Lafzullah

Muhtasar Rûhu'l-Beyân Tefsiri (Türkçe) — Yunus 10:1 – Yusuf 12:111

Müellif / kaynak: İsmâil Hakkı Bursevî; ihtisar: Muhammed Ali es-Sâbûnî (Türkçe çeviri)

İçindekiler
  1. Yunus 10:1
  2. Yunus 10:2
  3. Yunus 10:3
  4. Yunus 10:4
  5. Yunus 10:5
  6. Yunus 10:6
  7. Yunus 10:7
  8. Yunus 10:8
  9. Yunus 10:9
  10. Yunus 10:10
  11. Yunus 10:11
  12. Yunus 10:12
  13. Yunus 10:13
  14. Yunus 10:14
  15. Yunus 10:15
  16. Yunus 10:16
  17. Yunus 10:17
  18. Yunus 10:18
  19. Yunus 10:19
  20. Yunus 10:20
  21. Yunus 10:21
  22. Yunus 10:22
  23. Yunus 10:23
  24. Yunus 10:24
  25. Yunus 10:25
  26. Yunus 10:26
  27. Yunus 10:27
  28. Yunus 10:28
  29. Yunus 10:29
  30. Yunus 10:30
  31. Yunus 10:31
  32. Yunus 10:32
  33. Yunus 10:33
  34. Yunus 10:34
  35. Yunus 10:35
  36. Yunus 10:36
  37. Yunus 10:37
  38. Yunus 10:38
  39. Yunus 10:39
  40. Yunus 10:40
  41. Yunus 10:41
  42. Yunus 10:42
  43. Yunus 10:43
  44. Yunus 10:44
  45. Yunus 10:45
  46. Yunus 10:46
  47. Yunus 10:47
  48. Yunus 10:48
  49. Yunus 10:49
  50. Yunus 10:50
  51. Yunus 10:51
  52. Yunus 10:52
  53. Yunus 10:53
  54. Yunus 10:54
  55. Yunus 10:55
  56. Yunus 10:56
  57. Yunus 10:57
  58. Yunus 10:58
  59. Yunus 10:59
  60. Yunus 10:60
  61. Yunus 10:61
  62. Yunus 10:62
  63. Yunus 10:63
  64. Yunus 10:64
  65. Yunus 10:65
  66. Yunus 10:66
  67. Yunus 10:67
  68. Yunus 10:68
  69. Yunus 10:69
  70. Yunus 10:70
  71. Yunus 10:71
  72. Yunus 10:72
  73. Yunus 10:73
  74. Yunus 10:74
  75. Yunus 10:75
  76. Yunus 10:76
  77. Yunus 10:77
  78. Yunus 10:78
  79. Yunus 10:79
  80. Yunus 10:80
  81. Yunus 10:81
  82. Yunus 10:82
  83. Yunus 10:83
  84. Yunus 10:84
  85. Yunus 10:85
  86. Yunus 10:86
  87. Yunus 10:87
  88. Yunus 10:88
  89. Yunus 10:89
  90. Yunus 10:90
  91. Yunus 10:91
  92. Yunus 10:92
  93. Yunus 10:93
  94. Yunus 10:94
  95. Yunus 10:95
  96. Yunus 10:96
  97. Yunus 10:97
  98. Yunus 10:98
  99. Yunus 10:99
  100. Yunus 10:100
  101. Yunus 10:101
  102. Yunus 10:102
  103. Yunus 10:103
  104. Yunus 10:104
  105. Yunus 10:105
  106. Yunus 10:106
  107. Yunus 10:107
  108. Yunus 10:108
  109. Yunus 10:109
  110. Hud 11:1
  111. Hud 11:2
  112. Hud 11:3
  113. Hud 11:4
  114. Hud 11:5
  115. Hud 11:6
  116. Hud 11:7
  117. Hud 11:8
  118. Hud 11:9
  119. Hud 11:10
  120. Hud 11:11
  121. Hud 11:12
  122. Hud 11:13
  123. Hud 11:14
  124. Hud 11:15
  125. Hud 11:16
  126. Hud 11:17
  127. Hud 11:18
  128. Hud 11:19
  129. Hud 11:20
  130. Hud 11:21
  131. Hud 11:22
  132. Hud 11:23
  133. Hud 11:24
  134. Hud 11:25
  135. Hud 11:26
  136. Hud 11:27
  137. Hud 11:28
  138. Hud 11:29
  139. Hud 11:30
  140. Hud 11:31
  141. Hud 11:32
  142. Hud 11:33
  143. Hud 11:34
  144. Hud 11:35
  145. Hud 11:36
  146. Hud 11:37
  147. Hud 11:38
  148. Hud 11:39
  149. Hud 11:40
  150. Hud 11:41
  151. Hud 11:42
  152. Hud 11:43
  153. Hud 11:44
  154. Hud 11:45
  155. Hud 11:46
  156. Hud 11:47
  157. Hud 11:48
  158. Hud 11:49
  159. Hud 11:50
  160. Hud 11:51
  161. Hud 11:52
  162. Hud 11:53
  163. Hud 11:54
  164. Hud 11:55
  165. Hud 11:56
  166. Hud 11:57
  167. Hud 11:58
  168. Hud 11:59
  169. Hud 11:60
  170. Hud 11:61
  171. Hud 11:62
  172. Hud 11:63
  173. Hud 11:64
  174. Hud 11:65
  175. Hud 11:66
  176. Hud 11:67
  177. Hud 11:68
  178. Hud 11:69
  179. Hud 11:70
  180. Hud 11:71
  181. Hud 11:72
  182. Hud 11:73
  183. Hud 11:74
  184. Hud 11:75
  185. Hud 11:76
  186. Hud 11:77
  187. Hud 11:78
  188. Hud 11:79
  189. Hud 11:80
  190. Hud 11:81
  191. Hud 11:82
  192. Hud 11:83
  193. Hud 11:84
  194. Hud 11:85
  195. Hud 11:86
  196. Hud 11:87
  197. Hud 11:88
  198. Hud 11:89
  199. Hud 11:90
  200. Hud 11:91
  201. Hud 11:92
  202. Hud 11:93
  203. Hud 11:94
  204. Hud 11:95
  205. Hud 11:96
  206. Hud 11:97
  207. Hud 11:98
  208. Hud 11:99
  209. Hud 11:100
  210. Hud 11:101
  211. Hud 11:102
  212. Hud 11:103
  213. Hud 11:104
  214. Hud 11:105
  215. Hud 11:106
  216. Hud 11:107
  217. Hud 11:108
  218. Hud 11:109
  219. Hud 11:110
  220. Hud 11:111
  221. Hud 11:112
  222. Hud 11:113
  223. Hud 11:114
  224. Hud 11:115
  225. Hud 11:116
  226. Hud 11:117
  227. Hud 11:118
  228. Hud 11:119
  229. Hud 11:120
  230. Hud 11:121
  231. Hud 11:122
  232. Hud 11:123
  233. Yusuf 12:1
  234. Yusuf 12:2
  235. Yusuf 12:3
  236. Yusuf 12:4
  237. Yusuf 12:5
  238. Yusuf 12:6
  239. Yusuf 12:7
  240. Yusuf 12:8
  241. Yusuf 12:9
  242. Yusuf 12:10
  243. Yusuf 12:11
  244. Yusuf 12:12
  245. Yusuf 12:13
  246. Yusuf 12:14
  247. Yusuf 12:15
  248. Yusuf 12:16
  249. Yusuf 12:17
  250. Yusuf 12:18
  251. Yusuf 12:19
  252. Yusuf 12:20
  253. Yusuf 12:21
  254. Yusuf 12:22
  255. Yusuf 12:23
  256. Yusuf 12:24
  257. Yusuf 12:25
  258. Yusuf 12:26
  259. Yusuf 12:27
  260. Yusuf 12:28
  261. Yusuf 12:29
  262. Yusuf 12:30
  263. Yusuf 12:31
  264. Yusuf 12:32
  265. Yusuf 12:33
  266. Yusuf 12:34
  267. Yusuf 12:35
  268. Yusuf 12:36
  269. Yusuf 12:37
  270. Yusuf 12:38
  271. Yusuf 12:39
  272. Yusuf 12:40
  273. Yusuf 12:41
  274. Yusuf 12:42
  275. Yusuf 12:43
  276. Yusuf 12:44
  277. Yusuf 12:45
  278. Yusuf 12:46
  279. Yusuf 12:47
  280. Yusuf 12:48
  281. Yusuf 12:49
  282. Yusuf 12:50
  283. Yusuf 12:51
  284. Yusuf 12:52
  285. Yusuf 12:53
  286. Yusuf 12:54
  287. Yusuf 12:55
  288. Yusuf 12:56
  289. Yusuf 12:57
  290. Yusuf 12:58
  291. Yusuf 12:59
  292. Yusuf 12:60
  293. Yusuf 12:61
  294. Yusuf 12:62
  295. Yusuf 12:63
  296. Yusuf 12:64
  297. Yusuf 12:65
  298. Yusuf 12:66
  299. Yusuf 12:67
  300. Yusuf 12:68
  301. Yusuf 12:69
  302. Yusuf 12:70
  303. Yusuf 12:71
  304. Yusuf 12:72
  305. Yusuf 12:73
  306. Yusuf 12:74
  307. Yusuf 12:75
  308. Yusuf 12:76
  309. Yusuf 12:77
  310. Yusuf 12:78
  311. Yusuf 12:79
  312. Yusuf 12:80
  313. Yusuf 12:81
  314. Yusuf 12:82
  315. Yusuf 12:83
  316. Yusuf 12:84
  317. Yusuf 12:85
  318. Yusuf 12:86
  319. Yusuf 12:87
  320. Yusuf 12:88
  321. Yusuf 12:89
  322. Yusuf 12:90
  323. Yusuf 12:91
  324. Yusuf 12:92
  325. Yusuf 12:93
  326. Yusuf 12:94
  327. Yusuf 12:95
  328. Yusuf 12:96
  329. Yusuf 12:97
  330. Yusuf 12:98
  331. Yusuf 12:99
  332. Yusuf 12:100
  333. Yusuf 12:101
  334. Yusuf 12:102
  335. Yusuf 12:103
  336. Yusuf 12:104
  337. Yusuf 12:105
  338. Yusuf 12:106
  339. Yusuf 12:107
  340. Yusuf 12:108
  341. Yusuf 12:109
  342. Yusuf 12:110
  343. Yusuf 12:111

Yunus 10:1

YÛNUS SÛRESİ Elif. Lâm. Râ. Görünüşe göre ”Elif. Lâm. Râ" bu sûrenin ismidir. Mübteda yerindedir ve haberi zikredilmemiştir. Yahut da mahzûf bir mübtedanın haberidir. Takdir şöyledir: ”Elif. Lâm. Râ." bu sûredir, yâni bu adla isimlendirilmiştir. Allah (celle celalühü), sûreleri irade buyurduğu şekilde isimlendirir. Müfessirlerden bir kısmı te'vil yönünü tercih etmiş ve şöyle demiştir: ”Elif. Lâm. Râ" gibi hurûfu mukattaadan her bir harf, Yüce Allah'ın isimlerinden birinden alınmıştır. Kelimenin bir kısmıyla yetinmek, Arap dilinde bilinen bir husustur. Nitekim bir Arap şâir şöyle söylemiştir: "O kadına dedim ki: 'Dur!' o da dedi ki: ”kaf, yâni durdum." İşte bundan dolayı, Abdullah, İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle söylemiştir: ”Elif. Lâm. Râ", ”Ben Allah'ım görürüm" demektir. Abdullah İbn Abbas'dan diğer bir rivayete göre, ”Elif. Lâm. Râ", ”Rahman" kelimesinin harflerindendir. Çünkü ”Elif. Lâm. Râ" ile Hâ. Mîm ve ”Nun" harfleri bir araya toplandığı zaman ”Rahman" kelimesi meydana gelir. İşte bunlar, yani bu sûrenin ihtiva ettiği âyetler hikmetli kitabın âyetleridir. Yani sayısız hikmetleri ihtiva eden Kur'an-ı Kerîm'in âyetleridir. Yüce Allah, hikmetlerin tümünü Kuranda ifade ettiği için böyle denilmiştir. ”...Yaş ve kuru ne varsa hepsi Kur'an'da mevcuttur." (En'am: 59)

Yunus 10:2

Kendilerinden olan bir kişiye: Yâni kendi cinslerinden olan bir insana... Çünkü müşrik Araplar, ilâh'ın taştan, altından, odundan veya bakırdan yapılan bir put olmasına şaşırmıyorlar, fakat bir insanın peygamber olarak gönderilmesinden hayrete düşüyorlardı. Onlar, gönderilen peygamberin makam, servet, riyaset ve bunlara benzer şeylerin sahibi olmasını istiyorlardı. Çünkü onlara göre ululuk ve kudretin sebepleri böyle şeylerdi. Onlar diyorlardı ki: ”Hayret! Allah, insanlara Ebû Tâlib'in yetiminden başka gönderecek bir peygamber bulamadı mı?" Bu durum, vahyin ve peygamberliğin hakikatini bilmemelerinden ve aşırı derecedeki ahmaklıklarından kaynaklanıyordu. Aslında Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) soyda, hasebde, şerefde ve riyaset hususunda itibar edilen her türlü meziyette, onların büyüklerinden geri değildi. Yalnız servet müstesna... Kişinin şerefli oluşunda ve ruh cevherinin değeri hususunda servetin hiçbir etkisi yoktur. Ancak, onların gözünde zenginlik, büyük bir meziyet kabul edildiği için Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberlik için seçilmesine hayret ettiler. Nitekim Cenab-ı Hak onların bu durumunu şöyle haber vermektedir: ”Ve dediler ki: Bu Kur'an, iki şehirden bir büyük adama indir ilse olmaz mıydı?" (Zuhruf: 31) Tüm İnsanları uyar ve imân edenleri müjdele!.. Küfredenleri değil. Çünkü küfürlerinde devam etti ki eri müddetçe, onlar için kendisiyle müjdelenecekleri hiçbir cennet ve rahmet söz konusu değildir. Bu âyette ”uyarmak", ”müjdelemek''ten önce zikredilmiştir. Çünkü gereksiz şeylerin giderilmesi, sıralamada yapılması gereken şeylerden önce gelir. Nefis, küfür ve günahlarla pis olmaya devam ettiği sürece, yapılması gereken şeylerin yapılması fayda vernıez. Şüphesiz evi hoş kokularla doldurmak, ancak pislikleri giderip temizledikten sonra mümkün olur. Maddî hastalıkları tedavi etmeye girişen bir doktorun önce bedeni bir takım bozukluk ve karışıklıklardan temizlediğini, sonra güçlendirici ilaçlar vermeye başladığını görmez misin? İşte manevî kalb hastalıklarım tedavi etmeye girişen tabip de böyledir. Onun önce kalbi, bozuk inançlardan, düşük ahlâktan ve kalbi kirleten çirkin işlerden temizlemesi gerekir. Kalbi kişiyi helak eden günahlardan temizledikten sonra taate karşı güç kazandıracak şeylerle onu tedavi eder. Bundan dolayıdır ki Cenab-ı Hak. Nübüvvet vazifesinin başlangıcında sadece uyannayı zikretmekle yetinmiş ve şöyle buyurmuştur: ”Ey bürünüp sarınan Rasûlüm! Kalk, artık insanları uyar. ” (Müddessir: 1-2) Şüphesiz onlar için Rableri katında bir doğruluk makamı vardır,' diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey midir? Yani âhiretleri için bir hazine olarak takdim ettikleri sâlih ameller ve onların üzerlerine çıkartılacakları yüce bir makam vardır. Bunun ”kadem" (makam) olarak isimlendirilmesi, bir şeyin aleti ile isimlendirilmesi kabilindendir. Çünkü geçmek ve gelmek, ”kadem" ile, yâni ayakla olur. Nitekim nimet de elle verildiği için, ”el" olarak isimlendirilmiştir. İbn Abbas'dan bir rivayete göre; ”doğruluk makamı" diye terceme edilen ”karnede sıdkın"dan maksat, Peygamberlerinin onlara olan şefaatidir. Peygamber önlerinde, onlar arkasında cennet'e gideceklerdir. Âyetteki soru, onların şaştıkları bu şeyin gerçek olduğunu göstermek içindir. Burada geçen ”insanlar"dan amaç, Mekke kâfirleridir. Kâfirler, hayrete düşen Mekke kâfirleri: 'Şüphesiz ki bu, apaçık bir sihirbazdır,' dediler. Bu sözlerinde, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan meydana gelen birçok harikulade hallerle karşılaştıklarını itiraf vardır. Bu haller onları, karşılıklı olarak tartışmakta âciz bırakıyordu. İnsan nefsi, baş olma ve öne geçme arzusu üzerine yaratılmıştır. Başkasının hükmü altında idare edilmeye razı olmaz. Bundan dolayı nefsin ıslâhı, ancak riyasetin zıddı olan ubudiyetle mümkün olur. İsâ (aleyhisselâm) havarilere: ”Tohum nerede biter?" diye sormuş, onların ”toprakta" diye cevap vermeleri üzerine şöyle demiştir: ”İşte hikmet de böyledir. O da ancak toprak gibi kalbde biter." Bu sözüyle tevâzua işaret etmiştir. İnsanlığın Efendisinin (sallallahü aleyhi ve sellem) şu sözü ele buna işarettir: ”Kim kırk sabah ihlâs ile Allah'a (celle celalühü) kulluk yaparsa, hikmet pınarları kalbinden fışkırıp dilinde görünmeye başlar."(2) Pınarlar ancak yerde olur. Yeryüzü, suların fışkı rdığı mahaldir. Bu açıklamayla anlaşılmış oluyor ki, kâfirler, ubudiyet ve tevazu rütbesine tenezzül etmeyip güzel bir niyetle uyarılan kabul etmeyince, tatlı su kaynağına varmaktan mahrum olmuşlardır. O tatlı su kaynağı Kur'an'dır. Böylece terkedilmişlik köşelerinde son derece susuz kalmışlardır. Gururlu ve hayvanı duygular âleminde yükselmek isteyen kimseler, yüce Allah'ın Habîbinin (sallallahü aleyhi ve sellem) dilinden akıttığı hidâyet pınarından, nereden ve nasıl içeceklerdir? Kâfirler, Kur'an-ı Kerîm'in sihir olduğunu iddia ettikleri gibi, mucizeleri de inkâr etmişlerdir. Gizli şirk ile müşrik olanlar da, yaşantılarına uymayan kerametleri inkâr ettiler. İmam Yafi şöyle demişler: ”Münkirlerin birçoğu, evliya ve salih insanların havada uçtuklarını gözleriyle görseler, bu sihirdir bunlar da şeytanlardır" diyeceklerdir. Şüphesiz, Allah'ın yardımından mahrum bırakılan ve hakkı görmediği ve ona intikal edemediği için yalanlayan kişi, gözüyle görse ve hissetse bile yine de inkâr eder. Ulu peygamberlere ve evliya-ı kirama, sihir ve şeytan fiilleri nasıl nisbet edilebilir? Hayret doğrusu!.. Gizli ve açık her durumda Cenab-ı Hak'tan af ve afiyet niyaz eyleriz.

Yunus 10:3

Şüphesiz ki sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan... Bu hitap Mekke kâfirlerinedir. ”Rabbiniz" demek; sizi terbiye eden ve işlerinizi idare eden demektir. ”Altı gün"den maksat ise, altı vakittir. Âyette vakit, ”gün" olarak isimlendirilmiştir. Çünkü olaylar zaman içinde meydana gelir. Gün de en aşağı zaman birimidir. Yâni altı günlük bir zaman miktarı içerisinde yaratılmıştır. Çünkü gün, takdir edilen bir zaman parçasından ibarettir. Başlangıcı, güneşin doğusuyla, bitişi ise güneşin batmasıyladır. Şu halde güneşin ve gündüzün olmadığı bir zamanda ”gün", nasıl düşünülebilir? Allah (celle celalühü) dileseydi, bir andan daha az bir zamanda bile gökleri ve yeri yaratabilirdi. Ancak işlerde aceleci olmamak gerektiğini insanlara belirtmek için Allah, böyle buyurmuştur. Çünkü işlerde acele etmek güzel olmaz. Şunlar müstesna: Tevbe etmek, borcu ödemek, misafire ikramda bulunmak, bekârları evlendirmek, ölüyü defnetmek ve cünüplükten temizlenmek. Sonra da işleri idare ederek... Buradaki ”işlerden" maksat; mutluluk ve bedbahtlık işleridir. Cenab-ı Hak, mutluluk ve mutsuzluğa sebebiyet veren huyları, durumları, amelleri, fiileri, sözleri, hareket ve sükûneti hazırlar. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu hadis-i şerifi buna işaret etmektedir: ”Kulların kalbi eri, Allah'ın kudret elindedir, kalblere dilediği gibi tasarruf eder, çevirir."(3) 3- Ahmet b. Hanbel, İbn Mâce, 1/39, Dr. El-Azamî baskısı. Ahmet b. Hanbel'in rivayeti şu lafızladır: ”Her kalp Allah'ın parmaklarından ikisi arasındadır, dilerse onu düzeltir, dilerse saptırır." Arş'a hâkim olandır. Tıbyân isimli kitabın müellifi şöyle demiştir: ”Sonra" anlamındaki ”Sümme" kelimesi Kur'an'da beş anlamda kullanılmıştır: 1- Tertib ifade eden atıf harfi olarak. Şu âyette bu mânâdadır: ”Şüphesiz ki onlar iman ettiler, sonra küfrettiler, sonra iman ettiler, sonra yine küfrettiler..." (Nisa: 137) 2- Önce mânâsında. ”Sonra... Arşa hâkim olandır" âyetinin başındaki ”Sümme" bu mânâdadır. Yani; bundan önce Arş'a hakim oldu demektir. Çünkü ”Allah'ın Arş'ı su üzerindedir..." (Hûd: 7) âyetinde Arş'm, göklerin ve yerin yaratılmasından daha önce var olduğu ifâde ediliyor. ”Sonra onların dönüşü cehennemedir" (Saifat: 68) âyetinde ki ”Summe" de böyledir. ”Bundan önce onların dönüşü" demektir. Şâirin şu sözü de böyledir: "Babası efendi ve hâkim olan, daha önce de dedesi efendi ve hâkim olan kimseye söyle." 3- ”Bunun yanında" veya ”bununla beraber", mânâsına gelir. Şu âyette bu mânâdadır: ”Sonra o, iman edenlerden idi" (Beled: 17) 4- İptida (başlangıç) mânâsında olur. Şu âyette öyledir: ”Evvelkileri helak etmedik mi? Sonra onlara diğerlerini tâbi kıldık." (Mürselât: 16,17) Burada mânâ: ”Diğerlerini onlara tâbi kılarız" demektir. 5- Taaccûb (hayrete düşme) anlamında olur. Şu âyette öyledir: ”Hamd; gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsûstur. (Bunca delillerin açığa çıkmasından) sonra kâfirler (hâlâ putları) kendilerini yaratan, besleyen ve büyüten Rableriyle eşit tutuyorlar. ” (En'am: 1) Âyette mânâ şöyle olur: ”Şunlara hayret edin ki, Rablerini nasıl da inkâr ediyorlar!" Allah (celle celalühü) özellikle Arş üzerinde hâkim olduğunu belirtip haber veriyor. Çünkü, yaratılanların en büyüğü Arş'tır. Haddadî der ki: ” Sonra" kelimesi ”hakim oldu" kelimesine dahil oldu. Halbuki mânâ bakımından ”idare etme'ye dahildir. Sanki Cenab-ı Hak şöyle söylemiş oluyor: ”Sonra O' Arş'a hâkim olduğu halde işleri idare eder." Çünkü; kâinatta cereyan eden işlerin tümünün idaresi Arş'tan olur. Bundan dolayıdır ki, ihtiyaçların giderilmesi için yapılan dualarda eller Arş'a doğru kaldırılır. Kadî Beyzavî der ki: ”Allah işleri idare eder demek; takdir ettiği ve hikmetinin gerektirdiği şekilde kâinatın durumunu idare eder" demektir. Amr b. Murre'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Allah'ın emriyle dünyayı dört melek idare eder. Bunlar; Cebrail, Mikâil, Azrail ve İsrafil'dir. Cebrail; vahye, rüzgârlara ve ordulara memurdur. Mikâil; yağmurlara ve bitkilere, Azrail; canlara, İsrafil; meleklere emrolunan şeyleri onlara bildirmeye memurdurlar." O'nun izni olmadan, herhangi bir zamanda hiçbir kimse şefaatçi olamaz. O izin de bir hikmete dayalıdır. Gönderilmiş hiçbir peygamber, Allah'ın dilediği ve razı olduğu kimseler dışında, hiçbir kimseye şefaat edemez. Şu halde akıl ve temyiz gücü olmayan putlar nasıl şefaat edebilirler? Bu âyet-i kerimede, kendilerine izin verilen kimselerin şefaat edebileceklerinin isbâtı vardır. İşte Rabbiniz, yani yukarıda anlatılan kemâl sıfatlarla sıfatlanmış sânı yüce olan Allah budur. Bu sıfatların hiçbirisinde O'na hiçbir şey ortak olamaz. O halde yalnızca O'na kulluk edin. Zarar ve fayda veremeyen cansız varlıklar şöyle dursun, insan ve melek gibi yarattıklarından hiçbirini O'na ortak koşmayın. Hâlâ düşünmüyor musunuz? Bütün bunlara rağmen düşünmeyecek misiniz? Çünkü az bir tefekkür ve dikkat; sizi, ibâdet ve rubûbiyyete lâyık olanın, taptığımız putlar değil, Allah olduğu konusunda uyaracaktır.

Yunus 10:4

Hepinizin dönüşü yalnız O'nadır. Yani, ölüm ve öldükten sonra dirilmek suretiyle dönüşünüz, başkasına değil, yalnızca Allah'adır. O halde Allah'a kavuşmak için hazırlık yapın. Bu, yani öldükten sonra yeniden dirilme Allah'ın gerçek olarak verdiği sözdür. Bu sözde hiçbir şüphe olamaz Şüphesiz ki O, yani Allahü teâlâ önce yaratmaya başlar, sonra iman edip salih amel işleyenlere adaletle karşılık vermek için, yani onları lütuf ve keremine lâyık olacak şekilde, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın gönlünden geçirmediği şekilde, onda hiçbir eksiltme yapmaksızın, iyilerin mükâfatlarını noksanlaştırmadan ve kötülerin cezasını da hak ettiklerinden fazla çoğaltmadan, aksine herkese ameli miktarınca karşılık vermek için... Nitekim yüce Allah başka bir âyette şöyle buyurmuştur: ”Dünyada yaptıklarına uygun bir ceza ..." (Nebe: 26) Tekrar yaratır. Yani yüce Allah, önce yarattıklarını dünyada kullukla yükümlü kılmak için yaratır, sonra ecelleri gelince onları öldürür ve ölümden sonra da herkese yaptıklarının karşılığını vermek üzere yeniden diriltir. Kâfir olanlara gelince, inkâr etmekte oldukları gerçeklerden dolayı, onlar için kaynar sudan içecek ve acıklı bir azap vardır. Kâfirler için, Allah'ı ve Rasûlünü inkâr etmeleri dolayısıyla son derece kaynar olan içecekler vardır. Bu içecekle onlara azap edilir ve bu azap gönüllerine oturur. Şüphesiz ki, dünya, âhiretin tarlasıdır. Cenab-ı Hak kudretiyle ölümden sonra halkı tekrar hayata iade eder, diriltir. Böylece dünyada ektiklerini orada derlemelerini sağlar. Dünyada hayır eken, orada kurtuluş elde eder, şer eken ise nedamet (pişmanlık) biçer. Cenab-ı Hak, amellerin karşılığını âhirete bırakmıştır. Çünkü bu dünya, ebedî âlemde verilecek cezaları kaldıramaz. Her şeyde Allah'a ait hikmetler vardır. Bu gerçeği bilip anladıysan, yüce Allah'dan kork. Çünkü Allah çok gayret sahibidir. Kulunun, emirlerine karşı gelmeye devam etmesine ve itaat dairesinden çıkmasına asla razı olmaz. Bir hadisde şöyle denilmektedir: ”Şayet Cehennem'deki Zakkum'dan yeryüzüne bir damla düşse, yeryüzünde yaşıyanların yiyecekleri fesada uğrardı. Yâ yiyeceği zakkum, içeceği kaynar su olanlar?..." (4) Dünya ve âhireti düşünen, dönüşün kulların Rabbi olan Allah'a olduğunu düşünen, hata ve günahlardan tevbe eder, iman edip salih amel işleyen kişilerden olur ve şu hikmetli sözü daima hatırlar: ”Bir kimse kırk yaşına vardığı halde, hayrı şerrinden fazla olmazsa, şeytan onun alnından öper ve der ki: Ebediyyen kurtulmayacak bir kişiyi kazandım. Eğer Allah bir kişiye ihsanda bulunur, o da tevbe ederse ve onu Allah, cehaletin karanlıklarından çıkarıp sapıklıkların karanlıklarından kurtarırsa, şeytan şöyle söyler: Yazıklar olsun! Ömrünü sapıklıkta geçirdi, günahlar hakkında beni sevindirdi, fakat sonra yaptığı tevbe sebebiyle Allah onu günahın karanlığından taatın nuruna çıkardı." 4- Tirmizî ve Nesâî. Ayr. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/41.

Yunus 10:5

Güneşi gündüz için bir ışık, yani onu ışıklı olarak yaratan ve ayı da gece için nur kılan... Işık (ziya) nurdan daha güçlü olduğu için ziya güneşe, nur da aya nisbet edilmiştir. Bilginlere göre ziyâ, kendisinden ışıklı olan şeydir. Güneş gibi... Nur ise, yeryüzünde göründüğü gibi, başka bir şeyle var olan şeydir. Ay, nurunu güneşten alır. Yani aslında ay, kendi zatında, nuru kabul eden karanlık bir kütledir. Güneşle karşı karşıya gelince, yansıma suretiyle güneşten gelen nurla dolar. Böylece yeryüzüne ışık parıltıları gelir. Yılların sayısını ve aylar, günler, geceler ve saatlerin hesabı bilmeniz için... Bu hesabın bilinmesiyle hac, oruç, bayram, namaz ve diğer farzların zamanında ifâ edilmesiyle din ve dünya işleriniz düzgün gider. Aya menziller takdir eden, hem aya, hem de güneşe menziller belirleyip hazırlayan O'dur. Bunlar, o menzillerin dışına çıkamazlar, onlardan birine uğramam azlık da etmeyip hepsine takdir edildiği şekilde uğrarlar. Güneşin menzilleri on iki burçtur. Güneş bu menzillerin herbirini bir ayda gezer. Bu seyrin bitmesiyle yıl tamamlanır ve böylece şemsî yıl meydana gelmiş olur. Bu, güneşin ayrıldığı burç noktasına tekrar varmasıyla olur ki, 365 gün 6 saat eder. Sadru'ş-Şeriâ isimli kitapta bu açıklama vardır. Ayın menzilleri ise yirmi sekiz tanedir. Bu menziller, 12 burca bölünmüştür. Her burç için iki tam bir bölü üç menzil vardır. Ay her gece bu menzillerden birisinde konaklar. Son menzile gelince incelir ve kavisleşir. Eğer ay otuz gün çekerse, ay iki gece; yirmi dokuz gün çekerse bir gece görünmez. Güneş bu menzillerden her birinde on üç gün kalır. Bu menziller, Arapların yağmur taleb edilen yıldızlar diye inandığı yıldızların bulunduğu yerlerdir. Allah bunları, yani yüce Allah ayı ve güneşi bir gerçekle, yüce hikmetlerin gereğini gözeterek yaratmıştır. Bu, biraz önce özet olarak işaret edildiği gibi, din ve dünya işlerinin kendisine bağlandığı zamanların ve yılların durumlarının bilinmesidir. Evet, göklerin ve yerin yaratılışında kesinlikle bir anlamsızlık ve abeslik yoktur. Hikâye edildiğine göre bir adam, bir osurgan böceği gördü ve kendi kendine dedi ki: ”Allah bunu yaratmakla neyi irade etmiştir: Şekli güzel değil, kokusu da çok kötü." Daha sonra, Allah, bu adamı öyle bir çıbanla müptelâ kıldı ki, doktorlar tedavi etme imkânı bulamadılar. Sonunda tedaviyi bırakmak zorunda kaldılar. Nihayet bir doktorun medhini işitti ve kendisine bakması için bu doktorun getirilmesini istedi. Ona: ”Doktorların en mütehassısları bile seni tedavi etmekten âciz kaldılar. Şimdi bu doktoru ne yapacaksın?" dediler. Adam ise: ”Mutlaka ona görünmem lâzım" dedi. Bunun üzerine o doktoru getirdiler, yarasına baktı, osurgan böceği getirilmesini istedi. Orada olanlar güldüler. Bu çıbanlı adam daha önce bu böcek hakkında söylemiş olduğu sözleri hatırladı ve dedi ki: ”Doktorun isteğini yerine getirin. Şüphesiz doktorun bir bildiği var." Doktor osurgan böceğini yaktı, küllerini adamın yarası üzerine koydu ve Allah'ın izniyle yara iyileşti. Bunun üzerine adam oradakilere şunları söyledi: ”Allah bana, yaratılanların en değersizi olarak gördüğüm böceğin, ilâçların en değerlisi olduğunu ve yarattığı her şeyde bir hikmetin bulunduğunu öğretmek istedi." O, bu kâinatın sanatlı yaratılışındaki hikmetleri bilen ve bununla, yaratıcının hallerine delil bulan bir topluluk için âyetleri, yani kudretine ve birliğine işaret eden evrensel delilleri açıklıyor. Âyette özellikle bilenler zikredildi. Çünkü âyetler üzerinde düşünmek suretiyle istifâde edenler, bilenlerdir.

Yunus 10:6

Hiç şüphesiz, gece ve gündüzün değişmesinde... Yani, aydınlık ve karanlıkla renklerinin değişmesinde yahut gecenin gidip gündüzün veya gündüzün gidip gecenin gelmesinde... Gece ve gündüzün hangisinin daha faziletli olduğu konusunda ihtilâf edilmiştir. İmam Nisâburî şöyle demiştir: ”Gece daha faziletlidir. Çünkü gece dinlenme zamanıdır. Rahat etme cennet nimetlerindendir. Gündüz ise yorgunluktur. Yorgunluk da cehennemdendir." Bunun yanısıra, gündüzün ışığın ve gecenin de karanlığın mahalli olması dolayısıyla, gündüzün daha faziletli olduğu da söylenmiştir. Allah'ın, güneş, ay, yıldızlar, bulutlar ve rüzgârlar gibi göklerde ve dağlar, denizler, ağaçlar, nehirler, hayvanlar ve nebatlar gibi yerde yarattığı varlıklarda, sakınan, yani Allah'tan korkan bir toplum için Cenab-ı Hakk'ın kudretine, sonsuz ilmine, birliğine ve varlığına işaret eden nice deliller vardır. Burada yalnızca sakınanlar, yani muttakiler sözkonusu edilmiştir. Çünkü kötü akibetten sakınan onlardır. İhtiyatlı oluşları, onları ibretle bakmaya ve düşünmeye götürür. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimizin: ”Kim, müneccimlik ilminden bir parça öğrenirse, sihirbazlıktan bir bölüm almış olur." sözü hakkında Hafız dedi ki: ”Yasak edilen müneccimlik ilmi, gelecekte meydana çıkacak olayları bilebileceğini iddia eden müneccimlerin ilmidir." Meselâ; yağmurun gelmesi, karın düşmesi, rüzgârların esmesi, fiyatların değişmesi gibi gelecekte olacak şeyleri bileceğini iddia etmek gibi... Müneccimler, geleceğe ait olayları, yıldızların hareketleri, bir araya gelmeleri, birbirlerinden ayrılmaları ve bazı zamanlarda görünüp bazı zamanlarda görünmemeleri yoluyla anlayıp bildiklerini iddia ederler. Oysa bunlar, yalnız Allah'ın bildiği, O'ndan başkasının bilemiyecekleri şeylerdir. Ama zeval vaktinin, kıble yönünün, ne kadar zaman geçtiğinin ve ne kadar zaman kaldığının hesaplanması gibi, müneccimlik ilmiyle müşahede edilen bu yolla bilinen şeyler yasak değildir.

Yunus 10:7

Şüphesiz Bize kavuşmayı ummayanlar ve... Allah'a kavuşmaktan maksat; ya öldükten sonra dirilip O'na dönmek veya ebedî âlemdeki hesaba kavuşmaktır. Nitekim âyette şöyle buyurulmuştur: ”Şüphesiz ki ben, hesabımla karşılaşacağımı biliyordum." (Hakka: 20) Buna göre mânâ şöyle olur: Bize döneceklerini veya hesabımızla karşılaşacaklarını ummazlar. Ahirete karşılık dünya hayatına razı olup geçici azı, ebedî çoğa tercih edip onunla rahat bulanlar bütün çaba ve gayretlerini dünya lezzetlerine ve zahirî zinetlerine hasretmek suretiyle dünyada sükûnet bulanlar. Yahut mânâ şöyle olur: Dünyadan hiç rahatsızlık duymayan kimseler gibi kendilerini orada rahat hissedenler ve ebedî kalacaklarmış gibi kâşaneler yapıp uzun emeller peşinde koşanlar var ya. Bir rivayette şöyle denmiştir: ”Üç kişiye hayret ediyorum: 1- Cehennemin varlığına iman edip önünde olduğunu bilen kişi nasıl güler? 2- Ayrılacağını bildiği halde dünya ile mutmain olan kişi orada nasıl rahat eder? 3- Kendisinden gaflet edilmediği halde, kendisi gafil olan insan eğlencelere nasıl dalar?" Nûman İbn Münzir, eğlenmek için bir ağacın altında konaklar. Adiy ona: ”Ey Melik, bu ağaç ne eliyor biliyor musun?" der ve sonra şu şiiri söyler: Nice kafileler benim etrafımda konakladılar. Şarabı berrak su ile karıştırıyorlardı. Sonra zamanın kasırgası onları yok etti. İşte zamanın böyle çeşit çeşit halleri vardır. Bunu duyan Nûman'ın, bütün gün boyunca neşesi kaçtı. Ve âyetlerimizden gafil olanlar var ya. Kur'an âyetlerinden ve evrensel âyetlerden gafil olanlar. Onlara zıt olan şeylere dalıp gittiklerinden âyetleri düşünüp tefekkür etmezler. Çünkü onlar, birbirine zıt iki vasfı şahıslarında toplamışlardır; 1- Dünyanın lezzet ve geçici zinetlerine dalıp gitmek. 2- Allah'ın âyetlerinden ve marifetullalı delillerinden gafil olmak.

Yunus 10:8

İşte onların barınağı... Yukarda anlatılan kötü sıfatlarla nitelenen kişilerin meskenleri ve karar kılacakları yer, kazandıkları günahlar sebebiyle... Devam ettikleri çeşit çeşit günah ve kötülükler dolayısıyla sükûna kavuştuklarını sandıkları dünya hayatı ve nimetleri değil, cehennemdir.

Yunus 10:9

Hiç şüphesiz iman edip yani imâna gelip veya gafillerin gaflet ettikleri âyetlerin şahitlik ettiği gerçeklere inanıp salih amel işleyenlere gelince; imana lâyık olan güzel ve düzgün amellerde -ki bunlar sırf Allah rızâsı için olanlardır- bulunanlar imanları sebebiyle Rableri onları, altlarından nehirler akan, bahçe ve bostanlarda kumlan yükseltilmiş koltuklanıl altlarından, Muhammed sûresinde belirtilen dört nehir akan. Naîm Cennetlerine erdirir. Mü'minler bu cennetlerde nimetlenip refah içerisinde yaşarlar. Ebedî saadet diyarına ”cennet" denmiştir. Çünkü tabanı ağaçlarla örtülmüştür. Cinlere de cin denmesinin sebebi, gözlerden gizlenmeleridir. Yani; imanları sebebiyle ve imanın nûriyle onların barınağı ve varacakları yer cennettir. Şöyle rivayet edilmiştir: ”Mü'min, kabrinden çıktığı zaman, ameli, güzel bir surette kendisine gösterilir. Der ki: ”Ben senin amelinim." Böylece ameli kendisine, nur ve cennete götüren kılavuz olur. Kâfir kabrinden çıkınca, ameli kötü bir surette kendisine gösterilir. Ona der ki: ”Ben senin amelinim." Kâfiri alıp götürür ve nihayet cehenneme sokar."

Yunus 10:10

Onların cennetteki duaları: 'Ey Allah'ım! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz', yani müminlerin, yukarıda anlatılan cennetlerdeki duaları: ”Ey Allah'ım! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, Sen, vaadinden dönmekten münezzehsin. Bize vaadettiğin şeyleri bulduk, nail olduk" sözleridir. Birbirlerine sağlık dilekleri: 'Selâm' sözüdür. Cennette aralarında olan temenni; her türlü kötü durumdan selâmette olma dileğidir. Yani melekler onlara böyle selâm verirler. Nitekim Cenab-ı Hak başka bir âyetle şöyle buyurmuştur: ”...Melekler de her kapıdan onların yanına varacaklar ve: ”Size selâm olsun" diyecekler." (R'ad: 23-24) Ya da onlar için istenen sağlık dileği, Allah tarafından olacak. Bir âyette şöyle buyurulmuştur: ”Rahmi olan Rab tarafından, söz olarak onlara selâm gelir." (Yâsîn: 58) Dualarının sonu da: 'Hamd, âlemlerin rabbi olan Allah'a mahsustur' sözleridir. Onların duaları; anlatılan şeylerden ibarettir. Rivayette şöyle denmiştir: ”Cennet ehli bir şey arzu ettikleri zaman: 'Sübhaneke Allahümme' diyecekler: Bunun üzerine hizmetkârlar yiyecek, içecek ve arzu ettikleri her şeyi onlara getirecekler. Yedikten sonra da: 'elhamdülillahi Rabbi'l-âlemin' diyecekler." Cennette ne sorumluluk, ne de ibâdet vardır. Cennet ehlinin ibâdeti yalnızca Cenab-ı Hak'kı tesbih ve O'na hamd etmektir. Aslında bu, bir ibâdet değildir. Bu kelimeler onlara ilham olunur, onlar da lezzetlenmek için, külfetsiz olarak bu cümleleri söylerler. Bu âyet gösteriyor ki, dil yalnızca zikir ve duâ için yaratılmıştır. Dünya kelâmı, gıybet ve bühtan için degıl...

Yunus 10:11

Eğer Allah, insanlara hayrı çarçabuk istemeleri gibi şerri de acele verseydi... Burada ”acele" anlamındaki ”tacil", bir şeyin zamanı gelmeden öne alınması, ”çarçabuk istemeleri" anlamındaki ”istical" ise acele yapılmasını talep etmektir. Yine buradaki ”şer"den maksat, azaptır. Azaba şer denilmiştir. Çünkü azaba uğrayan kimse hakkında, bu bir eziyettir, yani hoşa gitmeyen bir durumdur. Kâfirler, kendisiyle korkutuldukları azabın çabuk verilmesini istiyorlardı. Elbette onların ecelleri bitirilmiş olurdu. Azapları için belirtilmiş vâde onlara yerine getirilir, öldürülürler ve bir anda helak olurlardı. Bu ecel bir an bile geciktirilmezdi. Çünkü onların dünyadaki fizikî varlıklarının acele istedikleri azaba tahammülü yoktur. Fakat Allah (celle celalühü) ne acele eder, ne de onların keyfine göre hüküm verir. Fakat Biz, Bize kavuşmayı, ummayanları, yani âhirette cezamıza inanmayanları azgınlıklar içinde şaşkın bir halde bırakırız. Ceza ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr edip, O'na kavuşmaya inanmamaktan kaynaklanan azgınlıklarında şaşkın ve kararsız bir halde bırakırız. Çünkü, onları acele olarak öldürüp helak etmekte hiçbir hikmet ve maslahat yoktur. Belki daha sonra imân edebilirler veya nesillerinden mü'min kimseler türeyebilir. Bundan dolayı Allah onlara şerri ulaştırmakta acele etmiyor, aksine onlara mühlet veriyor veya onlar farkına varmadan onları azaba sürüklüyor. Bu âyet, günahları sebebiyle hak etmiş oldukları şeyin acele olarak verilmesini isteyen herkesi içine almaktadır. Kişinin kendisi ve çoluk-çocuğu aleyhinde yaptığı, fakat kabul olunmasını istemediği dualar da bu âyetin şümulü içerisindedir. Meselâ, kişinin oğluna kızıp da: ”Allah'ım! Bu oğluma lanet et, ona hayırlarda bulunma" demesi veya kendi aleyhinde: ”Allah benim canımı alsın da sizden kurtarsın" demesi gibi... Şehr b. Havşeb şöyle demiştir: ”Bir kitapta şunu okudum: Cenab-ı Hak, yazıcı meleklere: 'Kulum bunalım halinde iken, aleyhinde hiçbir şey yazmayın' der."

Yunus 10:12

Sonra yüce Allah, onların azabı acele olarak istemeleri konusunda da yalancı olduklarını belirtiyor. Çünkü insan, hoşuna gitmeyen en küçük bir şeyle karşılaştığında bile sabredemez, o şeyin giderilmesi hususunda Allah'a tazarru' ve niyazda bulunur. Bu hususta Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: İnsana bir zarar dokunduğu zaman yatarak, oturarak veya ayakta durarak bize duâ eder. Yani biraz hastalık, fakirlik ve bunlara benzer sıkıntılarla karşılaşınca, bu zarar, ya yatmak zorunda kalacağı kadar ağır veya oturma imkânı bulacak kadar hafif, yahut da ayakta savuşturacak kadar basit olur. Ya da içine düştüğü zarardan kurtulmak için her durumda Allah'a yalvarır. Fakat Biz ondan sıkıntısını kaldırınca, duadaki ihlâsı sebebiyle sıkıntısını kaldırıp giderince, sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan dolayı bize duâ etmemiş gibi yoluna devam eder. Sanki o, zararın giderilmesi için hiç duâ etmemiş kimselerin tavrıyla sıkıntı ve musibeti unutur, küfründe ve yanlış yolunda devam eder. İşte böylece haddi aşanlara yaptıkları iş böylesine süslü gösterildi. Yani Allah'a duadan yüz çevirmek, sıkıntı giderilince tekrar günahlara dalmak onlara şirin gösterildi. Bu âyette kâfir, haddi aşan kimse olarak adlandırılmıştır. Çünkü kâfir, dininde haddi aşmış ve haktan gafil kalmada sınırı tecavüz etmiştir. Şüphe yoktur ki kişi, harcamalarda haddi aştığı gibi, arzularına uymada, ömrünü zararlı ve faydasız yerlerde tüketmekte de sının aşar ve müsrif olur.

Yunus 10:13

Ey Mekke halkı! Şüphesiz ki, sizden önce birçok nesilleri. sizden önce Âd ve Nuh kavmi gibi geçmiş nice toplulukları peygamberleri kendilerine açık delillerle doğru olduklarını gösteren hüccetlerle geldiği halde, duygulanın ve organlarını gereksiz yerlerde kullanmak ve Hakk'ı yalanlamak suretiyle, zulmettikleri için helak ettik. Zaten yetenekleri olmadığı, Allah'ın kendilerini yüzüstü bıraktığı ve Allah'ın onların kâfir olarak öleceklerini bildiği için, onlar, iman edecek de değillerdi. Ayette, ”iman edecek de değillerdi" cümlesi, ”zulmettiler" cümlesine atfedilmiş ve sanki şöyle denmiştir: ”Küfürde ısrar edip zulmedince, mühlet vermede hiçbir yarar kalmayınca onları helak ettik." İşte Biz, günahkâr topluluğu böyle cezalandırırız. Peygamberleri yalanlamaları sebebiyle onları cezalandırdığımız gibi her günahkârı da böyle cezalandırırız.

Yunus 10:14

Sonra, nasıl davranacağınıza bakmamız için... Burada bakmak diye tercüme ettiğimiz ”en-nezar" kelimesi, görülebilen bir varlığı görmek için, gözü ona doğru çevirip hareket ettirmek demektir. Âyette ”bakmak" tan maksat, hiçbir şek ve şüphenin yol bulup gelemiyeceği kesin ilimdir, burada istiare yapılmıştır. Âyetteki ”nasıl" kelimesi, ”davranmak" fiilinin tümlecidir. Böyle olması, ceza vermede asıl önemli olanın, yapılan fiillerin keyfiyetlerinin ve hedeflerinin olduğunu göstermek içindir. Onların ardından, sizi yeryüzünde halifeler kıldık. Helak ettiğimiz milletlerden sonra, sizi imtihana tâbi tutulan kişinin halef kılınması şeklinde onların yerine getirdik. Çünkü aslında Cenab-ı Hakkın, insanların durumlarını bilmek hususunda sınama ve denemeye ihtiyacı yoktur. Fakat, insanlardan meydana gelen fiillere göre onları cezalandırmak için öyle muamele yapar. Davranışlar hazan güzel, bazan da çirkin olur. Hadis-i Şerifde şöyle gelmiştir: ”Gerçekten dünya tatlıdır, yeşildir." Yani görünüşü ve kendisinden istifâde edilmesi güzeldir. Süratle yok olması hususunda sebzelere benzediği için de, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dünyayı yeşillikle vasıflandırdı. Aynı zamanda dünyanın zahirî güzelliğiyle insanların fitneye düşüp aklandıklarını da bu ifade ile açıklamış oluyor. Dünyanın, nefisler için güzel oluşu, parlaklığı ve lezzetli oluşu, yeşil ve tatlı meyveler gibidir. İnsanın canı, yeşil ve tatlı meyveleri son derece arzu eder. Dünya da böyledir. Dünyanın haram lezzetleri tatlıdır, yeşildir. Fakat ebedî âlemde acı ve bulanıktır. ”Süt emziren kadın ne iyi, sütten kesen ise ne kötüdür." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: ”Allah sizi, yeryüzünde halifeler kıldı. Yaptıklarınızı ve ne şekilde tasarruf ettiğinizi gözetmektedir" (6) 6- Hadisi Müslim rivayet etmiştir. Devamı şu şekildedir: ”Dünyadan ve kadınlardan sakının. Çünkü İsrail oğullarının ilk fitnesi kadınlar olmuştur." Bkz. Câmiu'l-Usûl, 4/504. Katâde, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in şöyle söylediğini naklediyor: ”Rabbimiz doğru söylemiştir. Amellerimizi gözetlemesi için bizi yeryüzünde halifeler kıldı. Öyle ise gizli ve aşikâr, gece ve gündüz Allah'a hayırlı ameller gösteriniz." Bu âyet-i kerimede, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı yalanlamaları sebebiyle işledikleri günahlara karşı Mekke halkı uyarılmaktadır. Böylece belki, kendilerinden önceki yalancıların başlarına gelen korkunç felâketlerden sakınmak için, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı inkârdan vazgeçerler.

Yunus 10:15

Bize kavuşmayı beklemeyenler, yani âhireti yalanlayan Mekke müşrikleri, kendilerine tevhidin hakikatına ve şirkin bâtıl olduğuna işaret eden âyetlerimiz, açıkça okunduğu zaman: 'Bize bundan başka bir Kur'an getir' terkibi ve nazmı böyle olmayan, öldükten sonra dirilmek ve hesap günü gibi kabul edemediğimiz şeylerden bahsetmeyen bir Kur'an getir veya yadırgadığımız ve istemediğimiz konuları anlatan âyetlerin yerine, bizim yolumuza uygun başka âyetleri koymak suretiyle bunu değiştir' dediler. Nitekim Yahudi hahamları Tevrat'ı, Hristiyan papazları da İncil'i, kendi arzularıyla uyuşan şeylerle değiştirmişlerdi. Müşriklerin, Rasûlüllah'tan böyle bir şey talep etmelerinin sebebi, kendi arzularının bizzat Rasûl-i Ekrem tarafından gerçekleştirilmesi isteği olabilir. Söz gelimi bu istekleri gerçekleşseydi, o zaman şöyle diyeceklerdi: ”Bak, bize okuduğun şeylerin, Allah kelâmı veya semavî bir kitap olduğu, bir melek aracılığıyla sana vahyedildiği iddianda yalancı olduğun, bütün bunları kendi tarafından söylediğin ve Allah'a karşı yalan uydurduğun apaçık ortaya çıktı." De ki: 'Kur'an'ı kendiliğimden değiştirmem benim için doğru ve mümkün değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Yani, hiçbir âyetinde hiçbir değişiklik yapmadan yalnız bana vahyolunanlara uyarım. Ayette sanki şöyle denmiştir: ”Benim yaptığım sadece bana vahyolunan şeylere uymaktır." Eğer, Kuranı değiştirmek suretiyle Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım.'“Büyük gün"den maksat Kıyamet günüdür.

Yunus 10:16

De ki: 'Allah bana vahyettiği Kuranı size okumamamı dileseydi, ben de onu size okumazdım. Çünkü ben ümmîyim, okuma ve yazma bilmem. Allah da onu size bildirmezdi. Yani Allah, Kuranı benim lisanımla size bildirmez ve onu size asla hissettirip duyurmazdı. Ben bundan yani Kuranın inmesinden önce bir ömür boyu içinizde kalmıştım. Uzun yıllar aranızda bulundum. Onu size okumadım ve bildirmedim. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Peygamber olmadan önce Mekke müşrikleri arasında kırk yıl kaldı. Sonra ona Kur'an vahyolundu. Vahiyden sonra Mekke'de on üç yıl kaldı. Sonra Medine'ye hicret etti ve orada on yıl kaldı. Altmış üç yaşında iken ebedî âleme irtihal etti. Müşrik ve câhil Arapların arasında kırk yıl kalmış, bu süre içinde ilimle hiç meşgul olmamış, âlim görmemiş, şiir söylememiş, hitabette bulunmamış bir kimse, sonra kalkmış onlara öyle bir kitap sunmuş ki, fesahati her hatibin fesahatini geride bırakmış, nesir ve şiir her yazının üstüne çıkmış, usûl ve furu ilimlerinin esaslarını ihtiva etmiş, geçmişlerin kıssalarını, geleceklerin durumlarını olduğu gibi haber vermiş... Elbette bu kişinin muallimi Allah'tır, okuyup tebliğ ettiği Kur'an, mucizedir ve harikadır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?' Kur'an'ın Allah tarafından geldiğini anlamak için, onun üzerinde tefekkür edip düşünmek suretiyle aklınızı kullanmıyor musunuz?

Yunus 10:17

Allah'a karşı yalan uyduranlardan... Bu cümle, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a nisbet ettikleri şeyden sakınmak mânâsını ifâde eder. Çünkü müşrikler diyorlardı ki: ”Muhammed bu Kur'an'ı kendi tarafından meydana getirmiş, sonra da kalkıp 'bu kitap Allah'tandır' diyerek iftirada bulunmuştur." Çünkü müşriklerin ”Ya bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir" sözleri bundan kinayedir. Rasûl-i Ekrem'in: ”Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zâlim kim olabilir?" sözü ise kendisinden kinayedir. Sanki şöyle denmiştir: ”Ey müşrikler! Eğer iddia ettiğiniz gibi, bu Kur'an Allah kelâmı değilse, o zaman Allah'a iftira etmem nedeniyle dünyada kendi nefsine benden daha fazla zulmeden hiçbir kimse yoktur. Fakat durum böyle değildir. Tam tersine, Kur'an Allah kelâmıdır." Veya O'nun âyetlerini yalanlayanlardan daha zâlim kim olabilir? İçinizde en küçük bir şüphe olmaksızın bilin ki, suçlular asla felah bulmazlar. Korktuklarından emin, umduklarına nail olamazlar. Çünkü kurtuluş yolu, ihlâs ve doğruluk yoludur; yalan ve riyâ yolu değildir. Kim doğru yola girerse, felaha erer, kurtulur ve hedefe ulaşır. Kim de yalan yola girerse, umduğunu elde edemez, sapıtır ve helak olur. Fakîh Ebu'l Kasım'dan şöyle rivayet olunmuştur: ”Alimler üç özellikte ittifak etmişledir ki, bunlar düzgün ve doğru olursa kişi onlarla kurtulur. Bu üç şey birbirinden ayrı olamazlar biri olmadan öteki tamam olmaz: 1- Halis İslâm 2- Helâl gıda. 3- Yapılan işlerde Allah için doğru olmak."

Yunus 10:18

Mekke kâfirleri Allah'ı bırakıp kendilerine zarar da yarar da veremeyen şeylere tapıyorlar. Âyet şu anlamdadır: Onlar Allah'a ibâdeti tamamiyle terketmemişlerdi. Fakat yalnız Allah'a ibâdetle yetinmeyip putlara da ibâdet ederek, inançlarına göre iki ibâdeti birbirine yaklaştırıyorlardı. Oysa bu putların onlara zarar vermeye veya herhangi bir yarar sağlamaya güçleri yetmez. Çünkü cansız varlıklar bu özellikten uzaktırlar. Kendisine ibâdet yapılan mabudun menfaat sağlayabilmesi, zararları giderebilmesi gerekir. 'Bunlar, yani şu putlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır' diyorlar. Yani, dünya işlerinden bizim için önemli olan hususlarda bize şefaat ettikleri gibi, eğer öldükten sonra dirilme olayı varsa, âhirette de şefaat ederler. Bil ki; ilk defa putlara ibâdet olayı Nuh (aleyhisselâm)'un kavminde görülmüştür. Şöyle ki: Âdem (aleyhisselâm)'in beş tane sâlih çocuğu vardı. Bunlar: Vudd, Suvağ, Yeğûs, Yeûk ve Nesr isimli kişilerdi. Bunlardan Vudd vefat etti. İnsanlar, onun ölümüne son derece üzüldüler, kabri etrafında toplandılar, nerdeyse ayrılıp gitmeyeceklerdi. Şeytan bu durumu görünce, insan şeklinde onlara gelerek: ”Ben size onun heykelini yapayım mı? Ona bakınca onu hatırlarsınız" dedi. ”Evet" dediler. Bunun üzerine şeytan Vudd'un heykelini yaptı. Sonra o salih çocuklardan her birisi ölünce, onların da heykellerini yaptı. Bu heykelleri, onların adlarıyla isimlendirdiler. Daha sonra aradan uzun zaman geçip babalar, çocuklar ve torunlar unutulunca, şeytan geriden gelen nesillere dedi ki: ”Sizden evvelki insanlar bu heykellere tapıyorlardı." Bunun üzerine onlar da tapınmaya başladılar. Allah (celle celalühü) Nuh (aleyhisselâm)'u onlara gönderdi. Hazret-i Nûh, onları bu putlara tapınmaktan men etti, fakat onlar kabul etmediler. Hazret-i Adem ile Hazret-i Nûh arasında on yüzyıl geçmiştir. Her asırdaki yaşayanlar hak bir Şeriat üzeriodeydiler. Araplar içerisinde ilk defa put diken, Huzaa kabilesinden Amr b. Luhayy'dır. Bu adam, bazı işlerini görmek için Mekke'den çıkıp Şam'a geldi. Belkâ denilen yerde Amâlika kabilesini, putlara taparken gördü. Onlara: ”Nedir bunlar? diye sordu. Onlar da: ”Bunlar putlardır, biz onlara tapmıyoruz. Onlardan yağmur yağdırmalarını istiyoruz. Onlar da bize yağmur yağdırıyor, onlardan yardım istiyoruz, bize yardım ediyorlar." Bunun üzerine Luhayy onlara: ”Bunlardan bana bir put verseniz de onu Arabistan'a götürsem olmaz mı?" dedi. Bunun üzerine ona, insan suretinde, akîk taşından yapılmış Hübel denilen bir put verdiler. Luhayy, bu putu Mekke'ye getirip Kabe'nin içine dikti. İnsanlara da bu putu tazim edip ona ibâdet yapmalarım emretti. Artık bundan sonra bir kimse seferden dönünce ailesinin yanına gitmeden önce Kabe'yi tavaf eder, Hübel'i tazim eder ve- onun yanında başını tıraş ederdi. Taif halkı Lât'a, Mekke ahâlisi ise Uzzâ, Menât, Hübel ve İsaf isimli putlara tapınmışlardı. De ki: 'Allah'ın göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah'a haber veriyorsunuz?' Onların tutumlarını yadırgayan bu soruda, yaptıklarını yüzlerine vurma ve onları küçümseme anlamı vardır. Çünkü onlar burada, Allah'ın ortakları olduğunu ve onların Allah'ın indinde şefaatçi olacaklarını iddia ederek akıldan uzak şeyleri, tüm gayb âlemini hakkıyle bilen Allah'a haber vermeye kalkan ahmakların durumuna düşürülmüşlerdir. "Göklerde ve yerde" denilmekle dikkatler şuna çekilmiştir. Allah'tan gayrı taptıkları şeyler ya melekler ve yıldızlar gibi semavîdir, veya yeryüzüne hastır, ağaçtan ve taştan yontulmuş putlar gibi... Halbuki göklerde ne varsa hepsi sonradan meydana gelmiştir ve kendileri gibi Allah'ın tasarrufu altındadır. Allah'a ortak koşulmaya lâyık değildir. O'ndan başka mabûd olsaydı, Allah onu mutlaka bilirdi. Allah'ın bilmediği bir şeyin varlığı mümkün değildir. O, onların koştukları ortaklardan yüce ve münezzehtir.

Yunus 10:19

İnsanlar bir tek ümmetti. Sonradan ayrılığa düştüler. Hazret-i Âdem zamanında Kabil, Habil'i öldürünceye kadar insanlar tek bir din üzerindeydiler. Hak din üzerinde ittifak etmişlerdi. Sonra kâfir ve mü’min olarak iki gruba ayrıldılar. Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı, yani, aralarını ayıracak azabın kıyamete kadar ertelenmesine dair ezelde bir hüküm geçmemiş olsaydı, haklıyı hayatta bırakmak, haksızı da yok etmek suretiyle ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında hemen hüküm verilirdi. Bu ihtilâf, geçmiş milletler arasında olduğu gibi, bu ümmet yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmeti arasında da mevcuttur. Bir kısmı mü’min, bir kısmı kâfir, bir kısmı da bid'at ehlidir. İnsanların bu ihtilâfında Allah'ın irâde ve meşietinin tecellisi vardır. Şöyle ki: İlâhî kemâl, Allahın cemâl ve celâl sıfatlarının görüntüleriyle tecelli eder. Fakat insanlara yaraşan, ayrılık ve kin değil, ülfet ve ittifak üzerinde bulunmalarıdır. Çünkü Allah'ın yardımı cemaatle beraberdir. Sürüyü terkeden koyunu kurt kapar. Hikmet sahibi bir zat, ölümü anında, çocuklarını toplayarak onlara şöyle vasiyette bulundu: ”Deyneklerimi bana getirin." Onlar da getirdiler. ”Toplu olarak bu deynekleri kırın", dedi. Kırmaya güçleri yetmedi. Sonra deynekleri ayırdı ve: ”Onları birer birer alıp kırınız" dedi. Onlar da böyle yapıp kırdılar. Bundan sonra onlara dedi ki: ”İşte benden sonra durumunuz budur. Toplu olduğunuz sürece yenilmezsiniz. Bölündüğünüz zaman düşmanlarınız imkân bulup sizi yok eder." Hadis-i Şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Ey müminler! Size Allah'tan sakınmayı, üzerinize bir köle hile lider olsa, kulak verip itaat etmeyi vasiyet ediyorum. Benden sonra yaşayanlar birçok ihtilâflar görecektir. Benim ve hidâyete ermiş Râşid halifelerin sünnetine uyun. Sünnetime sımsıkı sarılın." Sözün özü şudur: İhtilâfların bir kısmı kötü, bir kısmı iyidir. Dinin esasları ve akaid konularındaki ihtilâflar kötüdür. Dinin furûatında ve muamelâtta olan ihtilâflar iyidir. İmamların ihtilâfı rahmettir. Rivayet edildiğine göre, bir yahûdi Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'ye dedi ki: ”Siz daha Peygamberinizi defnetmeden ihtilâfa düştünüz." Hazret-i Ali (radıyallahü anh): ”Biz, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında değil, Rasûlüllah için ihtilâf ettik. Fakat siz, Kızıldeniz'den çıkıp da ayağının ıslaklığı kurumadan Peygamberiniz Mûsa (aleyhisselâm)'ya: 'Onların ilâhları olduğu gibi bize de bir ilâh kıl..: dediniz" dedi. (Araf: 138) Bu cevap, muhatabı susturan cevaplardandır. Allah (celle celalühü) hakkı söyler. O, hak yola hidâyet eyler.

Yunus 10:20

Mekke kâfirleri diyorlar ki: 'Ona, yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e Rabbinden bir mucize indirilse ya!' Onlar: ”Kurana karşı çıkmak mümkündür," diyorlardı. Nitekim şu sözleri bu kanaatlerini gösteriyor: ”...İstesek biz de bunun gibisini söyleriz..." (Enfal: 31) Onlar mucize sayılması için Hazret-i Mûsa'nın beyaz el, asâ ve nehirlerin fışkırtılması gibi Kurandan başka harikalar gösterilmesini teklif ediyorlardı. Ey Habîb'im onlara cevap olarak de ki: 'Gayb, ancak Allah'ındır. Olmasını teklif ettiğiniz ve nübüvvetin gereklerinden olduğunu sandığınız şeyler, yalnız Allah'a has olan gaybdendir. Benim onlar üzerinde hiçbir vukufiyetim yoktur. Eğer Cenab-ı Hak, mucizelerin artırılmasında bir yarar görseydi, şüphesiz o istediklerinizi bana verirdi. O halde o teklif ettiğiniz şeylerin indirilmesini bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.' İnkârınız yüzünden, Allah'ın sizin hakkınızda yapacağı şeyleri, bana vereceği büyük mucizeleri ve sizin teklifinizin dışındaki âyetleri beklemekteyim. Gerçekten de Allah (celle celalühü) o zâlimleri, dehşet verecek bir şekilde cezalandırmak için süre verdi. Bazan da, irâde buyurduğu kimselerin cezasını geciktirmez, mühlet vermez. Anlatıldığına göre, Osmanlı sultanlarının atası olan Osman Gazi, elde ettiği büyük başarıları Kuran'a verdiği önem sayesinde elde etmiştir. Allah (celle celalühü) birçok ülkeleri, onun eliyle fethetmiştir. Allah'ın Kitabına saygısı sebebiyle, o zamandan bu ana kadar Osmanlı Devleti devamlı gelişme halindedir. Şu halde akıllı kimse, rütbe ve makamının artması için Kur'an'ı yüceltmeye önem versin. Heybet ve şanının azalmaması için de Kur'an'ı hakir görmekten sakınsın. Görmez misin ki; Sultan lV. Mehmet ve yardımcıları Kur'an'la amel etmeyi bırakıp zulüm ve düşmanlık yapmaya kalkınca, Allah hem kendilerine, hem de onlar sebebiyle insanlara korku ve kıtlığı musallat kıldı? Birçok Rum kaleleri ellerinden çıktı. Kâfirler İstanbul'a hâkim olmaya bile cesaret etmeye başladılar. Korku o kadar çoğaldı ki, insanlar: ”Kaçıp kurtulacak bir yer yok mudur?" demeye başladılar. Bütün bunlar, etrafındaki insanların kötülüğünden dolayı meydana geldi. Çünkü Padişahın etrafındaki adamlar, onu şeriata aykırı icraata teşvik ettiler. Allah'ım! Bizi ibret alanlardan ve basiret sahiplerinden eyle...

Yunus 10:21

Kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra, insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman... Burada insanlardan maksat, âyetlerin nüzul sebebi olan Mekke halkı, rahmetten maksat da sıhhat ve bolluktur. Zarar; kıtlık ve hastalık gibi şeylerdir. ”Kendilerine dokunan sıkıntı", onlara isabet eden ve sosyal hayatlarında tesiri görünmeye başlayan darlıktır. Âyette, dokunmanın zarara, rahmeti tattırmanın ise Allah'a isnadı Kur'an adâbındandır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurulmuştur: ”Hastalandığım zaman O bana şifa verir." (Şuarâ: 80) Kuranda buna benzer âyetler çoktur. Bir de bakarsın ki, âyetlerimiz hakkında onlar bir tuzak düşünürler. Yani, onlara rahmeti tattırırken, onlar âyetleri kötüleyip karalamak ve onları bertaraf etmek için çarelere başvurmak suretiyle derhal tuzaklar hazırlamaya çalışırlar. Zarar ve musibetin etkisi daha kafalarından dağılmadan tuzak kurmada adeta yarışırlar. Rivayet olunduğuna göre, Mekke halkı yedi yıl kıtlık çekti. O kadar ki, yok olmanın eşiğine geldiler. Sonra Allah onlara merhametle muamele etti, topraklarına bereket verdi. Yağmurlar yağdırdı. Bunun üzerine hemen Allah'ın âyetlerine dil uzatmaya ve Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a tuzak kurmaya kalkıştılar. De ki: 'Allah'ın tuzağı daha çabuktur.' Allah'ın azabı size, hakkı bertaraf etmek için yaptığınız hilelerden daha hızlı ulaşır. Onlara verilen ceza, tuzakları karşılığında verildiği için, tuzak olarak isimlendirilmiştir. ”Tuzak" anlamındaki ”mekr", tuzağı gizlemektir. Şüphesiz onlar Allah'ın iradesinin ne olduğunu bilemezler. Fakat onların irâdesinin Allah'a karşı gizli olması mümkün değildir. Allah'a tevekkül et, sıkıntılara göğüs ger. Düşmanın, senin aleyhinde kurduğu tuzaklardan korkma! Elçilerimiz kurduğunuz tuzakları veya tuzak kurdukları şeyi mutlaka yazıyorlar. Âyetteki ”elçilerden" maksat, insanların fiillerini yazan meleklerdir. Bunlara Kirâmen Kâtibin melekleri denir. Âyetin bu cümlesinde, onlardan intikam alınacağının kesin ifadesi vardır. Aynı zamanda çevirdikleri dolapların Allah'a karşı gizli kalması şöyle dursun, yazıcı meleklere bile gizli kalmayacağına dikkat çekilmiştir. Bu âyet açık olarak, kâfirler için de yazıcı meleklerin bulunduğuna işaret etmektedir. ”Kâfirin hiçbir sevabı olmadığına göre sağındaki melek neyi yazar?" diye bir soru sorulursa, cevap olarak şu söylenir: Solundaki yazıcı melek, sağındaki meleğin izniyle yazar. Böylece sağdaki melek yazmasa da soldakinin yazdıklarına şahit olmuş olur. Bu meleklerin sayısı hakkında ihtilâf edilmiştir. Abdullah b. Mübarek der ki: ”Bunların sayısı beştir. İkisi gündüz, ikisi gece vazife yapar. Bir tanesi ise, ondan gece gündüz ayrılmaz." Bu âyet ve rivayetlerle sabit oluyor ki, mü'min olsun, kâfir olsun, insanların bütün fiil ve sözleri, kıyamet günü kendilerini ilzam etmek, susturmak için yazılıyor, zaptediliyor. Çevrilen hile ve tuzakların, kişiyi hoşlanmadığı bir durumdan kurtarma hususunda hiçbir etkisi yoktur. Kurtuluşunu tuzaklar kurmada sanan insan, tuzağa düşen ve kurtuluşunu kuyruğunu sallamakta gören tilkiye benzer. İnsanı kurtaracak olan, kâmil bir imandan sonra yapılan sâlih amellerdir. Akıllı kişi, kaza meydana gelmeden önce, durumunu düzelten kişidir.

Yunus 10:22

Sizi karada ve denizde yürüten O'dur. Karada, yaya olarak veya at, katır, merkep ve deve gibi hayvanların sırtında, denizde ise büyük, küçük her türlü gemi ile yürüten Allah'tır. Bu âyet; gerçekte gemileri yürütenin rüzgârlar değil, Allah olduğunu gösteriyor. Çünkü rüzgâr kendi kendisine hareket edemez. Aksine Allah'ta son buluncaya kadar, onu hareket ettiren vardır. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindekileri güzel bir rüzgârla alıp götürdüğü ve... ”İçlerindekiler" anlamında kullanılan ”bihim" kelimesinde iltifat sanatı vardır. Hitap ikinci şahıstan, üçüncü şahsa çevrilmiştir. Burdaki iltifat; yaptıklarını inkâr ve çirkin göstermede, mübalağaya delâlet etmesi içindir. Sanki başkalarını hayrete sevketmek için durumları onlara anlatılmıştır. Güzel rüzgârdan maksat: yumuşak ve onların hedeflerine uygun olarak esen rüzgârdır. Bu rüzgârın hoş ve gayelerine uygun oluşu dolayısıyla bununla neşelendikleri zaman, o gemiye şiddetli bir fırtına gelip de, her yerden onları dalgalar sardığı, bütün yönlerden dalgalar tarafından hücuma uğradıkları ve onlar çepeçevre kuşatıldıklarını anladıkları zaman, yani helak oldukları zaman. Bu terim aslında, düşmanın kabileyi kuşatması hakkında kullanılır. Dini yalnız Allah'a has kılarak... İlâh olarak taptıkları putlardan hiçbirini Allah'a ortak koşmaksızın... Çünkü, dini Allah'a has kılmak, O'na şirk koşmayı terketmekten ibarettir. Onların bu durumdaki ihlâsları, imâna değil aksine, zoraki olan imanlarına dayanmaktadır. İşte o zaman: 'Yemin olsun ki, bizi bu durumdan kurtarırsan... Allah'a yemin olsun ki, eğer bizi bu tehlikeden kurtarırsan, bundan sonra mutlaka ebediyyen senin nimetlerine şükredenlerden olacağız.' Emirlerine uyacak, gazabından sakınacağız ve senden başkasına kulluk yapmak suretiyle nimetlerine karşı nankörlük etmeyeceğiz diye Allah'a yalvarırlar.

Yunus 10:23

Fakat, dualarını kabul ederek Allah onları içinde bulundukları sıkıntılardan kurtarınca, bir de bakarsın ki, daha önce yaptıkları gibi, yeryüzünde yine haksızlıkla taşkınlık ediyorlar! Allah'a ortak koşma, O'nu yalanlama ve Allah'a karşı suç işleme yoluyla eski taşkınlıklarına dönüyorlar. Ey azgın insanlar! Hiç şüphesiz sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir. Azgınlığınızın giyıahı aleyhinize dönecektir. Onun cezasını mutlaka göreceksiniz. Bunun cezasını kendilerine azgınlık ettiğiniz kimseler, çekmeyeceklerdir. Yaptığınız taşkınlıkla sadece fani dünya hayatının menfaatini, geçici nimetlerini elde edersiniz. Fakat dünya hayatı ile ondaki lezzetler yok olur gider, günah işleyenlere verilecek cezalar devam eder. Sonunda, kıyamet gününde dönüşünüz yine Bizedir, başkasına değil. Böylece dünyada yapmakta olduklarınızı, yani bütün amellerinizi size haber veririz. Âyetteki bu cümle, verilecek ceza ile tehdit mânâsını ifade ediyor. Bir adamın tehdit ettiği kişiye söylediği şu söz gibi: ”Yaptıklarını sana göstereceğim." Bu âyet-i kerimede, gemilerin Allah tarafından ihsan edilmiş büyük bir nimet olduğuna işaret vardır. Çünkü insanlar, denizlerde seyredebilmek için gemilere muhtaçtır. Bu yüzden Cenab-ı Hak, insanları denizlerde yürütmek suretiyle onlara ihsanda bulunduğunu ifâde etmiştir. Denizlerde gemilere binmek erkekler için caiz, kadınlar içinse mekruhtur. Çünkü denizde kadınların tesettürü çok defa mümkün olmayabilir, özellikle küçük gemilerde açılması caiz olmayan yerlerinin açılmamasından da emin olamazlar. Üstelik kadınlar, gemide, bazı ihtiyaçlarını erkeklerin yanında gidermek zorunda kalırlar.(8) 8- Bu mahzurlar, eski ibtidaî gemiler için geçerlidir. Şimdiki gelişmiş modern gemilerde sayılan sakıncalar olmayabilir. (Mütercim) Abdullah b. Ömer (radıyallahü anh) Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şu hadisi naklediyor: ”Hac ve umre yapmanın veya Allah yolunda savaşmanın dışında gemiye binme. Çünkü denizlerin dibinde ateş vardır. Ateşin altında da yine deniz vardır." (9) 9- Hadisi Ebû Davud, Cihad bahsinde 2489 no ile rivayet etmiştir. Senedi zayıftır. Bir denizciye: ”Denizlerde gördüğün en tuhaf durum nedir?" denildi. O da: ”Denizlerden selâmette kalınanıdır." dedi. Bir dil bilgini gemiye bindi. Gemideki bir işçiye: ”Sen gramer bilir misin?" dedi. İşçi: ”Hayır" dedi. Bilgin: ”Ömrünün yarısı boşa geçmiş," dedi. Derken deniz dalgalanmaya ve gemi sarsılmaya başladı. Bu sefer işçi, bilgine: ”Sen yüzme bilir misin?" dedi. Bilgin: ”Hayır" dedi. İşçi: ”O halde senin ömrünün tümü boşa gitmiştir ” dedi.

Yunus 10:24

Dünya hayatının tuhaf durumu, dünyanın şaşılacak haline, diğer tuhaf şeylere benzediği için ”mesel" denildi; gökten indirdiğimiz bir suya benzer: İnsanların ve hayvanların yediği tahıl, ot ve sebze gibi yeryüzü bitkileri o su yağmur sebebi ile birbirlerine karışır. Birbirlerine girecek şekilde her yeri kaplar. Nihayet yeryüzü ziynetini takınıp süslendiği... yani yeryüzü, çeşit çeşit renkli ve süslü elbiseleri giyip süslenen bir gelin gibi, çeşitli şekilde ve türde olan bitkiler ve onların muhtelif renkleriyle ziynetini takınır. Bu âyette: Cenab-ı Hak, yeryüzünü bir geline benzetmiş ve gelinin sıfatlarından olan bazı şeyleri yeryüzü için kullanmıştır. Kullanılan sıfat, ziynet ve süslenmedir. Ve halkı da yeryüzü ahâlisi ona ürünlerini biçmeye, meyvelerini toplamaya kadir olduklarını sandıkları bir anda, gece veya gündüz ona âfet emrimiz gelir de, sanki dün o, hiç yokmuş gibi, kökünden koparılarak biçilmiş bir hâle getiririz. İşte, düşünen bir toplum için âyetleri böyle geniş geniş açıklıyoruz. Yani bu güzel izah gibi, Kur'an âyetlerini de açıklıyoruz. Dünyanın durumuna dikkatleri çeken bu âyetler de geniş geniş açıkladığımız âyetlerdendir. Düşünen toplum, bu âyetler üzerinde tefekkür ederler ve onların ifade ettikleri mânâları anlarlar. Bu âyette ki benzetme, teşbih-i mürekkeptir. Çünkü, hayat ve onun güzelliği, insanlar kendisiyle aldandıktan sonra süratle yok oluşu; dünyanın yeşilliğinin ve güzelliğinin semavî bir âfetle yok oluşuna benzetilmiştir. Düşünürlerden birisi şöyle demiştir: ”Dünya, bir anne ve insanlar da onun çocukları gibidir. Onları terbiye eder. Bir kimse, annesiyle meşgul olup da hocasını terkeden çocuk gibi olursa, cahil kalır. Dünyayı kendisine, taptığı bir put haline getirir. Fakat anasıyla değil de, hocasıyla meşgul olan kişi âlim olur, arzularına köle olmaktan kurtulur ve amacına kavuşur. Şu halde dünyanın kötülenmesi, Allah'dan alıkoyması bakımındandır."

Yunus 10:25

Allah... ”Allah" kelimesi, bir ve eşsiz olan zâtın ismidir. Bu isim, bütün güzel isim ve sıfatları kendinde toplar. Bundan dolayı bazı salin insanlar, bu ism-i celîl sayesinde hakikat âlemine girmeyi başarmışlardır. Bir adam Şiblî hazretlerine şöyle demiştir: '"'Niçin Allah diyorsun da, 'lâ ilahe illallah' demiyorsun?" Şiblî şu cevabı vermiştir: ”İnkârın vahşetine yakalanmaktan korkarım." (Kullarını), Rasûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıtasıyla, bütün insanları selâm yurduna, yani her türlü âfet ve kötü durumlardan selâmette olan yurda çağırır. Bu yurt, cennettir. Cennetin başlangıcı ihsan, ortası rızâ, sonu ise Hakka kavuşmaktır. Hikâye olundu ki: ”Geçmiş milletlerin sultanlarından birisi bir şehir kurdu. Güzelleştirdi ve şehrin tezyini ve güzelleştirilmesi hususunda her türlü çabayı gösterdi. Sonra ziyafet hazırlayıp insanları yemeğe davet etti. Bazı insanları şehrin kapılarına oturttu. Bu insanlar çıkan herkese ”bir noksanlık gördünüz mü?" diye soruyorlar, insanlar da, ”hayır," diyorlardı. Nihayet üzerlerinde tuhaf elbiseler bulunan birtakım kişiler geldiler. Onlara da: ”Bir noksanlık gördünüz mü?" diye sordular. Onlar da: ”İki kusur ve noksanlık gördük" dediler. Bunun üzerine o adamların söyledikleri sözleri sultana bildirdiler. Sultan dedi ki: ”Ben tek bir kusura bile razı olmam. Bu adamları getirin bakalım bana." Böylece adamlar sultanın huzuruna alındılar. Sultan da onlara, bu iki ayıbın ne olduğunu sordu. Dediler ki: ”Kurduğun şehir, eninde sonunda harap olacak ve içinde yaşayanlar da ölecekler." Sultan onlara: ”Siz hiç harap olmayacak, insanları da ölmeyecek bir yurt biliyor musunuz?" diye sordu. Onlar da: ”Evet, cennet ve nimetleri" dediler ve sultam cennete teşvik ettiler. Cehennem ve cehennem azabını hatırlatıp onu cehennemle korkuttular. Allah'a ibâdet yapmaya davet ettiler. Sultan da bu seslere kulak verdi, tevbekâr olarak ve Allah'a iltica ederek saltanatı bıraktı. Bir hadiste şöyle rivayet olunmuştur: ”Güneşin doğduğu hiçbir gün yoktur ki, güneşin iki yanında iki melek bulunmasın. Bu iki melek, insan ve cinlerden başka bütün yaratıkların duyacağı bir şekilde şöyle seslenirler: 'Ey insanlar! Rabbinize geliniz. Allah sizi selâm yurduna (cennete) davet ediyor.'" Mânânın: ”Allah'ın yurduna davet ediyor" şeklinde olması da caizdir. Çünkü ”selâm". Allah'ın isimlerindendir. Bu durumda izafet, ”Beytullah" ifadesinde olduğu gibi, teşrif için olmuş olur. Selâm kelimesi Allah hakkında kullanıldığı zaman; O'nun zatının kusurdan, sıfatlarının noksanlıktan, fiillerinin de serden salim olduğu anlamım ifade eder. Kul hakkında kullanıldığı zaman ise, kulun kalbinin, aldatmaktan, hasetten, kinden ve kötülüğü istemekten, organlarının da haram ve günahlardan salim kaldığı anlamına gelir. Selâm ve İslâm ile, ancak Müslümanların elinden ve dilinden selâmette kaldığı kimseler nitelenebilir. Ve dilediğini hidayete erdirir. Kullarından dilediği kimseleri doğru yola, yani sırat-ı müstakime ulaştırır. Bu yol, İslâm ve takva ile azıklanma yoludur.

Yunus 10:26

Güzel amel işleyenlere, amelleri gerektiği gibi doğru bir şekilde yapanlara... Bu da zatî güzelliği gerektiren vasfî güzelliktir. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu şu hadis-i şerifleriyle açıklamışlardır: ”İhsan, Allah'ı görüyor gibi, O'na ibâdet yapmandır. Çünkü sen O'nu görmesen de O seni görüyor." Daha güzel mükâfat ve Allah'ın lütuf ve keremi olarak, o güzel mükâfattan daha fazlası vardır. Buna göre ”güzel mükâfat", Allah'ın ameller karşılığında verecekleridir. ”Fazlalık" ise, amellerin karşılığı olmadan vereceği mükâfatlardır. Bir başka âyette: ”Allah lütfundan onlara fazlasıyla verir." (Nur: 38) buyurulmaktadır. Ehl-i Sünnete göre bunların tümü Allah'ın lütuf ve keremidir. Bir başka görüşe göre ”güzel mükâfat", yani ”hüsnâ", iyiliklerinin mislinin verilmesidir. ”Fazlalık" ise, on mislinden başlayıp yedi yüz misline kadar olan fazlalıktır. Muhakkik âlimlerin çoğunluğuna göre ”güzel mükâfat"tan maksat, cennet, ”fazlalık"tan maksat da Allah'a kavuşmak ve O'nun cemalini müşahede etmektir. Bir hadis-i şerifte şöyle denmiştir: ”Cennetlikler cennete girdiklerinde Cenab-ı Hak onlara şöyle buyurur: 'Size fazlalaştıracağım başka bir isteğiniz var mı?' Cennetlikler şöyle cevap verirler: 'Sen bizim yüzlerimizi beyazlattın, bizi cennete koydun, bizi cehennem ateşinden kurtardın, başka ne isteyebiliriz ki?' Sonra aradaki perde açılır ve Rablerini müşahede ederler. Rahlerini müşahede etmekten daha sevimli hiçbir şey onlara ihsan edilmemiştir." Daha sonra Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şu âyet-i kerimeyi okudu: ”Güzel amel işleyenlere, daha güzel mükâfat ve fazlası vardır." (11) 11- Hadisi, Ahmed b. Hanbel, Müslim, Tirmizî ve İbn Mâce rivayet etmiştir. Eğer Cenab-ı Hak perdeyi kaldırsa da, biz O'nu müşahede etseydik, kâinatı ve içindekileri unuturduk. Nitekim Cenab-ı Hak tecelli ettiği zaman cennet ehli, cennet nimetlerini unuturlar. Bu durumda şer'î ibadet vakti bitmiş olur. Bundan dolayı, şu dünya hayatında Hakk'ı müşahede edemeyiz. Çünkü burası kulluk ve sorumluluk yeridir. Onların yüzlerine ne bir kara... Âyetteki ”kater" kelimesi, tozdan daha ileri bir mânâ ifade ettiği için ”kara", yani siyah leke olarak açıklanmıştır. Ne de bir horluk bulaşır. Yâni onlarda aşağılık eseri ve gönül sıkıntısı görülmez. Bu iki vasfın onlardan uzak tutulmasından maksat, korku, üzüntü ve zillet sebeplerinin onlardan uzaklaştırılmış olmasıdır. Bunun belirtilmesindeki amaç, Allah'ın zikrettiği nimetlerin halis olduğunu, hoşa gitmeyen hiçbir şeyin bu nimetlere karışmadığını, bu nimetlerde olan güzellik ve parlaklığı giderecek şeylerin oraya giremeyeceklerini bildirmektir. İşte onlar, cennetlik kimselerdir. Onlar, orada ebedî, sonu gelmeksizin ve başka bir yere intikal etmeksizin sürekli kalacaklardır.

Yunus 10:27

Kötü amel kazananlara, yani Allah'a şirk koşup günah işleyenlere ise, kötülüğün cezası misliyle verilir. Kötü amel kazananların cezası, bir kötülüğe karşı, aynıyla cezalandırılmaktır. Günahlarda, sevaplarda fazlalaştırma olunduğu gibi, fazlalaştırma olmaz. Cehennemi gördükleri zaman onları bir zillet kaplar. Onları Allah'(m azabın)dan koruyacak hiçbir kimse yoktur. Onları Allah'ın gazabından, azabından hiçbir kimse engelleyemez ve koruyamaz. Onların yüzleri, aşırı siyahlık ve karanlığından dolayı sanki karanlık geceden bir parçaya bürünmüştür. İşte onlar da cehennemlik kimselerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Bil ki, cennete girmek Allah'ın rahmetiyledir. Derecelerin taksimi, amellere göredir. Ebedî kalış, niyetler sebebiyledir ve bu da, üç makamdır. Cehennem'e girmek de böyledir. Cehennem ehlinin oraya girmesi. Allah'ın adaleti yled ir. Oradaki azabın dereceleri amellere göredir. Orada ebedî kalış, niyetler sebebiyledir. Yani mü'min insan, yaşadığı sürece Allah'a ibâdet yapma niyetinde; kâfirin de, yaşadığı sürece devamlı olarak putlara ibâdet etmek niyetinde olunca, onların her biri niyetin ebedî oluşuyla cezalandırılacaklardır.

Yunus 10:28

Onları uyar ve onlara hatırlat: O gün, yani kıyametin koptuğu gün onların tümünü, iyilik yapan iman ehli ile kötülük yapan küfür ehlini hiçbir fert (lisanla kalmaksızın bir araya toplarız. Sonra ortak koşanlara: 'Haydi, hakkınızda yapılacak muameleyi görünceye kadar siz ve koştuğunuz ortaklar, yerlerinize, deriz. Artık onların aralarını tamamen ayırımsızdır. Kendileri ile taptıkları ilâhlarının arasını ayırır, dünyada iken meydana getirdikleri bağlan koparırız. Böylece amelleri boşa çıkar ve arzularını bağladıkları kulplar kesiliverir. Kendi açılarından umdukları şeylerin meydana gelmemesinden tam bir ümitsizlik meydana gelir. Allah'a koştukları ortaklar, yani ortaklık isnâd edip taptıkları kimseler: 'Siz bize tapmıyordunuz,' derler. Bunlar; Melekler, Uzeyr ve İsa (aleyhima es-selâm) ve taptıkları diğer kimselerdir. Onların bu sözleri, müşriklerin ibâdet ve tapmalarından uzaklaşmaktır. Çünkü onların bu ibâdetleri, ortak koştukları kimselerin emir ve iradeleriyle olmamıştır. Müşrikler, hakikatte kendi arzularına ve kendilerini azdıran şeytanlarına tapıp ibâdet ediyorlardı.

Yunus 10:29

'Şimdi bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Çünkü O, durumların gerçek mahiyetini bilendir. Şüphesiz biz, sizin bize tapmanızdan habersizdik.' Buradaki habersiz olmaktan amaç, razı olmamaktır. Çünkü meleklerin, müşriklerin ibâdetlerini bilmemeleri düşünülemez.

Yunus 10:30

Mü’min veya kâfir, cennetlik veya cehennemlik herkes, orada, o dehşetli yerde veya o anda geçmişte yaptıklarını, daha önce işledikleri amellerinin yarar veya zararını görür ve tadar. Ve gerçek sahipleri olan, Rubûbiyetinde hiçbir şüphe bulunmayan ve bütün durumlarını bilerek onlara egemen olan Allah'a yâni O'nun mükâfat veya azabına döndürülürler. Böylece uydurdukları şeyler, kendilerinden kaybolup gider. Zayi oluşu ve sapıklığı ortaya çıkar. Uydurdukları şeyler de; ilâhlarının kendilerine şefaat edeceği, onların, Allah'ın ortakları oldukları iddiaları gibi şeylerdir. Kıyamet günü gerçek durum ortaya çıktığında, iman ehlinin bile güvenip dayandıkları şeylerin çoğu, yok olup, gittiğine göre, kâfirlerin ve günahkârların güvenip dayandıkları şeyler ne olur acaba?... Rivayet edildiğine göre: ”Cüneyd-i Bağdadî, ölümünden sonra rüyada görüldü. Kendisine denildi ki: ”Allah senin hakkında ne yaptı?" O da: ”Bu işaretler, şu ibareler ve şu ilimler yok oldu, kaybolup boşa gitti. Seher vakitlerinde kıldığımız namazlardan başka hiçbir şey bize yarar sağlamadı."

Yunus 10:31

Allah, tevhidin hakikat, şirkin bâtıl olduğuna delil getirerek, Rasûlüne şöyle hitabetti: Şirk koşanlara de ki: 'Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim mâliktir? Yani, onları bu güzel tarzda yaratmaya ve aralarındaki dengeyi kurmaya kimin gücü yetebilir? Yahut da, isabet eden en küçük şeyden etkilenen bu gözleri ve kulakları ve birçok âfetlerden kim muhafaza edebilir? Hazret-i Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Bir yağ parçasıyla varlığı temaşa ettiren, bir kemikle sesleri işittiren, bir et parçasıyla insanı konuşturan celâl sahibi zâtı, bütün noksanlıklardan tenzîh ederiz?" İnsanın işitmeye ve görmeye olan ihtiyacı, konuşmaya olan ihtiyacından fazla olduğu için, Cenab-ı Allah (celle celalühü), insan için iki kulak, iki göz ve bir dil yaratmıştır. Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Ölü nutfeden canlıyı, canlıdan da nutfeyi kim meydana getiriyor? Yine aynı şekilde yumurtadan kuşu, kuştan da yumurtayı kim çıkarıyor? Bütün işleri kim idare ediyor?' Ulvî veya süflî, ruhanî veya cisınanî bütün âlemin işini, durumunu kim idare edip çeviriyor? Onlar: 'Allah' diyecekler. Anılan bütün fiilleri yapan yalnız Allah'tır, başkası değil. Durum son derece açık olduğundan, Hakka karşı diretmek mümkün değildir. Bu durumda onları susturmak için de ki: 'Öyleyse sakınmıyor musunuz?' Yani bu anlatılanları bilip de putları Allah'a ortak koşmanız sebebiyle çarptırılacağınız Allah'ın azabından korunmayacak mısınız?

Yunus 10:32

İşte bu, bütün bu işleri yapan ve yaratan; gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Rubûbiyyeti sabit olan O'dur, ortak koştuklarınız değil. Artık haktan sonra, sapıklıktan başka ne kalır? O sapıklık ki, akıllı hiçbir kimse onu tercih etmez. Bu sapıklık; putlara tapmak yani onlara ibâdet etmektir. O halde haktan batıla nasıl döndürülüyorsunuz? Burdaki soru, bir yadırgama sorusudur. Mânâ şöyle olur: Tevhid inancından ve Allah'a ibâdetten nasıl yüz çevirip de sapıklığın tâ kendisi olan Allah'a şirk koşmaya ve putlara ibadet yapmaya yöneliyorsunuz?

Yunus 10:33

İşte böylece, Rubûbiyetin yalnız Allah'a ait oluşunun gerçekleşmesi gibi, Rabbinin, yoldan çıkanlar hakkındaki yani küfürlerinde diretip düzelme sınırının dışına çıkanlar hakkındaki: 'Onlar inanmazlar,' sözü gerçekleşmiş oldu. Çünkü onlar iman etmeyeceklerdir. İnkarcılık, onları ilâhî azaba sürüklemiştir. Çünkü her sonuç, birtakım sebepler ve mukaddimelerden doğar. Çavdardan, buğday meydana gelmez.

Yunus 10:34

De ki: 'Ortak koştuklarınızdan ilk defa yaratacak, sonra da onu eski şekliyle yeniden yaratacak var mı?' Yani; mahlûkatı önce yaratacak, ölümlerinden sonra da yeniden yaratacak kim vardır? Cahiliye dönemindeki putperestler ilk yaratılışı kabul ediyorlar, öldükten sonra yeniden dirilmeyi ise inkâr ediyorlardı. Onların bu inkârları inada ve hakka karşı diretmeye dayanıyordu. Bundan dolayıdır ki Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın onlara, bunu asıl yapanın Allah olduğunu açıklaması emrolundu ve ona şöyle dendi: De ki: 'Allah ilk defa yaratır, sonra onu çevirip yeniden yaratır. Bu fiilleri başkası değil, yalnız Allah yapar. O halde nasıl saptırılıyorsunuz? Haktan ve doğru yoldan nasıl çevriliyorsunuz?

Yunus 10:35

De ki: 'Ortak koştuklarınızdan, hakka iletecek var mı?' Hiç şüphesiz kulluk mertebelerinin en düşüğü; kendisine ibâdet edilenin ibâdet yapanlara, menfaatleri oları şeyleri temin edebilmesidir. De ki: 'Allah, dilediği kimseleri hakka iletir. Ondan başkası bunu yapamaz. Allah'ın hidayete erdirmesi; delilleri göstermek, peygamberler göndermek ve kitaplar indirmek suretiyle olur. Gerçekleri anlayıp elde edebilmek, ancak Allah'ın yardımı, hidayeti ve irşâdıyla olur. Öyleyse başkasını hakka ileten mi uyulmaya daha lâyıktır, yoksa hidâyet verilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayanlar mı? Allah'tan başka hiçbir kimse hidâyete iletemez. Bu âyet, hidâyete ermiş akıllı insanların ilâhlaştırılması tarzındaki görüşün fesadını göstermektedir. Nitekim bundan önce de putlara tapan müşriklerin görüşlerinin bozukluğu açıklanmıştı. Tibyan isimli tefsirin müellifi şöyle demiştir: ”Putlar yarar sağlayamaz, zarar veremez ve kendi kendilerine hiçbir şeye muktedir olamazlar. Ancak sokulur, çıkarılır, başka yere nakledilir ve kendilerine tasarruf edilir." Cenab-ı Allah (celle celalühü) bütün bunlardan yüce ve münezzehtir. Bu âyetin zahirine göre eğer putlara hidâyet edilse, onların da hidâyete ereceği anlaşılıyor. Halbuki durum böyle değildir. Çünkü putlar taştır, hidâyete ermezler. Ancak putperestler, putları ilâh edinince bu putlardan da düşünen ve iş yapan kimselerden bahsedildiği gibi bahsedildi. Ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz?' Yani putları Allah'a ortaklar edinmekle ne yapıyorsunuz? Ne oluyor size? Aklın, bâtıl olduğuna açıkça hükmettiği bir şeyi nasıl kabullenebiliyorsunuz? Ayetteki bu soru cümlesi, onların bâtıl hükümlerini inkâr ve red mânâsını ifade ediyor. Şöyle ki: Putperestler, kendisine muhtaç oldukları Allah ile, kendilerine muhtaç olan ve Allah'ı bırakıp taptıkları putları eşit tuttular. Halbuki her şeye gücü yeten ile âciz varlıklar arasında hiçbir eşitlik ve denklik yoktur.

Yunus 10:36

Putların ilâhlığı konusundaki inançlarında onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Bu hususta hiçbir araştırma yapmaksızın yalnız atalarını taklit ederler, Şüphesiz zan, haktan hiçbir şey ifade etmez. Bazıları şöyle demiştir: ”Putlar şefaatçıdırlar diye kuruntuya kapılmak, onlardan azabı gidermez, ”Putlar, şefaatçilardır" sözleri bâtılın ta kendisidir. Boş bir hayal ve temelsiz bir zan üzerine kurulmuştur." Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilendir. Bu cümle, delilden yüz çevirip zanna uymalarından dolayı onları tehdit mânâsını ifade ediyor. Bu âyet, temel imanî meselelerde ilmin şart olduğuna ve yalnız taklitle yetinmenin caiz olmadığına delildir.

Yunus 10:37

Bu Kur'an, içindeki nazmının güzelliği, ince mânâları ve her şeyi içinde toplayan, gerçeklerinden oluşan icaz delilleriyle beraber Allah'tan başkası tarafından uydurulmuş değildir. Çünkü Kur'an gibi bir sözü, ancak Allah söyleyebilir. Fakat o, kendinden öncekileri doğrulayan kendinden önce indirilmiş ilâhî kitapları; haber verdikleri dinin asıllarında, kıssalarında onları doğrulayandır. Bu kitap; hiçbir ilimle uğraşmayan, evvelki kitapları bilen âlimlerle oturup kalkmayan bir kimsenin -Hazret-i Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) - elinde ortaya çıkmıştır. Ve o kitabı açıklayandır. Yani ispat edip gerçekleştirdiği şer'î hakikatleri açıklayandır. Onda hiçbir şüphe yoktur. O, âlemlerin Rabbindendir. Kur'an, Allah katından Rasûlüllah'a inmiş bir vahiydir.

Yunus 10:38

Yoksa, 'onu Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) uydurdu mu' diyorlar? Mânâ şöyledir: ”Mekke kâfirleri, Kur'an'ı Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in uydurduğunu mu söylüyorlar?" Buradaki soru, iddia edilen şeyin imkân ve akıldan uzak olduğunu ifade ediyor. De ki: 'Eğer sizler doğru iseniz Allah'tan başka gücünüzün yettiklerini çağırın da, onun benzeri bir sûre getirin'. Ayetteki ”getirin" emri, muhatabın çaresizliğini ortaya çıkarıp onu susturma türünden bir sözdür. ”Benzeri" derken, belagat, nazım güzelliği ve mânânın kuvveti hususunda ona benzeyen denilmek istenmiştir. Çünkü cahiliyyet dönemindeki Araplar, Arap dili ve edebiyatı konusunda Rasûlüllah gibi idiler. ”Allah'tan başka" denmesi ise, Ondan başka hiçbir kimsenin Kur'an'ın benzerini getiremeyeceğine işarettir. Yaratılanlardan herhangi birisi Kur'an'ı uydurabiliyorsa, ondan başkası da uydurabilir. Çünkü her ilim sahibinden daha ilerde bir âlim olabilir. Gerek toplu halde gerekse birer birer Kur'an'a karşı gelmekten âciz olduğunuzu anlayınca, Kur'an'ın nazmı ve indirilişinin yalnız Allah tarafından olduğu ortaya çıkmış oluyor. Şüphesiz Kur'an'ın icazı, yani mucize oluşu, belagat ve fesahatinin insan gücünün üstünde olmasındadır. Bu kazıyla Kur'an, insanları onunla boy ölçüşme gücünden alıkoymuştur.

Yunus 10:39

Tam tersine, onlar ilmini kavrayamadıkları ve yorumu kendilerine henüz gelmemiş olan bir şeyi, yani Kur'an'ı yalanladılar. Kur'an'ı anlamadan önce onu yalanlamaya koyuldular. Çünkü bir sözü, mânâsını kavrayıp anlamadan önce yalanlamaya kalkmak, ilk anda ona karşı çıkmak demektir. Âyetteki ”tam tersine" anlamına gelen ”bel" kelimesiyle, taklit ve tefekkürsüzlükleri kınanmaktadır. Sanki şöyle denmiştir: ”Onlarla mücadele etmeyi ve onları ilzam edip susturmaya çalışmayı bırak." Çünkü onlar, muhatap olmaya ehil değillerdir. Taklitçi kimselerdir ve dinleyip düşünmeden körü körüne hareket etmektedirler. Eğer onlar Kur'an'da olan icaz delillerine vakıf olsalardı, onun bir mahlûk tarafından meydana getirilecek cinsten bir benzerinin olamayacağını mutlaka bilirlerdi. "Ve yorumu kendisine henüz gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar." Âyetin bu cümlesinin ifade ettiği anlam şudur: Kur'an-ı Kerim hem lâfız, hem mânâ, hem de gayb haberleri yönünden mucizedir. Halbuki kâfirler, Kur'an'ın nazmını düşünmeden, bir kısmının ahirette, bir kısmının da bu dünyada ortaya çıkacağını bildirdiği geleceğe ilişkin haberlerin gerçekleşmesini beklemeden derhal yalanlamaya kalktılar. Onlar Kur'an'ın i'câz yönlerini anlayıp yalanlamada acele etmeselerdi; Rasûlullah'ın sözlerinin doğruluğunu, Kur'an'ı Kerim'in sıhhatini göreceklerdi. Onlardan öncekiler de senin kavminin içindeki bazı kimselerin yaptığı gibi, peygamberlerini böyle yalanlamışlardı. Zâlimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak! Bu cümlede, müşrikleri kendilerinden önceki milletlerin karşılaştıkları azabın benzeriyle tehdit mânâsı vardır. Burada kâfirler, zulüm sıfatıyla vasıflandırılmışlardır. Çünkü onlar, tekzibi tasdik yerinde kullandılar. Böylece onların akibeti; peygamberlerin ve ilâhî kitapların haber verdiği azap ve helak olacaktır. -

Yunus 10:40

Onlardan yalanlayanlardan kimi ona, yani Kur'an'a inanır. Kur'an'ın hak olduğunu bilir ve onu tasdik eder. Fakat buna rağmen müslüman olmamakta diretir. Kimi de ona kafasızlığından ve düşüncesizliğinden dolayı inanmaz. Âyet şu mânâya da gelebilir: ”Onlardan öylesi vardır ki, küfründen tevbe edip iman edecektir. Öylesi de vardır ki, Kur'an'ı kabullenmeye kabiliyeti olmadığı için gelecekte iman etmeyecek ve küfür üzere ölecektir." Rabbin ifsâd edenleri küfürde direten ve hakka karşı gelenleri en iyi bilendir. Allah onları ifsâd, yani bozgunculuk yapanlar olarak niteliyor. Çünkü kâfirler, fıtrî kabiliyetlerini kötü amelleriyle bozmuşlardır.

Yunus 10:41

Eğer onlar seni yalanlarlarsa, deliller ortaya çıktıktan sonra onlar hâlâ seni yalanlamakta ısrar ederlerse, de ki: 'Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız da size aittir. Yani onlardan uzaklaş. Çünkü mazeretin tam manâsıyla ortaya çıkmıştır. Anlam şöyledir: Hak olsun bâtıl olsun, benim amelimin karşılığı bana, sizin amelinizin karşılığı da size aittir. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım.' Siz benim yaptıklarım dolayısıyla cezalandırılmazsınız, ben de sizin ameliniz sebebiyle cezalandırılmam.

Yunus 10:42

Onlardan, yalanlayanlar içinden seni Kur'an okurken dinleyenler de vardır. Onların bu dinlemesi yüzeyseldir. Kalb kulaklarında, dünya sevgisi ve arzularından dolayı sağırlık vardır. Çünkü bir şeyi sevmek, kişiyi kör ve sağır yapar. Fakat sağırlara sen mi duyuracaksın? Buradaki soru, yadırgama sorusudur. Buna göre anlam şöyledir: Onlar sana kulak mı verirler ki, sen onlara dinletebilesin? Kötü amelleri sebebiyle, Allah'ın sağırlaştırdığı kimselere bir şey duyuramazsın. Üstelik akıllarını da kullanmıyorlarsa. Yani sağırlıklarına bir de akılsızlık eklenirse!.. Çünkü akıllı olup da sağır olan kişinin kulağına bir ses ulaştığı zaman, onu düşünüp anlayabilir. Fakat sağırlık ve akılsızlık aynı anda bir kişide bulunursa, onun işi bitmiştir.

Yunus 10:43

Onlardan sana bakan da vardır. Kalb gözünde körlük olduğu halde baş gözüyle bakıp senin peygamber olduğunu gösteren açık delilleri görenler de vardır. Fakat körleri sen mi doğru yola ileteceksin? Hele bir de basiretsiz olurlarsa. Yani; baş gözünün körlüğüyle kalb gözünün körlüğü bir araya gelirse... Çünkü görmekten maksat; ibret almak ve düşünüp anlamaktır. Bu hususta asıl vazifeyi gören basirettir. Bundan dolayıdır ki, bazan kör fakat basiret sahibi olan kişi, gören ancak ahmak olan kimsenin idrak edemediği şeyi sezer ve anlar. Putperestlerde ahmaklık ile manevî körlük birleşince, hidayet kapısı onlara kapanmış oldu. Hakkı yalanlamada ısrar eden yalanlayıcılar, sağır ve kör kimselere benzetilmişlerdir. Çünkü onların şiddetli buğzu ve Rasülüllah'a karşı olan aşırı nefretleri, peygamberliğinin delillerini görmekten ve sözlerinin güzelliğini anlamaktan onları alıkoymuştur. Nitekim kulaklardaki sağırlık, sözün güzelliğini anlamaktan, gözdeki körlük, manzaraların güzelliğini müşahede etmekten alıkoyar. Aklın yokluğunun işitmenin yokluğuyla, idrakin yokluğunun da gözün yokluğuyla beraber zikredilmesinin hikmeti; bâtının hükmünü zahire tercih etmektir. O kadar ki, onlar kurtuluş kabul etmeyecek bir akılsızlık seviyesine düşmüşlerdir. Doktor, tedavi kabul etmeyen bir hastayı görünce ondan yüz çevirir. Sıhhate kavuşmamasını artık garipsemez. Durum böyle olunca, hidayeti kabul etmeyen kâfirlerden uzak durmak ve onların yalanlamaya devam etmelerine üzülmemek lâzımdır. Alimlerden bir zat şöyle demiştir: ”Beş şey vardır ki boşa gitmiştir: 1- Çorak araziye yağan yağmur. 2- Güneşin ışığında yanan lamba. 3- Kör adamın yanındaki güzel görünümlü kadın. 4- Hasta yanındaki hoş yemek. 5- Değerini bilmeyen kişi yanındaki akıllı adam."

Yunus 10:44

Şüphesiz ki Allah insanlara hiç zulmetmez. Yapmadıkları bir şey sebebiyle Allah insanları cezalandırmaz. İşlemedikleri günahın sorumluluğunu onlara yüklemez. Fakat insanlar, Allah'ın haram kıldığı şeyleri işlemek ve O'nun gazabına sebebiyet veren şeyleri yapmak suretiyle kendi kendilerine zulmederler.

Yunus 10:45

Allah'ın onları burada kastedilen kimseler Mekke kâfirleridir, bir araya toplayacağı gün... Burada anlam şöyledir: Onlara, Allah'ın kendilerini toplayıp hasredeceği günü hatırlat ve uyar. ”Bir araya toplanma günün"nden amaç kıyamet günüdür. Onlar sadece dünyada veya kabirde, gündüzün, aralarında görüşüp tanışacakları bir saat kadar kalmış gibidirler. Saat, çok az bir zamanı ifade eden bir deyimdir. Gördükleri şeylerin dehşetinden, geçen zamanın çok kısa olduğunu sanırlar. İnsanın korkusu büyüdükçe, zahirî işleri unutur. Aralarında görüşüp tanışırlar. Dünyada tanıdıkları gibi orada da birbirlerini tanırlar. Sanki onlar ölüm sebebiyle az bir zaman ayrı kalmışlar ve bu az zaman kabirlerinden ilk çıktıklarında birbirlerini tanımamalarına neden olmamıştır. Fakat azabı gördükleri zaman bu konuşmalar kesilir ve birbirlerinden uzaklaşmaya başlarlar. Allah ile karşılaşmayı yalanlayıp doğru yolu tutmamış olanlar gerçekten ziyana uğramışlardır. Bu; onların zarara uğrayacakları hakkında Allah tarafından bir şehadet ve muhatabın hayrete düşmesi mânâsını ifade ediyor. Hesap ve ceza gününü yalanlayanlar mutlak aldanmışladır. Çünkü onlar imanı verip küfrü, doğrulamayı verip yalanlamayı satın almışlardır. Artık vakit bitmiştir, hiçbir menfaat üzerinde değillerdir.

Yunus 10:46

Onlara vaadettiğimiz azabın bir kısmını Bedirde olduğu gibi ya hayattayken sana gösteririz. Şartın cevabı anlaşıldığı için zikredilmemiştir. Takdir şöyledir: ”Ne alâ, işte beklenen budur ve biz onlara karşı güçlüyüz." Veya sana göstermeden seni vefat ettiririz, nihayet onların dönüşü de Bizedir. Ahirette onlara olanı sana göstereceğiz ve Biz onlardan intikam alacağız. Sonra, Allah onların yapmakta olduklarına da şahittir. Yani kötü fiillerine karşılık Allah onları cezalandıracaktır.

Yunus 10:47

Geçmiş ümmetlerden her ümmetin bir peygamberi vardır. Bu peygamber onlara, hakka davet etmesi için durumlarına uygun özel bir şeriatle gönderilir. Peygamberleri mucizelerle (onlara) geldiği zaman, onu yalanladılar. O ümmetle peygamberi aralarında adaletle hükmedilir. Böylece peygamber ile o'na iman edenlerin kurtuluşuna, yalanlayanların da yok olmasına hükmedilir. Ve cezalandırılmalarını gerekli kılan bu hüküm hususunda onlara asla zulmedilmez. Çünkü bu, amellerinin sonucudur.

Yunus 10:48

Kendilerine verilecek azabı akıldan uzak görerek ve onunla alay ederek: 'Eğer doğru söylüyorsanız bu vaadedilen azap ne zamandır?' derler. Yani sözünüzde doğru olan kimselerseniz, Allah bu azabı hemen getirsin derler.

Yunus 10:49

De ki: 'Ben kendime bile, Allah'ın dilediğinden başka uzaklaştırabileceğim bir zarar da, celbedebileceğim bir yarar da verme gücüne sahip değilim. Hal böyle olunca nasıl size sahip olurum da, üzerinize gelecek azabın hemen gelmesini sağlayabilirim? Yarar vermeye de, zararı uzaklaştırmaya da sadece Allah'ın gücü yeter. Kendileri ile peygamberleri arasında hüküm verilmiş her ümmetin, (takdir edilmiş), süresi belirlenmiş bir eceli vardır. O ecel, başka bir ümmete geçmez. Kendilerine has o ecelleri geldiği zaman ne bir saat geri kalırlar, ne de ileri giderler.' Yani takdir edilen zamanı ne erteleyebilirler, ne de öne alabilirler. Öyleyse acele etmesinler. Vakitleri mutlaka gelecek ve haklarında vaadolunan azap mutlaka uygulanacaktır.

Yunus 10:50

De ki: Ey müşrikler! Haber verip 'söyleyin bana! O'nun, Allah'ın acele ettiğiniz azabı size geceleyin uykuda olduğunuz bir zamanda veya gündüzün geçiminizle uğraşırken gelirse!.. ne yaparsanız? Suçlular ondan hangisini acele istiyorlar?' Bu cümleye şartın cevabıdır diyen müfessirler olmuştur. Buna göre mânâ şöyle olur: ”Onlar azabın hangi çeşidini çabuklaştırmak istiyorlar?" Halbuki şiddetli eleminden ve acılığından dolayı azabın hiçbir çeşidi acele edilip istenilmez.

Yunus 10:51

Olan olduktan sonra mı ona iman edeceksiniz? Onlara de ki: Azap gerçekleşip başınıza geldikten sonra, artık imanın fayda vermediği bir zamanda mı imana geleceksiniz?-Azap geldikten sonra (onlara): 'Şimdi mi iman ettiniz? Bu soru; gecikmeyi inkâr içindir. Halbuki onu, yani azabın gelmesini, yalanlayarak ve alay ederek acele istiyordunuz,' (denilir.)

Yunus 10:52

Sonra kıyamet gününde, yalanı tasdikin ve küfrü imanın yerine koymak suretiyle o zulmedenlere: 'Ebedî azabı tadın! Kâfirlere önce kabirlerinde azap olunur. Sonra cehenneme giderler ve orada ebedî azap görürler. Yalnızca kazanmakta olduğunuz şeylerle cezalandırılıyorsunuz?' denir. Yani, dünyada kazandığınız küfür ve günahların karşılığından başka herhangi bir şeyle karşılık görmüyorsunuz. Bu âyette dikkatler şuna çekilmiştir: Azap, ilk başta hiçbir şey olmadan Allah (celle celalühü)'tan sudur etmez. Çünkü Allah (celle celalühü) kullarını, kendilerine rahmet etmek için yaratmıştır. Azap, bâtıl amellerinin sonucudur. Bu zehiri kullanmaya götüren işleri yaparak zehirlenip helak olmak gibidir.

Yunus 10:53

'O (söylediğin) bir gerçek midir?' diye senden haber soruyorlar. Yani bu soruyla, seninle alay ediyor ve söylediğin şeyleri inkâr ediyorlar. Anlam şöyledir: ”Acaba bize vaad ettiklerin gerçek midir?" Onların alaylarına aldırış etmeksizin De ki: 'Evet! Rabbime yemin olsun ki, o bir gerçektir. Ve siz Allah'ı âciz bırakamazsınız.' Kaçmakla azaptan kurtulamazsınız. Hiç çare yok, azabı göreceksiniz.

Yunus 10:54

Şirk koşmak suretiyle (nefsine) zulmeden herkes, yeryüzünde ne varsa kendisinin olsa, azaptan kurtulmak için elbette onu feda eder, kurtulmak için hepsini harcar, ve azabı gördükleri zaman işledikleri zulümlerden dolayı pişmanlıklarını gizlemeye çalışırlardı. Yani, azabı görünce içine düştükleri aşırı şaşkınlıktan ötürü konuşmayarak, pişmanlıklarını açığa vurmaz ve gizlerlerdi. Tıpkı idama götürülen bir adamın hayret içinde kalması ve tek bir kelime konu şamaması gibi... Onların aralarında, yani zalim müşriklerle diğer çeşitli zulüm ehli arasında adaletle hükmolunur. Ve verilen azap hususunda onlara, yani o zalimlere zulmedilmez. Aksine o azap, zulümlerinin gereği ve zorunlu sonucudur.

Yunus 10:55

Dikkat edin! Burada ”dikkat edin" anlamındaki ”ela" kelimesi, gafil insanları uyarmak için kullanılır. Bu dünya ehli, gafildir. Zahirî sebeplere bakarak oyalanırlar ve eşyayı zahirdeki sahiplerine nisbet ederek: ”Bu Zeyd'in evidir. Amr'ın kölesi dir, saltanat halifeye, tasarruf vezire aittir" gibi ifadeler kullanırlar. Böylece gaflet ve cehalet uykusuna dalarlar. Bu nisbetlerin doğru olduğunu sanırlar. Bundan dolayı yüce Allah, uyuyan dünya ehline bu kelime ile hitap ederek onları uyanmaya teşvik ediyor. Göklerde ve yerde olan her şey Allah'ındır, diye hitâbetmiştir. Çünkü sabit olmuştur ki Allah'tan başka her şey O'nundur, O'nun tasarrufundadır. Dilediği gibi tasarruf eder. Diriltir, öldürür, mükâfat veya azap verir. Yine dikkat edin ki, Allah'ın vaadi haktır. Yani insanların vaad olunduğu mükâfat ve ceza mutlaka olacaktır. Bu vaadden dönüş hiçbir şekilde söz konusu değildir. Vaad, söz verilen şey, hak da sabit ve gerçek olan manasınadır. Fakat gafletin kendilerini çepeçevre kuşatması ve akıllarının noksanlığı sebebiyle onların çoğu bunu bilmezler. Onlar dünya hayatının zahirini bilirler ve o hususta diyeceklerini derler.

Yunus 10:56

Hiç kimsenin müdahelesi olmadan O, hem diriltir, hem de öldürür. Ebedî âlemde öldükten sonra tekrar diriltmek ve hasretmek suretiyle yalnız O'na döndürüleceksiniz. Âyet-i kerime, Allah'a döndürülmenin kesin olduğunu ifade ediyor. Söylenen şu söz ne güzeldir: ”Ölüm gelince ilim fayda vermez, Âdem (aleyhisselâm)'e vermediği gibi. Dostluk da fayda vermez, İbrahim (aleyhisselâm)'e vermediği gibi. Yakınlık fayda vermez, Mûsa (aleyhisselâm)'ya vermediği gibi. Saltanat da fayda vermez. Davud ve Süleyman (aleyhisselâm)'a vermediği gibi..."

Yunus 10:57

Ey insanlar! Bu, tüm insanlığa bir çağrıdır. Size Rabbinizden bir öğüt, öğüt, ister azarlayıp korkutmak, isterse gönülleri okşayıp teşvik etmek suretiyle olsun, sonucu hatırlatmaktır. Cümlenin anlamı şöyle olur: Size, vacip olanları açıklayan, güzel amellere teşvik eden, kötü fiillerden nefret ettiren bir Kitap geldi ki, o, Kur'an'dır. Kalblerdeki, cehalet, şüphe, şirk, ikiyüzlülük ve diğer bozuk inançlardan oluşan (hastalık)lar için bir şifa, iman edenler için, objektif ve sübjektif, yanı iç ve dış âlemde gösterilen delillerle sizi kesin imana ve hak yola götüren bir hidayet ve inanan insanları, küfrün ve sapıklığın karanlıklarından kurtaran rahmet gelmiştir. Müminler, Kur'ân'nın gelmesi ile karanlıklardan, küfürden ve dalâletten kurtulmuşlardır.

Yunus 10:58

Ey Rasûlüm Muhammed! İnsanlara de ki: 'Allah'ın lütfü ve rahmetiyle, evet işte bunlarla sevinsinler.' Bu ikinci cümle, yani ”evet işte bunlarla sevinsinler" ifadesi, ilk ifadeyi pekiştirmektedir. Yani insanlar, herhangi bir şeyle sevineceklerse yalnız bununla sevinsinler, başkasıyla değil. Bu, onların toplayıp biriktirdiklerinden, geçici dünya servetlerinden çok daha hayırlıdır. Büyüklerden birisi şöyle demiştir: ”Allah'ın lütfü, ihsanını sana ulaştırmasıdır. Rahmeti, daha önce sana verdiği hidayettir. Sanki Allah (celle celalühü) şöyle buyuruyor: Ey kulum! Sen kendi taat ve kulluğuna güvenme. Benim lütuf ve rahmetime güven." Dünyanın fâni servetini toplamakta bir menfaat olsaydı, Karun o servetten faydalanırdı. Malik İbn Dinar da şöyle demiştir: ”Bir toplulukla beraber bir gemide bulunuyordum. Vergi toplayan kişi: Hiç kimse dışarı çıkmasın diye seslendi. Fakat ben çıktım. Memur: ”Niçin dışarı çıktın?" diye sorunca: ”Yanımda hiçbir şeyim yoktur," cevabını verdim. Memur: ”Git buradan," dedi. İşte o zaman kendi kendime şöyle dedim: Ahiretin durumu da böyledir. Dünyaya karşı kalben duyulan alâka ve ilgiler, bağdır. Gönlü bunlardan soyutlamak, huzur ve rahattır." Bil ki: Kur'anın öğütlerini kabullenmek, kişiyi ebedî saadete ulaştın. Onu nefsânî arzulardan kurtarır. Anlatıldığına göre, İbrahim Ethem, birgün içinde bulunduğu nimetler ve saltanat dolayısıyla seviniyor. Sonra yatıp uyuyor. Rüyasında bir adam, ona bir kitap veriyor. Açıp baktığında kitapta şunların yazılı olduğunu görüyor: ”Geçici olanı, ebedî olana tercih etme. Saltanatınla aldanma. İçinde bulunduğun bu imkânlar fani olmasaydı, büyük olabilirdi. Sen Allah'ın emrine koş. O, şöyle buyuruyor: 'Rabbiniz tarafından olan yüce mağfirete ve cennete koşun.' (İmran: 33) İbrahim Ethem korkarak uyanıyor ve: ”Bu, Allah'tan bana bir uyarma ve öğüttür" diyor. Artık bundan sonra Allah'a gönül veriyor ve taat ile meşgul oluyor. "Size Rabbinizden bir öğüt gelmiştir" ifadesinde, Kur'an'ın Allah (celle celalühü) tarafından gelmiş yüce bir armağan ve O'dan bize ulaşan büyük bir hediyesi olduğuna işaret edilmiştir. Bize düşen sadece, bu armağanı kabul etmektir. Onu kabul etmek demek; emirlerini yapmak, yasaklarından kaçınmaktır. Kur'an'ı çok okuyanlardan birisi şöyle demiştir: ”Ben, Kuranı hocama okudum. Sonra dönüp tekrar okumak isteyince beni azarladı ve şöyle söyledi: 'Bana karşı Kur'an okumayı bir amel haline mi getirdin?... Git benden başkasına oku ve onun sana neyi emredip neyi yasakladığına bak.'"

Yunus 10:59

De ki: Ey Müşrikler! 'Söyleyin bana! Allah'ın size indirdiği rızkın niçin bir kısmını helâl, bir kısmını haram saydınız?' Bu âyette, rızıklar yerden çıktığı halde semadan indirildiği ifade ediliyor. Bunun sebebi şudur: Rızıklar, yağmur, güneş ve ay gibi gökle ilgili birçok sebepler sayesinde yerden çıkarlar. Yağmur bitkilerin bitmesine, güneş olgunlaşmasına, ay da renklenmelerine sebeptir. Âyetten maksat, müşriklerin rızıkların bir kısmını helâl, bir kısmını da haram diye ayırmalarını reddetmektir. Onların ayırımı, âyette şu cümleler ile ifade edilmiştir: ”Bu hayvanlar ile ekinler haramdır." (En'am: 138) ”Şu hayvanların karınlarında olanlar, erkeklerimize aittir, kadınlarımıza ise haramdır. ” (En'anı: 139) Bunlar: Kendilerine sırtları haram edilen, beş yavru doğuran, putlara adanan, on yavru doğuran develerdir. De ki: '(Bu hususta), yani haram kılma konusunda Allah mı size izin verdi, yani siz, Allah'ın emrine uyarak mı: ”Şu helâldir, şu haramdır" diyorsunuz? Yoksa bunu O'na nisbet etmekle Allah'a iftira mı ediyorsunuz?' Bu âyet, hüküm sorulan hususlarda gelişigüzel hüküm vermekten sakındıran en açık ifadelerdendir. Hüküm verme konusunda kim dikkatli hareket etmezse, iftiracı olur. Hazret-i Ali (kerremallahü vecheh) şöyle buyurmuştur: ”Kim insanlara, bilmediği halde fetva vermeye kalkarsa, yer - gök ona lanet eder." Ali Belhî'nin kızı babasına, boğaza kadar gelen kusmuğun abdesti bozup bozmadığını sordu. Babası cevaben dedi ki: ”Abdesti tekrar almak vacip olur." Biraz sonra rüyasında hocalarından birini gördü. Hocası dedi ki: ”Ey Ali! Ağız dolusu gelmedikçe abdesti bozmaz." Bu rüyadan sonra Ali Belhî dedi ki: ”Kesinlikle anladım ki, fetva, ehli olan hocalara arzolunur. Artık ebediyen fetva vermemeye kendi kendime yemin ettim." Bu âyette şu önemli noktaya işaret vardır: Bir kişinin: ”İlâhî feyizler, Rabbani şahitler, nefsin emrinde olanlara nasip olmaz. Ehl-i kalbe lâyıktır. Bu saadetleri elde etmek, bizim şanımızdan değildir. O, büyük insanların ve seçkin kişilerin, peygamberler ve velilerin şanındandır" demesi ve buna inanması caiz değildir. Çünkü böyle bir söz ve inanç Allah'a iftiradır. Cenab-ı Hak, yüce makamlara ve yüksek derecelere daveti, özel bir topluluğa has kılmamıştır. Tam tersine, O'nun daveti tüm insanlığa şamildir. Böyle bir nimeti kişinin kendisine haram kılması, nefsinin alçaklığından, aklının tutukluğundan ve himmetinin düşüklüğünden kaynaklanmaktadır. Yoksa Allah, bu kapıyı kendisine kapamamıştır. O, sonsuz feyizleri lütfeden, nihayetsiz nimetleri bağışlayandır.

Yunus 10:60

Allah'a iftira edenler, kıyamet günü hakkında ne düşünürler? Fiillerin ve sözlerin Allah'a arzedileceği, zerre miktarı bile olsa karşılığının görüleceği bu gün hakkındaki kanaatleri nedir? Âyetten maksat, kıyamet gününün ne kadar korkunç ve bu günde yapılacak olanların dehşeti sebebiyle ne kadar alçaltıcı olduğunu anlatmaktır. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok büyük lütuf sahibidir. İnsanlara, güzel ile çirkin, hak ve bâtıl arasını ayıracak akıl nimetini vermiştir. Kitaplar indirmek ve peygamberler göndermek suretiyle onlara merhamet etmiştir. Fakat insanların çoğu bu büyük nimetlere şükretmezler. Duygularını ve ruhî melekelerini, yaratıldıkları amaç için kullanmazlar. Kendi sahasında olan hususlarda aklın kılavuzluğuna ve ancak şeriatle bilinen mes'elelerde de Şer'i Şerife tabi olmazlar.

Yunus 10:61

Ey Rasûlüm Muhammed! Ne durumda olursan ol... Âyetin başındaki ”ne" anlamına gelen ”mâ" edatı, olumsuzluk belirttiği gibi, hal, durum mânâsına da gelir. Kur'an'dan ne okursan oku... Kur'an okumak Rasûlüllah'ın en önemli işiydi. Siz, yani sen ve ümmetin ne yaparsanız yapın... Birinci cümlede, insanların lideri olan Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) özellikle zikredildikten sonra bu ikinci cümlede hitap genelleştiriliyor. Tazim olan yerde Rasûlüllah özellikle zikredilir. Büyük ve hakir herkese şamil olan yerlerde de önce Rasûlüllah zikredilir, sonra da genelleme yapılır. Çünkü bir topluluğun liderine hitab edildiği zaman, bu hitaba o topluluk da dahil olur. Şu âyette de durum böyledir: ”Ey Peygamber! Kadınları boşadiğiniz zaman..." (Talâk: 1) Onu yapmaya giriştiğinizde, Biz ona mutlaka şahit oluruz. Sizin üzerinizde gözetleyiciyiz. Yaptıklarınızdan haberdarız ve onları muhafaza ediyoruz. Çünkü ne yerde, ne gökte, imkân ve varlık dairesinde zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden gizli kalmaz. Her şeyi kuşatan ilminin dışında kalmaz. Ağırlıkta küçük bir karıncaya veya bir toza eşit olan bir şey, bile Rabbinden gizli kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın. Burada kitaptan maksat, Levh-i Mahfûz'dur. Her şey Levh-i Mahfûz'da yazılı olunca, Allah'ın ilminden hiçbir şey dışarda kalabilir mi? O'na hangi şey gizli kalır? Hayır olsun, şer olsun, hiçbir kimse söz ve fiillerinin karşılığını görmeyeceğini sanmasın. Bu âyette, nefsi murakabe etme usulüne işaret ve amellere devam etmeye teşvik vardır. Kişi her an Allah'ın kendisinden haberdar olduğunu kesinlikle bilirse, zamanlarını İslâm'a uymayan hallerden korur ve Kur'an'a uygun iş yapar. Ömer el-Bunanî'nin şöyle anlattığı nakledilmiştir: ”Kabristanda bulunan sufî bir zata uğradım. Sağ elinde beyaz, sol elinde ise siyah çakıl taşları vardı. Ona dedim ki: 'Ey Sufî! Burada ne yapıyorsun?' Şu cevabı verdi: 'Kalbim gaflete daldığında mezarlıklara geliyorum ve orada yatanlardan ibret alıyorum.' Dedim ki: ' Avucunda olan bu çakılları ne yapıyorsun?' Şöyle dedi: 'Sevap işlediğim zaman beyaz çakıllardan bir tanesini siyah çakıllara katıyorum. Günah işlediğim zaman da bu siyahlardan birini beyazların yanına koyuyorum. Akşam olduğu zaman bakıyorum: Eğer sevaplar, günahlardan fazla ise, iftar ediyorum ve özel ibadetlerime başlıyorum. Eğer günahlar sevaplara üstün gelmişse, o gece yemek yemiyor ve su içmiyorum. İşte durumum budur. Sana selâm olsun!'" Büyüklerin birisinden şöyle rivayet olunmuştur: ”Murakabe yapamadığın zaman üzülmemek ve hata işlediğin zaman pişmanlık duymamak, kalbin öldüğünü gösteren alâmetlerdendir." Çünkü hayat, duygulu olmayı gerektirir. Bunun zıddı ise, ölüm belirtisidir. Her günah, gaflet ve unutmaktan kaynaklanır. Şu halde daima Hak'kı hatırlayan, dünya ve âhirette kurtuluşa ermiş demektir. Şöyle anlatılmıştır: ”Bir veli Allah dostlarından birisini görmeyi arzu etti. Ona manen denildi ki: 'Falan kasabaya git, orada benim bir dostum vardır.' Adam o kasabaya geldi. Orada bir adamın Allah'ı zikrettiğini, yan tarafında da bir arslanın bulunduğunu gördü. Gaflete düştüğü zaman arslan onu kapıveriyordu. Gelen adam ona yaklaştı ve halini sordu. O da dedi ki: ”Allah'ı zikretmekten gaflete düşmemeyi istiyorum. Gaflet geldiği zaman, Allah dünya köpeklerinden birisini üzerime musallat kılıyor. Ben de gafletten dolayı, ahiret köpeklerinden biri üzerime musallat kılınır endişesiyle bu arslanı yanımdan ayırmıyorum.'"

Yunus 10:62

İyi bilin ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur. Dostluk anlamındaki ”velayet" marifetullah, yani Allah'ın bilinmesi ve nefislerin tanınmasıdır. Sen nefsini gerçekten tanırsan, onun senin ve Allah'ın düşmanı olduğunu bilirsen ve ona karşı koyup diretmek suretiyle onu tedavi edersen, hile ve tuzağından emin olursun. Ebu's-suûd dedi ki: ”Velinin lügat mânâsı, yakın olan demektir. Allah'ın velilerinden maksat, Allah'a olan ruhanî yakınlıklarından dolayı seçilmiş halis müminlerdir." Çünkü onlar, itaat ve Allah'ın marifetine dalmak suretiyle O'na yaklaşırlar. Şöyle ki: Allah'ın dostları veliler, baktıkları zaman Allah'ın kudret delillerini müşahede ederler. İşittikleri zaman Allah'ın âyetlerini işitirler. Konuştuklarında Allah'a övgü ile konuşurlar. Hareket ettiklerinde O'na kullukta hareket ederler. Dünya ve âhirette, herhangi bir kötü durumla karşılaşmaktan emindirler. Korku; gelecekte kötü bir durumun ortaya çıkmasından duyulan endişedir. Ve onlar, yani Allah'ın dostları arzularının gerçekleşmemesinden mahzun da olmayacaklardır. Üzüntüyü gerektiren hiçbir şeyle karşılaşmayacaklardır. Bundan dolayıdır ki müellif, Kevâşî isimli kitabında şöyle demiştir: ”Allah'ın veli kullarına âhirette hiçbir korku yoktur ve onlar orada asla üzülmeyeceklerdir. Yoksa onlar şu dünyada, başkalarından çok daha fazla korkarlar ve üzülürler."

Yunus 10:63

Allah'ın veli kulları, yani dostları iman edip takva sahibi olan kimselerdir. Bu âyet, bundan önceki âyetten anlaşılan mukadder bir soruya cevaptır. Sanki ”Allah'ın dostları kimlerdir? Bu kerameti elde etmelerinin sebebi nedir?" diye sorulmuş ve buna cevap olarak: ”Onlar, imanla takvayı bir araya getirenlerdir" denilmiştir. Allah'ın dostları, kendilerinden kötü amel ve kötü ahlâkın meydana gelmesinden, şeriat ve hakikat mertebesinde sakındılar. Çünkü onlar, huylarını şeriat, nefislerini zikir, kalblerini marifetullah ve ruhlarını da hakikatle ıslâh ettiler. Böylece varlıklarını, Allah'tan başka her şeyden koruyup sakındılar. Bu fakir der ki: Bütün bunların işaret ettiğine göre, âyetteki takvadan murad, takvanın üçüncü mertebesidir. Bu mertebe, insanın Allah'ı anmaktan alıkoyan ve meşgul eden her şeyden, kalbini muhafaza edip uzak durmasıdır. İşte takvanın bu mertebesi, imanın dile getirdiği şirkten sakınma ve yapılması veya terkedilmesi günaha sokan her şeyden uzak kalma mertebelerini de içine almaktadır. İnsanın bütün varlığıyla Allah'a ibadet etmesi ve kalbi Allah'tan başka her şeyden koruması konusunda evliyanın çok çeşitli dereceleri vardır. Bu, kabiliyetlerinin derecelerinin farklı oluşuna göredir. Derecelerin en yükseği, peygamberlerin himmetlerinin ulaştığı en yüksek mertebedir. Peygamberler, velayet ile nübüvvet makamlarını bir araya toplamışlardır. Maddî âlemle olan ilgi ve bağları, onları manevî âleme yücelmekten alıkoyamaz. Halkın işleriyle içice olmaları, Hakkın şuuruna dalmalarını engellemez. Çünkü onların temiz ve kudsî güçle desteklenmiş kabiliyetleri, kemâl mertebededir. Nebinin bedeni, bazan giyip, bazan da çıkardığı bir elbise gibidir. Nafakaya sahip olan kişinin, acıktığında doyması elindedir. Arzu ettiği şeyi yer. Allah'ın dostlarının mü'min ve takva sahibi olan kimseler olduklarını öğrendikten sonra şunu da bil: Evliyanın başka birtakım sıfatları olduğu da söylenmiştir. Bunlar birbirine yakın sıfatlardır. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin buyurduğu gibi evliyanın yüzleri uykusuzluktan sarıdır, ibret almaktan gözleri yaşlı, açlıktan karınları içe doğru çöküktür. Said İbn Cübeyr'den rivayet edildiğine göre. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a Allah'ın dostlarından soruldu. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: ”Onlar, Allah'ı görerek zikreden kimselerdir." (13) Yani itminan, itaat ve korku içerisinde zikrederler. Âlimlerden biri şöyle demiştir: ”Velîlerin alâmeti; Allah ile meşgul olup O'na iltica etmeleridir. Onlar, sultanlarını müşahede etme uğrunda kendilerinden geçerler. Velayet nurları üzerlerine akseder durur. Nefislerinden haberleri yoktur. Allah'tan başka hiçbir kimse ile birlikte olamazlar. Onlar Allah için birbirini seven Müslümanlardır." Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Allah'ın öyle kulları vardır ki, onlar peygamber veya şehit olmadıkları halde Allah katında olan derecelerinden dolayı şehitler ve peygamberler onlara gıpta ederler. ” 'Ey Allah'ın Rasûlü! Kimdir bunlar? Amelleri nedir?" diye sorulduğunda Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): 'Onlar, aralarında hiçbir akrabalık bağı olmadığı, ticarî münasebetleri bulunmadığı halde, sırf Allah rızâsı için birbirini seven kimselerdir. Allah 'a yemin olsun ki, onların yüzleri nurdur. Onlar nurdan minberler üzer indedirler. İnsanlar korktuklarında onlar korkmazlar, üzüldükleri zaman onlar üzülmezler buyurdu." (14) Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: ”Peygamberler onlara gıpta eder" sözü, benzetme yoluyla onların güzel durumlarını tasvirdir. Kevâşî diyor ki: ”Bu, mübalâğalı bir ifadedir. Mânâ şöyledir: Bu niteliklere sahip olan bir topluluk farzedilse, onlar bu kişiler olurdu. Yoksa ulemâ arasında, hiçbir kimsenin peygamberlerin derecesine ulaşamıyacağı hususunda ihtilâf yoktur. Hadisdeki ifadelerden, onların peygamberlerin derecesine ulaştıkları ve onları geçtikleri mânâsı anlaşılmaz." Şu bir gerçektir ki, üstün bir kimsenin üzerinde, özel bir konuda daha üstün birisi bulunabilir. Fakat aksi doğru değildir. Rasûlüllah'ın şu sözüne dikkat edersen bu dediğimi anlarsın: ”Siz dünya işlerini, daha iyi bilirsiniz." Marifetli İlah derecelerinin sonu yoktur. Allah'a kadar varır. Ebu Zeycl dedi ki: ”Allah'ın velileri, gelinler gibidir. Gelinleri ancak mahremi olanlar görebilirler. Mahremi olmayanlar göremezler." Sehl de şöyle demiştir: ”Allah, insanlara velilerinin ancak şekillerini veya onlarla faydalandırmak istediği kimselere bildirir. Eğer Allah, evliyayı kullarına tanıtsa da insanlar da onları tanısalar, aleyhlerinde bir delil olur." Şeyh Ebul Abbas şöyle der: ”Veliyi tanımak, Allah'ı tanımaktan daha zordur. Çünkü Allah (celle celalühü), kemali ve cemali ile tanınır. Yaratılan, kendisi gibi yiyen, kendisi gibi içen yaratılanı nasıl tanıyabilir? Evliyanın dış görünüşleri Sedat'ın hükümleriyle süslüdür. İç âlemleri ise, fakr nurlarıyla meşguldür."

Yunus 10:64

Onlar için dünya hayatında da, âhirette de müjde vardır. Bu cümle, evliyanın dünya ve âhiretteki kötülüklerden kurtarıldığı açıklandıktan sonra, Allah'ın onlara verdiği iki dünyanın hayırlarını açıklamaktır. Sanki şöyle söylenmiştir: Acaba bunun dışında onlara verilecek bir nimet ve keramet var mıdır? Cevaben denildi ki: Dünya ve ahirette, onları sevindirecek şeyler vardır. Serlerin hayırlara takdim edilmesi, ”temizlemek, süslemekten daha önce yapılır" kabilindendir. Burada geçen ”müjde", yardım, zafer, ganimet gibi dünya nimetlerinden ve açıklanması kelimelere sığmayan ahiret nimetlerinden meydana gelen müjdelerdir. Onlara hem dünyada, hem ahirette müjdeler vardır. Güzel övgü, iyilikle anılma, insanların sevgisi ve salih rüya dünyadaki müjdelerdendir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşladır: ”Dünyadaki müjde, mü’minin gördüğü veya onun için başkasına gösterilen salih rüyadır. ” Salih rüyanın, mü’min için dünyada bir müjde oluşu, bunun yalnız nübüvvet ile olabileceği iddiasını reddeder. Salih rüya; sâlih olma, gafletten uyanık bulunma, sevinç ve diğer meziyetlerle de meydana gelebilir. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur. ”Peygamberlikten ancak müjdeler kalmıştır." Başka bir hadiste de şöyle rivayet buyurulmuştur: ”Sâlih kişinin gördüğü sadık rüya, nübüvvetin kırk altı cüz'ünden bir tanesidir.'" Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a peygamberlik, önce sâlih rüya ile başladı. Eğer Cebrail (aleyhisselâm) doğrudan doğruya risalet ile gelseydi, onun beşerî gücü buna tahammül edemezdi. Salih rüyalar Rasûl-i Ekrem'e ünsiyet kazandırdı. Ulemadan birisi, Onlar için dünyadaki müjdenin, meleklerin ölüm anında velilere rahmet ile gelmeleri olduğunu söylemiştir. Ahiretteki müjdelerine gelince; meleklerin selâm vererek, kurtuluş ve cennet nimetlerini müjdeliyerek onları karşılamaları, yüzlerinin beyazlanıp nurlanması, amel defterlerinin sağ taraflarından verilmesi gibi, o âlemin her makamında görecekleri müjdelerdir. Allah'ın sözleri değişmez. Onlar hakkındaki vaadlerinde asla değişme yoktur. Çünkü Allah'ın vaadinden dönmesi sözkonusu değildir. İşte, akılların mahiyetini anlamaktan âciz kaldığı büyük kurtuluş budur. Yani bu müjdedir. Nasıl böyle olmasın ki? Bunda iki cihanın mutluluğu vardır. Bil ki: Velayet - Allah'a dost olma - iki kısımdır. Birincisi bütün mü’minler arasında ortak ve genel olan velayettir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: ”Allah, Müminlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır." (Bakara: 257) İkincisi ise özel velayettir. Bu, Kur'an yolunda yürüyen bahtiyarlardan Allah'a kavuşmuş kimselere has olan velayettir. Velayet, kulun Hak'ta yok olup Onunla beka bulmasından ibarettir. Velayette fizikî - hissî - kerametler şart değildir. Çünkü böyle harika haller, müslüman olmayanlarda da görülüyor. Fakat velayette kalbî kerametler şarttır. İlâhî ilimler ve Rabbani marifetler gibi. Fizikî kerametlerle kalbî kerametler bazan aynı kişide görülebilir. Abdulkadir Geylanî ile Ebû Medyen el-Mağribî'de müşahede edildiği gibi. Harika haller hususunda, doğuda Abdulkadir Geylanî, batıda ise Ebû Medyen'in eşi görülmemiştir. Üstelik bunlar, külli ilimlere ve marifetlere sahiptiler. Bazan bu iki türlü keramet birbirinden ayrılırlar ve velîde ikincisi görülür, birincisi görülmez. Nitekim Hak'ta fani olan büyük velilerin çoğunda durum böyledir. Su üzerinde yürümek, havada uçmak, uzun mesafeleri kısa zamanda almak ve bunlar gibi fizikî kerametler yâni harika haller, bazan rahiplerde ve felsefecilerde de meydana gelebilir. Hiç ummadıkları bir anda, onları yüzüstü bırakmak için bazan Cenab-ı Hak, istidrâc kabilinden onlara harika haller verir. Mü'min'e yakışan, Allah'ın veli kullarının yolunda yürümeye son derece gayret göstermesidir. En azından onlara olan muhabbetinde kusur göstermemelidir. Çünkü kişi, kiminle haşrolunmayı severse, onunla beraber olur.

Yunus 10:65

Onların, yani kâfirlerin sözleri seni üzmesin! İnanmayanların söyledikleri sözlerden dolayı üzülme, yalanlamalarına, seni öldürme ve İslâm'ın önünü kesme hususundaki plan ve komplolarına aldırış etme! Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'i üzülmekten nehyetmede mübalağa göstermek için, âyetteki nehy, müşriklerin sözlerine yöneltilmiştir. Çünkü bütün üstünlük, güç ve kuvvet Allah'ındır. Yani O'nun müsâdesi olmadan hiçbir kimse güç ve üstünlüğe sahip olamaz, Seni onlara karşı koruyan ve muzaffer kılan Allah'tır. O, çok iyi işiten ve çok iyi bilendir. Senin hakkında söylediklerini işitir ve aleyhinde aldıkları kararları bilir. O, onlara yaptıklarının karşılığını buna göre verecektir.

Yunus 10:66

İyi bilin ki göklerde ve yerde ne varsa yalnız Allah'ındır. Melekler, cinler ve insanlar... Yaratılanların en şereflisi olan bu varlıklar, Allah'ın kulları olup O'nun kudret ve hakimiyetinin altında olunca, bunların dışında kalan varlıkların da böyle olması kaçınılmaz olur. Şu halde Allah (celle celalühü) seni muzaffer kılmaya, onların yurtlarını ve servetlerini sana intikal ettirmeye kadirdir. Allah'tan başkasına tapanlar, gerçekte ortak koştuklarına uymazlar. Yani; putlara tapanlar, hakikatte onlara tâbi olmazlar. İlâhlarını Allah'ın ortakları diye isimlendirseler de... Çünkü, Rubûbiyet konusunda Allah'ın ortaklarının bulunması düşünülemez. Onlar, kuru zandan başka bir şeye tâbi olmazlar. Onların, putların Allah'ın ortakları olduğu konusundaki zanları, anlamsız bir zandan ibarettir. Onlar sadece yalan söylerler. Allah'a nisbet ettikleri hususlarda yalan söylerler.

Yunus 10:67

Bundan sonra yüce Allah müşriklere, ubudiyetin yalnız kendisine yapılabileceğini göstermek için, sonsuz kudretin ve nihayetsiz nimetlerin yegane sahibi olduğuna dikkatleri çekerek şöyle buyuruyor: Allah, içinde sükûnet bulmanız için geceyi, çalışıp geçiminizi elde etmeniz için, aydınlatıcı olarak da gündüzü yaratandır. Âyette, ”aydınlık" kelimesi zikredildiği için, karanlık kelimesi hazfedilmiştir. Ayrıca ”sükûnet bulmanız için" cümlesi zikredildiği için, ”hareket edip çalışmanız için" cümlesi zikredilmeni iştir. Bu âyet-i kerîme, yüce Allah'ın (celle celalühü) bazı vakitleri, ibadetin yorgunluğundan ve çalışmaların meşakkatinden dinlenmek için yarattığını gösteriyor. Böylece nefislerin usanması, kalblerin bitkinliği giderilmiş ve istenilen ibadetlere yeni bir arzu meydana gelmiş olacaktır. Bir durumdan başka bir duruma geçişte, yenilenme vardır. Mağara ashabının sağ taraftan sol tarafa dönmeleri gibi... Şüphesiz bunda yani gecenin ve gündüzün nitelendiği gibi yaratılışında dinleyen bir toplum için ibretler vardır. Düşünerek ve Kur'an-ı Kerim'in âyetlerinden ibret alarak dinleyen toplum için... İbret alınacak âyetlerin, aslında bütün insanlar için gösterildiği halde, sadece ibret alarak dinleyen topluma tahsis edilmesinin sebebi, o âyetlerden yalnızca böyle bir toplumun yararlanmış olmasıdır.

Yunus 10:68

Mudlic Oğulları: 'Allah çocuk edindi' dediler. Tibyân adındaki eserde belirtildiğine göre: Yahudiler, Uzeyir (aleyhisselâm)'in Hıristiyanlar da Mesih Hazret-i İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu söylediler. Kureyş müşrikleri ise meleklerin Allah'ın kızları olduğu iddiasında bulundular. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. Allah (celle celalühü), kâfirlerin kendisine nisbet ettikleri çocuk edinme iftirasından uzaktır. Bu cümle aynı zamanda, onların söyledikleri aptalca sözlere karşı hayret ifade ediyor. Çünkü O, müstağnidir. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ve her şeye sahiptir. Bu cümle, Cenab-ı Hakkın her şeyden müstağni oluşunun sebebini ifade ediyor. Çünkü çocuk edinmek, ihtiyaçtan kaynaklanır. Zayıf olan kimse, çocuğuyla güçlenmek, fakir olan çocuğundan yardım görmek, zelil kimse kimse de çocuğuyla aziz olmak için çocuk edinir. Bütün bunlar, ihtiyaç alâmetleridir. Göklerde ve yerde akıllı veya akılsız ne varsa (hepsi) O'nundur. Bu âyet Cenab-ı Hakkın her şeyden müstağni ve her şeye mâlik olduğunu ifade ediyor ve bunu güçlü bir şekilde ortaya koyuyor. Bu hususta yani ortaya attığınız ”Allah çocuk edindi" iddianızda hiçbir deliliniz yoktur. İddia ettiğiniz şey, dayanaksız bir yalandan ibarettir. Allah hakkında, bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz? Bu ifadelerle Allah, bilgisizliklerine ve uydurmalarına karşı onları azarlayıp yüzlerine vuruyor. Bu cümleyle, delilsiz her sözün cehalet olduğuna, itikat konularında kesin delillerin bulunması gerektiğine ve bu konuda taklidin caiz olmadığına dikkatler çekilmiştir.

Yunus 10:69

De ki: Allah çocuk edindi deyip O'na ortak koşmak suretiyle 'Allah'a karşı yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler.' Korktuklarından emin ve umduklarına asla nail olamazlar.

Yunus 10:70

(Onlar için) dünyada basit, faydasız ve geçici bir hayat vardır. Orada kimse istediğini bulamaz. Sonra ölümle dönüşleri bizedir. Sonra da inkârlarından dolayı onlara şiddetli azabı tattıracağız. Böylece, dünyada devam eden küfürleri sebebiyle ebedî azapta kalacaklardır. Kurtuluş nerde? Onlar nerde?

Yunus 10:71

Onlara, Mekkeli müşriklere Nuh'un kavmiyle olan haberini oku. Böylece içinde bulundukları küfür ve inatlarından vazgeçsinler. O, bir zaman kavmine şöyle demişti: Maksat, Nuh (aleyhisselâm)'un bazı haberleridir. Yoksa kavmi ile arasında geçen haberlerin tümü değildir. 'Ey kavmim! Eğer benim, (aranızda) uzun zaman bulunmam ve Allah'ın âyetlerini hatırlatmam size ağır geldiyse... Peygamberler bir topluluğa nasihatte bulundukları zaman, ayağa kalkarladı. Çünkü bu, muhatabın dinlemesinde daha etkilidir. Rivayet olunduğuna göre İsa (aleyhisselâm) da Havarilere ayakta vaaz eder, onlar ise oturarak dinlerlerdi. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) de ağaçtan bir minber -ki o üç basamaklıydı- edinmeden önce, çamurdan bir minber üzerinde, ayakta konuşurlardı. Bilin ki ben, yalnız Allah'a güvenmekteyim. Yalnız Allah'a dayanıp güvenmekte ve işleri O'na havale etmekte devam ediyorum. Çünkü Allah (celle celalühü), bana eziyet etme ve beni öldürme isteğinize karşı, benim yardımcım ve koruyucumdur. Öyleyse elinizden geleni yapmaktan geri durmayın. İbnnu ş-Şeyh: ”Şartın cevabının mahzûf olup, 'yapacağınızı yapın' takdirinde olduğunu, bu son cümlenin de Hazret-i Nuh'un onları önemsemediğinin sebebini beyân olduğunu" söyler. Siz de ortaklarınızla, ilâhlarınızla beraber toplanıp yapacağınızı kararlaştırın. Beni öldürmek hususundaki gayret ve çalışmalarınızı kararlaştırın. Sonra yapacağınız iş size gizli kalmasın. Bana yapacağınızı açıkça yapın. Sonunda bana hiç mühlet vermeden hükmünüzü uygulayın. Bana yapmak istediğinizi devam ettirin ve niyetlerinizi tatbik edin. Hiç beklemeksizin, gücünüz yettiği kadar, en süratli şekilde, yapacağınızı yapın. Nuh (aleyhisselâm), onlara önem vermediğini, kendisine bir şey yapamayacaklarını göstermek için, Allah'a ve O'nun kendisini koruyup muhafaza edeceği konusundaki sözüne son derece güvendiği için kavmine böyle hitap etmiştir.

Yunus 10:72

Eğer benim nasihat ve hatırlatmalarımdan yüz çeviriyorsanız, bilin ki ben, sizden bunlar karşılığında bir ücret ve karşılık istemiyorum. Dünyanın fani menfaatlerinden bana ödeyeceğiniz hiçbir şey istemiyorum ki, haktan yüz çeviresiniz. Benim ecrim, ancak Allah'a aittir. İman etseniz de, etmeseniz de, hatırlatma ve nasihatlerime karşı benim mükâfatımı yalnız Allah verecektir. Bana Müslümanlardan olmam emredilmiştir. Varlığını Allah'a teslim eden ve dini öğretme karşılığında hiçbir şey almayan kimselerden olmakla emrolundum. Son âlimler, dini öğretme (talîm), ezan, imamet, hitabet ve bunlar gibi dinî hizmetler karşılığında ücret alınmasına cevaz vermişlerdir. Fakat ücret alan kimsenin, yaptığı hizmetinde niyetinin halis olması gerekir. Aksi halde ilâhî tehditle karşı karşıya kalır.

Yunus 10:73

Yine de onu yalanladılar. İnat göstererek yalanlamalarında ısrar ettiler. Bu yüzden de Allah'ın azabı onlara gerekli oldu ve Nuh Tufanında boğuldular. Biz de, onu ve kendisiyle gemide bulunanları boğulmaktan kurtardık. Hazret-i Nuh'la gemide bulunanlar seksen kişiydiler. Bunların kırkı erkek, kırkı da kadındı. Onları halifeler kıldık. Yeryüzü sakinlerine ve batıp helak olanlara halef kıldık. Gemiden çıktıkları zaman Nuh (aleyhisselâm)'un Sâm, Hâm ve Yafes ismindeki üç oğlu ve onların hanımları müstesna hepsi öldü. Nitekim Cenab-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmuştur: ”Nuh'un zürriyetini devam eden kimseler kıldık." (Saffât: 77) Onlar türediler ve çoğaldılar. Böylece Araplar, Acemler, Farslılar ve Rumlar Şam'dan; Habeş ve Hind'liler Hâm'dan; Ye'cûc, Me'cûc ve Türkler de Yâfes'den çoğalıp gelmişlerdir. Âyetlerimizi yalanlayanları da tufanla denizde boğduk. Uyarılanların sonu nasıl olurmuş bir gör! Kendilerine uyarıcı geldiği halde, onu yalanlayıp inanmayanların durumunun nasıl olduğunu gör. Bunlar, Nuh kavmidir. Âyetin bu kısmında, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a teselli ve O'nu yalanlayanlara da tehdit vardır.

Yunus 10:74

Sonra onun, yani Nuh (aleyhisselâm)'un ardından, kendi toplumlarına birçok peygamberler gönderdik. Mânâ şöyledir: Birçok değerli peygamberler gönderdik. Her peygamber özellikle kendi toplumuna gönderilmiştir. Meselâ Hud (aleyhisselâm) Âd kavmine, Salih (aleyhisselâm) Semûd kavmine, İbrahim (aleyhisselâm) Babil kavmine. Şuayb (aleyhisselâm) Eyke kavmine gönderilmiştir. Onlara, yani her peygamber kendi kavmine, davalarını isbat eden, apaçık mucizeler getirdiler. Ancak onlar, daha önce yalanladıklarına iman edecek değillerdi. Yani kendilerine peygamberler geldikten sonraki durumları, gelmeden önceki durumları gibiydi. Sanki onlara hiçbir peygamber gönderilmemiş gibi. Haddi aşanların kalblerini işte böylece mühürleriz. Giderilmesi mümkün olmayan sağlam bir mühürle, küfürde ısrar etmeyi tercih etmek suretiyle haddi aşanların kalblerini böylece mühürleriz.

Yunus 10:75

Sonra onların o peygamberlerin ardından da. İmran oğlu Mûsa ile onun kardeşi Harun'u, Mûsa'nın ağabeyidir. Ondan üç yaş büyüktür. Mucizelerimizle Firavun ve toplumuna gönderdik. Firavun, Mus'ab'ın oğlu Vehd'dir. Mucizelerden maksat da, meşhur olan şu dokuz mucizedir: Âsâ, beyaz el, tufan, çekirge, haşerat, kurbağa, kan, suretlerin çirkin şekle sokulması ve Kızıldeniz'in yarılması. Fakat onlar kibirlendiler. Haksız yere büyüklük tasladılar. Hazret-i Mûsa ile Harun (aleyhisselâm) İsrail oğullarına gelerek, Allah'ın risaletini tebliğ ettiler. Fakat onlar Peygamberlerini dinleyip tâbi olmadılar. Mel'ûn Firavun'un şu sözü bunu ifade ediyor: ”Ey Mûsa! Biz seni aramızda çocuk iken bakıp büyütmedik mi? Sonra sen, bizim içimizde yıllarca kaldın!.." (Şuarâ: 17) Ve günahkâr bir toplum oldular. Büyük günahları işlemeyi âdet haline getiren, haddi aşan bir toplum haline geldiler.

Yunus 10:76

Katımızdan onlara hak gelince: Burada ”hak"tmı maksat, dokuz mucizedir. Onların, yaratılmaları ve icad edilmeleriyle, Allah katından oldukları açık bir hakikat olup sihirbazların yaptıkları gibi bir göz boyama ve hayal ettirme değildi. 'Bu, şüphesiz açık bir sihirdir,' dediler.

Yunus 10:77

Mûsa onlara, inkâr ve azarlama sorusu tarzında şöyle dedi: 'Size gerçek geldiğinde onun için böyle mi diyorsunuz?' Yani, size sihirle hiçbir ilgisi olmayan hak geldiği zaman hiç düşünüp tefekkür etmeksizin: ”Şüphesiz bu bir sihirdir" deyip ona dil mi uzatıyorsunuz? Bu bir sihir midir? Oysa onun durumu apaçıktır. Ne olduğu açıkça biliniyor ve görülüyor. Öyle ki, gören hiçbir göz onun hakkında şüpheye düşmez. Halbuki sihirbazlar kurtuluşa ermezler.' O, bir sihir midir diyorsunuz? Halbuki sihir yapan başarıya ulaşamaz, umduğunu elde edip korktuğundan emin olamaz. Sihrin, benim gibi birisinden meydana gelmesi nasıl mümkün olabilir?

Yunus 10:78

Bunun üzerine onlar, delil getirmekten âciz kalarak dediler ki: 'Babalarımızı üzerinde bulduğumuz dinden, Allah'tan başkasına tapmaktan bizi döndüresin ve yeryüzünde ululuk sizin ikinizin olsun diye mi bize geldin? ”Geldin" ifadesi, yalnız Mûsa (aleyhisselâm)'a hitaptır. Çünkü Asâ ve beyaz el gibi mucizeler yalnız Mûsa (aleyhisselâm)'nın eliyle göründü. Onlar, Firavun'a tapıyorlardı. ”Ululuk"tan maksat, saltanattır. Çünkü sultanlar, büyüklük ve ululukla nitelenirler. ”Yeryüzünden" maksat da, Mısır diyarıdır. Oysa, Biz, size inanacak değiliz. Getirdiklerini hiçbir zaman onaylamayacağız.

Yunus 10:79

Firavun, Hazret-i Mûsa ile Hazret-i Harun'u, sözle sustumıaktan ümidini kesince etrafındaki ileri gelenlere: 'Bilgili, Mûsa'ya karşı koyabilmeleri için sihrin çeşitlerini bilen, mahir ve uzman bütün sihirbazları bana getirin' dedi.

Yunus 10:80

Sihirbazlar Mûsa'nın karşısına gelince Mûsa onlara: 'Atacağınızı atın' dedi. Sihrin çeşitlerinden kendisine göstereceklerini onlardan istedi. Mûsa (aleyhisselâm), sihirbazların yaptıklarının fasîd bir iş, bâtıl bir çaba olduğunu insanlara göstermek için, ip ve deynekleri ni atmalarını emretti.

Yunus 10:81

Onlar, ip ve deynekleri ni atınca ve insanların bunlardan korkmalarını taleb edince, Mûsa sihirbazlara, yaptıklarına hiç önem vermeksizin şöyle dedi: 'Sizin yaptığınız sihirdir. Firavun ve kavminin, sihir dedikleri mucizeler ise sihir değildir. Allah onu, mutlaka boşa çıkaracaktır. Benim elimde göstereceği mucizelerle yaptığınız sihri tamamen giderecek, bâtıl olduğunu gösterecek ve hiçbir tesirini bırakmayacaktır. Şair şöyle söylemiştir: Mûsa gelip asasını yere atınca Sihir de, sihirbaz da bâtıl oldu. Çünkü Allah, fesatçıların işini düzeltmez. Sabit kılmaz, tamamlamaz ve devam ettirmez. Aksine mahveder, yok edip giderir.

Yunus 10:82

Suçluların hoşuna gitmese de, Allah sözleriyle emir ve hükümleriyle gerçeği ortaya çıkaracaktır.' Sabit kılıp güçlendirecektir. ”Suçlular' 'dan maksat, sihirbazlar ve diğer tüm suç sahibi kimselerdir.

Yunus 10:83

Firavun ve ileri gelen adamlarının, kendilerine kötülük yapmasından korkarak, kendilerine işkence etmesinden korkuya düşerek başlangıçta kavminden bir grup gençten başka kimse Mûsa'ya iman etmedi. Ayette sözü edilen gençler, İsrailoğullarmdan birtakım gençlerdir. Mûsa (aleyhisselâm) babalarını imana çağırdı, fakat onlar Firavun'dan korktukları için iman etmediler. Gençlerden bir grup Mûsa'nın davetine olumlu cevap vererek iman ettiler. Buradaki ”korkarak" kelimesi, korkunun büyüklüğünü belirtir. Bu yüzden de onlar iman etmekten çekindiler. Bir grup genç, Firavun ve İsrailoğullarmın ileri gelenlerinden korktukları halde iman ettiler. İsrail oğullarının ileri gelenleri ise çocukları ve kendileri hakkında Firavun'dan korktukları için çocuklarını Hazret-i Mûsa'ya iman etmekten menediyorlardı. Çünkü Firavun, yeryüzünde büyüklenen ve haddi aşanlardandı. Mısır ülkesine egemendi, gururlu ve azgındı. Öldürmek, kan akıtmak, gurur ve zulmetmekte çok ileri gitmişti. O kadar ki, Rubûbiyyet iddiasına kalkışmış, peygamberlerin torunları olan İsrail oğullarını köleleştirmişti.

Yunus 10:84

Mûsa kavminin Firavun'dan korktuğunu görünce dedi ki: 'Ey kavmim! Eğer Allah'a inandıysanız, Allah'ı ve âyetlerini tasdik edip, zarar ve menfaatin O'nun kudret elinde olduğuna iman ettiyseniz ve O'na teslim olduysanız, ihlâsla Allah'ın hükmüne teslim olmuş kimseler iseniz yalnız O'na güvenin,' dayanın ve O'ndan başka kimseden korkmayın!

Yunus 10:85

Onlar da, yani iman eden gençler de hiç tereddüt göstermeksizin dediler ki: 'Allah'a dayandık. Çünkü bu gençler ihlâs sahibi mü'min kimselerdi. Bunun için duaları da kabul olundu. Daha soma Rablerine şöyle duâ ettiler: Ey Rabbimiz! Bizi o zâlim topluluk için bir imtihan vesilesi kılma! Onları bize musallat kılıp, bize azap etmeleri ve dinimizden döndürmek suretiyle, bizi onlara azap mahalli yapma!

Yunus 10:86

Bizi, rahmetinle o kâfirler topluluğundan onların tuzak ve kötü komşuluklarından kurtar.' Bir şâir şöyle demektedir: Kişinin, kendisine düşman olanı dostu olarak görmesi, Dünyanın ona karşı olan uğursuzluğundandır. Bu âyette Allah'a dayanmanın, duadan önce zikredilmesiyle, dikkatler, duâ eden kimsenin, duasının kabul olması için, Allah'a dayanıp güvenmesi gerektiği noktasına çekilmek istenmiştir. Bu gençler, Mûsa'ya iman edince, içinde toplanıp ibadet yapacakları mescitler inşâ etmeleri gerekti. Fakat Firavunun zulmünden korktukları için, dinlerinin alâmetlerini açığa vuramayınca, evlerinde mescidler edinmekle emrolundular. Nitekim Müslümanlar da İslâm'ın ilk yıllarında, Mekke'de Daru'l-Erkam'da, Cenab-ı Hakk'a gizli olarak ibadet yapıyorlardı.

Yunus 10:87

Biz de Mûsa ve kardeşine, yani Harun'a: 'Kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Yâni bilinen Mısır ülkesinde, oturmak ve ibadet etmek için evler yapın. Bunlar, kıbleye doğru olsun. Bu evlerde namazı da dosdoğru kılın. Bu âyet, onlara namazın farz olduğunu, fakat zekâtın farz olmadığını ifade eder. Zekâtın farz olmayışı, fakirliklerinden dolayı olabilir. Ey Mûsa! Mü'minleri müjdele' diye vahyettik. Dualarının karşılığı olarak, dünyada zafer, âhirette cennetle müjdele.

Yunus 10:88

Mûsa dedi ki: 'Ey Rabbimiz! Gerçekten Sen Firavun'a ve ileri gelenlerine dünya hayatında zinet elbise ve binitler gibi kendisiyle süslenilen şeyler ve nice mallar, nakit paralar, ticarî eşya, çiftlikler, altın ve gümüş madenleri gibi çeşitli servetler verdin. Ey Rabbimiz! (İnsanları) Senin yolundan saptırmaları için mi? bu servet ve ziyneti onlara verdin? İşlerinin sonu, senin kullarını iman yolundan saptırmak olsun diye mi verdin? Buradaki ”lâm" harfi, ya akıbet içindir, şâirin şu beyti de bu kabildendir: Mallarımızı, sonunda varislerin olsun diye topluyoruz. Evlerimizi sonunda zaman harahetsin diye yapıyoruz. Ya da sebep bildiren ”lâm"dır. O zaman mânâ şöyledir: Onlar senin yolundan saptırsınlar diye mi verdin? Çünkü Allah bu nimetleri onlara, iman edip şükretmeleri için verdi. Fakat onlar, azgınlık ve küfürlerini artırmaya vasıta yaptılar. Bu durum, başkalarını yoldan çıkarmak için kendisine servet verilen adamın durumuna benzemiştir. Bu âyet, dünyanın geçici nimet ve servetinin sapmaya ve saptırmaya sebep olduğunu açıklıyor. Hiç şüphesiz insan, kendisini zengin ve müstağni gördüğü için azar. Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Dünyada bana geniş imkânlar ver. Fakat gönlümde ona karşı rağbet ve istek verme! Dünya nimetlerini benden alıp da, ona karşı rağbet ve sevgini artırma!" Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et! Bu; uyarıdan sonra, Mûsa (aleyhisselâm)’nın onlara bedduasıdır. Yani dünya servetinden yararlanmalarına imkân verme ve o serveti tamamen yok et. Çünkü onlar, senin nimetlerinden yararlanıp günahlara dalıyorlar. Kalblerini de şiddetle sık... İmanın kalblerine girmemesi için, kalblerini katıl aştır ve mühürle ki, acıklı azabı görünceye kadar iman etmesinler.' Azabı gözleriyle görerek, kesin iman etmeye kalktıklarında imanın fayda vermeyeceği ana kadar, kalblerini mühürle.

Yunus 10:89

Allah da: 'İkinizin de duası kabul olunmuştur. Yani Hazret-i Mûsa ile Harun (aleyhisselâm)'nun. Çünkü Harun (aleyhisselâm), Hazret-i Mûsa'nın duasına ”amîn!" diyordu. Şüphesiz bu da duadır. O halde siz üzerinde bulunduğunuz doğruluğa devam edin. Sakın o cahillerin yoluna gitmeyin' dedi. Duanın kabulünü acele istemede cahillerin yoluna tâbi olmayın. Duadan sonra, Mûsa (aleyhisselâm)’nın İsrail oğulları arasında kırk sene daha beklediği rivayet olunmuştur. Hazret-i Ali (radıyallahü anh) buyurdu ki: ”Ey müslüman! Allah (celle celalühü) hazinelerinin anahtarlarını senin eline vermiştir. Çünkü sana, kendisinden duâ edip isteme müsadesi vermiştir. Ne zaman istersen, duâ ile ihsanların kapılarının açılmasını taleb edersin. Rahmet bulutlarının yağmasını niyaz edersin. Duanın kabulünün gecikmesi seni ümitsizliğe düşürmesin. Çünkü hediye, niyete göredir. Mükâfatın daha büyük ve daha bol olması için, duanın kabulü senden geciktirilmiş olabilir." Bir hadis-i şerifde şöyle rivayet olunmuştur: ”Allah (celle celalühü), her duâ edenin duasına mutlaka cevap verir. Ya duanın misli bir kötülüğü, duâ edenden giderir. Veya o duâ miktarınca günahlarını bağışlar. Bu, günahla veya akrabalık bağlarını koparmayı gerektirecek şekilde duâ etmediği müddetçe böyledir." Allah karşısında âciz ve zelil olduğunu bilmek de duanın kabul şartlarındandır. Duanın kabulü, buna bağlıdır. Ebû Yezid Bistamî'den şöyle rivayet olunmuştur. ”Otuz yıl, ibadet zorluklarına göğüs gerdim. Sonra, bana şöyle diyen birisini gördüm: Ey Ebû Yezid! Allah'ın hazineleri ibadetlerden dolmuştur. Şayet Allah'a kavuşmak istiyorsan, Allah'a karşı zelil ve muhtâc olduğunu iyi anla ve ona göre hareket et." Bu âyet, ihtiyâç anında beddua etmenin de caiz olduğunu gösteriyor. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) de bunu yapmıştır. Nitekim: Mudar Kabilesi, Rasûlüllah'a eziyet etmede çok ileri gidince, Rasûlüllah onlara beddua etmiş ve şöyle buyurmuştur: ”Allah'ım! Mudar Kabilesine baskını artır. Yûsuf Peygambere verdiğin kıtlık yıllarını bunlara da ver." (19) Yani, onları şiddetli sıkıntılarla cezalandır. Yûsuf un kıtlık yıllarından maksat, meşhur kıtlık yılıdır. Allah (celle celalühü) Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'in duasını kabul buyurdu ve onlar öyle bir kıtlıkla karşılaştılar ki; leşler, hayvanların derileri, kemikler ve deve tüyleri ile kanın karıştırılıp ateşte kebap yapılmasından oluşan şeyleri yemeye mecbur kaldılar. Hatta açlık yüzünden gökyüzüyle kendi aralarında dumanların yığıldığını sanıyorlardı.

Yunus 10:90

Geçtikleri yerleri kuru kılmak ve sahile ulaşıncaya kadar onları muhafaza etmek suretiyle İsrailoğullannı denizden geçirdik. Firavun ve askerleri onlara zulmetmek ve saldırmak maksadıyla yâni zâlim ve azgınlar olarak peşlerine düşmüşlerdi. Birbirlerini görecek kadar onlara yaklaşmışlardı. Mûsa (aleyhisselâm), Firavun'un haberi olmadan İsrail oğullarıyla beraber Mısır'dan çıktı. Firavun bu durumu duyunca, takibe koyulup onlara ulaştı ve Kızıldeniz sahiline vardı. O anda Mûsa (aleyhisselâm) yanındakilerle beraber denizden çıkmıştı. Fakat geçtikleri yerler, olduğu gibi kupkuru duruyordu. Firavun tüm askerleriyle aynı yola girdi. En son askeri de girip, ilk giren askerleri çıkmak üzereyken, deniz onları çepeçevre kaplayıverdi. Firavun boğulacağı anda: 'Gerçekten İsrail oğullarının inandığından, yani Allah'tan başka ilâh olmadığına iman ettim dedi. Firavun, sihirbazların dedikleri gibi, ”Âlemlerin Rabbine, Mûsa ve Harun'un Rabbine inandık" (A'raf: 121-122) demedi. Aksine, ”İsrail oğullarının iman ettiği ilâha" dedi. Bu sözde taklit kokusu vardır. Bundan dolayı da imanı kabul olunmadı. Taklit değil de, tahkik ipine yapışsaydı: ”Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah'a iman ettim" derdi. Ben de Müslümanlardanım,' dedi. O Müslümanlar ki, nefislerini samimi olarak Allah'a teslim etmişlerdir. Yani nefislerini sırf Allah'a tahsis etmişlerdir.

Yunus 10:91

Firavun'a denildi ki: Şimdi mi? Yani hayattan ümidini kesip, kesin olarak öleceğini anlayınca mı iman ediyorsun? Halbuki daha önce, ömrün boyunca isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun. Yani; sapmada, saptırmada, zulümde, tecavüzde ve İsrailoğullannı imandan alıkoymada çok ileri gidenlerden olmuştun. Abdullah b. Ömer (radıyallahü anh)'den gelen haberlerin birisinde şöyle rivayet olunmuştur: ”Firavun zamanında Nil'in suyu çekildi. İdaresi altındaki halk kendisine gelip: 'Ey Sultan! Nil nehrini bizim için akıt' dediler. Firavun onlara: ”Ben sizden hoşnut değilim,' dedi. Halk, tekliflerini üç defa tekrar ettiler. Gittiler, yine Firavuna geldiler. Dediler ki: 'Ey sultan! Hayvanlar, çocuklar ve genç kızlar öldüler. Eğer sen Nil nehrini akıtmazsan, biz kendimize senden başka bir ilâh edineceğiz.' Bunun üzerine Firavun onlara: 'Sahaya çıkınız!' dedi. Onlar da çıktılar. Kendisi halkından, onların göremeyeceği ve sözünü işitemiyecekleri uzak bir yere çekildi. Yanaklarını yere koydu, şehadet parmağıyle işaret edip şöyle duâ etti: ”Allah'ım! Zelil, perişan bir kölenin çıkıp efendisine geldiği gibi ben de sana geldim. Ben, kesin biliyorum ki, Nil nehrini senden başka hiçbir kimse akıtamaz. Nil'i akıt ya Rabbi!" Firavun, secde halinden kalktı. Nil de hemen akmaya başladı. Firavun, halkına gelip onlara şöyle dedi: ”İşte ben, sizin için Nil'i akıttım.' Halk, bunun üzerine kalkıp Firavun'a secde ettiler." Bu olay, Firavun'un iman ettiğine delil olmaz. Çünkü iman eden kişinin küfrü gerektiren söz ve fiillerden hiçbirisini yapmaması lâzımdır. Günahlardan bir kısmı vardır ki, Allah onu yalanlama ve küfür alâmeti kılmıştır. İşte Firavun'un, halkını kendine tapmaya çağırması ve kavminin kendisine secde etmesinden hoşnut olması, küfür ve yalanlama alâmetidir. Bu haliyle mü’min olması mümkün değildir.

Yunus 10:92

Ardından geleceklere bir ibret olman için, bugün senin bedenini kurtaracağız. Yani, denizin derinliklerinden senin bedenini alıp, su üstüne çıkaracağız ki, İsrail oğulları seni görsünler ve öldüğünü kesin olarak bilsinler. Seni yalnız bedeninle kurtaracağız, senin arzu ettiğin gibi, ruhunla değil. Bu söz, Firavun'un isteğini tamamen yok ediyor. Mânâ şöyle de olabilir: Senin bedenini hiç bozmadan, olduğu gibi kurtaracağız. Tâ ki, onun senin bedenin olduğu hususunda hiçbir şüphe kalmasın. Arkanda kalan İsrail oğullarına bir alâmet ve bir ibret olsun. Çünkü İsrail oğullarında, Firavun ölmez diye bir kanaat meydana gelmişti. Onun için Mûsa (aleyhisselâm), Firavun'un denizde boğulduğunu onlara haber verince, onu yalanladılar. Geçip gittikleri bir yer olan sahile atıldığını bizzat gözleriyle görünce, ölümüne inandılar. İkinci bir görüşe göre âyetin mânâsı şöyledir: Senden sonra gelecek olan milletlere, seni görenlerden akibetini işittikleri zaman ibret olsun diye senin bedenini kurtaracağız. Böylece senin bu ibretli durumun insanlara delil olur ve insanın hakimiyeti, gururu, durumunun haşmeti ne kadar ileri giderse gitsin, onun yine Allah'ın kulu olduğunu ispat eder. İnsan her zaman O'nun tasarrufu altındadır ve Rubûbiyet derecesinden son derece uzaktır. Kevâşî isimli kitapta müellif şöyle demiştir: ”Cenab-ı Hak, Firavun'a, Rasûlüllah'ın Bedir savaşında öldürülüp kuyuya atılan müşriklere hitab ettiği gibi hitap etti. Şöyle ki; Allah (celle celalühü) Bedir savaşında müşrikleri bozguna uğratınca Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), öldürülenlerin oradaki bir kuyuya atılmasını emretti. Sonra kuyunun başına gelip durdu ve şöyle konuşmaya başladı: ”Ey falanın oğlu filân! Ey falanın oğlu filân! Allah ve Rasûlünün va'dettiklerinin gerçek olduğunu gördünüz mü? Ben, Allah'ın bana va'dettiğinin gerçek olduğunu müşahede ettim. Siz Peygamberin ne kötü akrabalarısınız. İnsanlar beni tasdik ederken, siz beni yalanladınız. İnsanlar beni barındırırken, siz beni yurdum Mekke'den çıkardınız. İnsanlar bana yardım ederken, siz benimle savaştınız." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 'ın bu sözleri üzerine Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Bu ruhsuz cesedlerle nasıl konuşuyorsun? Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: 'Onlara söylediklerimi, siz onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz.' Diğer bir rivayete göre şöyle söylemiştir: 'Allah'a yemin olsun ki, onlar söylediklerimi işitiyorlar, fakat hiçbir şekilde cevap veremezler.'" Katâde şunu rivayet etmiştir: ”Allah, müşrikleri, azarlayarak, tahkir ederek, hasret ve sıkıntılarını artırarak, Rasûlüllah'ın sözünü işitmeleri için, diriltti." Onları diriltmekten maksat; ruhlarının cesetleriyle olan kuvvetli ilişkisidir. Konuşulanları dinleme noktasında, dünyadaki diriler gibi oldular. Çünkü ruh, cesetten ayrıldıktan sonra da, cesetle veya acbuz-zeneb (kuyruk kemiği) de olsa ondan kalan bir parçasıyla ilişkisi devam eder. Çünkü ceset; toprakta çürümek, yırtıcı hayvan ve kuşlar tarafından yenilmek ve ateşte yanmak gibi sebeplerle yok olsa bile bu kemik yok olmaz. Cesedin ruhla olan bu ilişkisinden dolayı ölü kişi, kendisini ziyaret edeni tanır, onunla ünsiyet eder, selâm verdiği zaman selâmını alır. Bu durum hadislerle de sabittir. Çoğunluğun görüşüne göre ölü, bu ilişkiyle dünyada olduğu gibi hayat sahibi olmaz. Ölü ile diri arası gibi bir durumda olur. (Berzah âlemi) Şüphesiz ki insanlardan birçoğu, âyetlerimizden gafildirler. Âyetlerimizi tefekkür etmezler, onlardan ibret almazlar. Âlimler dediler ki: ”Firavun, zalimliğine ve aşırı inadına rağmen, ümitsizlik halinde de olsa iman etti. Fakat bu ümmetin Firavunu olan Ebû Cehil'i Cenab-ı Hak en şiddetli bir şekilde Bedirde gebertti de, onda iman ettiğine dair hiçbir alâmet görülmedi. Aksine, (Allah'ın laneti üzerine olsun) ruhu çıkıncaya kadar, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve müminler hakkında beslediği öfke ve kini artarak devam etti. Firavundan daha beter oldu. Akıllı olan bundan ibret almalı, inat, zulüm ve küfürde Ebu Cehil'in yolunu takip eden herkesi ona kıyas etmelidir. Her türlü fesat ve kötülükten kulların Rabbi olan Allah'a sığınırız!"

Yunus 10:93

Allah (celle celalühü), düşmanını helak etti, imanlarının samimiyeti ve kesin bağlılıklarının bereketiyle İsrail oğullarını kurtardı. Yemin olsun ki Biz, İsrail oğullarını güzel bir yurda yerleştirdik. Yani, onları kurtarıp, düşmanları Firavun ve kavmini helak ettikten sonra, onları güzel ve uygun bir yere yerleştirdik. Bu yer, Şam ve Mısır'dır, İsrailoğullan Firavunların yerlerine sahip olup sultan oldular. Ve onlara temiz nimetlerden rızık verdik. Lezzetli meyveler, kudret helvası ve bıldırcın eti gibi diğer hoş nimetlerden rızıklar... Kendilerine ilim gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Yani dini konularda ihtilâf etmemişlerdi: Daha sonra Tevrat'ı okudular, hükümlerini öğrendiler. Dini hususlarda hak olan meseleleri, başa geçmek arzusu ve birbirlerine olan düşmanlıkları sebebiyle yanlış yorumlara tâbi tuttular. Bu durum, onları birbirleriyle çarpışmalara sürükledi. Şüphesiz ki Rabbin, kıyamet günü, onların aralarında ihtilâf ettikleri şeyler hakkında hükmünü verecektir. Böylece haklıyı haksızdan ayırıp, haklıyı mükâfatlandırıp haksızı azaba uğratacaktır.

Yunus 10:94

Eğer sana indirdiğimizden kuşkuda isen, senden önce kitabı okuyanlara sor! Yani, söz gelimi, sana indirdiğimiz Firavun ve kavminin kıssaları gibi kıssalardan şüpheye düşersen Tevrat ehline sor. Ey Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)î Çünkü bunlar, onların yanında hakikati kabul edilmiş ve kitaplarında sana bildirdiğimiz şekilde sabit olmuştur. Bu âyetten maksat, Yahudi âlimlerinin şehadetiyle Rasûlüllah'ın nübüvvetini açığa vurmak, Rasûl-i Ekrem'in şevkini artırmak ve zaten üzerinde bulunduğu sarsılmaz imanın kuvvetini çoğaltmaktır. Yoksa bu, Rasûlüllah'ın kuşkuya düşebileceği ihtimalini ifade etmez. Bunun içindir ki Rasûl-i Ekrem, (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Şüphe de etmem, sormam da."m Âyette hitabın Rasûlüllah'a olduğu söylenmiştir. Fakat asıl muhatap onun şahsında ümmetidir. Çünkü Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), şüphe ve kuşkulardan muhafaza edilip korunmuştur. Büyük bir sultan, halkına bir şey emredeceği zaman, direkt olarak onlara hitap etmez. Hitabını önce vezirine yöneltir, sonra onun vasıtasıyla halkına emreder. Bu, kalbler için daha güçlü bir etkiye sahiptir. Yemin olsun ki, Rabbinden sana, gerçek olduğunda hiçbir kuşkunun bulunmadığı hak gelmiştir. Bu, kesin mucizelerle ortaya çıkmıştır. Artık asla, üzerinde bulunduğun durumda sarsıntı göstererek şüphecilerden olma!

Yunus 10:95

Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan olma! Bu, heyecanlandırma ve şevki artırma türünden bir hitaptır. Maksat, yalanlamanın, vazgeçilmesi ve yasak edilmesi gerekli olan bir çirkinlik olduğunu bildirmektir. Yoksa bu yalanlama ile, ziyana uğrayanlardan olursun.

Yunus 10:96

Haklarında Rabbinin hükmü sabit olanlar elbette inanmazlar. Yani, Rabbinin hükmünün ve sözünün ezelden belirlenmesiyle, cehennem onlara vacip oldu. Burada kasdedilen hüküm şu âyette ifade edilen hükümdür: ”Fakat Benden çıkan şu söz gerçekleşecektir: 'Mutlaka cehennemi, cinlerden ve insanlardan bir kısmıyla dolduracağım!'“ (Secde: 13) Allah'ın sözünde yalan olmaz. Hükmü bozulmaz.

Yunus 10:97

Onlara istedikleri bütün mucizeler gelmiş olsa da, acıklı azabı görünceye kadar (iman etmezler.) Azabı görünce iman ederler, fakat artık yararı olmaz. Firavun'a olmadığı gibi.

Yunus 10:98

Keşke helak edilmiş olan ülkelerden herhangi bir ülke halkı, Firavun ve kavminin yaptığı gibi imanını geciktirmeden, azabı görmeden iman etseydi de, imanları kendilerine fayda verseydi! Allah, o ülke insanlarının imanını kabul edip imanları sayesinde gelecek azabı kaldırmak suretiyle imanları kendilerine fayda verseydi... Yunus'un kavmi müstesna. Yunus b. Mettâ'nın kavmi, azabın belirtilerini görünce, hemen iman ettiler, azabın gelmesine kadar imanlarını geciktirmediler. Onlar iman edince, onlardan dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir süre daha (dünya nimetlerinden) faydalandırdık. Buradaki ”Rüsvaylık azabını kaldırdık" ifadesi, onlara azabın geldiği mânâsını değil, yaklaştığı mânâsını ifade ediyor. Yunus'un kavmi yeis halinde değil, hür iradeleriyle iman ettikleri için kabul olundu ve imanlarının faydasını gördüler. Azap kendilerinden kalktıktan sonra, yüce Allah'ın geniş ilmiyle takdir edilmiş olan zamana kadar dünya nimetlerinden yararlandılar. Âyette sanki şöyle denilmektedir: Hazret-i Yunus'un kavminden başka, helak olmaları yakınlaşmış olup da iman etmiş ve bu imanları kendilerine fayda vermiş hiçbir ülke halkı yoktur. ”İman edince..." cümlesi, açıklama cümlesi olup imanlarının kendilerine fayda verdiğini açıklıyor. Bu âyet makbul olan imanın, kalble yapılan iman olduğunu gösteriyor. Rivayet olunduğuna göre, Musul'a bağlı Dicle kıyısındaki Nino va denilen beldeye Yunus (aleyhisselâm) peygamber olarak gönderildi. Onları bir müddet Allah'a çağırdı. Fakat kavmi onu yalanladı ve yalanlamada ısrar etti. Bunun üzerine Yunus (aleyhisselâm)'un morali bozuldu ve onlara şöyle beddua etti: ”Allah'ım! Kavmim beni yalanladı, onlara azabını indir." Bu duadan sonra Yunus (aleyhisselâm)'a denildi ki: ”Kavmine bildir! Üç veya kırk gün sonra azap onlara sabahleyin gelecek." Kevâşî isimli kitapta şöyle denilir: ”Onlar, bir araya gelip dertleştiler, yaptıklarına pişman oldular, tazarru ve niyazda bulundular, seslerini yükseltip ağlaştılar. Bütün bunları, kalblerinin incelmesi, dualarının halisane olup da kabule daha yakın olması için yaptılar. Kul haklarını ödediler. O kadar ki, eğer birisi evinin duvarına başkasına ait bir taş koymuşsa, onu bile söküp sahibine iade etti. Hâlis bir niyetle hep beraber: 'Yunus (aleyhisselâm)'un getirdiklerine iman ettik' şeklinde veya: 'Yâ Hayy, Yâ Kayyûm! Yalnız Senin rahmetinle Senden yardım istiyoruz. Ya Hayy! Senden başka, hiçbir ilâh yoktur' biçiminde, ya da: 'Ey Allah'ımız! Hiç şüphesiz günahımız büyük oldu. Fakat Senin rahmetin o günahlardan daha büyük, daha yücedir. Sana lâyık olan şekilde bize rahmetinle muamele et! Bize, bizim müstehak olduğumuz şekilde muamele etme!'diye duâ ettiler." Yunus (aleyhisselâm)'a gelince: O, kızarak kavmini terkedip gitti. Gemiye bindi, gemi dalgalandı. Vazifeliler dediler ki: ”Sizin içinizde, Rabbinden kaçmış bir kul var. Onu denize atmadıkça gemi yürümez." Denize atılacak kişi için kur'a çekildi, üç defasında da kur'a Yunus (aleyhisselâm)'a çıktı. Sonuçta onu denize attılar ve balık onu yuttu. Şa'bî diyor ki: ”Yunus (aleyhisselâm)'u balık Aşure gününün kuşluk vaktinde yuttu, aynı günün akşamına doğru onu çıkarıp bıraktı. Güneş de batmak üzereydi. Burada Aşure gününün faziletini beyân vardır. Çünkü Aşure gününde Allah (celle celalühü) Yunus (aleyhisselâm)'un kavminden azabı kaldırdı, balığın karnından onu çıkardı ve ondan bu sıkıntıyı giderdi."

Yunus 10:99

Eğer Rabbin, yeryüzündeki insanların ve cinlerin iman etmesini dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. Fakat Şeriatın ve kâinatın temelini üzerine bina etmiş olduğu hikmetine aykırı olduğu için, bunu irade buyurmam ıştır. O halde sen, Allah'ın istemediği bir konuda inanmaları için insanları zorlayacak mısın? Yani sen, insanları iman etmek için zorlayamazsın.

Yunus 10:100

Allah'ın izni olmadan, hiç kimse iman edemez. O'nun izni, kolaylaştırması ve başarılı kılması olmadıkça, kimse inanamaz. O halde nefislerin hidayeti için kendini fazla yorma. Çünkü o, Allah'a ait bir husustur. Allah, akıllarını kullanmayanları pislik içinde bırakır. ”Pislik = Murdarlık"tan maksat, küfürdür. Küfür, tiksinilen, pis görülen ve çirkinlikten ibaret olan ”murdar" (pis) kelimesiyle ifade edilmiştir. Çünkü küfür, çirkinliğin ve kendisinden tiksinilen şeyin bir simgesidir. Onun için Cenab-ı Hak, âyetleri ve delilleri üzerinde düşünmek suretiyle akıllarını kullanmayanlar hakkında küfrü devanı ettirir. Bu sebeple âyette ”izin" olarak ifade edilen ”hidayet" onlara nasip olmaz, küfrün ve sapıklığın çirkinliklerine dalıp gitmeye devam ederler.

Yunus 10:101

Ey Rasûlüm Muhammed! De ki: 'Göklerde ve yerde neler var, bir bakın!' Ey Mekke halkı! Allah'ın birliğine ve sonsuz kudretine işaret eden, göklerdeki ve yerdeki Allah'ın güzel sanatlı varlıkları üzerinde düşünün. Fakat inanmayan bir topluma deliller ve uyarılar fayda sağlamaz. Allah'ın birliğine işaret eden âyetler, alâmetler, uyarıcı peygamberler ve her türlü uyarılar, inanmayan bir topluma hiçbir fayda vermez.

Yunus 10:102

Onlar kendilerinden önce gelip geçenlerin, daha önce yaşamış olan toplumların başlarına gelen günlerinin benzerlerinden başkasını mı bekliyorlar? Yani, Mekke kâfirleri ve benzerleri, kendilerinden önce gelip geçmiş Nuh, Ad, Semûd, Eyke toplumları gibi müşrik milletlerin acıklı günlerinin benzerlerinden başkasını beklemiyorlar. Çünkü bunlar daha iyisini hak etmemişlerdir. Onları tehdit ederek De ki: 'O halde sonuçta size gelecek azabı bekleyin bakalım! Şüphesiz ben de helakinizi sizinle beraber bekleyenlerdenim.' Hiç şüphesiz güzel sonuç, Allah'dan sakınanlara, yani müttakilere aittir.

Yunus 10:103

Biz, sonra peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. Sanki şöyle söylenmiştir: Biz, inkarcı milletleri helak ederiz. Azabın inmesi anında peygamberlerimizle onlara iman edenleri kurtarırız. İşte böylece iman edenleri, her türlü sıkıntı ve azaptan kurtarmak Bizim üzerimize haktır. Bu cümlede, ayrıca söylemeye ihtiyaç olmadığını bildirmek için, peygamberlerin kurtarılmasından söz edilmemiştir. Âyette dikkatler özellikle şu hususa çekilmiştir: Hiç şüphesiz kurtuluşun biricik şartı imandır. Bütün milletler için geçerli olan Allah'ın kanunu budur. Gerçekten Allah (celle celalühü) geçmiş peygamberleri ve onlara iman eden müminleri kurtardığı ve onlara vâdettiği şeyleri yerine getirdiği gibi, Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) ve onunla beraber olan Ashab-ı Kiram'ı (radıyallahü anh) da kurtardı ve onlara vâdettiklerini gerçekleştirdi. Şeriat ve onunla amel devam ettiği sürece, yüce Allah, kıyamete kadar gelecek bütün inananları, kâfirlerin elinden ve şerlerinden kurtaracaktır. Kurtuluşun asgarisi ölümdür. Çünkü ölüm, mü’mine verilen bir armağandır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, bir cenazeye rastladığında şöyle buyurduğuna dikkat etmez misin: ”Bu cenaze ya istirahat ediyor veya ondan dolayı istirahat olunuyor. ” 1211 Hadisteki istirahat eden: sâlih kişidir, dünyanın zorluğundan kurtulur, ruhanî mükâfatlarla Berzah âleminde dinlenir. Bu, nimetlerin yarısıdır. İstirahat olunansa, fâsık kişidir. Çünkü onun ölümüyle insanlar dinlenir. Eziyetinden kurtulurlar. Kendisi, berzah âleminde ruhanî azapla karşı karşıya gelir. Bu da cehennem azabının yarısıdır. İbâdetin en faziletlisi, genişliği beklemektir. Çünkü bu bekleyişte, kalbin istirahatı ve sabrın mükâfatı vardır. Sıkıntıya düşen mü’min, kendisini sıkıntıya koyanın Allah olduğunu ve o sıkıntıyı Allah'tan başka kimsenin gideremeyeceğini bilir. İşte bu inanç, sıkıntının acısını hafifletir, sabretmeyi kolaylaştırır. Böylece feryadı bırakır, gönlünde huzur hisseder. Başına gelenlerin Allah'ın hükmüyle olduğunu hatırlamayan ve Allah'ın kullarına karşı çok lütuf sahibi olduğunu unutan cahilin durumu ise böyle değildir. Çünkü cahil insan, içine düştüğü belâdan hiç kurtulamayacağı inancına kapılabilir ve farkına varmadan Allah'a acizlik nisbet eder. Sabah-akşam sıkıntının acısı içerisinde kıvranır durur. Dalâletten Allah'a sığınırız.

Yunus 10:104

Ey Rasûlüm Muhammed! De ki: 'Ey insanlar! Hitap Mekke'lileredir. E-ğer kendisiyle Allah'a kulluk yaptığım ve sizi davet ettiğim benim dinimden şüphede iseniz, ben hiçbir zaman, Allah'ı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam. Ben ancak, sizi öldürecek, yani melek vasıtasıyla ruhunuzu alacak, sonra sizi çeşitli azaplara uğratacak olan Allah'a kulluk ederim. Şu halde, cehalet sebebiyle Allah'ı bırakıp da, tapmakta olduğunuz putlara ve diğer fani varlıklara kulluk etmeyi bırakın! Çünkü bana mü'minlerden olmam emrolundu.' İbadetten söz edildikten sonra iman ve marifete geçilmesinde şuna işaret vardır: İnsanın dış görünüşü sâlih amellerle süslenmezse, iman ve marifet nuru kalbde yerleşemez. Çünkü Cenab-ı Hak, Şeriatın hükümlerini, marifetin temeli kılmıştır. Temel yok olunca, bu temel üzerine yapılacak bina da yok olur.

Yunus 10:105

Ve yüzünü hanîf, yani Allah'ı bideyi ci olarak dine çevir. Yani farzları yapmak, çirkinliklerden vaz geçmek suretiyle dinde istikamet üzere olmakla emrolundum. Kevâşfâe: ”Manâ: 'Mü'min ol ve amelini sadece Allah'a hâlis kıl' demektir," denilmektedir. ”Hanif olarak" demek, batıl dinleri bırakıp, hiçbir şekilde kusuru olmayan Hak din üzerinde istikamette olmak mânâsını ifade eder. İnanç ve amel yönünden sakın müşriklerden olma! Fahrettin er-Râzî Tefsirinde der ki: ”Bir kimse Mevlâ'sını tanıdıktan sonra başkasına kalben yönelirse, bu şirk olur." İşte kalb ehlinin ”gizli şirk" dedikleri budur.

Yunus 10:106

Allah'ı bırakıp da, kötü bir durumu gidermek ve sevimli bir şeyi sağlamak suretiyle sana fayda ve sevimli şeyi alıp sevimsizi vermek suretiyle zarar veremeyecek şeylere tapma! Başka şeylere tapmak; ister Allah'ı tamamen inkâr, ister Allah'ı tanımakla beraber O'na başka şeyleri ortak koşmak suretiyle olsun, farketmez. Eğer bunu, yani zarar ve yarar sağlamayan şeylere ibadet yapmak suretiyle nehyolunduğun şeyleri yaparsan, o zaman sen de zâlimlerden olursun! Yani, kendi kendilerine zarar veren zalimlerden. Gerçekte Allah'tan başka yarar ve zarar veren hiçbir kimse yoktur. Allah'ın zatından başka her şey yok olup gidecektir.

Yunus 10:107

Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu yine O'ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O'nun keremini geri çevirecek de yoktur. Putlar dahil, kim olursa olsun... Âyette şuna da işaret vardır: Hayır, bizzat istenilen şeydir. Zarar ise, birtakım dış sebeplerle kulun sebep olduğu bir şeydir. O, hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. O halde itaat içinde O'nun rahmetini isteyin. Günahlar sebebiyle O'nun mağfiretinden ümidinizi kesmeyin. Mefâtihu'l-Gayb tefsirinde Fahreddin Râzî şöyle der: ”Gafur, yani 'çok bağışlayan, dünyada setr perdesini üzerine çekmek, âhirette de azap ve cezayı terketmek suretiyle günahları ve çirkinlikleri örten Zât demektir." Arif insanın Gafur isminden nasibi, kendisi hakkında gizli kalmasını arzu ettiği şeyleri, din kardeşi için de örtüp gizlemesidir.

Yunus 10:108

Mekke kâfirlerine De ki: 'Ey insanlar! Size Rabbinizden hak gelmiştir. O, yüce Kur'an'dır. Siz, Kur'an'ın içindeki hidayet ve mucizelere vakıf oldunuz. Artık sizin hiçbir özrünüz kalmadı. Allaha karşı da bir hüccet yoktur. Artık kim Kur'an'a iman etmek ve apaçık âyetlerindeki hükümleriyle amel etmek suretiyle doğru yola gelirse, ancak kendisi için gelir. Hak yola girmesinin faydası kendisine aittir. Kim de Kur'an'ı inkâr edip ondan yüz çevirmek suretiyle saparsa, o da ancak kendi aleyhine sapar. Çünkü sapıklığının sorumluluğu ve günahı kendine aittir. Ben, sizin üzerinize vekil değilim. İşlerinizin bana havale edildiği bir muhafız değilim. Ben sadece bir müjdeleyici ve bir uyarıcıyım.

Yunus 10:109

İman, amel ve tebliğ konusunda sana vahyolunana uy! Her gün gelen vahiylerle desteklenen ve yukarda zikri geçen hakka uy! Onları davette ve eziyetlerine tahammül etme konusunda Allah hükmünü verinceye sana yardım edip dinini galip getirinceye kadar onları davete devam et ve eziyetlerine sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır. Çünkü Cenab-ı Hak bütün gizlilikleri bildiği için, hükmünde hata etmesi mümkün değildir. Kulun mutluluğu, Allah'ın hükmüne teslim olmasında, emrine boyun eğmesindedir. Bu, huzurla yaşaması için şarttır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hali bize yeterli bir misâldir. Çünkü o, Allah'ın hükmüne rızâ gösterdi. Verdiği sıkıntıya sabretti. Öğülmüş olarak yaşadı ve sonuçta zafere ulaştı. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın uğradığı sayısız eziyetlerden birisi de, Abdullah İbn Mes'ûdun rivayet ettiği şu olaydır: ”Biz, Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'le mescidde beraberdik. O, namaz kılıyordu. Orada bir deve kesilmiş, tersi işkembesinde kalmıştı. Ebu Cehil dedi ki: 'Hanginiz şu pislikleri alıp Muhammed'in üzerine atar?' Ukbe b. Ebî Muayt kalktı. Deve pisliklerini alıp, secde halinde iken Rasûlüllah'ın üzerine at iverdi. Oradaki müşrikler bu çirkin manzaraya o kadar güldüler ki, gülmekten birbiri üzerine yıkılmaya başladılar. Biz, Rasûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sırtından bu pislikleri alıp atmaya uğraşırken, Hazret-i Fatıma (radıyallahü anha) çıkageldi ve Rasûlüllah'ın üzerinden o pislikleri attı. Daha sonra da onlara yönelerek hakaret etmeye başladı..."122' Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Ebû Leheb, Hakem İbn As ve Ukbe İbn Ebî Muayt gibi bazı komşuları vardı. Bu putperestler, Rasûlüllah'a eziyet veren şeyleri üzerine atarlardı. Rasûl-i Ekrem bunları alıp evinden çıkar ve kapıda durarak onlara şöyle seslenirdi: ”Ey Ah du Menâf oğulları! Bu nasıl komşuluk böyle?!" Sonra da o pislikleri bir tarafa atardı. Hiçbir kimse bu yapılanların Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın değerini düşürdüğünü sanmasın. Tam aksine onu yüceltmiştir. O'nun değerinin büyüklüğüne, mertebesinin yüceliğine ve Rabbi katındaki makamına delildir. Çünkü o, devamlı sabretmiş, affedip intikam almamış, duasının kabul olacağını ve sözünün Allah katında geçerli olduğunu bildiği halde devamlı tahammül etmiştir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ”İnsanlar içinde en ağır sıkıntıları çekenler peygamberi er, sonra derece derece diğer insanlardır." Peygamberler altın gibidirler. Onlara gelen sıkıntılar, altının maruz bırakıldığı ateşe benzer. Şüphesiz bu ateş sadece altının değerini artırır. Sıkıntı ve zorluklar da peygamberlerin yüceliğini artırır. Allah'tan (celle celalühü), bizi apaçık hak üzerinde sabit kılmasını, nefislerimizi yenmemizi takdir buyurmasını niyaz ediyoruz. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır. Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve yardımıyla Yûnus Sûresi'nin tefsiri tamamlandı.

Hud 11:1

HÛD SÛRESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 123 âyettir. Elif, Lâm, Râ. Bu sûre ”Elif. Lâm. Râ" diye isimlendirilmiştir. Sûrenin bu harflerle başlaması, meydan okuma ve icaz içindir. Huruf-u mukattaa denilen bu harflerden neyi kastettiğini, en iyi Allah bilir. Bunlar gizlenmiş sırlardandır. Nitekim İmam Şa'bî'ye bu harfler konusunda sorulunca, şöyle cevap vermiştir: ”Bunlar Allah'ın sırrıdır. Bu sırrı araştırmayın. Allah, razı olduğu elçi dışında kimseyi gayb hazinesine vâkıf kılmaz." Rakkâşî de şöyle demiştir: ”Bu harfler Allah'ın sırlarıdır. Onları peygamberlerine ve seçkin kullarına açıklar. Bunlar ancak seçilmiş kulların vâkıf olduğu sırlardandır." Ebû Hureyre (radıyallahü anh)'den şöyle rivayet edilmiştir: 'Allah Rasûlünden iki kap dolusu ilim öğrendim. Bunlardan birini size açıkladım. Diğerini açıklayıp yaysam, şu boğazım kesilir. Müfessirlerin sultanı İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Elif. Lâm. Râ'nın mânası: 'Ben Allah'ım, görürüm' demektir." (Bu kitap,) yani Kur'an hakîm ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından... Bu, kitabın sıfatlarındandır. Nitekim diğer sıfatı da, onun ”âyetleri muhkem kılınmış" bir kitap oluşudur. Bu sıfat, kitabın bizzat kendi değerini ortaya koyduğu halde, ilk sıfat, onu Allah'a nisbet etmektedir. Bu nisbet de ”tarafından" anlamına gelen ”ledün" kelimesiyle yapılmıştır. Bu kelime, aynı anlama gelen ”inde" kelimesinden farklıdır. Çünkü ”ledün", en yakın anlam için, ”inde" ise hem yakın, hem uzak için kullanılır... Evet, Allah ”hakîm"dir, çünkü indirdiğini yerli yerince indirmiştir. ”Her şeyden haberdardır," çünkü emrine uyanla, yüz çevireni hakkıyla bilir.

Hud 11:2

Kendisinden başkasına kulluk etmeyesiniz diye... Ey Mekkeliler, Allah'tan başkasına ibadeti bırakmanız, kulluğu yalnızca O'na has kılmanız için âyetleri muhkem kılınmış, yani sağlam bir tarzda dizilmiş, her türlü eksik ve çelişkiden uzak, tıpkı sağlam ve düzgün yapılmış bir bina gibi, ya da mutlak olarak değiştirmek anlamındaki neshten uzak kılınmış, sonra da uzun uzadıya açıklanmış, tıpkı süslenmiş, gerdanlıklar gibi, âyetleri çeşitli faydalarla süslenmiş, değişik amaçları ayrıntılı bir şekilde belirlenmiş, inanç, ahkâm, öğüt ve örnekler vermek gibi değişik anlamları açıklanmış bir kitaptır. Ben size Allah tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim. Bu, Hazret-i peygamberin diliyle ifade edilmiş bir sözdür. Eğer küfrederseniz sizi Allah'ın azabından sakındırır, iman ederseniz onun sevabıyla müjdelerim, demektir. Burada ”uyarıcılık özelliği öne alınmıştır. Çünkü korkutmak daha önemlidir. Şüphesiz günah ve inkâr pisliklerinden arınmak, sevap ve iman meziyetleriyle süslenmekten önce gelir.

Hud 11:3

Rabbinizden mağfiret dileyin... Allah'tan mağfiret yani bağışlanma dilemek; dünyada kulun günahını örtmesini, âhirette ise cezalandırmamasını istemektir. Ve sonra da O'na tevbe edin ki, samimiyetle tevbe edip O'na yönelin ki, belli bir süreye kadar sizi güzelce geçindirsin size, razı olacağınız bir hayat sürdürsün, arzu ettiğiniz hiç bir şeyden mahrum bırakmasın. Böyle bir hayat; yataklarınızda can verinceye kadar, mukadder olan ömürlerinizin sonuna kadar sürsün. Burada iki soru akla gelir. Birincisi: Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ”Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir." ve ”Belâya en çok maruz kalanlarınız peygamber ve derece derece diğer kimselerdir" gibi sözleri, Allah'a itaat edenin nasibinin dünyada rahat yüzü görmemek olduğunu ifade ediyor. Öyleyse mü'min nasıl ölünceye kadar bolluk ve emniyet içinde olabilir? Bunun cevabı şudur: Kalbini Allah'a bağlayan, hakkındaki kaderine razı olan, güzel bir hayat yaşar. Kalbini sebeplere bağlayan kimse ise sevdiği şeyin kaybolması korkusuyla daimi bir elem içinde bulunur. Hayatının tadı kaçar. Kalbi kararsız olur. Dünyanın mü'mine zindan olması; âhirette kendisi için hazırlanan nimetlere nisbetledir. Yoksa dünyada hiç rahat etmeyecek demek değildir. Anlatıldığına göre, Bağdat'lı bir kadı, hizmetçileri ve adamlarıyla külhan (hamam) sokağına uğradığında; pejmürde, cehennem kılıklı bir Yahudiyle karşılaştı. Üstünden başından âdeta katran akıyordu. Kadının katırının yularından tuttu ve dedi ki: ”Allah kadı efendiye güç kuvvet versin. Peygamberinizin 'dünya müminin zindanı, kâfirin ise cennetidir' sözü ne manaya geliyor? Çünkü dünya, mü'min olduğun halde senin için cennet, biz Yahudiler de kâfir olduğumuz halde, benim için cehennem?" Bunun üzerine Kadı, şöyle cevap verdi: ”Dünya ve şu gördüğün dünya nimet ve zinetleri, cennete ve cennetteki yüksek makamlara nisbetle mü'minler için zindandır. Kâfirler içinse dünya, cehennem ve cehennemdeki aşağılık ve zilletlere nisbetle cennettir." Bunun üzerine Yahudinin aklı başına geldi. İyi bir müslüman oldu. İkinci soru şudur: Âyetteki ”belirli bir süreye kadar" ifadesi, Kâ'bi'nin ”Maktulün iki eceli vardır: Katil eceli ve mevt eceli. Eğer maktul öldürülmeseydi, ölüm eceline kadar yaşayacaktı" dediği gibi gerçekten iki olduğuna mı işaret etmektedir? Aslında ehl-i sünnete göre ecel birdir. Her ne kadar ömürler ve rızıklar; tevbe ve istiğfar gibi amellerle ilgili ise de, her kul için belirlenmiş bir ecel vardır. Çünkü yüce Allah, kulun, ömrü artıracak taatlarla meşgul olacağını bildiği için, takdirini de ona göre yapmıştır. Bu durum ecelin birden fazla olduğunu isbat etmez. Ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin. Fazilet; amel, güzel ahlâk ve her türlü olgunlukta olur. Faziletin karşılığı ise, yüce makamlar ve ecirlerdir. Eğer yüz çevirirseniz, size teklif edilen tevhid, istiğfar ve tevbeden geri durup, direnmeye devam ederseniz Büyük bir günün azabına çarpılmanızdan korkarım. Size olan şefkat ve merhametimden dolayı, kıyamet gününün şiddetli azabından endişe ederim. "et-Tibyân" tefsirinde şöyle denilir: ”Büyük bir günün azabı" denilmesi, içerisinde korkunç şeyler olacağı içindir. Böylece ”gün" içerisinde olacak şeyle tavsif edilmiştir.

Hud 11:4

Dönüşünüz ancak Allah'adır. Ölümle, sonra da dünyada yaptıklarınızın karşılığını görmek üzere yeniden diriltilerek... O'nun her şeye gücü yeter. Sizi azaplandırmaya da kadirdir. Bu âyet tevhid'in faziletine, istiğfarın üstünlüğüne işaret eder. İstiğfar eden tevhid ehlinin dünyada güzel bir hayata, ahirette ise yüksek derecelere nasıl ulaştığı görülmüyor mu? Tevhid ve istiğfar dünya ve âhiret saadetinin anahtarıdır. Hadis-i şerifte: ”Lâ ilahe illallah, cennetin anahtarıdır" buyrulmakta. Haberde ise şöyle nakledilmektedir: ”Âdem (aleyhisselâm): 'Ey Rabbim! İblis'i bana musallat ettin. Onun hakkından ancak seninle gelebilirim" dedi. Yüce Allah da: 'Senin her çocuğun için, kendisini İblisin ve kötü arkadaşların hilesinden koruyacak bir koruyucu tayin ettim' buyurdu. Âdem: 'Ey Rabbim! Artır' deyince, yüce Allah: 'İyiliğe on ve daha fazla sevap vardır. Kötülüğe ise bir karşılık vardır. Onu da silerim' buyurdu. Âdem: 'Daha da artır ey Rabbim' dedi. Hak teâlâ: 'Ruh bedenden ayrılmadıkça tevbe makbuldür' buyurdu. Âdem: 'Rabbim! Artır' deyince, Allah da şöyle buyurdu: 'De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. (Zümer: 53)" Bir de istiğfar sadece günahtan dolayı olmaz, lâyıkıyla yapılamayan ibadetten dolayı da olur.

Hud 11:5

Bilin ki ey mü'minler onlar, yani Mekke müşrikleri, Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e düşmanlıkları, haktan yüz çevirmeleri ve içlerindeki küfürleri sebebiyle Allah'tan gizlenmek için iki büklüm olurlar. Çünkü onlar Allah hakkında caiz olmayan şeyleri bilmezler. İbn Abbas (radıyallahü anh)'tan rivayet edildiğine göre bu âyet Ahnes b. Şüreyk hakkında nazil olmuştur. Bu adam, söz söylemesini iyi beceren birisiydi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e içinden kızdığı halde, dışından onu sever gözüküyordu. Bilin ki, gizlenmek için elbiselerine büründüklerinde bile... Kâfirlerin birisi evine girer, perdesini indirir, elbisesine bürünür ve ”Allah benim kalbimde olanı bilir mi? derdi. Allah onların gizlediklerini kalblerinde saklı tuttukları ve açığa vurduklarını dilleriyle açıkladıklarını bilir. Âyette ”gizledikleri" şey, ”açığa vurdukları" şeyden önce zikredilmiştir. Çünkü gizlilik, yani sır mertebesi, açıklık, yani aleniyet mertebesinden önce gelir. Açığa vurulup ilân edilen bütün şeyler başlangıçta kalbte gizlidir. Aynı zamanda yüce Allah'ın ilminin gizli olan şeye ilgisi, aşikar olana ilgisinden öncedir. Çünkü O, kalblerde olanı bilendir. Öyleyse gizledikleri ve açıkladıkları şeyler O'na nasıl gizli kalabilir? Âyetin mânası: Düşmanlık ve küfürlerini saklayanlar Bize gizli kalmaz. Biz onları, gizledikleri kötü amellerine karşılık lâyıkıyla cezalandıracağız. Allah'ın cezası, korkulup çekinilecek bir cezadır. Allah'ın rızâsına aykırı bir şeye cüret edilemez. Şüphesiz kalbin ıslahı, her şeyden daha önemlidir. Çünki kalb, beden ülkesinde itaat edilen ve hükmü geçerli olan bir hükümdar, dış organlar da onun tebaası ve hizmetçisi gibidir. Nifak, kalbin kötü sıfatlanndandır. Dışın içe, sözün fiile aykırı olması münafıklıktır. Bir grup insan İbn Ömer (radıyallahü anh)'e: ”Biz sultan ve emirlerimizin yanına giriyor, huzurlarındayken başka, onların yanından çıktığımızda ise daha başka konuşuyoruz" dediler. İbn Ömer (radıyallahü anh) de: ”Biz Rasûlüllah zamanında bunu münafıklık sayardık" karşılığını verdi. Hüzeyfe (radıyallahü anh) de: ”Bugünkü münafıklar Hazret-i Peygamber zamanındakilerden daha kötüdür" deyince: ”Nasıl olur?" diye sordular. Bunun üzerine: ”O zaman nifaklarını gizliyorlardı, bugün ise aşikâr yapıyorlar" cevabını verdi.

Hud 11:6

Yeryüzünde, dünyanın her bölgesinde yaşayan bütün canlıların, rızka muhtaç olan, büyük-küçük, dişi-erkek tüm yaşayanların, kendilerine uygun tarzda rızkı, rahmet ve ikramının bir eseri olarak ancak Allah'a aittir. Allah, o canlının yerleştiği yeri ve ilerde geçici olarak bırakılacağı mekânı bilir. Bu âyetin tefsiriyle ilgili çeşitli açıklamalar vardır: Birincisi: İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edildiğine göre, canlının yerleştiği yer, gece veya gündüz başını soktuğu veya istikrar bulduğu mekândır. İlerde geçici olarak bırakılacağı mekân ise, öldüğü zaman iradesi dışında emanet bırakılan bir şey gibi defnedileceği yerdir. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle der: ”Kişinin kabri nerede olacaksa ihtiyaç onu oraya sevkeder, öyle ki işi biter bitmez orada ruhu kabzedilir. Kıyamet günü o yer: İşte bu, bana emanet bıraktığındır, der." İkincisi: Canlının yerleştiği yer, babaların sulbünde karar kıldığı mahaldir. Bırakılacağı mekân ise, ana rahmidir. Rahimlere ”bırakılan yer" denir. Çünkü nûtfe (döl) oraya başkası tarafından bırakılır. Nûtfenin, babaların sulbünde bulunuşu ise bunun aksinedir. Çünkü orada, tabiî olarak oluşur. Üçüncüsü: Canlının yerleştiği yer, fiilen dünyaya geldiği andaki yeridir. Bırakılacağı yer ise, fiilen dünyaya gelmeden önce rahim veya sulbteki geçici olarak kaldığı yeridir. Her şey apaçık bir kitaptadır. Her canlı, onun rızkı, yerleştiği yer ve bırakılacağı mekân, Levh-i mahfuzda yazılıdır. Bu kitap, bakan meleklere açık olarak gözükür. Alimlerin ittifak ettiklerine göre dört şey asla değişmez: Ömür, rızık, ecel ve saadet-şekâvet. Akıllı kimsenin, rızkı için gam çekmemesi, Allah'a tevekkül etmesi gerekir. Çünkü Allah, ona kâfidir. Rivayet edildiğine göre Hazret-i Mûsa, kendisini imana davet etmek üzere Firavun'a gitmekle emrolunduğunda, ailesinin durumu aklına geldi ve: ”Ey Rabbim! Ailemin işlerini kim görecek?" dedi. Yüce Allah ise ona, asasını kayaya vurmasını emretti. Hazret-i Mûsa asasını kayaya vurunca; kaya yarıldı. İçinden bir kaya çıktı. Sonra bir daha vurunca bir kaya daha çıktı. Bir daha vurunca bu sefer kayadan bir kurt (böcek) çıktı. Ağzında gıdası mesabesinde bir şey vardı. Hazret-i Mûsa'nın kulak perdesi açıldı ve kurdun şöyle dediğini işitti: ”Beni gören, sözümü işiten, yerimi bilen, beni hatırlayıp unutmayan Allah, bütün kusurlardan münezzehtir. Onu tesbih ederim." Enes (radıyallahü anh)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Bir gün Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'le birlikte bir ihtiyaç için şehir dışına çıktık. Yüksek sesle öten bir kuş gördük. Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): 'Ey Enes! Bu kuş ne söylüyor biliyor musun?' deyince ben: 'Allah ve Rasûlü en iyi bilir' dedim. Efendimiz buyurdular ki: 'Kuş şöyle söylüyor: Ey Rabbim! Gözümü kör ettin, beni âmâ yarattın, beni doyur. Çünkü açım.' Biz bu kuşa bakarken uçarak bir çekirge geldi ve kuşun ağzına girdi. Kuş da onu yuttu. Sonra kuş daha yüksek sesle ötmeye başladı. Rasûlüllah bana: 'Ey Enes! Kuş şimdi ne diyor biliyor musun?' diye sordu. Ben de: 'Allah ve Rasûlü en iyi bilir' dedim. Efendimiz buyurdu ki: 'Kuş şöyle söylüyor: Hamdolsun Allaha ki kendisini zikredeni unutmuyor.' Başka bir rivayette ise: 'Kim Allah'a tevekkül ederse ona kâfi gelir denilmiştir." Bu rivayetler ”insanü'l-Uyûn" adlı eserde geçmektedir. Rivayet edildiğine göre Hazret-i Hüseyin'in kılıcında şu dört kelime yazılıydı: Rızık taksim edilmiştir; tamahkâr mahrumdur; cimri kötülenmiştir; hasetçi kederlidir.

Hud 11:7

Arş'ı su üzerinde iken... sözlükte ”arş," karyola ve taht gibi anlamlara gelir. Arşın Allah'a nisbet edilmesi, onun yaratılmış büyük bir varlık olduğuna işarettir. Arş, yaratılmış olan şeylerin en büyüğüdür. Mukâtil şöyle der: ”Allah Arşı dört köşeli yapmıştır. Her köşe arasında da sayısını ancak Allah'ın bildiği birçok yönler vardır. Bunlar gökteki yıldızlardan, yerdeki toprak zerrelerinden, ağaçlardaki yapraklardan daha çoktur. Arşın uzunluğunun ve genişliğinin sonu yoktur. Mahiyetini de ancak Allah bilir." İhtiyacı olmadığı halde, Allah'ın Arş'ı niçin yarattığı sorulacak olursa, buna çeşitli şekilde cevaplar verilir: Birincisi: Allah onu melekler için bir toplantı mahalli kılmıştır. Nitekim âyette şöyle buyrulmaktadır: ”Melekleri arzın etrafını çevirmiş olarak görürsün" (Zümer: 75) İkincisi: Allah bununla kudret ve azametini göstermek istemiştir. Nitekim Mukâtil şöyle demiştir: ”Gökler ve yer, kürsünün büyüklüğü yanında, çöle atılmış bir yüzük gibidir. Kürsi, gökler ve yer ise, Arş'ın büyüklüğü yanında yine çöle atılmış bir yüzük (halka) kadardır. Bütün bunlar ise Allah'ın azameti yanında dünyanın bir zerresi gibidir. Allah Arş'ı, yaratanın, yaratıktan daha büyük olduğu bilinsin diye yarattı." Burada geçen ”su" ise, (buz halindeki su değil,) normal sudur. Bu, Arş ile suyun birbirine bitişik olduğu manâsına değil, Allah'ın Arşı, kudretiyle yukarıda tuttuğu manâsına gelir. Asamm şöyle der: ”Bu tıpkı, yerle bitişik olmadığı halde, ”gök yerin üstündedir" demek gibidir." Asıl manâsı şudur: Yer ve gökler yaratılmadan önce Allah'ın arşı su üzerindeydi ve aralarında maddî bir engel yoktu. Maddî bir engel diyoruz, çünkü yerle gök arasında maddî bir engel vardır ki, o da havadır. Zaten maddî olmasaydı, ”engel" adını almazdı. Burada, Arş ve suyun, yer ve göklerden önce yaratıldığına delil vardır. Ebu's-Suud şöyle demiştir: ”Allah'ın Arşı, yer ve gökleri yaratmadan önce su üzerindeydi. İster aralarında boşluk olsun, isterse su üzerine konmuş olsun Arşın altında sudan başka bir şey yoktur. Burada, Arş'tan sonra ilk var olan şeyin su olduğuna değil, sadece Arş ve suyun, yer ve göklerden önce yaratıldığına işaret vardır." Hanginizin daha güzel amel edeceğinizi ortaya koymak için... Allah gökleri, yeri ve siz de içinde olmak üzere bu ikisinde bulunan bütün yaratıkları yarattı. Geçiminiz için, gerek olan her şeyi orada düzenledi, aralarına ibretler ve harika sanatlar yerleştirdi. Böylece bunlar, dinî istekleriniz konusunda sizin için deliller olur. Bütün bunları sizi imtihan etmek için yaptı. Allah'ın imtihan etmesi, bilmediği bir şey ortaya çıkarmak değil, yaptıklarınızın sonucunu size göstermek içindir. Böylece iyilik edenle kötülük eden ortaya çıkacak, yüce Allah da buna göre insanları mükâfatlandıracak veya cezalandıracaktır. Ayetteki ”amel" sözü, kalbin ve organların amellerini içine alır. Bundan dolayı seleften birisi bunu ”akılca hanginiz daha güzel, Allah'ın haramlarından daha çok çekinen, Allah itaate daha çabuk koşan" şeklinde açıklamıştır. Gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur. Göklerin direksiz olarak durması, Allah'ın kudreti sayesindedir. Onları bir yere dayanmaksızın tutacak başka bir güç yoktur. Göklerin de üzerinde Rahman olan Allah'ın Arş'ı vardır. Âyette göklerin çoğul şeklinde zikredilmesi yüksekliklerinin farklı olmasından dolayıdır. Çünkü gökler yedi kattır. Yedi kat semanın her katı arasındaki mesafe, rivayete göre beş yüz yıllıktır. Yer de, gökler gibi yedi tabakadır. Çünkü âyet-i kerime de ”yerden de bir o kadarını yaratan" (Talâk: 12) buyrulmaktadır. Yeryüzünün büyük kısmı sahra, dağ ve denizden oluşur. Ancak çok az bir kısmı mâmurdur. Gökler iki, yer iki, üzerindeki bitki hayvan ve diğer varlıklar da iki günde olmak üzere, göklerdeki ve yerdeki her şey altı günde yaratılmıştır. Nitekim Secde sûresinde bu şekilde belirtilmektedir. Altı günden maksat, bildiğimiz dünya günleridir. İlki pazar ve sonuncusu da cumadır. Örfe göre günler, güneşin dünya üzerinde kalış süresidir. Yer ve gök olmadığı takdirde böyle bir gün tasavvuru da olmaz. Yahut da bu günlerden maksat, âhiret günleridir ki; İbn Abbas'dan nakledildiğine göre her âhiret günü, bildiğimiz bin yıl gibidir. Allah dileseydi göz açıp kapayıncaya kadarlık bir süreden daha kısa bir zamanda yeri ve gökleri yaratabileceği halde, tedrici olarak yaratmasında, işleri sağlam ve kademe kademe yapmaya teşvik vardır. Ey Rasûlüm Muhammed! Kavmin olan Mekke halkına: 'Muhakkak siz, öldükten sonra, kıyamet gününde diriltileceksiniz' desen, inkarcılar: Dirilmekten bahseden 'bu Kur'an, sihirden başka, bir şey değildir,' yani o sihir gibi bâtıl bir şeydir. Zaten sihir de, yaldız, hayal ve boş bir şeydir derler.

Hud 11:8

Yemin olsun ki, onların vâdedilen azabını bir sayılı süreye kadar ertelesek, kâfirler: 'Onu alıkoyan nedir?' Bu azabın gelmesine hangi şey engel oldu derler. Bu sözleriyle, alay etmeye çalışırlar. Bilin ki, Bedir savaşında olduğu gibi onlara azap geldiği gün, o azap artık geri çevrilmez. Bu azabı onlardan uzaklaştıracak hiçbir şey yoktur. Mutlaka gelip çatacaktır. Alaya aldıkları, alaylı bir şekilde çabuk gelmesini istedikleri şey, yani o azap onları çepe çevre kuşatacaktır. Şüphesiz azabı gerektiren şey, alay ve yalanlamadır. İnsanlar Âhiret yolunda iki sınıftır. Birinci sınıf; iman ve sâlih amelle kendilerini Allah'ın azabından kurtaranlar, ikinci sınıf ise, arzulara uyup, sâlih amelleri terk ederek kendilerini helak edenlerdir. Kâfirler Allah'ın azabı ve gazabından çekinmezler. Sonuçta da dünya ve ahirette o azapla karşı karşıya gelirler. Hadis-i kudsi'de şöyle buyrulmaktadır: ”İzzetim hakkı için, kulumda iki korku ve iki eminliği bir arada bulundurmam: Dünyada benden korkanı ahirette güvenli kılarım. Dünyada azabımdan korkmayanı ahirette korkuturum." Birisi şöyle demiştir: ”Ne melek, ne peygamber, ne de sâlih bir kul olmak isterim. Bunlar kıyameti ve onun dehşetini görmeyecekler mi? Ben hiç yaratılmamış olmayı arzu ederim. Çünkü yaratılmamış olan kıyameti ve onun zorluklarını görmez." Seriyyu s-Sakati şöyle demiştir: ”Rezil olmamak için, ülkemin dışındaki bir ülkede ölmek isterim." Arif kimsenin, ecel gelip çatmadan işini tedarik etmesi, günahından tevbe edip ısrardan vazgeçmesi gerekir. Hadis-i şerifte şöyle buyruluyor: ”Hem günaha devam edip hem de tevbe eden kimse, Rabbiyle alay eden kimse gibidir. Sıkıntılara sabreden, gizli ve açık nimetlere şükür olarak sâlih ameller işleyen -sâlih amel, Allahü teâlâ 'nın rızâsına uygun amel demektir- müminler böyle değildir. Hazret-i Ömer şöyle demiştir: ”Sabır ve şükür iki binektir. Hangisine binsen farketmez" Hazret-i Ömer bu sözüyle, sabır ve şükürden herbirinin insanı Allah'ın rızâsına ulaştıracağına işaret etmektedir. İşte onlara bağış ve büyük bir mükâfat vardır. Bu güzel sıfatlarla sıfatlanmış olanlar için günahlardan bağışlanma ve güzel amellerinin karşılığı olarak büyük mükâfat vardır. Mükâfatın ”büyük" olarak nitelendirilmesi, onların sürekliliğinden, yükümlülüklerin kalkmasından, azaptan emin olmaktan, Allah'ın kendilerinden razı olmasından ve O'nun yüce cemalinin seyredilmesinden dolayıdır.

Hud 11:9

Yemin olsun ki, Biz katımızdan insana.... Yemin olsun ki, Biz insana sıhhat ve emniyet gibi bir nimet tattırıp, sonra bunu ondan çekip geri alsak, hemen o insan, Allah'ın kaderine tam teslim olmadığı ve sabrının azlığı sebebiyle umutsuzluğa düşer, nankör olur. Geçmiş nimetlere karşı büsbütün nankör kesilir. Buradaki ”nankör olmaktan" kasıt, iyiliği ve nimeti inkâr ederek, şükrü terketmektir. Burada, nimetin ellerinden alınmasına, nankörlüklerinin sebep olduğuna işaret vardır.

Hud 11:10

Yemin olsun ki, başına gelen bir sıkıntıdan sonra ona hastalıktan sonra sıhhat, sıkıntıdan sonra ferahlık gibi bir nimet tattırsak, insan o zaman mutlaka: 'Kötülükler başımdan gitti', artık beni rahatsız eden sıkıntı ve musibetler ortadan kalktı. Böyle sıkıntılar bir daha gelmez der. Çünkü o, çok şımarık, çok böbürlenendir. Nimetle şımarıp, nimet vereni unutmak gafillerin işidir. İnsanın çok böbürlenmesi; verilen nimetlerle başkalarına çalım satması, nimetin hakkını vermemesi, Rabbine şükretmemesi şeklinde olur.

Hud 11:11

Ancak sabredip, güzel işler yapanlar, yani kadere iman ederek iddianızda samimi iseniz Allah’dan başka çağırabileceklerinizi de çağırın."

Hud 11:12

Ey Rasûlüm Muhammed! Belki senin... Burada geçen ”belki" anlamındaki ”lealle" kelimesinin iki anlamı vardır. Bunlardan birincisi ”tereccî" yani ummak, ikincisi de ”işfâk" yani korku içinde bulunmaktır. Bu ikisi de Allah için değil, muhataplar için kullanılır. Bu âyetteki anlamı ise ”vazgeçmeme"dir. Yani işfâktır. Dolayısıyla ”sana indirilen vahyi tebliğ etmekten uzak durma ve tebliğden vazgeçme! Eğer vazgeçersen bundan kork" denilmektedir. 'Ona bir hazine indirilmeli, tıpkı krallar gibi, işlerini görürken yararlanacağı hazineler indirilmeli veya yanında bir melek gelmeli, böylece onun doğruluğuna şehadet etmeli ve hedefine ulaşma konusunda yardımcı olmalı değil miydi' demelerinden dolayı kalbin daralır, Kur'an'ı onlara okuyup tebliğ etme konusunda sıkıntıya düşersin ve dolayısıyla sana vahyolunanın bir kısmını terkedecek olursun. Rivayet edildiğine göre, Mekke müşrikleri: ”Bize, içinde putlarımız hakkında kötü söz olmayan ve atalarımızın inancına ters düşmeyen bir Kur'an getir" demeleri üzerine, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların taptıkları sahte ilâhlara açık bir şekilde kötü şeyler söylememeyi düşündü. İşte bunun üzerine yüce Allah bu âyeti indirdi. Nitekim Mekke ileri gelenleri şöyle söylüyorlardı: ”Ey Muhammed! Eğer sen gerçekten peygambersen Mekke dağlarını bizim için altın yapıver." Bazıları ise: ”Bize, peygamberliğini tasdik edecek melekler getir" diyorlardı. Ey Rasûlüm Muhammed! Sen ancak bir uyarıcısın. Dolayısıyla senin görevin, sana vahyedilen şeyle onları uyarmaktır. Onların reddetmeleri ve alaylarından dolayı, sana bir sorumluluk yoktur. Öyleyse bundan dolayı niçin göğsün daralıyor? Allah her şeye vekildir. Sen ona dayan. Çünkü o, putperestlerin durumunu biliyor. Söz ve hareketlerinin cezasını da mutlaka verecektir. Kısacası sen, onlara aldırmadan tebliğ görevini yerine getir. Şüphesiz Ben seni korur, onlara karşı sana yardımcı olurum.

Hud 11:13

Yoksa (senin için): 'Onu uydurdu' mu... Burada şöyle bir azarlama ve inkâr anlamı vardır: Allah katından olmadığı halde onu kendisi uydurarak Allah'a iftira mı etti diyorlar? Müşriklerin bu inkarcı ve aşağılayıcı sorularına karşılık sen de onlara de ki: Kur'an'ı benim uydurduğum konusunda doğruysanız 'öyleyse, belagat ve nazmının güzelliğinde onun sûrelerine benzer uydurma yani sizler tarafından meydana getirilmiş on sûre getirin. Çünkü siz de benim gibi fasih bir şekilde konuşuyorsunuz ve benim yapabildiğim şeyi siz de başarabilirsiniz. Üstelik iddianızda samimiyseniz, sıkıntı anlarında sizi mutlu etmeleri için Allah'tan başka çağırabileceklerinizi de, kendilerine sığındığınız putlarınızı da yardıma çağırın.' Şüphesiz bir insanın uydurabildiği bir şeyi başkaları da uydurabilir. Dolayısıyla yukarıdaki ifade, bir meydan okuma ifadesidir.

Hud 11:14

Buna rağmen eğer size cevap veremezlerse, başkalarını yardıma çağırmalarına rağmen on sûre getirmekten aciz oldukları ortaya çıkarsa, o zaman bilin ki, ey müminler o Kur'an ancak Allah'ın ilmiyle, O'nun bileceği meziyet, özellik ve keyfiyet üzere O'nun katından indirilmiştir. Yani Allah katından indirildiği konusundaki imanınızda sebat edin. O, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberlik iddiasındaki doğruluğuna işaret eden mucizelerdendir. Ve yine bilin ki O'ndan, yani Allahtan başka da ilâh yoktur. Vahyi O'ndan başkası indiremez. Artık Müslümansınız, İslâm üzere sabitsiniz değil mi? Artan bir samimiyetle Müslüman olmakta devam edin.

Hud 11:15

Yapmış olduğu güzel ve hayırlı ameliyle dünya hayatını ve güzelliklerini yani Allah'ın rızâsını değil de, sağlık, güvenlik, zenginlik ve liderlik gibi dünya hayatını süsleyen şeyleri isteyenlere, Biz orada işlediklerinin karşılığını eksiksiz olarak tamı tamına veririz. Onlar orada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar. Ücretlerinden herhangi bir eksiltme yapılmaz.

Hud 11:16

İşte onlar, yani dünya ve onun zilletlerine talip olup da, ücretleri dünyada tam tamına verilenler, ahirette ateşten başka bir şeyi olmayan kimselerdir. Çünkü onların gayretleri sadece dünyaya yönelikti. Sırf dünya için çalışanlar ücretlerini dünyada topladıkları için ahirette onlara sadece ebedî azap kalır. Dünyada yaptıkları da boşa gitmiştir. Dünyada işledikleri amellerin karşılığı ahirette geçersiz olmuştur. Çünkü onlar Allah rızâsı için yapılmamıştır. Riya ve propaganda için yapmakta oldukları da zaten bâtıldır. Görüldüğü gibi âyet kâfirler hakkındadır. Bil ki, kâfirlerin; iyilik, sıla-i rahim, sadaka, yollan ıslah, kanallar açmak gibi iyilikleri ancak Müslüman olduktan sonra makbuldür ve ancak bu şarta bağlı olarak değerlendirilirler ve zayi edilmezler. Müslüman olmadan önce yapılanlar ise, ahirette ne azabın hafiflemesine, ne de cennete girmeye yarar. Fakat günahlarının durumuna göre bazılarının azabı diğerlerinden daha şiddetli olur. Bu konuda icma vardır.

Hud 11:17

Rabbi katından açık bir delile dayanan. Burada ”delil" olarak tercüme, ettiğimiz ”beyyine", hüccet, burhan ve takdir anlamlarına gelir. Ve kendisini O'nun katından, yani Allah tarafından gelen ve doğruluğunu destekleyen Kur'an gibi bir şahidin izlediği, önlerinde de yani Kur'andan önce de Mûsa'nın kitabı yani Tevrat önder ve rahmet yani kıyamete kadar, kendilerine, indirilen kimseler için büyük bir nimet olarak bulunan kimse, inkarcılar gibi midir? Yani inkarcılarla, delillere sahip olan bu insanlar bir midir? Buradaki soru, onların kesinlikle aynı olmadıklarım göstermek içindir. İnsanü'l-Uyûn adlı eserde şöyle deniyor: ”Tevrat, kendisinden önceki kitaplardan farklı olarak şer'î hükümler içeren ilk kitaptır. Çünkü daha önceki kitaplar sadece Allah'a iman ve tevhid konularını içeriyordu." İşte bunlar, yani açık delile dayananlar Kur'an'a inanırlar, Onu onaylarlar. Mekkelilerden ve Rasûlüllah'ın karşısında onlarla birlik olanlardan hangi topluluk onu inkâr ederse, yeri ateştir. Onun varacağı yer cehennemdir. Bundan şüphen olmasın. Kur'an'dan ve onun Allah katından geldiğinden asla kuşkun olmasın. Çünkü bu, seni dinin ve dünyan konusunda terbiye eden Rabbin tarafından bildirilmiş gerçektir. Fakat Kur'an'ın apaçık bir gerçek olduğuna, ya görüşlerinin kısırlığı, fikirlerinin ayrılığı, ya da inat ve kibirleri sebebiyle insanların çoğu inanmazlar.

Hud 11:18

Yalan söyleyerek Allah'a iftira edenden daha zalim kim vardır? Evet, meleklerin Allah'ın kızları olduğunu söylemeleri, putlarının kendilerine Allah katında şefaatçi olacağı gibi iftiralarıyla, Allah'a yakışmayacak şeyleri O'na nisbet edenden daha zâlim hiç kimse yoktur. Bunlar hesaba çekilmek üzere Rabblerine, yani yüce Allah'ın huzuruna götürülürler. Allah, kulları arasında hüküm verinceye kadar huzurda tutulurlar. Ve şahitler de yani melekler, peygamberler ve müminler de onları göstererek ve küçümseme edasıyla: 'İşte bunlar kendilerine ikramda bulunan, işlerini yürüten Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir.' O'na iftira edenlerdir derler. Bilin ki Allah'ın laneti, azabı ve öfkesi, iftira ederek kendilerine yazık eden zalimler üzerinedir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Yüce Allah kıyamet günü mümin kulunu yaklaştırır ve onu insanlardan gizleyerek der ki: 'Ey kulum! Şu şu günahlarını biliyor musun?' Kul da: 'Evet, ey Rabbim!' der. Allah, kulun günahlarını bir bir ona gösterdikten sonra: 'Ben bunları dünyada örttüm. Âhirette ise senin için bağışladım' der. Sonra iyiliklerin yazılı olduğu defteri verilir. Kâfir ve münafıklara gelince, şahitler onlar için: 'İşte Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır' derler. Bilin ki, Allah'ın laneti, zâlimlerin üzerinedir. ” Bir başka hadiste de: ”Kim yaptığı işi aleni olarak yapıp ilân ederse, Allah da onu ilân eder" buyurulur. Bundan anlaşılıyor ki, yaptığı işi riya ve gösteriş için yaparak onun başkaları tarafından görülmesi için çaba harcayanlar, kıyamet gününde Allah tarafından bu kötü niyetlerinin ortaya çıkarıldığını görecekler ve şahitler huzurunda rezil edileceklerdir. Bu şahitler, melekler veya bütün halktır.

Hud 11:19

Sonra yüce Allah, bu zâlimleri şu şekilde nitelendiriyor: Bunlar Allah'ın yolundan alıkorlar ve o yolu eğriltmek isterler. Şüphe ve tahrif yoluyla, engel olabildikleri herkesi Allah'ın dininden ve O'na itaatten çevirmeye çalışırlar. O yolu eğrilikle nitelerler. İşte onlar, âhireti inkâr edenlerdir.

Hud 11:20

Onlar, yani âhireti inkâr eden bu kâfirler bütün genişliğine rağmen yeryüzünde Allah'ı âciz bırakamazlar. Onun neresine kaçarlarsa kaçsınlar, O'nu bu azabı vermekten alıkoyamazlar. Allah'tan başka (kendilerini kurtaracak), yardımla destekleyecek ve azabı uzaklaştıracak dostları da yoktur. Allah'ın onları dünyada cezalandırmaması ihmalden değil, süre tanımasındandır. Onlara kıyamet günü kat kat azap verilir. Azapları katlanır. Çünkü onlar, kendi içlerinde ve dış dünyada önlerine serilen (gerçekleri) işitmeye tahammül edemiyor, kendilerine anlatılan gerçekleri kulak arkası ediyorlar ve (hakikati) göremiyorlardı. Böylece Allah'a ibadet edecekleri yerde putlara kulluk ediyorlardı.

Hud 11:21

İşte bu yüzden onlar, kendilerine yazık edenlerdir. Şefaatine ulaşacakları konusunda uydurdukları şeyler de, yani sözde ilâh olarak kabul ettikleri putlar da onlardan uzaklaşıp ortadan kaybolmuştur.

Hud 11:22

Bu yüzden âhirette en çok kayba uğrayacaklar da onlardır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Amellerde acele edin. Çünkü gelecek günlerde gece karanlığı gibi fitneler vardır. Kişi mümin olarak sabahlar ve kâfir olarak akşama çıkar. Yine mü’min olarak akşamlar ve kâfir olarak sabaha çıkar. Dünya uğruna dinini satar. ”m

Hud 11:23

İman edilmesi gerekli olan şeylere iman edip de kendi aralarında ve Rablerine karşı güzel amel işleyen ve alabildiğine itaat ve tevazu göstererek Rablerine boyun eğenlere gelince, işte onlar, yani bu niteliklere sahip olanlar cennetliklerdir. Orada temelli, sonsuza kadar kalırlar.

Hud 11:24

Bu iki zümrenin yani kâfirle mü’minin ilginç durumu, kör ve sağır ile gören ve duyan kimsenin durumuna benzer. Buradaki kör ve sağır, kâfirleri; gören ve duyan da mü'minleri temsil etmektedir. Çünkü kâfirler, Allah'ın yarattığı şeylere ibret gözüyle bakmadıkları, kendilerine okunan Allah'ın âyetlerini can kulağıyla dinlemedikleri için, bir bakıma gözleri ve kulakları olmayan kimseler gibidirler. Gözleri görmeyen bir kimse, duyduğu bir şeyden dolayı doğru yolu bulabilir veya sağır olan bir kimse, gördüğü bir işaretten faydalanabilir. Oysa hem sağır, hem de kör olan bir kimse çaresizdir. Bunların durumları hiç eşit olabilir mi? Bunları düşünüp de hâlâ ibret almıyor musunuz? Allah'ın sizin için verdiği bu örnekten niçin ders almıyorsunuz?

Hud 11:25

Yemin olsun ki, Biz, Nuh'u da kavmine peygamber olarak gönderdik. O, İdris (aleyhisselâm)'den sonra gönderilen ilk peygamberdir. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle diyor: ”Nuh (aleyhisselâm) kırk yaşında iken peygamber gönderildi. Dokuz yüz elli yıl kavmini Hakka davet etti. Tufandan sonra altmış yıl yaşadı. Toplam ömrü bin elli yıldır. Hazret-i Nuh'un, Hazret-i Âdem'in yeryüzüne inişinden bin altı yüz kırk iki yıl sonra doğduğu, yurdunun Şam olduğu ve Küfeye defnedildiği söylenir." O, kavmine (dedi ki:) 'Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Size azabı gerektiren ve ondan kurtuluşu sağlayan yolları açıkça bildirmek üzere geldim. Burada ”ve müjdeciyim" dememesi, kavmi içinde henüz iman etmiş kimselerin bulunmamasındandır. Çünkü müjde, inananlar için geçerli bir şeydir.

Hud 11:26

Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Benim size peygamber olarak gönderilmemden asıl maksat, sizi şirkten alıkoymaktır. Doğrusu ben, sizin için acıklı bir günün azabından korkuyorum.' Bu gün, kıyamet günü veya Tufan günüdür. ”Acıklı" sözü, günün sıfatı olabileceği gibi, azabın sıfatı da olabilir. Buna göre anlam ”acıklı bir günün" şeklinde olabileceği gibi ”acıklı bir azabın" şeklinde de olabilir. Rivayete göre yüce Allah, Hazret-i Nuh'u, kavmine peygamber olarak gönderdiğinde o kavmine bir bayram günlerinde geldi. Kavmi putlara tapıyor, şarap içiyor ve tıpkı hayvanlar gibi, açıkça kadınlarla cinsi ilşiki kuruyorlardı. Hazret-i Nûh, onlara yüksek sesle çağrıda bulundu ve tevhide davet etti. Önce korktular. Sonra ona deli dediler. Onu yalanlayıp dövdüler.

Hud 11:27

Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: 'Biz seni sadece bizim gibi bir insan görüyoruz. Seni peygamber yapacak, bizden üstün bir meziyetin yok. Ayrıca sana temizlikçi ayakkabıcı ve düşük meslek erbabı gibi bizim basit görüşlü ayak takımımız, aşağı ve değersiz tabaka dışında kimsenin uyduğunu görmüyoruz. Eğer dâvanda doğru olsaydın sana insanların üst tabakası uyardı. ”Basit görüşlü" ifadesinden amaç, derinlemesine inceleyip düşünmeden hemen karar veren kimsedir. Sapıkların durumu ne kadar şaşkınlık vericidir ki, bir insanın peygamberliğine razı olmuyorlar da, taşın ilâhlığına ve ona tapmaya razı oluyorlar. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Sizi yalancılar sanıyoruz. Sen ve sana uyanlar, mal-mülk konusunda bizden daha üstün değilsiniz. Öyleyse sen nasıl peygamber olursun? Ayrıca siz de bizim gibi yiyip içen birer insansınız. Aksine sizi yalancılar sanıyoruz.' Aynı sözü söyleyip aynı dâvayı güttüğünüz için, hepinizin birden yalan söylediğinizi düşünüyoruz.

Hud 11:28

Nuh dedi ki: 'Ey kavmim! Bana söyleyin: Eğer ben, Rabbimden, yüce Allah katından benim davamı tasdik eden bir delil üzerinde isem ve O bana kendi katından bir rahmet peygamberlik vermiş de, bu delil de size gizli tutulmuşsa, buna ne dersiniz? Hoşlanmadığınız halde sizi bunlara bu delili kabule, illâ da sizi hidayete girmeye mecbur mu edeceğiz? Bu soru inkâr içindir. Yani kendiliğimizden sizi zorlamaya gücümüz yetmez. Hele siz istemedikten sonra, bu hiç mümkün olmaz.

Hud 11:29

Nuh (aleyhisselâm), sözlerine şöyle devam etti: Ey kavmim! Buna, yani tebliğ görevine karşılık, iman edip bana tâbi olduktan sonra, hidayete ermenizin karşılığı olarak sizden herhangi bir mal, bir karşılık istemiyorum. Ben size karşı tebliğ görevimi, dünyevî bir menfaat için değil, ancak Allah rızâsı için yaparım. Dolayısıyla benim ücretim ancak Allah'a aittir. Ben, iman edenleri kovacak da değilim. Nuh kavminin ileri gelenleri ondan, kendisiyle bir araya gelmeleri için, fakir ve gariban kimseleri yanından kovması şartını ileri sürmüşlerdi. Nitekim Kureyş ileri gelenleri de fakirlerle aynı düzeyde bulunmayı içlerine sindiremedikleri için Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'tan fakir mü'minleri yanından uzaklaştırmasını istemişlerdi. Şöyle denilmiştir: ”Yüce Allah, fakirlerin hatırı için Hazret-i Peygambere fakirliği münasib gördü. Böylece fakîr, Hazret-i Peygamberin fakirliğiyle teselli bulacak ve dünyanın Allah katında pek değersiz bir şey olduğu anlaşılacaktır." Çünkü onlar, Rablerine kavuşacaklardır. Kıyamet gününde kendilerine zulmedenlerden haklarını alacaklar. Allah'ın ikramına ve yüzünü görme nimetine kavuşacaklardır. Ben onları, meclisimden uzaklaştıramam, çünkü onlar Allah'a yakın kimselerdir. Allah'ın aziz kıldıklarını ben nasıl zelil kılarım? Fakat ben sizi bütün bunları düşünemeyen, getirdiğim ve emrettiğim şeyler konusunda cahil bir topluluk olarak görüyorum.

Hud 11:30

Bunlar Allah'a böylece yakın, değerli kimseler oldukları halde Ey kavmim! Ben onları kovarsam, Allah'a, O'nun öfke ve intikamına karşı bana kim yardım eder? Hâlâ içinde bulunduğunuz bilgisizlikle devam mı ediyorsunuz? Yaptıklarınızın yanlış olduğunu düşünmüyor musunuz?

Hud 11:31

Size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Ben size, Allah'ın rızkı ve malları yanımdadır demiyorum ki, bunların olmamasından dolayı, benim yalancılığıma hükmedesiniz ve: ”Bize karşı bir üstünlüğünüz de yoktur. Aksine sizi yalancılar sanıyoruz" (Hûd: 27) diyesiniz. Çünkü peygamberlik dünyevî vasıtalarla elde edilmekten daha yücedir. Bu dava, mal ve mevki iddiasından uzaktır. Sâdî Müftî, âyeti şöyle tefsir ediyor: ”Mal çokluğu ve dünyevî makam sebebiyle bana tâbi olmanız gerektiğini iddia etmiyorum ki, benim üstünlüğümü inkâr edesiniz. Ancak gerçekten Allah'ın Rasûlü olduğum ve bu konuda delil getirdiğim için bana uymanız gerektiğini söylüyorum." Gaybı da bilmem. Size gaybı bildiğimi de iddia etmiyorum ki, hemen inkâra ve kaçmaya yeltenesiniz. Bilindiği üzere, Nûh (aleyhisselâm) peygamber olduğunu ilân edince, ona gayb konusunda sorular sordular. ”Dâvanda sadıksan, bize şundan, şundan haber ver" dediler. Nuh da dedi ki: ”Ben size, Allah'ın bildirdiği dışında gaybı bildiğimi değil, peygamber olduğumu söylüyorum." Doğrusu size melek olduğumu da söylemiyorum ki: ”Biz seni ancak bizini gibi bir insan görüyoruz" (Hûd: 27) diyesiniz. İnsan olmak ise, peygamber olmaya engel değildir. Yukarıda sayılan üç niteliğin bende bulunmamasını, beni yalanlamak için gerekçe gösterdiniz. Halbuki ben zaten bunların bende olduğunu söylemedim. Benim iddia ettiklerim, hazineye sahip olmak, gaybı bilmek, melek olmakla ilgili değildir. Ancak ve ancak insanları farklı kılan zatî faziletlerle ilgilidir. Ben size ayrıca fakirlikleri dolayısıyla, hor gördüğünüz inanan, insanlar için: 'Allah onlara dünya ve ahirette asla hayır vermeyecektir' diyemem. Olur ki, Allah onlara iki dünya bereketini ihsan eder. Onların içlerinde olanı, yani iman ve marifeti Allah en iyi bilir. Aksi halde ben onların derecelerini düşürür, haklarını eksiltirsem haksızlık edenlerden olurum.' Ya da, böyle yapmakla onlara değil, kendi kendine zulmedenlerden olurum.

Hud 11:32

Nuh (aleyhisselâm)'un bu sözleri üzerine kavminden olanlar dediler ki: 'Ey Nuh! Bizimle cidden tartıştın. Bize düşman kesildin Bizimle yaptığın bu tartışmada ileri gittin, çekişmeyi oldukça uzattın. Tartışmak (mücadele), iki hasımdan birinin susturma isteğidir. Eğer sözünde, yani bu tehdit ve iddianda doğruysan, sözü fazla uzatma da kendisiyle bizi tehdit ettiğin (azab)ı hemen başımıza getir.'

Hud 11:33

Nuh şöyle dedi: 'Ancak Allah dilerse onu yani istediğiniz azabı hemen veya daha sonra başınıza getirir. Bu iş bana bırakılmamıştır. Benim gücüm buna yetmez. Siz konuşmada kendinizi savunduğunuz gibi, kaçarak veya savunmaya girerek (O'nu) âciz bırakamazsınız.

Hud 11:34

Allah sizi azdırmak isterse, Allah sizin sapmanızı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de faydası olmaz. Burada, Allah'ın insanların sapmalarını dilemesi durumunda, peygamberin nasihatlerinin de hidayete erdiremeyeceğine işaret vardır. Çünkü her şey Allah'ın elindedir. Burada geçen ”öğüt" (Nasihat), söz veya davranış olarak bütün iyilikleri içine alan bir kelimedir. Zıddı aldatmadır. O, sizin Rabbinizdir, yaratıcınız, yöneticiniz ve eğiticinizdir. Ona döndürüleceksiniz' ve her halükârda mutlaka amellerinize göre size karşılık verecektir.

Hud 11:35

Nuh (aleyhisselâm)'un kavmi, yoksa: 'Onu uydurdu' mu diyorlar? Tebliğ ettiği vahyi kendisinin uydurduğunu mu söylüyorlar? Ey Nuh! De ki: 'Eğer onu söz gelimi uydurduysam, günahı bana aittir. Cezası benim boynumadır. Oysa ben sizin işlediğiniz günahlardan uzağım.' Benden yüz çevirmenize ve bana düşman olmanıza hiçbir sebep yoktur. Cehalet ruhu kirletir. Allah'tan başkasına yöneliş kalbi karartır. Arzular nefsi bulandırır. Nefs ise, ya hayvanidir ki, bu nefsin sahipleri, kendilerine şehvet ve mizacın üstün geldiği kimselerdir; ya şeytanîdir. Bu nefse sahip olanlar da, kendilerine nefsanî vasıflar ve şeytanî haller üstün gelen kimselerdir. Yahut melekîdir. Bunlar da kendilerine melekî ruhun sıfatları üstün gelenlerdir. Yahut da Rahmanidir. Bu nefsin sahipleri ise, kendilerine sır vasıfları ve sır halinin üstün geldiği kimselerdir. Yahya b. Mu âz şöyle demiştir: ”İnsanlar üç kısımdır. Bir kısmı, âhiretinin dünyasını, bir kısmı dünyasının âhiretini unutturduğu ve bir kısmı da ikisiyle birlikte meşgul olanlardır. Birincisi kurtulanların, ikincisi helak olanların derecesidir. Üçüncüsü ise tehlikeyle yüz yüze olanların derecesidir."

Hud 11:36

Nuh'a vahyolundu ki: 'Kavminden iman etmiş olanlardan başka kimse iman etmeyecek. Bunlar küfürde ısrarlı olanlardır. Bu âyet, Nuh (aleyhisselâm)'un, onların imanı konusunda umudunu kesmesi ve artık bunun boşuna beklenecek imkânsız bir iş olduğunu bilmesi için inmiştir. Şüphesiz iman etmesi umulup da iman edenler bunun dışındadır. Öyleyse onların yaptıklarından dolayı düşkün ve biçarelerin üzülmesi gibi üzülme. Uzun peygamberlik süresi içinde sana yaptıkları eziyet ve yalanlamadan dolayı kederlenme. Çünkü, artık yapacak bir şeyleri kalmadı. Onlardan intikam alma zamanı geldi. Rivayet edildiğine göre Hazret-i Nûh, kavmiyle tartıştığı zaman, onu bayılıncaya kadar dövüyorlardı. Aydınca: ”Ey Rabbim! Kavmimi hidayete erdir. Çünkü onlar gerçeği bilmiyorlar" diye duâ ederdi. Bu âyet nazil olunca, onlara beddua etti ve şöyle dedi: ”Ey Rabbim! Yeryüzünde hiçbir kâfir bırakma." (Nûh: 26)

Hud 11:37

Nezaretimiz altında... Burada, ”nezaretimiz" diye tercüme ettiğimiz kelime aslında ”gözlerimiz" anlamına gelen ”a'yuninâ"'dır. Bundan amaç da, bir işe başlarken kendisinden faydalanılan âlet değil, bu şeyi görüp gözetme vasıtasıdır. Dolayısıyla âyetteki göz, mecazî bir anlam taşımakta ve ”gözetimimiz altında" anlamına gelmektedir. Ve vahyimiz uyarınca yani gemiyi nasıl yapacağın konusundaki vahyimiz, talimat ve ilhamımız doğrultusunda gemiyi yap. İbn Abbas şöyle der: ”Nuh (aleyhisselâm) geminin nasıl yapıldığını bilmezdi. Allah ona, kuşun göğsü gibi yapmasını bildirdi. Nuh, keseri aldı ve vurmaya başladı. Hata yapmadan iki yıl ağaç yonttu. Kendisiyle birlikte yontma işinde çalışacak işçiler tuttu. Geminin boyu üçyüz, yüksekliği ise elli arşındı." Zulmedenler hakkında bana başvurma. Onlardan azabın kaldırılmasını isteme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.' Onların suda boğulmalarına hükmedilmiştir. Olacak şey hakkındaki, karar kesinleşmiş; kalemin mürekkebi kurumuştur. Artık bu hükmü geri almanın yolu yoktur. Onlar hak ettikleri bu ceza ile, ibret alanlara ders, arkadan gelenlere örnek olacaklardır.

Hud 11:38

Nuh gemiyi yaparken kavminin ileri gelenleri, kavmi içindeki kodaman takımı ona her uğradıklarında onun gemi yapmasından dolayı onunla alay ediyorlardı ve şöyle diyorlardı: ”Ey Nuh! Ne yapıyorsun?" Nuh da: ”Su üstünde yürüyecek bir ev yapıyorum" cevabını verince şaşırıyorlar ve: ”Ey Nûh! Peygamberken şimdi de marangoz mu oldun?" deyip gülüyorlardı. Nuh dedi ki: 'Siz bizimle alay ederseniz, sizin alay ettiğiniz gibi, biz de sizinle alay edeceğiz. Siz boğulurken biz de sizinle eğleneceğiz. Ebu's-Suud şöyle diyor: ”Bunun manası,'Alay edenin yaptığı muameleyi yapacağız' demektir. Çünkü alay etmek, peygamberlik makamıyla bağdaşmaz. Bundan maksat, alay etmenin cezasını uygulayacağız demektir. Çünkü herkes amelinin cinsine uygun olarak cezalandırılır. Nitekim yüce Allah, oruçlular hakkında şöyle buyurmuştur: ”Geçmiş günlerde işlediklerinize karşılık afiyetle yeyin için" (Hakka: 24) Kıyamet günü onlara: 'Ey karınlarını aç, ciğerlerini susuz bırakanlar. Yeyin, için" denilir. 'Ey gece yol katedenler! Yeyin', 'Ey savaştan kaçmayanlar, için' denmez. Çünkü yapılan işle, karşılığı arasında ilgi yoktur. Âyet, yüce Allah'ın şu sözüne benzer: ”Suçlular, şüphesiz iman edenlere gülerlerdi." (Mütaffifîn: 29) Bu fiilin cezası olarak Allah şöyle buyurdu: ”Bugün de, inananlar inkarcılara gülerler." (Mutaffifîn: 34) Sonra da sözü şöyle tamamladı: ”Kafirler. Yaptıklarının cezasını buldular mı? (Elbette buldular.)" (Mutaffifin: 36)

Hud 11:39

Kendisini rezil, kepaze edecek olan azabın, yani boğulma azabının kime geleceğini ve sürekli hiç bitmeyecek cehennemdeki azabın kime ineceğini bileceksiniz.' Burada, alay etme ve gülmekte doğal olarak rezillik ve utanç olduğu için ”rezil edecek olan azap" denmiştir.

Hud 11:40

Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynayınca... Tufan vakti ve tandırın kaynaması emrimiz gelince, tandırdan, kaynayan tenceredeki suyun taşması gibi, su şiddetle yükselip taştı. Cumhurun görüşüne göre ”tandır ”dan amaç, ekmek tandırıdır. Tandırın, yeryüzü olduğu da söylenmiştir... İşte o zaman Nuh'a: Her cinsten birer çifti... Yani yeryüzünde mutlaka bulunması gereken hayvanlardan birer çifti... "Zevc-Çift" biri diğeri olmadan yapamayan iki varlıktır. Buna eş diyoruz. Eş, aynı cinsten birbirine benzeyen şey demektir. Erkek dişi için, dişi de erkek için eştir. Bazen bunların her ikisine birden de ”zevc-eş" denir. O zaman ferdin mukabili olur. Bu ihtimâli gidermek için âyetin sonunda ”isneyn-iki" ifadesi zikredilmiştir. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: ”Nuh gemiye, sadece yavrulayan ve yumurtlayan hayvanları bindirdi. Sivrisinek ve yerden üreyen hasenatı almadı." Ve boğulması mukadder olanların dışında aileni ve iman edenleri gemiye bindir,' dedik. Hazret-i Nuh gemiye aile halkını da bindirdi. Ancak Allah tarafından boğulması kararlaştırılan oğlu Kenan'ı gemiye almadı. Zaten onunla beraber pek az kimse iman etmişti. Nuh (aleyhisselâm)'a iman edenler, kadın ve erkek yetmiş iki kişiden oluşuyordu. Hazret-i Nuh'un hanımları ve çocuklarıyla birlikte yetmiş sekiz kişiydiler. Yansı kadın, yarısı ela erkekti. İbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre, gemide seksen erkek ve kadın vardı.

Hud 11:41

Nuh, beraberindeki mü'minlere: 'Gemiye binin. Onun yürümesi de durması da Allah'ın adıyladır. Gemiye binerken ve gemi yürürken besmele çekin... Kevcisi'de şu açıklama yapılmıştır: ”Geminin durdurulması ve yürütülmesi Allah'ın ismiyledir. Nuh (aleyhisselâm) geminin hareket etmesini isteyince besmele çeker, gemi hareket eder, durmasını isteyince de besmele çeker, gemi dunırdu." Şüphesiz ki Rabbim, günah ve hataları çok bağışlayan, inanan kullarına karşı pek esirgeyendir' dedi. Bunun için sizi bu musibetten kurtardı. Anlatıldığına göre, Hazret-i Nuh gemiyi yaparken, iman etmiş yaşlı bir kadın ona uğradı ve ne yaptığını sordu. Nuh dedi ki: ”Allah kâfirleri tufanla helak edecek, mü'minleri ise bu gemiyle kurtaracaktır." Kadıncağız, ondan, zamanı geldiğinde mü'minlerle birlikte gemiye binmesi için kendisini haberdar etmesini istedi. Nihayet zaman gelip de Nuh halkı gemiye bindirmekle uğraşırken, yaşlı kadının dediğini unuttu. Kâfirlerin helak edilip, mü'minlerin kurtarılmaları olayı gerçekleşince gemiden indiler. Bu yaşlı kadın Nuh'a gelerek: ”Ey Nuh! Sen bana Tufan olacak demiştin. Daha vakit yaklaşmadı mı?" diye sordu. Nuh: ”Tufan olup bitti. Allah'ın emri gerçekleşti" dedi ve kadının bu durumu karşısında şaşakaldı. Allah onu, gemiye binmediği halde evinde kurtarmıştı. Tufanı da hiç gönn em işti. Allah mü'min kullarını işte böyle kurtarır.

Hud 11:42

Gemi, onları, çevrelerini saran dağlar gibi dalgalar arasından götürürken Nuh, bir kenarda yalnız duran oğluna... Nuh'un oğlu Kenan, kâfir olduğu için Nuh'tan ve dininden uzak bir yerde bulunuyordu. 'Oğulcuğum! Bizimle beraber gemiye bin, kâfirlerle beraber olma' diye seslendi. Âlimlerin çoğunluğu, onun Hazret-i Nuh'un gerçek oğlu olduğunu söylerler. Ancak bazılarının, peygamber çocuğunun kâfir olmayacağını söylemeleri doğru değildir. Çünkü Hazret-i Âdem'in oğlu Kabil de kâfirdi. Allah ölüden diri, diriden de ölü çıkarır. O'nun hikmeti Celâl ve Cemâlinin tecellilerine göre cereyan eder. İbrahim (aleyhisselâm)'in babası kâfir olduğuna göre, Nuh'un oğlunun kâfir olması neden garipsensin. Âyette dalga, büyüklük ve yüksekliği bakımından dağlara benzetilmiştir.

Hud 11:43

Hazret-i Nuh oğluna, şefkatli bir şekilde, kendileriyle birlikte gemiye, binmesini ve kâfirlerle birlikte gemi dışında kalmamasını söylediyse de oğlu: 'Dağa sığınacağım. Beni sudan korur, dağ yüksek olduğu için gidip tepesine çıkar ve böylece korunurum deyince, Nuh: 'Bugün Allah'ın tufan azabından, O'nun acıdıkları, rahmet ettikleri dışında kurtulacak yoktur' yani Allah'ın istedikleri dışında hiç kimse ondan korunamaz dedi. Burada ”bugün" kelimesinin kullanılması, olayların geçtiği diğer günler gibi olmadığını göstermektedir. Sonra oğlu ile Nuh'un aralarına dalga girdi ve aralarındaki diyalog kesildi. O da yani oğlu da böylece boğulanlardan oldu. İbn Abbas'dan rivayet edildiğine göre, tufan sırasında kırk gün kırk gece yağmur yağdı ve aynı şekilde yerden su çıktı. Şu âyet bunu belirtiyor. ”Biz de bunun üzerine gök kapılarını, boşanan sularla açtık. Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık, iler iki su takdir edilen bir ölçüye göre birleşti. ” (Kamer: 11-12) Bahru'l-Ulûm kitabında belirtildiğine göre, sular yeryüzünün en yüksek dağlarından onbeş arşın daha yükseldi. Gemi, içindekileri beş ay süreyle yeryüzünü dolaştırdı. Hareme gelinceye kadar hiçbir yerde karar kılmadı. Fakat Hareme de girmedi. Harem etrafında bir hafta döndü. Allah Kâbeyi korudu.

Hud 11:44

Yüce Allah tarafından tufanın bitiminden sonra: 'Ey arz! Suyunu yut ve ey gök, sen de (yağmurunu) tut' denildi. Tufan yerde başladığı için, önce yerden söz edilmiştir. Yerin suyu yutması, suyun aşağıya çekilmesinden mecazdır. Yutulan su, daha önce varolan nehir ve kuyu suları değil tufandan kaynaklanan sulardır. Şüphesiz gökten, belirli bir ölçünün dışında tek damla fazla su düşmez. Ancak tufan günü çok fazla yağmur yağmıştır. Dolayısıyla tufandan sonra yere, üstünde bulunan suyu içine çekip yutması emredilmiş, o da bu emri yerine getirerek suyu yutmuştur. Aynı zamanda göğe de, artık yağmuru bırakmaması ve tutması emredildi ve o da bu emre uydu. İşte bütün bunlar âyette çok kısa bir ifadeyle dile getirilmiştir ki, bu da ancak yüce Allah'ın işidir. Su çekildi, yani yer ve gök arasındaki su azaldı. Dağlar ve yeryüzü ortaya çıktı. İş bitirildi, yani vâdedilen şey kâfirlerin helak edilmesi ve mü'minlerin kurtarılması işi yerine getirildi. Gemi de, Musul yakınındaki Cûdi (dağı) üzerine oturdu ve beddua olarak: 'Zâlimler topluluğu helak olsun' denildi. Bu, zâlimlere böyle beddua etmeleri için, yüce Allah'tan kullarına bir talimattır. Ebu'l-Âliye'den şöyle rivayet edilmiştir: Nuh (aleyhisselâm)'un gemisi dağa oturunca Hazret-i Nuh, birden İblis'in geminin kıç tarafında bulunduğunu gördü. Ona: ”Yazıklar olsun sana, yeryüzü halkı senin yüzünden boğuldu" deyince İblis: ”Peki ben ne yapayım?" dedi. Nuh: ”Tevbe edersin" deyince ”Rabbine sor bakalım, benim için tevbe kapısı açık mıdır?" dedi. Nuh Allah'a duâ etti. Yüce Allah da ona İblis'in tevbesi'nin Âdem (aleyhisselâm)'in kabrine secde etmesi olduğunu bildirdi. Hazret-i Nuh, İblise: ”Evet sana tevbe kapısı açıktır" dedi. İblis: ”Peki nasıl?" deyince Hazret-i Nuh: ”Âdem'in kabrine secde edersin" dedi. İblis ise: ”Rabbimin izzetine yemin olsun ki, bunu yapmam. Ben Âdeme, sağken bile secde etmedim. Ölümünden sonra mı secde edeceğim?" dedi.

Hud 11:45

Nuh, Rabbine duâ edip dedi ki: 'Rabbim! Oğlum Ken'an, benim ailemdendir. Ailemi gemiye bindirmemi emrettiğinde onları kurtaracağını da vadetmiştin. Senin sözün elbette haktır. Onda aykırılık olmaz, yeline getirileceğinden şüphe edilmez. Âyetin zahirine göre Nuh'un bu yalvarışı, oğlu boğulmadan öncedir. Olayın sonradan nakledilmesi, buna engel değildir. Amaç, boğulmasındaki hikmeti öğrenmek değil. Oğlunun kurtulmasını istemektir. Sen, hâkimlerin hakimisin.' Hakimlerin en bilgini ve en adaletlisisin. Hakimin başkasına üstünlüğü ancak ilim ve adaletle olur. Zamanında hakimlik görevi almış nice cahil ve zalimler ”Kadılar kadısı" diye lakaplandırıldılar. Bu, ”Hakimler hakimi" demektir. Cârullah şöyle dedi: Zamanımızın kadıları aşikâr hırsızdırlar Halk içinde az değil çok yaygındırlar Yetim malı yemeyi mubah gördüler Sanki kitapta bunun yerini buldular Bizimle musafaha etseler korkarız Ellerimizden yüzükleri aşırtrlar duymayız. Hadis-i şerifte: ”Kadılar üç çeşittir. Birisi cennette, ikisi cehennemdedir. Cennette olan; hakkı bilip ona göre hükmedendir. Diğer ikisine gelince; Birisi, Hakkı bilen, fakat haksız hüküm verendir ki, bu cehennemdedir. Diğeri ise, insanlar arasında bilgisizce hükmeden kişidir. O da cehennemdedir.11' Çünkü hakkı bilmediği için haramı-helâlı birbirine karıştırır.

Hud 11:46

Allah: 'Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü o, uygunsuz iş işlemiştir. Yani oğlun, kendilerine kurtuluş vadedilenlerden değildir. Çünkü o, onlardan ayrılmıştır. Kâfirle mü’minin ilgisi yoktur. Görüldüğü üzere ilimsiz ve amelsiz olarak sırf nesep bağlılığının herhangi bir faydası olmuyor. Yalnızca soyla övünmenin de bir değeri yoktur. Nitekim hadis-i şerifte: ”Ey Hâşimoğulları! İnsanlar bana amelleriyle gelirken siz bana neseplerinize güvenerek gelmeyin" buyurmuştur. Hadis-i Şeriften murat, insanlar amele itibar etsinler diye sırf Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e akraba olmakla övünmeyi kınamaktır. Şâir ne güzel söylemiş: Nefis taşırsa Bâhile ahlâkını Hâsimi olmanın görmez faydasını Bâhile, alçaklığı ve kötü işleriyle meşhur bir kabiledir. Murdar hayvanın artık kemiklerini yerlerdi. Âyette ”fasit iş" yerine, ”uygunsuz ”deyimi kullanılmıştır. Çünkü kurtuluş ancak uygun amelle mümkündür. Öyleyse, doğruluğunu ve hikmete uygunluğunu kesin olarak bilmediğin şeyi benden isteme. Sana, onlardan olmamanı istediğim için cahillerden olmamanı öğütlüyorum,' dedi. Burada daha iyi olanı terketmek cahillik olarak ifade edilmiştir.

Hud 11:47

Çocuk sevgisi Nuh (aleyhisselâm)'u daha hayırlı işlerden alıkoyduğu ve işi karıştırdığı için bir nevi azarlanmıştı. Bunun üzerine Nuh dedi ki: 'Rabbim! Bundan sonra hikmete uygunluğunu bilmediğim şeyi senden istemekten, sana sığınırım. Bu günden sonra, böyle bir istekte bulunmaktan beni koru. Eğer beni bu yersiz isteğimden dolayı bağışlamaz, tevbemi kabul etmez ve esirgemezsen zarar edenlerden olurum.' Özellikle kâfirlerin helaki ve mü'minlerin kurtuluşu gibi çok büyük nimetlere kavuştuktan sonra Allah'a şükretmeyi unutmak; hakkında ”O uygunsuz iş işlemiştir" denilen kimsenin durumunu ön plâna geçirip onun hakkında Allah'a yol vermek, kârlı bir iş değil, aksine açık bir zarardır.

Hud 11:48

Denildi ki: 'Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan topluluklara Bizden bir selâmet ve bereketlerle (gemiden) in. Bu söz yüce Allah tarafından söylenmiştir. Yani: ”Ey Nuh! Kötülüklerden selâmette olarak gemiden Cûdi dağına, oradan da düz araziye in. Âyette geçen ”selâmet" kelimesi, ”esenlik" veya ”Bizden sana selâm olsun" manasınadır. Nitekim yüce Allah: ”Alemlerde Nuh'a selâm olsun" (Sâffât: 79) buyurmuştur. Aynı zamanda selâm, teslim olmak anlamını da içerir. Burada birinci anlam daha doğrudur. Çünkü bu âyetlerde boğulmaktan korunma, selâmete erme gibi şeylerden söz edilmektedir. Âyetteki ”bereketlerle" kelimesi de, Hazret-i Nuh'un nesli içinde artan hayırlar, çeşitli rızıklar, onun ve onunla birlikte olanların geçimini sağlayan şeyleri ifade etmektedir. Hazret-i Nuh'la beraber olanlardan kıyamete kadar meydana gelecek nesiller için de bereket vadedilmiştir. Ama bu nesillerin hepsi de Müslüman ve berekete mazhar değildir. Aksine onlardan bir bölümünü sadece dünyada bir süre yaşatacağımız rızıklandıracağımız, sonra katımızdan ahirette acı bir azapla cezalandıracağımız topluluklar da vardır.' Burada, insanların top yekûn mutlu veya bütünüyle mutsuz olmalarının ilâhî hikmete aykırı olduğuna işaret edilmektedir.

Hud 11:49

İşte bunlar, yani Nuh (aleyhisselâm)'un kavmiyle ilgili olarak anlattıklarımız, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun, ne de kavmin. Çünkü bunlar çok eski dönemlerde olmuştur ve sadece Allah bilmektedir. Burada şöyle denilmektedir: Ey Rasûlüm Muhammed! Bu kıssayı sana, diğer peygamberlerin başına gelenlerden ders almak ve onları örnek ve rehber edinmen için Cebrail vasıtasıyla bildirdik. Sana vahyedip haber vermeden önce bunlar ne sence ne de kavmince biliniyordu. Hazret-i Nuh'un, bu tür alay ve eziyetlere sabrettiği gibi, sen de tebliğin zorluklarına ve kavminden gelen eziyet ve yalanlamalara karşı sabret. Çünkü sonuç, eninde sonunda dünyada zafer, ahirette kurtuluş, sadece sabreden müttakîlerindir. Tevhid ehli mu ilimlerindir. Bunun böyle olduğunu Nuh ve kavminde gördün. Bu kıssa senin için güzel bir örnektir. Burada aynı zamanda, Hazret-i Peygamber ve mü'minler için bir teselli vardır.

Hud 11:50

Âd kavmine de... Âd, Yemen tarafında bir kavimdir. Kardeşleri, yani kendi soylarından olan Hazret-i Hûd'u peygamber olarak gönderdik. Onlara ne söylediği sorulursa dedi ki: 'Ey kavmim! Sadece Allah'a kulluk edin. Çünkü sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. Kulluğu O'na has kılın. Başkalarını O'na ortak koşmayın. Siz, putları Allah'a ortaklar saymakla sadece iftira ediyorsunuz.

Hud 11:51

Ey kavmim! Buna, yani peygamberlik görevime karşılık, sizden bir ücret, karşılık veya rüşvet istemiyorum. Sizin mallarınızda gözüm yok. Benim ücretim, ancak beni yaratana yani yüce Allah'a aittir. Hâlâ gaflet edip aklınızı kullanmıyor musunuz? Şüphesiz mal, mevki ve övülme sevgisi insanın fıtratındandır. Bundan dolayı şöyle denilmiştir: Her peygamber töhmeti kaldırmak, nasihati berraklaştırmak için mutlaka kavmine bu tarzda hitab etmiştir. Çünkü nasihat ve tebliğ; ancak halis ve en küçük bir beklentiden bile uzak olunduğu zaman fayda verir. Rivayete göre şeyhlerden birinin bir kedisi vardı. Yanı başındaki kasaptan onun için et parçaları alıyordu. Kasapta kötü bir şey gördü. Hemen evine girip önce kediyi çıkardı. Sonra kasaba gelip onu uyardı. Kasap: ”Bundan sonra kedine bir şey vermeyeceğim" dedi. Şeyh ona şu cevabı verdi: ”Zaten ben de kediyi evden çıkarıp senden umudumu kestikten sonra bu uyarıyı yapıyorum. İnsanlardan bir şey umarak yapılan tebliğin faydası olmaz."

Hud 11:52

Hazret-i Hûd, devamla: Ey kavmim! O'na iman ederek Rabbinizden mağfiret, bağışlanma dileyin. Eskiden işlediğiniz günah ve şirkten dolayı sonra da O'na, tevbe edin, yani iman edin. Çünkü iman, geçmiş günahları siler. Allah'a itaate yönelin ki, size gökten bol bol yağmur göndersin. Kuvvetinize kuvvet katsın. Hazret-i Hûd'un, Onlara bol yağmur ve güç üstünlüğü vaad ederek, imana teşvik etmesi; ziraatçı, bağ bahçe sahibi olmalarından ve bu işlere düşkünlüklerinden dolayıdır. Su, en çok muhtaç oldukları şeydi. Kendilerini düşmana karşı koruyacak güç ve kuvvete sahip olma konusunda ise çok hırslıydılar. Hazret-i Ali'nin oğlu Hazret-i Hasan'dan bildirildiğine göre. O, Hazret-i Muâviye'ye elçi olarak gitmişti. Yola çıktığında hizmetçilerinden birisi de onunla beraberdi. Hazret-i Hasana dedi ki: ”Ben zengin bir adamım, fakat çocuğum olmuyor. Bana bir şey öğret ki, belki Allah bana çocuk ihsan eder." Hazret-i Hasan da: ”Tevbe etmen gerekir" dedi. Adam tevbeyi çoğalttı ve on çocuğu oldu. Bu durum Muâviye'nin kulağına gitti. Adama dedi ki: ”Sorsaydın ya, bu tavsiyeyi neye göre yapmış?" Hazret-i Hasan başka bir yolculuğa çıkınca, adam, niçin tevbe tavsiye ettiğini sordu. Hazret-i Hasan da: ”Hazret-i Hûd'un ”Kuvvetinize kuvvet katsın" sözüyle, Hazret-i Nuh'un ”Sizi mallarla ve oğullarla desteklesin" (Nûh: 12) sözünü işitmedin mi?" diye cevap verdi. Sizi davet ve teşvik ettiği şeyden, günahkârlar olarak yüz çevirmeyin.' Günahlarınızda ısrar ederek gerçeklere kulaklarınızı tıkamayın.

Hud 11:53

Kavminden olanlar dediler ki: 'Ey Hûd! Sen bize açık bir belge getirmedin. Yani dâvanın doğruluğuna işaret eden bir mucize göstermedin. Bunu, aşırı inatları sebebiyle söylüyorlardı. Nitekim Kureyşliler de sayısız delillere rağmen Hazret-i Peygamber için: ”Rabbinden O'na bir belge indirilmeli değil miydi" (Ra'd: 27) demişlerdi. Biz senin delilsiz sözünle ilâhlarımızı bırakacak ve ilâhlarımıza ibadetten vazgeçecek, putlarımızı terkedecek ve sonra da senin getirdiğin tevhid inancına girerek sana da iman edecek değiliz.

Hud 11:54

Sana: Bir kısım ilâhlarımız seni çarpmıştır, demekten başka bir şey demeyiz.' Kendilerine hakaret edip, zıtlaştığın için bazı ilâhlarımız seni çarptığı için deli olmuşsun. Deliler gibi konuşman bundandır. Hûd dedi ki: 'Doğrusu ben Allah'ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki, ben sizin Allah'ı bırakıp da ortak koştuklarınızdan yani taptığınız putlarınızdan uzağım. Hazret-i Hûd'un onları şahit tutması, onlara hakaret içindir. Çünkü hiç kimse düşmanına: ”Senden uzak olduğuma seni şahit tutuyorum" demez. Ancak Onun düşmanlığına önem vermediğini ifade için böyle söyler.

Hud 11:55

O'ndan başka herşeyden uzağım (Allah’dan başka ona koştuğunuz ortakların hiç birini tanımıyorum; onlardan beriyim). Haydi hepiniz bana tuzak kurun. Sonra da ertelemeyin. Eğer ilâhlarınızın kendilerinden yüz çeviren ve hakaret edenlere zarar vermeye güçleri olduğu konusundaki söyledikleriniz doğruysa, hemen bana tuzak kurun. Ben bundan uzağım. Siz ve putlarınız birlikte her yola başvurarak beni helak etmeye kalkışın. Bu konuda bana hiç fırsat ve zaman da tanımayın.

Hud 11:56

Ben, sadece benim de, sizin de Rabbiniz olan Allah'a dayandım. Siz ve tanrılarınız bana zarar veremez. Çünkü ben, benim ve her şeyin sahibi; güçlü, kudretli olan Allah'a dayandım. Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, Allah onun perçeminden tutmuş olmasın. Yani Allah, yeryüzündeki her canlıyı egemenliği altına almıştır. Âyette, egemenlik altına alma anlamı ”perçeminden tutmak" sözüyle ifade edilmiştir. Araplar bir kimsenin zillet ve teslimiyetini ifade etmek için ”perçemi filanın elindedir" derler. Allah onlara maliktir ve dilediği şekilde onlar hakkında tasarrufta bulunur. Âyetteki bu ifade, yüce Allah'ın büyüklüğünü ve saltanatının yüceliğini ifade için kullanılmıştır. Rabbim elbette doğru yoldadır. Mülkünde hak üzeredir. Hiçbir zâlim O'ndan kaçamaz, O'na dayanan hiçbir kimse zarara uğrayıp yok olmaz.

Hud 11:57

Eğer yüz çevirirseniz, yani yüz çevirmeye devam ederseniz, benim daha fazla yapacak bir şeyim yok, şüphesiz ben, size gönderildiğim şeyi yani size bildirilmek üzere bana gönderilen vahyi size bildirdim. Artık bu konuda söyleyecek bir sözünüz kalmadı. Bundan sonra Allah sizi helak eder ve Rabbim, sizden başka bir milleti yerinize getirebilir. O'na hiç bir zarar da veremezsiniz. Mal ve yurtlarınızda sizin yerinizi alacak bir kavim getirir. Rabbimden yüz çevirmeniz O'na asla zarar vermez. Siz ancak kendinize zarar verirsiniz. Doğrusu Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir.' Sizin amelleriniz ona gizli kalmaz. Sizi cezalandırmaktan gafil olmaz. Bil ki, Allah'a tevekkül'ün gereği ve O'nun gerçek bir koruyucu olması, Rab'liğinin her şeye şamil olduğunu gösterir. Şöyle ki: 1- O'nun Rab'liği herkesi kapsar. Yaratılanların durumlarını düzenleyip koruyanın, başkasının korumasına ihtiyacı yoktur. 2- Her canlı, Allah'ın egemenliği altındadır. Bir iş yapmaktan ve başkasına etki etmekten âcizdir. Dolayısıyla ondan sakınmaya gerek yoktur. 3- Yüce Allah, vahdaniyetinin gölgesi mesabesindeki çokluk âleminde, adaletli olarak hüküm verir. Günahsız olarak kimseyi kimseye musallat etmez. Kimseyi hatasız olarak cezalandırmaz. Şöyle anlatılmıştır: Buhara şehrinde su satan bir adam vardı. Otuz yıldır bir kuyumcunun evine su taşıyordu. Bu kuyumcunun son derece güzel sâliha bir hanımı vardı. Yine âdeti üzere bir gün sucu, kuyumcunun evine geldi. Kadının elini tutup sıktı. Kadının kocası çarşıdan gelince kadın, kocasına: ”Bugün Allah'ın emrine aykırı olarak ne yaptın?" dedi. Kuyumcu: ”Bir şey yapmadım" cevabını verdi. Kadın ısrar edince, dedi ki: ”Bu gün dükkanıma bir kadın geldi. Bileziklerden birini koluna takarken teninin beyazlığı hoşuma gitti ve elini sıktım." Kuyumcunun karısı: ”Allah'u Ekber! Sucunun hıyanetinin hikmeti demek ki buymuş" dedi. Kuyumcu elini sıktığı kadına: ”Ey kadın! Ben pişman oldum. Bana hakkını helâl et" dedi. Ertesi gün sucu geldi o da tevbe edip: ”Ey evin hanımı! Bana hakkını helâl et. Şeytan beni şaşırttı" dedi. Kuyumcunun hanımı da: ”Sen işine git, hata dükkandaki kocamdan başkasının değil" dedi. Allah daha dünyada kuyumcunun cezasını verdi. Böyle şeyler Allah'ın adaletindendir. Allah'ın kulları adaletli davransınlar. Özellikle de hâkim ve sultanlar. Yine şöyle anlatılmıştır: Zulkarneyn, Aristo'ya sordu: ”Krallar için cesaret mi, yoksa adalet mi daha iyidir?" Aristo: ”Kral âdil olursa, cesarete ihtiyaç duymaz" cevabını verdi. Kim, hesabı titiz olan Allah'a inanırsa, zulüm ve taşkınlıktan sakınır. Cennetin en üst tabakalarına kavuşur. Aksi takdirde kendisini cehennem azabına, hatta en şiddetli dünya azabına sokar. Yüce Allah'ın türlü türlü azabını içeren şu sözünü bilmez misin? ”Rabbim sizden başka bir milleti yerinize getirebilir."

Hud 11:58

Emrimiz yani azabımız gelince, amelleri sabebiyle değil, sırf bir ikram ve rahmet olarak Hûd'u ve sayıları dört bin kadar olan beraberindeki inananları rahmetimizle kurtardık. Evet, böylece onları ağır bir azaptan kurtardık. Bu azap, korkunç sıcaklıkta bir rüzgârdı ki, kâfirlerin burunlarından girip arkalarından çıkıyor, organlarını parça parça ediyordu. Rivayet edildiğine göre, yüce Allah Âd kâfirlerini helak edip, Hûd ve iman edenleri kurtarınca, Mekke'ye gelmişler, ölünceye dek orada Allah'a ibadet etmişlerdir.

Hud 11:59

Ey Muhammed ümmeti! İşte bu, Âd kavmidir, veya işte şu kabirler ve kalıntılaı- Âd kavmine aittir. Şu halde yeryüzünü gezip dolaşın, görüp ibret alın. Onlar, Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler, peygamberlerine isyan ettiler yani karşı geldiler. Âd kavminin peygamberi Hazret-i Hûd olduğu halde, âyette tekil olarak Allah'ın ”peygamberine" yerine, çoğul olarak ”peygamberlerine" şeklinde bir ifade kullanılıyor. Çünkü bir peygambere isyan eden, aslında bütün peygamberlere isyan etmiş sayılır. Bu da, peygamberlerin tevhid ve dinin esasları konusundaki tebliğlerinin aynı olmasındandır. Ve onların ayak takımı; kendini beğenmiş, insanlara tepeden bakan, hakkı söylemeyen, gerçeği kabul etmeyen her inatçı zorbanın yani Kâdî'nin dediği gibi, azgın ileri gelenlerinin emrine uydular.

Hud 11:60

Bu davranışlarının cezası olarak, uyanlar ve uyulanlar hep birlikte bu dünyada da, kıyamet gününde de lanete uğradılar. Allah'ın rahmetinden uzaklaştırıldılar. Yüzüstü ebedî felâketin içine düştüler. Bilin, dikkat edin ki, Âd kavini Rablerini inkâr etti. Onlar her olayı zamana nisbet ettikleri için ”Dehrî" denilen münkirlerden idiler. Yine iyi bilin ki, Hûd'un kavmi Âd, Allah'ın rahmetinden uzaklaştırıldı. Âyet-i kerimede Âd ismi tenbih edatı olan ve ”iyi bilin", ”dikkat edin" gibi anlamlara gelen ”ela" kelimesi ve ”lanetleme", yani Allah'ın rahmetinden uzak oldukları ifadesi iki kere tekrarlanmıştır. Bu, onların durumlarının korkunçluğuna, seviyelerinin düşüklüğüne işaret etmek ve dolayısıyla onların hallerinden ibret alıp aynı duruma düşmemek için insanların dikkatlerini çekmek içindir. Yine burada yaptıklarından dolayı başlarına gelen azabı hak ettiklerine de işarette bulunulmaktadır. Kifâye adlı eserde şöyle deniyor: Lanet iki türlüdür. Bunlardan biri, Allah'ın rahmetinden kovulmaktır. Bu da ancak kâfir için olur. İkincisi de, sahih ve erdemli kimselerin derecesinden uzaklaştırılmaktır. Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ”Karaborsacı melundur" sözü bu tür lanete işaret eder. Çünkü Ehl-i sünnet mezhebi, büyük günah işlemekten dolayı kimsenin imandan çıkmayacağı görüşünü savunur. Genel anlamdaki lanete örnek şu hadis-i şeriftir: ”Allah ana -babasına lanet edene lanet etsin. Allah, kendinden başkası adına hayvan boğazlayana lanet etsin. Allah suçluyu barındırana lanet etsin. Allah arazi sınırlarını değiştirene lanet etsin." Yine Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Allah, faiz yiyene yedirene, bu konuda şahitlik ve kâtiplik yapana lanet etsin."

Hud 11:61

Bir Arap kavmi olan ve büyük babaları ”Semûd b. Ad" adıyla anılan Semûd kavmine de, nesep yönünden kardeşleri olan Salih'i peygamber olarak gönderdik. Salih (aleyhisselâm)'in künyesi şöyledir: Semûd oğlu, Âsef oğlu, Ubeyd oğlu Salih. O, kavmine dedi ki: 'Ey kavmim! sadece Allah'a kulluk edin. Çünkü sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. O sizi yerden yani topraktan yarattı. Evet, sizi, başkası değil, O yarattı. Yüce Allah, kıyamete kadar gelip geçen ve gelecek olan bütün nesillerin modeli olan Hazret-i Âdem'i topraktan yaratmıştır. Ve orada, yani yeryüzünde yerleştirip yaşattı. Orayı imar etmenize imkân verdi. O halde, iman ederek O'ndan mağfiret dileyin. Sonra da başkalarına yaptığınız ibadetten dolayı O'na tevbe edin. Tevbe'nin kabul edilmesi, iman etme şartına bağlıdır. Çünkü Rabbim rahmetiyle yakındır. Duaları, duâ ederek istekte bulunanların isteğini kabul edendir.' Kulun, Allah'ın ”mücîb", yani ”kabul eden" isminden nasibi, Rabbinin emir ve yasaklarına icabeti, yani kabulü oranındadır.

Hud 11:62

Salih (aleyhisselâm), kendilerini Allah'a ve O'na ibadete çağırdıktan sonra kavmi ona dediler ki: 'Ey Salih! Sen, bundan daha önceleri, içimizde ümit beslenen, iyiliğini umduğumuz birisiydin. Üzerinde doğruluk ve olgunluk işaretleri vardı. Senin, yararlanacağımız bir başkan, işlerimizi danışacağımız bir yönetici olacağını umuyorduk. Bu sözleri işitince senden umudumuz kesildi. Artık sende hayır olmadığını anladık. Şimdi, babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi men mi ediyorsun? Bizi atalarımızın ibadet ettiği putlardan yüz çevirmeye mi çağırıyorsun? Doğrusu bizi davet ettiğin şeyden yani putları terkederek tevhid konusundaki çağrın karşısında şüphe ve endişe içindeyiz.'

Hud 11:63

Onların bu sözlerine karşılık Salih (aleyhisselâm) dedi ki: 'Ey kavmim! Söyleyin bana! Eğer Rabbim tarafından gerçekten benim sahibim ve malikim olan Allah katından açık bir delilim varsa ve bana katından peygamberlik gibi bir rahmet vermisse, evet, bana verilen şey buysa ve ben buna rağmen yine de O'na isyan edersem, görevimi terkederek asilerden olursam Allah'a karşı, O'nun vereceği azaptan beni kim korur? Siz bana, amellerimi boşa çıkararak zararımı artırmaktan, Allah'ın gazabını gerektirecek cezamı büyütmekten başka bir şey yapamazsınız.

Hud 11:64

Ey kavmim! İşte size bir mucize olarak Allah'ın devesi. Rivayete göre Salih (aleyhisselâm), kavmini Allah'a davet ettiğinde, Ondan bir mucize istediler. Salih (aleyhisselâm): ”Nasıl bir mucize istiyorsunuz?" diye sordu. Reisleri, bir kayayı işaret ederek: ”Bu kayadan geniş karınlı, bol tüylü on aylık hâmile bir deve çıkar. Eğer bunu yapabilirsen sana inanırız" dedi. Salih onlardan, eğer bunu gerçekleştirirse, kendisine kesin olarak iman edecekleri konusunda söz vermelerini istedi. Onlar da söz verdiler. Salih namaz kılıp duâ etti. Kaya sarsıldı ve içinden, istedikleri gibi on aylık hâmile bir deve çıktı. Salih de, bunun Allah'ın devesi olduğunu söyledi. Devenin Allah'a izafe edilmesi, onun şerefli oluşuna ve diğer develerden farklılığına işaret içindir. Çünkü Allah onu doğum olmaksızın kayadan yaratmıştır. Gerçekten de iri cüsseliydi. Salih: Bu deve, benim doğruluğuma işaret eden bir mucizedir. Onu bırakın, istediği gibi Allah'ın arzında otlasın. Allah'ın mülkü olan şu yeryüzünde yeyip içsin. Böylece Salih (aleyhisselâm), kavmini deveyi besleme külfetinden kurtarmıştı. Rivayet edildiğine göre deve, ağaç yaprakları yiyor, su içiyor, sonra da ayaklarını ayırıyor, Semûdlular da kapları doluncaya dek sağıyorlar, sütünü hem içiyor, hem de biriktiriyorlardı. Ona bir kötülük dokundurmayın. Salih (aleyhisselâm) ısrarla deveyi kesmek şöyle dursun, ona vurmak, kovmak gibi en ufak bir zarar bile verilmemesini tenbihliyor. Aksi takdirde hemen bir azaba uğrayacaklarım söylüyordu. Yoksa hemen bir azaba uğrarsınız.'

Hud 11:65

Buna rağmen onu devirdiler. Kavmin emir ve rızasıyla deveyi Kudar b. Sâlif adında birisi kesti. Etini bütün halka dağıttılar. Bunun üzerine Salih onlara dedi ki: Evlerinizde ve 'yurdunuzda üç gün daha yaşayın. Bundan sonra helak olacaksınız. Deveyi çarşamba akşamı kestiler. Cumartesi sabahı helak edildiler. Salih onlara: ”Yüzleriniz yarın sarı, yarından sonra kırmızı, üçüncü gün de siyahlaşacak. Sonra da sabah vakti helak olacaksınız" demişti. Dediği de olmuştu. İşte bu söz, yani devenin kesilmesinden sonra azabın geleceği sözü, yalanlanamayacak bir sözdür.'

Hud 11:66

Emrimiz gelince, Salih'i ve beraberindeki, onunla birlikte iman edip ona uyan inananları, Bizden bir rahmet olarak (azaptan) ehl-i sünnetin de kabul ettiği gibi, amelleriyle değil, lütuf ve keremimizle ve o günün zilletinden, rezalet ve sefaletinden kurtardık. Helaki, Allah'ın gazab ve intikamı sonucu olanlarınızın rezilliğinden daha büyük rezillik olmaz. Ey Rasûlüm Muhammed! Şüphesiz ki Rabbin pek kuvvetlidir ve güçlüdür. Her şeye gücü yeter ve her şeye üstün gelir.

Hud 11:67

Daha sonra onların yok oluşları haber verilerek şöyle deniliyor: Zulmedenleri de o korkunç ses yani Cebrail'in güçlü sesi yakaladı ve Semûd halkı yurtlarında, ülke veya evlerinde diz üstü çöküp hareketsiz bir halde kaldılar. ”Cüsûm" yüzüstü düşmek, ölüp hareket edememek demektir.

Hud 11:68

Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Âdeta yurtlarında hiç gezip dolaşmanıışlardı. İyi bilin ki Semûd kavmi Rabbini inkâr etmişti. Yine iyi bilin ki Semûd, Allah'ın rahmetinden kovuldu. Onlara lanet edildi. Bu ifade, beddua olarak da anlaşılabilir. O takdirde manâsı: ”Semûd'a lanet olsun" demektir. Helak oldukları halde arkalarından beddua edilmesi; deveyi kesmeleri, inkâr ve Salih'i yalanlamaları sebebiyle uğradıkları helaki hak ettiklerini belirtmek içindir.

Hud 11:69

Yemin olsun ki, elçilerimiz Cebrail ve bir grup melek, çok güzel bir müjde ile, Sâre'nin oğlu olacağı müjdesiyle ibrahim'e geldiler. Başka bir sûre'de de bu müjdeye işaret vardır. Önce müjdenin ne olduğu belirtilmemiş sonra ”ona İshak'ı müjdeledik" (Hûd: 71) sözüyle müjdenin ne olduğu belirtilmiştir. Melekler İbrahim'e: 'Selâm' dediler. O da 'Selâm' dedi. Sonra da hemen kızarmış bir buzağı getirdi. Bu buzağı, fırında değil, çukurda, kızgın taşlar arasında kızartılmıştı. Çölde bulunanlar da, etleri hendek içinde, kızgın taşlar arasında kızartırlardı. Kevâşıde şöyle deniliyor: ”Hanız, çukurda, yağı damlayarak kızarmış et demektir." Mukâtil şöyle demiştir: ”İbrahim onlara buzağı ikram etti. Çünkü mal olarak, en çok sığıra sahipti.

Hud 11:70

Kızarmış buzağıyı onların önüne koyduğunda ellerinin ona uzanmadığını, getirilen ete dokunmayıp geri durduklarını görünce, onları yadırgadı, bu davranışlarına bir anlam veremeyip tuhaf karşıladı ve onlardan korkuya kapıldı. Onların melekler olduğunu, kavmini cezalandırmak için veya Allah'ın sevmediği bir iş için indikleri düşüncesine kapılıp içine korku düştü. "et-Te'vilâl'ün-Necmiyye" kitabında şöyle denilmektedir: ”İbrahim'in korkusu, nefsiyle ilgili insanî bir korku değildi. Çünkü o, mancınıkla ateşe atıldığı zaman bile korkmadı ve ”Âlemlerin Rabbi ne teslim oldum" dedi. Onun korkusu, kavmine olan rahmet ve şefkatinden kaynaklanıyordu. Bunun üzerine melekler, sakinleştirmek için İbrahim'e dediler ki: 'Korkma! Biz, cezalandırmak üzere Lût kavmine gönderildik' senin kavmin için gelmedik. İçin rahat olsun... Lût, İbrahim'in kardeş çocuğuydu.

Hud 11:71

Onun yani Hazret-i İbrahim'in hanımı Haran kızı Sâre, yaşlıydı ve perde ardında onların konuşmalarını duyacak şekilde ayaktaydı ve korku sebebi ortadan kalkınca sevinerek güldü. Biz de bu sevincine, elçilerimizin lisanıyla daha büyük bir sevinç kattık. Hemen Ona (hanımına) İshak'ı, İshak'ın ardından da Yâkub'u müjdeledik. Yani melekler ona, İshak'ı doğuracağını ve torunu olan İshak'ın oğlu Ya’kûb'u görünceye kadar yaşayacağını müjdelediler. Müjdenin asıl olmasına rağmen Hazret-i İbrahim'e değil de Sâre'ye verilmesi, müjdelenen çocuğun Sâre'den olduğuna işaret içindir. Çünkü Sâre kısırdı ve çocuğa çok düşkündü. Hazret-i İbrahim'in ise Hâcerden olma İsmâîl'i vardı. Ayrıca kadın çocuğa daha çok sevinir. İbn Abbas şöyle diyor: ”Sâre, kocası ve kendisi bu yaşta iken çocuğu olacağına şaşırarak güldü." Bu takdirde âyetin mânası şöyle olur: ”Karısı ayaktaydı. Biz ona İshak'ı, ardından da Yâkub'u müjdeledik. O da güldü."

Hud 11:72

Sâre: 'Vay başıma gelenler! Aslında bu, ”vay, ne tuhaf şey! Şaşılacak bir durum" demektir. Hayrete düşüldüğü zaman böyle söylenir. ”Sübhânallah!" demek gibi... Ben doksan dokuz yaşında bir kocakarı iken ve şimdiye kadar hiç çocuğum olmamışken kocam da gördüğünüz gibi yüz yirmi yaşında bir ihtiyar iken, bunlara rağmen çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu, yani bizim gibi yıpranmış iki ihtiyardan çocuk meydana gelmesi, şaşılacak bir şey, Allah'ın kulları arasında geçerli olan kanununa göre tuhaf bir olay dedi. Sâre'nin maksadı; bunun Allah'ın kudreti dışında olduğunu söylemek değil, tabiî bir hayret içinde. Allah'ın kendisine vereceği bu nimetin, gözünde çok büyük bir şey olduğunu belirtmektir.

Hud 11:73

Melekler, Sâre'nin tavrına karşı dediler ki: İki yaşlı insandan çocuk verecek olan 'Allah'ın işine mi şaşıyorsun? Sa'dî'l-Müftî şöyle der: ”Cebrail yerden kuru bir çubuk aldı. İki parmağı arasına sürttü. Birden çubuğun hareket eden bir ağaç olduğunu gördüler. Sâre, bunun Allah'tan olduğunu anladı." Ey ev halkı! Allah'ın her şeyi bürüyen rahmeti ve sizden hiç ayrılmayan, daima artıp gelişen bereketleri evet bu ve buna benzer nimetleri sizin üzerinizedir. Bunlar, yüce Allah'ın, peygamber evi olarak size has kılıp ikram ettiği bereketlerdendir. Ey peygamber'in ev halkı! Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Şüphesiz O, övülmeye lâyıktır. Çünkü Allah, kulları tarafından övülmeyi gerektiren işler yapar. İyiliği boldur.' Kullarına bol ikram ve ihsanda bulunur. Özellikle de Sâre'nin evini bereket yağan bir yer yapmıştır. Gazalî diyor ki: ”Mecîd demek; zâtı yüce, fiilleri güzel, ikramı bol demektir. Zâtı yüce, fiili güzel olan'a Mecîd denir."

Hud 11:74

İbrahim'in, meleklerin yemek yememelerinden doğan korkusu geçip kendisine, onları tanıyıp, geliş sebeplerini bilmesiyle meydana gelen rahatlamasından ve kavminin kurtulacağı konusunda müjde gelince, azaplarının kaldırılması için Lût kavmi hakkında elçilerimizle tartışmaya başladı. Lût, Hazret-i İbrahim'in yeğeniydi. Melekler: Biz ülkenin halkını helak edeceğiz deyince, İbrahim onlarla tartışmaya başladı ve şöyle dedi: İçlerinde elli Müslüman olsa da, onları helak edecek misiniz? Melekler: ”hayır" dediler. İbrahim: ”Peki otuz kişi olursa?" diye sordu. Melekler: ”Hayır" deyince, İbrahim beş kişiye kadar indi. Melekler yine ”hayır" dediler. İbrahim: ”Peki içlerinde bir Müslüman olursa, onları helak eder misiniz?" dedi. Melekler: ”Hayır" dediler. Hazret-i İbrahim: ”Peki aralarında Lût var" deyince melekler: ”Biz orada kimin olduğunu daha iyi biliriz. Lût'u ve ev halkını kurtaracağız" dediler.

Hud 11:75

Doğrusu İbrahim, çok içli, yumuşak huylu ve kendini Allah'a vermiş bir kimseydi. Kendisine kötülük edenlerden hemen intikama kalkışmazdı. Günahlar karşısında büyük pişmanlık duyar, insanlar için çok üzülürdü. Allah'ın hoşlanacağı şeylerle O'na sığınırdı. Meleklerle tartışması, insanlara karşı çok yumuşak, çok içli olmasındandı.

Hud 11:76

(Elçilerimiz) yani melekler İbrahim'e: 'Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Merhamete lâyık olmayanlara merhamet hususunda tartışmayı bırak. Doğrusu Rabbinin, onlara edeceği azap konusundaki ezelî kazasına uygun emri yani takdiri gelmiştir. Gelip çatmıştır. Allah onların durumlarını daha iyi bilir. Kaza: Ezelî irâdedir. Kader ise: Bu irâdenin, zamanı gelince hadiselere taallukudur. Yani olayların meydana gelmesidir. Mutlaka onlara, geri çevrilemeyecek bir azap gelecektir (dediler.)' Tartışma veya duâ ile, bu azap onlardan döndürülemez. Onlara bu geri döndürülemeyecek azabın gelmesi; kendilerine hakikat açıklandıktan sonra bile, küfür ve yalanlamada ısrar etmelerinden dolayıdır.

Hud 11:77

Elçilerimiz Lût'a gelince... Rivayet edildiğine göre: Müjde getiren melekler bu tartışmadan sonra Hazret-i İbrahim'in yanından çıktılar, Lût'un ülkesi ”Sodom ”a hareket ettiler. İki ülke arasında dört fersahlık bir mesafe vardı. Öğle vaktinde Sodom'a vardılar. Birden su çeken kızlara rastladılar. Lût'un kızı onları gördü. O da su dolduruyordu. Onlara: ”Kimsiniz, necisiniz, ne istiyorsunuz?" dedi. Onlar da: ”Filan yerden geliyoruz şunu, şunu istiyoruz" dediler. Kız onlara Sodomluların durumlarından ve kötülüklerinden söz etti. Melekler içlerindeki öfkeyi dışa vurdular. Dediler ki: ”Bu ülkede bizi misafir edecek kimse var mı?" Lût'un kızı, kapı önünde dikilen babasını göstererek: ”İşte şu ihtiyar sizi misafir eder" dedi. Lût'a geldiler. Lût onları ve vaziyetlerini görünce, onlar yüzünden kaygılandı, çok üzüldü ve onlar için göğsü daraldı. Gam ve keder içine düştü. Onların gelmesine üzülmüştü. Çünkü melekler, çok güzel yüzlü delikanlılar suretinde gelmişlerdi. Onları insan zannetti. Kavminin onlara sarkıntılık etmesinden kendisinin de onları korumaktan âciz kalacağından endişe etti. Rivayete göre, yüce Allah meleklere, Lût, kavmi aleyhinde dört defa şehadet etmedikçe onları helak etmemelerini söyledi. Melekler gelince Lût onlara: ”Bu ülkenin durumunu biliyor musunuz?" dedi. Onlar da: ”Hangi durumunu?" dediler. Lût: ”Allah'a yemin olsun ki, bunlar amel yönünden yeryüzünün en kötü topluluğudur" dedi ve bunu dört defa tekrarladı. Meleklerin durumu açısından göğsü daraldı, sıkıldı. 'Bu, benim için çetin çok zor bir gündür,' dedi. Sonra Lût, karısına: ”Kalk, ekmek yap, durumu kimseye haber verme" dedi.

Hud 11:78

Lût (aleyhisselâm)'un karısı iki yüzlü bir kâfirdi. Bazı ihtiyaçları için dışarı çıktı. Uğradığı herkese durumu haber vermeye ve: ”Lût'un evinde öyle kişiler var ki, hayatımda onlardan daha güzel yüzlü, temiz kıyafetli ve güzel kokulu kimse görmedim" diyerek yaygaraya başladı. Lût'un kavmi de durumu öğrendiklerinde, koşarak ona geldiler, yani Lût'un kapısına geldiler. Misafirlerine sarkıntılık yapmak için adeta yarışıyorlardı. Onlar daha önce kötü işler işliyorlardı. Kötü fiillerini alışkanlık haline getirmişlerdi ve rezaletlerine devam ediyorlardı. Hatta kötülüklerini açık açık yapmaktan utanıp sıkılmıyorlardı. Şüphesiz kötülüğün açıkça yapılması, gizli yapılmasından daha kötüdür. Bundan dolayı, günahını gizlemeyen fasığın şehadeti kabul edilmez. Hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: ”Açıkça yapanlar dışında, ümmetin bütün günahkârları affedilir." (10) Lût: 'Ey kavmim! İşte kızlarım. Onları nikahlayın. Daha önce Lût'd an kızlarını istiyorlardı. Fakat ahlâksız ve kızlarının dengi olmadıklarından dolayı onlara evet demiyordu. Bir rivayete göre de Lût (aleyhisselâm), kavmi içindeki sözü dinlenen iki adama iki kızını nikahlamak istemiştir. Fakat nasıl olursa olsun Lût, bununla misafirlerini korumak istiyordu. Bu, misafire saygının zirvesidir. Onlar sizin için daha temizdir. Kadınlarla nikâh, erkeklerle ilişkiden daha temizdir. Bu söz, homoseksüelliğin temizliğine işaret etmez. Tıpkı, nikâhın, zinadan daha temiz olduğunu söylemenin zinanın temizliğine işaret etmemesi gibi. Bu söz, onların bozuk inanç ve düşüncelerine göre söylenmiştir. Ben fakir diyorum ki: Hazret-i Lût, fitne kapısının kapanması ve ilginin kızlarına yönelmesi için, önce onlara kızlarını teklif etti. Kızlarının sayısı orada bulunan erkekler kadar olmasa da, bu teklif, onları kötülükten uzaklaştırma konusunda güzel bir tedbirdir. Rivayete göre Hazret-i Lût'un iki kızı vardı. Fakat ileri gelenlerden ikisi bu teklife razı olursa, ayak takımından gelecek kavganın kökü kesilmiş olurdu. Biz, az bir hayırla pek çok kötülüklerin uzaklaştırıldığını görmüşüzdür. Burada Lût (aleyhisselâm), kızların onlar için daha temiz olduğu hükmünü açıklamıştır. Fahreddin Râzi'nin, Tefsir-i Kebîr'de dediği gibi, bu hüküm, başka bir şeye kıyasla değil, ancak helâle özendirmek ve kötülükleri temiz görmelerini kınamak içindir. Böylece sakınmalarını ve işlemekte oldukları homoseksüellikten vazgeçmelerini sağlamış olacaktı. Kötülükleri terketmek suretiyle Allah'tan korkun ve misafirlerin önünde beni rezil etmeyin. Çünkü misafirleri rezil etmek, ev sahibini rezil etmektir. Onlara ikram da, aynı şekilde ev sahibine ikramdır. İçinizde aklı başında, hakka giden, kötülüklerden çekinen bir adam dahi yok mu?' dedi.

Hud 11:79

Dediler ki: 'Senin kızlarında bizim bir hakkımız olmadığını biliyorsun. Bizim onlara karşı bir eğilimimiz yok. Onlarla nikahlanmayız. Bizim âdet ve töremizde kadınları nikahlamak yoktur. Sen bizim ne istediğimizi elbette bilirsin.' Bizim isteğimiz homoseksüelliktir.

Hud 11:80

Lût onları, bulundukları sapıklıktan vazgeçirme ümidini yitirince: Keşke size yetecek bir kuvvetim olsaydı. Keşke size bizzat karşı koyacak bir gücüm olsaydı. Veya içine sığınacağım ve beni sizden koruyacak sağlam bir kaleye güçlü yardımcılara sığınabilseydim,' dedi. Hazret-i Lût, kavmi içinde yalnız bir adamdı. Önemli durumlarda müracaat edebileceği bir kabilesi veya aşireti yoktu. Hadis-i şerifte Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Kardeşim Lût'a Allah rahmet eylesin. Aslında o, sağlam bir kaleye sığmıyordu." Hazret-i Peygamberin Lût için ”Allah rahmet eylesin" demesi, bu sözün Lût (aleyhisselâm)'a pek uygun düşmediğine kibarca işaret etmek içindir. Çünkü bu söz, kendisine yardım edecek birinin varlığından ümit kesmeyi ifade etmektedir. Oysa Hazret-i Lût'un sığındığı yüce Allah'tan daha sağlam bir sığınak yoktu. ”Allah, kuluna kâfi gelmez mi?" (Zümer: 36) Rivayete göre İbn Abbas şöyle demiştir: ”Allah, Hazret-i Lût'tan sonra gönderdiği her peygamber'e, kavminden bir destekçi verdi. Böylece Lût'un duası kabul edilmiş oldu."

Hud 11:81

Rivayete göre Lût (aleyhisselâm), azgınlar gelince kapısını misafirler üzerine kapattı. Kapının gerisinden onlara karşı koymaya başladı. Bu sefer duvarı dolaştılar. Melekler Lût'un sıkıntısını görünce dediler ki: 'Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamazlar. Sana hiçbir zarar ve sıkıntı veremezler. Bizimle ilgili olarak da seni mahcup edemezler. Çünkü senin dayanağın kuvvetlidir. Kapıyı aç, bizi onlarla baş başa bırak, Lût (aleyhisselâm) kapıyı açtı. Saldırganlar içeri, daldılar. Cebrail, Rabbinden bunları cezalandırmak için izin istedi. O da izin verdi. Cebrail doğruldu. Kanadını açtı. Kanadını yüzlerine vurdu ve onları kör etti. Nitekim Allahü teâlâ: ”Bunun üzerine gözlerini kör ettik" (Kamer: 37) buyurmuştur. Artık yollarını bulamaz oldular. İmdat çığlıkları ve Hazret-i Lût'un evinde sihirbazlar bulunduğunu söyleyerek çıktılar ve Lût'u tehdit ederek: ”Dur bakalım, hele bir sabaha çıkalım" dediler. Sen gecenin bir kısmında, gecenin sonunda veya İbn Abbas'ın dediği gibi, gecenin bir bölümünde hanımın hariç ailenle beraber yola çık. Böylece sabah vaktinde gelecek olan felâketten uzaklaşmış olun. Hiç kimse arkasına bakmasın. Bu yasaktan maksat, kavimlerinin başına inecek azabı görüp de içlerine acıma duygusu düşmemesidir. Karısı, Lût'un ailesinden istisna edilmiştir: Çünkü ötekilerin başına gelen, onun başına da gelecektir. Peygamber evinin bir mensubu olma şerefine ermesine rağmen, sapıklarla ilgisinden dolayı o da sapıklardan olmuş, sapıklığı ve inkârı onlarla birlikte onu da helake sürüklemiştir. Onlara, vadedilen zaman, sabahtır. Rivayet edildiğine göre Lût (aleyhisselâm) meleklere: ”Onlar ne zaman helak olacaklar?" diye sormuş, melekler de: ”Sabah vakti" diye cevap verince, Hazret-i Lût: ”Daha çabuk olmaz mı?" demiştir. Bunun üzerine: Sabah da yakın değil mi?' dediler. Helak olmaları için sabah vaktinin seçilmesi, bunun bolluk ve rahatlık vakti olmasındandır. Azabın bu vakitte inmesi daha korkunçtur ve düşünenler için daha ibret vericidir.

Hud 11:82

Emrimiz gelince, oraların, yani sabahleyin, belirlediğimiz azabın zamanı gelince, üstün gücümüzle Lût kavminin oturduğu yerlerin altını üstüne getirdik. Bu yerlere ”mü'tefikât" deniyordu. Dört şehirden ibaretti ve dört yüz bin kişi yaşıyordu. Kudüs'e uzaklığı üç günlük yoldu. Rivayet edildiğine göre Cebrail, kanadını ülkenin altına koydu, yerinden söküp göğe kaldırdı. Öyle ki gök ehli köpeklerin ulumasını, horozların ötmesini işitti, fakat ne bir kap ters geldi ne de uyuyan uykusundan uyandı. Sonra Cebrail ülkeyi üzerlerine ters getirdi.

Hud 11:83

Sonra şehir halkının üzerine de Rabbin tarafından işaretlenmiş sertleşmiş yağmur damlaları gibi peş peşe sert taş yağdırdık. Bu taşlar, yeryüzü taşlarına benzemeyen özel taşlardı. Veya taşların üzerinde, isabet edeceği, kimselerin isimleri yazılıydı. Bu taşlar, Rabbin katından atılıyordu. Ben fakir diyorum ki: Belki de, ülkenin altı üstüne geldikten sonra taş yağdırılması cezalandırmanın tam olması içindir. Hazret-i Salih'in kavmine gelen şiddetli çığlıktan sonra bir de zelzele olması gibi. Ayrıca, ihtiyaçları için ülke dışına çıkmış olanların helakini sağlamak için de taş yağmış olabilir. Bu taşlar, zalimlerden asla uzak değildir. Bu, bütün zalimler için bir tehdittir. Zalimlerin bu taşlardan kurtulup emin olacaklarını sanma. Rivayete göre, Hazret-i peygamber, ashabıyla birlikte me sekide oturduğu sırada şiddetli bir gürültü duydular. Bu, duvar yıkılması gibi bir sesti. Korkup dehşete düştüler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: ”Bu gürültü nedir biliyor musunuz?" deyince, ashap: ”Allah ve Rasûlü en iyi bilir" dediler. Rasûlüllah: ”Bu, yetmiş sene önce cehennemin üst tarafından atılan bir taştır. Ancak şimdi dibine ulaştı"(n) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sözünü tamamlar tamamlamaz münafıklardan ölen bilinin evinden bir feryat yükseldi. Ölen kimse yetmiş yaşındaydı. Ölünce cehennemin dibine indi. (Zaten yetmiş senedir cehenneme doğru yuvarlanıyordu.) Cenabı Hak şöyle buyurdu: ”Münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar." (Nisa: 145) Allah'ın onlara bu gürültüyü işittirmesi, ibret almaları içindir.

Hud 11:84

Medyen'e yani Medyen kabilesine de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Medyen, ülkeyi kuran Medyen adındaki kişinin ismiyle anılmaktadır. Neseben kardeşleri olan Hazret-i Şuayb onlara dedi ki: 'Ey kavmim! Yalnızca Allah'a kulluk edin. Putları O'na eş koşmayın. Çünkü sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. Hazret-i Şuayb'ın künyesi şöyledir: Medyen oğlu, Yeşcür oğlu, Meykil oğlu Şuayb. Bütün peygamberlerin tevhid konusundaki çağrıları birdir ve sadece tek Allah'a kulluğa davet etmişlerdir. Hazret-i Şuayb da önce onları tevhid'e çağırmıştır. Çünkü bu, işin temelidir. Sonra onlara, ölçü ve tartıda eksiklik yapmamalarını isteyerek şöyle demiştir: Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Yani ölçü ve tartı âletini denk tutun. Onların, iki tartı, iki de ölçü âletleri vardı. Birisi küçük, diğeri ise büyüktü. Başkalarından alırken büyük ölçekle tartıp tamtamına alıyorlar, verirken küçük ölçek veya tartıyı kullanıp eksik veriyorlardı. Onlara denen şuydu : İnsanların haklarını çalmak için ölçeğin hacmini normal'in altına düşürmeyin. Şuayb (aleyhisselâm) sözlerine devam ederek şöyle dedi: Doğrusu ben sizi, aslında eksik tartmaya tenezzül etmeyeceğiniz bir bolluk, zenginlik ve refah içinde görüyorum ve gerçekten sizin için, eğer bu haksızlıktan vazgeçmezseniz, tek bir tanenizin bile kurtulamayacağı, kuşatıcı bir günün yani kıyamet gününün veya bu dünyada kökünüzü kazıyacak olan azabından korkuyorum.

Hud 11:85

Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. İnsanlara eşyalarını, hakları olan şeyi eksik vermeyin. Eksiksiz olarak vermek konusunda titiz davranın. Ölçüde, tartıda veya başka hususlarda, değerli veya, değersiz hiç bir malda insanlara haksızlık etmeyin. Onlar satın aldıkları şeyin değerini eksik veriyorlardı. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Hakları eksik vermek, değersiz şeyleri değerli kılmak bozgunculuktur.

Hud 11:86

Eğer mü'minseniz, yani sözüme inanıyorsanız bu böyledir. Çünkü nasihatin faydası ancak imanla ortaya çıkar. Kâfir, zaten ebedî cehennemdedir. Allah'ın bıraktığı helâl kâr, sizin için eksik tartma ve aldatma yoluyla kazandıklarınızdan daha hayırlıdır. Çünkü böyle kazancın bereketi yoktur. Bunda hayır olduğunu zannetseniz bile, mutlak serdir. Yüce Allah, aynı manada şöyle buyurmuştur: ”Allah faizi eksiltir, sadakaları bereketlendirir." (Bakara: 276) Alış verişte hiç kimse hile ve dalavere ile başkasına hainlik yapamaz. Bu yollarla rızıklar artmaz, aksine bereketi gidip azalır. Kim ki hile ile tane tane mal toplarsa Allah onu toptan helak eder. Kâr olarak elinde sadece günah kalır. Bu şuna benzer: Adam'ın biri çok gözüksün diye süte su katıyordu. Sel gelip ineği boğdu. Kızı dedi ki: ”Babacağım! Süte kattığın sular birikti. Sonunda da sel oldu ve ineği boğdu." Ben sizin üzerinizde bir bekçi değilim.' Onun için de sizi günah ve kötülüklerden koruyamam. Ben ancak nasihatçı ve tebliğci olarak gönderildim. O görevimi de yaptım.

Hud 11:87

Bunun üzerine kavmi dediler ki: 'Ey Şuayb! Babalarımızın taptığını bırakmamızı yani atalarımızın taptığı putlara tapmamamızı isteyen... Hazret-i Şuayb (aleyhisselâm) onları tevhide çağırınca onların cevabı bu oluyordu. Çünkü tevhide davet, putlara tapmayı bırakmayı gerektiriyordu. Veya mallarımızda dilediğimiz gibi davranmayı terketmemizi... Bu da Şuayb (aleyhisselâm)'ın onlara, hakları yerine getirmeyi emretmesi ve başkalarını aldatmayı terketmelerini istemesi üzerine verdikleri cevaptır. Evet bunları emreden ve yasaklayan sana namazın mı emrediyor? Emri, namaza dayandırmaları gerçekten bunu sormalarından değil, alay içindir. Yani bize bu gibi davranışları emretmeye, seni namazın mı sevkediyor? Bazıları, Hazret-i Şuayb (aleyhisselâm)'ın onlara, altın ve gümüş paraların uçlarından kırıp eksiltmelerini yasakladığını ve âyette ”mallarımızda dilediğimiz gibi davranmamız" derken, bunu kasdettiklerini söylerler. Yeryüzünde demir, gümüş ve altını ilk ortaya çıkaran Hazret-i İdris (aleyhisselâm) zamanında ”Hevşenk" isimli bir zattır. Bu zat, İslâm'a çağıran sahih birisiydi. Altın ve gümüş para üzerine ilk damga basan ”Dahhak"tır. Para üzerindeki damgayı bozmak da yeryüzünde fesat çıkarmaktır. Sen, doğrusu aklı başında yumuşak huylu biriydin.' Oysa seni yumuşak ve olgunlukla hareket eden biri olarak biliyorduk. Seni, bize emrettiğin ve bizi yönelttiğin şeylerde böylesine olgunluktan uzak ve sert birisi olarak tahmin etmezdik. İşte bu gibi şeyler söyleyerek onunla alay ettiler. Bu, cimri birine şöyle söylemeye benzer: ”Seni Hatem-i Tai görse de, senden cömertlik öğrense!" Aynı şekilde cahil ve düşük birine: ”Ey Âlim! Ey Kâmil!" demeye benzer.

Hud 11:88

Şuayb, dedi ki: 'Ey kavmim! Söyleyin bana, eğer ben Rabbiniden, O'nun katından apaçık bir delil, parlak bir belge üzerinde isem ve O bana, tarafından, kendi katından peygamberlik ve hikmet gibi güzel bir rızık yani nimet vermisse, buna ne dersiniz? Buna rağmen, size uyup, helâli harama karıştırmam, size tevhidi ve putları terketmeyi günahlardan çekinmeyi, adaleti yerine getirmeyi emretmemem, benim için doğru olur mu? Zaten peygamberler sırf bunlar için gönderilmiştir. Ben size eksik tartma gibi, yasakladığım şeylerde, aksini yaparak bizzat bu yasağa meyletmek suretiyle size aykırı, davranmak, söylediğim şeylere ters düşmek istemiyorum. Kendim için ne istiyorsam. Sizin için de onu istiyorum. İnsanlara, hareketleriyle değil, sadece diliyle nasihat eden kimse gerçek nasihatçı değildir. İmam Gazâlî ihya'da şunu nakıetmiştir: ”Allah, Meryemoğlu İsa'ya şöyle vahyetti: 'Ey Meryemoğlu! Önce nefsine öğütte bulun. Eğer kabul ederse, o zaman insanlara nasihat et. Aksi halde Benden utan.'" Ben sadece gücümün yettiğince öğüt ve nasihatle sizi düzeltmek istiyorum. Bu ıslah çalışmamda, hedefime ulaşabilmem konusundaki başarım ancak Allah'ın destek ve yardımıyladır. Başarı ancak, Allah'ın kula ezelî yardımı ve ebedî himayesiyle mümkündür. Ben, yalnız O'na dayandım. Sadece Allah'a dayandım. Çünkü her şeye gücü yeten O'dur. Ve yapmakta olduğum her şeyimde yalnız O'na yönelirim.

Hud 11:89

Ey kavmim! Bana karşı gelmeniz, bana karşı yaptığınız düşmanlık, sakın sizi, tufanla boğulan Nûh kavminin, yahut şiddetli rüzgârla helak olan Hûd kavminin veya, korkunç çığlıkla yok olan Salih kavminin başına gelen felâketin bir benzerine uğratmasın. Allah'ın sizi bunlara benzer bir azapla cezalandırmasından korkun. Nitekim Lût kavmi de sizden uzak değildir. Onlar daha kısa bir süre önce, küfür ve günahları sebebiyle helak oldular. Helak olanlar içinde size en yakın olanlar onlardır. Eğer onlardan önceki bilinen milletlerden ibret almıyorsanız, hiç olmazsa onlardan ibret alın. Böylece onların başlarına gelen sizin de başınıza gelip de, onlar gibi olmayın.

Hud 11:90

İman ederek Rabbinizden af dileyin. Sonra da, putlara tapmaktan, günah işlemekten dolayı O'na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim, müminlere ve tevbe edenlere rahmeti ve sevgisi bol olandır.' Onlara karşı çok merhametli ve lütufkârdır. Dostlarına karşı sevgisi çoktur. Bil ki, Allah vedûd (çok seven) olmasaydı, kullarını hidayete erdimıez, mü'min kulunun tevbesinden sevinç duymazdı. Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Şüphesiz Allah'ın mü’min kulunun tevhesine sevinmesi, su adamın sevincinden daha fazladır. Adam, üzerinde yiyeceği ve içeceği bulunan devesiyle birlikte çorak ve tehlikeli bir araziye indi. Vurup kafayı yattı. Bir süre uyudu. Uyandığında devesi yanından gitmişti: Şiddetli susuzluk ve hararet hissedinceye kadar deveyi aradı. Ümidi kesince kendi kendine: 'Bari deveyi kaybettiğim yere gideyim de, ölünceye dek uyuyayım' dedi. Ölmek niyetiyle başını kolunun üzerine koydu. Uyandığında, bir de baktı ki, üzerinde yiyeceği ve içeceği olduğu halde deve yanıbaşmda duruyor, işte Allah, kulunun tevhesine, bu adamın devesini bulmasına sevinmesinden daha çok sevinir." Tevbenin çeşitli mertebeleri vardır. En üstünü; Allah'tan başka her şeyi bırakıp sadece O'na dönmektir. Yüce Allah, kul yalancı olmadıkça tevbeyi kabul eder. Şöyle anlatılmıştır: ”Malik b. Dinar, oynayan iki gence uğradı. Onlara nasihat etti. Gençlerden birisi: 'Ben arslanlardan bir arslanım' dedi. Mâlik ise: 'Sana bir arslan gelecek ki, sen onun yanında tilki kesileceksin' dedi. Genç hastalandı. Malik onu ziyarete geldi. Genç ağladı ve: 'Yanında tilki kesildiğim arslan geldi' dedi. Malik de: 'Allah'a tevbe et. O tevbeleri mutlaka kabul eder' dedi. Evin köşesinden şöyle seslenildi: 'Biz onu defalarca denedik, hep yalancı bulduk.'"

Hud 11:91

Şuayb'ın kavmi dediler ki: 'Ey Şuayb! Ölçüyü tartıyı denk yapmak, tek Allah'a inanmak türünden söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz. Bunu istihza ve hakaret olsun diye söylüyorlardı. Kişinin, sözüne değer vermediği arkadaşına: ”Ne dediğini anlamıyoruz" demesi gibi. Gerçekte Hazret-i Şuayb onlara, kendi dilleriyle hitap ediyor, onlar da sözünü alılıyorlardı. Ve içimizde seni zayıf görüyoruz. Biz sana zarar vermek istersek kendini bize karşı koruyacak bir kuvvetin yok. Diğer bir manaya göre: Seni hakir ve değersiz görüyoruz. Şurası açıktır ki, kâfirler, peygamberleri ve beraberlerindeki müminleri hakir görüyorlardı. Eğer kabilen olmasaydı, seni taşlardık. Kavminin hatırını ve mevkilerini gözetmek söz konusu olmasaydı, seni taşlayarak öldürürdük. Öldürme, taşlama yoluyla olmasa bile, öldürme sebebi olduğu için taşlamak, öldürmek yerine konuyor. Bu sözü Şuayb'ın kavmine hümieten söylüyorlardı. Bunu onlardan korktukları için değil, kendi dinlerinden oldukları için yapıyorlardı. Bizim yanımızda itibarın da yoktur.' Sayılan bir kimse değilsin ki, itibarın seni öldürmemize engel olsun. Ancak kavmin, bizim dinimizden olduğu için, yanımızda değerlidirler. Onlara olan saygımızı muhafaza etmek için, sana dokunmuyoruz. Bu, tartışmada yenilgiye uğrayan alçak adamın tavrıdır ki, delil ve âyetlere tehdit ve sövgü ile karşılık veriyor.

Hud 11:92

Hazret-i Şuayb (aleyhisselâm) onların bu sözlerine karşı dedi ki: 'Ey kavmim! Size göre kabilem Allah'tan daha mı değerlidir ki... Âyetin zahiri manası, ”size göre kabilem benden daha mı değerlidir?" şeklindedir. ”Allah'tan" denmesi; Allah'ın nebisi olarak Şuayb'ı hakir görmelerinin, Allah'ı hakir görmek manasına geldiğini belirtmek içindir. Buna göre mana şöyle olur: ”Size göre kavmim Allah'tan daha mı değerlidir? Bu, doğru değildir. Çünkü siz, Allah'a da asla değer vermiyorsunuz." Allah'a sırt çevirdiniz? O'nu değer verilmeyen, unutulup arka plâna atılan bir şey saydınız. Kavmimin hatırı için beni öldürmediğinizi söyleyerek sanki kabilemin Allah'tan daha değerli olduğunu ileri sürdünüz. Halbuki Allah, emrine uyulmaya daha lâyıktır. Değer verilmeyen şey için, ”arkaya atmak", ”sırt çevirmek" ifadesi kullanılır. Doğrusu Rabbim, yaptıklarınızı, işlediğiniz kötü amelleri (ilmiyle) kuşatmıştır. Ona değer vermemeniz de bu kötü amellerinizdendir. Ona hiçbir şey gizli kalmaz. Amellerinize göre sizi cezalandıracaktır. ”Kuşatmak" demek, bir şeyi bütün yönleriyle idrak etmek demektir.

Hud 11:93

Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Bana zarar vermek için ne kadar gücünüz ve imkânınız varsa, sonuna kadar kullanın. Âyetteki ”mekânetiküm" ifadesi, güç ve kuvvet anlamına geldiği gibi, mekân ve yön anlamına da gelir. İkinci şıkka göre âyetin manası şöyle olur: ”Bana karşı olan düşmanlık ve şirk konumunuzda devam edin." Doğrusu ben de Allah'ın bana verdiği yardım ve destekle elimden geleni yapacağım. Azaba uğrayacak olan ve yalan söyleyen ben miyim, yoksa siz misiniz? Bunu görecek ve rezil edici bir azabın kime geleceğini, hangimizin kendine yazık ettiğini ve yalancının kim olduğunu, davranışlarında kimin hatalı olduğunu bileceksiniz. Size söylediğim şeylerin sonucunu gözetleyin. Ben de sizinle beraber gözetliyorum.' Hazret-i Şuayb (aleyhisselâm), kavmiyle olan güzel tartışması, onlara cevap vermedeki üstün kudreti sebebiyle ”Peygamberlerin Hatibi" olarak isimlendirilmiştir. Çok ağlardı. Hatta bu yüzden âdeta gözleri kör olmuş da, Allah tekrar gözlerini iade etmişti. Bu, Allah'a yakın olanların halidir. Çünkü onlar daima Allah'ı göz önüne alıp, halkı ikinci plânda tutarlar. Sırf Allah'a baktıkları ve O'na olan sevgileri sebebiyle dünya ve âhiretin hiçbir şeyine iltifat etmezler. Onlar hür kölelerdir. İnsanlar, onlar hakkında tabaka tabakadır. Basiretleri bağlı, görme kabiliyeti olmayan sapıklar onları bilemezler. Hazret-i Şuayb'ın kavmini görmez misin, âmâ oluşları, peygamberlik nurunu görmelerine engel oldu. Onlar, gözleri olduğunu sanırlar. Ama idrakleri yoktur. Gerçekte kör olduklarını bilmediler de, Şuayb'ı zayıf gördüler. Zahirdeki gözleri onlara şeref kazandırmaz. Hak, hak ehliyle beraberdir. Allah, peygamberleri, kalb gözlerini gaflet uykusundan uyandırmaları ve kendilerini Allah'a çağırmaları için, gafil insanlara göndermiştir. Onlardan, görmeye kabiliyetli olanlar terbiye ve irşadı kabul ederler, çaba ve gayretle hak yolunda yürürler. Buna kabiliyeti olmayanlar ise söz dinlemeye tenezzül etmezler, gerçek iman hududuna varmaktan geri dururlar.

Hud 11:94

Ezelde Şuayb kavminin helaki ve azabıyla ilgili emrimiz gelince, Şuayb'ı ve ona tâbi olup, onun gibi inanan beraberindekileri katımızdan bir rahmetle kurtardık. Burada helakten önce kurtuluşun zikredilmesi, Allah'ın rahmetinin gazabını geçtiğine işaret içindir. Bu kurtuluş, onların amelleri sebebiyle değil, sırf Allah'ın lütuf ve keremiyledir. Çünkü iman ve amel de Allah'ın yardımına bağlı olunca bu kurtuluş sadece Allah'ın rahmeti ve ikramıdır. Zulmedenleri ise, korkunç bir çığlık yakaladı. Hazret-i Şuayb'ın davetini kibirleri sebebiyle kabul etmeyip kendilerine zulmedenleri, Cebrail'in şiddetli sesi yakaladı. A'raf sûresinde de: ”Onları bir sarsıntı yakaladı." (Araf: 78) buyrulmaktadır. Bu sarsıntının, şiddetli sesi izleyen bir sarsıntı olması mümkündür. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Allah Şuayb ve Salih'in kavmi hariç iki milleti, bir azapla azaplandırmadı." Onlara şiddetli bir sıcaklık bastı. Ormanlarına sığınmak için çıktılar. Ağaçların altına girdiler. Gölge şeklinde bir bulut meydana geldi, ağaçları sardı ve ateş yağdırdı. Cebrail de üzerlerine çığlığı bastı. Yer alabildiğine sallandı. Hepsi de ölüp kül oldular. Böylece oldukları yerde, ülkelerinde veya evlerinde diz üstü çökekaldılar. Bir yere kıpırdayamadılar.

Hud 11:95

Sanki orada, yani ülkelerinde hiç yaşamamışlardı. Bilin ki Semûd kavmi Allah'ın rahmetinden kovulduğu, helak edildiği gibi, Medyen halkı da Allah'ın rahmetinden kovuldu. Helak oldu. Medyenin helaki, Semud'un helakine benzetilmiştir. Çünkü ikisi de aynı azapla, yani çığlıkla helak edilmişlerdir. İyilerin, kötülerden ders almaları gerekir. Onlar dünyaya sarılıp onu, âhirete tercih ettiler. Sonra Allah onları, yurtları ve malları arasından çekip aldı. Sanki hiç mallardan faydalanmamış, sanki hiç evlerinde oturmamışlar gibi.

Hud 11:96

Yemin olsun ki, Mûsa'yı Firavun'a ve ileri gelen adamlarına mucizelerimizle... Hazret-i Mûsa'nın getirdiği dokuz mucize vardır: Asâ, beyaz el, denizin yarılması, çekirge, haşerat, kurbağalar, kan, mal ve can telefi. (14) Ve peygamberliğini tasdik eden apaçık bir delille gönderdik.

Hud 11:97

Firavun'un buyruğuna yani onun küfür emrine Firavunun ileri gelen adamlarına uydular. O, ”sizin benden başka bir ilâhınız olduğunu bilmiyorum" (Kasas: 38) dediği zaman, bu sözüne uydular da, Hazret-i Mûsa'nın tevhid çağrısına aykırı davranıp hakkı kabul etmediler. Oysa Firavun'un buyruğu, doğruya iletici değildi. Hayra götürmüyordu. Aklı başında olanlar kendilerini sapıtıp, aldatanlara değil, hakka ve hayra götürenlere uyarlar.

Hud 11:98

Kıyamet günü (Firavun), ileri gelenleri ve diğerleriyle birlikte bütün kavmine öncülük eder. Onların önünde, tıpkı dünyada peşinden gidenleri sapıklığa götürdüğü gibi âhirette de, onları cehenneme götürür. Ateşe atar. Âyetteki ”vürûd" kelimesi, suya inmek, ”mevrid" ise su demektir. Burada Firavun, suya inenlere öncülük yapan kişiye; kavmi suya inenlere; ateş ise indikleri suya benzetilmiştir. Varacakları yer ne kötü yerdir. İndikleri o ateş ne kötü bir kaynaktır. Çünkü kaynağa susuzluğu gidermek, ciğerleri serinletmek için gidilir. Ateş ise tam bunun aksidir.

Hud 11:99

Onlar burada da, kıyamet gününde de lanete uğratıldılar. Firavun'un buyruğuna tâbi olanlar, dünyada kendilerinden sonra gelen milletlerce lanetlendikleri gibi, kıyamet gününde de mahşer halkı tarafından büyük bir lanetle lanetlenirler. Firavuna tâbi oldukları gibi, bu lanet de iki âlemde nereye gitseler hak ettikleri bir ceza olarak onlardan ayrılmaz. Önderlerin peşinden gidenlerin hali bu olursa, artık onları bu derin sapıklığa düşürenlerin durumunun ne olacağı düşünülsün! Bu, ne kötü bir bağıştır. Burada ”bağış" olarak çevirdiğimiz ”rifd" kelimesi hakkında Zeccâc şöyle der: Bir şeyi, başka bir şeye yardım olarak katıp ona nisbet etmen. ”Rifd"dir. Buna göre mânâ: ”İki cihanda da lanet olan kazanç lan ne kötü kazançtır. Çünkü bu lanet dünyada azabın peşinden geldiği gibi, âhirette de azabla birlikte olacaktır." Âyet-i Kerim'de Firavun'un bedbahtlığı da ifade edilmiştir. Çünkü boğulma esnasında imanı ona fayda vermedi. Eğer fayda verseydi, cehenneme giderken kavminin önünde olmazdı. Bazı müfessirler şunu söylemişlerdir: Günahkâr suçlular dört gruptur ve hepsi de ateştedir. Oradan çıkamazlar. Hepsi de Firavun ve benzerleri gibi, kendilerinin tanrı olduğunu söyleyip Allah'ın ilâh lığını reddeden kibirlilerdir. Nitekim Firavun şöyle demişti: ”Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir ilâhınız olduğunu bilmiyorum..." (Kasas: 38), ”Sizin en yüce Rabbiniz benim." (Nâziât: 24)

Hud 11:100

Ey Rasûlüm Muhammed! Bu sana peygamberliğine delil olması için anlattıklarımız, halkı işledikleri günahlar yüzünden helak olmuş memleketlerin haberlerindendir. Onların yani Âd ve Semud gibi ülkelerin kalıntılarının bir kısmı hâlâ ayakta duruyor. Nuh ve Lût kavmi gibi bir kısmı ise, silinip gitmiştir. Kalıntılarından bir iz kalmamıştır. Biçilmiş ekin gibi olmuşlardır.

Hud 11:101

Kendilerini helak etmekle Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar, şirk ve helaki gerektiren diğer günahları işlemek suretiyle kendi kendilerine zulmettiler. Onlar Allah'ın nimetlerini yediler, başkasına taptılar. Peygamberleri yalanladılar. Ancak Rabbinin azap ve intikam emri gelince, Allah'ı bırakıp taptıkları ilâhlar yani putlar kendilerine hiç bir fayda vermedi. O'nun azabını kendilerinden uzaklaştıramadı. Sadece zararlarını artırdı. Yüce Allah putları, akıllılar için kullanılan çoğul ”vav"ı ile ifade etti. Çünkü putlara tapanlar, onlara ibadet ederken ve faydalarına inanırlarken, akıllı varlıklar yerine koyuyorlardı. Helak olanlar sırf putlara kulluk yaptıkları için helak olmuşlardı. ”Onlar putların fayda ve zarar vereceklerine inanıyorlardı. Bu inanç sebebiyle dünya ve âhiretin faydalarını elden kaçırdılar. İşte bu, zararların en korkuncu ve helakin en büyüğüdür.

Hud 11:102

Rabbin, haksızlık, yani zulüm eden memleketleri yakalayınca, işte böyle yakalar. Bu şekildeki bir azaplandırma, yüce Allah'ın, halkı zalim olan ülkeleri cezalandırmasıdır. Burada ”haksızlık eden," yani zalim olan şeklindeki niteleme, sırf küfür ve zulümleri sebebiyle helak olduklarını bildirmek içindir. Böylece bunun, bütün zalimlere ibret olması amaçlanmıştır. Doğrusu O'nun yakalaması çok çetin ve acıdır. Yakalanıp azab edilen kimseler için, O'nun azabı çok zor ve elem vericidir. Ondan kurtuluş umudu yoktur. Ebû Mûsa'dan rivayet edildiğine göre Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Allah, önce zalime fırsat verir. Yakaladığı zaman da ona eman vermez buyurmuş ve sonra da bu âyeti okumuştur. ”

Hud 11:103

Âhiret azabından korkanlar yani âhirete inanan kimseler için, hiç şüphesiz bunda, yüce Allah'ın anlattığı bu kıssalarda ibret, açık bir ders vardır. Bundan ancak âhirete inanan ibret alır, inanmayan ise ders almaktan pek uzaktır. O, insanların gelip geçmiş ve gelecek herkesin, hesap ve ceza için toplanacağı bir gündür. Ayrıca o, yerdeki ve gökteki herkes tarafından görülecek bir gündür. Herkes, Allah'ın huzurunda durmak için orada bulunurlar. Hiç kimse kaybolmaz. Bütün yaratılanlar, her yönden gelip oradaki önemli işi için hazır olur.

Hud 11:104

Biz o bilinen günü, hikmeti gereği ancak belli, yani az bir süreye kadar erteleriz. Bu âyetlerde Allah'ın tehdit ve korkutması vardır. Ayrıca, durumu düzeltmeye, gönlü arıtmaya, amelleri güzelleştirmeye, eceller gelmeden nefisleri sorguya çekmeye teşvik vardır. Çünkü kul, ancak ektiğini biçer. Yalnız başkalarına su verdiği kâse ile su içer. Kudsî hadiste şöyle buyruluyor: ”Ey kullarım! Şunlar sizin için saklayıp kıyamet günü karşılığını tamı tamına vereceğimiz amellerinizdir. Kim hayır bulursa, Allah'a hamdetsin. Kim de hayırdan başkasıyla karşılaşırsa, sadece kendini kınasın. ”(16)

Hud 11:105

Ertelenmiş olan o gün yani kıyamet günü gelince, Allah'ın izni olmaksızın hiç kimse konuşamaz. Faydalı ve kurtarıcı bir cevap ve şefaat sözü söyleyemez. Nitekim âyette: ”Rahman olan Allah'ın izni olmadan kimse konuşamayacaktır. Konuştuğunda da doğruyu söyleyecektir." (Nebe: 38) buyurulmuştur. Onlardan, yani insanlardan bir kısmı bedbahttır. Vadedilen azap gereği, ona ateş vacip olmuştur. Bir kısmı da mes'uttur. Müjde gereği cennetlik olmuştur. Bedbahtın önce zikredilmesi, buradaki amacın sakındırma ve korkutma makamı oluşundandır. Tibyan'da şöyle denilmiştir: ”Bedbahtlığın beş işareti vardır: Kalbin katılığı, gözün kuruluğu, dünyaya meyil, uzun emel ve haya duygusunun azlığı. Bahtiyarlığın işareti de beştir: Kalbin yumuşaklığı, gözün yaşlılığı, dünyaya meyletmeme, emelin kısalığı, haya duygusunun çokluğu."

Hud 11:106

Cehenneme girmeleri kesinleşen bedbaht olanlar cehennemdedirler. Oraya yerleşirler. Onlar orada eşek anırması gibi nefes alıp verirler. ”Zefir": Şiddetli nefes çıkarmaktır. ”Şehîk" ise, nefesi içeri almaktır. Bu iki kelime, eşeğin anırmaya başlaması ve anırmayı bitirmesi sırasında çıkardığı ses için kullanılır. Maksat; cehennemliklerin bağırışlarının eşek sesine benzetilmesidir. Eşeklerin sesi nasıl çirkinse, cehennemliklerin sesi de öyle çirkindir.

Hud 11:107

Rabbinin dilediği hariç, bunlar biraz sonra gelecek olan ebedî cehennemliklerden istisna edilenlerdir. Çünkü bazı cehennemlikler, mü'min olan günahkârlardır ve cehennemden çıkacaklardır. Denildi ki: Bedbahtlar iki kısımdır: Bedbaht olanlar ve daha bedbaht olanlar. Tevhid ehlinden olup da günah sebebiyle bedbaht, iman sebebiyle mesud olanlar vardır. Günahlar onu cehenneme sokar, tevhid ise oradan çıkarır. Bidat ve küfür ehli ise daha da bedbaht olur ki; küfrü ve yalanlaması onu cehenneme sokar ve orada ebedî olarak kalır. Gökler ve yer durdukça yani ebedî ve kesintisiz olarak orada ebedî kalacaklardır. Araplar bir şeyin ebedî olduğunu belirtmek için ”gökler ve yer durdukça" derler. Çünkü onların inancına göre gökler ve yer ebedîdir. Onların cehennemde kalmaları, gökler ve yerin devamına bağlı sayılmış, böylece onlara bunların ebedî olduğu hususundaki kasıtlarına göre misâl getirmiş ve Kur'an onların üslubuyla gelmiştir. Eğer onların cehennemde kalmaları göklerin ve yerin devamına bağlanmışsa, o zaman Kur'an'ın maksadı, âhiretin gökleri ve yeridir. Çünkü ebedî olan onlardır. Şu âyetler buna işaret etmektedir: ”Yerin başka bir yerle, göklerin de başka göklerle değiştirildiği gün..." (İbrahim: 47) ”Bizi yere vâris kıldı. Cennetten istediğimiz yere oturabiliriz..." (Zümer: 74) Âhiret ehlini gölgelendirecek ve onları üzerinde taşıyacak şeylerin olması zarurîdir. Bu gölgelik, ya Allah'ın yaratacağı semâdır veya Arş-ı Âlâdır. Üzerinde olup da seni gölgelendiren herşeye sema, ayağının bastığı her yere de arz denir. Buna göre, âhirette de yer ve gök vardır. Rabbin şüphesiz her istediğini yapar. Kâfirler gibi bazılarım cehennemde ebedî bırakır; günahkârlar gibi bazılarını ise oradan çıkarır. Bu konuda O'na karşı bir itiraz ileri sürülemez. Ebu's-suûd şöyle demiştir: ”Rabbinin dilediği hariç" sözü, ebedî kalmaktan istisnadır. Bu istisna şu âyetlerdeki istisnaya benzer: ”İlk ölüm hariç, orada başka ölüm tatmazlar" (Duhân: 56) Geçmişte olanlar hariç, babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin" (Nisa: 22) Bu istisnalar, bunların artık fiilen olmayacağını ifade eder. Yani cehennemde ebedî kalanlar, Allah'ın orada kalmamalarını murad ettiği zamanlar dışında daima orada kalacakladır. Kâfirlerin cehennemde ebedî kalacakları konusundaki nasslara göre, Allah'ın onları cehennemden çıkarmak istemesi ve orada kalmalarının son bulması mümkün değildir.

Hud 11:108

Mes'ut olanlara, Allah'ın bahtiyar olarak yarattığı kimselere gelince, onlar cennettedirler. Rabbinin dilediği hariç, gökler ve yer durdukça, kesintisiz bir ikram olarak orada ebedî kalacaklardır. Katâde diyor ki: ”İstisnanın manasını Allah en iyi bilir." Dahhak ise istisnayı, ”Cennete sokuluncaya kadar nur içinde bekletilenler hariç," şeklinde tefsir etmiş, ebedîliğin de belirli bir başlangıcı olduğunu söylemiştir. Ebu's-Suud ise istisnanın, muhale bağlandığını söylemiştir. Buna göre, Cennete giren artık bir daha çıkmaz demektir.

Hud 11:109

Bunların, yani putperest müşriklerin ibadetlerinin gerçek kulluk açısından bâtıl olduğunda herhangi bir şüphen olmasın. Bunların, sonuç olarak kötü şeyler olduğuna kesin olarak inan. Onların durumu, tıpkı babalarının durumu gibidir. Çünkü onlar ancak daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Onlar hak ve gerçek üzere değil, taklit ve sapıklık üzeredirler. Onlara paylarını gerçekten eksiksiz olarak vereceğiz. Babalarına, nasıl günahlarına uygun ceza vermişsek, bunlara da tayin edilmiş azabı tamı tamına vereceğiz. Babalarının başına gelen, bunların başına da gelecektir. Âyet-i kerime'de başkalarının görüşünü delilsiz olarak kabul etmek demek olan ”taklit" közlenmiştir. Taklit, iman ve inanç konularında değil, sadece fer'î ve amelî konularda caizdir. Kişinin delil ve görüş sahibi olması gerekir. Bununla beraber, Zahirîlere ve Hanefi mezhebine göre: Mukallid'in imanı geçerlidir Mukallit, âlemin sonradan olması Allah'ın varlığı ve sıfatları, peygamber gönderme ve peygamberlerin getirdiği şeyler gibi, inanılması gereken hususlara delilsiz olarak inanan kişidir. Çünkü peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); bedevi çocuk, kadın, köle ve cariyelerin imanını, delilsiz olarak kabul etmiştir. Fakat mukallit gerekli olan delil ve akıl yürütme işini terkettiği için, günahkârdır. Çünkü gerçek iman, ancak taklidi terketmek ve tevhidin özüne ulaşmakla elde edilir.

Hud 11:110

Yemin olsun ki, Mûsa'ya, hüküm ve prensipleri kapsayan ilk kitabı, yani Tevrat'ı verdik. Ondan önceki kitaplar. Sadece Allah'a iman ve tevhid konularını kapsıyordu. Onda ihtilâfa düşüldü. Allah'tan gelip gelmediği hususunda görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Bazıları iman etti. Bazıları ise reddetti. Ey Rasûlüm Muhammed! Kavminin, sana verdiğimiz Kur'an konusunda ayrılığa düşmelerine aldırma. Nasıl ki, Mûsa, kavminin yalanlamasına sabretti. Sen de öylece müşriklere karşı sabret. Bu âyette Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e teselli vardır. Eğer Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı... Bu söz, kıyamete kadar onlara mühlet tanıma sözüdür. Aralarında çoktan, hakkı ortadan kaldırmaya uğraşanların hak ettiği azabı indirmek suretiyle, kavminden ihtilâfa düşenlere hüküm verilmiş olurdu. Doğrusu onlar, yani Mekke kâfirleri bundan yani Kur'an'dan büyük şüphe içindedirler.

Hud 11:111

Şüphesiz Rabbin, mü'min olsun, kâfir olsun ihtilâfa düşenlerin hepsinin işlediği hayır veya şer olan amellerinin karşılığını onlara tam olarak eksiksiz verecektir. Şüphesiz Allah, onların bütün yaptıklarından haberdardır. Çünkü hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Herkese ameline uygun olarak karşılık verir.

Hud 11:112

Ey Rasûlüm Muhammed! Peygamber kardeşlerinin hallerini ve kavimlerinden çektikleri eziyetleri öğrendikten sonra artık beraberindeki şirkten uzaklaşıp tevbe edenlerle ve imanda sana katılanlarla birlikte emrolunduğun gibi Allah'ın sana emrettiği şekilde tevhid ve ona çağrı konusunda dosdoğru ol. Sapmadan yoluna devam et. Sen ve onlar haddi aşmayın. İfrat ve tefrite düşmeksizin, size çizilmiş olan yoldan sapmayın. Bu ifade işin ağırlığını göstermek için kullanılmıştır. Çünkü Allah yaptıklarınızı görür. O'na hiçbir şey gizli kalmaz. Size, buna göre karşılık verir. Koyduğu sınırlara uyma konusunda Allah'tan korkun. Bu ifade, yukarıdaki emir ve nehyin sebebidir. Çünkü görmek, karşılık vermenin sebebidir. Ebû Ali Güreanî şöyle demiştir: ”Keramet değil, istikamet peşinde ol. Senden istikamet istendiği halde, nefsin keramet isteğinde pek gayretlidir. En büyük keramet, harikulade şeyler göstermek değil, yaratanın hizmetinde dosdoğru hareket etmektir. Bu hususlara riâyet etmek son derece zordur. Onun için Hazret-i peygamber şöyle buyurmuştur: 'Beni Hûd Süresi ihtiyarlattı.'“

Hud 11:113

Zulmedenlere meyletmeyin. Buradaki hitap, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve beraberindeki müminleredir. Yani kendilerinde zulüm bulunan kimselere en ufak bir eğilim göstermeyin. Aksi halde size ateş dokunur. Bu meyil sebebiyle size cehennem ateşi dokunur. Kendisinden bir kerrecik zulüm meydana gelen kimseye meyil ateşe götürürse, zulmü kökleşmiş olana eğilim duymak, üstelik de tamamen meyletmek konusunda ne olacağını artık sen düşün! Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sizi ateşten kurtaracak Allah'tan başka yardımcılarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz. Buradaki: ”Sonra" kelimesi, zalimlere meyletmeleri sebebiyle azabı hak ettiklerinde Allah'ın onlara yardım etmesinin çok uzak olduğunu ifade eder. Sizin için, azap konusundaki kararı kesinleşmişse, artık Allah size yardım etmez. Âyet, zulümden sakındırma konusunda akla gelebilecek en şiddetli âyettir. Bu âyeti okuyup, içindeki tehdidi gördüğü halde, zulümden ve zalimlere meyletmekten çekinmeyen, yardımcısız olarak azap edileceklerini düşünmeyen milletin hali ne kadar şaşırtıcıdır. Kişi Kur'an'ı okur, dinde anlayış sahibi olur da, sonra elindeki dünyalığa tamah edip yaltaklanarak sultan kapısına giderse, attığı adımlar nisbetinde cehenneme dalar. Şöyle rivayet edilmiştir: Yüce Allah, Yûşâ bin Nûn'a şöyle vahyetti: ”Senin kavminin hayırlılarından kırk bin, şerlilerinden altmış bin kişiyi helak edeceğim." Yûşa: ”Peki, hayırlıların kabahati nedir?" deyince, yüce Allah: ”Çünkü onlar Benim adıma öfkelenmediler. Şerlilerle beraber yeyip içtiler." Bundan da anlaşılıyor ki, zalimlere kızıp, Allah için onlara buğzetmek vaciptir. Kara ve deniziyle yeryüzünün bütün kesimlerinde fesat, kralların fesadıyla ortaya çıktı. Buna sebep de öncelikle âlimlerdir. Eğer kötü âlim ve hâkimler olmasaydı, kralların fesadı az olurdu. Daha da ötesi, eğer âlimler, her dönemde hakkı savunma ve zulmü yasaklama konusunda birleşip bütün gayretlerini harcasalardı, sultanlar fesada cesaret edemezlerdi. Böylece zulüm tamamen ortadan kalkardı.

Hud 11:114

Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Manâ yönünden, namazla emredilenler umûmî ise de, hitap fert olarak Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yöneliktir. Yasaklardan sakındırma konusunda da, maksat ümmeti olduğu halde, Hazret-i Peygamber'in şahsında ümmete hitap edildiği olmuştur. Bu, Kur'an'ın üstün belagatının bir özelliğidir. ”Namazı ikâme"'den maksat, onu yerine getirmek, hep ayakta tutmaktır. Bu ifade, namazın, dinin direği olmasındandır. ”Gündüzün iki ucu'naım maksat ise, yatsı ve sabah namazlarıdır. Elbette iyilikler kötülükleri giderir. Genel olarak bütün iyilikler, özellikle de beş vakit namaz, küçük günahlara kefaret olur. Maksat, kötülüklerin kendisini gidermek değil, kötülüklere terettüp eden şeyleri (günahları) gidermektir. Çünkü kötülüğün kendisi yok olmaz. Hadis-i Şerifte: ”Vakitten vakte kılınan beş vakit namaz, Cuma'dan Cumaya kılınan namaz, Ramazan'dan Ramazana tutulan oruç, büyük günahlardan sakınıl dıkça, aralarında işlenen küçük günahlara keffârettir",m buyurulmuştur. Güzel ameller, kötülükleri işlemekten alıkor. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: ”Muhakkak ki, namaz, hayasızlıktan ve fenalıktan alıkor" (Ankebut: 45) Rivayet edildiğine göre, âyet-i kerimenin iniş sebebi şudur: Sahabeden Ebu'l-Yüsr el-Ensarî, hurma satıyordu. Yanına bir kadın geldi. Kadın çok hoşuna gitti ve: ”Evde bundan daha güzelleri var" diyerek kadını eve doğru götürdü. Kucaklayıp öptü. Cinsi ilişki dışında her şeyi yaptı. Kadın: ”Allahtan kork!" deyince bırakıp pişman oldu. Sonra Ebû Bekr'e gelip durumu haber verdi. Hazret-i Ebû Bekr: ”Günahını kimseye söyleme, Allah'a tevbe et" dedi. Ensarî yerinde duramayıp Hazret-i Ömer'e gitti. Ömer de aynı şeyleri söyledi. Ensâri yine yerinde duramayıp, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a geldi. Yaptığını ona haber verdi. Hazret-i peygamber: ”Rabbimin emri gelinceye kadar bekle, günahını gizle" dedi. İkindi namazını kılınca bu âyet-i kerime nazil oldu. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ensâriye: ”Bizimle birlikte ikindi namazını kıldın mı?" diye sorunca o: ”Kıldım" dedi. Bunun üzerine Hazret-i peygamber: ”Haydi git. İkindi namazı bu yaptığına keffârettir" buyurdu. Sahabeden birisi: ”Bu durum sadece bu şahsa mı has, yoksa bütün insanlara mı?" diye sordu. Hazret-i Peygamber: ”Aksine bütün insanlara mahsustur" buyurdu. Diğer bir Hadis-i şerifte Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Birinizin kapısı önünde bir nehir olsa da, günde beş defa orada yıkansa, kirinden birşey kalır mı? Ne dersiniz? Sahabe: ”Kalmaz," dediler. Rasûlüllah da: ”işte beş vakit namaz da böyledir. Allah onunla hataları yok eder." buyurdu. Bilmiş ol ki; günahların hepsi pisliktir. İbadetler ise temizleyicidir. Günahlar, abdest organlarının suyu ile dökülür. İyi amellerin en güzeli, ibadetlerin en faziletlisi, Allah'ı bilmektir. Bunun yolu da Tevhid ve nefsin arzularına aykırı davranmaktan geçer. Kul Allah'ı zikrederek günahlardan kurtulur. Zikirle nefis arınır, kalb saflaşır. Âyet-i kerimede, gece gündüz zikir ve ibadete devama işaret vardır. Geceleyin dinlenmek, gündüz rızık aramak gibi zaruri haller bunun dışındadır. Çünkü insanın gücünde ve organlarında bıkkınlık meydana gelir. Geceleyin daha dinç bir halde ibadet ve taat yapabilmek için, uykuyla bu bıkkınlığın giderilmesi gerekir. Bu, öğüt alanlar için bir öğüttür. Yani, namaz kılmak, istikamet üzere olmak, öğüt alanlar için bir derstir. Kim Allah'ın emrine uyar, dosdoğru hareket eder ve namaz kılarsa, hâl ve makamının hakikatine erer. Filozoflardan birisi şöyle demiştir: İstikamet üzere olan kişi dağ gibidir. Dağın dört işareti vardır: 1- Hararet onu eritmez. 2- Soğuk onu dondurmaz. 3- Rüzgâr onu sarsınaz. 4- Sel onu götürmez. Müstakim (dosdoğru) olan kişi de böyledir.

Hud 11:115

Ey Rasûlüm Muhammed! İşlerin zorluklarına karşı sabret. Bu emrin içine, dolaylı olarak ümmet de girmektedir. Çünkü, Allah, güzel iş yapanların ecrini zayi etmez. Yüce Allah namaz ya da İslâm'ın diğer farzlarının karşılığını kesin olarak eksiltmez. Bir hayır ehli diğerine şu üç cümleyi yazmıştı: ”Kim âhireti için çalışırsa, Allah da onun dünya işine yeter. Kim içini düzeltirse, Allah da onun dışını düzeltir. Kim Allah'la kendi arasındaki şeyleri düzeltirse, Allah da onun kullarla olan işlerini düzeltir." Bil ki, Allah bazı şeyleri emreder. Bazı şeyleri de yasaklar. Bundan maksat, kullarının kendisine itaat etmeleridir. Çünkü kulların kurtuluşu bununladır. Allah kullardan, sadece teslimiyet ve ibadetle memnun olur.

Hud 11:116

Sizden önceki helak olmuş nesillerin ileri gelenleri, hayırlı ve faziletli olan kişileri, yer yüzünde bozgunculuğa engel olmalı, bozguncuları yeryüzünü ifsat etmekten men etmeli değil miydi? Böyle yapmaları gerekirken, üzerlerine azap inmemesi için aralarından bu işi yapacak fazilet sahipleri çıkmadı. Ayette, fazilet ve hayır sahipleri için ”Bakıyye" tabiri kullanılmıştır. Çünkü kişi, en güzel ve değerli şeyi geriye bırakmak ister. ”Filan kişi, kavmin bakiyyesidir" denilince kavmin hayırlısıdır anlamı anlaşılır. ”Bakiyye", güzel ve değerli şey için mesel olmuştur. Ancak onlardan, kendilerini kurtardığımız, peygamberlere tâbi olan pek az kişi bozgunculuğu engelleyerek böyle yaptı. Bozgunculuğa engel olmayıp zulmedenler yani bizzat bozgunculuk yapanlar ise, kendilerine verilen refahın peşine düştüler. Servet ve lezzetlere daldılar. Bunları, âhirete tercih ettiler. Onlar zaten günahkârdılar. Bu ifade, helak olan ümmetlerin yok edilme sebebini açıklamaktadır. Bu sebep de iyiliği emredip kötülükten vazgeçirme görevlerini terketmek ve şehvetlere dalmaktır. Hadis-i Şerifte: ”Şüphesiz Allah, bir kısım kimselerin günahı sebebiyle toplumu cezalandırmaz. Fakat toplum, aralarında kötülükleri görür de, engellemeye güçleri yettiği halde engellemezlerse, işte o zaman Allah, iyileri ve kötüleri hep birlikte cezalandırır" buyurulmuştur.

Hud 11:117

Rabbin, halkı ıslah olmuş zalim olmayan memleketleri!! insanlarını haksız yere, hak etmedikleri ve lâyık olmadıkları sürece helak edecek değildir. Hiçbir memleketi haksız yere yok etmemiştir. Çünkü bu, Allah'ın hikmetiyle bağdaşmaz. Bu ifadelerden amaç, yüce Allah'ı zulümden ve O'nun için muhal olan şeylerden tamamen tenzih etmektir. Allah'ın, kullarına karşı yaptığı ne olursa olsun, asla haksızlık değildir. Sözün kısası şudur: Allah, şirke ve küfre mensup oldukları için hiçbir topluluğu ortadan kaldırmaz. Onlara azap, ancak muamelelerde hainlik yaptıkları, mahlûkata eziyet ve haksızlık ettikleri zaman gelir. Allah onları sırf müşrik oldukları için helak etmez. Çünkü müşriki iğ in cezası cehennemdir. Şirk için ondan daha az ceza, yeterli gelmez. Onları ancak günahları sebebiyle helak eder ki, bu, şirk cezasına ek bir cezadır. Deveyi boğazlamaları sebebiyle Salih (aleyhisselâm) kavminin, homoseksüellik sebebiyle Lût (aleyhisselâm) kavminin, ölçü ve tartıyı eksik yapmaları yüzünden Şuayb (aleyhisselâm) kavminin, Hazret-i Mû sa ve İsrail oğullarına eziyetlerinden dolayı Firavun kavminin helak olmaları gibi. Birisi dedi ki: ”İktidar şirkle devam eder, fakat zulümle devam etmez. ” Başka bir ifâde ile: Devlet şirkle payidar olur. Zulümle olmaz.

Hud 11:118

Eğer Rabbin dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı. Fakat ayrılığa devam ediyorlar. Yani, hiç kimse ihtilâf etmeksizin hak ve İslâm üzerinde onları birleşmeye zorlardı.

Hud 11:119

Fakat Rabbinin merhamet ettikleri hariç. İnsanlar hak ve İslâm dini konusunda hâlâ ayrılığa devam ediyorlar. Ancak Rabbinin lütfuyla hakka yönelttikleri, o konuda ihtilâf değil, ittifak üzeredirler. Âyet-i kerimede, Ehl-i Sünnetin de dediği gibi, kulun hürriyeti olduğuna işaret vardır. Kaderiye ise, her kulun kendi fiilini kendisi yarattığını söylemekte, küfür ve günahların, Allah'ın takdiriyle meydana geldiğine inanmamaktadırlar. Biz Ehl-i Sünnet topluluğu ise, kulun kazandığına ve Allah'ın yarattığına, yani, kulun fiilinin Allah'ın yaratmasıyla, kulun gücünün ise kazanma yönünde olduğuna inanırız. Zaten onları bunun için yani rahmet ehlini rahmet için, ihtilâf ehlini de ihtilâf için yaratmıştır. Rabbinin meleklere karşı söylediği: 'Yemin olsun ki, cehennemi hep insan ve cinlerle dolduracağım' sözü veya hükmü yerine gelmiştir. Kesinleşmiştir. Bu hüküm, onların bütün âsî olanları içindir veya hepsi içindir.

Hud 11:120

Peygamberlerin haberlerinden, yani peygamberlerin kıssaları içinden senin kalbini teskin edecek, gönlünü rahatlatacak, inancını artıracak, kalbini takviye edecek her şeyi sana anlatıyoruz. Çünkü insan bir belâ ve sıkıntıyla karşılaşınca, o sıkıntıda kendisine ortak olan bir grup gördüğünde, sıkıntının yükü hafifler. Nitekim şöyle denir: ”Musibet yaygın olursa, hafif ve tatlı olur." Bunda da, bu sûrede de sana hak ve gerçeğin açıklanması ve mü'minlere büyük bir öğüt ve hatırlatma gelmiştir. Çünkü mü'minler, ibretlerle dolu nasihatlerden ve Allah'ın geçmiş ümmetleri cezalandırmasından istifade ederler.

Hud 11:121

Gerek Mekke halkından gerekse başkalarından, bu gerçeğe inanmayanlara ve bundan ibret almayanlara de ki: 'Elinizden geleni, yani imansızlığınızın gereğini yapın. Elbette biz de iman ve ondan ders almanın gereğini yapacağız.

Hud 11:122

Şeytanın size vadettiği, bizim başımıza musibetler geleceği konusundaki yalanın gerçekleşmesini bekleyin. Biz de, sizin gibi kâfirlerin başına gelenlerin, sizin de başınıza gelmesini bekleyeceğiz.' Bu, onlar için bir tehdittir. Bu âyet, cihad âyetiyle neshedilmiştir.

Hud 11:123

Göklerin ve yerin gaybı sadece Allah'a aittir. Kullardan gizli oları şeylerin ilmi Allah'a mahsustur. Sizin amelleriniz Allah'a nasıl gizli kalabilir? Bütün işler yalnız O'na döndürülür. Kıyamet günü bütün amellerin neticesi Allah'a varır. Senin de, Allah'ı inkâr edenlerin de durumu Allah'a ulaşacak, senin namına kâfirlerden intikam alacaktır. Öyleyse O'na kulluk yani itaat et ve O'na güven. Tevhid üzere dosdoğru ol. Bütün işlerim ona havale et. O sana kâfidir. Onların şerrinden seni korur. Sana düşen, vahyettiklerimizi tebliğ etmektir. Çünkü Rabbin, yaptıklarınızdan gafil değildir. O'nun için, göklerde ve yerde olan hiçbir şeyin gizli kalması, onları unutması mümkün değildir. Bilmiş ol ki, gaybı bilmek sadece Allah'a mahsustur. Peygamber ve velilerin verdikleri haberler ise vahy, ilham ve Allah'ın bildirmesiyledir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, cennetle müjdelenen on kişinin halinden, kıyamet alâmetlerinden, âhir zamanda ortaya çıkacak bidat ve nefsaniyet hakimiyetinden, namaza değer verilmeyip şehvetlere uyulacağından haber vermesi bu türden şeylerdir. Sâlih imam Cüneyd-i Bağdadî (radıyallahü anh)'den şöyle rivayet edilmiştir: Dayım Seriyyü's-Sakatî bana, insanlara nasihat etmemi söyledi. Ben de nefsimi kınayarak bu işe lâyık olmadığımı söyledim. Cuma gecesi Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i rüyamda gördüm. Bana: ”Kalk ve insanlara öğüt ver" buyurdu. Uyandım ve Seriyyu’s-Sakatî'nin kapısına vardım. Dedi ki: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından ikaz edilinceye kadar bize inanmadın değil mi?" Ertesi gün insanlara vaaz ve nasihat etmek için postu serdim. Endişe içinde bir Hristiyan köle geldi. Dedi ki: ”Ey Şeyh! Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ”müminin firasetinden sakının. Çünkü o, Allah'ın nuruyla görür" sözünün manası nedir?" Cüneyd diyor ki: Başımı indirip kaldırdım ve dedim ki: ”Sen Müslüman ol. Çünkü Müslüman olma vaktin geldi." Köle hemen Müslüman oldu. İşte bu türlü bilgi ve insanların haline vakıf olmak, ancak Allah'ın ikramı sayesinde olur. Cenab-ı Hakk'ın yardımıyla Hûd Sûresi'nin tefsiri sona erdi.

Yusuf 12:1

YÛSUF SÛRESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 111 âyettir. Allahü teâlâ bu sûrede Yûsuf (aleyhisselâm)'un kıssasını zikretmiştir. Çünkü Yûsuf (aleyhisselâm), kardeşlerinin kendisine duyduğu çekememezlik, kuyuya atılma ve hapise konma gibi belâlarla imtihan olundu. Bunun üzerine Allahü teâlâ Cebrail (aleyhisselâm)'i gönderdi. Böylece kendisini Ünsiyet ve Huzur Makâmı'na ulaştırmak suretiyle teselli etti ve içinde bulunmuş olduğu o büyük musibetleri birazcık olsun hafifletti. Daha sonra kendisine kuvvet, izzet ve saltanat verdi. Böylece değişik zorluk ve sıkıntılardan sonra temize çıkmış oldu. Bunun için kim Yûsuf sûresini okumaya devam eder ve içerisindeki hikmetleri düşünürse Yûsuf (aleyhisselâm)'un ulaşmış olduğu sevinç ve sürür mertebelerine ulaşır. Tıpkı İbn Ata'nın dediği gibi: ”Gam ve keder içinde olan herhangi bir kimse, Yûsuf sûresini işitince mutlaka rahatlar." Yahudi âlimlerinin, müşrik ileri gelenlerine şöyle dedikleri rivayet edilir: ”Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e Yâkuboğullaımm Şam'ı bırakarak Mısır'a yerleşme sebebini ve Yûsuf (aleyhisselâm)'un kıssasını sorun." Onlar da bu soruyu Peygamberimize yönelttiler. Bunun üzerine Yûsuf Sûresi indi. Elif, Lâm, Râ... Yani, Ben Celâl sahibi Allah'ım; sana Yûsuf (aleyhisselâm)'un bu kıssasını sorduklarını görür ve işitirim... Âyetteki bu harflerin şu anlama geldiği de söylenir: Ben celâl sahibi Allah'ım; kardeşlerinin Yûsuf (aleyhisselâm)'a karşı yaptıkları kötülükleri ve onunla olan muamelelerini görürüm. Buradaki ”Elif, Lâm, Râ"dan ibaret olan Hurûf-u Mukattaa'nın, müşriklerin günlük yaşantılarında kullandıkları harflerin aynısı olmasına rağmen, Kur'ân-ı Kerîm gibi mucizevî bir kitap yazmaktan âciz kalacaklarını belirtmek amacıyla, kendilerine yüce Allah tarafından meydan okuma babından bu şekilde vahyedildiği de söylenmektedir. Bu sûre, apaçık Kitab'ın yâni Kuranın âyetleridir. Onun yüce Allah katından gönderildiği ve mucize bir kitap olduğu apaçık ortadadır. Yahut: ”İçerdiği hüküm, kânun, mülk ve melekût sırları, kâinatın ilk defa yaratılışıyla, âhiret hayatının yaratılışındaki sırlar gibi daha birçok hikmet, marifet ve kıssaları açıkça belirtmektedir" anlamına gelmektedir.

Yusuf 12:2

Şüphe yok ki, Biz onu yâni Yûsuf (aleyhisselâm) ve diğerlerinin kıssalarını içeren kitabı anlayabilesiniz hem mânâlarını, ihtiva ettiği hüküm ve hikmetleri, hem de hiçbir beşerin böyle bir kitap hazırlamasının mümkün olamayacağını idrak edebilesiniz diye ey Arap kavmi Arapça bir Kur'an olarak yani sizin dilinizle indirdik.

Yusuf 12:3

Ey Rasûlüm Muhammed! Biz, sana bu Kur'an'ı vahyetmekle kıssaların en güzelini, geçmişte yaşanmış olayların en ilginç ve en güzel olanını, yani Yâkuboğullarının kıssasını anlatıyoruz. Muhyi's-Sünne şöyle der: ”Yüce Allah Yûsuf (aleyhisselâm)'un kıssasını 'kıssaların en güzeli' diye isimlendirmiştir. Bunun sebebi ise, içerisinde krallarla onların yönetimindeki halkın yaşantıları, kadınların hilesi, düşmanların ezâ ve cefâlarına karşı sabretme, gücü yetince de düşmanları bağışlama gibi dünya ve din işlerinde yararlı olabilecek, ders alınabilecek birçok ibret, hikmet, nükte ve faydalanıl bulunmasıdır. Ayrıca Yûsuf (aleyhisselâm)'da, -Kendisinin üç peygamber soyundan gelmesiyle birlikte- şu özellikler toplanmıştı: Peygamberlik şerefi, güzel görünüşlü olması, rüya tabir etmesi ve devlet yönetiminde vazife alması. Durum bu olunca kim böyle bir insandan daha fazla kerem sahibi olabilir?..." Oysa sen bundan önce yani bu Kur'an'ı sana vahiy yoluyla göndermeden önce, bu haberleri elbette bilmeyenlerdendin. Yani sen daha önce Yûsuf (aleyhisselâm)'un kıssasında bildirilen olayları bilmiyordun. Onları hiçbir zaman hatırına getiremediğin gibi, başkasından da böyle bir şey duymadın. Buradaki amaç, Kur'an'ı Kerim'in geçmiş kavimlerin yaşantılarından bilgiler vererek, vahiy yoluyla geldiğini kanıtlamaktır.

Yusuf 12:4

Bir zaman Yûsuf, babasına yani Ya'kub aleyhisselâm'a demişti ki: Ey Rasûlüm Muhammed! (sallallahü aleyhi ve sellem) Yûsuf (aleyhisselâm)'un babası Ya'kub b. İshak b. İbrahim'e şöyle söylediği vakti hatırla: 'Babacığım! Gerçekten ben rüyamda onbir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm.' Buradaki ”secde ederlerken" ifadesinden amaç, ibadet amacıyla yapılan secde değil, selâm amacıyla yapılan secdedir. İbnu'ş-Şeyh bu konuda şöyle der: ”Gerek yüceltme ve saygı, gerekse ibadet amacıyla olsun, 'secde' kelimesinin anlamı, yüzün alın kısmının yere konulmasıdır. Aynı, şekilde tevazu ve boyuneğme anlamlarına da gelir. Âyette geçen 'gördüm' anlamındaki 'raeytü' fiili 'ru'yet'ten değil, 'ru'yâ' kökünden gelmektedir." el-Kevâşî isimli eserde denilir ki: ”Ru'yâ uykuda görmede, rü'yet gözle görmede, erra'yu ise kalp gözüyle görmede kullanılır." Yûsuf (aleyhisselâm) rüyasında kardeşlerini yıldızlar şeklinde görmüştür. Çünkü insan yıldızlara bakarak yolunu bulduğu gibi kardeşlerinin yardımıyla da yolunu düzeltir. Yine rüyasında babasını ve teyzesini güneş ve ay şeklinde görmüştür. Burada ”teyzesini" dedik. Çünkü annesi, kardeşi Bünyamin'in doğumunu müteakip lohusa halinde iken ölmüştü. Rüya üç kısımdır: 1- İnsanın içinden geçen şeyleri görmesi. Meselâ bir iş ve sanatla meşgul olan kimsenin rüyasında bunları görmesi gibi. Âşıkın maşukunu görmesi vb. rüyalar da bu kabildendir. 2- Rüyada şeytanın insanı korkutması. Bu, şeytanın insanla oynayarak onu üzecek şeyleri göstermesi şeklinde olur. İnsanın ihtilam olması da böyle olur. Bu iki çeşit rüyanın ta'biri yoktur. 3- Allah tarafından müjde şeklinde olan rüyalar. Bu tür rüyalar rüya meleğinin Levh-i Mahfuzdan bilgi getirmesi şeklinde olur. Bunun dışında rüyalar karışık rüyalardır.

Yusuf 12:5

Babası da: Yani Ya'kub Aleyhisselâm da bu garip rüyayı işitince yüce Allah'ın Yûsuf (aleyhisselâm)'u yüksek hikmet makamlarına ulaştırdığını, (tıpkı atalarına yaptığı gibi) Peygamberlik için seçtiğini, dünya ve ahiret şerefiyle şereflendirdiğini farketti ve kendisine kardeşlerinin haset etmelerinden, eziyet vermelerinden korktu. Ya'kub (aleyhisselâm), hem oğullanılın bu korkusunu gerçekleştirmelerini önlemek, hem de Yûsuf (aleyhisselâm)'u, karşılaşacağı meşakkat ve sıkıntılardan alıkoymak amacıyla, korktuğu şeyler kaderde yazılıysa Allah'ın onu muhakkak gerçekleşeceğine sonsuz güveni olmakla birlikte, meşakkatsiz olarak gerçekleşmesini umarak: 'Yavrucuğum! Görmüş olduğun bu rüyanı sakın kardeşlerine anlatma, sonra sana, seni öldürmek için kendini koruyamayacağın gizli bir tuzak kurarlar! Bu şekildeki ifade. Yûsuf (aleyhisselâm)'u sakındırmaya daha uygundur. Âyette geçen ”keyd" tuzak kurma ve başkasına şerrin ulaşmasını istemektir. Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır' dedi. Şeytanın sana ve tüm insanoğluna olan düşmanlığı ilk atanız Hazret-i Âdem'le Havva'yı cennet'ten çıkartmakla açıkça belli oldu.

Yusuf 12:6

İşte böylece yani tıpkı kardeşlerinin arasından senin şerefli, izzet sahibi, yüksek bir insan olduğunu gösteren bu büyük rüyayı görmek için seçildiğin gibi. Rabbin seni peygamberlik gibi daha önemli daha büyük görevler için de seçecek, sana rüyada görülen olayların yorumunu öğretecek... Çünkü yüce Allah, kimi bu tür rüyaları görmeye muvaffak kılarsa, doğru yorum yapmaya da muvaffak kılar. Âyette geçen olayların yorumundan maksat, rüya tabiridir. Ve ey Yûsuf daha önce yani şimdi içinde yaşadığın bu andan önce iki atan İbrahim ve İshak'a nimetini tamamladığı gibi... Yüce Allah'ın İbrahim (aleyhisselâm)'e tamamladığı nimeti, kendisini dost edinmesi, ateşe atılmaktan ve oğlunu kurban etmek kasdıyla kesmekten kurtarmasıdır. İshak (aleyhisselâm)'a nimetini tamamlamasına gelince, Ya'kub (aleyhisselâm)'la, torunlarının İshak (aleyhisselâm)'ın sulbünden yani zürriyetinden olmalarıdır. İşte görüldüğü gibi bunların hepsi peygamberlik nimetini tamamlayan büyük nimetlerdir. Sana ve Ya'kub soyuna nimetini tamamlayacaktır. Tıpkı iki atana peygamberlik ve nübüvvet nimetini tamamladığı gibi... Çünkü Rabbin çok iyi bilendir, hikmet sahibidir. Yani Rabbinin ilmi geniş, hikmeti büyük olup, kullarının arasından peygamberlik için kimin seçilmeye lâyık olduğunu bilir. Nimetini de ancak lâyık olana tamamlar. Yaptığı her şeyi de doğruluk ve hikmet gereği yapar.

Yusuf 12:7

Yemin olsun Yûsuf ve kardeşlerinde, Yûsuf kıssasıyla onbir kardeşinin haberlerinde, soranlar için ibretler vardır. Yani onların haberlerinden soran ve bilen herkes için Yüce Allah'ın herşeyin üstünde olan kudretine işaret eden, O'nun yüceliğini gösteren büyük ibretler vardır. Şöyle ki Ya'kub (aleyhisselâm)'un büyük oğulları, en küçükleri olan Yûsuf’u küçük düşürmeye karar verdikten ve ona yapacaklarını yaptıktan sonra, Allah (celle celalühü) kendisini peygamber kılmak, devlet yönetiminde söz sahibi yapmak için kardeşleri arasından seçti. Kardeşlerini de onun yönetimine boyun eğdirdi. O'na karşı olan hasetlerini de kendi başlarına yıktı. İşte bu. Allah (celle celalühü)'ın her şeyin üstünde olan kudretinin, dehşet verici hikmetinin en açık delillerinden biridir.

Yusuf 12:8

Kardeşleri dediler ki: 'Yûsuf'la kardeşi yani öz kardeşi Bünyamin babamıza bizden daha sevgilidir. Ariflerden bazılarının şöyle dediği rivayet edilir: Yûsuf (aleyhisselâm) rüyasında onbir yıldızla ay ve güneşin kendisine secde ettiğini görünce Ya'kub (aleyhisselâm)'un dünya gözüyle kendisini görme isteği arttı. Babasının ve dedesinin mirasçısı olacağını ve kardeşlerinin de hasedini üzerine çekeceğini anladı. Bu yüzden her an Yûsuf (aleyhisselâm)'u kucaklıyor, onun yanından ayrılmasına hiç dayanamıyordu. Kardeşlerinin Yûsuf (aleyhisselâm)'a karşı olan hasetleri de gün geçtikçe artıyordu. Sonunda kendilerini yeyip bitiren bu haset, onları Yûsuf (aleyhisselâm)'a hücum etmeye zorladı. Yüce Allah'ın Ya'kub (aleyhisselâm)'u, Yûsuf (aleyhisselâm)'a karşı kalbinde beslediği sevgiden dolayı imtihan etmeyi dilediğini, daha sonra imtihanın çok ağır olması için Yûsuf’u kendisinden uzaklaştırdığı da söylenmektedir. Halbuki biz herşeyi çözmeye ve dürmeye gücü yeten, sevgiye daha lâyık kalabalık bir cemaatiz. Durum böyleyken aramızdan zayıf olan iki kişiyi on kuvvetliye yeğlemek de ne demek oluyor? Herhalde babamız Yûsufla Bünyamin'e karşı bizden daha fazla sevgi beslerken apaçık bir yanlışlık içindedir. Yani adaletten sapmaktadır.

Yusuf 12:9

Yûsuf’u öldürün Burada: ”Hasetçilik büyük günahlardandır. Özellikle haset yüzünden adam öldürme gibi günahları işleme yönüne gittiler. Öyleyse tüm bunlar Peygamberlerde olması gereken şartlardan ”ismet", yani günah işlememe ve ”nübüvvet" sıfatlarına ters düşmez mi?" diye sorulabilir. Bu soruya İmam Fahrettin er-Râzî'nin şöyle cevap verdiğini söylerim: (1) 1 - Bu konuda doğru olan şudur: Yûsuf (aleyhisselâm)'un kardeşleri peygamber değillerdir. Durum böyle olunca onlardan meydana gelen hasetçilik, yalancılık ve Yûsuf'u öldürerek ondan kurtulmak istemeleri gibi peygamberlerde aranan günah işlememe şartına ters düşen bu fiiller için özür aramaya da gerek yoktur. Bu konuda ”Safvetu't-Tefâsîr" adlı kitabımızla İbn Kesir'in söylediklerine bakılabilir. (Sabûnî) "Peygamberlerden Allah tarafından Peygamberlikle görevlendirildikleri andan itibaren ”ismet" yani günah işlememe şartı aranır. Bundan önce böyle bir şart aranmaz." veya onu helak olması, yahut vahşi hayvanların yemesi için yerleşim bölgelerinden uzak sahrada bilinmeyen bir yere atın ki, babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Böylece her şeyiyle sizi sevsin, sizden başkasına iltifat etmesin! Ondan sonra da yani Yûsuf’tan kurtulup, babanız onu unuttuktan sonra, ya yaptıklarınızdan Allah'a tevbe ederek, ya da babanızın yanında dürüst davranarak sâlih kimseler olursunuz!'

Yusuf 12:10

Onlardan söz alan biri: Yani Yehuda adındaki kardeşleri, Yûsuf'u öldürmek için kendi aralarında görüş birliği yaptıklarında, onların bu korkunç tuzağını gerçekleştirmelerine karşı çıkarak engel oldu. Ona göre Yûsuf'u öldürmekten daha iyi bir çözüm yolu bulunabilirdi. Bunun için kardeşlerine: 'Yûsuf'u öldürmeyin çünkü suçsuz yere onu öldürmek çok büyük bir günahtır. Onu uzak bir yere de atmayın. Neticede ölüme terkedileceğinden bu da onu öldürmek hükmündedir. En iyisi onu kuyunun en karanlık yeri olan dibine atın da geçen kervanlardan biri onu telef ve yok olmaktan korumak amacıyla alsın. Eğer benim bu görüşümü kabul edip yapacaksanız böyle yapın' dedi. Yehuda'nın görüşünü böyle bir üslûpla kardeşlerine arzetmesinin sebebi, hem kalblerini yumuşatarak görüşünü benimsemelerini sağlamak, hem de kendisiyle alay etmelerini önlemekti. Diğer taraftan Yehuda'nın böyle bir görüşü öne sürmesinin sebebi, kardeşleri tarafından Yûsuf'a tuzak hazırlamak amacıyla ortaya atılan görüşlerin en uygununun bu olmasıydı. Çünkü geçen kervanlardan hangisi Yûsuf (aleyhisselâm)'u bulursa beraberinde götürerek o bölgeden uzaklaştıracaktı. Böylece kendilerini yormadan herhangi bir işlem yapmaya ihtiyaç duymaksızın hedeflerine ulaşmış olacaklardı. Evet Yûsuf (aleyhisselâm)'a karşı en merhametlisinin onu kuyunun dibine atmaktan başka bir öneriye razı olmadığı şu kardeşlere, bir de günümüzdeki kardeşlere bakın... Durumlarının aynı olduğunu göreceksiniz.

Yusuf 12:11

Babaları, Yûsuf (aleyhisselâm)'a karşı haset ve düşmanlık duyguları beslediklerini farkedince, ona zarar vermemeleri için Yûsuf’u korumaya karar vermişti. Onlar da babalarını bu tutumundan vazgeçirmek islediler ve kendisine hem Yusûfla aralarındaki kardeşlik bağını hatırlatmak, hem de nesep zincirini harekete geçirmek için dediler ki: 'Ey babamız! Sana ne oluyor da Yûsuf'u bize emanet etmiyorsun! Senin bizim babamız, bizim senin evlâtlarınız, onun da bizim kardeşimiz olmasına rağmen, korkmana sebep ne? Neden bize güvenmiyorsun? Oysa biz ona iyilik isteyen ona kanat geren kimseleriz. O halde ortada bize olan güvenini, bizim de onun iyiliğini istediğimizi sarsacak bir sebep yok.

Yusuf 12:12

Yarın onu bizimle beraber kıra gönder de bol bol yesin, içsin koşu ve ok atma gibi kâfirlere karşı savaşmayı hedefleyen oyunlarla oynasın. Biz onu mutlaka kendisine bir zarar gelmekten koruruz.'

Yusuf 12:13

Babaları dedi ki: 'Onu götürmeniz ayrılık acısının şiddetine dayanamayıp, yokluğuna sabredemeyeceğimden dolayı beni mutlaka üzer. Bunun yanısıra siz ondan habersizken onu bir kurdun yemesinden korkarım.' Ya'kup (aleyhisselâm)'un şöyle bir rüya gördüğü rivayet edilir: Bir dağın tepes indeyken oğlu Yûsuf (aleyhisselâm)'a bir çölün ortasında, on bir tane kurt hücum etmekte ve daha sonra Yûsuf (aleyhisselâm), kurtların arasında kaybolmaktadır. İşte bu rüyadan dolayı bir şeyler olacağını sezer ve oğullarından ”kurdun" kardeşleri Yûsuf'u yememesi için dikkatli davranmalarını ister.

Yusuf 12:14

Dediler ki: 'Vallahi biz güçlü kuvvetli bir topluluk olduğumuz halde, eğer onu kurt yerse, o zaman biz gerçekten (acizlikten) helak olmuş kimseler sayılırız.' Yani güçsüzlük, zayıflık ve acizlikten dolayı helak oluruz. Görüldüğü gibi Yûsuf (aleyhisselâm)'u beraberlerinde götürmeleri halinde babalarının üzüleceği endişesini bırakıp, sadece onun kurtlar tarafından yenilme korkusuna cevap vermeye özen gösteriyorlar. Çünkü ikinci sebep (yani Yûsuf’un kurtlar tarafından yenilmesi korkusu) onu beraberlerinde götürmelerini engellemek için babalarına göre yeterli gerekçeydi. Birinci sebep (yani babalarının Yûsuf'un yokluğuna dayanamayıp üzülmesi) ise, beraberlerinde götürseler bile, bir süre sonra tekrar babalarına geri getireceklerinden dolayı onlarla gitmesini engellemek için ikincisine göre geçerliliği daha az olan bir gerekçeydi. Sahabîlerden birinin şöyle dediği rivayet edilir: ”Kişi düşmanının delil ve gerekçe öğrenmesine fırsat vermemelidir. Çünkü Yûsuf (aleyhisselâm)'un kardeşleri, babaları Ya'kub (aleyhisselâm)'un kendilerine yukarıdaki âyette geçen sözleri söyleyerek kardeşlerine tuzak kurmak için delil öğrenmelerine fırsat verinceye kadar kurdun insanları yediğini bilmiyorlardı." Bu anlamdaki bir atasözü ise şöyledir: ”Belâ mantıkla gelir." Bir gün Arap diline hizmet etmiş önde gelen meşhur âlimlerden İbnu's-Sikkît, devrin halifesi Mütevekkil'in meclisinde otururken, halifenin iki oğlu Mu'tez ve Mueyyed'in çıkageldiği rivayet edilir. Bunun üzerine halife kendisine şu soruyu yöneltir: ”Şu iki oğlumu mu yoksa Hasanla Hüseyin'i mi daha fazla seversin?" O da: ”Vallahi Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin hizmetçisi Kanber bile, senden ve iki oğlundan daha hayırlıdır." diye cevap verir. Halife el-Mutevekkil çevresindekilere: ”Bunun dilini kökünden koparın!" diye emreder. Halifenin bu emri yerine getirilir ve İbnu's-Sikkît o gece ölür. Ancak bu olaydan önce İbnu's-Sikkît'in, Mu'tez ve Mueyyed'e ders verirken şu beyitleri okuması ibret vericidir: Kişi dil sürçmesiyle belâya uğrar da Ayak sürçmesiyle uğramaz. Çünkü dilinin sürçmesiyle başı gider. Ayağının sürçmesi ise yavaş yavaş iyileşir.

Yusuf 12:15

Babalan izin verdikten sonra onu götürüp yapmak istedikleri eza ve cefayı yaptılar. Olay şöyle gelişti: Ya'kub (aleyhisselâm), kardeşlerinin Yûsuf un onlarla beraber ısrarla sahraya çıkmasını istediklerini ve onu koruyacaklarına dair yemin ederek söz verdiklerini gördü. Aynı şekilde Yûsuf’u da gezip dolaşmaya meyilli görünce, kendisini kaderde ne yazılıysa ona razı olmaya mecbur hissetti. Böylece Yûsuf’u beraberlerinde götürmelerine izin verdi. Ancak gözden kayboluncaya kadar uzaklaşınca babalarının nasihatlerine uymadılar ve kardeşlerini yere yatırarak: ”Ey yalancı rüya sahibi! Sana secde eder halde gördüğün yıldızlar nerede? Şimdi gelsinler de seni elimizden kurtarsınlar" dediler ve kendisine eziyet vermeye, vurmaya başladılar. Yûsuf ise kardeşlerinden kime sığındı ise, ondan dayak yedi. Bu şekilde kendisine kötü davranmayı, sıkıştırmayı artırdılar. Bunun üzerine dayanamayarak ağlamaya ve: ”Ey babacığım! Sana verdikleri sözü ne çabuk unuttular! Ne çabuk vasiyetine uymadılar!.. Ah! Cariyenin oğullarının, oğluna yaptıklarını bir bil sen!" diye seslenmeye başladı. Daha sonra Yehuda ortaya atılarak kardeşlerine şöyle dedi: ”Bana onu öldürmeyeceğinize dair söz vermediniz mi?" Onlar da: ”Evet söz verdik" diye cevap verdiler. Bunun üzerine: ”Öldürmeden daha hayırlısını size göstereyim mi? Onu kuyuya atın" dedi. Bunu duyan kardeşlerinin kızgınlıkları geçti ve: ”Öyle yapalım" dediler. Böylece kuyunun dibine atmaya ittifakla karar verdikleri zaman beline bir ip düğümleyerek içeriye doğru sarkıttılar. Çünkü kuyunun üst kısmı dar, dibi ise genişti. Yûsuf (aleyhisselâm), ipe tutunarak dışarı çıkmak istedi. Onlar da Yûsuf’un iki elini bağladılar. Gömleğini babalarını aldatmak amacıyla yalancı kan sürmeye karar verdikleri için üzerinden soydular. Bunun üzerine Yûsuf kardeşlerine şöyle dedi: ”Ey kardeşlerim! Gömleğimi bana geri verin ki, yaşadığım sürece giyeyim ve öldükten sonra da kefenim olsun." Buna rağmen gömleğini geri vermediler. Üstelik kuyunun yarısına kadar indiğinde ipi keserek ölmesi için onu içeriye bırakıverdiler. Ancak kuyunun içerisinde su vardı." Yûsuf suya düştü. Sonra da kuyunun kenarında bulunan bir kaya parçasına tutundu ve ağlayarak ayağa kalktı. Hasen el-Basrî şöyle dedi: ”Yûsuf (aleyhisselâm) kuyuya on iki yaşında iken atıldı. Babasına ise kırkından sonra kavuştu." Yûsuf (aleyhisselâm)'un on yedi yaşında iken kuyuya atıldığı da rivayet edilir. Kuyuya atılınca şöyle dediği söylenir: ”Ey şahit olup gaip olmayan, yakın olup uzak olmayan, galip olup mağlup olmayan Allah'ım! Bana içinde bulunmuş olduğum şu durumdan bir kurtuluş ve çıkış yolu göster..." Kevâşîde denir ki: Yûsuf (aleyhisselâm) kuyuda üç gün kaldı ve Cibril (aleyhisselâm) kendisine bu sırada şu duayı öğretti: ”Her kederi gideren, her duayı kabul eden, her kırığı saran ve her yalnızı avutan Allah'ım!.. Muhakkak senden başka ilâh yoktur. Seni tesbih ederim. Senden bana bir kurtuluş, bir çıkış yolu kılmanı, kalbime sevgini yerleştirmeni, beni korumanı ve bana acımanı istiyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi Allah'ım!.." Biz Yûsuf'a: 'Yemin olsun ki sen onların sana yaptıkları bu işlerini, devlet idaresinde hatırı sayılır, güçlü bir kimse olacağından ve durumunun bu hale geleceğini akıl edemeyeceklerinden dolayı onlar senin Yûsuf olduğunun farkına varmaksızın gelecek bir gün kendilerine haber vereceksin' diye kendisini müjdelemek ve avutmak için vahyettik. Allah'ın Yûsuf (aleyhisselâm)'a gönderdiği bu vahiy, nübüvvet ve peygamberlik vahyi idi.

Yusuf 12:16

Akşamleyin gün battıktan sonra ağlayarak babalarına geldiler. Özellikle gün battıktan sonra gelmelerinin sebebi babalarına mübalağalı olarak özür beyan etmekti. Kadının birinin, kocasını Şurayh'a şikâyet ettikten sonra, ağladığı rivayet edilir. Bunun üzerine Şa'bî, Şurayh'a şöyle der: ”Ey Ümeyye'nin babası! Bana kalırsa bu kadın mazlum. Görmüyor musun ağlıyor." Şurayh ona şu cevabı verir: ”Yûsuf (aleyhisselâm)'un kardeşleri de zalim oldukları halde ağlayarak geldiler. Kadıya (hakime), ancak kanun gereği hüküm vermek yaraşır."

Yusuf 12:17

'Ey babamız! Biz atış ve koşuda yarışmak için sahraya gittik, Yûsuf'u da elbise ve azık gibi eşyamızın yanında bırakmıştık. Ne yazık ki, bizim peşimizden onu kurt yemiş! Fakat biz doğru söyleyenler olsak da, Yûsuf'a aşırı sevginden dolayı sen bize inanmazsın.' Durum böyleyken bize inanmıyorsan, sözümüze güvenmeyip, bize karşı kötü zan beslerken hiç inanmazsın dediler.

Yusuf 12:18

Gömleğinin üstünde yalancı bir kan ile geldiler. Bir hayvan derisi yüzerek kanını Yûsuf un gömleğine sürdükleri rivayet edilir. Ancak gömleği yırtmayı akıl edememişlerdi. Ya'kûb (aleyhisselâm) Yusufun haberini duyunca, bütün gücüyle bağırarak: ”Gömlek nerede?" dedi. Gömleği aldı ve yüzüne sürdü. Gömlekteki kan yüzüne bulaşmcayadek ağladı ve ”Vallahi ömrümde

Yusuf 12:19

bunun gibi yumuşak huylu bir kurt daha görmedim. Yavrumu yediği halde üzerindeki gömleği parçalamamış" dedi. Ya'kub dedi ki: 'Belki de nefisleriniz size tarif edilmeyen, bilinmeyen kötü bir şeyi güzel gösterdi. O bu sözle onların hem Yûsuf'a istediklerini yaptıklarını, hem de şu iki şey sebebiyle yalancı olduklarını kanıtlıyordu: Aşırı hasetlikleriyle tanınmaları, yırtık ve tırnak izi bulunmaması nedeniyle gömleğin sağlam olması. Çünkü ”Belki de nefisleriniz size bir şeyi güzel gösterdi" sözü, onların ”onu kurt yemiş" sözlerine cevap olarak söylenmişti. Artık bana düşen, içerisinde insanlara şikâyet bulunmayan güzel bir sabırdır. Şüphesiz sabır, içerisinde insanlara şikayet bulunmazsa güzel olur. İçerisinde yaratana şikâyet bulunan sabır ise, Allah'a kulluk hakkı gözetileceğinden dolayı daha güzel olur. Çünkü böyle bir sabırla, hem hatalara göz yummanın kerem sahibi kimselerin ahlâk anlayışından, hem de bağışlama, affetme ve özür kabul etmenin hayır sahibi kimselerin âdetinden olmasına rağmen her kapıya etkinin yalnızca yüce Allah'tan geldiği görülür. Kim sana özür dileyerek gelirse özrünü kabul et. Söylediği şeyle doğru da yapsa, günah da işlese. Yûsuf hakkında yalan olsa bile sizin anlattıklarınız karşısında yardımına sığınılacak ancak Allah'tır.' Beydâvî: ”İşledikleri bu günâh, eğer doğruysa peygamber olmayı beklemelerinden önce vuku bulmuştu" demektedir. Beydâvî' nin buradaki ”eğer doğru ise" sözü, peygamber olmayı beklemelerinin doğruluğunun şüpheli olduğuna işaret eder. Beydâvî bu görüşünde haklıdır. Çünkü peygamberler, peygamberlikten önce Allah tarafından korundukları gibi, peygamberlikten sonra da kendilerine lâyık olmayan, nefret uyandıran şeyleri işlemekten de masumdurlar. Yüce Allah'ın ”sana ve Ya'kub soyuna nimetim tamamlayacaktır." (Yûsuf: 6) sözü ise Yûsuf (aleyhisselâm)'dan başka diğer kardeşlerinin peygamberliğine işaret etmemektedir. Çünkü Ya’kûboğullarına verilen nimetin tamamlanması açısından kendilerinden sonra peygamberlik zincirinin kopmaması onlar için yeterlidir. Tıpkı yüce Allah'ın ”Tevhid kelimesi" hakkında ”Bu sözü ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı" (Zuhruf: 28) buyurduğu gibi. Çünkü herkes tarafından kolaylıkla anlaşılacağı üzere bu söz, torunlarından bazılarının Allah'a şirk koşmayacağı anlamına gelmez. Bir kervan yani Medyen yönünden gelip, Mısır'a giden bir grup geldi. Yûsuf un içerisinde olduğu kuyuya yakın bir yerde mola verdi. Bu olay Yûsuf un kuyuya atılışından üç gün sonra oldu. Ve sucularını kuyuya gönderdiler. O da gidip kovasını su ile doldurmak için kuyunun içine doğru saldı. Bunun üzerine Yûsuf'a ipe tutunması vahyolundu. Sucu ipi kuyudan dışarıya çekince, karşısında çok güzel bir erkek çocuğu olan Yûsuf’u buldu. Aslında tüm güzelliklerin yarısı Yûsufa verilmişti. Yûsuf’u görünce, kendisini ve arkadaşlarını müjdeleyerek: 'Müjde, işte bir oğlan!' dedi. Evet sucu eşine az rastlanan bir nimet bulmuştu... Sucu ve arkadaşları, onu bir ticaret malı olarak kafiledeki diğer arkadaşlarından, ondan elde edecekleri kazanca ortak olmamaları için sakladılar. Halbuki Allah onların yaptıklarını çok iyi bilir. Sakladıkları sırları Allah'a gizli kalmaz.

Yusuf 12:20

Kafile Mısır'a vardığında sucu ile arkadaşları onu değersiz bir pahaya, ya bozuk ve sahte oluşundan, ya da tartısındaki eksikliğinden, ölçülmemiş sayılı birkaç dirheme sattılar. Yani onu tıpkı bir ticaret eşyası gibi pazara çıkardılar. Çünkü Yûsuf (aleyhisselâm)'un kim olduğunu ve başına neler geldiğini bilmiyorlardı. Bunun sebebi de, ya kaderde yazılı olan bir şeyin gerçekleşmesi için Yüce Allah'ın onlara Yûsufa sormayı unutturması, ya da sordukları halde konuştuğu dilin İbrânîce olması sebebiyle verdiği cevabı anlayamamalarıdır. İbn Abbas'ın bir rivayetine göre Yûsuf (aleyhisselâm), yirmi dirhem karşılığında satılmış, başka bir rivayete göre ise bu meblâğ, yirmi iki dirhemdir. Onlar yani satıcılar zaten ona yani Yûsufa karşı rağbetsiz idiler. İşte bunun için zikredildiği üzere onu değersiz bir ücret karşılığı sattılar. Çünkü onlar için Yûsuf bulunan bir şeydi. Buluntu bir şeyin sahibi onu küçümser ve sürekli olarak gerçek sahibinin her an ortaya çıkıp kendisinden çekip alacağı korkusunu taşır. Bundan dolayı karşısına ilk çıkan alıcıya en ucuz bir fiata satarak elinden çıkarmaya çalışır.

Yusuf 12:21

Mısır'da onu satın alan kimse, karısına dedi ki: 'Ona değer ver ve güzel bak. Yani güzelce yeyip içmesini ve rahat etmesini sağla. Yûsuf (aleyhisselâm)'u satm alan bu kimse, ”Aziz" (yani Mısır idaresini elinde tutan) unvanıyla tanınan maliye bakanı ve ordu komutanı Kıtfîr'di. -Yûsuf (aleyhisselâm) da bu sırada on yedi yaşında bulunuyordu. Hapiste geçirdiği süreyle birlikte Mısır Azizi'nin evinde toplam on üç yıl kaldı.- Otuz yaşında iken Reyyan Kıtfîr'i kendisine bakan tayin etti. Otuz üçüne ulaşınca da Allah (celle celalühü) kendisine ilim ve hikmet verdi. Yüz yirmi yaşında vefat etti. Defter kullanmayı ilk bulan oydu. Bu kimse, yani Aziz, Râil adındaki karısına dedi ki: ”Ona değer ver ve güzel bak." İbn Abbas'a göre Mısır Azizi'nin karısının adı Râil'dir, lâkabı ”Züleyha"dır. Umulur ki ihtiyaç duyduğumuz bazı işleri yapmakta bize faydası olur. Ya da onu evlât ediniriz. Mısır Azizi bu sözü Yûsuf (aleyhisselâm)'un sıradan bir çocuk olmadığını sezdiği için söylemişti. Bunun için şöyle denilir: ”İnsanların en feraset sahibi olanları üç kişidir: Mısır Azizi, ”Babacığım! Onu ücretle (çoban) tut" (Kasas: 26) diyen Şıı'yab (aleyhisselâm)’ın kızı ve Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in halife olmasını isteyen Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh). Çünkü Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ömer'in (radıyallahü anh) hilâfete en uygun kişi olduğunu sezdi ve kendisinden sonra onu Müslümanların başına halife olarak tayin etti." İşte böylece, Mısır'da adaletle hükmetmesi ve kendisine rüyadaki bazı olayların yorumunu ve başka ilimleri öğretmemiz için Yûsuf’u o yere yani Mısır'a yerleştirdik. Diğer taraftan ileride Aziz'in hanımıyla arasında geçecek olan olayda onun suçsuzluğunu anlaması amacıyla da hem Aziz'in gönlüne onun sevgisini yerleştirdik; hem de kendi evinde ona değer verdirdik, güzel baktırdık. Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Hiçbir şey O'nun emrine karşı gelemez; hiçbir kimse O'na karşı koyamaz. Aksine O, bir şey yapmak istediği zaman, ona ”ol" der ve muhakkak o şey hemen olur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.

Yusuf 12:22

Yûsuf bir yandan vücutça kuvvetlenip iyice geliştiği, yiğitlik çağma erdiği; diğer yandan da nonnal bir kimsenin otuzla kırk yaşında ulaşabildiği akıl olgunluğuna erkenden ulaşarak iyi ile kötüyü iyice ayırdedebildiği buluğ çağma ulaşınca, ona ilim ve amelde olgunluk olan hüküm ve ilim verdik. O da bu olgunlukla kendisini, insanlar arasında hak ve adaletle hükmetmeye, onlara başkanlık yapmaya hazırladı. Hasan-ı Basrî, ”Yûsuf buluğ çağına ulaşınca, ona hüküm ve ilim verdik" âyetine dayanarak Yûsuf (aleyhisselâm)'un kuyuya atıldığı andan itibaren Peygamber olduğu görüşündedir. Onun için burada Mûsa (aleyhisselâm)'nın hikâyesinde zikredildiği gibi ”...Yiğitlik çağına erip olgunlaşınca..." (Kasas: 14) denilmemiştir. Çünkü Mûsa (aleyhisselâm)'ya vahiy, kırk yaşında, vücutça iyice gelişip, olgunlaştıktan sonra indi. Yûsuf (aleyhisselâm)'a ise henüz on sekiz yaşında vücutça iyice gelişmeye, akılca olgunlaşmaya başlarken indi. Yukarıdaki âyette zikredilen ”hüküm"le amelî incelikler, ”ilim"le de nazarî (teorik) incelikler kasdedilmektedir. Çünkü Yûsuf (aleyhisselâm) nice zorluklara, belâlara ve musibetlere sabretti. Buna karşılık da kendisine nice sırların keşif kapılarını açtı. İşte güzel davrananları Biz böyle Yûsuf'a yaptığımız gibi şaşırtıcı, güzel mükâfatlarla mükâfatlandırırız. Çünkü Allah yaptıkları işlerde ”güzel davrananları sever." (Âli İmran: 148) Yüce Allah kimi severse o kimse dünya ve ahiret mutluluğuna erer. Bu anlamdaki Hadis-i Şerifin rivayeti şöyledir: ”Allah kulunu severse Cibril (aleyhisselâm)'e yüksek sesle Allah (celle celalühü) falan kulunu seviyor, sen de sev' der ve Cibril (aleyhisselâm) da o kulu sever. Daha sonra Cibril gök ehline (meleklere) seslenerek: 'Allah (celle celalühü) falan kulunu seviyor, siz de seviniz' der ve onlar da o kulu severler. Bunun üzerine yer ehli (insanlar ve diğer canlılar) arasında da bu kulun saygınlığı kabul edilir."0'

Yusuf 12:23

Evinde bulunduğu kadın, yani Züleyha, tıpkı hilekâr bir kimsenin karşısındaki kişinin elinde bulundurduğu herhangi bir şeyi elde etmek, onu kaçırmamak amacıyla türlü entrikalarla aldatmaya çalıştığı gibi, hedefine ulaşmak için Yûsuf (aleyhisselâm)'u kandırarak onun nefsinden murad almak istedi. Ancak Yûsuf (aleyhisselâm), Züleyha'ya kendisinin tam anlamıyla iffet sahibi, nezih bir kimse olduğunu gösteriyordu. Çünkü bir yandan Züleyha'nın vücudunun güzel yerlerini sürekli gördüğü halde kendisine karşı istek duymuyor, bir yandan da emri altında olmasına rağmen, arzularını yerine getirmiyordu. İşte bunlar, onun iffetin ve temizliğin en yüksek mertebesinde olduğunu haykırıyordu... Ve sayıları yedi olan tüm kapıları üzerine iyice kapatıp haydi gel!' dedi. Züleyha ile Yûsuf (aleyhisselâm) arasında şöyle bir konuşma geçtiği rivayet edilir: ”Ey Yûsuf! Gözlerin ne güzel!" dedi. Yûsuf: ”Cesedimden yere akacak olan ilk şey gözlerimdir" dedi. Züleyha: ”Yüzün ne güzel!" dedi. Bu defa Yûsuf: ”Yüzüm toprağın yemesi içindir" cevabını verdi. Züleyha: ”Saçın ne güzel!" deyince Yûsuf: ”Cesedimden ilk dağılacak olan şey saçımdır" dedi. Bunun üzerine Züleyha: ”İpek yatak serilmiş bir halde hazır beklemekte. Kalk da sana olan ihtiyacımı gider" deyince Yûsuf: ”Arzularını yerine getirirsem cennetteki nasibimden olurum" cevabını verdi. ”Gözüm senin aşkınla dönmüş, sarhoş olmuş bir vaziyette. Sen de gözünü kaldır da benim şu güzelliğime, şu çekiciliğime bak" deyince Yûsuf: ”Güzelliğinle çekiciliğine kocan benden daha lâyıktır" dedi. O da: benden yerine getirmemi istediğin hiyanet ve isyan anlamına gelen böyle bir iş yapmaktan 'Allah'a sığınırım. Çünkü kocanız Aziz benim efendimdir, bana güzel davrandı. Beni satın aldıktan sonra size benimle ilgilenmenizi, cömert olmanızı emretti. Yani beni korudu. Şimdi tüm bu iyiliklerin karşılığı, ailesine kötülük yapmak suretiyle kendisine ihanet etmek değildir. Bu sözlerle Yûsuf (aleyhisselâm) Züleyha'ya uygun bir dille kocası Aziz'in hakkına riayet etmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyordu. Şüphesiz ki zalimler ne olursa olsunlar felah bulmaz'lar. Yani zafer ve kurtuluş dairesi içerisine girmezler dedi. Bu âyet, yapılan iyilikten anlamanın vacip olduğuna işaret etmektedir. Nitekim Yûsuf (aleyhisselâm), Züleyha'nın arzularını yerine getirmeyi iki sebepten dolayı reddetti: Birincisi: Günah ve zulüm olduğundan dolayı. İkincisi: Kocasının kendisine yaptığı iyilikten dolayı.

Yusuf 12:24

Yemin olsun ki, kadın ona meyletti. Yani kendisini Yûsufa gösterip, nefsinden murad almak için kapıları kapattıktan ve ”haydi gel!" diyerek yanına çağırdıktan sonra, onunla birleşmeyi, cinsel ilişkide bulunmayı büyük bir azimle istedi. Belki de bu arada Yûsuf (aleyhisselâm)'u kapıya doğru kaçmaya zorlayan, Züleyha'nın elini kendisine uzatarak açması, kucaklaşmayı istemesi gibi birtakım hareketler de meydana gelmiş olabilir. Eğer Rabbinin zinanın çok çirkin, büyük bir günah olduğunu gösteren delilini, yani doğruyu gösteren mucizesini görmeseydi, o da insanoğlunun tabiatı ve gençlik şehveti gereği zorlanmadan herhangi bir amaç izütmeksizin kadına meyledecekti. Ancak Yûsuf (aleyhisselâm) böyle bir zina suçu işlemediği gibi, haram olan herhangi bir şeye de meyletmeyen birisiydi. Bunun için âyet-i kerîme'de ”...ikisi de birbirleriyle birleşmeye meylettiler" gibi bir anlam bulunmamaktadır. Bu da ”meyletme'îim tek taraflı olduğunun kanıtıdır. Diğer taraftan âyetteki Yûsuf (aleyhisselâm)'un ”Rabbinin delilini görmesi" ndeki amaç, zinayı gerçek yönüyle çok çirkin bir suç olarak yakinen bilmesiydi. Çünkü böyle bir bilgiyle olayların iç yüzü gerçek şekilleriyle ortaya çıkar. Tıpkı Allah'ın Rasûlü (sallallahü aleyhi ve sellem)'nün şu sözünde olduğu gibi: ”Cennet'in etrafı nefse hoş gelmeyen şeylerle. Cehennem'in ise şehvetlerle çevrilmiştir." (4) İşte böylece Biz, kötülük yani efendiye hiyanet etmeyi ve fuhşu, yani zinayı ondan uzaklaştırmak için böyle yaptık. Ona delillerimizi gösterdik ve öğrettik. Çünkü zina çirkinlikte haddi çok aşan bir günahtır. Burada Yûsuf (aleyhisselâm)'un kesinlikle günah işlemeye meyletmediğinin, böyle bir şeye asla yönelmediğinin, açık ispatı vardır. Eğer aksi olsaydı âyette: ”Biz onu kötülük ve fuhuştan uzaklaştırmak için" denilirdi. Ancak durum böyle olmadı. Aksine kötülük ve fuhuş ona dışarıdan geldi. Yüce Allah da dışarıdan gelen kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırdı. Çünkü o, Allah'ın kendilerini itaat etmekten alıkoyacak şeylerden korumak suretiyle kendisine itaat için seçtiği ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı. Burada Şeytanın Yûsuf (aleyhisselâm)'u kandırmak için bir yol bulamadığının ispatı vardır. Nitekim Sâd sûresinin 82. âyetinden de anlaşılmaktadır ki İblis, ihlâslı kulları azdıramıyacaktır. Orada şöyle buyrulur: ”İblis: 'Senin mutlak kudretine Yemin olsun ki, onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım' dedi." (Sâd: 82) Bahru'l-Ulûm’da şöyle denilmektedir: ”Bil ki yüce Allah (celle celalühü), Yûsuf (aleyhisselâm)'un günah işlemediğine şahit oldu. Diğer taraftan onun iyilik yapan, ihlâsa erdirilmiş seçkin kulları arasında olması sebebiyle de Allah (celle celalühü) kendisini övdü. Bunun için kim olursa olsun, herkesin Yûsuf (aleyhisselâm)'un sadece nezih, temiz, iffetli, şer ve fitne anında doğru yoldan sapmayıp sapasağlam ayakta kalması gibi özelliklerini incelemekle yerinmemeleri gerekir. Aksine onlardan ibret almalıdırlar." Bu konuda Hasan-ı Basrî şöyle demektedir: ”Allah (celle celalühü), peygamberlerin kıssalarını, onlara acıyasınız diye değil, aksine O'nun rahmetinden ümit kesmeyesiniz diye anlatır. Çünkü Peygamberin yapmış olduğu şeylerdeki gerekçeleri, Allah katında daha fazla geçerlidir. Bunun için tevbeleri de (kabulü halinde) peygamber olmayan kimselerin tevbelerinden daha çabuk kabul edilir. Burada Yûsuf (aleyhisselâm)'un tevbe edip, etmediğine ilişkin herhangi bir şeyin zikredilmemesi, onun günah işlemediğinin delilidir. Çünkü yüce Allah, peygamberlerin küçük bile olsa, işledikleri tüm günahları onların daha sonra vazgeçerek tevbe ve istiğfar ettiklerine değinmeden hiçbir zaman zikretmemiştir. Tıpkı Adem, Nuh, İbrahim ve Süleyman (Aleyhimu's-Selâm) peygamberlerin işledikleri günahları ve o günahlardan yaptıkları tevbelerini zikrettiği gibi."

Yusuf 12:25

İkisi de evin çıkış yolu olan kapıya koştular. Ancak burada ikisinin de koşuş sebebi farklıydı. Yûsuf, Züleyha'dan kaçmak, o ise Yûsuf un çıkmasını önlemek için kapıya doğru koşuşuyorlardı. Kadın onun gömleğini arkadan yırttı. Yani onun arka tarafından gömleğini tutarak çekti, bunun üzerine gömlek yukarıdan aşağıya ikiye ayrıldı. Kapının yanında onun kocasına yani Kıtfîr'e tam içeri girerken rastladılar. Kadın dedi ki: 'Senin ailene zina veya benzeri bir kötülük etmek isteyenin cezası, zindana atılmaktan ya da kırbaç gibi âletlerle dövülerek acıklı bir işkenceden başka bir şey midir?' Züleyha: ”Ben yatakta uyurken bu İbranî hizmetçi gelerek elbisemi soydu ve nefsimden murad almak istedi"dedi. Bunun üzerine Aziz, Yûsuf (aleyhisselâm)'a dönerek şöyle dedi: ”Ey hizmetçi! Ben sana iyilik yapıyorum, sen ise bana hıyanette bulunuyorsun. Senden beklenen karşılık bu mu olmalıydı?"

Yusuf 12:26

Yûsuf: Kendisini savunmak ve ırzını korumak için 'Hayır o kendisi beni birleşmeye davet ederek benim nefsimden murad almak istedi' dedi. Kadının akrabasından biri yani henüz beşikte bir çocuk olan dayısının oğlu şöyle şahitlik etti: 'Eğer onun gömleği önden yırtılmışsa, kadın yani Züleyha doğru söylemiştir, o yani Yûsuf ise savunduğu iddiasında yalancılardandır. Çünkü bu hal, kadını onun istediği, bunun üzerine kadının da onu kendisinden uzaklaştırmak amacıyla ittiği ve bu sırada gömleğinin önden yırtıldığı anlamına gelir. Yüce Allah'ın bu olaya şahitlik yapmak amacıyla özellikle kadının akrabalarından birini seçmesinin hikmeti, o kimsenin, Züleyha aleyhindeki delilinin dalia geçerli olması, Yûsuf'un suçsuzluğunun net bir şekilde ortaya çıkması ve kendisine yöneltilen suçun yanlışlığının iyice anlaşılması içindi. Bil ki, henüz beşikteyken konuşan bir grup bebek vardır. Bunların bazıları şunlardır: Yûsuf (aleyhisselâm)'a şahitlik eden kimse, İsa (aleyhisselâm), (Meryem Suresinde bu konuşma olayından söz edilecektir.) Hendeğe atılanların yanlarında bulunan çocuk. Firavunun kızının bayan kuaförünün oğlu ve Rahip Curayc'e isli ad edilen çocuk. Bu sonuncunun kıssası şöyledir: Curayc bir manastırda Rabbine ibadet le meşguldür. İsrail oğullarından fahişe bir kadın: ”Yemin olsun ki mutlaka onu fitneye düşüreceğim" diye yemin eder. Böylece doğru Curayc'a gelir ve kendisini ona arzeder. Ancak o, kadına dönüp bakmaz. Bunun üzerine kadın, Curayc'ın manastırında koyunlarıyla birlikte kalan bir çobanı baştan çıkarıp onunla yatmayı başarır. Daha sonra bir oğlan çocuğu doğurur ve babasının Curayc olduğunu iddia eder. Oradaki insanlar Curayc'ı döverler, manastırını da yıkarlar. Bunun üzerine Curayc, namaz kılar, Rabbine duada bulunur. Sonra da çocuğun yanına gelir. Elini başına koyarak: ”Seni yaratan hakkı için, bana babanın kim olduğunu söyle!" der. Çocuk da Yüce Allah'ın izniyle dile gelir ve: ”Babam filan çobandır" der. İnsanlar bunu işitince Curayc'dan özür dilerler ve manastırını yeniden inşa ederler.

Yusuf 12:27

Eğer onun gömleği arkadan yırtıldıysa, kadın iddiasında yalan söylemiştir. O ise doğru söyleyenlerdendir.' Çünkü bu hal kadının, Yûsuf’un arkasından gelerek gömleğini çektiği, böylece yırtıldığı anlamına gelir.

Yusuf 12:28

Efendisi Aziz, Yûsuf’un gömleğinin arkadan yırtılmış olduğunu görünce onun suçsuzluğunu, doğru söylediğini anladı ve (kadına): 'Şüphesiz içerisine anlaşmazlık giren bu olay başkasının değil, sizin tuzağınızdır, başvurduğunuz hile cinsindendir. Ey kadınlar! Çünkü sizin tuzağınız gerçekten büyüktür' dedi. Bunun üzerine Züleyha utandı. Buradaki hitapta yapılan genellemenin amacı, tuzak kurma ve hile yapmanın kadınların huylarında kökleşmiş olduğunu belirtmektir. Evet... Kadınların tuzağı gerçekten büyüktür. Çünkü bu huy kalbe daha fazla yapışıp, takıldığı gibi, nefise olan etkisi de erkeklerin tuzağından daha fazladır. İşte bundan dolayı Aziz, kadınların tuzağını erkeklerinkine göre daha büyük ve daha ağır olarak niteliyor. Diğer taraftan Şeytan kadınlara vesvesesini gizlice, hissettirmeden verir. Onlar da bunu erkeklere karşı kullanırlar. İşte bunun için buradaki ”büyüklük" şeytanın tuzağına oranladır. Âlimlerden birinin şöyle dediği rivayet edilir: ”Şeytandan, kadından korktuğum kadar korkmuyorum. Çünkü Yüce Allah 'Şüphe yok ki şeytanın tuzağı zayıftır.' (Nisa: 76) derken, kadınlar için: 'Sizin tuzağınız gerçekten büyüktür' (Yûsuf: 28) demiştir."

Yusuf 12:29

Aziz: 'Ey Yûsuf! Sen bundan uzak dur. Yani bu meseleyi, yayılıp da insanların beni ayıplamamaları için açığa vurma ve kimseye söyleme. Ey kadın! Yani Ey Züleyha! Sen de işlemiş olduğun günahın affını dile. Çünkü sen bu suçu işlemekle, bilerek günah ve hata yapan günahkârlardan oldun.' dedi. Hadis-i Şerifte: ”Âdemoğlunun hepsi hatalıdır. Hatalıların en hayırlıları ise tevbe edenlerdir." buyurulmuştur. Aziz, yumuşak huylu bir kimse olduğundan dolayı karısını sadece bu kadar azarlamakla yetindi. Bazıları da onun, karısına karşı fazla kıskanç olmadığını söylerler. Bir rivayete göre ise; kırk gün boyunca karısına yaklaşmayacağı konusunda yemin etmiş, Yûsuf’u da kendi hizmetinde kullanmak suretiyle Züleyha'nın yanından uzaklaştırmıştır. Böylece Züleyha Yûsuf’u göremez olmuştur.

Yusuf 12:30

Şehirdeki bazı kadınlar yani ekmekçi, sucu, hayvanlardan sorumlu memur, hapishane görevlisi ve kapıcının kadınlarından oluşan beş kişilik bir grup dediler ki: 'Aziz'in, Kıtfîr'in karısı, uşağının nefsinden onu kandırarak murad almak, onunla ilişkide bulunmak istiyormuş, Yûsuf'un sevdası onun kalbine, kalbinin derinliklerine işlemiş! Biz onu gerçekten kimsenin gözünden kaçmayacak bir şekilde doğruluk ve olgunluktan uzaklaşmış, hataya düşmüş olarak açık bir sapıklık içinde görüyoruz.' Buna kesin olarak inanıyoruz. Âyette geçen ”Azız" Arapça Melik yani kral demektir. Burada kasdedilen Kıtfîr'dir. Görüldüğü gibi kadınlar, Züleyha'nın Yûsufa karşı duyduğu bu meşru olmayan hisleri aralarında birbirlerine anlatırlarken, özellikle ”Aziz'in karısı" tabirini isnad halinde kullanmaya özen göstermişlerdir. Sebebi ise, böyle çirkin bir olayın Aziz gibi hatırı sayılır birinin karısı tarafından işlenmesinin olağan dışı bir olay olarak görülmesi ve büyük yankı uyandırmasıdır. Çünkü insanlar, hatırı sayılır çevrelerde geçen haber ve olayları, işitmeye ve öğrenmeye fazla meraklıdırlar.

Yusuf 12:31

Züleyha onların, Aziz'in karısı Kenanlı kölesine aşık olmuş, şeklinde yaptıkları dedikodusunu duyunca, onlara ziyafet vermek bahanesiyle tuzak kurup hem Yûsuf'u görmelerini, hem de onu görünce güzelliğinden şaşkına dönüp, ona âşık olarak hakkında yaptıkları dedikodulardan dolayı kendisine hak vermelerini sağlamak için davetçi gönderdi. Züleyha'nın, aralarında yukarıda sözü edilen beş kadının da bulunduğu, kırk kadını davet ettiği söylenir. Bir yandan da onların tıpkı lüks bir hayat süren kimselerin yaptığı gibi, yeyip içerken yaslanmaları için dayanacak yastıklar hazırladı. Oturup yastıklara dayandıktan sonra herbirinin eline kendilerine takdim edilen et ve meyve gibi yiyecekleri kesmekte kullanmaları için bir bıçak verdi. Züleyha, onların bıçakları ellerinde olduğu halde yastıklara yaslanarak oturmalarını özellikle istedi. Çünkü Yûsuf birden karşılarına çıkınca, güzelliğinden dolayı şaşkına dönmelerini, akıllarının başlarından gitmesini ve böylece kendilerinden geçerek ellerini kesmelerini istiyordu. Kadınlar bıçakla ellerindeki meyve gibi şeyleri soymakla uğraşırlarken, Züleyha (Yûsufa): Ey Yûsuf! 'Çık karşılarına' dedi. Bunun üzerine o da salonun orta yerine geldi. Kadınlar onu görünce, gözlerinde büyüttüler ve olağanüstü güzelliği karşısında donup kaldılar. Öyle ki ne yaptıklarını bilemeyecek derecedeki şiddetli şaşkınlıklarından bıçaklarla ellerini kestiler ve dediler ki: 'Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Bu asla bizim gibi bir beşer değildir. Çünkü böyle bir güzelliğin insanoğlunda bulunması alışılmış bir şey değildir. Kâşânî der ki: ”Yûsuf (aleyhisselâm) kadınların karşısına ansızın çıkınca, kadınlar onda gördükleri güzellik ve yakışıklılık karşısında dehşet ve hayrete düşerek ellerini kestiler." Bu ancak değerli bir melektir!' Onun bir insan olduğunu bildikleri halde böyle söylemelerinin amacı, meleğin güzellik simgesi olması sebebiyle yaratılış açısından ondan daha güzel ve daha olgun başka bir yaratığın bulunmadığının herkes tarafından kabul edilmesidir. Tıpkı şeytandan daha çirkin bir yaratığın bulunmadığının herkes tarafından kabul edilmesi gibi. Yani kadınlar bu sözleriyle Yûsuf’un son derece güzel olduğunu ifade etmeye çalışıyorladı. Alimlerden biri şöyle demiştir: ”Melekleri yaratıldıkları biçimde görmememiz, Allah'ın bize olan lütfundandır. Çünkü onlar en güzel biçimde yaratılmışlardır. Biz melekleri görseydik, şekillerinin güzelliğinden gözlerimiz ve ruhlarımız uçardı. İşte bunun için Allah'ın Rasûlü meleği görmeye, önce rüya ile alıştı. Çünkü insan gücü, meleği aniden görmeye tahammül edemez. Peygamberliğin başlarında ise, Cibril (aleyhisselâm)'i gerçek şekliyle görünce buna dayanamayıp, kendinden geçerek yere yıkıldı."

Yusuf 12:32

Kadınlara dedi ki: 'İşte hakkında beni kınadığınız şahıs budur. Yûsuf’un ta kendisidir. İşte şimdi siz onun kim olduğunu öğrendiniz. Böylece aralarında yaptıkları dedikoduyla onu yermelerinde haksız olduklarını kendilerine ispatlayıp, Yûsuf’u sevmesindeki gerekçesini göstermek suretiyle, tıpkı kendisi ona aşık olduğu gibi, kadınların da aşık olmasını sağladıktan sonra, geri kalan sırrını da onlara açtı. Aslında âşıkların hepsi böyledir. Başkalarının kendilerini yermelerinden korkmadan, cahillerin aşağılama ve azarlamalarına aldırmadan birbirlerine kalblerinde gizli tuttukları sırları açarlar. Tıpkı söylediğiniz ve işittiğiniz gibi ben ondan benimle beraber olmasını isteyerek onun nefsinden murad almak istedim, fakat o bundan Allah'a sığınarak şiddetle sakındı. Burada Hazret-i Yûsuf’un içinden kadının arzularına uymayı geçirmesi gibi, kendisinden Allah'a sığınmaya zarar verecek herhangi bir fiilin meydana gelmediğinin açık delili vardır. Yemin olsun, eğer o kendisine arzumu yerine getirmesi için emredeceğim şeyi yapmazsa mutlaka zindana atılacak ve elbette zindandaki zelillerden olacaktır.'

Yusuf 12:33

Yûsuf, Rabbine yalvararak: 'Ey Rabbim! Bana zindan, bunların benden arzuladığı şeye uymamı istediklerinden daha iyidir. Çünkü birinci seçenekte, ikincisinin aksine âkibetin güzel olması vardır. Burada Yûsuf tan Züleyha'nın arzusuna uyması isteğinin kadınların tümünden geldiğini görüyoruz. Çünkü onların hepsi birden Yûsufa bu isteğe uymasını tavsiye etmişler, aksi halde kendisine zarar verecekleri konusunda onu korkutmuşlardı. Hakimlerden bazıları şöyle der: ”Kötülüğü uzaklaştıran Rabbim bana daha sevgili ve hoş gelir" deseydi, Allah (celle celalühü) içine düştüğü bu kötü durumu kendisinden uzaklaştıracaktı. Ancak o, diniyle birlikte günah işlemekten kendisini kurtarınca, Allah yolunda başına gelenlere artık aldırmadı. Zaten ”belânın gelip gelmeyeceği, mantığa yani konuşmaya bağlıdır." Eğer sen onların hilelerini benden çevirmezsen, şehvetin kuvvetli olması gereği onlara meyleder ve benden yapmamı istedikleri haramı işleyerek cahillerden, sefillerden olurum,' dedi. Bu sözün anlamı, onun Allah'ın lütuflarma sığınması, iltica etmesi demekti. Tıpkı yardım isteyen kişinin: ”Yetiş yoksa öleceğim" demesi gibi. Çünkü Yûsuf (aleyhisselâm) bir yandan iffetli olmayı ve günah işlememeyi isterken, diğer taraftan da içinden bir istek onu kadınların arzularına uymaya zorluyordu.

Yusuf 12:34

Rabbi onun duasını kabul etti ve duasında istediği şekilde onların hilesini ondan uzaklaştırdı. Onu koruyarak o derece iffet ve ismet üzere olmasını sağlamlaştırdı ki, artık zindanın zorluk ve mihnetine katlanmaya kendisini alıştırmaya başladı. Günah işlemeyi içeren lezzete karşı zindanı yeğledi. Çünkü O, kendisine yalvarıp yakaranların duasını çok iyi işiten, onların yararına olan şeyleri, onların durumlarını pek iyi bilendir. Şeyh Ebû Bekir Ed-Dekkâk'ın şöyle dediği rivayet edilir: ”Mekke'de yirmi yıl kaldım. Bu süre içinde canım hep süt içmek istiyordu. Sonunda nefsim bana üstün geldi ve Usfan'a gitmek üzere yola koyuldum. Daha sonra Arap mahallelerinden birine misafir olmak istedim. Burada gözüm güzel bir cariyeye takıldı. Kalbimi çelmişti. Bana: ”Ey Şeyh! Sen gerçekten sadık bir kul olsaydın, süte karşı olan iştahın giderdi" dedi. Bunun üzerine Mekke'ye döndüm ve Kabe'nin etrafını tavaf ettim. Daha sonra rüyamda bana lâkabı ”sıddîk" olan Yûsuf (aleyhisselâm) gösterildi. Kendisine: ”Ey Allah'ın Nebisi! Züleyha'dan kurtulman sebebiyle Allah, gözünü aydın kıldı." dedim. O da bana: ”Hayır, aksine Usfanlı cariyeden kurtulman nedeniyle Allah senin gözünü aydın kıldı" dedi. Sonra da ”Rabbinin makamında durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır." (Rahman: 46) âyetini okudu." Nitekim şair şöyle demiştir: Yaparsan gözünü kalbine delil Gördüklerin sana yorgunluk verir. Gördüğün herşeyi edemezsin elde Azına da sabredemezsin elbette.

Yusuf 12:35

Sonra Aziz ve arkadaşları, çocuğun şahitliği ve gömleğin yırtılması gibi, Yûsuf’un suçsuz olduğunu ispatlayan kesin delilleri görmelerine rağmen halkın dedikodusunu kesmek için ”Allah'a Yemin olsun, zindana atılmalıdır" diyerek (yine de) onu belirli bir zamana yani dedikodular bitinceye kadar mutlaka zindana atmaları kendilerince uygun görüldü. Aynı şekilde Aziz'in karısı da Yûsuf’un zindana atılmasını istiyordu. Ancak bundan amacı kocasıyla arkadaşlarının düşündükleri gibi halkın dedikodusunu önlemek değildi. O, zindanın Yûsuf’u zelil kılmasını, kendisine boyun eğmesini ve insanların onu suçlu olarak görmelerini istiyordu. İşte böylece Yûsuf zindanda beş, ya da başka bir rivayete göre yedi yıl kaldı. Âyette hazif vardır. Müfessirler tarafından şöyle takdir edilmiştir: Yûsuf hakkında onların görüşleri değişip, onu hapsetmeyi düşündükleri için hapsettiler, zindana attılar. Aslında kadının kocası Yûsuf’un suçsuz olduğunu farkedince ona dokunmamıştı. Bunun üzerine kadın başka bir yoldan hileye başvurarak kocasına şöyle dedi: ”Bu İbranî hizmetçi benim hakkımda: ”O kendisi benim nefsimden murad almak istedi" gibi sözler sarf edince, kendimi savunmaya gücüm kalmadı. Halkın bu konuyu unutması için bence, en iyisi onu hapsetmelisin." Aziz karısına itaat eder, isteklerini hemen yerine getirirdi. Diğer bir deyişle ipler karısının elinde idi. Karısının bu sözüne al dan arak gördüğü, Yûsuf’un suçsuzluğunu kanıtlayan kesin delilleri unuttu ve onun iddiaları doğrultusunda hareket etti. Böylece Yûsuf’un küçük düşmesine ve hakir görülmesine sebep oldu.

Yusuf 12:36

Yûsuf içeri atılırken onunla birlikte zindana, kralın hizmetçilerinden olan ve biri su taşıyan, diğeri de ekmek yapan iki delikanlı daha girdi. Bir rivayete göre bu iki delikanlı kralı öldürmek amacıyla onun yiyeceğini ve içeceğini zehirlemeye karar verirler. Ancak sucu bunu yapmaktan daha sonra vazgeçer. Yemek gelince krala: ”Ey Kralımız! Sakın yeme! Çünkü ekmek zehirlidir" der. Bunun üzerine ekmekçi de: ”Ey Kralımız! Sakın bir şey içme! Çünkü içki zehirlidir," der. Kral bu durumu görünce sucuya: ”Bunu iç!" diyerek ona içmesini emreder. O da içer, ancak kendisine bir şey olmaz. Bu sefer ekmekçiye dönerek: ”Bunu ye!" emrini verir. Ekmekçi yemeyi reddeder. Bunun üzerine kral yemeğin zehirli olup, olmadığını denemek için bir hayvana yedirir. Hayvan anında ölür. Kral hemen ikisinin de hapsedilmesini emreder. Burada Yûsuf la beraber hapse atılmaları aynı zamana denk gelir. Onlardan biri yani sucu dedi ki: 'Ben rüyamda kendimi içerisinde üzüm salkımları olan bir tarlada üzüm toplarken, bu sırada elimde bulunan kralın bardağının içerisine şarap yani üzüm sıktığımı ve kendisine takdim ettiğimi, onun da bunu içtiğini gördüm.' Burada ”üzüm" yerine ”şarap" kelimesini kullanmasının amacı, şarabın üzüm suyunun sıkılarak bekletilmesi sonucunda değişim yoluyla elde edilmesindendir. Yani şarabın aslının üzüm olduğuna işaret edilmektedir. Diğeri de yani ekmekçi: 'Ben de kendimi kralın mutfağında başımın üstünde, içerisinde ekmekle çeşitli yiyeceklerin bulunduğu sepetleri ve yırtıcı kuşların bu sepetlerden alarak yediği ekmeği taşıdığımı gördüm, dedi. Daha sonra ikisi birden: 'Onun yani sana bildirdiğimiz bu iki rüyanın yorumunu bize haber ver. Çünkü biz seni rüya tabirinden anlayanlardan, güzel davrananlardan görüyoruz' dediler. Delikanlılar bu sözü Yûsuf un zindandaki bazı tutukluların anlattıkları rüyaları doğru olarak yorumladığını, sonra da olayların onun yorumladığı şekilde cereyan ettiğini görünce söylediler.

Yusuf 12:37

Yûsuf gençlerin bu durumundan istifade ederek isteklerini yerine getirmeden önce onları Tevhid Dini'ne davet etmek, kendilerine imanı öğretmek ve onun güzelliğini göstermek istedi. Tıpkı tüm peygamberlerin hidayete, irşada ve insanlara şefkatli olmaya davet ederken kullandıkları metotta olduğu gibi... İşe onlara kendisinin bu davetindeki ve rüyaları yorumlamasındaki haklılığını ve doğruluğunu ispat etmek için, mucize olarak onların bilmedikleri bazı gayb haberlerini vermekle başladı ve dedi ki: 'Size içinde bulunduğunuz bu yerde yedirilecek yemek size gelmeden önce, onun yorumunu mutlaka size haber vereceğim. Yani ne suretle olursa olsun, sizin için hazırlanan yemeğin rengini, kokusunu, diğer özelliklerini, şeklini ve mahiyetini size bildirmeden yemeğiniz buraya alaşmayacaktır. Zaten zindandakilere İsa (aleyhisselâm)'nın hali gibi bilinmeyen bazı olaylardan haberler veriyordu. İşte bu şekilde Yûsuf (aleyhisselâm) onlara henüz yemekleri zindana getirilmeden, ondan haber verip özelliklerini bildirince: ”Bu kâhinlerle yıldızlara bakan müneccimlerin işidir" dediler. Bunun üzerine Yûsuf onlara şöyle cevap verdi: Ben kâhin değilim. Bu rüyaları yorumlamam, gaybten haberler vermem, kahinlik yapmak, yıldızlara bakmak kabilinden değil, aksine ilham ve vahiy yoluyla Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Çünkü ben Allah'a inanmayan bir kavmin dinini, doğru ile yanlışın içerisine karışmasından sonra değil, başından beri terkettim. Onlar âhireti Dünya'da işlenen amellerin oradaki karşılıklarıyla beraber inkâr edenlerin tâ kendileridir.

Yusuf 12:38

Burada Yûsuf, delikanlıları, söyleyeceklerini dinlemeye özendirmek ve onların kendisine olan güvenlerini artırmak için onlara kendisinin şerefli bir soydan geldiğini, peygamber sülalesinden olduğunu bildirerek şöyle dedi: Atalarım İbrahim, İshak ve Ya'kub'un dinine uydum. Allah'a ister melek, ister cin, ister insan, ne olursa olsun herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yani Peygamberler topluluğuna kesinlikle yaraşmaz. Bu tevhidin, vahiy yoluyla hem bize ve bizim vasıtamızla tüm insanlara gönderilmesi, hem de onlara doğru yol göstermemiz için bizim görevlendirilmemiz, Allah'ın lütfundandır. Fakat kendilerine peygamber gönderilen insanların çoğu buna şükretmezler. Aksine kendilerine gönderilen peygamberden yüz çevirirler, sakındırdığı şeyleri yapmaktan vazgeçmezler. Peygamberlerin Allah'la kulları arasında birer vasıta olmaları sebebiyle, kullara hem Rablerine karşı kulluklarını pekiştirmek, hem de onlar vasıtasıyle Rablerini tanımalarının hakkını yerine getirmek için şüküretmeleri gerekir.

Yusuf 12:39

Yûsuf, delikanlılara kendisinin gerçek din olan ”Tevhid Dini" üzere olduğunu belirttikten sonra, onlara kavimlerinin putlara tapmakla kendilerine yanlış bir din edindiklerini güzel bir dille, yumuşak bir üslupla izah etmeye başladı. Onlara içerisinde gerçek dostlukların oluştuğu, nasihatlerin samimileştiği bu zor yerde sevgi adına seslenerek Ey zindan arkadaşlarım! diye hitapetti ve onların putlara tapmalarının yanlışlığını ispat etmek amacıyla kendilerine şöyle bir soru yöneltti: Sizin için çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa gerçek anlamıyla ma'bud ve kimsenin üstün gelemiyeceği kahredici olan, ilâhlıkta eşsiz bir tek Allah mı?

Yusuf 12:40

Yûsuf, tekrar bu iki delikanlıyla, onlar gibi puta tapan diğer insanlara hitap ederek sözüne şöyle devam etti: Siz Allah'ı bırakıp cehalet ve sapıklığınızdan dolayı sadece sizin ve atalarınızın taktığı birtakım anlamsız isimlere tapıyorsunuz. Allah, onlar yani ibadet için kendilerine uyulan bu isimler, çeşitli adlar verip taptığınız putlar hakkında doğruluklarını gösteren herhangi bir delil indirmemiştir. Taktığınız bu anlamsız isimlere tapma konusundaki hüküm Allah'tan başkasının değildir. Çünkü ibadete lâyık olan, herkesi yaratan, her şeyi elinde tutan ancak O'dur. Varlığını tüm delillerin ispatladığı O da Peygamberlerin diliyle kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte Allah'tan başkasına ibadet etmemeyi emreden, içerisinde eğri bulunmayan dosdoğru din budur. Yani İslâm dinidir. Fakat insanların çoğu bilmezler ve cehaletleri içerisinde sağa sola yalpalayıp dururlar. Şunu bil ki, yüce Allah'tan başka her şey yok olmaya mahkum bir gölgeden ibarettir. Akıllı kimse gölgeye değil, aksine her şeyi olduğu gibi gölgeyi de yaratan Yüce Allah'a uyar. Allah'a uymaktan maksat ise, emrettiğini din olarak benimsemektir. Emrettiği şeylerden biri de açık ve gizli şirkten kaçınmak suretiyle ibadeti sadece kendisi için yapmaktır. Bu hal ise, sahibini, açık ve gizli her şeyi çok iyi bilen ve onların sahibi olan yüce Allah'a ulaştıran İhlasın ta kendisidir.

Yusuf 12:41

Ey zindan daki arkadaşlarım! Rüyalarınıza gelince, biriniz daha önce olduğu gibi efendisine şarap içirecek. Burada ”biriniz" derken, cümlenin gelişi içki taşıyıcısını ima ettiğinden, açıkça kim olduğu belirtilmemiştir. Yûsuf un içki taşıyıcısına: ”Gördüğün o üzüm bağıyla onun güzelliğinin yorumuna gelince, üzüm bağı krala, güzelliği ise onun yanındaki senin iyi durumuna işaret etmektedir" dediği rivayet olunur. Diğeri yani ekmekçi ise asılacak ve kuşlar onun başından beynini yiyecekler. Yani Yûsuf ekmekçiye şöyle dedi. ”Ne kötü bir rüya gördün!.. Mutfaktan çıkışının anlamı, işinden olman demektir. Gördüğün üç adet sepet ise, üç gün geçeceği, daha sonra kralın seni yakalatma emri çıkararak çarmıha gereceği, sonra da kuşlar tarafından beyninin yenileceği anlamına gelir." Rüyanızda görüp de yorumu hakkında sorduğunuz iş bu şekilde kesinleşmiştir.' Rivayet olunduğuna göre, Yûsuf (aleyhisselâm) gençlerin rüyalarını tabir edince: ”Biz bir şey görmedik" diye inkâra kalkıştılar. Bunun üzerine Yûsuf onlara, söylediklerinin ister doğru, ister yalan olsun, mutlaka gerçekleşeceğini bildirdi. Durum, inkâr etme olayının ekmekçiden kaynaklandığını göstermektedir. Çünkü içki taşıyıcısının rüyasını inkâr etmesi için ortada bir sebep yoktu. Ancak arkadaşının durumunu göz önüne alarak inkâr etme yoluna gitmesi mümkündür. Durum ne olursa olsun, olaylar Hazret-i Yûsuf’un yaptığı yorum doğrultusunda cereyan etti. Nitekim kral içki taşıyıcısını zindandan çıkardı ve emanete hıyanetlik yapmadığını anlayınca eski makamına getirdi, kendisine ikramda bulundu. Aynı şekilde ekmekçiyi de zindanından çıkardı. Ancak onun kendisine hıyanet ettiğini anlayınca elbisesini soydu ve ölünceye dek kendisini kamçılattı. Sonra da çarmıha gererek cesedini yol üzerine bıraktı. Daha sonra kargalar oraya üşüştüler ve ekmekçinin kafasını yemeye koyuldular. Tarihte ilk kez çarmıha gererek öldürmeyi, sözü geçen bu kral uygulamıştır. Daha sonra da şu âyette anlatıldığı gibi, Hazret-i Mûsa dönemindeki Firavun kullanmıştır: ”...Ve sizi hurma dallarına asacağım." (Taha : 71 ) Rivayete göre Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir savaşından Medine'ye dönerken, Irku'z-Zabye diye isimlendirilen, altında gölgelenilen bir ağacın yanından geçti. Burada esirlerden Ukbe b. Ebî Muayt'ın çarmıha gerilmesini emretti. İslâm Tarihinde kâfirler içinde ilk çarmıha gerilen kimse bu şahıstır. Mekke'de iken Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iftira ediyordu. Bir keresinde de mübarek yüzlerine tükürmüştü. Ölüm çeşitlerinin en zoru, nefesin vücutta hapsedilmesi sebebiyle çarmıha gerilmek suretiyle meydana gelenidir. Ancak hakim cezayı daha da şiddetlendirmek ve insanların ibret almalarını sağlamak amacıyla gerekli görürse, bazı suçlular için çarmıha gerilmek yoluyla ölüm cezasını uygular.

Yusuf 12:42

Yûsuf onlardan, kurtulacağını bildiği kimseye dedi ki: 'Beni efendinin yanında an' ve ona: ”Zindanda suçsuz yere hapsedilmek suretiyle zulme uğramış, uzun süredir de orada bekletilen bir hizmetçi var" de. Belki acır da, beni bu çıkmazdan kurtarır." Fakat şeytan onu, yani içki taşıyıcısına kalbine Yûsuf’u hatırlamasını engelleyecek işler ve vesveseler sokmak suretiyle efendisine anmayı unutturdu. Dolayısıyla Yûsuf bu unutma nedeniyle birkaç sene yani yedi sene daha zindanda kaldı. "El-Feth"'in müellifi, Yûsuf (aleyhisselâm)'un zindanda on iki sene beklediğini söylemiştir. Bahru'l-Ulûm isimli eserde de musibetlerin giderilmesi için -genel olarak iyi bir şey olsa bile- Allah'tan başkasından yardım istemenin enbiya makamına yakışmayacağı bildirilmektedir. Çünkü enbiya, insanların en faziletlileri oldukları gibi, aynı zamanda yüksek makam sahipleridir. Durum böyle olunca Allah'tan başkasından yardım istemek en faziletli ve en evlâ olanı terketmek demektir. Şüphesiz enbiya, küçük günahları işlemeleri halinde, başkalarının işlediği büyük günahlar sebebiyle azarlandıkları ölçüde azarlanırlar. Yûsuf (aleyhisselâm)'un, başkasından yardım istemeyi terketmek suretiyle, atası Hazret-i İbrahim'e uyması gerekirdi. Tıpkı şu rivayette olduğu gibi: Cibril (aleyhisselâm), Hazret-i ibrahim'e ateşe atılırken: ”Bir şeye ihtiyacın var mı?" diye, sormuş, o da: ”Senin için kesinlikle hayır" cevabını vermişti. Bunun üzerine Cibril kendisine: ”Rabbinden iste" deyince: ”Rabbimin benim halimi bilmesi, benim için yeterlidir" demişti. Mâlik b. Dinar'dan şöyle rivayet edilmiştir: Yûsuf (aleyhisselâm) kralın sucusuna: ”Zindandan çıkınca beni efendinin yanında an, durumumu ona bildir," deyince Allah'ü teâlâ: ”Ey Yûsuf! Sen Benden başka vekil edindin, Ben de senin hapsini uzatacağım" buyurmuştu. Bunun üzerine Yûsuf (aleyhisselâm) ağlamış ve: ”Ya Rabbi! Kalbimi dertler, üzüntüler, sıkıntılar katılaştırdı. Ağzımdan düşünmeden bir kelime çıktı, bir daha onu tekrar etmiyeceğim" demişti. Hasan Basrinin bu rivayeti okudukça ağladığı ve şöyle dediği söylenir: ”Başımıza herhangi bir hal gelse, hemen insanlara koşardık."

Yusuf 12:43

Mısır Kralı Reyyân b. el-Velîd dedi ki: 'Ben rüyamda yedi arık yani zayıf ineğin yediği yedi semiz inek görüyorum. Ayrıca, yedi yeşil, diğerleri de hasat mevsimi gelmiş, yeşilliği kaybolmuş kuru (yedi) başak gördüm. Rivayet edildiğine göre Yûsuf’un zindandan çıkması yaklaşınca Allahü teâlâ bunun için hiç akla gelmeyen bir sebep halketti. Şöyle ki: Kral her sene Nil nehrinin kenarında bir bayram şöleni düzenliyordu. Orada insanları topluyor, onlara en güzel yemekleri yediriyor, en güzel içecekleri içiriyor, kendisi de tahtına oturuyor, onları seyrediyordu. Kral bir Cuma gecesi rüyasında yedi semiz inek görmüştü. Bu inekler kuru bir nehirden veya denizden çıkmışlar, arkalarından da yedi arık inek çıkmıştı. Bu arık inekler semiz inekleri yutmuşlar, semiz ineklerden dışarıda hiçbir şey görülmüyordu. Kral uyanınca, eksik ve zayıf olanın tam ve kuvvetliye üstün gelmesi sebebiyle huzursuz oldu. Fıtratı gereği iç güdüsüyle bu rüyanın, ülkesinde meydana gelecek büyük bir felâketin habercisi olduğunu sezdi. Ancak durumun nasıl olacağını kestirememişti, çok merak ediyordu. Rüyasını yorumlatmak suretiyle bilgi edinmek istedi ve ülkesindeki bilgin, hikmet sahibi, sihirbaz, kâhin, müneccim ve insanlar içindeki diğer ileri gelenleri bir araya toplayarak onlara: Ey ileri gelenler, eğer rüya yorumluyorsanız, benim bu rüyamı da bana yorumlayın' ve hangi akibete işaret ettiğini açıklayın, dedi. Şüphesiz rüya, yorum gerektirir. Çünkü rüyalarda hissî suretler, hayal mertebesinde ortaya çıkarlar. İbrahim (aleyhisselâm) ise, kendisine oğlunu boğazlar olduğu halde gösterilen rüyanın zahirine göre hareket etti. Çünkü onun durumu, ruhsatla değil, azimetle amel etmeyi gerektiriyordu. Eğer böyle yapmasaydı, onun ve oğlunun Yüce Allah'ın emrine boyun eğerek teslimiyetleri, insanlar için açık olarak ortaya çıkmayacaktı. Anlatıldığına göre, sâlihlerden biri rüyasında, Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'e tokat attığını görür ve ürpererek uyanır. Gördüğü şey kendisini çok korkutur. Hemen bir Şeyh'e koşarak durumu anlatır. Şeyh ona şöyle der: ”Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hükümlerinden birini ihlâl etmişsin, bozmuşsun. Yüze tokat vurmak, senin büyük günahlardan birini işlediğini gösterir." Sâlih kişi bunun üzerine kendi kendine düşünür. Fakat büyük günahlardan herhangi bir haramı işlediğini hatırlayamaz. Çünkü dindar bir kimsedir, üzgün bir şekilde evine döner. Eşi üzüntüsünün sebebini sorunca, ona rüyasını ve Şeyh'in yorumunu anlatır. Kadın bunu duyunca, birden çok şaşırır. Hemen tevbe eder ve der ki: ”Sana inanıyorum. Dostlarından filan kimsenin evine girersem, boş olacağıma dair yemin etmiştin. Bir gün evlerinin önünden geçerken içeri girmem için ısrar ettiler. Ben de utandım ve evlerine girdim. Sana olanları anlatmaktan korktum ve durumu gizledim." Bunun üzerine sâlih kişi tevbe ederek Hakka yakardı. Kadın da tevbe ettikten sonra nikâhını yeniledi.

Yusuf 12:44

Yorumcular dediler ki: 'Bunlar şeytanın vesvesesiyle nefsin kuruntularından oluşan karma karışık, yalancı düşlerdir. Ayette geçen ”edgâs", ”dığs" kelimesinin çoğuludur. Dığs, kuru ve yaşı karışık bir demet ot demektir. ”Yalancı düşler"den maksat, karışıklığı sebebiyle yorumlanamayan rüyalardır. ”Düş (hıdm)" ise, aslı olmayan yalancı rüyadır. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda şöyle buyurmuşlardır: ”Rüya Allah'tan, hıdm yani düş ise şeytandandır." Biz böyle aslı olmayan yalancı düşlerin yorumunu bilenlerden değiliz.' Çünkü bu tür asılsız düşlerin yorumu yoktur, aksine sadık rüyaların yorumu olur.

Yusuf 12:45

Zindandaki iki kişiden kurtulmuş olanı, yani içki taşıyıcısı uzun bir zaman sonra Yûsuf'u ve kendisine söylediği sözü hatırlayarak saygı babından çoğul hitabı kullanmak suretiyle dedi ki: 'Ben size onun yorumunu haber veririm. Beni hemen zindana gönderin.' Çünkü orada Yûsuf adında, Ya’kûboğullarından rüya yorumunu bilen hikmet sahibi bir kişi var. Daha önce de bize rüyalarımızın yorumunu yapmıştı. Bunun üzerine içki taşıyıcısını Yûsuf'a gönderdiler.

Yusuf 12:46

Yûsuf’un yanına gelince ondan özür diledi ve dedi ki: 'Ey Yûsuf! Ey doğru sözlü kişi! kralın rüyasında gördüğü yedi arık ineğin yediği yedi semiz inek ile yedi yeşil ve yedi de kuru başak hakkında bize yorum yap. Ümit ederim ki, insanlara isabetli yorumlarla dönerim de, belki onlar da doğruyu öğrenirler.' Görüldüğü gibi içki taşıyıcısı, burada Yûsuf'u ”doğru sözlü kişi" olarak vasıflandırıyor. Çünkü onun rüya yorumlamasındaki doğruluğunu ve diğer hallerini deneyerek öğrenmişti.

Yusuf 12:47

Yûsuf dedi ki: 'Âdetiniz üzere yedi yıl üstüste gayretle ekin ekersiniz. Sonra bu süre içinde ihtiyaç halinde yiyeceklerinizden az bir miktar hariç, biçtiklerinizi çürümesini önlemek amacıyla, başağında stok edip bırakırsınız. Burada Yûsuf (aleyhisselâm) ”Yiyeceklerinizden az bir miktar" sözüyle, onların bu süre içinde az yemeleri gerektiğine işaret ediyordu.

Yusuf 12:48

Sonra bunun, yani üstüste gayretle ekin ekip stok yaparak geçirdikleri yedi yılın ardından, tohumluk olarak saklayacaklarınızdan az bir miktar hariç, o yıllar için biriktirdiklerinizi yeyip bitirecek açlığın esaret ve öldürülmekten daha beter olması nedeniyle, insanların çok zorluk çekeceği yedi kıtlık yılı gelecektir.

Yusuf 12:49

Sonra bunun, yani yukarıda sözü edilen, yenilip bitirileceği ve zorluklarla geçirilecek yedi yılın ardından da, bir yıl gelecek ki, o yılda, insanlara Allah tarafından bol yağmur yağdırılmak suretiyle yardım olunacak ve o yılda üzüm, şeker kamışı, zeytin, susam gibi sıkılabilen meyve ve sebzeleri sıkacaklar.' Sularından istifade edecekler. Hazret-i Yûsuf, yedi semiz inekle yedi yeşil başağı bolluk yılları, zayıf ineklerle kuru başakları kuraklık yılları, zayıf ineklerin semiz inekleri yutmasını da bolluk yıllarında biriktirecekleri stokları kuraklık yıllarında yiyerek bitireceklerine işaret olarak yorumlamıştı.

Yusuf 12:50

İçki dağıtıcısı, olayın yorumunu Yûsuf’tan öğrendikten sonra, Mısır Kralı Reyyan'ın çevresinde ülkenin ileri gelen, hatırı sayılır, kimselerinin bulunduğu bir sırada huzuruna çıkarak, durumu anlattı. Kral, Yûsuf’un bu yorumunu beğendi. Onun ilim ve fazilet sahibi bir kimse olduğunu anladı. Onu, yakından tanımak ve bizzat bu yorumu ağzından dinlemek istedi. Bunun için Kral dedi ki: 'Onu yani Yûsuf’u bana getirin.' Bunun üzerine içki dağıtıcısı, elçi sıfatıyla Yûsuf'u zindandan çıkararak kralın huzuruna getirmek için oradan ayrıldı. Elçi, Yûsufa geldiği zaman Yûsuf onunla beraber gitmeyi reddederek dedi ki: 'Efendine dön de ona: Züleyha'nın meclisinde -daha gönce geniş olarak bahsi geçen olayda- 'Ellerini kesen o kadınların zoru neydi?' diye sor. Burada Yûsuf, hanımefendisini hem hakkını gözetmesi, hem de kendisine karşı saygılı olması açısından kadınlarla beraber bilerek zikretmedi. Kadınlara gelince Yûsuf onların gerçeği açıkça söylemelerini ve Züleyha'nın, onun nefsinden murat almaya kalkışınca buna kendisinin karşı koyduğunu Züleyha'nın ikrar ettiğine şahitlik yapmalarını istiyordu. Âlimler şöyle dediler: ”Yûsuf (aleyhisselâm), zindandan çıkmayı reddederek, bunun ancak kral tarafından kadınlarla olan durumunun incelenmesi halinde mümkün olabileceğini belirtti. Çünkü o, meselenin gerçek yönleriyle kral ve özellikle de Aziz tarafından aydınlığa kavuşmasını, zulme uğrayarak hapsedildiğinin anlaşılmasını istiyordu. Böylelikle artık kendisine haset edenler, onu ayıplamayacaklar, durumunu çirkin bulmayacaklardı. Aklının olgunluğu, sabrı ve vakarı da ortaya çıkacaktı. Çünkü bir kimsenin on iki yıl zindanda kalması, sonra da kral onu yanına çağırarak çıkarılmasını emrettiğinde, Aziz'e ve ailesine hıyanet etmediği anlaşılıncaya dek dışarı çıkmayı reddederek sabrı yeğlemesi, onun kendisine yöneltilen tüm suçlamalardan uzak ve hakkında söylenenlerin hepsinin yalanla iftiradan ibaret olduğunun açık bir kanıtıdır." Burada, yapılan suçlamaların asılsız olduğunu kanıtlamak, bunun sebeplerden korunmak için çaba harcamanın gereğine işaret edilmektedir. Hadis-i Şerifte Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Kim Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsa suçlamalara sebep olacak yerlerde durmasın" buyurmuşlardır. Bir rivayete göre Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Yûsuf’un sabrının ve kesin tavrının hoşuna gittiğini belirterek şöyle demiştir: ”Onun yerinde ben olsaydım ve zindanda kaldığı kadar ben kalsaydım, emre uyar, özür aramadan kapıya koşardım. Muhakkak o, yumuşak huylu, halim bir insandı." Et-Tîbî bu hadis hakkında şöyle der: ”Allah'ın Rasûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözü tevazu babından söylemiştir. Yoksa olaylar karşısında aceleci olup da, sakin davranmadığı için değil. Tevazu ne büyüğü küçültür, ne de saygın kimsenin küçük düşmesine sebep olur, aksine sahibinin faziletli olduğunu gösterdiği gibi, herkes tarafından takdir edilerek heybet kazanmasını sağlar." Şüphesiz benim Rabbim olan yüce Allah, bana: ”Efendine itaat et." dediklerinde onların plânlanmış hilesini çok iyi bilir.' Burada kadınların, Yûsuf’u hileyle tuzağa düşürdükleri ve onun yöneltilen suçlamalardan uzak olduğunun Allah'ın ilmi dahilinde cereyan ettiği gösterilmek isteniyor.

Yusuf 12:51

Kadınlar huzuruna gelince kral onlara dedi ki: 'Yûsuf'un nefsinden onu kandırarak murad almak istediğiniz zaman o korkunç durumunuz neydi?' Yûsuf’un size herhangi bir meyli var mıydı? Âyetin zahirine göre, Yûsuf’tan cinsel beraberlik isteyen, sadece Aziz'in karısı değil, kadınların tümüydü. Kralın bu sorusuna kadınlar, hep birden cevap vererek dediler ki: 'Hâşâ! Allah için biz ondan günah ve hainlik türünden hiçbir kötülük görmedik.' Burada özellikle ”hâşâ" kelimesinin kullanılmasında, Yûsuf (aleyhisselâm) gibi iffet sahibi birini yaratan yüce Allah'ın kudretinin büyüklüğü önündeki şaşkınlık ifadesini belirten belağî (yani güzel ve düzgün söz söyleme sanatı ile ilgili) bir incelik bulunmaktadır. Mecliste hazır bulunan Azizin karısı Züleyha da konuştuğu anı kasdederek dedi ki: 'Şimdi hak meydana çıktı ve doğruluğu kalblere, gönüllere yer etti: O benden değil, ben onun nefsinden murad almak istemiştim. Şüphesiz ki o, yani Yûsuf: ”Züleyha benim nefsimden murad almak istedi" (Yûsuf: 26) sözüyle, doğru söyleyenlerdendir.'

Yusuf 12:52

Yûsuf dedi ki: Onların itiraflarına gerek görmem. Ancak 'bu suçsuz olduğumun ispatını istemem benim kendisine, ailesiyle günah işlemek suretiyle gıyabında hainlik etmediğimi ve Allah'ın hâinlerin hilesini başarıya ulaştırmayacağını onun da yani Aziz'in de bilmesi içindir. Burada kinaye yoluyla Aziz'in karısının Yûsuf (aleyhisselâm)'u kendisine emanet eden kocasına; Aziz'in de Yûsuf'un iffetli, nezih bir kişi olduğunun alâmetlerini görmesine rağmen, zindana hapsederken karısına yardım etmek suretiyle Allah'ın emanetine hainlik yaptığına değinilmektedir. Yûsuf’un kadınlar tarafından suçsuzluğuna şahitlik yapmaları suretiyle beraatını istemesinin sebebi, herkes tarafından onun hain olmadığının, hain olsaydı Yüce Allah'ın içinde bulunduğu bu durumdan kendini temize çıkarmayacağının ve akibetini hayırlı kılmayacağının herkes tarafından iyice anlaşılmasını sağlamak da olabilir.

Yusuf 12:53

Yûsuf kendini beğenmişlik veya nefsini tezkiye etme çabasıyla değil, yüce Allah'ın huzurunda tevazuyla durmak ve nefsini yenmek amacıyla sözüne devam ederek: Bununla beraber nefsimi temize çıkaramam ve tam anlamıyla suçsuz olduğuna şahitlik yapamam Bu anlamda, Allah'ın Rasûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”İftihar etmek olmasın ama, ben Âdemoğlunun efendisiyim." Yûsuf (aleyhisselâm) âyette zikredilen bu sözü, Allah'ın tevfîki ve korumasıyla nefsine uymamakla, Rabbinin üzerindeki nimetini anlatmak için de söylemiş olabilir. Yani ”Ben nefsimi, nefis olarak temize çıkaramam ve tabiatı itibariyle bu fazileti ona mal edemem. Oysa ben Rabbimin tevfik ve yardımıyla nefsime uymayarak ismet ve şerefimi korudum" demek istemiştir. Çünkü Rabbimin acıyıp helak olmaktan koruduğu hariç, benimki de dahil olmak üzere, her nefis bâtıl ve şehvetlerden şiddetle zevk alması, yasak şeylere fazla meyilli olması sebebiyle, aşırı şekilde kötülüğü ve günah işlemeyi emredicidir. Çünkü Rabbim nefislerin işlediği hataları çok bağışlayan, pek esirgeyendir.' O, bu sıfatının gereği olarak, esirgediği nefislere acıyarak günah seline kapılıp gitmekten kendilerini korur.

Yusuf 12:54

Mısır kralı, dedi ki: 'Onu bana getirin, onu yanıma danışman alayım.' Bundan önce kralın. Yûsuf’un huzuruna getirilmesini emretmesinin sebebi, rüya yorumu ilmini bilmesiydi. Bunun için sadece ”Onu bana getirin" demişti. Ancak kral, Yûsuf’un emin, sabırlı, isabetli görüş sahibi olduğunu, acele etmeden hikmetle hareket ettiğini farkedince, onun büyük bir insan olduğunu anladı ve ikinci kez yanına getirilmesini isteyerek: ”Onu hana getirin, onu yanıma (danışman) alayım." dedi. Yûsuf, huzuruna getirilip, onunla konuşunca, kral ondaki isabetli görüş, olgunluk ve zekayı gördü ve dedi ki: Ey doğru kimse! 'Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve her şeyde güvenilir birisin.'

Yusuf 12:55

Yûsuf: 'Beni Mısır toprağı olan bu yerin hazinelerine, gelir gider işlerinin idaresi için tayin et. Çünkü ben (onları) çok iyi koruyan ve tasarrufunu pek iyi bilenim' dedi. Yûsuf (aleyhisselâm)’un kraldan, kendisini Mısır'ın hazinelerinin idaresine tayin etmesini istemesinin sebebi, kralın gördüğü rüya dolayısıyla insanların kıtlık felâketine uğrayacaklarını anlamasıydı. İnsanların telef olmalarından korkuyordu. Onlara acıdığından, ihtiyaç halinde kendilerine yardımda bulunmak amacıyla, hazinenin idaresinin kendi üzerinde olmasını istemişti. Bu âyette iki şeyin cevazı konusunda delil vardır: 1- Devlet yönetiminde adaletle davranmaya ve şeriatın hükümlerini yerine getirmeye gücü yeten kişinin, idareciden velayet makamını istemesinin cevazı. 2- Allah'ın hükmüyle yönetmenin ve bâtılın uzaklaştırılmasının ancak kâfir veya zalim bir sultanın devlet görevini kabul etmekle mümkün olacağı anlaşılırsa, bunu kabul etmek caizdir. Nitekim selef (yani ilk Müslümanlar) meşru yönetime başkaldıran bağîlerden görev alıyorlardı. Şeyh Allâme b. Şıhne'nin anlattığına göre, Timurlenk'in inatla âlimlere yanıltıcı sorular sorduğu, sonra da onları öldürmek, ya da işkence yapmak için bunu bahane ettiği söylenirdi. Halep'e girince zorla burayı fethetti ve Müslümanların çoğunu öldürdü veya esir aldı. Krallığın bakanlarıyla ileri gelenleri kaleye çıktılar. Timurlenk ülkenin âlimleriyle yöneticilerini huzuruna çağırdı. Biz de gittik. Bir süre önünde durduktan sonra, bize oturmamızı emretti. Çevresindeki ilim ehlinin ileri gelenine dönerek şöyle dedi: ”Ben Semerkant, Buhârâ, Herat ve fethettiğim diğer bölgelerin âlimlerine bir mesele sordum. Ancak onlar cevap veremediler. Sakın onlar gibi olmayın. En bilgili ve fazilet sahibi olanınızdan başka kimse bana cevap vermesin, cevap vereniniz de ne konuştuğunu bilsin." Bunun üzerine Abdu'l-Cebbâr bana Timurlenk'in söylediklerini terceme ederek dedi ki: ”Sultanımız sana, dün bizden ve sizden öldürülen kimselerden hangisinin şehit olduğunu soruyor. Bizden öldürülenler mi, yoksa sizden öldürülenler mi?" diyor. Allah’tan hemen aklıma güzel bir cevap geldi ve dedim ki: ”Bedevi'nin birisi Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelerek şöyle dedi: Kimileri şöhret için, kimileri yeri görülsün diye savaşıyor. Peki bunların hangisi Allah yolunda savaşmış oluyor?" Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'de: ”Kim Allah'ın kelimesinin yükselmesi için savaşırsa, işte o, Allah yolunda savaşmış olur" diye cevap vermiştir. Öyleyse sizden ve bizden kim Allah'ın kelimesinin yükselmesi uğrunda öldürüldüyse, o şehittir. Bu cevabı duyan Timurlenk: ”Harika! Harika", dedi. Abdu'l-Cebbar bana dönerek: ”Cevabın ne güzel oldu!" dedi. Böylece ortam yumuş ay arak aramızda bir yakınlaşma oluştu. Sohbet, soru ve cevap şeklinde koyulaştı. Timurlenk'in bana en son yönelttiği soru şu oldu: ”Ali, Muâviye ve Yezid hakkında ne diyorsunuz?" Ben de cevap olarak dedim ki: ”Şüphesiz Ali haklıydı ve Muâviye halifelerden değildi." O, da: ”Ali haklı, Muâviye zalim ve Yezid fasıktı, de." dedi. Ben de dedim ki: El-Hidaye adlı eserin müellifi şöyle diyor: ”Zâlim valilerden kadılık görevi almak caizdir. Çünkü sahabî ve tabiinin çoğu Muâviye tarafından kadı tayin edilmişler, onlar da bu görevi kabul etmişlerdir. Oysa tayin hakkı Hazret-i Ali'nin idi." Bu cevap Timurlenk'in çok hoşuna gitti ve bize ikramda bulunduğu gibi o şehirde bizimle ilgili her türlü muameleyi kolaylaştırdı.

Yusuf 12:56

Böylece Yûsuf’u o ülkede yani Mısır'da yerleştirdik. ”Onu bir yerde temkin etti" demek, ”oraya yerleştirdi" demektir. Orada dilediği yerde konaklardı. Mısır'ın istediği yerinde oturur, dilediği yeri ev ve çevre edinebilirdi. Bu ifadeler; Hazret-i Yûsuf’un Mısır'da tam bir tasarruf gücüne sahip olduğunu, ülkenin tamamen onun otoritesi altında bulunduğunu belirtmektedir. Sanki Mısır onun evi gibiydi. Kişi, kendi evinde nasıl tasarruf ederse, o da orada öylece tasarruf ediyordu. O zaman Hazret-i Yûsuf otuz yaşındaydı. Mısır'da adaleti sağladı, kadın, erkek herkes onu sevdi. Her köy ve belde halkına ziraatla uğraşmalarını emretti. Yedi yıl içinde dağların tepelerine, vadilerin içlerine varıncaya dek ekin ekmedik yer bırakmadılar. Hazret-i Yûsuf onlara ekini başağında bırakmalarını da emrediyordu. Sonra kıtlık yılları gelip çattı. Allah onlara gökten yağmuru, yerden de bitkiyi kesti. Tahıl satanlar, insanlar arasında eşitliği sağlamak için, hiç kimseye bir deve yükünden fazla ekin satmıyordu. Kıtlık yılında açlık korkusuyla hiç kimse karnını tanı doyurmadı. Biz dilediğimiz kimseye rahmetimizi eriştiririz. Dilediğimiz herkese onu ulaştırırız. Kimse buna engel olamaz. Ve güzel davrananların mükâfatını zayi etmeyiz. Onların amellerini boşa çıkarmayız. Aksine dünya ve ahirette, yaptıklarının karşılığını tam tamına veririz. Süfyan b. Uyeyne'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Mü'min, dünya ve ahirette iyiliklerine karşılık sevap alır. Fâcir ise, dünya mükâfatını peşin alır, ahirette ise alacağı hiçbir şey yoktur." Süfyan b. Uyeyne bu sözüne delil olarak bu âyeti okudu. "İhsan" her ne kadar birçok şeyi içine alan genel bir ifade ise de, gerçekte Allah'ın varlığına açık olarak inanmak, dilinde, kalbinde, zihninde Allah tan başka bir şey olmamak üzere başka her şeyden büsbütün ilgiyi kesmek demektir. Nitekim ariflerden birisi bunu şöyle belirtmiştir: Hayalin gözümde, ismin dilimde Nereye kaybolursun, sevgin kalbimde.

Yusuf 12:57

İman edip küfür ve kötülüklerden sakınanlar için âhiret mükâfatı, yani ahirette kendilerine verilecek sonsuz nimetler daha hayırlıdır. Çünkü o mükâfat, özü itibariyle daha faziletli, daha büyük ve daha süreklidir. Bu âyet-i kerime mü'min olmayıp da kötülüklerden sakınanların ahirette hiçbir nasiplerinin olmadığına işaret etmektedir. Ariflerden birisi şöyle demiştir: ”Eğer dünya geçici bir altın, âhiret de devamlı bir kerpiç olsaydı, yine de ahiret dünyadan daha hayırlı olurdu. Halbuki dünya geçici bir kerpiç, âhiret ise devamlı bir altındır." Ebû Hureyre anlatıyor: ”Rasûlüllah'a: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Cennet hangi şeyden yaratıldı?' diye sorduk. Rasûlüllah şöyle cevap verdi: 'Bir tuğla altın, bir tuğla gümüşten. Harcı ise çok güzel kokulu misktendir. Çakılları inci ve yakut, toprağı zâferandır. Kim cennete girerse nimetlenir. Sıkıntı çekmez. Ölmez, ebedî yaşar. Elbisesi eskimez, gençliği kaybolmaz.'“ Anlatıldığına göre, İbrahim b. Edhem hamama girmek istedi. Hamamcı ise onun ücretsiz hamama girmesine engel oldu. Bunun üzenne İbrâhim ağladı ve şöyle dedi: ”ücretsiz şeytan evine bile girmeme izin verilmezse, peygamberler ve sıddıkların evi olan cennete, amelsiz ve azıksız nasıl girebilirim?

Yusuf 12:58

Yûsuf'un kardeşleri geldiler. Şam ülkesi kuraklıkla karşılaşıp fiat lar yükselince, Ya’kûb (aleyhisselâm) oğullarını topladı ve onlara: ”Yavrularım! İçinde bulunduğumuz kıtlığı görmüyor musunuz?" dedi. Oğulları: ”Ey babamız! Elimizden ne gelir ki?" diye cevap verdiler. Ya’kûb: ”Mısıra gidip Aziz'den yiyecek satın alırsınız" dedi. Oğulları: ”Ey Allah'ın peygamberi! Bizi firavunların ülkesine göndermeye gönlün nasıl razı olur? Onların bize düşmanlıklarını biliyorsun. Onlardan bize bir zarar gelmeyeceğinden emin değiliz. Zaten zulüm ve eziyet çok olduğu için Mısır ülkesine zorbalar ülkesi denmiştir." dediler. Hazret-i Ya’kûb: ”Yavrularım! Duydum ki Mısır halkının başına âdil bir kral geçmiş. Ona gidin, benden selâm söyleyin. O sizin ihtiyacınızı mutlaka giderir" diye konuştu. Sonra Hazret-iYa’kûb, on çocuğunu hazırlayıp Mısır'a gönderdi. "Yûsuf un kardeşleri geldiler" âyeti onların hububat almak için Mısır'a gelişini ifade etmektedir. Ve huzuruna, yani zinet ve ihtişam içindeki Yûsuf’un yanına girdiler. Yûsuf onları tanıdı. Onlardan ayrıldığında yetişkin erkeklik çağında olmaları ve önceki halleriyle şimdiki hal ve şekilleri biribirine benzediği için, ilk bakışta kardeşlerini tanıdı. Onlar ise onu tanımıyorlardı. Uzun zaman geçtiği için Yûsuf’u tanıyamadılar. İbn Abbas, Hazret-i Yûsuf’un kuyuya atılmasıyla, onun huzuruna varmaları arasından tam kırk yıl geçtiğini söylemiştir.

Yusuf 12:59

Onların yüklerini hazırlayınca, yani yiyecek ve misafirin yolda ihtiyaç duyacağı şeyleri tamamlayıp Mısır'a geliş sebepleri olan zahireyi de fazlasıyla yükleyince şöyle dedi: 'Baba bir kardeşinizi de bana getirin. Rivayete göre Hazret-i Yûsuf, onları görüp, İbranice konuştuklarını işitince şöyle dedi: ”Söyleyin bana. Siz kimsiniz? Durumunuz nedir? Ben sizleri tanımıyorum." Onlar da: ”Biz Şam halkından bir kavimiz. Kıtlığa uğradık. Zahire satın almak için geldik" dediler. Yûsuf: ”Belki de siz ülkemin sırlarını öğrenmek için gelmiş casuslarsınız?" deyince: ”Allah korusun! Biz bir babadan olma kardeşleriz. Babamız yaşlı ve peygamberlerden bir peygamberdir, adı Yakub'dur" dediler. Yûsuf: ”Kaç kişisiniz?" diye sorunca: Onlar da: On iki kisiydik, içimizden birisi öldü" diye cevap verdiler. Yûsuf: ”Burada kaç kişisiniz." deyince, on kişi olduklarını söylediler. Yûsuf: ”Peki o bir kişi nerede?" diye sordu. Kardeşler: ” O, ölenin yerine teselli bulması için, babasının yanındadır"diye cevap verdiler. Yûsuf: ”Casus olmadığınıza ve söylediklerinizin doğruluğuna kim şahitlik edecek?" deyince, kardeşler: ”Biz, lehimize şahitlik yapacak bizi tanıyan hiçbir kimsenin bulunmadığı bir ülkedeyiz," dediler. Yûsuf: ”Öyleyse birinizi yanımda rehin bırakın. Ayrıca babanızın yanındaki kardeşinizi, babanızdan bir mektupla birlikte bana getirin ki, size inanayım" dedi. Bunun üzerine aralarında kura çektiler. Kura Şemün'a isabet etti. Onu Yûsuf’un yanında bıraktılar. (Sizlere) ölçüyü bol tuttuğumu ve benim misafir ağırlayanların en iyisi olduğumu görmüyor musunuz? Size izzet ikram hususunda son derece iyi davrandığımı, size fazlasıyla verdiğimi görmüyor musunuz? Hazret-iYûsuf bunu başa kakmak için değil, onları, istediği şeyi yerine getirmeleri konusunda teşvik için söyledi.

Yusuf 12:60

Eğer onu bana getirmezseniz, bundan böyle benim yanımda size verilecek bir ölçek bile (erzak) yoktur. Size izzet ikram şöyle dursun, ülkeme girmek suretiyle bile artık bana hiç yaklaşmayın.'

Yusuf 12:61

Dediler ki: 'Babasını ikna etmeye çalışacağız. Onu babasının elinden almak için çareler, plânlar düşüneceğiz. Bu konuda gayret göstereceğiz. Bu sözler, istenen şeyin değerli olduğuna, onu elde etmenin güçlüğüne işaret etmektedir. Şüphesiz bunu yapacağız' bu konuda gevşeklik göstermeyeceğiz.

Yusuf 12:62

Yûsuf, uşaklarına yani zahire ölçmekle görevli hizmetçilerine Âyette geçen ”uşaklar" anlamındaki ”fityân" kelimesi, yaşlı ya da genç uşak anlamındaki ”fetâ" kelimesinin çoğuludur. 'Sermayelerini yüklerinin içine koyun, çuvallarının içine gizleyin. Âyetin orijinalinde geçen ”yükler" anlamındaki ”rihâl" kelimesi ”rahl" kelimesinin çoğuludur. ”Rahl" ise kap demektir. Bir kimsenin evine de ”rahl" denir. Yûsuf (aleyhisselâm) bunu, onlara bir ikram olması için yaptığı gibi, ayrıca babalarının tekrar gelmelerini sağlayacak sermayesinin bulunmayabileceği endişesiyle de yaptı. Olur ki, ailelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki yine geri dönerler,' dedi. Ailelerine dönüp çuvalları açınca, sermayelerinin geri verildiği gerçeğini görürler de, bu durum onları kardeşleri Bünyamin ile birlikte tekrar bize gelmeye sevkeder. Çünkü onlara hem zahire, hem de sermaye ikramı, dönmeleri için güçlü bir sebeptir.

Yusuf 12:63

Mısır'dan babalarına, Kenan ülkesine döndüklerinde, henüz eşyalarını açmadan dediler ki: 'Ey babamız! Bize yiyecek yasak edildi'. Artık bundan sonra bize yiyecek verilmeyecek kardeşimizi yani Bünyamin bizimle Mısır'a gönder de onun vasıtasıyla istediğimiz şekilde yiyecek alalım. Onu, başına gelecek tehlikelere karşı elbette koruruz' geri gelmesi için teminat veririz.

Yusuf 12:64

Ya’kûb dedi ki: 'Onu size daha önce kardeşini emanet ettiğim gibi mi emanet edeyim? Burada soru edatı ”hel", olumsuzluk ifade etmektedir. Yani: ”Size güvenemem. Nitekim önce de kardeşi Yûsuf hakkında size güvenmemiştim. Çünkü Yûsuf la ilgili olarak da çok teminatlar verdiniz. Ama sonra malûm işi yaptınız. Size güvenmediğim gibi, onu koruyacağınıza da inanmıyorum. Ben durumumu sadece Allah'a havale ediyorum. Ancak, koruyanların, benden de sizden de en iyisi Allah'tır. O, merhametlilerin en merhametlisidir.' Yerde ve gökte bulunan tüm varlıklardan daha merhametlidir. Bünyamin'i koruyarak bana merhamet edeceğini, beni iki sıkıntıyla baş başa bırakmayacağını umarım. Kâ'b şöyle diyor: ”Yâkub, 'koruyanların en iyisi Allah'tır' dediğinde, yüce Allah: ”Bana tevekkül ettiğin için, hem Yûsuf’u, hem de Bünyamin'i mutlaka sana iade edeceğim' buyurdu. Öyleyse Allah'a tevekkül etmek, başkasının değil yalnızca, O'nun himayesine dayanmak gerek. Çünkü başkası korumada âlet ve sebeplere muhtaçtır. Allah'ın ise bütün durumlarda ve bütün işlerde vasıtalara ihtiyacı yoktur ve kendi kendisine yeterlidir."

Yusuf 12:65

Mısır'dan yükledikleri yüklerini açınca... Burada yüklerden amaç, yiyecek çuvallarıdır. Sermayelerinin kendilerine geri verildiğini gördüler. Bu bir ikramdı. Durum bunu gösteriyordu. Babalarının gözü önünde yüklerini açıp sermayelerini malların üzerinde görünce, Ya’kûb (aleyhisselâm)'a dediler ki: 'Ey babamız! Daha ne istiyoruz? Yapılan bu ikramdan sonra, daha ne isteriz? İşte sermayemiz de bize geri verilmiş. Bir ikram olarak, istemediğimiz halde bize iade edilmiş. Ailemize yine yiyecek getiririz. Yani Mısır kralından aile fertlerine yiyecek temin ederiz. Açlık, susuzluk ve diğer sıkıntılardan kardeşimizi de korur ve kardeşimizin payı olarak da bir deve yükü de fazla alırız. Çünkü kral, herkes adına bir deve yükü mal veriyor. Çünkü bu seferki az bir ölçektir.' Bu az mal, belimizi doğrultmaz.

Yusuf 12:66

Babaları önceki olayları gördükten sonra dedi ki: 'Hepiniz çepeçevre kuşatılmadıkça... Âyetteki ”çepeçevre kuşatûmadıkça" sözü helak olmaktan kinayedir. ”Belâ konuşmakla gelir," diye bir ata sözü vardır. Ya’kûb (aleyhisselâm) önceden Yûsuf (aleyhisselâm) hakkında: ”Onu kurdun yemesinden korkarım" (Yûsuf: 13) demiş, Allah da onu, söylediği şekilde imtihan etmiş, kardeşleri: ”Yûsuf'u kurt yedi" (Yûsuf: 17) diye haber vermişlerdi. Burada da Onu bana geri getireceğinize dair Allah'a karşı sağiam bir söz vermedikçe onu sizinle göndermeyeceğim' demiş ve söylediği gibi olmuş. Bünyamin konusunda kardeşleri sıkıntıya uğramışlar, mağlûp düşmüşlerdi. ”Le te'tünne m", kasemin (yeminin) cevabıdır. Yani her halükârda, onu bana getireceğiniz konusunda Allah'a yemin edip sapasağlam söz vermedikçe onu sizinle göndermiyeceğim. Ya’kûb'un nitelediği şekilde Allah'a söz verdiklerinde: 'Söylediklerimize Allah vekildir.' Allah söylediklerimizden haberdardır, işlerimizi gözeticidir, dedi. Ya’kûb bununla, Allah'a güvenini ifade etmek ve onları, sözlerinde durmaya teşvik etmek istemiştir.

Yusuf 12:67

Oğullarına nasihat ederek Hazret-i Ya’kûb dedi ki: 'Oğullarım! Mısır'a tek kapıdan değil, şehrin dört adet kapısı vardı. Ayrı ayrı kapılardan girin. Nazardan sakınmak için çeşitli yollardan, değişik yönlerden girin. Çünkü nazar (göz değmesi) haktır. Nazar edilen kimseyi etkiler. Ya’kûb onlara bu şekilde tavsiyede bulundu. Çünkü hepsi de yakışıklı, güzel görünümlü idiler. Toplu halde girerlerse, kendilerine göz değmesinden korktu. Ama ben, Allah'tan gelecek hiçbir şeyi de sizden savamam. Tedbir almakla Allah'ın kazasına karşı size hiçbir fayda sağlayamam. Çünkü tedbir, takdiri bozamaz. Mutlak mânada Hüküm, ancak Allah'ındır. O'na hiçbir kimse ortak olamaz, hükmünü kimse engelleyemez. Yaptığım ve yapmadığım her şeyde ben, sadece O'na dayandım. Güvenenler de, başkasına değil sadece O'na güvensin.' Peygamberlerin hareketleri mutlaka uyulması gereken hareketlerdir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: ”Şüphesiz nazar haktır, İnsanı kabre, deveyi tencereye koyar." m Bazıları dedi ki: ”Nazar değmesi şöyle olur: Bakan kimse bir şeye bakıp da, onu güzel görür, Allahı hatırlayıp onun sanatını dikkate almazsa yüce Allah bakan kişinin gafil bakışının günahı olarak bakılanda bir hastalık veya kusur meydana getirir ki; bu, kullarını imtihan etmek içindir." Ubâde ibn Sabit (radıyallahü anh)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Günün başında Rasûlüllah'ın huzuruna vardım. Çok sancılı olduğunu gördüm. Günün sonunda ziyarete gittiğimde onu sıhhatli buldum. Buyurdu ki: ”Cebrail bana gelip okuyuver di. Duası şuydu: Seni rahatsız eden her şeye karşı Allah'ın adıyla sana nefes ederim. Her hasetçinin nazarından Allah sana şifa versin." Okuyarak tedavi, Kur'an'dan ve malum dualardan olursa, caiz, manasız şeylerle yapılırsa mekruh veya haramdır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Hasan ve Hüseyin'e nefes eder ve şöyle derdi: ”Sizleri her şeytandan, zehirli hayvandan, haset eden gözden, Allah'ın tam olan kelimelerine sığındırırım. Siz de çocuklarınızı bu kelimelere sığındırın. Çünkü ibrahim (aleyhisselâm) İsmâîl ve İshak'ı bunlarla korurdu." Bu hadisi şerifi Buhari, Sahilim de rivayet etmiştir.

Yusuf 12:68

Değişik kapılardan ayrı ayrı babalarının emrettiği gibi girdiler. Gerçi bu, Allah'tan gelecek hiçbir şeyi onlardan savamazdı. Ya’kûb'un fikri ve şehre ayrı ayrı girmeleri, Allah'ın haklarında takdir ettiği en ufak bir şeyi bile engelleyemezdi. Ancak Ya’kûb, içindeki arzuyu ortaya koymuş oldu. Burada ”İlla" edatı ”fakat" manasınadır. Ya’kûb'un, oğulları hakkındaki görüşü -ki, bu da onların ayrı ayrı kapılardan girmeleridir- ve babalarının bu görüşüne uymaları, Allahın, kendileri için hükmettiği en ufak bir şeyi bile engelleyemezdi. Fakat Ya’kûb bu tavsiyesiyle içindeki acıma duygusunu, nazara gelmelerinden sakındığını ortaya koymuş oldu. Gerçekten o, kendisine öğrettiğimizi bilirdi. Ya’kûb, vahiy ve delillerle kendisine bildirdiğimiz hususlarda büyük bir ilim sahibiydi. Bundan dolayı ”Allah'tan gelecek hiçbir şeyi de sizden savamam" dedi. Eğer onlara nazar değmesi takdir edilmişse toplu iken isabet edeceği gibi ayrı ayrı da olsalar mutlaka isabet ederdi. Fakat insanların çoğu bilmezler. Kaderin sırlarını bilmedikleri için, sakınmanın fayda vereceğini sanırlar.

Yusuf 12:69

Yûsuf'un yanına girdiklerinde, Yûsuf yemekte öz kardeşini yani Bünyamin'i evde ve geceleyin yanına aldı. Diğer kardeşlerini ikişer ikişer bir odaya misafir etti. Büny amine de: ”Ölen kardeşinin yerinde benim olmamı ister misin?" diye sordu. Büny amin ”Senin gibi kardeşi kim bulabilir? Fakat sen Ya’kûb ve Rahiyel'in çocuğu değilsin" diye cevap verdi. Bunun üzerine Yûsuf ağladı. Kalkıp Bünyamin'in boynuna sarıldı ve kendini ona şöyle tanıttı: 'Ben senin öz kardeşinim. Onların yaptıklarına üzülme.' Geçmişte bize yaptıklarına aldırma. Çünkü Allah, bize ikram etti ve hayırlı şekilde bir araya getirdi dedi. Yûsuf bu durumu kardeşlerine söylememesini ve durumu onlardan saklamasını Bünyamine tenbih etti. Burada maksadın gizli tutulmasının, bazı yerlerde iyi bir davranış olduğuna, gayeye ulaşmada fayda sağlayacağına işaret vardır. Nitekim bir haberde ”ihtiyaçlarınızı gidermede, sır saklamaktan yararlanın" denilmiştir.

Yusuf 12:70

Onların yüklerini hazırlayınca... Burada ”yük" olarak çevirdiğimiz ”cehâz" kelimesi meta, yani istifade edilen şeylere verilen isimdir. Yûsuf zahirelerini ölçtü ve sayılarınca her birine bir deve yükü mal verdikten sonra su kabını kardeşinin yükü içine koydu. Ayette geçen ”sikaye", su içilen kap demektir ve gümüşten yapılmış bu kap ölçü aleti olarak kullanılmıştı. Onun, mücevherlerle süslenmiş altın bir kap olduğu da söylenir. Kardeşlerine ikram olsun diye Yûsuf zahireyi bu kapla ölçmüştü. Kervan Şam tarafına doğru yönelince Yûsuf, onları durdurmak üzere birini gönderdi, hemen durdular. Sonra bir tellâl yani Yûsuf’un adamlarından birisi şöyle bağırdı: 'Ey kervancılar! ”lyr", üzerine yük konan develer demektir. Burada ise kervan sahipleri kastedilmiştir. Siz mutlaka hırsızsınız.' Bazıları, bu sözün Yûsuf’un emriyle söylendiğini ileri sürmüşlerdir. Yahut da, Yûsuf’un adamları su kabını arayıp bulamayınca, kafilenin aldığını tahmin etmişler ve bu tahmin üzerine birisi onlara ”siz mutlaka hırsızsınız" diye seslenmiştir.

Yusuf 12:71

Yûsuf’un kardeşleri su kabını arayanlara doğru geri dönerek: 'Ne kaybettiniz?' dediler.

Yusuf 12:72

Onlar da cevaben: 'Kralın su kabını arıyoruz. Fiilin iki halde de muzari (şimdiki ve geniş zaman) kipiyle gelmesi, tabloyu canlı kılmak içindir. Kervan tarafından aldıkları cevaba uygun bir nezaketle ve su kabının yük arasında tesadüfen kaldığı inancını belirtmek için onu getirene arama yapmadan kendiliğinden kabı ortaya çıkarana bir deve yükü buğday var. Ben de buna kefilim', yani kabı getirene mükâfatını vermeye ben kefilim dediler.

Yusuf 12:73

Yûsuf’un kardeşleri: 'Allah'a Yemin olsun ki, bizim yer yüzüne fesat çıkarmak için gelmediğimizi siz de biliyorsunuz. Bu, hayret ifade eden bir yemindir. Yani, ne tuhaf haliniz var! Bizim suçsuzluğumuzu açıkça bildiğiniz halde, bize nasıl ”siz mutlaka hırsızsınız" diyebiliyorsunuz? Ayetteki ”fesat çıkarmak için" ifadesi ”hırsızlık yapmak için" manasınadır. Çünkü hırsızlık, en büyük fesat çıkarma şekillerindendir. Biz hırsız da değiliz' biz asla hırsızlıkla sıfatlananlayız dediler.

Yusuf 12:74

Yûsuf’un adamları, su kabının yanınızda olmadığı konusundaki sözlerinizde 'yalancı çıkarsanız size ve dininize göre onun yani su kabını çalmanın cezası nedir?' dediler.

Yusuf 12:75

'Cezası, kimin yükünde bulunursa, yani su kabı kimin yükünde çıkarsa, ceza olarak o şahsa el konulmasıdır. Yani çalanın, çalınan şeyin yerine alıkonmasıdır. Bizim şeriatımızdaki el kesmeye karşılık, Ya’kûb (aleyhisselâm)'un şeriatında hırsızın cezası, bir yıl köle olarak çalıştırılmaktı. ”Cezası" ifadesinin iki kere geçmesi, bu hükmü vurgulayarak belirtmek içindir. Biz hırsızlık yapan zalimleri, böyle en âdi ceza ile cezalandırırız,' dediler. Bu şekilde iddialı konuşmaları, suçsuzluklarına tam olarak güvenmelerindendi. Çünkü kendilerine yapılan bu ithamdan habersizdiler.

Yusuf 12:76

Yûsuf (aleyhisselâm), suçlamayı ortadan kaldırmak için kardeşinin yükünden önce onların yükünü aramaya başladı. Bünyamin'in yükünden önce diğer on kardeşinin yüklerini araştırmaya başladı. Rivayete göre, Yûsuf’un adamları kervancılara: ”Develerinizi çöktürün, yüklerinizi arayacağız" dediler. Onlar da suçsuzluklarına güvenerek çöktürdüler. En büyük kardeşten başlayarak, sırasıyla herkesin yükünü aradılar. Sıra Bünyaminin yüküne gelince, Yûsuf dedi ki: ”Bunun bir şey almış olduğunu sanmıyorum." Bunun üzerine: ”Allah'a yemin olsun ki; Onun yüküne de bakmadıkça onu bırakmayız. Çünkü Bünyamin, hem senin, hem de bizim için çok değerlidir" dediler. Yükünü açtıklarında su kabını oradan çıkardılar. Yüce Allah bunu şöyle belirtiyor: Sonra kardeşinin yükünden su kabını çıkardı. Yani Yûsuf, su kabını Bünyamin'in yükü içinde saklanmış bulunca, oradan çıkardı. Kardeşleri ise başlarını önlerine eğdiler. Söyleyecek bir şey bulamadılar. İbranice olarak Bünyamin'e: ”Ey hırsız! Ne zorun vardı da kralın su kabını çaldın. Rahiyel'in oğlundan (yani Yûsuf’tan) çektiğimiz gibi, senden de hâlâ çekiyoruz" diyerek hakaret etmeye başladılar. İşte Biz Yûsuf'a böyle bir çare öğrettik. Yani, maksadına ulaşsın diye Yûsufa böyle ilginç bir plan uyguladık. ”Keyd", aslında hile ve tuzak demektir. Karşı tarafa içinde sakladığının tersini göstermekdir. Yoksa Yûsuf kralın kanuna göre kardeşini alıkoyamazdı. Yani Yûsuf, yaptığı işin cezası olarak Bünyamin'e, kralının hırsızın cezasıyla ilgili kanununa göre el koyamazdı. Çünkü Mısır kralının kanununa göre hırsızın cezası, dayak ve çaldığını iki katıyla ödemekti. Ya’kûb'un şeriatinde olduğu gibi köle ve uşak yapmak değildi. Bu durumda, kendisine hırsızlık isnad ederek kardeşi Bünyamin'i alıkoyamazdı. Ancak Allah dilerse, başka. Allah'ın dilemesi hariç. Bu plânı o diledi. Yoksa bu tarzda kardeşini alıkoyamazdı. Semerkandî Bahrû'l-Ulûm adlı tefsirinde şöyle der: Bu plânın hükmü; kendileriyle dinî fayda ve maslahatlara ulaşılan ”hile-i şer'iyye"lerin hükmü gibidir. Nitekim karısını dövmekten kurtulma ve yeminini de yerine getirmiş olması için Cenab-ı Hak Eyyûb (aleyhisselâm)'a şöyle buyurdu: ”Ey Eyyûb! Eline bir demet sap alıp onunla vur, yeminini bozma." (Sâd: 44) İbrahim (aleyhisselâm)'de, kâfirin elinden kurtulması için karısı hakkında: ”Bu benim kız kardeşimdir" demişti. Şeriatlerin hepsi, maslahat ve kötülüklerden kurtulma yollarından ibarettir. Allahü teâlâ Yûsuf (aleyhisselâm)'a telkin ettiği bu plânda, büyük faydalar göstermiş, onu bu faydalar için basamak yapmıştır. Bu, güzel bir çareydi ve içinde kötülük unsuru yoktu. Biz kimi dilersek derecelerle yükseltiriz. Yûsuf’u yükselttiğimiz gibi, hikmetimiz ve maslahat gereği kimin yücelmesini istersek, onu yüksek ilmî mertebelere yüceltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen biri vardır. Sonuç Allah'a varıncaya dek her bilenin üstünde, ilmî derecesi daha yüksek olan birisi vardır.

Yusuf 12:77

Kardeşler rezil oldular. Utançlarından başlarını önlerine eğdiler, suçsuzluklarını ifade için dediler ki; Bünyamin 'çalmışsa, bunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü daha önce kardeşi de çalmıştı.' Bununla Yûsuf’u kastediyorlardı. Rivayete göre, Yûsuf çocukluğunda, annesinin babası olan puta tapan dedesine ait bir putu çalmıştı. Annesi Rahiyel, oğlu Yûsufa: ”Putu al ve kır. Belki deden puta tapmayı bırakır" demişti. Bunun üzerine Yûsuf da putu almış kırıp pisliklerin içine atmıştı. Yûsuf bunu içinde sakladı. Yûsuf, onların söyledikleri şeylerden dolayı meydana gelen üzüntüsünü, onlara belli etmemek için, içinde gizledi. Onlara açmadı. Uysallığı ve kardeşlerini bağışlaması sebebiyle ne sözle, ne de davranışla üzüntüsünü onlara belli etmedi. Ancak içinden 'Durumunuz pek kötüdür, kardeşinizi babanızdan çaldınız, sonra da o günahsıza iftiraya kalkıştınız, dedi. Müfessirler şöyle demişler: ”Yûsuf’un, içinde gizlediği söz, bu 'durumunuz pek kötüdür sözüdür. Çünkü bunu, içinden söyledi, şahsiyetleri zedelenmesin, iş rezilliğe varmasın diye onlara açıkça böyle söylemedi." Allah sizin anlatmakta olduğunuzu daha iyi bilir', dedi. Durumun, bizi haksızlıkla suçladığınız gibi olmadığını, bunun bize bir iftira olduğunu Allah çok daha iyi bilir.

Yusuf 12:78

Kardeşler merhamet dileyerek Dediler ki: 'Ey Aziz! Gerçekten onun çok yaşlı bir babası vardır. Nerede ise onsuz yapamaz. Bizden birini onun yerine alıkoy. Biz sevgi ve şefkat yönünden babamız katında Bünyamin'in yerini tutamayız. Rehin veya köle olarak onun yerine, bizim içimizden birini tut. Doğrusu biz seni bizi ağırlama ve fazla fazla mal vermede iyilik edenlerden görüyoruz.' Bu iyiliği de yaparak ikramını tamamla.

Yusuf 12:79

Bunun üzerine Yûsuf: 'Malımızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan Allah'a sığınırız. Biz, su kabı kimin yükü içinde bulunduysa, ancak onu alıkoruz. Çünkü onu alıkoymamız, sizin fetvanız gereğidir. Bizim bu fetvanın gereğini bozmamız caiz olmaz. Yoksa haksızlık etmiş oluruz,' dedi. Gönüllü bile olsa, malımız yanında bulmadığımiz kimseyi alıkorsak, sizin görüşünüze göre haksızlık etmiş oluruz ki, biz böyle bir şey yapamayız.

Yusuf 12:80

Ondan yani Yûsuf’un istedikleri şeyi gerçekleştirmesinden ümitlerini büsbütün kesince, aralarında gizlice görüşmek üzere bir kenara çekildiler. İnsanlardan uzaklaşarak sırf kendi başlarına işlerini ne tarzda düzenleyeceklerini, kardeşleri konusunda babalarına ne diyeceklerini gizlice görüşmek için bir tarafa çekildiler. Büyükleri, yaşça büyükleri Rûbîl veya akılca büyükleri Yahûda dedi ki: 'Babanızın, sizden Allah adına söz aldığını, ona Allah'a yemin ederek söz verdiğinizi, daha yani bundan önce de Yûsuf hakkında kusur işlediğinizi, onun hakkında ”biz onu mutlaka koruruz." (Yûsuf: 12) diye söz verdiğiniz halde, babanıza verdiğiniz sözü tutmayarak yanlış davrandığınızı bilmiyor musunuz? Şüphesiz bunu, kesin olarak biliyorsunuz. Biz Yûsuf olayından dolayı zaten suçlanıyoruz. Artık düştüğümüz şimdiki durumdan çıkmamız mümkün değildir. Artık babam bana kendisine dönmem için izin verinceye veya Allah herhangi bir sebeple kardeşimin kurtulması için hakkımda hükmedinceye kadar bu yerden asla ayrılmayacağım. Mısır ülkesini asla terketmeyeceğim. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır. O, ancak adalet ve hakkaniyetle hükmeder.

Yusuf 12:81

Siz babanıza dönün ve deyin ki: 'Ey babamız! Görünüşe bakılırsa, gerçekten oğlun hırsızlık etti. Onun hırsızlığı konusunda biz sadece gördüğümüze şahitlik ettik. Su kabının onun yükünden çıktığını gördük. Biz, gaybın bekçileri değiliz. İşin iç yüzünün, gördüğümüz gibi mi, yoksa başka türlü mü, olduğunu ise bilemeyiz.

Yusuf 12:82

Doğru söylediğimizi öğrenmesi için, babanıza deyin ki: İstersen İçinde bulunduğumuz şehir halkına, yani Mısırlılara ve birlikte geldiğimiz kervana sor. ”el-ıyr", üzerlerine yük sarılan develer demekse de, burada beraberce yola çıktığımız kervan anlamındadır. Bu kervan, Ya’kûb (aleyhisselâm)'un komşularından oluşan Kenan ülkesinden bir topluluktu. Gerçekten biz doğru söylüyoruz.' Sonra büyükleri, Yûsuf’un yanına girdi ve şöyle dedi: ”Kardeşimi rehin aldın. Beni de onunla beraber rehin al." Yûsuf onu da Bünyamin'in yanına aldı ve ikisine de ikramda bulundu.

Yusuf 12:83

Oğulları kendisine dönüp büyüklerinin kendilerine tenbih ettiği şekilde durumu anlattıklarında Hazret-i Ya’kûb: 'Aksine, nefisleriniz sizi bir işe sürüklemiş, isteyip uyguladığınız bir işi nefisleriniz size süsleyip kolaylaştırmış, aksi halde kral, hırsızlığı sebebiyle hırsızın rehin alınacağını nereden bilsin? Çünkü bu, kralın dinine göre değil, Ya’kûb'un şeriatine göre verilmiş bir hükümdü. ”Bel" kelimesi, oğulların söylediği sözün aksini belirtmekte yani durum öyle değil manasını ifade etmektedir Artık bana düşen, güzel bir sabırdır, yani benim işim, içinde Allah'tan başkasına şikayet bulunmayan güzel bir sabırdır. Rivayet edildiğine göre, Ebu'l Hasan şöyle anlatmıştır: ”Haccetmek üzere yola çıktım. Tavaf esnasında bir kadın gördüm. Yüzünün güzelliği, adeta ortalığı aydınlatıyordu. Kendi kendime: ”Yemin olsun ki, bu güne kadar böyle parlak ve güzel bir kadın görmedim. Onun bu güzelliği herhalde gam ve kederin azlığından dolayıdır' dedim. Kadın bu sözümü işitti ve şöyle dedi: 'Bunu nasıl söylersin be adam? Yemin olsun ki, ben kalbi ve gözleri gamlarla yaralı, üzüntülerin kıskacında bir insanım.' Ben de; Teki bu ne haldir?' diye sordum. Anlatmaya başladı: 'Kocam kurban olarak koyun kesmişti. Yanımda iki oğlum vardı, oynuyorlardı. Kucağımda da emzikli bir çocuk vardı. Onlara yemek hazırlamaya kalktım. Büyük oğlum küçük oğluma: 'Babam koyunu nasıl kesti sana göstereyim mi?' dedi. O da, 'Evet göster' deyince, hemen onu yatırıp kesti. Evden kaçarak dağa çıktı. Kendisini kurt yedi. Babası da onu aramaya çıkmıştı. O da susuzluktan öldü. Ben de çocuğu bıraktım, babalan ne yapıyor, bakayım diye kapıya çıktım. Çocuk emekleyip ateşteki çömleğe yanaştı, elini çömleğe soktu ve kaynar suyu üzerine döktü, eti kemiğinden sıyrıldı. Bu haber, kocasının yanında bulunan kızıma ulaşınca o da kendisini yere attı ve öldü. Zaman beni onlar içinde yapayalnız bıraktı.' Bunun üzerine ben: 'Peki, bunca büyük dertlere nasıl sabrettin?' diye sordum. Kadın şöyle cevap verdi: 'Bir kimse sabırla sabırsızlık arasını ayırdetmek isterse, aralarında çok büyük fark görür. Bir şey yokmuş gibi davranılarak gösterilen sabrın sonu pek güzeldir. Sabırsızlık gösterenin eline ise bir şey geçmez.' Sonra kadın bana şu beyti terennüm ederek uzaklaştı: Sabrettim çünkü sabır benim en hayırlı dayanağım Feryat etmenin bana bir faydası var mı ki yanayım? Göz yaşlarımı seyircime verdim, hakim oldum kendime Göz şimdi kalpde yaş akıtıyor içten içe. ” Belki Allah Yûsuf, Bünyamin ve Mısır'da kalan diğer oğullarımın hepsini birden bana getirecektir. Kayıplar üç kişiye ulaştığı için, çoğul kipi kullanılmıştır. Çünkü O, benim üzüntü ve yas içindeki halimi iyi bilendir, hikmet sahibidir' dedi. Beni ancak bir hikmet gereği imtihan etmiştir. İmtihan üç çeşitdir: 1- Kulun cezasını dünyada vermek için 2- Kulun içindekini dışarı çıkarıp Rabbi katındaki durumunu insanlara göstermek için 3- Kulun değer ve yakınlığını kendi katında artırmak için. Şüphesiz bu, aslında bir ikramdır.

Yusuf 12:84

Ya’kûb, görüp işittiklerinden hoşlanmadığı için onlardan yüz çevirdi ve: 'Vah! Yûsuf'a yazık oldu' dedi. ”Esef" şiddetli üzüntü ve hasret demektir. ”Ya esefa"nın aslı, mütekellim yasına muzaf olarak ”yâ esefi" dir. Olayın, Bünyamin ve Mısır'da kalan büyük kardeş üzerine cereyan etmesine rağmen, Ya’kûb ”vah Yûsuf'a" demiştir. Çünkü Yûsuf’la ilgili derdi, diğer dertlerin temelini teşkil ediyordu. Ayrıca o ikisinin hayatta olduğunu biliyor, kendine döneceklerini umuyordu." Yûsuf konusunda ise, Allah'ın rahmeti dışında, ona kavuşma konusunda ümit vadeden hiçbir şey yoktu. Ve üzüntüsünden gözlerine ak düştü. Yani Yûsuf konusundaki üzüntüsünün şiddetinden dolayı gözünü kaybedip âmâ oldu. Rivayet edildiğine göre, yer yüzünde Allah yanında kendisinden daha değerli bir kimse olmadığı halde, Ya’kûb'un göz yaşları, Yûsuf’u kaybedip tekrar kavuşuncaya kadar geçen kırk yıllık zaman içinde hiç dinmedi. Eğer: ”Yûsuf'tan ayrı olması ve ona olan hasreti dolayısıyla niçin Ya’kûb gözlerini kaybetti?" diye sorarsan, derim ki: Ya’kûb'un âmâ olması; oğullarını gördükçe üzüntüsünün artmaması ve Cemalullah'ı seyretmesi içindir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Cebrail'den, o da Rabbi'nden rivayet ettiğine göre yüce Allah: ”Ey Cebrail! İki gözünü aldığım kişinin mükâfatı nedir, bilir misin?" buyurmuş. Cebrail de: ”Seni noksanlıklardan tenzih ederim. Senin bildirdiğinden başka benim hiçbir bilgim yoktur" demiştir. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: ”Onun mükâfatı, cennetimde ebedî kalmak ve cemalimi seyretmektir." Bir haberde de şöyle buyrulmaktadır: ”Allah'ın yüzünü ilk görecek olanlar âmâlardır." Musibet zamanlarında ağlayıp esef etmenin caiz olduğuna bu âyet-i kerime delil olarak gösterilmiştir. Çünkü üzülmemek, insanın elinde olan bir şey değildir. Bundan dolayı, sıkıntı anlarında kendine sahip olanlar pek azdır. Enes (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Allah'ın Rasûlüyle birlikte demirci ustası Ebû Seyfin evine gittik. Ebû Seyfin hanımı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in oğlu İbrahim'in süt annesiydi. Rasûlüllah İbrahimi kucağına aldı ve onu öpüp kokladı. Bundan sonra Ebu Seyfin evine bir defa daha gittik. Bu defa İbrahim can veriyordu. Rasûlüllah'ın iki gözünden yaş dökülmeye başladı. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Sen de mi ağlıyorsun?" deyince. Rasûlüllah: ”Ey Avf oğlu! Bu, merhametin ifadesidir" buyurdu. Sonra bu göz yaşını bir diğeri takib etti. Bu defa Allah'ın Rasûlü: ”Göz yaş döker, kalb üzülür. Biz ancak Rabbimizi hoşnut edecek şeyler söyleriz (O'na isyan tarzında bir şey demeyiz) Ey İbrahim! Biz senden ayrılmakla pek üzgünüz."iU' buyurdu. Ravza kitabının yazarı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in oğlu İbrahim'in, Medine'de on sekiz aylık bir çocuk iken vefat ettiğini söylemiştir. Böyle durumlarda caiz olmayan, cahillerin bağırıp çağırmaları, göğüs ve yanaklarını yumruklamaları, yaka paça yırtmaları gibi şeylerdir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kızlarından birinin çocuğu can verirken ağlamış, bunun üzerine kendisine: ”Bizi yasakladığın halde, sen de ağlıyorsun ey Allah'ın Rasûlü!" denince, şöyle cevap vermiştir: ”Ben size ağlamayı yasaklamadım. Yasakladığım, ahmakça iki çığlıktır: Sevinç anındaki ve üzüntü anındaki çığlık." Peygamberlerden âmâ olanlar, Hazret-i İshak, Hazret-i Ya’kûb ve Hazret-i Şuayb aleyhimü's-selâm'dır. Sahabeden âmâ olanlar ise, Berâ b. Âzib, Cabir b. Abdullah. Hassan b. Sabit, Sa'd İbn Ebî Vakkâs, Abbas b. Abdülmuttalib, Abdullah b. Erkam, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Umeyr, Abdullah b. Ebû Evfa, Utbân b. Mâlik, Utbe b. Mes'ud el Huzelî, Osman b. Âmir, Akil b. Ebu Talib, Müezzin Amr b. Ümmü Mektum, Katade b. Numan'dır (radiyallahü anhüm). Artık acısını içine gömmüştü. Kalbi, çocuklarına olan üzüntüyle doluydu. Bunu içinde saklıyordu.

Yusuf 12:85

Dediler ki: 'Allah'a Yemin olsun ki, sen hâlâ Yusuf'u anıp duruyorsun, sonunda ya hasta olacak, ya da helâk olanlardan olacaksın.

Yusuf 12:86

Ya’kûb: 'Ben, tasamı ve âyetteki ”tasa" anlamındaki ”el-bessü" kelimesi, sahibinin dayanamayıp da insanlara yayıp, haber verdiği tasa demektir. Oğulları ona, teselli ve şikâyet amacıyla yukardaki sözleri söyleyince, Ya’kûb onlara: ”Ben tasamı size veya başkasına açmıyorum ki, beni teselliye kalkışıyorsunuz. Ben tasa ve üzüntümü gidermesi için Allah'a sığınıyor ve Onun kapısında yalvarıyorum. Böylece derdimi sadece Ona açıyorum" dedi. Ben üzüntümü yalnız Allah'a açarım. ”Üzüntü" anlamındaki ”hüzn" kelimesi, ”tasa" anlamındaki ”bess" kelimesinden daha geneldir. Buna göre anlam şu şekilde olur: ”Ben, büyük veya küçük, bütün üzüntülerimi ancak Allah'a söylerim." Eğer burada: Hazret-i Ya’kûb: ”Artık bana düşen güzel bir sabırdır." (Yûsuf: 83) dediği halde, sonra niçin ”Vah! Yûsuf’a yazık oldu" (Yûsuf: 84) ve ”Ben tasa ve üzüntümü yalnız Allah'a açarım" dedi? Sabırla şikâyet nasıl bir arada bulunur? denirse, buna şöyle cevap verilir: Bu şikâyet; kişinin, halini yaratanına arzetmesidir ve bu da caizdir. Nitekim Eyyûb (aleyhisselâm) da: ”Ey Rabbim! Başıma bir dert geldi. Sen merhametlilerin en merhametlisisin" (Enbiya: 82) dediği halde, Cenâb-ı Hak, onun hakkında: ”Doğrusu Biz onu sabırlı bulmuştuk, o ne iyi kuldu" (Sâd: 44) buyurmuştur. Çünkü Hazret-i Ya’kûb'un şikayeti ve ağlaması, Allah'la kendi arasında cereyan ediyordu. Bu bakımdan Allah katında mazurdu. Sabrın esası ve gerçek anlamı: Nefse hakim olmak ve onu, başkasına şikâyetten alıkoymaktır. Her şeyin. Allah'ın kaza ve kaderiyle olduğunu bilerek başkasına meyletmemektir. Bir gönül ehlinin sözü şöyledir: Güzelden çıkan her şey pek hoştur Fakat güzele karşı sabır zor iştir. Yine bu konuda şöyle denilmiştir: Senin aşkına karşı sabretmenin sonu nahoştur. Senden başkasına karşı sabretmek ise pek hoştur. Çünkü seven, sevgilinin huzurunda sabredemez, durmadan ona halini ve ihtiyacını arzeder. Aşk dili, yalvarma ve arz lisanıdır. Şikâyet ve yaygara dili değildir. Allah tarafından, Allah'ın rahmeti ve lütfuyla sizin bilmediklerinizi bilirim,' dedi umarım ki O, bana rahmet eder. Ümidimi boşa çıkarmaz. Yahut da mana şöyledir: Sizin, Yûsuf’un hayatına dair bilmediklerinizi ben Allah'ın bir çeşit ilhamıyla bilirim. Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Yûsuf Cebrail'e: ”Ey Emin Ruh! Sen Ya’kûb hakkında bir şey biliyor musun?" diye sormuş, Cebrâil de: ”Evet, Allah ona güzel bir sabır verdi ve onu, içine gömdüğü senin üzüntünle imtihan etti" demiştir. Yûsuf: ”Üzüntüsünün derecesi nedir?" diye sorunca, Cebrâil: ”Çocuğunu kaybetmiş yetmiş annenin üzüntüsü kadardır" demiş. Yûsuf: ”Peki mükâfatı ne kadardır?" diye sorunca, Cebrâil: ”Yüz şehid sevabıdır" diye cevab vermiştir. Ya’kûb (aleyhisselâm)'un Allah'a karşı olan güveni hiçbir zaman sarsılmadı. Süddî şöyle diyor: "Çocukları Ya’kûb'a, Mısır kralının tavrını haber verdiklerinde, Yûsuf’un yaşadığını hissetti ve ümitlenerek: ”Belki de o Yûsuf tur" dedi.

Yusuf 12:87

'Ey oğullarım! Mısır'a Gidin de Yûsuf'u ve kardeşini iyice araştırın. Gidip o ikisiyle ilgili haberleri iyice öğrenin. Çünkü ”tehassüs" kelimesi, duyu organlarıyla bir şeyi araştırmak anlamına gelir. ”Kardeş ”ten maksat, Bünyamin'dir. Ya’kûb (aleyhisselâm), ”Bu yerden asla ayrılmayacağım" (Yûsuf: 80) diyerek Mısır'da kalan büyük oğlundan söz etmedi. Çünkü onun yokluğu, kendi isteğiyle olmuştur ve bulunması da zor değildir. Allah'ın rahmetinden, sıkıntıyı gidermesi ve ferahlık vermesinden ümidinizi kesmeyin. ”Yeis" ve ”kunût", ümidi kaybetmek demektir. Asınaî şöyle demiştir: ”Ravh" insanın, tatlı ve serin bir esinti bulup, ona meyletmesidir. ”Ra", ”vav" ve ”ha" harflerinden meydana gelen bu kelime, hareket ve sallanma manası taşır. İnsanın, varlığıyla zevk duyup hareketlendiği her şeye ”ravh" denir. Kevâşı'de şöyle denilmiştir: ”Ravh"m aslı; kalbin üzüntüsünden kurtulup, rahat bulmasıdır. Buna göre âyetin manası: ”Size Allah katından gelecek bir rahatlıktan, ümit kesmeyin" şeklindedir. Doğrusu, kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümidini kesmez.' Çünkü kâfir, Allah'ı ve sıfatlarını bilmez. Arif ise, hiçbir şekilde, yani sıkıntı ve ferah anlarında Allah'tan umut kesmez ve Cenab-ı Hakk'ın şu sözünü düşünür: ”Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık vardır." (İnşirah: 6) Allah'ın işi hayret vericidir. Yardımı yakındır. Umut sahibi aünahkâr, Allah'a umutsuz sofudan daha yakındır. Akıllı kişinin Rabbinden umut kesmemesi gerekir. Çünkü Allah, dünya ve âhiret sıkıntılarını giderir. Anlatıldığına göre adamın biri, bir adada yiyeceksiz olarak kalakalmış ve ümitsizlik ifadesi olarak şöyle demiş: Karga beyazlaşırsa, ben de kavuşurum aileme Yahut da zift dönerse bembeyaz süt haline Sonra da şöyle bir ses işitmiş: Umulur ki, düştüğün derdin gerisinde Yakın bir çıkış vardır berisinde. Adam, baktığında kendine doğru bir geminin geldiğini görmüş ve bu gemi ile ailesine kavuşmuş.

Yusuf 12:88

Rivayet edildiğine göre Hazret-i Ya’kûb, çocuklarından birine şu mektubu yazmasını emretti: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Bu mektup; Allah'ın dostu ibrahim oğlu, Allah'ın kurbanı İshak oğlu, Allah'ın kulu Ya’kûb'dan, Mısır kralına yazılmıştır. Mesele şudur: Bizler aile halkı olarak sıkıntıya düştük. Dedem İbrahim, Nemrud'un ateşiyle imtihan edildi. Sabretti. Allah ateşi ona soğukluk ve selâmet yaptı. Babam İshak ise kurban edilmekle sınandı. O da sabretti. Allah ona karşılık büyük bir koç ihsan etti. (16) Bana gelince, Allah beni, oğlum Yûsuf’u kaybetmekle imtihan etti. Gözlerimi kaybedinceye, bedenim zayıflayıncaya dek onun ardından ağladım. Yanında rehin tuttuğun çocukla teselli buluyordum. Oysa sen, onun hırsız olduğunu iddia ettin. Biz hane halkı olarak ne hırsızlık yaparız, ne de soyumuzdan hırsız çıkar. Ya çocuğu bana gönderirsin, ya da sana beddua ederim. Vesselam." Yûsuf'un yanına girdiklerinde dediler ki; 'Ey Aziz! Ey güçlü galip kral! Bizi ve ailemizi kıtlık bastı. Bize ve gerideki aile fertlerimize fakirlik ve ihtiyaç çattı. Nüfusumuz çok, yiyeceğimizse azaldı. Ve biz değersiz bir sermaye ile yani hiçbir tüccarın değer vermeyeceği, yüzüne bile bakmayacağı bir sermaye ile geldik. Sermayeleri yün ve yağ idi. Çam kozası ile sebze tohumu olduğu da söylenir. Ölçeği bize tam yap, hakkımız olan ölçeği tamamla ve bize sadaka da ver. Sermayemizi kabul ederek ve ölçeği bolca tutarak bize ikramda bulun. Tasadduk, genel olarak ikram, örfte ise sadece Allah'ın sevabını gerektiren şey demektir. Onun için örfte, sevap kuldan beklenemeyeceği için: ”Allahım bana tasadduk et" denmez. ”Bana tasadduk et" yerine, ”bana ver, ikram ve merhamet et" denir. Allah, sadaka verenleri gerçekten mükâfatlandırır.' İkram edenlere en güzel sevap ve mükâfatı verir. Dahhâk şöyle der: ”Kardeşler, Yûsufa 'Allah seni mükâfatlandırır' demediler. Çünkü onun mü'min olduğunu bilmiyorlardı. Ayrıca sadaka, sadece mala mahsus değildir. Her iyilik sadakadır. İki kişi arasında adaletle muamele etmek sadaka olduğu gibi, yardım etmek, güzel bir söz, namaz için yürümek, yoldan rahatsızlık veren bir şeyi kaldırıp atmak v.s. hepsi sadakadır. Aynı şekilde nafileler de sadece namazlara has değildir. Fazladan olan her hayra da nafile denir. Kudsî Hadis'te şöyle buyurulmuştur: ”Kulum hana nafilelerle öylesine yakınlaşır ki, ben onu severim. Sevince de onun adeta gözü ve kulağı olurum." Akıllı kişinin, sadaka ve diğer hayırların fazlasını yapmakla meşgul olması gerekir.

Yusuf 12:89

Yûsuf, kardeşlerinin zavallılığını görünce onlara acıdı ve kendini onlara tanıtmaktan geri duramadı ve: 'Sizler cahilken yani Yûsuf’un durumunun nereye varacağını bilmeden Yûsuf ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?' dedi. Yani, yaptıklarınızın kötülüğünü öğrendikten sonra, tevbe ettiniz mi? Burada yaptıkları kötü işten sorulmuş, fakat bu kötü işin gereği olan tevbe kastedilmiştir. Kardeşlerinin Bünyamin'e yaptıkları kötülük, onu Yûsuf’tan ayırmaları, kendisine çeşit çeşit eziyet etmeleri, ancak zorlukla ve zillet içinde konuşabilecek hale getirmeleriydi. Yûsuf'un bu sözleri, Allah'ın hakkını, kendi hakkına tercih ederek onlara merhamet etmek, din hususunda nasihat etmek ve onları tevbeye teşvik etmek içindir, yoksa üzmek ve azarlamak için değildir. Rivayet edildiğine göre Yûsuf, mektubu okuyunca ağladı ve Ya’kûb'a şu cevabı yazdı: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismiyle. Mısır kralı Yûsuf’tan, Allah'ın kulu Ya’kûb'a. Ey İhtiyar! Mektubunu aldım ve okudum. Onunla beni bilgilendirdin. Salih olan babalarından haber verdin. Onların çile ehli olduklarını belirttin. Onlar imtihan edilince nasıl sabredip zafere ulaştılarsa, sen de onlar gibi sabret, vesselam." Ya’kûb, mektubu okuyunca: ”Yemin olsun ki, bu kral mektubu değil, Peygamber mektubudur. Belki de bu mektubun sahibi Yûsuf'tur" dedi.

Yusuf 12:90

Dediler ki: 'Yoksa sen gerçekten Yûsuf musun?' Buradaki soru, pekiştirme içindir. O da: 'Ben Yûsuf'um, bu da ana-baba bir kardeşim. Bu sözleriyle Bünyamin'i zikretmesi, kendini iyice tanıtmak ve Bünyamin'in değerini yüceltmek içindir. Allah bize iyilikte bulundu. Allah bizi, imtihan edildiğimiz şeylerden başarıyla çıkardı, dağıldıktan sonra topladı. Yalnızlıktan sonra tanışıklık, yakınlık meydana getirdi. Gerçek şu ki, kim sakınır, her hal ve hareketinde takvaya sarılır ve kendini, Allah'ın gazap ve azabını gerektirecek şeylerden korur ve sabrederse, yani hapse girme, aile, vatan ve milletten ayrılma gibi sıkıntılara karşı sabreder, yahut da nefsin hoşlandığı günahlardan kendini çekip çevirirse elbette Allah iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez,' dedi. Burada ”onların mükâfatını" yerine ”iyilik edenlerin mükâfatını" denilmiş yani zamir yerine isim kullanılmıştır. Bu da, ”iyilik edenler" anlamındaki ”muhsin'in, takva ile sabrı bir arada toplayabilen kimse olduğuna dikkat çekmek içindir.

Yusuf 12:91

'Allah'a yemin ederiz ki, Allah seni bizden üstün tutmuştur. Yani seni, mal, mevki, olgunluk ve güzellik yönünden bize tercih etmiştir. Doğrusu biz bile bile suç işlemiştik,' dediler. ”Hatte", bilerek ”alıtae" ise bilmeyerek günah işledi demektir. Kardeşler bilerek hata ettiklerini itiraf ettiler. ”Biz sana yaptığımızı yaptık, bundan dolayı da Allah seni aziz, bizi ise zelil etti." Bu itirafta tevbe ve istiğfar manası vardır.

Yusuf 12:92

Yûsuf dedi ki: 'Bugün sizi kınama yok. Haysiyeti zedelemek, itibarı yok etmek manasına gelen ”Takrî", ”Teşrih" lafzıyla ifade edilmiştir. Çünkü ikisi de ”yırtmak" manasına gelmektedir. Yani bugün sizi rezil etmek, itibarınızı ayak altına almak yok. Yûsuf şöyle devam etti: Allah sizi affetsin. Böylece hatalarının bağışlanması için onlara duâ etti. Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke fethi günü, Kabe kapısının iki kolunu tutup Kureyş'e şöyle seslendi: ”Size ne yapacağımı sanıyorsunuz?" Dediler ki: ”Hayır umuyoruz. Sen yüce bir kardeşsin. Yüce bir kardeşin oğlusun." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: ”Bugün, kardeşim Yûsuf’un dediğini diyorum. Bu gün sizi kınama yoktur gidiniz, hepiniz serbestsiniz." O, merhametlilerin en merhametlisidir. Çünkü merhamet edenlerin merhameti de Allah'ın merhametinden kaynaklanmaktadır. Onların merhameti, Allah'ın rahmetinin yüzde birinin bir parçasıdır. Bahru'l-Ulûm’da şöyle denilmiştir: ”Mü'min için günah, Allah'a yakın olma ve O'nun rızasına ulaşma sebebidir. Çünkü günah tevbe ve Allah'a yönelme sebebidir." Anlatıldığına göre, öleceği sırada bir delikanlının dili tutulup şahadet getiremedi. Durumu Rasûlüllah'a haber verdiler. Allah Rasûlü hemen gencin yanına girdi ve ona şahadet kelimesini telkin etti. Genç sıkıntı içindeydi ve dili çözülmedi. Rasûlüllah sordu: ”Bu genç namaz kılar mıydı? Zekât verir miydi? Oruç tutar mıydı?" Evet dediler. Allah Rasûlü: ”Peki ana babasına isyan etmiş miydi?" deyince, evet dediler. Rasûlüllah: ”Anasını getirin" buyurdu. Anası geldi. Yaşlı, âmâ bir kadındı. Denildi ki: ”Oğlunu affetmez misin? Onu cehenneme gitsin diye mi dokuz ay karnında taşıdın? Cehenneme gitsin diye mi iki sene emzirdin? Hani nerede annelik şefkati?" Kadın, genci affetti. O zaman şahadet için dili çözüldü. Buradaki sır şudur: Anne merhametliydi. Onun azıcık bir merhameti bile gencin yanmasına engel oldu. Ya merhametlilerin en merhametlisi olan Allah'ın rahmeti nice olur?

Yusuf 12:93

Yûsuf onlara kendini tanıtıp onlar da onu tanıyınca, kardeşlere babasını sordu ve: ”Benden sonra babam ne yaptı?" dedi. Onlar: ”Gözleri kör oldu," dediler. Bunun üzerine Yûsuf gömleğini onlara verdi ve Benim şu gömleğimi götürün... Bu, Yûsuf'a miras yoluyla intikal eden gömlekti. Nitekim Enes b. Malik'ten şöyle rivayet edilmiştir: ”Zorba Nemrûd, İbrahim (aleyhisselâm)'i ateşe atınca, yüce Allah Cebrail'i, cennetten bir gömlekle İbrahim'e gönderdi ve gömleği ona giydirdi. İbrahim İshak'a, İshak Ya’kûb'a, Ya’kûb da onu Yûsuf'a giydirmişti. Gömlekte cennet kokusu vardı. Hasta veya sakat birinin üzerinde olduğu zaman o kimse mutlaka iyileşip şifa bulurdu." Babamın yüzüne koyun da, görmeye başlasın, yani gözüne düşen ak gitsin, oraya tekrar ışık gelsin ve bütün ailenizle birlikte bana gelin.' Siz ve babam, kadın, çocuk ve kölelerinizle bana gelin. Burada ”babam da ailesini getirsin" denilmediği halde, muhataplara söylenen sözün içinde bu da kastedilmiştir. Çünkü ”ehl" kelimesi; eşler, çocuklar, köle ve cariyeler, akraba ve dostların hepsi için kullanılır. Rivayet edildiğine göre ”Yehûza" gömleği aldı ve : ”Kana bulanmış gömleği getirerek babamı ben üzmüştüm. Onu üzdüğüm gibi, şimdi de sevindireceğim" dedi ve gömleği sırtlandı. Mısır'dan Kenan ülkesine yalın ayak ve perişan halde yola koyuldu. Yanında yedi dürüm vardı. Babasına gelinceye kadar bunları yiyemedi, halbuki mesafe seksen fersahtı.

Yusuf 12:94

Kervan, memleketlerine dönmek üzere ayrıldığında... Ayrılmak anlamına gelen ”fesa le" kelimesiyle yapılan ”ülkeden ayrıldı" deyimi, surları ve yerleşim birimlerini geride bırakarak, oradan uzaklaştı anlamına gelir. Babaları Ya’kûb, yanında bulunan torunlarına ve diğerlerine: 'Eğer bana bunak demezseniz, benim durumumu bunaklık ve akıl noksanlığına yormazsanız, doğrusu ben Yûsuf'un kokusunu duyuyorum.' Yehûza Yûsuf’un gömleğini alıp Kenan iline yöneldiği andan itibaren seksen fersahlık mesafeden Yûsuf’un kokusunun sindiği şeyin kokusunu duyuyorum dedi. Yani, eğer bana bunak deyip geçmezseniz, sözlerimi doğrularsınız.

Yusuf 12:95

Yanında bulunanlar: 'Allah'a yemin ederiz ki, sen hâlâ eski şaşkınlığındasın.' Sen hâlâ eski hatanda devam ediyorsun dediler. Çünkü onlara göre, Yûsuf ölmüştü. Âyetteki ”dalalet", iman ve hidayetin karşıtı olan dalâlet manasında değildir. Eğer Ya’kûb'a bu manada sapıklık isnad etselerdi, kendileri kâfir olurlardı. Buradaki dalâlet, hata ve şaşkınlık anlamındadır.

Yusuf 12:96

Müjdeci yani Yehûza gelip gömleği Ya’kûb'un yüzüne koyunca, hemen gözleri açıldı. Görmeyen gözleri görmeye başladı ve üzüntülü, güçsüz bir halden, neşeli, güçlü bir duruma geldi. "Felemma en" deki ”en" bağlaçtır. Kendinden sonraki iki fiili kuvvetlendirmek ve birleştirmek için gelmiştir. Böylece sanki iki fiil, aralıksız, aynı anda bir tek şeymiş gibi olmaktadır. Bunun üzerine Ya’kûb: 'Ben size Allah tarafından sizin bilmediğinizi biliyorum dememiş miydim?' dedi. Ey oğullarım, ben sizi Mısır'a gönderip Yûsuf ve kardeşini aramanızı emrederken. Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyi yasaklarken, Yûsuf’un hayatı ve bu hususta ferahlama olacağı konusunda, ben Allah tarafından sizin bilmediklerinizi biliyorum dememiş miydim? Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Ya’kûb, müjdeciye: ”Yûsuf nasıldır?" diye sordu. Müjdeci: ”O, Mısır melikidir." dedi. Hazret-i Ya’kûb: ”Ben melikliği ne yapayım? Sen bana, ondan ayrılırken hangi din üzereydi, onu söyle" dedi. Müjdeci: ”İslâm Dini üzere" deyince, Hazret-i Ya’kûb: ”İşte şimdi nimet tamam oldu" dedi.

Yusuf 12:97

Dediler ki: 'Ey babamız! Suçlarımızın bağışlanmasını dile. Çünkü biz gerçekten suçluyuz.' Biz bile bile hata ve günah işledik. Sana, Yûsufa ve Bünyamin'e karşı yaptıklarımızdan dolayı suçluyuz.

Yusuf 12:98

Ya’kûb: 'Sizin için Rabbimden af dileyeceğim. Çünkü O çok bağışlayan, pek esirgeyendir,' dedi. Âyetteki ”sevfe" kelimesi, ”Asâ" ve ”Lealle" kelimeleri gibi, büyüklerin ve ileri gelen kimselerin vaadlerinde kullanıldığında, işin ciddiyetine ve doğruluğuna işaret eder. Büyüklerin ”olacak", ”olabilir", ”belki" gibi sözleri kesinlik ifade eder. Onlar böyle söylemekle, aceleci olmadıklarını ve vakarlarını göstermiş olurlar. Ya’kûb'un ”Sizin için Rabbimizden af dileyeceğim." sözü de bu kabildendir. Bir bakıma o şöyle demiş oluyor: ”Gecikse de, sizin için mutlaka af dileyeceğim." Şöyle denilmiştir: Ya’kûb'un hemen af dilemeyip, geciktirmesi; bağışlanmanın, mazlumun affına bağlı oluşundandır. Bundan dolayı Ya’kûb af talebini Yûsuf la buluşma vaktine erteledi. Çünkü haksızlığa uğrayan Yûsuf, onları affetmeden Ya’kûb da Allah'tan onlar adına af dilemeyecekti. Mısır'a Yûsuf un yanına geldiklerinde, Ya’kûb (aleyhisselâm) Cuma gecesi, seher vaktinde namaza durdu. O gece Aşure gecesiydi. Namazı bitirince ellerini kaldırdı ve şöyle yalvardı: ”Allahım! Yûsuf için serzenişimden, ona karşı sabırsızlığımdan dolayı beni bağışla! Kardeşlerine karşı yaptıklarından dolayı da oğullarımı affet. Yûsuf Ya’kûb un arkasında ”amin" diyordu. Kardeşleri de ikisinin ardında başları eğik, boyunları bükük vaziyette duruyorlardı. Cenab-ı Hak Yakûb'a, kendisini ve oğullarının hepsini affettiğini bildirdi.

Yusuf 12:99

Yûsuf’un yanına girdiklerinde... Rivayet edildiğine göre, Yûsuf babasına pek çok malzemeyle iki yüz binek deve gönderdi ve bütün aile fertlerini Mısır'a getirmesini istedi. Hazret-i Ya’kûb, Mısır'a hareket etmek üzere hazırlandı ve develer üzerinde çoluk çocuğu ile beraber Mısır yolunu tuttu. Mısır'a yaklaştıklarında durum Hazret-i Yûsufa haber verildi. Yûsuf da, kral Reyyânla birlikte bütün Mısır halkı, büyükler ve dört bin kişilik bir ordunun başında Ya’kûb (aleyhisselâm)'u karşıladı. Sevinçten sarılıp ağlaştılar. Göklerdeki melekler de ağladılar. Süvariler deniz gibi dalgalandılar. Yûsuf: ”Ey babacığım! Gözünü kaybedinceye kadar benim için ağladın. Kıyamette buluşacağımızı aklına getirmedin mi?" dedi. Ya’kûb da: ”Evet, aklıma getirdim, fakat dininden çıkıp da bir daha hiçbir şekilde buluşamıyacağımızdan korktum" dedi. O, ana ve babasını bağrına bastı. Müfessirlerin çoğunluğuna göre ana-babadan maksat Ya’kûb ile Yûsuf’un teyzesi ”Leyyâ"dır. Çünkü annesi Râhayel, Bünyamin'i dünyaya getirirken vefat etmişti. Yûsuf onlara sarılıp kucakladı. Anlaşıldığına göre Yûsuf onları karşıladığında, orada bulunan bir çadır veya eve konuk etti. Yûsuf’un huzuruna o ev veya çadırda girdiler. Ana babasını da orada kucakladı. Ve Mısır'a girmeden önce onlara: 'Allah'ın dileğiyle, açlıktan, korkudan ve diğer sıkıntılardan kesin şekilde güven içinde Mısır'a girin,' dedi. Çünkü onlar. Yûsuf’un hükümranlığından önce, zorbalıkları yüzünden Mısır krallarından korkuyorlardı.

Yusuf 12:100

Ana ve babasını tahtın üzerine oturttu. Mısır'a indiklerinde yetmiş iki erkek ve kadından ibarettiler. Mûsa (aleyhisselâm) ile birlikte Mısır'dan çıktıklarında ise çocuklar hariç altı yüz bin beş yüz erkek idiler. Tahttan kasıt, Yûsuf’un oturduğu yüksek divandır. Yûsuf onları onurlandırmak için kendisiyle birlikte kral tahtına oturttu ve hepsi onun için secdeye kapandılar. Bu, saygı ve selâm secdesiydi. Çünkü onlara göre secde, saygı ve selâmlama manası taşıyordu. Tıpkı saygı ve hürmet ifadesi olarak insanların ayağa kalkması, el sıkışması, el öpmesi ve benzeri haller gibi. O zaman Yûsuf dedi ki: 'Babacığım! İşte bu, vaktiyle çocukluğumda gördüğüm ve sana anlattığım rüyanın tabiridir. Bununla şu âyeti kastediyordu: ”Rüyamda on bir yıldız, güneş ve ay'ın bana secde ettiklerini gördüm." (Yûsuf: 4) Rabbim onu gerçekleştirdi. Rüyada gördüğümün aynısı gerçekleşti. Bazıları dediler ki: Yûsuf’un rüyası kırk sene sonra gerçekleşti. Bu duruma göre Yûsuf’un, aile fertleriyle buluşması seksen sene sonra gerçekleşmiştir sözü doğru değildir. Şeytan, benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, Yûsuf kardeşlerine karşı iyi davranmada o kadar ileri gitti ki; ara bozmayı sadece şeytan'a yükledi. Halbuki normalde kötülük nefse ve şeytana yüklenir. Çünkü her ne kadar her şeyi yaratan Allah ise de, kötülüğün aslı ve kaynağı nefis ve şeytandır. Beni hapisten çıkaran... Yûsuf, Allahm ikramlarını sayarken kardeşleri utanmasın diye kendisini ”kuyudan çıkardığını" söylemedi. Çünkü geçmiş günahları yüze vurmamak, af ve bağışlamanın tam olduğuna işaret eder. Ayrıca Yûsuf, hapiste kâfirlerle beraber iken kuyuda Cebrail ile birlikteydi. Sizi çölden getiren... Yûsuf’un kardeşleri çöldeydi. Çöl (badiye), yerleşim alanlarının karşıtıdır. Badiye denmesi; sahranın bütün çıplaklığıyla göze görünmesinden dolayıdır. Bâdiye ”Bedâ"dan gelmektedir ki, o da zahir oldu, ortaya çıktı demektir. Sürü sahipleri su ve otlak için badiyeye (çöle) çıkarlardı. Rabbim bana çok iyilikte bulundu. Bana muamelesi güzel oldu. Meşhur olan ”ihsan" kelimesinin, ”ila" cer harfiyle kullanılmasıdır. Bazan ”be" harfi cerriyle de kullanılır. ”Ve bil vâlideyni ihsana" (ana-babaya da iyilik et) âyetinde olduğu gibi. (Enam: 151) Doğrusu Rabbim, istediğine çok lütfeder. Dilediği kimseye karşı muamelesi naziktir, isabetli ve hikmetli olması için hassastır. Kevâşıat şöyle denilmiştir: ”Dilediğine ikram sahibidir. Lütuf, gizli iyilik demektir. İmam Gazali merhum şöyle demiştir: ”Lâtif ismine ancak; faydalı şeyleri ince ve kapalı yönlerini bilen, nazik ve hassas taraflarını görüp bunları sert şekilde değil, yumuşak tarzda gerekli yerlere ulaştıran kimse lâyıktır. İşte fiilde yumuşaklık ve idrakte incelik bir araya geldiği zaman, lütfün manası tamam olur ki, böyle bir kemâl Allah'tan başkası için düşünülemez." O, gerçekten iyi bilendir, hikmet sahibidir. O, maslahat ve idare yollarını çok iyi bilir. Her yaptığı işi hikmete uygun yapar. Rivayete göre; Yûsuf (aleyhisselâm) Ya’kûb (aleyhisselâm)'un elinden tutup hazinelerini dolaştırdı. Onu zînet, altın, gümüş, elbise, silâh ve diğer hazinelerin bulunduğu yere soktu. Kırtasiye hazinesine sokunca Hazret-i Ya’kûb şöyle dedi: ”Oğulcuğum! Ne kadar da ilgisizin işsin! Bu kadar kağıdın olduğu halde, şuracıkta sekiz konaklık yerden bana mektub yazmadın." Süheyli şöyle diyor: ”Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in evleri hurma dallarından yapılmış, üzeri çamurla sıvanmıştı. Bazıları ise üstüste konmuş taşlardan yapılmıştı. Hepsinin tavanı ise hurma dalındandı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) dünya ve dünyanın geçici nimetlerine karşı hırslı değildi." Hasan-ı Basrî'den rivayet edilmiştir: ”Ben Hazret-i Osman'ın hilâfeti sırasında henüz buluğ çağına ermemişken, Rasûlüllah'ın hanımlarının evlerine girerdim. Elimle tavanlarına değerdim. Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm)'in hanımları vefat edince, Ömer b. Abdülaziz bu evleri yıktırdı ve mescide kattı. Birisi dedi ki: Bu evlerin yıkıldığı günkü kadar ağlayan kimse görmedim. Keşke bu evler bırakılıp yıkılmasaydı da, insanlar bina yapmaktan geri dursalardı ve yeryüzünün hazineleri elinde olan Rasûlüllah'ın razı olduğuna, onlar da razı olsalardı. Bu hal, insanları bina yapmadaki yarışma ve böbürlenmeden uzaklaştırırdı." Behlül Dânâ, kardeşi Halife Harun Reşid'in yaptığı muazzam bir sarayın duvarına şöyle yazdı: ”Ey Harun! Çamuru yükselttin, dini alçaktın. Kireci yükselttin, kitabı alçaktın. Eğer bunu kendi malınla yaptınsa, israf ettin, Allah israf edenleri sevmez. Başkasının malıyla yaptınsa zulmettin, Allah zalimleri de sevmez."

Yusuf 12:101

Rabbim! Rivayet edildiğine göre Ya’kûb (aleyhisselâm) Yûsuf la yirmi dört sene birlikte kaldı. Şam'a, babası İshak'ın yanına gömülmesini vasiyet etti. Yûsuf (aleyhisselâm) onu bizzat sedir ağacından yapılmış bir tabut içinde Şam'a nakletmişti. Ebu'l-Leys es-Semerkandî'nin Tefsir'inde belirtildiği gibi Ya’kûb (aleyhisselâm) vefat ettiğinde, yüz kırk yedi yaşındaydı. Yûsuf tekrar Mısır'a döndü ve babasının vefatından sonra, yirmi üç yıl daha yaşadı. Toplam yüz yirmi sene ömür sürdü. Allah, işini yoluna koyup her şeyi yerli yerine oturunca ve durumunun kemâle erdiğini görünce anladı ki, artık zevale yaklaştı, her halükârda dünya nimetlerinin devam etmeyeceğini gördü. İşte o zaman yüce Allah'tan güzel bir âkibetle bu âlemden göçmeyi istedi. Bana hükümranlıktan büyük bir pay verdin. Bu, Mısır hükümranlığıdır. Çünkü Yûsuf'a bütün dünyanın hakimiyeti verilmemiştir. Ve bana rüyaların tabirini öğrettin. Âyetteki ”ehadis" kelimesinden maksat, rüyanın çoğulu olan ”ruâ"dır. ”Tevil" ise: rüyanın dışarda nasıl tecelli edeceğini açıklamaktır. Rüya tabiri ilmi, önemli bir ilimdir. Fakat peygamberlik ve velayetin şartlarından değildir. Allah bu ilmi bazı seçkin kullarına geniş olarak, bazılarına da kısa olarak verir. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Onların, yoktan varlık âlemine çıkarıcısı! Dünyada da, âhirette de işlerimi yoluna koyan sensin. Bir kimsenin bir şeye ihtiyacı olur da onu elde etmek için duâ etmek isterse, önce Allah'ı methetmelidir. Yûsuf (aleyhisselâm) da önce Allah'ı methetti, sonra da şöylece istekte bulundu. Benim canımı Müslüman olarak al. Bu, İslâmiyet üzere ölmeyi istemektir. Çünkü bu tarzda ölmek, nimetin tamamıdır. Buna benzer bir âyet de şudur: ”Sizler ancak Müslüman olarak can verin." (Al-i İmrân: 102) Hazret-i Yûsuf’un bu duasını, ölümü temenni etmek şeklinde yorumlamak caizdir. Katkısız tevhid inancı üzereyken beni kendi katına çek, demektir. Söylendiğine göre, Yûsuf’tan ne önce, ne de sonra hiçbir Peygamber, ölümü temenni etmemiştir. Yine denilmiştir ki: ”Ölüm müminin hediyesidir." Çünkü dünya onun zindanıdır. Şeytanına karşı durmak, lezzetlere karşı nefse hakim olmak, nefsin baskılarını göğüslemek gibi sebeplerden dolayı dünyada sıkıntı çeker. Ölüm ise insanın bu bağlardan kurtulması ve rahata ermesidir. Bundan dolayı denir ki: ”İdarecilerin ölümü fitne, âlimlerin ölümü musibet, zenginlerin ölümü sıkıntı, fakirlerin ölümü ise rahatlıktır." Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Kim Allah'a kavuşmaktan hoşlanırsa, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanır. Kim de Allah'a kavuşmaktan hoşlanmazsa, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz." Dediler ki: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Hepimiz ölümden hoşlanmayız." Rasûlüllah da şöyle cevap verdi: ”Bu, ölümden hoşlanmamak değildir. Mü'min öleceği sırada Allah 'in emriyle müjdeci melek ona gelip, sahip olacağı nimetleri gösterir. O zaman mümin için Allah'a kavuşmaktan daha sevimli bir şey olamaz. Allah da ona kavuşmayı sever. Fâcir veya kâfir ölürken de korkutucu melek gelip ona, uğrayacağı kötülüğü gösterir. O da Allah'a kavuşmaktan hoşlanmaz, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz."(19) Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm). Kavminden veya arkadan geleceklerden olup da âkibetinden emin olmayanların bu konuda kendine uysunlar da duayı terketmesinler diye, Müslüman olarak ölmek için duâ etti. Şükürle tevbeyi birbirine karıştırmasınlar diye peygamberlerin dış görüntüleri, ümmetlerin kendilerine bakıp örnek almalarına uygun tarzda tecelli eder. Ve beni salihler arasına kat.' Cennette peygamber cedlerimle birlikte veya nimet ve keramet içinde bütün salihlerle birlikte bulundur. Hazret-i Yûsuf’un Mısır'a girmesiyle Hazret-i Mûsa'nın Mısırdan çıkması arasında dört yüz yıl vardır. Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm), İsrail oğullarından ilk peygamberdir. Bahru'l-Ulûm Tefsirinde şöyle denilmiştir: ”Hazret-i Yûsuf dan sonra Firavunlar Mısır'ı Amâlika'dan devraldılar. Cenab-ı Hak, Mûsa'yı Peygamber olarak gönderip yardım ve inayetiyle İsrail oğullarını Firavunlardan kurtarıncaya dek İsrailoğullan onların idaresi altında Yûsuf ve babalarının dininden geride kalan şeylere göre hareket ettiler." Ömer b. Abdülaziz'den rivayet edildiğine göre; Meymûn b. Mehrân bir gece Ömer b. Abdülaziz'in yanında kalmış ve Ömer'i çok ağlar ve ölümü ister vaziyette görünce şöyle demiş: ”Allah senin vasıtanla birçok hayırlı işler gerçekleştirdi. Sen sünnetleri ihya, bidatleri imha ettin. Senin döneminde mü'minler rahat ve huzur gördüler." Ömer de: ”Ben, Allah kendisini ferahlandırıp işlerini yoluna koyduğunda: ”Benim canımı Müslüman olarak al ve beni salihler arasına kat" diyen salih kul Yûsuf gibi olmayayım mı?" diye cevap vermiş.

Yusuf 12:102

Ey Rasûlüm Muhammed! İşte anlattığımız Yûsuf'la ilgili bu kıssa, onunla ilgili olan bilgiden habersiz olduğun, sana Cebrail'in diliyle vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Çünkü, onlar,Ya’kûb'un Yûsuf’u kendileriyle birlikte göndermesi için hile yaparak elbirliğiyle Yûsuf’u kuyunun dibine atma konusundaki işlerine karar verdikleri zaman, sen onların yani Yûsuf un kardeşlerinin yanında değildin. Orada hazır bulunmuyordun. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in orada hazır olmadığını söylemek, vahyi inkâr edenleri kınamak içindir. Çünkü inkarcılar da Hazret-i Peygamberin kimseden ders almadığını bilirler. Dolayısıyla bu kıssayı kimseden duymamıştır. Buna rağmen bu kıssayı haber verdiğine göre, bunun kendiliğinden değil, vahiy yoluyla olduğunda hiçbir şüphe yok demektir.

Yusuf 12:103

Rivayet edildiğine göre, Kureyş kâfirleri ve Yahudilerden bir grup denemek için Rasûlüllah'a Yûsuf kıssasından sordular. O da Tevrat'a uygun tarzda kıssayı onlara haber verdi. Ancak yine de Müslüman olmadılar. Bunun üzerine Rasûlüllah çok üzüldü ve Cenab-ı Hak onu şöyle teselli etti: Sen ne kadar deliller göstererek iman etmelerini yürekten istesen de, insanların çoğu yani bütün Mekke müşrikleri ve diğerleri inatları ve köklü inkârları sebebiyle inanmazlar. Bu, gerçekte kaderin sırlarındandır. Eğer: ”Allah, mahlukatı ibadet için yarattığı halde niçin kâfirler daha çok?" dersen, şöyle cevap veririm: ”Maksat, kâmil insanın ortaya çıkmasıdır. Bu ancak binde birdir."

Yusuf 12:104

Halbuki, sen, buna yani Kuranla onları irşada karşılık onlardan bir ücret, kıssacıların yaptıkları gibi bir mal vermelerini istemiyorsun. O, yani Kur'an, bütün âlemler için, bütün âlemleri kurtuluşa yöneltmek için Allah katından gelen sadece bir öğüttür. Bir uyarıdır. Bu âyette; tebliğ, ir şad ve diğer hayır hizmetlerinde insanlardan menfaat istemenin caiz olmadığına işaret vardır. Çünkü bu hizmetler Allah içindir. Allah için olan şeylere dünya ve âhiret menfaati bulaştırmak caiz değildir.

Yusuf 12:105

Göklerde ve yerde nice belgeler vardır ki... Buradaki ”ke eyyin" haberiyye için olan ”kem" manasınadır. Yani yaratıcının varlığına, birliğine, sıfatlarına dair güneş, ay, yıldızlar, yağmur, hayvanlar, denizler, nehirler gibi, göklerde ve yerde pek çok âyetler vardır ki, onlar bu belgelerin, karşılaştıkları ve açıkça gördükleri işaretlerin yanından yüzlerini çevirip geçerler. Bunlara dikkat etmezler, önem vermezler ve üzerinde düşünmezler.

Yusuf 12:106

Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah'a iman ederler. İlâhlık konusunda O'na ortak nisbet ederler. Araplar tel biyelerinde şöyle derlerdi: ”Allahım buyur! Senin ortağın yok, ancak sana ait ortak var. Sen ona maliksin, o sana malik değildir." Mekkeliler de şöyle derlerdi: ”Allah rabbimizdir. Tektir, ortağı yoktur, melekler O'nun kızlarıdır." Böylece O'nu tek kabul etmiş olmuyorlar, aksine O'na ortak koşmuş oluyorlardı. Putperestler de şöyle söylüyorlardı: ”Tek Rabbimiz Allah'tır. Putlar ise ibadete lâyık olmada O'nun ortaklarıdır." Yahudiler: ”Rabbimiz sadece Allah'tır. Üzeyir ise O'nun oğludur," derken Hristiyanlar da: ”Rabbimiz sadece Allah'tır, Mesih İsa ise O'nun oğludur" diyorlar.

Yusuf 12:107

Müşrikler Allah tarafından onları kuşatacak hepsini içine alacak ve hepsini kapsayacak bir musibetin bir azabın gelmesinden veya farkında olmadan ansızın, daha önce hiçbir belirti olmadığı halde birden bire kıyametin kopmasından güvende midirler? Dünya işleriyle meşgul oldukları için, kendilerini habersiz bir şekilde yakalayacak olan kıyametin saatinin gelmeyeceğini mi sanıyorlar? Hadis-i şerifte: ”Aniden ölmek, Allah'ın kula gazab alâmetidir. ” buyurulmuştur. ”Fücaet" ortada bir hastalık veya sebep yokken, aniden ortaya çıkmak demektir. Mü'min, helâllik almadan, tevbesini yenilemeden, nefsine toparlanma fırsatı veremeden gaflet üzere Rabbine kavuşmasın diye, aniden ölmek hoş görülmemiştir. Rivayete göre, Hazret-i İbrahim, Hazret-i Davûd ve Hazret-i Süleyman (aleyhimü's-selâm) lücceten (aniden) ölmüşlerdir. Dolayısıyla bu tür ölümün, salihlerin ölümü olduğu da söylenir. Âlimlerin çoğunluğu yukarıdaki hadisin, üzerinde kul hakları bulunup vasiyete ihtiyaç duyan kimseler hakkında varid olduğuna inanmışlardır. Kimseyle hak hukuk ilişkisi kalmamış, tamamen hazır kimseler için böyle ölüm kolaylık ve rahmettir. el-Fethu'l-Karîh adlı eserde de böyle söylenmektedir.

Yusuf 12:108

Ey Rasûlüm Muhammed! De ki: 'Benim yolum budur. Benim iman ve tevhide çağrı olan yolum bu yoldur. Sonra bu yol şöyle açıklanıyor: Ben ve bana uyanlar basiret üzere Allah'a çağırırız yani Allah'ın dinine, O'na itaata, âhirette vadedilen sevaba çağırır ve bu çağrıyı da, payeye ulaştıracak apaçık delil ve hüccetlerle yaparız. Çünkü, delil kuvvetli ve makul olursa, irşad ve hidayete götürür. Çağrı basirete değil de körlüğe dayanırsa, bunun tam aksi olur. Allah'ı tenzih ederim. Onu ortaklardan uzak tutarım. Ben müşriklerden değilim.' Bu, cümlenin cümleye atfıdır. Bazıları şöyle demiştir: ”Allah'a çağıran, halkı onunla (Allahla) çağırır. Allah yoluna çağıran ise onları kendi nefsiyle çağırır. Onun için ikinci tarz çağrıya uyanlar daha çoktur. Çünkü çağıran ve çağırılanların yapısı ortakdir." Anlatıldığına göre, fakih'in birisi Ebû Müslim el-Mağribî'yi ziyarete gitti. Onun, Kur'an'ı düzgün okumadığını işitti ve kendi kendine: ”Emeğim boşa gitti," dedi. Sonra teheccüd vaktinde abdest almak için dışarı çıktığında iki arslanın hücumuna uğradı ve bağırarak kaçtı. Ebû Müslim, onu arslanlardan kurtardı ve Fakih'e şöyle dedi: ”Ben kıraatte hata ettim. Sen ise imanda hata ettin. Biz içi düzeltmek için uğraştığımızdan, mahlukât bizden korkar, siz ise dışı düzeltmek için uğraştığınızdan, mahlukâttan korkarsınız." Bil ki, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a uymak, kurtuluş kapısıdır ve yüce saadetin yoludur. Sehl de şöyle dedi: ”Gerçekten Allah'ı seven kimse hallerinde, sözlerinde ve hareketlerinde Hazret-i Peygambere uyar."

Yusuf 12:109

Senden önce de şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz bir takım erkeklerden başkasını (peygamber) göndermedik. Peygamber olarak melekleri değil, insanları gönderdik. Bu, onların şu sözlerine verilen bir cevaptır: ”Doğrusu Rahhimiz dile şeydi, melekler indirirdi." (Fussilet: 14) Eğer peygamber olarak melek gönderilseydi, o da insan şeklinde olurdu. Nitekim Cenab-ı Hak: ”Biz onu melek kûsaydık bir insan şeklinde yapardık. ” (En'am: 9) buyurmuştur. Cinleri de bununla kıyasla. Cinlerden de insanlara peygamber olmaz. ”Erkekler" ifadesi, yüce Allah'ın insanlara, hiçbir kadın peygamber göndermediğine işaret etmektedir. Çünkü onların hali tesettür esasına bina edilmiştir. Kadınların ulaşabileceği son mertebe Peygamberlik makamı değil, sıddıklık makamıdır. Meryem, Âsiye, Hatice, Fâtıma ve Âişe (Allah hepsinden razı olsun) bu makama erişenlerdendir. Biz o erkek peygamberlere, sana vahyettiğimiz gibi, melek vasıtasıyla vahyederiz. Bu peygamberler; katılık, sertlik ve cehaletin hakim olduğu çöl halkından değil, şehir halkındandır. Âyette geçen ”karye"den maksat, çölün aksine, medeniliği ifade eden şehir demektir ki; büyük küçük bütün yerleşim birimlerini ifade eder. Onlar ders ve ibret almak için yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler? Kendilerinden önceki müşrikler yalanlamaları ve şirk koşmaları yüzünden helak oldular. Onların başına gelenin, kendi başlarına da gelmemesi için onlar gibi olmaktan sakınmaları ve onlardan uzak durmaları gerekir. Sakınanlar için âhiret yurdu elbette daha hayırlıdır. ”Veledârul âhireti" terkibinde mevsuf (tanımlanan) sıfata (tanımlayana) izafe edilmiştir. İbarenin aslı ”ve Leddâru'l-âhireti" şeklindedir. Âhiret hayatı şirk ve günahlardan sakınanlar için, elbette dünya hayatından daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız? Ahiretin daha hayırlı olduğunu anlamanız için akıllarınızı çalıştırmaz mısınız? Rivayet edildiğine göre, Hazret-i İsa (aleyhisselâm) arkadaşlarına şöyle dedi: ”Ölülerle oturmayın. Çünkü kalbiniz ölür." Havariler: ”Kimdir ölüler?" dediklerinde, Hazret-i İsa: ”Dünyaya rağbet edip ona âşık olanlardır," diye cevap verdi. Sahabeden birisi, tabiînin önde gelenlerinden birine şöyle dedi: ”İbâdet ve gayret yönünden siz Rasûlüllah'ın ashabından daha ilerisiniz, fakat onlar sizden daha hayırlıdır." Neden böyledir? denildiğinde: ”Çünkü onlar dünyaya karşı sizden daha az meyilli, âhirete karşı ise daha çok istekliydiler."

Yusuf 12:110

Öyle ki, peygamberler ümitsizliğe düşüp yani müşriklerin şirk hayatlarının devam etmesi onları aldatmasın. Çünkü onlardan öncekilere mühlet tanındı da peygamberler dünyada onlara karşı üstünlük hususunda ümitsizliğe kapılıp yalanlandıklarını sandıkları bir sırada... ”Küzibû" meçhul ve şeddesiz okunmuştur. Yani galip geleceklerini fısıldadıkları zaman, sanki nefisleri kendilerine yalan söylüyormuş zannettiler. İbn Abbas ise şöyle demiştir: ”Allah'ın kendilerine vadettiği zaferin gerçekleşmeyeceğini sandılar. Çünkü onlar da insandı." İbn Abbas bunu destekleyen şu âyeti okudu: ”Peygamberler ve onunla beraber olan mü’minler: 'Allah'ın yardımı ne zaman?' diyecek kadar sarsılmışlardı." (Bakara: 214) Ummadıkları bir sırada aniden onlara yardımımız gelir yani zaman uzayıp dünyada artık zafer elde edemeyeceklerini zannettikleri bir sırada ve ortada bir işaret yokken birden bire yardımımız gelir de, dilediğimizi kurtarırız. Bunlar peygamberler ve onlara uyanlardır. Azabımız, üzerlerine indiği zaman suçlular topluluğundan asla geri çevrilmez.

Yusuf 12:111

Yemin olsun ki, onların yani peygamberlerin kıssalarında, akıl sahipleri için ibret vardır. ”Kıssalar''dan maksat, peygamberler ve ümmetlerinin haberleridir, ”ibret"; ders almak demek olan itibar kelimesinden isimdir. Aslı ise; düşünerek bir şeyi araştırmak demektir. ”Akıl"dan maksat; duygusallık şüphelerinden uzak olan akıldır. Ebu'l-Leys Semerkandî, Bahru'l-Ulûm'da şöyle demiştir: ”Sonradan gelen akıl sahipleri, geçmiş ümmetlerden haber verilen helak ve ilâhî azabı gerektirecek şeylere cüret etmezler. Aksine bu gibi şeylerden kaçınırlar. Çünkü böyle şeyleri işleyenlerin başına da bu tür felâketler gelir." Sözün kısası; Yûsuf ve kardeşlerinin kıssasında akıl sahipleri için düşünme ve ders alma vardır. Bu ders de şudur: Halkından birinin keleşiyken Onu Mısır'a kral yapıp Yûsuf'u aziz kılan Allah (celle celalühü), Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i de aziz kılmaya ve ona yardım etmeye kadirdir. O, yani Kur'an uydurulabilen bir söz değildir. Kur'an ve orada geçen şeyler, bir insanın uydurması değildir. Ancak kendinden öncekilerin tasdiki, daha önce peygamberlere indirilmiş semavî kitapların onaylanması ve onların doğru olduğunun delilidir. Çünkü Kur'an mucizedir. Diğer kitaplar ise mucize değildir. Onlar, içindekilerin doğruluğu konusunda Kur'an'ın şahadetine muhtaçtırlar. Üzerinde ittifak edilen şeyin, delilin şahitliğine ihtiyaç duyduğu gibi. Her şeyin açıklanması, din işlerinden her şeyin detayı ve iman eden bir toplum için bir rehber ve rahmettir. Kesin iman sahipleri için sapıklıktan kurtuluş rehberi ve azaba karşı bir rahmettir. Şüphesiz Kur'an, bütün kademeleri içine alır. Onda dinin içi ve dışına ilişkin geniş açıklamalar vardır. Akıllı kimsenin; Kurandaki nasihatlerden ders alması, Kur'an gerçekleriyle aydınlanması, Kur'an ahlakıyla ardaklanması ve onu sadece okumakla yetinmemesi gerekir. Allah'ın yardımıyla Yûsuf Sûresinin tefsiri sona erdi.