Lafzullah

Muhtasar Rûhu'l-Beyân Tefsiri (Türkçe) — Karia 101:1 – Nas 114:6

Müellif / kaynak: İsmâil Hakkı Bursevî; ihtisar: Muhammed Ali es-Sâbûnî (Türkçe çeviri)

İçindekiler
  1. Karia 101:1
  2. Karia 101:2
  3. Karia 101:3
  4. Karia 101:4
  5. Karia 101:5
  6. Karia 101:6
  7. Karia 101:7
  8. Karia 101:8
  9. Karia 101:9
  10. Karia 101:10
  11. Karia 101:11
  12. Tekâsür 102:1
  13. Tekâsür 102:2
  14. Tekâsür 102:3
  15. Tekâsür 102:4
  16. Tekâsür 102:5
  17. Tekâsür 102:6
  18. Tekâsür 102:7
  19. Tekâsür 102:8
  20. Asr 103:1
  21. Asr 103:2
  22. Asr 103:3
  23. Hümezeh 104:1
  24. Hümezeh 104:2
  25. Hümezeh 104:3
  26. Hümezeh 104:4
  27. Hümezeh 104:5
  28. Hümezeh 104:6
  29. Hümezeh 104:7
  30. Hümezeh 104:8
  31. Hümezeh 104:9
  32. Fil 105:1
  33. Fil 105:2
  34. Fil 105:3
  35. Fil 105:4
  36. Fil 105:5
  37. Kureyş 106:1
  38. Kureyş 106:2
  39. Kureyş 106:3
  40. Kureyş 106:4
  41. Mâûn 107:1
  42. Mâûn 107:2
  43. Mâûn 107:3
  44. Mâûn 107:4
  45. Mâûn 107:5
  46. Mâûn 107:6
  47. Mâûn 107:7
  48. Kevser 108:1
  49. Kevser 108:2
  50. Kevser 108:3
  51. Kâfirun 109:1
  52. Kâfirun 109:2
  53. Kâfirun 109:3
  54. Kâfirun 109:4
  55. Kâfirun 109:5
  56. Kâfirun 109:6
  57. Nasr 110:1
  58. Nasr 110:2
  59. Nasr 110:3
  60. Tebbet 111:1
  61. Tebbet 111:2
  62. Tebbet 111:3
  63. Tebbet 111:4
  64. Tebbet 111:5
  65. İhlas 112:1
  66. İhlas 112:2
  67. İhlas 112:3
  68. İhlas 112:4
  69. Felak 113:1
  70. Felak 113:2
  71. Felak 113:3
  72. Felak 113:4
  73. Felak 113:5
  74. Nas 114:1
  75. Nas 114:2
  76. Nas 114:3
  77. Nas 114:4
  78. Nas 114:5
  79. Nas 114:6

Karia 101:1

KÂRİA SÛRESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 11 âyettir. Kâria. Bu kelimenin mastarı olan ”el-kar'u", sözlükte kuvvetli ses çıkartacak şekilde şiddetle vurmak anlamındadır. Sonra kâinat olaylarından çok büyük olanlara ”kâria" denilmiştir. Burada maksat, kıyamettir. Kıyametin başlangıcı birinci sûra üfürüş, sonu da yaratıklar arasındaki dava ve hükmün ayrılmasıdır. Kıyamete, kalpleri ve kulakları çeşitli korkularla çaldığı, yüce ve süflî cisimler bir hâlden başka bir hâle geldiği için kâria adı verilmiştir. O gün, gökyüzü yarılarak ve parçalanarak, güneş ve yıldızlar dürülerek, solarak ve yayılarak, yer ve dağlar da ufalarak, kökten sökülerek hal değiştireceklerdir.

Karia 101:2

Nedir o Kâria? Yani büyüklükte ve korkunç olmakta onun ne derece hayret verici oluşu ne? Bu âyette ”Kâria" kelimesinin yerine zamir koymak mümkünken, o günün korkunçluğuna işaret etmesi için kelime te'kid için aynen tekrar edilmiştir.

Karia 101:3

Kâria'nın ne olduğunu sana bildiren nedir? Yani Kâria'nın durumunun ne olduğunu sana ne bildirdi? Şüphesiz o, o kadar müthiş bir şey ki kimsenin bilgisi ona erişemez. Allahü teâlâ sonra, ”Kâria" nın ne olduğunu şu âyeti ile açıkladı:

Karia 101:4

O gün insanlar yayılmış pervaneler gibi olacak. Yani o gün insanların kandilin etrafında dolaşıp ona düşen ve yanan pervaneler gibi olacakları gündür. Bunun anlamı şudur: İnsanlar o gün çoklukta, yaygınlıkta, zaafta ve zillette pervanelerin ateşe uçuştuğu gibi olacaklardır. Cerîr bir şiirinde şöyle demiştir: Bilmez misin Ferazdak ve kavmi, Tehlikelerden habersiz ateşe dalan pervaneler gibi. Allahü teâlâ bu âyette, diriltilme vaktinde insanları yayılmış pervaneye benzetti. Başka bir âyette de dağılan çekirgeye benzetmişti. Çekirgeye benzetmesinin yönü çokluk ve hareketliliktir. Yayılmış pervaneye benzetme sebebi de hareket yönlerinin farklılığıdır. Çünkü insanlar diriltildiklerinde korkarlar. Her biri, birbirinden farklı yönlere giderler. Tıpkı uçtuklarında tek tarafa gitmeyen, çeşitli yönlere yönelen pervaneler gibidirler.

Karia 101:5

Dağlar atılmış renkli yün gibi olacak. ”Atılmış" diye ifade ettiğimiz ”el-menfıış" kelimesinin mastarı olan ”en-nefşü", kıl ve yünü parmaklarla dilmek, parçalara ayırmak ve dağıtmaklır. Dağlar, o heybetli hallerinden sonraki hafifliklerinde yüne, renkliliklerinde boyanmış olan şeye, geçip gitmelerinde de atılmış yüne benzetildiler. Dağların atılmış renkli yün gibi olacaklarının ifade edilişi, şu âyet-i kerimede olduğu gibidir: ”Allah'ın gökten su indirdiğini görmedin mi? Biz onunla muhtelif renklerde meyveler çıkardık. Dağlarda beyaz, kırmızı, değişik renklerde ve simsiyah yollar yaptık." (Fâtır: 27) Ayetin anlamı şudur: ”Dağlar, parçalarının dağılışında ve boşlukta uçuşunda atılmış çeşitli renklere boyanmış yün gibidirler." Her iki şey de ikinci sûrdan sonra insanlar haşrolunduğunda, kıyametin eserlerindendir. Allahü teâlâ yeryüzünü başka bir şekle çevirir. Mahşer ehlinin görmesi için dağları yerlerinden kaldırır. Onlar her ne kadar birinci sûr anında kökten sökülseler de yürütülmeleri ve yeryüzünün düzeltilmesi ikinci sûrdan sonra olur.

Karia 101:6

Kimin tartıları ağır basarsa... Ağırlıktan maksat, üstün olmalarıdır. Çünkü hak ağırdır, bâtıl hafiftir. Tartı kelimesinin çoğul oluşu, tazim içindir. Ya da her ferdin ayrı bir terazisi olduğu için veya tartılan şeylerin çeşitliliği ve ağırlığından dolayı böyle denilmiştir. İbn Abbas bu teraziyi şöyle anlatır: ”O, iki kefesi ve dili olan bir terazidir. Amellerden başka hiçbir şey tartılmaz. Allahü teâlâ kulların aralarındaki ahidlerle ilgili şeyleri belirtmek, için tartar." Bilginlerin dediklerine göre, mazeretin önünü kesmek ve adaleti göstermek için amel sahifeleri oraya konur. Ya da insanın yaptığı ameller, iyilikte ve kötülükte kendilerine münasip düşen cevheri suretler halinde ortaya çıkartılır. Yani sâlih ameller iyi suretler, kötü ameller de kötü suretler haline getirilip teraziye konulur. Bu durumda iyilik haneleri üstün olan

Karia 101:7

o kimseler, hoşnut olacağı bir hayat içerisindedir. Yani sahibi o hayattan razıdır.

Karia 101:8

Kimin de tartıları hesaba katılacak iyi ameli bulunmadığı için veya kötülükleri iyi amellerinden fazla olduğu için hafif gelirse... İbn Mes'ud der ki: ”İnsanlar kıyamet gününde hesaba çekilirler. Kimin iyi amelleri kötü amellerinden bir tane fazla olursa cennete girer. Kimin de kötü amelleri iyi amellerinden bir tane fazla olursa o da cehenneme girer."

Karia 101:9

Onun anası yani sığınacağı yer Hâviye'dir. ”Hâviye," cehennemin isimlerinden birisidir. Çok derin ve dibi uzak olduğu için bu ad verilmiştir. Rivayet edildiğine göre cehennemliklerden herbiri oraya yetmiş yılda düşer. Çocuğun annesine sığındığı gibi cehennemlikler de cehenneme sığındıkları için, sığınma yerine, anne denilmiştir. Bu ifadede onlarla alay vardır. Yahut da annenin rahmi, çocuğu kuşattığı gibi cehennem de ehlini kuşattığı için sığınma yerine, anne denilmiştir. Katâde'den şöyle dediği nakledilmiştir: ”Cehennemliğin başının dimağı, cehennemdedir. Çünkü o, oraya başaşağı atılmıştır." Biliniz ki, Hakk'ın terazisi, halkın terazisine benzemez. Çünkü onda tartılanların yükselişi, ağır basmasıdır. İnişi ve düşüşü ise, hafif gelmesidir. Çünkü Allah'ın terazisi adalettir. Allah katında, tartılanlardan muteber, tercih edilenin ve ağır olanların kadri kıymeti vardır. Onlar, kalıcı olan sâlih amellerdir. Onun katında değeri olmayan hafifler ise, hissî lezzetlerden ve şehvetlerden kaynaklanan geçici ve fasid amellerdir.

Karia 101:10

Onun ne olduğunu sana ne bildirdi? Âyetteki ”mâhiyeti' kelimesinin sonundaki ”hâ", vakf ve sekt hâsıdır. Okuyan kişi âyeti, sonrakine bağlarsa ”hâ" yı düşürür. Düşürmeden okuması da caiz görülmüştür. Ebu'l-Leys'in bildirdiğine göre kıraat imamları Hamza ve Kisâî, vasi halinde ”hâ" sız, durulduğunda da ”hâ" ile okumuşlardır. Geri kalan imamlar ise hem vasi hem de vakf halinde ”hâ" yı okurlar. Bu mesele el-Hakka sûresinde geniş olarak anlatıldı. Âyet işaret ediyor ki, ”hâviye", bilgi sınırlarının dışındadır. Onu kimse bilemez. Allahü teâlâ peşinden onu şu sözü ile bildirdi:

Karia 101:11

O, çok kızgın bir ateştir. Hararetin son noktasındadır. Güneşin harareti şiddetlendiği zaman ”hamiyet iş-şemsu" denilir. Allah'ın yardımı ile Kâria Sûresinin tefsiri sona erdi.

Tekâsür 102:1

TEKÂSÜR SURESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 8 âyettir. Çoklukla övünmek, sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı. "Oyaladı" diye ifade ettiğimiz ”elhâ" kelimesinin kökü olan ”el-lehvü", kişiyi önem verdiği ve ilgilendiği şeyden meşgul eden şey anlamındadır. ”Tekâsür" de çoklukta yarışmak, çoklukla övünmek, demektir. Mana şöyledir: Çoklukla üstünlük taslamak ve övünmek, sizi Allah'ı zikretmekten ve kalbe bağlı olan ilim, tefekkür ve ibret almaktan ve organlara bağlı olan çeşitli taat ve vazifelerden alıkoydu. Buradaki ”çoklukla övünmek"ten maksat, mal, mevki, avane ve akrabalar gibi fani dünyaya ait çokluktur. İlim, ahlâk, sıhhat ve kuvvet gibi âhirete ait şeylerele övünmek ise, övgüye lâyıktır. Hazret-i Abbas'ın hacılara su dağıtma işinin elinde olması ile, Şeybe'nin Kabe'nin anahtarını elinde bulundurmasıyla övünmeleri bu ikinci guruptandır. Çoklukla övünme iki şeyle; mal ve sayı ile övünmedir. Burada muradedilen sayı ile övünmektir. Çünkü rivayet edildiğine göre Abdü Menâf ve Sehm oğulları üstünlükleri ve kabilelerinin eşrafı ile övündüler. Onlardan her biri: ”Biz sizden daha çok efendiyiz ve sayımız sizden daha fazla dediler." Saydılar, sonunda Abdü Menâf oğulları diğerlerinden daha çok geldi. Bunun üzerine Sehm oğulları: ”Şüphesiz harpler, bizi cahiliyye döneminde tüketti. Bizimle, diriler ve ölülerle sayışınız dediler. Bunun üzerine bu âyet indi. Âyetin manası şöyledir: ”Siz dirilerin çokluğu ile övündünüz, yetmedi nihayet kabirleri de ziyaret ettiniz, saydınız." "Kabirlere varıncaya kadar" diye ifade ettiğimiz âyetin anlamı şudur: ”Öyle ki, siz ölülerin sayılarını da kattınız. Çokluk taslamak ve övünmekte ölülere sığındınız." Onların ölüleri saymaya geçişleri, ”kabirleri ziyaret" sözüyle ifade edildi. Yani bu, onlarla alay için kinayeli olarak kullanıldı. Tîbî şöyle demiştir: ”Bu, alay için kullanılmıştır. Çünkü kabirleri ziyaret ölümü hatırlamak, dünya sevgisini atmak, övünme ve böbürlenmeyi terk için meşru kılınmıştır. Onlar ise, aksini yaptılar. Kabir ziyaretini, kasveti artırmaya, dünya sevgisine dalmaya ve çoklukla övünmeye sebep olsun diye yaptılar." Âyette, bu tür davranışta bulunanlar azarlanmakta ve bundan men edilmektedirler. Âyetin şu anlamda olabileceği de söylenmiştir: ”Malların ve çocukların çokluğu ile övünmek, sizi ölünceye ve kabirlere gömülünceye kadar meşgul etti. Siz dünyayı elde etmek için ömürlerinizi heba ettiniz. (1)Âhiretiniz için çalışmaktan ve size önemli olan şeylerden yüz çevirdiniz." Bu izaha göre, kabir ziyareti ölümden, çoklukla övünmek de mal ve evlât çokluğu ile övünmekten ibarettir. Nitekim rivayet edilmiştir ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti okur sonra da şöyle derdi: ”insanoğlu, malım, malım der. Senin yiyip tükettiğinden, giyip eskittiğinden veya tasadduk edip tamamladığından başka malın mı var ki?" (2) 2- Hadisi Tirmizî Abdullah b. eş- Şıhhîr'den tahric etti. Ayrıca Ahmed b. Hanbel, Müslim ve Nesâî tahric ettiler. Bkz. İbn Kesîr: 3/671. Bu âyeti Ömer b. Abdülaziz okudu ve: ”Ben kabirler için ziyaretten başka bir şey düşünmem. Ziyaret eden kişi, evine dönerken ya cennete veya cehenneme döner." Bu söz, dünyadan sakındırmakta, âhirete ve ölüme hazırlamaya rağbet ettirmektedir.

Tekâsür 102:2

Çoklukla övünmek, sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı. "Oyaladı" diye ifade ettiğimiz ”elhâ" kelimesinin kökü olan ”el-lehvü", kişiyi önem verdiği ve ilgilendiği şeyden meşgul eden şey anlamındadır. ”Tekâsür" de çoklukta yarışmak, çoklukla övünmek, demektir. Mana şöyledir: Çoklukla üstünlük taslamak ve övünmek, sizi Allah'ı zikretmekten ve kalbe bağlı olan ilim, tefekkür ve ibret almaktan ve organlara bağlı olan çeşitli taat ve vazifelerden alıkoydu. Buradaki ”çoklukla övünmek"ten maksat, mal, mevki, avane ve akrabalar gibi fani dünyaya ait çokluktur. İlim, ahlâk, sıhhat ve kuvvet gibi âhirete ait şeylerele övünmek ise, övgüye lâyıktır. Hazret-i Abbas'ın hacılara su dağıtma işinin elinde olması ile, Şeybe'nin Kabe'nin anahtarını elinde bulundurmasıyla övünmeleri bu ikinci guruptandır. Çoklukla övünme iki şeyle; mal ve sayı ile övünmedir. Burada muradedilen sayı ile övünmektir. Çünkü rivayet edildiğine göre Abdü Menâf ve Sehm oğulları üstünlükleri ve kabilelerinin eşrafı ile övündüler. Onlardan her biri: ”Biz sizden daha çok efendiyiz ve sayımız sizden daha fazla dediler." Saydılar, sonunda Abdü Menâf oğulları diğerlerinden daha çok geldi. Bunun üzerine Sehm oğulları: ”Şüphesiz harpler, bizi cahiliyye döneminde tüketti. Bizimle, diriler ve ölülerle sayışınız dediler. Bunun üzerine bu âyet indi. Âyetin manası şöyledir: ”Siz dirilerin çokluğu ile övündünüz, yetmedi nihayet kabirleri de ziyaret ettiniz, saydınız." "Kabirlere varıncaya kadar" diye ifade ettiğimiz âyetin anlamı şudur: ”Öyle ki, siz ölülerin sayılarını da kattınız. Çokluk taslamak ve övünmekte ölülere sığındınız." Onların ölüleri saymaya geçişleri, ”kabirleri ziyaret" sözüyle ifade edildi. Yani bu, onlarla alay için kinayeli olarak kullanıldı. Tîbî şöyle demiştir: ”Bu, alay için kullanılmıştır. Çünkü kabirleri ziyaret ölümü hatırlamak, dünya sevgisini atmak, övünme ve böbürlenmeyi terk için meşru kılınmıştır. Onlar ise, aksini yaptılar. Kabir ziyaretini, kasveti artırmaya, dünya sevgisine dalmaya ve çoklukla övünmeye sebep olsun diye yaptılar." Âyette, bu tür davranışta bulunanlar azarlanmakta ve bundan men edilmektedirler. Âyetin şu anlamda olabileceği de söylenmiştir: ”Malların ve çocukların çokluğu ile övünmek, sizi ölünceye ve kabirlere gömülünceye kadar meşgul etti. Siz dünyayı elde etmek için ömürlerinizi heba ettiniz. (1)Âhiretiniz için çalışmaktan ve size önemli olan şeylerden yüz çevirdiniz." Bu izaha göre, kabir ziyareti ölümden, çoklukla övünmek de mal ve evlât çokluğu ile övünmekten ibarettir. Nitekim rivayet edilmiştir ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti okur sonra da şöyle derdi: ”insanoğlu, malım, malım der. Senin yiyip tükettiğinden, giyip eskittiğinden veya tasadduk edip tamamladığından başka malın mı var ki?" (2) 2- Hadisi Tirmizî Abdullah b. eş- Şıhhîr'den tahric etti. Ayrıca Ahmed b. Hanbel, Müslim ve Nesâî tahric ettiler. Bkz. İbn Kesîr: 3/671. Bu âyeti Ömer b. Abdülaziz okudu ve: ”Ben kabirler için ziyaretten başka bir şey düşünmem. Ziyaret eden kişi, evine dönerken ya cennete veya cehenneme döner." Bu söz, dünyadan sakındırmakta, âhirete ve ölüme hazırlamaya rağbet ettirmektedir.

Tekâsür 102:3

Hayır! Bu, onları içlerinde bulundukları çoklukla övünme haleti ruhiyesinden mendir. Yani şöyle denilmektedir: Mesele onların zannettikleri gibi, insanın üstünlüğü ve mutluluğu, avanesinin ve malının çokluğu ile değildir. Böyle bir düşünceden kaçınız. Hataya düşmeye karşı uyanık olunuz. Akıllı kişinin himmeti dünyaya münhasır olamaz. Çünkü bunun sonu vebal ve hüsrandır. Yakında mahşerin dehşetini önünüzde gördüğünüz zaman, hatanızı bileceksiniz. Bu ifade, korkmaları ve gafletlerinden uyanmaları için onları korkutma ve uyarıdır. Hasan-ı Basrî rahimehullah şöyle demiştir: ”Etrafında gördüklerinin çokluğu seni aldatmasın. Çünkü sen tek başına ölecek, tek başına dirilecek ve tek başına hesaba çekileceksin."

Tekâsür 102:4

Yine hayır! Yakında bileceksiniz. Uyarma ve men etmenin tekrarı için te'kittir. ”Yine" diye ifade ettiğimiz ”sümme", ikinci uyarının birincisinden daha beliğ olduğuna işaret etmektedir. Çünkü bunda, öncekinde olmayan te'kid vardır. Meselâ nasihat ettiğin kişiye: ”Sana diyorum, sana diyorum, yapma" dediğin zaman, ikinci ”sana diyorum" sözü birincisinden daha etkili olur. Ya da aynı anlamdaki iki âyetten birincisinin, ölmek üzere olan kişiye, ölüm anında cennetlik veya cehennemlik olduğu haber verildiği zaman; ikincisinin de, münadinin ”falan artık kendisinden sonra saadet olmayan bedbahtlıkla bedbaht oldu" diye nida ettiği ve: ”Ey mücrimler! Bu gün bir tarafa aynün." (Yâsîn: 59) denildiği zaman söylenecek sözler olması da caizdir. Bu izaha göre, konumlar değişik olduğu için âyetlerde bir tekrar söz konusu değildir. Hazret-i Ali'den: ”Bu sûre ininceye kadar biz kabir azabından şüphe ediyorduk," dediği rivayet edilmiştir. Bir hadisin manası da şu şekildedir: ”Kâfire kabrinde doksan dokuz tane ejdarha musallat edilir. Bunlar kâfiri ısırırlar, sokarlar. Bu hal kıyamete kadar devam eder. Eğer o ejderhalardan birisi yeryüzünde bir üflese, hiç bir yeşillik bitmez." (3)

Tekâsür 102:5

Hayır! Bu kelime tekit için tekrarlanmıştır. Eğer kesin bir bilgi ile bilseydiniz. Şart edatının cevabı, korkutmak için hazfedilmiştir. Çünkü cevap anılmayınca sözden bir çok manaların çıkartılması mümkündür. Mana şudur: ”Eğer siz önünüzdeki kesin şeyi bilseydiniz nitelendirilemeyecek ve gerçeğine varılamayacak şeyler yapardınız. Ama siz cahillersiniz."

Tekâsür 102:6

O alevlenmiş ateşi mutlaka göreceksiniz. Bu cümle, gizli bir yeminin cevabıdır. Onunla tehdit kuvvetlendirilmiştir. Çünkü onun tehdit ettiği şey, içerisinde hiç şüphe bulunmayan bir şeydir. Dolayısıyla bu âyetin, bundan önceki âyetteki şart edatının cevabı olması caiz değildir. Çünkü cehennemin görülmesi, vukuu kesin bir olaydır, bir şeye bağlı değildir. Eğer bu âyeti, önceki âyetteki şart edatının cevabı sayarsak, mananın: ”Siz onu, cahil olduğunuz için göremezsiniz" olması gerekir ki, bu asla caiz değildir.

Tekâsür 102:7

Sonra onu yakîn gözüyle yani kesin bilgi ve yakînin kendisi ile göreceksiniz. Çünkü hissedilen şeyleri görerek bilmek, kesin bilgi mertebelerinin en üstünüdür. Bu âyet de, hükmü kuvvetlendirmek maksadıyla, önceki âyetin tekrarıdır. Yahut da birincisinde ”onu uzak bir yerde gördükleri zaman", bu âyette de ”içine girdikleri zaman" manaları kastedilmiştir.

Tekâsür 102:8

Sonra, yemin olsun ki, o gün size elbette nimetlerden şükür mü ettiniz, yoksa nankörlük mü ettiniz diye sorulacaktır. Mana şudur: Sonra siz, cehennem görüldüğü gün, sizi dinden alıkoyan nimetten sorulacaksınız. ”Sorulacak" sözündeki hitap, tüm himmetini lezzetleri elde etmeye sarfeden, sadece iyi şeyleri yemek, güzel giyisiler giymek için yaşayan, zamanını oyun ve eğlencede harcayan, ilmi ve ameli umursamayan, meşakkatlere katlanmayanlara mahsustur. Âyetin, kâfirlere mahsus olduğu da söylenmiştir. Bazı bilginlerin söylediklerine göre, nimetten murat, sıhhat ve boş vakittir. Bir hadisi şerifte: ”İki nimet var ki insanların çoğu onlarda aldanmıştır. Bunlar, sıhhat ve boş zamandır," buyurulmuştur. (4) Bu hadis, anılan iki nimetin büyüklüğüne ve değerlerinin yüceliğine delâlet etmektedir: Çünkü dünyanın ve âhiretin maslahatları bunlarla elde edilir. Diğer nimetler, bunların tâbilerinden sayılır. 4- Hadisi Buharî, Tirmizî ve İbn Mâce tahrie etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-kebir, 3/264. Eski âlimlerden birisi şöyle demiştir: ”Besmele çekip yiyen, bitirdiğinde de hamdeden kişi o nimetten sorguya çekilmez." Bir adam Hasan Basriye: ”Bizim bir komşumuz var, şükrünü eda edemem diye nişasta helvası yemiyor," dedi. Hasan şu karşılığı verdi: ”Komşunuz ne kadar cahilmiş, Allah'ın onun üzerindeki soğuk su nimeti, tüm tatlılarla olan nimetinden daha fazladır." Bundan dolayı bir hadiste belirtildiğine göre, kulun nimetlerden ilk sorulacağı soru şudur: ”Senin bedenine sıhhat vermedik mi? Seni soğuk su ile kandırmadık mı?" Aynul-Meânî adındaki eserde kişinin şu beş nimetten sorulacağı bildirilmiştir: ”Karınlarının doyması, içeceğin soğukluğu, uykunun lezzeti, evlerin gölgesi, yaratılıştaki ahenk ve güzellik." Ben fakir derim ki: Nimet ya cismânî, ya da ruhanîdir. Cismânî olanın şükrü şeriatın hükümlerini muhafaza, rûhânî olanın şükrü ise. İslâm âdabına riâyettir. Şüphesiz muhafaza ve riâyet arttığı gibi, nimette artar. Nitekim Allahü teâlâ : ”...Eğer şükrederseniz elbette size (nimetlerimi) artıracağım..." (İbrahim: 7) buyurmuştur. Her organ ve her kuvvetten bir çeşit şükür istenilir. Bundan dolayı Yüce Allah: ”...Kulak, göz ve kalp, bunların hepsi yaptığından sorumludur," (İsra: 36) buyurmuştur. Şüphesiz tüm sıfatları ve isimleri bilen, nimetleri de bilir. Allah bizi ve sizi nimetlere şükretmeye muvaffak etsin. Şüphesiz O, iyidir, merhametlidir. Allah'ın yardım ve tevfikıyle Tekâsür Sûresinin tefsiri tamamlandı.

Asr 103:1

ASR SURESİ Asra yemin ederim ki, Allahü teâlâ, ikindi namazına yemin etti. Bu, o namazın, gündüzün çiftli namazı olan öğle ile tekli namazı olan akşam arasındaki orta namazı olduğu için açık üstünlüğünden dolayıdır. Bir hadis-i şerifte: ”Kim ikindi namazım kaçınışa sanki ailesini ve malım kaybetmiş gibidir." (1) buyurulmuştur. Öyleyse nasıl malını ve ailesini kaybetmekten sakınırsa, onu kaçırmaktan da sakınsın. 1- Hadisi Ahmed b. Hanbel, Müsned'de 5/229 ve Nesâî, Sünemde tahrîc etmişlerdir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 5/205. Bu tehdidin sırrı, ikindi namazını edadaki sorumluluğun zorluğudur. Çünkü insanlar, günün sonunda özellikle Hicaz'da o esnada hava serin olduğu için ticaretlerine ve kazançlarına dalarlar, maişetleri ile meşgul olurlar. Bu vakitte namazı ihmal ederek elde edilen kazanç, zarar hükmündedir, rüsvaylık sebebidir. Deniliyor ki, Allahü teâlâ fecre yemin ettiği gibi, ikindi vaktine de yemin etmiştir. İnsanlığın atası Hazret-i Âdem'i o anda yaratmıştır. Bu yüzden ikindinin diğer vakitlere karşı bir üstünlüğü vardır. Ya da ”asr"dan maksat, nübüvvet asrıdır. Buna göre Allahü teâlâ Peygamberlik asrına yemin etmiştir. O asır, Rasûlüllah'ın gönderildiği vakittir. Bu asrın diğer asırlara karşı üstünlüğü açıktır. Çünkü peygamberlerin en hayırlısının, en hayırlı ümmetin ve ilâhî kitapların en hayırlısının asrıdır. Kemâlâtların tamamı en geniş biçimde o dönemde görülmüştür. Bir diğer görüşe göre, Allahü teâlâ mutlak olarak zamana yemin etmiştir. Çünkü zaman hayret verici işleri içerir. Bir de insanlar, zararları ve musibetleri zamana bağlarlar, mutsuzluğu ve zararı ona yüklerler. İşte bu anlayışı da gidermek için Rabbimiz zamana yemin etmiştir. Çünkü bir şey adına yemin etmek, onu tazimdir. Oysa kendisine hüsranın bağlandığı bir şey âdeten tazim edilmez. Rasûlüllah şöyle buyurmuştur: ”Zamana (dehre) söğmeyiniz. Şüphesiz Allah zamandır." (2) Yani zamanı yaratandır. Allah zamana yemin etmiştir. Çünkü o, gece, gündüz, güneş, ay, yıldızlar ve daha başka ilâhî âyetlerin görüntü mahallidir. ”Asr (zaman)" kelimesi, Allah'ın aşağıda işaret edeceğimiz âyetlerle yemin ettiği tüm alâmetleri içinde topladığı için yeminlerini, ”asr"a yeminle sona erdirmiştir: ”Fecre ve on geceye yemin ederim ki." (Fecr: 1-2); ”Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiği zaman aya yemin ederim ki..." (Şems: 1-2); ”Bürüyüp örttüğü zaman geceye, açıldığı zaman gündüze yemin ederim ki..." (Leyi: 1-2); ”Kuşluk vaktine ve kararıp durgunlaştığı zaman geceye yemin ederim ki..." (Duhâ: 1-2)

Asr 103:2

Şüphesiz insan... Buradaki ”insan" kelimesi, tüm insan cinsine şamildir. Sonraki âyetteki istisna buna delâlet etmektedir. Çünkü istisna bunun umûm ifade ettiğinin delilidir. Ziyandadır. Bu anlamı veren ”husr" kelimesi, eksilmek ve sermayenin tükenmesi anlamındadır. Kelimenin belirsiz oluşu, konunun boyutuna dikkat çekmek içindir. ”İnsanlar ticarethanelerinde ve ömürlerini lezzet aldıkları yerlerde sarfetmelerinde, aslını Allah'tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği ölçüde çok büyük bir zarar içerisindedirler." anlamındadır.

Asr 103:3

Ancak Allah'a yakînî bir imanla iman edenler, gerçekte Allah'tan başka bir müessirin olmadığını bilenler, sâlih amel işleyenler, kalıcı hayırları ve faziletleri işleyenler, fâni olan değersiz dünyayı verip değerli olan ebedî âlemi alanlar, gelip geçen fâni şeyleri, zevkleri kalıcı olan sâlih amellerle değiştirenler hariç... Doğrusu bunlar, ne kârlı alış verişlerdir. Birbirlerine hakkı tavsiye edenler yani yek diğerlerine izlerinin güzellikleri iki cihanda silinmeyen, inkârına imkân olmayan sabit şeyi tavsiye edenler. Bu hak, tamamı hayır olan Allah'a inanmak, her akid ve amelde kitaplarına ve peygamberlerine uymaktır. Ve sabrı tavsiye edenler müstesna. Sabır, beşerî yaratılış gereği nefsin kendilerine karşı arzu duyduğu günahlara karşı olur, edası nefse ağır gelen taatlere karşı olur ve Allah'ın kullarını sınamak için gönderdiği belâlara karşı olur. Çünkü sabırdan murat, mücerred anlamda nefsi, yapmakta veya yapmamakta istek duyduğu şeylerden menetmek değildir. Aksine o, Allah'tan gelen şeyleri açıkta ve gizlide güzellikle ve rıza ile karşılamaktır. Herhalde Allahü teâlâ, maksadı belirtmekle yetinerek kazanç sebebini anmış, zarar sebebini anmamıştır. Çünkü maksat, ebedî hayatta kurtuluş ve daimi saadet olan şeyi belirtmek, onun dışındakilerin hüsrana ve zarara götürdüğünü hissettirmektir. İmam Şafiî (radıyallahü anh)'den bu sûre ile ilgili olarak: ”O öyle bir sûre ki eğer insanlara başka bir sûre inmeseydi o yeterdi," dediği rivayet edilmiştir. "Asr sûresi, insanın saadetini beyan etme bakımından Kur'an ilimlerinin tamamına şamildir," diyenler bu anlamda söylemişlerdir. Asr Sûresinin tefsiri Allah'ın yardım ve tevfîki ile sona erdi.

Hümezeh 104:1

HUMEZE SURESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 9 âyettir. Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı ayıplamayı âdet edinen... Ayetteki ”hümeze" ve ”lümeze" kelimeleri, insanların onurlarını kırmakta, onları ayıplamakta yaygın olarak kullanılan kelimelerdir. Kâmus'ia: ”el-hâmiz ve el-hümeze; jurnalci, kötüleycn, lümeze; insanları ayıplayan veya lümeze; seni yüzüne karşı kınayan, hümeze de; gıyabında ayıplayandır" denilmektedir. Bu kelimelerin kullanılmış oldukları ”füaletün" kalıbı bir şeyin adet edinildiğine delâlet için kullanılır. Meselâ bir kimse çok gülmeyi âdet edindiği zaman ”duhaketün", çok lânetlemeyi âdet edindiğinde de ”lüanetün" denilir. Edebu'l-Kâtip isimli eserde, bu sûrenin Ahnes veya Velid b. Mugîre hakkında indiği söylenmektedir. Çünkü onların her ikisi de Rasûlüllah'ın ardından onu çekiştirirlerdi. Ama doğrusu şu ki, hüküm umumîdir. Âyetteki ”herkes" ifadesi de buna işaret etmektedir. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Mü'min, akıllı ve uyanıktır. Münafık ise, insanları yüzlerine karşı kınayıcı, arkadan ayıplayıcı ve sert olup geceleyin odun toplayan gibi malını, nereden kazanıp nereye harcadığını bilmez."(1) Bu iki huy, cehalet, öfke ve kibirden meydana gelmiş iki kötü huydur. Çünkü onlarda eziyet vardır, insanlara karşı üstünlük arzusu vardır. Bu huyları üzerinde bulunduran kişi, insanlara üstün gelmeyi ister, kendisinde üstün olabilecek bir fazilet bulamaz ve onlara karşı üstünlüğünü göstermek için onlara birtakım ayıplar ve düşüklükler nispet eder. Yaptığı şeyin düşüklüğün ta kendisi olduğunu, birisinde düşüklüğün olmayışının fazilet sayılmadığını bilmez. O, nefsi ve şeytanı tarafından kandırılmıştır. Nutkî (konuşma) ve gadabî (öfke) kuvvet rezillikleriyle nitelenmiştir. Malı yığıp onu tekrar tekrar sayan herkesin vay haline! O, mal çokluğunun kişinin izzet ve şerefine sebep olduğunu sanır. Bu yüzden başkalarını küçümser. Topladığı maldan Allah'ın hakkını vermeden onu tekrar tekrar sayar. Bunun kendisine birtakım belâlar getireceğini ve onları defetmeyeceğini bilmez.

Hümezeh 104:2

Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı ayıplamayı âdet edinen... Ayetteki ”hümeze" ve ”lümeze" kelimeleri, insanların onurlarını kırmakta, onları ayıplamakta yaygın olarak kullanılan kelimelerdir. Kâmus'ia: ”el-hâmiz ve el-hümeze; jurnalci, kötüleycn, lümeze; insanları ayıplayan veya lümeze; seni yüzüne karşı kınayan, hümeze de; gıyabında ayıplayandır" denilmektedir. Bu kelimelerin kullanılmış oldukları ”füaletün" kalıbı bir şeyin adet edinildiğine delâlet için kullanılır. Meselâ bir kimse çok gülmeyi âdet edindiği zaman ”duhaketün", çok lânetlemeyi âdet edindiğinde de ”lüanetün" denilir. Edebu'l-Kâtip isimli eserde, bu sûrenin Ahnes veya Velid b. Mugîre hakkında indiği söylenmektedir. Çünkü onların her ikisi de Rasûlüllah'ın ardından onu çekiştirirlerdi. Ama doğrusu şu ki, hüküm umumîdir. Âyetteki ”herkes" ifadesi de buna işaret etmektedir. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Mü'min, akıllı ve uyanıktır. Münafık ise, insanları yüzlerine karşı kınayıcı, arkadan ayıplayıcı ve sert olup geceleyin odun toplayan gibi malını, nereden kazanıp nereye harcadığını bilmez."(1) Bu iki huy, cehalet, öfke ve kibirden meydana gelmiş iki kötü huydur. Çünkü onlarda eziyet vardır, insanlara karşı üstünlük arzusu vardır. Bu huyları üzerinde bulunduran kişi, insanlara üstün gelmeyi ister, kendisinde üstün olabilecek bir fazilet bulamaz ve onlara karşı üstünlüğünü göstermek için onlara birtakım ayıplar ve düşüklükler nispet eder. Yaptığı şeyin düşüklüğün ta kendisi olduğunu, birisinde düşüklüğün olmayışının fazilet sayılmadığını bilmez. O, nefsi ve şeytanı tarafından kandırılmıştır. Nutkî (konuşma) ve gadabî (öfke) kuvvet rezillikleriyle nitelenmiştir. Malı yığıp onu tekrar tekrar sayan herkesin vay haline! O, mal çokluğunun kişinin izzet ve şerefine sebep olduğunu sanır. Bu yüzden başkalarını küçümser. Topladığı maldan Allah'ın hakkını vermeden onu tekrar tekrar sayar. Bunun kendisine birtakım belâlar getireceğini ve onları defetmeyeceğini bilmez.

Hümezeh 104:3

O, malının kendisini ebedî kıldığını, ölmeyeceğini, malının kendisini hayatta bırakacağını ve ebedîlik makamına ulaştıracağını sanır. Âyette ”ebedî kılacağını" denilmedi, ”ebedî kıldığını" denildi. Çünkü maksat sudur: Bu adam zanneder ki, malı kendisini ebedî kılmaya kefil olmuş, ona ölüme karşı eman vermiştir. Sanki bunun kesinleşmiş bir hüküm olduğunu sanmıştır. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: ”Ölüm kadar hiç şüphesi olmayan, ama sanki kesin değilmiş gibi şüpheye yakın, kat'î bir şey görmedim."

Hümezeh 104:4

Hayır! Bu ifade, yukarıdaki özellikleri taşıyanı, bu bâtıl hesaptan mendir. Yemin olsun ki o, Hutaıne'ye yani âdeti, içine atılan her şeyi kırmak ve parçalamak olan ateşe atılacaktır. Çünkü onun huyu da insanların namus larıy la oynamak ve mal toplamaktı. Bu sözden anlaşılıyor ki, onların hutaıne'ye atılmaları kendi amellerine uygun bir cezadır. Çünkü onların âdeti, yüze karşı ve arkadan kınamak, ırz ve namuslara sataşmak olunca parçalayıcı cehenneme atılmak da âdet oldu. Hümeze ve lümeze kelimelerinin kalıbı, aynen ”hutame" de de kullanıldı. Aynı şekilde onlar kendilerini keramet ve çok mal sahibi zannettiler. Onun için cezaları, hakaret sayılan atılma fiili ile ifade edilmiştir. Yani Allahü teâlâ onları, kendileri ile hakaret için ve sayılarını az bularak, birisinin avcıma alıp da denize fırlattığı küçük çakıl taşlarına benzetmiştir.

Hümezeh 104:5

Hutame'nin ne olduğunu biliyor musun? Bu ifade ile onun, kul aklının alabileceği şeylerden olmadığı belirtilerek korkutulmaktadır.

Hümezeh 104:6

O, Allah'ın emri ile tutuşturulmuş ateşidir. Ateşin Allah'a izafe edilmesi, onun büyüklüğüne ve başka ateşler gibi olmadığına işaret içindir. Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: ”Onu kızarana kadar bin sene tutuşturdu. Sonra heyazlaşıncaya kadar bin sene daha tutuşturdu. Nihayet bin sene daha tutuşturdu ve siy ahi aştı. O, simsiyahtır."(2) 2- Hadisi Tirmizî, Sıfat-u Cehhennem babında tahrîc etti, No: 2594 Bkz. Câmiu'l-Usûl, 10/51. Hazret-i Ali şöyle der: ”Altında cehennem ateşi yakılırken yeryüzünde Allah'a isyan eden kişiye hayret!"

Hümezeh 104:7

Öyle ki o ateş kalplerin içine, ortasına işler. Onları kaplar. Âyetteki ”efide" kelimesi, kalbin ortası anlamındadır. Ruha bitişiktir. Yani bu ateş kemikleri ufalar, etleri yer, şehvetine düşkün olanların içlerine girer, göğüslerine ulaşır ve kalplerini kaplar. Ama onları tümüyle yakmaz. Çünkü yaksa sahipleri ölürler. Sonra Allahü teâlâ onların etlerini ve kemiklerini tekrar iade eder. Kalpler, çirkin niyetlerin yeri ve kötü amellerin kaynağı olduğu için âyette özellikle anılmıştır. Ateşin, vücudun gizli mahalli ve emanetlerinin yeri olan kalplere ulaşabilmesi, bedenin geri kalan yerlerine daha kolay ulaşabileceğinin en açık kanıtıdır.

Hümezeh 104:8

Cehennemlikler hırsızların bağlandığı prangalar gibi dikilmiş direklere bağlı oldukları halde o ateşin kapıları, onların umutsuzluklarını güçlendirmek ve ebediyyen hapiste kalacakları konusunda kesin inanca vardırmak için üzerlerine kapatılacaktır. Onların bağlandıkları bu ağaçlar, mahpusların kaçmamaları için ayaklarını soktukları delikler bulunan ağaçlardır. Cehennemliklerin üzerlerine kapılar kapatılır, kapılar üzerine uzun direkler uzatılır. Oraya ne bir rahatlık girebilir, ne de bir keder çıkabilir. Allah bizi ve tüm Müslümanları cehennem azabından muhafaza buyursun. Allah'ın yardımı ile Hümeze Sûresi'nin tefsiri tamamlandı.

Hümezeh 104:9

Cehennemlikler hırsızların bağlandığı prangalar gibi dikilmiş direklere bağlı oldukları halde o ateşin kapıları, onların umutsuzluklarını güçlendirmek ve ebediyyen hapiste kalacakları konusunda kesin inanca vardırmak için üzerlerine kapatılacaktır. Onların bağlandıkları bu ağaçlar, mahpusların kaçmamaları için ayaklarını soktukları delikler bulunan ağaçlardır. Cehennemliklerin üzerlerine kapılar kapatılır, kapılar üzerine uzun direkler uzatılır. Oraya ne bir rahatlık girebilir, ne de bir keder çıkabilir. Allah bizi ve tüm Müslümanları cehennem azabından muhafaza buyursun. Allah'ın yardımı ile Hümeze Sûresi'nin tefsiri tamamlandı.

Fil 105:1

FÎL SURESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 5 âyettir. Rabbinin fil ashabına ne yaptığını görmedin mi? Hitap, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'edir. Görmek, bilmek anlamındadır. Çünkü Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) fil hadisesi olduğu yıl dünyaya gelmiş, o olayı görmemiştir. ”Fil ashabı ”ndan murat, Ebrehe ve halkıdır. Mana şudur: ”Ey Rasûlüm! Sen Allahü teâlâ 'nın fil ashabına neler yaptığını, onların başına nelerin geldiğini görmüş gibi kesin bir şekilde bilmedin mi?" Olay, korkutmak, onun dehşetli bir şekilde akıllara durgunluk verecek boyutlarda meydana geldiğini bildirmek, Allah'ın kudretinin büyüklüğüne, bilgisinin ve hikmetinin kemaline ve Rasûlünün şerefine işaret etmek için anlatılmıştır. Çünkü bunlar, nebevi irhâslardır. İrhâs, peygamberden, peygamberlik iddiasından önce zuhur eden, mucizeye benzer olağanüstü olaylardır. Maksat, Peygamberlik için bir hazırlık ve mukaddimedir. Bunun Rasûlüllah'a ait birçok örnekleri vardır. Bir bulutun, Efendimizi gölgelemesi, taşın ve sert çamurun onunla konuşması bu kabil olaylardandır. Fil hadisesi, Rasûlüllah dünyaya teşrif ettiği sene Muharremin on beşinde meydana gelmiştir. Fil olayı ile Rasûlüllah'ın doğumu arasında elli beş gün vardır. Fil hadisesi ile Rasûlüllah'ın hicreti arasında ise elli üç sene vardır. Olayın hatırlatılmasından maksat, Hazret-i Peygamberi teselli ve zalimleri tehdittir. Fil olayının detayları şöyledir: Yemen valisi Ebrehe b. es-Sabah el-Eşrem, hac mevsiminde insanların Kabe'yi ziyaret için hazırlandıklarını gördü. Bunun üzerine kıskançlık damarları kabardı. San'a'da renkli mermerden cevherlerle süslü, nakışlı bir kilise yaptırdı. Onu güzelleştirmek için elinden geleni yaptı. Mermerleri ve taşları altınla süsledi. Altından ve gümüşten haçlar, abanos ve fil dişinden minberler yaptırdı. Kiliseye ”el-Kuleys" adını verdi. Hac etmek isteyenleri oraya yöneltmeye çalıştı. Habeş kralı Necaşi'ye bir mektup yazarak şöyle dedi: ”Ben senin için bir kilise yaptım. Senden önce hiçbir kral için onun bir benzeri yapılmamıştır. Arapların hacılarını oraya yöneltinceye kadar gönlüm rahat etmez." Ebrehe'nin Necaşi'ye yazdığı bu mektup, Araplar arasında yayılmaya başlayınca Kinâne oğullarından bir adam kızdı. Kuleys'e geldi. Orayı necaset ve pislikle kirletti. Oraya pisledi ve memleketine geri döndü. Mabedin hizmetçileri bu pisliği görünce olayı Ebrehe'ye anlattılar ve: ”Bunu, insanları mabetlerinden çevirmek istediğine kızan bazı Kureyşliler yaptı" dediler. Ebrehe, Mekke üzerine yürümeye ve Kabe'yi taş üstünde taş kalmayacak şekilde yıkmaya yemin etti. Büyük ve kalabalık bir ordu ile yola çıktı. Beraberinde beyaz renkli bir fil vardı. İrilikte ve kuvvette benzeri görülmemiş bir fildi. Kalabalık bir fil sürüsünün önünde gidiyordu. Ebrehe ordusunun rehberi, Sakif kabilesinin büyüğü Ebû Ruğâl'di. Öldüğünde Araplar bu adamın kabrini taşa tuttular. Kabir kocaman bir dağ gibi oldu. Cerîr, bir bey itinde şair Ferezdak hakkında, buna işaretle şöyle demiştir: Ebû Ruğal'in kabrine taşlar attığınız gibi Ferezdak öldüğünde de taşlayınız. İbn Ömer (radıyallahü anh)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Rasûlüllah'la birlikte Taife gittiğimizde bir kabre uğradık. Efendimizin şunları söylediğini işittim: 'Şu, Ebû Ruğal'in kabridir. O, Sakîfin babasıdır. Semûd kavmindendi. Haremde idi, orasını terkedip gitti. Oradan çıkınca şurada kavminin başına gelen belâ onun da başına geldi. Oraya gömüldü.'“ (1) 1- Hadisi Ebû Davud Sünen'inde İbn Ömer'den merfû olarak tahrîc etmiştir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/282. Cevherimin onun hakkındaki: ”Habeşlilerin rehberi idi, Mekke'ye yöneldiklerinde yolda öldü" sözü, isabetli değildir. İbn Seyyide'nin şu sözü de yerinde değildir: ”Şuayb'ın kölesi idi, zalim bir vergi toplayıcı idi..." Ebrehe, Habeşlilerden el-Esved adında birisini Mekke'ye gönderdi. Bu adam Mekke'ye varınca Tıhâme oğullarının mallarını sürüp getirdi. Ebrehe Taif yolundaki Muğammes denilen yere varınca Abdülmuttalip, Ebrehe'nin yanına gitti. Kendisine Tıhâme oğullarının mallarının üçte birisini alıp dönüp gitmesini teklif etti. Ebrehe kabul etmedi. Araplar, Ebrehe ile savaşmayı görevleri olarak gördüler. Onunla yolda vuruşmak için kabile kabile toplanıyorlardı. Ama Ebrehe onları hezimete uğrattı. Hezimete uğrayan ve esir almanlar içerisinde Nufeyl b. Hubeyb de vardı. Ebrehe, bu adamı, kendisine rehber olsun diye öldürmedi, yanında tuttu. Öte yandan Abdülmuttalip Kabe'nin halkasına tutunup şöyle dua etti: Ey Allah'ıml Şüphesiz insan kendi evini korur, Sen de evini koru. Bugün haçlılara ve haça tapanlara karşı, Kendi âline yardım et. Onların güçleri ve haçları ebediyyen Senin gücüne galip gelmeyecektir. Bu şekilde dua edişinin sebebi, Ebrehe'nin haçlı Hristiyan olmasıdır. Abdülmuttalip bu şekilde dua ederken bir ara yüzünü çevirdi, bir kuş gördü. ”Vallahi bu garip bir kuş. Ne Necid tarafının, ne Hicaz taranırındır. Şüphesiz onun özel bir durumu var," dedi. Bunun akabinden Allahü teâlâ gagalan sarı, kırlangıca benzer, daha önce de, daha sonra da, emsali görülmemiş kuşlar gönderdi, Her bir kusun gagasında bir, ayaklarında da iki taş vardı. Bu taşlar mercimekten biraz büyük, nohuttan küçüktü. Taşlar, Ebrehe askerlerinden herbirinin başına düşer, tabanından çıkardı. File de girer ve yeri delerdi. Adamlar kaçtılar ama yolda helak oldular. Bazı âlimler: ”Taş, kime değdi ise mutlaka öldü, fakat hepsine değmedi," dediler. Abdülmuttalip, Ebrehe ordusunun Mekke'ye gelişi geciktiği için ne haber var diye bakmak üzere hayvanına bindi. Onların helak olduklarını ve kalanların çoğunun geri dönüp gittiğini anladı. Allah'ın dilediği kadar altın ve gümüş yüklendi. Sonra Mekkelilere, gelen ordunun helak olduğunu bildirdi. Mekkeliler de onlara bakmak için çıktılar olanlara hayret ettiler. O andan itibaren Arapların ve tüm insanların kalplerinde Harem-i Şerife saygı ve Kabe'nin heybeti arttı.

Fil 105:2

Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Ayetin başındaki soru edatı (hemze), takrir içindir. Mana şudur: Allahü teâlâ onların, Kabe'yi tahrip etme konusundaki hile ve tuzaklarını boşa çıkardı, iptal etti. Çünkü onları, en beter bir şekilde helak etti. Daha sonra onları bir de kendi niyetlerine uğun bir şekilde cezalandırdı. Zira kiliselerini harap etti. Onların tuzaklarını boyunlarına geçirdi. İnsânü'l-Uyûn adındaki eserde şöyle denilmektedir: ”Fil sahibi ve ordusu helak edilince Kureyş'in şerefi arttı, tüm insanlar onları daha çok saymaya başladılar. Onlar, Allah'ın ehlidir. Çünkü Allah onlarla beraberdir, diyorlardı." Habeşliler paramparça oldular. Ebrehe'nin inşa ettiği bu kilisenin etrafı harap oldu. Kimse onu tamir etmedi. Etrafında yılanlar ve yırtıcı hayvanlar çoğaldı.

Fil 105:3

Üzerlerine sürü sürü kuşlar gönderdi. Yani birbirlerini izleyen grup grup topluluklar halinde...

Fil 105:4

Onlara sert sertleşmiş çamurdan taşlar atarlardı.

Fil 105:5

Sonunda Allah, onları yenmiş yani içerisini kurt yemiş ekin yaprağı gibi yaptı. (2) Allahü teâlâ Ebrehe askerlerini tümüyle yok olma ve çekip gitmekte kurdun yediği ekine benzetti. ”Keasfin me'kûl" yukarıdaki manaya geldiği gibi, hayvanların yeyip pislik olarak çıkardığı, kuruyup parçalara ayrılan saman anlamına da gelir. Onların durumu buna benzetilmiştir. Ordunun mafsallarının parçalanması, tersin yani dışkının içindekilerin ayrılmasına benzetilmiştir. Bu benzetmede onların hâllerini çirkinleştirme ve güzel bir mübalâğa vardır. Şöyle ki: Allahü teâlâ onları ekinin en basit şekli olan, fazla bir yararı olmayan saman şekline sokmakla kalmadı, gübre şekline soktu. Ama gübreyi, güzel edebi gözetmek için ve gübre kelimesini kullanmak istemeyerek kinaye yoluyla yenilen diye ifade etti. Nitekim Allahü teâlâ, yemenin tabiî sonucu olan büyük ve küçük abdest bozmayı da yemek kelimesi ile ifade edip şöyle buyurmuştur: ”...Her ikisi de yemek yerlerdi..." (Mâide: 75) Bu tür yerlerde zahirî manadan ayrılmak Kur'an'ın âdetidir. 2- Hafız İbn Kesîr tefsirinde (3/677) şöyle rivayet etmiştir: ”Ebrehe Kabe'yi yıkmak amacıyla Mekke'ye yaklaşınca ordusu, Mekkelilcrin deve ve başka hayvanlarının bulunduğu mer'asma Ariflerden birisi şöyle demiştir: ”Kimin güvenci Allah'tan başka bir şeye ise, Allah onu en zayıf yaratığı ile helak eder. Görmüyor musunuz fil ashabını? Onlar Allah'ın yarattıklarının en irisi olan file dayanınca Allah onları, yaratıklarının en zayıfı olan kuşla helak etti." Baskın yapıp, onları aldı. Merada Abdülmuttalip'in de iki yüz tane devesi vardı. Ebrehe komutanlarından birisini, Kureyş'in en saygın kişisini getirmesi için Mekke'ye gönderdi. Halk onu, Rasûlüllah'ın dedesi Abdülmuttalip b. Hişam'a gönderdi. Adam Abdülmuttalip'e gelip, melikleri Ebrehe'nin Mekkelilerle savaşmaya değil, Kabe'yi yıkmaya geldiğini söyledi. Abdülmuttalip: ”Vallahi biz de savaş istemiyoruz. Zaten buna gücümüz de yetmez. Bu, Allah'ın evidir. Dostu İbrahim'in evidir. Eğer korursa bu, O'nun evi ve haremidir. İsterse Ebrehe ile Kabe'nin arasından çekiliriz. Vallahi biz onu koruyabilecek durumda değiliz," dedi. Abdülmuttalip adama: ”Beraberce ona gidelim" dedi. Birlikte Ebrehe'ye gittiler. Ebrehe Abdülmuttalip'i görünce saygı gösterdi, iltifat etti. Koltuğundan inip, onunla birlikte yere olurdu. -Abdülmuttalip iri yan sağlam yapılı, güzel görünüşlü birisi idi.- Sonra tercümana: ”Sor bakalım ona istediği neymiş?" dedi. Abdülmuttalip: ”İstediğim Ebrehe'nin, develerimi geri vermesidir. Askerleri iki yüz devemi aldılar" dedi. Ebrehe: ”Gözümde değerin büyüktü ama bunları söyleyince düştün. Senin ve babalarının dini olan Kabe'yi yıkmaya geldim. Benimle onu konuşmuyorsun da, iki yüz deveni mi konuşuyorsun?" dedi. Abdülmuttalip: ”Ben develerin sahibiyim. Şüphesiz Kabe'nin, onu koruyacak ve seni geri çevirecek Rabbi var" dedi. Ebrehe: ”O, benden korunabilecek değil" dedi. Abdülmuttalip: ”Sen ve o karşı karşıyasınız" cevabını verdi. Ebrehe Abdülmuttalip'e develerini iade etti. Abdülmuttalip Kureyşlilerin yanına döndü. Ebrehe ordusundan korkutarak, Mekke'nin dışına çıkmalarını, dağ başlarına sığınmalarını emretti. Allahü teâlâ Ebrehe'nin ordusu üzerine deniz tarafından kırlangıca benzeyen kuşlar gönderdi. Onları helak elti. Bu. Peygamberlerin peygamber olmadan önce gösterdikleri mucizevî şeylerdendir. Allah'ın yardımı ile Fîl Sûresinin tefsiri tamamlandı.

Kureyş 106:1

KUREYŞ SURESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 4 âyettir. Kureyş'in uzlaşması için... Âyetin başındaki ”için" anlamına gelen ”lâm" harfi cerri, üçüncü âyetteki ”kulluk etsinler" anlamındaki ”fe'l-ya'budû" kelimesine bağlıdır. Bu kelimenin başındaki ”fa", sözde, şart manası olduğu için getirilmiştir. Çünkü mana şu şekildedir: ”Şüphesiz Allah'ın onlar üzerindeki nimetleri sayılamayacak kadar çoktur. Ona diğer nimetleri için kulluk etmeseler bile, hiç olmasa bu değerli nimet için bari kulluk etsinler." "Îlâf kelimesi, mastardır. Bir şeye sarılma ve devam etme manas nidadır. Kureyşlilerin iki istikamete seferleri olurdu. Kışın Yemene, yazın da Şam'a yolculuk ederler, gıda maddesi getirirler, ticaret yaparlardı. Onlar bu yolculuklarında emniyette idiler. Çünkü Allah'ın Harem'inin ahalisi, Kabe-i Muazzama'nın hizmetkârları idiler. İnsanların soyulduğu mallarının alınıp kaçıldığı bir dönemde onlara saldırılmazdı. Kureyşten birisi aç kaldığında, kendisi ve ailesi bir yere çıkarlar, bir çadır kurarlar ve ölünceye kadar orada dururlardı. Bu âdet, kavminin efendisi olan Haşim b. Abdi Menaf gelinceye kadar sürdü. Haşim bir gün kalkıp halka hitabetti, şöyle dedi: ”Siz yeni bir şey ihdas ettiniz. Onunla azalıyor, zillete düşüyorsunuz. Siz Allah'ın Harem'inin ahalisisiniz. Hazret-i Âdem'in oğullarının en şereflilerisiniz. İnsanlar size tabidirler" dedi. Kureyşliler: ”Biz sana tâbiyiz, sana muhalefet edecek değiliz" dediler. Haşim onları kışın Yemen'e, yazın da Şam'a ticaret yapmaları için iki yolculukta birleştirdi. Zenginler ne kazanırsa onu, fakirlerle paylaştı. Öyle ki fakirleri zenginleri gibi oldu. İslâm geldiği zaman onlar bu vaziyette idiler. Araplar arasında Kureyşlilerden daha izzet sahibi, daha çok malı olan bir baba evlâdı yoktu. Haşim, Şam'dan Mekke'ye buğdayı ilk getirendir.

Kureyş 106:2

Onların kış ve yaz yolculuklarında uzlaşmaları için... Bu cümle öncekinden bedeldir. ”Rihle" yolculuk demektir. Aslında bu ”râhile" yani kuvvetli deve üzerinde yolculuk demektir. Daha sonra bu kelime, her yolculuk için kullanılmıştır.

Kureyş 106:3

Bu evin Rabbine kulluk etsinler.

Kureyş 106:4

O, Allah'ın Hareminin sakinleri ve komşuları olmaları sebebiyle şeref bulmaları ve zenginleşene kadar gitme imkânı buldukları bu iki yolculuk vasıtasıyla kendilerini daha önce mübtela oldukları şiddetli açlıktan doyuran... Bunun, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in şu âyetlerde belirtilen duası sebebiyle olduğu söylenmiştir: ”...Ey Rabbim! Bu beldeyi emniyetli kıl. Halkından Allah'a ve âhiret gününe iman edenleri mahsullerle rızıklandır..." (Bakara: 126) ”...Onları meyvelerle rızıklandır ki şükretsinler." (İbrahim:37) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bu dualarını Rabbimizin kabul ettiğini ve her şeyin ürünleriyle rızıklandırdığını da şu âyetten anlıyoruz: ”...Biz onları kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere yerleştirmedik mi?..." (Kasas: 57) Kureyşliler. Haşim kendilerini anılan iki sefere alıştırıncaya kadar açlık onların yakasını bırakmıyordu. ” Ben derim ki, bütün bunlardan çıkacak olan mana şudur: ”Onları rızıklandırmak ve yedirmek suretiyle açlıktan kurtardı." Ve korkudan emniyette kılandır. Burada muradedilen korku, takdir edilemeyecek derecede büyük korkudur. O da memleketlerinde ve yollarda yağmalanmak, soyulmak korkusudur. Mana şudur: Onları doyurdu, artık kendilerine açlık musallat olmaz. Emniyette kıldı, korku musallat olmaz. Ebû Talib'in kızı Ümmühânî (radıyallahü anh)'den, şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Allah. Kureyşi yedi özellikle üstün kılmıştır. Bunları daha önce kimseye vermemiş, onlardan sonra da kimseye vermez. Peygamberlik, hilâfet, Kabe'nin perdedarlığı, hacılara su dağıtma görevi hep onlardadır. Fil ashabına karşı onlara yardım etti. Onlardan başka kimse kulluk etmezken on sene Allah'a kulluk ettiler. Onlar hakkında Kurandan bir sûre indi. O sûrede, ”Li iylâfi kureyşin" sûresinde, başka hiç kimseyi anmadı. İşte bunlar Kureyşin faziletleridir. Allah'ın yardımı ile Kureyş Sûresinin tefsiri sona erdi.

Mâûn 107:1

MAUN SURESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 7 âyettir. Ey Rasûlüm Muhammed! Dini, cezayı veya İslamı yalanlayanı gördün mü? Bildin mi? Onu öğrenmek istiyorsan:

Mâûn 107:2

İşte o, yetimi itip kakandır. Yani onu şiddetle iter veya kötü bir şekilde azarlar ve reddeder. Müfessirlerin dediklerine göre o, Ebû Cehil'dir. Bir yetimin vasisi idi. Yetim çırılçıplak ona geldi, kendine ait maldan istiyordu. Ebû Cehil onu çirkin bir şekilde geri çevirdi. Kureyş'in ileri gelenleri yetime: ”Muhammed'e söyle, sana şefaatçi olsun" dediler. Maksatları Rasûlüllah'la alay etmekti. O, hiçbir ihtiyaç sahibini geri çevirmezdi. Yetimle birlikte Ebû Cehil'e gitti. Ebû Cehil kalktı ve yetime malını verdi. Bunun üzerine Kureyşliler Ebû Cehil'i ayıpladılar. ”Sen dininden döndün mü?" dediler. O: ”Hayır, vallahi ben dinimden dönmedim. Ama sağında ve solunda gizlenmiş birer mızrak gördüm, vermeseydim onu bana saplayacaktı," dedi. Bu izaha göre âyetteki ” ellezî" kelimesi, bilinen birisi içindir. Ama cins (âyette belirtilen işi yapan herkes) için olması da muhtemeldir. O zaman, dini yalanlayan, kendisini hayvanı nefsin kapladığı için huyu zayıflara eziyet ve onu kötü bir biçimde geri çevirmek olan herkese şamil olur.

Mâûn 107:3

Zengin olan aile efradını ve başkalarını yoksulu doyurmaya yani ona yiyecek vermeye teşvik etmez. Hak sahibine iyiliği engeller. Çünkü cimrilik hastalığı içine işlemiştir. O, başkalarını bu işe teşvik etmezse kendisi nasıl yapsın ki? Bu ifadeden anlıyoruz ki, iyilik yapmamak ve teşvik etmemekten her birisi yalanlama alâmctlerindendir. Yedirmenin, yoksula izafe edilmesi onların, zenginlerin mallarında hakları ve ortaklıkları olduğuna delildir. Demek ki, yoksula kendi hakkı olan şeyi vermemek, en büyük cimrilik, kalbin katılığı ve huyun kötülüğüdür.

Mâûn 107:4

Vay haline o namaz kılanların ki onlar namazlarından gafildirler! ”Gafildirler" diye ifade ettiğimiz ”es-sehvü" kelimesi, gafletten dolayı hata etmek anlamındadır. Mana şudur: ”Namazlarından, onları terkederek, fazla iltifat etmeyerek, onları önemsemeyerek gafil olanlar, unutanlar..." Bu davranışlar, münafıkların veya günahkâr müminlerin işidir. Bundan dolayı Enes (radıyallahü anh): ”Allah'a hamdolsun ki, namazlarında demedi. Çünkü Müslümanlardan bundan kurtulabilen neredeyse bulunmaz. Gafletten korunabilmek çok zor, öyleyse aklı olan kişi, mîrac ve münacât babından olan namazı terketmez. Namazda sakalı ve elbisesiyle oynamaz, fazlaca esnemez, sağa sola dönmez. Namaz kılanlar içerisinde kaç rekât kıldığını, ne okuduğunu bilmeyenler var!"

Mâûn 107:5

Vay haline o namaz kılanların ki onlar namazlarından gafildirler! ”Gafildirler" diye ifade ettiğimiz ”es-sehvü" kelimesi, gafletten dolayı hata etmek anlamındadır. Mana şudur: ”Namazlarından, onları terkederek, fazla iltifat etmeyerek, onları önemsemeyerek gafil olanlar, unutanlar..." Bu davranışlar, münafıkların veya günahkâr müminlerin işidir. Bundan dolayı Enes (radıyallahü anh): ”Allah'a hamdolsun ki, namazlarında demedi. Çünkü Müslümanlardan bundan kurtulabilen neredeyse bulunmaz. Gafletten korunabilmek çok zor, öyleyse aklı olan kişi, mîrac ve münacât babından olan namazı terketmez. Namazda sakalı ve elbisesiyle oynamaz, fazlaca esnemez, sağa sola dönmez. Namaz kılanlar içerisinde kaç rekât kıldığını, ne okuduğunu bilmeyenler var!"

Mâûn 107:6

Onlar riyakârlık yapıyorlar. Yani kendisini övsünler diye amellerini insanlara gösteriyorlar. Gösteriş için amel işliyorlar. Keşşafta şöyle denilmektedir: ”Eğer sâlih amel, farzlardansa, farzların hakkı ilândır ve teşhirdir gizli yapılmazlar. Çünkü farzlar İslâmın alâmetleri, dinin şiarlarıdırlar. Ve çünkü onları terkedenler kınanmayı ve öfkeyi haketmişlerdir. Öyleyse farzı açıktan yapmak suretiyle töhmeti gidermek gerekir. Ama amel nafile cinsinden ise, onun hakkı da gizlemektir. Çünkü onları terk, kınanmayı gerektirmez ve bunda töhmet yoktur. Fakat başkaları da yapsın diye açıklarsa güzel olur." Riya olanı, gözler görsün de onu iyiliğinden dolayı övsünler maksadıyla açıklamaktır. Riyadan kaçınmak çok zordur. Çünkü o, kara karıncanın karanlık gecede, kara taş üzerinde yürümesinden daha gizlidir. Münafıkla mürâî arasındaki fark şudur: Münafık içinde inkârı gizler, dışa iman aksettirir. Mürâî (riyakâr) ise, görenin kendisinin, salâh ehlinden olduğuna inanması için ibadetinde aşırı huşu ve salâh izleri ortaya koyar.

Mâûn 107:7

Zekâtı da vermez onlar. Âyetteki ”zekât" manasına gelen ”elmamı" kelimesi, sözlükte az şey anlamındadır. Zekât, malın kırkta biri oranında -ki o az bir şeydir- alındığı için ”mâûn" kelimesi ile ifade edilmiştir. Âyet: ”Zekâtı menederler yani vermezler anlamındadır. Namazdan hemen sonra anılmış olması, mananın bu olduğuna işaret eder. Ya da ”mâûn", âdeten aralarında alıp verdikleri şeydir. Yetime ve yoksula önem vermemek, kınamayı ve azarlamayı gerektirir. Dinin direği olan namaza önem vermemek, küfrün bir şubesi olan riyada bulunmak, İslâmın köprüsü olan zekâtı vermemek ve halka karşı kötü muamelede bulunmak, kınama ve azara daha çok müstehaktır. Müslüman adını taşıyan, ama bu nitelikleri üzerinde bulunduran niceleri var. O, ne büyük musibet! İnsanların aralarında alıp verdikleri şeylerden murat, birbirlerine yardım olarak iyreti verip aldıkları şeylerdir. Bunlar balta, kazan, kova, iğne, taş, kalbur, keser, su ve tuz gibi şeylerdir. Komşunun, senin fırınında ekmek yapmak istemesi veya bir malını birgün ya da yarım gün senin yanında bırakması da bu kabildendir. Âyet-i kerime, münafıkların özelliği olan cimrilikten menetmektedir. Allah'ın yardım ve tevfîkı ile Mâûn Sûresinin tefsiri sona erdi.

Kevser 108:1

KEVSER SURESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 3 âyettir. Şüphesiz Biz sana Kevser'i verdik. ”Şüphesiz" anlamını veren ”itme' harfi, yemin yerinedir. ”Kevser", ”çok hayır" demektir. Oğlu seferden dönen bedevî kadınına: ”Oğlun ne ile döndü?" denilir, o da: ”Kevserle -çok hayırla- döndü." cevabını verirdi. Rivayete göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti okudu ve: ”Kevser nedir?" biliyor musunuz? O cennette bir nehirdir. Onu bana Rabbim vaadetti. Onda çok hayırlar vardır. Baldan daha tatlı, sütten daha beyazdır. Kenarları zeberced, gümüşten olan kapları (bardakları) göğün yıldızları sayısı ucadır. Ondan içen bir daha ehediyyen susamaz."(1) 1- Bu, Müslim, Ebû Davud ve Nesâî'nin tahrîc ettikleri uzun bir hadisten bir bölümdür. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edildiğine göre o, Kevser'i, bol hayır diye tefsir etmiş; Saîd b. Cübeyr: ”Şüphesiz insanlar, onun cennette bir nehir olduğunu söylüyorlar," demiş; buna karşı İbn Abbas: ”O da bol hayırdandır," karşılığını vermiştir. Atâ da: ”Gelenlerin çokluğundan dolayı, o nehrin havuzudur," demiştir. Açık olan şu ki, Allah'ın tüm nimetleri ister açık olsun, ister gizli Kevser teriminin içine dahildir. Dünya ve âhiretin hayırları açık nimetlerdendir. Fey-z-i ilâhî ile hasıl olan, çalışma sonucu olmayan ledünnî ilimler gizli olanlardandır.

Kevser 108:2

Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Yani sana, hiçbir nimetin denk olamayacağı bunca büyük nimetleri veren Rabbine sırf O'nun rızası için ve şükrünü eda için namaz kılmaya devam et. Çünkü namaz, şükrün tüm kısımlarını toplayıcıdır. Şükür üç çeşittir: 1- Kalple şükür; nimetin başkasından değil sadece Allah'tan olduğunu bilmektir. 2- Dille şükür; nimet vereni övmek, sena etmektir. 3- Organlarla şükür; nimet verene hizmet etmek, ona boyun eğmektir. Namaz, işte bu üç çeşidin hepsini bünyesinde toplamaktadır. "Kurban kesmek" için kullanılan kelime, Arapların en değerli malları olan deve kurban etmekte kullandıkları kelimedir. Allahü teâlâ, onun kendi adını anarak kurban edilmesini ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasını emretmiştir.

Kevser 108:3

Şüphesiz asıl sonu kesik olan, sana buğzedendir. ”Sonu kesik" anlamındaki ”el-ebter" kelimesi, aslında mutlak anlamda kesmek manasındadır. Bu kelime, daha sonra sonu kesilmek anlamında kullanılmaya başlamıştır. Meselâ bir kimsenin yerini tutacak, peşinden gelen birisi yoksa ”fülânün ebter" denilir. Ayetin manası şudur: ”Kendisinden sonra kimsesi olmayan asıl odur. Çünkü geride nesli kalmamıştır, iyi bir nam da bırakmamıştır. Sen ise, hem zürriyet, hem de çok iyi bir şöhret bırakıyorsun. Senin ünün kıyamet gününe kadar yayılmıştır. Senin için âhirette de anlatılamayacak şeyler vardır. Bu âyetin iniş sebebi şudur: Hazret-i Peygamber'in oğlu öldüğünde nesli kalmadığı için Muhammed (aleyhisselâm)'in zikri yani isminin anılması kesiliyor zannettiler. Bunun üzerine Allahü teâlâ, asıl nâmı kesilenin, ona buğzeden olduğuna dikkat çekiyor. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, Cenab-ı Hakk'ın: ”Senin namını ve sânını yüceltmedik mi?." (İnşirah: 4) âyetinde belirttiği gibidir. Çünkü Allahü teâlâ Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm)'e asırlar boyu kalan bir nesil vermiştir. Bir bak! Onun torunlarından, ehl-i beytinden ne kadar çok insan var. Ayrıca onu, müminlerin babası yapmıştır. Mü'minler, kıyamete kadar onun çocukları ve devamıdırlar. Ona, hak dinini koruyacak kişiler lütfetti. Emîrü'l-Mü'minîn (radıyallahü anh) buna işaretle şöyle demiştir: ”Dünya durdukça âlimler bakîdirler. Kendileri yok olmuştur ama eserleri kalplerde mevcuttur." Bu söz, Hazret-i Peygamber'in tâbîleri olan âlimler hakkındadır. Âlimler böyle olunca, ününü yükselttiği ve Peygamberlerin hâremi (mühürü) kıldığı, Rasûlü nasıldır? Allah'ın yardımıyla Kevser Sûresinin tefsiri sona erdi.

Kâfirun 109:1

KAFİRUN SURESİ De ki: 'Ey kâfirler! Onlara kendi memleketlerinde, kendi güç ve kuvvetlerinin bulunduğu yerde böyle küçültücü bir vasıfla seslenilmesi gösteriyor ki, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlardan korunmuştur. Ayrıca bu, onda peygamberlik alâmetlerinden bir alâmetin varlığına delildir. Bu hitaba maruz kalanlar; Velid b. Muğire, Ebû Cehil, Âs b. Vâil, Ümeyye b. Halef ve onlar gibi bazı özel kâfirlerdir. Rivayete göre Kureyş'in ileri gelenlerinden bir gurup, Rasûlüllah'a: ”Gel dinimize uy, sen bir sene bizim ilâhlarımıza taparsın, biz de bir sene senin ilâhına kulluk ederiz" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: ”Allah'a O'ndan ha sakasını ortak koşmaktan Allah'a sığınırım" buyurdu. Bu sefer: ”Bizim bazı tanrılarımızı kabul et, biz de seni tasdik edelim ve senin ilâhına tapalım" dediler. Bunun üzerine bu sûre indi. Efendimiz doğru Mescid-i Haram'a gitti. Orada Kureyşten bir kalabalık vardı. Onların önünde ayağa kalktı, bu sûreyi okudu. O anda Rasûlüllah't an umudu kestiler. Ona ve ashabına eziyet ettiler.

Kâfirun 109:2

Ben sizin taptıklarınıza tapmayacağım. Âyetteki ”lâ" harfi genelde, gelecek zaman için olan muzârînin başına gelir. Âyetin anlamı şudur: ”Gelecekte, ben istediğiniz ilâhlarınıza tapma işini yapmayacağım."

Kâfirun 109:3

Siz de gelecekte benim kulluk ettiğime kulluk edici değilsiniz. Yani gelecekte, sizden istediğim benim ilâhıma kulluk etme işini yapacak değilsiniz.

Kâfirun 109:4

Ben asla sizin taptıklarınıza tapıcı değilim. Yani daha önce sizin taptığınız şeylere tapmış değilim. Cahiliyye döneminde benim puta taptığım hiç bilinmedi. O halde Müslümanlık geldikten sonra, bu benden nasıl umulur?

Kâfirun 109:5

Siz de benim kulluk ettiğime kulluk ediciler değilsiniz. Siz hiç bir zaman benim kulluk ettiğim Allah'a kulluk etmediniz. Bu açıklamalarda görüldüğü üzere sûrede tekrar yoktur. Bir diğer izah biçimine göre; bu iki âyet, şimdiki zamandaki ibadeti; onlardan önceki iki âyette de gelecek zamandaki ibadeti ortadan kaldırmaktadır. Allahü teâlâ : ”Sizin ibadet ettiğiniz şey" anlamında ki ”mâ abedtüm" fiiline uygun olması için, ”ibadet etmedim" anlamında ”mâ abedtü" demedi. Çünkü Araplar, Rasûlüllah peygamber olarak gönderilmeden önce puta tapmakla maruf idiler. Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm) ise, puta tapıcı olarak bilinmiyordu. O, Hazret-i İbrahim ve Hazret-i İsmail'in dini üzere idi.

Kâfirun 109:6

Sizin dininiz size... Bu, ”sizin taptıklarınıza tapmayacağım" âyeti ile ”ben asla sizin taptıklarınıza tapıcı değilim" âyetlerinin anlamını pekiştirmektedir. Benim dinim de banadır.' Bu cümle de, ”siz de benim kulluk ettiğime kulluk ediciler değilsiniz" mealindeki âyetin anlamını pekiştirmektedir. Âyette muradolunan mana şudur: -"Sizin, Allah'a ortak koşmaktan ibaret olan dininiz, size mahsustur. Sizin istediğiniz gibi bana geçmez. Öyleyse boş arzularınızı ona bağlamayınız. Çünkü bu imkânsızdır. Tek Allah inancı olan benim dinim de bana aittir. O size geçmez. Zira siz onu, benim açımdan imkânsız olan bir şeye, yani putlarınıza tapmama bağladınız." İbn Abbas'tan bu sûre ile ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Kim onu okursa şirkten uzak olur. Şeytanların azgınları ondan uzaklaşır. Büyük korkudan emin olur. O sûre, Kur'an'ın dörtte birine denktir." Bir başka âlim de şöyle demiştir: ”Kim yolculuğa çıkarken şu beş sûreyi; Kul yâ eyyühel kâfirûn, İzâ câe nasrullâhi, Kul hiivellahu ehad, Kul eûzü bi rabbil felak ve Kul cüzü bi rabbinnâs sûrelerini okursa, yolculuğundan sağ salim ve kazançlı olarak döner." Süyütî'nin ed-Dürru'l-mensûr adındaki eserinde böyle denilmektedir. 6/406. Allah'ın yardım ve tevfîkı ile Kâfirûn Sûresinin tefsiri sona erdi.

Nasr 110:1

NASR SURESİ Medine devrinde nazil olmuştur, 3 âyettir. Allah'ın yardımı, seni düşmanlarına galip getirdiği ve fetih, Mekke fethi geldiği zaman... Allahü teâlâ 'nın, bu fethi vukuundan önce bildirmesi, Peygamberlik alâmetlerindendir. Çünkü rivayete göre bu sûre, Mekke'nin fethinden önce nazil olmuştur. Çoğunluğun görüşü bu istikamettedir. Mekke fethi; gözlerin beklediği bir fetihtir. Bundan dolayı ona ”fetihlerin fethi" adı verilmiştir. Mekke fethi, Fetih sûresinin başında vaadedilmiştir. Bir diğer görüşe göre de maksat; Allah'ın tüm yardımları ve mutlak anlamda herhangi bir fetihtir. Çünkü fetihler, kapalı iken Allah tarafından kula açılan her şeydir. Bu, rızıklar, ibadetler, ilimler, anlayışlar, keşifler ve benzerî tüm açık ve gizli nimetlere şamildir. Yakın olan fetih de nefsânî merhaleleri geçiş esnasında Allah'ın sıfatlarının ve kemâlatmın görülmesi ve kalbin makamından kula açılan şeydir. ”Allah'tan bir yardım ve yakın bir fetih." (Saf: 13) âyetinde muradedilen de budur. ”Şüphesiz Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah senin (nefsânî ve kalbî sıfatlardan) geçmiş ve gelecek günahlarım bağışlar..." (Fetih: 1-2) âyetlerindeki ”apaçık fetih" ten maksat, Allahü teâlâ 'nın kuluna açtığı velayet makamları ve ilâhî isimlerinin nurlarının tecellileridir. Mutlak anlamda fetih, fetihlerin en üstünü ve en mükemmelidir. O da Allah'ın zatı ehadiyyetinin tecellisinden kula açılan şeydir. Bu, ”Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman" âyetinde murad edilendir. Bu izahtan açığa çıktı ki, âyetteki yardım ve fetihten herbirinin mutlak olan fethe hamledilmesi gerekir. Ama ben tefsir âlimlerine uydum ve mukayyed olanı öne aldım.

Nasr 110:2

Ve insanların yani Arapların grup grup Mekkeliler, Tâifliler, Yemenliler, Hevâzinliler ve diğer Arap kabileler gibi büyük topluluklar halinde Allah'ın dinine, kendisinden başka gerçek din olmayan İslâm dinine girdiklerini gördüğün zaman... Rivayet edilmektedir ki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'yi fethedince Araplar birbirlerine gidip: ”Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) Harem ehline karşı muzaffer olunca artık ona kimse karşı koyamaz" dediler. Savaşsız olarak gruplar halinde İslâm dinine girmeye başladılar.

Nasr 110:3

Hemen Rabbine hamdederek O'nu tesbih et, yani sana ülkeler açtığı için, kulların boyunları eğildiği için Rabbine şükret, O'na hamdet. O'nu acizlikten tenzih etmek için de tesbih et. Çünkü Allahü teâlâ her şeye muktedirdir. İmam Süheylî şöyle demiştir: ”Hemen Rabbine hamdederek onu tesbih et" ve ”...O'na hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.." (İsrâ: 44) âyetlerinde olduğu gibi devamlı olarak hamdin tesbihe bitişmesinin sırrı şudur: Allah'ı tanımak iki kısma ayrılır: Zâtını tanımak, isimlerini ve sıfatlarını tanımak. Birisi olmadan ötekini ispat mümkün değildir. Zâtının varlığını ispat, aklın gereğidir. İsimlerini ve sıfatlarını ispat da şeriatın gereğidir. Akılla müsemma (ad konulan), şeriatie de isimler bilinir. Akılda zâtı ispat, ancak Ondan, sonradan yaratılma alâmetlerini atmakla mümkündür. İşte bu tesbihtir. Nakle dayanan şeriat, akılların ve düşüncenin oluşumundan sonra gelmiştir. Akıllar düşünceyi ikaz eder ve-tanır. Sonra ona bilmediği isimleri öğretir. Ona tesbih, hamd ve sena eklenir. Biz O'nu tesbihle, sırf kendisine hamd ile emrolunduk. Ve nefsini kırmak için amelini küçük görerek ve kaçırdığın şeyleri tedarik için O'ndan bağışlanmanı dile. Tesbihin istiğfardan öne alınması duâ edebini öğretmek içindir. Bu edep, kendisinden istenilen zâta, önce bir övgü ve senada bulunmadan doğrudan istememektir. Hazret-i Âişe (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ölmeden önce çok: ”Sühhânekallâhümme ve bi hamdik. Estağfiruke ve etûbü ileyk - Allahıml Seni tesbih eder ve Sana hamdederim. Senden bağış diler ve Sana tevbe ederim," derdi." (1) 1- Hadisi benzeri sözlerle Müslim tahrîc etti. Bkz. ed-Dürrü'l-Mensûr, 6/408. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadisinde: ”Ben gündüz ve gece yüz defa Allah'a istiğfar ederim" buyurmuştur. (2) Bu hadis gösteriyor ki istiğfar virdi, ebediyyen düşmez. Çünkü insan gafletten ve hatadan uzak kalamaz. 2- Hadisi Müslim: ”Ey insanlar! Allah'a tevhe ediniz, O'ndan bağış dileyiniz. Şüphesiz ben günde yüz kere tevbe ederim." lafzıyla tahrîc etmiştir. Rivayete göre, Hazret-i Peygamber bu sûreyi okuyunca sahabîler sevindiler, amcası Abbas ağladı. Rasûlüllah: ”Amca niçin ağlıyorsun?" dedi. Hazret-i Abbas: ”Senin vefaat haberini aldım" dedi. Bundan sonra Hazret-i Peygamberin güldüğü ve sevindiği görülmedi. Rasûlüllah'la konuşanın Hazret-i Abbas değil de oğlu Abdullah olduğu da söylenmiştir. Bundan dolayı Hazret-i Ömer, İbn Abbas'ı kendisine yakın tutar, Bedir'e iştirak eden yaşlılarla birlikte yanına girmesine izin verirdi. Buhârî, İbn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet etti: ”Hazret-i Ömer, beni Bedir yaşlıları ile birlikte yanına alırdı. Bunun üzerine bazıları sanki içinde bir şey hissetti ve: 'Bunu niçin bizimle birlikte alıyorsun. Bizim onun gibi oğullarımız var,' dediler. Hazret-i Ömer onlara: 'Onun kim olduğunu biliyorsunuz!' dedi. Birgün beni çağırıp onlarla birlikte yanına aldı. Anladım ki, beni onlara göstermek için çağırdı. Sonra: 'Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman... âyeti hakkında ne dersiniz' dedi. Bazıları: 'Biz, Allah bize yardım ettiği ve fethi müyesser kıldığında O'na hamdetmekle emrolunduk,' dediler. Bazıları sustular bir şey demediler. Bana döndü: 'Sen de böyle mi diyorsun Ey İbn Abbas?' dedi. 'Hayır' dedim. 'Peki ne diyorsun?' dedi. 'O Rasûlüllah'ın ecelidir, onu kendisine bildirdi. Allahü teâlâ : 'Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman...' Bu âyet senin ecelinin işaretidir. O zaman 'Hemen Rabbine hanıdederek O'nu tesbih et ve O'ndan bağışlanmanı dile. Şüphesiz O, tevbeleri çok kabul edicidir' buyurdu', dedim. Hazret-i Ömer: 'Vallahi ben onun dediğinden başka bir şey bilmiyorum' dedi." Hadisi Buharî tahrîc etti. Herhalde bu, davet işinin tamamlandığına, dinin kemâle erdiğine delâlet içindir. Nitekim bir âyette: ”...Bugün dininizi ikmal ettim..." (Mâide: 3) buyurulmuştur. Bir şeyin kemali, zevaline delildir. Bunun için ”tamam denildiğinde zevali bekle" denilmiştir. Ya da istiğfarı emir, ecelin yakınlığına dikkat etmek olduğu içindir. Sanki şöyle buyurmuştur: ”Vakit yaklaştı, göçe az kaldı. O hâlde emre hazırlan." Allahü teâlâ bununla akıllı kişinin, eceli yaklaştığı zaman tevbeyi çoğaltması gerektiğine dikkat çekmiştir. Rivayet edildi ki, bu sûre nazil olduğu zaman Rasûlüllah halka hitaben şöyle dedi: ”Şüphesiz bir kul var, Allah onu dünya ile kendisine kavuşma arasında muhayyer kıldı. O kul, Allah'a kavuşmayı seçti." Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekir ağladı ve: ”Canlarımız, mallarımız, babalarımız ve oğullarımız sana feda olsun," dedi. (3) Yine Rasûlüllah'tan rivayet edildi ki: O, Hazret-i Fatıma'yı çağırdı ve ”Kızcağızım! Bana vefat haberim verildi" dedi. Hazret-i Fatıma ağladı. Efendimiz: ”Ağlama, şüphesiz sen ailemden bana ilk katılacak olansın" buyurdu. Bunun üzerine Fatıma (radıyallahü anh) güldü. (4) İbn Mes'ud'dan bu sûrenin ”Sûretü't-Tevdî" (Veda sûresi) diye isimlendirildiği rivayet edilmiştir. (5) Çünkü bu sûrede dünyaya vedaya işaret vardır. Ali (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: ”Bu sûre inince Hazret-i Peygamber hastalandı. İnsanların yanına çıkıp, onlara veda etti. Sonra eve girdi, birkaç gün sonra vefat etti." Hasan-ı Basrî şöyle dedi: Rasûlüllah'a ecelinin yaklaştığı bildirildi. Ömrünün sâlih amelle son bulması için tesbih ve tevbe ile emrolundu. Bunda her akıl sahibi için bir uyarı vardır." Şüphesiz O, mükellefleri yarattığından beri tevbeleri çok kabul edicidir. O halde tevbe eden, istiğfar eden herkes kabulü beklesin. Âyette: ”O'ndan bağışlanmanı dile" emri, ”O, çok bağışlayıcıdır" demeyi çağrıştırdığı halde bu kelimenin değil de ”tevbeleri çok kabul edicidir" sözünün seçilmesine sebep şudur: Bağış dilemek, ancak tevbe, pişmanlık ve bir daha günaha dönmemeye kesin azim olduğu taktirde fayda verir. Âyetteki ”Vestağfirhu" emrinden sonra gizli bir ”tüb/tevbe et" emrinin olduğunu söyleyen müfessirler âyette bir edebî sanat türü olan ihtibâk sanatının olduğunu söylerler. Çünkü ”bağış dileme" emri, Allah'ın bağışlayıcı olduğu sonucunu çıkarmaya; ”tevbeleri çok kabul edici" oluşu da tevbe emrinin varlığı sonucuna götürür. Yani mana şudur: ”O'ndan bağış dile ve O'na tevbe et. Ta ki O, tevbeleri kabul etsin." Allah'ın yardımı ve tevfîkı ile Nasr Sûresinin tefsiri sona erdi.

Tebbet 111:1

TEBBET SÛRESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 5 âyettir. Ebû Leheb'in eileri kurusun. ”Leheb," ateşin tutuşması anlamındadır. Ebû Leheb, Abdül Uzzâ b. Abdülmuttalib'in künyesidir. ”Kurusun" diye ifade ettiğimiz ”tehbet" kelimesi, helak edilsin veya hüsrana uğratılsın manalarmadır. Zaten hüsran da helake götürür. Rivayete göre: ”En yakın akrabım uyar." (Şuarâ: 214) âyeti indiği zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Safâ tepesine çıktı. Akrabalarını topladı ve onları uyardı: ”Ey Muttalıp oğulları! Ey Filır oğulları! Size şu dağın eleğinde süvariler var desem bana inanır mısınız?" dedi. ”Evet, çünkü senden hiç yalan duymadık," dediler. Rasûlüllah: ”Ben sizi gelecek olan çok şiddetli bir azaptan uyarıyorum," buyurdu. Bunun üzerine amcası Ebû Leheb: ”Helak ol ya Muhammed! Bizi bunun için mi çağırdın?" dedi. Bu söz üzerine bu sûre nazil oldu. Zaten o tamamen helak oldu. ”Tebbet" ve ”tebbe" kelimelerinin her ikisi de haber anlamındadır. Buna göre mana: ”Ebû Leheb'in elleri helak oldu ve onun tamamı helak oldu" şeklinde olur. Mananın geçmiş zaman kipi ile ifadesi, vuku un un kesinliğinden dolayıdır. ”Helak oldu" manasını verdiğimiz ”tebbe" kelimesi, helak meydana geldi, hasıl oldu anlamlarındadır. Kelimeyi, ”kad tebbe" okuyanların kıraati, bu anlamı te'kid eder. Çünkü ”kad" kelimesi, duanın başına gelmez. Her iki kelimenin de, onun helaki için beddua olduğunu söyleyenler de vardır. Maksat onun, helaki için bedduayı hak ettiğini belirtmektir. Aslında birisine künye vermek bir ikramdır. Ama bu adama künye verilişi ona ikram için değildir. Yüce Allah, bu künye ile meşhur olduğundan dolayı veya çirkin ismi ”Abdul Uzzâ" yı kullanmak istemediği için bu künyeyi kullanmıştır. Çünkü Abdül Uzzâ isminde bir pula izafe vardır. Bu künye ile anıl ışının sebebi, ”Alevli bir ateşe girecektir" âyet indeki ateşle münasebetinden dolayı da olabilir. Yani Ebû Leheb künyesi, izafi manası itibariyle cehennemlik olan hâlinden kinaye olmaya elverişlidir. El-Itkan adındaki eserde şöyle denilmektedir: ” Kur'an-ı Kerim'de, Ebû Leheb'den başka künye yoktur. Onun Abdül Uzzâ olan adı, anı İmamı ştır. Çünkü Uzzâ bir puttur. Onu ad koymak, şer'an haramdır." Sûrede, Efendimiz amcasına karşı kötü konuşma ve kınama durumunda olmasın diye ”elin kurusun, de" denilmemiştir. Çünkü babaya karşı olduğu gibi, amcaya da saygı gösterilir. Ve çünkü Hazret-i Peygamber âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Onun çok yüksek bir ahlâkı vardır. Onun için Ebû Leheb'e Allahü teâlâ cevap vermiştir.

Tebbet 111:2

Onu malı ve kazandığı şey kurtarmadı. Yani kendisine helak geldiği zaman bunlar ona asla fayda vermedi. Yahut da bu âyet: ”Onu ne kurtardı?" anlamındadır. Buna göre âyetteki ”mâ" soru edatıdır. İnkâr içindir. ”Kazandığı şey", dünyada kazandığı kârlar, menfaatler, saygı ve taraftarlardır. Karun'dan daha zengin kimse yoktur. Ama malı onu ölümden de azaptan da koruyamamıştır. Rivayete göre Ebû Leheb şöyle dermiş: ”Eğer kardeşimin oğlunun söylediği haksa, ben kendimi malım ve oğlumla kurtarırım." Ama nafile. Umudu boşa çıktı, arzusu yerine gelmedi. Oğlu Uteybe'yi Şam yolunda aslan parçaladı. Uteybe Rasûlüllah'ın kızı ile evli idi. Şam'a doğru gitmek istedi. ”Muhammed'e varıp ona eziyet edeceğim" dedi. Rasûlüllah'ın yanına gelip: ”Ey Muhammed! Ben, 'battığı zaman yıldıza yemin ederim ki!' (Necm: 1) ve 'yaklaştı ve sarktı' (Necm: 8) âyetlerini inkâr ediyorum." dedi. Sonra Rasûlüllah'ın yüzüne tükürdü. Kızını boşayıp geri gönderdi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: ”Allah'ım! Ona köpeklerinden birisini musallat et," diye beddua etti. Uteybe babasına varıp olanları haber verdi. Sonra Şam'a doğru sefere çıktılar. Bir yerde konakladılar. O aradaki bir kiliseden bir rahip yanlarına geldi ve: ”Burası yırtıcı hayvanların bulunduğu tehlikeli bir yer," dedi. Ebû Leheb: 'Ey Kııreyş! Bu gece bana yardım ediniz. Çünkü ben Muhammed'in bedduasından oğluma bir şey geleceğinden korkarım," dedi. Develerini topladılar, onları etraflarına çöktürdüler. Uteybe'yi ortalarına aldılar. Aslan onların arasını yara yara ve yüzlerini koklayarak geldi, Uteybe'yi öldürdü. Ebû Leheb'de, Bedir savaşından yedi gece sonra, kara kızıl hastalığından öldü. Bu hastalık bulaşıcı olduğu için, ailesi kendilerine bulaşır korkusuyla ondan uzak durdular. Leşi üç gün kaldı, koktu. Onun için bir çukur bile kazmadılar. Bir duvara yasladılar ve o gömülünceye kadar duvarın arkasından taş attılar.

Tebbet 111:3

O, şüphesiz alevli yanan, parlayan büyük bir ateşe girecektir. O ateş cehennem ateşidir. O, küfründen, fışkından, sapıklığından ve kötülüklerinden dolayı girecektir o ateşe.

Tebbet 111:4

Karısı da... O, Harb'in kızı Ümmii Cemil'dir. Ebû Süfyan'ın kardeşidir. Adı Avrâ'dır. Dikenden, pıtraktan ve demir dikeni gibi olan bir dikenden bir demet taşır ve geceleri Hazret-i Peygamber'in yoluna yayardı. Odun hamalı olarak. ”Hamal olarak" anlamındaki ”hammâlete" kelimesinin harekesinin fetha (üstün) oluşu, kınama ve hakaret içindir. Yani. ”ben odun hamalı olanı kınarım" manasınadır. Ebû Leheb'in karısı kıyamet günü bir demet odun yüklenir. Boynunda ateşten, zincirlerden bükülmüş bir ip vardır. Her suçlu suçuna uygun bir şekilde azabedildiği gibi o da böyle azap edilir. Katâde'den gelen bir rivayette belirtildiğine göre; o kadın, onca zenginliğine rağmen, çok cimri olduğu için sırtında odun taşırdı. İşte o cimriliğinden dolayı ayıplanmıştır. Buna göre ”hammâle" kelimesinin mensup oluşu sırf hakaret içindir. Bir diğer görüşe göre ise, insanlar arasında söz taşır, bozgunculuk yapardı. Sanki aralarında odun taşır, kavgayı alevler, kötülük yayardı.

Tebbet 111:5

Boynunda da bükülmüş bir ip olacaktır. Yani boynunda oduncuların yaptıkları gibi, dikenden veya hurma kabuğundan bükülmüş bir çeşit ip olacaktır. Bu, onun hâlini tahkir ve onu bazı oduncu kadınların şekliyle tasvir içindir. Anlatıldığına göre, o kadına Tebbet sûresi haber verilince kardeşi Ebû Süfyan'a geldi. Öfkesinden yanıyordu. Ebû Süfyan'a: ”Yazıklar olsun sana! Muhammed beni kötülüyor, sen oturuyorsun," dedi. Ebû Süfyan: ”Ben senin öcünü alırım, onun hakkından gelirim," diyerek kılıcını aldı ve evden çıktı. Az sonra süratle geri geldi. Ümınü Cemil: ”Onu öldürdün mü?" diye sordu. Ebû Süfyan şu karşılığı verdi: ”Kardeşim! Kaidesinin başının bir ejderhanın ağzında olması seni memnun eder mi?" Kadın: ”Hayır vallahi" dedi. Ebû Süfyan da: ”Şu anda bu, neredeyse olacaktı," dedi. Yani Ebû Süfyan büyük bir ejderha gördü. Eğer yak kıssaydı başını yutacaktı. Daha sonra Ebû Süfyan Müslüman oldu, kız kadeşi ise kâfir olarak öldü. Her şey Allah'ın önceden belirlediği hükmüne göre olur. Tefsir âlimleri şöyle derler: ”Ebû Leheb ve karısı Avrâ (Ümmü Cemil), Rasûlüllah'a şiddetle düşmandılar. Kadın, kocası ve kendisi hakkında inen sûreyi duyunca Rasûlüllah'a gitti. Rasûlüllah Mescid'i Haram'da Kabe'nin yanındaydı. Yanında Hazret-i Ebû Bekir vardı. Kadının elinde sert ve keskin bir taş parçası vardı. Efendimize yaklaşınca Allah onun gözünü aldı. Sadece Ebû Bekir'i görüyordu. Dedi ki: 'Ey Ebû Bekir! Duyduğuma göre, senin arkadaşın beni hicvediyormuş. Vallahi eğer onu bulsaydım, şu taşı yüzüne vuracaktım,' dedi. Sonra da: 'Biz Müzemmem'e karşı geldik, onu işinden imtina ettik, dinine buğzettik,' deyip de foldu gitti. Hazret-i Ebû Bekir: 'Yâ Rasûlüllah! O seni görmedi mi?' dedi. Hazret-i Peygamber: 'Allah onun gözünü beni görmekten alıkoydu,' buyurdu." Kureyşliler Rasûlüllah'a küfrediyorlar, onu hicvediyorlardı. Muhammed demiyorlar, onun yerine alay olsun diye dalga geçerek ”Müzemmem" diyorlardı. Onun için Rasûlüllah: 'Allah'ın Kureyşlilerin eziyetini benden nasıl uzak tuttuğuna şaşmıyor musunuz? Onlar, Müzemmem'i hicvedip ona küfür ediyorlar. Ben ise Muhammed'im," buyururdu. Allah'ın yardım ve tevfiki ile Mesed Sûresinin tefsiri sona erdi.

İhlas 112:1

İHLÂS SÛRESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 4 âyettir. De ki: 'O Allah bir tektir. ”Hüve" zamiri, durum bildirmek içindir. Yani, durum şudur ki; Allah biriciktir. Burada, daha başlangıçta sûrenin içeriğinin önem ve büyüklüğüne dikkat çekme vardır. Rivayet edildi ki, müşriklerden bir kısmı Rasûlüllah'a geldiler ve: ”Ey Muhammed! Bize Rabbini tanımla. O, altından mıdır, yoksa gümüşten mi? Zebercedden mi, yoksa yakuttan mı?" dediler. Bunun üzerine İhlâs sûresi nazil oldu. Rivayet edildi ki, müşrikler Hazret-iPeygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e şöyle dediler: ”İnanmamızı istediğin Rabbini bize tanımla ve anlat." Bunun üzerine bu sûre nazil oldu. Cenab-ı Hak bu sûre ile denklik, doğmak ve doğurmak gibi hususları reddederek kendisini bir varlığa nisbet edilmekten tenzih etmiş ve gerçek mahiyetini açıklamıştır. "Allah" kelimesi, hakiki mabuda delâlet eden bir özel isimdir. Tam anlamıyla ilâhî zatın adıdır. ”El-Ahad", kendisine zatında hiçbir şey ortak olmayan kimse için bir isimdir. Nitekim ”vahid"de; kendisine sıfatlarında kimse ortak olmayan varlığın adıdır. İbnüş Şeyh Havaşî'sinde şöyle der: ” 'Hüvallahü ahad' cümlesi, üç kelimeden ibarettir ve her biri, Allah'a gidenlerin makamlarından bir makama işaret etmektedir: Birinci makam, mukarreblerin makamıdır ki, bunlar varlıkların mahiyet ve hakikatlerine olduğu gibi bakanlardır. Şüphesiz bunlar Allah'tan başka hiçbir varlık görmezler. Çünkü Hak, Vacib'ül-Vücud (olması şart) olandır. Başkasının varlığı ise, şart değil, mümkündür. Mukarrebler Hak teâlâ'dan başka varlık görmezler. 'Hüve' kelimesi, her ne kadar mutlak anlamda işaret içinse de, kastedilen manaya göre değişik anlam ifade eder. Belirttik ki, mukarrebler akıllarının gözüyle sadece biri görürler. Bundan dolayı 'hüve' kelimesi, tam bir bilginin meydana gelmesi için onlara yeterlidir. İkinci makam ise, Ashabü'l-Yeminin (sağcıların) makamıdır ki bu, birinciye göre daha aşağıdadır. Çünkü bunlar Hakk'ı da yaratıkları da var olarak görürler, böylece varlıklar âleminde kesret (çokluk) meydana gelir. Bu takdirde 'hüve' kelimesi, Hakk'a işaret için kâfi gelmez, Hakk'ı halkdan ayıracak başka bir şeye ihtiyaç duyulur. İşte bunlar yani ashab-ı yemin, 'hüve' zamirinin yanına 'Allah' sözünün getirilmesine muhtaçtırlar. 'Hüvallahü' bunlar için söylendi. Çünkü Allah sözü, bütün varlıkların kendisine muhtaç olduğu ama kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan varlığın adıdır. Üçüncü makam ise, Ashab-ı Şimal (solcu) in makamıdır ki, en düşük olanı da budur. Bunlar Vâcibü'l-Vücudun birden fazla olmasını caiz görenlerdir. İşte bunları red ve sözlerini iptal için 'hüvallahü' yanına birde 'ahad' kelimesi ilâve edildi." İbnü'ş-şeyhin sözü burada bitti.

İhlas 112:2

Allah hiçbir şeye muhtaç değil, her şey O'na muhtaçtır. O, ihtiyaçlar için kendisine müracaat edilen hakimdir. Kendi kendine yeterlidir. Başkaları ise, her cihetten ona muhtaçtır. Varlık âleminde Allah'tan gayri samed yoktur. Nasıl ki,"kral Zeyddir" dediğimizde, krallığı sadece Zeyd'e tahsis ediyorsak aynı şekilde samedlik de Allah'a mahsustur. Kendi kendine yeterli olan ve bütün varlıkların ihtiyacını gideren yegâne varlık Allah olduğuna göre başkaları ilâhlık sıfatına lâyık değillerdir. Cenab-ı Hak, önce kemâl sıfatlarını takip ettiren ilâhlığını, sonra sayı ve terkib (birleşim) şüphesinden uzak olmayı gerektiren birliğini, daha sonra da başkalarına muhtaç olmamayı ve diğer varlıkların ise, varlık, bekâ ve başka yönlerden kendisine ihtiyaç duymasını gerektiren samedligini açıkladı. Cenab-ı Hak bilâhare, belirtilen hükümler çerçevesine giren bazı cüz'î hükümleri de belirterek şöyle buyurdu:

İhlas 112:3

O, doğurmamış Melekler ve Hazret-i İsa hakkında iftira edenlerin iddialarını çürütmek için açıkça bu ifadeyi kullanmıştır. Yani kendisinden herhangi bir çocuk meydana gelmemiştir. Çünkü O, hiçbir şeyin cinsinden değildir ki, kendi cinsinden bir eşi olsun da çocuk meydana gelsin. Veya kusurlardan münezzeh olan Allahü teâlâ için yokluk ve bir ihtiyaç mevzu bahis olmadığına göre kendisine yardım edecek veya yerine geçecek birine de muhtaç değildir. Ve doğmamıştır. Önceden veya sonradan kendisine yokluk nisbet etmek mümkün olmadığı için başka bir varlıktan meydana gelmemiştir. Bazıları dedi ki: ”Doğurmak ve doğmak ancak benzerlik ve denklikle olur. Çocuk mutlaka babaya benzer. Allah'ın zaruri olan varlığıyla bizim mümkün olan varlığımız arasında ise, herhangi bir benzerlik yoktur." Baklî: ”O, doğurmamış ve doğmamıştır" âyetini şöyle tefsir etmiştir: ”Allah'ın konumu ayrıdır, yaratıkların konumu ayrıdır. Doğurmamıştır sözü, doğmamıştır manasını da içermiş olmasına rağmen 'doğmamıştır' ifadesinin açıkça söylenmesi, bu iki şeyin birbirinden ayrılmazlığına işaret etmek içindir. Bilinen odur ki, doğuran da bir başkasından doğmuş demektir. Aksi mümkün olmaz. Cenab- Hakkın doğmamış olduğunu söylemek aynı zamanda doğurmamış olduğunu da itiraf etmek demektir."

İhlas 112:4

Hiçbir şey ona denk değildir. '“Küfüv", denklik demektir. Maksat Cenab-ı Hakkın zatında denkliği kaldırmaktır. Yani O'na hiçbir şey denk değildir, benzer değildir, eşit değildir. Aksine O, denk sanılanların yaratıcısı dır. Kısa olmasına rağmen bu sûrenin bütün ilahiyat konularını kapsaması ve bu konuları inkâr edenlere cevap vermesinden ötürüdür ki. Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: ”ihlâs sûresi Kuranın üçte birine denktir." (2) 2- Hadisi Ahmed bin Han bel ve Nesâî Übey b. Ka'b'ın hadisinden merfu olarak tahric etmişler dır. Çünkü Kur'an'ın konulan akaid, ahkâm ve kıssaları içermektedir. Bu sûre de akaid yönünü ele almıştır ki, akaid İslâmın en önemli esasıdır. İşte bundan dolayı bu sûre, sevap yönünden Kur'an'ın üçte birini teşkil etmektedir. Hadis-i Şerifte Şöyle buyuruldu: Rasûllüllah: ”Sizden biriniz Kur'an'ı bir gecede okumaktan âciz midir?"buyurdu. Dediler ki : ”Ya Rasûlüllah! Kimin buna gücü yeter?" Rasûlüllah da: ”Üç defa (Kulhüvallahüahad) okur. Böylece Kur'an'ın tamamını okumuş olur" buyurdu.(3) Bu sûrenin İhlâs diye adlandırılması, Allah'ı şirkten hâlis kıldığı veya azaptan halâs ettiği içindir. İmam Gazali şöyle dedi: Rabbimin affı, kurtuluş vesi kamdır. Ihlâs sûresi ise, sığınağımdır. Veya içinde dünya ve âhiretle ilgili bir şey olmadığı ve sırf Allah'tan bahsettiği için bu sûreye ihlâs denilmiştir. Denildi ki: ”İhlâs sûresi, okuyucusunu âhiretin sıkıntılarından, ölüm sarhoşluğundan, kabir karanlıklarından ve kıyamet korkularından halâs eder, kurtarır." Allah'ın yardımıyla İhlâs Sûresinin tefsiri bitti.

Felak 113:1

FELAK SÛRESİ Medine devrinde nazil olmuştur, 5 âyettir. De ki: 'Ben ağaran sabahın Rabbine sığınırım. ”Felak" sabah demektir. Çünkü geceyi kendisinden ayırmakta, üzerindeki gece karanlığını gidererek belirginleşmektedir. Çünkü ”felak", ayırmak manasına da gelir. Ata sözünde şöyle denir: ”O, sabahın felak'ından daha açıktır." Ayrıca ”felak", yaratmak anlamına da gelir. Çünkü bütün yaratıklar Allah'ın ilminde sabit fakat yokluk karanlığıyla örtülü idiler. Allahü teâlâ ise, yapına ve yaratma nuruyla karanlıkları dağıttı. Sığınmanın, felak'a izafe edilen Rabbin adıyla olmasında cömertçe bir vaad vardır. Çünkü Rab, sakınanı, sakındığı şeyden korumakta ve kurtarmaktadır. Ayrıca bunda, Allah'a sığınma kapısını çalarak gayret ve özen göstermeye teşvik de vardır.

Felak 113:2

Yarattığı şeylerin şerrinden... Haşerat, yırtıcı hayvanlar, cin ve insanlardan ne varsa yarattıklarının hepsinin şerrinden. Buradaki şer, ister bedenî, isterse başka olsun bütün serleri ve zararları kapsamaktadır. Şerrin yaratılanlara nisbet edilmesi, sırf halk (yaratıklar) âlemine has olması itibariyledir. Çünkü bu âlem, zıt unsurların karışımından oluşmakta, varlık ve yokluğa maruz zıt durumların etkileşimine dayanmaktadır. Âlem-i emir (mâna âlemi) ise, sırf hayırdır. Şer şaibelerinden tamamen uzaktır. Allah şerri yaratmaz diyen Mutezileye mensup bazıları, şerri, izafet şeklinde değil, tenvinli ”min şenin ”şeklinde okudu. ”Mâ halaka"daki ”mâ" yı da olumsuzluk manasına aldı. Buna göre mana şöyle olur: ”Bir serden ki, Allah o şerri yaratmadı." Bu kıraat reddedilmiştir. Ve bâtıl bir mezhebe dayanmaktadır. Zira Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: ” Allah her şeyi yaratandır." (Zümer: 62)

Felak 113:3

Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden... Karanlığı yoğun ve içice olan gecenin şerrinden. Bu hâl, şafağın kaybolmasından sonra meydana gelir. Kamusta şöyle dendi: ”Ğasak, gecenin ilk karanlığıdır, 'ğase-ka'l-leylû'; 'karanlığı arttı' anlamındadır. 'Gâsık', karanlık gece demektir." Gecenin şerrinden sığınmanın, karanlığın basmasıyla kayıtlanması, kötülüklerin karanlıkta daha çok ortaya çıkması ve sakınmanın da daha zor olmasından ötürüdür. Bundan dolayı dendi ki: ” Geceler serlere gebedir yani şerri gizler. ” Çünkü gece karardığı zaman zulüm artar, yardım azalır. Sözün kısası, geceleyin azgın takımı ortaya dökülür. Haşerat, zararlılar ve cinlerin ifritleri meydana çıkar. Onun için Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gecenin başında yolculuğa çıkmayı yasakladı. Kapların ağızlarının örtülmesini, kapıların kilitlenmesini, su kırbalarının (kaplarının) ağızlarının bağlanmasını, çocukların evlere alınmasını emretti. Bütün bunlar belâ ve musibetlerden sakınmak içindir. Ayrıca denildi ki: ”Gâsık, dolunay haline gelen ay demektir. Onun vukûbu (kararması) ise, tutulmasıdır. Zira Hazret-i Âişe (radıyallahü anh) şöyle dedi: 'Rasûlüllah elimi tutup ayı gösterdi ve: 'Bunun şerrinden Allah'a sığın. Çünkü o, karardığı zaman ğâsıktır.' (1) 1- Hadisi, Ahmed b. Hanbel, Tirmizî ve Nesaî tahrie etmişlerdir. Tirmizi, hasen sahih olduğunu söylemiştir.

Felak 113:4

Ve düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden... ”Nefes" ile neflıa birbirine benzer. Tedavi kastıyla okumada tükrüksüz üflemeye denir. Eğer üflemede tükrük olursa buna ”Tefi" denir. Nefesçiler (üfleyiciler) den maksat, bu işi sanat haline getirenlerdir. ”Ukad," ukdenin çoğuludur. Ukde ise, sihirbazın, yay kirişi, ip veya saç üzerine bağladığı düğümdür. Oraya lifler ve okur. Ayetin mânası şöyledir: İpler üzerine düğümler yapıp üzerlerine üfleyen sihirbaz kadınların şerrinden. İbn Abbas ve Hazret-i Âişe şöyle rivayet ettiler: ”Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Yahudi bir hizmetçisi vardı. Yanında Rasûlüllah'ın tarağından dişler vardı. Bunları Yahudilere verdi. Onlarda bu dişlerle Rasûlüllah'a sihir yaptılar. Bu işi, Yahudi Lebîd b. A'sam ve kızları üstlendi. Bu kızlar düğümleri üflemede mahirdiler. Yahudi hizmetçi bu sihri Eris kuyusuna gömdü. Cebrail (aleyhisselâm) Felak ve Nâs sûrelerini indirdi ve bu sihrin yerini ve kimin yaptığını Rasûlüllah'a haber verdi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-iAli, Zübeyr ve Ammâr'ı gönderdi. Kuyunun suyunu boşalttılar. Kına suyu gibi olmuştu. Sonra kapak taşını kaldırdılar. Bu, kuyunun dibine konan bir taştı. Altından sihir yapılan tarağın dişlerini çıkardılar. Bunlarla beraber bir de yay kirişi vardı. O kirişte iğnelerle tesbit edilmiş on bir düğüm vardı. Alıp onu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e getirdiler. O da düğümler üzerine muavvizeteyni (Felak ve Nas sûrelerini ) okumaya başladı. Her bir âyet okuduğunda bir düğüm çözülüyor ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hafiflik buluyordu. İki sûrenin okunması bitince son düğümde çözüldü. Rasûlüllah sanki bağından çözülmüş gibi ayağa kalktı. Cebrail de şu duayı okumaya başladı: Allah'ın adıyla sana okuyorum. Allah sana şifa versin. Sana eziyet veren her şeyden, kasetçiden ve gözden seni korusun, şifa versin. (2) 2- Yahudinin Hazret-i Peygambere sihir yaptığına dair olan hadis sahihtir. Buharî bu hadisi Tıb Kitabı'nda tahric etmiştir. Aynı hadisi Müslim ve Ahmed b. Hanbel de rivayet etmiştir. Bazı mutezilenin inkârı, hadisin sıhhatini kaldırmaz. Mûsannif bu mânâyı belirtmiştir. Buharî ve Müslim'e Bkz. Bilmiş ol ki, Mûtezîlî'lere göre sihir hayalden ibarettir ve aslı astarı yoktur. Ehl-i Sünnet âlimlerinin çoğunluğuna göre ise, sihrin aslı ve tesiri vardır. Bundan ötürü şeriat sihri büyük günahlardan saymıştır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: ”...Sihirle karı koca arasını ayırıyorlardı..." (Bakara: 102) Mûtezîle zikredilen rivayetin sahih olmadığını ve sihrin Rasûlüllah'a tesir etmediğini ileri sürdüler ve şöyle dediler: Bunun doğruluğu aklen nasıl mümkün olabilir ki, Hak teâlâ şöyle buyurmuştur: ”...Allah seni insanlardan korur..."(Mâide: 67) ”...Sihirbaz nereden gelirse gelsin, başarı gösteremez." (Tâhâ: 69) Sihri caiz görmek, peygamberliği zedelemeye yol açar. Zaten kâfirler de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i büyülenmiş diye ayıplıyorlardı. Şayet bahsedilen olay doğru olsa idi kâfirler, iddialarında haklı olurlardı. Bu durumda Rasûlüllah töhmet altında kalmış olur ki, bu da caiz değildir. Buna karşılık Ehl-i sünnet şöyle dedi: Olayın doğruluğu kâfirlerin, Muhammed büyülenmiştir sözlerinde haklı olduğunu gerektirmez. Çünkü onlar Hazret-i Peygamberin büyülenmiş olmasından onun deliliğini kastediyorlardı. Yani ”sihir sebebiyle aklı gitmiştir, babalarının dinini bundan ötürü ter ketti," diyorlardı. Fakat Rasûlüllah'ın bedeninde acı duyması manasında büyülendiğini hiç kimse inkâr etmez. Sözün özü şudur: Cenab-ı Hak Hazret-i Peygambere, aklı ve peygamberliğiyle ilgili olarak ne cin, ne insan, ne de bir şeytan asla musallat etmemiştir. Fakat bedenî ve insanî cihetiyle onun zarar görmesi yadırganacak bir şey değildir. Sinirin ona tesiri, peygamberliği cihetinden değildir. İnsan olması yönünden sadece bedenine yöneliktir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) insan olduğu için diğer insanların maruz kaldıkları sıhhat, hastalık, ölüm, yeme, içme ve abdest bozma gibi şeylere o da maruz kalmaktadır. Beşer olması yönüyle sihrin O'na tesiri peygamberliğine zarar vermez. Peygamberliğe yönelik bir işte sihrin tesiri olsa o takdirde zarar verir. Böyle bir tesir de yoktur. Nasıl olabilir ki, Allah O'nu herhangi bir kimsenin peygamberliğe yönelik bir konuda zarar vermesinden korumuştur. Diğer taraftan Uhud harbinde dişinin kırılması ”Allah seni insanlardan korur" (Maide: 67) âyetinde belirtilen koruma teminatına zıt değildir. Keşfu'l Esrar’da şöyle dendi: ”Sihrin Hazret-i Peygambere tesir etmesinin hikmeti nedir? Allah, tuzak kuranın tuzağını niye boşa çıkarmamıştır? Onu niçin iptal etmemiştir? denirse, biz de şöyle cevap veririz: Aslında bu, Rasûlüllah'ın doğruluğuna, Mucizelerin gerçekliğine ve kendisine sihirbazlık ve kâhinlik isnad edenlerin yalancılığına delâlet eder. Çünkü sihirbazın sihri Rasûlüllah'a tesir etmiş, öyleki bazı şeyleri karıştırmış, bir çeşit acı hissetmiştir. Halbuki Hazret-i Peygamber sihir bilmiyordu. Rabbine duâ etti, sonra yine duâ etti. Rabbi de O'nun duasını kabul ederek durumunu açıkladı. Şayet olağanüstü olaylar şeklinde mucizelerle ortaya çıkan şeyler, Rasûlüllah'ın düşmanlarının iddia ettikleri gibi sihir kabilinden olsaydı, sihrin tesiriyle durum kendisine karışık gelmez, Allah'a duâ yerine sıkıntıyı kendi kendine savmaya kalkardı. Allah'a harndolsun ki, bu durum O'nun peygamberliğine en büyük delillerdendir." Hazret-i Âişe (radıyallahü anh)'den şöyle rivayet edilmiştir: ”Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) uykuda iken yahutta uyku ile uyanıklık arasında iken O'na iki melek geldi, Birisi başı ucuna diğeri ise iki ayağı yanına oturdu. Ayak ucundaki melek, başı ucundakine seslendi: ”Bu uyuyan zatın şikâyeti nedir?" Başı ucundaki: 'Sihirdir' dedi. Öteki: 'Peki sihri kim yaptı?' deyince başı ucundaki: 'Yahudi Lebıb b. A'sanı' dedi. Ayak ucundaki melek: 'Peki sihri nereye koydu?' dedi. Öteki melek: 'Filân kuyunun dibine' deyince bu sefer 'bunun ilâcı nedir?' diye sordu. Başı ucundaki melek: 'Bu kuyuya gidilecek, suyu boşaltılacak ve inşallah iyileşecektir,' dedi. Hazret-i Peygamber uyandı. Zaten söylediklerini anlamıştı. Bunun üzerine, daha önce de belirtildiği gibi Hazret-i Ali'yi gönderdi." Yine Hazret-i Âişe (radıyallahü anh)'den şöyle rivayet edilmiştir:"Rasûlüllah, vücudunda herhangi bir rahatsızlık hissedince sağ eli içine İhlâs ve muavvizeteyn sûrelerini okur ve eliyle ağrıyan yerini sıvazlardı." (3) 3- Hadisi, Mâlik Ebu Davucl ve Nesaî tahric etmiştir. Bu hadiste Âişe validemiz şöyle demiştir: ”Rasûlüllah'ın ağrısı artınca ben O'na Felak ve Nâs sûrelerini okur, ağrıyan yere bereket umarak elimi sürerdim." Bkz. Tefsiru İbn Kesir. 3/694.

Felak 113:5

Ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden.' Yani içindeki kıskançlığı dışa vurunca ve haset edilen kimseye zarar vermek için söz ve davranış olarak gerekenleri yapınca. "Haset;" lâyık olan kimseden nimetin gitmesini istemektir. Bu nimet ister dînî olsun isterse dünyevî. Mü'min gıpta, münafık ise haset eder. Haset tehlikeli bir hastalıktır. Ateşin, odunu yeyip bitirdiği gibi iyilikleri yer bitirir. Gökyüzünde Allah'a karşı işlenen ilk günah, İblis'in Hazret-i Âdem'e haset etmesidir ki, bu yüzden Allah O'nu cennetten kovdu ve taşlanmış bir şeytan oldu. Yeryüzünde işlenen ilk günah ise, Kabil'in. Hâbil'e haset edip öldürmesidir. Hüseyin b. Fazl şöyle dedi: ”Allah bu sûrede serleri zikretti ve son olarak da hasedi söyledi. İbn Abbas'ın da dediği gibi böylece hasedin en kötü huylardan olduğunu göstermek istedi." Allah'ın yardımıyla Felak Sûresi'nin tefsiri bitti.

Nas 114:1

NÂS SURESİ De ki: 'Sığınırım ben insanların Rabbine... Yani faydalarına olan şeyleri bolca vermek ve zararlarına olan şeyleri de uzaklaştırmak suretiyle kendilerini terbiye eden, işlerini çekip çeviren Allah'a sığınırım.

Nas 114:2

İnsanların hükümdarına... Bu âyet açıklamaktadır ki, Cenab-ı Hak'kın onları terbiye etmesi, diğer mal sahiplerinin, sahip oldukları mallarında uyguladıkları terbiye üslûbuna benzemez. O'nun Rabliği, kâmil bir hükümranlık, yaygın bir tasarruf ve mutlak bir hakimiyet tarzındadır. Hazret-i Peygamber'in dualarından birisi şöyledir: ”Hamd, sadece sanadır. Senden başka ilâh yoktur. Her şeyin Rabbi ve hükümdarı sensin."

Nas 114:3

İnsanların ilâhına... Bu âyet belirtmektedir ki, Allahü teâlâ 'nın hakimiyeti, diğer hükümdarların en fazla yapabildikleri gibi sadece insanlar üzerinde üstünlük kurmak, yaşama tarzlarını düzenleyip yönetmek, muhafaza ve himaye esaslarını üstlenmekten ibaret değildir. O'nun hakimiyeti bundan da öte ilâhlığa dayalı, yok etme, var etme, öldürme ve diriltme gibi, onlar üzerinde her türlü tasarrufu, kâmil manada sağlayacak olan mabudluk yoluyladır. Bütün âlemlerin düzeni O'nun ilâhlığı, otoritesi ve Rabliğine tâbi olduğu halde özellikle, ”insanların Rabbi, hükümdarı ve ilâhı" denmesi şundan ötürüdür: Burada kendisinden sığınılan, insanlara düşmanlığıyla bilinen şeytanın şerridir. İnsanların Allah'ın kulluğu ve otoritesi altında bulunduğunu söylemek, onları şeytanın baskı ve tehlikesinden kurtarmanın bir bakıma işaretini vermektedir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: ”Kullarım üzerinde senin bir nüfuzun olamaz..." (Hicr: 42) Muzaf-ı ileyh (tamlayan) olan ”insanlar" sözünün tekrar edilmesi, izafet yoluyla durumun iyice açığa çıkarılması ve vurgulanması içindir. Çünkü şerefli sayılmayanlara önem verilmez, adı tekrarlanmaz, aksine ihmal edilip bir tarafa bırakılır. İnsanlar ise şerefli oldukları için tekrar edilmişlerdir. Şâir şöyle dedi: Numân'ın adını bize tekrar tekrar an, O, andıkça kokusu yayılan misktir her an. Şayet insanlar, yaratılmışların en şereflisi olmasalardı, Allah kitabını onların adıyla bitirmezdi.

Nas 114:4

O sinsi vesvesecinin şerrinden... ”Vesvâs," vesvese anlamında bir isimdir. Hissedilip sakmılamayan gizli bir fısıltıdır. Vesvese, vesvesecinin tekrarladığı ve kalbine attığı kimsenin yanında vurguladığı bir söz olduğu için, mana tekrarlandıkça vesvese sözü de tekrarlandı. ”Vesvâs"tm maksat, şeytandır. Çünkü o, sesini işitmeksizin kalbin anladığı gizli bir sözle yani fısıltıyla günaha çağırmaktadır. Bu da, Allah'ın rahmetinin genişliğini ileri sürerek veya ömrünün uzun olduğunu ve tevbe için çok zaman bulunduğunu hayal ettirerek olmaktadır. Şeytan, mübalâğa için yaptığı vesvese fiiliyle adlandirildi. Devamlı vesvese verdiği için sanki bizzat vesvesenin kendisi sayıldı. Cenab-ı Hak, vesvesesinin şerrinden demedi de vesvâs diye tanımlanan şeytanm şerrinden sığınmayı dile getirdi ki, sığınma, onun bütün serlerini kapsasın. O, şeytanı, sıfatlarının en kötüsü, en tesirlisi ve en bozguncusuyla tanımladı. Şeytanın, insanoğlunu çağırdığı şeyler şu altı mertebede toplanmaktadır: Birinci mertebe: Küfür, şirk, Allah ve Rasûlüne düşmanlık. Bu konuda insanoğluna galip gelirse içi serinler ve beraberindekilerle yorgunluğundan istirahat eder. Şeytanın insandan ilk istediği budur. İkinci mertebe: Bid'attır ki, bu, iblise günahtan daha sevimli gelir. Çünkü günahtan tevbe edilir ve günah silinir. Bidat ise, sahibi onu doğru sanır ve tevbe etmez. Şeytan bundan âciz kalırsa üçüncü mertebeye geçer. Üçüncü mertebe ise, bütün çeşitleriyle büyük günahlardır. Bundan da âciz kalırsa dördüncü mertebeye atlar. Dördüncü mertebe; biriktiğinde sahibini mahveden küçük günahlardır. Küçük günahlar, küçücük odunlardan yakılan ateş gibidir. Şeytan bunda başarılı olmazsa beşinci mertebeye geçer. Beşinci mertebe: Kendisinde sevap ve ceza bulunmayan mubah işlerle meşgul olmaktır. Ancak burada mubah işlerle uğraşmaktan ötürü sevabı kaçırma cezası vardır. Bunda da başarılı olamazsa sonraki mertebeye geçer. Altıncı mertebe: Bu mertebe ise, daha sevaplı işleri bırakıp az sevaplı işlerle meşgul etmektir. Şeytan, hiç olmazsa insanı daha sevaplı olan amelin sevabından mahrum etmek istemektedir. Ebû Amr el-Buhârî (radıyallahü anh) şöyle dedi: ” Vesvesenin aslı ve neticesi on şeyden meydana gelir. Birincisi hırstır. Ona tevekkül ve kanaatla karşılık ver. İkincisi emeldir. Onu da hemen öleceğini düşünerek kır. Üçüncüsü dünya nimetleriyle zevklenmedir. Ona da, nimetlerin kaybolacağını ve hesaplarının uzunluğunu düşünerek karşı koy. Dördüncüsü hasettir. Onu da Allah'ın adaletini göz önüne alarak yok et. Beşincisi sıkıntıdır. Ona da Allah'ın ihsanını düşünerek karşı koy. Altıncısı kibirdir. Onu tevazu ile kır. Yedincisi mü'minin değerini küçümsemedir. Onu da mü'minleri sayarak ve hürmet ederek izale et. Sekizincisi dünya sevgisidir. Onu ihlâsla yok et. Dokuzuncusu yükselme ve baş olma arzusudur. Onu zillet ve huşu ile defet. Onuncusu cimriliktir. Onu da cömertlikle yok et." Hannâs: İnsan Rabbini andığı zaman sinip geri çekilmeyi huy edinen demektir. Hikâye edildiğine göre velîlerden birisi Allahü teâlâ 'ya duâ ederek şeytanın nasıl gelip vesvese verdiğini görmek istedi. Bunun üzerine Allah ona billur şeklinde bir insan silueti gösterdi. İki omuzu arasında kuş yuvası gibi siyah bir boşluk vardı. Sinsi şeytan geldi. O domuz kılığında idi ve fil hortumu gibi uzun hortumu vardı. İnsan vücudunun her tarafını yoklamaya başladı ve iki omuzu arasına gelip hortumunu kalp tarafına sarkıttı, hemen ona vesvese vermeye koyuldu. Kul Allah'ı zikredince şeytan geriye çekildi, bundan dolayı ona, geriye çekilen manasına ”hannâs" dendi. Çünkü zikrin nuru kalpte gözükünce o gerisin geriye çekilir. Şeytanın cisimlere girmesi de mümkündür. Çünkü o, her ne kadar ateşten yaratılmış olsa da lâtif bir cisimdir. Yakıcı değildir. Zira ateş, hava ile karışınca insan gibi özel bir karışını ortaya çıkmaktadır.

Nas 114:5

O ki, insanların göğüslerine vesveseler fısıldar. İnsan Allah'ı anmaktan gafil olunca vesvese verir. Cenab-ı Hak önce şeytanın vesvesesini, sonra da vesvese yeri olan göğüsleri zikretti. ”İnsanların göğüslerine vesveseler fısıldar" sözündeki inceliği iyi düşün. Kalplerine demedi de, göğüslerine dedi. Göğüs kalbin alanı ve evidir. Şeytandan insan aleyhinde olan kötü duygular içeri girer, göğüste toplanır sonra kalbe ulaşır. Göğüs, dehliz konumundadır. Kalpten çıkan duygu ve emirler de göğüse gelir, oradan diğer organlara dağılır. Şeytan kalp mıntıkasına ve evine girer. İstediğini kalbe atar. Böylece göğüsten kalbe ulaşacak şekilde göğüslere vesvese vermiş olur.

Nas 114:6

Gerek cinlerden, gerek insanlardan.'“ el-Cinnetü," cin topluluğu demektir. ”Miri' vesvese vereni açıklamak için gelmiştir. Vesvese veren ise, insan ve cin olmak üzere iki kısımdır. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Cin ve insan şeytanlarını her peygambere düşman yaptık..." (En'am: 112) Kendisine vesvese verilen ise, birtek cinstir. O da, insandır. Cin şeytanı, bazan vesvese verip, bazan çekildiği gibi, insan şeytanı da aynı şekilde yapmaktadır. Önce insana bâtıl fikirleri aşılar, sonra da ona karşı kendisini cok samimi ve merhametli bir dost gibi takdim eder. Dinleyen onu reddederse geri çekilip vesvese vermeyi bırakır. Şayet sözünü dinleyip kabul ederse vesveseyi artırır. Burada mühim bir incelik vardır; Felak sûresinde kendisine sığınılan Allah, bir sıfatla belirtildi. O da. ”felahın Rabbi" sıfatıdır. Kendisinden sığınılan ise, üç çeşit musibettir. Bunlar; gece, büyücüler ve hasetçidir. Nâs sûresinde ise, kendisine sığınılan Allah, üç sıfatla sıfatlanmıştır. Bu sıfatlar; Rab, melik ve ilâh'tır. Kendisinden sığınılan musibet ise, bir tektir. O da vesvesedir. Malumdur ki, istenilen şey çok önemli, ona karşı arzu da tam ve aşırı olursa, istekten önce isteyicinin övgüsü çok olur. Önceki sûredeki istek, bedenin, belirtilen âfetlerden selâmette olmasıdır. Bu sûredeki ise dinin, şeytanın vesveselerinden selâmette olmasıdır. Bu, her nekadar bir tek istekse de çok önemli bir istektir. Bedenin belirtilen musibetlerden selâmette olmasını istemek çeşitli ise de, dinin vesveseden selâmetini istemek kadar önemli değildir. Hazret-i Âişe validemizden şöyle rivayet edilmiştir: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), her gece yatağına girdiği vakit, iki avucunu bir araya getirir, onlara üfler, İhlâs, Felak ve Nâs sürelerini okur, sonra da vücudunun erişebildiği yerlerini sıvazlardı. Önce başından, yüzünden ve vücudunun ön taraflarından başlar ve bunu üç defa yapardı." (1) 1- Hadisi, Buharî ve Sünen sahipleri tahrie ettiler. Bkz. Muhtasar-u ibn Kesîr: 3/692. Kûtu'l-Kulûb adlı eserde şöyle denilmektedir: ” Kul, dersine şöyle diyerek başlasın: 'Kovulmuş şeytanın şerrinden, her şeyi bilen ve işiten Allah'a sığınırım. Ey Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım Rabbim!' Sonra Nâs ve Fatiha sûrelerini okusun ve her sûreyi okuduğunda da: 'Allah doğru söyledi, Peygamberi de tebliğ etti' desin ve şöyle devam etsin: Allahım! Bu duamızda fayda ve bereket ihsan et. Hamd alemlerin Rabbi Allah'a aittir. Hayy ve Kayyımı olan Allah'tan af dilerim." Rivayet edildiğine göre. İbni Kesîr Kur'an'ı okuyup. Nâs sûresine geldiğinde Fatihayı ve Bakaranın ilk beş âyetini de okurdu. Bu hâle, varıp göçenin hâli denir. Çünkü o, okumasıyla hatmin sonuna ulaşıyor, hemen başka bir hatme geçiyor. Şeytanı mat etmek için Müslümanların toplu oldukları yerlerde hatim, bu şekilde yani İbn Kesîr ve başkalarının yaptıkları gibi yapılmaktadır. Ahmet b. Hanbel'den de şöyle bir söz rivayet edilmiştir: ”Nâs sûresini okuyan peşinden duâ eder, hatmine başka bir kıraat eklemesi müstehap olmaz. ” Bunun müstehap olduğuna dair de kendisinden bir görüş varid olmuştur. Irak âlimleri, Kur'an hatmedildiğinde üç kerre İhlâs okunmasını güzel görmüşlerdir. Şayet hatim, namazlarda olmuşsa İhlâs tekrar edilmez. İmam Buhârî'den şöyle rivayet edilmiştir: ”Her hatimde makbul bir duâ vardır. Kişi Kur'an'ı hatmettiğinde melek onun alnından öper." Ahmet b. Hanbel, hatim esnasında duâ etmenin müstehap olduğunu söyledi. Seleften bir topluluk da aynı görüştedir. Hatim indiren kimse, kıbleye yönelerek istediği duayı eder. Ellerini açar, Allah'a boyun eğer, duanın kabulünü umar, duada yaldızlı ifadelerden kaçınır. Duadan önce ve sonra Cenab-ı Hakkı över, Hazret-i Peygamber'e salevât getirir. Dua bitince ellerini yüzüne sürer. Hazret-i Ali, hatim indirdiğinde şu duayı okurdu: ”Allahım! Senden, huşu duyanların tevazuunu, yakîn sahiplerinin itilâsını, fazîletlilerle beraber olmayı, her güzelliğin ganimetini, her günahtan selâmeti, cennete ermeyi, cehennemden kurtulmayı dilerim." Cezerî şerhinde şöyle denilmektedir: ”Hatim indiren kişinin duada ısrar etmesi, mühim şeyler istemesi, manalı kelimeler kullanması, çoğu isteklerinin âhiretle, mü'minlerin işleriyle, kralların ve diğer idarecilerin ıslahıyla, onları itaatta başarı ile, aykırılıktan korunmaları, takva ve fazîlet hususunda yardımcı olmaları, hakkı yerine getirmeleri, din düşmanlarına ve diğer isyankârlara galip gelmeleriyle alâkalı olmalıdır." Hatim sırasında Hazret-i Peygamber'in söylediği bazı sözler şunlardır: ”Allahım! Bu yüce Kur'an la hana merhamet et. Onu benim için önder, nur, hidayet ve rahmet kıl. Allahım! Kur'an dan unuttuklarımı bana hatırlat. Ondan bilmediklerimi bana öğret. Gece gündüz Kur'an okumakla beni rızıklandır. Ey Alemlerin Rabbi! Kur'an'ı benim için delil yap." Ebu'l-Kasım Şâtıbî de hatim indirdiğinde şu duayı okurdu: ”Allahım! Biz senin âciz kullarınız. Erkek ve kadın kullarının çocuklarıyız. Üzerimizde hükmün geçerlidir. Üzerimizdeki hükmün sırf adalettir. Allahım! Sana ait bütün güzel isimlerinle - ki sen kendini bunlarla isimlendirdin veya kullarından birine öğrettin veya Kitabında bildirdin veya kimseye bildirmeyip kendine sakladın- senden istiyoruz ki, Kur'an'ı kalplerimizin baharı, gönüllerimizin şifası, üzüntülerimizin ve dertlerimizin ilâcı yap. Kendilerine nîmet verdiğin Peygamberler, sıddîklar ve sâlihlerle birlikte Sana, selâmet yurduna ve Naîm cennetine giden yolda onu bize delil eyle. Ey merhametlilerin en merhametlisi! ” Dualarımızın sonu, ”âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun" demektir. *************** Allah'ın yardımıyla bu yüce Kur'an'ın tefsiri, Peygamberlerin önderi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)' in hicretinin 1404. senesinde Mekke'de tamamlandı. Efendimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve bütün ashabına salât ve selâm olsun.