik eden bütün ehl-i tahkikten, tedkikten, tenkidden, dost ve düşmanlar tarafından Kur'an-ı Kerim sure sure, âyet âyet, kelime kelime mihenk taşına vurularak, altından maada bir bakır eseri görülmemiştir. Bu ağır imtihandan sonra, Kur'an-ı Azîmüşşan'ın ihtiva ettiği mezaya, letaif, hakaikin hiçbir beşer kelâmında bulunmadığına şehadet etmişlerdir. Onların sıdk-ı şehadetleri şöylece isbat edilebilir: Kur'anın insan âleminde yaptığı büyük inkılab ve tebeddül; ve şark ve garbı içine alan tesis ettiği din, diyanet; ve zamanın geçmesiyle gençlik ve şebabiyetini ve tekerrür ettikçe halâvetini muhafaza etmesi gibi hârika halleri, ﺍِﻥْ ﻫُﻮَ اِلَّا ﻭَﺣْﻰٌ ﻳُﻮﺣٰﻰ âyetini okuyup ilân ediyorlar.
Üçüncü Tarîk:
Belâgat imamlarından meşhur Cahız'ın tahkikatına göre: Arab edib ve beliğlerinin Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın davasını kalem ile ibtal etmeye, tarife gelmez derecede ihtiyaçları vardı. Ve o hazrete karşı olan kin, adavet ve inadlarıyla beraber; en kolay, en yakın, en selim olan kalem ve yazı ile muarazayı terk ve en uzun, en müşkil, en tehlikeli ve şübheli seyf ve harb ile mukabeleye mecburen iltica ettiler. Suret-i kat'iyyede bundan anlaşıldı ki, Kur'anın benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır. Zira her iki yolun arasındaki farkı bilmeyenlerden değildiler. Binaenaleyh birinci yol ibtal-i dava için daha müsaid iken onu terkedip, hem malları, hem canları tehlikeye atan başka bir yola sülûk eden ya sefihtir -halbuki müslüman olduktan sonra siyaset-i âlemi eline alanlara sefih denilemez- veya birinci yola sülûktan kendilerini âciz görmüşlerdir. Onun için kalem yerine seyfe müracaat etmişlerdir.
S- Kur'ana bir nazire yapmak mümkinattan imiş, fakat nasılsa yapılmamıştır?
C- Mümkinattan olmuş olsaydı, damarlarına dokundurulanlar, behemehal muarazayı arzu ederlerdi. Ve muaraza arzusunda bulunmuş olsaydılar, muaraza yapacaklardı. Çünki ibtal-i dava için muarazaya ihtiyaçları pek şedid idi. Muaraza etmiş olsaydılar, gizli kalmazdı, tezahür ederdi. Çünki tezahürüne rağbet çok olduğu gibi, esbab dahi çok idi. Tezahür etseydi, âlemde şöhret bulurdu. Şöhret bulmuş olsaydı, Müseylime'nin hezeyanları gibi behemehal tarihte bulunacaktı. Madem ki tarihte bulunmamıştır, demek yapılmamıştır. Madem yapılmamıştır, demek Kur'an mu'cizedir.
S- Müseylime füseha-i Arabdan olduğu halde, sözleri ne için âleme maskara olmuştur?
C- Çünki onun sözleri, bin derece fevkinde bulunan sözlere karşı mukabeleye çıktığından çirkin ve gülünç olmuştur. Evet güzel bir adam, Hazret-i Yusuf (A.S.) ile beraber güzellik imtihanına girerse, elbette çirkin ve gülünç olur.
S- Kur'an-ı Kerim hakkında şek ve şübheleri olanlar, Kur'anın bazı terkib ve kelimeleri güya Nahiv ilminin kaidelerine muhalefet etmiş gibi şübhe îka' etmişlerdir?
C- Bu gibi heriflerin, İlm-i Nahv'in kaidelerinden haberleri yoktur. Sekkakî'nin dediği gibi; efsah-ı füseha olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'an-ı Kerim'i uzun uzun zamanlarda tekrar tekrar okuduğu halde o hataların farkında olmamış da bu cahil herifler mi farkında olmuşlardır? Bu, hangi akla girer ve hangi kafaya sığar? Sekkakî "Miftah"ının sonunda, bu gibi cahilleri iyi taşlamıştır. Evet bir şâirin dediği gibi, ﻟَﻮْ ﻛُﻞُّ ﻛَﻠْﺐٍ ﻋَﻮٰﻯ ﺍَﻟْﻘَﻤْﺘَﻪُ ﺣَﺠَﺮًﺍ ٭ ﻟَﻢْ ﻳَﺒْﻖَ ﻓ۪ﻰ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟْﻜُﺮَﺓِ ﺍَﺣْﺠَﺎﺭُ her üren kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.
Bu âyeti mâkabliyle rabteden ikinci vecih ise: Evvelki âyet vaktâ ki ibadeti emretti, sanki ibadetin keyfiyeti nasıldır diye sâmiin zihnine bir sual geldi, "Kur'anın talim ettiği gibi" diye cevab verildi. Tekrar, Kur'anın Allah'ın kelâmı olduğunu nasıl bileceğiz diye ikinci bir suale daha kapı açıldı. Bu suale cevaben ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ﻣِﻤَّﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ ilh.. âyetiyle cevab verildi. Demek her iki âyetin arasındaki cihet-i irtibat, bir sual-cevab ve bir alış-veriştir.
Arkadaş! Bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin arasına girelim, bakalım, aralarında ne gibi münasebetler vardır?
Evet ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ﻣِﻤَّﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ cümlesi, mukadder bir suale cevabdır. Çünki Kur'an, evvelki âyette ibadeti emrettiği vakit, "Acaba ibadete olan bu emrin Allah'ın emri olup olmadığını nasıl anlayacağız ki imtisal edelim?" diye bir sual sâmiin hatırına geldi. Bu suale cevaben denildi ki: "Eğer Kur'anın ve dolayısıyla bu emrin Allah'ın emri olduğunda şübheniz varsa, kendinizi tecrübe ediniz ve şübhenizi izale ediniz."
Ve eyzan vaktâ ki Kur'an, surenin evvelinde لَا ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ cümlesiyle kendisini sena etti, sonra mü'minlerin medhine, sonra kâfir ve münafıkların zemmine intikal etti, sonra ibadet ve tevhidi emrettikten sonra surenin başına dönerek لَا ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ cümlesini te'kiden ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ilââhir cümlesini zikretti. Yani "Kur'an, şek ve şübhelere mahal değildir. Sizin şübheleriniz, ancak kalblerinizin hastalığından ve tabiatınızın sekametinden neş'et ediyor." Evet gözleri hasta olan, güneşin ziyasını inkâr eder; ağzı acı olan, tatlı suya acı der. ﻓَﺎْﺗُﻮﺍ ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪ۪ : Yani "Kur'anın mislinden bir sure getiriniz."
Arkadaş! Bu cümleyi ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ cümlesiyle bağlayan ﺍِﻥْ edat-ı şarttır. Şart edatları daima -hararetle ateş gibi- biri sebeb, diğeri müsebbeb iki cümleye dâhil olurlar. İlm-i Nahivce birisine fiilü'ş-şart, ikincisine cezaü'ş-şart denir. Bu iki cümle arasında, hararetle ateş arasında olduğu gibi, "lüzum" lâzımdır. Halbuki bu iki cümle arasında lüzum görünmüyor. Binaenaleyh âyetin ihtisarı dolayısıyla, ortadan kaldırılan cümlelere müracaat lâzımdır. Mukadder cümleler ise, ﺗَﺸَﺒَّﺜُﻮﺍ، ﻭَﺟَﺐَ ﺍﻟﺘَّﺸَﺒُّﺚُ، ﺗَﻌَﻠَّﻤُﻮﺍ، ﺟَﺮِّﺑُﻮﺍ emirleridir. Bunlar sıra ile, ikincisi birincisine lâzımdır. Yani ityan (delil getirmek), tecrübeye lâzımdır; tecrübe taallüme, taallüm vücub-u teşebbüse, vücub-u teşebbüs de teşebbüse, teşebbüs de raybe lâzımdır. Demek bu kadar lüzumların takdiri lâzımdır ki, "Kur'anın bir mislini getiriniz" ile "Kur'anda şübheniz varsa" arasında lüzum tezahür edebilsin. ﻭَﺍﺩْﻋُﻮﺍ ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَﻛُﻢْ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻥِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ : Bu cümlenin, üç vecihle mâkabliyle irtibatı vardır.
Birinci Vecih:
"Kur'ana muaraza etmekten zahir olan aczimiz, bütün insanların aczini istilzam etmez. Biz yapamadık ama başkaları yapabilirler" diye zihinlerine gelen vesveseyi def'etmek için, Kur'an-ı Kerim bu âyetin lisanıyla; büyüklerinizi, reislerinizi de çağırınız, size yardım etsinler diye onları ilzam etmiştir.
İkinci Vecih:
"Eğer biz muaraza teşebbüsünde bulunsak bizi destekleyen, müdafaa eden yoktur" diye ileri sürdükleri zu'mlarını da reddetmiştir ki; herhangi bir meslek olursa olsun, mutaassıbları çoktur. Muaraza ettiğiniz takdirde, sizi müdafaa eden çok olur, diye onları iskât etmiştir.
Üçüncü Vecih:
Kur'an-ı Kerim sanki onlara istihzaen diyor ki: "Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün insanlara nübüvvetini tasdik ettirmek için Allah'ından yardım istedi. Allah'ı da, Kur'anına sikke-i i'cazı basarak pek çok insanlara tasdik ettirdi. Sizin âlihelerinizden bir faideniz varsa, siz de onları çağırınız; size yardım etsinler." ﻓَﺎِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ : Yani "Tecrübeden sonra bakınız. Muarazaya kādir olmadığınız takdirde, acziniz zahir olur ve muarazayı da yapmış olmazsınız."
ﻭَﻟَﻦْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ : Yani: "Mazide yapamadığınız gibi, bundan sonra da kat'iyyetle yapamayacaksınız." Binaenaleyh "Bizim mazide yapamamamız, istikbalde beşerin yapamamasını istilzam etmez." diye izhar ettikleri o bahaneyi de, ﻟَﻦْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ile defetmiştir. Ve aynı zamanda üç vecihle i'caza işaret yapmıştır:
Birinci Vecih:
Gaibden haber vermiştir ve ihbar ettiği gibi de muaraza vaki' olmamıştır. Bakınız milyonlarca arabî kitab vardır ve bütün müellifler, dost olsun düşman olsun, Kur'anın üslûbunu taklid etmeye fevkalâde müştak oldukları halde, hiçbir müellif, hiçbir kitabında Kur'an-ı Kerim'in üslûbunu taklid etmeye muvaffak olamamıştır. Sanki Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan, ﻧَﻮْﻉٌ ﻣُﻨْﺤَﺼِﺮٌ ﻓِﻰ ﺍﻟﺸَّﺨْﺺِ yani bir şahısta inhisar etmiş bir nevidir. Binaenaleyh Kur'an-ı Kerim ya bütün kitabların altındadır -bu gülünç bir sözdür- veya bütün kitabların fevkinde, fevka'l-küll bir nadiredir.
İkinci Vecih:
Böyle büyük bir davada ve müşkil bir makamda, onların a'sablarını tahrik, izzet-i nefislerini kırmak suretiyle "yapamayacaksınız" diye kat'iyyetle verdiği hüküm; onun emin, mutmain, itimadlı olduğuna bir delildir.
Üçüncü Vecih:
Sanki Kur'an-ı Kerim diyor ki: "Sizler fesahatın ümerası ve herkesten ziyade fesahata muhtaç olduğunuz halde, muarazaya kādir olamadınız. Beşer de Kur'anın muarazasına kādir olamaz." Ve keza Kur'anın neticesi olan İslâmiyete bir nazirenin yapılmasına zaman-ı mazi kādir olmadığı gibi, istikbal zamanı da onun mislinden âciz kalacağına bir işarettir. ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ ﺍﻟَّﺘ۪ﻰ ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ yani: "Kâfirlere hazırlanan bir ateşten sakınınız ki; odunu, insanlar ile taşlardır." ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ cümlesi ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ cümlesine cezaü'ş-şart olduğu cihetle, aralarında lüzumun bulunması lâzımdır. Halbuki muarazanın yapılmaması, ateşten sakınmayı istilzam etmez. Binaenaleyh ihtisar için ortadan kaldırılan cümlelere müracaat etmekle, bu lüzumu arayıp bulacağız. Şöyle ki:
1- Muarazanın yapılmamasından, Kur'anın i'cazı lâzım gelir.
2- Kur'anın i'cazından, Allah'ın kelâmı olduğu lâzım gelir.
3- Allah'ın kelâmı olduğundan, emirlerine imtisal lâzım gelir.
4- Emirlerine imtisalden, ibadetin yapılması lâzım gelir.
5- İbadetin yapılması, ateşe girmemeğe vesiledir.
İşte bu cümlelerin arasında bulunan lüzumların silsilesinden, ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ile ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ arasındaki o gizli lüzum tezahür eder. Ve bu yapılan îcaz ve ihtisardan, i'cazın bir şuâı meydana gelir. ﺍﻟَّﺘ۪ﻰ ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ : Kur'an-ı Kerim, onları ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ cümlesi ile tehdid ettikten sonra ﻧﺎﺭ kelimesinin bu cümle ile vasıflandırılmasıyla da o tehdidi te'kid ve teşdid etmiştir. Zira odunu insanlar ile taşlar olan bir ateşin heybeti, dehşeti ve havfı daha şediddir. Ve keza bu cümle ile sanemlere ibadet yapanları zecr ve men'etmeye işaret yapılmıştır. Şöyle ki: "Ey insanlar! Allah'ın emirlerine imtisal etmeyip, bilhâssa taşlara ve camid şeylere ibadet yaparsanız, muhakkak biliniz ki, tapanlar ile taptıkları şeyleri yiyip yutacak bir ateşe gireceksiniz." ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ : Bu cümle, ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ile ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ cümleleri arasındaki lüzumu izah eder ve kararlaştırır. Yani şu ateş azabı, Kur'ana imtisal etmeyen kâfirlere hazırlanmıştır. Hem bu ateş, tufan vesair musibetler gibi iyi-kötü bütün insanlara şâmil musibetlerden değildir. Ancak bu musibeti celbeden, küfürdür. Bu beladan kurtuluş çaresi, ancak Kur'an-ı Kerim'e imtisaldir.
Mazi sîgasıyla zikredilen ﺍُﻋِﺪَّﺕْ kelimesi, Cehennem'in el-ân mahluk ve mevcud olup, Ehl-i İtizal'in bilâhare vücuda geleceğine zehabları gibi olmadığına işarettir.
Ey arkadaş! Ateş unsuru, kâinatın bütün kısımlarını istila etmiş pek büyük bir unsurdur. Bir damar gibi kâinatın yaratılışından başlayarak her tarafa dal-budak salıp gelen şu şecere-i nâriyeye nazar-ı hikmetle dikkat edilirse, bu şecerenin başında yani sonunda büyük bir meyvenin bulunduğu anlaşılır. Evet toprağın içinde büyük ve uzun bir damarı gören adam, o damarın başında kavun gibi bir meyvenin bulunduğunu zannetmesi gibi, âlemin her tarafında damarları bulunan şu şecere-i nâriyenin de Cehennem gibi bir meyvesinin bulunduğuna bilhads yani sür'at-i intikal ile hükmedebilir.
S- Cehennem şimdi mevcud olduğu takdirde, yeri nerededir?
C- Biz Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat el-ân Cehennem'in vücuduna itikad ediyoruz, amma yerini tayin edemiyoruz.
S- Bazı hadîslerin zahirine göre, Cehennem tahte'l-Arz'dır; yani yerin altındadır. Ve keza bir hadîse nazaran, Cehennem ateşinin dünya ateşinden iki yüz derece fazla harareti vardır. Bu noktaların izahı?
C- Kürenin tahtı, merkezinden ibarettir. Buna binaen Arz'ın tahtı, merkezidir. Nazariyat-ı hikemiyece sabit olduğu vecihle, Arz'ın merkezinde, harareti iki yüz bin dereceye baliğ bir ateş vardır. Çünki her otuzüç zira' derinliğinde, tahminen bir derece hararet artar. Buna binaen merkeze kadar ikiyüz bin dereceli bir hararet meydana gelir. İşte bu nazariyeye, mezkûr hadîsin meali mutabık gelir. Buna binaen Küre-i Arz'ın merkezinde bulunan ikiyüz bin derece hararetli bir ateş, Cehennem'e bir çekirdek hükmünde olup, kıyamette kabuğu hükmünde bulunan tabaka-i türabiyeyi çatlatıp, bütün dehşetiyle çıkar, tevessü etmeye başlar ve tam techizatıyla Cehennem meydana gelir, denilebilir. Ve keza bir hadîse nazaran, "zemherir" namında, bürudet ile yakan bir ateş vardır. Bu hadîs de, o nazariyeye mutabıktır. Zira merkez-i Arz'dan sathına kadar derece derece artan veya tenakus eden ateş, zemherir de dâhil olmak üzere ateşin bütün mertebelerine şâmildir. Hikmet-i tabiiyede takarrur ettiği gibi, ateş bazan öyle bir dereceye gelir ki, yakınında bulunan şeylerden hararetleri tamamen celb ve cezb etmekle, onları bürudet ile yakar ve suyu incimad ettirir.
S- Mezkûr hadîse göre; Cehennem Arz'ın merkezindedir. Halbuki Arz, Cehennem'e nisbeten bir yumurta kadardır. O kocaman Cehennem, Arz'ın karnında nasıl yerleşir?
C- Evet âlem-i mülk yani âlem-i şehadet, yani bu görmekte olduğumuz âleme göre, Cehennem Arz'ın içindedir diye, Cehennem'i küçük gösteriyoruz. Amma âlem-i âhirete nazaran, Cehennem öyle azamet peyda eder ki, binlerce Arzları içine alır, doymaz. Bu âlem-i şehadet, bir perde gibi onun tevessüüne mani olmuştur. Binaenaleyh Arz'ın içindeki Cehennem'den maksad, Cehennem'in kalbi ve Cehennem'in çekirdeğidir. Ve keza Cehennem'in Arz'ın altında bulunması, Arz'ın karnında veya Arz ile muttasıl, yapışık olmasını istilzam etmez. Zira şems, kamer, yıldız, Arz gibi küreler, hep şecere-i hilkatin meyveleridir. Malûmdur ki, meyvenin altı, bütün dalların aralarına şümulü vardır. Binaenaleyh Allah'ın mülkü pek geniştir. Şecere-i hilkatin dalları da, her tarafa uzanıp gitmiştir; Cehennem nereye giderse yeri vardır. Ve keza bir hadîse göre Cehennem matvîdir, yani bükülmüştür, yani tam açık değildir. Demek Cehennem'in bir yumurta gibi Arz'ın merkezinde mevcud ve bilâhare tezahür edeceği mümkinattandır.
İhtar:
Cehennem'in şimdi mevcud olmadığına Mu'tezileleri sevkeden bu hadîs olsa gerektir.
Arkadaş! Bu âyetin cümlelerini yoklayalım, bakalım; o zarflar nasıl sadeflerdir, içlerinde ne gibi cevherler vardır:
Evet ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ﻣِﻤَّﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ ﻋَﻠٰﻰ ﻋَﺒْﺪِﻧَﺎ cümlesinin başındaki ﻭ harf-i atftır. Malûm ya, birşeyin diğer birşeye atfı, aralarında bir münasebetin bulunmasına mütevakkıftır. Halbuki ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ile ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ cümleleri arasında münasebet görünmüyor. Bunların aralarındaki münasebet, ancak iki sual ve cevabın takdiriyle tezahür eder. Şöyle ki:
Evvelki âyette ibadete emredildiğinde, "İbadet nasıldır?" diye vârid olan suale cevaben: "Kur'anın talim ettiği gibi" denildi. "Kur'an Allah'ın kelâmı mıdır?" diye edilen ikinci suale cevaben ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ilââhir, denildi. İşte her iki cümle arasında bu suretle münasebet tezahür eder ve harf-i atfın da muktezası yerine gelir.
S- ﺍِﻥْ şekk ve tereddüdü ifade eder. ﺍِﺫَﺍ ise, cezm ve kat'iyyete delalet eder. Onların şekk ve raybları, Kur'an hakkında kat'îdir.
Binaenaleyh makamın iktizası hilafına ﺍِﻥْ kelimesinin ﺍِﺫَﺍ kelimesine tercihan zikrinde ne gibi bir işaret vardır?
C- Evet onların şekk ve rayblarını izale edecek esbabın zuhurundan dolayı, o gibi şübhelerin vücuduna kat'iyyetle hükmedilemiyeceğine, ancak o şeklerin vücuduna yine şekk ve şübhe ile hükmedilebileceğine işarettir.
İhtar:
ﺍِﻥْ kelimesinin ifade ettiği şekk ve tereddüd, üslûbun iktizasına göredir. Hâşâ mütekellime ait değildir. ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ile ﺍِﻥِ ﺍﺭْﺗَﺒْﺘُﻢْ cümleleri bir manayı ifade ettikleri ve ikinci cümle, birinci cümleden kısa olması üslûba daha uygun olduğu halde, birinci cümlenin ikinci cümleye tercihan zikri, onların rayblarının menşei; hasta tabiatlarıyla, kötü vücudları olduğuna işarettir.
S- Onlar rayblara zarf ve mahal oldukları halde, onları mazruf, raybı onlara zarf göstermek neye binaendir?
C- Evet kalblerindeki raybın zulmeti bütün bedenlerine, kalıblarına intişar ve istila etmiş olduğundan, kendilerinin rayb içinde bulundukları sanılmakta olduğuna işarettir.
Nekre olarak ﺭَﻳْﺐٍ kelimesinin zikri, tamim içindir. Yani hangi raybınız varsa, cevab birdir; herbir raybınıza karşı mahsus bir cevab lâzım değildir. Hangi çareye başvurursanız, alacağınız cevab Kur'anın i'cazıdır. Evet bir çeşme başında su içip tatlılığını anlayan bir adam, bütün o çeşmeden teşa'ub eden arkları tecrübe etmeye hakkı yoktur; zira menbaı birdir. Kezalik bir surenin muarazasından âciz kalan adamın, bütün Kur'anı tecrübeye hakkı yoktur. Çünki kâtib birdir. ﻣِﻤَّﺎ daki ﻣِﻦْ beyanı ifade ettiğinden, ﻓ۪ﻰ ﺷَﻲْﺀٍ kelimesinin takdirini ister. Takdir-i kelâm, ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ﻓ۪ﻰ ﺷَﻲْﺀٍ ﻣِﻤَّﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ olsa gerektir. ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ tabirinden anlaşılır ki; onların şübhelerinin menşei nüzul sıfatı olup, kat'î cevabları da, isbat-ı nüzuldür.
Tedricen yani âyet âyet, sure sure, hâdiselere göre nüzulü ifade eden tef'il bâbından ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ kelimesinin, def'aten nüzule delalet eden if'al bâbından ﺍَﻧْﺰَﻟْﻨَﺎ kelimesine tercihan zikredilmesi; onların davalarında "Ne için Kur'an def'aten nâzil olmamıştır?" diye delil getirdiklerine işarettir. ﻋَﺒْﺪِﻧَﺎ : Abd lafzının nebi veya Muhammed (A.S.M.) lafızlarına cihet-i tercihi; abd tabiri, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın azametine ve ibadetin ulüvv-ü derecesine işaret olduğu gibi, ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ emrini te'kiddir ve Resul-i Ekrem hakkında vârid olan vehimleri def'etmektir ki, o zât bütün insanlardan ziyade ibadet yapmış ve Kur'anı okumuştur. ﻓَﺎْﺗُﻮﺍ : Bu emir, taciz içindir. Yani emirden maksad, muhatabdan birşey taleb değildir. Ancak başlarına vurmakla muarazaya, tecrübeye davet etmektir ki, aczleri meydana çıksın. ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ilââhir... Bu tabirden anlaşılır ki; onların ilzamları, acizleri son hadde baliğ olmuştur. Zira dokuz dereceye baliğ olan tahaddinin, yani muarazaya davet etmenin tabirleri, tabakaları vardır.
1- Yüksek nazmıyla, ihbarat-ı gaybiyesiyle, ihtiva ettiği ulûmu ve âlî hakaikıyla beraber tam bir Kur'anın mislini, ümmi bir şahıstan getiriniz.
2- Eğer böylece mislini getirmek tâkatinizin fevkinde ise, beliğ bir nazımla uydurma şeylerden olsun, getiriniz.
3- Eğer buna da kudretiniz olmazsa, on sure kadar bir mislini yapınız.
4- Bu da mümkün olmadı ise, uzun bir surenin mislini yapınız.
5- Eğer bu da size kolay değilse, kısa bir surenin misli olsun.
6- Eğer ümmi bir şahıstan imkân bulamadı iseniz, âlim ve kâtib bir adamdan olsun.
7- Bu da olmadığı takdirde, birbirinize yardım etmek suretiyle yapınız.
8- Buna da imkân bulunamadığı takdirde, bütün ins ve cinlerden yardım isteyiniz ve bütün efkârın neticelerinden istimdad ediniz. Neticeleri, tamamen yanınızda bulunan kütüb-ü Arabiyede mevcuddur. Bütün kütüb-ü Arabiye ile Kur'an arasında bir mukayese yapılırsa, Kur'an mukayeseye gelmez. Çünki hiçbirine benzemiyor. Öyle ise Kur'an ya hepsinden aşağıdır veya hepsinden yukarıdır. Birinci ihtimal bâtıl ve muhaldir. Öyle ise hepsinden yukarı, fevka'l-küll bir kitabdır. Onüç asırdan beri misli vücuda gelmemiştir, bundan sonra da vücuda gelemeyecektir vesselâm.
9- "Bizim şahidlerimiz yoktur. Eğer muarazaya girişsek, bizi destekleyecek kimse yoktur." diye gösterdikleri o bahaneyi de def'etmek için, "Şühedanıza da müsaade edilmiştir. Onları da çağırın, size yardım etsinler."
İşte bu tabakalara dikkat edilirse, muarazanın şu mertebelerine işareten, Kur'an-ı Kerim'in yaptığı îcaz ile gösterdiği i'caza bir şuâ görünür.
Arkadaş! Kur'an-ı Kerim'den en kısa bir sureye muaraza etmekten beşerin aczi, mezkûr izahat ile sabit oldu. Amma i'cazın limmiyet ciheti kaldı. Yani beşerin aczini intac eden illet ve sebeb nedir? Evet Kur'an ile muaraza ve mübarezeye çıkan insanların kuvveti Cenab-ı Hak tarafından körleştirilerek, muarazayı yapabilecek kabiliyetten sukut ettirilmiştir. Fakat Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkakî gibi belâgat imamlarınca beşerin kuvveti Kur'anın yüksek üslûb ve nazmına yetişemediğinden, aczi tezahür etmiştir. Bir de Sekkakî demiştir ki: "İ'caz zevkîdir, tarif ve tabir edilemez. ﻣَﻦْ ﻟَﻢْ ﻳَﺬُﻕْ ﻟَﻢْ ﻳَﺪْﺭِ Yani fikri ile i'cazı zevketmeyen, tarif ile vâkıf olamaz.. bal gibidir." Lâkin Abdülkahir'in iltizam ettiği veche göre, i'cazı tarif ve tabir etmek mümkündür. Biz de bu vechi kabul ediyoruz.
S- "Taife", "necm" "nevbet" kelimeleri, "sure" kelimesinin vazifesini îfa edebilirler. "Sure" kelimesinin onlara tercihan zikrinde ne vardır?
C- Onları şübhelerinin menşei ile ilzam ve boğmaktır. Şöyle ki:
Onları şübheye düşürten, güya Kur'anın def'aten nâzil olmamasıdır. Demek Kur'an def'aten nâzil olmuş olsaydı, Allah'ın kelâmı olduğunda şübheleri olmazdı. Lâkin parça parça nâzil olduğundan, şübhelerine bâis olmuştur ki; "Bu beşerin kelâmıdır, parça parça yapılışı kolaydır, biz de yapabiliriz." diye şübheye düştüler. Kur'an-ı Kerim de onların kolay zannettikleri yolu, ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ tabiriyle ihtar ve "Haydi mislini getiriniz de, sizin kolay zannettiğiniz parça parça şeklinde olsun" diye, onları kolay addettikleri yolda boğmuştur. Ve keza Zemahşerî'nin beyanı vechiyle, Kur'an-ı Kerim'in surelere taksim edilmiş bir şekilde nâzil olmasında çok faideler vardır. Evet çok garib letaifi hâvi olduğu için, şu üslûb-u garib ihtiyar edilmiştir. ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪ۪ deki zamir ya Kur'ana raci'dir, yani "Kur'anın mislini getiriniz" veya Hazret-i Muhammed'e (A.S.M.) aittir. Yani bir sureyi o zâtın (A.S.M.) misli olan ümmi bir şahıstan getiriniz. Lâkin birinci ihtimale göre ibarenin hakkı ﻣِﺜْﻞِ ﺳُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻨْﻪُ iken, iktizanın hilafına ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪ۪ denilmiştir. Bunun esbabı: Çünki birinci ihtimalde, ikinci ihtimalin de mülahazası ve riayeti lâzımdır. Zira yalnız Kur'anın mislini getirmekle mes'ele bitmiş olmuyor. Ancak ümmi bir şahıstan getirilmesi lâzımdır ve muarazanın tamamiyetine şarttır. İşte bunun için hem ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪ۪ deki zamirin Kur'ana raci' olması lâzımdır, hem ibarenin tebdili lâzımdır ki, her iki ihtimal mer'î olsun. Ve keza muarazanın tamamiyeti, yalnız bir surenin mislini getirmekle olmuyor. Ancak Kur'anın tamamına misil olacak bir mecmu'dan, bir kitabdan alınan bir surenin mislini getirmek şart olduğuna işarettir. Ve keza nüzulde Kur'anın emsali olan kütüb-ü semaviyeye zihinleri çevirir ki, aralarında yapılacak muvazene ile Kur'anın ulviyeti anlaşılsın. ﻭَﺍﺩْﻋُﻮﺍ Bu tabirin "istiane" veya "istimdad" kelimelerine cihet-i tercihi, "davet" kelimesinin kullanış yerlerinden anlaşıldığı vechile; onları belalardan, zahmetlerden kurtarıp yardım edenler hazır bulunup, yalnız çağırmaları lâzımdır, fazla bir zahmete ihtiyaç olmadığına işarettir. "İstiane ve istimdad" kelimeleri ise yardımcıların hazır bulunduklarına delalet etmezler.
ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَ Bu tabir, üç manaya tatbik edilebilir:
Birincisi:
Büyük ediblerdir. Bu manaya göre, onların muaraza manasında "Bizim kuvvetimiz muarazaya kâfi değilse de, büyük edib ve hocalarımızın muarazaya kudretleri vardır" diye söyledikleri yalanı da, Kur'an-ı Kerim ﻭَﺍﺩْﻋُﻮﺍ emriyle kesip atmıştır.
İkincisi:
Muarazayı destekleyip şehadet edenlerdir. Bu ihtimale nazaran, onların "Biz muarazaya girişsek bizi destekleyen, şehadet eden yoktur" diye gösterdikleri bahaneyi de Kur'an-ı Kerim, müsaade vermek suretiyle "Haydi şahidlerinizi de çağırınız, sizi takviye etsinler" diye o bahaneyi de yalana çıkartmıştır.
Üçüncüsü:
Âlihe manasınadır. Bu manaya nazaran, sanki Kur'an-ı Kerim onlara karşı "Yahu bu kadar taptığınız ilahlarınız varken, böyle dar ve sıkıntılı bir vaktinizde ne için onlardan yardım istemiyorsunuz? Onları çağırınız ki, bu muaraza belasından sizi kurtarsınlar." diye bu cümle ile onlara tehekküm etmiş, yüzlerine gülmüştür. ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَﻛُﻢْ : İhtisası ifade eden şu izafe, ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَ kelimesinin her üç manasına da bakar. Şöyle ki:
1- Madem ki büyük edib ve hocalarınız vardır, tabiî aranızda irtibat, hürmet ve muhabbet vardır ve yanınızda hazır olup, gaib de değillerdir. Eğer onların bu dehşetli muarazaya kudretleri olsaydı, herhalde yardım edeceklerdi. Demek onlar da sizler gibi âcizdirler, kusurlarına bakmayınız.
2- Muarazada sizleri destekleyecek, şehadet edecek her kim olursa olsun kabul ederiz, çağırınız. Amma onlar böyle bedihü'l-butlan bir davada yalan şehadete cesaret edemezler.
3- Mabud ittihaz ettiğiniz âliheleriniz nasıl size yardım etmiyorlar? Onları da çağırınız bakalım. Fakat onlarda can yok, şuurları da olmadığı gibi, hiçbir şeye de kādir değillerdir. Onları da mazur görünüz. ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻥِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ Yani: Allah'tan maada. Bu kayıd, şühedanın birinci manasına göre tamimi ifade eder. Yani: "Allah'tan maada, dünyada ne kadar erbab-ı fesahat varsa çağırınız." Şühedanın ikinci manasına nazaran, aczlerine işarettir. Çünki bir mes'elede âciz ve mağlub olan, yemin eder, şahidleri gösterir. Bu, âcizler için bir usûldür. Şühedanın üçüncü manasına göre, onların Resul-ü Ekrem ile muarazaları, âdeta şirk ile tevhid veya cemadat ile Hâlık-ı Arz ve Semavat arasında bir muaraza olduğuna işarettir. ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ : Bu cümle, "Biz istersek Kur'anın mislini yaparız" diye evvelce sarfettikleri sözlerine işarettir. Ve keza onların yalancı olduklarına bir ta'rizdir. Yani: Sıdk erbabı değilsiniz, ancak safsatacı adamlarsınız. Evet siz hakkı taleb ederken rayb, şübhe kuyusuna düşmediniz; ancak rayb, şekk ve şübhelere koşarken içine düşmüş kafasız adamlarsınız.
İhtar:
ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ cümlesinin cezaü'ş-şartı, mâkablinin hülâsasıdır. Takdir-i kelâm: ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ Yani: "Sözünüzde sadık olsaydınız, yapacaktınız." ﻓَﺎِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻭَﻟَﻦْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ Arkadaş! ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ cümlesi, onların aleyhine bir kıyas-ı istisnaîyi tazammun etmiştir. O kıyasın suret-i teşekkülü: "Eğer sadık olsaydınız yapacaktınız; lâkin yapamadınız, öyle ise sadık değilsiniz." Fakat Kur'an-ı Kerim, mukaddeme-i istisnaiye yerinde, yani "Lâkin yapamadığınız"a bedel, ﻓَﺎِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ilââhir cümlesini, şekki ifade eden ﺍِﻥْ ile söylemiştir. Bunun esbabı ise, onların "yapacağız" diye ettikleri zannı bir derece okşamak içindir. Ve keza o kıyasın neticesi olan "sadık değilsiniz" yerine de, o neticenin üçüncü derecede lâzımının illeti olan ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ söylemiştir. Takdir-i kelâm: "Eğer sadık olsaydınız yapacaktınız, lâkin yapamadınız. Öyle ise sadık değilsiniz. Öyle ise hasmınız olan Resul-ü Ekrem sadıktır. Öyle ise Kur'an, mu'cizdir. Öyle ise iman ve tasdikiniz lâzımdır ki, ateşe düşmeyesiniz." ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ Bu emr-i İlahî, onlara yapılan tehdidleri dehşetlendiriyor. ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ cümlesindeki ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ kelimesi, fiil-i muzaridir. Bu fiil zaman-ı hal ile istikbal arasında müşterektir. Huruf-u şartiyeden olan ﺍِﻥْ zaman-ı halden istikbal dağlarına atıyor. Huruf-u câzimeden olan ﻟَﻢْ istikbalden mazi derelerine fırlatıyor. Zavallı ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ her iki edatın ellerinde top gibi oyuncak olmuştur. Bu edatların bu vaziyetleri zihinleri hem maziye, hem istikbale gönderiyor ki; maziyi süslendiren beliğ hitabeleri, altın ile yazılan muallakatları, Kur'anın yakınına bile gelemediklerini görsünler. O sahifeyi gördükten sonra, istikbal sahifesini de ona kıyas etsinler. ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ nun ﺗَﺎْﺗُﻮﺍ kelimesine tercihinde, iki nükte vardır:
Birisi: Kur'anın i'cazı, onların aczindendir. Aczleri ise, eserden olmayıp fiilden olduğuna işarettir. Yani aczlerinin menşei; Kur'anın misli değildir, o misli yapmaktandır.
İkincisi ise: İlm-i Sarf'ta ﻑ ﻉ ﻝ bütün fiillerin terazisi olduğu gibi; üslûblarda da uzun hikâyeleri, işleri, vakıaları, kıssaları bir lafız ile ifade eden bir fezlekedir. Sanki kinaye kabîlinden cümleleri tabir eden bir zamirdir. ﻭَﻟَﻦْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ daki ﻟَﻦْ huruf-u nâsibeden olup, dâhil olduğu fiili istikbale nakleder, müekked veya müebbed olarak istikbalde nefyeder. Demek bu cümlenin kaili, pek büyük bir itminan ve ciddiyet ile, şekk ve şübhe etmeyerek bu hükmü vermiştir. Bundan anlaşılır ki, o zâtın işlerinde hile yoktur.
S- ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ İttika ile tecennüb, ikisi de bir manayı ifade ederler. İttikanın tecennübe cihet-i tercihi nedir?
C- Evet ittika, imana tâbidir. Yani ittika, iman olduktan sonra husule gelir. Tecennübde bu tebaiyet yoktur. Binaenaleyh ittika kelimesi imanı andırır ve ittika lafzıyla, imana îma ve işaret edilebilir. Fakat tecennüb kelimesi bu işi göremez. Bunun içindir ki, ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ nun hakikî cezası olan ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ nun yerinde ﺗَﺠَﻨَّﺒُﻮﺍ ya tercihan ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ihtiyar ve ikame edilmiştir. ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ : Nârın ﺍﻝ ile tarifi, nârın ma'hudiyet ve malûmiyetine işarettir. Çünki enbiya-i izamdan işitilmek suretiyle, zihinlerde malûmiyeti takarrur etmiştir.
S- ﺍَﻟَّﺘ۪ﻰ esma-i mevsuledendir. "Sıla" dâhil olduğu cümlenin evvelce malûm olduğunu iktiza eder. Halbuki sılası olan ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ evvelce muhatablara malûm değilmiş?
C- ﻧَﺎﺭًﺍ ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ âyeti bu âyetten evvel nâzil olduğuna nazaran muhatablar ondan kesb-i malûmat ettiklerine binaen, burada ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ ile ﺍَﻟَّﺘ۪ﻰ arasında tavsif muamelesi yapılmıştır. ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ : Bu kayıdlardan maksad, tehdiddir. Tehdidlerin te'kid ve teşdid edildiğine binaen, burada ﺍﻟﻨَّﺎﺱ kelimesiyle te'kid edilmiştir; ﺣِﺠَﺎﺭَﺓ lafzıyla da teşdid ve tevbih edilmiştir. Şöyle ki: "Menfaat, necat ümidiyle taştan mamul mabud ittihaz ettiğiniz sanemler, size tazib âleti, yani sizi yandırıp yakan ateşe odun olmuşlardır. Zavallılar! Ne için bunu düşünmüyorsunuz?"
S- ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ Cümlede makamın iktizası hilafına ﻟَﻜُﻢْ yerine ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ denilmesi neye binaendir?
C- Evet Kur'an-ı Kerim'in takib ettiği usûl, alelekser âyetlerin sonunda küllî kaideleri, fezlekeleri söylediğine göre, Kur'an-ı Kerim onların Cehennemlik olduklarını isbat eden delilin ikinci mukaddemesine işaret etmek üzere, ism-i zahiri zamir yerine, yani ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ cümlesini ﻟَﻜُﻢْ yerine ikame ile tamim yapmıştır. Takdir-i kelâm: ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟَﻜُﻢْ لِاَنَّكُمْ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ﻭَﺍﻟﻨَّﺎﺭُ ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ Yani: "Siz Cehennemliksiniz, zira kâfirlerdensiniz. Cehennem de kâfirler içindir."