Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Fatiha 1:1 – Bakara 2:167

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. Fatiha 1:1
  2. Fatiha 1:2
  3. Fatiha 1:3
  4. Fatiha 1:4
  5. Fatiha 1:5
  6. Fatiha 1:6
  7. Fatiha 1:7
  8. Bakara 2:1
  9. Bakara 2:2
  10. Bakara 2:3
  11. Bakara 2:4
  12. Bakara 2:5
  13. Bakara 2:6
  14. Bakara 2:7
  15. Bakara 2:8
  16. Bakara 2:9
  17. Bakara 2:10
  18. Bakara 2:11
  19. Bakara 2:12
  20. Bakara 2:13
  21. Bakara 2:14
  22. Bakara 2:15
  23. Bakara 2:16
  24. Bakara 2:17
  25. Bakara 2:18
  26. Bakara 2:19
  27. Bakara 2:20
  28. Bakara 2:21
  29. Bakara 2:22
  30. Bakara 2:23
  31. Bakara 2:24
  32. Bakara 2:25
  33. Bakara 2:26
  34. Bakara 2:27
  35. Bakara 2:28
  36. Bakara 2:29
  37. Bakara 2:30
  38. Bakara 2:31
  39. Bakara 2:32
  40. Bakara 2:33
  41. Bakara 2:34
  42. Bakara 2:35
  43. Bakara 2:36
  44. Bakara 2:37
  45. Bakara 2:38
  46. Bakara 2:39
  47. Bakara 2:40
  48. Bakara 2:41
  49. Bakara 2:42
  50. Bakara 2:43
  51. Bakara 2:44
  52. Bakara 2:45
  53. Bakara 2:46
  54. Bakara 2:47
  55. Bakara 2:48
  56. Bakara 2:49
  57. Bakara 2:50
  58. Bakara 2:51
  59. Bakara 2:52
  60. Bakara 2:53
  61. Bakara 2:54
  62. Bakara 2:55
  63. Bakara 2:56
  64. Bakara 2:57
  65. Bakara 2:58
  66. Bakara 2:59
  67. Bakara 2:60
  68. Bakara 2:61
  69. Bakara 2:62
  70. Bakara 2:63
  71. Bakara 2:64
  72. Bakara 2:65
  73. Bakara 2:66
  74. Bakara 2:67
  75. Bakara 2:68
  76. Bakara 2:69
  77. Bakara 2:70
  78. Bakara 2:71
  79. Bakara 2:72
  80. Bakara 2:73
  81. Bakara 2:74
  82. Bakara 2:75
  83. Bakara 2:76
  84. Bakara 2:77
  85. Bakara 2:78
  86. Bakara 2:79
  87. Bakara 2:80
  88. Bakara 2:81
  89. Bakara 2:82
  90. Bakara 2:83
  91. Bakara 2:84
  92. Bakara 2:85
  93. Bakara 2:86
  94. Bakara 2:87
  95. Bakara 2:88
  96. Bakara 2:89
  97. Bakara 2:90
  98. Bakara 2:91
  99. Bakara 2:92
  100. Bakara 2:93
  101. Bakara 2:94
  102. Bakara 2:95
  103. Bakara 2:96
  104. Bakara 2:97
  105. Bakara 2:98
  106. Bakara 2:99
  107. Bakara 2:100
  108. Bakara 2:101
  109. Bakara 2:102
  110. Bakara 2:103
  111. Bakara 2:104
  112. Bakara 2:105
  113. Bakara 2:106
  114. Bakara 2:107
  115. Bakara 2:108
  116. Bakara 2:109
  117. Bakara 2:110
  118. Bakara 2:111
  119. Bakara 2:112
  120. Bakara 2:113
  121. Bakara 2:114
  122. Bakara 2:115
  123. Bakara 2:116
  124. Bakara 2:117
  125. Bakara 2:118
  126. Bakara 2:119
  127. Bakara 2:120
  128. Bakara 2:121
  129. Bakara 2:122
  130. Bakara 2:123
  131. Bakara 2:124
  132. Bakara 2:125
  133. Bakara 2:126
  134. Bakara 2:127
  135. Bakara 2:128
  136. Bakara 2:129
  137. Bakara 2:130
  138. Bakara 2:131
  139. Bakara 2:132
  140. Bakara 2:133
  141. Bakara 2:134
  142. Bakara 2:135
  143. Bakara 2:136
  144. Bakara 2:137
  145. Bakara 2:138
  146. Bakara 2:139
  147. Bakara 2:140
  148. Bakara 2:141
  149. Bakara 2:142
  150. Bakara 2:143
  151. Bakara 2:144
  152. Bakara 2:145
  153. Bakara 2:146
  154. Bakara 2:147
  155. Bakara 2:148
  156. Bakara 2:149
  157. Bakara 2:150
  158. Bakara 2:151
  159. Bakara 2:152
  160. Bakara 2:153
  161. Bakara 2:154
  162. Bakara 2:155
  163. Bakara 2:156
  164. Bakara 2:157
  165. Bakara 2:158
  166. Bakara 2:159
  167. Bakara 2:160
  168. Bakara 2:161
  169. Bakara 2:162
  170. Bakara 2:163
  171. Bakara 2:164
  172. Bakara 2:165
  173. Bakara 2:166
  174. Bakara 2:167

Fatiha 1:1

[Besmelenin Fâtiha Süresiyle Münasebeti] Besmele Fâtihadan değil Kur'ân'dan bir âyettir. Besmelenin âyet oluşunun delili Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden rivayet edilen şu hadistir: Kendisi bir gün Übey b. Ka'a, “Sana öyle bir âyet öğreteceğim ki benden önce Süleyman b. Dâvüd hariç kimseye inmemiştir” demiş ve bir ayağını mescidden dışarı atmış, ardındın Ka'b'a, “Kur'ân hangi âyetle başlamaktadır?” diye sormuştur. Übey, “Bismillâhirrahmânirrahim ile” deyince Resül-i Ekrem, “İşte sözünü ettiğim âyet budur” buyurmuştur’. Bu rivayette besmelenin Kur'ândan bir âyet olduğunun delili vardır; şayet besmele süreden sayılsaydı Hz. Peygamber'in Übey b. Ka'a bir değil 100 küsur âyet öğretmesi gerekirdi. Yine besmele başında bulunduğu süreden sayılsaydı Resül-i Ekrem onu Kur'ân'ın anahtarı değil süreden bir âyet olarak kabul ederdi. Şu da bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır ki besmeleyi her bir sürenin başında tefsir etmeyi gerekli görmeyen müfessirin kanaatine göre onun süreden bir âyet olmadığı hususu sabit olmuştur. Yine, müslümanların besmeleyi namazda aşikâre okumayışı, onun, başında bulunduğu sürenin ilk âyetini teşkil etmediğinin diğer bir delilini oluşturmaktadır. Zira herkesçe bilinen bir husustur ki Resülullah'ın (s.a.) besmeleyi aşikâre okumuş olması ve bu hususun yanında bulunan sahâbilere gizli kalması imkân dahilinde bulunmadığı gibi onların bu konuda gaflet edip, kendilerine yönelik dini bir fayda hâsıl olmaksızın Resül-i Ekrem'in sünnetini terketmeleri de mümkün değildir; öyle ki bütün müslümanlar besmeleyi aşikâre okumamayı nesilden nesile devralmıştır, hem de cehren okuma resülün sünneti olsun ve sonra bu husus gizli kalmış olsun! İşte müslümanların bu uygulamasında besmelenin, başında bulunduğu sürenin ilk âyeti olmayışının delili yatmaktadır. Söz konusu hususun bir delili de Resülullah'tan rivayet edilen kutsi bir hadistir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Namazı benimle kulum arasında ikiye taksim ettim. Kul, Elhamdülillah... mâliki yevmid-din'in sonuna kadar okuyunca -ki bunlar üç âyettir-, “İşte bu ilk yarı bana aittir buyurdu. Allah Teâlâ kutsi hadisin devamında ihdinâyı (taat) sonuna kadar zikrettikten sonra, da kuluma aittir dedi. Hadisi bu beyanıyla Fâtiha'nın ihdinâdan itibaren sonuna kadar olan kısmının üç âyet olduğu sabit olmaktadır, çünkü sürenin ikiye taksimi ancak bu şekilde düzenine girer. Cenâb-ı Hak kutsi hadisteki beyanında, 'İyyâke na'budu ve iyyâke nestain âyeti için, Bu benimle kulum arasında ikiye bölünmüştür” buyurdu”. Böylece bu kısmın tek âyet olduğu ortaya çıkmış oldu. Sonuç olarak Fâtiha süresi besmele hesaba katılmaksızın yedi âyetten ibaret kaldı. Zaten bütün âlimlerin görüşü de sözü edilen sürenin yedi âyetten oluştuğu yönündedir. Bir de besmele taksim hadisinde söz konusu edilmemiştir, demek ki Fâtiha süresi onsuz yedi âyetten ibarettir. Enes b. Mâlik'ten (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resülullah'ın (s.a.), Ebü Bekir, Ömer ve Osman'ın (r.a.) arkasında namaz kıldım, bunların hiçbiri bismillâhirrahmânirrahimi aşikâre okumamıştır”. Hz. Ali (r.a.), Abdullah b. Ömer ve bir grup âlimden de aynı mahiyette bir görüş rivayet edilmiştir". Ümmet içinde şöhret bulan kanaat de budur. Şunu da ilâve etmek gerekir ki Hz. Peygamber'e nisbet edilen sihir kıssasında” ipliğe atılmış düğümlerin on bir tane olduğu ve Resülullah'ın besmele çekmeden Muavvizeteyn'i okuduğu nakledilmektedir?. Diğer sürelerin Muavvizeteynden bir farkı yoktur. Bir de besmele her sürenin başlangıcı kabul edildiği takdirde eüzü konumuna girer’. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. [Fâtiha Süresinin İslâm Dinindeki Yeri ve Namazda Okunuşu] Bizim kanaatimize göre Kur'ân'ın anahtarını teşkil eden Fâtiha süresinin içerdiği muhteva bütün insanlar için vazgeçilmez bir konuma sahiptir. Çünkü bu muhtevada Allah'a yönelik övgü, şan ve şerefle nitelemenin yanında O'nun birliğinin dile getirilmesi, kendisinden yardım ve hidâyet talep edilmesi vardır. Bunların hepsi aklı yerinde olan insanların tamamı için gerekli şeylerdir. Şöyle ki bu anlatılanların temel muhtevasında yaratıcının gerektiği şekilde tanınması ve lâyık olduğu biçimde övülmesine dair ilkeler mevcuttur. Zira bütün mahlükata nimetlerini iptidaen veren O'dur, her kulun ihtiyacı ve her talep sahibinin arzı O'nun katına yöneliktir. İşte anlattığımız bu özellikleribünyesinde toplamış olması sebebiyledir ki Fâtiha süresi Allah'ın kulları için vazgeçilmez bir mertebeye sahip olmuştur. Fâtiha'nın namazda okunmasının konumu farz derecesinde değildir. Aslında Fâtiha, zât-ı ilâhiyyeyi yaratılmışlık sıfatlarından tenzih etmeyi amaçlayan tesbihler ve O'nu yüceltmeyi hedefleyen tekbirler gibidir. Bunun yanında Fâtiha namaz ibadetine bağlı olmayarak herkese farzdır, çünkü hiçbir insan için Rabb'ini yakışmayan sıfatlardan tenzih etmemesi ve O'nu yüceltmemesi mümkün değildir. Ne var ki bu husus Fâtiha'yı namazda okumanın farziyetini gerektirmediği gibi mutlak farziyeti vurgulama konumunda bulunmamak şartıyla Fâtiha'nın içinde yer aldığı başka herhangi bir amelde de farz oluşunu gerektirmez. Ancak bütün bunlar sözü edilen sürenin muhtevasının tüm insanlar için gerekli olduğu yolunda bahis konusu ettiğim hususun dışında kalır. Fâtiha'nın namazda okunmasının farz olmadığı konusuna gelince, bu hususu birkaç yolla ispat etmek mümkündür. Birincisi namazda kırâatın farziyetine, “Kur'ân'ın kolayınıza gelen bir kısmını okuyunuz”? meâlindeki âyet-i kerime ile vâkıf olmuş bulunmaktayız. Bu ilâhi beyanın konumuza delil teşkil etmesi de iki açıdandır. Birincisi Fâtiha'nın dışındaki süre veya âyetlerin daha kolay olmasının imkân dahilinde bulunmasıdır. İkincisi sözü edilen âyet çerçevesinde kırâatın farziyeti bu görevin hafifletilip kolaylaştırılması suretiyle bizlere yönelik bir lutf-ı ilâhi biçiminde olmasıdır. Namazda mutlak mânada Kur'ân okumak farz olmasaydı, okumamamızda mümkün olacağından kırâatın bizim için kolaylaştırılmasıyla Allah'a yönelik şükür borcumuz gerçekleşmezdi. Şunun da belirtilmesi gerekir ki Fâtiha'nın zaruri olarak okunması halinde bizim için seçim hakkından söz edilemez, oysaki sayesinde kırâatın farziyetini öğrendiğimiz âyet kolay olanın tercih edilmesi konusunda seçim imkânı getirmektedir. Sonuç olarak bahis mevzuu kırâat âyetinin Fâtihadan başkasına da şâmil olduğu sübüt bulmuştur. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. İkincisi Resülullah kutsi hadisinde, Cenâb-ı Hakk'ın Fâtiha'yı hamd ve senâ statüsünde kıldığını haber vermiştir ki bu, namazın ikiye taksim edilişi hadisinde yer almıştı, böylelikle Fâtiha bu makamda kırâat edilir olmuştur; gerçekte sözü edilen süreye ille de namazda okunması konumu biçilmemiş, bunun yerine dua ve senâ statüsü verilmiştir. Dua ve senâ ise namazın farzlarından değildir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Üçüncüsü Abdullah b. Mes'üddan (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber bir geceyi Mâide süresinde “in tüazzibhüm” diye başlayan âyetle" ihya etmiştir; Resül-i Ekrem kıyamda iken sözü edilen âyeti okuyor, rüküda, secdede ve ka'dede de aynı âyeti tekrar ediyordu”. Şu halde namazda başka değil mutlaka Fâtiha'nın okunmasının belirginlik kazanmadığı ortaya çıkmaktadır. Bir diğer husus da Resülullah'tan nakledilen ve içinde, “Geri dön ve yeniden namaz kıl, zira sen namaz kılmış sayılmazsın!” ifadesi geçen hadisin de bizim kanaatimizi desteklemesidir. Çünkü Hz. Peygamber namazın nasıl kılınacağını öğrettiği o kişiye, “Kur'ân'ın sana kolay gelen bir kısmını namazında oku!” demiştir". Demek ki farz olan bundan ibarettir. Bir de Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Fâtiha'sız namaz kılınamaz” buyurmuştur. Hz. Peygamber'den Fâtiha'nın namazdaki konumunun açıklanması da şu şekilde nakledilmiştir: “İçinde Fâtiha'nın okunmadığı bir namaz eksik olup kemaline ermemiştir”"5. Fasit olan bir ibadet eksik olmakla vasıflandırılamaz, hadiste zikredildiği şekilde nitelenen bir ibadet eksik olmakla beraber câiz olan ibadettir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla Fâtiha, sonunda “âmin!” denilmesiyle özellik kazanmış bir süredir, zira Fâtiha (namazın) Allah ile kul arasında ikiye taksim edildiğini beyan eden hadisin zikrettiğine göre dua süresi diye isimlendirilmiştir. Diğer bazı sürelerde de dua cümleleri bulunmakla birlikte onlar bu özelliğe sahip kılınmamıştır. Bu sebeple de Fâtiha'nın sonundaki âmin aşikâre söylenmemiştir. Burada takip edilecek yol besmelede zikrettiğimiz gibidir. Şu da var ki besmele dua konu- RÜ muna Fâtihadan daha elverişlidir. Aslında bütün dualarda sünnete uygun düşen onların gizli olmasıdır. Bu konudaki kaide şundan ibarettir: İmamın ve cemaatin iştirak ettiği her türlü zikir ve duanın sünnete uygun şekli gizli olmasıdır, bundan sadece ihtiyaç hissedildiğinde duyurmaya vesile olanlar istisna edilir. Bu kural Fâtiha'nın sonundaki “veleddâllin”in ardından söylenecek âmin duasını da kapsar, çünkü burada duyurma ihtiyacı yoktur, böyle yerlerde izlenecek yol gizliliktir. Mamafih âminin gizli olduğu hakkında tevâtüre varan hadisler de mevcuttur. Aşikâre söylendiğine dair haberler ise Asr-ı saâdet'te cemaatle namaz kılınmaya başlandığının ilk dönemlerine ait olmalıdır. Nitekim Resülullah bazan kırâatını gündüz namazında da cemaate duyuruyordu. Hz. Peygamber'in âmin dediğine dair haber onun -gizli aşikâr yönü kastedilmeksizin- bu kelimeyi okuduğunun haber verilmesinden ibaret de olabilir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Fâtiha birçok iyilik özelliğini bünyesinde toplamış bir sûredir. Onun içerdiği her bir özellik de kendi türündeki bütün hayırları ihtiva etmektedir. Sözü edilen özelliklerden biri şudur ki Fâtiha'nın, “Hamd âlemlerin rabbi olan Allah'a mahsustur” mânasına gelen, “el-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemin” şeklindeki ilk cümlesinde bütün nimetlere mukabil şükrün tevcihi ve bunların ortağı bulunmayan Allah'a nisbet edilişi vardır; ayrıca bu cümlede Cenâb-ı Hakk'a imkân dahiline giren en üst derecede övgü mevcuttur, bu da sözünü ettiğimiz gibi ilâhi nimet ve lütfun bütün yaratıklarına şâmil olmasıdır. Bundan başka Fâtiha süresinde Allah Teâlâ'nın, mahlükatın tamamını başlangıçta yaratması ve onları yaşatıp geliştirmesine yönelik rubübiyyetinde tek ve bir oluşunun ifadesi vardır, bu da “rabbi'l-âlemin” nazm-ı celili ile sabittir. Aslında bu anlatılanların her biri dünya ve âhirete ait iyiliğin özelliklerini kendisinde barındırmakta ve içten gelen bir samimiyetle bu âyeti okuyan kimseye dünya ve âhiret selâmetini temin etmektedir. EU Fâtihada aziz ve celil olan Allah'ı öyle iki isimle niteleme özelliği vardır ki, Cenâb-ı Hak, kendisinden başka herhangi birinin o isimlerin içerdiği mânalardan birine sahip bulunması veya buna kendi kendine hak kazanabilmiş olmasından münezzeh ve beridir. Bunlar da Allah ve Rahmân isimleridir. Bir de sözü edilen sürede Allah Teâlâ'yı öyle bir rahmetle vasıflandırma mevcuttur ki kurtuluşa eren herkesin necatı ve mutluluğa kavuşanların saadeti bu rahmet sayesinde mümkün olmakta, ayrıca bütün tehlikelerden aynı rahmetin yetişmesiyle sakınılabilmektedir. Şunu da eklemek gerekir ki Cenâb-ı Hakk'ın engin rahmetinin bir tecellisi de yaratıkların birbirlerine gösterdikleri şefkat ve merhameti yaratmış olması şeklindedir. Fâtiha süresinde ayrıca Allah'ı şan, şeref ve güzel övgü ile niteleme çerçevesinde kıyâmet gününe iman etme esası vardır, bu da “mâliki yevmid-din” âyetiyle sabittir. Fâtihada bütün bunlardan başka, tevhid ilkesi, ibadeti O'na özgü kılmak ve bunda samimi davranmak türünden olmak üzere kullar için gerekli olan hususlar da mevcuttur. Bunun yanında her türlü yücelik ve şerefin ancak aziz ve celil olan Allah varlık sayesinde elde edilebileceği gerçeği, bütün ihtiyaçların O'naarzedilmesi, bunların yerine getirilmesi ve taleplerin elde edilebilmesi için O'ndan yardım istenmesinin ilkeleri vardır; hem de bütün bu dileklerin kalp huzuru ve gönül ferahlığıyla olması konumunda; çünkü ilâhi yardımın gerçekleşmesi halinde başarısızlık bahis konusu değildir, O'nun koruması durumunda haktan sapma ihtimali yoktur. Sözü edilen sürede bir de Allah'ın rızâsını sağlayacak yolun talep edilmesi ve tekrarlanan her zaman dilimi içinde azgınlık ve sapıklığa sebep olacak şeylerden korunmasının istenmesi vardır. Bu talep ve istekte bulunurken Allah'ın hidâyet vermesi halinde kimsenin yoldan sapmayacağı, ümit ve korkunun başkasından değil sadece O'ndan olacağı bilincinin de taşınması gerekmektedir. Zaten kullara ait bütün işler ve uğraşlar bu çizgi üzerinde seyreder: Tuttuğu yolun amacına ulaşması ve arzusunu gerçekleştirmesi için bir vasıta kılmasını Cenâb-ı Hak'tan ümit edip beklemek. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. --- Dipnotlar: ? Mâlik, el-Muvatta, “Nidâ”, 37; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 241, 285, 460; Müslim, Buna göre “Sırâtallezine en'amte aleyhim” kısmı müstakil bir âyet olmaktadır. İbn Kesir, Tefsir, 1, 17; Âlüsi, Ruhu'-meâni, I, 25. bk. İbn Kesir, a.g.e., 574. İbn Kesir hadisin isnadında bazı problemlerin bulunduğunu kaydetmektedir.? Müelliflmam Mâtüridi, Kur'ân okunacağı zaman eüzü ile başlamayı emreden âyet-i kerimeye işaret etmektedir. “Eğer kendilerine azap edersen şüphesiz onlar senin kullarındır. Şayet onları bağışlarsan şüphesiz izzet ve hikmet sahibi sadece sensin”. 12 Ahmedb. Hanbel, el-Müsned, II, 222; V, 149; Nesâi, “İftitâh”, 79; İbn Kesir, Tefsir, Il, 121. Ebü Hureyre'den rivayet edildiğine göre bir gün Hz. Peygamber mescide girmiş, ardından biri gelip namaz kılmış ve Resülullah'ın yanına gelip selâm vermiş. Resül-i Ekrem selâmını aldıktan sonra kendisine, “Yerine dön de yeniden namaz kıl, zira sen namaz kılmış sayılmazsın” buyurmuştur. Sahâbi geriye dönüp daha önce olduğu gibi kılmış, sonra gelip Hz. Peygambere selâm vermiş, Resülullah yine aynı talimatı vermiş ve bu durum üç defa tekrarlanmıştır. Yukarıda geçen taksim hadisinin bir bölümüdür. “ oo bk.Buhâri,“Ezân” 111; Müslim, “Salât” 72.

Fatiha 1:2

“Hamd Allah'a mahsustur.” Yüce övgülere mazhar bulunan Allah'ın kendini övmüş olması ihtimal dahilindedir; bunun sebebi insanların O'nun zâtından ötürü hamd ve övgüye lâyık olduğunu anlaması ve O'na hamdetmesidir. Eğer denilirse ki: Benzeri bir davranış insanlar için makbul olmadığı halde Allah'ın kendisini övmesi nasıl mümkün olabilir? Şöyle cevap verilir: İki sebeple mümkündür. Birincisi Allah övgüye başka biri sayesinde değil zâtından ötürü lâyıktır. Binaenaleyh bu ilâhi beyanda, Cenâb-ı Hakk'ın kendisini övmek suretiyle insanları nezdine yaklaştıracak davranışı tanıtması ve bu yolla onların Allah'ı övmesi bahis konusudur. Diğer varlıkların övgüye lâyık olması ise ancak Allah Teâlâ sayesinde gerçekleşebilir. Şu halde diğer varlıklar övgülerini kendilerine değil O'na yöneltmek durumundadır, çünkü onlar övgüye bizzat değil Allah'ın lütfuyla mazhar olmuşlardır. İkincisi Allah Teâlâ hamd ve senâya lâyıktır, çünkü O'na yamânacak bir kusur ve dokunacak bir âfet yoktur ki kendisine eksiklik getirmiş olsun, yine O, herhangi bir emre de muhatap değildir. Kul ise kendisine ârız olacak kusurlar ve gelebilecek âfetlerden beri değildir; ayrıca kul emri yerine getirmekle övgüye mazhar olurken onu terketmekle de yergiye mâruz kalır. İşte bu durumlarda eksiklik bahis konusudur. Böylesine gereken şey, rahmetiyle kuşatması ve kusurlarını bağışlaması için Allah'a sığınıp yakarışta bulunmaktan ibarettir. Kendini büyük görmenin (tekebbür) konumu da bunun gibidir. Biz bu olgu ile rabbimizi över fakat aynı şeyi başkasına nisbet etmeyiz. Çünkü kulun büyüklenmesine vesile olacak bir özelliği yoktur. Şu sebeple ki bütün insanlar yaratılışı ve sınava tâbi tutuluşu açısından eşittir. İçlerinden birinin elde edebildiği bir üstünlük veya bir yücelik varsa buna kendi başına değil Cenâb-ı Hak sayesinde mazhar olmuştur. Binaenaleyh ona düşen görev hemcinslerine karşı büyüklenmek değil, yüce Rabb'ini tenzih etmek ve şükrünü eda edebilmek için O'na sığınmaktır. Allah Teâlâ ise beşer için söz konusu olan bu konumdan münezzehtir. Fâtiha'nın başındaki “elhamdülillah” beyanının zımnında “elhamdülillah deyiniz” şeklinde bir emrin bulunması mümkündür. Çünkü hamd Allaha nisbet edilen bir vasıf olup bunu kendisine izafe etmemiz gerekmektedir. Bu sebeple de hamd görevini yerine getirmemizi emretmiş olması muhtemeldir. Âyetteki hamd iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi İbn Abbas'tan (r.a.) gelen rivayettir. Buna göre “elhamdülillah” yaratıklarına olan lütufları sebebiyle şükür Allaha mahsustur, mânasına gelir”. Âyetin yorumu da Allah'a şükür tevcihinde bulunmayı emretme şeklinde olur; bu aynı zamanda elden gelen bütün imkânları kullanmak suretiyle itaatkâr olmayı içerir. Nitekim Resül-i Ekrem'in (s.a.) ayakları şişinceye kadar namaz kıldığı rivayet edilmiştir. Bu münasebetle kendisine, “Allah geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamış değil midir?” diye sorulmuş, o da, “Şükreden bir kul olmayayım mı?” şeklinde cevap vermiştir", Bu davranışıyla Hz. Peygamber bütün taat çeşitlerini Allah'a şükür statüsünde tutmuştur; buna göre Allah'a itaat ve kullukta bulunan O'na şükretmiş olur. Âyetin yorumu da bu mânaya gelir. İkincisi, hamdin aziz ve celil olan Allaha senâ, övgü, lâyık olduğu şekilde nitelendirilmesi, ayrıca nimetleri sadece O'ndan bilmek, kullarına lütuf ve ikramda bulunma konusunda ortağının olmadığına kesinlikle hükmetmek suretiyle şanına yakışmayan şeylerden O'nun tenzih edilmesi mânasını taşımasıdır. Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu hadis bu ikinci yorum çizgisi üzerindedir: “Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurur: Namazı benimle kulum arasında ikiye ayırdım. Kul, 'el-Hamdü lillâhi rabbi'l-âlemin? dediğinde Allah Teâlâ, “Kulum bana hamdetti' buyurur”. Burada Cenâb-ı Hak hamdi nakledildiği konumda kılmış ve iki açıdan onu kulundan vâki bir senâ olarak kabul etmiştir. Birincisi kul rubübiyyeti âlemin tamamında Allah'a nisbet etmiş ve başkasından nefyetmiştir. İkincisi Allah Teâlâ Fâtiha'yı “salât” diye isimlendirmiştir. Salât kelimesi ise senâ ve duanın ismidir, bu da yerginin aksi ve karşıt anlamlısıdır. Yerilmekten beri oluşla nitelemek doruk noktasında övgü ve senâyı ifade eder. Bu sebepledir ki şükür ile hamdin tevcih edilmesi arasında fark gözetilmiştir. Şöyle ki Resülullah'tan, “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a da şükretmez”” meâlinde nakledilen hadis gereğince insanlara teşekkür etmekle emrolunduk. Hz. Peygamber bu hadisinde şükrü, yapılan iyiliğe mukabelede bulunma konumunda tutmuştur. Hamd (övgü) ise birini lâyık olduğu şeyle nitelemek demektir. Bu sebeple hamd sadece Allah'a yönelik olarak münasip görülmüştür. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. “Âlemlerin Rabb'i” İbn Abbas'tan (r.a.) “âlemlerin efendisi (seyyid)” diye tefsir ettiği rivayet edilmiştir”. Âlem yeryüzünde hareket eden herkes ve her şeydir. Rab bazan efendi oluş değil rubübiyyet anlamına gelir, zira ter- EM biye mânasından hareketle insan türü ve diğerlerinden olmak üzere her şeyin Rabb'i, göklerin ve yerin Rabb'i, arşın ve benzerlerinin Rabb'i demek mümkündür, fakat göklerin ve benzerinin seyyidi demek isabetli değildir. Rab ismi mâlik anlamına da gelir, çünkü kendisine mülk nisbet edilen herkese o mülkün mâliki denebilir ama efendisi (seyyid) denemez, efendi sadece insanlar hakkında kullanılır. Rab ismi bu mânaların tamamını içermektedir, bu sebeple onu mâlik mânasına yorumlamak daha münasiptir. Bununla birlikte İbn Abbas'tan (r.a.) rivayet edilen mâna da ihtimal dahilindedir, çünkü gerçekte Allah zikredilenin (şuurlu canlılar) seyyidi ve Rabb'idir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Müfessirler âlemin kelimesi hakkında farklı görüşler beyan etmiştir. Bir kısmı âlemini yeryüzünde hareket eden bütün canlılara, bazıları da yeryüzünde ve başka yerlerdeki canlılara şâmil kılmıştır. Diğer bir grup da, “Allah'ın şöyle şöyle âlemleri vardır” demiştir. Bize göre isabetli yorum kelâm âlimlerinin, “Âlemin kelimesi yeryüzündeki bütün yaratıkların ve bütün mahlükâtın ismidir” diye ittifak ettikleri görüştür. Tefsir âlimlerinin telakkisi de benzer bir sonuca varır, şu kadar var ki onlar belli şeylerin isimlerini zikretmişlerdir. Kelâm âlimlerinin yorumu onların söylediklerini de, diğerlerini de kapsamaktadır. Âlem (Allah'tan başka) her varlığın adıdır, “halk” da aynı durumdadır. Bu kelimeleri “âlemin ” ve “halâik ” şekline koymak cem'u'l-cem' (pal! gaz) statüsüne girer, ancak muhtevalarında herhangi bir değişiklik meydana gelmez. Sözü edilen kelimelerin çoğul sigaları her dönemin âlemi ve her dönemin yaratıkları anlamına da alınabilir, zira âlem sürekli olarak yenilenir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. [Allah'ın Varlığı] Rabbi'l-âlemin terkibinde aziz ve celil olan Allah'ın bütün âlemlerin Rabb'i olduğunun beyan edilişi vardır: Eskiden gelip geçenler, sonraya kalanlar, geçmişte var olanlar, gelecekte var olacakların hepsi. Kimse bu beyanı yalanlamaya dair bir şey söylemeye veya rubübiyyetin bir kısmını kendisine nisbet etmeye güç yetirememiştir. Bu durum Allah'tan başka Rab olmadığını ve âlemde O'ndan özge bir yaratıcının bulunmadığını göstermektedir; zira ilkin yaratıp icat eden bir hakim veya ilâhın bulunup da bu fiilini zâtına nisbet etmemesi, kendisine ait olanı başkasınınkinden ayırıp bildirmemesi ve başkası sayesinde değil, kendi zâtıyla varlık kazanan yaratıkların konumunu belirlememesi mümkün değildir. Kur'ân-ı Kerimde, “O'nunla beraber hiçbir tanrı yoktur. Aksi takdirde her tanrı kendi yarattığını sevk ve idare eder...” meâlindeki âyetin mânası da aynı mahiyettedir. İşte bu husus ve buna ek olarak birbirine zıt birçok şeyin bir arada bulunmasına rağmen tabiatın idare edilişinde gözlenen âhenk, tabiat varlıklarının hayatlarını sürdürebilmeleri için birbirine muhtaç olmaları, birinin faydalarının diğerinin varlığına bağlı kalması, bunlardan başka aralarında ilişki bulunan nesnelerin uzak mekânlarda yer tutması ve karşıt durumda bulunması, evet bütün bunlar şu gerçeğin açık bir delilini teşkil etmektedir ki sözü edilen her şeyin yöneticisi birdir ve bu tür bir yönetimin hakkıyla âlim olmayan bir varlık tarafından yürütülmesi mümkün değildir. Yardımı istenecek olan yalnız Allah'tır.

Fatiha 1:3

Rahmân ve rahim “rahmet” kökünden türetilmiş iki isimdir. Bu ikisi hakkında “biri ötekinden daha ileri derecede olmak üzere ince, rakik, yufka” diye mâna verildiği nakledilmiştir”. Kelimelere bu mânayı verdiği söylenen kimse biri diğerinden daha ileri derecede olmak üzere, “latif” nezaket ve merhametle muamele eden mânasını kastetmiş olmalıdır. Bunun da ispatı iki şekildedir. Birincisi bu konuda nakli delilin gelmesidir, zira Kur'ân'da da yer aldığı üzere Allah Teâlâ'nın isimleri arasında latif kelimesi mevcuttur, buna mukabil naslarda rakik ismi zikredilmemiştir. Latifin mânası, Allah'ın, gizli kalan hususları ortaya çıkarması ve bunların kendisince bilinir hale gelmesidir, meselâ şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Yaptığın iş bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa vebu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde de bulunsa yine Allah onu kıyâmet gününde karşına getirir. Muhakkak ki Allah en ince işleri görüp bilmektedir (latif) ve her şeyden haberdardır (habir)”. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. İkincisi latif vefakârlığa, şefkat ve merhamete işaret eden bir kelimedir, rikkat ise kalınlık ve yoğunluğun zıddı olarak bir şeyin ince oluşu mânasına gelir. Nitekim filan yufka yüreklidir denilir. Şayet filan latiftir denilecek olursa bununla vefakâr, merhametli mânası kastedilmiş olur. Bu sebeple Allah Teâlâ hakkında latif ismi kullanılır ama rakik kullanılamaz. Zaten, “Rahmân” ism-i celilini, “Rızıklarını vermek suretiyle halkına merhamet eden” (latif) şeklinde tefsir eden de aynı düşünceden hareket etmiştir, ilk dönem âlimlerinden bazıları latif isminin yoğun ve kalın olmanın zıddı mânasındaki “letâfet”ten geldiği görüşünü benimsemişse de bu, isabetli olmaktan uzaktır, kelime “Tütuf”tan gelmektedir. Yukarıda İbn Abbas'a atfen sözü edilen “biri ötekinden daha ileri derecede olmak üzere rakik” mânası da lütuf muhtevası çerçevesindedir. Bu ifade iki ihtimal taşımaktadır. Birincisi rahmân ve rahim kelimelerinden biriyle (rahim) vâki olan lütuf daha hususi, daha münasip, daha tam ve kâmildir, bu da müminlere olan rahmetidir; şöyle ki, “Allah müminlere karşı rahimdir” denilir ve bununla onları diniyle müşerref kılması kastedilir. Ayrıca O, Muhammed ümmetini aralarında merhametli oluşla nitelemiştir”; bunun yanında Allah müminleri başkaları için irade buyurduğu dünya nimetlerine ortak kılmış ve aralarında fark gözetmemiştir. Görmez misin ki, “Allah müminlere karşı Rahmân'dır” denmediği halde “rahimdir” denilmektedir. Yine genel bir ifade kullanılarak, “Kâfirlere rahimdir” söylenmesi doğru değildir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. İkinci bir yorum da “rahmân ve rahim'den her birinin lütuf ve ihsana digerinden daha çok işaret etmesidir. Bir bakıma bu iki ismin yan yana gelmesi en üst noktada lütfun ifadesini amaçlamıştır, öyle ki her birinde bulunan ilâhi lütfu tam mânasıyla anlamak imkânsız hale gelmektedir. Ya da her bir ismin içerdiği lütfun doruk noktasını belirleyemeyen bir niteleme mânası kastedilmiştir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Söz konusu edilen meselede bir de şu husus var ki Rahmân ismine sadece Allah Teâlâ lâyık olup başkası onunla isimlendirilemez, rahim ise başkasına isim olarak verilebilmektedir. Buna bağlı olarak Rahmân zati, rahim ise fiili isim olarak nitelendirilmiştir. Bununla birlikte her ikisi de rahmet kökünden türemiştir. Bu telakkinin ispatı Araplar'ın rahmân kelimesini yadırgayışlarıdır, halbuki onlardan hiçbiri rahim kelimesini yadırgamamıştır. Araplar şöyle demiştir: “Rahmân'ın ne olduğunu bilmiyoruz. Emrettiğin şeye secde mi edeceğiz?” Bir de Cenâb-ı Hakk'ın, “De ki: İster Allah deyin ister Rahmân deyin; hangisini derseniz olur”? meâlindeki beyanı Rahmân'ın fiili değil zati bir isim olduğunu gösterir. Ne var ki Allah'ın fiili de zati sıfattır, çünkü O'na ait sıfatın başkasının etkisiyle oluşması imkânsızdır; böyle bir şey Allah'a yönelik övgü ve senânın hâsıl olması için başkasına muhtaç olmayı gerektirir. Sonuç olarak böyle bir bağlamda, “Allah övgüye nail olmak için mahlükatı yaratmıştır” gibi bir iddianın ileri sürülmesi söz konusudur. Gerçekte ise O, bundan münezzehtir, aksine zâtından ötürü bütün hamd ve övgülere lâyıktır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Namazın, başka bir deyişle Fâtiha'nın ikiye taksim edildiğini haber veren hadiste şöyle denilmiştir: “Kul, 'er-rahmânirrahim J1 ye JU dediğinde Allah Teâlâ, Kulum bana senâ etti buyurur. Mâliki yevmid-din dediğinde ise Cenâb-ı Hak, ‘Kulum bana şan ve şeref nisbet ett? buyurur.” Bir rivayete göre de Hz. Peygamber sözü edilen ilk âyette şan ve şerefi, ikincisinde ise senâyı söz konusu etmiştir. Aslında bu ikisi aynı sonuca varır, çünkü senânın mânası şeref, lütuf ve cömertlikle nitelemekten ibarettir. Temcid de aynı şeylerle vasıflandırmayı ifade eder. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. “Mâliki yevmi'd-din”in hesabın görüleceği ve amellere karşılık verileceği gün mânasına geldiği noktasında fikir birliğine varılmıştır. Cenâb-ı --- Dipnotlar: o Müellifşu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Muhammed Allah'ın elçisidir, ona mensup olanlar inanmayanlara karşı sert, kendi aralarında ise merhametlidirler”.

Fatiha 1:4

Hakkın, “Amellerimizin karşılığını bulacak mıyız?” ve “O gün Allah amellerinin tam karşılığı olan cezalarını verecek” şeklindeki beyanlarında yer alan din kavramı da aynı mânaya gelir, bu da dünyada işlenen amellerin karşılığı (ceza) demektir”. “Davranışına uygun düşen karşılık ne ise onu bulursun”” mânasında insanlar arasında yaygınlaşan söz de bu esasa dayanır. “Mâliki yevmi'd-din” âyetinin mânası, kıyâmetin zâlimlere boyun eğdirilen gün olma esprisine dayandırılmış olabilir, zira kıyâmet gününün mahiyeti, yüksek mertebesi ve Rabb'inin nezdindeki üstün konumu bu çerçevede belirginlik kazanır. Sözü edilen âyet-i kerimede Cenâb-ı Hakk'ı henüz mevcut olmayan bir şeye mâlik olmakla nitelemenin delili vardır ki bu, kıyâmet günüdür”. Şu halde Allah Teâlâ vasıflandırılmaya lâyık olduğu bütün sıfatlara başkası sayesinde değil bizzat lâyıktır. Bu sebeple biz, “Allah ezelde yaratıcı, ezelde rahim, ezelde cömert, ezelde işitendir” demeyi esas kabul ettik, her ne kadar bu sıfatların konusunu oluşturan hususlar ezelde bulunmuyor idiyse de. Bunun gibi, “O, ezelde her şeyin Rabb'i ve her şeyin ilâhıdır” da deriz, her ne kadar şeyler sonradan vücut buluyorsa da. Benzer bir şekilde bu günden “ceza ve mükâfat gününün mâliki” buyurmuştur, halbuki sözü edilen gün henüz gelmemiştir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

Fatiha 1:5

[İman'da İstisnâ] Yalnız sana kulluk ederiz meâlindeki ilâhi beyanda -nihai gerçeği bilen Allah'tır- gizli bir emir sigası bulunmaktadır, yani, “Böyle söyle!” Ayrıca ibarenin kuruluşu bunu söyleyen kişinin “inşallah” demesine müsaade etmemiş, aksine kendisinden kesin bir ifade kullanmasını istemiştir.” Aslında böyle bir yerde inşallah demek (istisnâ) iki mânaya gelmektedir. Birincisi kullanılacak ifade kişinin kendi halinden haber vermesine yorumlanır. Bu durumda müminin tevhid inancını dile getirirken inşallah dememesi gerekir, çünkü böyle bir yerde sözü edilen ifadeyi kullanan kimse şüphe ve tereddüdünü dile getirmiş olur. Halbuki Allah Teâlâ müminleri şöyle vasıflandırmıştır: “Müminler Allah'a ve resulüne iman edip de bunda asla şüpheye düşmeyen kimselerdir” Ayrıca Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme en üstün amelin ne olduğu sorulmuş, o da, “Tereddüt taşımayan imandır” buyurmuştur.” İkincisi iman alanında tereddüt edilen bazı hususlardan dolayı olabilir. Ne var ki bunlar iman konularının bütününü oluşturan manzumenin (mezhep) itikadi meselelerini teşkil ediyorsa burada da şüphe edilmesi mümkün değildir. Zira mezhepler muvakkat zamanlar için değil sürekli olarak benimsenir. Bu sebeple de imanda inşallah demek hiçbir zaman isabetli değildir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. “Yalnız sana kulluk ederiz” meâlindeki ilâhi beyan iki mânaya alınabilir. Birincisi tevhiddir. İbn Abbas'ın (r.a.), “Kur'ânda yer alan bütün ibadet kavramları tevhid mânasına gelir” dediği rivayet edilmiştir.” Diğer mâna ise buradaki ibadetin Allah'a kulluk edilmesine vesile olan her türlü taatten ibaret olmasıdır. Sözü edilen iki mâna son tahlilde aynı noktada toplanır. Çünkü kulun bütün ibadetlerinde Allah'ı tek mâbud olarak tanıması ve hiçbir kimseyi O'na ortak koşmayıp kulluk görevini Allah'a has ve münhasır kılması gerekmektedir. Böylece kul hem ibadette hem de diğer bütün dini davranışlarında tevhid ilkesini uygulamış olur. Yapılan bu yoruma bağlı olarak müminin ümidini, korkusunu ve yerine getirilmesini istediği bütün ihtiyaçlarını yaratıklardan uzaklaştırıp Allah Teâlâ'ya arzetmesi gerekmektedir. Bunun bir delili de şudur: “Ey insanlar! Allah'a muhtaç olan sizsiniz. Allah ise kimseye muhtaç değildir ve övülmeye lâyık olan yegâne varlık O'dur”. Bu açıdan bakıldığında mümin Allah'tan başkasına gerçek mânada ümit bağlamaz ve ihtiyaçlarını ona arzetmez. Yine mümin herhangi bir yaratıktan, sadece Cenâb-ı Hakk'ın takdir ettiği belâlardan birinin kendisine gelmesine O'nun tarafından sebep kılınması açısından korkar; evet bu durumda ondan endişe eder. Ya da mümin Allah'ın kendisine lütfedeceği bir nimetine kulunu vesile kılmasını umar, bundan ötürü beklenti içinde bulunur; ama kul bu davranışıyla hak yoldan sapmış olmaz. Sonuç olarak tasvir edilen bu davranışlar çerçevesinde günahın bütün çeşitlerinden Allah'a sığınma ve bütün iyilik türlerine ulaşmayı O'ndan isteme durumu ortaya çıkar. [İnsana Ait Fiiller ve Allah'ın Yardımı] “Ve yalnız senden yardım dileriz?” Bu ilâhi beyan insanın din ve dünya ile ilgili bütün ihtiyaçlarını yerine getirmesi konusunda Allah Teâlâdan yardım dilemeyi ifade eder. Ayrıca bu ilâhi kelâmın “yalnız sana kulluk ederiz” ifadesiyle oluşan Allah'a sığınmanın ardından, emrettiği kişinin yerine getirmesi ve yasakladığından korunabilmesi için O'ndan yardım dileme mânasına gelmesi de mümkündür. Nitekim insanlar arasındaki yaygın uygulama da aynı çizgi üzerinde seyreder. Onlar Allah'tan başarıya ulaştırmasını, yardımını esirgememesini ve dinen yasaklanan davranışlardan korumasını niyaz ederler. İyi kulların uygulaması hep bu yolu takip edegelmiştir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Burada bahis konusu edilen başarı ve yardımın Cenâb-ı Hak'tan talep edilmesi Mu'tezile'nin insana ait fiillerin yaratılması anlayışına göre doğru değildir. Çünkü kulun mükellef kılındığı şeyleri yerine getirebilmesi için gerekli olan imkânlar kendisine verilmiştir. Mu'tezile'ye göre yükümlü tutulduğu hususları yerine getirmesi için gerekli olan imkânlardan bir tanesi bile Allah nezdinde kaldığı takdirde kulun mükellef olması câiz değildir. Dolayısıyla insanın zaten kendisine verilmiş bulunan bir şeyi istemesi ilâhi lütfu gizlemesi anlamına gelir, bu ise nimete karşı nankörlüktür. Sonuç olarak sanki Cenâb-ı Hak, nimetlerine karşı nankör davranmayı, onları gizlemeyi ve problem çıkarmak için istemeyi emretmiş gibi olur. Allah hakkında böyle bir zan taşımak ise küfürdür. Bir de Mu'tezile anlayışına göre kulun talep ettiği şey Allah'ın lütfu kapsamında bulunmuş olabilir, fakat O, tamamını kula vermemiştir; ya da bulunmaz. İkinci durumda onu istemek Cenâb-ı Hak'la alay etme anlamına gelir. Çünkü birinden kendisinde bulunmayan bir şeyi isteyen kimse yaygın telakkiye göre onunla alay etmiş sayılır. Şu da var ki insanın talep ettiği şey; a) Ya mükellef tutmakla birlikte onu kuluna vermemesi Allah için câiz olan bir şeydir; bu durumda Muttezile'nin telakkisi temelinden yıkılır, zira onlara göre din açısından kul için yararlı olan bir şeye sahip olup da onu vermediği halde kişiyi mükellef tutması Allah için mümkün görülmez, b) Ya da nezdinde bulunan imkânı kuluna vermemesi Allah için câiz olmaz. Bu durumda kulun talepte bulunması, “Allahım, bana haksızlık etme!” mânasına gelir. Rabb'i hakkında bilgisi bundan ibaret bulunan kişiye gereken şey yeniden müslüman olmaktır. Şunu da hatırlatmak gerekir ki Allah Teâlâdan yardım talep eden herkes O'nun nusreti geldiği takdirde başarısız duruma düşmeyeceği ve O'nun koruması gerçekleştiğinde doğru yoldan ayrılmayacağı konusunda kesin bir kanaat ve gönül huzuru içinde olur. Ne var ki Mu'tezile'ye göre böyle bir lütufta bulunma imkânı Allah'ın katında bulunmamaktadır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Hz. Peygamber'den (s.a.), Fâtiha'nın ikiye taksim edildiğini haber veren hadiste şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah, Bu benimle kulum arasında iki kısma ayrılmıştır” buyurur” Bu kutsi hadis çerçevesinde Fâtiha'nın “iyyâke na'budu” dışında kalan iki kısmından her birinin Allah'a sığınmayı hedeflemiş olması mümkündür, bu sığınma Cenâb-ı Hakk'a kulluk, O'ndan yardım isteme, ihtiyacını O'na arzetme ve o yüce varlığın ihtiyaçtan müstağni oluşunu ifade etme şeklinde gerçekleşebilir. Sözü edilen bu muhteva Allah'a yönelik senâyı ve her çeşit meşru ihtiyacı O'na sunmayı içerir. İyyâke na'buduü âyetini teşkil eden iki kısımdan birincisinin, içerdiği ibadet ve tevhid ilkeleri sebebiyle Allah'a, “ve iyyâke neste'in” kısmının da kula ait olması da ihtimal dahilindedir, çünkü bu ikinci kısımda kulun, Allah'ın yardımını talep etmesi ve arzusunu yerine getirmesinin temennisi vardır. Nitekim sürenin devam eden kısmının dua üslübuna büründürülmesi bu ihtimali güçlendirmektedir. Yukarıda söz konusu edilen kutsi hadiste de aziz ve celil olan Allah, “Fâtiha'nın bu kısmı kuluma aittir; kulum ne isterse kendisine verilecektir” buyurmuştur”. --- Dipnotlar: Kelâm ilminde irdelenen konulardan biri de kişinin sahip olduğu iman hakkındaki kanaati ve bunu ifade ediş şeklidir. Konu ilmi tartışmaya açılırken iki ifade şekli örnek olarak ele alınır: a) “Ben kesin olarak müminim”; b) “Ben inşallah müminim” Mâtüridiyye âlimleri ikinci cümlenin bir nevi tereddüt taşıması sebebiyle birinci deyişi tercih etmişler, çoğu Selefe mensup diğer bazı âlimler de mânevi halin Allah nezdindeki konumu ve ayrıca imanın insanın ömrünün sonuna kadar devam edip etmeyeceğinin bilinemeyeceği gerekçesiyle ikinci deyişi benimsemişlerdir, bu ikinci anlayışa istisnâ denilmiştir (bk. Nüreddin 32 Burada imanın kalbin, yani psikolojik muhtevanın ameli olduğu hatırlanmalıdır. Hadisin tamamı şöyledir: “Allah nezdinde amellerin en değerlisi tereddüt taşımayan iman, ganimetine dokunulmayan savaş ve Allah tarafından kabul edilen hacdır” (Ahmed b. Hanbel,

Fatiha 1:6

[Hidâyetin Mânası] “İhdina's-sırât” İbn Abbas radıyallahu anhümâ “ihdinâ”ya “erşidnâ” (bizi irşad et) mânası vermiştir”. Aslında irşadla hidâyet aynı mânaya gelir, şu farkla ki hidâyet ilâhi muhabbet ve rızâya ulaştırma çerçevesinde halkın anlayışına irşaddan daha yakındır, çünkü bu kelime halk geleneğinde daha yaygın bir kullanıma sahiptir. Hidâyet kavramı üç mânada kullanılır. Birincisi açıklamaktır (beyan). Bilindiği üzere dini konularda açıklama Allah tarafından yapılmıştır. Bu sebeple Kitap ve Sünnet'te açıklama fonksiyonunu yerine getiren çeşitli ifadelerin varlığı karşısında kimse âyet-i kerimedeki ihdinâ kelimesiyle açıklama mânasını kastetmez. Ancak Mu'tezile mezhebinin mensupları bu anlamı benimsemiştir. İkincisi Allah Teâlâ'nın kulu doğru yola iletmesi ve hak yoldan sapmaktan korumasıdır. Bazılarının vitir namazında okudukları Kunut duasının mânası da aynı şekildedir: “Allahım! Hidâyete erdirdiklerinin içinde bize de daima doğru yolu göster”: Cenâb-ı Hak bu âyetten itibaren sürenin sonuna kadar makbul kulların vasıflarını açıklamaktadır. Şayet âyetteki hidâyet Muttezile'nin dediği gibi beyan mânasına gelseydi onu ifade eden kısımla “gayri'l-mağdübi aleyhim...” kısmının aynı statüde olması gerekirdi. Şu halde Muttezile'nin değil, bizim söylediğimizin isabetli olduğu ortaya çıkmaktadır. Üçüncüsü hidâyeti bizim için yaratmasını isteme mânasında olmasıdır; çünkü hidâyet, fiili olması açısından Allah'a nisbet edilmiştir. O'nun fiilinin eseri olan her şey yaratılmıştır. Bir bakıma kul şöyle demektedir: “Hidâyetimizi yarat!” Bu da hidâyeti bizim kabul etmemizden ibarettir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Allah Teâlâ'nın mümin olmayı nasip etmek suretiyle zaten hidâyete erdirdiği kimsenin onu talep etmesinin iki yorumu vardır. Birincisi Allah'ın lütfettiği hidâyetten ayrılmamayı istemektir. İmanın artmasının mânası da bu çizgi üzerinde seyreder: Daima iman hali üzere olmak. Bu aynı şeye bakan iki adama benzer, bunlardan birinin bakışını başka tarafa çevirmesi halinde diğerinin bakışının artış kaydettiğini söylemek mümkündür. Diğer bir yorum ise şöyledir: Hayatın her kademesinde insanın hidâyet karşıtı davranışlar sergilemesi endişe edilen bir husustur. Fâtiha'da yer alan bu niyaz vesilesiyle Cenâb-ı Hak kişiyi daima hidâyet noktasına iletir. Bu onun için yeniden hidâyeti benimseme anlamına gelir, çünkü mümin her zaman dilimi içinde bir iman hamlesi yapmak suretiyle zıddı olan bir davranışı reddeder. Allah Teâlâ'nın, “Ey iman edenler! Allah'a... olan imanınızı yeni hamlelerle tazeleyin”? meâlindeki beyanı ve benzeri diğer âyetler de aynı durumdadır. Bu ikinci yorum da ziyade mânasına alınabilir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Sırât kelimesi yapılan bütün yorumlarda “yol” mânasına gelmektedir, Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanlarında olduğu gibi: “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur”, “De ki: “İşte bu, benim yolumdur”. Müfessirler âyetteki sırât kelimesiyle ne kastedildiği konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir kısmı sırât Kur'ândır, bir kısmı da imandır demiştir. Hangisi kabul edilirse edilsin sırât eğriliği ve sapması olmadan varlığını sürdüren, içinde çelişkiler bulunmayan mânevi bir yoldur“. Bu yoldan ayrılmayan Fâtiha'da anlatılan ilâhi lütuflara mazhar olur. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. “el-Müstakim.” Bunun mânasını “el-kâim” diye belirleyenler olmuştur; yani kesin akli ve nakli delillerle sabit olan; öyle ki hiçbir karşı fikir onu yok edemez. Parlak delillerini ne düşünce cambazlarının kurnazlığı ne de şüphecilerin aldatıcı kanıtları çürütebilir. Bir görüşe göre müstakim “kendisine uyup sadakat göstereni doğru yola sevkeden, kurtuluşa ulaştırıp cennete koyan” demektir. Diğer bir yoruma göre ise müstakim “sayesinde doğru yola girilen” anlamına gelir, tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanında olduğu gibi: “Allah gündüzü nesne ve olayları gösteren (mübsır) kılmıştır”. Yani, “Nesne ve olayların görülmesine vesile kılmıştır” (yübsaru bih) demektir. Nitekim şu âyet-i kerime bu mânaya delil oluşturmaktadır: “Rabbimiz Allah'tır, deyip sonra doğru yolda yürüyenler... ” (Luz e)". Bu durumda müstakim doğru yolu izleyen demektir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. --- Dipnotlar: Mâtüridi “... Allah'ın âyetleri okunduğu zaman imanlarını pekiştirir..” meâlindeki âyete işaret etmektedir. “Hamdolsun o Allah'a ki kulu Muhammede kitabı indirmiş, bu kitabın içinde lafzı ve mânası açısından hiçbir çarpıklık bulundurmamış, onu âhenkli ve tutarlı kılmıştır”

Fatiha 1:7

Cenâb-ı Hak bu âyette kendilerine nimet verilen kimseleri söz konusu etmektedir. Allah Teâlâ'nın hidâyet lütfetmesi sebebiyle her müminin üzerinde birçok nimeti vardır. Âyette sözü edilenler sırât kelimesinin din (iman) mânasına geldiğini göstermektedir, çünkü Allah onu bütün müminlere lütfetmiştir. Bunun yanında âyetin bu kısmını hususi mânaya yoranlar da vardır. Bu durumda mâna iki açıdan ele alınabilir. Birincisi Allah Teâlâ onlara kitaplara ve akli delillere vâkıf olmaları açısından lütufta bulunmuştur. Bu yoruma göre sırât Kur'ândan ve çeşitli delillerden ibaret olur. İkincisi ilâhi nimete mazhar kılınanlar din alanında bir özelliğe sahip bulunmuş olur, onlar bu özellik sayesinde bütün müminlerin fevkinde bir yer tutar; meselâ Hz. Dâvüd (a.s.) ve Süleyman'ın, “Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun” şeklindeki sözleri gibi. Bu takdirde “ihdinâ”nın mânası da bu anlayış çizgisi üzerinde seyreder. İleri sürülen bir üçüncü yorum da özel alana yönlendirilmiş olup müminlerin çoğunu diğerlerinden ayırmış ve âyette sözü edilen nimeti onlara has kılmıştır”. Ne var ki âyetin devamında yer alan istisna konumundaki ifade ilâhi iradenin müminlerin tamamına yönelik olduğunu göstermektedir, çünkü sözü edilen irade gazaba, uğramayan ve hak yoldan sapmayanları hedef almıştır. “Lütuf ve ikramda bulunduğun kimseler” Mu'tezile kelâmcılarına göre Cenâb-ı Hakk'ın, ilâhi gazaba uğrayanlara ve sapmışlara yönelik olmayıp sadece müminlerden birine has olan herhangi bir lütfu söz konusu değildir, çünkü Allah Teâlâ'nın insana olan lütfu mutlaka dini açıdan en elverişli olanı vermesi (aslah) ve rızâsına uygun düşen davranış biçimini beyan etmesi şeklinde olur, bu ise bütün kâfirlere de verilmiş bulunmaktadır. Şu halde Muttezile'nin anlayışına göre (âyette görüldüğü üzere) ilâhilütuflarda müminlere has bir ayırıma gitmek mümkün değildiri!. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Gazaba uğrayanların ve sapmışların kimler olabileceği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı âlimler ikisinin de aynı konumda olduğunu söylemişlerdir, çünkü doğru yoldan sapmış olan herkes ilâhi gazaba müstahak olmuş, gazaba uğrayan herkes de hak yoldan ayrılmış olmakla vasıflandırılma konumuna düşmüş demektir. Bazıları da gazaba uğrayanların yahudiler oldugunu söylemiştir. Yahudilerin özel olarak bu kötü vasıfla anılmaları, hıristiyanlarda görülmeyen gerçeğe karşı ısrarlı direnişleri ve azgınlığa varan kibirleri yüzündendir. Meselâ Hz. İsâ'nın nübüvvetini inkâr edişleri, onu öldürmeye koyulmaları -ki bu tür davranışlar hıristiyanlardan sâdır olmamıştır-, ayrıca Allah Teâlâ hakkında, “Allah'ın eli sıkıdır”? demeleri, yine şu âyet-i kerimede sözü edilen ifadeleri: “Andolsun ki, 'Allah fakir biz ise zenginiz' diyenlerin sözünü Allah işitmiştir”?. Bir de Cenâb-ı Hakk'ın yahudiler hakkındaki beyanı: “İnsanlar içinde müminlere karşı düşmanlık gösterenlerin en şiddetlisi olarak yahudilerle müşrikleri göreceksin”. Bunlardan başka puta tapanlara karşı ileride gelecek bir peygamber sayesinde zafer kazanacaklarını arzu ettikleri ve bunu söyleyip durdukları halde Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme iman etmeyişleri, şiddetli direnişleri ve içlerinde nifak hareketinin baş göstermesi; işte bütün bunlar yüzünden, sapıklık vasfında başkalarıyla beraber bulunmakla birlikte, özel olarak ilâhi gazaba da müstahak olmuşlardır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Bu konuda başka bir yorum da söz konusu olup günahları iki gruba ayırmak mümkündür. Bazı günahlar var ki ilâhi gazabı gerektirir; bu, inkâr türünü teşkil eder. Bir kısmı da sapıklık vasfını taşır, bu da inkârın dünunda kalır; Hz. Müsânın (a.s.), “Ben o işin sonunun ne olacağını düşünmeyenlerden (dâllin) biri durumunda iken yaptım” demesi gibi. Fâtiha süresinde hidâyetin ehli bulunanlara nisbet edilmesi, her türlü sapıklıktan ve Allah'ın gazabını celbeden bütün davranışlardan O'na sığınılması eyleminde -kurtuluş ve ebedi selâmete eriş ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür- Mu'tezile'nin aslah telakkisinin reddi vardır. Ayrıca Fâtiha'nın ikiye taksim edildiğini haber veren hadiste âlemlerin Rabb'inin, kulun kendisine arzedeceği ihtiyaçları yerine getireceğinin şaşmaz vaadi vardır, çünkü O, kutsi hadisinde şöyle buyurmuştur: “Namazı benimle kulum arasında ikiye ayırdım (kuluma ne isterse verilecektir)?” Şu da var ki Cenâb-ı Hak sözü edilen hadiste sürenin ikinci yarısını kuluna ait kılmıştır. Fâtiha'nın bu bölümünün muhtevasında mevcut olan unsurlar ihtiyaç içinde bulunulduğunun arzı, dileklerin ulüâhiyyet makamına sunuluşu, sürede bahis konusu edilen iyi vasıflara ulaşma yolunda O'ndan yardım istenmesi ve kötü niteliklerden kendisine sığınılmasından ibarettir. Bütün bu sayılanlar -Mu'tezile'nin ileri sürdüğü gibi- doğuştan kulun taşıyacağı nitelikler değildir. Şu halde kulun, emrettiği hususlarda Rabb'ine icabet etmesinin gerektiği kanıtlanmış oldu. Allah da itaati halinde kuluna söz konusu iyi sonuçları vereceğini vaad etmiştir; şüphe yok ki O, vaadinden caymaz. Allah Teâlâ sürenin ilk yarısının içerdiği hususları kuluna emrettiği ve kul da bir taraftan kendi nefsini muâheze ederken diğer yönden bütün samimiyetiyle ilâhi emri yerine getirmeye çalıştığı halde nasıl olur da Mu'tezile'nin aslah telakkisi yürürlük kazanabilir? Nasıl olur da lütuf ve ihsan sahibi olan Allah kuluna vaad ettiği şeyi yerine getirmez? Hiçbir zaman bunun olamayacağı açıktır. Üstelik Cenâb-ı Hak, “Bana dua edin, kabul edeyim”? buyurmuştur; ayrıca bu âyetten başka, vaadini yerine getireceğini, verdiği sözden asla caymayacağını ifade eden âyetler”, Hz. Peygamber Fâtiha'nın okunmasına dair bir hadisinde bu süreyi Tevrat ve İncil'in muhtevasından daha üstün bir konumda göstermiş, onu Kur'ân'ın üçte ikisine denk tutmuş#!, din, beden ve dünya alanında söz konusu olabilecek çeşitli hastalıklardan şifa vesilesi kılmış9, ayrıca her türlü sapıklıktan kurtulma ve bütün nimetlere ulaşma vasıtası yapmıştır. Sadece Allah'tan yardım dileriz. Resül-i Ekrem Fâtiha'ya nisbet ettiği isimlerle onun İslâm'daki üstün yerini ve paha biçilmez değerini açıklamış, Kur'ân'ın kendisiyle başlaması sebebiyle onu “Fâtihatü'l-Kur'ân” diye isimlendirmiştir. Yine Resülullah'tan, (s.a.) namazda Kur'ân okumaya Fâtiha ile başladığı rivayet edilmiştir”. Söz konusu süre, mushafların ve Kur'ân'ın yazılmasında başlangıç teşkil ettiğinden, “Fâtihatü'l-kitâb”, namaz içindeki kırâate esas oluşturduğundan “ummu'l-Kurân” diye de isimlendirilmiştir. Denildi ki burada umm “asıl” demektir; bunun mânası Fâtiha'nın muhtevasından hiçbir şeyin neshe ve hükmünün kaldırılmasına ihtimal taşımamasıdır, bu açıdan süre asıl olmuştur. Fâtiha namazın rekatlarında tekrar edildiğinden “Mesâni” diye de adlandırılmıştır“. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Fâtiha'da Cenâb-ı Hakk'ın “ihdinâ” (vaai) diye başlayıp sonuna kadar devam eden beyanında, şimdiye kadar söylediklerimizden başka iki yorum daha vardır; şu açıdan ki “bize doğru yolu göster” meâlindeki ilâhi kelâm, sürenin, sonuna kadar içerdiği muhtevanın bir bakıma yerini tutan bir dua cümlesidir, çünkü bu kısımda söz konusu dua cümlesinin açıklamasından başka bir şey yoktur. Birincisi Allah'ın dinini bütün samimiyetiyle benimseyen kimselere O'nun nimetlerinin hatırlatılması, kendilerinin buna muvaffak kılınması ve hak ettikleri bir alacak olmadığı halde Cenâb-ı Hakk'ın onlara lütufta bulunmasıdır, ikincisi de kulların her türlü sapma, ilâhi gazap, dalâlet ve günahtan endişe edip bunlardan kurtulmak için Allah'a sığınmasıdır. Bu da “gazaba uğrayanların ve sapmış olanların yolu değil” meâlindeki ilâhi kelâmın işaret ettiği bir mânadır. Bütün güç ve kudret yüce ve ulu Allah'a aittir. --- Dipnotlar: Bu müminleri, Necm süresinde zikredildiği üzere büyük günahlardan ve onur kırıcı davranışlardan sakınan kimselerin teşkil etmesi muhtemeldir. Mâtüridi'nin burada söz konusu ettiği şey Mu'tezile mezhebince benimsenen “aslah” prensibidir. Bu prensibe göre her konuda dini açıdan kulun lehine olan şeyi yaratması Allah için gereklidir (vücüb alellah). Ehl-i sünnet âlimlerince kabul edilmeyen bu prensibin ѕonuçlarından biri de Allah'ın kâfirlere de her türlü mânevi imkânı vermiş olmasıdır. Bu durumda tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimenin mânasını belirlemekte güçlükler ortaya çıkar. Mâtüridi şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Daha önce kâfirlere karşı zafer istedikleri halde Allah katından ellerindeki Tevrat'ı doğrulayan bir kitap gelince, evet bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. İşte Allah'ın laneti böyle inkârcılara yöneliktir”. Mâtüridi muhtemelen Übey b. Kâ'b'ın rivayet ettiği hadise işaret etmektedir. Hz. Peygamber kendisine, “Sana Tevrat ve İncil'de benzeri bulunmayan bir süreyi haber vereyim mi?” demiş, o da, “Evet, ey Allah'ın resulü” deyince Peygamber, “O, kitabın anahtarı olan süredir, tekrar tekrar okunan yedi âyettir, bana verilen Kur'ândır” buyurmuştur (Mâlik, 6 bk. Takıyyüddin el-Hindi, Kenzu'l-ummâl, 1, 556. 62 Fâtiha ѕйгeѕiпiп şifa olması konusunda bk. Buhâri, “Fezâilü'l-Kur'ân”, 9. Ebü Hureyre'den (r.a.) Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Fâtiha ummu'i-Kur'ân, Fâtihatu'l-kitâb ve es-Seb'u'l-mesânidir” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned,

Bakara 2:1

Rahmân ve rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'a inanmayan ve lütfettiği nimetlere nankörlük edenlere karşı ancak O'ndan yardım dileriz.

Bakara 2:2

“Elif. Lâm. Mim” hakkında değişik görüşler ileri sürülmüştür. Abdullah b. Abbas'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Elif. Lam. Mim” “Ben Allah'ım, en iyi bilenim” demektir’. Bunun Allah'ın bir yemin ifadesi olduğu söylendiği gibi (bazı sürelerin başında yer alan) bu tür elifbâ harflerinin, sürelerin başlangıç kısımlarını teşkil ettiği de belirtilmiştir. Bir başka görüşe göre bu harflerin her biri Allah'ın isimlerinden birinin örtülü (kinâye) anlatımıdır: Elif Allah, Lâm lütfu, Mim de mülkü demektir. Yahut Elif Allah'ın nimetleri, Lâm lütfu, Mim yüceliğine (mecd) veya Elif Allah, Cibril, Mim Muhammede tekabül etmektedir. Diğer bir yoruma göre bunlar, şiir ve benzeri manzum sözleri ve mensur metinleri ayırmak için getirilen (ve şairlerin kasidelerinin başında bir süs ve bir giriş olarak yer verdikleri) teşbib kabilinden ifadelerdir’. Yine denildiğine göre bu müstakil harflerin (hurüf-ı mukattaa: birbirine katılmayan harfler) mânaları kendilerini izleyen kısımlarla açıklanmıştır: Meselâ “Elif. Làm. Mim”. Bu kitap... âyet-i kerimesinde olduğu gibi. Burada “bu kitap” kısmı Elif. Mim'in açıklamasıdır. Aynı şekilde “Elif. Mim. Allah kendisinden başka tanrı bulunmayan varlıktır”. “Elif. Mim. Sâd. Bu, sana indirilen bir kitaptır”, “Elif. Lâm. Ka. Bu kitap...”, “Elif. Mim. Bunlar, hikmet dolu kitabın âyetleridir” gibi âyetlerde de bu harflerin hemen ardından getirilen kısımlar, onların açıklaması konumundadır. Kimilerine göre bu harflerde ebced hesabı ile İslâm ümmetinin hâkimiyetinin akıbetine dair işaretler bulunmaktadır. Ancak onlar bazı harfleri hesaba katmış bazılarını da katmamışlardır. Bir diğer görüş bu harflerin, Allah'ın hakkında bilgi vermediği müteşâbih grubundan olduğu şeklindedir, çünkü O'nun kullarını dilediği şekilde sınava tâbi tutması mümkündür. Yine bir görüşe göre müşriklerin, “Şu Kur'ân'ı dinlemeyin, onu okunurken gürültüye boğun” sözlerinin ve “Onların, Beytullah yanındaki duaları, ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir”! meâlindeki âyet-i kerimelerin de işaret ettiği üzere müşrikler Kur'ân'ı dinlemiyorlardı. İşte bu sebeple aziz ve celil olan Allah, dinlemelerine vesile kılmak ve ilâhi tebliği sağlamak için bu elifbâ harflerine kitabında yer vermiştir. [Kur'ân'da Yer Alan Hurüf-i Mukataa'nın Konumu] Hurüf-ı mukatta'a konusunda hareket noktası olarak biraz önce de sözünü ettiğimiz gibi bunları yemin ifadeleri olarak belirlemek mümkündür. Belli sürelerin başında zikredilenlerle Arap alfabesindeki bütün harfler kastedilmiş olabilir. Çünkü Araplar'ın geleneğine göre kadri yüce ve değerli şeyler üzerine ant içilir. Harfler ise dünya ve âhiret düzenini sağlayan temel unsurlardan olup onlar vasıtasıyla bütün faydalı şeylere ulaşılabilir. Bunun yanında mukattaa harfleri bütün hikmet nevilerinin kendilerinde toplandığı iki büyük nimet olan konuşma ve dinleyip işitme nimetlerine de işaret etmektedir. Bu sebeple Allah, “Harflerin Rabbi'ne yemin olsun ki” anlamında onlara yemin etmiştir. Veya insanların gözlerinde harflerin kadrini yüceltmek amacıyla onlarla yemin etmiştir. Bunun, Allah'ın iradesi çerçevesinde bulunduğu şüphesizdir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Bazı sürelerin başında yer alan harflerden her birinin, tekrar edelim ki ebced hesabı ile insanların katında büyük ve önemli birer işe işaret eden remiz ve semboller olması da mümkündür. Yine onlarla Allah'ın isim ve sıfatları, yaratıklarına ihsan ettiği nimetleri, İslâm ümmetinin akıbeti, bu ümmetin halife ve devlet başkanlarının sayısı ve İslâm ümmetinin yayılacağı yerler semboller halinde anlatılmış da olabilir. Bu, son derece veciz bir anlatım biçimidir, hatta söz yerine remizle yetinmek ve uzun anlatıma girişmektense işaretleri kâfi görmektir’. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Bu suretle insanlar Allah'ın kudretine vâkıf olsun ve O'nun, dilediği gerçekleri dilediği sembollere sığdırdığını anlasın, hem de bütün yaratıkların gerçek konumu çerçevesinde. Nitekim eşyada bulunup da akıl ve idrak vasıtalarının mahiyetini anlamaktan âciz kaldığı ve herkesin kavrayamadığı ince sırlar bu cümleden olup Allah bunların zâhiri ve bâtıni yönlerini dilediğinde beyan etmektedir. Bunun gibi kendi beyanlarını da zaman zaman bu konumda kılması tabiidir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Sözü edilen harflerin süre adları olması da mümkündür. Kitaplarına dilediği isimleri verdiği gibi sürelerine de dilediği isimleri vermesi Allah'a ait bir iştir. Cins isimleri en fazla beş harfli olduğu gibi mukattaa harflerinden oluşan süre adları da böyledir”. Bunun delili bu tür harflerle başlayan bütün sürelerin sözü edilen harflerle bağlantı içinde olmasıdır; sanki süre, başındaki mukattaa harfleriyle kurulmuştur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Hecâ harflerinin, daha önce söz konusu ettiğimiz üzere, manzum ve mensur sözlerin arasını ayırma vazifesi gören teşbib kabilinden olması da mümkündür. Duyulur âlemdeki sözlerde âdet olan, manzumelerin teşbih ile başlamasıdır. Şair, bu suretle asıl söyleyeceği kelâmdan farklı bir giriş yapar, işte Allah kelâmının durumu da böyledir. Görmez misin ki Kur'ân beşeri söz türleri çerçevesinde bir durum arzeder, fakat beşerin kelâmında Kur'ân'a tıpatıp benzeyen bir ifade bulmak mümkün değildir. Şairlerin teşbihinde de durum aynıdır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Allah'ın bu harfleri, neyi kastettiğini yalnız kendisinin bildiği şekilde indirmiş olması da mümkündür. Bu suretle Allah hurüf-ı mukattaayı te'vil ve tefsir etmekten çekinmek, gerçek mânalarını ve kendileriyle ne anlatılmak istendiğini, onları indirene bırakmak ve onların müteşâbih âyetler olduklarını kabul etmek hususunda kullarını imtihan etmeyi dilemiştir. Nitekim inkârcıların (mülhide) takılıp kaldığı konulardan biri de bu harflerdir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Bu harflerin Mekkeliler'in daha önce benzerini görüp tanımadıkları ilginç bir biçimde gelmeleri sebebiyle üzerinde düşünmeye sevkedecek tarzda indirilmiş olması da mümkündür. Çünkü Allah onların hakkı kabul etmeyip direttiklerini, Kurân’: dinlemeyip ondan yüz çevirdiklerini ve onların, “Kur'ân'ı dinlemeyin, onu okunurken gürültüye boğun”" dediklerini biliyordu. Zira Mekkeliler Hz. Peygamber'i kendilerinden biri gibi kabul ediyordu. Ayrıca bu harfler daha önce tanımadıkları bir ifade şekli getirdiğinden onların eleştirisine yol açmıştır. Resül-i Ekrem de bu inançsızlara her şeyin idaresine sahip bulunan Allah'ın katından nâzil olanları öğrenmeye kendilerini sevkedecek olan hurüf-ı mukattaalı süreler okumuştur. Bu yüzden onlar, Kur'ân'ın bütün diğer âyetleri arasında bu harfler üzerinde fikir yormaya koyulmuşlardır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Nihayet diğer bir görüşe göre de Allah yaratıklarını bu harfler üzerinde düşünmeye davet etmiştir. Bunlarla neyi anlatmak istediğini bilen sadece kendisidir. “Zâlike'l-kitab” (usw) Allah nezdindeki kitaba, yani levh-i mahfüz işaretettiği için bu kitap anlamındadır. “O” mânasındaki zâlikenin “bu” anlamındaki hazâ yerine kullanılması Arap dilinde geçerli ve yaygındır. Bir anlayışa göre buradaki zâlike gerçek anlamında olarak uzaktaki şeyleri göstermek için kullanılmış olup “o” anlamındadır. Buna göre sözü edilen kelime ile güvenilir yazıcı meleklerin ellerinde bulunan kitaba işaret edilmiştir”. Allah'tan geldiğinde şüphe bulunmayan vahiy ürünü. Bunun yorumunda bazı görüşler ileri sürülmüştür. Ancak bunları iki noktada toplamak mümkündür: Biri “Onun Allah katından gönderilmiş bir kitap olduğunda asla kuşkunuz olmasın” Bir de şöyle denilmiştir: “Onun emin ve güvenilir meleklerin elinde indirilmiş bulunduğunda asla şüphe yoktur” Hüdâ kavramıyla ilgili olarak iki yorum ileri sürülmüştür. Birinci yoruma göre hüdâ (s.a) açık seçik olmak demektir. Eğer hüdâ ile anlatılmak istenen bu olsaydı takvâ sahibi olanla olmayan eşit konumda bulunurdu”. İkincisi, hüdâ doğru yolu bulan ve gösteren, hüccet ve delil anlamındadır. Delilin mâna ve mahiyeti konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Râvendi" şöyle demiştir: Delil, istidlâlin mevcudiyeti halinde vücut bulur!5. Çünkü o, istidlâlde bulunanın fiili olup bundan doğan bir sonuçtur; tıpkı “darb”ın (vurma), “dârıb'dan (vuran) oluşması gibi. Diğer âlimlere göre delil, kullanılmasa da kendi bağlamında bir delildir, ileri sürülmese de kesin bir kanıttır. Şu kadar var ki delil, onu kabullenip kullanan için geçerli olur. Binaenaleyh onu benimseyip kullanmayan için delil niteliği taşımaz, kendi özünde delil olsa bile. Aksine, onun için bir körlük ve şaşkınlık vesilesi teşkil eder. Bu hususa şu âyetler işaret etmektedir. “Bir süre indirildiği zaman onların bir kısmı şöyle der: ‘Bu hanginizin imanını arttırmıştır?” Şüphe yok ki süre iman edenlerin inancını arttırır ve duydukları sevinci birbirlerine iletirler. Kalplerinde hastalık bulunanların ise inkârlarına inkâr katar. Onlar artık kâfir olarak ölürler”. Müttakiler için ifadesiyle ilgili olarak ikiyorum ortaya konmuştur: Birincisi görmeden Allah'a iman ederler ve meselâ İsrâiloğulları'nın Hz. Müsâ'ya, “Biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayız”? demeleri gibi eski ümmetlerin peygamberlerinden istedikleri şeyleri Resülullah'tan talep etmezler. İkincisi Kur'ân'da yer alan gaybi gerçeklere, onun haber verdiği vad-vaid, emir-nehiy, ölümden sonra diriliş, cennet-cehennem gibi hakikatlere inanırlar. Aslında iman gaybi gerçeklere olur, çünkü o, bir şeyin doğru ve gerçek olduğunu onaylamaktır (tasdik). Gerek onaylama (tasdik) gerekse yalanlama (tekzib) verilen habere yönelik bulunur. Haber ise zaten müşahede edilenden değil duyu ile algılanamayan hususlara ilişkin olur. Burada tefsirine girişilen âyet, bütün itaat ve ibadetlerin iman olduğu görüşünü benimseyenin iddiasını çürütmektedir. Çünkü, “Duyuları aşan âlemin varlığına inanırlar” ifadesiyle müttakileri, namaz kılmalarını ve zekât vermelerini henüz söz konusu etmeden iman vasfıyla nitelemiştir. --- Dipnotlar: bu hususu şu beyanıyla haber vermiştir. “Küfre saplananlar şu Kur'ân'ı dinlemeyin, onu okunurken gürültüye boğun” dedi (Fussılet 41/26; Şerhu't- Te'vilât, vr. 7b). o “Denildiğine göre Kur'ânda geçen hece harflerinin her biri büyük ve önemli birer duruma işaret etmektedir. Meselâ İslâm ümmetinin hâkimiyetinin ulaşacağı sınırlar ve onların hâkimiyetinde hakkın bâtıla galibiyeti, devlet başkanları ile halifelerinin sayıları, İslâm devletinin hâkim olacağı ve yayılacağı yerlerin sayısı son derece veciz bir anlatımla ve uzun sözler yerine sadece bu harflerle yetinilerek açıklanmıştır. Bu suretle insanlar Allah'ın dilediği şeyleri işaret ve sembol diliyle anlatmadaki kudretini öğrenmiştir. Görmez misin ki Allah bazı yaratıkların yapılarına öyle gizemli şeyler yerleştirmiştir ki hem akıllar hem idrak vasıtaları bunları anlamakta hayrete düşmüştür. Meselâ böceğin yapısında ipeğin, ceylanda miskin, arıda balın... bulunuşu gibi. İşte Allah'ın kendi kelâmındaki remizli beyanları da bunun gibidir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir”. Arapdilinde ilâve (ziyade) harfler içermeyen cins isimlerinin en çok beş harften meydana geldiği anlatılmak isteniyor. “Kâf. Ha. Yâ. Ayn. Sâd” ve “Ha. Mim. Ayn. Sin. Kâf gibi sürelerin başında yer alan hurüf-ı mukattaa'nın da en uzunu beş harftir. 12 “Denildi ki zâlike levh-i mahfüzdaki kitaba işarettir. Yine denildi ki: Güvenilir yazıcı meleklerin ellerindeki kitaba işarettir. Bir başka görüşe göre ise zâlike, adı Ahmed olan bir peygamberin getireceği haber verilen kitaba işarettir. İmam şöyle dedi: Burada sıralanan görüşlerin mânası zâlike'l-kitab ifadesinin Resülullah'a nâzil olan kitaptan ibaret olduğu şeklindedir”. Yani Mu'tezile'nin iddia ettiği gibi hidâyet sadece gerçeği izah etmek anlamına gelseydi bu tür hidâyet muttaki olan ve olmayan herkese yönelik olurdu. Bu durumda âyette özellikle müttakilerin zikredilmesinin bir anlamı kalmazdı. “ o Ebü'-Hüseyin Ahmed b. Yahya b. İshak er-Rundi, hayatının ilk zamanlarında Mu'tezile kelâmcısı iken, sonraları zındıklıkla itham edilmiştir. Ancak Ebü Mansür el-Mâtüridi onu, nübüvveti benimseyenler arasında zikretmiş ve Kitâbu't-Tevhid'inde kendisinden nakiller yapmıştır (Fihrisu'l-a'lâm, s. 678; İbn Hallikân, Vefeyâtu”l-a'yân, 1, 94-95, Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ', XIV, 59-62; İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-nihâye, X, 346; İbnü'l-İmâd, Şezerâtu'z-zeheb, IV, 7). “Burada anlatılmak istenen, Kur'ân'ın, müttakiler için, onu delil ve rehber olarak kullandıkları takdirde delil teşkil etmesidir (Şerhu t-Te'vildt, vr. 8a). Bunlar İmam Mâtüridi ve mensuplarıdır.

Bakara 2:3

Namazlarını kılarlar ifadesi iki şekilde yorumlanabilir. Biri, buradaki salât, bilinen namaz anlamına gelebilir. Buna göre mâna şöyle olur: Namazı, rukülarını ve secdelerini tam mânasıyla yerine getirmek suretiyle, ayrıca huzur-ı ilâhiyyeye yönelik ürperti, teslimiyet ve bir de niyetteki samimiyetle kılarlar. Nitekim bir hadiste, “Kime hitap ettiğini unutma!” buyrulmuştur. Diğeri, bilinen namaz değil de mutlak mânada Allah'a hamd ve senâyı ifa etmektir. Eğer mâna bu ikincisi ise dünyada ve âhirette neshedilip kaldırılması söz konusu değildir. Kendilerine verdiğimiz nimetlerden Allah yolunda harcarlar, yani servetten. Bu, farz da nafile de olabilir. Verdiğimiz nimetlerden, bedene ait güçler ve organ sağlığından, harcarlar, yardımda bulunurlar demektir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

Bakara 2:4

Sana indirilen vahye inanırlar, cümlesi iki şekilde yorumlanabilir: Sana indirilen Kur'ân'a veya sana indirilmekle birlikte Kur'ân'da zikredilmeyen hüküm ve şeriatlara. Senden önce indirilen vahye... Bu da iki şekilde anlaşılabilir: Yani diğer peygamberlere indirilen kitaplar; bir de kitap biçiminde olmayıp şeriat ve haberler meyanında olanlar. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Âhiret hayatının gerçekliğini de bütün benlikleriyle benimser, inanırlar anlamında. “İkân” kavramını bir şeye nisbet etmek onu bilmek demektir. “İman” ise tasdik etmek demektir. Ne var ki kişi bir şeye ikân etmişse inanmış ve onu onaylamış demektir, çünkü onu bilmektedir. Şu sebeple ki kâfirlerden bir grup yeniden dirilme (ba's) hususunda zan içinde bulunuyorlardı. Nitekim böylelerinden söz eden bir ilâhi beyanda şöyle buyrulur: “Kıyâmet hakkında sadece bir tahminde bulunabiliyoruz; doğrusu biz kesin bir bilgiye sahip değiliz”. Aziz ve celil olan Allah tefsirini yapmakta olduğumuz âyette takvâ sahiplerinin -biraz önce sözü edilen gruplar gibi zan ve şüphe içinde değil- tam bir bilgi ve kanaate sahip bulunduklarını haber vermiştir.

Bakara 2:5

İşte onlar Rablerinin gösterdiği doğru yolu (hidâyeti) izleyenlerdir. Denildi ki: “Rablerinden gelen hidâyet üzere” demek O'ndan gelen doğrululuk ve rüşd demektir; bir görüşe göre ise, “Rab'lerinden gelen bir beyan üzeredir” mânasına gelir. Fakat (herkese hitap ettiğinden) sözü edilen beyan karşısından müminin kâfire nisbetle bir önceliği yoktur. Çünkü Allah kâfire de muhtaç olduğu her şeyi -ya akıl veya nakil yoluyla- beyan etmiştir. Buna göre birinci yorumun, Allah'ın kasdettiği mânaya, ikincisinden daha yakın olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunlar, sadece bunlar kurtuluşa ereceklerdir. Bu ilâhi beyandaki “müflihâün” hakkında birkaç görüş belirtilmiştir. Denildi ki “müflihün” (oyali li) Allah'ın nimetleri ve lütufları içinde olmakta devam edenler demektir. Yine denildi ki onlar arzularına ulaşanlardır. Çünkü Arap dilinde “arzusuna ulaştı” anlamında “eflâha” denir. Bir kanaate göre müflihün mutlu olanlardır, zira “mutlu oldu” mânasında eflâha denir. Şöyle de düşünülmüştür: Müflihün (oyasi) kurtuluşa erenlerdir. Çünkü Arapça'da “kurшизa erdi” anlamında “eflâha” denir. Bu kanaatlerin hepsi aynı noktada birleşir. Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı sonuncu mânayı desteklemektedir: “Cehennemden uzaklaştırılıp cennete konulan kimse artık kurtuluşa ermiştir”. Şüphe yok ki cehennemden uzaklaştırılan herkes kurtuluşa ermiştir, cennete konulan herkes de aynı durumdadır. Buna göre sözü edilen âyetin mânası da bu çizgi üzerinde seyretmektedir.

Bakara 2:6

(Hz. Peygamber'in Nübüvveti Şu bir gerçek ki inkâra saplananları uyarsan da uyarmasan da sonuç değişmez, hiçbir zaman inanmazlar. Bu âyet-i kerime -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- Allah'ın iman etmeyeceklerini bildiği bir grup hakkındadır. Aziz ve celil olan Allah bu beyanı ile durumu Peygamber'ine haber vermiştir, nitekim sonuç da aynı şekilde gerçekleşmiştir. Bu açıdan sözü edilen ilâhi beyanda nübüvvetin ispatına dair işaret vardır. Âyet-i kerime için şu mânayı düşünmek de mümkündür: Onlar küfürleri içinde bulundukları sürece iman etmezler; Cenâb-ı Hakk'ın, “Allah zâlimler zümresini hidâyete erdirmez”? meâlindeki beyanında olduğu gibi; kâfirler inkârlarında ısrar ettikleri sürece zâlimdirler. Öz Suds eğ;

Bakara 2:7

Allah böylelerinin kalplerine... mühür basmıştır. Burada iki yorum şekli vardır. Birincisi, Hasan-ı Basriden şöyle bir açıklama nakledilmiştir: İnkârcının azgınlıkta ulaşacağı bir sınır vardır. Kendisi bu sınıra vardığı ve Allah da iman etmeyeceğini bildiği vakit kalbini mühürler, o kişi artık iman edemez. Ancak bu telakki Mu'tezile mezhebine göre iki açıdan yanlıştır. İlki, onlara göre kalbi mühürlenmiş olsa da kâfir imanla mükelleftir. Diğeri, yüce Allah ömrünün sonunda iman edecek veya hiçbir zaman iman etmeyecek herkesi bilmektedir, sözü edilen tipler azgınlığın nihai sınırına ulaşsın veya ulaşmasın sonuç değişmez. Hasan-ı Basri'nin telakkisinde kişi azgınlığının son noktasına varmadıkça ilâhi ilmin bu hususa taalluk etmeyeceğine dair işaret Yedin Mu'tezile ise şöyle demektedir: Allah'ın kelâmındaki “hateme” ve “tabaa (mühürledi, mühür bastı) ifadeleri şu mânaya zelmekfedir. Böylesinin kalbine iman etmeyeceğine dair bir işaret koyar, tıpkı kitap ve risalelere konulan işaretler (ve yazılar) gibi?. Bize göre ise burada sözü edilen fiil inkârcının kalbinde küfür zulmetinin yaratılmasından ibarettir. İkincisi, inkârcı küfür fiilini işlediğinde Allah “hatm” ve “tab” sonuçlarını onun kalbinde yaratır. Çünkü kâfirden zuhur a küfür fiili bize göre mahlüktur. Cenâb-ı Hak ise hatm sonucunu bu fiilin tahakkuk etmesi Alâeddin es-Semerkandi İmam Maâtüridi'nin sözünü şöyle açıklamaktadır: “Hasan-ı üzerine yaratmıştır. Bu husus Allah'ın, “Onu (Kur'ân'ı) anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler koyduk, kulaklarına da ağır işitme özelliği verdik” meâlindeki beyanına ve diğer âyetlere benzemektedir. Bu meselede hareket noktası şudur ki inkârcılar bütün psikolojik yetenekleriyle akıl yürütme ve düşünmeyi terkettikleri için Allah kalplerini mühürlemiş ve dolayısıyla istidlâl onların düşünme ve duygu merkezlerinde gerçekleşmemiştir. Yine onlar hakka ve adalete çağrı yapan sesi de dinlememiş, bu sebeple Cenâb-ı Hak kulaklarında ağır işitme özelliği yaratmıştır. İnkârcılar Allah'a götüren insanın ve evrenin yaratılışına ilişkin delilleri de incelememiş ve bu yolla yaratıkların fâni olduğu ve değişikliğe mâruz kaldığı sonucuna ulaşmamışlardır. Şayet bu noktada müsbet davranış ta bulunsalardı kâinatı yaratan yüce varlığın hiçbir zaman zeval bulmayan bâki niteliği taşıdığını anlayacaklardı. İşte bu sebeple Allah gözlerinin üzerinde perde yaratmıştır.

Bakara 2:8

[Nifak Alâmetleri ve Íman] Öyle insanlar vardır ki, “Allah'a ve âhiret gününe inandık” derler. Bu beyan, bazı insanların bu sözü dilleriyle ifade etmişlerse de kalplerindeki kanaatin aksini dile getirdiklerini haber vermektedir. Aziz ve celil olan Allah, onların mümin, yani kalben tasdik edici olmadıklarını Peygamber'ine (s.a.) haber vermektedir. O'nun şu beyanları da aynı mahiyettedir: “(Ey Resül! Küfür içinde koşuşanlar seni üzmesin,) ağızlarıyla inandık deyip kalpleri iman etmeyenlerden...”; “Hayır, Rabb'ine yemin olsun ki onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar”, Bu âyetlerin hepsi Kerrâmiyye'yi reddetmektedir, çünkü onlar imanın kalben tasdik değil, dil ile ikrar etmekten ibaret olduğunu iddia ederler. Halbuki yüce Allah münafıklar zümresinin, kalben tasdik etmedikleri için mümin sayılmadıklarını haber vermiştir. Bu, imanın kalbin tasdiki ile oluştuğunu kanıtlar, Kerrâmiyye ise onlar mümindir demektedir.

Bakara 2:9

Allah'ı... aldattıklarını sanırlar. Kimse Allah'ı aldatmaya teşebbüs etmez, aslında münafıklar müminleri ve Allah dostlarını aldatmayı amaçlıyordu. Aziz ve celil olan Allah, sözü edilen makbul kulların kendi nezdindeki değer ve mertebelerinin yüceliği sebebiyle aldatma eylemini kendisine nisbet etmiştir. Bu, O'nun şu beyanına benzemektedir: “Siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım Şüphe yok ki Allah yardıma muhtaç değildir; buna göre O, şu mânayı kastetmektedir: Siz Allah'ın dostlarına yardım ederseniz O da size yardım eder. Şu âyet-i kerimenin mânası da aynı mahiyettedir: “Seninle biat edenler Allah ile biat etmiş olurlar”. Aslında Allah ile biat (el sıkışma) olmaz, ancak Peygamber'inin Allah nezdindeki değer ve mertebesinin yüceliği sebebiyle biati kendisine izâfe etmiştir. İşte tefsirini yaptığımız âyette de münafıkların Allah dostlarına yönelik aldatma teşebbüslerini Cenâb-ı Hak kendi zâtına nisbet etmiştir, çünkü onların yüce yaratıcı nezdindeki mertebe ve değeri büyüktür. “Muhâda'a” kavramı iki veya daha fazla kişi arasında cereyan eden bir fiildir (birbirini aldatma). Âyette münafıklar mümin cemaati aldatmaya çalıştıkları için böyle ifade edilmiştir, “mufâale” (usu) babı böyledir (müşareket mânası içerir). Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Halbuki kendilerinden başkasını aldatmazlar, yani aldatma fiillerinin kötü akıbeti kendilerine râcidir. İkincisi, onlar güven içinde olabilmek için müminlere karşı birlik-beraberlik görünümü sunarlar ve sonuç olarak aldatma eylemleri sebebiyle dünya hayatında sürekli bir korku içinde bulunurlar. Ama bunun farkına varmazlar, yani aldatma fiillerinden doğan sonucun âhirette kendilerine râci olacağının bilincini taşımazlar. İkincisi, kalplerinde gizledikleri kötü niyet ve küfrü, Cenâb-ı Hakk'ın Peygamber'ine bildireceğini bilmezler. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

Bakara 2:10

Kalplerinde bir hastalık vardır onların. Hastalığa şek ve nifak mânası verilmiştir. Aziz ve celil olan Allah münafıkları “hastalar” diye nitelemiştir, çünkü onlar din konusunda bir ıstırap hali sergilemişlerdir. Şöyle ki münafıklar “iman ettik” sözü söyleyerek müminlerle beraber olduklarını belirtmiş, fakat kalplerinde buna ters düşen duygular beslemişlerdir. Bu suretle onların durumu ölümle hayat arasında zikzak çizen hastaya benzemiştir, zira hasta bazan hem ölüme yaklaşır, hem de ondan kurtulacağını umar, böylece ikisi arasında seyreder. Münafıklar da dini tutumlarında gelgit halinde bulundukları için Allah Teâlâ onları “hastalar” diye nitelemiştir. Münafıklar dışındaki kâfirler ise, din konusunda böyle bir tutum benimsemeden kalplerinde gizlediklerini sözleriyle açığa vurmuşlardır. Allah da onları “ölüler” diye nitelemiştir, çünkü dünya hayatından faydalanmayı bilmemiş ve ebedi hayatı mâmur etmemişlerdir. Cenâb-ı Hak müminleri “diriler” diye nitelemiştir, zira onlar hayatlarından faydalanmayı bilmiş ve onun vasıtasıyla ebedi hayatı elde etmişlerdir. Müminler hem dilleri, hem de kalpleriyle aziz ve celil olan Allah'ın dinine karşı olumlu ve uyumlu bir tavır sergilemiştir”. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Allah da ısrarlı tutumları yüzünden hastalıklarını arttırmıştır. Bu ilâhi beyanın yorumunda farklı fikirler ileri sürülmüştür. Mu'tezile âyetin bu kısmına, “münafıkları, tercih ettikleri fiil ile baş başa bırakma” mânası vermiştir. Bize göre ise onların kalplerinde daha çok küfür ve nifak fiili yaratmak demektir. Münafıklar, müminlere karşı sözlü olarak muvafakat görüntüsü verdiği, fakat kalben bunun zıddını benimsediği için her zaman dilimi içinde Cenâb-ı Hak -bu tercihleri sebebiyle- kalplerindeki hastalığın artışını halketmiştir. Bu konudaki bakış açımızı Fâtiha süresinde “ihdinâ” (vaai) ile başlayan âyetin tefsirinde daha önce zikretmiştik. Yalan söylemelerine karşılık kendileri için elem verici bir azap hazırlanmıştır. Bazan dünyada da azap uygulaması olur, fakat elemi bulunmaz. Aziz ve celil olan Allah âhiret azabının dünyadakine benzemeyip şiddetli ve dehşet verici olduğunu haber vermiştir. --- Dipnotlar: Müellif (r.a.) muhtemelen şu âyetlere işaret etmektedir: “Şunu bilmelisin ki sen ölülere hiçbir şey işittiremezsin. Arkalarını dönüp giderken sağırlara davetini duyuramazsın. Yine sen körleri tuttukları yanlış yoldan doğru yola çeviremezsin. Ancak âyetlerimize teslimiyet içinde inananlara ses duyurabilirsin”; “Gözü kör olanla gören, karanlıklarla aydınlık ve gölge ile yakıcı sıcak bir olmadığı gibi dirilerle ölüler de bir değildir. Şüphe yok ki Allah dilediğine işittirir. Sen -ey Resülüm- mezardakilere söz işittiremezsin” (Fâtır 35/19-22).

Bakara 2:11

Onlara yeryüzünde bozgunculuk yapmayın denildiği zaman, yani müminleri aldatmak, sadece sözle uyum gösterip iç hayatlarında onlar aleyhine düşünce ve duygular beslemek, dindaşlarıyla baş başa kaldıklarında müminlerle alay etmek, onlar hakkında yakışıksız sözler söylemek ve Allah'tan başkasına tapınmak suretiyle. Hangi bozgunculuk bundan daha büyük olabilir? Biz sadece düzeltmeye çalışıyoruz, yalnız sözle uyum göstermek şeklinde.

Bakara 2:12

Şundan emin olun ki onlar bozguncuların ta kendileridir. Allah Teâlâ bu beyanıyla münafıkların bozguncu olduğunu haber vermektedir, çünkü onlar iç âlemlerinde müminlere muhalefet etme, aldatma ve kendileriyle alay etme gibi duygu ve düşünceler barındırmaktadır. Fakat bunu idrak etmezler. Yani bozguncu davranışlanmn kötü sonucunun kendilerine döneceğini farketmezler. Veya yapmakta oldukları şeyin bozgunculuk olduğunu anlamazlar. Âyetten kastedilen ikinci mâna ise bu âyet, “İlâhi mükellefiyet mahiyeti bilinmeden bağlayıcı olmaz” diyenlerin sözünü çürütmektedir?”. Çünkü yüce Allah mahiyetini idrak etmeseler bile münafıkların yaptığı şeyin bozgunculuk olduğunu haber vermiştir. Şu âyette de durum aynıdır: “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi Peygamber'e yüksek sesle bağırmayın; aksi takdirde farkına varmadan amelleriniz boşa gider”. Görüldüğü üzere Cenâb-ı Hak farkında olmasalar bile amellerinin boşa gideceğini (ihbat) haber vermiştir.

Bakara 2:13

Kendilerine, “Herkesin inandığı gibi siz de inanın” denilince. Bu âyetin münafıklar veya kitap hakkında olması mümkündür. Münafıklar hakkında ise bunun anlamı, 'Ey münafıklar! Muhammed'in (s.a.) ashabı gizli ve açık her konumda iman ettiği gibi siz de gizli ve açık halinizde iman edin' demektir. Bu durum şu âyette de açıklanmıştır: “Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar”. Yukarıdaki âyet Ehl-i kitap hakkında ise bunun mânası, bir şeyin doğru ve gerçek olduğunu onaylamak (tasdik) statüsünde iman etmelerini emretmekten ibarettir. Bize göre iman kalp ile tasdiktir. Bunun delili, tefsir, dil ve edebiyat âlimlerinin hepsinin Kur'ân'ın tamamında geçen “âmenü” (.. iman ettiler) ifadelerini “saddekü” (.. tasdik ettiler) şeklinde açıklamış olmalarıdır. Biz, “Aklı kıt kişiler gibi mi inanalım!” Süfehânın ) müfredi olan sefihin aslını teşkil eden sefeh hikmetin zıddı olup yanlış oldugunu bile bile bir işi hoyratça işlemek demektir. Cehil aslında ilmin zıddıdır. Sefeh sövme ve hakaret ifadesi olarak da kullanılır. Bir kimse diğerine “akılsız, beyinsiz” anlamında “ey sefih” diyebilir. Bilin ki asıl aklı kıt olan kendileridir. Bazı kelâmcılar, bunun Allah tarafından müminler namına münafıklara verilmiş bir cevap olmak üzere bir hakaret (şetm) niteliği taşıdığını söyler ve bunun, ilkin değil de vâki bir sataşmaya cevap mahiyetinde Allah için câiz olduğunu belirtirler; tıpkı mekr (tuzak kurmak), keyd (hile yapmak), istihzâ, hıdâ (aldatma) ve benzeri fiillerde olduğu gibi. İşte âyette geçen süfehâ ifadesi de bu türdendir. Bize göre ise bu câiz değildir. Çünkü bir başkasına sövgü yönelten kimse kınanır. Sövgü sefihlere ait bir davranıştır. Buna göre söz konusu âyette aziz ve celil olan Allah, tutundukları dinin bâtıl, müminlerin dininin ise hak olduğunu bile bile münafıkların hoyratça davrandıklarını haber vermektedir. Fakat bunu anlamazlar. Burada iki yorum yapılmıştır. Birincisi, “Asıl sefihlerin kendileri olduğunu bilmezler”, ikincisi de, “Bu sözlerinden dolayı başlarına gelecek azabı bilmezler” şeklindedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

Bakara 2:14

Münafıklar iman edenlerle karşılaştıkları vakit, yani Muhammed'in (s.a.) ashabıyla. “Biz de inandık” derler. Görünüşte müminlerle aynı fikri paylaştıkları manzarası sergilemelerine rağmen iç dünyalarında onlara muhalefet ederler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıkları zaman. Bunun yorumunda birkaç görüşileri sürülmüştür. Denildi ki şeytanları kâhinler demektir. Kâhinlere şeytan denilmesi haktan uzaklaşmaları sebebiyledir. Arapçada “uzaklaştı” anlamında “Şetane... denilir. Diğer bir görüşe göre haddi aşan ve bunda ısrar eden herkese bu fiili sebebiyle şeytan denilir. “İnsan ve cin şeytanları” meâlindeki âyette olduğu gibi. Burada kendilerine bu niteliğin nisbet edilmesinin sebebi meşru sınırı aşmaları ve bunda ısrar etmeleridir. Aslında şeytanların cin türünden olduğu kabul edilmektedir. Bir telakkiye göre de kâhinlerin şeytanlar diye isimlendirilmesi, her kâhinin beraberinde, onun emriyle iş gören bir şeytanın bulunması yüzündendir, bu sebeple kâhinler onların adıyla isimlendirilmiştir. Bu, dil açısından mümkün olup uygulamada da kullanılmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. “Aslında biz sizinle beraberiz derler” İki şekilde yorumlanmıştır: Yardımlaşma ve dayanışmada sizinle beraberiz demektir. İkincisi biz sizinle beraberiz, yani onların değil sizin dininize bağlıyız. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. 40 Müminlerle sadece alay etmekteyiz, yani görünürde müminlerle uyum içinde olmak, iç dünyalarında ise onlara muhalefet etmek.

Bakara 2:15

Allah da onlarla istihzâ eder. Allah'ın istihzâ etmesinin yorumuyla ilgili olarak değişik görüşler ortaya konulmuştur. Denilmiştir ki bu, Allahın, istihzâlarına denk ceza ile onları cezalandırması demektir. “Münafıklar kendi akıllarınca Allah'ı aldatırlar, halbuki gerçekte Allah onları aldatmaktadır”, yani aldatmalarına denk ceza ile cezalandırmaktadır. “Yahudiler tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu”” meâlindeki ilâhi kelâm da böyledir, yani onları kurdukları tuzağa denk bir ceza ile cezalandırdı. Allah'a nisbet edilen bu fiiller “karşılığını vermek, dengiyle cezalandırmak” şeklinde yorumlanır, çünkü “tuzak kurmak, aldatmak ve alay etmek” kavramlarının Allah'a izâfe edilmesi câiz değildir. “Mukabelede bulunma” dışında insanlar tarafından gerçekleştirilen bu tür fiiller kınanma konusu iken Allah'a nasıl nisbet edilebilir? Bazı âlimler şöyle demiştir: İnsanların birbiriyle alay etmesi câiz olmasa bile Allah'ın istihzâ etmesi câizdir. Tıpkı tekebbür gibi, kibirlenmek Allah için câiz ise de insanlar için değildir, çünkü insanlar birbirinin benzeri ve dengidir, yüce Allah'ın ise benzeri ve dengi yoktur. İstihzâ da böyledir, Allah için câizdir ama başkaları için değildir. Zira istihzâ küçümsemedir. Kişinin yaratılışta benzeri olan ve fıtratına tevdi edilen arıza ve değişikliklerde dengi konumunda bulunan birini küçümsemesi doğru olmaz. Allah ise bütün bunlardan münezzehtir. Birinci yorum gerçeğe daha yakın görünmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Diğer bir anlayışa göre Cenâb-ı Hak yukarıdaki âyette müminlerin münafıklara yönelik olması gereken istihzâsını kendi zâtına nisbet etmiştir, tıpkı muhâdaa âyetinde” belirttiğimiz gibi. Allah'ın münafıklarla istihzâ etmesinin gerçekleşme şekliyle ilgili olarak farklı yorumlar yapılmıştır. Kelbi? şöyle demiştir: Bu, onlara cennet kapılarından birinin açılması, oraya yaklaştıkları sırada yüzlerine kapanması şeklinde olabilir. Bu rivayet sahih ise mesele Kelbi'nin söylediği gibidir. Bir anlayışa göre, cennet ehli için, aydınlığında yürüyecekleri bir ışık BIN yükseltilir, münafıklar da o ışığın aydınlığında müminlerle beraber yürümeye kalkışınca ışık söndürülür, böylece onlar şaşkınlık içinde kalırlar. Bu duruma şu âyette de temas edilmiştir: “Münafıklar müminlere, “Bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım” diyeceği günde kendilerine, Arkanıza dönün de ışık arayın! diye cevap verilir”. Şöyle de denilmiştir: Müminlere dış görünüş itibariyle muvafakat göstermeleri sebebiyle dünyada istifade edecekleri çeşitli nimetler kendilerine verilir, âhirette ise iç dünyalarında müminlere muhalefet etmelerinin cezası olarak bu nimetlerden mahrum edilirler. Azgınlıklarıiçinde şaşkın şaşkın dolaşmalarına mühlet verir meâlindeki ilâhi beyan Allah'ın inanmayacaklarını bildiği bir kavim hakkındadır. “Uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar” meâlindeki âyet gibidir. Şu kadar var ki bu, kâfirler hakkındadır, önceki âyet ise münafıklarla ilgilidir. Te'vilini yapmaya çalıştığımız bu âyet Mut'tezile'nin telakkisini çürütmektedir. Onlar şöyle derler: Allah, azgınlığı kendi irade ve ihtiyarları ile tercih etmeleri halinde insanları kötü fiillerinden alıkoymaya muktedir değildir, ancak irade dışı eylemlerinde buna güç yetirebilir. Halbuki aziz ve celil olan Allah bu âyetinde kendi ihtiyarlarıyla işledikleri tuğyan fiilinde bir tür destek vereceğini haber vermiştir“. [İnsanlara Ait Fiillerin Yaratılması] Azgınlıkları içinde şaşkın şaşkın dolaşmalarına mühlet verir, yani azgınlık yapma fiilini onlarda yaratır. Bu, yardımını keser de kendi iradelerine bağlı olarak yaptıkları azgınlıklarıyla ömürlerinin sonuna kadar baş başa bırakır anlamına da gelebileceği gibi onlara hidâyet vermez ve kendilerini başarılı kılmaz (tevfik) mânasına da alınabilir. Bu ilâhi beyanda “yardım etme (med)” ve “azgınlığa destek verme” kavramlarının Allah'a nisbet edilmesi yer alıyor. Halbuki Allah'a sadece övgü amacıyla nisbetler yapılabilir. Allah'ın zâtına yönelik övgü başka bir yerde açıkladığımız üzere üç şekilde gerçekleşebilir. Te'vilini yapmaya çalıştığımız âyetten anlaşıldığı üzere Allah münafıkları azgınlık eylemlerinde desteklediğine göre O, bunun zıddı olan iman fiilini de meydana getirmeye muktedirdir. Şu halde bu ilâhi beyan, Allah'ın kullarına ait bütün fiilleri yarattığına işaret etmektedir. Çünkü, tam kudretin, bir şeyi yapmaya kadir olduğunda zıddını da yapmaya kadir olduğu zaman gerçekleşeceği, Mu'tezile'nin sözleri cümlesindendir. Âyette yer alan ameh kavramı sözlükte şaşkınlık anlamına gelir. --- Dipnotlar: 7 Ebüö’n-Nadr Muhammed b. Sâib b. Bişr b. Amr b. Haris el-Kelbi, Araplar'ın soy kütüğü ve tarihi olayları uzmanı, râvi ve müfessir. Küfeli olup doğumu ve ölümü orada gerçekleşmiştir. Abdullah b. Sebe'nin arkadaşlarından olduğu söylenir (İbn Kuteybe, el-Mağrif, s. 533; İbnü'n-Nedim, el-Fihrist, s. 107; İbn Hallikân, Vefeyâtu'l-a'yân, IV, Her ne kadar âyet münafıkların azgınlıklarına fırsat verilmesi hakkında ise de müellif burada, kulların fiilleri ve istitâatları meselesinden söz etmekte ve “istinkâz” kavramıyla görüşünü açıklamaktadır.

Bakara 2:16

Sözü edilen kimseler hidâyete karşılık dalâleti satın almışlardır. Yani dalâleti davet edildikleri hidâyete tercih etmişlerdir. Aslında onlar daha önce izledikleri isabetli bir yola da sahip değillerdi ki onu dalâlet karşılığında terketmiş olsunlar. Bu husus şu ilâhi beyana benzemektedir: “Allah inananların dostudur, onları karanlıktan aydınlığa çıkarır, inkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğüttur, kendilerini aydınlıktan çıkarıp karanlığa götürür”!. Aslında kâfirlerin daha önce aydınlık içinde olmaları söz konusu değildir. Benzer şekilde münafıklar da önceden hidâyet içinde olmaları söz konusu olmaksızın ilk defa kendilerine sunulan hidâyeti reddedip içinde bulundukları dalâlete sarılmışlardır. Bir görüşe göre buradaki dalâlet helâk mânasına gelir. Buna göre âyetin yorumu şöyle olur: Kurtuluşlarına vesile olacak hidâyete karşılık kendilerini mahvedecek olan dalâleti tercih etmişlerdir, ama bunu kasıtlı ve şuurlu olarak da yapmamışlardır. Bu tıpkı şu ilâhi beyana benzemektedir: “Onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıymış!”? Kimse ateşe karşı dayanıklı olmadığına göre bununla anlatılmak istenen şey şundan ibaret olmalıdır: “Kendilerini ateşe sürükleyecek davranış biçimlerine ne kadar meraklı imiş! Kendilerini satarken aldıkları bedel ne kadar değersizmiş!” Yani mahvoluşlarını kurtuluşlarına tercih edişleri ne kötü bir davranıştır! Bu âyette, bey‘ yani “satış” sözü geçmeden yapılacak akdin geçerli olduğuna işaret vardır. Çünkü münafıklar, “satış” kelimesini kullanmıyor, sadece hidâyeti verip dalâleti alıyorlardı. Şu halde, aldığı bir bedele karşılık kim bir başkasına bir şey terkederse -taraflar “sattım-aldım” sözünü telaffuz etmeseler bile- geçerli bir satış akdi sayılır. “Gerçek şu ki Allah, müminlerden cennete karşılık canlarını ve mallarını satın almıştır” meâlindeki âyette de durum aynıdır. Vaad edilen cennete karşılık müminlerin mallarını ve canlarını Allah için feda etmeleri demektir. Fakat ticaretleri kâr etmemiş. Ticaretleri sebebiyle kâr sağlayamadılar demektir. Çünkü ticaretin kendisi kazanmaz, ticaretle kazanç elde edilir. Burada görüldüğü gibi dilde bazan bir şey sebebinin adıyla isimlendirilir. Şu âyette de bunun örneği bulunmaktadır: “Allah geceyi dinlenesiniz diye sizin için yaratan, (çalışıp çabalamanız için) gündüzü de görme vasıtası kılandır”. Aslında gündüzün kendisi görmez, gündüz sebebiyle görme fiili gerçekleştirilir. Bir şeyi sebebinin adıyla isimlendirmek Arapdilinde geçerli ve yaygın bir anlatım yoludur. Fakat ticaretleri kâr etmemiş. Bu beyanda dış görünüş itibariyle ticaretin kendisi değil kâr nefyedilmiştir. Şunu belirtmek gerekir ki nefiy iki şekilde olur. Biri, zıddının mevcudiyetini gerektiren nefiy ki sıfatın nefyidir; meselâ, “Falan âlimdir” deyişin gibi, sen bununla o kişiden cehli, “Falan câhildir” deyişinde de ondan ilmi nefyetmiş olursun. Bir de zıddının varlığını gerektirmeyen nefiy vardır, bu da cisimlere ait görünümlerin (a'râz) nefiy şeklidir. Sen cisimlerden herhangi bir rengi nefyedecek olursan bu, sözü edilen rengin zıddının “ et-Tevbe9/lli. varlığını kanıtlamaz. Fakat ticaretleri kâr etmemiş ifadesi ise aslı olumsuzlamış ve sanki, “Onların ticaretleri zarar etmiştir” denilmiştir. Böylece, olumsuzlanma kârın zıddını kanıtlamıştır. Bunun delili, “Kendilerini satarken aldıkları bedel ne kadar değersizmiş!” ve “Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kadar değersizmiş, keşke bunu anlasalardı!”? meâlindeki âyetlerdir. Düzel eli a

Bakara 2:17

[Münafık ve Kâfirlerin Nitelikleri] Onların hali ateş yakan kimselerin haline benzemektedir. Âyetin yorumunda farklı fikirler ileri sürülmüştür. Denildi ki âyet münafıklar hakkında nâzil olmuştur, çünkü sürede onlardan söz edilmesinin ardından yerini almıştır, o da şu ifadedir: “İman edenlerle karşılaştıkları vakit...” Bir de âyetin yahudiler hakkında geldiği ileri sürülmüştür, zira daha önce, “... Onları uyarsan da uyarmasan da sonuç değişmez, hiçbir zaman inanmazlar” âyetiyle yahudilere işaret edilmiştir. Mamafih âyetin ikisi hakkında da gelmiş olması mümkündür. İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: Bu husus gizli kalan şeylerden biridir. Ne var ki onun bu değerlendirmesi ihtimal dahilinde bulunmamaktadır, çünkü sözü edilen ilâhi beyan Allah'ın getirdiği bir meseldir. Meseller kapalı kalan mânanın anlaşılması ve zihinden uzak kalan şeyin ona yaklaştırılması için getirilir. Mesele, İbn Abbas'ın dediğine göre yorumlanacak olursa ilâhi kelâmın maksadı anlaşılmamış ve insan zihnine herhangi bir mâna yaklaştırmamış olur. Ancak İbn Abbas “gizli kalan” ifadesi ile, “Kimler hakkında nâzil olduğu bilinmemektedir” demek istemişse ihtimal dahilindedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Onların hali ateş yakan kimselerin haline benzemektedir. Burada “on- EN lar” zamirine yapılan izâfetin daha önce değinilen münafıklara yönelik olması muhtemeldir. Nitekim, “Öyle insanlar vardır ki, “Allaha... inandık’ derler” ve “İman edenlerle karşılaştıkları vakit, “Biz de inandık? derler” meâlindeki âyetler buna ışık tutmaktadır. Bu husus birkaç şekilde yorumlanabilir. Birincisi, bu kişiler Allah dostlarını aldatmayı ve kendileriyle alay etmeyi amaçlamışlar, Allah da ceza olarak onları dünya ve âhirette rezil durumuna düşürmüştür. Dünyadaki rezillikleri maskelerini düşürmesi ve dostlarını durumlarından haberdar etmesiyle gerçekleşmiştir. Böylece onların aldatma teşebbüsü kendilerine rücü etmiştir. Onlar, iç dünyalarında sakladıkları küfürden herkesin haberdar olması ve kendilerince güvence sağlamak istedikleri taktiğin boşa çıkarılması suretiyle cezalandırılmışlardır. Cenâb-ı Hak bu münafıkları ayrıca dâimi bir korku ile cezalandırmıştır, nitekim şu beyanlarında kendilerini korkaklıkla nitelemiştir: “Onlara savaş farz kılınınca içlerinden bir grup Allah'tan korkar gibi, hatta daha büyük bir dehşetle insanlardan korkmaya başladılar”, “Her feryadı kendi aleyhlerine sanırlar”, “Hükmü açık bir süre nâzil olup da içinde savaştan bahsedilince kalplerinde nifak hastalığı bulunanların ölüm baygınlığı içinde sana baktıklarını görürsün”, “Bir korku hali gelince ölüm baygınlığı içinde gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün”, “Münafıklar kalplerindeki kötü düşünce ve duyguları kendilerine haber verecek bir sürenin indirilmesinden endişe ederler”, İkincisi, münafıklar müslümanlara karşı din birliği görünümü sergilemekle onlar nezdinde izzet ve şeref elde etmeyi amaçlıyorlardı. Onların kâfirlere karşı tavırları da aynı çizgide seyrediyordu, kendilerine müminleri aldattıklarını ve onlarla alay ettiklerini ifade ediyorlardı. Sonuçta kâfirler (nâzil olan bazı âyetlerin ışığında) münafıkların müminlere sergiledikleri sahte tavrı kendilerine de sergilediklerini anlamış ve onları çevrelerinden uzaklaştırmışlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak bu gerçeği ifade etmek üzere şöyle buyurmuştur: “Allah'ın gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi? Onlar aslında ne sizdendir ne de onlardan. Bir de bile bile yalan yere yemin ederler””, “İki topluluk arasında bocalayıp dururlar. Ne onlara (müminlere) bağlanırlar ne de bunlara (kâfirlere)”. Bu sebeple münafıkların peşine düştükleri şeref ve izzet ortadan kalkarak yerine zillet ve hakaret konmuştur. Onların bu durumu aydınlığından ve sıcaklığından yararlanmak amacıyla ateş yakan bir adama benzemiştir. Ne var ki Allah görme duyusunu iptal ettiğinden umduğu aydınlanma ve faydalanma olayı gerçekleşmemiş, üstelik Cenâb-ı Hak onu, ateşe yaklaştığı takdirde yanma korkusuyla cezalandırmıştır. Böylesi bu teşebbüsüyle kış günlerinde ateş tutuşturmanın ısınma sonucundan ya da harareti ve aydınlığından yararlanarak yemek pişirme imkânından mahrum kalmıştır, çünkü görme duyusu dumura uğramıştır. Münafıkların bu hali, Allah Teâlâ'nın, “O, münafıkların kendisini aldatma teşebbüslerini yüzlerine çaгpaг” ve “Allah da onlarla istihzâ eder” meâlindeki beyanlarının da realiteye aksetmiş bir sonucunu temsileder. Zira onlar güven amaçladıkları şeyle korkuya kapılmak, şeref aradıkları şeyle hakarete mâruz kalmakla cezalandırılmış oldular. Ateş yakmak isteyen fakat görme duyusundan yoksun kalan kimsenin durumu da bunun gibidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. “Onlar hidâyete karşılık dalâleti satın almışlardır”! meâlindeki ilâhi beyan da aynı hususu desteklemektedir, yani şeytanlarına döndükleri zaman daha önce müminlerin yanında izhar ettikleri hidâyeti terkedip dalâleti tercih etmişlerdir. Buna göre Allah'ın münafıklarla istihzâsı ve onların aldatma teşebbüslerini boşa çıkarması muhâdaa Allah dostlarının fiili ile gerçekleşmiş olur, çünkü onların iç yüzü Allah dostlarına haber verilmiş, bu yolla da münafıklar değerlerini yitirmiş ve nazarlarında zelil duruma düşmüşlerdir. Bu konuda âyetlerde zikredilen istihzâ Allah'a nisbet edilmiştir, zira müminler fiillerini O'nun sayesinde gerçekleştirmişlerdir, tıpkı münafıkların müminleri aldatmalarının Allah'a nisbet edilişi gibi; aldatma fiilini, müminlerin O'nun dinini benimsemeleri sebebiyle işlediklerinden. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Ortaya konan bu yoruma bağlı olarak mesel içeren âyetin kâfirler (yahudi ve hıristiyanlar) hakkında gelmiş olması imkân dahiline girer. Sözü edilen zümreler aslında Resülullah” (s.a.) tanıyordu, çünkü gerek Tevrat gerek İncil'de onu niteleyen parçalarla karşılaşıyorlardı. Meselâ şu âyetlerde belirtildiği üzere: “Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de kendisinden söz edilmiş bulunan o ümmi resül ve nebiye uyanlar. O kendilerine iyiliği emredip kötülükten sakındırır.. 2, “Muhammed Allah'ın elçisidir”? diye başlayan âyetin devamı. Aziz ve celil olan Allah şöyle de buyurmuştur: “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu kendi çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar”, “Kendilerine Allah katından ellerindeki kitabı doğrulayan bir kitap gelince -halbuki daha önce kâfirlere karşı (yeni bir vahiy sayesinde) zafer umup duruyorlardı-, evet tanıyıp bekledikleri kitap karşılarına dikilince onu inkâr ettiler”. Böylece Ehl-i kitap ateş tutuşturmak isteyen, daha doğrusu aydınlanmak amacıyla tutuşan alev arayan birinin durumuna düşmüştür; sözü edilen adam ateşi bulup aydınlığından faydalanmanın önemini anlayınca Cenâb-ı Hak alevi görme duyusunu gidermiş ve sonuç olarak adam ondan yararlanamamıştır. İşte yahudi ve hıristiyanların halide bunun gibidir, Resülullah (s.a.) nübüvvetle görevlendirilince yahudi ve hıristiyanlar sırf kıskançlıkları ve hakkı çiğneme arzuları yüzünden ona iman etmemişlerdir, çünkü o, kendilerinden değildi, ya da iktidar ve menfaatlerinin haleldar olacağından endişe ediyorlardı, ama onlar İslâm Peygamberi'ne inanmanın aslında büyük yarar sağlayacağını da biliyorlardı. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Münafıkların, Allah dostları olan müminleri aldatma ve kendileriyle alay etmeleri yüzünden âhiret hayatında karşılaşacakları akıbete gelince, onlar müminlere taktik uygulama çerçevesinde dostluk görüntüsü verirken bazı dünya menfaatlerini amaç edinmiş bulunuyorlardı. Meselâ ganimet ele geçirmek, müslümanlara vâris olmak, onlarla evlenmek gibi. Ama münafıklar iç âlemlerinde müslümanlara daima muhalif kalmışlardır. Allah Teâlâ da benzer bir şekilde kendilerini içinde yaşadıkları dünya menfaatleri noktasında müminlerle ortak etmiş, fakat dininin ileride gerçekleşecek duyular ötesi menfaatleri konusunda onlara muhalefet etmiştir ki bu da âhirettir. Evet, Cenâb-ı Hak münafıklara dünya hayatında müminlerle beraber olmayı nasip etmiş, âhirette ise bundan mahrum bırakmıştır, tıpkı onların inananlar zümresiyle beraberlik görüntüsü sergileyip iç dünyalarında muhalefet edişleri gibi. Ateş yakan adamın durumu da bunun gibidir; o, tutuşturduğu ateşin aydınlığına olan arzusunu izhar etmiş, fakat Allah Teâlâ görme imkânını ortadan kaldırmış, bu sebeple arzusuna kavuşacağını umduğu anda aydınlık yok olmuştur. Bu, münafıkların âhiretteki durumuna benzemiştir. Şöyle ki onlar dünyada iken -şayet âhiret diye bir şey varsa- orada da müslümanlarla beraber olacaklarını zannetmişlerdir. Şu ilâhi kelâm bu hususa temas etmektedir: “O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar müminlere, “Bizi bekleyin de nurunuzdan bir parça ışık alalım” diyecekler, kendilerine, Arkanıza dönün de orada ışık arayın” şeklinde karşılık verilecektir. Nihayet aralarına, iç tarafında rahmet bulunan, dış tarafından ise azap gelen bir sur çekilir. Münafıklar onlara, “Biz sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. Müminler de, “Evet, ama siz kendinizi belâya soktunuz, fırsat bekleyip şüpheye düştünüz...” diye cevap verecekler. İşte Allah'ın münafıklarla alay etmesi ve onları aldatması budur: Š Onları dünya meselelerinde müminlerle bir tutmuş, âhirette ise ayırmıştır. Münafıkların hidâyet karşılığında dalâleti tercih etmeleri de (satın almaları) aynı çizgi üzerindedir, yani mahvolmalarını sonuçlarından yolu kurtuluşlarını sağlayan yola tercih etmeleri mânasındadır. Bahis konusu âyeti, Ehl-i kitab'ı konu edindiği şeklinde yorumlayanların kanaati de aynı mahiyettedir. Aslında Ehl-i kitap Muhammede (s.a.) iman etmiş sayılır, çünkü onlar kendi [kutsal] kitaplarına inanmışlardı, orada ise Hz. Peygamber'in yüce vasıfları yer alıyordu. Fakat Hz. Muhammed kendilerine de hitap edecek şekilde peygamberlikle görevlendirildiği, dolayısıyla imanın faydalı sonuçlarına ulaştıkları ve Resülullah'ı müşahede ettikleri zaman onu inkâra kalkışmışlardır. Bu sebeple de kitaplarının sağladığı müsbet sonuçlardan ve cezaya çarpıldıkları gün, gerçekleştirecekleri imanın menfaatlerinden mahrum kalmışlardır; aslında onlar Muhammed'i (s.a.) gördükleri halde inanmayı reddetmişlerdi. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Üçüncüsü, İbn Abbas'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre o bu âyet ile hemen kendisinden sonra gelen âyetin yorumunu Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanıyla birlikte düşünmüştür: “İnsanlardan öylesi vardır ki Allah'a yalnız bir yönde ibadet eder. Kendisine bir iyilik gelirse memnun olur, sınayıcı bir güçlük karşısına çıkarsa dinden yüz çevirir”. Bunun izahı -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şudur ki sözü edilen kimseler Allah'ı tam mânasıyla bilmediklerinden rubübiyyeti kendilerinin Rabb'i oluşuna uygun şekilde O'na ibadet etmemekte, âhirete inanmadıklarından dolayı sergiledikleri iyi davranışlar belli bir sonuç (âhiret) için vuku bulmamakta, ayrıca dünyanın kendisi ve menfaatlerinden başka bir şeye önem vermediklerinden dindarlıklarını ve ibadetlerini dünya karşılığında yapmaktadırlar. Bahis konusu kişiler İslâm dinindeki ganimetleri, gönül rahatlığını ve müslümanların yaptıkları ticaretlerin kâr getirdiğini görünce bunlara gönül bağlamışlar ve ele geçirmek için gayret sarfetmişlerdir. Bununla birlikte hayatın akışı içinde kendilerine zorluk ve belâ geldiğini, ticaretlerinin de kazanç sağlamadığını müşahede edince İslâmiyet'ten başka bir dine yönelmişlerdir. Bunların durumu ateş tutuşturmak isteyen birine benzemektedir ki o ateşin aydınlığına ve yemek pişirmeye elverişli sıcaklığına ümit bağladığı sürece tutuşturmaya gayret gösterir. Ancak Jilâhi fiilin sonucu] görme duyusu dumura uğrayınca ateşten hoşlanmamaya başlar, çünkü ona yaklaşmak suretiyle yanmaktan korktuğu gibi onun sağlayacağı menfaatler de ortadan kalkmıştır; keşke ateş yakmasaydı! Böylesi, İslâm toplumu içine girdikten sonra karşılaştığı güçlükler yüzünden müslüman olmamayı temenni eden münafık gibidir. Burada dile getirilen hususa Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanları işaret etmektedir: “Münafıklar düşmanla birlik olmalarının bozulup gitmediğini zannederler. Birlikler tekrar gelecek olsa, çölde bedevi Araplar'ın içinde bulunup da haberlerinizi uzaktan sormayı temenni ederler. Zaten onlar içinizde bulunsalar bile pek az savaşırlardı”#, “Bizim de savaş konusunda bir yetkimiz olsaydı burada o kadar ölü vermezdik' derler”, “Sana bir iyilik gelirse bu onları üzer, şayet bir musibet gelecek olursa, “Biz tedbirimizi almıştık” derler ve sevinç içinde çekip giderler”, “İçinizden bazıları savaş konusunda ağır davranırlar. Size bir musibet gelecek olursa böylesi, Allah şahsıma lütufta bulundu da bunlarla beraber olmadım’ der”. Şunu da belirtmek gerekir ki burada tasvir edilen durum bir bakıma parlayan şimşeğe benzemektedir, insan onun aydınlığında yürür. Münafık da İslâm dininde herhangi bir menfaat gördüğünde onun alanında mesafe alır. Fakat (belâ ve musibetle karşılaşmak suretiyle] üzerine karanlık basınca şaşkınlık ve üzüntü içinde keşke bu yola girmeseydi temennisinde bulunur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Ebü Bekir el-Esam” şöyle demiştir: Sadece insanlar arasında sağlayacağı faydalar uğruna imanını izhar eden kimsenin hali, aydınlığından ışık almak amacıyla ateş yakan adama benzer. Fakat Allah iç dünyasında kendini imandan yoksun bırakan kişinin nurunu âhirette ortadan kaldırır. Benzer bir şekilde Cenâb-ı Hak dünyada ateş yakanın nurunu da yok eder, artık böylesinin ateş etrafında aydınlıkta bulunma zevkini yaşaması imkânsız hale gelir. Esam sözüne şöyle devam etmiştir: Âyette bahis konusu edilen husus (Allah'ın ateş yakan kimsenin gözlerini kör etmesi Allah'tan gelen bir lânet konumundadır. Nitekim, “Allah onun nurunu yok etmiştir” denir, yani izhar ettiği nuru; bu sebeple münafık âhiret karanlıkları, ateş yakan adam da körlük ve gece karanlıkları içinde kalır. Yine Esam şöyle demiştir: Allah Teâlâ İslâm'a daveti boşalan yağmura, İslâm uğrundaki cihadı gece karanlığına, ganimeti şimşeğe benzetmiş, münafıkların İslâmda bulunan bazı güçlükleri duymaları sebebiyle parmaklarını kulaklarına tıkamalarını da gök gürültüsü ile temsil etmiştir. --- Dipnotlar: Ebü Bekir Abdurrahmân b. Keysân el-Esam, Mu'tezile fakih ve müfessiri. Tefsir, Makâlât ve Allâf ile yürüttüğü Munazarât"ı vardır. Bunlardan başka Şiilik ve tecsime kail oluş telakkileri konusunda mücadeleleri olmuştur (İbn Hacer, Lisânu“/-Mizân,

Bakara 2:18

Sağır, dilsiz ve kördür onlar, yollarından dönüş yapmazlar. İki şekilde yorumlanmıştır: Birincisi, sağırdırlar... Çünkü Allah kulaklarını, duyu yeteneklerini ve kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar işitmez, görmez ve anlamazlar. İkinci ihtimal de münafıklar sağır, dilsiz ve kördür, zira kulakları, gözleri ve anlama yeteneklerinden faydalanmayı bilmemişlerdir. Yukarıda sözü edilen” istihzâ kavramının Allah'a nisbet edilmesi konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı âlimler, her ne kadar yaratıklardan sudur etmesi güzel değilse bile istihzâyı Allah hakkında câiz görmüşlerdir. İstihzânın yaratıklar için çirkin olmasının sebebi şudur: Bir insanın diğeriyle alay etmesi o kişinin câhil oluşu yahut da yaratılışının çirkin bulunuşu sebebine bağlıdır. Oysa ki istihzâ eden kimsede de bu özelliklerin mevcudiyeti pekâlâ ihtimal dahilindedir, şayet Allah'ın ona yönelik lütuf ve keremi olmasaydı. Aslında başkasıyla alay eden kimse bu meşgalesi yüzünden kendi durumunun inceliklerden habersiz kalır. Şunu da söylemek gerekir ki bu ince noktadan gafil olmak alay edilen kimsenin durumundan daha ilkel ve daha çirkin bir husustur. Bu sebepledir ki aziz ve celil olan Allah, “Bir topluluk başka bir toplulukla alay etmemelidir, muhtemeldir ki alay edilenler edenlerden daha üstün konumda bulunur”” buyurmuştur. İstihzâ kibirlenmeye benzer. Kibirlenme yaratıklardan sâdır olduğu takdirde çirkindir, çünkü bütün insanlar yaratılmış olmaları, başkasının tesirinin izlerini taşımaları ve birinin sahip olduğu özellikleri öbürünün de sahip olması açısından benzer durumdadır. Tekebbürün Allah'a nisbeti ise câizdir. Zira Allah benzeri ve denginin bulunmasından münezzeh olduğu gibi başkasının taşıdığı özelliklerin kendisinde bulunması da muhaldir. Hüseyin en-Neccâr” bu görüştedir. Diğer âlimler ise bu telakkiyi benimsememişlerdir. Ancak dinleyiciyi istihzâ mânasına sevkedecek özel durumlardan sonra olması halinde bunu mümkün görmüşlerdir, meselâ kulun yaptığı bir fiilin hemen ardından o fiilin cezası olarak zikredilmesi gibi. Bu durumda Allah'a nisbet edilen istihzâdan kulun istihzâ eyleminin cezalandırılması mânası anlaşılmalıdır, ceza konumunda seyyie, mekr vb. kavramlarının zikredilmesi gibi”. Üzerinde bulunduğumuz konu birkaç şekilde irdelenebilir. Birincisi biraz önce söylediğimiz husustur. İkincisi, istihzânın, bir şeyin talep edilmesine karşılık olarak Cenâb-ı Hakk'a nisbet edilmesidir. Meselâ âhirette müminlerin münafıklara hitaben, “Geriye dönün de kendiniz için aydınlık arayın” demesi, bundan başka müfessir Kelbi'nin naklettiği husus doğru ise cennet ehlinin cehennem halkını oradan çıkmaya davet etmesi ve bir de meleklerin şu sözü gibi: “O halde kendiniz talep edin ama kâfirlerin talebi tamamen karşılıksızdır”” ve başka yorumlar.

Bakara 2:19

Âyette zikredilen karanlıklar zulümât üç şekilde yorumlanabilir. Birincisi kalplerindeki küfür karanlıklarıdır, zira onlar önce iman görünümü sergilemişlerdi. İkincisi Kur'ândaki müteşâbih âyetlerdir. Bu tür âyetler birçok müşrikin diline doladığı ilâhi beyanlar olup nihayet şu âyet-i kerime nâzil olmuştur: “Kalplerinde haktan uzaklaşma temayülü bulunanlar ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler””. Üçüncüsü İslâm'ın toplum hayatında ortaya çıkan cihad, cezai müeyyideler vb. türünden güçlük ve sıkıntılar. Bu üç yorumdan birincisiyle sonuncusunu hem kâfir hem de münafık için, müteşâbihin te'vili konusunu ise sadece kâfir için düşünmek mümkündür. Nitekim bunların her birine ait sözü edilen şıklardan bir payın bulundugunu belirtmiştik. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır meâlindeki âyetin son kısmı buradaki benzetmenin hem kâfir hem de münafık tipine yönelik olduğunu göstermektedir, çünkü münafık inkâr konusunda kâfirlerin ortağı sayılır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetteki benzetmenin (mesel) Resülullah'ı (s.a.) gören gruplara yönelik olması da mümkündür, çünkü bu insanlar onun nübüvvetle görevlendirilmesinden önce iki gruba ayrılmıştı. Bir kısmı önceki peygamberlerin getirip yanlarında bulunan kitaba bağlı bulunuyordu. Ne var ki onların dini liderleri kitaplarında açıklanan ilâhi dini ve hükümlerini değiştirmişler, hatta bunları ortadan kaldırıp peygamberlerin getirmediği din ve hükümler icat etmişlerdir. Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanları bu hususu açıklamaktadır: “Kendilerine açık deliller geldikten sonra parçalanıp farklı görüşler benimseyenler gibi olmayın””, “Ey Ehl-i kitap! Kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak, bir haylisini de bağışlamak üzere size elçimiz gelmiştir”, “Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlarla senin hiçbir ilişkin yoktur”. Din adamlarının bir kısmı da kendilerinin uydurduğu kitabı peygamberlere nisbet etmiştir. Şu âyet-i kerimede ifade edildiği üzere: “Kitap ehlinden bir grup size ilâhi kitaptan olduğu kanaatini telkin etmek amacıyla onu okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki o, kitaptan değildir. Onun Allah katından geldiğini söylerler, oysaki Allah katından değildir. Böylece onlar bile bile Allah hakkında yalan uydururlar”. Bu âyetler eski din mensuplarında ortaya çıkan fikir ayrılıkları, kendilerine hitap eden peygamberler ve yüce Allah hakkındaki yakışıksız sözlerini açıklamaktadır. Bilindiği üzere bütün peygamberlerin getirip tebliğ ettiği din aynı olup herhangi bir farklılık taşımaz. Ancak arada geçen fetret dönemlerinde ilâhi kitaplar ortadan kalkmış ve dinin şiarı konumundaki özellikler unutulmuştur. Sonunda toplumlar dalâlet karanlığı ve şaşkınlığı içine düşmüş, şeytanın yolunda kendilerini kaybetmiş, dini konularda güvenilen âlimleri de âhirete intikal etmiştir. Bu suretle peygamberlerin yoluna girdiği ve onların getirdiği kitaplara bağlı kaldığı konusunda kimsenin elinde kanıtlayıcı bir belge kalmamıştı, ama hepsi bunu iddia etmekteydi. Bunun yanında sözü edilen toplumlar içinde isabetli düşünmenin ihtimal vermeyeceği ve aklın tahammül gösteremeyeceği derecede farklı ve çelişkili telakkiler ortaya çıkmıştı. Hz. Peygamber'i müşahede eden toplumların ikinci grubu herhangi bir ilâhi kitabı benimsemeyen ve peygamberlerin hiçbirine inanmayan zümrelerdi. Bunlar putlara, ateşe, taşlara, zarar veya fayda vermeye güç yetiremeyen basit nesnelere ibadet ediyorlardı. Onlar dini hüküm ve kuralları bulunmayan şaşkın kimselerdi; herkesin yöneldiği bir mâbud tanımıyor, belli bir yol ve yöntem izlemiyorlardı. Aralarında başvurduklarında yol gösterecek ve doğruya kılavuzluk edecek önderleri de bulunmuyordu. Hülâsa bunlar ana yoldan ayrılan ve karanlıklar içinde şaşkın dolaşan insanlardı. İçinde bulundukları şaşkınlık ve belirsizlik, her ikitoplumu da hidâyet nurunun sayesinde dalâlet hastalığından kurtaracak birine muhtaç hale getirmişti. Aynızamanda bu kişi, onları, ayrılık karanlığından kurtarıp anlaşma aydınlığına götürecek, şeytan yolundan çıkarıp Allah yoluna iletecek, başka tanrılar edinmemeleri için kendilerine hak olan mâbudu tanıtacaktı. İşte Allah Teâlâ şiddetli ihtiyaç duydukları sırada onlara bir peygamber (resül) göndermiş ve lütfunu devam ettirerek kendilerine âyetler (mücizeler) göstermiştir. Cenâb-ı Hak sözü edilen peygamberin ilâhi bir nimet olduğunu ve kendisine itaat edip lütuflarına şükürle mukabelede bulundukları takdirde onları dalâletten kurtaracağı gerçeğini bu âyet ve mücizeler yoluyla onlara bildirmiştir. Tasvir edilen bu duruma göre Asr-ı saâdet'in insanları gecenin ve bulutların sebep olduğu karanlıklara mâruz kalmış bir topluluğa benziyordu. Öyle ki bu topluluk ihtiyaç duydukları işleri görmelerine engel olan karanlık yüzünden ne yapacaklarını şaşırmış, ayaklarını nereye basacaklarını bilemeyip bulundukları yerde çakılıp kalmışken yaşadıkları sıkıntı kendilerini ateş yakmaya sevketmişti; onlar bu yolla arzularına ulaşmayı ve adım atarken tehlike ile karşılaşmamayı umuyorlardı. Yahut da sözü edilen insanlar zamanın darlığı ve kuraklığı yüzünden şiddetli açlığa ve susuzluğa mâruz kalmış bir topluluбa benzemişlerdi. Bu sebeple de sıkıntılarını gidermeye güç yetiren yüce varlıktan yardım istemişler, O da yağmur yağdırmak suretiyle dileklerini kabul etmişti. Bahis konusu topluluğun bir kısmı, kendilerine ateş yakma ilhamını veren veya yağmurla yardımda bulunan varlığı tanımış, O'nun nimetlerine şükürle mukabelede bulunmuş, sıkıntılarından kurtularak yok olma tehlikesini atlatmış ve sonuç olarak ateş veya yağmur sayesinde arzularını yerine getirmişlerdir. Bu, Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme uyan, Allah'ın lütuflarını bilip O'na şükreden kimselerin halidir. Topluluğun diğer kısmı ise ateşin aydınlığını nankörlük, lütfedicisini de tanımamazlıkla karşılamış ve sıkıntılı dönemlerini unutmuşlardı. Nankör insanların bu haline Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanları işaret etmektedir: “İnsanın başına bir sıkıntı gelince Rabb'ine yönelerek yalvarır. Nihayet Allah kendi katından ona bir nimet verince önceki yalvarışını unutur ve başkalarını da saptırmak amacıyla Allah'a denk varlıkların mevcudiyetini ileri sürer. (Resülüm!) De ki: Bu nankörlük ve inkârınla bir süre daha oyalanadur. Şüphe yok ki sen cehennem ateşinde yanacaklardan birisin” ve söz konusu ettiğim hususun dile getirildiği başka âyetler. Bir de şu beyan: “Denizde başınıza bir musibet gelince O'ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gider. Nihayet sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine haktan yüz çevirirsiniz. İnsanoğlu gerçekten nankördür”5. Sonuç olarak Cenâb-ı Hak böylesinin göz nurunu giderdiğinden ateşin aydınlığından faydalanamaz, dolayısıyla arzu ve ihtiyaçlarının giderileceği noktaya ulaşamaz. Bunlar ise Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme iman etmeyenlerdir. Evet bu ikinci topluluk son Peygamber'in gönderilişinden faydalanamamış ve insani emellerine ulaşamamış, aksine onun gelişi karanlık ve hayretlerini arttırmıştır, tıpkı ateş yakıp da gözü kör olan adam gibi. Şiddetli karanlıkta yürüme durumunda kalan, fakat ayaklarını basacakları yeri görmeleri için lütfedilen şimşek aydınlığı nimetini şükürle karşılamayan topluluğun durumu da bunun gibidir. Nihayet Allah böylesinin nurunu yok etmiş, şimşek parıltısı da durmuştur. Bu suretle sözü edilene yöneltilen yardım helâke dönüşmüş, özünde rahmet olan yağmur onun için belâ durumuna geçmiştir. Resülullah'a (s.a.) karşı direten ve onu dinlemekten yüz çeviren kimsenin hali de buna benzemektedir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. ebe iş vee ES

Bakara 2:20

Şimşek nerede ise gözlerini kapacak. Yani İslâm toplumunda bulunan ganimet kendilerini cezbetmektedir. Karanlık basınca, çeşitli zorluklar sebebiyle, dikilip kalırlar ve Resülullah'tan (s.a.) uzaklaştırılırlar. Allah dileseydi zikredilen yeteneklerini yok ederdi, yani onları sağır ve kör haline getirirdi. Dahhâk“ yolu ile İbn Abbas'tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Şimşeğin ve ateşin yansıttığı aydınlık sürekli değildir, âyette münafığın imanının bunlara benzetilmesi suretiyle kısa bir süre sonra ortadan kalktığına işaret edilmiştir. Kutebi” şöyle demiştir: Münafık önceleri kâfir iken Allah tarafından lütfedilen nur sayesinde hidâyete ulaşmıştır, tıpkı ateş yakıp gece karanlığında onun aydınlığından faydalanan bir insan gibi. Gece karanlığında yürüyen adamın durumu böyledir, ancak görme duyusunun yok olduğu veya şimşek parıltısı söndüğü vakit içinde bulunduğu karanlığa dönüş yapmış olur. [Âhireti Kavrama Aracı Dünyadır)] Bu konuda aslolan şudur ki Allah Teâlâ şu dünya hayatını insanları sınava tâbi tutmak için yaratmış ve sergiledikleri davranışların karşılığını vermek üzere de ikinci bir âlem icat etmiştir. Zaten ikinci âlem olmasaydı dünyayı ve içindeki her şeyi meydana getirmenin bir anlamı kalmazdı. Çünkü bu durumda belli sonuçlar olmaksızın yaratıkların icat edilmesi sadece fena bulmaları hedefine bağlı kalırdı, bu ise akılların abes göreceği bir şeydir. Sonucu olmayan bir konuda gayret gösteren herkes abesle iştigal etmiş, akli açıdan önemi bulunan bir hedef izlemeden iş gören kişi de gayr-ı ciddi davranmış olur. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, “Sizi boş yere yarattığımızı ve huzurumuza çıkarılmayacağınızı mı sandınız?” buyurmuştur. Buna göre içinde yaşadığımız şu âlem öbür âlemin bir kılavuzu statüsündedir. Bu yüzdendir ki âhiret için yapılacak anlatımlar dünyadan bilinen şeylerle kıyaslanarak şekillendirilmiştir. Çünkü öbür âlemin bilinmesi bu âleme bağlıdır. Bu hikmete bağlı olarak Cenâb-ı Hak sınava tâbi tutmak üzere yarattığı insanları elem çekecek ve zevk alacak biçimde şekillendirmiştir. Tâ ki [kötü davrandıkları takdirde] geleceği haber verilen elemlerin, (iyi davrandıkları takdirde ise] gerçekleşeceği müjdelenen lezzetlerin konumunu anlamış olsunlar. Bu hikmet çerçevesinde Allah Teâlâ âhiret hayatını göz önünde bulundurmayan, o hayatla ilgili olarak yapılan özendirmelere karşı kulaklarını tıkayan yahut da Allah'ın buyruk ve yasaklarını nazarı itibara almayan kimsenin meselini kör, sağır, ölü vb. kavramlarla beyan etmiştir. Çünkü o kişide görme, işitme ve yaşama yeteneklerinin sonuçları etkili olamamıştır. Aslında bunlar insanın duyu ötesinde kalan hususların düşünme yoluyla bilinmesi için yaratılmıştır. Kişi bunlardan gafil olunca biraz önce söz konusu edilen özelliklerle nitelendirilir. Şunu da hatırlatalım ki âhiret, yani ceza ve mükâfat âlemi olmasaydı bahis konusu yeteneklerin bizce mâkul olacak hiçbir hikmeti kalmazdı. Bu bakış açısına bağlı olarak, sayesinde nesne ve olayların sonuçlarının tesbit edilip faydalanılması sağlanan kalbin nurunun yok oluşu göz nurunun sönmesine benzetilmiştir, gözle elde edilecek dünya menfaatlerinin yok olması gerçeğine paralel olarak. Kulak ve diğer yeteneklerin konumu da aynıdır. Buna göre yukarıda geçen iki meselin hedefini kâfirler ve münafıklar teşkil eder. Münafık örneğini ele alalım. Onun fıtri yapısının nuru sönünce -ki bu gözün nurudur- tutuşturulan ateşin nurundan faydalanamaz, halbuki gözü gören herkes için ateşin nuru devam etmektedir. Ateşten elde edilecek diğer yararlıklar da aynı durumdadır. Bunun gibi münafığın kalp gözünün nuru ve hayatiyeti ortadan kalkınca âhiretin nurundan ve mükâfatından faydalanamaz. Şimşek parıltısından yararlanan kimsenin durumu da aynıdır. Şaşkın bir halde çakılıp kalır, çünkü o, yolunu şimşeğin aydınlığı sayesinde görüyordu. Tıpkı nesne ve olayların akıbetlerini tesbit etmeye yarayan kalbin sezişini kaybeden kimse gibi. Hatta şimşek parıltısı veya ateş aydınlığına güvenerek yola giren kimse, bunlardan mahrum kaldığı takdirde, ateşin veya şimşeğin faydasını ilke olarak hesaba katmayana oranla aydınlığa daha büyük bir ihtiyaç hissettiği gibi ateşin kendisinden, yağmurun şiddetinden ve yolun kötülüğünden daha fazla endişe duyar. Böylesi eskiden çok arzu ettiği yağmurdan ve aydınlığı sönen ateşten de artık hoşlanmaz olur. Dünyada beyan ettiği imandan yoksun kalan münafığın âhiretteki durumu da bunun gibidir, çünkü o bu haliyle cehennemin en alt tabakasına atılacaktır”. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Kâfire gelince, o da Allah'ın verdiği gözle dış dünyada gözlenen hususların akıbet ve mahiyetlerini görmemiş, O'nun lütfettiği işitme yeteneği ile de bu alanın iç yüzünü idrak edememiştir. Çünkü bu yeteneklerin amaçladığı hedef kişinin algıladığı şeyleri ibret alması için akla ulaştırmasıydı. Bu sayededir ki akıl bütün bu nesne ve olayların kendi başlarına (mekanik bir şekilde) meydana gelmediğini anlayacak, bunun yanında onlarda bulunan bütün hikmetlerin mahiyetini de kavrayamayacaktır. Nihayet akıl ilâhi nimetlerin azametini bilecek ve bunların hikmetsiz olmadığı şuuruna ererek şükrünün edası ile meşgul olacaktır. Akıl ve dolayısıyla kişi bu davranışıyla eylemlerinin ceza ve mükâfatına ulaşacaktır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

Bakara 2:21

[Allah'ın Birliği] Ey insanlar! Rabb’inize, sadece O’na kulluk edin. Buradaki hitap özel ve genel (husus ve umum) kapsamında düşünülebilir. Kulluk edin, yani Rabb'inizin bir ve tek olduğuna iman edin. Bu ilâhi beyan ibadeti tevhidden ibaret saymıştır. Çünkü Allah için olan ibadet tevhidsiz oluşmaz ve sadece O'na yönelik olma özelliği kazanmaz. Şöyle de denebilir: U?budü, yani ibadetinizi başkasına değil, Allah'a özgü kılın. Hitap her iki yorumda da kâfirlere yönelik olur. Bir de şu yorum var: U'budü, O'na itaat edin. İbadet kulun söz, amel ve inanç olarak bütün varlığını Allah'a has kılmasıdır. Tevhid ve İslâm da budur. İtaat ise emri benimseme ve yerine getirme anlamına gelir. Allah'tan başkasına itaat etmek mümkünse de ibadet etmek söz konusu değildir, zira başkasının emrine göre hareket eden herkes ona itaat etmiş olur -meselâ, “Allah'a itaat edin, Resülü'ne de itaat edin” meâlindeki âyet-i kerimesinde olduğu gibi- fakat başkasının emriyle hareket eden herkes ona kulluk etmiş sayılmaz. Sadece Allah'tan yardım dileriz. Allah Teâlâ birliğini benimsemeyi ve sadece O'na ibadet etmeyi insanlara emrettiği varlığı nitelemek üzere şöyle buyurmuştur: Sizi ve sizden öncekileri yaratan. Halbuki taptığınız putlar sizi de sizden öncekileri de yaratmamıştır. Peki, sizi yaratana değil de putlara nasıl tapıyorsunuz? Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Belki bu sayede kötülüklerden sakınmış olursunuz. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir: Mâsiyetlerden, nehyedilen şeylerden ve Allah'ın size haram kıldığı hususlardan sakınırsınız. Âyetten kastedilen mâna bu ise hitap müminlere yönelik olur. İkinci yorumsa, şirkten, yani Allah'tan başkasına tapınmaktan sakınırsınız şeklindedir. Bu ise kâfirlere yöneliktir. (İmam şöyle dedi:) Takvâ ve tevhidin emir konumunda zikredildiği yerlerde güzel olan yöntem bunların umum ifade ettiğini, bu konumun dışında haber vermek mahiyetinde zikredilenlerin ise hususi mâna taşıdığını kabul etmektir. Bu sayede sakınmış olursunuz. Yani sakınabilmeniz için.

Bakara 2:22

[Allah'ın Varlığı ve Birliği] Yeryüzünü sizin için bir döşek haline getiren. Allah Teâlâ bu âyette birliğinin tanınması, ibadetin kendisine yöneltilmesi ve insanın iç dünyasına ait bütün yönelişlerin O'na ait olmasını emrettiği zatın niteliklerini beyan etmek üzere şöyle buyurmuştur: Faydalanmanız ve çeşitli imkânlarından yararlanarak ihtiyaçlarınızı yerine getirmeniz için yeri bir döşek haline getirdi, meselâ üzerinde uyumak, mekân tutmak ve mesken edinmek gibi. Göğü de bir tavan haline getirdi. Yani göğü bina gibi yükseltti., yükselen ve yukarıda olan her şeydir. Nitekim evin tavanı için yüksekte bulunması açısından semâ denir. Âyet-i kerimede semâ kelimesine bina kavramı nisbet edilmesinin sebebi -aslında semâ insanların kurduğu binalara benzemez- buradaki binanın insanların kurduğu bina mânasına gelmediğinin anlaşılabilmesidir. Gökten su indirdi. Yani ibadetinizi ihtiyaçlarınızı gidermek üzere sizin için gökten su indiren varlığa yöneltin; sizi yaratmadığını, gökten su indirmediğini, rızkınızı sağlamak üzere o sudan meyveler üretmediğini bildiğiniz putlara tapınmayın. Şunu bilmelisiniz ki Allah birdir, ortağı yoktur; O sizi yaratan, rızkınızı veren ve sizin için gökten indirilen sudan yiyeceğiniz besinler ve içeceğiniz tatlı su lütfeden varlıktır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede, göğün ve yerin yaratılması, gökten su indirilmesi, bu sudan geçim vasıtaları ve çeşitli menfaatlerin üretilmesinden hedeflenen amacın insanoğlu olduğuna dair işaret vardır, çünkü tabiatta sınava tâbi tutulan insanlardır; âyette yer alan yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir tavan haline getirdi meâlindeki beyan ile gökten indirildiği ve yerden üretildiği anlatılan hususlar bunu göstermektedir. Ayrıca şu âyetler de bu konuya temas etmektedir: “Göklerde ve yerde bulunan her şeyi, kendisinin bir lütfu olarak sizin hizmetinize verdi””, “Gece ile gündüzü de istifadenize âmâde kıldı””, “Gemileri emrinize verdi” ve birçok diğer âyet-i kerime; bu âyetlerde yeralan bütün tabiat nesne ve güçlerini biz insanlara izâfe etti. Sunu da belirtmek gerekir ki aziz ve celil olan Allah aralarindaki uzun mesafeye rağmen gökten gelecek menfaatleri, lütuf ve kereminin ürünü olarak yerin menfaatleriyle ilişkili kıldı. Öyle ki gökten su inmeyince yeryüzü hiçbir bitki vermemektedir. Bunun sebebi göğü yaratanla yeri yaratanın aynı varlık olduğunun bilincine ulaşılmasıdır. Şayet birinin yaratıcısı diğerininkinden ayrıolsaydı aralarındaki uzaklığa rağmen yararlıklarının ilişkisi için mâkul bir mâna ve yorum bulunamazdı. Ayrıca bu iki yaratıcı arasında anlaşmazlığın zuhur etmesi akıldan uzak bir şey değildi. Durum öyle değil de biraz önce belirttiğimiz nitelikte bulunduğundan yerle göğün yaratıcısının aynı varlık olduğu, onun şeriki ve rakibinin bulunmadığı anlaşılmıştır. Bazı âlimler tabiattaki her şeyin (eşya), yasak beyanı gelmedikçe bizim için helâl ve serbest (mubah) olduğu ve bir sakıncasının bulunmadığı kanaatini belirtmiş ve bunun için onunla size geçim vasıtası olsun diye yerden ürünler çıkardı meâlindeki ilâhi beyanın yanında, “Yeryüzünde bulunan şeylerden helâl ve temiz olarak yiyin” anlamındaki beyanın zâhiri ile istidlâlde bulunmuştur. Diğer âlimler” ise şu kanaati belirtmişlerdir: Bu tür âyetler ibâha” görüşüne işaret etmez. Çünkü eşya her yönüyle bize ait değildir; aslolan ibâha beyanı gelmeden önce haram oluştur. Bir de şu var ki nesne ve olaylar önceden, mevcut bazı sebeplere dayanılarak helâl olur. Böylece sebepler yokken haramlığın sâbit olduğu ortaya çıkmıştır. Her şey helâl veya mubah kılmayı beyan eden haber gelmeden haram olma konumundadır. Şöyle bir gerekçe göstermek de mümkündür: Tabiattaki nesne ve olaylar, imtihana tâbi tutulmamız ve bir süzgeçten geçirilmemiz için yaratılmıştır; nitekim, “Şunu bilmelisiniz ki mallarınız ve evlâtlarınız sizin için imtihan vesilesidir”, “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallarınız, canlarınız ve ürünlerinizden kısmi azaltma ile deneyeceğiz. Sabredenleri müjdele!” meâlindeki ilâhi beyanlar bu kanaati desteklemektedir. Bir de her şeyin ibâha ile yorumlanması aklın kabul etmeyeceği bir husustur, çünkü bu durumda yaratıkların fesada uğrayıp yokluğa mahküm edilmesi faktörü vardır. Halbuki Cenâb-ı Hak insanların her birine özgü olarak başvuracağı bir sebep yoluyla mülkiyet hakkı tanımıştır, bunun da amacı fesada ve yok olmaya mahküm olmamaktır. Sadece Allah'tan yardım dileriz. Sakın Allah'a denk tutacağınız varlıklara kulluk etmeyin. Yani ibadette denk ve benzer kabul edeceğiniz varlıklar, “Adâl ve eşkâl” ikisi de aynıdır; bir şeyin dengi, şekli ve benzeri demektir. Gerçeği bilip dururken. Yani Allah'ın dengi ve benzeri olmadığını, çünkü O, tabiat nesnelerinin bir kısmının yaratılışını size göstermiştir. Oysa ki taptığınız putlardan böyle bir şey gerçekleştiren birini hiç görmemişsinizdir. İkinci olarak bilip dururken, yani çevrenizde yaratıp meydana getirdiği nesne ve olayları. Aslında siz iyiden iyiye inceleyip düşünseniz Allah'ın bir dengi veya benzerinin bulunmadığını pekâlâ anlarsınız, şu âyet-i kerimede beyan edildiği üzere: “Kendi yapınızda da âyetler vardır, bunları görmüyor musunuz?”!© --- Dipnotlar: Semerkandi birinci görüşü Muttezile'ye, ikincisini de ehl-i hadis kelâmcıları ve fakihlerine nisbet etmiştir. İbâha: Allah'ın insanlara bir şeyi haram kılmaması, yani serbest bırakması demektir.

Bakara 2:23

Kulumuz Muhammed'e indirdiğimiz Kur'ân'ın vahiy ürünü olduğundan şüphe ediyorsanız. Yani Kur'ânın (Muhammed tarafından] uyduruldugu ve Allah tarafından gelmediği konusunda; şu ilâhi beyanlarda nakledildiği gibi: “Bu sadece bir uydurmadan ibarettir” “Bu Kur'ân uydurularak Allah'a nisbet edilmiş bir yalandan ibarettir”; “Bu bir sihirdir”©. Siz de ona benzer bir süre meydana getirin. Yani Muhammed'in getirdiğinin benzerini getirin, çünkü siz ve o asli madde, yaratılış ve dil açısından eşit durumdasınız, metin uydurma konusunda onun sizden üstün bir yönü bulunmamaktadır. Allah'tan başka bütün yardımcılarınızı da çağırın, şayet iddianızda samimi iseniz. Yani Allah'tan başka taptığınız tanrılarınızı yardıma çağırın da Kur'ân'ın benzerini yapmada size destek versinler, şayet Kur'ân'ın Muhammed tarafından uydurulup Allaha nisbet edildiğine ilişkin iddianızda samimi iseniz. Şöyle de denilmiştir: Yardımcılarınızı çağırın, yani Kur'ân'ın benzerini yapmakta size destek verecek şair ve hatiplerinizi. Bir de şu görüş ileri sürülmüştür: Yardımcılarınızı çağırın, Ehl-i kitap'tan olan; Tevrat, İncil, Zebur ve geçmiş peygamberlere indirilen diğer kitaplardan, Kur'ânın uydurma ve iftira ürünü olduğuna şahitlik eden kanıtlar getirmeleri için.

Bakara 2:24

[Büyük Günah İşleyenlerin Durumu] Eğer yapamazsanız ki asla yapamayacaksınız. Bu ilâhi beyanı şu yaklaşımlarla yorumlamak mümkündür. Muhtemeldir ki müşrikler bu meydan okuyuşun ardından, gayret ve emek sarfetmeden, Kur'ân'ın benzerini yapmaktan âciz olduklarını itiraf etmişlerdir, çünkü aziz ve celil olan Allah Kur'ân'a nazire yapma arzu ve emellerini kırmıştır. Bu sebeple onlar, bu kelâmın uydurma ve yakıştırma olduğu yolundaki iddialarının doğruluğunun ortaya çıkması ve Resülullah'ın “âlemlerin Rabb'inin kelâmı” şeklindeki beyanının yanlışlığının kanıtlanması amacıyla ellerinden gelen gayreti sarfetmemiş ve Allah'ın nurunu söndürebilmek için bütün güçlerini kullanmamışlardır. Onların bu itirafı ve Kur'ân'ın mislini getirmeye fiilen girişememeleri onun Rabbu'l-âlemin'den nebisi ve Resülü'ne indirilmiş bir kelâm olduğunu kanıtlamıştır. Yakıtı insanlar ile taşlar olan ateşten sakının. Veküd, fetha ile odun (yakıt) demektir, vuküd, zamme ile ise ateş mânasına gelir. Yüce Allah bu âyetinde cehennemin yakıtını insanların teşkil ettiğini haber vermiştir. Onların bedenleri ne zaman yanıp tükenirse yenilenerek devam ettirilir, “Derileri pişip duyarsız hale geldikçe onlara başka deriler giydiririz”!% meâlindeki âyette belirtildiği üzere. Metinde yer alan el-hicâre kelimesi bazılarına göre kükürt, bazılarına göre ise bilinen taşlar demektir. Taşlar sert ve yoğun oldugundan şiddetle yanar ve fazlasıyla kızdırır. [Cehennemin Kâfirler İçin Yaratılması] Kâfirler için hazırlanmıştır. Âyetin bu kısmında cehennemin kâfir olmayanlar için hazırlanmadığının ispatı vardır. Bu husus Mu'tezile'nin telakkisini çürütmektedir; şöyle ki onlar büyük günah işleyene kâfir demedikleri halde cehennemde ebedi kalacağını benimsemişlerdir. Onların anlayışına göre cehennem aynı zamanda kâfirler için de hazırlanmıştır; müminin ebedi azaba mahküm edilmesi ise işlediği mâsiyetler, yüklendiği günahlar ve sergilediği çirkin davranışlar yüzündendir. Aslında Allah dilediği kimseyi dilediği kadar azapta bırakır, “O, kendi hüküm verişine kimseyi ortak etmez” meâlindeki beyan gereğince bu konuda yaratıkların hüküm beyan etme hakkı yoktur. Derlerse ki: Müşriklerin çocukları cennette olacaktır, oysaki cennet müminler için hazırlanmıştır; demek ki müminlerden başkalarının da cennete girmesi ve ebedi olarak orada bırakılması câizdir. Buna göre cehennem de, kâfirler için hazırlanmış olsa bile kâfir olmayanların orada ebedi azaba mahküm edilmesi câizdir. “(O gün] yüzleri kararanlara, “İman ettikten sonra kâfir mi oldunuz?”S meâlindeki âyette imandan sonraki küfür sebep olarak gösterilmiştir. Demek ki küfür üzere neşet eden ile imandan sonra küfre dönen cehennemde ebedi kalma hususunda eşittir. Şu halde kebire işleyen mümin ile hiç iman etmeyen kâfir cehennem azabı açısından aynı konumdadır. Buna şöyle cevap verilir: Her kâfirin tabii yaratılışı Rabb'inin birliğine tanıklık eder. Fakat fıtratına bakış yapmayı terkedip alışılageleni tercih edince öylesinin durumu imandan sonra küfre dönüş statüsüne girer; ama aslında o, gerçekten mümin değildi ki sonradan küfre dönüş yapmış olsun. Mu tezile'nin karşı delil olarak müşrik çocuklarını ileri sürmesine gelince, bu çocukların cennette ebedi olarak kalışları Rab'lerinden gelen bir lütfun eseridir. Allah Teâlâ'nın, dilediğini lütuf ve keremi çerçevesinde mükâfatlandırması tabii olup bunun için kişinin ille de bazı fiilleri işlemiş bulunması gerekmez. Yapılmamış bir amelin mukabili olmaksızın sadece ilâhi lütuf ve ikrâmın eseri olarak birinin mükğfatlandırılması aklen de câizdir, ancak irtikâp edilmiş bir günah olmaksızın azaba hükmedilmesi mümkün değildir.

Bakara 2:25

25. “İman eden ve yararlı davranışlar sergileyenlere altlarından ırmaklar akan cennetlere sahip olacaklarını müjdele. Ne zaman oradaki nimetlerden biri kendilerine verilse, “Bu daha önce de mazhar kılındığımız bir nimettir’ diyecekler ve nimet onlara benzer bir konumda sunulacaktır. Onlar cennette tertemiz eşlere sahip olacak ve orada ebedi kalacaklardır.” İman eden ve yararlı davranışlar sergileyenlere... müjdele. Âyetin bu kısmı itaat türlerinin hepsini iman statüsünde tutan kimsenin telakkisini çürütür, çünkü “yararlı davranışlar”ı (sâlih ameller) zikretmeden iman vasfını onlara nisbet etmiştir. Şu kadar var ki âyette söz konusu edilen müjde ve dolayısıyla korkunun ortadan kalkması iyi davranışlara bağlı kılınmıştır. Buradaki sâlih amellerin yerini kalbin amelinin alması ihtimal dahilindedir; o da, kalbin iştiraki olmadan sadece sözle ifade edilen münafığın imanına benzemeyip Allah'a yönelen samimi bir imana sahip olmaktır. Altlarından ırmaklar akan cennetlere sahip olacaklarını... yani bahçeler. Altlarından ırmaklar... Yapılan yorumlardan biri şöyledir: Bahçe özellikle bir yerin veya bir mekânın adı olmayıp ağaçlar topluluğu ve oraya dikilmiş çeşitli meyve bitkileri demektir, böyle bir araziye bahçe denir. Altlarından ırmaklar akan cennetler. Yani ağaçları ve dikili bitkilerinin altından. Şöyle de denilmiştir: Altlarından, gözün görebileceği yerden; böylesi insanlarca daha nezih, daha görkemli ve daha iç açıcı olur. Yine bir anlayışa göre altlarından, yani orada yükselen köşk ve binaların altından; yeryüzünün bazı mıntıkalarında olduğu gibi toprağın altından demek değil. Bu yorumun dayanağını rivayet edilen şu hadis teşkil etmektedir: “Her kılın altında cünüplük vardır”, yani kılın ten üstünde yükselen kısmının dibinde, cildin altında değil. Biraz önceki yorum da bunun gibidir: Köşk ve binaların aşağı kısmından. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. 64 Ne zaman oradaki nimetlerden biri kendilerine verilse, “Bu daha önce de mazhar kılındığımız bir nimettir” diyecekler. Birkaç şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki: Daha önce de rızıklandığımız, yani dünyada. Yine denildi ki: Daha önce de rızıklandığımız, yani bu, dünyada iken, cennette böyle bir nimetin bulunduğu vaad edilen şeydir. Bir başka yorum, daha önce rızıklandığımız, yani bundan önce cennette sunulan demektir. Nimet onlara benzer bir konumda sunulacaktır. Buna dair çeşitli yorumlardan biri şöyle: Benzer bir konumda, görünüşte benzer, tadında farklı. Veya benzer bir konumda; tat açısından benzer, fakat göze aksedişi ve renkleri farklı; zira öyle meyveler vardır ki yenilmesi bir yana ona bakmak suretiyle lezzet hissedilir. Bir de denildi ki güzel ve görkemli oluşta benzer. Onlar cennette tertemiz eşlere sahip olacaklardır. Burada farklı yorumlar vardır. Kötü huy ve seviye düşüklüğünden arınmış, bunlardan uzak kalamayan dünya kadınları gibi değil. Denildi ki hastalık, ayrıca dünya hayatında müptelâ kılındıkları kir, pas ve hayızdan arınmış. Bir de özü ve temel yapısının berraklığı açısından tertemiz denilmiş; nitekim, “(Zerafeti sebebiyle] incik kemiğinin iliği şu kadar mesafeden görünür” buyrulmuştur', Tertemiz; seçkin, eğitimli anlamı da verilmiştir. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Yani sonsuz olarak ikamet edeceklerdir. Âyetin bu kısmı cennet ile cehennemin ve içindekilerinin fâni olduğunu ileri süren Cehmiyye'yi reddetmektedir. Onlara göre evvel, âhir ve bâki olan Allah'tır, şayet cennet fâni değil de bâki olursa yaratan ile yaratılmış arasında benzerlik meydana gelir. Lâkin bize göre bu bir vehimden ibarettir. Çünkü Allah Teâlâ zâtıyla evvel, zâtıyla âhir, zâtıyla bâkidir, cennet ve oradaki her şey ise başkası sayesinde bâkidir. Eğer burada teşbihin bulunması söz konusu olsaydı âlim, semi” ve basir sıfatlarında da teşbih bulunurdu, ayrıca var oldukları sürece yaratıklarla Allah arasında bekâ sıfatında benzerlik meydana gelirdi. Zikrettiğimiz hususlarda böyle bir şey olmadığına göre cennet ve cehennemin ebediyetinde de teşbih oluşmaz. Bir de şu var: Allah Teâlâ cenneti kusur ve eksikliklerden arınmış bir âlem olarak yaratmıştır, çünkü onu “dârü'kuds”, “dârü's-selâm” diye isimlendirmiştir!', Cennet bir gün sona erecekse onda en büyük eksiklik bulunmuş olur, zira insan eninde sonunda yokluğa mahküm olacak bir hayatla mutlu olamaz. Cennetin sonu yokluktan ibaret bulunsaydı içindekilerin hayatını karartan bir nimet durumuna düşerdi. Sonuç olarak cennet ülkesi bütün kusurlardan arınmış olduğuna göre -ki yok olmak kusurların en büyüğüdür- kendisiyle birlikte içindekilerinin de ebedi olmaları kaçınılmaz bir nitelik taşır. --- Dipnotlar: Dâvüd, “Tahâret”, 97; Tirmizi, “Tahâret”, 78. Kur'ân-ı Kerim'de cennetin isimleri arasında “dârü'l-kuds” terkibi geçmemektedir. Ancak Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiği bir kutsi hadiste (e/-Müsned, V, 257, 268) şöyle buyrulmaktadır: “Bana olan saygı ve korkusundan dolayı şarap içmeyi terkeden kimseye kıyâmet gününde kuds havuzlarından içireceğim”. Dârü's-selâm ismi için bk.

Bakara 2:26

Şüphe yok ki Allah gerçeği açıklamak için sivri sinekle veya ondan daha basit bir şeyle misal getirmekten çekinmez. Denildi ki bu ilâhi beyan -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- kâfirlerin Resülullah'a (s.a.) söyledikleri bir söze karşı cevap olarak gelmiştir. Bazı müfessirlerin"? kaydettiğine göre şöyle demişlerdi: Senin Rabb'in basit hacimlere sahip bulunan, sivri olanı ve olmayanıyla birlikte sineği anmaktan çekinmiyor mu hiç, halbuki dünyadaki hükümdarlar böyle bir şeyi söz konusu etmekten hayâ eder? Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah, şüphe yok ki Allah [şundan] çekinmez buyurmuştur; çünkü yeryüzünün hükümdarları bu çelimsiz canlılara küçümseyen bir gözle bakar ve onları anmaya tenezzül etmezler. Yüce Allah ise bundan çekinmez, zira Cenâb-ı Hakk'ın birliğini, yaratıp geliştiriciliğini (rubübiyyet) göstermesi açısından küçük cüsseli canlıları yaratmanın şaşkınlık veren fevkalâdeliği büyüklerini yaratmaktan çok daha önemlidir. Şöyle ki bütün insanlar bir araya toplanıp da sivri türünden olan veya olmayan bir sineği şekillendirmeye, onun için gerekli olan ağız, burun, el, ayak, mide ve dışkı yerini düzenlemeye çalışsalar güç yetiremezler. Ama onlar büyük cüsseli hayvanlar için bunu belki yapabilirler. Yeryüzünün hükümdarları sivri sineğin minyon oluşundan doğan bu fevkalâdeliğine bakmaya tenezzül etmemiş, ona sadece hakaret ve küçümseme nazarlarını atfetmişlerdir. Kelâm âlimleri (ehl-i kelâm) hayâ kavramının Allah'a nisbet edilmesi konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Onların bir grubu bunun câiz olduğunu kabul etmiş ve bu kanaatini, “Allah'ın, saçları İslâm'da ağarmış birine azap uygulamaktan hayâ ettiğini” belirten bir habere dayandırmıştır"!!. Bir de -daha önce yorumlarını yaptığımız üzere'?- tekebbür, istihzâ ve muhâdaa kavramları gibi istihyâ da Allah'a izâfe edilebilir. Diğer âlimler ise haya kavramının Allah'ın zâtına nisbet edilmesini câiz görmemiştir, çünkü onun içeгiğinde çekinme, izzetinefis gibi psikolojik faktörler bulunmaktadır, Allah Teâlâ bunlardan münezzehtir. Tefsirini yapmakta olduğumuz hayâ ise burada rıza mânasına gelmektedir; hayâ aynı zamanda terk demektir, yani terketmez, bırakmaz. İman edenler bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Yani âyette sözü edilen küçük cüsseli cisimlerin mesel olarak getirilmesinin hak olduğunu bilmişlerdir. Çünkü onlar bu tür yaratıklarda bulunan şaşkınlık verici özellikler, hikmetler ve inceliklere dikkat etmişlerdir. İnkâr yolunu tutanlar ise, “Allah bu misal ile ne murad etmiştir?” derler. Çünkü bunlar o yaratıklarda bulunan fevkalâdelik ve hikmetlere değil, onların çelimsiz ve küçük oluşuna bakmışlardır. [Hidâyet ye Dalâlet] Allah böyle bir misal ile nicelerini şaşırtır, nicelerini de doğru yola ulaştırır. Âyetin bu kısmı Muttezile'nin hidâyet-dalâlet telakkisini çürütmektedir. Çünkü bu kısım kâfirlerin “Allah bu misal ile ne murad etmiştir” şeklindeki sorularına cevap teşkil etmekte ve şöyle demektedir: Allah bu misal ile birçok kimseyi şaşırtmayı, birçok kimseyi de doğru yola ulaştırmayı dilemiştir. Yani dalâleti tercih edeceğini bildiği kimseyi dalâlete sevketmiş, hidâyetini bildiği kimseyi de hidâyete iletmiştir. Herkesin seçip tercih edeceği şeyi murad etmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Mu'tezile mensupları ise Cenâb-ı Hak sözü edilen mesel ile herkesi hidâyete ulaştırmak istemiş, fakat onların bir kısmı bunu kabul etmemiştir demektedir. İkinci olarak Allah böyle bir misal ile nicelerini şaşırtır, yani dalâlet yoluna giren için bu fiili yaratmış, hidâyet yoluna giren için de hidâyet fiilini yaratmıştır. Biz bu konuyu daha önce açıkAncak onunla zatenitaat altına girmeyenlerden başkasını şaşırtmaz. Yani bu mesel ile fâsıktan başkasını dalâlete sevketmez, çünkü fâsık bu tür mesellerin işaret ettiği fevkalâdelik ve inceliklere dikkat etmez. --- Dipnotlar: İbn Abbas ile İbn Mes'üd bu görüşü benimseyenlerdendir (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyan, I, 11 Enes b. Mâlik'ten rivayet edilip Resülullah'a nisbet edilen kutsi hadis görünümündeki bir haberde şöyle denilmektedir: “Ben, saçları İslâm'da ağarmış erkek veya kadın bir kulumu azaba mâruz bırakmaktan hayâ ederim” Ancak bu haberin asılsız olduğu ifade edilmiştir (bk. Şevkâni, el-Fev4'idu'l-mecmüa, s. 480).

Bakara 2:27

27. “Onlar ki Allaha verdikleri kesin itaat sözünden dönerler. Allah'ın daima riayet edilmesini emrettiği akrabalık bağlarını keserler ve yer yüzünde bozgunculuk yaparlar. Dünyada ve âhirette ziyana uğrayanlar işte onlarOnlar ki Allah'a verdikleri kesin itaat sözünden dönerler. Allah'ın ahdi (Allaha verilen söz) iki şekilde olur. Birincisi yaratılış ahdidir, şöyle ki herkesin yaratılışı Rabb'inin vahdâniyyetine tanıklık etmektedir; “Kendi fıtri yapılarında da âyetler vardır, onlar bunu görmezler mi?”'4, “Kendi yaratılışlarına bakıp düşünmezler mi?”15 meâlindeki âyetlerde belirtildiği üzere. Kişi kendi yaratılışına bakıp tefekkür ederse bir yaratıcısının bulunduğunu, onun bir ve tek olup şeriki düşünülemeyeceğini anlar. İkincisi ise peygamberlerin tebligatına bağlı olan risâlet ahdidir, şu âyet-i kerimeler bu hususa ışık tutmaktadır: “Allah şöyle buyurmuştur: Ben sizinle beraberim. Eğer namaz kılar, zekât verir, peygamberlerime inanıp onları desteklerseniz ve Allah'a veriyormuş gibi ihtiyaç sahibine karşılıksız borç verirseniz mutlaka günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım”"6, “Allah, kendilerine vahiy ürünü kitap verilenlerden, “Onu mutlaka insanlara açıklayacak ve hiçbir şekilde gizlemeyeceksiniz' diye söz almıştı”!17. Fakat insanların bir kısmı her iki ahdi de bozmuştur. Hilkat ahdini ve risâlet ahdini. Allah'ın daima riayet edilmesini emrettiği akrabalık bağlarını keserler. İki yoruma açıktır: Peygamberlerin bir kısmına iman etmekten; halbuki onlar bütün peygamberlere iman etmekle emredilmişlerdi; “Bir kısmına inanır, bir kısmını inkârla karşılarız”! meâlindeki âyet-i kerimede işaret edildiği gibi. Bir de Allah'ın daima riayet edilmesini emrettiği hısım-akraba bağını koparırlar, diye yorumlanmıştır. Ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. IN Burada da iki yorum yapılmıştır: Yeryüzünde fesat çıkarılmasını emretmek suretiyle bozgunculuk yaparlar; “(Münafıklar kötülüğü emreder, iyilikten sakındırmaya çalışırlar”! meâlindeki âyette belirtildiği üzere. Bir de şöyle denilmiştir: Bozgunculuk yaparlar, yani bizzat kendileri yeryüzünde fesat çıkarırlar; “Yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışırlar”? meâlindeki ilâhi beyanda görüldüğü gibi. Ziyana uğrayanlar işte onlardır. İki şekilde yorumlanabilir. Dünyaya ait arzu ve emellerinin gerçekleşmemesi sebebiyle ziyana uğramışlardır. Hasan-ı Basri'den rivayet edildiğine göre “ziyana uğrayanlar işte onlardır” beyanı hakkında şöyle demiştir: Küfrü tercih etmeleri sebebiyle kendilerini cehennem tabakaları arasına atmışlardır, bu ise apaçık bir hüsrandır.

Bakara 2:28

Nasıl olur da Allah'ı inkâr edersiniz? Oysaki siz bir zamanlar cansız iken O size hayat verdi. Birkaç şekilde yorumlanır. Keyfe, yani Allah'tan başka put ve benzeri şeylere tapmak ve bunun hak olduğu konusunda nereden kesin bir delil elde ettiniz? Halbuki sözü edilen nesnelerden ne ölümden sonra hayat verme ne de hayat bahşettikten sonra öldürme fiilleri sâdır olmuştur. Denildi ki: Nasıl olur da inkâr edersiniz, öldükten sonra dirilmeyi? Oysaki siz bir zamanlar cansız iken, yani sperm halinde iken O size hayat verdi. Aslında siz ilk yaratılışı müşahede edip benimserken ölümden sonraki dirilmeyi ve hayata kavuşturulmayı nasıl inkâr edersiniz? [Âhiret İnancının Akli Delili] Bir de şöyle denildi: Nasıl olur da inkâr edersiniz yeniden can verilmesini ve ölümden sonra diriltilmeyi? Halbuki belli bir sonuç belirlemeden yaratıkları mutlak mânada yok etmek için meydana getirmenin akıl açısından boş ve abes bir şey olduğu ortadadır, zira sadece yıkma zevki için bina yapan herkes abesle iştigal ettiği gibi belli bir hedef ve sonucu bulunmayan bir konuda gayret gösteren kimsenin boşuna uğraştığı veya şaka yaptığı da kesindir. Şu halde aziz ve celil olan Allah'ın fiilini ne hakla abes konumunda tutarsınız? Çünkü Cenâb-ı Hak insanlar için bir ceza ve mükâfat günü yaratmasaydı onları ilkin meydana getirmekle abesle iştigal eden, şaka yöntemini benimseyen ve isabetli fiil yapmayı terkeden bir varlık olurdu. Gerçek şu ki Allah zâlimlerin ileri sürdükleri iddialardan yüce, pek yücedir. Nihayet hepiniz O'nun huzuruna çıkarılacaksınız. Yani O'nun huzuruna çıkarılacağınızı bilmektesiniz. Kur'ân'da geçen “masir” ye “meâb” kelimeleri de aynı anlama gelir. İkinci olarak, “Sizin için hazırlanan gazaba döndürülüp götürüleceksiniz” Cenâb-ı Hak âyetin bu kısmı ile kâfirlere karşı kesin delil kullanarak kendilerini ilkin ölü iken yarattığını, ikinci ölüm halinden sonra da yeniden hayata kavuşturacağını haber vermektedir. Nihayet hepiniz O'nun huzuruna çıkarılacaksınız, sanki şöyle buyurmaktadır: Şunu da bilmelisiniz ki siz O'nun huzuruna çıkarılacaksınız.

Bakara 2:29

O Allah ki yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yaratmış. Denilmiştir ki bu âyet-i kerime bir öncekinin bağlantısı konumundadır. Yani yeryüzündeki her şeyi yaratan Allah'ı nasıl inkâr edersiniz, birliğine işaret eden her şeyi; zira yeryüzünde bulunan her şey Allah'ın birliğine kılavuzluk ettiğinden şüphe edilmez. Şöyle bir mânanın verilmesi de mümkündür. Yeryüzündeki her şeyi sizin için bir nimet olsun diye yaratan Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Halbuki bunu yapması için Allah üzerinde hiçbir hakkınız yoktu, yegâne amaç bütün bu nimetlere karşı O'na şükretmenizden ibaretti. Peki, nasıl olur da bu nimetlere mukabil yapacağınız teşekkürü O'ndan başkasına yöneltirsiniz! Bir başka mâna da şöyle şekillenmiştir: Yeryüzünde olanları sizin için yaratmıştır, yani dünyada sizi imtihan etmesine vesile olması için; “O Allah ki hanginizin daha güzel davranışta bulunacağını ortaya koymak için ölümü ve hayatı yaratmıştır”?! meâlindeki ilâhi beyanda olduğu gibi. Ve bir de öbür âlemde ceza ve mükâfata kavuşturulmanız için. Şu halde yeniden dirilmeyi nasıl inkâr edebilirsiniz? İnsanların eninde sonunda ölmek üzere dünyada yaratılmasının ve âhiretin gerçekleşmesi için de tekrar diriltilmesinin beyan edilmesinde hikmet vardır, bu hususun söz konusu edilmemesi ise hikmetin ortadan kalkması demektir. [Müteşâbihâtın Te'vili: İstivâ] Sonra semâya yöneldi. Birkaç şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki duman (gaz) yükseldi, “Sonra duman halinde bulunan semâya yöneldi”? meâlindeki âyet-i kerimesinde olduğu gibi. Yine denildi ki istevâ tamamlandı mânasına gelir, “(Müsâ yiğitlik çağına erişip gücünü tam olarak kazanınca”? meâlindeki beyanda görüldüğü üzere. Buradaki istevâ “temme” anlamına gelir; bir de istevâ “istevlâ” (hâkimiyeti altına aldı) anlamına gelir, de denilmiştir. Bize göre sonra semâya istivâ etti, “istevâ ve benzeri diğer âyetler: “Rabb'in geldi, melekler saf saf”, “Onlar Allah'ın kendilerine gelmesini mi bekliyorlar”! meâlindeki âyetlerde bir hareket noktası belirlemek gerekir. Nitekim Müşebbihe'nin zannına göre bu tür ilâhi beyanlarda birçok yaratığın vasıflanabileceği şekilde Cenâb-ı Hakk'ın nitelendirilmesinin delili vardır. Gerçekte ise bu nevi âyetler birkaç ihtimal taşımaktadır. Birincisi Allah Teâlâ'yı naslarda geldiği gibi nitelememiz, ama bunun yanında, kendisine nisbet edilen fiillerde başkasına benzemediğinin bilincini de taşımamızdır. Çünkü sen hiçbir şeyin Allah'ın benzeri olmadığına ve hiçbir şeyde O'na benzer bir özelliğin bulunamayacağına prensip olarak inanmaktasın. Şöyle ki herhangi bir şeydeki yaratılmışlık (hades) özelliği Allah'ın zâtında bulunamayacağı gibi bir şeyin bir yönden Allah'a benzer görünümde bulunması da onun kıdemini gerektirmez. Yaratan ile yaratılanlar arasında ileri sürülebilecek bu tür telakkiler hem akıl hem de nakil açısından reddedilmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki Cenâb-ı Hakk'ın bir fiille nitelendirilmesi halinde bu fiilin yaratılmışlara özgü ölçülerle değerlendirilmesi câiz değildir. Ayrıca O'nun hay, kadir, sem? ve basir oluşu benzer vasıflara yaratıklardan birinin sahip olması ile de Allah'ın zâtında beşeri özellikler meydana gelmez. Bu münasebetlerin kökten reddedilmesi suretiyle yaratan ile yaratılan arasındaki benzerlik bâtıl olup ortadan kalkar ve sonuç olarak Allah'ın iradesi çerçevesinde naklin ve ilâhi vahyin gerekliliği ortaya çıkar. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. İkincisi, bu tür ilâhi beyanlarda sözü özet konumunda tutan, açıklamanın tamamına dolaylı olarak işaret eden ve bazı noktalarla yetinme özelliği taşıyan mânaların bulunması da mümkündür. Meselâ şu âyetlerde olduğu gibi: “Rabb'in geldi, melekler de...” yani “bi'l-meleki” (melekleri getirdi: gönderdi), “Sen ve Rabb'in gidin ve savaşın”, “bi-rabbike” (Rabb'inin yardımıyla) demektir. Çünkü Hz. Müsâ'nın Rabb'inin yardımıyla savaşacağı bilindiğinden böyle anlaşılmıştır. Bunun gibi bir önceki âyette de meleklerin geldiği bilinmektedir. Sanki ilâhi beyan bunu ifade etmektedir. Buradaki bakış açısını şu âyetler de desteklemektedir: “Melekler O'ndan emir almadan konuşmazlar, onlar sadece O'nun emriyle iş görürler”!”, “Onlar Allah'ın kendilerine gelmesini mi bekliyorlar?” KI Burada ileri sürülen bakış açısını vuzuha kavuşturan hususlardan biri de şudur ki hiçbir kimse biraz önce geçen âyetlerde yer alan kelimelerden hakikat mânasında Rabb'in gelmesine (ga ols!) inanmaz, hatta bunu tasavvur bile etmez; bunun gibi O'nun nüzülünün kâfirlerin beklemesine bağlı kılındığını da kabul etmez. Gerçekte sözü edilen fiil meleklerin gelmesiyle ilgilidir. Şu ilâhi beyanlarda da olduğu gibi: “Melekleri görecekleri gün, evet o gün günahkârlar için hiçbir sevinç haberi yoktur”, “Biz melekleri mutlaka gerçekleşecek bir iş için indiririz ve bu durumda inkârcılara mühlet verilmesi mümkün değildir”. Bizim ortaya koyduğumuz bu yaklaşımlarda, meleklerin Allah nezdindeki konumlarının büyük olduğunun işaretleri de bulunmaktadır. Söz konusu edilen semâya istivâ beyanının bir benzeri de, “Rahmân arşa istivâ etmiştir”? meâlindeki âyette de mevcuttur. Burada iki bakış açısı söz konusudur. Birincisi arşın hükümranlık mânasında, istivânın ise hükümranlıkta eksiği bulunmayan tam bir hâkimiyet anlamında olmasıdır. Bunun yanında istilâ hâkimiyet altına alma, yani başkasına ait hiçbir hükümranlık ve yönetim hakkının bulunmaması da düşünülmelidir. İkincisi arşın yaratılmış âlemin en yüksek ve en üst noktası konumunda bulunmasıdır. Nitekim insan zihni de arşı böyle tasavvur etmektedir. Buna göre Cenâb-ı Hak mekânlardan münezzeh olma mânasında bir yücelikle nitelendirilmiş olur. Aynı zamanda Allah mekânlar oluşmadan önce ne idi ise oluşmasından sonra da aynı olup hâkimiyet, kudret ve mekânlardan münezzeh oluş mânasında “her şeyin ötesinde olan en yüce konumdadır”. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Burada zikrettiğimiz hususların özü şudur ki Allah'ın fiilini yaratıkların filiyle, O'nun niteliğini yine yaratıkların niteliği ile mukayese etmemeliyiz, çünkü O hiçbir şeyin kendisi gibi olmayacağını haber vermiştir"? Yedi semâyı düzenlemiştir. Allah Teâlâ bir defasında yedi semâyı düzenledi (sevva), bir defasında da “yedi semâyı yarattı (haleka) ”!55, bir defasında yine “yedi semâyı yarattı ”, bir defasında “göklerin sanatkârane yaratıcısı! buyurmuştur, bunların hepsi aynı mânaya gelmektedir. (Hz. Âdem ve İnsan Türünün Yaratılışı] Gila İLİĞİ dll Baray

Bakara 2:30

(imam radıyallahu anh şöyle buyurdu:) Bakara süresinde Âdem aleyhisselâm kıssasının içerdiği hususlar ve bu konuda müfessirlerin söylediklerinin anlaşılması noktasında söylenmesi gereken şudur ki bu alanı ilgilendiren bütün hikmetlere isabetle değinildiği, herhangi bir konunun kesinlikle dile getirildiği ve âlimlerin yaptıkları yorumların tam bir kavrayış özelliğine sahip bulunduğu hususunda hiçbirimiz kesin bir şehâdette bulunmamalıdır. Beşer olarak tasarlayabileceğimiz ve bilgimizin ulaşabileceği nihai nokta ilâhi imtihana tâbi tutulanların vasıflandırılabileceği özellikler çerçevesi ile sınırlıdır. Gerçi meleklerin her türlü yakışıksız vasıftan münezzeh olduğu tercih edilen bir kanaattir, çünkü Cenâb-ı Hak şu beyanları ile meleklere itaat vasfını nisbet etmiştir: “(Melekler) Allah'ın buyurduklarına karşı gelmez ve emredilen her şeyi yerine getirirler”, “Müşrikler, Rahmân (melekleri) evlât edinmiştir dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. Bilakis onlar ilâhi lütuf ve ihsana mazhar kılınmış kullardır. Melekler O'ndan emir almadan konuşmazlar, onlar sadece O'nun emriyle iş görürler”, “Onlar yücelerdeki Rablerinden korkarlar ve emrolundukları her şeyi yerine getirirler”, “O'nun huzurunda bulunanlar kendisine ibadet etme hususunda ne kibre kapılırlar ne de yorgunluk duyarlar”!. Ayrıca Resülullah'tan gelen rivayetlerde meleklerin Allaha itaat etme ve sürekli ibadette bulunma nitelikleri açıklanmaktadır. Bir de hiçbir peygamberden meleğin günah işlemekle nitelendirildiğine dair bir nakil gelmemiştir. Bu husus bazı Selef âlimlerinden zikredilmiş ve de -yüce Allah'ın melekleri hakkında dil uzatmanın münasebetsizliği bir yana- böyle âlimlere cüzi meselelerde muhalefet etmenin hiçbir sakıncası bulunmamaktadır. Yardım Allah'tandır, hatalardan korunma O'nun sayesinde mümkündür. [Meleklerin Nitelikleri] Allah Teâlâ meleklerine şöyle buyurmuştur: “Yeryüzünde ona sahip ve vâris olacak birini (halife) yaratacağım” demişti. Melekler de, “Seni övgü ile yüceltip aşkınlığını dile getiren bizler varken orada bozgunculuğa yol açacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” diye karşılık verdiler. Bazı âlimler bunun meleklerin bir sürçmesi (zelle) olduğunu ileri sürmüştür. Çünkü onların yeryüzünde ona sahip ve vâris olacak birini (halife) yaratacağım şeklindeki ilâhi beyana bu ifadeleri ile karşılık vermeleri münasip değildi; bu üslüp sorgulama konumunda olup Allah'ın fiilini yadırgayan bir eda ile “Biz şöyle şöyle yapmaya hazırken sen bu işi nasıl yaparsın?” mânasına gelir. Sözü edilen âlimler ben sizin bilmediğiniz pek çok şeyi bilirim meâlindeki ilâhi beyanla da kanaatlerini desteklemek istemişlerdir, bu ifadede, söyleyenin uyarılmasını gerektiren bir nevi bilgisizlik olmasaydı Cenâb-ı Hak ben sizin bilmediğiniz pek çok şeyi bilirim mukabelesinde bulunmazdı. Kendilerinin bilmediği birçok şeyi Allah'ın bildiği hususu meleklerce mâlümdu. “Eğer iddianızda samimi iseniz” sözüyle Allah'ın kendilerini nesnelerin isimlerini söylemekle imtihan etmesi de bu kanaati desteklemektedir. Şayet meleklerden uyarıya mâruz kalacakları bir söz çıkmasaydı Cenâb-ı Hakk'ın “şunların isimlerini bana bildirin” şeklindeki beyanına “iddianızda haklı iseniz” şartını koşmasının bir anlamı kalmazdı. Şu da var ki bu üslüp sitem ve uyarı konumu arzetmektedir. Bazı âlimler şöyle demiştir: Orada bozgunculuğa yol açacak... birini mi yaratacaksın ifadesi İblise aittir. Aslında bu sözle karşılık veren İblis'tir, ama ifade çoğul kipinde zikredilmiştir. Dil açısından topluluğu kastederek tek kişiye veya tek kişiyi kastederek topluluğa hitap etmek mümkündür; her ne kadar Allah'ın hitabı “senin rabbin meleklere... demişti” şeklinde melekler topluluğuna yönelik görülse de, nitekim “bana şunu bildirin” ifadesi de çoğul şeklindedir. Aslında Allah meleklerin o hususu bilmediklerini biliyor ve bilmedikleri halde bunu kendilerine emretmesi de ihtimal dahilinde bulunmamaktadır. Melekler ille de haber vermeye gayret gösterselerdi gerçeğe aykırı şeyler söyleme durumunda kalacaklardı. Şu halde âyetin içerdiği ilâhi beyan meleklerin yaptığı bir hataya mukabil onlara sitem ve uyarı niteliği taşır. Bu telakkiyi destekleyen hususlardan biri de meleklerin Allah'ın öğrettiklerinden başka bir şey bilmediklerini itiraf edişleridir. Cenâb-ı Hakk'ın, “Ben göklerin ve yerin sırlarını bilirim”? meâlindeki beyanı da aynı telakkiyi desteklemektedir; melekler önceden yaptıkları bir gaflet olmasaydı onların bu tür haddini bildirmeye ve uyarıya lâyık görülmelerinin pek anlamı kalmazdı. Çünkü aziz ve celil olan Allah'ın göklerin ve yerin gaybını bildiği hususu üstün derecedeki melekler şöyle dursun kötü davranışlı kâfirlere bile gizli kalan bir şey değildir. Fakat makbul kullar da sürçme ve küçük hatalarından ötürü dikkatleri çekilerek bazan uyarılırlar; “Kâfirler için hazırlanmış bulunan ateşten sakının”!; bir de Resülullah'a (s.a.) hitaben, “Eğer seni kararlı hale getirmeseydik neredeyse onlara az da olsa meyledecektin ve şüphe yok ki o zaman sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattıracaktık”, ayrıca meleklere hitaben, “Onlardan biri, Ben de O'ndan ayrı bir tanrıyım' diyecek olursa biz onu cehennemle cezalandırırız” âyetlerinde görüldüğü gibi. Bazı âlimler meleklerin imtihan çerçevesinde günah işlemesini câiz görmüşlerdir. Onların imtihana tâbi tutulmasının delili biraz önce sözünü ettiбiтiг ümit ve korku fiilleridir; bunun yanında Allah'a ibadet etmekle övülmeleri, ulühiyyet iddia ettikleri takdirde tehdide mâruz bırakılmaları da zikredilmelidir. Şu da var ki meleklerin fiilleri cebir ve zor ilkesine bağlı olarak gerçekleşseydi ifa ettikleri ibadet ve itaat konularında övülmeye lâyık görülmez, mâsiyetin imkân dahiline girmediği ve yaratılışın buna müsait olmadıgı durumlarda da imtihan önem kazanmazdı, çünkü itaat mâsiyetten korunmaktan ibarettir. Cenâb-ı Hak, “Melekler Allah'a âsi olmaz” buyurmuştur. Böyle bir ifade günah işleme ihtimali bulunmayan kimseler için kullanılmaz. Şu halde meleklerin de günah işleme imkânına sahip kılındıkları sâbit olmuştur. Bu sebepledir ki onların taatleri önem kazanmış ve ibadetlerinin kıymeti artmıştır. İmtihana tâbi tutulan kimsenin, Allah Teâlâ'nın koruma ve himayesi olmadığı takdirde sürçmesi, küçük hata, hatta günah işlemesi, her türlü belâ E Š ve sıkıntıya mâruz kalması endişe edilecek bir husustur. Allah'ın koruması ise O'nun bir ihsan ve ikrâmı olup sadece kendisi tarafından lütfedilir, kimse buna yaratılıştan sahip değildir. Öyleyse günah işlemekle sınava tâbi tutulmak daima mümkündür. Şunu da söylemek gerekir ki sözü edilen makbul kullardan bazı hataların vuku bulması diğer insanlar için günahtan uzak kalmayı temenni etmeleri, günahsız oluştan ümit kesmeleri ve bu konuda yardımını esirgememesi için daima Allah'a yönelmelerine büyük etkiler yapmaktadır. Değeri ne kadar büyük olursa olsun Allah'a itaatkâr olan hiçbir kimse yoktur ki nefsiyle baş başa bırakıldığında tehlike içinde bulunmamış olsun; zaten Allah bazı konularda rızâsına ters seçimlerde bulunabileceğini bilmektedir. Şu kadar var ki kul Allah'a sığınıp niyazda bulunmayı şiar edinir. Bazı peygamberlerden (Allah'ın salât ve selâmı onların üzerine olsun) vuku bulan zellelerin anlamı da bundan ibarettir. Bir kısım âlim de var ki meleklerin Âdem'in yaratılması münasebetiyle Allah Teâlâya olan itirazları onların yaptığı bir zelle biçiminde değerlendirmemiştir; aksine Allah kendilerini bundan korumuştur. Buna göre orada bozgunculuğa yol açacak... birini mi yaratacaksın meâlindeki sözleri iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi soru tarzında olup Cenâb-ı Hak kendilerine âdemoğullarının yeryüzünde fesat çıkaracaklarını haber verince onlar da: “Bunu nasıl yapabilirler, halbuki sen onları yarattın, rızıklandırdın ve çeşitli nimetlerle ikrâmda bulundun; biz ise yaratılışımızı (bu şekilde) gerçekleştirdiğin için seni övgüyle yüceltir, aşkınlığını dile getiririz?” Yahut da şöyle: “İnsanların aklı kendilerine verilen bunca nimetlere rağmen sana âsi olmayı nasıl tasavvur edebilir; biz melekler zümresine gelince, aklımız böyle bir şeyi asla kabul etmez” Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah, ben sizin bilmediğiniz pek çok şeyi bilirim buyurmuştur. Yani ben âdemoğullarını fıtratlarına yerleştirilen birçok şehvete rağmen imtihana tâbi tutacağım; beşeri arzular kendilerine baskın geldiğinden çeşitli gafletlere mâruz kalıp, düşmanlarının çokluğu ve arzularının baskısı yüzünden daima uyanık ve bilinçli olma hali onlar için zor bir şey olacaktır. Tâbi tutuldukları sınav çok çetin olacağından sözü edilen kötülükleri yapabileceklerdir. Buraya kadar anlattığımız yorum Allah'ın kendisine âsi olacak kimseleri yaratmasındaki hikmeti hedefleyen soruya karşı verilen bir cevap niteliğindedir. Allah bu cevap meyanında meleklerin bilmediği şeyleri kendisinin bildiğini haber vermiştir. Bu haber veriş, Allah'ın dostlarının yanında düşmanlarının da olacağını açıklama anlamına geldiği gibi O'nun yarattığı kimselerin hiçbirini kendinin bir ihtiyacı veya menfaati için yaratmadığının da açıklaması mânasını içerir. Şayet zati ihtiyaç ve menfaatinden dolayı olsaydı emrettiği bir şeye muhalefet edecek kimseyi yaratmazdı. O'nun insanları yaratmasının hikmeti birbirlerine ibret ve öğüt vesilesi olmalarıdır. Bunun sonucunda âsilerin cezaya çarptırılması ilkesi başkaları için günahtan çekinme ve öğüt alma vesilesi olur. Ve benzeri başka sonuçlar. İkinci bir yorum, orada bozgunculuğa yol açacak... birini mi yaratacaksın beyan-ı ilâhisinin nefiy değil, ispat konumunda bulunmasıdır. Yani sen bunu yaparsın, çünkü âsi olacak kimseleri yaratmakta senin için hiçbir zararın bahis konusu olmadığı gibi itaat edecek kimseleri yaratmakta da herhangi bir menfaatin yoktur. Senin övgüye lâyık zâtın, fiillerinin bu iki amaçtan herhangi birine yönelik olmasından münezzehtir. Sözü edilen âyetin taşıdığı üslüp şu ilâhi beyana benzemektedir: “Kalplerinde bir hastalık mı var onların, yoksa şüpheye mi sürüklendiler, yahut da Allah ve Resülü'nün kendilerine haksızlık edeceğinden mi endişe eйiyoгiaг?”'*; bu âyetteki istifham gerçek mânada bir istifham olmayıp hastalığın ve şüphenin mevcut olduğu şeklinde ispata yönelik bulunmaktadır. Hz. Âdem'in yaratılışıyla ilgili âyette şu ihtimali de belirtmek gerekir ki etec'alü lafzındaki istifham edatının zâid olması mümkündür; “Dün bir adam öldürdüğün gibi bugün de beni mi öldürmek istiyorsun?” meâlindeki âyetin başında yer alan (e türidü) lafzındaki elif ile “Arzı iki günde yaratan Allah'ı inkâr mı ediyorsunuz”! âyetinde yer alan einneküm lafzındaki elifler gibi. Burada mâna (inneküm) ve (türidü) şeklindedir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet de bu konumdadır. (İmam şöyle dedi:) “Ben sizin bilmediğiniz pek çok şeyi bilirim” meâlindeki ilâhi beyanın mânası şudur ki Allah meleklere yeryüzünde fesat çıkaracak âdemoğullarını haber vermiş, fakat onlara içlerinde bulunacak peygamberleri ve makbul kulları bildirmemiştir. Şüphe yok ki Cenâb-ı Hak meleklerin bilmediği hayırlı kulların haberlerini bilmektedir. Bu sebepledir ki meleklerden varlıkların isimlerini söylemelerini talep ettiği sırada onlara Âdeme lütfettigi büyük nimetleri bildirmiş ve isimleri kendisine öğretmek suretiyle onu bir nevi meleklerin peygamberi konumuna getirmiştir. Melekler beşer türü içinde nurdan yaratılmışların muhtaç olacağı bir şeyin bulunabileceğini tasavvur edememişlerdi; o nur ki nesnelerden perdelerin kaldırılması ve onların bütün çıplaklığıyla açığa çıkmasının sebebini teşkil etmektedir. Durum böyle iken melekler ilim elde etmek için kapalılığın ve karanlığın temelini oluşturan toprak ve suyun özünden yaratılmış birine muhtaç olsunlar! Cenâb-ı Hak Âdem'i yaratmasındaki yöntem sayesinde, meleklere, varlıkları bilip tanıma yolunun yaratılıştan değil Allah'ın lütfu ve keremi olduğunu bildirmek istemiştir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Bazı âlimler, makbul kullardan öylesi vardır ki isyan konumunda bulunan zelle şöyle dursun günah işlemenin zihne gelmesi sebebiyle bile itâba yani kınamaya müstahak olurlar, demiştir. Onlar derece ve değerlerinin yüksek oluşu sebebiyle günah işlemeseler bile böylesi bir durum sebebiyle kınamaya mâruz kalırlar. Nitekim Allah Teâlâ mâsiyet konumunda olmayan bazı konularda Peygamber'ine (s.a.) itâbta bulunmuştur. Şu âyetlerde görüldüğü gibi: “Allah seni affetti ya, ama sen doğru söyleyenleri tesbit edip yalancıları belirlemeden onlara niçin izin verdin?”; “Günah işlemek suretiyle öz varlıklarına hıyanet eden kimseleri savunma”; “Hani Allah'ın nimet verdiği, senin de iyilik ettiğin kimseye, ‘Eşini boşama ve Allah'a karşı saygılı davran!, diyordun. Ama bunun yanında Allah'ın eninde sonunda açığa vuracağı şeyi insanlardan çekinerek içinde gizliyordun”2. Halbuki Resülullah'ın bu davranışlarında günah teşekkül etmemişti. Allah yine şöyle buyurmuştur: “Ey Peygamber! Allah'ın sana helâl kıldığı şeyleri neden kendine haram ediyorsun?”!53, oysaki bu noktada Resül-i Ekrem herhangi bir günah işlememişti. Meleklerin durumu da bunun gibidir. Âlimler meleklerin Âdem'in yaratılışına itiraz edişlerinin sebepleri üzerinde fikir beyan etmişlerdir. Bir kısmı melekler Allah nezdinde en değerli kullar olduklarını ve kimseyi kendilerinden üstün tutmayacağını zannetmişlerdi, demiştir. Bir kısmı da şöyle bir yaklaşımda bulunmuştur: Melekler ateş veya toprak cevherinden yaratıldığı zikredilen herkesten daha bilgili olduklarını zannetmişlerdi. Yahut da Allah'a olan ibadetlerinin azametinin yanında cin ve insan türünden olan yaratıklar içinde âsilerin de bulunduğunu bilmiş olmaları yüzünden. Bunun için olmalıdır ki Allah melekleri evvelâ ilimle, sonra da Âdeme secde etmekle imtihana tâbi tutmuştur. Bununla, beşer türünün yücelik ve şerefini, ayrıca kendilerine lütfedilen bilginin enginliğini ortaya koymayı kastetmiştir. Nihayet bazı âlimler de meleklerin vâki itirazlarını Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanıyla açıklamak istemiştir: Seni övgüyle yüceltip aşkınlığını dile getiren bizler varken (yani melekler Allah'a tesbih ve takdiste bulunmaları sebebiyle yaratıkların en değerlisi olduklarım zannediyorlardı). Yeryüzünde ona sahip ve vâris olacak birini (halife) yaratacağım. Bazıları Allah Teâlâ'nın bu beyanıyla Âdem'i (a.s.) kastettiğini söylemişlerdir. Buna göre Âdem yeryüzünde meleklere ve kendisinden önce gelip geçen türüne halef olacaktı. Ancak bu görüş gerçek olmaktan uzaktır. Çünkü melekler orada bozgunluğa yol açacak... birini mi yaratacaksın demişlerdi. Hz. Âdem yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan akıtacak biri değildi. Aksine o Rabb'ini övgüyle tesbih ediyordu ve O'nu takdis ediyordu. Ancak Allah bu beyanıyla Âdem'le birlikte bir kısmını diğerine halife kılmak üzere kıyâmete kadar gelecek neslini de murad etmiş olabilir; “... sizi yeryüzünün hâkimleri (halifeleri) kılan kimse meâlindeki âyette olduğu gibi; yahut da görüş sahiplerinin söyledikleri doğru ise zikrettikleri kimselere halef yapar. Bu haleflerin yeryüzünde bulunmaları mümkündür. Çünkü arz onlar için durulmak, yayılıp kalınmak ve tekrar ondan yaratılmak (ba's) üzere var edilmiştir. Dünyanın sakinleri ve imar edenleri de onlardır. Yine onlar Allah'ın hükümlerini ve dinini yaşatmak için de halife kılınmışlardır, Cenâb-ı Hakk'ın Dâvüd'a (a.s.), “TEy Dàvúd] biz seni yeryüzünde halife olmakla görevlendirdik”! buyurması gibi. Allah Dâvüd'u dünyadaki insanlar arasında ilâhi hükümleri icra etmesi ve kendi arzularına uymaması için halife yapmıştır. Âdemoğulları da bununla emrolunmuştur. 7% Bizseniövgüyle yüceltip aşkınlığınıdile getiririz. Buradaki bi-hamdike ifadesine “emrin uyarınca” veya “seni tanımak suretiyle” yahut da “sana övgüde bulunmak suretiyle” mânaları verilmiştir. Bu mâna meleklerin sözü edilen ifadeyi kendilerine nisbet etmeleri ve Allah'ın onlara yönelik büyük nimet, lütuf ve muvaffakiyet ihsan edişini hesaba katmamaları durumunda sıhhat kazanır. Burada şöyle bir bağlantı kurmak da mümkündür: Melekler Allah'ın kendilerine verdiği tevfike hamdetmeden yahut da beşerin müptelâ kılındığı şehvet ve kötülüklerden korunup affedilmeleri için dua etmeden beşer türünün sahip bulunduğu kötü nitelikleri nasıl zikretmiş olabilirlerdi! Bundan ötürü olmalıdır ki -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- onların sonraki meşgaleleri yeryüzünde bulunan insanlar için istiğfar talep etmek! ve Allah dostlarına yardımda bulunmaktan ibaret olmuştur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Bazıları da şöyle bir haber nakletmişlerdir: İblis meleklere Âdem'in kendilerine üstün kılınması ve ona itaatte bulunmakla emredilmeleri halinde ne yapacaklarını sormuş, bunun üzerine aziz ve celil olan Allah İblis'in gizlemekte olduğu isyan ile meleklerin izhar ettikleri taati bildiğini beyan etmiştir. Bu, mahiyeti bilinemeyecek bir şeydir. Zira Cenâb-ı Hakk'ın itâbı, eşyanın isimlerini haber verme ve benzeri hususlarla ilgili hitabı meleklerin bütününe yönelik olmuş, secde etmelerine yönelik buyruğu ise başka bir vakit ve konumda gerçekleşmiştir. Melekler ilâhi rahmetten kovulmuş olan şeytanın sorusu yüzünden azarlanacak değillerdi. Şu var ki isyan derecesine ulaşmayan konularda da itâbın gerçekleşmesi mümkündür. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Çİ sizle TR òl Jfa: ELL --- Dipnotlar: Bu hususta Resülullah'tan rivayet edilen beyanlardan biri şöyledir: “Gök hissettiği ağırlıktan ötürü inlemiştir. Doğrusu buna hakkı da vardır. Çünkü orada dört parmaklık bir yer yoktur ki üzerinde secde eden bir melek bulunmasın” (Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, V, 173). Meleklerin nitelikleri hakkında bk. Wensinck, el-Mucem, “Melek” md. İmam Mâtüridi şu âyete işaret etmektedir: “Arşı yüklenen ve bir de çevresinde bulunan melekler Rab'lerini övgüyle yüceltir, imanlarını tekrar eden ve müminlerin bağışlanmasını isterler. “Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Şu halde dönüş yapıp senin yolundan gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru!”.

Bakara 2:31

Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere gösterdi. Buradaki allemenin (çiz) (öğretti) “ilham etti” mânasına olması muhtemeldir. Yine Allah'ın melekleri öğretmesinin imtihana tâbi tutulanların dışında bir meleğin gönderilmesi suretiyle de gerçekleşmesi ihtimal dahilindedir. Burada söz konusu edilen öğretmenin tesbitinde iki yöntemden biri geçerlidir: Varlıkların bilinmesi ya hakikat konumunda ve zaruret çerçevesinde gerçekleşir, bu da bilginin meydana gelmesine sebep teşkil eden hususlara yönelip çalıştırmakla olur, meselâ gözün açılıp bakılması halinde görme duyusuyla algı olayının vuku buluşu gibi. Veya Allah Teâlâ'nın öğrenme fiilini yaratması yoluyla; bu da Allah'ın öğretmesi çerçevesinde kişiye kazandırılan bilgidir. Kur'ânda, “[Rahmân] insana meramını ifade etmeyi öğretti”, “Biz [Muhammede] şiir öğretmedik, zaten bu kendisi için gerekli de değildi”! meâlindeki âyetler bunun örneklerini teşkil eder. Bu tür bir öğretim bilgi edinme sebeplerine ihtiyaç duyurmaz, çünkü bu sebeplerin hepsi Cenâb-ı Hak'ta mevcuttur. Yukarıda zikredilen bilgi edinmenin birinci şıkkı başkalarına duyurulmak üzere öğrenilen bir hakikat türü değildir. Bunun gibi meleklerin, “Senin öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur” şeklindeki sözleri de bu türe dahildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. İddianızda haklı iseniz şunların isimlerini bana bildirin. Bu ilâhi beyanın görünüşteki anlamı emir konumundadır. Ancak daha önce de temas ettiğimiz üzere tehdit ve siteme de ihtimali bulunmaktadır. Bu üslüp Kur'ân-ı Kerimde çoktur. Söz konusu ilâhi beyan gerçekte bir emir ise bunda emre muhatap olan kişinin bilmediği bir konuda emir vermenin mümkün olacağının işareti vardır. Şu şartla ki böyle bir emre muhatap olan kişi ilim sahibi olana başvurduğunda onu öğrenmiş olsun ve öğrendiği takdirde de ilim derecesine ulaşmış bulunsun. Meleklerin bu ilâhi hitapla uyarılmış olmaları da ihtimal dahilindedir, öyle ki Âdem isimleri bildirdiğinde gayret sarfettikleri takdirde onların da bulabileceği türden bir bilgi olduğu vehmi kendilerinde doğmuş olmasın. Yahut da Allah Teâlâ Âdenvin nübüvvetine kanıt teşkil eden dikkat çekici bir mücize göstermeyi istemiştir. Bu yolla O, meleklere âciz olduklarını hatırlatmış ve dile getirdiği bilgiler hakkında Âdeme boyun eğmeye mecbur kılmıştır; şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Sağ elindeki nedir ey Müsâ?”!“!. Bu âyette Cenâb-ı Hak Müsâ'ya önce kendi halini ve asâsının durumunu hatırlatmış, ta ki Müsâ Allah'ın, elinde gösterdiği olayın kendi nübüvvetinin alâmetlerinden biri olduğunu öğrenmiş bulunsun. Bizim Peygamberimize ve Müsâ'ya selâm olsun! İddianızda haklı iseniz. Yani zikredilen hususlarda, yahut da yaratılıştan doğrulukla nitelendirilmiş iseniz veya bilgisiz söz söylemekten sakındırmak bağlamında. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Sadık olun ve bilmeden konuşmaktan sakının. Âyetin bu kısmında meleklerin bir konuda fikir beyan etmekle mükellef tutulmadıkları ve ayrıca Allah'ın onlara ilim öğretmediği hususlarına da işaret vardır. Ebü Bekir Abdurgahmân b. Keysân şöyle demiştir: Âyetin bu kısmı müneccimlerin, iz sürenlerin ve organlara bakmak suretiyle nesep bilgisi iddiasında bulunan kimselerin herhangi bir öğrenim görmeden doğrudan Allah'tan aldıkları bilgilerle gaybı bildikleri yolundaki görüşlerini çürütmektedir.

Bakara 2:32

32. “Onlar, ‘Seni tenzih eder yüceltiriz. Öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Hakkıyla bilen ve her şeyi yerli yerinde yapan sen, evet sadece sensin!” diye cevap verdiler.” Meleklerin, “Seni tenzih eder yüceltiriz. Öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Hakkıyla bilen ve her şeyi yerli yerinde yapan sen, evet sadece sensin!” demesi şunu gösteriyor ki daha önce zihinlerinden bir fikir geçmiş veya orada bir fiil doğmuş, ancak bunun hikmetini anlamaları Allah'ın müdahalesi ile mümkün olmamıştır. Bu husustaki ihtimallerden biri kendilerine ait ilmin varlıkların bilgisine ulaşamamış olması şeklinde düşünülebilir. Yahut da Cenâb-ı Hak varlıkların isimlerini bilmediklerini elbette bildiği halde kendilerine bunu nasıl emrettiği yolunda bir fikir düşüncelerine dogabilir. Bir başka ihtimal de herhangi bir yoruma gitmeden seçkin kulların bile denenmesinin ilâhi âdet olmasıdır; şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Senden önce hiçbir resül ve nebi göndermedik ki vahiyleri telaffuz ettiği zaman şeytan onun telaffuzuna bir şeyler katmaya kalkışmasın”. Bir de imtihana tâbi tutulan kulların zihnine, defedilmesi için gayret sarfetmeleri gerekecek düşünceler (havâtır) kendiliğinden gelebilir, onların bu hususta herhangi bir iradi fiilleri bulunmadığı halde melekler seni tenzih ederiz demek suretiyle zihinlerinde doğan ve tasavvurlarında oluşan yakışıksız vasıflardan Cenâb-ı Hakk'ı tenzih etmiş, O'nu kendisine hiçbir şeyin gizli kalmayacağı bir alim, hiçbir şeyde hata etmeyip fiili hikmet çerçevesinde kalan bir hakim olarak nitelemişlerdir. Başarıya ulaşmak ve hatalardan korunmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. [Mürcie ve Kaderiyye] Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede bir konuda yeterli bilgiye sahip olmadan görüş beyan etmenin nehyedilmesi ve böyle bir fiilden -bilgi sahibi olmak hariç- Allah'a sığınmanın gerekliğinin kaçınılmaz olduğu dolaylı bir şekilde ifade edilmektedir. Allah'ı bilen herkes için uyulacak yol bundan ibarettir. Cenâb-ı Hak aynı şeyi Peygamber'ine de (s.a.) emretmiş ve “Hakkında bilgin olmayan bir hususun ardına düşme” buyurmuştur. Ebü Hanife'ye (r.a.) ircâ telakkisinin başlangıcı nedir, diye sorulmuş, o da meleklerin fiilidir, çünkü kendilerine bilmedikleri bir şey sorulmuş, onlar da bu hususu Allah'a havale etmiştir,“ diye cevap vermiştir. İrcâ iki mânaya gelir. Birincisi övgüyelâyık ircâ olup büyük günah (kebire) işleyenler hakkında iradesine göre hüküm verme işini Allah'a havale etmek, yani onların cehennemlik veya cennetlik konumunda bulunduklarına hükmetmemektir. Çünkü Cenâb-ı Hak, “Allah kendisine ortak koşulmasını (şirk) bağışlamaz, bunun dışında kalan günahları dilediği kimseden affeder” buyurmaktadır. Yergiye müstahak olan ircâ ise cebirdir. Bu da kula ait iradi fiillerin Allaha nisbet edilmesi, bu konuda kula herhangi bir tesir ve tasarrufun bulunmadığının söylenmesidir. Resülullah'tan rivayet edilen hadis de buna ışık tutmaktadır: “Ümmetimden iki grup insana şefaatim ulaşmaz: Kaderiyye ve Mürcie”!%. Kaderiyye ise kulların iradi fiillerinde Allah'a ait müdahalenin bulunmadığını ve bu tür fiilleri planlamaya kudretinin taalluk etmediğini söylemiştir. Buna mukabil Mürcie kula nisbet edilen itaat ve mâsiyet fiillerinden O'na herhangi bir tesir izâfe etmemiştir. Biraz önce naklettiğimiz hadis, şefaati Kaderiyye ile Mürcieden kaldırmış ve onu ikisi arasında kalan mezhebe (Ehl-i sünnet) tahsis etmiştir. Bu mezhep ise kula fiili, Allah'a da takdiri (ezelde planlamayı) nisbet etmiştir: Kuldan hayra veya şerre yönelik olarak harekete geçmek, Allah'tan ise yaratmak. Adalet ve hakkaniyet yönteminden aklın anlayacağı şey de bundan ibaret olup ifrat ve tefrit arasında bir yer işgal etmektedir. Nitekim Resülullah (s.a.), “işlerin en hayırlısı iki uçta kalmayıp orta yolu takip eдeпIeгiйiг”! demiş, Allah Teâlâ da, “Biz sizi vasat bir ümmet kıldık” buyurmuştur, Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. --- Dipnotlar: Alâeddin es-Semerkandi şöyle demektedir: “Ebü Hanife kebire işleyen sahâbilerin durumunu ircâ çerçevesinde düşünüyordu. İrcâ hüküm vermeyi ilâhi iradeye havale etmektir. O şöyle diyordu: Böylelerinin durumu Allah'ın iradesine bağlıdır. Dilerse kendilerini bağışlar ve azaba mâruz bırakmadan cennete koyar, dilerse cehenneme koyup günahları kadar azap çektirir, sonra cennete koyar. Bu konuda Mürcie-i mübtedia olan Cebriyye'nin görüşünü benimseyerek sözü edilen sahâbilerin hiçbir azap çekmeden iman sahibi olmaları sebebiyle günahlarının affedilip cennete gireceklerine hükmedilemeyeceği gibi Kaderiyye'nin iddia ettiği gibi ebediyen cehennemde kalacaklarına da kesinlik derecesinde karar verilemez. Bunun üzerine Ebü Hanife'ye ircâ fikrini kimden aldın diye sorulmuş, o da yukarıdaki cevabı vermiştir”.

Bakara 2:33

33. “Allah, ‘Ey c bunların isimlerini meleklere söyle” buyurdu. O da isimleri kendilerine bildirince, Allah, ‘Ben göklerin ve yerin sırlarını bildiğim gibi açıkladığınız ve gizlediğiniz her şeye de vâkıfım dememiş miydim?” buyurdu.” 34. “Sonra biz meleklere, Âdem secde edin’ dedik. İblis dışında herkes secde etti. O ise diretti, büyüklük tasladı ve böylece kâfirlerden oldu.” İbn Cüreycden! şöyle dediği rivayet edilmiştir: Meleklerin Âdem'e secdesi işaret yoluyla gerçekleşmiştir; kimseye yüzünü yere koymak suretiyle secde etmek meşru değildir. İbn Abbas'ın da şöyle dediği nakledilmiştir: Meleklerin secdesi ibadet secdesi değil selâmlama secdesi idi. Katâde!” ise şöyle demiştir: itaat Allah'a, secde ise hürmet konumunda Âdeme yönelik olmuştur". Nihai gerçeği bilen Allah'tır. [İblis Melek mi Cin mi?] İblis hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları onun meleklerden olduğu, diğerleri ise olmadığı görüşünü belirtmiştir. Sonuncu kanaat Hasan-ı Basri ve Ebü Bekir el-Esamm'a ait olup fikirlerini birkaç şekilde ispat etmeye çalışmışlardır'?. Birincisi aziz ve celil olan Allah'ın, “Onlar kendilerine emredilenler hususunda Allah'a âsi olmazlar”” meâlindeki beyanı ile meleklerin itaatkâr olduklarını zikretmesidir. Cenâb-ı Hak aynı konuda şöyle de buyurmuştur: “Melekler O'ndan önce konuşmazlar ve emrine göre hareket ederler”!”, “O'na ibadet etme hususunda ne kibre kapılırlar de yorulurlar””3. Yüce Allah bu beyanlarında melekleri kendisine olan itaatleri ve emirlerini yerine getirmeleriyle nitelemiştir. Şayet Allah'ın rahmetinden kovulmuş şeytan onlardan olsaydı kendileriyle birlikte itaat ederdi. İkincisi şu ilâhi beyandır: “Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın”76; halbuki melekler nurdan yaratılmıştır. Üçüncüsü, “O cinlerden idi” meâlindeki âyettir. Cenâb-ı Hak burada “meleklerdendi” dememiştir. İşte bu âyetler İblis'in meleklerden olmadığını göstermektedir. Sözü edilen görüşü benimseyen Hasan-ı Basri “İblis dışında herkes secde etti” meâlindeki ilâhi beyan için şöyle demektedir: İstisnâ edilenin kendisinden istisnâ edilen şey (müstesna minh) türünden olmaması mümkündür, “Küfeliler şu eve girdi ancak Medine halkından biri müstesna” örneğinde olduğu gibi, bu husus dil açısından imkân dahilinde bulunmaktadır. Âyette yer alan istisnâ ile secde emrinin orada bulunanların hepsine yönelik olduğuna istidlâl edilebilir. Yani hem İblise hem meleklere secde emri verilmiştir. “Sonra herkesin ilerlediği yerden siz de ilerleyin”!? meâlindeki âyette olduğu gibi, bu ilâhi beyandan hac menâsiki içinde yer alan Arafat'ta vakfeden sonra Müzdelife'ye gitme emrinin bütün insanlara yönelik olduğu anlaşılmaktadır. İblis'le ilgili mesele de bunun gibidir'”, Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İblis'in meleklerden olduğu görüşünü benimseyenler ise şu izahı yapmaktadır: Gerek Kur'ânda gerekse önceki semâvi kitaplarda birçok defa tekrar edilen kıssalarda İblis'in meleklerden olmadığına dair herhangi bir kayıt yoktur. Kur'ânda yer alan muhtelif âyetlerde de onun meleklerden olmadığını kanıtlayan bir beyan mevcut değildir. “Onlar (melekler) emrettiği hususlarda Allaha âsi olmazlar ve kendilerine verilen talimatı yerine getirirler” meâlindeki âyet de bunun için bir delil teşkil eder. İlke olarak meleklerden isyan ve Allah'a karşı çıkış hususu düşünülemeyecek olsaydı O'na itaatkâr olup boyun eğişlerinin övgüye vesile edinilmesinin bir anlamı kalmazdı. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak, “Meleklerden biri, ‘Ben de O'ndan başka bir tanrıyım” diyecek olursa cehennemle cezalandırırız”?! buyurmaktadır. Bir de biz meleklerin çeşitli yollarla imtihana tâbi tutulduğunu zikretmiştik. Bir konuda imtihan edilen herkesin o noktada aykırı bir yol tutması mümkündür. “O, cinlerden idi (kâne mine'l-cinni)” beyanına gelince, buradaki “kâne” lafzı “sonraları cinlerden oldu, sâre” mânasına gelebilir. Şöyle de denilmiştir: Allah âyetteki cin kelimesinden melekleri kastetmiştir, melekler duyu ötesinde bulunduğundan cin diye isimlendirilmiştir, “Siz annelerinizin karnında gözlerden uzak durumunda iken” beyanında olduğu gibi. Hasan-ı Basri'nin melekler nurdan, İblis ise ateşten yaratılmıştır, biçimindeki sözüne gelince, aslında buradaki nür ile nâr aynı şeydir. Çünkü aziz ve celil olan Allah cinleri cânn öz ateşten!” yarattığını haber vermiştir. Bir görüşe göre mâric ateşin alevi demektir. Şunu da söylemek gerekir ki gerek Kur'ânda gerek hadiste meleklerin başka bir şeyden değil de nürdan yaratıldıgına dair herhangi bir beyan bulunmamaktadır. İblis'in Allah'a karşı isyankâr ve nankör davranmasının sebepleri hakkında çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Denildi ki bunun sebebi İblis üst konumda bulunan birinin aşağı tabakada bulunana secde etmesini hikmete uygun görmemiştir. Yine denildi ki İblis, Allah'ın verdiği secde emrini yerinde bulmamış, onu adalet ile bağdaşmayan bir zulüm olarak değerlendirmiş ve bu sebeple karşı çıkmıştır. Bir görüşe göre kibirlendiğinden boyun eğmek istememiş ve bu yolla emre muhalefet etmiştir. Yahut insanları yoldan çıkarmayı düşündüğünden karşı çıkmıştır. Diğer bir telakki ise şöyledir: Kendini Âdem'den üstün görerek kibirlenmiş, bunu da, “Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın”! demek suretiyle dile getirmiş ve itaat etmemiştir. Ve böylece kâfirlerden oldu. Yani sonradan oldu. Şu âyet-i kerimelerde olduğu gibi: “Geçmişteki uygulamalar bir yana, babalarınızın evlendiği kadınlarla siz evlenmeyin; artık bu iğrenç bir davranış halini aja”! “... sonradan o anlamındadır. Bir de şöyle denilmiştir: İblis'in küfür yolunu tutacağı Allah'ın ezeli ilminde yer almıştı. Âdem kıssasında Hz. Peygamber'in (s.a.) nübüvvetinin ispatı vardır, çünkü Resülullah kıssayı Kur'ân dışındaki semâvi kitaplarda olduğu gibi anlatmıştır. Halbuki onun semâvi din mensuplarına gidip geldiği yahut da onların dillerini bildiği sâbit değildir. Buna rağmen Resül-i Ekrem, bilenlerden hiçbirinin karşı fikir beyan edemeyeceği şekilde konuyu haber vermiştir. Bundan amaçlanan hedeflerden biri Hz. Muhammed'in bu hususu Allah'tan aldığı vahiy yoluyla bilmiş olmasıdır. Yine Âdem kıssasında beşerin atası olan Hz. Âdem'in (meleklerden) üstün olduğunun işareti vardır, çünkü Allah varlıkların aslına dair bilgi alma Koпиsunda meleklerini Âdem'e muhtaç kılmıştır. Bu bilgi ise her iyiliğin kendisine bağlı olduğu ve tabiattaki nesnelerin ancak bu sayede elverişli ve faydalı hale gelebildiği esas ilimdir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. 86 Aynı âyet meleklerin ilâhi imtihana tâbi tutulusuna iki şekilde ışık tutmaktadır. Birincisi hayra vesile olacak en değerli şeyin ilmini öğrenmiş olmalarıdır. Çünkü bazan öğrenme zahmetine katlanmadan kişiye bir şeyin bilgisi ilham edilebilir. Buna rağmen melekler bu bilgiyi tahsil etmekle emrolunmuşlardır, üstelik bir nevi tehdit anlamına gelen “haydi bana haber verin”!% üslübunu taşıyan bir emirle; aslında imtihan konumunda bulunmayan bir hitapta böyle bir üslübun kullanılması söz konusu değildir. Biz daha önce meleklerin imtihan edilme konumunda bulunduğunun delilini zikretmiştik. İkincisi Cenâb-ı Hakk'ın meleklere secde etmelerini emretmesidir, öyle ki secde buyruğunu yerine getirmeyen İblis kâfir olmuştur. Burada ayrıca Âdem aleyhisselâmın üstünlüğünün (tafdil) delili bulunmaktadır. Çünkü kendisi, Allah'ın yaratıklarının en hayırlısı olan meleklerin O'na ibadet etmelerine vesile kılınmıştır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. [Secdenin Mahiyeti] Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetten secdenin kendi başına bir ibadet olmadığı sonucu da ortaya çıkmaktadır. Çünkü yaratıklardan birine secde edilmesi câiz olduğu halde -nitekim biz meleklere, “Âdem'e secde edin” dedik meâlindeki âyetle Âdem'e secde edilmesi emredilmiştir- Âdeme [ve dolayısıyla herhangi birine ibadet emrinin verilmesi câiz değildir. “Allah” kelimesi ibadet edilen varlığın adıdır, eğer herhangi birine secde etmek mümkün olsaydı Allah'tan başka varlıkların ilâh (mâbud) olmaları gerekirdi. Bunun delili Araplar'ın tapındıkları her şeye ilâh demeleridir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Meleklerin Âdem'e secde edişi boyun eğmek mânasına gelebilir, “Göklerde ve yerde olan herkes O'na secde eder”®”, “Yıldızlar ve ağaçlar secde ederler”! meâlindeki ilâhi beyanlarda olduğu gibi. Şayet secdeden kastedilen boyun eğiş ve yüceltme ise iki şekilde yorumlanması mümkündür. Birincisi Allah Teâlâ, meleklere, kendisine has kıldığı bazı ilimlere vâkıf olmakla üstün kıldığı Âdem'e boyun eğmeyi ve tâzimde bulunmayı emretmiştir. Aslında başkasına muhtaç olup kurtuluşunun çaresi onun elinde bulunan yahut da üstünlük ve faziletini idrak ettiği herkese yakışan şey tâzimde bulunması, yüceltmesi ve ona boyun eğmesidir. İkincisi Cenâb-ı Hak melekleri, itaatin statüsünü ortaya koyacak bir şekilde imtihana tâbi tutmuştur. Zira konumu ve değeri yüksek olan birine itaat etmek kolay bir şey olup yaratıkların fıtratında mevcuttur. Fakat boyun eğmekle emredilen kişinin değerlendirmesine göre boyun eğilecek kimse kendisinden daha düşük mertebede olduğu veya benzeri bulunduğu, ya da aralarında büyük bir farklılığın oluşmadığı durumda öylesine itaat edip boyun eğme sınavının çetin olduğu ortadadır. İşte Allah melekleri bu şekilde imtihana tâbi tutmuş ve sonunda O'na boyun eğip hakkını teslim edenle kendini büyük görüp kibirlenen -ki bu İblis'tir- birbirinden ayrılmıştır. Peygamberlere tâbi olanlarla bundan kaçınanların genel konumu da buna benzemektedir. Bu ikincileri kaçınmaya sevkeden şey kendilerini büyük görmeleri ve onların uyan değil uyulan konumunda bulunduklarını zannetmeleridir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İkincisi bundan gerçek anlamda secdenin kastedilmiş olmasıdır. Bu durumda secdenin yine iki şekilde yorumlanması mümkündür. Birincisi secdenin bir selâmlama konumunda tutulması ve meleklerden bununla Âdem'i selâmlamaları istenmesidir. Bu, insan türünün atasının yüceltildiği ilk merhaledir. Nitekim cennette bütün müminlerin konumu böyle olacaktır: Şekilleri farklı olsa da melekler müminlerin yanına selâmlama ve çeşitli hediyeler ile geleceklerdir”. Secdenin bu mânaya gelişinde onun haddizatında bir ibadet olmadığının açık delili vardır. Çünkü bu mânada olmak üzere insanlara secde edilmesi emredilebildiği halde Allah'tan başkasına ibadetin emredilmesi mümkün değildir. Bu durumda Allah'tan başkasına: secde etmek fiili bir görünüm olarak gerçekleşir, onun ibadet yönü ise Allah'a ait olur, tıpkı Allah'a yaklaşma niyetiyle yaratıklara iyiliğin yapılması gibi. Hz. Ya'küb'la oğullarının Yüsuf aleyhisselâma secde etmelerinin istenmesi de bu konumdadır? Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İkincisi secdenin Âdem'e yönelme mânasında olmasıdır. Bu konumdaki secde gerçekte Allah'a aittir. Kâbe'ye dönerek Allaha secde etme gibi; bu secdede Allah'a tâzim edilmesi, Kâbe'nin de saygın görülerek diğer mekânlardan ayrı bir konumda tutulması söz konusudur. Âdeme (a.s.) yönelik olarak meleklere emredilen secde de bir anlamda onun yüceltilmesi ve diğer insanlardan ayrı bir statüde tutulması demektir. Sonuç olarak Kâbe'ye ve Hz. Âdem'e yönelik olarak aslında Allah'a yapılan secdeler eşit durumda bulunur. s9 Şunu da belirtmek gerekir ki İslâm dininde yaratılmışlara secde etme hükmü Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu rivayete dayanılarak kaldırılmıştır (nesih): “Bir insanın diğerine secde etmesi meşru olsaydı, kadının kocasına secde etmesini emrederdim”. Bir de kötü insanların kendi ölçülerindeki büyüklerine ve Allah'tan başka taptıklarına secde etme geleneğine bağlı olarak ibadet statüsünde secde ediş secde edilene bir kulluk durumu arzeder ve onun üstün konumunu benimser. Böyle bir his ibadet edenlerin kalplerine yerleşir. Bu ise Allah'tan başka hiçbir kimseye sergilenemeyecek bir davranıştır. Gerçekte secde edilene ibadet mahiyeti taşımasa bile bu görünüm sebebiyle sözü edilen fiil yasaklanmıştır, tıpkı kendilerine gelebilecek çirkin durumlar sebebiyle bazı şeylerin yasaklanması gibi. Aslında yasaklanan bu şeylerin bizzat kendileri kötü değildir. Biraz önce bahis konusu edilen husus da bunun gibidir. Meselâ Allah'tan başkasına tapan kimseyi onur kırıcı bir şekilde eleştirmemek gibi, çünkü bu durumda onun Allah'a yönelik edep dışı hareketlerinden endişe edilir.” Ayrıca insan haddizatında Allah'a yakınlık özelliği taşımayan bazı fiillerle mükellef tutulur, tâ ki yakınlık özelliği taşıyanlara ulaşmış olsun; hacca!, cuma namazına!” ve benzeri bazı hususlara koşup gitmek gibi. Tefsirini yapmakta olduğumuz ilâhi beyanda Sünnet'in Kitab'ı neshedebileceğine delâlet vardır. Çünkü Hz. Âdem'e secde kitap ile sâbit olmuştur. Yüsuf a yönelik secde de aynı durumdadır. Ancak daha sonra Resülullah (s.a.) onu yasaklamış ve bu fiil haram kılınmıştır. Bu durum Sünnet'in Kitab'ı neshettigini kanıtlamaktadır. --- Dipnotlar: 19 Ebü'kVelid Abdülmelik b. Abdülaziz b. Cüreyc, döneminde Hicaz'ın imamı, Mekke'nin fakihi; Bizans asıllıdır. Mekke'de ilk defa ilmi eser telifedendir. Orada doğup vefat etmiştir (bk. Hatib el-Bağdâdi, Târihu Bağdâd, X, 400-407; İbnü'l-Cevzi, Sıfatu5-safve, Ebü'l-Hattâb Katâde b. Diâme b. Katâde b. Aziz es-Sedüsi el-Basri, müfessir, hadis hâfızı, anadan doğma âmâ. Arap dilinde, lügat ilminde, Arap tarihi ve nesebinde başvurulan bir âlimdi. Kader telakkisini benimsediği ve hadiste tedlis yaptığı (hadisin bazı kusurlarını zikretmediği) nakledilir (bk. Yâküt el-Hamevi, Mucemu'l-udebd', XVII, 9-10; İbn Hallikân, Vefeyâtu'l-a'yân, IV, 85-86; Zehebi, Tezkiretu'l-huffâz, I, 92-93). “i Taberî, Câmi'u'i-beyan, I, 229. Bu konuda bk. Taberi, Câmi'u'l-beyan, I, 226-227; İbn Kesir, Tefsir, I, 78-79. 179 İmam Mâtüridi, “Sonra herkesin ilerlediği yerden siz de ilerleyin” meâlindeki âyetin tefsirinde şöyle demektedir: “Haremin yerli halkı, “Biz Allah'ın Harem'inin insanlarıyız, diğerleri gibi Arafat'ta durmayız' demek suretiyle Arafat'ta vakfe yapmıyorlardı. Cenâb-ı Hak bu âyetle Arafat'ta vakfe yapmalarını ve herkes gibi oradan Muzdelife'ye gitmelerini emretmektedir. Hz. Âişe'nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kureyş mensupları ve onların din anlayışına bağlı olanlar Muzdelife'de vakfe yapıyor fakat Arafat'a gitmiyordu. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, “Sonra herkesin ilerlediği yerden siz de ilerleyin’ meâlindeki âyeti indirmiştir”. H “Cinleri öz ateşten yarattı”. Kur'ân'da bu konuyu ilgilendiren âyetler çoktur. Ra'd süresindeki şu iki âyeti bu örneklerden birini teşkil eder: “Melekler çeşitli kapılardan cennet ehlinin yanına girecek ve ‘Dünyada gösterdiğiniz sabra karşılık selâm olsun size! diyecekler”. “Anne ve babasını tahtının üstüne çıkarttı ve hepsi ona secde ettiler” (Yüsuf 12/100). 19 Bu hadis farklı lafızlarla rivayet edilmiştir. Ebü Dâvüd'un Sünen'indeki metin şöyledir: “Eğer bir insana bir başkasına secde etmesini emredecek olsaydım, kadınlara kocalarına secde etmelerini emrederdim, bunun sebebi Allah'ın kocaları lehine kadınlara yüklediği haklardır” (Ebü Dâvüd, “Nikâh” 41; Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, IV, 381; V, 228; VI, 76; “Allah'tan başkasına tapınanlara (ve dolayısıyla putlarına) sövmeyin. Çünkü onlar da bilmeyerek Allah'a sövebilirler”. “Haccı herkese ilân et ki gerek yaya olarak, gerek yorgun argın develer üzerinde nice uzak yoldan koşup sana gelsinler”. “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrı yapıldığı zaman Allah'ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın”.

Bakara 2:34

33. “Allah, ‘Ey c bunların isimlerini meleklere söyle” buyurdu. O da isimleri kendilerine bildirince, Allah, ‘Ben göklerin ve yerin sırlarını bildiğim gibi açıkladığınız ve gizlediğiniz her şeye de vâkıfım dememiş miydim?” buyurdu.” 34. “Sonra biz meleklere, Âdem secde edin’ dedik. İblis dışında herkes secde etti. O ise diretti, büyüklük tasladı ve böylece kâfirlerden oldu.” İbn Cüreycden! şöyle dediği rivayet edilmiştir: Meleklerin Âdem'e secdesi işaret yoluyla gerçekleşmiştir; kimseye yüzünü yere koymak suretiyle secde etmek meşru değildir. İbn Abbas'ın da şöyle dediği nakledilmiştir: Meleklerin secdesi ibadet secdesi değil selâmlama secdesi idi. Katâde!” ise şöyle demiştir: itaat Allah'a, secde ise hürmet konumunda Âdeme yönelik olmuştur". Nihai gerçeği bilen Allah'tır. [İblis Melek mi Cin mi?] İblis hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları onun meleklerden olduğu, diğerleri ise olmadığı görüşünü belirtmiştir. Sonuncu kanaat Hasan-ı Basri ve Ebü Bekir el-Esamm'a ait olup fikirlerini birkaç şekilde ispat etmeye çalışmışlardır'?. Birincisi aziz ve celil olan Allah'ın, “Onlar kendilerine emredilenler hususunda Allah'a âsi olmazlar”” meâlindeki beyanı ile meleklerin itaatkâr olduklarını zikretmesidir. Cenâb-ı Hak aynı konuda şöyle de buyurmuştur: “Melekler O'ndan önce konuşmazlar ve emrine göre hareket ederler”!”, “O'na ibadet etme hususunda ne kibre kapılırlar de yorulurlar””3. Yüce Allah bu beyanlarında melekleri kendisine olan itaatleri ve emirlerini yerine getirmeleriyle nitelemiştir. Şayet Allah'ın rahmetinden kovulmuş şeytan onlardan olsaydı kendileriyle birlikte itaat ederdi. İkincisi şu ilâhi beyandır: “Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın”76; halbuki melekler nurdan yaratılmıştır. Üçüncüsü, “O cinlerden idi” meâlindeki âyettir. Cenâb-ı Hak burada “meleklerdendi” dememiştir. İşte bu âyetler İblis'in meleklerden olmadığını göstermektedir. Sözü edilen görüşü benimseyen Hasan-ı Basri “İblis dışında herkes secde etti” meâlindeki ilâhi beyan için şöyle demektedir: İstisnâ edilenin kendisinden istisnâ edilen şey (müstesna minh) türünden olmaması mümkündür, “Küfeliler şu eve girdi ancak Medine halkından biri müstesna” örneğinde olduğu gibi, bu husus dil açısından imkân dahilinde bulunmaktadır. Âyette yer alan istisnâ ile secde emrinin orada bulunanların hepsine yönelik olduğuna istidlâl edilebilir. Yani hem İblise hem meleklere secde emri verilmiştir. “Sonra herkesin ilerlediği yerden siz de ilerleyin”!? meâlindeki âyette olduğu gibi, bu ilâhi beyandan hac menâsiki içinde yer alan Arafat'ta vakfeden sonra Müzdelife'ye gitme emrinin bütün insanlara yönelik olduğu anlaşılmaktadır. İblis'le ilgili mesele de bunun gibidir'”, Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İblis'in meleklerden olduğu görüşünü benimseyenler ise şu izahı yapmaktadır: Gerek Kur'ânda gerekse önceki semâvi kitaplarda birçok defa tekrar edilen kıssalarda İblis'in meleklerden olmadığına dair herhangi bir kayıt yoktur. Kur'ânda yer alan muhtelif âyetlerde de onun meleklerden olmadığını kanıtlayan bir beyan mevcut değildir. “Onlar (melekler) emrettiği hususlarda Allaha âsi olmazlar ve kendilerine verilen talimatı yerine getirirler” meâlindeki âyet de bunun için bir delil teşkil eder. İlke olarak meleklerden isyan ve Allah'a karşı çıkış hususu düşünülemeyecek olsaydı O'na itaatkâr olup boyun eğişlerinin övgüye vesile edinilmesinin bir anlamı kalmazdı. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak, “Meleklerden biri, ‘Ben de O'ndan başka bir tanrıyım” diyecek olursa cehennemle cezalandırırız”?! buyurmaktadır. Bir de biz meleklerin çeşitli yollarla imtihana tâbi tutulduğunu zikretmiştik. Bir konuda imtihan edilen herkesin o noktada aykırı bir yol tutması mümkündür. “O, cinlerden idi (kâne mine'l-cinni)” beyanına gelince, buradaki “kâne” lafzı “sonraları cinlerden oldu, sâre” mânasına gelebilir. Şöyle de denilmiştir: Allah âyetteki cin kelimesinden melekleri kastetmiştir, melekler duyu ötesinde bulunduğundan cin diye isimlendirilmiştir, “Siz annelerinizin karnında gözlerden uzak durumunda iken” beyanında olduğu gibi. Hasan-ı Basri'nin melekler nurdan, İblis ise ateşten yaratılmıştır, biçimindeki sözüne gelince, aslında buradaki nür ile nâr aynı şeydir. Çünkü aziz ve celil olan Allah cinleri cânn öz ateşten!” yarattığını haber vermiştir. Bir görüşe göre mâric ateşin alevi demektir. Şunu da söylemek gerekir ki gerek Kur'ânda gerek hadiste meleklerin başka bir şeyden değil de nürdan yaratıldıgına dair herhangi bir beyan bulunmamaktadır. İblis'in Allah'a karşı isyankâr ve nankör davranmasının sebepleri hakkında çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Denildi ki bunun sebebi İblis üst konumda bulunan birinin aşağı tabakada bulunana secde etmesini hikmete uygun görmemiştir. Yine denildi ki İblis, Allah'ın verdiği secde emrini yerinde bulmamış, onu adalet ile bağdaşmayan bir zulüm olarak değerlendirmiş ve bu sebeple karşı çıkmıştır. Bir görüşe göre kibirlendiğinden boyun eğmek istememiş ve bu yolla emre muhalefet etmiştir. Yahut insanları yoldan çıkarmayı düşündüğünden karşı çıkmıştır. Diğer bir telakki ise şöyledir: Kendini Âdem'den üstün görerek kibirlenmiş, bunu da, “Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın”! demek suretiyle dile getirmiş ve itaat etmemiştir. Ve böylece kâfirlerden oldu. Yani sonradan oldu. Şu âyet-i kerimelerde olduğu gibi: “Geçmişteki uygulamalar bir yana, babalarınızın evlendiği kadınlarla siz evlenmeyin; artık bu iğrenç bir davranış halini aja”! “... sonradan o anlamındadır. Bir de şöyle denilmiştir: İblis'in küfür yolunu tutacağı Allah'ın ezeli ilminde yer almıştı. Âdem kıssasında Hz. Peygamber'in (s.a.) nübüvvetinin ispatı vardır, çünkü Resülullah kıssayı Kur'ân dışındaki semâvi kitaplarda olduğu gibi anlatmıştır. Halbuki onun semâvi din mensuplarına gidip geldiği yahut da onların dillerini bildiği sâbit değildir. Buna rağmen Resül-i Ekrem, bilenlerden hiçbirinin karşı fikir beyan edemeyeceği şekilde konuyu haber vermiştir. Bundan amaçlanan hedeflerden biri Hz. Muhammed'in bu hususu Allah'tan aldığı vahiy yoluyla bilmiş olmasıdır. Yine Âdem kıssasında beşerin atası olan Hz. Âdem'in (meleklerden) üstün olduğunun işareti vardır, çünkü Allah varlıkların aslına dair bilgi alma Koпиsunda meleklerini Âdem'e muhtaç kılmıştır. Bu bilgi ise her iyiliğin kendisine bağlı olduğu ve tabiattaki nesnelerin ancak bu sayede elverişli ve faydalı hale gelebildiği esas ilimdir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. 86 Aynı âyet meleklerin ilâhi imtihana tâbi tutulusuna iki şekilde ışık tutmaktadır. Birincisi hayra vesile olacak en değerli şeyin ilmini öğrenmiş olmalarıdır. Çünkü bazan öğrenme zahmetine katlanmadan kişiye bir şeyin bilgisi ilham edilebilir. Buna rağmen melekler bu bilgiyi tahsil etmekle emrolunmuşlardır, üstelik bir nevi tehdit anlamına gelen “haydi bana haber verin”!% üslübunu taşıyan bir emirle; aslında imtihan konumunda bulunmayan bir hitapta böyle bir üslübun kullanılması söz konusu değildir. Biz daha önce meleklerin imtihan edilme konumunda bulunduğunun delilini zikretmiştik. İkincisi Cenâb-ı Hakk'ın meleklere secde etmelerini emretmesidir, öyle ki secde buyruğunu yerine getirmeyen İblis kâfir olmuştur. Burada ayrıca Âdem aleyhisselâmın üstünlüğünün (tafdil) delili bulunmaktadır. Çünkü kendisi, Allah'ın yaratıklarının en hayırlısı olan meleklerin O'na ibadet etmelerine vesile kılınmıştır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. [Secdenin Mahiyeti] Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetten secdenin kendi başına bir ibadet olmadığı sonucu da ortaya çıkmaktadır. Çünkü yaratıklardan birine secde edilmesi câiz olduğu halde -nitekim biz meleklere, “Âdem'e secde edin” dedik meâlindeki âyetle Âdem'e secde edilmesi emredilmiştir- Âdeme [ve dolayısıyla herhangi birine ibadet emrinin verilmesi câiz değildir. “Allah” kelimesi ibadet edilen varlığın adıdır, eğer herhangi birine secde etmek mümkün olsaydı Allah'tan başka varlıkların ilâh (mâbud) olmaları gerekirdi. Bunun delili Araplar'ın tapındıkları her şeye ilâh demeleridir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Meleklerin Âdem'e secde edişi boyun eğmek mânasına gelebilir, “Göklerde ve yerde olan herkes O'na secde eder”®”, “Yıldızlar ve ağaçlar secde ederler”! meâlindeki ilâhi beyanlarda olduğu gibi. Şayet secdeden kastedilen boyun eğiş ve yüceltme ise iki şekilde yorumlanması mümkündür. Birincisi Allah Teâlâ, meleklere, kendisine has kıldığı bazı ilimlere vâkıf olmakla üstün kıldığı Âdem'e boyun eğmeyi ve tâzimde bulunmayı emretmiştir. Aslında başkasına muhtaç olup kurtuluşunun çaresi onun elinde bulunan yahut da üstünlük ve faziletini idrak ettiği herkese yakışan şey tâzimde bulunması, yüceltmesi ve ona boyun eğmesidir. İkincisi Cenâb-ı Hak melekleri, itaatin statüsünü ortaya koyacak bir şekilde imtihana tâbi tutmuştur. Zira konumu ve değeri yüksek olan birine itaat etmek kolay bir şey olup yaratıkların fıtratında mevcuttur. Fakat boyun eğmekle emredilen kişinin değerlendirmesine göre boyun eğilecek kimse kendisinden daha düşük mertebede olduğu veya benzeri bulunduğu, ya da aralarında büyük bir farklılığın oluşmadığı durumda öylesine itaat edip boyun eğme sınavının çetin olduğu ortadadır. İşte Allah melekleri bu şekilde imtihana tâbi tutmuş ve sonunda O'na boyun eğip hakkını teslim edenle kendini büyük görüp kibirlenen -ki bu İblis'tir- birbirinden ayrılmıştır. Peygamberlere tâbi olanlarla bundan kaçınanların genel konumu da buna benzemektedir. Bu ikincileri kaçınmaya sevkeden şey kendilerini büyük görmeleri ve onların uyan değil uyulan konumunda bulunduklarını zannetmeleridir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İkincisi bundan gerçek anlamda secdenin kastedilmiş olmasıdır. Bu durumda secdenin yine iki şekilde yorumlanması mümkündür. Birincisi secdenin bir selâmlama konumunda tutulması ve meleklerden bununla Âdem'i selâmlamaları istenmesidir. Bu, insan türünün atasının yüceltildiği ilk merhaledir. Nitekim cennette bütün müminlerin konumu böyle olacaktır: Şekilleri farklı olsa da melekler müminlerin yanına selâmlama ve çeşitli hediyeler ile geleceklerdir”. Secdenin bu mânaya gelişinde onun haddizatında bir ibadet olmadığının açık delili vardır. Çünkü bu mânada olmak üzere insanlara secde edilmesi emredilebildiği halde Allah'tan başkasına ibadetin emredilmesi mümkün değildir. Bu durumda Allah'tan başkasına: secde etmek fiili bir görünüm olarak gerçekleşir, onun ibadet yönü ise Allah'a ait olur, tıpkı Allah'a yaklaşma niyetiyle yaratıklara iyiliğin yapılması gibi. Hz. Ya'küb'la oğullarının Yüsuf aleyhisselâma secde etmelerinin istenmesi de bu konumdadır? Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İkincisi secdenin Âdem'e yönelme mânasında olmasıdır. Bu konumdaki secde gerçekte Allah'a aittir. Kâbe'ye dönerek Allaha secde etme gibi; bu secdede Allah'a tâzim edilmesi, Kâbe'nin de saygın görülerek diğer mekânlardan ayrı bir konumda tutulması söz konusudur. Âdeme (a.s.) yönelik olarak meleklere emredilen secde de bir anlamda onun yüceltilmesi ve diğer insanlardan ayrı bir statüde tutulması demektir. Sonuç olarak Kâbe'ye ve Hz. Âdem'e yönelik olarak aslında Allah'a yapılan secdeler eşit durumda bulunur. s9 Şunu da belirtmek gerekir ki İslâm dininde yaratılmışlara secde etme hükmü Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu rivayete dayanılarak kaldırılmıştır (nesih): “Bir insanın diğerine secde etmesi meşru olsaydı, kadının kocasına secde etmesini emrederdim”. Bir de kötü insanların kendi ölçülerindeki büyüklerine ve Allah'tan başka taptıklarına secde etme geleneğine bağlı olarak ibadet statüsünde secde ediş secde edilene bir kulluk durumu arzeder ve onun üstün konumunu benimser. Böyle bir his ibadet edenlerin kalplerine yerleşir. Bu ise Allah'tan başka hiçbir kimseye sergilenemeyecek bir davranıştır. Gerçekte secde edilene ibadet mahiyeti taşımasa bile bu görünüm sebebiyle sözü edilen fiil yasaklanmıştır, tıpkı kendilerine gelebilecek çirkin durumlar sebebiyle bazı şeylerin yasaklanması gibi. Aslında yasaklanan bu şeylerin bizzat kendileri kötü değildir. Biraz önce bahis konusu edilen husus da bunun gibidir. Meselâ Allah'tan başkasına tapan kimseyi onur kırıcı bir şekilde eleştirmemek gibi, çünkü bu durumda onun Allah'a yönelik edep dışı hareketlerinden endişe edilir.” Ayrıca insan haddizatında Allah'a yakınlık özelliği taşımayan bazı fiillerle mükellef tutulur, tâ ki yakınlık özelliği taşıyanlara ulaşmış olsun; hacca!, cuma namazına!” ve benzeri bazı hususlara koşup gitmek gibi. Tefsirini yapmakta olduğumuz ilâhi beyanda Sünnet'in Kitab'ı neshedebileceğine delâlet vardır. Çünkü Hz. Âdem'e secde kitap ile sâbit olmuştur. Yüsuf a yönelik secde de aynı durumdadır. Ancak daha sonra Resülullah (s.a.) onu yasaklamış ve bu fiil haram kılınmıştır. Bu durum Sünnet'in Kitab'ı neshettigini kanıtlamaktadır. --- Dipnotlar: 19 Ebü'kVelid Abdülmelik b. Abdülaziz b. Cüreyc, döneminde Hicaz'ın imamı, Mekke'nin fakihi; Bizans asıllıdır. Mekke'de ilk defa ilmi eser telifedendir. Orada doğup vefat etmiştir (bk. Hatib el-Bağdâdi, Târihu Bağdâd, X, 400-407; İbnü'l-Cevzi, Sıfatu5-safve, Ebü'l-Hattâb Katâde b. Diâme b. Katâde b. Aziz es-Sedüsi el-Basri, müfessir, hadis hâfızı, anadan doğma âmâ. Arap dilinde, lügat ilminde, Arap tarihi ve nesebinde başvurulan bir âlimdi. Kader telakkisini benimsediği ve hadiste tedlis yaptığı (hadisin bazı kusurlarını zikretmediği) nakledilir (bk. Yâküt el-Hamevi, Mucemu'l-udebd', XVII, 9-10; İbn Hallikân, Vefeyâtu'l-a'yân, IV, 85-86; Zehebi, Tezkiretu'l-huffâz, I, 92-93). “i Taberî, Câmi'u'i-beyan, I, 229. Bu konuda bk. Taberi, Câmi'u'l-beyan, I, 226-227; İbn Kesir, Tefsir, I, 78-79. 179 İmam Mâtüridi, “Sonra herkesin ilerlediği yerden siz de ilerleyin” meâlindeki âyetin tefsirinde şöyle demektedir: “Haremin yerli halkı, “Biz Allah'ın Harem'inin insanlarıyız, diğerleri gibi Arafat'ta durmayız' demek suretiyle Arafat'ta vakfe yapmıyorlardı. Cenâb-ı Hak bu âyetle Arafat'ta vakfe yapmalarını ve herkes gibi oradan Muzdelife'ye gitmelerini emretmektedir. Hz. Âişe'nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kureyş mensupları ve onların din anlayışına bağlı olanlar Muzdelife'de vakfe yapıyor fakat Arafat'a gitmiyordu. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, “Sonra herkesin ilerlediği yerden siz de ilerleyin’ meâlindeki âyeti indirmiştir”. H “Cinleri öz ateşten yarattı”. Kur'ân'da bu konuyu ilgilendiren âyetler çoktur. Ra'd süresindeki şu iki âyeti bu örneklerden birini teşkil eder: “Melekler çeşitli kapılardan cennet ehlinin yanına girecek ve ‘Dünyada gösterdiğiniz sabra karşılık selâm olsun size! diyecekler”. “Anne ve babasını tahtının üstüne çıkarttı ve hepsi ona secde ettiler” (Yüsuf 12/100). 19 Bu hadis farklı lafızlarla rivayet edilmiştir. Ebü Dâvüd'un Sünen'indeki metin şöyledir: “Eğer bir insana bir başkasına secde etmesini emredecek olsaydım, kadınlara kocalarına secde etmelerini emrederdim, bunun sebebi Allah'ın kocaları lehine kadınlara yüklediği haklardır” (Ebü Dâvüd, “Nikâh” 41; Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, IV, 381; V, 228; VI, 76; “Allah'tan başkasına tapınanlara (ve dolayısıyla putlarına) sövmeyin. Çünkü onlar da bilmeyerek Allah'a sövebilirler”. “Haccı herkese ilân et ki gerek yaya olarak, gerek yorgun argın develer üzerinde nice uzak yoldan koşup sana gelsinler”. “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrı yapıldığı zaman Allah'ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın”.

Bakara 2:35

35. “Yine biz Âdemte, “Sen ve eşin (Havvâ) cennete yerleşin, oranın istediğiniz yerinde bol bol yiyin ve için. Ancak şu ağaca yaklaşmayın, aksi takdirde kendisine kötülük eden zâlimlerden olursunuz’ dedik.” Yine biz Âdem'e, “Sen ve eşin (Havvâ) cennete yerleşin” dedik. Daha önce zikrettiğimiz üzere cennet ağaçlar, dikilmiş meyveler ve çeşitli bitkilerle çevrilmiş bir yerin adıdır. Bunun da delili oranın istediğiniz yerinde bol bol yiyin ve için, ancak şu ağaca yaklaşmayın meâlindeki ilâhi beyandır. Aslında herhangi bir yer parçasına yukarıda söz konusu ettiğimiz hususlar olmadan bahçe veya cennet denmeyeceği herkesçe bilinen açık bir husustur. [Âdem ye Havvâ'nın Yaratıldığı Cennet] Âdem ile Havvâ'nın girip ikamet etmekle emrolunduğu cennetin mahiyeti kesin olarak bilinmemektedir: Müttakilere vaad olunan cennet mi yoksa dünya bahçelerinden bir bahçe mi? Âyette bu hususun açıklaması yer almamaktadır. Ancak âyette şu hususa işaret edilmektedir ki zikredilmesi gereken bir şart bazan gizli (muzmar) tutulabilir ve açıkça anılmadığı halde şart yerinde bulunur. Nitekim bir yerde Cenâb-ı Hak, “Sen orada ne acıkacak, ne de çıplak kalacaksın” buyurmuş, fakat sonra Âdem emre muhalefet edince aç ve çıplak kalmıştır. Âyetin kuruluşu burada günah işlenmemesinin şart olduğunu göstermektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki Allah Teâlâ'nın Âdem'e ve eşine cennete girip ikamet etmelerini emretmesi, yenmesi yasaklanıp uzak durulması istenen bir ağaç hariç -Ancak şu ağaca yaklaşmayın beyanında olduğu üzere- orada bulunan her şeyden yemelerine müsaade edilmesi imtihan edilme çizgisinde seyreder: Bir şey emredilirken diğer bir şeyin yasaklanması. Rağaden. Yani geniş çapta, bol bol. Arap dilinde birinin yaşayışı bol ve rahat, serveti de çok olunca bu kökten kurulan fiille ifade edilir. Ancak şu ağaca yaklaşmayın. Yani yemeyin. Bu yorumun delili âyette geçen “orada yiyin” ifadesidir. Bir de bir şeye yaklaşmak suretiyle ondan yeme imkânına kavuşulabilir. Sözlük açısından bir şeyin kendi sebebiyle adlandırılması mümkündür. [Meyvesi Yenmesi Yasaklanan Ağaç] Âyette zikredilen ağacın mahiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları onun üzüm ağacı (asması) olduğunu söylemişlerdir. Bu sebeple de Âdem ile Havvâ'nın bu ağaç yoluyla Allah'a âsi olduklarından şeytanın üzümle yakın bir ilişkisi olmuştur. Sözü edilen ağacın buğday bitkisi olduğunu söyleШЙ yenler de vardır. Buna bağlı olarak Hz. Âdem ile Havvâ'nın ve kendilerinden kıyâmete kadar gelecek nesillerin gıdası buğday olmuştur, atalarının Allah'a karşı gelişlerinin cezasını çekmeleri için. Şöyle de denilmiştir: Sözü edilen şey bilgi ağacıdır, çünkü Âdem ile Havvâ daha önce bilmedikleri avret yerlerinin (cinsiyet özelliklerinin) farkına varmışlardı. Bu da, “Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü”! meâlindeki ilâhi beyanla açıklığa kavuşturulmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Buradaki ağacın mahiyeti hakkında fikir beyan etmek ancak vahye dayanarak mümkün olur. Halbuki şecere 11) kelimesinin yorumuyla ilgili herhangi bir vahiy yoktur. Bu sebeple de bu hususta kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Aksi takdirde kendisine kötülük eden zâlimlerden olursunuz, “sonradan olursunuz” demektir. Nitekim daha önce İblis hakkında “kâfirlerden olmuştu”” ifadesinde de durum aynıdır. Burada Âdem ile Havvâ'nın zâlimlerden olmalarının bir yorumu da Allah'ın ilminde zâlim olarak bilinenlerden olmak üzere O'nun ilminde böyle yer almaları şeklindedir. Ancak iki alternatifin zikredilmesi sırasında ikinci şıkkın mutlaka gerçekleşeceğine de hükmetmemek gerekir: “Yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir” âyetinde olduğu gibi, aslında burada başka bir tanrının mevcut olduğu gibi bir mâna bahis konusu değildir. Âdem ile Havvâ'nın ağaçtan yemelerinin menedilmeleri konusunda çeşitli yorumlar ileri sürülmüştür. Birincisi başka bir yiyeceğin buna tercih edilme ihtimalidir. Böyle bir tercih olağan olup kişinin, başka bir yiyeceğin tercih edilmesi sebebiyle bir şeyi yemesi yasaklanabilir. Bundan başka bir şeyin yenmesi sebep olacağı bir hastalıktan ve getireceği zarardan ötürü yasaklanabilir. Burada başka bir gıdanın tercihi bahis konusu olmayıp yiyecek kimseye şefkat ve merhamet amaçlanmıştır. Ve nihayet bir şeyin yenmesi haram statüsünde yasaklanabilir. Bu söylenenlerin hepsi ihtimal dahilinde bulunduğundan Âdem ile Havvâ'yı yasak ağaçtan yemeye sevkeden şeyin konuyu iyi bilmemeleri, yani yasak statüsünde mi, başkasını tercih konumunda mı, yahut da hastalık yüzünden mi olduğunu bilmemeleriydi. Çünkü onlar yasaklamaktan kastın haram kılmak olduğunu bilselerdi ağaca yaklaşmaz ve ondan yemezlerdi. Başarıyaulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette insanın, içinde bulunduğu rahat ve geniş halin ilâhi rahmetten kovulmuş bulunan şeytana ağır geldiği hususuna işaret vardır. Çünkü onun Âdem ile Havvâ'ya verdiği vesveseden amacı onları içinde bulundukları halden uzaklaştırmaktı. Biz insanlar genişlik ve bollukla da sınava tâbi tutuluruz. Bir zaman gelir de darlık ve musibetlerle karşılaşırsak bu kendi elimizle hazırladığımız bir sonuçtur. “Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin işlediklerinin sonucudur”, Yine bu âyet bazı mutasavvıfların temiz ve değerli şeylerin ve ziynetin haram kılındığına dair ileri sürdükleri görüşü de reddetmektedir. Aksi takdirde kendisine kötülük eden zâlimlerden olursunuz. Yani zarar verenler, çünkü her zâlim hem dünya hem âhirette kendisine zarar veren kimsedir.

Bakara 2:36

36. “Fakat şeytan ayaklarını kaydırdı ve içinde bulundukları yerden çıkmalarına sebep oldu. Bunun üzerine, “Birbirinize düşman olarak aşağıya inin, yeryüzünde iskân etmek ve belli bir zamana kadar orada yaşamak sizin için mukadderdir' dedik.” Fakat şeytan ayaklarını kaydırdı. Yani kendilerine çağrıda bulunmuş, ayakların sürçmesine ve cennetten çıkarılmalarına sebep olan yolu onlara süslü göstermiştir. Ancak onları cennetten çıkarma veya ayaklarını kaydırma fiilini bizzat üstlenmemiştir, çünkü bunu yapan Allah'tır. Daha önce de belirttiğimiz üzere bazı şeyler sebeplerinin ismiyle, bazı sebepler de şeylerin isimleriyle adlandırılır. Bu, lügat açısından bilinen açık bir şey olup özellikle bir şeyin sebebinin adıyla isimlendirilmesi imkânsız değildir. (Hz. Âdem'in Yasaklanmış Ağaçtan Yemesi] Âlimler Âdem'in ağaçtan yemesi ve bunun yasaklanmasının hikmetine dair çeşitli görüşler ortaya koymuşlardır. Bir grup âlim Âdem'in yasak ağaçtan yemesini Allah'a verdiği sözü hatırlamama mânasında unutma konumunda olduğunu söylemiş”, diğer bir grup ise bunu isabetli görmemiştir. Hasan-ı Basri Âdem'in unutmasının iradi olup (nisyan-ı tazyi') kendi arzusuna uyma özelliği taşıdığını ve hatırlayamama durumunda bulunmadığını birkaç delile dayanarak söylemiştir. Birincisi Allah'ın hükmünde yer aldığı üzere hatırlamama türünden olan unutma affedilir ve bu fiili işleyene isyan kavramı nisbet edilmez”. Halbuki Âdem yaptığı fiille cezaya mâruz bırakılmış ve isyana nisbet edilmiştir; “Âdem Rabb'ine âsi olup yolunu şaşırdı”? meâlindeki âyette zikredildiği üzere. Zaten ağaca yaklaştıkları takdirde zâlimlerden olacakları hususu daha önce kendilerine bildirilmişti. İkincisi Âdem unutmuş olsaydı düşmanı olan şeytan dolaylı bir şekilde ona hatırlatıp şöyle demişti: “Rabb'iniz size bu ağacı melek statüsüne geçer veya ölümsüzlerden olursunuz diye yasakladı”. Yine Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı: “Ben gerçekten size iyi niyetle öğüt verenlerdenim' diye yemin etti ve onları hile ile aldattı”s. Âdem ile Havvâ'nın unutması hatırlamama konumunda olsaydı şeytanın yemin ve tahriklerine aldanmaz, onun, ayaklarını kaydırdığı biçimindeki ifadelerle nitelendirilmezlerdi. Bütün bunlarla söz konusu unutmanın iradi bir hareket mânasına geldiği sâbit olmaktadır. Bu tıpkı şu âyetlerde yer alan unutma kavramlarına benzemektedir: “Allah buyurur ki: İşte böyle. Sana âyetlerimiz geldi fakat onları unuttun. Bugün de benzer şekilde sen unutuluyorsun!””, “Kendileri şu günle karşılaşmalarını unuttukları gibi biz de onları unutuyoruz”” ve buna benzeyip içinde nisyan kavramının geçtiği diğer âyetler. Bu âyetlerdeki mâna ilâhi mesajı iradi olarak nazarı itibara almamak anlamına gelmektedir. Buradaki fiilin nisyanla ifadelendirilmesi her unutulan şeyin terkedilmiş bulunması sebebiyledir. Ancak gerekli olan bir şeyi terketmek onu yok saymaktır. Üçüncüsü Âdem'in unutmasının, fiilinin sonunda kendisine gelecek ilâhi gazaptan gafil bulunması mânasına gelmesidir. Bu sebeple onun bu hali nisyanla nitelendirilmiştir, tıpkı müminin işlediği günahın cehalet diye nitelendirilmesi gibi. Çünkü o fiilinin mahiyetini değil, kendisine gelecek kötü neticeyi bilmemektedir. Bir başka açıklamaya göre Âdem'in fiiline nisyan denilmesinin sebebi onun bu fiiliyle Rabb'ine âsi olmayı veya şeytana itaat etmeyi kastetmemesidir. Nitekim bazı nisyan kavramları hakikat anlamına değil, bu mânaya yorumlanmaktadır. Âdem'in yasak ağaçtan yemesinin sözlük mânasındaki nisyan konumunda olduğunu söyleyen, nisyanı birkaç şekilde yorumlamaktadır. Birincisi Âdem düşmanı olan şeytanla uzun uzadıya uğraştığından psikolojik muhtevası şeytanı defetmek, ondan kurtulma çarelerini düşünmek ve hilelerinden uzak kalmak yolunda meşguliyete gömülmüş ve bu husus önceden verdiği sözü kendisine unutturmuştur. Duyulur âlemde insanın zihninde bulunan konuları ortadan kaldıran şey ileri derecedeki meşgaledir. Aslında unutma birçok konuda mâzeret yerine geçmiş ve affedilmeye sebep teşkil etmiştir. Çünkü unutularak işlenen bir fiilden ötürü kişiyi azarlamak hikmetle bağdaşmaz. Duyular dünyasında bilindiği üzere bir işe yönelen, onu zihnine yerleştirmeye çalışan ve istediğinde hatırlayan kimse için sözü edilen husus kolay ve normal gelir. Fakat aynı şeyi sevmekle birlikte başka işlerle de meşgul olduğu takdirde o husus kolay ve normal olmaktan çıkar, hatta çoğu zaman bu noktalarda konu gizli kalabilir. Bununla birlikte Âdem'in siteme mâruz kalması ve fiilinin isyan diye nitelendirilmesi şu sebeplerden ötürü mümkündür: Birincisi Âdem verdiği sözü hatırlamasını imkânsız hale getirecek çeşitli şekillerde imtihan edilmiş değildi. O sadece belli bir ağaca yaklaşmaktan menedilmekle sınava tâbi tutulmuştu. Böyle bir konuda mâzur sayılmaması tabiidir. Benzer bir şekilde duyulur âlemde mâzur sayılabilecek unutma, çeşitli sıkıntılarla karşılaşılması ve birçok belânın gelmesi halinde mümkün olur. Dikkat edersen insan namazda iken kendisine verilen selâmı almamakta, hayvan keserken besmele çekmemekte ve benzeri hususlarda mâzur sayılırken namazda yemek yemek, hac sırasında ihramlı iken cinsel ilişkide bulunmak ve benzeri davranışlarda mâzur tutulmaz. İşte tartışmakta olduğumuz konu da bunun gibidir. İkincisi Allah nezdinde makbul insanların ve peygamberlerin, başkala- a rının sorumlu tutulamayacağı basit bir işten dolayı azarlanması câizdir. Çünkü Allah'ın onlara yönelik nimetleri çok, lütufları da büyüktür. Meselâ başkalarına nisbetle karşılaşacakları azabın kat kat olacağı şeklinde uyarılmaları ve Yünus'un (a.s.) durumunda zikredildiği pi. Yünus'un bu hali bir bakıma başkaları için büyük iyiliklerden biri sayılabilir, çünkü o, gördüğü yasaklanmış kötü fiillerin işlenmesinden ötürü kavminden uzaklaşmıştı. Böylesi başkasının nitelenebileceği en üst derecede övgüye lâyık bir davranış olabilir. Yine Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin itâba (kınama) muhatap olduğu husus da buna benzemektedir: O, sosyal konumları önem taşıyan kâfirleri çevresine yaklaştırmayı aklından geçirmişti; bunun sebebi onlara şefkatte bulunmak, kendilerinin ve tesirleri altında kalan kimselerin İslâm'a girmelerini arzu etmekti. Denebilir ki ondan başka birinin yaptığı iyiliklerin içinde Hz. Peygamber'in itâba mâruz kaldığı davranışa denk bile gelmez. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Üçüncüsü Âdem ilk sınava tâbi tutulduğu bir şey sebebiyle itâba mâruz bırakılmıştır. Aslında Allah kendisini böyle bir şey için yaratmıştı. Şöyle ki O, meleklerine, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım”?" buyurmuştu. Ne var ki Allah lütfunun bir tecellisi olarak insanlara yönelik âdetini, nimet ve ihsanlarını belâ ve kötülüklerden önce vermesi şeklinde yürütmüştür. Bununla birlikte bazan ikincisi ile yani belâ ve kötülüklerle başlaması da mümkündür. Bu ilâhi âdet Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanlarında ifade edilmektedir: “Biz yahudileri kötülüklerden belki dönerler diye iyilik ve kötülüklerle imtihana tâbi tuttuk”, “Bir deneme vesilesi olsun diye sizi kötülükle de iyilikle de imtihan ederiz. Eninde sonunda bizim huzurumuza çıkarılacaksınız”?. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. 95 Hz. Âdem'in memnü ağaçtan yemesi sebebiyle itâba mâruz birakilmasında, emre karşı çıkışın doğuracağı vebali başkalarına gösterme, günahlardan sakındırma ve bunların kalbe yönelik tehlikelerinin boyutlarını gözler önüne serme gibi hikmetler de bulunmaktadır. Çünkü insan türünün atası ve bu türe gönderilen peygamberlerin ilki olan biri bu kadarcık bir zelle sebebiyle cezalandırılmıştır. Oysaki Cenâb-ı Hak, melekleri, kendisinden öğrenimde bulunmaları ve secde etmeleri ile imtihan edecek kadar onu üstün kılmıştı. Bunun hikmeti, Allah'ın buyruğunda müsamahanın bulunamayacağı ve hükmünde şahsa göre bir değişikliğin olmayacağı hususunun insanlar tarafından bilinmesi, sonuç olarak da cezalandırmasından daima korkmaları, gazabını gerektirecek hususlardan koruması için kendisine sığınmaları ve kullarını nefislerine havale etmemesini niyaz etmeleridir. Aslında insanlar Hz. Âdem'in o kadarcık bir sürçme ile ne denli bir imtihana tâbi tutulduğunun kendi kalplerindeki tesirini hissetmektedir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Hz. Âdem'in yasaklanmış ağaçtan yiyişini unutma (nisyan) ile yorumlayanların ikinci yaklaşımı şöyledir: Âdem yasaklanmış ağaçtan menedilişini anlayıp kavramış fakat buradaki yasağın ihlâl edilmesi halinde isyan nitelemesinin oluşmayacağını düşünmüştür. Yahut da, “Aksi takdirde kendisine kötülük eden zâlimlerden olursunuz”?! meâlindeki ilâhi beyanı unutmuştur. Daha önce de belirttiğimiz üzere bir konuya yönelik yasak, yapılması halinde yürürlüğe girer. Ancak bazan fiilden önce de o eylemin niteliği zikredilebilir, buradaki zulüm niteliği gibi. Muhtemeldir ki Âdem, yasağın, haram kılınma çerçevesinin dışında bulunduğunu düşünmüştür. Çünkü yasaklama birkaç hedefe yönelik olur. Birincisi haram kılınması, ikincisi yasaklanan şeyde bir hastalığın bulunması ve yenmesinde zararın meydana gelmesi içindir. Bu husus duyulur âlemde de bilinmekte olup insanlar yaratılışlarının sevkiyle aslında helâl olan bazı şeyleri doğuracakları eziyet ve zarardan dolayı yasaklarlar. Belki de Âdem'in aklına bu gelmiştir, zira şeytan sözü edilen ağaçtan yemesinden büyük faydaların doğacağını ona vaad etmişti. Bu noktada akla gelecek bir ihtimal de şudur: Yasaklanmış ağacın yasaklanma sebebi belki de şeytanın vaad ettiği gibi Âdem ile Havvâ'nın ölümsüz canlılardan olma hevesine kapılmaları idi. Biraz önce değinildiği gibi buradaki men'in yasaklama şeklinde değil eziyet ve güçlük vermesi açısından olması da mümkündür. Hz. Âdem, “Aksi takdirde kendisine kötülük eden zâlimlerden olursunuz” meâlindeki beyanı unutmuş, yahut da eşiyle birlikte ikisi bunu hatırlamış fakat ilâhi beyandaki “zulüm” kavramının zarar verme mânasına geleceğini zannetmişlerdir. Şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Bağların ikisi de yemişlerini vermiş, hiçbirini eksik bırakmamıştı”. Buradaki “lem tazlim” ifadesi “lem tenkus” anlamına gelmektedir. Kişinin kendisine noksan getirmesi zarar vermek mânasına gelir. Nitekim müfessirlerin büyük çoğunluğu Kur'ânda yer alan zulüm kavramını “zarar” anlamında açıklamışlardır. “Zarar” kelimesi “hastalık getirmek veya günah doğurmak” mânasına gelmekle birlikte asıl anlamı “bir şeyi yerli yerine koymamaktır” Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Üçüncüsü, yasağın engelleme anlamına gelmesi ihtimal dahilindedir. Buradaki engelleme yasaklamayı değil, bir şeyi ilk önce başkasının yapmış olması ve o işin ona özgü kılınmasını amaçlar. Meselâ günlük hayatta olduğu üzere baba çocuğuna bir şeyi yemeyi yasaklar; aslında bu, yasaklamayı değil önce başkasının (misafirin) yemesini sağlamayı hedeflemektedir. Realite böyle olup, şeytan da yasaklanmış ağaçtan yemenin yararlı neticeler doğuracağını söyleyince Âdem yasaklanan fiili işlemiştir; ancak Âdem düşmanını görmüyor ve dolayısıyla bu fikrin şeytani bir dürtüş olduğunu bilmiyordu. Şöyle bir yorum da yapmak mümkündür ki Hz. Âdem kalbinde doğan yasaklanmış ağaçtan yeme fikrinin melekten gelen bir işaret olduğunu yahut da birçok makbul kullarda gerçekleştiği gibi bir ilham niteliği taşıdığını düşünmüş olabilir. O bu düşüncenin düşmanından gelen gizli bir vesvese olduğunu anlayamamış ve bu durum kendisini ağaçtan yemeye sevketmiştir. Bu takdirde Âdem -her ne kadar yeme fiilini kasten işlemişse de- unutan veya yasağın mahiyetini bilmeyen biri durumunda olur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Bu meselede aslolan şudur ki Âdem aleyhisselâmın fiili ister söz verdikten sonra bir unutma olsun, ister bilerek olsun sonuçta bu fiile gereken şey ceza niteliği taşır. Kendisinin karşılaştığı bu durum ilâhi bir imtihan konumunda ise Cenâb-ı Hak yine de onu cezalandırmıştır. Şayet böyle olmasaydı kendisine lütfettiği nimeti azaba çevirmezdi. Unutulmamalıdır ki Allah, bir kavme lütfettiği nimeti, o kavim kendi hallerini bozmadıkça aksine çevirmeyeceğini beyan etmiştir”, Allah'ın, gerektirici bir sebep olmaksızın nimeti azaba çevirmek suretiyle cezalandırması -hem de bunu yapmayacağını vaad ettikten sonra-mümkün değildir. Şu da var ki Âdem ile Havvâ kendilerine zulmettiklerini itiraf ederek şöyle demişlerdir: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bağışlamaz, merhamet etmezsen mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz”7, Ayrıca Cenâb-ı Hak, “Âdem Rabb'ine âsi olup haddi aştı”" buyurmuştur. Nitekim daha önce kendilerini, ©... aksi takdirde kendisine kötülük eden zâlimlerden olursunuz” diye uyarmıştı. Hz. Âdem'in imtihan edilmesi meselesinde iki problemin çözümüne işaret vardır. Birincisi söz konusu edilen fiil Âdem ile Havvâdan iman niteliğini kaldırmamış ve işledikleri o fiilden sonra tekrar iman etmeye davet edilmemişlerdir. Bu husus her günahın iman niteliğini yok etmediğine işarette bulunduğu gibi, günahların, kişinin “hiçbir konuda Allah'a âsi olmayacağı” inancında yalancı olduğu sonucunu da kanıtlamaz. Bu sonuç Havâric ile Mu'tezile mensuplarının telakkilerini çürütmektedir. Ayrıca, “Allah'a ve Resülü'ne âsi olan ve O'nun belirlediği sınırları çiğneyip aşan kimseyi Cenâb-ı Hak cehennem ateşine atar” meâlindeki ilâhi beyanın her isyanı kapsamadığı gibi mutlak mânadaki zulme yöneltilen azap tehdidinin de her türlü zulüm, isyan ve taşkınlığı kapsadığını da ifade etmez. Aksine burada sözü edilen kavramların kendi konumlarına göre taksime tâbi tutulmaları gerekir. Bu tür sonuçları bütün günahları kapsamına alacak şekilde genelleştiren kimse günahkârlar hakkında gelen ilâhi hükümlerden anlaşılan çerçevenin dışına çıkmış olur. Hz. Âdem'in imtihana tâbi tutuluşu meselesinde çözümüne işaret edilen ikinci problem de şudur ki, kendisine uygulanan cezanın hiçbir yönü, Mu'tezile'nin “kebire” diye isimlendirdiği eylemin herhangi bir yönüyle beraberlik arzetmez. Mutezile bir damla şarap içmek, iffetli bir kadına zina iftirasında bulunmak, başkasının malından on dirhem değerinde bir şey çalmak gibi bir eylem sebebiyle iman niteliğini ortadan kaldırmaktadır; Hz. Ya'küb'un oğullarının Yüsuf'a uyguladığı eylem de bu konumdadır”. Ama hiçbir kimse Hz. Ya'küb'un oğullarının dinden çıktığı yolundaki iddiayı ileri sürmeye cüret etmemiştir. Şu halde Muttezile'ye ait iddianın kökten yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır. Bir de Mu'tezile şöyle demektedir: Hikmet prensibi çerçevesinde küçük günahtan dolayı azap uygulanması ve büyük günahın affedilmesi mümkün değildir. Halbuki Âdem aleyhisselâm azabın çeşitli türlerine mâruz bırakılmıştı; Allah Teâlâ'nın Âdem ile Havvâ'ya ait fiili bütün yaratıklara duyurması, sadece bu büyük bir azaptır (bununla birlikte Âdem o fiili sebebiyle imandan çıkmamıştır). Hz. Âdem'in bilinen sınava tâbi tutulmasının çeşitli hikmetleri üzerinde durulmuştur. Bazıları bunun sebebini onun soyunda cennet ehlinden olmayan kâfirlerin bulunuşuna bağlamıştır. Diğer bir anlayışa göre bu olay bütün insanlar için rahmet vesilesi olması amacına yöneliktir; öyle ki işlenebilecek her günah sebebiyle Allah'ın rahmetinden ümit kesmesinler ve yaratan ile yaratıkları arasındaki dostluk bağı kopmasın. Şöyle de denilmiştir: Âdem ile Havvânın sınava tâbi tutulmasının hikmeti nesillerinden gelecek insanlara şu mesajı vermekti: Kimse nefsiyle baş başa bırakıldığı takdirde yergiye konu teşkil eden davranışlar hususunda kendine güvenmemelidir. Bu prensip insanları hayır işleme konusunda nefislerine danışmamalarına sevkeder ve kötü niteliği taşıyan her şeyden Allah'a sığınmalarına yardımcı olur. Bir kanaate göre yasaklanmış ağaçtan yeme fiili Âdem sırf sınava tâbi tutulması amacıyla işletilmiştir. Çünkü bu durum sınava çekilen kimseyi acı ve tatlı tecelliler ve farklı durumlar arasında hareket eder hale getirir. Bu sebeple insanın hatalardan emin olması mümkün değildir. Böyle bir sonuç kişinin şahsi tedbir ve gayretiyle değil Allah'ın lütfu ve korumasıyla gerçekleşir. Buna şunu da eklemek gerekir ki Allah Teâlâ teşebbüs edeni göstereceği gayret ölçüsünde başarılı kılar, Allah'ın zâtına olan yöneliş ve bağlanışı ölçüsünde muhafaza eder. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Aslında Âdem'in küçük hata (zelle) yapmasının hikmeti hakkında söz etmeye ihtiyaç duymamalıyız. Çünkü insan fıtratı hata işlemeye meyilli olup Rabb'in nimeti yetişmediği takdirde böyle işleri yapmaya hazırdır. Nitekim Yüsuf aleyhisselâm da, “Ben nefsimi temize çıkarmam, zira nefis -Rabb'imin merhamet ettikleri müstesna- alabildiğine kötülüğe tahriketme özelliği taşır”??? demiştir. Diğer bir âyet de şöyledir: “Herkesin yaptığının sonucu yalnız kendisine aittir”, [Yasaklanmış (Memnü) Ağacın Mahiyeti] Yasaklanmış ağacın mahiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Onun üzüm asması olduğu, insan türünün baba ve annesinin sınav vesilesini teşkil ettiğinden bu ağaçtan şeytana da bir pay ayrıldığı ifade edilmiştir. Diğer bir kanaate göre söz konusu bitki buğdaydı. Buğday Âdem neslinin gıdası kılınmak suretiyle cennetteki rahatlık dünya hayatında meşakkate, oradaki nimet ihtiyaç ve zarurete çevirilmiştir. Şöyle de denilmiştir: O, bilgi ağacıydı. Çünkü yenmesi sonunda Âdem ile Havvâ'nın avret yerleri kendilerine görünmüş, daha önce farkına varmadıkları bir şeyi öğrenmiş ve örtmek için yaprak aramaya koyulmuşlardı?. Bu meselede hareket noktası şudur ki sözü edilen husus ancak gayba muttali olan Allah'tan gelecek haber yoluyla bilinebilecek türdendir. Aslında bu olayın mahiyetini bilmeye ihtiyacımız yoktur. Bize düşen görev günahın konumunu bilip Allaha sığınmak, taatin de derecesini bilip işlemeye özen göstermektir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Şunu belirtmek gerekir ki Allah Teâlâ imtihan dünyasıyla ceza ve mükâfat âlemini birbirinden ayırmıştır, çünkü ikisini birleştirmek sınavı yok edip perdeyi kaldırmak demektir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak sürekli lezzetli olan ile kesintisiz elem vereni mükâfat ve ceza olarak belirlemiş, ikisi arası bir konumda bulunan, yani lezzet ve elemin karışması durumunu da imtihan olarak planlamıştır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. (İblis'in Hz. Âdem'e Vesvese Verme Şekli İblis'in vesveseyi Hz. Âdeme ulaştırma yolu konusunda da fikirler beyan edilmiştir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Âdem gökte, İblis ise yeryüzünde idi; İblis vesvesesini Allah'ın yarattığı bir yolla Âdeme ulaştırmıştır. Bazıları İblis'in yılanın başında iken Âdeme hitap ettiğini ileri sürmüştür. Bir de şöyle denilmiştir: Şeytan, Cenâb-ı Hakk'ın Âdem, “Bu sana ve eşine düşman olan biridir; sakın cennetten çıkmanıza sebep olmasın!” şeklinde hitap ettiği sırada sahip olduğu görünümü sonradan değiştirdiğinden Âdem onu tanımamıştır. Şayet tanısaydı Allah'ın uyarmasından sonra aldanması söz konusu olmazdı. Aslında bu hususun nasıl gerçekleştiğini sadece Allah bilir. Hz. olayına bağlı olarak şeytanın insana vesvese verme yöntemleri konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, “Şeytan insanın teni ile eti arasında kanın dolaşması gibi dolaşır, bu esnada yüzünü kişinin kalbine doğru çevirir ve fikirlerini telkin eder” demiştir”. Bazı âlimler de şöyle demiştir: “Şeytana, fikirlerini insanın kalbine ulaştırma gücü verilmiş, vesvesesini kendisi için belirlenen bir yolla kalbine yerleştirmesi imkânı tanınmıştır. İnsan bu mekanizmanın mahiyetini bilememektedir” Şöyle bir görüş de ileri sürülmüştür: İnsanın ruhu (nefs) akıcı bir nesne gibi bedenine yayılıp her yeri dolaşır; öyle ki onu hapseden beden olmasaydı tabiatın her noktasına yayılma imkânı bulacaktı. Nitekim bedenin istirahate çekildiği uyku halinde bu durum gerçekleşmektedir. Kişinin yeryüzünün uzak bölgesinde bulunan biri üzerindeki fikri etkisi de -sanki onu görüyormuş gibi- buna benzemektedir. İşte şeytanın insana nüfuzu ve etkisi bu türden bir şeydir. Biz deriz ki -başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündürsözü edilen hususun mahiyetini bilemeyiz. Şu kadarı var ki Allah Teâlâ hem hak hem bâtıl için kendilerini tanıtıcı bazı belirtiler yaratmıştır. Bâtıla çağrı yapıp hakka engel olan her şey şeytan işi olup böylesinden Allah'a sığınmak gerekir, keyfiyet ve mahiyeti bilinmese de. Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer şeytandan sana bir tahrik gelirse hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işiten ve her şeyi bilendir. Allah korkusu bilincini taşıyanlara şeytandan bir vesvese gelince toparlanıp sorumluluklarını hatırlar ve hemen gerçeği görürler”. Hasan-ı Basri, “Rabb'iniz size bu ağacı sırf melek statüsüne girer veya ebedi olarak yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı”29 meâlindeki âyet-i kerimenin tefsirinde şöyle demiştir: Âdem meleklerin daha üstün olduğunu ve ebediyen yaşayamayacağını bilmişti. Çünkü Allah kendisinin öleceğini haber vermiş; yine kendisinin çamurdan, meleklerin ise nurdan yaratılması gerçeği karşısında melek olamayacağını, ancak onların üstünlüğüne yaklaşabileceğini anlamıştı. Bunun yanında şeytan Âdem ile Havvâ'ya samimi ve iyi niyetli olduğuna yemin etmişti’. Evet şeytan onlara vesvese verirken söylediklerinin bir samimiyet ve iyi niyet ürünü olduğunu ifade etmişti. Bunun üzerine Âdem ile eşi şeytanın söylediklerine inanmasalar da yasaklanmış ağaçtan yeme konusunda ona uymuşlardır. Şayet onlar İblis'in sözlerini benimsemiş olsalardı günahları, ağaçtan yemeye oranla daha büyük olacaktı. Ne var ki onlar bu sebeple değil, istek ve arzularına kapılarak yemişlerdir. Âdem ile Havvâ İblis'i dile getirdiği hususlarda tasdik etselerdi küfre girerlerdi. Bu ise şüphe yok ki yasaklanmış ağaçtan yemekten çok daha vahim bir sonuç doğururdu. Aslında İblis biraz önce meâli verilen âyetteki hususları kendisini tasdik etmeleri için değil, bir vesvese olsun diye ileri sürmüştü. Bu tıpkı bir adamın diğerine -sonuçta öldürülmesi veya organlarının kesilmesini gerektirecek bir konuda- “Şu işi işlersen sana herhangi bir ceza uygulanmaz” demesine benzer, adam da o işe girişir. Aslında böylesi kendisini tahrik edeni onayladığı için değil, nefsâni arzusu için o fiili işlemektedir. Bunun gibi bir kimsenin diğerine falan kadının kendisini sevip beğendiğini söylemesi üzerine kadına şehvetle yaklaşması o kimseyi tasdik etmesi anlamına gelmez. Şeytanın Âdem vesvese vermesinin durumu da buna benzemektedir. Hasan-ı Basri'nin ileri sürdüğü bu fikir, Âdem'in, kendisine gelen vesvesenin şeytandan olduğunu bilmesini gerektirir. Bu durumda Âdem'in fiili sözü edilen tahriklerden sonra işe koyulma özelliği taşır ve gerçekleştirdiği eylemin kendisine hayır getirmeyeceğini, hatta korkunç bir şey olduğunu da unutmaması gerekir. Aslında bu hususun kendisine yasaklandığını, onunla erdemli bir sonuca ulaşamayıp aksine şeytanın arzusuna uyacağının bilincini de taşımış oluyordu. Hasan-ı Basri böyle bir durumu gözüyle görse bile Allah'ın meleklerden üstün kıldığı ve beşerin atası yaptığı bir zat hakkında bu iddiayı ileri sürmesi korkunç bir durum arzederdi. Öyle olacağına Hasan-ı Basri'ye şöyle denseydi: Âdem kendisine gelen telkinin düşmandan olduğunu bilmiyordu. Yahut Allah'ın makbul kullarında vuku bulduğu gibi onu bir ilham zannetmiş veya yine iyi kullarda tecelli ettiği gibi ilâhi âlemden gelen bir sese muttali kılınmış, yahut da daha önce kendisine gösterilen maddi şeklin dışında bir şekle bürünmüş birinden bir telkine hedef olmuştur; evet Hasan-ı Basri'ye böyle dense biraz önceki açıklamasının yerine bunu söylemesi gerçeğe çok daha yakın ve dile getirmesine çok daha lâyık bir durum arzederdi. Önemli bir konuya -büyük bir istek ve arzu olmaksızın- sadece birinin haber vermesi suretiyle atılmak ne zaman görülmüştür? Evet, Hz. Âdem'in sözü edilen (küçük) hatayı işlemesi yadırganmaz, ancak bizim yaptığımız yaklaşım çerçevesinde olabilir. Bu çerçevede olduğu takdirde dini açıdan fazla yadırganacak bir durum ortaya çıkmaz. Hasan-ı Basri açıklamasına iki meleğe temas eden âyetle başlamıştır. Onun dile getirmeye çalıştığı “meleklerden üstün olma veya olmama” düşüncesinin de isabetli bir yönü yoktur. Çünkü melek oluş, icra edilecek fiilleri iradesiz (cebir) hale getirir. Fiili, cebir statüsünde gerçekleşen birinin derece ve değerinin yükselmesi bahis konusu değildir. Melek konumunda bulunmaktan doğacak üstünlük iradi değil fıtridir. Âdem'in fıtratı farklı olduğuna göre bunu nasıl umabilirdi? Bu sebepledir ki meleklerden isyan türünden bir fiilin çıkması mümkün görülmemiştir, onlar nurdan yaratılmıştır. Yaratılışı gereği günah işleyemeyen kimse övgüye lâyık görülmez. Böyle yerde övgü gerekli hale gelseydi aynı şey yaratılışı gereği âsi olamayan bütün ölülerde ve hayvanlarda da gerçekleşmiş olurdu. Bu ise gerçekten uzaktır. Âdem aleyhisselâm ve eşi melek olmaya heves etmiş olabilirler: Melekler gibi Allah'ı zikredip O'na itaat etmekle yetinme ve bütün nefsâni arzulardan korunma tabiatına kavuşturulmak. Şüphe yok ki Allah beşer türünü bu konuma getirmeye muktedirdir. Ne var ki realitede yaratıklar içinde mâsum olan da olmayan da bulunmaktadır, tâ ki fıtratın bunların hiçbirini gerektirmediği gerçeği ortaya çıkmış olsun. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Bu meselede hareket noktası şudur ki beşer türünün ölümlü oluşunun ve yaratılan her şeyin asli maddesinin neden ibaret bulunduğunun bilinmesi nakROM le bağlıdır. Bu husus duyulara bağlı olmadığı gibi canlının temel maddesinde yok oluşu gösteren bir kanıt da bulunmamaktadır. Cenâb-ı Hak dilediğini öldürür, dilediğini de bâki kılar. Hasan-ı Basri'nin, “Âdem ölümlü olduğunu bilmişti” şeklindeki sözü Allah'tan o sırada kendisine gelen bir haberle ortaya çıkmıştır. Meleklerin kendi konumlarını bilmeleri de buna benzemektedir: G1dalarının Allah'ı zikretme sevgisiyle olduğu, ayrıca günahlardan korunmaları ilâhi muhabbetin yanı sıra lütuflarını müşahede etmelerine bağlıdır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Hasan-ı Basri yaptığı açıklama sırasında Hz. Âdem'in meleklerin ölümsüz olduğunu anladığını zikretmektedir. Bu sözün ne mânaya geldiğini anlayamıyorum. Bağlandığı bir akide midir, yoksa (gayrı iradi olarak) dilinden gelip geçen bir söz mü? Çünkü böyle bir husus ancak Allah'tan geldiğine şüphe edilmeyecek bir durumda bilinebilir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Ve içinde bulundukları yerden çıkmalarına sebep oldu. Yani bolluk, genişlik ve Allah'ın kendilerini yerleştirdiği cennette bulunan ve yemelerine müsaade ettiği nimetler. Şeytanın Âdem ile Havvâ'ya nerede, hangi vasıta ile ve niçin vesvese verdiği hususunda farklı fikirler belirtilmiştir. Bir görüşe göre o, gökteydi, Âdem ile Havvânın nimetler içinde yaşayıp safa sürdüklerini görünce kıskanmış ve bunun etkisiyle yılanın başından onlara vesvese vermiştir. Bir de şöyle denmiştir: Şeytan dünyada bulunuyordu. Âdem ile Havvâ'yı hariçten etkilemiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bir de şeytanın insanların gönülleri üzerinde doğrudan bir etkisinin bulunduğu veya uzaktan onlara vesvese verdiği konusunda iki görüş ileri sürülmüştür: Bazı âlimler şeytanın kalbe doğrudan bir etkisinin bulunduğunu kabul etmiş ve bunu insan bedeninde kanın dolaşması gibi ten ile et arasında cereyan ettiğine ilişkin rivayete dayandırmıştır?”. Bir de şöyle denilmiştir: Şeytanın insanların kalpleri üzerinde herhangi bir hâkimiyeti bulunmamaktadır. Bg Ancak o hariçten kendilerini etkilemekte ve kötülüğe çağırmaktadır. Onun bu faaliyeti insanda görülen hayır veya şer hallerinin yansımalarına bağlıdır. Sözü edilen bu haller sanki hayır ve şer izleri olarak anlaşılan bir görünüm vermektedir. Şeytan bunları görünce kişiye vesvese verir ve onu kötülük yapmaya çağırır. Aziz ve celil olan Allah'ın şu beyanı da bu hususu desteklemektedir: “(Kıyâmet günü hesap görülüp iş bitirilince şeytan şöyle diyecektir: Allah size gerçek olanı vaad etti, ben de size vaad ettimse de yalancı çıktım. Benim size karşı bir yaptırım gücüm yoktu, sadece çağrıda bulundum, siz de bana uydunuz””!, O bu beyanında kötülüğe çağırmaktan başka üzerimizde bir etkisinin bulunmadığını haber vermektedir. Doğruya en yakın olan görüş de budur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Tartışmakta olduğumuz bu konuda şöyle bir soru yöneltilmiştir: “Rabb'ine âsi olan kimse şeytana itaat etmiş olmaz mı?” Evet, diye cevap verilmiştir. “Peki, itaat edince küfre girmez mi”? Hayır, çünkü bu durumdaki insan şeytana itaat etmeyi amaçlamamıştır; küfre girmek ona itaat etmeyi amaçlamakla oluşur. Ama bunun yanında Allaha âsi olmakta şeytana bir tür itaat de mevcuttur. Rivayet edildiğine göre bu soru Ebü Hanife'ye (r.a.) yöneltilmiş, o da böyle cevap vermiştir”. Bu noktada aslolan şudur: Kişinin şeytanın tahrikiyle kötülük işlemesi fiilen şeytana itaat mânasına gelmez ki ona itaat eden durumuna düşsün. Onun davranışını itaat haline getiren şey itaat olmasına niyetetmesidir. Buna göre bu sonuncu konum Âdem'de bulunmamıştır. Ancak şeytan Âdem ile Havvâ'nın bu davranışlarından sevinç duymuştur, mutlulukları ve rahatlarının ortadan kalkmasından duyduğu sevinç gibi. Ama tekrar edelim ki bu hatayı işleyen kimseyi şeytana itaat etmekle nitelemek mümkün değildir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Aşağıya inin, dedik. Denildi ki burada geçen hubüt kelimesi bir yere inmek, konmak demektir, “Şehre hubüt edin”, yani oraya inin, beyanında olduğu gibi. Âyetteki hubütun yüksek bir yerden aşağıdaki bir yere inmek mânasına gelmesi de muhtemeldir. Birbirinize düşman olarak. Denildi ki İblis ve nesli, Âdem ve çocukları birbirinin düşmanıdır; bizimle şeytanlar arasındaki düşmanlık açıktır. Yine denildi ki, ‘Bizimle İblis'i taşıyıp kaküllerinden Âdem ile Havvâ'ya vesvese veren yılan arasında: Burada tartışılan konu ancak nakil yoluyla bilinebilir. Kur'ân'da bu hususta bir bilgi yer almamaktadır. Şu kadarını belirtmek gerekir ki bizimle yılanlar arasındaki düşmanlık fıtridir, bizimle İblis arasındaki düşmanlık ise hem ihtiyari hem de ilâhi emirdir. Zira insan tabiatı eziyet ve zarar veren her şeyden nefret eder. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Bir zamana kadar yeryüzü sizin için ikamet yeridir. Yani yeryüzünde ikamet edersiniz. “Yerküreyi sizin için yerleşim alanı yapan Allah”” meâlindeki ilâhi beyanda olduğu gibi. Ve belli bir zamana kadar yaşamak için. Yani yeryüzü ecelleriniz gelinceye kadar sizin için bir yaşama vasıtasıdır. Dünyanın sona ereceği güne kadar yaşama vasıtasıdır mânası da verilebilir. Girer” --- Dipnotlar: 22 Bu âlimler şu âyetle istidlâlde bulunmuş olmalıdır: “Şu bir gerçektir ki biz daha önce de Âdem'i önemle uyarmıştık. Fakat o, ahdimizi unutuverdi. Biz gereken azmi kendisinde Görüş sahibi herhalde şu hadise işaret etmektedir: “Allah hata, unutma ve icbar edilmek suretiyle işlenen günahların sorumluluğunu ümmetimden kaldırmıştır”. 24 İmam Mâtüridi şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Âdem ile Havvâ ağaçtan tadınca ut (avret) yerleri kendilerine görünmüş ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başla26 Resülullah'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Şeytan insanın içinde kanın dolaşması 230 Bu görüşün sahibi Resülullah'tan (s.a.) nakledilen şu hadise dayanmaktadır: “Şeytan insanoğlunun bedenine kanın dolaşması gibi nüfüz eder” (Buhâri, “Ahkâm, 21, “Edeb” 121; 22 “Mümin Allah Teâlâ'ya âsi olunca bu davranışıyla şeytana itaatetmiş ve iradi olarak rızasını talep etmiş sayılmaz. Onun fiili itaat ve rıza görünümü açısından şeytanla uyum içinde olsa da hüküm değişmez. Böylesi bütün günahları işlese de -tevhid inancını bırakmadığı sürece- Allah'ın düşmanı statüsüne girmez. Bunun ispatı şudur ki düşman daima düşmanına buğzeder ve onun kusurlarını sayıp döker. Mümin büyük günah işlemiş olabilir, ancak bu durumda bile Allah Teâlâ onca başka her şeyden daha çok sevilmeye lâyık bir varlıktır. Şöyle ki o, ateşte yakılmak ile yakışıksız bir fiil veya sıfatı kalben Allah'a nisbet etmek arasında seçim yapmaya mecbur bırakılsa mutlaka ateşte yanmayı tercih eder” (Beyâzizâde Ahmed Efendi, el-Usülu'I-munife, s. 106).

Bakara 2:37

37. “Bu sırada (pişmanlık duyan) Âdem Rabb'inden ilhamlar aldı ve tövbeetti, O da tövbesini kabul etti. Zaten Allah tövbeleri kabul eden ve esirgeyip bağışlayandır.” Bu sırada (pişmanlık duyan) Âdem Rabb'inden ilhamlar aldı. Buradaki “telekkâ”, “ehaze” mânasına gelir. Rabb'inden ilhamlar aldı ve tövbe etti. Âyetin bu kısmı birkaç yoruma EH tâbi tutulmuştur. Denildi ki fe-tâbe ‘aleyhi, yani tövbeye muvaffak kıldı, ona sevketti, o da tövbe etti; “Sonra onları Allah'a dönüş yapmaya muvaffak kıldı”? beyanında olduğu gibi, yani Allah onları tövbeye muvaffak kıldı, anlamına gelir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Âdem isyanından döndü, Allah da af ve mağfiret etti. Bu yorumların hepsi birbirine yakındır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede Hz. Âdem'in Allah'a tövbe edişi Rabb'inden aldığı bazı kelimeler (ilhamlar) ile mümkün olduğu ifade edilmektedir. Âyet Mu'tezile'nin, “Küçük günah işleyen kimse kendiliğinden affa mazhar olur, dua veya tövbeye ihtiyaç duymaz” telakkisini çürütmektedir. Âdem (a.s.) Rabb'inden aldığı bazı kelimelerle dua etmesi sayesinde Allah'ın affına mazhar olmuştur. Âdem işlediği günah sebebiyle kendiliğinden affa mazhar olsaydı Allah'a yönelik dua ve niyazı lüzumsuz ve gereksiz olurdu. Başarıya ulaştırmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Âyet-i kerimede söz konusu edilen “ilhamlar (kelimât)” diğer bir sürede yer alan şu duadan ibarettir. “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, bizi bağışlamaz, merhamette bulunmazsan ve bize acımazsan şüphesiz ki hüsrana uğrayanlardan oluruz””. Zaten Allah tövbeleri kabul eden ve esirgeyip bağışlayandır. Tevvâb “tövbeyi kabul eden” demektir. Bir görüşe göre ise “tövbeye muvaffak kılan ve ona ileten” anlamına gelir, “günahı örten ve tövbeyi kabul âyetinde olduğu gibi. Biz fe-tâbe aleyhi'nin tefsirinde muhtemel bulunan mânaları zikrettik. Merhamet eden müminlere ve tövbe edenlere.

Bakara 2:38

38. “Evet, hepiniz oradan yeryüzüne inin” dedik. Eğer benden size bir hidâyet gelirse, o durumda hidâyetime uyan kimseler için ne bir korku vardır ne de üzülmeleri söz konusudur.” 39. “İnkâr yolunu tutup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemlik olup orada ebedi kalacaklardır.” “Evet, hepiniz oradan yeryüzüne inin” dedik. Sözü edilenlerin yeryüzüne inişleri “hepiniz” ifadesiyle zikredilmiştir. Onlar tek tek indikleri takdirde emir dışına çıkmış sayılmayıp onun kapsamı içinde bulunurlar. Bu da çoğul kipiyle verilen emirler ve yapılan beyanların gereği olarak yapılacak fiilde çogul şeklinin şart olmadığını kanıtlar. “Eğer benden size bir hidâyet gelirse” Yani mutlaka gelecektir, bu dil açısından mümkün olan bir ifadedir. “O durumda hidâyetime uyan kimseler için ne bir korku vardır ne de üzülmeleri söz konusudur”. Yani benim hidâyetime uyup ölünceye kadar devam eden kimseler için ne korku vardır, ne de üzülmeleri söz konusudur. Şu âyet-i kerime de aynı konumdadır: “Hidâyetime uyan kimse ne yolunu şaşırır” dünyada, de mutsuz olur”? âhirette, hidâyet üzere ölmesi şartıyla. [Cennet ve Cehennemin Ebediyeti] Bu âyet ile kendisinden sonra gelen, “inkâr yolunu tutup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemlik olup orada ebedi kalacaklardır” meâlindeki âyet, cennet ile cehennemin ve içindekilerinin fâni olup nihayet bulacağını söyleyen Cehmiyye'nin görüşünü çürütmektedir. Cennet içindekilerle birlikte sona erecek olsaydı orada korku ve üzüntünün bulunması gerekirdi. Çünkü dünyada bir nimetin zevalinden endişe eden kimse üzülür ve o nimetin tadını kaçırır. Bu sebepledir ki dünya, nimetlerinin sürekli olmaması açısından korku ve üzüntüyle nitelendirilmiştir. Yukarıdaki âyette ise aziz ve celil olan Allah cennette korku olmayacağını haber vermiştir, yani belâ ve musibet korkusu; üzüntü de olmayacaktır, yani nimetin ortadan kalkması üzüntüsü. Onların üzülmeleri de söz konusu değildir. Âyetin bu kısmı cennetin ve nimetlerinin ebedi olup hiçbir zaman yok olmayacağını kanıtlamaktadır. Aziz ve celil olan Allah kâfirlerin cehennemde ebedi kalacaklarını, azaplarının elem ve şiddet içinde devam edeceğini haber vermiştir. Kâfirlerin cehennemden kurtulma ümidi olsaydı onun azabını hafif görüp küçümserlerdi. Çünkü dünya hayatında kurtulma ümidi bulunduğu takdirde verilen ceza kişiye hafif ve basit görünmektedir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

Bakara 2:39

38. “Evet, hepiniz oradan yeryüzüne inin” dedik. Eğer benden size bir hidâyet gelirse, o durumda hidâyetime uyan kimseler için ne bir korku vardır ne de üzülmeleri söz konusudur.” 39. “İnkâr yolunu tutup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemlik olup orada ebedi kalacaklardır.” “Evet, hepiniz oradan yeryüzüne inin” dedik. Sözü edilenlerin yeryüzüne inişleri “hepiniz” ifadesiyle zikredilmiştir. Onlar tek tek indikleri takdirde emir dışına çıkmış sayılmayıp onun kapsamı içinde bulunurlar. Bu da çoğul kipiyle verilen emirler ve yapılan beyanların gereği olarak yapılacak fiilde çogul şeklinin şart olmadığını kanıtlar. “Eğer benden size bir hidâyet gelirse” Yani mutlaka gelecektir, bu dil açısından mümkün olan bir ifadedir. “O durumda hidâyetime uyan kimseler için ne bir korku vardır ne de üzülmeleri söz konusudur”. Yani benim hidâyetime uyup ölünceye kadar devam eden kimseler için ne korku vardır, ne de üzülmeleri söz konusudur. Şu âyet-i kerime de aynı konumdadır: “Hidâyetime uyan kimse ne yolunu şaşırır” dünyada, de mutsuz olur”? âhirette, hidâyet üzere ölmesi şartıyla. [Cennet ve Cehennemin Ebediyeti] Bu âyet ile kendisinden sonra gelen, “inkâr yolunu tutup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemlik olup orada ebedi kalacaklardır” meâlindeki âyet, cennet ile cehennemin ve içindekilerinin fâni olup nihayet bulacağını söyleyen Cehmiyye'nin görüşünü çürütmektedir. Cennet içindekilerle birlikte sona erecek olsaydı orada korku ve üzüntünün bulunması gerekirdi. Çünkü dünyada bir nimetin zevalinden endişe eden kimse üzülür ve o nimetin tadını kaçırır. Bu sebepledir ki dünya, nimetlerinin sürekli olmaması açısından korku ve üzüntüyle nitelendirilmiştir. Yukarıdaki âyette ise aziz ve celil olan Allah cennette korku olmayacağını haber vermiştir, yani belâ ve musibet korkusu; üzüntü de olmayacaktır, yani nimetin ortadan kalkması üzüntüsü. Onların üzülmeleri de söz konusu değildir. Âyetin bu kısmı cennetin ve nimetlerinin ebedi olup hiçbir zaman yok olmayacağını kanıtlamaktadır. Aziz ve celil olan Allah kâfirlerin cehennemde ebedi kalacaklarını, azaplarının elem ve şiddet içinde devam edeceğini haber vermiştir. Kâfirlerin cehennemden kurtulma ümidi olsaydı onun azabını hafif görüp küçümserlerdi. Çünkü dünya hayatında kurtulma ümidi bulunduğu takdirde verilen ceza kişiye hafif ve basit görünmektedir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

Bakara 2:40

Ey İsrâiloğulları! Size lütfettiğim nimetleri hatırlayın. Bu ilâhi beyan birkaç şekilde yorumlanabilir. Nimetlerimi hatırlayın, size özgü kıldığım nimetleri, meselâ sizden peygamberler ve hükümdarlar yaptım, “Hani Müsâ kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Allah'ın size lütfettiği nimetleri hatırlayın, çünkü O, içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar yaptı. İnsanlardan hiçbirine vermediklerini size lütfetti”2 meâlindeki beyanında olduğu gibi. Nimetlerimi hatırlayın. Yani sizi Firavundan kurtardığımı; o sizi köle olarak çalıştırıyor, oğullarınızı öldürüyor, kızlarınızı hayatta bırakıyordu; “Oğullarınızı öldürüyor, kızlarınızı hayatta bırakıyorlardı”“ meâlindeki âyette olduğu gibi. “Nimetlerimi hatırlayın” ilâhi beyanı aziz ve celil olan Allah'ın İsrâiloğulları'na lütfettiği kudret helvası ve bıldırcının yanı sıra bulutla gölge yapması ve benzeri lütuflar mânasına gelebilir. Cenâb-ı Hak sözü edilen nimetleri başka hiçbir kimseye vermemiştir; İsrâiloğulları bunlara nail olmakla mümtaz kılınmışlardır. Şöyle de denilmiştir: Allah'ın İsrâiloğulları'na verdiği nimet Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemdir. O, İsrâiloğulları'nın din alanında anlaşmazlığa düştükleri ve geçmiş peygamberlerin izlediği yolu anlamada farklı iddialar ileri sürdükleri bir dönemde gönderilmişti. Bunun hikmeti, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda gerçeği kendilerine göstermesi ve delillere dayanarak onları belli bir fikir üzerinde birleşmeye sevketmesiydi; nitekim içine düştükleri anlaşmazlık kendilerini bu neticeyi sağlayacak ve dolayısıyla doğruluğu sâbit olacak birine muhtaç hale getirmişti. İşte bunun üzerine Resülullah (s.a.) ilâhi bir nimet olarak nübüvvetle görevlendirilmişti. İsrâiloğulları'nın kurtuluşu bu peygambere itaat etmeye bağlıydı. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Nimetlerimi hatırlayın. Yani lütfettiğim nimetin şükrünü başkasına değil bana yöneltin. Sözü edilen ilâhi beyandan maksat bu ise bu noktada İsrâiloğulları ile diğer insanlar eşit durumda bulunur, çünkü nimetlere mazhar kılınan herkes Rabb'ine şükretmekle görevlidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya, nimetin şükürle karşılanmasının emredilmesi onun dil ile ifade edilmesi değil, Allah'tan geldiğinin bilinmesini amaçlar, zira insanın, Allah'ın lütfettiği nimetlerin hepsine şükretmesi mümkün değildir; onun yapacağı şey bunlardan birine şükürle mukabele etmekten âciz olduğunu ömrü boyunca itiraf etmesinden ibarettir. [Allah İle Yapılan Misâk] Bana verdiğiniz sözü yerine getirin. Daha önce zikrettiğimiz üzere”! A]lah ile yapılan sözleşme iki şekildedir. Birincisi hilkat ahdidir, şöyle ki Cenâb-ı Hak herkesin yaratılışına varlığını ve birliğini kanıtlayan delilleri yerleştirmiş, insanı amaçsız icat etmediği, başı boş ve sorumsuz bırakmayacağı şuurunu yerleştirmiştir. İkincisi ise gönderdiği peygamberlerin dilinden aldığı risâlet ahdidir, şu ilâhi beyanlarda ifade edildiği gibi: “Allah şöyle dedi: Eğer namaz kılar, zekât verir, elçilerime inanır, onları desteklerseniz ve bir de Allah'a veriyormuş gibi O'nun rızâsı için karşılıksız borç verirseniz günahlarınızı örter ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım”?, “Allah kendilerine kitap verilenlerden, “Onu mutlaka insanlara açıklayacak ve asla gizlemeyeceksiniz' diye söz almıştı”25, “Bir zamanlar biz İsrâiloğulları'ndan, “Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, anne-babaya, yakınlarınıza, yetimlere ve yoksullara iyilik edeceksiniz” diye söz almıştık”?, Ben de vaad ettiklerimi yerine getireyim. Bu da cennettir, “... günahlarınızı örter ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım”: beyanında olduğu gibi. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin. Yani üzerinize yazdığım farzları eda edin, nimetimin şükrünü bana yöneltin, başkasına teşekkür etmeyin. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin. Yani Allah'ın peygamberlerden aldığı söz, şu ilâhi beyanlarda görüldüğü üzere: “Hani Allah, peygamberlerinden, “Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra elinizdeki vahiyleri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz’ diye söz almıştı”?6, “Allah kendilerine kitap verilenlerden, “Onu mutlaka insanlara açıklayacak ve asla gizlemeyeceksiniz' diye söz almıştı”. Bu durumda Allah'ın ahdi, İsrâiloğulları'nın vahiy ürünü olan kitaplarında Hz. Muhammed'in (s.a.) nübüvvetle görevlendirileceğine dair olan hususları tebliğ etmek, onu onaylamak ve fiilen görevlendirildiğinde desteklemekten ibaret olur. Ve benden korkun. Yani hükümranlık ve kudretimden korkun. Şöyle de denilmiştir: Azabımdan ve göndereceğim belâlardan korkun. Bir görüşe göre ahdimi bozmaktan ve gönderdiğim peygamber Muhammed'in niteliğini gizlemekten korkun, demektir.

Bakara 2:41

41. “Elinizde bulunan vahiyleri tasdik edici nitelikte indirdiğim Kurân'a iman edin, sakın onu inkâr edenlerin ilkisiz olmayın. Âyetlerimi az bir değer karşılığında satmayın. Bana karşı gelmekten sakının.” İndirdiğim Kur'ân'a iman edin. Gönderdiğim peygamber Muhammede (s.a.) indirdiğim Kur'ân'a iman edin. Elinizde bulunan vahiyleri tasdik edici. Yani yanınızda bulunan Tevrat, İncil ve diğer kitaplara uygun olan. Aslında onlar Kur'ân'ın kendi kitaplarına uygunluğunu biliyorlardı, çünkü Kur'ân'ın kendi kitaplarıyla paralelliğini tesbit etmek ve ilâhi kitapları birbiriyle mukayese etmek gibi bir işe girişmemişlerdi. Şöyle bir mâna da muhtemeldir: Tasdik edici, yani yanınızdaki kitaplarla bağdaşan. Bunun da açıklaması şöyledir ki kâfirlerin bir grubunu temsil eden Sâbiiler, “İncil ruhsatlar ve kolaylıklar, getirmiş, Tevrat ise zorluklar ihtiva etmiştir” şeklinde bir kanaat belirtmiştir. Sâbiiler'in bu hükme varmasının sebebi, aynı kaynağa dayanan ilâhi kitaplardan bir kısmının kolaylıklar bir kısmının da zorluklar getirmesini hikmete uygun bulmamalarıdır. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah musaddıkan (Gia), yani “vahiy ürünü kitaplara muvafık olan” buyurmuş, zorlukların yanı sıra kolaylıklar da içeren bütün bu vahiylerin ortağı olmayan tek Allah'tan geldiğini beyan etmiştir. Çünkü Allah'ın bir şeyi birine yasaklarken diğerine emretmesi mümkün olduğu gibi yine bir şeyi bir zamanda yasaklayıp başka bir zamanda yapılmasını istemesi de mümkündür; burada hikmet sınırlarının dışına çıkış söz konusu değildir. Hikmet dairesinin dışında kalma, birine, aynı zaman içinde, aynı durumda ve tek konuda bir şeyi hem emretmesi hem de yasaklamasıdır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette neshedilen bir hükmün neshedenle aykırılık değil uyum içinde olduğunun işareti vardır; çünkü geçmiş ümmetlerin kitaplarında yer alan bazı hüküm ve kurallar ümmet-i Muhammed için söz konusu edilmeyip neshedilmiştir. Şayet sözü edilen iki vahiy arasında bir aykırılık bulunsaydı Ehl-i kitap Kur'ân'ın diğer vahiylere uyum sağlamayıp ters düştüğünü iddia ederdi. Benzer bir şekilde Kur'ân içinde de nâsih ve mensuh bulunmaktadır, ama bunların arasında herhangi bir aykırılık söz konusu değildir, “Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelen bir kitap olsaydı içinde birçok tutarsızlık bulurlardı”? beyanında görüldüğü üzere. Sakın onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın. Bu âyetin tefsirinde iki yorum ileri sürülmüştür. Biri, küfür ve inkâr konusunda kendilerine uyulacak ilk örnek siz olmayın. Bir de şöyle denilmiştir: Aslında inandığınız bir şeyi ilk inkâr eden siz olmayın, çünkü onlar Hz. Peygambere nübüvvetle gönderilişinden önce iman etmiş, fiilen gönderildiğinde ise inkâra kalkışmışlardır. Şöyle de denilmiştir: Âyetin hitap ettiği kimseler Resülullah ile ilk karşılaşan bir gruptu, zira Resülullah onların arasında ortaya çıkmıştı. Bu durumda inkâr ettikleri takdirde Peygamber'i ilk inkâr eden durumuna düşecek ve bağlı bulunduğu zümrenin nazarında küfrü geçerli hale getiren kişilere gelecek sorumluluk ve azap onlara da gelecekti. Buna ek olarak İsrâiloğulları başkaları için bir kanıt konumunda bulunuyordu, bunun sebebi Resül-i Ekrem'in sahip bulunduğu akli ve nakli delilleri en iyi görüp bilen ve dolayısıyla görgüsü ve bilgisi olmayanların uyulacak önderleri niteliğini taşımalarıydı. Bu realite çerçevesinde İsrâiloğulları inkâr ettikleri takdirde ilk inkâr edenin sorumluluğunu taşırlardı. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Bunların yanında sözü edilen zümreye bile bile güçlük çıkarma ve inat etme niteliğinin de eklenmesi gerekmektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Âyetlerimi az bir değer karşılığında satmayın. Bazıları buradaki âyet kavramının hüccet (kesin delil) anlamına geldiğini söylemiştir. Hasan-ı Basri Kur'ânın tamamında yer alan “âyât” kelimesinin din mânasına geldiğini ifade etmiş ve “Onlar hidâyet karşılığında dalâleti satın almışlardır”? meâlindeki âyet-i kerimede geçen hüdâ kelimesini de din anlamına geldiğini örnek göstermiştir. Bize göre âyât kelimesi “kesin deliller (hucec)” demektir. Bu sonuncu âyette yer alan “sira” kavramının “bir şeyi başka bir şey karşılığında tercih etmek” mânasına geldiğini ve alışveriş için şirâ lafzının zikredilmesinin şart olmadığını daha önce anlatmıştık”, Bana karşı gelmekten sakının, yani azabımdan, gazabımdan, vereceğim belâ ve musibetten korkun. Yahut hâkimiyet ve kudretimden çekinin. Bu hususu daha önce anlatmıştık”.

Bakara 2:42

Hakkı bâtıl ile karıştırıp gizlemeye çalışmayın. Çeşitli şekillerde yorumlanabilir: Bâtılı hak karşılığında almayın. Karıştırmayın, yani hak ile bâtılın birbirine karıştırılması gibi. Karıştırmayın: Hak ile bâtılı belirsiz hale getirmeyin. Karıştırmayın: Hakkı bâtıla benzetmeyin. Karıştırmayın, yani hakkı gizlemeyin. Bir de şöyle bir yorum var: Karıştırmayın, yani Muhammed'in (s.a.) (Tevrat'taki) niteliğini silip başkasını yazmayın. Bu söylenenlerin hepsi aynı neticeye ulaşır. Buradaki hak kavramı birkaç şekilde yorumlanır. Birine göre Hz. Muhammed ve önceki ilâhi kitaplarda kayıtlı bulunan nitelikleridir. Yahut da Kur'ândır veya imandır. Âyette yer alan bâtıl ise zulüm ve küfürden ibarettir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Gerçeği bildiğiniz halde. Kaydedilmiştir ki burada bilinen husus son Peygamber'in ve niteliklerinin kitaplarında hak olarak yer aldığıdır, şayet haktan maksat Hz. Muhammed ise; yahut Kur'ân veya imandır. “Fakat siz, ey İsrâiloğulları, sürekli inat göstermekte ve gurura kapılarak gerçeği inkâr etmektesiniz!”

Bakara 2:43

43. “Namazı düzenli olarak kılın, zekât verin ve rükü edenlerle beraber siz derükü edin.” Namazı düzenli olarak kılın, zekât verin. Bu farklı şekillerde yorumlanmaya müsaittir. Bir anlayışa göre buradaki namaz kılma ve zekât verme emri İslâm'da bilinen ve daima edası istenen şekliyle namazın ve zekâtın kabul edilmesidir; nitekim, “[Müsrikler] İslâm'a dönüş yapıp namaz kılar ve zekât verirlerse kendilerini serbest bırakın”? meâlindeki âyet-i kerime namaz ve zekât ibadetlerinin hemen yerine getirilmesini değil, onları benimseyip gönülden bağlanılması mânasına gelir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Âyette yer alan namaz kılma ve zekât verme buyruğu İsrâiloğulları'nın, namazlarının gerçek mânada namaz, zekâtlarının da gerçek mânada zekât olması anlamına da gelebilir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle demiştir: Öyle bir hal içinde bulunun ki namazınız ve zekâtınız gerçek anlamıyla tahakkuk etmiş olsun. Çünkü âyet İsrâiloğulları hakkında nâzil olmuştu; onlar kitap ehli olup namaz kılar, zekât ve sadaka verirlerdi. Ancak onların namaz ve zekâtları imanla birlikte bulunmadığından Allah'a yönelik değildi. Âyet-i kerimede namazlarının gerçek mânasında namaz olabilmesi için iman etmeleri emredilmiştir. Namazın kılınması ve zekâtın verilmesinin emredilişi, bu ibadetlerin sebep ve şartlarına uygun bir şekilde meydana getirilmesi anlamına da gelebilir. Meselâ namaz için gerekli temizliği yapmak (tahâret), avret yerlerini örtmek ve Allah rızâsı için kılmak gibi. Âyet-i kerimeden maksat bu ise emir müminler için söz konusudur. Bir de namaz ve zekât emrinin onlardaki deruni sebeplere yönelik bulunması da muhtemeldir. Bu sebepler Allah'a boyun eğiş, itaat ve övgü unsurlarıyla gerçekleşir. Bu ise bütün müminlerin görevidir. Her bir müminin Rabb'ine boyun eğmesi, itaat etmesi ve buyruklarına karşı çıkmaması kaçınılmaz bir zarurettir. Zekât da buna benzemektedir, şöyle ki herkesin iç âlemini bütün kirlerden temizlemesi, kendisine zarar verecek her türlü unsurdan koruması gereklidir. Bu husus dini yönden her müslümana farz kılınmıştır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Ve rükü edenlerle beraber siz de rükü edin. Bu ilâhi beyan hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Denildi ki yahudiler namaz kıldıkları halde rüküa gitmiyorlardı; bu ilâhi beyanla Allah rızâsı için namaz kılmaları ve müslümanlara benzer şekilde rüküa varmaları emredilmiştir. Şöyle de denilmiştir: İsrâiloğulları tek başına ve Allah rızâsını gözetmeyerek namaz kılıyorlardı; bu âyette Hz. Peygamber ve ashabı ile birlikte cemaatle kılmaları emredilmiştir. Sonuç olarak bu beyanda cemaate katılmalarının buyruğu yer almaktadır. Bir de şöyle denilmiştir: Rükü edenlerle beraber rükü edin, namaz kılanlardan, yani müslümanlardan olun, dini inanç ve mezhep hususunda onlara muhalefet etmeyin.

Bakara 2:44

İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Birkaç yorum yapılmıştır. Denildi ki: İnsanlara emreder misiniz? Yani halka ve aşağı tabakadaki insanlara ilim sahibi oluşunuz ve ilâhi kitabı okuyuşunuz sebebiyle size uyup saygı göstermelerini emreder misiniz? Kendinizi unuttuğunuz halde. Yani Muhammede (s.a.) -ilim sahibi oluşu nübüvveti ve Allah katındaki mertebesi sebebiyle- uymalarını emretmezsiniz! Kitabı okuduğunuz halde. Yani Muhammed'in söz konusu edildiği gibi olduğunu elinizdeki kitapta bulmaktasınız. Bu davranışınızın hayırlı olmadığı hususunda aklınızı kullanmıyor musunuz? Şöyle de denilmiştir: İnsanlara iyiliği emreder misiniz? Yani fakirlere ve sosyal konumu iyi olmayan insanlara, Muhammede iman etmeyi emreder, zenginlere ve servet sahibi olanlara menfaatlerinizin elden çıkması korkusuyla bu imandan söz etmez misiniz? Âyet-i kerimenin hem İsrâiloğulları'na hem de bütün müslümanlara yönelik bir hitap olması da ihtimal dahilindedir: Herhangi bir iyiliğin yapılması konusunda başkasına yapılacak telkini kişinin kendisine deemretmesi. Aslında yapılması gereken şey işe kendisiyle başlaması, sonra başkasınatelkinde bulunmasıdır, bu metot daha faydalı olduğu gibi daha kolay benimsenmeyi de sağlamaktadır. Aklınızı kullanmıyor musunuz, bu usulün aklen gerekli olduğunu anlamıyor musunuz: İlk teşebbüsü kendisini düzeltmekle yapması, sonra başkasına emretmesi. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

Bakara 2:45

Hem sabır ve sebat hem de namaz ve dua ile yardım isteyin. Birkaç şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri, dünyada (gereksiz yerde] riyâsette bulunmayı ve yiyip içmeyi terketme hususunda sabır ile Allah'tan yardım isteyin, çünkü bir önceki âyetten anlaşılacağı üzere İsrâiloğulları'nın riyâset makamında bulunan ileri gelenlerine hitap edilmektedir. “Siz bir taraftan kitabı okurken diğer yönden insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?” meâlindeki ilâhi beyanda belirtildiği gibi. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Âyete şu mânayı vermek de mümkündür: Riyaseti, Muhammede (s.a.) terketme, ona boyun eğip itaatte bulunma konusunda sabır ve sebat gösterin, o, kendisine iman edip itaatte bulunan ve riyâseti ona veren kişinin âhirette mükâfata ulaşacağını beyan etmiştir. Bir başka yorum da şöyledir: Zorluklara ve nefsâni arzuları terketmeye çaba gösterip tahammül edin, çünkü, “Cennet zorluklarla, cehennem ise nefsâni arzularla sarılmıştır” meâlindeki hadiste de açıklandığı üzere cennete ancak güçlükleri aşmak ve arzulardan uzaklaşmak suretiyle girilebilir. Âyetin şu mânaya gelmesi de ihtimal dahilindedir: Oruç tutma ve namaz kılma hususunda Allah'tan yardım isteyin. Bu durumda hitap müminlere yönelik olur, halbuki âyet İsrâiloğulları'nın ileri gelenleri hakkında nâzil olmuştur, bunun delili bir önceki âyette geçen, “Halbuki kitabı okuyup durmaktasınız” meâlindeki ilâhi beyandır. Bu sonuncu yorum “Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin, şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir” meâlindeki âyet-i kerimeye uygundur. Şunu da bilin ki bu herkese zor gelen bir şeydir. Bu ilâhi beyan -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- biraz önce zikrettiğimiz dünya hayatıyla ilgili riyâset ve yiyip içme hakkındadır, bu davranış Allah saygısından kalbi ürperenlerin dışındaki insanlara zor ve ağır gelir, ancak huşü sahiplerine zor ve ağır gelmez. Bir başka yoruma göre riyâseti Muhammede (s.a.) terketmek, ona boyun eğip itaatte bulunmak zor bir şeydir, fakat sözü edilen davranış kalbi ürperenlere ağır gelmez. Şöyle denilmesi de mümkündür: İtaat etmeye sabır göstermek ve farzları yerine getirmek münafıklara ağır gelir. Müminler ise müstesnadır, bahis konusu hususlar onlara zor gelmez. Şöyle de denilmiştir: Kıblenin Kâbe'ye çevrilmesi yahudilere ağır gelmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Allah saygısından kalpleri ürperenlerin (hâşiin) dışında. Birkaç yorum yapılmıştır. Bunlara göre hâşi' kalben korkan, tevazu gösteren yahut da mümin mânasına gelir. Hasan-ı Basri huşüun kalpten ayrılmayan korku hali olduğunu söylemiştir. --- Dipnotlar: 254 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 333, 354; Müslim, “Cennet”, 1; Ebü Dâvüd, “Sünnet”, 21.

Bakara 2:46

46. Onlar Rab'lerine e tq ve O'na idiz bilen kimselerdir.” Onlar Rab'lerine kavuşacaklarını kesinlikle bilen kimselerdir. Yani onlar dünyada iken yapıp ettikleriyle birlikte Rablerine kavuşacaklarını bilen, bunu zihinlerine ve gönüllerine yerleştiren kimselerdir. Ve O'na döneceklerini, yani o gün Allah'a döndüklerini anlayacaklardır. Mantık âlimi şöyle demiştir: “Zan iki ihtimalden birine ağırlık vererek hükmetmek, şek zannın iki tarafını eşit konumda görmek, vehim ise şek ile zayıf ihtimal arasında kalandır.

Bakara 2:47

Ey İsrâiloğulları! Size lütfettiğim nimetleri hatırlayın. Bu âyet-i kerime birkaç yoruma açıktır. Size lütfettiğim nimetleri, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi nübüvvetle görevlendirmek suretiyle. Şöyle ki o dönemlerde insanlar uzun zaman devam eden peygambersiz geçen devirde yaşıyorlardı; bunun yanında ilâhi vahiy kesilmiş, ortaya çıkan din ve mezhep anlayışları büyük farklılıklar göstermişti. Bunun üzerine Allah Teâlâ Muhammed'i nübüvvetle görevlendirmiş, dağınık haldeki insanları bir araya getirip Allah'ın dinine davet etmek, birlik ve beraberliği sağlamak, onları hayret ve şaşkınlık karanlığından çıkarmakla görevlendirmişti. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın İsrâiloğulları'na lütfettiği nimetlerin en büyüklerinden biridir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Burada Muhammed (s.a.) merkezli olarak yaptığımız yorum yukarıda geçen âyetlerde de söz konusu edilmiştir: “Ey İsrâiloğulları! Size lütfettiğim nimetleri hatırlayın, bana verdiğiniz ahdi yerine getirin..., “Elinizde bulunan vahiyleri tasdik edici nitelikte indirdiğime iman edin”, yani Muhammed'e iman edin. Allah'ın yeryüzündeki ahdi de Resülü'dür, şu âyet-i kerimede belirtildiği üzere: “Allah peygamberlerden, “Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra elinizdeki vahiyleri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz’ diye söz almıştı. Onlara buyurdu ki, Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?” Buradaki “ısri”, “ahdi” demektir. Allah Teâlâ'nın, “Sakın onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın”? meâlindeki âyeti de aynı mânaya gelir, yani Muhammed'i inkâr edenlerin ilki. “Hakkı bâtıl ile karıştırmayın”, yani Muhammed'i; “Namazı düzenli olarak kılın, zekât verin ve rükü edenlerle beraber siz de rükü edin.”“! Bütün bu âyetleri Muhammed (s.a.) mânasına yormak mümkündür. Size lütfettiğim nimetleri, meâlindeki ilâhi beyanda yer alan nimetten şu hususları anlamak mümkündür. Birincisi Allah sizden peygamberler ve hükümdarlar yapmıştır, şu ilâhi beyanda ifade edildiği üzere: “Müsâ kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah'ın size lütfettiği nimetleri hatırlayın, çünkü O, içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar yaptı”. Nitekim şöyle denilmiştir: Hz. Ya'küb'dan İsâ aleyhisselâm zamanına kadar gelen bütün peygamberler İsrâiloğulları'ndandı. İkinci bir yoruma göre ise aziz ve celil olan Allah'ın kimseye vermediği çeşitli nimetlerdir, “İnsanlardan hiçbirine vermediklerini size lütfetmiştir”? meâlindeki beyanında temas edildiği üzere; meselâ kudret helvası, bıldırcın eti, bulutla gölgelendirme, herkesin elbisesinin boyu kadar uzaması gibi. Nakillerde şöyle belirtilmiştir: İsrâiloğulları'nın elbiseleri boyları kadar uzayıp tamamlanıyor, eskimiyor ve kirlenmiyordu. İşte bu kendilerinden başka hiçbir kimseye tanınmayan ilâhi bir imkândı. Bunun yanında âyette söz konusu edilen nimetin, İsrâiloğulları'nın Firavun ve taraftarlarının işkencesinden kurtulması mânasına gelmesi de muhtemeldir, “Sizi Firavun hânedanından kurtarmıştık”?“ diye başlayan âyet-i kerimede ifade edildiği üzere. Ve sizi diğer kavimlere göre daha üstün bir konuma getirdim. Denildi ki İsrâiloğulları yeryüzünde bulunan bütün canlılara şu yönlerden üstün kılınmıştır: Asıl madde açısından hayvanlara, peygamberler nesli olma açısından cinlere ve iman etmeleri açısından diğer insanlara. Onların herkese göre daha üstün kılınışı başka şekillerde de yorumlanabilir: Yukarıda değindiğimiz üzere peygamberlerin kendi nesillerinden gelmesi, düşmanlarının elinden kurtarılıp gözleri önünde onların helâk edilmesi, denizin yarılıp kendilerinin geçmesi ve düşmanlarının burada boğulup kalması gibi; bu sonuncusu nimetlerin en büyüklerinden biridir: Düşmanının yok olduğunu göreceksin, sen ise ayrı bir yerde bulunup zarar görmeyeceksin. Ey İsrâiloğulları! Size lütfettiğim nimetleri ve sizi diğer kavimlere göre daha üstün bir konuma getirdiğimi hatırlayın. Buradaki üstünlüğün İsrâiloğulları'nın eski atalarına ait olması ihtimal dahilindedir”. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette Mu'tezile'ye yönelik iki eleştiri vardır. Birincisi size lütfettiğim nimetleri hatırlayın, beyanıdır, Mu'tezile'ye göre ise Allah'ın yaptığı her şey kendisi tarafından gerçekleştirilmesi gerekliydi, şayet başka türlü yapmış olsaydı zâlim olmakla nitelenirdi. Cenâb-ı Hakk'ın bir fiili terketmesiyle zâlim olma sonucu doğacaksa o fiili yerine getirmesi kendisi için gerekli olur. Diğer yönden yapmaması imkân dahilinde bulunmayan bir fili işleyen kimse bununla kimseye iyilikte bulunmuş sayılmaz. Şu halde Allah Teâlâ'nın İsrâiloğulları'na fazla olarak bazı özellikler verdiği, kendilerini bu özelliklerle mümtaz kıldığı ve Mut'tezile'nin zannettiği gibi bu imtiyazın, sıra dışı bir iltimas (kayırma) anlamına gelmediği, ayrıca bazı kimselere lütufta bulunmayışı da onların ileri sürdüğü gibi cimrilikten ötürü olmadığı ortaya çıkmıştır. İkincisi sizi diğer kavimlere göre daha üstün bir konuma getirdiğimi; şayet Allah İsrâiloğulları'na fazla bir lütufta bulunmasaydı onların diğer insanlardan üstün konumda tutulması bahis konusu edilemezdi. Şu halde kendilerine diğerlerine verilmeyen bir nimetin lütfedildiği kanıtlanmıştır. Halbuki Mu'tezile'nin ileri sürdüğü görüşlerden biri de şöyledir: Allah Teâlâ'nın hiçbir kimseyi, kendi fiiliyle hak etmedikçe daha üstün bir konuma getirmesi mümkün değildir. Buna göre İsrâiloğulları'nı herkese üstün konuma getiren Allah değil kendileaittir. Şunu da belirtmek gerekir ki Allah'ın İsrâiloğulları'nı diğerlerine üstün kılması her şeyden önce dini açıdan gerçekleşmiştir. Şayet böyle olmasaydı üstün kılmaktan söz etmek imkân dahiline girmezdi. Bu husus ilâhi beyanda yer aldığına göre Allah'ın dini alanda herkesi eşit tutmasının kendisi için gerekli olmadığı hususu kanıtlanmış oldu. --- Dipnotlar: ridir. Şu halde âyette belirtildiği üzere Cenâb-ı Hakk'ın İsrâiloğulları'na lütufta bulunduğunu beyan etmesi nasıl mümkün olur? Bütün güç ve kudret Allah'a 25 Alâeddin es-Semerkandi şöyle demektedir: “Âyetteki hitap İsrâiloğulları'ndan Hz. Peygamber döneminde olanlara ait ise de üstünlük atalarına mahsustu. İsrâiloğulları Müsâ aleyhisselâm döneminde bütün insanlardan üstündü. Arap dilinde eskiden vuku bulan bir şeyi şimdi vuku bulmuş gibi göstermek bilinen ve yadırganmayan bir şeydir... Eski asırlara ait bu hususun Hz. Peygamber'e bildirilmesinin sebebi bunu İsrâiloğulları'na haber vermesi ve dolayısıyla nübüvvetinin bir delili yerine geçmesidir” (Şerhu Te'vilât, vr. 26b).

Bakara 2:48

Öyle bir günden korkun ki kimse başkasının yerine bir ödeme yapaEN maz. -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- İsrâiloğulları'yla ilgili olarak sevkedilen bu âyet -önce getirilmişse de- muhteva açısından daha sonra yer alıyor gibi düşünülmelidir. Çünkü Allah önceki âyette, “Sizi diğer kavimlere göre daha üstün bir konuma getirdiğimi...” demiş, sonra lütfettiği nimetleri beyan etme çerçevesinde şöyle buyurmuştur: “Sizi Firavun hânedanından kurtardık”, “Sizin için denizi yarıp hepinizi kurtarmış, Firavun'un taraftarlarını ise gözünüzün önünde suda boğmuştuk””7. Görüldüğü üzere bu âyetlerde aziz ve celil olan Allah İsrâiloğulları'na olan lütuf ve ihsanlarının büyüklüğünü hatırlatmakta, onlardan kendisine şükretmelerini ve bu hususların ilâhi lütuf ve nimet eseri olduğunu bilmelerini istemektedir. Allah Teâlâ bundan sonra şöyle buyurmaktadır: Öyle bir günden korkun ki kimse başkasının yerine bir ödeme yapamaz, bu ilâhi beyanın amacı İsrâiloğulları'nın dikkatli davranmaları ve dolayısıyla geçmiş ümmetlerde olduğu gibi güven ve refahtan sonra yok olup çeşitli felâketlere mâruz kalmaktan kendilerini emin görmemeleridir. Nitekim şu âyetlerdeki ilâhi beyan bu çizgi üzerine seyretmektedir: “Keşke onlara dünyevi azabımız geldiği zaman boyun eğselerdi! Fakat kalpleri iyice katılaştı, şeytan da onların yaptıklarını kendilerine cazip gösterdi. Nihayet yapılan uyarıları hiç önemsemez hale geldiklerinde refah ve zenginliğin bütün kapılarını açtık. Kavuşturuldukları imkânlar karşısında şımarmaya başladıkları zaman onları ansızın yakaladık; artık onlara bütün ümitlerini kaybetmişlerdi”?, Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede Ebü Hanife ve taraftarlarının, “Çocuk anne-babasına yönelik sövgü sebebiyle kendisi de sövgüye mâruz kalmış sayılır” şeklindeki kanaatine dair delil vardır. Şöyle ki aziz ve celil olan Allah İsrâiloğulları'nı atalarının işlediği günah dolayısıyla ayıplamış ve “Siz ise onun ardından haddi aşarak buzağıyı tanrı edindiniz” buyurmuştur? Aslında Asr-ı saâdet'teki İsrâiloğulları buzağıyı tanrı edinmemiş, bu fiili eski ataları işlemiştir. Bunun gibi Allah boğulmaktan kurtarmak, düşmanın elinden uzaklaştırmak, denizi yarıp düşmanlarını mahvetmek türünden olmak üzere İsrâiloğulları'nalütfettiği nimetleri zikretmiştir. Halbuki bütün bunlar kendilerine değil atalarına yönelikti. Cenâb-ı Hakk'ın atalarına olan büyük lütuflarını zikretmesinin sebebi sonraki İsrâiloğulları'nın bunun için Allah'a şükretmeleridir. Benzer şekilde atalarının buzağıyı tanrı edinmeleri ve haksızlıkta bulunmaları ile sonrakileri ayıplamasının sebebi de bu tür davranışlardan sakınma bilincini taşımalarına yöneliktir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. “Ey İsrâiloğulları! Size lütfettiğim nimetleri hatırlayın?” Yani benim kendilerine vâki olan peygamberleri Müsâ aleyhisselâma uyum sağlayıp itaatte bulunmaları biçimindeki lütufkârlığımı; şu halde siz de elçi olarak görevlendirdiğim Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme uyum sağlayıp itaatte bulunun ve onun izini bırakmayın. Öyle bir günden korkun ki kimse başkasının yerine bir ödeme yapamaz. Şöyle denildi: Hiçbir kimse başkası adına bir bedel ödeyemez; “Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından kaçtığı gün...” beyanında olduğu gibi. Kimseden şefaat kabul edilmez. İki şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki onların kendilerine aracılık edecek şefaatçileri olmayacaktır, “Şimdi artık şefaatçilerimiz yoktur”?”, “Sizin O'ndan başka ne bir dostunuz de bir şefaatçiniz vardır.” Şöyle de denilmiştir: Şefaatçileri olsa onların aracılığı kabul edilmez, “Şefaat edenlerin aracılığı onlara hiçbir fayda sağlamaz””, yani kendilerine şefaat edilmesine izin verilmez, “Allah'ın razı olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler”. Kimseden fidye alınmaz, o gün inkârcılara herhangi bir yardımda da bulunulmaz. Âyetteki “adi” (Jas) fidye mânasına gelir, fidye maldan olabileceği gibi candan da olur. Bu ilâhi beyan iki yoruma açıktır. Birincisi biraz önce şefaatçi hususunda söylediğimiz üzere kimseye şefaat edilememesi demektir. Bir de şefaat talebinde bulunulsa bile kabul edilmemesidir; nitekim şu âyet-i kerime buna temas etmektedir: “Şüphe yok ki küfür ve inkâr yolunu tutanlar, yeryüzündeki her şeyi hatta misliyle birlikte fidye verseler asla kabul edilmez””S. Dünya hayatında insanın başına bir musibet geldiğinde onu üç şey kurtarabilir: Mal veya can ile fidye verilmesi, şefaatçilerin aracı olması yahut da bazı yardımcıların kendisine destek vermesi; sonuç olarak kişi bunlardan biri vasıtasıyla musibetten kurtulabilir. Aziz ve celil olan Allah âhiret hayatı planında insanların bu tür kurtuluş ümitlerinin önünü kesmiştir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerime -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- yahudi ve hıristiyanlar hakkında nâzil olmuştur. Onlar şu ilâhi beyanlarda görüldüğü üzere öldükten sonra dirilmeye, (ba's) cennet ve cehenneme inanıyorlardı: “Onlar, “Yahudi ve hıristiyanlardan başkası cennete giremeyecektir” dediler”, “IYahudiler “ateş bize sayılı birkaç gün dokunacaktır? dediler)”8. Bu anlayış sebebiyledir ki âyette fidye, şefaatçi ve benzeri şeylerden söz edilmiştir. Âhirete inanmayana ise bu hususların hatırlatılmasında bir fayda yoktur.

Bakara 2:49

Sizi Firavun hânedanından kurtardık. Denildi ki bir adamın “âP'i, taraftarı demektir; bu mânadan hareketle Resülullah'ın âli yakınları demektir. Her mümin onun âlindendir de denilmiştir. Hz. Peygambere ve ona iman eden herkese salât ve selâm okumanın emredilmesi de bu anlayışa bağlıdır. Sizi en kötü azaba mâruz bırakan. Bu ilâhi beyan için iki yorum yapılmıştır: En şiddetli azabı size uygulayanlar, bu da sizi köle edinip çalıştırmalarıyla gerçekleşir. Bir de şöyle denilmiştir: Yesümüneküm, size en şiddetli azabı tattırırlar, bu da erkek çocuklarını kesmek suretiyle kendilerine yaptıkları işkenceye yönelir, âyet-i kerimede erkek çocuklarınızın boğazlarını keserler, yani onları öldürürler, şeklinde ifade edildiği gibi. Kızlarınızı ise hayatta bırakırlar. İki mânaya yorumlanır: Yestahyüne kelimesi hayâdan alınmış olabilir. Buna göre kadınları öldürmekten hayâ edip çekinmişlerdir, demektir, çünkü onlar kadınlardan korkmuyordu. İkincisi yestahyüne ihyadan alınmış olur, buna göre kadınları hayatta bırakmış, onları öldürmeyip köle statüsüne getirmişlerdir, mânası ortaya çıkar. İşte bunda Rabb'inizden gelen büyük bir imtihan vardı. Denildi ki sonu uzatılarak okunan belâ nimet demektir. Bu durumda mâna şöyle olur: Sizi Firavun ve hanedanından kurtarmamızda büyük bir nimet vardır. Bir de şöyle denildi: Uzatılmadan okunduğunda belâ imtihan mânasına gelir?”. Bu durumda ise mâna şöyle olur: Firavun'un sizi köle edinip çalıştırmasında büyük bir imtihan vardı.

Bakara 2:50

Bir de sizin için denizi yarmıştık. Denildi ki feraknâ, yani denizi sizin için yarıklar haline getirdik, içinde yürüyeceğiniz yollar haline. Bir de şöyle denildi: Feraknâ, sizi denizden karşıya geçirdik.

Bakara 2:51

Maйa ile kırk gecelik bir süre üzerine anlaşmıştık. -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- İsrâiloğulları ile yapılan anlaşma iki çeşitti. Biri aziz ve celil olan Allah'ın Müsâ'yı Tevrat'la birlikte onlara döndüreceği yolunda verdiği sözdür, “(Ey kavmim!) Rabb'iniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı?”9, güzel vaad, yani yerine getirilecek vaad. Diğeri ise Hz. Müsâ'nın kırk gece sonunda Tevrat'la birlikte kendilerine döneceği şeklinde verdiği sözdü, “Bana verdiğiniz sözden caydınız””! ifadesinde görüldüğü üzere. Siz ise onun ardından buzağıyı tanrı edindiniz. İki şekilde yorumlanabilir. Biri buzağıyı tanrı edindiniz, yani tapındınız. İsrâiloğulları buzağı heykelini edinmekle değil ona tapınmak suretiyle ayıplanıp kınanmaya müstahak olmuşlardır. İkincisi buzağıyı tanrı edindiniz; bu sebeple onlar ayıplanıp kınanmaya müstahak olmuşlardır, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Müsâ'nın kavmi kendisinin ayrılışından sonra, ziynet takımlarından böğüren bir buzağı heykeli edindiler”2, “Sâmiri onlara böğürebilen heykeli döküp çıkardı, onlar da, Bu buzağı sizin ve Müsâ'nın tanrısıdır” dediler”? Bu ikinci mâna daha münasip görünmektedir. Bir de edindiniz, yaptınız, şeklinde yorumlanmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Haddi aşarak. Zulüm konusunda birkaç görüş ileri sürülmüştür. Denilmiştir ki failinin cezaya çarptırılacağı her fiil zulümdür. Yine din açısından izin verilmeyen her davranış zulümdür, denilmiştir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette İsrâiloğulları izin verilmeyen bir şeyi yapmaları sebebiyle Cenâb-ı Hak tarafından zulme nisbet edilmişlerdir, aslında onlar öz varlıklarına haksızlık yapmış bulunuyorlardı. Şöyle de denilmiştir: Zulüm bir şeyi yerli yerine koymamaktır. İsrâiloğulları ulühiyyeti yerli yerine koymadıkları, yani Allah'a ait kılmadıkları için zâlim diye nitelendirilmişlerdir. Bu sonuncu görüş -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- gerçeğe daha yakın görünmektedir.

Bakara 2:52

[Aslah Görüşünün Reddi] Ama ardından sizi affettik. Bu âyet-i kerime Mu'tezile'nin aslah telakkisini çürütmektedir. Onların iddiasına göre Allah, bir adamın ne kadar uzun olursa olsun ömrünün sonunda iman edeceğini, yahut dünya hayatı boyunca neslinden bir müminin geleceğini bilmişse onu [zamansız] öldürmesi veya neslini tüketmesi mümkün değildir. Bu iddia çerçevesinde İsrâiloğulları'nı yaşatmak ve nesillerini sürdürmek Cenâb-ı Hakk'a vâcip olduğuna göre (vücüb alellah) onlara lütuf ve ihsanda bulunduğunu hatırlatması ve şükretmelerini talep etmesinin bir mânası yoktur, çünkü O, üzerine düşeni yapmıştır. Yapması gerekeni yerine getiren herkesin bu fiili bir minnet ve lütuf özelliği taşımaz. Halbuki aziz ve celil olan Allah İsrâiloğulları'nı kökten helâk etmeyip nesillerinin devamını sağladığı ve onları affettiği için kendilerine olan lütufkârlığını hatırlatmıştır. Şunu da hatırlatmak gerekir ki Allah'ın İsrâiloğulları'na yaptığı lütufkârlık onların atalarına ait olmakla birlikte sonraki nesillerini de içine alır, çünkü O, atalarını mahvedip nesilleşmelerine son verseydi tamamen ortadan kalkar, sonraki çağlara intikal edemezlerdi. Şu halde O'nun kendilerine olan lütufkârlığı gerçekleşmiş, bu sebeple de şükretmelerini talep etmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Durum anlattığımız gibi olduğuna göre Allah'ın, insanlar için dini bakımdan en elverişli olanı (aslah) yaratması zaruri değildir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Şükredesiniz diye. Yani şükretmeniz için. Nitekim, “Cinleri ve insanları bana kulluk etsinler diye yarattım” meâlindeki âyet-i kerimede de mâna aynı çizgi üzerinde seyreder, yani beni bir tanımaları için. Tefsirini yapmakta oldugumuz âyetin bu son kısmı ile onun ardından zikredilen âyette yer alan şükür ve ibadet kavramları birkaç şekilde yorumlanmıştır. Bunlardan birine göre herkesin fıtratı Allah'ın birliğine tanıklık ettiği gibi herkesin yaratılışı hal dili ile O'na şükreder. Bir de âyette geçen ibadet kavramı Allah'ın birliğini tercih etme, şükür kavramı ise insanların nail olduğu nimet ve imkânların Allah'tan geldiğinin bilincini taşıma anlamına gelir. Bu duygu ve anlayışlar Allah'a kulluk eden ve O'nu bir tanıyan insan tipini niteler. Bir de şu mâna söz konusu edilebilir: Allah Teâlâ cinleri ve insanları, kabul edeceklere yönelik olmak üzere kendisine ibadet ve şükürde bulunmalarını emretmesi için yaratmıştır. óig SİZİ OĞAN ALSİN a Ei

Bakara 2:53

Müsâ'ya kitabı verdik. Yani Tevrat'ı. Kitap yazılı olan her şeyin adıdır. Furkân. Denildi ki içinde helâl ve haramın birbirinden ayrılıp açıklandığı için Tevrat'a furkân denilmiştir. Muhtevasında helâl ile haramın ayırt edildiği her kitap furkândır. Yine denildi ki Tevrat, içeriğinde hak ile bâtıl ayırt edildiği için furkân diye isimlendirilmiştir. Bu iki yorum birbirinin aynıdır. Bir de şöyle denilmiştir: Tevrat'a furkân denilmesinin sebebi muhtevasının incelenmesiyle dini konulardaki şüphelerden kurtulmuş olma gerçeğidir. Bir anlayışa göre âyetin muhtevasında bulunan fakat zikredilmeyen bir husus vardır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Biz Müsâ'ya kitabı yani Tevrat'ı, Muhammede de Furkân'ı verdik, “Kulu Muhammede furkânı indiren Allah ne kadar yücedir!” beyanında olduğu gibi. Doğru yolu bulasınız diye. Âyetin bu kısmı hakkındaki açıklama, “Şükredesiniz diye” beyanında olduğu gibidir. Bu hususta daha önce yeter derecede bilgi vermiştik. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

Bakara 2:54

54. da hatırlayın ki Müsâ kavmine şöyle demişti: “Ey Şüphe yok ki siz buzağıyı tanrı edinmek suretiyle kendinize zulmettiniz. O halde yaratanınıza tövbe edin ve nefislerinizi öldürün. Bu yaratanınız nezdinde sizin için daha hayırlıdır. Bu suretle Allah tövbenizi kabul eder. Zira O, tövbeleri kabul eden ve esirgeyip bağışlayandır.” Şunu da hatırlayın ki Müsâ kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Şüphe yok ki siz buzağıyı tanrı edinmek suretiyle kendinize zulmettiniz”. Denildi ki buzağıya tapınmanız sebebiyle kendinize zulmettiniz. Yine buzağıyı tanrı edinmeniz yüzünden kendinize zulmettiniz, denilmiştir. O halde yaratanınıza tövbe edin. Buzağıya tapınmaktan dönüş yapıp Rabb'inize ibadet edin, denildi. Yine buzağıyı tanrı edinmekten vazgeçip yaratmmızı ilâh edinmeye dönün, denildi. Nefislerinizi öldürün. Te'vil ve tefsir ehli, bu ilâhi beyanda yer alan “kendilerini öldürme” ifadesini hakikat mânasına almakta icmâ etmeselerdi bu ifadeyi gerçek anlamında düşünmezdik. Çünkü Allah'ın öldürme emri İsrâiloğulları'nın tövbe edip O'na kullukta bulunma, itaat edip boyun eğme olayından sonra gelmiştir. Bunun delili aziz ve celil olan Allah'ın şu beyanıdır: “Pişman olup da yoldan saptıklarını anlayınca, Rabb'imiz bize merhamet etmez ve günahlarımızı bağışlamazsa şüphe yok ki hüsrana uğrayanlardan oluruz” dediler” Bu ilâhi beyanla İsrâiloğulları'nı katil emrinden önce tövbe ettikleri ortaya çıkmaktadır. Gerçi peygamberlerin getirdiği vahiylerde iman edinceye kadar kâfirlerin öldürülmesi meşru kılınmıştır, ancak onların hak dini kabul etmeleri halinde öldürme câiz olmaz, zira bu durumda peygamberin gönderilmesi din için değil, sadece öldürme amacına yönelik olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bir de öldürme imana değil, küfre karşı tertip edilen bir cezadır, özellikle soy kırım yapıldığı takdirde, çünkü bir gün içinde 70.000 kişinin öldürüldüğü rivayet edilmiştir”. Bundan anlaşılacağı üzere bahis konusu katl fiili toplu öldürme ve yok edilmedir, halbuki Allah Teâlâ küfür ve inat hali dışına hiçbir kavmi helâk etmemiştir. Çünkü hak dini benimsemek, öldürülmeyi bertaraf edip düşüren bir sebep olarak kabul edilmiştir; bir de küfür ve inkârı yüzünden öldürülmeyi hak eden kimse iman ettiği takdirde ölüm cezası kalkar. Aynı şekilde iman edip hakka dönen ve bu hal üzere ölen kimseye âhirette önceki küfrü sebebiyle ceza uygulanmaz. Bütün bunlar karşısında İsrâiloğulları'nın tövbe edip Allah'a kulluk ve itaatte bulunma şeklindeki dönüşlerinden sonra dünyada öldürülmemeleri gerekir. Şu halde âyet-i kerimede yer alan öldürme emrini, İsrâiloğulları'nın Allah'a itaat ve ibadet etmek, zorluk ve meşakkatlere göğüs germek suretiyle nefislerini yorup mânevi anlamda öldürme şeklinde yorumlarız, zira onlar buzağıyı tanrı edinmek, Allah'tan başka ona da ibadette bulunmak suretiyle Rab'lerine karşı gösterdikleri isyan ileri boyutlara ulaşmıştı. Bu tür bir yorum ve tasarruf insanların normal konuşmaları sırasında da görülmektedir. Meselâ, “Falan adam şu iş uğrunda nefsini öldürmektedir” denilir, fakat bununla gerçek mânada öldürmeyi değil, nefsini o hususta yormak, şiddet ve güçlüklere göğüs germek anlamında kullanırlar. Buna bağlı olarak âyette geçen kendilerini öldürme emri söz konusu ettiğimiz mânaya yorumlanır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Âyette geçen öldürme kavramı hakikat mânasına alındığı takdirde iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi bu emir İsrâiloğulları'ndan Allah'a karşı vuku bulmuş isyanları sebebiyle bir adam öldürme cezası değil, Allah'ın kendilerini imtihana tâbi tutmasının bir başlangıcı sayılabilir. Aslında Allah'ın İsrâiloğulları'nı, herhangi bir sebebe bağlı olmadan imtihan çerçevesinde kendilerini öldürmelerini emretmesi mümkündür, nitekim şu âyet-i kerime buna ışık tutmaktadır: “Biz onlara, “Kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın’ diye emretseydik pek azı müstesna bunu yapmazdı.” Tefsir âlimlerinin çoğu bu ilâhi beyanı ifade ettiğimiz şekilde yorumlamıştır, çünkü yaratıkların hayatına öldürme türlerinin herhangi biriyle son vermesi Allah için câizdir. Buna bağlı olarak Cenâb-ı Hakk'ın İsrâiloğulları'na gerçek mânada kendilerini öldürme hususunu emretmesi de imkân dahilindedir. Burada ayrıca kendilerini Allah için feda etme türünden olmak üzere davet edildikleri çok önemli bir hususu kabullenip teslim olmaları da söz konusudur. Nitekim Hz. İbrâhim'in oğlunu kurban etme şeklindeki ilâhi emri yerine getirmesi ve İsmâil'in kendini bu iş için feda etmesi bu türden bir fedakârlık örneğidir?” Sonuç olarak İsrâiloğulları'nın bu şekildeki emre muhatap kılınıp sınava tâbi tutulmasında gerçek anlamında kendini öldürme değil, emri tam mânasıyla yerine getirme ve dönüş yapma davranışları gerçekleşmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İkincisi, âyette yer alan öldürme emri gerçek mânasına alındığı takdirde dünyada uygulanan bir ceza niteliği taşıyabilir. Dünyada gerçekleşen ceza ve mükâfat olayları ilâhi imtihan konumunda bulunur. Buna göre tövbe edip Allaha itaate dönüş vuku bulduktan sonra da sınavın uygulanması mümkündür, çünkü dünya imtihan yeridir. Âhiretin ceza ve mükâfatları ise sınav niteliği taşımaz, zira âhiret imtihan yurdu değildir. Sonuç olarak tövbeden sonra da olsa dünyada cezalandırılma imkân dahilinde ise de tövbe ile öldüğü takdirde âhirette mümkün değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Nefislerinizi öldürün meâlindeki ilâhi beyan hakkında başka yorumlar da yapılmıştır. Şöyle denilmiştir: İsrâiloğulları'nın öldürülmeye ve Allah'a teslim olmaya hazırlanmaları emredilmiştir, böylece onlar bir anlamda nefislerini öldürmüş konumuna geçtiler. Bir başka anlayışa göre nefislerini öldürme emri düşmanlarla savaşma anlamına gelir, bu savaşta ölmeleri söz konusu olsa da; nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında kendilerinden satın almıştır. Şöyle ki onlar Allah yolunda savaşırlar, yerine göre öldürür veya ölürler. Bu, Tevrat, İncil ve Kur'ân'a göre Allah'ın mutlaka gerçekleşecek bir vaadidir.” Bu âyette söz konusu edilen Allah-kul ilişkisi Tevrat'ta da yer almıştır. Şu ilâhi beyan da bu konuya ışık tutmaktadır: “Yine biz birbirinizin kanını dökmeyeceğinize ve birbirinizi yurdunuzdan çıkarmayacağınıza dair sizden kesin söz almıştık; siz bu antlaşmayı kabul etmiştiniz ve hâlâ da etmektesiniz.” Cenâb-ı Hak sonuç itibariyle kendilerinin ölümü demek olan katil fiilinden menetmiştir. “Kendinizi öldürmeyin”? meâlindeki ilâhi beyan öldürmeye teşebbüs ettiğiniz kimseleri öldürmeyin mânasındadır, çünkü bu durumda kendinizi öldürmüş durumuna düşersiniz. Ebü Bekir el-Esam, “Eğer onlara, 'Kendinizi öldürün veya yurtlarımızdan çıkın'diyeemretsek pek azı müstesna bunu yapmazlardı””? meâlindeki ilâhi beyanı da bu mânaya almıştır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Nefislerinizi öldürün, meâlindeki ilâhi beyan için Allah Teâlâ'nın BEP İsrâiloğulları'na birbirlerini öldürmelerini emrettiği şeklinde de yorum yapılmıştır, “(Evlere girdiğinizde] Allah'ın selâmı olarak kendinize selâm verin”? beyanında olduğu gibi, yani birbirinize selâm verin. Şöyle de denilmiştir: Cenâb-ı Hak buzağıya tapan herkese kendini öldürmesini emretmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bu, yaratanınız nezdinde sizin için daha hayırlıdır. Tövbe etmeniz yaratanınızın nezdinde sizin için daha hayırlıdır, şeklinde yorumlanmıştır. Şöyle de denilmiştir: Kendinizi öldürmeniz buzağıya tapma eyleminizden daha hayırlıdır. Şöyle bir mâna vermek de mümkündür: Aziz ve celil olan Rabb'inize kullukta bulunmanız buzağıya tapınmaktan çok daha hayırlıdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bu suretle Allah tövbenizi kabul eder. Zira O, tövbeleri kabul eden ve esirgeyip bağışlayandır. Bu konudaki yorumu daha önce yapmıştık”. İsrâiloğulları'nın kendilerinin öldürülmesine rıza gösterip sabretmeleri, direnişe geçmeyip buna uyum sağlamaya gayret göstermeleri hususunda iki yorumun yapılması mümkündür. Birincisi sanki onlar hayvani özelliklere sahip kılınarak yaratılmışlardır. Şöyle ki Müsâ aleyhiselâm kendilerini gerek Firavun'a gerekse hânedanına hizmet etmekten kurtarmış, mâruz kaldıkları büyük sıkıntı ve tehditlerden uzaklaştırmış ve onlara akıllara hayret veren mücizeler göstermiştir; meselâ asâ, yed-i beyzâ (ışıldayan el), denizin yarılması ve içinde düşmanlarının boğdurulması, bir tek taştan su pınarlarının akıtılması ve sayılması uzun zaman alan diğerleri gibi. Aslında bunlardan sadece bir tanesi bile kendilerine pekâlâ kâfi gelir ve Müsâ'nın nübüvvet iddiasını doğrulayabilirdi. Bütün bunlara rağmen Hz. Müsâ yanlarından ayrılınca Sâmiri, “Bu hem sizin hem de Müsâ'nın ilâhıdır ama Müsâ unutuvermiştir”? demek suretiyle kendilerini buzağıya tapınmaya ve onu tanrı edinmeye davet etmiş, onlar da icâbet edip boyun eğmişlerdir. Bu sırada Hârün -Allah'ın salât ve selâmı bizim Peygamberimize ve ona olsun- içlerinde bulunuyor ve şöyle diyordu: “Ey kavmim! Şunu iyi bilin ki siz bu heykel ile sınava tâbi tutulmuş bulunuyorsunuz. Sizin Rabb'iniz Rahmân olan Allah'tır. Bana uyun ve emrime itaat edin?” Fakat İsrâiloğulları Hârün'un çağrısına kulak asmamış, onu tasdik etmemiş ve kâle almamışlardır, halbuki Hârün kendilerince en çok sevilen insanlardan biriydi. İsrâiloğulları hayvani özelliklere sahip olmasalardı sözünü ettiğimiz mücizelere şahit kılındıktan sonra ona kulak asmama eylemine girişmez ve buzağıya tapınmazlardı. Onların fıtratı anlatılan şekilde olduğuna göre kendilerinin öldürülmesine karşı çıkmamaları tabii bir husustur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bunu teyit edici türden olmak üzere İsrâiloğulları şöyle demişlerdir: “Ey Müsâ! O puta tapanların tanrıları olduğu gibi sen de bize bir tanrı yap.” Bu sebepledir ki Hz. Müsânın bütün mücizeleri akli değil hissi olmuştur, çünkü onların akılları istidlâl yoluyla anlaşılabilecek konular bir yana duyularla algılanacak şeyleri bile anlamaktan âcizdi. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İkincisi muhtemeldir ki İsrâiloğulları'na öldürülmeye tahammül göstermiş, bu sebeple söz konusu eylem kendilerince küçümsenerek hafif görülmüştür. Nitekim lânetli Firavun, karısının Allah'a ibadet ve itaatte bulunduğunu öğrenince ağır işkencelere mâruz bırakılmasını emretmiş ve emri uygulanmış. Ancak o, bu eylemlere gülerek mukabelede bulunmuştur, çünkü cennetteki üstün makamı ve iyi akıbeti kendisine gösterilmişti, o da işkenceleri küçümseyerek bağrına basmıştı. Benzer bir şekilde İsrâiloğulları'nın da kendilerini öldürülmeye hazır hale getirip tahammül göstermeleri imkân dahiline girebilmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. --- Dipnotlar: 29 “İsmâil babasıyla beraber koşacak çağa gelince, “Yavrucuğum, rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm, bir düşün, ne diyeceksin?” dedi. O da, 'Emrolunduğun şeyi yap babacıбiт, inşallah beni sabredenlerden bulacaksın” diye cevap verdi. İkisi de emre teslim olup İbrâhim oğlunu yüzükoyun yere yatırınca, “Ey İbrâhim! Rüyanın gereğini yerine getirdin” diye seslendik. İşte biz iyileri böyle mükâfatlandırırız”. “Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya bağlı ticaret hali dışında, mallarınızı haksız yollarla yiyip bitirmeyin ve kendinizi öldürmeyin”. dikleri takdirde âhirette nail olacakları sevap, mükâfat ve iyi akıbet hissettiril-

Bakara 2:55

55. “Yinesiz hatırlamalısınız Ki, iin Müsâ! Biz Allah'ı görmedikçe sana inanmayacağız' demiştiniz de henüz bakınıp dururken yıldırım çarpmıştı sizi.” Yine siz hatırlamalısınız ki, “Ey Müsâ! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana inanmayacağız” Bazıları şöyle demiştir: Müsâ'nın seçtiği yetmiş kişi?” WEB şöyle demişti: Biz senin risâletini ve getirdiğin Tevrat'ı, Allah'ı apaçık görüp Tevrat'ı sana indirdiğini haber vermedikçe tasdik etmeyiz. Şu mâna da ihtimal dahilindedir: Haber verdiğin varlığı çıplak gözle görmeden tanrılığına inanmaz ve kulluğunda bulunmayız. [Âhirette Allah'ın Görülmesi] Âhirette Allah'ın görüleceğini (rü'yetullah) kabul etmeyenlerin bir kısmı (Mu'tezile) bu âyetle istidlâlde bulunmuştur. Şöyle ki Müsâ'nın ümmetine Allah'ı görmeyi (rü'yet) istemeleri sebebiyle yıldırım çarpmıştı. Bu görüşü benimseyenler şöyle demektedir: Şayet Allah'ın görülmesi mümkün olsaydı kendilerine yıldırım çarpmaz ve bu yüzden azaba müstahak olmazlardı. Bize göre sözü edilen âyette rü'yetullahın nefyedilmesine (olumsuzlamaya) değil, isbâtına dair delil vardır. Çinkü Müsâ aleyhisselâm rü'yet talebi karşısında onları azarlamamış ve “Bunu istemeyin!” dememiştir. Bunun yanında o, Rabbinden kendisini göstermesini istemiş, Cenâb-ı Hak bu isteği yasaklamayarak, “Dağ yerinde durursa beni görürsün” demiştir. Bu, bir vaad üslübudur, şayet istenen şey ihtimal dahilinde bulunmasaydı bu üslübun kullanılması mümkün olmazdı, çünkü küfür konumunda bulunan böyle bir şeyin yasaklanmaması düşünülemez. Ayrıca Resülullah'a (s.a.) yönelik olarak rivayet edilen rü'yet sorusu da görüşümüzü desteklemektedir, zira ashap, “Rabb'imizi görecek miyiz?”™ diye sormuş, fakat böyle bir sorunun yöneltilmesini yasaklamaya veya yadırgamaya dair bir rivayet Resülullah'tan intikal etmemiştir. Şayetrü'yet mümkün olmasaydı bu davranışları yasaklanırdı. Allah'ı görmelerini istemeleri üzerine İsrâiloğulları'na yıldırım çarpmasının sebebi gerçeği öğrenmek değil, güçlük çıkarmak için soru yöneltmiş olmalarıdır. Onların güçlük çıkarma niyeti taşıdığının delili, mutedil davranan kimsenin yeterli bulacağı kadar mücizelerin gelmiş olmasıdır, bu yüzdendir ki kendilerini yıldırım çarpmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Şöyle de demek mümkündür: İsrâiloğulları'nı yıldırım çarpmasının sebebi “Allah'ı çıplak gözle görmedikçe ifadesi değil, sana inanmayacağız şeklindeki sözleridir. Bu meseleyi Allah'ın izniyle yerinde detaylı bir şekilde anlatacağız. Yıldırım çarpmıştı sizi. Denildi ki bu ilâhi beyanda yer alan “saika” kelimesi mahvolmayı içeren her türlü azaptır. Ancak mahvoluş (helâk) iki çeşittir: Bedenlerin helâki, aklın ve zihnin helâki; “Müsâ baygın düştü” beyanında olduğu gibi; bu âyette yer alan “saikan” (usta!) kelimesi baygın diye tefsir edilmiştir, baygınlıkta ise zihnin ve aklın dumura uğraması bahis konusudur. “Süra üflenmiş, göklerde ve yerde olan herkes baygın düşmüştür” meâlindeki âyet-i kerimede geçen benzer kelime de aynı mânaya gelir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. “Sa'ka” (iiaa!) kelimesinin şiddetli ses anlamına geldiği de söylenmiştir. Henüz bakınıp dururken. İki şekilde yorumlanmıştır. Birincisi dile getirdikleri yakışıksız söz sebebiyle yıldırımın çarpıp kendilerini mahvettiğini bilmektesiniz, binaen aleyh böyle bir söz sarfetmekten sakınmalısınız. İkincisi henüz bakınıp dururken, buradaki hitap yıldırımın çarptığı kimselere yöneliktir, yani sizi çarptığı zaman yıldırıma bakıp duruyordunuz, daha doğrusu yıldırım ansızın değil, göz önünde ve açık bir şekilde çarpmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. --- Dipnotlar: 2! Ebü Said ve Ebü Hureyre'den rivayet edildiğine göre bir grup insan, “Ey Allah'ın Resülü, kıyâmet gününde Rabbimizi görecek miyiz?” diye sormuş, Hz. Peygamber de, “Bulutsuz semâdaki güneşi ve ayı görmekte bir zahmet çeker misiniz?” demiş, “Hayır” cevabını alınca sözüne şöyle devam etmiştir: “İşte böylece siz Rabb'inizi de göreceksiniz” (Buhâri,

Bakara 2:56

56. ai ya o halinizden sonra şükredesiniz diye sizi tekrar hayata kavuşturduk.” 57. “Üzerinize bulut getirmek suretiyle gölge yaptık, bir de kudret helvası ve bıldırcın gönderdik. “Verdiğimiz güzel nimetlerden yiyin!” dedik. Aslında o soydaşlarınız bize değil kendilerine zulmetmiş bulunuyorlardı.” Ölüme yaklaşan o halinizden sonra şükredesiniz diye sizi tekrar hayata kavuşturduk. Aziz ve celil olan Allah kendilerine lütfettiği büyük nimetlerini ve nihayetsiz ihsanlarını hatırlatmaktadır: Öldükten sonra onları diriltmesi (ba's), bulutla gölge yapması, semâdan kudret helvası ve bıldırcın indirmesi gibi; başkalarına yapılmayan bu ilâhi lütuflar kendilerine özgü olanların bir kısmını teşkil ediyordu. Bir de bizim için âhirette ve cennette gerçekleşeceği vaad edilen hususlar onlar için dünyada gerçekleşmişti: Öldükten sonra (dünyada) diriltilmek, uzatılan gölge, kızartılmış kuş eti, eskimeyen ve kirlenmeyen elbiseler; bunların hepsi cennette gerçekleşmesi şartıyla bize vaad edildiği halde İsrâiloğulları'na dünyada gösterilmiştir. İsrâiloğulları bütün bunlara rağmen davet edildikleri hakikatlere inanmamış ve sözlerinde sadakat göstermemiştir; bu akıllarının az, anlayışlarının kıt oluşu ve hayvani özelliklerle yetişmiş bulunmaları yüzündendi. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Verdiğimiz güzel nimetlerden yiyin. İki şekilde yorumlanabilir. Biri, ihtiyaçlarından fazla olanın kendilerine helâl kılınmayıp sadece muhtaç bulundukları miktar mubah sayılmıştır, Cenâb-ı Hak bu kadarını “tayyibât” (vub) diye isimlendirmiştir. İkincisi, Allah'ın İsrâiloğulları'na lütfettiği nimetleri tayyibât diye isimlendirmesinin sebebi, dünya yiyeceklerinin uzak kalamadığı sıkıntı veren hastalık ve zarar veren eziyetlerden arınmış olmalarıydı. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Şöyle de denilmiştir: Tayyib insan tabiatının hoşlandığı ve nefsin zevk aldığı meşru şeydir. Aslında o soydaşlarınız bize değil kendilerine zulmetmiş bulunuyorlardı. Önceki açıklamalarımızda zulmün mânasını kaydetmiştik”, Zulüm başka bir mânaya da gelebilir ki o da eksikliktir, “Bağların ikisi de yemişlerini vermiş, hiçbirini eksik bırakmamıştı”, beyanındaki “lem tazlim” “lem tenkus” demektir. Söylediklerimizin özü şudur ki zulüm bir şeyi yerli yerine koymamaktır. Burada dile getirdiğimiz bütün ihtimaller aynı neticeye ulaşır. Donii L;

Bakara 2:57

56. ai ya o halinizden sonra şükredesiniz diye sizi tekrar hayata kavuşturduk.” 57. “Üzerinize bulut getirmek suretiyle gölge yaptık, bir de kudret helvası ve bıldırcın gönderdik. “Verdiğimiz güzel nimetlerden yiyin!” dedik. Aslında o soydaşlarınız bize değil kendilerine zulmetmiş bulunuyorlardı.” Ölüme yaklaşan o halinizden sonra şükredesiniz diye sizi tekrar hayata kavuşturduk. Aziz ve celil olan Allah kendilerine lütfettiği büyük nimetlerini ve nihayetsiz ihsanlarını hatırlatmaktadır: Öldükten sonra onları diriltmesi (ba's), bulutla gölge yapması, semâdan kudret helvası ve bıldırcın indirmesi gibi; başkalarına yapılmayan bu ilâhi lütuflar kendilerine özgü olanların bir kısmını teşkil ediyordu. Bir de bizim için âhirette ve cennette gerçekleşeceği vaad edilen hususlar onlar için dünyada gerçekleşmişti: Öldükten sonra (dünyada) diriltilmek, uzatılan gölge, kızartılmış kuş eti, eskimeyen ve kirlenmeyen elbiseler; bunların hepsi cennette gerçekleşmesi şartıyla bize vaad edildiği halde İsrâiloğulları'na dünyada gösterilmiştir. İsrâiloğulları bütün bunlara rağmen davet edildikleri hakikatlere inanmamış ve sözlerinde sadakat göstermemiştir; bu akıllarının az, anlayışlarının kıt oluşu ve hayvani özelliklerle yetişmiş bulunmaları yüzündendi. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Verdiğimiz güzel nimetlerden yiyin. İki şekilde yorumlanabilir. Biri, ihtiyaçlarından fazla olanın kendilerine helâl kılınmayıp sadece muhtaç bulundukları miktar mubah sayılmıştır, Cenâb-ı Hak bu kadarını “tayyibât” (vub) diye isimlendirmiştir. İkincisi, Allah'ın İsrâiloğulları'na lütfettiği nimetleri tayyibât diye isimlendirmesinin sebebi, dünya yiyeceklerinin uzak kalamadığı sıkıntı veren hastalık ve zarar veren eziyetlerden arınmış olmalarıydı. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Şöyle de denilmiştir: Tayyib insan tabiatının hoşlandığı ve nefsin zevk aldığı meşru şeydir. Aslında o soydaşlarınız bize değil kendilerine zulmetmiş bulunuyorlardı. Önceki açıklamalarımızda zulmün mânasını kaydetmiştik”, Zulüm başka bir mânaya da gelebilir ki o da eksikliktir, “Bağların ikisi de yemişlerini vermiş, hiçbirini eksik bırakmamıştı”, beyanındaki “lem tazlim” “lem tenkus” demektir. Söylediklerimizin özü şudur ki zulüm bir şeyi yerli yerine koymamaktır. Burada dile getirdiğimiz bütün ihtimaller aynı neticeye ulaşır. Donii L;

Bakara 2:58

Bir de biz, “Şu kasabaya girin” demiştik. Burada sözü edilen kasaba hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denilmiştir ki o Beytülmakdis'tir, “Allah'ın sizin için belirlediği mukaddes yere beyanında görüldüğü üzere. İsrâiloğulları oraya girmek ve ikamet etmekle emredilmişlerdir, çünkü bolluk ve bereketle nitelenen Beytülmakdis'te yaşayışları rahat geçecek ve rızıkları bereketli olacaktı. Şöyle de denilmiştir: İsrâiloğulları'nın girip ikamet etmekle emrolundukları yer çölün bitimi ve sınırında bulunan bir yerleşim merkezi idi. Belirtmek gerekir ki sözü edilen yerleşim merkezini bilmeye ihtiyacımız yoktur. Bizim için gerekli olan onların muhalefet ettikleri şeyi bilmek, Allah'a itaat etmemeleri ve emrini yerine getirmemeleri sebebiyle kendilerine gelen azaptan haberdar olmaktır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Dilediğiniz yerde istediğinizi bol bol yiyin. Daha önce âyette yer alan “rağad” kelimesinin rahat yaşayış ve fazla servet anlamına geldiğini kaydetmiştik?”. Kapısından secde ederek girin, bu ilâhi beyanda yer alan “bâb” kelimesinden gerçek anlamdaki kapı kastedilmiş olabilir ki o da girmekle emrolundukları kasabanın kapısıdır. Yine “kasabanın kapısı” ile kapının kendisi değil, kasaba kastedilmiş olabilir, şu kasabaya girin demiştik beyanında olduğu gibi; burada kasaba anılmış, fakat kapıdan söz edilmemiştir; bu, sözlük açısından câiz olup yaygın bir kullanılıştır. Meselâ falan filan kapıya girdi denilir, ancak gerçek mânada kapıyı kastetmeyip o kişinin içinde bulunduğu durumu dile getirmiş olurlar. Secde ederek. Bu kelime ile gerçek mânada secde kastedilmiş olabilir, bu durumda üç şekilde yorumlanması mümkündür: Biri o mekânı selâmlama aпlamına gelebilir. İkincisi girdikleri yerdeki düşmanlarını yok ettiği için Allah Teâlâ'ya şükür mânası taşıyabilir, “Orada zorba bir toplum var” meâlindeki ilâhi beyanın işaret ettiği gibi. Kelimenin gerçek mânada secde konumunda olması da ihtimal dahilindedir, nitekim Ebü Hureyre (r.a.) yoluyla rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “İsrâiloğullları'na kasabaya secde ederek girmeleri emredilmiş, fakat onlar farklı biçimde girmişlerdir.” Binaenaleyh İsrâiloğulları'na gelen musibet Allah'ın emrine muhalefet etmeleri yüzünden olmuştu. Secdenin namazdan kinaye olması da mümkündür, zira Araplar bazan secdeyi namaz diye de isimlendirirler. Buna göre İsrâiloğulları kasabaya girerken namaz kılmakla mükellef tutulmuşlardır. Bir başka ihtimale göre secde emri gerçek anlamıyla secde veya namaz olmayıp Allah'a boyun eğip itaatte bulunmak, girecekleri kasabada kendilerine lütfettiğimiz nimetler, rahat yaşayış ve istedikleri gibi hareket etme lütuflarına karşı şükretmekten ibarettir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. “Dileğimiz günah yükümüzün düşmesidir” deyin. Bu ilâhi beyan hakkında iki yorum yapılmıştır: Biri âyette geçen kelimesi lâ ilahe illallah cümlesidir, denilmiştir; bunun düşürme anlamındaki hıtta kelimesiyle ifade edilmesi şirk dahil her türlü günahı yok etmesidir. Bir anlamda onlar iman ve İslâm ile emredilmişlerdir. Bir de şöyle denilmiştir: “Dileğimiz günah yükümüzün düşmesidir” deyin, yani işlediğiniz günah ve hataların affedilmesini isteyin ve kötü davranışlarınızdan ötürü pişmanlık duyun. Bir bakıma İsrâiloğulları günahların bağışlanmasına vesile olan istiğfar ve tövbe 2 Ebü Hureyre'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah fiilini işlemekle, yani pişmanlık duymakla emredilmişlerdir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bunun da hem şirki hem kebâiri hem de bunların altında kalan diğer günahları kapsaması muhtemeldir. 137 Ki kusurlarınızı affedelim. Aziz ve celil olan Allah bazan “hatâya” (uuas), bazan “fe-enzelnâ”??, bazan da “fe-erselnâ”13 buyurmuştur, halbuki olay aynıdır. Bunun sebebi lafızların ve dillerin farklı oluşuyla mânanın ve ilâhi kastın değişmeyeceği, vazolunan hüküm ve şeriatların kelime ve lafızlara değil, bunlara dercedilip konulan mânalara göre düzenlendiği hususunun anlaşılmasıdır?, Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Biz iyi davrananların mükâfatını arttıracağız. Bu ilâhi beyanda yer alan “el-muhsinin” kelimesinden maksat daha önce iman edenlerdir. Bununla birlikte, “Dileğimiz günah yükümüzün düşürülmesidir” deyin, beyanından sonra müslüman olup o zamana kadar kâfir hayatı yaşayanı da kapsamına alması muhtemeldir. Âyette yer alan ziyade kavramının, Allah'ın, gelecekte kulunu iyilik yapmaya muvaffak kılması mânasına alınması mümkündür, “Artık kim cömert davranarak verir, Allah'a karşı saygılı olur ve tevhid gibi en güzel gerçekleri benimserse, biz ona huzura giden yolu kolaylaştıracağız”?"5 meâlindeki beyanında olduğu gibi. Sözü edilen ziyade şu âyet-i kerimede belirtilen sevapta fazlalık anlamına da gelebilir: “İşte sabretmelerine karşılık bunların mükâfatı iki defa verilecektir. Onlar ki kötülüğü iyilikle önler ve kendilerine verdiğimiz nimetlerden Allah yolunda harcarlar.” --- Dipnotlar: İsrâiloğulları'na, ‘Kapısından secde ederek girin ve dileğimiz günah yükümüzün düşmesidir, deyin ki kusurlarınızı affedelim' buyurmuş, onlar ise emri değiştirerek kapıdan kıçları üzerine sürünerek girmiş ve “Arpa başağı içindeki tane’ demişlerdir”. 314 o Semerkandi şöyle demektedir: “Burada dile getirilen hüküm üç konuda muhaliflerimize karşı bizim için delil teşkil etmektedir. Onlardan biri (meşhur kırâatlerden olmak üzere) mânayı ifade edebilecek her lafızla namazın kılınabileceği hususudur. İkincisi Resülullah'tan nakledilecek hadislerin mâna yoluyla rivayet edilebileceğidir. Üçüncüsü kıyas yöntemini kullanması ve muhtevanın göz önünde bulundurulması suretiyle nasların zâhirinden ayrılmanın meşru olabileceğidir”.

Bakara 2:59

Fakat o zâlimler kendilerine söylenen sözü başka şekle çevirdiler. Âyette yer alan fe-beddele kelimesi olmayan bir zulmü ve aziz ve celil olan Allah'ın kendilerine emrettiği şeye ters düşen davranışı yapmak anlamına geldiği gibi verilen talimat dışında davranmaları mânasına da alınabilir. İsrâiloğulları'nın değiştirdikleri sözün mahiyeti açıklanmamıştır. Aslında bunu bilmeye ihtiyacımız da yoktur. Bizim için gerekli olan şey, yaptıkları değiştirme, Allah'ın emri ile hareket etmeme ve O'na muhalefette bulunma sebebiyle kendilerine uygulanması gereken neticedir. Cenâb-ı Hak lütfu ve keremiyle bunu açıklamıştır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Biz de yoldan çıkmaları sebebiyle üzerlerine gökten bir belâ indirdik. Âyette geçen “ricz” kelimesi melekler vasıtasıyla gökten indirilen azap demektir. Azabın bir kısmı Lüt kavmi ve benzerlerine geldiği gibi melekler vasıtasıyla iner, bir kısmı da yıldırım, şiddetli ses vb. olduğu gibi herhangi birinin aracılığı olmaksızın gökten iniverir. Yoldan çıkmaları sebebiyle; bazan yoldan çıkmaları. Bazan da zulmetmeleri”? şeklinde ifade edilmişse de hepsi aynı sonuca varır. Zikrettiğimiz bu âyetler ile naklini yaptığımız haberlerde Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin risâlet ve nübüvvetinin ispatı vardır. Şöyle ki Ehl-i kitap ellerindeki kitaplarda kayıtlı bulunmaları sebebiyle bu haberleri bilmekte, Hz. Peygamber de onların huzurunda sözü edilen haberleri kitaplarında olduğu gibi zikretmekteydi. Oysaki Resülullah Ehl-i kitap ile görüşmüyor ve kitaplarını okumuyordu. İşte bu realite onun, sözü edilen haberleri Allah'tan aldığını kanıtlamaktadır. Bu tür haberlerin Kur'ân-ı Kerim'de yer alışında, Resül-i Ekrem için, kavminin kendisine karşı direnişi ve itaat etmeyişi sebebiyle sükün ve huzur, ayrıca sabır gösterme vesileleri vardır. Bunun yanında muhataplarının muhalefeti ve yalanlamasının davet ve irşad tarihinde ilk hadiseler olmadığı, aksine geçmiş ümmetlerin peygamberlerine karşı tavırlarının benzer şekilde gerçekleştiğinin işaretleri de. Geçmiş peygamberler bu ER tür olaylara karşı sabır ve tahammül gösterdi, sen de -Ey Muhammed- onlar gibi sabret! Nitekim şu âyet-i kerime aynı hususu vurgulamaktadır: “Azimli ve kararlı ulü'l-azm peygamberler sabrettiği gibi sen de sabret ve muhataplarının cezalandırılmasını hemen isteme!”18

Bakara 2:60

60. “Müsâ kavmi için su arayışına çıktı. Biz de ona, 'Elindeki asâ ile taşa vur! dedik. Taştan on iki kaynak fışkırmış ve her bir grup içeceği pınarı öğrenmişti. “Allah'ın lütfettiği nimetlerden yiyin için, ama yeryüzünde fesat çıkarmayın' demiştik.” Müsâ kavmi için su arayışına çıktı. Biz de ona, “Elindeki asâ ile taşa vur!” dedik. Yani Müsâ ihtiyaçları doğduğunda kavmi için su aramış, Allah Teâlâ da kendisine elindeki asâ ile taşa vur! diye vahyetmişti. Daha önce temas ettiğimiz üzere aziz ve celil olan Allah İsrâiloğulları'na Hz. Müsâ'nın asâsı yoluyla hayret verici mücizeler göstermişti”. Meselâ sihirbazların gösterdiği marifetleri yutan ejderhaya dönüşmesi gibi, şu ilâhi beyanlarda açıklandığı üzere: “Müsâ asâsını yere attı, bir de ne görsünler sihirbazların gösterdiği bütün marifetleri yutuvermiş”?”; “Bir de ne görsünler kocaman bir ejderha!'”!; yine asâsıyla vurup denizin yarılması gibi, “Deniz yarıldı ve su yolunun iki kenarı koca birer dağ gibi oldu”; yahut da asâsıyla taşa vurup su pınarlarının fışkırması ve sayılması uzun zaman alan diğer mücizeler. Aziz ve celil olan Allah asâyı Hz. Müsâ'nın risâlet ve nübüvvet delillerinden kılmıştır. [Allah'ın Yoktan (Hiçlikten) Yaratması] Hz. Müsâ'ya gösterilen hayret verici mücizelerde âlemin hiçten yaratılıp meydana getirilişinin kanıtlanması vardır. Şöyle ki aziz ve celil olan Allah lütuf ve keremi sayesinde aslında bir yerden başka bir yere taşınabilecek kadar küçük olan bir taştan sayılarını ancak kendisinin bileceği büyük kalabalıklara yetecek kadar su çıkarmış ve bu taştan her bir grup için ayrı bir pınarın fışkırmasını sağlamıştır. Şimdi, sözü edilen suyun tamamının küçük ve hafif bir taşın içinde bulunması ihtimal dahilinde değildir, suyun bu taşın altından fışkırması da mümkün görünmemektedir. Şu halde suyu taşta icat edip hiçten meydana getirenin Allah Teâlâ olduğu ortaya çıkmaktadır, çünkü bahis konusu taş su türünden olmadığı gibi onun kimyasal oluşumuna da sahip değildi. Cenâb-ı Hak buna kâdir olunca âlemi de önceden mevcut olan herhangi bir nesne ve temel madde olmaksızın yaratıp meydana getirmeye de kâdir olması tabiidir. Aziz ve celil olan Allah'ın asâdan dönüştürdüğü ejderha ve yılanı İsrâiloğulları'na göstermesi de buna benzemektedir, ejderha ve yılan asânın asli maddesi ve yapısına sahip olmadığı gibi ondan türeyip doğmuş da değildir, aksine Allah bu iki canlıyı kendi lütuf ve keremiyle icat edip ortaya koymuştur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Taştan on iki kaynak fışkırmıştı. İsrâiloğulları'nın da, “on iki başkan”? beyanına dayanarak on iki grup olduğu söylenmiştir ki bunların hepsi Ya'küb'un oğullarıdır, Cenâb-ı Hak her grup için müstakil bir pınar yaratmıştır. Bu grupların her biri amcaları veya amcalarının oğullarına değil, bağlı bulundukları atalarına intisap etmiştir. Durumun böyle gerçekleşmesinde atalarla olan ilişki kesilmedikçe mirasın baba silsilesinin dışına verilemeyeceğinin ispatı vardır. Burada ayrıca şu hususa da işaret bulunmaktadır ki kırsal kesim ile vahalarda yaşayan insanların dağınık ve birbirinden uzak değil, birbirine yardım ve destekte bulunacak şekilde toplu halde bulunmaları gerekmektedir. Çünkü İsrâiloğulları izdi- FET ham verecek kadar kalabalık olmalarına rağmen dağınık ve birbirinden uzak değil, toplu halde iskân etmişlerdir, halbuki hayvan otlatmak ve geniş avlulu, geniş meskenler kurabilmek için dağınık ve birbirinden uzak bir şekilde oturmuş olmak daha faydalı ve kolay olmalıdır. Her bir grup içeceği pınarı öğrenmişti, yani su yolunu. Her bir gruba ait müstakil bir su yolu tesbit edildiğinden böyle bir planlamada çekişme ve tartışmanın ortadan kaldırılması söz konusudur. Şayet su yolları müşterek olsaydı aralarında çekişme ve ayrılığın doğmasından endişe edilirdi; bundan ise hısım ve akrabalığın tehlikeye uğraması gibi bir sonuç doğmaktadır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Yiyin, yani kudret helvası ve bıldırcından. İçin, Allah'ın sizin için taştan çıkardığı sudan. Bunların ikisi de hiçbir zorluk ve zahmete katlanmayan İsrâiloğulları'na Allah Teâlâ'nın lütfettiği nimetlerdir. Ama yeryüzünde fesat çıkarmayın. Yani yeryüzünde fesat çıkarmak için dolaşmayın. Âyette yer alan lâ ta'sev “lâ tüfsidü” (fesat çıkarmayın) şeklinde yorumlanabilir, çünkü “asv” fesadın kendisidir; bir anlamda Cenâb-ı Hak şöyle demiştir: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, aksi takdirde müfsid olursunuz. Gİ çiz imdi H DALAP İİ 5501 LAL

Bakara 2:61

61. “Bir zaman geldi Ki siz, 'Müsâ, bir çeşit yemekle yetinenleyiz, Rabb'ine dua et de toprağın bitirdiği ürünlerden sebze, salatalık, sarımsak, mercimek ve soğan türünden çıkarıp bize lütfetsin!” dediniz. Müsâ ise, İyi olanı kötüsüyle değiştirmek mi istiyorsunuz, o halde şehre inin, istedikleriniz orada bulunmaktadır'diye cevap verdi. Ama üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu, Allah'ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleriydi. Evet, bunun sebebi ilâhi buyruklara karşı çıkmaları ve hakkın sınırlarını ihlâl etmeleriydi.” Bir zamanlar geldi ki siz, “Müsâ, biz bir çeşit yemekle yetinenleyiz"” dediniz. Birkaç şekilde yorumlanmıştır. Denilmiştir ki gökten ilk indirilen şey kudret helvasıydı, bunun üzerine İsrâiloğulları, “Bir çeşit yemekle yetinemeyiz” dediler, ardından bıldırcın gönderildi. Şöyle de denilmiştir: Onlar kudret helvasından yuvarlak bir parça alıp bıldırcınla yiyor, onu tek yemek sayıyor ve bununla yetinemeyiz diyorlardı. İsrâiloğulları'nın yemeklerinin günde bir defa olması, bu sebeple de tekrar ve başka yemekler istemiş bulunmaları da ihtimal dahilindedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Rabb'ine dua et de toprağın bitirdiği ürünlerden sebze, salatalık, sarımsak, mercimek ve soğan türünden çıkarıp bize lütfetsin. (İmam şöyle dedi:) Bu ilâhi beyan hususi şeylerin aziz ve celil olan Allah'a nisbet edilişinin mânasını bize açıklamaktadır. Bu, nisbet edilen hususi şeyin Allah nezdindeki üstünlüğünü gösterir”. Kur'ân-ı Kerim'de yer alan “Beytullah”?, “Resülullah”? ve “Nâkatullah” terkipleri bu kabilden olup hepsi yüceltilmek konumunda bulunur. Külli şeylerin Allah Teâlâ'ya nisbeti ise Rabb'in tâzim edilip yüceltilmesine yönelik olur, meselâ “her şeyin Rabb'i”, “her şeyin yaratıcısı”?”, “göklerin ve yerin Rabb'i””, “göklerin ve yerin halikı””! ve benzerleri, bütün bunlar Rabb'in yüceltilmesi niteliği taşır. Âyette geçen kelimesi hakkında farklı görüşler belirtilmiştir. Bir telakkiye göre fum sarımsaktır. Rivayet edildiğine göre kelime Abdullah (b. Mes'üd kırâatinde “ve sümihâ” şeklindedir. Bir görüşe göre süm buğdaydır. Müsaâ ise, “İyi olanı kötüsüyle (ednâ) değiştirmek mi istiyorsunuz?” ŞE dedi. Bu ilâhi beyanda yer alan ednâ kelimesi hakkında birkaç yorum yapılmıştır: Değerde daha aşağı, önemli görülüp rağbet edilmesi veya sağlayacağı faydalar açısından daha aşağı. Bir de şöyle denildi: Toprağın bitirdiği bu ürünler İsrâiloğulları'na zorluk ve meşakkat çekilerek ulaşacağı için daha aşağıdır, kudret helvası ile bıldırcın ise temininde güçlük olmadığından daha iyidir. Bu mânaların hepsi aynı sonuca ulaşır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Ednâ kelimesinin daha aşağı derecede ve daha az anlamına gelmesi de muhtemeldir. Şüphe yok ki onların peşine düşüp istedikleri şeylere sahip olduklarından aşağı derecedeydi. İyi olanı kötüsüyle değiştirmek mi istiyorsunuz? İsrâiloğulları'na istedikleri aşağı derecedeki ürünler verilmişti. Bu verilenler din açısından kendileri için daha elverişli olsaydı Hz. Müsâ onları kınamazdı. Öyle anlaşılıyor ki ürünler elverişli olmadığı halde onlara verilmiştir. Bununla da din açısından diğer alternatifler daha elverişli olmasına rağmen (aslah) Allah Teâlâ'nın bir fiili işlemesinin hikmet açısından mümkün olduğu kanıtlanmış olur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. O halde şehre inin. Denildi ki bu ilâhi beyanda geçen mısr kelimesi bilinen ülkenin adıdır. Bir anlayışa göre ise o şehirlerden biridir, çünkü İsrâiloğulları'nın istedikleri ürünler ancak şehirlerde bulunuyordu. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. İstedikleriniz orada bulunmaktadır. Yani “istedikleriniz”den maksat o ise tekrarlanan çeşitli yemekler demektir, sadece çeşitli yemekler idiyse söylediği gibidir. Ama üzerlerine aşağılık damgası vuruldu. Âyette yer alan zillet kelimesi hakkında birkaç yorum yapılmıştır. Denildiğine göre zillet talep ettikleri çeşitli yemekler yüzünden zorluk ve güçlüklere göğüs germe zilletidir. Yahut da Rabb'lerine âsi olmaları sebebiyle cizye ödeme ve hakir görülme zilletidir. Bir de bunun çalışıp uğraşma zilleti olduğu ifade edilmiştir, çünkü önceki gıdaları çalışıp uğraşmadan kendilerine ulaşıyordu. Ve yoksulluk, meskenetin fakirlik ve ihtiyaç olduğu yahut da Rabb'lerine âsi olduklarından âhirette ümitlerini kesmeleri mânasına geldiği ifade edilmiştir. [1415] Allah'ın gazabına uğradılar. Birkaç şekilde yorumlanmıştır. kelimesini döndüler, müstahak oldular, lâyık oldular mânalarına geldiği ifade edilmiştir ki bunların hepsi aynı noktada birleşmektedir. Bunun sebebi Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri. Daha önce belirttiğimiz üzere Kur'ânda yer alan “aya? kelimesi Allah'ın peygamberlerine verdiği ve onların ellerinde icra ettiği hüccetlerdir’”. Hasan-ı Basri âyâtın Allah'ın dini mânasına geldiğini söylemiştir. Ve peygamberleri haksız yere öldürmeleriydi Bu ifadenin İsrâiloğulları'nın dışındaki kavimler için söylenmiş olması mümkündür, çünkü Hz. Müsâ zamanında Hâründan başka peygamber yoktu, İsrâiloğulları Hârün'u öldürmüş değillerdi. Ancak şöyle düşünmek mümkündür: Peygamberleri öldürenler Müsâdan sonra gelen İsrâiloğulları mensuplarıydı yahut da bunlardan başkalarıydı. Şunu da belirtmek gerekir ki İsrâiloğulları tarihinde peygamberlerin öldürülmesi bilinen bir husustur, hatta bir gün içinde şu kadar peygamberin (nebi) öldürüldüğü nakledilmiştir. Halbuki resüllerden herhangi birinin öldürüldüğü zikredilmemiştir. Bunun sebebi -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanlarında anlatılan husustur: “Şüphesiz ki biz resüllerimize yardım edip zafer vereceğiz”, “Mürseller, evet onlar mutJaкa ilâhi yardım ve zafere eriştirileceklerdir””1. Allah Teâlâ bu tür âyetlerde nebileri değil resülleri muzaffer kılacağını haber vermiştir. Allah'ın yardımcısı olduğu herkes şüphe yok ki daima muzaffer olacaktır”. Çünkü benzerinin meydana getirilmesi mümkün olmayan âyetlerin verildiği kimseler resüller olup, bu tür âyetlerin mevcudiyetine rağmen onlara mukabelede bulunmak düşmanları için mümkün değildir. Nebilere gelince, onlar sözü edilen karşı durulmaz âyetlere sahip bulunmuyor, sadece insanları Allah'ın dinine başka kategorideki âyetlerle davet ediyorlardı. Bu sebeple peygamberler tarihi boyunca nebilerden öldürülenler olmuş fakat resüller öldürülmemiştir”s. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. [Resül - Nebi Farkı] Bazı âlimler de şöyle demiştir: Resüllerden hiçbiri katledilmemiş, buna mukabil nebiler veya resüllerin elçileri öldürülmüştür Durum böyle ise yukarıda naklettiğimiz âyetler bu mânaya alınır. Değilse (yani resüller de öldürülmüşse) Allah'ın yardım ve zaferi akli ve nakli delillerle gerçekleşmiştir”, bu durumda ilâhi yardım (nusret) hem resüller hem de nebiler için söz konusu olup peygamberlerin karşı durulmaz mücizelere sahip olup olmamaları konusunda da herhangi bir ispat yapmak mümkün değildir. Nebilerin mücizeleri bulunmuyor idiyse bunun sebebi kendilerinin ilkin (yeni) bir şeriat koyma veya eski bir şeriatı kaldırma (nesih) yetkilerinin bulunmayışıdır. Onların görevi önceki şeriatlara çağrı yapmak, mücizeleri ise ya kendi dönemlerinde veya önceki zamanlarda yaşayan resüllerin mücizelerinden ibaretti yahut mâsum oluşlarını gösteren güzel davranışlarıydı. Şunu da belirtmek gerekiyor ki bu nebiler sayesinde daha önce nâzil olan semâvi kitapların tebdile mâruz kalmadan korunması mümkün olmuştur?, Sözü edilen mesele hakkında nihai gerçeği bilen Allah'tır. Peygamberlerden gelen tebligata dayanmadan kendi düşüncemizle bu konuda fazla söz söylemekten yahut da her peygamberin karşı durulmaz mücizesinin bulunup bulunmadığına dair hüküm vermekten Allah'a sığınırız. Şu kadar var ki Allah Teâlâ gerçeklere dair açık delilini yeterince herkese duyurmuştur. --- Dipnotlar: 25 Meselâbk. İbrâhim 14/37. Bu ifade Kur'ân-ı Kerim'de aynen yer almamaktadır, ancak “Gökleri ve yeri yarattı” ifadesi mevcuttur (meselâ bk. el-Enâm 6/1). Kur'ân'da de, “Fâtıru's-semâvâti ve'l-ard” (Nisl bh) ifadesi vardır (meselâ bk. el-En'âm 6/14; Yüsuf 12/151). 32 bk. el-Bakara 2/41 tefsirinde. itirazlarına cevap teşkil eden iki yorumdan birincisidir. “Şöyle demişlerdir: Sizin kanaatinize göre Allah Teâlâ kâfirlerin peygamberleri öldürdüklerini haber vermiştir. Halbuki Kur'ân'ın diğer yerlerinde, ‘Şüphesiz ki biz resüllerimize yardım edip zafer vereceğiz, 'Onlar, evet onlar mutlaka muzaffer olacaklar ve bizim askerimiz galip gelecektir? denilmekte, yardımcısı Allah'ın olduğu herkesin galip geleceği kabul edilmektedir. Peki, nasıl olur da peygamberler kâfirlerin elinde öldürülür? Bu açık bir çelişkidir. İmam şöyle demiştir: Âlimler bu soruya iki şekilde cevap vermiştir. Birincisine göre kitaplarda ve mütevâtir sünnette resüllerden herhangi birinin öldürüldüğü kaydedilmemiştir. Bu tür kaynaklarda sâbit olan şey nebilerin öldürülmüş olmasıdır. Şu halde ortada herhangi bir çelişki yoktur” Mâtüridi ve Alaeddin es-Semerkandi tarihte resüllerin değil nebilerin öldürüldüğünü söylemişlerse de bu Kur'ân-ı Kerim'de ki bilgilerle örtüşmez. Zira Kur'ânda İsrailoğulları'na gönderilen resüllerden bir kısmını onların yalanladığı, bir kısmını da öldürdükleri belirtilmiştir. 3? konuda fazlabilgi için bk. Serhu't-Tevilát, 29b.

Bakara 2:62

[Âhirette Kurtulan Zümreler] Şüphe yok ki iman edenlere, yani yahudi, hıristiyan [ve Sâbiiler'den). Denildi ki yahudi, hıristiyan ve diğerini oluşturan Sâbiiler'in bu âyetin zâhiri ile ilişkili görünmesi mümkündür, çünkü bunlar, “Biz de Allah'a ve âhiret gününe inandık, bizim de korku ve üzüntü duymamamız gerekir” demektedir”. Bu iddiaya verilecek cevap birkaç kısma ayrılır. Birincisi, Cenâb-ı Hak müminleri iman edenler diye zikretmiş, onların iman konusunu da diğer bir âyette şöyle açıklamıştır: “Allah'ın elçisi ve müminler Rablerinden kendisine indirilene iman ettiler. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına, elçilerine, inandı. “O'nun elçileri arasında ayırım yapmayız”. Halbuki sözü edilen zümreler, “Bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr ederiz”! demiş, dolayısıyla ilâhi kitaplar arasında da ayırım gözeterek bir kısmına inanırken diğerlerini inkâr etmişlerdir. Halbuki aziz ve celil olan Allah'ın tefsirini yapmakta olduğumuz âyette zikrettiği zümreler bütün peygamberlerin yanı sıra bütün kitaplara da iman etmişlerdir. Onların imanı böyle olunca korku ve üzüntü duymamaları tabiidir. İkincisi, Cenâb-ı Hak âyette Allah'a imanı zikretmiştir. Allah'a iman aynı zamanda bütün peygamberlere ve bütün ilâhi kitaplara inanmak demektir. Oysaki sözü edilen zümreler gerçek mânada Allah'a inanmamış ve O'nu tanımamıştır. Şöyle de söylemek mümkündür: Allah sâlih ameli zikretmiştir. Peygamberlerin bir kısmına inanmamak sâlih amelin zıddını teşkil etmektedir. Bu sebeple de onların iddialarını kanıtlamak için bu âyete tutunmaları esastan bozulmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bir de şöyle denilmiştir: Anlam ve hüküm tesbiti açısından âyette takdim ve tehir mevcut olup Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Yahudiler, hıristiyanlar... onlardan Allah'a ve âhiret gününe inanan ve bir de iman edenler... [Büyük Günah İşleyenin Durumu 145] Muttezile mensupları da onlar ne korkacaklar de üzüleceklerdir, meâlindeki ilâhi beyanın zâhirine tutunmak isteyerek şöyle demiştir: Büyük günah işleyen kimse de korku ve üzüntü duyar. Şayet mümin olsaydı böyle bir duyguya kapılmazdı, çünkü Allah müminin bundan uzak olduğunu haber vermiştir. Şu halde bu durum kişinin kebire işlemek suretiyle imandan çıktığını kanıtlamaktadır. Mu'tezile mensuplarına şöyle cevap verilir: Cenâb-ı Hak müminlerden her zaman dilimi için korku ve üzüntüyü yok etmiştir. Onların bir zaman diliminde korku hissetmesi, diğerinde ise etmemesi ihtimal dahilindedir. Çünkü her mümin kıyâmetin korku ve dehşetini psikolojik muhtevasında taşır, hatta peygamberler bile, şu ilâhi beyanın ispatıyla: “Allah'ın peygamberleri bir araya getirip de, “Size ne cevap verildi? diye soracağı gün onlar, “Bizim hiçbir bilgimiz yok’ derlerler”?, bunun sebebi o günün dehşetinden korkmuş olmalarıdır. Cennete girip de meskenlerine yerleşince korku ve dehşetleri ortadan kalkar. Görüldüğü üzere müminin bir zamanda korkusu olur, diğerinde ise olmaz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Sâbiiler hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Onların meleklere tapan ve Zebur okuyan bir kavim olduğu, yahut yıldızlara taptığı, Mecüsiler ile hıristiyanlar veya yahudiler ile Mecüsiler arasında yer aldıkları, bir de zenâdıkanın görüşlerini benimseyip iki tanrıya inandıkları ileri sürülmüştür. Doğrusu Sâbiiler hakkında sahih bir bilgimiz yoktur.

Bakara 2:63

63. “(Ey İsrâiloğulları!) Sizden sağlam bir söz almış, tepenizde yükselttiğimiz Tür dağının altında, “Verdiğimiz talimata bütün gücünüzle sarılın ve muhtevasını daima hatırlayın ki kötülüklerden sakınabilesiniz? demiştik.” Sizden sağlam bir söz almış ve Tür dağını tepenizde yükseltmiştik. Allah'ın aldığı sözün (misâk, ahid) yaratılış ve fıtrat ahdi ile risâlet ve nübüvvet ahdi olmak üzere iki kısma ayrıldığını daha önce anlatmıştık”. Buradaki misâkın mânası şöyledir: Biz İsrâiloğulları'ndan Tevrat'ta onun muhtevasıyla amel etmeleri konusunda söz almıştık. Fakat onlar Tevrat'taki cezai müeyyideler (hadler), çeşitli hüküm ve şeriatları görüp hoşlanmadıkları için ahidlerini bozdular. Bunun üzerine Allah Tür'u tepelerine dikmiş, onlar da kabule mecbur kalmışlardı. Buradaki ahdin sözünü ettiğimiz yaratılış ve fıtrat ahdi olup onu bozmuş bulunmaları da ihtimal dahilindedir. [Kader ve İnsan Fiilleri Meselesi] Size verdiğimiz talimata bütün gücünüzle sarılın. Bu ilâhi beyan, süreklilik arzeden bir ciddiyet ve samimiyetle Tevrat'a sarılın; bir de bütün gücünüzle, yani Tevrat çerçevesinde Allah'a boyun eğip itaat edin, diye yorumlanmıştır. Muttezile mensuplarından bazıları, kulun ihtiyari fiillerinde kudretin fìilden önce olduğuna bu âyetle istidlâl etmek istemişlerdir. Çünkü aziz ve celil olan Allah İsrâiloğulları'na Tevrat'ı benimseyip içeriğine göre hareket etmelerini emretmişti. Şayet Cenâb-ı Hak Tevrat'ı ellerine alıp gereğince amel etmeden önce bu fiilin kudretini kendilerine vermeseydi bu hususu onlara emretmezdi, zira İsrâiloğulları emrettiğinizi yapmaya kudretimiz yoktur, derlerdi. İşte bu husus Allah'ın, fiilden önce ona ait kudreti (istitâat) insana verdiğini kanıtlamaktadır. Ancak bize göre adı geçen zümrenin telakkisi yanlıştır, çünkü Allah Teâlâ fiilden ve emrettiği zamandan önce İsrâiloğulları'na kudret verseydi bu kudret fiilden önce yok olur ve dolayısıyla fiil kudretsiz meydana gelmiş bulunurdu, zira Mut'tezile'nin görüşlerinden biri de araz olan] kudretin iki zaman dilimi içinde devam etmeyip yok olması şeklindedir. Şu halde kudretin, fiilin meydana geliş sırasında vücut bulup ondan önce veya sonra değil tam fiil ile birlikte ortaya çıktığı kanıtlanmıştır. Bir de kudrete “fiilin kudreti” denilmiştir, şayet fiilden önce bulunsaydı kendisine nisbet edilmesinin bir anlamı kalmazdı. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bu hususta hareket noktası şudur ki Allah Teâlâ verdiğimiz talimata bütün gücünüzle sarılın, buyurmuştur. Bilindiği üzere “almak, sarılmak” buna ait (fiili) kudretle mümkün olur. Burada iki istidlâl şekli söz konusudur. Birincisi “alma-sarılma”ya ait “terketmek”ten ayrı bir kudret vardır”, İkincisi, Allah Teâlâ “kudretle alma”yı (bütün güçle sarılmayı) zikretmiştir; kudret fiil ile birlikte bulunmadığı takdirde fiilin bu kudretle gerçekleşmesi imkân dahiline girmez. Görülmez mi ki fiilin gerçekleşmesine ait kudret o fiilden birkaç zaman dilimi uzak kaldığı takdirde gerçekleşmemektedir; kudretin fiilinden bir tek zaman dilimi bile uzak kalması da aynı neticeyi doğurur. Muhtevasını daima hatırlayın. Birkaç şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki üzkürü unutmayın, mâfihi onda bulunan ilâhi emir ve yasağı; bunları kâle aamamazlık etmeyin. Belki mâsiyet ve günahlardan sakınmış olursunuz. Ayrıca Tevrat'ta bulunan tevhid ve imanı unutmayın ki şirkten ve küfürden sakınabilesiniz, yahut içerdiği hüküm ve şeriatları veya mükâfat-ceza, vaad ve tehditleri (vaid) unutmayın. Bu yorumların hepsi aynı noktada toplanır.

Bakara 2:64

Fakat çok geçmeden sözünüzden döndünüz. Yani ahdi kabul ettikten sonra. Bu beyan İsrâiloğulları'nın, Hz. Müsâ'nın ilâhi mesajı getirmesinden önce Allah'ın ahdini benimsediklerini göstermektedir. Müsâ mesajı getirip de ondaki zorluk ve meşakkati görünce onu benimsemeyip içerdiği hüküm ve şeriatlarıyla amel etmemişler, nihayet Tür dağının tepelerine yükseltilmesi suretiyle tehdit edilince kabule mecbur kalmışlardır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Eğer Allah'ın lütuf ve merhameti yetişmeseydi elbette hüsrana uğra[EЙ yanlardan olurdunuz. Denildi ki Allah'ın size olan lütfu İslâm, merhameti de Kur'ândır. Yine denildi ki Allah'ın size olan lütfu Muhammed'dir (s.a.). O size de peygamber olarak gönderilmiştir, tâ ki uzun zaman Allah elçilerinden mahrum, din ve amelden uzak yaşadıktan sonra sizi bir araya getirip uzlaştırsın ve Allah'ın hak dinine davet etsin. Allah'ın size olan lütfunun bir mânası da şöyle olabilir: Cenâb-ı Hak atalarınızı cezalandırmayı terkedip Tür dağını üzerlerine yıkmamıştır, aksi takdirde siz üreyip bugüne gelemezdiniz. Bir de şöyle denildi: Allah'ın size olanlütfu, yani O, İsrâiloğulları'na Tevrat'ı göndermiş ve onu kabul etmelerini sağlamıştır. Aksi takdirde siz -ey İsrâiloğullarıhüsrana uğrayanlardan olurdunuz. Bu yorumların hepsi birbirine yakındır.

Bakara 2:65

(Hz. Muhammed'in Nübüvveti İçinizden cumartesi günü saygınlığını çiğneyenleri pekâlâ bilmektesiniz. Bu ilâhi beyanda Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin risâletinin ispatı vardır. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Muhammed'in (s.a.) içinizden cumartesi günü saygınlığını çiğneyenlerden ve onlara ne muamelede bulunulduğundan haberdar olmadığını pekâlâ bilmektesiniz. Ama o, bu olayı sonraları bilmiştir; demek ki onun bilgi sahibi olması aziz ve celil olan Allah sayesinde imkân dahiline girmiştir. Çünkü o, sizin kitabınızı okumamış, bunu bilenlerden birine de gidip gelmemiştir. Evet Muhammed (s.a.) aziz ve celil olan Allah sayesinde bundan haberdar olarak bilgi edinmiştir. İşte bu husus onun size de Allah elçisi olarak gönderildiğini kanıtlamaktadır. İçinizden cumartesi günü saygınlığını çiğneyenleri pekâlâ bilmektesiniz. İşte biz onlara, “Aşağılık maymunlar gibi olun” dedik. Yani cumartesi avlanmak suretiyle o günün saygınlığını çiğneyenlerin başına gelen felâketi bilmektesiniz. Bir de siz, “Biz Allah'ın oğulları ve sevdikleriyiz”?, yani Allah elçilerinin oğulları ve sevdikleriyiz, diyordunuz. Gerçek dediğiniz gibi olsaydı Cenâb-ı Hak onları, yaratıklarının en çirkini ve en tiksinileni olan maymunlara çevirmezdi, zira böyle birmuamele dostlara ve oğullara uygulanmaz. Buradaki hitabın İsrâiloğulları'nın uyarılması konumunda bulunması da mümkündür, bu uyarının hedefi onların Hz. Muhammed'i (s.a.) yalanlamalarına ve emrine karşı çıkmamalarına yönelik olur; çünkü bu takdirde Hz. Müsâ'ya karşı sergiledikleri aynı tavır sebebiyle atalarının başına gelen felâket bunların da başına gelebilir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. [Yahudilerin Maymuna Dönüştürülmesi -Mesh 620] Cumartesi günü avlanmanın yasak edilişinin sebebi -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyle açıklanmıştır: Müsâ aleyhisselâm haftanın bir gününü Allah için ayırmak, o günü O'na itaat ve ibadetle geçirmek istemişti ki bu cuma günüydü. Fakat İsrâiloğulları onun emrine muhalefet etmiş ve “Onu cumartesi olarak belirleyelim, çünkü cumartesi iş yapmamaya tahsis edilmiştir” demişlerdi. Bunun sonucu olarak o gün avlanmak yasaklanmıştı. Ne var ki avlananlar olmuş, bu fiillerinin cezası olarak da maymuna dönüştürülmüştür. Şu ilâhi beyanın yorumu bu anlayışa bağlı olarak yapılmıştır: “Cumartesi tatili onda ihtilâf edenlere farz kılınmıştır”, yani cuma günü hakkında ihtilâf edenlere, “Allah hakkında ihtilâf edenlere” de denilmiştir. Aşağılık maymunlar (gibi) olun. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı âlimler aşağılık maymunlar olun, insan türüne özgü özelliklerin ortadan kalkması şeklinde asli yapı açısından, demiştir. Şöyle de denilmiştir: Cumartesi saygınlığını çiğneyenlerin temel yapısı maymunların temel yapısına dönüştürülmekle birlikte anlama ve düşünmeden ibaret insani özellikleri korunmuştur. Anlatıldığına göre kendilerini o gün içinde avlanmaktan alıkoymaya çalışan ırktaşları yanlarına gelmiş ve “Size bu fiili yasaklamış ve uyarmamış mıydık?” demişler, onlar da göz yaşları yanaklarını ıslatmış vaziyette “evet” işaretinde bulunmuşlardır. Eğer dönüştürme bütün insani özelliklerin ortadan kalkması şeklinde olsaydı söyleneni anlamaz ve mâruz kaldıkları felâkete üzülmezlerdi, çünkü her türün ferdi Allah'ın kendisine biçtiği fıtrattan memnun ve sevinçlidir. Bir de Allah Teâlâ'nın sözü edilen kimseleri maymunlara dönüştürmesinin sebebi dini gerçekleri yalanlamadaki inatları ve Allah'a karşı gösterdikleri cürettir. Cenâb-ı Hak onların bazı insani özelliklerini sürdürmüştür ki olan biteni anlasınlar ve kendilerini Allah'ın en çirkin ve en tiksinilen yaratığı olarak görsünler. Bu ilâhi beyanda Mu'tezile'ye yönelik reddiye vardır. Onların anlayışına göre Allah'ın yaratıkları içinde çirkin (kabih) olan yoktur”. Mahlükat içinde çirkin niteliği taşıyanlar bulunmasaydı, Allah'ın cumartesi suçlularının bedenlerini insan suretinden çıkarıp en çirkin şekle dönüştürmesinin anlamı kalmazdı; bu dönüştürmenin amacı da O'nun emrine karşı çıkıp yasağını çiğnemeleri yüzünden çarptırıldıkları cezanın sonucunu kendi yapılarında görmeleriydi. 133 Aşağılık (maymunlar). Hâsi' kelimesinin aşağılık, zelil veya baid (tabii ve güzel olandan uzak) mânalarına geldiği ifade edilmiştir. Bunların hepsi aynı noktada birleşir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

Bakara 2:66

Ve bu olayı bir ibret yaptık. Denildi ki birinci kelimeye eklenen “hâ” zamiri cumartesi suçlularının bulunduğu “karye” (kasaba) kelimesinin yerini tutar. Önündeki insanlara, yani kasaba halkından; arkasındaki insanlara, yani etrafındaki. Yine denildi ki hâ zamiri karyeye gider; önündeki, arkadaki, karyeler demektir. Bir de şöyle denildi: Allah hâ zamiri ile cezâ ve musibeti, önündekiler ile geçmiş günahları, arkadakiler ile de geride kalanları kastetmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

Bakara 2:67

7. a da hatırlayın ki Müsâ kendi kavmine, “Allah bir sığır e) nizi e a demişti. Onlar, “Bizimle alay mı ediyorsun?” diye mukabelede bulunmuş, Müsâ da şöyle cevap vermiştir: “Cahillerden biri olmaktan Allaha sığınırım! Şunu da hatırlayın ki Müsâ kendi kavmine, “Allah bir sığır kesmenizi emrediyor” demişti. Denildi ki İsrâiloğulları'nda bir adam öldürülmüş ve başkasının kapısının önüne bırakılmıştı. Bu sebeple onlar tartışmaya girip farklı suçlamalarda bulunmuşlardı. Nihayet Cenâb-ı Hak nebisi Müsâ aleyhisselâma ilgililerin bir sığır kesmelerini emretmiş, o da kavmine Allah bir sığır kesmenizi emrediyor demiş ve onun bir parçasıyla öldürülen adama vurun ki dirilsin ve katilin kim olduğunu söylesin, diye ilâve etmişti. Onlar, “Bizimle alay mı ediyorsun?” diye mukabelede bulununca Müsâ şöyle cevap vermişti: “Cahillerden biri olmaktan Allah'a sığınırım!” Bazılarına göre İsrâiloğulları bu sözleriyle küfre girmişlerdir, çinkü Müsâ'yı alay eden biri olarak nitelemişlerdi, resüllerden birini alaycı diye niteleyen kimse küfre girmiş olur. Görmez misin ki onlar son merhalede, “İşte şimdi gerçeği anlattın!” demiştir. Bu da Müsâ'nın onlara daha önce söylediklerinin kendilerince gerçek olmadığını gösterir. Ancak ileri sürülen bu iddianın ilmi bir değeri bulunmayıp söyledikleri şey ihtimal dahilinde değildir?. İsrâiloğulları'nın, “Bizimle alay mı ediyorsun?” şeklindeki sözü cezalandırma anlamına yorumlanır. Onlar sanki şöyle demişlerdir: Daha önceki itaatsizlik ve muhalefetimiz yüzünden bizi bununla cezalandırıyor musun? Çünkü onlar Müsâ'nın Allah katından aldığı şeyleri emrettiğini bilmiyorlardı. Bu ve benzeri ifadelerin, vuku bulan bir davranışa karşılık cezalandırma anlamında sarfedilmesi mümkündür. Nitekim önceki bir âyette istihzâ, muhâdaa ve mekr kavramlarının cezalandırma mânasında kullanılmasının câiz olduğunu belirtmiştik”. Hz. Nuh'un, “Şunu iyi bilin ki siz nasıl bizimle alay ediyorsanız biz de aynı şekilde sizinle alay edeceğiz””! şeklinde kavmine yönelik sözü de aynı mahiyettedir, yani benzer karşı davranış. İşte biraz önceki mesele de bunun gibidir. İnsanlar arasındaki istihzâya gelince, o bir cehalet ürünüdür. Kişiler kendi durumlarından habersiz oldukları için birbirleriyle alay ederler. Çünkü asli madde, yaratılış, organların düzenlenmesi ve fizik şeklin verilmesi açısından insanların hepsi eşit konumdadır. Görmez misin ki Hz. Müsâ, kavminin alay değerlendirmesine cehalet kavramını kullanarak cevap vermiş ve câhillerden biri olmaktan Allah'a sığınırım demiştir. Bu anlatılanlar insanlar arasındaki istihzânın bilgisizliğe dayandığını kanıtlamaktadır”? Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Bazıları, muhatabın kulağına ilk çarptığı zaman hitabın umum ifade ettiği şeklindeki görüşün doğruluğuna bu âyet-i kerime ile istidlâl etmek istemiştir, çünkü Allah Teâlâ İsrâiloğulları'na bir sığır kesmelerini emretmiş, ancak onun keyfiyet ve mahiyetini hitap sırasında değil, araştırıp sorma eylemlerinden sonra açıklamıştır. Bu ise hitabın umum ifade ettiğini göstermektedir. Görmez misin ki haberde, “İsrâiloğulları en basit bir sığırı kesmiş olsalardı kâfi gelecekti, ne var ki onlar kendilerine zorluk çıkarmış, Allah da işlerini zorlaştırmıştır”?9? denilmiştir. Fakat sözü edilen bakış açısını isabetli görmemek gerekir, çünkü burada verdiği bir emirde Allah için sonradan bir şeyin zuhur etmesi ve hükmünde düzeltmenin gerekmesi gibi bir sonucu O'na nisbet etmek bahis konusudur ki küfür niteliği taşır, böylesini peygamberlerden birinin söylemesi şöyle dursun sıradan bir müslümanın bile dile getirmesi düşünülemez. Bu tarz bir istidlâlin izahı şudur ki Müsâ aleyhisselâm birkaç defa, “Allah şöyle buyuruyor” demiştir. Eğer ilk söylediği ikincisinden başka bir şey idiyse başlangıçta umum statüsünde söylediğini sonra -daha önce murad etmediği biçimde- tefsir etmiş demektir. İşte bedânın mahiyeti budur, hatta bu, ilkin söylerken murad ettiği şeyden rücü edip sonradan onu başka şekilde açıklamaktır”. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimedeki hitabın husus ifade ettiginin iki delili bulunmaktadır. Birincisi zahir statüsünde gelen her âyet önce umum durumunda bulunur, sonra onu tahsis eden beyan gelir. İkincisi önce emrin, sonra ona ait beyanın gelmesi mümkün olup bunu normal görmelidir. Biraz önce anlattığımız gibi âyet, hedefi bu olduğu kabul edilerek önce umuma hamledilir, sonra da husus gerçekleşirse ilâhi hüküm ve şeriatlarda bedâ ve sonradan farkına varma durumu ortaya çıkar ki bu, geleceği ve nihai oluşumları bilmeyenin halidir. Cenâb-ı Hak böyle şeylerden münezzehtir. İsrâiloğulları'nın, Hz. Müsâdan, kendileri için Rabb'ine dua edip kesilecek sığırın mahiyetini açıklamasını talep etmelerinin mâna ve hikmeti, Allah'ın, sözü edilen sığırı mücize statüsünde murad etmesidir. Bu sebeple onların zihninde her sığırın mücizeye elverişli olmayacağı düşüncesi doğdu. Bundan dolayı olmalıdır ki İsrâiloğulları bu açıklamayı Hz. Müsâ'nın kendisinden istememiştir, zira mücizelere vâkıf olan sadece Allah Teâlâ'dır. Başka bir deyişle sanki “aranan sığır ilkin söylediğimizin ta kendisidir” denilmektedir. Konuyla ilgili ilk beyanda ilâhi irade sonucu verecek bu sığıra yönelik olmuş ve başlangıçta verilen kesilme emri nihai olarak durumun karar kıldığı hayvana yönelikti. İsrâiloğulları'nın kesilecek hayvanın vasıflarını sorup araştırmakla emredilmesi Allah'ın murad ettiğine ulaşmaları hikmetine bağlıydı, yoksa onların talebi üzerine Allah'ın yeni bir karar vermesi şeklinde değildi. amel etmenin mümkün olduğu umum hakkında deriz ki onunla amel etmek vâcip ise de [Ömrün Artması] Nitekim, “Hısım akraba ile ilişkiyi sürdürme ömrün artmasına vesile olur” meâlinde rivayet edilen haber de aynı çizgi üzerinde seyreder. Yani Cenâb-ı Hak kulunun sıla-i rahimde bulunacağını bildiği için ömrünü, bu davranışta bulunmamış olsaydı ilâhi ilminde belirlenen ömürden daha fazla yapar, demektir. Burada durum şöyle değildir ki Allah, kişinin ömrünü belirli bir sınırda belirlemiş olsun, sıla-i rahimde bulunduğu takdirde ise onu arttırsın. Yine durum Muttezile'nin iddia ettiği gibi de değildir: Allah Teâlâ herkes için iki ecel belirler. Kul sıla-i rahimde bulunursa onun hayatına uzun ömrün bitiminde son verir, bulunmazsa ilk süresinde hayatını nihayete erdirir. Muttezile'nin bu tasviri geleceği bilmeyenin davranışıdır. Geleceği bilen için ise mümkün değildir, çünkü bu, sonradan farkına varmak bedâ-büdüv ve önceki durumdan dönüş yapmaktır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimeye dayanarak maktülün velilerinin sözüne itibar edilebileceğini söyleyen kimse birkaç yönden hataya düşmüştür”, Birincisi, maktülün -konuşabildiği takdirde- “Beni falan öldürdü” şeklindeki beyanı, gerek miras hakkından mahrum edilme, gerekse diyet ödettirme konusunda kabul edilmez (aynı şekilde onu temsil eden velisinden de kabul edilmez]. İkincisi Hz. Müsâ dönemindeki olay İsrâiloğulları'na gösterilen büyük bir mücize olup başkaları için geçerli değildir. Üçüncüsü, Müsâ dönemindeki maktülün velileri -ölü canlandırılmadan önce- belli kişilerin kâtil olduğunu iddia ediyordu. Şayet sözlerinin dikkate alınma hakları bulunsaydı Kur'ânda bahis konusu edilen mücizeye gerek kalmazdı. Dördüncüsü, ölünün beyanını kabul etmek velininkinden önce gelir, çünkü veli yapacağı beyanla faydalanır, ölü ise söyleyeceği sözle herhangi bir fayda sağlayamaz. Maktülün sözü bizim şeriatımızda kabul edilmez, velisi de aynı durumdadır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Diğer hayvanları değil de sığırı mücize vesilesi kılmanın hikmeti iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, rivayet edildiğine göre anne babasına karşı vefakârlık, iyilik ve şefkatle davranan bir adam vardı, onun âyetlerde anlatılan nitelik ve benzerlikte bir sığırı bulunuyordu. Aziz ve celil olan Allah, anne-babasına karşı sergilediği davranışın mükâfatını dünyada vermeyi murad etmişti”. İkincisi, olaya konu teşkil eden İsrâiloğulları, önceleri sığır ve buzağılara tapıyor ve bunun sevgisi, “Kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu” âyetinde ifade edildiği gibi gönüllerine yerleştirilmişti. Sonraları tövbe edip Allah'a ibadet ve itaate dönüş yaptılar. Cenâb-ı Hak sevdikleri hayvanı kurban etmeleri suretiyle kendilerini imtihana tâbi tutmayı istedi; bunun da amacı tövbelerinin samimiyeti, gönüllerindeki sığır ve buzağı sevgisinin kökünden silinmesinin ortaya çıkmasıydı. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. --- Dipnotlar: 39 Semerkandi şöyle demektedir: “İsrâiloğulları tevhid ilkesini benimsemiş ve Hz. Müsâ'nın risâletini kabul etmişti. Bu sebeple sarfettikleri sözleri imkân nisbetinde küfre götürmeyecek biçimde yorumlamak gerekir. Her müslümanın söylediği sözde de yapılması gereken 350 bk. el-Bakara 2/15 tefsiri. 352 Geniş bilgi için bk. Şerhu't-Te'vilât, vr. 31a. 33 o Mücâhid'in, “İsrâiloğulları herhangi bir sığırı kesmiş olsalardı kâfi gelecekti” dediği rivayet edilmiştir. İbn Cüreyc de Resülullah'ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “İsrâiloğulları basit bir sığır kesmekle emrolunmuştu. Fakat kendilerini zora sevkedince Allah da işlerini zorlaştırmıştır. Allah'a yemin ederim ki onlar ‘inşallah’ demeselerdi sığırın mahiyeti ebediyen kendilerine açıklanmayacaktı” Ancak İbn Cüreyc'in zikrettiği bu rivayet mürsel olup delil niteliği taşımaz. İbn Kesir de benzer bir rivayete yer vermiş ve bu hadisin nakledilen şekliyle, “garib” niteliği taşıdığını belirtmiştir (bk. Taberi, Câmi'u”l-beyan, I, 348; İbn Kesir, kesinlik bulunmadığından onun umum veya husus ifade ettiğine itikad edilemez. Muhtemel statüsündeki bir nasla ağırlık bastığı takdirde (tereccuh) amel edilir, fakat kesin olmayan bu şeyi Allah'a isnad etme durumuna düşmemek için iki taraftan birine yakın derecesinde hükmedilmez. Bir de yakın derecesinde hükmediş, umumun ilkin zâhiri şekliyle Allah tarafından murad edildiği, sonra da -ilk kabulden sonra ve aradan yeter derecede zaman geçmeden- bir kayıtla nitelendirilerek tekrar murad-ı ilâhi olduğu gibi bir neticeye götürür. Bu durumda sözü edilen nasla amel etmek Allahı Teâlâ için bedâ ve önceki emirden dönüş şeklinde bir sonuç doğurur. Bu ise ileriyi bilmeyenin fiilidir. Bununla birlikte aradan yeter derecede zaman geçtiği (terâhi) takdirde beyan değil, neshin vuku bulması mümkündür, beyan olmasa da. Sonuç olarak umun derecesinde bir nassın nüzülünün hemen başlangıcında, onun umumiliğine kesin çerçevesinde hükmetmenin câiz olmayacağı anlaşılmıştır”. 55 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 190; Buhâri, “Edeb”, 11; Ebü Dâvüd, “Zekât”, 45. 356 “İddia sahibine göre Allah, maktülün diriltildikten sonraki sözünün kabul edilmesine hükmetmiştir. Veli de maktülün temsilcisi olup sözünün kabul edilmesi gerekmektedir”

Bakara 2:68

68. “Peki, bizim adımıza Rabb'ine dua et de sığırın nasıl olacağını açıklasın!” dediler. Müsâ, Allah diyor ki, “O ne çok yaşlı ne de çok genç, ikisi arasında bir inektir. Size emredileni hemen yapın' dedi.” Ne çok yaşlı, yaşlı değildir; ne de çok genç, genç de değildir. İkisi arasında, ne genç ne yaşlı. Şöyle de denilmiştir: Lâ fârıd, biraz önce değindiğimiz üzere yaşlı değil; ve lâ bikr, çokça doğurmuş da değil; avânun beyne zâlik, yani bir veya iki defa doğurmuştur.

Bakara 2:69

Safra, denildi ki koyuluğu sebebiyle siyaha çalan sarı demektir. Yine denildi ki safra bilinen sarı renktir. Parlak tüylü fakı!, kusursuz; bakanlara zevk verir tesürru, yani görenleri hayran bırakır. Şöyle de denildi: Fâkı'un levnuhâ, tırnakları ve boynuzları sarı. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

Bakara 2:70

İnşallah istenen sığırı bulmayı başarırız. İsrâiloğulları kaba anlayışları ve kıt akıllarına rağmen Muttezile'ye nisbetle Allah'ı daha iyi tanıyor ve daha ileri derecede bir tevhid anlayışına sahip bulunuyordu. Çünkü onlar, “Allah dilerse doğruyu bulmuş olacağız” dediler. Mu'tezile ise, “Allah kâfirlerin de hidâyete ermelerini dilemiş, fakat kendileri hidâyeti benimsememeyi murad etmiştir” demektedir. Onların deyişine göre kâfirlerin iradesi Allah'ın iradesine üstün gelmiştir. Söz söylerken aşırı gitmekten, dini konularda bilgisiz ve kaba davranmaktan Allah'a sığınırız.

Bakara 2:71

Ne toprağı sürmek için çifte koşulan. Denildi ki çalışma faktörü ona boyun eğdirememiş, yani toprak sürülmesine koşulmamış ve ekin sulamasında kullanılmamış. Şöyle de denildi: Ne toprağı sürmek için çifte koşulan, yani Ama nerede ise başaramayacaklardı. Birkaç şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki nerede ise yapmayacaklardı, kâtilin meydana çıkıp rezil olmaları yüzünden. Yahut da nerede ise başaramayacaklardı, fiyatı yüksek olduğundan. Birinci yorum daha münasip görünmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Şöyle de denildi: İsrâiloğulları kesilecek sığırın mahiyetini ve niteliklerini sorma konusunda ileri derecede bir titizlik göstermişlerdir. Bir konuda ileri derecede titiz davranmak bazan oyalama ve onu yerine getirmeme hedefine yönelik olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. “Allah bir sığır kesmenizi emrediyor” meâlindeki âyet-i kerimede, sığır eti yemeyeceğine dair yemin edip de öküz eti yiyen kimsenin yemininin bozulduğu şeklinde Ebü Hanife ile mensuplarına (Hanefiler) nisbet edilen görüşün delili vardır; çünkü Allah Teâlâ önce “bakara”yı (sığır, inek) zikretmiş, sonra bununla öküzü murad ettiğini ne toprağı sürmek için çifte koşulan, buyurmak suretiyle açıklamıştır. Toprağı sürüp ekini sulayan inek değil, öküzdür. Bunun içindir ki cevap sadedindeki ilâhi beyan biraz önce söylediğimiz gibi olmuştur. Ancak o dönemin insanları -zamanımızdakilerin öküzle çift sürmelerine mukabil- inekle çift koşuyor idiyse âyette zikrettiğimiz meselede herhangi bir dayanak bulunmaz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

Bakara 2:72

Bu âyette -her ne kadar umum konumunda bulunduysa da- ilâhi kastın husus olduğunun delili vardır. Şöyle ki aziz ve celil olan Allah öldürmüştünüz buyurmuş, halbuki o adamı bir kişi öldürmüştü. Yine O, Allah gizlemeye çalıştığınız hususu ortaya çıkaracaktır, demiş, oysaki cinayeti tek kişi olan kâtil gizlemişti. Bundan dolayıdır ki biz, “Âyeti umum lafzının kullanılmasıyla umuma veya husus lafzının kullanılmasıyla hususa hamletmeyip, delil ve burhanın bulunmasına bağlı olarak hüküm veririz” dedik. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

Bakara 2:73

Bunun üzerine, “Öldürülen adama kesilen sığırın bir parçasıyla dedik. Denildi ki hayvanın sağ butuyla. Fakat bu, Allah'tan bir nakil gelmeden bilinemez, ancak kitaptaki bilgiye göre sığırın bir parçasıyla denebilir. İşte Allah bunun gibi ölüleri diriltir. Yani sığırın bir parçasının ölüye vurulması örneğinde olduğu gibi Allah insanların tasavvur edemeyecekleri yöntemle ölüleri diriltir. “Rüzgârları gönderip de bulutu harekete getirmesini sağlayan Allah'tır. Biz onu ölü bir bölgeye göndeririz de ölümünden sonra toprağı canlandırırız. Ölülerin diriltilmesi de buna benzemektedir” meâlindeki ilâhi beyan da bunun gibidir. Cenâb-ı Hak ölü durumunda bulunan toprağa gökten indirilen su ile hayat verdiği gibi insanların tahmin ve tasavvur edemeyeceği bir yöntemle ölüleri de diriltip tekrar hayata kavuşturur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Allah Teâlâ'nın İsrâiloğulları'ndan öldürülen kişinin diriltmesinin bir sebebi de onların kıyâmet günü insanların diriltilmesi gerçeğini tam olarak kabul edememiş bulunmalarıdır, denebilir. Aziz ve celil olan Allah, tam kanaat getirip kararlılık kazanmaları ve bu alanda zikzak çizmemeleri için öldürülen kişiyi nasıl hayata kavuşturduğunu kendilerine göstermiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Ve âyetlerini gösterir. Birliğinin kanıtlarını gösterir, ölüleri diriltip ikinci hayata kavuşturmanın âyetlerini gösterir, sizden öncekilerde olduğu gibi muhtaç olduğunuz âyetleri size gösterir gibi mânalar verilebileceği gibi şöyle bir yorum yapmak damümkündür: Size âyetlerini gösterir, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin mücizelerini; çünkü o gaybdan haber vermiştir. Risâlet alâmetlerinin en belirgini gaybdan haber vermek ve olan biteni, kendinden icat etme yönteminin ulaşamayacağını bildirecek tarzda haber vermektir. Bu durumda muhataplar haber veren zatın, bilgilerini Allah'tan aldığına hükmederler; zira Hz. Peygamber'in yazı yazdığı veya bir bilenin yanına gidip geldiği kaydedilmemiştir. Şu da var ki Resülullah'ın haber verdiği hususlar öncekilerden aktarmak suretiyle gerçekleştirilmiş bulunsaydı münkirlerden her biri, onun naklettiklerine ilâve ve eksiltmeler yapabilirdi. Ne var ki Allah Teâlâ, aslında Hz. Muhammed'in hak peygamber olduğunu bilen o kimseleri -ilâhi gazabın üzerlerine inmesine lütfu keremiyle razı olmadığından- bundan alıkoymuştur. Düşünüp anlayasınız diye. Birliğinin kanıtlarını anlamanız ve ölüleri tekrar hayata kavuşturmaya kâdir olduğunun bilincine ulaşmanız için.

Bakara 2:74

Fakat bütün bunlardan sonra kalpleriniz katılaştı, artık onlar taş gibidir, hatta ondan da serttir. Allah Teâlâ İsrâiloğulları'nın kalplerini taş temsiliyle anlatmış, onları katılık ve aşırı derecede sertlikleri açısından taşa benzetmiş, hatta ondan da sert olduğunu söylemiştir. Çünkü taşın öylesi vardır ki sertliği, katılığı, anlama ve düşünme vasıtalarından yoksun oluşu ve başkalarına söz anlatma yeteneğinden mahrum bulunuşuna rağmen Allah'a boyun eğip korkusundan parçalanır, şu âyet-i kerimelerde işaret edildiği üzere: “Biz bu Kur'ân'ı bir dağa indirmiş olsaydık onu Allah korkusundan paramparça olmuş görürdün”, O, “Rabb'i o dağa tecelli edince onu paramparça haline getirdi”. Kâfirin kalbine gelince, anlama ve düşünme vasıtalarının mevcudiyetine ve benimseme yeteneğinin enginliğine rağmen yumuşayıp Rabb'ine boyun eğmez. Yine aziz ve celil olan Allah, kıyâmetin kopuş dehşetinin karşısında dağların yumuşayıp boyun eğeceğini, “Dağların atılmış renkli yüne benzeyeceği meâlindeki beyanıyla haber vermiştir. Kâfirin kalbi ise ebediyen yumuşamaz. Bir de şöyle söylenebilir: Aziz ve celil olan Allah sert ve katı oluşlarına rağmen taştan oluşan dağlarda yaratıklar için faydalanma vesileleri yaratmıştır, öyle ki dağdan nehirler çıkar, sular fışkırır. Kâfirin kalbi ise imkân ve yeteneklerine rağmen kimseye fayda sağlamaz. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Kâfirlerin kalplerinin, demir ve tunç gibi diğer sert cisimlere değil de taşlara benzetilmesinin hikmetine gelince -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- ateş demiri yumuşatır, tuncu da, hatta ikisinden de kap kaçak yapılır. Taşı ise ne ateş ne de başka bir şey yumuşatabilir. Bundan dolayı kâfirin kalbi taşa benzetilmiştir. Bu ilâhi beyan -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- Cenâb-ı Hakk'ın iman etmeyeceğini bildiği zümreler hakkındadır. Şunu da bilin ki Allah yaptığınız hiçbir şeyden habersiz değildir, bu ilâhi beyan muhataplarına yönelik en ileri derecede bir tahdit ve öğüt özelliği taşımaktadır, yaptıklarını bildiğini kendilerine hatırlatması yoluyla.

Bakara 2:75

Onların siz müminlere inanacaklarını mı sanıyorsunuz? Denildi ki âyet umuma hitap eder gibi görünüyorsa da kastedilen husus olup o da Resülullah'tır (s.a.). Tefsir ehlinin çoğu bu kanaattedir. Bir de şöyle denildi: Umüma hitap şeklini taşıyan bu âyetin hedefi Hz. Peygamber ve ashabından oluşmak üzere yine umumdur. Âyet, söz konusu ettiği kimselerin iman edeceğine ümit bağlanılmamasını talep etme konumunda olup sanki Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: Onların imanına ümit bağlamayın, tıpkı şu âyetlerdeki üslüpta olduğu gibi: “Resülüm! Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimseyi, ateşin içinde bulunan kişiyi sen mi kurtaracaksın!”“, yani kurtaramazsın; “Sağırlara sen mi işittireceksin!”5, yani işittiremezsin. Halbuki onlardan bir grup Allah'ın kelâmını işittikten sonra tahrif ediyordu. Birinin şöyle bir soru yöneltmesi mümkündür: Resülullah'tan önceki dönemlerde bulunup da Allah'ın kelâmını işittikten sonra tahrif eden zümre olayında Asr-ı saâdet'teki bazı kimselerin imanından ümit kesmeyi gerektirecek ne vardı? Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya, soruyu iki şekilde cevaplandırmak mümkündür. Birincisi Asr-ı saâdet'teki insanlar gerçekleri başkalarına bakarak benimseyen (ashâb-ı taklid) kimselerdi, nitekim, “Atalarımızı belli bir dini benimsemiş bulduk, biz de onların yoluna uymaktayız”“ meâlindeki ilâhi beyan buna işaret etmektedir. Aziz ve celil olan Allah şunu haber vermektedir ki Resülullah dönemindeki bazı muhataplar hayret veren mücizeler görseler de hiçbir zaman inanmazlar, çünkü onlar taklitçi olup kesin delil ve mücizelere ilgi göstermezler. İkincisi, bu gibiler Allahelçisi Müsâ aleyhisselâm döneminde birçok âyeti müşahede ettikleri ve hayret verici olaylarla karşılaştıkları halde Hz. Müsâ imanlarına ümit bağlamamıştır. Siz onların devamı sayılan berikilerin imanını nasıl umabilirsiniz? Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Yukarıdaki soruya farklı iki cevap daha vermek mümkündür. Birincisi, Allah Teâlâ sanki şöyle buyurmuştur: Ey Muhammed! Onların imanına ümit bağlama, çünkü onlar Allah'ın ilminde, zikrettiği kimseler gibidir. İkincisi, eskiler bunlardan daha hayırlı ve hakka daha saygılıydı. Bununla birlikte, ikna edici deliller ve iman etmeyi gerektirici kanıtlara muhatap oldukları halde inanmamışlardır. Şu halde berikilerin imanına nasıl ümit bağlarsın? Akılları erdikten sonra onu bile bile tahrif ediyorlardı, (Tevrat'ın) Allah'tan geldiğini, Müsâ'nın Allahelçisi ve hak peygamber olduğunu bildikleri halde.

Bakara 2:76

76. “Münafık yahudiler iman edenlerle karşılaştıkları zaman, “Biz de inandık’ derler. Birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise, Allah'ın size açıkladığı gerçekleri, Rabb'inizin huzurunda karşı delil olarak kullanmaları için mi onlara söylüyorsunuz, aklınızı hiç kullanmıyor musunuz?' derler.” İman edenlerle karşılaştıkları zaman. Bu ifade ile başlayan âyetin münafiklar hakkında nâzil olduğunu daha önce belirtmiştik.” Birbirleriyle baş başa kaldıklarında. İki yoruma açıktır. Münafıkların bir kısmı diğerleriyle baş başa kaldığında, “Onlara şunları şunları söyler misiniz?” derler. Veya münafıklar yahudilerle baş başa kaldıklarında. Allah'ın size açıkladığı gerçekleri onlara söyler misiniz? Denildi ki âyette geçen fetehallâhu (wl asi) ifadesi Allah'ın anlattığı veya açıkladığı ya da hükmettiği demektir. Bir de Tevrat'ta size lütfettiği mânası verilmiştir. Hepsi aynı noktada birleşir. Rabb'inizin huzurunda karşı delil olarak kullanmaları için. Yani bu adamlara itiraf etmeniz dolayısıyla. Bu ifadede “Resülullah” kelimesinin dolaylı olarak bulunduğunu söylemek de ihtimal dahilindedir. Buna göre Allah sanki şöyle buyurmuştur: “Resülullah'ın yanında ikrar edişinizi karşı delil olarak kullanmaları için” Aynı ilâhi beyanın, “Rabb'iniz hakkında fi rabbiküm karşı delil kullanmaları için” mânasına gelmesi de muhtemeldir, çünkü Araplar cer harflerini birbirinin yerine kullanırlar: Índe rabbiküm fi rabbiküm. Bir Rabb'inizin huzurunda, kıyâmet günü mânasına gelebilir. Bu durumda, “Allah nezdinde olan, yani Allah'tan size gelen şeyi karşı delil olarak kullanmaları” şeklinde mâna verilebilir. Ancak bu bağlamda birinin şöyle bir soru yöneltmesi mümkündür: “Rabb'inizin nezdinde karşı delil kullanma”yı zikretmenin ne mânası var, zaten kıyâmet gününde bu tür işler sadece O'nun nezdinde gerçekleşir ve yapılacak fikri tartışmalar sadece Allah'ın katında bulunan ile, yani O'nun katından gelen ile vuku bulur? Buna şöyle cevap verilebilir: Bu şekil gerçeği daha iyi ortaya çıkarır ve önceki ikrarlarını gizleme teşebbüsü başarılı olmaz. Bu sebepledir ki böyle bir itiraf kendilerince menedilmişti, yani münafık yahudiler yandaşlarını, müminlerin yanında İslâm dininin gerçekliğini dile getirmek ve Tevrat'ta yer alan Resülullah'ın niteliklerini söylemekten menediyorlardı. Aklınızı hiç kullanmıyor musunuz? Bu yaptığınızın sizin aleyhinizde olmak üzere onlar için bir kanıt teşkil ettiğini anlamıyor musunuz? Siz ki onun hak peygamber olduğunu itiraf etmekte, niteliklerini anlatmakta, fakat kendisine biat etmemektesiniz. “Onun hak olduğunu anlamıyor musunuz?” mânası da ihtimal dahilindedir.

Bakara 2:77

Bilmiyorlar mı ki Allah gizlediklerine de açıkladıkları her şeye de vâkıftır. Şöyle denildi: Gizlediklerine de, baş başa kalınca gizlice dile getirdikleri Muhammede (s.a.) yönelik inkâr ve yalanlamaya. Açıkladıklarına da, ashabına yönelik tasdik ve iman gösterisine de. Gizledikleri bazı nitelikleri ve Tevrat'ta yer alıp açıkladıkları diğer nitelikleri mânasının yanında şu yorum da muhtemeldir: Yahudi âlimlerinin Tevrat'ta yer alan nitelikleri ortaya çıkarmaktan gizlice menetmeleri ve münafık yahudilerinin müminlere açıkladıkları Resül-i Ekreme ait nitelikler. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

Bakara 2:78

78. “İçlerinden bazıları okuma yazması bulunmayan avam tabakası olup kitap (Tevrat) hakkında bildikleri şeyler kuruntulardan ibarettir, onlar sadece zan ve tahminde bulunabilirler.” İçlerinden bazıları okuma yazması bulunmayan avam tabakası olup bilmezler. Yani yahudilerden bazıları vardır ki Tevrat'ı okuyamaz; bunların yegâne bilgileri âlimleri ile dini liderlerinin anlattıklarından ibarettir. Ümmi yazamayan ve yazılı şeyi okuyamayan kimsedir. Fakat böylesi yazılı şeye dayanmadan ezberinden okuyabilir, Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem gibi; o, “Sen bundan önce ne bir yazı okur de elinle yazabilirdin” meâlindeki beyanın da ifade ettiği üzere yazı yazamıyor ve yazılı şeyi okuyamıyordu. Ümmi yazamayan, yazıdan veya ezberden okuyamayan kimsedir de denilmiştir. Sadece kuruntular. Âyette geçen eтaпi (pui) kelimesi İbn Abbas'ın kanaatine göre nakledilen asılsız sözlerdir. Bazılarına göre ise yalan mânasına gelir, Kisâi” ise emâniyi okuyuş mânasına almıştır, “Senden önce hiçbir resül ve nebi göndermedik ki vahiyleri okuduğunda şeytan onun okuyuşuna (ümniyye) bir şeyler katmaya kalkışmasın””! meâlindeki âyette olduğu gibi. Onlar sadece bir zanda bulunurlar. Yani onlar sadece zan içinde olup kesinliğe ulaşamazlar. Buradaki temel mâna şudur: Onlar kitap ilmine vâkıf değillerdir, kendilerinde mevcut olan sadece nefsin arzu ve şehvetleridir, “Ne sizin kuruntularınız ne de Ehi-i kitabın kuruntuları!”2 meâlindeki âyette olduğu üzere.

Bakara 2:79

Kendi elleriyle kitap yazanlar. Bu beyanda yer alan veyl kelimesi için şiddet mânası verilmiş veya cehennemdeki bir vâdinin adıdır denilmiştir. Şöyle de düşünülmüştür: Veyl üzüntü çekilip ah vah edilen her türlü olaydır, Arap, “Şu olay sebebiyle vay falanın başına gelen!” der. Elleriyle kitap yazıp. İki şekilde yorumlanabilir: Yazanlar, Hz. Muhammed'in niteliklerini Tevrat'tan silip kaldıranlar (Tevrat nüshalarını bu şekilde yazanlar). Bir de yazanlar, yani niteliklerinin aksine yazı muhtevası icat edenler. Sonra da, “Bu, Allah katındandır” derler. Bu muhtevadaki “yazım” gerçeğin aksinin kayıt ve ispatı demektir, “İşte onlar, Allah'ın imanı kalplerine yazıp tesbit ettiği kimselerdir”? beyanında olduğu gibi. Burada tesbit edilen, aslının öyle olduğu zannedilmesi için Tevrat'a eklenen ibarelerdir. 9 o Taberi, Câmi'u'-beyan,I, 375. Az bir değer karşılığında, bunun anlamını daha önce kaydetmiştik””, Elleriyle yazdıkları yüzünden vay haline, kazandıkları dünyalık yйzünden vay haline onların! Sözü edilen kimselere üç şey yüzünden üç defa teessüf edilmiştir. İlki Resülullah'ın niteliği için yeni bir metin icat ederek doğru olanı yok edip değiştirmeleri. İkincisi bu, Allah katındandır demeleri. Üçüncüsü kazandıkları dünyalık yüzünden vay haline onların, yani yeme içme imkânları ve hediyeleri.

Bakara 2:80

80. “Onlar, “Sayılı birkaç gün dışında bize cehennem ateşi dokunmayacaktır' dediler. De ki: Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah asla sözünden caymaz- yoksa O'na bilmediğiniz şeyleri mi isnat ediyorsunuz?” 81. “Öyle değil, kötülük işleyip de günahı kendisini çepeçevre kuşatan kimse... Evet, böyleleri cehennemliktir. Onlar orada ebedi kalacaklardır.” Onlar, “Sayılı birkaç gün dışında bize cehennem ateşi dokunmayacaktır” dediler. Tefsir ve kelâm ehli bu âyette zikredilen sayılı günleri İsrâiloğulları'nın buzağıya tapındıkları gün ile yorumlamakta ittifak etmiştir. Ancak iki sebeple bu, mâkul görünmemektedir. Birincisi, bu sözü söyleyenlerin kendileri buzağıya tapınmamış, o fiili ataları işlemiştir. Şu halde beyanın içeriğini beriki yahudilere hamletmek mâkul değildir. İkincisi, âyetin muhtevası buzağıya tapınan atalarına izâfe edilse yine isabetli görünmez. Zira onlar söz konusu fiilden tövbe edip dönüş yapmışlardır. Tövbeden ve Allaha ibadete dönüşten sonra buzağıya tapınma sebebiyle azap uygulaması yine isabetli degildir, nitekim, “Küfür ve inkâr yolunu tutanlara söyle: Vazgeçerlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”” meâlindeki âyet bunu ifade etmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Şu halde “sayılı birkaç gün” İsrâiloğulları'nın ömürlerinde Allah'a âsi oldukları günlerle yorumlanmalıdır. Onların böyle demelerinin sebebi azaplandırmanın isyan ve günahın kapladığı zaman kadar süreceğini zannetmeleri veya cehennemde ebedi kalmayı kabul etmemeleri yahut da kendilerini, Allah'ın onlar adına haber verdiği gibi görmeleriydi: “Cennete yahudi veya hıristiyan olandan başkası girmeyecektir”, “Biz Allah'ın oğulları ve sevdikleriyiz”?”. Onlar şöyle demektedir: Biz sonsuza kadar azaba mâruz bırakılmayız, sadece babanın oğluna yahut sevenin sevdiğine uyguladığı disiplin gibi muamele görürüz; böylesi oğlunu veya sevdiğini kısa bir süre cezalandırır, sonra ondan razı olup cennete koyar. 167 Ne var ki küfrün cezası ebedi olup cehennemde kalış belli bir vakte bağlı değildir, benzer şekilde imanın da mükâfatı ebedi olup belli bir zamanla mukayyet değildir. Çünkü bir dini benimseyen kimse muayyen bir süre için değil, ona ebedi olarak inanıp bağlanır. Buna paralel olarak ceza veya mükâfatı da süresiz ve ebedi olur. Buna mukabil müslümanlardan birinin nefsâni arzuların baskısı altında işlediği günah zamana bağlı olup kişi tarafından terkedilir. Böylesi cezaya çarptırılırsa işlediği günahın süresi kadar olur, çünkü o, günah fiilini ebediyet kaydıyla işlemiş değildir. Bu sebeple inanca ve fiile dayalı günahlar statü bakımından farklılık arzetmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. De ki: “Allah katından bir söz mü aldınız, ki Allah asla sözünden caymaz. Şöyle bir yorum yapılabilir: Sonsuz olarak değil de sayılı günler süresince azap edileceğinize dair Allah'tan bir haber mi aldınız? Şayet böyle bir şey varsa şüphe yok ki O, sözünden caymaz. İkincisi, Allah katından bir söz mü aldınız? Yani Allah katında, mukabilinde size cenneti vaad ettiği sâlih amelleriniz mi var? Şüphesiz Allah sözünden caymaz. Ama siz bunların hiçbirine sahip değilsiniz: Size azap uygulamayacağına dair ne Allah'tan gelen bir haber var ne de mukabilinde cennet vaad ettiği sâlih amelleriniz. Yoksa bilmediğiniz şeyleri mi Allah'a isnat ediyorsunuz? [Öyle değil, kötülük işleyip de günahı kendisini çepeçevre kuşatan kimse... Evet, böyleleri cehennemliktir. Onlar orada ebedi kalacaklardır). Bu ifade aziz ve celil olan Allah tarafından, söyledikleri söz sebebiyle İsrâiloğulları'na yönelik bir yalanlamadır. Bir bakıma Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Siz bilmediğiniz şeyleri Allah'a isnat ediyorsunuz. Görmez misin ki O, şöyle demiştir: “Öyle değil, kötülük işleyip de günahı kendisini çepeçevre kuşatan kimse”, Cenâb-ı Hak şunu kasteder: Kötülük işleyip de, yani Allah'a ortak koşup da, günahı kendisini çepeçevre kuşatan kimse, şirk günahıyla ölen kimse. Evet, böyleleri cehennemliktir. Onlar orada ebedi kalacaklardır, orada ölmezler ve içinden çıkarılmazlar. Kendisini kuşatan, kalbini kuşatan diye açıklanmıştır. A sh MELİ DİĞİ ASIL

Bakara 2:81

80. “Onlar, “Sayılı birkaç gün dışında bize cehennem ateşi dokunmayacaktır' dediler. De ki: Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah asla sözünden caymaz- yoksa O'na bilmediğiniz şeyleri mi isnat ediyorsunuz?” 81. “Öyle değil, kötülük işleyip de günahı kendisini çepeçevre kuşatan kimse... Evet, böyleleri cehennemliktir. Onlar orada ebedi kalacaklardır.” Onlar, “Sayılı birkaç gün dışında bize cehennem ateşi dokunmayacaktır” dediler. Tefsir ve kelâm ehli bu âyette zikredilen sayılı günleri İsrâiloğulları'nın buzağıya tapındıkları gün ile yorumlamakta ittifak etmiştir. Ancak iki sebeple bu, mâkul görünmemektedir. Birincisi, bu sözü söyleyenlerin kendileri buzağıya tapınmamış, o fiili ataları işlemiştir. Şu halde beyanın içeriğini beriki yahudilere hamletmek mâkul değildir. İkincisi, âyetin muhtevası buzağıya tapınan atalarına izâfe edilse yine isabetli görünmez. Zira onlar söz konusu fiilden tövbe edip dönüş yapmışlardır. Tövbeden ve Allaha ibadete dönüşten sonra buzağıya tapınma sebebiyle azap uygulaması yine isabetli degildir, nitekim, “Küfür ve inkâr yolunu tutanlara söyle: Vazgeçerlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”” meâlindeki âyet bunu ifade etmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Şu halde “sayılı birkaç gün” İsrâiloğulları'nın ömürlerinde Allah'a âsi oldukları günlerle yorumlanmalıdır. Onların böyle demelerinin sebebi azaplandırmanın isyan ve günahın kapladığı zaman kadar süreceğini zannetmeleri veya cehennemde ebedi kalmayı kabul etmemeleri yahut da kendilerini, Allah'ın onlar adına haber verdiği gibi görmeleriydi: “Cennete yahudi veya hıristiyan olandan başkası girmeyecektir”, “Biz Allah'ın oğulları ve sevdikleriyiz”?”. Onlar şöyle demektedir: Biz sonsuza kadar azaba mâruz bırakılmayız, sadece babanın oğluna yahut sevenin sevdiğine uyguladığı disiplin gibi muamele görürüz; böylesi oğlunu veya sevdiğini kısa bir süre cezalandırır, sonra ondan razı olup cennete koyar. 167 Ne var ki küfrün cezası ebedi olup cehennemde kalış belli bir vakte bağlı değildir, benzer şekilde imanın da mükâfatı ebedi olup belli bir zamanla mukayyet değildir. Çünkü bir dini benimseyen kimse muayyen bir süre için değil, ona ebedi olarak inanıp bağlanır. Buna paralel olarak ceza veya mükâfatı da süresiz ve ebedi olur. Buna mukabil müslümanlardan birinin nefsâni arzuların baskısı altında işlediği günah zamana bağlı olup kişi tarafından terkedilir. Böylesi cezaya çarptırılırsa işlediği günahın süresi kadar olur, çünkü o, günah fiilini ebediyet kaydıyla işlemiş değildir. Bu sebeple inanca ve fiile dayalı günahlar statü bakımından farklılık arzetmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. De ki: “Allah katından bir söz mü aldınız, ki Allah asla sözünden caymaz. Şöyle bir yorum yapılabilir: Sonsuz olarak değil de sayılı günler süresince azap edileceğinize dair Allah'tan bir haber mi aldınız? Şayet böyle bir şey varsa şüphe yok ki O, sözünden caymaz. İkincisi, Allah katından bir söz mü aldınız? Yani Allah katında, mukabilinde size cenneti vaad ettiği sâlih amelleriniz mi var? Şüphesiz Allah sözünden caymaz. Ama siz bunların hiçbirine sahip değilsiniz: Size azap uygulamayacağına dair ne Allah'tan gelen bir haber var ne de mukabilinde cennet vaad ettiği sâlih amelleriniz. Yoksa bilmediğiniz şeyleri mi Allah'a isnat ediyorsunuz? [Öyle değil, kötülük işleyip de günahı kendisini çepeçevre kuşatan kimse... Evet, böyleleri cehennemliktir. Onlar orada ebedi kalacaklardır). Bu ifade aziz ve celil olan Allah tarafından, söyledikleri söz sebebiyle İsrâiloğulları'na yönelik bir yalanlamadır. Bir bakıma Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Siz bilmediğiniz şeyleri Allah'a isnat ediyorsunuz. Görmez misin ki O, şöyle demiştir: “Öyle değil, kötülük işleyip de günahı kendisini çepeçevre kuşatan kimse”, Cenâb-ı Hak şunu kasteder: Kötülük işleyip de, yani Allah'a ortak koşup da, günahı kendisini çepeçevre kuşatan kimse, şirk günahıyla ölen kimse. Evet, böyleleri cehennemliktir. Onlar orada ebedi kalacaklardır, orada ölmezler ve içinden çıkarılmazlar. Kendisini kuşatan, kalbini kuşatan diye açıklanmıştır. A sh MELİ DİĞİ ASIL

Bakara 2:82

İman edip yararlı iş görenler. Bu muhtevayı daha önce açıklamıştık”.

Bakara 2:83

83. “Bir zamanlar İsrâiloğulları'ndan, “Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, anneye, babaya, yakınlarınıza, yetimlere ve yoksullara iyilik edeceksiniz? diye söz almış, İnsanlara güzel şeyler söyleyin, namaz kılın, zekât verin' diye de emretmiştik. Sonra pek azınız hariç sözünüzden döndünüz, hâlâ da yüz çevirmektesiniz.” Bir zamanlar İsrâiloğulları'ndan söz almıştık. Allaha verilen sözün (ahid, misâk) yaratılış ve fıtrat ahdi, bir de risâlet ve nübüvvet ahdi olmak üzere iki şekilde olduğunu daha önce anlatmıştık”. Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz. İki şekilde yorumlanabilir. Biri, ulühiyyeti Allah'tan başkasına nisbet etmeyeceksiniz. Diğer bir yorumda bizzat ibadetin kastedilmiş olmasıdır. Yani Allah'tan başkasına, put vb. şeylere ibadet etmeyeceksiniz. Anneye babaya iyilik edeceksiniz, onlara karşı itaatkâr, şefkatli ve nazik davranmak, üzerlerine kanat germek, yumuşak ve alçak sesle konuşmak suretiyle, şu ilâhi beyanlarda işaret edildiği üzere: “Kendilerine “of bile deme, azarlamayıp münasip söz söyle. Hissedeceğin şefkatin ürünü olarak üzerlerine tevazu kanadı ger!”, “Onlara bu dünyada iyi davran.” Denilirse ki iyilik yapmayı (ihsan) emretmek insanlar arasında gereklilik ifade eden bir görev değil, üstüne vazife olmayan bir lütuf olarak algılanır. Evet, öyle. Ancak “ihsan” kavramı bazan güzel ve meşru hasen olan fiilin bizzat kendisi konumunda da kullanılır. Meselâ, “Allah'ın rahmeti iyi ve güzel davrananlara (muhsin olanlara) yakındır” meâlindeki âyette durum böyledir. Burada sözü edilenler muhsinin Allah Teâlâ'ya iyilik yaptıklarından değil, güzel ve meşru olan amelleri yaptıklarından ötürü rahmete hak kazanmışlardır. Güzel olan fiili yapmak herkes için gerekli bir farzdır. İkincisi, anneye babaya iyilikte bulunmanın, Allah'ın insanlar üzerindeki haklarından biri olabilir. Allah'ın hakkı ise yerine getirilmesi gereken bir farzdır. Hısım ve akraba ilişkilerini sürdürmek ve onlar için harcama yapmak da aynı şekilde yerine getirilmesi gerekli olan bir görevdir”. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimenin bu kısmı, Şâfii'nin, “Anne babadan başkasına nafaka ödemek farz değildir” şeklindeki görüşünü çürütmektedir. Şöyle ki anne ve babalar için karabet kavramı zi'l-kurbâ kullanılmaz ve onlar bu kavram ile nitelendirilmez. (Âyette anne baba anıldıktan sonra bu kavramın kullanılması) Cenâb-ı Hakk'ın bununla anne babadan başkasını murad ettiğini göstermektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Yetimlere ve yoksullara, bu ifade harcamanın hem nafile hem de farz olanı içine alması ihtimal dahilindedir. İnsanlara güzel şeyler söyleyin, birkaç mânaya gelme ihtimali vardır. Biri, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin hak peygamber oluşunu ve niteliklerini gizlemeyip söyleyin. Diğeri, Allah'tan başka tanrı bulunmadığına tanıklık etmeye davettir. Hepsinin, her şeyin ve her sözün kastedilmesi de ihtimal dahilindedir, yani daima güzel ve doğru olanı söyleyin. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Namaz kılın. Namazı tasdik edip benimseme mânasına gelebileceği gibi, vakti içinde rüküu, secdesi ve huşüunu tam olarak yerine getirmek suretiyle eda etmek anlamına da gelir. Bir de şu mânaya alınabilir: Öyle bir hal içinde bulunun ki o sizin için namaz, dua ve mânevi arınma vesilesi olsun. Zekât verin. Namaz için zikrettiğimiz hususlara bunun da ihtimali vardır. Sonra pek azınız hariç sözünüzden döndünüz, hâlâ da yüz çevirmektesiniz. Âyetin mânası açıktır. --- Dipnotlar: Fazla bilgi için bk. Semerkandi, Serhu't-Te'vilát, vr. 33”

Bakara 2:84

Yine sizden kesin söz almıştık. Misâk ve ahd kavramlarını daha önce birden fazla yerde anlatmıştık. Birbirinizin kanını dökmeyeceğinize. İki şekilde yorumlanabilir. Yani başkasının kanını dökmeyeceksiniz, aksi takdirde o da sizin kanınızı döker, dolayısıyla kendi kanınızı dökmüş gibi olursunuz. Bir de bir kısmınız digerinin kanını dökmeyecek mânası verilebilir, “Evlere girdiğinizde kendinize selâm verin” beyanında olduğu gibi, yani bir kısmınız diğerine selâm versin. Âyette ahdini bozma eylemi -atalarında gerçekleşmiş olduğu halde- Asr-ı saâdet'teki yahudilere iki sebeple nisbet edilmiştir. Birincisi sonraki yahudilerin atalarının eylemine rıza göstermeleri. İkincisi, “Atalarımızı belli bir dine mensup olarak bulduk, biz de onların izlediği yolu takip ederiz”5 demeleri. Birbirinizi yurdunuzdan çıkarmayacağınıza. Bu da iki şekilde yorumlanabilir: Bir kısmınız diğerini çıkarmasın. Bir de başkalarını yurtlarından çıkarmayın ki siz de yurdunuzdan çıkarılmış olmayasınız, birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, ilâhi beyanında anlattığımız üzere. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Siz bu antlaşmayı kabul etmiştiniz ve hâlâ da etmektesiniz, ahdi ve misâkı kabul etmiştiniz ve Tevrat'ta bulunduğuna da şahitlik etmektesiniz, şeklinde mâna vermek mümkündür.

Bakara 2:85

85. “Buna rağmen siz, evet siz birbirinizi öldürüyor, içinizden bir zümreyi yurtlarından çıkarıyor, onlara karşı zulüm ve düşmanlık hisleriyle yardımlaşıyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmak size yasaklandığı halde esir olarak geldikleri takdirde esir mübadelesi yoluyla kendilerini düşmana teslim ediyorsunuz.” Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden bunu yapanın cezası dünya hayatında zilletten ibarettir. Kıyâmet gününde ise böyleleri en şiddetli azaba sevkedileceklerdir. Allah yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.” Buna rağmen siz, evet siz, yani ey o kimseler ki, birbirinizi öldürüyor, içinizden bir zümreyi yurtlarından çıkarıyorsunuz. Bir önceki âyetin, “Birbirinizin kanını dökmeyecek ve birbirinizi yurdunuzdan çıkarmayacaksınız” meâlindeki kısmında zikrettiğim iki yorum gibi açıklanması mümkündür. Onlara karşı zulüm ve düşmanlık hisleriyle yardımlaşıyorsunuz. Yani çıkarılmaları konusunda birbirinize destek veriyorsunuz, bu ise açık bir zulüm ve düşmanca bir davranıştır. Onları yurtlarından çıkarmak size yasaklandığı halde. Yani yurttan çıkarmaları size haram kılınmıştı. Esir olarak size geldikleri takdirde. Âyetin bu kısmı tertipte her ne kadar sonra ise de mâna bakımından önceki âyetle bağlantılı olarak düşünülmelidir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: “Birbirinizin kanını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza ve esir olarak size geldikleri takdirde fidye karşılığında onları kurtaracağınıza sizden söz almışYoksa siz kitabın bir kısmına inanıp birkısmını inkâr mı ediyorsunuz? Esir mübadelesine inanmış, yurtlarından çıkarmayı ve kan dökmeyi ise inkâr etmişlerdi. Başka bir ihtimale göre Tevrat'ta bulunan hüküm ve haberlerin bir kısmına inanmış, arzularına uygun düşmediği için Hz. Muhammed'in (s.a.) vasıflarını inkâr cihetine gitmişlerdi. Bir de kendilerinden olup başkalarının eline düşen esirleri fidye karşılığında kurtarmış, fakat başkalarının kadın ve çocuklarını esir statüsünde tutmuşlardır. Sizden bunu yapanın cezası dünya hayatında zilletten ibarettir. Denildi ki dünyadaki zilletleri Nadiroğulları'nın yurtlarından çıkarılıp Şam'a sürülmesidir. Bir de Kurayzaoğulları ile savaşmak, kadın ve çocuklarını esir almaktır, denilmiştir; bu onlarla müslümanlar arasında ortaya çıkan bir savaş hali münasebetiyle gerçekleşmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Sizden bunu yapanın cezası dünyada zilletten ibarettir. Fakat dünyada buna müstahak olmuşlarsa da cezaya çarptırılmazlar, âhirette ise azabın en şiddetlisine sevkedilirler, “Sakın Allah'ın, zâlimlerin yaptıklarından habersiz olduğunu sanma! Ancak O, böylelerini korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor”” beyanında olduğu gibi. Allah yaptıklarınızdan asla habersiz değildir. Bu bir tehdit ifadesi olup açıklamasını daha önce yapmıştık?8,

Bakara 2:86

Onlar âhirete karşılık dünya hayatını satın almışlardır. Muhtemeldir ki bunlar peygamber olarak ortaya çıkışından önce -nitelikleri kitaplarında yer aldığı için- Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme iman etmiş, fakat arzularının aksine zuhur edince onu inkâra kalkışmışlardı. İşte âhirete karşılık dünya hayatını satın almak bundan ibarettir. Hz. Muhammede de inanmadan başlangıçta dalâleti hidâyete ve dünya hayatını âhirete tercih etme mânası da ihtimal dahilindedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Giz Lu ala 59 DESİN 2 Esi 42;

Bakara 2:87

Şu bir gerçek ki biz Müsâ'ya kitap verdik. Yani Tevrat'ı. Bu mâna açıktır. Kendisinden sonra ardı ardına peygamberler gönderdik. Denildi ki âyette geçen ve kaffeynâ peşinden getirmek demektir. Bu kelime “kafa” (Las) kökündendir: Kafâ-yakfü-kafven: Bir peygamberin ardından diğer bir peygamber getirdik mânasına geldiği ifade edilmiştir; “Biz de onları birbiri ardından yok ettik”9 meâlindeki âyette olduğu gibi, yani birinden sonra diğerini. Meryem oğlu İsâ'ya da açık deliller ve mücizeler verdik. Burada yer alan beyyinâtın kesin deliller anlamına geldiği ifade edilmiştir. Beyyinâtın çamurdan kuş şeklindeki topraktan yapılmış heykeli canlandırmak, ölüleri diriltmek, körü ve alacalıyı iyileştirmek, muhataplarının kendi evlerinde yedikleri ve biriktirip sonraya bıraktıkları şeyleri haber vermek gibi İsâ'nın elinde zuhur eden mücizeler mânasına geldiği de söylenmiştir”. Bazıları da beyyinâtın helâl ve haramlar demek olduğunu belirtmiştir. Şunun belirtilmesi gerekir ki peygamberler kendi şahsiyetlerinde kesin delillere sahip olmuşlardır, bu sebeple söyledikleri her sözün bir delile ve doğruluklarını dile getiren bir beyana dayanmasına ihtiyaç duymamıştır, çünkü bizzat kendileri birer delildi. Diğer insanlar ise kendi varlıklarıyla delil teşkil etmezler, bunun için söyledikleri her söz için doğruluklarını gösterecek bir delile ve hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan ayıracak bir beyan gerekli olmuştur. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Ve onu Rühulkudüs ile destekledik. Bu terkip hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Rühulkudüs'ün Cebrâil olduğu söylenmiştir. Aslında “kuds”ün orijinal şekli “kuddüs”tür, okunuşu kolaylaştırmak için vâv harfi atılmıştır. Hz. İsâ'nın Rühulkudüs'le desteklenmesi Allah'ın onu günahtan uzak tutup korumasıdır, hatta şeytan herhangi bir şeyle tahrip etmek şöyle dursun kendisine hiç yaklaşamamıştır bile. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bir görüşe göre “ve onu Rühulkudüs'le destekledik”, ruh ile rühullah ile demektir. İsâ'nın ruhunun aziz ve celil olan Allah'a izâfeti, İsâ'yı yüceltip üstünlüğünü vurgulamak anlamına gelir. Bunun izahı şöyledir ki Allah'a nisbet edilen her cüzi şey, o şeyin saygınlık ve üstünlüğünü gösterme hedefine yöneliktir; meselâ Hz. Müsâ için, “kelimullah” İsâ için, “rühullah” ve İbrâhim için, “halilullah” denilmesi gibi ki bunlar saygınlık ve üstünlük ifade eder. Buna mukabil külli şeyin O'na izâfe edilmesi O'nu yüceltme ve tenzih etme hedefini gözetir, “göklerin ve yerin Rabb'i” gibi”. Ne zaman bir Allah elçisi nefislerinizin arzu etmediği şeyleri getirmişse küstahlaşmış, resüllerin bir kısmını yalanlayıp bir kısmını da öldürmüş değil misiniz siz? Âyetin zâhirine bakılırsa İsrâiloğulları resüllerin bir kısmını yalanlamış, bir kısmını da öldürmüştür. Bazı âlimler, “Biz mutlaka resüllerimize zafer vereceğiz”, “Onlar, evet onlar mutlaka muzaffer kılınacaklardır”3 meâlindeki âyetlere dayanarak İsrâiloğulları'nın resülleri değil, nebileri öldürdüklerini söyler. Çünkü Allah bu beyanlarında resüllerine yardım edeceğini ifade etmiştir, Allah'ın yardımcısı olduğu kimse öldürülemez. Bazıları da İsrâiloğulları'nın hem resülleri hem de nebileri öldürdükleri kanaatini taşır”, Biz deriz ki, “Biz mutlaka resüllerimize zafer vereceğiz” beyanı resüllerden biri hakkında gerçekleşirken diğeri hakkında gerçekleşmeyebilir. Allah'ın zafer verdiği kimse öldürülemez. Yahut sözü edilen zafer ve yardım delil ve mücizeler yoluyla gerçekleşmiştir. (Hz. Peygamber'in Nübüvvetine Dair Delil Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette Muhammed'in (en üst mertebedeki salât ve selâm ona olsun!) risâlet ve nübüvvetinin kanıtlanması bulunmaktadır, çünkü o, İsrâiloğulları'nın bazı resülleri yalanlayıp bazılarını öldürdüklerini haber vermiş, onlar da buna itiraz etmemiştir. İsrâiloğulları Hz. Muhammed'in resül olup söylediklerine Allah sayesinde muttali bulunduğunu bilmeselerdi susma yolunu tercih etmezlerdi. --- Dipnotlar: 34 Bu konu için bk. el-Bakara 2/61 tefsiri.

Bakara 2:88

Onlar, “Kalplerimiz perdelidir” dediler. Yani perdelerin altında olup üzerinde örtü vardır, senin söylediklerini anlamıyor, dile getirdiklerine nüfuz edemiyoruz. İsrâiloğulları duydukları şeylerden hoşlanmadıkları için kendilerine hitap edilemeyeceğini iddia ediyorlar. Cenâb-ı Hak, gerçek şu ki Allah onlara lânet etmiştir. meâlindeki beyanıyla iddia sahiplerini yalanlamıştır. Lânet etmiştir. Yani inkârları, azgınlıkları, Resülullah'ı yalanlama noktasında ellerinden geleni yapmaları ve ona karşı sürekli direniş göstermeleri yüzünden rahmetinden uzaklaştırmıştır. Aslında onların zihni kapasiteleri iddia ettikleri gibi söylenenleri anlamayacak bir konumda bulunmuyordu. Ancak tefekkür ve istidlâli iradi olarak terkettikleri için bu duruma düşmüşlerdir. Kalplerimiz perdelidir. Bu beyan hakkında şöyle bir yorum da yapılmıştır: Kalplerimiz söylenen ve öne sürülen şeyleri anlayıp kavrayacak mahfazalar gibidir, ne var ki senin söylediklerini anlayıp kavrayamıyoruz, onlar doğru ve yerinde olsaydı anlar kavrardık. Yahudiler bu sözleriyle Resülullah'ın tebliğ ettiği şeyleri kökünden çürüttüklerini sanıyorlardı. Bu, Hz. Şuayb'a kavminin söylediği söze benzemektedir: “Senin söylediklerinin çoğunu alamıyoruz”, Artık onlar çok az inanırlar. İki şekilde yorumlanmıştır. Biri, Tevrat'ın muhtevasından az bir kısma inanırlar, çünkü Hz. Muhammed'in niteliklerini bilmişler, tahrif ederek inanmamışlardır. Bir de şöyle denilmiştir: Onlardan küçük bir kesim peygamberlere inanmışlardır.

Bakara 2:89

89. “Allah katından ellerindeki vahyi doğrulayan bir kitap gelince -ki daha önce inkârcılara karşı [böyle bir kitapla] sürekli zafer talep ediyorlardıevet, geleceğini bildikleri şey karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. Allah'ın lâneti inkârcıların üzerine olsun! Allah katından ellerindeki vahyi doğrulayan bir kitap gelince. Bu kitabın yanlarındaki kitapla çatışma değil uyum içinde bulunduğunu bilmeselerdi karşı tavır alır ve bu nuru söndürüp ortadan kaldırmaya gayret gösterirlerdi. Realitede teşebbüse geçmeyip herhangi bir eyleme girişmemeleri, onun, ellerindeki Tevrat'la uyum içinde bulunduğu gerçeğine ulaştıklarını gösterir. Bunda ise Hz. Muhammed'in (s.a.) nübüvvetinin işareti bulunmaktadır. Halbuki daha önce inkârcılara karşı [böyle bir kitapla] sürekli zafer talep ediyorlardı. Buradaki yesteftihüne yardım ve zafer bekliyorlardı, demektir. İnkârcılara karşı. Yani Muhammed'in (s.a.) peygamber olarak görevlendirilmesinden önce. Şöyle diyorlardı: Allahım! Göndereceğin peygamber hürmetine bize zafer ver! Fakat sözü edilen peygamber kendi arzu ve istekleri çizgisinde gelmeyince onu inkâr ettiler. Allah'ın lâneti inkârcıların üzerine olsun!

Bakara 2:90

Gönderdiği kitabı inkâr etmeleri, evet bu bedel ile kendilerini satıp harcamaları ne kadar kötüdür! Buyuruyor ki kurtuluşlarına vesile olan şeyi verip mahvolmalarına götürecek şeyi satın almışlardır. Şöyle ki onlar Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme, özelliklerini kitaplarında buldukları için gelişinden önce iman etmişlerdi, bu onların âhiretteki kurtuluş vesilesiydi. Fakat fiilen gelişinden sonra onu inkâr ettiler, bu da mahvolmaları ve harcanmalarıydı. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Şöyle de denilmiştir: O bedel ile kendilerini satıp harcamaları ne kadar kötüdür. Âhiret azabının eşlik ettiği dünyanın geçici ve basit menfaati bedeli ile. Bağyen, kıskandıkları için, diye yorumlanmıştır; şunun için ki yahudiler Muhammed'in (s.a.), tabileri bulundukları Ya'küb'un (İsrail) neslinden gelmesini istiyorlardı. Fakat Araplar'ın atası olan İsmâil'in neslinden gelince kıskançlıkları yüzünden onu inkâr edip vasıflarını gizlemişlerdir. Allah'ın, kullarından dilediği kimseye lütfuyla vahiy indirmesi. Yani Muhammede nübüvvet verip kitap indirmesi. Bir de bu kelime, zulmen (Lik) diye yorumlanmıştır. İsrâiloğulları Muhammed'i (s.a.) inkâr edip yalanlamak suretiyle kendilerine zulmetmişlerdir. Fe-bâü oldular), mânasını daha önce anlatmıştık”. Gazap üstüne gazaba. İki şekilde yorumlanabilir. Denildi ki İsâ aleyhisselâmı ve getirdiği mesajı inkâr etmeleri yüzünden Allah'tan gelen gazabın üstüne Muhammed sallahu aleyhi ve sellemi de inkâr etmeleri yüzünden ikinci bir gazaba müstahak olmuşlardır. Bir de lânet üzerine lânete müstahak olmalarının sebebi isyan üstüne isyan etmeleri ve günah üstüne günah işlemeleridir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

Bakara 2:91

91. “Onlara, Allah'ın baar kitaba iman edin' denildiği zaman, Biz sadece kendimize indirilene inanırız' diye cevap verir ve onun dışındaki vahyi inkâr ederler. Halbuki o, ellerindeki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gelen hak bir kitaptır. De ki: Gerçekten inanıyor idiyseniz daha önce Allah'ın gönderdiği peygamberleri neden öldürdünüz?” Onlara, “Allah'ın indirdiği kitaba iman eden” denildiği zaman. Yani Muhammede (s.a.) indirilen Kur'ân'a. “Biz sadece kendimize indirilene inanırız” derler. Yani Tevrat'a. Aslında onlar Tevrat'a da inanmış değillerdi, çünkü inanmış olsalardı bu imanın içinde Muhammede, ona indirilene, bütün nebi ve resüllere ve onlara vahyedilen her şeye imanın yer alması gerekirdi. Şu sebeple ki Tevrat'ta bütün peygamberlere ve kitaplara iman emri yer almaktadır; Cenâb-ı Hak “ellerindeki kitabı doğrulayan ve onunla uyum içinde bulunan” buyurmuştur. Birbirleriyle uyum içinde olduklarına göre bunlardan birine iman bütün ilâhi kitaplara iman demektir. Onun dışındaki vahyi inkâr ederler. Denildi ki Tevrat'ın dışında kalan İncil ve Furkân'ı inkâr ettiler. Bir bakıma Allah şöyle buyurmuştur: Tevrat'ın dışında kalanı hak olduğu halde inkâr ettiler; halbuki bu iki kitap (Furkân ve İncil) kendi ellerinde bulunanla uyum içinde olup muhalif değildir. Onun dışındakini inkâr ederler. Yani Müsâ'dan başka İsâ ve Muhammed'i inkâr ederler; “min verâihi” buyurmuş gibi. De ki: “Gerçekten inanıyor idiysenizdahaönce Allah'ın gönderdiği peygamberleri neden öldürdünüz? Derlerse ki peygamberleri biz öldürmedik, biz müminiz. Buna şöyle cevap verilir: Öldürme fiilini bizzat üstlenmediyseniz de kâtillerin yaptığına rıza gösterip beraberliğinizi sürdürdünüz. Şu da var ki Muhammed'i (s.a.) öldürmeye defalarca teşebbüs ettiler, bu sebeple de adam öldürme olayı kendilerine nisbet edilmiştir. Şöyle de denildi: Aziz ve celil olan Allahelçisi efendimiz Muhammede (s.a.) İsrâiloğulları'nın nihai noktada mantıksız olan davranışlarını, azgınlıklarını ve kendisini yalanlamalarındaki inatlarını haber vermektedir. Şöyle ki Hz. Peygamber yahudileri kendisine ve Kur'ân'a iman etmeye davet etmiş, onlar da, “Önceki peygamberlerin yaptıkları gibi sen de bize hissi mücizeler ve kurban getir” diyerek cevap vermişlerdir. İşte aziz ve celil olan Allah buyuruyor ki önceki peygamberler sözünü ettiğiniz mücizeleri ve kurbanı atalarınıza getirmiş fakat onlar peygamberleri öldürmüştü. Cenâb-ı Hak Muhammede (s.a.) buyuruyor ki onlara, “Niye öldürdünüz?” diye sor; atalarınız Muhammed'den önceki peygamberleri niçin öldürmüşlerdi? Eğer, “Allah Teâlâ gökten gelecek ateşin yakacağı bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı Tevrat'ta bize emretti” şeklindeki iddianızda samimi iseniz peygamberler bunları getirmişti. Peki, niçin onları öldürmüşlerdi? Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya, İsrâiloğulları, her ne kadar Hz. Muhammed'in nübüvvetinin belirgin hale gelmesi sonucu onun hak peygamber olduğunu anlamışlarsa da bu tartışma yöntemini geçmişlerinden almışlardı. Siz, sonra gelen yahudiler, öncekilere özeniyorsunuz, hatta gözlerinizle gördüğünüz gibi elinizde haklı hiçbir delil yokken aynı mücizeler size verilse bile özentinizden vazgeçemezsiniz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Dab i; --- Dipnotlar: 397 Bumeâldekiâyetiçin bk. Âl-i İmrân 3/183.

Bakara 2:92

Andolsun ki Müsâ size apaçık deliller ve mücizeler getirmişti. Âyette geçen beyyinât kelimesi, daha önce açıkladığımız üzere”, benzeri yapılamayan mücizeler, akıllara durgunluk getiren kanıtlar ve apaçık burhanlardan ibaret olup bunların hepsi Hz. Müsâ'nın risâlet ve nübüvvetini desteklemekte ve tebligatının haklılığını kanıtlamakta, dolayısıyla Allah'tan olduklarını göstermekteydi. Hz. Müsâ'nın bütün bunları getirmesine rağmen İsrâiloğulları buzağıya tapınıp onu tanrı edindiler, Allah'a karşı ise kâfir tavrını takındılar. Cenâb-ı Hak bunları haber vermek suretiyle Peygamber'ini teselli etmektedir. Tâ ki Resül-i Ekrem Allah elçileri içinde yalanlanan ve inkârla karşılananların ilki olduğunu zannetmesin, dolayısıyla inkârcıların yersiz söylenti ve davranışlarından canı sıkılmasın. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Bu yorum şu ilâhi beyana benzemektedir: “Peygamberlerin kıssalarından kalbini rahatlatan her haberi sana anlatıyoruz”.

Bakara 2:93

Hatırlayın ki sizden sağlam bir söz almış, tepenizde yükselttiğimiz Tür dağının altında, “Verdiğimiz talimata bütün gücünüzle sarılın...” demiştik. Daha önce bu konuda Allah'ın izniyle tatmin edici bilgi vermiştik©, Dinleyin. İki şekilde yorumlanabilir: Vesmeü icabet ve itaat edin. Ancak bu itaat ediş insanlar arasında kullanılabilecek bir şeydir. Aziz ve celil olan Allah itaat kavramını nisbet etmek câiz değildir: Allah itaat etti, denemez. Dinlemek mânasına gelen sem' kavramının nisbeti ise mümkündür, Resülullah'ın, “semiallahu limen hamideh” deyişi gibi“. Onlar, “Sözünü işittik fakat emrine isyan ettik” dediler. Ne var ki emrine isyan ettik ifadesi, işittik sözlerinin hemen ardından değil, bir süre sonra gerçekleşmiş olmalıdır. Çünkü denildiğine göre İsrâiloğulları bazı müeyyideler ve hükümler içerdiklerinden Tevrat'ın mesajlarını benimsemekten çekinince Allah Teâlâ Tür dağını tepelerine yükseltmiş, üzerlerine düşürülmesinden korktukları için kabul edip “itaat ettik” demişler, dağ oradan uzaklaşıp yerine gidince de “isyan ettik” ifadesini kullanmışlardır. Bu, şu ilâhi beyana benzemektedir: “Ondan sonra sözünüzden döndünüz”. Onların sözlerinden dönüş yapmaları bir süre sonra olmuştur. Küfür ve inkârları sebebiyle buzağı sevgisi kalplerine sindirilmişti. Denildi ki uşribü yani aziz ve celil olan Allah'ı inkârları sebebiyle buzağıya tapma sevgisi kalplerine yerleştirilmişti. Bir de kendilerine buzağı sevgisi sokulmuştu, diye de yorumlanmıştır. Nakledildiğine göre Hz. Müsâ buzağıyı yakıp tozunu toprağını denize atınca ona olan tutkuları sebebiyle deniz suyundan içmeye başlamışlardı. Yine denildi ki buzağı yakılıp kalıntıları denize atılınca suyu yalamaya başlamış ve bu yüzden yüzleri sararmıştı. Bir de şu yorum yapılmıştır: İsrâiloğulları Tevrat'taki uygulaması çetin hükümleri görünce buzağıya tapmak Tevrat'taki şeriatlardan kolaydır, demişlerdir. Bu yorumların hepsi buzağı sevgisinin yansımaları noktasında birleşir. De ki: “Eğer inanıyorsanız imanınız sizi ne kötü şeylere yöneltiyor!” Şöyle mâna verilmiştir: Ey Muhammed, de ki buzağıya inanmanız sizi ne kötü şeye yöneltiyor: Aziz ve celil olan Allah'ı inkâra. Bir de şöyle denildi: Tevrat'a imanınız sizi ne kötü şeye yöneltiyor! Çünkü siz orada vasıflarını bulduğunuz halde Muhammed'i inkâr ettiniz. --- Dipnotlar: 40 bk. el-Bakara 2/63 tefsiri. Ebü Hureyre'den rivayet edildiğine göre Resülullah şöyle buyurmuştur: “İmam namazda, 'semiallahu limen hamideh, a) wi — (Allah kendisine hamdedene icabet etmiştir) dediğinde siz de, Allahümme rabbenå leke’l-hamd’ 1.31 u;, ID (Ey Rabb'im olan Allahım! Bütün övgüler sana mahsustur) deyin. Şunu bilin ki bu hamd ve senayı yaparken söyleyişi meleklerin söyleyişine denk gelen kimsenin geçmiş günahları aftedilir” (Buhâri,

Bakara 2:94

De ki: “Allah katında âhiret hayatının mutluluğu diğer insanlara değil de siz özgü ise haydi ölümü temenni edin. Bunun açıklaması şudur ki Allah Teâlâ'nın düşmanları, şu ilâhi beyanlarla sâbit olduğu üzere âhirette cennet bize aittir, diyorlardı: “Cennete yahudi veya hıristiyandan başkası girmeyecektir”, “Yahudi veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulmuş olasınız”©, “Biz Allah'ın oğulları ve sevdikleriyiz”5. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Peygamber'ine onlara şöyle demesini emretti: İddia ettiğiniz gibi âhiret yurdu size aitse ve siz yine söylediğiniz gibi Allah'ın oğulları ve sevdikleri iseniz, evet bunda samimi iseniz ölümü temenni edin. Çünkü kişinin kendi evine ve bahçesine intikal etmeyi hoş karşılamaması şöyle dursun bunu mutlaka arzu eder. Yine insan babasına, oğluna ve sevdiğine gitmeyi hiçbir zaman yadırgamaz, onların eziyet ve azabından endişe etmez, aksine onların yanında ikrâmlar ve hediyeler bulur. Durum söylediğiniz gibi ise dünyanın elem ve kederinden, ayrıca meşakkatlerine göğüs germekten kurtulmanız için ölümü temenni edin, eğer âhiret mutluluğunun size özgü kılındığı ve kendiniz Allah'ın oğulları ve sevdikleri olduğunuz yolundaki iddianızda samimi iseniz. Denilirse ki: Siz âhiretin müminlere ait olduğunu söylüyorsunuz. Ama hiç kimse, “Ölmeyi temenni et!” dendiğinde onu temenni etmez. Şu halde ölümü temenni etmeyi yahudilere karşı delil getirmenizin mânası nedir, ölüm müminler nezdinde nasılsa yahudiler nezdinde de öyledir? Şöyle cevap verilir: İki yönden fark vardır. Birincisi yahudilerin Allah nezdinde kendileri için biçtikleri kadrü kıymeti müminler biçmemistir%. Binaenaleyh yahudilerin ölümü temenni edişlerinde kendilerine yönelik olarak iddia ettiklerinin ispatı vardır, bundan çekinmelerinde ise Resülullah'ın (s.a.) yaptığı ölümü temenni ediş teklifindeki doğruluğunun ispatı vardır, ikincisi değindiğimiz husustur ki onlar Allah'ın oğulları ve sevdikleri olduklarını ileri sürmüşlerdir. Ölümü temenni edişlerinde iddia ettikleri dosta ve babaya kavuşturulmaları söz konusudur. Sevdiğinden ve babasından kaçıp nefret eden bir insan yoktur. Şu halde onların bundan çekinmeleri iddialarında samimi olmadıklarını gösterir. Sadece Allah'tan yardım dileriz. SBazıları “ölümü temenni edin”, ilâhi beyanını hatırlatarak sorarlarsa ki İsrâiloğulları ölümü temenni ettikleri takdirde kendileri için belirlenen vade (ecel) gelmeden ömürleri sona ermiş olmaz. Sözü edilen ifadede ise ecelleri belirlenen zamanın öncesine çekmek gibi bir durum söz konusudur. Halbuki Allah Teâlâ, “Her toplum için bir vade belirlenmiştir. Onların vadeleri gelince ne bir an gecikirler ne de bir an öne geçebilirler”? buyurmuştur. Şöyle cevap verilir: Allah Teâlâ geçmiş ezeli ilminde ölümü temenni etmeyeceklerini bilmiş ve vadelerini ona göre belirlemiştir. O'nun ilmi, temenni edecekleri şeklinde gerçekleşseydi vadelerini başlangıçta ona göre belirlerdi. “Hısım akraba ile ilişkileri sürdürmek ömrü uzatır”9 meâlinde rivayet edilen hadis için de aynı açıklamanın yapılması münasiptir; burada Allah'ın, kişinin vadesini belli bir zaman için belirlemesi, bilâhare sıla-i rahim yapması sebebiyle onu arttırması bahis konusu olmadığı gibi ölümü temenni etmesi münasebetiyle belirlenip tesbit edilen vadeyi kısaltması da söz konusu değildir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. --- Dipnotlar: Semerkandi şöyle demektedir: “Peygamberler hariç her mümin -mertebesi ne kadar yüksek olursa olsun- son nefesini nasıl vereceği endişesini taşır. Hayatında bazı hatalar işleme durumunda kalan mümin de kaybettiği iyi hali yeniden sağlamak için zamana ihtiyaç duyar, bu sebeple de müminler ölümü temenni etmezler. Yahudilere gelince, cennetlik olduklarını iddia etmişlerdir. Cennette herhangi bir meşakkatin bulunmamasına rağmen dünya, zorluklar ve belâlar yurdudur. Şu halde iddialarında samimi iseler ölümü temenni etmekten çekinmelerinin bir anlamı yoktur”.

Bakara 2:95

Bunu hiçbir zaman istemeyeceklerdir. Bu beyanda Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin risâletinin ispatına işaret vardır. Şöyle ki o, aziz ve celil olan Allah'tan naklen bunu asla istemeyeceklerini haber vermiş ve dediği gibi gerçekleşmiştir. Bu husus onun, sözü edilen realiteyi Allah'tan aldığı vahiy ile bildiğini göstermektedir. Elleriyle işledikleri (günahlar) yüzünden. Günahlar. İsyan, Hz. Muhammed'i yalanlama ve kıskanma türünden. İsrâiloğulları -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- işledikleri günahların ve bu sebeple Allah'tan gelecek ceza ve azabın farkında idi. Buna rağmen âhiret mutluluğunun kendilerine özgü olduğunu söylemeleri inadına güçlük çıkarma, yersiz ve isabetsiz düşünüp davranma olgularından kaynaklanmaktaydı; bundan ötürüdür ki ölümü temenni etmemişlerdir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Allah zâlimleri bütün yönleriyle bilmektedir. Âyetin bu kısmı, “Sakın, Allah'ın zâlimlerin yaptıklarından habersiz olduğunu sanma! O, böylelerini korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne ertelemektedir” meâlindeki beyanda olduğu gibi tehdit içermektedir. Şu mâna da ihtimal dahilindedir: Zalimleri bilmektedir, onları dünyada kesin delillerle yenilgiye ve zillete düşürür ve yalancılıklarını ortaya çıkarır, tâ ki kimse, Allah'ın onları, ne yapacaklarını bilmeden yarattığını sanmasın; aksine O, zâlimleri ne yapacaklarını bilerek yaratmıştır, zâlimleri meydana getirmede kendisine yönelik bir faydanın bulunmadığı ve davranışlarının O'na zarar getirmediğinin bilinmesi için yaratmıştır.

Bakara 2:96

Şundan emin ol ki onları bulacaksın (göreceksin), yani yahudileri, insanlar içinde yaşamaya en düşkün kimseler (ve ölümden hoşlanmamaya en düşkün). Yahudilerin dünya hayatına düşkünlükleri iddialarında gayri samimi olduklarını gösterir ve puta tapanlardan da düşkün. Yahudilerden her biri bin yıl yaşamasını arzu eder. Oysaki uzun zaman yaşatılması onu azaptan asla uzaklaştıracak değildir. Puta tapanlarla Mecüsiler'i kastetmektedir. Yani yahudiler dünya hayatına Mecüsiler'den daha düşkündür, çünkü Mecüsiler yeniden dirilmeye ve kıyâmete inanmamaktadır, yahudiler ise inanırlar. Yeniden dirilmeye inanmaları ve kıyâmeti tasdik etmelerine rağmen dünya hayatına, bunlara inanmayan Mecüsiler'den daha düşkündürler. Bir de şöyle denilmiştir: “Puta tapanlar” diye başlayan kısım yeni bir cümle olup âyette yahudiler ile putperestler arasında karşı karşıya gelme durumu yoktur. Buna göre mâna şöyle olur: Puta tapanlardan, yani Mecüsiler, her biri bin yıl yaşamasını arzu eder. Çünkü onlar aralarında şöyle derler: Bin yılın Nevruz ve bayramında bulunup ziyafete konasın! Farsça olarak da bin yıl yaşayasın diye ifade ederler. Allah Teâlâ dünyada uzun yıllar yaşamanın kişiyi âhiret azabından kurtarmadığını ve ondan uzaklaştırmadığını haber vermiştir. Oda âyetin şu kısmıdır: Oysaki uzun zaman yaşatılması onu azaptan asla uzaklaştıracak değildir. Bu, şu ilâhi beyana benzemektedir: “Ne dersin! Biz onları yıllarca yaşatıp nimetlerimizden faydalandırsak, sonra da önceden haber verilen azap başlarına gelse yaşatıldıkları mutlu hayat kendilerine ne fayda sağlayabilir?”0, Allah onların yaptıklarını görmektedir, bu da tehdit içermektedir.

Bakara 2:97

De ki: “Cebrâife düşman olan kimse şunu iyi bilsin ki önce gelen kitapları tasdik eden Kur'ân'ı Allah'ın izniyle senin kalbine indiren odur” Yahudiler şöyle demişti: Muhammede vahiy getiren melek Mikâil olsaydı ona uyar ve iman ederdik, çünkü yağmuru ve rahmeti getiren Mikâildir. Cebrâil ise felâket, savaş ve meşakkatler getiren bir düşmanımızdır, bu sebeple onunla ilişkili olan Muhammede tâbi olmayız. Yahudilerle Cebrâil arasında -iddialarına göre-mevcut olan düşmanlığın başka bir izahı daha var. Yahudiler şöyle demiştir: Cebrâil vahyi ve risâleti İsrâiloğulları'na götürmekle görevlendirilmişti, fakat o, bize olan düşmanlık ve kini yüzünden onu İsmâiloğulları'na indirmiştir. Bu sebeple kendileriyle onun arasında düşmanlık ilân etmişlerdir. Allah Teâlâ da bu iddialarının asılsız olduğunu beyan sadedinde şöyle buyurmuştur: Kur'ân'ı Allah'ın izniyle senin kalbine indiren odur. Yahudilerin ileri sürdüğü gibi değil; onun indirdiği felâket ve meşakkatleri de kendi tarafından değil O'nun emriyle indirir. Aslında yahudilerin Cebrâile düşmanlık göstermelerinin temel sebebi aziz ve celil olan Allah'a içten içe düşmanlık beslemeleriydi, ne var ki bu düşmanlığı açıkça dile getirmeye cüret gösterememişlerdi. Anlaşılmış oluyor ki bu tavır Allah düşmanlığının üstü kapalı bir ifadesidir. Bu husus aşırı Şiiler'in (Revâfız) Resülullah (s.a.) hakkında reva gördükleri dil uzatmanın iç yüzüne de ışık tutmaktadır!?. [Kur'ân'ın Lafzı ve Mânasıyla Nâzil Olması] as Kurân'ı Allah'ın izniyle senin kalbine indiren odur. Bâtıniyye ki Kur'ân Resülullaha şu anda okuduğumuz lafızlarla inmemiştir. O, Peygamber'in kalbine gelen bir ilhamdan ibaretti; sonra kendisi bu ilhamı şekillendirip lafız kalıplarına döküyor ve bizim okuduğumuz Arap diliyle ifade ediyordu!?, Gerçek Bâtıniyye'nin söylediği gibi olsaydı Hz. Peygamber'in, getirdiği metnin “benzeri yapılamaz” niteliği taşıdığı yolunda inkârcılara karşı ileri sürdüğü delil temelinden sarsılırdı, “Şüphe yok ki biz onların, “Kur'ân'ı ona mutlaka bir insan öğretiyor” dediklerini bilmekteyiz. Kendisine öğretim nisbet ettikleri kişinin dili yabancıdır. Halbuki Kur'ân gerçekleri ifade eden fasih bir Arapçadır”4, meâlindeki âyette belirtildiği gibi; çünkü inkârcılar pekâlâ, “Kur'ân yabancı dilde inmiş fakat Muhammed onu kendi diline çevirmiştir” diyebilirlerdi. Yine şu âyet: “(Resülüm!) onu çarçabuk alıp ezberlemek için dilini kıpırdatma”5, yani unutup hafızasından gider endişesiyle; yine şu âyet: “Sana vahyedilişi tamamlanmadan Kur'ân'ı okumakta acele etme”!5. Bütün bu âyetler Bâtıniyye'ye ait iddianın temelden çürüklük ve bozukluğunu, kendilerinin de Allah'ın dosdoğru dininden uzaklığını kanıtlamaktadır. İnanacaklar için hidâyet ve müjde. Kur'ân dalâletten kurtarıp hidâyete sevkeden ve müminlere cenneti müjdeleyen bir kaynaktır. --- Dipnotlar: Alâeddin es-Semerkandi şöyle der: “Yahudiler bu anlayışlarında Revâfızın Gurâbiyye zümresine benzemektedir. Onlar da Cebrâil aleyhisselâma dil uzatmış ve ona vahyi Hz. Ali'ye (r.a.) getirmesi emredildiği halde yanılarak Muhammede getirmişti. Çünkü Ali bir karganın diğerine benzemesi gibi Muhammede benziyordu. Gurâbiyye bu sebeple Cebrâile kin tutmuş, ona ve Resülullah'a dil uzatmışlardı. Aslında bunun temel sebebi içlerinde besledikleri Allah düşmanlığı ve rubübiyyet karşıtlığıdır”. Semerkandi şöyle dedi: Bâtıniyye “Allah'ın izniyle onu senin kalbine indirdi” meâlindeki âyette tutundu. Zannettiki Kur'ân bizim okuduğumuz harflerle Resülullah'ın kalbine inmedi. Harfler ve lafızlar kulaklarda duyulur ve kalb ile anlaşılır. Ancak şu var ki Muhammed aleyhisselam okuduğumuz arapça harfler ve sözlerle ifade etti. Asıl Kur'ân lafızların zâhirinde değil bâtınında saklıdır. İmam bir kaç yönden bu görüşlerinin yanlış olduğnu söyledi.

Bakara 2:98

Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâil'e ve Miкaipe düşman ise. İki şekilde yorumlanabilir. Biri Allah'a veya meleklerine yahut peygamberlerine”. Bir de düşmanlığın melekler ve peygamberlerle değil Allah ile başlatılmış olması ihtimal dahilindedir. Bu durumda melekler ve diğerleri için saygınlık, Allah nezdindeki üstün dereceleri ve iyi akıbetleri söz konusudur (bunlara yapılan düşmanlık Allah'a yapılmış olur), tıpkı, “Şunu iyi bilin ki ganimet olarak ele geçirdiğiniz bir şeyin beşte biri Allah'a, Resülü'ne aittir”8 beyanında olduğu gibi. Burada ganimetin Allah'a aitmiş gibi gösterilmesinden amaç (kamuya ait olan) bu servetin önem ve konumunu belirlemek olup ille de O'na ait olduğunu ifade etmek değildir (zaten kâinatın mülkiyeti Allah'ındır). Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de düşmanlığın Allah ile başlatılması bu amaca yönelik olup birinci yorum söz konusu değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

Bakara 2:99

Gerçekten sana apaçık âyetler indirdik. Âyetlerde açıklanan helâl ile haram, işlenecek ve işlenmeyecek fiiller, yasaklananlar ve emredilenler. Bir de Allah'ın Resül'üne indirdiği âyetlerin amacı, kibir ve gururları yüzünden direnenlere karşı onu desteklemesinde yardımcı vazifesi görmeleri, şeklinde de düşünülebilir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Onları hak yoldan çıkanlardan başkası inkâr etmez. Yani bu âyetleri fâsıklardan başkası inkâr etmez.

Bakara 2:100

Ne zaman bir antlaşma yaptılarsa içlerinden bir grup onu bozmuş değil miydi? Cenâb-ı Hak şunu haber veriyor: Ne zaman bir antlaşma yaptılarsa içE lerinden bir zümre onu bozmuştur. Kendilerinden Tevrat'ta alınan ve Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme, gelecek bir peygamber diye iman ettikten sonra fiilen gelince inkâr etmeyip imanlarını sürdürmelerinden ibaret olan ahidler kastedilmiş olabilir. Yahut da Tevrat'ta yer alan özelliklerini kimseden gizlememeleri konusunda kendilerinden alınan sözdür. Fakat yahudiler verdikleri sözlerden caydılar, ahidlerini bozdular. Âyette Kur'ân'ın kesin bir delil konumunda tutulduğunun ispatı vardır, çünkü içlerinden bir grup onu bozmuştu demiştir. Şayet iddia ettikleri karşı delil ve tâbi olma konumunda bulunan kendi kitaplarında bir şey bulunsaydı onu mutlaka ortaya atacak ve yapılan istidlâl ve isnadı bertaraf edeceklerdi. Onların karşı fikir beyan etmeyişleri ile kendilerinin iddia ve tutumlarında gayri samimi oldukları ortaya çıkmış oldu.

Bakara 2:101

Onlara Allah tarafından bir elçi gelince, yani Muhammed (s.a.), ellerindeki vahiyleri tasdik eden. Yani kitabı; gelecek elçinin Tevrat'ta yer alan niteliği Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile uyum içindeydi. Şöyle denildi: Muhammed (s.a.) peygamber olarak gelince önce Tevrat'ı mukabil bir vahiy diye gösterip karşı tavır aldılar, Tevrat ile Kur'ân'ın uyum içinde olduğu görülünce ikisini de arkalarına atarak şeytanların yazdığı sihir kitabına sarıldılar. Şöyle bir yorum da ihtimal dahilindedir: Hz. Muhammed (s.a.) zuhur edince geçmiş peygamberlerle muhalefet değil, uyum içinde olmuştur, çünkü bütün resüller gelecek olan bu sonuncaya da iman etmişti, onlar birbirlerini tasdik ediyordu. Ehl-i kitap'tan bir grup Allah'ın kitabını arkalarına atıverdiler. Buradaki kitabullah, biraz önce değindiğimiz üzere Tevrat olabileceği gibi Kur'ân-ı Kerim de olabilir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Sanki gerçeği bilmiyormuş gibi. Yani biliyorlar, fakat hem Kur'ân'ı terkettiler hem ellerindeki Tevrat'la amel etmediler ve böylece bilmiyormuş gibi oldular. Yahut bildiklerinden faydalanmadıkları için davranışları bilmeyenin davranışı çizgisinde seyretmiştir. Böylece Cenâb-ı Hak bilmeyen kimsenin kitabı atması gibi onların da Allah'ın kitabını arkalarına attıklarını haber vermiş-

Bakara 2:102

Yine onlar Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurduğu şeylere tâbi oldular. Aslında Süleyman gerçeği inkâr etmemişti, fakat şeytanlar inkâr yolunu tutup insanlara sihri öğretiyorlardı. Denildi ki âyette yer alan mâ-tetlü şeytanların yazdığı sihir demektir. Tetlünun “okumak” anlamındaki “tilâvet'ten geldiği de söylenmiştir. Bir de İbn Abbas'ın görüşüne göre mâ-tetlü şeytanların rivayet ettiği sihirdir, denilmiştir". Bu yorumların hepsi aynı noktada toplanır. 49 Begavi, Meâlimu't-tenzil, 1, 98; Ebü Hayyân, el-Bahru'l-muhit, I, 326. Bu âyet yahudilere karşı delil getirme konumundadır. Çünkü onlar takip ettikleri yolun Süleyman aleyhisselâmdan alındığını iddia ediyor, şayet bunda küfür ve inkârı gerektirecek bir şey varsa bu fiili Süleyman'ın işlediğini söylüyorlardı. Aziz ve celil olan Allah nebisine Süleyman'ın küfre girmediğini, fakat şeytanların -insanlara sihir öğrettikleri için- küfür fiilini işlediğini haber vermiştir. Şu ihtimal de söz konusudur: Şeytanların yolunu izleyenler, onların öğretmesi sonucu sihre inanıp uygulamak suretiyle kâfir olmuşlardır. Onların küfrü buna sebep teşkil eden şeytanlara nisbet edilmiştir, tıpkı puta tapmanın kendilerine nisbet edilişi gibi, zira onların tahrikiyle putlara tapınılmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. [Peygamberlerin İsmeti] İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Âsaf Hz. Süleyman'ın kâtibiydi, ism-i a'zamı bilirdi; Süleyman'ın emriyle her şeyi yazıp tahtının altında saklıyordu. Hz. Süleyman vefat edince şeytanlar yazılı evrakı çıkarmış, her iki satır arasına sihir, küfür ve yalan ürünü şeyler yazarak, “Süleyman bunlarla amel ediyordu” demişler. Bunun üzerine insanların cahil kesimi Hz. Süleyman'ı küfre nisbet etmiş, dil uzatmış, âlimler ise susmayı tercih etmiştir. Câhil halkın sövgüsü sonraki dönemlerde de devam etmiş, nihayet aziz ve celil olan Allah Muhammed sallahu aleyhi ve selleme onlar şeytanların uydurduğu şeylere tâbi oldular” diye başlayan âyeti indirmiştir”. Bazıları da şöyle demiştir: Şeytanlar sihir ve büyük etkinlikler içeren bir kitap icat etmiş, giderek onu insanlar arasında yayarak onlara muhtevasını öğretmiştir. Hz. Süleyman durumdan haberdar olunca oluşan kitapları toplayarak insanlar tarafından öğrenilmesi endişesiyle tahtının altında saklamıştı. Allah'ın nebisi Süleyman aleyhisselâm vefat edince şeytanlar kitaplara yönelip yerlerinden çıkarmış, insanlara öğretmiş ve bunun Süleyman'ın gizleyip kendisine ayırdığı bir ilim olduğunu söylemişlerdir. İşte Cenâb-ı Hak, “aslında Süleyman gerçeği inkâr etmemiş, fakat şeytanlar inkâr yolunu tutup insanlara sihri öğretiyorlardı' meâlindeki beyanı ve peygamberimiz Muhammed'in (s.a.) tebligatı aracılığıyla nebisi Süleyman'ın suçsuzluğunu ortaya koymuş ve yapılan isnattan aklamıştır!. Şöyle de denilmiştir: Süleyman aleyhisselâm vefat ettikten sonra halk arasında hastalıklar ve ağrılar ortaya çıkmış, insanlar, “Süleyman sağ olsaydı bunlardan kurtulmanın çaresini mutlaka bulurdu” demiş, bunun üzerine Taberi, Câmi'u'l-beyan, I, 419; İbn Atıyye, el-Muharreru'l-veciz, I, 367. şeytanlar halka görünerek, “Süleyman'ın bu gibi durumlarda ne yaptığını size gösterelim” deyip kitaplar yazmış ve bazı yerlere koymuştu. Bir süre sonra insanlar, şeytanların yazdığı sihir muhtevalı ve seçili kitapların yerlerini bulup çıkarmış ve “Bunlar Süleyman'ın iş görürken dayandığı kitaplardır” demişler, bunun üzerine aziz ve celil olan Allah Süleyman gerçeği inkâr etmemişti... şeklindeki beyanını indirmiştir. Biz olayın nasıl cereyan ettiğini bilmemekteyiz. Ancak şunu söyleyebiliriz ki yahudiler nebi ve resüllerin kitaplarını bırakıp şeytanların kitapları ile sihir ve küfür çağrılarına uymuşlardır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Bu ilâhi beyanda Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin risâletinin ispatı vardır, çünkü o, yahudilere kendi kıssalarını olduğu gibi haber vermiştir. Bu husus, onun, kıssayı Allah sayesinde bildiğini göstermektedir. Ayrıca burada Hz. Süleyman'a -Allah'ın kendisini akladığı fakat mahiyetini beyan etmediği- nisbet edilen suça temas edilmiştir. Aziz ve celil olan Allah'ın bu olayı zikretmesinin iki hikmeti olmalıdır: Resülünü bilgilendirmek ve Hz. Süleyman'a küfür niteliği taşıyan suçu nisbet edenlerin yalancı olduklarını açıklamak. Süleyman'ın hükümranlığı üzerine, yani hükümranlığı hakkında, çünkü o dönemler şeytanların baskın geldiği dönemlerdi, sonra Allah onları Süleyman'ın emrine vermişse de onlar Hz. Süleyman'ın hükümranlığı hakkında uydurdukları şeyleri ona karşı direnenlerin diline gizlice aktarma imkânı bulmuştu, bu sonuncular öğrendikleri şeyleri ölümünden sonra Süleyman'a nisbet ederek nakletmeye başlamışlardı. Aziz ve celil olan Allah bu âyette onları yalanlayarak nebisinin mâsum olduğunu haber vermiş ve işin nasıl başladığını beyan etmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın bu kıssayı beyan etmesinin hikmeti peygamberle görüşen herkesin rivayetine insanların itibar etmemesinin geregidir. Çünkü böylelerinden asılsız rivayetin icat edilip muhatapları, resüllerin mütat olan davranışlarını dahi yapmaya mecbur etmeleri ve bu çizgi üzerinde seyretmeyen rivayeti red cihetine gitmeleri zaman zaman vuku bulan bir husustur. Bu sebepledir ki âlimlerimiz umumun karşı karşıya bulunduğu hususlarda özel ve münferit habere itibar etmemiştir. [Hârüt ve Mârüt Kıssası] Bâbil'de Hârüt ile Mârüt adlı iki meleğe. Denildi ki ve mâ unzile nefiy konumunda olup ve mâ kefere Süleymânu üzerine matuftur (Bâbil'de Hârüt ile Mârüt adlı iki meleğe bir şey indirilmemiştir). Bir de denildi ki ye mâ unzile [menfi değil müsbet konumunda olup), “Bâbil'de iki meleğe indirilen şeyler” demektir. Bâbil diye isimlendirilmesinin sebebi halkının konuştuğu dillerin çeşitli oluşudur, denildi. Bu husus ancak nakil yoluyla bilinebilir. Hârüt ile Mârüt hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basri'nin kanaatine göre bu ikisi melek olmayıp fâsık ve inatçı iki adamdı2. Çünkü, “Emrettiği konularda Allah'a âsi olmazlar”, “O'ndan emir almadan konuşmazlar” meâlindeki âyetlerin de ifade ettiği üzere aziz ve celil olan Allah meleklerini itaat etmek ve emrine uymakla nitelemiştir. Hasan-ı Basri İblis hakkında da aynı kanaati belirtir, o, meleklerden değildir. Biz bu meseleyi daha önce açıklamıştık“, Hasan-ı Basri, âyetin devamında yer alan biz sadece bir imtihan vasıtasıyız, sakın yanlış yolu tutup da küfre girme, meâlindeki kısımla ilgili olarak yaptığı izahlarda biraz önce söylediği ile çelişir duruma düşerek şöyle demiştir: Bu tür gizemli şeylerden söz eden kimse, dinleyicinin konuya düşkünlüğünü, etkilenişini ve hiçbir şekilde vazgeçmeyip elinden geleni yapacağını bildiği takdirde sakındırıcı görünüm arzeden bu üslüpla hitap edileceğini ve aslında bunun bir tahrik niteliği taşıdığını bilir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bazıları da şöyle der: Hârüt ile Mârüt iki melek olup ism-i a'zamı bilmekte ve onun etkisiyle isteklerine ulaşmaktaydı. Nihayet bilinen şeyler başlarına geliverdi. “Yahudilere âyetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku. O, âyetlerimizin etki alanından çıkmış, şeytanın oltasına düşmüş ve sonuçta azgınlardan biri haline gelmişti” meâlindeki ilâhi beyanda söz konusu edilen Bel'am” hakkında da bu bakış açısından değerlendirme yapılmıştır. Hârüt ile Mârüt hakkında başka fikirler de ileri sürülmüştür. Bazıları onların sihir değil, gayret gösterdiği takdirde herkesin üstesinden gelebileceği ayrılık muskaları vb. etkinlikler gösterdiklerini söylemiş, bazıları da bu iki meBu görüş kelimenin, “el-melikeyni” şeklinde okunmasına bağlıdır, yani leğe aslında güzel ve doğru sözler (metinler) indirildiği, fakat şeytanın telkinleriyle karışarak sihre dönüştüğü kanaatini belirtmiştir. Diğer bir kısım âlimler de şöyle demiştir: Söz konusu edilen şey Hârüt ile Mârüt tarafından insanlara öğretilen bir sihirdi. Ne var ki öğretilmesi yasaklandığı ve öğrenenin tekfir edileceği türden olmayıp sadece inanılması yasaklanmıştı. Bu durumda sözü edilen sihir, mahiyeti öğretilen küfür gibidir ki bu, yasaklanmaz, çünkü öylesi öğretilip tanıtılmadan kötülüğü ve bozgunculuğu bilinemez, ancak öğrenilmesi sırasında gönülden bağlanılması yasaklanır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Şunu da belirtmeliyiz ki sözü edilen iki meleğin sakın yanlış yolu tutup da küfre girme demeleri kendi iradeleri dahilindedir, sihir kelimesi de aynı şekilde ifadelerinde geçmektedir, ancak küfür ve sihir fiillerinin oluşmasında kendilerinin gerçek bir etkinliği bulunmamaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Aslında büyücüler Allah'ın izni olmadan öğrendikleri marifetlerle kimseye zarar veremiyordu. Bu kısımda yer alan “Allah'ın izni” ifadesi onun ilmi ve ezeli kaderini uygulaması (kazası), kulu kendi haline ve serbest bırakması şeklinde yorumlandığı gibi O'nun meşiet ve iradesi diye de anlaşılmıştır”. Buradaki iznin ilk bakışta görünen mânası ise sihrin mubah kılınması biçiminde olur ki aklın bunu kabul etmesi mümkün değildir. Şöyle de denilmiştir: Melek olan Hârüt ile Mârüt'a insan türünden herhangi birinin ulaşması mümkün degildi, binaenaleyh bunların arasında her konuda aracılık eden şeytandı. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. [Sihrin Türleri ve Sihirbazın Cezası] Sihir iki çeşittir. Biri uygulayıcısının tekfir edileceği sihirdir. Bunu icra eden kimse müslüman ise ölüm cezasına çarptırılır, çünkü onun fiili irtidad sayılır. Diğeri ise uygulayıcısının küfre nisbet edilemeyeceği sihirdir, bunu icra edene ölüm cezası verilmez. Ancak bulunduğu yerde insanları öldürmek, mallarına el koymak gibi bozgunculuk yaparsa ölümüne hükmedilebilir. Böylesi yol kesen gibi olup öylelerine uygulanan ölüm vb. cezalar buna da uygulanır. Tövbe ettiği takdirde tövbesi dikkate alınır. Görmez misin ki Firavun'un sihirbazları Hz. Müsâ'nın mücizelerini görünce iman edip öyle bir dönüş kaydetmişlerdir ki İslâm çevresinde yetişen bir müslümandan böylesi bir tövbede bulunması kolay kolay umulmaz. Şöyle ki Firavun ellerinin ve ayaklarının kesilmesi, asılmaları vb. işkence türleriyle kendilerini tehdit etmiş”, onlarsa şöyle cevap vermiştir: “Hiç önemi yok, biz zaten Rabb'imize döneceğiz Ebü Hanife radıyallahu anhtan sihir yapan kadın hakkında, bir ölümüne hükmedilir, bir de hükmedilmez şeklinde iki görüş nakledilmiştir. Sihir icra eden erkek hakkında da aynı kanaat aktarılmıştır. Ondan sihir icrası sebebiyle ölümüne hükmedileceği şeklinde rivayet edilen görüş sihir yoluyla insanları öldürmesi kaydına bağlıdır. Böylesinin mutlak mânada sihrine bakılmamış, yeryüzünde fesat çıkaran durumunda düşünülmüştür; yahut da müslüman iken sihir inancı yüzünden -bir mürted gibi- küfre dönüş yapmıştır. Sihirbazın öldürülmeyeceği yolundaki görüşü ise, sihrinin küfür türünden olmaması ve yeryüzünde fesat çıkarmaması biçimine aittir; Ebü Hanife bu pozisyondaki sihirbazın ölümüne hükmetmemiştir. Ebü Hanife'nin yeryüzünde bozgunculuk yapan kimse hakkındaki içtihadı da şöyledir: Böylesi yakalanmadan önce tövbe ettiği takdirde ölüm cezası düşer; sihirbaz da aynıdır. İrtidad eden kimseye gelince, tövbe etmeden önce yakalandığı takdirde ölüm cezasına çarptırılır. İmamın sihirbaz kadın hakkındaki içtihadı da aynı çizgi üzerinde seyreder. “Öldürülmez” dediği yerde kadının icra ettiği sihrin küfrü gerektiren türden olduğu şeklidir, kadınlar irtidad sebebiyle öldürülmez. “Kadınlar da öldürülür” dediği yerde ise tıpkı erkek gibi yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışmaları halidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bazıları, “Sihirbazın tövbesi nazarı dikkate alınmaz” demişse de yanlıştır. Aslında tövbesi kabul edilmeye en çok lâyık olan kimse sihirbazdır, çünkü sihirbaz kesin kanıt teşkil eden ile etmeyeni en iyi şekilde ayırt eden kimsedir. Şu bir esastır ki peygamberler döneminde sihir gibi bir iddiası olan kimse, peygamberlerin benzeri ile mukabelede bulunmaları halinde -gerçek olanı bildiği için- hemen iman etmeye en müsait olan sihirbazdır. Sıradan insanlar ise kanıtları tasdik etmekten yana sadece yüzeysel bir bilgiye sahip olurlar. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Onlar kendilerine dünyada zarar veren, âhirette ise fayda sağlamayan şeyleri öğreniyorlardı. Yine onlar şunu bilmişlerdir ki, yani yahudiler Tevrat'tan; onu satın alan kimsenin, yani sihri tercih edenin. Şöyle de denilmiştir: Kendilerine zarar veren şeyleri, yani bildikleri takdirde âhirette kendilerine zarar verip fayda sağlamayacak şeyleri. Onlar pekâlâ biliyorlardı ki onu satın alan kimsenin, buyuruyor ki yahudiler çok iyi biliyordu ki Tevrat'ta sihri tercih eden için âyet vardır. Âhirette hiçbir nasibi yoktur, mükâfattan payı yoktur. Şöyle de denildi: Âhirette onun hiç bir payı yoktur, yani Allah katında hiçbir değeri yoktur. Kendilerini satarken aldıkları bedel ne kadar kötüydü, keşke bunu bilselerdi! Yani karşılığında kendilerini sattıkları bedel ne kadar kötüydü! Yani karı ile kocayı birbirinden ayırmayı ve sihri bilen yahudiler. Denildi ki karşılığında kendilerini sattıkları şey, buyurur ki kendilerini satarken karşılığında aldıkları sihir ve küfür; Tevrat'ı okumayanları kastediyor. Bir de şöyle: Keşke kendilerini satarken karşılığında aldıkları şeyin mahiyet ve değerini bilseler, ne yazık ki bilmemişlerdir! Yani kendilerini satarken aldıkları şeyin sürekli azap olduğunu bilselerdi satış bedelinin ne kadar kötü olduğunu anlayacaklardı. --- Dipnotlar: Sihir hakkında faydalı bir bilgi için orijinal metnin dipnotuna bakınız, 1, 189, dn. 6. âdemoğullarından iki erkek (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyan, I, 459; Kurtubi, el-Câmi', II, 52; İbn Kesir, Tefsiru'l-Kurân, I, 138). 45 bk.el-Bakara 2/34 tefsiri. 47 Bel'am b. Bâür (Bâürâ) duası kabul olunan iyi bir insanken sonradan hak dinden dönmüştür (bk. Taberi, Târih, I, 258-259; a.mlf., Câmi'wl-beyan, IX, 119; Ömer Faruk Harman, 48 o Vâhidi bu rivayeti müfessirlere nisbet ederek şöyle dediklerini nakletmiştir. Buradaki izin, fiilin oluşmasının istenmesidir. Yani sihir uygulayıcıları Allah'ın bu yolla zarar görmesini istediği kişiden başkasına bir kötülük yapamazlar (bk. Vahidi, el- Veciz, I, 122). İslâm âlimlerinin, icra edicisine ölüm cezası verilmesine hükmettiği sihir kişinin kendisini veya yıldızları tek başına müessir olarak gördüğü türdür. Bu anlayış, her nesne ve olayıyla kâinatı idare edenin Allah olduğu ve tevhidin özünü oluşturduğu akide ile ters düştüğünden küfür kabul edilmiş ve sözü edilen anlayış sahibi mürted durumunda görülmüştür. Bunun dışında kalan sihir etkinlikleri günah, hatta kebire sayılmakla birlikte küfür ve inkâr derecesinde görülmemiştir (bk. Arapça metin, 1, 193, dn. 1); Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 37a.

Bakara 2:103

Eğer Allah'ın birliğine iman edip şirkten ve sihirden sakınsalardı Allah katından gelecek mükâfat çok daha hayırlı olurdu. Buyurur ki amellerinin karşılığı Allah katından olsaydı sihirden ve küfürden çok daha hayırlı olurdu. Keşke bunu anlasalardı! Fakat onlar, bunu, faydalanacak şekilde bilmemektedir. Bu, “Onlar sağır, dilsiz ve kördür” meâlindeki beyana benzemektedir; gerçekte sağır, dilsiz ve kör değillerdir, ne var ki ondan faydalanmama bakımından sağırdır onlar, çünkü bilmek, görmek ve işitmekten amaç bunlar aracılığıyla faydalanmaktır. Sağlayacakları faydalar olmayınca kişi bilgisi, görmesi ve işitmesi yokmuş gibi olur, zira kendileri vasıtasıyla herhangi bir fayda temin edememekte, bunları çalıştıramamaktadır. Oi Mi gi;

Bakara 2:104

Ey iman edenler! “Râinâ” değil, “unzurnâ” (o, bsi) deyin ve dinleyip itaat edin. Denildi ki ensar, İslâmiyet'i benimseyişlerinin başlangıcında bu hitabı Resülullah'a (s.a.) yöneltiyorlardı, Allah Teâlâ bu âyet-i kerime ile onlara bunu söylemeyi yasakladı“. Şöyle de denildi: Yahudiler Hz. Peygambere “gevşek ve dağınık olmak” anlamındaki “ruünet” kökünden türeyen râinâ hitabını sarfediyorlardı (Bu kökten erkek için türetilen sıfat er'an, kadın için de ra'nâdır ). Hasan-ı Basri tenvin ile “râinen” diye okurdu. Kelbi şöyle demiştir: Râinâ kelimesi yahudi dilinde birbirlerine dil uzatmak için kullandıkları kötü bir sövgü ifadesiydi. Yahudiler Hz. Peygamber'in huzuruna gelir, râinâ diyerek gülerlerdi. Onların sergilediği davranışın aksine müminlere bu yasaklanmıştır. Unzurnâ deyin. Bu, “bize anlat, açıkla” şeklinde yorumlanmıştır. EJ Mukâtil, “Bize yönelerek anlat” diye anlam vermiştir. Şöyle denildi: Müslümanların Hz. Peygamber'den kendilerine bakmasını talep etmeleri iki açıdan şefaat ve şefkat dileme konumunda bulunur. Birincisi, Resülullah'ın onları meclisinde bulundurması, kendilerine hitap etmesidir. Buna göre onların unzurnâ demeleri, “Akıllarımız söylediğin şeylerin amaçladığı hedefi anlayamadığı için bize şefkatte bulun” mânasına gelir, ikincisi, Resül-i Ekrem'le sohbette bulunmanın gerektirdiği seviyeden ve gereken mukabelede bulunmaktan âciz kalmalarıdır. Bunun yanında ona râinâ diye hitap etmek dış görünüş itibariyle, “Bizi gözetip kolla” anlamına gelir. Bu ise Hz. Peygambere karşı büyüklük taslamak, alçak gönüllülüğü ve boyun eğişi terketmektir5. Dinleyin. Yani ona icabet edin. Şöyle de denilmiştir: Dinleyin, yani dinleyip kavrayın. Orii Jai 35

Bakara 2:105

Arzu etmez. Yani istemez, temenni etmez. Gerek Ehl-i kitap'tan olup da küfrü tercih edenler arzu etmezler, yahudiler ve hıristiyanlar, gerek müşrikler, bunlar size Rabb'inizden bir hayır gelmesini arzu etmezler; bu ilâhi beyan iki yoruma açıktır. Birincisi, onlar gelecek peygamberin, kendilerinin de mensup olduğu Ya küb soyundan olmasını arzu ediyor ve şiddetle istiyorlardı. Fakat arzu ve beklentilerinin aksine İsmâil aleyhisselâmın neslinden gelince gönülleri yatmamış, hatta hiç hoşlanmayarak olanca güçleriyle karşı çıkmışlardır. İkincisi, bu gelişmeye sempati ile bakmamışlardır, çünkü Resülullah'ın (s.a.) zuhuruyla sahip oldukları avantaj ve liderlikleri ortadan kalkmıştı. Bir hayrın, buradaki hayrın nübüvvet, İslâmiyet yahut Hz. Peygamber olduğu ifade edilmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. [Aslah Fikrinin Reddi] Allah rahmetini dilediği kimseye özgü kılar. Bu âyet Mut'tezile'nin şöyle dile getirdikleri bir görüşü çürütmektedir: Herkese dini açıdan en uygun olanı (aslah) vermek Allah Teâlâ'ya her zaman vâciptir. Şimdi, Allah için böyle bir şey söz konusu olsaydı rahmetini bazı kimselere özgü kılmasının bir anlamı kalmazdı. İkincisi, O, Allah büyük lütuf sahibidir, buyurmuştur. İnsanların nazarında lütufkâr, üzerine borç olanı değil, olmayanı lütfedip veren demektir, zira zaten vermek mecburiyetinde olduğu bir şeyi veren, yahut borcunu ödeyen kimse lütufkârlıkla nitelendirilemez. Şu halde bu ilâhi beyan, Cenâb-ı Hakk'ın büyüklütuf sahibi oluşuna, mecbur olmadığı bir lütufkârlıkla hak kazandığını ispat etmektedir. Eğer Allah'ın zâtına vâcip olsaydı “lütuf sahibi” degil, “adalet sahibi” buyururdu. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

Bakara 2:106

106. “Biz bir âyeti nesheder veya unutturursak mutlaka onun daha hayırlısını veya dengini getiririz. Allah'ın her şeye kâdir olduğunu bilmez mi- [Nesih ye Hikmeti] Biz bir âyeti nesheder veya unutturursak. Ehl-i kelâm'dan bazıları şöyle dedi: Levh-i mahfüzdan siler, yahut arada bırakırsak. Şöyle de denildi: Biz bir âyeti nesheder, yani diğer âyet mukabilinde kaldırırsak veya diğerine terkedersek. Yine şöyle denildi: Biz bir âyeti nesheder, hükmünü ve kendisiyle amel edilmesini kaldırırsak, veya unutturursak, yani kırâat ve tilâvetini terk edersek. Âyetin tamamen kaldırılması câiz olduğu gibi hükmünün kaldırılıp metnin bırakılması da bazı sebeplere bağlı olarak câizdir. Birincisi neshin бilen gerçekleşmesidir. Şu halde neshi inkâr edenin telakkisi kökünden yıkılmıştır, çünkü nesih fiilen vardır. Buna rağmen neshi inkâr eden, onun mahiyetini bilmemesinden inkâr eder. Nesih hükmün geçerliğinin belli bir zamanda sona ermesidir, bu yahudilerin ileri sürdüğü gibi bedâ (sonradan farkına varma) değildir”. İkincisi âyetle amel etmekte sevap bulunduğu gibi onu okumakta da vardır. Onun kendisiyle amel edilmesi sevabının kaldırılıp tilâvet sevabının devam etmesi mümkündür. Üçüncüsü birinci hükmün zaruret ve darlık haline, ikincisinin ise normal imkânların mevcudiyeti haline ait olmasıdır, şu âyet-i kerimede görüldüğü üzere: “Kendiliğinden ölü hayvan (Allah adıyla bogazlanmadan ölen hayvan), kan, domuz eti... size haram kılındı. Kim günaha meyletmeksizin açlıktan dolayı dara düşerse haram etlerden yiyebilir”#, Bir de âyetin kendisinin (metninin) kaldırılıp okunmasının unutturulması (ve hükmünün devam etmesi) câizdir. Nitekim Hz. Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Biz Ahzâb süresini Bakara süresine denk tutardık, sonraları ondan bazı âyetler kaldırılmıştır (nesh), şu metin onlardan biridir: “Yaşlı erkek ile yaşlı kadın zina ettiklerinde onları tereddütsüz Daha hayırlısını veya dengini getiririz. Farklı yorumlar yapılmıştır. Denildi ki daha hayırlısını getiririz, yani bedenlere daha hafif gelen ve kolay uygulananını, “Oruç tutmaya gücü yetmeyenlere bir fakir doyuracak kadar fidye gerekir” âyetinde olduğu gibi. Görüldüğü üzere oruç tutma emri bazı zamanlarda geçerli, bazılarında ise geçersiz hale gelmiştir, çünkü hüküm oruca güç yetirmekten ayrılıp fidyeye yöneldi. Ramazan gecelerinde yemek yemenin ve cinsel ilişkide bulunmanın önceleri yasaklanması, ayrıca kendiliğinden ölmüş hayvan gibi haram kılınan şeylerin yasaklanması hükmü de buna benzemektedir!. Zorluk veya zarurete bağlı olarak bunlar hakkında mubah ve helâl hükmü gelmeseydi biz sürekli haram oluşu bilecektik, halbuki mubahlık bedenler için daha hafif ve kolay bir uygulamadır. Daha hayırlısını getiririz. Sevap ve sonuç açısından, denilmiştir. Bir de şöyle denildi: Daha hayırlısını getiririz, sağlayacağı fayda açısından, veya dengini, yine faydası açısından. Âyetteki “daha hayırlı veya dengi, hayr-misl” kavramları hakkında şöyle bir yorum da yapılmıştır: Daha hayırlısını getiririz, bu, nesih sayesinde hayrın uyma konumunda, mislin ise emre muhatap olma konumunda size görünmesidir. Bu durumda neshi inkâr edenler ile kabul edenler ilk seviyeyi teşkil eden misli benimseme hususunda müşterek ve eşit hale gelirler. Ancak kabul edenler, nâsih niteliği taşıyan daha hayırlının ortaya çıkıp onu benimsemeleri sayesinde ötekilerine göre üstünlük kazanırlar. Bu meselenin örneği Beytülmakdise yönelerek namaz kılmaktır. Başlangıçta kıbleye yönelerek namaz kılma emrini benimseme noktasında müslümanların durumu yahudilerin konumu gibiydi. Kıbleye yönelme emrinin ilk ortaya çıkışı sırasında daha hayırlı (veya sadece hayırlı) olan şey müslümanlarca henüz bilinememiş, konu müphem kalmıştı. Neshi benimseyenin şahsında ve çevresinde (Resülullah ve ashabı olabilir) zamanla şu husus ortaya çıktı ki yahudilerin bu meselede Resül-i Ekrem'e uyması ille de onun kendisine uyulma hakkının gereği değil, nezdinde kesin delilin bulunması sebebiyledir. Neshi, bir uygulamayı kaldırıp yerine başkasını koyma konumunda gören kimse ise mensühun yerine ruhsat ve helal olmayı (ibâha) koymuştur, ibâha hafifletme amacıyla gelir. Neshin daima zor olanı değiştirmek için geldiğini düşünen kimseye, zina yapanlar hakkında nâzil olan âyetlerle karşı görüş ileri sürülmüştür. Böyleleri hakkında ilkin, “Onları ölüm alıp götürünceye kadar evlerde hapsedin”? buyrulmuş, daha sonra bu ceza çok daha ağır olan recm ile değiştirilmiştir, bunun da delili, “Cevabı benden alın, cevabı benden alın!” hadisidir. Daha hayırlısını getiririz. meâlindeki beyanın bir yorumu daha var. O da önceki peygamberlere ait bazı (hissi) mücizelerden ibarettir“. Mücizeler kesin delillerdir. Buna göre anlam şöyle olur: Biz bir delili kaldırıp gözlerin algı alanı dışına çıkarırsak mutlaka kendini benimsetmekte ondan daha hayırlısını yani kuvvetlisini veya dengini getiririz. Şüphe yok ki nesih yoluyla sonra gelen mücizeler (âyetler) kendilerini kabul ettirmeleri açısından görme algısının dışında kalanlara göre daha kuvvetlidir. Buna göre daha hayırlısını getiririz beyanı şöyle olur: ilkinden daha kuvvetli ve daha etkili bir delil getiririz, yahut da dengini. Neshin hikmeti ve amacı nedir, diye sorulursa şöyle cevap verilir: Nesih inananlara yönelik bir imtihandır. Allah'ın, insanları, dilediği zamanda dilediği şeylerle imtihan etmesi tabiidir. Öyle ki zamanın bir döneminde bir şeyi emreder, sonra onu yasaklayıp başka bir davranış emrini verir. Bunda hikmet dairesinin dışına çıkmak söz konusu olmadığı gibi bedâ durumu da yoktur. Şüphe yok ki O, ezelden beri olanı ve olacağı bilmekte, yerli yerinde fiil işleyip hüküm vermektedir. Aşırıya kaçan söz söylemekten Allah'a sığınırız. Allah'ın her şeye kâdir olduğunu bilmez misin? Buradaki hitabın Resülullah (s.a.) olması muhtemeldir. Bu durumda onun vasıtasıyla kastedilenler bir önceki âyette zikredilen Ehl-i kitab'ın kâfirleri ve ayrıca müşriklerdir. Allah Teâlâ dilediğine hayır indirmeye, bazılarını diğerlerine göre seçkin ve üstün kılmaya elbette kadirdir. Bunun yanında hitabı bilmiş olmasına rağmen yine Hz. Peygambere yönelik bulunması da ihtimal dahilindedir. Bu durumda amaç hatırlatma ve dar zamanlarında ona mânevi güç vermedir. Yani zaten sen Allah'ın her şeye kâdir olduğunu bilmektesin. Bu, “Bil ki Allah'tan başka ilâh yoktur” meâlindeki âyete benzemektedir, burada da hitap Resülullah'ın tevhid ilkesine zaten vâkıf olduğu esasına dayanmaktadır. Biraz önce değindigimiz üzere muhataplarına bildirip haber verme ihtimali de mevcuttur. --- Dipnotlar: hükmün geçerliğinin belli bir vakitte sona ermesidir. Bunun sebebi hükmün vazedilişini gerektiren maslahatın (fayda, kamunun veya bireyin yararı) sona ermesi ve yeni zamanda, ilkinin sona ermesiyle başka bir maslahat için yeni hükmün beyan edilmesidir. Bununla birlikte birinci hükmün mevcut olduğu zamanda meşru ve maslahata uygun oluşu da kabul edilmelidir. Durum yahudilerin anladığı gibi sonradan farkına varma şeklinde değildir. Meselâ duyulur âlemde bir bina kurup da sonra amacına aykırı olarak hareket edip yanlış yaptığının farkına varan ve binasını yıkan adama benzemez. Duyulur âlemde neshin benzeri bu olmayıp doktorun şu biçimdeki davranışıdır. Doktor safra ve harareti baskın gelene safrayı kesen soğuk içecek kullanmasını emreder. Daha sonra safra ve hararetinin dindiği ve durumunun normale döndüğünü anlayınca soğuk içecekleri yasaklayıp mutedil olanlarını tavsiye eder. Tabibin bu davranışı bir sonradan farkediş hareketi ve bir çelişki değildir...”. Kurtubi, el-Câmi', VI, 243. “Oruç gecesinde kadınlarınızla cinsel ilişkide bulunmak size helâl kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tövbenizi kabul etti. Artık onlara yaklaşabilir ve Allah'ın takdir ettiklerini isteyebilirsiniz. Sabahın beyaz ipliği siyah ipliğinden ayırt edilinceye (tan yeri ağarmaya başlayıncaya) kadar yiyin, için”. © Ubâde b. Sâmit'ten nakledildiğine göre Resülullah şöyle buyurmuştur: “Cevabı benden alın, cevabı benden alın, Allah, zina eden kadınlar hakkında çıkış yolu belirlemiştir: Bekârın bekârla zinasının cezası 100 sopa ve bir yıl sürgün, üzerinden nikâh geçenin dengi ile zinasının cezası ile 100 sopa ve recmdir” (Buhâri, “Kefâlet”, 1; Müslim, “Hudüd” 12-14; Ebü Dâvüd, “Hudüd” 23; Tirmizi, “Hudüd” 8.) 44 “Denildiki buradaki âyetten maksat hüccetin neshedilmesi ve geçmiş dönemlerde Allah'ın varlığı, birliği ve sıfatlarıyla ilgili hissi mücizelerin ortadan kaldırılmasıdır” (Şerhu't-Te'vilât, “Allah Teâlâ, zâtının verdiği hüküm ve kararla şeriat ve hükümlerini sağlam hikmetler üzerine bina etmiş ve bunları kulların dünyaya ve âhirete yönelik dirliğine uygun biçimde vazetmiştir. İnsanların dirliğine vesile olan hususların zamanın, hal ve gidişlerin, ayrıca şahısların farklılığına bağlı olarak değişmesi akıl açısından tabiidir, sonuç olarak onlara ait hükümler de değişmeye açıktır. Her durumda yardımcımız Allah'tır. Duyulara hitap eden mücizelerin (âyât) değişmesine gelince, Allah Teâlâ'nın farklı tecellilerle delil göstermesi tabiidir, bunun amacı, ne kadar değişik olursa olsun, yarattığı her şeyde birliğini kanıtlayan delillerinin bulunduğunun bilinmesidir. Bütün deliller hedefi gösterme açısından eşit olmakla birlikte onların bir kısmı gözlere daha belirgin, kalplere de daha etkili olabilir”

Bakara 2:107

Bilmez misin ki göklerin ve yerin hâkimiyeti Allah'a aittir. Bu ilâhi beyan da aynı çizgi üzerinde seyreder. Yani göklerin ve yerin hâkimiyetine sahip bulunan insanların bir kısmını diğerlerine göre seçkin ve üstün yapma kudretine de sahip olur; O, kâinatta dilediğine hükmeder, dilediği şeyi meydana getirir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Âyetin burada zikredilmeyen bazı olayların ardından gelmiş olması da mümkün olup bu yöntem Kur'ân'da çokça görülmektedir, ifadenin taşıdığı üslüp muhatabın (Hz. Peygamber'in) daralan gönlünü teskin etme amacına yönelik olarak kullanılır. Muhtevada göklerin ve yerin hâkimiyetinin Allaha ait olduğunun özellikle belirtilmesinin sebebi insan bilgisinin bunlarla sınırlı bulunmasıdır, aslında bu âlemle birlikte âhiret âleminin hâkimiyetinin de O'na ait olduğu şüphesizdir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne bir yardımcı vardır. Bu kısım -her ne kadar zikredilmemişse de- âyetin bazı olayların ardından geldiğini göstermektedir.

Bakara 2:108

Yoksa siz de (ey müslümanlar) daha önce Müsâ'dan talep edildiği gibi peygamberinizden isteklerde mi bulunacaksınız? Bu, güçlük çıkarmak için yöneltilen bir soru olup, “Ey Müsâ! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana inanmayacağız”7 meâlinde yahudilerce problem çıkarmak için yöneltilen soruya benzemektedir. Denildi ki Resülullah'ın muhatabı olan müşrikler -Hz. Müsâ'nın muhataplarının peygamberlerinden sormaları gibi- aynı soruyu kendisine sormuşlardır. Yine denildi ki müşrikler Resül-i Ekrem'den Safâ tepesini altına çevirmesini istemişlerdir, şayet râvinin nakli sahih ise. Bir de şöyle denilmiştir: Müşriklerin talebi, “Bize meleklerin gönderilmesi veya Rabb'imizi görmemiz gerekli değil miydi?”48 meâlindeki ilâhi beyanın muhtevasıydı; onların soru yöneltmesi doğru yolu ve hidâyeti bulmaya değil güçlük çıkarmaya yönelikti. İmanı küfürle değiştiren kimse, denildi ki iman karşılığında küfrü tercih eden. Yine denildi ki âhiretin rahatlığı ve refahı karşılığında şiddet ve azabını tercih eden. Âyetin bu kısmı İbn Mes'üd'un (r.a.) kırâatinde “kim iman karşılığında küfrü satın alırsa” meâlindeki lafızlarla yer almıştır. Bu yorumların hepsi aynı noktada birleşmektedir. Doğru yoldan sapmış olur, bu kısmın yorumunda orta yoldan, yolun takip ettiği istikametten ayrılan, yahut da hidâyet yoluna girmeyi başaramayan gibi açıklamalar yapılmıştır. Bunların hepsi aynı noktada birleşmektedir.

Bakara 2:109

Ehl-i kitap'tan birçok kimse, ruhlarındaki kıskançlık yüzünden sizi imandan çıkarıp kâfir haline getirmek istemişlerdir. Âyette sözü edilen kimseler Resül-i Ekrem'in ashabını Allah'ın dini olan İslâm'dan caydırıp kendi dinlerine çevirmek için ellerinden gelen gayreti sarfediyorlardı, tıpkı şu ilâhi beyanlarda işaret edildiği gibi: “Ehl-i kitap'tan bir zümre sizi tuttuğunuz yoldan saptırmak istemişlerdir. Aslında onlar sadece kendilerini saptırırlar, ancak bunun farkına varmazlar”, “Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir grubun söylediklerine kanarsanız sizi imanınızdan sonra kâfir haline çevirirler”, “Ey iman edenler! Küfür ve inkâr yolunu tutanlara uyarsanız sizi gerisin geriye döndürürler, bu durumda siz hüsrana uğramış olursunuz”"!, Onların sergilediği bu davranışın sebebi -Nihai gerçeği bilen Allah'tır yaİslâm'dan önce sahip bulundukları liderliğin ellerinden çıkması korkusu, seviyesi düşük halk kesiminden sağladıkları menfaatlerinin yok olmasıydı. Bu sebeple onlar müslümanları eski dinlerine çevirmeyi arzu etmişlerdir. Muttezile mensupları âyette yer alan ruhlarındaki (kendilerindeki) kıskançlık yüzünden meâlindeki ilâhi beyanın ilk bakışta görünen (zâhiri) mânasına tutunarak bize karşı delil getirmek istemiş ve şöyle demişlerdir: Âyet haset eyleminin Allah nezdinden olmadığını göstermektedir, çünkü aziz ve celil olan Allah hasedi kendi zâtından nefyederek Ehl-i kitaba nisbet etmiştir, ruhlarındaki kıskançlık yüzünden beyanıyla. Buna şöyle cevap verilir: Hasedin Allah nezdinden olmadığı şeklindeki kanaatinizde haklısınız, biz de aynı kanaati paylaşır ve haset gibi kötü bir eylemi hiçbir şekilde Allah'a nisbet etmeyiz. Bunun yanında şöyle deriz: İnsanların teşebbüs etmesi üzerine haset fiilini onların şahsında yaratmıştır. Aynı şekilde pis ve iğrenilecek şeyler, yılanlar, akrepler ve benzerlerinin Allah Teâlâ'ya izâfe edilmesi câiz değildir. Hiçbir zaman, “Ey pisliklerin, yılanların ve akreplerin yaratıcısı!” gibi bir ifade kullanılamaz, Cenâb-ı Hakk'ın her şeyin yaratıcısı olması açısından burada söylenilenlerin hepsi O'nun yaratığı ise de. Buna bağlı olarak Allah Teâlâ'nın teşebbüs halinde kulun yaptığı haset ve küfür fiilini yarattığını kabul eder, fakat haset ve küfrün Allah'a nisbet edilmesini câiz görmeyiz. Mu'tezile mensupları bütün itaat ve iyiliklerin Allah katından olduğunu, fakat O'nun yaratma fiilinin eseri sayılmadığını ileri sürerler. Bir şeyin yani günahların (mâsiyetler) Allah'ın yaratığı olmayışının delili O'nun nezdinden gelmeyişi şeklinde belirlenseydi, O'nun katından gelenlerin mutlaka yaratığı bulunması gerekirdi. Fakat Mu'tezile bunu kabul etmemektedir. Şu halde onların, günahların Allah'ın yaratığı olmadığı şeklindeki görüşlerinin bozuk, kökünden yanlış olduğu ve ilmi bir değer taşımadığı ortaya çıkmıştır. Tekrar hatırlatalım ki Ehl-i kitabın haset göstermesinin sebebi nübüvvet ve risâletin kendi içlerinde olmasını istemeleri yahut da peygamberin çevresinde bolluk ve refahın ortaya çıkmasını arzu etmeleriydi, şu ilâhi beyanlarda işaret edildiği gibi: “Ona gökten bir hazine indirilmeli değil miydi?”42, “Şu Kur'ân iki şehirden birine mensup olan büyük bir adama indirilmeli değil miydi?”3. Ehl-i kitabın kıskançlığı bu iki sebep yüzündendi. Kendilerinden (ruhlarından) kaynaklanan haset, yani kendileri tarafından; yoksa Allah Teâlâ hasedi kendilerine emretmiş değildir, haset fiilini nihai noktada Allah yarattığı için O'nun nezdindendir diye Allah'a nisbet edilemez, sadece emrettiği yahut mecbur kıldığı şeyler O'na izâfe edilebilir. Görmez misin ki bütün pislikler, kötü ve murdar şeyler ve şeytanlar, bunların hepsi Allah'ın yaratma fiilinin eseri olmakla birlikte O'nun nezdindendir diye Allah Teâlâ'ya nisbet edilemez. Söz konusu edilen haset de bunun gibidir. Şu da bilinen bir husustur ki Ehl-i kitap Allah'tan başka yaratıcı bir varlığın mevcudiyetini iddia etmiyorlardı ki âyette bu açıdan bir yadırgama yer almış bulunsun. Aksine onlar her şeyi doğrudan Allah'a nisbet ediyorlardı, âyetteki uyarı da bu anlayışlarına yönelik olmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, yani Tevrat'ta Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin peygamber olduğu ve getirdiği dinin İslâm'dan ibaret bulunduğu hususu kendilerine açıklanmıştır, şu ilâhi beyanda ifade edildiği üzere: “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar”#, Yine de siz Allah'ın iradesini ortaya koyacağı güne kadar mukabelede bulunmayıp hoşgörülü davranın, bu ilâhi beyanın, müminlerin Ehl-i kitap'tan gördükleri eziyetin cezasını dünyada istemelerinin yasaklanmasına yönelik olması muhtemeldir ve bu hüküm neshedilmemiştir. Şöyle de denilmiştir: Âyette Allah'ın bu konudaki emri gelinceye kadar onlarla savaşmaya engel olma men hükmü vardır. Daha sonra şu âyet-i kerime ile ilâhi emir gelmiştir: “Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyen... kimselerle savaşın”. Bir de şöyle denilmiştir: Allah emrini gönderinceye kadar, yani azabını. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Şüphe yok ki Allah her şeye kadirdir, azaba tâbi tutmaya, zulmettikleri kimselerin hakkını onlar namına almaya ve her şeye; bu ilâhi beyan neshedilmemiştir.

Bakara 2:110

[Namaz ile Zekâtın Önemi ve Hikmeti] Namaz kılın, zekât verin. Aziz ve celil olan Allah namaz kılmak ve zekât vermekle ilgili emrini Kur'ân'da çok defa tekrar etmiştir. Öyle ki nerede ise hiçbir süre kalmamıştır ki bu iki husus orada birden fazla zikredilmiş olmasın. Bu olgu namaz ile zekâtın durum ve konumlarının yüce olması, Allah nezdindeki derece ve değerlerinin üstün bulunması sebebine bağlıdır. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak namaz ile zekâtı geçmiş peygamberlerin (Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun) şeriatlarına da koymuştur. Bu gerçeğin eseri olarak Hz. İbrâhim, Müsâ ve İsâ'nın kendi sözleri veya Allah'ın onlara yönelik hitabı meyanında şu âyet-i kerimelerin Kur'ân-ı Kerim'de yer aldığına dikkat etmelisin. Hz. İbrâhim Cenâb-ı Hakk'a şöyle hitap etmiştir: “Rabbim! Beni ve soyumdan gelecek kimseleri namazı devamlı kılanlardan eyle”; yine Allah'ın Hz. Müsâ ve Hârüna yönelik beyanı: “Müsâ'ya ve kardeşine, 'Kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın ve bu evleri namaz kılacak yerler haline getirin, namazlarınızı düzenli olarak kılın? diye vahyettik”“7; Hz. İsânm şu sözü: “Allah yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti”“8; Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı:”Allah şöyle buyurdu: Eğer namaz kılar ve zekât verirseniz... mutlaka günahlarınızı bağışlayacak ve sizi eteklerinden nehirler akan cennetlere koyacağım”. Namaz ile zekâtın sahip oldukları bu önemin sebebi -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şudur ki namaz kul ile Allah arasındaki yakınlığı sağlar, bütün iyi davranışları bünyesinde toplar. Kulun Allaha olan boyun eğiş ve itaat fiilinin doruk noktası namaz içinde yer alır: Allah'ın huzurunda durmak, niyaz konumunda O'nunla konuşmak, Allah için eğilerek rüküa gitmek, secdeye kapanarak yüzünü toprağa sürmek gibi. Öyle ki bütün dini duyguları Allah'a yönelik olma derecesinde bulunan bir kimseye, yaratıklardan herhangi biri için yüzünü yere sürme karşılığında dünyanın serveti verilmiş olsa bunu kabul etmez. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Zekât ise kalpler arasında ülfet ve birliğin sağlanması amacına yönelik olarak veren kimse ile diğer insanlar arasında etkili olan bir ibadettir. Zekâtta diğerlerine yönelik olarak şefkat ve merhamet unsurları bulunmaktadır. Bazılarınatemasedilen sebeplerden ötürüdür ki Allah Teâlâ namaz ile zekâtın dindeki konumlarını yüceltmiş, durumlarını şerefli kılmış ve derecelerini üstün mertebeye yükseltmiştir; bu unsurlara bağlı olarak namaz ile zekâtı Kur'ânda yer aldıkları hemen her yerde imanla paralel bir şekilde zikretmiş, ayrıca insanlar arasındaki kardeşliğin namaz ve zekâtla oluşacağını beyan buyurmuştur: “Müşrikler tövbe edip namaz kılar ve zekât verirlerse din kardeşlerinizdir.” Namaz ile zekât aklen de gerekli görülen iki ibadettir. Çinkü namaz bütün iyi davranışları bünyesinde toplamakta, biraz önce de temas ettiğimiz üzere Allah'a yönelik boyun eğiş ve ürperişin doruk noktasına çıkışı namazda gerçekleşmektedir. Bu, nakil gelmemiş olsa da aklın gerekli bulduğu bir husustur. Benzer bir şekilde zekâtta da beşeri duygu ve arzuların arınmaya tâbi tutulması ve ayıklanması işlemi mevcuttur. Bu da akıl açısından gerekli olan hususlardan biridir. Eğer denilirse ki: Namaz ile zekâtın farz kılınmasının hikmeti nedir? Buna şöyle cevap verilir: Servet ve zenginlik, ayrıca bedenin bütün âfetlerden uzak kalma türünden olmak üzere Allah Teâlâ'nın kullarına yönelik ihsanlarını namaz ve zekât yoluyla izhar etmek aziz ve celil olan Allah'ın lütfettiği nimetlerin şükrünü yerine getirme konumunda olur. Eğer denilirse ki: İnsana bedeni ve mali açıdan verilen nimetlerin şükrünün edası yine kendi cinslerinden olmasının hikmeti ne olabilir, halbuki diğer nimetlerin şükrü kendi cinslerinden değildir? Buna şöyle cevap verilir: Şükrün edası verilen nimetin cinsinin dışındaki bir şeyde gerçekleştiği takdirde durum şükretme konumundan çıkıp alışveriş ve mübadele şekline bürünür. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bir de namaz ile zekâtın yanı sıra diğer ibadetlerin de farz kılınmasının sebebi şudur ki Allah Teâlâ bütün insanlara çeşitli nimetler lütfetmiştir, meselâ insanı tür olarak üstün konumda yaratmış, yeryüzündeki her şeyi onların emrine vermiş ve sayısız nimetleri ayaklarının altına sermiştir. Öyle ki bizzat çalışıp hak edileceklerin dışında, verilmemiş bir nimetin bulunduğunu kimse kabul etmez, işte bundan dolayıdır ki lütfettiği nimetlere mukabil Allah'a şükretmek insanlar için gerekli olmuştur. Namaz, üzerlerinde Allah'a şükür borcu bulunan bedenin bütün organlarını çalıştırmayı içeren bir ibadettir. Şunu da ilâve etmek gerekir ki namazda insan bedeninde yaratılış gereği bulunan bütün yetenekleri son noktasına kadar iradi olarak kullanmak, kalbi niyet (ve Allah'a çevirme) yoluyla meşgul etmek, azabından endişe edip rahmetini ummak (havf ve recâ), hem zihni hem de aklı tâzim ve saygı ile uyanık halde tutmak gibi davranışlar bulunmaktadır. Sonuç olarak namaz kılanın her davranışı Allah'ın o noktadaki sınırsız nimetine mukabil bir şükür konumunda bulunur!. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Servete mukabil şükretmenin durumu da bunun gibidir. Çünkü servet sahipleri dünya hayatında üstün konumda tutulmuş ve hayatın tadını almaları sağlanmıştır. Bu sebeple mallarının bir kısmını Allah için vermeleri emredilmiştir. Bir de yerküresi, içindeki her şeyle birlikte bütün insanların emrine verildiğine göre servete sahip olmayanlara yardım etmek gerekli olmuştur. Tâ ki Cenâb-ı Hakk'ın dünya ve âhiret saâdetini belirlediği yönden olmak üzere bütün insanlar yeryüzünün nimetlerinden faydalanmakta eşit hale gelsinler. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Önceden kendiniz için yaptığınız iyiliği Allah katında mutlaka bulacaksınız. Âyetin bu kısmı Mu'tezile telakkisinin aksini ifade etmektedir. Onlar şöyle demektedir: Büyük günah işleyen bir kimse namaz kılıp zekât verse, Allah yolunda cihad yapsa, hac görevini yerine getirse ve birçok hayır işlese de âhiret gününde bunlardan hiçbir şey bulamaz, onun bulacağı tek şey önceden işlediği kebiredir. Mu'tezile'nin sergilediği bu davranış lütuf-kerem sahibi ve cömert olan Allah'ın fiilinden değildir; Cenâb-ı Hak kendini böyle değil, söylediklerinin aksiyle nitelemiş ve şöyle buyurmuştur: “Yaptıklarının en iyisini kabul edeceğimiz ve günahlarını bağışlayacağımız bu kimseler cennetlikler arasında yer alacaktır. Bu kendilerine yapılan gerçekleşecek bir vaaddir.” Oysaki Mu'tezile önceden yaptıkları iyilikleri kabul etmeyeceğini ve günahlarını bağışlamayacağını ileri sürmektedir. Bu ise sınırı aşan bir ifadedir. Haddi aşan ifade kullanmaktan ve Allah hakkında hüküm vermekten yine Allah'a sığınırız. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Şüphe yok ki Allah yapıp ettiklerinizi görmektedir, önceden yaptığınız iyilik ve kötülükleri. Bu, aziz ve celil olan Allah'tan insanların kötülükten sakınmaları için bir uyarı ve iyilikleri işlemeleri için de bir teşviktir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. --- Dipnotlar: 41 “Namaz kıyam, rükü, sücüd ve kuud, elin gerekli yere konulması ve gözün başka yerlere bakmasından korunması merhaleleriyle bütün dış organların kullanılmasını içeren bir ibadettir. Durum iç organlar ve yetenekler açısından da buna benzemektedir, meselâ kalbin niyetle meşgul edilmesi, havf ve recâ duygularının sürdürülmesi, zihnin ve aklın tâzim ve saygı ile uyanık tutulması gibi. Tâ ki her organın fonksiyonu bu organa yönelik olarak kendisine verilen nimetin şükrünü eda etmiş ve elden geldikçe hakkını yerine getirmiş olsun”. “Yani Allah Teâlâ'nın dünya ve âhiret mutluluğunu belirlediği yönden. Bu suretle zenginler fakirlere rızkın ulaşmasına vesile olmaları sebebiyle dünyada saygınlığa, âhirette de sevap ve mükâfata nail olurlar”.

Bakara 2:111

111. “Ehl-i kitap, Yahudi ve hıristiyanlardan başkası cennete giremeyecek' dediler. Bu onların bir kuruntusudur. De ki: İddianızda haklı iseniz delilinizi getirin.” Ehl-i kitap, “Yahudi ve hıristiyanlardan başkası cennete giremeyecek” dediler. Bu ilâhi beyan iki yoruma açıktır. Birincisi bu iddiayı her iki zümre de ileri sürmüş olabilir. Amaçları insanlara kendi aralarında uyum içinde bulundukları görünümünü vermek ve bu yolla dinlerine ilgi çekip kişileri İslâmiyet'ten soğutmaktı, ama gerçekte onlar anlaşmazlık ve düşmanlık atmosferi içinde bulunuyorlardı. Diğer ihtimal de sözü edilen iddiayı her bir zümrenin anlaşma içinde değil de ayrı ayrı ortaya atmasıdır. Bunun delili de, “Yahudiler, ‘Hıristiyanlar isabetli bir yolda değildir’ dediler, hıristiyanlar da, “Yahudiler isabetli bir yolda değildir” dediler” meâlindeki âyet-i kerimedir. Bu ilâhi beyan iddianın iki grubun anlaşmasıyla değil herhangi bir muvafakat ve izin söz konusu olmadan her birinin ileri sürdüğü bir iddia konumunda bulunduğunu kanıtlamaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Âyet-i kerimede kendilerinden başkasının cennete girmeyeceğini söyleyen kimseye iddiasını kanıtlayacak delil getirme mecburiyetine temas edilmektedir; çünkü bahis konusu zümreler yahudi ve hıristiyanlardan başkası cennete giremeyecek demek suretiyle başkasının oraya girmeyeceğini söylemiş (nefy), bunun üzerine iddianızda haklı iseniz delilinizi getirin -yani sizden başkasının girmeyeceğine dair- denilmek suretiyle kesin delil göstermeleri istenmiştir. Eğer denilirse ki: Yahudi ve hıristiyanlar, başkalarının cennete girme ihtimalini ortadan kaldırırken kendilerinin gireceğini iddia etme konumuna gelmiş oldular. Bu bakımdan onlardan, reddettikleri değil iddiada bulundukları meselede delil istenmiş olması gerekir. Buna şöyle cevap verilir: Hayır, tartışmanın buna ihtimali yoktur, çünkü onlar kendilerinin cennete gireceğini açıkça belirtmemiş, sadece başkalarının girişini reddetmiştir. Bu, “Şu eve falan falandan başkası girmez” diyen adamın ifadesine benzer; bu sözün kapsamında, “Bahis konusu falan falan girer” şeklinde bir muhteva yoktur, burada sadece başkalarının girişinin reddedilmesi mevcuttur. Olsa olsa şöyle diyebilirsin: Yahudi ve hıristiyanlar başkalarının cennete giremeyeceğini açık olarak söylemiş, kendilerinin gireceğini ise istidlâle dayanarak ileri sürmüşlerdir. Bu durumda onların istidlâli kanaatleri için degil açık iddiaları için delil istenir. Görmez misin ki aziz ve celil olan Allah'ın, gerçek dışı beyanlarını ortaya koymak ve iddialarını reddetmek meyanında verdiği cevap kendilerinden başkasının cennete girmesini reddedişlerine yönelik olmuştur: “Hayır, kim olursa olsun kâmil bir mümin olarak bütün varlığını Allah'a teslim eden kimse...” cennete girecektir’. Yine, Resülullah'tan, “Şahitsiz nikâh olmaz” diye rivayet edilen hadise dikkat etmez misin? Bu ifadede şahit bulunduğu takdirde (başka bir şeye gerek kalmaksızın) nikâhın gerçekleştiği biçiminde bir hüküm yoktur, sadece şahit olmaksızın nikâhın olamayacağının açıkça belirtilmesi söz konusudur. Düşün ki, “Şahitsiz nikâh olmaz” diyen birine, “Neden şahit olmaksızın nikâh câiz değildir dedin?” diye sorulmaz. Yahudi ve hıristiyanlardan başkası cennete giremez meâlindeki beyan da bunun gibi olup bu ifadede onların cennete gireceğinin açık ispatı bulunmamakta, sadece başkalarının girmeyeceğinin açık iddiası yer almaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

Bakara 2:112

Hayır, kâmil bir mümin olarak bütün varlığını Allah'a teslim eden kimse. Biraz önce bu ilâhi beyanın yahudi ve hıristiyanlara cevap niteliği taşıdığını ve onların Allah hakkında hüküm verişlerine eleştiri yönelttiğini belirtmiştik. Şöyle: Hayır, cennete girer, kâmil bir mümin olarak bütün varlığını Allah'a teslim eden kimse. Vechini Allah'a teslim eden kimse. Denildi ki inancını ve amelini Allah'a özgü kılan kimse veya kendini Allah'a teslim eden kimse. Vech yani yüz organı zikredilerek zatın kastedilmesi mümkündür, “O'nun zatı hariç her şey yok olmaya mahkümdu”“ meâlindeki beyanında olduğu gibi, yani, “O haпe”. Şöyle de denilmiştir: Esleme, yani işini dinine havale edip samimi davranan. Bu mânalar birbirine yakındır. Kendini Allah'a teslim eden, yani kulluğunun bilincini taşımakla, “Allah çekişip duran birçok ortağın sahip olduğu bir adam ile yalnız bir kişiye bağlı ve ait olan adamı misal verir” beyanında olduğu gibi. “İslâm” kelimesinin mânası da budur: Varlığını Allaha özgü kılıp ne mâbud kabul etme ne de ibadet etme açısından kimseyi ortak koşmaman. Onun için Rabb'inin nezdinde mükâfat vardır. Böyleleri ne korkacak ne de üzülecektir. Bu kısmın mânasını daha önce açıklamıştık“. --- Dipnotlar: “9 bk. el-Bakara 2/38 tefsiri.

Bakara 2:113

Yahudiler, “Hıristiyanlar isabetli bir yolda değildir? dediler. Hıristiyanlar da, “Yahudiler isabetli bir yolda değildir” dediler. Oysaki her iki zümre de ilâhi kitabı okumaktadır. Eğer denilirse ki Cenâb-ı Hak yahudi ve hıristiyanları bu sözlerinden dolayı neden itâba muhatap kılmıştır, oysaki O, diğer bir âyette nebisine (s.a.) şöyle demesini emretmiştir: “De ki: 'Ey Kitap ehli! Tevrat'ın, İncil'in ve Rabb'inizden size indirilen vahiylerin gereklerini yerine getirmedikçe isabetli yolu takip etmiş olamazsınız.” Buna şöyle cevap verilir: Allah Teâlâ nebisine (s.a.), onlara Tevrat'ın gereklerini yerine getirmedikleri takdirde isabetli bir yol izlemiş olamayacaklarını söylemesini emretmiştir. Ama kendileri Tevrat'ın muhtevasını uyguladıkları takdirde -ki orada İslâmiyet'i benimseme ve Allah elçisi Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme uyma emri vardır- nazarı itibara alınacak bir yolda bulunurlar. Bu ilâhi kelâmın anlamı -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- Cenâb-ı Hakk'ın yahudi ve hıristiyanlara şöyle hitap etmiş olmasıdır: O sözü nasıl söyleyebilirsiniz, oysaki elinizde -iyi düşünüp araştırdığınız takdirde- gerçeği açıklayan, hak ile bâtılı birbirinden ayıran ve aranızdaki anlaşmazlığı ortadan kaldıran bir kitap vardır. Burada şöyle bir fikir de yürütmek mümkündür ki yahudi ile hıristiyan zümrelerinden her biri diğeri için isabetli yol izlemediğini söylemiş, Cenâb-ı Hak da gerçek dışı beyanlarını ortaya koymak ve kendilerine cevap vermek üzere, “Hayır, Allah'a teslim olan kimse isabetli yoldadır” buyurmuştur; çünkü atalarından bu müsbet davranışı sergileyenler vardı. Diğer bir yorum da şöyle olabilir: Yahudi ve hıristiyanlar kendi iddialarını dile getirip Allah hakkında ulâhiyyet makamına lâyık olmayan şeyler söylerken isabetli bir yolda değillerdir, buna mukabil iki zümre ileri sürdükleri iddialarla birbirini yalanlarken isabetli bir yol izliyorlardı. Şöyle de denilmiştir: Yahudiler, “Hıristiyanlar din açısından isabetli bir yolda değildir” demek suretiyle, “Ne duruyorsun, Muhammed, bizim dinimize uy, görüyorsun ki hıristiyanlar isabetli yolda değildir!” demek istemiş, hıristiyanlar da yahudilere karşı aynı iddiayı ileri sürmüş ve aynı tavrı takınmıştır. İslâm kelimesinin mahiyeti hakkında farklı fikirler öne sürülerek İslâm boyun eğiş ve teslimiyettir, İslâm davranışlar yoluyla samimiyetini ortaya koymaktır denmiştir. İslâm bütün varlığını Allah'a teslim etmek, yahut da bütünüyle inancını Allah'a özgü kılıp bunda ortak kabul etmemektir. Kitabı bilmeyenler de onların sözlerine benzer sözler söylemişlerdi. Denildi ki bilmeyenler kitabı olmayanlar demektir ki maksat Arap müşrikleridir. Yine denildi ki bilmeyenler Kur'ân ve kitap okuyamayan ve muhtevasına nüfuz edemeyenler olup bunlar câhil kesimini teşkil eder. Aziz ve celil olan Allah İslâm'ı benimsemeyenlerin bilenleri ile bilmeyenlerini eşit durumda beyan etmiştir, çünkü içlerinden bilenler ilimlerinden faydalanmamak suretiyle hiçbir şey bilmeyenin durumuna düşmüştür. Biz bu konuyu daha önce, “Sağır, dilsiz ve kördür onlar” meâlindeki ilâhi beyanın tefsirinde anlatmış, aziz ve celil olan Allah'ın lütfettiği âyet-mücize ve diğer vasıtalardan yararlanmadıkları için onları bu sıfatlarla nitelediğini belirtmiştik“, 212 Allah anlaşmazlığa düştükleri hususlarda kıyâmet günü hükmünü verecektir. Azap hükmünü, çünkü onlar kendi aralarında (bile bile) ayrılığa düşmüş ve Allah hakkında ulühiyyet makamına lâyık düşmeyen sözler söylemişlerdir. Allah Teâlâ zâlimlerin uydurduğu yakışıksız sözlerden yüce, pek yücedir.

Bakara 2:114

Daha zâlim kim olabilir! Buyurur ki Allah'ın mescid ve mâbedlerinde adının anılmasını engelleyenden kendisine zulmedip itibarını düşürmekte daha ileri giden biri yoktur. Mesâcidullah terkibine farklı yaklaşım yapılarak denildi ki Allah'ın mescid ve mâbedleri yer küresinin tamamıdır. Resülullah'ın (s.a.), “Yeryüzü ibadet yeri (mescid) ve temiz kılınmıştır”? hadisinin de belirttiği gibi arzın tamamı ibadete elverişlidir. Âyette işaret edildiği üzere küfür ehli müslümanları Allah'ın mescidlerinde adını anmalarına ve dini etkinliklerini yapmalarına engel olmuşlardır. Ve harap olmalarına gayret gösteren. Bu, “Yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışırlar”? meâlindeki ilâhi beyana benzemektedir. Böyleleri o mekânlara ancak korka korka girebilirler, yani müslümanların ülkelerine ve şehirlerine ancak korka korka veya antlaşma ile girdikleri gibi, nitekim, “Yahudiler nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'ın ahdine ve müslümanların himayesine girmedikçe üzerlerine zillet damgası vurulmuştur” meâlindeki âyet aynı hususa işaret eder, bu âyetteki “habl” kelimesi ahid demektir. Böyleleri o mekânlara ancak korka korka girebilirler, beyanının bir yorumu da şöyledir: Allah'ın üzerlerindeki hakkı ve kendilerinin O'nu yüceltme görevi varken onların mescidlere girmesi ancak korku ve haşyetle olmalıdır. Çünkü mâbedler Allah'a ibadet etmek için edinilen ve onları saygın gösterme amacyja O'na nisbet edilen mekânlardır". Oysaki onlar mâbedlere tahrip amacı gütmek ve cemaatlerin Allah'a yönelik ibadetlerini engellemek üzere girmişlerdir. Mesâcidullahın Mescid-i Harâm olabileceği de söylenmiştir. Şöyle ki müşrikler Hz. Peygamber'in ve ashabının Mescid-i Harâm'a girmelerine engel olmuş, onlar da geri dönmeye mecbur kalmıştı. Daha sonra aziz ve celil olan Allah Mekke'nin fethini müyesser kılmış, bu defa da müşrikler korkarak girer hale gelmiştir; “Ey iman edenler! Şundan emin olun ki müşrikler mânevi kirliliğe bulanmış kimselerdir, o sebeple bu yıldan sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar”“ meâlindeki ilâhi beyan konuya açıklık getirmektedir. Bir de şöyle denilmiştir: Allah mesâcidullah terkibi ile Beytülmakdis'i kastetmiştir. Nakledildiğine göre hıristiyanlar? Mecüsiler'in lideri olan Buhtunnasrdan? yahudilere karşı yardım istemiş, giriştikleri saldırılarda mâbedleri tahrip edip hak dine mensup olanları öldürmüşlerdi. Daha sonra hak din mensupları yine mâbedler inşa etmişti. Ancak Hıristiyanlığa mensup olan bu mâbedlere korkarak ve gizlice girebiliyorlardı. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Onlar için dünyada zillet vardır. Denildi ki âyetin bu kısmında yer alan hızy kelimesi cizye yahut da savaş anlamına gelir. Âhirette de büyük bir azap vardır. --- Dipnotlar: Buhâri, “Teyemmüm”, 1; Müslim, “Mesâcid” 1-4.

Bakara 2:115

[Kıble ve Belirlenmesi] Doğu da Allah'ındır, batı da. Nereye dönerseniz Allah'a ibadet yönü orasıdır. Denildi ki Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin ashabından oluşan bir grup sefere çıkmışlardı; bu, kıblenin Kâbe'ye çevrilmesinden önceydi. Namaz vakti gelmiş, ancak kıblenin yönünü belirlemede kesin sonuca kavuşamayarak şahsi tahminlerde bulunmuşlardı. Neticede kimi doğuya, kimi batıya yönelerek kılmış, farklı yönlere yönelmişlerdi. Bu durumla karşılaşan sahâbiler bilâhare Resülullah'ın huzuruna çıkarak meseleyi arzetmişlerdi. işte bunun üzerine nereye dönerseniz Allah'a ibadet yönü orasıdır meâlindeki âyet nâzil olmuştur. 216 Âyetin bu kısmı ve nüzül sebebi Şâfii'nin, “Kıbleye isabet ederek kılmışsa namazı câizdir, değilse câiz değildir” şeklindeki kanaatini çürütmektedir. Âyette şu taraf değil de bu taraf diye bir belirleme bulunmayıp sadece doğu ve batı zikredilmiştir. Hadiste de doğu ve batıdan söz edilmektedir”. Şâfii'nin görüşü biraz sonra zikredeceğimiz âyetin zâhirine bağlı kalmıştır. Bizim söylediklerimiz kıblenin net bir şekilde belirlenemeyip şahsi tahminin yapıldığı duruma aittir. Normal hallerde ise kıble, “Nerede olursanız olun yüzünüzü Mescid-i Hâram'a çevirin” ilâhi emrine bağlıdır. İbn Ömer radıyallahu anhtan rivayet edildiğine göre doğu da Allah'ındır, batı da, meâliyle başlayan âyet yolculuk halindeki nafile namazlar hakkında nâzil olmuştur!. Ancak bize göre biraz önce değindiğimiz üzere bütün namazlar içindir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Fe-semme vechullah oradadır. Bu beyan hakkında çeşitli görüşler belirtilmiştir. Allah'ın vechi oradadır, yani istediğiniz rızâsı oradadır veya Allah'ın kıblesi orasıdır. Allah'ın vechi oradadır: Allah oradadır; bu yorum daha önce temas ettiğimiz üzere” zatın (kendisi) kastedilerek vech kelimesinin kullanılabileceği yöntemine bağlıdır; yani Allah onlardan ayrı ve uzak değildir. Bunlardan başka Allah'ın rızâsı oradadır, Allah'ın rızâsına vesile edindiğiniz şey oradadır, mânası da verilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Sizi oraya yöneltenin vechi kendinizden yanlış bir davranışta bulunmadığı takdirde oradadır; tıpkı Resülullah'ın (s.a.) oruçlu iken unutarak yiyen kimseye hitaben, “Seni Allah yedirmiş ve içilmiştir”# buyurması gibi. Bir de şu yorum yapılmıştır: Namazı eda etmekle hedeflediğiniz Allah'ın vechi ve rızâsına ulaşmanız o yönde mümkündür, yani hedefinize ulaşmış bulunuyorsunuz. Kıbleye yönelmede farz olan tıpatıp isabet değil, kuvvetli bir zan ve en üst derecedeki kanaattir, zira Kâbe'nin ta kendisine yönelme imkânımız bulunmamaktadır. Aslında kıblenin belirlenmesi hiçbir yönüyle şüphe arzetmeyecek bir kesinlikle olmayıp sadece elden gelen fikri gayretle gerçekleşir. Bu husus meselâ su, çamaşır-elbise vb. gibi değildir. Bu nesneler aslında temiz olup pislik (ibadete engel teşkil eden pislik) sonradan oluşur. Kişinin bunların asli hüviyetiyle temiz olanına ulaşması daima mümkündür. Kıble konusu ise tıpatıp kendisine isabet değil, araştırıp karar verilmesi esasına bağlanmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Allah rahmeti geniş olan ve her şeyi bilendir. Âyetin bu kısmında yer alan vâsi' kelimesinin zengin veya cömert mânasına geldiği belirtilmiştir, çünkü kulların Allah rızâsına vesile kıldıkları şeyi kabul etmiş ve kıble konusundaki hareket alanlarını genişletmiştir. Her şeyi bilendir, içlerinden kurup niyet ettikleri şeyler. --- Dipnotlar: Ebü Hureyre'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Doğu ile batı arası kıbledir”. 41 İbn Ömer'den nakledildiğine göre o şöyle demiştir: “Bu âyet sefer (yolculuk) esnasında nafile kılarken bineğinin seni çevirdiği yere doğru namaz kılman için nâzil olmuştur. Resülullah (s.a.) Mekke'den dönerken bineğinin üzerinde namaz kılıyor ve başını Medine istikametine çevirmiş oluyordu” (Müslim, “Salâtü'l-müsâfır”, 31-41; İbn Mâce, “İkâme” 56; Tirmizi, “Mevâkitü's-salât” 139). 42 bk.el-Bakara2/112 tefsiri.

Bakara 2:116

Bir de, “Allah evlât edindi” dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. Bu ilâhi beyanda Cenâb-ı Hakk'ın, hıristiyanların iddia ettiği yakışıksız şeylerden zâtını tenzih edişi ve iddialarının reddi vardır", Âyetin mânası -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyledir ki duyulur âlemde çocuk sahibi olmak veya evlât edinmek buna ihtiyaç hissettiren üç sebepten birine bağlı bulunur: Baskın gelen şiddetli çocuk arzusunun yerine getirilmesi, hissettiği yalnızlığın şevkiyle arkadaşlık edeceği birine muhtaç hale gelmesi yahut da kendisini ezecek düşmanın defedilmesi için yardımını isteyeceği birine ihtiyaç duyması. Aziz ve celil olan Allah herhangi bir şeye muhtaç olmaktan, yalnızlık hissine kapılmaktan veya düşmanına yenilmekten münezzeh olduğuna göre neden evlât edinsin? Bilakis göklerde ve yerde olanların hepsi O'na aittir, Allah'a evlât nisbet edenlerin iddialarına cevaptır: Göklerin ve orada bulunanların, yerin ve oradaki her şeyin sahibi ve hâkimi olan varlık için herhangi bir ihtiyaç doğmaz ve hiçbir düşman O'nu yenilgiye uğratamaz, diye; zira bunların hepsi O'nun mülkü olup kendi planlamasının icrasına, emir ve tasarrufunun yürümesine hazır bulunur. Evlât edinme gibi bir şeyi talep etmesi ancak biraz önce değindiğimiz hususlardan birine mâruz kalması halinde bahis konusu olur. Oysaki Allah zâlimlerin ileri sürdüğü şeylerden yüce, pek yücedir. Allah'a izâfe edilen evlât edinme iddiasının imkânsızlığı görüşüne “dost edinme” eylemine dayanarak karşı bir fikir öne sürülürse buna şöyle cevap verilir: Burada dostluk, dost edinecek varlığın özünden (cevherinden) olmayan biriyle oluşmaktadır, evlât ise sadece kendi özünden olur. Hüseyin (b. Muhammed en-Neccâr) bu kanaati benimsemiştir. İkincisi, dostluk kişinin eskiden beri gerçekleştirdiği bazı eylemler sebebiyle konumunun yükselmesi ve mertebesinin üst derecelere çıkmasıyla oluşur; öylesi bu davranışlarıyla mükâfat anlamında dost edinilmeye hak kazanır. Birinin evlâdı olmaksa gerçekleştirilen bazı fiillerle değil, hak kazanacağı bir durum olmaksızın onun çocuğu olur. Allah Teâlâ çocuğun oluşmasına vasıta teşkil eden şeyi kendi zâtından uzaklaştırma bağlamında şöyle buyurmuştur: “O'nun eşi olmadığı halde çocuğu nasıl olabilir?” Üçüncüsü Râvendi'nin şu yorumudur: Allah'ın zâtına evlât nisbet etme ya sadece bir isimlendirme -niteleme şeklinde veya gerçek mânasıyla olur. Dost diye isimlendirmenin gerçekleşme yönü bellidir ama bu ihtimal evlâdı olmakla nitelendirilmesinde bahis konusu değildir, evlâdın sadece bir isimlendirme-niteleme çerçevesinde Allah'a izâfesi hakkında da dini bir izin gelmemiştir. Bilakis göklerde ve yerde olanların hepsi O'na aittir, meâlindeki beyana yönelik bir yorum daha vardır. Denebilir ki göklerde ve yerde bulunan herkes O'nun erkek ve kadın kullarıdır. Siz evlât sahibi olmaya şiddetle ihtiyaç duydugunuz halde köle ve cariyelerinizden evlât edinmeyi münasip görmezsiniz. Peki, aziz ve celil olan Allaha -müstağni olmasına rağmen- aynı şeyi nisbet etmeyi nasıl yakıştırabilirsiniz? Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Her şey O'nun iradesine boyun eğmiştir. Âyetin bu kısmı için farklı yorumlar yapılmıştır. Denildi ki göklerde ve yerde olan herkes, melekler, İsâ, Üzeyir ve Allah'ın evlât edindiğini ileri sürdüğünüz diğerleri O'nun iradesine boyun eğmiş, Rab oluşunu benimsemiş, O'nun kulu olduklarını kabullenmiştir. Bir de kânitün muti'ün (itaat edenler) diye yorumlanmıştır, yani göklerde ve yerde olanların hepsi O'na itaat edip boyun eğmiştir. Şöyle de denilmiştir: kâim demektir. Ne var ki kàim iki şekilde olur. Biri ayakları üzerinde dikilip duran, diğeri de bir şeyi koruyup gözeten. Şimdi, buradaki kânit kavramıyla ayakları üzerinde dikilip duran mânasının kastedilme ihtimali bulunmadığına göre yorum Allah'a itaat etme ve üzerine düşen görevleri tesbit edip yerine getirme şekline döner; şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Herkesin yaptığını gözetleyip kayda geçiren (Allah böyle olmayan putlar gibi olur mu?)”. Burada Allah'ın gözetleyip kayıt altına aldığı şey kulun görevini yerine getirmesi ve ele geçirdiği rızıktır. Hepsi O'nun iradesine boyun eğmiştir meâlindeki beyanın bir yorumunun da insanların selim yaratılışlarının tenzih edilmesi şeklinde olabilir, zira herkesin fıtratı Rabb'ini evlât olma gibi ileri sürülen sıfatlardan tenzih eder”. Bir de şöyle söylenebilir: Hepsi O'nun iradesine boyun eğmiştir, genel bakışla bütün insanlar; şu âyet-i kerimenin işaret ettiği gibi: “Onlara kendilerini kimin yarattığını soracak olursan, Şüphesiz ki Allah’ diyeceklerdir.” --- Dipnotlar: #5 Müellif, “Allah İbrâhim'i dost edinmiştir” meâlindeki âyete işaret etmek© Ebü Abdullah Hüseyin b. Muhammed b. Abdullah en-Neccâr -Mâtüridi onu Kitâbu't-Tevhid'inde el-Hüseyndiyeanar- Neccâriyye fırkasınınreisidir(bk. İbnü'n-Nedim, el-Fihrist, I, 229; Abdülkâhir el-Bağdâdi, el-Fark beyne'l-firak, s. 217; Şehristâni, el-Milel

Bakara 2:117

O, göklerin ve yerin sanatkârane yaratıcısıdır. Gökler ve yer mevcut (şey) değilken Allah onları ilkin yaratmıştır. Bedi', mübdi' ve mübtedi‘ (gazı) aynıdır, mânaları da “benzerini kimsenin başaramadığı bir şeyi icat eden” demektir. Bu içerikten hareketle şahsi duygu ve düşüncelerine dayanarak söz söyleyen veya fiil işleyen kimseye mübtedi' denilmiştir, daha önce öylesinin benzerini meydana getirmede kimsenin bulunmaması açısından. Bu ilâhi kelâmda Allah'ın evlât edindiğini söyleyen zümrelere karşı güçlü bir delil vardır. Bu kelâm şunu demektedir: Gökleri ve yeri hiçbir temel madde veya vasıta olmadan yaratmaya güç yetiren Allah İsâ'yı baba olmaksızın yaratmaya nasıl muktedir olmaz? İkincisi, sizin nazarınızda başarılması zor olup büyük önem taşıyan evreni yaratma fiiline yine sizin kriterlerinize göre iki harften ibaret bulunan “ol!” emriyle güç yetiren bir varlık İsâ'yı baba olmaksızın var etmeye nasıl muktedir olmaz? [Allah'ın Yaratması - Tekvin Sıfatı] Bir şeye hükmedip karar verince sadece “ol!” der, o da oluverir. Denildi ki..., yani bir toplumun kökünden yok edilmesine hükmedince sadece “ol!” der, o da oluverir. Kün fe-yekün ibaresi Allah'ın gerçekten kâf ve nün harfleriyle “kün” demesi anlamına gelmez. Ancak bu anlaşılabilir tam bir mânayı en kısa sözle ifade edebilen bir ibaredir. Arap dilinde anlaşılabilecek bir muhtevayı iki harfle ifade edecek bundan daha kısa bir ifade tarzı bulunmamaktadır. Bunun dışındaki söyleme biçimleri bazı ek bağlantılar ve edatlardan ibaret olup muhtevalarına nüfuz etmek mümkün değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerime, bir şeyi yaratmanın o şeyin ta kendisi olduğunu söyleyen kimseyi dolaylı bir şekilde reddetmektedir#!, çünkü Allah, “Bir şeye hükmedince” anlamında ve izâ Kaдa emren buyurdu, önce Kaйa sonra emren, ardından da kün fe-yekün dedi. Tekvin zaman ve oluşum açısından mükevven ile aynıolsaydı fiilen yaratmayı (tekvin) ifade etmek için önce “ol” onlamında kün, sonra da “oluverir” anlamında fe-yekün demesine gerek kalmazdı, yani kün emri aynı anda tekvinin (fiilen yaratma) kendisi olur ve şey (nesne, olay) vücut bulurdu. Şu halde sözü edilen ilâhi beyanın kuruluşu tekvinin mükevvenin aynı değil, gayrı olduğunu göstermektedir. Şunun da belirtilmesi gerekir ki tekvin sıfatı ya önceden yokken sonradan oluşmuştur veya ezelde mevcuttu. Önceden bulunmayıp sonra oluşmuşsa, bu oluşum ya kendi başına gerçekleşmiştir -ki bu mümkün olduğu takdirde her konuda geçerli olur- veya başka bir oluşturma (ihdâs) sayesinde vuku bulmuştur. Bu ikinci durumda ise sonsuza kadar etkileşimler (birbirine bağlı ihdâslar) söz konusudur ki bunun yanlışlığı açıktır (teselsül). Sonuç olarak ihdâs ve tekvinin hâdis olmayıp Allah Teâlâ'nın ezelde onunla muhdis ve mükevvin diye nitelendiği ortaya çıkmıştır, tâ ki her şey Onun murad ettiği zamanda vücut bulmuş olsun. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. --- Dipnotlar: 41 Allah'ınsıfatlarının zâtı gibi kadim olduğu âlimlerce kabuledilmekle birlikte kâinatı yaratıp yönetmesini ifade eden fiili sıfatları hakkında başta Mu'tezile ve kısmen Eş'ari kelâmcıları farklı bir tutum sergilemişlerdir. Bunun sebebi, Mâtüridilerce tekvin (oluşturmak, nesne ve olayları meydana getirmek) diye topluca ifade edilen fiili sıfatların tecellisi olarak meydana gelen nesne ve olayların sonradan vücut bulmasıdır (hudüs). Dolayısıyla burada sıfatın (tekvin) kadim, eserinin (mükevven) hâdis olması problemi ortaya çıkmaktadır. Zaman unsurunun rol oynadığı bu meselede Mâtüridi kelâmcıları sıfatın yani tekvinin kadim olmasının eserinin yani mükevvenin de kadim oluşunu gerektirmediğini kabul eder. Diğerleri ise aksini savunurlar.

Bakara 2:118

118. “Aşkın âlemin mahiyetini bilmeyenler, Allah bizimle konuşmalı veya tarafımıza maddi bir mücize gelmeli değil miydi?” dediler. Onlardan önce gelenler de aynen kendi söyledikleri gibi söylemişlerdi. Kalpleri ne kadar birbirine benzemiş! Gerçekte biz, hakikatleri bilip kavramak isteyenlere âyetleri açık ve anlaşılır kıldık.” Aşkın âlemin mahiyetini bilmeyenler, “Allah bizimle konuşmalı veya tarafımıza maddi bir mücize gelmeli değil miydi?” dediler. Bu ilâhi beyan hakkında birkaç yorum ortaya konulmuştur. Denildi ki bilmeyenler, gerçekte bildikleri halde birikimlerinden faydalanmadıkları için Allah tarafından böyle nitelendirilmiştir. Yine denildi ki Rab'lerinin birliğini bilmeyenler olup onlar da Arap müşriklerinden ibarettir. Bunlar Hz. Peygamber'e (s.a.), “Allah bizimle konuşmalı veya senin elçisi olduğunu bildiren bir âyet bize gelmeli değil miydi?” şeklinde hitap etmişlerdi. Bilmeyenler, Allah'ın kendileriyle konuşmasını temenni edecek bir dereceye ulaşamadıklarını bilmeyenler, demektir de denilmiştir. Bir de şu yorum yapılmıştır: Allah'ın kendileriyle konuştuğunun ve gerek vahiy yoluyla gerekse Peygamber'ine nübüvvetini kanıtlayan âyetler (mücizeler) vermek suretiyle gerçekleri haber verdiğinin farkında değildirler, buna rağmen inat göstermeye devam ederler. Onlardan önce gelenler de aynen kendi söyledikleri gibi söylemişlerdi. Denildi ki onlardan önce gelenler İsrâiloğulları, Hz. Müsâ'ya Arap müşriklerinin Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme söyledikleri gibi söylemişlerdi. Müşriklerin talebi şöyleydi: “Huzurumuza çıkmayı arzu etmeyenler, ‘Bize melekler indirilmeli veya Rabb'imizi görmeli değil miydik? dediler”2. Âyetin bu kısmı için, “Yahudiler hıristiyanlar gibi veya hıristiyanlar yahudiler gibi talepte bulundular” şeklinde de yorumlar yapılmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Kalpleri ne kadar birbirine benzemiş! Denildi ki kalpleri küfür ve düşüncesizlikte birbirine benzemiş. Yine denildi ki kalpleri söyleyiş ve isteyişte birbirine benzemiş, çünkü onlar gerçek olanı sormak için değil, güçlük çıkarmak için istekte bulunmuşlardır. Onlardan önce gelenler de aynı şeyi söylemişlerdi, iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi âyette yer alan muhteva. İkincisi gerçeği arama statüsünde değil, güçlük çıkarıp zorbalık taslama talebi; zaten Allah Teâlâ doğru yol peşinde bulunan için irşad âyetlerini göndermiş ve göstermiştir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Gerçekte biz, hakikatleri bilip kavramak isteyenlere âyetleri açık ve anlaşılır kıldık. Şöyle denildi: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin, inadından vazgeçip inanmak ve tasdik etmek isteyen için Allah elçisi konumundaki durumunu ortaya koyduğumuz âyet ve delillerle açıkladık.

Bakara 2:119

Biz seni hak ile gönderdik. Denildi ki biz seni, ey Muhammed, muhataplarını tevhid inancından ibaret olan hakka davet etmen için gönderdik. Hak ile ifadesi Kur'ân'la, kesin delil ve âyetlerle şeklinde de yorumlanmıştır. İtaat edene müjdeleyici, isyanda ve emrine muhalefette bulunanı cehennem ateşiyle uyarıcı. Bir de şöyle denildi: Hak ile Allah'ın insanlar üzerindeki ve onların birbirlerine karşı olan haklara dikkat çekmen ve yerine getirilmesine kılavuzluk etmen amacıyla. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin. Bütün bunlardan sonra sen artık cehennemliklerden sorumlu değilsin, anlamında olması mümkündür. Nitekim bu ilâhi beyanın gelişinden sonra Resülullah'ın onlardan sorumlu tutulduğu nakledilmemiştir. Bu durumda beyan gayptan haber vermesi açısından Hz. Peygamber için bir mücize özelliği taşır. EN Denildi ki Resülullah (s.a.), “Keşke anne babamın ölüm sonrası hayatta ne yaptıklarını bilsem!” temennisinde bulunmuş, bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirmiştir". Âyetin bu kısmının ilk kelimesinde farklı iki okuyuş vardır. Biri tenin üstün harekesiyle (lâ tesel: sorma) şeklinde olup biraz önce naklettigimiz rivayetle bağlantılıdır. Bununla birlikte aynı kelimeye şöyle bir mâna da verilebilir: Cehennemliklerle vakit geçirmemelisin, bu senin için bir külfet ve gereksiz bir meşgale olur. Bir de ta harfinin ötreli okunmasıyla sen cehennemliklerden sorumlu değilsin. Yani sen, ey Muhammed! Cehennemliklerin kalp hayatından sorumlu değilsin. Bu yorum şu âyet-i kerimelerin muhtevasıyla benzerlik arzeder: “Siz onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz”, “De ki: Allah'a itaat edin, Resül'üne de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şüphe yok ki onun sorumluluğu kendisine yüklenen, sizin sorumluluğunuz da size yüklenen görevlerdir”, “Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez” ve benzerleri.

Bakara 2:120

Ne yahudiler ne de hıristiyanlar kendi dinlerine uymadıkça seni asla benimsemeyecektir. Millet kelimesi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Milletin sünnetten (din anlayışı) ibaret olduğu söylenmiştir, “Allah'ın adı, Resülullah'ın sünnet ve yöntemi e” meâlindeki hadiste ve “İbrâhim'in temsil ettiği tevhide bağlı din anlayışına tâbi olan kimse” anlamındaki âyette olduğu gibi. Başka bir yoruma göre millet din demektir. Nitekim Hz. Peygamber'in, “İkifarklıdine (millete) sahipolan kişiler arasında veraset hakkı oluşmaz”” beyanındaki millet kavramı bu mânadadır. Bir de şöyle bir yorum yapılmıştır: Bu âyetteki millet kıble mânasına gelir, şu âyetin muhtevasında görüldüğü üzere: “Şundan emin ol ki (Resülüm!) Ehl-i kitaba her türlü âyet ve mücizeyi getirsen bile senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin.” Aziz ve celil olan Allah bu beyanıyla, Resül'ünde mevcut bulunan, “Ehl-i kitabın dinine ve kıblesine uyacakları” yolundaki ümidin gerçekleşmeyeceğini bildirmiştir, zira onlar din ve kıble tercihini, gerçeği araştırıp belirginlik kazanması ve kesin delilin bağlayıcılığına değil şahsi arzularına göre yapmaktadır. Şöyle ki hıristiyanların kıblelerini doğu olarak belirlemelerinin sebebi Hz. İsâ'nın yaşadığı dağın doğuda bulunuşuydu, “Meryem ailesinden ayrılarak doğu tarafındaki bir yere çekilmişti” meâlindeki beyanın ifadesiyle. Yahudiler ise batı tarafını tercih etmişti, çünkü Müsâ aleyhisselâma risâlet verildiği ve Rabb'i kendisiyle konuştuğu sırada batıda bulunuyordu, “Müsâ'ya emrimizi yönelttiğimiz zaman sen (Resülüm) batı yönünde bulunmuyordun” meâlindeki beyanında belirtildiği üzere. Müslümanlara gelince, onların Kâbe'yi (Allah üstünlüğünü dâim kılsın) kıble olarak tercih etmeleri şahsi arzularına değil, ilâhi emre bağlıydı. Akıl da Kâbe'nin kıble olmasını gerekli görür, zira Kâbe dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen insanların yöneldiği bir merkezdi. Sonraları namaz için bir yöne dönülmesine ihtiyaç duyulunca, o mekân insanlar için yönelinecek en lâyık bir konum kazandı. Ne yahudiler ne de hıristiyanlar kendi dinlerine uymadıkça seni asla benimsemeyecektir. Aziz ve celil olan Allah Resül'üne hitap ederek, dinler hakkındaki anlayış ve iddialarının farklı olması sebebiyle yahudi ve hıristiyanları memnun etmeye güç yetiremeyeceğini haber vermektedir. [Peygamberin Mâsum Oluşu - İsmet Sıfatı] Eğir denilirse ki: Allah Teâlâ zaten uymayacağını bildiği halde Resül'ünü sözü edilen zümrelerin dinlerini benimsemekten niçin sakındırmıştır? Buna şöyle cevap verilir: Günahlardan korunmuş olma (mâsumiyet - ismet) sınava tâbi tutulma ilkesini ortadan kaldırıp bertaraf etmez. Sınav günahlardan korunmuş olma halinde bile iki sebeple geçerli olur. Birincisi, peygamberin geçmişteki mâsumiyeti şu andakini gerekli kılmaz. İkincisi, bazı şeylerin kendisine yasaklanmasına en çok lâyık olan kimse ismet sıfatına mahzar kılınan insandır, şu sebeple ki yasağın bulunmaması halinde konu mubaha dönüşeceğinden mâsum olma özelliği kişiden kalkmış olur. Bundan dolayıdır ki tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimedeki beyan Ehl-i kitabı memnün edecek davranışı engellemeye yönelik olmuştur, her ne kadar Resülullah ilke olarak böyle bir davranıştan korunmuş ise de. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. İlâhi emir ve nehyin mâsum olana da yönelmesinin kabul edilmemesi halinde mâsum olana ait faydanın ortadan kaldırılması bahis konusudur, çünkü ismet, emri yerine getirmesi ve yasaktan kaçınması için kişinin koruma altına alınması demektir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. De ki: “Allah'ın rehberliği tek doğru rehberliktir.” Şöyle mâna verilmiştir: Hak din, yahudi ve hıristiyanların şahsi arzuları, âyet ve mücizeleri red, inkâr ve inatçı direnişle karşılama çizgisinde tercih ettikleri değil, İslâm ehlinin Allah'ın emri, gönderdiği âyet ve mücizeler çizgisinde tercih ettiği ilâhi dindir. Sana yeterli bilgi geldikten sonra onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, buradaki hitabın Resülullah'a değil de ashabına ve ondan sonra onun dinine girip kendisini tasdik edenlere yönelik bulunması da ihtimal dahilindedir. Bu üslüp Kur'ânda yaygın olup, ilk muhatap Resül-i Ekrem iken asıl kastedilenler başkaları olur. Artık kendin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulunur. Bu beyanın ilk bakışta görünen mânası şöyledir: Seni savunacak bir dost ve azaptan koruyacak bir yardımcı bulamazsın. Bunun yanında, “Sana yardımı sayesinde Allah'ın uygulayacağı azap kudretini etkisiz hale getirecek bir yardımcı bulamazsın” şeklinde bir anlama gelmesi de muhtemeldir. --- Dipnotlar: 47 İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre Resül-i Ekrem cenazeyi kabre indirirken, “Allah'ın adı, Resülullah'ın sünnet ve yöntemi ile” derdi (Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, II, 27, 40, 59,

Bakara 2:121

Kendilerine kitap verdiklerimiz. Denildi ki Cenâb-ı Hak kitap ile Tevrat veya İncil'i murad etmiştir; Kur'ân'ı kastettiği de söylenmiştir. Kitâbı Tevrat ve İncil'e yorumlayanlar âyetin bu kısmında bir vav harfinin dolaylı olarak bulunduğunu kabul ediyorlar; buna göre Allah şöyle buyurmaktadır: Kendilerine kitap verdiklerimiz ve muhtevasının gereklerine riayet ederek onu okuyanlar, işte kitaba iman eden onlardır, yani onu hakkıyla okudukları takdirde kendisine iman etmiş olurlar. Bir de şöyle denildi: Onu hakkıyla okurlar, yani gereğince amel ederler, onda Hz. Peygamber'in niteliğine dair olan âyetleri gizlemeyen ve tahrif etmeyenler. İşte kitaba iman eden onlardır. Bunlar Ehl-i kitaptan müslüman olanlardır. Bazıları da onu hakkıyla okurlar meâlindeki beyanını ona hakkıyla uyarlar anlamını vermiştir ki yorumlar aynı noktada toplanır. Âyetteki kitap kelimesini Kur'ân'a yorana göre onu hakkıyla okuyan Resülullah'ın ashabıdır.

Bakara 2:122

Kendilerine kitap verdiklerimiz. Denildi ki Cenâb-ı Hak kitap ile Tevrat veya İncil'i murad etmiştir; Kur'ân'ı kastettiği de söylenmiştir. Kitâbı Tevrat ve İncil'e yorumlayanlar âyetin bu kısmında bir vav harfinin dolaylı olarak bulunduğunu kabul ediyorlar; buna göre Allah şöyle buyurmaktadır: Kendilerine kitap verdiklerimiz ve muhtevasının gereklerine riayet ederek onu okuyanlar, işte kitaba iman eden onlardır, yani onu hakkıyla okudukları takdirde kendisine iman etmiş olurlar. Bir de şöyle denildi: Onu hakkıyla okurlar, yani gereğince amel ederler, onda Hz. Peygamber'in niteliğine dair olan âyetleri gizlemeyen ve tahrif etmeyenler. İşte kitaba iman eden onlardır. Bunlar Ehl-i kitaptan müslüman olanlardır. Bazıları da onu hakkıyla okurlar meâlindeki beyanını ona hakkıyla uyarlar anlamını vermiştir ki yorumlar aynı noktada toplanır. Âyetteki kitap kelimesini Kur'ân'a yorana göre onu hakkıyla okuyan Resülullah'ın ashabıdır.

Bakara 2:123

[Allah'ın İmtihan Etmesinin Anlamı] Bir zamanlar Rabb'i İbrâhim'i birtakım buyrukları ile imtihan etti. İbrâhim bunları yerine getirince. Şöyle denildi: Duyulur âlemde deneyip imtihana tâbi tutmak, sınanan kimsede gizli kalıp sınayınca bilinmeyen hususların mahiyetini öğrenmek ve böylece açıklığa kavuşmayan yönlerin bilgisine sahip olmak demektir. Duyu ötesinde ise bu durum söz konusu değildir, çünkü aziz ve celil olan Allah her vuku bulanı ve sonsuza kadar zamanı gelince vuku bulacak olanları ezelden itibaren bilmektedir. Allah'ın kulunu sınava tâbi tutması birkaç şekilde yorumlanır. Birincisi, bir şeyi emretme veya ondan sakındırma konumunda bulunur. Bu ilâhi fiil emir-nehiy statüsünde tezahür ettiği için Allah Teâlâ'nın kulunu imtihanı diye nitelendirilir. İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın vuku bulacağı şekilde ezelde bildiği bir şeyin fiilen vuku bulması" ve ilminde ileride vuku bulacak diye yer alan bir hususun gerçekte olması içindir. Nitekim, “Andolsun ki içinizden cihad edenler ile sabır gösterenleri bilmemiz ve haberlerinizi herkese duyurmamız için sizi imtihana tâbi tutacağız” meâlindeki âyet bu hususa işaret etmektedir; “içinizden cihad edenleri bilmemiz için cihadı var olmuş bilmemiz için” ezelde var olacak diye bildiği gibi. “Gizliyi de aşikâreyi de bilendir” meâlindeki beyanı da buna benzemektedir; gaybı bilmesi meydana getirilecegini bilmesi, şehâdeti bilmesi de var olmuş olarak bilmesidir. Buna göre biraz önce geçen âyetin mânası: “Tâ ki Allah'ın onlardan cihad edecek diye bildiği kimse mücahid olarak fiilen vücut bulsun ve yine onlardan sabır gösteren kimse fiilen bulunsun.” Şimdi, Cenâb-ı Hakk'ın İbrâhim'i (a.s.) imtihan ettiği kelimeler (buyruklar) konusunda farklı görüşler belirtilmiştir. Bazı âlimler sözü edilen kelimeler En'âm süresinde zikredilen hususlardır, demiştir: “Gecenin karanlığı basınca bir yıldız gördü”, ayı doğarken gördü, güneşi doğarken gördü”, nitekim kavmine karşı, “İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhime verdiğimiz delillerimizdir”" buyurarak ortaya koyduğu deliller de bunlardı. Bir de şöyle denildi: Allah Teâlâ Hz. İbrâhim'i on şeyle sınava tâbi tutmuş, o da bunları yerine getirmişti; bunların beşi başı, beşi de bedeniyle ilgiliydi. Ne var ki bunda önemsenecek bir hikmet yoktur, bu tür mükellefiyetleri herkes yerine getirebilir. Söz konusu sınavda asıl hikmet nakledildiğine göre onu, atıldığı ateşle sınamasıydı. İbrâhim sabır ve metanet gösterdi, öyle ki Cebrâil kendisine, “Benden yardım istiyor musun?” diye sorunca, “Senden mi, hayır!” cevabını vermişti”. Bundan başka Hz. İbrâhim aile fertlerini suyu, ekini ve ağacı bulunmayan bir vadide iskân etmekle, ardından küçük yaşta bulunmalarına rağmen onları bu vadide, susuz, yiyeceksiz ve gölgesiz bırakıp yanlarından ayrılmakla imtihana çekildi. Ayrıca Şam'a hicret etmek ve oğlunu kurban etmekle de sınava tâbi tutuldu. Hülâsa Hz. İbrâhim hiçbir peygamberin benzeri ile sınanmadığı şeylerle imtihan edildi, hepsini sabır ve metanetle karşıladı. Kanaatimce derinlik ve enginlik sözünü ettiğim bu hususlarda bulunmaktadır. Bu âyetin başlangıç kısmında farklı bir kırâate bağlı başka bir yorum var: Bir zamanlar Rabb'i İbrâhim'i bir takım buyruklarla imtihan etti. İbrâhim kelimesinin ötre, Rab kelimesinin de üstün okuması şeklinde. Bu durumda mâna -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyle olur: İbrâhim Rabb'inden bazı kelimeler istedi, O da verdi. Bu (müfessir) Mukâtil'in yorumudur. Buna göre İbrâhim şöyle demiştir: Rabbim! Beni insanlara önder yap. Allah: Olur, buyurdu. Şu mekânı emin bir yer yap! Allah: Olur, buyurdu. İkimizi de sana teslim olanlardan kıl. Neslimizden de sana teslimiyet gösteren bir ümmet çıkar dedi, Allah: Olur, buyurdu. Yine İbrâhim, Bize ibadet usullerini ve yerlerini göster, tövbelerimizi kabul et, şüphe yok ki tövbeleri kabul eden ve merhamet dağıtan sen, yalnız sensin! dedi, Allah: Olur, buyurdu. Burayı emin bir şehir yap dedi, Allah: Olur, buyurdu; Halkından Allaha ve âhiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızıklandır""! dedi, Allah: Olur, buyurdu. İbrâhim bunları ve benzerlerini Rabb'inden talep etti, O da verdi. Ben seni insanlara önder yapacağım. Kendisine uyulan bir Allahelçisi yapması anlamı taşıması mümkündür, çünkü farklı inançlara bağlı din mensupları onun dini önderliğini ve nübüvvetini benimsemiştir. Bunun yanında âyetteki imam kavramının devlet başkanlığı ve hilâfet olarak düşülmesi de muhtemeldir. İbrâhim, “Neslimden de” diye niyazda bulununca Allah şöyle cevap verdi: “Benim ahdim zâlimleri kapsamaz” Eğer denilirse ki: İbrâhim aleyhisselâmın neslimden de niyazına karşı benim ahdim zâlimleri kapsamaz beyanı nasıl cevap teşkil etmiştir, halbuki, “İbrâhim hidâyet ve nübüvvet niyazım ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı”! meâlindeki âyetten de anlaşılacağı üzere risâlet onun nesline aitti. Buna şöyle cevap verilir: Muhtemeldir ki İbrâhim “neslimden de” demek suretiyle risâletin ebediyen neslinde devam etmesini talep etmiştir, hem de peygamberler arasında kesintilerin bulunmayacağı biçimde. Ancak Allah nesli içinde zâlimlerin bulunacağını ve ahdinin onları kapsamayacağını haber vermiştir. Diğer bir ihtimale göre Hz. İbrâhim'in talebi, Cenâb-ı Hakk'ın risâleti İsmâil nesline tahsis etmesiydi, bilindiği üzere Araplar İsmâil aleyhisselâmın çocuklarından gelmiştir. Allah Teâlâ da bu çocukların arasında zâlimlerin bulunacağını ve ahdinin onları kapsamayacağını bildirmiştir. Ahd, yukarıda değindiğimiz üzere risâlet ve vahiydir. Hasan-ı Basri, zâlimin âhirette ilâhi ahde nail olmayacaф söylemiştir. Yine bir ihtimale göre âyetteki ve min zürriyeti neslimden de ifadesi “ve zürriyeti” demektir, bunun üzerine Allah neslinin içinde bu makama elverişli olmayanların bulunduğunu haber vermiştir?. Bir başka ihtimal ise imam kelimesiyle nübüvvetin değil devlet başkanlığının kastedilmiş olmasıdır, başkanlık her zümre içinde bulunmakla birlikte nübüvvet Hz. İbrâhim'in nesline özgüydü. Tartışılan meselede öne sürülebilecek bir ihtimal de İbrâhim'in kendi neslinin içinden bir seçim yapmasıydı#!4; onlardan bazılarının nübüvvete elverişli olmadığına ilâhi ilimle bilinmesi sebebiyle, bu durumda onun nübüvveti değil de imâmeti kastetmiş bulunması muhtemel görünmemektedir. Aslında Hz. İbrâhim “şu kişi” demek suretiyle belli bir şahıs belirlemesi de yapmış olabilir. Eğer yapmışsa kendisine şöyle denilmiştir: O senin neslindendir fakat yukarıda söylendiği gibi ilâhi ahid onu kapsamaz. Bundan dolayıdır ki İbrâhim devam eden dualarında neslinden küfre saplananları istisnâ ederek duasına sadece iman edenleri dahil etmistir!5. --- Dipnotlar: Alâeddin es-Semerkandi şöyle demektedir: “Allah Teâlâ ezelde bu kişiden itaatin, şundan da isyan vuku bulacağını bilmiştir. İşte bu ilâhi ilmin doğrultusunda onu emretmiş veya yasaklamıştır, tâ ki aynı şeyi bu kez vuku bulmuş olarak bilsin. Böylece sözü edilen itaat veya isyan oluşmadan önce nasıl biliniyor idiyse emir ve nehiyden sonra aynı şekilde bilinmiş olur. Çünkü Allah Teâlâ'nın ilmi var olmuşa da henüz var olmamışa da taalluk eder, arada hiçbir fark olmaksızın. Bir şey eğer ma'düm ise Allah onu olarak bilir, mevcut ise mevcut olarak bilir”. 57 “Gecenin karanlığı basınca bir yıldız gördü ve “Rabb'im budur” dedi. Yıldız batınca, “Batıp kaybolanları sevmem’ dedi. Ayı doğarken görünce, “İşte Rabbim bu” dedi. O da batınca, ‘Doğrusu Rabbim bana rehberlik etmezse mutlaka yolunu şaşırmış topluluklardan olurum'dedi. Nihayet doğuşu sırasında güneşi görünce, Artık Rabbim bu olmalıdır, çünkü bu hepsinden büyüktür dedi. Fakat o da batınca, 'Ey kavmim! Benim sizin tanrı diye Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden artık hiçbir ilgim yoktur' dedi”. Kurtubi Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “İbrâhim'i ateşe atmak için bağladıkları zaman şu niyazda bulunmuştur: “Senden başka tanrı yoktur. Âlemlerin Rabb'i olan seni yüceltirim. Övgüler sana, mülk senindir. Şerikin yoktur.” Resülullah sözlerine şöyle devam etti: “Sonra onu mancınıkla geniş bir alandan fırlattılar. Cebrâil karşısına çıkıp, “İbrâhim! Herhangi bir talebin var mi? diye sordu. “Senden mi, hayır!” diye cevap verdi. Cebrâil, “Rabb'inden iste!” dedi. “O'nun halimi bilmesi istememe ihtiyaç bırakmaz’ cevabını verdi” (Kurtubi, el-Câmi', XI, 303; Begavi, Medâlimu't-tenzil, II, 250).

Bakara 2:124

[Allah'ın İmtihan Etmesinin Anlamı] Bir zamanlar Rabb'i İbrâhim'i birtakım buyrukları ile imtihan etti. İbrâhim bunları yerine getirince. Şöyle denildi: Duyulur âlemde deneyip imtihana tâbi tutmak, sınanan kimsede gizli kalıp sınayınca bilinmeyen hususların mahiyetini öğrenmek ve böylece açıklığa kavuşmayan yönlerin bilgisine sahip olmak demektir. Duyu ötesinde ise bu durum söz konusu değildir, çünkü aziz ve celil olan Allah her vuku bulanı ve sonsuza kadar zamanı gelince vuku bulacak olanları ezelden itibaren bilmektedir. Allah'ın kulunu sınava tâbi tutması birkaç şekilde yorumlanır. Birincisi, bir şeyi emretme veya ondan sakındırma konumunda bulunur. Bu ilâhi fiil emir-nehiy statüsünde tezahür ettiği için Allah Teâlâ'nın kulunu imtihanı diye nitelendirilir. İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın vuku bulacağı şekilde ezelde bildiği bir şeyin fiilen vuku bulması" ve ilminde ileride vuku bulacak diye yer alan bir hususun gerçekte olması içindir. Nitekim, “Andolsun ki içinizden cihad edenler ile sabır gösterenleri bilmemiz ve haberlerinizi herkese duyurmamız için sizi imtihana tâbi tutacağız” meâlindeki âyet bu hususa işaret etmektedir; “içinizden cihad edenleri bilmemiz için cihadı var olmuş bilmemiz için” ezelde var olacak diye bildiği gibi. “Gizliyi de aşikâreyi de bilendir” meâlindeki beyanı da buna benzemektedir; gaybı bilmesi meydana getirilecegini bilmesi, şehâdeti bilmesi de var olmuş olarak bilmesidir. Buna göre biraz önce geçen âyetin mânası: “Tâ ki Allah'ın onlardan cihad edecek diye bildiği kimse mücahid olarak fiilen vücut bulsun ve yine onlardan sabır gösteren kimse fiilen bulunsun.” Şimdi, Cenâb-ı Hakk'ın İbrâhim'i (a.s.) imtihan ettiği kelimeler (buyruklar) konusunda farklı görüşler belirtilmiştir. Bazı âlimler sözü edilen kelimeler En'âm süresinde zikredilen hususlardır, demiştir: “Gecenin karanlığı basınca bir yıldız gördü”, ayı doğarken gördü, güneşi doğarken gördü”, nitekim kavmine karşı, “İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhime verdiğimiz delillerimizdir”" buyurarak ortaya koyduğu deliller de bunlardı. Bir de şöyle denildi: Allah Teâlâ Hz. İbrâhim'i on şeyle sınava tâbi tutmuş, o da bunları yerine getirmişti; bunların beşi başı, beşi de bedeniyle ilgiliydi. Ne var ki bunda önemsenecek bir hikmet yoktur, bu tür mükellefiyetleri herkes yerine getirebilir. Söz konusu sınavda asıl hikmet nakledildiğine göre onu, atıldığı ateşle sınamasıydı. İbrâhim sabır ve metanet gösterdi, öyle ki Cebrâil kendisine, “Benden yardım istiyor musun?” diye sorunca, “Senden mi, hayır!” cevabını vermişti”. Bundan başka Hz. İbrâhim aile fertlerini suyu, ekini ve ağacı bulunmayan bir vadide iskân etmekle, ardından küçük yaşta bulunmalarına rağmen onları bu vadide, susuz, yiyeceksiz ve gölgesiz bırakıp yanlarından ayrılmakla imtihana çekildi. Ayrıca Şam'a hicret etmek ve oğlunu kurban etmekle de sınava tâbi tutuldu. Hülâsa Hz. İbrâhim hiçbir peygamberin benzeri ile sınanmadığı şeylerle imtihan edildi, hepsini sabır ve metanetle karşıladı. Kanaatimce derinlik ve enginlik sözünü ettiğim bu hususlarda bulunmaktadır. Bu âyetin başlangıç kısmında farklı bir kırâate bağlı başka bir yorum var: Bir zamanlar Rabb'i İbrâhim'i bir takım buyruklarla imtihan etti. İbrâhim kelimesinin ötre, Rab kelimesinin de üstün okuması şeklinde. Bu durumda mâna -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyle olur: İbrâhim Rabb'inden bazı kelimeler istedi, O da verdi. Bu (müfessir) Mukâtil'in yorumudur. Buna göre İbrâhim şöyle demiştir: Rabbim! Beni insanlara önder yap. Allah: Olur, buyurdu. Şu mekânı emin bir yer yap! Allah: Olur, buyurdu. İkimizi de sana teslim olanlardan kıl. Neslimizden de sana teslimiyet gösteren bir ümmet çıkar dedi, Allah: Olur, buyurdu. Yine İbrâhim, Bize ibadet usullerini ve yerlerini göster, tövbelerimizi kabul et, şüphe yok ki tövbeleri kabul eden ve merhamet dağıtan sen, yalnız sensin! dedi, Allah: Olur, buyurdu. Burayı emin bir şehir yap dedi, Allah: Olur, buyurdu; Halkından Allaha ve âhiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızıklandır""! dedi, Allah: Olur, buyurdu. İbrâhim bunları ve benzerlerini Rabb'inden talep etti, O da verdi. Ben seni insanlara önder yapacağım. Kendisine uyulan bir Allahelçisi yapması anlamı taşıması mümkündür, çünkü farklı inançlara bağlı din mensupları onun dini önderliğini ve nübüvvetini benimsemiştir. Bunun yanında âyetteki imam kavramının devlet başkanlığı ve hilâfet olarak düşülmesi de muhtemeldir. İbrâhim, “Neslimden de” diye niyazda bulununca Allah şöyle cevap verdi: “Benim ahdim zâlimleri kapsamaz” Eğer denilirse ki: İbrâhim aleyhisselâmın neslimden de niyazına karşı benim ahdim zâlimleri kapsamaz beyanı nasıl cevap teşkil etmiştir, halbuki, “İbrâhim hidâyet ve nübüvvet niyazım ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı”! meâlindeki âyetten de anlaşılacağı üzere risâlet onun nesline aitti. Buna şöyle cevap verilir: Muhtemeldir ki İbrâhim “neslimden de” demek suretiyle risâletin ebediyen neslinde devam etmesini talep etmiştir, hem de peygamberler arasında kesintilerin bulunmayacağı biçimde. Ancak Allah nesli içinde zâlimlerin bulunacağını ve ahdinin onları kapsamayacağını haber vermiştir. Diğer bir ihtimale göre Hz. İbrâhim'in talebi, Cenâb-ı Hakk'ın risâleti İsmâil nesline tahsis etmesiydi, bilindiği üzere Araplar İsmâil aleyhisselâmın çocuklarından gelmiştir. Allah Teâlâ da bu çocukların arasında zâlimlerin bulunacağını ve ahdinin onları kapsamayacağını bildirmiştir. Ahd, yukarıda değindiğimiz üzere risâlet ve vahiydir. Hasan-ı Basri, zâlimin âhirette ilâhi ahde nail olmayacaф söylemiştir. Yine bir ihtimale göre âyetteki ve min zürriyeti neslimden de ifadesi “ve zürriyeti” demektir, bunun üzerine Allah neslinin içinde bu makama elverişli olmayanların bulunduğunu haber vermiştir?. Bir başka ihtimal ise imam kelimesiyle nübüvvetin değil devlet başkanlığının kastedilmiş olmasıdır, başkanlık her zümre içinde bulunmakla birlikte nübüvvet Hz. İbrâhim'in nesline özgüydü. Tartışılan meselede öne sürülebilecek bir ihtimal de İbrâhim'in kendi neslinin içinden bir seçim yapmasıydı#!4; onlardan bazılarının nübüvvete elverişli olmadığına ilâhi ilimle bilinmesi sebebiyle, bu durumda onun nübüvveti değil de imâmeti kastetmiş bulunması muhtemel görünmemektedir. Aslında Hz. İbrâhim “şu kişi” demek suretiyle belli bir şahıs belirlemesi de yapmış olabilir. Eğer yapmışsa kendisine şöyle denilmiştir: O senin neslindendir fakat yukarıda söylendiği gibi ilâhi ahid onu kapsamaz. Bundan dolayıdır ki İbrâhim devam eden dualarında neslinden küfre saplananları istisnâ ederek duasına sadece iman edenleri dahil etmistir!5. --- Dipnotlar: Alâeddin es-Semerkandi şöyle demektedir: “Allah Teâlâ ezelde bu kişiden itaatin, şundan da isyan vuku bulacağını bilmiştir. İşte bu ilâhi ilmin doğrultusunda onu emretmiş veya yasaklamıştır, tâ ki aynı şeyi bu kez vuku bulmuş olarak bilsin. Böylece sözü edilen itaat veya isyan oluşmadan önce nasıl biliniyor idiyse emir ve nehiyden sonra aynı şekilde bilinmiş olur. Çünkü Allah Teâlâ'nın ilmi var olmuşa da henüz var olmamışa da taalluk eder, arada hiçbir fark olmaksızın. Bir şey eğer ma'düm ise Allah onu olarak bilir, mevcut ise mevcut olarak bilir”. 57 “Gecenin karanlığı basınca bir yıldız gördü ve “Rabb'im budur” dedi. Yıldız batınca, “Batıp kaybolanları sevmem’ dedi. Ayı doğarken görünce, “İşte Rabbim bu” dedi. O da batınca, ‘Doğrusu Rabbim bana rehberlik etmezse mutlaka yolunu şaşırmış topluluklardan olurum'dedi. Nihayet doğuşu sırasında güneşi görünce, Artık Rabbim bu olmalıdır, çünkü bu hepsinden büyüktür dedi. Fakat o da batınca, 'Ey kavmim! Benim sizin tanrı diye Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden artık hiçbir ilgim yoktur' dedi”. Kurtubi Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “İbrâhim'i ateşe atmak için bağladıkları zaman şu niyazda bulunmuştur: “Senden başka tanrı yoktur. Âlemlerin Rabb'i olan seni yüceltirim. Övgüler sana, mülk senindir. Şerikin yoktur.” Resülullah sözlerine şöyle devam etti: “Sonra onu mancınıkla geniş bir alandan fırlattılar. Cebrâil karşısına çıkıp, “İbrâhim! Herhangi bir talebin var mi? diye sordu. “Senden mi, hayır!” diye cevap verdi. Cebrâil, “Rabb'inden iste!” dedi. “O'nun halimi bilmesi istememe ihtiyaç bırakmaz’ cevabını verdi” (Kurtubi, el-Câmi', XI, 303; Begavi, Medâlimu't-tenzil, II, 250).

Bakara 2:125

125. “Beytullah'ı insanlar için gelip toplanacakları bir yer ve emin bir mahal yaptık. Siz, her biriniz Makâm-ı İbrâhim'den bir namaz yeri edinin! İbrâhim ve İsmâile, “Yeni gelip tavaf edenler, orada kalanlar, rüküa ve secdeye varanlar için evimi tertemiz tutun!'diye emrettik.” Beytullah'ı insanlar için gelip toplanacakları bir yer ve emin bir mahal yaptık. Denildi ki âyette yer alan mesâbe kelimesi toplanma yeri demektir. Yine denildi ki mesâbe dönüp varılacak yer anlamına gelir. Bu kökten gelen yesübüne kelimesi dönüp gelirler, bir anlayışa göre de hac görevini yerine getirirler mânasını taşır. İnsanlar için gelip toplanacakları bir yer ve emin bir mahal. Çünkü insanlar güven duyup orada bir araya gelirler. Görülüyor ki Cenâb-ı Hak o mekânı bu niteliğe büründürmüştür. Şu halde bu ilâhi beyanda insanlara ait iradi fiillerin Allah tarafından yaratıldığının ispatı vardır. Aziz ve celil olan Allah insanların Beytullaha olan şiddetli özlemlerini ve orada bulunma arzularını zikretmiştir, oysaki mesafenin uzaklığı ve tehlikelerin mevcudiyetinin yanı sıra zorluk ve güçlüklere göğüs germek ve mali yükümlülüğü de yerine getirmek söz konusudur. Sonuç olarak bu realite, Beytullah'ı lütfu ve keremi ile bizzat Allah Teâlâ'nın mümin gönüllere sevdirdiği, onu rubübiyyet ve vahdâniyyet işaretlerinden kıldığı, ayrıca beşeri degil semâvi tedbir ve tasarrufa bağlı bulunduğu gerçeğini kanıtlamaktadır. Bu âyette ayrıca Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin nübüvvetinin ispatı vardır, zira o, geçmişte cereyan eden hususlardan haber vermiştir, dolayısıyla onun aziz ve celil olan Allah'tan alıp haber verdiği anlaşılmıştır. Ve güven vasıtası. Beytullah'a giren âhiret azabından emin olur. Denildi ki güven vasıtası demek oraya sığınan her suçlu için öldürülme vb. cezalardan güven vardır, “Oraya giren güven içinde bulunur” yani işlediği her suçun cezasından, beyanında olduğu gibi. [Harem'de Adam Öldürme] Bize göre adam öldürüp de Kâbe'ye sığınan kimseye orada bulunduğu sürece kısas uygulanamaz”, irtidâd eden kimse orada öldürülmediğine göre kısas da uygulanamaz. Bunun delili, “Mescid-i Harâm'da onlar sizinle savaşmadıkça siz de kendileriyle savaşmayın”“"8 meâlindeki âyet-i kerime ile Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu hadistir: “Mekke, gökleri ve yeri yarattığı günden itibaren Allah Teâlâ'nın onu saygın kılmasıyla daima korunması gereken bir yerdir. Onun saygınlık ve korunmuşluğu ne benden önce bir kimse ne de benden sonraki biri için kaldırılmış değildir, ancak günün sınırlı bir zamanında benim için bir serbestlik tanınmıştır. Mekke Haremi'nin yaş otu koparılmaz, ağacı kesilmez, av hayvanı ürkütülmez””. Bir de İbn Ömer'in nakledilen şu sözü: “Babam Ömer'in kâtilini Harem'de yakalasam kısasını talep etmem”. Ancak kişi Harem içinde birini öldürdüğü takdirde orada kısas uygulanır. Bunun gerekçesi şudur ki öylesinin Harem'de işlediği suçun karşılığı olan benzerini uygulamak hakkaniyete uygundur, çünkü bu ceza gerçekleştirdiği fiilin günahından kurtulması için bir kefâret konumundadır. Böyle bir durumda ibret oluşturması için verilecek cezanın en uygun yeri aynı mekândır. Kişi Harem sınırlarının dışında öldürme fiili işleyip Hareme sığındığı takdirde, Ebú Hanife (r.a.) oradan çıkarılmaz, demiştir. Ebü Yüsuf (r.a.) ise bu yetkiyi devlet başkanına tanımış ve şu âyetle istidlâlde bulunmuştur: “Size karşı savaşanları yakaladığınız yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de çıkarın. Çünkü fitne adam öldürmekten beterdir. Mescid-i Harâm'da sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Eğer savaşırlarsa onları öldürün””, Görüldüğü üzere bu âyette, Cenâb-ı Hak, karşı tarafın çıkardığı yerden çıkarmayı, öldürdüğü yerde bilmukabele öldürmeyi emretmiştir. Bir de denildi ki öldürme fiilini Harem'de işlemediği takdirde orada öldürülemeyeceği gibi kendisi çıkmadıkça Haгeтӣeп de çıkarılamaz. Yahut şöyle de söyleyebiliriz: Kısas yoluyla da olsa öldürmek amacıyla birini Haremden çıkarmak orada işlenmesi câiz olmayan bir şeye teşebbüs etmektir; bu tıpkı Harem sınırları dışına çıkarılan av hayvanı örneği gibidir, böyle bir durumda Harem'de hayvanın öldürülmesine verilen ceza uygulanır. İşte tehlikenin bulunduğu yerde kâtile yönelik uygulanacak eylem de buna benzemektedir. Bir de katil Harem'den çıkarılacak olsa oranın (ilâhi beyanla) sağladığı güvenceden faydalanmamış olacak, aksine cezası artırılmış bulunacaktır, çünkü çıkarmak ayrı bir ceza teşkil eder, dolayısıyla cezaya ilâve yapılmış durumu doğar. Şu da var ki öldürülmeleri yasaklanan kâfirlerin katledilme amacıyla Harem'den çıkarılması câiz olmadığı gibi kâtilin çıkarılması da câiz değildir. Âlimlerden biri de kâtilin Harem'den çıkarılmasını, Ebü Hanife'ye göre, suçu orada işlemese bile had cezasının uygulanması için suçlunun Haremden çıkarılmasına denk tutmak istemiştir, zira suçluyu Haremden çıkarmak orada durmasına göz yummaktan daha hafif bir sonuç doğurur. Ne var ki bu iddianın sahibi yanılmıştır, şundan dolayı ki çıkarma fiili ölüme götürdüğü için haddin fevkinde bir olaydır. Bir de kısas yoluyla öldürmede tek bir ceza, Harem'den çıkarmada ise iki ceza bahis konusudur. Ebü Hanife'ye göre öldürme fiilini Harem'de işlemediği takdirde tek ceza bile (kısasen öldürülme) gerekmediğine göre iki cezanın düzenlenmesi elbette öncelik kazanır. Siz her biriniz Makâm-ı İbrâhimden bir namaz yeri edinin! Makâm-ı İbrâhim'in neresi olduğu konusunda farklı görüşler belirtilmiştir. Bazıları, aile fertleriyle ikamet ettiği Harem'in tamamının onun makamı olduğunu ve orada namaz kılınabileceğini kabul etmişken bazıları Hz. İbrâhim'in ibadet yeri olan Mescid-i Harâm'ı onun makamı ve dolayısıyla namazgah diye düşünmüştür. Bazı âlimler de onun makamı olarak belirginlik kazanan ve devesine binip indiği mahalli teşkil eden mekânın Maкaт-1 İbrâhim olduğuna hükmetmiştir. Rivayet edildiğine göre Resülullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke'ye gelince Rükn-i Yemânide durmuş, bunu gören Hz. Ömer'in, “Yâ Resülallah, Makâm-ı İbrâhim'i namaz yeri olarak edinsen'” demesi üzerine Makâm-ı İbrâhim'den bir namaz yeri edinin âyeti nâzil olmuştur", Bize göre, “Yüzünüzü ona, Mescid-i Harâm tarafına çevirin”, “Allah Kâbe'yi o saygıya lâyık evi insanlar için doğrulacağı yer kıldı”, meâlindeki -yani ibadetleri eda etme yeri- ilâhi beyanla kıble Beytullah'tır. İbrâhim ve İsmâil'e emrettik. Bu ifadede Kâbe'nin inşa edilmesinin emri yer almaktadır”, evimi temiz tutun diye. Buradaki temizleme kavramı iki anlamı içerebilir. Biri orada bulunabilecek putlardan ve Allah'tan başkasına tapınma mahalli olmaktan uzak tutulması, diğeri de camilerin âdabında zikredildiği üzere her çeşit pislikten ve alışveriş faaliyetlerinden arındırılmasıdır. 233 Yeni gelip tavaf edenler, orada kalanlar, rüküa ve secdeye varanlar için. Denildi ki tâif yeni gelen demektir, tâif denmesi tavafla giriş yapması sebebiyledir. Bir de denildi ki tâif denmesi tavafın müstahap oluşu açısındandır. Bundan dolayıdır ki âlimlerimiz tavaf yeni gelen için, namaz da önceden beri orada bulunan için daha faziletlidir, demiştir. Âkif orada mukim olan demektir. Rüküa ve secdeye varanlar ise bunların ikisinden oluşur. “Âkifun”un (osu) ibadet amacıyla orada sürekli kalanlardır da denilmiştir. --- Dipnotlar: 517 Müellif bu sözleriyle, âyetin, karşı görüşü benimseyen İmam Mâlik ve Şâfii aleyhine delil teşkil ettiğine işaret etmektedir. 50 Taberi, Cami'u'l-beyan, IV, 13; bk. Şevkâni, Neylu'l-evtâr, VII, 192, 194. By iќaдe Beytullah’ önceinşaetme, sonra da temizleme emri konumundadır, çünkü binayı yapmadan onu temizlemek bahis konusu olamaz. Şu halde temizleme emri kaçınılması mümkün olmayan bir gereklilikle inşa etmeyi de kapsamıştır”.

Bakara 2:126

İbrâhim, “Rabbim!” diye duaya başladı. “Burayı emin bir şehir yap!” Bir önceki âyette âminen kelimesinin yorumunu yapmıştık. Halkından Allah'a ve âhiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızıklandır! Hz. İbrâhim Kâbe çevresinin yeşillik, ürün ve meyve yeri olmadığını anlayınca, buranın sakinlerine ve hariçten gelecek herkese şefkati sebebiyle Rabb'inden onları rızıklandırmasını niyaz etmiştir. Hz. İbrâhim'in, duasında mümin kaydını koymasının birkaç yorumu vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak kendisi ile oğlu İsmâil'e Beytullah'ı putlardan temizlemelerini emredince, İbrâhim, bu çevrede müminlerden başkalarına ikamet hakkı vermeyeceğini zannetmiş, bu sebeple de duasını ve rızık talebini onlara tahsis etmiştir. İkincisi, Allah'ın iman yatağı olan Kâbe bölgesini âyetlerinden biri haline getirmesini istemiştir, tâ ki kâfirler de Allah'ın dinine özensin ve buranın sakinleri tek ümmet haline gelsin. Bu şu âyet-i kerimenin çizgisini andırmıştır: “Şayet insanların küfürde birleşme tehlikesi bulunmasaydı Rahmân’: inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkış merdivenlerini gümüşten yapardık.” Diğer bir yorum meyanında şöyle denilmiştir: Daha önce Allah tarafından Hz. İbrâhim'e, “Benim ahdim zâlimleri kapsamaz” denildiği için, muhtemeldir ki, mümin kaydı koymadığı takdirde duasının zâlimlerin isyanına destek sağlama statüsüne gireceğinden endişe etmiştir. Bu bakış açısından hareketle kâfirlerden yiyecek satın almanın sakıncalı olmadığını ve bunun izledikleri yolda onlar için bir destek mânası taşımadığını söylemek mümkündür. Ayrıca kâfirleri de kapsayacak şekilde kayıtsız duada bulunmanın yersiz bir davranış olma ihtimali de vardır, zira bu kâfirler Allah tarafından zâlim diye nitelendirilen ve Allah'tan başkasına tapan kimselerdi. Allah buyurdu ki: “Küfür ve inkâr yolunu tutanı da az bir süre faydalandıгiт”, yani nimetlerle; çünkü dünya imtihan yurdu olup, nimetlere hak kazananla kazanmayan, ayrıca dost olanla düşman olan arasında ayırım yapmaya özen göstermeyi gerektirmez. Âhiret ise sınav değil, ceza ve mükâfat yeridir, orada nimetlere lâyık olanı olmayandan ayırmayı dikkate almak gerekmektedir. Az bir süre, zaten ölümlü dünyanın tamamı az ve geçicidir. İmtihan da nimetlerle sınamak, zorluklarla sınamak biçiminde iki çeşittir. Âyette yer alan fe-ümetti'uhü kelimesi İbrâhim aleyhisselâmın duasının bir parçası konumunda düşünülerek cezim şeklinde fe-emti'hü olarak da okunmuştur. Eğer denilirse ki: İmtihanın büyüklüğü neden nimetlerin büyüklüğü ile orantılı olmamıştı? Bilindiği üzere imtihanın büyük oluşunun takdir edilişi aklın çok olmasına bağlıdır. Yine mâlüm olduğu üzere mümin sahip bulundugu akıl sayesinde üstün konumdadır. Peki, neden imtihan, onun vesilesi olan nimetle yani akılla orantılı bir şekilde müminde daha büyük olmamıştır? Buna şöyle cevap verilir: Gerçeği anlamaya vasıta olan akıl tek olup bu konuda kimsenin bir üstünlüğü yoktur. Bunun yanında imtihan vesilesi olan akıl da tektir. Şu halde hakkın idrak edilmesi noktasında mümin ile eşit durumdadır. Şu kadar var ki onlardan biri hakkı idrak eder ve onu uyar, diğeri de idrak eder fakat direniş gösterir; bu ikincisi de gerçeği anlama açısından akıl sahibidir, ancak ondan yüz çevirmiş ve bu sebeple “inatla direnen” diye nitelendirilmiştir; aslında aklı olmayan mecnun denir. Sonra onu cehennem azabına sevkederim. Âyetin bu kısmında ıztırar (si azl) (mecbur etme) kavramı kullanılmıştır. “Yakalayın onu ve cehennemin ortasına sürükleyin” ilâhi beyanında olduğu gibiamaç oraya sevketmektir, tıpkı şu ilâhi beyanda görüldüğü üzere: “Günahkârları da susuz olarak cehenneme sevkettiğimiz gün”, onlar cehenneme kendi rıza ve iradeleriyle değil sürülüp itilerek3? atılırlar. O ne kötü bir kalış yeridir, yani vardıkları yer ne kadar kötüdür! --- Dipnotlar: 59 Müellifin bu ifadesinde, “O gün cehennem ateşine ie itile atılırlar” meâlindeki âyete işaret vardır.

Bakara 2:127

İbrâhim ile İsmâil Beytullah'ın temellerini yükseltirken şu niyazlarda bulunuyorlardı: “Rabbimiz! Amelimizi kabul et” Hz. İbrâhim ile İsmâile Beytullah'ı inşa edip yapısını yükseltmeleri emredildi, onlar da emri yerine getirdi. Ardından Rab'lerinden amellerini kabul etmesini istediler. İşte bunun gibi bir ibadeti veya Allah'a yakınlık sağlayacak bir görevi yerine getirmesi emredilen herkese gerekli olan şey, onu eda edip bitirdikten sonra amelini reddetmemesi ve dolayısıyla gayretinin boşa çıkmaması için Allah'a dua ve niyazda bulunmasıdır. Şüphesiz kulların yaptığı duaları işiten, niyet ettikleri ve iç dünyalarında sakladıkları hususları bilen sen, evet yalnız sensin.

Bakara 2:128

Rabbimiz! İkimizi de sana teslim olanlardan kıl. Daha önce de açıkladığımız üzere“ İslâm kelimesi birkaç anlama gelir. Bunların birincisi teslimiyet ve boyun eğiş, ikincisi de ihlâstır. Kelâm âlimleri (ehl-i kelâm) âyette yer alan İslâm ve dolayısıyla iman konusunda farklı yorumlar ileri sürmüşlerdir. Bazıları onun her zaman birimi içinde yenilendiğini” ve de peygamberler iman ve İslâm'ı sürekli olarak Allah'tan talep ettiklerini belirtmiştir, tıpkı şu âyette olduğu gibi: “Ey iman edenler! Allah'a ve Resül'üne iman etmeye devam edin”. Bunun mânası yenilenen her zaman biriminde Allah'a iman etmiş olun, şeklindedir, şöyle ki mümin her zaman parçasında mutasavver küfür fiilini terketmek statüsünde olup bu yolla kendisinde iman yenilenmesi meydana gelmektedir. “Şu bir gerçek ki müminler Allah'ın adı anıldığında kalpleri ürperen, âyetleri okunduğunda imanlarını arttıran ve Rab'lerine güvenip dayanan kimselerdir” meâlindeki âyette yer alan ziyade kavramı hakkında benimsediğimiz yorum da bu esasa dayanır, öylesi için de iman yenilenir ve her yeni zaman biriminde artış kaydeder. Diğerleri ise“ şu kanaati taşımaktadır: Hz. İbrâhim ile İsmâil'in (ve dolayısıyla peygamberlerin) İslâm ve imanı talep etmeleri iman üzerinde sebat ve devam konumunda bulunuyordu. Şunu hatırlatalım ki ismet ilke olarak imanın zeval olma endişesini ortadan kaldırmaz“, Aslında böyle bir dua ve talep Mu'tezile anlayışına göre yersizdir, çünkü Cenâb-ı Hak (aslah prensibine göre) insanların istedikleri şeyi vermeye muktedir değildir, aksine buna güç yetirebilen kendileridir, bu açıdan sözü edilen konuda dua ve niyazda bulunmak onlarca yersiz bir uğraş durumu arzeder. Görüş belirlerken aşırıya kaçmak ve hak yoldan sapmaktan Allah'a sığınırız. Belirtmiş olalım ki iman tasdikten ibarettir. Kalple gerçekleşen tasdik ise her vakit yenilenir. İnsan ister hareket halinde ister hareketsiz olsun kalp hiçbir durumda yenilenme tavrından uzak kalmaz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Neslimizden de sana teslimiyet gösteren bir ümmet çıkar. Âyetin bu kısmında geçen ümmeten müslime Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin ümmetidir. Şöyle ki Hz. İsmâil neslinden Resülullah'tan başka bir peygamber gelmemiştir, oysaki Hz. İbrâhim ve İsmâil ikisi birlikte kendi nesillerinden bir resül ve sadece Allah'a yönelip teslim olan bir ümmet istemişlerdi. Diğer resüller Hz. İshak'ın neslinden gelmişti. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bize ibadet usullerini ve yerlerini göster. Denildi ki kıyâmete kadar geleceklere göstermeyi kastetmiştir. Nitekim Abdullah b. Mes'üd'un, “Onlara ibadet usullerini ve yerlerini göster” mânasındaki kırâati bunu desteklemektedir5. Diğer imamların kırâatinde ise rü'yet duayı yapanın kendisine nisbet edilmiştir”. Mensik Allah'a yakınlık demektir. Hac sırasında ifa edilecek ibadetlere menâsik denilmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki Hz. İbrâhim ile İsmâil'in aziz ve celil olan Allah'tan emir gelmeden talepte bulunmaları muhtemel görünmemektedir. Çünkü ilâhi bir emir vâki olmadan fazla ibadetin veya Allah'a yakınlık vesilesinin farz kılınmasını istemek hikmetle bağdaşmaz. Bu, konuyla ilgili olarak daha önce bir emrin verildiğini fakat mahiyetinin açıklanmadığını gösterir. Bunun üzerine sözü edilen iki peygamber hac ibadetinin mahiyetini ve yerine getirilme şeklini sormuş, Cebrâil de kendilerine öğretmiştir. Meselenin bu konumunda, yerine getirilmesi gerekli olan dini bir görevin yerine getirilme şekli hakkındaki açıklamanın onun tebliğinden sonraki bir zamana kalabileceğinin ispatı vardır. İşte burada görüleceği üzere hac ibadetine çağrıda bulunma emri verilmiş ama onu yerine getirme şekli öğretilmemiştir. İkincisi, Hz. Âdem ve melekler İbrâhim aleyhisselâmdan önce Beytullah'ı hac statüsünde ziyaret etmişlerdir, demek ki hac emri daha önce verilmiştir. Üçüncüsü, Cenâb-ı Hakk'ın haccın kendisi hakkındaki şu beyanıdır: “Beytullah'ın hac niyetiyle ziyaret edilmesi, Allah'ın, oraya ulaşabilen herkes üzerindeki bir hakkıdır.” Aslında hac farz olmadan kişinin hac yolculuğu külfetine katlanması ihtimal dahilinde bulunmamaktadır. Zira kimse durup dururken, sonucunda kendisine bazı dini vecibe ve gerekliliklerin ortaya çıkacağı bir işe teşebbüs etmekle mükellef tutulmamıştır. Allah tarafından vâcip kılınan -meselâ zekât gibi- bir mükellefiyet lütfettiği nimetlerin şükrü karşılığındadır!, Bu husus da haccın mükellefe daha önce farz kılındığını fakat imkânların oluşması sonraki zamanlara kaldığını göstermektedir, Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Beyanın vücüb emrinden sonra kalabileceğini benimseyen âlimler grubu, “Namaz kılın”! meâlindeki âyetlerle istidlâl etmiştir. Âyetin zâhiri namaz çerçevesinde bir boyun eğişi gerektirmesinin yanı sıra nassın gereğini ifa etmenin de lüzumunu gösterir, ama namazın mahiyetinin bilinmesi sonraları gerçekleşЫE miştir. Zekât da böyledir. Beytullah'ın hac niyetiyle ziyaret edilmesi Allah'ın herkes üzerindeki bir hakkıdır”? âyetinin zâhiri de aynı konumdadır. Sözü edilen âlimler zümresi, Resülullah'ın (s.a.), namaz vakitlerini soran sahâbiye iki gün boyunca vakti geldikçe fiilen cevap vermesini de delil olarak kullanmıştır®. Aslında Hz. Peygamber'in sorunun yöneltilmesinin hemen ardından vakitleri öğretmesi mümkündü, fakat o, bunu ertelemiştir. Bu da emredilen bir hususun mahiyet ve keyfiyeti hakkındaki açıklamanın ilk tebliğ edilişinden (hitab-ı ilâhinin kulağa yansımasından) sonraya kalmasının mümkün olduğunu göstermektedir. Bir de beyanın tebliğden sonraya kalmasında muhatabın bir tür sınava tâbi tutulması, ilim öğrenmesinin emredilmesi ve ilâhi hitabın muhtevasıyla ne kastedildiği hususunda araştırma yapmasının istenmesi gibi hikmetler bulunmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İbadetlerin Hikmetleri. Haccın yerine getirilmesi sırasında yer alan çeşitli ibadetlerin (menâsik) her biri hakkında bazı hikmet ve gerekçeler çerçevesinde açıklamalar yapılmıştır. Ancak bunlar Hz. Âdem, İbrâhim ve Muhammede (s.a.) ait hallere yönelik olarak söz konusu edilmiştir, oysaki hac onlardan önce de mevcuttu. Safâ ile Merve arasında yapılan hervelenin (remel) Resülullah ve beraberindeki ashabın bedeni güçlerinin devam ettiğinin bilinmesine yönelik olduğu zikredilmiştir", Hatta Hz. Ömer, “Yanında kimse bulunmadığı halde omzumu neden sallayayım? Fakat ben bu noktada da Resülullah'a uymaktayım”, yahut buna benzer bir ifade kullanmıştır. Hervele İbrâhim (a.s.) kıssasında da zikredilmiş ve onun bunu uyguladığı ifade edilmiştir, halbuki onun döneminde karşısında bedeni sağlığının yerinde olduğunu göstereceği kimseler bulunmuyordu, durum diğer peygamberler için de aynıdır. Burada şöyle bir açıklama yapmamız mümkündür: Allah Teâlâ'nın hac menâsikini bu şekilde belirlemiş olması bu tür fiillere zaman zaman ihtiyaç duyulacağını bilmesinden ötürüdür. O, bu fiilleri hacca özgü birer ibadet kabul etmiş ve her zaman biriminde gerçek sebep bulunmasa da bu şekilleri ibadet statüsünde muhafaza etmiştir. Bu husus, “Sıla-i rahim ömrü artırır”! meâlinde rivayet edilen hadise benzemektedir. Bunun mânası şudur ki Allah Teâlâ önceden (ezelde) bildiği için sıla-i rahimde bulunan kimsenin ecelini uzatarak belirlemiştir. Bu kişinin ömrünü ezelde belirlenen güne uzatmanın sebebi budur. Bir de insanların ezelde kâfir veya mümin (şaki, said) olarak yazılıp belirlenmesi de buna benzemektedir. Bu belirleme, olacağı zamana bağlı olarak yapılmıştır ve benzeri örnekler. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bu meselede hareket noktası şudur ki yüce övgülere lâyık bulunan Allah, kullarına beşer türünün yaşadığı her hal ve tavrı, ayrıca kendilerine mahsus her bir zevk için bir ibadet farz kılmıştır, tâ ki onların yerine getireceği her türlü ibadet, bunu ifa edenin sahip kılınıp yaşadığı ve istifade ettiği imkân ve nimetlere mukabil bir şükür olsun. Çünkü her lezzet ve hayatta faydalanılan her imkân, Allah'ın, sözü edilen lezzet ve imkânın sahibine tahsis ettiği bir nimet olup buna hak kazanması yolunda önceden mevcut olan herhangi bir hakkı yoktur. İşte bu tür nimetlere mazhar kılınan kulun onları lütfeden Allah'a şükretmesi hikmet açısından gerekli olmuştur. Şimdi, insanın çeşitli zevk Bi ve refah hayatının farklı merhalelerinde ayakta bulunmak, oturmak veya yaslanmak gibi yaygın şekillerin bulunduğunu görmekteyiz. Bu ilâhi nimetlerin şükrü olarak ifa edilecek ibadetlerin de namazlarda olduğu gibi aynı merhaleleri içermesi tabiidir. Benzer şekilde toplum hayatında ast-üst, âmir-memur sistemi değişmeyen bir uygulamadır. Aynı çizgide Allah'ın yüceligini benimseyip daima O'na gönül bağlamak dini açıdan da her zaman birimi içinde gerekli olmuştur. Sözü edilen esasa bağlı kalarak verilecek bir örnek de şudur ki yiyecek, içecek ve benzeri beşeri arzu ve ihtiyaçların yerine getirilmesi hayatın halden hale değişmesi sebebiyle bütün zaman dilimlerinde tekdüze değildir, çünkü insan (ayakta durma, oturmuş olma, yaslanma, sefer halinde bulunma gibi) uygun görülmemiş ve oruç yıl boyu değil senede bir ay ile sınırlandırılmıştır. Bununla birlikte (kefâretler, adaklar ve nevâfil gibi) oruç hayatın çeşitli safhalarında başka sebeplerle de yerini almaktadır. İnsanların sahip oldukları mali imkânlarda hem hayatlarını sürdürme hem de zevklerini tatmin etme hakları vardır. Servetin bir kısmı bedenin asli ihtiyacı olup onunla faydalanmak kaçınılmaz bir sonuçtur. Bu kısımdan ayırıp başkalarına harcamak suretiyle Allah'a yakınlık derecesi kazanmak söz konusu değildir, servetin bu zaruri kısmının beden için harcanması bizzat bir derece kazanma konumundadır, kişinin bundan faydalanarak hayatını ve sağlığını koruması ona farz kılınmıştır. Mali imkânların bir kısmı ise asli ihtiyaçtan fazla olup bundan başkaları için de harcamada bulunmak Allah rızâsına vesile kılınmıştır, çünkü bu kısım beden için zaruri olmayıp zevk almaya yöneliktir. Benzer şekilde insan bedeninin çeşitli etkinlikleri hayatın sürdürülmesi açısından kaçınılmaz bir durum arzeder. Bedenin bu imkânlarında hayatı korumaktan başka Allah rızâsını kazanmaya yönelik ifa edeceği bir görev yoktur. Bu seviyede sağlığı ve hayatı korumak insan için ihmal edilemeyecek bir farz olarak belirlenmiştir. Durun oruç ibadetinde de aynıdır. Oruç bedenin asli gücünden değil üstesinden gelebileceği fazla güçten kaynaklanarak ifa edilir. Zekâta gelince, bu mali ibadet ifası kendisine farz kılınanın dışındaki biri vasıtasıyla gerçekleşen haklardan biri olup kişiye başkasına vermesi gerekli kılınmıştır. Bedenin fiilleri olarak gerçekleşen ilâhi hak ve ibadetler ise farz olmalarının sebebi başkaları değil bizzat mükellefin kendisidir ve yerine getirilmesi de onun fiiliyle mümkündür. Bu tür bir fil mükellefin kendisinde gerçekleşir. Zekât iki sebebe bağlı olarak senede bir defa farz olmuştur. Birincisi, zenginin malında muhtelif harcamalara bağlı olarak peş peşe gelen vecibeler vardır. Kolaylık sağlamak amacıyla zekât ödemesi sene sonuna ertelenmiştir. İkincisi, zekât ihtiyaçtan fazla olan servet için farz kılınmıştır. Fazlalık ihtiyaçtan sonra kalan şeydir. İhtiyaçlar ise aynı seviyede devam etmeyip zaman içinde yeni harcama alanları doğurabilir. Bu durumda azamisi bir yıl olan belli bir müddet içinde belirginlik kazanabilir. Hac ibadeti mükellefin ömründe bir defa farz kılınmıştır, çünkü bu ibadet -nadir istisnâlar bir yana- normal halde tercih edilemeyecek uzun yolculukları gerektirir. Bu sebeple de özel bir statüde tutularak yerine getirilmesi hayatta bir defaya münhasır kılınmıştır. Buna karşılık mali bir ibadet olan zekâtın her yıl ödenmesi öngörülmüştür, çünkü servet sahipleri servetin sağlayacağı fazla refahı göz önünde bulundurarak pekâlâ uzak ülkelere gidip gelmektedir, buna paralel olarak benzer bir dini vecibe gerçekleşmiştir. Cihada gelince, bu faaliyet bedenin hayatiyetini sağlayan yiyecekler gibi toplum için önemli bir unsurdur. Cihadın terkedilmesi düşmanın hâkimiyet tehlikesini doğurduğu gibi bedenlerin, dinlerin ve servetlerin yok olmasına da götürür. Şu halde cihad temas ettiğim tehlikeler sebebiyle bedenlerin gıdasını sağlamak derecesinde farz kılınmıştır. Şunu da belirtmek gerekir ki yolculuğa çıkanlar (seferi), vakar ve güven, rahatlık ve neşe gibi konularda mukim olanlara göre elverişsiz durumlarda bulunurlar. Buna bağlı olarak sefer halinde iken namaz ve oruç farzları farklı statüde tutulmuştur. Bir bakıma başka etkinliklerdeki çeşitli meşgale safhalarını içeren cihad da buna benzemektedir, hatta hac ibadeti de. Şeytan taşlamak, hervele yapmak, Safâ ile Merve arasında sa'y etmek gibi hac menâsiki de bu çizgi üzerinde seyreder. Bu türe giren hareket şekilleri farklı kategorilerde bulunsalar da yolculuklar için gerekli kılınmış, bu yolculukların dışındaki hayat safhalarında ise lüzumsuz görülmüştür. Tekrar hatırlatalım ki hak dinde yer alan ibadetler, kulların ibadet dışındaki hayatlarında bulundukları hal ve tavırlara paralel olarak şekillendirilmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Burada sözü edilen yolculuk (sefer, esfâr) birbirinden uzak mekânlar için bahis konusu olup zaten bu mâna ve nitelik sefer için de düşünülmesi gereken bir konumdur. Aynı konum birçok mesafe katedilerek varılabilen Mekke'deki hac ibadetinde de mevcut gibi kabul edilmiştir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Diğer yönden bilindiği üzere ibadetler çeşit çeşit kılınmıştır. Bunların bir kısmı yerine getirilmesi bir yılı veya daha fazlasını içine alacak şekilde olup böylesinin eda edilme zamanını yapılabileceğinden daha aza indirmek isabetli değildir. İnsan ömrü bir yana, çeşitli beşeri merhaleleri topluca içeгeceк “yıl”dan başka zaman dilimi yoktur. Hac ibadetine gelince bazan bir yılı da aştığından yerine getirme zamanı yıl değil ömür olarak belirlenmiştir. Zira ömürden daha az olmak üzere belirlenecek zaman birimleri -meselâ yılherhangi bir özellik taşımayıp kendisinde mevcut olan özellikler önceki veya sonraki yıllarda da pekâlâ bulunabilir. Bir de şu var ki insan ömründe belli yıllara nisbet edilip bağlanılma ihtimali bulunmayan haller de bulunmaktadır; belli bir yıla nisbet edilen bir hususun diğer yılların her birine de nisbet edilmesi mümkündür. Bunun yanında insan ömrünün tamamına izâfe edilen bir şey onu teşkil eden yılların her birinde mevcut değildir. İşte bu sebeple haccın zamanı insan ömrü olarak tesbit edilmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Zekât ihtiyaçtan fazla servet için farz kılınmış olup malın sayısını çoğaltma ve zenginliği arttırma yolunda mânevi bir koruyucudur. Ne var ki servet hayatın çeşitli safhaları için biriktirilen bir şey olup uzayan bütün yılların hesaba katılması nazarı itibara alınmamıştır. Bu sebeple de zekâtın verilme süresi ömür olarak belirlenmemiştir. Bir de zekât fakirlerin hakkı olarak farz kılınmıştır. Ödenme süresi ömür olarak belirlendiği takdirde servet başkasına intikal edebilir, bu durumda da önceki durum gibi bir gereklilik ortaya çıkar ve sonuç olarak zekât ortadan kalkıp fakirler geçinemez duruma düşer. Allah Teâlâ lütuf ve ihsanı ile yaratıkların yiyeceklerini yaratmış, bunun yanında servete sahip olma noktasında insanları birbirinden üstün kılmıştır. Öyle ki bazıları hiçbir şeye mâlik değilken bir kısmı ömrünün birkaç katına bile yetecek zenginliğe ulaşmıştır. Bu planlamadan anlaşılacağı üzere fazla servetten bir kısmı Allah'a ait olup fakirlere ait ihtiyaçların giderilmesi için harcanacaktır. Şüphe yok ki bu etkinliğin yürütülebilmesi için hem zengin hem de fakir için elverişli olacak bir sürenin belirlenmesi gerekmektedir. Bütün yaratıklar için Allah Teâlâ tarafından halk edilen yeme-içme vb. imkânlar her yıl aynı plan içerisinde yenilenmektedir. Yaratıkların içinde fakirlerin muhtaç oldukları imkânlar zenginlerin servetleri içinde bulunduğundan zekât her yıl olarak gerekli kılınmıştır. Şu da var ki yaratıkların yaşama imkânları göğün ve yerin bereketlerine tevdi edildiğinden yılların yenilenmesiyle Cenâb-ı Hak tarafından geçim vasıtalarının da yenilenme statüsü yaratılmıştır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Namaz ve oruç bedenin güçlerine bağlı iki ibadettir. Bunların yerine getirilmesi için gerekli olan güç farklılık arzettiği oranda kendilerinin işlenmesi, terkedilmesi veya bazı ruhsat ve kolaylıklara tâbi tutulması da farklılık gösterir. Şu kadar var ki namaz ibadetinde nefsâni arzularla mücadele etme ve beşeri zevkleri uzaklaştırma gibi bir durum bahis konusu değildir. Zira ardı ardına devam edecek böylesi bir etkinliğe lezzet eleme, beşeri arzu da ağrıya dönüşeceğinden imkân bulunmamaktadır. Şu halde sürekli namaz kılmak ve oruç tutmak gibi bir durum bahis konusu değildir. Farz kılınan namazlar insanı yapacağı normal işlerden alıkoymaz. Sürekli oruç ise aksi durumda bulunur ve bedene zarar getirir. Bu sebeple namaz ibadeti her gün, oruç ibadeti ise uzun aralıklarla farz kılınmıştır. Çünkü oruç bedeni ayakta tutma amacına yönelik olarak planlanan gıda sistemine ters düşmektedir, yani sürekli oruç tutmada bedenin yok olma tehlikesi söz konusudur. Bu sebepledir ki ramazan dışındaki aylar içinde oruca hazırlıklı olmak üzere uzun süreli beslenmeye başvurulmuştur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Şöyle de diyebilirsin. Allah Teâlâ insan türüne gıda olup bedeni ayakta tutacak, ayrıcalezzet verip arzuları tatmin edecek nimetleri lütfetmiştir. Bundan başka kendileri için halk nazarında bir üstünlük ve itibar vesilesi olan servetler de vermiş ve bu nimetlerin her bir türü için onlara ibadet görevi yüklemiştir. Bu kuruluşa bağlı olarak da insan tabiatınca sevilip tercih edilen nimetlerden her birinden bir kısmının elden çıkmasını sonuçlandıracak ibadetler koymuştur“. Bu ibadetlerin edasından sonra nimetlerin devam ettiği sırada mükellefin aklı, kendisini, eksilenleri telâfi etmesine davet eder. Bir de bedenin güçleri kuvvetli arzulara, servet nimetlerinin artışı ise birçok gayret ve meşakkate bağlı kılınmıştır. Bu çizgiden hareketle servetin mükellefiyetleri hafif kılınmış ve az bir gayretle elde edilmemesi neredeyse mümkün olmayan basit bir miktar belirlenmiştir. İşte sadece bu kadarı, güçlerinin rahatlıkla yetebileceği bir mükellefiyet yüklenmiştir. Üstelik Cenâb-ı Hakk'ın kendileri için zorluk değil kolaylık dilediğini haber vermesi gibi bir avantajın mevcudiyeti ile“, Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Tövbelerimizi kabul et. Şüphe yok ki tövbeleri kabul eden ve merhamet dağıtan sen, yalnız sensin. Hz. İbrâhim'in tövbelerinin kabul edilmesini Allah'tan talep etmesi peygamberlerden kasıtlı olmayarak bazı yanılma ve sürçmelerin (zelle) meydana gelebileceğini göstermektedir. Ayrıca âyetin bu kısmından -Hz. İbrâhim ile İsmâil'in herhangi bir belirleme yapmadan tövbelerinin kabulünü istemelerine bakılarak-, kuldan kasıtsız olarak çıkan küçük günahlar için de af dilemesinin münasip olacağı anlaşılmaktadır. Şayet Hz. İbrâhim ile İsmâil'den farkına vardıkları bir hata zuhur etmiş bulunsaydı tövbeleri sırasında bunu dile getirirlerdi. Böyle değil de affedilmelerini belirleme olmaksızın istemeleri, kişinin kasıtsız bir şekilde işlediği hatadan da sorumlu olduğunu kanıtlamaktadır. --- Dipnotlar: 54 “Bunlar Muttezile'nin çoğunluğu olup, kişide iman mevcut olunca onu iptal edip ortadan kaldıracak başka bir hal doğmadığı sürece devam edip gideceğini kabul ederler” 525 bk. el-Bakara 2/20 tefsiri. 5% o Taberi, Cami'u']l-beyan, I, 555; Ebü Hayyân, el-Bahru'l-muhit, I, 390. 539 “Çünkü şeriat bir şeyin gerekli hale gelip kendisine farz olması için onun sebep veya şartını gerçekleştirmesini emretmez. Meselâ serveti olmayan birinin ille de zekât mükellefi olmak için çalışıp servet kazanması istenmez. Bunun gibi serveti olan birine arazi satın alıp ziraat yapması ve öşür mükellefi olması yolunda emir verilemez. Ancak bir mükellefin serveti veya ekini varsa, lütfettiği nimetler karşılığında Allah'a şükretme meyanında zekât vermesi kendisine farz olur”. “Hac farizasını yerine getirecek kimse bunu gerçekleştirebilmesi için yolculuk yapması gerekir. Aslında hac, sebebine imkân bulması açısından ona farz olmuştu. Ancak gerçek mânada imkân Mekke'ye ve menâsiki ifa edeceği yerlere ulaştığında tahakkuk eder” (a.g.e., Abdullah b. Abbas'tan rivayet edildiğine göre Resülullah şöyle buyurmuştur: “Cebrâil Beytullah'ın yanında bana iki defa imamlık yapmıştır”. 54 Remelhadisiiçinbk. Buhâri, “Megâzi” 55; Tirmizi, “Hac”, 39. Hz. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah Teâlâ'nın İslâmiyet'i yerleştirdiği küfrü ve taraftarlarını ortadan kaldırdığı bu günde hervele yapmanın ve omuz açmanın ne gereği vardır? Bununla birlikte Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem döneminde yaptığımız şeyi bugün bırakmayız” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1, 45; İbn Mâce, “Menâsik”, 29; Ebü hayatın çeşitli tecellilerinden ayrı kalamaz. Bu realiteye paralel olarak oruç ibadeti belli zamanlara tahsis edilmiştir. Hayatın maddi zevkleri kesintisiz olarak devam etmediği için oruç ibadetinin de lütf-i ilâhi ile kesintisiz olması hikmete

Bakara 2:129

Rabbimiz! Onlara kendilerinden bir peygamber gönder. Âyetin bu kısmı birkaç yoruma açıktır. Kendilerinden bir peygamber, yani müslümanlardan. Çünkü O, zâlimin ilâhi ahdinin çerçevesine giremeyeceğini haber vermiştir”, Yine kendilerinden bir peygamber ifadesi kendi cinslerinden, yani beşerden anlamına da gelebilir, zira insan türünden olan bir peygamber Allah'ı tanımaya ve sadakatli olmaya bu türden olmayanlara oranla daha öndedir, “Eğer Peygamber'i melek türünden gönderecek olsaydık onu mutlaka insan suretine ѕoKaгa:K”% meâlindeki âyette işaret edildiği üzere. Bir de kendilerinden bir peygamber, yani kendi kavimleri ve cinslerinden olan, dilleriyle konuşan; başka bir kavimden olan ve başka bir dille konuşan değil. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. “Andolsun size, sıkıntıya uğramanızın kendisine çok ağır geldiği bir Peygamber gelmiştir”! âyetinde olduğu gibi. Senin âyetlerini okuyacak. Âyetler kesin deliller veya dindir, denilmiştir. Âyetin bu kısmının “onların senin bir olduğun gerçeğine davet edecek” mânasına gelmesi de muhtemeldir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Onlara kitabı öğretecek, yani Kur'ân'ı, orada insanlara yönelik olarak emrettiği, yasakladığı vb. şeyleri. Ve hikmeti. Hikmete fıkıhtır (kavrayıp anlama) diyenler olmuştur. Şöyle demek ister: Kitabı ve kavrayıp anlamaya bağlı muhtevasını onlara öğretecek. Denildi ki hikmet Kur'ânda bulunan helâl ve harama dair hükümlerdir. Yine denildi ki hikmet burada (genel mânasıyla) sünnet demektir. Bir de hikmetin sözde ve fiilde isabettir, denilmiştir. Bu yorumların hepsi birbirine yakındır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Hasan-ı Basri, “Hikmet Kur'ândır, kitaptan sonra onu bir daha anması tekit çerçevesinde bir tekrardır” demiştir. İbn Abbas (r.a.) ise hikmet fıkıhtır (anlama) demiştir. Ve mânevi hayatlarını arındıracak. İbn Abbas mallarının zekâtını alır; bu onların mâneviyatını arındırır, demiştir, “Onların mallarından zekât al ki bu suretle kendilerini temizlemiş ve arındırmış olasın”? meâlindeki âyette oldugu gibi. Denildi ki onları arındıracak, arınmalarına vesile olacak davranışlara götürecek demektir. Yine amel-i sâlih ile arındıracak yorumu da yapılmıştır. Muttezile (i'tizâl) mezhebine mensup olanlardan biri bize derse ki: Aziz ve celil olan Allah tezkiye ve hidâyet kavramlarını Resül'üne izâfe etmiş değil midir, oysaki bu iki hususun hayata geçirilmesi Resül'den olmadığı gibi yaratılıp meydana getirilmesi de onun tarafından gerçekleşmemektedir. Peki, Cenâb-ı Hakk'ın aynı kavramları kendi zâtına nisbet ettiğinde, bunun, tezkiye ve hidâyeti yaratmadığı konumunda bulunduğunu neden kabul etmiyorsunuz? Şöyle cevap veririz: Evet, söylediğiniz gibi Allah Teâlâ sözü edilen kavramları şu âyet-i kerimelerde beyan edildiği üzere Resül'üne nisbet etmiştir: “Şüphesiz ki sen doğru yola hidâyet etmektesin”?, “Her toplumun bir hidâyet edeni vardır.” Şu kadar var ki Allah, Resül'üne vermediği fazla bir hidâyeti kendisine ayırmış ve yine Resül'üne nisbet etmediği ileri derecede tezkiyeyi yüce zâtına izâfe etmiştir, şu beyanlarında görüldüğü üzere: “Sen, ey Resülüm, arzu ettiğini hidâyete erdiremezsin ama Allah dilediğine hidâyet verir”, “Allah'ın size yönelik lütuf ve merhameti olmasaydı içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Ne var ki Allah dilediğinin mânevi hayatını arındırır.“ Bu âyetlerde Cenâb-ı Hakk'ın farklı hidâyet ve tezkiyeyi kendi zâtına izâfe etmesi Resül'ünde bulunmayan etkin bir fiilin de O'nda mevcut olduğunu kanıtlamış durumdadır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Şimdi, Resül-i Ekrem, başkasına ait bir fiilin kudretine -o kişi istediği takdirde icrasını gerçekleştireceği şekilde- mâlik değildir. Buna mukabil Cenâb-ı Hak insanları fiil işlemeye muktedir kılmış ve onlar da bu sayede kudrete sahip olmuşlardır. Bu açıdan Allah'ın insan fiiline etki yapması mümkündür. Bu kudretin Allah'ın zâtında işler hale gelmesiyle O'nun kulun fiilini yaratmasından söz edilebilir. Ancak böyle bir kudretin Resülullah'ta (s.a.) bulunması ihtimal dahilinde bulunmamaktadır”. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Şüphesiz yegâne galip (aziz) ve tam hikmet sahibi (hakim) sadece sensin. Aziz, yani hiçbir şey onu âciz bırakıp yenilgiye uğratamaz, kendinden galip ve üstün olup O'na kıyasla her şey aziz olmayıp zelildir. Azizin yüceliğine ulaşılamayan, yahut da düşmanlarından intikam alan mânalarına da geldiği söylenmiştir. Hakim ise fiilinde isabet eden, hakim emrinde ve nehyinde isabet eden, yine hakim her şeyi sağlam ve düzenli kılıp birliğine delil olacak niteliklerine büründüren mânalarına da gelir. Bazı müfessirler haccın yerine getirildiği mekânların ve oralarda yapılan fillerin (menâsik) hikmetleri konusunda bazı açıklamalar yapmış ve şöyle demiştir: Arafat'a bu ismin verilmesinin sebebi Hz. İbrâhim'e “arefte” (bildin), Mina'ya da “temenneh” (orayı iste, temenni et) denilmesidir; taş atmanın sebebi ise şeytanın İbrâhime yönelip gelmeye çalışması sonucu ona taş atmasıdır. Ancak bu tür açıklamalar gönüllere sinmemekte ve insan tabiatınca benimsenmemektedir. Düşünmelisin ki Hz. Âdem kıssasında bütün bu açıklamalarda yer alan hususların işlendiği zikredilmiştir. Bu durumda İbrâhim aleyhisselâm için söz konusu edilen temel sebep ortadan kalkmış olur. Bir de nakillerde yer aldığına göre melekler Âdem'e, “Biz senden 2000 yıl önce Beytullah'ı ziyaret etmiştik” demiştir". Demek ki melekler hepsinden önce hac menâsikinin tamamını yapmıştır. Hac ibadetleri konusuna fiil açısından yaklaşım yaparak şöyle bir hikmet belirlemek mümkündür: Hac bilinen mekânı ziyaret etmeyi hedeflemekten ibarettir. Bu görevi yerine getirecek kimse, sayesinde ziyaretin gerçekleşeceği çeşitli fiilleri işlemekle emredilmiştir. Bu yönüyle hac namaza benzemektedir. Namaz bir boyun eğiş ve teslimiyetten ibaret olup kişi teslimiyetin yansımaları olan çeşitli filleri işlemekle emredilmiştir; o, bazan kıyam, bazan rükü, bazan sücüd haliyle teslimiyetini gerçekleştirir. Evet, hac ibadetinde ziyaret ve dolaşmayı içeren muhtelif fiillerin gerçekleştirilmesi emredilmiştir. Ancak namaz ile hac arasında fark bulunmaktadır. Şöyle ki namazda yer alan hareketler hayattaki hareketlere paralellik arzeder. Bu sebeple namaz kılan kimseye namazda ve hayatta tekrarlanan, kendisine teslimiyeti ve Allah'ın huzurunda bulunuşunu hatırlatan hal ve duruşu edinmesi emredilmiştir. Bundan dolayıdır ki namaz her yerde eda edilebilmektedir. Haccın fiillerine gelince, onlar hayatta gerçekleşen fiillere ve yönelişlere dış görünüş itibariyle yaklaşmakta fakat tıpatıp aynını temsil etmemektedir. Şu kadar var ki hacdaki hareketleri hayata geçirip uygulamanın zorluğu söz konusudur, bu sebeple de her mekânda yapılamamaktadır. --- Dipnotlar: 57 Alâeddin es-Semerkandi şöyle demektedir: “Su da belirtilmelidir ki mânevi arındırma fiili Peygamber tarafından gerçekleştirilemez, çünkü Peygamber başkasında fiil meydana getirme kudretine sahip değildir, şu sebeple ki beşer kudreti sonradan vücut bulma özelliği taşımakta olup süreklilik arzetmez ve bulunduğu yerin dışında etkili olamaz. Şu halde Resülullah'ın (s.a.) başkasında fiil meydana getirmesi düşünülemez. İşte tezkiye ve hidâyetin ondan nefyedilmesinin gerekçesi bu türdendir. Allah Teâlâ ise ezeli ve ebedi kudrete sahip olduğundan bu kudretiyle insanların fiillerini yaratması mümkündür”. 58 Fâkihi'nin Ahbâru Mekkesinde kaydedildiğine göre Hz. Âdem hac ibadetini ifa ederken meleklerle karşılaşmış ve onlar kendisine şöyle demiştir: “Haccın makbul olsun! Biz şu Beytullah'ı senden 2000 yıl önce ziyaret etmiştik” (bk. İbn Hacer, el-Káffus-sáf, 1, 189).

Bakara 2:130

İbrâhim'in dininden kim yüz çevirir? Millet kelimesi hakkında farklı görüşler belirtilerek onun din, genel mânasıyla sünnet veya İslâm olduğu ifade edilmiştir. Bu hususu daha önce anlatmıştık, Kendini bilmeyen düşüncesizden başka. Düşüncesiz kimsenin davranışını sergilemesi dolayısıyla. Buradaki nefsehü kelimesinin bi-nefsihi konumunda olması mümkün olup bu durumda nasb (fetha) halinde olması cer harfinin hazfedilmesine bağlı olur. Bir de “kendini (değer ve konumunu) bilmeyip onu konulması gerekenin dışında bir yere koyan” mânası verilmiştir. Biz onu dünyada seçip mümtaz kıldık, nübüvvet, risâlet ve günahtan mâsum oluşla (ismet). Bundan başka Allah'ın, onu, dünyada güzel anılmakla mükğfatlandırması, bunun yanında âhiretteki mükğfatından eksiltmemesi şeklinde yorum yapmak da mümkündür. Şüphe yok ki o, âhirette de sâlihlerden olacaktır. Derece ve mükâfat bakımından. Sâlihlerden, mürsellerden anlamına da alınabilir. Diğer bir yorum da Allah'ın, kendisini, âhiret hayatında sâlihlerden olacağını dünyada iken müjdelemesi biçiminde de olabilir. Bu takdirde onun iyi bir hal ile dünyadan ayrılacağı (hüsn-i hâtime) hususunda bir vaad şeklini alır. Nitekim Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme de geçmiş ve gelecek günahların affını vaad etmişti. Bunda da -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- hüsn-i hâtime vaadi bulunmaktadır. Cenâb-ı Hak tefsirini yapmakta olduğumuz âyetle Hz. İbrâhime olan müjdesini haber vermektedir. Peygamberlerin dünyada olduğu gibi âhirette de birbirinden farklı derecelerde bulunmaları câizdir.

Bakara 2:131

131. “Rabb'i ona, “Teslim o dedi, o da, Âlemlerin Rabb'ine teslim oldum! diye cevap verdi.” Rabb'i ona, “Teslim ol!” dedi, o da, “Âlemlerin Rabb'ine teslim oldum!” diye cevap verdi. Âyette ki eslim (çiz) kelimesi “samimi ve ihlâslı ol!” şeklinde yorumlandı. Bu ilâhi beyanın başlangıçta İslâm olmasına dair bir emir konumunda bulunması da mümkündür, daha önce zikrettiğimiz üzere iman önem ve özellik arzeden her zaman diliminde yenilenir. Yine Allah'ın Hz. İbrâhime yönelik bu emri kendisine indirilen bir vahiy statüsünde “şöyle de” konumunda bulunması, onun da gerekeni söylemiş bulunması muhtemeldir. Eğer bu beyan bir vahiy idiyse kendisini Allah'a teslim etmesini amaçlamıştır. Allah'ın eslim emrinin kalbin fıtri olarak İslâm'ı benimsemesi yönünde olması muhtemeldir; şayet böyle ise emir tevhidi değil, İslâm'ı hedeflemiştir. Bundan başka ilk yaratılış İslâm'ı da ihtimal dahilindedir, “Ben sizin Rabb'iniz değil тiyiт?, Onlar da “Evet, Rabb'imizsin' dediler” beyanında olduğu gibi ki onlar bunu tabii yaratılışın bir gereği olarak söylemişlerdir. Allah Teâlâ'nın Hz. İbrâhime, “İnsanlar arasında haccı ilân et”! meâlindeki emri de bu çizgi üzerinde seyreder; İbrâhim emredilen çağrıyı yapmış, onlar da babalarının (ve annelerinin) dölünden var olacakları zamana bağlı olarak tabii yaratılışın bir gereği olarak icabet etmişlerdir”. Bir de ta başlangıçta hak dini kabul etmesi konumunda bir emir olması da muhtemeldir, şu âyet-i kerimelerden anlaşılacağı üzere: “Gecenin karanlığı basınca bir yıldız gördü ve Rabbim budur” dedi... ‘Ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratan yüce varlığa çevirdim?” İşte bu ifade Cenâb-ı Hakk'ın eslim emrinin karşılığı olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

Bakara 2:132

Onu vasiyet etti. Yani milleti. Millet biraz önce söz konusu ettiğimiz mânalara İbrâhim aynı din ve teslimiyeti oğullarına vasiyet etti, Ya'küb da. İbrâhim şöyle dedi: “Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçip belirledi, ki bu din İslâm'dır. Bu ilâhi beyan, bazı inkârcıların İbrâhim'in kendi dinlerinde olduğu yolundaki iddialarına cevaptır. Yahudiler onun kendi dinleri olan Yahudiliğe, hıristiyanlar da Hıristiyanlığa mensup bulunduğunu ileri sürmüş ve aynı noktadan hareketle başkalarına, “Yahudi veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız”“ demişlerdir. Sözü edilen iki zümreden her biri Hz. İbrâhim'in kendi dinlerinde olduğunu iddia edince aziz ve celil olan Allah onları yalanlamış ve cevap meyanında Hz. Muhammede şöyle demesini emretmiştir: “İbrâhim yahudi veya hıristiyan değil, tevhid inancına bağlı bir müslümandı”!©, Allah sizin için bu dini seçip belirledi. Şu halde siz mutlaka müslüman olarak can vermelisiniz! Aziz ve celil olan Allah, dininin İslâm dini olduğu ve İbrâhim için seçip belirlediği dinin, onların tercih ettikleri Yahudilik ve Hıristiyanlık değil İslâm olduğunu haber vermiştir. “Yoksa insan her arzu ettiği şeye sahip olacağını mı zannediyor? Hayır! Sonuç da başlangıç da yalnız Allah'a aittir.“ -Yani insana değil- meâlindeki âyet bunu ispatlamaktadır.

Bakara 2:133

Yoksa siz orada mı idiniz? Şöyle buyurmaktadır: Ya'küb'a ölüm geldiği zaman siz yanında mı bulunuyordunuz? Hayır, Ya'küb'a ölüm geldiğinde siz yanında değildiniz. Şöyle denilmiştir: Muhtemeldir ki yahudiler Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme, “Bilmez misin ki Ya'küb öldüğü gün oğullarına Yahudilik dinini vasiyet etmiştir” demişlerdir. Bunun üzerine Allah Teâlâ yoksa siz orada mı idiniz diye başlayan âyet-i kerimeyi göndermiştir. Yani Yaküb'un oğullarına yaptığı vasiyete tanık oldunuz mu? Hayır, olmadınız. Şu halde sözü edilen ifadeyi nasıl kullanabildiniz? Âyetin bu kısmından sonra aziz ve celil olan Allah Hz. Ya'küb'un oğullarına olan vasiyetini haber verme meyanında şöyle buyurmuştur: “Ben gittikten sonra kime kulluk edeceksiniz?” Onlar şöyle cevap verdiler: “Senin tanrın ayrıca atalarının tanrısına... kulluk edeceğiz, biz O'na teslim olmuşuzdur.” Müslimün, yani tevhide, bütün ilâhi kitap ve peygamberlere içtenlikle inanmışızdır. Bizim durumumuz bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr eden yahudi ve hıristiyanlar gibi değildir. Onlar buna rağmen inançlarının Hz. İbrâhim ile oğullarının dini olduğunu iddia ederler. Tefsirini yapmakta oldugumuz âyette Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin risâletinin ispatı vardır. Çünkü o, yahudi ve hıristiyanların kitaplarını incelemeden, onlardan dinleyip öğrenmeden kendilerine ait haberleri duyurmuştur. Bu husus onun sözü edilen bilgileri Allah'tan alıp öğrenerek haber verdiğini göstermektedir.

Bakara 2:134

Onlar peygamberlere muhatap olmuş birer toplumdu, gelip geçtiler. Onların yaptıklarının sonucu kendilerine, sizin yaptıklarınızın sonucu da size aittir. Siz o toplumların işlediği fiillerden sorumlu olacak değilsiniz. Herhalde -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- Ehl-i kitap Hz. İbrâhim ile adı geçen diğer peygamberlerin kendi dinleri üzere olduklarını iddia edince Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Siz onların inanç ve amellerinden sorumlu olmayacağınız gibi onlar da sizin inanç ve amellerinizden mesul olacak değillerdir. Şunu bilmelisiniz ki herkes kendi dini tutum ve amelinden sorguya tâbi tutulacaktır.

Bakara 2:135

Onlar, “Yahudi ve hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dediler. Allah Teâlâ yahudi ve hıristiyanların başkalarını dinlerine davet ettiklerini ve kendi dinlerini tercih edenin sapıklıktan (dalâlet) kurtulup doğru yolu (hidâyet) bulacağını ileri sürdüklerini haber vermiştir. Sonra da Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme iddialarını reddetmesini emretmiştir. De ki: “Hayır, biz hakka yönelen İbrâhim'in dinine uyarız. O herhangi bir şekilde Allah'a ortak koşanlardan değildi” Hayır, biz hakka yönelen İbrâhim'in dinine uyarız. Hanif kelimesinin samimi müslüman mânasına geldiği ifade edilmiştir.

Bakara 2:136

[İman'da İstisnâ] Deyin ki: “Allah'a ve bize indirilene... inandık” Bu âyet-i kerime imanda istisnâ yapanın görüşünü çürütmektedir. Çünkü Allah Teâlâ müslümanlara mümin olduklarını -istisnâsı ve şüphesi bulunmayacak şekilde- kesin bir dille söylemelerini emretmiştir. Nitekim, “Onlar da sizin inandığınız şeylere inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar” meâlindeki ilâhi beyan da bunu desteklemektedir. Şimdi, tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimenin, peygamberler arasında ayırım gözeterek bir kısmına inanıp diğerlerini inkâr eden, yine ilâhi kitapların bir kısmını benimseyip diğerlerini reddeden kâfirlere yönelik olması ihtimal dahilindedir. Aziz ve celil olan Allah müminlere bütün peygamberlere ve kitaplara -sözü edilen kâfirlerin yaptıkları gibi ayırımda bulunmaksızın- inanmalarını buyurmuş ve onları bu inanca davet etmiştir. Bunun yanında âyetin aziz ve celil olan Allah'tan inanacaklara yönelik başlangıçta bir iman öğretimi olması da ihtimal dahilindedir, sözü edilen bütün peygamberlere ve kitaplara iman öğretimi. Hanif kelimesinin yorumunda farklı görüşler ortaya konulmuştur. Hanifin müslüman veya hacı anlamına geldiği belirtilmiş, ayrıca şöyle denilmiştir: Kendisinden sonra müslim kelimesinin zikredildiği her hanif kelimesi hacı, zikredilmediği yerlerde ise müslüman (müslim) demektir. Bir de şu yorum yapılmıştır: Hanif hakka ve İslâm'a meyledip onları tercih eden kimsedir.

Bakara 2:137

Onlar da sizin inandığınız şeylere inanırlarsa. İbn Abbas'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Onlar da, “Sizin inandığınız şeylerin misline inanırlarsa' şeklinde okuma, çünkü Allah'ın misli yoktur. Fakat, “Onlar da sizin inandığınız şeylere inanırlarsa bi'llezi veya bimâ edatları ile diye oku” İbn Mes'üd'un (r.a.) kırâatinde de bunu tasdik çerçevesinde benzer şekildedir: Allah Teâlâ'nın, “Hiçbir şey O'nun benzeri değildir” meâlindeki beyanı da aynı esasa bağlıdır. Bu âyetteki kâf harfi zait olup, “Leyse mislehü şey'ün” konumundadır. Bu sonuncu âyet İbn Mes'üd kırâatinde de burada kaydedildiği gibidir. Âyet-i kerimenin mânasının şöyle olması muhtemeldir: Onlar da sizin bütün peygamberlere ve kitaplara dilinizle iman ettiğiniz gibi dilleriyle ikrar ederlerse doğru yolu bulmuş olurlar. Bir de şu ihtimal var: OnMutlaka anlaşmazlık içine düşmüş olurlar. Denildi ki şikâk muhalefet ve ayrılık demektir. Yine denildi ki şikâk, içinde düşmanlık barındıran muhalefettir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Onlara karşı Allah kâfi gelip seni koruyacaktır. Bu beyan aziz ve celil olan Allah'tan yahudi ve hıristiyanlara yönelik bir tehdit, ayrıca Peygamber'ine yaptığı bir zafer vaadidir. Çünkü onlar İslâm'a karşı aralarında yardımlaşıyorlardı. Aziz ve celil olan Allah da Resül'üne vaadde bulunarak bir kısmının öldürüleceğini, diğerlerinin de Şam'a ve diğer yerlere sürgün edileceğini haber vermiştir.

Bakara 2:138

Biz Allah'ın verdiği renk ile boyandık. Âyette yer alan sıbgatullah (wl iao) Allah'ın dini, Allah'ın verdiği fıtrat diye yorumlanmıştır, “Her çocuk tabii fıtrat üzere doğar” hadisinde olduğu gibi. Denildi ki sıbgatullah Cenâb-ı Hakk'ın yahudi ve hıristiyanlara karşı gösterdiği kesin delildir. Yine denildi ki sıbgatullah Allah'ın koyduğu kanundur. Allah'ın verdiğinden daha güzel rengi kim verebilir? Âyetin bir önceki kısmıyla bağlantılı olan bu ilâhi beyandaki sıbga kelimesi din, sünnet (kanun) ve Allah'ın İslâm dininde gösterdiği deliller sayesinde anlaşılabilen hüccet mânasına gelir. Sözü edilen din hiçbir hüccet ve delil olmaksızın yahudi ve hıristiyanların şaşkınlık ve gaflet üzerine inşa ettikleri din gibi değildir. Denildi ki hıristiyanlar mânevi arındırmaya tâbi tutmak için yeni doğan çocuklarını bir suya batırıyorlardı (vaftiz). Buna mukabil aziz ve celil olan Allah sıbgatellah buyurmuştur, yani çocukları ve insanları mânevi arındırmaya tâbi tutan su değil, Allah'ın boyası olan İslâmdır. Biz sadece O'nun âbidleriyiz. Denildi ki muvahhidleriyiz, yine denildi ki O'na samimiyetle teslim olanlarız. Biz O'nun kullarıyız, mânası da muhtemeldir.

Bakara 2:139

De ki: “Allah hakkında bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz?” İbn Abbas'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Yahudi ve hıristiyanlar biz Allah'ın oğulları ve sevdikleriyiz, Allah'a sizden daha yakınız demiş, bunun üzerine Cenâb-ı Hak, “De ki: Allah hakkında bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz?” meâliyle başlayan âyet-i kerimeyi indirmiştir. Âyetteki fillah Allah'ın dini hakkında demektir. Buna göre mâna şöyle olur: Allah'ın dini hakkında bizimle tartışmaya ve düşmanlık göstermeye mi kalkışıyorsunuz? O bizim de Rabb'imiz sizin de Rabb'iniz iken. Yani O'nun bizim de Rabb'imiz sizin de Rabb'iniz olduğunu bildiğiniz ve ikrar ettiğiniz halde Allah hakkında bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Şu âyet-i kerimede belirtildiği üzere: “Andolsun ki onlara kendilerini kim yaratmıştır diye soracak olsan mutlaka Allah diyeceklerdir””. Bizim yaptıklarımızın sonucu bize, sizin yaptıklarınızın sonucu da size aittir. Şöyle denilmiştir: Bizim dinimiz bize, sizin dininiz de size aittir, “Sizin dininiz size, benim dinim meâlindeki beyanında olduğu gibi. Şöyle bir yorum da ihtimal dahilindedir: Bizim amellerimiz bize aittir, siz onlardan sorumlu olmayacaksınız; sizin amelleriniz de size aittir, biz sizin amellerinizden sorumlu tutulmayacağız, “Siz o toplumların işlediği fiillerden sorumlu olacak değilsiniz”? meâlindeki âyetinde olduğu gibi. Biz O'na bütün samimiyetimizle bağlanmışızdır, din ve amel açısından, başka hiçbir şeyi O'na ortak koşmayız.

Bakara 2:140

Yoksa siz İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya'küb ve torunlarının yahudi veya hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” Allah'tan gelip nezdinde bulunan bir gerçeğe tanıklık etmeyip gizleyenden daha zâlim kim olabilir? Denildi ki âyetin başında yer alan “söylüyor musunuz” meâlindeki kelime “söylüyorsunuz” demektir. Yine denildi ki sözü edilen kelime dış görünüşte “söylüyor musunuz” biçiminde bir istifham ise de gerçekte red ve yadırgama konumundadır. Bunun izahı şöyledir ki yahudiler, “İbrâhim ve oğulları, Ya'küb ve oğulları yahudi veya hıristiyandı” demiş, Allah Teâlâ da şöyle buyurmuştur: Ey Muhammed! De ki: Onların dinini siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı? Oysaki siz O'nun Rabb'iniz olduğunu, yerde ve gökte hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığını kabul etmektesiniz. Buradaki soru edatının mânası söyledikleri şeyleri red ve yadırgama konumunda dile getirmekten ibarettir. Allah'tan gelip nezdinde bulunan bir gerçeğe tanıklık etmeyip gizleyenden daha zâlim kim olabilir? Denildi ki onlar nezdinde bulunan tanıklık kendilerinin İbrâhim, Ya'küb ve evlâtlarının yahudi veya hıristiyanların dininde değil müslüman olduklarını bilmeleriydi. Yine denildi ki onlar nezdindeki tanıklık İslâm'ın Allah'ın hak dini olduğu gerçeğidir. Bir de şöyle denilmiştir: Yahudi ve hıristiyanlar nezdinde bulunan tanıklık Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemdi. Allah sözü edilen peygamberi onların kitaplarında beyan etmiş ve onun için kendilerinden söz ve ahid almıştır, şu âyet-i kerimede belirtildiği üzere: “Allah kendilerine kitap verilen kimselerden onu insanlara açıklayacakları ve hiçbir şekilde gizlemeyecekleri konusunda sağlam söz almıştı””, fakat onlar Muhammed'in (s.a.) haberini gizlemiş ve onu yalanlamıştır. Allah'tan gelip nezdinde bulunan bir gerçeğe tanıklık etmeyip gizleyenden daha zâlim kim olabilir? Buradaki gizleme fiilinin, yahudilerin İbrâhim aleyhisselâm ve sözü edilen diğer peygamberlerin yahudi veya hıristiyan olduklarını iddia etmeleridir, denilmiştir. Aziz ve celil olan Allah buyuruyor ki: “Yanınızda konuyla ilgili olarak bulunan bilgiyi söylemekten çekinmeyin, zaten Allah sizin yalancı olduğunuzu bilmektedir.” Denildi ki esbât Ya'küb'un oğullarıdır. Kendilerine esbât (torunlar) denilmesinin sebebi her birinden bir topluluğun üremiş olmasıydı. Allah yaptıklarınızdan asla gafil değildir. Bu beyan tehdit içermekte olup, “O'nun, yaptıklarınızdan gafil olduğunu sanmayın” demektir. Şu mânada olması da mümkündür: Allah onları, yapacaklarını önceden bilmeyecek şekilde yaratmamış, aksine bunu bildiği halde onları varlık sahasına çıkarmıştır. Tâ ki yaratıkların yapıp ettiklerinden herhangi bir şeye kendisinin ihtiyacının olmadığı ve dolayısıyla menfaat sağlamak hedefine bağlı olarak onları yaratmadığı gerçeği bilinmiş olsun. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Hülâsa Allah âsi olacaklarını bildiği halde onları yaratmıştır.

Bakara 2:141

Onlar peygamberlere muhatap olmuş birer toplumdu, gelip geçtiler. Onların yaptıklarının sonucu kendilerine, sizin yaptıklarınızın sonucu da size aittir. Siz o toplumların işlediği fiillerden sorumlu olacak değilsiniz. Bu âyetin yorumunu daha önce yapmıştık”.

Bakara 2:142

142. “İnsanların içinden aklı kıt olanlar, Şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden müslümanları çeviren şey nedir?” diyecekler. De ki: Doğu da Allah'ındır, batı da. O, dilediğini daima doğru yola iletir.” İnsanların içinden aklı kıt olanlar, “Şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden müslümanları çeviren şey nedir?” diyecekler. Bu -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- aziz ve celil olan Allah'ın Peygamber'ine (s.a.) kıblesini Beytülmakdis'ten Kâbe'ye çevireceğini bildirdiği bir vaadi, aynı zamanda degişiklik yapılmadan ve yahudiler Resülullah'a henüz bir şey söylemeden dillerine neyi dolayacaklarını haber vermesidir. Nitekim, “Biz yüzünü göğe doğru çevirdiğini görmekteyiz” meâlindeki âyete dikkat edersen şunu göreceksin: Burada kıblenin Beytülmakdis'ten Kâbe'ye çevrilmesi vaad edilmemiş olsaydı, Hz. Peygamber'in yüzünü bu şekilde göğe çevirmesi kendinden bir alternatif seçme ve Cenâb-ı Hakk'a bir şey dikte etme anlamına gelecekti. Halbuki, hiç kimsenin, dini hüküm ve kurallarda veya başka alanlarda kendiliğinden alternatif belirleme yahut da O'na bir şey dikte etme hakkı yoktur#”. Şu halde sözü edilen ilâhi beyan, Resül-i Ekreme yapmak istediği şeyin gerçekleşeceğine dair bir vaadden ibaret olduğunu göstermektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Âyetin bu kısmında Hz. Muhammed'in (s.a.) Allahelçisi oluşunun da ispatı vardır; çünkü Allah kıblenin değiştirileceğini ve yahudilerin buna karşılık neler söyleyeceklerini önceden haber vermiştir. Demek ki o, bu hususları Allah sayesinde bilmiştir. [Nesih Çeşitleri] Bazı aklı kıt insanlar ifadesinde işaret edilen kimseler, yani es-süfehâ konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki bunlar yahudilerdir ve bu sözü kıblenin Kâbe'ye çevrilmesi sırasında söylemişlerdi, çünkü onlar şer'i kuralların ve hükümlerin neshedilebileceğini kabul etmiyordu. Onlara göre nesih sonradan farkedip bir nevi görüş değiştirme (bedâ) ve önceki kararından dönüş yapma anlamına geliyordu. Bu ise işin nereye varacağını bilmeyen birinin sergileyeceği bir davranıştır; tıpkı bir bina inşa edip sonra onu yıkan kimse gibi ki, o ne yapacağını bilmediği için böyle davranmıştır. Ne var ki yahudilerin bu iddiası, neshin ne anlama geldiğini ve önemini bilmeyişlerinden kaynaklanmaktadır. Onlar neshin ne olduğunu bilselerdi bazı şer'i kuralların ve hükümlerin neshine karşı çıkmazlardı. Bize göre nesih, belirli bir süre neticesinde dini hükmün sona erdiğini bildirmekten ibaret olup burada fikir değiştirme veya önceki hükümle bir çelişkiye düşme söz konusu değildir. Aksine bu, öncekisinin geçerlilik süresinin sona erdiği belirli bir vakitte yeni bir hüküm koymak ve öncekinin geçerliliğini kendi zamanında mâkul görmektir. Binaenaleyh nesih yahudilerin zannettiбi gibi -verdikleri bina örneğinde olduğu üzere- sonradan farkına varmak ve geçmişi bozmak değildir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Âyet, bazı müfessirlerin dediği gibi, yahudilerle değil de Mekkeliler'le ilgili ise, bu onların şöyle demeleri sebebiyledir: Muhammed ilk kıblesinden bizim kıblemize dönünce dinimize de geri dönmüş olmaktadır. Aziz ve celil Allah şöyle buyurmuştur: De ki: (Ey Muhammed!) Doğu da Allah'ındır, batı da. Yani bütün mekânlar ve yönler. O, batıya veya doğuya, dilediği yöne yönelmeyi emreder. Esas olan O'nun emrine itaat ve davetini kabul etmektir, kapıldıkları bir heves veya temenni ettikleri bir hedef için doğuya veya batıya dönmek değil. Zira yahudiler kıblelerini batıya çevirirken ilâhi emre uymak için değil, kendi arzu ve heveslerini tatmin etmek niyetindeydiler. Aynı şekilde hıristiyanlar da doğuyu kıble olarak benimserken hevâ ve heveslerini ölçü almışlardır. Bu sebeple Allah Teâlâ müminlerin kendi emrine uyduklarını haber vermekte ve emredildikleri yöne yöneldiklerini beyan etmektedir. O dilediğini daima doğru yola iletir. Bu beyan Mu'tezile'ye karşı kullanılabilecek bir delildir. Çünkü Allah dilediğine hidâyet verdiğini bildirmektedir. O'nun hidâyet verdiği kimsenin hidâyet bulmaması mümkün değildir. Halbuki Mu'tezile, “Allah hidâyeti irade etmiştir ama onlar benimsememişlerdir” demektedirler. Sonuç olarak âyetteki dilediğini meâlindeki ifade Allah'ın hidâyet iradesinin herkesi kapsamadığını göstermektedir; Mu'tezile ise O'nun hidâyetinin beyan olduğunu ve bunun herkese şâmil bulunduğunu iddia etmektedir” Bu âyette sünnetin kitapla neshedilebileceğinin delili vardır, zira Beytülmakdis yönündeki kıble kitapta belirtilmiş bir hüküm değildi, müslümanlar geçmiş din mensuplarının geleneğine göre hareket ediyorlardı. Bu Şâfii'ye karşı kullanılabilecek bir delildir, çünkü o, Allah Resülü (s.a.) amel etmedikçe, sünnetin kitapla neshini uygun bulmuyordu; Resül-i Ekrem amel ettikten sonra ise yeni hüküm sünnet olmaktadır. Dolayısıyla sünnetin kitapla değil sünnetle neshi oluşmaktadır. Ne var ki bu, Şâfii'nin ileri derecede yersiz bir fikridir. Söz konusu düşünce kitabın kâle alınmaması, terkedilmesi -ki biz müslümanlara bu yasaklandı- ve bir de yüce Allaha bir şey dikte etme anlamı taşır. Çünkü Şâfii, belirttiğimiz görüşüyle, Hz. Peygamber'in ameli olmadan, kitaba herhangi bir tasarruf yapma yetkisi vermemektedir. Görüş beyan ederken haddi aşmak ve doğru yoldan uzaklaşmaktan Allaha sığınırız! Aslında Şâfii neshin ve konumunun mahiyetini bilememiştir, şayet bilseydi bu türden sözler sarfetmezdi. Bize göre nesih, yukarıda belirtildiği üzere hükmün belirli bir vakitte sona erdiğinin beyan edilmesidir. Azameti yüce Allah'ın heran hükümler koyma ve kurallar vazetmesi ulühiyyet makamının gereğidir; bunu bazan kitapla bazan da Resül'ünün (s.a.) lisanıyla açıklar. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Bir de Allah daha önce Resül-i Ekreme Beytülmakdise yönelme yetkisi vermiştir. Sonra zamanı gelince kitap o hükmü neshetmiştir; diğer hükümlerde de durum benzer şekildedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. --- Dipnotlar: Alâeddin es-Semerkandi şu açıklamayı yapmaktadır: “Bazı müfessirler şöyle demiştir: Resülullah yüzünü göğe çeviriyordu, çünkü kıblesinin yahudilerin kıblesiyle aynı olması hoşuna gitmiyordu; bu yüzden Allah, onun içindeki hoşnutsuzluğu gidermek ve arzusunu karşılamak için kıbleyi Kâbe'ye döndürdü. Mâtüridi şöyle demiştir: Fakat bu uzak bir ihtimaldir. Zira sıradan bir müslümanın bile Allah'ın emrettiği bir işte hoşnutsuzluk göstermesi ve O'nun hükmüne razı olmaması düşünülemezken, Allah Resülü'nün, Beytülmakdise dönmesi emredildiği halde, böyle davrandığı nasıl düşünülebilir? Eğer söz konusu rivayet sahih ise bu onun iradi değil yaratılışının ve psikolojik yapısının hoşlanmayışı mânasında anlaşılmalıdır. Çünkü emredilen hususların çoğu insan tabiatına aykırıdır; ancak bunun terkedilmesi ve yüce Allah'ın rızâsına uygun biçimde tersi olan talebin tercih edilmesi gerekmektedir. Nefsin ve tabiatın hoşlanmaması onun akıl ve din açısından tercih edilmesiyle çelişmez”. 57 Semerkandi şöyle demektedir: “Allah'ın ‘dilediğini yapar? şeklindeki sözünün anlamı, hidâyeti dilediği kimse için yaratır demektir, çünkü Allah'ın hidâyet dilemesine rağmen kişinin hidâyete ermemesi mümkün değildir. Aslında ihtida (hidâyeti benimseme) hidâyetten ayrılmaz; bu tıpkı “kesr'in 'inkisar'dan (kırılmanın kırmadan) ayrılmaması gibidir (yani ihtida ve inkisar dönüşümlü, sonuçları kendilerine dönen fiillerdendir). Mu'tezile'nin prensibine göre Allah'ın hidâyet etmesi ama kişinin hidâyeti benimsememesi mümkündür, buradaki hidâyet de Allah'ın onu beyan etmesi demektir. Dolayısıyla onlar hidâyeti, yaratılması değil, beyan olarak anlamaktadır. Ancak bu âyette hidâyeti beyan olarak anlamak mümkün değildir, çünkü Allah hidâyeti kendi dilemesine bağlamıştır. Beyan herkes için geçerlidir, zira Allah kesin deliller, âyetler ve resüllerle herkese hakkı ve hakkın yolunu açıklamıştır; bunun dilemeye bağlanmasının anlamı yoktur. Sonuç olarak bu hidâyetten anlaşılması gerekenin bizim ifade ettiğimiz şey olduğu anlaşılmış oldu. Bu, aynı zamanda kulların iradi fiillerini yaratanın da Allah olduğunu göstermektedir”.

Bakara 2:143

Böylece sizi (ey Muhammed ümmeti!) orta yolu izleyen ölçülü ve dengeli bir ümmet yaptık. Âyette yer alan “böylece” anlamındaki ifade daha önce geçen bir hitaba atıf yapıldığı durumda kullanılır. Bu da -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şu ile başlayan ilâhi hitaptır: “Deyin ki: Allah'a, bize indirilene, İbrâhim... indirilene inandık”, Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Allah sizi belirtilen hususlara iman etmeye muvaffak kıldığı ve İslâm'a yönlendirdiği gibi aynı zamanda orta yolu tutan bir ümmet yapmıştır, insanlar üzerine şahit olmanız için. Âyetin ale'n-nâs kısmı konusunda âlimler farklı görüşler belirtmişlerdir. Denildi ki “alâ” burada lâm harfi mânasına olup ifade “insanlar için” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu, dil açısından imkân dahilinde bulunan bir kullanılıştır. Meselâ, “Fal okları üzerine kurban Bu âyette müslümanların diğer din mensupları aleyhine şahitlikte bulunmalarının kabul edileceğinin, buna mukabil onların bizim aleyhimize şahitliklerinin reddedileceğinin delili vardır; çünkü bizim onlar hakkında, risâletin kendilerine tebliğ edildiği yönündeki şahitliğimiz kabul edilip de kâfirlerin kendilerine tebliğ yapılmadığını söylemeleri bir çelişki ortaya çıkarırdı. Şu halde âyet göstermektedir ki bizim onların aleyhindeki şahitliğimiz kabul edilmekte, onların bizim aleyhimize olacak tanıklığı makbul sayılmamaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Tâ ki insanlar üzerine hakikatin şahitleri olasınız. Yani peygamberlerin çağrısını benimsemeyenler üzerine. Resül de sizin üzerinizde hakikatin şahidi olsun. Yani risâletini inkâr ettiğiniz takdirde. Sizi orta yolu izleyen ölçülü ve dengeli bir toplum yaptık, beyanının hedefi budur. Bu beyanda Allah onları orta yolu tutan bir ümmet kılınmasını kendisine nisbet etmiştir. Dolayısıyla O'nun bu fiilinde lütuf ve nimetlerini dile getirme hedefinin de bulunduğu anlaşılmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İşte böylece sizi vasat bir ümmet yaptık. Âyette geçen “vasat” adi anlamındadır. Aziz ve celil olan Allah bu ümmeti “adi” niteliğine sahip kıldığını haber vermektedir. Adi “şahitlik yapma hakkına sahip olan ve şahitliği kabul edilen” demektir. Bu ilâhi beyanda Muhammed ümmetinin icmâının hüccet (otorite) konumunda olduğunun delili vardır, zira Allah ümmeti “adi” sıfatıyla nitelemiş ve onu şahitliği kabul edilenler sınıfından saymıştır. Ümmet bir şey üzerine ittifak edip tanıklıkta bulunduğunda bunun kabul edilmesi ve gereğine göre hüküm verilmesi gerekir, Ümmetin buradaki şahitliği, verdikleri hükmün kendilerine Allah'tan geldiği noktasınadır. İcmâın ikinci delili, “Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun”! meâlindeki âyettir. Allah bu âyette müminlerde doğruluk sıfatının bulunduğunu ve bu sebeple onlara uyulması gerektiğini haber vermektedir. Üçüncü delil şudur: “Kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı çıkan ve müminlerin izlediği yolun dışında bir yola giren kimseyi o yolda bırakır, fakat cehenneme atarız, o ne kötü bir yerdir!” Böyle bir durum azap tehdidi, söz konusu edilen şeyin Allah katında bir gerçek olmaması halinde imkân dahiline girmez. Dördüncüsü, “Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve âhiret gününe gerçekten inanıyorsanız- onu Allah'a ve Resülüne arzedip onların talimatına uyun.” Bu âyette de aziz ve celil olan Allah anlaşmazlık durumunda olayın Allah'ın kitabına ve Resül'ünün (s.a.) sünnetine götürülmesini emretmektedir. Bunun anlamı anlaşmazlık olmadığı takdirde belirtilen mercilere başvurulmaksızın icmâa uyulmasının gerektiğidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Tâ ki insanların üzerine hakikatin şahitleri olasınız. İbn Abbas'ın (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: “Allah Teâlâ kıyâmet günü ümmetlere peygamberlerin ilâhi mesajı tebliğ edip etmediklerini soracak, onlar da inkâr edecekler, bunun üzerine Muhammed ümmeti huzura getirilecek ve onların görevlerini ifa ettiklerine şahitlik edeceklerdir. İşte âyetin tâ ki insanların üzerine hakikatin şahitleri olasınız meâlindeki kısmı bu anlamdadır. Resül de onlara, yani onların doğru söylediklerine ve dürüst olduklarına şahitlik edecektir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. (İmam şöyle dedi:) Tâ ki insanların üzerine hakikatin şahitleri olasınız meâlindeki âyette iki boyut vardır. Birincisi inkârcıların aleyhine olmasıdır. Burada müslümanların inkârcıların aleyhine şahitliğinin kabulünün, onların ise müslümanlar aleyhine şahitliğinin reddinin delili mevcuttur; aksi takdirde ikisi arasında çelişki doğar ve inkârcıların aleyhindeki şahitliğin etkisi ortadan kalkar. İkincisi, Allah Resülü'ne kavuşanların kendilerinden sonra gelenlere şahit olmalarıdır", Burada sahabeden sonra gelenlerin onların görüşlerinden ayrılmasını yasaklayan bir delil mevcuttur. Resül'ün de sizin aleyhinize şahit olması için mânasına alınırsa “siz ona karşı çıkıp âsilik yaptıgınız takdirde” demektir. Senin önceden beri arzuladığın Kâbe'yi kıble yapmamız, Peygamber'in izinden gidenleri ökçeleri üzerinde gerisin geri dönenlerden ayırt etmemiz içindi. Bu âyetin gerekçesi -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- onların Resüle uymada iki gruba ayrılmalarıydı. Bir kısmı arzularına ters düşmediği için ona uymuşlar, diğerleri ise bunun Allah'tan gelen bir hak olduğunu bildikleri için. Aziz ve celil olan Allah, ona hevâ ve arzuları sebebiyle uyanlar ile emre bağlılık ve itaat için uyanları ayırt etmeleri ve bunun bilgisine ulaşmaları hikmetine binaen kendilerini imtihana tâbi tutmuştur. Peygamber'in izinden gidenleri ayırt etmemiz için. Denildi ki: Ezelde Resül'e kimin uyacağı hakkındaki bilgisine gerçekleşmiş halini eklemesi ve ezelde var olacağı şeklindeki ilmine var olmuş halini katması için. Yine denildi ki buradaki “ilim'den maksadın “mâlüm” olabilir; bu durumda mânası -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyle olur: Ona uyan ile ökçeleri üzerinde gerisin geri dönenin fiilen vücut bulması için. Bu âyetin ve “Tâ ki aranızdan cihad edenleri bilelim”: meâlindeki ifadelerin anlaşılmasında hareket noktası şudur: Allah Teâlâ'nın yaratılmışlarla ilgili ezeli bilgisinin, fiilen sahip bulundukları durumdan farklı bir şekilde oldugunu söyleyemeyiz. Çünkü O'nun bilgisinin yaratılmışların fiilen bulunduğu durumdan başka bir hal üzere olduğunu söylemek kendisini bilgisizlikle nitelemeyi andırır. Meselâ şöyle denilmesi câiz değildir: “Allah duran birini duruş ânında hareketli, yahut hareket ettiği anda sakin olarak bilir” veya, “Oturanı ayakta, ayakta olanı da oturur halde bilir” Aynı şekilde şu söz de ileri sürülemez: “Allah yokluk halini var (mevcut)” veya “Var olanı -fiilen bulunduğu halde- yok diye bilir.” Çünkü bu, fiilen olmayan bir şeyi fiilen var diye bilmekle nitelemek olur ki muhaldir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Denildi ki Allah tarafından bilinen bir şeyin yaratılmışlığı için kullanılan ilim kavramı yaratılmışın vaktini eklemek suretiyle zikredilir; yani ilâhi ilmin zikredilmesiyle ona konu teşkil eden şeyin (malüm) ezelde var olduğu anlaşılmasın diye, yaratılmışa taalluk eden ilim vakit kaydedilerek nisbet edilir. Buna mukabil Allah'ı, yaratılmıştan söz etmeden, kendi gerçekliğiyle nitelediğimizde O'nu ezeli sıfatı konumunda zikrederiz. Çünkü O, değişim, yok olma ve bir durumdan diğerine intikal etmekten münezzehtir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Aslında bu değişiklik, Allah'ın hidâyet verdiği kimselerden başkası için büyük bir olaydır. Yani dini emir gereği değil de nefsâni arzusu istikametinde Resülullah'a uyan birine kıblenin değiştirilmesi çok ağır gelir. Ancak Allah'ın bu konudaki emrine uyan ve O'na itaatin gerekliliğini benimseyene ağır gelmez. Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Bir grup müslüman Beytülmakdis'e dönerek namaz kılıyordu, sonra öldüler. Kıble Kâbe'ye çevrilince bazıları onlara acıyarak, “Kıldıkları namazlar boşa gitti” demiştir. Ancak bu doğru olmayıp ihtimal dışıdır. Çünkü sahâbeden İslâma inanan, Allah'ın ve Resül'ünün enirinin konumunu bilen bir kimsenin aklına böyle şey gelmez ki herhangi bir soru sorsun. Hatta onlar, düşmanlarından birinin bile böyle bir şey düşünmeyeceği kadar Allah'ı biliyor ve tanıyorlardı. Ayrıca söz konusu kişiler Allah'ın emrine uyan, O'na itaat eden ve bu hal üzere ölen kimselerdi; geride kalanlar da onların mümin oluşlarından emindi. Nasıl olur da kendilerinden şüphe ederlerdi? Ama burada bir soru varsa o da dini hüküm ve kurallarda neshin geçersiz olduğunu ileri süren yahudilerden gelmiş olmalıdır; çünkü onlar Allah Resülü'nü (s.a.) parçalanmak ve fikir ayrılığına düşmeyi yasakladığı halde kendisini buna davetiye çıkarmakla eleştiriyorlardı. Yahut bunlar Allah Resülü'ne (s.a.) eziyet eden, onu yalanlarken, farklı görüş serdederken ve düşmanlık sergilerken aşırıya kaçan müşriklerdi. Sonraları müslüman olmak istemiş fakat isyan ve yalanlamalarının İslâm'a kabul edilmeyi engelleyeceğini zannetmişlerdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Allah sizin iman talebinizi zayi edecek değildir meâlindeki âyetini indirmiştir; yani inkâr durumundayken işlediğiniz kötülükler sebebiyle. Nitekim âyetin sonu buna işaret etmektedir: Zaten Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir. Yüce yaratıcı tövbe edenleri affeden bir rahmete sahip oldugunu bildirmiştir. Diğer bir görüş de âyetin bu kısmının dinde nesih ve değişim olmadığına inanan bir topluluk hakkında olabileceği şeklindedir; onlar hükümlerin neshi ve değiştirilmesinin dinde ihtilâf ve ayrılığa yol açacağını düşünmekteydiler. Deriz ki, aslında bir şeye inanmak bu yöne değil de şu yöne dönerek namaz kılmaya bağlı olmayıp emri benimseyerek boyun eğmeye dayanır. Ölen sahâbilerin imanı -Allah onların hepsinden razı olsun- emre itaat anlamında gerçekleşmişti. Onlar Beytülmakdise yönelme yönündeki emre imtisal etmişlerdi, dolayısıyla Kâbe'ye yönelme emrine de iman etmiş kabul edilirler. Burada imanda bir değişiklik veya ayrılık yoktur, çünkü esasında bu iman emre boyun eğme anlamında vâkidir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir. Beyanın yorumu şöyledir: Allah sizin Beytülmakdise yönelerek namaz kılmaya imanınızı zayi etmeyecektir. Burada “iman” kelimesiyle kastedilen namaz ise iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, namaz imanla vücut bulabilir, şu halde iman namazın sebebidir; bazan bir şey sebebinin adıyla zikredilebilir. İkincisi, yahudiler namazı iman olarak biliyorlardı”, ilâhi hitap onları bildiğine uygun olarak gelmiştir; tıpkı, “İbrâhim onların tanrılarına gizlice yaklaştı”® beyanında olduğu gibi. Aslında bu, Allah'tan başka ilâhlar olduğu anlamına gelmez, burada onların algılama biçimine uygun bir ifadede bulunulmuştur. Yine, “Yaratanların en iyisi olan Allah pek yücedir!” meâlindeki beyanı O'nun dışında yaratanlar olduğu anlamına gelmez; ancak muhataplar bir şey yapıp düzenleyen herkesi yaratıcı olarak bildikleri için ifade onların algı dünyasına uygun gelmiştir. Önceki meselede de durum bunun gibidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. --- Dipnotlar: edilen” ifadesi?”, “Fal okları için, fal okları adına” mânasınadır. Yine denildi ki “alâ” asıl mânasını korumakta olup âyetin anlamı, “Peygamberler için risâleti tebliğ ettiklerine dair diğer ümmetler üzerine şahitlik etmeniz ve Resülullah'ın da sizin doğruluğunuz üzerine şahitlik etmesi için” şeklindedir. 50 Semerkandişöyle demektedir: “Âyet bu şekilde anlaşıldığında sahâbe icmâının hüccet olduğuna delil teşkil eder. Onlardan sonra gelenlerin buna karşı çıkması câiz olmaz. Çünkü onların görüşü hüccet olmasaydı ve şahitliklerini kabul etmek gerekmeseydi yüce Allah'ın onları şahit kılmasının bir anlamı kalmazdı”. 584 Semerkandi şöyle diyor: “Muhtemeldir ki âyetin bu kısmı, Allah Resülü'ne (s.a.) kavuşanlar kendilerinden sonra gelip risâlet çağrısına icabet etmeyenlere şahit olsunlar diye’ mânasınadır. Buna göre aleyhlerine şahitlik edilen kimseler, vefatını müteakip Muhammed ümmetinden kâfir olanlardır. Şahitler ise sahâbilerdir. Bu takdirde Resül de sizin üzerinizde şahit olsun, beyanı kendi peygamberliğini ispat etmesi için mücizeler ileri sürmesine işaret etmektedir”. 586 Meselâ, “Allah ezelde bilendir” ifadesi mutlak olup buradaki “ilm”in konusu (taalluku) belirlenmiş değildir. Fakat, “Allah falan adamın ne kadar yaşayacağını bilendir” denildiğinde ifadeyi, “Var olacağı zaman ne kadar yaşayacağını bilendir” şeklinde kullanmalıdır.

Bakara 2:144

Biz (ey Peygamber!) yüzünü bir beklenti içinde sık sık semâya çevirdiğini elbette görüyoruz. Şimdi seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Bunun Peygambere bir vaad olarak geldiğini belirtmiştik””, Çünkü yahudiler, “Onların imanı Kâbe'ye dönmeleri sebebiyle zayi oldu” demişlerdi. Memnun olacağın bir kıbleye. Bazı müfessirler şöyle demiştir: O bakışını göğe çeviriyordu, çünkü kıblesinin yahudilerin kıblesiyle aynı olmasından hoşnut değildi. Belirtmek gerekir ki bu oldukça uzak bir yorumdur, zira bu tür bir yaklaşım herhangi bir müslüman için bile düşünülemezken Resülullah (s.a.) için nasıl tasavvur edilebilir? Belki fıtrat ve tabii duyguların hoşlanmayışı, denebilir; ancak iradi olarak hoşlanmama ihtimal dahilinde değildir. Nitekim şöyle bir yorum da yapılmıştır: Namaz Hz. Peygamber'e çok sevdirilmişti, hatta kılmadan duramazdı. Bir zaman geldi ki Beytülmakdis'e dönerek namaz kılması yasaklanmış ve başka bir yere dönmesi de henüz emredilmemişti. Buna göre yüzünü göğe çevirmesi başka bir yere döndürülmesi yönünde bir dilek konumundaydı. Yahut memnun olacağın bir kıbleye ifadesi için şöyle denebilir: Kâbe önceki peygamberlerin kıblesiydi; şüphe yok ki onu çok arzu ediyordu. Bu, konuşma üslübunda daima olabilecek bir durumdur; meselâ adamın biri diğerine -ondan herhangi bir hoşnutsuzluk ve reddediş tepkisi görünmeden-, “Sana razı olacağın bir şey veriyorum” diyebilir. Artık yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Siz de (ey müslümanlar!) nerede olursanız olun namazda yüzünüzü onun tarafına çevirin. Kıble ile ilgili görüş ve tartışmaları daha önce zikretmiştik5!. Şüphe yok ki Ehl-i kitap, bunun Rab'lerinden gelen bir gerçek olduğunu iyi bilirler meâlindeki âyette “bir gerçek” ifadesi iki anlama gelebilir: Yani onlar kıblenin Beytülmakdis'ten Kâbe'ye döndürülmesinin hak ve gerçek olduğunu bilirler ama inatlarına ve nefsâni arzularına uymaya devam ederler. Yahut da âyet, “Onların, kitaplarında açıklanan Muhammed'in gerçek bir Allahelçisi olduğunu bilirler” anlamında olabilir. Allah onların yaptıklarından asla gafil değildir. Bu, daha önce zikrettiğimiz üzere tehdit ve uyarı konumundadır!. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

Bakara 2:145

Şundan emin ol ki (Resülüm!) Ehl-i kitaba her türlü delil ve mücizeyi getirsen yine de senin kıblene uymazlar. Bu âyet Allah'ın iman etmeyeceklerini ve kıblesi konusunda Muhammede (s.a.) uymayacaklarını bildiği bir topluluk hakkında inmiştir, onların kendisine uymalarından ümit kesmesini dilemiştir. Eğer Ehl-i kitâbın hepsi hakkında olsaydı, onların, Allah Resülü'ne (s.a.) karşı onu zorda bırakacak deliller ileri sürme ve yalan söylediğini iddia etme hakları olurdu, çünkü Ehl-i kitap'tan iman edenler vardı. Bu da gösteriyor ki onlar âyetin umum lafzından umum konumunda bir anlam kastedildiBini düşünmemiş, genel lafızdan dar kapsamlı (has) bir mâna çıkarmışlardır. Bu husus hem müslümanlar hem de inkâr ehli açısından açıkça anlaşılan bir şeydi. Bundan da lafzın umum konumunda gelmesi mutlaka umumi bir hüküm taşmadığı sonucu çıkmaktadır”. Burada Hz. Peygamber'in (s.a.) Allahelçisi olduğunun ispatı vardır, çünkü bu, onların kendisine uymaları ümidinin kalmadığını haber vermektedir ki böyle bir bilgiye ancak aziz ve celil olan Allah'ın vahyiyle ulaşılır. Burada ayrıca âyet ve mücizelerin kendi başına çokluğu ve büyüklüğünün inatçıyı arzusuna (heva) uymayan şeylerden alıkoyamadığı ve aynı mahiyetteki hususlara inanmasını sağlayamadığının da delili vardır. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Bu beyanda onun şimdi ve gelecekte günah işlemekten korunacağının vaadi bulunmaktadır. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin, “Sen onların kıblesine uyma hakkına sahip değilsin” anlamına da gelebilir. Bu yorum daha uygun görünmektedir, çünkü âyetin sonunda yer alan sana gelen bunca ilim ve tecrübeden sonra onların asılsız telakkilerine uyacak olursan meâlindeki ifade Hz. Peygambere bir uyarı konumundadır. Daha önce mâsum oluşun (ismet) nehye muhatap olmaya engel teşkil etmediğini belirtmiştik9. Ancak âyetin bu kısmıyla başkasının kastedilmiş olması da muhtemeldir. --- Dipnotlar: 593 Semerkandi şöyle demektedir: “Âyet, bizim, “Umum lafızlardan umumi bir mânanın kastedildiğine inanma konusunda hüküm vermekten kaçınmak gerekir ve (bunu söyleyebilmek için) lafzın dışında başka bir delile ihtiyaç vardır” şeklindeki görüşümüz lehine bir delildir. Tabii ki ihtiyat açısından âyetin umum ifadesinden zâhiren anlaşılana göre amel etmek vâciptir. Zira Allah'ın “kitap verilenler? ifadesi dil kalıbı açısından genel olduğu halde тиhatapla bu âyetin zâhirinden genel değil özel bir mâna anlamışlardır” (Şerhu”t-Tevilât, vr.

Bakara 2:146

Daha önce kendilerine kitap verdiklerimiz o Peygamber'i öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup bile bile gerçeği gizlemeye devam eder. Çünkü çocuklar bazı işaretler ve önceden geçen sebeplerle bilinirler. Buna göre peygamberlerin tanınması da delillerle ve bazı işaretlerle gerçekleşir. Sözü edilen delil ve sebepler Resülullah'ta da apaçık mevcuttu. Ama onlar inat etmiş, inkâr yolunu seçmiş ve onun hak olduğunu bilmelerine rağmen bunu gizlemişlerdir. Bunun delili: Buna rağmen içlerinden bir grup bile bile gerçeği gizlemeye devam eder meâlindeki beyandır. Bir şeyi sürekli gizlemek onu bildikten sonra olur, zaten bir şeyi bilmeyen kişi onu gizlemekle nitelendirilemez. Abdullah b. Selâm'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ben onu çocuğumu bildiğimden daha kesin olarak biliyorum, zira eşimin benim gıyabımda ne yaptığına vâkıf değilim. Bu âyette Hz. Peygambere ait (Tevrat'taki) özellik ve sıfatların o dönemde henüz değiştirilmediğinin delili vardır, demek ki daha sonra tahrif edilmiştir; çünkü âyet onların bunu (mevcut iken) gizlediklerini haber vermektedir. 238 Ehl-i kitabın Hz. Peygamber'i, kitaplarında buldukları nitelikleri sayesinde biliyor olmaları da mümkündür; aziz ve celil olan Allah'ın buyurduğu gibi: “Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi Peygamber'e uyanlar...

Bakara 2:147

Senin üzerinde bulunduğun yol Rabb'inden gelen gerçeğin ta kendisidir. Şu halde hiçbir şekilde şüpheye düşenlerden olma. Bu âyet iki anlama gelebilir. Hitap görünürde Hz. Peygamber'e olup başkası kastedilmiştir. Yahut hitap bizzat onadır. Aslında Cenâb-ı Hak onun kuşkulanmayacağını bilmektedir, ancak birçok yerde belirttiğimiz gibi günahtan korunmuşluk (ismet) herhangi bir şeyin yasaklanmasına mani değildir”. NİŞİ Zİ AZİL İŞİ y;

Bakara 2:148

Herkesin yüzünü çevirdiği bir yönü ve kıblesi vardır. Farklı şekillerde yorumlanmıştır. Denildi ki Allah'ın çevirip yönelttiği. Yine denildi ki namaz kılanın yüzünü yönelttiği. Bir başka yorumda vellâ kelimesinin kendisinden türediği öne veya arkaya dönmek anlamında olup “herkesin yüzünü döndüğü” anlamındadır. Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. Beyanla ilgili olarak şöyle bir yorum da yapılabilir: “Sizden önce hak dini benimseyen her toplumun kıblesi Kâbe olarak belirlenmiştir” Öyleyse iyi ve güzel işlerde birbirinizle yarışın. Farklı yorumlar yapılmıştır. Denildi ki: “Hayır ve itaat işlerinde geçmiş ümmetlerden önde bulunun. Yine denildi ki istebikü kelimesinde kalabalık ve izdiham içeriği vardır. Bu açıdan şöyle buyrulmaktadır: Birbirinizle iyi davranışlar sergilemekte yarışmalısınız” Şu da muhtemeldir: Kâbe'ye yönelme konusunda dışınızdaki inkârcılardan önce davranın. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Nerede olursanız olun Allah hepinizi bir araya getirecektir. Denildi ki ister uzak bölgelerde ister sağlam mekânlarda, nerede olursanız olun Allah sizin ruhlarınızı alacaktır. Nerede olursanız olun. Yani hangi durumda bulunursanız bulunun, çürümüş ve toprak olmuş kemikler olun Allah sizi toplayıp diriltecektir, bu O'na zor gelmeyecektir, şu âyette ifade edildiği üzere: “Bir de onlar dediler ki: Sahi biz, bir kemik yığını ve kırıntısı olmuşken yepyeni bir yaratılışta diriltilecekmişiz, öyle De ki: “İster taş olun, ister demir, isterse gözünüzde büyüyen herhangi bir yaratık, farketmez" Diyecekler ki: “Bizi hayata tekrar kim döndürecek” De ki: “İlk kez yaratan”"97 Cenâb-ı Hak şunu haber vermektedir ki size göre çok zor olan bir şey Allah için zor değildir, O'nun diriltme ve hayata son verme fiilini güçleştirmez. Unutmayın ki Allah her şeye kadirdir. Sözünü ettiğimiz dağınık ve farklı her şeye ve çürümüş kemikleri canlandırmaya.

Bakara 2:149

Nerede bulunursan bulun namazda yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya, O buyurur ki hangi şehir ve bölgede olursan ol yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Bu tür âyetlerde geçen “şatr” kelimesi yönü, tarafı ve doğrultusu demektir. Kelimenin bu mânası, “Harem, Beytullah'tan uzakta olan uzak memleketlerdekiler için kıbledir” diyenin görüşünü geçersiz kılar. Çünkü Allah, Peygamber'ine (s.a.) hangi şehirde olursa olsun Mescid-i Harâm tarafına dönmesini emretmiştir. Hatalardan korunmak ve başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. (imam şöyle demiştir:) Âyette Mescid zikredilmiştir, bunun anlamı onun bir parçasına yönel demektir. Uzak bölgelerde ve kapalı mekânlarda yön tayini araştırma ile belirlenir; mescidin kendisini görmekle değil. Bu konuda şer'i bir beyan da nakledilmemiştir. Şüphe yok ki bu emir Rabb'inden gelen bir gerçeğin ta kendisidir. Allah yaptıklarınızdan asla gafil değildir. Denildi ki “bu” yani kıblenin değiştirilmesi Rabb'inden gelen bir gerçeğin ta kendisidir. Yine denildi ki “bu” yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Rabb'inden gelen bir gerçektir. “..” ifadesinin, “O Kur'ân, Rabb'inden gelen bir gerçektir” mânasında olması da muhtemeldir.

Bakara 2:150

Evet, nerede bulunursan bulun, bu kısmı biraz önce açıkladık. Siz de (ey müminler!) nerede bulunursanız bulunun yüzünüzü ondan yana çevirin. Allah herkese hitap edip nerede olurlarsa olsunlar oraya yönelmelerini emretmiştir, tâ ki bu hükmün sadece Peygamber'e mahsus olmayıp herkesi kapsamış bulunsun. İnsanların aleyhinizde kullanabilecekleri bir bahanesi kalmasın. Bu sözün tefsiri -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şudur ki yahudiler batı yönünü, hıristiyanlar dadoğuyu kendi arzularıyla kıble edinince aziz ve celil olan Allah şu âyetleri indirmiştir: “De ki doğu da Allah'ındır, batı da, dilediğini hidâyete erdirir”; yine şöyle buyurmuştur: “Nereye dönerseniz Allah'a ibadet yönü orasıdır.” Allah, bu âyetlerle, yahudilerin kitaplarında müslümanların kıblesini (bir müddet sonra) başka yöne (Kâbe'ye) döndüreceğine dair yaptığı açıklamaya paralel olarak onların ileri sürebileceği mâzeret ve argümanlarını geçersiz kılmaktadır. İşte insanların aleyhinizde kullanabilecekleri bir bahanesi kalmasın âyetinin mânası budur. Gerçeği bile bile çiğneyenler hariç, insanların aleyhinizde kullanacak bir bahanesi kalmasın, meâlindeki beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki Allah insanlarla Ehl-i kitabı, gerçeği bile bile çiğneyenlerle de onların dışındaki inkârcıları kastetmiştir. Buna göre mâna şöyle olmaktadır: “Ehl-i kitabın ve diğer inkârcıların aleyhinize kullanabilecekleri bir bahanesi bulunmasın” Yine denildi ki burada insanlardan maksat Ehl-i kitap'tır, şöyle ki onlar, “Bu özelliğin, yani Muhammed'in bir zaman Beytülmakdis'e dönerek namaz kılacağı, sonra Kâbe'ye döneceği bilgisinin, kitaplarında yer almadığını” söyleyerek aleyhinizde konuşmasınlar. Aralarından haksızlık edenler müstesna, Ehl-i kitabın içinden delilsiz ve temelsiz konuşarak sözleriyle size haksızlık edenler hariç. Bu, dilde kabul edilebilir bir üslüptur. Meselâ başkasına şöyle diyebilirsin: Bana delilsiz konuşarak haksızlık etmen dışında aleyhime ileri sürebileceğin bir kanıt yoktur. Yahya b. Ziyâd el-Ferrâ şöyle demiştir: Bu bir kimsenin diğerine şöyle demesine benzer: insanlar seni övmektedir, ancak haksızlık eden saldırgan hariç. Bu, mâna bakımından doğru, Arap dili açısından hatalıdır”. Obununmümkünolduğunu (Farazdak'a ait olduğu söylenen)“ şu şiirle de savunmuştur: Medinede halifenin evinden ibaret olan bir ev disinda kale alinacak mesken yoktur, bir de Mervân'ın“' evi hariç. Yani Mervân'ın evi de hariç anlamında (Küfeli dilcilere göre). Ancak içlerinden gerçeği bile bile çiğneyenler hariç. Siz onlardan korkmayın. Yine denildi ki bu, önceki bölümden bağımsız yeni bir cümledir ve mâna şu şekildedir: Size verecekleri zarardan dolayı haksızlık edenlerden korkmayın. Fakat Kâbe'ye yönelmeyi terkettiğiniz takdirde benden korkun. Ya da şöyle denebilir: Onlarla savaşıp galip gelmek için adım atmaktan korkmayın. Bu, Allah'ın sizi düşmanlardan emin kılma nimetidir. Bu sayede size olan nimetimi güven ve zaferle tamamlayayım meâlindeki beyanı da bu konumdadır, yani düşmandan emin kılma nimeti. Güvenlik içinde olmak ve hakkı açıkça ortaya koymaktan daha büyük bir nimet yoktur. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım.” Denildi ki buradaki nimet düşmanlardan emin olmaktır, yahut da Allah nimet ile İslâm, zafer ve diğer her türlü nimeti kastetmiştir. Doğruya ulaşasınız, yani kıbleyi bulaşınız, doğru ve uygun yola ulaşasınız. 59 Ferrâ, Meâni'l-Kurân, I, 89. --- Dipnotlar: Şiirde adı geçen Mervan dönemin Medine valisi ve daha sonra Emevilerin dördüncü halifesi olan Mervan b. Hakemdir.

Bakara 2:151

Verdiğimiz nimetler meyanında âyetlerimizi okuyan, sizi mânevi arınmaya tâbi tutan. Âyetin başında yer alan “kemâ”, atıf ve bağlaç edatı olduğundan daha önce geçen bir söze binaen kullanılır. Bunun izahı -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyle olmalıdır: Verdiğimiz nimetler meyanında size bir elçi gönderdik. Ve Allah size birliğinin bilgisini, ayrıca inkârcılarla fikri tartışmanın yöntemini lütfetti. Bundan başka Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi ikrâm etmek suretiyle ihsanda bulundu. Şu halde sizin de O'nu minnetle anmanız ve O'na şükretmeniz gerekir. Tefsircilerin dediği gibi bu ilâhi beyan takdim ve tehir üslübunda da olabilir. Bir bakıma şöyle denmiş gibidir: Beni minnetle anın, çünkü size içinizden bir elçi gönderdik. Bu, Kur'ânda çok kullanılan bir üslüptur. Ferrâ şöyle demektedir: Verdiğimiz nimetler meyanında size içinizden bir elçi gönderdik, şu halde, “Beni minnetle anın, ben de sizi aпay1т’? Bu durumda tefsirini yapmakta olduğumuz âyet şart, sonraki âyet de cevap cümlesi olur, bu yüzden de cezimlidir. Bu birinin şu sözü gibidir: “Ben sana iyilik ettiğim gibi sen de iyilik e”, Size kitabı yani Kur'ân'ı ve hikmeti öğreten. Hikmet konusunda farklı görüşler ortaya konulmuştur. Şöyle: Hikmet dini konuları tam anlamıyla kavramaktır, haram ve helâldir, Hz. Peygamber'in din anlayışıdır (sünnet), vaaz ve nasihattir, hakkı ve doğruyu yakalamaktır, bu mânadan hareketle bilge kişiye hakim ismi verilmiştir, çünkü o doğruyu bulan kimsedir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Kitap ve hikmet aynı şey olup burada tekrar vardır, tıpkı, “Bunlar Kur'ân'ın ve apaçık kitabın âyetleridir”s âyetinde olduğu gibi ki burada Kur'ân ve kitap aynı şeydir. 63 Bir sonraki âyetten. Sizi mânevi arınmaya tâbi tutan. İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: Yani mallarınızın zekâtını alan, işte bunda onların arınması söz konusudur. Denildi ki “onları tezkiye eden”, yani mânevi hayatlarının arınmasına ve dirlik düzenlik kazanmasına vesile olan şeylere davet eden demektir ki o da tevhid inancından ibarettir. Bu hususu daha önce açıklamıştık“. Bilmediğiniz nice şeyleri size öğreten. Yani tevhid, dini hükümler, kâfirlerle ilmi tartışma yöntemi, Muhammed (s.a.) aracılığıyla lütfettiği iyilikler ve bağışladığı çeşitli diğer nimetler. Sizden bir elçi. Cenâb-ı Hak Araplar'a bu beyanıyla hitap etmiş, onlara içlerinden bir peygamber göndermek ve kendi dilleriyle kitap indirmek gibi nimetler verdiğini hatırlatmıştır. Nitekim onlar bunu talep edip duruyordu, şu âyette anlatıldığı gibi: “Yahut, Bize de kitap indirilseydi hidâyeti onlardan daha ileri derecede benimserdik” demeyesiniz diye (Kur'ân'ı indirdik)”7 Bu şekilde onlara iyilikte bulunmuş, onlar da bu sayede başka toplumlara karşı üstünlük kazanmıştı; bu lütuf olarak yeter. Bir de şu meâldeki beyan: “Kendilerine bir uyarıcı peygamber geldiği takdirde hidâyeti herhangi bir milletten daha ileri derecede benimseyeceklerine bütün güçleriyle Allah'a yemin etmişlerdi...

Bakara 2:152

Öyleyse siz beni anın ki ben de sizi anayım. Denildi ki dünyada itaatle beni anın ki ben de âhirette günahlarınızı bağışlayarak sizi hatırlayayım. Yine denildi ki beni bollukta ve rahatlıkta anın ki ben de sizi sıkıntı ve darlık zamanında hatırlayayım. Bir de beni yalnızken anın ki ben de sizi insanların arasındayken hatırlayayım ve meleklerin arasında adınızı anayım.” Bir başka ihtimal de şudur: Beni lütfettiğim nimetlere şükrederek anın ki ben de sizi o nimetleri arttırarak hatırlayayım” Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bana şükredin, sakın nankör davranmayın! Yani nimetime karşı şükrünüzü bana yöneltin, başkasına teşekkür etmeyin. Bir başka ihtimal de şudur: “Şükrü yani kulluğu sadece bana hasredin, başkasına kulluk etmeyin.” Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

Bakara 2:153

Ey iman edenler! Hem sabır ve sebat hem de namaz ve dua ile benden yardım isteyin. Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir. Bu âyetin te'vilini daha önce zikretmiştik#!",

Bakara 2:154

[Şehid Olmanın Fazileti ve Diri Olmasının Anlamı] Allah yolunda öldürülenler hakkında “ölüler” demeyin. Aksine onlar diridirler. Bu âyet hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. Denildi ki Araplar ölüyü artık anılmayan ve hatırlanmayan kişi olarak tanımlamaktaydı. Birinin anılmasına vesile olacak çocuğu yahut yakını olmadan öldüğünde, böyleleri için, “Onların adı sanı yok olmuştur” derlerdi. Bu âyette Allah Teâlâ Peygamber'ine (s.a.), Allah yolunda öldürülenlerin melekler topluluğu arasında anılmaları mânasında diri olduklarını haber vermiştir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Müminlerin ruhlarına cennetleri, inkârcıların ruhlarına da cehennemleri gösterilir. Şehidlerin ruhlarını, başka hiçbir ruh için söz konusu olmayan bir zevk sarar. Firavun taraftarlarının ruhları da diğer inkârcılarınkiyle kıyaslanamayacak kadar ağır bir azaba uğratılır“". Şehidler başkalarından daha fazla bir zevk içinde bulunduklarından diri olma niteliğini hak etmişlerdir. Aziz ve celil olan Allah şehid ruhlarının, gayb âleminde, dünyadakine benzer şekilde zevk duyacaklarını haber vermektedir. Denildi ki şehid Rabb'inin nezdinde diridir; nitekim sözlükte şehidin hazır olan, bulunan anlamına geldiği bilinmektedir; aziz ve celil olan Allah onların, sizden ayrılmış olsalar da Rableri katında bulunduklarını haber vermektedir“? Denildi ki hayat ve ölüm çeşit çeşittir. Tabii hayat ve tabii ölüm ile tabii (zati) olmayan hayat ve ölüm bunlardan bazılarıdır. Tabii olmayan hayat uyanık ve bilinçli olmaktır, bu da din ile hayat bulmaktır; şu âyette olduğu gibi: “Ölü iken dirilttiğimiz...” Araplar'ın ilimle hayat bulma mânasına gelen, “O cehaleti içinde ölüdür” deyişleri de buna benzemektedir. Tabii hayat canlı bedenin devamını sağlayan, tabii ölüm de yok olmasına sebep olan şeydir. Şehidlik kişinin, sayesinde âhirette hayat bulduğu bir şeydir, bu sebeple ona diri denilmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. “Ölüler” demeyin meâlindeki beyan için şöyle bir yorum da yapmak mümkündür: Tabiatınız ölümden nefret ettiği için böyle demeyin. Aksine “diriler” deyin ki nefisleriniz cihadı arzulasın. Çünkü cihad din ve dünya hayatının düzenlenmesini sağlar. Bununla birlikte şu ihtimal de mümkündür: Allah --- Dipnotlar: lütuf ve keremiyle onlara hayatta olsalardı yapacakları şeylerin karşılığını verir, sanki onlar dünya hayatının kendilerine sunulmasıyla diridirler. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. kuşatıverdi. Onlara sabah akşam o ateş gösterilir. Kıyâmetin kopacağı gün de, Firavun taraftarlarını azabın en çetinine atın denilecek!”. Şehid bilgisinden hiçbir şeyin gizli kalmadığı kimse demektir. Ayrıca şehid hazır ve mevcut olan anlamındadır;... “Filanın meclisinde bulundum” anlamına gelir. el-En'âm 6/122: “Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu?”

Bakara 2:155

Şunu bilin ki biraz korku ve açlık... ile sizi imtihana tâbi tutacağız. Burada aziz ve celil olan Allah, başlarına gelebileceği belirtilen musibetler karşısında şikâyet etmemeleri için yaratıklarına uyarı yapmaktadır. Bu musibetlerin her birinde “az bir şey, biraz” anlamında bi-şey” kelimesi var kabul edilir, biraz korku, biraz açlık gibi. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Çünkü Allah Teâlâ Kur'ân'ın birden fazla âyetinde insanları ölüm ve yoksunluk için yarattığını, kendilerine verdiği dünya malı ve süslerinin tümünün yok olup ortadan kalkmaya mahküm olduğunu haber vermiştir. Meselâ: “... Sizi sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır”“'4; “Biz, kimlerin daha güzel bir davranış sergileyeceğini denemek için yeryüzündeki her şeyi kendisine özgü bir süs biçiminde yarattık. Hiç şüphe yok ki zamanı gelince oradaki her şeyi kupkuru toprağa çevireceğiz. “5 Allah bu beyanlarında dünyanın ve sahip olduğu çekiciliğinin yok olacağını haber vermiştir. Bütün bunların, sözü edilen sonuca mâruz kalacağını bilen bir kimse, karşılaşacağı hastalık, açlık, mal ve can kaybı gibi musibetlere daha kolay göğüs gerebilirler. Çünkü bunların hepsi bahis konusu akıbetten daha hafiftir. Bir de Allah'ın insanlara verdiği hayat, sağlık ve selâmeti hak ettikleri için değil, iyilik ve lütuf olsun diye vermiş ve bunu ebedi değil belli bir süreye bağlamıştır; sanki bu imkânlar süre dışında onlara değil, başkalarına aittir. Sonuç olarak insanlar imkânlar var oldukça O'na minnettar olacaklarını, alınca da buna hakkının bulunduğunu bilmiş olacaklardır. [Belaya Mâruz Kalmanın Dini Konumu] Âyette yer alan “korku” iki şekilde olabilir: Kulluğun yerine getirilmesi açısından korku, meselâ düşmanla cihad ve savaşma emri gibi, bir de kullukla ilgisi bulunmayan korku. Açlığın ibadet niteliğinde olması da mümkündür, oruç gibi. Bir de kıtlık zamanı çekilen açlık gibi bir musibet olabilir, Mekkeliler'in senelerce çektikleri kıtlık musibeti gibi. Mallardan zayiat verdirme meâlindeki ifade de aynı şekilde zekât ve sadaka vermekle insanların imtihan edilmesi olabileceği gibi malın kendisinin telef olması da olabilir. Yine canların eksiltilmesi de sözünü ettiğim iki şekilde anlaşılabilir, ürünler ifadesi de aynıdır. Ayrıca sınamanın sadece bu sayılan şeylerle olacağı anlaşılmamalıdır. Zira insanlar O'nun kulları olup tümünü her türlü yöntemle sınama hakkına sahiptir. Fakat âyetin burada söylemek istediği biraz önce de belirttiğimiz gibi yok olmak üzere her şey yaratıldığına göre zikredilenlerin bir kısmı aynı konumdadır, tâ ki bu tür kayıplar insanlara ağır gelmesin. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. (İmam şöyle dedi:) Şunu bilin ki biraz korku ile sizi imtihana tâbi tutacağız. Allah onları zaten bildiği bir sonuca rağmen imtihan etmektedir; tâ ki bildiği şeyin emir-nehiy çerçevesinde ve sınav konumunda gerçekleşsin. Bu, zaten bildiği bir şeyi sorması gibidir. Ayrıca duyulur âlemde gizli şeylerin ortaya çıkarılması için uygulanacak imtihan emir ve nehiy şeklinde olur; sınavı yapana hiçbir şey gizli kalmadığı halde imtihan yöntemi emir ve nehiy biçiminde belirlenmiştir. Aslında durum, “Gizliyi de aşikâreyi de bilendir”“ meâlindeki beyanında belirtildiği gibi olmakla birlikte duyular ötesini (gayb) duyu âlemi konumuna getirmesi O'nun için mümkündür. Böylece sınav duyular dahilinde cereyan etmiştir, tâ ki Allah'ın duyu ötesine dair olan bilgisi duyular dünyasına da ortaya çıkmış olsun, çünkü O, ezelde bunun bilgisiyle nitelendirilmiştir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Kul sahip olduğu her türlü imkân ve esenliğiyle birlikte gerçekte Allah'a aittir. Ancak Allah lütuf ve keremiyle kullarına isteme ve emretme hakkı olmayan biri gibi muamele etmektedir. Nitekim O şöyle buyurmuştur: “Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır”7; “Allah'a gönül hoşluğuyla ödünç verin”“!8, Amaç bunun insanlara daha hoş gelmesini ve kendilerinden istediği harcamayı daha istekli bir biçimde gerçekleştirmelerini sağlamaktır; aslında karşılığında bir şey vaad etmeden bütün bunları kendilerinden istemesi câizdir. Aziz ve celil olan Allah'ın sayılan şeylerle, “Sizi imtihana tâbi tutacağız” meâlindeki beyanı, O'nun, kendilerinden satın alma vaadinde ve harcama yapmaları talebinde büyük mükâfat ve bedel vereceğini bilmeleri içindir. Böylece istenilen şeyleri yapmaları onlara daha kolay gelir ve gönülleri hoş olur. Yahut da Allah işin başlangıcında belirtilen şeylerle kendilerini sınayacağını haber vermesi morallerini güçlü tutmaları, gönüllerinin sıkılmaması ve sınava tâbi tutulduklarında sızlanmamaları hikmetine bağlıdır. Aslında insanın tabiatına aykırı olan her şey böyledir. Ona alıştırıldığı ve gelişinden önce zorluğu haber verildiği takdirde, bilmeden gelmesi durumuna nisbetle onu daha hafif ve daha kolay karşılar. Şu da var ki bu tür sıkıntılarda insanların kalbine olayları bazı yaratıklara nisbet etme ve onları uğursuz sayma temayülü vardır. Bu sebeple Allah sözü edilen konuda önceden beyanda bulunmuştur, tâ ki insanlar meydana gelecek şeylerin O'nun bir planlamasının sonucu olduğunu bilsinler; şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Yeryüzünde vuku bulan veya sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki onu yaratmadan önce bir kitapta bulunmuş oїiтaѕiп”e!°, Cenâb-ı Hak musibetlerin önceden insanlar hakkında yazıldığını bildirmiştir ki moralleri güçlensin ve gönülleri huzur bulsun. İnsanların Allah tarafından imtihana tâbi tutulması konusunda hareket noktası şudur ki Kur'ânda sınav konusu olarak zikredilen hayır ve şer türünden her şey gerçekte kulun hakkı olmayıp Allah'ın nimet ve lütuf eseridir. Cenâb-ı Hak insanı sonsuza kadar dünyada hayat sürmesi için yaratmamış ve ona verdiği yaşama nimetini de ebedi kılmamıştır. Buna paralel olarak lütfettiği nimetler de sonsuz değildir. Kul, yaratılışının bağlı kılındığı bu statüyü ve sahip kılındığı nimetleri bu çerçeve içinde gönülden benimsediği takdirde hayatı boyunca takip ettiği seyir kendisine münasip görünür ve gönül huzuruna kavuşur. O, mahzar kılındığı nimetlerin belli bir zamana tahsis edildiğini hiçbir şekilde unutmaz. Şunu da hatırlatmak gerekir ki insana lütfedilen nimetler aslında kendisine değil başkasına, Allah'a aittir. Bu sebeple ondan alınan nimet gerçekte başkasına ait bir şeydir. Gerçi aziz ve celil olan Allah lütfettiği nimetleri zaman zaman sınav çerçevesinde kulundan almakta ve bunu iptilâ ve musibet diye nitelemektedir. Ancak -daha önce de değindiğim gibi- bu husus, Cenâb-ı Hakk'ın kullarına yönelik muamelesinde onların hak sahibi olduğu şeklindeki lütfunun bir tecellisidir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Biraz korku ve açlık ile. Devamı ile birlikte bu ifadede yer alan her bir ünitede “şey” kelimesi var kabul edilir, çünkü bunların her biri âyetin geçen kısmına atıf konumundadır; bir bakıma Allah şöyle buyurmaktadır: Biraz korku, biraz açlık... Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Cenâb-ı Hakk'ın âyette haber verdiği imtihan iki şekilde gerçekleşir. Birincisi (düşmanla savaşmak gibi) ibadet konumunda bulunan korku vb. şeylerle sınava tâbi tutmasıdır. İkincisi ibadet konumunda olmayan bir hususla imtihan etmesidir. Bu da içinde korku unsuru bulunan cihadla yahut da kendisine isabet edecek hastalık ve yorgunluk türleriyle onu imtihana çekmesidir, kul bu durumda kendi hayatından endişe eder. Açlık yoluyla. Bu sınav türü Allah Teâlâ'nın kulunu bir nevi açlık özelliği taşıyan oruç, geçim darlığı veya pahalılıkla imtihan edişidir. Mallardan zayiat; bu, cihad, hac, zekât ve servetler için tahakkuk ettirilen diğer mükellefiyetler yoluyla olabileceği gibi, ticaret hayatında iflâsa mâruz kalmak, ayrıca geçimini sağlama sırasında ortaya çıkan sıkıntılar yoluyla da olur. Canlardan zayiat; sınavın bu türü cihad ve düşmanla savaşma şeklinde gerçekleşmesinin yanı sıra çeşitli hastalıklarla da vuku bulabilir. Ürünlerden zayiat; böylesi yağmurun az olması, iş ve el becerisinin yetersizliği yahut da cihad ve hac gibi sebeplerle memleketinden uzak kalınması yollarıyla gerçekleşebilir. Yüce Allah tefsirini yapmakta olduğumuz âyette biraz önce değindiğimiz hususlardan hepsi değil bir kısmı ile insanları sınava tâbi tutacağını haber vermiştir. Bu husus aziz ve celil olan Allah'ın kullarının bütün çıkış yollarını kapamadığını göstermektedir, aksine sözü edilen nimetlerin her birine -eksik veya zor konumunda da olsa- ulaşabilmek için bir yol açmıştır. Aslında O'nun bütün yolları kapaması mümkündür, ancak Cenâb-ı Hak lütuf ve keremiyle kullarını korkuya sevkettiği her yerde daima bir ümit kapısını açık bırakmıştır. Benzer şekilde Allah Teâla sınav konusu olan bütün fiilleri ve bu sınava tâbi tutulan bütün insanları korku ile ümit arasında bulundurmuştur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Şimdi, Allah Teâla'nın, kullarını sınava tâbi tutma hakkı bulunmasına rağmen onlar için büyük bir müjde ve bol bir mükâfat üslübu kullanmıştır. Böylesi bir mükâfat vermek imtihan ettiği kimseler üzerinde hiçbir hakkı bulunmayan kimse için tabii ise de her şeyin ve her hakkın kendisine ait bulunduğu bir varlık için ne büyük lütufkârlıktır! O şöyle buyurmuştur: Güçlüklere karşı sabredenleri iyi bir gelecekle müjdele. Ardından da sabredenleri şöyle nitelemiştir: Onlar ki başlarına bir musibet gelince, “Hepimiz Allah'ın kullarıyız ve eninde sonunda O'na dönüş yapacağız” demenin bilincini taşırlar. Bu âyet-i kerimede Allah, musibetin gelmesi halinde kuluna tevhid inancına sığınıp dayanmasının yolunu göstermiştir, çünkü tevhidin özü bu ifadenin içindedir. Sözü edilen ifadede (istircâ) kulun, Allah'ın verdiği hükümde kendisine özgü bir tedbir ve çözüm şeklinin olmayacağının dile getirilişi vardır. Yine bu ifadede kulun, kendi varlığını ve buna ait olan her şeyi dilediği gibi tasarrufta bulunması için Allah'a teslim edişi vardır. Hepimiz Allah'ın kullarıyız. Sabreden kullar adına Allah sanki şöyle demektedir: Aslında bizim kendimize ait olmayan hususlarda herhangi bir hükme varıp tasarrufta bulunmaya hakkımız yoktur, her zaman geçerli olan kurala göre bütün mülkiyetlerde hüküm ve tasarrufsahiplerine aittir. Böyle bir teslimiyetledir ki kul, kendi nefsini, sızlanmaktan korumaya ve onu (aslında iyi olan) hoşlanmadığı şeylere sevketmeye muktedir olur. Ve eninde sonunda O'na dönüş yapacağız. Bir bakıma şöyle demektedir: Dönüşümüz O'na olacağına göre bunun hepimiz bir anda ya da yavaş yavaş ve gruplar halinde gerçekleşmesi arasında fark yoktur. Hatta parça parça olması bizim için bir nimettir, hepimizi değil bir kısmımızı yanına almayı kabul etmesi engin lütfunun eseridir. Âyetin bu kısmında yer alan teslimiyet (istircâ) ifadesinde kişiye akıbetini hatırlatma unsuru vardır, tâ ki o, ebedi karargâhında mutluluğunun temel unsurunu teşkil eden hususlardan bir kısmını şu anda hazırlayıp göndermiş biri gibi olsun. (Ölüm yoluyla gerçekleşen) bu fiili haber amacına ulaşmıştır. Bilindiği gibi dünyada iken âhirete yönelik bu hazırlık, insanın psikolojik muhtevası ve gönül huzuru açısından, bütün mutluluk vesilelerinin dünyaya münhasır kalmasından daha iyidir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Hülâsa, içinde yaşadığımız dünya bizzat kendisi için yaratılmamış, fakat insanın, âhireti kazanmasına vesile olması için halk edilmiştir. Allah dünyadaki her şeyi iğreti ve sonlu kılmıştır ki kul bu sayede sonsuzu ve sürekliyi elde etmiş olsun. Bunun izahı şudur ki her insanın, eline geçirdiği imkân konusundaki temel görevi, o şeyin yaratılış gayesini görmesi ve uğrunda çaba sarfetme hedefini belirlemesidir. Kişi bu takdirde yaptığı ticaretten doruk noktasında kâr ettiğinin bilincine ulaşır ve fâniyi verip bâki olan şeye sahip olduğunu anlar. Şu da var ki dünyadaki her şey sona erme ve yok olma âfetine mâruzdur. Dolayısıyla Allah'a teslim olan kişi âfete mâruz olanı olmayanla değiştirmiş bulunur. Bu amaçla mâruz kalacağı sıkıntıları makro plan açısından musibet saymaması gerekir. Aksine bunlar sevincin en üst mertebesini ve kârın doruk noktasını teşkil eder. Ne var ki insan türü, her çeşit elemden nefret eden ve aslında herkesin uzaklaşmak şöyle dursun arzu edeceği sonuçlardan habersiz bir tabiata sahip kılınmıştır. Yardım istenecek olan yalnız Allah'tır. Biri şöyle derse: Bahis konusu edilen teslimiyet hasleti Muhammed ümmetine özgü kılınmıştır. Hz. Ya'küb kaybettiği oğlu için istircâda bulunmayarak, “Vah Yúsuf'um!” diye sızlanmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya, konuyla ilgili sahih bir rivayet gelmişse”, telkin ve öğretim konumunda olmuştur, yani “innâ lillâh” deyiniz statüsünde. Aslında Hz. Yaküb'un istircâda bulunmaması ihtimal dahilinde değildir. Aksine Kur'ânda haber verildiği gibi istircâda bulunarak, “Güzellikle sabretmekten başka çare yoktur”; “Gam ve kederimi sadece Allah'a arzediyorum”©” demiştir. Bir de Hz. Ya'küb Yüsuf'un (gördüğü rüya sayesinde ta başta) haber vermesi, ayrıca vahiy yoluyla elde ettiği bilgi sonucunda oğlunun hâlâ hayatta olduğunu biliyordu. Ölümün vuku buluşundan sonra yapılacak istircâ (innâ lillah ve innâ ileyhi râciün demek) durumu Hz. Ya'küb için gerçekleşmemiştir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Allah Teâlâ Peygamber'ine (s.a.), imtihana tâbi tuttuğu kullarından karşılaştıkları belâlara sabredenleri, sıkıntılardan dolayı sızlanmayıp “innâ lillâh ” diyenleri müjdelemesini emretmiştir. Çünkü bu ifadede aziz ve celil olan Allah'ın birliğini ve öldükten sonraki dirilmeyi kabul ediş vardır. Denildi ki istircâ özelliği Muhammed ümmetine özgü kılınmış, diğer ümmetlere ise verilmemiştir, çünkü geçmiş ümmetlerden bu konuda herhangi bir rivayet intikal etmemiştir. Görmez misin ki Ya küb aleyhisselâmın, karşılaştığı zorluklar, belâlar ve oğlu Yüsuf'tan ötürü çektiği üzüntülere rağmen bu ifadeyi kullandığı nakledilmemiş fakat “vah Yüsuf'um!” cümlesini kullanmıştır. Geçmiş ümmetlerde böyle bir ifade bulunsaydı diğerleri gibi ortaya çıkmış olacaktı. Bu da istircâın Muhammed ümmetine has olduğunu göstermektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İbn Abbas'tan (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah, bir musibete uğrayıp da innâ lillâh ve innâ ileyhi râci'ün' diyen kimsenin sıkıntısını giderir, akıbetini hayırlı kılar ve kaybettiği kimsenin yerine memnün kalacağı hayırlı birini lütfeder.”“ Sabır kaybettiği şeyden ötürü nefsi sızlanmadan alıkoymaktır. Zaten kaybolanın tamamı aziz ve celil olan Allah'a ait olup insanlar nezdinde emanet konumundadır. Başkasının olan bir şeyin elden çıkmasına feryat etmenin de bir anlamı yoktur. Cenâb-ı Hakk'ın şu buyruğuna bakmaz mısın: “Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın verdiği nimetlerden dolayı şımarmayasınız diye” Allah bu beyanı ile elimizden çıkan şeye üzülmemizi yasaklamıştır, çünkü gerçekte o bize ait değildir. Bunun yanında lütfettiği imkânlardan ötürü de şımarmamızı yasaklamıştır, bunlar da hakikatte başkasınındır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. --- Dipnotlar: 61 Yani Resülullah'a (s.a.) nisbet edilen şu rivayet sahih ise: “Sizden önceki ümmetlere istircâ yöntemi verilmemiştir” (Âlüsi, Rühu'l-meâni, II, 576).

Bakara 2:156

Şunu bilin ki biraz korku ve açlık... ile sizi imtihana tâbi tutacağız. Burada aziz ve celil olan Allah, başlarına gelebileceği belirtilen musibetler karşısında şikâyet etmemeleri için yaratıklarına uyarı yapmaktadır. Bu musibetlerin her birinde “az bir şey, biraz” anlamında bi-şey” kelimesi var kabul edilir, biraz korku, biraz açlık gibi. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Çünkü Allah Teâlâ Kur'ân'ın birden fazla âyetinde insanları ölüm ve yoksunluk için yarattığını, kendilerine verdiği dünya malı ve süslerinin tümünün yok olup ortadan kalkmaya mahküm olduğunu haber vermiştir. Meselâ: “... Sizi sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır”“'4; “Biz, kimlerin daha güzel bir davranış sergileyeceğini denemek için yeryüzündeki her şeyi kendisine özgü bir süs biçiminde yarattık. Hiç şüphe yok ki zamanı gelince oradaki her şeyi kupkuru toprağa çevireceğiz. “5 Allah bu beyanlarında dünyanın ve sahip olduğu çekiciliğinin yok olacağını haber vermiştir. Bütün bunların, sözü edilen sonuca mâruz kalacağını bilen bir kimse, karşılaşacağı hastalık, açlık, mal ve can kaybı gibi musibetlere daha kolay göğüs gerebilirler. Çünkü bunların hepsi bahis konusu akıbetten daha hafiftir. Bir de Allah'ın insanlara verdiği hayat, sağlık ve selâmeti hak ettikleri için değil, iyilik ve lütuf olsun diye vermiş ve bunu ebedi değil belli bir süreye bağlamıştır; sanki bu imkânlar süre dışında onlara değil, başkalarına aittir. Sonuç olarak insanlar imkânlar var oldukça O'na minnettar olacaklarını, alınca da buna hakkının bulunduğunu bilmiş olacaklardır. [Belaya Mâruz Kalmanın Dini Konumu] Âyette yer alan “korku” iki şekilde olabilir: Kulluğun yerine getirilmesi açısından korku, meselâ düşmanla cihad ve savaşma emri gibi, bir de kullukla ilgisi bulunmayan korku. Açlığın ibadet niteliğinde olması da mümkündür, oruç gibi. Bir de kıtlık zamanı çekilen açlık gibi bir musibet olabilir, Mekkeliler'in senelerce çektikleri kıtlık musibeti gibi. Mallardan zayiat verdirme meâlindeki ifade de aynı şekilde zekât ve sadaka vermekle insanların imtihan edilmesi olabileceği gibi malın kendisinin telef olması da olabilir. Yine canların eksiltilmesi de sözünü ettiğim iki şekilde anlaşılabilir, ürünler ifadesi de aynıdır. Ayrıca sınamanın sadece bu sayılan şeylerle olacağı anlaşılmamalıdır. Zira insanlar O'nun kulları olup tümünü her türlü yöntemle sınama hakkına sahiptir. Fakat âyetin burada söylemek istediği biraz önce de belirttiğimiz gibi yok olmak üzere her şey yaratıldığına göre zikredilenlerin bir kısmı aynı konumdadır, tâ ki bu tür kayıplar insanlara ağır gelmesin. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. (İmam şöyle dedi:) Şunu bilin ki biraz korku ile sizi imtihana tâbi tutacağız. Allah onları zaten bildiği bir sonuca rağmen imtihan etmektedir; tâ ki bildiği şeyin emir-nehiy çerçevesinde ve sınav konumunda gerçekleşsin. Bu, zaten bildiği bir şeyi sorması gibidir. Ayrıca duyulur âlemde gizli şeylerin ortaya çıkarılması için uygulanacak imtihan emir ve nehiy şeklinde olur; sınavı yapana hiçbir şey gizli kalmadığı halde imtihan yöntemi emir ve nehiy biçiminde belirlenmiştir. Aslında durum, “Gizliyi de aşikâreyi de bilendir”“ meâlindeki beyanında belirtildiği gibi olmakla birlikte duyular ötesini (gayb) duyu âlemi konumuna getirmesi O'nun için mümkündür. Böylece sınav duyular dahilinde cereyan etmiştir, tâ ki Allah'ın duyu ötesine dair olan bilgisi duyular dünyasına da ortaya çıkmış olsun, çünkü O, ezelde bunun bilgisiyle nitelendirilmiştir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Kul sahip olduğu her türlü imkân ve esenliğiyle birlikte gerçekte Allah'a aittir. Ancak Allah lütuf ve keremiyle kullarına isteme ve emretme hakkı olmayan biri gibi muamele etmektedir. Nitekim O şöyle buyurmuştur: “Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır”7; “Allah'a gönül hoşluğuyla ödünç verin”“!8, Amaç bunun insanlara daha hoş gelmesini ve kendilerinden istediği harcamayı daha istekli bir biçimde gerçekleştirmelerini sağlamaktır; aslında karşılığında bir şey vaad etmeden bütün bunları kendilerinden istemesi câizdir. Aziz ve celil olan Allah'ın sayılan şeylerle, “Sizi imtihana tâbi tutacağız” meâlindeki beyanı, O'nun, kendilerinden satın alma vaadinde ve harcama yapmaları talebinde büyük mükâfat ve bedel vereceğini bilmeleri içindir. Böylece istenilen şeyleri yapmaları onlara daha kolay gelir ve gönülleri hoş olur. Yahut da Allah işin başlangıcında belirtilen şeylerle kendilerini sınayacağını haber vermesi morallerini güçlü tutmaları, gönüllerinin sıkılmaması ve sınava tâbi tutulduklarında sızlanmamaları hikmetine bağlıdır. Aslında insanın tabiatına aykırı olan her şey böyledir. Ona alıştırıldığı ve gelişinden önce zorluğu haber verildiği takdirde, bilmeden gelmesi durumuna nisbetle onu daha hafif ve daha kolay karşılar. Şu da var ki bu tür sıkıntılarda insanların kalbine olayları bazı yaratıklara nisbet etme ve onları uğursuz sayma temayülü vardır. Bu sebeple Allah sözü edilen konuda önceden beyanda bulunmuştur, tâ ki insanlar meydana gelecek şeylerin O'nun bir planlamasının sonucu olduğunu bilsinler; şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Yeryüzünde vuku bulan veya sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki onu yaratmadan önce bir kitapta bulunmuş oїiтaѕiп”e!°, Cenâb-ı Hak musibetlerin önceden insanlar hakkında yazıldığını bildirmiştir ki moralleri güçlensin ve gönülleri huzur bulsun. İnsanların Allah tarafından imtihana tâbi tutulması konusunda hareket noktası şudur ki Kur'ânda sınav konusu olarak zikredilen hayır ve şer türünden her şey gerçekte kulun hakkı olmayıp Allah'ın nimet ve lütuf eseridir. Cenâb-ı Hak insanı sonsuza kadar dünyada hayat sürmesi için yaratmamış ve ona verdiği yaşama nimetini de ebedi kılmamıştır. Buna paralel olarak lütfettiği nimetler de sonsuz değildir. Kul, yaratılışının bağlı kılındığı bu statüyü ve sahip kılındığı nimetleri bu çerçeve içinde gönülden benimsediği takdirde hayatı boyunca takip ettiği seyir kendisine münasip görünür ve gönül huzuruna kavuşur. O, mahzar kılındığı nimetlerin belli bir zamana tahsis edildiğini hiçbir şekilde unutmaz. Şunu da hatırlatmak gerekir ki insana lütfedilen nimetler aslında kendisine değil başkasına, Allah'a aittir. Bu sebeple ondan alınan nimet gerçekte başkasına ait bir şeydir. Gerçi aziz ve celil olan Allah lütfettiği nimetleri zaman zaman sınav çerçevesinde kulundan almakta ve bunu iptilâ ve musibet diye nitelemektedir. Ancak -daha önce de değindiğim gibi- bu husus, Cenâb-ı Hakk'ın kullarına yönelik muamelesinde onların hak sahibi olduğu şeklindeki lütfunun bir tecellisidir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Biraz korku ve açlık ile. Devamı ile birlikte bu ifadede yer alan her bir ünitede “şey” kelimesi var kabul edilir, çünkü bunların her biri âyetin geçen kısmına atıf konumundadır; bir bakıma Allah şöyle buyurmaktadır: Biraz korku, biraz açlık... Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Cenâb-ı Hakk'ın âyette haber verdiği imtihan iki şekilde gerçekleşir. Birincisi (düşmanla savaşmak gibi) ibadet konumunda bulunan korku vb. şeylerle sınava tâbi tutmasıdır. İkincisi ibadet konumunda olmayan bir hususla imtihan etmesidir. Bu da içinde korku unsuru bulunan cihadla yahut da kendisine isabet edecek hastalık ve yorgunluk türleriyle onu imtihana çekmesidir, kul bu durumda kendi hayatından endişe eder. Açlık yoluyla. Bu sınav türü Allah Teâlâ'nın kulunu bir nevi açlık özelliği taşıyan oruç, geçim darlığı veya pahalılıkla imtihan edişidir. Mallardan zayiat; bu, cihad, hac, zekât ve servetler için tahakkuk ettirilen diğer mükellefiyetler yoluyla olabileceği gibi, ticaret hayatında iflâsa mâruz kalmak, ayrıca geçimini sağlama sırasında ortaya çıkan sıkıntılar yoluyla da olur. Canlardan zayiat; sınavın bu türü cihad ve düşmanla savaşma şeklinde gerçekleşmesinin yanı sıra çeşitli hastalıklarla da vuku bulabilir. Ürünlerden zayiat; böylesi yağmurun az olması, iş ve el becerisinin yetersizliği yahut da cihad ve hac gibi sebeplerle memleketinden uzak kalınması yollarıyla gerçekleşebilir. Yüce Allah tefsirini yapmakta olduğumuz âyette biraz önce değindiğimiz hususlardan hepsi değil bir kısmı ile insanları sınava tâbi tutacağını haber vermiştir. Bu husus aziz ve celil olan Allah'ın kullarının bütün çıkış yollarını kapamadığını göstermektedir, aksine sözü edilen nimetlerin her birine -eksik veya zor konumunda da olsa- ulaşabilmek için bir yol açmıştır. Aslında O'nun bütün yolları kapaması mümkündür, ancak Cenâb-ı Hak lütuf ve keremiyle kullarını korkuya sevkettiği her yerde daima bir ümit kapısını açık bırakmıştır. Benzer şekilde Allah Teâla sınav konusu olan bütün fiilleri ve bu sınava tâbi tutulan bütün insanları korku ile ümit arasında bulundurmuştur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Şimdi, Allah Teâla'nın, kullarını sınava tâbi tutma hakkı bulunmasına rağmen onlar için büyük bir müjde ve bol bir mükâfat üslübu kullanmıştır. Böylesi bir mükâfat vermek imtihan ettiği kimseler üzerinde hiçbir hakkı bulunmayan kimse için tabii ise de her şeyin ve her hakkın kendisine ait bulunduğu bir varlık için ne büyük lütufkârlıktır! O şöyle buyurmuştur: Güçlüklere karşı sabredenleri iyi bir gelecekle müjdele. Ardından da sabredenleri şöyle nitelemiştir: Onlar ki başlarına bir musibet gelince, “Hepimiz Allah'ın kullarıyız ve eninde sonunda O'na dönüş yapacağız” demenin bilincini taşırlar. Bu âyet-i kerimede Allah, musibetin gelmesi halinde kuluna tevhid inancına sığınıp dayanmasının yolunu göstermiştir, çünkü tevhidin özü bu ifadenin içindedir. Sözü edilen ifadede (istircâ) kulun, Allah'ın verdiği hükümde kendisine özgü bir tedbir ve çözüm şeklinin olmayacağının dile getirilişi vardır. Yine bu ifadede kulun, kendi varlığını ve buna ait olan her şeyi dilediği gibi tasarrufta bulunması için Allah'a teslim edişi vardır. Hepimiz Allah'ın kullarıyız. Sabreden kullar adına Allah sanki şöyle demektedir: Aslında bizim kendimize ait olmayan hususlarda herhangi bir hükme varıp tasarrufta bulunmaya hakkımız yoktur, her zaman geçerli olan kurala göre bütün mülkiyetlerde hüküm ve tasarrufsahiplerine aittir. Böyle bir teslimiyetledir ki kul, kendi nefsini, sızlanmaktan korumaya ve onu (aslında iyi olan) hoşlanmadığı şeylere sevketmeye muktedir olur. Ve eninde sonunda O'na dönüş yapacağız. Bir bakıma şöyle demektedir: Dönüşümüz O'na olacağına göre bunun hepimiz bir anda ya da yavaş yavaş ve gruplar halinde gerçekleşmesi arasında fark yoktur. Hatta parça parça olması bizim için bir nimettir, hepimizi değil bir kısmımızı yanına almayı kabul etmesi engin lütfunun eseridir. Âyetin bu kısmında yer alan teslimiyet (istircâ) ifadesinde kişiye akıbetini hatırlatma unsuru vardır, tâ ki o, ebedi karargâhında mutluluğunun temel unsurunu teşkil eden hususlardan bir kısmını şu anda hazırlayıp göndermiş biri gibi olsun. (Ölüm yoluyla gerçekleşen) bu fiili haber amacına ulaşmıştır. Bilindiği gibi dünyada iken âhirete yönelik bu hazırlık, insanın psikolojik muhtevası ve gönül huzuru açısından, bütün mutluluk vesilelerinin dünyaya münhasır kalmasından daha iyidir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Hülâsa, içinde yaşadığımız dünya bizzat kendisi için yaratılmamış, fakat insanın, âhireti kazanmasına vesile olması için halk edilmiştir. Allah dünyadaki her şeyi iğreti ve sonlu kılmıştır ki kul bu sayede sonsuzu ve sürekliyi elde etmiş olsun. Bunun izahı şudur ki her insanın, eline geçirdiği imkân konusundaki temel görevi, o şeyin yaratılış gayesini görmesi ve uğrunda çaba sarfetme hedefini belirlemesidir. Kişi bu takdirde yaptığı ticaretten doruk noktasında kâr ettiğinin bilincine ulaşır ve fâniyi verip bâki olan şeye sahip olduğunu anlar. Şu da var ki dünyadaki her şey sona erme ve yok olma âfetine mâruzdur. Dolayısıyla Allah'a teslim olan kişi âfete mâruz olanı olmayanla değiştirmiş bulunur. Bu amaçla mâruz kalacağı sıkıntıları makro plan açısından musibet saymaması gerekir. Aksine bunlar sevincin en üst mertebesini ve kârın doruk noktasını teşkil eder. Ne var ki insan türü, her çeşit elemden nefret eden ve aslında herkesin uzaklaşmak şöyle dursun arzu edeceği sonuçlardan habersiz bir tabiata sahip kılınmıştır. Yardım istenecek olan yalnız Allah'tır. Biri şöyle derse: Bahis konusu edilen teslimiyet hasleti Muhammed ümmetine özgü kılınmıştır. Hz. Ya'küb kaybettiği oğlu için istircâda bulunmayarak, “Vah Yúsuf'um!” diye sızlanmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya, konuyla ilgili sahih bir rivayet gelmişse”, telkin ve öğretim konumunda olmuştur, yani “innâ lillâh” deyiniz statüsünde. Aslında Hz. Yaküb'un istircâda bulunmaması ihtimal dahilinde değildir. Aksine Kur'ânda haber verildiği gibi istircâda bulunarak, “Güzellikle sabretmekten başka çare yoktur”; “Gam ve kederimi sadece Allah'a arzediyorum”©” demiştir. Bir de Hz. Ya'küb Yüsuf'un (gördüğü rüya sayesinde ta başta) haber vermesi, ayrıca vahiy yoluyla elde ettiği bilgi sonucunda oğlunun hâlâ hayatta olduğunu biliyordu. Ölümün vuku buluşundan sonra yapılacak istircâ (innâ lillah ve innâ ileyhi râciün demek) durumu Hz. Ya'küb için gerçekleşmemiştir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Allah Teâlâ Peygamber'ine (s.a.), imtihana tâbi tuttuğu kullarından karşılaştıkları belâlara sabredenleri, sıkıntılardan dolayı sızlanmayıp “innâ lillâh ” diyenleri müjdelemesini emretmiştir. Çünkü bu ifadede aziz ve celil olan Allah'ın birliğini ve öldükten sonraki dirilmeyi kabul ediş vardır. Denildi ki istircâ özelliği Muhammed ümmetine özgü kılınmış, diğer ümmetlere ise verilmemiştir, çünkü geçmiş ümmetlerden bu konuda herhangi bir rivayet intikal etmemiştir. Görmez misin ki Ya küb aleyhisselâmın, karşılaştığı zorluklar, belâlar ve oğlu Yüsuf'tan ötürü çektiği üzüntülere rağmen bu ifadeyi kullandığı nakledilmemiş fakat “vah Yüsuf'um!” cümlesini kullanmıştır. Geçmiş ümmetlerde böyle bir ifade bulunsaydı diğerleri gibi ortaya çıkmış olacaktı. Bu da istircâın Muhammed ümmetine has olduğunu göstermektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İbn Abbas'tan (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah, bir musibete uğrayıp da innâ lillâh ve innâ ileyhi râci'ün' diyen kimsenin sıkıntısını giderir, akıbetini hayırlı kılar ve kaybettiği kimsenin yerine memnün kalacağı hayırlı birini lütfeder.”“ Sabır kaybettiği şeyden ötürü nefsi sızlanmadan alıkoymaktır. Zaten kaybolanın tamamı aziz ve celil olan Allah'a ait olup insanlar nezdinde emanet konumundadır. Başkasının olan bir şeyin elden çıkmasına feryat etmenin de bir anlamı yoktur. Cenâb-ı Hakk'ın şu buyruğuna bakmaz mısın: “Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın verdiği nimetlerden dolayı şımarmayasınız diye” Allah bu beyanı ile elimizden çıkan şeye üzülmemizi yasaklamıştır, çünkü gerçekte o bize ait değildir. Bunun yanında lütfettiği imkânlardan ötürü de şımarmamızı yasaklamıştır, bunlar da hakikatte başkasınındır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. --- Dipnotlar: 61 Yani Resülullah'a (s.a.) nisbet edilen şu rivayet sahih ise: “Sizden önceki ümmetlere istircâ yöntemi verilmemiştir” (Âlüsi, Rühu'l-meâni, II, 576).

Bakara 2:157

İşte öylelerine Rab'lerinden gelen mânevi bir arındırılma, bağışlanma ve rahmet vardır. Denildi ki aziz ve celil olan Allah'tan gelen salât birkaç şekilde yorumlanabilir: Biri O'nun rahmet ve bağışlaması, ayrıca meleklere karşı onunla övünmesidir. Bu ise Hz. Âdem'in yaratılışı sırasında, “Orada bozgunculuğa yol açacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?”“7 diyen meleklere karşı cevap teşkil etmektedir. Bir bakıma Allah, “Bu sözü nasıl söylediniz, halbuki Âdem'in evlâtları içinde şöyle deyip istircâda bulunanlar vardır?” demektedir. Yine denildi ki Allah'tan gelen salât sabredenleri övmesidir. Allah'ın sabırlı kullarını övmesinin fazilet ve yüceliğine hangi üstünlük yaklaşabilir! Ve rahmet. Bazıları dedi ki “rahmet” ve “salât” aynı olup tekrar konumundadır. Rahmetin nimet yani cennet olduğu da söylenmiştir. Doğru yolu bulanlar da onlardır. Aziz ve celil olan Allah işini kendisine havale eden, O'nun icraat ve tasarrufuna, ayrıca ezeldeki takdirine teslim olan kimsenin hidâyet bulduğuna şehâdet etmiştir. Ezeli takdirin vuku bulması muhakkaktır, şu ilâhi beyanda ifade edildiği gibi: “Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki biz onu henüz yaratmadan önce bir kitapta yer almış olmasın”. [Belaya Sabretmenin İyi Sonuçları] Aziz ve celil olan Allah, hükmüne boyun eğip icraatına rıza gösteren kimselere -ki kulun bu davranışına, “Allah ve Resülü bir işe karar verdikten sonra inanmış bir erkek veya kadına o işi kendi isteğine göre yapma hakkı verilmemiştir” meâlindeki ilâhi beyanda da işaret edilmiştir- lütfedeceği nimetleri açıklama sadedinde şöyle buyurmuştur: İşte öylelerine Rablerinden gelen mânevi bir arındırılma, bağışlanma ve rahmet vardır, doğru yolu bulanlar da onlardır. Cenâb-ı Hak başka bir âyette de, “Sabredenlere mükğfatları hesapsız verilecektir” buyurmuştur. O, lütuf ve kereminin bir eseri olarak sabra mukabil vaad ettiği mükâfatı, emeğin karşılığı anlamındaki “ecir” kavramıyla ifade etmiştir. Halbuki bilindiği üzere sabır Allah'ın, önceden lütfettiği büyük nimetlerinin gereği olarak kulları üzerindeki bir hakkıdır. Ancak O, kendilerine ihsan ettiği şeyi ecir diye nitelendirmiştir. Aslında kul kendisi için amel eder. Bu açıdan övgüsü yüce olan Allah'ın lütuf ve ikrâmı olmasaydı ameli ile ecir ve mükâğfata hak kazanması ihtimal dahilinde bulunmazdı. 365 Allah Teâlâ sabreden kuluna bu fiili sayesinde üç türlü mükâfat vaad etmiştir. a) Birincisi mânevi arındırması ve bağışlamasıdır (salât). Allah'ın salâtı meleklerine karşı övünmesi mânasına gelebilir; bunun sebebi kulun kendisini ve servetini Allah yoluna adamasını ve hakkındaki hükmüne rıza göstermesini Cenâb-ı Hakk'ın yüceltmesidir. Bu yorum Hz. Âdem'in yaratılışı sırasında meleklerin bir nevi itiraz sadedinde, “Biz seni övgüyle yüceltip aşkınlığını dile getiririz” demiş olmalarına bağlıdır. İstircâ âyetinde yüce Allah meleklere şunu haber vermektedir: Bu kul musibetin gelmesi sırasında tam bir teslimiyetle sizin sunduğunuz tesbihi yerine getirmiş ve Allah'ın kendisi hakkındaki hükme rıza göstermiştir. Allah'tan sabreden kullarına gelen salât, onları bağışlaması ve ileri derecede mükğfata nail kılması anlamında da olabilir, tıpkı şu âyet-i kerimelerde beyan edildiği üzere: “Allah yolunda katledilir veya ecelinizle ölürseniz, şunu bilin ki O'nun mağfiret ve rahmeti inkârcıların topladıkları bütün dünyevi şeylerden daha hayırlıdır”, “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın, bilakis onlar diridirler; Allah'ın lütuf ve kereminden verdikleriyle sevinçli bir halde Rab'leri yanında nimetlere mahzar olmaktadırlar”; “Ey iman edenler! Kendinizi acı azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim ve benzeri lütuflar. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Allah'ın salâtı sabredenleri iyi kullarının nezdinde övgüyle anması mânasına da gelebilir, şu beyanlarında olduğu gibi: “Sakın Allah yolunda öldürülenler için ölü demeyin”“s, “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın” Bütün bunlardan başka Allah'tan gelen salâtın dünya hayatında sabredene daha fazla hidâyet lütfetmesi anlamına gelebileceği de düşünülür; nitekim şu âyet-i kerimeler buna işaret etmektedir: “Bizim uğrumuzda elden gelen gayreti sarfedenlere bize ulaşan yolları mutlaka göstereceğiz””; “Allah doğru yolu tercih edenlerin hidâyetini arttırır ve kötülüklerden sakınma imkânları lütfeder:” b) (İkincisi) rahmetidir. Buradaki rahmet daha önce zikrettiğimiz mânalara gelebilir. Ayrıca kulun teslimiyeti sayesinde kendisine ikrâm ettiği özel rahmeti de olabilir. Bunun yanında Allah'ın rahmeti nimeti veya kullarının gönüllerine, sayesinde O'nu sevecekleri bir muhabbeti yerleştirmesi yahut da dünyada lütfedeceği başka bedeller mânalarına da alınabilir. c) (Üçüncüsü) hidâyetidir. Cenâb-ı Hak sabreden kullarına hidâyet nisbet etmiştir. Buradaki hidâyet sözü edilen kulların O'nun dinine ve ayrıca musibetin gelmesi halinde O'na teslim olma bilincini lütfetmesine yol bulup benimsemeleri anlamına gelebilir. Bunun yanında cennetin yolunu bulmuş olmaları şeklinde de yorumlanabilir, nitekim Cenâb-ı Hak Allah yolunda şehid olanlara cennet yolunu göstereceğini vaad etmiştir”. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Bir de, “Allah kendisine iman edenin kalbine doğru yolu gösterir”“, yani istircâ diye anılan teslimiyetin yolunu gösterir. Hz. Peygamber'den, “İstircâ sizden önceki milletlere verilmemiş bir özelliktir” buyurduğu rivayet edilmiştir. İşte bu beyan da biraz önce sözünü ettiğimiz çizgi üzerinde seyreder. Teslimiyet özelliğine gelince, bunun sabır için belirlenen belli zaman içinde olması gerekir; nitekim Resülullah'ın (s.a.), “Sabır belAnın geldiği ilk anda makbuldür” buyurduğu nakledilmiştir. Hz. Enes'ten (r.a.) rivayet edildiğine göre Resül-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Kul, uzun geçmişte de olsa, vuku bulan bir musibeti sonradan hatırlayıp innâ dediği takdirde Cenâb-ı Hak her söyleyişi için sevabını yenileyip arttırır”? Muhtemeldir ki bu sonuncu müjde vuku bulan musibeti sakin bir şekilde kabul eden yahut da musibet öncesi işlediği hatadan dönüş yapıp tövbe eden kimseye aittir; önceki açıklamalar ise böylesinin dışında kalanlara mahsustur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. İstircâ âyetinden çıkarılabilecek önemli sonuçlar vardır. Birincisi, kula musibet geldiğinde nasıl davranacağının ve bu davranışları sonucunda ne gibi mükâfatlara nail olacağının beyanıdır. İkincisi, sözü edilen âyette insanın sağlığını, güvenliğini ve hayatının mukadder seyrini temin edip sürdürmenin hikmet açısından Allah Teâlâ için gerekli olmadığının tesbiti mevcuttur. Ne var ki O, lütuf ve keremiyle bu hususları sağlamaktadır. Aynı şeylerin bir kısmını sınava tâbitutma konumunda geri alması da O'nun hakkıdır. Şayet sözü edilen hususları yerine getirme Allah'a vâcip olsaydı (aslah telakkisi) bunların mevcudiyetine mukabil kendisine şükretmek gerekli olmazdı. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak bahis konusu âyette kullarını bazı musibetlerle imtihana çektiğini zikretmiştir. Bilindiği üzere sınavın bu türü diğer bazı kullar vasıtasıyla gerçekleşmektedir. Ancak O, bu fiilleri kendisine nisbet etmiştir. Bu suretle de kulların ihtiyari fiillerinde ilâhi tedbirin bulunduğu ve bu yolla onları imtihana tâbi tuttuğu ortaya çıkmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Yine istircâ âyetinde Allah Teâlâ, “Şunu bilin ki sizi... imtihana tâbi tutacağız” buyurmaktadır. Aslında âyette sıralanan imtihan vasıtaları ilâhi beyanın nüzülü sırasında mevcut olmayıp sonradan ortaya çıkmıştır. Nitekim, “Yoksa siz öncekilerin başına gelenlerle karşılaşmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?”“ meâlindeki âyet-i kerime de aynı konumdadır. Bu âyetlere muhatap olan insanlar sözü edilen musibetlerle daha sonra karşılaşmışlardır, tâ ki Resül-i Ekrem'in bu hususlara Allah sayesinde vâkıf olduğu hususu bilinmiş olsun. Yine aynı âyet bir nevi müjde ve sevinç vesilesi konumunda bulunmaktadır, şöyle ki sözü edilen ilâhi beyan insanlara zor gelip yaratılış gereği kaçmak istedikleri musibetleri içermektedir, Allah'ın emri, dolayısıyla yerine getirilmesi sonunda oluşan itaat ve rızâsı olmasaydı bunlarla insanları imtihan etmesi ihtimal dahiline girmezdi. Bir de istircâ âyetinde Cenâb-ı Hak korku unsurunu zikretmiştir, ilâhi beyanın genel muhtevasından, insanlardan korkmanın itikadı zayıflatmadığı anlaşılmaktadır. Bu husus şu âyet-i kerimede zikredildiği gibidir: “Yolculuğa çıktığınızda inkârcıların size kötülük etmelerinden endişe ederseniz namazı kısaltmanızda herhangi bir sakınca yoktur.“ Bunun gibi dünyevi şeylere ümit bağlayıp tamah göstermek de kâmil müminin itikadına zarar getirmez. Hülâsa, dünya umuru mekanik-determinist bir sisteme bağlı olmayıp her şey belli sebeplere (sünnetullah) dayanmaktadır. Allah Teâlâ hüküm ve tasarruflarını bu sebeplere dayandırmıştır. Buna göre korku ve ümit, gerçekte sebebi yaratan Allah'tan gelmektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. İstircâ âyetinden çıkarılacak bir sonuç daha vardır ki dünyada karşılaşılan belâların hepsi işlenen günahların ürünü değildir. Allah Teâlâ'nın kullarını iyi ve kötü tecellilerle imtihana tâbi tutması ulühiyyet makamının tabii bir kuralıdır. Bu tür sınavlar imtihan edilen kişinin inancının ve mânevi hayatının zayıflığını göstermediği gibi kendisinden sâdır olan bir sürçmenin karşılığı da değildir. Nebi ve resüllerin durumu da bu esasa bağlıdır. Bu sonuncu konuya iki açıdan bakış yapmak mümkündür. Birincisi Cenâb-ı Hakk'ın dost edindiği birini -âhirette daha kâmil bir şekilde faydalanabilmesi için- dünya lezzetlerinden korumasıdır. İkincisi, nebi ve resül gibi zümrelerin beşer türünün uzak kalamadığı küçük hataları (zelle) olabilir. Bunlar dünyada bazı musibetlere mâruz bırakılır ve kıyâmet gününe getirilince Cenâb-ı Hakk'ın sorumlu tutacağı hiçbir hataları kalmamış olur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Bütün bunlar ilâhi bir imtihan ve süzgeçten geçirme ameliyesi konumunda tutulmuştur. --- Dipnotlar: 69 Müellif İmam Mâtüridi (r.a.) şu âyet-i kerimelere işaret etmiş olmalıdır: “Allah kendi uğrunda öldürülenlerin amellerini asla boşa çıkarmayacak, onlara cennet yolunu gösterecek ve gönüllerini şadedecektir” (Muhammed 47/4-5). Râgıb el-İsfahânî buradaki hidâyeti âhirette cennet yolunu gösterme mânasına almıştır. “l Kaynağı için yukarıya bakınız. Müslim, “Cenâ'iz” 15.

Bakara 2:158

[Kâbe'yi Tavaf ve Safâ ile Merve Arasında Sa'y] Safâ ile Merve Allah'ın koyduğu şiarlardandır. Bu iki tepeye çıkmak hac görevini yapan kimse için gerekli olan hususlardandır. Nitekim Resülullah sallahu aleyhi ve sellem Safâ tepesine çıkmış ve “Allah'ın (Kur'ân'da) başladığı yerle başlayalım” buyurmuştur. Şanı yüce olan Allah bunları tavaf etmesinde bir sakınca yoktur, buyurmuştur. Allah bu beyanında “beynehümâ” değil “bihimâ” (Safâ ile Merve'yi) buyurmuştur. Buna göre Safâ ile Merve'ye çıkmayan kimse onları tavaf etmiş sayılmaz. Bir de Cenâb-ı Hak, “Allah'ın koyduğu ayırt edici güzel âdet ve alâmetlere (şeâir) saygısızlık etmeyin”? buyurmuştur. Sözü edilen iki tepeye çıkmamak Allah'ın belirlediği ayırt edici güzel âdet ve alâmetlere saygısızlık olur, çünkü O, Safâ ile Merve'nin belirlediği işaretlerden olduğunu açıklamıştır. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber devesi üzerinde Safâ ile Merve'nin arasını tavaf etmiştir“. Bilindiği gibi deve bahis konusu iki tepeye çıkamaz, kanaatimizce Resülullah'ın bu fiili mâzeretine bağlı bulunuyordu. Belirtmek gerekir ki Hz. Peygamber Safâ ile Merve tepelerine çıkarak kıbleye dönmüş ve “Allah'ın (Kur'ânda) başladığı yerle başlayalım” demiştir. Bunun delili, İbn Cübeyr ve İbn Abbas (r.a.) yoluyla gelen ve Resülullah'ın söz konusu iki tepe ile Beytullah'ı mâzereti sebebiyle devesinin üzerindeyken tavaf ettiğini haber veren rivayettir. Bu tavafın özürsüz olması muhtemel değildir. Çünkü “sa'y” diye isimlendirilen fiil yaya olarak yerine getirilen harekettir, sa'y bunun için bahis konusudur, bineginin üzerinde bulunan kişi sa'y edemez. Şâfii şöyledemiştir: Câbirb. Abdullah'tanrivayet edildiğinegöre Resülullah Beytullah'ı, ayrıca Safâ ile Merve'nin arasını devesinin üzerindeyken tavaf etmiştir, onun bu tavafla amacı eğitim pozisyonunda insanlara göstermekti. Şâfii sözüne şöyle devam etmiştir: Câbir'in naklettiği haber İbn Cübeyr'inkinden daha uygundur. Öyle görünüyor ki Şâfii tavaf haberinin sadece İbn Cübeyr'den nakledildiğini zannetmiştir. Halbuki söz konusu haber İbn Cübeyr yoluyla İbn Abbas'tan gelmiştir. İbn Abbas'ın haberi ise gerçeğe daha yakındır, çünkü mâzeret genelde sahibinde saklı kalan bir hal olup uzaktan bakmakla anlaşılamaz. Böylesi ancak iyiden iyiye düşünmek veya özür sahibinden duymakla öğrenilebilir. İbn Abbas'ın haberi ise bu sağlam esasa dayanmıştır. Şu da var gösterme amacına yönelikti, öyle anlaşılıyor ki Resülullah orada bulunanları bilgilendirmek istemiştir. Bu durum tebliğ statüsünde bulunduğundan Hz. Peygamber için bir mâzeret pozisyonundadır. Onun davranışı eğitimi hedeflemiştir. Aslında bu tür konularda insanları eğitmek Peygamber için gerekli olup terketmesi halinde kınanmaya konu teşkil eder, bu da tabii bir mâzeret teşkil eder. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İkinci olarak Hz. Peygamber'in sözü edilen tavaf fiili asli fiili değildi, zira onun bu konudaki temel hareket tarzım nasıl icra ettiği başka yollarla nakledilmektedir. Burada rivayet edilen deve üzerindeki tavaf şekliyse insanlara kılavuzluk etme amacına yönelikti, nitekim hac ve umre esnasında gelenekleşen fiiller (menâsik) aynı konumdadır: Deliller hacmin yapması gereken fiili kendileri için değil öğretim için yaparlar. Yukarıda Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen fiil de aynı durumda olmalıdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Safâ ile Merve Allah'ın koyduğu alâmetlerdendir. Bu ilâhi beyanda HN özellikle Safâ ile Merve arasında tavaf etmek değil bunların tepelerine çıkmak Allah'ın belirlediği alâmetlerden olduğunun ispatı vardır, nitekim bazı âlimler bu görüşü benimsemiştir. Bunun delili bunları tavaf etmesinde bir sakınca yoktur meâlindeki ilâhi beyandır, Cenâb-ı Hak “aralarında tavaf etmesi” buyurmamıştır. Bir de Resülullah'ın (s.a.), “Allah'ın başladığı yerden başlayalım” dedikten sonra Safâ tepesine çıktığı rivayet edilmiştir. Mukabil görüş beyan edilerek Hz. Peygamber'in, devesi üzerinde iken Safâ ile Merve arasında tavaf ettiği ve tepelerine çıkmadığı rivayet edilmiştir, denilirse şöyle cevap verilir: Muhtemeldir ki Resül-i Ekrem, devesinin tepelere tırmanıp çıkması mümkün olmadığından kendisi de çıkmamış oldu. Yahut da bir mâzerete binaen çıkmamıştı; bilindiği üzere bazı fiiller, diğer hallerde тиbah olmadığı halde mâzeret durumunda mümkün olabilir. Safâ ile Merve'yi tavaf etmenin neden sakıncalı telakki edildiği hususunda farklı görüşler ileri sürülmüş, bunlardan ikisi belirginlik kazanmıştır. Birincisi, denilmiştir ki Safâ ile Merve'nin her birinde Câhiliye döneminden kalma birer put bulunuyordu, müslümanlar o dönemin davranışlarına benzemekten kaçınma amacıyla sözü edilen tavafı yapmakta tereddüt göstermişlerdir. İkincisi de adı geçen tepeler arasında putlar bulunduğundan müslümanlar buradaki tavaftan kaçınmışlardır"”. Şâfii şöyle demiştir: Safâ ile Merve arasındaki sa'y ve tavaf farzdır. Öyle ki hacı bunun bir adımını bile eksik bırakıp müslüman Hadisin kaynağı için yukarıya bakınız. ülkelerin en uzağına gitse geri dönüp ayağını gerekli yere koyması ve gerekli adımı atması emredilir. Şâfii bu görüşü benimserken Safiyye bint [Seybe'nin]%' rivayet ettiği hadise dayanmıştır. Safiyye, bir kadının konuyu Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme sorduğunu işitmiş, o da şöyle buyurmuştur: “Allah Safâ ile Merve arasında koşmayı size farz kılmıştır, bu görevi yerine getirin.”“? Şâfii bazan hata ihtimali sebebiyle mürsel rivayetleri kabul etmez, bazan da bilinmeyen ve adı zikredilmeyen bir kadının rivayetiyle istidlâlde bulunur. Bu meselede isabetli görünen bakış şudur ki söz konusu rivayet mevcut ve sahih olsa bile Kur'ân nakledilenin dışındaki bir hükme ihtimal vermektedir. Safâ ile Merve tavafı farz olsaydı Kur'ânda “ketebe” yani, “Allah kesinlikle hükmetti” ifadesinin yer alması gerekirdi; nitekim şu âyetlerde durum öyledir: “Akraba olanlar Allah'ın kitabına (hükmüne) göre birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakindir”5; “Allah'ın size olan emri (kitabı) budur”. Denildi ki bu beyanların mânası, “Allah size bu hükmü farz kılmıştır” şeklindedir. Diğer âlimler, Safâ ile Merve tavafı farz ve gerekli değildir demiş ve Übey Ib. Kâ'b kırâatinde yer alan, “Safâ ile Merve'yi tavaf etmemesinde bir sakınca yoktur” ifadesi ile istidlâlde bulunmuştur. Vâcip ve gerekli olan bir konuda böyle bir ifade kullanılmaz. İkinci olarak, âyette geçen “sakıncası yoktur” anlamına gelen “felâ cünâha” lafzı ruhsat özelliği taşımaktadır, farz veya vâcip olan bir hususun yapılmaması konusunda böyle bir ifade uygun görülmez. Burada ortaya çıkan soruya iki şekilde cevap vermek mümkündür. Birincisi, Arap dilinde kullanılan “lâ” edatları ibareye bazan ilâve edilir bazan da ondan düşürülür“; ancak bu edatın ilâve edilmesi veya çıkarılması hükmün değişmesini gerektirmez, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Hak yoldan ayrılırsınız diye (endişesiyle) Allah size açıklama yapıyor”, yani ayrılmayasınız diye. Bu tür kullanılışlar Kur'ân'da çoktur. İkincisi, biraz önce değindiğimiz üzere müslümanlar Safâ ile Merve arasında putlar bulunduğundan buraları tavaf etmekten çekiniyordu. Aziz ve celil olan Allah bu konuda bir çekinme unsurunun bulunmadığını beyan etmiştir, yoksa durum, tavafın terkedilmesi halinde sakınca hissedilecek sıkıntıyı bertaraf eder şeklinde değildir. Bize göre Safâ ile Merve tavafı gerekli olup nafile konumunda tutulamayacak bir görevdir. Kanaatimizce bu konularda hareket noktası şudur ki nafile (teberru) konumunda tutulmayan bir şey emredildiği takdirde vücüb ve lüzum statüsünde bulunur, tavaf, tilâvet secdesi, vitir, kurban ve diğerleri gibi. Hz. Âişe (r.a.), “Sa'y olmaksızın kişinin haccı tamamlanmış olmaz”? demiştir. Bu fâsid (bozuk) olma değil eksiklik nitelemesidir. Eksiklik ile tamam arasında ve fâsid oluşla cevaz arasında fark vardır. Allah bu türlü davranışlara fazlasıyla mükâfat veren ve her şeyi bilendir. Aziz ve celil olan Allah lütuf ve keremiyle, kullarına, mallarında ve canlarında hiçbir hakkı yokmuş gibi muamelede bulunmuştur. Şöyle ki az bir ameli kabul edip bol mükâfat vereceğini vaad etmiş, kendilerinden (muhtaç insanlar adına) ödünç para isteyip karşılığında büyük ecirler vereceğini beyan etmiştir, sanki kulların buimkânlarında kendisinin hiçbir hakkı yokmuş gibi. Meselâ, “Allah'a gönül hoşluğuyla ödünç verin. Kendiniz için önceden ne kadar iyilik hazırlarsanız onu Allah katında daha üstün ve daha büyük bir değerde bulursunuz”“ meâlindeki âyette belirtildiği üzere. Bir de kullarını deneyip imtihana tâbi tutma konusundaki ifadesi, üzerlerinde hiçbir hakkı yokmuş gibi kendilerinden özür dileme konumunda olmuştur: “Şunu bilin ki biraz korku... ile sizi imtihana tâbi tutacağız.” Sonra da aslında kendisine ait olan nimetlerden bir kısmını alması karşılığında sabreden kullarını cennetle müjdelemiştir. Allah'ın bu fiil ve beyanları lütuf ve kereminin doruk noktasında bulunmasından dolayıdır. Denildi ki âyette geçen şâkir kelimesi “az bir amel karşılığında büyük bir mükâfatla onları ödüllendirir” demektir. Şâkirin mânası için “azı kabul edip çokla mukabele eder” yorumu da yapılmıştır. Her iki bakış aynı noktada birleşmektedir. --- Dipnotlar: ki Câbir'in haberi rivayet edildiği şekliyle sahih ise belirtildiği üzere insanlara 65 “Yani amaçlanan mânanın ortaya çıktığı ve bir karışıklığın oluşmadığı durumlara göre”

Bakara 2:159

İndirdiğimiz apaçık âyetleri gizleyenler. Denildi ki burada yer alan “beyyinât” kesin deliller demektir. Buna göre mâna, “Allah'ın indirip kitaplarında yer alan kesin delilleri gizleyenler” şeklinde olur. Yine denildi ki, “Allahın Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme ait olmak üzere kitaplarında beyan ettiği sıfatları gizleyenler” anlamına gelir. Buradaki beyyinâtın Cenâb-ı Hakk'ın, insanların yapacağı ve yapmayıp sakınacağı, helâl ve haram olarak beyan ettiği hükümler mânasına gelmesi de mümkündür. Âyette yer alan hüdâ kelimesi doğruluk mânasına geldiği belirtildiği gibi geçmiş peygamberlerin Hz. Muhammed'in durumu, hak peygamber oluşu ve tebliğ ettiği din hakkında ümmetlerine verdikleri haberler ve onu tasdik etmeleri bağlamındaki emirleri anlamına da gelebileceği ifade edilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Ehl-i kitap İslâm'ı gizlemişler, halbuki o, Allah'ın dinidir; Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin niteliğini gizlemişler, oysa bunu yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı olarak bulmaktadırlar. Kitapta insanlara açıkladığımız (hidâyeti). Âlimler bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ortaya koymuştur. Denildi ki sözü edilen kimseler yahudiler olup Allah'ın kendilerine beyan etmesinden sonra hakkı gizlemişlerdir. “Yahudilerin Hz. Muhammede ait olmak üzere gizlediği nitelikleri müminlere açıkladık” şeklinde de mâna verilmiştir. Buradaki beyan kesin delil ve burhanlarla olabileceği gibi haber vermek suretiyle de gerçekleşebilir, yani Cenâb-ı Hak bu hususu müminlere haber vermiştir. Allah onlara lânet eder. Bazı kelâm mensupları (ehl-i kelâm) Allah'a nisbet edilen lânet kavramının “şetm” mânasına geldiğini söylemiştir. Ancak biz şetm kelimesini Allah'a nisbet etmeyi uygun görmeyiz, çünkü kendisine şetm (sövme, dil uzatma) kavramının nisbet edildiği kimse insanlar arasındaki fıtri geleneğe göre kınanmaya müstahak olur. Biz “la'n” kökünün sözlükte uzaklaştırma ve kovma anlamına geldiğini kabul ederiz. Aziz ve celil olan Allah âyette sözü edilen kimseleri hayır kapılarından uzaklaştırmıştır. Onlara lânet edebilecek herkes de lânet eder. Yani lânet okuyanlar ki “lânet edenler” diye anılmıştır. Allah'ın lâneti kişileri hayırlardan ve itaat türü fiillerden uzaklaştırması anlamına gelmesi de muhtemeldir. Bir de şöyle denilmiştir: Âyette söz konusu edilen “lânet ediciler” dilsiz hayvanlardır, şöyle ki gök yağmurunu tuttuğu, toprak da kuraklaştığı zaman hayvanlar, “Âdemoğullarının günahları sebebiyle yağmurdan yoksun bırakıldık, Allah böyle âsi kimselere lânet etsin!” dermiş.

Bakara 2:160

Ancak tuttukları yanlış yoldan dönüş yapanlar, iyi hal gösterenler ve gerçeği açıklayanlar müstesna. Denildi ki şirkten dönüş yapanlar, kendileriyle Rab'leri arasındaki amel ve münasebetlerde iyi hal gösterenler ve Mиhammed sallallahu aleyhi ve sellemin niteliklerini açıklayanlar. Yine denildi ki gerçeği gizlemekten dönüş yapanlar, gizlemek suretiyle bozdukları şeyleri düzeltenler ve gizlediklerini açıklayanlar. Ben onların tövbelerini kabul ederim. Dönüş yapanın tövbesini kabul eder yahut onları tövbeye muvaffak kılar mânaları verilmiştir. Âyetin sonunda yer alan rahim kelimesinin burada “günahlarına karşılık cezalandırmaktan vazgeçen” mânasına geldiği ifade edilmiştir. Bir de “keder ve üzüntülerini gideren” şeklinde yorumlanmıştır.

Bakara 2:161

Küfür ve inkâr yolunu tutup da bu hal üzere ölenlere gelince, işte Allah'ın lâneti onların üzerinedir. Denildi ki burada yer alan “Allah'ın lâneti” onları cehenneme atması ve ebediyen orada bırakmasıdır; meleklerin lâneti ise şu ilâhi beyanlarda yer aldığı gibidir: “Bekçi melekler, “Size peygamberleriniz açık açık deliller getirmedi mi? дeгieг”%, bu onların azabın hafifletilmesi meyanındaki taleplerine cevap olarak söylenecektir. Ve şu ilâhi beyan: “Rabb'inize dua edin de şu azabı bir gün olsun hafifletsin”“!; bir de şu âyet-i kerime: “Rabbimiz! Bizi buradan çıkar, tekrar kötülük edecek olursak gerçekten kendisine yazık edenler durumuna düşeriz”? Melekler ise (Allah adına) kendilerine şöyle cevap verir: “İtibarsız ve güçsüz olarak orada kaim, benimle konuşmayın.” Bu, meleklerin lâneti açısından yapılan yorumdur. Bütün insanların lâneti konusunda da şöyle bir yorum yapılmıştır: Cehennemdekiler cennet ehlinden, “Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği nimetlerden bize de verin” dediklerinde cennet ehlinin, “Allah talep ettiğiniz bu iki şeyi kâfirlere haram kılmıştır”“ şeklinde cevap vermesidir, işte bu insanların lânetidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. HIJI 2 aiso Y AİLE

Bakara 2:162

Yüzlerine bakamayacaktır. Bunun açıklanması, “Affedilmeyecekler ve temenni ettiklerine kavuşturulmayacaklardır” şeklinde yapılmıştır, tıpkı şu ilâhi beyanda işaret edildiği gibi: “Acaba bizim için tevessül edecek şefaatçiler var mı yahut da yapmış olduğumuz kötü amellerin dışında iyi amel işleyebilmemiz için geri döndürülmemiz mümkün mü?” Yine denildi ki “yüzlerine bakılmayacak” yani azapları ertelenmeyecek; yahut da cehennem görevlileri azabı tartışmak için kendilerini muhatap kabul etmeyecektir mânalarına gelir.

Bakara 2:163

Sizin tanrınız bir tek Tanrı'dır. Burada “ilâh” kelimesinin zikredilmesinin sebebi Araplar'ca tapınılan her mâbudun ilâh diye isimlendirilmesidir; “Yavaşça putlarının yanına gitti”; “Nefsâni arzularını kendisine tanrı edinen kimseyi gördün meâlindeki âyetlerden de anlaşılacağı gibi. Bu yaygın kullanıştan dolayıdır ki âyet-i kerimede ulühiyyeteve ibadete lâyık olan ilâhınız zâtı itibariyle bir ve tektir, denilmiştir. Buradaki “bir” oluş yaratılmışlarda görüldüğü üzere sayı bakımından değildir, çünkü onlar sayılara, eş-çift olmaya ve benzeşmeye bağlı varlıklardır. Allah ise zâtında bir olduğu gibi azamet ve yüceliğinde, yaratıkların kendilerine ve sahip oldukları bütün niteliklere benzemekten münezzeh oluşta da birdir. Dilin yaygın kullanılışında, “Falan kendi zamanının yegânesi, bir ve tek olanıdır” denilir, bu sözle sayı bakımından bir oluş değil, konumunun yüksekliği ve mertebesinin yüceliği kastedilir, sayı bakımındansa ona denk ve benzer olanlar çoktur. Sizin tanrınız bir tek Tanrı'dır. Bu ifadede tek ilâhın ispatı vardır. O'ndan başka ilâh yoktur, bunda da düşünülebilecek diğer tanrıların reddedilmesi bahis konusudur. Eğer denilirse ki: Bu ilâhi beyan dış görünüşü itibariyle bir tez ve dava konumunda iken delil olarak kabul edilmesi nasıl mümkün olabilir? Buna şöyle cevap verilir: O'nun birliğinin delili bu beyanın ardından gelen ve “Şüphe yok ki göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde...” meâlindeki ifadelerle başlayan âyet-i kerimedir.

Bakara 2:164

[Allah'ın Varlığı ve Birliği] Yüce Allah gökleri yaratmış ve oraya birtakım faydalar yerleştirmiş, yeri yaratıp kuruluş ve işleyişine yaratılmışların yararlanması için birçok mekanizmalar eklemiştir. Bunun yanında aralarındaki uzak mesafeye rağmen göğün sağlayacağı imkânları yere yerleştirdiği mekanizmalarla bağlantılı hale getirmiştir. Çünkü bu ikisinden birinin yaratılmışlara sunacağı faydalar diğerinin imkânları olmadan gerçekleşmeyecek bir durum arzeder. Meselâ Cenâb-ı Hak, yeryüzünde gidilecek yere ulaştıracak yolların bulunmasını yıldızlar sayesinde mümkün kılmış, üzümlerle diğer meyvelerin olgunlaşıp kemale ermesini güneşe ve aya bağlamış, ayrıca kuru toprağın canlandırılmasını, orada bulunup da yemeye, içmeye ve giyinmeye vesile olacak bitkilerin ortaya çıkmasını yağmur mekanizmasına emanet edip bırakmıştır. Binaenaleyh yer ile gökten birinin faydalarının diğerine bağlı ve onunla ilişkili oluşu her ikisinin de yaratıcısının bir olduğunu göstermektedir. Şayet bunlar iki tanrı tarafından yaratılmış olsaydı biri irtibatı kestiği zaman diğeri onu sağlar, biri ilişkiyi sağladığı zaman diğeri keserdi. Durum böyle değil de her ikisinin birbirine bağlı olduğu müşahede edildiğine göre aradaki irtibatın tek tanrının eseri olduğu kanıtlanmış oldu. Bu ise iki tanrı anlayışına sahip Seпeyiyyeпiпё ve Zenâdika'nın“ görüşlerinin geçersiz olduğunu ortaya koyar. Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde. Yine gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesi bunları yaratanın bir ve tek olduğunu gösterir, zira gece ile gündüzü iki tanrı yaratmış olsaydı, biri geceyi devreye sokacağı sırada digeri gündüzü getirmek suretiyle engel olur, beriki gündüze rol vereceği sırada öbürü geceyi karşısına çıkararak mani olurdu. Bu durumda ise insan hayatının dumura uğraması söz konusudur, bunun da sonucu beşer yaşantısının silinip yokluğa mahküm olmasından ibarettir. Şu halde mevcut düzen Allah'ın tek olduğunu göstermektedir. İkinci husus, yüce Allah, insanlar için gece ile gündüzün değişiminde bazı faydalar yaratmış ve karşıt konumda bulunmalarına rağmen bunları birbiriyle ilişkili kılmıştır, Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanında işaret edildiği gibi: “O, rahmetinin bir tecellisi olarak sizin için gece ile gündüzü yaratmıştır: Geceleyin dinlenesiniz, gündüz O'nun lütuf ve kereminden rızkınızı arayasınız ve dolayısıyla şükredesiniz diye” Sonuç olarak farklı hal ve zıt konumda bulunmalarına rağmen gece ile gündüzün faydalarının birbirine bağlı kalışı bunların yaratıcısının tek olduğunu gösterir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede belirttiğimiz hususlardan başka tabiatın yaratılmış olduğuna da işaret vardır. Bunun da sebebi daha önce değindiğimiz üzere içindeki nesne ve olayların değişikliğe uğraması ve halden hale geçmesidir. Tabiattaki bu hareketlilik ve değişim yaratılmışlığını gösterirken ondaki nesnelerin ilk yaratılış biçimlerinden habersiz olmaları ve kendilerini var edecek benzer bir gücü ortaya koymaktan âciz kalmaları, kendilerini yaratan bir varlığın mevcudiyetini gösterir. Diğer bir husus, bunlardan yani gece ile gündüzden her biri diğerinin gelişiyle yenilgiye uğrayıp ortadan kalkmasıdır. Şayet kendilerini aşan bir varlığın düzenlemesi bulunmasaydı gece ile gündüzden her biri galip ve hâkim konumundayken diğerinin gelmesiyle ortadan kalkmazdı. Şu halde bu durum her ikisinin bir yaratıcısı bulunduğunu ve bunun tek olduğunu göstermektedir. Gece-gündüz değişimi olayında öldükten sonra dirilmeye ve ikinci hayatın devamına da işaret vardır. Çünkü gece denilen tabiat olayı gündüzün üzerine gelir ve hiçbir iz kalmayacak şekilde onu ortadan kaldırır. Aynı şekilde gündüz de gecenin üzerine gelir, geride hiçbir eser kalmamak üzere varlığına son verir. Ardından bunların her biri daha önce olduğu gibi mükemmel bir şekilde yeniden meydana gelir. İşte bu durum Allah'ın -geride hiçbir eseri kalmasa da- öldürdüğü veya yok ettiği bir şeyi yeniden yaratmaya kâdir olduğunu göstermektedir; tıpkı geceyi yok edip yerine gündüzü yaratmaya, gündüzü ortadan kaldırıp geride hiçbir eser kalmasa da yerine geceyi koymaya gücünün yetmesi gibi. Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde. Denildi ki gece ile gündüzün birbiri ardınca gidip gelmesinden (yer değiştirmesinden) maksat birinin karanlık iken diğerinin aydınlık olmasıdır. Yine denildi ki bunların ihtilâf etmesi kısalmaları ve uzamalarından kaynaklanmaktadır, çünkübirinden eksilen şey diğerine eklenmektedir. Şu halde bunların kısalması ve uzaması (eksilmesi ve artması) yaratanın tek olduğunu gösterir. Eğer yaratıcı birden fazla olsaydı bunlardan her biri diğerini artırma ve eksiltme konusunda engellerdi. - Başariya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündürki bu durumda düzen bozulur ve her yıl tabiatın seyri, önceki yılda olduğu gibi devam etmezdi. İnsanlara fayda sağlayan yüklerle denizde seyreden gemiler. Bu âyet, Mut'tezile'nin görüşünü geçersiz kılmaktadır. Çünkü aziz ve celil olan Allah denizde yüzüp giden gemileri varlığının ve birliğinin işaretleri kılmış, Mu'tezile ise gemiyi marangozların varlığını gösteren işaretlerden kabul etmiştir. Gemi, üzerinde çalışılmadan ve işleme tâbi tutulmadan önce gemi olarak değil, kereste diye isimlendirilir. İnsanların gemi üzerindeki çalışmaları yüce Allah'ın yapma ve yaratma fiilinin kapsamında bulunmasaydı bunların istidlâl konusu yapılması ve âyet olarak adlandırılması imkân dahiline girmezdi. Bu husus gemi yapımında Allah'ın müdahalesi ve takdiri bulunduğunu gösterir. Bu sebepledir ki gemi yapımı Allah'ın eşsiz âyetlerinden sayılmıştır. Bu ilâhi beyanda bir hârikulâdelik bulunmaktadır. Şöyle ki insan yapısı, dalga ve tehlikelerini bildiği için denizde iş yapmaktan hoşlanmaz. Bunun yanında Allah, güven ve emniyet içinde insanları denizde taşıyan gemileri onlara büyük âyetlerinden (mücizelerinden) biri olarak göstermiştir. Bu ise sözü edilen olayın her şeye güç yetiren, bütün incelikleri bilip her şeyden haberdar olan Allah tarafından yapıldığına işaret eder. Burada Allah'ın birliğini gösteren bir delil de bulunmaktadır: Aradaki uzaklığa ve zıtlığa rağmen karada yaşayan varlıklar denizdekilerden, denizde yaşayanlar da karadaki varlıklardan faydalanabilmektedir. Bu, her ikisinin yaratıcısının bir olduğunu kanıtlamaktadır. [Nübüvvete Olan İhtiyaç] Âyet-i kerimenin bu kısmı tehlikelerinin yanı sıra zorluk ve meşakkatlerine katlanarak ticaret yapmanın mubah olduğunu gösterir. Konunun bu yönü nübüvvetin varlığını da kanıtlamaktadır. Çünkü geminin yapılışını ve sağladığı faydaları bilmek insanın planlayabileceği bir şey değildir.” Öyle anlaşılıyor ki o, bu hususu, nesnelerin mahiyetini bilen, işe yarayanla yaramayanına vâkıf olan birinden (peygamberden) öğrenmiştir. Buna olan ihtiyaç ortaya çıktığına göre insan türüne peygamber göndermenin gerekliğine hükmetmek de kaçınılmaz hale gelmiştir. Allah'ın gökten indirip ölü toprağı dirilttiği suda. Bu ilâhi beyanda yukarıda bulunan tabiat nesnelerinin aşağıdakilerden üstün olduğuna işaret vardır. Çünkü gökten inen su tatlı iken yerden çıkan su farklı olup bir kısmı tatlı, bir kısmı tuzlu ve acıdır. Bu ise yukarıda olanın aşağıda olandan üstün olduğunu gösterir. Ölü toprağı dirilttiği su. Âyetin bu kısmında öldükten sonra dirilmeye işaret bulunduğunu daha önce anlatmıştık. [Peygamberliğin Gerekliliği] Yeryüzünde yaymasında. “Besse” kelimesinin “yarattı” yahut da “yaydı ve dağıttı” mânalarına geldiği belirtilmiştir. Her türlü canlıdan. Denildi ki “yerkürede hareket eden her türlü canlıdan bulundurmuştur” demektir. Bunların bir kısmı yenilmek ve birçok yönden faydalanılmak üzere yaratılmış olup, amaç cennette bulunacağı vaad edilen hayvanları andırması ve bu yola teşvik etmesidir. Bir kısmının ise yenilmesi ve faydalanılması söz konusu değildir. Aksine Cenâb-ı Hak bunları insanların düşmanı yapmıştır. Bunun da hikmeti cehennemde bulunacağı haber verilen türleri göstermek ve bu yolla oraya götüren fiillerden insanların sakınmasını sağlamaktır. Rüzgârları yönlendirmesinde. Yönlendirmenin iki mânaya ihtimali vardır. Birine göre rüzgârlar bazan âfet için (kasırga), bazan da çeşitli faydalar için yönlendirilir. Çünkü Allah rüzgârlarda yaratılmışlar için birçok fayda icat etmiştir: Gemiler denizlerde rüzgâr sayesinde gider, bulutlar havada onunla dağılır, bazı şeyler rüzgârla ayıklanıp temizlenir, insanlara ait olan tane, hayvanlara ait olan saman onunla ayrılır. Bu örneklerde olduğu gibi rüzgârın pek çok faydası mevcuttur. Şu da var ki havayı, ne kadar hafif olursa olsun hiçbir şeyin orada tutunup kalamayacağı özellikte yaratmasının Allah'ın büyük lütuflarından biri olduğu bilinmektedir. Bulutları yönlendirmesinde. Şeffaf, yumuşak ve ince olmasına rağmen havayı, katı ve yoğun bulutların yerleştiği bir mekân yapmıştır ki bu konuda Allah'tan başka birinin söz sahibi olmadığı bilinsin. Diğer bir yoruma göre ise yaratıcı rüzgârları çeşitli faydalara binaen bazan doğuya, bazan batıya, bazan güneye -tatlı ve hafif- bazan sağa, bazan da sola yönlendirmiştir. Âyetin bu kısmında rüzgârın araz değil, cisim olduğuna işaret vardır. Çünkü aziz ve celil olan Allah, rüzgârı, yönünde duranları sadece sersemleten değil, dokunan ve engelleyen bir varlık olarak da yaratmıştır. Bu ise arazların değil, cisimlerin özelliğidir. Ancak rüzgâr, şeffaflığından dolayı görülemez. Bu da onun cisimlerden olduğunu kanıtlar. Bazı cisimler vardır ki ne gözle görülür ne de elle dokunulur. Tıpkı hava gibi, hava gözle görülmeyen ve elle dokunulamayan bir cisimdir. Bir de belli açıdan yansıyan güneşteki zerreler var, görülür fakat elle dokunulamaz. Şunu da belirtmek gerekir ki aziz ve celil olan Allah, bu âyette, havada yarattığı ve daha önce temas edilen faydaları bünyesinde barındırdığı rüzgârlar aracılığıyla bulutları hizmete hazır hale getiren, evet bu iki tabiat gücünü yöneten varlığın bir olduğunu işaret yoluyla bildirmiştir. Çünkü düzenleme ve yönetim iki varlık tarafından meydana getirilseydi mutlaka çelişki doğururdu. Şöyle ki tanrılardan her biri diğerinin aksine iş görür, onun yapıp yönettiğini bozmaya çalışırdı. Müşahede edilen işleyişin âhenkli oluşu ve düzenlemenin mükemmel bulunuşu Rabb'inizin bir ve tek olduğunun delilini yansıtmaktadır; bu tabiat nesnelerinin sizi birliğine davet edip kulluğuna boyun eğdirdiği Rab. Zira O, bir sanat eseri konumunda meydana getirdiği evrene, birliğinin delillerini ve rubübiyyetinin hârikulâde tecellilerini yerleştirmiştir. Bütün bu gerçekler sebebiyledir ki Cenâb-ı Hak aklını kullananlar için nice mesajlar vardır, buyurmuştur, ta ki sözü edilen hususlarda bulunan dolaylı ve doğrudan kanıtlardan sonuç çıkarsınlar. Çünkü bahis konusu nesne ve olayların meydana getiriliş hikmetini anlamayan, bunların niçin, hangi amaç ve hikmete yönelik olarak yaratıldığının bilincini taşımayan kimseye göre eşyanın yaratılması ile yaratılmaması arasında fark yoktur. Tekrar belirtmek gerekir ki tefsirini yaptığımız ilâhi beyanda Allah'ın gökleri, yeri, gece ve gündüzü, rüzgâr ve bulutları yaratmasının sebebi O'nun birliğine ve rubübiyyetine tanıklık etmeleridir. Allah ayrıca bunları insanların emrine ve hizmetine vermiştir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. --- Dipnotlar: Seneviyye, iyilik ve kötülük tanrısı olmak üzere evrene hükmeden iki tanrının bulunduğunu iddia eden bir fırkadır. Maniheizmin, Deysâniyye, Mezdekiyye ve Markayüniyye gibi kolları vardır. Mâtüridi gerek Te'vilât gerekse Kitâbu't-Tevhid'inde bu fırkaların görüşlerini ele alıp eleştirmiştir (bk. Kitâbu't-Tevhid, s. 57, 175, 239, 267; Şehristâni, el-Milel ve'n-nihal, Zenâdıka (tekil şekli: zındik) Allah'a ve âhiret gününe inanmayanlar demektir. Zındık, içindeki duygu ve düşüncenin zıddını sergileyen bir münafıktır. Bazılarına göre zındık kelimesi “zen” ve “din” kelimelerinden mürekkep olup kadın dinine bağlı kimse demektir. Sahih olan görüşe göre zındık, iki tanrının varlığını savunan Mecüsi Zerdüşt'ün kitabı Zend'e inanan kimse mânasına gelen zendiden Arapça'ya uyarlanan bir kelimedir. Zındık, Hz. Peygamber'in (s.a.) nübüvvetini kabul etmesine rağmen kâfirdir. Zenâdıka, ayrıca meczuplar içinde yer alıp bâtıla saplanan teşbih taraftarı bir gruptur (bk. Mâtüridi, 61 konuda Semerkandi şöyle demektedir: “Şu kesin olarak bilinmektedir ki yaratıcının mevcudiyetini kabul eden kimse, bütün varlığı Allah'ın yarattığını ve hayatlarını görüldüğü üzere gıda ile devam ettirdiğini bilir. Bundan başka Allah, insanların, hayatlarını devam ettirdiği gıdayı, sıhhatlerini korudukları ilâçları da yaratmasının yanında aynı cins gıda ve ilâç özünden öldürücü zehirler ve yok edici nesneler de icat etmiştir. İnsanların sahip olduğu duyu gücü ve akli yetenek bunları birbirinden ayırt edecek, aralarındaki farkları sezecek güçte değildir. Yok olma tehlikesi bulunduğundan beşer aklının bunları bizzat tecrübe etme imkânı da yoktur. Yine ölüme yol açma tehlikesinden dolayı başkasını kullanması damümkün değildir... Yüce yaratıcı gıdaları ilâçlardan ve zehirlerden ayırmamış, akıl sahipleri de belirtilen sebepten ötürü bunları denemeye cesaret edememiştir. Nihayet faydalı olanla zararlı olanın birbirinden ayrılması için peygamberlik müessesesinin bulunuşuna hükmetmenin zarureti ortaya çıkmıştır”.

Bakara 2:165

165. içinde Allah'tan başkasını O'na denk tanrılar diye kabul edenler vardır ki bu tanrıları Allaha özgü olması gereken bir sevgi ile severler. Tek Tanrı'ya inananların Allaha olan sevgisi ise çok daha fazladır. Keşke zâlimler, ileride azabı gördüklerinde anlayacakları gibi, bütün kudretin Allaha ait bulunduğunu ve azabının şiddetli olduğunu önceden bilselerİnsanların içinde Allah'tan başkasını O'na denk tannlar diye kabul edenler vardır. Burada birkaç yorum yapılmıştır. Denildi ki Allah'tan başkasını O'na denk tanrılar edinir, yani onlara tapınır. Yine denildi ki Allah'tan başkasını O'na denk tanrılar edinir, yani “Allah'a denk tanrı” diye isimlendirir. Tanrı edinir demek bazı maddeleri döküm yapmak veya yontmak ѕиretiyle tanrı edinir demektir, yahut da insan eliyle oluşmayı andıran biçimde. Her nimeti verene ve her türlü hayrı nasip edene kulluk etmeyi bırakıp kendi elleriyle yontup tanrı edindikleri şeylere kullukta bulunmaları sebebiyle, Allah, onları tutarsız olmakla nitelendirmektedir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Onları Allah'a özgü olması gereken bir sevgi ile severler. Denildi ki Allah'a kulluk ve itaati sevdikleri gibi putlara da kulluk ve itaatte bulunmayı arzu ederler. Çünkü müşrikler, “Putlara sırf bizi Allah'a yaklaştırmaları için tapıyoruz”” ve, “Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir”? derler. Yine denildi ki putlara tapınmayı müminlerin Rablerine kulluk etmeyi sevmesi gibi severler. Denildi ki müminlerin Rab'lerini sevdikleri gibi onlar da putlarını severler. Tek Tanrı'ya inananların Allah'a olan sevgisi ise çok daha fazladır. Yani Allah için olan sevgileri çok daha fazladır. Tek Tanrı'ya inananların Allah'a olan sevgisi ise çok daha fazladır. Yani inananların Allah'a olan itaate yönelik iradeleri ve emirlerine bağlılığı çok daha güçlü, O'nun emrine yönelik tâzim ve hürmetleri müşriklerin putlarına olan saygı ve hürmetlerinden üstündür. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Şunu da belirtmek gerekir ki muhabbet şehvet arzusu ve temayül mânasına alınırsa böylesi yaratılmışlara yönelik olup Allah hakkında kullanılmaz. İtaat etmek, emrini her şeyin üstünde tutmak ve yüceltmek mânasına alınırsa Allah hakkında mümkündür. Keşke zâlimler, ileride azabı gördüklerinde anlayacakları gibi, bütün kudretin Allah'a ait bulunduğunu önceden bilselerdi! Âyetin bu kısmında yer alan velev yerâ ifadesi hem yâ hem de tâ ile okunmuştur. Tâ ile okuyan, âyetle Hz. Peygambere (s.a.) hitap edildiğini belirtir. Bu durumda âyetin mânası şöyle olur: “Ey Muhammed! Zulmedenlerin senin hak peygamber olduğuna tanıklık ettiklerini, ayrıca bütün güç ve kudretin Allah'a özgü bulunduğunu itiraf ettiklerini bir görsen!” âyeti yâ ile okuyanlara göre de mâna şöyle olur: “Dünyada zulmedenler azabı gördükleri zaman bütün kudretin Allaha ait olduğunu anlayacaklarını keşke önceden bilselerdi!” Burada bir başka mâna da şöyledir: “Zulmedenler bütün kudretin Allaha ait olduğunu âhiret azabını gördüklerinde öğreneceklerini keşke bu günden bilselerdi!” Buradaki gördüklerinde ifadesinden “cehenneme girdiklerinde” mânası da anlaşılabilir. Nitekim, “Görene cehennem açıkbir şekilde gösterildiği zaman” âyetindeki “görene” ifadesi de “cehenneme girene” anlamındadır. --- Dipnotlar: 64 Semerkandi şöyle demektedir: “Sevmek övmek, ibadet ve itaat etmek, saygı duymak ve yüceltmek mânalarına gelir ki müminlerin Allah'ı sevmeleri bu anlamdadır. Bazan da hoşlanmak ve arzulamak mânasına gelir ki kâfirlerin sevmesi bu kabildendir. Şehvetin sebep olduğu ve göze hoş gelen maddi sevgi budur. Müminin Allah'ı bu şekilde sevmesi ne doğru de mümkündür, çünkü Allah aklın tam olarak kavramasından, zihnin şekiller dirmesinden beridir, şekle girmekten ve tasavvura sığmaktan münezzehtir. Bu durumda gerçek mânada Allah sevgisi O'nu yüceltmek, emirlerine uymak, Peygamberine gerçek dost olmak, onun üzerimizdeki haklarının şuurunu taşımak ve ona itaat etmektir. Bu sebepledir ki Allah Resül'üne (s.a.) insanlara şöyle demesini emretmiştir: “De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olun’ (Âl-i İmrân 3/31). Bu âyette Allah, kendisini sevmenin Hz. Peygamber'e saygı göstermek, onun davetine katılmak, emrine teslimiyetle uymaktan geçtiğini beyan buyurmuştur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.”.

Bakara 2:166

O zaman kendilerine uyulup peşlerinden gidilenler, yani önderler, uyanlardan, yani onlara tâbi olanlardan ve ayak takımından hızla uzaklaşâacak. Her biri diğerinden, yani idare edenler idare edilenlerden, idare edilenler de idare edenlerden uzaklaşacak. Tıpkı şu âyet-i kerimelerde görüldüğü üzere: “Sonrakiler öncekiler için, “Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar!” diyecekler. Öncekiler de sonrakilere şöyle diyecekler: “Sizin bize bir üstünlüğünüz yok”; Bir de şu beyanı: “Büyüklük taslayanlar zayıf sayılanlara diyecekler... Zayıf sayılanlar da büyüklük taslayanlara diyecekler...”7; ve şu meâldeki beyanı: “Nihayet kıyâmet günü gelip çattığında birbirinizi tanımazlıktan geleceksiniz”“”, Denildi ki kendilerine uyulup peşlerinden gidilenler, yani şeytanlar, uyanlardan, yani insanlardan hızla uzaklaşacak. Yine denildi ki Allah kıyâmet gününde onların her birine, ne putlarının ne kendilerini saptırıp Allah'a ortak bildikleri şeylerin ne de ileri gelenlerinin kesinlikle fayda vermeyeceğini gösterecektir. Çünkü cehennemle karşı karşıya geldiklerinde putlarla aralarındaki irtibat kesilecektir. Ve aralarındaki bağlar kopacaktır. Denildi ki bağlardan maksat aralarındaki hısımlık ve akrabalık ilişkileridir. Nitekim, “Akrabalık bağları kalmamıştır”6” ve, “İşte o gün kişi kardeşinden kaçar”® âyet-i kerimelerinde bu hususa işaret edilmiştir. Yine denildi ki maksat, dünyada aralarında yaptıkları anlaşmalar ve yeminlerdir. Aynı şekilde denildi ki bağların kopup parçalanmasının mânası şudur: Dünyada aralarında kurdukları irtibat ve dostluk onlara hiçbir yarar sağlamayacaktır, çünkü dünyada iken onlar birbirine yarar sağlama amacıyla irtibat ve dostluk kuruyorlardı; şu âyet-i kerimede belirtildiği gibi: “O gün, Allaha karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar bile birbirlerine düşman kesilirler”6!, Gö: --- Dipnotlar: @ “Allah buyuracak ki: Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin” Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lânet edecekler. Hepsi birbiri ardından cehennemde toplanacak, sonrakiler öncekiler için, ‘Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver? diyecekler. Allah da, “Zaten herkes için bir kat daha fazla azap vardır, fakat siz bilmezsiniz” diyecektir. Öncekiler de sonrakilere şöyle diyecekler: “Sizin bize üstünlüğünüz yok. O halde siz de yaptıklarınıza karşılık azabı tadın” “Büyüklük taslayanlar zayıf sayılanlara kıyâmet gününde, ‘Size hidâyet geldikten sonra ondan biz mi çevirdik sizi? Bilakis siz sürekli suç işleyen bir topluluktunuz' diyecekler. Zayıf sayılanlar da büyüklük taslayanlara, “Hayır! Gece gündüz işiniz tuzak kurmaktı. Çünkü siz daima Allah'ı inkâr etmemizi, O'na ortaklar koşmamızı bize emrederdiniz' diyecekler” “İbrâhim onlara dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah'ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Nihayet kıyâmet günü gelip çattığında birbirinizi tanımazlıktan gelecek ve karşılıklı lânet okuyacaksınız. Varacağınız yer de cehennemdir, orada hiç yardımcınız bulunmayacaktır” (el- Ankebüt 29/25).

Bakara 2:167

Başkalarına uyanlar, “Keşke dünyaya dönüş mümkün olsaydı da bugün bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” Kötülere uyanlar, “Keşke dünyaya dönmemiz mümkün olsaydı da âhirette bizden uzaklaştıkları gibi biz de önderlerimizden uzaklaşsaydık” diyecekler. Böylece Allah onlara dünyada yapıp ettiklerini gösterecektir. Denildi ki Allah rızası için yapmadıkları amelleri Cenâb-ı Hak kendilerine büyük bir özlem ve acı bir pişmanlık duygusu içinde gösterir. Yine denildi ki Allah'tan başkası için yaptıkları her türlü amel kıyâmet günü onlara üzüntü kaynağı olacaktır. Aynı şekilde denildi ki Allah onlara cenneti gösterdiği ve kendilerine ayrılan mekânların başkalarına ait ve başkalarının adına kayıtlı olduğunu gördükleri zaman dünyada yaptıkları ameller üzüntü ve pişmanlık kaynağı olacaktır. (Mâtüridi şöyle dedi}: Bana göre bu doğru değildir. Çünkü Allah'ın Ë bir kimse için cennette bir pay ayırıp daha sonra kişiyi ondan mahrum etmesi düşünülemez.“? Bu durum ancak vaad prensibine uygun olarak mümkün olabilir. Allah kendisine itaat edene cenneti, isyan edene de cehennemi vaad etmiştir. Vaad prensibine göre insanlar itaat etmişlerse payları cennette verilir, isyan etmişlerse cehennemden nasiplerine düşeni alırlar. Yahut bu kişilere cennette pay verilmesinden söz edilmesi kendi iddialarıdır. Nitekim şu âyet-i kerimede görüldüğü üzere Ehl-i kitap bu tür iddialarda bulunmuşlardır: “Yahudiler veya hıristiyanlardan başka kimse cennete girmeyecektir." Bu söz sebebiyle onlar cennetten mahrum kalacak, cennette kendilerine ait diye iddia ettikleri şeylere başkaları vâris olacaktır. Nitekim şu ilâhi beyanda aynı yaklaşım gözlenmektedir: “Onun dediğine biz vâris oluruz (malı ve evlâdı bize kalır); kendisi de yapayalnız huzurumuza çıkacaktır”“,