Lafzullah

Muhtasar Rûhu'l-Beyân Tefsiri (Türkçe) — İnfitar 82:1 – Adiyat 100:11

Müellif / kaynak: İsmâil Hakkı Bursevî; ihtisar: Muhammed Ali es-Sâbûnî (Türkçe çeviri)

İçindekiler
  1. İnfitar 82:1
  2. İnfitar 82:2
  3. İnfitar 82:3
  4. İnfitar 82:4
  5. İnfitar 82:5
  6. İnfitar 82:6
  7. İnfitar 82:7
  8. İnfitar 82:8
  9. İnfitar 82:9
  10. İnfitar 82:10
  11. İnfitar 82:11
  12. İnfitar 82:12
  13. İnfitar 82:13
  14. İnfitar 82:14
  15. İnfitar 82:15
  16. İnfitar 82:16
  17. İnfitar 82:17
  18. İnfitar 82:18
  19. İnfitar 82:19
  20. Mütaffifin 83:1
  21. Mütaffifin 83:2
  22. Mütaffifin 83:3
  23. Mütaffifin 83:4
  24. Mütaffifin 83:5
  25. Mütaffifin 83:6
  26. Mütaffifin 83:7
  27. Mütaffifin 83:8
  28. Mütaffifin 83:9
  29. Mütaffifin 83:10
  30. Mütaffifin 83:11
  31. Mütaffifin 83:12
  32. Mütaffifin 83:13
  33. Mütaffifin 83:14
  34. Mütaffifin 83:15
  35. Mütaffifin 83:16
  36. Mütaffifin 83:17
  37. Mütaffifin 83:18
  38. Mütaffifin 83:19
  39. Mütaffifin 83:20
  40. Mütaffifin 83:21
  41. Mütaffifin 83:22
  42. Mütaffifin 83:23
  43. Mütaffifin 83:24
  44. Mütaffifin 83:25
  45. Mütaffifin 83:26
  46. Mütaffifin 83:27
  47. Mütaffifin 83:28
  48. Mütaffifin 83:29
  49. Mütaffifin 83:30
  50. Mütaffifin 83:31
  51. Mütaffifin 83:32
  52. Mütaffifin 83:33
  53. Mütaffifin 83:34
  54. Mütaffifin 83:35
  55. Mütaffifin 83:36
  56. İnşikak 84:1
  57. İnşikak 84:2
  58. İnşikak 84:3
  59. İnşikak 84:4
  60. İnşikak 84:5
  61. İnşikak 84:6
  62. İnşikak 84:7
  63. İnşikak 84:8
  64. İnşikak 84:9
  65. İnşikak 84:10
  66. İnşikak 84:11
  67. İnşikak 84:12
  68. İnşikak 84:13
  69. İnşikak 84:14
  70. İnşikak 84:15
  71. İnşikak 84:16
  72. İnşikak 84:17
  73. İnşikak 84:18
  74. İnşikak 84:19
  75. İnşikak 84:20
  76. İnşikak 84:21
  77. İnşikak 84:22
  78. İnşikak 84:23
  79. İnşikak 84:24
  80. İnşikak 84:25
  81. Büruc 85:1
  82. Büruc 85:2
  83. Büruc 85:3
  84. Büruc 85:4
  85. Büruc 85:5
  86. Büruc 85:6
  87. Büruc 85:7
  88. Büruc 85:8
  89. Büruc 85:9
  90. Büruc 85:10
  91. Büruc 85:11
  92. Büruc 85:12
  93. Büruc 85:13
  94. Büruc 85:14
  95. Büruc 85:15
  96. Büruc 85:16
  97. Büruc 85:17
  98. Büruc 85:18
  99. Büruc 85:19
  100. Büruc 85:20
  101. Büruc 85:21
  102. Büruc 85:22
  103. Târık 86:1
  104. Târık 86:2
  105. Târık 86:3
  106. Târık 86:4
  107. Târık 86:5
  108. Târık 86:6
  109. Târık 86:7
  110. Târık 86:8
  111. Târık 86:9
  112. Târık 86:10
  113. Târık 86:11
  114. Târık 86:12
  115. Târık 86:13
  116. Târık 86:14
  117. Târık 86:15
  118. Târık 86:16
  119. Târık 86:17
  120. A'lâ 87:1
  121. A'lâ 87:2
  122. A'lâ 87:3
  123. A'lâ 87:4
  124. A'lâ 87:5
  125. A'lâ 87:6
  126. A'lâ 87:7
  127. A'lâ 87:8
  128. A'lâ 87:9
  129. A'lâ 87:10
  130. A'lâ 87:11
  131. A'lâ 87:12
  132. A'lâ 87:13
  133. A'lâ 87:14
  134. A'lâ 87:15
  135. A'lâ 87:16
  136. A'lâ 87:17
  137. A'lâ 87:18
  138. A'lâ 87:19
  139. Gâşiye 88:1
  140. Gâşiye 88:2
  141. Gâşiye 88:3
  142. Gâşiye 88:4
  143. Gâşiye 88:5
  144. Gâşiye 88:6
  145. Gâşiye 88:7
  146. Gâşiye 88:8
  147. Gâşiye 88:9
  148. Gâşiye 88:10
  149. Gâşiye 88:11
  150. Gâşiye 88:12
  151. Gâşiye 88:13
  152. Gâşiye 88:14
  153. Gâşiye 88:15
  154. Gâşiye 88:16
  155. Gâşiye 88:17
  156. Gâşiye 88:18
  157. Gâşiye 88:19
  158. Gâşiye 88:20
  159. Gâşiye 88:21
  160. Gâşiye 88:22
  161. Gâşiye 88:23
  162. Gâşiye 88:24
  163. Gâşiye 88:25
  164. Gâşiye 88:26
  165. Fecr 89:1
  166. Fecr 89:2
  167. Fecr 89:3
  168. Fecr 89:4
  169. Fecr 89:5
  170. Fecr 89:6
  171. Fecr 89:7
  172. Fecr 89:8
  173. Fecr 89:9
  174. Fecr 89:10
  175. Fecr 89:11
  176. Fecr 89:12
  177. Fecr 89:13
  178. Fecr 89:14
  179. Fecr 89:15
  180. Fecr 89:16
  181. Fecr 89:17
  182. Fecr 89:18
  183. Fecr 89:19
  184. Fecr 89:20
  185. Fecr 89:21
  186. Fecr 89:22
  187. Fecr 89:23
  188. Fecr 89:24
  189. Fecr 89:25
  190. Fecr 89:26
  191. Fecr 89:27
  192. Fecr 89:28
  193. Fecr 89:29
  194. Fecr 89:30
  195. Beled 90:1
  196. Beled 90:2
  197. Beled 90:3
  198. Beled 90:4
  199. Beled 90:5
  200. Beled 90:6
  201. Beled 90:7
  202. Beled 90:8
  203. Beled 90:9
  204. Beled 90:10
  205. Beled 90:11
  206. Beled 90:12
  207. Beled 90:13
  208. Beled 90:14
  209. Beled 90:15
  210. Beled 90:16
  211. Beled 90:17
  212. Beled 90:18
  213. Beled 90:19
  214. Beled 90:20
  215. Şems 91:1
  216. Şems 91:2
  217. Şems 91:3
  218. Şems 91:4
  219. Şems 91:5
  220. Şems 91:6
  221. Şems 91:7
  222. Şems 91:8
  223. Şems 91:9
  224. Şems 91:10
  225. Şems 91:11
  226. Şems 91:12
  227. Şems 91:13
  228. Şems 91:14
  229. Şems 91:15
  230. Leyl 92:1
  231. Leyl 92:2
  232. Leyl 92:3
  233. Leyl 92:4
  234. Leyl 92:5
  235. Leyl 92:6
  236. Leyl 92:7
  237. Leyl 92:8
  238. Leyl 92:9
  239. Leyl 92:10
  240. Leyl 92:11
  241. Leyl 92:12
  242. Leyl 92:13
  243. Leyl 92:14
  244. Leyl 92:15
  245. Leyl 92:16
  246. Leyl 92:17
  247. Leyl 92:18
  248. Leyl 92:19
  249. Leyl 92:20
  250. Leyl 92:21
  251. Duhâ 93:1
  252. Duhâ 93:2
  253. Duhâ 93:3
  254. Duhâ 93:4
  255. Duhâ 93:5
  256. Duhâ 93:6
  257. Duhâ 93:7
  258. Duhâ 93:8
  259. Duhâ 93:9
  260. Duhâ 93:10
  261. Duhâ 93:11
  262. İnşirah 94:1
  263. İnşirah 94:2
  264. İnşirah 94:3
  265. İnşirah 94:4
  266. İnşirah 94:5
  267. İnşirah 94:6
  268. İnşirah 94:7
  269. İnşirah 94:8
  270. Tin 95:1
  271. Tin 95:2
  272. Tin 95:3
  273. Tin 95:4
  274. Tin 95:5
  275. Tin 95:6
  276. Tin 95:7
  277. Tin 95:8
  278. Alak 96:1
  279. Alak 96:2
  280. Alak 96:3
  281. Alak 96:4
  282. Alak 96:5
  283. Alak 96:6
  284. Alak 96:7
  285. Alak 96:8
  286. Alak 96:9
  287. Alak 96:10
  288. Alak 96:11
  289. Alak 96:12
  290. Alak 96:13
  291. Alak 96:14
  292. Alak 96:15
  293. Alak 96:16
  294. Alak 96:17
  295. Alak 96:18
  296. Alak 96:19
  297. Kadr 97:1
  298. Kadr 97:2
  299. Kadr 97:3
  300. Kadr 97:4
  301. Kadr 97:5
  302. Beyyine 98:1
  303. Beyyine 98:2
  304. Beyyine 98:3
  305. Beyyine 98:4
  306. Beyyine 98:5
  307. Beyyine 98:6
  308. Beyyine 98:7
  309. Beyyine 98:8
  310. Zilzal 99:1
  311. Zilzal 99:2
  312. Zilzal 99:3
  313. Zilzal 99:4
  314. Zilzal 99:5
  315. Zilzal 99:6
  316. Zilzal 99:7
  317. Zilzal 99:8
  318. Adiyat 100:1
  319. Adiyat 100:2
  320. Adiyat 100:3
  321. Adiyat 100:4
  322. Adiyat 100:5
  323. Adiyat 100:6
  324. Adiyat 100:7
  325. Adiyat 100:8
  326. Adiyat 100:9
  327. Adiyat 100:10
  328. Adiyat 100:11

İnfitar 82:1

İNFİTÂR SÛRESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 19 âyettir. Gök varıldığı zaman, Göğün yarılması ya meleklerin inmesi için olur. Nitekim: ”O gün gökyüzü beyaz bulutlar halinde parçalanacak ve melekler bölük bölük indirileceklerdir ” (Furkan: 25) âyetinde bu husus belirtilmiştir. Ya da Rabbin heybeti sebebiyle olur. Fethu'r-Rahman kitabında dendi ki: ”Göğün yarılması, düzensiz hale gelmesidir. Zaten maksat da düzenin bozulmasıdır."

İnfitar 82:2

Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman... İpi kopan inci taneleri gibi yıldızlar yerlerinden siyah bir şekilde dökülüp dağıldığı zaman ki, bu iki durum kıyamet alâmetlerindendir. Gökyüzü bu âlemin tavanı, yeryüzü ise tabanı mesabesindedir. Bir kimse evi yıkmak isterse önce tavam, sonra diğer kısımları yıkar.

İnfitar 82:3

Denizler birbirine katıldığı zaman, yeryüzünün sarsılıp dümdüz olmasıyla engellerin kalkıp denizler birbirine açılarak bir tek deniz haline geldiği zaman.

İnfitar 82:4

Kabirlerin içi dışına çıkarıldığı zaman, toprağı ters yüz edilip içindekiler dışa çıkarıldığı vakit. Kabirlerin alt üst edilmesi, içindeki ölülerin çıkarılması için yapılır. Bu olay, kıyametin kopuşunun yerdeki alâmetlerindendir. Cenab-ı Hak, göğü ve yıldızları tahrip ettikten sonra denizleri birbirlerine katarak yerde olan her şeyi de tahrip eder, bilahare altını üstüne getirerek bina gibi olan yeryüzünü de bizzat harap eder.

İnfitar 82:5

İnsanoğlu yani iyi veya kötü herkes önceden yaptıklarını, hayatında yapmış olduğu iyi ve kötü amelleri ve geriye bıraktıklarını farkeder. Kendinden, sonra takip edilen iyi veya kötü çığırı bilir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ”Herhangi bir kimse, insanları hidayete çağırır da kendisine uyan olursa, uyan kimsenin sevabından bir şey eksilmemek üzere peşinden gidilen kimseye de onun sevabı kadar sevap verilir. Buna karşılık herhangi bir kimse de sapıklığa çağırır da kendisine uyan olursa, uyanın günahından bir şey eksilmemek üzere peşinden gidilen kimseye de günah yazılır." Âyetten anlaşılıyor ki, bu olaylar meydana gelip dünya harap olunca herkes önceden yaptıklarım ve geriye bıraktıklarını bilir. Bu bilme işi, diriltilme esnasında değil, amel defterleri açıldığı zaman olur. Bu, önceki sûrede de belirtilmişti. İki sûrede belirtilen husus aynı zamanda olacaktır. Kıyamet olayının başlangıcı, birinci sûra üfürülmesi, sonu ise mahlûkatın hesaplaşmasıdır. Olayın iki surede de tekrar edilmesi, tehlikenin büyüklüğüne dikkat çekmek içindir.

İnfitar 82:6

Ey insan! Bu hitap bütün isyankârları kapsamaktadır. İmam Süheylî şöyle dedi: ”Buradaki insandan maksat, Ümeyye b. Haleftir. Lâfız umumî olduğu için başkalarına da şamildir. Âyetin, Velîd b. Muğîre hakkında indiği de söylenmiştir." Çok cömert olan Rabbine karşı seni aldatan nedir? Âyetteki ”mâ" soru edatıdır. Soru ise kınamak için gelmiştir. Yani ey insan! Seni Rabbine karşı isyan ettiren, azabından emin kılan nedir? Halbuki sen önünde cereyan eden olayları ve ileride ortaya serilecek amellerini biliyorsun. Buna rağmen nasıl aldanma gafletini gösteriyorsun? Burada Rabbin çok cömert olduğunun söylenmesi, şunu ifade etmek içindir: Şeytanın seni aldatıp, nasıl olsa Rabbin çok cömerttir, öyle ise istediğini yap demesi, aldanma sebebi olmamalıdır. Bir bakıma şöyle denmiştir: Bu yüce sıfatlarla tanımlanan Rabbine karşı seni isyana sürükleyen nedir? Selef-i sâlihinden bazıları bu âyeti okuyunca şöyle demiştir: ”Onu aldatan cehlidir." Hasan-ı Basrî ise: ”Yemin olsun ki onu aldatan şeytanıdır. Anlaşıldı kicömerdin cömertliği, ona karşı aldanmayı değil, ona isyan edip ters düşmekten sakınıp korkmayı gerektirir." Kâşânî de şöyle dedi: ”O'nun çok cömert oluşu, sanki aldanmaya ve gevşek davranmaya sebep olmaktadır. Fakat Rabbine ait büyük nimet ve lütuflar, sahip olduğu yüce kudret buna engeldir." Fuzayl b. Iyaz'a: ”Kıyamet günü Rabbin seni kaldırıp, cömert Rabbine karşı seni aldatan nedir, diye sorarsa ne cevap verirsin" dendi. O da: ”İndirilmiş perdelerin beni aldattı derim", diye cevap verdi. İbn Semmâk bunu şöyle şiirleştirdi: Ey günahkâr! Hiç utanmaz, sıkılmaz mısın? Tenhada Rabbin yanındadır ayılmaz mısın? Aldattı seni, Rabbinin fırsat vermesi Aldattı seni, günahları örtmesi. Zemahşerî dedi ki: ”Fuzaylin sözü, meydana çıkmadığı için işlediği hatayı itiraf kabilindendir, yoksa mazur olduğunu beyan için değildir. Bazı günah düşkünlerinin önderlerinden görüp zannettikleri gibi değildir. Onlar şöyle diyorlar: Cenab-ı Hak; kahhâr, cebbar ve müntakim gibi şiddet sıfatlarını söylemeyip’ çok cömert olan Rabbin' demesi, kuluna: ’Beni Rabbimin keremi aldattı,' cevabını versin diyedir." (2) 2- Bu âyet, kınama ve cezalandırma ifade etmek için varid olmuş, günahkârlara gerekçe olsun diye gelmemiştir. Asıl maksat şudur: Rabbin sana iyilik ve ikramda bulunduğu halde ne yüzle O'nun emrine karşı gelme cesaretini gösterdin? Yumuşak ve cömert olan Rabbine karşı isyan etme işinde seni kim aldattı? Yahya b. Muaz: ”Bu âyet beni her zaman aldattı" dedi ve şu beyti söyledi: Mevlâm bana dedi ki; sen hiç utanmaz mısın? Günahlarına bakmamdan hiç sıkılmaz mısın? Dedim ki; merhamet buyur ey Mevlâm! Senin bol ikramındır beni aldatan. Hazret-i Ali'den şöyle rivayet edilmiştir: Hazret-i Ali, kapıdaki hizmetçisine defalarca seslendi. Fakat hizmetçi cevap vermedi. Hazret-i Ali: ”Niçin cevap vermedin?" deyince hizmetçi: ”Yumuşaklığına güvenmem ve cezalandırmayacağına inanmamdan ötürü" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Ali, bu sözünden hoşlandığı için onu azad etti. Kişinin, asla Allah'ın rahmetinden ümit kesmemesi gerekir. Birisi şöyle anlattı: Basra çarşısında bir cenaze gördüm, dört kişi taşıyordu. Yanlarında başka refakatçi yoktu. Kendi kendime: ”Allah Allah! Basra çarşısında cenaze olsun da yanında refakatçi olmasın, olacak şey değil. Öyleyse ben refakat edeyim" dedim ve cenazenin peşine düştüm. Ölüyü gömdüklerinde; cenazenin kim olduğunu sordum. Dediler ki: ”Biz onun kim olduğunu bilmiyoruz, ancak şu kadın bizi bu iş için kiraladı." Kabrin yakınında duran kadını gösterdiler. Kadın ellerini göğe açıp dua etti ve oradan ayrıldı. Ben de peşine düştüm ve: ”Mutlaka bu hali bana açıklamalısın" dedim. Kadıncağız dedi ki: ”Ölen kişi benim oğlumdur. Ardında yapmadık günah bırakmadı. Üç gün hasta oldu ve bana: ’Anacığım! Öldüğüm zaman komşulara haber verme. Çünkü ölümümden sevinirler. Cenazemde hazır bulunmazlar. Fakat yüzüğüme: ”Lâ ilahe illallah Muhammedün Rasûlüllah" yaz ve mezarıma bırak. Öldüğümde ayağını yüzüme koy ve: İşte Allah'a isyan eden kimsenin cezası budur, de. Beni defnettiğinde ise ellerini Allah'a kaldır ve: Ya Rabbi! Ben ondan razıyım. Sen de razı ol, de.' dedi. Oğlum ölünce, vasiyet ettiği her şeyi yerine getirdim. Ellerimi göğe kaldırıp dua edince net bir şekilde şöyle söyleyen bir ses işittim: ’Haydi artık git! Ben çok cömert, çok merhametli bir Rabbin huzuruna vardım."' Bu hadiseyi İmam Kuşeyrî, Şerhü'l-Esmâ isimli eserinde zikretmiştir. Sahih bir hadiste şöyle buyurıılmuştur: ”Allah mümin kulu yaklaştırır, üzerine rahmet perdesini kor ve: Şu günahı biliyor musun, der. Kul da: Evet ya Rabbi, der. Rabbi ona bütün günahlarını ikrar ettirir. Kul da artık helak olduğunu zanneder. Cenab-ı Hak buyurur ki: Dünyada bu günahlarını örttüm. Bu gün de onları senin hatırın için affediyorum."

İnfitar 82:7

Ki O, seni yoktan yaratıp şekil vermiş, yani organlarını, hangi organ neye yarayacaksa ona uygun biçimde düzgün yapmış, meselâ eli tutmak, ayağı yürümek, dili konuşmak, gözü görmek, kulağı işitmek için, bu faydaları sağlayacak şekilde düzenlemiş, uyumlu yapmış. Bu organları meselâ kulağın birisini diğerinden, ayağın birisini ötekinden, elin birisini berikinden uzun olacak şekilde farklı değil, ahenkli yapmıştır. Yine meselâ gözlerin birisini daha geniş, organların birini beyaz, ötekini siyah, saçların bir kısmını kömür gibi bir kısmını kumral yapmayıp uyumlu yapmıştır. Anatomi âlimleri dediler ki: ”Cenab-ı Hak vücûdun iki yanını da eşit yaptı. Ne kemiklerde, ne kemiklerin şekillerinde, ne ana ve ne kılcal damarlarda ne de aralarındaki sinirlerde en ufak bir dengesizlik mevcuttur. Vücudun bir yanında olan organlar, diğer yanında da eşit şekilde vardır."

İnfitar 82:8

İstediği şekilde seni terkip etmiştir. Hikmetinin gereği seni en güzel biçimlerden bir şekil veya dişilik-erkeklik, uzunluk-kısalık, güzellik-çirkinlik gibi çeşitli şekillerden bir şekil üzere terkip etmiştir.

İnfitar 82:9

Hayır hayır! Doğrusu siz din (günü)nü yalanlıyorsunuz. "Kella kelimesi, yasaklamak ve azarlamak için gelmiştir. Allah'ın keremi, itaat ve şükrü gerektirdiği halde bunun küfür ve isyan sebebi yapılıp aranılmasından ötürü onlar kınanmaktadır. Bu cümle, kendisine uygun olan bir cümleye atfedilmektedir. Sanki şöyle deniyor: Siz sadece Allah'ın keremine güvenip aldanmakla kalmıyor, bundan daha da öte öldükten sonra dirilmeyi ve hesabı da inkâra cüret ediyorsunuz. Din gününden maksat, ceza günüdür. Allah'ın sıfatlarından birisi de çok ceza verici anlamında ”Deyyân" dır.

İnfitar 82:10

Oysa yaptıklarınızı bilen, değerli yazıcılar sizi gözetlemektedirler. Bizim tarafımızdan görevlendirilen, sizin yaptıklarınızı gözetleyen değerli melekler olduğu halde ceza gününü yalanlıyorsunuz. ”Kiram", ”kerîm" in çoğuludur. Bu melekler emaneti yerine getirdikleri veya Allah'a itaat ettikleri için değerlidirler. Allah onları değersizliğin zıddı olan yücelikle tanımladı. Amelleri yazan bu melekler, az olsun çok olsun yaptıklarınızı sizden ayrı iken de, sizinle oldukları anda da bilirler. Zar kadar ince, iğne ucu kadar küçük bile olsa her şeyi yazarlar. Şöyle nakledilmiştir: ”Abdest bozma ve cünüplük hali hariç sizden asla ayrılmayan kirâmen kâtibin meleklerine ikramda bulunun." Aynu'l-Meânî'de şöyle dendi: ”Bilirler" sözü delâlet etmektedir ki; hata, yanılma, sorumluluk gerektirmeyen ve affolunan şeyler yazılmaz. Çünkü yazarlar denmedi de bilirler dendi." "Yaptıklarınız" sözü; kalbî ve bedenî amelleri kapsasa da burada bedenî amellere mahsustur. Çünkü gizli olan amelleri ancak Allah bilir. Keşfu'l-Esrar isimli eserde dendi ki: ”Meleklerin bilmesi iki cihettendir. Söz ve hareket halindeki fiilleri görüldüğü şekliyle bilirler ve o şekilde yazarlar. Kalbî olan amelleri bilmeleri konusunda ise şöyle dendi: Onlar iyi amellerin iyi kokusunu duyarlar ve genel manada iyi amel ve kötü amel diye yazarlar." Fuzayl bu âyeti okuduğu zaman şöyle dedi: ”Gafiller için bu ne dehşetli bir âyettir! Burada sakındırma ve tehdit vardır. Âsîlere şiddet, itaatkârlara lütuf ve müjde vardır. Yazılı meleklerin övülerek yüceltilmesinde hesap işinin önemine işaret vardır. Gerçekten hesap işi, Allah katında çok önemli işlerdendir. Onun için bu işte bu değerli melekler kullanılmaktadır. Bu işin yüce ve önemli oluşu, amel defterleri ve tespit açısından değil, kâtip meleklerin yüce olarak tanımlanması cihetindendir." Bazı inkarcılar, yazıcı meleklerin insanla birlikte bulunmaları konusunu tenkid ederek şöyle söylemişler: ”Şayet melekler, onların defter ve kalemleri bizimle birlikte oldukları halde biz onları göremiyorsak, bizimle beraber aynı şekilde görmediğimiz dağlar ve ve şahıslar da bulunabilir. Bunlar meçhul işlere dalmaktır." Bu iddianın cevabı şudur: ”Melekler lâtif cisimler kabilindendir. Onların bizimle birlikte bulunmaları, görülmelerini gerektirmez. Nasıl ki Cenab-ı Hak, görmedikleri halde Bedir günü meleklerle mü'minleri desteklemiştir, işte cinler de bu kabildendir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: ’...Çünkü o ve yoldaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden onlar sizi görürler...' (A'raf: 27) Hava ve benzeri şeyler, letafetinden ötürü gözükmezler. ” Amellerin yazılıp tesbit edilmesi, unutulma endişesinden dolayı değil, insanlara karşı delil ve onların itirazlarına kesin belge olsun diyedir. Allahu teâlâ insanlara, dünyada kendi aralarında yapageldikleri tarzda muamele etmektedir. Hakim karışısmda delil sağlam olsun diye yazılı belge ortaya atmak ve şahit getirmek gibi. Bunlar meselenin insanlar tarafından daha iyi anlaşılmasına yardımcı olur. İnsan bilir ki, Allah kendisini gözetmekte, melekler amellerini gözetleyip defterlere geçirmektedir. Bu ameller kıyamet günü insanlar arasında teşhir edilecektir. Bu durum insanı günah işlemekten daha ziyade alıkor, kötülükten daha çok men eder. Meleklerin bilmesi konusuna gelince; İmam Gazâlî şöyle demektedir: ”Kalbinin hissettiği her zikri melekler de işitir. Onların bilmeleri senin bilmene bağlıdır. Yaptığın zikirden sen haberdar olmazsan melekler de haberdar olmazlar. Bu, kalbin Allah'tan gafil olarak yaptığı zikirdir." Bundan çıkan netice şudur ki; meleklerin hadiselerden haberdar olmasıyla insanların haberdar olması birbiriyle kıyaslanmaz. Çünkü meleklerin ilmi ve fiili durumları insanların durumlarından farklıdır. İnsanlardan iç âlemi düzgün olanların Allah basiretlerini açar. Allah'ın bildirmesiyle gizli hallere muttali olurlar. Cisim olarak daha lâtif ve ruh olarak daha hafif olan meleklerin gayb âlemine vakıf olmaları elbette daha mümkündür.

İnfitar 82:11

Oysa yaptıklarınızı bilen, değerli yazıcılar sizi gözetlemektedirler. Bizim tarafımızdan görevlendirilen, sizin yaptıklarınızı gözetleyen değerli melekler olduğu halde ceza gününü yalanlıyorsunuz. ”Kiram", ”kerîm" in çoğuludur. Bu melekler emaneti yerine getirdikleri veya Allah'a itaat ettikleri için değerlidirler. Allah onları değersizliğin zıddı olan yücelikle tanımladı. Amelleri yazan bu melekler, az olsun çok olsun yaptıklarınızı sizden ayrı iken de, sizinle oldukları anda da bilirler. Zar kadar ince, iğne ucu kadar küçük bile olsa her şeyi yazarlar. Şöyle nakledilmiştir: ”Abdest bozma ve cünüplük hali hariç sizden asla ayrılmayan kirâmen kâtibin meleklerine ikramda bulunun." Aynu'l-Meânî'de şöyle dendi: ”Bilirler" sözü delâlet etmektedir ki; hata, yanılma, sorumluluk gerektirmeyen ve affolunan şeyler yazılmaz. Çünkü yazarlar denmedi de bilirler dendi." "Yaptıklarınız" sözü; kalbî ve bedenî amelleri kapsasa da burada bedenî amellere mahsustur. Çünkü gizli olan amelleri ancak Allah bilir. Keşfu'l-Esrar isimli eserde dendi ki: ”Meleklerin bilmesi iki cihettendir. Söz ve hareket halindeki fiilleri görüldüğü şekliyle bilirler ve o şekilde yazarlar. Kalbî olan amelleri bilmeleri konusunda ise şöyle dendi: Onlar iyi amellerin iyi kokusunu duyarlar ve genel manada iyi amel ve kötü amel diye yazarlar." Fuzayl bu âyeti okuduğu zaman şöyle dedi: ”Gafiller için bu ne dehşetli bir âyettir! Burada sakındırma ve tehdit vardır. Âsîlere şiddet, itaatkârlara lütuf ve müjde vardır. Yazılı meleklerin övülerek yüceltilmesinde hesap işinin önemine işaret vardır. Gerçekten hesap işi, Allah katında çok önemli işlerdendir. Onun için bu işte bu değerli melekler kullanılmaktadır. Bu işin yüce ve önemli oluşu, amel defterleri ve tespit açısından değil, kâtip meleklerin yüce olarak tanımlanması cihetindendir." Bazı inkarcılar, yazıcı meleklerin insanla birlikte bulunmaları konusunu tenkid ederek şöyle söylemişler: ”Şayet melekler, onların defter ve kalemleri bizimle birlikte oldukları halde biz onları göremiyorsak, bizimle beraber aynı şekilde görmediğimiz dağlar ve ve şahıslar da bulunabilir. Bunlar meçhul işlere dalmaktır." Bu iddianın cevabı şudur: ”Melekler lâtif cisimler kabilindendir. Onların bizimle birlikte bulunmaları, görülmelerini gerektirmez. Nasıl ki Cenab-ı Hak, görmedikleri halde Bedir günü meleklerle mü'minleri desteklemiştir, işte cinler de bu kabildendir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: ’...Çünkü o ve yoldaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden onlar sizi görürler...' (A'raf: 27) Hava ve benzeri şeyler, letafetinden ötürü gözükmezler. ” Amellerin yazılıp tesbit edilmesi, unutulma endişesinden dolayı değil, insanlara karşı delil ve onların itirazlarına kesin belge olsun diyedir. Allahu teâlâ insanlara, dünyada kendi aralarında yapageldikleri tarzda muamele etmektedir. Hakim karışısmda delil sağlam olsun diye yazılı belge ortaya atmak ve şahit getirmek gibi. Bunlar meselenin insanlar tarafından daha iyi anlaşılmasına yardımcı olur. İnsan bilir ki, Allah kendisini gözetmekte, melekler amellerini gözetleyip defterlere geçirmektedir. Bu ameller kıyamet günü insanlar arasında teşhir edilecektir. Bu durum insanı günah işlemekten daha ziyade alıkor, kötülükten daha çok men eder. Meleklerin bilmesi konusuna gelince; İmam Gazâlî şöyle demektedir: ”Kalbinin hissettiği her zikri melekler de işitir. Onların bilmeleri senin bilmene bağlıdır. Yaptığın zikirden sen haberdar olmazsan melekler de haberdar olmazlar. Bu, kalbin Allah'tan gafil olarak yaptığı zikirdir." Bundan çıkan netice şudur ki; meleklerin hadiselerden haberdar olmasıyla insanların haberdar olması birbiriyle kıyaslanmaz. Çünkü meleklerin ilmi ve fiili durumları insanların durumlarından farklıdır. İnsanlardan iç âlemi düzgün olanların Allah basiretlerini açar. Allah'ın bildirmesiyle gizli hallere muttali olurlar. Cisim olarak daha lâtif ve ruh olarak daha hafif olan meleklerin gayb âlemine vakıf olmaları elbette daha mümkündür.

İnfitar 82:12

Oysa yaptıklarınızı bilen, değerli yazıcılar sizi gözetlemektedirler. Bizim tarafımızdan görevlendirilen, sizin yaptıklarınızı gözetleyen değerli melekler olduğu halde ceza gününü yalanlıyorsunuz. ”Kiram", ”kerîm" in çoğuludur. Bu melekler emaneti yerine getirdikleri veya Allah'a itaat ettikleri için değerlidirler. Allah onları değersizliğin zıddı olan yücelikle tanımladı. Amelleri yazan bu melekler, az olsun çok olsun yaptıklarınızı sizden ayrı iken de, sizinle oldukları anda da bilirler. Zar kadar ince, iğne ucu kadar küçük bile olsa her şeyi yazarlar. Şöyle nakledilmiştir: ”Abdest bozma ve cünüplük hali hariç sizden asla ayrılmayan kirâmen kâtibin meleklerine ikramda bulunun." Aynu'l-Meânî'de şöyle dendi: ”Bilirler" sözü delâlet etmektedir ki; hata, yanılma, sorumluluk gerektirmeyen ve affolunan şeyler yazılmaz. Çünkü yazarlar denmedi de bilirler dendi." "Yaptıklarınız" sözü; kalbî ve bedenî amelleri kapsasa da burada bedenî amellere mahsustur. Çünkü gizli olan amelleri ancak Allah bilir. Keşfu'l-Esrar isimli eserde dendi ki: ”Meleklerin bilmesi iki cihettendir. Söz ve hareket halindeki fiilleri görüldüğü şekliyle bilirler ve o şekilde yazarlar. Kalbî olan amelleri bilmeleri konusunda ise şöyle dendi: Onlar iyi amellerin iyi kokusunu duyarlar ve genel manada iyi amel ve kötü amel diye yazarlar." Fuzayl bu âyeti okuduğu zaman şöyle dedi: ”Gafiller için bu ne dehşetli bir âyettir! Burada sakındırma ve tehdit vardır. Âsîlere şiddet, itaatkârlara lütuf ve müjde vardır. Yazılı meleklerin övülerek yüceltilmesinde hesap işinin önemine işaret vardır. Gerçekten hesap işi, Allah katında çok önemli işlerdendir. Onun için bu işte bu değerli melekler kullanılmaktadır. Bu işin yüce ve önemli oluşu, amel defterleri ve tespit açısından değil, kâtip meleklerin yüce olarak tanımlanması cihetindendir." Bazı inkarcılar, yazıcı meleklerin insanla birlikte bulunmaları konusunu tenkid ederek şöyle söylemişler: ”Şayet melekler, onların defter ve kalemleri bizimle birlikte oldukları halde biz onları göremiyorsak, bizimle beraber aynı şekilde görmediğimiz dağlar ve ve şahıslar da bulunabilir. Bunlar meçhul işlere dalmaktır." Bu iddianın cevabı şudur: ”Melekler lâtif cisimler kabilindendir. Onların bizimle birlikte bulunmaları, görülmelerini gerektirmez. Nasıl ki Cenab-ı Hak, görmedikleri halde Bedir günü meleklerle mü'minleri desteklemiştir, işte cinler de bu kabildendir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: ’...Çünkü o ve yoldaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden onlar sizi görürler...' (A'raf: 27) Hava ve benzeri şeyler, letafetinden ötürü gözükmezler. ” Amellerin yazılıp tesbit edilmesi, unutulma endişesinden dolayı değil, insanlara karşı delil ve onların itirazlarına kesin belge olsun diyedir. Allahu teâlâ insanlara, dünyada kendi aralarında yapageldikleri tarzda muamele etmektedir. Hakim karışısmda delil sağlam olsun diye yazılı belge ortaya atmak ve şahit getirmek gibi. Bunlar meselenin insanlar tarafından daha iyi anlaşılmasına yardımcı olur. İnsan bilir ki, Allah kendisini gözetmekte, melekler amellerini gözetleyip defterlere geçirmektedir. Bu ameller kıyamet günü insanlar arasında teşhir edilecektir. Bu durum insanı günah işlemekten daha ziyade alıkor, kötülükten daha çok men eder. Meleklerin bilmesi konusuna gelince; İmam Gazâlî şöyle demektedir: ”Kalbinin hissettiği her zikri melekler de işitir. Onların bilmeleri senin bilmene bağlıdır. Yaptığın zikirden sen haberdar olmazsan melekler de haberdar olmazlar. Bu, kalbin Allah'tan gafil olarak yaptığı zikirdir." Bundan çıkan netice şudur ki; meleklerin hadiselerden haberdar olmasıyla insanların haberdar olması birbiriyle kıyaslanmaz. Çünkü meleklerin ilmi ve fiili durumları insanların durumlarından farklıdır. İnsanlardan iç âlemi düzgün olanların Allah basiretlerini açar. Allah'ın bildirmesiyle gizli hallere muttali olurlar. Cisim olarak daha lâtif ve ruh olarak daha hafif olan meleklerin gayb âlemine vakıf olmaları elbette daha mümkündür.

İnfitar 82:13

İyiler şüphesiz nimet içindedirler. Onlar kötülüklerden sakınıp, farzları yerine getirerek imanlarında sadakat gösteren kimselerdir. ”Ebrâr". Berrin çoğuludur. Doğru, itaatli ve ihsan sahibi demektir. Güzelliklerin en güzeli, kelime-i tevhid'dir. Sonra ana babaya itaat, sonra da talebelerin hocalara itaat ve saygısıdır. "Nimef'ten maksat, cennet nimeti ve sevaplarıdır. ”Nimet" anlamındaki ”naîm" kelimesinin nekre olması, ikramın büyüklüğüne işaret etmektedir."

İnfitar 82:14

Allah'ın emrinden çıkanlar cehennemdedirler. ”Füccâr", fâcirin çoğuludur. Fucûr ise, din perdesini yırtmaktır. ”Cahîm", cehennem ateşi ve azabıdır. Cahîm'in nekre olması, azabın korkunçluğunu ifade etmektedir. Yukarıdaki iki âyet amellerin yazılma sebebini açıklamaktadır. Bundan maksat da; amellerin neticesine göre ya cennetlik veya cehennemlik olmaktır.

İnfitar 82:15

Ceza günü oraya girerler. Beden ve ruhlarıyla o ateşin hararetini yaşarlar. Fâcirler için söylenen ateşe girme ifadesi, müminler için cennete girme tarzında söylenmedi. Yani cahîmden sonra söylenen, naîmden sonra söylenmedi. Çünkü makam, korkutma makamıdır. İyilerin müjdelenmesiyle kötülerin halleri de ortaya konmuş olur. Çünkü eşya zıtlarıyla bilinir. Ceza günü; yalanladıkları hesap günüdür.

İnfitar 82:16

Oradan bir daha ayrılamazlar. Göz açıp kapayıncaya kadar bile ayrılamazlar. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: ”Cehennem ateşinden çıkmak isterler, fakat onlar oradan çıkacak değillerdir..." (Mâide: 37) Denilmiştir ki: ”Onlar cehenneme girmeden önce bile cehennemden uzak değillerdi. Kabirlerinde cehennemin hararetini duyuyorlardu. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: ’Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur:

İnfitar 82:17

Ceza gününü sana bildiren nedir? Hitap, idrak sahibi herkese yöneliktir. Mânâ şöyledir: Ceza gününün ne olduğu konusunda seni bilgilendiren hangi şeydir? Çünkü o gün çok acayip ve korkunç bir gündür.

İnfitar 82:18

Evet ceza gününün ne olduğunu nereden bileceksin? Âyetin tekrarı; mânâyı kuvvetlendirmek, korkuyu artırmak, ceza gününün önemini belirtmek, korkunçluğunu ve azametini ortaya koymak içindir.

İnfitar 82:19

O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. İbn Abbas (radıyallahü anh) dedi ki; ”Kur'an'da geçen her’ve mâ edrâke: Sana bildiren nedir?' sözünden sonra, sorulan şeyin ne olduğu açıklanmış, fakat’ve mâ yüdrike' den sonra ise durum kapalı bırakılmıştır. Mânâ şöyledir: İnsanlardan hiçbir kimse, insanlardan hiçbir kimseye, şeylerden hiçbir şey sağlayamaz." O gün buyruk, yalnız Allah'ındır. Kıyamet gününde her şey sadece Allah'a aittir. Çünkü emir, hüküm ve takdir; boyun eğilen hükümdarın şanmdandır. Bütün mahrukat, Rabliğin hüküm ve otoritesine boyun eğmiş durumdadır. Âyette geçen ”el-emru" kelimesi, buyruk değil de umurun tekili olan iş mânâsına da anlaşılabilir. Çünkü mahşer halkının bütün işleri Allah'ın olup o konuda başkasının tasarruf yetkisi yoktur. Cenab-ı Hak insanların o günkü zayıflığını haber verdi. O gün onlara dünyada olduğu gibi mallar, çocuklar, dostları ve şefaatçiler fayda vermeyecek, ancak iman ve taat fayda verecektir. Hiç kimse Allah'ın izni olmadan konuşamayacaktır. Dünyada ve ahirette otorite ve hakimiyet sadece Allah'a ait olmakla beraber dünyada gözü perdeli olan kimse, Allah'ın mutlak hakimiyetini sadece ahirette görür. Çünkü gözü perdeli olan kimse dünyada Allah'ın, kendisine de hakimiyet ve bir kısım işler verdiğini görür. Fakat kıyamet günü anlar ki; bütün işler ve güçler Allah'a aittir. Dünyada olduğu gibi şeklen bile olsa hiç kimse Allah'a ortak olamaz. Bu âyette; aykırı gidenlere ve hakimiyet iddiasında bulunanlara tehdit vardır. Ayrıca Allah'ın gücüne ve azabının şiddetine de dikkat çekilmektedir. Allah'ın yardımıyla İnfitâr Sûresi'nin tefsiri tamamlandı.

Mütaffifin 83:1

MÜTAFFİFÎN SÛRESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 36 âyettir. Eksik ölçüp tartanların vay haline! ”Veyl", helak veya fazla kötülük demektir. İbn Keysan dedi ki: ”'VeyV, belâya uğramış her sıkıntılı kimse için kullanılır. Sana veyl olsun dediğinde muhatabın, belâ ve musibeti hakettiğini dile getirmiş olursun." Bazılarına göre bu kelimenin aslı, üzüntü anlamında ”vey"dir. Kolaylık olsun diye sonraki kelimede bulunan nisbet lamıyla yany ana getirildi. ”Veyl" kelimesi, her ne kadar nekre ise de duâ makamında bulunduğu için mübtedadır. "Mutaffifîn" ise, ölçü ve tartıda insanların mallarını eksilten demektir. Tatfîf; ölçü ve tartıda eksiltme ve hainlik yapmadır. Bu da eksik ölçüp tartanların hakir ve adi kimseler olduğuna delâlet etmektedir. Rivayet edildi ki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiğinde Medine halkı ölçü ve tartı konusunda en çok haksızlık yapan kimselerdendi. Bunun üzerine bu âyetler nazil oldu. Allah Rasûlü onlara bu âyetleri okudu ve şöyle buyurdu: ”Beş şeye karşılık beş şey vardır ve şunlardır: Bir kavim ahdini bozarsa Allah onlara düşmanlarını musallat eder. Allah'ın indirdiği ile hükmetmezlerse aralarında fakirlik yayılır. Gayr-i meşru cinsel ilişkiler başgösterirse ölüm yaygınlaşır, ölçü ve tartıyı eksik yaparlarsa kuraklık ve kıtlığa uğrarlar. Zekât vermezlerse yağmurları kesilir." Medineliler bu tavsiyelere uygun hareket edip ölçü ve tartıda düzgün davrandılar, günümüze kadar da bu konuda insanların en doğru ölçüp tartanları oldular. Hazret-i Ali, za'ferân tartan ve teraziyi ağdıran birine uğradı ve adama; önce denk tart, sonra istediğin kadar fazla ver, dedi. Sanki bu ikazıyla âdet üzere önce denk tartmayı, böylece farzla nafileyi birbirinden ayırmayı hatırlatıyordu. Çünkü denk tartmak farz, fazla vermek nafiledir. İbn Abbas şöyle dedi: ”Ey acem topluluğu! Meşgul olduğunuz ölçü ve tartı konusunda titizlik gösterin. Zira bu iki konuda sizden öncekiler mahvoldular." Fudayi şöyle dedi: ”Teraziyi eksik tartmak kıyamet günü yüz karasıdır." Rivayet edildiğine göre Mâlik b. Dinar, ölmek üzere olan komşusuna vardı. Komşu dedi ki: ”Ey Mâlik! Önümde tırmanmaya zorlandığım ateşten iki dağ bulunuyor." Mâlik, hane halkına durumu sordu. Bu zatın, bir alırken bir de satarken kullandığı iki ölçeği vardı, dediler. Bunun üzerine Mâlik b. Dinar, o iki ölçeği getirtti, birini ötekine çarparak kırdı. Sonra adama durumunu sordu. Adam: ”Vaziyet gittikçe gözümde büyüyor" dedi. Cenab-ı Hak'tan koruma ve selâmet isteriz.

Mütaffifin 83:2

Onlar insanlardan kendilerine bir şey aldıkları zaman tam ölçerler. Alışveriş ve benzeri hallerde insanlardan mal alırken basit hile yollarıyla fazla fazla alırlar. Ölçeği sallayarak, malı sıkıştırarak, tepeyi yığarak, terazi ve ölçeğin ağzından çalarak fazla alıyorlardı.

Mütaffifin 83:3

Kendileri başkalarına bir şey ölçtükleri veya tarttıklarında eksik ölçer ve tartarlar. İnsanlara bir şey satarken ölçüp tarttıklarında ise, ölçü ve tartı eşitlik ve adalet sağlansın diye icad edildiği halde bunlar insanların haklarını noksanlaştırırlar. Eksik ölçmede ”keyl" ve ”vezn", tam ölçmede ise sadece ”keyl" denmesinin hikmeti şu olabilir: Onlar başkalarından alırken ölçekte yaptıkları hileleri, başkalarına verirken ölçü ve tartıda yapamıyorlardı. Nitekim Zemahşerî şöyle diyor: ”Sanki bu hilekârlar ölçülüp tartılan malları tartarak değil, sadece ölçerek alıyorlardı. Çünkü fazla yığmak ve ölçeği sallamak suretiyle fazla ölçüp çalma imkânı buluyorlardı. Fakat başkalarına verirken ikisinde de hile yapabildikleri için ölçü ve tartıyla veriyorlardı."

Mütaffifin 83:4

Onlar büyük bir gün için tekrar diriltileceklerini sanmıyorlar mı? Onlardan kasıt, bu korkunç sıfatla tanımlanan ölçü ve tartı hilekârlarıdır. Baştaki ”ela tenbih harfi değildir. Çünkü tenbih harfinden sonra gelen söz müspet olur. Burada ise menfîdir. Tenbih harfi olan ”ela" kaldırılırsa şu âyette olduğu gibi mânâ bozulmaz: ”Senin hayatına yemin olsun ki onlar sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı" (Hicr: 72) Buradaki yemin kaldırılsa mânâ bozulmaz. Fakat âyetteki ”ela kaldırılsa mânâ bozulur. Öyleyse bu tenbih harfi değildir. Hemze, olumsuzluk ifade eden ”la" nın başına istifham-ı inkarî olarak gelmiştir. Arz ve teşvik için zan kelimesi üzerine gelmesi caiz görülmüştür. O büyük günün ve o gündeki korkuların büyüklüğünü takdir etmek mümkün değildir. Onlar orada hardal tanesi, hatta zerre kadar olan şeylerden bile hesaba çekileceklerdir. Bir kimse şüphe ve vehim ölçüsündeki zayıf bir zan ile bile bunu gözönüne getirse böyle kötülükleri yapma cesaretini gösteremez. Kesin iman sahibi nasıl cesaret etsin?

Mütaffifin 83:5

Onlar büyük bir gün için tekrar diriltileceklerini sanmıyorlar mı? Onlardan kasıt, bu korkunç sıfatla tanımlanan ölçü ve tartı hilekârlarıdır. Baştaki ”ela tenbih harfi değildir. Çünkü tenbih harfinden sonra gelen söz müspet olur. Burada ise menfîdir. Tenbih harfi olan ”ela" kaldırılırsa şu âyette olduğu gibi mânâ bozulmaz: ”Senin hayatına yemin olsun ki onlar sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı" (Hicr: 72) Buradaki yemin kaldırılsa mânâ bozulmaz. Fakat âyetteki ”ela kaldırılsa mânâ bozulur. Öyleyse bu tenbih harfi değildir. Hemze, olumsuzluk ifade eden ”la" nın başına istifham-ı inkarî olarak gelmiştir. Arz ve teşvik için zan kelimesi üzerine gelmesi caiz görülmüştür. O büyük günün ve o gündeki korkuların büyüklüğünü takdir etmek mümkün değildir. Onlar orada hardal tanesi, hatta zerre kadar olan şeylerden bile hesaba çekileceklerdir. Bir kimse şüphe ve vehim ölçüsündeki zayıf bir zan ile bile bunu gözönüne getirse böyle kötülükleri yapma cesaretini gösteremez. Kesin iman sahibi nasıl cesaret etsin?

Mütaffifin 83:6

O gün insanlar âlemlerin Rabbinin huzurunda divan dururlar. Rablerinin huzurunda durmaları ya O'nun emri ve hükmü olduğu için veya hesaba çekilmek içindir ki, işte o zaman hileleri ve cezaları ortaya çıkacaktır. Rivayet edildiğine göre onlar, Rablerinin huzurunda dünya senesiyle tam kırk sene duracaklar, bir kısmı kulak hizasına kadar tere batacak, kendilerine ne bir haber, ne de bir emir gelecek. Mü'minlerin beklemesi ise, bir farz namazı eda vakti kadardır. Özellikle ”âlemlerin Rabbi" denmesi, terbiyenin gereği, hiçkimsenin hakkının zayi edilmemesi olduğuna dikkat çekmek içindir. Bu tehdit edici ifadeler göstermektedir ki aldatma, değersiz bir şey için bile olsa günahı son derece büyüktür. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) bu sûreyi okumaya başlayıp bu âyete gelince hesap ve ceza düşüncesiyle ağladı, ağlamaktan ötürü gerisini tamamlayamadı. Bedevinin birisi Abdü'l-Melik b. Mervan'a şöyle dedi: ”Allahü teâlâ 'nın ölçü ve tartıda haksızlık yapanlar için ne dediğini duydun." Bununla şunu demek istiyordu: Azıcık bir hile yüzünden eksik tartan kişinin ne büyük bir azaba çarptırılacağı ortada iken, insanların mallarını hesapsız kitapsız alan senin durumun ne olacak?

Mütaffifin 83:7

Hayır hayır, kötülerin yazısı muhakkak siccîndedir. ”Kellâ", işledikleri haksızlıkları, hesap ve tekrar dirilmekten gafletlerini red içindir. ”Siccîn", kötülükleri içinde toplayan kitabın özel ismidir. Orada şeytanların, insan ve cinlerden kâfir ve fâsık olanların amelleri yazılıdır. Yahut da bu, yedi kat yerin dibinde şeytan ve neslinin mekânı olan bir yere atılmış bir kitaptır. İyilerin kitabını melekler seyrettiği gibi, kovulmuş şeytanlar da siccîni seyrederler. ”Siccîn", ”mescün" un mübalâğasıdır. Mânâ şöyledir: Ölçü ve tartıyı eksik tartanlar da dahil fâcirlerin ve amellerinin yazılı olduğu liste, düzenlenmiş olan bu kitaptadır ki orada, belirtilen kimselerin kötü amelleri vardır.

Mütaffifin 83:8

Siccîn nedir, bilir misin? Soru, ”siccîn"'in korkunçluğunu dile getirmek için gelmiştir. Yani ”siccîn"i kimsenin tam kavraması mümkün değildir.

Mütaffifin 83:9

O yazılmış bir kitaptır. Bu, yazısı çok açık bir kitaptır ki, ona bakan zahmetsizce içindekileri görebilir. İsimleri bulunan kimseler için hayırsız olduğunu anlar. Yani bu kitap, sahibinin kötülüğüne, cehennemlik olduğuna işaret eden bir alâmet taşır. Bunun kötüye işaret olduğu, ifadenin gelişinden anlaşılmaktadır. Zira makam korkutma makamıdır.

Mütaffifin 83:10

O gün vay haline yalanlayanların! Yani insanların, Rableri huzurunda divan duracakları günde Allah'ı, peygamberini ve âyetlerini yalan sayanların halleri korkunçtur.

Mütaffifin 83:11

Onlar ceza gününü yalanlayanlardır. Bu âyet, yalanlayanları kötüleyen bir sıfattır. Habîs ve fâsık olan filan kişi şunu yaptı, denilmesi gibi.

Mütaffifin 83:12

Onu ancak sınırı aşan ve günaha düşkün olanlar yalanlar. O günü ancak Nadr b. Haris, Velid b. Muğîre ve benzeri gibi düşünme ve ibret almaktan uzak, kör taklide saplanmış kimseler yalanlar, ayrıca onlar şehvetlere öyle dalmışlardır ki, şehvetlerin gerisindeki lezzetleri görememektedirler.

Mütaffifin 83:13

Ona âyetlerimiz okunduğu zaman: ’Eskilerin masalları' der. Gerçekleri haykıran âyetler okunduğu zaman kara cahil ve haktan yüzçeviren kişi, bunlar eskilerin hikâyeleri ve boş haberleridir, der.

Mütaffifin 83:14

Hayır hayır, onların kazandıkları günahlar kalpleri üzerine pas olmuştur. ”Kellâ", mütecaviz günahkârı batıl sözden sakındırmak için gelmiştir. Kıraat alimlerinden Hafs, ”bel râne" yi, ayırmadan hafif bir sekte ile ve lamı izhar ederek okudu. Mânâ şöyledir: Kazandıkları küfür ve günahlar, aynanın pası gibi kalplerini bürüdü. Bu durum gerçeği bilmelerine engel oldu. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ”Kul bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta belirir ve gittikçe kalbi kararır." "Reyn", parlak olan şeyin üzerini kaplayan pastır. Günahlar da kalp üzerini pas gibi kaplar. Süleyman Dâranî şöyle dedi: ”Pas ve katılık gafletin iki yularıdır. Kim uyanık olur, Cenab-ı Hakk'ı zikrederse katılık ve pastan emin olur. Bunların ilâcı oruca devam etmektir. Buna rağmen kasvet devam ederse ekmeğin yanında başka bir şey yemesin." Büyüklerden biri de şöyle dedi: Kalp parlatılmış bir aynadır, asla pas tutmaz. Şu ve benzerî hadislerde mutlak mânâda pastan bahsediliyorsa da: ”Demirin pas tutması gibi kalpler de pas tutar. Onları Kur'an okumak ve Allah'ı zikretmek parlatır." hadiste bahsedilen bu pastan maksat, kalbin yüzünde peyda olan karanlık değildir. Maksat, kalp yaratıcıyla değil de, yaratıklarla alâkadar olunca işte kalbin Allah'tan başkasına bu bağlanışı, Hakkın kendisine tecellisine mani olan bir pas mesabesindedir. Hattı zatında Cenab-ı Hak her an tecelli etmektedir. Onun hakkında perde düşünülemez. Fakat kalp, şer'î hitap yönünden ilâhî varlığı kabul etmez de başkasına yönelirse bu hal pas, perde, örtü ve benzeri başka şeyler olarak ifade edilir. Şu âyet-i kerimede Allahü teâlâ buna işaret etmektedir: ”Ve dediler ki: Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır..." (Fussilet: 5) Kalpler sadece Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in davet ettiği şeye karşı kapalıdır, yoksa her şeye kapalı değildir. Kalpler, çağrılan şeyden başkasına yönelirse çağrılan şeye karşı kör olur ve hiçbir şey görmez. Aslında kalpler parlak ve saf olarak yansıtma kabiliyetlerini sürdürürler.

Mütaffifin 83:15

Hayır hayır, doğrusu onlar o gün Rablerini (görmek)ten mahrumdurlar. Bu yalanlayanlar, insanların âlemlerin Rabbi huzurunda divan duracakları günde Rablerini göremeyeceklerdir. Çünkü kötü amelleri sebebiyle kalp aynaları kararmış olacaktır. İlâhî tecellinin nurunu gösterecek bir tarafları kalmayacaktır. Müminler ise böyle değildir. Güzel amelleri sebebiyle kalp aynaları parlak ve saf olacak, bu parlaklık ve saflığın parıltısı kalbe geçecek ve böylece ilâhî nurun tecellisini kalp ve gözlerinde aksettirmeye müsait olacaklardır. Mâlik b. Enes'ten bu âyet hakkında sorulduğunda şöyle dedi: ”Cenab-ı Hak, düşmanlarından gizlenip gözükmeyince elbette dostlarına gözükecektir." İmam Mâlik bu âyeti, Allah'ın âhirette görülmesi meselesine, hitap tarzına bakarak delil getirdi. Şayet Allah hiç kimseye gözükmeyecek olsaydı sadece kâfirlerin göremeyeceklerini söylemesinin bir anlamı olmazdı. İmam Şafiî'den şöyle nakledilmiştir: ”Cenab-ı Hak, gazabından ötürü bir kavme gözükmeyince rızasından ötürü başka bir kavme gözükecektir." Hüseyin b. Fadl şöyle dedi: ”Cenab-ı Hak dünyada kâfirleri kendine imandan mahrum ettiği gibi, âhirette de kendini görmekten mahrum edecektir. Allah'ın birliğine iman edenler Rablerini görmekten mahrum olmayacaklardır." Sehl (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Onları Rablerini görmekten alıkoyan dünyada kalplerinin katılığı ve ezelde yazılan bedbahtlıklarının öne geçmesidir. Onlar yakınlık ve müşahade makamına lâyık değillerdir. Bundan dolayı uzaklaştırılıp mahrum edilmişlerdir. Görmekten mahrum bırakılmak, uzaklık ve kovulmanın son sınırıdır." Zemahşerî Keşşafta, şöyle dedi: ”Cenab-ı Hakkı görmekten mahrum bırakılmaları, onları hafife alıp tahkir etmek için bir temsildir. Çünkü kiralın huzuruna ancak itibarlı ve ikramlı kişiler alınırlar, değersiz ve aşağılık kimseler yaklaştırılmazlar." Devamla şöyle dedi: ”Onlar heybet kapısına varınca utanırlar. İnsanlar utanma ve uzaklaştırılma arasında bulunurlar." Keşşaf sahibi Zemahşerî'nin bunu sembolik sayması, mutezilî olduğu için kendi aklınca Allah'ı görmenin hakiki mânâda mümkün olmayacağındandır. Müfessirlerden bazıları şöyle dedi: ”Âyetin sembolik kabul edilmesi zahirî mânâyı terketmektir. Hakiki mânâ gayet açıktır. Kralı görmekten utanmıştır, denildiğinde, kralı görmekten menedilmiştir anlaşılır. Bu durum, en büyük aşağılanma sebebidir." Âyet-i kerime, Cenab-ı Hakk'ı âhirette görmenin delillerindendir. İkram ve ihsanının bolluğundan, kendisine kavuşma ve cemalini seyretme nimetinden dolayı Allah'a hamdolsun.

Mütaffifin 83:16

Sonra onlar muhakkak cehenneme gireceklerdir. Onlar ateşe girip, arada bir engel olmaksızın ateşin hararetini duyacaklardır.

Mütaffifin 83:17

Sonra da onlara: ’İşte yalanlayıp durduğunuz (cehennem) budur' denilecektir. Bu söz onları azarlamak ve sarsmak için zebaniler tarafından söylenir. Dünyada iken yalanladığınız bu azabı tadın, denir.

Mütaffifin 83:18

Hayır hayır, iyilerin kitabı illiyyîn'dedir. ”Kellâ" sözü, yalancıların halini reddetmek için gelmiştir. İyilerin amellerini ihtiva eden kitap, faziletli kimselerin bütün amellerini içine alan bir divandadır. ”İlliyyîn", hayır divanının özel ismidir ki, bu divanda melek, insan ve cinlerden sâlih olanların amelleri yazılıdır. ”İlliyyîrı" denmesi, makamın çok yüksek olduğunu ifade içindir. Böyle isimlendirilmesi, ya cennette en yüksek derecelere çıkma sebebi olduğundan veya bizzat kitabın yedinci kat semada bulunmasından ötürüdür. Burada meleklerin önde gelenleri bulunur. Bu makamda bulunması kitaba verilen değer ve önemi gösterir. Rivayet edildi ki, melekler kulun amelini Cenab-ı Hakk'ın müsade ettiği noktaya ulaştırdıklarında Allah onlara şunu bildirir: ”Siz kulum üzerinde gözcülersiniz, Ben de kalbindekiler üzerinde gözcüyüm. O amelinde ihlâs gösterdi, onu en yüce mertebeye çıkarın, ben onu bağışladım." Melekler diğer bir kulun amelini de yine Allah'ın müsade ettiği noktaya ulaştırırlar. Allah onlara şunu bildirir: ”Siz kulum üzerinde gözcülersiniz, Ben de kalbindekiler üzerinde gözcüyüm. O amelinde ihlâslı davranmadı, onu da aşağıların aşağısına indirin."

Mütaffifin 83:19

İlliyyîn nedir, bilir misin? O, kulların idrak hudutları dışındadır.

Mütaffifin 83:20

O yazılmış bir kitaptır. ”Merkum", ”rakm" dan türemedir. ”Rakm" ise yazmak, tescil etmek demektir. Yani bu kitabın yazısı nettir, külfetsiz okunabilir.

Mütaffifin 83:21

Allah'a yaklaştırılmış melekler ona tanık olurlar. Allah katında çok değerli olan melekler o kitabın yanında bulunurlar ve onu kaybolmaktan korurlar. Onlar göğün yedi mukarreb meleğidirler. Her semada bir mukarreb melek vardır. O melek bu kitaba erişir, Allah'ın dilediği noktaya kadar ulaştırıp uğurlar.

Mütaffifin 83:22

İyiler kesinkes cennettedirler. Yani takva sahibi ve bahtiyar kullar nimet içindedirler. Sonra Cenab-ı Hak bu nimetleri üç vasıfla tanımladı. Bu üç vasıf aşağıdaki üç âyettir:

Mütaffifin 83:23

Tahtlar üzerinde etrafa bakarlar. Tüller içinde kurulmuş tahtlar üzerinde hoşlandıkları cennet manzaralarına, Allah'ın kendilerine bahşettiği nimet ve ikramlara ve düşmanlarının cehennemde nasıl azap edildiklerine bakarlar.

Mütaffifin 83:24

Yüzlerinde nimet ve mutluluğun sevincini farkedersin. Yüzlerindeki sevinç ve gülücük alâmetleri sebebiyle sen onların nimet içinde yüzdüklerini anlarsın. Nitekim servet ve bolluk içinde yaşayanların yüzlerinde de bu alâmetler gözükür. Burada ”görürsün" yerine ”farkedersin" ifadesi kullanıldı. Zira ”görmek", genellikle aşikâr olan şeyler için, ”farketmek" ise çoğunlukla gizli olan şeyler için kullanılır. Buradaki ”farkedersin" hitabı, cennetliklerin sahip oldukları nimet ve güzellikleri bildirmek için, hitaba lâyık herkese yöneliktir. Cafer Sâdık şöyle dedi: ”Cenab-ı Hakk'ı ziyaretten köşklerine döndüklerinde Cemâlullahı görmenin sevinci yüzlerinde güneş gibi parlar."

Mütaffifin 83:25

Onlara mühürlü saf bir içki sunulur. ”Rahîk", saf ve halis içki demektir. Yani onlara cennette, içinde yabancı madde bulunmayan, nefsi rahatsız etmeyen, yapısı bozulmayan, dünya içkilerine benzemeyen, ağzı bozmayan, baş ağrısı yapmayan bir içki vardır. O içki damgalı ve mühürlüdür, iyi muhafaza edilmiştir.

Mütaffifin 83:26

Onun sonu misktir. ”Misk", malum kokudur. Yani içki kap ve kadehleri toprak yerine miskle mühürlenmiştir. Bu içkiyi, içecek kimselere ikram olunmak üzere Allah onun mühürlenmesini emretmiş, o da mühürlenmiştir. Böylece ona herhangi bir kimsenin dokunması, bir elin ulaşması engellenmiştir. Ta ki iyiler onun mühürünü açsınlar. Bu ifade içkinin nefasetini vurgulamak için temsilen kullanılmıştır. Zira nefis bir şey mühürlü olur. ”Hitâm", bir şeyin sonu demektir. Yani bu içkiyi içen, ağzını kadehten ayırdığı zaman misk kokusu gibi bir koku hisseder. Yahut da içki miskle karışık olduğu için bu koku duyulur. Dünyada da misklenmiş içecekler böyledir, sonunda misk kokusu duyulur. Ebu'd-Derda (radıyallahü anh) şöyle dedi: ’Rahîk', gümüş gibi beyaz bir şaraptır, en son bunu içerler. Şayet dünya halkından birisi elini bu içkiye daldırıp çıkarabil şeydi onun güzel kokusunu bütün canlılar duyarlardı." İmrenenler ona imrensinler. İmrenenler, cennetliklerin bahsedilen hallerine imrensinler ve Allah'a itaat hususunda yarışsınlar. Buradaki emir, teşvik içindir. ”Tenâfüs" ün aslı, insanların ilgi duydukları hoş şeydir. Herkes onu kendi nefsi için arzu eder. Zünnûnü Mısrî şöyle dedi: ”Tenâfüs’ün (rağbetin) alâmeti, kalbin ona bağlanması, vicdanın ona yönelmesi, hatırlanıldığı zaman yerinde duramama, insanlardan uzaklaşma, yalnızlığa alışma, geçmiş günahlara ağlama, zikir dinlemekten hoşlanma, Allah'ın kelâmı üzerinde düşünme, nimetleri şükür ve sevinçle karşılama ve Allah'a bol yalvarmadır."

Mütaffifin 83:27

Karışımı tesnimdendir. Bu şarap tesnîm suyuyla karıştırılmıştır ki ”tesnîm", Adn Cennetinde akan bir pınarın adıdır. Tesnîm denmesi, cennetin en üstün şarabı olmasından dolayıdır.

Mütaffifin 83:28

O, Allah'a yakın olanların içecekleri bir kaynaktır. Bu saf içkiyi sadece ruhaniyet yönünden Allah'a yakın olanlar içeceklerdir. Diğer cennetlikler ise bu kaplardan ve bu saflıkta içki içemeyecekler. Ancak Allah'a giden yola sadıkane ve gönülden koyulanlar içeceklerdir. Ömrünü boşa geçiren kendine ağlasın. Bu içkiden mahrum olduğu için karalar bağlasın.

Mütaffifin 83:29

Doğrusu günahkârlar, yani suçlular ki, küfürden daha büyük suç olmaz. Bunlardan maksat, Ebû Cehil, Velid b. Muğîre, As b. Vâil ve benzerleri gibi Kureyşin reisleri ve müşriklerin elebaşlarıdır. İnananlara gülerlerdi. Yani dünyada Ammâr, Bilâl, Suheyb, Habbâb ve diğer fakir mü'minlerle alay ederlerdi.

Mütaffifin 83:30

Onlara uğradıklarında birbirlerine göz kırparlardı. Yani fakir mü'minler kulüplerinde bulunan müşriklere uğradıklarında müşrikler birbirlerine göz kaş işareti yaparlar, ayıplarlar ve şöyle derlerdi: ”Şunlara bakın. Kendilerini yoruyorlar, lezzetleri terkedip sıkıntılara giriyorlar, böylece âhirette sevap umuyorlar." "Teğâmüz", kaş, göz işaretidir. Kusur mânâsına da gelmektedir. Müşriklerin fakir mü'minlere uğramaları da mümkündür. Fakat birinci görüş daha geçerlidir.

Mütaffifin 83:31

Ailelerine döndüklerinde zevklenerek dönerlerdi. Yani fakir Müslümanlarla nasıl alay ettiklerini zevkle anlatarak dönerlerdi.

Mütaffifin 83:32

Mü'minleri gördüklerinde: ’İşte bunlar sapıklardır' derlerdi. Zalimler mü'minleri gördüklerinde hakaret kastıyla onları sapıklıkla suçluyorlar ve şöyle diyorlardı: ”Babalarının dinlerini terkedip yeni dine girdiler. Olup olmadığı belli olmayan sevap arzusuyla dünya nimetlerini terkediyorlar."

Mütaffifin 83:33

Halbuki onlar mü'minler üzerine bekçi gönderilmemişlerdi. Sapıklık veya doğruluklarına şahitlik yapmak, amellerini kontrol etmek üzere Allah tarafından mü'minler üzerine vekil tayin edilmedikleri halde bu mücrimler, mü'minlere bu şekilde dil uzatıyorlardı. Halbuki onlar kendilerini düzeltmekle görevlendirildiler. Başkalarının hallerini araştırmanın onlara ne faydası olabilir? Allah onları aşağılamak için böyle buyurmuştur.

Mütaffifin 83:34

İşte bugün de mü'minler kâfirlere gülecek. Müminler o zalimleri, azamet ve izzetten sonra zillet ve her türlü küçüklük ve alçaklık halleri içinde bulunca nimet ve refahtan sonra uğradıkları azap çeşitlerini görünce gülerler.

Mütaffifin 83:35

Koltuklar üzerinde etrafa bakacaklar. Mücrimlere ve kötü hallerine bakarak gülerler.

Mütaffifin 83:36

Nasıl, kâfirler yaptıklarının cezasını buldular mı? ”Tesvîb", mücazât anlammadır. Kötü karşılık için kullanılır. Kur'an'da ancak bu mânâda gelmiştir. Kâmûs'ta ise karşılık, bedel demektir. Yani kâfirler amellerinin ve suçlarının karşılığını gördüler mi? ”Yaptıkları" ise, mü'minlerle alay etmeleri ve onlara gülmeleridir. Bu âyet, kâfirlerin müminlere dünyada gülmelerine karşılık olarak mü'minlerin de âhirette kâfirlere güleceklerini açıkça ifade etmektedir. Hadisi şerifte şöyle buyuruldu: ”Dünyada insanlarla alay edene cennet kapılarından bir kapı açılır ve gel, gel denir. Sıkıntı ve üzüntü içinde gelir. Tam kapıya varınca birden kapı yüzüne kapatılır. Sonra başka bir kapı açılır. Yine gel gel denir. Gelince aynı şekilde yüzüne kapanır. Bu böyle devam eder durur. Artık ümidini kestiğinden açılan kapıya gelmez olur."(4) Ka'b dedi ki: ”Cennetliklerle cehennemlikler arasında pencerecikler vardır. Cennetlik birisi, cehennemlik düşmanını görmek isterse o pencere açılır." Bunlarda mü'minler için teselli vardır. Çünkü durum tersine dönmüş, kâfirler gülünç hale gelmişlerdir. Bu durum mü'minlerin yüceltilmesidir. Çünkü düşmanların alçaltılması, dostların yüceltilmesidir. Allah, dostları adına düşmanlarından intikam almaktadır. Çünkü O, dostları namına kızıyor, onlara eziyet edenlerden intikam alıyor. Allah cümlemizi korusun. Buradan da anlaşılmaktadır ki istihza, alay kastıyla gülme, eğlenme büyük günahlardandır. Bu işlere dalanlar günahkârlardandır. Allah'tan selâmet dileriz. Allah'ın yardımıyla Mutaffifm Sûresi'nin tefsiri tamamlandı.

İnşikak 84:1

İNŞİKÂK SÛRESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 25 âyettir. Gök yarıldığı yani arasından çıkan beyaz bir bulutla açıldığı zaman. Şu âyet-i kerimede de bu açıklanmaktadır: ”O gün gökyüzü beyaz bulutlar ile yarılacak ve melekler bölük bölük indirilecektir." (Furkân: 25) Bu bulutlar içinde melekler ilâhî emirleri indirirler. Denildi ki: ”Göğün yarılması kıyamet korkusundan dolayıdır. Nasıl yarılmaz ki Allah'ın kudret elinde bir hardal tanesinden bile küçük durumdadır."

İnşikak 84:2

Ve Rabbini dinleyip boyun eğecek hâle getirildiği zaman, yani saygın bir âmirin emri karşısında memurun itaati gibi Allah'ın kudreti karşısında boyun eğip teslim olduğunda ki bu boyun eğme ve söz dinleme mecazî değil, hakikidir. Çünkü gök, Allah'a boyun eğecek tarzda yaratılmıştır. Onun, bütün varlıkların kaynağı ve hiçbir şeyin karşı duramayacağı Rabbani güç ve otorite karşısındaki durumu, boyun eğip teslim olan kulun durumu gibidir.

İnşikak 84:3

Yer uzatılıp düzlendiği, düz bir yaprak şeklini alacak şekilde dağ ve tepelerinin yok edilip dümdüz hâle getirildiği veya mahlûkâtın hesap için durabilmesi gayesiyle genişletilip yayıldığı zaman. Çünkü genişletilmese bütün mahlukatı almaz. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Kıyamet günü olduğunda Allah yeri, deri gibi uzatır. Herkesin iki ayağının bastığı yer kadar yeri olur" Mahlukât çok olduğu için ancak bu kadar yer düşer. Deri gerildiği zaman bütün buruşuklukları gider ve dümdüz olur. Kıyamette, yeryüzü de böyle uzatılıp düzlenir.

İnşikak 84:4

içinde olanları dışarı atarak boşaldığı yani içindeki ölüleri ve hazineleri dışına fırlattığı zaman. Başka bir âyette şöyle buyuruluyor: ”Yeryüzü ağırlıklarını dışarı çıkardığı zaman" (Zilzâl: 2) Hazinelerin çıkması kıyamet günü değil, Deccal'in zuhura sırasında olacaktır, dersen buna şöyle cevap veririm: Kıyamet günü geniş bir zaman dilimidir. Deccal'in çıktığı andan itibaren kıyamet başlar denebilir. Zira Deccal'in çıkışı, kıyametin büyük alâmetlerindendir. Buna göre hazinelerin çıkarılması kıyametin kopmasına yakın bir anda, ölülerin çıkarılması da diriltme sonrasında olur. Yer tamamen boşalır. İçindekileri dışarı atmak için olanca gücünü kullanır

İnşikak 84:5

ve Rabbini dinleyip boyun eğecek hâle getirildiği zaman, yani dışarı atma ve boşaltma hususunda Rabbine teslim olduğu zaman ki, bu teslimiyet, mecazî değil, hakikidir. Rabbani kudret karşısında gerçekten teslim olur. Bu âyet iki kere zikredildi. Zira birincisi gökle ilgili, ikincisi yerle ilgilidir. Her bir şey bir başka şeyle bağlantılı olunca tekrar sayılmaz. ”İzâ"nın cevabı hazfedilmiştir. Takdiri şöyledir: Bütün bu sayılanlar gerçekleşince bözle ifade edilemeyecek derecede korkunç şeyler olacaktır.

İnşikak 84:6

Ey insan! Hitap mü'min, kâfir, günahkâr bütün insan cinsini kapsamaktadır. Her mükellefe yöneliktir. Şüphesiz sen Rabbine doğru (giden yolda) çaba üstüne çaba sarfetmektesin. ”Kedh", nefsi işte yormak, hırpalamak, kazanç için çok çalışmak demektir. Buna göre mânâ şöyledir: Sen Rabbine kavuşuncaya yani ölünceye kadar güç ve gayret sarfederek çok ciddî koşturma içindesin. Ölüm sonrası hâller ise ölüm öncesinden daha zordur, daha çok çalışma gerektirir. Bir haberde belirtildiğine göre ashab, Rasûlüllah'a şöyle dediler: ”Ya Rasûlallah! Kader yazısı yazıldı, mürekkep kurudu. Öyle ise ne diye yorulalım. Bunun üzerine Rasûlüllah: ’Çalışın, zira herkes ne için yaratılmışsa o konuda kolaylık görür.'" Sonunda O'na kavuşacaksın. Hayır ve şer ne amel işlediysen karşılığını elde edeceksin. Yani dünyada iken amel konusunda gösterdiğin ciddi gayretler, hattı zatında ahiretteki karşılığını elde etmek için yapılmış demektir. Bu karşılığı da mutlaka elde edeceksin. Öyle ise dünyada, seni ahirette kurtaracak işlerle meşgul ol. Seni orada mahvedecek işlerden uzak dur. Çünkü her çalışan, önceden yaptığı şeylere kavuşacaktır.

İnşikak 84:7

Kimin kitabı sağından verilirse, kitabı sağından verilen, bahtiyar mü'mindir. ”Ûtiye" fiilinin mazi (dili geçmiş zaman kipi) olarak kullanılması, kesinlik ifade etmek içindir. İleride gerçekleşecek olan sanki şimdiden gerçekleşmiştir. ”Kitap'tan maksat, elde etmek için çok çalıştığı amellerin yazılı olduğu kitaptır. Amellerin yazılış hikmeti ise şudur: Mükellef olan kişi amellerinin yazıldığını ve herkesin arasında gösterileceğini bilirse günah işlemekten daha çok çekinir.

İnşikak 84:8

Kolay bir hesapla hesaba çekilecek. Kıyamet günü ilâhî hikmetin gerektirdiği belirli bir müddet sonra kolay ve münakaşasız bir hesaba çekilecek, zor ve üzücü gelen bir durumla karşılaşmayacaktır. Kitabı soldan verilenlerin hesabı gibi zor olmayacaktır. Kolay hesap şu şekilde olacak: Kula günahları tanıtılacak, sonra da affedilecek. Hadis-i şerifte böyle söylenmiştir.. Yani kula amelleri arzedilecek, şu tâattır, şu da isyandır diye bilecektir. Tâata sevap verilecek, isyandan da vazgeçilecektir. İşte kolay hesap budur. Çünkü sahibi herhangi bir sıkıntı ve münakaşa ile karşılaşmayacaktır. Kendisine şunu niye yaptın denmeyecek, mazeret beyanı istenmeyecek, aleyhine delil getirilmeyecektir. Ciddî bir hesaba çekilme olsa, kişi ne mazeret bulabilir, ne de gerekçe. Neticede rezil ve helak olur.

İnşikak 84:9

Ve sevinçli olarak ailesine dönecektir. Yani kolay hesap mahallinden mü'min akrabalarının veya mü'minler grubunun yanına dönecektir. Çünkü onlar, onun mutluluk ve şeref yolunda arkadaşlarıdır. Kurtulmuşlardan olduğu için: ”...Alın kitabımı okuyun..." (Hakka: 19) diyerek sevinecektir. Bu dönüş cennete girmeden önce mahşerde iken olur.

İnşikak 84:10

Ama kitabı arkasından verilen, amel defteri arkadan, sol yandan verilen ki, sol eli arkaya doğru bükülür ve kitabı sol arkadan verilir. Hakka sûresinde arka zikredilmemiş, sadece solla yetinilmiştir. O âyetle bu âyet arasında bir çelişki yoktur. İmam Fahreddin Razî dedi ki: ”Bazılarının kitabının arkadan, bazılarının ise soldan verilmesi de muhtemeldir."

İnşikak 84:11

'Yetiş ey ölüm,' diye bağıracak. Kendisi için helak olmayı temenni edecek ve: ”Ey ölüm, artık gel zira gelme vaktidir," der. Fakat arzu ettiği ölüm de imdadına yetişmeyecektir. Ferrâ dedi ki: ”Neredesin ey pişmanlık! Yetiş ey felâket! gibi sözler sıkıntı ifadesi olarak Arapların kullandığı ifadelerdir." Ahiretteki helake ”sübûr" denmesi, o felâketin onlardan hiç ayrılmaması cihetindendir. Nitekim başka bir âyette şöyle belirtiliyor: ”Bugün bir kere yok olmayı istemeyin. Aksine bir çok defalar yok olmayı isteyin." (Furkân: 14)

İnşikak 84:12

Ve alevli ateşe girecektir. Yani onun hararetini doğrudan duyacaktır. Bu da gösteriyor ki, onların ölümü çağırmaları ateşe girmeden evvel olacaktır. İmam Fahreddin Razî de böyle belirtmiştir.

İnşikak 84:13

Çünkü o, ailesi içinde neşeliydi. Yani dünyada iken aile ve dostları arasında, işin sonunu düşünmeyen, ahiret işlerini akıllarının köşesinden geçirmeyen azgınların yaptığı gibi şımarıklık ve zevk-safa gösterisi yapıyordu. İşin özeti şudur ki; o, dünyada iken ahiret endişesi taşımıyor, kalbini boş şeylerle avutuyordu. Bundan dolayı müminin aksine daimî bir üzüntü ile cezalandırılır. Mü'min ise dünyada iken gönlünde ahiret endişesi taşıdığı için daimî bir neşe ile mükâfatlandırılacaktır.

İnşikak 84:14

(Rabbine) hiç dönmeyeceğini sanmıştı. Bu âyet, kâfirin dünyada iken neden neşeli olduğunu belirtmektedir. Yani bu kâfir hesaba çekilmeyi inkâr ederek Allah'a dönmeyeceğini sanmıştı. ”Hur", dönüş; ”mehâr", dönüş yeri demektir. İbn Abbas şöyle demiştir: ”Ben’yehûru' kelimesinin mânâsını bilmiyordum. Bir bedevinin, küçücük kızı için’hûrf yani dön dediğini işitince anladım." Bu ifade hadiste de kullanılmıştır: ”İyilikten sonra kötü hâle dönmekten Allah'a sığınınız."

İnşikak 84:15

Oysa gerçekten Rabbi onu görüyordu. Âyetteki ”belâ" kelimesi, kesinlik ifade ediyor. Yani elbette Allah'a dönecektir. Durum onun zannettiği gibi değildir. Şüphesiz onu yaratan Rabbi, onu ve cezayı gerektirecek amellerini görür. Ondan hiçbir şey gizli kalmaz. Onun huzuruna varıp hesabından geçmek ve amellerin cezasını çekmek kesindir. Kulu ihmal etmesi ve kötü amellerine karşı ceza vermemesi onun hikmetiyle bağdaşmaz. Bu ifade, bütün mükellefleri günahlardan sakındırmak içindir. Vâsıtî şöyle dedi: ”Allah, kulu yaratırken niçin yarattığını, neden dünyaya getirdiğini, onun için takdir ettiği saadet ve şekâveti, rızık ve eceli ile ilgili şeyleri, bilir ve görür."

İnşikak 84:16

Hayır hayır, şafağa... ”Kellâ" te'kid için gelmiştir. ”Şafak", güneş battıktan sonra ufukta gözüken kırmızılıktır. Âlimlerin çoğuna göre bu kırmızılık kaybolunca akşamın vakti çıkar, yatsı vakti girer. Müfredatta şöyle tarif edildi: ”Şafak, güneşin batması anında gündüz aydınlığının gece karanlığıyla karışmasıdır."

İnşikak 84:17

Geceye ve içinde barındırdığı... ”Vesak", dağınık şeyi biraraya getirmek demektir. Yani Cenab-ı Hak geceye, gecenin biraraya getirdiği, böcek, haşarat, yırtıcı ve diğer hayvanlardan karanlığıyla örtüp içine aldığı şeylere yemin etti. Gecenin, dağınık varlıkları birayaya getirmesi şöyle olur: Akşam olunca gündüz dağınık olan her şey yuvasına döner.

İnşikak 84:18

Dolunay olmuş aya yemin ederim ki yani ondördüncü gece dolunay hâline gelmiş aya. Allah yukarıda belirtilen şeylere yemin etti. Çünkü bunlardan her biri hâlden hâle girer. Bunlara yemin etmek, asıl kendisi için yemin edilen şeyle münasebet arzetmektedir. Allah, göklerde ve cisimlerdeki değişiklerle, canlıların hâlden hâle geçişleri üzerine yemin etti. Meselâ şafak kendinden önceki gündüz hâline ve kendinden sonraki gece hâline aykırıdır. Gece ve içinde barındırdığı şeylerde karanlığın aydınlıktan sonra meydana geldiğine, hayvanların uyanıkken uyur hâle geldiklerine delâlet etmektedir. Ayın dolunay hâli de, noksanken kamil hâle geldiğini kanıtlamaktadır.

İnşikak 84:19

Siz elbette hâlden hâle geçeceksiniz. Yani sıkıntı ve zorluk içinde hâlden hâle uğrayacaksınız. Râğıb şöyle dedi: ”Mutabakat, bir şeyi kendisi kadar olan başka bir şey üzerine koymaktır. Nalın, nalın üstüne kondu, dendiğinde bunu ifade eder. Sonra bazan bir şeyin üstünde olan veya başkasına denk gelen şeyler içinde kullanılır oldu." Denildi ki: ”‘Tabak', tabakanın çoğuludur. Tabaka ise, mertebe demektir. Buna göre mânâ siz hâllerden hâllere gireceksiniz. Bunlar sıkıntı içinde geçen hâllerdir. Bazıları bazılarından daha yüksektir. Bu sıkıntılı hâller ise, ölüm ve ölüm sonrasında cennet veya cehennemden birine girip yerleşinceye kadar kıyamet ve kıyametin dehşetli hâlleridir."

İnşikak 84:20

Böyleyken onlar acaba neden iman etmezler? Kıyamet günü hâlleri, belirtildiği gibi olacağına göre iman etmeyi destekleyen birçok şeyler olmasına rağmen onları inanmaktan alıkoyan şey nedir?

İnşikak 84:21

Karşılarında Kur'an okunduğu zaman secde etmezler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine Kur'an okuduğu zaman onları itaat ve secdeden alıkoyan nedir? Halbuki onlar lisandan iyi anlarlar. Kur'an'ı işitince onun kesinkes mucize ve Allah kelâmı olduğuna inanmaları, neticede Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Peygamberlik iddiasında sadık olduğunu bilmeleri, bütün emir ve yasaklarda ona uymaları gerekir. Kur'an'dan maksadın, özellikle secde âyeti olması, secdeden maksadın da secde âyeti okunduğunda yapılan secde olması mümkündür. Nitekim rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) birgün ”Secde et, Rabbine yaklaş." (Alak: 19) âyetini okuyunca mü'minlerle birlikte secde etti. (2) Kureyşliler ise eğlenmek için onların yanında el çırpıp ıslık çalıyorlardı.

İnşikak 84:22

Aksine o kâfirler yalanlıyorlar. Kıyameti ve onun korkunç hâllerinden bahseden Kur'an'ı yalanlıyorlar, bundan dolayı da tilâveti sırasında boyun eğip secde etmiyorlar.

İnşikak 84:23

Halbuki Allah onların gizlediklerini çok iyi bilir. Kalplerinde gizleyip, göğüslerinde sakladıkları küfür, haset, düşmanlık gibi şeyleri bilir ve ona göre ceza verir. ”el-Va'yu" bir şeyi kap veya zarfa koymak demektir. Bilâhare istiare yoluyla korumak, saklamak mânâlarında kullanıldı. Yahut da mânâ şöyledir: Allah, onların amel defterlerinde sakladıkları kötü amelleri ve kendileri için biriktirdikleri azap çeşitlerini iyi bilir.

İnşikak 84:24

Onlara acı azabı müjdele. Kâfirlere, son derece acıtıcı olan azabı müjdele. Belirtildiği gibi Allahü teâlâ 'nın onların gizlediklerini bilmesi, kesin olarak onları cezalandırmayı gerektirir. ”Müjdele" ifadesi, onlarla alay ve hakaret içindir. Nitekim Allahü teâlâ : ”Allah onlarla istihza eder..." (Bakara: 15) buyurmuştur. Aslında müjde, sevinçli bir haberi bildirmektir. Burada ise acıklı bir haberi bildirmek için kullanılmıştır.

İnşikak 84:25

Ancak iman edip sâlih amel işleyenler başkadır. Kalplerini nefsin kirli sıfatlarından arındırarak gerçek imana sahip olanlar ve emredilen ibadetleri yapanlar başkadır. Onlar için arkası kesilmeyen bir mükâfat vardır. Yani devam eden veya başa kakılmayan bir mükâfat vardır. Çünkü başa kakmak, nimetin güzelliğini bozar. Birinci tefsir daha uygundur. Yaratıcı ve hükümran olan Allah'ın yardımıyla İnşikâk Sûresinin tefsiri bitti.

Büruc 85:1

BÜRÛC SÛRESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 22 âyettir. Burçlar sahibi gökyüzüne... ”Burçlar"dan maksat, en yüksek felekte bulunan on iki burçtur. Bu yıldızlara burç denmesi, köşklere benzemesinden ötürüdür. Zira ay oralarda konaklamaktadır. Ayrıca Araplara çölde gözükmelerinden dolayı da burç denmiştir. Çünkü burç, bir şeyin güzellikleriyle ortaya çıkmasını ifade eder. ”Kadın teberrüc etti" dendiğinde, güzelliklerini ortaya koymada burç gibi oldu, denmiş olur. Fakat bu on iki burcun çıplak gözle herkese gözükmesi mümkün değildir. On iki burç gökyüzünün yirmi sekiz yerine taksim edilmiş vaziyettedir. Güneş her sene bu on iki burcun tamamından geçer, ay ise her ay buralara uğrar. Bu burçlarda pek çok faydalar ve insanlar için nice yararlar vardır. Allahü teâlâ, şeref ve değerlerini ortaya koymak için bu burçlara yemin etti.

Büruc 85:2

Vaad olunan o güne. ”O gün"den maksat, kıyamet günüdür. Allahü teâlâ bu gününün büyüklüğüne dikkat çekmek için ona yemin etti. Çünkü o, davaların görüldüğü, cezaların verildiği, hüküm ve otoritenin sadece Allah'a ait olduğu gündür.

Büruc 85:3

Şahitlik eden ve edilene Yemin olsun ki yani öncekilerden ve sonrakilerden, insanlardan ve cinlerden, meleklerden ve peygamberlerden ve acayip varlıklardan o güne şahit olan her şeye yemin olsun. ”Şahit"; hazır olan, tanıklık yapan demektir. Denildi ki: ”Şahitlik edilenden maksat, cuma günüdür. Şahitten murat da cuma namazında hazır olan Müslümanlardır. Çünkü güneş, cumadan daha faziletli bir gün üzerine doğup batmamıştır. Şahitlik edilenin arefe günü, şahidin de Arafat'ta bulunan hacı olduğu da söylenmiştir. Ayrıca her günün şahit, halkın da meşhûd (şahit edilen) olduğu söylenmiştir." Hasan-ı Basrî (Allah kendisine rahmet eylesin) şöyle demiştir: ”Her gün şöyle seslenir: ’Ben yeni bir günüm, bende yapılan şeylere şahidim. Beni ganimet bil, yoksa güneş battıktan sonra kıyamete kadar bir daha beni bulamazsın.'" (1) 1- Bu söz, Hasan Basrî'den rivayet edilmiş olup mevkuftur. Bunu teyit eden sahih rivayetler vardır.

Büruc 85:4

Kahrolsun o hendeğin sahipleri! Bu cümle duâ değil, haber cümlesi olduğu için te'kid lamı hazfedilerek kasemin cevabı olarak gelmiştir. Yani onlar Allah'ın gazabı ve lânetiyle mutlaka helak oldular, anlamındadır. Fakat bu cümlenin haber değil, kasemin cevabına işaret eden duâ cümlesi olması daha doğrudur. Bu taktirde, kahrolsun o hendeğin sahipleri, demek olur. Kahredilmek lanetten kinayedir. Çünkü öldürmek, cezaların en sertidir ve büyük bir öfkenin neticesidir, hayır ve rahmetten uzaklaştırmayı gerektirir. Zaten lanet de rahmetten uzaklaştırmak demektir. Öldürmek lanetle bağlantılıdır. Bir bakıma şöyle denmektedir: Anılan bu şeylere yemin ederim ki, hendek sahipleri nasıl lanete uğramışlarsa Mekke kâfirleri de öylece lanete uğramışlardır. Cümlenin beddua için gelmesi daha doğrudur dedik. Çünkü bu sûre, mü'minlerin imanını pekiştirmek, kâfirlerin eziyetlerine karşı sabırlı kılmak, öncekilerin başlarına gelen işkenceleri ve buna karşı nasıl dayandıklarını hatırlatmak, böyle durumlara alışmalarını, Mekkelilerden gelecek eziyetlere sabretmelerini, bu müşriklerin Allah katında lanetlenmiş Hendek sahipleri gibi lanete müstehak olduğunu bilmeleri için gelmiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki bu, Allah tarafından Hendek sahiplerine yapılmış bir beddua değildir. Çünkü Allah âciz değildir ki beddua etsin. "Uhdûd", yerde uzunlamasına açılmış derin hendek demektir. ”Hendek sahipleri'"nden maksat ise, Yahudi kral Zû Nüvas el-Himyerî ve askerleridir. Olay şöyle cereyan etmiştir: Adı Abdullah b. Sâmir olan sâlih bir kul, Necran'a gitti. Bu zât Hazret-i İsa'nın dini üzereydi. Necranlıları Hristiyanlığa çağırdı. Onlar da kabul ettiler. Zû Nüvas, ordusuyla birlikte Himyer'den kalkıp üzerlerine yürüdü. Onları ateşe atılmak veya Yahudiliği seçmek gibi bir tercihle karşı karşıya bıraktı. Necranlılar Yahudiliği reddettiler. Zû Nüvas, hendek kazdırdı ve içine ateş yaktırdı. Abdullah b. Sâmir'e tâbi olan herkesi hendeğe attırdı. Böylece yaklaşık on iki bin kişiyi yaktı. Ashab-ı uhdûd (Hendek sahipleri) hakkında Müslim'in Sahih'inde şöyle bir kıssa zikıedilmiştir: ”Sizden önceki kavimlerden birinin bir kralı, bu kralın da bir sihirbazı vardı. Sihirbaz yaşlanınca krala şöyle dedi: ’Artık ben yaşlandım. Bana bir çocuk gönder ki ona sihirbazlık öğreteyim.' Kral, sihir öğretmesi için ona bir çocuk gönderdi. Çocuğun gelip gittiği yol üzerinde bir rahip vardı. Çocuk, rahibin yanına varıp oturdu. Sözünü dinledi, sözleri hoşuna gitti. Sihirbaza giderken rahibe uğrar, yanında biraz eğleşirdi. Geç kalmasından ötürü sihirbaz çocuğu dövdü. Çocuk da rahibe şikayette bulundu. Rahip, çocuğa dedi ki: ’Sihirbazın dövmesinden endişe edersen, ailem beni geç bıraktı dersin. Şayet ailenden çekinirsen, sihirbaz beni geciktirdi dersin.' Durum bu minval üzere giderken çocuk, insanların yolunu kesen bir hayvana rastgeldi. Bu hayvan arslan veya yılandı. Çocuk kendi kendine: ’Rahip mi, yoksa sihirbaz mı daha faziletli, bugün anlayacağım' dedi. Eline bir taş alıp: ’Ey Allah'ım! Şayet rahibin durumu sana göre daha güzelse bu hayvanı öldür ki, insanlar yollarına devam etsinler' dedi ve taşı atıp hayvanı öldürdü. İnsanlar da yollarına devam ettiler. Rahibe gelip durumu haber verdi. Rahip dedi ki: ’Yavrucuğum, artık sen bugün benden daha faziletlisin. Görüyorum ki, sen yüce bir mertebeye ulaşmışsın. Bundan sonra ağır imtihanlara tâbi tutulacaksın. Başına bir dert gelirse sakın beni ele verme.' Çocuk, anadan doğma körün gözünü açıyor, cilt hastalıklarını gideriyor, insanların başka hastalıklarını tedavi ediyordu. Kralın âmâ olan bir yakını, durumu işitince pek çok hediyelerle çocuğa geldi ve: ’Şayet beni şifaya kavuşturursan bütün bu hediyeler senin olacak' dedi. Çocuk da: ’Ben kimseye şifa vermiyorum. Şifayı veren ancak Allah'tır. Şayet Allah'a iman edersen O'na duâ ederim, sana şifa verir,' dedi. Adam iman etti, Allah da ona şifa verdi. Eskiden olduğu gibi kralın huzuruna vardı. Kral: ’Gözünü kim açtı?' deyince adam: ’Rabbim!' dedi. Kral: ’Senin benden başka rabbin var mı?' deyince adam: ’Evet benim ve senin Rabbin olan Allah' dedi. Kral adama iskence etmeye başladı. Bu durum çocuğu ele verinceye kadar sürdü. Neticede çocuk, kralın huzuruna getirildi. Kral ona: ’Ey oğul! Anadan doğma körün gözünü açtığını, cilt hastalıklarını iyi ettiğini, daha pek çok hastalıkları tedavi ettiğini işittim,' dedi. Çocuk da: ’Ben kimseye şifa vermiyorum, şifayı veren Allah'tır' dedi. Kral ona işkence etmeye başladı. Bu durum rahibi ele verinceye kadar sürdü. Bu sefer rahip kralın huzuruna getirildi. Rahibe: ’Dininden dön,' denildi. O da dönmedi. Kral bir testere istedi ve başının tam ortasına koyup adamı ikiye biçti. Sonra kralın yakını olan adam getirildi, ona da: ’Dininden dön dendi.' O da dönmedi. Testereyi başının ortasına yerleştirip onu da ikiye böldü. Daha sonra çocuk getirildi. Ona da: ’Dininden dön,' dendi. O da reddetti. : Kral, çocuğu adamlarından bir gruba verip onlara şu tenbihte bulundu: Bu çocuğu filanca dağa götürün, tepeye çıkarın. Tam zirveye ulaştığınızda dininden dönerse ne âlâ, dönmezse onu aşağı atın. Çocuğu dağa götürdüler, tepeye çıkardılar. Çocuk şöyle duâ etti: ’Allah'ım! Beni onların şerrinden nasıl koruyacaksan koru.' Dağ birden bire sarsıldı. Adamlar düşüp yuvarlandılar. Çocuk yürüyerek krala geldi. Kral: ’Yanındaki adamlar ne oldu,' deyince çocuk: ’Allah beni onlardan korudu' dedi. Kral bu sefer çocuğu adamlarından başka bir gruba teslim etti ve şu talimatı verdi: ’Onu bir gemiye bindirin. Denizin ortasına kadar götürün. Dininden dönerse ne âlâ, dönmezse denize atın.' Çocuğu götürdüler, çocuk şöyle duâ etti: ’Allah'ım! Bunların şerrinden beni ne şekilde koruyacaksan koru.' Bunun üzerine gemi tersine döndü, kralın adamları boğuldu. Çocuk yine yürüyerek krala geldi. Kral: ’Yanındaki adamlar ne oldu?' deyince çocuk: ’Allah beni onların şerrinden korudu,' dedi ve şunu ilâve etti: ’Ey kral! Sana emredeceğim şeyi yerine getirmedikçe beni asla öldüremeyeceksin.' Kral: ’Nedir o?' deyince çocuk şöyle dedi: ’İnsanları düz bir meydanda toplar, beni de bir ağacın dalına asarsın, sonra ok torbamdan bir ok alır, onu yayın tam ortasına yerleştirir, sonra da: Bu çocuğun Rabbi adıyla diyerek oku atarsın.' Kral çocuğun dediklerini yaptı, oku attı, ok çocuğun şakağına isabet etti. Çocuk elini okun saplandığı şakağına koydu ve öldü. Bu hali gören insanlar da: ’Çocuğun Rabbine iman ettik, çocuğun Rabbine iman ettik,' dediler. Krala gidilip şöyle dendi: ’Sen neden korkuyorsan Yemin olsun işte korktuğun başına geldi. İnsanlar iman ettiler.' Kral hemen yol girişlerine hendekler kazılmasını emretti, hendekler kazıldı, içinde ateşler yakıldı. Kral: ’Kim dininden dönmezse bu hendeğe atın' dedi. Dediği gibi inananları hendeğe attılar. Kucağında emzikli bir yavrusu olan bir kadın geldi. Hendeğe girmekte tereddüt etti. Kucağındaki çocuk ise: ’Ey anacağım! Korkma sabret, çünkü sen hak üzeresin,' dedi." Bu çocuk, beşikte iken konuşan süt çocuklarından idi. Bu çocukların sayısı Yûsuf sûresinin tefsirinde geçmişti. Bu olay, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in doğumundan doksan sene önce olmuştu. Hadiste belirtilen olaylar, velilerin kerametlerinin hak olduğunu, ölüm korkusu durumunda yalan söylemenin caizliğini ispat etmektedir. Ölümle tehdit edilen, ister yalan söyleyen olsun isterse başkası olsun farketmez.

Büruc 85:5

O çıralı ateşin... Ateş, hendekten bedeldir. Çünkü hendek, ateşi de içine almaktadır. Hendek, ateşle korkunç olmaktadır. Bu ateş bol odunlu, yüksek alevli bir ateştir.

Büruc 85:6

Hani o ateşin başına oturmuşlar. Hendeğin çevresinde yüksekçe bir yerde oturup mü'minleri ateşe atıp yaktıklarında lanete uğramışlardı. Dinlerini terkedenleri bırakıyorlar, terketmeyenleri ise ateşe atıp yakıyorlardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhdûd ashabını andığı zaman, zor imtihandan Allah'a sığınırdı. Bu ölümü bile aratan imtihandır.

Büruc 85:7

Mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. Kralın yanında birbirlerine şahitlik yapıyorlar, en ufak bir acıma ve merhamet duymaksızın, emredildiği şekilde mü'minleri yakmakta hiç kimsenin kusur etmediğini söylüyorlardı. Yahut da kıyamet gününde mü'minlere yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Yani elleri, ayakları ve dilleri yapmış oldukları işkence konusunda onların aleyhlerine şahitlik edeceklerdir.

Büruc 85:8

O mü'minlere kızmalarının sebebi de sadece azîz ve hamîd olan Allah'a iman etmeleri idi. Bundan dolayı mü'minleri ayıplayıp onlardan nefret ediyorlardı. Âyette iman, geçmiş zaman kipiyle değil, şimdiki zaman kipiyle kullanılmıştır. Halbuki onlar eskiden inanmışlardı. Fakat onlar eskiden inandıkları için değil, inanmaya devam ettikleri için mü'minleri yakıyorlardı. İstisna müteferrağdır. Âyette, mü'minlerin kınanıp ayıplandıkları şeylerden tamamen uzak oldukları açıklanmaktadır. Bu ifade tarzı, şâirin şu ifadesi gibidir: Onlarda kusur yoktur, varsa da ancak, Düşmanla vuruşmaktan kılıçları oldu berbat. Onların ayıpladıkları şey, gerçekte ayıplanacak şeylerden değildir. Şâirin ayıp saydığı şey de aslında ayıp değil, meziyettir. Bu, bir ifade tarzıdır. ”Azîz" azabından korkulan, ”hamîd" ise nimet veren, sevabı umulan demektir. Aşağıdaki âyet de bunu te'kid etmektedir:

Büruc 85:9

O Allah ki, göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Bu sıfat sona bırakıldı, çünkü tam bir hükümranlık ancak kamil bir güçle meydana gelir ki, buna da hamîd sıfatı delâlet etmektedir. Çünkü kamil bir ilme sahip olmayanın güzel ve beğenilen fiiller yapması mümkün değildir. Keşfü'l-Esrâr'da şöyle dendi: ”Allah'ın kendini bu sıfatlarla tammlamasının sebebi şudur: Bilinsin ki Allah güçsüz olduğu için kâfirlere mühlet vermiş değil, aksine ancak böyle yapmakla hakedecekleri korkunç bir azaba uğramalarım istediği için fırsat vermiştir." Bu âyette, son derece cahilliklerinden dolayı kâfirleri kötüleme vardır. Çünkü onlar övgü sebebi olan imanı, yerme sebebi saydılar. Ve Allah her şeye şahittir. Bu, kâfirler için mü'minlere işkence ettiklerinden dolayı şiddetli bir tehdittir. Zira Allahü teâlâ 'nın her şeyi bilmesi, her şeyin cezasını vermeyi gerektirir. Kul, inanırsa ki, Allahü teâlâ yaptıklarını biliyor, durumlarını görüyor, o takdirde Allah için katlandıkları zorluklar, kendisine kolay gelir. Hikâye edildi ki, adamın birisi kırbaçla dövüldüğü halde sabredip hiç sesini çıkarmıyor. Durumu görenlerden birisi sordu: ”Bu dayak sana acı vermiyor mu?" Adam: ”Evet, veriyor" dedi. ”Peki neden ses çıkarmıyorsun?" deyince: ”Beni seyredenler arasında sevdiğim birisi var, bana bakıyor. Bağırıp çağırırsam O'nun gözünden düşerim diye korkuyorum. Kim ki, hakkı sevdiğini iddia eder de bir karmca ve bir sivrisinek ısırmasına, hatta daha küçüğüne bile sabredemezse sevgi iddiasında nasıl samimi olabilir?" Dediler ki, bu Uhdûd kıssası, herhangi bir şekilde işkenceye tâbi tutularak küfre zorlanan kişinin, tehdit edildiği şey karşısında sabretmesinin daha uygun olacağına işaret etmektedir. Her ne kadar şeklen kâfir gözükmeye izin varsa da... Hikâye edildi ki, sahte peygamber Müseylime, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabından iki kişiyi yakaladı. Birisine: ”Benim Allah Rasûlü olduğuma şehadet eder misin?" diye sordu. O da: ”Ederim", dedi. Müseylime onu salıverdi. Ötekine de aynı soruyu sordu. O ise: ”Hayır sen yalancının tekisin," dedi. Müseylime onu öldürdü. Bunu duyan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ”Müseylime'nin salıverdiği, ruhsatı kullandı, bununla vebale girmedi. Sabreden ise güzel olanı tercih etti. Cennet ona kutlu olsun."

Büruc 85:10

İnanan erkek ve kadınlara işkence yapıp Uhdûd ashabına yapıldığı gibi inananlara dinlerinden dönsünler diye eza ve cefa yapanlar ki, Kureyşliler, Bilâl ve Ammâr'a işkence ediyorlardı. Zaten muhabbet ehli belâdan yakasını sıyıramaz. Söyleyen şâir ne güzel söylemiş: Âşıkın dertsiz olması ne uzakmış, Adn Cennetini sıkıntılar kuşatmış. Sonra da tevbe etmeyenlere cehennem azabı ve yangın azabı vardır. Yaptıkları işkencelerden dolayı küfür ve eziyetlerinden vazgeçmeyenler, küfürleri sebebiyle ahirette ebedî olarak cezalandırılacaklardır. Ayrıca müminlere işkence ettiklerinden ötürü diğer cehennemliklerden fazla olarak daha şiddetli şekilde azap edileceklerdir. İki azap arasındaki fark böylece ortaya çıkmaktadır. Ayette geçen ”sonra" kelimesi, Allah'ın hilim ve ikram sahibi olduğuna işaret etmek içindir. Zira O, hemen helak etmemekte, gecikse bile tevbeyi kabul etmektedir. ”Cehennem azabı"îıdan kastın, cehennemin soğukluğu ve zemherisi, ”yangın azabı" ndan maksadın ise, cehennemin sıcaklığı olması da muhtemeldir. Onlar soğuklukla sıcaklık arasında gelir giderler. Sıcaklık, mü'minleri dünyada yaktıkları için; soğukluk ise, diğer günah ve suçlardan ötürüdür. Çünkü ceza, amelin cinsinden olur.

Büruc 85:11

İnanan ve iyi amel yapanlar için de altından ırmaklar akan cennetler vardır. Belirtilen iman ve amel sebebiyle ki, kâfirlerin eziyet ve yakmalarına karşı sabretmek iyi amellerdendir. İşte bu yüzden onlar cehenneme karşılık cennetle mükâfatlandırılacaklardır. Bu cennetlerin altından nehirler akacaktır. Dünyada yakılırken hissettikleri hararete karşılık bu nehirlerde serinleyeceklerdir. Ebu'ssuud, tefsirinde demişdir ki: ”Cennetten kasıt, ağaçlar ise, nehirlerin bu ağaçlar altından akması malumdur. Şayet cennetten kasıt, ağaçları da içine alan saha ise,’altından' ifadesi, nehirlerin aşikâr akışı itibariyledir. Çünkü cennetin ağaçları cennet sahasını kaplayıp örter. Zaten cennet ismi de buradan yani örtülü olmaktan gelir." İşte büyük kurtuluş budur. Yani cenneti elde etmek büyük kurtuluştur ki, dünya ve içinde olan her şey onun yanında pek değersizdir. ”Fevz", serden kurtulmak, hayra kavuşmaktır. ”Büyük kurtuluş"tan maksat, cennete nail olmaktır. Allah'ın rızasını kazanmak ise, en büyük kurtuluştur. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”...Allah'ın rızası hepsinden büyüktür." (Tevbe: 72)

Büruc 85:12

Şüphesiz Rabbinin yakalaması çok serttir. ”Batş", kıskıvrak yakalamak demektir. Ayrıca şiddet sıfatıyla nitelenmesi, yakalamanın ne kadar sert ve katmerli olduğunu ifade eder. Bu yakalama, Allahü teâlâ 'nın zorba ve zalimleri enselemesi, onlardan intikam alıp cezalandırmasıdır. Gerçi bu yakalama, onlara bir süre tanıdıktan sonra olmaktadır. Fakat böyle olması acizliğinden değil, hikmetinden dolayıdır.

Büruc 85:13

Yoktan yaratan ve tekrar dirilten O'dur. Mahlukatı yoktan varlık âlemine çıkaran sadece ve sadece O'dur. Sonra da onları öldürmekte, bilâhare iyi ve kötü amellerinin karşılığını vermek için onları diriltmektedir. Veya Allah kâfirleri dünyada cezalandırdığı gibi ahirette de tekrar cezalandırır. İbn Abbas şöyle dedi: ”Ateş cehennemlikleri yer, kömür haline gelirler. Allah onları yeniden yaratır. Âyetin işaret ettiği budur. Yahut da Allah insanı topraktan yaratır, tekrar toprağa iade eder veya onu spermden yaratır, ahirette tekrar eski haline döndürür." Allah'ın sıfatı olan ”mübdi", baştan yaratıp ortaya çıkaran, ”muîd" ise, yok olduktan sonra tekrar eski haline getiren demektir. İade, ikinci başlangıçtır. İmam Gazali şöyle dedi: ”el-Mübdiul-muîd in mânâsı, icad eden demektir. Fakat icad, daha önce benzeri olmayan bir şeyi ortaya koymak şeklinde olursa buna ibda, önceden benzeri varsa buna da iade denir. Allah insanları yoktan var etmiş, sonra onları mahşerde tekrar var edecektir. Her şey O'ndan gelmiş yine O'na dönecektir."

Büruc 85:14

O, çok bağışlayan ve çok sevendir. Küfürden imana dönen ve günahlardan tevbe edenlerin tevbesini kabul eder. İtaat edenleri veya tevbe edenleri çok sever.

Büruc 85:15

O, Arş'ın sahibidir, yücedir. Arş'ı yaratandır, Arş ve diğer yaratıklar üzerinde hakimiyet ve otorite O'na aittir. O'nun zâtı yücedir, fiilleri güzeldir, ikram ve ihsanı boldur. Kamusta şöyle dendi: ”Mecîd; yüce, cömert ve şerefli anlammadır. Onu temcid (ululayıp ağırlama) ve tazim etti (yüceltti), medhetti demektir." Mecîd kelimesinin sonu esre ile de okundu. Bu takdirde arşın sıfatı olmaktadır. Mânâ da şöyledir: ”O yüce Arşın sahibidir." Yüceliği ise, cihet olarak yüksekliği, varlığının büyüklüğü ve terkibinin güzelliğidir. O, şekil ve tertip yönünden varlıkların en güzelidir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Arş'ın büyüklüğü yanında kürsî, çöle atılmış bir yüzük halkası kadardır." (3) Hattı zatında çok geniş olmasına rağmen arş karşısında küîsînin durumu bu olursa diğer yer ve gök cisimlerinin durumunu sen hesap et. 3- Hadisi İbn Cerîr tahrîc etmiştir. Sahih ve hasen hadisler halinde pek çok rivayetleri vardır. Bkz. Taberî, Câmiu'I-Beyanve İbn Kesîr, 1/228. Sehl (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Allah Arş'ı ihtiyaçtan değil, kudretini göstermek için yarattı."

Büruc 85:16

Dilediğini mutlaka yapandır. Murad ettiği hiçbir fiil, iradesine aykırı düşmez. Bu, hak ehlinin görüşüne delildir. "Faal", failin mübalâğasıdır. Çünkü O'nun dileyip yaptıkları son derece çoktur. Diriltme, öldürme, aziz yapma, zelîl kılma, zenginleştirme, fakirleştirme, şifa verme, hastalandırma, yaklaştırma, uzaklaştırma, imar, tahrip vs. bu fiiller Allah'ın, dileyip yaptığı şeylerdendir. Rivayet edildi ki, bir grup insan hasta yatağında Hazret-i Ebû Bekir'in huzuruna girdiler: ”Sana bir doktor getirelim mi?" dediklerinde Hazret-i Ebû Bekir: ”Doktor beni gördü" deyince: ”Peki ne dedi," diye sordular. ”Ben istediğimi yaparım," dedi diye cevap verdi.

Büruc 85:17

Orduların kıssası sana geldi mi? Elbette geldi. Sora takrir yani muhatabı ikrara sevketmek içindir. ”Orduların kıssası"ndan maksat da Peygamberlere karşı savaşan kâfirler topluluğunun haberi ki, bu haber, onların küfür ve sapıklıkta devamlarıdır.

Büruc 85:18

Yani Firavun ve Semûd'un nasıl kâfir oldukları ve ne cezaya çarptırıldıklarını öğrendin mi? Onların hikâyesi sana ulaştı mı? Kavmine bunları hatırlat, onların başına gelenlerin, kendi başlarına da geleceğini haber ver. Çünkü onlar Firavun ve ordusunun haberini biliyorlar, Semûd kavminin helak izlerini de görüyorlardı. Çünkü bu izler ülkelerinde uğrak yerlerindeydi, Zaman itibariyle Semûd, Firavun'dan önce ise de âyet sonlarına -ses âhengine-riayet için sonra zikredilmiştir.

Büruc 85:19

Fakat o inkarcılar hâlâ bir yalanlama içinde... Senin kavminden olan inkarcılar azabı hak etmede, cezaya çırpılmada onlardan daha ileridedir. Çünkü onlar durumu gayet net, âyetleri gayet açık olduğu halde Kur'an'ı yalanlamakta ısrar ediyorlar. Buradaki ”bel", Kureyş müşrikleriyle Firavun ve ordusunun farkına işaret etmektedir. Yani inkârda bunlar onlardan daha beterdir denmektedir.

Büruc 85:20

Oysa Allah onları arkalarından kuşatmıştır. Bu, onların Allah'ın azabından kurtulamayacaklarının temsil yoluyla ifadesidir. Yani kişinin, kaçacak delik bırakmayacak şekilde düşmanını çepeçevre kuşatmasına benzetilmiştir.

Büruc 85:21

Hayır, o şerefli bir Kur'an'dır. Durum onların dedikleri gibi değildir. Yalanladıkları şey, derecesi yüksek ve şerefli bir Kur'an'dır. Dünya ve ahiretin güzelliklerini kapsamaktadır.

Büruc 85:22

Levh-i Mahfuz'dadır. Yani şeytanın ulaşmasından ve tahriften korunmuştur. Levh-i Mahfuz'un ne olduğunu İbn Abbas şöyle açıklamaktadır: ”Allah beyaz bir inciden bir Levh-i Mahfuz yarattı. Onun iki kapağı kırmızı yakuttandır. Uzunluğu yerle gök arasıdır. Genişliği doğu ile batı arasıdır. Allah hergün oraya nazar eder. Diriltir, öldürür, azîz yapar, zelîl kılar. Dilediğini işler. Kim Allah'a iman eder, vaadini doğrular, peygamberlerine uyarsa Allah onu cennete kor." (4) Allah'ın yardımıyla Bürûc Sûresinin tefsiri bitti.

Târık 86:1

TÂRİK SÛRESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 17 âyettir. Yemin olsun o göğe ve târık'a. Aslında ”târik", geceleyin gelip kapıyı çalana denir. Mâverdî şöyle dedi: ”Tarık'ın aslı vurmaktır. Kendisiyle demire vurulduğu için çekice mıtraka denir. Geceleyin yola çıkana da genellikle kapı çalma ihtiyacı duyduğu için târik denir. Buradaki târık'tan maksat, geceleyin ortaya çıkan yıldızdır." Râğıp el-Isfahanî dedi ki: ”Yıldıza ”târik" denmesi, sırf geceleyin gözükmesinden dolayıdır." Utbe kızı Hind, Uhud günü şöyle dedi: ”Biz târik'ın kızlarıyız, eğerler üzerinde yürürüz. Yani babamız şeref ve yücelik itibariyle yıldız gibidir. Şair de şöyle dedi: Ey gecenin evvelinde neşeyle uyuyan! Felâketler seherlerin kapısını çalar hazan. Başlangıcı güzel olan geceyle sevinme, Nice gecelerin sonu ateşi körükler durmadan." Durumunun ehemmiyeti ve değerinin yüceliği sebebiyle Allahü teâlâ târık'ın peşinden şu soruyu getirdi:

Târık 86:2

Târik nedir, bildin mi? Yani târık'ı sana bildiren nedir? Şüphesiz o, yaratıcı ve âlim olan Allah'ın bildirmesiyle bilinebilir. Sonra Allahü teâlâ onu şöyle açıklıyor:

Târık 86:3

O, karanlığı delen yıldızdır. ”Sâkıb", aydınlatan demektir. Allahü teâlâ onu genel vasfıyla ifade etti, bilâhare de durumunu anlatmak için özel vasfıyla açıkladı. Buna göre mânâ şöyledir: O son derece parlak bir yıldızdır ki, nuru ve aydınlığıyla üzerine çöken gece karanlığını delip geçer. Hasan-ı Basrî'nin dediği gibi yıldızdan maksat, bütün yıldızlardır. Her ne kadar aralarında derece farkı varsa da her yıldızın karanlığı delen bir ışığı vardır. Kudret ve hikmetine işaret ettiği için Allah göğe ve yıldızlara yemin etti. Bu yıldızın Zuhal veya Süreyya yıldızı olduğu da söylendi. Fakat birinci görüş daha doğrudur. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurdu: ”...Onlar yıldızlarla yollarını doğrulturlar." (Nahl: 16)

Târık 86:4

Hiçbir nefis yoktur ki başında bir denetleyici bulunmasın. Bu cümle yeminin cevabıdır. Aradakiler ise parantez cümleleridir. Yemin edilen şeyin büyüklüğünü pekiştirmek için gelmişlerdir. ”In" olumsuzluk içindir. ”Lemmâ" ise, ”illâ" manasınadır. Buna göre âyetin anlamı şöyledir: İster insan ister cin, ister iyi isterse kötü, her nefis üzerinde mutlaka bir gözetleyici ve hakim vardır. O gözcü ve hakim, Allahü teâlâ 'dır. Çünkü Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: ”...Allah her şeyi gözetley'endir." (Ahzâb: 52) Hikâye edildi ki, Hazret-i Ömer koyun güden bir köleye uğradı. Ona: ”Bana bir koyun sat" dedi. Köle: ”Koyunlar benim değil, ben sadece efendimin hizmetkârıyım" deyince Ömer: ”Efendine dersin ki koyunu kurt yedi." Bu sefer köle: ”Peki Allah ne olacak" deyince Ömer bu köleyi ve koyunları satın aldı, köleyi azad etti. Koyunları da ona bağışladı. Murakabe sahibi kişi, cezasından korktuğu için kötülüklerden kaçman kimseden daha ziyade, Allah'tan utandığı ve korktuğundan ötürü günahları terkeder. Denildi ki, ”Hafız (denetleyici)" den maksat, kişinin amelini, hayır ve şer olarak kazandığı şeyleri gözetip sayan melektir. Nitekim bir âyette şöyle buyuruluyor: ”Yaptıklarınızı bilen, değerli yazıcılar sizi gözetlemektedirler." (înfitâr: 10-12) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şöyle rivayet edilmiştir: ”Sizin amelleriniz bana arzolunur. Şayet iyi bir amel olursa bundan dolayı Allah'a hamdederim. Eğer kötü olursa sizin için Allah'tan bağışlama dilerim." (1) 1- Hadisi İbn Sa'd, Tabakât'ında zikretmiştir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 2/76. Rivayet edildi ki, her mü'min için yüz altmış melek görevlendirilmiştir. Bal tepsisinden sineklerin kovalandığı gibi bunlar mü'minleri kötülüklerden korurlar. Şayet kul, bir an bile kendi haline bırakılsa şeytanlar hemen onu kaparlar. "Lemmâ", şeddesiz olarak ”lemâ" şeklinde de okundu. Buna göre mânâ şöyledir: Durum şudur ki, her nefsin üzerinde bir gözetleyici vardır. Ayette, nefisleri zararlı işlerden korkutma, faydalı işlere teşvik vardır. Nefisten maksatm sadece mükellef olanlarmki değil, genel olarak bütün canlılarmki olması muhtemeldir. Keza ”Hafız (gözetleyici)" den maksat da Allah olabilir. Çünkü Allah, her şeyi gözeten, halleri bilen, yaratıklara faydalı şeyleri ulaştıran, zararlı şeylerden koruyandır. Kullardan hafız (gözetleyici) olanlar ise, organlarını, kalbini ve dinini öfkenin baskısından, şehvetin tatlılığından, nefsin hilesinden, şeytanın aldatmasından koruyandır. Çünkü kişi daima uçurumun kenarmdadır. Felâkete sürükleyen bu güçlerle kuşatılmıştır.

Târık 86:5

Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın. Mizanı, haşri ve neşri inkâr eden, cehalet ve unutma ile içice olan insan, neden yaratıldığını bir düşünsün de asla hayat kokusu koklamayan maddelerden kendisini yaratan Allahü teâlâ 'nın onu tekrar diriltmeye kadir olduğunu, hatta akıl ölçüsüne göre daha kadir olduğunu anlasın ve ahiret günü için kendisine faydalı olacak şeyleri yapsın, kendisini uçuruma götürecek günahları meleğe yazdırmasın.

Târık 86:6

Atılan bir sudan yaratıldı. Bu, mukadder bir soruya cevap olmak üzere gelmiştir. Sanki şöyle sorulmuş: ”Peki o neden yaratıldı?" Bunun üzerine şöyle cevap verilmiş: ”Atılan bir sudan yaratıldı ”Bu, süratle akıp yerinden fırlayan bir sudur. Yani rahme dökülen menidir. Maksat, karı kocanın rahimde birleşen sperm ve yumurtalarıdır.

Târık 86:7

O su, erkeğin sırtı ile kadının göğüs kafesi arasından çıkar. Bu fırlayıp çıkan su, erkeğin sırtı ile kadının kaburga ve göğüs kemikleri arasından çıkar. İbn Abbas şöyle dedi: ”O su, iki göğüs arasından çıkar." Kamusa göre ”Terâib", göğüs kemikleri veya köprücük kemiklerine doğru olan kemiklerdir. Bundan ötürü baba, çocuğun geçim işlerini yüklenir. Ananın çocuk sevgisi de bu yüzden fazla olur. "Beyne" (arasında) sözünün söylenmesi, meninin bedenin her tarafından süzülüp meydana gelmesine işarettir. Bundan dolayı genellikle çocuk, ana ve babaya benzer. Erkeğin menisi sırtında, kadın menisi de göğüs kemikleri arasında birikir ve yerlerinden hareket ederler. Sıcaklık o menileri adeta pişirip beyaz hale getirir. Omurga meni ile dolunca meni oradan çıkmak ister. Çıkış yolu ise erkek ve kadın tenasül organına bitişik olan iki damardır. Meni buradan iner. İdrar yoluyla meninin çıktığı yol arasında ince bir deri vardır ki, idrarla meni birbirine karışıp meninin sıcaklığı bozulmasın.

Târık 86:8

Elbette Allah'ın onu döndürmeye gücü yeter. Allahü teâlâ onu, kudretini göstermek için ölümünden sonra tekrar diriltir. Zaten O'nun kudretinde asla bir zaaf gözükmez. Bazıları dedi ki: ”Allah insanı, kudretini göstermek için yaratır, cömertliğini göstermek için rızıklandırır. Üstünlüğünü göstermek için öldürür, ceza ve mükâfatı uygulamak için diriltir."

Târık 86:9

Bütün sırların ortaya döküleceği gün. ”Serâir", ”serîre" nin çoğuludur. ”Şerire" ise sır, yani gizlenen, saklanan şey demektir. Yani kalplerde gizlenen niyet, inanç ve diğer şeylerle gizlenen ameller o gün açığa çıkar, gözden geçirilir. İyi ve kötü olanlar birbirinden ayırt edilir. ”İblâ", ibtilâ yani imtihan demektir. Allah'ın, kullarını emir ve yasaklarla imtihan etmesi, ezelde malum olan şeylerin ortaya çıkması içindir. İbn Ömer (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Allah kıyamet gününde bütün sırları açığa çıkarır. Bu sırlardan kimi yüz akı, kimisi de yüz karası olur. Emaneti yerine getirenin yüzü parlak, zayi edenin yüzü ise berbat olur."

Târık 86:10

İnsanın o gün ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı. İnsan, uğrayacağı azabı savacak bir güce, dışarıdan herhangi bir yardımcıya sahip değildir. Herkes o gün ameliyle bağlıdır. Başına gelen iyi veya kötü akîbet ile meşguldür.

Târık 86:11

Yemin olsun o yağmurlu göğe. ”er-Rac'u ”, yağmur demektir. Yağmura ”rac"' (dönüş) denmesi, Arapların, bulutların suyu yeryüzündeki denizlerden alıp tekrar yere döndürdüğüne inanmalarından ötürüdür. Veya yağmurun yere dönmesmi arzu etmelerinden, yahut da Allahü teâlâ 'nın yaratıp ortaya çıkardıktan sonra göğü, kademe kademe eski haline döndüreceğinden böyle denmiştir.

Târık 86:12

O yarılıp çatlayan yere. Yeryüzüne ki, insanların kabirlerden çıkmaları, bitkilerin yarılan topraktan çıkmalarına benzer. ”Sad"' dan maksat, bitkilerdir. Çünkü toprağı yaran bitkilerdir. Lügatte Sad'; yarmak, delmek mânâsına gelir. Âyetin işaret ettiğine göre gök baba, yer ana, bitkiler de çocuklar gibidir. Allah önce göğe, sıfatsız yalın olarak, sonra yağmurlu gök diye yemin etti. Aynı şekilde yere de yarılan, çatlayan yer diye kasem etti. Bundan maksat, yer ve gökte pek çok faydalar olduğunu insanlara hatırlatmak, ilminin tam, kudretinin kâmil olduğunu bilmektir, ki,

Târık 86:13

Şüphesiz o (Kur'an,) ayırıcı bir sözdür. Bu Kuran ki, insanın başlangıç ve sonundan bahseden âyetler de onun bir parçasıdır. İşte bu Kur'an, hakla batılı en ince şekilde ayırandır. İsm-i fail olarak ”fasıl" değil de mastar olarak ”fasl" şeklinde mübalâğa içindir. Fârık'ın yerine furkân denmesi de aynı şekilde mübalâğa ifade eder.

Târık 86:14

O, asla bir şaka değildir. ”Hezl", şaka demektir. Ciddinin zıddıdır. Kur'an'da hiçbir şey hezl şaibesi taşımaz, baştan sona ciddidir. İçinde şaka yoktur. Kendisiyle sapıkların hidâyete ermesi, azgınların ona boyun eğmesi Kur'anîn şanındandır. Âyetten anlaşılmaktadır ki, bir kimse Kur'an'a şaka yollu yaklaşıp eğ lense kâfir olur. Hediyyetü'l-Mehdiyyîn isimli kitabta şöyle dendi: ”Bir kimse Kur'an'dan bir tek âyeti inkâr etse yahut onu alaya alsa veya o âyeti kusurlu görse kâfir olur. Kur'an-ı Kerim'i def ve diğer çalgı aletleriyle okuyan da kâfir olur. Buna benzer şeyler küfürdür. Mü'nıin kimsenin bundan sakınması gerekir."

Târık 86:15

Onlar bir tuzak kurarlar. Mekkeliler ve Kureysin inatçı müşrikleri Kur'an'ın emrini geçersiz kılmak ve nurunu söndürmek için ellerinden gelen hileleri yaparlar.

Târık 86:16

Ben de bir tuzak kurarım. Ben de onlara karşı kurtulamayacakları bir tuzak kurarım. Bilmedikleri yönden onlara fırsat veririm, onlar bu fırsatla aldanırlar. Fanî zayıf ve âciz birinin hilesi, güçlü kuvvetli ve ezelî olan Allah'ın hilesiyle boy ölçüşemez. Dünyada kılıç, ahirette ise ateşle intikam almanın tuzak olarak isimlendirilmesi, müşâkele kabilindendir. Yani yaptıkları fiillerin karşılığı olarak kullanılmaktadır. Aksi halde tuzak; hile ve desise demek olduğu için hakiki manası kastedilerek Allahü teâlâ ya isnad edilemez. Bir şeyin cezasının o şeyin kendisinin adıyla söylenmesi yaygın bir ifadedir. Buna müşâkele denir.

Târık 86:17

Sen kâfirlere mehil ver, onlara az bir zaman tanı. Onlardan intikam almak veya helak olmaları için beddua etmekle meşgul olma. Şimdilik acele etme. ”İmhal" ve ”temhil" aynı anlamdadır. Süre tanımak, demektir. Rivayet edildi ki: ”Hazret-i Osman'ın azadlısı Hemmâm şöyle dedi: Mushafı yazdıkları zaman üç âyet hakkında şüpheye düştüler. Bir koyunun kürek kemiğine yazıp Übey b. Ka'b ile Zeyd b. Sabit'e yolladılar. Yanlarına vardım ve Übey b. Ka'b'a arzettim, okudu. ”Lâ tebdile li'l-halkı" yerine ”lâ tebdile li-halkı'l-lâh" yazdı. Yazıda ”lem yetesenne" şeklindeki âyeti’iem yetesenne h" olarak yazdı. Üçüncü âyet ise, ”fe emhili'l-kâfirîne" şeklinde yazılıydı. Elifi sildi ”femehhilıl-kdfirine" şeklinde yazdı. Zeyd b. Sabit de duruma şahit oldu. Yazıyı götürdüm ve mushafa bu şekilde yazdılar." Bu da gösteriyor ki, Allahü teâlâ Kur'an'ı her türlü tahrif ve tebdilden korumuş ve koruyacaktır. Çünkü onu hafızların hafızalarında da tespit etmiştir. Burada, problemleri ehil kimselere götürme gereğine de işaret edilmektedir. "Rüveyden", yavaş ve dikkatli hareket etmek demektir. Çünkü her gelecek, yakındır. Burada düşmanlardan pek yakında intikam alınacağına işaret edilerek Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) teselli edilmektedir. Keşfü'l-Esrâr isimli eserde şöyle dendi: ”Bu âyetin inişiyle Bedir savaşı arasında pek kısa bir zaman geçti." Hikâye edildi ki, İbn Semmâk, Harun Reşid'in yanına vardı. Harun ondan nasihat istedi. Hasır üstünde oturmuştu. Semmâk dedi ki: ”Ey mü'minlerin emiri! Şeref içinde tevazu göstermen, şereften daha makbuldür." Harun Reşid: ”Bundan daha güzel bir söz işitmedim," dedi. Semmâk ilâve etti: ”Ey mü'minlerin emiri! Kime ki mal, mülk, güzellik, saltanat ve şeref verilir de şeref içinde mütevazi, güzellik içinde iffetli, servet içinde yardımcı, iktidar içinde âdil olursa halis kimseler listesine yazılır." Harun Reşid bir kağıt istedi ve bunları yazdı. Devam et, dedi. Semmâk devam etti: ”Ey mü'minlerin emiri! Allahü teâlâ sanki ihmal edercesine imhal etti (mühlet verdi.) Sanki bağışlamışçasına setretti (örttü)." Sonra da şunları ekledi: ”Ey mü'minlerin emiri! Farzet ki bütün dünya avucunun içinde. Hatta sana bir o kadar daha verildi. Tasavvur et ki doğu ve batı sende toplandı. Peki ölüm meleği gelince elindekiler ne işe yarar?" Harun Reşid: ”Devam et" dedi. Semmâk: ”Adem'den bu yana ölümü tatmayan hiç kimse kalmadı" deyince Harun Reşid: ”Devam et" dedi. Semmâk: ”Birisi cennet, diğeri cehennem olan iki yer vardır" deyince Harun Reşid: ”Yeter" dedi ve bayıldı. İbn Semmâk: ”Bırakın bu vaziyette ölsün" dedi. Harun Reşid aydınca Semmâk'a hediye verilmesini emretti. Dediler ki: ”O senin hakkında: Bırakın bu vaziyette ölsün dedi. Böyle söyleyene nasıl hediye verilir?" Harun Reşid, Semmâk'a sordu: ”Böyle mi dedin?" Semmâk: ”Ey mü'minlerin emiri! Mü'minlerin emiri Allah korkusundan öldü denmesinden daha güzel bir söz olabilir mi?" deyince Harun Reşid'in pek hoşuna gitti ve Semmâk'a saygı duydu. Ne mutlu o kimseye ki arzusu kısa, ömrü uzun, ameli güzeldir. Allahü teâlâ bizi fani dünya ile aldanmayan ve huzur yurdu cennete nail olan kullarından eylesin. Hamdolsun Allah'a ki, Târik Sûresi'nin tefsiri de bitti.

A'lâ 87:1

A'L SÛRESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 19 âyettir. Yüce Rabbinin adını tesbih et. ”Tesbîh", tenzih yani kusurdan uzak kılma demektir. ”A'lâ", Rabbin sıfatıdır. Allah'ın a'lâ olmasının mânâsı, ariflerin ilminden ve tanımlayanların tanımından daha yüksek olmasıdır. Kim Allahü teâlâ 'nın yüceliğini bilirse huzurunda eğilip tevazu gösterir. Ayetin anlamı şudur: Putlara rab ve ilâh denmesi gibi bâtıl tevillerle Allah'ın ismini küfürden uzak tut. Araplar, yalancı Peygamber Müseylime'ye: ”Yemame'nin Rahmanı" ismini vermişlerdi. Allah'ın ismini böyle şeylerden tenzih ettiğin gibi saygı ve ululuk ifade etmeyecek tarzda anmayarak da tenzih et. Esneme ve tuvalet esnasında Allah adını anmak, şuursuzca ve gerçeğine vakıf olmadan gafilce zikretmek Allah adına saygısızlıktır. Allah adını kullanarak gelişi güzel yemin etmek de tenzihe aykırıdır. İbn Cerîr bu âyetin tefsiri konusunda şöyle dedi: ”Allah'ın adını zikrederken sesini yükselt. Çünkü müsemmayı zikretmek ancak ismini zikretmekle mümkündür. Buradan anlaşıldığına göre âyette geçen isim zaid değildir." Bazıları ise şöyle demişlerdir. ”İsimle müsemma aynı şeydir. Buna göre mânâ şöyledir: Allah'ın zâtını vehim ve hayale giren şeylerden uzak tut." Hadis-i şerifte şöyle bildiriliyor: ”Ulu Rabbinin adını tesbih et." (Vakıa: 74) âyeti nazil olunca Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ”Rükûnuzda bu âyeti okuyun. ”Yüce Rabbinin adını tesbih et" (A'lâ: 1) âyeti nazil olunca: ”Bunu da secdenizde okuyun." Ashab-ı kiram rükûda: ”Ey Allah'ım! Senin için rükû ettim." Secdede ise; ”Allah'ım! Senin için secde ettim," derlerdi. Hadis, ismin zaid olduğuna işaret etmektedir. Çünkü ”tesbih et" emrine ”sübhâne rabbiye'l-azîm, sübhâne rabbiye'l-a'lâ" demek suretiyle uyulmuş olmaktadır. Âyetin kendisini okumak gerekmemektedir. Bundan dolayı Hazret-i Ali ve İbn Ömer, ”sübhâne rabbiye'l-a'lâ" diye okumuşlardır. Çünkü ”sebbih" sözü, tesbihi emretmektedir. Bu da ancak ”sübhâne rabbiye'l-a'lâ" demekle olur. ”Sübhâne rabbike rabbi'l-izzeti" de aynıdır. Mânâsı, izzet sahibi Rabbini noksanlıktan tenzih et, demektir. Bu emir, ”sübhâne rabbenâ, rabbi'l-izzeti' demek suretiyle yerine getirilmiş olur. Mânâsı: ”İzzet sahibi Rabbimiz noksanlıklardan uzak oldu," demektir. Tesbihle emredilen diğer yerleri de buna kıyasla. "Sübhâne rabbiye'l-azîm" in rükûya, ”sübhâne rabbiye'l-a'lâ"nın secdeye has kılınmasının hikmeti şudur: Birincisi kul rükûda eğilmiş vaziyette iken Allah'ın azamet ve celâline işaret etmektedir. Kul sanki şöyle demektedir: ”Ey ulu Rabbim! Sen zorbaların boyun eğmesi gereken Rabsin." İkincisi tevazu ve teslimiyetin zirvesi olan secde halindeki durumu olup kul: ”Ey yüce Rabbim! Seni noksanlıklardan tenzih ederim" der. Bu da en şerefli en değerli organı olan yüzünü yere koymak suretiyle kulluğun en kâmil şekline işaret etmektedir. Sanki kul, sonsuz büyüklük ve yücelik karşısında sonsuz tevazu ve itaatini dile getirmektedir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabı tepelere çıktıklarında tekbir getirirler, aşağılara indiklerinde ise tesbih ederlerdi. Namaz da bu tarzda tanzim edilmiştir. Yücelik sadece Allah'a mahsus olunca, onun huzuruna çıkmak da bir bakıma yükseklere çıkmaya benzer. Bundan dolayı doğrulurken tekbir getirilir. Böylece Allah, büyüklüğüne ortak olunmayacak kadar büyük ve yücedir, denmekte ve sanki belimiz de dik haliyle sözümüze katılmaktadır. Eğilirken tesbihle emredilmesinin sebebi Allah Teâlanın şu âyetle de belirttiği gibi Hak teâlâ ile beraber olma sırrım yaşamak içindir: ”...Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir" (Hadîd: 4) Bundan dolayı doğrulurken tekbir, eğilirken tesbih emredilmiştir. Kul namazında veya namazı dışında ”sübhâne Rabbiye'l-a'lâ" dediğinde Allahü teâlâ şöyle mukabele eder: ”Kulum doğru söyledi. Ben gerçekten en yüceyim, her şeyden üstünüm, Benden üstün hiçbir şey yoktur. Ey meleklerim! Şahit olun. Ben kulumu bağışladım." Hadis-i şerifte şöyle buyuruldu: ”Sübhânellah ve'l-hamdü lillâh", yerle gök arasını doldurur." Çünkü bu iki kelime, en güzel övgüyü yer, gök ve arasında eserleri aşikâr olan fiilî ve zatî sıfatları bildirmektedir. Allah'ın zâtı, kâmil mânâda ism-i a'lâdır. Her şeyin kendine has bir tesbihi vardır.

A'lâ 87:2

O, yaratıp şekil vermiştir. Bu cümle, Rabbin başka bir sıfatıdır. Yani her şeyi yarattı, geçimini sağlayacak, gelişimini tamamlayacak kabiliyet ve şartları vererek düzgün bir hale koydu. Bazıları dedi ki: ”Mahlukatı yarattı, yaratılışta eşitlik yaptı. Fakat bazılarını hidayete erdirerek birbirinden ayırdı."

A'lâ 87:3

O, takdir edip varlıkların cins, çeşit, fert, miktar, sıfat, fiil ve ecellerini takdir etmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: ”Allah gökleri ve yeri yaratmadan elli bin sene evvel mahlukatın miktarını belirlemiştir" Yani varlıkların cinslerini, her cinsin fertlerini belirli miktarda yapmış, aynı şekilde her ferdin cüssesi, şekli ve güzellik, çirkinlik, bahtiyarlık, bedbahtlık, hidayet, sapıklık, renk, şekil, yiyecek, konum, rızık, ecel ve diğer hususlarını belli bir ölçü içinde düzenlemiştir. Nitekim Hak teâlâ şöyle buyurdu: ”Her şeyin hazineleri yalnız Bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz" (Hicr: 21) Yol göstermiştir. Her şeyi kendi aslına, irade ve karakterinin icabına yöneltmiştir. Âyetler indirip deliller göstererek kabiliyet ve istek yaratarak her şeyi yaratılış maksadına kılavuzlamıştır. Bitki ve hayvanların hallerini araştırdığında herbirini akıllara durgunluk verecek bir vaziyette görürsün. Hikâye edilir ki, yılan yüz yaşma varınca kör olur. Allah ona zeryane denen yaş bir bitkinin yaprağını gözlerine sürmesini ilham etti. Ta ki, gözleri açılsın. Kör olduğu o ıssız yerle zeryane bitkisinin bulunduğu kır arasında kim bilir ne kadar uzun mesafe var? Mesafenin uzunluğuna ve körlüğüne rağmen yolları kat eder, zeryane ağacına ulaşıncaya dek bahçeleri geçip şaşmadan hedefe ulaşır. Ağacın yaprağını gözlerine sürer ve Allah'ın izniyle gözleri açılır. Yine hikâye edilir ki, timsahın, dışkısını atacağı dübürü yoktur. Yediği şeylerin artıkları ancak ağzından çıkar. Allah bu iş için ona bir kuş tahsis etmiştir. Kuşun gıdasını Allah, bu artıklar olarak ayarlamıştır. Timsah bu kuşu gördüğü zaman ağzını açar, kuş girer ve içeridekileri yer. Timsah iri bir hayvandır. Mısır'daki Nil ve Hindistan'daki Mehran nehrinde çok bulunur. Hayvanları ve insanları kapıp yutar. Bazan boyu yirmi arşın olur. Allahü teâlâ 'nın entresan yönlendirmelerinden birisi de katâ denen bir kuştur ki, yavrularını bırakıp on günlük hatta daha da uzaktan su getirir ve bu işi fecrin doğusuyla güneşin doğuşu arasında çabucak halleder ve gidiş gelişinde asla şaşırmaz. Deve ve eşek gece karanlığında yola çıksalar, ikinci defa aynı yoldan hiç hatasız gidebilirler. Küçük kurtçuklardan bazıları vardır ki, yavruladığında karınca ısırmasın diye yavruyu iki gün havada tutar. Çünkü yavru başlangıçta organları belirmemiş bir et parçası halindedir. Sonra kademe kademe gelişir. Fare ile akrep bir cam kavanoza konsa, fare akrebin iğnesini koparır ve böylece onun ısırmasından emin olmuş olur. Yine hikâye olundu ki, gelincik, bir farenin peşine düştü. Fare ağaca tırmandı. Gelincik onu takibe devam etti. Fare dalın ucuna vardı. Artık kaçacak yer yoktu. Son çare olarak bir yaprağa dişiyle tutunup sarktı. Bu esnada gelincik bağırdı ve dişisi geldi. Tam ağacın altına varınca gelincik farenin asılı olduğu dalı kopardı. Ağacın altındaki gelincik onu yakaladı. Fare kuyruğunu yağ şişesine sarkıtır. Sonra da kuyruğuna bulaşan yağı yalar. Tilki, üzerinde fazla sinek ve üvez toplanınca bir deri parçası alır ve suya dalar. Sinekler deride toplanınca deriyi suya atar ve kendisi salimen çıkar. Örümcek, evini çok acayip harikulade bir tarzda yapar. İnsanlar altıgen bir evi ancak pergel ve cetvelle yapabilirler. Oysa arı bu şekildeki evleri aletsiz yapar. Karınca kendisine zahire biriktirmek için çalışır. Yerin rutubetli olduğunu hissederse daneyi ikiye böler ki, çatlayıp filiz çıkarmasın. Şayet rutubet daneye sirayet ederse onu, kurusun diye güneşe çıkarır. Birisi şöyle anlattı: ”Dalgıç kuşunu gördüm. Suya daldı ve bir balık yakaladı. Karga onu gördü, saldırarak aldı. Kuş yine suya daldı. Karga yine aldı. Üçüncü sefer de aynı şey oldu. Bu sefer karga, balık yemekle meşgulken kuş, sıçrayıp karganın ayağını yakalayıp suya batırdı ve karga öldü. Kendisi ise sudan çıktı." Geçmişlerden şöyle rivayet edildi: ”Süte su karıştırmayın. Sizden önceki ümmetlerden birinde bir adam vardı. Bu adam süt satar, süte su karıştırırdı. Bir maymun satın aldı. Deniz yolculuğuna çıktı. Deniz dalgalanınca Allah maymuna ilham etti. O da para kesesini alıp geminin tepesine çıktı. Keseyi çözdü. Sahibi de kendisini seyrediyordu. Paraları bir denize, bir gemiye atmaya başladı. Böylece yarısını suya, yarısını da geminin içine attı ki sudan kazanılan suya gitmiş oldu." Mahlukatın entresan hallerinden birisi de şudur: ”Birisi Isfahanlı bir adamı öldürdü ve bir çukura attı. Öldürülen adamın köpeği olayı görmüştü. Her gün çukurun başına gelir, ölünün üzerindeki toprağı eserdi. Katili görünce ona doğru havlardı. Bu işi tekrar tekrar yapınca, eşilen yeri kazdılar ve ölüyü buldular. Sonra da adamı yakaladılar. Adam suçunu itiraf etti, onu da öldürdüler." Hurma ağacının çok enteresan hâli ise açık olmasıdır. Erkek hurma ağacı, dişi hurma ağacı üzerine meyledip kucaklamak ister, dişi hurma ağacı zayıflayıp sararır. Onun ilâcı, kendisine meyleden erkek hurma ağacıyla birleştirilip iple bağlanmaları veya erkek ağaçtan bir yaprak alınıp dişiye asılması, yahut da çiçeğinden alınıp dişiye konmasıdır. Bu gibi enteresan şeyler yazılıp söylenemeyecek kadar çoktur.

A'lâ 87:4

O, otlağı çıkarmıştır. Kudretinin kemaliyle, hayvanların otladığı taze otlar çıkarmıştır. Bu otlar yeşil, sarı, kırmızı ve beyaz olarak çeşit çeşittir. İbn Abbas dedi ki: ”Mera, yeşil ottur."

A'lâ 87:5

Sonra da onu kapkara bir sel atığına çevirmiştir. Cevheri dedi ki: ”Gusâ", selin getirdiği çer çöp demektir. Bunlar yeryüzünde bulunan kırıntılar, artıklardır. İnsanların değersiz olanları da bu kabildendir. ”Ahvâ", siyah demektir. Çünkü otlar kuruyunca siy anlaşır. Bu, ister güneşin hararetiyle isterse havanın soğukluğuyla olsun farketmez. Âyet-i kerimede ömrün kısalığına, dünya ve dünya nimetlerinin geçiciliğine işaret edilmektedir. Ayrıca dünya zinet ve menfaatlerine, yiyecek ve içeceklerine de işaret edilmektedir ki, bunlar hayvânî nefislerin otlakları, hayvânî güçlerin meralarıdır. Allah bunları, kuruyup kararmış ot, çöp gibi kısa ömürlü yapmıştır. Bunlara iltifat edilmemeli, bunlarla oyalanmamalıdır. Zira bunlar, Allah'ın zâtını tenzih ve bağlardan çözmek demek olan özel tesbihe engel olurlar. Ayrıca herkes için takdir edilen olgunluğa bunlar perde teşkil eder.

A'lâ 87:6

(Bundan böyle) sana Kur'an'ı okutacağız, sen de unutmayacaksın. Burada Allahü teâlâ bütün yaratıklarla ilgili genel hidayetini açıkladıktan sonra özel olarak Rasûlüllah'la ilgili hidayetini açıklamaktadır. Bu da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i vahyi algılamaya, herkes için hidayet olan Kur'an'ı ezberlemeye yöneltmesi, ayrıca da onu bütün insanların hidayetine muvaffak kılmasıdır. Âyet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in duyduğu hiçbir şeyi unutmayacağına dair Cenab-ı Allah'tan bir garanti verildiğine işarettir. Bu vaad içinde vahyin devam edeceğine dair de yüce bir vaad vardır. Bu, okutmak ifadesinden anlaşılmaktadır. ”Karne" okudu, ”akrae" okuttu, ”kâri'" okuyucu, ”mukri'" öğretici demektir. Yani şimdi ve ileride sana vahyettiklerimizi Cebrail'in diliyle okutacağız, sağlamlık ve hafıza gücünden dolayı sen asla unutmayacaksın. Denildi ki: ”Unutmayacaksın diye Kur'an'ın hıfzı kalbinde, kıraati de dilinde olacaktır." Nitekim başka bir âyette şöyle buyuruluyor: ”Şüphesiz onu senin kalbinde toplamak ve okutmak Bize aittir." (Kıyâme: 17)

A'lâ 87:7

Ancak Allah'ın dilediği başkadır. Okunuşu neshedilmek suretiyle Allah'ın, unutmam istedikleri hariç okuduğun hiçbir şeyi asla unutmayacaksın. Sanki Allah'ın diledikleri nesh yoluyla kalpten ve mushaftan yok edilmektedir. Unutmaktan maksat, bir daha hatırlanmamak üzere devamlı ve tam unutmaktır. Malum olan ve sonradan hatırlanan unutma da kastedilmiş olabilir. Bu taktirde unutma, az ve nadir olan unutma demektir. Yani Allah'ın, unutmanı istediği şeyler dışında unutmazsın. Fakat bu unutma devamlı olmaz, peşinden hatırlama gelir. Sözün gelişinden de bu anlaşılmaktadır. Bunu, şu rivayet de desteklemektedir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namaz kıldırırken bir âyeti atladı. Übey İbn Ka'b bu âyetin neshedildiğini zannetti ve Rasûlüllah'a sordu. O da: ” Unuttum" buyurdu. Yine rivayet edildi ki, sahabeden biri gece Kur'an okuyordu. Rasûlüllah ona: ”Bana unuttuğum bir âyeti hatırlattın" dedi. Bundan ötürü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), duasında şöyle derdi: ”Allah'ım! Bu yüce Kur'an'la bana merhamet et. Onu bana önder, nur, hidâyet ve rahmet yap. Allah'ım! Unuttuğumubana hatırlat, bilmediğimi öğret. Gece gündüz Kur'an okumakla beni rızıklandır. Ey âlemlerin Rabbi! Onu bana delil kıl." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle derlerdi: ”Ben de bir insanım. Sizin unuttuğunuz gibi ben de unuturum. Unuttuğumda bana hatırlatın." Allahü teâlâ şöyle buyurdu: ”...Unuttuğun zaman Rabbini an..." (Kehf: 24) Bütün bunlar Hazret-i Peygamber'in unutabileceğine delildir. O, yazı öğrenmeden, ezbere okuyan bir ümmî idi. Bununla beraber bütün kemalatm kaynağı idi. Kâtiplere yazıyı ve yazı usullerini, meslek erbabına da mesleklerinin inceliklerini o öğretmişti. Çünkü O, açığı da bilir, gizliyi de. Yani vahiy de dahil olmak üzere, işlerin gizlisini de açığını da bilir.

A'lâ 87:8

Seni en kolay (yol)a muvaffak kılacağız. ”Yüsrâ", fu'lâ vezninde olup yüsr den türemedir. Yüsr, kolaylık demektir. Mânâ şöyledir: Seni daimi bir başarı ile kolay yolda yürüteceğiz. Bu yol, öğrenme ve öğretme yönünden dini konuların en kolayları üzerinde olacaktır. Vahyi kolay algılama ve müsamahaya dayalı şer'î hükümleri kavrama da bu kolay yola dahildir.

A'lâ 87:9

Onun için öğüt ver, eğer öğüt fayda verirse. Sana vahyedilen kolaylıklara uygun olarak insanlara hatırlat. Eğer öğüt, hatırlatma ve nasihat fayda verecekse kendi yaptığın gibi insanları kademe kademe şer'î hükümlere yönlendir. Hatırlatmanın fayda şartına bağlanması şundandır: Hazret-i Peygamber, iman etmelerini şiddetle arzuladığı için onlara hatırlattıkça ve bu konuda bütün gücünü sarfettikçe içlerinden bir kısmının inadı ve küfrü artıyordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e emredildi ki, hatırlatma, genel olarak fayda verecek yerde olsun, her şeyi ve bazı şeyleri hatırlatacağı kimseler, ders alacağı umulan kimseler olsun, kalbi mühürlü olup da hatırlatma ile sadece azgınlığı ve nefreti artacak kimselerle uğraşıp kendini yormasın. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurdu: ”...Tehdidimden korkanlara Kur'an'la öğüt ver." (Kaf: 45) Şüphe ifade eden ”in", Hazret-i Peygambere nispetledir. Yoksa Allah'a nispetle değildir. Çünkü Allah, hatırlatmanın fayda verip vermeyeceğini bilir. Keşfu'l-Esrâr da şöyle dendi: ”İn" kelimesi, Arapçada sadece şart için değil, kesinlik ifade etmek üzere de gelir. O vakit ”kad" kelimesinden bedel olur. Zira o da te'kid ifade eder. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurdu: ”Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt müminlere fayda verir." (Zâriyât: 55) Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hatırlatmanın mutlaka faydalı olacağını bilir. Ya inkârdan vazgeçilir, ya günahı bıraktırır veya ibadeti artırır. Bu ifade hatırlatmaya bir teşviktir. Kalbi mühürlü olup kabule müsait olmayanlar hariç hatırlatmanın herkese fayda vereceğine dair bir tenbihtir. Fayda, faydalanmaya müsait olmaya bağlıdır. Netice itibariyle hatırlatma, faydalanacak kimseye hastır. Elçiye ise, ancak tebliğ görevi düşer.

A'lâ 87:10

Allah'tan korkan öğüt alacaktır. Senin hatırlatmandan ancak Allah'tan korkanlar ders alır ve ders aldığı konuda ilerler, işin gerçeğini kavrayıp iman eder. İnsanlar âhiret konusunda üç gruba ayrılırlar. Bir kısmı doğruluğuna kesin inanır, bir kısmı ne inkâr, ne de ispat eder, kesin tavır koymayarak, olabileceğini mümkün görür, bir kısmı da inkârda direnir. İlk iki grup, hatırlatmadan istifade eder. Üçüncü grup ise etmez.

A'lâ 87:11

Pek bedbaht olan da ondan kaçınacaktır. Ebû Cehil ve Velîd b. Muğîre gibi Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e düşmanlıkta aşırı giden nasipsizler, hatırlatmadan kaçınırlar ve alıcı kulağıyla dinlemezler. Yahut da ”eşkâ" (pek bedbaht) tan maksat, mutlak kâfirdir.

A'lâ 87:12

O ki, en büyük ateşe girecektir. Cehennemin en alt tabakasına girecektir. ”Kübrâ", ekber'in müennesidir. Orası, kâfirlerin nasibi olan cehennemin en aşağı tabakasıdır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: ”Şüphesiz münafıklar, cehennemin en alt tabakasındadırlar..." (Nisa: 145) Cehennemin farklı tabaka ve ateşleri vardır. Dünyada da farklı günah ve isyanlar olduğu gibi. Kâfirler, âsilerin en berbatı oldukları için cehennem ateşinin en büyüğüne gireceklerdir. Bir izaha göre de en büyük ateşten maksat, cehennem ateşi, en küçük ateşin de dünya ateşi olduğu da söylenmiştir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Şu sizin dünya ateşiniz cehennem ateşinin yetmişte biridir." Ben fakir diyorum ki, en büyük ateşten maksat, âhiretteki en büyük azaptır ki, bunu şu âyet-i kerime ifade etmektedir: ”...İşte öylesini Allah en büyük azapla cezalandırır" (Ğâşiye: 24) Küçük azap ise dünya ve berzah azabıdır. Çünkü bu, âhiretteki azaba nispetle küçük kalmaktadır. Filozoflardan birisi şöyle dedi: ”Bedbahtlığın pek çok alâmetleri vardır. Günahta ısrar, katı kalplilik, günahların çokluğu, Rabbi unutmak, O'nun huzurunda duracağından gafil olmak... vs. İşte bu, büyük ateşe girecek en bedbaht kişidir."

A'lâ 87:13

Sonra orada ne ölecek, ne de hayat bulacaktır. Ölüp kurtulmaz, gerçek bir hayat da yaşamaz. Ağır bir derde düşmüş kimseye de: ”Ne ölüdür, ne diridir" derler. Ölümle hayat arasında bocalamak, ateşe girmekten daha berbattır. Denildi ki: ”Ölmez, zira ölüm boğazlanıp öldürülmüştür. Artık ölüm yoktur. Yaşamaz, zira üzüntü içinde yaşayan ölü gibidir. Cismanî azap içinde kaldığı gibi ruhanî azabı da yaşar."

A'lâ 87:14

Elbette felaha ermiştir, temizlenen, hatırlatmadan ders alarak günah ve küfürden temizlenen, kötülükten kurtulmuş, umduğuna ermiştir.

A'lâ 87:15

Rabbinin adını anıp namaz kılan, kalbi ve diliyle Rabbinin adını anıp beş vakit namaz kılan kurtulmuştur. Âyette şöyle buyuruluyor: ”...Beni anmak için namaz kıl" (Tâhâ: 14) Zikirden maksat, iftitah tekbiridir. İmam Fahreddin Razî dedi ki: ”Mükellefin amelleri üç gruptur: Birincisi; kalpten bozuk inancı söküp atmak. Temizlenmekten maksat budur. İkincisi; Allah'ı isimleriyle, sıfatlarıyla ve zâtıyla hatırda tutmak ve bilmektir. Zikirden maksat da budur. Çünkü kalben zikir marifet demektir. Üçüncüsü; hizmet ve ibadetle meşgul olmaktır ki, namazla istenen de budur. Çünkü namaz, tevazu ve huşûdan ibarettir. Kalbi Allahü teâlâ 'nın nuruyla aydınlanan kimsenin vücut azalarında mutlaka tevazu ve huşu eseri gözükür." Birisi şöyle dedi: ”Allah, bedene uygun bir yüz, ibret için bir göz, hizmet için bir beden, marifet için bir kalp, sevgi için bir sır yaratmıştır. Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki, dillerinizi şehadetle, kalplerinizi marifetle, bedenlerinizi ibadetle süslemiştir. Kim namazda ise, namaz müddetince üzerine rahmet iner, melekler kanatlarıyla onu kuşatır. Kul Rabbine yalvarır.’Ya Rabbi!' dedikçe Cenabı Hak: ’Buyur ey kulum!' der. Namaz kılan, kime yalvardığını hakkıyla bilebilse namazından ayrılmaz." İbn Ömer (radıyallahü anh)'den rivayet edildi ki: ”Temizlenmekten maksat, bayram sabahı camiye gitmeden önce fıtır sadakasını vermektir. Zikirden kasıt ise, bayram sabahı camiye çıktığında yolda tekbir getirmektir. Namazdan maksat da bundan sonra cemaatle bayram namazı kılmaktır." Her ne kadar bu sûrenin Mekkî oluşunda icma varsa da ve Mekke döneminde bayram namazı ve fıtır sadakası yoksa da Allahü teâlâ bunların olacağını bildiği için bunları yapanları o zamandan medhetmiştir. Çünkü Allahü teâlâ olacaklardan haber verir. Bu âyette şeriate aykırı işlerden nefsi temizlemeye, kalbi dünya sevgisinden arındırmaya, hatta Allah'tan gayriyi hatırlamadan bile sakınmaya, gücü nispetinde Allah'a yönelmeye işaret vardır. Çünkü Allah, hiç kimseye gücünden fazlasını yüklemez.

A'lâ 87:16

Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Siz yukarıda belirtilenleri yapmıyorsunuz. Aksine çekici dünya zevklerini tercih edip onları elde etmek için çalışıyorsunuz. Hitap ya kâfirleredir, o taktirde dünya hayatını tercihten maksat, sadece dünya ile yetinip âhiretten yüzçevirmektir. Nitekim âyette şöyle belirtiliyor: ”Bizimle karşılaşmayı ummayanlar ve dünya hayatından hoşnut olup onunla yetinenler..." (Yûnus: 7) Veya hitap herkesedir. O taktirde dünya hayatını tercihten maksat, dünya tarafını âhiret tarafından üstün tutmaktır. Kâfir, küfrü sebebiyle dünyayı tercih eder. Ahnetin olmadığına inanır. Mü'min ise, günah ve nefis baskısı sebebiyle dünyayı tercih eder. Allah'ın korudukları müstesna. Aynü'l-Meânfde şöyle dendi: ”Hitab ümmetedir. Çünkü herkes ya dünya sevgisinden veya âhirete daha fazla sevap biriktirmek kastıyla dünyayı tercih eder."

A'lâ 87:17

Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Âhiret, bizzat daha-hayırh olmasına rağmen siz dünyayı âhirete tercih ediyorsunuz. Âhiret daha hayırlıdır. Çünkü nimetleri ebedîdir, kesintisizdir. Ayrıca nimetleri son derece lezzetli olup keyfe keder hiçbir şey yoktur. Burada işaret edilmektedir ki, varlıkların dışı, içine nispetle kabuğun öze nispeti gibidir. Elbette öz, kabuktan daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Çünkü hububat tanesinin özü, uzun müddet saklanır. Fakat kabuk özden soyulunca ateşe veya çöplüğe atılır ve birkaç gün sonra yok olur. Kabuğa talip olanlar değersiz kabuk mesabesindeki işleri, değerli olan öz mesabesindeki işlere tercih ederler. Çünkü onların gözlerinde âhirete karşı perde vardır. Öz sahipleri ise, gerçek hayat âhireti tercih ederler. Allahü teâlâ buyuruyor: ”...Allah' de. Sonra da onları daldıkları sapıklıkta bırak. Oynayadurşunlar." (En'âm: 91)

A'lâ 87:18

Doğrusu bunlar ilk sahifelerde, ”Suhuf, ”sahife" nin çoğuludur. Burada ”sahife", kitap demektir. Yani bunlar sahifelerde sabittir. Nefsi gereksiz şeylerden arındırma, ruhu marifetle, organları ibadetle kemale erdirme, âhiret ve Allah'ın ecrine özendirme işleri, şeriatlerin değişmesiyle değişmez. Bunlar her şeriatte vardır. İbrahim ve Mûsa'nın sahifelerinde de vardır. İbrahim halil ve Mûsa kelimin sahifelerinde. Rivayet edildi ki, Allah'ın indirdiği kitapların tamamı, yüz dört kitaptır. Allah; Âdem (aleyhisselâm)'e on, Şît (aleyhisselâm)'e elli, İdris (aleyhisselâm)'e otuz, İbrahim (aleyhisselâm)'e on sayfayı ayrıca Tevrat'ı, İncil'i, Zebur'u ve Kur'an-ı Kerim'i göndermiştir. Mûsa'nın sayfaları, Tevrat'ın yazıldığı levhalardır. İbrahim (aleyhisselâm)'in sayfalarında şöyle yazılıydı: ”Akıllı kimsenin aklına mağlup olmaması, diline hakim olması, zamanım iyi bilmesi ve işine yönelmesi gerekir." Mûsa (aleyhisselâm)nın sayfalarından da şu söz nakledildi: ”Allahü teâlâ Âdemoğluna şöyle dedi: Ölüm gelip çatmadan kendin için çalış. Binek (dünya, mal) seni aldatmasın. Zira yolculuk onun izleri üzerindedir. Yaşamak ve uzun emel seni tevbeden alıkoymasın. Aksi halde pişmanlığın fayda vermeyeceği zamanda pişman olursun. Ey Âdemoğlu! Sana rızık olarak verdiğim malımdan benim hakkımı çıkarıp fakirlere haklarını vermezsen sana bir zorba musallat ederim. Onu senden zorla alır. Bu taktirde sana sevap da vermem." Hazret-i Âişe validemizden şöyle rivayet edilmiştir: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vitir namazının ilk iki rekâtında A'lâ ve Kâfirûn sûrelerini, üçüncü rekâtta ise İhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini okurdu." İmam Şafiî ve Mâlik bununla amel etmişlerdir. İmam Azam Ebû Hanife ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise, müstehap olan üçüncü rekâtta sadece İhlâs okumaktır. Allah'ın yardım ve tevfîkiyle A'lâ Sûresinin tefsiri bitti.

A'lâ 87:19

Doğrusu bunlar ilk sahifelerde, ”Suhuf, ”sahife" nin çoğuludur. Burada ”sahife", kitap demektir. Yani bunlar sahifelerde sabittir. Nefsi gereksiz şeylerden arındırma, ruhu marifetle, organları ibadetle kemale erdirme, âhiret ve Allah'ın ecrine özendirme işleri, şeriatlerin değişmesiyle değişmez. Bunlar her şeriatte vardır. İbrahim ve Mûsa'nın sahifelerinde de vardır. İbrahim halil ve Mûsa kelimin sahifelerinde. Rivayet edildi ki, Allah'ın indirdiği kitapların tamamı, yüz dört kitaptır. Allah; Âdem (aleyhisselâm)'e on, Şît (aleyhisselâm)'e elli, İdris (aleyhisselâm)'e otuz, İbrahim (aleyhisselâm)'e on sayfayı ayrıca Tevrat'ı, İncil'i, Zebur'u ve Kur'an-ı Kerim'i göndermiştir. Mûsa'nın sayfaları, Tevrat'ın yazıldığı levhalardır. İbrahim (aleyhisselâm)'in sayfalarında şöyle yazılıydı: ”Akıllı kimsenin aklına mağlup olmaması, diline hakim olması, zamanım iyi bilmesi ve işine yönelmesi gerekir." Mûsa (aleyhisselâm)nın sayfalarından da şu söz nakledildi: ”Allahü teâlâ Âdemoğluna şöyle dedi: Ölüm gelip çatmadan kendin için çalış. Binek (dünya, mal) seni aldatmasın. Zira yolculuk onun izleri üzerindedir. Yaşamak ve uzun emel seni tevbeden alıkoymasın. Aksi halde pişmanlığın fayda vermeyeceği zamanda pişman olursun. Ey Âdemoğlu! Sana rızık olarak verdiğim malımdan benim hakkımı çıkarıp fakirlere haklarını vermezsen sana bir zorba musallat ederim. Onu senden zorla alır. Bu taktirde sana sevap da vermem." Hazret-i Âişe validemizden şöyle rivayet edilmiştir: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vitir namazının ilk iki rekâtında A'lâ ve Kâfirûn sûrelerini, üçüncü rekâtta ise İhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini okurdu." İmam Şafiî ve Mâlik bununla amel etmişlerdir. İmam Azam Ebû Hanife ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise, müstehap olan üçüncü rekâtta sadece İhlâs okumaktır. Allah'ın yardım ve tevfîkiyle A'lâ Sûresinin tefsiri bitti.

Gâşiye 88:1

GÂŞİYE SÛRESİ Mekke devrinde nazil olmuştur. 26 âyettir. Gâşiyenin haberi sana geldi mi? Yani, ey Muhammed! Gâşiyenin haberi sana geldi. Ebu'ssuûd rahimeullah der ki: ”Âyet-i kerimede yer alan soru edatı ile bu ifadenin içerisinde yer alan haberler dolayısıyla hayret uyandırmak ve bunlara kulak verilmesi için teşvik amacı güdülmüştür. Yine aynı som ile bu âyetlerde yer alan ifadelerin gerek o anda mevcut olanlar ve gerekse daha sonra dünyaya gelecek kişiler olsunlar insanların dilden dile birbirlerine nakletmelerine ve aklı başında olan kimselerin bunları almak için birbirleriyle yarışmalarına değer sözlerden olduğuna işaret kastedilmiştir." Âyet metninde yer alan ”el-ğâşiye" kelimesi, olanca şiddetiyle insanları kuşatacak olan büyük bir musibet demektir ki, bu da kıyamettir. Nitekim Yüce Allah Ankebût sûresinde buna şu şekilde işaret buyurur: ”O günde azap onları hem üstlerinden, hem ayaklarının altından saracak..." (Ankebût: 55) el-Gâşiye kelimesiyle aynı kökten olan ğaşiye fiili; örtmek, kaplamak anlamınadır. Arapçada herhangi bir şeyi her tarafından kuşatan ve kaplayan şeye, aynı kökten türeme ” ğâşı' denir.

Gâşiye 88:2

O gün birtakım yüzler zelildir. Yani, bu büyük musibet insanları her taraflarından kuşattığı o gün, birtakım yüzler zelildir. Âyet-i kerimede yer alan ”hâşia" kelimesinin mastarı olan ”huşu", boyun eğmek, mütevazı bir durumda kalmak demektir. Bütün bu kelimelerle insanın başına gelen zillet, rüsvaylık ve değersizlik anlamlan kinaye yoluyla ifade olunmaktadır.

Gâşiye 88:3

Çalışmış (boşuna) yorulmuştur. Âyet-i kerimedeki ”nâsıba" kelimesinin mastarı olan ”nasab", yorgunluk anlamına gelir. ”Nâsıba" ise, yorgun anlamınadır. Buna göre âyet-i kerimenin manası şöyle olur: O gün birtakım yüzler zelildir, yorulup bitkin düşeceği çetin işler yapacaktır. Çünkü bu kimseler dünyada iken Allah rızası için amel yapmayıp böbürlenmişlerdir. Buna ceza olarak Yüce Allah onları çok ağır ve çetin işlerde çalıştıracaktır. Bu işler: ”Sonra da boyu yetmiş arşın olan bir zincirle oraya sokun." (Hakka: 32) âyet-i kerimesinde ifade buyurulduğu üzere zincir çekmek, ağır halkaları taşımak, cehennem ateşine girmek, cehennem ateşinin tepelerine çıkmak ve çukurlarına inmektir. Âlimlerden birisi der ki: ”Zahiren huşûda bulunmak ve insanın bedenini yorması kişiyi Allah'a yaklaştırmaz. İnsanı ancak Allah korkusuyla içinden duyacak olduğu huşu O'na yaklaştırır. Böyle bir huşu, kişiyi Allah'ın emirlerine karşı her türlü muhalefetten alıkoyar. Ruhbanlar, filozoflar ve kâfir, bidatçı ve sapık olan benzerleri sadece ve sadece soğuk demire çekiç sallamaktadırlar ve nefislerini hevâ ve heveslerinin peşinde koşarak yormaktadırlar."

Gâşiye 88:4

(Bu kimseler) son derece kızgın bir ateşe girerler ve o ateşin elemini tadarlar. Burada yer alan ”hamiye", son derece kızgın anlamınadır. Bu ateş, üç bin sene önce tutuşturulmuş olduğundan kapkara kararmıştır. Sahih hadislerde yer aldığı üzere söz konusu ateş siyah ve kapkara bir ateştir, es-Secâvendî'ye göre ”hamiye" demek, kızgınlığı devam eden demektir. Ona göre bu kelimeyi bu şekilde tefsir etmelidir. Yoksa ateş zaten yakıcı ve kızgın olan nesneden başka bir şey değildir.

Gâşiye 88:5

Susuzluktan ve yanıp tutuştuklarından dolayı uzun bir süreden beri yardım dilemelerinin ardından, (onlara) son derece sıcak bir kaynaktan içirilir. Bu suyu onlara Yüce Allah ya da O'nun emretmesi üzerine melekler içirirler. Buradaki kaynak son derece kaynar bir su ihtiva eder. Çünkü bu kaynak, cehennem ateşi yaratıldı yaratı lalı bununla kaynatılmaktadır ve o derece kaynar hale gelmiştir ki, bu kaynaktan bir damlası dünyadaki dağlardan herhangi birinin üzerine damlasa o dağı eritirdi. Cehennemliklerin yüzlerine yaklaştırıldığında yüzlerindeki etler dökülecektir ve bunu içtiklerinde bağırsaklarını parçalayacaktır. Nitekim Yüce Allah Rahman sûresinde buna şöyle işaret buyurur: ”Onlar cehennemle kaynar su arasında dolaşır, dururlar." (Rahman: 44) Rahman suresinin bu 44. âyetin metninde yer alan ”ân" kelimesi, kızgınlığı ve harareti son dereceye varan demektir.

Gâşiye 88:6

Onlar için 'dan" dikeninden başka bir yiyecek yoktur. Bu ifade, kâfirlerin cehennemde ne içeceklerinin beyanından sonra yiyeceklerini açıklamaktadır. ”Darî" develerin yemiş olduğu diken anlamınadır. Develer bu dikeni yaş iken yerler. Kuruduğunda ise ondan kaçarlar. Artık diken öldürücü bir zehir haline gelmiştir. Arapların böyle bir dikene ”dan"' diye isim vermeleri, insanın bedenini zayıflatmasından ve cılızlaştırmasından dolayıdır. Arapçada ”daraa'r-racülü" denir ki, mânâsı filanca zayıfladı ve zelil düştü, demektir. İbn Abbas (radıyallahü anhüma) ise, darî'i şöyle açıklıyor: ”Darî', dikene benzer acı ağaçların öz suyundan daha acı, leşten daha pis kokulu ve ateşten daha yakıcı bir nesnedir."

Gâşiye 88:7

O ise ne semirtir, ne de açlığı giderir. Bu dikenin dünya yiyecekleri gibi insanı şişmanlatmak ve doyurmak özelliği yoktur. Darî' öyle bir nesnedir ki, kâfirler zaruret içinde oldukları için onu yemek mecburiyetinde kalırlar. Rivayete göre Allahü teâlâ kâfirlere açlık verecektir. Öyle bir derecede açlık verecektir ki, kâfirler darî'i yeme zorunda kalacaklardır ve bunu yediklerinde de hararetleneceklerdir. Hararetlendikleri için de kızgın kaynaktan içmek zorunda kalacaklardır. İçtikleri bu kızgın su yüzlerini haşlayacak, bağırsaklarını paramparça edecektir.

Gâşiye 88:8

Yüzler vardır o gün güzeldir. Ayın on dördü gibi parlaktır, güzeldir ve gülümsemektedir. Âyette yer alan ”nâime" kelimesini ”güzel" şeklinde tefsir ettiğimiz gibi, ”yüzler vardır o gün nimetlenmektedir," şeklinde anlamak da mümkündür. Yani yüzler vardır o gün cismânî ve ruhanî nimetlerle nimetlenecektir. Bu yüzler mü'minlerin yüzleridir ve bu nimetle kastolunan hakîkî nimettir.

Gâşiye 88:9

Çalıştığından dünyada iken yapmış olduğu amelinden dolayı amelinin semeresini müşahade ettiği ve güzel akıbetini gördüğü için hoşnuttur. Bu âyetin başındaki lam harfi çerini, ”ta'lîl" (sebep bildirme lâmı) şeklinde anlamak da mümkündür. Bu taktirde âyetin mânâsı; Allah'a itaat uğrunda çaba sarfettiği için hoşnuttur, amelinin sevabına ve karşılığına razıdır, demek olur. Buradaki çaba ve çalışma mefhumuna nefsi kemale erdirmek için yapılan riyâzâtlar ve her türlü mücadeleler dahildir.

Gâşiye 88:10

Yüksek bir cennettedirler. Onlar yüksek bir mahalde bulunan cennettedirler. Çünkü cennetler yedi semanın üstündedirler. Nitekim cehennemler de yedi yerin altındadırlar. Öte yandan cennetler de kendi içinde derece derecedirler. Bazıları diğerlerinden daha üstündür. Cennetteki bir dereceyle diğerinin arasındaki mesafe, gökyüzü ile yeryüzü arasındaki mesafe kadardır. Dolayısıyla bu yükseklik mekan açısından olmuş olur. Âyetteki bu ”yükseklik" mefhûmu, mekan açısından olabileceği gibi, değer ve şeref açısından yükseklik ve üstünlük de olabilir. Bu taktirde yükseklik cennetteki sunulacak olan nimetlerin mükemmel nimetler olduklarını vurgulamak için getirilmiş olur.

Gâşiye 88:11

Orada, bu yüksek cennette boş bir söz itibar edilmeyecek değersiz bir söz işitmezler. Buradaki hitap buna lâyık olan herkesedir. Cennetliklerden itibar edilmeyecek boş bir sözün duyulmamasının sebebi, onların zikir ile ve Hakkın hitabını dinlemekle meşgul olmalarından dolayıdır. İşte bu sebeple sen onların meclislerinde ancak ilâhî marifetleri ve rahmânî hikmetleri duyabilirsin. Aklı başında akıllı kişilerin durumu da zaten budur. Bir hadis-i şerifte şu ifadeler yer almaktadır: ”Cennetlikler cennette yiyip içerler. Fakat tükürmezler, idrara çıkmazlar, büyük abdest ihtiyacı duymazlar ve burunlarını sümkürmezler. (Bu ifadeleri duyan bazı sahabeler) sorarlar: Pekâlâ yedikleri yiyecekler ne olacaktır? Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: Misk gibi kokan ter olup çıkacaktır. Onlara tıpkı sizlere nefes alıp vermeniz ilham olunduğu gibi Allah'ı tesbih etmeleri ve O'na hamd etmeleri ilham olunacaktır."(1) Âhiretin bu durumuna karşılık dünyanın ve dünyadaki insanların meclislerine gelince bunlar boş sözlerden hâlî olmazlar. Bu sebeple Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Herhangi bir kimse bir yerde insanlarla birlikte oturur da orada lakırdı çok olursa oradan kalkmadan önce, 'Ya Rabbî! Seni tesbih ederim, Sana hamdederim, Senden başka ilâh olmadığına şahitlik ederim, Senden mağfiret dilerim ve sana tevbe ederim, 'derse o meclisinde söylemiş olduğu sözlerden dolayı bağışlanır." (2) Buradaki bağışlanmak, kişinin o mecliste gıybet gibi insan hakkına taalluk eden herhangi bir günah işlememesi şartıyladır.

Gâşiye 88:12

Orada devamlı akan bir pınar vardır. Kişi akıtmayı istediği zaman akan, suyu kesilmeyen birçok pınarlar vardır. Bunlar sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Bu sudan içen kimse, artık sonsuza dek bir daha susamaz ve içenin kalbinden kin, aldatma, haset, düşmanlık ve buğuz gider.

Gâşiye 88:13

Orada üzerine oturacakları yüksek tahtlar vardır. Uzun bacakları üzerine havada yükseltilmiş tahtlar vardır. Bu tahtların tavanlarının yüksek olmalarından maksat, havada çok yüksek bir yer işgal ettiklerini ifade etmektir. Bir mü'min bu tahtın üzerine oturduğu zaman Rabbinin cennette kendisine vermiş olduğu büyük nimeti ve muazzam mülkü görebilecektir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Bu tahtların yüksekliği gökyüzü ile yeryüzü arasındaki mesafe gibi olup beş yüz yıllık bir yürüyüş uzaklığındadır." (3) Rivayete göre Allah'ın dostu olan kul, bu tahta oturmaya geldiğinde taht oturması için eğilir, üzerine oturduğunda da yükselir.

Gâşiye 88:14

(Önlerine) konmuş kadehler vardır. Bu kadehlerden içerler. Âyet metninde yer alan ”ekvâb", ibrik gibi kulpu, memesi olmayan kap demektir. Bunu eline alan kimse, istediği tarafını ağzına getirerek içebilir. Bu kadehler onların önlerine konulmuş, hazır edilmiştir. Artık kendileri kadeh getirilmesi için çağrıda bulunmaya muhtaç olmazlar.

Gâşiye 88:15

Sıra sıra dizilmiş yastıklar vardır. Onlar istirahat etmek için bu yastıklara yaslanırlar. Böylesi yastıklar tıpkı ileri gelen insanların evlerinde görüldüğü gibi ardarda dizilmişlerdir. Mü'min cennette oturmayı istediğinde bunlardan birisinin üzerine oturur, ötekine yaslanır ve başuçlarmda yakut ve mercan gibi buluğ çağına yaklaşmış kızlar durur.

Gâşiye 88:16

Bir zînet ve nimet olmak üzere tahtlar üzerine yayılıp serilmiş son derece güzel ve lüks halılar vardır. Bu ifade, ünsiyet ve kutsallık halısı üzerinde ruhlarının ne kadar rahat, gönüllerinin ne derece huzurlu ve kalplerinin ne kadar neş’eli olduğunu göstermektedir.

Gâşiye 88:17

Devenin nasıl yaratıldığına, bakmazlar mı? Âyetin başındaki hemze, onların, devenin yaratılışına bakmadıklarını ifade etmek ve onları azarlamak içindir. Buna göre âyet-i kerimenin mânâsı şudur: Onlar, öldükten sonra dirilmeyi ve bunun ardından olacakları inkâr edip bütün bunların Yüce Allah'ın kudretinden meydana gelebileceğini uzak görüyorlar ve gözlerinin önüne dikilen ve her an kullanıp çalıştırdıkları deveye ibret gözüyle bakmazlar mı? Devenin nasıl da eşsiz bir biçimde yaratıldığına bakmıyorlar mı? Cüssesinin azametine, kuvvetinin şiddetine ve sırtına ağır yük vurulduktan sonra ayağa kalkmak, ağır yükleri diyardan diyara götürmek gibi vücudunun hayret uyandırıcı yapısına, açlığa ve susuzluğa dayanma gücüne, hatta en az on gün ve daha fazla susuzluğa dayanabilmesine, aza kanaat edebilmesine, diken, ağaç gibi diğer hayvanların hemen hemen yiyemeyecek oldukları şeylerden ne bulursa onları yiyebilmesine ve bütün bunlarla birlikte yürü deyince yürüyüp, dur deyince durarak, yere çök deyince çöküp, kalk deyince kalkarak insana itaat etmesine, insanın kendisini dilediği şekilde kullanabilmesine büyük küçük herkesin bu hayvanlardan oluşan kervanı çekip götürebilmesine ibret gözüyle bakmazlar mı? Yüce Allah'ın bu âyet-i kerimede, deveden daha iri yapılı olmasına rağmen fili zikretmemesinin sebebi, filin Arap topraklarında yaşıyor olmaması ve dolayısıyla Arapların bu hayvanı tanımamaları ve normal olarak file yük vurulmaması, sütünün sağılmaması ve deve gibi zararsız olduğundan emin olunmaması sebebiyledir. Alimlerden birisi der ki: ”Allahü teâlâ Kur'an-ı Kerim'inde cenneti ve orada verilecek olan yüksek mertebeleri ve boyu şu kadar yükseklikte olacak tahtları zikredince bu âyetleri duyan kişiler: 'Boyumuz kısa olduğuna göre acaba bu tahtlara nasıl çıkıp oturabileceğiz? İnsan bir evin damına bile merdivensiz çıkamadığına göre bu yüksek tahtlara nasıl çıkabilir?' dediler. Müşrikler de bu ifadeler karşısında hayretlerini ifade ettiler. İşte bunun üzerine Yüce Allah, ibret almaları ve Allahü teâlâ 'nın her şeye kadir olduğunu bilmeleri için kendilerine devenin durumunu hatırlattı." Gece ve gündüz, her an müşahade ettikleri

Gâşiye 88:18

göğün direksiz ve herhangi bir şeye irtibatsız olarak uçsuz ve bucaksız bir şekilde nasıl yükseltildiğine, yörelerine konakladığınız, suyundan ve ağaçlarından yararlandığınız

Gâşiye 88:19

dağların kolay bir biçimde nasıl dikildiğine, bakmazlar mı? dağlar o derece sağlam dikilmiş ki, ne sağa sola meylediyor ve ne de sarsılıyorlar. Ebu'l-Leys bu âyete şöyle mânâ vermiştir: ”Yeryüzünün çakılmış kazıkları olarak dağların nasıl dikildiğine bakmazlar mı?"

Gâşiye 88:20

Yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı? Üzerinde yürüdükleri, gezip dolaştıkları yeryüzünün nasıl yayıldığına ve üzerinde yaşayan mahlûkatın menfaatinin gerektirdiği biçimde suyun yüzünde nasıl yayıldığına bakmazlar mı? Dünyanın küre biçiminde yuvarlak olmadığı ve düz olduğu yolundaki çıkarılacak kanaate şöyle cevap verilmiştir: Eğer küre son derece büyük olursa bu kürenin her parçası satıh gibi düz olur ve böyle bir satıha ”yayılmak" fiilini kullanmak yanlış olmaz. Küreden küreye fark vardır. Tıpkı güvercin yumurtasıyla deve kuşu yumurtası arasında fark olduğu gibi. Bu açıklamalara göre âyetin mânâsı şöyle olmaktadır: Öldükten sonra dirilmenin ve mahşere gelmenin gerçek olduğuna delil olan bu yaratıkların nasıl yaratıldıklarına ibret gözüyle bakmaz mısınız? Bu hayvanların yaratılış biçimleri onları yaratanın kudret, kuvvet ve hikmet gibi kemal sıfatlarıyla muttasıl" ve acizlik, zayıflık ve cehalet gibi noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna işaret etmektedir. İşte bu yaratıklara ibret gözüyle bakıp da içinde bulundukları inkâr ve kabul etmemetutumlarından dönmezler mi? Senin yapmış olduğun uyarıyı dinleyip imana gelerek ve itaat ederek Yüce Allah'a kavuşmaya hazırlık yapmazlar mı? Âyet-i kerimede ”deve", ”gökyüzü" ile; ”dağlar"da, ”yeryüzü" ile biramda zikredilmiştir. Çünkü âyet-i kerime, hüküm çıkarma ve delil getirme sadedinde nazil olmuştur. Araplar burada sayılan nesnelerle diğerlerinden daha fazla içice ve yüzyüze bulunuyorlardı. İşte bu sebeple Allahü teâlâ sözü edilen nesneleri birlikte ve bir arada zikretmiştir. İmam Gazali rahimehullah der ki: ”Allahü teâlâ bu âyet-i kerimede deveyi özellikle zikretmiştir. Çünkü deve mânâ itibariyle kendisi ile birlikte zikredilen nesnelerle uyumludur. Yukarıdan gölgeleyen gökyüzü, yüklerle yüklenmiş yeryüzü ve çeşitli ağırlıklar taşıyan dağlar tıpkı üzerlerine yük vurulmuş deve gibidirler. Bulutlar tatlı su yüklüdürler. Develer ise, ağır ağır yükleri taşırken yeryüzü de dağları yüklenmiştir. Bu nesnelerden her biri Onun emrine amadedir. Bu âyetteki kelimelerin sıralanışı ve tertibi ne kadar güzel, ne kadar uyumlu ve düzenlidir. Bu, tıpkı bir cümlede yazı yazan kâtip, kalem, kırtasiye ve mürekkep kelimesinin birarada bulunması gibidir."

Gâşiye 88:21

Sen hatırlat, sadece hatırlatmakla yetin. Onların ibret nazarıyla bakmamaları ve öğüt almamaları ile ilgilenme. Sen ancak bir hatırlatıcısın. Bu cümle, az önce geçen ”hatırlat" emrinin sebebini ifade etmektedir. Sen ancak bir hatırlatıcısm, yani tebliğ edicisin. Hidayet ve başarıya ulaştırmak sadece Yüce Allah'a aittir.

Gâşiye 88:22

Sen onların üzerinde bir zorba değilsin. Sen onları istediğine icbar edecek bir zorba değilsin. Nitekim Yüce Allah aynı manayı ifade etmek üzere Kaf sûresinde şöyle buyurur: ”Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin." (Kaf: 45) Kıraat imamlarının ekserisi bu sûredeki yukarıdaki âyeti ”sâd" harfiyle ”musaytır" şeklinde okumuşlardır. Kelimenin asıl kökü dikkate alınarak ”sın" harfiyle ”musaytır" şeklinde de okunmuştur. Gerek ”sın" ile ve gerekse ”sâd" ile yazılsın ”musaytır" kelimesi, herhangi bir şeyi kontrol etmek, durumunu gözetlemek ve amelini yazmak üzere o şey üzerinde hakimiyet kurmak demektir.

Gâşiye 88:23

Ancak haktan yüzçevirip, inkâr edene ve inkâr üzere sabit olana ya da inkârını açıkça ortaya koyana veya imandan yüzçevirip Kur'an'ı inkâr edene

Gâşiye 88:24

gelince işte öylesini Allah en büyük azap ile cehennem azabı ile ki, cehennemin azabı şiddetlidir, dibi çok derindir, kamçılan demirdendir. İşte böyle bir azap ile cezalandırır. Fethu'r-Rahmân'da şu ifadeler yer almaktadır: ”En büyük azap" cehennem azabıdır, ”en küçüğü" ise kâfirlerin dünyada görmüş oldukları açlık, esir düşme ve katlolunma şeklindeki azaplardır. Bu âyet-i kerime, kâfirlerin en büyük azaptan önce dünyada ve berzah âleminde görecek oldukları azabın, o günkü azabın yanında küçük olduğuna işaret etmektedir. Nitekim Secde süresindeki: ”En büyük azaptan önce, onlara mutlaka en yakın azaptan tattıracağız." (Secde: 21) âyet-i kerimesi de buna işaret etmektedir. Çünkü buradaki ”en yakın azap" tan murat, en küçük azap olan dünya azabıdır, yoksa berzah alemindeki azap değildir. Çünkü Yüce Allah aynı âyet-i kerimede şöyle buyuruyor: ”Olur ki (imana) dönerler." (Secde: 21) Çünkü dönme, berzah âleminde değil, dünya hayatında geçerlidir. Ölümden sonra ise, en büyük azapla kastedilen, ahiret azabıdır. Nitekim: ”O, en büyük ateşe girecektir" (A'lâ: 12) âyet-i kerimesi buna işaret etmektedir.

Gâşiye 88:25

Şüphesiz onların dönüşü sadece Bizedir. Âyet-i kerimede yer alan ”iyâb", dönüş anlamınadır. Buna göre âyetin mânâsı, şüphesiz ölmek ve bundan sonra dirilmek suretiyle onların dönüşleri Bizedir, ne müstakil olarak ve ne de bize ortak olmak suretiyle başkasına değildir. Nitekim Yüce Allah: ”...Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah'a döner." (Şûra: 53) buyurmaktadır. Süremizdeki bu âyet-i kerime şiddetli bir korkutma ihtiva etmektedir. Çünkü âsi ve bunda ısrarlı olan kulun son derece gazaplı olan mâlikine dönmesi, son derece zor ve bir o kadar da çetindir.

Gâşiye 88:26

Sonra onların mahşerde sorguya çekilmesi de sadece Bize aittir. Yoksa Bizden başkasına değildir ve Biz gerek niyetleri ve gerekse amellerine dair bir çekirdek filizi ve zarı kadar bile olsa her şeyden onları hesaba çekeriz. el-Bakalî (rahimehullah) der ki: ”Yüce Allah tehditten sonra kendisini onların dönüp varacak oldukları yer kılmak ve onları sorguya çekmeyi kendi üstüne almak suretiyle insanlara nasıl da fazilet vermektedir. O halde insanların bu iki faziletle birlikte yaşamaları her iki dünyada da hoş bir hayat sürmeleri ve bu iki hitap ile ferahtan ve sevinçten uçmaları gerekir." Hazret-i Ömer der ki: ”Hesaba çekilmeden önce kendi kendinizi hesaba çekiniz. Yüce Allah'a en büyük takdim için amellerinizin tartılmasından önce siz onları tartınız. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurur: '(Ey insanlar!) O gün (hesap için Allah'a) arzolunacaksınız. Size ait hiçbir sır gizli kalmaz.' (Hakka: 18) Dünyada iken kendilerini hesaba çeken kimselerin ahirette hesapları hafif olur ve dünyada iken nefislerini tartan kimselerin ahirette terazileri ağır basar." Hazret-i Ali'nin şöyle söylediği rivayet olunuyor: ”Kaderinde elden kaçırmayacağı bir şeyi elde etmek kişiyi sevindirir, yine kaderinde asla elde edemeyeceği bir şeye ulaşamamak insanı üzer. Dünyada eline geçen şeye sakın çok sevinme. Yine dünyada kaybettiğin şeyin ardından da sakın üzülme. Sevincin yapmış olduğun iyi ameller dolayısıyla, üzüntün de kötü ameller yüzünden olsun. Bütün meşguliyetini ahiretine ve öldükten sonraya çevir." Şöyle rivayet olmuştur: ”Üç özellik kimde bulunursa imanı kemale ermiştir: Allah uğrunda kimsenin kınamasından korkmamak, yaptığı hiçbir amele riya karıştırmamak ve birisi dünya diğeri ahiretle ilgili iki seçenekle karşılaştığında ahireti dünyaya tercih etmek." İşte akıllı kimseler için en güzel söz ve tebliğ budur. Allah'ın yardımı ve tevfiki ile Ğâşiye Sûresinin tefsiri sona erdi.

Fecr 89:1

FECR SURESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 30 âyettir. Yemin olsun fecre. Yüce Allah'ın yarattığı insanlar içinde konuşmaları esnasında en çok yemin edenler Araplar olduğu için Kur'an-ı Kerim Arapların yemin etme âdetleri üzere gelmiştir. Burada Yüce Allah, doğu tarafından güneş ışınlarının ortaya çıkmış olduğu ilk an olan ”fecr"e yemin etmektedir. Nitekim bir başka âyet-i kerimede de: ”Ağarmaya başladığında sabaha Yemin olsun" (Tekvin: 18) şeklinde sabah vaktine yemin etmektedir. Çünkü sabah vaktinin girmesiyle güneş ışınları ortaya çıktığı için gece sona ermektedir ve insanlar, kuşlar ve diğer vahşî hayvanlar rızık aramak üzere yeryüzüne dağılıp yayılmaktadırlar. İşte bu durum, ölülerin dirilmek suretiyle kabirlerinden kalkmalarına benzemektedir. Bu âyet-i kerimede inceden inceye düşünen kimselere çok büyük ibretler vardır. Bazıları bu âyet-i kerimedeki üstüne yemin edilen fecrin arefe gününün fecri olduğunu söylemişlerdir. Çünkü o gün hacılar Arafat dağına yönelmektedirler. Bir hadis-i şerifte: ”Hac, Arafe (de vakfe) den ibarettir" buyurulmuştur. (1) Bir başka görüşe göre buradaki fecirden maksat nahır (kurban bayramının birinci günü) günüdür. Çünkü bugün büyük bir gündür. Nahır günü, hacılar farz olan tavafı yaparlar, ihramdan çıkmak için traş olurlar ve şeytan taşlarlar. Rivayete göre nahır günü, en büyük hac günüdür. 1- Hadisi Tinnizî, Nesâî ve Ebû Dâvud rivayet etmişlerdir. Bkz. Câmiu'l-UsûL 3/241.

Fecr 89:2

On geceye Yemin olsun. Bu geceler Zilhicce ayının ilk on günüdür, ya da Ramazan ayının son on günüdür. Âyette, gece kelimesinin elif lamsız (belirsiz) getirilmesi geceye tazim içindir. Çünkü bu gece, başka gecelerde olmayan bazı faziletleri taşımaktadır. Bu sebeple Yüce Allah söz konusu gece üstüne yemin etmektedir. Sözünü ettiğimiz faziletler Zilhiccenin ilk on günü içerisindeki hac ibadetleriyle meşguliyet gibidir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: ”'Yüce Allah'ın katında Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha büyük ecirli ve daha bereketli bir gün yoktur.' Bunun üzerine bir sahabi sorar: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Allah yolunda cihad eden de mi bu derecede sevap elde edemez?' Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) cevap verir: Allah yolunda cihad eden de. Ancak kendi malı ve canıyla cihada çıkıp da bu cihaddan geri dönmeyen (yani şehit düşen) bundan müstesnadır.'"(2) Bu hadis-i şerif gazaya çıkan kimsenin, evinden hareket ederken geri dönmemeye niyet etmesi gerektiğine işaret etmektedir. O bu niyetle cihada çıkar, Allahü teâlâ ise, dilediğini yapar. Ramazan ayının son on gecesinin neden şerefli olduğuna gelince, sebep olarak bu geceler içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinin varolduğunu söylemek yeterlidir. 2- Hadisi Tirmizî ve Ebû dâvud rivayet ederler. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 9/262.

Fecr 89:3

Hem çifte, hem teke Yemin olsun. Âyet metninde yer alan ”şefa" kelimesi, birşeyi kendisi gibi olan bir diğerine katmak demektir. Buna göre âyetin mânâsı bu gecelerin çiftine ve tekine, demek olur. Zahiren bakılacak olursa buradaki tek ve çift genel bir anlam ifade etmektedir. Çünkü kelimelerin başında bulunan elif ve lâm istiğrak (genellik) ifade etmektedir. Buna göre âyetin mânâsı: Bütün her şeye tekine ve çiftine Yemin olsun, demek olur. Çünkü her şey mutlaka ya çifttir, ya da tektir. er-Râğıb der ki: ”Mahlukatin bütünü mürekkep (yalın ve tek olmayan çeşitli unsurlardan) olduğu için çifttir. Nitekim Yüce Allah buna işaret buyurmaktadır: 'Her şeyden de çift çift yarattık ki düşünüp öğüt alasınız." (Zâriyât: 49) 'Tek'e gelince o, her yönden vahdet sahibi olan Allahü teâlâ 'dır."

Fecr 89:4

Gelip geçtiği an geceye Yemin olsun. Buradaki ”gece" kelimesi, cins ismidir. Arapçada ”es-serâ" gece yürüyüşü demektir. ”Sürâ" ise, gecenin büyük bir bölümünün geçip gitmesi anlamına gelir. Burada gecenin bunca özellikleri arasında ”gelip-geçme" sinin ifade edilmesi, Yüce Allah'ın kudretinin kemaline ve nimetinin bolluğuna açıkça işaret etmesindendir. Çünkü sabah olunca, dünya ve âhiret saadetine vesile olan rızık aramak için bütün canlılara öldükten sonra (uykudan uyanınca) sanki yeniden hayat verilmiş olmaktadır.

Fecr 89:5

Bunlarda akıl sahibi için birer yemin (değeri) var mıdır? Bu ifade, üzerine yemin edilen nesnelerin azametini ve aklı başında olan kimseler nezdinde büyüklüğünü ve bunların tazim edilmeye ve yüceltilmeye lâyık nesneler olduklarını ifade etmektedir. Ve yine bu âyet-i kerime, kendileri üzerine yemin edilen nesnelerin şerefli olduğunu, verilen haberin bu nesneler üzerine yemin edilerek pekiştirilmeye lâyık olduğunu vurgulamaktadır. Bu, tıpkı parlak bir delil zikreden bir kimsenin delilini anlattıktan sonra benim bu zikrettiklerimin delil olma değeri var mıdır, diye sormasına benzer. Buna göre âyet-i kerimenin mânâsı; üzerine yemin edilerek zikredilen bu şeylerin marifet nuruyla nurlanmış akıl sahipleri yanında ikna edici bir yemin özelliği var mıdır ki, aklı başında olan kimse bu nesnelerin tazim ve yüceltme amacıyla üzerlerine yemin edilmeye lâyık şeyler olduğu kanaatine varsın? Ya da bu şeyler üzerine yemin etmek akıl sahipleri için uygun bir yemin tarzı mıdır? Böylesi kimselerin itibar edecekleri makbul bir yemin çeşidi midir ki, böylece akıl sahibi yeminle pekiştirilen şeye inanabilsin? demek olur. Âyet metninde yer alan ”hicr" kelimesi, akıl demektir. Çünkü akıl, insanı uygun ve gerekli olmayan yerlerde bulunmaktan ve çelişkiye düşmekten kurtarır. Akla Arapçada âyetin tabiriyle ”hicr" dendiği gibi, ”nuhye" de denmektedir. Çünkü, akıl insanı engellemekte ve ona uygunsuz şeyleri yapmayı yasaklamaktadır. Bilge kişilerden birisi şöyle der: ”Aklın kalbe göre durumu, ruhun cesede karşı durumu gibidir. Aklı olmayan her kalp ölüdür ve böyle bir kalp hayvanların kalbi mesabesindedir. Bu âyet-i kerimede yeminle pekiştirilen gerçek ise, gizlidir ve bu gerçek kâfirlere mutlaka azap edileceği gerçeğidir."

Fecr 89:6

Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Âyetin başındaki hemze, inkâr (olumsuzluk) ifade etmektedir. Bu, anlam itibariyle olumsuzluk gücündedir. Hemzeden sonra gelen ”lem" edatı da olumsuzluk ifade ettiğine ve iki olumsuzdan bir olumlu çıkacağına göre âyetin mânâsı; ey Muhammed! Gözünle apaçık görmüşçesine kesin bir bilgiyle Rabbin in Âd kavmine ve benzerlerine nasıl azap ettiğini görmedin mi? O halde Rabbin senin kavminin kâfirlerine de azap edecektir. Çünkü onlar azaba sebep olan inkâr ve isyanda önceki kavimlerle aynı çizgidedirler. ”Âd kavmi" kelimesiyle kastedilen, Hûd (aleyhisselâm)'un kavmidir. Bu kavim, babaları Âd'ın ismine nispetle bu ismi almışlardır. Kavmin önce geçen ilk nesline ”Âdu'l-ûlâ" (ilk Âd kavmi) ve sonradan gelenlerine de ”Âdu'l-ahîra" (sonradan gelen Âd kavmi) demişlerdir.

Fecr 89:7

Direk sahibi İrem'e ”İrem" kelimesi, Âd kelimesinden atf-ı beyandır. Âd kavminin evleri Uman ile Hadramevt arasındaki bölgede kurulu idi. Bu bölge kum tepelerinin bulunduğu çöl bir bölgeydi. Âyette yer alan ”zâtu'l-imâd' tabiri iki mânâya gelmektedir: Birincisi, direk sahibi İrem'e yani insanların boyları direklere benzetilmek suretiyle uzun boylu İrem'e demektir. İkincisi ise, direk sahibi İrem yani çadır ve direk sahibi İrem demektir. Çünkü İrem halkı bedevi (göçebe) bir halk olup, nerede ot ve çayır varsa oraya gidip çadır kuran bir halktı. Rüzgârlar çıkıp da otlar kuruyıınca tekrar evlerine geri dönerlerdi.

Fecr 89:8

Ki o, ülkelerde bir benzeri yaratılmayandı. Yani gerek güç itibariyle ve gerek cüsselerinin büyüklüğü açısından kendileri gibi birileri yaratılmayan idi. Âd kavminden bir erkek büyük bir kaya parçasını alır, elinde götürür ve karşısındaki düşman topluluklarının üzerine atar hepsini helak ederdi. Bu sebeple, âyetin deyimiyle: ”...Bizden daha kuvvetli kim var?.." (Fussilet: 15) derlerdi.

Fecr 89:9

Ve vadide kayaları yontan Semûd'a. ”Semûd" kelimesi de daha önce geçen Âd kelimesine dayandırılmıştır. Semûd, meşhur bir kabiledir. Bu ismi, Cüdeys'in kardeşi olan dedeleri Semûd'dan almışlardır. Semûd halkı, arab-ı âribe idi. Hicaz ile Tebuk arasında bulunan el-Hicr'de ikamet ediyorlardı ve bu kavim de Âd kavmi gibi putlara tapıyorlardı. Semûd kavmi, Yüce Allah'ın: ”Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik..." (Hûd: 61) âyetinde işaret ettiği üzere Salih Peygamberin kavmi idi. Bizim ele aldığımız bu sûrenin bu âyet-i kerimesinde yer alan ”câbû" kelimesinin mastarı olan ”cevb", Arapçada kesmek, yontmak anlamınadır. Buna göre âyetin mânâsı; vadide dağlardaki kayaları yontan ve oralarda kayaları yontmak suretiyle kendilerine ev yapan Semûd'a, demek olur. Onların kayaları yontup kendilerine ev yaptıklarına bir başka âyet-i kerimede şöyle işaret olunmaktadır: ”Dağlardan ustaca evler yontuyorsunuz." (Şuarâ: 149) Rivayete göre dağları, kayaları ve mermerleri ilk oyan bu Semûd kavmi imiş. Semûd kavmi 1700 şehir kurmuş ve bunların tamamı kayalardan yontulmak suretiyle yapılmıştır.

Fecr 89:10

Kazıklar sahibi Firavıın'a... Buradaki Firavun, Hazret-i Mûsa (aleyhisselâm) zamanındaki Firavun'dur. Adı el-Velîd b. Mus'ab Kıptî'dir. Firavun ise, onun lakabıdır. Burada Yüce Allah'ın Firavun kelimesini birçok kişinin lakabı olduğu halde tekil olarak getirmesinin sebebi, tekebbür ve böbürlenmede tek olduğu ve işi, Rab ve ilâh olduğunu iddiaya kadar vardırdığı içindir. Firavunun kazık sahibi olarak nitelenmesinin sebebi, askerlerinin ve bu askerlerin çadırlarının çokluğu sebebiyledir. Askerler konakladıkları yerlerde kendilerine çadır kuruyorlar ve tıpkı bugün kurulan çadırlar gibi bunları direklere ve uzun iplere bağlıyorlardı. ”Kazıklar sahibi" denmesinin sebebi, Firavunun askerlerinin çokluğu olabileceği gibi inanan kimselere kazıklar vasıtası ile işkence yapması da olabilir. Nitekim Keşfu'l-Esrâr da şöyle bir rivayet yer alır: ”İbn Abbas'tan rivayet olunduğuna göre Firavun'a 'kazıklar sahihi' denmesinin sebebi şu olay idi: Firavun'un kızının saçlarını tarayan hizmetçi bir kadın vardı. Bu kadın, Allah'a iman ediyor, fakat imanını gizliyordu. Birgün Firavun'un kızının saçlarını tararken birden tarağı elinden düşü verir. Kadın: 'Allah'ı inkâr eden kahrolsun' der. Bunu duyan Firavun'un kızı: 'Senin, benim babamdan başka bir ilâhın mı var?' diye sorar. Hizmetçi kadın: 'Benim de, senin babanında, göklerin ve yeryüzünün de bir tek ilâhı vardır ve O'nun hiçbir şerîki yoktur' der. Bunun üzerine Firavun'un kızı ağlaya ağlaya babasının huzuruna, girer. Firavun, neden ağladığını sorunca kızı: 'Senin sarayının bekçisinin karısı, senin, kendisinin, göklerin ve yerin ilâhının bir olduğunu ve hiçbir şerîki ve ortağı olmadığını iddia ediyor,' der. Bunun üzerine Firavun o kadına birisini gönderir ve huzuruna getirtir. Kadına kızının söylediklerinin doğru olup olmadığını sorar. Hizmetçi kadın, kızın doğru söylediğini ifade edince Firavun: 'Yazıklar olsun sana! İlâhını inkâr et,' der. Kadın: 'Bunu yapamam' deyince Firavun, kadının elini ve ayağım yere dikmiş olduğu dört kazığa bağlar ve ona: 'Allah'ı inkâr et, yoksa sana azap ederim' der. Kadın: 'Yapamam' deyince Firavun kadının kızını gözlerinin önünde keser. Fakat kadın Allah'ı inkâr etmez. Sonra da kadını keser. Yüce Allah da o kadını cennetine koyar. Firavun, İsrail oğulları arasında en güzel kadınla evlenir. Bu kadının adı 'Âsiye binti Müzâhim' dir. Âsiye Firavun'un, kızının saçını tarayan hizmetçiye yaptığını görmüştür. 'Firavun'un yaptıklarına acaba nasıl sabredeceğim, ben Müslümanıtn, o kâfir,' deyip kendi kendine ne yapacağını düşünürken birden Firavun yanına gelir ve Âsiye'nin yakınına oturur. Âsiye: 'Ey Firavun! Sen mahlûkatın en kötüsü ve en iğrencisin. Zavallı kadının üzerine yürüdün ve onu katlettin' der. Firavun: 'Herhalde o kadındaki delilikten sende de var' deyince Âsiye: 'Bende delilik yok. Asıl deli olan göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mâliki olan Allah'ı inkâr edendir. Allah her şeye kadirdir,' der. Bu ifade üzerine Firavun Âsiye'yi de işkence yapmak üzere dört kazığa bağlar. Yüce Allah da Firavun'un kendisine yapacak olduğu işkenceden sıkıntı duymaması için Âsiye'nin önüne cennete giden bir kapı açar. İşte bu esnada Âsiye, âyetin ifadesiyle şöyle söyler: '...Rabbiml Bana katında cennette bir ev yap. Beni Firavun'dan ve onun (kötü) işinden koru...' (Tahrîm: 11) Bu duadan sonra Yüce Allah Âsiye'nin ruhunu kabzeder ve onu yüce cennete koyar."

Fecr 89:11

Ki onların hepsi ülkelerinde azgınlık ettiler. Bu cümle, yukarıdan beri sayılan üç zümrenin üçünün de sıfatıdır. Buna göre âyet-i kerimenin mânâsı yukarıdan beri anlatılan her zümre, kendi ülkesinde azgınlık ettiler, haddi aştılar. Âd kavmi Yemende, Semûd kavmi Şam topraklarında, Kiptiler de Mısır'da azdılar demek olur.

Fecr 89:12

Oralarda inkâr ederek ve diğer günahları işleyerek kötülüğü çoğalttılar. Yüce Allah'ın emrinden başka bir şeyle amel eden ve Allah'ın kullarını zulümle yöneten kimse fesatçıdır, Yüce Allah'ın kendine çizmiş olduğu sınırı aşmıştır. Bu âyet-i kerime, zamanımızdaki devlet yöneticilerinin çoğu için şiddetli bir korkutma ihtiva etmektedir.

Fecr 89:13

Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı, şiddeti asla idrak edilemeyecek şiddetli bir azap yağdırdı. Bu azap, Âd kavmine estirilen rüzgâr, Semûd kavminin uğradığı korkunç çığlık ve Kıptîlerin Kızıl Deniz'de boğulmalarıdır. "Yağdırdı" kelimesiyle kastedilen yukarıda zikri geçen herbir zümre üzerine işledikleri azgınlık ve fesadın ardından şiddetli bir azabın indirilmiş olmasıdır. Bu azabın ”kamçı" şeklinde isimlendirilmesi ise, sözü geçen kâfirlere ahirette hazırlanan azaba nisbetle tıpkı kılıç karşısında kamçı mesabesindedir. Ebû Hayyân der ki: ”Burada azap kelimesi, istiare sanatıyla kamçı kelimesiyle ifade olunmuştur. Çünkü kamçı kelimesi içinde, tekrar ve ardarda yapma mânâsı vardır. Oysa kılıç ve başka araçlar tekrar yapmayı gerektirmez. Nitekim şâir şöyle der: "Gördün mü! Allah dinini nasıl etti izhar? Yedi azap kamçısı, emrine karşı gelen küffâr!" Azabın indirilmesinin ”yağdırdı" fiili ile ifade edilmesi, onun çokluğuna, peş peşe ve ardarda yapılacağına ve şiddetli bir biçimde verileceğine işaret etmektedir.

Fecr 89:14

Çünkü Rabbin her an gözetlemededir. Bu ifade, daha önceki geçen ifadelerin sebebini belirtmekte ve Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kavminin başına daha önce geçen ve hikâyeleri anlatılan kavimlerin başlarına gelen azabın aynısının geleceğine işaret etmektedir. Âyet metninde yer alan ”mirsâd" kelimesi, sözlükte gözetleme yapan kimselerin gözetleme için durdukları mekân anlamınadır. Buna göre âyetin mânâsı; senin Rabbin her an gelip geçenlerin gözetlendiği mekândadır, demek olur. Bu ifade Yüce Allah'ın âsîleri gözetlemesini temsîlî olarak vermektedir. Âsîler hiç kuşkusuz Yüce Allah'ın gözetlemesinden kaçamazlar. Kullarının amellerini gözetleyen ve çekirdek filizi veya zarı kadar bile olsa karşılığını veren birisi olarak Yüce Allah'ın hali, işlek bir yola oturup da canileri ele geçirmek ya da vergi almak için veya başka gayeyle orayı gözetleyen kimsenin durumuna benzetilmiştir. İnsanların örnekteki yoldan geçmemelerine çare yoktur. İşte bu iki benzetmeden sonra yol örneğinde kullanılan tabirler ve ifadeler Yüce Allah'ın gözetleme fiilini ifade etmek için kullanılmıştır.

Fecr 89:15

İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de yani Rabbi insana zenginlik ve bolluk vermek suretiyle imtihan eden bir kişinin davrandığı gibi davranıp da ikramda bulunduğunda ve bol nimet verdiğinde: -Burada yer alan ”fâ" tefsir fâ'sıdır. Çünkü ikramda bulunmak ve nimet vermek bizatihi imtihanın kendisidir. - 'Rabbim bana ikram etti' ve beni lâyık olduğum biçimi ile mal ve makam vererek üstün kıldı der ve bu lütuflara ve nimetlere şükür mü edecek, yoksa inkâr mı edecek diye imtihan gayesiyle verildiğini hiç aklına getirmez. Bu âyet-i kerimenin, yukarıda az önce geçen ”Çünkü Rabbin her an gözetlemededir." (Fecr: 14) âyet-i kelimesiyle irtibatı vardır. Burada sanki şöyle denilmiş olmaktadır: Allahü teâlâ kullarının durumlarını gözetleyip dururken ve yaptıkları amellerin iyilik ise iyi, kötülük ise kötü karşılığını verme durumunda iken, insana gelince, bütün bunlar insanı ilgilendirmiyor. Onun bütün gözünü diktiği ve aklını verdiği dünyanın kendisi ve lezzetleridir. es-Süheylî der ki: ”Bu âyet-i kerimede yer alan ”insan" kelimesinden maksat, 'Utbe b. Rebîa' dır. Buna göre âyet-i kerimenin nazil olmasına sebep Utbe'dir. Bu âyette zikredilen sıfat, her ne kadar bütün insanlar için umumî ise de burada kastedilen Utbe'dir."

Fecr 89:16

Rabbi onu imtihan edip son derece mükemmel hikmetlere dayalı olarak dilemesine göre rızkını daralttığında ise canı sıkılarak: 'Rabbim bana ihanet etti', beni fakir kılarak zelîl etti der ve hatırına gelmez ki, Yüce Allah'ın bu tasarrufu, sabır mı edecek, yoksa yakınacak mı diye kendisini imtihan etmek içindir. Bununla birlikte rızkın daraltılmasının, ihanetle hiçbir ilgisi yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah bir önceki âyette geçen ”Rabbi ikramda bulunduğunda ve bol nimet verdiğinde" ifadesinin karşılığı olarak burada da, Rabbi ona ihanet edip rızkını daralttığında buyurmuyor. Tam tersine rızkın daraltılması, her iki dünyada da sabreden fakir açısından önemsenmeye ve ikrama yol açabilir. Sabrın âhirette şerefli olmaya yol açacağı açık ve bellidir. Dünyada bu sonuca götürmesine gelince fakir olan insan, düşmanların tamahından salim olur. Buna karşılık rızık genişliği her iki dünyada bahşedilen nimete nankörlüğe yol açması dolayısıyla hüsrana sebep olabilir. Şu halde rızık darlığı Yüce Allah'a yakınlık vesilesi olur. Âlimlerden birisi şöyle der: ”Rızkın dar tutulması, nimete dalıp da o nimeti veren Yüce Allah'tan kopmaya yol açmadığı için insana bir ikram vesilesi olabilir. Ve böylece rızık darlığı, Yüce Allah'a yönelmeye, Allah'ın dışında herhangi bir şeye bağlanıp kalınmadığı için o yolda yürümeye vesile olabilir." Hazret-i Ebû Hüreyre'den rivayet olunuyor: ”Suffa ashabından yetmiş kişi gördüm ki aralarında hiçbirinin üzerinde ridaları yoktu. Ya izar giymişlerdi, ya da elbise. Bu elbiseyi boyunlarına bağlamışlardı. Bunlar arasında elbisesi topukla diz kapağı arası bacağını yarısına kadar örtenler olduğu gibi, bazılarının topuklarının yarısına kadar ulaşıyordu ve bu insanlar avret mahalleri görülmesin diye elbiselerinin ucunu elleriyle topluyorlardi." Şimdi düşünmek gerekir. Acaba bu durum, Yüce Allah'ın seçkin kullarına karşı bir ihaneti midir? Mü'min ya şükredecektir, ya da sabredecektir. İman iki kısma ayrılır: Yarısı sabır, diğer yarısı şükürdür. Büyüklerden birisi şöyle demiştir: ”Bir kimse: 'Rabbim bana ihanet etti' âyet-i kerimesini, Rabbim beni zelil ve önemsiz bir biçimde terketti, şeklinde tefsir ediyor. Oysa bu zavallı kişi bilmiyor ki, Rabbi rahmet ve şefkat nazarıyla kendisine bakmaktadır. Çünkü Rabbi kendisini ilâhî bir cazibeyle tabiî âlemden çekip ruhanî âleme götürmüştür. Nefsin dünyasından kalbin âlemine, fark dünyasından cem âlemine, ayrılık dünyasından vuslat âlemine götürmüştür."

Fecr 89:17

Hayır! Burada yer alan ”kellâ" kelimesi, insanı böylesi sözler konuşmaktan menetmektedir. İbn Abbas der ki: ”Âyetin mânâsı: Ben insanoğlunu, nezdimde değerli olduğu için zenginlik vererek imtihan etmedim. Diğerini de nazarımda önemsiz olduğu için fakirlikle denemedim. Tam tersine bütün bunların sebebi sadece kaza ve kaderdir. ” Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. Burada üçüncü tekil şahıs kipinden muhatap (ikinci çoğul şahıs) kipine geçilmesinin sebebi, onları azarlamak, vurgulamayı pekiştirmek, yaptıkları işin ne kadar çirkin olduğunu belirtmek içindir. Buna göre âyetin mânâsı; hayır sizlerin zikredilenden çok daha beter durumunuz vardır, mal sevdası uğrunda kendinizi şuursuzca öne attığınızı gösteren durumlarınız vardır. Çünkü Yüce Allah sizlere çok mal vererek ikramda bulunmuştur. Fakat siz nafaka, giyim kuşam ve benzeri hareketlerle yetime ikram etmek gibi sorumluluklarınızı yerine getirmiyorsunuz. Oysa Yüce Allah'a en sevimli ev, içerisinde yetime ikram olunan evdir, demek olur.

Fecr 89:18

Yüce Allah'ın vermiş olduğu nimete şükür olarak yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Yoksulu yedirmeye başkasını teşvik etmeyen kimsenin kendisi onu hiç yedirmez. Buna göre âyetin mânâsını şu şekilde tevil etmek mümtündür: Siz yoksulu yedirmiyorsunuz ve onu yedirmeye teşvik de etmiyorsunuz. Bu âyet-i kerimede, cimrilik eden kimselere çok açık bir kınama vardır. Mukâtil der ki: ”Kudâme b. Maz'ûn yetimdi ve Umeyye b. Halefin himayesinde bulunuyordu. Umeyye, Kudame'ye hakkını vermiyordu. İşte âyet bu yüzden nazil oldu."

Fecr 89:19

Haram, helâl demeden mirası yiyorsunuz. Burada yer alan ”türâs" kelimesi, ölüden intikal eden mal yani miras demektir. Yine âyette geçen ”lemm" toplamak demektir. Buna göre mânâ, mirası-helâl-haram demeden toplayıp yiyorsunuz, demek olur. Çünkü Araplar kadınlara ve çocuklara mirastan pay ayırmıyorlar, onların hisselerini kendileri yiyorlardı. Ya da mânâ; miras bırakan kimsenin helâl ve haram demeden toplamış olduğu mirası bile bile yiyorsunuz, demektir.

Fecr 89:20

Malı aşırı biçimde seviyorsunuz. Malı hırsla, açgözlülükle ve üzerindeki haklan vermeksizin seviyorsunuz. Bu ifadeden maksat, onların sadece dünya hırsı taşıdıklarını, âhiretle ilgili hususlardan tamamen yüzçevirdiklerini beyan etmek suretiyle kınanmalarıdır. Âyet-i kerimede mal sevgisinin tabiî olduğuna, insanın tam olarak bundan kurulmayacağına, ancak güçlü kimselerden olursa kendini kurtarabileceğine işaret vardır. Yüce Allah, mal sevgisi aşırıya kaçmadıkça bunun kınanan sevgi olmayacağına sanki işaret ediyor gibidir.

Fecr 89:21

Ama yeryüzü parça parça döküldüğü zaman... Âyet-i kerimede yer alan ”kellâ" kelimesi, bu insanların yukarıda belirtilen fiilleri yapmamaları için kendilerine bir yasaklamayı ifade etmektedir. Yani insanın böyle dünya hırsı içinde olması, bütün düşüncesini dünyayı elde etmek ve dünya malını toplamak şeklinde odaklaştırması, helâl haram ayırmaması, topladığı dünyalıklardan, başkalarına ihsanda bulunmaması, hesap ve ceza gibi bir şeyin olmayacağı vehmine kapılması uygun değildir. Âyet-i kerimede yer alan ”dek", ”dak" kelimesi ile müteradiftir. Dek, bir şeye vurmak ve onu ezmek demektir. Burada geçen ikinci ”dek", birinciyi pekiştirmek amacıyla getirilmemiştir. Tam tersine bu ikincisi de başlı başına ayrı bir ”dek" tir. Buna göre âyetin mânâsı, yeryüzü peşpeşe sallanıp birbirine vurduğu ve sonunda da döküldüğü, üzerinde bulunan ne varsa dağlar, binalar, köşkler ve saraylar yerinden kopup sarsıldığı ve havada uçuşan toz zerreleri haline geldiği zaman, demek olur.

Fecr 89:22

Rabbin (in kudretinin alâmetleri) geldiği zaman... Âyette ”Rabbin geldiği zaman" şeklinde olan ifade; Rabbinin kudretine delâlet eden âyetler ve kahrına işaret eden belirtiler zuhur ettiği zaman, demektir. İşte bu gerçek, dünya sultanlarından herhangi birisinin ortaya çıktığında zuhur eden heybeti ve siyaseti ile temsil edilmiş olmaktadır. Çünkü hükümdar huzura çıktığı zaman, vezirlerinin, kendine yakın olan diğer kişilerin ve askerlerin ortaya çıktıklarında zuhur etmeyen şeyler zuhur etmektedir. İşte bu motifler kullanılarak âyette de: ”Rabbin geldiği zaman" ifadesi kullanılmıştır. İmam Ahmed bu âyet-i kerimeyi; Rabbinin emri ve kazası geldiği zaman, şeklinde tefsir eder. Bu durumda Rab kelimesinin başında insanlara korku vermek için muzaf olan kelime (O'nun emri ve kazası) hazfedilmiştir.(3) 3- Burada en uygun olanı âyetin Hafız İbn Kesîr'in de işaret ettiği gibi hakikati üzere anlaşılmasıdır. İbn Kesîr, ”Rabbin geldiği zaman" ifadesinden sonra yani mahlukatı arasında hükmünü vermek üzere Rabbin geldiği zaman şeklinde bir açıklama getiriyor. Ona göre bu insanların Hazret-i Adem'in evlâtlarının mutlak efendisi olan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şefaat dilediklerinden sonra olacaktır. Bundan sonra Rab hükmünü vermek üzere gelecektir ve melekler de onun huzurunda gelip saf tutacaklardır. Bkz. Muhtasar ibn Kesir Tefsin, 3/638. Not: İbn Kesîr'in izahı selefin görüşü, müfessir İsmail Hakkı Bursevî'nin görüşü ise halef ulemasının görüşüdür. (Mütercim). Melekler de saf saf dizildiği zaman... Yani melekler saf tuttuklarında. Çünkü o gün bütün semaların melekleri inecek ve mertebelerine, makamlarına göre dünyada iken namaza duranların saf tuttukları gibi saf saf dizileceklerdir. Nitekim Yüce Allah buna şöyle işaret ediyor: ”Melekler onun (gögün) etrafındadır" (Hakka: 17) Bu melekler, yedi semanın sayısına uygun olarak yedi saf tutacaklardır.

Fecr 89:23

O gün cehennem getirilir. Nitekim bu gerçeğe Nâziât sûresinde de işaret olunmaktadır: ”Ve görene cehennem açık bir şekilde gösterildiği zaman" (Nâziât: 36) Yani cehennem yerinde durmakla birlikte insanlar görsün diye ortaya çıkarıldığı zaman demektir. İbn Mes'ud (radıyallahü anh) der ki: ”Cehennem yetmiş bin meleğin yedeğinde çekilerek getirilir ve nihayet arşın solunda yer alır. Kızgındır ve ateşinin sesi, uğultusu duyulur." (4) 4- Sahîh-i Müslim'de Abdullah b. Mes'ud'un Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivayet ettiği bir hadis yer alır: ”Cehennem getirilir. Yetmiş bin yuları vardır ve herbir yuları yetmiş bin melek tutmakta ve sürükleyip getirmektedirler. ”Bkz. Camiu'l- Usûl, 10/519. İnsan (yaptıklarını) birer birer hatırlar, yani insanoğlu yapmış olduğu kusurların eserlerini veya bizatihi kendilerini görünce bunları hatırlar. Ameller ölümden sonra dirilme esnasında ortaya çıkar. Her türlü iyi ve kötü ameller kendilerine uygun, güzel veya çirkin biçimde şekle bürünür. Âyeti bu şekilde anlamak mümkün olduğu gibi şöyle mânâ vermek de mümkündür: İnsan âhirette öğüt alıp da: ”...Keşke dünyaya geri döndürülseydik ve Rabbimizin âyetlerini yalanlamasaydık..." (En'am: 27) dediği gün. Bu öğüt alma, insanın yapmış olduğu kusurlara karşı pişmanlığını gerektirmektedir. Pişmanlık, tevbe sayılır fakat vakti kaçırıldığı için o gün orada tevbe yoktur. (Fakat) bu hatırlamanın ona ne faydası var? Bu cümle, parantez arası cümle olup duyulan bu pişmanlığın gerçekte bir öğüt alma olmayacağını, çünkü zamanında yapılmadığı için faydasız olduğunu vurgulamak amacıyla getirilmiştir. Buna göre; artık zamanı geçtiğinden bu hatırlamanın ona bir faydası olmayacak, demek olur.

Fecr 89:24

(İşte o zaman insan:) 1 Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim,' der. Yani insan, faydalı, sonsuz ve sürekli olan âhiret hayatı için keşke bugün faydalanacak olduğum sâlih ameller işleseydim diyecektir.

Fecr 89:25

Artık o gün, yukarıdan beri anlatılan hallerin gerçekleşeceği ve sözlerin hayata geçeceği o gün O'nun edeceği azabı kimse edemez.

Fecr 89:26

O'nun vuracağı bağı kimse vuramaz. Burada ”O" zamirinden maksat, Yüce Allah'tır. ”Azap" kelimesinden maksat da azap etmedir. Bu tıpkı ”selâm" kelimesinin, ”teslim" (selâm verme) anlamına gelmesi gibidir. Bu açıklamaların ışığı altında âyet-i kerimenin mânâsı şöyle olur: O gün Allah'ın verecek olduğu azabı hiç kimse üstlenemez. Çünkü o gün bütün emir ve yetki, tamamen O'nun elindedir. Aynul-Maâmde bu âyete şu şekilde mânâ veriliyor: ”Allah'ın âhirette verecek olduğu azap gibi dünyada hiç kimse azap edemez. ”

Fecr 89:27

Ey huzura kavuşmuş insan! Yüce Allah nefs-i emmâre'nin uğrayacak olduğu bedbahtlığı belirttikten sonra burada da nefs-i mutmainne'nin elde edecek olduğu mutluluğu beyana başlıyor. Âyet metninde yer alan kelimenin mastarı olan ”itmi'nân", nefsin huzur duyması demektir. Bu da insan nefsinin gayelerin gayesine ulaşmasıyla yakînî marifeti ve şuhûd makamını elde etmesiyle olur. Nitekim Yüce Allah, Râd sûresinde buna şöyle işaret eder: ”Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur..." (Râd: 28) Bu âyet-i kerime, gönül huzurunun ancak Yüce Allah'ı tanımakla ve O'na çok çok ibadet etmekle elde edileceğine işaret ediyor. İnsanın nefsi, Allah'ı zikretmek suretiyle ”itmi'nân" makamına ulaştığı zaman insan, makâm-ı emîne varmış olur. Buna göre âyetin mânâsı şöyle oluyor: Yüce Allah mü'min kulunun hesabını gördükten ve sorguya çekilmesini tamamladıktan sonra ona bir ikram olarak: ”Ey huzura kavuşmuş insan!.." diye hitap ediyor.

Fecr 89:28

Sana verilen ebedî nimetten dolayı sen O'ndan hoşnut ve Allah katında O da senden hoşnut olarak Rabbine dön! Rabbinin sana vaadetmiş olduğu ikrama ve elde edecek olduğun yakınlığa dön.

Fecr 89:29

Kullarını arasına katıl! Bana özel olan sâlih kullarımın zümresine katıl.

Fecr 89:30

Ve onlarla birlikte cennetime gir! Nitekim Neml sûresinde aynı mânâya şöyle işaret olunmaktadır: ”...Rahmetinle beni iyi kulların arasına kat." (Neml: 19) Allah'ın hâs kullarının zümresine dahil olmak, ruhanî bir mutluluk vesilesidir. Onlarla birlikte cennetlere girmek ve cennetlerin derecelerini elde etmek de cismanî bir mutluluktur. Bazılarına göre bu âyet-i kerimede yer alan ”nefs" kelimesinden maksat, ruhtur. Ve yukarıdaki ifade, ruha insan ölürken söylenir. Nitekim Abdullah b. Ömer (radıyallahü anhüma)'den bu mânâyı destekleyen şöyle bir rivayet gelmektedir: ”Mü'min olan kul vefa at edeceği zaman Allahü teâlâ iki melek ve çok değerli cennet hediyesi gönderir. Kulun ruhuna şöyle hitap olunur: 'Ey huzura kavuşmuş ruh! Çık. Ruha ve reyhana çık. Rabbin senden hoşnut olarak çık.' Bu hitaptan sonra kulun ruhu, insanın burnunda duyduğu en hoş misk kokusu gibi çıkar. Semanın etrafındaki melekler yeryüzünden hoş bir ruh geldi, hoş bir koku yükseldi derler ve bu ruh hangi kapıya gelirse derhal açılır. Herhangi bir meleğe rastlar rastlamaz melek kendisine selâm verir ve sonunda ruh Rabbine getirilir ve secdeye kapanır. Sonra Mika il'e denir ki: 'Bu ruhu al, müminlerin nefislerinin bulunduğu yere koy,' sonra emrolunur ve mü'minin kabri yetmiş arşın genişletilir ve orada kendisine reyhan kokusu verilir. Artık o kimse tıpkı bir gelin gibidir. Uyur ve kendisini ancak en sevdiği kimseden başkası uyandırmaz." (5) 5- Yukarıdaki ifadeler Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde tahrîc etmiş olduğu uzunca hadisin bir kısmıdır. Hadisi Hafız İbn Kesîr tefsirinde 2/297'de rivayet eder. Hadisin baş tarafı şu şekildedir: ”Mü'min olan kulun dünyadan ayrılma ve âhirete yönelme zamanı gelince kendisine semadan yüzleri güneş gibi bembayaz melekler inerler. Beraberlerinde cennet kefenlerinden bir kefen, cennet hanûtundan (hoş koku) vardır. Nihayet gelip mü'min kulun gözünün görebileceği noktaya kadar varıp otururlar. Sonra ölüm meleği gelir ve kulun basuruna oturur. Ona der ki: Ey hoş olan nefis! Allah'ın mağfiretine ve hoşnutluğuna gitmek üzere çık. Ve ruh su kabının ağzından damlanın dökülmesi gibi bedenden çıkar ve onu ölüm meleği alır. Ancak beyaz yüzlü melekler bir an bile bu ruhu onun eline bırakmazlar ve derhal kendileri alıp söz konusu kefene ve hanûta sararlar. Müminin ruhundan yeryüzünde bulunan misk kokularının en hoşu gibi bir koku çıkar. Ve beyaz yüzlü melekler bu ruhu alıp semaya yükselirler. Orada karşılaşmış oldukları her melek topluluğu bu hoş koku neyin nesidir diye sorarlar..." Hadisin bundan sonraki kısmı yukarıda metinde geçti. Hadisin tamamı için bkz. Muhtasaru Tefsiri İbn Kesîr, 2/297. Fecr Sûresinin tefsiri Allah'ın yardımı ve tevfîkıyle sona erdi.

Beled 90:1

BELED SURESİ Bu beldeye yemin ederim yani bu haram beldenin, Mekke-i Mükerreme'nin üstüne yemin ederim. Ayetin başında yer alan ”lâ", sıladır. Bunun böyle olduğuna, Yüce Allah'ın Tîn sûresinde: ”Beledu'l-emîn" üzerine yemin etmesi delildir. Bazı âlimlere göre ”lâ", yapılan yemini pekiştirmek için getirilmiştir. Nitekim Araplar böyle yeminlerini pekiştirmek için ifadelerinin başına ”lâ" getirmektedirler. Meselâ: ”Lâ vallahi. Ben böyle bir şey yapmadım", ”Lâ vallahi. Mutlaka böyle yapacağım," ifadeleri buna birer örnektirler. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah'ın Mekke-i Mükerreme üzerine yemin etmesinin sebebi, Mekke'nin faziletinden dolayıdır. Çünkü Allahü teâlâ orayı güvenli, haram bölge kılmıştır ve Mekke Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dünyaya geldiği yerdir. Rasûlüllah'ın babası İbrahim (aleyhisselâm)'in haremi ve yine Rasûlüllah'ın babası İsmail (aleyhisselâm)'in yetiştiği yerdir. Allahü teâlâ, Beyt-i Haram'ı, doğuda ve batıdaki Müslümanlar için kıble kılmış, insanın ömrü boyunca işlediği günahların keffareti için Beytullah'ın hac edilmesi hükmünü getirmiş, semadaki ”el-beytu'l-ma'mûr"u, Kabe-i Muzzama'nın tam hizasında yaratmıştır.

Beled 90:2

Ki sen bu beldedesin. Bu ifade yukarıda üzerine yemin edilen ”belde" den hâldir (sıfattır.) Âyet metninde yer alan ”ente" (sen) kelimesi ile Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a hitap olunmaktadır. Âyetin içinde yer alan ”el-hiü", ”hulul" mastarından ”hâil" manasınadır. Kelimenin türediği mastar, bir yere inmek, konaklamak anlamınadır. Bu açıklamaların ışığı altında âyetin manası şöyle olur: Bu beldeye (Mekke'ye) -ki sen ey Miıhammed! Mekke'desin ve orada bulunmaktasın- yemin ederim ki... Yüce Allah mutlak olarak Mekke üstüne yemin etmiyor. Tam tersine Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın içinde bulunduğu Mekke'ye yemin ediyor ve böylece Mekke'nin içinde Peygamberi bulundurmakla daha da şeref kazandığına işaret olunuyor. Çünkü Mekke bizatihi kendisi şerefliyken şimdi şerefli olan büyük Peygamberin gelip orada yerleşmesiyle daha da şeref kazanmaktadır. Bu ifade ile Mekke halkına bir dokundurmada bulunulmaktadır. Çünkü Mekkeliler -cahillikleri nedeniyle- Âdem (aleyhisselâm)'in evlâtlarının en şereflisini içinde bulundurmakla daha da şeref kazandığı halde onu buradan çıkarmayı düşünüyorlardı.

Beled 90:3

Babaya... Buradaki ”baba" dan maksat, İbrahim (aleyhisselâm)'dir. Baba kelimesinin âyet-i kerimede elif lamsız getirilmesi, onun şerefli bir baba olduğuna işaret olunmak içindir. Ve ondan meydana gelen çocuğa yemin ederim ki... Buradaki ”çocuk" tan maksat, İsmail ve Muhammed (aleyhisselâm) Peygamberlerdir. Çünkü Hazret-i Muhammed'in nesebi, İsmail (aleyhisselâm) vasıtasıyla İbrahim (aleyhisselâm)'e ulaşmaktadır. Şu halde bu sûre, iki yerde Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın üstüne yemini ihtiva etmektedir. Bu âyette yer alan ”baba" kelimesiyle İbrahim (aleyhisselâm) kastedilmiştir demiştik. Bir başka görüşe göre bundan maksat. Âdem (aleyhisselâm) olabilir. ”Baba" kelimesiyle Âdem (aleyhisselâm) kastedilirse, ”ondan meydana gelen çocuk," Âdem (aleyhisselâm)'in zürriyyeti olur. Yeminin cevabına daha uygun düşen de bu şekilde takdirde bulunmaktır. Bazılarına göre burada yer alan ”baba", Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dır. ”Ondan meydana gelen çocuk" ise Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmetidir. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Ben sizlere babanız yerindeyim ve sizlere dininizi bildirmekteyim." (1) Nitekim Allahü teâlâ da Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a müminlerin babası ismini vermiştir. Çünkü Yüce Allah Ahzâb sûresinde şöyle buyurur: ”Peygamber müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri onların analarıdır..." (Ahzâb: 6) Âyetin hükmüne göre ezvâc-ı tâhirât mü'minlerin anneleri olduğuna göre bu, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da babalan olmasını gerektirir. 1- Hadisi Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Mâce rivayet etmişlerdir. Hadisin lâfzı şu şekildedir: ”Ben sizlerin bahanız mesabesindeyinı. Sizlere (dininizi) öğretmekteyim, içinizden herhangi biriniz tuvalete gittiğinde ön ve arkasını kıbleye dönmesin..." Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 1/1437.

Beled 90:4

Biz insanı zorluklar içinde olacak şekilde yarattık. Bu cümle, yukarıda geçen yeminin cevabıdır. Âyet metninde yer alan ”kebed" kelimesi, ”kebide'r-reculu kebeden" fiili ve mastarından türemiştir. İnsanın ciğerinde sancı meydana gelip de şişince bu fiil kullanılır. Daha sonra fiil, her türlü meşakkat ve sıkıntının çekilmesi durumunda kullanılır olmuştur. Yine bu mastardan türeme ”mükâbede" kelimesi vardır ki, bu da sıkıntı çekmek anlamınadır. Âyet metninde ”kebed" kelimesinin kullanılması, sıkıntı ve meşakkatin herhangi bir nesneyi içine konulmuş olduğu kabın kuşatması gibi insanı kuşattığına işaret etmektedir. Bu açıklamalardan sonra âyetin manasına dönecek olursak şöyle denmiş olmaktadır: Biz insanoğlunu sıkıntı ve meşakketler içinde yarattık. Ve insanoğlu mahrukatın en zayıfı olmakla birlikte çeşit çeşit sıkıntıları da hâlâ çekmektedir. Bu sıkıntıların en başında ana rahminin karanlığı ve dar ortamı gelir. Sonunda da ölüm ve ölüm sonrası çekilecek sıkıntılar vardır. İnsanoğlu kendisinden başka diğer canlıların çekmediği birçok sıkıntı çeker. Şöyle bir bakalım: Göbeğinin kesilmesi, sonra elinin kolunun bağlanarak kundaklanması, ardından sünnet olması ve bunun acılarını çekmesi, kendisine öğreten öğretmenden kaynaklanan sıkıntılar ve ondan yediği sopalar, kendini okutan hoca ve onun heybeti... Sonra evlilik hayatının getirdiği sıkıntılar, evlât ve hizmetçilerle uğraşmaktan kaynaklanan sıkıntılar ve zorluklar, ev işleri, ardından yaşlanmak ve kocamak... Bunlardan sonra ölüm şiddetinin çekilmesi, meleklerin sorguya çekmeleri, kabilin karanlığı... Sonra öldükten sonra dirilmek ve ya cennet ya cehennem en son durağına varıncaya kadar hesap meleğinin karşısına geçip hesap vermek. Nitekim Yüce Allah İnşikâk sûresinde buna şöyle işaret ediyor: ”Şafağa, geceye... aya yemin ederim ki, siz elbette hâlden hâle geçeceksiniz." (İnşikâk: 16-19) Fahreddin er-Râzî der ki: ”Dünyada kesinlikle lezzet yoktur. Tam tersine lezzet zannedilen bu şeyler elemden kurtulmaktan başka bir şey değildir. Çünkü yemek esnasında duyulan lezzet, açlığın vermiş olduğu elemden kurtuluştan ibarettir. Giyim esnasında alınan tad, sıcağın ve soğuğun vermiş olduğu sıkıntıdan kurtuluştan kaynaklanmaktadır. Şu halde insan için sadece elem vardır, ya da elemden kurtuluş vardır. Bu âyet-i kerime, Kureyş kâfirlerinden görmüş olduğu sıkıntılara karşı Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı teselli etmektedir." el-Kâşânî bu âyet-i kerimeyi şöyle tefsir eder: ”Yemin olsun biz insanı, kendi nefsinden, hevâ ve hevesinden, ya da gizli bir hastalıktan, kalp fesadından, (marifetini) kapatan perdenin kalınlığından kaynaklanan sıkıntı ve meşakkat içinde yarattık. Çünkü sözlükte ”kebed", ciğerin şişkinliği ve hasta olması demektir. Ciğer insan vücudunda tabiî kuvvetin başladığı noktadır. Kalbin perdelenmesi ve bozulması da bu kuvvetten kaynaklanır."

Beled 90:5

İnsan, hiçkimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? Buradaki ”sanmak" fiilinin öznesi, Kureyş'in Velid b. el-Muğîre ve benzerleri gibi Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a sıkıntı veren bazı ileri gelen kişileridir. Yani bu kimseler kendilerinden yaptıkları bu haksızlıklara karşı kimsenin intikam alamayacağını mı sanıyor? O halde onların zannı boşunadır. Çünkü bir olan Allahü teâlâ buna kadirdir. O azîzdir, intikam sahibidir.

Beled 90:6

Ahmakça ve kibirlenerek bu zannı taşıyan kimse: 'Pek çok mal harcadım,' diyor. Bu sözüyle böbürlenerek ve riyakârlık yapmak için harcamış olduğu çok mal olduğunu ifade etmek istiyor. Cahiliyet devri insanları buna ”mekârim" diyorlardı ve bu harcanan malın övünç ve yücelik kaynağı olduğunu iddia ediyorlardı. Âyette yer alan ”ihlâk" (harcamak) kelimesi, harcanan malın gerçekte zayi olduğuna işaret etmektedir. Çünkü bu malın ahirette sahibine hiçbir faydası dokunmayacaktır. Nitekim Hazret-i Âişe'nin, Abdullah b. Cüd'ân hakkındaki söylemiş olduğu şu söz bu gerçeğe işaret etmektedir: ”Cahiliyyet döneminde Abdullah b. Cüd'ân süa-i rahim yapar, yoksulları doyururdu. Acaba bunun kendisine herhangi bir faydası dokunur mu ey Allah'ın Rasûlü? Bu soruyu Rasûlüllah şöyle cevaplandırır: 'Ona fayda vermez. Çünkü hiçbir gün; Rabbim din günü benim günahlarımı bağışla dememiştir'." (2) 2- Hadisi Müslim, İman Bölümünde; Ahmed b. Hanbel, Müsned'inde (6/93) rivayet etmişlerdir.

Beled 90:7

Bu ahmak ve öğünen şahıs, münafıklık ettiği sırada kimse onu görmedi mi sanıyor? Allahü teâlâ 'nın kendisine sormayacağını ve yaptıklarına karşılığını vermeyeceğini mi sanıyor? Bu sorulardan çıkan anlam Yüce Allah onu görmektedir, niyetinin pisliğini, içindeki fesadı bilmektedir ve o yaptıklarına karşılığını verecektir. Öğünme yollu bu çeşit bir münafıklık aslında bir düşüklüktür. Bu cahil kimse, onu nasıl fazilet sayar. Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Kıyamet günü dört şeyden sorguya çekilmedikçe kulun iki ayağı olduğu yerden kıpırtatılmaz. Bunlar; ömrünü nerede tükettiği, vücudunu nerede yıprattığı, malını nereden kazanıp nereye harcadığı ve öğrenmiş olduğu ilmiyle hangi ameli yaptığıdır." (3) 3- Hadisi Tirmizî Kıyamet Gününün Vasfı Bölümünde (no 2419) rivayet eder. Bkz. Camiu'l-Usûl, 10/436.

Beled 90:8

Biz ona iki göz, vermedik mi? Bunlarla yeryüzü ve gökyüzü olmak üzere mülk âlemini görmektedir. Hatta kendisiyle arasında bir kaç bin senelik uzaklık olan yüksek yıldızlan bile müşahade etmektedir. İnsan gözleriyle zararlı ve faydalı olanları ayırmaktadır. Bunlarla Yüce Allah'ın vahdaniyetine delil olan alâmetleri görebilmektedir. Göz bedeni âfetlerden korumaktadır. İnsanın gözü tıpkı bir ayna gibidir. Karşısına bir şey geldiğinde o nesnenin biçimi gözün içinde canlanır. Oysa bu nesnelere bakan göz çok küçüktür. Yakından bakıldığında göz yuvarlak bir parça etten ibarettir. Yüce Allah gözün hareketini süratli kılmıştır ve üstünü örtmek üzere gözlere kapaklar yaratmıştır. Ve ayrıca kapakların ucuna kuşun kanatları gibi kıllar yani kirpikler yerleştirmiştir. Bunlar sinekleri ve haşereleri gözden uzaklaştırmaktadır. Yüce Allah gözü, tıpkı güneş ve ay gibi iki adet yaratmıştır. Bunların üzerine ışıktan zarar görmesin diye iki siyah kaş yerleştirmiştir. Çünkü siyahın ortasında beyaza bakan kimse, daha keskin bakışlı olur. Bu sebeple gözün karası kara ve kirpikleri de siyah kıldan yaratılmıştır. Çünkü siyah, gözü güçlendirir.

Beled 90:9

İçinden geçenleri ifade edeceği bir dil vermedik mi? Nitekim çeşitli işlemler ve muameleler dil ile yapılır. Şahitlikler bununla eda edilir. Acı ile tatlı, dil vasıtasıyla anlaşılır. İnsanın dili olmasaydı içinden geçenleri işaretle veya yazarak ifade etmek zorunda kalacaktı ve işi zorlaşacaktı. Gözün ve kulağın iki adet yaratılırken, dilin bir tane olmasının sebebi, insanın konuşmaktan çok dinlemeye ve görmeye ihtiyacı olmasından dolayıdır. Ve yine az konuşulması gerektiğine ve sadece hayır konuşulmasının uygun olacağına, faydasız şeylerin konuşulmaması gerektiğine işaret vardır. Yüce Allah'ın dili ağzın içinde yaratmasının ve önüne dudakları yerleştirmesinin sırrı buradadır. İnsanın dudaklarını açmaksızın konuşamamasınm kendisine söylenen herhangi bir söze cevap vermek için iki dudağını birbirine bitiştirmeye mecbur kalmasının sırrı da budur. Ve susmak istediği zaman ağzını kapatabildiği, konuşurken, yerken, içerken ve bir şeye liflerken yardımına başvurduğu iki dudak vermedik mi? Burada dudakların ifade edilmesi, konuşurken harflerin çoğunun dudaklardan çıkmasından dolayıdır. Bir duada şu ifadeler yer almaktadır: ”Bizleri bir et parçası vasıtasıyla konuşturan, bir yağ parçasıyla gördüren, bir kemik sayesinde işittiren Allah'a hamdolsun." Bir kudsî hadiste Yüce Allah şöyle buyurur: ”Ey Ademoğlu! Sana haram kıldığım bir hususta dilin seninle çekişirse sana iki kapak (dudak) verdim. Onlarla dilini kapat. Gözün karşına dikilir, haram kıldığım şeylere bakmak için seninle çekişirse sana iki kapak verdim. Onlarla gözünü kapat." (4)

Beled 90:10

Ona iki yolu (doğruyu ve eğriyi) göstermedik mi? Biz insana hayır ve şerrin yolunu gösterdik. Bazılarına göre âyetin manası: biz insana (bebeğe), annesinin iki memesinin yolunu gösterdik. Çünkü bu iki meme, sütün inmesi için iki yüksek yoldur ve dünyaya gelen çocuğun hayatta kalmasına birer sebeptirler. Dünyaya gelir gelmez annesini emmekten âciz olan bebeğe, onu emme imkânı bahşetmek büyük bir kudret ve muazzam bir nimettir, demek olur. Âyet metninde yer alan ”necd" kelimesinin aslı, yüksek mekân demektir. İbnü'ş-Şeyh der ki: ”Hayra ve şerre delâlet eden alâmet açık seçik belli olunca bunlar birer yüksek yol gibi oldular. Çünkü hayır ve şer, tıpkı yüksek yolun kolayca ve net ortaya çıkması gibi insanın aklına göre gayet açık ve net oldular."

Beled 90:11

(Fakat) o, sarp yokuşu aşamadı. ”İktihâm" kelimesi, zor bir işe koyulmak ve o şeyi zorlukla geçmek demektir. ”Akabe" kelimesi ise, dağlardaki sarp yol demektir. Yüce Allah'ın âyet-i kerimede bu yolu ”sarp yokuş" kelimesiyle ifade etmesinin sebebi, o yola girmenin zorluğundan dolayıdır.

Beled 90:12

O sarp yokuş nedir bilir misin? Ey Rasûlüm Muhammed! O sarp yokuşa nasıl girileceğini sana bildiren nedir?

Beled 90:13

Köle azad etmektir yani sarp yokuşa atılmak, köle azad etmektir, demek olur. Köle azadı, o yokuşu tefsir etmiyor. Tam tersine o yokuşa atılmak için köle azad etmek gerekiyor. İnsan bazen bir köleyi tek başına azad edebilir. Bazen kendi mükâtep kölesine kölelikten kurtulması için gerekli parayı ödeyebilir. Herhangi bir kimseyi kısastan veya herhangi bir cezadan kurtarmak uğruna köleye yardımcı olabilir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: ”Herhangi bir kimse bir köle azad ederse Allahü teâlâ da hu kölenin her uzvuna karşılık azad edenin bir organını cehennemden korur." (5) 5- Hadisi Buharî, Müslim ve Ahmed b. Hanbel rivayet etmişlerdir. Ahmed b. Hanbel'in hadisi şu lâfızlarladır: ”Herhangi bir kimse mü'min bir köle azad edecek olursa onun her uzvuna karşılık Yüce Allah cehennemden bir uzvunu azad eder." Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/164.

Beled 90:14

Veya kıtlıktan ya da pahalılıktan kaynaklanan açlık gününde yakını olan bir yetimi doyurmaktır. Yetimin açlık günü doyrulmasının ifade edilmesi, böyle bir günde başkalarına yapılacak yardımın insanın nefsine daha ağır geldiğinden ve daha çok sevaba yol açtığından dolayıdır. Burada yetimi yediren kimseyle arasında nesep yönünden akrabalığın olduğu şeklinde kayıtlanması, böyle bir yetimin doyurulmaya iki sebepten lâyık olduğundan dolayıdır. Bunlar yetimlik ve akrabalıktır. Böyle bir yetimin doyurulması hem sadaka ve hem de sıla-i rahim özelliğinden dolayı daha faziletlidir.

Beled 90:15

Veya kıtlıktan ya da pahalılıktan kaynaklanan açlık gününde yakını olan bir yetimi doyurmaktır. Yetimin açlık günü doyrulmasının ifade edilmesi, böyle bir günde başkalarına yapılacak yardımın insanın nefsine daha ağır geldiğinden ve daha çok sevaba yol açtığından dolayıdır. Burada yetimi yediren kimseyle arasında nesep yönünden akrabalığın olduğu şeklinde kayıtlanması, böyle bir yetimin doyurulmaya iki sebepten lâyık olduğundan dolayıdır. Bunlar yetimlik ve akrabalıktır. Böyle bir yetimin doyurulması hem sadaka ve hem de sıla-i rahim özelliğinden dolayı daha faziletlidir.

Beled 90:16

Yahut aç-açık bir yoksulu doyurmaktır. Arapçada ”tenbe", fakir düştü demektir. Toprak anlamına gelen bu kelimenin fakir düşme manasına gelmesi, fakirin, fakirlikten ve yoksulluktan dolayı sanki toprağa yapışmış olmasından dolayıdır. Fakir, üstünde vücudunu örtecek, altında da serip yayacak olduğu bir şey olmadığından sanki toprağa yapışmış durumdadır. İşte bu itibarla söz konusu fiil türetilmiştir. Bazılarına göre âyette kastedilen fakir, barındığı ve sığındığı yer çöplük olan fakirdir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: ”Dullar ve fakirlere yardıma koşan kimse, Allah yolunda çalışan kimse gibidir. Asla gevşemeyen kâim (geceyi ibadetle geçiren) ve hiç oruçsuz günü geçmeyen sâim (oruçlu) gibidir." (6) 6- Hadisi Buharî, Müslim. Tirmizî, Nasâî ve Ahmed b. Hanbel rivayet etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 2/169.

Beled 90:17

Sonra iman edenlerden olmaktır. Yukarıda sayılan sâlih amellerle birlikte imanında sâdık mü'min olmaktır. Âyet-i kerime, böyle bir imanla birlikte yapılan intakın Allah katında faydalı ve hoşnutluk kazandıran infak olduğuna, yoksa gösteriş ve öğünme uğruna harcanan pek çok mal olmadığına işaret ediyor. Böbürlenme ve riyâ uğruna harcanan mal, tıpkı: ”...Kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın durumu..." (Âl-i İmran: 117) gibidir. Bu âyet-i kerimede ”akabe" sarp yokuş kelimesinin zikredilmesi, ahiret yokuşunu ancak sâdık mü'min olanların geçebileceğine işaret etmektedir. el-Muhâsibî der ki: ”Bu öyle bir sarp yokuştur ki, onu ancak karnını şüpheli şeylerden boş tutan ve sadece açlıktan ölmeyecek kadar yiyen kimseler aşabilir." el-Kâsım der ki: ”Bu âyette geçen ”akabe," senin nefsindir. Yüce Allah'ın ifadesine bir baksana: ”Köle azad etmek" buyuruyor, dolayısıyla sen, kendi nefsini halka kölelikten azad edecek Rabbine ibadetle meşgul edeceksin." Birbirlerine Allah'a itaat ederken, günahlara karşı ve musibet geldiğinde sabrı tavsiye edenlerden ve birbirlerine merhameti öğütleyenlerden olmaktır. Yani Allah'ın kullarına karşı merhametli olmayı tavsiye edenlerden olmaktır. ”Merhamet", yetim veya fakire ya da buna benzer kullardan lâyık olanlara şefkat etmek ve acımak demektir. Bir hadis-i şerifin manası şöyledir: ”İnsanlara merhamet etmeyene Allahü teâlâ rahmet etmez." (7) Burada ”Sabrı tavsiye edenlerden olmaktır" ifadesi Yüce Allah'ın emrine tazim etmenin gerekliliğine işaret etmektedir. ”Birbirlerine acımayı öğütleyenlerden olmaktır" ifadesi ise, Allah'ın mahlukâtma acımanın gerekliliğine ve kemalden sonra tekmîle (kemale erdirmeye) işaret etmektedir. Çünkü iman, insanın kendisini kemale erdirmesidir. Sabır, merhamet ve diğer sâlih amellerle; öğütte bulunmak da başkalarını tekmil (kemale erdirmek) kabilindendir. 7- Hadisi Buharî, Müslim ve Tirmizî bu lâfızlarla rivayet etmişlerdir. Buhârî'nin rivayetinde hadis: ”İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez?" şeklindedir. Tirmizî'nin rivayetinde ”Rahmet ancak bedbaht olan kimselerin kalbinden çekilip alınır." ifadesi yer almaktadır. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 4/516.

Beled 90:18

İşte zikredilen bu yüce sıfatlarla vasıflı olan bunlar sağdakilerdir ve kitapları kendilerine sağ taraflarından verilecek olanlar bunlardır. Cennete sevkedilecek olanlar bu kişilerdir. Ayetin manası böyle verilebileceği gibi şöyle de olabilir: İşte bunlar bereket, hayır ve saadet ehlidirler.

Beled 90:19

Hakka delil olmak üzere getirmiş olduğumuz kitap, hüccet ya da Kurandan âyetlerimizi inkâr edenler ise, işte onlar soldakilerdir. Kitapları sol taraflarından ve arkalarından verilecek sonra da cehenneme sürüklenecek olanlar bunlardır. Ayetin bir diğer manası şudur: Ayetlerimizi inkâr edenler ise uğursuz, kötü ve bedbaht olan kimselerdir.

Beled 90:20

(Cezaları, kapılan üzerlerine) sımsıkı kapatılmış bir ateştir. Yani bu, kapıları üzerlerine kapatılmış olan bir ateştir. Artık onların üzerine herhangi bir kapı açılmaz ve o ateşin içerisine sonsuza kadar herhangi bir esinti gelemez. Ateş kelimesine, ”sımsıkı kapatılma" ifadesinin sıfat olarak getirilmesi, ateşin kâfirleri kuşatacağına işaret etmek içindir. Ayetteki ifadenin aslı, kapıları sımsıkı kapatılmış, demektir. Beled Sûresinin tefsiri Allah'ın yardımı ve tevfiki ile sona erdi.

Şems 91:1

ŞEMS SURESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 15 âyettir. Güneşe, kuşluk vaktindeki aydınlığına, yani, güneşin doğduğu yeryüzünü ısıtmaya başlayıp ışıkları her yöreye yayıldığı andaki ışığına yemin ederim. Burada kastedilen vakit, güneşin ışınlarının ortaya çıktığı vakittir. Arapçada ”duhâ" ve ”dahve" kelimeleri, ”dahh" kelimesinden türemedirler. ”Dahh" güneşin yeryüzüne yayılan ışınları anlamınadır.

Şems 91:2

Onu takip ettiğinde aya, güneşten ışık almak suretiyle onun batışından sonra doğarak güneşi takip ettiğinde aya yemin ederim. Bu durum, kamerî ayların ilk yarısında meydana gelir. ”İzâ" kelimesi, burada şart manası ifade etmemektedir. Çünkü lâfzan ve takdîren âyet metninde cevabı mevcut değildir. Şu halde âyetteki ”izâ" kelimesi, el-Kâmûs'un da işaret ettiği üzere, ”hıyne" (zaman) anlamına gelmektedir.

Şems 91:3

Onu, güneşi açığa çıkarttığında gündüze yemin ederim. Burada yer alan ”nehâr" (gündüz) kelimesi, gecenin karanlığım gideren güneşin ışığı anlamınadır. Çünkü güneş, ışınlarının her tarafa yayıldığı ve tam olarak her tarafı tuttuğu zaman ortaya çıkar ve tam olarak kendini gösterir. Sanki gün, güneşi tam olarak ortaya çıkarmaktadır.

Şems 91:4

Onu, güneşi örttüğünde geceye, güneşin ışığını örttüğünde güneşin kaybolup her tarafı kararttığında geceye yemin ederim. Güneşle aramıza dünyanın girmesi dolayısıyla güneşin perdelenmesi olayı geceyi oluşturduğundan gece sanki güneşi perdelemekte ve örtmektedir,

Şems 91:5

Gökyüzüne ve onu bina edene, gökyüzünü son derece büyük ve nihayetsiz yüksek yaratan Allah'a yemin ederim. Burada sanki şöyle söylenmektedir: Gökyüzünü her şeye kadir, şanı yüce Allahü teâlâ bina etmiştir.

Şems 91:6

Yere ve onu yayıp döşeyene, yeri, üzerindeki canlılar hayatlarını sürdürebilsinler diye her yandan su üzerinde yayıp döşeyene yemin ederim. Burada yer alan ”tahv" tıpkı ”dalıv" kelimesi gibi yaymak, döşemek anlamınadır. Burada bazı yaratıkların zikredilmesi ve yaratıcının bunlara atfedilmek suretiyle hem bu yaratıkların hem de yaratıcının üstüne yemin edilmesi, hem bu yaratıkların ve hem de Yüce Allah'ın tazimde birbirlerine eşit olduklarım vurgulamak için değildir. Tam tersine böyle bir sıralamanın yapılmasındaki asıl nükte, âlemleri yoktan var eden Yüce Allah'ın varlığının ve mükemmel kudretinin ortaya çıkmasıdır ve insan aklının imkân ölçüsünde Yüce Allah'ın Yüceliğini, şanının azametini kavrayabilmesidir. Çünkü Allahü teâlâ, şerefçe ve fayda açısından insanların gözleriyle gördüğü en büyük yaratık olan güneşin üstüne yemin edince ve onu dört vasfıyla yani ışığı, ayın kendisine tabi olması, günün ortasına doğru apaçık tecellî etmesi ve geceleyin üstünün örtülerek gizlenmesi vasıflarıyla vasıfladığmda, sonra güneşin gezip dolaşmış olduğu gökyüzünün üzerine yemin ettiğinde Allahü teâlâ, bu iki yaratığının azametine dikkatleri çekmiş olmaktadır. Bilindiği üzere güneş ve gökyüzü bu hareketleri ve hâlden hâle geçebilmeleri için kendilerini yaratan, kudreti mükemmel; büyük hikmet sahibi bir yaratıcıya muhtaçtırlar.

Şems 91:7

Nefse ve onu yaratana, nefsi mükemmelliklere ulaşmaya hazır biçimde eşsiz olarak yaratana yemin ederim. Burada ”nefis" kelimesinin elif lamsız getirilmesi, ya tazim içindir, ya da çokluk bildirmek içindir. Yukarıdan beri sıralanan ifadelere en uygun olanı da budur. Yüce Allah'ın zatının tarifinde; gökyüzü, yeryüzü ve nefis kelimeleri zikrolunmuştur. Çünkü gözle görülmeyen bir şeyin varlığına ancak gözle görülen bir delil ile işaret olunabilir. Böyle bir delil de ancak maddî kâinat olabilir. Bu maddî âlem de, ya gökyüzü gibi yukarıdadır, ya da yeryüzü gibi aşağıdadır. Ya mürekkeptir ki, bunların içinde en şereflisi de nefis sahipleridir.

Şems 91:8

Ona kötülüklerini ve iyiliklerini ilham edene yemin ederim ki... "ilham" insanın aklına herhangi bir şeyi bırakmak, getirmek anlamınadır. Buna göre âyet-i kerimenin manası: Nefse kötülüğü ve iyiliği anlatana, nefse kötülüğün ve iyiliğin durumunu ve bunların sonuçlarını öğretene, ardından da nefis hangisini dilerse onu verene yemin ederim. Büyüklerden birisi şöyle der: ”İlham, sadece iyi şeylerin bildirilmesinde kullanılan bir kelimedir. Kötülük hakkında Rabbim bana şöyle ilham etti denemez. Bu âyet-i kerimedeki Yüce Allah'ın: 'Ona kötülüklerini ve iyiliklerini ilham edene...' ifadesinden maksat ise, kötülüklerin bunları işlemek için değil, bunlardan kaçınmak için; iyiliğin ise, işlenmek için ilham edilmiş olmasıdır. Yüce Allah nasıl ki, çirkin işleri emretmezse, bunları ilham da etmez. Çünkü Allahü teâlâ çirkin şeyleri ilham ederse kuluna karşı âhirettte delil ileri süremez." Bu âyet-i kerime tıpkı: ”Ona iki yolu (doğruyu ve eğriyi) göstermedik mi?" (Beled: 10) âyet-i kerimesi gibidir. Bunun manası, Biz insana her iki yolu da gösterdik, demektir. Sahih bir hadis-i şerifte şu ifadeler yer almaktadır: ”Imran b. Husayn (radıyallahü anh)'dan rivayet olunuyor: Cüheyne ya da Müzeyne kabilesinden adamın birisi Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a sorar: 'İnsanların yaptıkları şeyler ve gerçekleştirmek için çile çektikleri ameller onların kaderleri midir, yoksa böyle değil midir?' Rasûlüllah bu soruya şöyle karşılık verir: 'Hayır tam tersine onların kaderidir.' Soruyu soran kişi: 'Madem kaderi oluyorsa o zaman amel etmek niye ey Allah'ın Rasûlü?' der. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle cevap verir: 'Allah her iki mertebeden birisi için yaratmış olduğu kuluna o mertebeyi hazırlar.' Sonra Rasûlüllah bu sûredeki bu âyeti okudu." (1) 1- Hadisi Muslim, Ahmed b. Hanbel, İbnii'l-Münzir, İbn Merdûye rivayet etmişlerdir. Bkz. ed-Dürrü'l-Mensûr, 6/356. İbn Abbas (radıyallahü anhüma) der ki: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti okuduğunda şöyle duâ ederdi: 'Allah'ım! Nefsime iyiliği göster, nefsimi arındır. Sen en hayırlı arındıransın, sen nefsimin velîsi ve mevlâsısın.' (2) 2- Hadisi Ahmed b. Hanbel, Müsnedlnde: Taberânî, İbnu Î-Münzir ve benzer ifadelerle Müslim rivayet etmişlerdir. Bkz. Muhtasar İbn Kesir Tefsiri, 3/645.

Şems 91:9

Onu arındıran kurtuluşa ermiş... Bu cümle, yukarıdan beri yapılan yeminlerin cevabıdır. Yeminin cevabı başında ”lâm" olur. Fakat burada hazfedilmesi yapılan yeminlerin uzunluğundan dolayıdır. ez-Zeccâc der ki: ”Âyetteki cümlelerin uzaması, cevap için gerekli olan 'lâm' ın yerine geçmiştir." Âyet metninde yer alan ”zekkâ" kelimesinin mastarı olan ”zekât" sözlükte fazlalık ve artırma anlamınadır. ”Tezkiyetü'n-nefs" tabiri ise, nefsin iyiliklerle sâlih amellerle geliştirilmesi anlamınadır. Bu açıklamaların ışığı altında âyet-i kerimenin manası şöyle olur: Nefsini arındıran ve onu takva ile yücelten takvayı nefsinde ortaya çıkaran kimse, her türlü isteğini elde etmiş, istemediği her şeyden kurtulmuştur. İyi insanlar takvalarının parlayan nurlarıyla nefislerini ortaya koyup teşhir ederler. Fasıklar ise kendilerini gizlerler ve kötü yerlerde saklarlar. Arapçada ”tezkiye" kelimesi, temizlemek anlamına da kullanılır. Buna göre âyetin manası; nefsini amelinde, ahlâkında ve sözünde şeriata karşı gelmeyerek arındıran ve temizleyen kimse felaha ermiştir, demek olur. Allahu teâlâ burada, tam yedi şeyin üstüne yemin ederek nefsini arındırıp temizleyen kimsenin felaha ve kurtuluşa ereceğini vurguluyor. Bunu, insanları nefislerini arındırmaya teşvik için yapıyor. Râğıb der ki: ”Nefsin arındırılması ve temizlenmesiyle insanoğlu dünyada hoş vasıfları hakeder, âhirettte de ecir ve sevap kazanır. Nefsin arındırılması demek, insanın nefsini arındıran şeyleri arayıp bulması demektir. Bu bazen kazanan kul olduğu için kula atfedilir. Nitekim bu âyet-i kerimede: 'Onu arındıran kurtuluşa ermiştir,' şeklinde kula atfedilmiştir. Bazen de gerçek fail Yüce Allah olduğu için O'na atfedilir. Nitekim Nisa sûresinde böyle olmuştur: '...Allah dilediğini temize çıkarır..: (Nisa: 49) Bazı durumlarda da buna vasıta olması açısından 'şey'e atfedilir. Nitekim Tevbe sûresinde durum bu şekildedir: ”Onların mallarından sadaka al ki, bununla kendilerini temizlemiş ve iyiliklerini bereketlendirmiş olursun..." (Tevbe: 103) Bazı yerlerde de temizlemeye âlet olması bakımından ibadete atfedilir. Meselâ Yüce Allah Meryem sûresinde: ”...Tarafımızdan ona kalp yumuşaklığı ve temizlik de (verdik.)..." (Meryem: 13) buyurulmuştur.

Şems 91:10

Onu (kötülüklere) gömen de ziyan etmiştir. Âyet metninde yer alan ”hâbe" kelimesi, gizlemekten dolayı mahrum bırakıldı, hüsrana uğradı, arzuladığı şeylere ulaşamadı, demektir. Buna göre âyetin manası şöyle olur: Nefsini eksik bırakan ve günahlara gömen, onu tabiî şehvetlerinin peşine salıveren kimse, ziyan etmiş, hüsrana uğramıştır.

Şems 91:11

Semûd (kavmi) azgınlığı yüzünden yalanladı. Burada ”Semûd" kelimesinden maksat, kabiledir. Bu kelimeden kabile kastedildiği için Yüce Allah: ”tağvâha: azgınlığı yüzünden" ifadesinde zamiri, müennes (dişil) olarak kullanmıştır. Âyette yer alan ”tağvâ" kelimesi, mastar olup ”tuğyan" (azgınlık) manasınadır. Ancak âyet sonları aynı ses uyumu içerisinde geldiği için ”tağvâ" kelimesi, ”tuğyan" kelimesine tercih edilmiştir. Kelimenin başında yer alan ”bâ" harfi, sebep bildirmektedir. Buna göre âyetin manası; Semûd kavmi, azgınlığı sebebiyle yalanladı demek olur. Bu tıpkı: ”Filanca Yüce Allah'a karşı cüreti sebebiyle bana zulmetti," cümlesinde olduğu gibidir.

Şems 91:12

Onların en bedbahtı (deveyi kesmek için) atıldığında, yani Semûd kavminin en bedbahtı olan Kudâr b. Sâlif, kendisini buna teşvik eden kimsenin isteğine uyarak deveyi kesmek için atıldığında, demektir. Keşfu'l-Esrâr’da denir ki: ”el-inbiâs, bir sebepten dolayı itaata atılmak anlamınadır." Âyeti bu şekilde anlamak mümkün olduğu gibi şöyle de anlaşılabilir: Kudâr ve onunla birlikte bedbaht olan kimselerden bu işe koyulanlar deveyi kesmek için atıldıklarında... Nitekim bu manaya, aynı olayı ifade eden Kamer süresindeki şu âyet-i kerime delâlet etmektedir: ”Bunun üzerine arkadaşlarını çağırdılar, o da (bundan cür'et alarak) kılıcını kaptı ve deveyi kesti." (Kamer: 29) Bu âyet-i kerime gösteriyor ki; orada bulunanların hepsi devenin kesilmesine göz yumdukları ve bunu onayladıkları için aynı fiile iştirak etmiş olmakla birlikte deveyi bizzat kesen tek ve muayyen bir kişidir.

Şems 91:13

Allah'ın Rasûlü onlara, Semûd kavmine: 'Allah'ın devesine ve onun su hakkına dokunmayın!' dedi. Allah'ın Rasûlü yani Salih (aleyhisselâm), Semûd kavminin niyetini öğrenince onlara: ”Allah'ın devesine ve onun su hakkına dokunmayın," dedi. Burada Yüce Allah'ın, Salih (aleyhisselâm)'in adını vermeyip de ondan ”Allah'ın Rasûlü" diye sözetmesi, peygambere itaatin vücubuna işaret etmek ve onların ne kadar isyan içinde olduklarım ve azgınlıkta devam ettiklerini beyan etmek içindir. Kesilen devenin ”Allah'ın devesi" şeklinde ifade edilmesi, o devenin şerefli bir deve olduğunu vurgulamak içindir. Tıpkı Kâbe-i Muazzama'ya ”Beytullah" (Allah'ın evi) dendiği gibi. Buna göre Salih (aleyhisselâm) Semûd kavmine: ”Allah'ın vahdaniyetine, kudretinin mükemmelliğine, benim peygamber olduğuma delil olan Yüce Allah'ın devesini bırakınız. Onu sakın kesmeyiniz," demiş olmaktadır. Âyet metninde yer alan ”sukyâ" kelimesi, devenin su hakkı anlamınadır. Buna göre Salih (aleyhisselâm) onlara ayrıca: ”Deveyi su içme nöbeti geldiğinde kovmayınız" demiş olmaktadır.

Şems 91:14

Ama onlar, onu, tebliğ etmiş olduğu tehdidinde Allah'ın Rasûlünü yalanladılar. Oysa Salih (aleyhisselâm) onları şöyle tehdit etmişti: ”...Ona bir kötülük dokundurmayın, yoksa hemen bir azaba uğrarsınız." (Hûd: 64) Ve deveyi kestiler. Deveyi, her ne kadar en bedbaht kişi kestiyse de öbürleri de onun yaptığı bu fiile razı olduklarından ve onayladıklarından dolayı hepsi birden kesmiş oldular. es-Süheylî der ki: ”Deveyi kesen Kudâr b. Sâlif idi. Âyet metninde geçen ”akarû" fiilinin mastarı olan ”akr", deve kesmek anlamınadır. Devenin kesilmesinden önce Semûd kavminin, peygamberi yalanlamalarının ifade edilmesinin sebebi, devenin kesilmesinin yalanlama olmasından dolayıdır. Bunun üzerine Rableri yukarıda anlatılan günahları sebebiyle onların üzerine katmerli azap indirdi; yerle bir etti onları. Yüce Allah, azabını yani o korkunç çığlığı onların başlarına geçirdi. Âyet metninde yer alan ”demdeme" fiili, aslında her tarafı yağ ile yağlanmış ve yağsız hiçbir yeri kalmamış olan deve için söylenen ”Nâkatun medmûmetün" ifadesinden alınmadır. Fiil aslında ”demme" şeklinde üç harfli iken, ”demdeme" şeklinde, ”dal" harfinin eklenmesiyle dört harfli yapılmıştır. Bundan amaç, kuşatma anlamında pekiştirmeyi sağlamaktır. Keşfu'l-Esrârâz denir ki: ”Araplar 'dememtü alâ fulânin' derler. Sonra da manada pekiştirme sağlamak için ”demmemtü' diyerek bunu sağlarlar. Ardından daha da pekiştirme ve mübalâğa etmek için bu âyette kullanıldığı gibi 'demdemtü' derler. Bu fiil, sözlük açısından herhangi bir şeyin bir diğer şeyi her yanından kuşatmasını ifade eder." Âyet metninde yer alan ”sevvâhâ" fiili, bu helak etme ve azap onların hepsine geldi, aralarında hiçbir ayırım gözetmedi, büyük küçük bu azaptan içlerinde kurtulan olmadı, demektir. Rivayete göre Semûd kavmi, azabın geleceğine dair belirtileri gördüklerinde öldürmek üzere Salih (aleyhisselâm)'in peşine düşerler. Ancak Allahü teâlâ Hûd sûresinde ifade buyurduğu üzere Peygamberini kurtardı: ”Emrimiz gelince Salih'i ve onunla beraber iman edenleri, Bizden bir rahmet olarak (azaptan) ve o günün zilletinden kurtardık..." (Hûd: 66)

Şems 91:15

Bu işin sonundan O'nun korkusu yoktur. Yani Allahu teâlâ nasıl ki, öteki hükümdarları ve idarecileri cezalandırırken bunun akıbetinden korkmadığı ve herhangi bir merhamete kapılmadığı gibi Semûd kavminin helakinden de herhangi bir korku duymadan azabı hepsine şamil olarak gönderdi. Bunun sebebi şudur: Allahü teâlâ, ancak hak ne ise onu yapar. Hakkı yerine getiren herkes, yaptığının âkibetinden korkmaz. İşlemiş olduğu şeyin akıbetine her ne kadar korkultulsa bile aldırış etmez. İnsanlar böyle olduklarına göre azîz ve celîl olan âlemlerin Rabbi nasıl olur da yaptıklarından korkar! Şems Sûresi'nin tefsiri, Allah'ın tevfiki ile sona erdi.

Leyl 92:1

LEYL SÛRESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 21 âyettir. (Karanlığı ile etrafı) bürüyüp örttüğü zaman geceye, yani güneşi kuşatıp örttüğünde ve gizlediğinde geceye yemin ederim. Ya da karanlığı ile mahlukatı, cansızları, itaatkâr ve âsî her şeyi kapladığında geceye yemin ederim. Nitekim şâirin biri bu manada şöyle diyor: Karanlığı çökmüş gecenin, uykuda âsiler! İbadette Rabbine, uyur mu âbidler!

Leyl 92:2

Gecenin karanlığının çekilmesiyle açılıp ağardığı vakit gündüze,

Leyl 92:3

Erkeği ve dişiyi yaratana yemin ederim ki, üreme özelliği olan her türlü erkek ve dişi cinslerini yoktan var eden, kudreti yüce ve her şeye kadir olan yaratana yemin ederim. Bazılarına göre âyet metnindeki erkek ve dişiden maksat Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havva (aleyhisselâm)'dır. Bu anlayışa göre, erkek ve dişi kelimelerinin başlarındaki ”elif-lam" takısı ”ahd" içindir. Nitekim Allahü teâlâ buna şöyle işaret eder: ”Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık..." (Hucurât: 13) İbn Mes'ud (radıyallahü anh)'un bu âyeti ”ve'z-zekeri ve'l-ünsâ" şeklinde okuduğu rivayet olunur. Alkame der ki: ”Şam'a geldiğimizde yanımıza Ebu'd-Derda (radıyallahü anh) geldi. Bize: 'İçinizde Abdullah b. Mesudun kıraatini bilen var mıdır?' dedi. Orada bulunanlar beni gösterdiler. Ben de: 'Evet, ben o kıraati biliyorum' dedim. Ebu'd-Derda: ”İbn Mes'ud bu âyeti nasıl okuyordu?' diye sordu. Ben de: 've'z-zekeri ve'l-Ünsâ şeklinde okuduğunu duydum,' dedim. Ebu'd-Derda: 'Ben de bu şekilde biliyorum. Allah'a yemin ederim ki, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı âyeti bu şekilde okurken kulaklarımla işittim. Şu insanlar benim bu âyeti 'vemâ haleka şeklinde okumamı istiyorlar. Vallahi onların isteklerine uymayacağım dedi.'" (1) 1- Bu haberi Buharî. Müslim, Tirmizî ve Nesâî Alkame hadisinden rivayet etmişlerdir. Bkz. ed-Dürrü'l-Mensûr, 6/358.

Leyl 92:4

İşleriniz başka başkadır. Bu ifade, yukarıdaki yeminin cevabıdır. Âyet metninde yer alan ”şettâ" kelimesi, ”şetît" kelimesinin çoğulu olup dağınık, başka başka anlamlarına gelir. Buna göre âyetin manası; sizin çalışmanız, ameliniz, çabalarınız değişik değişiktir. Bazıları güzeldir, yararlıdır. Bazıları çirkindir, zararlıdır demek olur. Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Her insan gider, kimisi nefsini satar ve onu azad eder, kimisi nefsini satar onu helak eder." (2) 2- Yukarıdaki ifade, Müslim'in Taharet bölümünüz, Tirmizî'nin Dualar kısmında ve İbn Mâce ile Ahmed b. Hanbel'in Müsned'mûe (5/343) rivayet ettikleri hadisin bir bölümüdür.

Leyl 92:5

Artık malının üzerindeki hakları kim verir ve Allahü teâlâ 'nın yasaklamış olduğu haramlardan sakınırsa ki, başa kakmak ve eziyet etmek bu haramların arasında yer almaktadır.

Leyl 92:6

En güzeli de, en güzel hasleti de ki, bu imandır, tevhid kelimesidir, en büyük sevap olan cennettir tasdik ederse,

Leyl 92:7

Biz de onu en kolaya hazırlarız. Âyet metninde yer alan ”el-yüsrâ", ”el-eyser" kelimesinin müennesidir. Buna göre âyetin manası, Biz de onu en kolaya hazırlarız, cennete girmek ve cehennemden kurtulmak gibi rahata ve kolaya götüren hasletleri kendinde bulundurmasına muvaffak kılarız.

Leyl 92:8

Kim malı ile cimrilik eder, onu hayır yolunda harcamazsa kendini müstağni sayar, Allah'ın katında bulunan nimetlerden uzak durursa, bir başka ifadeyle sanki onlardan müstağni imişçesine bunları istemez ve dolayısıyla Rabbi ne itaat etmezse.

Leyl 92:9

En güzeli de yalanlarsa yani yukarıdan beri zikredilen birbirine bağlı en güzel şeyleri de yalanlarsa,

Leyl 92:10

Biz de onu en zora hazırlarız. Kendisi tercih ettiği için cehenneme girmek ve onun öncesindeki azaplar gibi zora ve şiddete götürecek hasletleri ona hazırlarız. Zahiren bakılacak olursa âyet metnindeki ”sın" harfleri, itaat ve günah karşısında vaadedilen karşılığa işaret etmektedir. Bu da ancak beklenen ve daha sonra olacak olan âhiret hayatında gerçekleşecektir. Böylece vaad ve tehdit kelimelerinin başına ”sîn" harfi getirilmiştir ki, burada yapılan vaadin şu anda değil daha sonra olacak olduğuna delâlet etsin.

Leyl 92:11

Düştüğü zaman da yani helak olduğu ve öldüğü zaman da malı kendisini kurtaramaz. Yani helak olup öldüğü zaman cimrilik, edip vermediği malı acaba kendisine ne fayda verir? Tabi ki hiçbir fayda vermez. "Teradda" kelimesi, helak olma anlamına gelen ”redâ" kelimesinden türemedir. ”Tereddi" helâka maruz kalmak demektir. İnsanın ahirette ihtiyaç anında faydalanacak olduğu mal, haklarını verdiği ve takdim ettiği maldır. Yoksa cimrilik edip de vârislerine bıraktığı malı değildir.

Leyl 92:12

Doğru yolu göstermek Bize aittir. Kaderimizin gereği, son derece isabetli hikmetlere dayalı olarak hidayet yolunu onlara göstermek ve bu yola götüren şeyleri beyan etmek, bunun yanında sapıklık yolunu ve bu yola götüren nesneleri de açıklamak Bize aittir ve Biz, bunları daha fazla açıklamaya ihtiyaç kalmayacak biçimde tam olarak yaptık. Çünkü Biz her iki yola giren kimsenin hangi âkibete uğrayacağını, insanları teşvik etmek ve korkutmak için beyan ettik.

Leyl 92:13

Şüphesiz âhiret de, dünya da Bizimdir. Yani hem ahirette ve hem de dünyada dilediğimiz şekilde tam tasarruf Bizimdir.

Leyl 92:14

Ey Mekkeliler! Alev alev yanan bir ateşle sizi uyardım. Sizi Kuranla korkuttum. Alev alev yanan ateş anlamına gelen ”telezzâ" fiili, yanmanın devamlı olduğunun vurgulanması için süreklilik ifade eden fiili muzari (şimdiki, geniş zaman) ile ifade olunmuştur.

Leyl 92:15

O ateşe, ancak hakkı yalanlayıp itaattan yüz çeviren kötüler girer. Bunlar da kâfirlerden başkaları değildir. Âyet metninde yer alan ”el-eşga, kötülükte ileriye gitmiş kimseler demektir ki, bunlar, kâfirlerdir. Çünkü kâfir, fâsıktan daha kötüdür, daha bedbahttır. Fâsık, cehenneme ebcdiyyen kalmak üzere girmez. Nitekim bundan maksadın fâsık değil de, kâfir olduğunu ”yalanlayıp yüz çeviren" ifadesi açıkça belirtmektedir. Âyet metninde yer alan ”la yaslâhâ" ifadesi, cehennemin ateşini sinesine ancak kötüler çekerler, demektir.

Leyl 92:16

O ateşe, ancak hakkı yalanlayıp itaattan yüz çeviren kötüler girer. Bunlar da kâfirlerden başkaları değildir. Âyet metninde yer alan ”el-eşga, kötülükte ileriye gitmiş kimseler demektir ki, bunlar, kâfirlerdir. Çünkü kâfir, fâsıktan daha kötüdür, daha bedbahttır. Fâsık, cehenneme ebcdiyyen kalmak üzere girmez. Nitekim bundan maksadın fâsık değil de, kâfir olduğunu ”yalanlayıp yüz çeviren" ifadesi açıkça belirtmektedir. Âyet metninde yer alan ”la yaslâhâ" ifadesi, cehennemin ateşini sinesine ancak kötüler çekerler, demektir.

Leyl 92:17

Temizlenmek üzere yani riyâ ve gösteriş için değil, malının Allah katında bereketli ve artan bir mal olmasını isteyerek ya da günahlardan, cimriliğin ve malı elde tutmanın kirinden, pisliğinden temizlenmek üzere malını hayra veren onu çeşitli hayır ve hasenata sarfeden, küfür ve günaha düşmekten son derece kaçınan takva sahibi ondan uzak tutulur. Cehennemin sesini bile duymayacak biçimde ondan uzak tutulur. Böylesi iyi kimseler, ebediyyen kalmak üzere cehenneme girmeleri bir yana, onun etrafına bile yaklaştırılmazlar. Günahları işleyip de küfürden kaçınan kimseye gelince, o mü'mindir. Ancak tevbe etmemiş, fâsık ve bedbaht bir mü'mindir. Böyle bir mü'min cehennemden uzak tutulmaz. Tam tersine kâfir kadar cehennemin hararetinin şiddetini tatmasa bile yine de oraya girer. Cehennemin yakıcılığını kâfir kadar hissetmeyişinin sebebi, cehennem tabakalarının üst tabakasında olmasından dolayıdır. Keşfü'l-Esrâr'da denir ki: ”Âyet metninde yer alan 'el-etkâ' kelimesi, 'et-takiyyü' sakınan manasınadır. Tıpkı 'el-eşka'nın 'eş-şekıyyü' manasına olduğu gibi. Nitekim şâir der ki: Ölmemi diler bazı insanlar, ölürsem ben, Ölüm yolu kapanmaz benimle, gelir herkes peşimden!

Leyl 92:18

Temizlenmek üzere yani riyâ ve gösteriş için değil, malının Allah katında bereketli ve artan bir mal olmasını isteyerek ya da günahlardan, cimriliğin ve malı elde tutmanın kirinden, pisliğinden temizlenmek üzere malını hayra veren onu çeşitli hayır ve hasenata sarfeden, küfür ve günaha düşmekten son derece kaçınan takva sahibi ondan uzak tutulur. Cehennemin sesini bile duymayacak biçimde ondan uzak tutulur. Böylesi iyi kimseler, ebediyyen kalmak üzere cehenneme girmeleri bir yana, onun etrafına bile yaklaştırılmazlar. Günahları işleyip de küfürden kaçınan kimseye gelince, o mü'mindir. Ancak tevbe etmemiş, fâsık ve bedbaht bir mü'mindir. Böyle bir mü'min cehennemden uzak tutulmaz. Tam tersine kâfir kadar cehennemin hararetinin şiddetini tatmasa bile yine de oraya girer. Cehennemin yakıcılığını kâfir kadar hissetmeyişinin sebebi, cehennem tabakalarının üst tabakasında olmasından dolayıdır. Keşfü'l-Esrâr'da denir ki: ”Âyet metninde yer alan 'el-etkâ' kelimesi, 'et-takiyyü' sakınan manasınadır. Tıpkı 'el-eşka'nın 'eş-şekıyyü' manasına olduğu gibi. Nitekim şâir der ki: Ölmemi diler bazı insanlar, ölürsem ben, Ölüm yolu kapanmaz benimle, gelir herkes peşimden!

Leyl 92:19

O, yaptığı iyiliği, birinden karşılık görmek için değil, ancak Yüce Rabbinin hoşnutluğunu gözeterek yapmıştır. Yani Allah'tan başka hiç kimsenin yanında herhangi bir nimet ve ihsan yoktur ki, kendisine mükâfat olarak vermesi için ona yönelsin. Burada ”Yüce Rabbinin hoşnutluğunu gözeterek yapmıştır" ifadesi, munkatı istisnadır. Buna göre âyetin manası şöyle olur: Malını veren kimse bunu sadece Yüce Rabbinin zâtını ve rızasını talep ettiği için yapar. Malını, önceden verilmiş bir nimete mükâfat için vermez. Aksine Allahü teâlâ kendisine emrettiği ve teşvik ettiği için" verir. Âyet metninde yer alan ”el-a'lâ" kelimesinin manası, mahlukatmın üzerinde yüce demektir. Bu âyet-i kerime, Hazret-i Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Bilâl-i Habeşî'yi satın almış ve kölelikten azad etmişti. Müşrikler: ”Ebû Bekir onu kendisine yapılmış bir iyilikten dolayı azad etti" deyince bu âyet-i kerime nazil oldu. (3) Bir hadiste de şöyle buyurulmuştur: ”Allah Ebû Bekir'e merhamet eylesin. Beni kızıyla evlendirdi, hicret yurduna taşıdı ve Bilâl'i kendi parasından azad etti." Hazret-i Ömer derdi ki: ”Bilâl bizim efendimizdir, Bilâl, Efendimizin mevlâsıdır." Bu ifade, tıpkı Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: ”Selman bizdendir, ehl-i beytimizdendir," ifadesine benzemektedir. (4) Burada takvanın sağlamış olduğu şerefe bakmak gerekir. Takva, nasıl da âzad edilmiş bir köleyi eşraf mertebesine yükseltmektedir. Dolayısıyla insanın sırf kupkuru nesebiyle öğünmemesi gerekir. Çünkü böyle bir öğünme insaf sınırlarını aşar. Yukarıda zikrolunanlardan anlaşıldığına göre, fazilet açısından en yüce verme, Allah rızası için olanıdır. Orta yollusu âhirette karşılığını almak üzere verilenidir. En düşüğü ise haram olmayan, mubah dünveyî bir amaçla verilenidir. Riyâ ve gösteriş için ya da başka bir amaçla verilene gelince, bu en aşağılık ve en çirkin olanıdır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Size bir iyilikte bulunana siz de karşılık veriniz. Verecek bir şey bulamazsanız o kişiye dua ediniz." Bu ifade, yapılan iyiliğe karşı iyilikte bulunmanın meşru ve övülen bir şey olduğunu fakat sırf Allah rızası için verilenin derecesinde ve seviyesinde olmadığını göstermektedir.

Leyl 92:20

O, yaptığı iyiliği, birinden karşılık görmek için değil, ancak Yüce Rabbinin hoşnutluğunu gözeterek yapmıştır. Yani Allah'tan başka hiç kimsenin yanında herhangi bir nimet ve ihsan yoktur ki, kendisine mükâfat olarak vermesi için ona yönelsin. Burada ”Yüce Rabbinin hoşnutluğunu gözeterek yapmıştır" ifadesi, munkatı istisnadır. Buna göre âyetin manası şöyle olur: Malını veren kimse bunu sadece Yüce Rabbinin zâtını ve rızasını talep ettiği için yapar. Malını, önceden verilmiş bir nimete mükâfat için vermez. Aksine Allahü teâlâ kendisine emrettiği ve teşvik ettiği için" verir. Âyet metninde yer alan ”el-a'lâ" kelimesinin manası, mahlukatmın üzerinde yüce demektir. Bu âyet-i kerime, Hazret-i Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Bilâl-i Habeşî'yi satın almış ve kölelikten azad etmişti. Müşrikler: ”Ebû Bekir onu kendisine yapılmış bir iyilikten dolayı azad etti" deyince bu âyet-i kerime nazil oldu. (3) Bir hadiste de şöyle buyurulmuştur: ”Allah Ebû Bekir'e merhamet eylesin. Beni kızıyla evlendirdi, hicret yurduna taşıdı ve Bilâl'i kendi parasından azad etti." Hazret-i Ömer derdi ki: ”Bilâl bizim efendimizdir, Bilâl, Efendimizin mevlâsıdır." Bu ifade, tıpkı Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: ”Selman bizdendir, ehl-i beytimizdendir," ifadesine benzemektedir. (4) Burada takvanın sağlamış olduğu şerefe bakmak gerekir. Takva, nasıl da âzad edilmiş bir köleyi eşraf mertebesine yükseltmektedir. Dolayısıyla insanın sırf kupkuru nesebiyle öğünmemesi gerekir. Çünkü böyle bir öğünme insaf sınırlarını aşar. Yukarıda zikrolunanlardan anlaşıldığına göre, fazilet açısından en yüce verme, Allah rızası için olanıdır. Orta yollusu âhirette karşılığını almak üzere verilenidir. En düşüğü ise haram olmayan, mubah dünveyî bir amaçla verilenidir. Riyâ ve gösteriş için ya da başka bir amaçla verilene gelince, bu en aşağılık ve en çirkin olanıdır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Size bir iyilikte bulunana siz de karşılık veriniz. Verecek bir şey bulamazsanız o kişiye dua ediniz." Bu ifade, yapılan iyiliğe karşı iyilikte bulunmanın meşru ve övülen bir şey olduğunu fakat sırf Allah rızası için verilenin derecesinde ve seviyesinde olmadığını göstermektedir.

Leyl 92:21

Elbette kendisi de hoşnut olacaktır. Bu ifade, gizli bir yemin'in cevabıdır. Cümleyi şöyle tamamlamak mümkündür: Allah'a yemin ederim ki, vasıfları belirtilen bu takva sahibi kişi, mutlaka hoşnut olacaktır. Bu cümle, böyle bir kimsenin en güzel ve en mükemmel biçimde arzu ettiği şeylerin tümüne ulaşacağına dair verilmiş çok güzel bir vaaddir. Çünkü rıza ve hoşnutluk bununla gerçekleşir. Âlimlerden birisi der ki: ”Allahü teâlâ o kişiden hoşnut olur, o da âhirette Yüce Allah'ın, yaptıklarının bir karşılığı olarak kendisine nasip edeceği cennet, keramet ve yakınlıktan dolayı hoşnut olur." Bu vaad sadece iki kişiye inmiştir: Birisi, ”Pek yakında Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın" (Duhâ: 5) âyet-i kerimesi gereğince Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), bir diğeri de buradaki âyetin gereğince Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)' dir. Allah'ın yardımı ve tevfiki ile Leyi Sûresinin tefsiri tamamlandı.

Duhâ 93:1

DUHA SURESİ Kuşluk vaktine yemin ederim. Âyet metninde yer alan ”duhâ", güneşin günün ortasına doğru gökyüzünde yükseldiği vakittir. Bu kelimeyle zikredilen vakitten kuşluk vakti kastedilmektedir. Âlimlere göre özellikle bu vaktin seçilerek bunun üzerine yemin edilmesinin sebebi; bu vaktin, Allahü teâlâ 'nın Mûsa (aleyhisselâm) ile konuştuğu ve sihirbazların secdeye kapandıkları vakit olmasıdır. Nitekim Yüce Allah sihirbazların secdeye kapandıkları o vakti, şöyle dile getiriyor: ”Mûsa: 'Buluşma zamanımız, bayram günü, kuşluk vaktinde insanların toplanma zamanı olsun,' dedi." (Tâhâ: 59) İşte böylece kuşluk vakti, şeref kazanmakta ve yeminin yapılmış olduğu amaçla uygunluk elde etmektedir. Kuşluk vakti namazı âlimlerin ittifakı ile sünnettir.

Duhâ 93:2

Ve sükûna erdiğinde, halk sükûna erdiğinde veya karanlığı koyulaşıpta son haddine vardığında ve istikrar bulduğunda geceye yemin ederim. Denizin dalgaları durulup sükûna erdiğinde bunu ifade etmek için Arapçada ”sece'l-bahru secven" denir. ”Leyletün sâciyetün" tabiri, rüzgâr esmeyen sakin gece demektir. Bu sözün, insanların sükûna erdiği ve sesin sedanın kesildiği gece anlamında olduğu da söylenmiştir. Geceye, gece cinsine yemin ederim ki... İbn Hâluye der ki: ”Buradaki ”gece" kelimesi, bir önce geçen ”duhâ" kelimesine atfediimiştir, yoksa yemin değildir. Çünkü vav'ın yerine sunime, fâ gibi atıf harfleri gelebilir. Meselâ ”sunime el-leylü" denebilir ve ”sümme" ise, yemin olamaz. Bir önceki sürede ”gece" nin önce getirilmesinin sebebi, gecenin asıl olmasından dolayıdır. Çünkü gündüz, güneşin doğması ile meydana gelmektedir. Kuşluk vakti, gündüzün belli bir bölümü olduğu halde neden bu vakit zikredilerek üstüne yemin edilirken gecenin tamamına yemin edilmektedir? diye sorulacak olursa bu soruya şöyle cevap verilir: Kuşluk vakti, her ne kadar gündüzün belli bir bölümü ise de bu vakit, gecenin tamamına eşittir. Tıpkı Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bütün peygamberlere denk olması gibi. Sonra gündüz, rahat ve sevinç vaktidir. Gece yalnızlık, gam ve keder anıdır. Bu ifade işaret ediyor ki, dünyanın tasası sevinçlerinden daha fazladır. Çünkü kuşluk zamanı günün belli bir anıdır. Gece ise birçok anın birleşmesinden meydana gelir.

Duhâ 93:3

Rabbin seni bırakmadı. Bu söz, yukarıdaki yeminin cevabıdır. Ayetteki fiilin mastarı olan ”tevdi", terketmek, bırakmak demektir. Çünkü Arapçada ayrılma ifade edilirken ”veddea" fiili kullanılırsa, ayrılma ve terkte pekiştirme ve mübalâğa ifade edilmiş olur. Buna göre âyetin manası; Rabbin tanı manasıyla terketmek suretiyle seni bırakmadı, seni vahye mazhariyet, Allah'a yakınlık ve şeref verme gibi mertebelerden düşürmek suretiyle terketmedi ve sana darılmadı, sana kızmadı. Ayette yer alan ”kalâ", şiddetli biçimde darılmak, buğzetmek demektir. Arapçada ”kala zeyden yaklûhu yaklîhi" dendiğinde bunun manası filanca kişi Zeyd'e darıldı ve ondan son derece nefret etti anlamına gelir. Âyette ”sana" anlamına gelen ”kaf zamirinin hazfedilmiş olması sözün buna işaret etmesinden dolayıdır ve âyet sonlarındaki ses uyumunun gözetilmesi içindir. Rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a vahyin gelmesi. Rasülüllah'ın ”înşâallah" dememesi dolayısıyla on, on beş gün gecikmişti. Bu olay şöyle gerçekleşti: Kureyş müşrikleri Medine Yahudilerine haber saldılar ve Yahudilere Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in durumunun ne olabileceğini sordular. Yahudiler onlara dedi ki: ”Ona ashâb-ı kehf'i, Zülkarneyn kıssasını ve rûh'u sorun. Eğer size ehl-i kehf ve Zülkarneyn kıssalarını haber verir de rûh'un durumundan bir şey söylemezse bilin ki o doğrudur. Bu ifadeden sonra müşrikler Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a geldiler ve Yahudilerin söylemiş oldukları soruları kendisine sordular. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklere dedi ki: ”Şimdi dönüp gidin, yarın size bunlar hakkında haber vereceğim." Fakat Rasûlüllah ”inşâallah" demedi. Bunun üzerine günlerce vahiy gelmedi. Müşrikler: ”Muhammed'i Rabbi terketti, ona darıldı" dediler. Bunun üzerine Cebrail şu âyet-i kerimeyi getirdi: ”Hiçbir şey hakkında: 'Bunu yarın yapacağım' deme. Ancak 'Allah dilerse yapacağım' de..." (Kehf:23, 24) Bu âyetten sonra Cebrail, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a kendisine sorulan soruların cevabını bildirdi. Bu olay daha önce Kehf sûresinde geçmişti. (1) Ve yine Cebrail: ”Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı," âyet-i kerimesini de indirdi. 1- Olayı Hafız İbn Kesîr, İbn Abbas'tan Muhammed b. İshak kanalıyla rivayet eder. Bkz. Muhtasar İbn Kesir Tefsiri, 2/408. Böylece müşriklere cevap verilmiş, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a da sevgilinin sevgilisini terketmeyeceği müjdelenmiş olmakta ve Allahü teâlâ 'nın dünyada Rasûlüllah'a vahyetmeye ve ona şeref bahşetmeye devanı edeceğini, bununla birlikte ahirette verecek olduğunun da bundan daha muazzam ve daha büyük olacağı ifade olunmaktadır. Nitekim biraz sonra gelecek âyet-i kerimeler de buna işaret etmektedir. Rivayete göre bir köpek yavrusu Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın evine girer ve sedirin altında saklanarak orada ölür. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a günler geçtiği halde vahiy nazil olmaz. Rasûlüllah, hizmetçisi Havle'ye: ”Evimde ne oldu, Cebrail bana artık gelmiyor?" diye sorunca Havle: ”Evi süpürürken süpürgeyi sedirin altına uzattığımda ölmüş bir köpek yavrusu ile karşılaştım. Ve onu aldım duvarın arkasına attım" der. Bundan sonra Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a Cebrail gelir ve bu sûreyi indirir. Cebrail, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelince Rasûlüllah gecikmesinin sebebini sorar. Cebrail: ”Bilmez misin bizler içerisinde köpek veresini olan evlere girmeyiz" der.(2) 2- Hadisi İbn Ebî Şeybe, İbn Merdûye ve Taberânî rivayet ederler. Bkz. ed-Dürrü'l-Mensûr, 6/361. Vahyin kesiliş sebebinin bundan başka olduğu da söylenmiştir. Burada, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın daha evlâ olanı (inşâallah demeyi) terkettiğine işaret vardır. Bu sebeple Rasûlüllah'a kızılmamış ve gazaba uğramamıştır. Kendisine vahyin bir müddet gelmemesi, sırf onu eğitmek ve uygun olan yolu kendisine göstermek içindir.

Duhâ 93:4

Gerçekten senin için âhiret dünyadan daha hayırlıdır. Çünkü âhiret bakîdir ve mutlak olarak her türlü kirlerden, pisliklerden arınmış ve temizdir. Dünya ise fanîdir, içinde zararlı şeyler vardır. Âhiret kelimesinin başındaki ”lâm", başlangıç lamıdır ki, daha önceki geçen cümlelerin ifade ettikleri manayı pekiştirmektedir.

Duhâ 93:5

Ve sen ey Muhammed! Rabbin sana hiç akla gelmeyen iyi şeyler verecek de gönlünü huzura kavuşturan, vermiş olduğu bu şeylere karşılık sen hoşnut olacaksın. Âyet-i kerime, çok değerli, çok şerefli ve kapsamlı bir vaad içermektedir. Bu vaad, Allahü teâlâ 'nın kendisine dünyada vermiş olduğu mükemmel bir nefis, öncekilerin ve sonrakilerin bilgileri, peygamber olarak durumunun ortaya çıkması, dinin, kendi asrında, raşit halifeler döneminde ve diğer İslâm hükümdarları çağında fetihlerle yücelmesi, İslâm davetinin ve İslâmın yeryüzünün doğusunda ve batısında yayılması gibi nimetlere ve Allah'tan başka hiç kimsenin bilmediği, kendisi için saklanan bir çok şereflere şamildir. Rivayete göre Rasûllülah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Fatımâ'nın yanına gelir. Fatıma'nın üzerinde deve tüyünden yapılmış bir elbise vardır. Bir yandan el değirmeninde un öğütmekte, öte yandan çocuğunu emzirmektedir. Rasûlüllah'ın görmüş olduğu manzara karşısında gözleri yaşarır ve der ki: ”Ey kızcağızım! Elini çabuk tut. Dünyanın acı hayatından âhiretin tatlılığına geç. Allahu teâlâ: 'Pek yakında Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın' âyetini indirdi." Bir başka hadisi şerifte de şöyle buyurulur: ”Hoşnut oldun mu ey Muhammed! diye soruluncaya kadar ümmetime şefaat edeceğim. Bu soru sorulunca ben: 'Ya Rabbi! Artık hoşnut oldum' derim." (3) Fethu'r-Rahmân'âa denir ki: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı hoşnut eden şeylerden birisi de hiç kimsenin kendisini annesi ve babası hakkında üzmemesidir. Kendisine zaman zaman onların kabirlerine ziyaret etme izni verilmiştir. Rasûlüllah'ın anası ve babası fetret döneminde yaşayan kişilerdi. Nitetim Allahü teâlâ şöyle buyurur: ”...Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz." (İsrâ: 15)

Duhâ 93:6

O seni yetim, anne ve baban ölmüş bulup da barındırmadı mı? Yani Allahu teâlâ senin yetim olduğunu bilip de sana sığınacak olduğun bir kucak hazırlamadı mı? Rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah'ın babası Abdullah b. Abdülmuttalip, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ana karnında altı aylık bir yavru iken vefat etti. Sekiz yaşına geldiğinde de annesi vefat etti. Rasûlüllah'ın bakımını amcası Ebû Talip üzerine aldı. Ona şefkat gösterdi ve en güzel bir biçimde yetiştirdi. İşte Rasûlüllah'ın ”barındırılma"sı budur. Bazıları der ki: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dünyaya geldiğinde dedesi Abdülmuttalip ve annesi Âmine ile birlikte idi. Sonra annesi Âmine vefat etti, ardından da iki yıl sonra dedesi vefat etti. O zamanlar Rasûlüllah sekiz yaşında idi. Dedesi Abdülmuttalip'in ölmesi yaklaşınca torununun bakımını Ebû Talip'e vasiyet etti. Çünkü Rasûlüllah'ın babası Abdullah ile Ebû Talip aynı anadan kardeş idiler. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamber olarak gönderilinceye kadar kendisinin bakımını amcası Ebû Talip üstlenmişti. Ebû Talip Rasûlüllah'a uzun bir süre yardım elini uzatmıştır. Daha sonra Ebû Talip vefat edince müşrikler onun zamanında yapamadıkları hareketleri Rasûlüllah'a yapmaya başlamışlardı. Bir başka ifadeyle ona eziyet ettiler. Rasûlüllah yetimleri sever, onlara ihsanlarda bulunurdu. Yüce Allah'ın kendisini yetim kılmasının sebebi, hiç kimsenin aklına, onun elde etmiş olduğu izzet ve şerefin nesebinden veya miras olarak kendisine kalan maldan ya da benzeri şeylerden kaynaklandığı yolunda herhangi bir fikir gelmemesi içindir.

Duhâ 93:7

Şaşırmış bulup da... Burada yer alan ”dalar, daha önce geçen şeriat lerden hiçbirinin üzerinde olmamak ve akılla değil, ilâhî kaynaktan duymakla ulaşılabilecek ahkâmdan uzak olmak anlamınadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: ”...Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin..." (Şûra: 52) Buna göre âyetin manası; ”seni, senden önce geçen peygamberlik yoluna girmemiş bulup da yol göstermedi mi?" demek olur. Burada yer alan ”dalâl", hidayetten ve dinden sapma anlamındaki dalâl değildir.(4) Yol göstermedi mi? Yani sana şeriatlerin yollarını, vahyetmiş olduğu kitâb-ı mübînin sayfaları arasında gösterdi. Daha önce bilmediğin şeyleri sana öğretti. Bu nimeti bildirme'nin, daha sonrakinden önce getirilmesinin sebebi; yetimlik dönemi sonunda mükelleflik çağına başlamasıdır. Çünkü Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) mükelleflik çağına geldiğinde artık isabetli düşünmeye başlamıştı. Bu sebeple Rasûlüllah hiçbir zaman hiçbir puta tapmamı ştır. Hiçbir çirkin fiili işlememiştir. İbn Abbas (radıyallahü anhüma) dan rivayet olunuyor: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün Mekke'nin vadileri arasında kaybolur. Dedesi Abdülmuttalip kendisini ararken Kabe'nin örtülerine yapışarak şöyle der: Kavuştur bana ya Rab oğlum Muhammedi Olsun bana her işimde yardım eli. Bu duadan sonra Ebû Cehil onu bulur ve dedesi Abdülmuttalip'e teslim eder. İşte bu hareketinden dolayı Allah-u Zülcelâl, Ebû Cehil'e ihsanda bulunarak onu düşmanının elinden kurtarır. Bu konuda Rasûlüllah tıpkı Hazret-i Mûsa'ya benzer. Hazret-i Mûsa'yı da Firavun Nil nehrinden çocuk iken almış ve daha sonra o, kendisine üzüntü kaynağı ve düşman olmuştu.

Duhâ 93:8

Seni fakir bulup zengin etmedi mi? Yani seni fakir bulup sana nasip etmiş olduğu ganimetler, sayesinde zengin etmiştir. O kadar ki. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir çırpıda yüz deveyi hibe edebilmiştir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: ”Benim rızkım mızrağımın gölgesi altında takdir olunmuştur." (5) Bu âyet-i kerimede işaret olunuyor ki: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) daha ilk başta zengin olsaydı bazılarının kafasında, elde ettiği izzet ve galibiyet, elindeki inaldan kaynaklanıyor şeklinde bir düşünce uyanabilirdi. Ama Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün zenginler ve hükümdarların üzerine çıkınca anlaşıldı ki, bu izzet ve şeref Hak katından gelmektedir. 5- Hadisi Buharı, Cihad bölümünde rivayet eder. Bkz. Câmiu'l-Usûl 8/534. Bazı âlimler âyete şöyle mana vermişlerdir: ”Seni fakir bulup da kanaat sahibi kılmadı mı, kalbini zengin kılmadı mı?" Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Gerçek zenginlik mal çokluğu değildir, fakat asıl zenginlik gönül zenginliğidir." (6) Bu nimetlerin bu âyet-i kerimede zikredilmesinden maksat, başa kakmak değildir. Tam tersine Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kalbine takviye vermektir. 6- Hadisi Buharı, Müslim ve Tirmizî rivayet etmişlerdir. Bkz. Cûmiu'l-Usûl, 10/140.

Duhâ 93:9

Öyleyse yetimi sakın ezme. Bu âyet-i kerimede yer alan fiilin mastarı olan ”kalır", birisine üstün gelmek, o kimseyi ezmek anlamınadır. Fiil her iki manada da kullanılır. er-Rağıp der ki: ”Eela tekhar" demek, yetimi zillete düşürme, demektir. Bir başka âlim de yetimin malına ve hakkına göz dikip de zayıflığından yararlanarak onu ezme manâsında olduğunu söyler. Denilir ki: ”Herhangi bir yetim ağladığı zaman onun gözyaşları Rahmanın avuçlarına dökülür. Allahü teâlâ sorar: 'Babasını toprağın altına gizlediğim bu yetimi kim ağlattı? Bunu kim susturur ve hoşnut ederse ona cennet vardır' buyurur." Mücahid bu âyete şöyle mana verir: ”Yetimi küçümseme çünkü onun, kendine yardım edecek Rabbi vardır."

Duhâ 93:10

El açıp isteyeni de sakın azarlama. ”Nehr ve intihar ” Arapçada birisini ağır bir biçimde azarlamak anlamınadır. Buna göre âyetin manası şöyledir: ”El açıp isteyen kimseyi ters çevirme, ona sert söz söyleme. Aksine onu iyilikle geri çevir." İbrahim b. Edhem der ki: ”El açıp isteyen insanlar ne kadar iyi insanlardır. Onlar bizim azıklarımızı alıp âhirete taşıyorlar." İbrahim en-Nehâî şöyle demiştir: ”El açıp dilenen kimse âhireti istiyor. Kapınıza gelip adeta size şöyle söylüyor: Âhirete irtihal etmiş akrabalarınıza, aile fertlerinize bir şeyler göndermek ister misiniz?"

Duhâ 93:11

Ve Rabbinin nimetini anlat da anlat. Kulun, Allah'ın kendisine bahşettiği nimetten söz etmesi ve bunu bildirmesi, dil ile eda edilen bir şükür ve başkalarına hatırlatma, demektir. Bu âyet-i kerimede ”nimet" kelimesiyle kastolunan, Allahu teâlâ'nın Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a vermiş olduğu mevcut nimetler ve vaadettikleridir. Nimetlerin en büyüğü de peygamberlik nimetidir. Rasûlüllah'ın dalâlette olanlara hak yolu göstermesi, Allah'ın kendisine verdiği hikmete ve öğrettiği kitaba göre şeriatleri ve hükümleri emretmesi bu emrin kapsamındadır. İşte bu üçüncü emir, ikinci nimetin karşılığıdır. İkinci nimet: ”Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?" sözüdür. Bu son âyetin geriye bırakılması âyet sonlarındaki ses uyumuna riayet etmek içindir. Allah'ın nimetlerinden söz etmek; riyaya düşme tehlikesi yoksa, nefsin kötülüklerine maruz kalmak tehlikesi yoksa, bununla birlikte başkalarının da bu konuda kendisini örnek alması kastediliyorsa ibadet sayılır. Bazı âlimler, fitne korkusuyla Allah'ın verdiği nimetlerden söz etmeyi hoş görmemişlerdir: İbn Atıyye bu âyet-i kerimeyi şöyle anlar: ”Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla kendi nefsinde an. Yani Allah'ın sana olan eski ve yeni ihsanlarını unutma. Mademki zahirî nimetlerden söz etmek caiz oluyor o halde kerametler, Allah'ın kendisiyle karşılıklı konuşması ve benzerî batınî nimetlerden söz etmek de caiz olur." et-Te'vîlât in-Necmiyye'de bu âyet açıklanırken şöyle denir: ”Peygamberlik nimetini nefsinin zahirine, risalet nimetini kalbinin batınına, velayet nimetini sırrına, yokluktan sonra baka nimetini ruhuna zikret ve hatırlat. Bu, 've'd-duha sûresinin manasıdır." Bu sûreyle bundan sonraki İnşirah sûresi, eşi ve benzeri olmayan çok değerli birer incidirler. Çünkü bu iki sûre içerisinde, hikmetler ve marifetler vardır. Duhâ sûresi nazil olduğu zaman Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vahyin inmeye başlamasından dolayı duyduğu sevinç sebebiyle tekbir getirdi. Böylece ”Allahu ekber" ya da ”Lâ ilahe illâllâhu vallâhu ekber" sözleri sünnet oldu. Rasûlüllah'ın bu hareketi, bu sûreden sonraki sûrenin başından, Kuranın sonuna kadar tekbir getirmeye sebep oldu. Ubey bin Ka'b (radıyallahü anh)'dan rivayet olunduğuna göre, kendisi Rasûlüllah'ın bu konudaki emrinden sonra ona Kur'an'ı bu şekilde okumuştur. Ubey bin Ka'b her sûreyi bitirdikçe bir nebze durur sonra ”Allahu ekber" derdi. Bu tekbirler, Duhâ sûresinin sonundan itibaren başlar Nâs sûresinin sonuna kadar olurdu. Sûrenin başında ve sonunda tekbir getirmek ise, her iki rivayeti cemetmek olur. Rivayetlerden birisine göre zikredilen sûrenin başında tekbir getirilirken, diğer rivayete göre Duhâ sûresinin sonunda tekbir getirilmeye başlanır. Rivayet olunduğuna göre İmam Şafiî (rahimehullah) birisine şöyle der: ”Duhâ sûresinden itibaren Fatiha sûresine kadar tekbiri getirmezsen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sünnetlerinden birisini terketmiş olursun." Fakat Hafız İbn Kesîr şöyle diyor: ”Mekkelilerin kıraat imamlarından ve âlimlerinden tekbir hususunda herhangi bir rivayet gelmemiştir. Ebû Cafer ve İbn Amr'dan gelen sahih haberler de bu yöndedir. Öteki kıraat imamlarından gelen rivayete göre ise, hatim esnasında tekbir getirilir. Bu, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan, sahabeden, tabiînden rivayet edilip gelen bir sünnettir. Hem namazda ve hem namaz dışında sünnettir. Fakat bu sünneti yerine getirmek güzeldir, yapılmaması durumunda herhangi bir mahzur yoktur." Allah'ın yardımı ve başaralı kılmasıyla Duhâ Sûresinin tefsin tamamlandı.

İnşirah 94:1

İNŞİRAH SÛRESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 8 âyettir. Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Râğıb der ki: ”Göğsün açılması demek, göğsün ilâhî nûr ile Allah'ın katından gelen sekînet (iç huzuru) ve onun ruhu ile açılması demektir." Anlaşılması zor olan herhangi bir sözün açıklanması ise, o sözün açılması ve manalarından kapalı olan kısımların ortaya çıkarılmasıdır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyuru lur: ”Nûr, kalbe girdi mi o kalp açılır ve genişler."(1) Hadisin manası şudur: Nûr, kalbe girdi mi o kalp, belâlara ve ilâhî sırlan muhafazaya tahammül eder. Nitekim Mûsa(aleyhisselâm) şöyle dua ediyordu: ”Mûsa: Rabbim dedi. Yüreğime genişlik ver" (Tâhâ: 25) Yani yüreğime genişlik ver de inatçıların sefihliği ve inatçılıklarına karşı yüreğim daralmasın. Tam tersine onlardan gelecek eziyetlere ve daha da fazlasına katlanabilsin. Yukarıdaki âyet-i kerimede ”leke" (sana) ifadesi Rasûlüllah'ın göğsünün açılıp genişletilmesini kendi menfaatine ve yararına olduğuna işaret etmektedir. Cümlenin sonundaki olumsuzluk ile bir de soru edatı, cümlenin manasını olumlu kılmaktadır. Buna göre âyetin manası; biz senin göğsünü açıp genişlettik. Öylesine ki hem görünen âlemi, hem de gayb âlemini kuşatabildi. et-Te'vîlât en-Necmiyye'de deniyor ki: ”Burada Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kalp göğsünün peygamberlik nuruyla, kalbindeki sıkıntıların ins-cin'nin peygamberi olması vasıtasıyla kaldırılması, sır göğsünün açılıp genişletilmesinin peygamberliğin ziyası ile, kâfirlerin ve münafıkların verdikleri sıkıntıya tahammül ile, nur göğsünün açılıp genişlemesinin velayetin ışıklarıyla, ledünnî ilimleri ve ilâhî hikmetleri, rabbanî marifetleri, rahmanî hakikatleri elde etmek suretiyle gerçekleştiğine işaret olunmaktadır. Buna karşılık Rasûlüllah'ın vücudundaki cismânî göğsünün ise açılıp genişletilmesi bir kez değil, birkaç kez olmuştur. Bir defasında Rasûlüllah beş yaşında iken şeytanların tamah ettikleri noktanın çıkarılması için göğsü yarılmıştır. Çıkarılan kalbin masiyetlere meyletmesine, itaatlardan yüzçevirmesine sebep olan siyah bir kan idi. Rasûlüllah'ın göğsü bir kez de vahyin başlangıcı esnasında ve bir de miraç gecesi açılıp genişlemiştir."

İnşirah 94:2

Belini büken ağırlığı âdeta belini çatlatırcasına ses çıkaran ağır yükünü senden alıp atmadık mı? Yani sırtına ağır gelen yükünü sırtından indirdik ve attık. Bu yük senin sırlına o kadar ağır geliyordu ki, tıpkı ağır yükün yüklendiği bir semerin bu yükün ağırlığından dolayı çıkardığı ses gibi senin sırtını çatırdatıyordu. Bir başka ifadeyle, sırtına çok ağır gelen yükünü sırtından kaldırıp attık. Çünkü ” inkâdu'l - hamli'z - zahra'' (yükün sırta ağır gelmesi) ancak sırta vurulan yükün ağırlığından dolayı çıkarmış olduğu ses anlamınadır. Bu da yükün ağırlığı ve vurulduğu semerin bu ağırlık nedeniyle bazı kısımlarını yerinden kaymaya temayül etmesi ve bu esnada çıkarmış olduğu çatırtı sesiyle olur. Burada bu verilen temsilî örnekle Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın durumu ve hali anlatılmaktadır. Peygamberlik döneminden önceki bazı ufak hataları ya da ahkâmın ve şeriatlerin ayrıntılarını bilmeyişi kavminden inatçıların İslama girmeleri için kendini yiyip bitirmesi bu konuda aşırı çaba sarfetmesi böylesine temsilî bir biçimde ifade edilmiş olmaktadır.

İnşirah 94:3

Belini büken ağırlığı âdeta belini çatlatırcasına ses çıkaran ağır yükünü senden alıp atmadık mı? Yani sırtına ağır gelen yükünü sırtından indirdik ve attık. Bu yük senin sırlına o kadar ağır geliyordu ki, tıpkı ağır yükün yüklendiği bir semerin bu yükün ağırlığından dolayı çıkardığı ses gibi senin sırtını çatırdatıyordu. Bir başka ifadeyle, sırtına çok ağır gelen yükünü sırtından kaldırıp attık. Çünkü ” inkâdu'l - hamli'z - zahra'' (yükün sırta ağır gelmesi) ancak sırta vurulan yükün ağırlığından dolayı çıkarmış olduğu ses anlamınadır. Bu da yükün ağırlığı ve vurulduğu semerin bu ağırlık nedeniyle bazı kısımlarını yerinden kaymaya temayül etmesi ve bu esnada çıkarmış olduğu çatırtı sesiyle olur. Burada bu verilen temsilî örnekle Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın durumu ve hali anlatılmaktadır. Peygamberlik döneminden önceki bazı ufak hataları ya da ahkâmın ve şeriatlerin ayrıntılarını bilmeyişi kavminden inatçıların İslama girmeleri için kendini yiyip bitirmesi bu konuda aşırı çaba sarfetmesi böylesine temsilî bir biçimde ifade edilmiş olmaktadır.

İnşirah 94:4

Senin sânını yüceltmedik mi? Peygamberlik ününü ve şerefini, kel ime-i şehadette, ezanda ve kamette ismini Allah'ın ismiyle birlikte anmak suretiyle yüceltmedik mi? Nitekim bu konuya Hassan b. Sabit şu beyitleri söylemiştir: Seyyiddir, şereflidir, vurmuş Allah omzuna, Nübüvvet mührünü, meşhur mu meşhur zahir ve şahid Adını birlikte anmış adıyla, dikkat buna! Beş vakit ezanda -gündelik- ”eşhedü" şahid! Allahu teâlâ, Rasûlülah'a itaati, kendine itaat kabul etmiş, kendisi ona salavât getirmiş (rahmet etmiş, şanını yüceltmiş), melekleri salavât getirmişler (şanını yüceltmişler) ve mu ininlere de bunu emretmiştir. (Mü'minlerin salavâtı ise duâ anlamınadır) ve Allahu teâlâ kendisine: ”Rasûlüllah, Nebiyyullah" gibi lâkaplarla bunların dışında kendisine şeref katan başka lâkaplar vermiştir. Bütün bunlar Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın mertebesini yüceltmek içindir. Bir hadise göre Cebrail, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a der ki: ”Ya Muhammed! Rabbin senin zikrini nasıl yücelttiğini bilip bilmediğini soruyor. Bunun üzerine Rasûlüllah; Allahu teâlâ daha iyi bilir' deyince Cebrail, Yüce Allah'ın bu soruya şöyle cevap verdiğini bildiriyor: 'Benim anıldığım her yerde sen de benimle birlikte anılmaktasın.'" (2)

İnşirah 94:5

Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Bu ifade, daha önceki geçen âyetlerin hükmünü desteklemektedir ve yine bu cümle, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ve mü'minlerin karşılaşacakları her zorluğun kolaylaştırılacağına dair verilmiş çok değerli bir vaaddir. el-Keşşâf ta denilir ki: ”Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır." âyet-i kerimesi, yukarıda geçen âyetlerle nasıl bağdaştırılabilir diye sorulacak olursa, bu soruya şöyle cevap vermek mümkündür: Müşrikler Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı ve onunla birlikte müminleri fakir oldukları ve geçim sıkıntısı içinde olduklarından dolayı ayıplıyorlardı. Hatta Rasûlüllah'ın kafasında bunların, İslama girenler fakir oldukları için İslama girmedikleri yolunda bir fikir canlanmıştı. İşte bunun üzerine Allahu teâlâ peygamberine vermiş olduğu büyük nimetleri hatırlatıyor ve sonra da şöyle buyuruyor: ”Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır..." Sanki Rasûlüllah'a şöyle denmiş oluyor: Biz sana muazzam büyük nimetler verdik. Şu halde sen Allah'ın ihsanı ve lütfü hakkında tam bir güven içinde ol. Çünkü bir zorlukla birlikte birçok kolaylık vardır. Âyet metninde yer alan ”mea: yanında beraber" kelimesi, zorluğun hemen ardından kolaylığın ne kadar hızlı biçimde geleceğine işaret etmektedir. Kolaylık o kadar yakındır ki, neredeyse zorlukla ”beraber" diı. Ayete böyle mana vermezsek ve zahire bakacak olursak ”mea" kelimesi, ”birlikte" lik edatı değil, ”öncelik-sonralık" edatıdır. Çünkü iki zıt ”zorluk-kolaylık" bir arada bulunmazlar. (3) 3- O halde âyet metninde yer alan ”mea" kelimesi, ”öncelik-sonralık" anlamınadır. Fakat bu öncelik ve sonralık birbirine o kadar yakındır ki neredeyse birliktedir. (Çeviren) Âyet metninde zorluk anlamına gelen ”el-üsr" kelimesinin ”elif-lam" lı, ve kolaylık anlamına gelen ”el-yüsr" kelimesinin ”elif-lam" sız getirilmesinin sebebi, dünyanın zorluk yurdu olduğuna lâtif bir biçimde işaret etmek içindir. Çünkü zorluk herkes için malum ve bilinen bir şeydir. Kolaylık ise meçhuldür ve kapalıdır.

İnşirah 94:6

Gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır. Bu cümle pekiştirme manası ifade etmek için tekrarlanmıştır. Ya da başlı başına öncekinden bağımsız yeni bir vaad olması da mümkündür. Bu takdirde: bir zorluğa karşı âhiret sevabı gibi başka bir kolaylık daha getirilmek suretiyle iki kolaylık sağlanmaktadır. Bu tıpkı: ”Oruçlu için iki sevinç anı vardır. Birisi iftar sevinci, diğeri de Allahu teâlâ'ya kavuşma anındaki duyulacak sevinçtir," cümlesinde olduğu gibidir. Şerhu'l-Menârda denir ki: ”Marife (elif-lamlı kelime) bir cümlede yine marife olarak tekrarlandı mı ikinci kelime birincinin aynıdır. Tıpkı bu sûredeki iki kez tekraralanan ”el-üsr" (zorluk) kelimesinde olduğu gibi." Şerhu'l-Menâr müellifi, bu ifadesiyle, İbn Abbas'ın şu cümlesini kastetmektedir: ”Hiçbir zorluk iki kolaylığa üstün gelemez." Fahru'l-İslâm ise, bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: ”Bu sûredeki âyetleri böyle yorumlamak tartışmalıdır. Çünkü âyet, bu manaya muhtemel olmadığı gibi ”Süvariyle mızrak vardır, süvariyle mızrak vardır," cümlesine göre süvarinin iki mızrağı olduğu manasına da muhtemel değildir. Tam tersine ikinci cümle birincinin te'kidi yani pekiştirmesi mesabesindedir." Buradaki âyet, te'kîde hamledilirse İbn Abbas'ın sözünü nasıl açıklayacağız diye sorulacak olursa deriz ki; herhalde İbn Abbas ”iki kolaylık" sözüyle, âyette yer alan ”yüsran" (kolaylık) kelimesinin içindeki tazimi kastetmiş olsa gerektir. Böylece ”kolaylık" dünya ve âhiret kolaylığına şamil olmuş olur. Bu da aslında iki kolaylık sayılır.

İnşirah 94:7

Tebliğden veya dünyevî mühim ve yararlı işlerden boş kaldın mı hemen başka işe koyul. Sana verdiğimiz geçmiş nimetlere ve vaadettiğimiz gelecek olan nimetlere, şükretmek için ibadete koyul ve bu hususta kendini yor. Yahut da vahyi alıp boş kalınca onu tebliğe koyul. Hasan-ı Basrî ise şöyle demiştir: ”Sıhhatli anında, boş vaktinde ibadet etmeye koyul." Rivayet edildiğine göre Sureyh bir defa iki adamın güreşmekte olduklarını, üçüncü bir kimsenin ise boş durduğunu görünce: ”Bu, niye boş duruyor? Allahü teâlâ 'Boş kaldın mı hemen başka işe koyul', buyurmuştur" demiştir. Bir insanın hiçbir iş yapmaksızın boşu boşuna oturması veya dinini ya da dünyasını ilgilendirmeyen işlerle meşgul olması düşünce sakatlığına, akıl zayıflığına ve gafletin insanı esir almasına işarettir. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) der ki: ”Ben sizleri ne dünya işiyle, ne de âhiret ameliyle meşgul olmaksızın bomboş görmekten hoşlanmıyorum." Şu halde insanın daima meşru olan bir işle meşgul olması gerekir. Bir işi bitirdiği zaman peşinden başka bir işe sarılmalıdır. Katâde ve ed-Dahhâk bu âyet-i kerimeyi şöyle açıklamışlardır: ”Namazı bitirdiğinde hemen duaya koyul."(4)

İnşirah 94:8

Ve yalnız Rabbine yönel. ”Ferğab" kelimesinin aslı olan rağbet, sözlükte herhangi bir şey hususunda genişlik anlamınadır. Arapçada ”rağibe fîhi ve ileyhi" dendiği zaman, buradan kişinin herhangi bir şeye hırsla sarılması anlamı çıkar. Yine ”rağibe anhü" dendiğinde ise, insanın o şeye rağbet etmemesi, ondan uzak durması anlamı anlaşılır. el-Kâmus'ta şu açıklamalar yer alıyor: ”Rağibe fîhi" demek, bir şeyi istedi, ”rağibe anhü" ise istemedi anlamına gelir. ”Rağibe ileyhi" ise duâ etti, yakardı demektir. Ya da yakarıp dilemek anlamınadır. Buna göre âyetin manası: Sen Rabbinden dile, başkasından dileme. Çünkü sana yardım etmeye kadir olan Rabbindir, başkası değildir, demektir. Allah'ın yardımı ve tevfiki ile İnşirah Sûresinin tefsiri bitti.

Tin 95:1

TÎN SURESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 8 âyettir. İncire, zeytine... Burada zikredilen ”incir", bildiğimiz yenilen incir ve ”zeytin" de, sıkılıp zeytinyağı elde edilen zeytindir. Yüce Allah'ın bu iki meyveyi diğer meyvelerden ayırarak burada özel olarak zikredip üzerlerine yemin etmesinin sebebi, bunlardaki büyük özelliklerden dolayıdır. Çünkü incir hoş bir meyvedir, lâtif bir gıdadır, çabucak hazmedilir ve çok faydalı bir ilâçtır. İnsanın tabiatını yumuşatır, balgam söker, böbrekleri temizler ve mesanede bulunan kumların atılmasına yardımcı olur, beden şişmanlatır. Karaciğer ve dalakta kapalı olan damarları açar. Zeytine gelince; zeytin meyvedir, katıktır. Zeytinin çok faydalı olan zeytin yağından başka bir özelliği olmasa bile dağlar gibi yağlı olmayan yerlerde yetişmekle birlikte sırf zeytinyağı elde edilme özelliği bile üstünlük olarak zeytine yeter. Zeytin ağacı Kur'an-ı Kerim'de şerefli olarak ifade edilmiş bir ağaçtır. Hastanın birisi İbn Sîrin'e der ki: ”Bir rüya gördüm. Rüyamda bana sanki ”iki lâ" yı ye, şifa bulursun dendi. İbn Şirin bu rüyayı şöyle tefsir eder: Zeytin ye, çünkü, ”... O billur da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da (1), batıya da (2) nisbet edilemeyen mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulur..." (Nûr: 35) der. 1- İbni Sîrin, hasta olan kimseye rüyasında ”iki lâ'yı ye, şifa bulursun" sözünde söylenen iki lâ'nın, Nûr sûresinin 35. âyetindeki aşağıdaki zeytinle ilgili iki kelimenin başındaki lâ'lar olduğunu söylemektedir: Lâ şarkiyyetin 2- Lâ ğarbiyyetin. Taberî der ki: Âyet metninde yer alan ”tîn" den maksat, üzerinde Şam şehrinin bulunduğu dağdır ki, buna Cebel-i Kasyûn denir. ”Zeytun" ise, Tûr-i Zîtâ'dır ki bu dağ. Beyt-i Makdis'in doğu tarafında yer alır. Çünkü incir Şam'da çok olur. Zeytin de İlyâ'da çok yetişir.

Tin 95:2

Sina dağına... Sina dağı, Mûsa (aleyhisselâm)'nın Rabbi ile konuştuğu dağdır. el-Maverdî der ki: ”Her dağa Tur dağı denmez. Ancak ağaçlı ve meyveli ise Tûr denir. Eğer üzerinde ağaç yoksa buna sadece ”cebel" denir." Âyet metninde yer alan ”sinine" ve ”sına kelimeleri bu dağın üzerinde belli bir mekânın özel ismidirler. ”Sînîne" nin manası, süryanicede güzel ve mübarek ağaçlı dağ demektir. ”Sinme" kelimesinin aslı Sina'dan gelmektedir. Burada ”sînîne" denmesinin sebebi, âyet sonlarının nûn ile bitmesinden dolayıdır. Nitekim Safi at sûresinde de sûre sonundaki harflere uyulmak maksadıyla ” ilyâs" kelimesi, ”selâmün ala Uy âsîne" (Sâffât: 130) şeklindedir.

Tin 95:3

Ve şu emin beldeye yemin ederim ki... Burada ”emin" kelimesi, koruyan anlamınadır ve bu belde Mekke'dir. Allahu teâlâ Mekke'yi şerefli kılmıştır. Mekke'nin ”koruyucu" luğu, oraya gireni gerek cahiliyyet döneminde ve gerekse daha sonraki İslâm döneminde katlolunmaktan ve esir alınmaktan korumasından ileri gelmektedir. Bu tıpkı emin bir kimsenin kendine bırakılan bir şeyi koruması gibidir. Emin kelimesini, bu manaya almak mümkün olduğu gibi ”güvenli" anlamına almak da mümkündür. Nitekim Allahu teâlâ orayı güven ve emniyet sıfatlarıyla nitelemektedir: ”...Bizim (Mekke'yi) güven içinde kudsî bir yer yaptığımızı görmediler mi?..." (Ankebût: 67) Bu âyetteki ”âminen" kelimesi, güvenli anlamına gelmektedir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: ”iki haremden birisinde vefat eden kimse kıyamet günü güvenli ve emin olarak dirilir." (3) Yukarıdan beri sıralanan bu nesneler üzerine yemin edilmesinin sebebi, bu mübarek yerlerin şerefini açıklamak ve buralardaki hayır ve bereketi, peygamberler ve sâlihler yurdu olması dolayısıyla açığa çıkarmaktır. İncirin ve zeytinin bittiği yerler İbrahim (aleyhisselâm)'in hicret ettiği, İsa (aleyhisselâm)'nın dünyaya geldiği ve her iki peygamberin yetiştikleri yerlerdir. Tûr ise, Mûsa (aleyhisselâm)'ya nida olunan yerdir. Mekke, âlemlere hidayet olan Beyt-i Şerifin mekânı, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dünyaya geldiği ve peygamber olarak gönderildiği yerdir.

Tin 95:4

Biz insanı, insan cinsini en güzel biçimde yarattık. Âyet metninde yer alan ”takvim", herhangi bir şeyi olması gereken en uygun biçime ve kıvama getirmek demektir. Kadı Yahya b. Ekseni ”takvim" kelimesini, güzel suret olarak tefsir etmiştir. Rivayete göre, Yahya b. Eksem'in zamanındaki hükümdar, ay ışığının olduğu bir gecede hanımıyla halvete girer. Ona: ”Eğer şu gökyüzündeki aydan daha güzel değilsen boş ol," der. Bunun üzerine herkes kadının boş düştüğüne fetva verirler. Ancak Yahya b. Eksem kadının boş olmadığına fetva verdi. Kendisine: ”Hocalarına muhalefet ettin" denilince: ”Fetva ilimle olur. Bizden daha iyi bilen Allah fetva veriyor diyerek: 'Biz insanı en güzel biçimde yarattık,' âyet-i kerimesini okur ve: O halde insan her şeyin en güzelidir. İnsandan daha güzel bir şey yoktur," deyince zamanın hükümdarı sevinir ve kadı Yahya'ya bol ihsanlarda bulunur. el-Müfredât'da denir ki: ”Bu âyet-i kerime, canlılar arasında insana ait akıl, anlama ve iki ayak üzerine durabilme gibi özelliklerine işaret etmektedir. Âyetin manası; insanı maddeten ve manen olabileceği en güzel biçimde yarattık, demek olur. Çünkü Allahu teâlâ insanı iki ayaklı, organları birbiriyle uyumlu ve şekli güzel olarak yaratmıştır. Nitekim Yüce Allah buna şöyle temas eder: ”... Size şekil verip de şekillerinizi güzel yapan..:' (Mü'min: 64) Bu, Allah sizi en güzel biçimde yarattı demektir ve yine Allahu teâlâ insanı ilâhî sıfatlarla bezeli olarak yaratmıştır. İnsana hayat, ilim, irade, kudret, işitme, görme, konuşma yetenekleri vermiştir. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu ilahî sıfatlara şöyle işaret buyurur: ”Allahu teâlâ Adem'i kendi suretinde yarattı." (4) 4- Hadisi Buharî ve Müslim rivayet ederler. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 4/30.

Tin 95:5

Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Yani sonra onu her çirkinden daha çirkin ve her aşağıdan daha aşağı olan cehennemliklerden kıldık. Çünkü kendisi, yaratmış olduğumuz sıfatlara uygun hareket etmedi. Şayet bu sıfatların gereğine göre amel etseydi yücelerin yücesinde olurdu. Rağıb el-Isfehanî der ki: ”Buradaki 'suret, biçim den maksat insana mahsus olan göz ve basiret gibi kavrayıcı özellikleridir. Bu özellikleri vermek suretiyle Cenab-ı Hak insanı yarattığı birçok şeye üstün kılmıştır. Burada suret ve biçimin Allah'a izafe edilmesi, insanın, Allah'ın bir parçası olduğunu ifade etmek için değil, tam tersine ”Allah'ın evi, Allah'ın devesi" ifadelerinde olduğu gibi insana şeref bahşetmek için mülkiyet kabilinden izafe edilmiştir. Bu konuda âlimler iki ayrı tutum takınmışlardır. Bir grup bu hadisi tefsire yaklaşmamışlardır. İkinci grup ise, hadise mana vermeye çalışmışlardır. Hadisteki zamirin mercii hakkkında üç görüş vardır: a- Bazı âlimlere göre zamir, Âdemoğullarından birisine gider. Şöyle ki; birgün Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) birisini döven bir kişiye rastlar. Sopayı vuran kişi: ”Allah senin ve sana benzeyenlerin yüzünü çirkin kılsın," demektedir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurur ki: ”Sizden biriniz başkasına vuracaksa yüzüne vurmasın. Çünkü Allahu teâlâ Adem'i onun yani bu kavgada sopa yiyen kimsenin suretinde yaratmıştır" buyurur. Buradaki zamirin Allah'a gitmesi çok büyük bir hatadır. b- Bu konuda ileri sürülen görüşlerden bir tanesine göre, zamir iki zahir isimden kinayedir. Zamirin Allah'a gitmesi mümkün değildir. Çünkü Allahu teâlâ'nın sureti yoktur. Şu halde zamir Âdem'e gider. Buna göre hadisin manası; Allahu teâlâ Âdem'i daha önceden tasarladığı biçime tam olarak uygun yaratmıştır. Kendisini, çocukları gibi nutfeden başlayarak kan pıhtısı, oradan et ve kemik biçiminde şekilden şekle naklederek yaratmamıştır, demek olur. Bu görüş Ebû Süleyman el-Hattâbî'ye aittir. c- Bu görüşe göre, zamir Allah'a racîdir. Bu taktirde iki yaklaşımdan söz edilir: Birincisine göre Âdem'in melek suretinde yaratılmış olmasıdır. Şu halde bunun Allah'a izafe edilmesi iki açıdandır. Birincisi ”Allah'ın beyti" örneğinde olduğu gibi insanı şerefli kılmak içindir. İkincisi de daha önce herhangi bir misal olmaksızın benzersiz olarak yarattı demektir. Bu konuda ileri sürülen ikinci temel görüş, ise buradaki suretin sıfat anlamına olduğudur. Arapçada ”sûretu hâza'l-emr" dendiğinde yani şu meselenin sıfatı demek olur. Buna göre Allahu teâlâ Âdem'i kendisinde bulunan hayat, ilim, kudret, semi" (işitmek), basar (görmek) ve irade sıfatlarını ona da vermek suretiyle yarattı ve böylece onu diğer canlılardan ayırdı. Ardından melekleri kendisine secde ettirerek meleklerden de ayırdı demek olur ki, bu durumda suret, maddî değil, manevî olmuş olur. (Bkz. Ebu'l-Ferec Abdurrahman b. el-Cevzî (v.597 h.) Defu Şübehi't-Teşbîh bi Eküffi't-Tenzîh fi'r-Reddi Ale'l-Mücessimeli ve'l-Müştebbiheti, s.49 vd.) (Mütercim.) Kısacası insan, en güzel biçimdeki durumunu, hem sûreten ve hem de manen en çirkin biçime çevirmiştir. Çünkü insanın zahirinin başka bir biçime sokulması, aynı şekilde batınının da (içinin de) değişmesi demektir. Burada ”sâfilîn" (aşağıdakiler) ile kastedilen günahkâr ve âsî insanlardır. İnsanın aşağıların aşağısına indirilmesi, bazı kimselerin hayvanı şehvetlerinin denizine dalmaları, cismânî lezzetlerin karanlıklarına gömülmeleri dolayısıyladır. Bu âyet-i kerime, asıl itibar edilecek olanın insanın zahirî biçimi değil, bâtınî biçimi olacağına işaret etmektedir. Çünkü zahiren en güzel biçimde olan nice insanlar vardır ki, bâtınen en çirkin durumdadırlar. Bu sebeple insanlar kıyamet günü bölük bölük mahşere gelirlerken sıfatlarına göre biçimleri de farklı farklı olur. Bazılarına göre âyetin manası, sonra Biz insanı, erzel-i ömre yani gençlik çağının geçip gitmesinden sonra ihtiyarlayıp kocama, kuvvetin ardından zayıflık dönemine çevirdik, demektir. Nitekim ”Kime uzun ömür verirsek Biz onun yaratılışını tersine çeviririz..." (Yâsîn: 68) âyet-i kerimesi buna işaret etmektedir. Yani insanın biçimini tersine çeviririz. Artık dimdik olan kişinin beli kamburlaşır, simsiyah saçları bembeyaz olur. Her şeyi işitmesi, görmesi ve başka ne özellikleri varsa hepsi önceki duruma göre tersine döner.

Tin 95:6

Fakat sadık bir imanla iman edip sâlih amel işleyenler için... Fakat sâlih olan kişiler aşağıların aşağısına döndürülmezler. Ebu'l-Leys bu âyeti şöyle anlıyor: ”Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Fakat âlim olan ve ilmiyle amel eden kimselerin akıllan zayıflamaz ve başlarından gitmez. Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Ömrü uzun olup da ameli güzel olan kimseye ne mutlu." (5) 5- Hadisi Hâkim Müstedrek'inde şöyle rivayet eder: ”Sizin en hayırlılarınız ömrü en uzun ve amelleri en güzel olanlarınızda:" Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 2/95. Bir başka rivayet şu şekildedir: ”En hayırlınız ömrü uzun, ameli güzel olandır. En kemimiz ise ömrü uzun, ameli kötü olandır!' İbn Abbas şöyle diyor: ”Kuran okuyan kimse erzel-i ömre (ihtiyarlayıp köhnemeye) döndürülmez." İşte iman edip sâlih amel işleyenler için itaatlarına ve uğradıkları belâlara sabırlarına, çektikleri meşakkatlere ve yaptıkları ibadetlere bir karşılık olmak üzere keramet yurdunda eksilmeyen, ardı arkası kesilmeyen devamlı bir ecir vardır. Bu ecirler keramet yurdundadır. Çünkü orası bu sevapların yeridir. "Felehum ecrun" ifadesinin başına ”fa" getirilmesinin sebebi, ”lâkin" anlamında olan ”illâ" ile başlayan cümlenin şart manası ifade etmesinden dolayıdır. Buna göre şöyle denmiş olmaktadır: Allahu teâlâ onların biçimlerini cehennemde değiştirmeyecektir. Çünkü onlar cennetle mükâfatlandırılırlar. et-Teysîr'de Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle rivayet olunur: ”Herhangi bir kul hastalandığında ya da yolculuğa çıktığında sağlığı yerinde iken ve mukîm bulunurken işlemiş olduğu amellerinin aynısı kendisine yazılır" (6) 6- Hadisi Buharî, Ebû Mûsa cl-Eş'arî'den merlu olarak rivayet etmiştir. Bkz. ed-Dürrü'l-Mensûr, 6/367. Rivayete göre mü'min, öldüğü zaman iki melek semaya yükselir ve derler ki: ”Senin kulun filanca öldü. Bize izin ver, semada sana ibadet edelim." Bunun üzerine Allahu teâlâ şöyle cevap verir: ”Benim semalarım meleklerimle doludur. Fakat siz ikiniz onun kabrine gidiniz ve daha önce yaptığı iyilikleri kıyamete kadar yazınız." Ayetin manası ”eksilmeyen devamlı bir ecir vardır" şeklinde olduğu gibi ”fakat iman edip sâlih amel işleyenler için başlarına kakılmayan ecir vardır" şeklinde de olabilir.

Tin 95:7

Artık bundan sonra ceza günü konusunda seni kim yalanlayabilir? Bu âyet-i kerimedeki soru, hayret ifade etmektedir. Buna göre âyetin manası: Ey Rasûlüm Muhammed! Bunca canlı ve konuşan delil açığa çıktıktan sonra ceza gününün olmayacağını söyleyerek artık seni kim yalanlayabilir? Yani senin cezayı ispat etmen, öldükten sonra dirilmeyi haber vermen dolayısıyla yalan söylediğini kim iddiaya kalkışabilir? Çünkü değersiz bir sudan, düzgün bir insan yaratan, onu zahiren ve batmen en güzel biçime sokan, sonra tam kemâle erinceye ve dosdoğru oluncaya kadar peyder pey olgunlaştıran, ardından bu gelişmeleri tersine çevirerek onu erzel-i ömre ulaştıran bir varlığın öldükten sonra diriltmeye ve yapılanlara karşılık vermeye kadir olacağında kuşku yoktur. Ayete şöyle mana vermek de mümkündür: Ey insanoğlu! Artık bundan sonra cezanın sebebini sana yalanlatan nedir? Bunca delilden sonra bunları inkâr ettiren nedir? Kısacası insanın bir parça meniden yaratılması, sonra vücudu düzgün bir beşer haline getirilmesi, hayatı boyunca mükemmellikten noksana doğru hâlden hâle geçirilmesi Allahu teâlâ'nın öldükten sonra diriltmeye ve cezaya kadir olabileceğine en açık delildir. O hâlde bu kesin delillerden sonra ey insanoğlu! Seni hâlâ yalanlatmaya mecbur kılan nedir?

Tin 95:8

Allah hüküm verenlerin en üstünü değil midir? Buraya kadar zikredilenleri yapan Allah, yaratıcılığı ve planlaması ile bir şeyi sağlam ve eksiksiz yapanların en üstünü değil midir? Ya da Allah seninle seni yalanlayanlar arasında hak ve adaletle hüküm verenlerin en üstünü değil midir? Arapçada ”hakeme beynehum" denir ki, manası hüküm verdi demektir. Bu âyet-i kerime yalanlayanlara bir tehdidi ifade etmekte ve Allahu teâlâ'nın lâyık oldukları biçimde onlar hakkında hükmedeceğine işaret etmektedir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyet-i kerimeyi okuduğunda şöyle derdi: ” Belâ ve ene alâ zâlike mine'ş-şâhidîn" (Evet ben de buna şahit olanlardanım) ve Rasûlüllah böyle söylenmesini emrederdi: ”Her kim: 'Eleysallâhu bi ahke-mi'l-hâkimîn (Allah hüküm verenlerin en üstünü değil midir?) âyetini okursa, belâ ve ene alâ zâlike mine'ş-şâhidîn (Evet ben de buna şahit olanlardanım) desin. ”(7) 7- Hadisi Tirmizî, İbn Merdûye, Ebû Hureyre'den merfû olarak rivayet ederler. Bkz. ed-Dürrü'l-Mensûr, 6/367. Tın Sûresinin tefsiri Allah'ın yardımıyla tamam oldu.

Alak 96:1

ALAK SURESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 19 âyettir. Ey Rasûlüm Muhammed! Sana vahyolunanları, yaratan Rabbinin adıyla oku! Bu âyetten ”mâ lem ya'lem" diye biten beşinci âyetin sonuna kadar olan kısım, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ilk defa nazil olan Kur'an âyetleridir. Nitekim bu gerçeğe sahih hadisler de delâlet etmektedir. İhtilâf sadece sûrenin tamamının ilk defa inmiş Kur'an âyetleri olup olmadığı noktasındadır. Hazret-i Âişe (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği rivayet olunuyor: ”Allahu teâlâ Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şerefli kılmak ve kullara rahmet olarak göndermek istediğinde peygamberliğe dair ilkin başlayan rüyay-ı sâliha olmuştur. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) herhangi bir rüya görür görmez o rüya tıpkı sabahın aydınlığı ve ışığı gibi çıkıyordu." (1) Rasûlüllah'ın görmüş olduğu bu rüyaların doğruluğunda hiç kimse şüphe etmiyordu. Tıpkı sabah aydınlığının varlığı konusunda hiç kimsenin kuşku duymadığı gibi. 1- Hadisi Buharî ve Müslim Sahilüehnde rivayet ederler. Yukarıda alınan kısım bu konudaki uzunca hadisin bir bölümüdür. Hadisin tamamı için Bkz. ed-Dürrü'l-Mensûr; 6/368. Vahyin ilkin rüya ile başlamasının sebebi, meleğin ve Cebrail'in peygamberlik göreviyle gelip de ansızın onun karşısına dikilerek neye uğradığını şaşırmaması içindir. Çünkü beşerî kuvvet buna tahammül edemez. Zira beşerin gücü meleği görmeye dayanamaz. Rüya, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı vahye alıştırmak içindi. Sonra Rasûlüllah Nûr dağında Hira mağarasında iken Ramazan ayında yakaza halinde kendisine vahiy gelmiştir. Ardından Rasûlülah (sallallahü aleyhi ve sellem) kırk yaşlarına ulaştığında ve Ramazan ayının on yedinci gecesi girdiğinde Hira mağarısında iken kendisine melek geldi. Nitekim İmam Sarsarî, bu olayı şöyle şiirleştirmektedir: Olunca Muhammed kırk yaşında, Peygamberlik güneşi doğdu Ramazanda. Hazret-i Âişe der ki: ”Melek ona geldi ve oku dedi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): 'Ben okuma bilmem' deyince meydana gelen olayı Rasûlüllah şöyle dile getirdi: ”Cebrail beni aldı, beni kucakladı ve sıktı sıktı sıktı. Sonra bıraktı ve bu olay üç kez tekrar etti. Sonra melek bu sûrenin başında 'ikra' dan haşlayarak 'mâ lem ya'lem'e kadar okudu." Tabiîn âlimlerinden kadı Şurayh olaydan, Kur'an öğretmeninin çocuğa Kur'an öğretirken ona üç defadan daha fazla vurulamayacağı hükmünü, çıkarmıştır. Yukarıda işaret olunan âyetler Hira mağarasında indikten sonra Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) mağaradan çıkar. Dağın yan tarafında vadide yürürken bir ses duyar. Bu ses: ”Ey Muhammed! Sen Allah'ın Rasûlüsün, ben Cebrail'im" demektedir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımı Hazret-i Hatice'nin yanına döner. Kalbi tir tir tikremektedir. Olup bitenleri Hazret-i Hatice'ye anlatır. Hatice; ”Müjdeler olsun amca oğlu! Sakın metanetini yitirme, nefsim kudret elinde olana yemin ederim ki senin, bu ümmetin peygamberi olacağını ümit ediyorum." Bu sözlerin ardından Hazret-i Hatice Varakaya gider. Ona durumu anlatır. Varaka şöyle söyler: Doğruysa dediklerin, elbet ' Ey Hatice! Peygamberdir Ahmed. Açılır göğsü, getirir Cebrail, Allah'tan vahyi. Bir de yanlarında Mîkâil. Dinini koruyan kazanır izzet, Düşman olan sapığa pay, zillet. Yanında yer alırken bir bölük, Zincire vurulur öbürü, cehennemde kütük! Rasûlüllah belli bir süre geçirir. Bu sürede Cebrail görünmez. Onun sebebi Rasûlüllah'ın içinde duymuş olduğu korkunun dağılıp gitmesi ve Cebrail'in tekrar gelmesi arzusunu duymasıdır. Vahyin gelmediği bu dönem ”fetret dönemi", ”ikra"' ile, ”yâ eyyühe'l-müzzemmilü"“ey örtünüp bürünen Rasûlüm" (Müzzemmil: 1) âyetinin inmesine kadar olan dönemdir. Bu dönem içinde Varaka vefaat etmiştir. Varaka Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a iman etmişti ve kendisini ”risalet" olan ”davetten" önce tasdik etmişti. Sonra ”Ey bürünüp sarman Rasûlüm! Kalk ve insanları uyar." (Müddessir: 1,2) âyetleri nazil oldu ve böylece nübüvvet ile risalet (davet) arasındaki fark ortaya çıkmış oldu. "Rabbinin adıyla" demek, O'nun adıyla başlayarak demektir. Bir başka ifadeyle: ”Bismillâhirrahmânirrahîm" de, sonra da oku denmiş olmaktadır. Buradan anlaşılıyor ki ”ikra' bismi rabbike" âyetleri, baş tarafında besmele olmaksızın nazil olmuştur. İmam el-Buharî bunu açıkça belirtir. Yüce Allah'ın böyle bir emir vermesi, Allah adının okuma esnasında. Rasûlüllah'a güç vereceğinden ve mevlâsıyla ünsiyet meydana getireceğinden dolayıdır. Çünkü isim ile meydana gelen kaynaşma ve yakınlaşma, bu ismin temsil ettiği varlık ile kaynaşma ve yakınlaşmaya götürür. Dil ile yapılan zikir, kalp ile zikre yol açar. "Yaratan" kelimesiyle Allahu teâlâ'nın vasfedilmesi, peygamberine verilen ilk nimetini hatırlatmak ve hayat diye bir şeyin kokusunu dahi almamış olan bir maddeden insanı yaratmaya kadir olan, canlı olan birisine okumayı öğretmeye de kadir olacağına işaret etmek içindir. ”Yaratan" demek, yaratma fiili kendine mahsus olan ve kendisinden başka hiçbir yaratıcının olmadığı, demektir. Fethu'r-Rahman'da şu ifadeler yer alır: ”Cahiliyyet dönemi Arapları putlara Rablar diyorlardı. Bundan dolayı Allahu teâlâ putların kendisine ortak olamadığı bir sıfatla kendini nitelemiş ve 'yaratan Rabbin buyurmuştur."

Alak 96:2

O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Allahü teâlâ 'nın burada diğer mahlukları arasından seçerek özel olarak insanın yaratılmasını zikretmesinin sebebi, insanın yaratılmasının ve biçimlendirilmesinin taşımış olduğu eşsizlik ve mertebesini yüceltmek içindir. Çünkü insan, mahlükatın en şereflisidir. Âyet metninde yer alan ”alak", ”alaka" nın çoğuludur. ”Alaka" donmuş kanclır,(2) kan akıyorsa o zaman adı ”demim mesfûhun" (akan kan) dır. Yani böyle bir kan, yaş donmuş kandır ve bu kan, üzerinden akmış olduğu zemine yapışır. 2- ”Alaka" ile ilgili geniş bilgi için Bkz. Mü'min: 67, dipnotu: 24. Allahu Telâlâ'nın burada pıhtılaşmış kanı zikretmesinin sebebi, insanın ilk haliyle son durumu arasındaki açık farkı ortaya koyarak ne kadar kudretli ve kadir olduğunu belirtmek içindir. İnsanın yaratılması, Allah'tan insana gelen nimetlerin ilki ve Allah'ın varlığına, sonsuz kudretine, ilmine ve hikmetine delâlet eden delillerin en sağlamı olunca, Allahü teâlâ, öncelikle zâtını bununla nitelemiştir. Bundan Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Allah'ın kendisini okutabileceği sonucunu çıkarmasını dilemiştir. İbnü'ş-Şeyh'in Haşiye'sinde denir ki: ”Hakîm olan Allahu teâlâ müşriklere bir peygamber göndermeyi dilediği zaman : 'Eşi ve ortağı olmayan Rabbinin adıyla oku' demiş olsaydı müşriklerin bu sözü kabul etmeleri mümkün olmazdı. Fakat Allahü teâlâ, bu konuda müşrikleri bunu itirafa zorlayacak bir ön giriş yapmıştır. Çünkü peygamberine, onlara kan pıhtısından yaratıldıklarını söylemesini, bunu inkâr edemeyeceklerini ifade etmesini emretmiştir. Sonra peygamberinden müşriklere şöyle söylemesini emretmiştir. Her fiilin mutlaka bir faili vardır. Onların bu yaratma fiilini putlara nispet etmeleri mümkün değildir. Çünkü onlar putları kendi elleriyle yontmuş olduklarını biliyorlar. İşte bu, kademe kademe akıl yürütmeyle onlar övgüye lâyık olanın putları değil, asıl Ben olduğumu kabul edeceklerdir. Çünkü ilâh olmak, yaratmaya bağlıdır. Hiçbir şey yaratamayan, nasıl olur da ibadete lâyık olabilir? Bu met odla ilgili olarak şöyle bir olay nakledilir: İmam Züfcr'i hocası Ebû Hanife, mezhebini yayması için Basra'ya gönderır. İmam Zül er Basra'ya varır, Ebû Hanife'den söz edecek olur. Kendisine engel olurlar ve dönüp bakmazlar bile. İmam Züfer hocasına geri döner ve olup bitenleri haber verir. Ebû Hanife ona der ki: ”Sen tebliğ metodunu bilmiyorsun. Şimdi Basra'ya geri dön. Herhangi bir meselede onların imamlarının görüşlerini zikret. Sonra bu görüşlerin zayıf yönlerini beyan et. Bundan sonra ise de ki: Bu meselede bir başka görüş daha vardır. Ardından benim görüşümü ve delilimi onlara anlat. Eğer bu görüşüm ve delilim onların aklına yatacak olursa de ki: Bu görüş Ebû Hanife'nin görüşüdür. O zaman göreceksin ki, benim görüşümü hoş karşılayacaklar ve reddetmeyeceklerdir."

Alak 96:3

Oku! Sana emrolunanı yap. Okuma emrinin tekrarlanması verilen emre uyulmayı pekiştirmek ve daha sonra gelecek ifadelere bir hazırlık mahiyetindedir. İnsana bilmediklerini belleten, insana bunları ve bunların dışında asla hatıra gelmeyecek külli ve cüz'î, açık ve kapalı bütün meseleleri öğreten... Kalem ve yazı Allahü teâlâ 'nın nimetlerinden olduğuna göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) neden yazmıyordu denecek olursa buna cevabımız şöyle olur: Rasûlüllah yazı yazmayı bilseydi bazıları o, Kuranı öncekilerin sahifelerinden okudu derlerdi. Sonra Levh-i Mahfuz mushafı olan bir kimsenin yazı yazmaya ihtiyacı olmaz. İlimlerin oluşması maddî emarelerledir. Oysa yazı zihnî bir sanat ve tabiî bir güçtür ve bu sanat ve güç maddî bir âletle ortaya çıkar. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, derinliğine bilgi sahibidir. Allahu teâlâ ona ledünnî ilmi öğretmiştir. Nitekim Nisa süresindeki: ”Ve sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın lütfü sana gerçekten büyük olmuştur." (Nisa: 1 13) âyet-i kerimesi buna işaret eder. Kalemle (yazmayı) öğreten, öğrettiğini başka bir şeyle değil, yalnız kalem vasıtasıyla öğreten Rabbin en büyük kerem sahibidir. Okuyup yazan, nasıl kalem vasıtasıyla okuyor yazıyorsa. Allah da sana bunlar olmaksızın öğretmiştir. Bu âyet-i kerime, insana, kalem vasıtasıyla yazma ve yazıyı öğrenme şerefinin ve nimetinin verildiğini ifade etmektedir. Bu sebeple demişlerdir ki: ”İlim bir avdır, yazı ise onun bağlanmasıdır." Şâir şöyle der: Eskimez kitap yoktur zamanla Bakî kalır tek onun yazdığı, zamanla. Yazarsan hoş şeyler yaz, Sevindirsin seni kıyamette yazmanla! Şayet kalem olmasaydı, din ve dünya işleri düzgün gitmezdi. Bu âyet-i kerimede ilk yaratılanın en büyük kalem olduğuna işaret vardır. Süyûtî der ki: ”İlk yaratılan şey kalemdir. Allahü teâlâ ona kıyamete kadar olacak şeyleri yaz diye emretti. Kalemin ilk yazdığı ifade ”Ben tevbeleri çok kabul edenim. Tevbe edenin tevbesini kabul ederim," ifadesidir. Âlimlerden birisi der ki: ”Kan pıhtısından yaratılma ile kalemle öğretme olayı arasındaki uygunluk şuradan kaynaklanmaktadır: İnsanın en aşağı bulunduğu mertebe bir kan pıhtısı durumundaki mertebesidir. En üstün makamı ise âlim olduğu makamdır. Allahü teâlâ insana onu kan pıhtısı gibi en aşağı mertebeden alıp ilim öğrenmek gibi en üstün mertebeye çıkarmak suretiyle kendisine vermiş olduğu nimeti hatırlatmaktadır." Rabbin, en büyük kerem sahibidir. Çünkü O, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ”Ben okuma bilmem" ifadesiyle beyan etmiş olduğu özrünü ortadan kaldırmaktadır. Çünkü Rasûlüllah bu mazeretiyle okumanın, okuma ve yazma bilenlerin işi olacağını, kendisinin ise ümmî olduğunu ifade ediyordu. Buna karşılık kendisine şöyle denmiş oluyor: ”Kendi ismiyle başlamak suretiyle sana okumayı emreden Rabbin, en büyük kerem sahibidir ve O, her kerîm olandan daha çok kerem sahibidir. Çünkü O, herhangi bir amaç gütmeden nimet verir. Övgü veya sevap ya da kınamadan kurtulma gibi herhangi bir amaç gütmez."

Alak 96:4

Oku! Sana emrolunanı yap. Okuma emrinin tekrarlanması verilen emre uyulmayı pekiştirmek ve daha sonra gelecek ifadelere bir hazırlık mahiyetindedir. İnsana bilmediklerini belleten, insana bunları ve bunların dışında asla hatıra gelmeyecek külli ve cüz'î, açık ve kapalı bütün meseleleri öğreten... Kalem ve yazı Allahü teâlâ 'nın nimetlerinden olduğuna göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) neden yazmıyordu denecek olursa buna cevabımız şöyle olur: Rasûlüllah yazı yazmayı bilseydi bazıları o, Kuranı öncekilerin sahifelerinden okudu derlerdi. Sonra Levh-i Mahfuz mushafı olan bir kimsenin yazı yazmaya ihtiyacı olmaz. İlimlerin oluşması maddî emarelerledir. Oysa yazı zihnî bir sanat ve tabiî bir güçtür ve bu sanat ve güç maddî bir âletle ortaya çıkar. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, derinliğine bilgi sahibidir. Allahu teâlâ ona ledünnî ilmi öğretmiştir. Nitekim Nisa süresindeki: ”Ve sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın lütfü sana gerçekten büyük olmuştur." (Nisa: 1 13) âyet-i kerimesi buna işaret eder. Kalemle (yazmayı) öğreten, öğrettiğini başka bir şeyle değil, yalnız kalem vasıtasıyla öğreten Rabbin en büyük kerem sahibidir. Okuyup yazan, nasıl kalem vasıtasıyla okuyor yazıyorsa. Allah da sana bunlar olmaksızın öğretmiştir. Bu âyet-i kerime, insana, kalem vasıtasıyla yazma ve yazıyı öğrenme şerefinin ve nimetinin verildiğini ifade etmektedir. Bu sebeple demişlerdir ki: ”İlim bir avdır, yazı ise onun bağlanmasıdır." Şâir şöyle der: Eskimez kitap yoktur zamanla Bakî kalır tek onun yazdığı, zamanla. Yazarsan hoş şeyler yaz, Sevindirsin seni kıyamette yazmanla! Şayet kalem olmasaydı, din ve dünya işleri düzgün gitmezdi. Bu âyet-i kerimede ilk yaratılanın en büyük kalem olduğuna işaret vardır. Süyûtî der ki: ”İlk yaratılan şey kalemdir. Allahü teâlâ ona kıyamete kadar olacak şeyleri yaz diye emretti. Kalemin ilk yazdığı ifade ”Ben tevbeleri çok kabul edenim. Tevbe edenin tevbesini kabul ederim," ifadesidir. Âlimlerden birisi der ki: ”Kan pıhtısından yaratılma ile kalemle öğretme olayı arasındaki uygunluk şuradan kaynaklanmaktadır: İnsanın en aşağı bulunduğu mertebe bir kan pıhtısı durumundaki mertebesidir. En üstün makamı ise âlim olduğu makamdır. Allahü teâlâ insana onu kan pıhtısı gibi en aşağı mertebeden alıp ilim öğrenmek gibi en üstün mertebeye çıkarmak suretiyle kendisine vermiş olduğu nimeti hatırlatmaktadır." Rabbin, en büyük kerem sahibidir. Çünkü O, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ”Ben okuma bilmem" ifadesiyle beyan etmiş olduğu özrünü ortadan kaldırmaktadır. Çünkü Rasûlüllah bu mazeretiyle okumanın, okuma ve yazma bilenlerin işi olacağını, kendisinin ise ümmî olduğunu ifade ediyordu. Buna karşılık kendisine şöyle denmiş oluyor: ”Kendi ismiyle başlamak suretiyle sana okumayı emreden Rabbin, en büyük kerem sahibidir ve O, her kerîm olandan daha çok kerem sahibidir. Çünkü O, herhangi bir amaç gütmeden nimet verir. Övgü veya sevap ya da kınamadan kurtulma gibi herhangi bir amaç gütmez."

Alak 96:5

Oku! Sana emrolunanı yap. Okuma emrinin tekrarlanması verilen emre uyulmayı pekiştirmek ve daha sonra gelecek ifadelere bir hazırlık mahiyetindedir. İnsana bilmediklerini belleten, insana bunları ve bunların dışında asla hatıra gelmeyecek külli ve cüz'î, açık ve kapalı bütün meseleleri öğreten... Kalem ve yazı Allahü teâlâ 'nın nimetlerinden olduğuna göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) neden yazmıyordu denecek olursa buna cevabımız şöyle olur: Rasûlüllah yazı yazmayı bilseydi bazıları o, Kuranı öncekilerin sahifelerinden okudu derlerdi. Sonra Levh-i Mahfuz mushafı olan bir kimsenin yazı yazmaya ihtiyacı olmaz. İlimlerin oluşması maddî emarelerledir. Oysa yazı zihnî bir sanat ve tabiî bir güçtür ve bu sanat ve güç maddî bir âletle ortaya çıkar. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, derinliğine bilgi sahibidir. Allahu teâlâ ona ledünnî ilmi öğretmiştir. Nitekim Nisa süresindeki: ”Ve sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın lütfü sana gerçekten büyük olmuştur." (Nisa: 1 13) âyet-i kerimesi buna işaret eder. Kalemle (yazmayı) öğreten, öğrettiğini başka bir şeyle değil, yalnız kalem vasıtasıyla öğreten Rabbin en büyük kerem sahibidir. Okuyup yazan, nasıl kalem vasıtasıyla okuyor yazıyorsa. Allah da sana bunlar olmaksızın öğretmiştir. Bu âyet-i kerime, insana, kalem vasıtasıyla yazma ve yazıyı öğrenme şerefinin ve nimetinin verildiğini ifade etmektedir. Bu sebeple demişlerdir ki: ”İlim bir avdır, yazı ise onun bağlanmasıdır." Şâir şöyle der: Eskimez kitap yoktur zamanla Bakî kalır tek onun yazdığı, zamanla. Yazarsan hoş şeyler yaz, Sevindirsin seni kıyamette yazmanla! Şayet kalem olmasaydı, din ve dünya işleri düzgün gitmezdi. Bu âyet-i kerimede ilk yaratılanın en büyük kalem olduğuna işaret vardır. Süyûtî der ki: ”İlk yaratılan şey kalemdir. Allahü teâlâ ona kıyamete kadar olacak şeyleri yaz diye emretti. Kalemin ilk yazdığı ifade ”Ben tevbeleri çok kabul edenim. Tevbe edenin tevbesini kabul ederim," ifadesidir. Âlimlerden birisi der ki: ”Kan pıhtısından yaratılma ile kalemle öğretme olayı arasındaki uygunluk şuradan kaynaklanmaktadır: İnsanın en aşağı bulunduğu mertebe bir kan pıhtısı durumundaki mertebesidir. En üstün makamı ise âlim olduğu makamdır. Allahü teâlâ insana onu kan pıhtısı gibi en aşağı mertebeden alıp ilim öğrenmek gibi en üstün mertebeye çıkarmak suretiyle kendisine vermiş olduğu nimeti hatırlatmaktadır." Rabbin, en büyük kerem sahibidir. Çünkü O, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ”Ben okuma bilmem" ifadesiyle beyan etmiş olduğu özrünü ortadan kaldırmaktadır. Çünkü Rasûlüllah bu mazeretiyle okumanın, okuma ve yazma bilenlerin işi olacağını, kendisinin ise ümmî olduğunu ifade ediyordu. Buna karşılık kendisine şöyle denmiş oluyor: ”Kendi ismiyle başlamak suretiyle sana okumayı emreden Rabbin, en büyük kerem sahibidir ve O, her kerîm olandan daha çok kerem sahibidir. Çünkü O, herhangi bir amaç gütmeden nimet verir. Övgü veya sevap ya da kınamadan kurtulma gibi herhangi bir amaç gütmez."

Alak 96:6

Gerçek şu ki, insan kendini kendine yeterli görerek azar. Burada yer alan ”kellâ", azgınlık ederek Allah'ın nimetlerini inkâr eden kimseyi aşırı biçimde vazgeçirmek için getirilmiş olan bir caydırma ifadesidir. İşte insan, kendini kendine yeterli görerek haddi aşar, Rabbine karşı böbürlenir. Bu âyet-i kerime, Ebû Cehil hakkında nazil olmuştur. İbn Mes'ud (radıyallahü anh) der ki: ”İki grup insan hiç doymaz. Bunlar ilim aşığı ve dünya malı sevdalısıdır. Ve bu iki kişi, birbirine denk değildir. İlim aşığı, günden güne Allah'ın rızasını kazanırken; dünya malı sevdalısı ise, günden güne azar. ” Rivayet olunduğuna göre Ebû Cehil, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: ”Kendini kendine yeter gören azar diye iddia ettiğine göre Mekke dağlarını bize altın ve gümüş yap, belki o dağlardan altın ve gümüş alırız da sonra azarız ve dinimizi bırakır, senin dinine döneriz," demişti. Bu ifade üzerine Cebrail iner ve Rasûlüllah'a eğer dilersen bunu yapalım ama bundan sonra da iman etmezlerse Mâide ashabına yaptığımızı onlara da yaparız der. (3) Ancak Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların yaşamasını istediğinden ve rahmet olarak bu duayı yapmaz. Bu sûrenin baştarafı ilmi överken sonu, malı kınamaktadır. Bu da ilme ve dine teşvik ve dünya ile dünya malına karşı da sakındırma olarak insana yeter. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle derdi: ”Ya Rabbî! Azdıran zenginlikten, unutturan fakirlikten sana sığınırım."

Alak 96:7

Gerçek şu ki, insan kendini kendine yeterli görerek azar. Burada yer alan ”kellâ", azgınlık ederek Allah'ın nimetlerini inkâr eden kimseyi aşırı biçimde vazgeçirmek için getirilmiş olan bir caydırma ifadesidir. İşte insan, kendini kendine yeterli görerek haddi aşar, Rabbine karşı böbürlenir. Bu âyet-i kerime, Ebû Cehil hakkında nazil olmuştur. İbn Mes'ud (radıyallahü anh) der ki: ”İki grup insan hiç doymaz. Bunlar ilim aşığı ve dünya malı sevdalısıdır. Ve bu iki kişi, birbirine denk değildir. İlim aşığı, günden güne Allah'ın rızasını kazanırken; dünya malı sevdalısı ise, günden güne azar. ” Rivayet olunduğuna göre Ebû Cehil, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: ”Kendini kendine yeter gören azar diye iddia ettiğine göre Mekke dağlarını bize altın ve gümüş yap, belki o dağlardan altın ve gümüş alırız da sonra azarız ve dinimizi bırakır, senin dinine döneriz," demişti. Bu ifade üzerine Cebrail iner ve Rasûlüllah'a eğer dilersen bunu yapalım ama bundan sonra da iman etmezlerse Mâide ashabına yaptığımızı onlara da yaparız der. (3) Ancak Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların yaşamasını istediğinden ve rahmet olarak bu duayı yapmaz. Bu sûrenin baştarafı ilmi överken sonu, malı kınamaktadır. Bu da ilme ve dine teşvik ve dünya ile dünya malına karşı da sakındırma olarak insana yeter. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle derdi: ”Ya Rabbî! Azdıran zenginlikten, unutturan fakirlikten sana sığınırım."

Alak 96:8

Kuşkusuz dönüş Rabbinedir. Burada yer alan ”ruc'â", dönmek manasınadır. Buna göre âyetin manası: Ey insanoğlu! Herkesin ölmekle ve sonra da dirilmekle dönüşü senin her şeyine mâlik olan Rabbinedir. İşte o zaman sen, azgınlığının âkibetini göreceksin.

Alak 96:9

Namaz kılarken bir kulu menedeni gördün mü? Buradaki soru, bu işin hayret verici bir iş olduğunu vurgulamak içindir. Yapılan hitap, görebilen herkesedir. Âyet metnindeki ”abden" (kul) kelimesinin elif lamsız getirilmesinin sebebi, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı yüceltmek içindir. Burada sanki şöyle söylenmiş olmaktadır: Namaz kılarken kullukta mahlûkatın en mükemmelini Rabbine ibadet etmekten menedeni gördün mü'? Rivayete göre Ebû Cehil, Kureyşin ileri gelenlerinin bulunduğu bir mecliste şöyle der: ”Muhammed'i namaz kılarken görürsem yemin ediyorum boynuna basacağım." Ve Ebû Cehil birgün Rasûlüllah'ı namaz kılarken görür, yanına gelir. Sonra geri döner. Kendisine neyin var diye sorduklarında der ki: ”Benimle onun arasında ateşten bir çukur, acayip bir şey ve kanatlar gördüm." İşte bu olay üzerine yukarıdaki âyet nazil olur. Ebû Cehil'in görmüş olduğu kanatlar meleklerin kanatları idi. Yanındakiler bunu görmemişlerdi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu olaydan sonra şöyle demiştir: ”Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki Ebû Cehil bana yaklaşacak olsaydı melekler her bir organını bir tarafa çekip onu paramparça edeceklerdi." (4) Ebû Cehil, cahıliyyet döneminde ”Ebu'l-Hakem" lâkabını taşıyordu. Çünkü cahiliyyet Arapları onun âlim ve hikmet sahibi olduğunu zannediyorlardı. Sonra İslâm döneminde ”Ebû Cehil" lakabıyla isimlendirilmiştir. 4- Hadisi Ebû Nuaym ve Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve'ât rivayet ederler. Hadisin aslı Buharî'dedir. Bkz. ed-Dürrü'l-Mensûr, 6/369.

Alak 96:10

Namaz kılarken bir kulu menedeni gördün mü? Buradaki soru, bu işin hayret verici bir iş olduğunu vurgulamak içindir. Yapılan hitap, görebilen herkesedir. Âyet metnindeki ”abden" (kul) kelimesinin elif lamsız getirilmesinin sebebi, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı yüceltmek içindir. Burada sanki şöyle söylenmiş olmaktadır: Namaz kılarken kullukta mahlûkatın en mükemmelini Rabbine ibadet etmekten menedeni gördün mü'? Rivayete göre Ebû Cehil, Kureyşin ileri gelenlerinin bulunduğu bir mecliste şöyle der: ”Muhammed'i namaz kılarken görürsem yemin ediyorum boynuna basacağım." Ve Ebû Cehil birgün Rasûlüllah'ı namaz kılarken görür, yanına gelir. Sonra geri döner. Kendisine neyin var diye sorduklarında der ki: ”Benimle onun arasında ateşten bir çukur, acayip bir şey ve kanatlar gördüm." İşte bu olay üzerine yukarıdaki âyet nazil olur. Ebû Cehil'in görmüş olduğu kanatlar meleklerin kanatları idi. Yanındakiler bunu görmemişlerdi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu olaydan sonra şöyle demiştir: ”Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki Ebû Cehil bana yaklaşacak olsaydı melekler her bir organını bir tarafa çekip onu paramparça edeceklerdi." (4) Ebû Cehil, cahıliyyet döneminde ”Ebu'l-Hakem" lâkabını taşıyordu. Çünkü cahiliyyet Arapları onun âlim ve hikmet sahibi olduğunu zannediyorlardı. Sonra İslâm döneminde ”Ebû Cehil" lakabıyla isimlendirilmiştir. 4- Hadisi Ebû Nuaym ve Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve'ât rivayet ederler. Hadisin aslı Buharî'dedir. Bkz. ed-Dürrü'l-Mensûr, 6/369.

Alak 96:11

Ne dersin... Burada ”ne dersin" ifadesinin aslı, ”era eyte=gördün mü" demektir. Bu, gözle görmek değil, kalben görmektir. Manası, bana haber ver, şeklindedir. Ne dersin, kendisine yasaklanan Allah'a ibadet konusunda o doğru yolda ise.

Alak 96:12

Yahut bâtıl zannınca putlara ibadeti emir konusunda takvayı emrediyorsa. Bu âyet-i kerime, aslında yasaklayan kimseyi, alaya almaktadır. Çünkü Allah'a ibadeti yasaklamak, putlara ibadeti emretmek asla hidayet üzere olmak değildir.

Alak 96:13

Bu yasaklayan kimse hakkında ne dersin, o hakkı yalanlıyor ve (doğru yoldan) yüzçeviriyorsa.

Alak 96:14

(Bu adam) Allah'ın, (yaptıklarını) gördüğünü bilmez mi? Bu cümle, az önce geçen ikinci şart cümlesinin cevabıdır. Buna göre âyetin manası, ne dersin o yalanlıyor ve yüzçeviriyorsa, Allah'ın onun durumundan haberdar olduğunu kendisine ceza vereceğini bilmez mi ki, böyle bir fiili işlemeye cüret ediyor'? Yani bu yasaklayan kimse, kendi yaptığı fiillerin nasıl fiiller olduğunu Allah'ın gördüğünü bilir. Bazı âlimlere göre âyetin manası şöyledir: ”Sen namaz kılan ve namaz kılması yasaklanan kişinin hidayet üzere olduğunu, takvayı emrettiğini, yasaklayanın ise, yalanlayan ve doğru yoldan yüzçeviren olduğunu gördün mü? Bundan daha acayip bir şey olamaz." Ebu'l-Leys der ki: ”Bu âyet-i kerime, bütün insanlara bir öğüt, hak yolu ve itaati yasak edenlere tehdittir." İbnu ş-Şeyh Havası sinde bu konuda şöyle diyor: ”Bu âyet-i kerime her ne kadar Ebû Cehil hakkında nazil olmuş olsa da, itaati yasaklayan herkes bu tehdit açısından Ebû Cehil'e ortaktır." Bu konuda bazı büyükler ihtiyatlı davranmışlardır. Hatta Hazret-i Ali hakkında şöyle bir olay rivayet olunur. Hazret-i Ali namazgahta bayram namazından önce namaz kılan bazı insanları görür ve der ki: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın böyle yaptığını ben görmüş değilim." Kendisine: ”Onlara bunu neden yasaklamıyorsun," diye sorulduğunda Hazret-i Ali der ki: ”Namaz kılarken bir kulu menemeni gördün mü? tehdidi kapsamına girmiş olmamızdan korkarım." Bu sebeple Hazret-i Ali -ihtiyaten- söz konusu kimselerin namaz kılmalarını açıktan açığa yasaklamamıştır. Ebû Hanife de bu güzel edebi aynen almıştır. Bir gün Ebû Yusuf, kendisine: ”Namaz kılan kimse rükûdan başını kaldırdığı zaman ”Allâhumme'ğ-fir lî" (Ya Rabbi beni mağfiret et) diyebilir mi?" diye sorduğumda Ebû Hanife: ”Rabbena leke'l-hamd ”der ve secdeye gider diye cevap vermiş, açıkça ”Allâhumme'ğ-fir lî" demeyi yasaklamamıştır.

Alak 96:15

Hayır, hayır! Bu ifadeler, melun olan o yasaklayıcı kişiyi, Allah'a ibadeti yasak ettiği, Lât'a tapmayı emrettiği için kendisini kovma ve azarlama ifadesidir. Eğer vazgeçmezse... Âyetin başında yer alan ”lam" yemin lamıdır. Buna göre âyetin manası; vallahi eğer bu hareketinden vazgeçmez, geri durmaz ve tevbe etmezse derhal onu perçeminden... Âyet metninde yer alan ”nesfean" fiilinin mastarı ”sef", bir şeyi yakalamak ve şiddetle, sertlikle kendine doğru çekmektir. Yine âyette yer alan ”nasıye", başın ön tarafındaki saç yani perçemdir. Buna göre âyetin manası; eğer bundan vazgeçmezse âhirette onu perçeminden yakalarız ve bu perçeminden cehenneme sürükleriz. Buradaki sürükleme; zebanilere emrederiz, perçeminden tutarlar ve onu tahkir ile ve zillet içerisinde cehenneme çekip sürüklerler, demektir. Rivayete göre, Rahman sûresi nazil olunca Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Bu sûreyi Kureyş'in önde gelenleri arasında kim okur?" diye sorar. Bu soruya muhatap olanlar ağır davranırlar. Aralarından İbn Mes'ud (radıyallahü anh) ayağa kalkar ve: ”Ben ya Rasûlallah!" diye cevap verir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu yerine oturtur. Sonra sorusunu tekrar sorar: ”Bu sûreyi onlara kim okuyabilir?" Yine topluluğun içinde Abdullah İbn Mes'ud'dan başkası ayağa kalkmaz. Aynı durum üçüncü kez de tekrarlanınca Rasûlüllah İbn Mes'ud'a izin verir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) İbn Mes'ud'a acımıştır. Çünkü İbn Mes'ud, zayıf ve cüssesi küçük birisidir. İbn Mes'ud müşriklerin ileri gelenlerinin yanına varıp da onları Kabe'nin etrafında birarada görünce sûreyi okumaya başlar. Ebû Cehil ayağa kalkarak İbn Mes'ud'a bir tokat atar. Bu tokat sabebiyle İbn Mes'ud'un kulağı kanar. İbn Mes'ud gözlerinden yaşlar aka aka oradan geri döner. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisini görünce ona karşı kalbi merhamet duyar. Daha sonra Müslümanlar Bedir savaşını kazandıklarında İbn Mes'ud müşriklerin ölüleri arasında dolaşmaya başlar. Bir de ne görsün, Ebû Cehil yere yıkılmış böğürmektedir. İbn Mes'ud Ebû Cehil'in gücünün kuvvetinin yerinde olup kendisine tekrar eziyet edeceğinden korkar, mızrağını çıkarıp uzaktan Ebû Cehil'e fırlatır ve onu boğazından vurur. Her halde: ”Biz yakında onun burnuna damga vuracağız (kibirini kırıp rezil edeceğiz.)" (Kalem: 16) âyet-i kelimesiyle buna işaret ediliyor olsa gerektir. Sonra İbn Mes'ud, onun güçsüz kaldığını görünce zayıflığından dolayı Ebû Cehil'in göğsüne çıkamaz. Ancak bir yolunu bulup çare düşünerek göğsüne çıktığında Ebû Cehil şöyle der: ”Ey zavallı koyun çobanı! Çok sarp ve çetin bir yere çıktın." İbn Mes'ud da: ”İslâm yücedir, İslâmm üstüne çıkılamaz," der. Ebû Cehil: ”Arkadaşın olacak Muhammed'e söyle. Ölmek üzere olduğum şu anda benim nazarımda ondan daha fazla buğzettiğim ve kin duyduğum hiç kimse yoktur." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebû Cehil'in bu sözlerini duyunca şöyle der: ”Benim Firavunum Mûsa'nın Firavunundan daha beter. Çünkü o iman ettim dedi. Bu ise isyanını daha da azıttı." Rasûlüllah sonra der ki: ”Ey İbn Mes'ud! Şu kılıcımı al, kafasını kopar." İbn Mes'ud, Ebû Cehil'in kafasını koparınca taşıyamaz. Kulağım yarar ve ip takar. Ardından kellesini Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a doğru sürükler. Rasûlüllah gülerek: ”Kulağa kulak, kelle de fazlası," buyurur. Herhalde hakîm olan Allahu teâlâ, çeşitli sebeplere bağlı olarak Ebû Cehil'in kafasını taşıyabilecek gücü İbn Mes'ud'a vermedi. Bu sebeplerden birincisi; Ebû Cehil bir köpekti, köpek ölüsü taşınmaz yerde sürüklenir. İkincisi, İbn Mes'ud kafayı sürükleyemeyince kulağını yardı, sonra ip taktı ve böylece, kulağa kulak biçiminde kısas hükmü yerine gelmiş oldu. Üçüncüsü, herhalde âyet-i kerimede yer alan: ”Onu perçeminden yakalarız" âyet-i kerimesindeki tehdit yerine gelsin diyedir ve böylece Ebû Cehil'in kellesi başının ön tarafından sürüklenmiş, âyetteki tehdit tahakkuk etmiştir. İbnü'ş-Şeyh der ki: ”Nâsıye, alnın ön kısmındaki saçın adıdır. Arapçada bazan 'nâsıye', perçeme değil de perçemin bittiği başın ön kısmına da denebilir. Burada Allahü teâlâ, perçem kelimesiyle, yüz ve başı kinaye yoluyla ifade buyurmuştur. Sürüklenme için özellikle perçemin veya başın ön kısmının ifade edilmesinin sebebi mel'un olan Ebû Cehil'in saçının perçemini taramaya çok dikkat etmesi ve özen göstermesinden dolayıdır." O yalancı, günahkâr perçeminden yakalarız. Bu ikinci ”nâsıyc" kelimesi, birinci ”nâsıye" den bedeldir. Buradaki isnad, (yani perçemin yalancı ve günahkâr olması), mecazî bir isnaddır. Her iki vasıf da aslında perçemi bırakan o kişiye aittir. İfadenin bu şekilde sevkedilmesi, ona ”yalancı ve günahkârın perçeminden" ifadesinde olmayan bir zenginlik kazandırmaktadır. Bu kişide, sözündeki yalancılık, fiilindeki günah o dereceye varmıştır ki, yalan ve günah sanki onun perçeminde zuhur etmiştir.

Alak 96:16

Hayır, hayır! Bu ifadeler, melun olan o yasaklayıcı kişiyi, Allah'a ibadeti yasak ettiği, Lât'a tapmayı emrettiği için kendisini kovma ve azarlama ifadesidir. Eğer vazgeçmezse... Âyetin başında yer alan ”lam" yemin lamıdır. Buna göre âyetin manası; vallahi eğer bu hareketinden vazgeçmez, geri durmaz ve tevbe etmezse derhal onu perçeminden... Âyet metninde yer alan ”nesfean" fiilinin mastarı ”sef", bir şeyi yakalamak ve şiddetle, sertlikle kendine doğru çekmektir. Yine âyette yer alan ”nasıye", başın ön tarafındaki saç yani perçemdir. Buna göre âyetin manası; eğer bundan vazgeçmezse âhirette onu perçeminden yakalarız ve bu perçeminden cehenneme sürükleriz. Buradaki sürükleme; zebanilere emrederiz, perçeminden tutarlar ve onu tahkir ile ve zillet içerisinde cehenneme çekip sürüklerler, demektir. Rivayete göre, Rahman sûresi nazil olunca Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Bu sûreyi Kureyş'in önde gelenleri arasında kim okur?" diye sorar. Bu soruya muhatap olanlar ağır davranırlar. Aralarından İbn Mes'ud (radıyallahü anh) ayağa kalkar ve: ”Ben ya Rasûlallah!" diye cevap verir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu yerine oturtur. Sonra sorusunu tekrar sorar: ”Bu sûreyi onlara kim okuyabilir?" Yine topluluğun içinde Abdullah İbn Mes'ud'dan başkası ayağa kalkmaz. Aynı durum üçüncü kez de tekrarlanınca Rasûlüllah İbn Mes'ud'a izin verir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) İbn Mes'ud'a acımıştır. Çünkü İbn Mes'ud, zayıf ve cüssesi küçük birisidir. İbn Mes'ud müşriklerin ileri gelenlerinin yanına varıp da onları Kabe'nin etrafında birarada görünce sûreyi okumaya başlar. Ebû Cehil ayağa kalkarak İbn Mes'ud'a bir tokat atar. Bu tokat sabebiyle İbn Mes'ud'un kulağı kanar. İbn Mes'ud gözlerinden yaşlar aka aka oradan geri döner. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisini görünce ona karşı kalbi merhamet duyar. Daha sonra Müslümanlar Bedir savaşını kazandıklarında İbn Mes'ud müşriklerin ölüleri arasında dolaşmaya başlar. Bir de ne görsün, Ebû Cehil yere yıkılmış böğürmektedir. İbn Mes'ud Ebû Cehil'in gücünün kuvvetinin yerinde olup kendisine tekrar eziyet edeceğinden korkar, mızrağını çıkarıp uzaktan Ebû Cehil'e fırlatır ve onu boğazından vurur. Her halde: ”Biz yakında onun burnuna damga vuracağız (kibirini kırıp rezil edeceğiz.)" (Kalem: 16) âyet-i kelimesiyle buna işaret ediliyor olsa gerektir. Sonra İbn Mes'ud, onun güçsüz kaldığını görünce zayıflığından dolayı Ebû Cehil'in göğsüne çıkamaz. Ancak bir yolunu bulup çare düşünerek göğsüne çıktığında Ebû Cehil şöyle der: ”Ey zavallı koyun çobanı! Çok sarp ve çetin bir yere çıktın." İbn Mes'ud da: ”İslâm yücedir, İslâmm üstüne çıkılamaz," der. Ebû Cehil: ”Arkadaşın olacak Muhammed'e söyle. Ölmek üzere olduğum şu anda benim nazarımda ondan daha fazla buğzettiğim ve kin duyduğum hiç kimse yoktur." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebû Cehil'in bu sözlerini duyunca şöyle der: ”Benim Firavunum Mûsa'nın Firavunundan daha beter. Çünkü o iman ettim dedi. Bu ise isyanını daha da azıttı." Rasûlüllah sonra der ki: ”Ey İbn Mes'ud! Şu kılıcımı al, kafasını kopar." İbn Mes'ud, Ebû Cehil'in kafasını koparınca taşıyamaz. Kulağım yarar ve ip takar. Ardından kellesini Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a doğru sürükler. Rasûlüllah gülerek: ”Kulağa kulak, kelle de fazlası," buyurur. Herhalde hakîm olan Allahu teâlâ, çeşitli sebeplere bağlı olarak Ebû Cehil'in kafasını taşıyabilecek gücü İbn Mes'ud'a vermedi. Bu sebeplerden birincisi; Ebû Cehil bir köpekti, köpek ölüsü taşınmaz yerde sürüklenir. İkincisi, İbn Mes'ud kafayı sürükleyemeyince kulağını yardı, sonra ip taktı ve böylece, kulağa kulak biçiminde kısas hükmü yerine gelmiş oldu. Üçüncüsü, herhalde âyet-i kerimede yer alan: ”Onu perçeminden yakalarız" âyet-i kerimesindeki tehdit yerine gelsin diyedir ve böylece Ebû Cehil'in kellesi başının ön tarafından sürüklenmiş, âyetteki tehdit tahakkuk etmiştir. İbnü'ş-Şeyh der ki: ”Nâsıye, alnın ön kısmındaki saçın adıdır. Arapçada bazan 'nâsıye', perçeme değil de perçemin bittiği başın ön kısmına da denebilir. Burada Allahü teâlâ, perçem kelimesiyle, yüz ve başı kinaye yoluyla ifade buyurmuştur. Sürüklenme için özellikle perçemin veya başın ön kısmının ifade edilmesinin sebebi mel'un olan Ebû Cehil'in saçının perçemini taramaya çok dikkat etmesi ve özen göstermesinden dolayıdır." O yalancı, günahkâr perçeminden yakalarız. Bu ikinci ”nâsıyc" kelimesi, birinci ”nâsıye" den bedeldir. Buradaki isnad, (yani perçemin yalancı ve günahkâr olması), mecazî bir isnaddır. Her iki vasıf da aslında perçemi bırakan o kişiye aittir. İfadenin bu şekilde sevkedilmesi, ona ”yalancı ve günahkârın perçeminden" ifadesinde olmayan bir zenginlik kazandırmaktadır. Bu kişide, sözündeki yalancılık, fiilindeki günah o dereceye varmıştır ki, yalan ve günah sanki onun perçeminde zuhur etmiştir.

Alak 96:17

O Ebû Cehil hemen gidip kendine yardım etmeleri için meclisini, meclisinde bulunan kişileri çağırsın. Buradaki meclisten maksat, insanların biraraya gelip toplandıkları yerdir. Ayelte"meclisi" ifadesi kullanılmış ancak bunun başında ”muzâf" (mecliste bulunanlar) takdir olunmuştur. Çünkü meclisin bizatihi kendisi yani toplanılan yer çağmlmaz. Sonra herhangi bir yere insanlar toplanmadıkça ”nâdî" (meclis) denmez. Ebû Cehil. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namaz kılarken yanına gelir. Ona: ”Bu hareketi yapmanı yasaklamamış mıydım?" deyince Rasûlüllah ona sert çıkışır. Ebû Cehil: ”Beni tehdit mi ediyorsun? Ben şu gördüğün vadide meclisi en kalabalık kişiyim," deyince şimdi gelecek olan on sekizinci âyet-i kerime nazil olur:

Alak 96:18

Biz de zebanileri çağıracağız. Onu cehenneme sürüklemeleri için azap meleklerini çağıracağız. O meleklerden sadece bir tanesi, mecliste bulunanlar gibisinin milyonuna galip gelir. Bir haber de şöyle gelmiştir: ”Ebû Cehil şayet meclisini çağırsaydı zebaniler onu açıktan açığa alıp cehenneme sürükleyeceklerdi."

Alak 96:19

Hayır! Bu ifade yukarıdaki yasaklamanın ardından bir başka yasaklamayı ve azarlamanın ardından bir başka azarlamayı dile getirmektedir. Ona uyma. Ey Rasûlüm Muhammed! Bulunduğun hâl üzere devam et. Yalanlayıcılara itaat etme. (Allah'a) secde et, secdelerine ve namazına ona aldırmaksızın devam et. Ve (yalnızca O'na) yaklaş! Bu secdelerle Rabbine yaklaş. Bir hadi s-i şerifte şöyle buyurulur: ”Kulun Rahhine en yakın olduğu an, O'na secde halinde olduğu andır. (O esnada) Allah'a çok duâ ediniz."(" Tam bu âyette, İmam Mâlik hariç, diğer üç mezhep imamına göre tilâvet secdesi vardır. Sonra secde, insanın kibir ve gururunu giderir. Secdenin çeşitleri vardır: ”Namazda secde, tilâvet secdesi, sehiv secdesi, Yüce Allah'ın azametine ve ululuğuna secde, herhangi bir korkuda ya da isteğe bağlı olarak yakarma secdesi, şükür secdesi ve yalvarma secdesi." Sahih olan görüşe göre bu son secdeler müstehaptır ve meleklerden, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan ve diğer peygamberlerden bizlere miras kalmıştır. Ebû Hanife ve İmam Mâlik der ki: ”Şükür secdesi mekruhtur. Hamd ve şükür sadece dil ile yapılır. İmameyn ise, şükür secdesinin bir ibadet olduğunu, yapanın sevap elde edeceği kanaatindedirler. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) secdelerinde şu duayı okurdu: ”İkabından affına, gazabından rızana ve senden yine sana sığınıyorum." Allah'a secde ile yaklaşmanın manası budur. Allah'ın yardımı ve tevfiki ile Alak Sûresinin tefsiri tamamlandı. Hadisi Müslim, Ebû Davud ve Nesâî rivayet etmişlerdir.

Kadr 97:1

KADİR SURESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 5 âyettir. Biz onu Kadir gecesinde indirdik. Âyetteki ”nûn", azamet ifadesi yahut da sıfatlar ve isimlerle birlikte zâta delâlet etmesi içindir. Âyette söz konusu edilen ”o", Kur'an'dır. Şöhreti, isminin açıkça söylenmesi yerini tuttuğu için zamirle yetinilmiş, ismi açıkça anılmamıştır. Sanki o, tüm zihinlerde hazırdır. Allahü teâlâ, onu indirme işini kendi zâtına isnad etmek suretiyle onu yüceltmiştir. Oysa onun inişi, Cebrail (aleyhisselâm) vasıtası ile olmuştur. ”Onu Kadir gecesinde indirmeye Biz hükmettik. Onu ezelde Biz takdir ettik" anlamındadır. Eğer Kur'an bir seferde inmemiştir. Yirmi üç sene zarfında peyderpey inmiştir. O halde nasıl ”Biz onu Kadir gecesinde indirdik" buyurdu? denilirse cevabımız şu olur: Cebrail onu Kadir gecesinde Levh-i Mahfûz'dan dünya semasındaki Beyt-i İzzet'e bir defada indirdi. Gökteki yazıcı meleklere yazdırdı. Sonra da maslahatlara göre parça parça Rasûlüllah'a indirmiştir. Bu indirme de Kadir gecesinde başladı. Kur'an'ın peyderpey indirilişi, Hazret-i Muhammed'i tazime işarettir. Bu, hediye edilen kişiyi tazim için hediyelerin hizmetçiler eliyle bölüm bölüm verilişi gibidir. Kur'an'ın peyderpey indirilişinin başka bir hikmeti de öğrenmeyi kolaylaştırmak ve Hazret-i Peygamberin gönlüne iyice yerleşmesini sağlamaktır. Nitekim Allahü teâlâ bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: ”Kâfirler: 'Kuran ona topluca bir defada indirilmeli değil miydi?' dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık ve onu tane tane okuduk." (Furkân:32) Allah'ın kelâmı iki çeşittir. Bunlar; Kur'an ve kudsî hadistir. Cebrail, Kur'anı indirdiği gibi sünneti de indirdi. Cebrail sünneti mana olarak getirdiği için onun mana olarak rivayeti caizdir. Kur'an'ın mana olarak okunması ise, caiz değildir. Çünkü Cebrail onu lafzıyla indirmiştir. Bundaki sır, lâfzı ile ibadet ve Kur'an'la Müslüman olmayanları âciz bırakmaktır. Çünkü hiç kimse onun içerdiği lafzî icazı ve manasındaki sırları içeren benzeri bir kitap getiremez. Öyleyse başka bir şeyin lâfzı ve manası Kur'an'ın lâfzı ve manasının yerini tutabilir mi? Şüphesiz hayır. Levh-i Mahfuz, bu kitabın kalbidir. Onun için Hazret-i Rasûl'ün kalbine inmiştir. Kur'an Allah'ın kelâmı kadîmidir. Onu Ramazan ayında indirmiştir. Bir âyette: ”Ramazan ayı, içerisinde Kur'an'ın indirildiği aydır..." (Bakara: 185) buyurulmuştur. Bu, ilk açıklamadır. Biz bu âyetten onun gece mi, yoksa gündüz mü indirildiğini anlayamıyoruz. Allahü teâlâ : ”Biz onu, mübarek bir gecede indirdik" (Duhân: 2) buyurarak bu konuya açıklık getirmiştir. Bu da ikinci beyandır. Bu âyete bakarak o gecenin hangi gece olduğunu anlayamıyoruz. Bu konuyu da: ”Şüphesiz Biz onu Kadir gecesinde indirdik" âyetiyle anlıyoruz. Bu da üçüncü beyandır ki bu, beyanın son noktasıdır. Sahih olan şu ki, o gecede her hikmetli iş ayrılır. Sene boyu olacak tüm işler ve hükümlerin idaresi yazılır. İşte o gece, Kadir gecesidir. İşler o gecede takdir edildiği için adına Kadir gecesi denilmiştir. Kur'an-ı Kerim bu dediklerimize şahitlik etmektedir. Âyetin başında: ”Biz onu mübarek bir gecede indirdik" (Duhân: 2) buyurulmuşken, sonra o gece şöyle nitelenmiştir: ”Her hikmetli iş o gecede ayrılır..." (Duhân: 3) Kur'an, Kadir gecesinde indi. Öyleyse bu Duhân süresindeki âyetler, bu nitelikle: ”Biz onu Kadir gecesinde indirdik" âyetine hazırlıktır. Kûtu'l-Kulûb adındaki eserde de böyle denilmiştir. "Kur'ân'ın gece indirilişindeki hikmet nedir?" diye bir sual sorulursa, cevabımız şu olur: ”Kerametlerin çoğu, lütuf ve bağışların inişi, semalara yolculuk geceleri olur. Gece cennettendir. Çünkü istirahat vaktidir. Gündüz ise, cehennemdendir, zira kazanç temini ve yorgunluk ondadır. Gecenin ibadeti gündüzünkinden daha efdaldir. Çünkü insan kalbi geceleyin daha toplu olur. Zaten ibadette gözetilen kalp huzurudur."

Kadr 97:2

Kadir gecesinin ne olduğunu sana ne bildirdi? Ey Rasûlüm Muhammed! Onun ne olduğunu sana hangi şey bildirdi? Yani sen onun hakikatini bilemezsin. Çünkü onun kadrinin yüceliği, yaratıkların bilgi sınırının dışındadır. Onu, gaybleri bilen Allah'tan başkası bilemez. Bu ifade, Kur'an'ın indiği vakti yüceltmedir.

Kadr 97:3

Kadir gecesi yani o gecede ibadet bin aydan yani bin ayın orucundan ve namazından daha hayırlıdır. Daha efdaldir, kadri daha yücedir, ecri bu süredeki ecirden daha fazladır. Bin ay, seksen sene dört aydır. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Kim Kadir gecesini, inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek ihya ederse geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır. Kim inanarak ve sevabını Allah'tan bekleyerek Ramazan ayında oruç tutarsa geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır." (1) 1- Hadisi Nesâî tahrîc etti. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 9/439. Hadisteki ”îmânen ve ihtisâben" kelimelerini Hattâbî, niyetle ve azimetle diye açıklamıştır. (2) Bundan maksat, gönül hoşluğu ile yüksünmeden, orucunu ağır, günlerini uzun bulmadan aksine günlerin uzunluğu, sevabın çokluğunu gerektireceği için bunu fırsat bilerek, tasdik ederek oruç tutmak ve sevabını ummaktır. 2- Biz bu sözleri: İnanarak ve sevabım Allah'tan bekleyerek" diye terceme ettik. (Mütercim) Beğavî'nin izahına göre ”ihtisâben", ”Allah'ın rızasını ve sevabını umarak" anlamındadır. Hadisteki ”namaz" dan murat, teravih namazıdır. Âlimler arasında bunun, içerisinde gece namazı da bulunan mutlak anlamda olduğunu söyleyenler de vardır. ”Gelecek günahlar" sözü, o andan sonraki büyük günahlardan korumaktan kinayedir. et-Terğîb ve't-Terhîh şerhinde söylendiği gibi bu sözün, günahların bağışlanması anlamında olması da caizdir. Saîd b. el-Müseyyeb şöyle der: ”Kim akşam ve yatsı namazlarını cemaatle kılarsa o, Kadir gecesinden nasibini almış demektir." Kadir gecesinin gündüzü de hayır açısından aynen gecesi gibidir. "Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır" âyeti işaret ediyor ki, arifler için Kadir gecesi, âbidlerin bin ayından daha hayırlıdır. Bilginler, Kadir gecesinin vaktinde ihtilâf etmişlerdir. Çoğunluğun görüşüne göre Ramazan ayının son on günü içerisinde ve tek olan günlerdedir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Onu Ramazanın son onunda ve her tek olan günde arayınız" buyurmuştur.(3) Kadir gecesinin Ramazanın son on gününde oluş hikmeti şudur: O dönem, oruçlunun zayıf düşeceği, ibadette gevşeklik göstereceği zannedilen dönemdir. Kadir gecesinin o dönemde oluşu, kişiyi onu bulabilme umuduyla ibadete gayretlendirir. Tek günlerde oluşu da Allah'ın tek olup, teki sevmesinden dolayıdır. O, teklik zâtının gereği olduğu üzere tek olanda tecelli eder. Görüşlerin çoğuna göre o, yirmi yedinci gecedir. Çünkü işaret ve haberler buna delâlet etmektedirler. Kimileri de onun. Ramazanın son gecesi olduğunu söylerler. Onların dayanağı şudur: Bir hadiste varid olduğuna göre. Allahü teâlâ Ramazanın her gecesi iftar vaktinde cehennemden azabı hakeden bir milyon kişiyi serbest bırakır. Ramazanın son gecesi olduğunda ise ayın başından sonuna kadar azad ettiği kişi sayısınca cehennemliği serbest bırakır. Hazret-i Âişe (radıyallahü anh)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Rasûlüllah'a onun vaktini bilirsem ne diyeyim?" dedim. ”Allahümme inneke afüvvün tuhibbü'l-afvefa'fu annf de, buyurdu. (4) 4- Hadisi Ahmed b. Hanbel, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce tahrîc ettiler. Hadisin anlamı: ”Allahım sen afvedıcısin, affetmeyi seversin, hem de afveyle!" Bkz. Muhtasar-u Tefsîr-i ibn Kesîr, 3/662. Ey Allah'ım! Senden af, afiyet, dinde, dünyada ve ahirette afiyet vermeni istiyoruz. Herhalde o gecenin gizlenmesindeki sır, büyük sevap umanları, ona rastlayabilmeyı umarak birçok geceyi ihya etmeye teşviktir. Bunun benzerleri Cuma günkü duaların kabul edildiği vaktin, beş vakit arasındaki vustâ namazının, Allah'ın isimleri arasında ism-i âzamin, hepsine saygı göstersinler diye insanlar arasında veli kulunun, mükellefin her an ihtiyat üzere olması için ölüm vaktinin gizlenmesidir. Bu geceye, Kadir gecesi denilmesi konusunda farklı görüşler vardır. Bunlar: 1- İşler o gece takdir edildiği içindir. ”Her hikmetli iş o gecede ayrılır." (Duhân: 3) âyeti buna işaret eder. Bundan maksat, takdirinin meleklere gösterilmesidir. Yoksa takdirin kendisi ezelîdir. Kadr, takdir anlamındadır. Takdir de bir şeyi hikmetinin gereğine göre özel bir şekil ve özel bir miktar üzere yapmaktır. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre, Allahü teâlâ sene boyu yani ertesi yılki Kadir gecesine kadar olacak olan her şeyi, yağmuru, rızkı, dünyaya getirmeyi, öldürmeyi ve benzerî şeyleri bu gece takdir eder. İşleri idare ile görevli olan meleklere teslim eder. Rızıkların, bitkilerin ve yağmurların bir nüshasını Mîkâil'e; savaşların, rüzgârların, zelzelelerin, yıldırımların, ay ve güneş tutulmalarının bir nüshasını Cebrail'e; amellerin bir nüshasını İsrafil'e, musibetlerin bir nüshasını da Azrail'e verir. İnsanlar ise bunun farkında değildirler. Şâir ne güzel söylemiş: Dünyaya veda et, çünkü sen bilmiyorsun, Gecenin karanlığı çöktüğünde sabaha kadar yaşayacak mısın? Emniyet içinde akşamı sabahı eden nice genç var, Kefenleri dokunmuş ama haberleri yok. Kocası için süslenen nice gelin var, Oysa zifaf gecesinde kocalarının ruhları kabzedilmiştir. 2- Bu gece, diğer gecelerden daha şerefli ve değerli olduğu için Kadir gecesi denilmiştir. Kadr, makam ve şeref manasınadır. Buna göre, kim o gecede ibadet ve taatta bulunursa, kadr ve şeref sahibi olur. Ebû Bekir el-Verrak şöyle demiştir: ”Bu gece, içerisinde kadr sahibi meleğin dili ile kadr sahibi ümmete kadr sahibi kitap indiği için, Kadir gecesi adını almıştır. Allahu â'lem Allahü teâlâ ”kadr" kelimesini, bu sûrede bu sebepten dolayı üç defa zikretmiştir." Rivayete göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) İsrail oğullarından bir şahsın silâh kuşanıp Allah yolunda bin ay cihad ettiğini anlattı. Müminler buna şaştılar, kendi amellerini küçümsemediler. Bunun üzerine onlara bu gazinin cihad müddetinden daha hayırlı bir gece verildi. Eğer o geceyi ihya ederlerse, bu kullardan daha âbidler olmayı hakederler. Bir de şöyle denilmiştir: ”Hazret-i Peygambere bu ümmetin tümünün ömürleri gösterildi. Efendimiz onları azımsadı. Uzun ömürlü olan diğerlerinin yapabildikleri amelleri yapamayacaklarından korktu. Bunun üzerine Allah ona Kadir gecesini verdi. Onu, diğer ümmetlerin bin ayından daha hayırlı kıldı." Âyet-i kerime, Kadir gecesinin varlığına delildir. Onun, faziletinin Kur'an'ın inişinden dolayı olduğunu söyleyenler, o faziletinin bir defaya mahsus olup kesildiğini söylüyorlar. Cumhurun görüşüne göre o, bakîdir, her sene tekrarlanmaktadır. Bu, Allah'ın bir fazlı ve kullarına rahmetidir. Bazı âlimlere göre Kadir gecesi, Ramazan ayına mahsus değildir. Ama çoğunluğa göre bu aya mahsustur. Ramazanın son on günü geldiğinde Hazret-i Peygamber, amellerini artırır, gecesini ihya eder ve aile efradını ibadet için kaldırırdı. Sâlih kullar, son on geceyi, tümüyle Kadir gecesini ihya etmek niyetiyle namazla geçirirlerdi." Büyüklerden birisi şöyle demiştir: ”Kim bu niyetle her gece on âyet okursa, gecenin bereket ve sevabından mahrum olmaz. Bu, Allah'ın kadrini açıkladığı, Rasûlüllah'ın haber verdiği o geceye ait namazın faziletinin yerini tutar." Nafile namazlar, insanların .birbirlerini çağırmadan yani ezansız ve kametsiz cemaatle kılınabilirler, bunda hiçbir kerâhat yoktur. Öyleyse sen manevî zevkten mahrum bazı kişilerin dediklerine kulak asma. Onlar iktidarsız kişi hükmündedirler. Münâcatın zevkini, tâatların tadını, vakitlerin faziletini bilmezler.

Kadr 97:4

O gecede melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle, emriyle o senede takdir edilen hayır, şer herbir iş için inerler. Bu, ”Onun önünde ve arkasında Allah'ın emriyle onu koruyan takipçiler vardır..." (Ra'd: 11) âyet indeki ifadeye benzemektedir. "Melekler" mutlak olarak anıldığı için, âyetin zahirine göre, tüm melekler murat edilmiştir. O gece melekler inerler, Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm)'in ümmetinden oruç tutan erkekler ve kadınların bağışlanmalarını dilerler. Bir diğer görüşe göre, meleklerden bir gruptur. Diğer melekler onları sadece Kadir gecesinde görürler. Bu, bizim bayram günü dışında görmediğimiz zâhidlere benzer. Meleklerden murat ne olursa olsun melekler ve ruh (Cebrail), gökyüzünün tamamından yeryüzüne inerler. Bu, hiç de yadırganacak bir şey değildir. Başka günlerde zikir meclislerine indiklerine göre, bu şâm yüce gecede inmeleri daha evlâdır. Meleklerin dünya semasına inmeleri de muhtemeldir. Âlimler, meleklerin grup grup indiklerini, kiminin inip kiminin yükseldiğini söylemişlerdir. Onların durumu, hacıların durumuna benzer. Hacılar çok olmalarına rağmen Kabe'ye ve diğer ibadet yerlerine peşpeşine girerler. Ama bazıları girerken, diğerleri çıkar. Bu yüzden onların inişleri fecir vaktine kadar uzamıştır. Âyetteki inerler anlamını veren kelimenin yapısı da bu tedrîcîliğe işaret eder. Bu gösteriyor ki, ”Melekler çok fazla oldukları için yer ve gök onları taşıyamazlar" tarzındaki iddia yerinde değildir. Ayrıca ruhların durumu, cisimlerin durumu gibi değildir. Meleklerin nurdan yaratılan lâtif cisimleri vardır. Bazı bilginlerin dediklerine göre inenler, Sidretu’l-Müntehâ'da bulunan meleklerdir. Orada sayılarını Allah'tan başka kimsenin bilmediği çoklukta melek vardır. Cebrail'in makamı onların ortasındadır. Yeryüzüne inen melekler kiliselere, puthanelere, içerisinde resim, köpek ve kötülükler bulunan evlere, şarap içenin veya şarap tiryakisi olanın, cünübün ve domuz eti yiyenin bulunduğu evlere girmezler. Meleklerin yeryüzüne Allah'ın izni ile inmeleri, onların bizi arzu ettiklerine ve aşk duyduklarına, inmek için izin istediklerine ve kendilerine izin verildiğine işaret etmektedir. Çirkini gizleyen, güzeli açığa çıkaran Allah'ı tenzih ve tesbih ederiz.

Kadr 97:5

O gece, tan yeri ağarıncaya kadar bir selâmdır. Yani o, selâmetten başka bir şey değildir. O gece hastalık olmaz. Rüzgâr ve yıldırım gibi serlerden ve âfetlerden bir şey bulunmaz. Aksine bu gece inen, sadece selâmet, fayda ve hayırdır. O gece şeytan kötülük yapamaz. Hiçbir sihirbazın sihiri etki etmez. Yahut da onun selâm oluşundan maksat, müminlere verdikleri selâmın çokluğudur. Hadiste varid olmuştur ki, Kadir gecesinde Cebrail ve meleklerden büyük bir grup inerler, ayakta veya oturarak ibadet etmekte olan her mü'min için duâ ederler, onlara selâm verirler. Ayette belirtilen selâm, fecrin doğuşuna kadar sürer. Melekler o vakte kadar grup grup inerler. Kimi âlimlerin dediklerine göre, Kadir gecesinde güneşin batışından fecrin doğuşuna kadar ibadet edenlere selâm verirler. Sonra gökyüzüne çıkarlar. Denildiğine göre, Kadir gecesinin alâmetleri şunlardır: ”Gece ne sıcaktır, ne soğuk. Sabahleyin güneş doğduğunda fazla ışığı olmaz. Çünkü melekler tam güneş doğarken gökyüzüne çıkarlar. Çok kalabalık oldukları için güneş ışınlarının yayılmasını engellerler. Yahut da güneş, bu gecenin sabahının nurudur. Allah'ın yardımı ve tevfîkı ile Kadir Sûresinin tefsiri sona erdi.

Beyyine 98:1

BEYYİNE SURESİ Ehli kitaptan Yahudi ve Hristiyanlardan ve müşriklerden, putperestlerden inkarcılar... Görüldüğü gibi inkarcılar, ehli kitap ve putperest diye iki gurupta ele alınmışlardır. Ehli kitap: Yahudiler ve Hristiyanlardır. Müşrikler ise, hiç bir kitaba mensup olmayanlardır. Her iki gurubu da Allahü teâlâ kısaca ”inkarcılar" kelimesi ile anmış, peşinden bu sözü açıklayarak ”ehli kitaptan ve müşriklerden" olanlar buyurmuştur. (1) Kendilerine apaçık delil gelinceye kadar Hakka uyma ve âhir zamanda gönderilecek peygambere inanma konusundaki vermiş oldukları vaadden ayrılacak değillerdi. Yani onlar, o delilin gelmesini, tek kelime üzerinde birleşmek ve hak üzerinde ittifak için bir vakit kılmışlardı. Yine onu, ayrılmak, bölünmek ve vaade muhalefet için bir vakit saymışlardı. Delilden maksat, açık hüccettir. Yukarıda söz konusu olan vaadin, ehli kitap tarafından yapılmış bulunmasında şüphe yoktur. Onlar gerçeği anlamak istiyorlar ve: ”Allahım! Bize zafer kapılarını aç, âhir zamanda gönderilecek olan peygamberle bize yardım et" diye duâ ediyorlardı. Düşmanları olan müşriklere de: ”Bizim söylediğimizi tasdik edecek bir peygamberin çıkış zamanının gölgesi göründü. Biz onunla birlikte Ad'ın ve İrem'in olduğu gibi sizi öldüreceğiz" diyorlardı. Bu vaadin müşrikler tarafından edilmesi ise, ehli kitabın vaadinin yayılmasından sonra olmuştur. Nitekim onlar kitap ehline, sözü edilen peygamberin kitaplarında anılıp anılmadığını soruyorlardı. Onlar da, peygamberin niteliklerini değiştirerek müşrikleri kandırıyorlardı. 1- Tercemede ”inkarcılar" kelimesi, ”ehli kitaptan ve müşriklerden" sonra gelmiştir. Bu, Türkçe ifadenin gereğidir. Arapça metinde izaha uygun biçimde önce ”inkarcılar", sonra ”ehli kitaptan ve müşriklerden" ifadeleri yer almıştır. (Mütercim) Ayrılma, âyette ”infikâk" kelimesiyle ifade edilmiştir. İnfikâk, yapışık olan iki şeyin birbirinden ayrılması anlamındadır. Özetle denilebilir ki: ”Onlar, anılan vaadlerinden ayrılmadılar. O gerçekleşene kadar üzerinde ittifakla ve azimle kaldılar."

Beyyine 98:2

Tertemiz, batıldan ve temiz olmayanların dokunmasından münezzeh sayfaları okuyan, Allah tarafından gönderilmiş şanı yüce, büyük bir peygamberdir.

Beyyine 98:3

O sahifelerde yazılmış, hakkı ve doğruyu söyleyen dosdoğru hükümler vardır. Bu ifade işaret ediyor ki, Kur'an-ı Kerim, Allah'ın daha önce gönderdiği kitapların semerelerinin toplamıdır.

Beyyine 98:4

Kendilerine kitap verilenler, etmiş oklukları vaadlerinden ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler. Yani, gelen Allah Rasûlünün kitaplarında vaadedilen peygamber olduğuna, şüpheye yer bırakmadan apaçık delâlet eden delil gelinceye kadar hiç bir vakit ayrılığa düşmediler. Âyette, müşriklere temas edilmemiş, sadece ehli kitap olanlar anılmıştır. Çünkü bilenin inkârı, cahilin inkârından daha çirkin ve daha kötüdür.

Beyyine 98:5

Oysa onlar, dini sadece Allah'a has kılarak yani canlarını sırf Allah'a mahsus kılarak... İhlâs: Bir işi, bir tek sebep ve maksat için yapmaktır. Başka hiçbir maksadın, bu işin yapılmasına etkisi olmaz. Bir menfaat sağlamak veya zarar savmak için edilen ibadet ihlâs değildir. Aynı şekilde, başkalarına göstermek için namazda huşulu olmak, riyadır. Kulluktaki ihlâs, içi Allah'tan başka her şeyden temizlemek ve soyutlamaktır. Büyüklerden birisi şöyle demiştir: ”İhlâs, ameline Allah'tan başka hiç kimsenin muttali olmaması, onda nefsini görmemen, bunun sana Allah'ın bir lütfü olduğunu bilinendir. Çünkü seni ibadete O ehil kıldı, O muvaffak etti. Hiç kimseden bir ecir ve karşılık beklememen de yine ihlâstır." Ve hanifler olarak, yani tüm bozuk inançlardan, İslama yönelerek... Bu, ihlâsı te'kiddir. Çünkü ihlâs, bozuk inançlardan ayrılmaktır. En büyük bozuk inanç da Allah'a ortak koşma inancıdır. Ancak Allah'a ibadet etmekle, bedenî ibadetlerin direği olan namazı kılmakla ve mâlî ibadetlerin esası olan zekâtı vermekle emrolunmuşlardı. Yani hâl şu ki, onların, kitaplarında emrolundukları şeyler, sadece Allah'a ibadet etmeleri, O'nun için baş eğmeleri, O'nu en üst seviyede büyük bilmeleri, mükellef tutuldukları şeyi yerine getirme konusunda Rableri ve sahipleri olan Allah'a baş eğmeleri, bundan başka hiçbir şey istememeleridir. Onlar bununla emrolundular. Sevap ve ceza olmasa bile sırf kulluk olarak, sahipliğin ve rabliğin gereği olarak ibadetle emrolundular. Bu söz işaret ediyor ki: Kim Allah'a, sevap veya ikap için ibadet ederse, gerçekte mabud sevap ve ikap olur. Hak teâlâ vasıtadır. İbadette asıl maksat, mâbûd (ibadet edilen) dur. Sen, ibadette mabuda, irfanda ise bilinene yönel. Allah'tan başka şeyler düşünmekten sakın. İşte bu Allah'a ihlâsla kulluk etmek, namaz kılmak ve zekât vermek doğru dindir. İbnü'ş-Şeyh şöyle demiştir: ”Yahudi, Hristiyan ve Mecûsîler esasları sağlam tutmadan amel konusunda ileri gidince, çoğu kez taatlerde nefislerini yordular. Uygun itikadı elde edip de hak dine varamadılar. Bazıları ise prensipleri elde ettiler, amelleri ihmal ettiler. Onlar da: 'İman ettikten sonra isyanın zararı olmaz,' diyen Mürciedir. Allah bu âyette her iki grubun da hatalı olduğunu ortaya koydu. Ayetteki: 'Sadece Allah'a has kılarak' ifadesiyle, bilginin ve İhlasın; 'namazı kalmakla ve zekâtı vermekle' ifadesiyle de amelin mutlaka gerekli olduğunu bildirdi. İşte bunların hepsinin toplamı mutedil, müstakim milletin dinidir. Tüm organların bir beden oluşu gibi, yukarıda sayılanların tümü de tek bir dindir."

Beyyine 98:6

Ehli kitaptan ve müşriklerden inkarcılar, cehennem ateşindedirler. Onların dünyevî hâlleri beyan edildikten sonra uhrevî hâlleri açıklanmaktadır. Hüküm sırf ehli kitaba ait olduğu şeklinde bir şey anlaşılmaması için, nübüvvete şehadet eden delilleri de gördükleri için müşrikler de anılmıştır. Bunların cehennem ateşinde oluşlarının anlamı, kıyamet günü oraya dönecek olmalarıdır. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Her iki gurubun da inkârlarından dolayı azapta ebediyyen kalmaları, azaplarının keyfiyette farklı olması gerçeğine zıt düşmez. Çünkü cehennemin çeşitli mertebeleri vardır. Azabı çeşit çeşittir. Müşrikler: Yaratıcıyı, peygamberliği ve kıyameti inkâr ediyorlardı. Ehli kitaptan olanlar ise, sadece Hazret-i Muhammed'in peygamberliğini inkâr ediyorlardı. Onların inkârı, müşriklerin inkârından daha hafifti. Ama en büyük suç olan inkârda hepsi iştirakçi idiler. Bundan dolayı cezaların en büyüğünü hak ettiler. O da azapta ebedî olarak kalmaktır. Yükseklik arzusuyla inkâr ettikleri için, aşağıların aşağısına düştüler. Çünkü cehennem, derili, karanlık ve çukur bir yerdeki ateştir. Eğer bir çukurun derinliği fazla ise, ona ”cehennem kuyusu" denilir. Onlar anılan kâfirler yaratıkların en şerlileridirler. Bundan maksat, amel, makam ve dönüş yeri bakımından en kötü oluşlarıdır. Onlar hırsızlardan daha şerlidirler. Çünkü onlar Allah'ın kitabından Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in niteliklerini çaldılar. Nasıl yol kesicilerden kötü olmasınlar? Hak dini, halkın elinden aldılar. Ahmak cahillerden daha kötüdürler. Çünkü bile bile inkâr, küfrü inâdîdir. Bu, cahillerin inkârından daha çirkindir. Bundan anlaşılıyor ki, kötü bilginlere karşı olan tehdit, sıradan birisine olan tehditten daha büyüktür.

Beyyine 98:7

İnananlar ve sâlih amel işleyenler var ya, ”Sâlih amel işleyenler" cümlesinde, hem ”sâlih amel" hem de ”işleyen" kelimelerinin çoğul oluşu, bir kişinin bütün sâlih amelleri işlemekle mükellef olmadığına delâlet etmektedir. Aksine, her ferdin sâlih amelden bir payı vardır. Zenginin payı vermek, fakirin payı almak, sabretmek ve kanaat etmektir. İşte onlar şeref, fazilet, iman ve taatin zirvesi ile nitelenen yaratıkların en hayırlılarıdırlar. Bu âyet, insanın melekten daha üstün olduğuna delil gösterilmiştir. Çünkü ”inananlar" dan maksat, insanlardır. ”Yaratık" kelimesi, meleklere ve cinlere de şamildir. Hasan-ı Basrî'ye: ”Onlar yaratıkların hayırlılarıdır" âyeti hatırlatılarak: ”Onlar mı yoksa melekler mi daha hayırlı?" diye sorulmuş, Hasan-ı Basrî: ”Yazık sana! Melekler inanıp sâlih amel işleyenlere nasıl denk olabilirler? Meleklerin taatleri fıtrîdir. İnsanların taatleri ise, bir mücadele sonucudur. Onlar sürekli şeytan ve nefisle mücadele halindedirler" demiştir.

Beyyine 98:8

Rableri katında onların imanlarına ve taatlerine mukabil mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn Cennetleridir. Yani Adn Cennetlerine girmektir. ”Adn": İkamet ve devam anlamındadır. İbn Mes'ûd: ”Adn, cennetin ortasıdır" demiştir. Âyette geçen ”cennet" kelimesinden, sık dallı ağaçlar kastedilmişse, altlarından ırmakların akmasının anlamı açıktır. Ama tüm arz ve üzerindekiler kastedilmiş ise maksat, nehirlerin her hangi bir çukurluk olmadan akışlarıdır. Âyetteki ”cennet" kelimesinin çoğul oluşu, mükellef için birden fazla cennet olduğunu göstermektedir. ”Rablerinin makamından korkanlar için iki cennet vardır" (Rahman: 46) ”Bu ikisinden aşağıda iki cennet daha vardır." (Rahman: 62) âyetleri de buna delâlet etmektedir. ”Allahü teâlâ cennetleri, onlara mukabil tutmuş, yani hem mükâfatı, hem de hak edenleri çoğul olarak getirmiştir. Bu da, ferdi ferde mukabil tutmaktır. Dolayısıyla her bir mükellef için tek bir cennet vardır. Ama bu cennetlerin en basiti dünyanın içindekilerle birlikte on katıdır" da denilmiştir. Hatta merfu bir hadiste böyle rivayet edilmiştir. ”Orada nereye bakarsan bak, nimet ve büyük bir saltanat görürsün" (İnsan:20) âyeti de buna işaret eder. Âyette geçen ”el-enhâr" kelimesinin başındaki ”el", tarif içindir. Daha önce geçen nehirlere işaret eder. Bu nehirler, su nehri, süt nehri, bal nehri ve şarap nehridir. Nehirlerin akıcılıkla nitelenmesi, taatlere devamları sebebiyle onları medhe işarettir. Sanki Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: ”Sen hayatta olduğun müddetçe, taatin devam etmektedir. Bundan dolayı Benim keremimin nehirleri de sonsuza kadar akıcıdır." Orada, çeşitli cismânî ve rûhânî nimetlerden menfaatlenerek ebedî olarak kalacaklardır. Orada ölmezler ve oradan çıkartılmazlar. Onların amellerine karşılık olarak verilecek olanlara ek olarak Allah onlardan razı olmuş, sanki ”onlara Allah'ın rızası da eklenir" denilmiştir. İbnü'ş-Şeyh şöyle der: ”Mükellef ruh ve cesetten yaratıldığı ve Rabbine taate gayret ettiği için, hikmet onun ruh ve cesetten her birinin rahat edeceği ve nimetleneceği şeylerle mükâfatlandınlmasını gerektirdi. Cesedin cenneti, özellikleri belirtilen cennettir. Ruhun cenneti de Rabbin rızasıdır." Bir sahih hadisle şöyle buyurulmaktadır: ”Allahü teâlâ cennetliklere: Razı mısınız? diye sorar. Sonra: ”Ben rızamı sizin için helâl kıldım. Bundan sonra artık ebediyyen size kızmam" buyurur." (2) 2- Buharî ve Müslim'in tahric ettikleri hadisten bir bölümdür. Bkz. Muhtasaru Tefsiri ibn Kesîr, 21156. Onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Çünkü isteklerinin doruğuna ulaşmışlar, emellerinin hepsini elde etmişlerdir. Kendilerine, hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın duymadığı, hiç bir beşerin gönlünden geçmeyen nimetler verilmiştir. Onlara, özellikle en büyük hedef olan Rabbe kavuşma verilmiştir. İşte bu, anılan mükâfat ve ceza Rabbinden korkan, O'ndan çekinen, Mevlâsına taatle amel eden içindir. Bu korku, bilginlerin özelliklerindendir. Allahü teâlâ bir âyette: ”...Kulları içinde ancak âlimler, Allah'tan gereğince korkarlar..." (Fatır:28) buyurmuştur. Hazret-i Enes'ten rivayet edilen bir hadisi şerifin manası da şu şekildedir: ”Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Übey b. Ka'b (radıyallahü anh)'a: ”Şüphesiz Allahü teâlâ hana, sana 'lem yekunillezîne keferu sûresini okumamı emretti," buyurdu. Übey: ”Allah sana benim adımı söyledi mi?" dedi. Hazret-i Peygamber: ”Evet," buyurdu. Enes der ki: ”Bunun üzerine Übey'in gözlerinden yaş boşandı."(3) 3- Hadisi Buhârî, Müslim ve Ahmed b. Hanbel tahric ettiler. Bkz. ed-Dürru'l-Mensûr, 6/378. Kur'an-ı Kerim'i bazı vakitlerde başkasından dinlemek sünnettir. Abdullah b. Mes'ud (radıyallahü anh)'un rivayet ettiği şu hadis buna işaret etmektedir: ”Resûlullah bana: ”Bana Kur'an oku" buyurdu. ”Kur'an sana inmişken ben mi okuyayım?" dedim. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Ben başkalarından dinlemeyi severim" buyurdu. Bunun üzerine Nisa sûresini okumaya başladım. ”Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz, seni de onlara şahit tuttuğumuz zaman durundan nasıl olacak? ”(Nisa: 41) mealindeki âyete geldiğimde, ”şu an yeter," buyurdu. Kendisine döndüm. Ne göreyim! Gözlerinden yaşlar bosanıyordu." (4) 4- Hadisi Buhârî ve Müslim tahric ettiler. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 2/465. Hazret-i Ömer, Ebû Mûsa el-Eş'arî'ye: ”Bize Rabbimizi hatırlat" der. Ebû Mûsa okumaya başlardı. Namaz vakti yarılanınca ”Ey mü'minlerin emiri! Namaza, namaza" derdi. Hazret-i Ömer de: ”Ben namazdayım" derdi. Bununla anlaşılıyor ki, bazı zamanlarda başkasından Kur'an dinlemek sünnettir. Allah'ın yardım ve tevfikı ile Beyyine Sûresi'nin tefsiri bitti.

Zilzal 99:1

ZİLZAL SURESİ Yer kendine mahsus, daha ötesi olmayan şiddetli bir sarsıntı ile tekrar tekrar sallandığı... Aynı harflerin tekrarlanışı, sallanmanın da tekrarlanacağını gösterir.

Zilzal 99:2

Yer ağırlıklarını çıkardığı... ”Ağırlıklar" dan maksat, yerin içindeki hazineler ve ölülerdir. Mana şudur: Yer, kıyamet alâmetlerinden olan ilk sûra üflemenin verdiği sarsıntı anında olduğu gibi içerisinde bulunan hazinelerini ve gömülü olan şeyleri, ikinci nemanın sarsıntısı anında da ölülerini çıkardığı zaman... Bir hadiste şöyle denilmektedir: ”Yer ciğerinin filizlerim altından sütunlar halinde kusar (atar.) Katil gelip: 'Ben bunun için öldürmüştüm,' der. Akrabalık bağını kesen: 'Ben bunun için akrabalığı ihmal ettim,' der. Hırsız gelip: 'Benim elim bunun için kesildi,' der. Sonra hiçbirisi bir şey almadan onu terkederler." (1) ”Ciğerinin filizleri" nden maksat, içerisinde gömülü olan hazinelerdir. Rasûlüllah, yerin onları çıkaracağını bildirmiştir. 1- Hadisi Müslim, Zekât'tâ 1013 numarada, Tirmizî. Fiten'de 2209 numarada tahrîc ettiler. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 10/297.

Zilzal 99:3

İnsan: Herkes, kendisini kaplayan korkulardan, kapıldıkları aşırı dehşet ve hayretten dolayı: 'Buna ne oluyor?' yani gördüğü korkunç şeyleri çok büyük bularak, kulakların duymadığı, dillerin söylemediği hayret verici şeylere şaşırarak, bu yere ne oldu ki, bu seferki şiddetli sarsıntı ile sallanıyor dediği zaman.

Zilzal 99:4

O gün yer, Rabbinin ona vahyetmesi sebebiyle bütün haberlerini anlatır. Bu cümle, daha önceki üç âyetteki şartın cevabıdır. Yani yaratıklar, ya lisanı halleriyle veya gerçek dille -ki bu Cumhurun görüşüdür- haberlerini anlatırlar. Allah onu konuşturur. O da üzerinde işlenen iyi kötü tüm amelleri haber verir. Öyle ki kâfir, hissettiği utançtan dolayı bir an önce cehenneme götürülmeyi ister. Rivayet edilmiştir ki, Abdurrahman b. Sa'saa, Ebû Saîd el-Hudri'nin himayesinde yetim bir çocuktu. Ebû Saîd: ”Oğulcuğum, sen çöllerde olduğun zaman ezan okurken sesini yükselt. Çünkü ben Rasûlüllah'ın: 'Onu dinleyen; cin, insan, taş ve ağaç mutlaka ona şahitlik eder,' buyurduğunu duydum" dedi. (2) 2- Hadisi Buharî, Ezanda. 2/72, Nesâî 2/12 ve Mâlik Muvatta'da tahrîc ettiler. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 9/386. Anlatıldığına göre Ebû Ümeyye, Mescid-i Haram'da farz namazı kıldı. Sonra ilerleyip mescidin değişik yerlerinde namaz kılmaya başladı. Namazı bitirince: ”Ey Ebû Ümeyye! Bu yaptığın ne?" denildi. ”O gün (yer) bütün haberlerini anlatacaktır" mealindeki âyeti okudu. ”Kıyamet günü bana şahitlik etmesini istedim," dedi. Kendisi için bir yerin zikir, tilâvet, namaz ve benzerî şeylerle şahitlik ettiği kişiye ne mutlu! Zina, içki, hırsızlık ve kötülüklerle şahitlik ettiği kimsenin de vay haline! Denilir ki: ”Ey Ademoğlu! Allah'ın senin hakkında şahitlik edecek yedi tane şahidi var. Bunlar: 1- Mekân (yer): ”O gün yer... bütün haberlerini anlatır," âyetinde bu belirtilmektedir. 2- Zaman: Şu hadis bunu ifade ediyor: ”Her gün, ben yeni bir günüm ve bende yapacaklarına şahidim," diye seslenir. 3- Dil: ”O gün dilleri, elleri ve ayakları yapmış olduklarına karşılık aleyhlerine şahitlik edecektir" (Nûr: 24) mealindeki âyet buna delildir. 4- Eller ve ayaklar: ”...Kazandıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder," (Yâsîn: 65) âyeti buna işarettir. 5- İki tane melek: ”Oysa yaptıklarınızı bilen, değerli yazıcılar sizi gözetlemektedirler." (İnfitâr: 10-12) âyetleri bunu ifade ediyor. 6- Divan: Şu âyet-i kerime bunun ifadesidir: ”Bu, size karşı gerçeği söyleyen kitabımızdır. Çünkü Biz yaptıklarınızı kaydediyorduk." (Câsiye: 29) 7- Rahman: Bunu da Allahü teâlâ şöyle bildiriyor: ”Ne durumda olursan ol, Kurandan ne okursan oku, siz ne yaparsanız yapın, onu yapmaya giriştiğinizde Biz ona mutlaka şahit oluruz..." (Yûnus: 61) Ey isyankâr! Bu şahitler senin aleyhine şahitlik ettikten sonra hâlin ne olur?

Zilzal 99:5

O gün yer, Rabbinin ona vahyetmesi sebebiyle bütün haberlerini anlatır. Bu cümle, daha önceki üç âyetteki şartın cevabıdır. Yani yaratıklar, ya lisanı halleriyle veya gerçek dille -ki bu Cumhurun görüşüdür- haberlerini anlatırlar. Allah onu konuşturur. O da üzerinde işlenen iyi kötü tüm amelleri haber verir. Öyle ki kâfir, hissettiği utançtan dolayı bir an önce cehenneme götürülmeyi ister. Rivayet edilmiştir ki, Abdurrahman b. Sa'saa, Ebû Saîd el-Hudri'nin himayesinde yetim bir çocuktu. Ebû Saîd: ”Oğulcuğum, sen çöllerde olduğun zaman ezan okurken sesini yükselt. Çünkü ben Rasûlüllah'ın: 'Onu dinleyen; cin, insan, taş ve ağaç mutlaka ona şahitlik eder,' buyurduğunu duydum" dedi. (2) 2- Hadisi Buharî, Ezanda. 2/72, Nesâî 2/12 ve Mâlik Muvatta'da tahrîc ettiler. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 9/386. Anlatıldığına göre Ebû Ümeyye, Mescid-i Haram'da farz namazı kıldı. Sonra ilerleyip mescidin değişik yerlerinde namaz kılmaya başladı. Namazı bitirince: ”Ey Ebû Ümeyye! Bu yaptığın ne?" denildi. ”O gün (yer) bütün haberlerini anlatacaktır" mealindeki âyeti okudu. ”Kıyamet günü bana şahitlik etmesini istedim," dedi. Kendisi için bir yerin zikir, tilâvet, namaz ve benzerî şeylerle şahitlik ettiği kişiye ne mutlu! Zina, içki, hırsızlık ve kötülüklerle şahitlik ettiği kimsenin de vay haline! Denilir ki: ”Ey Ademoğlu! Allah'ın senin hakkında şahitlik edecek yedi tane şahidi var. Bunlar: 1- Mekân (yer): ”O gün yer... bütün haberlerini anlatır," âyetinde bu belirtilmektedir. 2- Zaman: Şu hadis bunu ifade ediyor: ”Her gün, ben yeni bir günüm ve bende yapacaklarına şahidim," diye seslenir. 3- Dil: ”O gün dilleri, elleri ve ayakları yapmış olduklarına karşılık aleyhlerine şahitlik edecektir" (Nûr: 24) mealindeki âyet buna delildir. 4- Eller ve ayaklar: ”...Kazandıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder," (Yâsîn: 65) âyeti buna işarettir. 5- İki tane melek: ”Oysa yaptıklarınızı bilen, değerli yazıcılar sizi gözetlemektedirler." (İnfitâr: 10-12) âyetleri bunu ifade ediyor. 6- Divan: Şu âyet-i kerime bunun ifadesidir: ”Bu, size karşı gerçeği söyleyen kitabımızdır. Çünkü Biz yaptıklarınızı kaydediyorduk." (Câsiye: 29) 7- Rahman: Bunu da Allahü teâlâ şöyle bildiriyor: ”Ne durumda olursan ol, Kurandan ne okursan oku, siz ne yaparsanız yapın, onu yapmaya giriştiğinizde Biz ona mutlaka şahit oluruz..." (Yûnus: 61) Ey isyankâr! Bu şahitler senin aleyhine şahitlik ettikten sonra hâlin ne olur?

Zilzal 99:6

O gün, anılan şeyler olduğu gün insanlar, ister hayır olsun ister şer amelleri nin karşılığı kendilerine gösterilmek için... -Gösterilecek olan, amellerinin kendisi değildir. Çünkü ameller gözle görülmezler. Çünkü buradaki görmek, bilmek anlamında değildir. Çünkü aşağıda gelecek olan; ”Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse..." âyeti, ”amelleri kendilerine gösterilmek için..." sözünü açıklamaktadır. Buradaki gösterilme fiili de sadece bir tümleç aldığı için gözle görme anlamı ifade eder. Şu kadar var ki, eğer Allah o amellere nûrânî veya zulmânî şekiller verirse ya da görme işi onların yazısına bağlanırsa müstesna- bölük bölük, gruplar halinde kabirlerinden çıkacaklar, hesap yerine gidecekler dır. Bunlardan bazılarının yüzleri ve elbiseleri beyaz, emniyet içindedirler. Önlerinde birisi: ”Bunlar Allah'ın dostlarıdır" diye seslenir. Bazılarının ise yüzleri karadır. Yalın ayak, çıplak ve korkulu haldedirler. Onların önlerinden birisi de: ”Bunlar Allah'ın düşmanlarıdır" diye bağırır.

Zilzal 99:7

Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlemişse onu görecek.

Zilzal 99:8

Kim de zerre ağırlığınca bir şer işlemişse onu görecektir. Bu âyetler, amelleri görmenin detaylandırılmasıdır. ”Zerre", küçük karınca veya bir delikten kapalı bir yere giren güneş ışınlarında görülen toz parçaları anlamındadır. İbn Abbas: ”Kalçalarını yere koyup sonra kalktığında, üzerine yapışan toprak parçalarından herbiri zerredir," demiştir. Ayetlerde ifade buyuru lan mana şudur: ”Mutluluğa erenlerden zerre miktarı hayır işleyen onu görecek, bedbahtlardan da yine zerre ağırlığınca şer işleyen onu görecektir." Kâfirin iyilikleri, küfrü sebebiyle boşa gitmiştir. Müminin büyük günahları dışındaki kötülükleri ise, affedilmiştir. Kâfirin iyiliklerinin, cezasını hafifletmekte müessir olacağı, bu kabilden olmak üzere cömertliğinden ötürü, Allah'ın Hâtem-i Tâî'nin, Ebû Talib'in ve daha başka bazılarının cezalarını hafifleteceği tarzında görüşler vardır. Ama bu, şu âyet ve hadisle reddedilmiştir: ”Onların yaptıkları her işin önüne geçeriz ve onu saçılmış toz zerreleri haline getiririz." (Furkân: 23) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Abdullah b. Cüdan hakkında şöyle buyurmuştur: ”Ona hiçbir faydası olmaz. Çünkü o, hiçbir gün ya Rabbi! Kıyamet gününde benim günahımı bağışla, demedi." (3) Rasûlüllah bu sözü Hazret-i Âişe (radıyallahü anh): ”Ya Rasûlüllah! İbn Cüdan cahiliye döneminde akrabayı gözetir, yoksullara yedirirdi. Bunların ona bir faydası olur mu?" dediği zaman söylemiştir. Hazret-i Peygamberin Ebû Talip hakkında söylediği: ”Eğer ben olmasaydım cehennemin en dip tabakasında idi" sözü ise, sadece ona has bir şefaattir. 3- Hadisi Müslim, Hazret-i Âişe'den merfû olarak tahrîc etmiştir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/372. Kâfirler Müslüman oldukları takdirde, daha önce yapmış oldukları iyilikler fayda verir. İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Mü'min ve kâfirin işlediği iyi veya kötü hiçbir ameli yok ki, Allah onu kendisine göstermesin. Mü'minin günahları bağışlanır, iyiliklerinden dolayı ise, ona sevap verilir." Bıkâî tefsirinde de şöyle denilmektedir: ”Kâfir, yaptığı hayır üzere durdurulur. Ya onun karşılığı dünyada verilir veya imana dayanmayan bir temel üzerine bina ettiği için boşa çıkarılır. O, manasız bir şekildir. Bu yüzden onun pişmanlığı artar, hüznü ve esefi güçlenir. Mü'min ise, onu, sevinci artsın diye görür. Mü'min şer tarafını da görür ve bağışlandığını bilir, ferahı tamamlanır. Kâfir işlediği şerri görünce, hüznü ve üzüntüsü artar." Bilginlerden birisi bu âyetin, bir hurma, bir üzüm tanesi ve bir ekmek kırıntısı gibi az bile olsa hayır işlemeye teşvik için nazil olduğunu söylemiştir. Şüphesiz o, halis bir niyette olduğu zaman çoğalır. Âyet ayrıca terazide zerre kadar bir hıyanet, bir bakış, bir adım, küçük bir yalan bile olsa günahtan sakındırmaktadır. Şüphesiz o günahın. Yüce Allah'a karşı bir cüret olduğu için büyüyüp çoğalması beklenir. İslâmın ilk günlerinde insanlar, Allah'ın küçük günahlardan dolayı kendilerini müâhaze etmeyeceğini zannederlerdi. Bazıları küçük bir şeyi sadaka olarak vermekten utanır, ondan dolayı bir ecrin olmadığını zannederlerdi. Bu âyet inince hakikati öğrendiler. Bir hadis-i şerifte: ”İzâ zülzilet sûresi Kur'an'ın dörtte birine denktir,"(4) buyurulmuştur. Onun dört kez okunması Kur'an'ın tamamının okunması gibidir. 4- Hadisi İbn Ebî Şeybe merfû olarak tahrîc etmiştir. Ayrıca Tirmizî de tahrîc etmiştir. Bkz. Muhtasar-u Tefsiri İbn Kesîr, 3/665. Rivayet edilmiştir ki, Ferazdak İbn Sa'saa'nın dedesi Rasûlüllah'a gelip onun bir şey okumasını istedi. Efendimiz üzerinde durduğumuz bu âyeti okudu. Adam: ”Bana yeter, bana yeter. Kurandan başka bir şey dinlemediğime gam yemem," dedi. (5) Bundan dolayı bu sûreye toplayıcı anlamına gelen ”el-câmia" adı verilmiştir. 5- Hadisi Ahmed b. Hanbel, Nesâî ve Taberânî Sa'saa b. Muaviye'den tahrîc ettiler. Bkz. ed-Dürrü'l-Mensür, 6/38. Zeyd b. Eslem (radıyallahü anh)'den rivayet edildi ki: Bir adam Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelip: ”Allah'ın sana öğrettiği şeyden bana da öğret" dedi. Rasûlüllah onu, kendisine Kur'an öğretmesi için birisine gönderdi. Adam, ”izâ zülzile-til-ardu" sûresini öğretti. ”Kim zerre ağırlığında bir hayır işlerse..." mealindeki âyete gelince: ”Bana yeter," dedi. Durum Rasûlüllah'a haber verilince: ”Onu bırak, adamfakih oldu," buyurdu. Allah'ın yardım ve tevfîkı ile Zelzele Sûresinin tefsiri tamamlandı.

Adiyat 100:1

ÂDİYAT SURESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 11 âyettir. Yemin olsun soluyuşlarıyla ses çıkararak koşanlara...'' Solııyuşlarıyla ses çıkararak" diye ifade ettiğimiz ”dabhan", atın koşarken çıkardığı sestir. Atın ağzından ve karnından çıkar. Bu kişneme değildir. Allahü teâlâ, bu âyette, gazilerin düşmana doğru koşan atlarına yemin etmiştir.

Adiyat 100:2

Çakarak ateş çıkaranlara... ”Mûriyât" kelimesinin mastarı olan ”Irâ", ateş çıkarmak demektir. Çünkü atlar tırnakları ile taşlara vurup, kıvılcım çıkarırlar. Âyetin manası şudur: Taşlı arazide yürüdüklerinde tırnakları ile ateş çıkartan atlara...

Adiyat 100:3

Sabahleyin saldıranlara... Saldırılarda âdet, sabaha doğru gece saldırışıdır. Düşman hücumu farketmesin diye onlara gaflette oldukları sabah vaktinde hücum yapılır. Araplar bir hücum esnasında: ”Ya sabâhâhu" derler. Bu söz: ”Ey kavm! Sabahleyin bize doğru gelen serden sakının," anlamına gelir.

Adiyat 100:4

O vakitte yani sabahleyin saldırı vaktinde tozu dumana katanlara... 'Toz" diye ifade ettiğimiz ”nek'an" kelimesi, aslında yüksek ses manasındadır. Toz, yukarıya doğru yükseldiği için bu kelime ile ifade edilmiştir. Toz kaldırma işinin sabah vaktine has kılınışına sebep, geceleyin kalkan tozun görülmeyişidir. Sa'di el-Müftî bu toz kaldırma olayını şöyle açıklar: ”Onlar saldın esnasında hücum etme ve çekilme taktiği olarak sağdan soldan, önden arkadan olmak üzere çeşitli yönlerden gelirlerdi. Dolayısıyla çok fazla toz kalkardı. İşte âyet bunu ifade ediyor."

Adiyat 100:5

O zaman o vakitte, düşmanlardan oluşan topluluğun ortasına dalanlara ki,

Adiyat 100:6

Şüphesiz insan, Rabbine karşı çok nankördür. Bu âyet, bundan önce birbirlerine atıf harfleriyle (bağlaçlarla) bağlı olan yeminlerin cevabıdır. Âyetteki ”insan" dan maksat, insanların bazı fertleridir. Yani insanlardan bazıları, Rablerinin nimetlerine karşı son derece nankördürler. Yemin harfinin başında bulunduğu ilk âyetteki ”el-âdiyât" kelimesinde ki ”el" harfi, cins içindir. Yani bu yemin, daha sonra anılan nitelikleri haiz, Allah yolunda koşan tüm atlara şamildir. Onlar bu değerli özellikleri taşıdıkları için kendileri ile yemin edilmeye lâyıktırlar. Kendileri ile yemin edilmeye, gazilerin atlarının seçilişinde, daha fazlası olmayan tam bir üstünlüğe işaret edilmiştir. Sanki şöyle denilmiştir: ”Gazilerin şöyle şöyle olan atalarına Yemin olsun ki, onlar nankörlükte aşırı gitmişlerdir." Gazilerin atları, Allah'ın kendi adlarına yemin edeceği kadar şerefli olunca, bizzat gazilerin şerefi ve Allah katındaki üstünlükleri ne kadardır? Var sen takdir et. Nankör anlamına gelen ”Kenûd" kelimesinin, kölesini döven, tek başına yiyen, başkasına ikram etmeyen cimri, manalarında kullanıldığı da rivayet edilmiştir. Denildiğine göre, Araplar arasında aynı asırda üç şahıs yaşamıştır. Bunlardan birisi cömertlik timsali Hatem-i Tâî, ikincisi cimrilik mümessili Ebû Habâib'ti. Bu adam, insanlar uyuyana kadar ekmek pişirmek için ateş yakmazdı. Onlar uyandığında, aydınlığından kimse yararlanmasın diye ateşi söndürürdü. Üçüncüsü de tamahkârlık timsali Eş'ab b. Cübeyr'dir. Bir çocuk okurken, Eş'ab yanında oturuyordu. Çocuk ”şüphesiz babam seni çağırıyor" anlamına gelen metni okudu. Eş'ab hemen kalkıp ayakkabılarını giydi. Çocuk: ”Ben dersimi okuyorum," dedi. Birisinin boynunu kaşıdığını görse, kendisine vermek için gömleğini çıkaracağını zannederdi. Bir evden yükselen bir duman gördüğü zaman, sahiplerinin yemek getireceğini sanırdı. Bir yerde zifafa konacak bir gelin görse kendi evine girsin diye kapısının önünü süpürürdü. Bizzat kendisi: ”Benden daha tamahkâr, sadece bir köpek gördüm. Sakız çiğnerken beni bir fersah izledi," demiştir. Hasan-ı Basrî, ”el-kenûd" kelimesinin: ”Rabbim kınayan, nimetleri unutan, musibetleri anan" manalarında olduğunu söylemiştir. Ebû Ubeyde ise: ”Hiçbir şey bitirmeyen anlamında kullanılan; 'el-arzu'l-kenûde' terkibine bakarak, 'hayrı az' manasına geldiğini söyler."

Adiyat 100:7

Kuşkusuz kendisi de, insanda buna, nankörlüğe şahittir. Yani bizzat kendisi de, eseri üzerinde göründüğü için aleyhine şahitlik eder. Burada söz konusu olan şahitlik dille değil, lisanı hâlledir.

Adiyat 100:8

Gerçekten o, mal sevgisinden dolayı katıdır. Güçlüdür, dayanıklıdır, isteğinde ve isteğini elde etmekte gayretlidir. Onun için kendini feda eder. O Allah'a ibadet sevgisinde ve nimetine şükürde ise zayıftır, geride kalmıştır. Ayette ”mal" anlamında, ”hayır" kelimesi kullanılmıştır. ”Eğer mal bırakırsa" anlamına gelen ”in lerake hayran" (Bakara: 188) âyetinden buradaki ”hayır" dan maksadın ”mal" olduğu anlaşılmaktadır. O, dünyayı tercih eder ve ister. Mal; gayri meşru ve haram olabildiği halde, âdete binaen Allahü teâlâ, ”malı" hayır diye adlandırmıştır. Çünkü insanlar malı hayır sayarlardı. Nitekim cihadı da ”kötülük" diye isimlendirmiş: ”Kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan, Allah'ın lütuf ve keremiyle geri döndüler..."(Al-i İmrân: 174) buyurmuştur. Bu âyetteki ”su: kötülük" anlamına gelen kelime, savaş manasında kullanılmıştır. Oysa savaş (cihad), kötülük değildir. Ama onların âdeti üzerine, kötülük denilmiştir.

Adiyat 100:9

O bilmiyor mu ki, kabirlerdeki ölü ler çıkartıldığı,

Adiyat 100:10

Açık ameller şöyle dursun göğüslerde, içerisinde münafıkların gizledikleri küfür ve isyanların da bulunduğu sırlardan ne varsa -kalplerdeki irade ve istekler olmasaydı organların fiilleri hasıl olmazdı. Kalp asıl, organların amelleri tâbidir- derlenip toparlandığı zaman, yani sabitelerde toplanıp da, topluca ortaya döküldüğü zaman... Ayette ki ”hussıla" kelimesinin mastarı olan ”tahsil", gizliyi açığa çıkarmak anlamındadır. Özü kabuktan, altını madenden çıkarmak için bu kelime kullanılır. Bu kelimenin; ”hayrı serden ayırma" anlamında olduğu da söylenmiştir.

Adiyat 100:11

Gerçekten o gün, Rableri onların bütün yaptıklarından, zatlarından, sıfatlarından ve hâllerinden haberdardır. O hâlde niçin bu kötülükleri yapıyorlar? Allah'ın kendilerini cezalandıracağını niçin düşünmüyorlar? Ayetle, ”Rab" kelimesi, bir zamire izafe edilmiştir. Zamir, diriltildiler yerinde kullanılmıştır. İkinci diriltmeden sonra onlar, akıllılara has zamirle anılmışlardır. Onlar kabirde iken, haşir vaktinin aksine aklı ve ilmi olmayan cansız yaratıklar gibi idiler. Allah o gün onların içlerini ve dışlarını sevap ve cezayı gerek kılacak şekilde bilir. Allah'ın mutlak ilmi, zaten olan ve olacak olan her şeyi kuşatıcıdır. Adiyât Sûresinin tefsiri Allah'ın inayeti ile sona erdi.