İşârâtü'l-İ'câz fî Mezânni'l-Îcâz (Türkçe) — Bakara 2:25 – Bakara 2:33
İçindekiler
Bakara 2:25
ﻭَﺑَﺸِّﺮِ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَﻋَﻤِﻠُﻮﺍ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤَﺎﺕِ ﺍَﻥَّ ﻟَﻬُﻢْ ﺟَﻨَّﺎﺕٍ ﺗَﺠْﺮ۪ﻯ ﻣِﻦْ ﺗَﺤْﺘِﻬَﺎ الْاَنْهَارُ ﻛُﻠَّﻤَﺎ ﺭُﺯِﻗُﻮﺍ ﻣِﻨْﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺛَﻤَﺮَﺓٍ ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻫٰﺬَﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺭُﺯِﻗْﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞُ ﻭَﺍُﺗُﻮﺍ ﺑِﻪ۪ ﻣُﺘَﺸَﺎﺑِﻬًﺎ ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻴﻬَٓﺎ ﺍَﺯْﻭَﺍﺝٌ ﻣُﻄَﻬَّﺮَﺓٌ ﻭَﻫُﻢْ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﺧَﺎﻟِﺪُﻭﻥَ Yani: "İman eden ve iyi işler işleyen mü'minlere beşaret ver ki, altında nehirler akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden bir meyve yedikleri zaman; bu, bundan evvel yediğimiz meyvedir derler. Birbirine benzer bir surette rızıkları getirilip verilir. Ve o Cennetlerde onlar için temiz kadınlar vardır. Ve onlar o Cennetlerde de daimî bir şekilde kalacaklardır."
Arkadaş! Bu âyetin evvelâ mâkabliyle olan irtibatından bahsedeceğiz. Şöyle ki:
Bu âyetin geçen âyetler ile mütefavit çok irtibatları vardır. Yani mezkûr cümlelere doğru bu âyetten uzanıp giden muhtelif hatlar vardır. Bakınız, Kur'an-ı Kerim'in bu âyetle işaret ettiği netice, imanla amel-i sâlihin semeresi, surenin başında mü'minlere yaptığı medh ü senaya bakıyor.
Ve yine surenin başında, kâfir ve münafıklara yaptığı zemm ve tahkirlerden sonra tuttukları yolun onları ebedî bir şekavete sevkedeceğini beyan etmiştir. Bu âyetle tasrih ettiği saadet-i ebediyenin nurunu göstererek, onların bu büyük nimetleri kaybettiklerinden çektikleri hasretleri tezyid ve arttırmıştır.
Ve yine ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ ile emrettiği bir kısım dünya lezzetlerinin terkine bâis olan ibadetten neş'et eden zahmet ve meşakkatlere karşı, bu âyetle Cennet'in kapısını açarak, Cennet'in lezaizini göstermekle mü'minlerin kalblerini tatmin ve temin etmiştir.
Ve yine teklifin esası ve imanın birinci rüknü olan tevhidi, evvelce isbat etmiştir. Bu âyette dahi tevhidin semeresini ve rahmetin unvanını Cennet ve saadet-i ebediye ile göstermiştir.
Ve yine yukarıda nübüvvet-i Muhammediye (A.S.M.) ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ilââhir âyetiyle işaret edilen i'caz ile isbat edilmiştir. Burada da, tebşir ve inzar gibi nübüvvet vazifelerine lisan-ı Kur'an ile işaret edilmiştir.
Ve yine yukarıda îâd ve inzar; yani tahvif ve tehdidler yapılmıştır. Burada da vaadler, rağbetler, beşaretler yapılmıştır. Bunların arasındaki münasebet, tezadî bir münasebettir.
Ve yine nefsi ve vicdanı, aklın hükümlerine itaatlerini devam ettiren tergib ve terhib, yani ümid ve korku hisleri lâzımdır. Bu hislerin vücud bulup devam etmeleri ancak tergib ve terhib yani ümidlendirmek ve korkutmakla olur. Tergib ve terhibin devamı ancak vicdanda mevcud tahrik edici bir âmirin vücuduyla olur. İşte bu âyetle, tergib hissi uyandırılmıştır. Evvelki âyetler ile de terhib hissi tahrik edilmiştir. Bu itibarla aralarında tezadî bir münasebet vardır. Ve yine geçen âyetlerde âhiretin bir şıkkına, yani Cehennem'e işaret yapılmıştır. Bu âyette, ikinci şıkkı olan Cennet'ten haber verilmiştir. Bu itibarla âhiretin her iki şıkkı da zikredilmiş bulunuyor.
Arkadaş! Cennet ve Cehennem, şecere-i hilkatten ebede doğru uzanıp giden iki daldan tezahür eden iki semeredir ve kâinatın teselsülen gelmekte olan silsilelerinin iki neticesidir ve ebede doğru akıp giden kâinat seylinin iki mahzeni ve iki havuzudur. Evet Cenab-ı Hak gayr-ı mütenahî hikmetler için bu âlemi, imtihana sahne yaptı; yine sonsuz hikmetler için tagayyürata, tahavvülâta, inkılablara mahal olmasını irade etti; ve yine sonsuz gayeler için hayır ile şerri, nef' ile zararı, hüsün ile kubhu, hülâsa iyilikle kötülüğü karışık bir şekilde Cennet ve Cehennem'e tohum olmak üzere kâinatın şu mezraasına serpti. Evet madem ki bu âlem, nev'-i beşerin imtihan meydanıdır ve müsabaka yeridir; iyilikle kötülüğün birbirinden tefrik edilemiyecek derecede muhtelit ve karışık olmaları lâzımdır ki, insanların dereceleri tezahür etsin. İmtihan ve tecrübe zamanları bittikten sonra, kötü insanlar: ﻭَ ﺍﻣْﺘَﺎﺯُﻭﺍ ﺍﻟْﻴَﻮْﻡَ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟْﻤُﺠْﺮِﻣُﻮﻥَ "Ey mücrimler! Bir tarafa çekiliniz" diye olan tüy ürpertici, sâıkavari, şiddetli emr-i İlahîye maruz kalacakları gibi; iyi insanlar da ﻓَﺎﺩْﺧُﻠُﻮﻫَﺎ ﺧَﺎﻟِﺪ۪ﻳﻦَ "Daimî kalmak üzere Cennet'e giriniz." diye olan Cenab-ı Hakk'ın mün'imane, şefikane, lütufkârane emirlerine mazhar olacaklardır. İnsanlar bu iki kısma ayrıldıktan sonra, kâinat da tasfiye ameliyatına uğrayacak. Kötülüğü, şerri, zararı tevlid eden maddelerin bir tarafa çekilmesiyle Cehennem'in; iyiliği, hayrı, nef'i doğuran maddelerin de diğer tarafa çekilmesiyle Cennet'in teçhizatları ikmal edilecektir.
Mukaddeme
Bu âyet mâkabliyle beraber kıyamete, haşre işaret eder. Binaenaleyh bu mes'elede nazara alınacak dört nokta vardır:
Birincisi:
Âlemin imkân-ı harabiyetiyle ölümüdür. İkincisi: Harabiyetin vukua gelmesidir. Üçüncüsü: Tamir ve ihyasıdır. Dördüncüsü: Tamirinin imkânı ve vukuudur.
Evvelâ:
Harabiyet-i âlem imkân dairesinde olup olmadığından bahsedeceğiz. Evet âlemde tekâmül kanunu vardır. Bu kanuna tâbi' olan, neşv ü nema kanununa dâhildir. Bu kanuna dâhil olanın bir ömr-ü tabiîsi vardır. Ömr-ü tabiîsi olanın, ecel-i fıtrîsi vardır; ecelin pençesinden kurtulamaz. Evet kâinatın ihtiva ettiği enva'ın ve bu enva'ın ihata ettiği efradın kısm-ı ekserîsi bu kanunlara tâbidirler. Binaenaleyh âlem-i sağir denilen insan, ölümden ve harabiyetten kurtulamadığı gibi; insan-ı kebir denilen âlemin de ölümden necatı yoktur. Ve keza kâinatın bir ağacı ölümden, dağılmaktan halâs olmadığı gibi, şecere-i hilkatten olan kâinat silsilesinin de harabiyetten kurtuluşu yoktur. Evet eğer kâinat ömr-ü fıtrîsinden evvel haricî bir tahribata veya Sâni'i tarafından bir hedm ve kıyamete maruz kalmasa bile, fennî bir hesab ile kâinatın öyle bir günü gelecektir ki; ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀُ ﺍﻧْﺸَﻘَّﺖْ ٭ ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ ﻛُﻮِّﺭَﺕْ ٭ ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﻨُّﺠُﻮﻡُ ﺍﻧْﻜَﺪَﺭَﺕْ gibi âyetlere mâsadak olacaktır ve insan-ı kebir denilen koca kâinat, şu boşluğu sekeratının bağırtılarıyla dolduracaktır.
İkinci Nokta:
Harabiyet-i âlemin vukua geleceğidir. Evet bütün semavî dinler, âlemin harab olacağında müttefiktirler. Hem herbir fıtrat-ı selime, âlemin öleceğine şehadet eder. Ve kâinatta gözle görünen şu kadar nev'î, ferdî, yevmî, şehrî, senevî tagayyürat, tahavvülât, inkılabların yalnız işaretleriyle değil, sarahatlarıyla, kıyametin geleceği sabittir. Eğer bu icmal ile kanaat hasıl edemediysen bir parça izahat verelim.
Arkadaş! Kâinat dediğimiz şu apartman-ı İlahî öyle ulvî, yüksek, derin, ince nizamlara tâbi' ve öyle acib garib rabıtalara bağlıdır ki, eğer bir duvarı veya bir taşı, "Yerinden çık!" emrine hedef olsa; derhal âlem, ölüm hastalığına düşer, sekerata başlar; yıldızlar arasında müsademeler, ecram arasında muharebeler vukua gelir. Şu gayr-ı mütenahî boşluk; pek şiddetli sayhalar, pek dehşetli sâıkalar, pek korkunç sesler, sadâlar, gürültüler ve gümbürtülerle dolar. Evet insan-ı kebirin ölümü, küçük bir ölüm değildir. Sekerata başladığı zaman, milyarlarca kürelerin çarpışmasından husule gelen fırtınanın ne tasavvuru ve ne tarifi ve ne de görülmesi imkân dairesinde değildir.
İşte bu şiddetli ölüm ile hilkat bayılır, kâinat yayılır, hilkatin yağı ayranı birbirinden ayrılır. Cehennem maddesiyle, aşiretiyle bir tarafa çekilir; Cennet de letafetiyle, lezaiziyle ve bütün güzel unsurlarıyla tecelli ve incilâ eder.
S: Kâinat ilk yaratılışında ebede elverişli olarak sabit bir şekilde yaratılsaydı; böyle tagayyüratlı, inkılablı, mâil-i inhidam bir surette yaratılıp, bilâhare tahribden sonra ebediyete kabil, metin bir şekilde yapılmasından daha iyi ve daha kısa olmaz mı idi?
C: Vaktâ ki Cenab-ı Hak, hikmet-i ezeliye ile inayet-i ezeliyenin iktizasınca, insanların kabiliyetlerinin tezahürünü ve istidadlarının neşv ü nemasını irade etmekle, nev'-i beşeri imtihan ve tecrübeye tâbi' tuttu, zararları menfaatlara kattı, şerleri hayırların içine attı, güzellikleri çirkinliklerle cem' etti; hepsini birbirine karıştırarak kâinatın hamuru ile beraber yaratılış teknesinde yoğurduktan sonra, kâinatı tagayyür, tebeddül, tekâmül kanunlarına tâbi' tuttu.
Vaktâ ki imtihan perdesi kapanır ve tecrübe zamanı nihayet bulur ve kâinat tarlasının vakt-i hasadı hulûl eder. Sâni'-i Hakîm inayetiyle, birbiriyle karışık yoğurduğu zıdları tasfiye eder, içlerinden tagayyürü doğuran esbabı ayırır ve ihtilaf maddelerini tefrik eder. Sonra Cehennem ebede elverişli olarak metin ve kavî bir cisimle teşekkül ederek, ﻭَﺍﻣْﺘَﺎﺯُﻭﺍ hitabına hedef olur. Cennet ise esasatıyla beraber ebedî ve muhkem bir şekilde tecelli eder ve münceli olur. Evet gerek Cehennem'i, gerek Cennet'i teşkil eden ecza ve maddeler arasında münasebet vardır, zıddiyet yoktur. Münasebet intizamın şartıdır, nizam da devama sebebdir. Ve keza bu iki menzilin halkı da ebedî oldukları için vücudlarını teşkil eden ecza, tagayyüre maruz değildir. Çünki dünyadaki cisimlerinin terkib ve tahlilleri arasında muvazene yoktur. Yani cisim bünyelerine girenlerin, çıkanların arasında nisbet yoktur. Onun için inhilale yüz tutarlar. Fakat âhiretteki cisimlerin yapılışı öyle değildir. Eczaları arasında tam manasıyla muvazene vardır ki; inhilale mahal kalmaz.
Üçüncü ve Dördüncü Noktalar:
Yani dünyanın ikinci tamiriyle haşrin vukuudur. Evet tevhid ve nübüvvetin isbatları, yalnız delil-i naklî ile sahih değildir. Çünki devir lâzım gelir. Evet Kur'an ve hadîsten ibaret olan naklî delillerin sıhhatı, nübüvvetin sıhhat ve sıdkına bağlıdır. Eğer nübüvvet de delil-i naklî ile isbat edilirse, muhal lâzım gelir. Bunun için Kur'an-ı Kerim, tevhid ile nübüvveti delail-i akliye ile isbat etmiştir. Amma haşir mes'elesinin hem aklî hem naklî deliller ile isbatı sahihtir.
Delil-i aklî ile isbatı, ﻭَ بِالْاٰخِرَةِ ﻫُﻢْ ﻳُﻮﻗِﻨُﻮﻥَ âyet-i kerimesinin bahsinde beyan edilmiştir. Hülâsası: Vücudlarında şek, ve şübhe olmayan nizam, rahmet ve nimet, ancak ve ancak haşrin gelmesiyle ve ikinci bir hayatın tahakkuku ile nizam, rahmet, nimet olabilirler. Eğer haşir gelmezse ve ikinci bir hayat tahakkuk etmezse, bunları esmaü'l-ezdaddan addetmek lâzım gelir.
Delil-i naklî ise: Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan ile bütün enbiya, haşrin geleceğine ittifak etmişlerdir.
Aklî ve naklî deliller ise: Fahreddinü'r-Râzî'nin tefsirinde bu kabîl delilleri bildiren âyetler beyan edilmiştir. Hülâsa: Bilhâssa hayvanat ve nebatatta daima vukua gelen haşirlere dikkat edip teemmül eden adam, elde edeceği müteferrik emarelerle haşrin vukuuna, hads ile yani bir sür'at-i intikal ile hükmedecektir.
Şimdi bu âyetin cümlelerini birbirine bağlayan münasebetlere gelelim. Evet bu âyetin cevherlerini nazmeden ve cümlelerinin silsilesine medar-ı bahis olan nokta, saadettir. Şöyle ki Saadet-i ebediye iki kısımdır:
Birinci ve en birinci kısmı: Allah'ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaktır.
İkinci kısmı ise, saadet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saadet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saadeti ikmal ve itmam eden, hulûd ve devamdır. Çünki saadet devam etmezse, zıddına inkılab eder.
Birinci kısım saadetin aksamı, tafsilden müstağnidir veya gayr-ı kabildir.
İkinci kısım saadetin aksamı ise: Evet "mesken"in en latîfi, en cazibedar şekli; etraf-ı erbaası türlü türlü gül ve çiçekler ile müzeyyen, bağ ve bahçelerle muhat, altında sular, nehirler akan kasr ve köşklerdir. Evet camid kalbleri aşk ve şevkle ihya eden, sönmüş olan ruhları şen ve şâd eden, şâirlere sermaye olarak şâirane teşbihleri, temsilleri, üslûbları ilham eden; sular ile hadravat ve nebatattır. Saadetin ikinci esası olan "ekl" ise, me'kûlat (yiyecek) kuvvet verdiği cihetle, en iyisi, en lezizi, me'luf olan kısımdır. Yani insana garib, vahşi olmayan şeylerdir. Çünki ülfetle, o nimetin derece-i kıymeti bilinir; lezzet verdiği cihetle de lezzetin en büyük lezzeti, teceddüd ve tebeddülündedir. Ve keza ekl lezzetini ikmal eden esbabdan biri de, o rızkın kendi amelinin ücreti olduğunu bilmektir; ikinci bir sebeb de o rızkın menbaının daima gözönünde hazır bulunmasıdır ki, kalbi mutmain olsun, rızk için telaş etmesin. Saadetin esaslarından "nikâh" ise: Evet insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcud bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar. Evet bir işde mütehayyir kalan veya birşeye dalarak tefekkür eden adam velev zihnen olsun, ister ki; birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalblerin en latîfi, en şefiki; kısm-ı sâni ile tabir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile ruhî imtizacı (geçimi) ikmal eden, kalbî ünsiyet ve ülfeti itmam eden, surî ve zahirî olan arkadaşlığı samimîleştiren; kadının iffetiyle, ahlâk-ı seyyieden temiz ve pâk bulunması ve çirkin ârızalardan hâlî olmasıdır.
S- Yiyecek, içecek şahsî vücudu ibka etmek içindir. Çünki vücuddan eriyip ayrılan şeylerin yerini doldurup tamir etmek, yemek ve gıda ile olur. Nikâh da, nev'in bekası içindir. Halbuki âhirette eşhas ebedî olduğundan, vücudlarında eriyip ayrılan birşey yoktur ki gıdaya ihtiyaç olsun ve âhirette tenasül yoktur ki nikâha lüzum olsun?
C- Yemek, içmek ve nikâhın faideleri, yalnız bekaya ve tenasüle münhasır değildir. Evet şu elemli, kederli âlemde onlarda pek büyük lezzet ve faideler olsun da, lezzetler yeri olan âlem-i saadette ne için daha nezih lezzet ve faideleri olmasın?
S- Bu âlemde lezzet, elemin def'inden hasıl olur. Halbuki âhirette elem yoktur?
C- Elemin def'i, lezzetin sebeblerinden biridir. Yoksa lezzet, ona münhasır değildir. Ve keza âlem-i ebedînin bu âleme benzetilmesi, kıyas-ı maalfârıktır. Yani, aralarında çok farklar bulunduğundan, birbirine benzemez.
Cennet ile Horhor Bahçesinin {(Haşiye): Horhor, Van'da müellifin medresesinin adıdır.} arasında ne nisbet varsa, Cennet'in lezzetleriyle dünyanın lezzetleri arasında da aynı o nisbet vardır. Cennet'in Horhor Bahçesinden dereceleri ne kadar çok yüksek ise, uhrevî lezzetler de dünya lezzetlerine göre öyledir. Her iki âlem arasında bu büyük tefavüte, İbn-i Abbas ﻟَﻴْﺲَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺠَﻨَّﺔِ اِلَّا ﺍَﺳْﻤَٓﺎﺋُﻬَﺎ cümlesiyle işaret etmiştir. Yani "Cennet'te, dünya meyvelerinin yalnız isimleri vardır." Yani isimleri birdir, fakat lezzetleri ayrıdır.
Cennet'te lezzetin devamı mes'elesi ise: Evet lezzetin hakikî lezzet olması, zeval görmeyip devam etmesindendir. Zira elemin zevali lezzet olduğu gibi, lezzetin zevali de elemdir; hattâ zevalinin tasavvuru bile elemdir. Evet bütün mecazî âşıkların enînleri, bağırıp çağırmaları, bu kısım elemdendir ve bütün divanlarıyla yaptıkları ağlamalar, vaveylâlar, hep mahbubların firak ve zevallerinin tasavvurundan neş'et eden elemdendir. Evet pek çok muvakkat lezzetler var ki, zevalleri daimî elemleri intac ettiği gibi; çok elemlerin zevali de, leziz lezzetlere bâis olur. Lezzet ve nimet ise, devam etmek şartıyla lezzet ve nimet sayılabilir.
Hülâsa: İnsan, ebed için yaratılmıştır. Onun hakikî lezzetleri, ancak marifetullah, muhabbetullah, ilim gibi umûr-u ebediyededir.
Bu âyetin cümleleri arasındaki rabıtaları gördük. Şimdi cümlelerinin işgal ettikleri yerler ile münasebetlerine bakacağız:
Evet ﻭَ ﺑَﺸِّﺮِ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَ ﻋَﻤِﻠُﻮﺍ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤَﺎﺕِ bu cümlenin, bu mevki ile münasebeti: Evet Cenab-ı Hak ibadeti teklif etti ve nübüvveti isbat etti ve Peygamberimiz'i (A.S.M.) tebliğ-i umûra memur yaptı ve dünyevî bazı lezzetlere cevaz vermeyen ve meşakkatleri tazammun eden ibadete mü'minlerin imtisallerini temin etmek için, mü'minlere vaad buyurulan tebşirleri tebliğ etmeyi Resul-ü Ekrem'e (A.S.M.) emretti. Çünki o Hazret (A.S.M.) inzar ve tahvife (korkutma) memur olduğu gibi; Allah'ın rızasını, lütfunu, kurbiyetini ve saadet-i ebediye gibi tebşiratını da tebliğe memurdur. ﺍَﻥَّ ﻟَﻬُﻢْ ﺟَﻨَّﺎﺕٍ ﺗَﺠْﺮ۪ﻯ : İnsanın ihtiyacat-ı zaruriyesi içinde en evvel lâzım olan, mekân ve meskendir. Mekânın en güzeli, nebatat ve eşcara müştemil olan yerlerdir; ve en latîfi, nebatları arasında suların mecrası olan bahçelerdir; ve en kâmil kısmı, ağaçlarının arasından akan nehirlerinin çoklukla bulunmasıdır. Kur'an-ı Kerim bu kısma ﺗَﺠْﺮ۪ﻯ ﻣِﻦْ ﺗَﺤْﺘِﻬَﺎ الْاَنْهَارُ cümlesiyle işaret etmiştir.
Meskenden sonra insanın en fazla muhtaç olduğu; cismanî lezzetlerden yiyecek, içecektir. Bu kısma da, ﻧَﻬْﺮ، ﺟَﻨّﺔ kelimeleriyle işaret edilmiştir. Sonra rızkın en ekmeli, me'luf olan kısımdır ki, derece-i kıymeti bilinsin. Meyvelerin lezzeti, teceddüd ve tebeddülündedir. Lezzetin en safisi, hazır ve yakın olanıdır ve en lezizi, amelinin ücreti olduğunu bilmektir. Kur'an-ı Kerim bu kısma da ﻛُﻠَّﻤَﺎ ﺭُﺯِﻗُﻮﺍ ﻣِﻨْﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺛَﻤَﺮَﺓٍ ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻫٰﺬَﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺭُﺯِﻗْﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞُ cümlesiyle işaret etmiştir. ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞُ : Yani "Bundan önce yediğimiz meyvelerdir veya dünyada yediğimiz meyvelerdir." Çünki Cennet'in meyveleri birbirine benzediği gibi, dünya meyvelerine de zahiren benzerler. ﻭَ ﺍُﺗُﻮﺍ ﺑِﻪ۪ ﻣُﺘَﺸَﺎﺑِﻬًﺎ : Yani rızıkları birbirine müteşabih olarak getirilir. Hadîste de vârid olduğuna göre, Cennet'in meyveleri renkçe birdir; amma tatları, taamları bir değildir. Bu cümlede meçhul sîgasıyla zikredilen ﺍُﺗُﻮﺍ kelimesinden anlaşıldığı gibi, rızkın insana götürülmesi, büyük bir şeref ve keramete delalet ettiğinden, büyük bir lezzeti intac ediyor. ﻭَ ﻟَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻴﻬَٓﺎ ﺍَﺯْﻭَﺍﺝٌ ﻣُﻄَﻬَّﺮَﺓٌ : Mesken ve me'kelden sonra insanın en ziyade muhtaç olduğu, eşidir. Bu ihtiyacının Cennet'te temin edilmiş olduğuna, bu cümle ile işaret edilmiştir. Evet insan bir refikaya veya bir refike muhtaçtır ki, tarafeyn aralarında, hayatlarına lâzım olan şeyleri muavenet suretiyle yapabilsinler ve rahmetten neş'et eden muhabbet iktizasıyla, yekdiğerinin zahmetlerini tahfif etsinler ve gamlı kederli zamanlarını, ferah ve sürura tebdil edebilsinler. Zâten dünyada insanların tam ünsiyeti, ancak refikasıyla olur. ﻭَ ﻫُﻢْ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﺧَﺎﻟِﺪُﻭﻥَ : İnsan bir nimete veya bir lezzete mazhar olduğu zaman, en evvel fikrini bozan, vesvese veren; o nimetin veya o lezzetin devam edip etmeyeceği düşüncesidir. Bu vesveseli düşünceye mahal kalmamak üzere, Kur'an-ı Kerim bu cümle ile onların ezvacıyla, lezaiziyle beraber Cennet'te aleddevam kalacaklarını tebşir etmekle, o kederli düşünceden kurtarmıştır.
Bu âyetteki cümlelerin sadeflerinde bulunan cevherleri göstereceğiz: ﻭَ ﺑَﺸِّﺮِ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَ ﻋَﻤِﻠُﻮﺍ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤَﺎﺕِ cümlesinin başında bulunan ﻭ harf-i atftır. Atfın her iki tarafı arasında münasebet lâzımdır. Halbuki burada tebşir ile mâkabli arasında münasebet görünmüyor. Ancak mâkablinde inzar vardır. Öyle ise bu tebşir, o mâkablinden tereşşuh eden inzara atftır. ﺑَﺸِّﺮْ : "Beşaret" tabiri; Cennet'in, Cenab-ı Hakk'ın fazl-ı kereminden bir hediye-i İlahiye olup, amelin ücreti mukabilinde vâcib bir hak olmadığına işarettir. Çünki hak ve ücretin verilmesi, beşaretle tabir edilemez. Buna binaen yapılan ibadet, Cennet için olmamalıdır. Tebşirin sîga-i emir kıyafetiyle zikri, tebliğin takdirine işarettir. Çünki Resul-ü Ekrem (A.S.M.) tebliğe memurdur, tebşire mükellef değildir. Takdir-i kelâm: "Müjdeleyerek tebliğ et" demektir.
S- ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَ ﻋَﻤِﻠُﻮﺍ Bu sıla ve mevsule tabiri, ism-i fâil sîgası olan ﺍَﻟْﻤُﺆْﻣِﻨ۪ﻴﻦَ den daha uzun olduğu halde neye işarettir?
C- Surenin başında, tafsilen zikredilen ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ ilââhir olan sıla ve mevsule işarettir ki; orada yapılan tafsil, burada yapılan icmale beyan olsun.
S- Surenin başında ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ nın sıla denilen dâhil olduğu cümle, muzari sîgasıyla zikredildiği halde, burada mazi sîgasıyla zikredilmiştir. Esbabı nedir?
C- Orada makam, iman ve amele teşvik ve medih makamıdır. Buna münasib, muzari sîgasıdır. Burada makam, mükâfat ve ücreti vermek makamıdır. Buna da münasib, mazi sîgasıdır. Çünki ücret, hizmetten sonra verilir. ﻭَ ﻋَﻤِﻠُﻮﺍ : Bu "vav" harf-i atftır. Atfın tarafeyni arasında münasebet lâzım olduğu gibi, mugayeret de lâzımdır. Burada aralarında bulunan mugayeret, Mezheb-i İtizal'in hilafına, amelin imana dâhil olmadığına ve amelsiz imanın da kâfi gelmediğine delalet ettiği gibi; "amel" tabiri de, tebşir edilenin ücret gibi olduğuna işarettir. ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤَﺎﺕِ : Bu kelime, birşey ile takyid ve tahsis edilmeyerek, mutlak ve mübhem bırakılmıştır. Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abdüh'ün telakkisine göre: "İyi şeyler manasında olan "sâlihat" kelimesi, beyne'n-nâs meşhur ve malûm olduğundan, mutlak bırakılmıştır." Ben de diyorum ki: Surenin başına itimaden burada mübhem bırakılmıştır. Çünki sure başında zikredilen ﻳُﻘ۪ﻴﻤُﻮﻥَ ﺍﻟﺼَّﻠٰﻮﺓَ ﻭَ ﻣِﻤَّﺎ ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎﻫُﻢْ ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻥَ âyeti, buradaki "sâlihat"ı beyandır. ﺍَﻥَّ ﻟَﻬُﻢْ ﺟَﻨَّﺎﺕٍ ﺗَﺠْﺮ۪ﻯ ﻣِﻦْ ﺗَﺤْﺘِﻬَﺎ الْاَنْهَارُ : Bu âyetten maksad, mükâfattan neş'et eden neş'eli lezzet ve sürurdur. Bu maksadın takviyesine işaret eden kayıdlar:
1- ﺍَﻥَّ nin te'kidi.
2- ﻝ ın ihtisası.
3- ﻟَﻬُﻢْ ün takdimi.
4- "Cennet"in cem'iyle tenkiri.
5- "Cereyan"ın zikri.
6- ﺗَﺤْﺖ ile beraber ﻣِﻦْ in zikri.
7- "Nehir" tabiriyle tarifidir.
Bu kayıdların o maksadın tahakkukuna çalıştıklarına bir parça izahat vereceğiz. Şöyle ki:
Pek büyük birşey tebşir edildiği zaman, akıl tereddüd eder, inanamaz; inandırmak için te'kide ihtiyaç olur. Ve keza neş'e ve sürur makamları, evhamdan hâlî olmalıdır. Çünki edna bir vehimle, sürur zâil olur. Buna binaen burada o büyük tebşirat, ﺍَﻥَّ ile te'kid edilmiştir ki; hem akıl inansın, hem o süruru izale edecek hiçbir evham kalmasın. Ve keza bu tebşiratın yalnız bir vaadden ibaret olmayıp, bir hakikat olduğuna işarettir.
İhtisası ifade eden ﻟَﻬُﻢْ deki "lâm" tebşir edilen şeyin onlara mahsus ve onların mülkü ve onların fazlî istihkakları olduğuna delalet eder ki; lezzetleri tamam, sürurları müzdad olsun. Ve illâ bir padişah, bir fakiri misafir ederse; madem o misafirlik ve o sohbet ebedî değildir, kıymeti yoktur. ﻟَﻬُﻢْ ün takdimi hasrı ifade ettiğinden, beyne'n-nâs Cennet'in onlara tahsis kılındığına ve dolayısıyla ehl-i nârın da perişan hallerini onların gözleri önüne götürmeye sebeb olduğuna delalet eder. Ve bu itibarla Cennet'in lezzeti artar ve kıymeti tezahür eder.
Cennet'in cem'i, Cennetlerin taaddüdüne ve amellere göre Cennet'in mertebelerine işarettir. Ve keza Cennet'in herbir cüz'ü, Cennet gibi bir Cennet olduğuna ve herbir mü'mine düşen kısım, büyüklüğüne nazaran tam bir Cennet gibi göründüğüne işarettir.
Cennet'in tenkiri ise, güzelliğinin kabil-i tarif ve tavsif olmadığına veya sâmi'lerin iştiha ve istihsanlarının fevkalâdeliğine işarettir. ﺗَﺠْﺮ۪ﻯ : Bahçelerin en güzeli, içinde suyu bulunanlardır. Bunların da en güzeli, içlerinden suları akanlardır. Bunların da en iyisi, akıntısı devamlı olanlardır. İşte cereyanın sîga-i muzari kıyafetinde zikredilmesi, o cereyanları tasvir etmekle, devamlı olduğuna işarettir. ﻣِﻦْ ﺗَﺤْﺘِﻬَﺎ : Hadravat (yeşillik) ve nebatat içinde cereyan eden suların en iyisi; nebean suretiyle bahçenin içinden çıkmakla yüksek köşklerin altından kendine mahsus terennümatıyla geçen, eşcar ve nebatata dağılan sulardır. ﻣِﻦْ ﺗَﺤْﺘِﻬَﺎ kelimesi, bu kısım sulara işarettir. اَلْاَنْهَارُ : Suların çokluğu, bahçelere daha ziyade menfaat, revnak ve güzellik verir. Kezalik küçük küçük arklardan tecemmu' eden nehirler, daha güzel manzaraları teşkil eder. Bilhâssa suları berrak, zülâl, tatlı, soğuk olursa fevkalâde bir kıymet, bir lezzet veriyor. İşte اَلْاَنْهَارُ kelimesi cem'iyle, tarifiyle, maddesiyle bu çeşit sulara işaret eder. ﻛُﻠَّﻤَﺎ ﺭُﺯِﻗُﻮﺍ ﻣِﻨْﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺛَﻤَﺮَﺓٍ ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻫٰﺬَﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺭُﺯِﻗْﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞُ : Bu büyük cümle, çok küçük küçük cümleleri tazammun etmiştir. Evet bu cümle mâkabliyle bağlı değildir, müste'nifedir; vazifesi mukadder bir suali cevablandırmaktır. Mukadder sual ise, sekiz sualin memzuç ve macunudur. Şöyle ki: Vaktâ ki iman edenler ve amel-i sâlih işleyenler, Cennet gibi yüksek bir meskenle tebşir edildiler, birdenbire sâmiin zihnine geldi: "Acaba o meskende rızık olacak birşey var mıdır? Varsa, o rızık nereden hasıl olur ve nereden gelir? O rızıklar o Cennet'ten hasıl olduğu takdirde, nesinden neş'et ediyor? Semeratından meydana gelirlerse, dünya semeratına benzerler mi? Benzediği takdirde, birbirine de benzerler mi? Birbirine müşabih olurlarsa, tatları bir midir, yoksa ayrı ayrı mıdır? Tatları muhtelif olduğu takdirde, koparıldıkları zaman yerleri boş mu kalır, yoksa derhal dolar mı? Tebeddül ettikleri takdirde, devamlı mıdırlar? Devamlı iseler, onları yiyenler sevinirler mi? Sevindikleri zaman ne derler?"
Arkadaş! Bu sualleri avucuna koy. Ben de bu cümleleri açar, içlerine bakarım. Sen de dikkat et, bakalım mutabık olacak mıdır? ﻛُﻠَّﻤَﺎ kelimesi, devam ve tahkike delalet eder.
ﺭُﺯِﻗُﻮﺍ sîga-i mazisiyle vukuunun tahakkukuna delalet ettiği gibi, maddesiyle de dünyadaki rızıklarını ihtar eder. Ve bina-i meçhul sîgasıyla zikri, o rızıkta meşakkatin bulunmamasına ve onların (ağalar ve beyler gibi) rızıkları ayaklarına geldiğine delalet eder. ﻣِﻨْﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺛَﻤَﺮَﺓٍ denilmektense ﻣِﻦْ ﺛَﻤَﺮَﺍﺗِﻬَﺎ denilmiş olsaydı, daha muhtasar ve daha güzel olurdu. Fakat mezkûr suallerden iki suale cevab olduğundan, ﻣِﻨْﻬَﺎ ayrı ﻣِﻦْ ﺛَﻤَﺮَﺓٍ ayrı söylemek îcab etmiştir. ﻣِﻦْ ﺛَﻤَﺮَﺓٍ deki tenkir, tamimi ifade ettiği cihetle, Cennet'in bütün semereleri rızık olmaya şâyan olduğuna işarettir. ﺭِﺯْﻗًﺎ kelimesinin tenkiri ise, açlığı gidermek için yediğiniz gördüğünüz rızık olmadığına işarettir. ﻗَﺎﻟُﻮﺍ tefaul bâbının manası olan şirketi andırıyor. Yani "O rızkın acib keyfiyetinden ettikleri taaccüb ve istiğrabı birbirine söylemeye başladılar." ﻫٰﺬَﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺭُﺯِﻗْﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞُ : Bu cümlede mübhem bırakılıp, beyan edilmeyen "rızık" kelimesinin dört manaya ihtimali vardır:
Birincisi:
Rızıktan maksad, amel-i sâlihtir. Yani "Bu dâr-ı dünyada rızık olarak bize nasîb kılınan amel-i sâlih, yani şimdi yediğimiz rızıklar dünyada yaptığımız amel-i sâlihin neticesidir." Yani amel ile ceza arasında o kadar ittisal (bağlılık) vardır ki; sanki dünyadaki amel, âhirette tecessüm edip sevab kesilmiştir. Onların sevinçleri, bu noktadan hasıl olmuştur.
İkincisi:
Rızıktan maksad, dünyanın taam ve yemekleridir. Yani: "Dünyada rızık olarak bize verilen taamlar, bunlardır. Amma zevkleri, tatları arasında dağlar kadar fark vardır." İşte onların istiğrabları bu noktadandır.
Üçüncüsü:
Bu semereler, biraz evvel yediğimiz semereler gibidir, amma suretleri bir, manaları, tatları ayrıdır. Demek sureten, şeklen bir olduklarından, ülfet lezzetini veriyor; tatlarının ayrı olmasıyla da teceddüd lezzeti hasıl oluyor. İşte sevinçleri bu noktadandır.
Dördüncüsü:
Hemen şimdi yediğimiz meyveler, bu dallardaki meyvelerdir. Demek bir meyve koparıldığı zaman, yeri boş kalmıyor, derhal yerine bir meyve peyda olur. İşte bundandır ki, Cennet'in meyvelerinde noksaniyet olmuyor. ﻭَ ﺍُﺗُﻮﺍ ﺑِﻪ۪ ﻣُﺘَﺸَﺎﺑِﻬًﺎ : Bu cümle, itiraziyedir. Yani yeni bir hükmü ifade etmek için zikrine lüzum olmadığı halde, ﻫٰﺬَﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺭُﺯِﻗْﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞُ cümlesindeki hükmü tasdik ve illetini beyan etmek üzere, evvelki cümleye bir zeyl ve bir fezleke olarak zikredilmiştir.
Bina-i meçhul sîgasıyla ﺍُﺗُﻮﺍ nün zikredilmesi, ehl-i Cennet'in işleri, hademeleri tarafından görülmekte olduğuna işarettir. ﻣُﺘَﺸَﺎﺑِﻬًﺎ : Yani zahiren ve şeklen bir olduğundan, ülfet lezzetini veriyor; bâtınen ve taamen de ayrı olduğu cihetle, teceddüd lezzetini veriyor. Bu itibarla ﻣُﺘَﺸَﺎﺑِﻬًﺎ kelimesi, her iki lezzeti îma ediyor. ﻭَ ﻟَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻴﻬَٓﺎ ﺍَﺯْﻭَﺍﺝٌ ﻣُﻄَﻬَّﺮَﺓٌ : Bu cümle, ﻟَﻬُﻢْ ﺟَﻨَّﺎﺕٍ ﺗَﺠْﺮ۪ﻯ ilââhir cümlesine atftır. Atfın tarafeyni arasında lâzım olan münasebetin iktizasınca takdir-i kelâm şöyle olsa gerektir: "Onlar, kendi cisimleri için bir meskene muhtaç oldukları gibi, kadınları için de bir meskene muhtaçtırlar." ﻟَﻬُﻢْ kelimesi ihtisası ifade ettiği cihetle, o ezvacın onların mülkü ve onlara mahsus olduklarına delalet ettiği gibi, dünya kadınlarından başka ﺣُﻮﺭٌ ﻋ۪ﻴﻦٌ ile tabir edilen bir kısım kadınlar da onlar için yaratılmış olduğunu îmaen gösteriyor.
ﻓ۪ﻴﻬَﺎ : Cennet o kadınlara zarf ve mesken olduğundan anlaşılır ki, o kadınlar o yüksek Cennet'e lâyıktırlar ve aynı zamanda Cennet derecelerinin yüksekliği nisbetinde onların hüsünleri de yükseliyor. Ve keza Cennet'in de onlar ile müzeyyen olduğuna gizli bir îma vardır. ﻣُﻄَﻬَّﺮَﺓٌ tef'il bâbından ism-i mef'ul olduğundan, herhalde tathir edici bir fâil vardır. O fâil de, ancak yed-i kudrettir. Binaenaleyh yed-i kudretin tathir ve tenzih ettiği kadınların tavsifleri kabil değildir. Ve keza ﻣُﻄَﻬَّﺮَﺓٌ kelimesi müteaddi olduğuna nazaran, o kadınların taharetleri kendilerinden olmayıp, başkasından onlara sirayet etmiş olduğu anlaşılır. Binaenaleyh dünya kadınları da Cennet'e girdikten sonra bir tetahhur ve tasfiye ve tasaykul ameliyatıyla güzellikte hurilerin derecelerine çıkacaklarına delalet eder. ﻭَ ﻫُﻢْ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﺧَﺎﻟِﺪُﻭﻥَ : Yani: Onlar da, ezvacları da, Cennet de, Cennet'in lezaizi de hep ebedîdirler.
Bakara 2:26
ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ لَا ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ٓﻰ ﺍَﻥْ ﻳَﻀْﺮِﺏَ مَثَلًا ﻣَﺎ ﺑَﻌُﻮﺿَﺔً ﻓَﻤَﺎ ﻓَﻮْﻗَﻬَﺎ ﻓَﺎَﻣَّﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻓَﻴَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ ﺍَﻧَّﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ ﻣِﻦْ ﺭَﺑِّﻬِﻢْ ﻭَ ﺍَﻣَّﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﻓَﻴَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﻣَﺎﺫَٓﺍ ﺍَﺭَﺍﺩَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻬٰﺬَﺍ مَثَلًا ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ ﻭَ ﻳَﻬْﺪ۪ﻯ ﺑِﻪ۪ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ ﻭَﻣَﺎ ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ٓ اِلَّا ﺍﻟْﻔَﺎﺳِﻘ۪ﻴﻦَ ٭ ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﻨْﻘُﻀُﻮﻥَ ﻋَﻬْﺪَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﻣ۪ﻴﺜَﺎﻗِﻪ۪ ﻭَ ﻳَﻘْﻄَﻌُﻮﻥَ ﻣَٓﺎ ﺍَﻣَﺮَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻪ۪ٓ ﺍَﻥْ ﻳُﻮﺻَﻞَ ﻭَ ﻳُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ ﻓِﻰ الْاَرْضِ ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﺨَﺎﺳِﺮُﻭﻥَ Gayet kısacık bir meali: Yani "Cenab-ı Hak kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi hakir, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlukla misal getirmeyi, kâfirlerin keyfi için terketmez. İmanı olanlar, onun Rablarından hak olduğunu bilirler. Amma kâfirler, Allah bu gibi hakir misallerden neyi irade etmiştir diyorlar. Allah onun ile çoklarını dalalete atar ve çoklarını da hidayete götürür. Fakat fâsıklardan maada dalalete attığı yoktur. Fâsıklar da ol adamlardır ki; Allah'ın taatinden hurucla, misak-ı ezelîden sonra ahidlerini bozarlar ve Allah'ın akrabalar arasında veya mü'minler beyninde emrettiği hatt-ı muvasalayı keserler; yeryüzünde işleri ifsaddır; dünya ve âhirette zarar ve hüsrana maruz kalan ancak onlardır."
Bu âyetin de sair arkadaşları gibi mevzu-u bahis olacak vücuh-u irtibatı ve cihat-ı nazmiyesi üçtür. Maahâzâ bu âyetin meali hem mâkabline, hem mâba'dine, hem Kur'anın tamamına bakıyor.
Mâba'dine olan vech-i irtibatı:
Evet vaktâ ki Kur'an-ı Azîmüşşan sinekten ankebuttan misal getirdi, karınca ile bal arısından bahsetti; müşrikler, münafıklar, Yahudiler itiraz için fırsat bularak ahmakane dediler ki:
"Allah azametiyle beraber, böyle hasis, hakir şeylerden bahsetmeye tenezzül eder mi? Halbuki ashab-ı kemal, bu gibi kıymetsiz şeylerden bahsetmeye tenezzül etmezler, hayâ ederler." Kur'an-ı Kerim bu âyetle ağızlarını vurarak kapattı.
Mâkabline cihet-i nazm ve irtibatı:
Evet Kur'anın ihtiva ettiği sıfât ve mezayanın hiçbir kelâmda, hiçbir kitabda, hiçbir şahısta bulunmadığı sure başında isbat edildiği gibi, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nübüvveti de Kur'anın i'cazıyla isbat edildi. Kur'anın i'cazı dahi tahaddi ile, yani muhalifleri muaraza, mübareze meydanına davet etmekle isbat edildi. Çünki muarazaya yapılan davet, sükût ile cevablandırıldı. Böyle cihanşümul bir inkılabı söndürmek için yapılan davet üzerine mübareze meydanına gitmeyip sükût etmek, elbette eser-i aczdir. Kur'an-ı Kerim'in bu isbatlarına karşı kâfirler habt olup ağızlarını açamadıkları gibi, nabızları bile felce uğradı. Yalnız Kur'an her hususta hadd-i kemale baliğ olduğundan, uzaktan uzağa bazı ufak itiraz taşlarını atmışlardır. Ezcümle: ﻛَﻤَﺜَﻞِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ ﻧَﺎﺭًﺍ ve ﺍَﻭْ ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ gibi âdi, kıymetsiz misallerden Kur'anın getirdiği temsiller, yüksek kelâmların kemaline yakışmaz. Bu gibi temsiller, beyne'n-nâs yapılan mükâlemelere, konuşmalara benziyorlar, diye mugalata ile halt etmişlerdir. Kur'an-ı Kerim onların o haltlarını bu âyetle başlarına vurmuştur.
Arkadaş! Acele etme, burada bir parça durmak îcab eder. Onların pek vâhî ve zaîf şübheleri vardır. Bu şübheler, müteselsil bazı vehimlerden neş'et etmiştir. O vehimler de, bazı mugalatalardan husule gelmişlerdir.
Onların Kur'anın kemalini tenzil etmek için, Kur'anın temsillerini insanların temsillerine kıyas etmeleri, "kıyas-ı maalfârık"tır; aralarında dünyalar kadar fark vardır. Onları mugalata ile bu kıyasa sevkeden noktalar:
1- Onlar her şeye, me'luflarına baktıkları nazar ile bakıyorlar.
2- Onlar insanın zihninin, fikrinin, lisanının, sem'inin cüz'î olduklarını ve cüz'î olduklarından, kasden ve bizzât iki şeye beraber taalluk edemediklerini nazara almışlardır.
3- Himmetin yüksek ve alçak kısımlarını tefrik eden mikyasın, iştigal ve ihtimamdan ibaret olduğunu düşünmüşlerdir. Yani yüksek şeylere ihtimam edenin himmeti yüksektir, alçak işlerde iştigal edenin himmeti alçaktır.
4- Kıymet ve azametin, himmet nisbetinde olduğunu zannetmişlerdir. Hattâ küçük veya alçak birşeyi, yüksek ve büyük şahıslara isnad etmezler. Güya azîm insanlar, kıymeti olmayan şeylere tenezzül etmezler ve zaîf, küçük birşey, o büyük himmet ve azameti tahammül edemez.
İşte o boş kafalılar, bu noktalara istinaden Cenab-ı Hakk'ı da insanlara kıyas ederek diyorlar ki: "Allah celal ve azametiyle insanların konuştukları gibi nasıl insanlar ile tekellüm etmeye tenezzül eder? Ve bu cüz'î ve hakir şeylerden nasıl bahseder? Azametine yakışır mı?" Acaba o süfeha takımı; Allah'ın iradesi, ilmi, kudreti gibi sair sıfatlarının da küllî, umumî, şâmil, muhit olduklarını bilmezler mi? Ve yine bilmezler mi ki; Cenab-ı Hakk'ın azametine mikyas, ancak mecmu' âsârıdır, yalnız bir eser mikyas olamaz! Ve yine bilmezler mi ki; Cenab-ı Hakk'ın tecellisine mizan olacak, kâffe-i kelimatıdır ki; eşcar kalem, denizler mürekkeb olsa, o kelimatı yazıp bitiremezler. {(Haşiye): Bu mealdeki âyette bir mübalağa, bir müzayede görünür. Fakat hakikata, vakıa bakılırsa ziyadelik yoktur. Çünki "kelime", bir manayı ifade eden şeye denir. Amma Nahvîlerin lafz ile takyid ve tahsis ettikleri, onlara mahsus bir ıstılahtır. Evet biri kāl, diğeri hal olmak üzere iki lisan vardır. Lisan-ı kālin kelimatı elfaz ise, lisan-ı halin kelimatı da ahvaldir. Binaenaleyh kudsî şâirin ﻭَ ﻓ۪ﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻟَﻪُ ﺍٰﻳَﺔٌ ﺗَﺪُﻝُّ ﻋَﻠٰﻰ ﺍَﻧَّﻪُ ﻭَﺍﺣِﺪٌ dediği gibi; kitab-ı kebir-i kâinatta yaratılan herhangi bir şey, Hâlık'ın azametine delalet eden bir kelime-i haliyedir. Eşcar ile denizler, kâinat kitabında mevcud kelimat-ı haliyelerin yazılmasına kâfi geldiği takdirde, o denizlerin katreleri, o ağaçların zerreleri birer halî kelime olduğundan, onların da yazılması için mürekkeb, kalem lâzımdır. Öyle ise onlar için de, onlar kadar başka eşcar ve denizler lâzımdır. Ve hâkeza herbir birincinin katreleri ve kelimatı yazıldıktan sonra, ona da onun kadar ikinci bir takım eşcar ve denizler lâzımdır. Hal böylece ilâ gayrı'n-nihaye teselsül eder gider. Cenab-ı Hakk'ın kelimatı, yani Cenab-ı Hakk'ın azametine delalet eden kelimat-ı haliyesi bitmez. Demek hakikatta ﺍَﻥْ ﺗَﻨْﻔَﺪَ ﻛَﻠِﻤَﺎﺕُ ﺭَﺑّ۪ﻰ ﻭَ ﻟَﻮْ ﺟِﺌْﻨَﺎ ﺑِﻤِﺜْﻠِﻪ۪ ﻣَﺪَﺩًﺍ âyetinin ifade ettiği manada hiçbir cihetle mübalağa, müzayede yoktur, belki tenakus vardır. Mütercim Abdülmecid} Meselâ: Şems âkıl, ihtiyar ve irade sahibi farzedilse, ziyasını bütün âleme neşrettiği bir sırada pis, mülevves bir zerre de onun ziyasından istifade ettiği vakit, şemse karşı "Ne için bu pis, bu mülevves zerre ile meşgul oldu ve ne için ona ziyasını verdi" diye itiraz edilebilir mi? Hâşâ! Şemsin azametine bir nakîse gelir mi? Yok. Binaenaleyh gayet büyük olan bu âlemi, büyük bir san'at ile ve büyük bir ihtimamla halkettiği gibi, cevher-i ferd ile tabir edilen zerre de onun destgâh-ı kudretinden çıkan bir eser-i san'atıdır. Çünki o büyük kudretin nazarında cevahir-i ferd, yani zerrelerle nücum-u seyyare, yani gezici yıldızlar müsavidirler. Zira o büyük Allah'ın kudreti, ilmi, iradesi, kelâmı, zâtî sıfatlarıdır. Zât-ı Akdes'e lâzımdırlar. Onlarda teceddüd yok, ziyade ve noksan olmaya kabiliyet yok, tagayyürleri yok ki, mertebeleri olsun. Maahâzâ acz bu sıfatların zıddı olduğundan, onların içine girip oturamaz. Binaenaleyh kudret-i İlahiyede zerre ile şems arasında fark yoktur. Meselâ terazinin her iki gözünde iki güneş veya iki zerre bulunduğu farzedilse, aralarında müsavat ve muvazene bulunduğundan hariçten bir kuvvet bir gözüne basarsa, öteki göz havaya kalkar. İster o gözde zerre olsun, ister güneş olsun, o kuvvete göre farkları yoktur; ikisi de birdir. Kezalik mümkin olan bir şeyin tarafeyni, yani vücud ve ademi arasında, terazinin gözleri gibi müsavat olduğundan, kudret-i ezeliye hangi tarafa basarsa, öteki taraf heba gibi havaya kalkar. Güneş, sinek, zerre bu hususta hepsi de birdir.
Hülâsa:
Zerre gibi küçük şeyler veya âdi fiiller, Hâlık'ın halkıyla vücuda geldikleri için, onun daire-i ilminde dâhil oldukları bedihîdir. Bu itibarla onlardan bahsetmekte bilbedahe müşahhat (münakaşa etmek) yoktur. Kur'an-ı Kerim اَلَا ﻳَﻌْﻠَﻢُ ﻣَﻦْ ﺧَﻠَﻖَ ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟﻠَّﻄ۪ﻴﻒُ ﺍﻟْﺨَﺒ۪ﻴﺮُ âyetiyle bu sırra işaret etmiştir. Yani halkeden Hâlık, mahlukunu bilmez mi ve bilmemesinin imkânı var mı? Öyle ise mahlukundan ne için bahsetmesin, ne için mahlukuyla konuşmasın?
İkinci Mugalata:
Onlar "Kur'anın üslûbları ve şivesi altında bir insanın timsali görünür" diyorlar. Çünki Kur'anda bahsedilen âdi işler ve hakir şeyler, insanların arasında yapılan muhavere ve konuşmalar gibidir. Bu cahil herifler bilmezler mi ki söylenilen bir kelâm, bir cihetten mütekellimine bakarsa birkaç cihetten de muhatabına bakar. Çünki muhatabın ahvalini nazara almak lâzımdır ki, söylenilen söz o ahvalin iktizası üzerine söylensin. Binaenaleyh Kur'anın muhatabı beşerdir. Kur'anın maksadı da tefhimdir. Yani beşerin bilmediği şeyleri bildirmektir. Buna binaendir ki, belâgatın iktizası üzerine Kur'an beşerin hissiyatıyla memzuc olan üslûblarını giyer ve şivesiyle söyler ki, beşerin fehmi söylenilen sözden tevahhuş edip ürkmesin. Evet yüksek bir insan, bir çocukla konuştuğu zaman çocukların şivesiyle konuşursa, çocuğun zihnini okşamış olur. Çocuğun fehmi, onun çat-pat söylediği sözler ile ünsiyet peyda eder; söylediklerini dinler ve anlar. Aksi halde o insan ile o çocuk arasında bir malûmat alış-verişi olamaz. Allah ile beşer arasındaki ahz u i'talar da böyledir. Eğer Cenab-ı Hak beşere i'ta edeceği malûmatı beşerin terazisiyle tartıp vermezse, beşer kat'iyyen ne bakar ve ne de alır. Çünki beşer ancak alışmış olduğu terazisinin dilinden anlar, bu fennî terazilerin dilinden anlamaz.
S- Hakikaten eşyanın hakareti, hısseti; kudretin azametine, kelâmın nezahet ve nezaketine münafîdir?
C- Bazı şeylerde veya işlerde görünen hakaret, çirkinlik; eşyanın mülk cihetine aittir. Yani dış yüzüne nâzırdır ve bizim nazarımızda öyle görünür. Ve bunun için, eşya ile yed-i kudret arasına perde olarak esbab-ı zahiriye vaz'edilmiştir ki, sathî nazarımızda yed-i kudretin o gibi eşya ile mübaşereti görünmesin. Fakat melekût ciheti, yani içyüzü ise şeffaf ve yüksektir. Kudretin taalluk ettiği bu cihette, hiçbir şey kudretin taallukundan hariç değildir. Evet azamet-i İlahiye esbab-ı zahiriyenin vaz'ını iktiza ettiği gibi, vahdet ve izzet-i İlahiye de kudretin bütün eşyaya şümulünü ve kelâmın herşeye ihatasını iktiza ederler. Maahâzâ bir zerre üstünde zerreler ile yazılan bir Kur'an, sahife-i semada yıldızlar ile yazılacak Kur'andan hüsün ve güzellikte aşağı değildir. Ve keza {(Haşiye-1): Sivrisineğin başında mızrak gibi bir hortum vardır. Filin başına konar, hortumunu filin hortumuna batırır, fil kaçmaya başlar, hiçbir suretle elinden kurtulamaz. Demek Cenab-ı Hak, sivrisineği file galib ve hâkim kılmıştır. Binaenaleyh hilkatça dûn ise de, cesaret hususunda faiktir. Mütercim Abdülmecid} bir sivrisineğin yaratılışı, san'atça filin hilkatinden dûn değildir. Kelâm sıfatı da aynen kudret sıfatı gibidir. Bir çocukla konuşup söz anlatmak, bir feylesofla konuşmaktan aşağı değildir.
S- Şu temsillerde görünen hakaret-i zahiriye neye aittir?
C- O gibi haller temsil getirene ait değildir, ancak mümessel-i lehe aittir. Yani kime ve ne şeye temsil getirilmişse, ona aittir. Zâten kelâmın güzelliği, belâgatı; mümessel-i lehe mutabakatı nisbetindedir. Evet bir padişah bir çobana, çobanlara mahsus bir aba, bir palto ve kelbine de bir kemik verirse, "Padişah iyi yapmadı" diye kimse itiraz edemez. Çünki herşeyi lâyıkına vermiştir. Binaenaleyh mümessel-i leh ne kadar hakir olursa, temsili de o kadar hakir olur ve ne kadar büyük olursa, temsili de o kadar büyük olur. Evet sanemler pek âdi, hakir olduklarından; Cenab-ı Hak sineği {(Haşiye-2): Bir A'rabînin taptığı bir sanemi varmış. Bir gün ibadete gitmiş. Bakmış ki, bir tilki sanemin başına bevletmiş. Bu hali görünce, ﺍَﺭَﺏٌ ﻳَﺒُﻮﻝُ ﺍﻟﺜَّﻌْﻠَﺒَﺎﻥُ ﺑِﺮَﺍْﺳِﻪ۪ demekle, sanemi kırmış atmış. Demek sanemlerin hakaretinden, yalnız sinekler değil, tilkiler de başlarına çıkar, telvis eder. Mütercim Abdülmecid} onlara musallat kılmıştır; ve ibadetleri de o kadar çirkindir ki, nescü'l-ankebut ile yani örümceğin ağıyla tabir edilmiştir.
Üçüncü Mugalata:
Onlar diyorlar ki: "Hakikatı izhar etmekte, aczi îma eden bu gibi temsilata ne ihtiyaç vardır?"
Elcevab: Kur'anı inzal etmekten maksad, cumhur-u nâsı irşad etmektir. Cumhur ise avamdır. Avam-ı nâs, çıplak olan hakaiki göremez; ülfet peyda etmedikleri akliyat-ı mahzayı ve mücerredatı fehimleri alamaz. Bunun için Cenab-ı Hak lütuf ve ihsanıyla hakikatları onların ülfet ettikleri bir libas ile, bir şive ile göstermiştir ki, tevahhuş edip ürkmesinler. Bu bahis, müteşabihat bahsinde geçmiştir.
Bu âyetin cümleleri arasındaki irtibata gelelim:
Evet ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ لَا ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ٓﻰ ﺍَﻥْ ﻳَﻀْﺮِﺏَ مَثَلًا ﻣَﺎﺑَﻌُﻮﺿَﺔً ﻓَﻤَﺎ ﻓَﻮْﻗَﻬَﺎ cümlesi onların îrad ettikleri aşağıdaki müteselsil itirazları reddediyor.
1- Allah'ın beşer ile konuşmasında ve onlara kahr ve itab etmekte ve onlardan şikayet etmekte ne hikmet vardır? Halbuki bu gibi şeylerden anlaşılır ki; âlemde insanın da başka bir tasarrufu, bir tesiri vardır.
2- İnsanlar arasında cereyan eden konuşmalar gibi temsillerin getirilmesi... Zira bu Kur'anın beşer kelâmı olduğuna alâmettir.
3- Kelâmın arkasında, üslûbların arasında insanın timsali görünür.
4- Hakaik, temsilatla tasvir ediliyor. Bu ise, hakikatı izhar etmekten âciz olduğuna delalet eder.
5- Getirilen temsiller, âdi temsillerdir. Bu ise, mütekellimin zihni inhisar altında olduğuna emaredir.
6- Hakir ve kıymetsiz şeylerden temsiller getiriliyor. Bu da mütekellimin zaîf olduğuna delildir.
7- Getirilen temsillere mecburiyet olmadığından, terki zikrinden evlâdır.
8- Bilhâssa, ehl-i izzetin hayâ ederek tenezzül etmedikleri şeylerden temsil getirilmiştir.
Kur'an-ı Kerim bu itiraz silsilesini, ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ لَا ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ٓﻰ ﺍَﻥْ ﻳَﻀْﺮِﺏَ مَثَلًا ﻣَﺎ ilââhir cümlesiyle bir darbede kırmış ve yıkmıştır.
1- Eşyanın içyüzleri yüksek ve şeffaf olduğundan, bu yüzlerden bahsetmek azamet ve celale münafî olmadığı gibi, uluhiyetin iktizası üzerine dış yüzleri çirkin görünenlerin bahsedilmekten, zikredilmekten hariç tutulmaları, uluhiyet kanununa muhaliftir. Çünki bir hâkim, tebaasından Çingeneleri hukuk-u medeniyeden ihraç etmez.
2- Belâgat ve hikmetin iktizası üzerine, hakir manaları ifade için hakir temsillerin zikrinde bir muhalefet yoktur.
3- Âdi temsillerde bir beis yoktur, terbiye ve irşad öyle ister.
4- İnayet-i İlahiyenin iktizası üzerine, hakaik temsilatla tasvir edilir.
5- Rububiyet ve terbiyenin iktizasına binaen, insanları kendi aralarında cereyan eden muhavereleri, üslûbları, şiveleriyle irşad etmek lâzımdır.
6- Hikmet ve nizamın iktizası üzerine, Cenab-ı Hakk'ın insanlar ile konuşması zarurîdir.
Hülâsa: Cenab-ı Hak insanlara cüz'-i ihtiyarî vermekle, onları âlem-i ef'ale masdar yaptı. O âlem-i ef'ali bir nizam altına almak üzere kelâmını, yani Kur'anını da o âlem-i ef'ale gönderdi. Binaenaleyh tanzif ve tanzim için yapılan İlahî bir program, itirazlara mahal olamaz. ﻓَﺎَﻣَّﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻓَﻴَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ ﺍَﻧَّﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ ﻣِﻦْ ﺭَﺑِّﻬِﻢْ Bu cümleyi evvelki cümle ile bağlayan alâkaya gelince: Evvelki cümledeki hükmü isbat için bu cümle, bir delilin yolunu gösteriyor ve zihne gelen vehimleri de def'ediyor. Şöyle ki:
Her kim inayet-i ezeliye ile rububiyet-i İlahiyeyi gözönüne getirip Allah canibinden, kudretin azameti altında bakarsa, ﺑَﻌُﻮﺿَﺔ ve emsaliyle getirilen temsillerin, belâgat kanunlarına muvafık ve Cenab-ı Hak'tan hak olduğunu tasdik eder. Fakat her kim nefsinin emri altında mümkinatı nazara alarak bakarsa, şübhesiz vehimler onu havalandırır, dalaletin bataklığına atar. Bu iki taife insanların meseli, şöyle iki şahsın meseline benzer ki: Onlardan birisi yukarıya, diğeri aşağıya gider. Her ikisi de pek çok su arklarını görürler. Yukarıya giden şahıs, doğru çeşmenin başına gider, suyun menbaını bulur; tatlı, temiz bir su olduğunu anlar. Sonra o çeşmeden teşa'ub edip dağılan bütün arkların temiz ve tatlı olduklarına hükmeder ve hangi arka tesadüf ederse, tatlı ve temiz olduğunda tereddüd etmez. İşte bu itibarla, kendisine vehimler tasallut etmezler. Aşağıya giden öteki şahıs ise arklara bakar, suyun menbaını göremediğinden, her rastgeldiği ark suyunun tatlı olup olmadığını anlamak için delilleri, emareleri aramaya mecbur olur. Bundan dolayı vehimlere maruz kalır. Edna bir vehim, o kafasızı yoldan çıkarır. Yahut o iki taifenin misali, ellerinde bir âyine bulunan iki şahsın misaline benzer ki; birisi âyinenin şeffaf yüzüne bakar, içinde kendisini gördüğü gibi çok şeyleri de görebilir. Öteki adam ise, âyinenin renkli yüzüne bakar, birşey anlayamaz.
Hülâsa: Allah'ın sun'una, ef'aline, kelâmına, temsilatına, üslûblarına; inayet ve rububiyetini mülahaza etmekle beraber Allah'ın canibinden bakmak lâzımdır. Bu bakış da ancak nur-u imanla olur. Bu itibarla vehimler olsa bile, ancak örümcek ağının kıymet ve kuvvetinde olur. Eğer mümkinat cihetinden cüz'î fikriyle, müşteri nazarıyla bakarsa, zaîf bir vehim bile onun nazarında bir dağ gibi olur. Cudi Dağı'nı gözün rü'yetinden men'eden sineğin kanadı gibi; zaîf, küçük bir vehim de, hakikatı onun gözünün görmesinden setreder. ﻭَ ﺍَﻣَّﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ilââhir... Bu cümlenin evvelki cümle ile cihet-i irtibatı:
Evet temsilat-ı Kur'aniyedeki hikmeti fehmetmek için Allah canibinden nur-u imanla bakmak lâzım olduğuna evvelki cümle ile işaret edilmiştir. Bu cümlede ise, mezkûr temsilattaki hikmetin adem-i fehmini intac eden ve aynı zamanda evham ve bahaneler yuvasına giden yol gösterilmiştir. Şöyle ki:
Alçak nefis tarafından herşeyi karanlıklı gösteren küfür zulmetiyle temsilat-ı Kur'aniyeye bakan olursa; tabiî o temsilatın hikmetini anlayamaz, evhama kapılır. Kalbindeki marazın yardımıyla, her vehim onun nazarında bir dev kesilir, tarîk-i hakkı kaybeder, tereddüdlere maruz kalır. Sonra istifhama, yani sorup sual etmeye başlar; içinden çıkamaz, en nihayet iş inkâra dayanır, inkârın içinde kalır. Kur'an-ı Kerim ihtisar ve kinaye tarîkıyla onların inkârı tazammun eden istifhamlarına, ﻣَﺎﺫَٓﺍ ﺍَﺭَﺍﺩَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻬٰﺬَﺍ مَثَلًا cümlesiyle işaret etmiştir. Ve bu işaret içindir ki, evvelki cümlede mezkûr olan ﻳَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ ye mutabakat için, burada لَا ﻳَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ nin zikri lâzım iken ﻣَﺎﺫَٓﺍ ﺍَﺭَﺍﺩَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻬٰﺬَﺍ مَثَلًا ilââhir denilmiştir. ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ ﻭَ ﻳَﻬْﺪ۪ﻯ ﺑِﻪ۪ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ : Bu cümle, onların temsilatının sebebini, ille-i gaiyesini anlamak üzere ﻣَﺎﺫَﺍ ile yaptıkları istifhama cevabdır. Fakat Kur'an-ı Kerim usûl ittihaz ettiği îcaz ve ihtisara binaen, temsilatın âkıbetini yani temsilata terettüb eden dalalet ve hidayeti, ille-i gaiye menzilesinde göstermiştir. Evet dalalet ve hidayet, temsilata illet olamaz. Eğer illet olsa, cebr olur. Ancak temsilatın sebeb ve ille-i gaiyesi, cumhur-u avamı ikaz ve irşaddır. Sanki onlar "Ne için böyle oldu? Ne için i'caz bedihî olmadı? Ne için Allah'ın kelâmı olduğu zarurî olmadı? Ne için bu temsilat yüzünden vehimlere meydan verildi?" diye bir çok sualleri ortaya çıkardılar. Kur'an-ı Kerim ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ ﻭَ ﻳَﻬْﺪ۪ﻯ ﺑِﻪ۪ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ cümlesiyle, o sual kümesini dağıttı. Şöyle ki:
O temsilatı nur-u iman ile tefekkür edenin nur-u imanı inkişaf eder, kuvvet bulur. Küfür zulmetiyle ve tenkid hırsıyla bakanın da, zulmeti ziyadeleşir ve gözü kör olur. Çünki nazarîdir, bedihî değildir. Evet bu temsilat, temiz ve yüksek ruhları, mülevves ve alçak ruhlardan tefrik içindir. Bu da, yüksek istidadları neşv ü nemalandırmakla pis istidadlardan temyiz içindir. Bu dahi, sağlam fıtratları, mücahede ile bozuk ve hasta fıtratlardan ayırmak içindir. Bunu da, imtihan-ı beşer istilzam ediyor. Bunu dahi, sırr-ı teklif iktiza etmiştir. Teklif ise saadet-i beşer içindir. Saadet ise tekemmülden sonradır.
S- Diyorsun ki teklif, saadet içindir. Halbuki ekser-i nâsın şekavetine sebeb, tekliftir. Teklif olmasaydı, bu kadar tefavüt-ü şekavet de olmazdı?
C- Cenab-ı Hak verdiği cüz'-i ihtiyarî ile ef'al-i ihtiyariye âlemini kesbiyle teşkil etmeğe insanı mükellef kıldığı gibi, ruh-u beşerde vedia olarak ekilen gayr-ı mütenahî tohumları sulamak ve neşv ü nemalandırmak için de beşeri teklif ile mükellef kılmıştır. Eğer teklif olmasaydı, ruhlardaki o tohumlar neşv ü nema bulamazdı. Evet nev'-i beşerin ahvaline dikkatle bakılırsa görülür ki; ruhun manen terakkisini, vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve terakkisini telkîh eden yani aşılayan, şeriatlardır; vücud veren, tekliftir; hayat veren, peygamberlerin gönderilmesidir; ilham eden, dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve insandaki bu kadar kemalât-ı vicdaniye ve ahlâk-ı hasene tamamen yok olurlardı. Fakat insanların bir kısmı, arzu ve ihtiyarıyla teklifi kabul etmiştir. Bu kısım, saadet-i şahsiyeyi elde ettiği gibi nev'in saadetine de sebeb olmuştur. Amma insanların büyük bir kısmı, ihtiyarı ile küfrü kabul ve tekâlif-i İlahiyeyi reddetmişlerse de, teklifin bazı nevilerinden süzülen terbiyevî, ahlâkî vesaire güzel şeyleri aldıklarından, teklifin o nevilerini zımnen ve ızdıraren kabul etmiş bulunurlar. İşte bu itibarla, kâfirin her sıfatı ve her hali kâfir değildir.
S- İnsanlardan büyük bir kısmın şekaveti meydanda iken, yalnız küçük bir kısmın saadeti nasıl nev'in saadetine sebeb olur ki, "Şeriat rahmettir" diyorsunuz. Halbuki nev'in saadeti, ya bütün efradın veya kısm-ı ekserîsinin saadetiyle olabilir?
C- Altına yüz yumurta bırakılan tavuk, o yumurtadan yirmisini civciv çıkarıp seksenini ifsad etse, bu tavuk, yumurta nev'ine hizmet etmiş olur. Çünki bir civciv, bin yumurtanın annesi olabilir. Veya yüz tane çekirdek toprağa ekilse ve su ile sulanıp bilâhare yirmisi neşv ü nema bulup hurma ağacı olsa ve sekseni çürüyüp mahvolsa, yirmi çekirdeğin sünbüllenip ağaç olmasına sebeb olan su, elbette çekirdek nev'ine hizmet etmiş olur. Veyahud bir maden ateşte eritilse, beşte biri altın, mütebâkisi toprak çıksa; elbette ateş, o madenin kemaline, saadetine sebeb olur. Binaenaleyh teklif de insanların beşte birini kurtarsa, o beşte birin saadet-i nev'iyeye sebeb ve âmil olduğuna kat'iyyetle hükmedilebilir. Maahâzâ yüksek hissiyat ile güzel ahlâkın neşv ü neması, ancak mücahede ve içtihadla olur. Evet sağ el, daima çalıştığı için, sol elden daha kuvvetlidir. Ve bir hükûmet, mücahede ettikçe cesareti artar, terkettiği zaman cesareti azalır ve binnetice cesaret de, hükûmet de söner, mahvolur. Ve keza her şeyin ve her işin tekâmülü, zıdlarının mukabele ve rekabet etmeleriyle olur. Meselâ hidayetin tekâmülüne dalalet yardım ettiği gibi, imanın tekâmülüne de küfür yardım eder. Çünki küfür ve dalaletin ne derece pis ve zararlı olduklarını gören bir mü'minin imanı ve hidayeti, birden bine çıkar. Bu iki cihet, teklifin eser ve semeresidir. Ve bu iki cihet itibariyle teklif, saadet-i nev'iyenin yegâne âmilidir. ﻭَﻣَﺎ ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ٓ اِلَّا ﺍﻟْﻔَﺎﺳِﻘ۪ﻴﻦَ : Bu cümlenin mâkabliyle münasebeti: Evet Kur'an-ı Kerim ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ cümlesinde dalalete atılanlar kimler olduğunu beyan etmeyip mübhem bıraktığından, sâmi' korktu. "Acaba o dalalete atılanlar kimlerdir? Sebeb nedir? Kur'anın nurundan zulmet nasıl geliyor?" diye sorduğu bu üç sual, şu cümle ile cevablandırılmıştır ki: "Onlar, fâsıklardır. Dalalete atılmaları, fısklarının cezasıdır. Fısk sebebiyle, fâsıklar hakkında nur nâra, ziya zulmete inkılab eder." Evet şemsin ziyasıyla, pis maddeler taaffün eder, kokar, berbad olur. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﻨْﻘُﻀُﻮﻥَ ﻋَﻬْﺪَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﻣ۪ﻴﺜَﺎﻗِﻪ۪ ﻭَ ﻳَﻘْﻄَﻌُﻮﻥَ ﻣَٓﺎ ﺍَﻣَﺮَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻪ۪ٓ ﺍَﻥْ ﻳُﻮﺻَﻞَ ﻭَ ﻳُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ ﻓِﻰ الْاَرْضِ Bu cümlenin evvelki cümle ile vech-i nazmı: Evet bu cümle ile fısk, şerh ve beyan edilmiştir. Şöyle ki: Fısk; haktan udûl, ayrılmak, hadden tecavüz, hayat-ı ebediyeden çıkıp terketmektir. Fıskın menşei; kuvve-i akliye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i şeheviye denilen üç kuvvetin ifrat ve tefritinden neş'et eder. Evet ifrat veya tefrit, delillere karşı bir isyandır. Yani sahife-i âlemde yaratılan delail, uhûd-u İlahiye hükmündedir. O delaile muhalefet eden, Cenab-ı Hak'la fıtraten yapmış olduğu ahdini bozmuş olur. Ve keza ifrat ve tefrit hayat-ı nefsiye ve ruhiyenin maraz ve hastalığını intac eden esbabdandır. Buna fıskın birinci sıfatı olan ﻳَﻨْﻘُﻀُﻮﻥَ ﻋَﻬْﺪَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ cümlesiyle işaret edilmiştir. Ve keza ifrat ve tefrit, hayat-ı içtimaiyeye karşı isyan ateşini yakan iki âmildir. Evet bu âmiller hayat-ı içtimaiyeyi nizam ve intizam altına alan rabıtaları, kanunları keser atar. Evet şehvet veya gazab haddini aşarsa, ırz ve namuslar pay-mal olur, masumlar mahvolur. Buna da, fıskın ikinci sıfatı olan ﻭَ ﻳَﻘْﻄَﻌُﻮﻥَ ﻣَٓﺎ ﺍَﻣَﺮَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻪ۪ٓ ﺍَﻥْ ﻳُﻮﺻَﻞَ cümlesiyle işaret edilmiştir.
Ve keza dünya nizamının bozulmasını intac edip fesad ve ihtilale sebebiyet veren iki ihtilalcidirler. Buna dahi, fıskın üçüncü sıfatı olan ﻭَ ﻳُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ ﻓِﻰ الْاَرْضِ cümlesiyle işaret edilmiştir. Evet fâsık olan kimsenin kuvve-i akliye ve fikriyesi itidali kaybedip safsatalara düşerse, itikadata ait rabıtaları kesmekle, hayat-ı ebediyesini yırtar atar. Ve keza kuvve-i gazabiyesi hadd-i vasatı tecavüz ederse, hayat-ı içtimaiyenin hem yüzünü, hem astarını yırtar, altüst eder. Ve keza kuvve-i şeheviyesi haddi aşarsa heva-i nefse tâbi olur, kalbinden şefkat-i cinsiye zâil olur, kendisi berbad olacağı gibi başkalarını da berbad edecektir. Bu itibarla fâsıklar hem nev'inin zararına, hem Arz'ın fesadına çalışmış olur. ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﺨَﺎﺳِﺮُﻭﻥَ : Bu cümle, evvelki cümlenin neticesi ve aynı zamanda te'kididir. Şöyle ki:
Evvelki cümlede ahdi bozmak, sıla-i rahmi kesmek, Arz'da fesad yapmak gibi fâsıkın cinayetlerini korkunç bir şekilde söyledikten sonra, bu cümlede evvelki tehdid ve korkuyu te'kid için, fâsıkın cinayetlerinin netice ve cezasını şöyle beyan etmiştir: O fâsıklar, âhiretlerini verip dünyayı aldıkları gibi, hidayeti dalaletle tebdil eden kafasız adamlardır.
Şimdi üçüncü vazifeye geldik. Yani bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin heyetlerinden bahsedeceğiz:
Evvelâ bunu bilmek lâzımdır ki, Kur'an-ı Kerim'in âyetleri ve âyetlerin cümleleri ve cümlelerin heyetleri; sâniye, dakika, saatleri sayan saatin milleri gibidirler. Millerin her ikincisi birincisine yardım ettiği gibi, bir âyet bir maksadı takib ettiği zaman, cümleleri de o maksadın etrafında dolaşırlar; cümlelerin heyetleri dahi, cümlelerin izini takib ediyorlar. Vaziyetleri öyle bir noktaya gelir ki; halleri, lisan-ı hal ile şu beyti okuyor: ﻋِﺒَﺎﺭَﺍﺗُﻨَﺎ ﺷَﺘّٰﻰ ﻭَ ﺣُﺴْﻨُﻚَ ﻭَﺍﺣِﺪٌ ﻭَ ﻛُﻞٌّ ﺍِﻟٰﻰ ﺫَﺍﻙَ ﺍﻟْﺠَﻤَﺎﻝِ ﻳُﺸ۪ﻴﺮُ Yani: "Söylediğimiz sözler ayrı ayrı ise de, senin hüsnün birdir. Bütün sözlerimiz, o hüsn-ü cemale işaret ediyorlar." Bunun içindir ki, Kur'an-ı Kerim'in selaseti ve yüksek belâgatı ve nakşındaki inceliği tabaka-i i'caza vâsıl olmuştur. ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ لَا ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ٓﻰ ﺍَﻥْ ﻳَﻀْﺮِﺏَ مَثَلًا ﻣَﺎ ﺑَﻌُﻮﺿَﺔً ﻓَﻤَﺎ ﻓَﻮْﻗَﻬَﺎ Bu cümledeki kelimelerin nüktelerinden bahsedeceğiz: ﺍِﻥَّ kelimesi, hem hükmün hakikata bağlı olduğuna, hem hükümde vaki' olan tereddüd ve inkârların def'ine delalet eder. Öyle ise bu ﺍِﻥَّ , âyetin başında zikredilen müteselsil tereddüdlere işarettir. ﺍَﻟﻠّٰﻪ kelimesi, bundan önce zikredilen Cenab-ı Hak ile mümkinat arasında yaptıkları kıyastaki hatayı, zihnin gözüne sokuyor. Yani "Nasıl Allah diyorsunuz ve nasıl Allah'ı mümkinata kıyas ediyorsunuz, Allah unvanını taşıyan zât, mümkinata kıyas edilebilir mi?"
S- لَا ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ﻰ Hayâ, nefsin sıkılmasıyla yüzde peyda olan kızartıdan ibaret olduğundan, Cenab-ı Hak hakkında bu kelimenin kullanılması muhaldir; muhali nefyetmekte faide yoktur. Binaenaleyh لَا ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ﻰ yerinde لَا ﻳَﺘْﺮُﻙُ denilmiş olsaydı, muhaliyete mahal kalmazdı?
C- Baûda ile yapılan temsili iktiza eden ve hüsnünü takdir eden hikmet, belâgat vesaire gibi esbaba karşı temsili terketmek isteyen, hayâdan maada tek bir esbab yoktur. Hayâ da Cenab-ı Hak hakkında muhaldir. Öyle ise o temsili terketmeye aslâ sebeb bulunmadığına işareten, لَا ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ﻰ kelimesi لَا ﻳَﺘْﺮُﻙُ kelimesine tercih edilmiştir. Çünki لَا ﻳَﺘْﺮُﻙُ kelimesi, bu manayı ifade edemez. Yahut ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ﻰ nin zikri, onların ahmakçasına söyledikleri ﺍَﻣَﺎ ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ﻰ ﺭَﺏُّ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ﺍَﻥْ ﻳُﻤَﺜِّﻞَ ﺑِﻬٰﺬِﻩِ ﺍﻟْﻤُﺤَﻘَّﺮَﺍﺕِ yani "Muhammed'in Rabbi bu hakir şeylerden temsil getirmeye hayâ etmez mi?" diye söyledikleri sözlerindeki ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ﻰ kelimesine müşakelet ve müşabehet içindir. Kur'an-ı Kerim belâgatça kıymetli olan ﻣُﺸَﺎﻛَﻠَﺔً ﻓِﻰ ﺍﻟﺼُّﺤْﺒَﺔِ üslûbuna binaen, onların kullandıkları ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ﻰ kelimesini aynen kullanmıştır.
Onların bu sözlerine müşakelet ve müşabehet nokta-i nazarından ﺍَﻥْ ﻳَﻀْﺮِﺏَ yerinde ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤَﺜَﻞِ ﺍﻟْﺤَﻘ۪ﻴﺮِ denilmesi, müşabeheti saklamak için daha münasib olurdu. Fakat bu münasebetin nazara alınmaması, latîf bir üslûba işarettir ki: Temsiller, mühür veya imzalar gibi tasdik ve isbat içindir. Nasılki yazılan bir şey mühürlenmekle tasdik edilmiş olur; aynen bunun gibi, söylenilen bir söz de bir misal ile tasdik ve isbat edilmiş olur. Yahut ﺍَﻥْ ﻳَﻀْﺮِﺏَ ile paranın darbına îma edilmiştir. Yani temsillerin darbı ve darb-ı meseller, sikkenin darbı kadar kelâma kıymet veriyor. Yani nasılki sikke; gümüş ve altına kıymet veriyor, darb-ı meseller de kelâmlara o nisbette kıymet ve itibar veriyor. Ve bu işaretle, vehimleri def'etmek için temsillerin güzel bir vasıta olduklarına ve temsillerin bid'a olmayıp belâgat sahasında işlek ve güzel bir cadde olduğuna îma edilmiştir. Evet durub-u emsal, malûm kaidelerdendir. Daha kısa ve muhtasar olan ﺿَﺮْﺏ masdarı üzerine ﺍَﻥْ ﻳَﻀْﺮِﺏَ nin fiil sîgasıyla tercihan zikredilmesi, itirazlarının menşei bizzât temsil olmayıp, baûdanın hakareti olduğuna işarettir. Çünki temsiller haddizâtında kıymetli olup, itirazlara mahal değildirler. Zira ﺍَﻥْ ﻳَﻀْﺮِﺏَ fiildir. Fiil, müstakil ve sabit olmadığından, sanki latîftir. Mütekellimin kasdı onda durmuyor, mef'ule geçiyor. Masdar olan "darb" ise isimdir. İsim, müstakil ve sabit olduğu için sanki kesiftir. Mütekellimin kasdını cezbedip, mef'ule vermemesi ihtimali vardır.
Binaenaleyh ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ لَا ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ﻰ ﺿَﺮْﺏَ ﺍﻟْﺒَﻌُﻮﺿَﺔِ مَثَلًا denilmiş olsaydı; istihya mahalli, "darb" olurdu. Halbuki istihyanın mahalli, "baûda"dır. مَثَلًا : Bundan murad, temsilin hâsiyeti olan aklî bir şeyi, hissî bir şeyle ve aslı olmayan mevhum birşeyi muhakkak ve mevcud olan bir şeyle ve gaib olan birşeyi, hazır bir şeyle tasvir etmektir. مَثَلًا deki tenkirden anlaşılır ki, burada medar-ı nazar, bizzât meselin zâtıdır, sıfatları değildir. Sıfatları ise makamın iktizasına veya mümessel-i lehin haline havale edilmiştir. ﻣَﺎ tamimi ifade ettiğinden, kaidenin umumî olduğuna işarettir ki, cevab yalnız onların itiraz ettikleri şeye münhasır kalmasın. ﺑَﻌُﻮﺿَﺔً : Pek çok küçük ve hakir şeyler ve hayvanlar bulunduğu halde baûdanın tahsisi, inde'l-bülega temsil için istimali çok olduğuna binaendir. ﻓَﻤَﺎ ﻓَﻮْﻗَﻬَﺎ Yani: Kıymet ve belâgatça baûdanın (sinek) mâfevki veya küçüklükte baûdanın madûnu veyahud hem kıymette hem küçüklükte baûdanın madûnu olan şeyler. Fakat ﻣَﺎ ﻓَﻮْﻗَﻬَﺎ tabiri, küçük şeyin belâgatça daha garib, hilkatçe daha acib olduğuna işarettir. ﻓَﺎَﻣَّﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻓَﻴَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ ﺍَﻧَّﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ ﻣِﻦْ ﺭَﺑِّﻬِﻢْ ﻭَ ﺍَﻣَّﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﻓَﻴَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﻣَﺎﺫَٓﺍ ﺍَﺭَﺍﺩَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻬٰﺬَﺍ مَثَلًا Bu cümlenin evvelki cümleden teferru' ve teşa'ub ettiğini ifade eden ﻑ , bu cümleyi her iki şıkkıyla intac eden zımnî ve gizli bir delile işarettir. Tasviri şöyle olsa gerektir:
Cenab-ı Hak, temsili terketmez. Zira belâgatın iktiza ettiği bir temsildir. Belâgatın iktiza ettiği şey terkedilmez. Öyle ise Cenab-ı Hak bu temsili terketmez. Binaenaleyh insafı olan, o temsilin beliğ, hak ve Allah'tan olduğunu bilir. İnad ile bakan adam ise hikmetini bilmez, tereddüde düşer, sorar, sual eder, en nihayet istihkar ile inkâra girer. Hülâsa: Mü'min, insaflı olduğu için Allah'tan olduğunu tasdik eder. Kâfir olan adam inatçı olduğundan, "Bunda ne faide var?" der. ﺍَﻣَّﺎ : Bu ﺍَﻣَّﺎ şart edatıdır. Dâhil olduğu her iki cümleyi birincisi melzum, ikincisi lâzım; veya evvelkisi şart, ötekisi meşrut olmak üzere, ikincisini birinci ile bağlar. Evet bu ﺍَﻣَّﺎ , iki cümle arasında lüzumu tesis etmek için vaz'edilmiştir. Binaenaleyh burada ﻓَﻴَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ ﺍَﻧَّﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ cümlesinin ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ cümlesine lâzım ve zarurî olduğuna delalet eder. Yani imanı olanın şe'ni, onun hak olduğunu bilmektir.
Kendisinden daha kısa olan ﺍَﻟْﻤُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ kelimesine bedel ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ denilmesi, onun hak olduğunu bilmek iman sebebiyle olduğuna ve keza onun hak olduğunu bilmek iman olduğuna işarettir.
Belâgat nokta-i nazarından makama daha münasib olan ﺍَﻧَّﻪُ ﺍﻟْﺒَﻠِﻴﻎُ cümlesine tercihan ﺍَﻧَّﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ denilmesi, onların itirazlarından kasdettikleri son neticeye işarettir. Çünki onların maksadları, Allah'tan olduğunu nefyetmektir. ﺍَﻧَّﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ hakkaniyetin o temsile hasredilmesinden anlaşılır ki, takbih edilmeyip istihsan edilen yalnız baûda temsilidir. Baûdanın gayrısı ve baûdadan daha iyisi, ayıblardan hâlî olsa bile, belâgatça baûdanın yerini tutamaz. Çünki yalnız ayıblardan selâmet, kemale delil olamaz.
ﻣِﻦْ ﺭَﺑِّﻬِﻢْ : O temsilin, Rablarından nâzil olduğunu ifade eden bu kayıd, onlar itirazlarına hedef ittihaz ettikleri, o temsilin nüzulü olduğuna işarettir. ﻭَ ﺍَﻣَّﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ : Bu ﺍَﻣَّﺎ evvelki ﺍَﻣَّﺎ gibi mâkabllerindeki icmali tafsil etmekle, tahkik ve te'kidi ifade ediyor. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ nun ﺍَﻟْﻜَﺎﻓِﺮُﻭﻥَ kelimesine tercihan zikredilmesi, onların bu inkârı, kalblerinde rüsuh peyda eden küfürden neş'et ettiğine ve onun için onları yine küfre götürdüğüne işarettir.
Evvelki cümledeki ﻳَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ nin mutabakatı için burada فَلَا ﻳَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ denmesi münasib iken, onun yerine zikredilen ﻓَﻴَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ îcaz ve ihtisar için mukadder olan hallerden kinayedir. Takdir-i kelâm: "Küfrü olan adam, hakikatı bilmez, tereddüde düşer, inkâra girer, istifham şeklinde istihkar eder, hakir görür." Ve keza kendileri dalalette oldukları gibi, ağızlarıyla halkı da dalalete sürüklediklerine işarettir. ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ ﻭَ ﻳَﻬْﺪ۪ﻯ ﺑِﻪ۪ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ : Bu cümleden evvelki cümlede ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ mukaddem olduğuna nazaran, burada ona münasib olan ﻳَﻬْﺪ۪ﻯ ﺑِﻪ۪ nin takdimi lâzım iken, ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ takdim edilmiştir. Çünki bu kelâmdan maksad, inkâr edenlerin itirazlarını reddetmektir. Buna binaen ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ kesb-i ehemmiyet ettiğinden, takdim hakkını kazanmıştır.
S- Dalalet yerine ﻳُﻀِﻞُّ , hidayet yerine ﻳَﻬْﺪ۪ﻯ yani masdardan fiile olan udûlden maksad nedir?
C- Fiil-i muzari teceddüd ve istimrara delalet ettiğinden; yirmiüç sene devam eden nüzul-ü Kur'anın parça parça teceddüdü nisbetinde, onların zulmet-i küfriyelerine kat kat zulmetlerin ilâvesine sebebiyet verdiğine, mü'minlerin de nüzulün teceddüdü nisbetinde nur-u imanlarının derece derece yükselmesine bâis olduğuna işarettir. Ve keza bu cümle ﻣَﺎﺫَٓﺍ ﺍَﺭَﺍﺩَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ilââhirihi cümlesiyle işaret edilen istifhama cevab olduğu için, her iki fırkanın vaziyetlerini beyan etmek îcab etmiştir. Ve bu îcaba binaen, masdara tercihan fiil zikredilmiştir. Yani bir fırkanın vaziyeti dalalet, ötekisinin de hidayettir. ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ : Evvelki ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ den kemmiyet ve adedce çokluk irade edilmiştir. İkinci ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ den keyfiyet ve kıymetçe çokluk kasdedilmiştir. Ve aynı zamanda, Kur'anın nev'-i beşere rahmet olduğunun sırrına işarettir. Evet insanların az bir kısmının fazilet ve hidayetlerini çok görmek ve göstermek, Kur'anın beşere karşı merhametli ve lütufkâr olduğunu gösterir. Ve keza bir fazilet sahibi, bin faziletsize mukabildir. Bu itibarla fazileti taşıyan az olsa da, çok görünür. ﻭَﻣَﺎ ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ٓ اِلَّا ﺍﻟْﻔَﺎﺳِﻘ۪ﻴﻦَ : Evvelki cümlede mutlak ve mübhem olarak zikredilen ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ den hasıl olan vesveseleri, korkuları, tereddüdleri bu cümle ile şöyle def'etmiştir ki: Dalalete gidenler, fâsıklardır. Dalaletlerinin menşei de fısktır. Fıskın sebebi ise, kesbleridir. Suç onlarda olup, Kur'anda değildir. Dalaleti halketmek, yaptıklarının cezası içindir.
Yine bilinmesi lâzımdır ki; bu cümlelerin herbirisi mâkablini şerh ve beyan eder; mâba'di de onu tefsir eder. Demek her cümle, mâkabline delil, mâba'dine neticedir. İki silsile ile bunu izah edeceğiz:
1- Allah, o temsilden hayâ etmez. Çünki o temsili terketmez. Hem o temsil, beliğdir. Hem o temsil haktır. Hem o temsil, Allah'ın kelâmıdır. Bunu da, mü'min olan kimseler bilir.
2- Allah münkirlerin dedikleri gibi, o temsilden hayâ etmez. O münkirler, "O temsilin terki lâzımdır" diyorlar. Zira o temsilin hikmetini bilmezler, hem "Bunda ne faide var" derler. Hem inkâr ediyorlar, zira hakir görüyorlar. Hem işitmeleriyle dalalete girdiler, zira Kur'an onları dalalete attı. Hem onlar fıskla kabuklarından çıktılar, hem Allah'a olan ahidlerini bozdular, hem sıla-i rahmi kestiler, hem Arz'da Allah'ın nizam ve intizamını ifsad ettiler. Binaenaleyh hâsir ve zararlı onlardır. Dünyada vicdan, kalb ve ruhun azabı ile, âhirette de Allah'ın gazabıyla ebedî bir azab içinde kalan onlardır. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﻨْﻘُﻀُﻮﻥَ ﻋَﻬْﺪَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﻣ۪ﻴﺜَﺎﻗِﻪِ ﻭَ ﻳَﻘْﻄَﻌُﻮﻥَ ﻣَٓﺎ ﺍَﻣَﺮَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻪ۪ٓ ﺍَﻥْ ﻳُﻮﺻَﻞَ ﻭَﻳُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ ﻓِﻰ الْاَرْضِ Evvelâ bilinmesi lâzımdır ki; Kur'an-ı Kerim'in i'caz ve nazmında şekk ve şübheleri îka' eden fâsıkların bilhâssa bu makamda, bu cümlede mezkûr sıfatlar ile tavsifleri, pek yüksek ve latîf bir münasebeti taşıyor. Evet sanki Kur'an-ı Kerim diyor ki: "Kur'an-ı ekber denilen kâinatın nizamında kudret-i ezeliyenin i'cazını göremeyen veya görmek istemeyen o fâsıkların; Kur'an-ı Kerim'in de nazm ve i'cazında tereddüdleri ve kör gözleriyle i'cazını göremeyip inkâr etmeleri, baîd ve garib değildir. Zira onlar, kâinattaki nizam ve intizamı tesadüfe ve tahavvülât-ı garibeyi ve inkılabat-ı acibeyi abesiyete ve tesadüfe isnad ettiklerinden, bozulmuş olan ruhlarının gözünden o nizam tesettür edip görünmediği gibi, pis fıtratlarıyla da, Kur'anın mu'ciz olan nazmını karışık, mukaddemelerini akîm, semerelerini acı gördüler. ﻳَﻨْﻘُﻀُﻮﻥَ : Örülmüş kalın bir şeridi açıp dağıtmak manasını ifade eden "nakz" tabiri, yüksek bir üslûba işarettir. Sanki Cenab-ı Hakk'ın ahdi; meşiet, hikmet, inayetin ipleriyle örülmüş nuranî bir şerittir ki, ezelden ebede kadar uzanmıştır. Bu nuranî şerit, kâinatta nizam-ı umumî şeklinde tecelli ederek silsilelerini kâinatın enva'ına dağıtır iken, en acib silsilesini nev'-i beşere uzatmıştır ve ruh-u beşerde pek çok istidad ve kabiliyetlerin tohumlarını ekmiştir. Fakat o istidadların terbiyesini ve neticesini cüz'-i ihtiyarînin eline vermiştir. O cüz'-i ihtiyarînin yuları da şeriatın ve delail-i nakliyenin eline verilmiştir. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk'ın ahdini bozmamak ve îfa etmek, ancak o istidadları lâyık ve münasib yerlerine sarfetmekle olur. Ahdin nakzı ise, bozmak ve parçalamaktan ibarettir. Meselâ: Bazı enbiyaya iman ve tasdik, bazılarını inkâr ve tekzib; bazı hükümleri kabul, bazılarını red; bazı âyetleri tahsin, bazılarını kabih ve çirkin görmek gibi. Zira böylece yapılan nakz-ı ahd; nazmı, nizamı, intizamı ihlâl eder, bozar.
ﻭَﻳَﻘْﻄَﻌُﻮﻥَ ﻣَٓﺎ ﺍَﻣَﺮَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻪ۪ٓ ﺍَﻥْ ﻳُﻮﺻَﻞَ Bu cümledeki emir, iki kısımdır:
Birisi, teşriîdir ki, sıla-i rahim ile tabir edilen akraba ve mü'minler arasında şer'an emredilen muvasala hattıdır.
Diğeri, emr-i tekvinîdir ki, fıtrî kanunlar ile âdetullahın tazammun ettiği emirlerdir. Meselâ ilmin i'tası, manen ameli emrediyor; zekânın i'tası, ilmi emrediyor; istidadın bulunması, zekâyı; aklın verilmesi, marifetullahı; kudretin verilmesi, çalışmayı; cesaretin verilmesi, cihadı manen ve tekvinen emrediyor.
İşte o fâsıklar, bu gibi şeylerin arasında şer'an ve tekvinen tesis edilen muvasala hattını kesiyorlar. Meselâ akılları marifetullaha, zekâları ilme küs olduğu gibi; akrabalara ve mü'minlere dahi dargın olup, gidip gelmiyorlar. ﻭَ ﻳُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ ﻓِﻰ الْاَرْضِ : Evet fıskla bozulan bir adam, bataklığa düşüp çıkamıyan bir şahıs gibi çokların da o bataklığa düşmelerini istiyor ki, maruz kaldığı o dehşetli halet, bir parça hafif olsun. Çünki musibet umumî olursa, hafif olur. Ve keza bir şahsın kalbinde bir ihtilal, bir fenalık hissi uyanırsa; yüksek hissiyatı, kemalâtı sukut etmeye başlar; kalbinde tahribata, fenalığa bir meyil, bir zevk peyda olur. Yavaş yavaş o meyil kalbinde büyür; sonra o şahıs bütün lezzetini, zevkini tahribatta, fenalıkta bulur. İşte o vakit o şahıs, tam manasıyla Arz'da yırtıcı bir hayvan, ihtilali çıkarıp büyüten bir bela, fesadı durmayıp karıştıran bir âfet kesilir.
S- Bir fâsıkın fıskıyla Arz'ın müteessir olması akıldan uzaktır?
C- Madem ki Arz'da nizam var, muvazene de olmalıdır. Hattâ nizam muvazeneye tâbidir. Binaenaleyh bir makinenin dişleri arasına küçük bir şey düşerse makine müteessir olur, belki faaliyeti de durur. Veya faraza iki dağ bir teraziyle tartılır iken, terazi müvazi olduğu vakit bir gözüne bir ceviz ilâve edilirse muvazenesi bozulur. Dünyanın da manevî nizam makinesi böyledir. Mütemerrid bir fâsıkın fıskı, Arz'ın muvazene-i maneviyesinin bozulmasına vesile olabilir. ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﺨَﺎﺳِﺮُﻭﻥَ : ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ üç şeyi ifade ediyor. Birisi ihzar, ikincisi mahsûsiyet, üçüncüsü uzaklıktır. Demek bu ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ gaib olan o fâsıkları ihzar eder, mahsûs bir şekilde gösterir.
S- Onların ihzarını îcab eden sebeb nedir?
C- Sâmiin taleb ve isteğidir. Evet onların pis ahvalini işiten sâmi', onlara karşı hissettiği hiddet ve nefretini izale için; hüsran ile tecziye ve tavsiflerinde, sanki onları karşısında hazır olarak görmek istiyor, tâ "Oh! oh!" demekle kalbi rahat olsun. Müşahedeleri mümkün olmadığı halde ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ile mahsûs gösterilmeleri; güya pis ahvalleri, habîs sıfatları ve şöhret ve kesretleri öyle bir hadde baliğdir ki, herkesin nazar-ı nefreti önünde onların o hallerini tecessüm ettirerek mahsûs bir şekilde gösterir. Ve bu işaretten, hasarete mahkûm olduklarının sebebi de anlaşılmış olur.
O fâsıklara raci' olan ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ nin ifade ettiği uzaklık ise, onların tarîk-i haktan uzaklıkları öyle bir dereceye baliğdir ki, bir daha tarîk-i hakka rücu'ları mümkün olmayıp, bu yüzden zemme, tahkire müstehak olduklarına işarettir.
Hasrı ifade eden ﻫُﻢْ , hasaretin onlara münhasır olduğuna delalet eder. Hattâ mü'minlerin bazı dünya lezzetlerinde hasaretleri, hasaret sayılmaz; ve yine mü'minlerden ehl-i ticaretin ticaretlerinde vaki' olan zararları hasaret değildir. ﺍﻟْﺨَﺎﺳِﺮُﻭﻥَ deki harf-i tarif, cinsi ve hakikatı ifade eder. Yani hüsran görenlerin hakikatını, cinslerini görmek isteyen varsa, onlara baksın. Ve keza onların meslekleri mahz-ı hasarettir, başka hasaretlere benzemiyor. ﺧَﺎﺳِﺮ۪ﻳﻦ : Hasaretin mutlak bırakılması, yani birşeyle takyid edilmemesi, hasaretin bütün enva'ına şâmil olduğuna işarettir. Meselâ: Vefa-i ahidde nakz ile hasaret ettiler, sıla-i rahimde kat' ile, ıslahta ifsad ile, imanda küfür ile, saadet-i ebediyede şekavetle yaptıkları hasaretler gibi.
Bakara 2:27
ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ لَا ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ٓﻰ ﺍَﻥْ ﻳَﻀْﺮِﺏَ مَثَلًا ﻣَﺎ ﺑَﻌُﻮﺿَﺔً ﻓَﻤَﺎ ﻓَﻮْﻗَﻬَﺎ ﻓَﺎَﻣَّﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻓَﻴَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ ﺍَﻧَّﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ ﻣِﻦْ ﺭَﺑِّﻬِﻢْ ﻭَ ﺍَﻣَّﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﻓَﻴَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﻣَﺎﺫَٓﺍ ﺍَﺭَﺍﺩَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻬٰﺬَﺍ مَثَلًا ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ ﻭَ ﻳَﻬْﺪ۪ﻯ ﺑِﻪ۪ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ ﻭَﻣَﺎ ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ٓ اِلَّا ﺍﻟْﻔَﺎﺳِﻘ۪ﻴﻦَ ٭ ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﻨْﻘُﻀُﻮﻥَ ﻋَﻬْﺪَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﻣ۪ﻴﺜَﺎﻗِﻪ۪ ﻭَ ﻳَﻘْﻄَﻌُﻮﻥَ ﻣَٓﺎ ﺍَﻣَﺮَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻪ۪ٓ ﺍَﻥْ ﻳُﻮﺻَﻞَ ﻭَ ﻳُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ ﻓِﻰ الْاَرْضِ ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﺨَﺎﺳِﺮُﻭﻥَ Gayet kısacık bir meali: Yani "Cenab-ı Hak kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi hakir, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlukla misal getirmeyi, kâfirlerin keyfi için terketmez. İmanı olanlar, onun Rablarından hak olduğunu bilirler. Amma kâfirler, Allah bu gibi hakir misallerden neyi irade etmiştir diyorlar. Allah onun ile çoklarını dalalete atar ve çoklarını da hidayete götürür. Fakat fâsıklardan maada dalalete attığı yoktur. Fâsıklar da ol adamlardır ki; Allah'ın taatinden hurucla, misak-ı ezelîden sonra ahidlerini bozarlar ve Allah'ın akrabalar arasında veya mü'minler beyninde emrettiği hatt-ı muvasalayı keserler; yeryüzünde işleri ifsaddır; dünya ve âhirette zarar ve hüsrana maruz kalan ancak onlardır."
Bu âyetin de sair arkadaşları gibi mevzu-u bahis olacak vücuh-u irtibatı ve cihat-ı nazmiyesi üçtür. Maahâzâ bu âyetin meali hem mâkabline, hem mâba'dine, hem Kur'anın tamamına bakıyor.
Mâba'dine olan vech-i irtibatı:
Evet vaktâ ki Kur'an-ı Azîmüşşan sinekten ankebuttan misal getirdi, karınca ile bal arısından bahsetti; müşrikler, münafıklar, Yahudiler itiraz için fırsat bularak ahmakane dediler ki:
"Allah azametiyle beraber, böyle hasis, hakir şeylerden bahsetmeye tenezzül eder mi? Halbuki ashab-ı kemal, bu gibi kıymetsiz şeylerden bahsetmeye tenezzül etmezler, hayâ ederler." Kur'an-ı Kerim bu âyetle ağızlarını vurarak kapattı.
Mâkabline cihet-i nazm ve irtibatı:
Evet Kur'anın ihtiva ettiği sıfât ve mezayanın hiçbir kelâmda, hiçbir kitabda, hiçbir şahısta bulunmadığı sure başında isbat edildiği gibi, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nübüvveti de Kur'anın i'cazıyla isbat edildi. Kur'anın i'cazı dahi tahaddi ile, yani muhalifleri muaraza, mübareze meydanına davet etmekle isbat edildi. Çünki muarazaya yapılan davet, sükût ile cevablandırıldı. Böyle cihanşümul bir inkılabı söndürmek için yapılan davet üzerine mübareze meydanına gitmeyip sükût etmek, elbette eser-i aczdir. Kur'an-ı Kerim'in bu isbatlarına karşı kâfirler habt olup ağızlarını açamadıkları gibi, nabızları bile felce uğradı. Yalnız Kur'an her hususta hadd-i kemale baliğ olduğundan, uzaktan uzağa bazı ufak itiraz taşlarını atmışlardır. Ezcümle: ﻛَﻤَﺜَﻞِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍﺳْﺘَﻮْﻗَﺪَ ﻧَﺎﺭًﺍ ve ﺍَﻭْ ﻛَﺼَﻴِّﺐٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ gibi âdi, kıymetsiz misallerden Kur'anın getirdiği temsiller, yüksek kelâmların kemaline yakışmaz. Bu gibi temsiller, beyne'n-nâs yapılan mükâlemelere, konuşmalara benziyorlar, diye mugalata ile halt etmişlerdir. Kur'an-ı Kerim onların o haltlarını bu âyetle başlarına vurmuştur.
Arkadaş! Acele etme, burada bir parça durmak îcab eder. Onların pek vâhî ve zaîf şübheleri vardır. Bu şübheler, müteselsil bazı vehimlerden neş'et etmiştir. O vehimler de, bazı mugalatalardan husule gelmişlerdir.
Onların Kur'anın kemalini tenzil etmek için, Kur'anın temsillerini insanların temsillerine kıyas etmeleri, "kıyas-ı maalfârık"tır; aralarında dünyalar kadar fark vardır. Onları mugalata ile bu kıyasa sevkeden noktalar:
1- Onlar her şeye, me'luflarına baktıkları nazar ile bakıyorlar.
2- Onlar insanın zihninin, fikrinin, lisanının, sem'inin cüz'î olduklarını ve cüz'î olduklarından, kasden ve bizzât iki şeye beraber taalluk edemediklerini nazara almışlardır.
3- Himmetin yüksek ve alçak kısımlarını tefrik eden mikyasın, iştigal ve ihtimamdan ibaret olduğunu düşünmüşlerdir. Yani yüksek şeylere ihtimam edenin himmeti yüksektir, alçak işlerde iştigal edenin himmeti alçaktır.
4- Kıymet ve azametin, himmet nisbetinde olduğunu zannetmişlerdir. Hattâ küçük veya alçak birşeyi, yüksek ve büyük şahıslara isnad etmezler. Güya azîm insanlar, kıymeti olmayan şeylere tenezzül etmezler ve zaîf, küçük birşey, o büyük himmet ve azameti tahammül edemez.
İşte o boş kafalılar, bu noktalara istinaden Cenab-ı Hakk'ı da insanlara kıyas ederek diyorlar ki: "Allah celal ve azametiyle insanların konuştukları gibi nasıl insanlar ile tekellüm etmeye tenezzül eder? Ve bu cüz'î ve hakir şeylerden nasıl bahseder? Azametine yakışır mı?" Acaba o süfeha takımı; Allah'ın iradesi, ilmi, kudreti gibi sair sıfatlarının da küllî, umumî, şâmil, muhit olduklarını bilmezler mi? Ve yine bilmezler mi ki; Cenab-ı Hakk'ın azametine mikyas, ancak mecmu' âsârıdır, yalnız bir eser mikyas olamaz! Ve yine bilmezler mi ki; Cenab-ı Hakk'ın tecellisine mizan olacak, kâffe-i kelimatıdır ki; eşcar kalem, denizler mürekkeb olsa, o kelimatı yazıp bitiremezler. {(Haşiye): Bu mealdeki âyette bir mübalağa, bir müzayede görünür. Fakat hakikata, vakıa bakılırsa ziyadelik yoktur. Çünki "kelime", bir manayı ifade eden şeye denir. Amma Nahvîlerin lafz ile takyid ve tahsis ettikleri, onlara mahsus bir ıstılahtır. Evet biri kāl, diğeri hal olmak üzere iki lisan vardır. Lisan-ı kālin kelimatı elfaz ise, lisan-ı halin kelimatı da ahvaldir. Binaenaleyh kudsî şâirin ﻭَ ﻓ۪ﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻟَﻪُ ﺍٰﻳَﺔٌ ﺗَﺪُﻝُّ ﻋَﻠٰﻰ ﺍَﻧَّﻪُ ﻭَﺍﺣِﺪٌ dediği gibi; kitab-ı kebir-i kâinatta yaratılan herhangi bir şey, Hâlık'ın azametine delalet eden bir kelime-i haliyedir. Eşcar ile denizler, kâinat kitabında mevcud kelimat-ı haliyelerin yazılmasına kâfi geldiği takdirde, o denizlerin katreleri, o ağaçların zerreleri birer halî kelime olduğundan, onların da yazılması için mürekkeb, kalem lâzımdır. Öyle ise onlar için de, onlar kadar başka eşcar ve denizler lâzımdır. Ve hâkeza herbir birincinin katreleri ve kelimatı yazıldıktan sonra, ona da onun kadar ikinci bir takım eşcar ve denizler lâzımdır. Hal böylece ilâ gayrı'n-nihaye teselsül eder gider. Cenab-ı Hakk'ın kelimatı, yani Cenab-ı Hakk'ın azametine delalet eden kelimat-ı haliyesi bitmez. Demek hakikatta ﺍَﻥْ ﺗَﻨْﻔَﺪَ ﻛَﻠِﻤَﺎﺕُ ﺭَﺑّ۪ﻰ ﻭَ ﻟَﻮْ ﺟِﺌْﻨَﺎ ﺑِﻤِﺜْﻠِﻪ۪ ﻣَﺪَﺩًﺍ âyetinin ifade ettiği manada hiçbir cihetle mübalağa, müzayede yoktur, belki tenakus vardır. Mütercim Abdülmecid} Meselâ: Şems âkıl, ihtiyar ve irade sahibi farzedilse, ziyasını bütün âleme neşrettiği bir sırada pis, mülevves bir zerre de onun ziyasından istifade ettiği vakit, şemse karşı "Ne için bu pis, bu mülevves zerre ile meşgul oldu ve ne için ona ziyasını verdi" diye itiraz edilebilir mi? Hâşâ! Şemsin azametine bir nakîse gelir mi? Yok. Binaenaleyh gayet büyük olan bu âlemi, büyük bir san'at ile ve büyük bir ihtimamla halkettiği gibi, cevher-i ferd ile tabir edilen zerre de onun destgâh-ı kudretinden çıkan bir eser-i san'atıdır. Çünki o büyük kudretin nazarında cevahir-i ferd, yani zerrelerle nücum-u seyyare, yani gezici yıldızlar müsavidirler. Zira o büyük Allah'ın kudreti, ilmi, iradesi, kelâmı, zâtî sıfatlarıdır. Zât-ı Akdes'e lâzımdırlar. Onlarda teceddüd yok, ziyade ve noksan olmaya kabiliyet yok, tagayyürleri yok ki, mertebeleri olsun. Maahâzâ acz bu sıfatların zıddı olduğundan, onların içine girip oturamaz. Binaenaleyh kudret-i İlahiyede zerre ile şems arasında fark yoktur. Meselâ terazinin her iki gözünde iki güneş veya iki zerre bulunduğu farzedilse, aralarında müsavat ve muvazene bulunduğundan hariçten bir kuvvet bir gözüne basarsa, öteki göz havaya kalkar. İster o gözde zerre olsun, ister güneş olsun, o kuvvete göre farkları yoktur; ikisi de birdir. Kezalik mümkin olan bir şeyin tarafeyni, yani vücud ve ademi arasında, terazinin gözleri gibi müsavat olduğundan, kudret-i ezeliye hangi tarafa basarsa, öteki taraf heba gibi havaya kalkar. Güneş, sinek, zerre bu hususta hepsi de birdir.
Hülâsa:
Zerre gibi küçük şeyler veya âdi fiiller, Hâlık'ın halkıyla vücuda geldikleri için, onun daire-i ilminde dâhil oldukları bedihîdir. Bu itibarla onlardan bahsetmekte bilbedahe müşahhat (münakaşa etmek) yoktur. Kur'an-ı Kerim اَلَا ﻳَﻌْﻠَﻢُ ﻣَﻦْ ﺧَﻠَﻖَ ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟﻠَّﻄ۪ﻴﻒُ ﺍﻟْﺨَﺒ۪ﻴﺮُ âyetiyle bu sırra işaret etmiştir. Yani halkeden Hâlık, mahlukunu bilmez mi ve bilmemesinin imkânı var mı? Öyle ise mahlukundan ne için bahsetmesin, ne için mahlukuyla konuşmasın?
İkinci Mugalata:
Onlar "Kur'anın üslûbları ve şivesi altında bir insanın timsali görünür" diyorlar. Çünki Kur'anda bahsedilen âdi işler ve hakir şeyler, insanların arasında yapılan muhavere ve konuşmalar gibidir. Bu cahil herifler bilmezler mi ki söylenilen bir kelâm, bir cihetten mütekellimine bakarsa birkaç cihetten de muhatabına bakar. Çünki muhatabın ahvalini nazara almak lâzımdır ki, söylenilen söz o ahvalin iktizası üzerine söylensin. Binaenaleyh Kur'anın muhatabı beşerdir. Kur'anın maksadı da tefhimdir. Yani beşerin bilmediği şeyleri bildirmektir. Buna binaendir ki, belâgatın iktizası üzerine Kur'an beşerin hissiyatıyla memzuc olan üslûblarını giyer ve şivesiyle söyler ki, beşerin fehmi söylenilen sözden tevahhuş edip ürkmesin. Evet yüksek bir insan, bir çocukla konuştuğu zaman çocukların şivesiyle konuşursa, çocuğun zihnini okşamış olur. Çocuğun fehmi, onun çat-pat söylediği sözler ile ünsiyet peyda eder; söylediklerini dinler ve anlar. Aksi halde o insan ile o çocuk arasında bir malûmat alış-verişi olamaz. Allah ile beşer arasındaki ahz u i'talar da böyledir. Eğer Cenab-ı Hak beşere i'ta edeceği malûmatı beşerin terazisiyle tartıp vermezse, beşer kat'iyyen ne bakar ve ne de alır. Çünki beşer ancak alışmış olduğu terazisinin dilinden anlar, bu fennî terazilerin dilinden anlamaz.
S- Hakikaten eşyanın hakareti, hısseti; kudretin azametine, kelâmın nezahet ve nezaketine münafîdir?
C- Bazı şeylerde veya işlerde görünen hakaret, çirkinlik; eşyanın mülk cihetine aittir. Yani dış yüzüne nâzırdır ve bizim nazarımızda öyle görünür. Ve bunun için, eşya ile yed-i kudret arasına perde olarak esbab-ı zahiriye vaz'edilmiştir ki, sathî nazarımızda yed-i kudretin o gibi eşya ile mübaşereti görünmesin. Fakat melekût ciheti, yani içyüzü ise şeffaf ve yüksektir. Kudretin taalluk ettiği bu cihette, hiçbir şey kudretin taallukundan hariç değildir. Evet azamet-i İlahiye esbab-ı zahiriyenin vaz'ını iktiza ettiği gibi, vahdet ve izzet-i İlahiye de kudretin bütün eşyaya şümulünü ve kelâmın herşeye ihatasını iktiza ederler. Maahâzâ bir zerre üstünde zerreler ile yazılan bir Kur'an, sahife-i semada yıldızlar ile yazılacak Kur'andan hüsün ve güzellikte aşağı değildir. Ve keza {(Haşiye-1): Sivrisineğin başında mızrak gibi bir hortum vardır. Filin başına konar, hortumunu filin hortumuna batırır, fil kaçmaya başlar, hiçbir suretle elinden kurtulamaz. Demek Cenab-ı Hak, sivrisineği file galib ve hâkim kılmıştır. Binaenaleyh hilkatça dûn ise de, cesaret hususunda faiktir. Mütercim Abdülmecid} bir sivrisineğin yaratılışı, san'atça filin hilkatinden dûn değildir. Kelâm sıfatı da aynen kudret sıfatı gibidir. Bir çocukla konuşup söz anlatmak, bir feylesofla konuşmaktan aşağı değildir.
S- Şu temsillerde görünen hakaret-i zahiriye neye aittir?
C- O gibi haller temsil getirene ait değildir, ancak mümessel-i lehe aittir. Yani kime ve ne şeye temsil getirilmişse, ona aittir. Zâten kelâmın güzelliği, belâgatı; mümessel-i lehe mutabakatı nisbetindedir. Evet bir padişah bir çobana, çobanlara mahsus bir aba, bir palto ve kelbine de bir kemik verirse, "Padişah iyi yapmadı" diye kimse itiraz edemez. Çünki herşeyi lâyıkına vermiştir. Binaenaleyh mümessel-i leh ne kadar hakir olursa, temsili de o kadar hakir olur ve ne kadar büyük olursa, temsili de o kadar büyük olur. Evet sanemler pek âdi, hakir olduklarından; Cenab-ı Hak sineği {(Haşiye-2): Bir A'rabînin taptığı bir sanemi varmış. Bir gün ibadete gitmiş. Bakmış ki, bir tilki sanemin başına bevletmiş. Bu hali görünce, ﺍَﺭَﺏٌ ﻳَﺒُﻮﻝُ ﺍﻟﺜَّﻌْﻠَﺒَﺎﻥُ ﺑِﺮَﺍْﺳِﻪ۪ demekle, sanemi kırmış atmış. Demek sanemlerin hakaretinden, yalnız sinekler değil, tilkiler de başlarına çıkar, telvis eder. Mütercim Abdülmecid} onlara musallat kılmıştır; ve ibadetleri de o kadar çirkindir ki, nescü'l-ankebut ile yani örümceğin ağıyla tabir edilmiştir.
Üçüncü Mugalata:
Onlar diyorlar ki: "Hakikatı izhar etmekte, aczi îma eden bu gibi temsilata ne ihtiyaç vardır?"
Elcevab: Kur'anı inzal etmekten maksad, cumhur-u nâsı irşad etmektir. Cumhur ise avamdır. Avam-ı nâs, çıplak olan hakaiki göremez; ülfet peyda etmedikleri akliyat-ı mahzayı ve mücerredatı fehimleri alamaz. Bunun için Cenab-ı Hak lütuf ve ihsanıyla hakikatları onların ülfet ettikleri bir libas ile, bir şive ile göstermiştir ki, tevahhuş edip ürkmesinler. Bu bahis, müteşabihat bahsinde geçmiştir.
Bu âyetin cümleleri arasındaki irtibata gelelim:
Evet ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ لَا ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ٓﻰ ﺍَﻥْ ﻳَﻀْﺮِﺏَ مَثَلًا ﻣَﺎﺑَﻌُﻮﺿَﺔً ﻓَﻤَﺎ ﻓَﻮْﻗَﻬَﺎ cümlesi onların îrad ettikleri aşağıdaki müteselsil itirazları reddediyor.
1- Allah'ın beşer ile konuşmasında ve onlara kahr ve itab etmekte ve onlardan şikayet etmekte ne hikmet vardır? Halbuki bu gibi şeylerden anlaşılır ki; âlemde insanın da başka bir tasarrufu, bir tesiri vardır.
2- İnsanlar arasında cereyan eden konuşmalar gibi temsillerin getirilmesi... Zira bu Kur'anın beşer kelâmı olduğuna alâmettir.
3- Kelâmın arkasında, üslûbların arasında insanın timsali görünür.
4- Hakaik, temsilatla tasvir ediliyor. Bu ise, hakikatı izhar etmekten âciz olduğuna delalet eder.
5- Getirilen temsiller, âdi temsillerdir. Bu ise, mütekellimin zihni inhisar altında olduğuna emaredir.
6- Hakir ve kıymetsiz şeylerden temsiller getiriliyor. Bu da mütekellimin zaîf olduğuna delildir.
7- Getirilen temsillere mecburiyet olmadığından, terki zikrinden evlâdır.
8- Bilhâssa, ehl-i izzetin hayâ ederek tenezzül etmedikleri şeylerden temsil getirilmiştir.
Kur'an-ı Kerim bu itiraz silsilesini, ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ لَا ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ٓﻰ ﺍَﻥْ ﻳَﻀْﺮِﺏَ مَثَلًا ﻣَﺎ ilââhir cümlesiyle bir darbede kırmış ve yıkmıştır.
1- Eşyanın içyüzleri yüksek ve şeffaf olduğundan, bu yüzlerden bahsetmek azamet ve celale münafî olmadığı gibi, uluhiyetin iktizası üzerine dış yüzleri çirkin görünenlerin bahsedilmekten, zikredilmekten hariç tutulmaları, uluhiyet kanununa muhaliftir. Çünki bir hâkim, tebaasından Çingeneleri hukuk-u medeniyeden ihraç etmez.
2- Belâgat ve hikmetin iktizası üzerine, hakir manaları ifade için hakir temsillerin zikrinde bir muhalefet yoktur.
3- Âdi temsillerde bir beis yoktur, terbiye ve irşad öyle ister.
4- İnayet-i İlahiyenin iktizası üzerine, hakaik temsilatla tasvir edilir.
5- Rububiyet ve terbiyenin iktizasına binaen, insanları kendi aralarında cereyan eden muhavereleri, üslûbları, şiveleriyle irşad etmek lâzımdır.
6- Hikmet ve nizamın iktizası üzerine, Cenab-ı Hakk'ın insanlar ile konuşması zarurîdir.
Hülâsa: Cenab-ı Hak insanlara cüz'-i ihtiyarî vermekle, onları âlem-i ef'ale masdar yaptı. O âlem-i ef'ali bir nizam altına almak üzere kelâmını, yani Kur'anını da o âlem-i ef'ale gönderdi. Binaenaleyh tanzif ve tanzim için yapılan İlahî bir program, itirazlara mahal olamaz. ﻓَﺎَﻣَّﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻓَﻴَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ ﺍَﻧَّﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ ﻣِﻦْ ﺭَﺑِّﻬِﻢْ Bu cümleyi evvelki cümle ile bağlayan alâkaya gelince: Evvelki cümledeki hükmü isbat için bu cümle, bir delilin yolunu gösteriyor ve zihne gelen vehimleri de def'ediyor. Şöyle ki:
Her kim inayet-i ezeliye ile rububiyet-i İlahiyeyi gözönüne getirip Allah canibinden, kudretin azameti altında bakarsa, ﺑَﻌُﻮﺿَﺔ ve emsaliyle getirilen temsillerin, belâgat kanunlarına muvafık ve Cenab-ı Hak'tan hak olduğunu tasdik eder. Fakat her kim nefsinin emri altında mümkinatı nazara alarak bakarsa, şübhesiz vehimler onu havalandırır, dalaletin bataklığına atar. Bu iki taife insanların meseli, şöyle iki şahsın meseline benzer ki: Onlardan birisi yukarıya, diğeri aşağıya gider. Her ikisi de pek çok su arklarını görürler. Yukarıya giden şahıs, doğru çeşmenin başına gider, suyun menbaını bulur; tatlı, temiz bir su olduğunu anlar. Sonra o çeşmeden teşa'ub edip dağılan bütün arkların temiz ve tatlı olduklarına hükmeder ve hangi arka tesadüf ederse, tatlı ve temiz olduğunda tereddüd etmez. İşte bu itibarla, kendisine vehimler tasallut etmezler. Aşağıya giden öteki şahıs ise arklara bakar, suyun menbaını göremediğinden, her rastgeldiği ark suyunun tatlı olup olmadığını anlamak için delilleri, emareleri aramaya mecbur olur. Bundan dolayı vehimlere maruz kalır. Edna bir vehim, o kafasızı yoldan çıkarır. Yahut o iki taifenin misali, ellerinde bir âyine bulunan iki şahsın misaline benzer ki; birisi âyinenin şeffaf yüzüne bakar, içinde kendisini gördüğü gibi çok şeyleri de görebilir. Öteki adam ise, âyinenin renkli yüzüne bakar, birşey anlayamaz.
Hülâsa: Allah'ın sun'una, ef'aline, kelâmına, temsilatına, üslûblarına; inayet ve rububiyetini mülahaza etmekle beraber Allah'ın canibinden bakmak lâzımdır. Bu bakış da ancak nur-u imanla olur. Bu itibarla vehimler olsa bile, ancak örümcek ağının kıymet ve kuvvetinde olur. Eğer mümkinat cihetinden cüz'î fikriyle, müşteri nazarıyla bakarsa, zaîf bir vehim bile onun nazarında bir dağ gibi olur. Cudi Dağı'nı gözün rü'yetinden men'eden sineğin kanadı gibi; zaîf, küçük bir vehim de, hakikatı onun gözünün görmesinden setreder. ﻭَ ﺍَﻣَّﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ilââhir... Bu cümlenin evvelki cümle ile cihet-i irtibatı:
Evet temsilat-ı Kur'aniyedeki hikmeti fehmetmek için Allah canibinden nur-u imanla bakmak lâzım olduğuna evvelki cümle ile işaret edilmiştir. Bu cümlede ise, mezkûr temsilattaki hikmetin adem-i fehmini intac eden ve aynı zamanda evham ve bahaneler yuvasına giden yol gösterilmiştir. Şöyle ki:
Alçak nefis tarafından herşeyi karanlıklı gösteren küfür zulmetiyle temsilat-ı Kur'aniyeye bakan olursa; tabiî o temsilatın hikmetini anlayamaz, evhama kapılır. Kalbindeki marazın yardımıyla, her vehim onun nazarında bir dev kesilir, tarîk-i hakkı kaybeder, tereddüdlere maruz kalır. Sonra istifhama, yani sorup sual etmeye başlar; içinden çıkamaz, en nihayet iş inkâra dayanır, inkârın içinde kalır. Kur'an-ı Kerim ihtisar ve kinaye tarîkıyla onların inkârı tazammun eden istifhamlarına, ﻣَﺎﺫَٓﺍ ﺍَﺭَﺍﺩَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻬٰﺬَﺍ مَثَلًا cümlesiyle işaret etmiştir. Ve bu işaret içindir ki, evvelki cümlede mezkûr olan ﻳَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ ye mutabakat için, burada لَا ﻳَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ nin zikri lâzım iken ﻣَﺎﺫَٓﺍ ﺍَﺭَﺍﺩَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻬٰﺬَﺍ مَثَلًا ilââhir denilmiştir. ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ ﻭَ ﻳَﻬْﺪ۪ﻯ ﺑِﻪ۪ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ : Bu cümle, onların temsilatının sebebini, ille-i gaiyesini anlamak üzere ﻣَﺎﺫَﺍ ile yaptıkları istifhama cevabdır. Fakat Kur'an-ı Kerim usûl ittihaz ettiği îcaz ve ihtisara binaen, temsilatın âkıbetini yani temsilata terettüb eden dalalet ve hidayeti, ille-i gaiye menzilesinde göstermiştir. Evet dalalet ve hidayet, temsilata illet olamaz. Eğer illet olsa, cebr olur. Ancak temsilatın sebeb ve ille-i gaiyesi, cumhur-u avamı ikaz ve irşaddır. Sanki onlar "Ne için böyle oldu? Ne için i'caz bedihî olmadı? Ne için Allah'ın kelâmı olduğu zarurî olmadı? Ne için bu temsilat yüzünden vehimlere meydan verildi?" diye bir çok sualleri ortaya çıkardılar. Kur'an-ı Kerim ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ ﻭَ ﻳَﻬْﺪ۪ﻯ ﺑِﻪ۪ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ cümlesiyle, o sual kümesini dağıttı. Şöyle ki:
O temsilatı nur-u iman ile tefekkür edenin nur-u imanı inkişaf eder, kuvvet bulur. Küfür zulmetiyle ve tenkid hırsıyla bakanın da, zulmeti ziyadeleşir ve gözü kör olur. Çünki nazarîdir, bedihî değildir. Evet bu temsilat, temiz ve yüksek ruhları, mülevves ve alçak ruhlardan tefrik içindir. Bu da, yüksek istidadları neşv ü nemalandırmakla pis istidadlardan temyiz içindir. Bu dahi, sağlam fıtratları, mücahede ile bozuk ve hasta fıtratlardan ayırmak içindir. Bunu da, imtihan-ı beşer istilzam ediyor. Bunu dahi, sırr-ı teklif iktiza etmiştir. Teklif ise saadet-i beşer içindir. Saadet ise tekemmülden sonradır.
S- Diyorsun ki teklif, saadet içindir. Halbuki ekser-i nâsın şekavetine sebeb, tekliftir. Teklif olmasaydı, bu kadar tefavüt-ü şekavet de olmazdı?
C- Cenab-ı Hak verdiği cüz'-i ihtiyarî ile ef'al-i ihtiyariye âlemini kesbiyle teşkil etmeğe insanı mükellef kıldığı gibi, ruh-u beşerde vedia olarak ekilen gayr-ı mütenahî tohumları sulamak ve neşv ü nemalandırmak için de beşeri teklif ile mükellef kılmıştır. Eğer teklif olmasaydı, ruhlardaki o tohumlar neşv ü nema bulamazdı. Evet nev'-i beşerin ahvaline dikkatle bakılırsa görülür ki; ruhun manen terakkisini, vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve terakkisini telkîh eden yani aşılayan, şeriatlardır; vücud veren, tekliftir; hayat veren, peygamberlerin gönderilmesidir; ilham eden, dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve insandaki bu kadar kemalât-ı vicdaniye ve ahlâk-ı hasene tamamen yok olurlardı. Fakat insanların bir kısmı, arzu ve ihtiyarıyla teklifi kabul etmiştir. Bu kısım, saadet-i şahsiyeyi elde ettiği gibi nev'in saadetine de sebeb olmuştur. Amma insanların büyük bir kısmı, ihtiyarı ile küfrü kabul ve tekâlif-i İlahiyeyi reddetmişlerse de, teklifin bazı nevilerinden süzülen terbiyevî, ahlâkî vesaire güzel şeyleri aldıklarından, teklifin o nevilerini zımnen ve ızdıraren kabul etmiş bulunurlar. İşte bu itibarla, kâfirin her sıfatı ve her hali kâfir değildir.
S- İnsanlardan büyük bir kısmın şekaveti meydanda iken, yalnız küçük bir kısmın saadeti nasıl nev'in saadetine sebeb olur ki, "Şeriat rahmettir" diyorsunuz. Halbuki nev'in saadeti, ya bütün efradın veya kısm-ı ekserîsinin saadetiyle olabilir?
C- Altına yüz yumurta bırakılan tavuk, o yumurtadan yirmisini civciv çıkarıp seksenini ifsad etse, bu tavuk, yumurta nev'ine hizmet etmiş olur. Çünki bir civciv, bin yumurtanın annesi olabilir. Veya yüz tane çekirdek toprağa ekilse ve su ile sulanıp bilâhare yirmisi neşv ü nema bulup hurma ağacı olsa ve sekseni çürüyüp mahvolsa, yirmi çekirdeğin sünbüllenip ağaç olmasına sebeb olan su, elbette çekirdek nev'ine hizmet etmiş olur. Veyahud bir maden ateşte eritilse, beşte biri altın, mütebâkisi toprak çıksa; elbette ateş, o madenin kemaline, saadetine sebeb olur. Binaenaleyh teklif de insanların beşte birini kurtarsa, o beşte birin saadet-i nev'iyeye sebeb ve âmil olduğuna kat'iyyetle hükmedilebilir. Maahâzâ yüksek hissiyat ile güzel ahlâkın neşv ü neması, ancak mücahede ve içtihadla olur. Evet sağ el, daima çalıştığı için, sol elden daha kuvvetlidir. Ve bir hükûmet, mücahede ettikçe cesareti artar, terkettiği zaman cesareti azalır ve binnetice cesaret de, hükûmet de söner, mahvolur. Ve keza her şeyin ve her işin tekâmülü, zıdlarının mukabele ve rekabet etmeleriyle olur. Meselâ hidayetin tekâmülüne dalalet yardım ettiği gibi, imanın tekâmülüne de küfür yardım eder. Çünki küfür ve dalaletin ne derece pis ve zararlı olduklarını gören bir mü'minin imanı ve hidayeti, birden bine çıkar. Bu iki cihet, teklifin eser ve semeresidir. Ve bu iki cihet itibariyle teklif, saadet-i nev'iyenin yegâne âmilidir. ﻭَﻣَﺎ ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ٓ اِلَّا ﺍﻟْﻔَﺎﺳِﻘ۪ﻴﻦَ : Bu cümlenin mâkabliyle münasebeti: Evet Kur'an-ı Kerim ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ cümlesinde dalalete atılanlar kimler olduğunu beyan etmeyip mübhem bıraktığından, sâmi' korktu. "Acaba o dalalete atılanlar kimlerdir? Sebeb nedir? Kur'anın nurundan zulmet nasıl geliyor?" diye sorduğu bu üç sual, şu cümle ile cevablandırılmıştır ki: "Onlar, fâsıklardır. Dalalete atılmaları, fısklarının cezasıdır. Fısk sebebiyle, fâsıklar hakkında nur nâra, ziya zulmete inkılab eder." Evet şemsin ziyasıyla, pis maddeler taaffün eder, kokar, berbad olur. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﻨْﻘُﻀُﻮﻥَ ﻋَﻬْﺪَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﻣ۪ﻴﺜَﺎﻗِﻪ۪ ﻭَ ﻳَﻘْﻄَﻌُﻮﻥَ ﻣَٓﺎ ﺍَﻣَﺮَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻪ۪ٓ ﺍَﻥْ ﻳُﻮﺻَﻞَ ﻭَ ﻳُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ ﻓِﻰ الْاَرْضِ Bu cümlenin evvelki cümle ile vech-i nazmı: Evet bu cümle ile fısk, şerh ve beyan edilmiştir. Şöyle ki: Fısk; haktan udûl, ayrılmak, hadden tecavüz, hayat-ı ebediyeden çıkıp terketmektir. Fıskın menşei; kuvve-i akliye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i şeheviye denilen üç kuvvetin ifrat ve tefritinden neş'et eder. Evet ifrat veya tefrit, delillere karşı bir isyandır. Yani sahife-i âlemde yaratılan delail, uhûd-u İlahiye hükmündedir. O delaile muhalefet eden, Cenab-ı Hak'la fıtraten yapmış olduğu ahdini bozmuş olur. Ve keza ifrat ve tefrit hayat-ı nefsiye ve ruhiyenin maraz ve hastalığını intac eden esbabdandır. Buna fıskın birinci sıfatı olan ﻳَﻨْﻘُﻀُﻮﻥَ ﻋَﻬْﺪَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ cümlesiyle işaret edilmiştir. Ve keza ifrat ve tefrit, hayat-ı içtimaiyeye karşı isyan ateşini yakan iki âmildir. Evet bu âmiller hayat-ı içtimaiyeyi nizam ve intizam altına alan rabıtaları, kanunları keser atar. Evet şehvet veya gazab haddini aşarsa, ırz ve namuslar pay-mal olur, masumlar mahvolur. Buna da, fıskın ikinci sıfatı olan ﻭَ ﻳَﻘْﻄَﻌُﻮﻥَ ﻣَٓﺎ ﺍَﻣَﺮَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻪ۪ٓ ﺍَﻥْ ﻳُﻮﺻَﻞَ cümlesiyle işaret edilmiştir.
Ve keza dünya nizamının bozulmasını intac edip fesad ve ihtilale sebebiyet veren iki ihtilalcidirler. Buna dahi, fıskın üçüncü sıfatı olan ﻭَ ﻳُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ ﻓِﻰ الْاَرْضِ cümlesiyle işaret edilmiştir. Evet fâsık olan kimsenin kuvve-i akliye ve fikriyesi itidali kaybedip safsatalara düşerse, itikadata ait rabıtaları kesmekle, hayat-ı ebediyesini yırtar atar. Ve keza kuvve-i gazabiyesi hadd-i vasatı tecavüz ederse, hayat-ı içtimaiyenin hem yüzünü, hem astarını yırtar, altüst eder. Ve keza kuvve-i şeheviyesi haddi aşarsa heva-i nefse tâbi olur, kalbinden şefkat-i cinsiye zâil olur, kendisi berbad olacağı gibi başkalarını da berbad edecektir. Bu itibarla fâsıklar hem nev'inin zararına, hem Arz'ın fesadına çalışmış olur. ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﺨَﺎﺳِﺮُﻭﻥَ : Bu cümle, evvelki cümlenin neticesi ve aynı zamanda te'kididir. Şöyle ki:
Evvelki cümlede ahdi bozmak, sıla-i rahmi kesmek, Arz'da fesad yapmak gibi fâsıkın cinayetlerini korkunç bir şekilde söyledikten sonra, bu cümlede evvelki tehdid ve korkuyu te'kid için, fâsıkın cinayetlerinin netice ve cezasını şöyle beyan etmiştir: O fâsıklar, âhiretlerini verip dünyayı aldıkları gibi, hidayeti dalaletle tebdil eden kafasız adamlardır.
Şimdi üçüncü vazifeye geldik. Yani bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin heyetlerinden bahsedeceğiz:
Evvelâ bunu bilmek lâzımdır ki, Kur'an-ı Kerim'in âyetleri ve âyetlerin cümleleri ve cümlelerin heyetleri; sâniye, dakika, saatleri sayan saatin milleri gibidirler. Millerin her ikincisi birincisine yardım ettiği gibi, bir âyet bir maksadı takib ettiği zaman, cümleleri de o maksadın etrafında dolaşırlar; cümlelerin heyetleri dahi, cümlelerin izini takib ediyorlar. Vaziyetleri öyle bir noktaya gelir ki; halleri, lisan-ı hal ile şu beyti okuyor: ﻋِﺒَﺎﺭَﺍﺗُﻨَﺎ ﺷَﺘّٰﻰ ﻭَ ﺣُﺴْﻨُﻚَ ﻭَﺍﺣِﺪٌ ﻭَ ﻛُﻞٌّ ﺍِﻟٰﻰ ﺫَﺍﻙَ ﺍﻟْﺠَﻤَﺎﻝِ ﻳُﺸ۪ﻴﺮُ Yani: "Söylediğimiz sözler ayrı ayrı ise de, senin hüsnün birdir. Bütün sözlerimiz, o hüsn-ü cemale işaret ediyorlar." Bunun içindir ki, Kur'an-ı Kerim'in selaseti ve yüksek belâgatı ve nakşındaki inceliği tabaka-i i'caza vâsıl olmuştur. ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ لَا ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ٓﻰ ﺍَﻥْ ﻳَﻀْﺮِﺏَ مَثَلًا ﻣَﺎ ﺑَﻌُﻮﺿَﺔً ﻓَﻤَﺎ ﻓَﻮْﻗَﻬَﺎ Bu cümledeki kelimelerin nüktelerinden bahsedeceğiz: ﺍِﻥَّ kelimesi, hem hükmün hakikata bağlı olduğuna, hem hükümde vaki' olan tereddüd ve inkârların def'ine delalet eder. Öyle ise bu ﺍِﻥَّ , âyetin başında zikredilen müteselsil tereddüdlere işarettir. ﺍَﻟﻠّٰﻪ kelimesi, bundan önce zikredilen Cenab-ı Hak ile mümkinat arasında yaptıkları kıyastaki hatayı, zihnin gözüne sokuyor. Yani "Nasıl Allah diyorsunuz ve nasıl Allah'ı mümkinata kıyas ediyorsunuz, Allah unvanını taşıyan zât, mümkinata kıyas edilebilir mi?"
S- لَا ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ﻰ Hayâ, nefsin sıkılmasıyla yüzde peyda olan kızartıdan ibaret olduğundan, Cenab-ı Hak hakkında bu kelimenin kullanılması muhaldir; muhali nefyetmekte faide yoktur. Binaenaleyh لَا ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ﻰ yerinde لَا ﻳَﺘْﺮُﻙُ denilmiş olsaydı, muhaliyete mahal kalmazdı?
C- Baûda ile yapılan temsili iktiza eden ve hüsnünü takdir eden hikmet, belâgat vesaire gibi esbaba karşı temsili terketmek isteyen, hayâdan maada tek bir esbab yoktur. Hayâ da Cenab-ı Hak hakkında muhaldir. Öyle ise o temsili terketmeye aslâ sebeb bulunmadığına işareten, لَا ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ﻰ kelimesi لَا ﻳَﺘْﺮُﻙُ kelimesine tercih edilmiştir. Çünki لَا ﻳَﺘْﺮُﻙُ kelimesi, bu manayı ifade edemez. Yahut ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ﻰ nin zikri, onların ahmakçasına söyledikleri ﺍَﻣَﺎ ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ﻰ ﺭَﺏُّ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ﺍَﻥْ ﻳُﻤَﺜِّﻞَ ﺑِﻬٰﺬِﻩِ ﺍﻟْﻤُﺤَﻘَّﺮَﺍﺕِ yani "Muhammed'in Rabbi bu hakir şeylerden temsil getirmeye hayâ etmez mi?" diye söyledikleri sözlerindeki ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ﻰ kelimesine müşakelet ve müşabehet içindir. Kur'an-ı Kerim belâgatça kıymetli olan ﻣُﺸَﺎﻛَﻠَﺔً ﻓِﻰ ﺍﻟﺼُّﺤْﺒَﺔِ üslûbuna binaen, onların kullandıkları ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ﻰ kelimesini aynen kullanmıştır.
Onların bu sözlerine müşakelet ve müşabehet nokta-i nazarından ﺍَﻥْ ﻳَﻀْﺮِﺏَ yerinde ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤَﺜَﻞِ ﺍﻟْﺤَﻘ۪ﻴﺮِ denilmesi, müşabeheti saklamak için daha münasib olurdu. Fakat bu münasebetin nazara alınmaması, latîf bir üslûba işarettir ki: Temsiller, mühür veya imzalar gibi tasdik ve isbat içindir. Nasılki yazılan bir şey mühürlenmekle tasdik edilmiş olur; aynen bunun gibi, söylenilen bir söz de bir misal ile tasdik ve isbat edilmiş olur. Yahut ﺍَﻥْ ﻳَﻀْﺮِﺏَ ile paranın darbına îma edilmiştir. Yani temsillerin darbı ve darb-ı meseller, sikkenin darbı kadar kelâma kıymet veriyor. Yani nasılki sikke; gümüş ve altına kıymet veriyor, darb-ı meseller de kelâmlara o nisbette kıymet ve itibar veriyor. Ve bu işaretle, vehimleri def'etmek için temsillerin güzel bir vasıta olduklarına ve temsillerin bid'a olmayıp belâgat sahasında işlek ve güzel bir cadde olduğuna îma edilmiştir. Evet durub-u emsal, malûm kaidelerdendir. Daha kısa ve muhtasar olan ﺿَﺮْﺏ masdarı üzerine ﺍَﻥْ ﻳَﻀْﺮِﺏَ nin fiil sîgasıyla tercihan zikredilmesi, itirazlarının menşei bizzât temsil olmayıp, baûdanın hakareti olduğuna işarettir. Çünki temsiller haddizâtında kıymetli olup, itirazlara mahal değildirler. Zira ﺍَﻥْ ﻳَﻀْﺮِﺏَ fiildir. Fiil, müstakil ve sabit olmadığından, sanki latîftir. Mütekellimin kasdı onda durmuyor, mef'ule geçiyor. Masdar olan "darb" ise isimdir. İsim, müstakil ve sabit olduğu için sanki kesiftir. Mütekellimin kasdını cezbedip, mef'ule vermemesi ihtimali vardır.
Binaenaleyh ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ لَا ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ﻰ ﺿَﺮْﺏَ ﺍﻟْﺒَﻌُﻮﺿَﺔِ مَثَلًا denilmiş olsaydı; istihya mahalli, "darb" olurdu. Halbuki istihyanın mahalli, "baûda"dır. مَثَلًا : Bundan murad, temsilin hâsiyeti olan aklî bir şeyi, hissî bir şeyle ve aslı olmayan mevhum birşeyi muhakkak ve mevcud olan bir şeyle ve gaib olan birşeyi, hazır bir şeyle tasvir etmektir. مَثَلًا deki tenkirden anlaşılır ki, burada medar-ı nazar, bizzât meselin zâtıdır, sıfatları değildir. Sıfatları ise makamın iktizasına veya mümessel-i lehin haline havale edilmiştir. ﻣَﺎ tamimi ifade ettiğinden, kaidenin umumî olduğuna işarettir ki, cevab yalnız onların itiraz ettikleri şeye münhasır kalmasın. ﺑَﻌُﻮﺿَﺔً : Pek çok küçük ve hakir şeyler ve hayvanlar bulunduğu halde baûdanın tahsisi, inde'l-bülega temsil için istimali çok olduğuna binaendir. ﻓَﻤَﺎ ﻓَﻮْﻗَﻬَﺎ Yani: Kıymet ve belâgatça baûdanın (sinek) mâfevki veya küçüklükte baûdanın madûnu veyahud hem kıymette hem küçüklükte baûdanın madûnu olan şeyler. Fakat ﻣَﺎ ﻓَﻮْﻗَﻬَﺎ tabiri, küçük şeyin belâgatça daha garib, hilkatçe daha acib olduğuna işarettir. ﻓَﺎَﻣَّﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻓَﻴَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ ﺍَﻧَّﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ ﻣِﻦْ ﺭَﺑِّﻬِﻢْ ﻭَ ﺍَﻣَّﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﻓَﻴَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﻣَﺎﺫَٓﺍ ﺍَﺭَﺍﺩَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻬٰﺬَﺍ مَثَلًا Bu cümlenin evvelki cümleden teferru' ve teşa'ub ettiğini ifade eden ﻑ , bu cümleyi her iki şıkkıyla intac eden zımnî ve gizli bir delile işarettir. Tasviri şöyle olsa gerektir:
Cenab-ı Hak, temsili terketmez. Zira belâgatın iktiza ettiği bir temsildir. Belâgatın iktiza ettiği şey terkedilmez. Öyle ise Cenab-ı Hak bu temsili terketmez. Binaenaleyh insafı olan, o temsilin beliğ, hak ve Allah'tan olduğunu bilir. İnad ile bakan adam ise hikmetini bilmez, tereddüde düşer, sorar, sual eder, en nihayet istihkar ile inkâra girer. Hülâsa: Mü'min, insaflı olduğu için Allah'tan olduğunu tasdik eder. Kâfir olan adam inatçı olduğundan, "Bunda ne faide var?" der. ﺍَﻣَّﺎ : Bu ﺍَﻣَّﺎ şart edatıdır. Dâhil olduğu her iki cümleyi birincisi melzum, ikincisi lâzım; veya evvelkisi şart, ötekisi meşrut olmak üzere, ikincisini birinci ile bağlar. Evet bu ﺍَﻣَّﺎ , iki cümle arasında lüzumu tesis etmek için vaz'edilmiştir. Binaenaleyh burada ﻓَﻴَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ ﺍَﻧَّﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ cümlesinin ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ cümlesine lâzım ve zarurî olduğuna delalet eder. Yani imanı olanın şe'ni, onun hak olduğunu bilmektir.
Kendisinden daha kısa olan ﺍَﻟْﻤُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ kelimesine bedel ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ denilmesi, onun hak olduğunu bilmek iman sebebiyle olduğuna ve keza onun hak olduğunu bilmek iman olduğuna işarettir.
Belâgat nokta-i nazarından makama daha münasib olan ﺍَﻧَّﻪُ ﺍﻟْﺒَﻠِﻴﻎُ cümlesine tercihan ﺍَﻧَّﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ denilmesi, onların itirazlarından kasdettikleri son neticeye işarettir. Çünki onların maksadları, Allah'tan olduğunu nefyetmektir. ﺍَﻧَّﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ hakkaniyetin o temsile hasredilmesinden anlaşılır ki, takbih edilmeyip istihsan edilen yalnız baûda temsilidir. Baûdanın gayrısı ve baûdadan daha iyisi, ayıblardan hâlî olsa bile, belâgatça baûdanın yerini tutamaz. Çünki yalnız ayıblardan selâmet, kemale delil olamaz.
ﻣِﻦْ ﺭَﺑِّﻬِﻢْ : O temsilin, Rablarından nâzil olduğunu ifade eden bu kayıd, onlar itirazlarına hedef ittihaz ettikleri, o temsilin nüzulü olduğuna işarettir. ﻭَ ﺍَﻣَّﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ : Bu ﺍَﻣَّﺎ evvelki ﺍَﻣَّﺎ gibi mâkabllerindeki icmali tafsil etmekle, tahkik ve te'kidi ifade ediyor. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ nun ﺍَﻟْﻜَﺎﻓِﺮُﻭﻥَ kelimesine tercihan zikredilmesi, onların bu inkârı, kalblerinde rüsuh peyda eden küfürden neş'et ettiğine ve onun için onları yine küfre götürdüğüne işarettir.
Evvelki cümledeki ﻳَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ nin mutabakatı için burada فَلَا ﻳَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ denmesi münasib iken, onun yerine zikredilen ﻓَﻴَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ îcaz ve ihtisar için mukadder olan hallerden kinayedir. Takdir-i kelâm: "Küfrü olan adam, hakikatı bilmez, tereddüde düşer, inkâra girer, istifham şeklinde istihkar eder, hakir görür." Ve keza kendileri dalalette oldukları gibi, ağızlarıyla halkı da dalalete sürüklediklerine işarettir. ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ ﻭَ ﻳَﻬْﺪ۪ﻯ ﺑِﻪ۪ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ : Bu cümleden evvelki cümlede ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ mukaddem olduğuna nazaran, burada ona münasib olan ﻳَﻬْﺪ۪ﻯ ﺑِﻪ۪ nin takdimi lâzım iken, ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ takdim edilmiştir. Çünki bu kelâmdan maksad, inkâr edenlerin itirazlarını reddetmektir. Buna binaen ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ kesb-i ehemmiyet ettiğinden, takdim hakkını kazanmıştır.
S- Dalalet yerine ﻳُﻀِﻞُّ , hidayet yerine ﻳَﻬْﺪ۪ﻯ yani masdardan fiile olan udûlden maksad nedir?
C- Fiil-i muzari teceddüd ve istimrara delalet ettiğinden; yirmiüç sene devam eden nüzul-ü Kur'anın parça parça teceddüdü nisbetinde, onların zulmet-i küfriyelerine kat kat zulmetlerin ilâvesine sebebiyet verdiğine, mü'minlerin de nüzulün teceddüdü nisbetinde nur-u imanlarının derece derece yükselmesine bâis olduğuna işarettir. Ve keza bu cümle ﻣَﺎﺫَٓﺍ ﺍَﺭَﺍﺩَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ilââhirihi cümlesiyle işaret edilen istifhama cevab olduğu için, her iki fırkanın vaziyetlerini beyan etmek îcab etmiştir. Ve bu îcaba binaen, masdara tercihan fiil zikredilmiştir. Yani bir fırkanın vaziyeti dalalet, ötekisinin de hidayettir. ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ : Evvelki ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ den kemmiyet ve adedce çokluk irade edilmiştir. İkinci ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ den keyfiyet ve kıymetçe çokluk kasdedilmiştir. Ve aynı zamanda, Kur'anın nev'-i beşere rahmet olduğunun sırrına işarettir. Evet insanların az bir kısmının fazilet ve hidayetlerini çok görmek ve göstermek, Kur'anın beşere karşı merhametli ve lütufkâr olduğunu gösterir. Ve keza bir fazilet sahibi, bin faziletsize mukabildir. Bu itibarla fazileti taşıyan az olsa da, çok görünür. ﻭَﻣَﺎ ﻳُﻀِﻞُّ ﺑِﻪ۪ٓ اِلَّا ﺍﻟْﻔَﺎﺳِﻘ۪ﻴﻦَ : Evvelki cümlede mutlak ve mübhem olarak zikredilen ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ den hasıl olan vesveseleri, korkuları, tereddüdleri bu cümle ile şöyle def'etmiştir ki: Dalalete gidenler, fâsıklardır. Dalaletlerinin menşei de fısktır. Fıskın sebebi ise, kesbleridir. Suç onlarda olup, Kur'anda değildir. Dalaleti halketmek, yaptıklarının cezası içindir.
Yine bilinmesi lâzımdır ki; bu cümlelerin herbirisi mâkablini şerh ve beyan eder; mâba'di de onu tefsir eder. Demek her cümle, mâkabline delil, mâba'dine neticedir. İki silsile ile bunu izah edeceğiz:
1- Allah, o temsilden hayâ etmez. Çünki o temsili terketmez. Hem o temsil, beliğdir. Hem o temsil haktır. Hem o temsil, Allah'ın kelâmıdır. Bunu da, mü'min olan kimseler bilir.
2- Allah münkirlerin dedikleri gibi, o temsilden hayâ etmez. O münkirler, "O temsilin terki lâzımdır" diyorlar. Zira o temsilin hikmetini bilmezler, hem "Bunda ne faide var" derler. Hem inkâr ediyorlar, zira hakir görüyorlar. Hem işitmeleriyle dalalete girdiler, zira Kur'an onları dalalete attı. Hem onlar fıskla kabuklarından çıktılar, hem Allah'a olan ahidlerini bozdular, hem sıla-i rahmi kestiler, hem Arz'da Allah'ın nizam ve intizamını ifsad ettiler. Binaenaleyh hâsir ve zararlı onlardır. Dünyada vicdan, kalb ve ruhun azabı ile, âhirette de Allah'ın gazabıyla ebedî bir azab içinde kalan onlardır. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﻨْﻘُﻀُﻮﻥَ ﻋَﻬْﺪَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﻣ۪ﻴﺜَﺎﻗِﻪِ ﻭَ ﻳَﻘْﻄَﻌُﻮﻥَ ﻣَٓﺎ ﺍَﻣَﺮَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻪ۪ٓ ﺍَﻥْ ﻳُﻮﺻَﻞَ ﻭَﻳُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ ﻓِﻰ الْاَرْضِ Evvelâ bilinmesi lâzımdır ki; Kur'an-ı Kerim'in i'caz ve nazmında şekk ve şübheleri îka' eden fâsıkların bilhâssa bu makamda, bu cümlede mezkûr sıfatlar ile tavsifleri, pek yüksek ve latîf bir münasebeti taşıyor. Evet sanki Kur'an-ı Kerim diyor ki: "Kur'an-ı ekber denilen kâinatın nizamında kudret-i ezeliyenin i'cazını göremeyen veya görmek istemeyen o fâsıkların; Kur'an-ı Kerim'in de nazm ve i'cazında tereddüdleri ve kör gözleriyle i'cazını göremeyip inkâr etmeleri, baîd ve garib değildir. Zira onlar, kâinattaki nizam ve intizamı tesadüfe ve tahavvülât-ı garibeyi ve inkılabat-ı acibeyi abesiyete ve tesadüfe isnad ettiklerinden, bozulmuş olan ruhlarının gözünden o nizam tesettür edip görünmediği gibi, pis fıtratlarıyla da, Kur'anın mu'ciz olan nazmını karışık, mukaddemelerini akîm, semerelerini acı gördüler. ﻳَﻨْﻘُﻀُﻮﻥَ : Örülmüş kalın bir şeridi açıp dağıtmak manasını ifade eden "nakz" tabiri, yüksek bir üslûba işarettir. Sanki Cenab-ı Hakk'ın ahdi; meşiet, hikmet, inayetin ipleriyle örülmüş nuranî bir şerittir ki, ezelden ebede kadar uzanmıştır. Bu nuranî şerit, kâinatta nizam-ı umumî şeklinde tecelli ederek silsilelerini kâinatın enva'ına dağıtır iken, en acib silsilesini nev'-i beşere uzatmıştır ve ruh-u beşerde pek çok istidad ve kabiliyetlerin tohumlarını ekmiştir. Fakat o istidadların terbiyesini ve neticesini cüz'-i ihtiyarînin eline vermiştir. O cüz'-i ihtiyarînin yuları da şeriatın ve delail-i nakliyenin eline verilmiştir. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk'ın ahdini bozmamak ve îfa etmek, ancak o istidadları lâyık ve münasib yerlerine sarfetmekle olur. Ahdin nakzı ise, bozmak ve parçalamaktan ibarettir. Meselâ: Bazı enbiyaya iman ve tasdik, bazılarını inkâr ve tekzib; bazı hükümleri kabul, bazılarını red; bazı âyetleri tahsin, bazılarını kabih ve çirkin görmek gibi. Zira böylece yapılan nakz-ı ahd; nazmı, nizamı, intizamı ihlâl eder, bozar.
ﻭَﻳَﻘْﻄَﻌُﻮﻥَ ﻣَٓﺎ ﺍَﻣَﺮَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻪ۪ٓ ﺍَﻥْ ﻳُﻮﺻَﻞَ Bu cümledeki emir, iki kısımdır:
Birisi, teşriîdir ki, sıla-i rahim ile tabir edilen akraba ve mü'minler arasında şer'an emredilen muvasala hattıdır.
Diğeri, emr-i tekvinîdir ki, fıtrî kanunlar ile âdetullahın tazammun ettiği emirlerdir. Meselâ ilmin i'tası, manen ameli emrediyor; zekânın i'tası, ilmi emrediyor; istidadın bulunması, zekâyı; aklın verilmesi, marifetullahı; kudretin verilmesi, çalışmayı; cesaretin verilmesi, cihadı manen ve tekvinen emrediyor.
İşte o fâsıklar, bu gibi şeylerin arasında şer'an ve tekvinen tesis edilen muvasala hattını kesiyorlar. Meselâ akılları marifetullaha, zekâları ilme küs olduğu gibi; akrabalara ve mü'minlere dahi dargın olup, gidip gelmiyorlar. ﻭَ ﻳُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ ﻓِﻰ الْاَرْضِ : Evet fıskla bozulan bir adam, bataklığa düşüp çıkamıyan bir şahıs gibi çokların da o bataklığa düşmelerini istiyor ki, maruz kaldığı o dehşetli halet, bir parça hafif olsun. Çünki musibet umumî olursa, hafif olur. Ve keza bir şahsın kalbinde bir ihtilal, bir fenalık hissi uyanırsa; yüksek hissiyatı, kemalâtı sukut etmeye başlar; kalbinde tahribata, fenalığa bir meyil, bir zevk peyda olur. Yavaş yavaş o meyil kalbinde büyür; sonra o şahıs bütün lezzetini, zevkini tahribatta, fenalıkta bulur. İşte o vakit o şahıs, tam manasıyla Arz'da yırtıcı bir hayvan, ihtilali çıkarıp büyüten bir bela, fesadı durmayıp karıştıran bir âfet kesilir.
S- Bir fâsıkın fıskıyla Arz'ın müteessir olması akıldan uzaktır?
C- Madem ki Arz'da nizam var, muvazene de olmalıdır. Hattâ nizam muvazeneye tâbidir. Binaenaleyh bir makinenin dişleri arasına küçük bir şey düşerse makine müteessir olur, belki faaliyeti de durur. Veya faraza iki dağ bir teraziyle tartılır iken, terazi müvazi olduğu vakit bir gözüne bir ceviz ilâve edilirse muvazenesi bozulur. Dünyanın da manevî nizam makinesi böyledir. Mütemerrid bir fâsıkın fıskı, Arz'ın muvazene-i maneviyesinin bozulmasına vesile olabilir. ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﺨَﺎﺳِﺮُﻭﻥَ : ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ üç şeyi ifade ediyor. Birisi ihzar, ikincisi mahsûsiyet, üçüncüsü uzaklıktır. Demek bu ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ gaib olan o fâsıkları ihzar eder, mahsûs bir şekilde gösterir.
S- Onların ihzarını îcab eden sebeb nedir?
C- Sâmiin taleb ve isteğidir. Evet onların pis ahvalini işiten sâmi', onlara karşı hissettiği hiddet ve nefretini izale için; hüsran ile tecziye ve tavsiflerinde, sanki onları karşısında hazır olarak görmek istiyor, tâ "Oh! oh!" demekle kalbi rahat olsun. Müşahedeleri mümkün olmadığı halde ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ ile mahsûs gösterilmeleri; güya pis ahvalleri, habîs sıfatları ve şöhret ve kesretleri öyle bir hadde baliğdir ki, herkesin nazar-ı nefreti önünde onların o hallerini tecessüm ettirerek mahsûs bir şekilde gösterir. Ve bu işaretten, hasarete mahkûm olduklarının sebebi de anlaşılmış olur.
O fâsıklara raci' olan ﺍُﻭﻟٰٓﺌِﻚَ nin ifade ettiği uzaklık ise, onların tarîk-i haktan uzaklıkları öyle bir dereceye baliğdir ki, bir daha tarîk-i hakka rücu'ları mümkün olmayıp, bu yüzden zemme, tahkire müstehak olduklarına işarettir.
Hasrı ifade eden ﻫُﻢْ , hasaretin onlara münhasır olduğuna delalet eder. Hattâ mü'minlerin bazı dünya lezzetlerinde hasaretleri, hasaret sayılmaz; ve yine mü'minlerden ehl-i ticaretin ticaretlerinde vaki' olan zararları hasaret değildir. ﺍﻟْﺨَﺎﺳِﺮُﻭﻥَ deki harf-i tarif, cinsi ve hakikatı ifade eder. Yani hüsran görenlerin hakikatını, cinslerini görmek isteyen varsa, onlara baksın. Ve keza onların meslekleri mahz-ı hasarettir, başka hasaretlere benzemiyor. ﺧَﺎﺳِﺮ۪ﻳﻦ : Hasaretin mutlak bırakılması, yani birşeyle takyid edilmemesi, hasaretin bütün enva'ına şâmil olduğuna işarettir. Meselâ: Vefa-i ahidde nakz ile hasaret ettiler, sıla-i rahimde kat' ile, ıslahta ifsad ile, imanda küfür ile, saadet-i ebediyede şekavetle yaptıkları hasaretler gibi.
Bakara 2:28
ﻛَﻴْﻒَ ﺗَﻜْﻔُﺮُﻭﻥَ ﺑِﺎﻟﻠّٰﻪِ ﻭَﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺍَﻣْﻮَﺍﺗًﺎ ﻓَﺎَﺣْﻴَﺎﻛُﻢْ ﺛُﻢَّ ﻳُﻤ۪ﻴﺘُﻜُﻢْ ﺛُﻢَّ ﻳُﺤْﻴ۪ﻴﻜُﻢْ ﺛُﻢَّ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﺗُﺮْﺟَﻌُﻮﻥَ Yani: "Ne suretle Allah'ı inkâr ediyorsunuz? Halbuki sizin hayatınız yoktu, o size hayatı verdi; sonra sizi öldürecektir, sonra yine hayat verecektir, sonra ona rücu' edip gideceksiniz."
Âyetlerin nazmına ait üç vecih, bu âyette de caridir:
Bu âyetin mâkabliyle irtibatı:
Evet Kur'an-ı Kerim, vaktâ ki insanları ibadete ve Allah'a iman etmeye davet etti. Ve imanın itikad edilecek esaslarıyla yapılacak hükümlerini icmalen, delillerine işareten zikretti. Evvelce mücmelen işaret edilen delilleri tazammun eden nimetlerin ta'dadıyla, bu âyette de zikretmeye avdet etti.
Evet bu âyetle, en büyük nimet olan hayata işaret edilmiştir. İkinci âyetle, beka nimetine işaret edilmiştir. Evet semavat ve Arz'ın tanzimatı, hayatın kemal ve saadetini temin eder. Üçüncü âyetle, beşerin kâinat üzerine tafdil ve tekrimine işarettir. Dördüncü âyetle, beşere talim-i ilim nimetine işaret yapılmıştır. Bu nimetlerin suretine, yani nimet oldukları cihete bakılırsa; inayet-i İlahiyeye delil oldukları gibi, ibadete de delildirler. Çünki nimetleri verene şükür, vâcibdir; küfran-ı nimet, aklen de haramdır. Eğer o nimetlerin hakikatlarına bakılırsa, mebde' ve meadi isbat eden delillerdir.
Ve keza bu âyet, geçen kâfir ve münafıkların bahsine de nâzırdır. Onun için taaccübü ifade etmekle inkârı tazammun eden ﻛَﻴْﻒَ ile yapılan istifham, onların tehdidlerine işarettir.
Şimdi, bu cümlelerin aralarındaki irtibat ve münasebetlerden bahsedeceğiz:
Evet Kur'an-ı Kerim, evvelce gaibane yaptığı hikâyeden sonra, burada hitaba başladı. Bu da, belâgatça malûm bir nükte içindir. Şöyle ki:
İnsan, bir adamın fenalığından, ayıblarından bahsederken hiddeti, gazabı o kadar galebe eder ki; hayalen, hayalî bir ihzar ile hitab suretiyle kendisine tevcih-i kelâm etmeye başlar. Veya iyiliklerinden bahsederken şevki ve aşkı galeyana gelir, hemen hayalinin karşısına getirir, kendisine hitab ile konuşmaya başlar. Bu "iltifat" ile tesmiye edilen bir kaidedir. Bu kaidenin lisan-ı Arab'da büyük bir mevkii vardır. İşte Kur'an-ı Kerim bu kaideyi takiben ﻛَﻴْﻒَ ﺗَﻜْﻔُﺮُﻭﻥَ diyerek, sîga-i hitab ile onlara tevcih-i kelâm etmiştir.
Sonra vaktâ ki bu makamda takib edilen maksad; iman, ibadet etmek ve küfran-ı nimet etmemek, küfrü reddetmek gibi geçen usûl ve esasları isbat için lâzım olan delilleri zikretmektir ve delillerin en vâzıhı, ahval-i beşer silsilesinden istifade edilen delillerdir ve nimetlerin en büyüğü, o silsilenin ukde ve düğümlerindedir. Kur'an-ı Kerim ﻛَﻴْﻒَ ﺗَﻜْﻔُﺮُﻭﻥَ ﺑِﺎﻟﻠّٰﻪِ ﻭَﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺍَﻣْﻮَﺍﺗًﺎ ﻓَﺎَﺣْﻴَﺎﻛُﻢْ ﺛُﻢَّ ﻳُﻤ۪ﻴﺘُﻜُﻢْ ﺛُﻢَّ ﻳُﺤْﻴ۪ﻴﻜُﻢْ ﺛُﻢَّ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﺗُﺮْﺟَﻌُﻮﻥَ olan âyet-i kerime ile, beş düğümlü, müretteb o silsile-i acibeye işaret etmiştir. Biz de o beş düğümü, beş mes'elede hall ve beyan edeceğiz.
Birinci Mes'ele:
ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺍَﻣْﻮَﺍﺕً ukdesini, düğümünü açıyor. Şöyle ki:
İnsanın cesedini teşkil eden zerreler, âlemin zerratı içinde camid, dağınık bir şekilde iken, bakarsın ki; mahsus bir kanun ile, muayyen bir nizam ile intizam altına alınarak âlem-i anasıra gönderilir. Âlem-i anasırda sâkit, sâkin, gizli bir vaziyette iken, birdenbire kafile kafile, muayyen bir düstur ile, yevmî bir intizam ile, bir kasd ve hikmet altında âlem-i mevalide intikal eder. Âlem-i mevalidde de, sükût içinde iken birdenbire acib, garib bir tarz ile nutfeye inkılab eder. Sonra müteselsil inkılablar ile alaka olur; sonra mudga olur, sonra et, kemik olur. Bu inkılabların herbirisi, evvelkisine nisbeten daha mükemmel ise de, lâyıkına göre mevattır, yani hayatsızdır.
S- Mevt, hayatın zevalidir. Halbuki o zerrelerde hayat yoktur ki, zevali mevt olsun?
C- Mevtin o zerrelere ıtlak edilmesi, mecazdır. Sebebi ise; üçüncü, dördüncü düğümleri zihne kabul ettirmek üzere, zihin için bir hazırlamadır.
İkinci Mes'ele:
ﻓَﺎَﺣْﻴَﺎﻛُﻢ düğümünü açıyor. Evet hayat, kudret-i ezeliyenin en büyük ve en ince ve en acib bir mu'cizesidir ve bütün nimetlerden üstündür ve mebde' ve meâdin bürhanlarından en zahir bürhandır.
Evet hayat nevi'lerinin en ednası nebat hayatıdır. Hayat-ı nebatiyenin başlangıcı, çekirdekte veya habbede hayat düğümünün uyanıp açılmasıdır. Bunun keyfiyeti o kadar zahir, o kadar umumî, o kadar me'luf iken, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar hikmet-i beşerden ve felsefesinden gizli kalmıştır. İşte hayatın ne derece ince olduğu anlaşıldı.
Ve keza hayatı olmayan bir cisim, en büyük bir dağ da olsa tektir, yetimdir, mekânından başka birşeyle münasebeti yoktur. Lâkin bal arısı gibi küçük bir cisim, hayata mazhar olduğu zaman, bütün kâinatla münasebetdar olur ve herşeyle alış-veriş yapar; hattâ diyebilir ki: "Kâinat benim mülkümdür, benim yerimdir." Kâinatın her tarafına gider, havâssıyla tasarruf eder, bütün eşya ile kesb-i muarefe eder. Bilhâssa hayat-ı insaniye tabakasına çıkan hayat, aklın nuruyla âlemleri gezmiş olur. Âlem-i cismanîde tasarruf ettiği gibi, âlem-i ruhanîde gezer, âlem-i misale seyahat eder; kendisi o âlemleri ziyarete gittiği gibi, o âlemler de, onun ruhunun âyinesinde temessül etmekle iade-i ziyaret etmiş gibi olurlar. Hattâ insan "Âlem, Allah'ın fazlıyla benim için halkolunmuştur" diyebilir. Hayat-ı insaniye; herbirisi çok tabakalara şâmil olarak hayat-ı maddiye, hayat-ı ruhaniye, hayat-ı maneviye, hayat-ı cismaniye gibi nevi'lere ayrılır, inbisat eder. Demek ziya, renk ve cisimlerin görünmesine sebeb olduğu gibi; hayat da, mevcudatın kâşifi ve sebeb-i zuhurudur. Evet hayat, bir zerreyi bir küre gibi yapar; ashab-ı hayatın herbirisi, âlem benimdir diyebilir. Aralarında müzahame ve münakaşa da olmaz; müzahame ve münakaşa, yalnız nev'-i beşerde olur. İşte hayatın ne büyük bir nimet olduğu anlaşıldı.
Ve keza camid, dağınık bazı zerrelerin birdenbire bir vaziyetten çıkıp, makul bir sebeb olmadığı halde diğer bir vaziyete girmesi, Sâni'in vücuduna zahir bir delildir. Hattâ hayat; hakikatların en eşrefi, en temizidir; hiçbir cihetle hısseti yoktur, çirkin bir lekesi yok. Hayatın dışı da içi de her iki yüzü de latîftir. Hattâ en küçük ve hasis bir hayvanın hayatı bile yüksektir. Bunun içindir ki, hayat ile kudret arasında zahirî bir sebeb tavassut etmiyor. Hayata bizzât kudretin mübaşereti, izzete münafî değildir. Halbuki umûr-u hasiseye kudretin zahiren mübaşereti görünmemek için esbab-ı zahire vaz'edilmiştir. Demek hayatta hısset yoktur. İşte bundan anlaşıldı ki; hayat, Sâni'in vücuduna en zahir bir delildir.
Ve keza en basit bir cismin geçirmiş olduğu inkılabat ve tahavvülâta dikkatle bakılırsa görülür ki; âlem-i zerrattaki zerreler, âlem-i anasıra intikal edince başka suretlere girerler, âlem-i mevalidde başka suretlere dönerler, nutfede başka vaziyet alırlar, sonra alaka olur, sonra mudga olur, sonra bir insan suretini giyer, ortaya çıkarlar. Bu kadar inkılabat-ı acibe esnasında, zerreler öyle muntazam harekât ve muayyen düsturlar üzerine cereyan ederler ki; sanki bir zerre, meselâ âlem-i zerratta iken vazifelendirilmiş ve Abdülmecid'in gözünde yer alıp vazife görmek üzere yola çıkarılmıştır. Bu hali, bu vaziyeti, bu intizamı gören bir zihin, bilâ-tereddüd hükmeder ki; o zerreler, bir kasd ile ve bir hikmet altında gönderilir. İşte zerratın hayata mazhariyeti için geçirdiği bu kadar acib ve garib tavırlar, insana ikinci bir hayatın bu hayattan daha kolay ve daha sehil olduğuna da bir kanaat getirir. İşte hayatın mebde ve meade delil olduğu bu hakikatlardan anlaşıldı. ﻓَﺎَﺣْﻴَﺎﻛُﻢْ cümlesi, ﺛُﻢَّ ﻳُﻤ۪ﻴﺘُﻜُﻢْ cümlesine bir delil gibidir. Hepsi de birlikte, ﻛَﻴْﻒَ den istifade edilen inkâra delildir.
Üçüncü Mes'ele:
ﺛُﻢَّ ﻳُﻤ۪ﻴﺘُﻜُﻢْ ukdesini açar. Evet mevtin de hayat gibi mahluk olduğuna, mevtin i'dam ve adem-i mahz olmadığına delalet eder. Mevt, ancak ruhun cesed kafesinden çıkmasıyla tebdil-i mekân etmesinden ibarettir. Ve keza nev'-i beşerde mevcud emarat ve işarat-ı kesîreden kat'iyyetle anlaşılır ki, insan öldükten sonra birşeyi bâki kalır; o şeyi de, ancak ruhtur. Demek ruhun bekası, hâsse-i zâtiyedir. Bu hâsse-i zâtiyenin bir ferdde mevcud olması, nev'in tamamında mevcud olmasını istilzam etmekle; mûcibe-i cüz'iyenin mûcibe-i külliye hükmünde olduğuna bir misal teşkil ediyor. Binaenaleyh mevt, hayat gibi bir mu'cize-i kudrettir. Yoksa hayat şartları bulunmadığından ademin dairesine girmiş değildir.
S- Ölüm nasıl nimet olur ve ne suretle nimetlerin sırasına dâhil edilmiştir?
C- Evvelâ: Ölüm, saadet-i ebediyeye mukaddemedir; bu itibarla nimet sayılabilir. Çünki nimetin mukaddemesi de nimettir. Nitekim vâcibin mukaddemesi, vâcib; haramın mukaddemesi, haramdır.
Sâniyen: Ölüm, muzır hayvanlarla dolu bir hapisten geniş bir sahraya çıkmak gibidir. Binaenaleyh ruh, cesed kafesinden çıkarsa necat bulur.
Sâlisen: Ölüm olmasaydı, küre-i Arz nev'-i beşeri istiab edemezdi ve nev'-i beşer müdhiş perişaniyetlere maruz kalırdı.
Râbian: İhtiyarlık yüzünden öyle bir dereceye gelenler var ki, tekâlif-i hayatiyeye kādir olamaz, daima ölümünü isterler.
İşte bunun için, ölüm nimettir.
Dördüncü Mes'ele:
ﺛُﻢَّ ﻳُﺤْﻴ۪ﻴﻜُﻢْ ukdesinin beyanındadır. Evet bu hayat, ikinci hayattır ki; ölümden sonra, haşirden evvel vukua gelir. Demek hayat-ı uhreviye bu ikinci hayatla başlar. Binaenaleyh bu ﻳُﺤْﻴ۪ﻴﻜُﻢْ deki hitab, yalnız insanlara ait değildir, bilcümle kâinata raci'dir. Çünki bu hayat-ı uhreviye, bütün kâinatın neticesidir. Eğer bu hayat olmasa, kâinatta hakikat denilen herşey, zıddına inkılab eder. Meselâ: Nimet nıkmet olur, akıl bela olur, şefkat yılan olur.
Beşinci Mes'ele:
ﺛُﻢَّ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﺗُﺮْﺟَﻌُﻮﻥَ un ukdesi hakkındadır. Evet Cenab-ı Hak, âlem-i kevn ü fesad denilen şu âlemde hüsün, kubh, nef', zarar gibi zıdları, çok hikmetlere binaen karışık bir tarzda yaratmıştır. Hem de izhar-ı izzet için, vesait ve esbabı vaz'etmiştir. Haşir ve kıyamette kâinat tasfiye ameliyatını gördüğü zaman, zıdlar birbirinden ayrılır ve esbab ile vesait de ortadan kalkar; ortadaki perde ve hicab kalktıktan sonra, herkes Sâni'ini görür ve hakikî Mâlikini bilir.
Tetimme
Mezkûr âyetteki cümlelerin arasındaki irtibatın hülâsasına bir zeyildir
Cenab-ı Hak, vaktâ ki onların küfrünü, istifham ifade eden ﻛَﻴْﻒَ ile reddetti ve halkı da taaccübe davet etti ve ondan sonra gelen dört büyük inkılabı gösteren dört cümle ile bürhan getirerek isbat etti; o inkılabların herbirisi çok tavırlara, vaziyetlere ve mertebelere şâmil olduğu gibi, kendinden sonra gelen inkılabları hazırlayıcı birer mukaddeme oldu. Birinci inkılaba ﻭَ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺍَﻣْﻮَﺍﺗًﺎ cümlesiyle işaret edilmiştir. Yani bir insanın cesedini teşkil eden zerrelerin âlem-i zerratta geçirmiş olduğu vaziyetlerden son vaziyetine işarettir ki, ﻓَﺎَﺣْﻴَﺎﻛُﻢْ cümlesiyle işaret edilen ikinci inkılaba mukaddeme olur. Hakaik-i kevniyenin en acibi olan şu ikinci inkılab da çok mertebelere, çok tavırlara şâmildir ki; son tavrı, vaziyeti ﺛُﻢَّ ﻳُﻤ۪ﻴﺘُﻜُﻢْ cümlesiyle işaret edilen üçüncü inkılaba mukaddeme olur. Bu inkılab dahi pek çok berzahî tavırlara şâmil olup, son vaziyeti ﺛُﻢَّ ﻳُﺤْﻴ۪ﻴﻜُﻢْ cümlesiyle işaret edilen dördüncü inkılabda tamamlanır. Bu dördüncü inkılab dahi, birçok kabrî ve haşrî vaziyetlere şâmil olup, en son vaziyeti ﺛُﻢَّ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﺗُﺮْﺟَﻌُﻮﻥَ cümlesiyle hitam bulur. Demek bir zîhayatın cesedi, birinci inkılabın birinci vaziyetinden başlamak üzere daima teceddüd eder, tazelenir; yani bir libastan, bir kıyafetten çıkar, daha güzel bir libasa, bir kıyafete girer. Ve hâkeza böylece saadet-i ebediyeye mazhar oluncaya kadar devam eder. Binaenalâhâzâ bir zîhayatın şu müteselsil vaziyetlerine bakan bir adam, nasıl inkâra cesaret edebilir.
Şimdi mezkûr âyetteki cümlelerin heyetlerinden bahsedeceğiz:
Birinci Cümle:
ﻛَﻴْﻒَ ﺗَﻜْﻔُﺮُﻭﻥَ ﺑِﺎﻟﻠّٰﻪِ Bu cümle ile yapılan istifham, o kâfirlerin zihinlerini, gözlerini; yaptıkları kötülüğe, fenalığa çevirtir. Tâ ki, bizzât şekavetlerini görsünler; belki insafa gelip ikrar ederler. ﺗَﻜْﻔُﺮُﻭﻥَ deki hitab, Cenab-ı Hakk'ın şiddet-i gazabına işarettir. Çünki gaybetten hitaba yapılan iltifat; ya şiddet-i hiddete veya kesret-i muhabbete işarettir. ﺗَﻜْﻔُﺮُﻭﻥَ ye bedel لَا ﺗُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ nin zikredilmemesi, onların şiddet-i inadlarına işarettir. Çünki onlar, hakkaniyeti delail ile sabit olan imanı terk ve butlanı bürhanlar ile sabit olan küfrü kabul ettiler. ﻭَ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺍَﻣْﻮَﺍﺗًﺎ : Bu cümledeki "vav", vav-ı haliyedir yani mâba'dinin mâkabline hal olduğuna delalet eder. Demek ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺍَﻣْﻮَﺍﺗًﺎ , ﺗَﻜْﻔُﺮُﻭﻥَ nin fâiline haldir. Halin, zevilhalin âmili ile beraber olması şarttır. Halbuki burada dört cümle vardır. Bunlardan ikisi mazi, ikisi müstakbel olduklarından, zevilhalin âmili olan ﺗَﻜْﻔُﺮُﻭﻥَ ile zamanca mukarin değildirler. Binaenaleyh "vav"ın haliyeti, bir mukaddere işarettir. Takdir-i kelâm: ﻭَ ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺍَﻣْﻮَﺍﺗًﺎ Bu itibarla, ﺗَﻜْﻔُﺮُﻭﻥَ nin fâiline ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ cümlesi hal olur. Öteki cümleler ﺍِﻥْ e haber olurlar.
S- Onlar, birinci ölüm ile bir hayatı bilirlerse de, Allah'tan olduğunu bilmezler, inkâr ederler. İkinci hayat ile Allah'a rücuu zâten inkâr ederler?
C- Cehli izale edecek deliller zahir iken o vechile cehil denilmemesi, belâgatın kaidelerinden biridir. Buna binaen, birinci mevt ile birinci hayatın etvar ve ahvaline yapılan dikkat, Sâni'i ikrar ve tasdik etmeye icbar eder ve aynı zamanda evvelki hayat ve mematın Allah'tan olduğunu bilmek, ikinci bir hayatın olacağına da zihni ikna' ve icbar eder. Hal böyle iken, cahil telakki ettiğin o kâfirler, âlimler sırasına dâhildirler. ﻛُﻨْﺘُﻢْ deki hitabdan, onların âlem-i zerratta dahi bir nevi vücud ve taayyünleri olduğu anlaşılıyor. Yoksa o zerrat, tesadüf ile rastgele muayyen cisimleri teşkil edemez. ﺍَﻣْﻮَﺍﺗًﺎ tabiri, ﻟَﻢْ ﻳَﻜُﻦْ ﺷَﻴْﺌًﺎ ﻣَﺬْﻛُﻮﺭًﺍ nin mealine îmadır. ﻓَﺎَﺣْﻴَﺎﻛُﻢْ : Bu ﻑ takib ve ittisali ifade eder. Yani, mâkabliyle mâba'dinin arasında mesafe olmayacaktır. Halbuki burada, mevt ile hayat arasında uzun bir mesafe vardır. Evet fakat bu ﻑ , Sâni'i isbat eden delillerin menşeine işarettir ki; o zerratın hiçbir vasıta ve esbab olmaksızın cemadiyetten hayvaniyete def'aten intikal etmesi, zihni Sâni'i ikrar etmeye mecbur eder. Ve keza o zerrat, mevat halinde iken vaziyetleri sabit olmadığından, şe'nleri ve iktizaları, fâsılasız takibdir.
S- ﺍَﺣْﻴَﺎﻛُﻢْ ün yerine ne için ﺻِﺮْﺗُﻢْ ﺍَﺣْﻴَٓﺎﺀً denilmemiştir?
C- ﺍَﺣْﻴَﺎﻛُﻢْ , hayatın Cenab-ı Hak tarafından i'ta edildiğine sarahaten delalet eder. ﺻِﺮْﺗُﻢْ ﺍَﺣْﻴَٓﺎﺀً de o delalet yoktur. Yalnız "Hayat sahibi oldunuz" manasına delalet eder. ﺛُﻢَّ ﻳُﻤ۪ﻴﺘُﻜُﻢْ : Bunun yerine ﺗَﻤُﻮﺗُﻮﻥَ zikredilmemesi; mevtin, kaderin takdiriyle, kudretin büyük bir tasarrufu olduğuna işarettir. Evet ömr-ü tabiîsini bitirip sonra ölenler pek azdır. Kısm-ı a'zamı, ömr-ü tabiîsi esnasında ölürler. Demek mevt, tabiî bir netice değildir; ancak cesedin inhilaliyle dağılmasından ibarettir, yoksa ruhun fenasıyla değildir. Mevt ile cesed dağılır, ruh bâki kalır. ﺛُﻢَّ ﻳُﺤْﻴ۪ﻴﻜُﻢْ : Mâkabliyle mâba'di arasında bu'd-u mesafeyi ifade eden ﺛُﻢَّ , imate ile ikinci ihya arasında kocaman âlem-i berzahın fâsıla olduğuna işarettir.
ﺛُﻢَّ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﺗُﺮْﺟَﻌُﻮﻥَ : Bu ﺛُﻢَّ ise, ikinci ihya ile rücu' arasında mevcud büyük bir perde ve hicabın bulunduğuna işarettir. ﺗُﺮْﺟَﻌُﻮﻥَ Yani: Esbab perdesinin keşfiyle, vesaitin tardıyla Allah'a rücu' edeceksiniz.
S- Allah'a rücu' etmek, Allah'tan gelmeyi iktiza eder. Bunun için bir kısım insanlar, Allah ile insan arasında ittisali tevehhüm etmişlerdir ve bazı sofiler de şübheye düşmüşlerdir?
C- Dünyada insanın vücud ve bekası olduğu gibi, âhirette de vücud ve bekası vardır. Dünyadaki vücud, vasıtasız dest-i kudretten çıkar. Dünyada terkib, tahlil, tasarruf, tahavvül ile karışık beka mes'elesi sâbıkan zikredilen hikmet üzerine esbab, vesait, ilel, mes'eleye müdahale edip araya girerler. Âhirette ise vücud ve beka, her ikisi de levazımatıyla, terkibatıyla bizzât dest-i kudretten çıkarlar ve herkes hakikî Mâlikini bilir. İşte bunu anlayan, rücuun ne demek olduğunu anlar.
Bakara 2:29
ﻫُﻮَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻖَ ﻟَﻜُﻢْ ﻣَﺎ ﻓِﻰ الْاَرْضِ ﺟَﻤ۪ﻴﻌًﺎ ﺛُﻢَّ ﺍﺳْﺘَﻮٰٓﻯ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻓَﺴَﻮّٰﻳﻬُﻦَّ ﺳَﺒْﻊَ ﺳَﻤٰﻮَﺍﺕٍ ﻭَﻫُﻮَ ﺑِﻜُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻋَﻠ۪ﻴﻢٌ
Bu âyetin sâbık âyetle cihet-i irtibatı:
Evvelki âyette küfür ile küfran, delail-i enfüsiye ile inkâr edilmiştir. Bu âyette, delail-i âfâkıyeye işaret edilmiştir. Ve keza evvelki âyette vücud ve hayat nimetlerine işaret edilmiş, bu âyette beka nimetine işaret edilmiştir. Ve keza evvelki âyette, Sâni'in vücuduna delil olmakla haşre bir mukaddeme olduğuna işaret edilmiş; bu âyette ise, âhiretin tahkikiyle şübhelerin izalesine işaret edilmiştir. Evet sanki onlar diyorlar ki: "İnsana bu kadar kıymet ve ehemmiyet verilmesi nereden ve neye binaendir? Ve Allah'ın yanında mevkii nedir ki onun için kıyameti koparıyor?" Onlara cevaben Kuran-ı Kerim, bu âyetin işaretiyle diyor ki: "İnsanın pek yüksek bir kıymeti olmasaydı, semavat ve arz onun istifadesine mutî' ve müsahhar olmazdı. Ve keza insan ehemmiyetsiz olsaydı, mahlukat onun için halkedilmezdi. Eğer insan ehemmiyetsiz ve kıymetsiz olsa idi, o vakit insan mahlukat için halkolunacaktı. Ve keza insanın Hâlıkı yanında mevkii pek büyük olduğu içindir ki; âlem-i dünyayı kendisi için değil, beşer için; beşeri de ibadeti için halketmiştir.
Hülâsa:
İnsan mümtaz ve müstesnadır; hayvanlar gibi değildir. Onun için insan ﻭَ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﺗُﺮْﺟَﻌُﻮﻥَ cevherine bir sadef olmuştur.
Bu âyetteki cümlelerin nüktelerine geçiyoruz:
Ey arkadaş! Birinci cümlede ﺟَﻤ۪ﻴﻌًﺎ , ikinci cümlede ﺛُﻢَّ , üçüncü cümlede ﺳَﺒْﻊَ kelimeleri için bir tahkikat lâzımdır. O tahkikatı, altı noktada izah edeceğiz:
Birinci Nokta:
Aşağıda beyan edildiği gibi, hayatın öyle bir hâsiyeti vardır ki, hayat cüz'ü küll, cüz'îyi küllî, ferdi nev', mukayyedi mutlak, bir şahsı bir âlem gibi kılar. Binaenaleyh tek bir insan, "Dünya benim evimdir. Dünyadaki enva' benim kavmimdir ve benim aşiretimdir ve bütün eşya ile muarefem ve münasebetim vardır." diyebilir.
İkinci Nokta:
Bilirsin ki; âlemde sabit bir nizam vardır, muhkem bir irtibat vardır ve daimî düsturlar, esaslı kanunlar vardır. Bu itibarla âlem, bir saat veya muntazam bir makine gibidir. Herbir çarkın, herbir vidanın, herbir çivinin; makinenin nizam ve intizamında bir hissesi ve makinenin netice ve faidelerinde bir tesiri olduğu gibi, ehl-i hayat için ve bilhâssa beşer için de bir faidesi var.
Üçüncü Nokta:
Aşağıda işiteceğin gibi, istifadede müzahamet ve münakaşa yoktur. Nasılki Zeyd diyebilir ki: "Şems benim lâmbamdır, dünya benim evimdir." Ömer de öyle diyebilir ve aralarında münakaşa da olmaz. Evet Zeyd meselâ dünyada tek farzedilirse, istifadesi nasılsa, bütün insanlar içinde iken istifadesi yine öyledir, ne fazla olur ne noksan. Yalnız gareyne ait olan kısım müstesnadır. Zira yiyecek, içecek vesaire şeylerde münakaşa olur.
Dördüncü Nokta:
Âlem için tek bir yüz, bir cihet değil, pek çok umumî ve muhtelif vecihler vardır. Ve faideleri temin eden, kesretle umumî ve mütedâhil yani birbiri içinde cihetler vardır. Ve istifade yollarının da envaen türlü türlü tarîkleri vardır. Meselâ senin güzel bir bahçen vardır. O bahçe, bir cihetten senin istifadene tahsis edildiği gibi, diğer bir cihetten de halkı faidelendirir. Meselâ o bahçenin hüsnüne, güzelliğine her bakan bir zevk alır, bir inşirah peyda eder; bunda bir mâni' yoktur. Kezalik insanın beş zahirî, beş bâtınî olmak üzere on tane hâssesi ve duygusu vardır. İnsan bu duygularıyla ve keza cismiyle, ruhuyla, kalbiyle dünyanın herbir cüz'ünden istifade edebilir; mâni' yoktur.
Beşinci Nokta:
Bu âyetle diğer bazı âyetlerden anlaşılıyor ki; bu büyük dünya, insan için yaratılmıştır. Ve yaratılışında, insanın istifadesi ille-i gaiye olarak nazara alınmıştır. Halbuki Arz'dan pek büyük olan Zühal'in, meselâ beşeri faidelendiren, yalnız zîneti ve zaîf bir ziyasıdır. Bu cüz'î faide için ne suretle beşer ona ille-i gaiye olur?
Elcevab: Bir faideyi takib eden adam, bütün fikrini, hayalini o faideye hasreder ve ondan maada birşeye bakmaz ve herşeye kendi hesabına bakar, kimseyi nazara almaz, hattâ kendisini ille-i gaiye zanneder. Binaenaleyh bu gibi adama karşı makam-ı imtinanda söylenilen o gibi kelâmlarda mübalağa yoktur. Evet binlerce hikmetler için yaratılan Zühal'in herbir hikmetinde binlerce cihetler ve herbir cihetinde binlerce istifade edenler bulunduğu halde, "Hilkatinde o adamın istifadesi, ille-i gaiyeden bir cüz' olarak düşünülmüştür" denilirse ne manii var? Çünki ille-i gaiye, daima basit birşeyden ibaret değildir.
Altıncı Nokta:
İmam-ı Ali'nin ﻭَ ﺗَﺰْﻋُﻢُ ﺍَﻧَّﻚَ ﺟِﺮْﻡٌ ﺻَﻐ۪ﻴﺮٌ ٭ ﻭَ ﻓ۪ﻴﻚَ ﺍﻧْﻄَﻮَﻯ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢُ الْاَكْبَرُ emrettiği gibi, insan küçük bir cisim ise de, büyük âlemi içine alacak kadar büyüktür. Öyle ise cüz'î istifadesi küllî olur, öyle ise abesiyet yoktur.
İkinci Mes'ele:
ﺛُﻢَّ hakkındadır.
Ey arkadaş! Bu âyet, Arz'ın semadan evvel yaratılmış olduğuna delalet eder ve ﻭَ الْاَرْضَ ﺑَﻌْﺪَ ﺫٰﻟِﻚَ ﺩَﺣٰﻴﻬَﺎ âyeti de semavatın Arz'dan evvel halkedildiğine dâlldir. Ve ﻛَﺎﻧَﺘَﺎ ﺭَﺗْﻘًﺎ ﻓَﻔَﺘَﻘْﻨَﺎﻫُﻤَﺎ âyeti ise ikisinin bir maddeden beraber halkedilmiş ve sonra birbirinden ayırdedilmiş olduklarını gösteriyor. Şeriatın nakliyatına nazaran, Cenab-ı Hak bir cevhereyi, bir maddeyi yaratmıştır. Sonra o maddeye tecelli etmekle bir kısmını buhar, bir kısmını da mayi kılmıştır; sonra mayi kısmı da, tecellisiyle tekâsüf edip "zebed" köpük kesilmiştir; sonra Arz veya yedi küre-i arziyeyi o köpükten halketmiştir. Bu itibarla herbir arz için hava-i nesîmîden bir sema hasıl olmuştur. Sonra o madde-i buhariyeyi bastetmekle yedi kat semavatı tesviye edip yıldızları içine zer'etmiştir ve o yıldızlar tohumuna müştemil olan semavat in'ikad etmiş, vücuda gelmiştir.
Hikmet-i cedidenin nazariyatı ise şu merkezdedir ki: Görmekte olduğumuz manzume-i şemsiye ile tabir edilen güneşle ona bağlı yıldızlar cemaatı, basit bir cevhere imiş; sonra bir nevi' buhara inkılab etmiştir; sonra o buhardan, mayi-i nârî hasıl olmuştur; sonra o mayi-i nârî bürudet ile tasallüb etmiş yani katılaşmış, sonra şiddet-i hareketiyle bazı büyük parçaları fırlatmıştır. O parçalar tekâsüf ederek seyyarat olmuşlardır; şu Arz da onlardan biridir. Bu izahata tevfikan, şu iki meslek arasında mutabakat hasıl olabilir. Şöyle ki:
"İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik" manasında olan ﻛَﺎﻧَﺘَﺎ ﺭَﺗْﻘًﺎ ﻓَﻔَﺘَﻘْﻨَﺎﻫُﻤَﺎ nın ifadesine nazaran, manzume-i şemsiye ile Arz, dest-i kudretin madde-i esîriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde-i esîriye, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir. ﻭَ ﻛَﺎﻥَ ﻋَﺮْﺷُﻪُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤَٓﺎﺀِ âyeti, şu madde-i esîriyeye işarettir ki, Cenab-ı Hakk'ın Arş'ı, su hükmünde olan şu esîr maddesi üzerinde imiş. Esîr maddesi yaratıldıktan sonra, Sâni'in ilk icadlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani esîri halkettikten sonra, cevahir-i ferd'e kalbetmiştir. Sonra bir kısmını kesif kılmıştır ve bu kesif kısımdan, meskûn olmak üzere yedi küre yaratmıştır. Arz, bunlardandır. İşte Arz'ın -hepsinden evvel tekâsüf ve tasallüb etmekle acele kabuk bağlayarak uzun zamanlardan beri menşe-i hayat olması itibariyle- hilkat-i teşekkülü semavattan evveldir. Fakat Arz'ın bastedilmesiyle nev'-i beşerin taayyüşüne elverişli bir vaziyete geldiği, semavatın tesviye ve tanziminden sonra olduğu cihetle, hilkati semavattan sonra başlarsa da bidayette, mebde'de ikisi beraber imişler. Binaenalâhâzâ o üç âyetin aralarında bulunan zahirî muhalefet, bu üç cihetle mutabakata inkılab eder.
İkinci bir cevab:
Ey arkadaş! Kur'an-ı Kerim tarih, coğrafya muallimi değildir. Ancak âlemin nizam ve intizamından bahisle, Sâni'in marifet ve azametini cumhur-u nâsa ders veren mürşid bir kitabdır. Binaenaleyh bunda iki makam vardır:
Birinci Makam: Nimetleri, ihsanları, merhametleri göstermekle delail-i zahiriyeyi beyan etmekten ibarettir. Bu itibarla Arz, semavattan evveldir.
İkinci Makam: Azamet, izzet, kudret delillerini gösterir bir makamdır. Bu cihetle semavat, Arz'dan evveldir. ﺛُﻢَّ mâba'dinin mâkablinden bir zaman sonra vücuda geldiğine delalet eder ki, buna "terahi" denilir. Demek burada Arz ile semavat arasında bir uzaklık vardır. Bu uzaklık, Arz'ın semavattan evvel halkedildiğine göre zâtîdir. Aksi halde rütebî ve tefekkürîdir. Yani semavatın hilkati birinci ise de, tefekkürce rütbesi ikincidir; Arz'ın hilkati ikinci ise de, tefekkürü birincidir. Yani evvelâ Arz'ın tefekkürü, sonra semavatın tefekkürü lâzımdır. Buna göre ﺛُﻢَّ ile ﺍِﺳْﺘَﻮٰﻯ arasında ﺍِﻋْﻠَﻤُٓﻮﺍ ﻭَ ﺗَﻔَﻜَّﺮُﻭﺍ mukadderdir. Takdir-i kelâm: ﺛُﻢَّ ﺍِﻋْﻠَﻤُﻮﺍ ﻭَ ﺗَﻔَﻜَّﺮُﻭﺍ ﺍَﻧَّﻪُ ﺍﺳْﺘَﻮٰﻯ ilââhirdir.
Üçüncü Mes'ele:
ﺳَﺒْﻊَ kelimesi hakkındadır.
Ey arkadaş! Semavatın dokuz tabakadan ibaret olduğu, eski hikmetin hurafelerinden biridir. Onların o hurafevari fikirleri, efkâr-ı âmmeyi istila etmişti. Hattâ bazı müfessirler, bazı âyetlerin zahirini onların mezheblerine meylettirmişlerdir. Hikmet-i cedide ise, feza denilen şu boşlukta yalnız yıldızların muallak bir vaziyette durmakta olduklarına kaildir. Bunların mezhebinden, semavatın inkârı çıkıyor. Ve bu iki hikmetin birisi ifrata varmışsa da ötekisi tefritte kalmıştır. Şeriat ise, Cenab-ı Hakk'ın yedi tabakadan ibaret semavatı halketmiş olduğuna hâkimdir ve yıldızların da balık gibi o semalar denizlerinde yüzmekte olduklarına kaildir. Hadîs ise, semanın ﻣَﻮْﺝٌ ﻣَﻜْﻔُﻮﻑٌ den ibaret bulunduğunu emrediyor. Şu hak olan mezhebin, altı mukaddeme ile tahkikatını yapacağız.
Birinci Mukaddeme:
Şu geniş boşluğun esîr ile dolu olduğu, fennen ve hikmeten sabittir.
İkinci Mukaddeme:
Ecram-ı ulviyenin kanunlarını rabteden ve ziya ve hararetin emsalini neşr ve nakleden fezayı doldurmuş bir madde mevcuddur.
Üçüncü Mukaddeme:
Madde-i esîriyenin yine esîr olarak kalmak şartıyla, sair maddeler gibi muhtelif teşekkülatı ve ayrı ayrı nevi'leri vardır. Buhar ile su ve buzun teşekkülatları gibi.
Dördüncü Mukaddeme:
Ecram-ı ulviyeye dikkat edilirse, tabakaları arasında muhalefet görünür. Evet yeni teşekküle ve in'ikada başlamış milyarlarca yıldızlardan ibaret Kehkeşan ile anılan tabaka-i esîriye, sabit yıldızların tabakasına muhaliftir. Bu da manzume-i şemsiyenin tabakasına ve hâkeza yedi tabakaya kadar birbirine muhalif tabakalar vardır.
Beşinci Mukaddeme:
Araştırmalar neticesinde sabit olmuştur ki: Bir maddede teşkil, tanzim, tesviyeler vaki' olursa, birbirine muhalif tabakalar husule gelir. Bir madenden kül, kömür, elmas meydana gelir; ateşten alev, duman husule gelir. Müvellidülma ile müvellidülhumuzanın imtizacından su, buz, buhar tevellüd eder.
Altıncı Mukaddeme:
Şu müteaddid emarelerden anlaşıldı ki; semavat müteaddiddir, şeriat sahibi de yedidir demiştir, öyle ise yedidir. Maahâzâ yedi, yetmiş, yediyüz sayıları Arab üslûblarında kesret için kullanılır.
Arkadaş! Pek geniş bulunan Kur'an-ı Kerim'in hitablarına, manalarına, işaretlerine dikkat edilmekle bir âmiden tut bir veliye kadar bütün tabakat-ı nâsa ve umum efkâr-ı âmmeye olan müraatları, okşamaları fevkalâde hayrete, taaccübe mûcibdir. Meselâ: ﺳَﺒْﻊَ ﺳَﻤٰﻮَﺍﺕٍ kelimesinden bazı insanlar hava-i nesîmiyenin tabakalarını fehmetmiştir. Öbür bazı da, Arz'ımız ile arkadaşları olan hayatdar küreleri ihata eden nesîmî küreleri fehmetmiştir. Bir kısım da, seyyarat-ı seb'ayı fehmetmiştir. Bir kısmı da, manzume-i şemsiye içinde esîrin yedi tabakasını fehmetmiştir. Bir kısım da, şu bildiğimiz manzume-i şemsiye ile beraber altı tane daha manzume-i şemsiyeyi fehmetmiştir. Bir kısım da, esîrin teşekkülatı yedi tabakaya inkısam ettiğini fehmetmiştir.
Hülâsa:
Herbir kısım insanlar, istidadlarına göre feyz-i Kur'andan hisselerini almışlardır. Evet Kur'an-ı Kerim bütün şu mefhumlara şâmildir diyebiliriz.
Birinci Cümle:
ﻫُﻮَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻖَ ﻟَﻜُﻢْ ﻣَﺎ ﻓِﻰ الْاَرْضِ ﺟَﻤ۪ﻴﻊً : Bu cümlenin beş vecihle mâkabliyle irtibatı vardır:
Birinci Vecih:
Evvelki âyet, vücud ve hayat nimetlerine işarettir. Bu âyet, beka ve bekanın esbab ve levazımatına işarettir.
İkinci Vecih:
Kur'an-ı Kerim vaktâ ki evvelki âyetle beşer için mertebelerin en yükseği olan rücuu isbat etti, sâmiin zihnine şöyle bir sual geldi: Şu zelil insanların bu yüksek mertebeye liyakatları nereden gelmiştir? Kur'an-ı Kerim bu cümle ile o suali şöylece cevablandırmıştır: Bütün dünya dest-i itaat ve teshirine verilen insanın, elbette Hâlıkının yanında büyük bir mevkii vardır.
Üçüncü Vecih:
Evvelki âyet beşer için haşir ve kıyametin vücuduna işaret etmesi, sâmi'ce güya "Beşerin ne kıymeti vardır ki onun saadeti için kıyamet kopacak?" diye vârid olan sual, bu âyetle: "Arz bütün müştemilâtıyla istifadesi için yaratılan ve bütün enva' itaat ve emrine verilen insan, netice-i hilkattir. Elbette ve elbette onun saadeti için kıyamet kopacaktır." diye cevablandırılmıştır.
Dördüncü Vecih:
Evvelki âyet, kıyamette esbab ve vesaitin ortadan kalkmasıyla, insanın mercii yalnız Cenab-ı Hakk'a münhasır kalacağına işaret etmiştir. Bu âyet ise, dünyada da insanın merci-i hakikîsi Cenab-ı Hakk'a münhasır olduğunu söylüyor. Zira esbab ve vesaitin arkasında, kudretin şuâı görünür; tesir onundur, esbab ise perdedir.
Beşinci Vecih:
Evvelki âyet, saadet-i ebediyeye işarettir. Bu âyet de, saadet-i ebediyenin insana verilmesini iktiza eden ve sebeb olan Cenab-ı Hak'tan sebkat etmiş fazl ve in'ama işarettir ki; kendisine Arz'ın müştemilâtı ihsan edilmiş insanın elbette saadet-i ebediyeye liyakatı vardır. ﺛُﻢَّ ﺍﺳْﺘَﻮٰٓﻯ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ : Bunun mâkabliyle cihet-i irtibatı dörttür:
Birinci Cihet:
Arz ve sema tev'em yani ikizdirler, birbirinden ayrılmazlar; zikirde, fikirde daima beraber dolaşıyorlar. Bu cümleden evvelki cümlede Arz zikredildiği gibi, bu cümlede de sema zikredilmiştir.
İkinci Cihet:
Beşerin Arz'dan istifadesini ikmal ve itmam eden, ancak semavatın tanzimidir.
Üçüncü Cihet:
Evvelki âyet, ihsan ve fazl delillerine işaret etmiştir. Bu âyet de, kudret ve azamete işaret ediyor.
Dördüncü Cihet:
Bu cümle, beşerin istifadesi yalnız Arz'a münhasır olmadığına, sema dahi onun istifadesine teshir edildiğine işarettir. ﻓَﺴَﻮّٰﻳﻬُﻦَّ ﺳَﺒْﻊَ ﺳَﻤٰﻮَﺍﺕٍ : Bu cümlenin mâkabliyle irtibatı, üç çeşittir:
1- ﻛُﻦْ ile ﻓَﻴَﻜُﻮﻥُ arasındaki irtibat gibidir. Nasılki memurun husulü ﻛُﻦْ emrine bağlıdır; semavatın tesviyesi de ﺍِﺳْﺘَﻮٰﻯ ya bağlıdır.
2- Kudretin taallukuyla iradenin taalluku arasındaki irtibat gibidir. Yani "istiva" iradenin taallukuna, "tesviye" de kudretin taallukuna benzer bir irtibattır.
3- Netice ile mukaddeme arasında bulunan irtibat gibidir. Çünki semavatın tesviyesi, mukaddemesi olan "istiva"ya terettüb eder. ﻭَﻫُﻮَ ﺑِﻜُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻋَﻠ۪ﻴﻢٌ : Bu cümle mâkabliyle iki vecihle merbuttur:
Birinci Vecih:
Bu cümledeki ilm-i küllî, semavatın tanzim ve tesviyesine delil olduğu gibi, tanzim ve tesviyenin vücudu da ilm-i küllînin vücuduna delildir.
İkinci Vecih ise:
Evvelki cümle kudret-i kâmileye, bu cümle ise küllî ve şümullü ilme delalet eder.
Cümlelerin nüktelerini beyan edeceğiz:
ﻫُﻮَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ilââhir... Bu cümle mâkabliyle bağlı değildir. Ancak müste'nife olup beş sual ile cevablarına işarettir ki, bundan önce beyan edildiğinden tekrarına lüzum yoktur. ﻫُﻮَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ deki ﻫُﻮَ mübtedadır, ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ sılasıyla beraber haberdir. Bu cümlede mübteda ile haberin tarifleri tevhide işaret olduğu gibi, hasra da delalet eder. Yani müştemilât-ı Arziyenin halkı Cenab-ı Hakk'a münhasır olduğu gibi, Hâlıkı da yalnız Cenab-ı Hak'tır. Bu hasr, ﺛُﻢَّ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﺗُﺮْﺟَﻌُﻮﻥَ cümlesinde ﺍِﻟَﻴْﻪِ nin takdimiyle hasıl olan hasra delildir. Yani müştemilât-ı Arziyenin halkı Cenab-ı Hakk'a münhasır olduğu için, kıyamette merciiyet de Cenab-ı Hakk'a münhasırdır. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ sılasıyla beraber haberdir. Haberin aslı ve müstehakkı, nekre olmaktır. Burada marife olarak gelmesi, hükmün zahir ve malûm olduğuna işarettir. Yani: "Cenab-ı Hakk'ın müştemilât-ı Arziyenin Hâlıkı olduğu malûm ve zahirdir."
Menfaat için kullanılan ﻟَﻜُﻢْ deki "lâm" eşyanın hilkaten mubah, helâl, menfaatli olarak yaratılıp, bazı ârızalardan dolayı haram olmuş olduklarına işarettir. Meselâ ağyarın malı, ismet-i şer'iye için haram olmuştur. İnsanın eti, hürmet ve keramet için; zehir, zarar için; lâşe eti, necaset için haram olmuşlardır. Ve keza herbir şeyde bir faide, bir menfaat olduğuna remizdir. Ve keza beşer için herşeyde bir menfaati bulunduğuna remizdir. Evet hangi şey olursa olsun, beşere bir cihetten bir istifadeyi temin eder, velev ibret almak için olsun. Ve keza Arz'ın karnında istikbal insanlarını intizar eden pek çok rahmetin hazine ve definelerinin bulunduğuna remizdir. ﻟَﻜُﻢْ câr ve mecrurunun ﻣَﺎ ﻓِﻰ الْاَرْضِ üzerine takdimi, beşere ait istifadelerin her gayeden evvel ve evlâ olduğuna işarettir.
Umumu ifade eden ﻣَﺎ herşeyde menfaatleri aramaya insanları tergib ve teşvik içindir. ﻓِﻰ الْاَرْضِ daki ﻓِﻰ nin ﻋَﻠٰﻰ ya tercihi, en çok menfaatlerin Arz'ın karnında olduğuna ve Arz'ın karnındaki eşyanın taharrisine insanları teşci' ettiğine işarettir. Ve keza Arz'ın içindeki maden ve maddelerin istifade-i beşer için yaratılışı, Arz'ın içinde henüz keşfedilemiyen anasır ve maddelerden -tekâlif-i hayatın zahmetlerinden müstakbelin insanlarını kurtaracak- bazı gıdaî vesaire maddelerin vücudu mümkün olduğuna delalet eder. ﺟَﻤ۪ﻴﻌًﺎ : Arz'daki bazı eşyanın abes ve faidesiz olduklarına ait evhamı def'etmek içindir. ﺛُﻢَّ ﺍﺳْﺘَﻮٰﻯ daki ﺛُﻢَّ Arz'ın hilkatiyle semavatın tesviyesi arasındaki Cenab-ı Hakk'ın ef'al ve şuunatının silsilesine işarettir. Ve keza beşere menfaat hususunda, semavatın tesviyesi Arz'ın hilkatinden rütbece uzak olduğuna delalet eder. Îcaz ve ihtisar için ﺍَﺭَﺍﺩَ ﺍَﻥْ ﻳُﺴَﻮّ۪ﻯ yerinde ﺍِﺳْﺘَﻮٰﻯ denilmiştir. ﺍِﺳْﺘَﻮٰﻯ kelimesinin istimali, burada mecazdır. Yani hedefe kasdını hasredip sağa sola bakmayanlar gibi, semavatın tesviyesini irade etmiştir. ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ : Bu semadan maksad, semavatın maddesi olan buhardır. ﻓَﺴَﻮّٰﻳﻬُﻦَّ deki ﻑ tefrîi ifade ettiğine nazaran, tesviyenin istivaya bağlanması; ﻓَﻴَﻜُﻮﻥُ nün ﻛُﻦْ emrine veya kudretin taalluku iradenin taallukuna veya kazanın kadere olan terettüblerine benziyor ve takibi ifade ettiğine göre, mukadder bazı fiillere îmadır. Takdir-i kelâm: ﻧَﻮَّﻋَﻬَﺎ ﻭَ ﻧَﻈَّﻤَﻬَﺎ ﻭَ ﺩَﺑَّﺮَ الْاَمْرَ ﺑَﻴْﻨَﻬَﺎ ﻓَﺴَﻮّٰﻳﻬُﻦَّ ilââhir...den ibarettir. Yani: "Nevi'lere ayırdı, tanzim etti, aralarında lâzım gelen emirleri, tedbirleri yaptı; sonra yedi tabakaya tesviye etti." ﺳَﻮّٰﻯ : Yani "Muntazam, müstevî; enva'ı, eczaları mütesavi olarak yarattı." ﻫُﻦَّ : Bu zamirin cem'i, semavat olacak maddenin nevi'lere münkasım olduğuna işarettir. ﺳَﺒْﻊَ tabiri, semavat tabakalarının kesretine işarettir ve bu tabakaların teşekkülat-ı Arziyenin edvar-ı seb'asıyla sıfât-ı seb'aya münasebetdar olduğuna îmadır. ﺳَﻤٰﻮَﺍﺕٍ : Bu semaların bir kısmı, seyyarat balıklarına denizdir; bir kısmı da sabit yıldızlara mezraadır; bir kısmı da sema çiçekleri hükmünde olan "derârî" yıldızlara bahçe ve bostandır. ﻭَﻫُﻮَ ﺑِﻜُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻋَﻠ۪ﻴﻢٌ : Bu "vav" atıf içindir. Halbuki burada atfın tarafeyni arasında münasebet yoktur. Öyle ise, bu münasebeti bulmak için takdire ihtiyaç vardır. Şöyle ki: ﻭَﻫُﻮَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ "Öyle ise, bu büyük ecramın Hâlıkı odur." ﻭَﻫُﻮَ ﺑِﻜُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻋَﻠ۪ﻴﻢٌ "Öyle ise o ecramdaki san'atı tanzim, tahkim eden odur."
İlsakı ifade eden ﺑِﻜُﻞِّ kelimesindeki ﺏ , ilmin, malûmdan infikâk ve infisalinin mümkün olmadığına işarettir. ﻛُﻞِّ , tamimi ifade eden bir edattır. Burada ifade ettiği tamimden hiçbir şeyin, hiçbir ferdin tahsisi ve daire-i şümulünden ihracı yoktur. Bu itibarla ﻣَﺎ ﻣِﻦْ ﻋَﺎﻡٍ اِلَّا ﻭَﻗَﺪْ ﺧُﺺَّ ﻣِﻨﻪُ ﺍﻟْﺒَﻌْﺾُ olan kaide-i külliyeyi tahsis ediyor. Çünki kendisi bu kaidenin şümulünden hariç kalmıştır. ﺷَﻲْﺀٍ : Bu kelime; vâcib, mümkin, mümteni'a şâmildir. ﻋَﻠ۪ﻴﻢٌ : Yani, zâtı ile ilim arasında zarurî, lüzumî bir sübut vardır.
Bakara 2:30
ﻭَ ﺍِﺫْ ﻗَﺎﻝَ ﺭَﺑُّﻚَ ﻟِﻠْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔِ ﺍِﻧّ۪ﻰ ﺟَﺎﻋِﻞٌ ﻓِﻰ الْاَرْضِ ﺧَﻠ۪ﻴﻔَﺔً ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍَﺗَﺠْﻌَﻞُ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣَﻦْ ﻳُﻔْﺴِﺪُ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻭَ ﻳَﺴْﻔِﻚُ ﺍﻟﺪِّﻣَٓﺎﺀَ ﻭَ ﻧَﺤْﻦُ ﻧُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻙَ ﻭَ ﻧُﻘَﺪِّﺱُ ﻟَﻚَ ﻗَﺎﻝَ ﺍِﻧّ۪ٓﻰ ﺍَﻋْﻠَﻢُ مَالَا ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ Yani: Düşün o zamanı ki, Rabb'in melaikeye hitaben: "Ben yerde bir halifeyi yaratacağım!" dedi. Melaike de: "Yerde fesad yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın! Halbuki biz, hamdinle seni tesbih ve takdis ediyoruz." dediler. Rabb'in de: "Sizin bilmediğinizi ben biliyorum!" diye onlara cevab verdi.
Arkadaş! Melaikenin vücudunu tasdik ve kabul etmek imanın rükünlerinden biridir. Birkaç makamda bu rüknü isbat ve izah edeceğiz.
Birinci Makam:
Arz'ın ecram-ı ulviyeye nisbeten pek küçük ve süflî olduğu halde canlı mahlukatla dolu olduğunu görüp âlemin de nizam ve intizamına dikkat eden insan, ecram-ı ulviyenin de o yüksek burçlarında, hayatlı sâkinleri olduğuna kat'î bir şekilde hükmeder.
Evet o burçlarda melaikenin vücudunu kabul etmeyen adamın meseli şöyle bir adamın meseline benzer: O adam, büyük bir şehre giderken, şehrin bir kenarında pek küçük bir binaya tesadüf eder. Bakar ki insanlarla doludur. Ve arsalarına bakar ki, canlı mahlukatla dolu. Ve gıdalarına bakar ki; nebatat, balık vesaire gibi hayat şartları yerindedir. Sonra bakar ki; pek uzakta milyonlarca apartmanlar, köşkler var. Aralarında, uzun uzun meydanlar, tenezzühgâhlar bulunur. Fakat o küçük binadaki insanların hayat şartları, o büyük binalarda bulunmadığından; o yüksek, müzeyyen sarayları, sâkinlerden boş, hâlî olduğunu itikad eder.
Melaikenin vücudunu tasdik eden adamın meseli ise şöyle bir şahsın meseli gibidir: O adam, o küçük hanenin insanlar ile dolu olduğunu görür görmez, bilâ-tereddüd o yüksek kasırların da hayat yeri ve onlarda da onlara münasib sâkinler bulunduğuna hükmeder. Ve o yüksek kasırlara mahsus ve münasib hayat şartları vardır. Fakat oraların sâkinleri pek uzak olduklarından görünmemeleri, yok olduklarına delalet etmez.
Binaenaleyh Arz'ın zevilhayatla dolu olmasından kat'iyyetle anlaşılıyor ki; bu geniş boşlukta durmakta olan semalarda, yıldızlarda, burçlarda ve çok kısımlara münkasım ve müştemil semavatta, şeriatın melaike ile tesmiye ettiği zîhayatlar mevcuddur.
İkinci Makam:
Bundan evvel isbat ve izah edildiği gibi; hayat, mevcudatın keşşafıdır, belki mevcudatın neticesidir. Binaenaleyh bu geniş fezanın sâkinlerden ve şu yüksek semavatın şenliklerden hâlî olduklarının imkânı var mıdır? Evet bütün ukalâ-i akıl ve nakl, manevî bir icma' ve ittifakla melaikenin mana ve hakikatlarına hükmetmişlerdir; fakat tabirleri çeşit çeşittir. Meselâ: Meşaiyyun, enva'-ı mevcudatı idare eden ruhanî mahiyet-i mücerrede ile; İşrakiyyun ise, ukûl ve erbabü'l-enva' ile; dinler dahi melekü'l-cibal, melekü'l-bihar, melekü'l-emtar gibi tabirlerle tabir etmişlerdir. Hattâ akılları kör gözlerinde bulunan maddiyyun taifesi de, melaikenin manasını inkâr etmeye mecal bulamadıklarından, fıtratın namuslarına nüfuz eden kuva-yı sâriye ile tabir etmişlerdir.
S- Kâinatın irtibatını, hayatını temin için, hilkatte cereyan eden namuslar, kanunlar kâfi gelmez mi?
C- Senin dediğin o sâri kanunlar, namuslar; itibarî ve vehmî emirlerdir. Muayyen vücudları, müşahhas hüviyetleri ancak onları temsil eden ve onların ma'kesi bulunan ve onların yularlarını ele alan melaike ile sabit olur.
Ve keza teşekkül-ü ervaha münasebeti olmayan şu camid âlem-i şehadete vücudun münhasır olmadığına, akıl ve nakil müttefikan hükmetmişlerdir. Binaenaleyh ervaha münasib ve muvafık çok âlemlere müştemil olan âlem-i gayb, melaike ile dolu ve âlem-i şehadetin hayatına mazhardır.
Hülâsa: Melaikenin mana-yı hakikatı, bu izah edilen emirlerden tebarüz etti. Binaenaleyh melaikenin suretleri, eşkâlleri arasında, ukûl-ü selimenin kabul ettiği vecihle, şeriatın izah ve beyan ettiği şekildir ki: Melekler mükerrem abddirler, emirlere muhalefetleri yoktur ve muhtelif kısımlara münkasım ve latîf ve nuranî cisimlerdir.
Üçüncü Makam:
Arkadaş! Melaike mes'elesi öyle mes'elelerdendir ki; bir cüz'ün sübutuyla, küll sabit olur; bir ferdin vücuduyla, nev' tahakkuk eder. Zira inkâr eden küllünü inkâr eder. Binaenaleyh zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar bütün din adamları her asırda icma' ve ittifakla melaikenin vücuduna ve aralarında muhaverenin sübutuna ve müşahedelerinin tahakkukuna ve onlardan edilen rivayetlerin nakline hükmettikleri halde melaikenin hiçbirisinin insanlara görünmediği veya vücudları hissedilmediği elbette muhaldir. Kezalik beşerin akaidine karışıp hiçbir zamanda, hiçbir inkılabda itirazlara maruz kalmayarak devam eden melaike itikadının bir hakikata, bir asla dayanmaması ve mebadi-i zaruriyeden tevellüd etmemesi muhaldir. Her halde beşerin bu umumî itikadı, mebadi-i zaruriyeden neş'et eden ve müşahedat vakıalarından hasıl olan ve muhtelif emarelerden tevellüd eden hadsî bir hükmün neticesidir. Evet bu itikad-ı umumînin sebebi; kat'î bir surette manevî bir tevatür kuvvetini veren, pek çok defalar vukua gelen melaikenin müşahedelerinden hasıl olan zarurî ve kat'î delil ve emarelerdir. Çünki melaike mes'elesi, beşerin malûmat-ı yakîniyesindendir. Eğer bunda şübhe olursa, beşerin yakîniyatında emniyet kalmaz.
Hülâsa: Ruhanîlerden bir ferdin bir zamanda vücudu tahakkuk etse, bu nev'in vücudu tahakkuk eder. Nev'in vücudu tahakkuk etse, herhalde şeriatın beyan ettiği gibi olacaktır.
Bu âyetin, sâbık âyetle dört vecihle irtibatı vardır:
Birinci Vecih: Bu âyetler, beşere verilen büyük nimetleri ta'dad ediyor. Birinci âyetle en büyük nimete işaret edilmiştir ki; beşer, hilkatin neticesidir ve Arz'ın müştemilâtı ona teshir edilmiştir, istediği gibi tasarruf eder. Bu âyet ile de, beşerin Arz'a hâkim ve halife kılınmış olduğuna işaret edilmiştir.
İkinci Vecih: .........
Üçüncü Vecih: Evvelki âyetle, canlı mahlukatın meskenleri olan Arz ve semavata işaret edilmiştir. Bu âyet ile de, o meskenlerin sâkinleri olan beşer ve melaikeye işaret edilmiştir. Ve keza o âyet, hilkatin silsilesine; bu âyet ise, zevi'l-ervahın silsilesine işaret etmişlerdir.
Dördüncü Vecih: Evvelki âyette hilkatten maksad beşer olduğu ve Hâlık'ın yanında beşerin bir mevki sahibi bulunduğu tasrih edildiğinde sâmiin zihnine geldi ki: "Bu kadar fesad, şürur ve kötülüğü yapan beşere bu kadar kıymet neden verildi? Cenab-ı Hakk'a ibadet ve takdis için şu fesadcı beşerin vücuduna hikmetin iktizası ve rızası var mıdır?" Sâmiin bu vesvesesini def' için şöyle bir işarette bulundu ki: Beşerin o şürur ve fesadları, onda vedia bırakılan sırra mukabele edemez, affolur. Ve Cenab-ı Hak onun ibadetine muhtaç değildir. Ancak Allâmü'l-Guyub'un ilmindeki bir hikmet içindir.
Cümlelerin arasındaki irtibata geldik:
ﻭَ ﺍِﺫْ : Bu kelime, ﻭَﻫُﻮَ ﺑِﻜُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻋَﻠ۪ﻴﻢٌ cümlesine atıftır. Halbuki aralarında münasebet olmadığı gibi ﺍِﺫْ , diğer bir ﺍِﺫْ i iktiza eder. Binaenaleyh böyle bir takdire lüzum vardır: ﺍِﺫْ ﺧَﻠَﻖَ ﻣَﺎ ﺧَﻠَﻖَ ﻣُﻨْﺘَﻈَﻤًﺎ ﻭَ ﺍِﺫْ ﻗَﺎﻝَ ﺭَﺑُّﻚَ ilââhir... Bu takdirde, ikinci ﺍِﺫْ birincisine atf olur ve her iki cümle arasında da münasebet bulunur. ﺍِﻧّ۪ﻰ ﺟَﺎﻋِﻞٌ ﻓِﻰ الْاَرْضِ ﺧَﻠ۪ﻴﻔَﺔً : Cenab-ı Hak müşavere yolunu öğretmek ile beşerin hilafetindeki hikmetin sırrını melaikeye istifsar ettirmek üzere bu cümleyi söyledi. Sâmiin zihni, üç noktayı nazara alarak harekete geçti: 1- Melaike ne dediler? 2- Taaccüble hikmeti sordular. 3- Cinlere halife olmakla beraber, beşerde de kuvve-i gazabiye ve şeheviye halkedilmiştir. Bunlar, cinlerden daha ziyade fesad yapacaklardır. İşte Kur'an-ı Kerim ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍَﺗَﺠْﻌَﻞُ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣَﻦْ ﻳُﻔْﺴِﺪُ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻭَ ﻳَﺴْﻔِﻚُ ﺍﻟﺪِّﻣَٓﺎﺀَ cümlesiyle o üç noktaya işaret etmiştir. Melaikenin sual-i taaccüb ve istifsarları bittikten sonra, sâmi', Cenab-ı Hak'tan verilecek cevabı beklerken Kur'an-ı Kerim ﻗَﺎﻝَ ﺍِﻧّ۪ٓﻰ ﺍَﻋْﻠَﻢُ مَالَا ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ cümlesiyle cevab vermiştir. Yani "Eşya ve ahkâm, sizin malûmatınıza münhasır değildir. Adem-i ilminiz, onların vücuda gelmeyeceklerine sebeb olamaz. Benim, beşerin hilkati hakkında bir hikmetim vardır; o hikmetin hatırası için, fesadlarını nazara almam." ferman etmiştir.
Cümlelerin heyet ve nüktelerine geldik:
ﻭَ ﺍِﺫْ ﻗَﺎﻝَ ﺭَﺑُّﻚَ ilââhir...: Atfı ifade eden bu "vav", münasebet-i atfiyenin iktizasına binaen ﻭَ ﺍِﺫْ ﻗَﺎﻝَ ﺭَﺑُّﻚَ ilââhir cümlesine ma'tufun aleyh olmak üzere ﺍِﺫْ ﺧَﻠَﻖَ ﻣَﺎ ﺧَﻠَﻖَ ﻣُﻨْﺘَﻈَﻤًﺎ cümlesinin takdirine işarettir.
Ve keza ﺍِﺫْ zaman-ı maziyi ifade ettiği cihetle, sanki zihinleri geçmiş zamanların silsilesine götürür veya o silsileyi bu zamana getirir, ihzar eder ki; zihinler, o zamanlarda vukua gelmiş olan hâdiseleri görsünler. ﺭَﺑُّﻚَ : Bu tabir, melaikenin aleyhine bir hüccet ve bir delildir. Yani Allah seni terbiye etmiştir, hadd-i kemale eriştirmiştir ve seni beşere mürşid kılmıştır ki, fesadlarını izale edesin. Demek nev'-i beşerin en büyük hasenesi sensin ki, onların mefsedetlerini setrediyorsun. ﻟِﻠْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔِ : Cenab-ı Hakk'ın müşavere şeklinde melaike ile yaptığı muhavere, melaikenin beşer ile fazla bir irtibat ve alâka ve münasebetleri olduğuna işarettir. Çünki melaikenin bir kısmı insanları hıfzediyor, bir kısmı kitabet işlerini görüyor. Demek insanlarla alâkaları ziyade olduğundan, insanların ahvaline ehemmiyet veriyorlar. ﺍِﻧّ۪ﻰ : Melaikenin ﺍَﺗَﺠْﻌَﻞُ ile yaptıkları istifhamdan anlaşılan tereddüdlerini reddetmekle, mes'elenin azamet ve ehemmiyetine işarettir. ﺍِﻧّ۪ﻰ : Burada ﻯ mütekellim-i vahde ile ﻭَ ﺍِﺫْ ﻗُﻠْﻨَﺎ da, mütekellim-i maalgayr zamirinin zikirlerinden şöyle bir işaret çıkıyor ki: Cenab-ı Hakk'ın halk ve icad fiilinde vasıtanın bulunmadığına, kelâm ve hitabında vasıtaların bulunduğuna işarettir. Bu nükteye delalet eden başka âyetler de vardır. Ezcümle: ﺍِﻧَّٓﺎ ﺍَﻧْﺰَﻟْﻨَٓﺎ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏَ ﺑِﺎﻟْﺤَﻖِّ ﻟِﺘَﺤْﻜُﻢَ ﺑَﻴْﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﺑِﻤَٓﺎ ﺍَﺭٰﻳﻚَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ âyet-i kerimesinde azamete delalet eden ﻧَﺎ zamir-i cem'i, vahiyde vasıtanın bulunduğuna işaret olduğu gibi; ﺑِﻤَٓﺎ ﺍَﺭٰﻳﻚَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ de müfred hükmünde olan Lafza-i Celal, manaları ilham etmekte vasıtanın bulunmadığına işarettir. ﺟَﺎﻋِﻞٌ kelimesinin, ﺧَﺎﻟِﻖٌ kelimesine tercihen zikri: Melaikenin medar-ı şübhe ve mûcib-i istifsarları, halk ve icad fiili değildir. Zira vücud hayr-ı mahzdır, halk Allah'ın fiilidir, Allah'ın fiili lâyüs'eldir. Ancak melaikeyi şübheye davet eden ve istifsarlarına mûcib olan ca'ldir. Yani Cenab-ı Hakk'ın beşeri Arz'ın tamirine tahsis etmesidir. ﻓِﻰ الْاَرْضِ daki ﻓِﻰ nin ﻋَﻠٰﻰ ya tercihi: Beşerin yer üstünde olduğu, ﻋَﻠٰﻰ kelimesinin manasına muvafık ve münasib iken tercihan ﻓِﻰ nin zikredilmesi; beşerin bir ruh gibi Arz'ın cesedine nefh ve nüfuz ettiğine ve beşerin ölüp inkıraz etmesiyle Arz'ın yıkılmasına işarettir. ﺧَﻠ۪ﻴﻔَﺔ : Bu tabir, Arz'ın insanların hayatına elverişli şeraiti haiz olmazdan evvel Arz'da idrakli bir mahlukun bulunmuş olduğuna ve o mahlukun hayatına o zamandaki Arz'ın evvelki vaziyetleri muvafık ve müsaid bulunduğuna işarettir. ﺧَﻠ۪ﻴﻔَﺔ tabirinin bu manaya delaleti, mukteza-yı hikmettir. Amma meşhur olan manaya nazaran, o idrakli mahluk, cinlerden bir nev' imiş; yaptıkları fesaddan dolayı insanlar ile mübadele edilmişlerdir. ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍَﺗَﺠْﻌَﻞُ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣَﻦْ ﻳُﻔْﺴِﺪُ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻭَ ﻳَﺴْﻔِﻚُ ﺍﻟﺪِّﻣَٓﺎﺀَ : Bu cümle müste'nifedir. Bu istînaftan anlaşılıyor ki; Cenab-ı Hakk'ın melaike ile olan hitabı, sâmii şöyle bir suale mecbur etmiştir ki: "Acaba melaikeler komşuluklarına gelecek insanları nasıl karşılayacaklardır? Hem onlar ile beraber olmaya ve komşu olmaya rızaları var mıdır? Hem fikirleri nedir?" Kur'an-ı Kerim ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍَﺗَﺠْﻌَﻞُ cümlesiyle o suali cevablandırmıştır.
S- ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍَﺗَﺠْﻌَﻞُ ilââhir... cümlesi ﺍِﺫْ ﻗَﺎﻝَ cümlesine ceza olduğuna nazaran, aralarında lüzum lâzımdır. Halbuki lüzum görünmüyor?
C- Melaike Arz'ın müekkelleri bulundukları cihetle, Arz onların idaresinde olur. Bu itibarla insanların Arz'a halife kılınması hakkında melaikenin fikirlerini izhar etmek lüzumu vardır.
ﻗَﺎﻝَ - ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ tabirleri, mukavele ve muhavere şeklinde müşavere üslûbunu insanlara öğretmek içindir. Yoksa Cenab-ı Hak müşavereden münezzehtir.
Melaikenin ﺍَﺗَﺠْﻌَﻞُ ile yaptıkları istifhamdan maksad, ca'le itiraz, ca'li inkâr etmek değildir. Çünki Cenab-ı Hakk'ın fiillerine itiraz etmeye ismetleri mânidir. Ancak ca'lin sebebi mahfî olduğundan, taaccüble sebeb ve hikmetini sormuşlardır. Ca'l tabirinden anlaşılıyor ki; insanın ahvali, vaziyetleri ne tabiatın iktizasıdır ve ne de fıtratın îcabıdır, ancak bir câilin ca'li iledir.
S- ﻓ۪ﻴﻬَﺎ : Mesafe pek kısa olduğu halde, ikinci ﻓ۪ﻴﻬَﺎ nin zikrine ne ihtiyaç vardır?
C- Birinci ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ile, beşerin bir ruh gibi Arz'a nüfuz etmesiyle Arz'ı ihya etmesine; ikinci ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ise, beşerin fesadı dahi Azrail gibi Arz'ın kalbine kadar pençesini sokup Arz'ı imatesine işarettir. Demek beşer, bir taraftan Arz'ın şifası için bir ilâç iken, diğer taraftan ölümünü intac eden bir zehirdir. ﻣَﻦْ : Beşerden kinayedir. Kinayenin tasrihe sebeb-i tercihi: Melaikenin maksadı, beşerin şahsiyeti olmayıp, ancak kendilerine sakîl, ağır gelen bir mahlukun Allah'a isyan etmesine işarettir. ﻳُﻔْﺴِﺪُ : Fesadın "isyan"a bedel zikri, isyanlarının nizam-ı âlemin fesadına sebeb olacağına işarettir. Devam ile teceddüdü ifade eden muzari sîgasıyla fesadın zikredilmesi, melaikenin asıl istemedikleri ve inkâr ettikleri, ancak isyanlarının devam ve istimrar ile vukua geleceğine ait olduğuna işarettir. Melaike beşerin isyanlarının devam ve istimrarını, ya Cenab-ı Hakk'ın i'lamıyla bilmişlerdir veya Levh-i Mahfuz'a bakıp ondan almışlardır veyahut insanlardaki kuvve-i gazabiye ve şeheviyeden anlamışlardır.
ﻓ۪ﻴﻬَﺎ : Kuvve-i şeheviye ile Arz'da fesad hasıl olur, kuvve-i gazabiyenin tecavüzüyle katl ve kıtale mahal olur. Halbuki Arz, takva üzerine tesis edilmiş bir mescid hükmündedir. ﻭ : Fesad ile sefk gibi iki rezileyi birbirine atf ve cem'eder. Çünki fesad, sefk-i dima'ya sebebdir.
ﻳَﺴْﻔِﻜُﻮﻥَ nin ﻳَﻘْﺘُﻠُﻮﻥَ ye tercihan zikrinden anlaşılıyor ki; sefk, zulmen yapılan katldir. Bu ise fesada daha münasibdir. Çünki katlin ifade ettiği mana, katlin mubah kısmına da şâmildir. Cihadda veya bir cemaatı kurtarmak için yapılan katller gibi ki; bu katl, fesada münasib olmaz.
ﺍﻟﺪِّﻣَٓﺎﺀَ : Sefk kelimesinin delalet ettiği irâka-i demdeki demi te'kiddir. ﻭَ ﻧَﺤْﻦُ ﻧُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻙَ ﻭَ ﻧُﻘَﺪِّﺱُ ﻟَﻚَ : Beşerin ca'lindeki hikmeti soran melaikeye, sanki şöyle bir itiraz vârid olmuştur: "Beşerin Allah'a yapacağı ibadet ve takdis, onun ca'line sebeb-i kâfi gelmez mi ki, ca'linin hikmetini soruyorsunuz?" İşte "vav-ı haliye" ile zikredilen ﻭَ ﻧَﺤْﻦُ ﻧُﺴَﺒِّﺢُ ilââhir cümlesi, güya o itirazı def'etmeye işarettir. ﻧَﺤْﻦُ : Maasiden masum melaikenin cemaatlerinden kinayedir. Cümlenin cümle-i ismiye şeklinde zikredilmesi; tesbihin melaikeye bir seciye olduğuna ve melaikenin tesbihata mülazım ve müdavim olduklarına işarettir. ﻧُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻙَ : Bizler, bütün ibadetlerin sana mahsus olduğunu kâinata ilân ve Cenab-ı Uluhiyetine lâyık olmayan şeylerden münezzeh olduğuna iman ve bütün evsaf-ı azamet ve celal ile muttasıf olduğuna itikad ediyoruz. ﻭَ ﻧُﻘَﺪِّﺱُ ﻟَﻚَ : Bu "lâm" ya sıladır, bir manayı ifade etmez veya ta'lil ve sebebiyet içindir. Birinci ihtimale göre, ﻧُﻘَﺪِّﺳُﻚَ takdirinde olur. Yani "Seni takdis ve tathir ediyoruz" demektir. İkinci ihtimale nazaran, ﻧُﻘَﺪِّﺱُ لِاَجْلِكَ takdirinde olur. Yani biz nefislerimizi, fiillerimizi günahlardan temizlemekle beraber, kalblerimizi masivandan çeviriyoruz demektir.
Bu "vav" ise, iki rezileyi cem' ve birbirine atfeden ﻳَﺴْﻔِﻚُ deki "vav"ın aksine ve inadına olarak, biri takdis, diğeri tesbih iki fazileti cem' ve birbirine atfediyor. ﻗَﺎﻝَ ﺍِﻧّ۪ٓﻰ ﺍَﻋْﻠَﻢُ مَالَا ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ : Bu cümle, melaikenin istifsarından sonra acaba Cenab-ı Hak istifsarlarına nasıl cevab verdi ve taaccüblerini ne ile izale etti ve beşerin onlara tercihindeki hikmet nedir diye sâmiin kalbine gelen suale icmalî bir cevabdır, tafsili sonra gelecektir. ﺍِﻧّ۪ٓﻰ ﺍَﻋْﻠَﻢُ deki ﺍِﻥَّ , tahkiki ifade etmekle tereddüd ve şübheyi def'etmek içindir. Bu ise, müsellem olmayan nazarî hükümlerde olur. Halbuki burada Allah'ın halkın bilmediklerini bilmesi müsellem ve bedihî bir hükümdür; hâşâ melaikenin bu hükümde tereddüdleri yoktur. Binaenaleyh burada bu ﺍِﻥَّ , Kur'an-ı Kerim'in îcaz için ihtisaren icmal ettiği birkaç cümleye işarettir:
1- Beşerdeki maslahatlar ve beşerin hayr-ı kesîre nisbeten mefsedetleri, şerr-i kalildir. Şerr-i kalil için hayr-ı kesîri terketmek, hikmete muhaliftir.
2- Beşerin hilafete olan sırr-ı liyakatı, melaikece meçhul, Hâlıkça malûmdur.
3- Beşerin onlara tercih hakkını veren hikmet, melaikece meçhuldür.
4- ﺍِﻥَّ nin ifade ettiği tahkik, bazan sarih hükme değil, cümlenin bir kaydından istifade edilen zımnî bir hükme raci' olur. Burada ﺍِﻥَّ nin tahkiki, لَا ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ kaydından istifade edilen hükm-ü zımnîye raci'dir.
Yani "Sizler muhakkak bilmiyorsunuz ve keza Allah'ın ilmi lâzım, beşerin vücudu melzumdur." Bu cümlede ilm-i İlahînin vücuduna delalet eden ﺍَﻋْﻠَﻢُ den, beşerin vücuda geleceği tebarüz eder. Çünki ﺍَﻋْﻠَﻢُ nün delaletine göre, ilm-i İlahî taalluk ve tahakkuk etmiştir. Öyle ise beşerin vücudu herhalde olacaktır.
Melaikeye verilen o icmalî cevabın tahkiki hakkında ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠ۪ﻴﻢٌ ﺣَﻜ۪ﻴﻢٌ âyetinden şöyle bir izahat alınabilir ki: Cenab-ı Hakk'ın ef'ali hikmetlerden, maslahatlardan hâlî değildir. Öyle ise mevcudat, halkın malûmatında münhasır değildir. Öyle ise melaikenin adem-i ilimleri, beşerin adem-i vücuduna delil olamaz. Ve keza Cenab-ı Hak hayr-ı mahz olarak melaikeyi yaratmıştır, şerr-i mahz olarak da şeytanı yaratmıştır, hayır ve şerden mahrum olarak behaim ve hayvanatı halketmiştir. Hikmetin iktizasına göre, hayır ve şerre kādir ve câmi' olarak dördüncü kısmı teşkil eden beşerin yaratılması da lâzımdır ki; beşerin şeheviye ve gazabiye kuvvetleri kuvve-i akliyesine münkad ve mağlub olursa, beşer mücahedesinden dolayı melaikeye tefevvuk eder. Aksi halde hayvanattan daha aşağı olur, çünki özrü yoktur.
Bakara 2:31
ﻭَﻋَﻠَّﻢَ ﺍٰﺩَﻡَ الْاَسْمَٓاءَ ﻛُﻠَّﻬَﺎ ﺛُﻢَّ ﻋَﺮَﺿَﻬُﻢْ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔِ ﻓَﻘَﺎﻝَ ﺍَﻧْﺒِﺌُﻮﻧ۪ﻰ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺀِ هٰٓؤُلَٓاءِ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ٭ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ لَا ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ اِلَّا ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠ۪ﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜ۪ﻴﻢ٭ ﻗَﺎﻝَ ﻳَٓﺎ ﺍٰﺩَﻡُ ﺍَﻧْﺒِﺌْﻬُﻢْ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺋِﻬِﻢْ ﻓَﻠَﻤَّٓﺎ ﺍَﻧْﺒَﺎَﻫُﻢْ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺋِﻬِﻢْ ﻗَﺎﻝَ ﺍَﻟَﻢْ ﺍَﻗُﻞْ ﻟَﻜُﻢْ ﺍِﻧّ۪ٓﻰ ﺍَﻋْﻠَﻢُ ﻏَﻴْﺐَ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ وَالْاَرْضِ ﻭَﺍَﻋْﻠَﻢُ ﻣَﺎ ﺗُﺒْﺪُﻭﻥَ ﻭَﻣَﺎ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺗَﻜْﺘُﻤُﻮﻥَ Cenab-ı Hak, bütün eşyanın isimlerini Âdem'e (A.S.) öğretti. Sonra o eşyayı melaikeye göstererek dedi ki: "Eğer iddianızda sadık iseniz, bunların isimlerini bana söyleyiniz." Melaike dediler ki: "Seni her nekaisten tenzih ve bütün sıfât-ı kemaliye ile muttasıf olduğunu ikrar ederiz. Senin bize öğrettiğin ilimden başka bir ilmimiz yoktur, herşeyi bilici ve her kimseye liyakatına göre ilim ve irfan ihsan edici sensin." Cenab-ı Hak dedi ki: "Yâ Âdem! Bunların isimlerini onlara söyle." Vaktâ ki Âdem, isimlerini onlara söyledi. Cenab-ı Hak dedi ki: "Size demedim mi semavat ve Arz'ın gaybını bilirim ve sizin Âdem hakkında lisanla izhar ettiğinizi ve kalben gizlediğinizi bilirim."
Mukaddeme
Bu talim-i esma mes'elesi ya Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'ın melaikenin inkârlarına karşı mu'cizesi olup, melaikeyi inkârdan ikrara icbar etmiştir; yahut melaikenin, hilafetine itiraz ettikleri nev'-i beşerin hilafete liyakatını melaikeye kabul ettirmek için izhar ettiği bir mu'cizedir.
Ey arkadaş! Herşeyin Kitab-ı Mübin'de mevcud olduğunu tasrih eden وَلَا ﺭَﻃْﺐٍ وَلَا ﻳَﺎﺑِﺲٍ اِلَّا ﻓ۪ﻰ ﻛِﺘَﺎﺏٍ ﻣُﺒ۪ﻴﻦٍ âyet-i kerimesinin hükmüne göre: Kur'an-ı Kerim zahiren ve bâtınen, nassen ve delaleten, remzen ve işareten her zamanda vücuda gelmiş veya gelecek herşeyi ifade ediyor. Buna binaen gerek enbiyanın kıssa ve hikâyeleri, gerek mu'cizeleri hakkında Kur'an-ı Kerim'in işaratından fehmettiğime göre, {(Haşiye): Eğer müellifin, Tenzil'in nazmından çıkardığı letaifte şübhen varsa ben derim ki: İbnü'l-Fârıd kitabından tefe'ül ederken şu beyit çıktı: ﻛَﺎَﻥَّ ﻛِﺮَﺍﻡَ ﺍﻟْﻜَﺎﺗِﺒ۪ﻴﻦَ ﺗَﻨَﺰَّﻟُﻮﺍ ﻋَﻠٰﻰ ﻗَﻠْﺒِﻪ۪ ﻭَﺣْﻴًﺎ ﺑِﻤَﺎ ﻓ۪ﻰ ﺻَﺤ۪ﻴﻔَﺔٍ Habib} mu'cizat-ı enbiyadan iki gaye ve hikmet takib edilmiştir:
Birincisi:
Nübüvvetlerini halka tasdik ve kabul ettirmektir.
İkincisi:
Terakkiyat-ı maddiye için lâzım olan örnekleri nev'-i beşere göstererek, o mu'cizelerin benzerlerini meydana getirmek için nev'-i beşeri teşvik ve teşci' etmektir. Sanki Kur'an-ı Kerim, enbiyanın kıssa ve hikâyeleriyle terakkiyatın esaslarına, temellerine parmakla işaret ederek: "Ey beşer! Şu gördüğün mu'cizeler, bir takım örnek ve numunelerdir. Telahuk-u efkârınızla, çalışmalarınızla şu örneklerin emsalini yapacaksınız." diye ihtar etmiştir. Evet mazi, istikbalin âyinesidir; istikbalde vücuda gelecek icadlar, mazide kurulan esas ve temeller üzerine bina edilir. Evet şu terakkiyat-ı hazıra tamamıyla dinlerden alınan işaretlerden, vecizelerden hasıl olan ilhamlar üzerine vücuda gelmişlerdir. Evet:
1- İlk saat ve sefine, mu'cize eliyle beşere verilmiştir.
2- Kâinatın ihtiva ettiği bütün nevi'lerin isimlerini, sıfatlarını, hâssalarını beyan zımnında; beşerin telahuk-u efkârıyla meydana gelen binlerce fünun sayesinde ﻭَ ﻋَﻠَّﻢَ ﺍٰﺩَﻡَ الْاَسْمَٓاءَ ﻛُﻠَّﻬَﺎ âyetiyle işaret edilen Hazret-i Âdem'in mu'cizesine mazhar olmuştur.
3- Bütün san'atların medarı olan demirin yumuşatılıp kullanılması sayesinde icad edilen bu kadar terakkiyatla nev'-i insan, ﻭَ ﺍَﻟَﻨَّﺎ ﻟَﻪُ ﺍﻟْﺤَﺪ۪ﻳﺪَ âyetiyle işaret edilen Hazret-i Davud'un mu'cizesine mazhardır.
4- Yine telahuk-u efkâr ile, tayyare gibi icad edilen terakkiyat-ı havaiye sayesinde nev'-i beşer, ﻏُﺪُﻭُّﻫَﺎ ﺷَﻬْﺮٌ ﻭَ ﺭَﻭَﺍﺣُﻬَﺎ ﺷَﻬْﺮٌ âyetiyle sür'ati beyan edilen Hazret-i Süleyman'ın mu'cizesine yaklaşıyor.
5- Kıraç ve kumlu yerlerden suları çıkartan santrafüj âleti, ﺍَﻥِ ﺍﺿْﺮِﺏْ ﺑِﻌَﺼَﺎﻙَ ﺍﻟْﺤَﺠَﺮَ âyetiyle işaret edilen Hazret-i Musa'nın (A.S.) asâsından ders almıştır.
6- Tecrübeler sayesinde ve telahuk-u efkâr ile husule gelen terakkiyat-ı tıbbiye, Hazret-i İsa'nın (A.S.) mu'cizesinin ilhamatındandır. Hakikaten şu mu'cizeler ile bu terakkiyat arasında pek büyük münasebet ve muvafakat vardır. Evet dikkat eden adam, bilâ-tereddüd o mu'cizeler bu terakkiyata birer mikyas ve numunelerdir diye hükmeder. Ve keza ﻳَﺎ ﻧَﺎﺭُ ﻛُﻮﻧ۪ﻰ ﺑَﺮْﺩًﺍ ﻭَ سَلَامًا âyet-i kerimesinin delaletine göre, Hazret-i İbrahim ateşe atıldığı zaman, ateşin harareti bürudete inkılab etmesi; beşerin keşfettiği yakıcı olmayan mertebe-i nâriyeye örnek ve me'hazdir.
7- لَوْلَٓا ﺍَﻥْ ﺭَﺍٰ ﺑُﺮْﻫَﺎﻥَ ﺭَﺑِّﻪ۪ âyet-i kerimesinin -bir kavle göre- işaret ettiği gibi, Hazret-i Yusuf'un (A.S.) Ken'an'da bulunan babasının timsalini görür görmez Zeliha'dan geri çekilmesi; ve kervanları Mısır'dan avdet ettiğinde Hazret-i Ya'kub'un ﺍِﻧّ۪ﻰ لَاَجِدُ ﺭ۪ﻳﺢَ ﻳُﻮﺳُﻒَ yani "Ben Yusuf'un kokusunu alıyorum" demesi; ve bir ifritin Hazret-i Süleyman'a "Gözünü açıp yummazdan evvel Belkıs'ın tahtını getiririm" demesine işaret eden ﺍَﻧَﺎ ﺍٰﺗ۪ﻴﻚَ ﺑِﻪ۪ ﻗَﺒْﻞَ ﺍَﻥْ ﻳَﺮْﺗَﺪَّ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ﻃَﺮْﻓُﻚَ âyet-i kerimesi; pek uzak mesafelerden celb-i savt, suret vesaire gibi beşerin keşfettiği veya edeceği icadata numune ve me'hazdirler.
8- Hazret-i Süleyman'a kuş dilini öğrettik manasında ﻋُﻠِّﻤْﻨَﺎ ﻣَﻨْﻄِﻖَ ﺍﻟﻄَّﻴْﺮِ olan âyet-i kerime; beşerin keşfiyatından radyo, papağan, güvercin gibi âlât ve hayvanların konuşmalarına ve mühim işlerde kullanılmasına me'hazdir. Ve hâkeza beşerin henüz keşfedemediği çok mu'cizeler vardır, istikbalde yavaş yavaş keşfine muvaffak olur.
Bu âyetin nazmında dahi, emsali gibi üç vecih vardır:
Birinci Vecih:
Evvelki âyetle irtibatıdır. Şöyle ki:
1- İnsanın hilkati hakkında melaikenin itirazlarına, evvelki âyette umumî, fehmi kolay, ikna' edici bir cevab verilmiştir. Bu âyetle, avam ve havassı ikna' eden tafsilatlı bir cevab verilmiştir.
2- Evvelki âyette, beşerin hilafet mes'elesi tasrih edilmiştir; bu âyette ise, nev'-i beşerin melaikeye karşı gösterdiği mu'cize ile, dava-yı hilafeti isbat edilmiştir.
3- Evvelki âyette, beşerin melaikeye tereccuh etmesine işaret edilmiştir; bu âyette, tereccuhunun illetine işaret edilmiştir.
4- Beşerin Arz'da hilafet-i kübraya mazhar olmasına evvelki âyetle delalet edilmiştir; burada ise, bütün tecelliyata mazhar bir nüsha-i câmia olarak gösterilmiştir. Bu da, ayrı ayrı istidadlara mâlik ve ilim ve istifadelerinin yolları çok olduğundandır. Evet beşer, zahir ve bâtın havâs ve duygularıyla, bilhâssa derinliğine nihayet olmayan vicdanıyla kâinatı ihata etmiş bir kabiliyettedir.
İkinci Vecih:
Cümlelerin birbiriyle irtibatlarıdır. Şöyle ki: ﻭَﻋَﻠَّﻢَ ﺍٰﺩَﻡَ الْاَسْمَٓاءَ cümlesi, ﺍِﻧّ۪ٓﻰ ﺍَﻋْﻠَﻢُ ﻣَﺎ لَا ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ cümlesinin mazmununu tahkik ve icmalini tafsil ve ibhamını tefsirdir. Ve keza Cenab-ı Hakk'ın Arz'ında beşerin halife olması, Allah'ın hükümlerini icra ve kanunlarını tatbik etmesi içindir. Bu ise, tam bir ilme mütevakkıftır. Ve keza birinci âyette kelâmın sevkiyatı iktizasınca şöyle bir takdir olacaktır: Âdem'i halketti, tesviye etti, cesedine nefh-i ruh etti, terbiye etti, sonra esmayı talim etti ve hilafete namzed kıldı. Sonra vaktâ ki Âdem'i melaikeye tercih etmekle rüchan mes'elesinde ve hilafet istihkakında ilm-i esma ile mümtaz kıldı; makamın iktizası üzerine, eşyayı melaikeye arz ve onlardan muarazayı taleb etti; sonra melaike aczlerini hissetmekle Cenab-ı Hakk'ın hikmetini ikrar ettiler. Kur'an-ı Kerim buna işareten, ﺛُﻢَّ ﻋَﺮَﺿَﻬُﻢْ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔِ ﻓَﻘَﺎﻝَ ﺍَﻧْﺒِﺌُﻮﻧ۪ﻰ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺀِ هٰٓؤُلَٓاءِ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ dedikten sonra, ﻗَﺎﻟُﻮﺍ : Evvelce iblisin enaniyet ve kibrine kanarak yaptıkları istifsardan pişman olarak, ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ لَا ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ اِلَّا ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠ۪ﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜ۪ﻴﻢُ dediler. Sonra vaktâ ki istidadlarının adem-i câmiiyetinden dolayı melaikenin aczi zahir oldu; makamın iktizası üzerine Âdem'in iktidarının beyanı îcab etti ki, muaraza tamam olsun. Bunun için, ﻗَﺎﻝَ ﻳَٓﺎ ﺍٰﺩَﻡُ ﺍَﻧْﺒِﺌْﻬُﻢْ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺋِﻬِﻢْ hitabıyla Âdem'e ferman etti. Sonra vaktâ ki mes'ele tebeyyün etti ve hikmetin sırrı zahir oldu; geçen cevab-ı icmalînin bu tafsilata netice kılınması makamın iktizasından olduğuna binaen, ﻗَﺎﻝَ ﺍَﻟَﻢْ ﺍَﻗُﻞْ ﻟَﻜُﻢْ ﺍِﻧّ۪ٓﻰ ﺍَﻋْﻠَﻢُ ﻏَﻴْﺐَ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ وَالْاَرْضِ ﻭَﺍَﻋْﻠَﻢُ ﻣَﺎ ﺗُﺒْﺪُﻭﻥَ ﻭَﻣَﺎ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺗَﻜْﺘُﻤُﻮﻥَ yani "Sizin ketmettiğiniz şeyi bilirim."
Şu mukavele ve mükâlemeden anlaşılıyor ki; iblisin enaniyeti, kibri, melaikeye sirayet etmiştir ve yaptıkları istifsara, bir taifenin itirazı da karışmıştır.
Üçüncü Vecih:
Cümlelerin heyet ve nükteleri: ﻭَ ﻋَﻠَّﻢَ ﺍٰﺩَﻡَ الْاَسْمَٓاءَ ﻛُﻠَّﻬَﺎ Yani: Cenab-ı Hak Âdem'i (A.S.) bütün kemalâtın mebadisini tazammun eden âlî bir fıtratla tasvir etmiştir ve bütün maâlînin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir istidad ile halketmiştir ve mevcudatı ihata eden ulvî bir vicdan ve ihatalı on duygu ile teçhiz etmiştir; ve bu üç meziyet sayesinde, bütün hakaik-i eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmayı kendisine öğretmiştir. Demek bu cümlenin evvelindeki "vav", şu mukadder olan üç cümleye işarettir. ﻋَﻠَّﻢَ : Bu kelimenin ihtiyar edilmesi, ilmin ulüvv-ü kadrine ve kadrinin yüksek derecesine ve hilafete mihver olduğuna işarettir. Ve keza esmanın tevkifine, yani Şâri' tarafından bildirilmiş olduğuna remizdir. Zâten esma ile müsemmeyat arasında takib edilen münasebat-ı vaz'iye, bunu teyid ediyor. Ve keza mu'cizenin vasıtasız Allah'ın fiili olduğuna îmadır. Fakat felasifeye göre hârikalar, ervah-ı hârikanın fiilidir. ﺍٰﺩَﻡَ : Hilafeti irade edilen ve Âdem ismiyle tesmiye edilen Küre-i Arz'ın sahibi şahs-ı ma'huddur. İsminin tasrihi, teşrif ve teşhiri içindir. اَلْاَسْمَٓاءَ : İsim ve sıfat ve hâsiyet gibi eşyayı birbirinden ayırıp temyiz ve tayin eden alâmet ve nişanlardır; yahut insanlar arasında münkasım olan lügatlardır. ﻋَﺮَﺿَﻬُﻢْ : Arzedilen eşya olduğu halde zamirin esmaya rücuundan; ismin ayn-ı müsemma olduğuna kail olan Ehl-i Sünnet'in mezhebine işarettir. ﻛُﻠَّﻬَﺎ : Âdem'in melaikeden cihet-i imtiyazı ve melaikenin muarazadan sebeb ve medar-ı aczi, esmanın heyet-i mecmuası olduğuna işarettir. Yoksa esmanın bir kısmını, belki kısm-ı a'zamını melekler de bilirler. ﺛُﻢَّ ﻋَﺮَﺿَﻬُﻢْ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔِ ﻓَﻘَﺎﻝَ ﺍَﻧْﺒِﺌُﻮﻧ۪ﻰ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺀِ هٰٓؤُلَٓاءِ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ ﺛُﻢَّ : Terahi ve bu'd-u mesafeyi ifade ettiği cihetle, şöyle bir takdire işarettir: ﻫُﻮَ ﺍَﻛْﺮَﻡُ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﻭَ ﺍَﺣَﻖُّ بِالْخِلَافَةِ Yani: Âdem, sizden daha kerim ve hilafete daha müstehak ve lâyıktır. ﻋَﺮَﺿَﻬُﻢْ : Müşterilere gösterilmek üzere kumaş toplarının açılıp arzedildiği gibi, eşyanın enva'ı da bastedilerek enzar-ı melaikeye gösterilmiştir. Bu tabirden şöyle bir işaret çıkıyor ki: Mevcudat, müdrik ve âlimin malıdır. İlim ile alır, isimle ahzeder, suretlerinin temessülüyle temellük eder. ﻫُﻢْ , müzekker ve âkıllar cemaatinden kinayedir. Burada müzekkerin müennese ve âkılın gayr-ı âkıla tağlib ve teşmiliyle, mecazen enva'-ı eşyaya irca' edilmiştir. Bu itibarla, ﻫُﻢْ kelimesinde bir mecaz, iki tağlib vardır. Bu mecaz ile o tağlibleri icbar eden esbab, ﻋَﺮَﺽَ kelimesinin işaret ettiği üslûbdur. Çünki melaikeye enva'-ı eşyanın arzı, manevî bir resm-i geçit manzarasını andırıyor. Malûm ya, resm-i geçitleri yapan, müzekker ve âkıl insanlardır. Bunun için, burada iki tağlibe ve dolayısıyla bir mecaza mecburiyet hasıl olmuştur. ﻋَﻠٰﻰ : Arzedilenin levh-i a'lâda nakşedilen suretler olduğuna işarettir. ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ لَا ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ اِلَّا ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠ۪ﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜ۪ﻴﻢُ ﻭَ ﺍٰﺧِﺮُ ﺩَﻋْﻮٰﻳﻬُﻢْ ﺍَﻥِ ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺭَﺏِّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَ {(Haşiye): İntihabım olmayarak, ihtiyarsız bir tarzda, âdeta umum Sözlerin ve Mektubların âhirlerinde şu âyet ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ لَا ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ اِلَّا ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠ۪ﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜ۪ﻴﻢُ bana söylettirilmiş. Şimdi anladım ki; tefsirim de, şu âyet ile hitam buluyor. Demek inşâallah bütün Sözler, hakikî bir tefsir ve şu âyetin bahrinden birer cedveldir. En-nihayet yine o denize dökülüyorlar. Şu tefsirin hitamında, güya her Söz manen şu âyetten başlıyor. Demek o zamandan beri yirmi senedir daha şu âyeti tefsir ediyorum; bitiremedim ki tefsirin ikinci cildini yazayım.
SAİD NURSÎ}
Bakara 2:32
ﻭَﻋَﻠَّﻢَ ﺍٰﺩَﻡَ الْاَسْمَٓاءَ ﻛُﻠَّﻬَﺎ ﺛُﻢَّ ﻋَﺮَﺿَﻬُﻢْ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔِ ﻓَﻘَﺎﻝَ ﺍَﻧْﺒِﺌُﻮﻧ۪ﻰ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺀِ هٰٓؤُلَٓاءِ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ٭ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ لَا ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ اِلَّا ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠ۪ﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜ۪ﻴﻢ٭ ﻗَﺎﻝَ ﻳَٓﺎ ﺍٰﺩَﻡُ ﺍَﻧْﺒِﺌْﻬُﻢْ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺋِﻬِﻢْ ﻓَﻠَﻤَّٓﺎ ﺍَﻧْﺒَﺎَﻫُﻢْ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺋِﻬِﻢْ ﻗَﺎﻝَ ﺍَﻟَﻢْ ﺍَﻗُﻞْ ﻟَﻜُﻢْ ﺍِﻧّ۪ٓﻰ ﺍَﻋْﻠَﻢُ ﻏَﻴْﺐَ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ وَالْاَرْضِ ﻭَﺍَﻋْﻠَﻢُ ﻣَﺎ ﺗُﺒْﺪُﻭﻥَ ﻭَﻣَﺎ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺗَﻜْﺘُﻤُﻮﻥَ Cenab-ı Hak, bütün eşyanın isimlerini Âdem'e (A.S.) öğretti. Sonra o eşyayı melaikeye göstererek dedi ki: "Eğer iddianızda sadık iseniz, bunların isimlerini bana söyleyiniz." Melaike dediler ki: "Seni her nekaisten tenzih ve bütün sıfât-ı kemaliye ile muttasıf olduğunu ikrar ederiz. Senin bize öğrettiğin ilimden başka bir ilmimiz yoktur, herşeyi bilici ve her kimseye liyakatına göre ilim ve irfan ihsan edici sensin." Cenab-ı Hak dedi ki: "Yâ Âdem! Bunların isimlerini onlara söyle." Vaktâ ki Âdem, isimlerini onlara söyledi. Cenab-ı Hak dedi ki: "Size demedim mi semavat ve Arz'ın gaybını bilirim ve sizin Âdem hakkında lisanla izhar ettiğinizi ve kalben gizlediğinizi bilirim."
Mukaddeme
Bu talim-i esma mes'elesi ya Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'ın melaikenin inkârlarına karşı mu'cizesi olup, melaikeyi inkârdan ikrara icbar etmiştir; yahut melaikenin, hilafetine itiraz ettikleri nev'-i beşerin hilafete liyakatını melaikeye kabul ettirmek için izhar ettiği bir mu'cizedir.
Ey arkadaş! Herşeyin Kitab-ı Mübin'de mevcud olduğunu tasrih eden وَلَا ﺭَﻃْﺐٍ وَلَا ﻳَﺎﺑِﺲٍ اِلَّا ﻓ۪ﻰ ﻛِﺘَﺎﺏٍ ﻣُﺒ۪ﻴﻦٍ âyet-i kerimesinin hükmüne göre: Kur'an-ı Kerim zahiren ve bâtınen, nassen ve delaleten, remzen ve işareten her zamanda vücuda gelmiş veya gelecek herşeyi ifade ediyor. Buna binaen gerek enbiyanın kıssa ve hikâyeleri, gerek mu'cizeleri hakkında Kur'an-ı Kerim'in işaratından fehmettiğime göre, {(Haşiye): Eğer müellifin, Tenzil'in nazmından çıkardığı letaifte şübhen varsa ben derim ki: İbnü'l-Fârıd kitabından tefe'ül ederken şu beyit çıktı: ﻛَﺎَﻥَّ ﻛِﺮَﺍﻡَ ﺍﻟْﻜَﺎﺗِﺒ۪ﻴﻦَ ﺗَﻨَﺰَّﻟُﻮﺍ ﻋَﻠٰﻰ ﻗَﻠْﺒِﻪ۪ ﻭَﺣْﻴًﺎ ﺑِﻤَﺎ ﻓ۪ﻰ ﺻَﺤ۪ﻴﻔَﺔٍ Habib} mu'cizat-ı enbiyadan iki gaye ve hikmet takib edilmiştir:
Birincisi:
Nübüvvetlerini halka tasdik ve kabul ettirmektir.
İkincisi:
Terakkiyat-ı maddiye için lâzım olan örnekleri nev'-i beşere göstererek, o mu'cizelerin benzerlerini meydana getirmek için nev'-i beşeri teşvik ve teşci' etmektir. Sanki Kur'an-ı Kerim, enbiyanın kıssa ve hikâyeleriyle terakkiyatın esaslarına, temellerine parmakla işaret ederek: "Ey beşer! Şu gördüğün mu'cizeler, bir takım örnek ve numunelerdir. Telahuk-u efkârınızla, çalışmalarınızla şu örneklerin emsalini yapacaksınız." diye ihtar etmiştir. Evet mazi, istikbalin âyinesidir; istikbalde vücuda gelecek icadlar, mazide kurulan esas ve temeller üzerine bina edilir. Evet şu terakkiyat-ı hazıra tamamıyla dinlerden alınan işaretlerden, vecizelerden hasıl olan ilhamlar üzerine vücuda gelmişlerdir. Evet:
1- İlk saat ve sefine, mu'cize eliyle beşere verilmiştir.
2- Kâinatın ihtiva ettiği bütün nevi'lerin isimlerini, sıfatlarını, hâssalarını beyan zımnında; beşerin telahuk-u efkârıyla meydana gelen binlerce fünun sayesinde ﻭَ ﻋَﻠَّﻢَ ﺍٰﺩَﻡَ الْاَسْمَٓاءَ ﻛُﻠَّﻬَﺎ âyetiyle işaret edilen Hazret-i Âdem'in mu'cizesine mazhar olmuştur.
3- Bütün san'atların medarı olan demirin yumuşatılıp kullanılması sayesinde icad edilen bu kadar terakkiyatla nev'-i insan, ﻭَ ﺍَﻟَﻨَّﺎ ﻟَﻪُ ﺍﻟْﺤَﺪ۪ﻳﺪَ âyetiyle işaret edilen Hazret-i Davud'un mu'cizesine mazhardır.
4- Yine telahuk-u efkâr ile, tayyare gibi icad edilen terakkiyat-ı havaiye sayesinde nev'-i beşer, ﻏُﺪُﻭُّﻫَﺎ ﺷَﻬْﺮٌ ﻭَ ﺭَﻭَﺍﺣُﻬَﺎ ﺷَﻬْﺮٌ âyetiyle sür'ati beyan edilen Hazret-i Süleyman'ın mu'cizesine yaklaşıyor.
5- Kıraç ve kumlu yerlerden suları çıkartan santrafüj âleti, ﺍَﻥِ ﺍﺿْﺮِﺏْ ﺑِﻌَﺼَﺎﻙَ ﺍﻟْﺤَﺠَﺮَ âyetiyle işaret edilen Hazret-i Musa'nın (A.S.) asâsından ders almıştır.
6- Tecrübeler sayesinde ve telahuk-u efkâr ile husule gelen terakkiyat-ı tıbbiye, Hazret-i İsa'nın (A.S.) mu'cizesinin ilhamatındandır. Hakikaten şu mu'cizeler ile bu terakkiyat arasında pek büyük münasebet ve muvafakat vardır. Evet dikkat eden adam, bilâ-tereddüd o mu'cizeler bu terakkiyata birer mikyas ve numunelerdir diye hükmeder. Ve keza ﻳَﺎ ﻧَﺎﺭُ ﻛُﻮﻧ۪ﻰ ﺑَﺮْﺩًﺍ ﻭَ سَلَامًا âyet-i kerimesinin delaletine göre, Hazret-i İbrahim ateşe atıldığı zaman, ateşin harareti bürudete inkılab etmesi; beşerin keşfettiği yakıcı olmayan mertebe-i nâriyeye örnek ve me'hazdir.
7- لَوْلَٓا ﺍَﻥْ ﺭَﺍٰ ﺑُﺮْﻫَﺎﻥَ ﺭَﺑِّﻪ۪ âyet-i kerimesinin -bir kavle göre- işaret ettiği gibi, Hazret-i Yusuf'un (A.S.) Ken'an'da bulunan babasının timsalini görür görmez Zeliha'dan geri çekilmesi; ve kervanları Mısır'dan avdet ettiğinde Hazret-i Ya'kub'un ﺍِﻧّ۪ﻰ لَاَجِدُ ﺭ۪ﻳﺢَ ﻳُﻮﺳُﻒَ yani "Ben Yusuf'un kokusunu alıyorum" demesi; ve bir ifritin Hazret-i Süleyman'a "Gözünü açıp yummazdan evvel Belkıs'ın tahtını getiririm" demesine işaret eden ﺍَﻧَﺎ ﺍٰﺗ۪ﻴﻚَ ﺑِﻪ۪ ﻗَﺒْﻞَ ﺍَﻥْ ﻳَﺮْﺗَﺪَّ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ﻃَﺮْﻓُﻚَ âyet-i kerimesi; pek uzak mesafelerden celb-i savt, suret vesaire gibi beşerin keşfettiği veya edeceği icadata numune ve me'hazdirler.
8- Hazret-i Süleyman'a kuş dilini öğrettik manasında ﻋُﻠِّﻤْﻨَﺎ ﻣَﻨْﻄِﻖَ ﺍﻟﻄَّﻴْﺮِ olan âyet-i kerime; beşerin keşfiyatından radyo, papağan, güvercin gibi âlât ve hayvanların konuşmalarına ve mühim işlerde kullanılmasına me'hazdir. Ve hâkeza beşerin henüz keşfedemediği çok mu'cizeler vardır, istikbalde yavaş yavaş keşfine muvaffak olur.
Bu âyetin nazmında dahi, emsali gibi üç vecih vardır:
Birinci Vecih:
Evvelki âyetle irtibatıdır. Şöyle ki:
1- İnsanın hilkati hakkında melaikenin itirazlarına, evvelki âyette umumî, fehmi kolay, ikna' edici bir cevab verilmiştir. Bu âyetle, avam ve havassı ikna' eden tafsilatlı bir cevab verilmiştir.
2- Evvelki âyette, beşerin hilafet mes'elesi tasrih edilmiştir; bu âyette ise, nev'-i beşerin melaikeye karşı gösterdiği mu'cize ile, dava-yı hilafeti isbat edilmiştir.
3- Evvelki âyette, beşerin melaikeye tereccuh etmesine işaret edilmiştir; bu âyette, tereccuhunun illetine işaret edilmiştir.
4- Beşerin Arz'da hilafet-i kübraya mazhar olmasına evvelki âyetle delalet edilmiştir; burada ise, bütün tecelliyata mazhar bir nüsha-i câmia olarak gösterilmiştir. Bu da, ayrı ayrı istidadlara mâlik ve ilim ve istifadelerinin yolları çok olduğundandır. Evet beşer, zahir ve bâtın havâs ve duygularıyla, bilhâssa derinliğine nihayet olmayan vicdanıyla kâinatı ihata etmiş bir kabiliyettedir.
İkinci Vecih:
Cümlelerin birbiriyle irtibatlarıdır. Şöyle ki: ﻭَﻋَﻠَّﻢَ ﺍٰﺩَﻡَ الْاَسْمَٓاءَ cümlesi, ﺍِﻧّ۪ٓﻰ ﺍَﻋْﻠَﻢُ ﻣَﺎ لَا ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ cümlesinin mazmununu tahkik ve icmalini tafsil ve ibhamını tefsirdir. Ve keza Cenab-ı Hakk'ın Arz'ında beşerin halife olması, Allah'ın hükümlerini icra ve kanunlarını tatbik etmesi içindir. Bu ise, tam bir ilme mütevakkıftır. Ve keza birinci âyette kelâmın sevkiyatı iktizasınca şöyle bir takdir olacaktır: Âdem'i halketti, tesviye etti, cesedine nefh-i ruh etti, terbiye etti, sonra esmayı talim etti ve hilafete namzed kıldı. Sonra vaktâ ki Âdem'i melaikeye tercih etmekle rüchan mes'elesinde ve hilafet istihkakında ilm-i esma ile mümtaz kıldı; makamın iktizası üzerine, eşyayı melaikeye arz ve onlardan muarazayı taleb etti; sonra melaike aczlerini hissetmekle Cenab-ı Hakk'ın hikmetini ikrar ettiler. Kur'an-ı Kerim buna işareten, ﺛُﻢَّ ﻋَﺮَﺿَﻬُﻢْ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔِ ﻓَﻘَﺎﻝَ ﺍَﻧْﺒِﺌُﻮﻧ۪ﻰ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺀِ هٰٓؤُلَٓاءِ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ dedikten sonra, ﻗَﺎﻟُﻮﺍ : Evvelce iblisin enaniyet ve kibrine kanarak yaptıkları istifsardan pişman olarak, ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ لَا ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ اِلَّا ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠ۪ﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜ۪ﻴﻢُ dediler. Sonra vaktâ ki istidadlarının adem-i câmiiyetinden dolayı melaikenin aczi zahir oldu; makamın iktizası üzerine Âdem'in iktidarının beyanı îcab etti ki, muaraza tamam olsun. Bunun için, ﻗَﺎﻝَ ﻳَٓﺎ ﺍٰﺩَﻡُ ﺍَﻧْﺒِﺌْﻬُﻢْ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺋِﻬِﻢْ hitabıyla Âdem'e ferman etti. Sonra vaktâ ki mes'ele tebeyyün etti ve hikmetin sırrı zahir oldu; geçen cevab-ı icmalînin bu tafsilata netice kılınması makamın iktizasından olduğuna binaen, ﻗَﺎﻝَ ﺍَﻟَﻢْ ﺍَﻗُﻞْ ﻟَﻜُﻢْ ﺍِﻧّ۪ٓﻰ ﺍَﻋْﻠَﻢُ ﻏَﻴْﺐَ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ وَالْاَرْضِ ﻭَﺍَﻋْﻠَﻢُ ﻣَﺎ ﺗُﺒْﺪُﻭﻥَ ﻭَﻣَﺎ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺗَﻜْﺘُﻤُﻮﻥَ yani "Sizin ketmettiğiniz şeyi bilirim."
Şu mukavele ve mükâlemeden anlaşılıyor ki; iblisin enaniyeti, kibri, melaikeye sirayet etmiştir ve yaptıkları istifsara, bir taifenin itirazı da karışmıştır.
Üçüncü Vecih:
Cümlelerin heyet ve nükteleri: ﻭَ ﻋَﻠَّﻢَ ﺍٰﺩَﻡَ الْاَسْمَٓاءَ ﻛُﻠَّﻬَﺎ Yani: Cenab-ı Hak Âdem'i (A.S.) bütün kemalâtın mebadisini tazammun eden âlî bir fıtratla tasvir etmiştir ve bütün maâlînin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir istidad ile halketmiştir ve mevcudatı ihata eden ulvî bir vicdan ve ihatalı on duygu ile teçhiz etmiştir; ve bu üç meziyet sayesinde, bütün hakaik-i eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmayı kendisine öğretmiştir. Demek bu cümlenin evvelindeki "vav", şu mukadder olan üç cümleye işarettir. ﻋَﻠَّﻢَ : Bu kelimenin ihtiyar edilmesi, ilmin ulüvv-ü kadrine ve kadrinin yüksek derecesine ve hilafete mihver olduğuna işarettir. Ve keza esmanın tevkifine, yani Şâri' tarafından bildirilmiş olduğuna remizdir. Zâten esma ile müsemmeyat arasında takib edilen münasebat-ı vaz'iye, bunu teyid ediyor. Ve keza mu'cizenin vasıtasız Allah'ın fiili olduğuna îmadır. Fakat felasifeye göre hârikalar, ervah-ı hârikanın fiilidir. ﺍٰﺩَﻡَ : Hilafeti irade edilen ve Âdem ismiyle tesmiye edilen Küre-i Arz'ın sahibi şahs-ı ma'huddur. İsminin tasrihi, teşrif ve teşhiri içindir. اَلْاَسْمَٓاءَ : İsim ve sıfat ve hâsiyet gibi eşyayı birbirinden ayırıp temyiz ve tayin eden alâmet ve nişanlardır; yahut insanlar arasında münkasım olan lügatlardır. ﻋَﺮَﺿَﻬُﻢْ : Arzedilen eşya olduğu halde zamirin esmaya rücuundan; ismin ayn-ı müsemma olduğuna kail olan Ehl-i Sünnet'in mezhebine işarettir. ﻛُﻠَّﻬَﺎ : Âdem'in melaikeden cihet-i imtiyazı ve melaikenin muarazadan sebeb ve medar-ı aczi, esmanın heyet-i mecmuası olduğuna işarettir. Yoksa esmanın bir kısmını, belki kısm-ı a'zamını melekler de bilirler. ﺛُﻢَّ ﻋَﺮَﺿَﻬُﻢْ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔِ ﻓَﻘَﺎﻝَ ﺍَﻧْﺒِﺌُﻮﻧ۪ﻰ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺀِ هٰٓؤُلَٓاءِ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ ﺛُﻢَّ : Terahi ve bu'd-u mesafeyi ifade ettiği cihetle, şöyle bir takdire işarettir: ﻫُﻮَ ﺍَﻛْﺮَﻡُ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﻭَ ﺍَﺣَﻖُّ بِالْخِلَافَةِ Yani: Âdem, sizden daha kerim ve hilafete daha müstehak ve lâyıktır. ﻋَﺮَﺿَﻬُﻢْ : Müşterilere gösterilmek üzere kumaş toplarının açılıp arzedildiği gibi, eşyanın enva'ı da bastedilerek enzar-ı melaikeye gösterilmiştir. Bu tabirden şöyle bir işaret çıkıyor ki: Mevcudat, müdrik ve âlimin malıdır. İlim ile alır, isimle ahzeder, suretlerinin temessülüyle temellük eder. ﻫُﻢْ , müzekker ve âkıllar cemaatinden kinayedir. Burada müzekkerin müennese ve âkılın gayr-ı âkıla tağlib ve teşmiliyle, mecazen enva'-ı eşyaya irca' edilmiştir. Bu itibarla, ﻫُﻢْ kelimesinde bir mecaz, iki tağlib vardır. Bu mecaz ile o tağlibleri icbar eden esbab, ﻋَﺮَﺽَ kelimesinin işaret ettiği üslûbdur. Çünki melaikeye enva'-ı eşyanın arzı, manevî bir resm-i geçit manzarasını andırıyor. Malûm ya, resm-i geçitleri yapan, müzekker ve âkıl insanlardır. Bunun için, burada iki tağlibe ve dolayısıyla bir mecaza mecburiyet hasıl olmuştur. ﻋَﻠٰﻰ : Arzedilenin levh-i a'lâda nakşedilen suretler olduğuna işarettir. ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ لَا ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ اِلَّا ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠ۪ﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜ۪ﻴﻢُ ﻭَ ﺍٰﺧِﺮُ ﺩَﻋْﻮٰﻳﻬُﻢْ ﺍَﻥِ ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺭَﺏِّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَ {(Haşiye): İntihabım olmayarak, ihtiyarsız bir tarzda, âdeta umum Sözlerin ve Mektubların âhirlerinde şu âyet ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ لَا ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ اِلَّا ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠ۪ﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜ۪ﻴﻢُ bana söylettirilmiş. Şimdi anladım ki; tefsirim de, şu âyet ile hitam buluyor. Demek inşâallah bütün Sözler, hakikî bir tefsir ve şu âyetin bahrinden birer cedveldir. En-nihayet yine o denize dökülüyorlar. Şu tefsirin hitamında, güya her Söz manen şu âyetten başlıyor. Demek o zamandan beri yirmi senedir daha şu âyeti tefsir ediyorum; bitiremedim ki tefsirin ikinci cildini yazayım.
SAİD NURSÎ}
Bakara 2:33
ﻭَﻋَﻠَّﻢَ ﺍٰﺩَﻡَ الْاَسْمَٓاءَ ﻛُﻠَّﻬَﺎ ﺛُﻢَّ ﻋَﺮَﺿَﻬُﻢْ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔِ ﻓَﻘَﺎﻝَ ﺍَﻧْﺒِﺌُﻮﻧ۪ﻰ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺀِ هٰٓؤُلَٓاءِ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ٭ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ لَا ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ اِلَّا ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠ۪ﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜ۪ﻴﻢ٭ ﻗَﺎﻝَ ﻳَٓﺎ ﺍٰﺩَﻡُ ﺍَﻧْﺒِﺌْﻬُﻢْ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺋِﻬِﻢْ ﻓَﻠَﻤَّٓﺎ ﺍَﻧْﺒَﺎَﻫُﻢْ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺋِﻬِﻢْ ﻗَﺎﻝَ ﺍَﻟَﻢْ ﺍَﻗُﻞْ ﻟَﻜُﻢْ ﺍِﻧّ۪ٓﻰ ﺍَﻋْﻠَﻢُ ﻏَﻴْﺐَ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ وَالْاَرْضِ ﻭَﺍَﻋْﻠَﻢُ ﻣَﺎ ﺗُﺒْﺪُﻭﻥَ ﻭَﻣَﺎ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺗَﻜْﺘُﻤُﻮﻥَ Cenab-ı Hak, bütün eşyanın isimlerini Âdem'e (A.S.) öğretti. Sonra o eşyayı melaikeye göstererek dedi ki: "Eğer iddianızda sadık iseniz, bunların isimlerini bana söyleyiniz." Melaike dediler ki: "Seni her nekaisten tenzih ve bütün sıfât-ı kemaliye ile muttasıf olduğunu ikrar ederiz. Senin bize öğrettiğin ilimden başka bir ilmimiz yoktur, herşeyi bilici ve her kimseye liyakatına göre ilim ve irfan ihsan edici sensin." Cenab-ı Hak dedi ki: "Yâ Âdem! Bunların isimlerini onlara söyle." Vaktâ ki Âdem, isimlerini onlara söyledi. Cenab-ı Hak dedi ki: "Size demedim mi semavat ve Arz'ın gaybını bilirim ve sizin Âdem hakkında lisanla izhar ettiğinizi ve kalben gizlediğinizi bilirim."
Mukaddeme
Bu talim-i esma mes'elesi ya Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'ın melaikenin inkârlarına karşı mu'cizesi olup, melaikeyi inkârdan ikrara icbar etmiştir; yahut melaikenin, hilafetine itiraz ettikleri nev'-i beşerin hilafete liyakatını melaikeye kabul ettirmek için izhar ettiği bir mu'cizedir.
Ey arkadaş! Herşeyin Kitab-ı Mübin'de mevcud olduğunu tasrih eden وَلَا ﺭَﻃْﺐٍ وَلَا ﻳَﺎﺑِﺲٍ اِلَّا ﻓ۪ﻰ ﻛِﺘَﺎﺏٍ ﻣُﺒ۪ﻴﻦٍ âyet-i kerimesinin hükmüne göre: Kur'an-ı Kerim zahiren ve bâtınen, nassen ve delaleten, remzen ve işareten her zamanda vücuda gelmiş veya gelecek herşeyi ifade ediyor. Buna binaen gerek enbiyanın kıssa ve hikâyeleri, gerek mu'cizeleri hakkında Kur'an-ı Kerim'in işaratından fehmettiğime göre, {(Haşiye): Eğer müellifin, Tenzil'in nazmından çıkardığı letaifte şübhen varsa ben derim ki: İbnü'l-Fârıd kitabından tefe'ül ederken şu beyit çıktı: ﻛَﺎَﻥَّ ﻛِﺮَﺍﻡَ ﺍﻟْﻜَﺎﺗِﺒ۪ﻴﻦَ ﺗَﻨَﺰَّﻟُﻮﺍ ﻋَﻠٰﻰ ﻗَﻠْﺒِﻪ۪ ﻭَﺣْﻴًﺎ ﺑِﻤَﺎ ﻓ۪ﻰ ﺻَﺤ۪ﻴﻔَﺔٍ Habib} mu'cizat-ı enbiyadan iki gaye ve hikmet takib edilmiştir:
Birincisi:
Nübüvvetlerini halka tasdik ve kabul ettirmektir.
İkincisi:
Terakkiyat-ı maddiye için lâzım olan örnekleri nev'-i beşere göstererek, o mu'cizelerin benzerlerini meydana getirmek için nev'-i beşeri teşvik ve teşci' etmektir. Sanki Kur'an-ı Kerim, enbiyanın kıssa ve hikâyeleriyle terakkiyatın esaslarına, temellerine parmakla işaret ederek: "Ey beşer! Şu gördüğün mu'cizeler, bir takım örnek ve numunelerdir. Telahuk-u efkârınızla, çalışmalarınızla şu örneklerin emsalini yapacaksınız." diye ihtar etmiştir. Evet mazi, istikbalin âyinesidir; istikbalde vücuda gelecek icadlar, mazide kurulan esas ve temeller üzerine bina edilir. Evet şu terakkiyat-ı hazıra tamamıyla dinlerden alınan işaretlerden, vecizelerden hasıl olan ilhamlar üzerine vücuda gelmişlerdir. Evet:
1- İlk saat ve sefine, mu'cize eliyle beşere verilmiştir.
2- Kâinatın ihtiva ettiği bütün nevi'lerin isimlerini, sıfatlarını, hâssalarını beyan zımnında; beşerin telahuk-u efkârıyla meydana gelen binlerce fünun sayesinde ﻭَ ﻋَﻠَّﻢَ ﺍٰﺩَﻡَ الْاَسْمَٓاءَ ﻛُﻠَّﻬَﺎ âyetiyle işaret edilen Hazret-i Âdem'in mu'cizesine mazhar olmuştur.
3- Bütün san'atların medarı olan demirin yumuşatılıp kullanılması sayesinde icad edilen bu kadar terakkiyatla nev'-i insan, ﻭَ ﺍَﻟَﻨَّﺎ ﻟَﻪُ ﺍﻟْﺤَﺪ۪ﻳﺪَ âyetiyle işaret edilen Hazret-i Davud'un mu'cizesine mazhardır.
4- Yine telahuk-u efkâr ile, tayyare gibi icad edilen terakkiyat-ı havaiye sayesinde nev'-i beşer, ﻏُﺪُﻭُّﻫَﺎ ﺷَﻬْﺮٌ ﻭَ ﺭَﻭَﺍﺣُﻬَﺎ ﺷَﻬْﺮٌ âyetiyle sür'ati beyan edilen Hazret-i Süleyman'ın mu'cizesine yaklaşıyor.
5- Kıraç ve kumlu yerlerden suları çıkartan santrafüj âleti, ﺍَﻥِ ﺍﺿْﺮِﺏْ ﺑِﻌَﺼَﺎﻙَ ﺍﻟْﺤَﺠَﺮَ âyetiyle işaret edilen Hazret-i Musa'nın (A.S.) asâsından ders almıştır.
6- Tecrübeler sayesinde ve telahuk-u efkâr ile husule gelen terakkiyat-ı tıbbiye, Hazret-i İsa'nın (A.S.) mu'cizesinin ilhamatındandır. Hakikaten şu mu'cizeler ile bu terakkiyat arasında pek büyük münasebet ve muvafakat vardır. Evet dikkat eden adam, bilâ-tereddüd o mu'cizeler bu terakkiyata birer mikyas ve numunelerdir diye hükmeder. Ve keza ﻳَﺎ ﻧَﺎﺭُ ﻛُﻮﻧ۪ﻰ ﺑَﺮْﺩًﺍ ﻭَ سَلَامًا âyet-i kerimesinin delaletine göre, Hazret-i İbrahim ateşe atıldığı zaman, ateşin harareti bürudete inkılab etmesi; beşerin keşfettiği yakıcı olmayan mertebe-i nâriyeye örnek ve me'hazdir.
7- لَوْلَٓا ﺍَﻥْ ﺭَﺍٰ ﺑُﺮْﻫَﺎﻥَ ﺭَﺑِّﻪ۪ âyet-i kerimesinin -bir kavle göre- işaret ettiği gibi, Hazret-i Yusuf'un (A.S.) Ken'an'da bulunan babasının timsalini görür görmez Zeliha'dan geri çekilmesi; ve kervanları Mısır'dan avdet ettiğinde Hazret-i Ya'kub'un ﺍِﻧّ۪ﻰ لَاَجِدُ ﺭ۪ﻳﺢَ ﻳُﻮﺳُﻒَ yani "Ben Yusuf'un kokusunu alıyorum" demesi; ve bir ifritin Hazret-i Süleyman'a "Gözünü açıp yummazdan evvel Belkıs'ın tahtını getiririm" demesine işaret eden ﺍَﻧَﺎ ﺍٰﺗ۪ﻴﻚَ ﺑِﻪ۪ ﻗَﺒْﻞَ ﺍَﻥْ ﻳَﺮْﺗَﺪَّ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ﻃَﺮْﻓُﻚَ âyet-i kerimesi; pek uzak mesafelerden celb-i savt, suret vesaire gibi beşerin keşfettiği veya edeceği icadata numune ve me'hazdirler.
8- Hazret-i Süleyman'a kuş dilini öğrettik manasında ﻋُﻠِّﻤْﻨَﺎ ﻣَﻨْﻄِﻖَ ﺍﻟﻄَّﻴْﺮِ olan âyet-i kerime; beşerin keşfiyatından radyo, papağan, güvercin gibi âlât ve hayvanların konuşmalarına ve mühim işlerde kullanılmasına me'hazdir. Ve hâkeza beşerin henüz keşfedemediği çok mu'cizeler vardır, istikbalde yavaş yavaş keşfine muvaffak olur.
Bu âyetin nazmında dahi, emsali gibi üç vecih vardır:
Birinci Vecih:
Evvelki âyetle irtibatıdır. Şöyle ki:
1- İnsanın hilkati hakkında melaikenin itirazlarına, evvelki âyette umumî, fehmi kolay, ikna' edici bir cevab verilmiştir. Bu âyetle, avam ve havassı ikna' eden tafsilatlı bir cevab verilmiştir.
2- Evvelki âyette, beşerin hilafet mes'elesi tasrih edilmiştir; bu âyette ise, nev'-i beşerin melaikeye karşı gösterdiği mu'cize ile, dava-yı hilafeti isbat edilmiştir.
3- Evvelki âyette, beşerin melaikeye tereccuh etmesine işaret edilmiştir; bu âyette, tereccuhunun illetine işaret edilmiştir.
4- Beşerin Arz'da hilafet-i kübraya mazhar olmasına evvelki âyetle delalet edilmiştir; burada ise, bütün tecelliyata mazhar bir nüsha-i câmia olarak gösterilmiştir. Bu da, ayrı ayrı istidadlara mâlik ve ilim ve istifadelerinin yolları çok olduğundandır. Evet beşer, zahir ve bâtın havâs ve duygularıyla, bilhâssa derinliğine nihayet olmayan vicdanıyla kâinatı ihata etmiş bir kabiliyettedir.
İkinci Vecih:
Cümlelerin birbiriyle irtibatlarıdır. Şöyle ki: ﻭَﻋَﻠَّﻢَ ﺍٰﺩَﻡَ الْاَسْمَٓاءَ cümlesi, ﺍِﻧّ۪ٓﻰ ﺍَﻋْﻠَﻢُ ﻣَﺎ لَا ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ cümlesinin mazmununu tahkik ve icmalini tafsil ve ibhamını tefsirdir. Ve keza Cenab-ı Hakk'ın Arz'ında beşerin halife olması, Allah'ın hükümlerini icra ve kanunlarını tatbik etmesi içindir. Bu ise, tam bir ilme mütevakkıftır. Ve keza birinci âyette kelâmın sevkiyatı iktizasınca şöyle bir takdir olacaktır: Âdem'i halketti, tesviye etti, cesedine nefh-i ruh etti, terbiye etti, sonra esmayı talim etti ve hilafete namzed kıldı. Sonra vaktâ ki Âdem'i melaikeye tercih etmekle rüchan mes'elesinde ve hilafet istihkakında ilm-i esma ile mümtaz kıldı; makamın iktizası üzerine, eşyayı melaikeye arz ve onlardan muarazayı taleb etti; sonra melaike aczlerini hissetmekle Cenab-ı Hakk'ın hikmetini ikrar ettiler. Kur'an-ı Kerim buna işareten, ﺛُﻢَّ ﻋَﺮَﺿَﻬُﻢْ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔِ ﻓَﻘَﺎﻝَ ﺍَﻧْﺒِﺌُﻮﻧ۪ﻰ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺀِ هٰٓؤُلَٓاءِ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ dedikten sonra, ﻗَﺎﻟُﻮﺍ : Evvelce iblisin enaniyet ve kibrine kanarak yaptıkları istifsardan pişman olarak, ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ لَا ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ اِلَّا ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠ۪ﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜ۪ﻴﻢُ dediler. Sonra vaktâ ki istidadlarının adem-i câmiiyetinden dolayı melaikenin aczi zahir oldu; makamın iktizası üzerine Âdem'in iktidarının beyanı îcab etti ki, muaraza tamam olsun. Bunun için, ﻗَﺎﻝَ ﻳَٓﺎ ﺍٰﺩَﻡُ ﺍَﻧْﺒِﺌْﻬُﻢْ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺋِﻬِﻢْ hitabıyla Âdem'e ferman etti. Sonra vaktâ ki mes'ele tebeyyün etti ve hikmetin sırrı zahir oldu; geçen cevab-ı icmalînin bu tafsilata netice kılınması makamın iktizasından olduğuna binaen, ﻗَﺎﻝَ ﺍَﻟَﻢْ ﺍَﻗُﻞْ ﻟَﻜُﻢْ ﺍِﻧّ۪ٓﻰ ﺍَﻋْﻠَﻢُ ﻏَﻴْﺐَ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ وَالْاَرْضِ ﻭَﺍَﻋْﻠَﻢُ ﻣَﺎ ﺗُﺒْﺪُﻭﻥَ ﻭَﻣَﺎ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺗَﻜْﺘُﻤُﻮﻥَ yani "Sizin ketmettiğiniz şeyi bilirim."
Şu mukavele ve mükâlemeden anlaşılıyor ki; iblisin enaniyeti, kibri, melaikeye sirayet etmiştir ve yaptıkları istifsara, bir taifenin itirazı da karışmıştır.
Üçüncü Vecih:
Cümlelerin heyet ve nükteleri: ﻭَ ﻋَﻠَّﻢَ ﺍٰﺩَﻡَ الْاَسْمَٓاءَ ﻛُﻠَّﻬَﺎ Yani: Cenab-ı Hak Âdem'i (A.S.) bütün kemalâtın mebadisini tazammun eden âlî bir fıtratla tasvir etmiştir ve bütün maâlînin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir istidad ile halketmiştir ve mevcudatı ihata eden ulvî bir vicdan ve ihatalı on duygu ile teçhiz etmiştir; ve bu üç meziyet sayesinde, bütün hakaik-i eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmayı kendisine öğretmiştir. Demek bu cümlenin evvelindeki "vav", şu mukadder olan üç cümleye işarettir. ﻋَﻠَّﻢَ : Bu kelimenin ihtiyar edilmesi, ilmin ulüvv-ü kadrine ve kadrinin yüksek derecesine ve hilafete mihver olduğuna işarettir. Ve keza esmanın tevkifine, yani Şâri' tarafından bildirilmiş olduğuna remizdir. Zâten esma ile müsemmeyat arasında takib edilen münasebat-ı vaz'iye, bunu teyid ediyor. Ve keza mu'cizenin vasıtasız Allah'ın fiili olduğuna îmadır. Fakat felasifeye göre hârikalar, ervah-ı hârikanın fiilidir. ﺍٰﺩَﻡَ : Hilafeti irade edilen ve Âdem ismiyle tesmiye edilen Küre-i Arz'ın sahibi şahs-ı ma'huddur. İsminin tasrihi, teşrif ve teşhiri içindir. اَلْاَسْمَٓاءَ : İsim ve sıfat ve hâsiyet gibi eşyayı birbirinden ayırıp temyiz ve tayin eden alâmet ve nişanlardır; yahut insanlar arasında münkasım olan lügatlardır. ﻋَﺮَﺿَﻬُﻢْ : Arzedilen eşya olduğu halde zamirin esmaya rücuundan; ismin ayn-ı müsemma olduğuna kail olan Ehl-i Sünnet'in mezhebine işarettir. ﻛُﻠَّﻬَﺎ : Âdem'in melaikeden cihet-i imtiyazı ve melaikenin muarazadan sebeb ve medar-ı aczi, esmanın heyet-i mecmuası olduğuna işarettir. Yoksa esmanın bir kısmını, belki kısm-ı a'zamını melekler de bilirler. ﺛُﻢَّ ﻋَﺮَﺿَﻬُﻢْ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔِ ﻓَﻘَﺎﻝَ ﺍَﻧْﺒِﺌُﻮﻧ۪ﻰ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺀِ هٰٓؤُلَٓاءِ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ ﺛُﻢَّ : Terahi ve bu'd-u mesafeyi ifade ettiği cihetle, şöyle bir takdire işarettir: ﻫُﻮَ ﺍَﻛْﺮَﻡُ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﻭَ ﺍَﺣَﻖُّ بِالْخِلَافَةِ Yani: Âdem, sizden daha kerim ve hilafete daha müstehak ve lâyıktır. ﻋَﺮَﺿَﻬُﻢْ : Müşterilere gösterilmek üzere kumaş toplarının açılıp arzedildiği gibi, eşyanın enva'ı da bastedilerek enzar-ı melaikeye gösterilmiştir. Bu tabirden şöyle bir işaret çıkıyor ki: Mevcudat, müdrik ve âlimin malıdır. İlim ile alır, isimle ahzeder, suretlerinin temessülüyle temellük eder. ﻫُﻢْ , müzekker ve âkıllar cemaatinden kinayedir. Burada müzekkerin müennese ve âkılın gayr-ı âkıla tağlib ve teşmiliyle, mecazen enva'-ı eşyaya irca' edilmiştir. Bu itibarla, ﻫُﻢْ kelimesinde bir mecaz, iki tağlib vardır. Bu mecaz ile o tağlibleri icbar eden esbab, ﻋَﺮَﺽَ kelimesinin işaret ettiği üslûbdur. Çünki melaikeye enva'-ı eşyanın arzı, manevî bir resm-i geçit manzarasını andırıyor. Malûm ya, resm-i geçitleri yapan, müzekker ve âkıl insanlardır. Bunun için, burada iki tağlibe ve dolayısıyla bir mecaza mecburiyet hasıl olmuştur. ﻋَﻠٰﻰ : Arzedilenin levh-i a'lâda nakşedilen suretler olduğuna işarettir. ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ لَا ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ اِلَّا ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠ۪ﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜ۪ﻴﻢُ ﻭَ ﺍٰﺧِﺮُ ﺩَﻋْﻮٰﻳﻬُﻢْ ﺍَﻥِ ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺭَﺏِّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَ {(Haşiye): İntihabım olmayarak, ihtiyarsız bir tarzda, âdeta umum Sözlerin ve Mektubların âhirlerinde şu âyet ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ لَا ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ اِلَّا ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠ۪ﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜ۪ﻴﻢُ bana söylettirilmiş. Şimdi anladım ki; tefsirim de, şu âyet ile hitam buluyor. Demek inşâallah bütün Sözler, hakikî bir tefsir ve şu âyetin bahrinden birer cedveldir. En-nihayet yine o denize dökülüyorlar. Şu tefsirin hitamında, güya her Söz manen şu âyetten başlıyor. Demek o zamandan beri yirmi senedir daha şu âyeti tefsir ediyorum; bitiremedim ki tefsirin ikinci cildini yazayım.
SAİD NURSÎ}