Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Bakara 2:168 – Bakara 2:258
İçindekiler
- Bakara 2:168
- Bakara 2:169
- Bakara 2:170
- Bakara 2:171
- Bakara 2:172
- Bakara 2:173
- Bakara 2:174
- Bakara 2:175
- Bakara 2:176
- Bakara 2:177
- Bakara 2:178
- Bakara 2:179
- Bakara 2:180
- Bakara 2:181
- Bakara 2:182
- Bakara 2:183
- Bakara 2:184
- Bakara 2:185
- Bakara 2:186
- Bakara 2:187
- Bakara 2:188
- Bakara 2:189
- Bakara 2:190
- Bakara 2:191
- Bakara 2:192
- Bakara 2:193
- Bakara 2:194
- Bakara 2:195
- Bakara 2:196
- Bakara 2:197
- Bakara 2:198
- Bakara 2:199
- Bakara 2:200
- Bakara 2:201
- Bakara 2:202
- Bakara 2:203
- Bakara 2:204
- Bakara 2:205
- Bakara 2:206
- Bakara 2:207
- Bakara 2:208
- Bakara 2:209
- Bakara 2:210
- Bakara 2:211
- Bakara 2:212
- Bakara 2:213
- Bakara 2:214
- Bakara 2:215
- Bakara 2:216
- Bakara 2:217
- Bakara 2:218
- Bakara 2:219
- Bakara 2:220
- Bakara 2:221
- Bakara 2:222
- Bakara 2:223
- Bakara 2:224
- Bakara 2:225
- Bakara 2:226
- Bakara 2:227
- Bakara 2:228
- Bakara 2:229
- Bakara 2:230
- Bakara 2:231
- Bakara 2:232
- Bakara 2:233
- Bakara 2:234
- Bakara 2:235
- Bakara 2:236
- Bakara 2:237
- Bakara 2:238
- Bakara 2:239
- Bakara 2:240
- Bakara 2:241
- Bakara 2:242
- Bakara 2:243
- Bakara 2:244
- Bakara 2:245
- Bakara 2:246
- Bakara 2:247
- Bakara 2:248
- Bakara 2:249
- Bakara 2:250
- Bakara 2:251
- Bakara 2:252
- Bakara 2:253
- Bakara 2:254
- Bakara 2:255
- Bakara 2:256
- Bakara 2:257
- Bakara 2:258
Bakara 2:168
Bu âyetle ilgili birkaç yorum yapılmıştır. Denildi ki (Câhiliye Arapları bahire, sâibe, vasile ve hâmi gibi özel konum biçtikleri hayvanları yemeyi ve onlardan faydalanmayı haram sayıyor, bunlardan yararlanmanın yasaklandığını ileri sürüyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyeti indirdi: Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan nimetlerin helâl ve temiz olanlarından yiyin, onlardan faydalanın, çünkü Allah onları size haram kılmamıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah bahire, sâibe, vasile ve hâm diye bir şey meşru kılmamıştır”05, Denildi ki Allah yeryüzünde helâl ve haram olan şeyler yarattı, helâl olanlardan yemeyi mubah kıldı, haram olanları da yasakladı.
Yine denildi ki bir insan grubu değerli yiyeceklerden yemeyi ve değerli giyeceklerden giymeyi haram sayıyor, buna mukabil değersiz şeylerden yiyip giyiniyorlardı. Bu âyetle onlara sözü edilen davranış yasaklandı.
Yiyecekleri nitelendiren “tayyiben” kavramıyla helâl olanlar değil, insanın yemekten hoşlandığı şeyler kastedilmiş olmalıdır. Çünkü insan tabiatı her helâl olanı yemekten hoşlanmayabilir. Buna mukabil kendisine daha leziz ve uygun düşen yiyeceklerden yemek ister. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Nitekim, “De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı?” meâlindeki âyet yapılan son açıklamalar ışığında anlaşılmalıdır. Buna göre yeryüzündeki yiyecekler helâl de haram da olabilir. Yine belirtmek gerekir ki helâl olan yiyeceklerden hoşa gidenler bulunduğu gibi gitmeyenler de vardır. Allah imkânı olanlar için hoşa giden yiyeceklerin yenmesini emretmiştir, çünkü hoşa gittiği ölçüde psikolojik açıdan değeri artar. Bu durumda insan vicdanında hoşa giden nimeti verene şükretme, onu ikrâm edene saygı duyma isteği artar. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Şeytanın adımlarına ayak uydurmayın. Denildi ki şeytanın izlerine, vesveselerine veya yollarına uymayın demektir. Nitekim Allah'ın şu meâldeki beyanı sonuncu anlama işaret etmektedir: “Başka yollara uymayın”? Bütün bu mânalar aynı noktaya varır.
Şunu iyi bilin ki o, açık bir düşmanınızdır. Cenâb-ı Hak şeytanı zikrettiği başka bir âyette “dost” olarak vasıflandırmıştır, şu beyanıyla: “İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur.” Şeytanın bazı insanların dostu olması gizliden gizliye mahvolmalarını istemesine rağmen açıktan onlara dost görünmesi demektir.“ Bu durumda şeytan gerçekte insanın düşmanıdır. “Kâfirlerin dostu şeytandır” mânasındaki beyanı, “Şeytan kâfirlere daha münasip biridir” şeklinde anlamak da mümkündür, çünkü kâfirler işlerini onun emrine uyarak yapmaktadır. Yahut da şeytanlar kâfirlerle gönül birliği yaptığı ve kötülükte beraber hareket ettiği için dostları gibi görünmüş, fakat gerçekte onların düşmanı olmuştur, çünkü bu beraberlik onların mahvolmaları sonucunu dogurmuştur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. “Şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır”! meâlindeki âyette şeytanın kurduğu düzen zayıf olarak nitelendirilmiştir. Çünkü şeytan vesvese verir ve çağrıda bulunur. İnsan ona itaat ederse şeytan için ne âlâ, etmezse insan üzerinde bunun dışında bir otoritesi yoktur. Binaenaleyh şeytan zayıf bir yaratıktır.“2 Şüphe yok ki kendisine 6&9 Alâeddin es-Semerkandi şöyle demektedir: “Bu âyette şeytan bütün insanların düşmanı olarak nitelendirilmiş, başka bir âyette ise inkâr edenlerin dostu olarak belirtilmiştir: “İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğüttur” âyetinde olduğu gibi. Bu durumda görünürde bir çelişki ortaya çıkmaktadır, denirse şöyle cevap verilir: Burada çelişki yoktur, çünkü, ‘Şeytan sizin açık bir düşmanınızdır” meâlindeki âyet onun insanlara gerçekten düşman olduğunu beyan etmektedir. Şeytan Âdeme (a.s.) düşman olduğu için onun neslinden gelen insanoğluna da düşmanlık beslemekte, hep beraber cehenneme girmek uyanlar üzerinde sözden başka bir yaptırım gücü bulunmayan kimse zayıf demektir; bu kişi zafiyet niteliğini haizdir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Şeytan, tuzaklarına dikkat edip vesveselerinden korunan kimse karşısında zayıf bir yaratıktır.
---
Dipnotlar:
66 “Deki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyâmet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz”. “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. Başka yollara uymayın, çünkü onlar sizi Allah'ın yolundan ayırır”. “Allah inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur, kendilerini aydınlıktan alıp karanlığa götürür. İşte bunlar cehennemlikler olup orada devamlı kalacaklardır”. için kendisi gibi onların da mahvolmasını istemektedir. “İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğüttur” meâlindeki âyet ise şeytanın bir dış görünüşüdür. Zira şeytan onlara dost görünüp yaptıkları kötü amelleri hoş göstermekte, dünyanın menfaatlerine tamah ettirip cehennemde birlikte olmak için gizliden gizliye mahvolmalarını hedeflemektedir. Bu ise düşmanlığın son noktasıdır. Aslında özdeki gerçeklikle dış görünüş arasında bir çelişki söz konusu değildir. Çünkü çelişki, birbirine zıt olan iki şeyin aynı yer ve zamanda bir arada bulunması sonucu meydana gelir, iki ayrı yerde bulunması ise çelişki doğurmaz. İçten düşmanlık beslemekle dıştan dost görünmek birbirinden ayrı iki husustur”. Semerkandi şöyle demektedir: “İnkâr edenlere gelince, onların velileri tâğüttur' meâlindeki âyetten maksat, velâyet (dostluk) değildir. Aslında velâyet sevgi ve sadakat demektir. Eğer böyle olsaydı bu, düşmanlığın zıddı olur ve aralarında çelişki doğardı. Bu âyetten maksat -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- ‘vilâyet olup bu da veli tayin etmek ve yetki vermek mânasına gelir. Arapça'da işlerini görme konusunda daha yetkili olan kimse için “yetimi idare etti, onun velisi oldu” ifadesi kullanılır. İşlerini görme hususunda daha yetkili oldukları için tâğüt ve şeytanlara inkâr edenlerin velisi denmiştir, inkâr edenler yaptıkları işleri onların emri ve çağrısı üzerine yapmaktadır. Bundan dolayı bir çelişki söz konusu değildir, zira şeytan her ne kadar işlerini evirip çeviriyor görünse de aslında düşmanını mahvetmek için velisi olur ve onu idare eder”. 62 Semerkandişöyledemektedir: “Onlara denir ki bu ikisi arasında bir çelişki yoktur, çünkü şeytanın zayıf olmasından maksat, onun tuzaklarına dikkat edip vesveselerinden korunan kimse için zayıf durumunda bulunmasıdır. Şeytan insanlara vesvese verir ve onları şehevi arzulara ve dünyanın yaldızlı süslerine çağırır. Kişi bunların şeytanın vesvesesi olduğunu düşünürse bu hususların gerçekten zayıf olduğunu, hayalden ibaret cılız şeyler niteliği taşıdığını ve susamış birine serabın su gibi görünmesi özelliği arzettiğini farkeder. Bunları
Bakara 2:169
O sizi sadece kötülük işlemeye, iğrenç ve çirkin işler yapmaya... davet eder. Denildi ki kötülüğün çirkinlik ve çirkinliğin kötülük anlamına gelmesi mümkündür, çünkü bunların her biri her türlü günahı kapsamaktadır. Bununla birlikte kötülüğün gizli günahları, çirkinliğin ise açıktan işlenen günahları ifade etmesi de muhtemeldir. Yine denildi ki kötülük, dini cezayı (had) gerektirmeyen, çirkinlik ise zina etmek ve şarap içmek gibi had gerektiren suçları ifade eder. Ayrıca denildi ki çirkinlik aklın çirkin gördüğü, kötülük ise yasaklanınca kişinin kendiliğinden vazgeçtiği günahlardır.
Ve Allah'a hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyleri isnat etmeye davet eder. Âyetin bu ikinci kısmı birinci kısmıyla bağlantılıdır. Yani şeytan insanlara kötülüğü ve çirkin olanı yapmalarını emreder, onlar da yaparlar ve, “Allah emretti”? derler.
Ve Allah'a hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyleri isnat etmeye... Bu ilâhi beyan, müşriklerin, “Allah bunları (yukarıda sözü edilen hususları) haram kıldı” şeklindeki ifadelerine işaret edebileceği gibi çocuk isnat etmeleri ve kullukta başkalarını ortak koşmaları gibi hakkında bilgi sahibi olmadıkları hususları O'na nisbet etmeleri anlamına da gelir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İZE EGALE pyвa ie Beri
Bakara 2:170
Onlara, “Allah'ın indirdiği vahye uyun” denildiği zaman, “Hayır, biz atalarımızdan devraldığımız yola uyarız” diye cevap verirler. Âyetin bu kısmının iki mânaya ihtimali bulunmaktadır. Ya ataları kendilerine dinlerini terketmemeyi tavsiye etmiş, bu sebeple, “Atalarımızın tavsiyesini terkedemeyiz” demişlerdir yahut da isabetsiz düşündükleri ve taklitçi oldukları için, “Biz başkalarını değil ancak atalarımızı taklit ederiz” cevabını vermişlerdir, şu âyet-i kerimede belirtildiği gibi: “Bunu (yani Allah elçisi için büyücü veya mecnun demeyi) nesilden nesile birbirlerine vasiyet mi ettiler? Doğrusu onlar azgın bir topluluktur.”
Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyse? Bu ilâhi beyan iki şekilde anlaşılabilir: “Hiçbir şeyi anlamamamış olsalar da atalarınızı taklit edecek misiniz?” Veya ya... idiyse ifadesi, “Atalarınız zaten hiçbir şey anlamamıştı, onları nasıl taklit edersiniz?” demektir, tıpkı şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmişsem (yine mi buna uymazsınız)?”5. Buradaki “getirmişsem” ifadesi “getirmiş bulunuyorum” demektir. Yahut da şöyle: Atalarınızı kendilerine uyulacak önderler yapan kimdir?
Bakara 2:171
İnkâr yolunu tutanların durumu, çobanın bağırıp çağırmasından başka bir şey duymayan hayvanların durumuna benzer. Âyetin bu kısmında iki yorum yapılmıştır: Denildi ki bizim durumumuzla kâfirlerin durumu seslenen o çobana benzer ki muhatapları bağırıp çağırmadan başka bir şey duymaz. Kâfirler sesi duymakta fakat muhtevasını anlamamaktadır. Bir de denildi ki “yen'ıku”, “ellezi” ile birlikte ism-i fâil konumunda zikredilmiş, ancak ondan ism-i mef'ül mânası kastedilmiştir. Yani “kendisine seslenilen kişi” demektir [Kâfirlerin durumu kendisine seslenilen o kişiye benzer ki söylenen şeyden, bağırıp çağırmadan başka bir şey duyup anlamaz]. Nitekim, “Artık o, memnün kalınacak bir hayat içindedir” meâlindeki âyet-i kerimesinde de ism-i fâil olan râzıye kelimesi zikredilmiş, ism-i mef'ül olan marzıyye kastedilmiştir. Tefsirini yaptığımız âyet de böyledir. Bu, dilde mümkün ve geçerli bir kullanımdır.
Çünkü sağır, dilsiz ve kördür onlar, anlayıp düşünemezler. Allah gerçekte böyle olmadıkları halde kâfirleri bu şekilde nitelendirmiştir, zira onlar sözü edilen organlardan gereği gibi faydalanmamışlardır. Halbuki organlardan maksat kendilerinden yararlanmaktır. Bu sebeple de kâfirleri beyinsiz olarak nitelendirmiştir, onlar bilgileri ve akıllarından istifade etmemişlerdir.
Bakara 2:172
denilirdi.
Eğer denilirse ki: Harâm olan şeylerin rızık olarak yaratılmasının imtihan açısından hikmeti nedir?
Buna şöyle cevap verilir: Her hususta imtihana tâbi tutulmanın nirengi noktası budur. Allah insanların gıdasını, yaklaşmamalarını emrettiği şeylere de tevdi ettiği gibi nefsani arzularının tatminini, kaçınmalarını istediği haramlara da koyar. Zaten zorluklarla denenmekten anlaşılan mâna da budur.
Ve Allah'a şükredin. Temiz olan şeyleri size mubah kılması sebebiyle. Gerçekten O'na kulluk ediyorsanız. Yani bunca nimetin O'ndan geldiğini kabul ediyorsanız. Gerçekten O'na kulluk ediyorsanız, bir yoruma göre O'nu bir ve tek kabul ediyorsanız, demektir. Bir başka yoruma göre ise anlamı şöyledir: Eğer kullukta hedefiniz sadece O ise ibadetinizi O'na özgü kılın, hiçbir şekilde hedef değiştirerek başkasına kulluk etmeyin. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Denildi ki âyette yer alan “in” edatı “iz” anlamına gelir. Buna göre anlamı şöyledir: O'na kulluk etmeyi tercih ettiğinize göre kendisine şükredin.
Başka bir yoruma göre Allah'a şükredin ifadesinin anlamı, size dini, peygamberi, Kur'ân'ı ve diğer nimetleri ihsan etmesine mubakil Allah'a şükredenler olun, demektir.
Bakara 2:173
Allah size ölü hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanı haram kılmıştır. Bu âyette ölmüş hayvan zikredildi. Bunun anlamı, Allah leş yemenizi haram kılmıştır, şeklindedir. Âyette yün, kıl, kemik gibi yenilmeyen ancak kendisinden faydalanılabilen şeylerin haram kılındığına dair bir işaret yoktur. Çünkü bunlar canlı koyundan koparılıp alınsa ölmüş meyte sayılmayıp kendilerinden faydalanılabilir.” Bunların dışındakiler -meselâ et gibi- koparılsa ölmüş statüsüne girer. Nitekim, “Canlı hayvandan koparılan şey leş hükmündedir”! buyrulmuştur. Bir de şu var: Yün, süt ve benzeri şeyler canlı değildir ki hayvanlarda olduğu gibi hayatına son verilmesiyle ölmüş olsun. Nitekim az önce zikredilen hadiste buna değinilmiştir. Hz. Ömere (r.a.) dayanan bir habere göre kendisine ölü hayvanın içinden çıkarılan “peynir mayası” infaha“” hakkında soru sorulmuş, o da, “İçinde kan bulunur mu?” demiş, “hayır” cevabını alınca, “Sakıncası yok, yiyebilirsiniz, çünkü ondaki süt nitelikli madde temizdir veya buna benzer bir söz söylemiştir” İbn Ömer'den (r.a.) de sakıncası yok mahiyetinde bir rivayet gelmiştir”.
Eğer denilirse ki: Süt temiz olmayan bir kaba konulduğunda temizlik niteliğini kaybettiği gibi memenin murdarlığı sebebiyle süt de murdar olmaz mı?
Buna şöyle cevap verilir: Bir şey diğer bir şeyin mekânı veya yatağı olursa mekânın bozulması o şeyin bozulmasını gerektirmez. Görmez misin ki kan deri ile et arasından akmaktadır. Hayvan kesildiğinde kanın aktığı yer olan et bozulmuş olmaz. Memedeki süt de bunun gibidir. Hayvan derisine gelince, deri tabaklandığı zaman temiz olur. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Hangisi olursa olsun deri tabaklandığı zaman temiz olur”.
Âyetin bu kısmında belirtilen kandan maksat akıtılmış kandır. “Veya akıtılmış meâlindeki ilâhi beyan bunun delilidir. Binaenaleyh haram kılınan kan akan kandır. Görmez misin ki koyun öldüğünde, ondaki kanın pasif ve dolayısıyla murdar hale gelmesi sebebiyle koyun da leş statüsüne girer.
Bunlardan yemeye mecbur kalan kimse -başkasının hakkına tecavüz etmemek ve haddi aşmamak şartıyla- günahkâr olmaz; şüphe yok ki Allah bağışlayan ve esirgeyendir. Bu âyette birkaç yorum ileri sürülmüştür. Denildi ki: Başkasının hakkına tecavüz etmemek ve haddi aşmamak şartıyla meâlindeki ifadesi bunlardan yemeye mecbur kalan kimse sözünün tefsiridir. Tıpkı “iffetli, zina etmeyen ve gizli dost tutmayan” âyetinde olduğu gibi. Bu âyetteki zina etmeyen ve gizli dost tutmayan ifadesi, iffetli sözünün tefsiridir, çünkü kadın iffetli ise zina etmiş ve gizli dost tutmuş biri değildir. Buna göre kişi sözü edilenlerden yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmiş ve haddi aşmış kimse olmaz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Yine denildi: Sözü edilen âyetteki ğayre bâğin onların yenmesini helâl telakki etmeden, velâ âdin açlığını gidermenin ötesinde bir şey yapmadan, demektir. Bir de şöyle denildi: бayгe bâğin sınırı aşmadan, velâ âdin sınırın gerisinde kalmadan demektir.
Diğer taraftan zaruret halinde ölü hayvan etinin bizâtihi haram veya helâl olması konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür: Bazı âlimler ölü hayvan etinin bizâtihi haram olmayıp helâl olduğunu söylemişken diğerleri bizâtihi haram olduğunu, ancak yemesinin mubah kılındığını belirtmiştir, Hanefi âlimlerimizin görüşü de bu ikincisidir. Zarurete binaen ölü hayvan etinin bizâtihi helâl olduğunu söyleyenler bunu şöyle izah ederler: Bir şeyin haram veya mubah oluşu aslında o şeyin kendisiyle ilgili değildir. Bizâtihi ölü hayvan eti üzerinde helâl veya haramlık yönünden bir değerlendirme yapılamaz. Helâl veya haram oluş, helâl veya haramlığını gerektiren ve kendisine sonradan ârız olan bir niteliktir. Harâmlık niteliği zaruret sebebiyle ortadan kalkar ve et asli hüviyeti üzerinde helâl kalır. Ölü hayvan etinin bizâtihi haram ancak ondan yemenin helâl olduğunu söyleyenler ise bunu şöyle izah ederler: Hayvan ölünce veya Allah'tan başkası adına kesilince haramlık ortaya çıkar. Helâlliğin zaruret sebebiyle oluşması haramlık niteliğinin kalkmasına ait illetin zaruretten ibaret olduğunu gösterir, aslında bizâtihi haramlık ortadan kaldırılmamıştır. Ancak bu haramlık devam ettiği halde ölü hayvan etinin yenmesi zarurete binaen mubah kılınmıştır.
Ne var ki mubahlık zaruret esasına bağlı bulunduğundan bu ve benzeri konularda ölü hayvanın bizâtihi haram veya helâl oluşundan bahsetmemek gerekir. Çünkü Allah, bizâtihi helâl olan bir şeyi zaruret durumunda haram kılabileceği gibi, bir şeyi zaruret yokken haram kılıp zaruret halinde yenmesini helâl de kılabilir. Binaenaleyh bu tür yerlerde fikir beyan etmek fuzuli bir meşgale ve zorlama bir gayret özelliği taşır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Meşru yönetime karşı çıkan ve bâği-âdi olan kimseyle ilgili meseleye gelince, böylesinin zaruret durumunda ölü hayvan eti yemesi haram olur mu olmaz mı? Bazı âlimler (Şâfiiler) birkaç sebepten dolayı haram olacağını belirtmişlerdir. Birincisi onun zâlim oluşudur. Ölü hayvan eti yemesini engellemek zulme engel olmaktır; onu mubah görmek, zulme destek vermektir. Bu sebeple söz konusu et öylesi için haramdır. İkincisi, kâtil Harem bölgesine sığınınca, mecbur kalıp dışarı çıkması için kendisiyle birlikte yiyip içmemek ve yanında oturmamak suretiyle cezalandırılır. Bâği de bunun gibidir. Vazgeçinceye kadar bir tür cezalandırılarak ölü hayvan eti yemesi engellenir. Üçüncüsü, bâği müslüman topluma karşı isyan etmek suretiyle büyük bir cezaya lâyık olmuştur, böylesi ölü hayvan eti yememek suretiyle de cezalandırılır. Bu görüşte olan kimse ayrıca şöyle demiştir: İsyan eden kişi (bâği) otoriteye itaat eden kesimin mallarına zarar getirdiği takdirde ödettirilmesi cihetine gidilmez. Aynı şekilde otoriteye itaat eden kimse âsi kesimin mallarına zarar getirirse tazminat ödemesi gerekmez, çünkü tazminat bir tür cezadır.
Peki, sözü edilen iki grup -biri zâlim de olsa- tazminat ödememe konusunda eşit kabul edildiğine göre ölü hayvan eti yeme konusunda neden eşit olmazlar? Aradaki ayırımı gerektiren şey nedir? Sonra bu karşı görüş sahibine sorarız: İsyan eden kişi (bâği) ikamet halinde bir gün ve bir gece boyunca mest üzerine meshedebilir. Ancak sefere çıktığında (size göre) meshetmesine ruhsat verilmez. Oysaki meshetmek, ikamet halinde olduğu gibi sefer halinde de ruhsattır. Peki her ikisinde de zulüm ve isyan mevcutken birinde ruhsatın mubah, diğerinde haram olması nasıl izah edilebilir? Karşı görüş sahibi şöyle cevap vermektedir: Ölü hayvan eti yemenin gerekçesi zarurettir; bu konuda ruhsat vardır. Fakat zâlim için ruhsat söz konusu değildir, çünkü ruhsat kolaylık getirmektir.
Bu meselede hareket noktası şudur ki müslümanlara karşı isyan eden kimse onların hükümlerine boyun eğmez, şayet boyun eğmiş olsaydı isyanından vazgeçmesi istenirdi. Hükümlere boyun eğmeyince kuşkusuz ölmüş hayvan eti yememeye de itaat etmez. Aslında sonuç vermeyecek şey emredilmez. Ayrıca ölü hayvan etinin yasaklanması onu yemesini engellemez. Çünkü haram olduğunu bilmesine rağmen canı istediği için isyan etmiştir. Şu halde yemeye mecbur kaldığı bir şeyden haram olduğu için nasıl vazgeçebilir? Oysaki o, nefsinin isyan arzusunu öne çıkarmış ve ona hâkim olmamış biridir. Böylesinin nefsini sözü edilen etten engelleme teşebbüsü de aynı çizgi üzerinde seyreder. Binaenaleyh bu kimseye isyanı sebebiyle ölmüş hayvan etini haram kılmanın bir anlamı yoktur.
Bu konuda dayanak kabul edilecek delil aziz ve celil olan Allah'ın şu beyanıdır: “Kendinizi öldürmeyin”: ve, “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın.“ Bu âyetlerde Cenâb-ı Hak insanların kendilerini tehlikeye atmalarını ve öldürmelerini haram kılmıştır. Ölü hayvan eti yeme ruhsatını zorunlu durumlarda tanımamak haram olan bir şeyi [kendini ölüm tehlikesine atmak] mubah kılmaktır. Bu ise öyle birine daha ağır gelecek bir şey olup onu yerine getirmesi beklenemez.
Kâtilin Hareme sığınması halinde orada bulunanların kendisiyle birlikte yemesi ve içmesinin yasaklanması, buna mukabil engel olunmayacağı için kâtilin bundan alıkonmaması görüşüne gelince, bu konuda fikir beyanında bulunmak suni bir durumdur, isyan eden kişiyle ile ilgili yorum da aynı mahiyettedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Âsinin yemesi câiz olan miktar konusuna gelince, bize göre buradaki ruhsat zaruretten kaynaklanmıştır. Binaenaleyh yenmesi câiz olan miktar zarureti ortadan kaldırıp yok eden miktardır. Bu ise şiddetli açlığın giderilmesidir. Zaruretin ortadan kaldırılmasında esas olan budur.
---
Dipnotlar:
67 Semerkandi şöyle demektedir: “Bu âyet-i kerime, ölü hayvanın yününden, tüyünden, kemiğinden ve sütünden vb. istifade edilmesinin mubah olması konusunda Şâfiiler karşısında bizim için bir delil teşkil eder”. © Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 218; İbn Mâce, “Sayd”, 8; Tirmizi, “Et'ime”, 4; Şevkâni, Neylu'l-evtâr, VIII, 146. Buzağının veya oğlağın midesinden çıkarılıp maya olarak kullanılan özel bir madde. 79 Cessâs, Ahkâmu'l-Kurün, I, 149.
Bakara 2:174
Allah'ın indirdiği kitaptan bazı bölümleri gizleyenler. Allah'ın indirdiği kitapta demektir. Âyetin bu kısmının iki yoruma ihtimali bulunmaktadır. Birine göre onlar kendi kitaplarında bulunan Hz. Peygamber'in (s.a.) risâletine ve niteliklerine dair bilgileri gizlemişlerdir. Diğer yoruma göre onlar dinen belirlenmiş cezalar (hadler) ve recm gibi hükümleri gizlemişlerdir. Bunları daha önce belirtmiştik”.
Onu değersiz bir paha ile değişenler. Bu kısmın yorumunu daha önce zikretmiştik?.
Böylelerinin yiyip karınlarına doldurdukları gıdalar ateşten başka bir şey değildir. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir: Yani onlar dünyada iken ancak âhirette ateş yemelerini gerektirecek şeyler yemektedirler. Diğerine göre onlar dünyada iken yedikleri şeyi âhirette de yiyeceklerdir.
Kıyâmet gününde Allah onlarla konuşmayacak; denildi ki Allah onlarla iyi bir sözle değil, başka sözlerle konuşur. “Yıkılıp gidin, benimle konuşmayın artık!” beyanında olduğu gibi. Yine denildi ki Allah kendilerine gazap ettiği için onlarla konuşmaz, nitekim bir insan diğerine kızdığı zaman falan kişi falanla konuşmuyor, denir.
Bakara 2:175
Onlar hidâyet karşılığında dalâleti, mağfiret karşılığında azabı satın almışlardır. Denildi ki dalâleti hidâyete tercih etmişlerdir. Yine denildi ki mağfirete karşı azabı seçmişlerdir. (Müfessir) Kelbi'nin söylediği en güzel olanıdır: Onlar, azaba sebep olan Yahudiliği mağfirete vesile olan iman karşılığında satın almışlardır. Bu tür yorumlara daha önce de temas etmiştik.7'9 Onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıymış! Denildi ki ateşte ne kadar kalıcıdırlar. Yine denildi ki ateşe girmelerini gerektirecek amelleri yapma konusunda ne kadar dayanıklıdırlar. Ayrıca denildi ki cehennemliklerin işledikleri amelleri yapma hususunda ne kadar cesurdurlar. Aynı şekilde denildi ki cehennemliklerin amellerini ne kadar çok işlemektedirler. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Aslında onların ateşe karşı hiçbir dayanıklılığı yok, buna rağmen ateşe karşı ne kadar cüretkârdırlar.”! Nitekim uzun süre hapiste bulunan kimseye, “Hapse karşı ne kadar dayanıklısın” denir. Bu söz, gerçek bir dayanıklılığı ifade etmek için değil, o kişinin hapiste bulunması dikkate alınarak söylenir.
Bakara 2:176
Böyle bir kitap hakkında karşı görüş taşıyanlar. Yani muhalefet edenler. Aslında iman edenler de küfür ehli de ihtilâf etmişlerdir. Ancak buradaki ihtilâf ile -nihai gerçeği bilen Allah'tır- muhalefet kastedilmiştir. Buna göre anlam, kitaba karşı tavır alıp onunla amel etmeyenler, şeklindedir.
Elbette gerçeğe uzak olan bir anlaşmazlığın içindedir. Âyetin bu kısmı derin bir muhalefet, uzun süren bir sapıklık, şiddetli bir düşmanlık diye yorumlanmıştır. Denildi ki “baid” kelimesi, tehdit sadedinde ümitsizlik ifade eder. Bir anlamda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onların içinde bulunduğu anlaşmazlık süresizdir?!2, 7? Bu değerlendirmeyi Ebü Hayyân zikretmiştir.
Bakara 2:177
İyilik, yüzünüzü doğu veya batı tarafına çevirmeniz değildir. Denildi ki iyilik, iman olmaksızın bizâtihi belirtilen hususlara yönelmeniz değildir. Burada şöyle bir yorum da mümkündür: İyilik bunların zâhiren yapılmasında değildir, iyilik yönelme amacına bağlıdır, çünkü bu fiiller ortaya çıkan bazı ihtiyaçlardan da kaynaklanabilir, bu durumda ise ibadet sınırından çıkar. Şu yorum da imkân dahilindedir: İyilik bunlara yönelmek değildir, ancak iyilik Allah'ın emrine uymak ve O'na boyun eğmektir. “Birr” gerçek mânada boyun eğmek demektir. Denildi ki iyilik, yüzü doğuya veya batıya çevirmek değildir, iyilik kalpte yerleşen ve uzuvların da onayladığı boyun eğiştir. Ayrıca denildi ki iyilik sadece namaz kılmak ve namazın dışındaki ibadetleri yerine getirmekten ibaret değildir. Bütün bunlar aynı mânaya işaret etmektedir.
Özetle anlam şöyledir: İyiliğin tamamı yüzü doğuya veya batıya çevirmek değildir, ancak iyilik âyette belirtilenlerin tamamıdır. Çünkü Resülullah'ın muhatapları yüzün doğuya veya batıya çevrilmesini çok önemsiyorlardı. Öyle ki Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Yemin olsun ki (Resülüm!) Ehl-i kitaba her türlü âyeti (mücizeyi) getirsen yine de senin kıblene dönmezler”””, İkinci bir husus ise yüzü doğuya veya batıya çevirmenin haddizatında iyilik olmayışıdır, bu davranış ancak emredilmesi halinde veya belirtilen iman ve hayırlı amellerle birlikte iyiliğe dönüşür. Bu iki nitelikten yoksun kalan bir davranış iyilik olmaktan çıkar.
Asıl iyilik o kimsenin yaptığıdır ki Allah'a inanır, Allah'ın bir olduguna, eşi ve ortağı bulunmadığına. Yani Allah'ı tasdik eder, bir olduğunu ve ortağı bulunmadığını onaylar. Âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere inanır. Amellerin karşılığının verileceği yeniden diriliş gününe inanır, kitapları, melekleri ve peygamberleri tasdik eder.
Âyetteki “birr iyilik” kelimesi hakkında iki yorum söz konusudur. Biri buraya kadar belirtilenlerdir. Diğeri ise dolaylı bir ifadenin mevcudiyetidir. Bir anlamda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: İyilik, yüzünü doğuya veya batıya çeviren kişinin yaptığı değildir. Asıl iyilik Allah'a inanan kimsenin yaptığı iyiliktir. Nitekim şu âyette de aynı biçimdeki ifade söz konusudur: “(Ey müşrikler!) Siz hacılara su vermeyi... Allah'a inananın... imanı ile bir mi tutuyorsunuz?” Bu âyetin tefsiri için denildi ki: Siz hacılara su vereni, Allah'a iman edenle bir mi tutuyorsunuz? Bir de şöyle denildi: Âyetteki “birr” “bâr” anlamındadır. Buna göre Allah şöyle buyuruyor: İyilik eden yüzünü falan yöne çeviren değildir, asıl iyilik eden Allah'a (şirk koşmadan) inanandır.
Sevdiği maldan harcar. Denildi ki ihtiyacı olmasına rağmen verir. Yine denildi ki baba tarafından yakınlarına verir. Başkasını kendine tercih eder, şu âyet-i kerimede belirtiliği gibi: “Zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler”.
Denildi ki alâ hubbihi, yakınlarına demektir. Âyetin bu kısmı önce yakınlarına, sonra yetimlere bağışta bulunmanın daha faziletli olduğunu gösterir. Çünkü yetimleri korumak bütün müslümanların görevidir. Ayrıca yetimler fakirlere göre daha zayıf konumdadır. Bu sebeple kişi yetimlere yardıma fakirlerden önce başlamalıdır. Resülullah'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Fakir bir iki lokma, bir iki hurma verdiğin kimse değildir” O halde fakir kimdir, ey Allah'ın Resülü! denilince Hz. Peygamber şöyle cevap vermiştir: “İhtiyacını giderecek imkânı bulamayan, el açıp insanlardan bir şey isteyemeyen, sadaka vermek için farkına varılamayan kimsedir”.
Yolda kalmışlara. Denildi ki yolda kalmış, kişiye gelip misafir olandır. Yine denildi ki hacca veyasavaşa giderken imkânı tükenmiş olan demektir. Ayrıca denildi ki yolculuğu sırasında konup giden kimsedir. Bu mânaların hepsi aynı noktada toplanır. Kölelere. Denildi ki maksat hürriyetini eline almak için efendisiyle sözleşme yapmış kölelerdir. Namaz kılar, zekât verir. Mânası açıktır. Böyleleri antlaşma yaptıkları zaman sözlerini yerine getirirler. Diğer insanlarla veya Rab'leriyle yaptıkları antlaşmalar demektir. Allah'a söz vermenin mahiyetini daha önce açıklamıştık”. İbn Mes'üd âyetin bu kısmını mecrür olan daha önceki bir kelimeye bağlayarak “ve'l-müfine” şeklinde okumuştur”8. Denildi ki antlaşmadan maksat sözle verdiğin bir taahhüdü amelinle ve bilfiil yerine getirmendir.
Diğer taraftan Kur'ânda imanın şartlarını bu derece kapsayan başka bir âyet yoktur. Yine Hz. Peygambere (s.a.) iman hakkında soru sorulduğunda cevaben bu âyeti okuduğu rivayet edilmiştir.” Aynı şekilde rivayet edildiğine göre İbn Mes'üd'a da imanla ilgili soru sorulmuş, o da cevabında bu âyeti okumuştur”.
Sıkıntı, hastalık ve çetin zamanlarında sabrederler. Denildi ki âyetteki bazı kelimeler yer değiştirmiştir. Buna göre anlam açısından sıralama “ve'ssâiline ve fir-rikabi ve's-sâbirine” şeklindedir.” Nitekim İbn Mes'üd'un “ve'l-müfine bi'ahdihim” okuyuşu da buna dayanır. “Be'sâ” (Luis), fakirlik demektir. “Darrâ” hastalık, “hîne’lbe's” de savaş esnasında demektir.
İşte dine bağlılık iddialarında sadakat gösteren bunlardır. Onlar sadakat gösterip imanlarında sebat etmiş, Rab'lerine itaat konusunda her türlü zorluğa göğüs germişlerdir. Takvâ sahibi de bunlardır. Denildi ki imanlarında sadakat gösterenler müttakilerin tâ kendileridir.
Amr b. Şürahbil'den” şöyle bir rivayet aktarılmıştır: Bu âyetle amel eden kimse imanın gereklerini tamamlamış demektir”.
{Fakih şöyle dedi:)Bir şeyin tam olması onu güzelleştiren şeylerin bir arada bulunmasıyla mümkündür. Görmez misin ki namaz kılan biri sadece farzları yerine getirse namazı tam kılmış olmaz”,
---
Dipnotlar:
74 “(Ey müşrikler!) Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Harâm'ı onarmayı Allah'a ve âhiret gününe iman edip Allah yolunda elden gelen gayreti gösterenin imanı ile bir mi tutuyorsunuz? Oysaki bunlar Allah katında bir olamaz. Allah zâlimler grubunu hidâyet ve selâmete erdirmez”. 78 bk. İbn Atıyye, el-Muharreru'l-veciz, 1, 234; Ebü Hayyân, el-Bahru'l-muhit, 1, 7. 73 o Hadisi İbn Kesir Ebü Hâtim'e, o da Mücâhide dayandırarak aktarmıştır. Ebü Zerr'in naklettiğine göre Hz. Peygambere (s.a.) iman hakkında soru sormuş, o da bu âyeti okumuştur. Ebü Zerr'in ikinci defa aynı soruyu sorması üzerine yine aynı âyeti okumuştur. Soruyu üçüncü defa sorduğunda Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “İman, iyilik yaptığında kalben sevinç duyman, kötülük yaptığında da içten ona karşı buğzetmendir” Ebü Hâtim hadisin münkatı' olduğunu belirtmiştir, çünkü Ebü Zer çok önce vefat ettiği için Mücâhid'in onunla görüşme imkânı yoktur. Ayrıca bu hadisi Kurtubi de Katâde'ye dayandırarak şöyle rivayet etmiştir: Anlatıldığına göre bir adam Hz. Peygamber'e (s.a.) gelerek “birr” nedir diye sormuş, bunun üzerine Allah bu âyeti indirmiştir (bk. Kurtubi, el-Cámi' li-ahkámi'lSüyüti, ed-Durru'l-mensür, I, 169. Ferrâ bu görüşe değinerek ona cevap vermiş, İbn Cerir de aynı konuya temas ederek hatalı olduğunu açıklamıştır (bk. Ferrâ, Meâni'i-Kurân, I, 247; Taberi, Câmi'u'l-beyan, II, 137).
Bakara 2:178
Ey iman edenler! Öldürülen insanlar hakkında size kısas farz kılınmıştır. Denildi ki bu âyet birbiriyle savaşan ve biri diğerinden daha itibarlı olan iki Arap kabilesi hakkında nâzil olmuştur. İtibarlı kabile kısas için kendilerinden öldürülen köleye karşılık diğer kabileden hür birini, yine kadına karşılık ötekilerden erkek istemişlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ hür için hür, köle için köle, kadın için kadın (öldürülür) meâlindeki beyanı göndermiştir. Ancak bu beyanın hükmü sonradan kaldırılmıştı (nesih), çünkü burada öldürme fiilini gerçekleştirenden başkasının öldürülmesi söz konusudur. “Haksız yere öldürülen kimsenin velisine yetki verdik. Ancak o, kısasta ileri gitmesin””5 âyeti yukarıdaki hükmü kaldırmıştır. Denildi ki “ileri gitme” demek velisi olduğun kimseyi öldürenden başkasını öldürme demektir. Yine denildi ki “ileri gitme” kısas için öldürürken müsle”“ yapma demektir. Bir de şöyle mâna verildi: “Öldürmede ileri gitme” sen kâtil olma demektir, çünkü öldürülenin velisine kısas yetkisi verilmiştir. Velisi bulunduğu kişinin kâtilinden başkasına kısas yapılamaması yukarıdaki hükmün kaldırıldığını göstermektedir, çünkü kâtilin dışındaki birinin öldürmesine izin verilmemiştir. Bir de şu âyet-i kerime var: “Tevrat'a onlar için şu hükmü koyduk: Cana can... kısas edilir”. Bu âyet kâtilden başkasının kısas edilmesine imkân vermemektedir. Âyetin devamında yer alan, “Kim kısası bağışlarsa bu, kendisi için bir kefâret olur” meâlindeki ilâhi beyanı bunun delilidir, kâtilin dışındaki birinin bağışlanması söz konusu değildir. Sonuç olarak tefsirini yapmaya çalıştığımız âyetin mensüh oldugu anlaşılmıştır. Buradaki neshin bir diğer delili de, “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır” meâlindeki âyettir. Kişi birini öldürmeyi planlarken bilâhare kendisinin de öldürüleceğini düşünerek vazgeçince hem kendisi hem de öldüreceği kişi kurtulmuş olur. Şayet kâtilden başka birinin kısas edilmesi söz konusu olsaydı böyle bir sonuç ortaya çıkmaz ve bu durumda kâtil kendi canını kaybetme korkusuna düşmezdi.
Ortaya koyduğumuz bu istidlâller hür ile köle, kâfir ile müslüman arasında kısasın gerekli olduğunu kanıtlamaktadır. Bu kısas uygulanmayacak olsa kimse diğerini öldürmekten çekinmezdi, çünkü öldürmesi halinde kendi canını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya gelmeyecektir. Sonuç olarak sözü edilen kimseler arasında kısas uygulanır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Şimdiye kadar söylediklerimiz, âyetin, yukarıda temas edildiği üzere iki Arap kabilesi hakkında değil de sebebi olmaksızın nâzil olduğu biçiminde kabul edilmesine bağlıdır. Burada şunun belirtilmesi gerekir ki bir şeyin belli bir şekilde zikredilmesi kendisine ait hükmün o şekle tahsis edilmesi ve şeklin hüküm için şart kılınıp bu hükmün başka bir şekilden kaldırılması mânasına gelmez. Bunun delili Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu hadistir: “Zina edenler hakkında verilecek hükmü benden öğrenin, benden öğrenin! Allah o kadınlar hakkında başka çıkar yollar ortaya koymuştur. Bekâr erkek bekâr kadınla zina ederse 100 sopa ve bir yıl sürgün, evli erkek evli kadınla zina ederse 100 sopa ve ölüm cezası (recm) gerekir”. Şimdi, (hadiste belirtilmeyen bir şekil olarak) bekâr erkek evli kadınla zina etse her birine kendisiyle ilgili hüküm gerçekleşir. İşte bu, bir şeyin belli bir şekilde zikredilmesinde kendisine ait hükmün o şekle bağlı olmadığını ispat eder. Böyle yerlerde kişi, fili işlediği takdirde şekli ne olursa olsun hüküm geçerli olur. Buna göre hür bir kimse başkasını öldürdügünde kısas uygulanır, hür oluş imtiyaz kabul edilip kısası engellemez. Köle de başka birini öldürürse ceza olarak öldürülür, köleliğin düşük bir statü kabul edilmesi kısasa engel teşkil etmez. Bunun gibi kadın da başkasını öldürdüğü takdirde kısasla cezalandırılır, zayıf bir varlık oluşu kısasın ona uygulanmasına engel değildir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Yukarıdaki beyanda dikkati çeken bir yön daha vardır. Kadın için kadın, denildi. Kadınlardan köle olanlar da vardır, onlara da birbirlerini öldürmeleri halinde kısas uygulamasının yapılması emredilmiştir. Şayet hususi bir ifade ile belirtileni tahsisli kabul etmek gerekiyorsa genel bir ifade ile zikredileni de genel mânalı kabul etmek icap eder.
Eğer denilirse ki: Bir kavram bir yerde umumi diğerinde ise hususi bir mâna ile ifade edilirse?
Buna şöyle cevap verilir: Öyle değil. Bir nitelikte ortaklık durumunun bulunması, ona ait hükmün bu nitelikte ortak olmayandan kaldırılmasını gerektirecek olsaydı ortaklık için bahis konusu olan özellikler çerçevesine onun dışında kalan bazı özellikler dahil olmazdı. Gerçekte dahil olduğuna göre bazı farklıkların bulunduğu durumlarda bile ortaklığın oluşmasından, her yönüyle ona benzemeyen alternatiflerin onun için de düşünülmesinin aynı çizgi üzerinde seyrettiği anlaşılmıştır.
Şunun da belirtilmesi gerekir: Adam öldürme olaylarında kölenin hayat hakkı efendisine değil, kendisine aittir. Efendinin köle üzerindeki yetkisi onun sahipliği ve mali yönüdür. Görmez misin ki köle kendisine kısas uygulanması gerektiği itirafında bulunsa buna itibar edilir, efendisi itiraf etse dikkate alınmaz. Bu da hayatını ilgilendiren konularda yetkinin efendisine değil kendisine ait olduğunu gösterir, tıpkı hür birinin canı üzerinde yetki sahibi olması gibi. Binaenaleyh köle öldüren hür bir kimseye kısas uygulanır, çünkü köle hayatı ilgilendiren konularda hür ile eşit konumdadır. Bundan dolayı kısas uygulamasında da eşit olmaları gerekir.
Bazı âlimler köleye karşılık hür statüsündeki birine kısas uygulanmayacağını ileri sürmüştür, çünkü hür köleden üstündür. Ama aynı görüş sahibi kadına mukabil erkeğin öldürüleceğini belirtir, halbuki erkeğin üstünlüğü vardır. Yine o, Kur'ânda kısasın müminlerle ilgili olarak zikredildiğini kabul etmektedir. Sözü edilen âlim grubu âyette belirtilmemesine rağmen mümini öldüren kâfire kısas uygulanacağını belirtmiş, ancak kâfire karşı müminin kısas yoluyla öldürülmesine değinmemiştir, zira ona göre kısasa dair ilâhi hitab müminleri bağlıyordu. Peki, bir yandan kısası söz edildiği konuya indirgemek, diğer yandan kısas hakkını kullanma bağlamında belirtilmeyeni bu sınırın içine almak câiz oluyor da kısasın ardından söz konusu edilen ve hepsinin kısas çerçevesine girdiği belirtilen kişiler nasıl inkâr edilebilir? Diğer taraftan farklı statüte bulunsalar da kadına karşılık kadına kısas uygulamak gerekirken bu durum hür erkekler için neden geçerli değildir? Bu konuda dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da şudur ki kısas hususunda kişiler arasında sayı bakımından eşitlik göz önünde bulundurulmaz. Görmez misin ki bir kişiye karşılık birkaç kişi öldürülebilmektedir. Meselâ rivayet edildiğine göre Hz. Ömer (r.a.) bir kadına karşılık birkaç erkeği öldürmüştür. Yine onun bir kadına mukabil yedi kişiyi öldürdüğü ve şöyle dediği nakledilmiştir: Bütün Sanialılar bu işe karışsaydı hepsini öldürürdüm.” Hür bir kişiye köleye mukabil kısas uygulanamayacağı görüşünde olan kimse Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edilen hadisle de istidlâl etmek istemiştir: “Müslüman kâfire mukabil öldürülmez.'” Bu görüşün sahibi daha sonra şöyle demiştir: Bir kâfir diğer bir kâfiri öldürdükten sonra müslüman olsa işlediği fiile mukabil öldürülür. Bu kanaati benimseyen kişi -büyük günah işlemiş ve fâsık olmuş bir müslümanı değil- kâfire karşılık İslâm'ın arındırdığı temiz ve itaatkâr bir müslümanı ölüme mahküm etmektedir. Kâfiri öldüren müslüman, kısas cezasına, müslümanı öldüren kâfirden daha çok lâyıktır. Çünkü müslüman kâfiri öldürmek suretiyle İslâm'ın tanıdığı dokunulmazlık hakkını ihlâl etmiştir; şu sebeple ki o, İslâm inancını benimsemekle müslüman toplumun himayesine giren (zimmi) gayri müslim birinin can güvenliğini de benimsemiş oldu. Böylesi gayri müslimi öldürmekle inancını hafife almış olur. Gayrimüslime gelince, o, kendi dinine inanmakla müslümanların can güvenliğini benimsemiş olmaz. Sonuç olarak zimmi müslümanı öldürmekle kendi inancını hafife almış sayılmaz, müslüman ise aksi konumdadır. Bundan dolayı da kâfire nisbetle kısasa daha çok lâyık olmuştur. Bilmez misin ki Harem bölgesinde birini öldüren kimseye kısas uygulanır, çünkü o, Harem'in saygınlığını ihlâl etmiş ve onu hafife alanın durumuna düşmüştür. Buna mukabil dışarıda birini öldürüp Hareme sığınan kimse oradan çıkmadıkça öldürülmez, çünkü böylesi Harem'i hafife almış durumda değildir, ama önceki bu durumdadır. Bundan dolayı bu ikisi birbirinden farklıdır. Gayrimüslim ile müslüman kâtilin durumları da bunun gibidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bize göre yukarıdaki hadis iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, nakledildiğine göre Câhiliye döneminde bir topluluk birbirini öldürmüş, sonra bir kısmı müslüman olmuştu. Ötekiler müslüman olanlardan kısas talep edince Hz. Peygamber (s.a.), “Müslüman kâfir karşılığında öldürülmez” demiştir. O şöyle de buyurmuştur: “Câhiliye dönemindeki bütün kan davaları kaldırılmış olup hepsi şu ayağımın altındadır”. İkincisi, Resülullah kâfir sözüyle güvenliği sağlanmış gayri müslimi (müste'men) kastetmiş olabilir. Çünkü o şöyle demiştir: “Müslüman kâfir mukabilinde, anlaşmalı da anlaşma süresince öldürülmez.” Burada Resül-i Ekrem'in “anlaşmalı” ifadesi “müslüman” kelimesi paralelinde olmuştur. Buna göre hadisin mânası şöyle olur: Ne müslüman ne de anlaşmalı kimse kâfir karşılığında öldürülür. Süresi içinde bulunan anlaşmalının öldürülmediği bir kâfire karşılık müslüman da öldürülmez. Zimmiye gelince, onun öldürülmesi karşılığında anlaşmalı kimseye kısas cezası verilir, buna paralel olarak müslümana gayri müslim karşılığında kısas uygulanır. Ancak bir müslümana müste'meni (kendisine eman verilmiş kişi) öldürmesi тиkabilinde kısas yapılmaz, gayri müslim için de durum aynıdır. Bütün bunlar hadisteki kâfir kelimesiyle gayri müslim değil, müste'menin (kendisine eman verilmiş kişi) kastedildiğini kanıtlamaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Ancak hangi katilin cezası, kardeşi (yani maktülün velisi) tarafından bir miktar bağışlanırsa artık taraflar hakkaniyete uymalı. Bu ilâhi beyanın yorumunda ihtilâf edilmiştir. Bazıları, bundan maksat cezası bağışlanan kâtildir demiştir. Buna göre anlam şöyle olur: Kâtilin kısas cezası affedildiği takdirde kendisi istesin istemesin maktülün velisi diyeti takip edip alır. Bu görüşün sahibi, Hz. Peygambere (s.a.) kardeşinin kâtilini dava eden adam hakkındaki hadisle delil getirmiştir. Resülullah adama, “Onu affediyor musun?” diye sordu, adam, hayır, dedi. “Diyet alır mısın?” diye sordu. Adam, hayır, dedi. “Öldürecek misin?” dedi, adam, evet cevabını verdi.” Anlaşılacağı üzere Resül-i Ekrem adama diyet teklif etmiştir, şayet adamın hakkı olmasaydı teklif etmezdi. Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Öldürülenin velisi iki seçenek, yani öldürme ve diyet alma seçenekleri arasındadır”.
Bize göre ancak kime kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa beyanından maksat kâtil değildir, o, bağışlanmıştır; yine o, birini takip eden değil takip edilendir. Bu beyandan maksat öldürülenin velisidir. Zira kendisine bağış ve ödemede bulunulan kişi kâtil değil, velidir, zaten veliye uygun bir yol takip etmesi emredilmiştir. Âdeta şöyle denmiştir: Kardeşi tarafından kendisine ödeme yapılması gereken kişinin bunu uygun ve yaygın bir çerçeve içinde kabul etmesi gerekir. Böyle bir yorum dil açısından da mümkündür. Çünkü “afv” kelimesi dilde vermek, lütfetmek mânasında da kullanılır. Nitekim, mâ âtâke afven safven” yani sana içtenlikle verilen şeyi al. Abdullah b. Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Fe-men 'ufiye lehü kime verilirse demektir. Bize göre isabetli olan başka değil kısasın uygulanmasıdır. Hz. Peygamber'den (s.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: “Bağışlanma durumu hariç kasten öldürmenin cezası kısastır:”” Bazı rivayetlerde “fidyede anlaşırlarsa”” ifadesine yer verilmiştir. Fidyede anlaşmak (müfâdât), iki taraf arasında gerçekleşir, tarafların rızası ve anlaşması olmadan gerçekleşmez.
Yorumunu yapmaya çalıştığımız âyette öldürme olayında isabetli yöntemin kısas olduğuna dair işaret bulunmaktadır, nitekim size kısas farz kılınmıştır buyrulmuştur. Âyet farz kılınan ve ortaya konulan hükmün kısas oldugunu bildirmektedir. Şayet velinin -kâtil istesin veya istemesin- kısas talep etmek, affetmek veya diyet almak arasında tercih hakkı bulunsaydı kâtile kısasla hükmedilmez ve size kısas farz kılınmıştır beyanının bir faydası kalmazdı, sadece geride kalan iki seçenekten biriyle mükellef olurdu. Bunun yanında adam öldürme kefâretinde farz olanın sadece köle âzat etmek olduğu söylenemez, burada farz olan üç seçenekten biridir”. Allah size kısas farz kılınmıştır buyurunca diyetin kısas yerine geçtiği anlaşılmış oldu. Hz. Peygamber'in öldürülenin velisine söyledikleriyle ilgili rivayete gelince, bu hadiste veliye, “Kâtili affediyor musun?” diye sormuş, o da hayır demiş, “Diyet alır mısın?” diye sormuş, o da hayır demişti. Resülullah'ın veliye diyet teklifinde bulunması kâtilin buna rıza göstereceğini bilmesinden ileri gelmektedir. Diğer bir rivayete göre bir kadın Hz. Peygambere gelerek eşinden nefret ettiğini söylemiş, Peygamber de (s.a.), “(Mehir olarak verdiği) Bahçesini ona iade eder misin?” diye sormuş, o da evet, fazlasını da veririm demişti. Resül-i Ekrem, “Fazlasına gerek yok” buyurmuştur. Resülullah'ın kadına böyle demesi bahçe iade edildiğinde kocanın boşamaya razı olacağını bildiği içindi. İşte diyet konusu da bunun gibidir. Bağışlama lafzı diyetin gerekliliğini bildirmiş olsaydı, Resül-i Ekrem hem bağışlamaya hem de diyetin alınmasına işaret etmeye gerek görmezdi. Böylece bağışlayan velinin bu hareketiyle diyet alma hakkının bulunmadığı sâbit olmuştur.
Ancak kimin cezası kardeşi tarafından bir miktar bağışlanırsa artık taraflar hakkaniyete uymalı meâlindeki ilâhi beyan hakkında şöyle bir yorum da yapılmıştır: Âyet, içlerinden birinin Kai bağışladığı ancak diğerlerinin usulünce haklarını aradıkları bir topluluk hakkında nâzil olmuştur.
Çünkü bu beyanda bir miktar ifadesi yer almıştır. Bu ifade hakların bir kısmının bağışlaması demektir. Binaenaleyh bu, bir kısım hakların bağışlanması durumunda diğerlerinin haklarını takip etmelerini gerekli kılmaktadır. Böylece bağışlamanın diyet ödemeyi gerekli kılmadığı sonucu ortaya çıkmış olur. Hz. Ömer, Abdullah b. Mes'üd ve İbn Abbas'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre maktülün velilerinden bir kısmının bağışlaması durumunda bağışlamayanların sadece diyet alabileceklerini öngörmüşler ancak bağışlamanın hangi şartlarda gerçekleştiğini yani bunun diyet mukabilinde yapılıp yapılmadığını ilgililere sormamışlardır. Eğer bağışlama karşılığı diyet gerekli olsaydı bunu mutlaka belirtirlerdi. Bu da bağışlamanın diyet gerektirmediğine işaret etmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Diğer taraftan veli ya hakkı olan kısası talep eder; ancak diyet almak suretiyle kısastan vazgeçmesi de mümkündür, bu durumda ise diğer velinin kısas yerine rızası olmadan diyet almasını zorunlu hale getirir ki bu, akılla izahı mümkün olmayan bir durumdur. Yahut da kısastan vazgeçene diyet, diğerine kısas talep etme hakkı verilir ki, bu da yine mâkul değildir. Binaenaleyh birlikte karar vermedikçe velilerden herhangi birinin tek başına ne kısas ne de diyet talep etme hakkı vardır. Ancak onlardan biri kayıp iken diğeri iki alternatiften birine karar verebilir. Bu durumda kâtili bağışlamak velinin kısas hakkını iptal eder, çünkü bağışlamak kısastan vazgeçmek demektir.
Bu görüşün sahibi ayrıca şöyle demektedir: Diyet almak Allah'ın hayatta bırakılmasını emrettiği bir canı hayatta bırakmak, diyeti ödememek ve onun için harcama yapmamak öldürmeye izin vermek demektir. Halbuki herkesin ittifak ettiği bir husus da şudur: Bir kimse diğerine beni öldür dese, bu izin geçerli olmaz. Şayet diyeti ödememek öldürme izni mânasına gelirse buna izin verilmez.
Bu görüşü dile getirene şöyle denir: İlgisiz şeyler arasında kıyas ve benzetme yaptın, çünkü bizim bahsettiğimiz meselede öldürmeye izin mevcut olup bununla ilgili açık emir vardır. Senin bahsettiğin hususta ise böyle bir emir söz konusu değildir. Nitekim Allah kısas size farz kılınmıştır buyurmuştur. Bu iki durum birbirine nasıl benzetilir ve nasıl kıyaslanabilir! Şöyle de söylenebilir: Eğer mesele senin belirttiğin gibiyse sulh kâtilin sahip olduğu malın tamamı üzerinde cereyan edebilir. Canın telef olması demek olan bu işlemin kâtil tarafından reddedilmesi de imkân dahiline girmezdi. Halbuki ittifakla kâtilin bunu reddetme hakkı vardır. Diğer taraftan bütün servetinin yok olmasını doguran sulh da olabilir. Böylece sözü edilen görüş sahibine ait, “Diyet ödemekten kaçınmak öldürme izni demektir” şeklindeki telakkinin vehimden ibaret olduğu ortaya çıkmıştır. Ancak benim söylediğim yani diyetin ödenmesi, kısas yerine öngörülen bir durumdur ama zorunlu değildir. Şayet kendisinin telef olmasına (açlıktan ölmesi) mukabil diyet zorunlu olsaydı, yukarıda değinildiği gibi “beni öldür” diyeni kişinin öldürmesi mümkün olurdu, fakat bu durumda fiilinin karşılığını ödemeye mecbur kalırdı. Bu, bir adama zaruret durumunda varlığını sürdürebilecek bir şeyi satın almasına izin verilmesine benzer. Eğer satın almazsa kişi buna zorlanmaz. Kâtilin diyet ödemesi de bunun gibidir. Yani ortada değeri bundan ibaret olan bir canlının yok olması söz konusudur. Diyet de buna benzer.
Velinin diyet almak ile diğer seçenekler arasında serbest bırakılmasına dair yukarıda zikredilen hadise gelince -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- seçeneklerin helâl olması ve onlara ruhsat verilmesi mânasına gelmiş olmalıdır. Denildiğine göre Tevrat'ın adam öldürme olayındaki hükmü öldürme olup bağışlamak da diyet almak da câiz değildir. İncile inananlar için ise af hükmü geçerli olup ne kısas talep edebilir de diyet alabilirler. Aziz ve celil olan Allah Kur'ân'a inananlara da ister kısas, ister af, isterse diyet alma hükmünü getirmiştir. Öyleyse bu seçme serbestliği bir helâllik ve ruhsat göstergesidir. Tabii ki diyet ödemekle yükümlü olan kişinin kendisinden istenildiğinde buna rıza göstermesi gerekir. Ancak bu velinin seçim hakkına engel teşkil etmez. Bundan dolayı gerek “...oruç, sadaka veya kurban olmak üzere fidye gerekir”, gerekse kefâret seçenekleriyle ilgili beyanda öngörülen seçim hakkının alana değil, yükümlüye ait olduğunu söylüyoruz. Çünkü burada hakkın ödenmesi tek tarafı ilgilendirir. Bundan dolayı seçim yapmak hakkı ödeyene aittir. Hakkın ödenmesi tarafları ilgilendirirse her ikisinin de rızasının bulunması şarttır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bu, Rabb'inizden bir hafifletme ve esirgemedir. Biraz önce belirtildiği gibi Kur'ân, bağışlamak -ki diğer kitaplarda bu hüküm seçenekleri yoktur- ve diyet almak veya kısas talep etmek gibi hükümleri mubah kılmıştır. Halbuki Tevrat ve İncil'de bu hükümlerden ancak bir tanesi mevcuttu. Tevrat'ta bunlardan ikisinin bulunma ihtimali de vardır”. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur:
“Kim kısası bağışlarsa kendisi için kefâret olur”7. Kur'ân'ın kısası hem bize hem de başkalarına meşru kılmış olması muhtemeldir. “Kim kısası bağışlarsa kendisi için kefâret olur” ifadesi ise sadece müslümanlara mahsustur”.
328 Ve esirgemedir, ifadesi büyük günah işleyen birinin Allah'ın rahmetinden ümit kesmemesi gerektiğine işaret eder, çünkü Allah hafifletmenin dünyada bir rahmet olduğunu bildirmiştir. Cenâb-ı Hak öylelerinin ümidini dünyada kesmediği gibi âhiret için de kesmemiştir.
[Büyük Günah İşlemek]
Ancak hangi veliye din kardeşi konumundaki kâtilden ödeme yapılırsa. Bu beyanda büyük günah işlemekle kişinin imandan çıkmayacağına işaret vardır. Çünkü kâtilden arada nesep yakınlığı bulunmadığı halde “kardeş” diye söz edilmiştir. Kâtil kardeş diye nitelendirildiğine göre buradaki kardeşlik (uhuvvet) din kardeşliğidir. Tıpkı şu âyet-i kerimede görüldüğü üzere: “Eğer müminlerden iki grup birbirlerini öldürmeye başlarsa aralarını bulun”. Bu ilâhi beyan, birbirlerine saldıran ve adam öldürme fiilini gerçekleştiren taraflar mümin olarak nitelendirilmiştir. Bu ise büyük günahın kişiyi imandan çıkarmadığını göstermektedir. Sözü edilen âyetlerin bu kuruluşu Mu'tezile'nin konuyla ilgili görüşünü reddetmektedir. Çünkü onlar büyük günah işleyen kişinin bu davranışının kendisini imandan çıkardığını söylemektedir. Bir insanı kasten öldürmenin kişiyi ebedi cehenneme götüreceğine dair ayei” ise iki şekilde anlaşılabilir: Biri mümini öldürmeyi helâl telakki ettiği için. Diğeri Müslümanlığına kastettiği için. Aksi takdirde iki ilâhi beyan dış görünüşü itibariyle -yani yaptığımız yorumlara tâbi tutulmadığı takdirde- çelişkiye düşer. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Buna rağmen hakkaniyet sınırlarını aşan kimse için acıklı bir azap vardır. Denildi ki bağışladıktan veya diyet aldıktan sonra kâtile saldıran kimse demektir. Yine denildi ki bundan sonra, yani kâtilin öldürülmesi yasaklandıktan sonra demektir. Ayrıca denildi ki bağışlama iradesini ortaya koyup diyet aldıktan sonra kâtili öldürmeye teşebbüs eden kimse, işte bu haddi aşmak olur.
Âyetin bu kısmının anlaşılmasında iki görüş ileri sürülmüştür. Bir grup âlim şöyle demiştir: Bağışladıktan veya anlaştıktan sonra kâtili öldüren kimse hakkında kısas uygulanmaz, çünkü onun için âhirette elem verici azabın varlığı âyette bildirilmektedir. Diğeri ise kâtili öldüren kişiye kısas uygulanırsa elem verici azaptan kurtulur, uygulanmazsa kurtulmaz, şeklinde kanaat belirtmiştir. Bize göre âyette haber verilen azap dünyada uygulanan kısastır. Zira birinin hayatına son vermek tasavvur edilebilecek elem ve ıstırabın son noktası olduğundan tatbik edilecek başka bir ceza kalmamıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
78 Mae: Öldürülen kimsenin ayrıca burnunu, kulağını veya bir organını kesip koparmak. 70 Mâlik, el-Muvatta', “Ukül” 19; Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, II, 251. 2 Vâilb. Hucr'den nakledildiğine göre o şöyle demiştir: Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında iken bir kâtil boynuna yular takılarak getirildi. Resülullah (s.a.) öldürülenin velisini çağırarak, “Affediyor musun?” diye sordu, adam hayır, dedi. “Diyet alır mısın?” diye sordu, adam hayır, dedi. “Öldürecek misin?” dedi, adam evet, dedi. Peki, “Kâtili götür” dedi. Adam sırtını çevirip giderken, “Affediyor musun?” diye sordu, adam hayır, dedi. “Diyet alır mısın?” dedi, adam hayır, cevabını verdi. “Öldürecek misin?” diye sordu, adam evet, dedi. “Al götür” buyurdu. Bu durum tekrar edilip dördüncüsüne sıra gelince Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Kâtili affedersen hem kendisinin hem de öldürdüğü kişinin günahını çekecek” dedi. Vâil haberi şöyle bitirdi: Bu defa veli kâtili affetti; adamın yularını hâlâ sürükleyip taşıdığını gördüm. 74 Buhâri, “Diyât” 8; Müslim, “Kasâme” 32. 75 bn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 436; Dârekutni, es-Sünen, 94; İbn Hacer, ed-Dirâye, 11,260. 36 o Cessâs zikretmiştir ki, Evzâi Yahyâ b. Kesir ve Ebü Seleme kanalıyla Ebü Hureyre'den Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Yakını öldürülen veli iki seçenek yani öldürmek ve fidyede anlaşmak arasında serbesttir.” Fidyede anlaşmak iki kişi arasında gerçekleşir. Nitekim savaşmak, mudârebe yapmak ve küfürleşmek de böyledir. Bu da göstermektedir ki Hz. Peygamber'in diğer hadislerindeki maksadı diyet almaktır ( Ahkámu'lMâtüridi, “Yanlışlıkla olması dışında müminin mümini öldürme hakkı yoktur” diye başlayan âyet-i kerimeyi kastetmektedir. 738 “Haccı da umreyi de Allah için tam olarak yerine getirin. Eğer bazı görevlerden alıkonursanız imkân dahilindeki bir kurbanı gönderin. Kurban, yerine varıncaya kadar başınızı tıraş etmeyin. İçinizden hasta olana yahut başından bir rahatsızlığı bulunana oruç, sadaka veyakurban olmak üzere fidye gerekir”. 79 Yanibağışlamaveyaöldürme hükmü. 74 Alâeddin es-Semerkandi şöyle demektedir: “Bu beyan sulh yoluyla mal almanın mubah olduğuna işaret etmektedir. Ancak bu, Tevrat'ta belirtilen hükümden farklıdır. Çünkü orada öldürme dışında bir seçenek yoktur. İncil'de de karşılıksız bağışlama dışında bir seçenek mevcut değildir. Bununla birlikte Tevrat'ta hem bağışlamanın hem de öldürmenin meşru olma ihtimali bulunmaktadır. Bu durumu yüce Allah'ın şu beyanından anlamaktayız: “Tevrat'ta onlara şöyle yazdık: Cana can... Kim kısası bağışlarsa kendisi için kefâret olur.” Bağışlamak affetmek demektir. Bu da bize bağışlamanın Tevrat'ta meşru olduğunu gösterir. Tevrat'taki hükmün bağışlamanın meşru olmadığı şeklinde bulunması da ihtimal dahilindedir. Bu durumda, “Tevrat'ta onlara şöyle yazdık: Cana can...” beyanı kısasın hem bizim için hem de diğer ümmetler için meşru kılındığını haber vermiş olur ve haber verme, “Yaralar da kısasa tâbidir” beyanıyla son bulur. “Kim kısası bağışlarsa kendisi için kefâret olur” kısmı ise diğer dinlerin bir hükmünü bildirmeyi değil, bağışlamanın özellikle bizim dinimizde meşru kılınmış yeni bir hüküm olduğunu ifade eder. Nihai gerçeği bilen Allah'tır”. 73 Müellif şu âyete işaret etmektedir: “Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah böylesine gazap etmiş, onu lânetlemiş ve kendisi için büyük bir azap hazırlamıştır”.
Bakara 2:179
Ey salim akıl sahipleri! Kısas sisteminde sizin için hayat vardır. Bu âyet hakkında iki yorum yapılmıştır, aksi takdirde görünüşü itibariyle kısasta hayat yoktur. Denildi ki kişi, başka birini öldürdüğü takdirde kendisinin de öldürüleceğinin muhasebesini yaparsa onu öldürmekten vazgeçer, bu durumda her ikican da kurtulur. İkinci olarak kişi, işlediği adam öldürme fiili sebebiyle başkasının öldürüldüğünü görünce kendisi adam öldürmekten vazgeçer. Bu durumda bütün canlar hayatta kalmış olur.” Bundan dolayı farklı konumlarda bulunsalar da kişiler hakkında kısasın farz oldugunu savunuyoruz. Çünkü farklılığa binaen bazıları arasında kısas yapılmamış olsa kısasta hayatın vücut bulması imkân dahiline girmezdi. Hatta kısas en çok farklılıkların bulunduğu durumlarda gereklidir. Zira soylu biri düşük statüdeki birini kızdığı veya küçümsediği için öldürebilir. İşte bundan dolayı kısas meşru kılınmıştır. Vâris de mirasçısının malına bir an evvel ulaşmak için onu öldürmeye teşebbüs edebilir. Öldürme sebebi belirtilenlerle sınırlı değildir. Bu sebep aşırı bir kızgınlık olabileceği gibi miras hususlarında kızmanın dışında bir de bir an önce ulaşma arzusu vardır -kâfiri öldürme sebebi ise kâtilin onun dinini küçümsemesi olabilir- bu sebeple katlin cezası olarak cana kıymama özelliği taşıyan mirastan mahrum bırakma alternatifi tercih edilmiştir. Bu anlayış gereği kâfiri öldüren müslümana kısas uygulanır. Zira o, barış içinde yaşadığı kendi ülkesinde kâfiri küçümseyebilir, bu da onu öldürmeye sevkeder. Bunda ise hayatın kaybedilmesi sonucunu doğuran özellik vardır. Şu halde hayatın korunması amacına ulaşmak için kâfiri öldüren müslümana kısas uygulamak gerekir. Buna bağlı olarak köleye karşılık hür öldürülür, çünkü hür kimse köleyi küçümseyebilir, bu da onu öldürmeye kadar götürür. Bu durumda köleye karşılık hür kimseye kısas uygulanır.
Şöyle de diyebiliriz: Babasını öldüren evlâda da kısas uygulanır. Çünkü evlât bir an önce babasının malına ulaşmak istemiş, bu da onu öldürmeye sevketmiştir. Bu sebeple hayatı koruyacak unsuru geçerli hale getirmek gerekmiştir. Babaya gelince, onda evlâdını öldürmeye engel olacak şefkat ve sevgi vardır, onun için babaya kısas uygulanmaz. Hz. Peygamber'in (s.a.), “Evlâdından dolayı babaya kısas uygulanmaz”7“ sözünün mahiyeti de budur. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
(İmam şöyle dedi:} Baba evlâdını torunu için sever, çünkü o evlâdının çocuğu olmasını ister. Evlât ise babasını kendisi ve çıkarları için sever. Babada torun sevgisi olunca ona kısas uygulanmaz.
n sss NIR gul
Bakara 2:180
[Vasiyetin Konumu ve Nesh Edilip Edilmediği Meselesi]
Sizden birine ölüm geldiği ve servet bırakacak durumda bulunduğu takdirde anasına, babasına ve yakınlarına vasiyet etmek suretiyle münasip bir mal intikal ettirmesi sizin için gerekli kılınmıştır. Âlimler bu konuda farklı yorumlar yapmıştır: Denildi ki aziz ve celil olan Allah başka bir âyette miras paylarını açıkladığı için bu beyan neshedilmiştir?. Bazıları da neshedilmediğini belirtmiştir. Bu görüşte olanlar tarafından âyet hakkında iki yorum yapılmaktadır. Denildi ki vasiyet öngörülmüştür, çünkü insanlar İslâm'a yeni giriyorlardı, kişi müslüman olurken anne babası olmuyordu. Binaenaleyh vasiyet gerekli kılınmıştır ifadesi miras alamayacak olanlara dairdir. Bazıları ise vârislere vasiyet yapılabileceğini, dolayısıyla âyetin neshedilmediğini söylemiştir. Âyetteki vasiyet emri ise orada sayılan kişilerden vâris olamayacaklarla ilgilidir”. Ancak vasiyet ifade edilirken “kütibe” kelimesi kullanılmıştır ki bu, farziyeti gerektirir. Dost edinilmesi yasaklanan kişilere iyilikte bulunmanın farz kılınması da mümkün değildir, nitekim şöyle buyrulmaktadır: “Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin”” ve, “Allah'a ve âhiret gününe inanan bir toplumun... dostluk ettiğini göremezsin“, Bilindiği şekliyle farz olmayı gerekli görmek dostluk ilişkisini devam ettirmek ve sevgi beslemeyi zorunlu hale getirmek demektir. Halbuki bu yasaklanmıştır. Binaenaleyh âyetin bilinen şekliyle vâris olanlar hakkında indirildiği ancak daha sonra neshedildiği ortaya çıkmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bir kısım âlimler hayır, bu beyan hem vâris olabilecek hem de olamayacak kişileri kapsamaktadır. Çünkü âyette sizin için gerekli kılınmıştır buyrulmaktadır. Binaenaleyh bu tür bir vasiyette bulunmak onlara farz olmak üzere emredilmiştir.
Öte yandan vasiyet emrinin mensuh olduğunu savunanlar delil olarak şu âyete dayanmışlardır: “Allah size, çocuklarınız... hakkında miras vermenizi emreder”. Bu âyette her hak sahibinin hakkı belirtilerek vesâyet kavramıyla bir emir verilmiştir. Allah'ın emir verdiği kişinin kendisine farz kılınanı yerine getirmeme hakkı yoktur”. Ancak önceki beyanın bu beyanla neshedilmediğine dair iki şekilde delil getirilebilir: Birincisi, “Allah size... emreder” beyanı ilk beyandaki gibi bir “tavsiye” ihtiva etmektedir. Bu beyanda hak başkalarına verilmiş müstakil bir hak gibi düzenlenmiştir, çünkü burada mirasla birlikte belirtilip sonra mirasın ortadan kaldırıldığı bir vasiyet söz konusu değildir. Diğeri, Cenâb-ı Hak miras âyetinde “yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra”? buyurmuştur. Bu beyanda miras hükmünü vasiyet şartına bağlamış ve mirasa sahip olmayı vasiyetten sonra zikretmiştir. Böylece vasiyet hükmünün devam ettiği ortaya çıkmıştır”.
Nesih iddiasının isabetli olup olmadığı hususunda iki yorum daha yapılmıştır: Bazı âlimler, “Allah size çocuklarınız hakkında... emreder” beyanı mirastan pay almayan ve miras ehlinden olmayan kişiyle ilgili olduğunu söylemiştir. Böylesi için bilâhare miras hakkının doğması önceki hakkına engel teşkil etmez. Bazıları da bu beyanın zaten vâris statüsünde bulunanla ilgili olduğunu söylemiştir. Bu durumda sonra gelen beyan önceki hakkına engel teşkil eder.
Âlimlerin bir kısmı vasiyet beyanının şu âyetle neshedildiğini savunmaktadır: “Anne babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır (Yine anne babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır). Gerek azından, gerek çoğundan belli bir hisse ayrılmıştır”74, Allah'ın kendilerine mirastan belli bir hisse ayırmasına rağmen vârise vasiyet yapılabilseydi o takdirde ayrılan payın azı değil daima çoğu tahsis edilmiş olurdu. Şu halde kendilerine az veya çok payın ayrılmasıyla önce belirlenen vasiyet hükmü kaldırılmıştır.
Bize göre vasiyet hükmü bazı âlimlerin iddia ettikleri gibi bu âyetlerle mensuh olmamışsa Hz. Peygamber'in (s.a.) şu hadisiyle hükmü kaldırılmıştır: “Allah her hak sahibinin hakkını vermiştir, artık vârise vasiyet yoktur”. Resülullah bu hadisiyle, Allah'ın her hak sahibine gerekeni verdiğini ve vârislere yönelik vasiyetin kaldırıldığını açıklamış bulunmaktadır.
Diğer taraftan, “Yüce Allah her hak sahibinin hakkını vermiştir, artık vârise vasiyet yoktur” meâlinde rivayet edilen hadis hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, âyetin neshedilmesi câiz değildir, çünkü sünnet kitabı neshedemez demiş, diğerleri ise hayır, sünnet kitabı neshedebilir, ancak bu hadis haber-i vâhiddir, şeklinde kanaat belirtmiştir. Haber-i vâhidler sizin görüşünüze göre kendi statüsünde bir haberi bile neshedemezken âlemlerin Rabbi'nin kitabını nasıl neshetsin?
Sünnetin kitabı neshedemeyeceği biçimindeki birinci görüş hakkında daha önce açıklama yapılmıştı”. Onları bu görüşe sevkeden husus neshin konumunu bilmemeleridir, şayet bilselerdi inkâr etmezlerdi. Daha önce belirttiğimiz üzere nesih, bir hükme ait hükmün önceden belirlenen zamanda sona erdiğinin beyanındın ibarettir. Hadisin haber-i vâhid olduğunu söyleyenlere gelince, bu konuda isabetli tesbit şudur: Sözü edilen hadis rivayet açısından haber-i vâhiddir, kendisiyle amel edilmesinin bilinmesi açısından ise mütevâtirdir (fi'li tevâtür)”. Benimsediğimiz ilkeye göre amelle oluşan tevâtür kullanılacak en değerli haberdir. Çünkü asır asır bilinegelen ve âlimlerce mesned kabul edilen mütevâtirin en belirgin özelliği şöhret bulmasıdır. Bu tür bir rivayet çok açık olduğu ve gizlilik niteliği taşımadığı için âlimler onu rivayet etme ihtiyacını duymamıştır. Bundan dolayı, “Azı dişi bulunan her türlü yırtıcı hayvanı yasakladığı” şeklinde nakledilen hadisine dayanarak Resülullah'tan gelen başka bir haberi reddedebiliyoruz. Evet, azı dişli hayvan haberi rivayet açısından haber-i vâhiddir, ancak âlimlerin nesiller boyu bu hükümle amel etmesi ona dair bilginin ameli gerektirdiğini göstermektedir. Çünkü kitap ve sünnette başka şekilde yer aldığını bildikleri bir meselede ümmetin ittifak etmesi mümkün değildir. Aksi takdirde hep birlikte kitap veya sünneti dikkate almamış konumuna düşerlerdi. İşte üzerinde bulunduğumuz mesele de bunun gibidir. Vârise vasiyeti terketme konusunda âlimlerin yegâne delili, “Vârise vasiyet yapılmaz” hadisidir. Vasiyet hükmünü nesheden başka bir ilâhi beyan veya amel edilmesi gereken sünnet yoktur. Bu sebeple fiili tevâtür konumundaki hadisle vasiyetin neshedildiği sonucuna varmış olduk. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
746 o Taberi, Câmi'u'i-beyan, Il, 117; İbn Ebü Tefsiru'I-Kurüân, 1, 299; İbn Kesir, Tefsiru'lSemerkandi şöyle demektedir: “Denildi ki âyet neshedilmemiştir. Çünkü o, kâfir olduğu için miras alamayacak olanlara vasiyet edilmesini öngörerek inmiştir, zira sahâbiler İslâm'a yeni girmiş insanlardı. Kişi müslüman olurken anne babası ve yakınları müslüman olmuyordu. İslâm dini ise miras ilişkisini kaldırmıştır. Bundan dolayı akrabalık hakkına riayet etmek için vasiyet farz olmamak üzere meşru kılınmıştır. Âyetteki “kütibe” ifadesinden farz oluş değil, gerçek mânasıyla yazmak veya hükmetmek kastedilmiştir. Bu izaha göre âyetin hükmü mensüh olmayıp belirtilen kişilere vasiyet câizdir” (Şerhu’t-Te’vîlât, “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. Sizden onları dost edinenler zâlimlerin ta kendileridir”. “Allah'a ve âhiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Resülü'ne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin” Semerkandi şöyle demektedir: “Denildi ki âyet müslümanlar arasında anne baba ve akrabalara vasiyetle ilgili olarak inmiştir. İslâm'ın ilk dönemlerinde bu kişilere vasiyette bulunmak farzdı. Bu konuda takdir yetkisi vasiyette bulunana aitti. Sonra söz konusu âyetin hükmü şu âyetle kaldırılmıştır: 'Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe kadının payının iki misli miras vermenizi emreder? Bu beyanda vesâyet kavramı kullanılarak her hak sahibinin hakkı tek tek açıklanmıştır. Önceki vasiyetteki takdir vasiyette bulunana bırakılmıştı. Allah miras miktarını açıklayınca vasiyette bulunan artık bunu artırma veya eksiltme hakkını kaybetmiştir. Bu iki emri uzlaştırmak mümkün olmayınca ilk emrin ikincisiyle kaldırıldığı kabul edilir”. Semerkandi şöyle demektedir: “Burada nesih olmadığının birinci delili şudur: İlk âyette yüce Allah vasiyette bulunacak kimseye anne baba ve akrabalara vasiyet etmesi farz kılmıştır. İkinci âyette ise müsinin vasiyetine engel olmadan ve onu yasaklamadan mürislere emir vermesi söz konusudur. İmkân nisbetinde bu iki beyanın uzlaştırılması gerekir ki kitapla sâbit olan bir hüküm zaruret olmadan ortadan kalkmasın. Çünkü Allah'ın nefyederek veya yasaklayarak neshine dair herhangi bir açık ifade kullanmadığı yerde bir hükmün neshine ancak çelişkinin kaçınılmaz olması halinde karar verilir. Burada iki vasiyet veya iki emir arasında malın tamamında bir uzlaşma mümkün değilse de birinci âyeti malın üçte biriyle, diğerini de vâris olmayanlara vasiyette olduğu gibi geri kalanıyla ilgili düşünülürse bir uzlaşma meydana gelir. Bu durumda izah ettiğimiz gibi akrabalar arasında miras meşru kılınmakla birlikte âyette belirtilenlere yönelik vasiyetin meşruluğu da devam eder. İkinci delil de şudur ki Allah Teâlâ “yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra' buyurmuştur. Bu beyanda yabancılarla akrabalar arasında bir ayırım yapmadan miras vasiyetten sonraya bırakılmıştır. Bu da âyetleri uzlaştırarak anlamanın mümkün olduğunu ve neshe gerek kalmadığını gösterir”.
Bakara 2:181
Vasiyeti işittikten ve kabullendikten sonra değiştirmeye kalkışanlar. Bu beyan hakkında iki yorum yapılmıştır: Anne baba için yapılması farz olan bu vasiyete inanmayıp, “Birinize ölüm geldiği zaman... vasiyet etmek size farz kılındı” beyanına rağmen vasiyeti şahsi arzusuna göre yapan kimsenin günahı kendi boynunadır. Şu mâna da mümkündür: Vasiyet edenden işittikten sonra onu değiştirenin günahı kendi boynunadır.
Bu âyet ayrıca iki şekilde yorumlanabilir: Vasiyet edenin ölümünden sonra vasiyetin değiştirilmesi kastedilmiş olabileceği gibi, vasiyet sırasında orada bulunan şahitlerin onu değiştirmesi de kastedilmiş olabilir”.
Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve bilendir. Yani vasiyet edenin sözünü É ve vasiyetini işitir, onun yaptığı haksızlığı ve zulmü bilir. Yahut onun değiştirmesini bilir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
22 6 yiz ga İZE yeğ ka
Bakara 2:182
Vasiyet edenin haksızlığa düşmesi veya günaha girmesinden endişe edip de vârislerin arasını bulan kimseye yüklenecek bir vebal yoktur. Bu konuda iki görüş ileri sürülmüştür. Endişe eden, yani vasiyet edenin terekenin üçte birinden fazlasını vasiyetine katması suretiyle vârislere haksızlık edeceğini bilen kimsenin, vasiyet sahibinin hayatında onu değiştirip üçte bire indirmesinin herhangi bir vebali yoktur. Bir de şu söz konusudur: Vasiyet sahibinin ölümünden sonra onun yanlışlık ve haksızlığa saptığını öğrenen kimsenin, vasiyeti değiştirip câiz ve sahih şekle dönüştürmesinde hiçbir günahı yoktur. Aslında vasilere düşen görev dini açıdan doğru olanla amel etmektir, vasiyet edenin dini sınırları aşacak şekilde belirlemeler yapsa da durum değişmez.
(İmam rahimehullah şöyle dedi:) Âyette yer alan “havf” korku veya endişe kavramını ilim anlamına almak daha isabetlidir. Çünkü burada söz konusu edilen şey vasiyetin değiştirilmesidir. Aslında vasiyetin değiştirilmesi Kur'ân-ı Kerim'de yasaklanmış”, ancak haksızlığın oluşması halinde buna müsaade edilmiştir. Vasiyette haksızlığın bulunduğunun bilinmemesi durumunda tasarrufta bulunmak haklı sebep olmaksızın onu değiştirmek anlamına gelir. Bazı durumlarda havf kavramına -kuvvetli tahminin o yönde olması halindeilim konumu biçmek mümkündür, tıpkı zor kullanılması halinde küfür gerektiren ifadelerin kullanılmasına izin verildiği gibi. Böyle bir olguda kullanılan zorlamanın gerçekleşmesine dair oluşan kanaat ilim yerine geçmektedir.
Vârislerin arasını bulan kimse, yani vasiyet edenin ölümünden sonra vârislerin arasını bulup da terekenin üçte birinden fazlasını payları oranında aralarında bölüştüren kimse.
Şüphe yok ki Allah bağışlayan ve esirgeyendir. Yani vasinin durumu değiştirip hakkaniyete çevirmesi halinde vasiyet sahibinin yaptığı haklılık ve zulmü bağışlayandır. Yahut da vasiyet sahibinin haksızlığa meyline vasiyet esnasında engel olan kimseyi bağışlayandır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Vârislere vasiyet etme meselesinin çözümünde hareket noktası şudur ki vasiyet ve miras konularına müslümanların ihtiyaç duyduğu ilk zamanlarda miras âyetleri henüz nâzil olmamıştı. Bu açıdan başlangıçta bugün miras dediğimiz şeyin vasiyet yoluyla intikal ettirilmiş olması mümkündür. Bu konuya ışık tutan rivayetlerden biri Uhud Savaşı'nda şehid edilen Sa'd b. Rebi'in iki kızı hakkında Resülullah'tan nakledilen beyandır. Sözü edilen kızların amcası kardeşinin mirasına sahip çıkmış, bunun üzerine kızların annesi Resül-i Ekreme başvurarak meselenin çözümünü sormuştu. Hz. Peygamber başlangıçta, “Bu hususta herhangi bir şey nâzil olmamıştır” demiş, bir müddet sonra ise ilgilileri çağırarak yeni gelen miras âyetinin beyanına göre”! Sa'd'ın terekesinden haklarını vermiştir. Benzer şekilde vefat eden kocaların terekesinden vasiyet statüsünde olmak üzere hanımlara bir yıllık nafaka verilmekteydi?2. İlk dönemlerde vasiyet yoluyla yapılan uygulamayla bağlantılı olarak Allah'ın miras taksimi emri gelmiş, “Allah size şunları şunları vasiyet çerçevesinde emreder” buyurmuş”? ve dolayısıyla ölünün ardından yapılması gereken mal taksimini beyan etmiştir. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:
Bir önceki âyete bakınız.
“Allah Teâlâ her hak sahibine kendi payını vermiştir, artık bundan böyle mirasçıya vasiyet etmek yoktur”, Mirasçılar için vasiyet etme meselesini açıklayan hususlardan biri de şudur ki bilindiği üzere başlangıçta mirasçı için yapılan vasiyet belli sisteme bağlı bir veraset konumunda bulunmuyordu, çünkü sözü edilen sistem daha sonra oluşmuştur. Bu realite karşısında vasiyet edilene verilen mal vârislere ait olan paylardan birini teşkil eder. Aslında kişinin sözü edilen çerçevede ne herhangi biri ne de vârisleri için de vasiyet etmesi câiz değildir. Şimdiye kadar anlatılan hususlar ilk dönemlerde vâris için yapılan vasiyetin miras hukukunun henüz açıklanmadığı zamana tesadüf ettiğini gösterir. Bu sebeple de birinin lehine yapılan vasiyet gerçekte bir başkasına ait payın buna verilmesi konumunda bulunmuyordu. Bu açıdan da meşru sayılıyordu. Bu husus bilâhare sünnetin beyanıyla ortadan kaldırılmıştır, zira sözü edilen meselenin beyanı Kur'ân'ın zâhirinde bulunmamakta, ondan dolaylı çıkarım ve nesih yoluyla elde edilebilmektedir. Bu yolla varılan sonuç sünnetle varılan sonuçtan daha cılız kalmaktadır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Şunu belirtmek gerekir ki bize göre tevatür, âlim ve imam zümrelerinden aksi bir fikir ve yadırgama olmaksızın bir şeyle amel edilmek suretiyle fiilen oluşur. İşte tartışmakta olduğumuz konuda da fiili tevatür oluşmuş, sonraları farklı bir görüş söz konusu olmaksızın imamların fetvası da buna eklenmiştir. Şunu da ilâve etmek gerekir ki Allah Teâlâ miras âyetlerinde, “Kimse zarara uğramaksızın; bunlar Allah'tan size bir vasiyettir””? buyurmuştur. Vârislere vasiyette bulunmak başkalarını zarara uğratmaktan başka Cenâb-ı Hakk'ın yaptığı paylaştırmanın aksine olmak üzere şahsi görüşü işler hale getirmektir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
HES 1 İİ Zeo
Bakara 2:183
Ey iman edenler! Oruç size farz kılındı. Buradan itibaren yer alan âyetlerde orucun farz oluşu kütibe yazılmıştır beyanıyla sâbit olmuştur. Söz konusu farz oluşu, mâzeret halinde oruca bedel bir işlemin yapılması ve tutulmayan günlerin kaza edilmesinin buyurulması da desteklemektedir, bu sonuncu işlem ve emir farz seviyesine ulaşmayan bir nafile konumunda bulunmamaktadır. Bir de aziz ve celil olan Allah, “Hasta veya yolcu olan kimse tutamadığı günler sayısınca başka günlerde kaza eder. Allah sizin için zorluk değil, kolaylık ister” buyurmak suretiyle bize olan lütuf ve nimetini hatırlatmaktadır. Bu âyette söz konusu edilen kolaylık “mâzeret halinde oruç tutmamanıza izin vermeyi murad eder” mânasına gelmektedir. Oruca başlamak ilke olarak farz olmasaydı mâzerete binaen tutmamaya izin verilmesinin bir anlamı kalmazdı, hem de tutulmayan günler sayısınca kaza edilmesinin şart kılınmasıyla, ilgili âyetlerde oruca böyle bir konumun verilmesi ve yerine getirilmeyen bir hususun temel statüsünün korunması kaza edilmesinde bir eksikliğin doğmaması esasına bağlıdır, ümmetin icmâı da aynı şekildedir.
Aziz ve celil olan Allah oruç tutmanın bu ümmete özgü olmadığını beyan etmiştir. Muhammed ümmeti Allah'ın kendilerine verdiği özellikler sebebiyle Allah'ın affetme ve kusurlarını cezalandırmaktan vazgeçme lütfunu kullandığı ümmetlerin en önde gelenidir. Çünkü Allah onları bütün insanlığın yararlanması için dünya sahnesine gönderilmiş en hayırlı ümmet kılmış”, din alanında kendilerine zor gelecek hükümlerin konulmadığını haber vermis”, lütuf ve keremi sayesinde kendilerine yapılması zor ibadetler yüklememiş ve onları bütün insanlık için hakikatin şahitleri konumunda tutmuştur”. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Oruç sizden önceki ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Bu ilâhi beyanda yer alan kemâ (gibi) edatı iki şekilde yorumlanabilir: Önceki ümmetlere farz kılınan sayı kadar; yahut da öncekilere farz kılınanın tıpatıp aynı değil konum bakımından benzer olarak farz kılınmıştır. Bu sebeple kemâ edatındaki kâf harfinin zâid mi yoksa belli bir mânaya işaret edecek gerçek konumda mı olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür.
Âyet-i kerimede söz konusu edilen orucun mahiyeti hakkında farklı görüşler belirtilmiştir. Ashâb-ı kirâmdan (Allah'ın rızâsı hepsinin üzerine olsun) bir grup bu orucu aşure günü ile kameri ayların 13, 14, 15. günlerine özgü kılmış, sonraları bunun ramazan orucuyla neshedildiğini kabul etmiştir. “Ramazan ayının orucu mevcut olan diğer bütün oruçları neshetmiştir”7? meâlinde merfü bir hadis rivayet edilmiştir. Diğer bir ashap grubundan ise aşure orucu hakkında şöyle bir nakil yapılmıştır: “Ramazan orucuna dair âyet gelinceye kadar aşure orucunu tutuyorduk, bundan sonra ise Resülullah (s.a.) sözü edilen orucu ne emretmiş ne de yasaklamıştır.
Bu meselede aslolan şudur ki ilk dönem orucu benimsenip yerine getiriliyordu. Kur'ânda yer alan oruç âyetlerinin ilki bununla ilgili ve farz konumunda idi ise bu, ramazan orucu ile değiştirilmiş, böylece farz oluşu ortadan kalkmış oldu. Şu da var ki kişi sözü edilen farzın uhdesinden başka bir oruç ile (fidye, bedel) geldiği takdirde artık farz olma niteliği ortadan kalkar ve sadece fazilet statüsü kalır. Zaten oruç konusundaki nesih bizzat orucun kendisi açısından vuku bulmuş değildir, çünkü bu tür bir nesih yine oruçla değil başka çeşit bir ibadetle gerçekleşir. Böylece ilk dönem orucunun farz oluşu ortadan kaldırılmış, nafile ve sevap çerçevesinde kalmıştır. Artık oruç hakkında nesih işleminin yürüdüğü ve bunun sonucunda ilk dönem orucunun ramazan orucu konumunda bulunmadığı apaçık ortaya çıkmıştır; nitekim “sizden hasta olan””! diye başlayan âyet-i kerime bunu ispat etmektedir. Zira ilk dönem orucu bu âyette söz konusu edilen ramazan orucu statüsünde bulunmamaktadır. Kur'ânda oruçla ilgili olarak yer alan âyetlerin hepsi aynı oruç hakkında olsaydı bu hususun bir yerde zikredilmesi tekrarına ihtiyaç hissettirmezdi. Şu halde âyetlerin oruç konusundaki nesih olayını dile getirdiği kanıtlanmış bulunmakişlemine izin verilmesi, kolaylık gösterilmek suretiyle ilâhi lütfun dile getirilmesi yahut da oruç günlerinin sayısının tesbit edilmesi hikmetine bağlı olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Durum nasıl olursa olsun, aslında bu meselenin mahiyetine vâkıf olma ihtiyacımız yoktur. Çünkü biz oruç ibadetinin nasıl başladığıyla değil, son şeklini alan farz oluşuyla yükümlü tutulduk. Bu da hakkında kuşku bulunmayan ramazan orucudur.
Övgüsü yüce olan Allah oruç tutma konusunda “ey iman edenler” buyurmak suretiyle müminleri muhatap tutmuştur. Onun bu hitabı hakkında iki izah yönü bulunmaktadır. Birincisi Cenâb-ı Hak müminlere hitap etmiştir. Bu ilâhi hitaba konu teşkil edenler iman kavramının kendilerini kapsadığını anlamıştır. Zira mümin diye bilinen hiçbir kimseden, iman niteliğine lâyık olmasını sağlayacak ameli yerine getirmediğinden bu âyetin içerdiği hükmün dışında kaldığını zannettiği şeklinde bir nakil zikredilmemiştir. Dinin diğer ibadet fiilleri de aynı konumdadır?”. Bilinmesi gereken açık hususlardan biri de şudur ki iman Allah'a yakınlık ifade eden bütün görevlerin toplamıyla oluşan bir şey değildir, aksine iman olayını gerçekleştirmek Allah'a yakınlık fiillerini bu konuma getirmektedir. Oruç âyetinde, “Ey inşallah müminiz diyenler!” buyrulmadığına göre böyle bir ifadenin kullanılmamasının gereği ayrıca bunun insanların akidesini bozmak için şeytandan gelen bir telkin olduğu ortaya çıkmıştır; nitekim iman dışındaki bağlayıcı akidlerde “inşallah” ifadesini kullanması kişinin bütün akidlerini iptal etmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İkincisi Allah Teâlâ ibadetleri müminlere has kılmış ve başkalarının bu fillerle yükümlü kılınmadığını beyan etmiştir. Onlar için gerekli olan şey inanmak olup itikadla var olabilecek fiiller değildir. Aslında itikad ibadet fiillerinin gerçekleşebilmesi için gerekli olan bir vasıta değildir, yani iman diğer bazı fiillerin, sayesinde gerekli hale gelmesi için bir ön vasıta ve sebep durumunda bulunmamaktadır. Aksine, kendisi var olduğu için diğer fiiller gerekli hale gelmektedir”.
Görmez misin ki iman, dünyada da âhirette de kendisini taşıyanlardan hiçbir şekilde ayrılmaz, halbuki diğer ibadetlerin sahiplerinden ayrı kalması söz konusudur. Şu halde iman etmeye yönelik ilâhi emrin harici bir sebepten değil kendi özünden ötürü olduğu ve iman olmaksızın diğer kulluk vasıtalarının vücut bulamayacağı ortaya çıkmış oldu. Şu da kanıtlanmış oldu ki kişinin, sayesinde ibadet fiillerini yerine getirmeye ehil olabilmesi için gerekli olan temel unsur imandan ibarettir. Bu sebeple de sözü edilen unsur olmaksızın herhangi bir ibadetin emredilmesi imkân dahiline girmemektedir.
[İbadet Yükümlülüğü Olan Kişiler ve Oruca Dair Hükümler]
İman olmaksızın ibadetlerle yükümlü tutulmayı imkânsız kılan iki husus daha vardır. Birincisi akıldır. Kulluk bilincini taşımayan ve risâlet (peygamberlik) müessesesini benimsemeyen birinin ibadette bulunmak ve resüle uymakla mükellef tutulması mantık dışı bir şey olduğu açıktır. Adam pekâlâ, “Birincinin gerekliliğini bize kabul ettirin ki ikincisi de gündeme gelmiş olsun!” diyebilir. Bu, âlimlerin, peygamberlerin gönderilişinin hak olduğu konusunu Allah'ı ve dolayısıyla peygamber gönderecek varlığı inkâr eden kimselerle tartışmanın muhal olduğunu söylemelerine benzemektedir. Evet, iman-ibadet ilişkisi de bu konumda bir meseledir. Aksine Allah'a yakınlık konumundaki her davranış ancak imanın bulunması halinde gereklilik kazanır, çünkü onsuz yerine getirilemez. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İkincisi, ibadetlerin ifa ediliş vaktinden sonra müslüman olan kimsenin bu ibadetleri kaza etmesinin gerekmediğine hükmetmektir.
Bu ikinci şıkkın da göz önünde bulundurulması gereken iki yönü vardır. Birincisi, böyleleri şu anda sahip bulunup kazayı gerektiren bir durumları bulunmadığından geçmiş ibadetleri kaza etme emrine muhatap değillerdir, benzer şekilde yerine getirme emrine de muhatap değillerdir, zaten İslâm'da bir ibadeti kaza etme gereği yapılmasının lüzumlu oluşuna bağlıdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
213 İkincisi, müslüman olduktan sonra geçmiş ibadetleri kaza etmek gerekli olmadığı gibi küfür halinde iken yapılması da söz konusu değildir. Aksini iddia etmek, Allah'ın, yerine getirilmesinin imkânını mükellefe vermediği bir şeyle kişiyi yükümlü kılmaktır. Oysaki aziz ve celil olan Allah mükellef tutmanın bu türünden şu beyanıyla zâtını tenzih etmiştir: “Allah kimseyi gücünün yettiğinden fazlasıyla yükümlü tutmaz”75. Bir de Cenâb-ı Hak, “Küfür ve inkâr yolunu tutanı az bir süre faydalandırır, sonra cehennem azabına sevkederim”” meâlindeki âyetiyle kâfire tanınan dünyadan faydalanma imkânının orada ibadet etmesi için olmadığını beyan etmiştir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Yukarıda zikrettiğimiz âyetle bütün müminlerin oruç tutma hitabına dahil olduğu kanıtlanmış oldu, çünkü Cenâb-ı Hak mâzereti bulunan kimsenin sonradan kaza etmek şartıyla oruç tutmamasına izin verildiğini beyan etmiştir. Oruç tutmamakta mâzereti bulunan kişi daha sonra kaza etme vecibesine yönelik hitaptan hariç tutulmadığına göre mâzereti olmayanın oruçla mükellef tutmamasına cevaz verilemeyeceği kendiliğinden ortaya çıkmış oldu.
Aynı çizgi üzerinde seyreden şu olay da ayrı bir delil teşkil eder: Resül-i Ekrem (s.a.), ramazanın gündüz vaktinde eşiyle cinsel ilişkide bulunan sahâbinin mali durumunu soruşturduktan sonra kendisine kefâret gerektiğini beyan etmiş ve hasta veya yolcu olmadığını tesbit etmekten başka herhangi bir halini araştırmamıştır7”. Hz. Peygamber'in bu hükmünde orucun farz olmasının pekiştirilmesinden başka kefâretin gerektiği hususu vardır, çünkü bahis konusu kişi müsaade edilme ihtimali bulunmayan bir durumda orucunu kesmiştir, halbuki sözü edilen fiilin ramazan gecelerinde olması mümkündü. Bu tür davranışta bulunanların kefâretle emredilmelerinin sebebi, cinsel ilişkiyi uykudan fedakârlık edip nefislerine fırsat tanıma imkânına sahip bulunmalarından değil, oruç farizasının (hasta ve yolcu olmayan) bütün müminleri kapsamasından ötürüdür.
Aziz ve celil olan Allah, “Sizden bu ayı (ramazan) idrak edenler onu oruçlu olarak geçirsin”! buyurmuştur. Burada geçen “sehr” kelimesi bütün aylar için kullanılan bir kelimedir. Eğer ondan maksat aşure ile kameri ayların orta günleri olsaydı oruç (aynı âyetin baş tarafında zikredilen) ramazan ayının dışına kayardı, çünkü diğer ayların gelişiyle ramazan ayının varlığı ortadan kalkar. Bir de bir çelişki ortaya çıkar, zira Allah, “O ayı (ramazanı) oruçlu olarak geçirsin” buyurmuştur. Buna göre kişinin ramazan orucunu kendi ayının dışında tutması ilke olarak imkânsız bir şeydir. Şu halde ilâhi beyanın yorumu “ramazan ayının zaman dilimlerinden herhangi birine yetişen kimse onu oruçlu olarak geçirsin” şekline bürünmüş olur. Bu zaman içinde delirme hastalığına yakalanan kimse bile ilâhi hitabın kapsamına girmiş olur. Burada söz konusu edilen şekil orucun farz kılınmasının gerçekleşmesinden sonra da oluşabilir. Şöyle ki kişi oruç gecesini aklı yerinde iken idrak edip tutmaya niyet etse orucun farz olması gerçekleşir ve o, ilâhi hitaba dâhil olur. Böylesine diğer gecelerde delirme mâzereti gelince, bu, orucun farz olmasına değil, niyet etmeye engel teşkil eden bir mâzerettir; binaenaleyh hastalıktan kurtulunca tutamadığı oruçları kaza eder. Çünkü o, yukarıda naklettiğimiz âyetin hükmüne ve anlattığımız biçimde farzı yerine getirmeye ehil biridir, ne var ki niyet etme konumundan yoksun kaldığından orucu fiilen tutamamıştır. Durumu tasvir edilen bu kişi hastalık, yolculuk ve hayız gibi mâzereti sebebiyle oruç tutamayan kimseye benzer; ancak oruç emrini içeren âyetin kendisini de kapsadığını bilmektedir. Böylesinin oruçlarını kaza etmesi gerekir”? Bu bakış açısından hareketle çocuk ile kâfirin bahis konusu âyetin hükmüne girmediklerini ve farz olan orucu kaza etmelerine hiçbir şekilde ihtimal bulunmadığını söylemeliyiz. Bu orucun ramazan dışında kaza edilmesi ona farz olma konumu kazandırmaz, bu açıdan da kazası gerekmez. İmam Muhammed'den (r.a.) rivayet edildiğine göre ramazanı aklı yerinde olmayarak idrak edip de ay içinde zihin sağlığı düzelen kimse -yukarıda benim de değindiğim üzere- geçen günleri kaza etmez. Ebü Hanifeden de (r.a.) (çocuk hakkında) nakledildiğine göre ramazanın başında ergenlik çağında bulunan kimse tutmadığı günleri kaza eder, daha önce temas ettiğim gibi böylesinin orucu niyet etmediği için câiz olmamıştır. Çocuk veya kâfir bizâtihi mükellef değildir. Buna mukabil şahsen niyet etmediği için orucunu kaçıran kimse farz olma hükmüne dahil olup kaza etmesi gerekir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Ramazan ayının tamamını cinnet halinde geçiren kimse oruçlarını kaza etmez, çünkü ramazanı sağlıklı olarak idrak etme şartına rağmen söz konusu kişi onu bu çerçevede idrak edememiştir. Oruç tutmaya yönelik ilâhi hitabın ilk bakışta görünen anlamı kaza edilmesini gerektirir gibi olsa da, burada, biraz önce kaydedilen başka, kaza hükmünün düşürülmesine imkân sağlayan bir delil daha vardır, oda müzmin hastalığa müptelâ olan ve sürekli yolcu durumunda bulunan kimselerle mukayese edilmesidir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Umulur ki bu yolla sakınırsınız, yani nefsinizi arzu ettiği gıdalardan uzak tutmak suretiyle çeşitli maddi lezzetlerden sakınırsınız, yahut dünyada fiillerinizle Allah'a muhalefet etmekten ve dolayısıyla âhiretteki azabından korunmuş olursunuz. Şüphe yok ki şanı yüce olan Allah ibadetleri, sürekli yerine getirenler için kendisine âsi olmaktan ve beşeri arzularda O'na muhalefet etmekten kaçınma eylemini destekleyici konumda kılmış ve bu husus için şöyle buyurmuştur: “Sabır, namaz ve dua ile Allah'tan yardım isteyin”, “Şüphe yok ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar”. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Gerçek şudur ki ibadetler, onları yapanlara, iradesini her durumda yürüten yüce varlığın huzuruna çıkacakları zamandaki dehşet verici hallerini hatırlatır, ayrıca âhiret hayatı için kendilerine vaad edilen mutluluğun nazlaKendisinin dışındaki her lezzetin yok olacağı, kul ile ebedi hayatın mutluluğu arasına girebilecek her türlü beşeri arzunun söneceği bir zevk. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Umulur ki bu yolla sakınırsınız, yemekten, içmekten ve cinsel ilişkiden. Diğer bir yoruma göre mâsiyetlerden. Çünkü nefis acıktığında diğer arzu ve heveslerinin hepsinden doymuş olur. Yemekten doyduğunda ise diğer arzu ve istekleri tatmin etmenin derdine düşer. Umulur ki sakınırsınız beyanı, bir de Allah'ın azap ve cezalandırmasından korunursunuz, anlamına gelebilir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
78 “Allah yolunda elinizden gelen gayreti sarfedin. O sizi seçkin bir ümmet yapmış ve din alanında size zor gelecek bir yük yüklememiştir”. “Böylece sizi (ey Muhammed ümmeti!) orta yolu izleyen ölçülü ve dengeli bir toplum yaptık; tâ ki insanlar içinde hakikatin şahitleri ve canlı örnekleri olasınız”. tadır. Muâz b. Cebel'in, “Oruç üç çeşit değişikliğe uğratılmıştır” dediği ve sözünü nesih işleminin yürüdüğü şeklinde sürdürdüğü rivayet edilmektedir”. Bununla birlikte ilk oruç âyeti ile ramazan orucunun kastedilmesi de ihtimal dahilindedir. O takdirde sonraki âyetlerin aynı şeyi tekrar etmesi, fidye verme 79 İbn Abbas, Muâz b. Cebel, İbn Mes'üd, Atâ, Katâde ve Dahhâk b. Müzâhim'den rivayet edildiğine göre şöyle demişlerdir: Oruç İslâm'ın ilk dönemlerinde önceki ümmetlerde olduğu gibi her aydan üç gün şeklinde idi. Dahhâk ise sözü edilen orucun Hz. Nuh'tan itibaren sürüp geldiğini ve ramazan ayı orucuyla neshedildiğini bu rivayete eklemektedir (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyan, 414; İbn Kesir, Tefsir, 1, 313; Süyüti, ed-Durru'l-mensür, 1, 177; ayrıca bk. Cessâs, Ahkâmu'l-Kurün, I, 174). 7? Ebü Dâvüd, “Salât”, 28; Hâkim, el-Mustedrek, 274; Taberi, Câmi'u'l-beyan, III, 414; Semerkandi şöyle demektedir: “Allah Teâlâ iman niteliğini taşıyan herkese oruç tutmalarının gerektiği şeklinde hitap edince, Allah'ın birliğini tasdik ve ikrar eden herkes bu hitabın çerçevesine girmiştir, bunların içinde kebire işleyen ile işlemeyen arasında herhangi bir fark yoktur. Bütün insanlar iman niteliğini taşıyan herkesin bu hitaba dahil olduğunu anlamıştır. Büyük günah işlemesi sebebiyle bu hitabın dışında kaldığını zanneden herhangi birinin mevcut olduğu da haber verilmemiştir. Aksine müminler âyetin ifade ettiği hükmün kebire işlemiş olsun olmasın herkes için geçerli olduğu noktasında ittifak etmişlerdir. Müminlere farz olan diğer ibadetler hususunda da durum aynıdır” (Şerhu't-Te'vilât, vr. 74 Şârih Alâeddin es-Semerkandi (Allah rahmetini üzerinden eksik etmesin) şöyle demektedir: “İman olmaksızın ibadetlerin gerçekleşmesi söz konusu değildir. Burada şöyle bir fikrin ileri sürülmesi mümkündür: Kâfirler iman etmek şartıyla ibadetleri yerine getirmekle yükümlüdür. Ancak bu görüş kabule şayan değildir, çünkü bu tarz bir düşüncede, imanı, ibadetlerin gerekli hale gelmesi için sebep konumunda tutma esası bulunmaktadır. Dolayısıyla iman namazın gerekli olması için şart olan hadesten tahâret durumunda olur ve onu başka şeye bağlı hale getirme şekli doğar. Halbuki iman her şeyin aslı olup o bulunmaksızın diğer kulluk vasıtaları gerçekleşmez; aksine ibadetler ancak iman sayesinde Allah'a yakınlık ve itaat niteliği kazanır. Bundan dolayıdır ki ibadetler imana bağlı davranışlar (tevabi') diye nitelendirilmiştir. Bu sebepledir ki -diğer kulluk vesilelerinin aksineiman dünyada da âhirette de hiçbir şekilde sahiplerinden ayrılmaz. Bu bağlamda iman başkası sayesinde değil kendinden ötürü bir ibadettir, diğer iyiliklerse ancak iman sayesinde var olabilmektedir. Bu düşünce tarzına göre imanı diğer ibadetlerin gerekli olması için ön şart konumunda tutmak abdestin gerekli olması için namazın farz oluşunu öne geçirmeye benzer. Bu durumda imanı başka şeylere tâbi olanlar grubu içinde mütalaa etme sonucu doğar ki bu, şeriatın belirlediği konumu ters yüz etmekten başka bir şey değildir” 77 Mâlik, el-Muvatta', “Sıyâm” 28-29; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 140; Buhâri, “Savm” Semerkandi şöyle demektedir: “Bu bakış açısına göre ramazanın ilk gecesinde aklı yerinde olup sonra cinnet getirip ardından afiyet kazanan yahut da ayın başında afiyette olup diбeг günlerinde cinnete mâruz kalan kimse, bize göre tutmadığı günleri kaza eder, aбѓye göre ise kaza etmez. Bizim delilimiz şudur ki böylesi aklı yerinde iken ramazan ayının bir dilimini idrak ettiğinden ilâhi hitaba dahil olup âyetin getirdiği hükmün mükellefidir ki bu da oruç delillerinin geçerliliğidir. Çünkü bu kişi ramazan ayının başlangıcında aklı yerinde olup ilk gecede oruca niyet etmiş, fakat günün devam eden zamanı içinde cinnete mâruz kalmıştır; söz konusu kimsenin o günkü orucu yerini bulmuştur. Sonraki günlerde ise cinnet mâzereti oruç tutmaya aday olmayı değil niyet etmesini engellemiştir. O artık hastalık, yolculuk veya hayız mâzeretine binaen oruç tutamayan biri gibi olmuştur” rını hissettirir. Bunlar etkileyici iki önemli faktördür. Birincisi, huzur-i ilâhide duruşu ve kahhâr olan Cenâb-ı Hakk'ın bütün sırlarına vâkıf oluşu bilincinin sağlayacağı “kötülükten sakınma” faktörü, ikincisi de ebedi hayat için vaad edilen zevkten yana kalbi hissiyatının ilham edeceği “iyilik yapma” faktörü:
Bakara 2:184
184. aen sayılı e ibarettir. e hasta olan yahut yolculuğa çıkan kimse tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza eder. Oruç tutmaya gücü yetenlere (yetmeyenlere) bir yoksulu doyuracak kadar fidye vermek gerekir. Bununla birlikte gönül rızasıyla daha fazlasını yapan kimseye daha çok mükâfat vardır. Şundan emin olun ki oruç tutmanız -kulluk bilincini koruduğunuz takdirde- sizin iciп daha hayırlıdır”
Oruç sayılı günlerden ibarettir. Bu meâldeki ilâhi beyanda, önceki âyetin ramazan ayından başka bir oruç hakkında olduğunun ispatı vardır, çünkü ramazan orucu belli günlerle değil, ramazan ve şevval aylarının hilâlleri ile tesbit edilir. Ne var ki Cenâb-ı Hak, ihtiyaçları olmasa da bu gibi şeyleri günlerle sayıp belirleme şeklinde insanlar arasındaki yaygın geleneğe vâkıf olduğundan oruç sayılı günlerden ibarettir demiş olabilir. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden, “Ramazan ayı şu kadar, şu kadar ve şu kadardır” dediği, bu sırada iki eliyle işarette bulunup son defasında parmaklarından birini büktüğü rivayet edilmiştir”. Ayrıca birden fazla sahâbiden, “Resülullah döneminde otuzdan çok yirmi dokuz gün oruç tutuyorduk” dedikleri nakledilmiştir”. Bu haberler karşısında, Allah Teâlâ'nın, oruç sayılı günlerden ibarettir, buyurarak, “İnsanlar bu günleri sayı ile belirler” gibi bir muhtevayı kastetmesi imkân dahilindedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
İçinizden hasta olan yahut yolculuğa çıkan kimse tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza eder. Allah Teâlâ âyetin bu kısmında mâzeretlerin bulunması halinde oruç tutulmamasından söz etmemiştir; O, diğer günlere ertelenmeye sebep teşkil eden hastalık ve yolculuk orucunun türüne (aşure mi ramazan orucu mu) işaret etmediği gibi diğer günlerin mahiyeti hakkında da bilgi vermemiştir. Benzer şekilde bazı hükümleri hakkında mâlümat zikrettiği orucun başlangıç vaktini bildirirken de orucun türüne işaret etmemiş, sadece, “İçinizden o ayı idrak eden kimse onu oruçla geçirsin” buyurmuştur. Şu kadar var ki mâzeret halinde oruç tutulmayacağı hem nakil hem de akıl yoluyla bilinmektedir. Nakil yolculuk ve hastalık halinde oruç tutulmasına izin veren nasların muhtevasıdır. Nitekim, “sayısınca diğer günlerde (kaza eder)” buyurulmuş olmasında önceki dönemde oruç tutulmadığı gerçeği dolaylı olarak mevcuttur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Akıl yoluyla ispata gelince, Allah Teâlâ hastalık ve yolculuk olgularını oruç tutmamaya izin verilmesinin sebepleri kılmıştır. Bu iki mâzeretin doğması, oluşmalarından önceki dini vecibenin artmasına sebep teşkil etmesi mâkul değildir. Şunu da hatırlatmak gerekir ki oruçla ilgili olarak devam eden bir sonraki âyette, “Allah sizin için kolaylık diler” buyurulması, hastalık ve yolculuk halinde oruç tuttuktan sonra bir de kaza edilmesi gerekseydi bu, dinde güçlük doğururdu, oysaki Allah Teâlâ din hususunda bizi zor bir mükellefiyet altında bırakmadığını beyan etmiştir”, Nitekim bazıları bu bakış açısından hareketle hasta ve yolcu olanlar bu dönemlerinde oruç tutmamışlarsa kaza etmeleri gerekli olur demişlerdir. Onlar bu kanaati benimserken Kur'ân'da oruç tutulmaması konusuna temas edilmemesinin yanında “sayısınca diğer günler'den söz edilmesini delil göstermişlerdir; bir bakıma ilâhi beyan bahis konusu iki mâzeret sahibinin oruç tutma oruç tutan mukim iken tutmayan gibidir” meâlindeki hadis de bunu desteklemektedir. Bilindiği üzere mukimken oruç tutmayanın oruçsuz geçen günleri kaza etmesi gerekir, hadisin zâhirine göre yolculuk esnasında tutanın da kaza etme mecburiyeti vardır.
Bize göre ise söz konusu âyette (oruç tutmadığını dile getiren) dolaylı bir ifade bulunmaktadır. Nitekim Kur'ân'da yasak zikredildikten sonra ruhsatlar @ söz konusu edilmiştir, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Allah size ölü hayvanı... haram kılmıştır. Bunlardan yemeye mecbur kalan kimse başkasının hakkına tecavüz etmemek ve haddi aşmamak şartıyla...9. Görüldüğü üzere burada adı geçen şeylerden yemenin mubah olduğu zikredilmemiştir. Aziz ve celil olan Allah şöyle de buyurmuştur: “Haccı da umreyi de Allah rızâsı için gereğince yerine getirin”. Cenâb-ı Hak bu beyanının devamında, “Eğer bunlardan alıkonursanız..” buyurmuş, bunun yanında ihramdan çıkışı zikretmemiştir. Ne var ki hac ve umre ibadetlerine özgü olan bu fiiller bulunmadığı takdirde sonuçları da gerçekleşmez, çünkü bir konuda mâzeretli durumuna düşmek farzın artmasına sebep teşkil etmez. Biraz önce zikredilen âyetin devamında, “Kurban, yerine varıp kesilinceye kadar başınızı tıraş etmeyin” buyurulmuş, ardından, “İçinizden hasta olan...” beyanıyla devam edilmiştir. Bu ifade başını tıraş etmeyi dile getirmektedir. Böylesine tıraşfiilinden sonra fidye ödemek gerekli hale gelir, bu, baştaki eziyetin ve hastalığın fidyeyi gerektirdiği mânasına gelmez. İşte oruç hakkında zikredilen husus da buna benzemektedir.
Tartışılmakta olan mesele hakkında hareket noktası şudur ki kimse ramazan ayının orucunu -bu ayı idrak edemediği takdirde- başka bir ayda tutmakla mükellef kılınamaz, halbuki söz konusu ettiğimiz meselenin mükellefi bununla yükümlü kılınmıştır. Şu halde bu yükümlülüğün ramazan ayının vaktine özürsüz olarak ulaşmış olmasından doğduğu ortaya çıkmaktadır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, “Tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza eder” buyurmuş ve beyanının devamında, “Bu, sayıyı tamamlamanız... içindir”” demiştir. Bunun sebebi sözü edilen kimseye yüklenen kaza etme görevinin ramazan ayına mâzeretsiz olarak yetişmiş olmasına dayandığının anlaşılabilmesidir. Buradaki uygulama abdestsizlik veya cünüplükten temizlenmeden yapılması mümkün olmayan ibadetler için bu temizliklerin yerine getirilmesi ve hacca dair ibadetler esnasında işlenen bazı hatalara gereken cezaların bilâhare de olsa icra edilmesi esasına bağlıdır. Ramazan ayının durumu da bunun gibidir. Bunun delili biraz önce zikrettiğimiz bakış açısıdır, bir de Resülullah (s.a.) ve ashabından sefer esnasında oruç tutanların ve tutmayanların bulunduğu yolundaki sahih rivayetlerdir”!. Şu halde yolculuk esnasında oruç tutmanın câiz olduğu kanıtlanmıştır. Şunu da belirtmek gerekir ki hastalık ile yolculuk olgularının kendileri oruç ibadetiyle çelişen şeyler değildir, çünkü bunların mevcudiyeti halinde oruç tutmak câizdir. Nitekim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isteyen kimse yolcu konumunda bulunduğu halde oruç tutmakla emredilmiştir, zira bu mükellefiyet Mescid-i Harâm civarında oturanlara yüklenmemiştir. İhramlıyken avlanan, ayrıca hasta olan veya başından rahatsızlığı bulunan kimselerin durumu da oruç tutmakla çelişmez. Bir de şu var ki ramazan ayı içinde tutulamayan oruçların sonra kaza edilmesi ilgili âyetin zâhiri hükmünden anlaşılmaktadır. Bundan da hastalık ve yolculuk esnasında oruç tutmanın câiz olduğu sonucu ortaya çıkar. Oruç sözü edilen durumlarda câiz olduğuna göre tutulmayıp ertelenmesi de câizdir, ancak tutmanın daha faziletli olduğu anlaşılmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Yolculuk sırasında oruç tutulmamasına dair nakledilen hadis ise” oruçlu olmanın ölüm endişesi verecek kadar yorduğu kimse hakkındadır. “Sefer halinde iken oruç tutmak ihmal edilmemesi gereken itaat türünden sayılmaz””? anlamındaki hadis de ayrı bir delil teşkil eder. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
79 Bir sonraki âyetin bir parçasıdır.
Âlimlerimizin ramazan ayı orucunu tutmamaya zorlanan kimse hakkında verdikleri fetva da bu esas üzerine oturur. Böylesi hasta veya yolcu ise oruç tutmamaktan çekinmesi doğru değildir, zira yolculuk esnasında iken ortaya çıkan zaruret durumunda oruç tutmanın menedildiğine dair hadis vardır. Sözü edilen kimse sağlam ve mukim durumunda bulunuyorsa -tutmamasına özel olarak müsaade edilmemişse de- tutmayabilir. Böylesi tutmadığı günleri kaza eder”, Şunu da söylemek gerekir ki bahis mevzuu edilen kimseye bulunduğu durum içinde oruç tutmama izninin bulunmamasına rağmen tutmaya devam etmesi dini konulara verdiği önemin bir göstergesi olarak kabul edilir. Aslında bu konuda dini bir yasak nakledilmiş değildir. Burada durumu tasvir edilen kişi cevaz dairesi içinde yer alıp ölü hayvan etini yemeye zorlanan kimse gibi değildir, çünkü bu kişinin işleyeceği fiilin telâfi edilmesi mümkün değildir. Bahis konusu meselelerde telâfisi olan ile olmayan problemler arasında ayırım yapılmıştır, meselâ başkasının malını yok etmek ile ölü hayvanın eti yemek gibi. Bir de icbar altında işlenen fiillerin temel sebebi mecburiyet ise de sefer halinde oruç tutmamanın sebebi sefer değildir, çünkü oruç tutmama bazan yolculuk dışındaki hallerde de câizdir; yolculuk kişinin zaruri durumu değil mâzeretidir, bu açıdan illet konumunda anlaşılmamalıdır. Yolculuk esnasında oruç tutma fiilinde dine saygı gösterme unsuru bulunmasına rağmen ölmüş hayvan etinin yenmesinde böyle bir şey yoktur. Yolculuğunun beşeri imkânları az olan çöl gibi özel yerlerde olması şart değildir, şehirler arasında yapılacak sefer de oruç tutulmaması için mâzeret teşkil eder. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
[Dini Açıdan Seferi Sayılmanın Hikmetleri]
Dini açıdan bazı ruhsatlara sebep teşkil eden yolculuğun belli mekânlar arasında olmasının söz konusu edilemeyeceği noktasında ittifak oluşmuştur, zira şehirler arası yolculuk sırasında oruç tutmamanın da meşruiyeti nakledilegelmiştir. Bu açıdan bakıldığında sefer ruhsatlarının dış sebepler bahis konusu olmaksızın bizzat sefer için olduğu ortaya çıkmaktadır. Seferin mahiyeti evinden ve iskân ettiği yerden ayrılmaktan ibarettir, bu açıdan yolculuk bazan arazi ve kır mıntıkalarına çıkmakla da oluşur, ancak böyle bir gezinti için oruç tutmamaya izin verilmemiştir. Şu halde dini hükme konu teşkil edecek yolculuk belli kriterler çerçevesine girendir. Âlimlerin kanaatleri bu noktada birleşmektedir.
Bize göre ruhsatlara konu teşkil eden yolculuk için belirlenen sınır üç gündür, bunun da üç sebebi vardır. Birincisi üç günlük seferin ruhsatlara açık olduğu noktasında ittifak edilmiş, ondan az olanı konusunda ise farklı kanaatler belirtilmiştir. Bir konuda farklı görüşlerin ortaya çıkması ruhsatlarla fetva vermeyi değil, duraklayıp yeniden incelemeyi gerektirir. Bu durumda ise oruç tutma fiilinin emredilmesi hali gerçekleşir.
İkincisi, konuyla ilgili olarak iki kanaldan naklin gelmesidir. Bunların ilki mest üzerine mesh etmenin yolculuk esnasında üç gün olarak takdir edilmesidir”, Bilindiği üzere yolculuk olgusu mest üzerine mesh yapılma izni için bir kriter ve süre belirleme vasıtası kılınmıştır. Çeşitli fiiller için belirlenen vakitler o fiillerin yerine getirilme süresinden daha az olmaması noktasında benzer konumda olurlar. Dini mânada yolculuk mesafesinin tesbitinde gecelerin hesaba katılmamasının herhangi bir önemi yoktur, çünkü yolculuklar mesafe katetme ve ilerleme esasına dayandırılmışsa da sürekli seyir hali yolcuyu aşırı derecede yorar, bunda ise yolculuğun ortadan kalkması söz konusudur. Bu açıdan bakıldığında yol alma esnasında istirahat için ayrılan vakitler seferin genel çerçevesi içinde mütalaa edildiği anlaşılır. Bundan ötürüdür ki yolculuk esnasındaki gece istirahatları yokmuş gibi kabul edilir, dolayısıyla mesh süresi içinde geceler de dahil olur. Diğeri, kadınların mahrem olmaksızın üç günlük mesafeyi bulan yolculuğa çıkmalarının yasaklanmasına dair nakledilen hadistir”. Hakkında yasak beyanı geldiğinden bu üç günlük mesafe menedilmiştir. Bundan az mesafeye yapılan yolculuk hususunda ise farklı görüşler ortaya konulmuştur. Şimdi, burada üç günle başlayan kâmil mânadaki sefere -aralarındaki benzerlik sebebiyle- üç günden az olan yolculuğa gösterilen müsamaha tanınmamış ve yasak çerçevesinde kalmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Üçüncüsü, yolculuk bir mâzerettir. Mâzeretler ilke olarak üç ile sınırlandırılmıştır, günler de bunun gibidir, çünkü sefer bu üç günle gerçekleşir. Nitekim Allah Teâlâ, “Sapasağlam olduğun halde üç gün”””, “Üç gün, işaretten başka”:
buyurmuştur. Müsâ aleyhisselâm da şöyle dedi: “Bundan sonra (yani üçüncü kez) sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Artık benim tarafımdan ileri sürülebilecek mâzeretin sonuna ulaşmıştır””.
Aslında hastalığın mutlak mânada oruç tutulmamasına sebep teşkil etmesi isabetli değildir, bazan hastalık orucu hafifletir ve hastanın işini kolaylaştırır. Yerine getirilmesi kolay olana kolaylık göstermek zor olanı da zorlaştırmak mâkul olmaktan uzak bir şeydir. Şu halde oruç tutmama izni mutlak hastalıktan ötürü olmadığı anlaşılmaktadır, icmâ da bu yöndedir. Buradaki izin -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- yememek suretiyle hastalığının artması endişesine bağlı olmalıdır. Aslında kişinin iradeli olarak hastalanması ve zararlı şeyleri alması tasvip edilmeyecek bir husustur, bu sebeple hastanın oruç tutmamasına müsaade edilmiştir. Söz konusu müsaade dinde kolaylılığın esas alınışının yönlerinden birini teşkil eder, çünkü bu kolaylıkta mükellefin hastalığını hafifletme yahut da kendisine gelebilecek zararı engelleme faktörü vardır. Meselâ âlimlerimiz yakalandığı göz ağrısının artmasından endişe eden kimseye oruç tutmama müsaadesi tanımıştır. Enes b. Mâlik'ten (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Hasta oruç tutmayabilir, ayrıca çocuğunu düşürme endişesi taşıyan hamile ile yavrusunun zarar göreceğinden korkan emzikli hanım da oruç tutmayabilir”. Öyle anlaşılıyor ki oruç tutmamaya yönelik müsaade muhtemel zarardan ötürüdür. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Abdullah b. Ömer'in Resülullah'tan naklettiğine göre o şöyle demiştir: “Gücü olduğu halde yeme ve içmeyi azaltma yüzünden ölen kimse cehennemliktir”!. Yardım ancak Allah sayesinde mümkündür.
Oruç tutmaya gücü yetenler (yetmeyenler). Bazıları “fidye vermeye gücü yetenler” diye yorumlamışlardır. Bu ilk dönemlerde yolcu ve hasta için bahis konusu olup öylesinin diğer günlerde kaza etmesi yahut da fidye vermesi câizdi. Ancak âyetin devamında oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır, yani kaza etmeniz, buyurulmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bundan başka ilk dönemlerde oruç tutması gereken birinin -tutmak daha hayırlı olmakla birlikte- tutmakla fidye verme arasında muhayyer bırakıldığı mânasına da gelebilir. Ancak bu husus birinci yoruma göre şu âyet-i kerime ile neshedilmiştir: “İçinizden ramazan ayını idrak eden kimse o ayı oruçlu geçirsin”9, bu ilâhi beyan her durumda orucun kaza edilmesini gerekli kılmıştır. Âyetle ilgili yorum ikinci şekilde olursa, “Oruçlu geçirsin” beyanı her durumda oгиcu gerekli kılmaktadır. Muâz b. Cebel'in Asr-ı saâdet'te orucun üç değişikliğe uğradığını söylemesi de buna benzemektedir, o dönemde kişi oruç tutmamak, fidye vermek ve tutmak arasında serbest iken bu hüküm sonradan kaldırılmıştır, Oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır, beyanının yolculuk ve hastalığın ardından gelmesinde sefer esnasında oruç tutmanın tutmamaktan, fidye vermekten yahut da başka günlerde kaza etmekten daha hayırlı olduğunun ispatı vardır; bununla birlikte, biraz önce zikrettiğim hususlara da ihtimali bulunmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Buraya kadar anlattığım çerçevede neshin gerçekleşmiş olması icmâ konumunda olup âyette mutlak ifadenin kullanılması fidye yoluyla oruç mükellefiyetinden çıkılacağı mânasına gelmemektedir. Nitekim neshin mevcudiyeti de bu yolla bilinmiştir. Aslında ilgili âyetin kesinlik içeren ifadesi iki şıktan birine, yani oruç tutmaya veya kaza etmeye yöneliktir. Bitkin ihtiyar (şeyh-i fâni) hakkında âlimlerin verdiği kabule şayan hüküm de aynı esasa dayanmaktadır. Kaza etmeye gücü yetmeyen bu kişi oruç tutmayıp fidye verir; çünkü orucun fidye vermek suretiyle yerine getirilebileceği (bir zamanlar) ihtimal dahilinde bulunuyordu, ancak sonradan neshedilmiştir. Bitkin ihtiyarlar gibi mali ibadetlere muhatap olan kişiden aczi sebebiyle oruç imkânsız hale gelince, böylelerinin fidye vermek suretiyle oruç mükellefi olmaları meşru görülmüştür. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden ölmüş kimse adına oruç tutma emri şeklinde nakledilen haber de aynı esasa dayanmaktadır, Bu son örnekteki oruç fiilen yerine getirme imkânı olmayan birinin orucudur ki fidye şeklinde gerçekleştirilmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
337 Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette yer alan yutikünehú kelimesinin yutavvikünehü şeklinde de kırâatı vardır, bu durumda mânası “oruçla mükellef tutulan fakat yerine getirmeye gücü yetmeyenler” şeklinde olur. Şu kadar var ki âyetin devamında oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır Muâzb.Cebel'in haberinin kaynağı daha önce verilmiştir.
buyurulmaktadır. Şayet oruca güç yetiremeyecek olsalardı buna teşvik edilmezlerdi, ancak gücünün son noktasına kadar dayanması şart koşulursa söz konusu kırâat isabetli görülebilir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bununla birlikte gönül rızasıyla daha fazlasını yapan kimseye daha çok mükâfat vardır. Şundan emin olun ki oruç tutmanız -kulluk bilincini korudugunuz takdirde- sizin için daha hayırlıdır. Burada zikredilen “daha fazlasını yapmak” fidyeyi daha çok vermek yahut hayır yapmaya alışkanlık sağlanması için farz kılınmayan diğer iyilikleri arttırmak anlamına gelebileceği gibi bu sözle fidyeye müsaade edilmesine rağmen oruç tutmak gibi hususlar da kastedilmiş olabilir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Hz. Âişe'den (r.a.) rivayet edildigine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Ramazan ayına ramazan diye isim koymayın, çünkü o Allah Teâlâ'nın isimlerinden biridir; bu aya Kur'ân'ın nisbet ettiği ismi verin”%, “Sizden ramazan ayını idrak eden kimse onu oruçlu geçirsin”. Aziz ve celil olan Allah bu beyanında “onu oruçla geçirsin” buyurmak suretiyle oruç fiilini aya nisbet etmiştir. Bu açıdan bakıldığında kişi ramazan ayı orucunu tutmaya karar verdiği takdirde bunun farz olmasına niyet etmese bile orucu geçerlidir. Diğer farzlar da bunun gibi olup meselâ öğle ve ikindi namazlarını kılmaya karar verip de farz diye belirlemese, Allah'ın belirlediği statü gerçekleşir ve bu namazlar câiz olur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Buna bağlı olarak ramazanda bu ay dışındaki bir oruca niyet eden kimsenin orucu ramazan orucuna mahsup edilir. Çünkü biz sözü edilen ayda ramazan orucunu tutmakla emredilmişizdir, orucu diğer bir türe nakletmekle değil. Ramazan ayı ise fiilen mevcut olup mükellefin onu (niyetiyle de olsa) icat etmeye ihtiyacı yoktur, bu sebeple bu ayda tutacağı oruç her konumda ramazana ait olur. Bunun gibi belli bir şeye tahsis edilmiş bütün hak ve görevler de ona Ë ait olup mükellef niyetini başka bir tarafa çeviremez; meselâ birine nitelikleri belli falan şeyi satın almayı emreden kimse niyetini değiştirmek suretiyle bu nesneden cayamaz. Bir de bu husus öğle, ikindi vb. namazları gibi olup bunların yerine getirilmesi sırasında başka bir şeye niyet etmek imkânsızdır. Zaten herkes bu konumda başka bir şeyin câiz olmadığı görüşünde ittifak eder. Şu halde ramazan ayı orucuyla mükellef olan kimsenin başka bir oruçla yükümlü olması mümkün olmayıp tuttuğu oruç sadece ramazana ait olur. Bu noktadan hareket eden Ebü Hanife yolculuk esnasında başka bir orucun tutulmasını câiz görmüştür, zira yolcuya ramazan orucunu erteleme müsaadesi verilmiş olup aynı kişinin uhdesinde ertelemesine müsaade edilmeyen zıhâr (bir nevi karısını boşama teşebbüsü) ve adam öldürmenin cezası olarak oruç bulunabilir. Bu durumda sözü edilen kefâret oruçlarını tutması câizdir. Buradaki bakış açısı şudur: Sefer halinde olan kimse için ramazan orucu başka bir zaman diliminde tutulabilecek bir konuma geçer, bu durumda ramazan ayı hükmen başka bir orucun vaktini teşkil eder. Ancak bu, yolcu veya hastanın ramazan ayında oruca niyet etmesine benzemez, çünkü kendisi için tutmama izni vardır. Bununla birlikte oruç tutacak olursa hasta veya yolcu olmayan kimseye nisbetle fazla bir sevaba nail olur ve farz orucu tutmuş konumda bulunur. Bir de nafile ibadet (oruç) bu niyetle olmayarak da câiz olur. Bu açıdan bakıldığında sözü edilen kimse bir bakıma nafile oruca niyet etmemiş biri olup Allah'ın verdiği ruhsatla değil azimet yoluyla amel etmiştir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Hasta olan yahut yolculuğa çıkan kimse tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza eder. Bazıları hasta ve yolcuya oruç tutsalar bile diğer günlerde kaza etmelerini gerekli görmüştür. Bunlar âyetin zâhiriyle istidlâl ederek ilâhi beyanın, tutmamaktan söz etmeksizin oruçların kaza edilmesinin gerekliligini vurguladığını iddia etmişlerdir. Bir de Resülullah'tan (s.a.), “Yolcu iken oruç tutan kimse mukim iken tutmayan gibidir” meâlinde zikredilen hadisle istidlâlde bulunmuşlardır. Bu hadis sefer halinde oruç tutan birinin oruç tutmayan hükmünde olduğunu vurgulamıştır. Bahis konusu oruç yerini bulmamış ve sanki vaktinden önce tutulmuş oruç konumuna geçmiştir.
Bizim kanaatimize göre sözü edilen âyette dolaylı olarak oruç tutmama anlamı yer almış bulunmakta olup sanki şöyle buyurulmuştur: Hasta olan yahut yolculuğa çıkan -ve oruç tutmayan- kimse tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza eder. Bu ilâhi beyan aziz ve celil olan Allah'ın hac ve umre sırasında başından rahatsız olan kimse için, “İçinizden hasta olan yahut başından rahatsız bulunan kimse fidye versin”% beyanına benzemektedir; yani “başından rahatsızlığı olup -tıraş olmak suretiyle onu gideren kimse- fidye versin” demektir. Bir de Cenâb-ı Hakk'ın zaruret halinde bulunan kişi hakkında, “Zarurette kalan kimse başkasının hakkına tecavüz etmemek ve haddi aşmamak 87 Hadisin kaynağı daha önce gösterilmişti.
şartıyla -haram kılınan şeylerden yerse- günahkâr olmaz” buyurması gibidir. Bu tür kullanımlar Kur'ânda çok olup kimsenin biraz önceki hükmü doğru bulması mümkün değildir. Şu da var ki hastalık ve yolculuk meşru mâzeretler olup bu mâzeretlerin sahiplerine kolaylık olması için oruç tutmamaya izin verilmiştir. Durum yukarıda söylendiği gibi olsaydı kolaylık yerine darlık bahis konusu olurdu. Bir de ileri sürüldüğü üzere hasta veya yolcu bu mâzeretleri sırasında geçen günleri kadar orucu ramazanda tutmakla birlikte sonradan kaza ettiği takdirde ramazanda geçen günler yerine kaza eder. Şayet o günler ve o hal içinde tutulan oruç câiz olmasaydı bu günlerin yerini tutacak olan sonraki zaman ve halde kaza edilmesi emredilmezdi. Sonuç olarak gerçeğin söylediğimiz gibi olduğu kanıtlanmış bulunmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Tartışılmakta olan konunun aslı, Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden sefer halinde bazan oruç tuttuğu" bazan da tutmadığı#"! şeklinde nakledilen rivayetlere dayanmaktadır. Ashâb-ı kirâmdan da yolculuk sırasında oruç tuttukları rivayet edilmiştir". Yolculuk sırasında oruç tutmak câiz olmasaydı Hz. Peygamber ile ashabının tuttukları orucu açıklamak imkân dahiline girmezdi. Resülullah'ın, “Seferde oruç tutan mukim iken tutmayan gibidir” meâlindeki beyanı ise bizim kanaatimize göre, orucun, kendisini fazlaca yorup zayıf düşürmesi durumuna mahsus olup böylesinin tutmaması gerekir, tutması halinde mukim iken tutmamış gibi olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Hz. Enes'in (r.a.) oruç daha faziletli olup tutmamak bir ruhsattan ibarettir dediği de rivayet edilmiştir!!?.
Oruç tutmaya gücü yetenlere (yetmeyenlere...). Bazıları kelimeyi “mükellef tutulurlar (ama güç yetiremezler)” anlamında yutavvekünehü şeklinde okumuştur. Bazıları da “güç yetiremezler” diye yorumlamıştır. Fakat bu ihtimal dahilinde bulunmamaktadır, çünkü Cenâb-ı Hak oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır buyurmuştur. Buna göre güç yetiremezler mânası ihtimal dahiline girmez. Şöyle denildi: Oruç âyetinin nâzil olduğu ilk zamanlarda dileyen oruç tutar, dileyen de tutmayıp her gün bir fakiri doyuruyordu. “Ramazan ayı” diye başlayan müteakip âyet gelince oruç tutabilen için önceki uygulamayı neshetmiş, güç yetiremeyenlere ise müsaade edilme hükmünü getirmiştir; bunlar da bitkin ihtiyar, hamile ve yavrusunun zarar göreceğinden endişe eden emzikli kadındır.
Bu meselede asıl olan şudur ki orucu kaza etmekten âciz olan kimseler için doğrudan kendisini yerine getirmekten âciz olmaları sebebiyle fidye verme yöntemi getirilmiştir, bitkin ihtiyar ve diğerleri gibi. Kaza etmekten âciz olmayan kimse içinse fidye vermek suretiyle oruç borcunu ödemiş olma yöntemi kabul edilmemiştir ki bunlar emzikli ve hamile kadınlar, hasta ve yolculardır, çünkü sözü edilen kimseler farz orucun kendisini yerine getirmekten âciz değillerdir, fidye vermek suretiyle bedel yöntemine başvurmak mükelleflerin ibadetin aslını ifa etmekten âciz bulunmaları haline münhasırdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Gönül rızasıyla daha fazlasını yapan kimse. İki yoruma açıktır. Birincisi orucuna mukabil vermesi gereken fidyeyi çoğaltarak veren kimse. İkincisi ramazan günlerinde güçlüğüne dayanarak oruç tutan kimse. Bu, hac veya umre sırasında “gönül rızasıyla fazlasını yapan” meâlindeki beyana benzemektedir ki tavafı fazla yapmaya yahut da haccın kendisini yerine getirmeye yöneliktir?" Burada söz konusu edilen “gönül rızasıyla amel (tatavvu')” kavramının temel mânası her türlü nafile iyiliğin kişi için hayırlı olacağı şeklinde de düşünülebilir, çünkü tatavvu' kelimesinin kök mânası hayırdan ibarettir.
---
Dipnotlar:
vaktini diğerlerine ait vakitten ayrı tutmuştur. Resülullah'tan (s.a.), “Yolculukta 786 Müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Allah yolunda son noktasına kadar gayret gösterin. O sizi seçkin bir ümmet yapmış ve din hususunda yerine getirilmesi zor bir mükellefiyet altında bırakmamıştır”. “Allah size ölü hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanı haram kılmıştır. Bunlardan yemeye mecbur kalan kimse -başkasının hakkına tecavüz etmemek ve haddi aşmamak şartıyla- günahkâr olmaz; şüphe yok ki Allah bağışlayan ve esirgeyen“Haccı da umreyi de Allah rızâsı için gereğince ifa edin. Eğer bazı sebeplerle engellenecek olursanız kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, yerine varıp kesilinceye kadar baўлiлi tıraş etmeyin. İçinizden hasta olan yahut başından rahatsızlığı bulunan oruç, sadaka veya kurban olmak üzere fidye versin”. Ebüd-Derdâ şöyle demiştir: “Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte şiddetli sıcağın hâkim olduğu bir ramazan ayında sefere çıktık, öyle ki bazılarımız aşırı sıcaktan ötürü elini başının üzerine koyuyordu. İçimizde Resülullah ile Abdullah b. Revâhadan başka oruç tutan yoktu.” Buhâri ve Müslim'de de Hz. Âişe'den naklen şöyle kaydedilmektedir: “Ashâb-ı kirâm'dan Hamza b. Amr el-Eslemi, “Ey Allah'ın resülü, ben çokça oruç tutan biriyim, yolculuk esnasında da tutmalı mıyım? diye sormuş o da şöyle cevap vermiştir: Arzu edersen tut, etmezsen tutma” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 22, 232; Buhâri, “Savm” 33, “Yolculukta oruç tutan hazar halinde tutmayan gibidir” meâlindeki hadise işaret edilmektedir. Hadisin kaynağı yukarıda geçmiştir. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1, 22; Buhâri, “Savm” 35; Müslim, “Sıyâm”, 52; bk. Taberi, 795 Ebü Hureyreden (r.a) nakledildiğine göre, “Ey Allah'ın elçisi, mest üzerine mesh etmenin süresi ne kadardır?” diye sorulmuş, o da şu şekilde cevap vermiştir: “Yolcu için üç gün ve gece, mukim için bir gün ve gece” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 14, 20, 28, 32, 35, 44; 77 “(Zekeriyyâ) ‘Rabbim! dedi, “Çocuğum olacağına dair bana bir işaret ver dedi. Allah, “Sana işaret sapasağlam olduğun halde üç gün insanlarla konuşmamandır? buyurdu” (Meryem “(Zekeriyyâ) “Rabbim! Oğlum olacağına dair bana bir alâmet göster” dedi. Allah buyurdu ki: “Senin için alâmet insanlara üç gün işaretten başka söz söylememendir. Ayrıca Rabb'ini çok sabah akşam tesbih et”(Âl-i İmrân 3/41). æ! Bu rivayet hakkında kaynak bulunamamıştır. İbn Abbas'tan nakledildiğine göre şöyle demiştir: Bir sahâbi Resülullah'a gelmiş ve “Yâ Resülallah, annem vefat etmiştir, üzerinde bir aylık oruç borcu bulunmaktadır, bunu annem adına yerine getirebilir miyim?” diye sormuş. Resülullah da, “Evet” dedikten sonra sözüne şöyle devam etmiştir: “Allah'a olan borç borçların içinde ödenmeye en lâyık ola805 Herhalde sözü edilen aya sadece ramazan değil, “ramazan ayı” deyin, anlatılmak istenmektedir. İbn Hacer, İbn Kesir, Kurtubi, Hafız İbn Adi ve muhaddis âlimler bu hadisi zayıf görüp terkedilmesi gerektiğini belirtmişlerdir (bk. İbn Kesir, Tefsir, 1, 217; Kurtubi, 86 Bir sonraki âyet. 809 el-Bakara 2/173. Bu iki âyette iki tire arasına alınan kısım metinde dolaylı olarak var sayılır. Ümmü'l-Fazl bint Hâris'ten şöyle dediği nakledilmiştir: Beraberce bulunduğumuz bir arefe günü Resülullah'ın oruç tutup tutmadığı hususunda bazıları tereddüde düşmüş, bir kısmı oruçlu olduğunu, bir kısmı da olmadığını söylemişti. Bunun üzerine Arafat'ta devesi üzerinde duran Resülullah'a bir bardak süt gönderdim, o da içti. 82 Bu konuda birçok hadis nakledilmiştir. Bunlardan biri Enes b. Mâlik'in hadisi olup şöyle demektedir: Hz. Peygamber'le yolculuğa çıkardık, bu sırada o, oruç tutanı da tutmayanı da ayıplamıyor ve birbirine tercih etmiyordu (bk. Buhâri, “Savm” 33-39; Müslim, “Sıyâm” Müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Safâ ile Merve Allah'ın koyduğu şiarlardandır. Beytullah'ı hac maksadıyla ziyaret eden veya umre yapan kimsenin bunları tavaf etmesinde bir sakınca yoktur. Gönüllü olarak bir iyilik yapan insan şunu bilsin ki Allah bu türlü davranışlara fazlasıyla mükâfat veren ve her şeyi bilendir”.
Bakara 2:185
O sayılı günler ramazan ayıdır ki Kur'ân bu ayda inmeye başlamıştır; insanlara rehber olan, içinde doğru yolun ve hak ile bâtılı ayırt eden hükümlerin açık delilleri bulunan Kur'ân. İbn Abbas radıyallahu anh şöyle demiştir: Kur'ân levh-i mahfüzdan dünya semâsına ramazan ayında, kadir gecesinde, o mübarek gecede bütünüyle nâzil olmuş, daha sonra ortaya çıkan ihtiyaçlar çerçevesinde muhtelif ay ve günlerde peyderpey gelmiştir.
İnsanlara rehber olan, sayesinde doğru yolu buldukları Kur'ân. Bir de insanlara dalâletten uzaklaşmanın yolunu gösteren anlamı verilmiştir. Hidâyetin açık delilleri bulunan Kur'ân. Denildi ki iyiden iyiye düşündükleri takdirde insanlara kesin deliller sunan. Yine denildi ki âyetteki beyyinât Kur'ân'da yer alan helâl ile haramlar, hükümler ve şeriatlar demektir.
Furkân. Hak ile bâtılı birbirinden ayırt eden. Bir de furkânın kişiyi din alanında şüphe ve dalâletten çıkarıp kurtaran mânasına geldiği söylenmiştir.
Sizden ramazan ayını idrak eden kimse onu oruçlu geçirsin. Şöyle yorumlamak mümkündür: Sizden ramazan ayını mukım ve sağlıklı iken idrak eden kimse onu oruçlu geçirsin. Âyetin devamında hasta ve yolcu olana oruç tutmama izni verilmiş ve şöyle buyurulmuştur: Hasta veya yolcu olan, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza eder. Sizden ramazan ayını idrak eden kimse, yani aklı başında iken idrak eden onu oruçlu geçirsin. Buna göre ilâhi hitaba deliler ve çocuklar girmez. Görmez misin ki hitabın başlangıcı, “Ey iman edenler! Oruç size farz kılınmıştır”' buyurulmak suretiyle müminlere yönelmiştir. Deli ve çocuklar ise bu hitaba dahil değildir.
Şu halde sizden ramazan ayını idrak eden kimse yani aklı ile idrak eden onu oruçlu geçirsin yorumunu yapmanın gerektiği ortaya çıkmıştır.
Şimdi, orucun farz oluşunun, aziz ve celil olan Allah'ın onu oruçlu geçirsin beyanı ile gerçekleşmiş olması muhtemeldir. Bununla değil de oruç günlerini tamamlamanız için beyanıyla farz haline gelmesi de ihtimal dahilindedir, çünkü geçmiş oruçları hesap ederek sayıyı tamamlamak ancak farz olması konumunda gerekli olur. İkinci olarak Cenâb-ı Hak Allah sizin için kolaylık ister buyurmuştur, hasta ve yolcuya oruç tutmama müsaadesi vermesi sebebiyle. Oruç farz olmasaydı bize kolaylık dilemesi münasebetiyle lütufkârlığını hatırlatmasının bir anlamı kalmazdı, zira yapılmaması da mümkün olan bir konuda minnettarlık ifadesi kullanılmaz. Bu durum da orucun farz olduğunu kanıtlar. Bir de orucun farz olmasının, aziz ve celil olan Allah'ın, “Oruç size farz kılınmıştır”! meâlindeki beyanıyla gerçekleşme ihtimali vardır, burada yer alan “kütibe” kelimesi “farz kılınmıştır” demektir. Buna göre sözü edilen âyet onun farz oluşunu kanıtlamış bulunmaktadır.
Yolculuk veya hastalık sebebiyle tutulmamasına müsaade edilen orucun kaza edilmesi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bunun ardarda olmasını gerekli görmüştür. Übey b. Kâ'b'ın “ardarda olan diğer günlerde” anlamında rivayet edilen kırâati de bunu göstermektedir. Bize gelince, bahis konusu oruç ardarda da aralıklı olarak da kaza edilebilir. Bu hüküm, “İsterse ardarda isterse aralıklı olarak kaza eder” şeklinde Resülullah'ın beş sahâbisinden gelen rivayete dayanmaktadır. Hz. Ali (r.a.) ise, “Asıl olan ardarda tutmasıdır ancak ayrı ayrı kaza ederse yine câizdir” demektedir"? Yine Hz. Ali, Abdullah b. Abbas, Ebü Said el-Hudri, Ebü Hureyre ve şu anda zikretmediğim bir başkası ayrı ayrı tutulmasını câiz görmüşlerdir. Bu durum karşısında kaza oruçlarının ardarda olma şartının mevcut olup sözü edilen sahâbilerce bilinmemesi yahut da bildikleri halde terketmeleri ihtimal dahilinde bulunmamaktadır. Buna göre yolculuk ve hastalık münasebetiyle tutulmayan oruçların kaza edilmesinde peş peşe olma şartının sıhhati kanıtlanmamıştır. Bu husus İbn Mes'üd'un kırâatinde yer aldığı gibi yemin kefâreti için şart olan peş peşe oruca benzememektedir. Çünkü onun bu hükme esas teşkil eden kırâatine ashâb-ı kirâmdan hiçbiri muhalefet etmemiş, dolayısıyla bu kırâat mütevâtir (metlüv) konumuna geçmiştir. Ashâb-ı kirâm öbür oruç hakkındaki kırâatinde Übey b. Kâ'b'a muhalefet etmiş, bu sebeple de bu kırâat tevatür seviyesine çıkamamıştır Übey b. Kâ'b'ın kırâati -şayet sıhhati sâbitse- bağlayıcı olmayıp mendup durumundadır; bunun da sebebi ashabın icmâından başka sözü edilen ramazan orucunun belli bir vakte bağlı olarak farz oluşudur. Belli bir vakte bağlı olarak farz kılınan oruç o vaktin dışında yerine getirilmesi halinde ardarda olması şart değildir. Şayet şart olsaydı ramazan orucu ile mâzeretten dolayı orada tutulamayan oruçların kazası arasına fasıla koymak mümkün olmazdı, böylece kaza orucu ramazan orucuna eklenmiş olurdu. Ancak gerçekte böyle olmayıp asli olan ile kaza konumunda bulunan iki blok orucun arasına fasıla koymak meşru telakki edildiğine göre bu oruçların kendi aralarında da ilke olarak fasıla koymak meşrudur. Çünkü bu iki tür orucun her birinin, başlanıp yerine getirilme veya başlanmama konumu vardır. Buna göre kaza edilecek her bir gün oruç da diğer günü dikkate almadan bağımsız bir konumda bulunur, zira orucun statüsü bundan ibarettir. Terkedilirse kaza olur, yapılırsa edâ olur!'. Bütün güç ye kudret Allah'a aittir.
Bu konuyla ilgili olarak ileri sürülen bütün meseleler söz konusu ettiğim esasa bağlıdır. Şöyle ki orucun kendisine yönelik ardarda oluş şartında, kesintisiz tutma imkânının bulunması halinde ara verilmesine müsaade yoktur, böylelerinin hep bir arada yapılması şartı artık kanıtlanmıştır. Bizim üzerinde durduğumuz ramazan orucu meselesinde ise ilke olarak her bir günün orucunun bağımsız düşünülmesi ve başka sebeplerle yapılmasının ertelenmesi ihtimal dahilindedir, bu orucun kazası da aynı durumdadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Şunu da belirtmek gerekir ki ramazan orucu kazasının peş peşe oluşu şart koşulsaydı tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza eder ve ayrıca oruç günlerini tamamlamanız... için meâlindeki beyanların büyük bir faydası olmazdı, çünkü “peş peşe oluş” (tetâbu') kavramı içinde tamamı bulunup kişi sayıyı hesap etmekle yükümlü tutulmaz; bu durumdaki mükellefe gerekli olan, sayıyı tamamlamak için hesap tutması değil kaza süresinin sonuna varmasıdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bu meselede aslolan şudur ki bizzat yapılması açısından peş peşe olması emredilen her oruçta peş peşe kaydı o fiil var oldukça mevcuttur. Yapılış vakti açısından peş peşe olması gereken oruçlar ise o vaktin elden çıkması ile peş peşe şartı düşer.
Fıkıh âlimleri bu esas üzerine bazı meseleler vazetmişlerdir. Kişi, “Şâban ayını oruçla geçirmeyi Allah için adadım” dediği takdirde bu orucu peş peşe geçirmesi gerekir, ancak şâbanın bazı günleri oruçsuz geçtiği takdirde sonraki zamanda dilerse peş peşe, dilerse aralıklı olarak kaza eder, çünkü vakte bağlı olarak koşulan ardarda oruç şartı o vaktin elden çıkmasıyla düşer. Buna mukabil, “Bir ay peş peşe oruç tutmayı Allah rızâsı için adadım” dediği takdirde gerek edâ (yerine getirme) gerekse kaza şeklinde olsun peş peşe tutmak mecburiyetindedir, böyle olmaksızın adağını yerine getirmiş olamaz, zira buradaki ardarda şartı oruca bağlanmış olup hiçbir şekilde düşmez. İkinci olarak Cenâb-ı Hak Allah sizin için kolaylık ister buyurmuştur. İzin ve müsaade demek olan kolaylık kavramında peş peşe oluş gibi bir güçlük ve darlığın şart koşulması isabetli değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Sizden ramazan ayını idrak eden kimse onu oruçlu geçirsin meâlindeki ilâhi beyanda bu orucu başka bir ayda tutmasının câiz olmadığına dair işaret vardır, çünkü aziz ve celil olan Allah orucu ramazan ayına nisbet etmiş ve onu oruçlu geçirsin buyurmuştur. Şayet ramazan orucunu başka bir ayda tutmak mümkün görülürse orucun Allah'ın belirlediği zamanın dışında bir aya nisbet edilmesi hali ortaya çıkar, bunda ise Allah'ın emrine müdahale etme ayrıca verdiği hükme ortak koşma tehlikesi mevcuttur. Allah Teâlâ'dan, haktan sapma tehlikesinden bizi korumasını niyaz ederiz.
Allah sizin için kolaylık ister, zorluk çekmenizi istemez. Mu'tezile şöyle demiştir: Yolculuk veya hastalık sırasında oruç tutan kimse Allah'ın dilemediği şeyi yapmış olur, çünkü aziz ve celil olan Allah zorluk çekmemizi değil kolaylık istediğini haber vermiştir, kişi hastalık veya yolculuk esnasında oruç tuttuğu takdirde zorluğu tercih etmiş olur, Allah Teâlâ ise bunu dilemediğini beyan etmiştir, dolayısıyla kul Allah'ın dilemediğini yapmış olur.
Bize göre ise durum şöyledir: Cenâb-ı Hakk'ın Allah sizin için kolaylık ister... meâlindeki beyanının anlamı, yolculuk esnasında oruç tutmamanıza müsaade etmek suretiyle sizin için kolaylık diler demektir. Zira fıkıh âlimleri sefer halinde oruç tutmanın daha faziletli, tutmamanın ise ruhsat olduğu noktasında ittifak etmişlerdir. Allah'ın -Mu'tezile'nin ileri sürdüğü gibi- daha faziletli olanı değil de onun daha az faziletli olanı dilediği söylenemez. Buna mukabil oruç tutmamayı isteyene kolaylığı, tutmak isteyene de güçlüğü dilemiştir, denir. O'nun iradesi her durumda geçerli olup bir yönde geçerli, diğerinde ise geçersiz olduğunun söylenmesi mümkün değildir.
Allah sizin için kolaylık ister. Yani oruç tutmamaktan sakındırmak suretiyle işinizi zorlaştırmak değil buna izin vermek suretiyle kolaylaştırmayı diler. Bu ilâhi beyanda Allah'a nisbet edilen “kolaylık dileme” niteliği kişinin oruç tutması anlamına da gelebilir, ancak hiçbir kimseden, “Allah Teâlâ kulu için kolaylık dilemiş, o da oruç tutmuştur” şeklinde bir anlayış nakledilmemiştir. Sonuç olarak burada da O'nun kolaylık dileme iradesinin geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Şunu da ilâve etmek gerekir ki Mu'tezile mensuplarının anlayışına göre de yolculuk esnasında oruç tutan kimsenin fiilinin ilâhi iradenin içinde bulunmamış olması mümkün değildir, çünkü böylesi Allah'ın farz kıldığı bir ibadeti yerine getirmiş ve O'na itaatte bulunmuştur. Mu'tezile, farz konumunda olanlar bir yana her türlü itaat fiilinin ilâhi irade dahilinde bulunduğunu kabul eder.
Size yolunu gösterdiği için Allah'ı Deni ki meniz” Buradaki tâzim (tekbir) kavramı ile Cenâb-ı Hakk'ın tevhid, İslâm vb. çeşitli nimetleri lütfetmesine mukabil kendisine şükrü emretmiş olması da mümkündür.
Veşükretmeniz için. Yani size lütfettiği bu nimetlere mukabil Rabb'inize şükretmeniz için. Âyetin bu son kısmı ile yolculuk ve hastalık esnasında oruç tutmamaya izin verdiği için Allah'a tâzim ve şükürde bulunmayı emretmiş olması da muhtemeldir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
ve sonuç olarak kaza oruçları ile kefâret oruçları ayrı ayrıstatülere girmişlerdir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. 87 Hz. Ali şöyle demiştir: “Ramazan orucunu ardarda kaza et, ayrı ayrı tutman da câizdir” 88 Bunun Hz. Âişe olması muhtemeldir (bk. Cessâs, Ahkâmu'l-Kurün, I, 208; Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 57a; Kurtubi, Ahkâmu'l-Kurân, 282). 89 Alâeddin es-Semerkandi şöyle demektedir: “Eğer derlerseki: Orucun kazası edâ edilişinin statüsünde gerçekleşir. Edası peş peşe farz kılındığına göre kazası da öyle olmalıdır. Şöyle cevap verilir: Orucun edâsındaki peş peşe oluş bu ibadetin kendisi için değil vakit unsurundan ötürüdür. Şöyle ki mükellefe belli bir ayı oruçlu geçirmek farz kılınmıştır, o bir aylık orucun tamamını ancak peş peşe tutmak suretiyle gerçekleştirebilir. Bu durumda ardarda oluş, oruç fiilinin kendisi için değil, sınırları çizilmiş bir süre içinde onu tamamlama zaruretinden dolayıdır. Bu meselede hareket noktası şudur ki oruca bağlı olarak peş peşe şartıyla emredilen her oruçta ne zaman ifa edilirse edilsin ardarda tutulması şarttır. Zaman faktöründen dolayı peş peşe olması şartıyla emredilen oruçta ise o zamanın ortadan kalkması üzerine -fiilin kazası gerekliliğini korumakla birlikte- peş peşe şartı hükmünü yitirir. Meselâ, “Allah rızâsı için şâban ayını oruçlu geçireceğim” diyen kimseye bu ayda oruç tutması gerekir. Bazı günleri tutamamışsa isterse aralıklı, isterse peş peşe kaza eder, çünkü bu pozisyona ardarda şartı şâbanın geçmesiyle düşer. Buna mukabil kişi, “Allah rızâsı için peş peşe bir ay oruç tutacağım” dese mutlaka bu şarta riayet etmek mecburiyetindedir, adağını başka şekilde yerine getirmiş olamaz, öyle ki ay ortasında tek bir gün tutmasa yeniden başlaması gerekir”.
Bakara 2:186
Kullarım beni soracak olurlarsa (Ey Peygamber!) bilsinler ki ben kendilerine çok yakınım. Bu ilâhi beyanda -nihai gerçeği bilen Allah'tır yadolaylı bir ifade yer almakta olup Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Kullarım, yakarışlarına olumlu karşılık vermem açısından beni soracak olurlarsa, de ki ben kendilerine çok yakınım. Ben kendilerine çok yakınım beyanı birkaç şekilde yorumlanabilir. Birincisi, bana itaat edene lütuf, vefakârlık ve ihsanla yakınım. İkincisi, ben ilmim ve yakarışlara cevap vermemle yakınım. Buradaki yakınlık insanların fizik açıdan birbirlerine yakın oluşları gibi mekân ve zat yakınlığı değildir, çünkü ezelde Allah vardı fakat mekân yoktu, O daima aynen var olmaya devam eder. Kur'ân-ı Kerim'deki şu âyetler de aynı konumdadır: “Üç kişi gizli konuştuğu takdirde dördüncüsü mutlaka Our”, “Biz ona şah damarından daha yakınız”, “Biz ona sizden daha yakınız, fakat göremezsiniz”. Bu ve benzeri ilâhi beyanlarda yer alan yakınlık (kurb) kavramı ilim ve ihata yakınlığı anlamına yönelik olup yukarıda zikrettiğimiz gibi mekân ve zati yakınlık bahis konusu değildir.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerime hakkında bazı müfessirlerin naklettiği kıssa sahih ise yahudiler Resülullah'ın huzuruna çıkıp şöyle demişler: Senin Rabb'in dualarımızı nasıl işitebilir ki iddiana göre bizimle gök arasında 500 yıllık mesafe mevcut olup her bir gök katının derinliği de 500 yıllık mesafe kadardır. Bunun üzerine kullarım beni soracak olurlarsa (Ey Peygamber!) bilsinler ki ben kendilerine çok yakınım meâli ile başlayan âyet-i kerime nâzil olmuştur”. Yahudilerin bu davranışı evrenin yaratıcısını yeterince bilmemelerinden kaynaklanmıştır. Görmez misin ki onlar Allah'a evlât ve ortaklar koşmuşlardır. Onların sorusu -şayet vâki olmuşsa- gerçeği arayanın değil güçlük çıkarmak isteyenin sorusuydu.
İcabet ederim. Yani dua edenin yakarışına, başka bir deyişle muvahhidin tevhidine karşılık verir ve onu kabul ederim. Nitekim İbn Abbas (r.a.), “Bana dua edin ki duanızı kabul edeyim” meâlindeki beyanına, “Bir olduğuma inanın ki günahlarınızı bağışlayayım” anlamını vermiştir. Bir yoruma göre de dua edenin yakarışına icabet ederim demek gerçek mânasıyla icabet yani kabuldür.
Şu halde onlar da benim davetime uysunlar ve bana iman etsinler, belki bu sayede doğru yolu bulurlar. Yani davet ettiğim şeye icabet etsinler. İcabet ederim beyanında zikrettiklerimizle bağlantılı olarak burada anlam şöyle de olabilir: Bana itaat ve emirlerime boyun eğişle icabet ettiğiniz takdirde ben de size icabet ederim. Diğer bir ihtimale göre bana yönelik duayı içtenlikle yaptığınız takdirde size icabet ederim, mânası söz konusudur. Bir de doğrudan tevhidle emretme mânası ihtimal dahilindedir, sanki, “Benim bir ve tek olduğumu kabul ve ikrar edin” buyurmuştur. Görmez misin ki O, beyanına şöyle devam etmiştir: Bana iman etsinler, belki bu sayede doğru yolu bulurlar, söylenenleri yaptıkları takdirde.
---
Dipnotlar:
80 “Üç kişi gizli konuştuğu takdirde dördüncüsü mutlaka Odur, beş kişi fısıldaştığında altıncısı Odur. Bundan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar Allah mutlaka onlarla beraberdir”.
Bakara 2:187
Oruç günlerinin gecelerinde... helâl kılındı; Allah Teâlâ “oruç gecesi” tamlamasını kullandı, geceyi gününe bağlayarak; sanki “oruç gününün gecesi -oruç gününden önceki gece-” buyurmuştur. Gerçekte gece vaktinde oruç yoksa da gündüzün orucu, öncesindeki gecede beklendiğinden böyle ifade edilmiştir. Nitekim Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden nakledildigine göre şöyle buyurmuştur: “Namazı bekleyen kimse bu durumda bulundugu sürece namazda imiş gibi sevap alır””. Bunun gibi, “Sizden ramazan ayına ulaşan kimse onu oruçlu geçirsin” meâlindeki ilâhi beyanda da Cenâb-ı Hak orucu ramazan ayına nisbet etmiştir ki buna gece ve gündüz dahildir, çünkü ay anlamına gelen sehr kelimesi geceyi de gündüzü de içermektedir.
Kadınlarınıza yaklaşmanız. Denildi ki âyette yer alan refes kelimesi cinsel ilişki demektir, bu görüş İbn Abbas'a aittir”. Bir de denildi ki refes erkeklerin kadınlara yönelik cinsel ilişki, dokunma, öpme ve diğer ihtiyaçlarıdır.
Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbise gibisiniz. Denildi ki onlar sizin için, helâl olmayan şeylere birer perde ve engel, siz de onlar için aynı durumdasınız, erkek eşiyle kadın da kocasıyla iffetini korur. Bir de şöyle denildi: Onlar sizin için sükünet ve huzur vesilesi, siz de onlar için sükünet ve huzur vesilesisiniz; erkek hanımıyla, kadın da eşiyle sükünet ve huzur bulur. Bu mâna, “Geceyi insanı bürüyen elbise gibi sükün ve huzur vesilesi kıldık”, “içinde huzur bulmanız için geceyi sizin için yaratmıştır”? meâlindeki ilâhi beyanlarda yer alan “libâs” ve “sükün” kavramlarına benzemektedir. İkisinden birinin geceleri diğerinin elbisesi olması şeklindeki mâna da ihtimal dahilindedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Allah nefsinize karşı zaaf gösterdiğinizi bildi, tövbenizi kabul edip sizi bağışladı. Âyette yer alan “tahtânüne” ve ayrıca “tehününe” kelimeleri aynı mânadadır. Âyet-i kerime Hz. Ömer (r.a.) hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki İslâm'ın ilk dönemlerinde müslümanlar oruç tutup akşam vakti -imsak henüz girmeden önce de olsa- uyuduklarında ertesi günün akşamına kadar yemek yeme ve cinsel ilişkide bulunma yasağıyla karşı karşıya bulunuryordu. Hz. Ömer bir süre uyuduktan sonra eşiyle ilişkide bulunmuş, ertesi gün Resülullah'a gelerek halini arzetmişti. Bunun üzerine Allah nefsinize karşı zaaf gösterdiğinizi bildi meâlindeki âyet-i kerime nâzil olmuştur; yani kendinize yazıkedersiniz, çünkü her hıyanette bulunan kendisine yazık etmiş olur. Âyetin nüzülüyle Allah Teâlâ Ömer'in tövbesini kabul etmiş ve onu bağışlamıştır.
Âyet-i kerimede bundan sonra cinsel ilişkiye müsaade edilerek artık onlara yaklaşabilirsiniz buyurulmuştur, bu bir ruhsat konumunda olup emir hükmü taşımamaktadır.
Allah'ın sizin için mukadder kıldığı sonuçları bekleyebilirsiniz. Birkaç şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki Allah'ın size nasip ettiği çocuğu bekleyebilirsiniz. Yine denildi ki ramazan ayında Allah'ın lütfettiği Kadir gecesini ve ilâhi rahmetin gelişini bekleyebilirsiniz. Bir de şöyle denildi: Allah'ın sizin için belirlediği oruç gecelerinde cinsel ilişki için ruhsat ve izni ayrıca uyuduktan sonra imsak vaktine kadar yiyip içmeyi benimseyip uygulayabilirsiniz. Bu şu hadise benzemektedir: “Gösterdiğimiz kolaylıkları zor uygulanabilen fiiller (azâim) derecesinde benimsemeyen kimse bizden değildir”.
Şafak vaktine, yani günün ağarması gecenin karanlığından (beyaz iplik siyah iplikten) farkedilebilecek zamana kadar yiyin için, sonra da orucu akşama kadar sürdürün. Adi b. Hâtimden nakledildiğine göre şöyle demiştir: Bu âyet geldikten sonra yastığımın altına beyaz ve siyah olmak üzere iki iplik koyup renklerini ayırabileceğim zamana kadar yiyip içiyordum. Bir gün Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme giderek durumu anlattım, şöyle buyurdu: “Bu konuda göz önünde bulunduracağın yastık daha uzundur”, yani göz önünde bulunduracağın tan vakti (fecir) ufukta enine uzayan beyazlıktır. Resülullah'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Göğe doğru uzayan beyazlık sizi aldatmasın, gerçek fecir ufukta enine doğru yayılmış olanıdır”®. Onun yine şöyle dediği nakledilmiştir: “Fecir iki türlüdür, göğe doğru uzanan fecir ile ufukta enine doğru uzayan fecir. Oruç tutana yemeyi yasaklayan ve sabah namazının kılınmasına müsaade eden fecir bu iKiпciѕiйiг”°. Yine ondan rivayet edilmiştir: “Bilâl'in ezanı sizi aldatmasın, çünkü o gece henüz devam ederken ezan okuyup uyuyanlarınızı uyandırmakta ve teheccüd namazı kılanı biraz istirahat etmeye sevketmektedir” Bazı rivayetlerde ise bu hadis, “Bilâl'in ezanı sizi sahur işlerinizden alıkoymasın, çünkü o geceleyin ezan okur” meâliyle nakledilir veya buna benzer bir söz”, Bu meselede hareket noktası şudur ki aziz ve celil olan Allah oruç tutmanın sınırını günün belirginleşmesinden güneşin batışına kadar tayin etmiştir. Güneşin batışından günün belirginleşmesi zamanına kadar yemeyi, içmeyi ve cinsel ilişkide bulunmayı kulun hayatını kolaylaştırma lütfu çerçevesinde mubah kılmıştır.
Mescidlerde itikâfa çekildiğiniz dönemlerde eşlerinize yaklaşmayın. Âyette yer alan mübâşeret kavramı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki mübâşeret ile cinsel ilişki ve onun dışındaki hususlar kastedilmiş olup oruçlular bunlardan menedilmiştir. Yine denildi ki mübâşeret doğrudan cinsel ilişkiden kinayedir.
Mescidlerde itikâfa çekildiğiniz dönemlerde eşlerinize yaklaşmayın. Âyetin bu kısmı birkaç hükme işaret etmektedir. Öyle görünüyor ki âyet ilk dönemdeki müslümanların karşılaştıkları bir sıkıntı üzerine gelmiştir, yoksa itikâfta olan müminlerin mescidlerde hanımlarıyla ilişkide bulundukları gibi bir olay söz konusu değildir, çünkü mescidler onların nazarında kadınlarla ilişkiye mekân teşkil etmekten çok daha saygıya değer yerlerdi. Aslında -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- itikâf, kişinin bir yere çekilmesi ve hem mescidden ibaret olan bu yerde kaldığı hem de ihtiyaçları için dışarı çıktığı zaman daima itikâfa dair kendine düşen göreve uyması demektir. Âyet-i kerime ibadet amacıyla halvete çekilmenin kendi konumu, bu süre içinde her durumda cinsel ilişkiyi haram kıldığını beyan etmektedir. İtikâf, oruç gibi mükellefiyetleri, kişilerin içinde bulundukları vaziyet ve zamana göre değişen ve mescidlerde olmadıkları sırada yasakları yürürlükten kalkan bir ibadet değildir. Âyetin bu kısmı itikâfta bulunanların mescidlerde olmasalar bile orada bulunmanın statüsünü daima taşıdıklarının bilincine sahip olmalarını hedeflemiştir. Şayet itikâf döneminde mescidlerde bulunulmadığı sırada bile yasaklar yürürlükte olmasaydı âyet-i kerimede mescidler kelimesi zikredilmeksizin “siz itikâfta iken” buyrulmakla yetinilirdi, çünkü cinsel ilişkinin yasaklanmasını içeren bu âyetin gelişi sırasında onlar mescidlerde bulunmuyorlardı. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin bu kısmında itikâfın sadece mescidde yapılabileceğinin delili vardır, zira ilâhi beyan mescidleri diğer mekânlardan ayırarak tahsis etmiştir. Ayrıca âyet itikâfta bulunan kimsenin bu yerin dışına çıkabileceğinin de delilini içermektedir, ancak bu zaruret halinde olmalıdır. Nitekim Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden nakledildiğine göre o, itikâfta iken sadece beşeri ihtiyaçları için çıkardı. Kişinin bu noktadaki ihtiyacı iki türlü olabilir: Kendisine arzedilen ve mescidde çözümü mümkün olmayan bazı problemler, bir de mescidde yerine getirilmesi mümkün olmayan malüm beşeri ihtiyaçlar.
İtikâf halinde dışarıya çıkış iki sebeple olabilir. Biri kişinin kendisi için, diğeri de gerçekleştireceği bazı fiiller için. Buna dayanarak âlimlerimiz cuma namazlarına çıkmanın farz olduğunu söylemişlerdi, çünkü cumaya gitmemek üzere itikâfa girmeye kalkışan kimseye izin verilmez, şu sebeple ki farz olan bir ibadeti yerine getirmemek suretiyle farz olmayan ibadeti icra etmeye izin verilmesi câiz değildir; buna bağlı olarak itikâfa giren için söylediklerimiz de bu esasa dayanır.
Eğer denilirse ki: Hz. Ali'den rivayet edildiğine göre o, itikâfta iken cenazeye gitmek ve hasta ziyaret etmek amacıyla itikaf yerinden ayrılıyordu!.
Buna şöyle cevap verilir: Bu rivayet sahih ise Hz. Ali itikâf yerinden çıkmasına izin verilebilecek bir ihtiyaç için ayrılmış olmalıdır; bu sebeple çıkmışsa hasta ziyaretine gitmiş veya cenazede bulunmuştur, bu ise câizdir. Cenaze gibi ibadetler için izin verilecek olsa diğer her biri için de verilmesi gerekir, çünkü cenaze hizmetlerini yeterli sayıda insan yerine getirince bu görevin farz oluşu düşer, bu durumda diğer bir iş için izin verilmez. Burada söz konusu edilen dini görev izin verilemeyecek konumda veya onun dışında bulunmaktadır, emir bi'l-ma'rüf nehiy ani'l-münker gibi. Öyle anlaşılıyor ki bu husustaki haber anlattığım çizgi üzerinde seyretmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Hz. Âişe radıyallahu anhâdan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “İtikâfa girenin o yerden ayrılmaması sünnettendir”, Bu rivayet şayet gerçekse Ali b. Ebü Tâlib'in biraz önce değindiğimiz sebeplerden ötürü itikaf yerinden çıktığına işaret eder.
Mescidlerde itikâfa çekildiğiniz dönemlerde eşlerinize yaklaşmayın. Bu ilâhi beyanda itikâfın bütün mescidlerde olabileceğinin delili vardır, çünkü mescidleri genel bir şekilde belirtilmiştir. İtikâfın sadece Mescid-i Harâm'da olacağı şeklinde nakledilen rivayet şayet sahih ise nesih işlemine tâbi tutulmuştur, çünkü Hz. Peygamber (s.a.) Medine mescidinde itikâfa girmiş, dolayısıyla onun bu fiili önceki anlayışı neshetmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlar olup sakın yaklaşmayın. Denildi ki itikâf halinde kadına yaklaşmak günah olup buna yaklaşmayın demektir; buradaki emir yaklaşmama şeklinde sınırlandırılmıştır. Yine denildi ki Allah her çeşit itaat, emir ve yasak için bir sınır ve hedef belirlemiş olup bu sınırın ötesine geçilmeyeceği gibi gerisinde de kalınmamalıdır. Bunlar Allah'ın farzlarıdır, yahut sünnetleridir, şeklinde de yorumlanmıştır. İlk yorum daha isabetli görünmektedir.
Âişe şöyle demiştir: “İtikâfa girenin bulunduğu yerden çıkmaması em ancak
---
Dipnotlar:
8 o Ebü Hureyre'den rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kul namaz yerinde namazı beklediği sürece o ibadetin içinde bulunmuş sayılır ve melekler kendisi için şöyle dua eder: ‘Allahım, günahını bağışla, ona merhamet Kulun bu durumu namaz yerinden ayrılıncaya veya abdestini bozuncaya kadar devam eder” (Mâlik, el-Muvatta', 891 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 460; Taberi, Câmiʻu’l-be yan, II, 165; Kurtubi, el-Câmi', İbn Ömer'den nakledildiğine göre bir adam kendisine gelerek, “Ben yolculuk halinde de oruç tutmaya güç yetiririm” demiş, bunun üzerine İbn Ömer şöyle cevap vermiştir: Resülullah'ın (s.a.), “Allah'ın gösterdiği kolaylığı (ruhsat) kabul etmeyen kimsenin üzerine Arafat dağları kadar günah yüklenir” buyurduğunu işittim (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 83 Kaynakların belirttiğine göre Hz. Peygamber'in sözü şöyledir: “Göz önünde bulunduracağın yastık daha uzun olup gecenin karanlığı ile gündüzün beyazlığından ibarettir” (Ah84 o Taberi, Cami'w'l-beyan, 171; İbn Kesir, Tefsiru'l-Kurüân, I, 223. 87 bk. Tahâvi, Şerhu Meâni'l-âsâr,1, 140. 88 o Mâlik, el-Muvatta', “İtikâf” 1-2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 104, 181, 235; Buhâri, Hz. Enes'ten rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “İtikâfa giren cenazeye gider ve hasta ziyaret edebilir; mescidden çıktığı zaman dönüp gelinceye kadar başını örter” (Cessâs, Ahkâmu'l-Kurün, 1, 310). beşeri bir ihtiyaç için olması hariç; öylesi cenazeye gidemez, hasta ziyaret edemez, kadına dokunamaz ve yaklaşarnaz” (Cessâs, a.g.e., I, 309). Cessâs'ın isnadını göstererek Hz. Ali'den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: “İtikâfa giren kimse curnaya gider, hasta ziyaret eder ve cenazeye katılır.” Benzer rivayet Hasan-ı Basri, Amir ve Sa'd b. Cübeyr'den de nakledilmiştir (bk. Cessâs, a.g.e., I, 309). 82 bk.Cessâs,a.ge., I, 302; Fahreddin er-Râzi, Mefâtihu'-gayb, V, 114.
Bakara 2:188
Birbirinizin malını haksız yollarla yemeyin ve onları yetkililere rüşvet olarak vermeyin. Bu ilâhi beyanda iki yorum vardır. Birincisi için denildi ki birbirinizin malını haksız yollarla yemeyin ve onları yetkililere rüşvet olarak vermeyin. Nitekim Übey b. Kâ'b'ın kırâatinde bu anlam ile uyuşan bir “lê” harfi bulunmaktadır, tıpkı, “Hakkı bâtıl ile karıştırmayın ve hakkı gizlemeyin” beyanında olduğu gibi, yani “ve lâ tektümü”. İkinci yorum için de şöyle denildi: Birbirinizin malını yetkilileri şaşırtarak ve asılsız kanıtlar getirerek haksız yollarla yemeyin. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden nakledilen şu hadis de bu yorumu desteklemektedir: “Aranızdaki anlaşmazlıklar sebebiyle bana gelmektesiniz, bir kısmınızın iddiasını ispatlaması diğerininkinden daha etkili olabilir; kimin lehine müslüman kardeşine ait bir hakla hüküm vermişsem ona cehennem ateşinden bir parça ile hükmetmiş gibi olurum”, Birbirinizin malını haksız yollarla yemeyin. Cenâb-ı Hak kişinin müslüman kardeşine ait malı onun kendi malı, canını da kendi canı konumunda tutmuştur, “Ey iman edenler! Karşılıklı rızayadayanan ticaret hariç mallarınızı haksız yollarla yemeyin ve kendinizi öldürmeyin” meâlindeki beyanının da işaret ettiği gibi. Kişi müslüman kardeşinin malını haksız yollarla yiyince bu fiilinin bir benzeri kendisine yönelik olur, Allah Teâlâ böylesini kendi malını haksız yollarla yiyen gibi kabul eder. Yine Allah, müslüman kardeşini haksız yere öldürme fiilini aynı şekilde kendisini öldürme statüsünde tutmuştur, çünkü bir insan başkasını haksız yere öldürdüğünde kısas olarak kendisi de öldürülür.
Bazıları bu âyete dayanarak şu görüşünden dolayı Ebü Hanife'ye (r.a.) karşı istidlâlde bulunmuştur: “Şahitler bir konuda tanıklık ettiği, hâkim de kararını verdiği takdirde -bilâhare şahitlerin yalancı olduğu ortaya çıksa bile- akid yürürlüğe girer” İmama eleştiri yöneltenin kanaatine göre Cenâb-ı Hakk'ın birbirinizin malını... yemeyin beyanı ile Resülullah'tan biraz önce nakledilen ve haksız yere başkasının malını alanın cehennem ateşinden bir parça eline geçirdiğini ifade eden hadis buna engel teşkil eder; bu hususlar helâl olmadığına göre sözü edilen akid de yürürlüğe girmiş olmaz. Ne var ki bize göre meselenin aslı şöyledir: Davacı ile davalı (yalancı şahitlere de dayansa) velâyeti kendilerine ait bulunan bir akid üzerinde anlaştıkları, hâkim de buna hükmettiği takdirde akid geçerli olur.
Başkalarına ait malların bir kısmını bile bile ve gayri meşru yöntemlerle yemek için. Burada yer alan ferikan kelimesi başkalarına ait malların bir kısmı demektir.
Far Éi ZİN İİ by GÖL
---
Dipnotlar:
848 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 290; Müslim, “Akzıye”, 4; Nesâi, “Âdâbu'l-kudât”, 13, 23.
Bakara 2:189
Sana ayın geçirdiği merhaleleri yansıtan hilâlleri sorarlar. De ki Onlar insanların çeşitli işleri ve özellikle hac mevsiminin tesbiti için belirlenmiş vakit ölçüleridir. Âyette geçen yes'elüneke ifadesi sana hilâlleri sordular anlamına gelebileceği gibi bundan sonra soracaklar anlamına da gelir. Şayet ikinci şık tercih edilirse bu ilâhi beyanda Hz. Muhammed'in risâletinin kanıtı vardır, çünkü sonraki zamanlarda durum haber verdiği gibi gerçekleşmiştir.
Hilâlleri sormalarının sebebi -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şudur ki o dönemin insanları güneşin daima aynı şekilde doğduğunu görmüş, ayın ise küçülme-büyüme şeklinde çeşitli hallere büründüğünü müşahede etmişlerdir. Onların bu müşahedesi kendilerini sözü edilen soruyu yöneltmeye sevketmişnı haber vermiştir. Zira Cenâb-ı Hak sözü edilen şeylerin bilgisini güneş sistemi çerçevesindeki günlerle bildirecek olsaydı bunun hesaplanması kendilerine zor gelecek, dolayısıyla yılların ve zaman dilimlerinin gün hesabıyla bilinmesi neredeyse imkânsız hale gelecekti, işte bu sebeple Allah Teâlâ lütuf ve rahmetiyle ayın merhalelerini yansıtan hilâl sistemini yaratmıştır, tâ ki insanlar bu sayede vakit ve süreleri bilsinler, hac ve zekât zamanlarını belirlesinler. Allah'ın bu fiili kullarına yönelik bir hafifletme ve kolaylaştırma lütfudur.
İnsanların çeşitli işleri ve özellikle hac mevsiminin tesbiti için. Allah Teâlâ hilâllerin hepsini hac ibadeti için vakit olarak belirlemiştir. Bu sebepledir ki âlimlerimiz ihrama girmenin bütün zaman dilimlerinde câiz olduğunu söylemiştir, ihramın bütün zamanlarda devam edebileceği anlamında. Hac ibadetine özgü fiillere (menâsik) gelince, bunlar sadece haccın fiilen eda edileceği zamanda geçerli olur, bu zaman da, “Hac bilinen aylarda yapılır” meâlindeki âyet-i kerimenin işaret ettiği aylardan ibarettir. Burada sözü edilen aylar hacca ilişkin fiillerle bağlantılıdır; bunun da delili âyetin devamında yer alan, “Hac ibadetini bu aylarda yerine getirecek kimse...“ meâlindeki ifadedir. İhramsız hiçbir hac fiili farz olmaz, bu husus da Cenâb-ı Hakk'ın nakledilen beyanları ile hac fiillerini kastettiğini gösterir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber tek başına ihrama hac dediği gibi Kâbe'yi tavaf etmeye, Arafat'ta vakfe yapmaya da hac demiş, “Hac Arafat'ta vakfe yapmaktır” buyurmuştur. Resül-i Ekrem, “Haccın en faziletlisi yüksek sesle lebbeyk... demek ve kurban kesmektir”! buyurmak suretiyle kurban kesmeye de hac demiştir. Bunların her biri için hac kelimesini kullanması Cenâb-ı Hakk'ın sözü edilen her görev için eda edileceği zaman belirlemesi sebebiyledir. İhrama gelince, Allah bütün ayları şu beyanı ile onun vakti olarak belirlemiştir: Sana ayın merhalelerini yansıtan hilâlleri sorarlar. De ki: Onlar insanların çeşitli işleri ve özellikle hac mevsiminin tesbiti için belirlenmiş vakit ölçüleridir.
İyi davranış evlere arka taraflarından girmeniz değildir. Asıl iyilik kötülüklerden sakınan kimsenin yaptığı şeydir. Şu halde siz evlere kapılarından girin. Âyet-i kerimenin bu ikinci kısmını muhtemel bir sorunun mevcudiyeti düşünülmeden birinci kısmına bağlamak mâkul görünmemektedir. Herhalde Resülullah'ın etrafındaki insanlar ona hilâlleri ayrıca evlere arka taraflarından girmeyi sormuş, bunun üzerine Cenâb-ı Hak evlere arka taraflarından girmenin iyilik sayılmadığını, iyiliğin takvâda olduğunu haber vermiştir.
Evlere giriş meselesinin gündeme gelişi konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazılarının kaydettiğine göre Araplar'dan biri ihrama girince eve normal kapısından değil arka tarafından giriyordu, bunun sebebi kapısından girdiği takdirde başını örtme sakıncasıydı.
Bir de şöyle denilmiştir: Araplar'dan biri herhangi bir ihtiyacı için evden çıkıp da onu yerine getirmeden döndüğü takdirde evine kendi kapısından degil arka tarafından giriyordu, çünkü başarısız bir şekilde eve girmeyi hoş karşılamadığı gibi süregelen geleneğe göre Araplar böyle bir olguyu uğursuzluk sayıyor ve sonraki bir ihtiyacın da yerine gelmeyeceği konusunda bir belirti konumunda kabul ediyorlardı. İşte bu sebeple aziz ve celil olan Allah sizin yapmakta olduğunuz şeyin iyilik ve kötülükle ilgisi yoktur, iyi ve güzel olan şey kötülüklerden sakınan, Allah'ın emrine uyup yasaklarından kaçınan ve evlere normal kapılarından girenlerin sergilediği davranıştır, buyurmuştur.
Âyetin bu ikinci kısmının içerdiği kelimelerin gerçek anlamlarında degil temsil ve remiz konumunda (mecaz) olması da muhtemeldir, şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Onlar ise bunu arkalarına attılar (kulak ardı ettiler)”, “Onlara Allah tarafından ellerindeki vahiyleri tasdik eden bir elçi gelince Ehl-i kitap'tan bir grup sanki gerçeği bilmiyormuş gibi Allah'ın kitabını arkalarına atı verdiler”!. Bu âyet-i kerimelerde yer alan “arkaya atış” hakikat anlamında olmayıp Allah'ın kelâmını işitmiyor, ona önem vermiyor, ayrıca Resülullah'ın kelâmını işitmiyor ve dikkate almıyorlardı demektir. Bu temsili ifadeyle Cenâb-ı Hak, kendisiyle amel etmedikleri kelâmın arka tarafa atılmış gibi olduğunu haber vermiştir. İşte tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin ikinci kısmında da durum bunun gibidir. Bu âyette O, iyi ve güzel davranışın Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme uymamak ve emrini benimsememekte olmadığını, yani iyi ve güzel davranışın Muhammed aleyhisselâma muhalefet etmek değil, aksine ona uymak ve emirlerini benimsemekten geçtiğini haber vermiştir.
Karmatiler3? şöyle dedi: Âyette geçen ebvàb kelimesinden maksat Ali b. Ebü Tâlib, büyüttan maksat da Resülullah'tır. İnsanlar Resülullah'a Hz. Ali'den geçerek ulaşmakla emredilmiştir, zaten Resül-i Ekrem'in şöyle buyurduğu bilinmektedir: “Ben hikmetin şehriyim, Ali de kapısıdır; eve girmek isteyen kimse kapının yanına gelip oradan girmesi gerekir”!
Ne var ki Karmatiler'in aşırı yoruma tâbi tuttukları âyetin bu kısmında Cenâb-ı Hak evlerden ve kapılarından (büyüt, ebvâb) çoğul kalıplarıyla bahsetmiştir, şu halde evler de kapıları da çoktur. Buna göre Hz. Ali ile Ebü Bekir, Ömer ve Osman gibi sahâbiler (Allah'ın rızâsı hepsinin üzerine olsun) bu konuda aynı çizgi üzerinde bulunur. Görmez misin ki Resül-i Ekrem, “Ben hikmetin şehriyim” buyurmuş. Şehrin tek değil birkaç kapısı vardır. Şu halde Karmatiler'in özel olarak Hz. Ali hakkında yaptıkları yorumun doğru olmadığı ortaya çıkmıştır. Hatalardan korunmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Allah'a karşı gelmekten sakının. Yani O'ndan korkun, kendisine karşı çıkmayın, emrini hiçe saymayın, yasaklarından kaçının.
---
Dipnotlar:
88 Rivayet edildiğine göre Necid halkından bir grup müslüman Arafat'ta vakfe halinde bulunan Resülullah'ın yanına gelmiş ve ona soru sormuştur. Hz. Peygamber görevlendirdiği bir kimse vasıtasıyla şu mesajını herkese duyurmuştur: “Hac Arafat'ta vakfe yapmaktan ibarettir. Fecir doğmadan önce toplanma gecesinde gelen kimse Arafat'a yetişmiş olur. Mina zamanı üç gündür. Acele edip iki gün içinde Mekke'ye dönen kimse günaha girmediği gibi geride kalan da girmez”. %9 Dârimi, “Menâsik” 8;İbn Mâce, “Menâsik”, 6, 16. “Allah kendilerine kitap verilenlerden, mutlaka insanlara açıklayacak ve hiçbir tarafını gizlemeyeceksiniz' diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı edip az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne kadar kötüydü!” (Âl-i İmrân 3/187).
Bakara 2:190
Allah yolunda savaşın. Allah'ın yolu (sebilullah) dini ve itaati ifade eder, yani dinini izhar edip yayma yolunda. Denildiğine göre bu ilâhi beyan savaşı emretme meyanında ilk gelen âyettir. Savaşı emretme konumunda ilk gelen âyetin, “Kendilerine savaş açılarak zulme uğratılan müminlere mukabelede bulunma izni verilmiştir” meâlindeki beyan olduğu da söylenmiştir. Zikredilen sonuncu âyetin haber verme konumunda bulunması ihtimal dahilindedir. Buna göre önceleri düşmanlarına karşılık vermek müslümanlara yasaklanmıştır, sonra tefsirini yapmakta olduğumuz âyetle izin verilerek savaşmışlar fakat (hani, dininizde savaş yoktu, denilmek suretiyle) yadırganmış, bunun üzerine sonuncu âyet yeni bir haber getirme konumunda nâzil olmuştur. Söz konusu âyetlerin hangisinin daha önce geldiği bilinmemekle birlikte bu ilâhi beyanlarda savaşma emrinin bulunduğu açıktır. Âyette yer alan aşırı gitmeme konusunda çocukları, kadınları ve bitkin ihtiyarları öldürmeme yorumu yapılmıştır, nitekim Hz. Peygamber'in gönderdiği bir askeri birliğe çocuğu ve ihtiyarı öldürmemeleri emrini verdiği nakledilmiştir’. Bir de şöyle denildi: Allah müminlere haram ayda savaşmayı yasaklamıştır, ancak müşrikler savaşı başlatırsa bu hariç. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Unutmayın ki Allah haddi aşanları sevmez, O haddi aşma fiilini sevmediğinden haddi aşanı da sevmez.
Bakara 2:191
Size savaş açanları nerede yakalarsanız öldürün. Denildi ki haysü kelimesi mekân içeriği taşır. Buna göre âyette müşrikleri her yerde öldürme izni vardır; mekânları kapsayan bu genelleme zamanları da içine almaktadır. Âyetin genelleme ifade eden bu kuruluşundan Mescid-i Harâm mutlak konumunda istisnâ edilmektedir. “Sana haram ayı sorarlar”% meâlindeki âyet-i kerimede yer alan Mescid-i Harâm istisnâsı ise umum ifade etmeyip kayıtlıdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bazıları müşriklerin Harem sınırları içinde ve hac aylarında öldürmenin câiz olduğunu bu âyet-i kerimenin zâhirine dayanarak söylemiş, bazıları da her iki yer ve zamanda adam öldürme fiilinin yapılamayacağını belirtmiştir.
Bizim âlimlerimiz ise (Allah rahmet eylesin) şöyle demiştir: Müşrikler Harem sınırları içinde öldürülemezse de haram aylarda öldürülebilir, ancak kendileri Harem içinde savaşa başlarlarsa mukabelede bulunmamız mümkündür. Âlimlerimiz benzer şekilde şunu da söylemektedir: Birini öldürüp de Hareme sığınan kimseye orada bulunduğu sürece kısas uygulanmaz, fakat beraberce yeme içme ve oturmaya müsaade edilmez tâ ki çıkmaya mecbur kalıp kısas uygulansın; Harem sınırları içinde adam öldürme fiilini işlediği takdirde kısas uygulanır. Buna bağlı olarak karşı taraf savaşmaya başlamadıkça Harem içinde savaşılmaz, başladığı takdirde ise savaş ve öldürme helâldir.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette, size savaş açanları nerede yakalarsanız öldürün, meâlindeki âyetin zâhiri bütün mekânlarda öldürülmelerini mubah gösteriyorsa da Harem sınırları içinde savaşı başlatan kendileri olmadığı sürece savaşmak câiz değildir, çünkü aynı âyette, Mescid-i Harâm'ın yanında onlar sizinle savaşmadıkça siz de kendileriyle savaşmayın buyurulmaktadır. Görüldüğü üzere bu ilâhi beyan Harem bölgesini diğer mekânlardan istisnâ etmektedir. “Sana haram ayı, yani o ayda savaşmayı sorarlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır” meâlindeki âyete gelince, bu beyanın zâhiri hac aylarında savaşmayı yasaklamaktadır. Ancak aynı âyette savaşın helâl olduğunun delili de yer almaktadır: “Şirk inancından kaynaklanan baskı ve direnişadam öldürmekten daha büyük bir günahtır”, Allah buradaki fitne ile şirki kastetmektedir. Cenâb-ı Hak bu sonuncu âyette adam öldürme fiilini büyük günah addetmiş, devamında ise şirkin bundan daha büyük ve daha korkunç bir günah olduğunu bildirmiştir.
Bize göre aslolan şudur ki ortaya çıkan sosyal problem iki yönlü olduğu takdirde bunlardan kolay ve hafif olanı tercih edilir. Buna dayanarak Harem sınırları içinde adam öldürme fiilini yapma alternatifinin tercih edildiğini söyledik, aksi takdirde şirkten ibaret olan daha büyük ve daha korkunç fitnenin sürüp gitmesi söz konusudur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Sizi çıkardıkları yerden onları çıkarın. Hudeybiye yılında sizi çıkardıkları Mekke'den onları çıkarın, diye yorumlanması mümkündür. Bunun yanında Cenâb-ı Hakk'ın, müslümanlara, müşriklere baskı yapıp Mekke'den çıkmaya mecbur tutmalarını emretmiş olması da ihtimal dahilindedir, tıpkı daha önce Mekkeliler'in müslümanlara yaptığı gibi. Ayrıca buradaki çıkarma emrinin şu meâldeki hadise yönelik olması da muhtemeldir: “Şuna dikkat edin ki içinde bulunduğum bu yıldan sonra hiçbir müşrik bu mekânlarda hac yapmayacaktır”, Bir de çıkarma emriyle müşriklerin Mescid-i Harâm'a girmelerine engel olmaları mânasının kastedilmesi mümkündür, “Ey müminler! Müşrikler mânevi açıdan pistir, onun için bu yıldan sonra Mescid-i Haгaптa yaklaşmasınlar”#9, “Allah müminlerin dostu olup onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır”! beyanlarında olduğu gibi. Allah Teâlâ bu âyetlerde şirki yasaklamayı ve karanlıklardan kurtarmayı çıkarma fiiliyle ifade etmiştir.
Şirk inancından kaynaklanan baskı ve direniş adam öldürmekten beterdir, yani şirk fiili Allah nezdinde Mescid-i Harâm'da adam öldürmekten daha büyük bir suçtur.
Mescid-i Harâm'ın yanında onlar sizinle savaşmadıkça siz de kendileriyle savaşmayın. Şayet savaşırlarsa onları öldürün. Bu ilâhi beyanla âyetin başında yer alan, onları nerede yakalarsanız öldürün, beyanının kendilerini cezalandırma statüsünde bulunduğunu bilirtmiştik. Âyetin bu son kısmına şöyle de anlam verilmiştir: Onlar sizi Mescid-i Harâm'da öldürmedikçe siz de onları öldürmeyin.
Eğer denilirse ki: Müşrikler bizi öldürdüğü takdirde bizim onları öldürme imkânımız kalmaz, şu halde bu sözün anlamı nedir?
Buna şöyle cevap verilir: Mescid-i Harâm'ın yanında sizi öldürmedikçe onları öldürmeyin, yani sizden birini öldürdükleri takdirde siz de onları öldürebilirsiniz. Yahut öldürmeyi başlatan onlar olmadıkça siz öldürmeye teşebbüs etmeyin. Veya şöyle deriz: Bir kısmınızı öldürmedikçe adam öldürme fiilini işlemeyin, ancak öldürürlerse siz de mukabelede bulunursunuz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İşte inkârcıların müstahak olduğu ceza bundan ibarettir. Yani Allah'ın nimetlerini kabul etmeyen ve şükürle karşılamayanın cezası böyledir. Bir de Harem'de savaşa başlayanın cezası böylece öldürülmektir.
---
Dipnotlar:
856 “Sana haram ayı, yani o aydaki savaşmayı sorarlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir gü-
Bakara 2:192
Şayet savaştan vazgeçerlerse şunu bilsinler ki Allah günahları bağışlayan ve kullarını esirgeyendir. Bu iki şekilde yorumlanabilir. Biri şirkten vazgeçip İslâm'ı benimserlerse Allah Teâlâ kendilerini rahmetiyle bürür. Diğeri savaşı başlatmaktan vazgeçer müslüman olurlarsa gafür olan Allah kendilerine merhamet edip günahlarını bağışlar.
Bakara 2:193
Yeryüzünden şirk ve baskı kalkıncaya kadar onlarla savaşın. İslâmiyet'i benimsemeleri için kâfirlerle savaşmakla emrolunduk.
Eğer denilirse ki: Dış görünüşü itibariyle aklen güzel olmayan kâfirleri öldürme fiilinin hikmeti nedir?
Buna şöyle cevap verilir: Kendileriyle müslüman olmaları için savaşırız, İslâmiyete karşı (diretmedikçe onları öldürmeyiz. Onların diretmesi, bizim de mukabelede bulunmamamız halinde ebediyen müslüman olmazlar; bu sebepledir ki onları öldürürüz; bu tür öldürmede şirk fitnesinin ortadan kalkma sonucu vardır.
Yeryüzünden şirk ve baskı kalkıncaya kadar onlarla savaşın. Yani şirk sebebiyle ortaya çıkacak fitne kalkıncaya kadar. Bazıları şöyle demiştir: Buradaki fitne kavramı azap demektir, buna göre anlam inkârcıların müslümanlara işkence uygulamaya güç yetiremeyeceği zamana kadar kendileriyle savaşın.
Ve kulluk sadece Allah'a yönelinceye kadar. Yani yeryüzünün dini şirk değil Allah'ın dini oluncaya kadar; buradaki din hükümranlık demektir.
Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur. Eğer denilirse ki: Hükümranlığın tamamı Allahi ait olunca zaten ortada zâlim diye biri bulunmaz, şu halde bu beyanın anlamı nedir? Buna şöyle cevap verilir: Bilâhare zulüm yapacak olan zâlimden başkasına düşmanlık yoktur. Yahut da onlardan zulüm zihniyetine sahip kimselerden başkasına düşmanlık yoktur.
Eğer denilirse ki: Bu âyette udvân düşmanlık, aşırılık kavramı neden kullanılmıştır, oysaki udvân veya itidâ ilâhi sınırları aşıp helâl olmayan şey demektir.
Buna şöyle cevap verilir: Çünkü gerçekleştirilmesinden söz edilen eylem aslında udvân değilse de bu nitelikteki bir davranışın cezasıdır, bu sebeple onun ismiyle anılmıştır; tıpkı kötülüğün karşılığı -hakikatte kötülük olmadığı halde- kötülük diye isimlendirildiği gibi, şu ilâhi beyanda olduğu üzere: “Kötülüğün karşılığı kendisi gibi bir kötülüktür”!; ayrıca saldırının karşılığı -hakikatte öyle olmasa da- saldırı olarak nitelendirildiği gibi!; bahis konusu edilen âyette de durum bunun gibidir.
SAA i allak ERİ
Bakara 2:194
Müslümanların önemseyeceği saygın ay inkârcıların da önemsemesi gereken saygın aya bedel olup saygınlıklar karşılıklıdır. Denildi ki Peypaтber sallallahu aleyhi ve sellem haram ayda Mekke'ye varmayı planlayarak sefere çıkmış, ancak müşrikler şehre girmesine engel olmuştu. Resülullah ertesi yıl 862 Bir sonraki âyete işaret etmektedir.
yine haram ayda Mekke'ye gelerek üç gün kalmış, önceki yıl yapamadığı umre ibadetini kaza etmiştir. Nitekim onun bu ziyaretine umretü'l-kazâ denilmiştir. Âyette yer alan saygınlıklar karşılıklıdır ifadesinin yorumu bundan ibarettir, yani ikinci ziyaret birincisine karşı gelip onun yerine geçmiştir. Yine denilmiştir ki Câhiliye dönemi insanları haram ayını saygın görüyor ve bu ayda savaşa girmiyordu. İslâmiyet ortaya çıkınca müslümanlar da aynı duyguyu benimsemiş ve bu ayda savaş yapmamıştır. Ancak bir süre sonra müşrikler sözü edilen ayda müslümanlara saldırmaya ve üstünlük sağlamaya başladılar. Bunun üzerine haram aya olan saygınlık belli çerçevede neshedilmiş ve bu süre zarfında açılan savaşa mukabelede bulunma emri verilmiştir, şu ilâhi beyanla: “Şirk inancından kaynaklanan baskı ve direniş adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. Onlar güçleri yettiği takdirde sizi dininizden döndürünceye Kadar savaşa devam ederler”. Bir anlamda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Saygın aya yönelik ihlâliniz onların yaptıkları ihlâlin karşılığı durumundadır.
Size saldıran kimseye siz de misilleme olacak kadar saldırın. Bunun yorumunu daha önce yapmıştık“.
Allah'tan korkun. Allaha muhalefet etmekten veya azabından korkun.
Allah'ın müttakilerle beraber olduğunu bilin. Yani bütün müminlerle. Bir de şu mânanın verilmesi muhtemeldir: Harem'de karşı taraf başlamadan önce ilk defa siz savaşmaktan sakının. Şunu unutmayın ki Allah zafer ve yardım lütfetmesi açısından bu tür savaştan sakınanlarla beraberdir.
Bakara 2:195
Allah yolunda maddi karşılık beklemeksizin harcama yapın. Kendinizi tehlikeye atmayın. Birkaç şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki Allah Teâlâ cihada çıkmayı özendirmek amacıyla harcamada bulunulmasını emretmiştir.
Aksi takdirde her insan muhtaç olduğunu bildiği konuda tabii olarak harcama yapar ve elini sıkı tutmak suretiyle kendisini yok olmaya sürüklemez.
Kendinizi tehlikeye atmayın. Denildi ki kişinin günah işleyip affedilmekten ümit kesmesi şeklindedir. Yine denildi ki harcama yapın yani sonraki dönemde sıkıntıya mâruz kalmak korkusuyla harcamada cimrilik göstermeyin, çünkü Allah harcadığınız servetin yerini doldurur. Bir de şöyle denildi ki harcama yapın yani cihada giren arkadaşlarınıza yardım edin; mali harcamada bulunmak, savaş araç ve gereçlerini sağlamak için lâzım gelen yardımı terketmek suretiyle onları tehlikeye atmayın. Âyetin bu kısmı, Allah rızâsı için harcayın, çünkü bu davranışınızda bedeninizin ve mânevi hayatınızın devamı vardır, şeklinde de yorumlanmıştır.
Elinizden geldikçe iyilik yapmaya gayret gösterin. Unutmayın ki Allah güzel davranış sergileyenlere muhabbet eder. Denildi ki yardımda ve mali harcamada bulunmak suretiyle arkadaşlarınıza iyilik edin. Yine denildi ki Allah rızâsı için harcamada bulunurken yerini doldurması hususunda O'nun hakkında hüsnüzan besleyin. Bir de savaşa çıkarken sizi başarılı kılacağı konusunda Rabb'inize hüsnüzanda bulunun. Âyetin bu kısmında yer alan ve ahsinü kelimesi ve eslimü, yani müslüman olun, diye de yorumlanmıştır. Âyetin unutmayın ki Allah güzel davranışlar sergileyenlere muhabbet eder meâlindeki devamı bu mânaya bağlıdır, yani müminlere muhabbet eder.
Bakara 2:196
Haccı daumreyi de Allah rızâsı için gereğince yerine getirin. Bu kısmın yorumu ve kırâati konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları umre bu âyetin işaretiyle farz konumundadır, çünkü Allah âyette haccın tamamlanmasını emrettiği gibi umrenin ikmal edilmesini de emretmiştir, demiştir. Umrenin küçük hac olduğu da söylenmiştir. Bize göre ise umre farz değildir, haccı daumreyi de Allah rızâsı için gereğince yerine getirin meâlindeki ilâhi beyanda farz oluşunu delili de bulunmamaktadır. Çünkü biz haccın farz oluşunu bununla değil, “Yoluna gücü yetenlerin Beytullah'ı hac maksadıyla ziyaret etmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır” meâlindeki âyet-i kerime ile bilmekteyiz.
Hac ve umrenin ikmal edilmesine dair verilen emir hakkında birkaç yorum yapılmıştır. Birincisi o dönemdeki müslümanlar haccı umre ile başlatıyorlardı, bu umrenin tamamlanması emredilmiştir. Nitekim Hz. Ömer'den (r.a.) nakledildiğine göre şöyle demiştir: “Resülullah (s.a.) döneminde uygulamada bulunan iki mut'ayı ben yasaklıyor ve cezaya bağlıyorum: Hac mut'ası ve kadın mut'ası”85, İkincisi, İslâm öncesi Araplar'ı umreyi Allah için değil putlar için yapıyorlardı, bu âyetle bunun Allah için yapılması emredilmiştir. İbn Mes'üd'dan gelen kırâat rivayetinde onun âyet-i kerimeyi okurken umre kelimesini mübtedâ konumunda merfü okuduğu nakledilmiştir?. Söz konusu tamamlama emrinin Hz. Ali ve İbn Mes'üd'dan (r.a.) nakledilen şu rivayet çizgisinde olması da muhtemeldir. Adı geçen iki sahâbiye haccı da umreyi de Allah rızâsı için gereğince yerine getirin 866 o Cessâs, Ahkâmu'l-Kurân, I, 365; Kurtubi, el-Câmi”, II, 392. 87 Zemahşeri, el-Keşşâf,I, 181; Fahreddin er-Râzi, Mefâtihu'-gayb, 151.
mânasındaki âyet-i kerime sorulmuş, onlar da hac veya umrenin tamamlanmasının bir şekli de ihrama ailene ait evceğizin yanından itibaren girmendir, diye cevap vermişlerdir®.
Âlimlerimiz umrenin farz olmadığı konusunda Hz. Câbir'den (r.a.) nakledilen şu rivayetle de istidlâlde bulunmuşlardır: Bir sahâbi Resülullah'a gelerek umre farz mıdır, diye sormuş o “Hayır, umre yapman senin için hayırlıdır”? cevabını vermiştir. Yine Resülullah'tan (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Hac farz, umre ise nafile bir ibadettir””. Bazı rivayetlerde ise “Hac cihad olup, umre nafile bir ibadettir” demiştir. İbn Mes'üd'dan (r.a.) nakledildiğine göre şöyle demiştir: “Hac farz olup, umre nafiledir” Hz. Âişe'den (r.a.) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Yâ Resülallah! Bütün aile fertlerin haccın yanında umre ile dönerken ben mi hariç kalacağım, diye sızlandım, o da “Haccı yapmaya çalış, senin için yeterlidir””! şeklinde cevap vermiştir. Âlimlerimiz bu haberlere itimat etmiştir.
Aslında bu meselede âlimlerimiz akli açıdan da istidlâlde bulunmuştur. Şöyle ki Allah namazı, zekâtı ve orucu kendilerine tahsis ettiği zamanlarda farz kılmıştır. İlim ehli sadaka vermek, namaz kılmak ve oruç tutmak suretiyle nafile ibadet yapmak isteyen kimsenin bunları vakte bağlı olmayarak icra edebileceğine ve onlar umrenin belli bir vaktinin bulunmadığını ittifakla benimsemiştir. İşte bu husus da umrenin nafile konumunda bulunduğunu ispat etmektedir, çünkü farz olsaydı diğerleri gibi eda edileceği özel bir vakti bulunurdu.
Eğer denilirse ki: Nafile hac, farz olanı gibi belli bir zamana tahsis edilmiştir. Nafile haccın belli zamana bağlanmasının farziyetine delil teşkil etmemesi gibi umrenin herhangi bir zaman içinde yapılabilir oluşu da onun nafile konumunda bulunduğunu göstermez.
Buna şöyle cevap verilir: Farzların tamamının belli bir vakte tahsis edildiğini görmekteyiz, nafile ibadetler ise ikiye ayrılıp, içlerinden hacda görüldüğü üzere belli bir zamana tahsis edilenler, bunun yanı sıra namaz, oruç ve zekâtta olduğu gibi edilmeyenler de vardır. Farz ibadetlerde belli bir zamana bağlı olmayanı bulamadığımıza göre zamana tahsis edilmeyen bütün ibadetlerin farz Şevkâni, Neylu'l-evtâr, V, 27.
değil nafile konumunda bulunduğuna hükmettik. Âlimler şununla da istidlâl ederek demişlerdir ki umrenin hac aylarında yapıldığını görmekteyiz, buna mukabil bir vakitte iki farz namazın eda edildiğini müşahede etmemekteyiz, sadece farz namaz vaktinde nafile kılınabilmektedir. İşte bununla da kıyas edildiği ve aynı vakitte hac ile umrenin yapıldığı göz önünde bulundurulduğu takdirde umrenin tıpkı öğle veya diğer vakitlerde kılınabilen nafile namaz gibi nafile statüsünde tutulduğu kanıtlanmış olur.
Umrenin farz olduğunu kabul eden grup kendi tezini kanıtlama bağlamında şöyle demiştir: Nafile konumunda bulunan her ibadetin farz statüsünde bir aslının bulunduğunu görmekteyiz. Şayet umre nafile olsaydı farz statüsünde bir aslının bulunması gerekirdi.
Buna şöyle cevap verilir: Umre tavaf ve sa'yden ibarettir, bu iki uygulama farz statüsündeki hacdan asıl teşkil eden karşılık vardır. Bir de itikâfın nafile ibadet olarak meşru kılındığını görmekteyiz, oysaki bunun farz konumunda bir aslı yoktur, umre de bunun gibidir.
Tartışılan meselede aslolan şudur ki Allah Teâlâ kullarına ilk olarak farz kıldığı her ibadetin belli zamanlarda yapılmasını farz kılmış yahut da bunların edası için vakitler belirlemiştir. Umrenin ise gerek farz oluşu gerekse edası için herhangi bir vakti yoktur. Şu halde onun Allah'ın farz kıldığı ibadetlerden olmadığı ortaya çıkmaktadır.
Eğer bazı sebeplerle engellenecek olursanız kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban yerine varıp kesilinceye kadar başınızı tıraş etmeyin. İçinizden hasta olan yahut başından rahatsızlığı bulunan kimse oruç, sadaka veya kurban olmak üzere fidye versin. Bu ilâhi beyanda dolaylı olarak yer alan gizli bir ifadenin bulunduğu anlaşılmaktadır. Bir bakıma -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyle buyurmaktadır: Eğer bazı sebeplerle hacdan engellenir ve “ihramdan çıkmak isterseniz” kolayınıza gelen bir kurban kesin. Çünkü engellenmiş olmanın kendisi (ihsâr) kurban kesmeyi gerektirmez, ancak ihramdan çıkmak istediği takdirde kurban keser. Nitekim, “İçinizden hasta olan yahut yolculuğa çıkan kimse tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza eder”? meâlindeki âyet de bu konumdadır. Burada -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: İçinizden hasta olan yahut yolculuğa çıkıp “oruç tutmayan” kimse tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza eder. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette yer alan yahut başından rahatsızlığı bulunan kimse oruç tutmak suretiyle fidye versin meâlindeki beyan da buna benzemektedir. Bu beyanın mânası -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyle olmalıdır: Yahut başında rahatsızlığı bulunan “ve onu gideren” kimse. Aksi takdirde kişinin başında bulunan eziyeti izâle etmediği takdirde fidye vermesi gerekmez. Nitekim, “Mecbur kalan kimse -başkasının hakkına tecavüz etmemek ve haddi aşmamak şartıyla- günahkâr olmaz”9? meâlindeki âyette de durum aynı olup, “Bunlardan yemeye mecbur kalan kimse..” demektir, zira mecbur kalma halinin kendisi günah gerektirmez.
345 İlim ehli ihsârın mahiyeti, nasıl oluştuğu, muhsar (engellenmiş) durumunda bulunan kişinin ihramdan çıkıp çıkamayacağı ve ne ile çıkabileceği hususunda farklı görüşler ileri sürmüştür. İbn Mes'üd radıyallahu anhtan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Kişi hastalığı, hapse atılması, kırık çıkığının oluşması ve benzeri sebeplerle hac veya umre ibadetini yerine getirmekten alıkonulduğu takdirde kurban gönderir, kurban yerine varıp kararlaştırdığı günde kesilinceye kadar ihramlı olarak bekler, böylesine ertesi yıl hem hac hem de umre gerekir”. İbn Zübeyr ile Urve b. Zübeyr'den nakledildiğine göre şöyle demişlerdir: “Her yönüyle engellenmiş olan kimse düşmanın hapse attığı veya hastalığın alıkoyduğu kişidir”. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin de şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kırık çıkığı veya topallığı ortaya çıkıp ihramdan çıkan kimsenin ertesi yıl hacca gitmesi farzdır””5. Bu hadiste yer alan “ihramdan çıkan kimse anlamına gelen fekad halle ” ifadesi “ihramdan çıkabilir” demek olup bunun kurbansız olması mümkün değildir, çünkü Allah Teâlâ böylesine ancak kurban kesmek suretiyle ihramdan çıkmaya izin vermiştir. Bize göre bu hadisteki anlatım tarzı Resülullah'ın (s.a.) şu hadisindeki ifadesine benzemektedir: “Gece yüzünü, gündüz de sırtını çevirip güneş battığı zaman oruçlu iftar Bunun mânası oruçluya iftar etmek helâl olmuştur, demektir. Biraz önceki hadiste de durum aynı olup ihramdan çıkması imkân dahiline girmiştir, mânasına gelmektedir.
Kisâi ve Ebü Muâz” gibi bazı dilciler ihsârın hastalıktan, hasrın da düşmandan oluşabileceğini söylemişlerdir”.
Şâfiiler'ce İbn Abbas ve İbn Ömer'den (r.a.) engellenmenin sadece düşmandan gelen etki yoluyla teşekkül ettiği rivayet edilmiştir, diye karşı fikir ileri sürülürse şöyle cevap verilir: Şayet sâbit olmuşsa bu görüşte Kur'ân'ın sözü edilen iki sahâbinin sözüyle neshedilmesi bahis konusudur. Aslında Şâfii Kur'ân'ın sünnetle neshedileceğini kabul etmez, nasıl olur da ashâb-ı kirâmdan birilerinin görüşü ile bunu câiz görür? Üstelik o, İbn Abbas ile İbn Ömer'in görüşlerini terketmiş bulunmaktadır, çünkü İbn Abbas'tan yaptığı bir rivayete göre hac ve umrede engellenme durumu artık kalkmıştır?!
Şâfii'ye (r.a.) şöyle denmelidir: Düşmandan korkmama konumunda bulunan kadını, kocası tarafından mani olunabileceği için engellenmiş kabul ettiğine göre, -ileri sürdüğün iddianın gereği olarak Kur'ândaki nas sadece düşmanın etkilemesine münhasır olsa da- hastayı da neden kadın statüsünde tutmuyorsun? Şâfii şöyle cevap verebilir: Çünkü kadını yetkisi bulunan kocası engellemiştir, bu açıdan kadın yetkili bulunmayan düşmanın engellediği kimseden daha kötü durumdadır. Kendisine şöyle cevap verilir: Hastayı da yetkisi bulunan Cenâb-ı Hak bu hale koymuştur, şu halde hastayı yetkisi bulunmayan düşmanın engellemesinden daha kötü halde olduğunu kabul et, yahut da kadın ile hasta arasında bir ayırım yap. Şâfii şöyle diyebilir: Aralarında fark vardır, şöyle ki düşmandan korkan kimse kendisinin öldürüleceğinden endişe eder, ancak Allah Teâlâ savaşta hayatını tehlikede gören kimseye bulunduğu yerden ayrılıp başka bir gruba iltihak etmesine müsaade etmiştir”, bu sebeple böylesi korku halinden güven durumuna geçebilir. Şöyle cevap verilir: Cenâb-ı Hak düşmandan endişe edene izin verdiği gibi hasta olana da savaşa katılmama izni vermiştir#9. Bu sonuncusuna tanınan hak öbüründen daha çoktur. Şâfii şöyle diyebilir: Hasta yapılacak anlaşmalarla iyileşmez ama düşmandan korkan kimse güvenli hale gelebilir. Şöyle cevap verilir: Ortaya çıkan mâzeretler sebebiyle verilen ruhsatlar mâzeretleri ortadan kaldırmak için değil, güçlüğü asgariye indirmek içindir.
Şâfii'ye şöyle de denebilir: Kocası tarafından alıkonan kadını, hayatından endişe etmediği halde engellenmiş konumunda tuttun, oysaki hayati tehlike bulunmadığından onun mâzereti yok durumundadır. Şâfii şöyle cevap verebilir: Siz yolunu şaşıran hacı adayını, haccını yapmaya gidemediği için engellenmiş kabul etmediniz; peki, böylesi ile hasta arasında ne fark var? Buna şu cevap verilir: Yolunu şaşıran hacı adayını engellenmiş (muhsar) kabul ettiğimiz takdirde, adına kesilmek üzere Harem'e kurban göndermedikçe kendisinin ihramdan çıkması câiz değildir. Böylesi Hareme gidip kurbanını kesecek birini bulduğu takdirde yolunu şaşırmış sayılmaz, çünkü yol gösterecek bir kılavuz bulmuştur, bu sebeple de sözü edilen iki kişi farklı konumlarda bulunmaktadır.
Şimdi, ihsâr konusunda hastalık mâzereti düşmandan korkma ve benzeri hususlardan daha önemli bir durum arzeder, zira kişi düşman veya yırtıcı hayvanlarla mücadele edip engelli durumunu ortadan kaldırabilirse de hastalığın yok edilmesinin çaresi bulunmamaktadır. Buna göre hastalığın mâzeret kabul edilmesi öncelik kazanmaktadır. Bazıları da şöyle demiştir: Hasta hac ibadeti açısından engellenmiş kabul edilirse de umre açısından edilemez, çünkü hac, mevsimi sona erdiği için elden çıkmış olabilir, umre ise böyle değildir. Bize göre kişi hem hac hem de umre açısından engellenmeye mâruz kalabilir, çünkü aziz ve celil olan Allah ihsârı, eğer bazı sebeplerle engellenecek olursanız kolayınıza gelen bir kurban gönderin meâlindeki beyanında yer alan umrenin hemen ardından zikretmiştir. İbn Ömer'in (r.a.) rivayet ettiği habere göre Resülullah (s.a.) umre niyetiyle Medine'den çıkmış, fakat Kureyş kâfirlerinin Kâbe'ye ulaşmasına engel olması üzerine kurbanını kesmiş ve Hudeybiye'de başını tıraş etmiştir8, Kurban yerine varıp kesilinceye kadar başınızı tıraş etmeyin. Bu beyanda gönderilen kurbanın kesilmesine kadar engellenmiş kimsenin hali üzere bulunup ihramdan çıkmamasının ispatı vardır. İlim ehli fidye kurbanının nerede kesileceği hususunda farklı kanaatler benimsemiştir. Bize göre sözü edilen kurban sadece Harem'de kesilebilir. İbn Mes'üd'dan (r.a.) rivayet edildiğine göre kendisi şöyle demiştir: Kurbanını gönderir ve belli bir gün belirler, kurbanı kesildiğinde ihramdan çıkar“, İbn Abbas'tan da benzer bir görüş nakledilmiştir. İbn Zübeyr ve Urve b. Zübeyr'den de (r.a.) nakledildiğine göre engellenmiş kimse kurbanını gönderir, kesildiğinde tıraş olabilir, Kur'ân'ın zâhiri de sözü edilen kişilerden rivayet edilenleri desteklemektedir, şöyle ki Allah Teâlâ kurban yerine varıp kesilinceye kadar başınızı tıraş etmeyin buyurmak suretiyle kurban için ulaşacağı bir yer belirlemiş ve ayrıca, “Kâbe'ye varacak bir kurban” buyurmak suretiyle yerini de beyan etmiştir. Buna göre Kâbe, avlanmanın cezası ve engellenmenin fidyesi olarak kurban kesme yeri konumunda bulunmuştur.
(İmam radıyallahu anh şöyle dedi:) Âyette yer alan “mahil” kelimesi varılan yer için kullanılan bir isimdir. Şayet fidye kurbanı için her yer kesim mekânı teşkil etseydi âyette mahillin söz konusu edilmesinin bir anlamı kalmazdı. Bu konuda âlimlerimize muhalefet edenler Resülullah'ın Hudeybiye gününde kurban kesmesiyle istidlâlde bulunmuş ve onun kurbanını Harem'de kestiğine dair bize bir haber ulaşmamıştır, demişlerdir. Şöyle cevap verilir: Hz. Peygamber'in Hudeybiye günündeki kurbanını Haremde kestiği rivayet edilmiştir, bu rivayet Mervân b. Hakem yoluyla gelmiştir8. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre Resülullah Hudeybiye'de konaklamış, müşrikler Mekke'ye gelmesine engel olmuş, diğer taraftan Süheyl b. Amr gelip barış teklif etmiştir. Hz. Peygamber kendileriyle barış anlaşmasını akdetmiş ve kendilerine teslim ettiği kurbanlıkların istediği mekânda kesilmesini istemiştir. Burada müşriklerin, Resülullah'a kurbanını istediği yerde kesmesine müsaade etmelerine rağmen Harem'in yakınında, belki de içinde bulunmasıyla birlikte onu Harem dışında kestiği düşünülemez. Mervân ile Misver b. Mahreme'nin de şöyle dedikleri nakledilmiştir: Resülullah Hudeybiye'de, Harem dışında konaklamış fakat Harem'de namaz kılmıştır”. Bu haber Hz. Peygamber'in kurbanını Harem içinde ve namaz kıldığı yerde kesebileceğini göstermektedir. Bu durumda gücü yettiği halde kurbanını Haremde kesmeyi terkettiğini söylemek ihtimal dahilinde bulunmamaktadır. Bir de Hudeybiye Hil ile Harem'in birleştiği bir yerdir, buna göre onun kurbanını Hil'de değil Harem'de kesmiş olması gerekir, belirttiğimiz üzere Harem imkânı bulunuyorken Hil'de kesmesi muhtemel degildir. Eğer denilirse ki: Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem Hudeybiye yılında kurban kesmeden ihramından çıkmıştır, çünkü kestiğinden söz edilen kurbanı engellenmiş durumu için değil umresi için göndermişti, buna göre kurbanını ilk niyetine göre kesmiş ve ihsâr durumundan kurban kesmeden çıkmıştır.
Buna şöyle cevap veririz: Bize göre durum böyle değildir. Resül-i Ekrem'in Allah'ın kurban emrine rağmen kesmeden ihramdan çıkmış olması düşünülemez.
Eğer derse ki: Hudeybiye barışını haber veren hadiste iki kurban kestiğinden söz edilmemektedir, o tek kurban kesmiştir, bunun yorumu sizce nasıl olacaktır?
Buna şu cevap verilir: Bize göre bunun yorumu -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyledir ki Hz. Peygamber'in gönderdiği kurban ya mut'a veya kıran kurbanı idi. Kâbe'ye varmaktan alıkonduğuna göre kıran kurbanı yükümlülüğü düşmüştür, buna göre gönderdiği hayvanı ihsâr kurbanına niyet etmiştir.
Eğer denilirse ki: Resülullah'ın kurbanı belirlediği yönden başka tarafa çevirdiğini nasıl söyleyebilirsin ki senin anlayışına göre kurbanını satan kimse günah işlemiş olur?
Buna şu cevap verilir: Resül-i Ekrem kurbanını Allah rızâsı ve O'na yaklaşma yolunda kesilme konumundan başka tarafa çevirmemiş, sadece niyetini önceden tasarlanan ibadetten daha faziletli ve daha gerekli olana çevirmişti, o, bu filinde Allah'ın rızâsına uygun yolda bulunmuştur. Kurbanlığını satan kimseye gelince, Allah rızâsına niyet ettikten sonra onu bu yoldan çevirmiş ve kurban etmeyi terketmiştir, bu sebeple de günaha girmiştir. Hz. Peygamber'in kurbanını ihsâr durumu için gönderdiğinin bir delili de yerine ulaşıp kesilmedikçe tıraş olmaması ve “Ey insanlar, kurbanınızı kesin ve ihramdan çıkın!”! buyurmasıdır.
Bir de şu husus vardır ki hac ve umre yolunda engellenmiş kimseye ihramdan çıktıktan sonra neyi kaza etmesi gerekir? Âlimlerimizin telakkisine göre sözü edilen kişi hac için ihrama girmişse buna mukabil haccı kaza etmesi ve zamanında yerine getirmediği için de umre yapması gerekir.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Engellerden kurtulup güvenli hale geldiğinizde, hac zamanına kadar umrenin mânevi konumundan faydalanmak isteyen kimse. İlim ehli bu beyanın yorumunda farklı görüşler ileri sürmüştür. İbn Abbas'tan (r.a.) engellenmiş kişi hakkında gelen rivayete göre şöyle demiştir: Korkudan veya hastalıktan kurtulup iyileştiğiniz takdirde umrenin mânevi konumundan faydalanmak isteyen kimse, yani hac aylarında umre yapar. İbn Abbas bu sözüyle şunu demek ister: Böylesine tavaf yapmadan ihramdan çıktığı için umre yapması gerekir, şayet bunu erteleyip mevsiminde hacla birlikte kaza ederse ikisini bir arada yaptığı için kurban kesmesi gerekir. İbn Abbas'tan umre için niyetlenip muhsar (engellenmiş) durumuna düşen biri için şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kurbanını gönderir, yerine vardığında ihramdan çıkar; hemen o dönemde iyileşip umre yaparsa kurban kesmesi gerekmez, ertesi yıl yapacağı hacdan sonra umre yaparsa yine kurban gerekmez, şayet ertesi yıl hacla birlikte umre yaparsa kurban gerekir.
Hülâsa hac yolunda bulunan kimse engellendiği takdirde kurban gönderir, kurban yerine ulaşıp kesilince ihramdan çıkar. Şayet o dönemde iyileşip umreyi yerine getirirse ertesi yıl haccını yapar, kurban kesmesi gerekmez. Aynı dönemde Kâbe'yi ziyaret edip hac görevini yerine getirmek suretiyle umre ve haccı tek yolculukta yapmadığı takdirde ikinci bir kurban kesmesi gerekir: İki sefer bir kurban veya iki kurban bir sefer. Bazıları da tek hac yapmasıyla yetinir demişlerdir. İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah yerine getirilmeyen görevlerin karşılığının yapılmasını emretmiştir, bu durumda sizden tek görevi kabul eder mi? Yani eda edilemeyen hacca bir hac, yine eda edilemeyen umreye bir umre. Hz. Ömer'in Resülullah'tan (s.a.) naklettiğine göre şöyle buyurmuştur: “Bu durumda kişi ihramdan çıkar, kendisine ertesi yıl hac yapması lâzım gelir”!”. Bu hadis, muhsar durumunda bulunan kimseye ertesi yılın hac gerektiğini söyleyip umreden bahsetmeyen İbn Abbas'ın görüşünü desteklemektedir. Şu kadar var ki hadiste zikredilmese bile böylesine umrenin gerekli olması da muhtemeldir, nitekim hadiste zikredilmediği halde kurban kesmek onun için gerekli olmuştu. Buna bağlı olarak hadiste bahis konusu edilmese de engellenmiş kimseye umrenin gerekli olması ihtimal dahilindedir. Alimlerin, muhsar durumda bulunan kimseye, haccının tavaf etmeksizin geçersiz hale gelmesi sebebiyle umre gerektirdiğini ve yapamadığının yerine hac ibadeti yapması lâzım geldiğini söylemesine gelince, hac zamanına kadar umrenin mânevi konumundan faydalanmak isteyen kimse meâlindeki ilâhi beyanın yorumu -İbn Mes'üd, İbn Abbas ve İbn Zübeyr'in de dediği gibi- “ihramdan çıkması sebebiyle kendisine lâzım gelen umre” şeklinde ise âlimlerin sözü edilen görüşü için yeterli bir delil teşkil eder. Âyetin yorumu başka şekilde ise, şunu görmekteyiz ki hacdan alıkonan kimseye önce Beytullah'ı tavafetmesi, sonra da haccı kaza etmesi gerekmektedir. Buna dayanarak âlimler muhsar durumunda bulunan kimseye, haccından alıkonana lâzım gelen tavaf yerine bir umre yapmasını gerekli gördükleri gibi Harem sınırları içine girdiği için haccın da kendisine farz kılındığını belirtmişlerdir.
Eğer denilirse ki: Haccını kaçırana vâcip olan umrenin muhsardan düşmesi gerekir, çünkü haccını kaçıran kimse kurbanla değil tavaf etmek suretiyle ihramdan çıkar. Muhsar ise kurban keserek serbestliğe kavuşur, buna göre muhsarın kestiği kurbanın haccını kaçıran kimsenin tavafının yerini tutması gerekir.
Buna şöye cevap verilir: Engellenmiş kimse bu mâzeretinden dolayı kurban kesmediği takdirde Beytullah'a varıp tavaf imkânı buluncaya kadar birkaç yıl bile sürse ihramından çıkmaması gerekir. Böylesi daha sonra kendisine borç olan haccı kaza eder. Muhsarın bir an önce ihramından çıkıp kendisine lâzım gelen tavafı tehir etmesi için kurban kesmesi icap etmiştir. Evet, böylesinin ihramdan çıkması imkân dahiline girmiş, fakat tavaf borcunu ortadan kaldırmamıştır. Kurban tavaf borcunu kaldırmadığı ve buna bedel olacak bir alternatif getirmediği için böylesinin yeni bir ihramla gelmesi gereklilik kazanmıştır, onun bu yeni gelişi umre olur.
Eğer denilirse ki: Muhsarın keseceği ve sayesinde ihramdan çıkabileceği kurbanın üzerine vâcip olan tavaf yerini tutmayıp bir an önce ihramlı durumundan kurtulması için vâcip olduğunun delili nedir?
Buna şöye cevap verilir: Şu sebeple ki ilim ehli hac ibadetini kaçıran kimsenin kendisi için gerekli hale gelen tavafı kurban kesmek suretiyle bertaraf etmesinin mümkün olmadığı konusunda ittifak etmişlerdir. Bu durum onun kestiği kurbanın tavaf yerine geçmesi için değil bir an önce ihramdan çıkması için olduğunu kanıtlamaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Kolayına gelen bir kurban kessin. Hz. Ali ve İbn Abbas'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre kurbanın koyun olması gerekir. Bizim âlimlerimiz de mut'a, ihsâr ve fidye için koyunu yeterli görmektedir. Bu konudaki delilleri ise ashâb-ı kirâmın kanaatleri ve bir de Resülullah'ın (s.a.) Kâ'b b. Ucre'ye hitaben, “Kurban koyundur” buyurmasıdır. Âlimler de koyunun bayramda kurban olmasının yeterli olduğu noktasında ittifak etmişlerdir.
Başındaki eziyetten ötürü tıraş olan ihramlı kimseye gelince Allah Teâlâ oruç, sadaka veya kurban olmak üzere fidye versin beyanıyla böylesinin başını tıraş etmesine fidye karşılığında müsaade etmiştir. Kâ'b b. Ucreden rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Resülullah (s.a.) bana, “Kâ'b! Başındaki (bit, pire gibi) böcekler sana eziyet veriyor mu?” diye sordu ben de, “Evet yâ Resülallah!” deyince şöyle buyurdu: “Başını tıraş et ve bir koyun kes yahut da altı fakiri doyur” Kâ'b, “Bu âyet benim hakkımda nâzil olmuştur” diyordu”.
İlim ehli bahis konusu edilen kurbanın kesileceği yer hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Âlimlerimiz (r.a.) şöyle demiştir: Fidye kurbanının Mekkede kesilmesi gerekir. Bunun dışındaki sadaka veya orucu dilediği yerde öder. Onlara göre fidye kurbanı mut'a kurbanına benzer; mut'a kurbanının gerekliliği kişinin hac ile umreyi bir seferde cemetmesinden kaynaklanmaktadır. Aslında böylesinin, hac ile mut'anın her biri için müstakil sefere çıkma hakkı vardır, bunu yapmayıp da ruhsat yolunu tuttuğu için kendisine kurban gerekmiştir. Fidye kurbanı da bunun gibi olup başını tıraş etme konusunda ruhsat alternatifini tercih ettiği için gerekli hale gelmiştir.
Bu açıdan her iki çeşit kurban da eşit olup Mekke'de kesilmeleri gerekir. Benzer şekilde ihsâr kurbanı da başını tıraş edip ihramdan çıkması için ruhsat yolunu tutması sebebiyle vâcip olmuştur. Bunun da Mekke dışında kesilmesi câiz değildir. Fidye kurbanı nerede olursa olsun mükellefin başını tıraş etmesi için verilen ruhsat dolayısıyla vâcip olmuştur.
Âyette zikredilen sadaka, Kâ'b b. Ucre'nin haberinde yer aldığı üzere 3 sa” (2,75 litre) hacmindeki yiyeceğin altı fakire dağıtılmasından ibarettir.
Fidye orucuna gelince temettu' haccı yapan kimse kurban bulamadığı takdirde hac sırasında üç, ailesine döndüğü zaman da yedi gün oruç tutar. Âlimler böylesinin yedi gün orucu Mekke'de de onun dışında da tutabileceği noktasında ittifak etmiştir. Fidye orucu da bunun gibidir. Üç gün oruç bize göre umre ihramından çıktıktan, muhaliflerimize göre ise hac ihramından çıktıktan sonra Mekke'de veya başka bir yerde tutulabilir. Fidye orucu da temettu' orucuna kıyas edilmek suretiyle istediği yerde tutabileceği kabul edilmiştir.
Fidye sadakası Şâfii'ye (r.a.) göre sadece Mekke'de ödenebilir, Mekke halkı kurbandan istifade ettikleri gibi bundan da faydalanmalıdır. Kendisine sorulur: Ne dersin, kurbanı Mekke dışında kesip Harem ehline dağıtsa üstesinden gelmiş sayılır mı? Şayet yok derse şöyle karşılık verilir: Bu durumda ileriye sürdüğün temel sebep ortadan kalkmış demektir, çünkü Harem ehline dağıtmayı geçerli saymadın. Sonuç olarak kurbanın Haremde kesilmesinin gerekli olduÍ šu ortaya çıkmıştır, zaten Allah Teâlâ kurban yerine varıp kesilinceye kadar buyurmuştur. Sadakaya gelince nerede dağıtılırsa dağıtılsın yerini bulur.
Mâzereti (başında eziyeti) olmayan muhsarın (engellenmiş kimse) kurban kesmeden önce tıraş olması hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Ebü Hanife (r.a.) kurban kesmesinin gerektiğini belirtmiştir. İmamın dayandığı delil yüceler yücesi Allah Teâlâ'nın engellenmiş kimseyi, (muhsar) kurbanı yerine varıp kesilmeden önce tıraş olmaktan menetmesidir. Böylesi başındaki eziyetten ötürü tıraş olursa ikinci bir kurban keser, çünkü tıraş olmakla ilgili hüküm içeren ve biraz önce zikredilen ilâhi beyan muhsar hakkındadır. Başında eziyeti olup da izin verilen zamandan önce tıraş olan kimseye fidye gerektiğine göre benzer şekilde izin verildiği zamandan önce tıraş olan herkese de gerekir, hatta başından mâzereti bulunmayıp tıraş olan kimse fidye ödemeye diğerlerinden daha çok müstahaktır. Ebü Hanife belirttiği kanaatinde daha da titizlik göstererek, “Böylesinin hatasını kurbandan başka hiçbir şey karşılayamaz” der. Yine o başından eziyeti olan kimseyi kurban kesme, sadaka verme veya fakirleri doyurma fidyeleri arasında -Allah Teâlâ'nın emri uyarınca- serbest bırakır, belirtilmelidir ki Kur'ândan oluşan delil onun bu görüşüne tanıklık etmektedir. İlim ehlinden bir grup, muhsar olmayıp da kurban kesmeden tıraş olan kimse hakkında Ebü Hanife'ye muhalefet etmiş, muhsar konusunda ise onun görüşünü benimsemiştir. Sözü edilen âlimler kurban kesmeden önce tıraş olan biri hakkında yöneltilen soruya cevap olarak Hz. Peygamber'in “sakıncası yoktur”% buyurması ile istidlâlde bulunmuşlardır. Ne var ki Resülullah'ın “sakıncası yok” şeklindeki beyanı kefârete değil günaha yöneliktir, yani yapacak olsa sakınca doğurmaz, demektir. Zira kefâret kişinin yanlışlıkla ve bilmeden işlediği hatalar yüzünden gerekli hale gelir, sadece bu durumda. Şu halde bahis konusu hadis kefâretin olmayacağı konusunda istidlâlde bulunmak isteyen kimse için delil teşkil etmez.
Ebü Hanife'nin bu meselede dayandığı prensip şudur ki zaruret halleri hükmün hafifletilmesi ve kolaylaştırılması için sebep teşkil eder, zaruret ve mâzeret halleri dışında hükmü böyle bir işleme tâbi tutmak mümkün değildir. Hanefiyye âlimlerinin bütün temel ilkeler alanındaki kanaatleri aynı mahiyettedir: Zaruret ve mâzeret halinde verilecek hüküm bunların bulunmadığı normal haldeki hükümden ayrıdır. Âlimlerimizin bu esasa dayanan meseleleri kabarık bir sayı teşkil eder.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette ihramlı iken yağ (koku) sürünen kimsenin de fidye vermesinin gereğine ait delil vardır. Çünkü Allah Teâlâ içinizden hasta olan... buyurmuştur. Daha önce de zikrettiğimiz üzere bu beyanda dolaylı ve gizli olarak “bu halde iken ihramdan çıkan kimse” gibi bir ifade bulunmaktadır. Hastanın bu durumda iken yağlanmaya olan ihtiyacı malümdur, dolayısıyla bu husus bir bakıma âyette zikredilmiş gibidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Engellerden kurtulup güvenli hale geldiğinizde, içinizden hac zamanına kadar umrenin mânevi konumundan faydalanmak isteyen kimse kolayına gelen bir kurban kessin. Bu konudaki meseleleri ve âlimlerin görüşlerini daha önce zikrettik.
Kurbanlık temin edemeyen ise hac günlerinde üç gün oruç tutar. Müfessirler bu ilâhibeyanın yorumunda farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları oruç tutma zamanının ihrama girişten başlayıp arefe gününde bitebileceğim belirtmiştir. İbn Ömer'den (r.a.) nakledildiğine göre şöyle demiştir: İhrama girmeden oruç tutmaya başlamamalıdır. İbn Abbas ise hilâlin görünmesi ile arefe günü arası tutar demiştir. Hz. Aliden rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Hac günleri üç gün oruç tutar: Telbiyeden bir gün önce, telbiye günü ve arefe günü!”. Bu günleri kaçırdığı takdirde teşrik gününden sonra üç gün oruç tutar.
Tartışılmakta olan meselede mükellefin tutacağı üç gün orucu sonu arefeye gelecek şekilde ertelemesinin sebebi kurban bulma ümididir. Bunun benzeEER] ri, kendisini teyemmümden müstağni kılacak suyu bulma ümidiyle kişinin namazını vaktin sonuna doğru ertelemekle emredilmesidir. İşte bunun gibi engellenmiş kimse de kurban bulma ümidiyle tutacağı orucu son günü arefeye gelecek şekilde erteler.
Bahis konusu edilen üç gün orucu ihramdan çıkıp umreyi bitirdikten sonra tutması konusunda yine farklı kanaatler izhar edilmiştir. Bunu câiz görmeyen fakih Cenâb-ı Hakk'ın hac sırasında üç gün meâlindeki beyanına dayanmış, bunu ihramlı olma şeklinde yorumlamıştır. Durumun bu âlimin dediği şekilde olması mümkündür, ayrıca “hac aylarında” mânasına gelmesi de muhtemeldir. Görmez misin ki Allah Teâlâ, “Hac bilinen aylarda yapılır”? buyurmuştur. Bunun mânası -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- hac bu aylarda yapılır, onun edası için bilinen aylar vardır, şeklindedir. İlgili âyetin aktardığımız bu mânalara gelebileceğini görünce şunu da tesbit ettik ki temettu' yapan kimsenin hac için terviye akşamı ihrama girmesi sünnettir. Nitekim Câbir b. Abdullah'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) ile birlikte zilhiccenin dördüncü gecesinde hac niyetiyle telbiyede bulunarak Mekke'ye geldik. Hz. Peygamber Beytullah'ı tavaf etti, Safâ ile Mervede sa'y yaptı ve ihramdan çıkmadı, çünkü kurban göndermişti. Kurban göndermeyenlerin tavaf, sa'y ve tıraştan sonra ihramdan çıkmalarını emretti. Nihayet terviye günü gelince hac için telbiyede bulunmalarını emretti!”. Peki, temettu' yapan kimseye terviye gününün akşamı hac için ihrama girmesini emrettiğimize göre ondan sonra kendisine kalan tek gün için üç gün orucu nasıl tutsun? Bu anlattıklarımızın sonunda kişinin umreyi bitirip ihramdan çıktıktan sonra üç gün orucunu tutabileceğini kanıtlamış oldu. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Memleketinize döndüğünüzde de yedi gün. Farklı görüşler ileri sürülüp, Minadan döndüğünde denildiği gibi dönüş vakti geldiği zaman, diye de yorumlanmıştır. Bir de ailenizin yanına döndüğünüzde, anlamı verilmiştir.
Hepsi tam on gündür. Denildi ki oruçlar ayrı zamanlarda tutulmuşsa da hac konusunda bir arada tutulmuş gibidir. Şöyle de denildi: Kurban yerini tutan ve onun edasını tam olarak karşılayan on gündür. Yine denildi ki tutulan bu oruçlar mükâfatı karşılama statüsünde tam on gündür, yani sevap ve mükâfatı kurbanın mükâfatı gibidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bu söylenenler ailesi Mescid-i Harâm civarında oturmayanlar içindir. Allah Teâlâ âyetin biraz önceki kısmında temettu' yapan ve muhsar olan kimse için vazettiği hükmü ailesi Mescid-i Harâm civarında oturmayanlara özgü kılmıştır. İbn Abbas'ın şöyle dediği nakledilmiştir: Mekke halkı için mut'ada kurban gerekli değildir. Bir de Mekke halkı taşradan gelenler gibi olsaydı kendileri için özel bir beyanın sevkedilmesinin anlamı kalmazdı. Hac aylarında umre yapan kimse ailesinin yanına gidip o yılda hac görevini yaparsa kurban kesmez. Mekke halkından olan biri umresinden sonra kendi evinde kalır, böylesi aynı yıl hac ibadetini ifa ederse mut'a kurbanının kendisine gerekli olmamasına diğerlerinden daha lâyıktır. Ancak mut'a haccı yapacak olursa ihramdan çıkabilmesi için kurban kesmesi gerekir, çünkü öylesine temettu! haccı yasaklanmıştır.
Mescid-i Harâm civarında oturanların kim olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Âlimlerimiz (r.a.) şöyle demiştir: Mikat sınırlarının içinde veya Mekke'ye daha yakın yerlerde olanlar oraya ihramsız girebilirler, bunların hepsi Mescid-i Harâm civarında oturanlar konumundadır. İbn Ömer'den nakledildiğine göre kendisi Mekke'den çıkıp Medine'ye yönelmişken yol üzerinde bulunan Kudeyd'de, fitne çıkarma konumundaki ordulardan ikisinin Medine'de bulunduğu haberini almış ve geri dönüp ihrama girmeksizin Mekke'ye girmiştir”. Bize göre ise kişi bütün mikat sınırlarını geçtikten sonra geri döndüğü takdirde ihrama girmek mecburiyetindedir. Bazıları da Mescid-i Harâm civarında oturanlar sadece Harem halkıdır demişlerdir. Âlimlerimizin delili biraz önce zikrettiğimiz husustur. Böylelerinin ihsâr statüsünde bulunmadığının delili ise, ihsâr alıkonmak ve Mekke'ye girmelerine engel olmaktır. Kişiler zaten Mekke'de ise her zaman biriminde Beytullah'ı tavaf etme imkânına sahiptirler. Bundan ötürüdür ki ihsâr durumları bahis konusu edilemez.
---
Dipnotlar:
86 Mâlik, el-Muvatta’, “Hac”, 103-104; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 450; Ebü Dâvüd, 88 Ebü'l-Hasan Ali b. Hamza b. Abdullah el-Küfi el-Kisâi kurrâ-i seb'adan (yedi kurrâ) biri olup nahiv, lügat ve kırâat ilimlerinde imam kabul edilmiştir. Sibeveyhi ve Ebü Muhammed el-Yezidi ile münazaraları olmuştur. Kendisinden Ferrâ, Ebü Ubeyd Kasım b. Sellâm ve başkaları rivayette bulunmuştur. 189 yılında Rey'de vefat etmiştir (bk. İbn Hallikân, 89 Ebü Müslim Muâz b. Müslim el-Herrâ en-Nahvi el-Küfi olmalıdır. Muhammed b. Kâ'b el-Kurazi'nin âzatlı kölelerinden olup kendisinden Kisâi kırâat ve rivayette bulunmuştur. Kur'ân kırâati konusunda birçok anekdotu nakledilmiştir. Nahiv alanında çok sayıda eser telif etmişse de sonraki yüzyıllara intikal etmemiştir. Şiiliğe mütemayil olup şair Kümeyt b. Zeyd'in dostuydu. 190 yılında vefat etmiştir (bk. İbn Hallikân, Vefayâtu'l-a'yân, V, 889 o İhsârilehasr arasındaki fark için bk. Fahreddin er-Râzi, Mefâtihu'-gayb, 203-204. 81 ibn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Düşmanın etkisinden başka engelleme yoktur.” Râvilerden birinin, “Artık bugün engellenme kalmamıştır” şeklinde de bir ilâvesi vardır (bk. Şâfii, el-Müsned, I, 367; Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, V, 219). 82 Müellifİmam Mâtüridi şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Tekrar savaşmak amacıyla bir tarafa çekilme veya diğer savaş timine ulaşıp mevzi tutma durumu hariç, savaş gününde düşmana arka çeviren kimse Allah'ın gazabını hak etmiş olarak döner”. “Zayıflara, hastalara ve savaş için hazırlık yapacak mali imkâna sahip bulunmayanlara (savaşa iştirak etmeme konusunda) günah yoktur”. 84 o Buhâri, “Muhsar” 2; Nesâi, “Menâsik”, 60; Taberi, Câmi'uI-beyan, IV, 37. 88 Taberi, Cami'u'l-beyan, IV, 45; Tahâvi, Şerhu Meâni’l-åâsâr, I, 427. 81! Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 174; Buhâri, “Şurüt”, 15; Müslim, “Cihâd” 97; Taberi, Burada şu âyet-i kerimeye işaret edilmektedir: “Saygın ay saygın aya bedeldir ve saygınlıklar karşılıklıdır”. 83 Abdullah b. Ömer'den nakledildiğine göre şöyle diyordu: “Resülullah'ın sünneti size yetmiyor mu? Biriniz hacdan alıkonulduğu takdirde Kâbe ile Safâ ve Merve'yi tavaf eder, sonra da ihramdan çıkar, ertesi yıl hac ibadetini yerine getirip kurban keser, bulamazsa oruç tutar”. Şârih Semerkandi'nin ise ibaresi şöyle: “Hz. Ömer Resülullah'tan naklettiğine göre muhsar hakkında, “Öylesine ertesi yıl hac vâcip olmuştur’ buyurmuş ve umreden söz etmemiştir”. 84 bk Buhâri,“Muhsar”8,“Tefsirü'l-Kur'ân”, 24; Müslim, “Hac”, 80-86; Ebü Dâvüd, “Menâsik”, 85 Bu hadisin kaynağı biraz önce gösterilmiştir. 87 Taberi, Cami'w'l-beyan, IV, 94-97; Cessâs, Ahkâmu'l-Kurün, I, 293-294; İbn Kesir, Malik, el-Muvatta', “Hac”, 238; Dârimi, “Menâsik”, 88; Buhâri, “Cezâü's-sayd” 18.
Bakara 2:197
197. “Hac bilinen aylarda ifa edilir. Hac ibadetini bu aylarda yerine getirecek kimse, bu esnada kadına yaklaşmanın, dini bu yrukların dışına çıkmanın ve kavga etmenin yasak olduğunu bilmelidir. İyilik namına yaptığınız her şeyi Allah bilmektedir. Yakın ve uzak yolculuk (hac ve ölüm) için azık edinin. Şunu bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır. Ey akıl sahipleri, emirlerime karşı gelmekten sakının!
Hac bilinen aylarda ifa edilir. İbn Ömer'den nakledildiğine göre şöyle demiştir: Hac bilinen aylarda ifa edilir: Şevval, zilkade, zilhicceden on gün”. İbn Abbas'tan da benzer bir rivayet gelmiştir”. Hasan-ı Basri, Şa'bi, Mücâhid, Cübeyr ve İbrâhim b. Yezid'den de benzer rivayetler nakledilmiştir”. Abdullah b. Mes'üd ise şevval, zilkade ve zilhicce demiştir”. Abdullah b. Mes'üd'un diğerlerinin söylediğinin aynını kastettiği kanaatindeyiz, çünkü Mina günlerinden sonra hac ibadetlerinden geride kalan bir şey bulunmamaktadır. Şu halde hacılar Minadan ayrıldıktan sonra hac günlerinden ortada ne kalabilir? Aslında bu dönemden sonra hacıların yapacağı bir şey yoktur.
Hac aylarından önce hac niyetiyle ihrama giren kimsenin durumu nedir, ihrama girişi yerini bulmakta mıdır? İbn Abbas'tan gelen rivayete göre şöyle demiştir: Haccın sünnetlerinden biri de bu ibadete ait ihrama girişi hac ayları içinde yapmasıdır”. Câbir'in de şöyle dediği nakledilmiştir: Mükellef hac aylarından önce hac ihramına girmemelidir”.
Âlimlerimiz hac aylarından önce bu ibadet için ihrama girmeyi mekruh sayarlar. Onlar bu görüşü belirtirken seleften nakledilen bundan yasaklama anlayışına uymuşlardır. Şu kadar var ki âlimlerimiz ihrama girdiği takdirde câiz olduğunu kabul ederler. Onların bu konuyla ilgili istidlâli şöyledir: Haccın ihram giymek için sınırları çizilen belli mekânları ve muayyen zamanı vardır. Bununla birlikte söz konusu mekânlara gelmeden hac ihramına giren kimsenin bu fiilinin sahih olduğu noktasında fakihler ittifak etmiştir. Buna bağlı olarak vaktinden önce ihrama girenin bu davranışı da sahihtir.
Bazıları hac bilinen aylarda ifa edilir meâlindeki ilâhi beyanda geçen “bilinen aylar”ın bütün ayları kapsadığını söylemiştir, şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Allah'ın katında ayların sayısı on ikidir”, bunlar da bilinmekte olan bütün aylardır, bir de, “Sana ayın merhalelerini yansıtan hilâlleri sorarlar, de ki onlar insanların çeşitli işleri ve özellikle hac mevsiminin tesbiti için belirlenmiş vakit ölçüleridir” beyan-ı ilâhisi gibi”. Şayet âyetin anlamı bu ise bu beyanda hac ihramına girmenin bütün aylarda olabileceğinin delili vardır.
Diğer bazı âlimler ise hac bilinen aylarda ifa edilir beyanını, hac kendi mevsimi için belirlenmiş aylarda ifa edilir, şeklinde anlamışlardır. Bu aylar da bir grup selef âliminden naklettiğimiz gibi şevval, zilkade ve zilhicceden on gündür. Şu kadar var ki bu görüş iki yoruma açıktır. Birincisi, hac fiili için bilinen aylar vardır, bunun delili hac ibadetini bu aylarda yerine getirecek kimse meâlindeki beyandır. Cenâb-ı Hak burada bahis konusu fiile, onu gerektiren sebepten sonra hac demiştir. Bununla da ihramdan sonra olan fiillerin hac konumunda bulunduğu anlaşılmıştır.
İkincisi, hacca mahsus malüm aylar mevcut olup bu ayların belirlediği zaman birimine hacdan başka bir ibadet girmez. Şu kadar var ki umre ruhsat konumunda olmak üzere bu zaman birimine dâhil edilmiştir. Bunun delili Hz. Peygamber'in iki elinin parmaklarını birbirine geçirmek suretiyle, “Umre şöylece hac zamanının içine girmiştir” buyurmasıdır?”. Bunun mânası şöyle olmalıdır: Hacca mahsus aylar vardır, yani yerine getirilebilmesi için belli aylar vardır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Hac ibadetini bu aylarda yerine getirmeye kesin karar veren kimse.
Haccın hangi başlangıç fiiliyle farz olduğu konusunda farklı görüşler belirtilmiştir. Bazıları hacca niyet ettiğinde telbiyede bulunsun bulunmasın ihrama girmiş sayılır, demiştir. Diğerleri de şöyle bir görüş ileri sürmüştür: Hacı adayı bu ibadetle ilgili olarak emrolunduğu her şeyi yapmaya, nehyedildiği her şeyden de uzaklaşmaya niyet ettiğinde ihrama girmiş sayılır. Bize göre ise hac ibadetini bu aylarda yerine getirmeye kesin karar veren kimse, yani hac aylarında telbiyede bulunan kişi demektir. Bunun delili İbn Mes'üd, İbn Abbas ve İbn Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre şöyle demeleridir: Hac ibadetini bu aylarda yerine getirmeye kesin karar veren, yani telbiyede bulunan kimsedir”! Sadece bir niyetle ise ihrama girmiş olmaz. Bir de Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden rivayet edilen şu husustur ki kendisi üzüntülü gördüğü Hz. Âişe'ye, “Ne oldu sana?” diye sormuş o da, “Umremi bitirdim, hacca sıra gelince, o beni aybaşı mâzeretine sevketti” şeklinde cevap vermiş, bunun üzerine Resül-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Bu, Allah Teâlâ'nın Âdem'in kızları için mukadder kıldığı bir durumdur. Sen hac görevlerini yerine getir ve müslümanların hac sırasında söyledikleri şeyleri sen de söyle”2, Resülullah'ın Hz. Âişe'ye, “Sen hac görevlerini yerine getir ve müslümanların hac sırasında söyledikleri şeyleri sen de söyle” meâlindeki talimatı telbiyenin farz olduğunu göstermiştir, zira müslümanlar telbiye yapıyordu, Hz. Peygamber Aiѕeye bu noktada da onlara uymasını emretmişti. Âişe radıyallahu anhâdan nakledildiğine göre şöyle demiştir: “İhrama sadece telbiyede bulunan kimse girebilir”. Naklettiğimiz bu nebevi hadisler telbiyenin haccın farzlarından biri olduğunu kanıtlamakta ve tartışılmakta olan mesele, dini kendilerinden alıp öğrendiğimiz, dolayısıyla farklı davranışlarda bulunmaya ve yollarından ayrılmaya imkân bulunmayan sözü edilen din imamları ve benzerlerinin beyanları ile sâbit olmuştur.
Alimlerimiz (Allah kendilerine rahmet eylesin) şöyle demiştir: Adam gerdanlığını taktığı hac kurbanlığı ile yola çıkmış ve ihrama niyet etmişse ihrama girmiş sayılır, onun bu fiili telbiye yerine geçer. Bu hükmün delili şudur ki Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem hac yaparken ashabına umreden çıkmalarını emretmiş, onlar ise sen çıkmadın diye karşılık verince şöyle buyurmuştur: “Ben hac kurbanlığımın gerdanlığını taktım, bu sebeple kesim gününe kadar ihramımdan çıkamam.” Hz. Peygamber sözünü şöyle sürdürmüştür: “Geçmişte yaptığım şeyi bir daha yapacak olsam hac kurbanlığını getirmezdim”, Resül-i Ekrem bu sözlerinde kendisini ihramını bırakmasından alıkoyan şeyin hac kurbanlığına gerdanlığını takması olduğunu ve tavaftan sonra oluşan bu hususun ihram yerine geçtiğini haber vermiştir. Hz. Ali, Abdullah (b. Mes'üd) ve Câbir'den (r.a.) şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: “Hac kurbanlığının gerdanlığını taktığı takdirde ihrama girmiş sayılır”. İbn Abbas da aynı şeyi belirtmiştir: Kişi hac veya umreye niyet edip kurbanlığına gerdanlık takınca ihrama girmiş olur. Hz. Âişe'nin, “İhrama sadece telbiyede bulunan girmiş olur” meâlindeki sözü, bize göre, kurbanlığına gerdanlık takan fakat onu yanına almayan kimse hakkında olup böylesi ihrama girmiş sayılmaz. Görmez misin ki Hz. Âişe'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah kurbanlığını gönderir fakat kendisi gitmezdi ve bu durumda ona hiçbir şey yasak olmazdı.
Bu esnada kadına yaklaşmak yoktur. Denildi ki âyette geçen refes kelimesi erkeklerin kadınlara olan bütün ihtiyaçlarıdır. İbn Abbas ise refes cinsel ilişki demektir, demiştir”. İbn Ömer de aynı şeyi belirtmiştir”. İlim ehli ihramda olan kimsenin eşini öpmesi ve cinsel duygularla ona dokunmasının câiz olmadığı noktasında ittifak etmiş, bu tür fiilleri işleyene kurban kesmenin gerektiğini belirtmiştir. İbn Ömer şöyle demiştir: İhramlı kimse eşiyle ilişkide bulunduğu takdirde kurban keser. Hz. Ali de ihrama girmiş kimsenin karısını öptüğü takdirde kurban kesmek mecburiyetindedir, demiştir”. Hz. Aiѕeye ihramlı olan kimsenin, eşinden kendisine nelerin helâl olduğu sorulmuş, o BON da konuşmaktan başka her şey kendisine haramdır”, şeklinde cevap vermiştir.
Dini buyrukların dışına çıkmak yok. Denildi ki âyette yer alan “füsük” dil uzatarak incitme veya dini buyrukların dışına çıkış niteliği taşıyan her türlü davranıştır. “Fısk”ın temel mânası ilâhi emrin dışına çıkmaktır, nitekim Allah, “İblis Rabb'inin emrinden çıktı” buyurmuştur.
Hacda kavga etmek yok. Denildi ki cidal (Jiu-) tartışmak demektir. Bunun izahı şöyledir ki Câhiliye dönemi Araplar'ı haram ayları bazan sonraya bırakıp bazan öne alıyorlardı. Nitekim, “Harâm ayları ertelemek inkârda ileri gitmekten başka bir şey değildir”? buyurulmuştur. Resülullah (s.a.) bu çarpık durumu açıklığa kavuşturma meyanında şöyle buyurmuştur: “Şunu bilin ki ayları ile birlikte yıl dönmüş ve Allah Teâlâ'nın gökleri ve yeri yarattığı gündeki asli şekline gelmiştir”? Buna bağlı olarak hac mevsimi de asli yerine gelmiştir. Artık ondan ne öne gelebilir ne de arkada kalır. Bu konuda herhangi bir şüpheye düşmemelisiniz. Açıklamaya çalıştığımız âyetin bu kısmı için İbn Abbas, “Arkadaşınla kızdıracak kadar tartışmaya girme” mânasını vermiştir”.
Âyetin yorumunda -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- takip edilmesi gereken gerçeğe en yakın yol şudur ki yüce Allah, ihramda iken, ilâhi beyanda zikredilen emir dışına çıkmak, günah işlemek, tartışmak ve düşmanca davranışta bulunmaktan dilini ve ut (avret) yerini korumayı ayrıca fiili ve sözlü cinsel davranıştan kaçınmayı emretmiştir. Bu yorumu destekleyen hususlardan biri şudur: Fazl b. Abbas'tan rivayet edildiğine göre kendisi deve üzerinde seyreden Hz. Peygamber'in arkasında bulunuyor ve gençlik duygularıyla kadınların tarafına dönüp bakıyor, Resülullah ise elini arkaya uzatarak Fazl'ın yüzünü çeviriyordu. O bu münasebetle şöyle buyurmuştur: “Bugün kulağına, gözüne ve diline hâkim olanın bağışlanacağı gündür”, yahut buna benzer bir söz. Yine onun şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Hac ibadetini yerine getirip de ihramda iken cinsel ilişkide bulunmayan ve günah niteliğindeki fiilleri işlemeyen kimse anasından yeni doğmuşçasına günahları bağışlanmış olarak memleketine döner””“, Yaptığınız her iyiliği Allah bilmekte ve mükâfatını vermektedir. Bu ilâhi beyanda her türlü iyiliği yapmaya teşvik vardır.
Yakın ve uzak yolculuk (hac ve ölüm) için azık edinin. Şunu bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır. Denildi ki hac ve umre esnasında yüzünüzü dilencilik yapma zilletinden koruyabilecek kadar azık edinin, insanlara yük olacak biçimde gerekli azığı hazırlamadan hac yolculuğuna çıkmayın. Buradaki ilâhi emrin âhiret için hazırlık yapma mânasına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim âyetin devamında, şunu bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır, buyurulması bunu desteklemektedir. Cenâb-ı Hak şunu buyurmaktadır: Allah'a karşı gereğince saygılı olmak dünyevi azıktan çok daha hayırlı bir hazırlıktır.
Ey akıl sahipleri, emirlerime karşı gelmekten sakının! Bu beyanın günahlarda, yasaklarda ve her türlü din dışı fiillerde benden sakının, mânasına gelmesi muhtemeldir. İfadede takdim ve tehir yapıp Allah Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu söylemek de mümkündür: Ey akıl sahipleri, hac için gerekli hazırlığı yapın ve insanların huzurunda dilencilik yapma konusunda benden korkun.
ği İva BE yrat, VEE #9 İİİ Z 222
---
Dipnotlar:
%2 Taberi, Câmi'wl-beyan, IV, 115-117; Cessâs, Ahkâmu'l-Kurân, 1, 299; İbn Kesir, Firüzâbâdi, Tenviru'l-mikbâs, s. 31. % Ebü İmrân (Ebü Ammâr) İbrâhim b. Yezid el-Esved fıkıh imamlarından biri ve tâbii. 96 tarihince vefat etmiştir (bk. İbn Hallikân, Vefeyâtu'l-a'yân, I, 25-26). Taberi, Câmi'u'i-beyan, IV, 114; İbn Aбyye, el-Muharreru'l-veciz, 1, 552; Kurtubi, el-Câmi', Firüzâbâdi, Tenviru'l-mikbâs, s. 31. 913 Mâlik, el-Muvafta', “Hac”, 52; Cessâs, Ahkâmu'l-Kurân, I, 307; Ebü Hayyan el-Endelüsi, Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 72; Buhâri, “Bed'u'l-halk” 2; bk. Taberi, Câmi'wl-beyan, IV, 224; İbn Kesir, Tefsiru'l-Kurân, II, 353. 94 o Taberi, Cami'u'l-beyan, II, 234; Kurtubi, el-Câmi', 14; İbn Kesir, Tefsiru'l-Kurân, I, 212.
Bakara 2:198
Hac mevsiminde ticaret yoluyla Rabb'inizden rızık istemenizde bir günah yoktur. Denildi ki buradaki fazlen kelimesi ticaret demektir. Bu ilâhi beyanla ilgili ön açıklama şöyledir ki Câhiliye Arapları hac mevsiminde zilhiccenin on günü içinde ticaret yapmaktan çekiniyordu. İslâm döneminde de müslümanlar aynı sıkıntıyı hissetmiş ve dünyevi hiçbir işe bulaşmadan sadece hac ibadetini yerine getirmeyi arzu etmişti. Aziz ve celil olan Allah ise hacının bu görevi ifası sırasında ticaret yapmak suretiyle Allah'ın lütfunu istemesine izin vermiştir. İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre adamın biri kendisine şöyle bir soru yöneltmiştir: Biz hac işlerinde çalıştırılan bir zümreyiz, haccımızın kabul edilmediğini söylüyorlar. İbn Ömer, “Siz ihrama girip Arafat'ta vakfe yapmıyor musunuz?” diye sorunca, adam, “Yapıyoruz” diye cevap verdi. Bunun üzerine İbn Ömer, “Siz de hacısınız” dedi. İbn Ömer rivayetine şöyle devam etmiştir: Sahâbilerden biri Resül-i Ekreme gelip senin sorduğun soruyu sormuş ve bunun üzerine şu âyet-i kerime nâzil olmuştur: Hac mevsiminde ticaret yoluyla Rabb'inizden rızık istemenizde bir günah yoktur”. İbn Abbas'tan da benzer bir rivayet gelmiştir”. Âlimlerimiz (Allah kendilerine rahmet eylesin) işçinin ve tacirin haccını tam olarak kabul ederler”. Kur'ân'ın zâhiri de bunu desteklemektedir. Öyle anlaşılıyor ki bu tür soruları soran insanların kanaatine göre ibadet alanında işçi çalıştırmanın câiz olmadığı açık bir husustu, bununla birlikte yine de soru yöneltmişlerdi. Bu meselede hareket noktası şu olmalıdır ki hac başkasına iş görmeye engel bir ibadet olmayıp bu açıdan oruca benzemiştir, oruçluya işçilik ücreti ödemek câiz olduğu gibi hac ibadetini yerine getirmekte olana da ödemek câizdir. Namaza gelince, eda edildiği sırada başka fiillerin yapılmasına engel teşkil eder, bu sebeple namazla diğer iki ibadet arasında farklılık oluşmuştur.
Arafat'tan ayrılıp sel gibi (Müzdelife'ye) akın ettiğinizde. Şöyle denilmiştir: Câhiliye dönemindeki Araplar Arafat'tan güneşin batışından önce, Müzdelife'den ise doğuşundan sonra ayrılıyorlardı. Müslümanlar ise Arafat'tan ayrılmayı güneşin batışından sonra, Müzdelife'den ayrılmayı da güneşin doğuşundan önce yapmak suretiyle her iki hususta da onlara benzememekle emrolunmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Nakledilen bir hadiste, “Her iki ayrılışta da Câhiliye insanlarına muhalefet edin” anlamında bir ifade kullanılmıştır”, Âyette yer alan ifâza kavramı sözlükte, koşarak yürümek deEI] mektir. İfâzanın yukarıdan aşağıya inme mânasına geldiği de söylenmiştir.
Meş'ar-i Harâm'da Allah'ı anın, yani Müzdelifede. Allah'ı anın beyanının akşam ve yatsı namazına olduğu gibi her ikisinde dua etmeye de ihtimali bulunmaktadır. İbn Abbas (r.a.) Meş'ar-i Harâm'ın Cebil ve çevresinden ibaret olduğunu söylemiştir”. Burası vakfe yapılan dağ olup Kuzah diye isimlendirildiği gibi akşamla yatsı namazının yatsı vaktinde kılınmasını sağlayan bir mekân olduğu için Cem' diye de isimlendirilir. Bir kanaate göre Cem' diye isimlendirilmesi Âdem ile Havvâ'nın orada buluşması sebebiyledir”. İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Arafat'a bu ismin verilmesinin sebebi, Cebrâil aleyhisselâmın Hz. İbrâhimt hac ibadetine ilişkin esasları öğrettiğinde İbrâhim'in kendisine “bildim bildim” demesidir”, İşin mahiyetini Allah bilir.
O'nu size gösterip öğrettiği gibi zikredin. Unutmayın ki siz daha önce yolunu şaşıran kimselerdendiniz. Bu beyan birkaç şekilde yorumlanabilir. “Lütfettiği nimetler karşılığında kendisine şükredilmesini emretmesi” anlamında zikredilmesini buyurması muhtemeldir. Bundan başka hac ibadetlerini size gösterip öğrettiği gibi yerine getirmek suretiyle O'nu zikredin mânası da ihtimal dahilindedir. Bir de kendisinin bir ve tek olduğunu tasdik ve ikrar etmeyi emretmiştir, denebilir. Buna göre bu kısmın mânası şöyle olur: Sizi hak olan dinine eriştirdiği şekilde O'nun bir olduğunu kabul edin. Nitekim unutmayın ki siz daha önce yolunu şaşıran kimselerdendiniz meâlindeki beyanı bu sonuncu yoruma dayandırılmıştır, yani unutmayın ki siz daha önce hak yoldan, hac ibadetlerinden ve ilâhi nimetlerin kıymetini bilip şükrünü eda etmekten gafil olan kimselerdendiniz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
(İmam radıyallahu anh şöyle dedi:) Hidâyet iki şekildedir. Heдa: Bir olduğunu tasdik ve ikrar etmeleri için yol gösterdi; hedâ: Kendisine itaatte bulunulmasına muvaffak kıldı.
---
Dipnotlar:
% bk Fahreddin er-Râzi, Mefâtîhu’l-gayb, 201; İbn Kesir, Tefsiru'l-Kurün, I, 231. 91 Taberi, Câmi'u'l-beyan, III, 176. 92 bk. İbn Manzür, Lisânu'l-Arab, “cm™ md. 93 Taberi, Cami'u'l-beyan, IV, 174; İbn Atıyye, el-Muharreru'l-veciz, 1, 559.
Bakara 2:199
Sonra herkesin dönüp gittiği yerden siz de gidin. Şöyle denilmiştir: Mekke halkı Arafat'ta vakfe yapmıyor ve şöyle diyordu: Biz Allah'ın Harem'inin ehliyiz, taşradan gelenler gibi Arafat'ta vakfede bulunup zamanı gelince oradan ayrılanlar gibi yapmayız. İşte bunun üzerine Allah bu âyet-i kerimeyi indirerek Mekke halkına Arafat'ta vakfe yapmalarını ve zamanı gelince diğer insanların ayrıldığı yerden kendilerinin de ayrılmalarını emretmiştir. Hz. Âişe'nin (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: Kureyş mensuplarıyla onların dinini benimseyenler Arafat'ta değil Müzdelife'de vakfe yapıyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ sonra herkesin dönüp gittiği yerden siz de gidin meâliyle başlayan âyet-i kerimeyi göndermiştir”. Bu âyette Arafat'ta vakfe yapmanın farz oluşunun delili yer almaktadır, konuyla ilgili olarak hadisler de nakledilmiştir. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Hac Arafat'ta vakfedir””: buyurduğu gibi, “Geceleyin Arafat'a ulaşan ve Müzdelifedeki Cem' mevkiinde bizimle namaz kılan kimsenin haccı tamamlanmıştır” da demiştir.
Sonra herkesin dönüp gittiği yerden siz de gidin meâlindeki ilâhi beyan başka bir mânaya da alınabilir. Şöyle ki Mekke halkı taşradan gelenlerin Harem sınırları dışında ihrama girdiklerini, kendilerinin ise Harem dahilinde girmekle emrolunduklarını görünce bu özelliklerine kıyasla ihram dışındaki ibadetleri Harem'de ifa edeceklerini zannetmişlerdir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[İmam Ebü Mansür rahimehullah şöyle dedi:) Cenâb-ı Hak ifâzayı yi]
Müzdelifeden söz ettikten sonra “sümme” edatı ile başlatmıştır, halbuki Arafat'tan dönüş Müzdelifeden öncedir. Bu suretle “sümme” edatının her zaman atıf değil başlangıç için de kullanılabileceği ortaya çıkmıştır.
Bakara 2:200
Hac ibadetlerinizi bitirince önceleri atalarınızı andığınız gibi hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı anın. Bu konuda iki yorum yapılmıştır. Denildi ki Câhiliye dönemi Arapları hac ibadetlerini eda ettikten sonra bir yerde toplanır, atalarını ve onlara ait meziyetleri anıp övünürlerdi. İslâmiyet'i benimsediklerinde ise Allah Teâlâ İslâm döneminde Câhiliyet'te atalarını andıkları gibi hatta bundan daha kuvvetli bir şekilde Rab'lerini anmayı emretmiştir, çünkü bu, atalarının hâtırasını canlandırmaktan daha güzel bir davranıştır. Bir de şöyle denildi: Araplar'ın atalarını anmaları onların kendilerine yönelik iyilik ve lütufları sebebiyle ise bu kez Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Atalarınızın hâtırasını canlandırdığınız noktada onların yerine beni anıp hatırlayın, zira sizin de atalarınızın da sahip olduğu nimetleri veren benim, şu halde anma ve teşekkür eyleminizi atalarınıza değil bana yönelik olarak gerçekleşirin.
İnsanlardan öylesi vardır ki, “Rabbimiz, bize nasibimizi dünyada ver derler. Onun âhiretten alacağı bir payı yoktur. Bir kısmı da, “Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik güzellik ver ve bizi cehennem azabından koru” diye dua eder. Bu ilâhi beyanın ilk kısmı âhirete ve öldükten sonra dirilmeye iman etmeyip âhiretin değil dünyanın iyilik ve güzelliklerini talep eden ve istedikleri dünya nimetlerine nail kılınan kimseler hakkındadır. Sözü edilen âyet Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı konumundadır: “Dünya debdebesini isteyene ondan bazı şeyler veririz, fakat öylesinin âhirette hiçbir nasibi yoktur” Böylelerine talep ettikleri pay verilmiştir. “Âhiret hayatının mutluluğunu isteyen kimsenin payını artırırız”97, yani böylesine hem dünya hem âhiret güzelliği verilir. Burada zikredilen ilk grubun meyli dünyaya yönelik olduğundan ondan başka bir şey talep etmeye ihtiyaç görmemişlerdir. Âhirete ve öldükten sonra dirilmeye iman edenler ise hem dünya hem âhiret güzelliğini istemişlerdir, şu ilâhi beyanda görüldüğü üzere: Bir kısmı da, “Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik güzellik ver ve bizi cehennem azabından koru” diye dua eder. İmanlı zümrenin dünya güzelliklerini talep etmesinin sebebi, Cenâb-ı Hakk'ın dünyayı âhiret için hazırlanma mekânı statüsünde kılmasıdır. Şunu hemen belirtmek gerekir ki dünyayı müminler için ebedi kalacakları bir yer yapmamış, aksine müminleri şu beyanından da anlaşılacağı üzere âhiret için yaratmıştır: “Yakın ve uzak yolculuk (hac ve ölüm) için azık edinin. Şunu bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır”, Dünyadaki güzellik ile âhiretteki güzelliğin neden ibaret olduğu hususunda çeşitli yorumlar yapılmıştır. Denilmiştir ki dünyanın güzelliği ilim ve ibadet, âhiretin güzelliği de cennet ve mağfirettir. Yine denildi ki dünyanın güzelliği zafer ve bol rızık, âhiretin güzelliği de rahmet ve Allah'ın rızâsıdır. Bu yorumların ikisi de aynı noktada birleşmektedir. Resülullah'ın (s.a.) şöyle âyetini çok okumaları suretiyle (Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik güzellik ver ve bizi cehennem azabından koru)”.
---
Dipnotlar:
buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah'ın öyle kulları vardır ki afiyet içinde yaşarlar, huzur içinde ölür ve rahatlıkla cennete girerler.” Yâ Resülallah, bunu ne ile temin ederler, diye sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Rabbena 97 “Âhiret hayatının mutluluğunu isteyen kimsenin payını artırırız. Dünya hayatının debdebesini isteyene de ondan bazı şeyler veririz, fakat öylesinin âhirette hiçbir nasibi yoktur”
Bakara 2:201
Hac ibadetlerinizi bitirince önceleri atalarınızı andığınız gibi hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı anın. Bu konuda iki yorum yapılmıştır. Denildi ki Câhiliye dönemi Arapları hac ibadetlerini eda ettikten sonra bir yerde toplanır, atalarını ve onlara ait meziyetleri anıp övünürlerdi. İslâmiyet'i benimsediklerinde ise Allah Teâlâ İslâm döneminde Câhiliyet'te atalarını andıkları gibi hatta bundan daha kuvvetli bir şekilde Rab'lerini anmayı emretmiştir, çünkü bu, atalarının hâtırasını canlandırmaktan daha güzel bir davranıştır. Bir de şöyle denildi: Araplar'ın atalarını anmaları onların kendilerine yönelik iyilik ve lütufları sebebiyle ise bu kez Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Atalarınızın hâtırasını canlandırdığınız noktada onların yerine beni anıp hatırlayın, zira sizin de atalarınızın da sahip olduğu nimetleri veren benim, şu halde anma ve teşekkür eyleminizi atalarınıza değil bana yönelik olarak gerçekleşirin.
İnsanlardan öylesi vardır ki, “Rabbimiz, bize nasibimizi dünyada ver derler. Onun âhiretten alacağı bir payı yoktur. Bir kısmı da, “Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik güzellik ver ve bizi cehennem azabından koru” diye dua eder. Bu ilâhi beyanın ilk kısmı âhirete ve öldükten sonra dirilmeye iman etmeyip âhiretin değil dünyanın iyilik ve güzelliklerini talep eden ve istedikleri dünya nimetlerine nail kılınan kimseler hakkındadır. Sözü edilen âyet Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı konumundadır: “Dünya debdebesini isteyene ondan bazı şeyler veririz, fakat öylesinin âhirette hiçbir nasibi yoktur” Böylelerine talep ettikleri pay verilmiştir. “Âhiret hayatının mutluluğunu isteyen kimsenin payını artırırız”97, yani böylesine hem dünya hem âhiret güzelliği verilir. Burada zikredilen ilk grubun meyli dünyaya yönelik olduğundan ondan başka bir şey talep etmeye ihtiyaç görmemişlerdir. Âhirete ve öldükten sonra dirilmeye iman edenler ise hem dünya hem âhiret güzelliğini istemişlerdir, şu ilâhi beyanda görüldüğü üzere: Bir kısmı da, “Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik güzellik ver ve bizi cehennem azabından koru” diye dua eder. İmanlı zümrenin dünya güzelliklerini talep etmesinin sebebi, Cenâb-ı Hakk'ın dünyayı âhiret için hazırlanma mekânı statüsünde kılmasıdır. Şunu hemen belirtmek gerekir ki dünyayı müminler için ebedi kalacakları bir yer yapmamış, aksine müminleri şu beyanından da anlaşılacağı üzere âhiret için yaratmıştır: “Yakın ve uzak yolculuk (hac ve ölüm) için azık edinin. Şunu bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır”, Dünyadaki güzellik ile âhiretteki güzelliğin neden ibaret olduğu hususunda çeşitli yorumlar yapılmıştır. Denilmiştir ki dünyanın güzelliği ilim ve ibadet, âhiretin güzelliği de cennet ve mağfirettir. Yine denildi ki dünyanın güzelliği zafer ve bol rızık, âhiretin güzelliği de rahmet ve Allah'ın rızâsıdır. Bu yorumların ikisi de aynı noktada birleşmektedir. Resülullah'ın (s.a.) şöyle âyetini çok okumaları suretiyle (Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik güzellik ver ve bizi cehennem azabından koru)”.
---
Dipnotlar:
buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah'ın öyle kulları vardır ki afiyet içinde yaşarlar, huzur içinde ölür ve rahatlıkla cennete girerler.” Yâ Resülallah, bunu ne ile temin ederler, diye sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Rabbena 97 “Âhiret hayatının mutluluğunu isteyen kimsenin payını artırırız. Dünya hayatının debdebesini isteyene de ondan bazı şeyler veririz, fakat öylesinin âhirette hiçbir nasibi yoktur”
Bakara 2:202
Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir. Bu hususta farklı yorumlar yapılmıştır. Bir kanaate göre ifadede takdim ve tehir mevcut olup bir anlamda Cenâb-ı Hak “hesap görmesi süratlidir” buyurmaktadır. Denildi ki Allah'ın hesap görmesinin süratli oluşu şu sebepledir ki hesap görmede yavaş hareket etmek düşünme ve hatırlama zorunluluğu, ayrıca parmakla onar onar yapılan hesabın akılda tutulmasına olan ihtiyaç yahut da başka meşgale yüzündendir. Allah Teâlâ ise bütün bunlardan yani sözü edilen ihtiyaçlarla nitelendirilmekten veya başka bir şeyle meşgul olmaktan münezzehtir. Bir de denildi ki hesabı ser? demek vakti gelmişçesine yakın demektir, “Kıyâmetin kopması yaklaşmıştır “Gerçekleşmesi muhakkak olan kıyâmet yaklaşmıştır”, “Allah'ın emri geldi”? yani yaklaştı meâlindeki beyanlarda olduğu gibi. Bir de şöyle denilmiştir: “Hesabı çabuktur” ifadesi azabının şiddetli oluşundan kinayedir, yani cezası ve azabı şiddetlidir. Bu sonuncu yorum Hz. Peygamber'in, “İnceden inceye hesaba çekilen kimse azaba mâruz kalmış demektir” meâlindeki hadisine benzemektedir”.
Bakara 2:203
Bir de sayılı günlerde Allah'ı anın. Bu beyanın iki şekilde yorumlanabileceği ifade edilmiştir. Denildi ki Allah Teâlâ sayılı günler ile kurban kesme günlerini kastetmiştir, buna göre mâna Allah'ı kurban kesmek suretiyle bu günlerinizde anın şeklinde olur. Bunlar Ebü Hanife'ye göre (Allah rahmet eylesin) kurban kesme günüyle onu takip eden iki gündür. Bir de denildi ki Allah sayılı günler ile şeytan taşlama günlerini kastetmiştir, bunun da delili acele edip iki gün içinde Mekke'ye dönen kimse günaha girmez meâlindeki ilâhi beyandır. Bunlar da kurban gününü izleyen ve teşrik günleri diye isimlendirilen üç gündür. Hz. Ali'nin de (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: Sayılı günler kurbanla onu izleyen iki gün olup tercih ettiğin birinde kurban kesebilirsin, ancak en faziletlisi birinci gündür. Hz. Ömer'den de benzer bir kanaat rivayet edilmiştir”. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Acele edip iki gün içinde Mekke'ye dönen kimse günaha girmediği gibi geri kalan da girmez. Denildi ki kurban bayramından sonra iki günle yetinip güneşin batışından önce Minadan ayrılan kimse günaha girmediği gibi ayrılmayıp güneşin batışından sonra üçüncü güne kalan ve şeytan taşlamasını yaptıktan sonra ayrılan kimse de günaha girmez.
Bir de şöyle denildi: Teşrik günlerinin ilk ikisinde acele edip Mekke'ye dönen kimse günaha girmediği gibi teşriklerin üçüncü gününe kalan kimse de girmez.
Acele edip iki gün içinde Mekke'ye dönen kimse günaha girmediği gibi geri kalan da girmez meâlindeki beyanın her ikisini kapsayıp hem acele etmeye hem de geri kalmaya izin verildiği ve bunlar için bir vebalin doğmadığı mânasına gelmez. Çünkü acele etmeye izin verilmesi bahis konusu olunca gecikmeye izin kalmaz, benzer şekilde gecikmeye izin verildiğinde acele etmeye izin yoktur. -Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- buradaki yorum İbn Abbas'ın dediği gibi olmalıdır: İki günle yetinenin günahları bağışlandığı gibi gecikip üçüncü güne kalan kimsenin o gün içinde yapması muhtemel bulunan günahları da bağışlanır”. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bir de Allah Teâlâ'nın kişiyi serbest bırakması da ihtimal dahilindedir, şunu veya bunu gerçekleştirdiği takdirde günaha girmez. İbn Mes'üd'dan nakledildiğine göre günaha girmez beyanının mânasını, bağışlanmış olarak oradan ayrılır, şeklinde belirlemiştir”.
Ama bunlar kötülüklerden sakınanlar içindir. Allahtan korkun ve O'nun huzuruna çıkarılacağınızın bilincinde olun. Birkaç şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki ihramda iken avlanmadan kaçman kimse içindir, nitekim Cenâb-ı Hakk'ın Allah'tan korkun emri buna yönelik olup, ihramda iken av hayvanını öldürmeyi helâl telakki etmeyin, demektir. İbn Abbas (r.a.) Allaha âsi olmaya sebep teşkil eden her davranıştan sakınan için mânâsını vermiştir. Bir de ihramlı olmanın yasakladığı cinsel ilişki, günah, tartışma ve benzeri hususların hepsinden sakınan kimse içindir, denilmiştir. Nitekim Allah'tan korkun ve O'nun huzuruna çıkarılacağınızın bilincinde olun meâlindeki beyan bu esas üzerine oturmaktadır. Aziz ve celil olan Allah hac görevini yerine getirecek kimseleri her zaman diliminde bütün kötülüklerden korunmaları için uyarmıştır. Buradaki hitap dış görünüş itibariyle müminlere yöneliktir, bunun yanında kâfirleri içermesi de ihtimal dahilinde olup, Cenâb-ı Hak kendilerini Allah'a şirk koşmaktan ve ibadetlerinde başkalarını da amaçlamaktan kaçınmalarını emretmekte, bu bağlamda âhiret gününü ve orada kötü davranışların cezalandırılacağını hatırlatmaktadır.
---
Dipnotlar:
94 o Taberi, Cami'w'l-beyan, III, 234; Ebü Hayyân el-Endelüsi, el-Bahru'I-muhit, TI, 109; İbn Kesir, Tefsiru'l-Kurân, I, 245; Cessâs, Ahkâmu'l-Kurân, I, 215.
Bakara 2:204
İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatına dair görüşleri senin hoşuna gider. Üstelik kalbindeki samimiyete Allah'ı şahit tutar. Denildi ki inkârcı zümreden biri Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme gelip kendisini sevdiğini söylüyor, ona iman edeceğine, getirdiği din için kendisine biatta bulunacağına söz veriyor, bütün bunlar için yemin ediyordu. Resül-i Ekrem de onun bu hareketinden hoşlanıyor, meclislerde yanına yaklaştırıyordu; oysaki adamın kalbinde başka duygular barınıyordu. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah insanlardan öylesi vardır ki görüşleri senin hoşuna gider meâliyle başlayan âyetini inzal etmiştir. Yine denildi ki bu âyet-i kerime münafıklar hakkında gelmiştir, çünkü onlar din konusunda Hz. Peygamber'le uyum içinde oldukları gösterişinde bulunuyor, onun dinine ve gidişine ayak uydurdukları izlenimini veriyorken iç hayatlarında aykırılık ve düşmanlıklarını gizliyor, fakat dış görünüşlerinde samimi olduklarına yemin ediyorlardı. Bu sebeple Allah Teâlâ insanlardan öylesi vardır ki görüşleri senin hoşuna gider meâliyle başlayan âyet-i kerimeyi indirmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Halbuki o, kısır tartışmanın en inatçı ve çetin tarafıdır. Burada tamlama halinde yer alan beyan kısır tartışmanın en çetin tarafı veya bâtıla tutunarak en zor tartışmacı şeklinde yorumlandığı gibi, buna düşmanlık yaparken hiçbir zaman doğru yolu izlemeyip haksızlığa en çok meyleden kimse diye de anlam verilmiştir.
Bakara 2:205
Öylesi hâkimiyeti eline geçirince yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Oysaki Allah bozgunculuğu sevmez. Farklı şekillerde yorumlanmıştır. Denildi ki ekini yok eder, kadınları öldürür demektir, çünkü onlar, “Kadınlarınız sizin için neslin üreme kaynağıdır”? meâlindeki âyet-i kerimede görüldüğü üzere insan neslinin üreme mahallidir. Kadınların yok edilmesi neslin tükenmesini sonuçlandırır. Yine denildi ki Cenâb-ı Hak hars kelimesi ile ziraattaki ekinin kendisini kastetmiştir, nesil ise hayvanlar demektir. Buna göre bozguncu kimse ekini yakar ve bütün hayvanları kısırlaştırır. Bir de şöyle denilmiştir: O dönemin inkârcıları bozgunculuk yapmakta ve günah işlemekteydi, bu sebeple de Allah yağmur göndermemekte, dolayısıyla gerek insanlar gerekse diğer canlılar sıkıntı ve helâke mâruz kalmaktaydı. Şunu da belirtmek gerekir ki ekini yok etmeye çalışır meâlindeki beyan insanoğlunu öldürme mânasına da gelebilir; insanların öldürülmesinde ise üreme ve türemeye vasıta olan her şeyin ortadan kalkması bahis konusudur, çünkü tohumu eken ve üreyen onlardır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Oysaki Allah bozgunculuğu sevmez, mânası açıktır.
Bakara 2:206
206. “Böylesine, Allah'tan kork” denildiğinde günaha bulanmış bir gurura kapılır. Onun hakkından cehennem gelir. O ne kötü bir mekândır!
Böylesine, “Allah'tan kork!” denildiğinde günaha bulanmış bir gurura kapılır. Öyle birine yeryüzünde fesat çıkarmaya gayret gösterme eyleminden ötürü, “Allah'tan kork!” denildiğinde gurura kapılır ve taassubu kendisini günaha sevkeder. Bu tipler için Allah Teâlâ Resül'üne haber verme meyanında onun hakkından cehennem gelir buyurmaktadır. -Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- Cenâb-ı Hak şunu demeyi murad etmektedir: Resülüm! Böylesinden yüz çevir, kendisini yaptığı işle baş başa bırak, iyi bilmelisin ki onun varacağı yer cehennemin tâ kendisidir. Abdullah b. Mes'üd'dan (r.a.) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: İnsanlar içinde sevilmemeye en çok müstahak olan kişi kendisine, “Allah'tan kork!” denildiğinde, “Sen kendinle ilgilen!” diye cevap veren kimsedir”.
Bakara 2:207
İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah rızâsına nail olma uğrunda kendini feda eder. Âyette yer alan “kendini feda eder” ifadesi Allah'a ibadet ve itaat uğrunda gayret göstermek suretiyle kendini adar (satar) mânasına gelebilir; böylesinin kendini satması bundan ibarettir. Yine “kendini feda eder” ifadesi Allah yolunda cihad etmek için öz varlığını feda eder şeklinde yorumlanabilir. Bu yorum şu ilâhi beyana benzemektedir: “Allah müminlerin mallarını ve canlarını kendilerine verilecek cennet karşılığında satın almıştır; onlar Allah yolunda savaşırlar.” Bu sonuncu âyette söz konusu edilen kimseler de öz varlıklarını feda etmişlerdir, bunun bedeli olarak aziz ve celil olan Allah cenneti kendilerine feda etmiştir, işte âyette zikredilen alışveriş bundan ibarettir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Burada tasvir edilen husus, rivayet edildiği üzere Ebü Bekir es-Sıddik'ın (r.a.), müşriklerin Resülullah'ı öldürmeye yöneldikleri bir sırada kendisini onun önüne atması türünden bir fedakârlıktır. Bu rivayette Ebü Bekir'in, bedenen zayıf da olsa ashâb-ı kirâmın en cesur ve en azimli şahsiyeti olduğunun işareti vardır, çünkü ashaptan hiçbiri onun yaptığına cesaret edememiştir. Ayrıca Ebü Bekir'in hilâfetinin ilk döneminde irtidâd eden gruplarla tek başına savaşa çıktığı yolundaki rivayet de bunu desteklemektedir. Bütün bunlar onun ashabın en cesuru ve dine bağlılık konusunda en kararlısı olduğunu göstermektedir. Bir de şöyle denildi: Tefsir etmekte olduğumuz âyet, aile fertlerini ve servetini dini karşılığında feda eden Suheyb” hakkında nâzil olmuştur.
Allah kullarına karşı daima şefkatlidir. Cenâb-ı Hakk'ın bu beyanıyla bütün kulları kastetmiş olması muhtemeldir; şöyle ki kâfir bile müslüman olup dininde ihlâs gösterdiği takdirde Allah Teâlâ onu rahmetine bürüyerek imanını kabul eder, şirk ve küfür halindeki günahlarını bağışlar. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Allah'ın bu beyanıyla sadece mümin kullarını kastetmesi de mümkündür, çünkü O, mümin kullarına daima şefkatlidir.
Bakara 2:208
Ey iman edenler! Hepiniz birden barış ve selâmet yoluna girin. Bu beyanda yer alan silm kelimesi selm şeklinde de okunabilir. Silm olarak okuyana göre mânası İslâm'dır, selm diye okuyana göre ise barış demektir”, tıpkı, “Müminlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa onları barıştırın”? meâlindeki âyette olduğu gibi.
Eğer denilirse ki: Allah Teâlâ zaten barış içinde olan müminlere neden barışa girmelerini emretmiştir, bilindiği üzere ey iman edenler! Hepiniz birden barış ve selâmet yoluna girin ifadesiyle müminlere hitap etmiştir.
Buna şöyle cevap verilir: Birkaç sebebi vardır. Birincisi şu mânaya gelmiş olma ihtimalidir: Ey dilleriyle iman edenler, kalplerinizle de iman edin! İkincisi Ey İsâ, Müsâ ve diğer bazı peygamberlere inananlar, Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme de iman edin! Denildi ki Allah'ın müminlere barışa girmeleri yolunda emir yöneltmesi barışta sâbit kalıp ayrılmamaları buyruğu mânasına gelir. Yine denildi ki Allah Teâlâ'nın barışa girmelerini emretmesinin sebebi şudur ki iman her zaman diliminde yenilenme ve tekrar oluşma konumunda bulunan bir olgudur; çünkü o bir fiildir, fiiller süreklilik değil kesinti ve sona eriş durumu arzeder. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Ey zamanın geçmiş dönemlerinde iman edenler, onun gelecek dönemlerinde de imanınızı sürdürün! Nitekim, “Ey iman edenler, Allah'a ve Resülü'ne imanınızı tazeleyin!” meâlindeki âyet-i kerime de bu konumdadır.
Şeytanın adımlarına ayak uydurmayın. Unutmayın ki o sizin apaçık bir düşmanınızdır. Bunun yorumunu daha önce yapmıştıks5.
Bakara 2:209
Size bunca açık delil geldikten sonra yine de doğru yoldan ayrılacak olursanız. Yani hak yol sizce belirgin hale geldikten sonra yüz çevirip onu terkederseniz. İyi bilin ki Allah yenilmeyen yegâne galiptir ve bütün fiillerini yerli yerinde icra edendir. Aziz kelimesinin tefsirinde hak ortaya çıktıktan sonra yüz çevirip onu terketmeniz sebebiyle intikam alandır, denilmiştir. Azizin kendisine itaat edip ibadette bulunmanıza ihtiyacı yoktur, mânasına gelmesi de muhtemeldir. Şöyle de denilmiştir: Baskı altında tutulmaktan, boyun eğdirilmekten ve yenilgiye uğratılmaktan münezzehtir, anlamına gelir, çünkü aziz zelilin karşıtıdır. Bir de şöyle yorumlanmıştır: Allah aziz olup kimse O'na ulaşmaya veya kendisini zor ve baskı altında tutmaya güç yetiremez; nitekim “ulaşılması hayal edilemeyecek kadar yüce” denilir.
Bakara 2:210
Onlar, buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin gelmesini ve her şeyin bir anda bitirilmesini mi bekliyorlar? Bu ilâhi beyan birkaç şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki Allah'ın emrini getirmesini mi bekliyorlar, demektir, bu Hasan-ı Basri'nin görüşüdür. Yine denildi ki Allah'ın gelmesi, yani emrinin gelmesi demektir; bu şu âyet-i kerimeye benzemektedir: “inkârcılar, kendilerine meleklerin veya Rabb'lerinin emrinin gelmesini mi bekliyorlar?”7, “Onlar meleklerin gelmesini veya senin Rabb'inin gelmesini yahut Rabb'inin bazı âyetlerinin gelmesini mi bekliyorlar?” Tefsir etmekte bulunduğumuz ilâhi beyanda “emr” kelimesinin bulunduğu farzedilerek.
Buluttan gölgeler içinde. Âyetin bu kısmında yer alan “zulel” kelimesinin başındaki fi harf-i ceгiпiп bà mânasına geldiği ifade edilmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak, “Allah'ın buluttan oluşmuş gölgeler getirmesi” buyurmuş olmaktadır. Fâ'nın bâ yerine kullanılması câizdir, çünkü ikisi de cer harflerindendir, Araplar bu kullanışı tekrar etmekten çekinmemektedir. 9% Begavi, Meâlimu't-tenzil,1, 134.
Bu ve benzeri hususlarda hareket noktası şudur ki sözü edilen bazı fiillerin aziz ve celil olan Allah'a nisbet edilmesi onların cisimlerde olduğu gibi O'ndan gerçek mânada vuku bulması anlamına gelmez, zira kendisinden sâdır olmayan bir şeyin O'na nisbet edilmesi mümkündür. Bu hususun örneklerle delillendirilmesine gelince, başımıza korkunç bir şey geldi, hak geldi bâtıl gitti, falan adam filanın emrini getirdi, size bir elçi geldi ve benzeri örneklerde zikredilen gelme kavramının (meci, ityân) işaret ettiği fiil nisbet edildiği şeyler tarafından gerçek mânada ifa edildiğini göstermez. İşte bunun gibi aziz ve celil olan Allah zâtına nisbet ettiği meci, ityân ve istivâ (tahta oturma) fiilleri hiçbir zaman cisimlerde olduğu gibi gerçek mânasıyla Allah'tan çıkmış değildir. Duyulur âlemde hükümdarların bizzat üstlenmeyip emirleriyle meydana getirilen işleri kendilerine nisbet ettikleri bilinmektedir. Bunun gibi şanı yüce olan Allah tefsirini yapmakta olduğumuz âyette kıyâmetin kopması fiilini önemi sebebiyle kendi zâtına nisbet etmiştir.
Bu meselede aslolan şudur ki duyulur âlemde gelmek, bir yerden bir yere geçmek veya yok olmak (ityân, intikal, zeval) iki sebepten ötürü vuku bulur. Biri, beliren bir ihtiyaçtan ötürü olup ihtiyacı duyan kimse bir halden diğer bir hale geçmek ve bir mekândan diğerine intikal edip onu yerine getirmek ister. Diğeri, kendisini bıkkınlık, ürkeklik ve yalnızlık duyguları sarar, bunları izâle etmek için bir mekândan diğerine geçmesini gerekli görür. Burada sözü edilen iki şık da mekân işgal eden varlıklar için söz konusudur. Yüce Allah ise mekândan münezzehtir; O, mekân yokken vardı, şu an (ve her zaman) ezelde olduğu gibi vardır. Yine Cenâb-ı Hak ihtiyaç duymaktan, bıkkınlık ve ürkekliğe mâruz kalmaktan münezzehtir. Şu halde O'nu gerçek mânasıyla ityân (ocyi), mec? (geliş, varış), bir halden diğerine veya bir mekândan başka bir mekâna intikal edişle nitelendirmenin kökünden yanlış olduğu anlaşılmıştır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Denildi ki istivâ ve meci kavramlarının Allah'a nisbet edilişi nasla sâbit olmuş, yukarıdan aşağıya inişi ve görülebilir oluşuna (nüzül ve rü'yet) dair de nakil gelmiştir. Bunun yanında Š hiçbir şeyin Allah'ın benzeri olamayacağı hususunda da nas bulunmaktadır. Bunlara göre yaratıklara benzemeyi (teşbih) andıran naslarda yer alan bu tür kavramları Allah'ın zâtından nefyetmek gerektiği gibi Allah nezdinden gelen sıfat âyetlerini nasıllık ve açıklama (keyfiyet ve tefsir) talebinde bulunmaksızın tasdik etmek zaruret haline gelmiştir. Bu hususta uygulanacak yöntem Allah'tan gelen nassa inanmak ve mahiyetini araştırmamaktır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Duyulur âlemde araz niteliğindeki şeye nisbet edilen ityân (geliş) onun zuhuru, cisme nisbet edilen ityân ise bir mekândan diğerine geçmesi mânasına gelir. Şanı yüce olan Allah ise cisim ve araz olmakla nitelendirilemeyeceği gibi O'na nisbet edilen geliş cisim veya arazların gelişi gibi olması da mümkün değildir. Allaha özgü bu ityânın keyfiyeti bilinemez; nitekim araz ve cisim olmayan zâtının varlığı bazı deliller aracılığıyla ispat edilebilmekte fakat bu sebeple O, arazlara ve cisimlere benzememektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bakara 2:211
211. İsrâiloğulların'na sor, onlara nice açık mücizeler verdik. Allah'ın lütfettiği nimeti kendisine ayan beyan belli olduktan sonra değiştirme ye kalkışan kimse, O'nun karşılık vermesinin şiddetli olduğunu bilmelidir.
İsrâiloğulları'na sor, onlara nice açık mücizeler verdik. Bu ilâhi beyan birkaç şekilde yorumlanmaya müsaittir. Bunlardan biri aziz ve celil olan Allah Peygamber'ine (s.a.), İsrâiloğulları'nın kendisinden mücizeler talep etmelerinin ardından onlara Allah'ın ne kadar mücize verdiğini sormasını emretmiş ve “Ey Muhammed, onların babalarına ve dedelerine Müsâ eliyle ne kadar mücize gönderdiğimizi sor! Fakat atalarınız mücizeleri görmezden gelmiş ve iman etmemişti. Size de mücizeler versek aynen atalarınız gibi iman etmezsiniz” buyurmuştur. Cenâb-ı Hak Peygamber'ine -şayet varit olmuşsa- İsrâiloğulları'nın mücize isteyişinin kabul ve tasdik etme amacına yönelik bir talep olmadığı, aksine güçlük çıkarmayı amaçladığını haber vermektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Âyette yer alan “sor” emrinin İsrâiloğullarının talep etmesi üzerine değil, bir başlangıç cümlesi olarak değerlendirilmesi de mümkündür: İsrâiloğulları'nın âlimlerine ve atalarına nice açık mücizeler verdiğimizi sor, ne var ki onlar bu mücizeleri reddetmiş ve diğer nesillere aktarılmasını da önlemiştir; şu âyet-i kerimede belirtildiği üzere: “Beni İsrâil âlimlerinin Kur'ân'ın ineceğini bilmiş olması o müşrikler için bir delil yerine geçmedi mi?” Âyette yer alan sor anlamındaki “sel” ifadesinin gerçekte bir emir konumunda olmayıp [ ] işin açıklığa kavuşması mânasına gelmesi de muhtemeldir, yani onlara soracak olsan durumu sana haber verirler, demektir. Şöyle bir yorum yapmak da mümkündür: İlâhi beyanda yer alan “sor” emri Abdullah b. Selâm gibi İsrâiloğulları'ndan olup Müslümanlığı benimseyenler hakkındadır. Bunların, Beni İsrâil'in talep ettiği mücizeler kendilerine verilse bile iman etmeyeceğine dair gelen ilâhi beyandan sıkıntı duyması ihtimal dâhilindedir. Âyetin gelmesi üzerine sözü edilen ve önceden yahudi olan müslümanlar gerçeği haber verirler, bu suretle de kalpleri huzura kavuşur, gönüllerinde yer alabilecek bazı düşünce ve vesveseler de ortadan kalkar?. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Allah'ınlütfettiği nimeti kendisine ayan beyan belli olduktan sonra değiştirmeye kalkışan kimse. Denildi ki âyetin bu kısmında yer alan Allah'ın nimeti O'nun dini olup “apaçık ortaya çıktıktan sonra onu değiştirmeye kalkışan kimse” demektir. Yine denildi ki Allah'ın nimeti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem olup anlamı şöyledir: Allah elçisi olduğunu bildikten sonra onu inkâr eden. Allah'ın nimetinin bilinen nimetler anlamına gelmesi de mümkün olup bundan da maksat Cenâb-ı Hakk'ın benzerini başka hiçbir kimseye vermediği kudret helvası, bıldırcın eti, bulutla gölgelendirme ve benzeri imkânları İsrâiloğulları'na lütfetmesidir.
O'nun karşılık vermesinin şiddetli olduğunu bilmelidir. Aziz ve celil olan Allah kendilerine verdiği nimeti değiştirmeleri, görmezlikten gelmeleri ve hak peygamber olduğunu bildikten sonra Peygamberini inkâr etmeleri konusunda İsrâiloğulları'nı uyarmakta ve bu tür davranışlardan sakınmalarını emretmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bu durumda âyet-i kerimede söz konusu edilen Allah'ın nimetini değiştirme fiili Allah'tan başkasına şükretme şeklinde gerçekleşir ki bunun da amacı O'ndan başkasına tapınmaktır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
A sos AY çi zos oor pea iclal 0x 65 Fi gaii
---
Dipnotlar:
Alaaddin es-Semerkandi şöyle demektedir: “Âyet-i kerimeden kastedilen mânanın şöyle olması mümkündür ki Peygamber aleyhisselâm istedikleri mücizeler gelse bile iman etmeyeceklerini haber verdiği zaman bazı müminler sıkıntı hissetmiş ve tarihte talep üzerine vuku bulan mücizeler şu anda gerçekleşse dahi kendilerinin iman etmemesi ihtimalinin olabileceğinden endişe etmiştir. Aslında bu onların kesin bir kararı olmayıp şeytanın vesvesesinden ibaretti. Bu sebeple Resül-i Ekreme İsrâiloğulları'ndan olup İslâmiyet'i benimsemiş bulunan Abdullah b. Selâm gibi kişilere atalarına verilip kabul etmedikleri mücizeleri sorması emredilmiştir. Bunun amacı şeytandan gelen bazı vesveselerinin kalplerden kalkmasından ibaretti” (Semerkandi, Şerhu't-Te'ilât, vr. 63b).
Bakara 2:212
212. İnkâr yolunu tercih edenlere dünya hayatı cazip kılınmıştır, bu yüzden onlar müminlerle alay ederler. Halbuki Allaha karşı gelmekten sakınan müminler kıyâmet günü onların fevkinde olacaktır. Allah dilediğine hesapsız nimet lütfeder.
İnkâr yolunu tercih edenlere dünya hayatı cazip kılınmıştır. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Şeytan kâfirlere o davranışlarını süslü göstermiştir?, nitekim Cenâb-ı Hakk'ın, “Şeytan kendilerine yaptıklarım süslü göstermiştir” meâlindeki beyanı da aynı mahiyettedir. Ancak -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- bu ilâhi beyanın anlamı, “Allah inkâr yolunu tercih edenlere süs ve konforu cazip göstermiştir” şeklinde olmalıdır. [ ] Bir şeyin kişiye cazip ve haklı gösterilmesi birkaç şekilde gerçekleşir. Bazan insan tabiatı nefsin arzularına uygunluğu sebebiyle bir husüsu cazip gösterir, bazan delillerin bulunması karşısında akıl güzel gösterir, bazan da bir şeyin cazip gösterilmesi vâd edilen mükâfat yoluyla gerçekleşir. İnkâr yolunu tercih edenlere dünya hayatının cazip gösterilmesi ise onların bünyelerine yerleştirilen beşeri arzular ve bir de tabiatlarının meyli yoluyla olmuştur. Bunun dışında kalan akıl ve mükâfat yöntemi müminlere özgü bir şeydir.
Halbuki Allah'a karşı gelmekten sakınan müminler kıyâmet günü onların fevkinde olacaktır. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi müminlerin kesin delil açısından kâfirlere üstün oluşudur. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah kâfirlere müminlerin üzerine egemenlik hakkı vermeyecektir”. İkincisi müminlerin mükâfat ve sevap açısından kâfirlerden üstün oluşudur.
Tabersi, Mecma'u'l-beyân, I, 541:
Allah dilediğine hesapsız nimet lütfeder. Bu birkaç şekilde yorumlanabilir. Biri “hesapsız” yani karşılık beklentisi olmaksızın. Diğeri “hesapsız” yani gerçekleştirilen ameller kadar değil arzu edildiği kadar, hatta fazlasıyla. Şöyle ki, cennette lütfedilen nimetler arzuların uzanabildiği son noktaya kadar devam ederken dünya nimetleri ihtiyaç duyulan nesneler ve yiyecekler miktarınca belirlenmiştir. Zira dünya hayatında hiçbir kimse arzu ve emellerine ulaşamamaktadır. Âhirette ise herkesin emelleri lütfedilen nimetlerin gerisinde kalmaktadır. Bir de dünyada doruk noktada yiyip içmek eziyet veren bir husüstur. Âyette yer alan “hesapsız” ifadesinin, ikramı ne kadar çok olursa olsun, lütfettiği nimetler Allahın mülkünden ve hazinelerinden hiçbir şey eksiltmez, anlamına gelmesi de muhtemeldir, çünkü O'nun hazineleri vermek suretiyle azalıp tükenen yaratıklara özgü servetler gibi değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
He Eiai Ç on Sİ DİY ASİ paz ósi ELİNE FUA yeli ge YI Aİ ğa EN zig ile
Bakara 2:213
213. m insanlar aynı seviyedeki topluluklardan ibaretti. Sonra Allah müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi. İnsanların ayrılığa düştükleri konularda hüküm vermek için onlar aracılığıyla hakkı temsil eden kitabı indirdi. Buna rağmen kendilerine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra aralarındaki kıskançlık ve ihtiras yüzünden kitabın yorumunda anlaşmazlığa düşenler yine kitap verilenler oldu. Ama Allah müminlere ihtilâfa düştükleri konulardaki gerçeği lütuf ve iradesiyle gösterdi. Şüphe yok ki Allah dilediğini doğru yola getirir.
Başlangıçta insanlar aynı seviyedeki topluluklardan ibaretti. Sonra Allah müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi. Ebü Müsâ elEşari ve ashâb-ı kirâmdan (r.a.) biri daha şöyle demişlerdir: Başlangıçta insanlar aynı seviyede kâfirdi, sonra aziz ve celil olan Allah onlara peygamberler gönderdi“. Abdullah b. Mesüd (r.a.) ise şöyle demiştir: Başlangıçta insanlar aynı seviyedeki topluluktan ibaret olup hepsi mümindi, bu Nüh aleyhisselâm döneminde olup müminler gemide bulunmaktaydı, sonraları ihtilâfa düştükleri için kendilerine peygamberler gönderilmiştir”. Diğer bazı müfessirler de şöyle demiştir: Başlangıçta insanlar aynı seviyedeki topluluktan ibaret olup Hz. Âdem döneminde mümindi, daha sonra Allah Teâlâ kendilerine kitap indirmiş ve peygamberler göndermiştir.
Âyetin başlangıç kısmı hakkında bunların dışında yapılacak bir yorum daha münasip görünmektedir. Şöyle ki, başlangıçta insanlar aynı seviyedeki topluluklardan ibaretti, yani tek bir türdü. “Ümmet” kelimesinin mânası tür (sınıf) demektir, şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Yeryüzünde yürüyen hayvanların ve gökte iki kanadıyla uçan kuşların hepsi sizin gibi ümmetlerdir” yani sınıflardır?. Daha sonra Allah Teâlâ içlerinden bir sınıfı seçip peygamber olarak göndermiş, kitap indirmiştir. Bu özellik Allah'ın kendilerine verdiği bir üstünlük ve yücelik konumundadır. Cenâb-ı Hak her bir peygamberi kendi kavmine göndermiş, muhataplarının içinde inkârcılar olduğu gibi müminler de bulunmuştur. Aslında yeryüzü hiçbir dönemde bir veli veya nebiden yoksun kalmamıştır, “Gerçekten biz insanoğlunu üstün vasıflara sahip kıldık”! meâlindeki ilâhi beyanda olduğu gibi. Tâ ki insanlar diğer türlerin kendi menfaatleri ve ihtiyaçları için yaratıldığını bilmiş olsunlar. Bu görüş Hasan-ı Basri'ye aittir.
[ ] Ebü Hanife'nin (r.a.) kanaati de aynı mahiyettedir: Yeryüzü hiçbir zaman bir nebi veya veliden mahrum kalmaz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Sonra Allah müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi. Kendisine itaat edene müjdeleyici, karşı gelene de uyarıcı olarak. Buradaki müjdeleme ve uyarmanın birlikte aynı insana ait olması da mümkündür, çünkü bunların her ikisi de aynı insanın yapacağı fiilleriçin bahis konusudur; “Sen ancak Kur'âna uyan ve görmediği halde rahman olan Allah'tan korkan kimseyi uyarabilirsin”!, “Âlemlere uyarıcı olsun, diye kulu Muhammede Furkânı indiren Allah yüceler yücesidir”!? meâlindeki beyanlarında olduğu gibi.
İnsanların ayrılığa düştükleri konularda hüküm vermek için onlar aracılığıyla hakkı temsil eden kitap indirdi. Âyetin bu kısmında yer alan hüküm vermek için anlamındaki ifade iki yoruma açıktır. Biri, kendilerine indirilen kitap aralarında adâlet ve hakkaniyetle hüküm versin diye; bu, “Kurândan önce de bir rahmet ve rehber olarak Müsâ'nın kitabı vardı, bu Kur'ân da zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap diliyle indirilmiş, öncekileri tasdik edici bir kitaptır”? meâlindeki ilâhi beyanda olduğu gibi. Bu sonuncu âyette yer alan “li-yünzire” ) kelimesini bazları yâ ile diğerleri de tâ ile okumuştur. Yâ ile okuyanlar uyarıcı olarak kitabı belirlemiş, tâ ile okuyanlar ise resülü uyarıcı yapmıştır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetteki li-yahküme kelimesi de bunun gibidir, insanlar arasında adâletle hükmedecek olan kitap olabilir, ikinci bir anlam olarak resül de olabilir. Resül, insanlar arasında kitap vasıtasıyla hakkaniyeti gerçekleştirerek hükmeder.
İnsanların ayrılığa düştükleri konularda. Âyetin bu kısmında yer alıp ihtilâf edilen konunun yerini tutan fihi zamiri hakkında farklı görüşler ileri sürülebilmektedir. Buna Muhammed (s.a.) veya Allah'ın dini yahut Allah'ın kitabı hakkında ayrılığa düştükleri gibi anlamlarda da verilebilir.
[Bilginin Kaynakları]
Buna rağmen kendilerine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra kitabın yorumunda anlaşmazlığa düşenler yine kitap verilenler oldu, yani verilen kitap hakkında ihtilâf edenler hakikatin bütün kanıtları kendilerine geldikten sonra bu fiili işlemişlerdir. Aslında bir konu hakkında bilgi edinmek (ilim) ya akıl veya nakil -ki o kitaptan ve haberden ibarettir- yahut da görüp müşahede etmek suretiyle elde edilebilir. Ne var ki kendilerine kitap verilenler inat edip kibirlenmiş ve inkârlarını sürdürmüştür. [ ] Aralarındaki kıskançlık ve ihtiras yüzünden. Âyetin bu kısmında yer alan bağy kelimesi bağlamında “aralarındaki kıskançlık” yahut yaptıkları zulüm yüzünden” gibi mânalar verilmiştir; nitekim onlar Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme zulmetmişlerdir.
Ama Allah müminlere ihtilâfa düştükleri konulardaki gerçeği gösterdi. Bu ilâhi beyanın mânası -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyledir: Allah müminlere doğru yolu göstermiş ve diğerlerinden farklı olarak onlar ihtilâfa düşmemişlerdir. Diğer bir anlam ise şöyledir: Allah orta yolu takip edip inat etmeyenlere gerçeği göstermiş, fakat inat edip itidali korumayanları hidâyete erdirmemiştir.
Lütuf ve iradesiyle. Âyette yer alan bi-iznihi ifadesi O'nun emriyle, lütfuyla diye yorumlanmıştır. Ancak emriyle yorumu ihtimal dâhilinde görülmemektedir. Buna karşılık bi-iznihi beyanına meşiet ve iradesiyle mânası verilebilir.
[Hidâyet ve İlâhi İrade]
Şüphe yok ki Allah dilediğini doğru yola getirir. Bu ilâhi beyanda şunun delili vardır ki Cenâb-ı Hakk'ın hidâyeti benimsemesini dilediği kimse onu benimser, dilemediği kimse de benimseyemez; çünkü Mütezile'nin dediği gibi bütün insanların hidâyeti benimsemesini dileseydi, tefsirini yapmakta oldugumuz âyetin sonunda “dilediğini” buyurmaz, “Allah doğru yola iletir” derdi. Sonuç olarak âyette yer alan men yeşâu ifadesi Allah'ın iman edenin bu fiilini dilediğini, etmeyenin ise imanını dilemediğini göstermektedir. Şu halde âyet, “Allah herkesin iman etmesini dilemiş, fakat insanların bir kısmı inanmış, bir kısmı ise inanmamıştır” diyen Mütezile'nin görüşünü çürütmektedir.
Sonra Allah müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi. Âyetin bu kısmında “ba's”, “ityân” “meci'” kelimelerinden bir mekândan başka bir mekâna intikal etmek, bir yeri terkedip diğerine geçmek mânalarının anlaşılmayacağının delili vardır; çünkü Allah âyette gönderme anlamındaki “bas” kelimesini zikretmiştir, halbuki peygamberler kavimleri arasında bulunuyordu. Sonuç olarak bir kısmı Allah hakkında da kullanılan bu kelimelerden asli mânalarından başka “var oluş” anlamının da düşünülebileceği ortaya çıkmıştır.
ans Eai de i eia i Jeol ii LAZ EEA AE 25 Qa
---
Dipnotlar:
e Diğer sahâbinin İbn Abbâs olması muhtemeledir (bk. Taberi, Cámi'u'l-beyán, IV, 278). 7 — Kurtubi, el-Câmi', III, 31; İbn Kesir, Tefsirw'l-Kurün, I, 250. 2 Taberi, a.g.e., IV, 275; İbn “Müellifin kastettiği anlam muhtemelen bütün varlıkların aynı cevherden yaratılmış olduğu şeklindedir” (Semerkandi, Serhu't-Te'vilát, vr. 63b). İmam Mâtüridi'nin (r.h.) “nâs” kelimesi ile ünsiyet ve ülfet edilen insanları ve diğer canlıları kastetmiş olması mümkündür.
Bakara 2:214
214. Yoksa siz, ey müminler, daha önce gelip geçenlerin mâruz kaldığı sıkıntıların benzeriyle karşılaşmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onları öylesine yoksulluk, öylesine darlık sarmış ve öylesine sarsılmışlardı ki içlerinde bulunan Allah elçisi ve yanındaki müminler, “Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?” diye feryat ediyordu. Şundan emin olun ki Allah'ın yardımı yakındır.
Yoksa siz, ey müminler, (hemen) cennete gireceğinizi mi sandınız? Âyette yer alan em hasibtüm terkibinden mim harfi düşürülerek e-hasibtüm şekline çevrilmiş ve “sandınız mı” mânası verilmiştir. [ ] Bir anlayışa göre de buradaki soru edatı olan em onaylama anlamındaki “bel” yerine kullanılıp “pekâlâ sandınız” demektir.
Daha önce gelip geçenlerin mâruz kaldığı sıkıntıların benzeriyle karşılaşmadan. Âyette geçen meselü'l-lezine terkibi “evvelkilerin benzeri” diye yorumlandığı gibi “sizden önce gelip geçenlerin öyküsü” mânasına da alınmıştır. Bir başka yoruma göre ise sizden önce gelip geçenlerin katetmeye mecbur kaldığı mesafeler demek olup bunlar da geçmiş ümmetlerin içinden mümin olanların mâruz kaldığı belâ ve sıkıntılardır.
Yoksa siz sandınız mı. Bu ifade, “Sizden öncekilerin mâruz kaldığı güçlüklerle sınanmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” meâlindeki âyette yer alan istifham konumundadır. Yani siz -ey Muhammed ümmeti- hepiniz böyle bir ümide kapılmayın. Aslında -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- geçmiş ümmetler içinde güçlüklerle karşılaşmadan cennete girenler de olmuştur. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet şu ilâhi beyana benzemektedir. “Elif làm mim. İnsanlar sadece “inandık” demeleriyle bırakılacaklarını ve kulluk sınavından geçirilmeyeceklerini mi sandılar? Andolsun ki kendilerinden öncekileri de sınava tâbi tuttuk. Allah, elbette iman iddiasında samimi olanlarla yalancı olanları belirleyip ortaya koyacaktır”!, Denildi ki âyet-i kerimenin nüzül sebebi şudur: Münafıklar müminlere hitaben, “Neden kendinizi öldürüp mallarınızı mahvediyorsunuz, şayet Muhammed bir peygamberse ona kimse galip gelemez” demişti. Müminler de, “Bizden Allah yolunda öldürülen cennete girer” diye cevap vermiş, bunun üzerine münafıklar şöyle bir ifade kullanmıştır: “Peki, boş ve belâlı işler peşinde niye koşuyorsunuz?” İşte bu münasebetle Allah Teâlâ yoksa siz -ey müminler- sınava tâbi tutulmadan, zorluklarla karşılaşmadan, sizden önce gelip güçlüklere ve zorluklara mâruz kalanların haberlerine yaşayarak vâkıf olmadan cennete gireceğinizi mi sandınız, şeklinde yorumlanabilecek âyet-i kerimesini indirdi. Ve zülzilü. Sarsıldılar, güçlüklere mâruz bırakıldılar, şeklinde yorumlanmıştır.
İçlerinde bulunan Allah elçisi ve yanındaki müminler diyordu, yani peygamber, “Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?” demişti. Bu kısım iki şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki Allah elçisi ve müminler hep birlikte, “Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?” dediler. Bu feryadın ardından Cenâb-ı Hak, şundan emin olun ki Allah'ın yardımı yakındır, diye cevap verdi. Yine denildi ki müminler Allah'ın yardımı ne zaman gelecek, diye feryat etti. Bunun üzerine peygamber, şundan emin olun ki Allah'ın yardımı yakındır, diye cevap verdi. Benzer bir duygu ve ifadenin Allahın kendi kavimlerine gönderdiği her peygamber hakkında söz konusu edilmesi ihtimal dâhilindedir. Bu ifadeyi hem peygamber hem de ümmeti kullanmış olabilir. [ ] Bununla birlikte tasvir edilen durumun peygamberlerin sadece bir kısmı hakkıyla gelmiş olması da mümkündür, nitekim bazı müfessirler, “Filan peygamberdi” diye de isim belirlemiştir. Ne var ki böyle bir şeyin bilgisine ulaşmanın nakilden başka bir yolu yoktur. Aslındaböyle bir belirleme yapmaya da ihtiyacımız bulunmamaktadır.
Yoksa siz, ey müminler, daha önce gelip geçenlerin mâruz kaldığı sıkıntıların benzeriyle karşılaşmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Bu ilâhi beyanda söylenenlerden başka bir yorum yapmak da imkân dâhilindedir. Şöyle ki, -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- müminler benimsedikleri iman sayesinde hiçbir zorluk, sıkıntı ve güçlükle denenmeden cennete gireceklerini sanmışlar. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah iman hayatı içinde vazgeçilmez sıkıntı ve zorlukların bulunduğunu haber vermiştir. Tıpkı Resülullah'ın (s.a.) şu hadisinde olduğu gibi: “Cennet gerçekleştirilmesi zor amellerle, cehennem de nefsani arzularla çevrilmiştir”"5. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Yine şu âyet-i kerime gibi: “Elif làm mim. İnsanlar sadece “inandık” demeleriyle bırakılacaklarını ve kulluk sınavından geçirilmeyeceklerini mi sandılar?”“ Bir de şu var ki iman tabiatı gereği teorik açıdan zor bir şey değildir, çünkü o, gerçeği bilmek ve doğruyu söylemekten ibarettir. Aslında doğru söylemekle yalan söylemek, hakkı bilmekle bâtılı bilmek arasında doğuracağı zorluk açısından büyük bir fark bulunmamaktadır. Uygulama açısından ise iman beşeri arzulara ve insan tabiatına muhalefet etmekten ibarettir. Bu ise gerçekleştirilmesi zor olan işler arasında yer alır.
---
Dipnotlar:
5 o Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Il, 333, Müslim, “Cennet” 1; Tirmizi, “Sünnet” 22.
Bakara 2:215
215. Sana kime harcama yapacaklarını soruyorlar. De ki sss. olarak yapacağınız harcama anne-baba, yakınlar, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar için olmalıdır. Hayır namına yapacağınız her şeyi Allah çok iyi bilmektedir.
Sana ne (kime) harcama yapacaklarını soruyorlar. De ki karşılıksız olarak yapacağınız harcama... Dış görünüşü itibariyle âyette bu soruya cevap verilmemiştir, çünkü soru hangi maldan harcama yapacağı konusundaydı, cevap ise kime harcama yapılacağına dairdir. Şu kadar var ki âyette yer alan ve “ne, neyi” anlamına gelen mâzâ edatının “kim, kime” demek olan men mânasında kullanılması da ihtimal dâhilindedir, bu kullanılış dil açısından imkânsız değildir. Bunun yanında sahâbilerin iki soru yöneltmiş olması da muhtemeldir. [ ] Birincisi hangi maldan verileceği, ikincisi de kime harcama yapılacağı şeklindedir. Âyet-i kerimede soruların birine, kime harcama yapılacağı sualine cevap verilmiş, ancak hangi maldan harcama yapılacağı sorusu karşılıksız kalmıştır. Böyle bir cümle yapısı dil açısından mümkün olup Kur'ân'da fazlaca yer almaktadır: Soruların çok olması, cevabın ise bir kısmına ait olup diğerine karşılık verilmemesi. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede ise hangi maldan harcama yapılacağı şeklindeki sorunun cevabı aşağıda gelecek olan, “Bir de Allah için ne harcayacaklarını sorarlar. De ki ihtiyacınızdan artanı harcayın” meâlindeki âyet-i kerimede yer almıştır. Bu durumda bu âyette zikredilen sorunun cevabı da yerini bulmuş olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Burada biri hangi maldan harcama yapılacağı, diğeri ise kime yapılacağı şeklinde iki sorunun mevcut olduğu yolundaki yorumümuzu Amr b. Cemüh el-Ensâri'den (r.a.) nakledilen şu rivâyet de desteklemektedir. Kendisi, yâ Resülallah, ne kadar harcayalım ve kime verelim, diye sormuş, bunun üzerine Cenâb-ı Hak sana kime harcama yapacaklarını soruyorlar meâlindeki âyeti indirmiştir".
Âyet-i kerimede söz konusu edilen harcamanın türü hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bunun nafile konumunda bir harcama oldugunu ve zekât âyeti ile neshedildiğini söylemiştir. Bir de şöyle denilmiştir: Bahis mevzuu harcama vârisler arasında yer alan anne-baba ve yakınlara yaptıkları harcama olup miraslardan bahseden âyet bunu neshetmiştir. Şöyle bir yorum da yapılmıştır: Âyetin bu kısmında muhtaç oldukları takdirde anne-baba ile yakınlara yardımda bulunmak emredilmiştir. Bu sonuncu yorum maksada daha yakın görünmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bu âyette anne-babaya ve akrabaya yardım etmenin gerekli olduğuna işaret vardır.
M3 a AUA aki —
Bakara 2:216
216. Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Bazan hoslanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur, bazan da sevdiğiniz bir şey sizin için zararlı olur. Her şeyin varacağı sonucu Allah bilir ama siz bilemezsiniz.
Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Bazan hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıolur. Âyet-i kerimede yer alan hoşa gitmeme ihtiyari değil, tabii ve psikolojik bir haldir, bu tür psikolojik hoşnutsuzluğa yönelik dini bir hitap söz konusu değildir, çünkü her insan yaratılıştan düşmanla savaşıp didişmekten nefret eder. Aslında âyetin hitap ettiği kimseler savaşı isteğe bağlı olarak kötü bir şey telâkki etmiyordu, zira Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin ashâbının düşmanla savaşması emredildiği halde bunu kendi iradeleriyle kötü görmeleri ihtimal dâhilinde değildir, bu psikolojik durum cehennem ehline özgüdür. Sonuç olarak âyet-i kerimede geçen hoşnutsuzluk unsuru her insan tabiatının güçlük ve zorluklara göğüs germekten hoşlanmayıp nefret etmesi anlamına gelmektedir.
Bazan hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur, bazan da sevdiğiniz bir şey sizin için zararlı olur. Buradaki hoşnutsuzluğun özellikle savaş hakkında olması muhtemeldir, ilâhi beyanın muhatapları güçlük ve zorluğun Beğavi, Medlimu't-tenzil, 1, 137; Kurtubi, el-Câmi', III, 27.
dan ötürü savaşmaktan hoşlanmamış olabilirler. Halbuki sizin için hayırlı olur. İçerdiği fetih, zafer, refah, âhiret planındaki sevap ve manevi dereceler açısından. Bazan sevdiğiniz bir şey. Yani cihâddan geri kalma. Sizin için zararlı olur. Düşmanın küstahlaşması, esaret, ölüm, zillet ve ayrıca âhiret planındaki mükâfattan mahrum oluş bakımından; bunlar ihtimal dâhilindedir. İnsanla olaylar arasındaki bu münasebetin her konuda gündeme gelmesi mümkündür. Kişi başlangıçta bir şeyi sever, fakat sonu kötü gelir; buna mukabil başlangıçta bir şeyden hoşlanmaz ama sonu iyi gelir. Bunun sebebi nesne ve olayların varacağı sonucu bilmeyişimizdir, tâ ki kâinatın yönetimi konusunda herhangi bir fonksiyonumuzun olmadığı anlaşılmış olsun. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Allah bilir ama siz bilmezsiniz. Yani Allah sonuç açısından sizin için hayırlı olanı bilip zararlıdan ayırır, siz ise bilemezsiniz.
siz kii disa Şİ gö gi a jusi eks GÜNE DE a Lİ ano
Bakara 2:217
217. Sana haram ayı, o ayda savaşmayı soruyorlar. De ki haram ayda savaşmak büyük bir günahtır. Fakat insanları Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i Harâm'ın ziyaretine engel olmak ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük bir günahtır. Baskı ve zulüm biçimindeki fitne adam öldürmekten beterdir. Kâfirler ellerinden geldiği takdirde dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşmaya devam ederler. İçinizden bazıları dininden dönüp küfür halinde ölürse, böylelerinin işledikleri bütün ameller dünyada da âhirette de boşa gider. Onlar cehennemlik olup ebediyen orada kalacaklardır.
[Büyük Günah'ın İnkâr Etmekle (Küfür) Mukayesesi]
[ ] Sana haram ayı, o ayda savaşmayı soruyorlar. De ki haram ayda savaşmak büyük bir günahtır. Âyet-i kerimenin bu kısmının anlamı -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyledir: Sana haram ayda ve Mescid-i Haram çevresinde savaşmayı sorarlar. De ki haram ayda savaşmak büyük bir günahtır. Âyette zikredilen Resülullah'tan (s.a.) alıkoyma, Allah'ı inkâr etme, Mescid-i Haram halkını oradan çıkarma eylemleri kâfirlerden sâdır olmasaydı durum değişirdi. Ancak bu eylemleri gerçekleştirdikleri takdirde Mescid-i Haram'ın yanında savaşmak büyük günah grubuna girmez, aksine orada küfür ve inkâr yolunu tutmak insan öldürmekten beterdir. Muhtemeldir ki Cenâb-ı Hak -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- sözü edilen eylemleri zikretmiş ve onlar yoluyla küfrü kastetmiştir. Bunun yanında O, küfre, bunların hepsinden daha korkunç bir konum biçmiş, diğer kötü fiillerin ondan daha aşağı seviyede kaldığını bildirmiştir. Bunlardan başka Allah Teâlâ müminlere sıkıntı ve zorlukların çoğaldığı durumlarda en kolay olan yöntemi tercih etmelerini gerekli kılmıştır. Aslında savaş -mecbur edici durumlar bir yana- dehşet verici bir olaydır, çünkü onun yüzünden insanlar yok olmaktadır, oysaki onlar yok olmak için değil yaşamak için yaratılmışlardır.
Âyetin bu kısmında Mütezile'ye yönelik iki eleştiriye işaret vardır. Birincisi Cenâb-ı Hak adam öldürmeyi zikretmiş ve inkârı ondan daha büyük bir günah konumunda tutmuştur. İnsan öldürme günahı (kebire) inkâr etmek gibi cehennemde ebedi kalmayı gerektirmiş olsaydı iki eylem arasında eşitlik meydana gelir ve inkâr etmek insan öldürmekten büyük bir günah olmazdı. Şu halde büyük günahın, inkâr etmek gibi ebedi olarak cehennemde kalmayı gerektirmediği ortaya çıkmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İkincisi, Cenâb-ı Hak, inkâr etmek insan öldürmekten büyüktür, demiş ve onu daha büyük bir günah kabul etmiştir. Şimdi, inkârın (küfür) büyük günah oluşu ya kendinden ötürüdür yahut kâfirin telakkisi yüzünden veya Allah sebebiyledir. İnkârın, kâfirin telakkisi yüzünden en büyük günah oluşu ihtimal dâhilinde bulunmamaktadır, çünkü ona göre inkâr, zina ve insan öldürme olayından daha küçük bir günahtır; şöyle ki, o, inkâr etmeyi benimsemek ve güzel görmektedir, halbuki zina ve katletme olaylarını gayrı meşru telakki etmektedir. Buna göre küfür ya kendinden ötürü veya Allah sebebiyle büyük günah konumunda bulunur. Mütezile mensupları kendinden ötürü olur, derlerse şöyle cevap verilir: Size göre inkârın büyük günah oluşu onu yaratanın dışında bir faktör sebebiyle imkân dâhiline girdiğine göre onu ilkin yaratmak fâil-i hakiki olan Allah'tan başkası tarafından neden caiz olmasın?” İnkârın en büyük günah oluşunun üçüncü şıkkı Allah tarafından böyle kılınmasıdır ki bizim kanaatimiz de bundan ibarettir.
Kâfirler dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşmaya devam ederler. Âyetin bu kısmında peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin elçiliğinin (risâlet) kanıtlanmasına dair işaret bulunmaktadır, çünkü o, kâfirlerin böyle yapacaklarını önceden haber vermiş ve bilâhare durum öyle gerçekleşmiştir. Bu tarihi olay Hz. Muhammed'in bu husüsu aziz ve celil olan Allah sayesinde öğrendiğini göstermektedir.
Ellerinden geldiği takdirde. Fakat sizi dininizden döndürmeye güçleri yetmez. Bu ilâhi beyanda kâfirlerin müminleri kendi dinlerine döndürme biçimindeki ümitlerinin boşa çıkarılması ve müslümanların, onların dinine dönmekten emin kılınmasının ispatı vardır. Denildi ki âyette yer alan in edatı “lev” anlamında olup [ ] kâfirler sizi kendi dininizden onların dinine döndürmeye güçleri yetseydi bunu yaparlardı, demektir. Aziz ve celil olan Allah inkârcıların güçleri yettiği takdirde yapmayı arzu ettikleri şeyi bildirmiştir. Ancak Cenâb-ı Hakk'ın müslümanlara lütuf ve ikramda bulunması, kendilerine zafer verip dinini yücelteceğini müjdelemesi sayesinde kâfirler arzuladıkları şeyi yerine getirememişlerdir. Allah Teâlâ bu gerçeği, “Bugün kâfirler sizin dininizi yok etmekten ümitlerini kesmişlerdir”? meâlindeki beyanıyla haber vermiştir.
[Amellerin Boşa Çıkması - İhbât]
İçinizden bazıları dininden dönüp küfür halinde ölürse, böylelerinin işledikleri bütün ameller dünyada da âhirette de boşa gider. Âyetin bu kısmında amellerin kâfirken ölüme bağlı olarak boşa gittiği ifade edilmişse de aslında iyi amel, ölümden önce inkâr etmek sebebiyle yok durumuna düşer. Bu görüşün izahı şöyledir ki ölümün, iyi amellerin boşa çıkmasına sebep teşkil etmesi ihtimal dâhilinde bulunmamaktadır. Ameller, vücut bulduğu andan itibaren bizzat küfür sebebiyle yok durumuna düşer. Zira ölümün gerçekleşmesinde kulların herhangi bir müdahalesi bulunmazken küfür onların iradesiyle gerçekleşir, bu açıdan amelin kişinin etkisi bulunmayan bir şeyle boşa çıkması mümkün değildir. Sonuç olarak iyi amelleri yok durumuna düşüren ölüm degil inkârdır. Ne var ki âyet-i kerimede ölüm faktörü zikredilmiştir. Çünkü insanların yaptıkları güzel fiillerin tamamen boşa çıkması ölümle gerçekleşmektedir. Kişinin hayatta olduğu sürece iyiliklerinden faydalanması umulabilecek bir husüstur; şöyle ki, iyilikte bulunan kimse inkâr yoluna saptığı takdirde bir bakıma güzel davranışlarını inkâr edip boşa çıkarmış olur. Ancak bir süre sonra müslüman olunca gemişti yaptığı davranışından ötürü pişmanlık duyar ve bu sayede İslâm'dan önceki kötü fiilleri sevaba çevrilir. İşte bu yukarıda sözünü ettiğimiz menfaatlendirme halidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Allah tövbe ve iman edip iyi davranışta bulunanların kötülüklerini iyiliklere çevirir, Allah bütün günahları bağışlayan ve merhamet edendir”?! buyurmuştur.
Böylelerinin işledikleri bütün ameller dünyada da âhirette de boşa gider. Amellerin dünya çapında boşa gidişi, onları gerçekleştiren kimsenin işlediği hayırlar ve dine bağlılığı sebebiyle insanlar nezdinde hak kazandığı hürmet, üstün tutulma ve hayırla yâdedilmenin ortadan kalkması şeklinde kendini gösterir. Böylesi İslâm dininden döndüğü takdirde bütün bu iyi sonuçlar yok olur, artık insanların nazarında köpekten ve domuzdan daha aşağı bir yaratık konumuna düşer. Dinden dönen kimsenin (mürted) işlediği iyi amellerin âhiret hayatında boşa çıkması ise [ ] mükâfatlarının yok olmasıdır. Aslında kişinin âhiret hayatında elde edeceği mükâfat iyi amelleri sadece işlemesi değil aynı zamanda onları Allah'ın huzuruna çıkarmasına bağlıdır. Cenâb-ı Hak'kın şu beyanlarına dikkat etmez misin? “Bizim huzurumuza bir sevapla gelene on katı verilecektir”; “İyi davranışlarda bulunmuş bir mümin olarak O'nun huzuruna çıkanlara üstün dereceler verilecektir: İçinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan adn cennetleri! İşte manevi arınmadan geçenlerin mükâfatı budur””. Bu ilâhi beyanlar, iyi amellere ait mükâfatın sadece onların işlenmesiyle değil, Allah'ın huzuruna götürülmesiyle mümkün olduğunu ifade etmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
c Presa eee
---
Dipnotlar:
19 Bu tarz bir düşünce Allah'ı inkâr etmeye götürür (Semerkandi, Şerhu't-Te'vildt, vr. 64b).
Bakara 2:218
218. İman edenler, hicrete katılanlar ve Allah yolunda ellerinden gelen gayreti sarfedip cihâddan geri kalmayanlar, işte bunlar Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah bütün günahları bağışlayan ve kullarına merhamet edenİman edenler. Bu ifade Allah'a imanın yanı sıra bütün peygamberlere ve onlara gönderdiği kitaplara imanı kapsadığı gibi peygamberlerin getirip tebliğ ettiği bütün vahiyleri benimsemeyi de içerir.
Hicrete katılanlar. Hicret iki şekilde gerçekleşir. Birincisi Medine'de bulunduğu dönemde Hz. Peygambere varmak üzere yapılmış mâlum hicrettir, tıpkı şu âyette ifade edildiği üzere: “Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok güzel yer ve bolluk bulur. Allah ve Resülü uğrunda hicretederek evinden çıkan, sonra da kendisine ölüm yetişen kimsenin mükğfatı Allaha aittir. Allah fazlasıyla bağışlayıcı ve esirgeyicidir”?. Resülullah'ın (s.a.), “Mekke'nin fethinden sonra artık hicret yoktur” buyurduğu rivâyet edilmiştir. İkinci hicret günahları ve dini açıdan suç sayılan fiilleri terkedip ayrılmaktır. Bu tür hicret hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Hasan-ı Basri biraz önce geçen âyetin tefsirinde, “Allah'ı inkâr edene düşmanlık besleme şeklinde hicret eden kimse” yorumunu yapmıştır. [ ] Ebü Bekir el-Keysâni el-Esam da şöyle demiştir: Hicret kişinin beraberce yaşadığı insanları ve memleketini terkedip Allah rızâsı için başka yere intikal etmesidir.
Allah yolunda ellerinden gelen gayreti sarfedip cihâddan geri kalmayanlar. Cihâd düşmanla, şeytanla ve nefisle olmak üzere çeşitli gruplara ayrılır. İşte bunlar Allah'ın rahmetini umabilirler. Bu ilâhi beyanda umudu boşa çıkmayacak kimsenin Cenâb-ı Hakk'ın bu âyette zikrettiği husüsları yerine getirmesi gerektiğine işaret vardır.
Allah'ın rahmeti iki şekilde yorumlanmaya açıktır: Rahmet cennettir, rahmet mağfirettir.
Allah bütün günahları bağışlayan ve kullarına merhamet edendir, kulların cihâd ve hicret amellerinde yapabilecekleri hatalardan ötürü.
Bakara 2:219
219-220. Sana sarap ve kumarı sorarlar. De ki ikisinde de büyük günah ve insanlar için bazı faydalar vardır. Fakat doğurdukları günah sağladıkları faydadan daha büyüktür. Bir de Allah için ne harcayacaklarını sorarlar. De ki ihtiyacınızdan artanı harcayın. Böylece Allah size âyetlerini açıklıyor ki dünya husüsunda da âhiret husüsunda da iyice düşünesiniz. Onlar sana yetimleri de sorarlar. De ki onlar için iyileştirme ve düzenleme yapmak elbette daha hayırlıdır. Kendileriyle birlikte yaşayacak olursanız şunu bilin ki onlar sizin kardeşlerinizdir. Muhakkak ki Allah işleri bozan ile düzeltenleri bilip birbirinden ayırır. Allah dileseydi sizi güçlüğe sevkederdi. Şüphe yok ki Allah üstün kudret sahibidir, bütün emirleri ve işleri yerli yerinde olandır.
Sana şarap vekumarı sorarlar. De ki ikisinde de büyük günah ve insanlar için bazı faydalar vardır. Denildi ki ikisinde de haram kılındıktan sonra büyük günah ve haram kılınmadan önce insanlar için bazı faydalar vardır. Haram kılındıktan sonra onların doğurduğu günah yasaklanmadan önceki faydalarından daha büyüktür. Kumardaki fayda bir kısmının bundan istifade etmesidir ki diğerleri zarara girer, kumar budur. Câhiliye devri kumarının izahı şudur ki dönemin insanlarından bazıları kesim devesini satın alıyor ve birkaç kişiden oluşan grubun her birine bir katılım payı belirleniyordu. Sonra kura çekiyorlardı, kuranın kendisine çıktığı kişi para ödemekten kurtuluyordu. Böylece en sona kalan kimse tek başına hayvanın parasını ödüyor, fakat herhangi bir hissesine sahip olamıyordu. Hayvanın eti kendi aralarında, bir görüşe göre de fakirler arasında bölüştürülüyordu. Câhiliye dönemindeki kumar bundan ibaretti. Cenâb-ı Hak birinci âyette ikisinde de büyük günah vardır, [ ] yani işlenmelerinde, buyurmuştur. Çünkü şarap ve kumarla meşgul olmakta namazın ve Allah'ı zikretmenin terkedilmesi, haramların ve çirkin işlerin yapılması bahis konusudur. Yine Cenâb-ı Hak insanlar için bazı faydaları vardır, buyurmuştur, yani ticaret yapma, lezzetinden tatma ve kâr etme gibi.
Âyetin yorumunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şarabın bu âvetle haram kılındığını ileri sürmüştür, çünkü Allah büyük günah buyurmuştur. Günah ise şu ilâhi beyanla haram kılınmıştır: “De ki Rabbim açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı... haram kılmıştır”, Bazı âlimler ise şarabın [ve dolayısıyla kumarın) bu âyetle haram kılınmadıgını, zira burada faydadan da söz edildiğini hatırlatmış ve yasaklamanın şu âyet-i kerimeyle gerçekleştiğini belirtmiştir: “Ey iman edenler! Şarap, kumar, putlar, fal ve şans okları şeytan işinden kaynaklanan birer manevi kirliliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz””. Âyette yer alan manevi kirlilik anlamına gelen “rics” haram kılınmış bir şeydir. Âyette yine şeytan işi denilmiştir, şeytan işi ise haramdır. Cenâb-ı Hak söz konusu âyetin devamında şarap ve kumarın insanlar arasında düşmanlık ve kin meydana getirdiğini, insanları Allah'ı zikretmekten ve namazdan alıkoyduğunu da haber vermiştir”. Bunların hepsi yasaklanan şeylerdir.
Bize göre bu meselede aslolan şudur ki âlimler -fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine bazı faydalar ve yardımlar sağlamış olsa da- kumarın haram oluşu noktasında ittifak etmişlerdir, Câhiliye Arapları kumar konusu edindikleri devenin etini fakirlere dağıtıyorlardı. Cenâb-ı Hak bazı faydalarına rağmen kumarı yasakladığına göre âyette onunla birlikte zikredilen şarabın da öncelikle yasaklandığı ortaya çıkar, zaten şarapta yukarıda sözünü ettiğimiz zararlar bulunmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Sana şarap ve kumarı sorarlar. Bu ilâhi beyan hakkında İmam Mâtüridi rahimehullah şöyle dedi: Âyette yer alan soru ifadesi içinde şarap ile kumarın hangi husüsunun sorulduğu beyan edilmemiştir. Bununla birlikte de ki ikisinde de büyük günah vardır, şeklindeki cevaptan sorunun mahiyetini ortaya çıkarmak mümkündür. Buna göre sanki, “Şarap ve kumarda ne gibi sakıncalar vardır?” şeklinde bir soru yöneltilmiştir. Cevap olarak her ikisinde de şu sakıncalar bulunmaktadır, denilmiştir. Benzer şekilde sana yetimleri de sorarlar beyanında yer alan soru da malları konusunda ve çeşitli ihtiyaçları açısından yetimlerle beraber bulunmaya yönelik olmalıdır. [ ] Yine, “Resülüm, sana kadınların ay halini sorarlar” beyanında da, “Ay halindeki kadınlarla ilişkide bulunmayı sorarlar” buyurmayı kast etmiştir, çünkü sorunun cevabı bu çizgi üzerinde seyretmiştir. Bu tür sorularda sorunun yöneldiği konunun zikredilmemesinin sebebi bunun verilen cevapta yer alması yahut da soranların bilinen kimseler olup sayelerinde hakikate ulaşmanın mümkün olmasıdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bir görüşe göre tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerime şarap ile kumarın haram olduklarını kanıtlamaktadır, çünkü Cenâb-ı Hak ikisinde de büyük günah vardır, buyurmuştur. Allah Teâlâ diğer bir âyet-i kerimede de, “De ki Rabbim açık ve gizli kötülükleri, günahı... haram kılmıştır”, buyurmaktadır. Şu halde günahın haram olduğu ortaya çıkmıştır. Selef âlimlerinin çoğunluğu ise şarap ile kumarın haramlılığının bu âyetle değil, “Ey iman edenler! Şarap, kumar... şeytan işinin ürünü birer manevi kirliliktir”” meâlindeki âyet-i kerime ile gerçekleştiği kanaatindedir.
De ki ikisinde de büyük günah vardır. İçki içme ve kumar oynama fiilleri büyük günah doğuracak bir noktaya ulaşabilir, meselâ Cenâb-ı Hakk'ın Mâide süresinde beyan ettiği üzere sarhoşluk ve kumar sebebiyle insanlar arasında düşmanlık ve kinin oluşması ayrıca orada zikrettiği iyiliklere engel teşkil etmesi gibi. Bununla birlikte her ikisinde de bazı faydaların bulunması söz konusudur. Şarapta sarhoşluk verme sınırına ulaşmamak şartıyla sağladığı ticari fayda, kumarda ise Câhiliye döneminde olduğu gibi kumar konusu olan deve etinin fakirlere dağıtılması, ticari hareket getirmesi vb. husüslar. İlk yoruma göre de ki ikisinde de büyük günah vardır beyanının mânası haram kılındıkları için şarap içmek ve kumar oynamakta günah vardır, haram kılınmadan önce ise göz önünde bulundurulabilecek faydaları vardı, şeklinde olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bugün bize düşen görev şarap ile kumarın, ister bu âyetle ister bir başkasıyla sâbit olsun, haram olduğunu bilmekten ibarettir, artık bu ikisinden faydalanma ciheti yasaklanmalı ve bunlardan sakındırılmalıdır. Allah bu konuyu Mâide süresinde yeterince beyan etmiş ve her ikisi hakkında hadislerde de rivâyetler yer almıştır. Kumarda tehlikeler ve bilinmezlik mevcut olup onun bu yönüyle faiz hükmünde olduğuna dair nakiller aktarılmıştır. [ ] Şaraba gelince, bugün artık o, faydalanmak için değil oyun ve eğlence için kullanılmaktadır. Bu tür davranışların hepsi bizim için yasaklanan şeyler türündendir. Şu da var ki şarap içmede beşer türünün en değerli yeteneği olan akli dengenin bozulması ve içki bağımlılarında bir nevi geri zekâlılığın meydana gelmesi söz konusudur. Helâl olsa bile aklı başında olan kimse için böyle bir şeyden korunması en isabetli davranıştır; hem de şarapta faydasız harcama vardır; kaldı ki şarap içmenin haramlılığı sabit olmuştur. Şarabın haram oluşunun illeti -bilindiği üzere- içenin sarhoş olmasıdır. Kur'ân ise [az veya çok] şarabın haram olduğunu beyan etmiştir. Sarhoşluk illeti şarabın az olanında mevcut değildir, bu sebeple şarap dışında kalan az miktardaki içkinin hükmü şarapla eşit tutulmamıştır. Çok olması sebebiyle sarhoşluk fonksiyonu icra eden her türlü içki ise haram olanın hükmünde kabul edilmiştir. Çünkü sözü edilen sakınca onda bulunmaktadır. Aslında şarap yaygın duruma göre bazı ihtiyaçlar ve menfaatler için değil, yukarıda bahis konusu edildiği üzere, oyun ve eğlence için kullanılmaktadır. Onun kullanıcıları da dini konularda umursamazlıklarıyla tanınmıştır. Bu açıdan şarabın haramlılığı, zikredilen hedefler sebebiyle bizzat kendisinden ötürüdür. Gayri meşru hedeflere yönelik olmayan her şey kendinden ötürü haram değildir”. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bir de Allah için ne harcayacaklarını sorarlar. De ki ihtiyacınızdan artanı harcayın. Bu geçim miktarından artan şeydir. Şöyle ki, ziraatla meşgul olanlar bir yılın geçiminden, gelir sahipleri ise birkaç aylık geçimden, [ ] zanaat ve işçilikle uğraşanlar da bir günlük geçimden artan imkânlarını Allah yolunda harcıyorlardı. Daha sonra Enes b. Mâlik (r.a.) yoluyla Resülullah'tan (s.a.) rivâyet edilen hadisle neshedilmiştir: “Zekât Allah rızâsı için yapılan her ödemeyi (sadaka), ramazan orucu diğer oruçları, kurban günlerindeki kesim diğer bütün kurban türlerini kaldırmıştır”. Bu rivâyet sabit ise durum söylediğimiz gibidir. İbn Abbâs'tan (r.a.) nakledildiğine göre şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Âyette yer alan bu husüs zekât ve sadaka farz kılınmadan önceki döneme aitti”. Bu görüşün isabetli oluşunun delili ashâb-ı kirâmdan itibaren günümüze kadar birçok kimsenin azımsanmayacak derecede servetinin bulunuşudur, onlar geçimlerinden fazla olan bu servetleri mülkiyetlerinden çıkarmamış ve tasadduk etmemişlerdir, bunun yanında davranışlarını yadırgayan da görülmemiştir. Şu halde âyette yer alan “ihtiyacınızdan artanı harcayın” emrinin neshedildiği anlaşılmaktadır. Yahut da buradaki emir nafile konumundadır.
Böylece Allah size âyetlerini açıklıyor ki dünya husüsunda da âhiret husüsunda da iyice düşünesiniz. Denildi ki dünya hakkında düşünmek onun meşakkat ve ölüm yurdu olduğunu bilmektir, âhiret ise dünyadaki amellerin karşılığını bulma ve ölümsüz olma yurdudur, insanlar sözü edilen tefekkürle iki yurdunölümsüz olanını bilip tercih ederler. Hasan-ı Basri ise şöyle demiştir: “Evet vallahi, dünya ve âhiret hakkında tefekkürde bulunan kimse dünyanın imtihan yeri, âhiretin ise ölümsüzlük yurdu olduğunu mutlaka anlayacaktır”. İbn Abbâs'tan da (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: “Dünya husüsunda da âhiret husüsunda da iyice düşünesiniz', yani dünyanın ortadan kalkıp fâni olacağı, âhiretin ise ileride gelip nihâyetsiz süreceği husüsunda düşünesiniz”. Tefekkür etmek suretiyle dünyanın fâniliğini anlayan kimse kendisinin sürekli kalış yeri olan âhiret için yaratıldığını kavrar ve bütün gayretini âhireti öncelemeye, dolayısıyla boynundaki maddi yükten kurtulmaya sarfeder. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
[ ] Böylece Allah size âyetlerini açıklıyor ki iyice düşünesiniz. Bu ilâhi kelâmda bir husüsu beyan etme fiilinin, emredilmesinden sonraki zamana bırakılabileceğinin ispatı vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak bu âyette tefekkürü emretmiş ve insanların, hitabından murad ettiği şeye düşünme yoluyla ulaşabileceklerine işaret etmiştir. Şu halde bu husüs ilâhi beyanın insanların kulağına kadar ulaşan hitaptan sonra kalabileceğini göstermektedir.
Onlar sana yetimleri de sorarlar. De ki yetimler için iyileştirme ve düzenleme yapmak elbette daha hayırlıdır. Buradaki soru ifadesinde gizli bir husüsun bulunduğunu söylemek mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Hak “onlar sana yetimleri de sorarlar” buyurmuş, fakat sorunun hangi hükme yönelik olduğunu beyan etmemiştir. Burada gizli kalan ifade -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- herhalde şöyle denilmesinden ibarettir: Sana yetimlerle bir arada yaşamayı sorarlar. Sözü edilen ifadenin böyle olduğunu âyetin, kendileriyle birlikte yaşayacak olursanız şunu bilin ki onlar sizin kardeşlerinizdir, meâlindeki kısmı göstermektedir. Şu halde kendileriyle birlikte yaşayacak olursanız beyanı sorunun bir arada yaşamaya yönelik olduğunu ispat eder. “Sana şarap ve kumarı sorarlar” meâlindeki âyette de durum aynı olup Allah Teâlâ sorunun hangi hükme yönelik olduğunu beyan etmemiştir. O sanki şöyle buyurmuştur: Sana şarap içmeyi ve kumar oynamayı sorarlar. Sonra da, “De ki ikisinde de büyük günah vardır” buyurmuştur. Bu ilâhi beyan sorunun şarap içme ve kumar oynamaya yönelik olduğunu gösterir. Bu tür bir anlatım dil açısından caiz olup Kur'ânda çokça yer almaktadır: Cevapta soruda zikredilmeyen konunun beyan edilişi. Meselâ, “Senden fetva isterler; de ki Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin (kelâle) mirası hakkında hükmünü şöyle açıklıyor”” meâlindeki âyette olduğu gibi. Burada devam eden kısımdan sorulan fetva konusunun miras olduğu anlaşılmaktadır. Bunun gibi, “Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar; de ki Allah onlara ait hükmü şöyle açıklar: Kitapta kendileri için yazılmış mirası vermeyip nikahlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında size okunan âyetler durumu anlatmaktadır” meâlindeki âyetin sonunda yer alan “yetim kadınlar” kısmı sorunun bunlar hakkında olduğunu göstermektedir. Bu ise dil açısından caizdir. Bazan da cevap vuku bulmuş olayların ardından gelir, bu durumda Allah'ın kast ettiği şey soru kısmı ile değil vuku bulmuş olaylar yoluyla öğrenilmiş olur.
[Yetimlerle İlgili Hükümler]
26 [ ] Şunu bilin ki onlar sizin din kardeşlerinizdir. Aziz ve celil olan Allah yetimlerin, din kardeşleri olduğunu haber vermek suretiyle müminleri yetimler hakkında düzenleme yapmaya, kendileriyle ilgilenmeye ve onlara fayda sağlamaya teşvik etmiştir. Zira mümin toplumun bir kısmının diğerin32 Biröncekiâyet.
den yardım, koruma ve düzenleme talebinde bulunması tabiidir, “Müminler birbirinin kardeşi konumundadır, şu halde kardeşlerinizin arasını bulun” meâlindeki âyet-i kerime de bunu teyit etmektedir. Şunu bilin ki onlar sizin din kardeşlerinizdir beyanı küçük çocuğun dini husüslarda anne ve babasına bağlı olduğunu göstermektedir. Ergenlik çağına gelmeseler de akılları erecek yaşa ulaşınca çocukların dini husüslarla ilgilenmeleri tabiidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Yetimler hakkında yöneltilen sorunun iki şekilde yorumlanması mümkündür. Sorunun yetimlerin malları ve kendileriyle bir arada bulunmasına dair olması ihtimal dâhilindedir. Nitekim de ki yetimler için iyileştirme ve düzenleme yapmak elbette daha hayırlıdır. Kendileriyle birlikte yaşayacak olursanız şunu bilin ki onlar sizin kardeşlerinizdir meâlindeki ilâhi beyan buna işaret etmektedir. Hz. Peygamber'in muhataplarını, yetimlerle bir arada olmanın dini yönünü sormaya sevkeden şey -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şu olmalıdır ki denildiğine göre, “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler karınlarına başka değil sadece ateş tıkamış olurlar; şüphe yok ki onlar alevli ateşe gireceklerdir”; “Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri gözetip deneyin. Eğer onlarda akli olgunlaşma görürseniz mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler de mallarına sahip olacaklar diye o malları israf ile ve tez elden yemeyin” meâlindeki âyet-i kerimeler nâzil olunca müslümanlar yetimlerle bir arada bulunmanın sorumluluğundan çekinmişler; onların evlerini, yemeklerini, hizmetçilerini ve giyeceklerini ayırmışlardı. Ama bu durum hepsine ağır gelmişti. Meseleyi Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme sormaları üzerine onlar sana yetimleri de sorarlar beyanıyla başlayan söz konusu âyet-i kerime nâzil olmuştur.
[Faizin İlleti]
Tefsirini yapmakta olduğumuz son âyeti-i kerimede yolculuk ve diğer zamanlarda ortaklaşa yemek hazırlıkları yapıp beraberce yemenin meşruiyetine dair delil vardır, çünkü Cenâb-ı Hak yetimlere bakma durumunda bulunan kimselere onların mallarını kendilerininkine katmalarına izin vermiştir. Küçük yaştaki yetimlerin malları hakkında meşru olan bu husüsun büyüklerle ilgili mallar hakkında da meşru olması daha büyük bir ihtimalle sabittir. Zira ergenliğe ulaşmış kişinin malında tasarrufta bulunmak ve izin almak mümkün iken reşit ergenliğe ulaşmamış kimselerin malları hakkında imkân dâhilinde bulunmamaktadır. [ ] Yine tefsiri yapılmakta olan ilâhi beyanda, bazı kimselerin ileri sürdüğü gibi“, faizin oluşmasının illeti onu yemek değil, ölçü ve tartıdır, çünkü Allah Teâlâ yetimlerle bir arada bulunan kimselere, ölçü ve tartıya bağlı olmayan yiyecek ve içeceklerde onlarla beraber yeme içmelerine müsaade etmiştir. Bilindiği üzere küçük bir çocuğun (yetim) büyük insan kadar yiyip içmesi söz konusu değildir. Faizin illeti yemekten ibaret bulunsaydı Cenâb-ı Hak yetime bakanlara faiz (ribâ) konumunda bulunacak şeyleri yemelerine izin vermezdi. Böylece ilâhi beyan faizin oluşma sebebinin yemek fiili değil, aynı cinsten olan malın ölçü ve tartısında fazlalıktan ibaret bulunduğunu göstermektedir. Aynı âyet-i kerimede bir hurmayı iki hurma karşılığında satmanın meşru olduğunun da delili bulunmaktadır. Çünkü hurma ölçülebilir türden değildir. Haddizatında ölçülebilir ve tartılır olsa da halkın uygulamasında ölçü ve tartıya girmediği için bu konumda kabul edilen her şeyden bir ünitenin aynı cinsten iki ünite ile satılması meşrudur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[Çocuğun Dini Eğitimi]
Söz konusu âyet-i kerimede yetime bakmakla yükümlü bulunan kimsenin kendi çocuğunu eğittiği gibi onu da hayrına olacak tarzda eğitmesinin meşru olduğunun delili vardır. Bunun yanında ona güzel ahlâkı öğretip alışkanlık haline gelmesini ve insanların arasına karışmasını sağlaması da gerekmektedir; nitekim çocuk yedi yaşına gelince namaz kılmasının kendisinden istenmesi, on yaşına ulaşınca da bunun için baskı uygulanması emredilmiş ve bu sayede onun alışkanlık kazanmasına işaret edilmiştir”. Bilmez misin ki haberde şöyle denilmiştir: “İnsanların en kötüsü tek başına yiyen ve tek başına içendir”, İn“ Sarihin beyanına göre buradaki atıftan maksat İmam Şâfii'dir (bk. Semerkandi, Şerhu'tMüellif Mâtüridi, Resülullah'tan (s.a.) rivâyet edilen şu hadise işaret etmektedir: “Çocuklarınıza yedi yaşına geldiklerinde namaz kılmalarını emredin. On yaşında bunun için baskı uygulayın ve bu yaşta yataklarını ayırın” (Ebü Dâvüd, “Salât”, 26; Tirmizi, “Salât”, 182Söz konusu haberin metni şöyledir: “İnsanların en kötüsünü sana haber vereyim mi? Tek basma yiyen, kimseye hayrı olmayan, tek başına yolculuk yapan ve kölesini dövendir. Bundan da kötüsünü haber vereyim mi? İnsanları sevmeyen, onların da sevmediği kişi. Bundan da kötüsünü söyleyeyim mi? Kötülüğünden korkulan ve hayrı umulmayandır. Bundan daha kötüsünü söyleyeyim mi? Âhiretini dünyasına bedel satandır. Bundan da kötüsünü sana haber vereyim mi? Dini karşılığında dünyayı alıp yiyen içendir” Bu hadisi İbn Asâkir et-Târih kitabında Muâz b. Cebel'den, Taberâni de İbn Abbâs hadisinden rivâyet etmiş, Murnziri ise zayıf olduğunu söylemiştir (bk. Hakim et-Tirmizi, Nevâdirw'l-usül, III, 72; Ebü Nuaym, Hilyetu'l-evliyâ', III, 219; Takıyyüddin el-Hindi, Kenzu'l-'ummaâl, XVI, 23; Munâvi, BAKARA SÚRESÍ 41 sanlarla bir arada bulunmakta güzel ahlâka, ayrı olmakta ise kötü ahlâka sahip olma ve kötü alışkanlıklar edinme sonucu doğmaktadır.
[ ] De ki yetimler için iyileştirme ve düzenleme yapmak elbette daha hayırlıdır. Bu ilâhi beyanda gizli bir kısım bulunmaktadır ki o da yetimler için iyileştirme talebinde bulunmaktan ibarettir. Söz konusu iyileştirme onların mallarının yönetimini üstlenip kendilerine fayda sağlayacak şekilde işletmek, yetimlerin güzel ahlâk ve iyi alışkanlık edinmeleri ile meşgul olmaktır. İşte bu tür davranışlar onlar için hayırlı düzenlemeler mânasına gelir. Yani “yetimler için iyileştirici düzenleme yapmayı istemeniz veya faydasının kendilerine döneceği hayırlı şeyler talep etmeniz” Aksi takdirde mutlak mânada iyileştirme ve düzenleme yapmak herkes için güzel bir şey olup bunu yetimlere tahsis etmenin özel bir yönü yoktur. Buna göre sözü edilen ilâhi beyandan maksat yetimlere maddi ve manevi fayda getirecek şeyleri talep etmek ve onlarla ilgilenmekten ibarettir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Aziz ve celil olan Allah tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin devamında muhakkak ki Allah işleri bozan ile düzeltenleri bilip birbirinden ayırır buyurmak suretiyle -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- yetimlerle ilgilenenleri uyarmıştır. Bu son beyanın mânası şu olmalıdır: Allah yetimler için faydalı olan şeyleri arayıp ilgilenen ile işleri bozup mallarında israf yapmayı isteyeni bilir ve bunları birbirinden ayırır.
Allah dileseydi sizi güçlüğe sevkederdi. Denildi ki işinizi daraltır ve yetimlerle bir arada olmanıza izin vermezdi. Yine denildi ki sizi güçlüğe sevkederdi meâlindeki sözün anlamı, onlarla bir arada olmanıza rıza göstermezdi, demektir. Bir de sizi sıkıntıya sevkederdi, mânası verilmiştir. Bu yorumların hepsi aynı noktada toplanır. Âyetin bu kısmında yer alan “anet” kavramı günah demektir, “Sizin sıkıntıya uğramanız ona (Resülullah'a) çok ağır gelir”?, yani günaha girmeniz, âyetinde olduğu gibi.
Şüphe yok ki Allah üstün kudret sahibidir, bütün emirleri ve işleri yerli yerinde olandır. Bu ilâhi beyanda daha önce de söylediğimiz gibi yetimlerle ilgilenen kimselere uyarı vardır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
“Resúlüm, sana kadınların ay halini sorarlar. De ki o bir rahatsızlıktır. Bunun için ay hali sırasında kadınlarınızdan uzak durun, temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın” Abdullah b. Ömer'den (ra.) rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber devenin karnındaki yavrusunun yavrusunu satmayı yasaklamıştır. Bu tür bir alışveriş Câhiliye döneminde mevcuttu. Kişi devenin karnındaki yavrusunun doğuracağı yavruyu satın alıyordu. 3 o Alaaddin es-Semerkandi (r.a.) şöyle demiştir: “Sarhoşluk verdiği takdirde şarabın yasak oluşunun sebebi bilinmektedir, nitekim Kur'ân-ı Kerim, ‘Şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ister” buyurmak suretiyle bunu açıklamıştır. Şimdi, içkinin az olanı şarap türüne bağlı olarak haram olduğu bilinmektedir. Buna göre şarap dışındaki az bir içkiyi aynıtürden olmadığı için şarap statüsünde tutmak mümkün değildir. Ancak aynı fonksiyonu (sarhoşluk) icra eden çok miktardaki her türlü içki eşit fonksiyonu icra ettikleri için şarap statüsünde tutulur. Yaygın duruma göre şarap oyun ve eğlence için kullanılmakta olup bunu kullananlar dini alandaki umursamazlıklarıyla bilinen kimselerdir. Bu açıdan şarabın haramlılığı kullanılmasından hedeflenen sonuca bağlı olarak kendinden ötürüdür. Onun kullanılmasından hedeflenen oyun ve eğlence bizzat kendisi açısından değil doğuracağı sonuca göre gerçekleşmektedir. Bu sebeple şarap doğurduğu kötü sonuç sebebiyle kendinden ötürü haramdır. Benzer şekilde aynı sonucu doğurması amacıyla kullanılan her madde aynı hükme bağlanır, değilse bağlanmaz. Kaynatılıp üçte birine indirilen şarap (müselles) ise kullanılması oyun ve eğlence olmayıp bedenin güçlendirilmesi ve yemeğin hazmedilmesine yöneliktir. Bunun içindir ki onu dini hayatı zayıf olan kimseler kullanmaz. Bu açıdan bizâtihi haram görülmemiştir. Burada haram olan şey sarhoşluk fonksiyonu ve bu fonksiyonu doğuran miktardır” (Semerkandi, Serhu't-Tevilát, vr. 65b). M Hadisin Resülullah'a nispeti hakkında tereddütler varsa da Hz. Ali'ye izafe edenler mevcuttur (bk. Zeylai, Nasbu'r-râye, IV, 208; Dârekutni, es-Sünen, IV, 281; Beyhaki, es-Sünenu'l“ bk. Fahreddiner-Râzi, Mefâtihu'l-gayb, III, 324; Ebü Hayyân, el-Bahru'l-muhit, II, 160; İbn Kesir, Tefsiru'l-Kurân, I, 256. Tenviru'l-mikbâs min tefsiri İbn-i Abbâs, s. 34-35; Taberi, Câmi'w'l-beyân, IV, 348.
Bakara 2:220
219-220. Sana sarap ve kumarı sorarlar. De ki ikisinde de büyük günah ve insanlar için bazı faydalar vardır. Fakat doğurdukları günah sağladıkları faydadan daha büyüktür. Bir de Allah için ne harcayacaklarını sorarlar. De ki ihtiyacınızdan artanı harcayın. Böylece Allah size âyetlerini açıklıyor ki dünya husüsunda da âhiret husüsunda da iyice düşünesiniz. Onlar sana yetimleri de sorarlar. De ki onlar için iyileştirme ve düzenleme yapmak elbette daha hayırlıdır. Kendileriyle birlikte yaşayacak olursanız şunu bilin ki onlar sizin kardeşlerinizdir. Muhakkak ki Allah işleri bozan ile düzeltenleri bilip birbirinden ayırır. Allah dileseydi sizi güçlüğe sevkederdi. Şüphe yok ki Allah üstün kudret sahibidir, bütün emirleri ve işleri yerli yerinde olandır.
Sana şarap vekumarı sorarlar. De ki ikisinde de büyük günah ve insanlar için bazı faydalar vardır. Denildi ki ikisinde de haram kılındıktan sonra büyük günah ve haram kılınmadan önce insanlar için bazı faydalar vardır. Haram kılındıktan sonra onların doğurduğu günah yasaklanmadan önceki faydalarından daha büyüktür. Kumardaki fayda bir kısmının bundan istifade etmesidir ki diğerleri zarara girer, kumar budur. Câhiliye devri kumarının izahı şudur ki dönemin insanlarından bazıları kesim devesini satın alıyor ve birkaç kişiden oluşan grubun her birine bir katılım payı belirleniyordu. Sonra kura çekiyorlardı, kuranın kendisine çıktığı kişi para ödemekten kurtuluyordu. Böylece en sona kalan kimse tek başına hayvanın parasını ödüyor, fakat herhangi bir hissesine sahip olamıyordu. Hayvanın eti kendi aralarında, bir görüşe göre de fakirler arasında bölüştürülüyordu. Câhiliye dönemindeki kumar bundan ibaretti. Cenâb-ı Hak birinci âyette ikisinde de büyük günah vardır, [ ] yani işlenmelerinde, buyurmuştur. Çünkü şarap ve kumarla meşgul olmakta namazın ve Allah'ı zikretmenin terkedilmesi, haramların ve çirkin işlerin yapılması bahis konusudur. Yine Cenâb-ı Hak insanlar için bazı faydaları vardır, buyurmuştur, yani ticaret yapma, lezzetinden tatma ve kâr etme gibi.
Âyetin yorumunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şarabın bu âvetle haram kılındığını ileri sürmüştür, çünkü Allah büyük günah buyurmuştur. Günah ise şu ilâhi beyanla haram kılınmıştır: “De ki Rabbim açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı... haram kılmıştır”, Bazı âlimler ise şarabın [ve dolayısıyla kumarın) bu âyetle haram kılınmadıgını, zira burada faydadan da söz edildiğini hatırlatmış ve yasaklamanın şu âyet-i kerimeyle gerçekleştiğini belirtmiştir: “Ey iman edenler! Şarap, kumar, putlar, fal ve şans okları şeytan işinden kaynaklanan birer manevi kirliliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz””. Âyette yer alan manevi kirlilik anlamına gelen “rics” haram kılınmış bir şeydir. Âyette yine şeytan işi denilmiştir, şeytan işi ise haramdır. Cenâb-ı Hak söz konusu âyetin devamında şarap ve kumarın insanlar arasında düşmanlık ve kin meydana getirdiğini, insanları Allah'ı zikretmekten ve namazdan alıkoyduğunu da haber vermiştir”. Bunların hepsi yasaklanan şeylerdir.
Bize göre bu meselede aslolan şudur ki âlimler -fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine bazı faydalar ve yardımlar sağlamış olsa da- kumarın haram oluşu noktasında ittifak etmişlerdir, Câhiliye Arapları kumar konusu edindikleri devenin etini fakirlere dağıtıyorlardı. Cenâb-ı Hak bazı faydalarına rağmen kumarı yasakladığına göre âyette onunla birlikte zikredilen şarabın da öncelikle yasaklandığı ortaya çıkar, zaten şarapta yukarıda sözünü ettiğimiz zararlar bulunmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Sana şarap ve kumarı sorarlar. Bu ilâhi beyan hakkında İmam Mâtüridi rahimehullah şöyle dedi: Âyette yer alan soru ifadesi içinde şarap ile kumarın hangi husüsunun sorulduğu beyan edilmemiştir. Bununla birlikte de ki ikisinde de büyük günah vardır, şeklindeki cevaptan sorunun mahiyetini ortaya çıkarmak mümkündür. Buna göre sanki, “Şarap ve kumarda ne gibi sakıncalar vardır?” şeklinde bir soru yöneltilmiştir. Cevap olarak her ikisinde de şu sakıncalar bulunmaktadır, denilmiştir. Benzer şekilde sana yetimleri de sorarlar beyanında yer alan soru da malları konusunda ve çeşitli ihtiyaçları açısından yetimlerle beraber bulunmaya yönelik olmalıdır. [ ] Yine, “Resülüm, sana kadınların ay halini sorarlar” beyanında da, “Ay halindeki kadınlarla ilişkide bulunmayı sorarlar” buyurmayı kast etmiştir, çünkü sorunun cevabı bu çizgi üzerinde seyretmiştir. Bu tür sorularda sorunun yöneldiği konunun zikredilmemesinin sebebi bunun verilen cevapta yer alması yahut da soranların bilinen kimseler olup sayelerinde hakikate ulaşmanın mümkün olmasıdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bir görüşe göre tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerime şarap ile kumarın haram olduklarını kanıtlamaktadır, çünkü Cenâb-ı Hak ikisinde de büyük günah vardır, buyurmuştur. Allah Teâlâ diğer bir âyet-i kerimede de, “De ki Rabbim açık ve gizli kötülükleri, günahı... haram kılmıştır”, buyurmaktadır. Şu halde günahın haram olduğu ortaya çıkmıştır. Selef âlimlerinin çoğunluğu ise şarap ile kumarın haramlılığının bu âyetle değil, “Ey iman edenler! Şarap, kumar... şeytan işinin ürünü birer manevi kirliliktir”” meâlindeki âyet-i kerime ile gerçekleştiği kanaatindedir.
De ki ikisinde de büyük günah vardır. İçki içme ve kumar oynama fiilleri büyük günah doğuracak bir noktaya ulaşabilir, meselâ Cenâb-ı Hakk'ın Mâide süresinde beyan ettiği üzere sarhoşluk ve kumar sebebiyle insanlar arasında düşmanlık ve kinin oluşması ayrıca orada zikrettiği iyiliklere engel teşkil etmesi gibi. Bununla birlikte her ikisinde de bazı faydaların bulunması söz konusudur. Şarapta sarhoşluk verme sınırına ulaşmamak şartıyla sağladığı ticari fayda, kumarda ise Câhiliye döneminde olduğu gibi kumar konusu olan deve etinin fakirlere dağıtılması, ticari hareket getirmesi vb. husüslar. İlk yoruma göre de ki ikisinde de büyük günah vardır beyanının mânası haram kılındıkları için şarap içmek ve kumar oynamakta günah vardır, haram kılınmadan önce ise göz önünde bulundurulabilecek faydaları vardı, şeklinde olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bugün bize düşen görev şarap ile kumarın, ister bu âyetle ister bir başkasıyla sâbit olsun, haram olduğunu bilmekten ibarettir, artık bu ikisinden faydalanma ciheti yasaklanmalı ve bunlardan sakındırılmalıdır. Allah bu konuyu Mâide süresinde yeterince beyan etmiş ve her ikisi hakkında hadislerde de rivâyetler yer almıştır. Kumarda tehlikeler ve bilinmezlik mevcut olup onun bu yönüyle faiz hükmünde olduğuna dair nakiller aktarılmıştır. [ ] Şaraba gelince, bugün artık o, faydalanmak için değil oyun ve eğlence için kullanılmaktadır. Bu tür davranışların hepsi bizim için yasaklanan şeyler türündendir. Şu da var ki şarap içmede beşer türünün en değerli yeteneği olan akli dengenin bozulması ve içki bağımlılarında bir nevi geri zekâlılığın meydana gelmesi söz konusudur. Helâl olsa bile aklı başında olan kimse için böyle bir şeyden korunması en isabetli davranıştır; hem de şarapta faydasız harcama vardır; kaldı ki şarap içmenin haramlılığı sabit olmuştur. Şarabın haram oluşunun illeti -bilindiği üzere- içenin sarhoş olmasıdır. Kur'ân ise [az veya çok] şarabın haram olduğunu beyan etmiştir. Sarhoşluk illeti şarabın az olanında mevcut değildir, bu sebeple şarap dışında kalan az miktardaki içkinin hükmü şarapla eşit tutulmamıştır. Çok olması sebebiyle sarhoşluk fonksiyonu icra eden her türlü içki ise haram olanın hükmünde kabul edilmiştir. Çünkü sözü edilen sakınca onda bulunmaktadır. Aslında şarap yaygın duruma göre bazı ihtiyaçlar ve menfaatler için değil, yukarıda bahis konusu edildiği üzere, oyun ve eğlence için kullanılmaktadır. Onun kullanıcıları da dini konularda umursamazlıklarıyla tanınmıştır. Bu açıdan şarabın haramlılığı, zikredilen hedefler sebebiyle bizzat kendisinden ötürüdür. Gayri meşru hedeflere yönelik olmayan her şey kendinden ötürü haram değildir”. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bir de Allah için ne harcayacaklarını sorarlar. De ki ihtiyacınızdan artanı harcayın. Bu geçim miktarından artan şeydir. Şöyle ki, ziraatla meşgul olanlar bir yılın geçiminden, gelir sahipleri ise birkaç aylık geçimden, [ ] zanaat ve işçilikle uğraşanlar da bir günlük geçimden artan imkânlarını Allah yolunda harcıyorlardı. Daha sonra Enes b. Mâlik (r.a.) yoluyla Resülullah'tan (s.a.) rivâyet edilen hadisle neshedilmiştir: “Zekât Allah rızâsı için yapılan her ödemeyi (sadaka), ramazan orucu diğer oruçları, kurban günlerindeki kesim diğer bütün kurban türlerini kaldırmıştır”. Bu rivâyet sabit ise durum söylediğimiz gibidir. İbn Abbâs'tan (r.a.) nakledildiğine göre şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Âyette yer alan bu husüs zekât ve sadaka farz kılınmadan önceki döneme aitti”. Bu görüşün isabetli oluşunun delili ashâb-ı kirâmdan itibaren günümüze kadar birçok kimsenin azımsanmayacak derecede servetinin bulunuşudur, onlar geçimlerinden fazla olan bu servetleri mülkiyetlerinden çıkarmamış ve tasadduk etmemişlerdir, bunun yanında davranışlarını yadırgayan da görülmemiştir. Şu halde âyette yer alan “ihtiyacınızdan artanı harcayın” emrinin neshedildiği anlaşılmaktadır. Yahut da buradaki emir nafile konumundadır.
Böylece Allah size âyetlerini açıklıyor ki dünya husüsunda da âhiret husüsunda da iyice düşünesiniz. Denildi ki dünya hakkında düşünmek onun meşakkat ve ölüm yurdu olduğunu bilmektir, âhiret ise dünyadaki amellerin karşılığını bulma ve ölümsüz olma yurdudur, insanlar sözü edilen tefekkürle iki yurdunölümsüz olanını bilip tercih ederler. Hasan-ı Basri ise şöyle demiştir: “Evet vallahi, dünya ve âhiret hakkında tefekkürde bulunan kimse dünyanın imtihan yeri, âhiretin ise ölümsüzlük yurdu olduğunu mutlaka anlayacaktır”. İbn Abbâs'tan da (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: “Dünya husüsunda da âhiret husüsunda da iyice düşünesiniz', yani dünyanın ortadan kalkıp fâni olacağı, âhiretin ise ileride gelip nihâyetsiz süreceği husüsunda düşünesiniz”. Tefekkür etmek suretiyle dünyanın fâniliğini anlayan kimse kendisinin sürekli kalış yeri olan âhiret için yaratıldığını kavrar ve bütün gayretini âhireti öncelemeye, dolayısıyla boynundaki maddi yükten kurtulmaya sarfeder. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
[ ] Böylece Allah size âyetlerini açıklıyor ki iyice düşünesiniz. Bu ilâhi kelâmda bir husüsu beyan etme fiilinin, emredilmesinden sonraki zamana bırakılabileceğinin ispatı vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak bu âyette tefekkürü emretmiş ve insanların, hitabından murad ettiği şeye düşünme yoluyla ulaşabileceklerine işaret etmiştir. Şu halde bu husüs ilâhi beyanın insanların kulağına kadar ulaşan hitaptan sonra kalabileceğini göstermektedir.
Onlar sana yetimleri de sorarlar. De ki yetimler için iyileştirme ve düzenleme yapmak elbette daha hayırlıdır. Buradaki soru ifadesinde gizli bir husüsun bulunduğunu söylemek mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Hak “onlar sana yetimleri de sorarlar” buyurmuş, fakat sorunun hangi hükme yönelik olduğunu beyan etmemiştir. Burada gizli kalan ifade -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- herhalde şöyle denilmesinden ibarettir: Sana yetimlerle bir arada yaşamayı sorarlar. Sözü edilen ifadenin böyle olduğunu âyetin, kendileriyle birlikte yaşayacak olursanız şunu bilin ki onlar sizin kardeşlerinizdir, meâlindeki kısmı göstermektedir. Şu halde kendileriyle birlikte yaşayacak olursanız beyanı sorunun bir arada yaşamaya yönelik olduğunu ispat eder. “Sana şarap ve kumarı sorarlar” meâlindeki âyette de durum aynı olup Allah Teâlâ sorunun hangi hükme yönelik olduğunu beyan etmemiştir. O sanki şöyle buyurmuştur: Sana şarap içmeyi ve kumar oynamayı sorarlar. Sonra da, “De ki ikisinde de büyük günah vardır” buyurmuştur. Bu ilâhi beyan sorunun şarap içme ve kumar oynamaya yönelik olduğunu gösterir. Bu tür bir anlatım dil açısından caiz olup Kur'ânda çokça yer almaktadır: Cevapta soruda zikredilmeyen konunun beyan edilişi. Meselâ, “Senden fetva isterler; de ki Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin (kelâle) mirası hakkında hükmünü şöyle açıklıyor”” meâlindeki âyette olduğu gibi. Burada devam eden kısımdan sorulan fetva konusunun miras olduğu anlaşılmaktadır. Bunun gibi, “Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar; de ki Allah onlara ait hükmü şöyle açıklar: Kitapta kendileri için yazılmış mirası vermeyip nikahlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında size okunan âyetler durumu anlatmaktadır” meâlindeki âyetin sonunda yer alan “yetim kadınlar” kısmı sorunun bunlar hakkında olduğunu göstermektedir. Bu ise dil açısından caizdir. Bazan da cevap vuku bulmuş olayların ardından gelir, bu durumda Allah'ın kast ettiği şey soru kısmı ile değil vuku bulmuş olaylar yoluyla öğrenilmiş olur.
[Yetimlerle İlgili Hükümler]
26 [ ] Şunu bilin ki onlar sizin din kardeşlerinizdir. Aziz ve celil olan Allah yetimlerin, din kardeşleri olduğunu haber vermek suretiyle müminleri yetimler hakkında düzenleme yapmaya, kendileriyle ilgilenmeye ve onlara fayda sağlamaya teşvik etmiştir. Zira mümin toplumun bir kısmının diğerin32 Biröncekiâyet.
den yardım, koruma ve düzenleme talebinde bulunması tabiidir, “Müminler birbirinin kardeşi konumundadır, şu halde kardeşlerinizin arasını bulun” meâlindeki âyet-i kerime de bunu teyit etmektedir. Şunu bilin ki onlar sizin din kardeşlerinizdir beyanı küçük çocuğun dini husüslarda anne ve babasına bağlı olduğunu göstermektedir. Ergenlik çağına gelmeseler de akılları erecek yaşa ulaşınca çocukların dini husüslarla ilgilenmeleri tabiidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Yetimler hakkında yöneltilen sorunun iki şekilde yorumlanması mümkündür. Sorunun yetimlerin malları ve kendileriyle bir arada bulunmasına dair olması ihtimal dâhilindedir. Nitekim de ki yetimler için iyileştirme ve düzenleme yapmak elbette daha hayırlıdır. Kendileriyle birlikte yaşayacak olursanız şunu bilin ki onlar sizin kardeşlerinizdir meâlindeki ilâhi beyan buna işaret etmektedir. Hz. Peygamber'in muhataplarını, yetimlerle bir arada olmanın dini yönünü sormaya sevkeden şey -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şu olmalıdır ki denildiğine göre, “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler karınlarına başka değil sadece ateş tıkamış olurlar; şüphe yok ki onlar alevli ateşe gireceklerdir”; “Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri gözetip deneyin. Eğer onlarda akli olgunlaşma görürseniz mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler de mallarına sahip olacaklar diye o malları israf ile ve tez elden yemeyin” meâlindeki âyet-i kerimeler nâzil olunca müslümanlar yetimlerle bir arada bulunmanın sorumluluğundan çekinmişler; onların evlerini, yemeklerini, hizmetçilerini ve giyeceklerini ayırmışlardı. Ama bu durum hepsine ağır gelmişti. Meseleyi Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme sormaları üzerine onlar sana yetimleri de sorarlar beyanıyla başlayan söz konusu âyet-i kerime nâzil olmuştur.
[Faizin İlleti]
Tefsirini yapmakta olduğumuz son âyeti-i kerimede yolculuk ve diğer zamanlarda ortaklaşa yemek hazırlıkları yapıp beraberce yemenin meşruiyetine dair delil vardır, çünkü Cenâb-ı Hak yetimlere bakma durumunda bulunan kimselere onların mallarını kendilerininkine katmalarına izin vermiştir. Küçük yaştaki yetimlerin malları hakkında meşru olan bu husüsun büyüklerle ilgili mallar hakkında da meşru olması daha büyük bir ihtimalle sabittir. Zira ergenliğe ulaşmış kişinin malında tasarrufta bulunmak ve izin almak mümkün iken reşit ergenliğe ulaşmamış kimselerin malları hakkında imkân dâhilinde bulunmamaktadır. [ ] Yine tefsiri yapılmakta olan ilâhi beyanda, bazı kimselerin ileri sürdüğü gibi“, faizin oluşmasının illeti onu yemek değil, ölçü ve tartıdır, çünkü Allah Teâlâ yetimlerle bir arada bulunan kimselere, ölçü ve tartıya bağlı olmayan yiyecek ve içeceklerde onlarla beraber yeme içmelerine müsaade etmiştir. Bilindiği üzere küçük bir çocuğun (yetim) büyük insan kadar yiyip içmesi söz konusu değildir. Faizin illeti yemekten ibaret bulunsaydı Cenâb-ı Hak yetime bakanlara faiz (ribâ) konumunda bulunacak şeyleri yemelerine izin vermezdi. Böylece ilâhi beyan faizin oluşma sebebinin yemek fiili değil, aynı cinsten olan malın ölçü ve tartısında fazlalıktan ibaret bulunduğunu göstermektedir. Aynı âyet-i kerimede bir hurmayı iki hurma karşılığında satmanın meşru olduğunun da delili bulunmaktadır. Çünkü hurma ölçülebilir türden değildir. Haddizatında ölçülebilir ve tartılır olsa da halkın uygulamasında ölçü ve tartıya girmediği için bu konumda kabul edilen her şeyden bir ünitenin aynı cinsten iki ünite ile satılması meşrudur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[Çocuğun Dini Eğitimi]
Söz konusu âyet-i kerimede yetime bakmakla yükümlü bulunan kimsenin kendi çocuğunu eğittiği gibi onu da hayrına olacak tarzda eğitmesinin meşru olduğunun delili vardır. Bunun yanında ona güzel ahlâkı öğretip alışkanlık haline gelmesini ve insanların arasına karışmasını sağlaması da gerekmektedir; nitekim çocuk yedi yaşına gelince namaz kılmasının kendisinden istenmesi, on yaşına ulaşınca da bunun için baskı uygulanması emredilmiş ve bu sayede onun alışkanlık kazanmasına işaret edilmiştir”. Bilmez misin ki haberde şöyle denilmiştir: “İnsanların en kötüsü tek başına yiyen ve tek başına içendir”, İn“ Sarihin beyanına göre buradaki atıftan maksat İmam Şâfii'dir (bk. Semerkandi, Şerhu'tMüellif Mâtüridi, Resülullah'tan (s.a.) rivâyet edilen şu hadise işaret etmektedir: “Çocuklarınıza yedi yaşına geldiklerinde namaz kılmalarını emredin. On yaşında bunun için baskı uygulayın ve bu yaşta yataklarını ayırın” (Ebü Dâvüd, “Salât”, 26; Tirmizi, “Salât”, 182Söz konusu haberin metni şöyledir: “İnsanların en kötüsünü sana haber vereyim mi? Tek basma yiyen, kimseye hayrı olmayan, tek başına yolculuk yapan ve kölesini dövendir. Bundan da kötüsünü haber vereyim mi? İnsanları sevmeyen, onların da sevmediği kişi. Bundan da kötüsünü söyleyeyim mi? Kötülüğünden korkulan ve hayrı umulmayandır. Bundan daha kötüsünü söyleyeyim mi? Âhiretini dünyasına bedel satandır. Bundan da kötüsünü sana haber vereyim mi? Dini karşılığında dünyayı alıp yiyen içendir” Bu hadisi İbn Asâkir et-Târih kitabında Muâz b. Cebel'den, Taberâni de İbn Abbâs hadisinden rivâyet etmiş, Murnziri ise zayıf olduğunu söylemiştir (bk. Hakim et-Tirmizi, Nevâdirw'l-usül, III, 72; Ebü Nuaym, Hilyetu'l-evliyâ', III, 219; Takıyyüddin el-Hindi, Kenzu'l-'ummaâl, XVI, 23; Munâvi, BAKARA SÚRESÍ 41 sanlarla bir arada bulunmakta güzel ahlâka, ayrı olmakta ise kötü ahlâka sahip olma ve kötü alışkanlıklar edinme sonucu doğmaktadır.
[ ] De ki yetimler için iyileştirme ve düzenleme yapmak elbette daha hayırlıdır. Bu ilâhi beyanda gizli bir kısım bulunmaktadır ki o da yetimler için iyileştirme talebinde bulunmaktan ibarettir. Söz konusu iyileştirme onların mallarının yönetimini üstlenip kendilerine fayda sağlayacak şekilde işletmek, yetimlerin güzel ahlâk ve iyi alışkanlık edinmeleri ile meşgul olmaktır. İşte bu tür davranışlar onlar için hayırlı düzenlemeler mânasına gelir. Yani “yetimler için iyileştirici düzenleme yapmayı istemeniz veya faydasının kendilerine döneceği hayırlı şeyler talep etmeniz” Aksi takdirde mutlak mânada iyileştirme ve düzenleme yapmak herkes için güzel bir şey olup bunu yetimlere tahsis etmenin özel bir yönü yoktur. Buna göre sözü edilen ilâhi beyandan maksat yetimlere maddi ve manevi fayda getirecek şeyleri talep etmek ve onlarla ilgilenmekten ibarettir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Aziz ve celil olan Allah tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin devamında muhakkak ki Allah işleri bozan ile düzeltenleri bilip birbirinden ayırır buyurmak suretiyle -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- yetimlerle ilgilenenleri uyarmıştır. Bu son beyanın mânası şu olmalıdır: Allah yetimler için faydalı olan şeyleri arayıp ilgilenen ile işleri bozup mallarında israf yapmayı isteyeni bilir ve bunları birbirinden ayırır.
Allah dileseydi sizi güçlüğe sevkederdi. Denildi ki işinizi daraltır ve yetimlerle bir arada olmanıza izin vermezdi. Yine denildi ki sizi güçlüğe sevkederdi meâlindeki sözün anlamı, onlarla bir arada olmanıza rıza göstermezdi, demektir. Bir de sizi sıkıntıya sevkederdi, mânası verilmiştir. Bu yorumların hepsi aynı noktada toplanır. Âyetin bu kısmında yer alan “anet” kavramı günah demektir, “Sizin sıkıntıya uğramanız ona (Resülullah'a) çok ağır gelir”?, yani günaha girmeniz, âyetinde olduğu gibi.
Şüphe yok ki Allah üstün kudret sahibidir, bütün emirleri ve işleri yerli yerinde olandır. Bu ilâhi beyanda daha önce de söylediğimiz gibi yetimlerle ilgilenen kimselere uyarı vardır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
“Resúlüm, sana kadınların ay halini sorarlar. De ki o bir rahatsızlıktır. Bunun için ay hali sırasında kadınlarınızdan uzak durun, temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın” Abdullah b. Ömer'den (ra.) rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber devenin karnındaki yavrusunun yavrusunu satmayı yasaklamıştır. Bu tür bir alışveriş Câhiliye döneminde mevcuttu. Kişi devenin karnındaki yavrusunun doğuracağı yavruyu satın alıyordu. 3 o Alaaddin es-Semerkandi (r.a.) şöyle demiştir: “Sarhoşluk verdiği takdirde şarabın yasak oluşunun sebebi bilinmektedir, nitekim Kur'ân-ı Kerim, ‘Şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ister” buyurmak suretiyle bunu açıklamıştır. Şimdi, içkinin az olanı şarap türüne bağlı olarak haram olduğu bilinmektedir. Buna göre şarap dışındaki az bir içkiyi aynıtürden olmadığı için şarap statüsünde tutmak mümkün değildir. Ancak aynı fonksiyonu (sarhoşluk) icra eden çok miktardaki her türlü içki eşit fonksiyonu icra ettikleri için şarap statüsünde tutulur. Yaygın duruma göre şarap oyun ve eğlence için kullanılmakta olup bunu kullananlar dini alandaki umursamazlıklarıyla bilinen kimselerdir. Bu açıdan şarabın haramlılığı kullanılmasından hedeflenen sonuca bağlı olarak kendinden ötürüdür. Onun kullanılmasından hedeflenen oyun ve eğlence bizzat kendisi açısından değil doğuracağı sonuca göre gerçekleşmektedir. Bu sebeple şarap doğurduğu kötü sonuç sebebiyle kendinden ötürü haramdır. Benzer şekilde aynı sonucu doğurması amacıyla kullanılan her madde aynı hükme bağlanır, değilse bağlanmaz. Kaynatılıp üçte birine indirilen şarap (müselles) ise kullanılması oyun ve eğlence olmayıp bedenin güçlendirilmesi ve yemeğin hazmedilmesine yöneliktir. Bunun içindir ki onu dini hayatı zayıf olan kimseler kullanmaz. Bu açıdan bizâtihi haram görülmemiştir. Burada haram olan şey sarhoşluk fonksiyonu ve bu fonksiyonu doğuran miktardır” (Semerkandi, Serhu't-Tevilát, vr. 65b). M Hadisin Resülullah'a nispeti hakkında tereddütler varsa da Hz. Ali'ye izafe edenler mevcuttur (bk. Zeylai, Nasbu'r-râye, IV, 208; Dârekutni, es-Sünen, IV, 281; Beyhaki, es-Sünenu'l“ bk. Fahreddiner-Râzi, Mefâtihu'l-gayb, III, 324; Ebü Hayyân, el-Bahru'l-muhit, II, 160; İbn Kesir, Tefsiru'l-Kurân, I, 256. Tenviru'l-mikbâs min tefsiri İbn-i Abbâs, s. 34-35; Taberi, Câmi'w'l-beyân, IV, 348.
Bakara 2:221
221. Allah'tan başkasına tanrılık Gi (müşrik) kadınlarla tevhid inancını benimsemedikçe evlenme yin. Kuşkusuz mümin bir câriye hoşunuza giden putperest bir kadından daha iyidir. Bir de mümin kadınlarla putperest erkekleri tevhid inancını benimsemedikçe evlendirmeyin. Şunu unutmayın ki mümin bir köle hoşunuza gidebilecek puta tapan bir erkekten daha iyidir. Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıranlar cehennem ateşine çağırırlar. Allah ise kendi iradesiyle cennete ve günahları bağışlamaya davet eder. O düşünüp gerekli dersleri alsınlar diye âyetlerini insanlara açıklar.
Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıran kadınlarla tevhid inancını benimsemedikçe evlenmeyin. Âyetin yorumunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları buradaki yasaklamanın kitabi olsun veya olmasın bir şekilde şirk koşan herkese yönelik olduğunu, fakat sonra şu âyet-i kerime ile neshedildiğini söylemiştir: [ ] “Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da... size helâldir”, Burada câriyeler haram çerçevesinde kalmıştır, çünkü âyet-i kerime, “Daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da... size helâldir” beyanıyla (yasak hükmünden) câriyeleri değil hür kadınları istisna etmiştir.
Diğer bir grup âlim ise evlenme yasağının Ehl-i Kitap'tan değil müşrik olan kadınlara özgü olduğu kanaatini belirtmiştir. Ehl-i Kitap'tan olan kadınlar ise müstesnadır, bu durumda hür olsun câriye olsun her Ehl-i Kitap'tan olan kadın bu çerçeve içinde yer alır. Çünkü âyet ilâhi kitaba bağlı bir dine sahip olanlar dışında bütün dinlere şâmil olunca, sözü edilen dinlere bağlı olanlardan bir kısmının meşru çerçeve içinde olup diğerlerinin dışında kalması mümkün değildir. Bu ikinci görüşü destekleyen husüslardan biri kuşkusuz mümin bir câriye hoşunuza giden putperest bir kadından daha iyidir meâlindeki ilâhi beyandır. Bu beyan mümin câriyeyi nikâh açısından müşrik olandan ayırıp hayırlı görmüştür. Bu kanaatte olan fakihin görüşlerinden biri de kâfir (fakat kitabi) hür kadınla evlenmeye imkân bulan mümin kişiye mümin câriye ile evlenmenin mubah kılınmadığı şeklindedir. Şu halde âyetin, söz konusu görüş sahibinin iddia ettiği üzere, nesih sistemine bağlı olmadığı ortaya çıkmıştır.
[Câriyelere Dair Hükümler]
Şunu da belirtmek gerekir ki câriyeler, “Sahip olduğunuz câriyeler müstesna evli kadınlar da size haram kılınmıştır” meâlindeki ilâhi beyanın helâl sınırı içinde kalmaktadır. Bunun delili, “Evlendikten sonra fuhuş yaparlarsa onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır” meâlindeki beyandır. Böylece câriyelerin de afif olabileceği ve dolayısıyla fuhuştan korunmuş olmak anlamına gelen ihsan kavramı içinde mütalaa edilebileceği ortaya çıkmıştır. Bilindiği üzere kadının helâl olmasının şartı ihsan olarak zikredilmiştir. Bir de, “Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye namuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın”?; “Sahip olduğunuz câriyeler müstesna evli kadınlar da size haram kılınmıştır” meâlindeki beyanlar câriyeleri ihsan çerçevesine giren kadınlardan istisna etmiştir. Bu husüs da onların hitaba dâhil olduklarını göstermektedir. Câriyelerin esir alınmak suretiyle bize helâl kılındığı noktasında icmâ vardır. Kur'ânda bu çizgi üzerinde zikredilen her şeyde -sayı sınırı hariç- helâl oluş özelliği açısından eşitlik arzeder. Esir alınan kadınların hür kadınlar gibi nikâh edilmesi bizim için meşru olduğuna göre onların nikâh konusunda hür kadınlara ait hükmü taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. [ ] Şu halde câriyelerle evlenmeyi meşru görmeyenin telakkisi kökünden çürümüştür. Zira âyetin, onun ileri sürdüğünün aksini ifade ettiği anlaşılmaktadır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
[Müslümanların Gayr-ı Müslimlerle Evlenmesine Dair Hükümler]
Söz konusu ettiğimiz âyet-i kerime çeşitli hükümler içermektedir. Birincisi, (Hanefi) âlimlerimizin benimsediği görüşlerden birine göre dinen yasaklanan husüslar mutlak yasaklama (nehiy) kipi açısından haram statüsüne girmez. İkincisi, tek hitap çizgisi üzerinde bulunan bir âyetin muhtevasını bazan tercihen husüs, bazan da umüm çerçevesinde düşünmek mümkündür. Üçüncüsü, tefsirini yapmakta olduğumuz âyette bir şeyin yasaklanıp engellenmesinin sebebi zikredilmekte olup bu da cehenneme çağrı yapılmış olmasından ibarettir. Nasıl olur da bulunması halinde yasağın gerçekleştiği illet hüküm için esas teşkil etmez? Bu konuda esas olan şudur ki belli illetlere bağlı olarak oluşan hükümler illetler var oldukça geçerliliğini korur. Dördüncüsü, nikâh akdini yapmayı üstlenme hakkındaki beyandır, mümin kadınlarla putperest erkekleri, tevhid inancını benimsemedikçe evlendirmeyin meâlindeki ilâhi beyandan anlaşılacağı üzere bu konudaki hitap kadınların velilerine aittir.
a) Yasaklama (nehiy): Nehiy hakkındaki görüşümüz şudur ki mutlak mânada yasak sakınıp vazgeçmeyi gerektiriyorsa da onunla yasağın kastedildiğini gösterecek bir delil olmaksızın haram olmayı gerektirmez, zira yasak çerçevesine girmeyen yasaklanmış birçok şeyin varlığını görmekteyiz. Mutlak mânada nehiy gereklilik ifade etseydi bunların hepsinde gerekliliğin oluşması icap ederdi. Durum böyle olmayınca nehyin kendi başına haramlığı ifade etmediği, ayrı bir delilin bu yasağı sağladığı ortaya çıkmıştır.
b) Bazı fakihlerin husüs ve umüm hakkındaki kanaatlerine gelince, bize göre de bu caizdir, yani âyetin umüm konumunda olup kendisinden husüsun anlaşılması. Bu kullanılış söz konusu edilip açıklanmasına ihtiyaç duyulamayacak kadar Kur'ân-ı Kerimde çokça geçmektedir. Bunlardan biri şu âyet-i kerimedir: “Allah şöyle dedi: ‘Eğer namaz kılar, zekât verir, elçilerimize inanır, onları desteklerseniz ve bir de Allah'a veriyormuş gibi O'nun rızâsı için karşılıksız borç verirseniz günahlarınızı örter ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Bundan sonra sizden inkâr yolunu tutan kimse doğru yoldan sapmış olur ”:?. Bu ilâhi beyandan Allah'ın gönderdiği Resül ve nebilere saygı göstermek herkes için, âyette yer alan bazı husüsların ise (zekât vb.) belli kişiler için gerekli olduğu anlaşılmaktadır. Yine, “Medine halkına ve onların çevresinde bulunan bedevi Araplara Allah'ın Resülü'nden geri kalmaları ve onun canından önce kendi canlarını düşünmeleri yakışmaz” meâlindeki âyet-i kerimeden anlaşılacağı üzere ilâhi beyanda yer alan yakışıksız geri kalma fiili bazı zamanlarda gerçekleşmiş sayılmaz (meselâ mazeret halinde). [ ] Buna mukabil âyette geçen “kendi canlarını düşünme”den yasaklanma herkese yönelik bir durumdu. Burada da görüldüğü üzere umüm konumunda gelen ilâhi hitaptan bazı şeylerin istisna edilip husüs konumunda tutulması mümkündür.
c) Âlimlerimizin hükmün illete dayanarak vacip oluşu biçimindeki kanaatine gelince -ki tefsirini yapmakta olduğumuz âyette bu, cehenneme çağrı yapmaktan ibarettir- bu husüs iki yoruma açıktır. Birincisi, Ehl-i Kitap'tan olan biri ilke olarak ilâhi bir kitabı benimsemiş kişidir, bu sebeple İslâm'a davet edilip onu benimsemesinin istenmesi ihtimal dâhilinde olup müslüman olması mümkündür. Puta tapan diğer kişilerde ise böyle bir ümit bulunmamaktadır. İkincisi, âyette yer alan evlendirme yasağının illeti Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıranlar cehennem ateşine çağırırlar meâlindeki ifadedir. Aslında hanımlar eşlerini ateşe çağırmazlar, çünkü çağırmada aslolan kocalar olup onlar hanımlarının âmirleri durumundadır, hanımlar ise kocalarına tâbi olup onların hâkimiyeti altında bulundurulmaktadır. Bu sebeple Ehl-i Kitap'tan olan kadınlarla evlenmek mubah kılınmıştır.
Evlenmenin iki sebepten ötürü yapıldığı kabul edilir: Neslin devam ettirilmesi veya fuhuştan korunup iffetli kalınması. Şu da var ki bazan çocuğu olmayan kimse ile de evlenilir. Bu durumda fuhuştan korunma alternatifi kalır, puta tapanın cehenneme çağrı yapma eylemi fuhuştan daha vahim bir olaydır. Bu sebeple de böylesiyle evlenmek meşru kılınmamıştır.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin husüs konumunda tutulmasına işaret eden iki şık vardır. Birincisi karşı fikirde olan âlimlerin nesih alternatifini ileri sürmesidir ki buna göre âyetin hükmü bazılarına özgü kalır. Bu ise husüs durumu arzeder. İkincisi tahsisin Ehl-i Kitap'tan olan câriyeler hakkında helâl ve haram olan şeyin belirlenmesi açısından olduğunu söylemek isabetli degildir. Çünkü bu konumdaki câriyelerle evlenmek hür kadınlarla evlenmenin mümkün olmaması şartına bağlıdır. Aslında ilâhi beyan hür kadınlar hakkında olup nikâh akitlerinde aslolan onlardır, câriyeler ise ek ve ârızi bir statü içinde bulunmaktadır. Bunların helâl olmasının şekli esir olarak alınmalarına bağlıdır. Bu sebeple de söz konusu âyette zikredilmemişlerdir. Bununla birlikte, “Namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da mehirlerini vermeniz şartıyla size helâldir” [ ] meâlindeki ilâhi beyanın hükmüne câriyelerin de girmesi mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Hak şu beyanlarıyla onlar için iffeti ve kötülükten korunmayı gerekli kılmıştır: “Evlendikten sonra fuhuş yaparlarsa onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır” ve bundan önce “iffetli yaşamaları, zina etmemeleri” meâlindeki ilâhi beyanlar.
d) Şâfii âlimlerinin nikâh akdinde veli şartının gerektiği yolundaki anlayışına gelince, onların kanaatine göre Cenâb-ı Hak “mümin kadınlarla putperest erkekleri evlendirmeyin” beyanı ile velilere hitap etmiştir. Yine O, “Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve câriyelerinizden elverişli olanları evlendirin”” beyanıyla velilere, bekârları evlendirmelerini emretmiştir. Şu halde nikâhın meşru olması için veli unsurunun şart olduğu kanıtlanmıştır.
Buna cevabımız şudur ki Allah Teâlâ'nın müslüman kadınların puta tapanlarla evlendirilmemesi ve ayrıca bekârların evlendirilmesi konularında velilere hitap etmesinin sebebi İslâm ümmetindeki geleneğe bağlıdır. Buna göre kadınlar evlenmeyi bizzat icra etmezler; bunun yerine kendi rızaları, emirleri ve yönlendirmeleri ile onların velileri nikâh işini üstlenir. Bu sebepledir ki ilâhi hitap velilere yönelmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki hitabın velilere tahsis edilmesinde kadınların kendilerini evlendirme yetkisinin dışına çıkarılmasına dair herhangi bir delil bulunmamaktadır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak kölelerinizden ve câriyelerinizden elverişli olanları buyurmak suretiyle “salah” kavramını zikretmiş ancak bu, nikâhın caiz olması için şart konumunda bulunmamıştır. Biraz önce tartıştığımız konu da bunun gibidir. Bu husüs şunu da göstermektedir ki kendileriyle evlenilecek kadınlar arasında Ehl-i Kitab'ın iffetli hanımlarının zikredilmesi, Ehl-i Kitap'tan câriyelerle evlenmenin haram olduğuna delil teşkil etmez.
Evlenme akdinin veliye bağlı olmadığına dair ikinci cevaba gelince, Cenâb-Hak'kın Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıran kadınlarla evlenmeyin meâlindeki beyanının özellikle küçük kızlar hakkında olması muhtemeldir. [ ] Buna göre Allah Teâlâ velilere, müslüman çocuklarını ve bir de kitabi olmayan müşrik kadınlarını evlendirmeyi yasaklamaktadır. Zikrettiğimiz bu husüs ihtimal dâhilinde bulunduğuna göre muhaliflerimizin velisi olmaksızın kadının evlenme akdi yapmasının bâtıl olduğu konusunda söz konusu âyetle istidlâlde bulunmaları isabetli değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıran kadınlarla tevhid inancını benimsemedikçe evlenmeyin. Bu ilâhi beyanın yorumunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu yasak Ehl-i Kitap'tan olan olmayan kadınlar hakkında olup şu âyet-i kerime bunu açıklamaktadır: “Bugün size kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da... size helâldir”. Buradaki beyan Ehl-i Kitap'tan olan kadınların helâl oluş hükmü konusunda İslâm'ın başlangıcından itibaren dünyanın sonuna kadar herhangi bir fikir ayrılığının bulunmadığını hükme bağlamıştır, tıpkı müminlerin ve Ehl-i Kitab'ın temiz olan yemeklerinin ve iffetli olan mümin kadınların helâl oluşu gibi; işte Ehl-i Kitap'tan olan kadınların dini hükmü de bundan ibarettir, çünkü ilâhi beyan onlarla evlenmeyi söz konusu edilen helâl şeylerin hükmüyle bağlantılı kılmıştır. Şunu belirtmek gerekir ki yorumunu yapmakta olduğumuz âyetin anlami bundan ibaret olsaydı âyet doğrudan doğruya, “Ehl-i Kitap'tan olmayan müşrik kadınlarla evlenmeyin” der ve dolayısıyla âyette Ehl-i Kitap'tan olan câriyelerle evlenilmesine dair bir yasaklamanın bulunmadığı da anlaşılırdı. Bu durumda sözü edilen husüsun meşru olup olmayışının bilinmesi bu âyetle degil başka bir delil ile ortaya çıkardı.
Eğer denilirse ki: Durum söylediğiniz gibi ise Mâide süresinde yer alan ve iffetli kadınlarla evlenmeyi tahsisen zikreden helâl kılma âyeti neden câriyelerle evlenilmesinin haram oluşuna delil teşkil etmemiştir?
Buna şöyle cevap verilir: Bunun birkaç sebebi vardır. Birincisi bir duruma bağlı olarak helâl oluşun belirtilmesi başka durumlarda haram oluşa delil teşkil etmez, bunun gibi bir grup hakkında helâl oluşun zikredilmesi başkaları için haramlık hükmünü göstermez. Şayet söz konusu edilen bu kurallar aksine olsaydı hakkında nakil bulunmayan husüsların hükmü daima bulunanların aksi olurdu. Bu ise yanlıştır, çünkü nakil içerdiği özel muhteva ile [ ] hakkında sem'i delil bulunmayan bir hükmün delilini teşkil eder. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Cenâb-ı Hakk'ın, “Daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da mehirlerini vermeniz şartıyla... size helâldir” meâlindeki beyanı da bu husüsu teyit etmektedir. Aslında söz konusu edilen kadınlar mehirleri verilmese de helâldir, işte bahis konusu ettiğimiz husüs da bunun gibidir. İkincisi âyet-i kerime benzer şekilde iffetli olan mümin kadınlara dair hüküm üzerine atfedilmiştir. Bununla birlikte mümin kadınlara dair beyan câriyelerin haram oluşuna delil teşkil etmemiştir. Şu halde Ehl-i Kitap'tan olan kadınlar için de aynı durum söz konusudur.
Eğer denilirse ki: Allah Teâlâ câriyeler hakkında neden mümin şartını getirmiştir?!
Buna şöye cevap verilir: Hiçbir kimse o ilâhi beyanın bu âyeti neshettiğini ileri sürmemiştir. Şu halde iffetli kadınlar için zikredilen husüsta başkaları için bir yasaklama bulunmadığı gibi aynı yere atıf yapılmasında da bir yasaklama yoktur. Şunu da belirtmek gerekir ki böyle bir beyan ile başka bir husüsun haram olduğuna dair delil getirmek isabetli olsaydı Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıran kadınlarla evlenmeyin meâlindeki beyanda -çünkü beyan Ehl-i Kitap'tan olmayan kadınlar hakkında gelmiştir- bu ikincilerin helâl olduğunun delili bulunurdu. Bu durumda ise bir konu hakkındaki hürmet ifadesi başka bir konu için helâl olma delili teşkil ederdi, tıpkı bir konuda helâl olma ifadesinin diğer konunun haram oluşuna delil teşkil etmesi gibi. Halbuki bu tür bir istidlâlde delillerin çelişmesi bahis konusudur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Diğer bir husüs da şudur ki nikâh âyetinde zikredilen “muhsanât” (otzana) kelimesi ile iffetli ve dürüst kadınların kastedilmiş olması ihtimal dâhilindedir, câriyeler de bu sıfatla nitelenmeye hak kazanabilir, “İffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartı ve sahiplerinin izniyle câriyeleri nikahlayıp alın... Evlendikten sonra fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı uygulanır” “Sahip olduğunuz câriyeler müstesna evli kadınlar da size haram kılındı” meâlindeki âyetlerde olduğu gibi. Câriyeler bu niteliğe lâyık olduğuna göre onlar da istisna edilmedikçe âyetin muhtevası içinde yer alır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Şimdi, biz deriz ki tartışmakta olduğumuz mesele hakkında gelen ilâhi beyanlardan çıkarılabilecek en ağır sonuç Ehl-i Kitap'tan olan câriyelerle evlenmenin yasaklanmış olmasıdır. Ancak bu konudaki yasak haramlılığı göstermez, çünkü câriyelerle evlenmenin yasaklanmasının amacı bilinmekte olup şu gibi husüslardır: Doğacak çocukların köle statüsünde bulunması, câriyelerin erkeklerle bir arada bulunması ve efendileri ile baş başa kalmaları (halvet); bunlar ise insan tabiatının hoş karşılamadığı husüslardır. Şu da var ki zina eden kadınlarda söz konusu hoş olmayan davranışların hepsi mevcuttur, onlar hakkında menedici nas da bulunmakta ve bu kadınlardan doğacak çocuklara köleye oranla kat kat ayıp ve yadırganma gelmektedir. Bununla birlikte bu konudaki nehiy ve insan tabiatının hoş karşılamaması evliliğin meşruiyetini ortadan kaldırmamıştır, yani ortada haram oluşu gerektiren bir konum yoktur. İşte câriyelerle evlenmenin durumu da bunun gibidir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
[ ] Câriyelerle evlenmenin helâl olduğunun ilke açısından delili şudur ki kendi statüsünde nikâhı haram olan her kadınla evlenmenin helâl oluşu eşit bir şekilde kölelik veya nikâh yoluyla gerçekleşir. Bir hakka bağlı olarak nikâhı haram olan hür kadında ise kölelik ve nikâh mülkiyetleri farklılık arzeder. Tartışma konusu edilen câriyeler kölelik yoluyla helâl olduğuna göre kendi statüsünde haram olanlar grubuna girmediği ortaya çıkar, böylesi kölelik mülkiyetiyle helâl olduğu gibi nikâhla da helâl olur. Mecüsi olan, mahrem konumunda bulunan vb. kadınların durumu hep bu temel kurala bağlıdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bazı âlimler âyetin müşrik ve Ehl-i Kitap'tan olan (kitâbi) bütün kadınları kapsadığını, ancak kitabilerle ilgili hükmün Mâide süresindeki âyetle neshedildiğini, neshin de iffetli oluş şartına bağlandığını ve sonuç olarak câriyelerin haram statüsünde kaldığını söylemiştir. Bunun da birkaç delili bulunmaktadır. Birincisi mümin kadınlarla putperest erkekleri evlendirmeyin meâlindeki âyet-i kerime olup bu âyetin hükmüne kitabi olan ve olmayan bütün erkekler girer, câriyeler de aynı durumdadır. İkincisi Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıranlar cehennem ateşine çağırılırlar meâlindeki âyettir. Hüküm bir illete bağlı olduğu takdirde illetin bulunduğu her yerde aynı hüküm icra edilir. Üçüncüsü Ehl-i Kitap'tan olan biri son tahlilde müşrik konumunda bulunur, çünkü böylesinin ebedi mutluluğa ulaşması söz konusu değildir; bir de cehenneme çağrı yapma husüsunda Ehl-i Kitap'tan olan ile diğer inkârcılar arasında bir fark bulunmamaktadır. İşte bu sebeple Ehl-i Kitap'tan olan kadın ve erkeklerle evlenmek yasak statüsünde kalmıştır.
Biz tartışılan mesele hakkında şöyle deriz -başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür-: Karşı görüşü benimseyenin zikrettiği husüslar içinde iddiasını kanıtlayacak bir delil yer almamaktadır. Çünkü bir tek âyetin, husüs ve umüm açısından konumları farklı olduğu delil ile ortaya çıkan iki ayrı husüsa işaret etmesi mümkündür, şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Medine halkına ve onların çevresinde bulunan bedevi Araplar'a Allahın Resülü'nden geri kalmaları ve onun varlığından önce kendi varlıklarını düşünmeleri doğru olmaz”, Aslında Hz. Peygamber'den mazerete binaen geri kalmak caiz olmakla birlikte [ ] onu kendimizden önce düşünmemek hiçbir şekilde mümkün değildir. Yine Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı aynı konumdadır: “Allah şöyle dedi: “Eğer namaz kılar, zekât verir, elçilerimize inanır, onları desteklerseniz ve bir de Allaha veriyormuş gibi O'nun rızâsı için (ihtiyaç sahiplerine) karşılıksız borç verirseniz günahlarınızı örter ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım'”#. Anlaşılacağı üzere âyette zikredilen ve dış görünüşü itibariyle aynı konumda görünen husüsların hepsi (meselâ namaz, ödünç verme) bütün müminleri kapsamaz. İşte benim zikrettiğim bu âyetlere dayalı husüslar meselenin ayırıcı delilini teşkil eder.
İkincisi, tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin Ehl-i Kitap dışında kalanları hedeflemesi mümkündür. Bunun delili inkârcıların şirk inancında müşterek olmakla vasıflandırılmada ayrı kategorilerde düşünülmeleri şeklinde yaygın olan kullanılıştır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ehl-i Kitap'tan olan kâfirler ve putperestler Rabb'inizden size bir hayır indirilmesini istemezler”; “Ehl-i Kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedi olarak kalacakları cehennem ateşindedir”7 ve benzeri diğer âyetler, ki Cenâb-ı Hak, şirk noktasında son tahlilde aynı durumda bulunmalarına rağmen vasıflandırmada onları birbirinden ayırmıştır. İşte tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de mesele aynı şekilde düşünülebilir. Bir de Allah Teâlâ müslüman kadınları Ehl-i Kitap'tan olan erkeklerle evlendirmeyi yasaklamıştır, ancak yasaklama bu âyetle değil başka delillerle ortaya çıkmıştır. Görmez misin ki biz İslâm ülkelerini kâfirlerin eline teslim etmeyiz, fakat bu, yorumunu yapmakta olduğumuz âyetle değil başka husüslarla bilinmiştir, müslüman kadınları müslüman olmayanlarla evlendirme yasağı da bunun gibidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Aslında âyet-i kerimede ileri sürdüğümüz fikrin delili mevcut olup Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanından ibarettir: Şüphe yok ki mümin bir câriye, hoşunuza giden putperest bir kadından daha iyidir. Bütün âlimler Ehl-i Kitap'tan olan hür bir kadın üzerine mümin câriye ile evlenmenin helâl olmadığı noktasında ittifak etmiştir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede kitabi olan kadının haramlılığı kastedilmiş olsaydı ondan daha iyi olan mümin câriye ile evlenmek kişiye haram olmazdı. Hatta Ehl-i Kitap'tan olan kadınla evlenmenin neshedildiğini söyleyen kimse onunla fiilen evlenmek şöyle dursun buna gücü yetenin mümin câriye ile evlenmesini haram görmektedir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıranlar cehennem ateşine çağırırlar. Bu meâldeki beyan câriyelerin bu hitaba dâhil olmadığını gösterir, çünkü câriyelerin kendileri böyle bir şeye çağrı yapamaz. Genelde onlarda hâkim olan durum emri altında bulundukları kimselerin direktiflerine uymak ve gösterdikleri yola girmekten ibaret olup kendileri herhangi bir inanca davet etmemektedir. İnsanlar arasında bilinip uygulanagelen durum budur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[ ] Biz şöyle deriz: Farzet ki âyet Ehl-i Kitap'tan olan kadınlar hakkında nâzil olmuş ve Cenâb-ı Hak bunlarla evlenmeyin buyurmuştur. Hemen belirtmeliyiz ki Kur'ânda evlenme, boşama vb. hükümler konusunda yer alan hitaplar -başka bir kayıt bulunmadığı takdirde- hür insanlara özgüdür. Câriyeler ve köleler hakkındaki yasak ise naklin ışığı altında akli delillerle bilinmiştir. Tartışmakta olduğumuz konu da bunun gibidir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Âyette yer alan “evlenmeyin” hitabı âlimlerin ittifakı ile haram kılınma diye anlaşılmıştır. Ne var ki bu konumda olan bazı hitapların haram kılınmayış mânasına yorumlanması da söz konusudur. Şöyle ki, Allah Teâlâ Mumtehine süresindeki âyetle® bazı nikâhların kendiliğinden ortadan kalktığını beyan etmiş ve Cenâb-ı Hak bu kadınların eski kocalarından başkalarıyla evlendirilmesine izin vermiştir. Yine Allah Teâlâ'nın, “Sahip olduğunuz câriyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı” meâlindeki beyanından, evli olup da esir alınan kadınlarla cinsel ilişkiye girme anlamında faydalanmanın meşru olduğu anlaşılmaktadır. Yine O, “Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın” buyururken müslüman olmayan kadınların genelini zikretmiş ve müslüman erkeğe böylelerini nikâhında tutmayı yasaklamıştır. Kur'ânda yer alan şirk kavramı iman etmeyenlerin bir kısmını içine alırken küfür kavramı hepsini kapsamaktadır. Nitekim Allah müşrikler hakkında, “O kâfirler arzu ederler ki silâhlarınızdan ve eşyanızdan gafil olasınız da üstünüze birden baskın yapsınlar”” buyurmuş ve ayrıca, “Ehl-i Kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedi olarak kalacakları cehennem ateşindedir”? demiştir. Bu ve benzeri âyetlerde Cenâb-ı Hak bütün inkârcıları küfür kavramı içinde toplamış, ancak temayül ve inançlarına göre ayırımlar da yapmış, şirk kavramını da bu ayırımlar içinde zikretmiştir. İşte bu tür âyetler “evlenmeyin” hitabının haram oluşa işaret ettiğini göstermektedir. Zaten tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin sonlarında yer alan Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıranlar cehennem ateşine çağırırlar meâlindeki beyan da bunu kanıtlamaktadır. Bilindiği üzere puta tapanların ilk çağrısı evlenmeye yöneliktir. İlâhi beyan bunu cehennem ateşi için bir sebep kabul etmiştir, cehennemi gerektiren her şey haramdır.
[ ] Âyetin bu kısmının müslüman olmayan erkekler hakkında umüm ifade ettiği anlaşılmaktadır. Çünkü insanlar arasındaki yaygın uygulamaya göre iyi veya kötü bir hedefe çağrı yapan kadınlar değil erkeklerdir, kadınlar bu noktada erkeklere tâbidir. Söz konusu özellik Ehl-i Kitap'tan olan ve olmayan bütün erkeklerde eşit durumda bulunup onlarla evlenilmesinin haramlığı aynı şekilde eşittir. Haberde nakledilen bir husüs da bu anlayışı teyit eder. Şöyle ki, adamın biri müslüman olmuş, bunun üzerine nikâhı altında bulunan sekiz kadın ile iki kız kardeşi ve diğerleri İslâmiyet'i benimsemiştir”. Bu olay da kadınların erkeklere tâbi olduğu ve genelde kendilerinin benimsediği dine başkalarını çağırmadıklarını göstermektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıran kadınlarla tevhid inancını benimsemedikçe evlenmeyin. Burada yer alan nehyin yasaklama konumunda bulunduğunun delili şudur ki müşrik kadınlarda kendilerinden cinsel ilişki anlamında faydalanmayı haram kılan gerçekten bir manevi kirlilik (hubs) bulunmasaydı evlenilmesi yasaklanmazdı. Evlilik, erkeklerin İslâm'a davet ediş vasıtalarının en önde gelenidir. Nitekim biraz önce kadınların yaygın uygulamaya göre din seçme konusunda erkeklere tâbi olduklarını zikretmiş ve bu husüsta bir nakli de aktarmıştım. Böyle bir netice Ehl-i Kitap'tan olan kadınlara nispetle müşrik olanları için daha büyük bir önem arzeder, çünkü müşrik kadınlar sahip oldukları inancı alışkanlık ve özenme yoluyla atalarından devralmışlardır. Kadınların, kocalarının benimsediği husüslara uyum sağladıkları, bu konuda eşlerinin rızasını atalarından gelen inanca tercih ettikleri bilinen bir husüs olup bu tercihte, eşler arasındaki sevgi ve anlayışın rol oynadığı da şüphesizdir”. Ehl-i Kitap'tan olan kadınlar ise peygamberlerden intikal ettiği ve benimsenmesinin emredildiği söylenen bir sistemi din olarak kabul etmişlerdir. Müslüman erkeklerin müşrik kadınlarla evlenmelerinin engellenmesi yanında Ehl-i Kitap'tan olanlarıyla nikâh yapmalarına izin verilmesi -ki kitabi kadınların evlenme yoluyla İslâmiyet'i benimsemeleri daha çok umulur- şunu göstermektedir ki puta tapanlarla evlenmenin yasak edilişi onlarda bulunan manevi bir kirlilikten ötürüdür, zaten Allah bütün manevi kirlilikleri yasaklamıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[ ] Yüceler yücesi Allah manevi açıdan pis olan şeyleri haram kılışının yanında temiz şeyleri de helâl kıldığını haber vermiştir O'nun haram kıldıgında tanınıp anlaşılabilecek bir kirlilik, helâl kıldığında ise temizlik olmasaydı haram oluş ile helâl oluş eşit hale gelir ve sonuç olarak haram kılmak ile helâl kılmayı niteleme arasında herhangi bir kriter ortaya koymak imkânsız hale gelir ve söz konusu iki şey birbirinin aynı olurdu. Bu husüs Cenâb-ı Hakk'ın mümin kimseyi hayat sahibi olmak, işitmek ve görmekle, kâfiri de bunların zıddıyla nitelemesine benzer”; zira bu husüsların her birinde kendi mahiyetlerinin özellikleri mevcut olup temel bir niteliğe dayanmayan lakap konumunda bir isimlendirme söz konusu değildir. İşte tartışmakta olduğumuz konuda da durum bunun gibidir.
Manevi kirlilik anlamına gelen “hubs” iki şekilde oluşur: Haller ve bir de fiiller açısından. Bundan dolayıdır ki Cenâb-ı Hak küfür fiiline “rics” demiş, şarap ve kumara da aynı sıfatı nispet etmiştir, bunların hepsi fiiller açısından kirlilik grubuna girer”. [ ] Buna bağlı olarak müslüman kadınların müşriklerle evlendirilmesinin yasaklanması mantıki bir şeydir, çünkü ortada bir filen bir bozuluş vardır, o da müslüman kadının küfür girdabına düşme endişesidir, zira kadınlar, tercih ettikleri fiiller açısından erkeklere bağlı olup din husüsunda da onları taklit ederler. Bu konudaki yasaklama işte bu tehlike yüzünden olup burada dikkat çekilen bozulma ve yozlaşma (hubs ve fesad) evlenme alanındaki haramların hareket noktasını teşkil etmektedir.
[Birden Fazla Kadınla Evlenmek]
Bu esasa bağlı olarak evlenmeye dair getirilen yasaklardan biri sayıları fazla olan kadınların aynı nikâh altında bulundurulmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Eğer yetimlerin haklarına riâyet edememekten korkarsanız tercih edeceğiniz kadınlardan ikinci, üçüncü ve dördüncü eş alabilirsiniz buyurmak suretiyle beş ve daha fazla kadınla evlenmeyi yasaklamıştır, çünkü akli açıdan çirkin olan adâletsizliğin oluşma endişesi mevcuttur. Bunun gibi hür bir kadınla evlendikten sonra câriye ile evlenmek de sakıncalı görülmüştür, zira insan tabiatı erkeklerle düşüp kalkan ve onlarla baş başa bulunabilen bir kadınla evlenmekten nefret eder ve fuhuştan uzak durmasından emin olamaz. Buna bağlı olarak normal şartlarda hür bir kadınla evlenen kimsenin sözü edilen bir câriyeyi tercih etmesi söz konusu değildir, ancak aralarında özel bir durumun meydana gelmesi müstesna, bu ise haksızlık ve adâletsizliğe kapı açan bir davranıştır, bu sebeple de erkeklerin böyle bir evlilik yapması engellenmiştir.
Benzer şekilde mahremlerle evlenmenin yasaklanması da yukarıdan beri sözü edilen esasa bağlıdır. Şöyle ki, evlilik hayatında Allah'ın koyduğu sınırları çiğneme ve eşine karşı isyan etme gibi olayların ortaya çıkması daima mümkün olup bu tür davranışlar akraba arasındaki hak ve ilişkileri zedeler, sonuç olarak da dinin hedeflediği amaç ortadan kalkar. Kadının mahremleri ile evlenmek de aynı durumdadır. Bu noktadan hareketle müslüman kadını Ehl-i Kitap'tan olan veya olmayan bir erkekle evlendirmenin yasak olduğunu belirtmek gerekir, zira aralarında manevi kirliliğin oluşma tehlikesi mevcuttur, o da inkârdan ibarettir. Buna mukabil zina eden kadın veya erkekle evlenmek yasaklanmamıştır, bunun sebebi eşlerden birinin zina noktasında ötekine özenmesinin insan tabiatına aykırı oluşudur, aksine insan tabiatı bundan alabildiğine nefret eder. Şu halde böyle bir davranışta manevi bir kirlilik ve bozukluk bulundugundan endişe edilmez. Bu tür bir evlenmedeki çekingenlik doğacak çocuğa yönelik onur kırıcı sataşmalar ve bir de zina edenle evlenen iffetli kimsenin ayıplanması sebebiyle mânevi-ahlâki bir nitelik taşır. Bunun yanında ötekinin menfi tutumu bir yana, günaha götürecek bir durum olmadığından yasaklayıcı bir engelleme gelmemiştir. [ ] Böylesi bir evlilikte söz konusu edilebilecek yadırgama, çevrenin genel telakkisi (edep) çerçevesinde olup evlenen kişi ile doğacak çocuğa yönelebilecek onur kırıcı eleştirilerden korumayı amaçlar. Bu çizgiyi aşıp Allah'ın kovduğu herhangi bir sınırın çiğnenmesi veya haksızlığa varan bir fiilin gerçekleştirilmesi bahis mevzuu değildir. Câriye ile evlenmenin durumu da buna benzemektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Evlenmenin mubah olması konusunda Ehl-i Kitap'tan olan (kitâbi) kadınla müşrik olan arasındaki gerekçeli açıklama -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyledir: Müşrik kadın din konusunda hayvani davranışı beşeri davranışa tercih ederken diğeri, aynı konuda beşeri davranışı yeğlemiştir. Beşeri davranış insan tabiatının değil aklın teşvikiyle gerçekleşir. Şöyle ki, Ehl-i Kitap'tan olan kadınlar peygamberlere iman etme konusunda kendilerine ulaşan haberlere bağlı kalmışlardır. Şu kadar var ki onlara ulaşan haberlere göre, iman ettikleri peygamberler, bir gün kendilerini tebliğ ettiği dine iman etmeye davet eden herhangi bir peygamber zuhur ederse ona inanmalarını yasaklamışlardır. Bu sebeple söz konusu kadınlar kendilerine ulaşan ve kanaatlerince kesinlik taşıyan delillere bağlı kalmışlardır, tıpkı bizim peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemden sonra bir peygamberin gelmeyeceğine inanışımız gibi, şu farkla ki bize gelen haber doğru, onlara ulaşan haber ise haddizatında yanlıştır; ancak ulaşan bir haber yoksa inanma aklın kılavuzluğunda gerçekleşir. Müşrik kadına gelince, o şirk inancını herhangi bir delile dayanarak benimsemiş değildir. Öylesinin imanı aklen uyulması gereken bir otoriteye değil atalarından intikal eden inançlara bağlıdır. Nitekim müşrikler, “Atalarımızı bir dine uymuş olarak bulduk. Biz de onların dinine uymayı gerekli görmekteyiz”? demişlerdir. Bu sebeple kötü tercihte bulunduğu, hayvani davranışa uyup onu beşeri fiile tercih ettiği için müşrik kadınla evlenmek bize haram kılınmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bundan dolayıdır ki puta tapan kadın müslüman olsa, onun bu davranışının övülmeye değer fevkalâde bir olay olmadığını söylemek mümkün olmakla birlikte biz, Allah'ın, onun İslâm'ı benimseyişini kabul edeceğini engin lütfundan ummakta ve söz konusu kadının gönlünü, hakka açılabilmesi için nurlandıracağını ümit etmekteyiz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
[ ] Diğer bir husüs da şudur ki Ehl-i Kitap'tan olan kadın bütün peygamberlerin kitaplarına ilke olarak iman ederken peygamberlere de inanmış olur. Şu kadar var ki kendisine ulaşan gerçek dışı haber yüzünden onlardan bazılarını iman dışı bırakmıştır. Böylesinin iman ettiği ilâhi kitap sayesinde mevcudiyetinden haberdar olamadığı peygamber hakkında da bir uyarıya ve dolaylı tasdike ulaşması mümkündür, böylece ilâhi gerçeklere olan inancı, bilmediği peygamberleri de içermiş olur, zira o, bağlı bulunduğu kitabın içinde dolaylı olarak yer alan diğer peygamberlerin tasdikine de üstü kapalı bir yaklaşım yapar. Puta tapan kadına gelince, böylesi başlangıçta ilâhi kitaba bağlanma mecburiyetiyle karşı karşıya bırakılmıştır, onun nezdinde zaten kabullenip benimsediği herhangi bir semavi bilgi bulunmamaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bu bakış açısından hareketle mürted olan birine, tercih ettiği takdirde kitabi statüdeki kişinin hakkını tanımak mümkün değildir, çünkü biz mürteddin gerçekte benimsemediği halde kendisini kitabi gibi gösterdiğine hükmederiz. Aslında bizim kitabımız onların kitabını tasdik etmektedir. Bu sebeple onda, tasdik vasıtası olan kitabımızı yalanlama fikri bulunup da onu bırakması ve diğerini benimsemesi mâkul görülmemiştir. Bu yüzden mürtedlerin kestiği hayvanlar müslümanlara helâl olmamıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede müşrik kadın ve erkeklerle iman etmedikçe evlenilmesini yasaklayan delil, iman olayının zaten müslüman olan muhataplarca bilinmiş olmasıdır, dolayısıyla onlar evlenmenin iman şartına bağlı bulunduğundan haberdardır", Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Âyet-i kerimede müslüman kadınların müşriklerle evlendirilmemesi husüsunda kadınların velilerine hitap edilişi birkaç şekilde yorumlanabilir. Sözü edilen hitap ya müslüman geleneğindeki uygulama yöntemine bağlı kalmış veya evlendirme sırasında bu işin ancak veliler tarafından icra edilebilecegi yaş küçüklüğü gibi duruma atıf yapılmış yahut da kadınların evlenmeye dair iradelerini velilerine devretmeleri biçiminde olmuştur. Sonuç olarak mümin erkekler, müslüman kadınları müşriklerle evlendirmeleri yasaklanmıştır, tâ ki bu konuda bir yetkilerinin bulunmadığı bilinmiş olsun. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıranlar cehennem ateşine çağırırlar. Âyetin bu kısmı iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi puta tapanların birbirlerini [ ] Allah'tan başkasına kulluk etmeye çağırmalarıdır ki bu, “Şeytan kendi taraftarlarını sadece cehennemlik olmaya çağınr”! meâlindeki beyanda buyrulduğu üzere ateşe davet etmekten ibarettir; böylelerinin çağrıda bulunduğu hareket tarzı ateşte yanmayı gerektirdiğinden sanki doğrudan ona çağrı yapmış olurlar, hareketin hedefi bu olduğundan. Zaman zaman işlenen bir fiilin gerektireceği karşılıkla aklandırılması da bunun gibidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İkincisi de söz konusu ilâhi beyanın şu mânaya gelme ihtimalidir: Onlar zevk ve eğlence vesilesi olması, ayrıca taraftarlarının çoğaltılması, sonuç olarak da Allah Teâlâ'ya ve O'nun dostlarına karşı savaşılması amacıyla evlenmeye çağırırlar. Allah ise mağfiret ve rahmetine vesile teşkil etmesi için iffetli olmaya ve müslüman nesli çoğaltmaya davet eder. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıranlar cehennem ateşine çağırırlar. Yani ateşi gerektirecek ameli işleyenin davranışına çağırırlar. Allah ise cennete ve günahları bağışlamaya davet eder. Yani kendilerine cenneti ve bağışlanmayı kazandıracak kişilerin ameline.
O düşünüp gerekli dersleri alsınlar diye âyetlerini insanlara açıklar.
---
Dipnotlar:
temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Ehl-i Kitab'ın yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce Müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “İçinizden imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı câriyelerinizden alsın” (en-Nisâ @ “Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman onları imtihan edin. Allah onların imanım en iyi bilendir ya. Eğer siz de onların inanmış kadınlar oldukları kanaatine ulaşırsanız kendilerini kâfirlere iade etmeyin. Bu kadınlar onlara helâl olmadığı gibi kâfirler de bunlara helâl değildir. Kocalarının verdikleri mehiri ödeyin. Mehirlerini verdiğiniz takdirde kendileriyle evlenmenizde size yüklenecek bir günah yoktur” (el? Ahmed b. Hanbel el-Müsned, Il, 44; İbn Mâce, “Nikâh”, 40; Ebü Dâvüd, “Talâk”, 25. bk. Kurtubi, el-Câmi’, V, 13; İbn Kesir, Tefsiru'l-Kurân, I, 451. 7” o Müellif (r.h.) şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Kaynaşmanız için kendi cinsinizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet duyguları meydana getirmesi de O'nun varlığının delillerindendir. Doğrusu bunda iyi düşünenler için ibretler vardır”. 7” o Meselâ şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Gözü kör olanla gören, karanlıklarla aydınlık ve gölge ile yakıcı sıcak bir olmadığı gibi dirilerle ölüler de bir değildir. Şüphe yok ki Allah dilediğine işittirir. Sen -ey Resülüm- mezardakilere söz işittiremezsin” (Fâtır 35/19-22); “Onlar sağır, dilsiz ve kördür, bu sebeple düşünemezler”. Alaaddin es-Semerkandi şöyle demektedir: “Bu husüsun açıklanması şöyledir ki dinimânevi açıdan kirlilik iki şekilde oluşur. Birincisi haller, ikincisi de fiiller açısındandır. Haller açısından kirlilik bazı durumlarda dile getirilen bir husüsun bozukluk (fesad) statüsünde bulunmasıdır. Fiiller açısından kirlilik ise bir davranışın fesada yönelik olup işin sonunda bir düzensizliğin oluşmasıdır, bu durumda “hubs” ve haramlık ondan ayrılmayan bir vasıf olur. Buradaki haramlık ister şarap, kumar ve evlilik yasaklarında olduğu gibi ayni olsun, ister küfür ve inkârda görüldüğü gibi fili olsun farketmez; selim tabiata aykırı sonuçlar doğurduğundan “rics” diye vasıflandırılır, zaten bu fiillerde Cenâb-ı Hakk'a sanma lâyık olmayan bazı kavramların nispet edilmesi söz konusudur. Şarap ve kumar fiillerinde güzel ve meşru olmayan sonuçlar meydana geldiğinden bunlar haram kılınmıştır, buradaki yakışıksız fiiller şarap ve kurnarın Allah'ı anmaktan ve ibadetlerden alıkoyması, insanlar arasında anlaşmazlık ve çatışmalara sebep teşkil etmesi yönündendir. Müslüman kadınların müşriklerle evlendirilmesinin haram oluşu da bu bakış açısına bağlıdır” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 66b). 8 Alaaddin es-Sermerkandi şöyle demektedir: “Aslında iman şartının mevcudiyeti âyet-i kerimenin hitap ettiği kişilerce bilinmiş olup Cenâb-ı Hakk'ın müminleri müşrik kadınlarla evlenmeyi ve aynı mahiyetteki erkekleri evlendirmeyi iman etmedikçe yasaklamıştır. Bu husüs iman unsurunun onlarca bilindiğini ve imanın mahiyetini teşkil eden tasdik yahut da ikrarla birlikte tasdikten haberdar olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla bununla amelin imandan sayıldığını söyleyenlerin görüşü de kökten yanlış olduğu anlaşılır. Çünkü şart kılınacak amel unsurunun mevcudiyetin bilinmesi mümkün değildir (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 67a).
Bakara 2:222
222. Resülüm, sana kadınların ay halini de e Dekio bir PET lıktır. Bunun için ay hali sırasında kadınlarınızdan uzak durun ve temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın. Temizlendiklerinde ise kendilerine Allah'ın emrettiği yerden yaklaşın. Şunu bilin ki Allah tövbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever.
[Hayız (Âdet - Aybaşı) Haline Dair Hükümler]
Resülüm, sana kadınların ay halini de sorarlar. De ki o bir rahatsızlıktır. Bunun için ay hali sırasında kadınlarınızdan uzak durun. Cenâb-ı Hakk'ın lütfettiği cevap, sorunun ay hali sırasında kadına yaklaşma veya ay başı halinin dini konumu husüsunda olduğunu göstermektedir, Allah Teâlâ bunun bir rahatsızlık olduğunu haber vermiştir. Araplar bu üslübu zaman zaman kullanmakta, bazan verilecek cevaptan sorunun mahiyetinin anlaşılmasını amaçlamakta, bazan da yönelttiği soru içinde asıl maksadını açıklamaktadır. Kadında rahatsızlık niteliği taşımayan “kanın kesildiği fakat yıkanmanın henüz gerçekleşmediği vaktin” bitişik bulunmaları sebebiyle rahatsızlık süresine eklenmesi caiz olunca rahatsızlığın oluştuğu (öndeki) yere hemen bağlı olan diğer yerin de onun hükmünde görülmesi caiz olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Âyette yer alan uzak durma emri bedenen de uzak durmayı içermediği ittifakla kabul edilmiştir, çünkü âlimler kocanın ay halindeki eşine eliyle dokunması, onu öpmesi vb. haklarına sahip olduğu noktasında ittifak etmiştir. Ancak onlar kadın bedeninin hangi kısmından istifade edebileceği husüsunda farklı görüşler ileri sürmüştür. Ebü Hanife (radıyallahu anh) kadının göbeğinden diz kapağının altına kadar kısmı hariç bedeninin diğer yerlerinden faydalanabileceğini, sözü edilen kısımdansa kaçınmasının gerektiğini söylemiştir. (İmam) Muhammed” (rahimehullah) ise kan mahallindeki bezden kaçınmasının gerekliliğini belirtmiştir. Nitekim Hz. Âişe'nin (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: [ ] “Kan mahallindeki bezden kaçınması şartıyla bedeninin tamamı serbesttir”. Bu haber yasaklanan şeyin rahatsızlığın oluştuğu yerden ibaret olduğunu göstermektedir ki âyetin başlangıcında de ki o bir rahatsızlıktır beyanı bunun delilini teşkil eder.
Ebü Hanife'nin (r.a.) delili, “Göbeğinden itibaren aşağı kısmı kadına, yurederek kendileriyle aynı yatakta bulunurdu”. (İmam) Muhammed ise biraz önce zikrettiğimiz üzere sadece rahatsızlığın bulunduğu yerin yasaklandığı, diğer yerlerin ise bir sakıncasının bulunmadığı kanaatine ulaşmıştır. Bununla birlikte rahatsızlığın bulunduğu yere bitişik uyluk vb. kısımlara yaklaşmanın da yasaklanmış bulunması ihtimal dâhilindedir. Bir de belden aşağı örtünmenin rahatsızlık yerinden kinâve olabileceği de düşünülebilir. Nitekim Hz. Âişeden rivâyet edildiğine göre kocanın ay halinde olan eşinin neresinden faydalanabileceği sorusuna, “Cinsel ilişki hariç her şey kendisine helâldir” diye cevap vermiştir. Yine ona ihramda olan kişinin, eşinin neresinden faydalanılabileceği sorulmuş, o da, “Böylesine sadece konuşma helâl kılınmıştır” cevabını vermiştir”.
Temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın. Yani cinsel ilişkide bulunmayın. “Temizlenince” anlamına gelen “fe izâ tetahherne”, kelimesi iki şekilde kırâat edilmiştir. Kelime bazı kırâat imamlarına göre şeddeli, bazılarına göre ise şeddesizdir. Şeddesiz okuyana göre anlam kanın kesilmesinden ibarettir, [ ] şeddeli okuyana göre ise maksat yıkanmaktır9. Mezhebimizin âlimlerine göre kadının ay hali on gün ise yıkanmadan önce kocasının ona yaklaşması helâldir; on günden az ise yıkandıktan sonra helâl olur. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimenin bu kısmı her iki kırâat şekline göre de ay hali on günden az olan kadına mahsus olabilir. Çünkü genellikle ay hali on günün tamamını içermez. Nitekim nakledilen bir rivâyette, “Allah'ın ilminde kadınların ay hali süresi altı veya yedi gündür” denilmektedir, Buna bağlı olarak on günden az ay hali gören kadın yıkandıktan sonra helâl olur.
(İmam Temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın. Bu ilâhi beyan on güne çıkmayan süreye aittir, zira kadınların ay hali genelde son noktaya ulaşmadığı gibi en azında da kalmaz.
Nitekim Resülullah'tan (s.a.) kadınlar hakkında şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Onlar aklı ve dini eksik olan kimselerdir”. Hz. Peygamber bu beyanında kadınların dini yükümlülüğünün az olduğunu her ay altı veya yedi gün ay hali görmeleriyle açıklamıştır. O, genel bir ifade ile kadınların yükümlülügünün az olduğunu belirtmiş, sonra da bu genel ifadeyi açıklığa kavuşturmuştur. Öyle anlaşılıyor ki burada yapılan açıklama, hayatta genellikle gerçekleşen bir husüsa ait olup kendisi bu halin en üst ve en alt noktalarına münhasır kalmadığını beyan etmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. [ ] Bu kanaati âyetin başında Cenâb-ı Hakk'ın ay halinin bir rahatsızlık olduğunu beyan edişi ve bu halde iken kadına yaklaşmamayı emredişi de desteklemektedir. Bir de karşı görüşü benimseyenlerce kadının ay halinden kesilip yıkanmadan önceki durumuna eziyet hükmü nispet edilmiştir. Aslında hakikatte öyle olmadığı halde ona eziyet hükmü nispet etmek ve dolayısıyla aksi olan temizlik haline aynı hükmü vermek isabetli değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Şunu da hatırlatmak gerekir ki on günün tamamlanması halinde vaktin dar olması münasebetiyle kadının yıkanamaması eziyet hükmünde sayılması ve namaz kılma mecburiyetinin kalkması kabul edilmemiştir. Buna göre cinsel yakınlaşma konusu da aynı statüde olup bu fiil yıkanmadan önce de meşrudur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Vakit konusuyla ilgili olarak hadiste zikredilen yaygın geleneğe göre ay halindeki kadın yıkanmayı namaz vaktinden sonraya erteleyecek olursa onu kaza etmesi kendisine vacip olurken kocasının kendisiyle cinsel ilişkide bulunması da meşrudur. Görüldüğü üzere bu tür bir eziyet namazın kaza edilis gerekliliğini ortadan kaldırmamaktadır”. Buna göre bir taraftan alışkanlık haline gelen kanın kesilme gününün uzamaması, diğer yönden yıkanmama sebebiyle kılınamayan namazın kazasının gerekmesi karşısında ay haliyle ilgili ilâhi hitap vakte yönelik bir şekil almıştır. Bu sebeple de hayızdan yıkanma diğer abdestsizliklerden yıkanma biçimine dönüşmüştür, bunlar ise cinsel ilişkiye engel değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Kadınlara, arka taraflarından yaklaşmak haram kılınmıştır, çünkü nakledilen deliller bu konuda ittifak etmiş, cinsel yaklaşmanın yeri belirlenmiş ve ay halinde kadına yaklaşılmaması emredilmiştir. Arkadan ilişkiye girişmek meşru olsaydı yaklaşmanın yasaklanmasına gerek kalmazdı, zira ilişki için iki yerden biri nasıl olsa hali üzere mevcuttur, şavet müsaade edilmiş olsaydı. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[Kadın Erkek Arasındaki Cinsi İlişkinin Hikmeti]
Bu konuda hareket noktası şudur ki cinsi ilişki dünya hayatı planında nefsâni arzuları tatmin etme ile ilgili olmamış ve dünya bunun için yaratılmamıştır. Nefsâni arzuların tatmini için özel olarak yaratılan yer cennettir. Dünya ise ihtiyaçların yerine getirilmesi için var edilmiştir. Çünkü nesillerin ve şahısların devamı cinsel ilişki ile gerçekleşmekte, insan sağlığı ve ömrün sona ereceği zamana kadar hayatın devamı da büyük çapta bununla ilişkili bulunmaktadır. [ ] İnsan türünün bünyesine beşeri arzuların yerleştirilmesi gerekli ihtiyaçların yerine getirilmesine dair bir faktör olmaları sebebiyledir, zira arzular olmasaydı ihtiyaçların yerine getirilmesi insan tabiatınca hoşlanılmayan ilâçlar ve sıkıntı veren işler konumunda bulunurdu. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak evrenin yönetimi için koyduğu sistemin sürebilmesi amacıyla insan türünün yaratılışına arzular yerleştirmiştir. Şimdi, kadınlarla arka taraftan ilişki kurmanın dünya hayatının devam etmesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Bu davranış meşru kılınmış olsaydı bunun konumu mutlak anlamda şehvet içinde yer alırdı, ama dünya bunun için yaratılmamıştı, işte bu sebepledir ki sözü edilen fiil meşru kabul edilmemiştir. Şu da belirtilmelidir ki bahis konusu fiil normal telakki edilecek olsaydı eşcinselliğin de meşru sayılması gerekirdi. Bu sonuncu husüs ihtimal dâhilinde bulunmadığına göre cinsel ilişkinin neslin üreyip devam etmesi için meşru kılındığı ortaya çıkar. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Bişr” şöyle demiştir: Eziyet niteliği taşıdığı ve tiksinildiği için ay halinde cinsel ilişki haram kılındığına göre konumu arka taraf olan ve kendisinden pislik çıkan yerin daha çok tiksinilen ve arzu edilmeyen durumda bulunması tabiidir. Sözü edilen yerde, vakti gelince oluşan ay haline benzer çirkinlik her zaman mevcuttur, bu sebeple dearkadan yaklaşmanın haramlılığı daha şiddetlidir. Bişr'in dile getirdiği husüsların biraz önce anlattıklarımız, üzerine bina edilmesi mümkündür. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
(Temizlendiklerinde ise] Allah'ın emrettiği yerden onlara yaklaşın. Bu çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Bir anlayışa göre Allah'ın emrettiği yerden demek kendileri oruçlu, itikâfa girmiş veya namaz kılmakta iken yaklaşmayın demektir. Bunun yanında ay halindeyken değil temizken yaklaşın, anlamı da verilmiştir. Bir de şöyle denilmiştir: Onlara mubah kılınan yerden yani önden yaklaşın, arkadan yaklaşmayın.
Âyetin bu kısmında “haysü” kelimesiyle mekâna işaret edildiğinden Allah'ın emrettiği yerden meâlindeki ifadenin, çocuk talep ediniz mânasına geldiğini söylemek de mümkündür. Tıpkı, “Artık onlara yaklaşabilir ve Allah'ın sizin için mukadder kıldığı sonuçları (evlat) bekleyebilirsiniz”? meâlindeki beyanda olduğu gibi.
Şunu bilin ki Allah tövbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever. Denildi ki günahlardan tövbe edenler, manevi ve maddi kirliliklerden temizlenenler, demektir. Bir de şöyle anlam verilmiştir: Allah bu âyet nâzil olmadan önce söz konusu fiilleri işleyen, fakat iyi amellerle kendilerini arındıran kimseleri sever. Tevvâb [ ] işlediği günahlardan dönüş yapan, tekrar işlemeyen ve günahta ısrar etmeyen demektir. “Tevvâb”ın günah işlemeyen anlamına gelmesi de muhtemeldir.
---
Dipnotlar:
karısı ise erkeğe aittir” meâlinde nakledilen hadistir. Bir de rivâyet edildiğine göre Resülullah'ın (s.a.) eşleri ay haline girince belden aşağı giyinmelerini emMuhammed b. Hasan eş-Şeybâni. Ebü Hanife'nin önde gelen talebesi olup eserleriyle Hanefi mezhebinin görüşlerini ilim dünyasına kazandıran müçtehit bir âlimdir (bk. Hüseyin b. Ali es-Saymeri, Ahbâru Ebi Hanife ve Ashâbih, Beyrut 1976, s. 120-129). a3 o Taberi, Câmi'w'-beyân, II, 383; İbn Hazım, el-Muhallâ, II, 182; Kurtubi, el-Câmi', III, 58; Şevkâni, Neylu'l-evtâr, I, 349. bk. Tahâvi, Melni'l-âsâr, III, 37; Cassâs, Ahkâmu'l-Kurün, Il, 21. 8 bk. İbnu’l-Cezerî, en-Nesr, I, 171; Semerkandi, Serhu't-Tevilát, vr. 67b. 8 İmrânb. Talha yolu ile annesi Hamne bint Cahş'tan rivâyet edilen uzun bir hadiste kendisi şöyle demektedir: İlk zamanlarda uzun süre ve şiddetli ay hali yaşıyordum. Resülullah'a giderek durumu anlattım, o da şöyle buyurdu: “Senin durumun şeytandan gelen bir dürtüş ve bir eziyettir. Allah'ın ilminde olduğu gibi sen altı veya yedi gün ay hali geçir, sonra yıkan. Temizlendiğine kanaat getirince gecesiyle birlikte yirmi üç veya yirmi dört gün namaz kıl, oruç tut. Bu senin için yeterlidir. Bu sistemi diğer hanımların kendilerine özgü süreler içinde ay hali görüp temizlendikleri gibi her ay için devam ettir...” (İbn Mâce, “Taharet” o Ebü Said el-Hudri'den rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: Resülullah (s.a.) bir kurban veya ramazan bayramında bayram namazgahına çıkmış, yanlarından geçtiği kadınlara şöyle hitap etmiştir: “Allah rızâsı için harcama yapmaya bakın, ey hanımlar topluluğu, bana cehennem ehlinin çoğunu kadınların teşkil ettiği gösterilmiştir” Oradaki hanımlar, “Neden dolayı böyledir, yâ Resülallah?” diye sorunca şöyle cevap vermiştir: “Siz çok lânet okur, kocanıza karşı çoğunlukla memnuniyetsizlik ifadesi kullanırsınız. Soğukkanlı ve temkinli erkeğin aklını, aklı ve dini eksik olan sizden biri kadar kimsenin çekmediğini gördüm”. Kadınlar, “Dinimizin eksik oluşu ne demektir?” deyince şöyle cevap vermiştir: “Kadının şahitliği erkeğin şahitliğinin yarısı kadar değil midir?” Onlar evet, deyince sözüne devam etmiştir: “İşte bu, kültür birikimlerinin azlığı sebebiyledir. Bir de kadın ay haline gelince namaz kılıp oruç tutmuyor değil midir?” Kadınlar evet, deyince, “İşte dini yükümlülüklerinin az oluşu da bundan ibarettir” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 358; Te'vilât şârihi şöyle demektedir: “Zikrettiğimiz husüs şunu ifade etmektedir ki Allah Teâlâ âyetin başlangıcında, “Resülüm, sana kadınların ay halini sorarlar. De ki o bir rahatsızlıktır? buyurmak suretiyle bu halin eziyetten ibaret olduğunu beyan etmiş ve bu sebeple ondan uzak durulmasını emretmiştir. Kadın kanın kesilmesi halinde yıkanmadan önce de temizdir, çünkü sözü edilen halin on günden fazla devam etmeyeceğinin deliline sahip bulunmaktayız. Binaenaleyh eziyet halinin aksi olan temizlik durumuna o halin hükmünü giydirmek çelişkiye götürdüğünden isabetli değildir. On güne ulaşmayan ay hali konusunda kanın tekrar gelme ihtimali sebebiyle kesin bir karara varmak mümkün olmamaktadır. Ancak Hanefi âlimlerimiz ashâb-ı kirâmın ittifakına dayanarak kanın kesilmesi alternatifini tercih etmiştir. Zira ashap (tecrübe sonunda hayız günleri sabit olmuş bir kadının] yıkandıktan veya yıkanabilecek kadar vakit geçtikten sonra namaz kılmasının gerekliliği, dolayısıyla cinsi ilişkinin meşru olduğu noktasında ittifak etmiştir” (Semerkandi, Şerhu't Ebü 9 Ebü Abdurrahmân Bişr b. Gıyâs b. Ebü Kerime el-Merisi: Mu'tezili Fakih ve felsefe âlimi. İrca telakkisini benimsemiş ve kendisine nispetle anılan Merisiyye fırkasının kurucusu kabul edilmiştir. 218 yılında vefat etmiştir (bk. Hatib el-Bağdâdi, Târihu Bağdad, V,
Bakara 2:223
223. Eşleriniz sizin evlat yetiştiren tarlanızdır. Tarlanıza istediğiniz şekilde varabilirsiniz. Kendiniz için önceden hazırlık yapın. Allah'ın haram kıldığı şeylerden sakının ve O'nun huzuruna çıkacağınızı unutmayın. Sen -ey Resülüm- iman edenleri müjdele!
Eşleriniz sizin evlat yetiştiren tarlanızdır. Âyetin bu kısmında geçen “hars” kelimesi “evlat yetiştirme veri” demektir. Burada kadından uzak durmanın yasaklandığının delili vardır. Çünkü ekin yeri bir süre ihmal edilince yozlaşıp verimsiz hale gelir. Yine aynı ilâhi beyanda kadınla ilişkide bulunmanın meşru oluşunun sebebi şehveti tatmin değil, üremenin ve neslin devamından ibaret olduğunun delili bulunmaktadır. Zira âyette “hars” kelimesi kullanılmıştır, “hars” ise işlenen ve kendisinden ekin elde edilen şey demektir ki o da çocuktur. Bir de tefsirini yapmakta olduğumuz bu ilâhi beyanda çocuk üreme yerinin dışında bir yerden yaklaşım yapmanın yasak kılındığının kanıtı yer almaktadır. Konuyla ilgili olarak nakledilen rivâyetlerde bu yaklaşıma küçük livata denilmektedir”. Hz. Peygamber'den nakledilen bir hadiste kadınlara arkadan yaklaşmayı yasakladığı anlaşılmaktadır”. Bazı rivâyetlere göre ise kadınlara arkadan yaklaşmak küfürdür.
Tarlanıza istediğiniz şekilde varabilirsiniz, yani çocuk üreme yeri olmak şartıyla istediğiniz yönden. Kadının izin vermesi halinde ondan uzak durmanın sakıncası yoktur. Nitekim daha önce anlattığımız üzere bu konudaki emir, şehvetin tatmin edilmesine değil neslin talep edilmesine yöneliktir. Hedef bu olunca çocuk yetiştirme zahmetine katlanmaması kadının hakkıdır. Kocaya gelince ailede ona düşen görev geçimi sağlamaktan ibarettir. [ ] Bu ise Cenâb-ı Hakk'ın, “Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkını vermek yalnızca Allah'a aittir” meâlindeki beyanında da görüldüğü üzere her canlı için bizzat tekeffül ettiği husüslardan biridir. Bu sebepledir ki kadının izni olmadan erkeğin cinsel ilişkiyi ihmal etmesi yasaklanmış, kadın ise erkeğe bu izni vermekten sakındırılmamıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Câriyelerden uzak durmak ise sakıncalı görülmemiştir. Çünkü yaygın.uygulamada câriyeler yoluyla nesli devam ettirmek öngörülmemiş, dolayısıyla bu hareket nahoş karşılanmamıştır. Bir de câriyelerin hamile bırakılmasında sahiplerinin mülkiyeti ortadan kalkmaktadır. Halbuki kişinin mülkiyetini elinden çıkarmaması tabii hakkıdır. Bu sebeple de söz konusu iki mesele farklı konumda bulunmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Tartışılmakta olan meselede aslolan şudur ki insan türünün yaratılışında bulunan arzular ihtiyaçların yerine getirilmesi hedefine bağlı kılınmıştır. Öyle ki dünyanın düzeni bu sayede devam etmekte, neslin ve şahısların üreyip hayat sürmesi bununla mümkün hale gelmektedir. Kadınlara arkadan yaklaşma sözkonusu ihtiyacı karşılamadığından meşru kılınmamıştır.
Kendiniz için önceden hazırlık yapın. İki şekilde yorumlanmıştır. Denilmiştir ki önceden sâlih amel gerçekleştirin. Yine denilmiştir ki kendiniz için önceden iyi evlat yetiştirin ve onu gereksiz davranışlardan koruyarak eğitin.
Allah'ın haram kıldığı şeylerden sakının ve O'nun huzuruna çıkacağınızı unutmayın. Yani önceden hazırladığınız sâlih amellerle karşılaşacak ve bu sayede mükâfatlandırılacaksınız, “Önceden kendiniz için yaptığınız iyiliği Allah katında mutlaka bulacaksınız” meâlindeki ilâhi beyanda olduğu gibi. “O'na kavuşacaksınız” şeklinde yapılabilecek bir açıklama lütfuna nail olarak veya azabına maruz kalarak Rabb'inize kavuşacaksınız mânasına da yorumlanabilir.
---
Dipnotlar:
Abdullah b. Amr b. Âs yoluyla Resülullah'tan nakledilen rivâyete göre bu fiilin onun tarafından “küçük livata” diye vasıflandırıldığı hakkında bk. Kurtubi, e/-Câmi" III, 95; İbn Kesir, Tefsiru'l-Kurân, 1, 234; Şevkâni, Neylu'l-evtâr, VI, 352; ayrıca bk. Tahâvi, Şerhu Meüâni'l-âsâr, III, 44, 46; Cassâs, Ahkâmu'l-Kurân, II, 41. Hz. Peygamber üç defa tekrar ederek şöyle buyurmuştur: “Allah gerçeği bildirmeyi terketmez, kadınlara arka taraflarından yaklaşmayın” (İbn Mâce, “Nikâh”, 29; Tirmizi, “Nikâh” Ebü Hureyre yoluyla nakledildiğine göre Resülullah şöyle buyurmuştur: “Ay halinde iken veya arka tarafından kadına yaklaşan, kâhine gidip de söylediklerini tasdik eden kimse Allah'ın Muhammed'e (s.a.) indirdiği vahyi inkâr etmiş olur” Ebüd-Derdâ yoluyla gelen rivâyette ise Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Bunu kâfirden başkası yapar mı?” (bk. Ahmed
Bakara 2:224
224. Yaptığınız yeminlerden dolayı Allah'ın iyilik etmenize, kötülüklerden sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel teşkil ettiğini ileri sürmeyin. Şunu bilin ki Allah sözünüzü işiten, ni yet ve iradenizi bilendir.
Yaptığınız yeminlerden dolayı Allah'ın engel teşkil ettiğini ileri sürmeyin. Denildiğine göre İslâm öncesinde kişi iyilik yapmayacağına ve insanların arasını düzeltmeyeceğine yemin ederdi. Sırası gelip de kendisinden bunlarla ilgili bir şey istenince, “Bu konularda iş görmemeye yemin ettim” diye cevap verirdi. Âyet-i kerimede kişilerin bu tür fiillerde bulunması yasaklanmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın beyanı şu mânaya gelmektedir: Bana karşı mâsiyet konumunda bulunan bir iş üzerine yemin etmeyin. Yakınlarla görüşmeme, iyilik yapmama, [ ] insanların arasını düzeltmeme üzerine (yemin etmeyin). Aksine insanların arasını bulmak ve yakınlarınızla görüşmek, içinde Allah'a karşı isyan bulunan yemine sadakat göstermekten daha hayırlıdır. Âyet-i kerimede geçen “urda” kelimesi bahane demektir. Buvuruyor ki bahane ileri sürmeyin, yani vemininiz ivilik vapmanıza ve Allah'ın zikrettiği husüsları yerine getirmeve engel olmasın.
Şunu bilin ki Allah işiten ve bilendir. Uyarı ifade eden iki kelime olup Allah sözünüzü ve yeminlerinizi işiten, yaptığınız yeminlerdeki iradenizin mahiyetini bilendir, demektir.
Bakara 2:225
225. Allah sizi kasıtsız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz ama kalplerinizin azmettiği yeminlerden ötürü sorumlu tutar. Bununla beraber Allah kusurları bağışlayan, cezalandırmada acele etmeyendir.
(İmam Allah sizi kasıtsız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz ama kalplerinizin azmettiği yeminlerden ötürü sorumlu tutar, Kalplerin azmettiği şey yemin akdi olmadığı gibi yeminin bozulmasına da sebep teşkil etmez, o sadece yalan söylemeye azmetmekten ibarettir. Şu âyet-i kerimede fiil ile birlikte olan azmin günah olduğu ifade edilmektedir: “Yanılarak yaptıklarınızdan dolayı herhangi bir vebaliniz yoktur, fakat kalplerinizin bile bile yöneldiği kötü şey günahtır”. Kasıtsız (lağiv) yemin ile kasıtlı yeminin durumu da bu esasa bağlıdır”. Bu husüs da şunu göstermektedir ki yemin ileride vuku bulacak şeye değil mevcut olan şey üzerine olur; çünkü yemin fiilinde günahkâr olma unsuru vardır. İleride vuku bulacak şeyden ötürü kalbin günahkâr olacağı herhangi bir fiili bahis konusu değildir. Buna bağlı olarak lağiv yemini geçmişe aittir. Kişi hata yoluyla yaptığı şeyden ötürü günahkâr olmaz, lağiv dışında kasıtlı olarak yaptığı yeminden ise günahkâr olur. Cenâb-ı Hak diğer bir âyette, “Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sorumlu tutar”! buyurmuştur. Allah Teâlâ bilerek yapılan yemindeki sorumluluğun kefâreti olduğunu, kasıtlı yeminde (yemin-i gamüs) günah oluştuğunu, lağiv yemininde ise bu sonuçların bulunmadığını beyan etmiştir. Bize düşen bu yeminler hakkında gelen ilâhi beyana teslim olmaktan ibarettir. [ ] Belirtilmelidir ki kalp yoluyla işlenen kötülüklerden doğan sorumluluk günahın teşekkül etmesi olup tövbe gerektirir; durum yemin-i gamüsta da aynı şekildedir. Yemin-i gamüsa benzer bir konu olarak Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden birbirini zina ile itham eden eşler arasındaki lânetleşme (liân) konusunda şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Muhakkak ki ikinizden biri yalancıdır, tövbe edeniniz yok mudur?” Bilindiği üzere eşlerden biri gerçek dışı isnatta bulunmakta ve tövbe etmesi gerekmektedir. Onun tövbeyi terketmesinde ilâhi gazap ve lânet biçiminde şiddetli tehdit vardır. Liân yemininde kefâret olsaydı bunun mevcudiyeti ilâhi beyandan başka bir yolla bilinemezdi, böyle bir kefâret gerekli bulunsaydı beyan edilmeye en çok ihtiyaç duyulan bir husüs olurdu. Herhangi bir beyan gelmediğine göre kefâretin gerekli olmadığı anlaşılmıştır. Şu da belirtilmelidir ki kefâret yeminin bozulmasından dolayı gerekir. Yeminin bozulması ise akitten sonra olup yapılan yemini ortadan kaldırır, “Liân'da ise yemin ile bozulma olayı aynı anda mevcut olup yeminin oluşmasına mahal kalmaz; tıpkı nesne ve olayları geçersiz kılan bütün haramlar gibi, bu haramlar başlangıçta bir husüsun oluşmasına engel teşkil eder. Liân ve dolayısıyla yemin-i gamüs boşama (talâk) ve benzeri fiiller gibi değildir, çünkü bunlar herhangi bir şart bulunmaksızın oluşabilen fiillerdir, yemin ise ancak şarta bağlı olarak teşekkül eder, halbuki yemin-i gamüsta şart mevcut değildir. Sonuç olarak “vallahi” diye başlayan yemin dayanaksız bir duruma düşmüş olur.
Bazan yalan yere yemin etmek Allah'ın zâtı hakkında edebe aykırı ve cüretkâr davranma anlamına gelir ki küfre sebep teşkil edebilir, ancak müminin böyle bir şey kastetmeksizin işlediği fiile kendisini sevkeden deruni bir faktörün teşvikiyle hareket etmesi müstesna. Biraz önce sözü edilen eşler arası lânetleşme (liân) konusu da bunun gibi olup Resülullah (s.a.) ikinizden biri kâfirdir, yeniden iman edeniniz yok mudur, dememiştir, çünkü eşler Allah'ın zâtı hakkında herhangi bir kasta sahip değillerdi. Bile bile yalan üzere yemin eden kimsenin durumu da aynı konumdadır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Allah sizi kasıtsız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz. Said b. Cübevr" bu ilâhi bevanın. [ ] “Yaptığınız veminlerden dolayı Allah'ın engel teşkil ettiğini ileri sürmeyin” - meâlindeki âvetle bağlantılı olduğunu söylemiştir; vani Allah mâsivet konumunda vaptığınız veminleri bozmanızdan dolayı sizi sorumlu tutmaz. fakat bu veminleri tutup gereğince hareket etmenizden ötürü sorumlu tutar.
Alimler lağiv vemini hakkında farklı görüşler belirtmiş, bazıları günah olan bir şeve vemin, bazıları da yanlış bildiği şeye yemin, demiştir. Âyette Allah'ın, sahibini sorumlu tutmayacağını haber verdiği lağiv yemini kişiyi günahla sorumlu tutmayacağı mânasına geldiği gibi kefâretle yükümlü kılmayacağı anlamına da gelebilir, çünkü O, sadece isteyerek yapılan yeminde kefâreti gerekli kılmıştır. Diğer bir âyette ise, “Allah kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sorumlu tutar”! buyurmuştur. Şayet bu yeminde de günah sebebiyle hesaba çekmeyeceği mânası anlaşılacak olursa ilâhi kelâm faydasız bir tekrardan ibaret kalır. Âlimlere göre aslolan ilâhi beyanın sonuç ifade etmeyecek şekilde değil, ifade edecek biçimde yorumlanmasıdır. Şu halde tefsirini yapmakta olduğumuz âyet günahın nefyedilmesine, ikinci olarak zikredilen Mâide süresindeki âyet de kefâretin kaldırılmasına dair olmalıdır. Buna göre yemin-i gamüs hakkındaki görüş dini vebal ve günahının büyük olması sebebiyle kefârete tâbi tutulmadığı ve sonuç olarak bu tür yeminde kefâretin bulunmadığı şeklindedir.
Yemin-i gamüs hakkında yapılacak ikinci bir yorum vardır. Şöyle ki, bu tür and içmede yemin sebebi akidle beraber bulunur”, bu açıdan da yemin 103 Ebü Abdullah (Ebü Muhammed) Said b. Cübeyr b. Hişâm el-Esedi: Beni Esed b.
gerçekleşmez. Çünkü bozuluş (hins) yemini düşürür, bozuluş yeminle yan yana gelince onun sıhhatini ve gerekliliğini ortadan kaldırır. Bu tür bir yemin akit açısından sahih olmayınca şartın dışına çıkmış bulunması karşısında kefâret gerekmez, ancak kasıtlı olarak yalan söylediğinden gamüs yeminini yapan kimseden günah kalkmaz.
[Yalan Yere Yeminin Kötü Sonuçları]
(Fakih Bana göre yalan üzerine kasten yemin eden kimsenin kural olarak küfre nispet edilmesi gerekir, zaten üzerine binen günah da buna yönelik görülmektedir; çünkü yeminler and içilmek suretiyle Allah'ı yüceltmeyi amaçlamaktadır, gamüs yemininde bulunan kişi ise Allaha karşı cüretkâr ve edep dışı davranan biridir. Bundan dolayıdır ki Resülullah (s.a.) atalar ve tâgütlar (putlar vb.)!? üzerine yemin edilmesini yasaklamıştır. [ ] Zira böyle bir davranışta sözü edilen şeyleri yüceltme ve üstün tutma gibi bir ruh hali hâkimdir. Yalan yere yemin eden kimse o haliyle cüretkâr ve hafife alma davranışını sergileyen biridir. Bundan dolayı da günahkârdır. Tekrar edelim ki kasten yalan üzerine yemin eden kimse bu fiilinin doğru olmadığını bildiği halde cüretkâr davranan ve yüce Allaha karşı hafife alma derecesine varacak kadar edep dışında hareket eden bir kişi olup onun benimsediği yol münafıkların yoludur: Dış görünüşü itibariyle yüceltmeye vesileymiş gibi görünüyorsa da gerçekte hafife alma tavrı içinde iman olgusunu izhar etmeleri yöntemi. Böylelerine hafife alma tavırlarından dolayı azap gerçekleşmiştir. Yalan üzere yemin eden kimsenin durumu da buna benzemektedir. Şu kadar var ki öylesinin yemin etmek suretiyle işlediği fiil Allaha karşı bir kasıt değil kendi arzu ve isteklerine ulaşma cüretidir!%. Ebü Hanife radıyallahu anha yöneltilen soruya verdiği şu cevap da bu esasa dayanır: Günahkâr insan şeytana itaat etmektedir, şeytana itaat eden kimse ise kâfir olur, şu halde günahkârın kâfir olmayışının izahı nasıldır? İmam cevabında şöyle demiştir: Çünkü söz konusu kişinin fiili sadece görünüşte şeytana itaat etme konumunda olup kendisi bu fiili ona itaat niyetiyle işlemiş değildir; kişinin küfre düşmesi, fiilinin mâsiyet konumunda görünmesi değil kasıt ve niyeti sebebiyle gerçekleşir. Yalan yere yemin edenin durumu da bunun gibidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Nitekim Resülullah'ın, eşlerin lânetleşmesi olayındaki sözü de bu esasa dayalı olup, “Muhakkak ki ikinizden biri yalancıdır, tövbe edeniniz yok mudur?” buyurmuştur'”. Resül-i Ekrem'in bu beyanında iki önemli nokta göze çarpmaktadır. Birincisi o lânetleşen çiftlere yeniden iman etmelerini emretmemiş ve ikinizden biri kâfirdir dememiştir. Şu halde bu durumdaki kişinin küfre girmediği anlaşılmaktadır. İkincisi Hz. Peygamber, ikisinden birinin tövbe etmesini istemiştir; bilindiği üzere yalan söyleyenin tövbe etmesi gerekmektedir, ayrıca Kur'ânda lânetleşen çiftlerden yalancı olanına ilâhi lânet ve gazabın geleceği ifade edilmiştir. Bununla birlikte Resülullah kefâreti de emretmemiştir. Aslında böyle bir sonuç, ancak beyan edilmekle bilinebilen bir husüstur, şayet gerekli olsaydı haber verilmesine en çok ihtiyaç hissedilen konulardan biriydi. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[ ] Bize göre yalan yere yemin eden kimse günahkâr olup tövbe etmesi gerekir, onun tövbesi kefâreti demektir. Bunun gibi akdedilmesinde mâsiyet bulunan her yemine kefâret gerekli olup buradaki kefâret tövbeden ibarettir. Mali kefârete gelince bu, akdedilen yeminin bozulmasıyla oluşur. Çünkü yemini yapan kimse onu bozmak suretiyle günaha girer, daha doğrusu bozma fiilinin kendisi günahtır. Bu sebeple de kefâret ancak yeminin bozulmasıyla oluşur. Hz. Peygambere nispet edilen bir hadiste, “Bir husüsta yemin edip de başka türlü yapılmasının daha hayırlı olacağı kanaatine varan kimse (yeminini bozup] kefâret ödesin, sonra da daha hayırlı olanı yapsın” buyrulmuştur! Burada sözü edilen yemin mâsiyet içerip yerine getirilmesinde günahkâr olunan and içmedir, böylesi tövbeden ibaret olan kefâretle yükümlüdür.
Eğer denilirse ki: Boşama, köle azat etme ve hacca gitme fiilleri üzerine geçmiş zaman ifadesiyle yemin etmek haddizatında gerçekleştiği halde bunlara kefâretin gerekmemesi nasıl açıklanabilir?
Buna şöyle cevap verilir: Çünkü boşama, köle azat etme ve hacca gitme söz konusu edilen yemin şekilleri zikredilmeden de mükellefin şu ifadesiyle borç haline gelir: “Hacca gitmek borcum olsun, sen boşsun, o hürdür” Böylesi sıralanan fiilleri zikretmeden bin defa da and içse yemin oluşmaz ve kendisine © Hadisin kaynağı biraz önce verilmiştir.
hiçbir sonuç gerekmez, bu sebeple tartışılan iki konu birbirinden farklı şeylerdir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
Huzeyme'nin kolu olan Vâbile b. Hâris'in azatlı kölesi; Küfeli olup tabiinin ileri gelenlerindendir. Abdullah b. Abbâs ve Abdullah b. Ömer'den (r.a.) ilim tahsil etmiştir. Haccâc tarafından Vâsıfta öldürülmüştür. (bk. İbn Hallikân Vefeyâtü'l-a'yân, II, 371-374; Zehebi, Siyeru alâmi'n-nubelâ, IV, 321; Dâvüdi, Tabakâtü'l-müfessirin, IV, 341). Bir önceki âyet. Arapça metnin bu kısmındaki ibarede yer alan dizgi hatası tashih edilerek tercüme edilmiştir. 107 Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Tâgütların ve atalarınızın üzerine yemin etmeyin” “Bu fiilin yolu münafıkların yolu olup öylelerinin mümin olduklarını söylemeleri Allah Teâlâ'yı hafife almaktan ibarettir, çünkü iç âlemlerindeki inançları bunun aksi istikâmetinde bulunmaktadır. Gerçi bu sözün dış görünüşü haddizatında yüceltme ve gerçeği ifade etme şeklindedir, ancak edep dışı bir davranış olduğundan böyleleri cezaya müstahak görülmüştür, yalan yere yemin edenin durumu da buna benzemektedir. Şu kadar var ki kişi bu âyete dayanılarak ve yüzeysel bir yorumla Allaha karşı cüretkâr ve edep dışı davrandığı göz önünde bulundurularak küfre nispet edilemez, demekteyiz, zira böylesinin amacı Allah'a karşı bir tavır sergilemek değil kendi arzu ve isteklerine ulaşmaktır”.
Bakara 2:226
226. Eşlerine yaklasmamaya yemin edenler için dört ay bekleme súresi vardır. Şayet bu müddet içinde yeminlerinden dönüş yaparlarsa şunu bilsinler ki Allah fazlasıyla bağışlayıcı ve merhamet edicidir. Eşlerine yaklaşmamaya yemin edenler için dört ay bekleme süresi vardır. (İmam [Màtüridi] (r.h.) şöyle dedi:) Bilindiği üzere “îlê’nın sözlük mânası yemindir, nitekim İbn Abbâs (r.a.) eşlerine yaklasmamaya yemin edenler anlamina gelecek şekilde “yuksimüne” okumuştur". Yemine mahsus olan dini hüküm başka fiiller için gerekli değildir, yeminin bozulması üzerine vacip olan kefâret gibi. Şimdi, yaptığı yemin hangi durum ve hangi nitelikte olursa olsun mükellefe, onun gereği veya kefâreti gerekli hale gelir, ilânın hükmü de bunun gibidir. Bu, Abdullah b. Mesüd ve İbn Abbâs'ın görüşüdür. Hz. Ali'den rivâyet edildiğine göre kendisi öfke haliyle memnuniyet hali arasında ayrım yapmış ve buna bağlı olarak ilâyı yapan kişiye beklemeyi gerekli görmüştür. Yeminini dört ay on günden az bir müddet için yapan kişi belirlediği sürenin sona ermesiyle ilâ yapmış sayılmaz, bu durumda Allah'ın ilâ için koyduğu hüküm kendisi için gerekli hale gelmez. [ ] Görmez misin ki Cenâb-ı Hak dört ay on gün süresi içinde yeminden dönüşü zikretmiştir. Sözünü ettiğimiz kimse dönüş yapacak olursa “fey'” için zikredilen kefâret kendisine vacip olmaz. Bunun gibi sürenin sona ermesiyle boşama hükmü de oluşmaz. Bu söylediklerimiz Hz. Ali, İbn Abbâs ve İbn Mesüd'un (r.a.) kanaatleridir. (Bunlardan İbn Mesüdl) bahis konusu kişiye bir günlük yeminin hükmünün gerekli olduğunu söyler. İbn Abbâs'tan gelen bir rivâyete göre ilâ süresiz bir yemindir. Bize göre bu hüküm süreyi tamamlama isteğine bağlıdır. Mükellef süreyi şart koşarsa dört ay on günün geçmesi sonunda ilâ hükmü gerçekleşir, artık buna herhangi bir süre eklemesi söz konusu değildir. Bu kanaat de Abdullah b. Mesüd'un görüşüdür: Süre şartı koymasa da hüküm geçerli olur.
Ashâb-ı kirâm (radıyallahu anhüm) dört ayın sona ermesinden sonra dönüş yapmayıp duraklayan kimse hakkında farklı kanaatlere sahip olmuşlardır, bununla birlikte onlar sürenin bitmesiyle boşamanın veya boşama statüsünün gerçekleştiği noktasında ittifak etmişlerdir. Şunu da belirtmek gerekir ki kişinin talâk (boşama) statüsünde yemin etmesiyle boşama gerçekleşmez, ancak doğrudan talâkla yemin etmesi halinde gerçekleşir. Bundan dolayıdır ki boşama hemen sonuç doğuran bir yöntem olmuştur. Bir de ilâ süresi sona erdikten sonra duraklama yapma halinde süreyi uzatma durumu hâsıl olur. Aslında karı ile koca arasında söz konusu olan bütün sürelerde ekleme veya uzatma bahis konu değildir, boşama süresi de bunun gibidir. Bu hüküm Allah Teâlâ'nın, “Antlaşma yaptığınız zaman Allah'ın ahdini yerine getirin ve Allah'ı şahit tutarak pekiştirdikten sonra yaptığınız yeminleri bozmayın”? meâlindeki beyanıyla yemini bozmayı yasaklamasına bağlıdır. Cenâb-ı Hak ilâ yemininde de dört aylık süreyi kayıtsız olarak zikretmiştir, nitekim Übey b. Kâ'b'ın kırâatinde “fihinne” ilâvesi mevcut olup, “Şayet bu dört aylık süre içinde yeminlerinden dönüş yaparlarsa” mânası oluşmuştur", Bu sürenin aşılması halinde yemini bozma konusundaki yasak daha güçlü bir durum arzeder. Nihai gerçeği bilen Allaht'tır.
Eşlerine yaklaşmamaya yemin edenler için dört ay bekleme süresi vardır. İlâ sözlük açısından yemin demektir. Nitekim İbn Mesüd ve İbn Abbâs'ın “yuksimüne” şeklinde okuyuşları bunu göstermektedir". İlâ hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. İbn Mesüd (r.a.) ilâ şeklindeki yemin sadece bir gün için yapılır, ancak dört ay beklenir; çünkü Kur'ânda ilânın kendisi için herhangi bir müddet belirtilmemiş, zikredilen dört ay beklemek için söylenmiştir. [ ] İbn Mesüd bu görüşü benimsemiştir"5. İbn Abbâs (r.a.) ise ilâ süresizdir demiştir. Onun bu kanaate varması yaşadığı dönemdeki insanlarda ilânın boşama yerine kullanılmasından ötürüdür, boşama ise süresiz hükmünü taşır. Diğer bazı âlimler öfkeli halinde cinsel ilişkiyi terkeden kimse yemin etmese bile ilâ yapmışkonumundadır, demiştir. Ancak bu sonuncu görüşün ilmi bir değeri yoktur. Çünkü Allah Teâlâ ilâyı zikretmiştir. İlâ ise yeminden başka bir şey değildir. Bunun da delili zikrettiğimiz üzere İbn Mesüd ve İbn Abbâs'ın “lillezine yuksimüne” şeklinde okumalarıdır. Bu kırâat ilâ hükmünün yeminle birlikte cinsel ilişkiyi terketmenin fiilen birbirine bağlı olduğunu göstermektedir. Ali b. Ebü Tâlibden rivâyet edildiğine göre biri kendisine hanımıyla iki yıl süreyle ilişkide bulunmayacağına yemin edişinin hükmünü sormuş, o da şöyle cevap vermiştir: Bu bir ilâdır, eşin dört ay geçtikten sonra dönüşü mümkün olmayacak şekilde boşanmış olur. Adam bu defa, oluşabilecek hamilelik sebebiyle şu anda memede olan çocuğunun zarar görmemesi için yemin etmiştim, deyince Hz. Ali bu durumda ilâ gerçekleşmez! 6, cevabını vermiştir. Öyle anlaşılıyor ki Hz. Ali, adamın gerekli sebep olmaksızın yemin ettiği takdirde ilânın gerçekleştiğini kabul etmiş, buna mukabil ilâda bulunup cinsel ilişkiyi terkedişi memedeki çocuğunun zarar görmemesine bağlı olduğunu anlayınca ilânın gerçekleşmediği kanaatine varmıştır.
Şimdi, yukarıda zikredilen âlimlerin görüşlerini isabetli görmek ihtimal dâhilinde bulunmamaktadır. Ali b. Ebü Tâlib'in (r.a.) bakış açısını ele alarak onun, ilâyı yapan kişinin isyan konumunda bulunup bulunmamasını göz önünde tutması hakkında şunu belirtmeliyiz ki ilâ her şeyden önce bir yemindir; yeminlerin ve hükümlerinin gerçekleşmesi isyan veya itaat hali ile değişiklik arzetmez, ilâ da aynı durumdadır. İbn Mesüdi (r.a.) gelince bir güne bağlı olarak yaptığı yoruma göre o gün geçtikten sonra ilâ ortadan kalkar. Devam eden günde yeminin kendisi bulunmadığına göre hükmü de bulunmaz. İbn Abbâs'ın (r.a.) kanaatinin benimsenmesi halinde bekleme süresinden söz edilmesinin herhangi bir faydası olmaz. Saydığımız bu kanaatlerin isabetli olmadığı anlaşılınca bizim görüşümüz kanıtlanmış olur: İlâ süresi dört aydan az olduğu takdirde yeminin hükmü gerçekleşmez. İlâ nihâyetsiz zamana bağlı olsaydı belli bir sürenin zikredilmesinin bir anlamı kalmazdı. Bir de ilâ olayında isyan veya itaat hali, öfke veya memnuniyet hali yukarıda değindiğimiz üzere göz önünde bulundurulmaz.
[ ] Bazı nakillerde yer verildiğine göre Hz. Ali, ilâ nazarı itibara alınacak bir şey değildir, demiştir. Bunun anlamı şundan ibaret olmalıdır: İlâ o dönemdeki insanların boşama şekliydi. Buna göre Ali b. Ebü Tâlib'in (r.a.), “Nazarı itibara alınacak bir şey değildir” anlamındaki sözü süre beklemeden boşama hemen gerçekleşir mânasına gelmektedir.
İlâ yemininde bulunan kimse süresi içinde dönüş yapmadığı takdirde oluşan hukuki durumun mahiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. [Hanefi] âlimlerimiz (r.h.) şöyle demiştir: Dört ay geçince boşama gerçekleşir. Bir grup âlim ise biraz beklenilmesi kanaatindendir, kişi eşine dönüş yaparsa ne âlâ, aksi takdirde boşama gerçekleşmiş olur. Sözü edilen âlimler şununla istidlâl etmişlerdir ki Allah Teâlâ dört ay bekleme süresi vardır, şayet bu müddet içinde yeminlerinden dönüş yaparlarsa meâlindeki beyanıyla dört aydan sonra dönüş fiilini zikretmiştir; buna göre kişinin sürenin bitiminden sonra dönüş yapma hakkı vardır. Bazı nakillerde bu meselede duraklayıp bir hüküm vermemenin gerektiği rivâyet edilmiştir. Hz. Ömer, Ali, Osman, Âişe ve İbn Ömer'den (r.a.) ilâ yemini yapan kimse hakkında şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Dört ay geçtikten sonra ya eşine dönüş yapar yahut da boşar (yahut boşaması sağlanır)!'?. Evet sözü edilen sahâbiler bu kanaate varmışladır, ancak bu kanaatin bahis konusu sahâbilere değil râviye ait olması ihtimal dâhilindedir.
Bize gelince, bazı âlimlerin, “Allah Teâlâ dört ay bekleyişten sonra eşine dönüşü zikretmiştir” şeklindeki sözü kanaatimizce sürenin bitiminden sonra dönüşü gerekli kılmaz; görmez misin ki, “Bekleme sürelerini doldurduklarında onları ya meşru ölçüler çerçevesinde tutun veya yine meşru ölçülere göre kendilerinden ayrılın”! meâlindeki ilâhi beyanda süre bittikten sonra kocanın eşini tutması hükmü yer almamıştır. Bu âyetin anlamı şöyledir: Eşlerinizin bekleme süresi yaklaşınca onları ya iyilikle tutun... Buna göre Cenâb-ı Hak ilâ yemini yapan kimselere dört aylık sürenin bitmesi yaklaştığı sırada dönüş yapılmasına müsaade etmiştir. İlâ süresinin bitiminde bir süre bekleneceği kanaatine gelince dört ay bittikten sonra bekleme hakkı söz konusu değildir, gündeme getirilebilecek bekleyiş dört ayın içinde yer almaktadır. Bizim kanaatimize göre kadın dört ayın sonunda dönüşü mümkün olmayacak şekilde boşanmış olur. Zira Resülullah'ın (s.a.) ashâbından yedi veya sekiz kişinin şöyle dediği rivâyet edilmiştir: [ ] Dört ay geçince kadın dönüşü mümkün olmayacak şekilde boşanmış olur. Zikredilen sahâbiler arasında Hz. Ömer, Ali, Osman, İbn Mesüd, İbn Abbâs, Câbir ve Zeyd b. Sabit (Allah hepsinden razı olsun) yer almakta olup bu meselede kendilerine uymuş bulunuyoruz.
İlâ yemininin sonunda oluşan boşamanın mahiyeti hakkında ihtilâf edilmiştir. Bazı âlimler bunun dönüşü mümkün (ric'i) türüne girdiğini söylemiştir ki bu görüş Medine fakihlerine aittir. Onlara göre ilâ yoluyla boşama iyi düşünülmeden bir anlık bir söyleyişten ibarettir; zira öyle olur ki koca hâkimin huzuruna çıkarılır ve onun tarafından eşini boşaması sağlanır, ancak bu durumda kocanın dönüş hakkı vardır, hâkime yaptırılan şey ise hükümsüz bir fiilden ibarettir. Bize göre süresi biten ilâ yemininde kadın kesinlik derecesinde boşanmış olur. Nitekim aynı mahiyette çeşitli rivâyetler nakledilmiştir. İbn Abböâs'ın şöyledediği rivâyet edilmiştir: Dörtay sona erince kadın kesin şekilde boşanmış olur". İbn Mesüd'dan da aynı mahiyette bir nakil gelmiştir". Ubey b. Kâb'tan rivâyet edildiğine göre âyetin ilgili kısmını “fihinne” ilâvesiyle okumuş ve bununla “dört ay içinde” anlamına kastetmiştir!?'. Buna göre âyetin anlamı şöyle olmaktadır: Şayet dört ay içinde dönüş yaparlarsa şunu bilsinler ki Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir. Sonuç olarak Cenâb-ı Hakk'ın rahmet ve mağfiretini dört ay içindeki dönüşe bağlı kıldığı ortaya çıkmaktadır. İkinci olarak Allah Teâlâ'nın şöyle bir beyanı vardır: “Antlaşma yaptığınız zaman Allah'ın ahdini yerine getirin ve Allah'ı şahit tutarak pekiştirdikten sonra yaptığınız yeminleri bozmayın”. Eğer Allah müddeti içinde cinsel ilişkiyi ve dolayısıyla ilâ yeminini bozmayı koca için caiz kılmasaydı onun, sürenin bitmesinden sonra yeminini bozma imkânı kalmazdı. Çünkü süre bitince yemin pekişmiş hale gelir. Buna göre yukarıda sözü edilen âlimlerin beyan ettikleri görüşlerin isabetli olmadığı ortaya çıkmaktadır.
Şunu bilsinler ki Allah fazlasıyla bağışlayıcı ve merhamet edicidir. Bu beyanın iki şekilde yorumlanması mümkündür. Birincisi Allah ilâ yemini yapmak suretiyle kendini sıkıntıya sokan kimseye süre uzamadan çıkış yolu lütfetmiştir. İkincisi yemin eden kimse, üzerinden dört ay geçtikten sonra kendisini cezayı hak etmiş biri olarak hissedebilir; bu hissi gidermek için Allah kulunun günahını affedip onu bağışladığını ve rahmetine mazhar kıldığını beyan etmiştir. Âyette yer alan “fey'” kavramı sonuçta eşine dönüp cinsel ilişki kurması anlamına gelir. Çünkü koca eşine yaklaşmamaya yemin etmişti, yaklaştığı takdirde yemininden vazgeçmiş sayılır. Nitekim İbn Abbâs ve İbn Mesüt'tan (r.a.) rivâyet edildiğine göre “fey’ cinsel ilişkidir” demişlerdir”.
---
Dipnotlar:
'3 bk. İbn Atıyye, el-Muharreru'l-veciz, 1, 303. © Biraz önce geçmiştir. “o bk. Muhammed Revvâs Kal'aci, Mevsüatu fıkhi Abdillah b. Mesüd, s. 107. ii Taberi, a.g.e., II, 437; Kurtubi, a.g.e., III, 111; Şevkâni, Neylw'l-evtâr, VII, 47.
Bakara 2:227
227. Dönüş yapmayıp boşamaya karar verirlerse şüphe yok ki Allah onların sözlerini işiten, niyetlerini bilendir.
Dönüş yapmayıp boşamaya karar verirlerse. Bu ilâhi beyan şu âyete benzemektedir: “Kadınları boşadığınız, onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri vakit kendilerini ya iyilikle tutun veya son boşama hakkınızı kullanarak iyilikle serbest bırakın”, Bu, ikinci âyette belirtilen iki husüsun, sürenin bitmesinden sonra yapılması anlamına gelmez, tefsirini yaptığımız âyette de durum aynıdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Onların sözlerini işiten. Yani ilâ biçimindeki yeminlerini. Niyetlerini bilendir. Yani kocanın eşine dönüş yapmayacağına dair hükmünü gerçekleştirmeyi bilendir, nitekim aslında bu husüs O'nun ezeli ilminde aynı şekilde yer almıştır. Bir bakıma Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: O, yaratıklarından sâdır olacak hareketleri, huzur ve düzenlerinin bağlı bulunduğu husüsları ve davranışlarının varacağı neticeyi bilerek insanları yaratmıştır; O, insanların fısıldaşma şeklinde, gizli yahut aşikâre olarak söyledikleri her şeyi işitendir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Dönüş yapmayıp boşamaya karar verirlerse. İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: Boşamaya karar vermek dört ayın sona ermesi demektir’”. Yukarıda ashâb-ı kirâmın (r.a.) boşamaya karar vermenin dört ayın sona ermesi anlamına geldiğine dair görüş beyan ettiğini zikretmiştik.
Şüphe yok ki Allah onların sözlerini işiten. Yani ilâ şeklindeki yeminlerini. Niyetlerini bilen. Yani dönüş yapmaktan vazgeçtiklerini, yahut ilâ ile ne kast ettiğini. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
£ la 475 ogle JE; ETAJ ses sii
Bakara 2:228
228. Bosanmis kadmlar evlenmeksizin üç ay hali beklerler. Allaha ve âhiret gününe inanmışlarsa Allah'ın rahimlerinde yarattığı gebeliği veya ay ` Firúzàbàdi, Tenvîru’l-mikbâs, s. 36.
halini gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Kocaları barışmak isterlerse, bekleme müddeti içinde onları tekrar almaya elbette daha lâyıktır. Erkeklerin kadınlar üzerinde belli hakları olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkeklerin kadınlara göre bir derece üstünlüğü bulunmaktadır. Şüphe yok ki Allah üstün kudret sahibidir, sözleri ve fiilleri yerli yerinde olandır.
Boşanmış kadınlar evlenmeksizin üç ay hali beklerler. Âlimler âyette geçen “kuru'-ekrâ”” kelimesi hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları bunun üç temizlik hali, diğerleri üç ay hali olduğunu söylemiştir ki bizim görüşümüz bunların ikincisidir. Ashâb-ı kirâm da farklı kanaatler belirtmişlerdir. Hz. Ömer, Ali ve Abdullah b. Mesüd (r.a.) kuru ay halidir derken Hz. Âişe, Zeyd. b. Sabit ve Abdullah b. Ömer temizlik hali olduğunu ifade etmişlerdir!?. Medine fakihleri “kuru `” kavramının temizlik mânasına geldiği şeklindeki görüşü benimsemiş ve bunu Sünnet'in yanı sıra ashâb-ı kirâmdan gelen haberlerle dil kurallarına dayanarak tercih ettiklerini, dolayısıyla çelişkiye düşmekten kurtulmayı da amaçladıklarını sözlerine eklemişlerdir.
60 [ ] a) Sünnetten delil Resül-i Ekrem'in, Hz. Ömere, ay halinde iken eşini boşayan oğlu Abdullah için şöyle demesidir: “Oğluna emret de eşine dönüş yapsın, sonra eşi temiz halinde veya hamile iken ayrıca bu arada cinsel ilişkide bulunmaksızın onu boşasın; Allah'ın, eşleri boşamak için gözetilmesini emrettiği iddet (kadının bekleme süresi) bundan ibarettir”. Bu nebevi beyan kadınları boşayabilme (tatlik) zamanının temizlik dönemi olduğunu göstermektedir. Ne var ki bu anlayışa iki yönden cevap verilir. Birincisi, Resülullah'ın Hz. Ömere verdiği talimatta söz konusu ettiği müddet boşadıktan sonraki zaman için değil boşama fiilini icra etmek için kullanılması gereken zamanı belirlemeyi amaçlar. Boşama yapabilmek için kullanılması gereken zaman ile boşama fiili gerçekleştikten sonra beklenecek olan zaman (iddet) farklı şeylerdir. Biz [Hanefi fakihleri) kadınların boşanabileceği temizlik hali için aynı düşünceyi benimseyerek o, boşama fiilini icra etmek için gözetilecek zaman dilimidir, boşadıktan sonraki iddet değil, deriz. İkincisi, bahis konusu görüşü benimseyen biri, koca pekâlâ temizlik döneminin son bölümünde boşama fiilini icra edebilir, deme hakkına sahiptir. Yukarıda nakledilen hadiste ise boşamanın temizlik döneminden önce yapıldığı belirtilmiştir. Bu hadiste ifade edilen husüstan amaç temizlik hali olsaydı boşama bu halin hayızdan önceki son kısmında vuku bulması gerekirdi, yoksa temizlik öncesi değil ki o da zaten ay halidir. Sonuç olarak temizlik halini icra edilen boşamadan sonraki iddet hesabına kaydetmek gerçek olmaktan uzak olduğu ortaya çıkmıştır.
b) Dil kurallarına dayanılarak yapılan istidlâle gelince, Arap dilini kullananlar “kar'” kökünden hareketle “suyu havuzunda tuttu”, “yemeği ağzının iç kenarında tuttu” yani hapsetti derler. Buna göre temizlik hali kanın hapsedilmesinin sebebini teşkil eder. Ancak bize göre tuhur temel bir yaratılıştır ve kadınlar bu hal üzere var edilip geliştirilmiştir, ay hali ise (hayız) geçici ve iğretidir. Rahimde kan varsa çıkar, yoksa kadın yaratılışının aslına göre temiz kalır, burada temizlik halinin kanı tutup hapsetmesi söz konusu değildir. Bu meselede durum söylediğimiz gibi olunca karşı görüş sahibinin, dil ve sözlük bilgilerine dayanarak getirdiği delillerin yanlışlığı ortaya çıkar.
[ ] c) Karşı görüşü benimseyenler tarafından ileri sürülen çelişkiye düşme iddiası ise şöyle özetlenebilir: Siz (Hanefiler), kan akışı duran, fakat henüz yıkanmayan kadını -kocasının kendisine dönüş yapma hakkını sürdürebilmeniz için- iddeti içinde kabul ettiniz! [Deriz ileri sürülen çelişkiye düşme iddiası var olmaktan uzaktır, çünkü Kur'ân-ı Kerim bahis konusu iddetin kadın yıkanmadan önce de hayız hükümleri çerçevesinde!” devam ettiğini kabul etmiştir. Burada bir tenkit sözkonusu olsaydı bu Kur'ân'a yönelik olurdu”.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede yer alan “kuru” kelimesinin temizlik dönemleri anlamına geldiğini iddia edenler şöyle demektedir: Allah Teâlâ söz konusu âyette müennes (dişi) kipiyle değil, müzekker (erkek) kipiyle üç temizlikten bahsetmiştir; bu da O'nun temizlik dönemlerini kastettiğini kanıtlamaktadır. Nitekim üç erkek anlamına gelen “selâsetu ricâl” ve üç kadın demek olan “selâsü nisve” tabiri kullanılır. Görüldüğü üzere sayı bildiren “selâsü” kelimesinin sonuna tâ harfi getirilince kelime müzekker hale dönüşür ve bundan temizlik (tuhur) dönemleri anlaşılır!”.
Buna cevap verilir: Arap dili, canlı varlıklardan olmadığı sürece bir şeyi müzekker veya müennes kelimeyle anmaya engel olmaz, meselâ ikisi de buğday anlamına gelen “burr”, “hınta” vb. gibi". Durum böyle olunca “kar'u” kelimesinin müzekker özelliği taşıyıp tuhur mânasına geldiğine dair kesin bir delil bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Yine karşı görüş sahibine göre “kar'” “bir durumdan diğer bir duruma geçiş yapmak” anlamına gelir; meselâ yıldız battığında “karae'n-necm” denir ve benzeri başka örnekler. Ancak bu istidlâlin de ilmi bir değeri yoktur, çünkü sözü edilen kelime mutlak olarak bir halden diğerine geçiş anlamına gelseydi yıldız doğduğunda da aynı ifade kullanılabilir ve bu durumda kar kökü batmak değil doğmak anlamına gelir yahut her iki mânada da kullanılırdı. Hülâsa bu istidlâl tarzının sonuç vermeyeceği anlaşılmaktadır.
Bize göre bu meseledeki hareket noktası boşama ile ilgili olan şu âyet-i kerimedir: “Kadınlarınız bekleme sürelerini doldurduklarında onları ya meşru ölçüler çerçevesinde tutun veya yine meşru ölçülere göre kendilerinden ayrılın”. Allah Teâlâ bu beyanında, kadınların, bekleme sürelerini bitirince tutulmasını emretmiştir. Bekleme süresinin sona ermesi ya temizliğe dair zaman birimlerinin hemen baş tarafında veya sonunda gerçekleşir. Sonunda gerçekleşecekse, bunun, üzerinde kesin hüküm kurulacak belli bir son noktası yoktur, [ ] şayet ilk biriminin hemen başında olacaksa durum yine değişmemektedir. Bir de süre bitiminin temizlik zamanının bitimine bağlanması uygulanabilirlikten uzak olan bir şeydir, zira bu ancak temizlik halini sona erdiren ay haliyle bilinebilir. Bu sebeplerle bekleme süresinin sona erdiğinin belirlenmesi başlangıç ve nihâyeti bilinemeyen temizlik haliyle değil, bilinmesi kolay olan ay haliyle yorumlanmıştır.
İkinci olarak Allah Teâlâ'nın şu beyanını ele alalım: “Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla henüz âdet görmeyenler husüsunda tereddüde düşerseniz boşamada onların bekleme süresi üç aydır”. Fakihler bu âyette belirtilen bekleme süresinin bedel konumunda bulunduğuna dair ittifak etmiştir. Bilindiği kadarıyla bazı konularda bedel zikredildiğinde bu, mutlaka belirlenen asıl durumundaki kriterler üzerine bina edilir. Şu halde bahis konusu âyette bekleme süresinin (iddet) sona ermesi için esas alınan kriterin ay hali olduğu ortaya çıkmıştır.
[Hanefi] âlimlerimiz Hz. Peygamber'in, “Câriyenin bekleme süresi iki hayızdır””: meâlindeki hadisleriyle de delil getirmişlerdir. Bu nebevi beyanla da iddetin sona ermesindeki kriterin hayızdan ibaret olduğu kanıtlanmıştır. Şâfii, “Câriyenin bekleme süresi iki hayızdır” demek “kar'ân” demektir, bunlar da iki temizlik halinden ibarettir, demiştir. Kendisine şöyle cevap verilir: Gaflette ileri dereceye ulaşmış, tartışmada sınırı aşmışsın, öyle ki “hayz” kelimesinden “kar” ( anı) anlamışsın; halbuki hayız kelimesinin mânası Arap dilini konuşanlar nezdinde yaygın kullanılışla (semâan) sabit olup tarafınızdan yakıştırılan anlama hiç de gerek kalmamıştır. Üstelik bu iddianızda -Araplar'ın en fasihi ve beşer türünün en büyük âlimi olan- Resülullah'ı (s.a.) dili bilmemeye nispet ediş eylemi mevcuttur, şöyle ki, “tuhur” kelimesinin yerine “hayız”ı kullanmış.
Diğer bir husüs da şudur ki âlimler, temizlik hali sırasında koca eşini boşadığı takdirde bu halden geri kalan süre beklemeye mahsup edilir, kanaatinde ittifak etmiştir. Böylesinin kalan bekleme süresi iki buçuk temizlik dönemidir. Kur'ân'ın gerekli kıldığı süre ise üç temizlik dönemidir. Şu halde iddet beklemeye yönelik ilâhi emir [ ] anlattığımız sebepten ötürü temizlik degil ay haline bağlı bir emirdir, her ne kadar “kar'” kelimesi dil açısından hem tuhur hem de hayızı kapsıyorsa da.
Tartışılmakta olan meselede hareket noktasını teşkil eden husüs şudur ki kadının kocasına ve (boşandığı takdirde] diğerlerine ilk helâl oluşu temizlik haliyledir, benzer şekilde onun helâl oluşunun sona erişi de temizlik haliyledir. Diğer bir ilke de şudur: Kadının, onu boşayan adama haram oluşunun başlangıcı [hayız döneminin sona ermesi suretiyle] temizlikle gerçekleşmiştir, benzer biçimde haram oluşunun bitmesi de yine temizlikle olur ki bu, bekleme süresindeki üçüncü ay halinin sona ermesiyle gerçekleşir.
Hülâsa kadının boşayan ilk kocaya ve oluşabilecek diğer kocalara helâl oluşunun nihâyete ermesi helâl oluşunun başlangıcı olan temizlikle gerçekleşmiştir, aynı şekilde ilk ve sonraki kocalara haram oluşunun son bulması da başlangıçtaki gibi gerçekleşir. Başka bir deyişle kadının erkeğe helâl ve haram oluşunda ilkin göz önünde bulundurulacak esas başlangıç biçimini oluşturan temizlik olunca helâl ve haram oluşun sona ermesi de aynı esasa bağlı kalmasının gereği kendiliğinden ortaya çıkar.
Şimdi, âyet-i kerimede yer alan “sel”asetü kurü "dan ilâhi kastın -haddizatında temizlik haline ihtimali varsa da- ay haline yönelik olduğunun delili birkaç şekilde verilebilir. Birincisi, “üç” kelimesi küsürsüz bir sayının ifadesidir. Buna göre sanki Allah “üç tuhur” demiştir, şayet tuhru kastetmişse veya “üç hayız” buyurmuştur, bunu kast etmişse. Âlimler -tuhur veya hayız alternatifinde ihtilâf etmişlerse de- bekleme süresinin ay haliyle üç, temizlik haliyle ise iki tuhur ve boşamanın gerçekleştiği ilk temizlik halinin kalan kısmından ibaret olduğu noktasında ittifak etmişlerdir. Şu halde boşama müddetinin tam sayı süresince devam eden ay haliyle hesaplanmasının tercihe şayan olduğu ortaya çıkmıştır. Şu da var ki boşama süresinde tam sayıyı gerçekleştiren ay halini esas almakta ihtiyatlı davranışın gerçekleşmesi söz konusudur. Şöyle ki, ilâhi beyan çerçevesinde tuhrun da hayzın da dikkate alınması ihtimal dâhilindedir. İki ihtimalin de imkân dâhiline girmesi karşısında ortaya çıkan tereddüt ancak nakledilecek bir beyanla ortadan kalkar. Nitekim bir hadiste, “Kadınları boşama fiilinin icra edilmesinde Allah'ın uyulmasını emrettiği iddet budur”! buyurulmak suretiyle esas alınacak kriterin, öncesinde tuhrun bulunduğu ay halinden ibaret olduğu beyan edilmiştir. Ancak hadiste söz konusu iddetin boşama süresinin bitmesi değil, boşama fiilinin icra edilmesine yönelik olması muhtemeldir. Tartışılan meseleyi açıklığa kavuşturan bir husüs da câriyenin boşanma süresinin iki ay halinden ibaret bulunduğunu ifade eden rivâyettir'”. Bu süre hür kadının boşanma müddetinin bir kısmını teşkil eder, Abdullah b. Ömer'den rivâyet edildiğine göre kendisi Hz. Peygamber döneminde ay halinde bulunan eşini boşamış, bunun üzerine Hz. Ömer durumu Resülullah'a sormuş, o da şöyle buyurmuştur: “Abdullah'a emret, eşine dönsün, temizleninceye kadar onu tutsun, sonra ay hali geçsin, ardından da temizlik hali gelsin, işte o zaman isterse tutsun isterse boşasın, fakat bu arada cinsi ilişkide de bulunmasın. işte kadınları boşama fiilinin icra edilmesinde Allah'ın uyulmasını emrettiği iddet budur” (Buhâri, “Tefsir”, 65/1; Müslim, Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Câriyenin talâkı ikidir, iddeti de iki hayızdır”.
BAKARA SÚRESÍ 81 câriyenin boşanma zamanı da hür kadında olduğu gibidir. Böylece iddetin iki kısma ayrıldığı da anlaşılmıştır.
[ ] İkincisi, Allah Teâlâ ay halinden kesilen ve henüz ay hali dönemine gelmeyen kadınların boşanma süresini bedel yöntemiyle belirtirken hayız halini esas kılmıştır, bilindiği üzere bedel konumunda bir hükümden söz edilirken esas kriterler de göz önünde bulundurulur”.
Üçüncüsü, Cenâb-ı Hakk'ın, “Kadınlar bekleme sürelerinin sonuna ulaşınca onları ya meşru ölçüler içinde tutun veya meşru ölçüler içinde kendilerinden ayrılın””8 meâlindeki beyanını ele alalım. Burada geçen “ulaşma” anlamındaki “bulüğ” kavramı bir eylemin tamamlandığını bildirmektedir. Şüphe yok ki süre tamamlandıktan sonra kadına dönüş yapmak yanlış bir davranıştır. Tamamlanma sürecinin tuhur halinde iken bilinmesi mümkün olmayıp ancak onu hemen izleyen kanın görülmesiyle öğrenilebilir, zira temizliğin belirgin bir nihai noktası yoktur. Şu halde muhaliflerimizin tuhur esasına dayanan yöntemiyle kocanın eşine dönüş yapması imkân dâhilinde bulunmamaktadır. Demek ki bekleme süresinin kriteri hayızdır, çünkü onun nihai bir noktası vardır. Şayet haramlığın başladığı sırada kan durmasa bile bu, tuhur halidir, sürenin sona erme zamanı da hayzın tamamlanma ânıdır ki bu, temizlik halinin başlangıcını teşkil eder. Şu da var ki kocaya ait mülkiyet hakkının ana unsuru talâkla elden çıkmakta olup bunun zamanı da temizlik halidir. Mülkiyetin geri kalan kısmı ise boşama süresinin bitmesiyle elden çıkar. Bunun zamanının tuhur dönemi olması gerekir ki tali unsurlar asli unsurlara uyanlar uyulanlara bağlanmış olsun. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Boşanmış kadınlar evlenmeksizin üç ay hali beklerler. Bir de şu âyetleri zikredelim: “Ay hali sırasında kadınlarınızdan uzak durun” “Onlar sana yetimleri de sorarlar. De ki yetimler için iyileştirme ve düzenleme yapmak elbette daha hayırlıdır. Kendileriyle birlikte yaşayacak olursanız şunu bilin ki onlar sizin kardeşlerinizdir”, Bu âyet-i kerimelerde, beyanın hitaptan sonraya bırakılmasının mümkün olduğunun delili bulunmaktadır. Şöyle ki, Allah âyetlerin muhtevalarında “akrâ' “nın kelimesinin anlamını beyan etmediği gibi kadınlardan uzak durmanın kadın vücudunun hangi yerinden alacağını da beyan etmemiş, ayrıca yetimlerle birlikte yaşamanın hangi noktalara yönelik bulunduğuna dair bir talimat göndermemiştir. Öyle anlaşılıyor ki bu konulardaki anlayış farklılıkları kıyâmet gününe kadar devam edecektir. Sonuç olarak beyanın tehir edilebileceğini kabul etmeyenlere ait telâkkilerin yanlış, kabul edenlerin görüşünün doğru olduğu ortaya çıkmıştır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Allah'a ve âhiret gününe inanmışlarsa Allah'ın rahimlerinde yarattığı gebeliği veya ay halini gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Âyetin bu kısmında birkaç meseleye dair delil bulunmaktadır. Birincisi, mümin olan kadının karnındakini gizlemesinin haram oluşu kendisine has bir hüküm olmayıp bu husüsa riâyet etmek mümin olmayan kadın için de geçerlidir, çünkü bu davranış akıl açısından da güzel bir şeydir. Âyetin aynı kısmında [ ] şunun da delili yer almaktadır ki bir illete bağlı olarak gerçekleşen hüküm bazan illetin ortadan kalkması halinde de gerekliliğini korur; meselâ, “Allah'a karşı gelmekten sakının, aranızdaki anlaşmazlıkları giderin; gerçekten mümin iseniz Allaha ve Resül'üne itaat edin”! âyetinde olduğu gibi. İman sahibi olmayan kimselerin de arasını bulmak bazan gerekli hale gelir. Şu ilâhi beyan da aynı mahiyettedir: “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının. Gerçekten inanmış kimseler iseniz faiz alacaklarınızdan vazgeçin” Bazan anlaşmalı olan gayrı müslimdeki faiz alacağından vazgeçilmesi de icap edebilir, ayrıca kendi ülkesinin dışında bulunan müslümana faiz işlemi meşru olabilir. Bu örnekler şunu göstermektedir ki bir kimse için belli bir illete bağlı olarak belirtilen hükmün bir diğeri için de bağlayıcı olmasında engel yoktur.
(İmam (r.h.) şöyle dedi:) Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin bu kısmında, bir hükmün sebebe izafe edilmesi halinde, sebebin yok olması, hükmün konumunu ortadan kaldırmadığının delili vardır. Ayrıca ilâhi beyanın aynı kısmında, iman etmiş bir kadına rahminde bebek taşıdığını gizlemesinin kendisine helâl kılınmadığının da delili bulunmaktadır, zira imanın gereği ilâhi talimatı tasdik etmek ve gerçeği olduğu gibi söylemektir; talimatı benimsememek ve gerçeği gizlemek ise imandaki şarta riâyet etmemek demektir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Allah'ın rahimlerinde yarattığı şey. Bunun açıklamasına dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bunun gebelik veya hayız olduğunu söylemiştir. Hz. Ali, Abdullah b. Ömer ve İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre Allah'ın rahimlerinde yarattığı şeyin hamilelik veya hayız olduğunu belirtmişlerdir". Bununla hayız yerinin rahim olduğu anlaşılmıştır. Gebelik rahimden kanın akmasına engel olur ve dolayısıyla hamile kadının ay hali görmediği ortaya çıkar. Hz. Peygamber'in (s.a.), “Hayır, o gördüğün kesilmiş bir damarın kanıdır” meâlindeki beyanı bu esasa dayanmaktadır. Nitekim kadınlar hakkında yaygın ve belirgin olarak bilinen şey bundan ibaret olup gebeliğin kanı hapsettiği biçimindedir.
Bazı müfessirler, Allah'ın rahimlerinde yarattığı şeyin hayız değil sadece gebelik olduğunu iki delile dayanarak belirtmişlerdir. Birincisi, Câhiliye dönemi kadınları karınlarında oluşan gebeliği gizleyerek doğan çocukları gerçek babalarından başka kimselere nispet ediyorlardı. İslâm döneminden sonra kadınlar -bu âyette görüldüğü üzere- bu konuda uyarılmışlardır. [ ] Buna göre âyetin ilgili kısmının muhtevasında hayız hali yer almamaktadır. İkincisi, hayızın rahimde oluştuğunu söylemek isabetli görünmemektedir. Rahime nispet edilemeyeceğine göre orada bulunma ihtimali yok demektir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bu konuda bazı sahâbilerin görüşleri ile diğer delillere dayanmak suretiyle söylediklerimize ek olarak belirtmek isteriz ki kadınların haber verdikleri husüslarda güvenilir oluşlarının iki yorumu vardır. Birincisi “güven” (emanet) konusunda gelen nakillerde ut yeri (örtmesi gereken edep yeri) ve kadınlık husüsunda kadına güvenilmesinin vurgulanması; ikincisi de kadının vereceği habere itibar edilmeseydi gebeliğini gizlememesi için uyarılmasının bir anlamı kalmazdı!5.
Kadının rahmindeki oluşumu gizlemesinin iki sebebi olabilir. Biri, iddet devam etmektedir, demek suretiyle kocalarından nafaka almayı sürdürmeleri için gizlerler, bu alternatifte verecekleri haber hayız haline de gebeliğe de yönelik olur. Diğeri, bazı müfessirlerin de söylediği gibi, kocanın dönüş hakkının süresini uzatmak için olabilir. Bir de Ebü Hanife'nin (r.h.) bahis konusu gizleme hakkında söylediği vardır: Bir kadın boşanma süresi içinde -önceden hamile olduğu gözükmüyorken- bebek ortaya getirse ve doğum yaptığına dair diğer bir kadın tanıklık yapsa iddiası kabul edilmez, çünkü gebeliği önceden haber vermekle mükellefti, bunu gizlemesi iddiasını töhmet altında bırakır. Bundan başka gebeliği gizleyip de doğacak çocukları kocalarından başkalarına nispet etmeleri de ihtimal dâhilindedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[ ] Kocaları (barışmak isterlerse) bekleme müddeti içinde onları tekrar almaya elbette daha lâyıktır. Bu beyan iki şekilde anlaşılmaya müsaittir. Birine göre kadınlar evliliğe dönüş yapma veya kocalarının kedilerine dönmelerine engel olma hakkına sahip değildir, belki bu kocalarına ait bir haktır. Diğer ihtimale göre ise kocaları bekleme süresi içinde eşlerine dönüş yapma statüsünde değil de nikâh yapmaya daha lâyıktır, zira koca iddet süresince eşiyle nikâh yapma hakkına sahipken diğer insanların buna hakkı yoktur. “Kadınların bekleme süresi dolmadan kendileriyle nikâh akdi yapmayın” beyanında olduğu gibi.
Kocaları (boşamak isterse), bu ifadeden anlaşıldığına göre âyetin başlangıcında yer alan boşanmış kadınlar... beklerler meâlindeki kısımda söz konusu edilen boşamayı icra eden kimse dönüş yapma yolunu kendisine kapamamıştır.
Bekleme süresi içinde ıslah (barışmak) isterlerse. Buradaki ıslah kadınlarla aralarını düzeltmek anlamına gelebileceği gibi eşlerini iyilikle nikâhlarında tutmak isterlerse anlamına da alınabilir, “Kadınları boşadığınız, onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri vakit kendilerini ya iyilikle tutun veya son boşama hakkınızı kullanarak güzellikle serbest bırakın. Fakat onları, sırf eziyet edebilmeniz için arzuları hilâfına tutmayın” âyetinde anlatıldığı gibi. Koca eziyet verici olsa da eşini tutmaya devam edebilir. Bu meselede aslolan şudur ki her ne kadar âyette “iyilikle tutmak”tan söz edilmişse de" koca iyilikle davranmadığı takdirde eşini tutmamış sayılmaz. Buradaki hareket noktası 148 Bir sonraki âyet.
şudur: “Yapmayın” denilmesi halinde yapacak olursa, bu fiilin hükümsüz olacağı mânasına gelmez. Âyette geçen “fi zâlike” ifadesi, “Kadının boşama süresini beklediği sırada” veya “ temizlik (kar) döneminde” demektir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Erkeklerin kadınlar üzerinde belli hakları olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. İbn Abbâs'tan (r.a.) rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: Eşimin benim için süslenmesini istediğim gibi kendim de onun için süslenmeyi arzu ederim, çünkü Allah Teâlâ, “Erkeklerin kadınlar üzerinde belli hakları olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır” buyurmuştur”. Bazı âlimler âyetin bu kısmını şöyle yorumlamıştır: Erkeklerin kadınlar üzerinde hizmet hakkı olduğu gibi onların da erkekler üzerinde geçimi sağlama hakkı bulunmaktadır. Diğerleri ise erkeklerin eşleri üzerinde kadınlıklarını kendilerine vermeleri hakkı olduğu gibi kadınların da kocaları üzerinde mehirlerini kendilerine ödemeleri hakkı vardır, demişlerdir. [ ] Bu yaklaşım, kadının kocasıyla baş başa kalması ve kadınlığından faydalanmasına engel olmaması durumunda kocasının eşindeki hakkını almış sayılacağını gösterir. Şöyle de denilmiştir: Erkeklerin kadınlar üzerinde belli hakları olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır meâlindeki beyan eşler arasındaki hakları amaçlamaktadır, şöyle ki, -iki statü arasında farklar bulunsa da- kadınlar üzerinde kocalarına ait bulunan hakların benzeri eşlerine ait olmak üzere kocalar üzerinde de vardır.
Ancak erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece üstünlüğü bulunmaktadır. Bu üstünlüğün kadının değil erkeğin elinde bulunan boşama hakkı olduğu söylenmiştir. Bunun yanında devlet başkanlığı ve buyruk çıkarma yetkisi olduğu belirtilmiş yahut cihâd görevi, mirastan fazla alma hakkı vb. husüslarda Cenâb-ı Hakk'ın, kadına nispetle erkeğe tanıdığı ayrıcalık gündeme getirilmiştir. Bazıları ise erkeklere özgü olan velâyet hakkı, şahitlikteki konum, akli yetkinlik demiş, bir kısmı da haklar açısından erkeğin üstünlüğüne ve eşine mehir ödemesine yorumlamıştır.
(imam Ebü Mansür rahimehullah şöyle dedi:) Erkeklerin kadınlar üzerinde belli hakları olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır, meâlindeki beyanın anlamı şudur: Yani özellikle kadınların erkekler üzerindeki hakları. Bunlar, 1. Mehirin ödenmesi ve geçimin sağlanması; 2. Bir sonraki âyette zikredilen “iyilikle tutmak veya iyilikle serbest bırakmak”; 3.
Kadının ev dışındaki ihtiyaçlarını, dini hayatını sürdürmesini sağlayacak ve kendisini cehennem ateşinden koruyacak tedbirleri almak!” diye sıralanabilir. Kadınların kocalarına yönelik görevlerine gelince, haklarının birincisine mukabil kadınlıklarını kocalarına cömertçe sunmak ve yataklarını hiçbir kimseye çiğnetmemek; ikincisine mukabil kocanın memnun kalacağı şekilde vefakârlık göstererek nezaketle konuşmak ve Resül-i Ekrem'in, “Kendisine bakınca seni mutlu kılan, seslendiğinde olumlu cevap veren, bulunmadığın zamanlarda kendi canını ve senin malını koruyan kadin”! diye övdüğü kadının örneğini teşkil etmek; üçüncüsüne mukabil de kocasını hoşlanmayacağı, canını sıkıp öfkeleneceği şeylerle karşılamamak, bunun yanında hizmetinde bulunup dini hayatının devamını sağlayacak olan aile içi işleri yönetmek. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[ ] Erkeğin derece üstünlüğü ise kadına sahip olması, bazı haklarda kendi lehine yönelik farklar, Allah'ın erkeği kadının yöneticisi kilmasi! vb. husüslardır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Âyet-i kerimede kadınlara ait olmak üzere zikredilen hakların “iyilikle nikâhında tutmak veya güzellikle serbest bırakmak”tan ibaret olması muhtemeldir. Kocalarına karşı görevleri ise kadınlıklarını kendilerine vermek, istedikleri hizmeti gönül hoşluğuyla lütfetmek, ev işlerini idare etmek ve kocanın eşinin nezdinde bulunan malını ve namusunu korumak şeklinde açıklanabilir.
ile ilm erir ei
---
Dipnotlar:
26 bk. Cassâs, Ahkâmu'l-Kurün, Il, 55; Kurtubi, el-Câmi', III, 113; Şevkâni, Fethu'i-kadir, 1, 235. 8 Müellif İmam Mâtüridi şu meâldeki âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Resülüm, sana kadınların ay halini de sorarlar. De ki o bir rahatsızlıktır. Bunun için ay hali sırasında kadınlarınızdan uzak durun ve temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın” (el-Bakara Yani bu görüşümüzde eleştirilebilecek bir nokta varsa Allah Teâlâ'nın kitabına yöneltilmiş olur, oysaki O'nun kitabı çelişkiden münezzehtir. Semerkandi'nin ibaresi ise şöyledir: “Şayetbiz kocanın eşine dönüş hakkının devam ettiğini söylemenin yanında temizlik halini deiddetsaymış olsaydık çelişkiden söz etmekmümkünolurdu. Fakat biz şunu demekteyiz: Kadın, kan kesilse bile yıkanmadıkça hayız halinde bulunur, kanın kesilmesi hayız haline ters düşmediği icmâ yoluyla sabittir, çünkü kan bütün vakit birimlerinde akmaz. Sonuç olarak ortada bir çelişkinin bulunmadığı sabit olmuştur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 13 Hatırlatmak gerekir ki üçten dokuza kadar olan sayılarda -genel gramer kuralının aksinemüzekker tâ harfi ile olurken müennes tâ olmaksızın gelir. Tuhur kelimesi müzekker iken kadınlara mahsus bir hal ve kavram olan hayız kelimesi müennes olarak kullanılır. Bunların birincisi gramer açısından müzekker iken ikincisinde müenneslik “ta”sı bulunmaktadır. 18 İbn Mâce, “Talâk” 30; Ebü Dâvüd, “Talâk” 6; Tirmizi, “Talâk” 7. bk. et-Talâk 65/4. Konu biraz önce geçmişti. 143 Bu görüşü İbn Ebü Hatim İbn Ömer ve İbn Abbâs'a, Tabersi de İbn Abbâs ve Hz. Hasan'a, Mâverdi ise Hz. Ömere ve Mücâhide nispet etmişlerdir (bk. İbn Ebü Hatim, Tefsiru'lHz. Âişe'den nakledildiğine göre Fâtıma bint Ebü Hubeyş Hz. Peygambere gelerek şöyle demiştir: Yâ Resülallah, ben sürekli kan görüp temizlenemeyen biriyim, namazı terkedeyim mi? Resül-i Ekrem şöyle cevap vermiştir: “Hayır, o gördüğün hayız değil bir damarın arazıdır; gerçek mânada hayız gelince namazı bırak, sona erince kanın bulaştığı yeri yıka Semerkandi şöyle demektedir: “İkincisi, Allah Teâlâ kadınlara rahimlerinde yarattığı bebeği gizlememelerine dair öğüt vermiş ve bunu yapmalarını yasaklamıştır. Âyetin bu kısmında kullanılan “mâ kelimesi umüm ifade eder, buna göre hayız da gebelik de Allah'ın rahimlerinde yarattığı şeyler cümlesindendir. Gizleme unsuruna yönelik ilâhi tehdit kadının haber vereceği her şeyin kabul edilmesinin gerektiğini kanıtlamaktadır” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 71a). © Taberi, Câmi'wl-beyân, II, 453; Kurtubi, el-Câmi”, III, 123; Ebü Hayyân, el-Bahru'l-muhit, II, 189; İbn Kesir, Tefsiru'l-Kurün, I, 282. 50 Müellif, “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” meâlindeki âyete işaret etmektedir. 51 o Ebü Ümâmeden rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle diyordu: “Allaha karşı saygılı olmaktan sonra mümin için iyi eşten olduğundan fazla faydalanacağı hiçbir şey yoktur. O eş ki bir şeyin yapılmasını istediği zaman onu yerine getirir, kendisine bakınca mutlu olur, önemli bir işin yapılması veya yapılmaması hakkında üzerine and içince andının bozulmamasını sağlar, yanında bulunmadığı zaman kendi nefsi ve kocasının malı konusunda vefakâr ve samimi davranır” (İbn Mâce, “Nikâh” 5; Munâvi, Feydü'l-kadir, III, 482; bk. Taberi, Câmi'u'(-beyân, V, 60; Kurtubi, el-Câmi, V, 160; İbn Kesir, Tefsiru'l-Kurün, Müellif (r.h.) şu âyete işaret etmektedir: “Erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur, çünkü Allah insanların bir kısmını diğerlerinden üstün kılmıştır, ayrıca erkekler mallarından harcama yapmakla yükümlü tutulmuştur”.
Bakara 2:229
229. Boşama iki defadır. Ondan sonra ya iyilikle tutmak veya raha serbest bırakmak vardır. Kadınlara verdiğiniz mehirden boşama sırasında herhangi bir şeyi geri almanız size helâl olmaz; ancak çiftlerin, Allah'ın belirlediği evlilik sınırlarını koruyamama endişesi duymaları müstesna. Siz de -ey müminler- çiftlerin, Allah'ın belirlediği evlilik sınırlarını koruyamayacaklarından endişe ederseniz, bu durumda kadının erkeğe fidye vermesinde ikisi için de bir sakınca yoktur. İşte bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır, sakın aşmayın. Şu bir gerçektir ki Allah'ın koyduğu sınırları aşanlar zâlimlerin tâ kendileridir.
Boşama iki defadır. Bu beyanda kocanın iki niyetle ve iki defa boşayacagının ispatı yer alır. Ondan sonra ya iyilikle tutmak veya güzellikle serbest bırakmak vardır. Âyetin başlangıç kısmında “iki defa” buyurulmak suretiyle erkeğin iki talâk verdikten sonra dönüş yapma hakkının bulunduğuna işaret edilmiştir. Yine aynı yerde dönüş yapmaksızın üçüncü temizlik halinde boşamayı sürdüren kimsenin Sünnete bağlı boşama yaptığının da işareti bulunmaktadır, çünkü böylesi birine eşini tutmakla bırakmak (boşamak) arasında tercih yapmasına imkân verilmiştir. Bu anlayış [İmam] Mâlike karşı cevap içermektedir, zira o, “eşine dönmesi durumu hariç erkek birden fazla boşama hakkına sahip değildir” demektedir. Âyette yer alan “güzellikle serbest bırakma” üçüncü boşama anlamına gelir. Nitekim Resülullah'tan (s.a.) rivâyet edildiğine göre kendisine güzellikle serbest bırakmanın mahiyeti sorulmuş, o da, “Üçüncü boşamadır” şeklinde cevap vermiştir”.
Eğer denilirse ki: İyilikle tutma ve güzellikle serbest bırakmanın hikmeti nedir?
Buna şöyle cevap verilir: Serbest bırakmada nikâhın gerektirdiği hakları ortadan kaldırma eylemi vardır. Koca bu eylemi gerçekleştirirken eski eşine hemen o sırada ihsanda bulunmakla emredilmiştir. İhsan türündeki iyilik daima eylemin gerçekleşmesinden sonraki mükâfatlandırma biçiminde değil, fiilin başlangıcında bulunur. [ ] Eşini tutma sırasında iyilik (ma'rüf) yapmasına gelince, nikâh zaten bunu gerektirmektedir, tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Eğer bir eşi bırakıp yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız bile hiçbir şeyi geri almayın. Siz iftira ederek ve apaçık günah işleyerek onu nasıl geri alabilirsiniz? Vaktiyle birbirinizle içli dışlı olduğunuz ve eşleriniz sizden sağlam bir teminat aldığı halde nasıl olur da onu geri alırsınız?” Denildi ki bu sonuncu âyette yer alan “sağlam teminat” nikâhın gerekli hale getirdiği haklardır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya, kadını iyilikle tutma ve güzellikle serbest bırakmanın hikmeti bundan ibaret olmalıdır. Âyette yer alan “ma'rüf” nikâhta eşlerin üzerinde anlaştıkları husüslar, “ihsan” ise anlaşmada yer almayıp kocanın kendinden yapacağı iyiliklerdir.
Kadınlara yerdiğiniz mehirden boşama sırasında herhangi bir şeyi geri almanız size helâl olmaz; ancak çiftlerin, Allah'ın belirlediği evlilik sınırlarını koruyamama endişesi duymaları müstesna. Siz de -ey müminler- çiftlerin, Allah'ın belirlediği evlilik sınırlarını koruyamayacaklarından de bir sakınca yoktur. Bu âyet-i kerimenin dış görünüşü (zâhiri) kocalara hitap edilmiş olmasını gerektirir, devamı ise eşlerin ikisine hitap eder, daha sonraki kısmı da üçüncü şahıslara yönelik olup, eşlerin birlikte oluş kurallarına uymalarına toplumun dikkat etmesi istenir. Öyle anlaşılıyor ki âyette dolaylı olarak yer alan bir ifade mevcut olup burada iki aileden birer hakemin belirlenmesi öngörülür. Buna göre âyet Cenâb-ı Hakk'ın, “Eğer karı kocanın aralarının açılmasından endişe ederseniz erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden de bir hakem belirleyip görevlendirin. Eşler barışmak isterse Allah aralarını düzeltir” meâlindeki beyanına benzemiş olur. Bu durumda eşler için belirlenen sınırın korunması görevini hakemler üstlenir. Siz de çiftlerin, Allah'ın belirlediği evlilik sınırlarını koruyamayacaklarından endişe ederseniz meâlindeki hitabın hâkimlere yönelik olması da ihtimal dâhilindedir, çünkü insanlar arasındaki anlaşmazlıkları inceleyip sonuca bağlama görevini hâkimler üstlenmiş olup Allah'ın belirlediği sınırları onlar koruyacaktır.
Kadınlara verdiğiniz mehirden boşama sırasında herhangi bir şeyi geri almanız size helâl olmaz: Bize göre anlaşmazlık koca tarafından baş gösterirse, “Eğer biri eşi bırakıp yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız bile hiçbir şeyi geri almayın”! meâlindeki beyana dayanmak suretiyle fidye olarak herhangi bir şey alması kendisine helâl olmaz. Buna mukabil anlaşmazlık kadın tarafından baş gösterirse [ ] kocanın önce ödediği mehir kadar bir fidye almasında sakınca yoktur, fazla alması caiz olmakla birlikte hoş karşılanmayan bir davranıştır (mekruh). Tekrar edelim ki anlaşmazlık kadın tarafından başlamışsa kocanın mehiri aşmayacak kadar bir fidye almasının sakıncası bulunmamaktadır; bu görüşün dayanağı bu durumda kadının erkeğe fidye vermesinde iki taraf için de bir sakınca yoktur, meâlindeki beyandır. Allah Teâlâ burada mehir veren erkekten sakıncayı kaldırdığını beyan etmiştir, oysaki o diğer bir âyette böyle bir şey yapması yasaklanmıştı, aslında o, veren kimsedir!” Bu sebeple biz anlaşmazlık kadın tarafından baş gösterdiği takdirde kocanın ödediği mehir kadarını alması caiz olur, demiştik. Daha fazlasına gelince Hz. Peygamber'den nakledilen habere dayanarak bunu mekruh görürüz: Kadının biri Resülullah'a (s.a.) gelerek kocasını sevmediğini söylemiş; o, “Sana mehir olarak verdiği bahçeyi iade etmek ister misin?” diye sorunca kadın, tabii, fazlasını da, diye cevap vermiş, Resül-i Ekrem ise, “Fazlası olmaz” buyurmuştur". Bu hadiste anlaşmazlığın kadın tarafından başlaması halinde kocanın mehir kadar bir fidye almasının caiz olduguna dair delil vardır.
İbn Dâvûd'® şöyle demiştir: Şâfii, kocanın, verdiği mehiri ve fazlasını alabileceğini benimsemekle Kitab'ın zahirine muhalefet etmiştir. Kitap kocanın ödediği mehir kadarını almasının günah doğurmadığını belirtmiştir, şu beyanıyla: Kadınlara verdiğiniz mehirden boşama sırasında herhangi bir şeyi geri almanız size helâl olmaz; ancak çiftlerin Allah'ın belirlediği evlilik sınırlarını koruyamama endişesi duymaları müstesna. İbn Süreyh'% şöyle dedi: Burada zikredildiği üzere kocanın alabileceği şey boşama sırasında olmayıp başka durumlarda ve istenmese de evliliğin devam ettiği zamandadır, zira âyette talâktan söz edilmemektedir. İbn Şureyh bu kanaate varırken, “Kadınlara mehirlerini gönül rızasıyla verin. Eğer gönül hoşluğuyla o mehirden bir kısmını size bağışlayacak olurlarsa onu afiyetle yiyin™®“ meâlindeki âyete dayanmıştır; o, kocanın geri alabileceği yegâne şeyin bundan ibaret olduğunu kabul etmiştir. [ ] Belirtmek gerekir ki koca, eşinin gönül rızasıyla vereceği şeyi boşama dışında alabildiğine göre boşama halinde de durum aynıdır, hatta bu durumda daha rahat olabilir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bize göre isabetli olan kadının kendi rızasıyla verdiği miktarı almanın meşru olduğudur, nitekim İbn Şureyh boşama hali dışında bunun meşru olduğuna istidlâl etmiştir. Aslında bu fiil boşamada daha meşru bir duruma gelir, çünkü kadın bundan faydalanmaktadır, şu kadar var ki biraz önce zikrettiğimiz âyet ve hadis karşısında mehirden fazlasını alması mekruhtur. Bu fiilin caiz oluşunun bir sebebi de işlemin mal karşılığında kocalık mülkiyetinin devredilmesi konumunda bulunmasıdır. Bu çerçevedeki işlem yaygın olan kârı aştığından mekruh görülen akidlere benzemektedir; bu meselede durum bundan ibarettir. Belirtilmesi gereken bir husüs da şudur ki kadının fidye vermesi şartıyla vâki olan boşama onu kesinlik derecesinde kocasından ayırır. Koca şartsız olarak kesin boşama hakkına mâlik olmasaydı şartlı olarak da mâlik olamazdı; demek ki o, bu hak ve yetkiye sahip bulunmaktadır. Bu tür bir tertipte kesin ayrılık talâkla oluşmaktadır, kocanın nikâh akdi yoluyla sahip olduğu hakkı bu defa boşamaya harcamış, kadın da verdiği fidye ile kendisine fayda sağlanmıştır. Bu açıdan kocanın aldığı fidye kendisine helâl olmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
(İbn Şureyh şöyle demektedir: Eşini boşayacak kocanın ödediği mehirden fazla bir şey alması mekruhtur, çünkü bu, fidye karşılığında nikâhı ortadan kaldırma işlemidir; bu durumda koca ancak zamanında ödediği şeyi geri Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette yer alan ancak çiftler endişe duyarsa meâlindeki kısma “karı ve koca bilip anlarsa” anlamı verildiği gibi “hakemler Allah'ın belirlediği evlilik sınırlarını koruyamayacaklarını anlarsa” mânası da verilmiştir.
Siz de -ey müminler- çiftlerin, Allah'ın belirlediği evlilik sınırlarını koruyamayacaklarından endişe ederseniz: Âyetin bir önceki kısmına bağlı olarak “endişe ederseniz” meâlindeki ifade, anlarsanız mânasına alınmış, bir de buradaki “havf” kavramına doğrudan korku anlamı verilmiştir ki bu, gerçeğe daha yakın görünmektedir; çünkü bilip anlamak geçmişteki yaşantılarından evlilik sınırlarını koruyup koruyamadıklarının tespit edilmesine aittir. Korku ise şu an için söz konusu olup maksadı anlatmaya daha müsaittir, zira bu husüs kesinlik derecesinde bilinemez; bizim tercihimiz de bu esasa bağlı olmuştur. Bu, şu ilâhi beyandaki anlamın seyrettiği çizgi üzerinde bulunmaktadır: “Ben Rabbime isyan edecek olursam gerçekten büyük bir günün azabından korkarım”6, [ ] Bu durumda kadının erkeğe fidye vermesinde iki taraf için de bir sakınca yoktur: Farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bu kısımda yer alan “aleyhimâ” (Uste) zamirinin kocaya dönecek şekilde “aleyhi” konumunda olduğunu söylemiş ve böyle bir kullanışı dil açısından mümkün görmüştür: Bir şeyin diğer iki şeye nispet edilmesi, fakat sadece birinin kastedilmesi. “İkisinden de inci ve mercan çıkar”! meâlindeki âyette olduğu gibi ki aslında inci ve mercan sadece birinden çıkar; bunun örnekleri az değildir. Diğer âlimler ise karı ile kocanın ikisi de kastedilmiştir; kadın fidye vermek, erkekse almak açısından, demiştir. Çünkü kocanın, verdiği mehirden herhangi bir şeyi geri alması yasaklanmıştır. Şu ilâhi beyanla: Kadınlara verdiğiniz mehirden boşama sırasında herhangi bir şeyi geri almanız size helâl olmaz. Bu defa sözü edilen husüs kendisine belli bir şarta bağlı olarak mubah kılınmış ve günah üzerinden kaldırılmıştır. Denildi ki Allah bu beyanıyla sadece kocayı kast etmiştir, bu biraz önce belirttiğimiz husüstur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[Haberi Sıfatlar]
İşte bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır, sakın aşmayın. Denildi ki mek) mânaları nasıl çıkarılabilir? Yani Kur'ânda, “Rabb'iniz sonra arş üzerine istivâ etti”! ve “Rabb'in (O'nun melekleri) geldi”'““ meâlindeki âyetlerde oldugu gibi. Aslında istivâ ve meci' kavramlarının, Allah'ın yaratıklara benzerliğini nefyeden mahiyette taşıyabileceği anlamları “hudüd” kelimesinin duyulur âlemdeki mânalarından daha fazladır. Kur'ân'da Allah'a atfedilen hudüd kelimesinden (hudüdullah) maddi-beşeri mâna anlaşılmadığına göre istivâ ve meci' kavramlarından da beşeri anlamların anlaşılmaması gerekir, kaldı ki Allah, kendisi hakkında “Hiçbir şey O'nun benzeri değildir” buyurmuştur.
Allah'ın koyduğu sınırlar. Bunlar Allah'ın hüküm ve kanunları, emirleri ve yasakları veya vazettiği ahlâki kuralları diye yorumlar yapılmıştır. Sonuç olarak hepsi aynı hedefe yönelmektedir.
Şu bir gerçektir ki Allah'ın koyduğu sınırları aşanlar zâlimlerin tâ kendileridir. Bu iki yoruma açıktır: Allah'ın koyduğu sınırları aşanlar, yani onları helâl görerek; böylesi bu tecavüzü yüzünden küfre girer ve küfür zulmü anlamında zâlim olur. Bir de Allah'ın emir ve yasağını meşru telakki etmeden aşan anlamına alınabilir; bu ise kâfir olmayıp kendine zulmeden kimsedir.
dn İn eai (Geis ¿ut 5; alk
---
Dipnotlar:
158 Mâlik b. Enes, el-Muvatta', “Talâk” 31-33; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 3; Buhâri, Müellif Ebü Süleyman Dâvüd b. Ali b. Halef el-İsfahâni ez-Zâhiri'yi kastetmiş olmalıdır. Zâhiriyye mezhebi ona nispet edilir. Zahiri diye isimlendirilmesinin sebebi Kitabın ve Sünnetin zahirine itibar edip te'vil, rey ve kıyası benimsememesidir. Bu telakkiyi ilk defa ortaya atan kendisidir. Küfede doğmuş, Bağdad'a yerleşmiş ve oradaki ilmi riyaset kendi uhdesinde kalmıştır. 270 yılında orada vefat etmiştir (bk. Şirâzi, Tabakdtü'l-fukahâ', L, 102; İbn Hallikân, Vefeyâtü'l-a'yân, Il, 255; İbnu'l-İmâd, Şezerâtüz-zeheb, III, 297-300). WO Ebü Amr Haris b. Şureyh en-Nekkâl el-Hârizmi, Hammâd b. Seleme, Yezid b. Zürey, Süfyân b. Uyeyne, Şâfii ve diğerlerinden rivâyette bulunmuştur. 336 yılında vefat etmiştir (bk. Hatib el-Bağdâdi, Târih, VIII, 208; İbn Ebü Ya'lâ, Tabakâtü'l-Hanâbile, 1, 147; İbn Kâdi Şühbe, Tabakâtüş-Şafi'iyye, 11, 112-113). alabilir, bundan fazlasının karşılığında bir bedel yoktur, bu ise faiz niteliğindedir!“ Nihai gerçeği bilen Allah'tır. 162 o Semerkandi şöyle demektedir: “Böyle bir işlem caizdir, çünkü bu, boşamaya karşılık mal vermek ve erkeğin kadın üzerindeki mülkiyet hakkını düşürmektir. Mülkiyet hakkını fazla olmayan fakat rağbet edilebilen bir bedel ile kaldırmak caizdir. Görmez misin ki az veya çok mal karşılığında köleyi azat etmek caiz görülmüştür, bu tür işlemde verilen mal kölelik ve mülkiyet hakkının düşürülmesinin bedeli durumundadır” (Semerkandi, Şerhu't“Allah'ın sınırları” çerçevesine giren herhangi birinden yaratıklara ait sınır mânası anlaşılmadığına göre Rabbe atfedilen “istivâ”, “meci” gibi kavramlardan yaratıklara özgü istivâ (dikilip durmak) ve mec? (gel164 er-Rahmân 55/22. Tevilâtü'l-Kurân'dan bu âyetin tefsirine bakınız.
Bakara 2:230
230. ET koca eşini üçüncü defa bosarsa, artık kadın başka bir erkekle evlenmedikçe kendisine helâl olmaz. Eğer sonraki erkek de onu bosarsa, her iki taraf Allahın belirlediği evlilik sınırlarını koruyacaklarına inanıyorlarsa birbirlerine dónmelerinde bir sakınca yoktur. Bunlar, Allah'ın bilen ve anlayan topluluklara açıkladığı sınırlarıdır.
Nihâyet koca eşini üçüncü defa boşarsa, artık kadın başka bir erkekle evlenmedikçe kendisine helâl olmaz. Bu âyet, “Boşama iki defadır” diye başlayan bir önceki âyete bağlıdır. Koca, eşini iki talâktan sonra bir talâk daha vererek boşarsa artık kadin baska bir erkekle evlenmedikçe kendisine helâl olmaz. Önceki âyette, “Boşama iki defadır” buyurulmasının ardından, “Ondan sonra iyilikle tutmak veya güzellikle serbest bırakmak” denilmesi üçüncü boşama mânasına geldiği belirtilmiştir. Bu görüşü destekler mahiyette bir haber de intikal etmiştir". Bu telakki bizim anlayışımızla birleşmektedir. Nitekim başka bir erkekle evlenmedikçe meâlindeki beyan da bunu göstermektedir. Bu ifadenin sadece nikâh akdini kapsayıp ikinci koca ile cinsel ilişkiyi içermemesi ihtimal dâhilindedir, çünkü âyette ilişki zikredilmemektedir. Bize göre ise ilâhi beyan ikinci evlilikte cinsel ilişkiyi de içermektedir, Hz. Peygamber'in, “Kadın erkeğin, erkek de kadının cinsel ilişki lezzetini tatmadıkça olmaz”! meâlindeki hadisi de bunu kanıtlamaktadır. Buna göre âyetteki nikâh kavramında cinsel ilişki dolaylı olarak yer almış bulunur. Bu anlayış daha isabetlidir, çünkü âyetin hedefi iyidüşünmeden eşini boşayan ilk kocanın cezalandırılmasına yönelik olup cinsel ilişkiyi kapsamayan nikâh onun için caydırıcı olmaz. Ayrıca bu anlayışta üçüncü talâkı vermenin hoş karşılanmayan bir davranış oluşuna da dikkat çekilmektedir, zira kadın, ancak başka bir erkeğin meşru ilişkisinden sonra kendisine helâl olabilecektir, bu ise insan tabiatın hoşlanmayıp nefret edeceği şeylerden biridir.
Birbirlerine dönmelerinde bir sakınca yoktur. Bu beyanda eşlerin birbirlerine dönüşte yeni bir nikâh akdi gerektiğinin delili vardır. Ayrıca âyetin bu kısmı, eski eşlerin birbirlerine helâl oluşunu sağlayacak ikinci başvurunun birinci kocaya ait olduğunu göstermektedir, zaten bu konuda ilk kocadan başkasının harekete geçmesi söz konusu değildir. Cenâb-ı Hakk'ın, “Kocaları, bekleme müddeti içinde onları tekrar almaya elbette daha lâyıktır”? meâlindeki beyanı, yeniden birleşmeyi erkeklere nispet etmiştir, bu yolla da bahis konusu hareketin kadınlara değil erkeklere ait olduğu ortaya çıkmaktadır.
[ ] Kur'ân'ın artık kadın başka bir erkekle evlenmedikçe kendisine helâl olmaz meâlindeki ifadesi boşanmış kadının bu erkeğe helâl olabilmesi için ikinci erkeğin onu nikahlamasını şart koşmuştur, artık bunun engellenmesi caiz değildir, zira Allah Teâlâ'nın hükümleri arasında bunun benzeri böyle bir uygulama bulunmamakta olup doğru da değildir. Bu, namazın kılınmasına vesile olan abdeste benzemektedir, onun namaz için sebep kılınmasının ardından yerine getirilmesinin hoş karşılanmaması ve yasaklanması mâkul değildir; bir de namaza giriş (iftitâh) tekbiri gibidir, namaza başlamanın vesilesi kılınan bu tekbirin yasaklanması caiz değildir, çünkü namazın varlığı ona bağlıdır. İşte tartışmakta olduğumuz mesele de bunun gibi olup eşler arasında meydana gelen haramlığın kaldırılması için aracı kılınan bu fiilin yasaklanması isabetli değildir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede hülle yapan kişinin nikâhının meşru sayıldığının delili vardır. Hz. Peygamber'in, “Allah hülle yapana da kendisi için hülle yapılana da lânet etmiştir”?! meâlindeki hadisini hatırlatarak soru yöneltilecek olursa şöyle cevap verilir: Bu hadisin konu edindiği meselede lânetin oluşması, kişinin ayrılmak ve boşamak amacıyla nikâh yapmasından dolayı olup kadını birinci kocaya helâl kılmak ve aradaki yasağı bertaraf etmek için değildir. Bu yorumun delili de Resülullah'ın (s.a.), “Allah zevk için çokça evlenip boşayan hiçbir insanı sevmez”? meâlindeki hadisidir. Çünkü böylesi nikâhla birlikte boşamayı da amaçlamaktadır, halbuki nikâh süreklilik esası üzerine kurulmuş olup iffeti korumayı amaçlar, boşamada ise bu amacın ortadan kalkması söz konusudur. Bu sebepledir ki bu tür evliliğe lânet gelmiştir.
Kendisi için hülle yapılan kimse ikinci kocanın devreye girmesiyle insan tabiatının hoşlanmadığı bir şeyi talep etmekte, başkasıyla bir yatağa girdikten ve yabancı birinin, onun kadınlığının zevkini tattıktan sonra kendisine dönmesinden nefret eder, bu sebeple de üçüncü talâkı vermekten çekinir. Evet, öylesi eşinin ancak başka birinin nikâhı ve zifafından sonra kendisine helâl olacağını düşününce son talâkı gerçekleştirmekten vazgeçer. Belirtilmelidir ki insan tabiatı sadece nikâh akdinden nefret edip kaçmaz, şu halde caydırıcı olabilmesi için ikinci nikâh akdinde cinsel ilişkinin şart olduğu ortaya çıkmıştır.
Birbirlerine dönmelerinde bir sakınca yoktur: Bu ilâhi beyan dönüşe müsaade edilmesi anlamına gelir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya, bunun izahı şudur ki [ ] boşama, kadını kocasına haram kılar ve onu kesinlik derecesinde kendisinden ayırır, tıpkı [yakin akrabalık gibi] diğer yasaklarla birlikte haram kıldığı üzere. Aziz ve celil olan Allah bu haramlıktan sonra kadını eski kocasına hülle vasıtasıyla mubah kılarken, bu haram oluşun hiçbir şekilde kalkmayan diğer haram türleri gibi olmadığını haber vermiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
ökk So) 13 TESI onas hrt i
---
Dipnotlar:
68 o bk. Dârekutni, es-Sünenu'i-kübrâ, IV, 4; Beyhaki, es-Sünen, VII, 340; ayrıca bk. Taberi, 7? Ebú Müsâyoluylarivâyet edilen hadiste Resülullah şöyle buyurmaktadır: “Kadını iffet şaibesi dışında bir sebepten dolayı boşama, şunu bilmelisin ki yüce ve münezzeh olan Allah zevkine düşkün erkek ve kadınları sevmez” (Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, IV, 335; Bezzâr, el-Müsned, VIII, 70-71; Taberi, a.g.e., II, 539; Taberâni, el-Mutcemu'l-evsat, VIII, 24).
Bakara 2:231
231. Kadınları boşadığınız, onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri vakit kendilerini ya iyilikle tutun veya son boşama hakkınızı kullanarak iyilikle serbest bırakın. Fakat onları, sırf eziyet edebilmeniz için arzuları hilâfına tutmayın. Böyle yapan kimse şüphe yok ki kendine yazık etmiş olur. Allah'ın emir ve yasaklarını hafife alacak davranışlarda bulunmayın. Allah'ın size lütfettiği nimeti, öğüt vermek için indirdiği kitabı ve hikmeti unutmayın. Allah'tan korkun ve O'nun her şeyi bütün incelikleriyle bildiğini hatırınızdan çıkarmayın.
Kadınları boşadığınız, onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri vakit kendilerini ya iyilikle tutun veya son boşama hakkınızı kullanarak iyilikle serbest bırakın. Diğer bir âyette, “Kocaları bekleme müddeti içinde onları tekrar almaya elbette daha lâyıktır”? buyurmuştur. Allah buradaki ilk âyette tutmayı zikretmiştir. “İyilikle tutmak” eskiden beri olduğu gibi mülkiyetinde bulundurmaktır. Sonraki âyette ise “tekrar almak”tan bahsetmiştir. Tekrar alış mülkiyetten çıktıktan sonra olur. Âyetin lafzi mânasından anlaşılacak olan sonuç bundan ibarettir. Ne var ki ilim adamlarından bazıları kocanın ric'i talâk sırasında karısını ilk mülkiyetiyle tuttuğunu, dönüş yapması onu, haramlıktan helâl oluşa çevirdiğini belirtirler, onların mezhebine göre (ric'i) talâk haram oluşu gerektirmekle birlikte kadını kocasının mülkiyetinden çıkarmaz. Bu, caizdir, kadının kocasına haram olmasıyla birlikte mülkiyetinden henüz çıkmaması. Buna göre koca kadını ilk mülkiyetiyle tutmak, dönüş yapmak suretiyle de haramlıktan helâl oluşa geçmekle emredilmiştir. Bu, Medine ehlinin anlayışıdır, koca kadını iddetli durumundan iddetsiz duruma döndürür ve onu iddet söz konusu olmaksızın nikâhında tutar.
Bize göre kocanın dönüş yapıp karısını nikâhında tutmaya karar vermesiyle mülkiyet ve helâl oluş unsurları birleşmiştir, bunun delili onları, sırf eziyet edebilmeniz için arzuları hilâfına tutmayın meâlindeki ilâhi bayandır. Kadını tutma, dönüş yapma hedefine yönelik olmasaydı kocanın kadına eziyet vermesi söz konusu edilmezdi. Allah Teâlâ'nın iyilikle tutmayı emredişinde iki izah tarzı bulunmaktadır. Birincisi önceden olduğu gibi haklarını gözeterek ve Allah'ın koyduğu sınırları koruyarak onu nikâhında bulundurmasıdır. [ ] Bir de kadının bekleme süresinin uzamama ihtimali söz konusudur ki anlatıldığına göre âyet bu çerçevede vuku bulan bir olay üzerine nâzil olmuştur. İlâhi beyanın bu kısmında, kocanın, ric'i olarak vuku bulan talakı bâin türüne çevirebileceğinin işareti vardır, şöyle ki, dönüş yapmaması suretiyle talak bâin (kesin ayırıcı) niteliğine dönüşür. Buna bağlı olarak koca, vukubulduktan sonra talaka yeni bir konum getirme hakkına sahiptir, böylece o, bâin olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Fakat onları, sırf eziyet edebilmeniz için arzuları hilâfına tutmayın. (İmam (r.h.) şöyle dedi:) Bize göre yasaklanan fiillerde aslolan yasakların, fiillerin hükümsüzlüğünü göstermemesi ve yasaklara dayanarak hükümsüzlük sonucunun çıkarılmamasıdır; meselâ, “Her iki taraf Allah'ın belirlediği evlilik sınırlarını koruyacaklarına inanıyorlarsa birbirlerine dönmelerinde bir sakınca yoktur” meâlindeki âyette olduğu gibi. Onları, sırf eziyet edebilmeniz için arzuları hilâfına tutmayın meâlindeki beyan da aynı çizgi üzerinde bulunup, koca eziyet de olsa kadını tutabilir. Durum benzer her konuda aynı şekildedir, meselâ, “Sizden, hür mümin kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse ellerinizin altında bulunan mümin câriyelerinizden alsın”! âyette görüldüğü üzere bir hal ve bir şarta bağlı olarak câriyelerle evlenmeye izin verilmektedir. Bu ilâhi beyan evlenme fiiline yönelik bir yasak gerektiriyorsa da diğer hallerde aynı fiilin hükümsüz olduğunu göstermez.
[Âyetlerle Alay Etmek]
Allah'ın emir ve yasaklarını alaya alacak davranışlarda bulunmayın. Bunun anlamı -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- Allah'ın âyetlerine dayanarak sergileyeceğiniz davranışlar, onlarla alay eden birinin fiilleri olmasın, şeklindedir. Çünkü herkesin kabul edeceği üzere iman ve tevhid ehli Allah'ın âyetleriyle alay etmez ve fiillerinde böyle bir hedefe yönelmez. Denildi ki Câhiliye Arapları boşama ve köle azat etme fiillerini hafife alıyor, kadınları boşadıktan, kö174 Bir önceki âyet.
leleri serbest bıraktıktan bir süre sonra daha önce olduğu gibi onlara sahip çıkıyorlardı. İslâm'ın zuhuru ve tevhid inancının yerleşmesinden sonra bu âyetle o davranışlar yasaklanmıştır.
Âyetin bu kısmında geçen, “Allah'ın âyetleri” (Allah'ın emir ve yasakları) ile Allah'ın kesin delilleri, hükümleri veya O'nun dini gibi anlamlar verilmiştir. Bu iki kelime ile bilinen âyetlerin kastedilmesi de ihtimal dâhilindedir.
Allah'ın size lütfettiği nimeti unutmayın: Bu birkaç şekilde yorumlanmıştır. Buradaki nimetin, Muhammed sallallahu aleyhi ve selem olması mümkün olup, nimetlerin en büyüklerindendir. Bundan başka nimetin İslâm dini ve getirdiği hükümlerin yanı sıra Allah'ın yaratıklarına lütfettiği bütün nimetler de olabilir. Şimdi, nimetler gerektirdikleri sonuçlar bakımından üçe ayrılır. Birincisi İslâm nimeti olup buna mahzar kılınan kişinin söz ve fiilleriyle ona riâyet etmesini gerektirir. İkincisi belli kimselere özgü nimetler olup şükretmeyi gerektirir. Üçüncüsü diğer bütün nimetler olup lütfedeninin bir ve tek olduğunun benimsenmesini gerektirir.
[İlâhi Kelâm'ın Vahye Dayanması]
[ ] Size indirdiği kitabı. - ki oda Kur'ândır- Âyetin bu kısmında Kur'ân'ın, Karmatilere ait iddianın aksine, olduğu gibi Allah'tan indirildiğinin delili vardır. Karmatiler Kur'ân'ı, Muhammed'in (s.a.) kendisinin telif ettiğini, ona vahyedilen şeyin ise tıpkı zihninde bir şeyler canlandıran biri gibi onları söz (kelâm) haline getirmesinden ibaret olduğunu ileri sürerler.
Ve hikmeti. Farklı görüşlere göre hikmetin anlama (fıkıh), helâl ve haram, isabet, yani her söz ve fiilinin yerli yerinde oluşu, öğüt vesileleri ve Kur'ân gibi değişik anlamlara geldiği belirtilmiştir. Kelime “bir şeyi sağlam yapmak” anlamındaki ihkâmdan gelmektedir. Aziz ve celil olan Allah sanki şöyle buyurmaktadır: Rabb'inizin size verdiği anlama, doğruya isabet etme yeteneklerini, ayrıca önünden ve arkasından bâtıl hiçbir şeyin gelmediği sağlam ve korunmuş Kitab'ı unutmayın.
Kendisiyle size öğüt verdiği. Yani Kur'ân'la. Allah'tan korkun ve O'nun her şeyi bütün incelikleriyle bildiğini hatırınızdan çıkarmayın. Bu ifadede her şeyin O'nun bilgisi dâhilinde bulunduğu ve hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığının insanlarca bilinmesi hikmetine bağlı olarak uyarma ve sakındırma üslübu vardır. Hatalardan korunmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
GESİ Gan Sö Gİ GAS AZ çal 65;
Bakara 2:232
232. Kadınları boşadığınız, onlar da bekleme sürelerini a vakit -çiftlerin kendi aralarında uygun bir şekilde anlaşmaları şartıyla- kocalarına dönmelerine engel olmayın. Bu, içinizden Allaha ve âhiret gününe iman eden herkese verilen bir öğüttür. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha nezihtir. Allah her şeyi bilir ama siz bilemezsiniz.
[Velisiz Nikahın Meşru Olması]
Kadınları boşadığınız, onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri vakit -çiftlerin kendi aralarında uygun bir şekilde anlaşmaları şartıyla- kocalarına dönmelerine engel olmayın. Yorumu hakkında farklı görüşler belirtilmiştir. Bazıları âyetin bu kısmında veli olmaksızın akdedilen nikâhın hükümsüz oluşunun delili vardır, demiş ve şöyle bir istidlâlde bulunmuşlardır: Allah Teâlâ engel olmayın buyurmuştur. Geçerliliği bulunmayan bir sözün yasaklanması bahis konusu değildir, çünkü bu nitelikteki söz kimseye zarar vermez. Şu halde veliye ait beyanın geçerli olduğu ve özel bir durum sebebiyle engellenmedikleri takdirde evlenme konusunda velilerin hak sahibi bulundukları ortaya çıkmıştır. Yine Allah'ın “engel olma” şeklindeki hitabının bir yasaklama olduğu anlaşılmıştır, zira bu hitap engelleme konumunda bulundurulmasaydı zaten zarar verici olmazdı. Diğer âlimler ise söz konusu beyanda veli olmaksızın da nikâhın meşru olduğuna dair delilin yer aldığını söylemişlerdir; çünkü yüce Allah “kocalarına dönmeleri” diye buyurmuştur. Bunların istidlâline göre engel olma durumunda bile nikâh akdi caizdir; şayet engel olma cevazın ortadan kalkmasına sebep teşkil etseydi, bu durumda, engelin bulunmaması halinde de nikâh meşruiyet kazanmazdı, [ ] halbuki âyetten anlaşıldığına göre velinin engellemesi bulunmadığı takdirde kadının nikâhı üstlenmesi meşrudur!”, Sözü edilen âlimler şununla da istidlâl etmişlerdir ki Cenâb-ı Hak kocalarına dönmelerine, ayrıca, “Sürelerini bitirdiklerinde kendileriyle ilgili olarak yapacakları meşru işlerden ötürü size yüklenecek bir günah yoktur”! meâlindeki beyanlarında nikâhı kadınlara nispet etmiştir. Evlendirmeyi velilere nispet edişi ise yaşı küçük olanları kast etmesine bağlıdır, halbuki diğer nispetlerinde evlenme yetki ve iradesinin velilere değil, kadınlara verilmiştir”.
Evlenme hürriyeti konusunda hareket noktası şudur ki özellikle anılan yahut da icrası velilere izafe edilen her nikâh küçüklere aittir, şu âyetlerde olduğu gibi: “Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve câriyelerinizden elverişli olanları evlendirin”?; “Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıran kadınlarla tevhid inancını benimsemedikçe evlenmeyin. Kuşkusuz mümin bir câriye hoşunuza giden putperest bir kadından daha iyidir. Bir de mümin kadınlarla putperest erkekleri tevhit inancını benimsemedikçe evlendirmeyin”, Mamafih bazan bu tür hitaplara yetişkin insanların da dâhil olması muhtemeldir. Bunun delili şu ilâhi beyanlardır: “Siz -ey müminler- çiftlerin, Allah'ın belirlediği evlilik sınırlarını koruyamayacaklarından endişe ederseniz, bu durumda kadının erkeğe fidye vermesinde ikisi için de bir sakınca yoktur”#'; çocuklar Allahın belirlediği sınırları korumakla muhatap tutulamaz; “Sürelerini bitirdiklerinde kendileriyle ilgili olarak yapacakları meşru işlerden size yüklenecek bir günah yoktur”, her ne kadar bu âyet zikredilmekte daha sonraya kalmışsa da. Bu sebepledir ki şöyle denilmiştir: Nikahlama fiili küçüklere nispet edilince hitap velilerin, büyüklere izafe edilince de kadınların kendilerine yönelik olur. Belirtilmelidir ki evlenecekler arasında denklik (kefâet) ve mehir zikredilmiş [ ] ve bu bağlamdaki nikâh velilere nispet edilmiştir, bu sebeple de bu iki unsur çerçevesinde velilerin nikâhı feshetme yetkisi bulunmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın çiftlerin kendi aralarında uygun bir şekilde anlaşmaları şartıyla meâlindeki beyanı mehire yöneliktir, zira karşılıklı anlaşma iki kişinin fiili olup mehir de onlarla belirginleşir. Zaten âyetin inmesine sebep teşkil eden olay bilinen bir kadın hakkında olup kocasının denkliği ortaya çıkmıştı (aşağıya bakınız). Allah Teâlâ, “Kadınların kendileriyle ilgili olarak yapacakları meşru işlerden size yüklenecek bir günah yoktur” buyurmuştur. Denkliğin mevcudiyeti taraflardan biriyle gerçekleşir; bu yönden nikâh velilere nispet edilmiş ve onlarsız meşru olmadığı belirtilmiştir.
Nikâh meselesinde aslolan şudur ki nikahlamaya dair hak veli karşısında kadına karşı veliye ait değildir. Bunun delili velinin bulunmamasına rağmen evliliğin yapılabilmesi, bulunduğunda buna icbar edilmesi, istememesi halinde nikâhın yürütülebilmesi, kadının istememesi durumunda ise velinin iradesiyle buna zorlanamamasıdır. Şu halde evlenme hakkının veliye yönelik olarak kadına ait olduğu anlaşılmaktadır. Kendisi için yapılacak bir akitte şahsına ait hakkı başkasına veren birinin bu davranışı hukuki işlemin hükümsüzlüğünü gerektirmez. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Kocalarına dönmelerine engel olmayın. Bu ilâhi beyanda, engel olmayı yasaklamanın, kadınların kocalarına dönmelerine dair olduğunun işareti vardır. Bunun delili kocalarına buyurmasıdır, çünkü nikâh olmadan “koca” kelimesi kullanılmaz. Âyette ayrıca kadınları boşadığınız vakit denilmesi de buna ışık tutar. Allah bu beyanında “talak” kelimesini zikretmektedir, bu hitabın kadınların kocalarına yönelik olduğunu gösterir. Bununla birlikte yasağın kadınlarla nikâh bağı bulunmayan kişileri amaçlaması da muhtemel görünmektedir. Anlatım sırasında bir şeyi kısa bir gelecekte alacağı şekil ile (ileride koca olma durumu) nitelemek mümkündür, koca adaylarıyla kadınlar arasında oluşacak yakınlık sebebiyle.
Tefsir ehlinin hepsi âyetin Mâkıl b. Yesâr'ın kız kardeşi hakkında nâzil olduğunu söylemiştir; bu hanımı kocası boşamış, iddeti sonra ermiş, koca onu yeniden nikahlamak istemiş, kadın da bunu arzu etmiş, fakat velisi bu kadını aynı adama bir daha vermem diye ısrar etmiş, bunun üzerine kadınların kocalarına dönmelerine engel olmayın meâlindeki beyan nâzil olmuştur". Nakledilen bu olayın vuku bulması biraz önce yaptığımız yorumun muhtemel olduğunu göstermektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
81 [ ] Bu, verilen bir öğüttür. “Sakındırılan, yasaklanan bir şeydir” diye yorumlanmıştır, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Allah, bir daha buna benzer bir tutumu tekrar etmekten sizi sakındırır”" her iki âyette de öğüt vermek anlamına gelen “va'z” kavramı kullanılmıştır, yani sizin için yasaklar. Bir de denildi ki “yü'azu bih” emredilir, demektir.
Bu, sizin için daha hayırlı ve daha nezihtir. Denildi ki kadınların istedikleri gibi yapmalarına müsaade etmeniz sizin için engel olmaktan daha hayırlı ve daha nezihtir, mümkündür ki engellemek onları ahlâki bozukluğa ve kirli işler yapmaya sevkeder. Bir de şöyle bir yorum yapılmıştır: Boşadığınız kadınlaradönüş yapmanız sizin için ayrılmaktan daha hayırlı ve kalbinize kuşku düşmesini önleyicidir.
Allah bilir. Eşlerden hangisinin diğerini sevdiğini bilir fakat onu siz bilemezsiniz. Şöyle bir mâna da verilebilir: Allah bilir, huzur ve düzeninizin nerede olduğunu, fakat siz onu bilemezsiniz.
Siit 42 vi SEENA] leziz ELE e EY Ian Í Pi ols keis pis x 3355 2
---
Dipnotlar:
layacak velâyet hakkı nasıl sabit olabilir? Aslında böyle bir şey âyetin zahirine ters düşer” (Semerkandi, Şerhut-Te'vilât, vr. 74b; Medine nüshası, vr. 85b). 8 krş.el-Bakara 2/221 tefsiri (Arapça metin, s. 32-33). 184 Taberi, Cámi'u'l-beyán, II, 484-485; Begavi, Meâlimu”-tenzil, I, 210; Kurtubi, el-Câmi”, III, 158; İbn Kesir, Tefsîru’l-Kurân, I, 283.
Bakara 2:233
233. Anneler liyim iki tam yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir. Onların yeme-içme ve giyimlerini geleneğe uygun biçimde sağlamak çocuğun babasına aittir. Kimse gücünün yettiğinden fazlasıyla yükümlü tutulamaz. Hiçbir anneye çocuğu sebebiyle, hiçbir babaya da çocuğundan dolayı eziyet edilemez. Babanın vârisi de aynı şeyle mükelleftir. Anne ve baba birbiriyle görüşüp anlaşmak suretiyle çocuğu memeden kesmek isterlerse bunun vebali yoktur. Çocuklarınızı iki yıldan fazla emzirmek (veya başkasına emzirtmek) isterseniz kabul ettiğiniz ücreti iyilikle ödemeniz şartıyla size yüklenecek bir vebal yoktur. Allah'ın buyruklarına karşı gelmekten sakının ve O'nun yaptığınız her şeyi gördüğünü unutmayın.
[Çocuk Emzirmeye Dair Hükümler]
Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir. Onların yeme-içme ve giyimlerini geleneğe uygun biçimde sağlamak çocuğun babasına aittir. Bazıları bu âyette bahis konusu edilen çocuk emziren hanımların boşanmış kadınlar olduğunu söylemiştir, bunlar kendi çocuklarını emzirirler. Bu ilâhi beyan, “Sizin için çocuğu emzirirlerse ücretlerini verin” âyetine benzemektedir, Allah orada ücreti, tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de emzikli hanımların yeme-içme ve giyimlerini zikretmiştir. Diğer âlimler ise, hayır, anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler meâlindeki âyetten maksat nikâhlı hanımlar, “Sizin için çocuğu emzirirlerse ücretlerini verin” meâlindeki âyetten maksat ise boşanmış kadınlardır, demişlerdir. Bunun delili Talâk süresindeki âyette ücretten, buradakinde ise yeme-içme ve giyimden söz edilmesidir. Şu da var ki nikâhlı hanımdan [ ] kendi çocuğunu emzirmesi istenildiğinde kocasından ücret almaya hak kazanmaz, sadece yeme-içme ve giyimini talep edebilir. Bu da ücretin zikredildiği âyetin boşanmış kadınlara, yeme-içme ve giyimin bahis konusu edildiği âyetin de nikâhlı hanımlara dair olduğunu gösterir.
Eğer denilirse ki: Nikâhlı hanım için emzirme döneminde yeme-içme ve giyimden bahsedilmesinin ne faydası vardır, çünkü o, bu dönemin dışında da onlara hak kazanmıştır.
Buna Şöyle cevap verilir: Bu dönem için yeme-içme ve giyimin anılmasının faydası -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- kendisinin emzirme durumu sebebiyle daha çok yeme-içme ve giyinmeye ihtiyaç duymasıdır, bilmez misin ki o, bu münasebetle oruç da tutmayabilir? Demek ki emzikli hanım diğer zamanlarda hissetmediği ihtiyacı bu dönemde duyabilir. Buna göre tefsirini yapmakta olduğumuz âyette zikredilen yeme-içme ve giyim bu özel zamana özgü fazlalık içindir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Kur'ân-ı Kerimde emzirme masraflarının babaya ait olduğunun çeşitli delilleri yer almaktadır. Birincisi, “Eğer anlaşamazsanız çocuğu başka bir kadın emzirecektir”97 meâlindeki ilâhi beyandır. İkincisi, emzikli annelerin yemeiçme ve giyimlerini sağlamak çocuğun babasına aittir meâlindeki beyandır. Üçüncüsü bu âyetteki bu, emzirmeyi tamamlamak isteyen (babalar) içindir kısmıdır. İşte bu beyanlar yoluyla emzirme masraflarının babaya ait olduğu ortaya çıkmıştır, öyle ki talimat emzirme ücretinin de gündeme gelmesini kapsamıştır. Bu ilâhi beyanlarda yeme-içme ve giyim harcamalarının sütanneye de ödeneceğinin kanıtı bulunmaktadır, onların yeme-içme ve giyimlerini sağlamak çocuğun babasına aittir meâlindeki âyet bunu göstermektedir. [ ] Şu kadar var ki sütanneye temin edilecek elbisenin cinsi belirlenmelidir, yemek için ise buna gerek yoktur, çünkü sütanneye ille de ailenin elbisesi giydirilmez, ancak yemeği verilir. Şu halde ona giydirilecek elbisenin cinsi -aileninki gibi olamayacağına göre- belirlenmelidir, yemeğin ise aynı olması mümkündür. Aslında elbisenin biçim ve değer açısından belli bir sınırı olmadığından yapılacak şeyin belirlilik kazanması için cinsinin belirtilmesine ihtiyaç hissedilmiştir; yiyecek ve içeceğe gelince, onun kalite ve miktarı kişi tarafından bilinmekte olup önceden belirlenmemesi mümkün iken giyimin öyle olmayıp cinsinin tesbiti gereklidir. Bu gerçekleştirilince de yiyecek-içecek statüsüne girer', Nihai gerçeği bilen Allah'tır. (İmam rahimehullah şöyle dedi:} Sözünü ettiğimiz husüsun mevcudiyetine babanın vârisi de aynı şeyle mükelleftir meâlindeki ilâhi talimat da işaret etmektedir. Buradaki mâna -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya-, babaya ait olan mükellefiyetin benzeri vârisi için de gereklidir şeklindedir; babanın ölümünden sonra gerçekleşen bu durumda da sütanne için giyinme, yiyecek-içecek temini devam ettirilir.
Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir. Bu beyanda emzirmeyi iki yıl sürdürmenin şart koşulmadığı birkaç yönden anlaşılmaktadır. Birincisi emzirmeyi tamamlamak isteyenler için ifadesidir. Süre daha fazla veya daha az olma ihtimaline açık olmasaydı isteyenler için ifadesinin bir anlamı kalmazdı.
İkincisi, irade ve kudret kavramları bazan hakikat mânaları dışında sadece fiilin yapılması amacıyla kullanılır. Bunun ispatı Hz. Peygamber'in, “Hac ibadetini ifa etmeyi isteyen (irade eden) kimse onu gerçekleştirsin “Şunu yapmaya güç yetiren kimse yapı versin”? meâlindeki hadisleridir. Bu tür nebevi beyanlarda yer alan irade ve kudret kavramları terim anlamında olmayıp l Müellif imam Maâtüridi [ ] -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şunu yapacak kimse yapsın, şöyle yapsın, demektir. İşte “emzirmeyi tamamlamak isteyenler” ifadesi de aynı mahiyette olup gerçekte irade demek değildir; burada zikredilişinin sebebi hangisi olursa olsun fiilin kudret ve irade olmaksızın gerçekleşmemesidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Üçüncüsü, âyette zikredilen iki yıl kameri takvimle (hilâller hesabı) hesap edilirse iki yıldan az olur, günlerin hesaplanmasıyla (güneş sistemi) yürütülürse zikredilen iki yılı aşar. Şu halde “iki yıl” alternatifli bir zamandır, artırmayı isteyen gün sayısı tamamlanıncaya kadar artırır, artırmayıp iki yılla yetinen de bunu yapar.
Şu da var ki tefsirini yapmakta olduğumuz âyet emzirme ile oluşan mahremliğin tesbitine değil, yapılıp yürütülmesine dairdir, çünkü mahremlik iki yıldan önce de gerçekleşir. Nitekim İbn Abböâs'tan (r.a.) rivâyet edildiğine göre, “Bebeğin anne karnında taşınması ile sütten kesilmesi otuz ay sürer”; “Çocugun sütten ayrılması iki yıl içinde olur”? meâlindeki âyetlerin tefsirinde şöyle demiştir: Hamilelik dönemi altı ay ise sütten kesilmesi iki yıl, dokuz ay ise geri kalan süre kadardır. İbn Abbâs'ın bu kanaati, çocuğu sütten kesme konusunda iki yılın ille de uyulması gereken bir şart teşkil etmediğini, ayrıca emzirmenin daha fazlası veya daha azı mümkün olmayacak şekilde belli bir süresinin bulunmadığını göstermektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Emziren annelerin yiyecek ve içeceklerini sağlamak çocuğun babasına aittir. Bu meselede iki yorumun yapıldığını söylemiştik; birine göre âyetin bu kısmı boşanmış, diğerine göre nikâhlı kadınlar içindir. Biz, onun nikâhlı hanımlar için olduğunun kanıtlarını belirtmiştik. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Kimse gücünün yettiğinden fazlasıyla yükümlü tutulamaz. Bazı âlimler, ancak gücü yettiği kadar anlamına gelen “illâ vüs'ahâ” demek onun için meşru ve helâl olan demektir, dediler. Fakat anlam böyle olsaydı “Allah'ın emrine bağlı olarak meşru ve helâl olan şeyler” demek istenirdi ki ilâhi beyan, “Kimse yükümlü kılındığından başkasıyla yükümlü tutulamaz” şekline girerdi, bu ise olmayacak bir şeydir. Diğer bir grup âlim ise ancak gücü kadar, yani takati ve kudreti kadar demektir, diye yorum yapmıştır ki bu daha isabetli görünmekte olup mânası şöyledir: Koca, sütanneye karşı yeme-içme ve giyim için sadece mali imkânları dâhilinde yükümlü tutulabilir; şayet onun ihtiyacı [ ] kocanın imkânlarını aşacak olursa kendisi ancak mali gücü oranında mükellef tutulabilir -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Allah hiçbir kimseyi lütfettiğinden fazlasıyla yükümlü tutmaz”,
[Süt Emmekle Mahremliğin Oluşması]
Büyük yaşta süt emzirmenin bu yolla mahremlik tesis etmesi konusunda farklı görüşler belirtilmiştir. Bazıları bunun mahremlik doğurduğunu söylemiş ve bazı hadisler de rivâyet etmişlerdir”, [Hanefi] âlimlerimiz ise (Allah rahmet eylesin) bunun mahremiyet doğurmadığını söylemiş ve bu konuda Resülullah'tan (s.a.) nakledilen hadislere dayanmıştır. Şöyle ki, kendisine süt emme (zamanı) sorulmuş, o da, “Çocuğun etini geliştiren, kemiklerini kuvvetlendiren (dönem)” diye cevap vermiştir". Bu hadisin bazı rivâyetlerinde cümlenin başında, “süt emme” anlamına gelen “rada” çu 01) kelimesi bulunmaktadır. Bir hadiste de, “Sütten kesme zamanından sonra süt akrabalığı yoktur”! buyurulmuştur. Ali b. Ebü Tâlib ve İbn Abböâs'tan, “İki yıldan sonra süt mahremiyeti yoktur” dedikleri nakledilmiştir". Yine Hz. Ali ve ayrıca İbn Mesüd'un, “Sütten kesildikten! şi uzi) sonra radâ diye bir şeyin olamayacağı rivâyet edilmiştir!. Nakillerde yer aldığına göre Hz. Peygamber Hz. Âişe'nin odasına girmiş ve orada birinin oturduğunu görmüştür. Âişe yüzündeki memnuniyetsizliğini görünce, “O, süt kardeşim (veya amcam)” demiş, Resül-i Ekrem de, “Süt akrabalığı nasıl oluşur, buna dikkat etmelisiniz, süt emzirme çocuğun ona ihtiyaç duyduğu dönemde olur” buyurmuştur”. Ebü Müsâ el-Eş'ariden nakledildiğine göre bir adam kendisine gelerek, “Eşim beni emzirmiştir, artık bana haram olmuş mudur?” diye sormuş, o da, “Evet” cevabını vermiştir. Durum İbn Mesüd'a ulaşınca kendisine gelerek, “Sen şöyle bir fetva veriyormuşsun?” demiş, o da, “Evet” deyince İbn Mesüd, “Gerçek dışı söylemişsin, süt emzirme çocuğun açlığını sadece sütle giderebildiği dönemde geçerli olur” demiştir”.
80 [ ] İşte bu tür hadis ve haberlere dayanan [Hanefi] âlimlerimiz sütten kesildikten ve büyük yaşa ulaştıktan sonra gerçekleşen emzirmelerin mahremiyet tesis etmediği kanaatine varmıştır. Meselenin aslı çocuğun beslendiği gıdanın tesbitine dayanır. Eğer gıdasının tamamı veya yarısından fazlası anne sütü ile oluyorsa bu, süt akrabalığı ve mahremlik doğurur, çocuğun gıdasının tamamı veya çoğu yemekle ise doğurmaz. Bu konunun kaynağını, “Eti geliştiren ve kemiği kuvvetlendiren” şeklinde bir niteleme yapan hadis oluşturur, böyle ise mahremlik getirir. Çocuğun gıdası sütün dışında yemek ise artık eti geliştiren ve kemiği güçlendiren yemek olduğundan mahremlik doğurmaz.
Bu tür konularda hareket noktası şudur ki kemale erme ve tamam olma konumunda belirtilen her şey artırma ve eksiltme ihtimalinden uzak değildir. Bunun delili Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin şu sözleridir: “Arafat'a geceleyin ulaşan ve Müzdelifede bizimle namaz kılan (namazları cem eden) kimsenin haccı tamamdır””: veya meselâ, “Şu görevi de yerine getirirsen haccın tamamlanmış olur”, “Şunu yaparsan namazın tamamlanmıştır” gibi. Resülullah bu hadislerinde hac ile namaz ibadetlerini “tamam” kavramıyla nitelemekle birlikte aslında bunların riâyet edilmesini gerektiren başka yönlerinin de bulunması tabiidir.
Ebü Hanife (r.a.) süt emmenin iki yıllık süresine altı ay kadar bir eklemenin yapılabileceğini düşünmüştür, bunun sebebi sütten kesmenin sıcak veya soğuk günlere denk gelip, başka gıdalara alıştırılmamış çocuğun sütten kesilmesinin ölümüne sebebiyet verme ihtimalidir. Böyle olduğu takdirde Ebü Hanife iki yıldan sonra altı ay kadar emmenin sürdürülmesini güzel bulmuştur; zaten yılın dönüşümü sıcak ve soğuk halleri üzerinde cereyan eder. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. (İmam) Züfer ise bir yıl eklemeyi uygun görmüş ve şöyle düşünmüştür: “İçtihada dayanarak iki yıla altı ay eklemek caiz olunca [ ] yine içtihat yaparak bir yıl eklemek de mümkün olur” (İmam (r.h.) şöyle dedi;) Hamilelik için belirtilen süreye süt emzirme vaktinin en azı kadar bir ilâve yapıldığına göre süt emme süresine de hamilelik vaktinin en azı kadar ekleme yapmak imkân dâhiline girer. Şöyle de denilebilir: En az sürenin orta dereceli süreye intikal etmesi mümkün olunca orta derecedeki sürenin en ileri noktaya varması de imkân dâhiline girer. Bu ihtimallerin hepsi, “Çocuğun anne rahminde taşınması ile sütten kesilmesi otuz ay sürer”” meâlindeki ilâhi beyanın içinde yer alır.
Hiçbir anneye çocuğu sebebiyle eziyet edilemez. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir: Gerekli harcamayı yapmamak suretiyle anneye eziyet edilemez. Yahut da vermemek istediği halde çocuğu elinden almak suretiyle hiçbir anneye eziyet edilemez.
Hiçbir babaya da çocuğundan dolayı eziyet edilemez. Bu da aynı şekilde iki tür yoruma tâbi tutulabilir. Biri, annesine alışan çocuğun yine anne tarafından başından defedercesine geri verilmek suretiyle babaya eziyet edilemez. Diğeri, hiçbir anne, imkânı elvermediği halde üzerine fazla harcama mükellefiyeti yüklemek suretiyle babaya eziyet edemez, babaya ancak mali imkânı nispetinde yük yüklenebilir.
Hiçbir babaya da çocuğundan dolayı eziyet edilemez. Bu ilâhi beyanda babanın “vâlid” (doğuran) diye anılmasının hakikat mânasında değil mecazi olduğunun delili bulunmaktadır, çünkü gerçekte doğuran baba olmayıp o, sadece kendisi için doğurulandır. Şu halde kişinin, başkasının kendisi için gerçekleştireceği fiil ile isimlendirilebileceği anlaşılmaktadır. Evet, kendi namına iş görülen herkes bizzat kendisi yapmasa bile fâil diye nitelendirilmesine hak kazanır, tıpkı baba için kendisi doğurmadığı halde, “vâlid” (doğuran) denilmesi gibi, çünkü o sadece kendisi için doğurulandır. Bundan şöyle bir sonuç çıkarmak mümkündür: Adamın biri köle azat etmeyeceği ve boşama yapmayacağına dair yemin edip de sonra bu işlerin gerçekleştirilmesini başkasına emretse, o da yapsa yemini bozulur ve kendisi yapmış gibi olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Babanın vârisi de aynı şeyle mükelleftir. Bu beyanın yorumunda farklı görüşler belirtilmiştir. Bazıları bunun hiçbir anneye çocuğu sebebiyle eziyet edilemez... meâlindeki beyanına bağlı olduğunu söylemiş ve mânasının (baba gibi] “vârise de yetim sebebiyle eziyet edilemeyeceği” şeklinde olduğunu belirtmiştir. Diğer bir grup âlim, bunun yiyecek-içecek, giyim teminini ve eziyet edilmemesini belirten kısmın tamamına bağlı olduğunu, üçüncü bir âlimler grubunun ise eziyet (edilmemesi) hariç bir öncekilere bağlı bulunduğunu ifade etmişlerdir. Bu sonuncusu bizim de kanaatimizi teşkil eder. Şöyle ki, sözün (gramer ve anlam açısından] bağlantısı [ ] annelerin yeme-içmesinin temini çocuğun kendisi için doğurulduğu kimseye aittir mânasındaki kısımdır.
Âyetin bu iki kısmında yer alan “alâ” edatlarını birbirine atfetmek -anlamın isabetli olması açısından- “lâ” edatı üzerine atfetmekten evladır. Böyle yapmayıp da eziyet etmez anlamına gelen “lâ tüdârre” kısmı üzerine atfedilecek olursa buna denk olarak verilecek mâna “vâris böyle değildir” şeklinde olur. İkinci olarak “ale'l-vâris” kısmı “vârisin miras konusunda çocuğa zarar vermesi” konumunda “lâ tüdârre” kısmına bağlanacak olursa şöyle demesi gerekirdi: “Babanın vârisi de miras konusunda aynı şekilde zarar vermemekle yükümlüdür”. Halbuki ortada zararın oluşacağı bir durum bulunmayıp sadece vârisin harcama yapması söz konusudur. Şu halde “alâ” edatıyla başlayan bu ikinci kısmın aynı edatla başlayan birinci kısma “ve alel-mevlüd”,1 es) atfedilmesinin daha isabetli olacağı anlaşılmıştır.
Âyette yer alan babanın vârisinin kimden ibaret olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları Cenâb-ı Hakk'ın bununla ölenin babası, annesi ve dedesini kast ettiğini, nikâhı haram olan yakınların buna dâhil olmadığını söylemiş ve bu kanaatlerini İbn Abbâs'ın (r.a.) rivâyet edilen görüşüne dayandırmışlardır?", Bizim (Hanefi) âlimlerimize gelince, onlar, sözü edilen yeme-içme ve giyim masraflarını amcaya yükleyen ve “Ölenin yakınlarından sadece bir kişi de kalsa bu masrafları ona yüklerdim” diyen Hz. Ömer'in (r.a.) kanaatini paylasmislardir2%. Bunun yanında Zeyd b. Sâbit'ten de babanın vârisi de aynı şeyle mükelleftir beyanının yorumuna dair şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Buradaki harcama nikâhları haram olan bütün akrabaya mirasları oranında gereklidir” Biz (Hanefiler) bu meselelerde ashâbın (Allah hepsinden razı olsun) kanaatine tâbi olduk. Ayrıca Kur'ânda bu tür harcamaların mahremlerin borcu olduğunun delili bulunmaktadır, meselâ şu âyet-i kerime: “Sizin için kendi evlerinizde, babalarınızın evlerinde, annelerinizin evlerinde, kardeşlerinizin evlerinde, kız kardeşlerinizin evlerinde, amcalarınızın evlerinde, halalarınızın evlerinde, dayılarınızın evlerinde, teyzelerinizin evlerinde veya anahtarlarına sahip bulunduğunuz yerlerde yahut dostlarınızın evlerinde yemenizde bir sakınca yoktur”. [ ] Bu âyet-i kerimede sayılanların her biri karşı tarafın rızasıyla değil kendi hakkı olan yemeğini yemektedir. Bilmez misin ki rızasıyla verdiği takdirde, kişi yabancının evinde de yemek yiyebilir. O, âyette sayılanların evinde kendine düşen hakkı yiyemeyecek olsaydı bunların özel olarak belirtilmesinin bir anlamı kalmazdı. Şayet âyette yer alan dostunun evinde yemesi şıkkında, kişinin dostunun böyle bir mecburiyetinin bulunmadığı hatırlatılarak itiraz edilirse şöyle cevap verilir: Bu, dost için mecburiyetin konulması halinde aradaki dostluğun kesilme tehlikesinden ötürüdür.
Birinin şöyle bir soru yöneltmesi mümkündür: Neden âyetin dış görünüşünden hareketle harcama yapmayı bütün vârisler için gerekli görmedin?
Buna şöyle cevap verilir: Âyet harcama yapma fiiline tahsis edilmiştir, aslında ölenin karısı da bir vâristir, fakat kocası adına harcama yapmak ona farz kılınmamıştır. Demek ki Allah Teâla vârislerin bir kısmını kast etmiştir ki onlar da nikâhı haram olan mahremlerdir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Anne ve baba birbiriyle görüşüp anlaşmak suretiyle çocuğu memeden kesmek isterlerse bunun vebali yoktur. Şöyle yorumlanmıştır: Anne ile baba iki yıldan önce çocuğu sütten kesmek isterlerse, ancak aralarında anlaşıp ittifak etmeleri şartıyla mümkün olur. İki yılın tamamlanmasından sonra ise sadece birinin istemesiyle sütten kesilebilir. Âyet-i kerimeye dayanarak yapılan yorum aynı esasa dayanmaktadır: İki yılın bitmesinden sonra sütten kesilmesi öngörülen sürenin tamamının kullanılmasıyla oluşan tam ve kâmil bir sütten ayırma, ebeveyden birinin istemesiyle gerçekleşir. İki yıldan önce ise Kur'ân'ın da zikrettiği üzere tam sayılmayan bir sütten kesme fiili olup ancak ikisinin oy birliğiyle yürütülür. Hülâsa iki yıldan sonrası nasça tam diye kabul edilen şekle uyduğundan birinin oyu ile geçerlidir, daha azı için ise oy birliği gerekmektedir. Meselenin aslı şudur ki iki yılın geçmesiyle emzirme tamamlanır ve yeterlilik oluşur, nas da bunu destekler. İki yıldan önce ise durum içtihat yoluyla bilinir. Anlaşmazlık ortaya çıktığında doğru olanı tesbit imkânı ortadan kalktığından nasta belirtilen süreye bağlanır. Zaten Kur'ân'da da iki yılın tamamlanması halinde ebeveynden birinin iradesi yeterli görülürken iki yıldan önce sütten ayırmak için anlaşmanın gerçekleşmesi zikredilmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[ ] Eşler çocuklarının süt emmesine dair sorunları kendileri karara bağlar; bu sebeple başkalarının bu işle ilgilenmesine ve diğer bir görüşe baş vurulmasına ihtiyaç duyulmaz, çünkü ebeveynin kendi çocuklarına karşı şefkatli olmaması mümkün değildir. Buna mukabil verilecek hüküm (çocuklarıyla ilgili olmayarak] ebeveynin kendi lehlerine veya aleyhlerine ise bu hükmü mutlaka başkasının vermesi gerekir. Bu görüşün delili şu ilâhi beyanlardır: “Ey iman edenler! İhramlı iken av hayvanını öldürmeyin. Sizden onu kasten öldüren kimse öldürdüğü hayvanın dengi olduğu hakkında âdil iki kişinin karar vereceği bir ceza kurbanı keser “Eğer karı kocanın aralarının açılmasından endişe ederseniz erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden de bir hakem gönderin”. İşte böyle bir konuda hüküm vermek eşlerin dışında birinin yetkisindedir, bu açıdan da ona ihtiyaç duyulmaktadır. Bahis konusu edilen eşler ise kendi çocukları hakkında düşünüp aralarında karar verirler, bu sebeple de bununla diğer problemler birbirinden ayrı konumlara sahip olmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
“Cünâh” (guz) ile “harec” kelimeleri aynı mahiyette olup darlık ve sıkıntı demektir. Cünâhın âyetteki mânası, iki yıl dolmadan çocuğu sütten kesmeye karar verdikleri takdirde kendilerine gelecek bir sıkıntı, bir sorumluluk ve omuzlarına binecek bir vebal yoktur, şeklindedir.
Çocuklarınızı iki yıldan fazla emzirmek (veya başkasına emzirtmek) isterseniz size yüklenecek bir vebal yoktur. Âyet-i kerimenin bu kısmında çocuğu iki yıldan fazla emzirmenin caiz oluşunun delili bulunmaktadır. Çünkü Allah anne ve baba... anlaşmak suretiyle çocuğu memeden kesmek isterlerse... meâlindeki beyanında iki yıla ulaşmayan süreyi zikretmiştir; devamında yer alan çocuklarınızı iki yıldan fazla emzirmek isterseniz kısmı ise iki yıldan sonraki emzirmeyi gösterir. Şöyle ki, Cenâb-ı Hak emzirmeyi tamamlamak isteyenler için meâlindeki beyanıyla onu iki yıl olarak belirlemiş, anne ve baba anlaşmak suretiyle çocuğu memeden kesmek isterlerse diye buyurmak suretiyle de iki yıl dolmadan önceki memeden ayırmaya işaret etmiş, nihâyet çocuklarınızı (iki yıldan fazla) emzirmek isterseniz kısmını ikiseneden sonrasına tahsis etmiştir. Âyetin bu kuruluşu Ebü Hanife (r.a.) için delil teşkil edip ona ait görüşü güçlendirir. Bununla birlikte âyetin bu kısmının -annenin emzirmek istememesi halinde- diğer sütannelerin emzirmesinin meşruiyeti hakkında olması da ihtimal dâhilindedir, tıpkı şu âyette olduğu gibi: “Eğer anlaşamazsanız çocuğu başka bir kadın emzirecektir”?'0, Teslim edip ödediğiniz takdirde. Yani ücreti. “Mâ âteytüm” verdiğiniz, yani vermeyi kabul ettiğiniz ücreti. Burada yer alan “tå” kavramının fiilen vermek değil vermeyi kabul etmek anlamına geldiği söylenmiştir, “Müşrikler tövbe eder, namazı kılar, zekâtı da verirlerse artık onların yolunu serbest bırakın”?! âyetinde olduğu gibi; [ ] buradaki itá (zekât verme) bizzat BIN bu fiili işleme anlamına gelmez; bir bakıma Allah şöyle buyurmuştur: “Müşrikler tövbe edip, namaz kılmayı kabul eder, zekât vermeyi de üstlenirlerse yollarını serbest bırakın” Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de durum aynıdır, “ödediğiniz takdirde, yani ödemeyi kabul ettiğiniz takdirde ki o da süt emzirme ücretidir. “Mâ âteytüm” ifadesinin “verme akdini yaptığınız” anlamına gelmesi de mümkündür, çünkü “itâ” vermek mânası taşır, yani ona teslim etme akdini yaptığınız takdirde. Burada bizzat vermek teslim etmek ile vermeyi üstlenmek arasında gözetilen fark, alışverişte kullanılan, “Bana şunu verdin fakat ben almadım” ile “Bana şunu teslim ettin fakat ben almadım” ifadelerini farklı konumda gören kimse için bir delil vardır”. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Allah'tan korkun. Sütannenin yeme-içme ve giyim masraflarını sağlamaya yönelik verdiği emirler ile çocuğa ve eşlerin birbirlerine zarar vermelerine yönelik yasakları konusunda O'ndan sakının.
Ve O'nun yaptığınız her şeyi gördüğünü unutmayın. Âyetin bu son kısmı önceki kısımlarda yer alan ilâhi emir ve yasaklar konusunda bir uyarı niteliği taşır.
---
Dipnotlar:
vardır. Bunun, eserin anlatım (takrir) yoluyla kaleme almasından kaynaklanabileceği düşünülmektedir. Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Hac ibadetini yerine getirmek isteyen kimse acele etsin, zira olur ki kişi hastalanır, mali kayıplar ortaya çıkar ve yeni ihtiyaçlar doğar” (Ahmed İbn Mesüd'dan rivâyet edildiğine göre Resülullah şöyle buyurmuştur: “Ey gençler zümresi! İçinizden evlenmeye gücü yeten kimse evlensin, çünkü evlilik gözü yabancıdan sakındırmaya ve ut (avret) yerini korumaya en çok elverişli olan yöntemdir. Evlenmeye güç yetiremeyen kimse ise oruç tutsun, çünkü oruç kendisine cinsel isteksizlik sağlar” (Buhâri, 19% BugörüşHz. Âişe, Atâb. Ebü Rebâh ve Leys b. Sa'd'dan nakledilmiştir. Ebü Müsâ el-Eş'ari de büyük çocuğun süt emmesinin mahremiyet doğurduğunu kabul ediyordu, yalnız bu kanaatinden döndüğü de rivâyet edilmiştir (bk. Cassâs, Ahkâmu'l-Kurân, II, 113-114; Ebü Dâvüd, “Nikâh”, 8; Dârekutni, es-Sünen, IV, 173; Beyhaki, es-Sünenu'-kübrâ, VII, 461. 96 bk. Abdürrezzâk, el-Musannef, VI, 416; VII, 464-465; İbn Mâce, “Nikâh”, 37; İbn Hazm, el-Muhallâ, XV, 21; Zeylai, Nasbu'r-râye, III, 219; İbn Hacer, ed-Dirâye fi tahrici hadisi'lTaberi, Câmi'u'l-beyân, V, 34; Fahreddin er-Râzi, Mefâtihu'l-ğayb, III, 414; Kurtubi, a.g.e., Buradaki kelime tereddüdünün müellife ait olduğunu kendisi söylüyor. © Buhâri, “Şehâdât”, 7; Müslim, “Radâ””, 8. 22 Ebü Dâvüd, “Menâsik” 69; Tirmizi, “Hac”, 17. 24 o Firüzâbâdi, Tenviru'l-mikbâs, s. 37; Kurtubi, el-Câmi”, III, 111-112; Ebü Hayyân, el-Bahru'Kesir, Tefsiru'l-Kurün, I, 284.
Bakara 2:234
234. m ölenlerin geride bıraktıkları eşleri, evlenmeksizin dört ay on gün beklerler. Sürelerini bitirdiklerinde kendileriyle ilgili olarak yapacakları meşru işlerden size yüklenecek bir günah yoktur. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.
Sizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri, evlenmeksizin dört ay on gün beklerler. Bu âyetin yine Bakara süresinde yer alan diğer bir âyetin hükmünü kaldırdığı söylenmiştir: “Sizden, öldüğünde geride eşler bırakacak kimseler, eşlerinin evden çıkarılmadan bir yıl süre ile geçimlerinin sağlanması husüsunda nasihat etsinler. Şayet kendiliklerinden çıkıp giderlerse meşru surette yapacakları işlerden dolayı size herhangi bir vebal yoktur: Her ne kadar tefsirini yapmakta olduğumuz âyet bundan önce ise de içerdiği “dört ay on gün” ifadesi bu âyeti neshetmektedir. Te'vil ehlinin çoğunluğu bu kanaate sahiptir?, Bilmez misin ki iddet beklemekte olan bir kadın Hz. Peygamber'e (s.a.) gelerek gözlerine sürme çekmek ve süs yağı kullanmak için izin istemiş, Resülullah da ona şöyle demiştir: “Sizden biriniz (kocası ölünce) bir yıl evinde oturur, sonra diğer ayın başında evden çıkar, geçmekte olan köpeğe tezek atar değil miydi?”25 [ ] Bu hadis sayesinde kocası ölen kadının bir yıl evde beklemesi önceleri mevcut olan bir gelenek olup tefsirini yapmakta olduğumuz (ve nüzül sırasıyla) ikinci olan âyette neshedildiği anlaşılmıştır?"6.
Diğer âlimler ise şöyle demiştir: Allah Teâlâ Bakara süresindeki âyette bir yıllık geçimden ve vasiyetten bahsetmiş, sonra Hz. Peygamber'in şu beyanıyla vâris için yapılan her türlü vasiyet neshedilmiştir: “Allah her hak sahibine hakkını vermiştir, bundan böyle vâris için vasiyet yoktur.” Artık ölüm üzerine beklenecek süre dört ay on günden ibaret kalmıştır. Bakara süresinde yer alan âyette “evden çıkarılmadan” denildikten hemen sonra, “şayet kendiliklerinden çıkıp giderlerse” denilmesinden, yasaklanan şeyin kendiliginden çıkmak değil, çıkarılmak olduğu sonucuna varmak mümkündür. Bu, faydalanmaya yönelik vasiyetlerde bir esas teşkil eder: Vasiyet edenin, belirlediği şeyi yerine getirmeye mecbur edilmesi ve lehine vasiyette bulunulan kimsenin kabul etmemekten alıkonmaması.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette vasiyet yoluyla değil de miras yoluyla mesken hakkı düşen kimseye mesken vasiyetinde bulunmanın meşru oluşunun delili bulunmaktadır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bu, ken218 Fahreddin er-Râzi, Mefâtihu'l-ğayb, VI, 158.
disine vasiyette bulunmanın neshedilmediği kimse için caizdir. Ayrıca aynı âyetle ölüm iddetinde hamileliğin de bir kriter olduğuna istidlâl edilmesi imkân dâhilindedir. Ancak bu, Hz. Peygamberden çocuğun “ilk kırk günde nutfe (sperm), ikinci kırk günde aşılanmış yumurta, üçüncü kırk günde bir et parçası halinde olduğu, bunu izleyen on günde de ona ruh üflendiği” şeklinde rivâyet edilen hadisin sahih olmasına bağlıdır?, Durum söylediğimiz gibi olunca kadın, mevcutsa hamileliğinin anlaşılabilmesi için dört ay on gün beklemekle emrolunmuştur. Bekleme süresinin mahiyeti bu olunca kadın dört ay on günden önce doğum yaptığı takdirde süre sona erer. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Eğer denilirse ki: Hamileliğin ortaya çıkması konusunda câriye ile hür kadın arasında bir farkın bulunmadığı mâlum değil midir ki? Buna rağmen câriyenin bekleme süresi dört ay on gün olmamıştır. Peki, bu durumda dört ay on gün bekleme emrinin hamileliğin anlaşılması amacına yönelik olmadığı neden kanıtlanmış olmasın?
[ ] Buna şöyle cevap verilir: Bunun birkaç sebebi vardır. Birincisi evlenme konusunda esas olan hür kadınlar olup ilgili hükümler onlar hakkında geçerlidir ve hitap da onlara yönelik bulunur. İkincisi evlenme hür kadının edindiği bir haktır. Hür kadınların aldığı haklar câriyelere tanınınca onların aldıklarının yarısına sahip olabilirler. Üçüncüsü, aslında câriyelerin hamile bırakılması tercih edilen bir husüs değildir, çünkü bu alternatifte doğacak çocuk köle statüsünde kalıp küçümsenme bedbahtlığına mâruz kalır.
Ali b. Ebü Tâlib'den (r.a.) rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: Kadın ihtiyaten iki iddetin uzun olanını beklemelidir”. Onun bu görüşe sahip olması, doğum yapmak suretiyle bekleme süresinin sona ereceğinin ölüm değil boşama hakkında belirtilmesi kanaatinden kaynaklanmıştır. İddetin ölümde de boşamadaki gibi olması da, olmaması da muhtemel bulunduğundan ihtiyat yolunu emretmiştir.
Bize göre ise Hz. Ömer, Abdullah b. Mesüd ve İbn Abböâs'tan (r.a.) rivâyet edildiğine göre şöyle demişlerdir: Kadın doğum yaptığında kocası henüz tabut içinde de olsa iddeti sona erer”. Hz. Peygamber'den de rivâyet edildiğine göre kocası ölen hamile bir kadın birkaç gün sonra doğumunu yapınca Resülullah (s.a.) evlenmesine izin vermiştir?!, ` Cassâs, Ahkâmu'l-Kurüân, II, 119.
114 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ Kocası ölmüş kadının dörtay on gün yas tutmasına dair gelen emir hakkında Resülullah'ın (s.a.) [ ] şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Allah'a ve âhiret gününe inanmış bir kadına, ölü üzerine üç günden fazla yas tutması helâl değildir, ancak kocası ölmüş kadın müstesna, öylesi dört ay on gün yas tutar”?
Eğer denilirseki: İlgili hadis mutlak anlamda ölüm hakkında olduğuna göre boşanmış kadının da yas tutması gerekmez mi?
Buna şöyle cevap verilir: Yas tutmanın gerekmesi mutlak anlamda ölüm için değil, ölüm olayındaki bir incelikten ötürüdür ki o da dini bir nimetin elden çıkmasıdır. Aslında söz konusu kayıp nimet boşanmada da ölümdeki gibidir. Görmez misin ki yas tutma kadının babası veya çocuğunun ölmesi halinde gerekli değildir? Bu durumda yas tutmanın mutlak anlamda ölüm için değil dini bir nimetin yok oluşu içindir. Bilmez misin ki haberde, “İyi kadın cennetin anahtarıdır”? diye nakledilmiştir. Bu sebeple kadın yok olan bir nimet için süslenmekten ve sevinç gösterisinden uzak durmak suretiyle üzüntüsünü göstermekle emrolunmuştur, çünkü evlilik bir nimettir.
Ölüm münasebetiyle mehirin ve iddetin gerekmesi açısından, kaybolmuş nimetten ötürü süslenmeyi terkedip üzüntüsünü belirtmekte nikâhtan sonra zifafa girmiş kadınla girmemiş kadın arasında bir fark yoktur. Zifafa girmeden boşanan kadında ise bunlar gerekli değildir, zaten öylesinin iddet beklemesi de yoktur; bu konumdaki kadının nimeti yenilenebilir, hemen evlenmek suretiyle nimete kavuşabilir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Görmez misin ki evli fakat küçük yaştaki çocuk öldüğü takdirde karısının dört ay on gün beklemesi gerekir. Bu da ölüm iddetinin nimetin yok olmasından dolayı gerektiğini gösterir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Kendileriyle ilgili olarak yapacakları meşru işlerden size yüklenecek bir günah yoktur. Size yönelik bir sorumluluk ve günah yoktur, denilmiştir. Yapacakları işler. Bu beyan bekleme süreleri sona erdikten sonra süslenmeleri diye yorumlanmıştır. Âyetin bu kısmında geçen “mâruf” ( kelimesinin ise konumlarına uygun mehir karşılığında kendilerini denk sayılan erkeklere arzetmeleri şeklinde açıklanmıştır. Biz bu husüsu daha önce zikretmiştik.
yeke iyiyi ça içel zu Ya Fİ Eşen) ol 12121; azl LESI
---
Dipnotlar:
215 Ümmü Seleme'den rivâyet edildiğine göre kocası ölen bir kadının başına gelen göz hastalığından endişe etmişler ve Resülullah'a gelerek sürme kullanması için izin istemişlerdi. O da şöyle buyurmuştu: Câhiliye döneminde siz kadınlardan kocası ölen biriniz bir yıl boyunca evinin hapsinde bulunuyor, sonra yanından geçen köpeğin ardından bir tezek atıp evinden çıkıyordu. Şimdi İslâm döneminde dört ay on gün sabredemiyor mu?” (Mâlik, “Yani o âyet önce nâzil olmuş, tefsirini yapmakta olduğumuz ikinci âyetle neshedilmiştir; gerçi bu âyet mushaf tertibine göre önce, o ise sonra gelmektedir, ancak o, geliş açısından öncedir, aylara bağlı iddet ayı ise sonradır, zira Kur'ân'ın okunuş ve yazılış sırası iniş sırasına göre değildir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 77b). 217. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 186-187; Ebü Dâvüd, “Vesâyâ” 6; Tirmizi, “Vesâyâ”, 5; Nesâi, “Vesâyâ” 5. Bu metne uygun bir hadis bulunamamıştır. Abdullah b. Ömer'den rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Dünya bir faydalanma âlemidir. Dünyanın en hayırlı faydalanma vasıtası iyi eştir”.
Bakara 2:235
235. İddet beklemekte olan kadınlara evlenme arzunuzu hissettirmenizin veya bunu gönlünüzde saklamanızın herhangi bir sakıncası yoktur. Allah sizin onları hatırınızdan geçireceğinizi elbette bilmektedir. Ancak sarfedeceğiniz nezih sözler dışında onlarla şu anda ve gelecek için bir anlaşmaya varmayın. Belirlenen süre dolmadan kendileriyle nikâh akdi yapmayın. Allah'ın içinizde saklı olan her şeye vâkıf olduğunu aklınızdan çıkarmayın ve O'ndan korkun. Bunun yanında Allah'ın bütün günahları bağışladığını ve cezalandırmakta acele etmediğini de unutmayın.
İddet beklemekte olan kadınlara evlenme arzunuzu hissettirmenizin veya bunu gönlünüzde saklamanızın herhangi bir sakıncası yoktur. Âyette yer alan “ta'riz” kavramının üstü kapalı olarak söyleyeceği sözlerle ona arzulu olduğunu hissettirmesidir, denilmiştir. Nitekim haberde nakledildiğine göre Fâtıma bint Kays Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemle istişarede bulunmuş, Hz. Peygamber kendisine, “Bekleme süren bitince bana haber ver” buyurmuştur. Nihâyet zamanı gelince Fâtıma kendisine talip olan iki kişi hakkında Resül-i Ekrem'den görüş ve izin istemiş, o da şöyle demiştir: “Falan kişi sopayı elinden bırakmayan biridir, diğeri ise hiçbir şeyi olmayan bir züğürt, sen Üsâme b. Zeyd'den vazgeçme””. Hz. Peygamber'in “bana haber ver” şeklindeki sözü üstü kapalı bir nikâh talebi olup zamanı gelince bunun Üsâme b. Zeyde ait olduğunu bildirmiştir. Bazı yorumcuların Resülullah'a nispetle zikrettikleri şu sözler ise, “Sen güzelsin, hoşuma gitmektesin, seni bırakıp başkasını tercih etmem” yahut, “Sen faydalısın” Evet Hz. Peygamber'in bu tür sözleri nikâhı henüz helâl olmayan yabancı bir kadına söylemiş olması mümkün değildir.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede kocası ölmüş kadının gündüzleri evinden çıkmasının sakıncalı olmadığının delili vardır, çünkü âyette erkeğin ona evlenme arzusunu hissettirebileceğinden söz edilmektedir. Erkeğin kadının evine gidip arzusunu hissettirmesi münasip olmadığına göre kadın evinden çıkıp konuşulabilecek yere gelir, erkek de bahis konusu ettiğimiz şeyi ona söyler. Bu konuda bazı rivâyetler de gelmiştir. Nakledildiğine göre kocası ölmüş bir kadın Resülullah'a gelerek gözüne sürme çekmesi konusunda kendisinden izin istemiştir. Resül-i Ekrem'in onu evden çıkmaktan sakındırdığına dair bir nakil aktarılmamıştır”5. Ayrıca Hz. Ömer ile İbn Mesüd'un bu durumdaki kadınların gündüzleri evlerinden çıkmalarına müsaade ettikleri, [ ] başkalarının evinde gecelemelerine ise izin vermedikleri rivâyet edilmiştir, Bir de kocası ölmüş kadının ihtiyaçlarının karşılanması kendisine ait olduğundan evinden çıkması kaçınılmaz bir durumdur. Boşanmış kadının geçimi ise kocasına ait olup onun ihtiyaçlarını karşılayan ve meselelerini halleden kocasıdır, bu sebeple bu iki kadın ayrı ayrı konumlarda bulunmuşlardır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Şunu da belirtmek gerekir ki boşanmış kadına evlenme isteğini hissettirmek iki bakımdan caiz değildir. Birincisi, biraz önce değindiğimiz üzere gece olsun gündüz olsun evinden çıkmasına müsaade edilmediği için; kocası ölmüş kadın ise çıkabilir. Allah Teâlâ evlenme arzusunun hissettirilmesini boşanmış için değil kocası ölmüş kadın için zikretmiştir.
İkincisi, boşanmış kadına evliliğe dair bir çıtlatmada bulunmak onunla kocası arasında kin ve düşmanlığın oluşmasına sebep olur, zira bekleme kocanın konumundan ötürüdür. Bunun delili de şudur ki koca onunla zifafa girmeseydi iddet beklemesine gerek kalmazdı. Kocası ölmüş kadın ise kocası onunla zifafa girmemiş olsa da iddet gerekir. Bundan dolayı ona evlenme isteği hissettirilebilir, fakat boşanmış kadına hissettirilemez.
(İmam (r.h.) şöyle dedi:) Bir de şu var ki boşama olayında koca hayatta olup kendisi ile eşi arasında oluşan kin ve hoşnutsuzluk hali yaşar, fakat bu, ölüm alternatifinde yoktur.
Veya bunu gönlünüzde saklamanız. Yani onunla evlenmeyi içinizde gizlemeniz. Allah sizin onları anacağınızı elbette bilmektedir. Gizli veya açık biçimde anmanızı. Bir de iddet süresi içinde evlenme teklifi yapacağınızı, diye yorumlanmıştır.
25 bk. Mâlik b. Enes, el-Muvatta', “Talâk”, 103, Buhâri, “Talâk”, 46; Müslim, “Talâk” 58. 26 Cassâs, Ahkâmu'l-Kurün, Il, 124.
BAKARA SÚRESÍ 117 Ancak onlarla su anda veya gelecek için gizli bir anlasmaya varmayin. Bu beyan birkaç şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki onlardan başkasıyla evlenmeyeceklerine dair söz almayın. Yine denildi ki onlarla gizlice anlaşmayın, yani zina konusunda. “Sır” kelimesi sözlükte zina mânasına da gelir. Bir de denildi ki sır cinsel ilişki demektir; erkeğin kadına, “Sana dört defa beş defa yaklaşırım” demesi vb. Ancak sarfedeceğiniz nezih sözler hariç. Erkek kadına nazik ve edepli şeyler söyleyip, buna mukabil onu zinaya sevkedecek sözler sarfetmez. Yahut, [ ] “Çekici bir eda ile konuşmayın, aksi takdirde kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır” meâlindeki beyanda belirtildiği üzere kadına karşı arzusunun bulunduğunu apaçık söylemez, ona parlak vâdler yapmaz, kadının arzu ve hevesini celbetmek için aşırı derecede ilgi gösterip ihsanda bulunmaz; hülâsa meşru ve münasip olmayan sözler konuşmaz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Kendileriyle nikâh akdi yapmayın. Bu beyanda gizli bir ifadenin bulunduğu söylenmiştir, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Nikâh akdine karar vermeyin. Bir de şöyle denildi. Yapılan kaydın süresi dolmadan nikâh akdetmeyin. Burada yer alan “kitâb” kelimesi kocası ölen kadın için yazılıp belirlenen iddet demek olup bu süre bitmeden, diye bir anlam kastedilmektedir. Bu ilâhi beyanda boşayan erkeğin sahibi devam ettiğinden kadının erkeklere haram olduğunun delili vardır. Söz konusu yasaklayıcı hitap kadınların kocalarına değil yabancı erkeklere yöneliktir; zira kocalar, iddetleri içinde de bulunsalar yeniden nikâh yapma hakkına sahiptirler.
(İmam Nikâh akdi yapmayın. Bu ilâhi beyan -görünen konumu itibariyle haram dışındaki hükme müsaitse deharam kılma konumunda tutulmuştur, çünkü ümmet ilâhi kastın buna yönelik olduğu noktasında ittifak etmiştir; bir de belirlenen süre dolmadan şeklindeki beyan sebebiyle, yani kadının beklemeye mecbur edildiği süre. Kadına söz konusu evliliğin yasaklanmasının sebebi eski kocasından dolayı kendisi için gerekli hale gelen iddettir. Bu iddet, kendisini başka erkeklere haram kılan önceki nikâhı henüz devam etmektedir. Buna bağlı olarak da onunla nikâh akdetme fiili haramlılığını sürdürmektedir. Bu durumda kendisi için iddet beklenen eski koca nikâh akdetme hakkına sahiptir, ondan bu hakkın alınması mümkün değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Allah'ın içinizde saklı olan her şeye vâkıf olduğunu aklınızdan çıkarmayın ve O'ndan korkun. Bu bir uyarı ifadesidir. Yani Allah içinde gizlediğikun, emir ve yasaklarına muhalefet etmeyin. Bunun yanında Allah'ın bütün günahları bağışladığını ve cezalandırmakta acele etmediğini de unutmayın. Bu beyanda da Allah'ın yasakladığı şeyi işleyen ve emrine muhalefet eden kimseyi bağışladığı ve cezasını ertelediği biçimde ümitlendirme mevcuttur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
âlemlerinde saklı bulunan her şeyden haberdar olduğunu bildirmek suretiyle kendilerini sakındırmıştır, tâ ki gizledikleri ve açıkladıkları husüslarda O'nu unutmasınlar, iç dünyalarında sakladıkları gayrı meşru ve Allah'ın rızasına muhalif davranışlardan ötürü hesaba çekileceklerini bilsinler ve kulun hesaba çekilmeyeceği şeyin kararlılık ve kesinlik taşımayan geçici düşüncelerden ibaret olduğu şuurunu taşısınlar. Cenâb-ı Hak âyetin sonunda “bağışlayan” ve “cezalandırmada acele etmeyen” mânasındaki isimlerini zikretmiştir ki insanlar iç âlemlerinde bulundurdukları kötü düşüncelerinin gizli kalmasınin Allah'in mağfireti sayesinde gerçekleştiğini, aslında bu tür fiilleri sebebiyle herkese rezil olmaya müstahak olduklarını, fakat lütuf ve keremiyle bunları gizlediğini bilsinler ve sonuç olarak O'nun lütfettiği büyük nimetlere şükretsinler yahut da rahmetinden ümit kesmeyip günahlarının affını dilesinler. Allah halîm olduğunu hatırlattı ki boşama dönemlerinde içlerinde sakladıkları kötü düşüncelere mukabil cezalandırılmayışlarına aldanmasın ve Allah'ın onlardan haberdar olmadığını sanmasınlar, azîz ve celîl olan Allah'in su beyanında olduğu gibi: “Sakın Allahın, zàlimlerin yaptıklarından habersiz olduğunu 2235 8 azl leş çal atsi Oi eur ŞİLE
---
Dipnotlar:
nizi ve dilinizle ifade ettiğiniz üstü kapalı evlenme talebinizi bilir, O'ndan kor-
Bakara 2:236
236. El iie ve mehir belirlemediğiniz kadınları boşamanızda herhangi bir vebal yoktur. Ancak kendilerini faydalandırın. Eli geniş olan durumuna göre, fakir de durumuna göre münasip hediyeler vermelidir. Bu, iyiliği şiar edinenler için vicdani bir borçtur.
El sürmediğiniz ve mehir belirlemediğiniz kadınları boşamanızda herhangi bir vebal yoktur. Bu âyette zifafa girilmemiş kadınları her zaman birimi içinde boşamanın mümkün oluşunun delili vardır. Çünkü Kur'ânda yaygın olan üslüba göre -sakıncasız olduğunun bildirilmesi durumu hariç- günah ve vebalin bulunmadığının söylenmemesidir, Cenâb-ı Hak bu âyette herhangi bir zaman tayinine de işaret buyurmamıştır. Zifafa girilmiş kadınları boşama konusunda ise aziz ve celil olan Allah, “Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman iddetlerini gözeterek boşayın ve iddetin hesabını tutun”? buyurmak suretiyle vakit tayin etmiştir. Bundan dolayıdır ki [Hanefi] âlimlerimiz kişinin zifafa girmediği eşini hayız halinde boşamasının sakıncası yoktur, demişlerdir. Bunun yorumu şöyledir ki koca onunla zifafa girmişse geçmiş ilişkileri sayesinde temizlik (tuhur) zamanını bilir. Bunun için temizlik halinde boşama yapmakla emredildi ki pişman olduğu takdirde dönüş yapmasına özendirici olsun. Zifafa girmediği kadının ise temizlik halini bilemez, çünkü onunla bu özelliğini bilmesine vesile olacak bir ilişkisi olmamıştır, bunun için de boşamayı bu süre içinde yapması kendisinden istenmemiştir. Bir de koca eşiyle zifafa girmemişse [ ] yapacağı boşama dönüşe mahal kalmadan karısını kesin olarak ayırır. Bu sebeple bütün zamanları boşama fiili için elverişli kılınmıştır; zaten dönüş yapma hakkı tanınmadığından vakitlerin temizlik dönemine rastlayan bir kısmının daha özendirici olması söz konusu değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır, ikinci olarak zifafa girilen eşin kocasından hamile olma ihtimali mevcuttur. Hamile olup olmadığının anlaşılması için boşanmanın (talâk) verilmesi temizlenme zamanına bağlanmıştır, tâ ki koca pişmanlık duymasın. Genelde koca karısını boşadıktan sonra hamile olduğunu anlayınca pişman olur. İşte kişinin, zifafa girmediği karısını ay halinde boşamasının caiz olduğu şeklindeki görüşün izahı bundan ibarettir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Âyetin bu kısmında eşini kesin (bâin) talâkla boşayan kişinin yaptığı bu fiilinin meşruiyetine dair delil vardır, ancak bu, pişmanlık duyması halinde onu tutma imkânına sahip bulunmaması halindedir, çünkü zifaf yapılmadan gerçekleşecek boşama kadını kocasından kesin biçimde ayırır. Bu meselede aslolan her iki boşama şeklinde de (ric'i, bâin) talâkın kadının kocasına helâl olduğu temizlik vaktinde olmasıdır. Ancak zifafa girilmemiş kadın hakkında bütün zaman birimleri helâl vaktidir.
Ve mehir belirlemediğiniz kadınları. [À yetin bu kısmının önceki kısımla bağlantısı göz önünde bulundurulmadığı takdirde, “Ve mehir belirlediğiniz kadınları” diye anlaşılırsa da, aslında] anlamı, “Ve mehir belirlemediğiniz kadınları” şeklindedir. Bu kısım “lâ cünâha aleyküm” diye başlayıp “mâ lem temessühünne” diye biten kısımla bağlanmış konumundadır. Bunun delili âyetin ancak kendilerini faydalandırın meâlindeki kısmıdır. Burada yer alan faydalandırma emri, mânanın “mehir belirlemediğiniz kadınları” şeklinde olduğunu gösterir. Aziz ve celil olan Allah'ın (bir sonraki âyette), “Kadınları mehir belirlemekle birlikte el sürmeden boşarsanız belirlediğiniz mehirin yarısını ödeyin” meâlindeki beyanı, tefsirini yapmakta olduğumuz âyette kastedilenin mehiri belirlenmemiş olduğunu gösterir. Dikkat edilirse mehir belirlenmiş olana belirlenenin yarısını, burada ise faydalandırmayı gerekli kılmıştır. Mantık açısından mehir belirlenmemiş olanında faydalandırma değil mehr-i mislin (0 konumdaki bir kadının mehirinin) yarısının verilmesinin gerekli olmasıdır, çünkü koca kadınla zifafa girdiği takdirde mehr-i mislin tamamına borçlu olur, nitekim zifafa girdiği takdirde belirlenmiş mehirin tamamım, girmemesi halinde yansını ödemeye mecbur oluşu gibi. Şu kadar var ki şâri'in tartışılan meselede mütayı gerekli kılışının iki sebebi bulunmaktadır. Birincisi, mehr-i mislin takdir edilmesinin şartı kocanın zifafa girmesidir, koca zifafa girmediği takdirde mehr-i mislinin W ne olacağını bilemez, [ ] tabii olarak onun yarısını da takdir edemez. İkincisi, fakihler müt'anın gerekli kılınışının hikmetini mükellefiyetin hafifletilmesi ve uygulamayı kolaylaştırma şeklinde anlamışlardır, çünkü hâkim mehr-i mislin tesbiti bağlamında kadının hem kendisini hem de içinde yer alacağı kadınlar kategorisini bilmekte oldukça zorluklarla karşılaşır, mehr-i mislin tesbiti kadının dâhil olduğu kategori ile mümkünken müt'a öyle değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Âyette söz konusu edilen müt'anın miktarı kadının değerine göre tesbit edilir, zira müt'a kadının kendisinin ve ailesinin sahip olduğu zenginliğin daha az, fakat mehr-i mislin üstünde takdir edilse müt'ayı mehr-i mislin üstüne çıkarma durumu oluşur, halbuki biz müt'anın mükellefiyeti hafifletmek için meşru kılındığını belirtmiştik. Şimdi, müt'a mehr-i misil göz önünde bulundurulmadan belirlenecek olursa koca güç yetiremeyeceği şeyle mükellef tutulmuş olur. Bu sebeple müt'a miktarının belirlenmesi için mehr-i mislin göz önünde bulundurulması gereklilik kazanmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Ve mehir belirlemediğiniz kadınları. Burada yer alan “ev” edatı “mâ lem temessühünne” üzerine atfedilmiş olup mânası “ve mehir belirlemediğiniz sürece” şeklindedir; “Ey iman edenler! Mümin kadınları nikahlayıp da henüz zifafa girmeden boşayacak olursanız onları hesap edeceğiniz bir iddet süresince bekletmeye hakkınız yoktur. Ancak onları faydalandırın ve güzellikle serbest bırakın”? meâlindeki âyet de bu esas üzerine kurulmuştur. Âlimlerin mehir belirlemeden nikâhın meşru olduğu noktasında ittifak edişi de aynı esasa dayanır. Ayrıca burada, “Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla istemeniz size helâl kılındı”?! meâlindeki beyanda yer alan “malla isteyiş”te nikâhın mehiri belirleme ile değil doğrudan malla oluştuğunun delili vardır; nikâh akdi doğrudan malı (mehiri) gerekli kılmakta olup ancak bu sayede kadından faydalanma hakkı doğar, sadece belirleme ile değil. Bundan dolayıdır ki kadına, kocanın vereceği maddi şeyleri teslim etmedikçe kendisini ondan ayrıtutma hakkı verilmiştir, ancak belirlenmiş olsun veya olmasın mehir hariç [çünkü mehir her durumda sahip olacağı öz hakkıdır); nitekim şu âyetler de bunu desteklemektedir: “Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da mehirlerini vermeniz şartıyla... size helâldir”; “Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını... sana helâl kıldık”. [ ] Mehir belirlemeden nikâh 101) caiz olunca hükümsüz kalacak şekilde (yanlış) belirlenmesi de nikâhı bozmaz, aksine yapılan belirleme hükümsüz kalır ve olmamış sayılır. Buna bağlı olarak kişinin şarap, besmelesiz kesilmiş hayvan eti vb. helâl olmayan şeyleri mehir göstererek yaptığı nikâhın geçerli olduğu noktasında ittifak vardır. Bu noktadan iki mesele ortaya çıkar. Birincisi bir şeyin meşruiyeti şarta bağlı değilse herhangi bir sebeple koşulacak şartın geçersiz oluşu o şeyi geçersiz hale getirmez. İkincisi Câhiliye dönemine ait olan (ve iki kişinin mehirsiz birbirlerini evlendirmeleri esasına dayanan) şigâr evliliğinin yasaklanma sebebini anlamamızdır ki aslında bu nikâhta cinsel ilişkinin sağlanıp bir nevi mehir yerine geçmesi akdi bozan şey değildir?, çünkü Allah mehirin belirlenmesini nikâh için şart koşmamıştır ki bunun geçersiz oluşuyla nikâh da geçersiz hale gelsin. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Cinsel ilişki olmadan gerçekleştirilen boşama nikâh akdinin gerektirdiği bazı mükellefiyetlerin düşünülmesine sebep kılınmıştır. Bu -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- yapılan evlilikle nikâhtan amaçlanan hedefe tam olarak ulaşılamamasından dolayı olmalıdır. Bilindiği üzere evlilik iffeti korumak içindir, bunun da gerçekleşmesi sadece akidle değil cinsel ilişki ile olur. Bu olmasaydı evlilik de olmazdı. Zifafsız boşama mehirin tamamını ortadan kaldırmamıştır, zira boşama bedeli bulunan mülkiyetteki değişimden ibarettir. Mehir ise cinsi faydalanmaya değil sahip olmaya (mülkiyet) aittir, bunun delili cinsel faydalanmanın çoğalmasıyla mehirin artmamasıdır. Şu halde onun mülkiyetin bedeli olduğu anlaşılmıştır. Mülkiyette talâk yoluyla değişim yapmak kocadan bedelin tamamını kaldırmaz, çünkü boşama, karşılığında mehir bedeli bulunan mülkiyetin varoluş sebebini tamamen ortadan kaldıran bir faktör olmayıp sadece onda değişim yapan bir vasıtadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Aziz ve celil olan Allah mehirin yarısını vermeyi gerekli kılmış, yarısını da düşürmüştür, zira iki amaçtan biri olan cinsel faydalanma bulunmamış, diğeri olan mülkiyet ise mevcut olmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Şimdi, [kadına el sürülmediği ve] mehir belirlenmediği durumunda Allah Tebareke ve Teâla mütayı, belirlenmesi halinde ortaya konan miktarın yarısına denk tutmuştur. [ ] Düşünelim ki biz, el dokunulmayan ve mehiri belirtilmeyen kadını boşama konusunda yapılacak işlemle baş başa bırakılsak, bunun yanında mehirin önceden belirlenmemesi halinde belirlenmişin benzerinin gerektiği de bize beyan edilse, mutlaka tasavvurumuza hâkim olacak şey mehr-i mislin yarısından başka bir çözümün bulunmayacağı şeklinde olurdu. İşte yüce Allah bu problemin çözümünü bizzat üstüne almıştır ki insanlar -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- Cenâb-ı Hakk'ın beşer türünün muhtaç olduğu her şeyi anlayış güçlerinin yettiği ve akıllarının ulaşabildiği kadarıyla açıkladıgını, kavrayamadıkları şeyleri de işaret yoluyla beyan ettiğini bilsinler. O'nun, kullarına yönelik olan bu lütufkârlığının hedefi de onları birbiriyle anlaştırmak ve çekişmelerden korumaktır. Niahi gerçeği bilen Allah'tır.
Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede bize müt'anın mahiyetini işaret yoluyla açıklamıştır. Öyle anlaşılıyor ki O'nun, beşer tefekkürünün hikmetine vâkıf olmaktan âciz kalacağını bildiği husüslarda yaptığı açıklama miktarının bir benzeri yapmadıklarında da bulunmaktadır. Bunu sebebi -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şu olmalıdır ki Allah Teâlâ insan aklının, açıklamadığı hikmetlere nüfuz edebileceğini ve beyan ettikleri üzerinde yapılacak fikri çalışmalar sayesinde beyan etmediklerine ulaşılabileceğini ezeli ilmiyle bilmiştir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Yine Cenâb-ı Hak tefsirini yapmakta olduğumuz âyette mehirin tesbit edilmesinin, hakkın oluşması açısından belirlenmemesinden daha sağlam bir yöntem olduğunu iki şekilde beyan etmiştir. Birincisi, zifaf olmadan gerçekleşen boşamadaki müt'a hakkında eli geniş olan durumuna göre, fakir de durumuna göre, diye buyurmasıdır. Mehirin belirlenmesi halinde ise, gücü yetsin veya yetmesin, belirlenen şeyin yarısını vacip kılmıştır. Bilindiği üzere bir şeyi gücü oranında yerine getirme, gücünü aşacak şekilde yerine getirmekten daha kolaydır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İkincisi, bilindiği kadarıyla eşlerden birinin ölmesi halinde mehirin tam olarak ödenmesi konusunda insanlar arasında ortaya çıkan anlaşmazlık mehirin önceden belirlenmemesi durumunda vuku bulur, bu tür anlaşmazlıkların ortadan kalkması için ortada bir belirlenmişliğin bulunması gerekir. İşte bu söylediklerimiz mehirin tesbit edilmesinin, edilmemesinden daha sağlam bir yöntem olduğunun delilini teşkil eder. Şu da var ki bütün akitlerde ve bunların feshedilişinde önceden belirleme yapıldığı takdirde bedel gündeme gelir, sadece akitle hiçbir bedel teşekkül etmez ki onun bir kısmı ödenmiş olsun; zaten hiçbir zaman belirsizlik statüsündeki “bir kısmı” ifadesinde herhangi bir şey gerekli niteliği kazanmaz. İşte bütün bunlarla zikrettiğim şekilde mehirin tesbit edilmesinin edilmemesinden daha sağlam bir yöntem olduğu kanıtlanmıştır. Yine bu söylediklerim [ ] âyette geçen müt'a ile mehr-i mislin yarısının kastedilmediğini apaçık ortaya koydu. Çünkü yukarıda geçen birinci açıklama ile insan aklının mehirin daha fazlasına gerek görmediği kanıtlanmış oldu; ikinci açıklama ile de müt'adaki hareket noktasının kolaylaştırma ve hafifletmeye yönelik olduğu anlaşıldı. Hafifletme esası üzerine oturtulan bir işin zorlaştırma esası üzerine oturtulana çevirmek hakkaniyetten uzak bir harekettir. Müt'anın neden ibaret olduğu da bize anlatılmamıştır. Bilindiği gibi müt'a kendisiyle faydalanılan şey demektir. Mehr-i misil de genelde faydalanılan şeylerden biridir. Şimdi biz mehri mislin yarısını müt'anın en yüksek noktası olarak kabul ettik, zira bu, zorlaştırma esası üzerine kurulan yöntemin nihai noktasıdır; binaenaleyh müt'ada bu sınır aşılamaz.
Aslında tartışılan müt'a konusunun iki yönü bulunmaktadır. Birincisi, kadının mehr-i mislinden fazla olmasının imkânsızlığıdır, çünkü bu durumda kadınla zifafa girmek mehir hakkından düşürme yapılmasına sebep teşkil eder, halbuki Allah zifafı hakkının düşmesine engel kılmıştır. Şu halde müt'anın belirlenmesinde mehr-i mislin göz önünde bulundurulacak bir kriter olduğu anlaşılmıştır. İkincisi müt'a mehr-i mislin bir alternatifi olup bunun ispatı iki şekilde gerçekleşir. Birincisi, kocadan istenecek şey mehr-i misilden ibarettir.
Kocadan vuku bulacak bosama evlilik hukukunun yeniden gereklilik kazanması değil düsürülmesidir. Buna göre müt'a kocadan istenen mehr-i mislin yerini tutmakta olup boşama fiiliyle yeni bir gereklilik oluşmuş değildir.
İkincisi koca için mehr-i misil gereklilik arzederse müt'a ile değil, meselâ zifaf ile olur. Şu halde müt'anın mehr-i mislin yarısının karşılığı olduğu anlaşılmaktadır, hiçbir zaman bedel aslını geçemez. Bir de müt'anın mehr-i mislin dışındaki bir kritere bağlı kılınması -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- herhalde mahiyetini tesbit etmenin mümkün olmaması yahut da bu husüsun ancak kadının durumu, kendisinin ve mensup olduğu ailenin toplum içindeki konumunun sarfedilecek gayret ve araştırmalarla bilinmesini gerektirir. Bunda ise zorluk ve meşakkat vardır. Bu husüslar bilindikten sonra ailesinin toplum çevresindeki konumuna ve kadının aile camiası içindeki yerine de nüfuz edebilmek için gayret göstermek gerekmektedir. İşte Allah Teâlâ lütuf ve keremiyle söz konusu ettiğim bu zorluklar yerine (mehr-i mislin yarısından fazla olmaması biçiminde] kişi için bilinebilecek bir çözüme işaret etmiştir. [ ] Bir başka çözüm şekli de problemin hâkime götürülmesidir, çünkü hâkim zikrettiğim fikri çabayı sarfetmeden meselenin künhünü bilebilir. Müt'a meselesi -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- Cenâb-ı Hakk'ın develer için kendi cinslerinden olmayarak farz kıldığı zekâta benzemiştir; şu durumdaki develerin zekâtı kendi cinslerinden hesap edilecek olsa onun bir parçasını koparıp fakirlere dağıtmak imkân dâhiline girmez. Bunun için Allah deve zekâtına mukabil (koyun cinsinden olmak üzere) başka bir kriter koymuştur. Mamafih mükellef aynı cinsten verecek olsa geçerli sayılır. Bizim meselemiz de buna benzemektedir. İşte Cenâb-ı Hakk'ın müt'ayı mehr-i mislin mukabili olarak meşru kılmasının yorumu bundan ibarettir. Şunu da belirtmek gerekir ki (faydalandırma, geçimini sağlama mânasına gelen müt'a kocanın eşini tutmak istemesi halinde de kendi üzerine gerekli olan bir borçtur, çünkü eşinin yeme-içme ve giyimini sağlamakla mükelleftir. Koca eşini boşayınca müt'a mehr-i misil yerine ikâme edilmiştir, zira geçimini sağlamayı gerektiren sebep (nikâh) ortadan kalkmış, müt'a artık onun dışındaki bir hakkın gerçekleşmesi için vacip olmuştur, tâ ki daha önce bulunmayan, yani evlilik halinin sürmesi istendiği takdirde söz konusu olmayan kocaya yönelik bir gereklilik boşama fiiliyle ortaya çıkmasın. Kadının müt'a hakkı içinde giyim masrafının mehirinin tamamından hatta yarısından fazla olması uzak bir ihtimaldir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Boşamayla ilgili âyetin zahirinde önceden belirlenme yapılmadığı takdirde mehirin iptali, yapıldığı takdirde ise yarısının gerekeceğine dair bir beyan yoktur. Sadece ilk âyette [ki tefsirini yapmakta olduğumuz âyettir] müt'a emri, onu takip edende ise belirlenen mehirin yarısının kadına verileceği husüsu yer almaktadır. Meselâ, “Şu kölenin yarısı falana aittir” yahut, “Falan için şu kadar hak vardır” sözü diğer bütün hakları kaldırmadığı gibi kölenin diğer yarısına ait hakkı da iptal etmez, burada sadece mevcut hakkın beyan edilmesi bahis konusudur, diğer haklar ise kendilerine ait konumlarda bulunur. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. “Ey iman edenler! Mümin kadınları nikahlayıp da henüz zifafa girmeden boşayacak olursanız onların üzerinde hesap edeceğiniz bir iddet süresince bekletme hakkınız yoktur”: meâlindeki beyan da aynı mahiyette olup burada kadınların iddet bekleme mecburiyetinin bulunmadığına dair bir hüküm mevcut olmayıp sadece erkeklerin, onların üzerinde bir hakkının bulunmadığının ifadesi yer almaktadır. İddetin kadına yönelik olmasının yanında erkekle bir ilgisinin bulunmaması mümkündür. Benzer şekilde bize göre erkek, başbaşa kalmanın ardından iddet süresi içinde kadını tutamaz, fakat geçimini sağlamakla mükelleftir, bir bakıma buradaki iddet uygulama açısından kadının değil erkeğin mükellefiyetidir. Dile getirdiğim bu bakış açısı sebebiyle, “Cinsel ilişki olmadan mehirin ve iddetin gerektiğini söylemek nasların zahiriylebağdaşmaz” diyen kimsenin iddiası kökünden çürümüş olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Şu da var ki nassın zahirinde böyle bir şey varsa “dokunma'dan kast edilen şeyin gerçek mânası (cinsel ilişki) değil, bunun imkânının mevcut bulunması olmalıdır. Bunun delili şudur ki [ ] bir grup insanın görebileceği yerde öpme veya kucaklaşma olsa sözlük (hakikat) mânasında temas gerçekleşmiş sayılır, ne var ki bu hareketlerle ne mehirin tamamı ne de iddet gerekir. Bundan da temastan kastedilen şeyin sadece lafzın karşılığı değil, onda mevcut olan özel bir anlamdan ibaret olduğu ortaya çıkmaktadır.
Temasın cinsel ilişki imkânı ve baş başa kalmaktan (halvet) ibaret oldugunu teyit eden iki husüs vardır. Birincisi, “Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız bile hiçbir şeyi geri almayın. Siz iftira ederek ve açık günah işleyerek onu nasıl geri alırsınız ki vaktiyle birbirinizle kucaklaşarak haşir neşir olmuş ve onlar sizden sağlam teminat almıştı?” Cenâb-ı Hak bu beyanında karı ile kocanın vaktiyle birbirine sarılıp haşir neşir oldukları halde kocanın eşine verdiği şeylerden bir kısmını bile almasını hiçbir şekilde tasvip edilmeyecek bir davranış olarak eşlerden her birinden sâdır olan fiilin diğerinden de sâdır olduğu şeklindedir, bu da sadece bir arada bulunmakla gerçekleşir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İkincisi, ashaptan halife durumunda bulunan beş seçkin zatın (Allah'ın rızâsı hepsini kuşatsın) ve diğerlerinin beyanı olup ilgili âyetlerin bunlara gizli kalması ihtimal dâhilinde bulunmamaktadır. Allah'ın hitabına bizzat şahit olan kimseler onun anlam ve mahiyetini anlamaya, ortada şayet kapalı kalan bir husüs varsa onun iç yüzünü kendilerine bildirecek birine sormaya elbette en lâyık olan kimselerdir; özellikle ümmetin imamları oldukları bilinen ve kendilerine uymalarına dair müslümanları teşvik edici beyanların öznesi teşvik beyanları yöneltilen seçkin sahâbiler olunca?”. Üstelik ileri sürülen karşı iddiada nassın zahirinden uzaklaşma ve anlaşılmayacak hüküm ve mânaya gidiş vardır. Sonuç olarak sözü edilen sahâbilere atf edilen görüşün, ya Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden kendilerine intikal ettiği yahut da ilâhi kastın en belirgin olanını teşkil eden bir delile dayandığı kanıtlanmış oldu. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
106 [ ] Şu da var ki âyette cinsel ilişki açıkça yer alsaydı bile bunun biraz önce zikrettiklerimden başka iki sebeple halvet olarak anlaşılması gerekirdi. Birincisi, Kitap ve Sünnet'te yer alan, hem isimleri hem de mahiyetleri itibariyle amaçlanan husüslara dair olan bedel hükümlerinin onları yerine getirmeyi sağlayacak şekilde cereyan etmiş bulunmasıdır; meselâ Cenâb-ı Hakk'ın rehinleşmede rehin verilecek şeyin fiilen alınmasını?, ganimetten pay alabilmek için savaşmayı”, kadınlara ait ücret ve mehirlerin fiilen verilmesini?, hicret sevabına nail olabilmek için vatanından çıkıp hicret yoluna girilmesini?” şart koşması, ayrıca İbrâhim aleyhisselâmın gördüğü rüya üzerine oğlu İsmâil ile Allah'ın emrine teslim oluşları? gibi. Halvet (başbaşa kalma) oluştuğu takdirde mehir ve iddetlere dair hükümler de aynı şekilde yürürlüğe girer, çünkü kadın kendisini kocasına teslim etmiş durumdadır. Emanetlerin uhdesinden çıkması da bu konumun diğer bir örneğini teşkil eder: “Allah size emanetleri ehli olanlara vermenizi emreder”? meâlindeki âyette olduğu gibi. Şayet bu emir emanetleri ehil ellere fiilen koymaktan başka bir şekilde yerine getirilemez olsaydı Allah'ın bize yüklediği görevi yapmak imkân dâhilinde bulunmazdı. Faydalanılması mümkün olan kiralamalarda da durumun böyle olduğu noktasında icmâ vardır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İkincisi, kadınlar kocalarına karşı kendilerine düşen vecibeyi onlarla halvette bulunmaktan öte bir şeyle yerine getiremezler (Bilindiği üzere mehir almaya hak kazanmaları üzerlerine düşen vecibe ile dengelenmiştir]. Onlara, Allah Teâlâ'nın bahşettiği imkân ve kudretten daha fazlasının gerekli olması muhaldir. [ ] Şu halde kadınların yaptıklarından başka bir vecibelerinin bulunmadığı ve bu fiilleri ile mehir vb. haklara layık oldukları kanıtlandı. Cenâb-ı Hakk'ın, “Kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır”24 meâlindeki beyanı da bu esasa dayanır.
Eşlerden birinin ölmesi halinde mehirin gerekliliğini koruduğu noktasında ittifak vardır, çünkü zifaf olmasa da ölüm mehiri düşürmez. Bunun izahı -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şudur ki nikâhın hedefi mülkiyetten ibaret olup evlilik eşlerden birinin ölümüne kadar devam eder. Evlilik şayet cinsel ilişki için ise sahip olma ve başbaşa kalmaklatamamı gerçekleşmiş sayılır. Daha önce mehirin ilişkiye değil mülkiyete bağlı olduğunu açıklamıştık. Eşlerden birinin ölmesi halinde de -mülkiyet sona erdiğinden- mehirin tamamının ödenmesi gerekir. Mehirin belirlenmemesi durumuna dair kanaatimiz de bu esasa dayanır, çünkü mehr-i misil mülkiyetin bedelidir, bunun da delili önceden belirlenmese de tahakkuk ettiği takdirde kadının onu isteme hakkına sahip oluşudur. Meselenin aslı açıkladığımız üzere nikâh mülkiyetinin -şart konumunda olmasa bile- hükmen bedel ile ilişkili olmasıdır, bu mülkiyet tartışmakta olduğumuz konuda da aynı ilişkiye sahip olmuştur. İbn Mesüd radıyallahu anhın benzer konuda verdiği fetva da bunun gibidir. Onun bu fetvası münasebetiyle aynı mecliste bulunan Mâkıl b. Sinan ayağa kalkmış ve “Resülullah'ın (s.a.) Bervâ bint Vâşık hakkında senin verdiğin fetva gibi hüküm verdiğine tanıklık ederiz” demiş, Abdullah b. Mesüd, kendi görüşünün Resül-i Ekrem'den rivâyet edilen görüşe uygun düşmesinden memnun olmuştur?“, Bu husüs anlatıldığı gibi sabit olunca verilecek hüküm de bundan ibaret kalır, zira nikâh yoluyla üzerinde anlaşma yapılan şey kadının kendini kocasının faydalanmasına vermesinden ibarettir. [ ] Bu çerçevede halvet gerçekleşince nikâhla amaçlanan şeyin tamamı gerçekleşmiş bulunur, tıpkı eşlerden birinin ölümüyle gerçekleştiği gibi. Bu durumda -ölüm haline benzer şekilde- mehirin tamamı lâzım gelir. Bu meselede mehr-i misil ile önceden belirlenmiş mehir arasında bir fark yoktur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bu konumda mehirin tamamının gerekli kılınmaması, mehiri, fiilen faydalanmanın bedeli olarak kabul etme fikrine dayanır, çünkü o, cinsel ilişkinin bedelidir; nesnelerin değerinin ödenmesi onların yok edilmesine bağlıdır, meselenin bu şıkkında ise böyle bir şey yoktur. Bize göre mehir her ne kadar kadınlığın bedeli ise de bunu bizzat faydalanmanın değil mülkiyetinin bedelidir, çünkü zinada bedel (mehir) gerekmiyor. Demek ki mehir mülkiyet veya onun benzeri için gerekiyor. İşte bu, halvette faydalanmaya engel olmaksızın bulunmuştur, şu halde daha önce anlatıldığı üzere mehir gerekli hale gelmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bazı âlimler nikâhtan sonra yapılan mehir belirlemesinde zifaf (ve halvet] olmadan boşama vâki olduğunda, âyetin zahiriyle istidlâl ederek mehirin yarısını gerekli görmüştür. Ne var ki halk arasında devam eden uygulamaya göre belirleme akit sırasında olup, bunun dışında vuku bulduğu bilinmemektedir, evet, mehir belirlemesi akit sırasında olur, kız talebiyle kastedilen de bundan ibarettir, zaten teşebbüsün amacı hakkında bilenen de budur. Bunun dışında kalan bir hareket tarzı istidlâle dayanır. Şayet delil kadına akit sırasındaki belirleme hakkını tanımışsa bedel gerekir, aksi takdirde gerekmez. Şimdi, bedel talep etmenin bütün sebeplerinin mevcut olması durumunda bedelin gündeme getirilmesi sebepten sonraya kaldığı takdirde onu gündeme getirilmemiş 25 İbn Mesüd'a mehir belirlemeden kadını nikahlayan ve zifafa girmeden ölen adamın hükmünde kılar; işte nikâh konusu da bunun gibidir, şekli belirtilen nikâhta belirlemenin önceden yapılmaması sonraki belirlemeyi geçersiz hale getirir. Buna göre sonraki mehir belirlemesi sadece delilin gerekli kılması halinde geçerli olur, gerektirici delil ise kadınla ilişkide bulunma hükmünün mevcut olduğu duruma yöneliktir, şayet bu varsa belirleme geçerlidir, yoksa değildir.
Söz konusu edilen çerçevede mehirin gerekliliğine hükmetmek birkaç sikka ayrılır. Birincisi, mehir belirlemesinin yapılması caiz olunca [ ] mehr-i misil statüsünde caiz olur, çünkü hukuk açısından bedeli olmayan her sebebin tahakkukundan sonra belirleme yapmak caiz değildir”, Hatırlamak gerekir ki mehr-i misil zifaftan önce düşer, şu halde onunla vacip olan da düşer. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İkincisi, hukuk açısından akit sırasında kadının konumuna denk gelen mehirin belirlilik kazanması gerekir ki kadına verilme durumu gerçekleşsin, zira kadın mehir olmaksızın nikâhtan vazgeçme hakkına sahiptir. Akitten sonra eşler arasında yapılacak belirlemede erkek kendi başına miktar beyanı hakkına sahip olduğundan kadın söyleneni kabul etmeye mecbur kalır; şayet belirlemeyi İzifaftan önce boşama vuku bulduğundan] hâkim yapacak olursa mehir düşer. İşte tartıştığımız mesele böyle bir konuma sahiptir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Üçüncüsü, bilindiği üzere Allah Teâlâ'nın ilminde zifaftan önce boşanacagıbiçiminde yeralan bilgi mehir belirlemesi sırasında bilinmiş olsaydı kadının hakkı müt'adan ibaret kalırdı, bu durumda onun mihr-i mislini araştırmak sadece müt'anın sınırlandırılması açısından gerekli olurdu. Zifaftan önce boşamanın vâki olması halinde de sonuç aynıdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Tartışılan meselede şöyle bir yorum yapmak da mümkündür: Burada aslolan müt'ayı talâkın değil, nikâhın gerektirmiş olmasıdır. Şu var ki nikâh münasebetiyle vacip olan husüsun mahiyeti bilinmemektedir: Mehr-i misil mi yoksa müt'a mı? Zira ikisinin birden gerektiği mümkün olmadığı gibi talâkın, bunlardan birinin açıklayıcısıymış gibi kendiliğinden gerektirmesi de mümkün değildir. Şu halde bunlardan sadece birinin gerçek anlamda gerekli olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak işin zahiri açısından bakış yapılacak olursa kadının mehr-i misil talep etme hakkı olduğu gibi kocanın belirleme yapmasını istemesi de mümkündür. Zira örf açısından nikâh süresizdir, bir de cinsel faydalanma içindir. Bu durum nassın dış görünüşüne (zâhır) göre anlaşılmış ve E bu sebeple de böyle bir adlandırma caiz görülmüştür. [ ] Fakat zifaftan önce boşama vuku bulunca asıl gereken şey ortaya çıkmış ve mehir verilmesini gerektiren durum geçersiz hale gelmiştir, çünkü Allah'ın ilminde gerçekleşen şey müt'adan ibaretti. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Göz önünde bulundurulması gereken bu temel esastan hareket edildiği takdirde nikâh bedeli olarak kararlaştırılan değerin semen türünden (para veya başka şeyler) olduğu anlaşılır. Bu ise artabilen, fakat eksilmeyen bir özellik taşır. Buna göre zifafa girmemekle birlikte mehir belirlemesi yapılan boşamalarda mehirin yarısı gerçekleşir. Mehir eğer artmaya ve eksilmeye müsait ise bu iki alternatiften biri gerçekleşecektir, ama Kur'ânda bu türün belli bir ölçüde şekillendirilmesine dair herhangi bir beyan bulunmadığı gibi örf açısından bir biçimde hükme varmak da mümkün değildir. Mâlum olduğu üzere artış gösteren bedel şayet erkeğin uhdesinde bulunsaydı zifaftan önce yapacağı boşamada bunun yarısını vermek gerekir ve bu durumda önceden bu kadarı belirlenmiş olurdu. Ama aslında vuku bulacak bu husüs kazanılmış bir haktan doğmadığı gibi Allah'ın hükmünde bu konudaki vecibenin artış gösteren bedelin yarısından ibaret bulunduğu söylenemez. Çünkü bu, zifaftan önce yapılan boşamada nassın beyanıyla gerçekleşen miktar olup öteki yarısı kocaya aittir, yahut da mehir esasından neşet etmiştir. Buradan artakalan kısmın mehir konumunda tutulması muhtemel olup bu durumda hukuk açısından geçerliliği bulunan, “furüu usüle ilhak etme” kuralına girer?”. Boşama eğer mehirin kadının eline geçmesinden sonra vuku bulursa onun alacağı hak yerini bulmuş ve meydana gelen değer değişikliği onun mülkünde oluşmuştur, zaten onun elinde iken olmuştur. Burada şunu da belirtmeliyiz ki kadının elinde bulunan mehir ayni olarak eksilmiş olsa onun yarısı hem tutma hem de akit statüsü açısından kocaya ait olacaktı. Peki, yine kadının elinde bulunan mehirde meydana gelecek artış yarı hisse ile birlikte kocaya iade edilecek olursa [ ] daha önce BIN kadına teslim edilmeyen bir şey kendisine iade edilmiş olur. Bu, geri aldığı pay üzerine reel olmayan bir yolla sahip olduğu bir fazlalıktır ve faiz niteliği taşır, çünkü koca önceden bu fazlalığı belirlememiş ve yine bu önceden kendisine iade edilmemişti. Boşanmak suretiyle mehirin bu yarım kısmına kadının sahip oluş sebebi de ortadan kalkmıştır. Bu durumda kocanın söz konusu artışı bir karşılığı olmaksızın alması mübadele akdi çerçevesinde faiz olur. Şayet önceden kadına teslim edilmiş mehirin yarısına ait artış mehir veakit sebebiyle alıp tutma konumunun feshedilmesine rağmen koca için muhafaza edilse veya ona verilse karşılıksız bir fazlalık olur, bu ise Allah'ın haram kıldığı ribânın (faiz) niteliğidir. Bunun sebebi söz konusu artışın (boşama yapmak suretiyle) feshedilmiş bir akdin sermayesinden neşet etmesidir, zira kadının elinde bulunan bu asıl kadınlık bedeli karşılığında kendisine verilmişti. Tasvir edilen bu durumda önceden belirlenmiş mehir kaçınılmaz biçimde yok olmuş konumunda sayılır ve mehr-i mislin yarısı takdir edilir, tâ ki faiz niteliği oluşmasın. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Ebü Yüsuf'un (r.h.) kira geliri ve hibe konusunda bunların her birinin hükmi-itibari bir vecibeyi ifade ettiğine dair verdiği fetva da belirttiğim esasa dayanır. Ebü Hanife'ye göre ise söz konusu edilen hükmi durum artışta değil eksilmede söz konusudur. Bunun delili de kocanın elinde olsaydı değişiklik yapma imkânına sahip olmayışıdır. Bir de şu var ki mehirin bedelinde meydana gelen eksilme mehir konumunda bulunmayan (ve kocaya iade edilecek olan) kısma şâmil olmaz. Buna göre eksilmeye mâruz kalan kısım boşamadan önce olduğu gibi kadının uhdesinde kalır, çünkü boşama mehirdeki mülkiyeti eksiltmek demektir, kocaya dönecek olan kısım ise mehir niteliği taşımaz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
(Imam (Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:) Zifaftan sonrasına ait olmak üzere anılan faydalandırmanın (müt'a), nikâh halinde iken iddetin tamamlanmasına kadar gerekli olan giyim ve yeme-içme çerçevesinde düşünülmesi muhtemeldir. Buna göre âyet ayrılıktan sonraki nafakanın anlatılmasına yönelik olur, zira talâkın daha önce bulunmayan bir hakkın devreye girmesine sebep teşkil etmesi mümkün değildir. Bunun yanında herhangi bir vecibe söz konusu olmaksızın sırf iyilik yapmak isteyen kimseye yönelik olması da mümkündür, böylesine şart koşulması güzellikle serbest bırakmanın oluşması için olur, tıpkı zifafa girilmemiş kadın hakkında elden geleni yapmaya teşvik edildiği gibi, çünkü bunun bedel konumunda bulunması düşünülemez, zira o takdirde bir mülkiyetin iki bedeli gündeme gelir. Şunun da hatırlatılması gerekir ki Allah Teâlâ boşamayı koca üzerinde mevcut hukukun hafifletilmesi ve vecibelerinin kaldırılmasının sebebi kılmış ve O, eski eşlerin bundan sonraki durumunu şu beyanıyla ileride oluşacak genişliğe havale etmiştir: [ ] “Eşler birbirinden ayrılacak olursa Allah onların her birini bol nimetleriyle zenginleştirir”. Binaenaleyh boşama sebebiyle yeni vecibeleri gerektirecek bir durumun meydana gelmesi ihtimal dâhilinde bulunmamaktadır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Bu, iyiliği şiar edinenler için vicdani bir borçtur. Âyetin bu son kisminda Ebü Hanife'nin (r.a.) şu ifadesinde yer alan kanaatinin delili bulunmaktadır: Azınlığa mensup biri (zimmi) mehir belirlemeden bir kadınla evlense, sonra zifafa girmeden boşasa kadının müt'a hakkı doğmaz, çünkü Allah Teâlâ müt'ayı iyiliği şiar edinenlere (muhsinin) borç kılmıştır, zimmi ise onlardan biri değildir. (İmam [Màtüridi] (r.a.) şöyle dedi:) Bu, iyiliği şiar edinenler için vicdani bir borçtur. Cenâb-ı Hakk'ın bu beyanıyla müminleri kast ettiği söylenmiştir. Bu yorumda Ebü Hanife'nin (r.a.) zimmiye müt'anın lâzım gelmeyeceği şeklinde belirttiği görüşün delili vardır. Bir de şöyle denildi: Bu, amaçları eşlerine iyilik yapmak ve anlaşmazlıktan uzak kalmak olan kimseler için vicdani bir borçtur, zira evlilik iyilikle tutmak veya güzellikle serbest bırakmak esasına dayanır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Müt'anın vecibeyi hafifletmek için meşru kılınıp mehr-i mislin ise böyle olmadığının delili sudur ki mehr-i misil mali imkânı taşısın veya taşımasın kocaya farz kılınmıştır, müt'a ise imkânının elverdiği kadarıyla gerekli görülmüştür, demek ki müt'a vecibeyi hafifletmek için meşru kılınmıştır. Böyle olunca da mehr-i misli aşmamıştır. İkinci olarak müt'a mehr-i mislin yarısının karşılığı (bedel) olarak meşru kılındı. Öyleyse bedel ile yerini tuttuğu şeyin kastedilmiş olması mümkün değildir, tıpkı diğer bedellerde olduğu gibi. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Müt'a üç parça elbiseden ibarettir. Zira kadının evinden çıkmasını sağlayan budur. Evet, kadın evden çıkarken en az üç parça elbiseye bürünerek çıkar.
Eğer denilirse ki: Kur'ân mütayı, zifafa girmeden ve mehirini belirlemeden kocanın boşadığı kadın için zikretmiş, belirleme yapmakla birlikte zifafa girmeden boşadığı kadın için de belirlenen mehirin yarısını gerekli kılmıştır.
Siz ise belirlenen mehirin tamamını, mehr-i mislin de tamamını kocanın zifafa girmemesi, fakat halvetin oluşması durumunda gerekli gördünüz?
Buna şöyle cevap verilir: İlgili âyetlerde, oluşan bir durumda mehirin yarısı, diğer bir durumda da müt'anın gerekli olduğunun beyanı vardır. Ancak mehirin yarısının gerekli görüldüğü beyanda tamamının lüzumlu olmayacağına dair bir açıklama bulunmamaktadır. Zira, “Şunun yarısı falan adama aittir” ifadesinde [ ] diğer yarısının ona ait olmadığının delili yoktur. Durum belirttiğimiz gibi olunca muhalifimizin, Kur'ân'ın zahiriyle karşı delil getirmeye ve bizi âyete muhalefet etmek gibi bir davranışa nispet etmeye hakkı yoktur. Bu durumda halvetle ilgili meselenin bilinmesi Kur'ân'la değil, başka bir fikri çaba ile imkân dâhiline girer. Şunun da belirtilmesi gerekir ki mehirin tamamı sadece cinsel ilişkiden ötürü gerekli hale gelmemektedir. Bir bakıma biz ve muhalifimiz, beraberce, mehirin gerekli oluşu husüsunda ittifak etmiş durumdayız, ancak bu, Kur'ân'a dayanarak değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Dilersen şöyle diyebilirsin: Mehirin tamamını halvet değil sahih akit gerektirir. Bunun delili nikâhın gerçekleşmesinden sonra kadının mehirin tamamını kocasından isteme hakkının bulunmasıdır. Bu da mehirin halvetle değil, sahih akit sebebiyle gerekli hale geldiğini gösterir. Buradaki tartışma mehirin bir kısmının düşürülmesi hakkındadır. Düşürmeyi gerektiren delil mevcut olunca elbette mehirin bir kısmı gerekliliğini kaybeder. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İstersen şöyle de diyebilirsin: Kadın kendisini (bedenini) (kadınlığını) kocasına teslim etmekten başka bir imkâna sahip değildir. Nikâh akdi kadının anılan bu yönünü kocasına teslim edeceği esası üzerine yapılmıştır, imkânına sahip bulunmadığı öte noktası üzerinde değil, çünkü kadın cinselliğini ona teslim etme kudretini taşımamaktadır. Şayet nikâh akdi bu nihai nokta üzerine gerçekleşseydi esastan geçersiz olurdu, zira alıcısına teslim edemeyeceği bir şeyi satan kişinin akdi esastan geçersizdir. Benzer şekilde nikâh akdi kadının cinselliğini erkeğe teslim edişi üzerine yapılmış olsa sözünü ettiğimiz satımdaki duruma benzer şekilde esastan geçersiz hale gelirdi. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Zifafa girmeden ve mehir belirlemesi yapmadan kocası ölen kadın hakkında farklı kanaatler belirtilmiştir. Abdullah b. Mesüt'tan (radıyallahu anh) rivâyet edildiğine göre böylesine mehr-i mislin lâzım geldiğini söylemiştir. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden rivâyet edildiğine göre de bu durumda bulunan Bervâ bint Vâşık için mehr-i misil hükmünü vermiştir?. Ali b.
şahadetiyle müt'a hakkı vardır, Allah Teâlâ'nın kitabını (râvi durumunda bulunan] bedevi Arab'ın sözüyle göz ardı edemeyiz”. [ ] Hz. Ali -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyle düşünmüş olmalıdır ki Kur'ân müt'ayı boşama konusunda zikretmiştir. Sonra bu hüküm boşama dışındaki bazı durumlarda da boşamada olduğu gibi yer almıştır. Ölümle meydana gelen ayrılık da boşamadaki ayrılık gibi müt'ayı gerekli hale getirmiştir, meselâ, “Boşanmış kadınlar evlenmeksizin üç ay hali bekler”! meâlindeki âyette olduğu gibi. Burada boşanmış kadınlardan söz edilmiş, ancak boşama dışında meydana gelen (ölüm gibi) ayrılıkta da boşanmış kadına benzer şekilde görev ve durumlar oluşmuştur. Bu konunun benzerleri, zikredilmesi uzun zaman alacak kadar çoktur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bize göre ise bu meselede birkaç sebepten ötürü müt'a değil mehr-i misil gerekir. Birincisi, “Kadınları mehir belirlemekle birlikte el sürmeden boşarsanız belirlediğiniz mehirin yarısını ödeyin”? meâlindeki ilâhi beyandır. Cenâb-ı Hak, zifafa girmeden yapılan boşamada belirlenen mehirin yarısını, zifaftan sonra ise tamamını zikretmiştir. Buna bağlı olarak zifafa girmemiş ve mehir belirlemesi yapmamış olanın ölümü halinde ölüm zifaf hükmünde sayılarak mehr-i misil durumunda olmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İkincisi, nikâhla amaçlanan hedefler eşlerden birinin ölümüne kadar devam eder. Böyle olunca duruma göre belirlenenin tamamı veya mehr-i mislin tamamı gerekir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Üçüncüsü daha önce de kaydettiğimiz üzere Hz. Peygamber'in mehr-i misil ile hükmetmesidir?, Bu tür olayları rivâyet edenlerin verdiği haber, olay özel bir konuma sahip olduğu takdirde kabul edilir, çünkü bu nevi münferit olaylarla insanların içinden sadece belli kişiler karşılaşır”, bu sebeple râvinin naklettiği olay gerçekleşmiştir.
25 Hz. Ali'nin her boşanmış kadının müt'a hakkı vardır, dediği rivâyet edilmiştir. Berva' bint Vâşık hadisi hakkında da şöyle diyordu: Aziz ve celil olan Allah'ın kitabını topuklarına işeyen bedevi bir Arab'ın sözüyle görmezlikten gelemeyiz (bk. Cassâs, Ahkâmu'l-Kurün, II, 136; Serahsi, el-Mebsüt, V, 63; Şevkâni, Neylu'l-evtâr, VI, 318; ayrıca bk. Semerkandi, Şerhut-Te'vilât, vr. 80b).
25? Bir sonraki âyet.
253 Ma'kılb. Sinan'ın Resülullah'tan rivâyet ettiği hadise işaret etmektedir. (bk. Arapça metin, “Haber-i vâhid, olay herkesi ilgilendiren nitelikte olduğu takdirde reddedilir. Bu durumlardarâvinin tek olması, başkalarının ona katılmaması reddini gerektirir. Kaldı ki râvinin BAKARA SÚRESÍ 135 epr O; AR lze Ji
---
Dipnotlar:
Şigâr Câhiliye dönemine ait bir evlenme türü olup iki kişinin mehir ödemeden birbirini evlendirmesinden ibarettir. Bazıları bunun herkesin kendi yakınını diğerine vermesiyle teşekkül ettiğini söylemiştir. Ferrâ ise şigârın eşleri trampa etmekten ibaret olduğunu belirtmiştir. Resülullah (s.a.) bu evliliği yasaklamıştır. Şâfii, Ebü Ubeyd ve diğer âlimler yasaklanan sigarın eşler arası mehirsiz trampa türü olduğunu söylemişlerdir, her birinin mehiridiğerinin sağladığı cinsel imkân olmaktadır. Bu türde mehirin kaldırılması gibi bir sonuç vardır. nitelemiştir. Âyette yer alan “ifzâ” kavramı sözlükte cinsi ilişki değil bir arada bulunmak, sarılmak demektir. Bir de cinsel ilişki fiili, naslarda kocalara nispet edilirken burada eşlerin her birine izafe edilmiştir. Buradaki anlam ise 7 o Müellif(r.h.) İbraz b. Sâriye yoluyla Resülullah'tan rivâyet edilen şu hadise işaret etmektedir: “Allaha karşı saygılı olmaktan ve Habeşli bir köle de olsa devlet adamlarına itaat etmekten ayrılmayın. Benden sonra şiddetli anlaşmazlıklarla karşılaşacaksınız. Benim ve doğru yola mahzar kılınmış Hulefâ-yi Râşidin'in yolundan ayrılmayıp ona sımsıkı sarılın. Bunun yanında icat edilen gidişlerden sakının, zira bu çerçevede meydana gelen her şey dalâlettir” (Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, IV, 126; İbn Mâce, “Mukaddime” 6; Ebü Dâvüd, “Yolculuk halinde olup yazıcı bulamadığınız takdirde borçludan alınacak rehin yeterli “Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve temiz olarak yiyin”. “Bunlardan başkasını namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızdan vererek istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan melikleri“Allah ve Resülü uğrunda hicret etmek üzere evinden çıkan kimseye ölüm yetişirse artık böylesinin mükâfatı Allah'a düşer”. 22 “Her ikisi de teslim olup onu (İsmâil'i) alnı üzerine yatırınca, “y İbrâhim, rüyayı gerçekleştirdin” diye seslendik”. “Teslim olmak ve başkasına kendi namına imkân vermek sayılan bu şeyler bizzat kendilerinin yerine geçer. İbrâhim aleyhisselâm oğlunu kurban etmeye giriştiği, onun da Allah Teâlâ'nın emrine teslim olup varlığını O'na verdiğinde Cenâb-ı Hak Hz. İbrâhim'i ‘rüyasını gerçekleştiren kimse’ diye nitelemiş ve ‘rüyayı gerçekleştirdin” buyurmuştur. Aslında İbrâhim oğlunu fiilen kurban etmemişti” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 82b). hukuki durumu sorulmuş, o da dengi kadınların -eksiği, haksızlığı olmaksızınmehiri kadar lâzım geldiğini ve kadının iddet beklemesinin gerektiğini söylemiş. Bunun üzerine Mâkıl b. Sinan el-Eşcai ayağa kalkarak Resülullah (s.a.) bizden bir kadın olan Bervâ bint Vâşık hakkında senin verdiğin fetva gibi hüküm vermiştir, demiş, İbn Mesüd da memnun olmuştur (bk. Kurtubi, e/-Câmi', III, 198-199; Ma'kıl b. Sinan'ın kimliği hakkında bk. İbn Hacer, el-İsâbe, VIII, 49). 246 o “Yani sebebin mevcudiyetinden sonra belirleme yapmak caiz değildir, meselâ boşama, köle azat etme, kısastan vazgeçme gibi. Sebebin gerçekleşmesinden sonra bunlar için bedel belirlenirse geçerli olmaz, çünkü bu husüsların hukuk açısından herhangi bir bedeli yoktur. Meselemizin konusu hakkında belirlemeye gitmek caiz olunca burada hukuki açıdan bedelin bulunduğu kanıtlanmış olur ki o da mehr-i misildir. Burada akitten sonra yapılacak belirleme gerekli olanı beyan ve takdir etme anlamına gelir. Bir de mehr-i mislin gereklilik kazanması karşısında takdire gitmek doğru değildir; zira bu durumda aynı konuda iki bedelin gerekliliği ortaya çıkar” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 81a). Alaaddin es-Semerkandi şöyle demektedir: “Zifafa girmeden iki yoldan biriyle (mehirin önceden belirlenmiş olması veya olmaması) boşama vuku bulunca, denebilir ki zifafa girmeksizin oluşan boşama mehir hakkı açısından nikâhı bozma anlamına gelir, çünkü üzerinde akit yapılan şey (cinsellik) dokunulmaksızın kadına avdet etmiştir, başka bir deyişle akde konu teşkil eden şey -ki o kadınlığından faydalanmadırbedel ödeyen erkeğe ulaşmamıştır. Bu durumda mehirin düşmesine ve mülkiyetin sona ermesine hükmetmek gerekir. Ancak İslâm hukuku kadına müt'a hakkı tanımıştır ve bunun miktarını belirlenen mehirin yarısı kadar tesbit etmiştir, buna ilâve yapıldığında mehir olur. Fakat müt'ayı da hukukta yaygın kural olan “fürüu usüle ilhak etme’ çerçevesinde mehir gibi düşünmek mümkündür” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 81b). Ebü Tâlib'in (r.a.) ise şöyle dediği nakledilmiştir: Böylesinin Allah'ın Kitab'ının
Bakara 2:237
237. Kadınları mehir belirlemekle birlikte el o boşarsanız belirlediëiniz mehirin yarısını ödeyin. Ancak kendilerinin almak istememesi veya nikâh bağı elinde bulunan kocanın (yahut da kadının velisi) vazgeçmesi müstesna. Sizin bazı haklarınızdan feragat etmeniz Allaha karşı saygılı olma derecesine daha yakındır. Birbirinize karşı erdemli davranmayı unutmayın. Şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.
Kadınları mehir belirlemekle birlikte el sürmeden boşarsanız belirlediğiniz mehirin yarısını ödeyin. Bazıları âyetin zahirinde “belirlediğinizin yarısı” diye zikredildiğini ve mehirin akit sırasında belirlenmesi ile akitten sonra belirlenmesi arasında ayırım yapılmayıp [ ] hepsinin belirlemeden ibaret olduğunu söyleyerek kadının belirlenen mehirin yarısına hak kazandığını, belirlemenin akit sırasında veya ondan sonra gerçekleşmesinin farklı sonuç doğurmayacağını ileri sürmüştür”. Bu esastan hareketle bazıları şöyle demiştir: Kişi kendi câriyesini mehir karşılığında vererek bir kadınla evlense, bu arada câriye bedenen hayır getirerek bir çocuk doğursa, fakat koca zifafa girmeden ölse çocuğuyla birlikte câriyenin yarısı kadının hakkıdır, çünkü Allah Teâlâ “belirlediğiniz mehirin yarısı” buyurmuştur; oysaki siz [çocuğu hesaba katmadığınız için] kocanın belirlediğinin yarısını vermiyor ve dolayısıyla Kur'ân'ın zahirine muhalefet etmiş oluyorsunuz.
Nikâh akdinden sonraki mehir belirlemesini akit sırasındaki belirlemeye eşit tutmak suretiyle kadına belirlenmiş mehirin yarısını veren kimseye cevabımız şudur ki Allah Teâlâ'nın hitabı akitten sonra değil akit sırasındaki belirlemeye yöneliktir, çünkü nikâh akdinden sonra belirleme yapılması bilinen bir yöntem değildir; insanlar nezdinde akit sonrası söz konusu olmayıp akit sırasında yapıldığına göre ilâhi hitap da bu yaygın uygulamaya yönelik olmuştur ki o, akit sırasında belirlenen şeydir; kadının payına bunun yarısı ayrılır. Akitten sonra belirlenen şey ise mehr-i misil konumunda belirlenmiş olur, bu da zifaf vâki olduğu takdirde yürürlüğe girer, değilse girmez.
Diğer itirazcılara verilecek cevaba gelince, onlara göre kişi, kadını, kendisine teslim ettiği câriye karşılığında nikâhlar, câriye de çocuk doğurursa mehir olarak çocukla birlikte câriyenin yarısı kadının hakkı olur. Biz deriz ki tefsirini yapmakta olduğumuz âyet, yanında çocuk veya başka bir şeyin bulunduğu mehir belirlemesi hakkında değildir. Bilmez misin ki câriye mehir olarak belirlenmekle birlikte kadının değil de kocanın yanında bulunsa ve çocuk doğursa hem câriyenin hem de çocuğun yarısı kadının hakkıdır, çocuk akit sırasındaki belirlemede de yoktu. Buna göre âyet câriyenin yanında doğum yapan câriye örneği hakkında değil, fazlalığı bulunmayan mehir belirlemesi hakkındadır. Şimdi, tartışılmakta olan mesele örneğinde kadına ya çocuk olmaksızın câriyenin yarısı verilecek, bu durumda akit esas açısından feshedilmiş olacak ve çocuk, bağlanacağı bir asıl bulunmadığından ribâ konumuna geçecek yahut da kadına câriyenin ve çocuğun yarısı ayrılacak, [ ] bu ise zamanında belirlenenin dışında bir şey olacaktır. Halbuki Allah Tebâreke ve Teâlâ kadına kocanın belirlediğinin yarısını meşru kılmıştı. Buna göre itiraz edenin sözü asılsız hale gelmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bazıları Kur'ânda iddet beklemeyi ve tam mehiri gerektiren boşamalarda sadece talâk zikredilmiş, hükmün tahsisine gidilmeksizin kadının serbest bırakılmasının bütün yönleri kastedilmiş olmasıyla istidlâlde bulunarak, cinsi temas (mümâsse) olmaksızın yapılan boşamalarda da temasın halvet değil tam anlamıyla bir cinsel ilişki olmasının gerektiğini savunmuştur. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
şöyle dedi:) Kocanın zifafa girmeksizin ve mehir belirlemesi yapmaksızın yapacağı boşamada mükellef bulunduğu müt'a kendi iradesi çerçevesinde bulunmakla birlikte eşini boşamadığı durumda ona sağladıgı geçim miktarınca takdir edilmiştir. Buna göre onun giyimini temin etmesi gerekir ki bu masraftan kaçındığı için boşamadığı anlaşılmış olsun. Yahut da kadının evinden çıkıp dolaşmasını sağlayacak kadar giysiyi tedarik etmelidir. Evet koca, evinden çıkarken karısının giyeceği elbiseyi -ki bunun en azı üç parçadır- sağlamalıdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Boşamaya dair olan bu âyetlerde basit bir şeyin mehir olamayacağının açık işareti vardır, çünkü Cenâb-ı Hak akit sırasında belirleme yapılmadığı takdirde önemsenecek şeyleri vacip kılmıştır ki o da kocanın kadına sağlayacağı müt'adır, bunun da en aşağısı üç parça giysidir. Kocanın mehir belirlemesi yapması halinde ise Allah Teâlâ bunun bir kısmının alınmayıp bağışlanmasını emretmiştir. Mehir -söz temsili- ekin tanesi kadar bir şey ise bunun bağışlanmasına teşvik olmayacağı gibi böylesi için eşlerin erdemli yolu tercih etmeleri de istenecek değildir. Demek ki mehirin, hakkında anlaşmazlığın çıkabileceği, tarafların onu kendi halinde bırakıp anlaşmayı sağlayacak miktarı benimsemelerine teşvik edileceği bir kıymet derecesi vardır.
Şu da var ki yüce övgülere lâyık olan Allah evliliğin kuruluşunu mal ile başlatmış ve onu bununla meşru kılmıştır. Bu meyanda ekonomik darlığı bulunan kimse için, [ ] “İçinizden mümin hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse ellerinizin altında bulunan mümin câriyelerinizden alsın“ buyurmuştur. Hür kadınla evlenmenin mehiri ekin tanesiyle olsaydı kimse bundan âciz kalmaz ve dolayısıyla câriye ile evlenmek için mali imkânsızlık şart koşulmazdı, özellikle câriye ile evlenmeyi zaruret dışında mubah görmeyenlerin kanaatine göre. Hangi insan var ki cinsel ilişkiye arzu duysun da bir ekin tanesine muhtaç bulunsun, nerede kaldı ki hür ile câriye arasında serbest bırakılmış olsun. Bir de Allah, benzer şekilde câriyeler hakkında da, “Mehirlerini geleneğe uygun olarak verin”? buyurmuştur. Takdir edileceği üzere ekin tanesi anılmaya değmeyen bir şeydir. Sonuç olarak şu anlaşılmıştır ki hür kadınların mehiri ihtiyaç sahiplerinde tesirini gösterecek bir miktar ve seviyeye ulaşmaktadır. Bunun yanında ekin tanesini tam mehir sayan ve ona sahip bulunmayı mali güç diye niteleyen telakki de kale alınmayacak anlamsız bir iddiadan ibaret kalmaktadır.
Âlimler, evlenmede kadının mehre sahip olup hak kazanmasının, kadınlığı karşılığında olmadığı noktasında ittifak etmişlerdir. Buna göre kocanın yapacağı mali fedakârlık bir bedel karşılığında değildir. Bir bakıma kocanın yaptığı akit kadına ait olan özel bir şey bulunmayarak gerçekleşmektedir. Kocanın üstlendiği mehir miktarından az bir şey ile çok bir şey düşürmesi arasında meşru olmaması açısından bir fark yoktur. Bu noktada uyulacak kural mehr-i misilden bir şeyin düşürülmemesidir. Mehir olabileceği ileri sürülen ekin tanesi yeryüzünde düşünülebilecek en işe yaramaz kadının bile mehr-i misli olamaz ve kocanın bundan düşürme yapması söz konusu edilemez. Ancak koca mehr-i mislin onda biri kadar düşürme yapabileceği noktasında ittifak vardır, daha fazlası için ise ihtilâf vardır. Biz burada işin uygulama açısından imkânsızlığını anlatmış olduk. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Ancak kendilerinin almak istememesi. Denildi ki kadının almak istememesi. Veya nikâh bağı elinde bulunan kocanın (yahut da kadının velisi) vazgeçmesi müstesnadır. Bu kısmın yorumunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hz. Ali ve İbn Abbâs (r.a) bu, kocadır demişlerdir. Bazıları da onun kadının velisi olduğunu belirtmiştir. Bahis konusu kişinin veli olduğunu söyleyenin isabet etmesi mümkündür, çünkü eski dönemlerde mehirler kadınların velileri tarafından belirleniyordu. Bunun delili Hz. Şuayb'ın Müsâ'ya, [ ] “Bana sekiz yıl çalışman karşılığında şu iki kızımdan birini seninle evlendirmek istiyorum”? demesidir, görüldüğü üzere Hz. Şuayb mehir belirleme şartını kendisine nispet etmiştir. Câhiliye döneminde kadına ödenen bir mehir olmaksızın uygulandığı rivâyet edilen şigâr evliliği de bunun gibidir. İslâm döneminde bu tür uygulamalar neshedilmiş ve mehir kadına ait olmuştur, şu âyet-i kerimelerde belirtildiği üzere: “Kadınlara mehirlerini gönül rızasıyla verin. Eğer kendi istekleriyle mehirin bir kısmını size bağışlayacak olurlarsa onu da afiyetle yiyin”; “Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız bile ondan hiçbir şeyi geri almayın”. Bir de âlimler, hiçbir kimsenin diğerinin mülkünde onu izni olmadan meşru bir tasarrufta veya ondan ikramda bulunma hakkının olmadıgı noktasında ittifak etmişlerdir. Sonuç olarak mehirin kadına ait olduğu sâbit olunca velinin bundan ikramda bulunması caiz görülmemiştir.
Ancak kendilerinin almak istememesi. Yani kadının mehirin yarısını kocasına bırakıp bu kısımdan bir şey almaması; veya nikâh bağı elinde bulunanın vazgeçmesi müstesna. Yani kocanın mehirin tamamını eşine vermesi, şöyle düşünmek suretiyle: Benim uhdemde bulundu, dolayısıyla ben evlilik yapmasına engel oldum. Kadın da mehirinin yarısını ona bırakırken şöyle düşünebilir: Avret yerime bakmadı, kadınlığımdan faydalanmadı. Bunların her biri bir erdemdir. Cenâb-ı Hakk'ın birbirinize karşı erdemli davranmayı unutmayın meâlindeki beyanı da bu esasa dayanır, yani birinizin ötekine karşı mehirin yarısını almaması veya onun mehiri tam olarak vermesi. Birbirinize karşı erdemli davranmayı unutmayın. Yani evliliğin başlangıç dönemindeki erdemli olmayı unutmayın, çünkü evlilik başlangıç döneminde anlayış gösterme ve erdemli davranma çizgisi üzerinde yürür. Aziz ve celil olan Allah evliliğin bitişi sırasında da eşleri, aynı esasa bağlı kalarak erdemli davranmaya teşvik etmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Âyet-i kerimenin bu kısmında “afv” kavramının sözlükte “fazl” demek olduğu ve fazlasıyla vermek anlamına geldiğinin delili bulunmaktadır. Araplar, '“Afevtü le-ke bi-mâli” der ve “Sana çok mal verdim” anlamını kasteder. Şimdi, afv fazlasıyla vermek anlamına geldiğine göre Kur'ân-ı Kerimde adam öldürmenin diyetiyle ilgili âyette yer alan “Femen 'ufiye lehü” ifadesindeki afv kavramı “diyet ödemesi yapılırsa” anlamına gelir, devamı da “veli hakkaniyete uymalı” demek olur”, [ ] Buna göre tefsirini yapmakta olduğumuz âyette [Hanefi] âlimlerimizin diyet hakkındaki görüşlerini destekleyen delil bulunmaktadır. Sizin bazı haklarınızdan feragat etmeniz Allah'a karşı saygılı olma derecesine daha yakındır. Bu kısmın anlamı -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- Allah'a karşı saygılı olan kimsenin bazı haklarından vazgeçmeye özen göstermesi yerine getireceği bir görevdir, şeklindedir. Nitekim bir önceki âyette yer alan, “Bu, iyiliği şiar edinenler için vicdani borçtur” beyanı da aynı konumdadır, yani buna özen göstermesi. Âyet-i kerimede boşanma sırasında mehirle ilgili ilâhi hitapların erkeklere yönelik olması (müzekker sigaların kullanılması) hakkında iki yorum bahis konusudur. Birincisi, görevlerini yerine getirmeyen ve evliliğin bozulmasına yönelik bu hoş karşılanmayan davranış onlar tarafından sergilenmiştir. İkincisi mehiri teslim edip ilgili görevleri yerine getirmedeki eksiksiz icraat onlara aittir, kemal ile nitelendirilen onlar olup tam bir uygulama erkeklerin devreye girmesiyle gerçekleşir.
(İmam (Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:} Sizin bazı haklarınızdan feragat etmeniz Allah'a karşı saygılı olma derecesine daha yakındır meâlindeki beyana eşlerin ikisinin de iştirak etmesi ihtimal dâhilindedir, şu anlamdaki bazı haklarından feragat etmek ve erdemli yolu tutmak kötü ahlâktan sakınmak isteyen için yahut Allah'a muhalefet etmekten sakınma duygusuna mahzar kılınan erdemli kimseler için tercih edilecek bir yoldur. Bundan başka âyetin bu kısmının sadece kocalara hitap etmesi de muhtemel görünmektedir, zira onlar kadını iyilikle tutmak veya güzellikle serbest bırakma fiillerini üstlenmişlerdi. Bu açıdan koca üzerine aldığı görevi yerine getirmeye ve bu konuda Allah'a muhalefet etmekten sakınmaya herkesten önce dikkat etmek durumundadır. Şu da var ki ayrılık sebebi (boşama hakkına sahip bulunan) kocadan gelmiştir. Buna göre vefasızlık ve kabalıktan sakınma husüsunda kadının ailesine nispetle daha çok özen göstermesi ve onların sergileyecekleri bazı davranışları mazur görmeye daha yatkın olması gerekir.
Şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir. Meşru çizginin ötesine geçme, sınırları aşma ve Allah'ın emrine karşı gelme eylemlerinden sakınmaya yönelik bir uyarı ifadesidir.
---
Dipnotlar:
el-Bakara 2/178. Konuyla ilgili olarak Arapça metnin I, 323-324. sayfalarına bakınız.
Bakara 2:238
238. Namazları ve orta namazı aksatmadan kılın, yer Allah'ın huzurunda durun.
(“Salât-i Vusta”nın Anlamları Namazlara devam edin. Âyette yer alan “muhafaza” kavramı mufâale kalıbındadır. Bu kalıp iki kişinin fiilini yansıtır (muşareket)”?.
120 [ ] Âyetin bu kısmından çıkarılacak sonuç -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şudur ki kişi beş vakit namazı yerine getirdiği ve hiç aksatmadığı takdirde namazlar onu korur. Bu anlam bir bakıma şu âyet-i kerimenin muhtevası ile paralellik arzeder: “Şüphe yok ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyup korur”, Bu sonuncu âyet İbn Mesüd'un (r.a.) kırâatinde, “Şüphe yok ki namaz iyiliği emreder, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyup korur”” mânasında %2 Alaaddin es-Semerkandi (r.h.) şöyle demektedir: “Âlimler namazlara devam edin, ifadesiyle başlayan âyet-i kerime hakkında farklı görüşler belirtmişlerdir. Denilmiştir ki bu ilâhi beyan namazlara devam etme ve bu konuda dikkatli olma konusunda müşterek olarak bütün müminlere yönelen bir hitaptır. Çünkü 'muhafaza' kavramı mufâale kalıbındadır, bu ise fiilin iki kişi veya iki taraf arasında ortaklaşa yapılmasını gerektirir, mukâtele (karşılıklı savaşmak), muâkele (birlikte yemek) gibi. Buna göre âyette namazın iştirak halinde eda edilmesine teşvik bulunmaktadır ki bu cemâatle gerçekleşir. Dolayısıyla âyet cemâatle namaz kılmanın faziletine ve bu birlikte ibadetin vacip olduğuna delil teşkil eder. Diğer bir ihtimale göre âyet-i kerimeden kast edilen beş vakit namazın farziyetini, buna devam etme ifadesi içinde tekit etmektir, çünkü Cenâb-ı Hak 'salavât” kelimesinin başına elif-lâm getirmiştir, bu da mümkün olduğunca bilinen bir şeye yönelik olur. Beş vakit namaz bir gün ve gece içinde kılınmasının gerekli olduğu bilinen namazlardır. Âyet-i kerime bunların yerine getirilmesini, namaza ait farz ve rükünlerin icra edilmesini, namazların kendilerine ait vakitlerde kılınmasını ve bu konuda eksik bir davranışta bulunulmamasını gerektirmektedir. Zira muhafaza kavramı namazların geciktirilmeden eda edilmesine yönelik teşvik anlamı içermektedir, tıpkı, “Rabb'inizin bağışına koşun” (Âl-i İmrân 3/133) meâlindeki âyette yer alanemir hitabından iyi amellere koşmanın gerekli olduğunun ifade edilmesi gibi. Burada söz konusu ettiğimiz yorumların hepsi âyetin zahiri mânasının kapsamındadır” (Semerkandi, Şerhu t-Te'vilât, vr. 83b).
24 Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VI, 465.
BAKARA SÚRESÍ 141 okunmaktadır. Buna göre kişi beş vakit namaza kendilerine ait hükümleri ve sünnetleriyle birlikte devam ettiği, bu ibadette dünya kelâmı konuşmak, sağa sola bakmak ve benzeri şekillerde yasaklanmış fiilleri işlemediği takdirde namazlar tarafından korumaaltına alınır. Kur'ân-ı Kerimde “koşun”, “yarışın”? mânasındaki kelimelerle başlayan ve bir fili karşılıklı olarak yapmayı ifade eden mufâale kalıbında bulunan ilâhi beyanların konumu da aynı şekildedir. Kişi söz konusu fiilleri yerine getirdiği takdirde bu hayırlı ameller onu koruma altına alır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Özellikle orta namaza. Âyetin bu kısmıyla ilgili olarak farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları Cenâb-ı Hak bu beyanı ile herhangi bir ayrım olmaksızın bütün namazları kast etmiştir, demektedir. Bu durumda mâna -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyle olur: Namaz dini hayatın orta derecesini teşkil eder. Bu yorum, “iman şu kadar derecedir, en üstünü şu, en alt derecesi de şudur” diye rivâyet edilen hadise benzemektedir?9.. İşte yorumunu naklettiğimiz kişinin, “Namaz dini hayatın orta derecesidir” şeklindeki sözü dini hayatın en üst veya en alt derecesi değil, fakat orta seviyesinde bulunur, anlamına gelmektedir. Diğer bazı âlimler orta namazın ikindi namazı olduğunu söylemişlerdir. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin de bunun ikindi namazı olduğunu söylediği rivâyet edilmiştir? Hz. Hafsa'nın (r.a.) kırâatinden de bunun ikindi namazı olduğu anlaşılmaktadır?. [ ] Bu konuda görüş beyan edenlerin bir kısmı da onun sabah namazı olduğunu söylemişlerdir; onların kanaatine göre gündüz iki namazı, gece de başlangıcı ve sonu tarafından iki namazı cemeder, sabah namazı ise bu iki çiftin arasında yer alır. İbn Abbâs'ın da salât-ı vustânın (orta namaz) sabah namazı olduğunu söylediği rivâyet edilmiştir”. Diğer bir grup da salât-ı vustânın öğle namazı olduğunu belirtmiştir. Bunlara göre adı geçen namaz günün ortasında ikâme edildiğinden orta namaz diye anılmıştır. Abdullah b. Ömer'den de bunun öğle namazı olduğunu söylediği rivâyet edilmiştir”!. Orta namazın ikindi olduğunu söyleyenlerin delili rivâyet edilen hadis ve bir de bunun gündüz ve gece kılınan ikişer vakit namazın ortasında yer alışıdır. Zira ikindiden önce gündüz vaktinde iki, ikindiden sonra gece vaktinde deikinamaz mevcut olup ikindi bunların arasında yer almaktadır. Aslında mantık açısından orta namazın akşam namazı olması gerekir, çünkü öğle için ilk namaz denilmiştir?” buna göre ikindi ikinci namaz olur, akşam ise ortada kalır. Ne var ki bu görüşü benimseyen olmamıştır. Tefsirini yapmakta oldugumuz ilâhi beyandan bir gün ve gecede kılınan namaz sayısının tek olduğu anlaşılmaktadır, zira çift sayının ortası olmaz.
Orta namazı için yapılan yorumların gerektirici sebeplerine gelince, şayet o, ikindi namazı ise izahı şöyledir ki kâfirler bir ikindi namazı vaktinde Resülullah'ın ashâbına hücum etmiş, bu sebeple de onlar için namazın kılınması mümkün olmamıştır. Kâfirler ise müslümanları, kendilerince canlarından, mallarından ve ailelerinden daha değerli olan bir namazdan alıkoyun demişlerdir??. Bu nakil ile ikindi namazının Allah ve Resülü nezdinde fazileti ve özelliğinin bulunduğu ortaya çıkmıştır. Bir de Hz. Peygamber'in bir hadisinde şöyle buyurduğu nakledilmiştir: [ ] “İkindi namazını kaçıran kimse aile ferdini ve malını kaybetmiş gibi olur”.
Salât-i vustâ sabah namazı ise faziletli oluşunun izahı şudur: Kur'ân-ı Kerim, “Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar namaz kıl; bir de sabah namazına dikkat et, çünkü sabah namazı şahitlidir””5 buyurmak suretiyle bu namazı ismen zikretmiştir. Bir de gece meleği ile gündüz meleğinin sabah namazında bir arada bulundukları nakledilmiştir?”6. Bu suretle de sabah namazının özellik ve üstünlüğü sabit olmaktadır. Salât-i vustânın öğle namazı olduğunu söyleyen ise şu kanaati benimsemiştir ki, öğlenin özelliği ve fazileti Resülullah'tan nakledilen şu habere dayanmaktadır: Kendisi öğlenin farzından önce ve güneş tepe noktasından ayrıldıktan sonra dört rekat namaz kılar ve şöyle buyururdu: “Gök kapısı bu vakitte açılır”?7.
(İmam (Mâtüridi rahimehullah şöyle dedi:} Salât-i vustâ konusunda iki şekilde açıklama yapabiliriz. Birincisi, namaz dinin orta derecesini teşkil eder, şöyle ki, din konusunda en üstün derece tevhid ve imandır. Bu husüs hiçbir mazeretle düşmez ve imtihan âleminin (ölüm yoluyla) ortadan kalkmasından sonra da varlığı sona ermez, çünkü tevhid ve iman hem dünya hem de âhirette var olan dini bir unsurdur. Sözü edilen bu esas kişinin bütün dini davranışlarını Allah rızâsına yöneltmesi, varlığına ve birliğine iman etmesi ve ilâhi zâtını bütün yaratılmışlık özelliklerinden tenzih etmesidir. Dindeki diğer kulluk vazifeleri dünya umurunun mevcudiyetine ve hayatın şartlarına bağlı olarak devam eder, bu arada kendilerinin varlığına sebep teşkil eden durumlarla da ilişki içinde bulunur. Tevhid ise böyle değildir?, Namaz, diğer ibadetler için yerine getirilmeleri sırasında ilgili bulundukları dünyevi fiillerle ilişkili olmaları tarzında belirttiğim bütün husüsiyetlerden uzak bulunan bir ibadettir. Bu açıdan namaz imana benzemektedir. Bunun yanında o, meşru mazeretler sebebiyle mükelleften düşer ve imtihan âlemi olan dünya hayatından sonra diğer ibadetlerde olduğu gibi gerekli olmaz. [ ] Bu suretle namaz din alanında orta bir yer işgal etmiştir. Başarıya ulaştıran sadece Odur.
İkincisi, salât-i vustânın orta namazın beş vakit namazdan herhangi biri olma ihtimalidir, bu durumda diğerlerinin arasından özellikle zikredilmesinin iki sebebi vardır. Birincisi, farz namazların tamamının çift değil tek oldugunun beyan edilmesidir, çünkü çift sayının ortası yoktur. Bu sayede namaz ibadetinin belli bir sayısının olmadığını söyleyen kimselerin görüşü kökünden yıkıldığı gibi namazın iki vakitten ibaret bulunduğunu söyleyenlerin iddiası da boşa çıkar. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İkincisi, salât-i vustâ buyurulmak suretiyle beş vakit namazdan biri için bir üstünlüğün kast edilmiş olmasıdır, bu yolla bu namazın yerine getirilip aksatılmamasına yönelik teşvik amaçlanmış olabilir. Söz konusu namazın, tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin nâzil olduğu dönemdeki muhataplarca ya ismen veya vuku bulan bir olay sebebiyle halen bilinmiş olması mümkündür. Zira yapılmasına teşvik edilen bir fiilin neden ibaret olduğunun bilinmemesi ihtimal dâhilinde değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. I Ne var ki âyet-i kerimede kast edilen namazın hangisinin olduğunu belirleyen olaylara şahit olmayanlar bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunların her biri elden gelen gayreti sarfederek kendi kanaatinin yöneldiği teşvik çerçevesinde “şundan ibarettir” demiştir. Bu konuda kanaat sahipleri arasında yorumunu rekat sayısına yönelten ve en çoğu dört, en azı iki rekattır, diyenler olmuştur, bu ikisinin ortası ise üçtür. Böylece o, yorumunu akşam namazına yöneltmiştir ve bu namaza teşvik için de, “Şüphe yok ki Allah tektir ve tek olanı sever”? meâlindeki hadis ile ayrıca namazın geciktirilmeden eda edilmesine yönelik nebevi teşvikle istidlâlde bulunmuştur”; öyle ki akşam namazının vakti gelince nafile bir ibadet veya bir ihtiyaç ile meşgul olunmasına izin verilmemiştir. [ ] Vakti gelen namazı geciktirmeden kılmak “muhafaza” kavramının içerdiği anlamlardan birini teşkil eder. Bir de beş vakit namazın vakitleri birbirlerine bitişik iken bu onların ortasında yer alır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bazı âlimler salât-i vustâyı sabah namazı diye yorumlamışlardır, zira Kur'ânda bu namazla ilgili teşvik ve özel emir bulunmaktadır. “Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar namaz kıl, bir de sabah namazını. Çünkü sabah namazı şahitlidir””!; bir de Hz. Peygamber'in gece ve gündüz meleklerinin sabah namazında buluştuğunu haber veren hadisi?. Bunlardan başka sabah namazı insanın günlük hayatının orta zamanını teşkil eder, şöyle ki, insanların hayatı bir dönemde dinlenme diğerinde ise çalışma şeklinde seyreder, dinlenme vaktinin sona erip çalışma zamanının başlaması sabah namazıyla gerçekleşir. Bir şeyin ortası iki tarafın da ilgisinin bulunduğu nokta demektir, işte bu özellik sabah namazında bulunmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bazı âlimler de salât-i vustâyı ikindi namazıyla yorumlamıştır. Çünkü bu namazın kılınması ile ilgili özendirme ifadeleri bulunduğu gibi terkine yönelik uyarılar da mevcuttur; ayrıca günlük çalışma süresince insanın yapabileceği bazı hatalı davranışlar ikindi vakti sona erer, bu namazla hatalardan dönüş yapıp Allah'tan af dilemek imkân dâhiline girer. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Âyetin başında yer alan ve “devam edin” demek olan “hâfızü” kelimesi ortaklık manası ifade etmek üzere herkese yönelik bir hitaptır, çünkü mufâale kalıbının kuruluşu (binası) bu anlama yöneliktir. Bunun da hedefi cemâatle namaz kılmaya özendirme yahut kılınacak namazların sayısının çok olmasının gereği” veya diğer âyette zikredildiği üzere hayırlı davranışlara gecikmeden girişmek ve bu yolda yarış içinde bulunmaktan ibarettir?, Bu sayılanların hepsi “hâfızü” kavramında yer almaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. [ ] Şunun da belirtilmesi gerekir ki öğle namazı “ilk” diye isimlendirildiğine göre“ akşam orta namaz konumunda bulunur.
Allah'ın huzurunda tam bir itaat ve teslimiyet içinde durun. Âyetin bu kısmında yer alan “kânitin” kelimesi, ürperti ve teslimiyet içinde durun, öyle ki namaza ondan olmayan hiçbir şey girmesin diye yorumlanmıştır. Nitekim Zeyd b. Erkamdan rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: “Biz önceleri namaz içinde konuşuyorduk, daha sonra Allah'ın huzurunda tam bir itaat ve teslimiyet içinde durun meâlindeki âyet nâzil olunca namazda susmakla emredilerek konuşmamız yasaklanmıştır, Kelimenin bu anlamına bağlı olarak duaya kunüt da denilmiştir. Diğer bir grup âlim ise “kânitin” itaat edenler demektir şeklinde yorum yapmıştır. Bu yorum nakledilen şu bilgiye bağlı olmalıdır ki diğer din mensupları namazlarını âsi ve gafil kişiler olarak kılıyorlardı. Müslümanlar ise bu vecibeyi itaat hisleri içinde yerine getirmekle emredilmişlerdir. Kunüt kavramı ayakta durup ibadet etmek anlamına da gelir, nitekim Hz. Peygamber'e hangi namazın en faziletli olduğu sorulmuş o da, “Ayakta durma rüknü en uzun olanıdır” buyurmuştur”. Kunütun esas anlamı değindiğimiz üzere ayakta durmaktır. Şu kadar var ki bir büyüğü için ayakta duran kimse teslimiyet, ürperti ve suskunluk içinde durur, âyet-i kerimede böyle durulmasına dair bir emir bulunmuyorsa da te'vil ehli âyetteki kunüta bu anlamı vermişlerdir, çünkü kelime namazdan söz edilişin ardından zikredilmiştir.
---
Dipnotlar:
72 Müellif (r.h.) İbn Abbâs'tan rivâyet edilen bir hadise işaret etmiş olmalıdır: “Cibril aleyhisselâm Beytullah'ın yanında bana iki defa imamlık yapmıştır, bunların birincisinde tepedeki güneşin nalın tasması gibi göründüğü vakitte kıldığı öğle namazıdır...” (Ahmed b. Hanbel, a.g.e., 1, 333, 354; Mâlik b. Enes, el-Muvatta', “Vukütü's-salât”, 1; Buhâri, Abdullah b. Mesüt'tan nakledildiğine göre şöyle demiştir: Müşrikler Resülullah'ı güneş sararınca veya kızarıncaya kadar ikindi namazını kılmaktan alıkoymuşlardır. Bunun üzerine o şöyle buyurmuştur: “Bizi orta namazdan alıkoydular, Allah karınlarını ve kabirlerini ateşle doldursun” (Ahmed b. Hanbel, a.g.e., I, 81; Müslim, “Mesâcid”, 202-206; ayrıca bk. Taberi, a.g.e., II, 557; Ebü Hayyân el-Endelusi, el-Bahru'l-muhit, 11, 240). 278 “Diğer kulluk görevleri kendilerinin varlığına sebep teşkil eden dünyevi şartlarla ilişki içinde bulunur. Meselâ fakire zekât ödemesinde bulunmak dış görünüşü itibariyle alacaklıya borcunu ödemeye benzer, inkârcılarla mücadele etmek intikam almak için düşmanlarlasavaşma ve müslüman toplumu arasında yaşayan düşmanı ortadan kaldırma amacına benzer. Tevhid ve iman ise sayesinde var olacakları fiillerden herhangi birine benzemez” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 83b). 29 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 109, 258; Buhâri, “Da'avât”, 68; Ebü Dâvüd, “Vitir” 1. 280 MüellifRâfi'b. Hadicden rivâyet edilen şu söze işaret etmektedir: Biz akşam namazını Hz. Peygamber'le kılar, içimizden ayrılıp giden biri fırlattığı okun nereye düştüğünü görebilirdi (bk. Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, II, 210, 223, 232; Buhâri, “Mevâkitu's-salât”, 18; 22 Ebü Hureyre'den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Sizinle görevli melekler gece ve gündüz nöbetleşe birbirlerini izler ve sabah namazı ile ikindi namazında bir araya gelirler. Sonra geceleyin görev yapan melekler yukarı yükselirler, bütün insanların halini en iyi bilen Allah, 'Kullarımı ne halde bıraktınız” diye sorar, onlar da, 'Kendilerinden ayrılırken namaz kılıyor, tekrar kendilerine gidince yine namaz kılıyorlar” diye cevap verirler” (Mâlik b. Enes, el-Muvatta', “Kasru's-salât”, 82; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Il, 257, 312, 486; Buhâri, “Mevâkitu's-salât”, 16; Müslim, “Mesâcid”, 283 Semerkandi şöyle demektedir: “Âyetin başında yer alan muhafaza (devam etme) kavramı ile beş vakit namazın farziyetinin pekiştirilmesi hedeflenmiş olabilir, çünkü buradaki “essalâvât” kelimesinin başına elif -lâm getirilmiştir, bu durum kelimeyi imkân nispetinde bilinen bir muhtevaya sevkeder. Bir gün ve gece içinde herkesçe bilinen namazlar ise beş vakitte kılınanlarıdır” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 83b). Müellif şu âyet-i kerimelere işaret etmiş olmalıdır: “Rabb'inizin af ve mağfireti ile takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun” (Âl-i İmrân 3/133); “Rabb'inizden gelecek af ve mağfirete, bir de Allah'a ve peygamberlerine inananlar için hazırlanmış olup genişliği gökle yer kadar olan cennete koşuşun”. Müellif Hz. Peygamber'den rivâyet edilen şu hadise işaret etmektedir: “Cibril aleyhisselâm Beytullah'ın yanında iki defa bana imam olmuştur, bunların birincisinde tepedeki güneşin nalın tasması gibi göründüğü vakitte kıldığı öğle namazıdır...” (Mâlik b. Enes, el-Muvatta", “Vukütüs-salât”, 1; Ahmed b. Hanbel, a.g.e., I, 333, 354; Buhâri, “Mevâkitu's-salât”, 1; Müs-
Bakara 2:239
239. Eğer herhangi bir tehlikeden endişe ederseniz namazı, şekline uygun olarak yürüme esnasında veya binmiş olarak kılın. Güvenli hale geldiğinizde ise Allah'ı, size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi anarak namazınızı kılın.
Bu ilâhi beyanda zikredilen husüsların namaz hakkında olduğuna dair herhangi bir bilgi bulunmamakla birlikte âlimler muhtevayı, namazın ardından zikredilmesi sebebiyle ona nispet etmişlerdir. Bu kısımla ilgili farklı görüşleri ileri sürülmüştür. “Rükbânen” ) yani hayvanlara binmiş olarak, [ ] hayvanlar kendilerini ne tarafa yöneltirse gerek seyir, gerek duruş halinde o tarafa doğru namazlarını kılarlar. Nitekim Resülullah (s.a.) ve ashâb-ı kirâmın (r.a.) nafile namazlara ait uygulamalarına dair gelen haberler bu şekildedir”. Mazeretin bulunması halinde farzlar da -farz dışındaki nafileler için sünnetle sâbit olana uygun biçimde- âyetin muhtevasında düşünülebilir.
Âyette yer alan “fe-ricâlen” kelimesi hakkında da yorumlar yapılmış, bazıları bunun yürüyenler mânasına geldiğini söylemiştir. Kelime tereccülün bağlı bulunduğu kaynaktan türemiş olup yaya olarak yürüyenler demektir. Bize göre ise “fe-ricâlen” kelimesi namaz kılarken yapıldığı gibi ayakları üzerinde durma (kıyam) ve oturma (kuüd) mânasına gelmekte olup namaz fiilinin icra edilişinde olduğu gibi ilk bakışta görünen (zâhiri) anlamından ayrılmaz, binmiş olmayarak kılındığı bilinen namaz biçiminde. “Rükbânen” ise binmiş olarak kılındığı bilinen namaz anlamına gelir ki bu seyir halinde olur. Namazın yürüyerek kılınabileceğini caiz görmemekteyiz.
Korku namazında yürüme fiili vardı, diye sorulacak olursa buna şöyle cevap verilir: Yürüme namaza mahsus fiil içinde yer almaz, çünkü bunu yapanlar yürüdükleri sırada namaz fiilini icra etmemektedir. Bu husüs, “Namaz abdestsizlik halinde (hades ile) eda edilemez” sözüne benzemektedir, kişi namaz içinde abdesti bozulup da yeniden abdest almak için gittiği sırada -namaz kılma hükmünde bulunduğu kabul edilmekle birlikte- namaz kılan kişinin durumunda olmaz. Bunun gibi korku namazı esnasında yürümek -kişinin namaz kılıcı hükmünde bulunduğu kabul edilmekle birlikte- namazın kendi fiilinden sayılmaz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Güvenli hale geldiğinizde ise Allah'ı, size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi anarak namazınızı kılın. Burada yer alan ve “anın” anlamına gelen “fezkürü"” kelimesi namazla yorumlanabilir, yani Allah size emniyet halindeyken namazınızı nasıl kılacağınızı öğrettiği şekilde demektir. [ ] Kelimenin namaz dışındaki zikirler anlamına alınması da ihtimal dâhilindedir, “Allah'ı anmak elbette ibadetlerin en büyüğüdür” meâlindeki âyette olduğu gibi. Bunun yanında kelimenin şükür anlamına yorumlanması da mümkündür, yani size lütfettiğim nimeti anın ve onun için bana şükredin, “Öyleyse siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankör davranmayın!”?o mâlindeki âyette olduğu gibi. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[İlâhi İradenin Kulun Fiiline Yönelmesi]
Size öğrettiği gibi. Âyetin bu kısmı ile birlikte, “İnsana bilmediğini öğreten””!, “Okumayı öğretti” ve “Açıklamayı öğretti”? meâlindeki ilâhi beyanlarda kullara ait ihtiyari fiillerin meydana gelişinde Allah'ın müdahalesinin bulunduğuna dair delil vardır. Şöyle ki, Cenâb-ı Hak bu beyanlarında öğretmeyi kendisine nispet etmiştir, bunun da anlamı öğretme fiilini kendisinin yarattığıdır; zira söz konusu fiilin.meydana gelişinde kendisinin bir müdahalesi olmasaydı bu fiil başka bir muallime nispet edilecek ve burada sıralanan beyanlar bulunmayacaktı. Binaenaleyh öğretme fiilini kendisine nispet edişi bu fiilin kulda meydana gelişinde O'nun müdahalesinin (fiilinin) bulunduğunu kanıtlamaktadır. Gerçeği aşan sözler sarfetmekten ve hak yoldan sapmaktan Allaha sığınırız.
(imam (Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:) Allah'ı size öğrettiği gibi anın. Yani emniyet halindeyken size öğrettiği gibi O'nun rızâsı için namaz kılın; bilindiği üzere namaz ibadetinden önce buna dair emrin yanı sıra nasıl kılınacağının bildirilmesi bahis konusudur. Mazeret halinde ise namazınızı kılarken müsaade edilen kolaylaştırma şekillerine başvurun. Bundan başka Allah'ı anın meâlindeki beyanı size, korkulardan emin kılmasına karşılık nimetlerine nasıl şükredeceğinizi öğrettiği gibi O'na şükredin, biçiminde de açıklanabilir. Hangi mâna verilirse verilsin bir şey bilmezken insanlara öğreten şüphe yok ki Allah'tır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[ ] Cenâb-ı Hakk'ın tefsirini yapmakta olduğumuz âyette ayrıca, “Ona açıklamayı öğretti”? ve “Biz ona şiir öğretmedik” meâlindeki âyetlerde tâlim kavramını kendisine nispet edişi, gerek öğretme gerekse öğretmeme şeklindeki fiillerin var oluş sebeplerinin Allah'tan olduğunu kanıtlamaktadır; Allah'ın (öğretmek-öğretmemek biçiminde) iki şekilde oluşabilen müdahalelerin, birindeki fiili ötekinde gerçekleşmez. Ancak her ikisinde yer alan ilâhi sebepler aynı konumda bulunur. Sonuç olarak öğretme (tâlim) fiilinin gerçekleşmesi veya gerçekleşmemesinin Allah'ın yaratmasına bağlı olduğu ortaya çıkmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bakara 2:240
240. Sizden öldüğünde sekili eşler bırakacak kimseler, eşlerinin evden çıkarılmadan bir yıl süre ile geçimlerinin sağlanması husüsunda vasiyet etsinler. Şayet kendiliklerinden çıkıp giderlerse meşru surette yapacakları işlerden dolayı size herhangi bir vebal yoktur. Allah üstün kudret ve derin hikmet sahibidir.
Sizden öldüğünde geride eşler bırakacak kimseler, eşlerinin evden çıkarılmadan bir yıl süre ile geçimlerinin sağlanması husüsunda vasiyet etsinler. Şayet kendiliklerinden çıkıp giderlerse. Daha önce belirttiğimiz üzere” bu âyet-i kerime iki anlama gelir: Birincisi şu ilâhi beyanla neshedilmiş olmasıdır: “Sizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri, evlenmeden dört ay on gün beklerler””. İkincisi ise süre beklemenin değil de sadece vasiyetin neshedilmesi olup her iki âyette emredilen iddet birdir, o da dört ay on günden ibarettir; vasiyetin neshedilişi ise hem miras âyeti?” hem de Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin, “Vârise vasiyet yoktur”? meâlindeki hadisi iledir. Bu beyanda ayrıca kendisi için vasiyet edilen kimsenin vasiyeti kabul etmekle reddetmek, kabul ettikten sonra reddetme hakkının bulunduğuna işaret vardır. Bunun da delili evden çıkarılmadan, şayet kendiliklerinden çıkıp giderlerse meâlindeki beyanıdır, zira evden çıkış vasiyeti reddetme anlamına gelir ki bu, kabulden sonra gerçekleşir.
Meşru olarak yapacakları işlerden dolayı size herhangi bir vebal yoktur. Allah üstün kudret ve derin hikmet sahibidir. Yukarıda belirttiğimiz üzere” âyetin bu kısmı iki şekilde yorumlanmaya müsaittir. Birincisi kendilerini insanlara arzetme ve süsleme biçiminde iradeleriyle yaptıkları işlerdir. [ ] Nitekim İbn Mesüd'un (r.a.) kırâatinde, “Kendilerini insanlara arzetme, süslenme ve koca arama konusunda yapacakları fiillerden ötürü bir vebal yoktur” anlamına gelebilecek bir metin bulunmaktadır. İkincisi kadınların kendilerini mehr-i misil karşılığında denk olan kimselerle evlenmeye yönlendirmeleridir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bakara 2:241
241. Boşanmış kadınların da münasip bir şekilde faydalanma hakları vardır. Bu, Allaha karşı saygılı olanlar için yerine getirilmesi gereken bir borçtur.
Boşanmış kadınların da münasip bir şekilde faydalanma hakları vardır. Bu, Allah'a karşı saygılı olanlar için yerine getirilmesi gereken bir borçtur. Âyet-i kerimenin mehirleri önceden belirlenmiş, zifafa girilmiş ve talâkları verilmiş kadınlar hakkında olması ihtimal dâhilindedir, buna göre boşayan kocalar vecibe değil de iyiliksever bir tarzda boşadıkları kadınları faydalandırmakla emredilmişlerdir. Nitekim Hz. Hasandan (r.a.) rivâyet edildiğine göre boşadığı bir hanıma müt'a çerçevesinde on bin 10.000 dirhem vermiş”. İbn Abbâs ve İbn Ömer'den de (r.a.) nakledildiğinde göre şöyle demişlerdir: “Şayet muttakilerden veya muhsinlerden isen boşadığın kadına müt'a ver”, Bu ifadelerdeki emir, yaptırım niteliği bulunan gerektirici mahiyette bir emir olmayıp nafile konumundadır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet zifafa girilmemiş ve mehiri belirlenmemiş boşanmış kadın hakkında ise hüküm âyetin zikrettiği gibi olup müt'a gereklidir. Ayrıca yerine getirilmesi için yaptırım uygulanabilmektedir. Bu âyet-i kerime ile daha önce geçen, “El sürmediğiniz ve mehir belirlemediğiniz kadınları boşamanızda herhangi bir vebal yoktur. Ancak kendilerini faydalandırın. Eli geniş olan durumuna göre, fakir de durumuna göre münasip hediyeler vermelidir. Bu, iyiliği şiar edinenler için vicdani bir borçtur”: meâlindeki âyet aynı konumda olmakla birlikte önceki âyette, müt'anın, kocanın mali durumuna göre miktarı hakkında açıklama bulunurken tefsirini yapmakta olduğumuz âyette kısa bir ifade mevcuttur.
Âyet-i kerime diğer bir şekilde de yorumlanmaya müsaittir, şöyle ki, onda yer alan müt'a emri zifafa girilmiş kadına yönelik olursa iddet süresi içinde yeme-içme,ve giyimini sağlamayı emretmiş olur yahut da bu emir yaptırım özelliği taşımayan isteğe bağlı bir tavsiye konumunda bulunur. [ ] Çünkü vücüb (gereklilik) konumunda bulunsa boşayan erkek için iki bedelin ödenme zarureti doğar: Mehir ve müt'a. Halbuki herhangi bir akdin iki bedel gerektirdiği bilinmemektedir. Durum bu meselede de aynı şekildedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İkinci olarak talâk hak gerektirme değil, hak düşürme sebebidir, böyle olunca hak düşüren sebebin yaptırım özelliği taşıması imkân dâhiline girmez. Bu açıdan müt'a gerekmez. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
ENERET a GSİM 22 İİ
---
Dipnotlar:
9 Kurtubi, el-Cámi', III, 202; Ebü Hayyân el-Endelusi, el-Bahru'l-muhit, Il, 233; İbn Kesir, Firüzâbâdi, Tenviru'l-mikbâs, s. 44; Mâverdi, en-Nuket ve'l-'uyün, 1, 306.
Bakara 2:242
242. İşte Allah size, hakikati düşünüp anlayasınız diye âyetlerini böyle açıklar.
İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar. Yani biraz önce anlatılan iddet bekleme, boşanan kadınların nafakalarını sağlama, müt'a (ikramda bulunma) vb. hükümler. O'nun emrini ve nehyini anlayışınız diye.
(İmam (Mâtüridi) rahimehullah şöyle dedi:) İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar. Yani burada olduğu gibi ihtiyacınızın bulunduğunu bildiği her konuda yeterince veya hikmete bağlı olarak daha fazla miktarda açıklamayı dilediği her şeyi böylece açıklıyor, tâ ki insanların muhtaç olduğu her şeyin ilâhi beyanda yer aldığı bilinmiş olsun. Şüphe yok ki sözü edilen bu beyanlara akılların erebileceği oranda ulaşılabilir ve bu konularda Allah rızâsı için elden geleni sarfedenleri Cenâb-ı Hak lütuf ve ikramlarına erdirir”. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Bakara 2:243
243. Sayıları binlerce olduğu halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkıp gidenleri bilmez misin? Allah kendilerine, “Ölün!” dedi, sonra onları hayata kavuşturdu. Aslında Allah insanlara karşı fazlasıyla lütufkârdır, ne var ki insanların çoğu şükrünü bilmez.
Âyetin başında yer alan ve “görmedin mi” anlamına gelen “e-lem tere” hayret ve uyarı ifadesi olup haber vermesi istenen kişiye söylenen söz hakkında iyiden iyiye düşünmesini yahut da daha önce haber verilen konuya yeniden bakıp sonuç çıkarmasını hedeflemektedir. Bu ifadenin kullanılmasında amaçlanan husüsun bu olduğu bilinmektedir. Bu sebepledir ki “e-lem tere”nin anlamı konu edindiği şeyin farklılığına bağlı olarak bazan haberdar olmaya, bazan bilmeye, üçüncü olarak da bakıp düşünmeye yönelik olmuştur (haberin yok mu, bilmez misin, bakıp düşünmez misin biçiminde). Bu anlamların hepsi sözü edilen ifade şeklinde mevcuttur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[ ] Sayıları binlerce olduğu halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkıp gidenleri bilmez misin? “E-lem tere”: Sana haber verilmedi mi, bakıp düşünmedin mi? Böyle bir ifade anlatılacak husüsun hayret verici olması sebebiyle kullanılır. Böylesi -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- “Ey iman edenler! Sizler küfrü tercih edip de sefere çıkan veya savaşan kardeşleri hakkında, Eğer bizim yanımızda kalsalardı ölmezler ve öldürülmezlerdi! diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaati onların kalplerine bir hasret uyarısı olarak koydu, şüphe yok ki canı veren de alan da Allah'tır. Allah bütün yaptıklarınızı hakkıyla bilendir” 0 meâlindeki âyetin muhtevasına yönelik bir cevaptır. Aziz ve celil olan Allah bu ikinci âyette Uhud Savaşı münasebetiyle ortaya çıkan münafıkların davranışlarına dair beyanında, savaşa katılıp ölenlerin nezd-i ilâhide planlanan ömürlerini bilmeyişleri, kendilerini, nakledilen sözleri söylemeye sevkettiğini haber vermiştir, tıpkı İsrâiloğulları'nın ömürlerinin miktarını bilmeyişlerinin kendilerini ölüm korkusuyla yurtlarından çıkmaya sevkedişi gibi; ne var ki onların bu hareketi fayda sağlamamış, aksine ölümlerine sebep teşkil etmiştir. Evet, bu âyette konu edinilen olay ile Uhud Savaşı benzerlik arzetmiştir.
Âyette söz konusu edilen olay hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları bu kişilerin Allah yolunda cihâd yapmaktan kaçmak amacıyla yurtlarından çıktıklarını, fakat Allah'ın kendilerini öldürüp ardından hayata kavuşturduğunu ve Allah yolunda cihâda katılmayı emrettiğini söylemişlerdir. Diğerleri ise şöyle bir yorumu benimsemiştir: Kendi yurtlarında veba hastalığı baş göstermiş, bu sebeple bir kısmı oradan ayrılırken diğerleri kalmıştır. yurtlarını terk eden çoğunluk kurtulmuş, diğerleri ise ölmüştür. Hastalık ikinci defa baş gösterince pek azı müstesna memleketlerinden çıkmışlardır, işte Allah da bunları önce öldürmüş, sonra hayata kavuşturmuştur. Aslında biz olayın nasıl vuku bulduğunu bilmemekteyiz. Şayet olay Allah yolunda cihâd etmekten kaçmak amacıyla gerçekleşmişse diğer âyetlerde bunun benzerleri bulunmaktadır: “Onlara şöyle de: “Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, hayatlarına son verilmesi takdir edilmiş olanlar mutlaka öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi'”5, “De ki eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız kaçmanın size asla faydası olmayacaktır. O takdirde de yaşatılacağınız süre çok değildir”, “De ki kaçmaya çalıştığınız ölüm muhakkak ki sizi bulacaktır”: Bunun benzerleri Kur'ânda çoktur. Bahis konusu olay veba hakkında ise Resülullah'tan (s.a.) şöyle bir hadis nakledilmiştir: “Veba hastalığının baş gösterdiği yerde bulunuyorsanız oradan çıkmayın, dışında bulunuyorsanız [ ] oraya girmeyin”. Bunun mânası -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyle olmalıdır: İnsanlar hastalığın baş gösterdiği yerde bulunup da ayrılırlarsa bu ayrılış veya kaçışın kendilerini ölümden kurtaracağını sanırlar. Orada bulunmayıp da sonradan girmelerinin ardından hastalık kendilerine bulaşır, Allah da ölümlerine hükmederse orada bulunmasalardı bu felâketin başlarına gelmeyeceğini zannederler. Bu şekillerin her ikisinde de ilâhi kazâyı hesaba katmama eylemi vardır. “Hastalığın sirâyeti ve baykuşun uğursuzluğu diye bir şey yoktur” meâlinde bir nakil de rivâyet edilmiştir.
Eğer denilirse ki: Rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber yıkılmaya yüz tutmuş duvara yaklaşınca koşarak geçerdi”. Buna göre veba ve veya taun hastalığının baş gösterdiği yerden çıkmayı neden yasaklamıştır?
Bun şöyle cevap verilir: Mücize konumunda olup kişilerin yok edilmesine sebep teşkil eden her olay, o kişilerin önceki isyanları yüzünden gerçekleşir, bu konumda yapılacak şey başkasına değil sadece Allah'a kaçıp sığınmaktır. Duvarın yıkılmaya yüz tutmasına gelince, bu oradan geçecek kişinin önceki günahlarıyla ilgili bir husüs değildir, bu sebeple de ona karşı tedbirli olması tabiidir. İki olay arasındaki fark bundan ibarettir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
(imam Hz. Peygamber'in (s.a.) yıkılmaya yüz tutmuş duvar karşısındaki davranışı, böyle bir korkunun dini açıdan bir eksikliğin sayılmayacağını ümmetine bildirmesine yönelik olmalıdır. Bu, savaş için yapılan hazırlık, vücudun sağlığını korumak için alınan gıdalara benzemekte olup, [ ] gıda olmaksızın hayatı sürdürmeye güç yetiremediği ya- [E hut da hazırlık olmadan düşmanı yenilgiye uğratamayacağı şeklinde Allaha karşı bir suizannın ürünü değildir. Bu tür davranışın amacı ihtiyatlı ve hazırlıklı olmak, ayrıca emirleri yerine getirmektir, çünkü Allah Teâlâ korkulacak şeylerin yanında umulacak şeyleri de yaratmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
298 Abdurrahmân b. Avf'tan rivâyet edildiğine göre Resülullah şöyle buyurmuştur: “Bulaşıcı hastalık bulunduğunuz yerde baş gösterirse oradan çıkmayın, başka bir yerde bulundugunu duyarsanız oraya girmeyin” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 173, 175, 177; Buhâri, 19 Kurtubi, el-Câmi) XI, 61; ayrıca bk. Şevkâni, Neylu'-evtâr, III, 129.
154 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ
[İlâhi İradenin Kulların Fiiline Yönelişi (Aslah)]
Aslında Allah insanlara karşı fazlasıylalütufkârdır. Şöyle ki, İsrâiloğullarinın hayatına son verdikten sonra kendilerini diriltmiştir, bu O'nun bir lütfudur. Ayrıca Cenâb-ı Hak insanlara lütfettiği her bir nimet sayesinde lütufkâr olup onların kendisine şükretmesine lâyıktır.
[Aslah Görüşünün Reddi]
Bu âyet-i kerime Mütezile'ye karşı kesin bir delil teşkil eder. Şöyle ki, onlar Allah'ın dini açıdan insanlar için en elverişli (aslah) olanı yapması gereklidir, şayet başka türlü yapacak olursa zulme nispet edilmiş olur, demişlerdir. Mütezile'nin söylediğini yapmak Allah için gerekli ise tefsirine giriştiğimiz âyette geçen lütufkârlık nerede yer alacaktır? Gerçekte kullarına nimet vermekle övünen ve lütufkâr olan nitelemesi, kendisine gerekli bulunmayan şeyi veren biri için söylenebilir. Buna mukabil üzerine vacip olan bir şeyi veren kimse hakkında iyilikte bulunmuş, lütufkârlık yapmıştır, denemez; tıpkı başkasına borçlu olan kimsenin borcunu ödemesi dolayısıyla teşekkür edilmeye hak kazanmaması gibi, çünkü o yerine getirmeye mecbur olduğu bir işi gerçekleştirmiştir. Bunun gibi Allah Teâlâ kullarına nimet vermekle övündüğünü ve lütufkâr olduğunu haber verdiğinde bu işin kendisine vacip olmadığı anlaşılır, bu suretle de lütufta bulunduğu kişilerin kendisine teşekkür etmesine lâyık olur. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla olur.
[Ecelin Tek Oluşu (Mu'accel - Müeccel)]
Şimdi, tefsirini yapmakta olduğumuz âyette öldükleri ifade edilen kişiler, ecelleriyle mi, yoksa bunun dışındaki bir şekilde mi öldükleri konusu tartışmaya açıktır. Mütezile bahis konusu kişilerin ölümlerinin, kaderlerinde (ecel) belirlenen ölüm olmadığını, aksine onların ölmesinin planlanandan önce gerçekleştiğini söylemişlerdir. Mütezile mensuplarının iddialarından biri şöyledir: Herkesin iki eceli vardır, şayet öldürülürse eceli başka türlü, tabii bir ölümle ölürse başka türlüdür. Buna şöyle cevap verilir: Bu söylenen, kişinin öldürülmek suretiyle mi yahut da tabii bir ölümle ölmek suretiyle mi hayata veda edeceğini bilmeyen kimsenin ecel belirleme problemidir. Ancak Allah kişinin öleceğini ezelde bildiği için onun hakkında öldürülme eceli diye bir belirleme yapmaz?!, “Sıla-i rahim ömrü uzatır” diye rivâyet edilen hadis de bunun gibidir? Cenâb-ı Hak, kişinin sıla-i rahim yapacağını ezelde bildiğine göre onun ömrünü sıla-i rahim yapmayacağını bildiği kişiden daha uzun olarak kaydeder; [ ] zira mesele Mütezile'nin söylediği gibi kurulacak olursa O'nun fiili, sonuçları önceden bilmeyen kişinin fiili konumunda olur.
(ere ra isk 33 yasi
---
Dipnotlar:
2! “Allah Teâlâ kişinin tabii halde veya öldürülmek suretiyle hayata veda edeceğini ezelde bilir ve bunu öylece kaydeder, zira tabii şekilde öleceğini bildiği halde onun için öldürülme eceli belirlemez”.
Bakara 2:244
244. Öyleyse siz Allah yolunda savaşın, Allah'ın her şeyi işitip m bilincini taşıyın.
245. Allah'ın kat kat fazlasıyla iade edeceği faizsiz bir borcu O'na verecek olan kimdir? Allah rızkı daraltır da bollaştırır da. Zaten hepiniz O'nun huzuruna çıkarılacaksınız.
Faizsiz bir borcu Allah'a verecek olan kimdir? Allah Teâlâ, insanlara, mallarında hiçbir hakkı yokmuş gibi lütuf ve keremiyle muamelede bulunmuş,haddizatında kulların ve servetlerinin tamamı kendisine ait olduğu halde, onlara, insanların birbirlerine karşı yürüttüğü muameleyi uygulamamıştır; şöyle ki, onlardan kendi aralarında yaptıkları gibi borç para istemiş, sonra da kulların bu fedakarlığına karşı kendilerine sevap vâd ederek Allah'ın kat kat fazlasıyla iade edeceği borç buyurmuştur.
Yahudiler bu âyetten haberdar olduklarında şu âyet-i kerimeden de anlaşıldığı üzere, “Muhammed'in ilâhı fakirmiş” demişler: “Şüphe yok ki Allah Allah fakir, biz ise zenginiz' diyenlerin sözünü işitmiştir3. Yine yahudiler bazı insanların ileri derecedeki fakirliğini görünce, “Allah'ın eli bağlıdır”? meâlindeki cümleyi kullanarak Muhammed'in ilâhı bunu cimriliğinden yapmaktadır’ ithamını ileri sürmüşlerdir. Böylece onlar Cenâb-ı Hakk'ın bazılarına geniş rızık vermeyişini cimriliği veya fakirliğine bağlamışlardır. İşte Allah Teâlâ yahudileri bu iddialarında yalanlamış ve Allah rızkı daraltır diye bollaştırır da diye buyurmuştur. Âyetin bu kısmında yer alan “yakbidu” için daraltır ve “yebsutu” kelimesine de genişletir anlamı verilmiştir; bir 22 o Aclüni, Keşfu'l-hafâ, Il, 29, 41; Muhammed b. Derviş, Esne'l-metâlib, s. 173.
de şöyle yorumlanmıştır: Bazan verdiğini geri alır, bazan da hiçbir şey geri almaz.
Âyet-i kerimenin Ebud-Dahdâh?" hakkında nâzil olduğu söylenmiştir. Şöyle ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, [ ] “Allah rızâsı için mali harcamada bulunan kimseye cennette verdiğinin benzeri lütfedilecektir” buyurmuş, bunun üzerine Ebu'd-Dahdâh, “Bu yolda bahçemi verecek olursam onun benzeri cennette bana verilirmi?” diye sormuş, Hz. Peygamber de “evet” buyurmuştur. Bu defa sahâbi, “Eşim de benimle mi olacak?” diye sormuş, Resülullah “evet” buyurmuş, yine sahâbi, “Çocuklarım da mı?” deyince aynı şekilde “evet” cevabını almıştır. Sözü edilen sahâbi oradan ayrılmış, eşi ile çocuklarını bahis konusu bahçede bulmuş, kapısında durarak, “Ummud-Dahdâh! Şu bahçemi, benzerinin cennette bana verilmesi, eşimin ve çocuklarımın da yanımda bulunması şartıyla Allah yoluna adadım” diye seslenmiş, hanımı da şöyle cevap vermiştir: “Yaptığın alışveriş uğurlu olsun, sen kârlı çıktın” Hep beraber topladıkları meyveleri içinde bırakarak bahçeden çıkmış ve onu Hz. Peygambere teslim etmişlerdir. İşte bunun üzerine faizsiz bir borcu Allah'a verecek olan kimdir, meâlindeki âyet-i kerime nâzil olmuştur”5,
[Güzel Amelin Allah'a Verilmiş Güzel Ödünç (Karz-ı Hasen) Olusu]
(İmam (Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:) Faizsiz bir borcu Allah'a verecek olan kimdir? Âyetin yorumu ile ilgili farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı âlimler buradaki “karden hasenen” ifadesini bütün güzel ve hayır işlere açık olarak görmüştür, şöyle ki, bunları tercih edip Allah rızâsı için yerine getirene kat kat fazlasıyla hem dünyada hem de âhirette mükâfatı verilecektir. Âhirete yönelik mükâfat Allah'ın vâd ettiği şeylerdir. Dünyadaki mükâfat ise böylelerinin insanların övgüsüne konu teşkil etmesi ve gönüllerinde üstün bir yer tutmasıdır, bu husüs çeşitli haberlerle bilinegelmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın bu iyiliklere ödünç anlamında “kard” demesinin sebebi bu kelimenin iyilik yapmanın simgesi durumunda oluşudur. Bu yolla O, böylesine lütfettiği nimetlerin yüceliğini hatırlatmaktadır: Aslında bütün iyilikler Allah'ın kulu üzerindeki bir hakkı olduğu halde O, yapılan hayırları kulu tarafından kendisine yöneltilen bir iyilik gibi kabul etmekte ve kuluna teşekkür yöneltmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İkinci olarak insanların kendi aralarında dostluk ve görgü âdabının nasıl olacağını öğrenmesi içindir. Şöyle ki, Allah Teâlâ kendisine ait olan mali imkân konusunda kulun yapacağı bazı iyiliklere mukabil O'ndan teşekkür almaya hak kazanmış muamelesi yapmıştır, asıl sahibi Allah'ın kendisi iken. [ ] Ta ki hakimler insanlar arasında yaygınlık kazanacak muamelenin bundan ibaret olduğunu anlasınlar, bunun yanında bütün nimetlerin gerçekte kendisine ait olanın teşekküre en üst mertebede lâyık olduğunun şuurunu taşısınlar. Bir de iyilik yapmakla tanınan kimselerin Allah tarafından üstün isim ve sıfatlarla anılma lütfuna mazhar kılındıklarını öğrenince kendileri bu kişilere karşı saygılı davransınlar. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Âlimlerin bir kısmı da karz-ı hasen ifadesini özel olarak Allah rızâsı için yapılan harcamalara (sadakalar) yormuşlardır. Cenâb-ı Hakk'ın bunlara “kard” demesinin birkaç sebebi vardır: Birincisi Allah fakirlere yapılan muameleyi ve onlara yönelik mali yardımı kendilerinin üstünlüğünü ifade etmek için Allah'a yapılmış saymıştır, tıpkı müminlere yönelik aldatma hareketinin onları yüceltmek amacıyla Allah'a nispet edilmesi gibi”, işte sadaka da buna benzemektedir. Allah bu mali yardıma ödünç konumu vermek için bir karşılık da vâd etmiştir. Böylece mali harcama karşılığı mukabilinde gerçekleşmiş olur, tâ ki alınan bedel sayesinde fakire yönelik bir minnet alacağı söz konusu olmasın. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
İkincisi Cenâb-ı Hak fakire yapılan mali yardımı -aslında her türlü servet kendisine ait olduğu halde- ödünç (kard) diye nitelemiştir, zaten O, kullarını cennet karşılığında satın almıştır”' meâlindeki âyet-i kerimesinde yer alan satın alma muamelesi de bu esas üzerine oturur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Üçüncüsü Allah tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede kullarına yapacakları mali yardımın amaç ve önemini hatırlatmıştır, bunun hikmeti yardımı yapan kimsenin fakire olan minnet borcunun büyüklüğünü beyan etmekten ibarettir, çünkü zengin, fakir sayesinde Allah'a ulaşma imkânı bulmuştur. Bu tür ilâhi beyanlarda Cenâb-ı Hak fakirin kendi nezdindeki yüceliğini hatırlatmıştır, böylece fakir mali harcamada bulunan zengine Allah nezdinde vâd edilen büyük mükâfat konusunda yardımcı görevi yapsın ve sonuç olarak zenginin, yardımda bulunduğu fakire başa kakma ve eziyet verme şöyle dursun, onu övgü ile ansın ve şükranlarını sunsun. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
LİGİ gey 2 kağ š o e rik a Sali il 7 sef tg ERİ ERİ SAN dez
---
Dipnotlar:
35 Bu zatın Medineli müslümanların yeminli-anlaşmalı bağlılarından biri olduğu ve Halife Muâviye zamanına kadar yaşadığı bilinmektedir (bk. İbn Hacer, en-Nuket ve'l-'uyün, VII, Abdullah b. Mesüt'tan rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: “Faizsiz bir borcu Allah'a verecek olan kimdir?” âyeti nâzil olunca Ebüd-Dahdâh, “Yâ Resülallah, Allah bizden borç mu istiyor?” dedi. O da, “Evet, ey Ebü'd-Dahdâh” şeklinde cevap verince sahâbi elini ver, demiş, Hz. Peygamber de verince şöyle demiştir: “Etrafı çevrilmiş, içinde 600 hurma ağacı bulunan bahçemi Rabbime ödünç verdim” Daha sonra Ebüd-Dahdâh eşinin ve çocuklarının bulunduğu bahçeye gelerek, “Ümmü'd-Dahdâh” diye seslenmiş, ondan, “Buyur” cevabını alınca, “Oradan çık, ben 600 hurma ağacı bulunan bahçemi Rabbime ödünç verdim” diye konuşmuştur (bk. Taberi, Câmi'w'l-beyân, II, 593; Kurtubi, el-Câmi', HI, 237238; ayrıca bk. Heysemi, Mecma'u'z-zevdid, III, 113-114; İbn Hacer, en-Nuket ve'l-uyün, lütuf ve cömertliğini bilebilecekleri vesilelere alıştırmıştır, öyle ki gerçekte kendisine ait olan bir şeyi kendi rızâsı için bir anlamda fakir yoluyla kendisine teslim edilmesini hakikatte hiçbir hakkı bulunmayan birine teslim etme niteliğiyle anmıştır. “Allah müminlerden mallarını ve canlarını kendilerine verilecek 317 Müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Şüphe yok ki münafıklar Allah'ı aldattıklarını sanırlar. Halbuki O, bu oyunlarını başlarına çevirir”.
Bakara 2:245
244. Öyleyse siz Allah yolunda savaşın, Allah'ın her şeyi işitip m bilincini taşıyın.
245. Allah'ın kat kat fazlasıyla iade edeceği faizsiz bir borcu O'na verecek olan kimdir? Allah rızkı daraltır da bollaştırır da. Zaten hepiniz O'nun huzuruna çıkarılacaksınız.
Faizsiz bir borcu Allah'a verecek olan kimdir? Allah Teâlâ, insanlara, mallarında hiçbir hakkı yokmuş gibi lütuf ve keremiyle muamelede bulunmuş,haddizatında kulların ve servetlerinin tamamı kendisine ait olduğu halde, onlara, insanların birbirlerine karşı yürüttüğü muameleyi uygulamamıştır; şöyle ki, onlardan kendi aralarında yaptıkları gibi borç para istemiş, sonra da kulların bu fedakarlığına karşı kendilerine sevap vâd ederek Allah'ın kat kat fazlasıyla iade edeceği borç buyurmuştur.
Yahudiler bu âyetten haberdar olduklarında şu âyet-i kerimeden de anlaşıldığı üzere, “Muhammed'in ilâhı fakirmiş” demişler: “Şüphe yok ki Allah Allah fakir, biz ise zenginiz' diyenlerin sözünü işitmiştir3. Yine yahudiler bazı insanların ileri derecedeki fakirliğini görünce, “Allah'ın eli bağlıdır”? meâlindeki cümleyi kullanarak Muhammed'in ilâhı bunu cimriliğinden yapmaktadır’ ithamını ileri sürmüşlerdir. Böylece onlar Cenâb-ı Hakk'ın bazılarına geniş rızık vermeyişini cimriliği veya fakirliğine bağlamışlardır. İşte Allah Teâlâ yahudileri bu iddialarında yalanlamış ve Allah rızkı daraltır diye bollaştırır da diye buyurmuştur. Âyetin bu kısmında yer alan “yakbidu” için daraltır ve “yebsutu” kelimesine de genişletir anlamı verilmiştir; bir 22 o Aclüni, Keşfu'l-hafâ, Il, 29, 41; Muhammed b. Derviş, Esne'l-metâlib, s. 173.
de şöyle yorumlanmıştır: Bazan verdiğini geri alır, bazan da hiçbir şey geri almaz.
Âyet-i kerimenin Ebud-Dahdâh?" hakkında nâzil olduğu söylenmiştir. Şöyle ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, [ ] “Allah rızâsı için mali harcamada bulunan kimseye cennette verdiğinin benzeri lütfedilecektir” buyurmuş, bunun üzerine Ebu'd-Dahdâh, “Bu yolda bahçemi verecek olursam onun benzeri cennette bana verilirmi?” diye sormuş, Hz. Peygamber de “evet” buyurmuştur. Bu defa sahâbi, “Eşim de benimle mi olacak?” diye sormuş, Resülullah “evet” buyurmuş, yine sahâbi, “Çocuklarım da mı?” deyince aynı şekilde “evet” cevabını almıştır. Sözü edilen sahâbi oradan ayrılmış, eşi ile çocuklarını bahis konusu bahçede bulmuş, kapısında durarak, “Ummud-Dahdâh! Şu bahçemi, benzerinin cennette bana verilmesi, eşimin ve çocuklarımın da yanımda bulunması şartıyla Allah yoluna adadım” diye seslenmiş, hanımı da şöyle cevap vermiştir: “Yaptığın alışveriş uğurlu olsun, sen kârlı çıktın” Hep beraber topladıkları meyveleri içinde bırakarak bahçeden çıkmış ve onu Hz. Peygambere teslim etmişlerdir. İşte bunun üzerine faizsiz bir borcu Allah'a verecek olan kimdir, meâlindeki âyet-i kerime nâzil olmuştur”5,
[Güzel Amelin Allah'a Verilmiş Güzel Ödünç (Karz-ı Hasen) Olusu]
(İmam (Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:) Faizsiz bir borcu Allah'a verecek olan kimdir? Âyetin yorumu ile ilgili farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı âlimler buradaki “karden hasenen” ifadesini bütün güzel ve hayır işlere açık olarak görmüştür, şöyle ki, bunları tercih edip Allah rızâsı için yerine getirene kat kat fazlasıyla hem dünyada hem de âhirette mükâfatı verilecektir. Âhirete yönelik mükâfat Allah'ın vâd ettiği şeylerdir. Dünyadaki mükâfat ise böylelerinin insanların övgüsüne konu teşkil etmesi ve gönüllerinde üstün bir yer tutmasıdır, bu husüs çeşitli haberlerle bilinegelmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın bu iyiliklere ödünç anlamında “kard” demesinin sebebi bu kelimenin iyilik yapmanın simgesi durumunda oluşudur. Bu yolla O, böylesine lütfettiği nimetlerin yüceliğini hatırlatmaktadır: Aslında bütün iyilikler Allah'ın kulu üzerindeki bir hakkı olduğu halde O, yapılan hayırları kulu tarafından kendisine yöneltilen bir iyilik gibi kabul etmekte ve kuluna teşekkür yöneltmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İkinci olarak insanların kendi aralarında dostluk ve görgü âdabının nasıl olacağını öğrenmesi içindir. Şöyle ki, Allah Teâlâ kendisine ait olan mali imkân konusunda kulun yapacağı bazı iyiliklere mukabil O'ndan teşekkür almaya hak kazanmış muamelesi yapmıştır, asıl sahibi Allah'ın kendisi iken. [ ] Ta ki hakimler insanlar arasında yaygınlık kazanacak muamelenin bundan ibaret olduğunu anlasınlar, bunun yanında bütün nimetlerin gerçekte kendisine ait olanın teşekküre en üst mertebede lâyık olduğunun şuurunu taşısınlar. Bir de iyilik yapmakla tanınan kimselerin Allah tarafından üstün isim ve sıfatlarla anılma lütfuna mazhar kılındıklarını öğrenince kendileri bu kişilere karşı saygılı davransınlar. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Âlimlerin bir kısmı da karz-ı hasen ifadesini özel olarak Allah rızâsı için yapılan harcamalara (sadakalar) yormuşlardır. Cenâb-ı Hakk'ın bunlara “kard” demesinin birkaç sebebi vardır: Birincisi Allah fakirlere yapılan muameleyi ve onlara yönelik mali yardımı kendilerinin üstünlüğünü ifade etmek için Allah'a yapılmış saymıştır, tıpkı müminlere yönelik aldatma hareketinin onları yüceltmek amacıyla Allah'a nispet edilmesi gibi”, işte sadaka da buna benzemektedir. Allah bu mali yardıma ödünç konumu vermek için bir karşılık da vâd etmiştir. Böylece mali harcama karşılığı mukabilinde gerçekleşmiş olur, tâ ki alınan bedel sayesinde fakire yönelik bir minnet alacağı söz konusu olmasın. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
İkincisi Cenâb-ı Hak fakire yapılan mali yardımı -aslında her türlü servet kendisine ait olduğu halde- ödünç (kard) diye nitelemiştir, zaten O, kullarını cennet karşılığında satın almıştır”' meâlindeki âyet-i kerimesinde yer alan satın alma muamelesi de bu esas üzerine oturur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Üçüncüsü Allah tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede kullarına yapacakları mali yardımın amaç ve önemini hatırlatmıştır, bunun hikmeti yardımı yapan kimsenin fakire olan minnet borcunun büyüklüğünü beyan etmekten ibarettir, çünkü zengin, fakir sayesinde Allah'a ulaşma imkânı bulmuştur. Bu tür ilâhi beyanlarda Cenâb-ı Hak fakirin kendi nezdindeki yüceliğini hatırlatmıştır, böylece fakir mali harcamada bulunan zengine Allah nezdinde vâd edilen büyük mükâfat konusunda yardımcı görevi yapsın ve sonuç olarak zenginin, yardımda bulunduğu fakire başa kakma ve eziyet verme şöyle dursun, onu övgü ile ansın ve şükranlarını sunsun. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
LİGİ gey 2 kağ š o e rik a Sali il 7 sef tg ERİ ERİ SAN dez
---
Dipnotlar:
35 Bu zatın Medineli müslümanların yeminli-anlaşmalı bağlılarından biri olduğu ve Halife Muâviye zamanına kadar yaşadığı bilinmektedir (bk. İbn Hacer, en-Nuket ve'l-'uyün, VII, Abdullah b. Mesüt'tan rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: “Faizsiz bir borcu Allah'a verecek olan kimdir?” âyeti nâzil olunca Ebüd-Dahdâh, “Yâ Resülallah, Allah bizden borç mu istiyor?” dedi. O da, “Evet, ey Ebü'd-Dahdâh” şeklinde cevap verince sahâbi elini ver, demiş, Hz. Peygamber de verince şöyle demiştir: “Etrafı çevrilmiş, içinde 600 hurma ağacı bulunan bahçemi Rabbime ödünç verdim” Daha sonra Ebüd-Dahdâh eşinin ve çocuklarının bulunduğu bahçeye gelerek, “Ümmü'd-Dahdâh” diye seslenmiş, ondan, “Buyur” cevabını alınca, “Oradan çık, ben 600 hurma ağacı bulunan bahçemi Rabbime ödünç verdim” diye konuşmuştur (bk. Taberi, Câmi'w'l-beyân, II, 593; Kurtubi, el-Câmi', HI, 237238; ayrıca bk. Heysemi, Mecma'u'z-zevdid, III, 113-114; İbn Hacer, en-Nuket ve'l-uyün, lütuf ve cömertliğini bilebilecekleri vesilelere alıştırmıştır, öyle ki gerçekte kendisine ait olan bir şeyi kendi rızâsı için bir anlamda fakir yoluyla kendisine teslim edilmesini hakikatte hiçbir hakkı bulunmayan birine teslim etme niteliğiyle anmıştır. “Allah müminlerden mallarını ve canlarını kendilerine verilecek 317 Müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Şüphe yok ki münafıklar Allah'ı aldattıklarını sanırlar. Halbuki O, bu oyunlarını başlarına çevirir”.
Bakara 2:246
246. Müsâ sonrası İsrâiloğulları'nın ileri e durumunu bilmez misin? Hani onlar peygamberlerine, “Bize bir hükümdar gönder de onunla birlikte Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O da, “Ya siz savaş üzerinize farz kılınır da savaşmayıverirseniz?” deyince, “Yurtlarımızdan çıkarılmış ve çocuklarımızdan mahrum bırakılmışken nasıl olur da savaşmayız?” diye cevap verdiler. Nihâyet savaş kendilerine emredilince pek azı hariç dönüp kaçtılar. Ama Allah zâlimleri çok iyi bilmektedir.
(Hz. Muhammed'in Risâletinin Delili) 137 [ ] Müsâ sonrası İsrâiloğulları'nın ileri gelenlerinin durumunu bilmez misin? Hani onlar peygamberlerine, “Bize bir hükümdar gönder de onunla birlikte Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. Bu âyet ile ondan önce, “Sayıları binlerce olduğu halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkıp gidenleri bilmez misin?”9 meâliyle başlayan âyet-i kerimelerde Peygamberimiz Muhammed aleyhissalâtu vesselâm risâletinin ispatına dair delil vardır. Çünkü İsrâiloğulları'na dair olan bu nakil her ne kadar kitap ehlince bilinen bir husüs ise de Resülullah onların hiçbiriyle görüşmemiş ve kitaplarını da incelememiştir, buna rağmen kıssayı olduğu gibi haber vermiştir. Bu husüs, onun söz konusu bilgiye aziz ve celil olan Allah sayesinde ulaştığını kanıtlamaktadır. Ayrıca tefsirini yapmakta olduğumuz âyette eski dönem peygamberlerinden her birinin kavminin ileri gelenleriyle istişarede bulunduğunun da delili bulunmaktadır, çünkü kamuya ait işlerin yönetimi ayak takımı zümrelerine değil ileri gelenlere aittir. Bir de sözü edilen âyette gerektiği dönemlerde cihâda ve savaşa çıkma işini bizzat peygamberlerin değil hükümdarların üslendiğinin de ispatı yer almaktadır. Bunun yanında onlar din ve âhiret işlerinin yürütülmesini peygamberlerin uhdesine verirler. Zira âyet-i kerimede belirtildiği üzere İsrâiloğulları'nın ileri gelenleri emri altında düşmanları ile savaşmaları için peygamberlerinden bir hükümdar belirlemesini talep etmişlerdir.
Nakledildiğine göre İsrâiloğulları'nın inkârcı grupları onların mümin olanlarını yenilgiye uğratmış, bir kısmını öldürmüş, bir kısmını esir almış, digerlerini de yurtlarından çıkararak çocuklarından mahrum bırakmıştı. Sözü edilen mümin gruplar bir süre düşmanları ile savaşacak hükümdarları olmaksızın hayatlarına devam ettiler. Nihâyet Hz. Müsâ'nın kardeşi olan Hârün b. İmrân neslinden olan peygamberlerine, “Bize bir hükümdar gönder de düşmanımızla savaşalım” diye talepte bulundular. Peygamberleri ya siz savaş üzerinize farz kılınır [da savaşmayıverirseniz?) diye cevap vermiştir. Peygamberin amacı onların dile getirdikleri talebin gerçek bir arzu mu yoksa iyi düşünmeden ağızlarından çıkan bir sözden ibaret mi olduğunu anlamaktır, tâ ki talep ve temennilerine olumlu cevap verildiğinde savaşı terkedip azaba müstahak olmasınlar, çünkü peygamber Allah yolunda düşmanla savaşıp cihâd etmenin zor bir şey olduğunu ve bu tür bir işin her millet tarafından hoş karşılanmadığını bilmekteydi. Nihâyet İsrâiloğulları savaşı samimi olarak istediklerini beyan etmişlerdi, onlar kendilerini buna sevkeden, arzularını kamçılayan ve talepte bulunmalarına sebep teşkil eden şeyi şöyle dile getirmişlerdi: Yurtlarımızdan çıkarılmış ve çocuklarımızdan mahrum bırakılmışken nasıl olur da savaşmayız? Bu ifadede bir kısmının öldürüldüğü, mallarının alındığı aile fertlerinin de esir edildiği yer almaktadır. [ ] Nihâyet savaş üzerlerine yazılınca, yani farz kılınınca, pek azı hariç dönüp kaçtılar. Bu ilâhi beyanda, ümmet-i Muhammed içinde, “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?”” âyet-i kerimesiyle ifâde edilen duygu ve düşünceye sahip olan kimselerin, onların içinde de bulunduğunun delili vardır; burada sözü edilen husüs Allah yolunda savaşmayı ve cihâd etmeyi sevmemekten ibarettir. Bir yoruma göre kaçmayan grup 310 kişiden ibaretti, bunlar talep ettikleri sözden caymamıştır.
Bakara 2:247
247. “s onlara, çi bilin ki Allah Tâlüt'u size hükümdar olarak gönderdi” dedi. İsrâiloğulları'nın ileri gelenleri, “Biz hükümdarlığa daha lâyıkken ve ona fazla bir servet verilmemişken nasıl hükümdar olur?” diyerek itiraz edince peygamber şöyle cevap verdi: “Şundan emin olun ki Allah onu sizden üstün kılmış, kendisine derin bir ilim ve mükemmel bir beden vermiştir. Allah hâkimiyeti dilediğine lütfeder. Zira Allah lütuf ve merhameti her şeyi kuşatan, kabiliyet ve liyakatleri çok iyi bilendir.”
Peygamberleri onlara, “Şunu bilin ki Allah Tâlüt'u size hükümdar olarak gönderdi? dedi. Belirtildiğine göre Tâlüt'a bu ismin verilmesi uzun boylu ve güçlü oluşundandır. O bize nasıl hükümdar olur? Bu tür bir ifade iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi olumsuzluk konumunda olur, ancak buradaki istifhamı inkâr konumunda yorumlamak mümkün değildir, zira böyle bir şey küfür ifadesi sayılır. İkincisi doğru olanı araştırmaya ve Tâlüt'un hükümdar oluşunun sebebini öğrenmeye yönelik olur; çünkü onlar birinin hükümdarlığa hak kazanacak ve bu makama getirilecek kişinin ya atalarından gelen bir verasetle yahut da kazanılacak bir servetle buna nail olabileceğini zannediyorlardı. Bu sebeple de biz hükümdarlığa daha lâyıkken ve ona daha fazla bir servet verilmemişken açıklamasını yapmışlardı, zira onlar hem hükümdar sülâlesine mensuptu hem de servet sahibiydi.
Aziz ve celil olan Allah onlara seçim hakkının kendilerine ait bulunmadıgını ve hükümdarlık yolunun söyledikleri şekilde olmadığını beyan etmiştir; ancak yüce Allah'tır ki dilediğini hükümdarlığa getirir, bunun sebepleri söylediklerinin aksine güçlü bir ilim ve kuvvetli bir iktidardan ibarettir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Şundan emin olun ki Allah onu sizden üstün kılmış, kendisine derin bir ilim ve mükemmel bir beden vermiştir. Böylece İsrâiloğulları nezdinde hükümdar olacak kişinin derin bir ilim ve üstün bir kudrete muhtaç olduğu ortaya çıkmıştır.
Âyet-i kerimede yer alan derin ilimden maksat savaş ilmi olabileceği gibi idare ettiği halkın maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılama ilmi gibi diğer türdeki bilgiler de olabilir.
[ ] Biz hükümdarlığa daha lâyıkken o nasıl hükümdar olur? Bunun mânası -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- hangi sebebe bağlı olarak bize hükümdar kılınmıştır, yahut nasıl olur da bizim üzerimize hükümdar kılınır, halbuki biz hükümdarlığı sağlayacak görünür sebeplere ondan daha çok sahip bulunmaktayız, bu yolla da hükümdarlığa ondan daha çok hak kazanırız? Cenâb-ı Hak bu soru üzerine Tâlüt'un hükümdarlığa onlara nispetle daha lâyık olduğunun sebebini âyetinde devamında belirtmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Âyetin bu kısmında yer alan “ennâ” edatı inkâr anlamında bir istifham konumunda olduğu biliniyorsa da burada gerçek öyle değildir, çünkü bu konuyu haber veren kimse muhataplara göre de peygamber olan bir zattı. Peygamber olduğu husüsu kendi kanaatince sabit olan kişinin ona yalan nispet etmesi ihtimal dâhilinde bulunmamaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bununla birlikte İsrâiloğulları içinde nifak ehlinin bulunması ve onların, verilen haberi inkâr etmesi de mümkündür, nitekim bunun benzerleri Resülullah (s.a.) döneminde de mevcuttu. Bu yorumu destekleyen husüslardan biri onların peygamberden harikulâde bir alâmet göstermesini talep etmeleridir. Bu talep üzerine peygamberleri, “Onun hükümdarlığının alâmeti... diye başlayan bir açıklama yapmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İlerleyen zaman içinde İsrâiloğulları'nın nehirle imtihan edilmesi sırasında çoğunun hükümdarlarına muhalefet etmeleri de bunu teyit etmektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Bir sonraki âyet.
[Mücize Benzerinin Müminin Elinde Görülmesi]
Hükümdar Tâlüt'a verilip bir sonraki âyette sözü edilecek olan harikulâde olaylarla benzeri âyetlerdeki ilâhi beyanlarda, peygamber konumunda bulunmayan kişilerin elinde de -peygamberleri tasdik etme özelliği taşıdığı takdirde- bazı mücize benzeri olayların zuhur edeceğine dair delil vardır”. Hz. Meryem'in kıssası”, Hz. Süleyman'ın yanındaki kişinin gerçekleştirdiği iş” ve Kur'ânda yer alan diğer husüslar da buna benzemektedir, [ ] şu kadar var ki bunların gerçekleşebilmesi için ellerinde harikulâde olaylar zuhur eden kişilerin peygamberleri tasdik etmesi şarttır. Sonuç olarak bu fevkalâdelikler başkalarının dilinde veya elinde zuhur eden peygamberlere ait mücizeler statüsünde bulunur. Bu tür olayları kullanarak kendi adına risâlet iddiasında bulunacak kimse bunu yapamayacaktır; daha doğrusu Cenâb-ı Hak yalan olan bir şeyi tasdike ve peygamberleri taklit etmeye çağrı yapan kimseye bu tür harikulâde olaylar vermez. Bu esastan hareketle şu şekilde ifade edilebilecek bir soruya da cevap verme imkânı doğar: Adamın biri Kur'ân'ı öğrendikten sonra bu ilâhi kelâmdan haberi olmayan başka bir yere gitse ve okuyacağı Kur'ân'ı öne sürerek nübüvvet iddiasında bulunsa durum ne olur? Bu tür bir cevaplamaya ek olarak sahte peygamberi Kur'ân'a istidlâl etmekten alıkoyacak başka husüslar da vardır. Onlardan biri Kur'ân-ı Kerimde çeşitli konulara yönelik olarak muhatapları tarafından peygamberlere yöneltilen sorular” ve o memleketin kültürüyle ilgisi bulunmayan haberlerdir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Şu da var ki sahte peygamberin gittiği yerin halkı, o kişinin yetkili birinden mi öğrenim “Bu durumda gerçekleşen fevkalâde olaylar peygamberlere dair mücizeler konumunda gördüğü, yoksa vahiy yoluyla mı bu söylediklerine vâkıf olduğu husüsunu bilmemektedir, zira onlara hitap eden kişi daha önce kendilerince denenmiş biri değildir. Aslında keramet ve mücize konumunda bulunacak bir harikulâdelik aşılagelen ve tabiatın ürünü olan çizginin dışında olup elinde zuhur eden kimseye çağrısını yaptığı sırada lütfedilir. Aynı zamanda böyle bir şeyin daha önce gerçekleşmiş herhangi bir sebebi bulunmadığı gibi herhangi bir güçten de destek alması söz konusu değildir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Şimdi, Kur'ân-ı Kerim'in üstünlüğü, dili Arapça olan herkesin nezdinde yok sayılmasına ve inkâr edilmesine güç yetirilemeyecek derecede yaygınlaşmış, [ ] onu getiren Peygamber'in durumu her tarafta bilinmiştir. Bu yolla da sahte peygamberin yalancılığı ortaya çıkar ve iddiasını ileri sürer sürmez muhataplarınca, getirdiği metin konusunda fikir yormaya lüzum kalmadan sahtekârlığı bilinmiş olur. Ancak dili Arapça olmayan biri bu iddiayı ileri sürebilirse de böylelerinin, iddialarını Kur'ân'la desteklemelerinin mantıklı hiçbir yönü bulunmamaktadır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Zira Allah lütuf ve merhameti her şeyi kuşatan, kabiliyet ve liyakatleri çok iyi bilendir. Yani Allah hiçbir şeye muhtaç olmayan bir gani olup dilediğine verir ve onu zengin yapar. Çok iyi bilendir, hükümdarlığa liyakatli olanı.
---
Dipnotlar:
olup bu statüde bulunmayan kimselerin dilinde veya elinde zuhur etmiştir. Dolayısıyla bunlar, elinde zuhur ettiği kişiler için birer keramet ve fazilet sayılır” (Semerkandi, Serhu'tMüellif İmam Mâtüridi (r.h.) şu âyet-i kerimelere işaret ediyor olmalıdır: “Hurma dalını kendine doğru silkele ki üzerine taze ve olgun hurma dökülsün...”; “Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. ‘Biz, dediler beşikte biz bebekile nasıl konuşuruz? Bebek şöyle dedi: ‘Ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni peygamber yaptı” (Meryem 19/25, “Kitaptan ilmi olan kimse ise, “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm dedi. Süleyman tahtı yanı başına yerleşmiş olarak görünce, ‘Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim, diye beni sınamak üzere Rabbim'in gösterdiği lütuflardan biridir? dedi” Meselâ, “Sana şarap ve kumarı sorarlar... Bir de Allah için ne harcayacaklarını sorarlar” el-Bakara 2/219); “Sana ruhu sorarlar..” gibi. Halbuki sahte peygamberlerin gittiği yerdeki halk ona hiçbir şey sormamıştır. Bu suretle de sözü edilen âyetlerde yer alan soruların daha önceki bir çevrede ortaya çıktığını anlarlar ve sonuç olarak o kişinin iddiasındaki yalancılığı ortaya çıkar.
Bakara 2:248
248. Peygamberleri Silan şunu da ia “Onun hükümdarlığının alâmeti meleklerin taşıdığı tabutun size gelmesi olacaktır ki onda Rabb'iniz tarafından bahşedilmiş bir huzur, içinde Müsâ ve Hârün'un hânedanlarından geriye kalmış bir miras bulunmaktadır. Gerçekten inanmış kimseler iseniz bunda sizin için ayrı bir işaret vardır.”
Peygamberleri onlara şunu da söylemişti: “Onun hükümdarlığının alâmeti tabutun size gelmesi olacaktır”. Sanki onlar peygamberlerine Tâlüt'un hükümranlığının alâmeti nedir diye sormuş, o da onun hükümdarlığının alâmeti meleklerin taşıdığı tabutun size gelmesi olacaktır, diye cevap vermiştir. Kıssada zikredildiğine göre tabut peygamberlerin yanında bulunuyordu, onların kavimleri savaşa gittiğinde tabutu kendileriyle düşmanları arasına yerleştiriyor ve onlara karşı zafer kazanmaları için ondan destek alıyordu; tabutta kedi başına benzeyen bir kısım bulunuyordu. Baş ses çıkardığında aynı ses tabutun içinden de duyuluyor ve tabut düşmana doğru ilerliyor, askerler de arkasından yürüyor, o durunca onlar da duruyordu?. İsrâiloğulları küfür ve inkâr yolunu tutup kendilerine gönderilen peygambere isyan edince Allah Teâlâ düşmanlarını üzerlerine musallat kılmış, usanıp bıktıkları tabutu da kendilerinden almıştı. Uzun zaman sonra tabut yine onlara iade edilmiş ve Tâlütun hükümdarlığına delil teşkil eden husüslardan biri olmuştur. Ancak biz kıssanın nasıl olduğunu bilmemekteyiz.
Onda Rabb'iniz tarafından bahşedilmiş bir huzur vardır. Âyetin bu kısmında yer alan “sekine” kelimesinin yorumu hakkında ileri sürülen görüşlerin birinde onun, önünde insan yüzüne benzeyen bir şekli harekete geçiren hızlı ve sesli rüzgârdan ibaret olduğu söylenmiştir. Başka bir yoruma göre “sekine”, kedi yüzüne benzeyen ve iki kanadı olan bir şey olup ses çıkardığında zaferin kazanılacağını anlıyorlardı. Yine bir kanaate göre “sekîne”, içinde peygamberlerin yüreklerinin yıkandığı bir altın tastır. Denildi ki, fihi, tabutta, sekinetün [ ] sükün ve huzur vardır, min rabbiküm Rabb'inizden. Bu yoruma göre tabut nerede bulunursa etrafındaki insanlar sükün ve huzura kavuşuyordu. Aslında biz, çevresindekilerinin gönüllerine sükün ve huzura vesile olmasından başka “sekine” hakkında bir şey bilmemekteyiz, onun mahiyet ve keyfiyetine vâkıf olma ihtiyacını da duymamaktayız.
İçinde Müsâ ve Hârün'un hânedanlarından geriye kalmış bir miras vardır. Burada yer alan mirasın levha parçaları, yani kırıntıları ile Müsâ ve Hârün'un giysilerinden ibaret olduğu ifade edilmiştir. Bunun yanında onun, Hz. Müsâ ile Hârünun âsaları demek olduğu ileri sürüldüğü gibi, bir ölçek kudret helvası olabileceği de iddia edilmiştir. Sözü edilen helva ise Tih çölünde İsrâiloğulları'nın yediği turunç olmalıdır. Bir başka telakkiye göre tabutun içinde Hz. Müsâ ile Hârün'un din anlayışları ve ilimlerinin vesikaları bulunuyordu. İşin mahiyetini bilen sadece Allah'tır.
[Kerâmetin Mahiyeti]
Âyet-i kerimede velilerin ellerinde de harikulâde olayların (âyât) oluşabileceğine dair delil bulunmaktadır, zira Tâlüta hükümdarlığının alâmeti olarak peygamberlerin mücizelerine benzeyen tabut verilmiştir, nitekim Cenâb-ı Hak tabutu meleklerin taşıyıp evine bıraktıklarını haber vermektedir, aslında etrafındakiler meleklerin onu taşıdığını görmüş değillerdi. Şu kadar var ki bu tür harikulâde sonuç olarak peygamberlere ait mücizeler olup Allah Teâlâ onları, velilerin ellerinde göstermektedir. Bu olaylar velilerin kendilerine özgü değildir.
Velidiyeanılacaklardan bazıları, sözü edilen harikulâdeolaylaradayanmak suretiyle kendisi hakkında nübüvvet iddiasında bulunmaya kalkışacak olursa, Allah Teâlâ böylebirine engel olur ve gerçekleşecek olan olay harikulâdeliğini kaybeder. Tıpkı Kur'ân-ı Kerim'in kendilerine ulaşmadığı, onun varlığını bilip kimseden işitemedikleri şehirlerin sakinlerinden bir gruba giden adam gibi, bu kişinin muhataplarına ezberden Kur'ân okuduğunu ve buna dayanarak nübüvvet iddiasında bulunduğunu düşünelim. Şimdi, sözü edilen şehir halkının bu iddia sahibini tasdik etmesi caiz midir, değil midir? [Hanefi] âlimlerimiz bu soruya iki türlü cevap vermiştir: [ ] Birincisi Kur'ân'ın kendisinde söz konusu iddia sahibinin yalancı olduğunu ortaya koyacak âyetler vardır. Meselâ, “Sana şunu sorarlar” gibi ifadeler; ayrıca Kur'ânda yer alıp oluşmaları için ön sebep ve olayların gerektirdiği haberler, hikâyeler ve kıssalar... Bu unsurlar iddia sahibinin yalancılığını ortaya koyar, sonuç olarak da şehir halkının böylesini tasdik etmeleri gerekmez. Hatalardan korunmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
İkincisi âlimlerimiz şöyle demiştir: Sözü edilen kişi, nezdindeki Kur'ân âyetlerine dayanarak nübüvvet iddiasında bulunacak olursa, Cenâb-ı Hak onu bu âyetleri okumak, telaffuz etmek ve bunlara dayanarak iddiasını ileri sürmekten alıkor (Sarfe). Bu ikinci yorum gerçeğe daha yakın görünmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
ohi E Uio ób
---
Dipnotlar:
326 Râgıbel-İsfahâni “sekine” kelimesine kök mânasına uygun olarak “korku ve endişenin yok olup huzurun gelmesi” anlamı vermiş, buna da tefsirini yapmakta olduğumuz âyeti örnek göstermiş, ayrıca sekine için “kedi başına benzeyen bir şey” biçiminde verilen anlamın doğru olamayacağını belirtmiştir.
Bakara 2:249
249. Tâlüt ordusuyla sefere çıkınca, “Bakın” dedi, “Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Ondan içen kimse benden olmayacak, tatmayan ise benden olacaktır; eliyle bir avuç içen müstesna”. Ancak pek azı hariç hepsi içti. Nihâyet Tâlüt ve beraberindeki müminler ırmağı geçince ötekiler, “Bugün bizim Câlüta ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yoktur” dediler. Allaha kavuşacaklarının bilincini taşıyanlar ise, “Nice küçük topluluklar Allah'ın izniyle büyük kalabalıklara üstün gelmiştir, şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir” dediler.
Tâlüt ordusuyla sefere çıkınca. Yani şehirden ayrılınca. Ordudaki asker sayısının 70.000 veya 100.000 olduğu söylenmiştir. Komutanları Tâlüt askerlerin şiddetli sıcağın bulunduğu bir mevsimde harekete geçirmiş ve susuz bir arazide konaklamışlardı. Şiddetli susuzluğa mâruz kalan askerler Tâlüt'tan su talep etmişler, o da kendilerine şöyle demişti: Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Bir kanaate göre Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir diyen onların peygamberiydi.
Ondan bir avuç içene yeterli olur, fazla içeni ise suya kandırmaz, çünkü onlar Tâlüt'a itaatsizlik ediyordu. Ondan içen kimse benden olmayacak. Yani düşmanın üzerine giderken yanımda bulunmayacak, benimle savaşa çıkmayacak. “Benden olmayacak” ifadesi, bağlılarım ve taraftarlarımdan olmayacak anlamına da alınabilir. Ayrıca bu ifade ile, ikiyüzlülük veya samimiyetin ortaya çıkması da hedeflenmiş olabilir, [ ] yani böylesi din konusunda benimle beraber değildir. Tatmayan ise benden olacaktır. Düşmanıma karşı yanımda bulunacaktır, demek istiyor. Âyetin bu kısmında içilecek şeyin yiyecekle, yenecek şeyin de içilecek şeyle anılıp nitelendirilmesinin caiz olduğunun delili vardır.
Eliyle bir avuç içen müstesna. Bir avuç suyu, genel hükümden istisna etmiş ve bir bakıma şöyle demiştir: Ondan içen benden değildir, ancak bir avuç müstesna. Âyetin bu kısmında önce geçen bir ifadeden -araya başka kelimeler girdikten sonra- bilâhare istisna yapmanın mümkün olduğunun işareti bulunmaktadır. Bu husüs [Hanefi] âlimlerimiz için (r.h.) şu meselede delil teşkil eder: Adamın biri, “Falanın, bende bir ölçek buğday ve bir ölçek arpa alacağı vardır, ancak yarım ölçek buğday hariç” dediği takdirde ifadesi kabul edilir ve yarım ölçek buğday ödemesi gerekli hale gelir. Buradaki istisnanın hemen yanında yer alan şu ilâhi beyandan olması da ihtimal dâhilindedir: Tatmayan ise benden olacaktır, eliyle bir avuç içen müstesna. Bir de şöyle denildi: Ondan hayvanların içmesi gibi içen [benden değildir), avuç içmek ise insana mahsus bir fiildir.
BAKARA SÚRESÍ 167 Ancak pek azı hariç hepsi içti. Denildiğine göre az olan grup 313 kişiden teşekkül edip elleriyle birer avuç içmişlerdir. Fakat sözü edilen bir avuçtan adamın kendisi, hizmetçileri ve hayvanları içiyordu. Denildi ki Allah'ın bir avuç içmeyi istisna etmesinin sebebi hayvanların yaptığı gibi ağızlarını suya dayayıp içmemeleridir; nitekim bazıları, izin verilen bu içme şeklini uygulamıştır. Sonuç olarak Tâlüt, emrine uymayanları ayırmış ve onlar kendisiyle birlikte hareket etmemiştir. Tâlüt ile birlikte mesafe katedenlerin sayısı ise 313 kişiydi. Nitekim âyetin şu kısmı bunu ifade etmektedir: Nihâyet Tâlüt ve beraberindeki müminler ırmağı geçince ötekiler, “Bugün bizim Câlüt'a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yoktur” dediler. Denildi ki bu söz birbirlerine yönelik olmuştur: Bugün bizim Câlüt'a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yoktur. Çünkü onlar sayıca bizden daha çoktur; düşman güçleri 100.000, Tâlüt'un askerleri ise 313 kişiydi. Bununla birlikte söz konusu sayıların miktarını sadece Allah bilir.
Allah'a kavuşacaklarının bilincini taşıyanlar ise, “Nice küçük topluluklar büyük kalabalıklara üstün gelmiştir”, dediler. Şöyle yorumlanmıştır. Ölümden sonraki hayatı bilip kabul edenler nice sayıca küçük olan topluluklar büyük kalabalıklara üstün gelmiştir, dediler. Yine denildi ki [ ] “ellezine yezunnüne” (oyt 01), yani öldürülmeyi göze alanlar demektir, çünkü onlar iç dünyalarını ölüme hazırlamış ve bu sebeple onu rahatlıkla karşılayacak bir psikolojiye sahip olmuşlardı. Bu sebeple de nice küçük topluluklar büyük kalabalıklara üstün gelmiştir ifadesini kullanmışlardır.
Allah'ın izniyle. Bazıları “bi-iznillah” ifadesine Allah'ın emriyle mânasını vermişse de, beşeri çaba isteyen “galebe” kavramının geri dönmesi mümkün olmayan ilâhi emir ile bağdaştırılması ihtimal dâhilinde bulunmamaktadır. Bize göre bi-iznillah “bi-nasrillah”, yani Allah'ın yardımıyla demektir. Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir, kendilerine zafer ve yardım lütfetme mânasında.
DALA) a Y slas
Bakara 2:250
250. Câlüt ve askerleriyle karşı karşıya geldiklerinde de “Ey Rabbimiz!
Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve inkârcı topluma karşı bize zafer nasip et!” diye dua ettiler.
Bakara 2:251
251. Sonunda Allah'ın izniyle onları bozguna uğrattılar, Dâvüd Câlüt'u öldürdü, Allah ona hükümranlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden bazı şeyler öğretti. Eğer Allah bazı insanların kötülüğünü diğerleriyle savdırmasaydı dünyanın huzuru bozulurdu. Ne var ki Allah bütün varlıklara karşı lütuf ve merhamet sahibidir.
Câlüt ve askerleriyle karşı karşıya geldiklerinde. Yani onlarla savaşmak için. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır dediler. Allah'tan sabır dileme duasinda âyette görüldüğü üzere “efriğ” kelimesi kullanıldığı gibi “usbub” (dök, yağdır) ve “etmim” (peşpeşe lütfet) kelimeleri de kullanılır. Ayaklarımıza sebat ver ve inkârcı topluma karşı bize zafer nasip et. Düşmanla karşılaşan her mümin için benzer şekilde dua etmesi gerekli olan bir görevdir. Mütezile'nin telakkisine göre ise bu tür bir duanın sistem içinde yeri yoktur, çünkü Allah onlar için en elverişli olanı (aslah) yapmıştır.
Allah Teâlâ, Tâlüt'un yanında savaşan müminlerin duasını kabul etmiş ve düşmanlarını yenilgiye uğratmıştır, âyetin şu kısmı bu husüsu beyan etmektedir: Sonunda Allah'ın izniyle onları bozguna uğrattılar, Dâvüd Câlüt'u öldürdü. Bazıları buradaki “bi-iznillah” ifadesini, “Allah'ın emriyle” diye yorumlamışsa da isabetli görünmemektedir, çünkü onlar, zaten Allah'ın emriyle savaşıyordu. Bu durumda düşmanlarını hezimete uğratmak için O'nun emrini devreye sokmaya gerek yoktur. Diğerleri ise, “Allah'ın ilmiyle” diye açıklamıştır. Tâlüt ordusunun karşı tarafı yenilgiye uğratacağı husüsu Allah'ın ezeli ilminde yer almış bulunuyordu. Bir de “bi-iznillah”, “Allah'ın yardımıyla” diye mâna verilmiştir ki bu daha isabetli görünmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Kıssa şöyle anlatılmıştır: Dâvüd aleyhisselâm bir çobandı, Tâlüt ile birlikte yedi kardeşi mevcut olup onunla birlikte savaşa çıkmışlardı. Uzun zaman kardeşlerinden babalarına haber gelmeyince oğlu Dâvüd'u göndermiş, durumlarını öğrenip kendisine haber getirmesini beklemiştir. Kıssa şöyle devam etmektedir: Dâvüd savaş düzeninde bulunan kardeşlerini bulmuştu, bu sırada Câlüt ortaya atılıp karşısında bir yiğit istemiş, fakat kimse cesaret edip çıkamamıştı. Bunun üzerine, Ey İsrâiloğulları, [ ] hak yol üzerinde bulunsaydınız biriniz benim karşıma çıkabilirdi, diye seslenmiş. Bu duruma şahit olan Dâvüd içinizde bu sünnetsiz herife karşı çıkacak biri yok mudur, diye kardeşlerine hitap etmiş; onlar da sus, konuşma, diye cevap vermişti. Bundan sonra Dâvüd savaş alanında kardeşlerinin bulunmadığı bir yere gitmiş. Bu sırada askerlerini savaşa teşvik eden Tâlüt yanma gelmiş, Dâvüd kendisine bu sünnetsiz herifi öldüren adama ne mükğfat vereceksiniz, diye sormuş; Tâlüt da “kızımla evlendirir, mülkümün yarısını ona ayırırım” şeklinde cevap vermiş. Bunun üzerine Dâvüd “bu herifin karşısına çıkacağım” demiş, Tâlüt da zırhını ve kılıcını kendisine vermiş. Hikâyenin devamı şöyledir: Dâvüd zırhı giyince asıl sahibi Tâlüt kendisinden uzun olduğundan onu sürüklemeye başlamış. Nakledildiğine göre Dâvüd “bu herifin karşısına çıkacağım” dediğinde Tâlüt, “sen kimsin” diye sormuş, o da “falanın oğlu Dâvüd'um” cevabını vermiş. Tâlüt kendisini tanımış ve kardeşlerinin en cesuru olduğunu anlamıştı. Nihâyet Dâvüd asasını eline alarak Câlüt'a doğru yürümeye başlamış, yolda yanından geçtiği üç taş parçası, “Dâvüd, bizi yanına al, Câlüt'un ölümü bize bağlıdır!” diye seslenmiş; o da alarak başında üç yüz rıtl (yarım kiloya yakın ağırlık ölçüsü birimi) ağırlığında miğferi bulunan Câlüt'a doğru yürümüş. Câlüt'un kendisine, “sen mi önce atarsın yoksa ben mi” diye sorması üzerine Dâvüd, “önce ben atayım” demiş ve hemen ardından attığı taşların üçüncüsünü göğsüne isabet ettirmiş, içine nüfuz ederek onu öldürdükten sonra, ordusundan birçok kişiyi de telef etmiş. Böylece Cenâb-ı Hak Câlüt'un ordusunu yenilgiye uğratmıştır, Sonunda Allah'ın izniyle onları bozguna uğrattılar, Dâvüd Câlüt'u öldürdü meâlindeki ilâhi beyânda görüldüğü üzere. Kıssa uzundur, ancak işin mahiyetini bilmemekte ve buna ihtiyaç da duymamaktayız.
Allah ona hükümranlık ve hikmet verdi. Âyetin bu kısmında yer alan mülk kavramı harp ilmi ve savaşma tekniği mânasına alınabilir, çünkü o dönemin insanları daima hükümdarlarının yönetimleri altında savaşıyorlardı; “Dâvüd'un hükümranlığını (mülkünü) kuvvetlendirmiş, ona hikmet ve güzel konuşma kabiliyeti vermiştik” meâlindeki âyette yer alan mülk kavramı da bunun gibidir. Bunun yanında mülk kavramı, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine lütfettiği hilâfet anlamına da gelebilir, “Ey Dâvüd! Biz seni yeryüzünde halife yaptık, o halde insanlar arasında adâletle hükmet” meâlindeki âyet-i kerimede olduğu gibi. [ ] Allah Teâlâ tefsirini yapmakta olduğumuz âyetle onu izleyen Sâd süresindeki âyette, Hz. Dâvüd'a, hem mülk hem de hikmet verdiğini zikretmiştir. Öyle anlaşılıyor ki bunların kendisine verilme zamanı, birbirine yakın olmuştur. Âyetin önceki kısmına bakıldığı takdirde melik olmanın nebi olmaktan başka bir şey olduğu anlaşılır. Allah'ın bu iki vergisi de Hz. Dâvüdda bir araya gelmiştir. Buna göre hikmetin anlamı, nübüvvet demektir. Hikmet kelimesi için tam anlamıyla vâkıf olma, ayrıca nübüvvet yorumları yapılmıştır. Bu bahis daha önce anlatılmıştı”.
Ona dilediği ilimlerden bazı şeyler öğretti. Bunun zırh yapma sanatı olduğu söylenmiştir, “Ona demiri yumuşattık”“ beyânında olduğu gibi. Başka bir yoruma göre söz konusu husüs kuş dilinden anlaması ve dağların kendisiyle birlikte tesbih etmesidir, bu Allah'ın diğer peygamberlerden ayrı olarak Hz. Dâvüd'a özgü kıldığı bir özelliktir. Ona dilediği şeylerden bazı şeyler öğretti, yani diğer bazı husüslar.
Eğer Allah bazı insanların kötülüğünü diğerleriyle savdırmasaydı dünyanın huzuru bozulurdu. Bu kısmın yorumu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, inkârcıların bir kısmım digerine düşürmek ve birbiriyle meşgul etmek suretiyle müslümanları onlardan gelecek kötülüklerden korumuş, ayrıca inkârcıları karşı karşıya gelen düşmanlar durumuna getirmiştir. Tâ ki iç işlerinden vakit bulup müslümanlara musallat olmasınlar, aksi taktirde yeryüzünde kargaşa ve bozulma ortaya çıkardı. Diğer âlimler ise Allah Teâlâ gönderdiği resül ve nebiler sayesinde inkârcıların kötülüğünü müslümanlardan savmış ve elçileri vasıtasıyla onları korumuş olduğu kanaatini belirtmiştir. Bir üçüncü grup ise şu yorumu yapmıştır: Allah müminlerin bir kısmından zuhur edebilecek kötülükleri diğerleriyle ortadan kaldırmıştır; meselâ Allah yolunda cihât edenler sayesinde cihâda katılmayanların doğuracağı olumsuzluğu yok etmiştir, aksi takdirde müşrikler yeryüzüne hâkim olurdu. Şöyle bir fikir de ileri sürülmüştür: Cenâb-ı Hak namaz kılanla kılmayanın, zekât verenle vermeyenin, hac görevini yerine getirenle getirmeyenin ve oruç tutanla tutmayanın olumsuzluğunu yok etmiştir”, Dünyanın huzuru bozulurdu. Bu kısmın yorumunda farklı fikirler belirtilmiştir. Bunlardan biri, eğer Allah insanların bir kısmını diğerleriyle savmasaydı onların birbirlerini öldüreceği, [ ] bir grubun diğerini ortadan kaldıracagı, bu tarz bir harekette ise insanların bozguna uğrayıp yokluğa sürükleneceği ve dolayısıyla yeryüzü düzeninin bozulacağı şeklindedir. Diğer bir grup âlim ise şöyle demiştir: Şayet Allah kötülüğü savmasaydı, dünyanın huzuru bozulurdu; bu ifadede yer alan dünyanın huzurunun bozulması, orada yaşayanların huzurlarının bozulması demektir. Çünkü Allah, kötülüğü savmasa müşrikler İslâm'ın yayıldığı topraklara ve müslüman milletlere galip gelirdi, müşriklerin galip gelmesi demek, müslüman milletlerin düzen ve huzurunun bozulması demektir. Cenâb-ı Hak, Dünyanın huzuru bozulurdu buyurmuştur, evet müşrikler İslâm ülkesine hâkim olsa, camiler ve manastırlar yıkılır. Bunda ise yeryüzü düzeninin bozulması anlamı vardır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Ne var ki Allah bütün varlıklara karşı lütuf ve merhamet sahibidir. Yukarıda sözü edilen tehlikeleri müslümanlardan savar. Mütezile'nin anlayışına göre ise Cenâb-ı Hak, hiçbir kimseye karşı lütuf ve merhamet sahibi değildir; çünkü aslah anlayışına göre bu işleri yapması ve onların kanaatince bütün tehlikeleri bertaraf etmesi kendisine gerekli bir iştir. Durum böyle olunca O, bertaraf ettiği tehlikeler sayesinde kimseye karşı lütufkâr ve şükürle mukabele edilecek kerem sahibi bir varlık konumunda düşünülmemektedir. Haddi aşacak şekilde söz sarfetmekten Allaha sığınırız.
---
Dipnotlar:
9! İmam Màtüridi (r.h.), Resúlullah'tan rivâyet edilen şu hadise işaret etmektedir: “Allah Teâlâ ümmetimden namaz kılanın sayesinde kılmayanın, zekât verenin sayesinde vermeyenin, oruç tutanın sayesinde tutmayanın, hac görevini yerine getirenin sayesinde getirmeyenin ve cihâd edenin sayesinde cihâda çıkmayanın kötülük ve olumsuzluğunu ortadan kaldırmıştır. Şayet müslümanların hepsi bu görevlerin tamamını terketmiş olsaydı Allah onların helakini bir an bile geciktirmezdi” (Fahreddin er-Râzi, Mefâtihu'l ğayb, VI, 163).
Bakara 2:252
252. İşte bunlar Allah'ın âyetleridir ki onları sana doğru olarak anlatıyoruz. Şüphe yok ki sen Allah tarafından gönderilen elçilerdensin.
İşte bunlar Allah'ın âyetleridir ki onları sana doğru olarak anlatıyoruz. Âyette yer alan Allah'ın âyetleri meâlindeki kısmın kıssada anlatıldığı üzere Dâvüd'un Câlüt'u üç taş ile öldürmesi mânasına alınması ihtimal dâhilindedir; halbuki Dâvüd güçsüz, Câlüt ise kuvvetli biriydi. Anlatıldığına göre Câlüt'un boyu bir mil kadar uzun, başındaki miğferi ise üç yüz rıtıl ağırlığında imiş. Ayrıca Allah'ın âyetleri meâlindeki ifade, az sayıdaki askeri gücün büyük bir güce karşıçıkıp zafer kazanması anlamına da gelebilir. Zira nakledildiğine göre Câlüt'un ordusu 100.000 iken Tâlüt'un askerleri ise 313 kişiden oluşuyordu, bu da ilâhi âyetlerden birini teşkil eder. Maamafih sözü edilen ilâhi beyanın, Cenâb-ı Hakk'ın Kur'ânda naklettiği geçmiş milletlere ait haberlerin tamamı anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Dâvüd'un Câlüt'u öldürmesi, bunun yanında az bir askerin büyük bir orduyu hezimete uğratmasında sözü edilen kişilerin, bu fiillerini kendileri sayesinde değil Allah'ın verdiği zafer sayesinde gerçekleştirdiklerinin delili vardır.
149 [ ] (imam (Mâtüridi) rahimehullah şöyle dedi:) Allah'ın varlığı ve birliğini ispat eden delillerinden biri de güçsüzlüğüne rağmen, Dâvüd'un, düşmanı olan güçlü Câlüt'u öldürmesidir.
Bakara 2:253
253. Biz o elçilerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onların bir kısmı ile bizzat konuşmuş, bazılarının da derecelerini yükseltmiştir. Biz Meryem Oğlu İsâ'ya açık mücizeler ve belgeler verdik, onu Rühulkudüs ile destekledik. Eğer Allah dileseydi o elçilerin ardından yaşayan milletler kendilerine açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat farklı görüşlere ayrıldılar, kimi iman etti, kimi de inkâr yolunu tuttu. Şayet Allah dileseydi birbirleriyle savaşmazlardı. Ne var ki Allah dilediğini mutlaka yerine getirir.
[Peygamberler Arasındaki Fazilet Farkı]
Biz o elçilerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kılmasının şu beyanları çerçevesinde olması ihtimal dâhilindedir: Allah onların bir kısmı ile bizzat konuşmuş, bir kısmını dost edinmiş”, bazı peygamberler var ki rüzgâr ve kuşlar emirlerine âmade kılınmış” ve diğer bazılarına da kendilerine özgü özelikler verilmiştir. Peygamberlerin bir kısmının diğerlerinden üstün kılınmasının, muhatapları ile fikren mücadele edişleri ve onlara karşı kesin deliller getirmeleri anlamına gelmesi de muhtemeldir. Şöyle ki, peygamberlerin bir kısmının, kavmiyle mücadelesi uzun sürmüş ve onlara karşı yaptığı istidlâller güçlü olmuştur; bunlar Hz. İbrâhim ve Hz. Müsâdır. Yine aynı üstünlüğün tesirlerinin dünya üzerinde uzun sürmesi anlamının verilmesi de mümkün olup Allah Teâlâ peygamberlerin bir kısmına bu imkânı lütfetmiş, diğerlerine ise vermemiştir. Sözü edilen husüs, âhiretteki şefaat ve derece yüksekliği anlamına da gelebilir. Bir de bunun, risâlet alanlarındaki üstünlük olması muhtemeldir. Şöyle ki: Peygamberlerin bir kısmı, hem insanlara hem cinlere gönderilmiş iken bazıları sadece insanlara veya sadece kendi kavmine yönelik olarak görevlendirilmiş, bir kısmı da sadece küçük bir topluluğa hitap etmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Daha önce de değindiğimiz üzere Mütezile'nin anlayışına göre Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kılma lütfunda bulunması bahis konusu değildir, çünkü O, yapılması üzerine gerekli olan şeyi icra etmiştir, yapılması gerekli olan şeyi yerine getiren hiçbir kimse lütuf ve ihsanla nitelendirilemez. [ ] Ancak tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin muhtevası durumun Mütezile'nin söylediği ve benimsediği gibi olmadığını göstermektedir.
Biz onu Meryem Oğlu İsâ'yı Rühulkudüs ile destekledik. Bu ilâhi beyanın tevilini daha önce yapmıştık”, İlâhi İradenin Şumülüj Eğer Allah dileseydi o elçilerin ardından yaşayan milletler kendilerine açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşmaklardı. Âyetin bu kısmı ile sonunda yer alan iki kısım, Mütezile'ye cevap niteliği taşır, çünkü Cenâb-ı Hak bu beyanlarında şayet savaşmamalarını dileseydi onların savaşmayacagını haber vermiştir, halbuki Mütezile, Allah savaşmamalarını dilediği halde onlar savaş çıkarmışlardır, demektedir. Aslında “iktital” (Jusi) kökü, iki kişinin gerçekleştirdiği bir fiili gösterir. Âyette sözü edilen ümmetler içinde haksız yere savaşanlar olduğu gibi haklı olarak savaşanlar da vardır. Bunun da delili, fakat farklı görüşlere ayrıldılar, kimi iman etti kimi de inkâr yolunu tuttu meâlindeki beyandır. Cenâbı hak bunun ardından şayet Allah dileseydi birbirleriyle savaşmazlardı buyurmak suretiyle kendisi dilemeseydi, o ümmetlerin birbiriyle savaşmayacağını haber vermiş ve bunun devamında dilediği şeyi mutlaka yerine getirdiğini bildirmiştir. Böylece ilâhi iradenin içinde fiilin de bulunduğu sabit olmuştur, halbuki Mütezile mensupları, dilediğini yapmaz, demektedir. Yine Cenâb-ı Hakk'ın, tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede -aralıklı ifadelerle de olsa- “Allah dileseydi onlar fikir ayrılığına düşmezlerdi” buyurmak suretiyle sözü edilen ümmetlerin ayrılığa düşmesinin, ilâhi iradeye bağlı olduğunu haber vermiştir. Halbuki Mütezile, farklı görüşlere ayrılmalarını Allah istememiş, fakat ümmetler fikir ayrılığına düşmüştür, demektedir. Şu da var ki âyet-i kerimeyi “meşietü'l-kasr ve'l-cebr”, yani cebir ve zorlamaya meşietine yormak mümkün görünmemektedir, çünkü Allah'ın zikrettiği meşiet (irade, ihtiyar, seçme hürriyeti), insanlarca bilinen türden olup başka bir meşiet türü ile yorumlanması isabetli değildir, ancak kastedilen meşietin başka türde olduğunu ifade eden bir ön açıklama bulunduğu takdirde durum değişebilir. Cenâb-ı Hak, âyette doğrudan yer alan “birbirleriyle savaşmazlardı” meâlindeki ifade ile dolaylı olarak yer alan “farklı görüşlere ayrılmazlardı” meâlindeki ifadeyi aynı çizgi üzerinde ve aynı manevi sorumluluk alanı içinde belirtmiştir, “Rabbin dileseydi bütün insanları tek bir millet halinde yaratırdı, ne var ki onlar fikir ayrılığına düşemeye devam edeceklerdir, ancak Rabb'inin merhamet ettikleri müstesna; zaten O, kendilerini bunun için yaratmıştır” meâlindeki beyanında olduğu gibi. Mütezile mensupları ise “Allah bütün insanların tek bir ümmet olmasını istemiş fakat onlar olmamıştır” demektedir. [ ] Kanaat belirtmekte aşırıya kaçmaktan ve zâtı hakkında yakışık almayan sözler sarf etmekten Allaha sığınırız.
---
Dipnotlar:
32 Müellif (r.h.) şu âyet-i kerimelere işaret etmektedir: “Bütün işlerini isabetle yürüterek kendini Allaha teslim eden ve İbrâhim'in, Allah'ı bir tanıyan dinine uyan kimseden dini daha güzel olan kim vardır? Allah İbrâhimi dost edinmiştir”. “Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan rüzgârı da Süleyman'ın emrine verdik” (Sebe' 34/12), “Andolsun Dâvüd'a tarafımızdan bir üstünlük verdik, “Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber teşbih edin’ dedik” (Sebe' 34/10).
Bakara 2:254
254. Ey iman edenler! Pazarlığın, dostluğun ve şefaatin bulunmadığı gün gelmeden önce size verdiğimiz nimetlerden Allah yolunda harcayın. Dini gerçekleri inkâr edenler zâlimlerin tâ kendileridir.
Ey iman edenler! Size verdiğimiz nimetlerden Allah yolunda harcayın. Âyet-i kerimede yeralan infak emrinin, kişiyi her türlü fiilden ve bu arada iyilik yapmaktan alıkoyup engelleyen ölüm gelmeden önce, itaat fillerini gerçekleştirmeye ve gecikmeden iyilik yapmaya yönelik olması ihtimal dâhilindedir. Bunun yanında bu âyet Cenâb-ı Hakk'ın, kendisine itaat çerçevesinde servetinden harcama yapmasını mümine emretmesi mânasına da alınabilir. O gün gelmeden önce, yani kıyâmet günü, ki pazarlığın (alışverişin) bulunmadığı, fidye vermenin gerçekleşmediği diye yorumlanmıştır, dostluğun ve şefaatin bulunmadığı, sanki dünyada imiş gibi dostun dostuna fayda sağlayamadığı, yine dünyada imiş gibi, şefaatçinin tevessül edeceği şefaatin, sonuç doğurmayacağı gün. Diğer bir ihtimal ise alışverişin bulunmadığı gün. Şöyle ki, insanlar hayatta oldukları sürece kendilerinin ebedi mutluluğunu Allah Teâlâdan satın alamaya imkân bulurken, öldükten sonra bu imkâna sahip olamazlar, şu ilâhi beyanda anlatıldığı üzere: “Allah müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında kendilerinden satın almıştır””s. Âyetin başlangıcında müminlere hitap edilmişse de devam eden kısmındaki niteleme kâfirlere yöneliktir. Bunun da hikmeti, müminleri kâfirler gibi davranmayı yasaklamaya yöneliktir.
söy titi Kile 5 gl sizl E — Tale ve yüzl öğlen Yi çil Wep lagu Gibis iih Í 5 AZN AZ C: ayı
Bakara 2:255
255. Allah kendisinden başka tanrı kadin. 5 varlıktır. Ezeli ve ebedi hayatla diridir, her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kâinatı idare edendir. O'nu ne uyuklama tutar ne de uyku sarar. Göklerde ve yerde olan her şey O'na aittir. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? O, insanların yaptıklarını ve yapacaklarını bilir, fakat insanlar sadece kendisinin dilediklerini kavrayabilirler. O'nun kudret ve hâkimiyeti hem gökleri hem de yeri kaplamıştır, onları koruyup düzeninde tutmak kendisine zor gelmez. Gerçekten yüce, aşkın ve ulu olan yalnızca Odur.
Allah kendisinden başka tanrı bulunmayan varlıktır. Denildi ki, Allah tapınılan varlığın (mâbüd) adıdır. Benzer bir şekilde Araplar her tapınılan şeye ilâh demiştir. [ ] Bu ilâhi beyanın anlamı -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyle olmalıdır: İbadet edilmeye lâyık olan ve tapınılması gereken varlık, (ey müşrikler) sizin taptığınız putlar ve kutsiyet atfettiğiniz nesneler değil, kendisinden başka tanrı bulunmayan Allah'tır; putlarınız ki onlara tapınmanız size hiçbir fayda sağlamamakta, tapmamanız da hiçbir zarar getirmemektedir.
Âyet-i kerimenin bu ilk kısmında “de ki” mânasına gelen “kul” kelimesinin hükmen bulunduğu da söylenebilir: “De ki: Allah kendisinden başka tanrı bulunmayan varlıktır”. Çünkü Kur'ân'ın ilk muhatapları olan Araplar, yaraticinin ve ilâhın mevcudiyetini kabul ediyorlardı, aziz ve celil olan Allah'ın şu beyanından anlaşıldığı üzere: “Andolsun ki onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan mutlaka Allah” diyecekler””; yine şu beyanı: “Yedi göğün ve azametli arşın sahibi ve yöneticisi kimdir? diye sor, mutlaka Allah' diyeceklerdir”, yine O'nun beyanı: '”Her şeyin yönetimini elinde tutan, koruyup kollayan, fakat kendisinin korunmasına gerek bulunmayan kimdir, eğer biliyorsanız?” diye sor, Allah” diye cevap vereceklerdir”, Kur'ân'ın ilk muhatapları Allah'ın varlığını kabul ettiklerine göre Âyetü'l-kürsi'nin ilk kısmı, mevcudiyetine inanıp Allah diye isimlendirdikleri varlığın, kendisinden başka ilâh bulunmayan, hay ve kayyüm niteliği taşıyan Allah olduğunu, onlara haber veren bir konumdadır.
Âyetü'l-kürsi'nin bu ilk cümlesinin, müslümanların bir grubunu amaçlaması da mümkündür. Şöyle ki, onlar Allah Teâlâyı tanımışlar, O'na iman etmişler, fakat O'nun nitelik ve sıfatını bilememişlerdir. Âyetin bu kısmı ve devamı, Allah'ın hay, kayyüm ve diğer sıfatlarının bulunduğunu onlara bildirip öğretmiştir.
[Hay İsminin Anlamları]
O, hay ve kayyümdur. Denildi ki: Allah kendinden (bizâtihi) hay ve diridir, yaratıklarda olduğu gibi zâtının dışından gelen bir hayatla değil! Yaratıklar, öz varlıklarının dışından gelen bir hayatla diridirler, bu sebeple de bu hayatın ardından ölüm mukadderdir. Aziz ve celil olan Allah ise ölüme mâruz kalmaktan münezzehtir, çünkü O, kendinden diridir, bütün yaratıklarsa kendilerinden ötürü olmayarak hayat sahibidirler. Aziz ve celil olan Allah haktan sapanların, hakkındaki iddialardan pek yüce ve münezzehtir.
Bu meselede aslolan şudur ki, duyulur âlemde hayatla nitelendirilen kimse, kendisine yönelik azamet, saygınlık ve yücelik amacıyla nitelendirilmiş olur. Meselâ, “filan hayat sahibidir” denilir. Bunun gibi Allah Teâlâ yeryüzünü, ilkbaharda kıpırdayıp bitki verince canlı diye nitelemiştir, çünkü toprağın bu durumu insanların gözünde övgüye lâyık bir şeydir”. Allah Teâlâ da azamet ve yücelik anlamında, bir de her münasebetle çok fazla anılması sebebiyle hay diye nitelenmiştir, [ ] şehitlerin insan toplulukları içinde anılmaları sebebiyle canlı diye nitelendirilmesi gibi”.
Allah'ın, herhangi bir şeyden habersiz olmasının imkân dâhilinde bulunmaması, yanılgıya düşmemesi, ilminden ve gözetimi dışında kalmaması hiçbir şeyin gökte olsun yerde olsun zerre kadar bir nesnenin O'na gizli kalmaması gerçeğine bağlı olarak da ebedi hayatla diri diye nitelenmiş olması muhtemeldir. Hatadan korunma Allah sayesinde mümkündür.
el-Kayyüm. Yani yaratıkların gerçekleştirecekleri işlerin düzenini ve rızklarını sağlayan. Denildi ki “kayyüm” her şeyin dirlik ve düzenini üstlenip onu koruyan demektir; “Filan filanın işini üstlenmiştir” denilmesi gibi; bu ifade ile onun işlerini hiçbir kayba sebebiyet vermeden gözetip korumakta olduğu kastedilir. Denildi ki O, hay ve kayyümdur meâlindeki beyan, yaratıkların hallerinden gafil ve habersiz olmaz, anlamına gelir.
O'nu ne uyuklama tutar ne de uyku sarar. Denildi ki âyette geçen “sine” kelimesi, uyuklama anlamına gelir. Yine denildi ki “sine” uyku ile uyanıklık arası bir haldir, bu durumda bulunan kimseye “vesnân” denilmiştir. Bir başka görüşe göre “sine”, insanın başından gelen bir esinti olup gözleri bürür; kişi uyuyanla uyanık olan arasında bir konumda bulunur (vesnân). O'nu ne uyuklama tutar ne de uyku sarar meâlindeki ilâhi beyanın Allah'ta gaflet ve dalgınlığın bulunmadığını belirtme konumunda olması da muhtemeldir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ı gaflet ve dalgınlık saracak olsa yenilgiye mâruz kalır, dolayısıyla hay ve kayyüm niteliği ortadan kalkar. Bu, gafletin bulunmadığını belirtme konumundaki, “O'ndan,-zerre kadar bir nesne gizli kalmaz”? beyanına benzemektedir. Şöyle bir anlam da ihtimal dâhilindedir: Allah Teâlâ, sözü edilen hallerin kendi zâtında bulunmadığını belirtmiştir, çünkü insanlar, dinlenip bedene düzen getirmek, bir üzüntü, sıkıntı ve yalnızlığı gidermek amacıyla kısa veya uzun süreli uyurlar. Cenâb-ı Hak, “O'nu ne uyuklama tutar ne de uyku sarar” buyurmak suretiyle dinlenmeye, üzüntü ve yalnızlığı gidermeye muhtaç olmadığını haber vermiştir. Şöyle de mâna verilmiştir: Ona bıkkınlık gelmez ve uyumaz, diye.
(İmam (Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:) Âyette yer alan “nevm” ve “sine” kelimeleri, arız oldukları kişinin dalgınlık ve dikkatsizliğini, dinlenmeye muhtaç bulunduğunu ve aczini gösteren iki halden ibarettir, çünkü bunlar başına üşüştükleri kimseyi baskı altında tutup yenilgiye uğratırlar. Kâinatı yaratan ve yöneten yüce varlığın, kendini, bu tür hallerden münezzeh oluşla nitelemesi çeşitli şekillerde gerçekleşmiştir. Allah, yaratılmışlara has bütün hallerden yüce olup onları hâkimiyet ve tasarrufu altında tutandır; O'na herhangi bir dalgınlık ve yalnızlık hali gelmez, [ ] acz ve ihtiyaç niteliği taşıyan hiçbir nitelik O'nda bulunmaz. Bütün güç ve kudret Allaha ittir.
Göklerde ve yerde olan her şey O'na aittir. Cenâb-ı Hak göklerde ve yerde bulunan her şeyin kendisine ait olduğunu haber vermiştir, kadın erkek herkes O'nun kuludur. Durum, yahudi ve hıristiyanların iddia ettiği üzere “Filan Allah'ın oğludur” veya Mekke müşriklerinin ileri sürdüğü gibi, “Melekler Allah'ın kızlarıdır” şeklinde değildir. Aksine bunların hepsi Allah'ın, erkek ve kadın kulları ve köleleridir. İnsanlar kölelerinden evlat edinmezler, Cenâb-ı Hak ise bunu yapmamaya elbette daha lâyıktır. Biz bu husüsu daha önce açıklamıştık.
[Şefaat ve Ona Layık Olanlar]
İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir ki? Yani O'nun izni olmadan şefaate cüret edecek biri yoktur.
Şefaat hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Mütezile mensupları şöyle demiştir: Şefaat, sadece günahı olmayan veya olup da tövbe eden kişinin iyilerine yönelik olacaktır. Onlar, bu görüşe Allah Teâlâ'nın şu beyanından hareketle varmışlardır: “Arşı taşıyan ve bir de onun çevresinde bulunun melekler Rablerini övgü ile tenzih eder, O'na iman ederler ve öteki müminler için bağışlanma dilerler: Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tövbe edip senin yoluna uyanları bağışla ve yakıcı ateşin azabından koru!” Allah Teâlâ, bu âyet-i kerimede meleklerin iman eden, tövbe yolunu tutan ve kendi yoluna uyanlar için bağışlanma talebinde bulunduklarını haber vermiştir. Dünyadaki istiğfâr, iman eden ve tövbeyi ihmal etmeyenlere yönelik bulunduğuna göre âhiretteki şefaatin de bu nitelikleri taşıyanlar için olacağı anlaşılmaktadır.
Bize göre ise şefaat, günahkârlar için olur, çünkü günahı olmayanın şefaate ihtiyacı yoktur. Âyette geçen “tövbe edenler ve senin yoluna uyanlar” ifadesine gelince, bunlar tövbe edilmesi gereken günahlara sahip olanlardır, böylelerinin günahları meleklerin istiğfârda bulunmasıyla bağışlanır. Böylece bağışlanma talebinin günahkârlara yönelik olduğu ortaya çıkmıştır, şefaat de aynı durumdadır”, Eğer denilirse ki: Adamın biri kölesine: “Şefaate hak kazanacağın bir iş yaparsan hürsün” dese, [ ] senin kanaatine göre köle, şefaate hak kazanmasına ve sonuç olarak hürriyetine kavuşmasına vesile olacak hangi ameli işlemelidir: İtaat mı yapmalı, yoksa günah mı işlemeli? Bu soruya mutlaka şöyle cevap verilir: İtaat yapmalıdır. İşte buna bağlı olarak şefaat de günahkârlara değil itaat ve iyilik yapanlara yönelik olur.
Buna şöyle cevap verilir: Günahkârlar lâyık oldukları şefaate, daha önce işleyip dünyadan göçünceye kadar zayi etmedikleri itaatleri sayesinde hak kazanırlar, çünkü müminler bazı günah ve mâsiyetler işleseler de onların gerçekleştirdikleri itaatleri de vardır. Onlar, bu iyilikleri sayesinde şefaate lâyık bir durumda bulunurlar, Cenâb-ı Hakk'ın, “iyi bir ameli kötü olan diğer bir amelle karıştırdılar”? meâlindeki beyanında olduğu gibi. Dolayısıyla müminin günahı konusunda şefaatte bulunmak, onun, kötü hal ve amelini düzeltmesine vesile olur.
Mütezile mensupları şöyle bir itiraz ileri sürmüşlerdir: Duyulur âlemde birinin diğeri hakkında iddia ettiğiniz şekilde şefaatte bulunması söz konusu değildir, çünkü şefaat, birinin yanında diğer bir insanın övgüye lâyık yönleri ve meziyetlerinin anılmasından ibarettir, sadece bu kadar. Durum âhirette de farklı değildir.
Mütezile'ye iki şekilde cevap verilir: Birincisi dünyada şefaat edilen kişinin meziyetlerinin belirtme sebebi şefaati kabul edecek kimsenin onun durumunu bilmemesidir. Bu yüzden kişinin iyi yönleri anlatılır ki onu tanısın ve hakkındaki şefaati kabul etsin. Allah Teâlâ ise herhangi bir tanıtıma ihtiyaç olmaksızın bilendir.
İkincisi kendisi için şefaat istenen kimseye ait meziyetlerin anılmasının bir sebebi de benzer bir ihtiyacın şefaati kabul edecek kimse için de bir gün söz konusu olmasıdır. Böyle bir durum özellikle âhiret planında mevcut değildir. Aslında Allah Teâlâ kullarda bulunan ihtiyaçlardan münezzehtir. Bu sebeple de dünyadaki şefaatle âhiretteki şefaat birbirinden farklı konumlara sahip olmuşlardır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
136 [ ] Biri bize derse ki: Âyetü'l-kürsi'de başından sonuna kadar söz konusu edilen tevhid ilkesine ait ifadelerin hepsi, bir iddiadan ibarettir, bu iddianın delili nedir?
Buna şöyle cevap verilir: Bunun delili ilk daha önce bahis konusu edilen Biraz önce anılan âyette “bir tek” mânasında yer alan “vâhid” kelimesinin muhtevası sayı açısından “bir” demek değildir. Çünkü sayı dizisine giren her şeyin söylenenden daha çok veya daha az olması mümkün olduğu gibi uzun, enli, kısa, kesirli ve parçalı olması da muhtemeldir. Binaenaleyh Allah hakkında şöyle denmelidir: O ululuk, aşkınlık ve yücelik açısından birdir. Nitekim insanlar arasında, “Filan, zamanının ve içinde bulunduğu topluluğun tek adamıdır” denilir ve bunu söyleyenler onun topluluk içindeki seçkinliğini, yüceliğini ve onlara yönelik hâkimiyetini kastederler, evet böyle bir söylem olağandır. Ama bu söylemi kullananlar. o kişinin birey olarak tek olduğunu dile getirmiş olmazlar, çünkü bireyler sayı açısından çoktur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
insanların yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. Âyette yer alan “mâbeyne eydihim” şeklindeki ilâhi beyanın “yaratılmadan önce”, ve “mâ halfehüm” (çel U,) ise “yaratıldıktan ve fiilen var olduktan sonra” anlamına gelebilir. Ya da bu ilâhi beyanın birinci kısmı “işledikleri ameller”, ikinci kısmı da “sonraya bırakıp yapacakları işler” anlamına gelir. Bir başka yorumda “mâ beyne eydihim” iyi davranışlardan kinâyedir, yani Allah, insanların yaptıkları iyilikleri bilir. Ve “mâ halfehüm” de kötülüklerden kinâyedir, işleyip arkalarına attıkları kötülükler olabilir. Bunun yanında âyette geçen “beyn” ve “half” kavramlarıyla insanlara ait bütün hallerin kastedilmesi de ihtimal dâhilindedir. Buna göre âyetin bu kısmı, “Allah insanların bütün hallerini ve yapacakları her türlü davranışı bilir” anlamına gelir. Bu yorum şu âyet-i kerimenin dayandığı mâna zeminiyle uyum içinde bulunur: “Ona önünden de ardından da hiçbir yanlışlık bulaşmaz. O, hikmet sahibi ve övgüye lâyık olan Allah tarafından indirilmiştir”. [ ] Yani Kur'ân'a, hiçbir şekilde yanlış (bâtıl) gelmez, çünkü Kur'ân'ın önü ve arkası (beyn, half) yoktur, bunun için ilâhi maksat kaydettiğimiz mâna olmalıdır. İşte bahis konusu ettiğimiz âyet de bu çizgi üzerinde seyreder. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetle ön ve art diye bir şey kastedilmeyip, ilâhi ilmin insanları kuşattığını haber verme olgusunun hedeflenmiş olması da mümkündür. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İnsanlar O'nun ilminden sadece kendisinin dilediklerini kavrayabilirler. Bu ilâhi beyan Mütezile'nin telakkisini reddetmektedir, çünkü Mütezile mensupları Allahı “ilim”le nitelemezler. Halbuki O, Âyetü'l-kürsi'nin bu kısmında ilminin olduğunu haber vermektedir”!. Buradaki ilim gayb ilmi mânasına gelebilir. Bazıları her şeyin bilgisi anlamını vermiştir, çünkü insanlar nesne ve olaylar hakkında Allah'ın bildirdiğinden başka hiçbir şey bilemezler, tıpkı meleklerin, “Senin öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur” deyişi gibi. Sözü edilen ilme gayb bilgisi anlamı veren ise Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanına uyum sağlamaktadır: “Beşerin kavrayış sınırlarını aşan şeyleri O bilir ve O, elçilerinden dilediği kimseler hariç, gayb alanını kimseye bildirmez”.
[Kürsi ve Mânası]
O'nun kudret ve hâkimiyeti hem gökleri hem de yeri kaplamıştır. İbn Abbâs (r.a.) gibi bazı müfessirler buradaki “kürsi” kelimesine “ilim” mânası vermişlerdir”. Diğer bazıları da kürsüsü “kudret'i demektir, demiştir. Bu da kudret ve azametle nitelemek anlamına gelir. Denildi: O'nun kürsüsü hem gökleri hem de yeri kaplamıştır meâlindeki âyette geçen kürsi, sözlükte bir şeyin aslı demektir, nitekim Arap dilinde “kirs” kökü kullanılarak “şunu tesis edip kurdu” denir. Âyetteki kürsüden maksat, Allah'ın, herkesin güvencesi ve yaratılmışların sığınağı olmasıdır. Sonuç olarak bu da azamet ve kudretle niteleme anlamına gelir. Yine buradaki kürsünün, Allah'ın bir yaratığı olduğu da ileri sürülmüştür. Yine denildi: Kürsi bilinen kürsü olup Allah Teâlâ onu yaratıklarından dilediğine lütfetmek için halketmiştir.
158 [ ] Şunun da belirtilmesi gerekir ki kürsünün Allaha nispet edilişinden insanlara nispet edildiği gibi bir mânâ anlaşılmamalıdır; tıpkı, “Bunlar Allah'ın sınırlarıdır”5, Allah'ın nuru”, Allah'ın evi?” ve benzerlerinin yaratıklara atf edildiklerinde anlaşılan mânaların Allah hakkında hedeflenmeyişi gibi. Buna bağlı olarak “O'nun kürsüsü, hem gökleri hem de yeri kaplamıştır” meâlindeki ilâhi beyan ile benzeri âyetlerden yaratıklara ilişkin sonuçlar çıkarılamaz. Bunun delili, “Hiçbir şey O'nun benzeri değildir” meâlindeki âyet-i kerimedire.
Onları koruyup düzenlerinde tutmak kendisine zor gelmez. Yani O'na zor gelmez; bu İbn Abböâs'ın (r.a.) görüşüdür, denilmiştir. Yine ondan: “O'na ağır gelmez” şeklindeki bir yorum da nakledilmiştir, Bir görüşe göre bunun anlamı, “O'nu yormaz” diğerine göre ise, “Bir şeyi koruyup düzenlemek için insanlar gibi çaba sarfetmez” şeklindedir.
Gerçekten yüce, aşkın ve ulu olan yalnızca O'dur. Yani zihinde canlandırılıp arşa veya kürsüye ihtiyaç hissettiren her şeyden yüce ve aşkın (ali), mahiyetinin bilinmesinden münezzeh ve ulu (azim).
İbn Abbâs (r.a.) “kürsüsü kuşatmıştır” demek “ilmi kuşatmıştır” demektir, diye yorum yapmış ve ilim esasını, âyetin devamında da göz önünde bulundurmuştur: Onları koruyup düzenlerinde tutmak kendisine ağır gelmez, yani her şey O'nun ilmi dâhilinde olup onu korumak kendisine ağır gelmez”. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
(İmam (Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:) “Yüce ve aşkın” (ali) demek insanların ve benzeri yaratıkların hallerinden münezzeh demektir. Yine “ali”: tasarrufu altında bulunduran, yenilgiye uğramayan demektir.
---
Dipnotlar:
Müellif Mâtüridi (r.h.), şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Sen yeryüzünü kupkuru ve ölü bir halde görürsün. Ama ona yağmur indirdiğimizde kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı bitkiler verir”. Müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Allah yolunda öldürülenler için ölü demeyin. Bilâkis onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz” (el-Bakara 2/154; bk. Âl-i İmrân 39 Màtüridi, şu âyete işaret etmektedir: “Yahudiler “Üzeyir Allah'ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar da “Mesih (İsâ) Allah'ın oğludur? demektedir. Bunlar, dillerine doladıkları söylenti niteliğindeki ifadelerdir. Onlar, önceki inkârcıların sözlerine özeniyorlar. Allah kahretsin onları! Nasıl da gerçekten saptırılıyorlar!”. “Şimdi puta tapanlardan cevap vermelerini iste: Senin Rabb'inin kızları var da onların erkek çocukları mı var? Yoksa biz melekleri onların gözü önünde ve dişi olarak mı yarattık? Onlar sahte ve realiteye ters temayülleri sebebiyle ‘Allah çocuk doğurdu” diyorlar, fakat kesinlikle yalan söylüyorlar. O, kızları oğullara tercih mi etmiş?”. 36 Alaaddin es-Semerkandi meseleyi şöyle şekillendirmektedir. “... ve müminler için bagışlanma dilerler”, melekler küfürden dönüş (tövbe) yapıp iman eden ve O'nun yoluna uyanlar için bağışlanma dilerler. Böyleleri daha sonra bazı günahlara yönelmiş olabilirler. Küfürden dönüş yapmakla birlikte günah hali oluşabilir, ama günah işlemekle küfürden dönüş olgusu ortadan kalkmaz. Buna göre meleklerin bağışlanma talebi bu günahkârlar için olur, şefaat de aynı konumdadır” (Semerkandi, Şerhw't-Te'vilât, vr. 88b). şu âyetler olabilir: “Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O'ndan başka Tanrı yoktur. O, rahman ve rahimdir. Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde... düşünen toplum için birçok delil vardır”, İkincisi evrenin yaratıcısını inkâr eden kimse ile önce evrenin yaratılmışlığı ve bir yaratıcıya ihtiyaç hissettirdiği husüsu tartışılmalıdır. Evrenin yaratılmışlığı kanıtlanınca yaratıcının varlığı ve birliği konusunda fikir yürütülür. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. %7 “Diğerleri ise günahlarını itiraf ettiler, iyi bir ameli kötü olan diğer bir amelle karıştırdılar. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Zaten Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir” 39 Âyetü'lkürsi'nin bu kısmının tefsiri, ulaşabildiğimiz Te'vilât nüshalarında ve şerhinde yer almamıştır. Bu durum başlangıçtan itibaren müstensihlerin bir hatası olabilir. Ayrıca imamın takriri yoluyla oluştuğu bilinen eserde bu tür hataların müelliften kaynaklanması da mümkündür. Nitekim Te'vilâf'ta bazı takdim ve tehirlerle tekrarların mevcut olduğu bilinmektedir. Biz, Âyetü'l-kürsi tefsirinin eksiksiz olması gerektiği düşüncesiyle Tâhâ süresinde bulunan ve aynı kelimelerden oluşan kısmın tefsirine burada yer vermeyi münasip gördük (Süleymaniye Ktp., Mihrişah Sultan, nr. 8, vr. 478b). 351 Müellif Imam Mâtüridi (r.h.) Mütezile ile Ehl-i sünnet kelâmcıları arasında tartışma konusu olan “mâna sıfatları” meselesine temas etmektedir. Mütezile kelâmcıları Allah'a âyetteki örnekten hareket edilecek olursa- “âlim” sıfatını nispet ettikleri halde “ilim” sıfatını nispet etmezler. Çünkü onlara göre “Allah âlimdir” denildiğinde zihin sıfatla mevsuf arasında ayırım yapmadığı halde, “Allah'ın ilmi vardır” denildiğinde sıfat ile mevsuf ayrı kavramlar olarak zihne gelir, bu da kadimlerin çoğalması gibi bir sakınca doğurur (bk. Nüreddin es-Sâbüni, Mâtüridiyye Akaidi, s. 71-74). Halbuki tefsiri yapılan Âyetü'l-kürsi'nin bu kısmında “ilim” kavramı Allah'a dair zamire muzaf olmak suretiyle O'na nispet edilmektedir. 34 o Taberi, Câmi'u'l-beyân, III, 9; Vahidi, Tefsir, I, 183. 36 “Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar”. “İbrâhim ve İsmâil'e ‘Tavaf edenler, kendilerini ibadete verenler, rükü ve secde edenler için Evimi temiz tutun diye emretmiştik”.
Bakara 2:256
256. Dinde zorlama yoktur. Artık doğru ile yanlış birbirinden ayrılmıştır. Tâğütu reddedip Allaha inanan kimse kopmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir.
Dinde zorlama yoktur. Yani kimse dini benimsemeye zorlanamaz. Âyetin mânası bundan ibaret ise hüküm insanların bir kısmına ait olur.
199 [ ] Dinde zorlama yoktur. Bazıları, âyetin Mecüsilerle Ehl-i Kitap'tan yahudi ve hıristiyanlar hakkında nâzil olduğunu söylemiştir, bunlardan cizye alınır, fakat İslâm'ı benimsemeleri için zorlanamaz. Bu gruplar Arap müşrikleri statüsünde değildir. Çünkü sözü edilen sonuncu zümreler için iki alternatif dikkate alınır: İslâmiyeti benimseme veya kılıç. Böylelerinden cizye kabul edilmez, müslüman olmadıkları takdirde savaş hükümlerine tâbi tutulurlar. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin Münzir b. Filana% yazdığı rivâyet edilen mektup da bu esas üzerine oturur: “Araplardan müslüman olmalarını iste, aksi takdirde kılıç uygulanır; Ehl-i Kitap ile Mecüsilerden ise cizye al”. Zaten Kur'ân-ı Kerimde, “Onlarla ya savaşırsınız veya müslüman olurlar”? beyanını dile getirmektedir.
Dinde zorlama yoktur. Yani zorlama altında benimsenecek bir din yoktur, zaten böyle bir benimseyiş iman değildir. İkinci olarak doğru ile yanlış birbirinden ayrılmış ve bu husüs herkesçe anlaşılır hale gelmiştir, bu durumda dini benimseyen kimse, zorlama altında değil onun, açık ve belirgin olması sayesinde benimser.
Diğer bir grup âlim ise şöyle demiştir: Dinde zorlama yoktur, yani İslâmiyet'i benimsedikten sonra ondaki ilâhi buyruklara boyun eğmek zorlama yoluyla değildir; çünkü Allah Teâlâ, dini görevleri müminlerin gönüllerine sevdirmiştir, onların bu görevleri yerine getirmeleri için baskı yapmaya gerek yoktur. Bunun izahı şöyledir: Geçmiş ümmetlerde kulluk görevlerinde zorluklar ve güçlükler bulunuyordu, aziz ve celil olan Allah bu güçlükleri Muhammed ümmetinden kaldırmış ve dini vecibeleri kolay yerine getirilebilir hale getirmiştir, bunun delili şu tür âyet-i kerimelerdir: “Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz! Bize güç yetiremeyeceğimiz yükleri taşıtma!”“; “İşte o peygamber kendisine uyanların boynundaki ağırlıkları ve üzerlerindeki zincirleri indirir”. Bu konuya temas eden âyetler çoktur. Kulluk görevleri geçmiş milletler için ağırken, [ ] bu ümmet için hafifletilmiştir. Böyle olunca da yerine getirilmeleri için baskı altında tutulmalarına gerek kalmaz.
Bir başka alim grubu, âyetin bu kısmının şu hadisle neshedildiğini bildirmiştir: “Lâ ilâhe illallah deyinceye kadar insanlara karşı savaşmakla emrolundum. Bunu söylediklerinde -hukuki vecibeler hariç- canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar”.
Bazı âlimler de şu kanaati belirtmiştir: Medine halkından bazıları çocuklarını süt emmek (ve eğitim almak) üzere şehrin civarındaki yahudilere veriyorlardı. İslâmiyet Medine'ye girince halk müslüman olmuş, fakat yahudilerin yanında kalan Ensâr çocukları onların dinini benimsemeye devam etmiştir. Ensâr'ın, kendi çocuklarının İslâmiyeti benimsemeleri için baskı yapmaya teşebbüs etmeleri üzerine “dinden zorlama yoktur” meâlindeki âyet nâzil olmuştur.
(İmam Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:) Dinde zorlamanın olmadığı beyanı ile “O, sizi seçmiş ve din husüsunda üzerinize hiçbir zorluk yüklememiştir”67 meâlindeki âyetin anlamının kastedilmiş olması ihtimal dâhilindedir.
Artık doğru ile yanlış birbirinden ayrılmıştır. Yani İslâm dini, Allahı inkâr telakkisi karşısında belirginlik kazanmıştır, artık insanlar İslâmiyet'i benimsemeye zorlanmaz.
Tâğütu reddeden kimse. Tâğütun neden ibaret olduğu konusunda farklı görüşler belirtilmiştir. Bir görüşe göre tâğüt şeytanlar demektir, diğer bir kanaate göre ise Allah'tan başka tapınılan putlar ve O'ndan başka tapınılan her şey tâğüttur. Şöyle bir yorum da yapılmıştır: Tâğüt, Allah'tan başkasına tapınmaya çağrı yapan kâhinlerdir; onların dini gerçekleri inkâr etmeleri ve yalanlamaları bir çağrı teşkil ediyordu. (İmam Yapılan yorumların hülâsası şudur: Allahtan başkasına kulluk etme çağrısında bulunanı reddedip yalancı kabul eden, buna mukabil Allah'a ibadet etmeye çağrı yapan kimseye inanan ve hakka davet etme konusunda sadık olduğunu benimseyen kimse... Evet böylesi hakka davet eden kimsedir.
Ve Allah'a inanan kimse. Bu ilâhi beyanda Allaha imanın yanında nebi, resül ve kitaplara da iman anlamına geldiğinin işareti vardır. [ ] gerçi Cenâb-ı Hak, Allaha iman yanında diğerlerini zikretmemiştir, ancak dile getirdiği diger iman konularını inkâr etmek Allaha imanın gerçekleşmesine engel teşkil eder. Çünkü Allaha inanan kimse O'nunla birlikte emrine, yasağına ve gönderdiği dini hükümlere de iman etmiş olur. Kur'ân-ı Kerim'in başka bir âyetinde, “Peygamberlerin hiçbiri arasında ayrım yapmayız” buyurulmasında, “Bir kısmına inanıp diğer kısmına inanmayız“ diyenlere cevap vardır. Bu durum bir yana, aslında Allaha imanın içinde diğer iman konuları da yer almaktadır.
Böylesi kopmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Âyetin bu kısmı iki şekilde yorumlanmaya açıktır: Birincisi kendisi için kopmayan ve kesilmeyen sağlam bir kulp bulmuştur ki bu, manevi sağlamlığı zedeleyecek karşı hiçbir delil mevcut değildir. İkinci ihtimal ise kopmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur meâlindeki ifade Allah Teâlâ'nın apaçık nakli ve akli delillerle desteklediği manevi bir kulpa yapışmış demektir, öyle ki buna tutunan kimse kopma veya yok olma olayı ile asla karşılaşmaz.
[Büyük Günah İşleme]
Âyetin bu kısmında Mütezile'nin belirttiği bir kanaatin çelişkili olduğu ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki: Aziz ve celil olan Allah'a iman eden kimsenin sağlam olan bir kulpa yapışmış olduğunu haber vermekte, Mütezile ise Allah'a inanmış bir kimse olmakla birlikte büyük günah işleyenin cehennemde ebedi kalacağını ileri sürmektedir. Peki, onların anlayışına göre bundan daha zayıf bir kulp nasıl olabilir? Öyle ki sözü edilen kimse iman etmesine rağmen, aziz ve celil olan Allah tarafından vâdedilen mükâfattan mahrum kalmaktadır. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Allah onların sözlerini işiten, mükâfatlarını bilendir; yahut imanlarını işiten, bunun mükâfatını bilendir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
DONE Gl İNAL İİ
---
Dipnotlar:
26! Müellif (r.h.) her halde Münzir b. Sâvâ b. Ahnes et-Temimi ed-Dârimi'yi kastetmektedir. Bu sahâbi Hz. Peygamber'in Bahreyn valisiydi, O'nun vefatına yakın bir zamanda ölmüştür (bk. İbn Hacer, en-Nuket ve'l-'uyün, IV, 409). 2 bk. Taberi, el-Câmi'wl-beyân, III, 16. %3 “Bedevilerden olup seferden geri kalan Araplar'a de ki, ‘Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya çağrılacaksınız, Onlarla ya savaşırsınız veya müslüman olurlar” (el-Feth %9 “Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve Allah ile peygamberleri arasında ayrım yapıp bir kısmına inanıp diğer kısmına inanmayız diyenler ve böylece iman ile küfür arasında başka bir yol aramak isteyenler, işte gerçekten kâfir olanlar bunlardır” (en-Nisâ 4/150-
Bakara 2:257
257. Allah iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâra saplananların dostları ise tâğüttur, kendilerini aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sevkederler. İşte bunlar cehennem ehlidir, orada ebedi olarak kalacaklardır.
Allah iman edenlerin dostudur. Denildi ki “veli” koruyan (hafız) demektir, yine denildi ki veli yardımcı demektir, yani Allah müminlerin yardımcısı ve koruyucusudur. Bir de Allah'ın veli olarak isimlendirilmesinin sebebi yaratılmışların yardım, koruma, rızıklandırma vb. şeylerden oluşan işlerini üstlenmesidir. Bu anlama bağlı olarak insanların işlerini üstlendiğinden valiye vali denilmiştir.
[ ] Allah iman edenlerin dostudur. Yani onlara en yakın, en layık olandır, müminlerin ümit ve arzuları O'na yöneliktir, kendilerine lütuf ve ikramda bulunan O'dur. Tâğüt ise inkârcıların yakını ve dostudur, tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın, “Eğer dayanabilirlerse ateş onların yeridir”, yani onlara en lâyık olan yerdir, beyanında olduğu gibi. Nihai dil bilen Allahtır.
aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sevkeder meâlindeki in bu iki gruptan her birinin, işin başlangıcında sahip bulundukları noktayı göstermektedir, önce karanlıklarda veya aydınlıkta olup sonra Allahın, bunları o noktalardan çıkarmış olduğu anlamına gelmez; tıpkı, “görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten Allah” meâlindeki âyette olduğu gibi. Bunun mânası Cenâb-ı Hakk'ın gökleri başlangıçta yükseltmiş olması şeklindedir, gökler önce aşağıda olup sonra onları yükseltmiş değildir; işte tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de durum bunun gibidir.
[Aslah ve Vücüb Alellah Fikrinin Reddi]
Âyet-i kerime, Mütezile'ye ait bir görüşün çelişkisini göstermektedir; onlara göre Allah Teâlâ, küfürden çıkarma kabilinden olmak üzere mümine lütfettiği her şeyin benzerini kâfire de vermiştir. Mütezile mensupları bu kanaatleriyle bir bakıma şunu söylemektedir: Allah, bütün mükellefleri karanlıktan çıkarmıştır. Buna göre kâfiri de çıkarması kendisi için gerekli olan bir şeydir. Çünkü bu fiil kulları için en elverişli olan bir husüstur. Kulları için din açısından en elverişli (aslah) olanı yaratması, Cenâb-ı Hakk'a vâcib olan bir şeydir. Onların bu kanaatine göre Allah hem kâfirlerin hem de müminlerin dostudur, çünkü Allah'ın müminler için zikrettiği velâyetin sebebi bu velâyeti kâfirlere vermesine de müessir olur.
Mütezile mensupları, Cenâb-ı Hak, küfrü tâğüta nispet etmişken siz onu aziz ve celil olan Allaha atf etmektesiniz, diye itiraz ederlerse şöyle cevap verilir: Bu söylediğiniz açık bir yalandır, zira biz küfrü Allah'a nispet etmemekte, ancak şöyle demekteyiz: O, kâfirin yaptığı küfür fiilini küfür olarak yaratmıştır, [ ] müminin iman fiilini de nur olarak yaratmıştır. Şu da var ki kâfirler hakkında ileri sürdüğünüz bu iddia söz konusu ise bundan önceki bölümde, “Allah mümine nimet lütfedendir” ifadesini kullandınız. Ancak size göre O'nun mümine yönelik olan lütufkârlığı, ona iman etmesini emretmesi ve bunun kudretini de kendisine vermesinden ibarettir. Halbuki yine sizin kanaatinizce Allah, küfür içinde bulunan inkârcıya da iman etme kudreti vermiştir. Bunun yanında Cenâb-ı Hakk'ın, mümine yönelik olarak yaptığı iman etme emri ve çağrısının benzeri kâfir için de söz konusudur, çünkü iman emrine ve çağrısına muhatap olma konusunda kâfir müminle aynı statüde bulunur. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Aslında Allah Teâlâ'nın, herkesin yaptığı fiilin yaratıcısı olduğunu söylemekte, O'na küfür nispeti gibi bir durum bahis konusu değildir. Bu noktada gerçek şundan ibarettir ki Allah'ın, hayrı kendisine nispet edişi, kuldan gelecek teşekküre mukabil, onu işleyebilmesi için kuluna lütufta bulunmasından ibarettir. Bu husüs da aziz ve celil olan Allah'ın, mümine yönelik olmak üzere -benzeri kâfirde mevcut olmayan- fazla bir etkinliğinin bulundugunu göstermektedir.
‘Küfr kelimesi sözlükte gizlemek anlamına gelir, zulmet” de aynı anlamı taşır. Arap dilinde, “bir şeyi gizledim” anlamında “kefertüş-şeye' denir. Bunun gibi “örten gece” mânasında leylun muzlim' denir, çünkü gündüzün aydınlığını ve nurunu örter ve dolayısıyla nesneleri insanların gözleri karşısında üstü örtülü hale getirir.
(İmam (Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:) Allah, iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Âyetin bu kısmı, Allah'tan müminlere yönelik olmak üzere -kâfirleri kapsamaksızın- bir mâna ve etkinin bulundugunu göstermektedir ki onların, imanı tercih edişleri bununla mümkün olmuştur. Şayet durum böyle olmayıp da Mütezile'nin dediği gibi sadece ilâhi emir, kudret vermek ve beyan etmekten ibaret bulunsaydı, bunların hepsi Mütezile'ce kâfirlerde de bulunacaktı. Şu halde âyetin başında görüldüğü üzere, müminlere has herhangi bir şeyin zikredilmesi ve tâğütun kâfirlere çok yakın oluşunun bildirilmesinin makul bir yönü kalmazdı. Çünkü iddiaya göre Allah'ın kâfir veya mümin her insana yönelik tesiri eşit durumda olup âyette müminlere yönelik olarak fazlalık söz konusu olmamalıydı. Cenâb-ı Hakk'ın müminler için zikrettiği ayrıcalıklar zaten -kâfirlerde olduğu gibi- kendilerinde mevcut olsaydı, Allah'ın, kendilerine lütufkâr davrandığını söylemesinin bir anlamı bulunmazdı. Vecibe yüklemek ve emir vermek çerçevesindeki bir olayda lütufkârlıktan söz edilmesi makul olmaktan uzak bir şeydir. Mütezile, tefsirini yapmakta olduğumuz âyette görüldüğü gibi Allah'ın, mümin ve kâfir kullarına yönelik fiil ve tesirinin onları sadece vecibe altında tutmanın sebeplerinden ibaret olduğunu söylemiştir. Şimdi düşünelim, eğer bu sebepler olmasaydı mükelleflerin görevi daha kolay ve sorumluluğu daha az olacaktı. Peki, ya sebepler bulunduğu takdirde? Sonuç olarak Cenâb-ı Hakk'ın sadece dostlarına yönelik olup düşmanlarını kapsamayan fazla bir lütufkârlığının bulunduğu kanıtlanmış oldu. [ ] Allah, bu lütufkârlığı sayesinde onların övgü- BEJ süne layık olmuştur.
Anlatılan bu sebeplerden ötürüdür ki kendisine şükredilmesi ve övgü yöneltilmesi açısından Allah Teâlâ'ya iyilikler nispet edilmekte, buna mukabil, sonucunda teşekkür bulunmayan kötülükler O'na atf edilmemektedir. Kötülükler Cenâb-ı Hakk'ın yardımını kesmesi (hızlân) sonunda oluşur, çünkü O, kâfirin, Allah düşmanlığını yeğleyeceğini ve O'nu inkâr etmeyi öne çıkaracağını bilmiştir. İşte bu sebepledir ki kötülüklerin Allah'a nispet edilmesi caiz görülmemiştir. Yüce övgülere lâyık olan Allaha, yaratma konumunda bulunmayarak nesne ve olayları nispet etmek, yüceltmenin yanı sıra kendisine yönelik övgü ve şükür eşliğinde teslimiyet konumunda bulunur; yüceltme ve şükür statüsünde bulunmayan nispetlerin Allah'a yöneltilmesi ise caiz değildir. Nitekim kendisinin yaratmış olması açısından takdir ve tasarrufu altında bulunsa da pis, kötü ve çirkin şeyler Allah'a nispet edilemez. Kulların ihtiyari fiilleri içinde kötü olanlarının, ayrıca Allah'ın her şeyin Rabb'i olduğunun dile getirilmesi sırasında, bunların ona nispeti de aynı şekilde caiz görülmemiştir. Bir de aşağı seviyede ve hakir görülen nesnelerin apaçık belirlemek suretiyle yaratıcısı olmakla vasıflandırılması da doğru değildir. İşte bunun gibi küfür başta olmak üzere kötülüklerin de Allaha nispet edilmesi yanlıştır. Nihai gerçeği bilen Allahtır.
İşte bunlar cehennem ehlidir, orada ebedi olarak kalacaklardır. Cenâb-ı Hak, âyetin bu son kısmında kâfirlerin cehennemlik olduklarını zikretmiş, başka bir âyette ise, “Biz cehennem ehlini meleklerden oluşturduk”? buyurmak suretiyle meleklerin cehennem halkı olduğunu ifade etmiştir. Ancak O'nun melekleri cehennem ehli diye anması onların cehennemde kâfirlerin cezasını uygulamayı üstlenmelerinden ötürüdür, bu sebeple kendilerini cehennem halkı diye nitelemiştir. [ ] Kâfirleri cehennem ehli diye anmasının sebebi ise orada azap edilen zümreyi teşkil etmelerinden ötürüdür. Onlara bu cezayı uygulayan ise meleklerdir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
APEA U 825 Götü
Bakara 2:258
258. Allah kendisine hükümdarlık verdiği için şımaran ve İbrâhim ile Rabb'i hakkında tartışmaya giren kimseden haberin yok mu? Hani İbrâhim, “Benim Rabbim hayat veren ve onu sona erdirendir” demiş, o da, “Ben de hayat verir ve onu sona erdiririm” diye cevap vermişti. İbrâhim, “Allah güneşi doğudan getirmektedir, haydi sen de onu batıdan getir” deyince inkârcı adam şaşırıp kaldı. Allah zâlimler zümresine muvaffakiyet vermez.
[Münazaranın Meşruiyeti ve Kuralları]
İbrâhim ile Rabb'i hakkında tartışmaya giren kimseden haberin yok mu? Daha önce belirttiğimiz üzere “elem tere” ifadesi hayret veren bir husüsun anlatılması için kullanılır, “Rabb'inin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?” “Rabb'inin fil ordusuna neler yaptığını bilmiyor musun?” meâlindeki beyanlarda olduğu gibi âyetin bu kısmında yer alan İbrâhim ile Rabb'i hakkında tartışmaya giren kimse meâlindeki ifadede, kelâm ilmi alanında fikir beyan etme, ilmi tartışmaya girme ve istidlâlde bulunmanın mubah oluşuna dair delil bulunmakta ve sözü edilen konuda fikir beyan etmeyi doğru bulmayan kimselere cevap verilmektedir. Evet, bu husüs öyledir, çünkü biz bütün inkârcıları Allah Teâlâ'nın birliğine, teklik ve yegâneliğin sadece O'na özgü olduğunu benimsemeye ve Allah hakkındaki bu gerçeği zihinlere yerleştirmeye çağrı yapmakla emrolunmuş kimseleriz. Tarih boyunca bütün peygamberler, kâfirleri Allah'tan başka tanrı bulunmadığı, O'nun tek ve ortaksız olduğu gerçeğini kabul etmeye davet etmekle emrolunmuşlardır. Sözü edilen kimseleri tevhid inancına davet ettiğimizde mutlaka bizden delil isteyecekler, bu ilkenin açıklanmasını ve olduğu gibi ortaya konulmasını talep edeceklerdir, tâ ki durum kendi zihinlerine ve gönüllerine yerleşmiş olsun. İşte bu faaliyetler ancak ilmi tartışma ve istidlâl yoluyla imkân dâhiline girer. Bu sebepledir ki kelâm ilmi alanında söz sarfetmenin ve ilmi tartışmaya girişmenin sakınca taşımadığını belirttik. Âyetin aynı kısmında tevhid ilkesi konusunda istidlâlde bulunmanın mubahlığına da işaret edildiği gibi, ileri sürülecek istidlâlleri akıl süzgecinden geçirmeye dair de izin bulunmaktadır, çünkü Hz. İbrâhim düşünme fırsatı vermek için Nemrut'la istidlâlde bulunmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Allah kendisine hükümdarlık verdiği için şımaran. tizâl ehli (Mütezile), Allah'ın kendisine hükümdarlık (mülk) verdiği kişinin İbrâhim (a.s.) olduğunu ileri sürmüştür. Çünkü İbrâhim'in tartıştığı kimse kâfirdi. Cenâb-ı Hak “Benim ahdim zâlimleri kapsamaz”” beyanıyla ahdinin, yani mülkünün zâlime nasib olmayacağını haber vermiştir. [ ] Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette EJ yer alan ‘mülk’ kavramı ahid demektir. Kanaatimize göre Mütezile'nin bu telakkisi birkaç sebepten ötürü hatalıdır. Birincisi Hz. İbrâhim'in (Allah'ın salât ve selamı üzerine olsun) hükümranlığa sahip kılındığı bilinmemektedir.
İkincisi âyet-i kerime söz konusu kâfirin, İbrâhim ile tartıştığı hakkındadır. Nemrut değil de İbrâhim (a.s.) hükümdar olsaydı, Nemrut'un onunla tartışmaya girmesi imkân dâhiline girmezdi, zira tartışma sadece hükümranlık ve iktidar kaynağından zuhur edebilir. Bu söylediklerimiz, Nemrut'un hükümdar olduğunu göstermektedir.
Üçüncüsü, Nemrut ben de hayat verir ve öldürürüm diye mukabelede bulunmuş ve nakledildiğine göre huzuruna iki adam getirterek birini öldürmüş, diğerini ise hayatta bırakmıştır. Nemrut hükümdar olmasaydı Hz. İbrâhim'in huzurunda anlatılan bu husüsu yerine getirmesi imkân dâhiline girmez ve o zaman Allah'ın hükümdarlık verdiği kimse Nemrut değil İbrâhim (a.s.) olurdu. Sonuç olarak âyet-i kerimede Allah'ın kendisine hükümdarlık verdiği kimse ile o kâfirin kast edildiği ortaya çıkmaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki insanlar içinde hükümdarlık iki şekilden biriyle oluşur: Ya şeref, güç, iktidar ve din üstünlüğü ile veya mal, servet, üstün kudret ve galip gelme özelliği ile. Hz. İbrâhim ile tartışan kişinin, birinci şıkta belirtilen şeylerden nasibi olmayınca mal, servet vb. husüslarla hükümdarlığa ulaşmıştır. İşte sıraladığımız bu sebepler, hükümdarlığın Hz. İbrâhim'de değil Nemrut'da olduğu anlaşıldı. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
(İmam (Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:) Nemrut'a hükümdarlık verilmesinin amacı sınava tâbi tutulmasıdır, tıpkı zenginlik ve sağlık verilmek suretiyle kişinin imtihan edilişi gibi. Hani İbrâhim, Benim Rabbim hayat veren ve onu sona erdirendir demişti. İbrâhim'in (a.s.) bu sözü söylemesinin sebebi, -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- kendisine yöneltilen bir sorudan ötürü olmalıdır, Nemrut Hz. İbrâhime “Şahsıma yönelik olarak çağrıda bulunduğun Rabb'in kimmiş?” diye sormuş olmalıdır. O da benim rabbim hayat veren ve onu sona erdirendir diye cevap vermiştir. Aksi takdirde Nemrut'dan gelecek bir soru olmadan bu tarz bir ifade ile söze başlamak ihtimal dâhilinde görünmektedir. [ ] Bu husüs, Firavun kıssasında olduğu gibi Hz. Müsâ'nın Firavun'u Rabb'ine iman etmeğe davet etmesi karşılığında onun, “Rabbiniz de kimmiş” diye sorması ve Müsânın, “Bizim Rabbimiz her şeye yaratılış özelliğini veren, sonra da doğru yolu gösteren varlıktır” diye cevap vermesine benzemektedir”, Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de durum bunun gibidir.
Ben de hayat verir ve onu sona erdiririm. Nakledildiğine göre Nemrut huzuruna iki adam getirtmiş, birini öldürüp diğerinin yaşamasına müsaade etmiştir. İbrâhim, “Allah güneşi doğudan getirmektedir, haydi sen de onu batıdan getir” dedi. Cedel ehlinden bazıları şöyle demiştir: İbrâhim aleyhisselâmın bu sözü, münazarayı başlangıçtaki konusunun dışına kaydırma özelliği taşır, böyle bir hareket dış görünüşü itibariyle gerekli cevabı veremeyip sözü başka tarafa çevirme niteliğinde olur, çünkü bir konuya bağlı olarak başkasıyla münazaraya girişen kimse, o konuya bağlı kalıp sonuna kadar sürdürmeyi üstlenmiş olur, kişi başka bir konuya dönüş yaptığı takdirde yerine getirmeyi üstlendiği konudan âciz kaldığı kabul edilir. İbrâhim (a.s.) önce tartışma konusu yaptığı husüsu terk edip başka bir konuya geçiş yapmıştır, bu ise cevap vermekten aciz olmaktır; şöyle ki, onun vereceği cevap, “Ben de senin gibi yapabilirim” yahut “bu sağ kalan adam zaten hayatta bulunuyordu, sen ölü haline gelen şu adamı dirilt de görelim” demesiydi. Ne var ki (bizim kanaatimize göre] Hz. İbrâhim (Allah'ın salât ve selamı üzerine olsun), Nemrut'un aczini insanlara göstermek amacıyla böyle davranmıştır, zira Nemrut'un zikredilen fiili doğruyla eğriyi birbirine karıştıran yaldızlı bir hareketten ibaret olup mensuplarını kandırma ve gönüllerinde yer tutma hedefine yönelikti. İbrâhim (a.s.) ise Nemrut'un aczini ortaya koymakla birlikte daha belirgin ve kalpler üzerine daha etkili olan bir istidlâl yolunu göstermeyi kast etmiştir. İkinci olarak Nemrut'a şunu göstermek istemiştir ki başardığı iş kendinden olmayıp başkası sayesinde vuku bulmuştur. Çünkü Allah'ın kudret vermediği bir işi (fiiyi) herhangi birinin yapmaya gücü yetmez. Şu da var ki Nemrut'un gündeme gelen iki işten birini yapmaktan aciz olduğu ortaya çıkınca, öbürünü yapmaktan da aciz olduğu kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Denildi ki Hz. İbrâhim'in Nemrut'la mücadelesi, bir delilden başka bir delile geçiş yapma hareketi olup cevap vermekten aciz oluş konumunda değildir. Bu ise caiz olan bir şeydir.
[ ] İnkârcı adam şaşırıp kaldı. Cevap veremeyip hayrete düştü, diye yorumlanmıştır.
Allah zâlimler zümresine hidâyete erdirmez. Cenâb-ı Hak âyetin bu kısmında zâlim kelimesini kullanmıştır, çünkü zulüm bir şeyi yerli yerine koymamak diye tanımlanır, sözü edilen lânet olası da istidlâli yerli yerinde kullanmamıştır.
Allah zâlimler zümresini hidâyete erdirmez, kâfirleri de. Bu tür ifadeler birkaç şekilde yorumlanabilir. Birincisi Allah zâlim ve kâfirlerin hidâyeti tercih etmemeleri halinde onlara tevfik (başarı) vermez, buna göre anlam şöyle olur: Cenâb-ı Hak dalâleti tercih ettikleri sırada aslında onlardan zühur edecek bir hidâyeti yaratmaz. Diğer bir ihtimale göre Allah hidâyeti benimsemeyeceğini bildiği kimseye tevfik vermez anlamına gelir, bu durumda hidâyetin verilmeyişi belli kişilere yöneliktir. Konu ile ilgili bir yorum da şöyledir: Allah Teâlâ kendisini dünyada inkâr eden kimseyi âhirette cennet yolunu göstermez?” Bir de şöyle bir anlama gelmesi muhtemeldir: Allah zâlim ve kâfirleri iman ve salih amel sahibi olanlar konumunda tutmaz, tıpkı, “Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini inanıp iyi amel işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar”” meâlindeki beyanında olduğu gibi.
şi eliz yii iz ayaş Gi
---
Dipnotlar:
Y7 Müellif İmam Mâtüridi'nin (r.h.), hidâyet kavramı ile ilgili bu yorumu şu ilâhi beyana dayanmış olmalıdır: “Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmayacaktır. Onları muradlarına erdirecek, gönüllerini şad edecek ve onları, kendile-