Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Duhâ 93:1 – Nas 114:6
İçindekiler
- Duhâ 93:1
- Duhâ 93:2
- Duhâ 93:3
- Duhâ 93:4
- Duhâ 93:5
- Duhâ 93:6
- Duhâ 93:7
- Duhâ 93:8
- Duhâ 93:9
- Duhâ 93:10
- Duhâ 93:11
- İnşirah 94:1
- İnşirah 94:2
- İnşirah 94:3
- İnşirah 94:4
- İnşirah 94:5
- İnşirah 94:6
- İnşirah 94:7
- İnşirah 94:8
- Tin 95:1
- Tin 95:2
- Tin 95:3
- Tin 95:4
- Tin 95:5
- Tin 95:6
- Tin 95:7
- Tin 95:8
- Alak 96:1
- Alak 96:2
- Alak 96:3
- Alak 96:4
- Alak 96:5
- Alak 96:6
- Alak 96:7
- Alak 96:8
- Alak 96:9
- Alak 96:10
- Alak 96:11
- Alak 96:12
- Alak 96:13
- Alak 96:14
- Alak 96:15
- Alak 96:16
- Alak 96:17
- Alak 96:18
- Alak 96:19
- Kadr 97:1
- Kadr 97:2
- Kadr 97:3
- Kadr 97:4
- Kadr 97:5
- Beyyine 98:1
- Beyyine 98:2
- Beyyine 98:3
- Beyyine 98:4
- Beyyine 98:5
- Beyyine 98:6
- Beyyine 98:7
- Beyyine 98:8
- Zilzal 99:1
- Zilzal 99:2
- Zilzal 99:3
- Zilzal 99:4
- Zilzal 99:5
- Zilzal 99:6
- Zilzal 99:7
- Zilzal 99:8
- Adiyat 100:1
- Adiyat 100:2
- Adiyat 100:3
- Adiyat 100:4
- Adiyat 100:5
- Adiyat 100:6
- Adiyat 100:7
- Adiyat 100:8
- Adiyat 100:9
- Adiyat 100:10
- Adiyat 100:11
- Karia 101:1
- Karia 101:2
- Karia 101:3
- Karia 101:4
- Karia 101:5
- Karia 101:6
- Karia 101:7
- Karia 101:8
- Karia 101:9
- Karia 101:10
- Karia 101:11
- Tekâsür 102:1
- Tekâsür 102:2
- Tekâsür 102:3
- Tekâsür 102:4
- Tekâsür 102:5
- Tekâsür 102:6
- Tekâsür 102:7
- Tekâsür 102:8
- Asr 103:1
- Asr 103:2
- Asr 103:3
- Hümezeh 104:1
- Hümezeh 104:2
- Hümezeh 104:3
- Hümezeh 104:4
- Hümezeh 104:5
- Hümezeh 104:6
- Hümezeh 104:7
- Hümezeh 104:8
- Hümezeh 104:9
- Fil 105:1
- Fil 105:2
- Fil 105:3
- Fil 105:4
- Fil 105:5
- Kureyş 106:1
- Kureyş 106:2
- Kureyş 106:3
- Kureyş 106:4
- Mâûn 107:1
- Mâûn 107:2
- Mâûn 107:3
- Mâûn 107:4
- Mâûn 107:5
- Mâûn 107:6
- Mâûn 107:7
- Kevser 108:1
- Kevser 108:2
- Kevser 108:3
- Kâfirun 109:1
- Kâfirun 109:2
- Kâfirun 109:3
- Kâfirun 109:4
- Kâfirun 109:5
- Kâfirun 109:6
- Nasr 110:1
- Nasr 110:2
- Nasr 110:3
- Tebbet 111:1
- Tebbet 111:2
- Tebbet 111:3
- Tebbet 111:4
- Tebbet 111:5
- İhlas 112:1
- İhlas 112:2
- İhlas 112:3
- İhlas 112:4
- Felak 113:1
- Felak 113:2
- Felak 113:3
- Felak 113:4
- Felak 113:5
- Nas 114:1
- Nas 114:2
- Nas 114:3
- Nas 114:4
- Nas 114:5
- Nas 114:6
Duhâ 93:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Duhâ 93:2
Bazıları dediler ki: “Duhâ” gündüzün ışığıdır. “Güneşe ve ışığına yemin olsun ki”! meâlindeki âyette olduğu gibi. Bazıları ise gündüz vaktindeki bir saattir, o da gündüzün başlangıcındaki bir zaman dilimidir, demişlerdir. “Salâtüd-duhâ” kuşluk namazı demektir; güneşin yükselmeye başladığı zamanda kılınan namazdır. Kimi de onun sıcaktan kinâye olduğunu söylemişlerdir: Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Burada sana acıkmak da çıplak kalmak da yok. Yine burada susuzluk çekmezsin ve sıcaktan bunalmazsın”?. Yani sana sıcak değmez. En doğrusunu Allah bilir. Kimi de dediler ki: Kuşluk vakti, gündüzün tamamından kinâyedir, ona ve bahsedilen geceye birlikte yemin etmiştir. Eğer “duhâ'dan maksat gündüzün aydınlığı, “vel-leyli izâ secâ” cümlesinden maksat da gecenin karanlığı ise o zaman yemin şöyle yorumlanır: Nasıl ki gecenin karanlığı bir göz açıp kapayıncaya kadar bütün mevcudatı bürüyor ve örtüyorsa, aynı şekilde gündüzün ışığı da örtüyü kaldırıp bir göz açıp kapayıncaya kadar bütün mahlükatı ortaya çıkarıyor hiçbir kimse bu örtünün ağırlığını ve ışığın hafifliğini bilmiyor. İşte içerdikleri delillerin büyüklüğünden ötürü Allah Teâlâ gece ve gündüze yemin etti. Eğer maksat bizzat gecenin ve gündüzün kendisi ise o takdirde yemin, bunlar sayesinde sağlanan pek çok yarar sebebiyle olacaktır.
Kararıp sakinleştiğinde. Bu cümlenin yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir: Bazıları ona yerleşme, bürüme anlamı verdi. Kimileri de şöyle dedi: Sükün bulup durgun hal aldığında demişlerdir. Bazıları da bürüdüğü, karanlık çöktüğü ve her bir şeyi kapatıp örttüğü zaman anlamı verdi. Bu fiil, perdeleme ve örtü mânasından alınmadır. Meselâ “Yuseccâ kabru'l-mereti” denilir, kadının kabri örtülür, etrafına perde çekilir, demektir.
Duhâ 93:3
Yemin, işte bu sözler karşısında yapıldı. Âyetin nüzül sebebi hakkında ihtilaf edilmiştir: Bazıları şöyle dediler: Hz. Peygambere (a.s.) bir şey sorulmuş ya da kendisinden bir talepte bulunulmuş idi. O da “Onu yarın yaparım!” ya da “Cevabını yarın veririm” demiş idi. Ancak inşallah dememişti. Bunun üzerine günlerce kendisine vahiy gelmedi ve kesintiye uğradı. Müşrikler: “Rabb'i onu terketti ve kendisine darıldı!” dediler. Kimi de şöyle dedi: Vahiy gecikmişti bunun üzerine çok şiddetli huzursuzluk hissetti. Hz. Hatice (r.a.) üzerindeki tedirginliği dikkate alarak ona şöyle dedi: “Ben Rabb'inin sana gücendiğini ve seni terkettiğini sanıyorum!” İşte bunun üzerine “Rabb'in seni bırakmadı ve sana darılmadı” meâlindeki âyet indi.
Tabi bilmiyoruz, durum nasıl idi. Eğer Kureyş'in sözünden ötürü indiğini kabul edersek o takdirde yemin onların bu iddialarını reddetmek için gelmiştir diyebiliriz. İkincisi ise Hz. Hatice'nin sözü üzerine gelmiş olması ihtimaldir, bu ise muhtemel gözükmüyor. Çünkü Hz. Hatice kesin biliyordu ki Allah Teâlâ onu asla bırakmadı ve ona gücenmedi. Aynı şekilde hiçbir inançlı mümin, Allahın peygamberlerinden hiçbirini terkedip ona güceneceğini asla kabul etmez. Bu ihtimale göre yeminin anlamı olmaz. Şu halde bu ihtimalin doğru olması mümkün değildir.
Aslında bize göre âyetin, müfessirlerin dediklerinden başka bir şekilde tefsiri doğruya daha yakın ve uygun gözükmektedir. O da şudur: Hz. Peygamber (a.s.) firavunlara ve zorbalara gönderilmişti. Bunlar çok acımasızdı ve bütün gayretleri ve âdetleri kendilerine muhalefet edip de meleklerden bir yardımcısı veya destekçisi olmayan ve insanların kalplerini kendisine çekebilecek çokça bir malı bulunmayan kimsesizleri yok etmekti. Çünkü bir kimse bir insanı bile bile düşmanlarına teslim etse, onlarla düşmanları arasına girmese, yardımcı, destekçi kılmasa ve malca güçlü olmasa onun için şöyle denilir: Adamı kendi kaderine terketti, yardımsız bıraktı ve gözden çıkardı. Çünkü böyle bir davranış ancak böyle bir amaçla yapılır. İşte o zaman da şöyle denir: Onu terketti ve onu gözden çıkardı. Nitekim bu, inkârcıların şu ilâhi beyanda ifade edilen sözleri olmaktadır: “Dediler ki: “Bu nasıl peygamber! Yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor. Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi? Veya ona bir hazine verilmeliydi ya da zahmetsizce yiyip içtiği bir bahçesi olmalıydı. Bu zâlimler (inananlara) şunları söyledi: Siz sadece kendisine büyü yapılmış bir adamın peşinden gidiyorsunuz”; “Bu Kurân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya" diye de eklediler”. Ve benzeri başka sözler söylediler. Eğer âyet müfessirlerin bahsettikleri şekilde yorumlanmasaydı bizim bu yorumumuzu esas almak daha yerinde ve uygun olurdu.
İnkârcıların, “Rabb'i onu terketmiştir” demeleri, onların aslında Hz. Peygamber'in (a.s.) risâletini kabul ve ikrar ettiklerini gösterir. Hatta bundan dolayıdır ki: “Rabb'in seni bırakmadı” meâlindeki âyet inmiştir. İkincisi, eğer o inkârcıların dedikleri gibi kendi kendine uyduruyor olsaydı, her daim uydururdu ve onlar “Rabb'i onu terketti” diyemezlerdi. Vahyin kesintiye uğp7? raması da Hz. Peygamber'in (a.s.) bu işi kendiliğinden yapmadığını ve onun, kendisine emredilen görevi yaptığını göstermektedir. Sonra Allah Teâlâ, peygamberini firavunlara ve zorba hükümdarlara, o kâfirlerin sözünü ettiği şekilde rezil etmek, yardımsız bırakmak ve kendisine gücenmek için göndermediğini, aksine gönderdiği peygambere muzâhir olduğunu ve tebliğini duyurulmasını istediği kimselere ulaştırmasına yardım ettiğini, ona darılmayıp, gücenmediğini, aksine üstün gelsin, şanı yüce olsun diye onu seçip tercih ettiğini haber verdi. Bu âyetlerde, risâletin ispatına dair kanıt vardır. O da belirttiğimiz şu husustur. Hz. Muhammed'in, bütün himmetleri kendilerine muhalefete kalkışanı öldürmek ve yok etmek olan kimselere peygamber olarak gönderilmesi, onların hepsini kahruperişan etmesi, hepsine galip gelip kendisine uzak yakın herkes içinde İslâm'ı galip kılması.
ÇİM idiz
Duhâ 93:4
Dünyada sana verilen şeref, ün, firavunlara üstün gelme gibi özelliklerle birlikte bil ki âhiret senin için bu dünyadan daha hayırlıdır. Allah onu âhiret hakkında teşvik ediyor, dünya hakkında da zühde teşvik ediyor. Yahut şöyle diyor: Senin için daha hayırlı olanı, âhiret için koşuşturman olacaktır. Bu, şu ilâhi beyanda belirtilen husus gibidir: “Ey insan! Sen Rabb'ine doğru büyük bir çaba içindesin; sonunda kuşkusuz O'na kavuşacaksın da”.
Ette İla 3 20,
Duhâ 93:5
5. “Rabb'in sana mutlaka e bulunacak, sen de memnun olacaksın.
Âhirette, hoşnut olacağın lütuf ve şeref sana verilecektir. Bazıları dediler ki: Rabb'in sana dünyada iken ün, şeref, mevki, düşmanlara galip gelmek gibi lütufları verecek de sen de hoşnut olacaksın. Yahut ümmetin hakkında sana umduğun ve beklenti içinde olduğun şefaat etme yetkisi verilecek de sen de mutlu olacaksın. Bazı müfessirler şöyle dediler: Bu âyet, razı olacağı lütufları vermeyi vâdetmesi bakımından onun için en umut verici âyettir. ümmetinin ateşte olması halinde hoşnut olmayacaktır. Kimi de şöyle demiştir: En umut verici âyet şudur: “Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allahı çok yarlığayıcı ve esirgeyici bulacaktır”©. Bu İbn Mesüd'un (r.a.) görüşüdür. Bize göre en umut verici âyet Allah'ın, Hz. Peygambere (a.s.) müminlerin bağışlanmasını istemesinin kendisine emredildiğini bildiren âyettir. Meleklere de kullar için istiğfar etmelerini emretmesi de aynı şekildedir. Onlar da bilfiil bu emri yerine getirmişlerdir.
Duhâ 93:6
O seni yetim bulup barındırmadı mı? ve sonraki iki âyet) Hz. Peygamber hakkında belirttiği hallerden olmaktadır: Seni yol bilmez halde bulup yol göstermedi mi? Ve seni yoksul bulup zengin etmedi mi? “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği yok etmeye çalışanlar kuşkuya düşerlerdi”?. Bu ilâhi beyanda belirtilen haller, lafzi anlamları dikkate alındığında bunlar kimin hakkında ise onun için bir ayıplama ifade edecek nitelemelerdir. Ancak söz konusu bu nitelemeler ve haller Hz. Peygambere (a.s.) zafer verileceği ve yardım göreceğine dair müjdeleme ve resüllüğünün ve nebiliğinin delili olmaktadır. Çünkü bu sözü edilen haller içinde olayların vukuundan önce söylediklerinin ve vaziyete hâkim olup galebe çalması hayret uyandırmak açısından mali genişlik açısından ve galip gelme vasıtalarının güçlü ve yeterli olması halindeki etkisinden daha müessir olmaktadır. Yahut O seni yetim bulup barındırmadı mı? Seni yol bilmez halde bulup yol göstermedi mi? Ve seni yoksul bulup zengin etmedi mi? ve benzeri ilâhi beyanlar şöyle yorumlanabilir: O kâfirler Hz. Peygamber'i (a.s.) getirdiği Kurânı kendisinin düzdüğünü, onun kendi icadı olduğunu söyleyip duruyorlardı. Allah Teâlâ şunu haber verdi: Yetim ve fakir olan biri, ilim ve marifette, benzerini ortaya koymada bütün beşeriyeti aciz bırakacak bir seviyeye ulaşması ve Kurân gibi kelâmı kendisinin inşa edip ortaya koyması mümkün değildir. Çünkü bunun için gerekli mali harcamayı yapmaya, böylesine mükemmel bir düzeye ulaşabilmek için gerekli külfeti üstlenmeye konumu müsait değildir. Şu ilâhi beyanda belirttiği husus da böyledir: “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği yok etmeye çalışanlar kuşkuya düşerlerdi”, Çünkü onlar, “Ona bir insan öğretiyor” diye iftira ediyorlardı. İnsanoğlu ancak yazı yazmak ve kalem kullanmak sayesinde öğrenir. Hz. Peygamber (a.s.) böyle bir faaliyette bulunmadığına göre bütün bunlar gösteriyor ki o, sadece Allah Teâlânın kendisine öğretmesi ile bunları biliyor.
O seni yetim bulup barındırmadı mı? Yani O seni yetim bulup barındırdı. “Feâvâ” kelimesinin değişik yorumları olabilir: O seni yetim buldu ve seni amcanın himayesine verdi de o seni terbiye etti, sana ulaşabilecek her türlü eziyet ve verilecek rahatsızlıklardan seni uzaklaştırdı. Her türlü hayır ve iyi şeyleri sana getirdi ve sen ulaşmış olduğun konuma işte böyle geldin.
İkincisi: O seni yetim buldu ve seni düşmanlarından birinin himayesine verdi. O seni terbiye etti, sana iyilik yaptı ve sana şefkat gösterdi, sana ulaşabilecek nahoş hadiseleri ve eza verecek fiilleri senden uzaklaştırdı. Kendisine verdiği nimetlerini ve lütuflarını hatırlatıyor ki onlardan bahsetti. Üstelik düşmanlarından birini kendisine insanların en şefkatlisi ve merhametlisi haline getirdi. En doğrusunu Allah bilir.
Üçüncüsü: O seni yetim buldu ve kendi himayesine aldı, sana şefkat ve merhamet gösterdi öyle ki sonunda seni risâlet ve nübüvvet için seçti. Böylece sen dünya ve âhirette anılan biri oldun. O kadar ki bütün insanları sana muhtaç kıldı. Böyle bir sonuç yetimin yapabileceği bir şey değildir. Öyle birinin senin durum ve şanının ulaştığı yere ulaşması söz konusu dahi olamaz. Seni bütün insanlar içinden özel olarak risâlet için hazırlamış ve seçmiş olması, bütün insanları sana ihtiyaç içinde bırakması. Böylece O, onun üzerindeki nimetlerinin ve minnetinin çokluğunu belirtmiş olmaktadır.
SAR Y NIZ
---
Dipnotlar:
: “Hiç kuşkusuz, “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapçadır” (en-
Duhâ 93:7
Seni yol bilmez halde bulup yol göstermedi mi? Bu ilâhi beyan da degişik şekillerde yorumlanabilir: Birincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, şöyle diyor: Cenâb-ı Hak seni dinine hidâyet eyledi ve seni onunla buluşturmaya muvaffak kıldı. Eğer öyle yapmasaydı seni sapmış biri olarak bulurdu. Zira Hz. Peygamber'in (a.s.) doğup büyümesi sapık bir kavim içinde gerçekleşti. İçerinden hiç kimse onu doğru yola çağırmış, Allah Teâlâ'ya davette bulunmuş değildi. Ancak Allahtır ki seni hidâyete erdirdi ve seni doğru yola iletti. Aksi takdirde seni sapık biri olarak bulurdu. Bu, şu beyanda belirtilen husus gibidir: “Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan sizi Allah kurtarmıştı” ©, Yani eğer sizi ondan kurtarmamış olsaydı... yoksa siz uçurumun kenarındaydınız, O'nun kurtarması olmasaydı oraya düşmenize ramak kalmıştı. Şu ilâhi beyanda da benzer bir anlam vardır: “Hatta seni yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın!”"! Çünkü insanoğlu peşin olan nimetlere karşı eğilimli, daha kolay ve lezzetli olanın tercihine meyilli yaratılmıştır. Ne var ki Allah Teâlâ lütuf ve ihsanı ile senin ayağını sabit kıldı, seni korudu, seni kendi haline bırakmadı, seni yaratılış esnasında insanın özüne konulan doğal güdülerin esiri kılmadı, buna göre Allah Teâlâ Seni yol bilmez halde bulup yol göstermedi mi? derken şunu söylemiş oluyordu: Eğer O seni hidâyete erdirmeseydi, doğru yolu göstermeseydi o takdirde mutlaka seni doğru yol üzere bulmazdı. Bu da gösteriyor ki O onu hidâyete erdirdi ve sapmış bir halde bulmadı.
İkincisi: Seni yol bilmez halde buldu. Buradaki sapkınlık gayret ve iradeye bağlı bir yoldan çıkmışlık değil, aksine hilkaten insanın yaratılış itibariyle yoldan çıkmaya yatkınlığıdır. “Dalâl” cehalet anlamındadır. Çünkü inbir tercih sonucu ve kesbe dayalı ve yergiyi gerektiren bir özellik değildir. Keza yaratılış itibariyle insan övgüyü gerektiren bir bilgiye de sahip değildir. Burada söz konusu olan yaratılıştan cehalet ve dalalet üzere olma halidir. Çünkü insanlar o halde iken ilmi elde etmek için bir vasıtaya sahip değillerdir. Dolayısıyla da bilgisizlik onların kendi tercihleri değildir; doğalarının gereğidir. Ne zaman ki ilmi elde etmek için uygun vasıtaya sahip olurlar ve buna rağmen cahil kalırlar, işte ozaman cehalet tercihe bağlı bir hal alır ve kınanmayı hak eder. Bilgi sahibi olmak da aynı şekildedir ve varlığında övgü, yokluğunda ise yergi söz konusu olur. Buna göre “ve vecedeke dâllen fehedâ” (sağ YIŞ 34559) demek, O seni yaratılış özelliği gereği olarak ve küçüklük halinde bilgisiz buldu ve seni hidâyete erdirdi, yani seni bilgi sahibi kıldı, demektir. Bu, şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibidir: “Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun; ama şimdi onu, dilediğimiz kullarımızı sayesinde doğruya eriştirdiğimiz bir ışık kıldık”; “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği yok etmeye çalışanlar kuşkuya düşerlerdi” 5. Allah buyuruyor ki: O, Allah kendisine bildirene ve öğretene kadar hiçbir şey bilir halde değildi. (STÜçüncüsü: Âyetin metninde geçen “Dâll” geçmiş peygamberlerden ve onların haberlerinden, Allah'ın kendisine bildirmesi anına kadar “gafil” idi anlamındadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Biz bu Kur'ân'ı sana vahyetmekle (başka konular yanında) en güzel kıssayı da anlatıyoruz. Gerçek şu ki, sen daha önce bunları bilmiyordun”, Yahut mâna şöyledir: Seni Kur'ân'ın sana indiriliş işi ve içindekiler hakkında cahil ve onun ilminden gafil buldu da onları sana öğretti.
Bazıları şöyle dediler: Seni sapık buldu sözü, seni sapık bir kavmin içinde buldu da seni hidâyete erdirdi, yani seni onların arasından çıkardı ve doğru yolu gösterdi, anlamına gelir. Eğer öyle olmasaydı ve onların arasından seni çıkarmasaydı o takdirde onlar seni kendi yollarına davet ederler ve seni buna zorlarlardı. Ve ancak kendi yollarına uyduğun zaman senden hoşnut olurlardı. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle bir yorum yaptı: Sen Mekke yolunu kaybetmiştin de seni yola sevketti. Bazıları da “Seni sapık bulmuştu da tevhit inancına erdirdi”, demişlerdir. Bu yorum hiç hoş değildir. Çünkü Hz. Peygambere (a.s.) böyle bir sapıklığın nispeti uygun değildir. Kimi de bunu, seni nübüvvetten bihaber ve cahil buldu da seni nübüvvete eriştirdi, diye açıklamışlardır. Bu, yukarıda belirttiğimiz yoruma yakındır.
peri le NIZ)
Duhâ 93:8
Yani O, seni yoksul buldu ve sana âhiretin durumunu göstermek ve onun nimetlerine götüren vahiyler indirmekle seni zengin etti. Yani âhirette onun için hazırladığı nimetlerle, vâdettiği nimetler ve güzelliklerle öyle zengin etti ki onun yanında bütün dünya önemsiz hal aldı. Hatta öyle ki onun yanında artık bütün dünya bir sivrisineğin kanadı kadar bir değere sahip değildir”. İşte bu anlayışın sonucu olarak onun “Gerçek zenginlik gönül zenginliğidir” dediği rivayet edilmiştir. Yahut şöyle olabilir: Allah Teâlâ lütfu ile onda öyle bir konum meydana getirdi ki bu, onu zengin etti. Nitekim rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (a.s.) visâl'7 orucunu yasaklamıştı. Kendisine “Ama sen visal orucu tutuyorsun yâ Resülallah!” denildiğinde onlara şu cevabı verdi: “Ben sizden biri gibi değilim, şüphesiz benim Rabb'im beni yedirir ve içirir!” Mümkündür ki Allah Teâlâ onun için özel bir durum yaratmıştır da onunla biz sıradan insanların ihtiyaç duyduğu besinlere karşı onu müstağni hale getirmiştir ve fakat onun ne olduğunu da bize bildirmemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları dediler ki: Seni zengin etti, yani sana verdiği rızıkla seni hoşnut etti ve seni kanaatkâr yaptı.
Duhâ 93:9
O halde sakın yetimi ezme! İbn Mesüd'un mushafında “fe emme'l-yetime felâ tekher” ( 5 gesi uls) şeklindedir. “Kehr” kovmak demektir. Sanki “felâ tezcür” kovma denilmiş gibidir. “Felâ takher”, yani yetimin hakkını engelleme, ona hakkını ve malını ver, demektir. Şöyle demiş gibi oluyor: Sen yetimdin ve yetimin durumunu gördün. Bu itibarla yetimi horlama ve hakkını kolla. Buna göre bu beyan “O seni yetim bulup barındırmadı mı?” meâlindeki ilâhi beyanla bağlantılı olur. Bundan böyle yetimi horlama, hak ve hukukuna riayet et!
Bir grup şöyle dedi: Yetimin evlendirilmesi onu “kahr” eder. Çünkü onun küçükken evlendirilmesi, onun zelil kılınması ve kendisine zarar verilmesi demektir. O yüzden de fukaha baba ve dedenin dışında kalanlara evlendirme izni vermemektedir. Vasinin, babanın veya dedenin vasisi olması halinde yetimin malını satabileceğini ya da annenin vasisi olması halinde kendi terekesinden düşen malı satabileceğini söylediler. Bu da gösterdi ki yetimin evlendirilmesinde ona kahır gibi bir şey söz konusu değildir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (a.s.) Hz. Hamza'nın kızını henüz küçük bir yetim olan Seleme b. Ebü Seleme ile evlendirmiştir. İbn Ömer, erkek kardeşinin kızını henüz küçükken evlendirmiştir. Urve, kızını henüz küçük iken Musab ile evlendirmiştir. Bu itibarla mazluma kahır, haksızlık ve hakkına tecavüz edilmesidir. Evlendirmede böyle bir durum söz konusu değildir.
“El açıp isteyeni de sakın boş çevirme!”
El açıp isteyeni de sakın boş çevirme! Sen fakir ve muhtaç biriydin, fakirliğin ve ihtiyacın ne demek olduğunu, onların durumlarının ne kadar zor olduğunu yaşayarak öğrendin. Bu itibarla isteyeni azarlama, yani onu kovma, bilakis ona istediğini ver! Buradaki hitap yasaklama şeklinde değil de onlara iyilik yapmayı ve onlara vermeyi emretme anlamındadır. Bir şeyin yasaklanması zıddının ispatı kabilinden olabilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bu sebeple ticaretleri kâr etmemiştir”. Ticaretleri kâr etmedi, “zarar etti” demektir. Buna göre şu hadisin bu doğrultuda anlaşılması gerekir: “İstekte bulunan kimse size geldiğinde onun talebini size tam olarak söyleyene kadar sözünü kesmeyin. Sonra ona yumuşaklıkla ve dostlukla karşılık verin: Ya az da olsa bir şeyler vererek ya da güzel bir sözle gönlünü alarak. Çünkü size bazan ne insan ne de cin olan ve Allah Teâlâ'nın size havale etmiş olduğu nimetler hakkında nasıl davranacağınızı görmek üzere sizi sınayan (bir melek) de gelebilir”,
Duhâ 93:10
O halde sakın yetimi ezme! İbn Mesüd'un mushafında “fe emme'l-yetime felâ tekher” ( 5 gesi uls) şeklindedir. “Kehr” kovmak demektir. Sanki “felâ tezcür” kovma denilmiş gibidir. “Felâ takher”, yani yetimin hakkını engelleme, ona hakkını ve malını ver, demektir. Şöyle demiş gibi oluyor: Sen yetimdin ve yetimin durumunu gördün. Bu itibarla yetimi horlama ve hakkını kolla. Buna göre bu beyan “O seni yetim bulup barındırmadı mı?” meâlindeki ilâhi beyanla bağlantılı olur. Bundan böyle yetimi horlama, hak ve hukukuna riayet et!
Bir grup şöyle dedi: Yetimin evlendirilmesi onu “kahr” eder. Çünkü onun küçükken evlendirilmesi, onun zelil kılınması ve kendisine zarar verilmesi demektir. O yüzden de fukaha baba ve dedenin dışında kalanlara evlendirme izni vermemektedir. Vasinin, babanın veya dedenin vasisi olması halinde yetimin malını satabileceğini ya da annenin vasisi olması halinde kendi terekesinden düşen malı satabileceğini söylediler. Bu da gösterdi ki yetimin evlendirilmesinde ona kahır gibi bir şey söz konusu değildir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (a.s.) Hz. Hamza'nın kızını henüz küçük bir yetim olan Seleme b. Ebü Seleme ile evlendirmiştir. İbn Ömer, erkek kardeşinin kızını henüz küçükken evlendirmiştir. Urve, kızını henüz küçük iken Musab ile evlendirmiştir. Bu itibarla mazluma kahır, haksızlık ve hakkına tecavüz edilmesidir. Evlendirmede böyle bir durum söz konusu değildir.
“El açıp isteyeni de sakın boş çevirme!”
El açıp isteyeni de sakın boş çevirme! Sen fakir ve muhtaç biriydin, fakirliğin ve ihtiyacın ne demek olduğunu, onların durumlarının ne kadar zor olduğunu yaşayarak öğrendin. Bu itibarla isteyeni azarlama, yani onu kovma, bilakis ona istediğini ver! Buradaki hitap yasaklama şeklinde değil de onlara iyilik yapmayı ve onlara vermeyi emretme anlamındadır. Bir şeyin yasaklanması zıddının ispatı kabilinden olabilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bu sebeple ticaretleri kâr etmemiştir”. Ticaretleri kâr etmedi, “zarar etti” demektir. Buna göre şu hadisin bu doğrultuda anlaşılması gerekir: “İstekte bulunan kimse size geldiğinde onun talebini size tam olarak söyleyene kadar sözünü kesmeyin. Sonra ona yumuşaklıkla ve dostlukla karşılık verin: Ya az da olsa bir şeyler vererek ya da güzel bir sözle gönlünü alarak. Çünkü size bazan ne insan ne de cin olan ve Allah Teâlâ'nın size havale etmiş olduğu nimetler hakkında nasıl davranacağınızı görmek üzere sizi sınayan (bir melek) de gelebilir”,
Duhâ 93:11
[Allah, Nimetinin Eserini Kulunda Görmek İster]
Rabb'inin lütuflarını şükranla an! Bu beyanın iki anlama gelmesi ihtimali vardır: Birincisi: Onlara, Allah Teâlânın kendilerine ikram ve ihsanda bulunmuş olduğu nimetleri anlat ki onların değerini kavrasınlar ve gereğine uygun olarak şükürde bulunsunlar. Yahut onlara, Allah Teâlâ'nın sana olan lütfunu anlat! O Kur'ân-ı Kerimdir. Çünkü Kur'ân Allah'ın ona vermiş olduğu nimetlerin en büyüklerindendir. Üzerinde bulunan nimetlerin anlatılmasını ona emretti ki Allah Teâlâ'nın kendisine lütfettiği nimetin büyüklüğünü görsünler, onu kendilerine özgül kıldığını, kendilerini onun ümmeti ve kavminden yaptığını düşünerek ibret alsınlar. Yahut ona Kur'ânı okumasını ve onda bulunanları anlatmasını emretti.
Ebü Recâ el-Utâridi'den rivayet olunmuştur: İmran b. Husayn bize çıkageldi. Üzerinde ipek bir kaftan vardı ki ne öncesinde ne de sonrasında onu giydiğini görmemiştim: Dedi ki: Hz. Peygamber (a.s.) buyurdu ki: “Şüphesiz Allah Teâlâ bir kuluna bir nimet verdiği zaman o nimetinin eserini üzerinde görmeyi sever”, Atıyye, Ebü Said'den rivayet etmiştir. Buna göre Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ güzeldir, güzelliği sever. Nimetinin eserini kulunun üzerinde görmeyi ister. Allah Teâlâ derbederliği, hırpani olmayı ve öyle görünmek için zorluğa girmeyi sevmez””. Ebu'l-Ahvas'ın İbn Mesüd'dan rivayetine göre Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurdu: “Her kim ki Allah Teâlâ kendisine bir hayır lütfetti, o onun üzerinde görünsün! Bakmakla yükümlü olduğun kimselerden başla. Fazlasını ver! Kifâyet miktarı harcamalarından dolayı kınanmazsın. Kendine karşı acziyet gösterme!” Yahya b. Abdullah, babasından, o da Ebü Hureyreden nakleder: Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur. “Allah 2 Kurtubi, e-Câmi'li-ahkâmi'-Kurân, HI, 310.
Teâlâ bir kuluna nimetini bollaştırdığı zaman o nimet onun üzerinde gözüksün!” Yani sadaka vermek ve iyilik yapmak suretiyle. İbn Mesüd'un rivayetinde şöyle bir söz vardır: “Bakmakla yükümlü olduğundan başla!” Bu söz ona (yani sadaka ve iyilikte bulunmaya) delildir. Dilciler demişlerdir ki: “Âle” kelimesi yoksul oldu, “e'âle” (Jui) ise aile efradı çok oldu demektir. Onu iskân ettim anlamında “esceytühü” denilir. “İntihâr” kaba, sert söz demektir. En doğrusunu Allah bilir.
İnşirah 94:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Senin kalbini açıp genişletmedik mi? Bu, Allah Teâlâdan resülüne (a.s.) yapılan bir hitap olmaktadır. Allah ona hitap etti ve şöyle buyurdu: Senin kalbini açıp genişletmedik mi? Duhâ süresindeki hitap Allah'ın dışında birinden Hz. Peygambere (a.s.) yönelik idi. Orada Cibril (a.s.) hitap etmiş ve Allah'ın peygamberi üzerindeki nimetlerini hatırlatmak üzere seslenmiş ve ona olan nimetlerini belirtmişti. Görmez misin ki orada “Rabb'in seni bırakmadı” demiş, kendisine nispetle biz “seni bırakmadık” dememişti. Duhâ süresindeki hitabın gıyaben Allah Teâlâ'ya ait olması da mümkündür. Meselâ bir yönetici, kendisini kastederek “Müminlerin emiri şöyle söylüyor...” diyebilmektedir.
( Senin kalbini açıp genişletmedik mi? Yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir: Kimisi onun kalbini İslâm'a açtı demişlerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa o, Rabb'inden gelen bir aydınlık içinde olmaz mı?”! Allah Teâlâ kimin kalbini İslâm'a açmışsa onun Rabbinden bir nur üzere olduğunu bildirdi. “Şerh” 1), denildiğine göre yumuşatmak, genişletmek ve açmak demektir. Yani senin göğsünü genişletip, açmadık mı, İslâm'a yatkın hale getirmedik mi?
Rivayet edildiğine göre bu süre indiği zaman şöyle denildi: “Yâ Resülallah! Bunun bir alâmeti var mı?” “Evet var! Şu aldatıcı yurttan uzak durmak, ebedi olan yurda yönelmek, gelmeden önce ölüm için hazırlık yapmak”. Ancak bu, Hz. Peygamber'de (a.s.) hakkında hakikat yoluyla bilinir ve onda yakini bir şekilde zâhir olur. Diğerleri hakkında ise şu aldatıcı yurttan uzak durma ve ebedi olan yurda yönelme yaklaşık olarak ve zannı galiple bilinir. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.) için âhiret ve halleri sanki gözle görülen, duyularla algılanan işler gibidir. Diğer bütün resüller ve nebiler için de durum aynıdır. Peygamberlerin dışındakilere gelince onlar bu konuma ulaşamazlar. Bu, peygamberlerin rüyalarının baş gözü ile görmek mesabesindedir, denilmesi gibidir. Yani onların rüyaları kesin bilgi ifade eder, diğerlerinin rüyası ise böyle değildir. Bazıları şöyle dediler: Allah onun göğsünü açtı; çünkü cinlere ve insanlara, bütün gayretleri kendilerine muhalefet edeni yok etmek ve Allah'a kullukta bulunanları kulluktan koparmak olan firavunlara ve zorbalara risâletin tebliği ile emrolununca kalbi daraldı ve kendisine çok ağır geldi. Bunun üzerine Allah Teâlâ onun göğsünü açtı ve genişletti de bu sayede üzerine binen yükün ağırlığı hafifledi. Bu Ebü Bekir el-Esamm'ın görüşüdür. Ancak o şöyle diyor: O bunu âyetler ve hüccetlerle yaptı ve kendisi gerçekleştirdi. Biz diyoruz ki: Hayır, aksine bu, Allah'tan bir lütuf olarak gerçekleşti. Öyle ki kendi üzerine düşen ve kendisine emredilen görevi eksiksiz ifa etti. Ancak o (Mütezili) aslah görüşünü benimsediğinden dolayı lütuf ile ve özel olarak seçilmiş olması sebebiyle oldu demiyor.
Göğsünün genişletilmesi ve açılmasından maksadın, şu ilâhi beyanda belirtilen hususun olması da mümkündür: “Sen elbette üstün bir ahlâka sahipsin”. Onun ahlâki hassasiyeti kendi gücünü ve kapasitesini aşıyordu. Hatta o kadar ki onların küfründen dolayı kendi kendini helâk edecek halde oluyordu, onlara olan şefkat ve rahmetinin gereği onların başına inecek olan azaptan dolayı kendisini kahrediyordu. Nitekim şu ilâhi beyanlarda buna işaret edilmektedir: “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!” “Onların sözlerinden dolayı canın sıkılarak sana vahyedilen âyetlerin bir kısmının tebliğini terkedecek değilsin Ve benzeri âyetler. En doğrusunu Allah bilir ya bu, onun ne kadar üstün bir ahlâka sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Allah Teâlâ onun göğsünü genişletti ve açtı ki ona söz konusu yük hafif gelsin. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme”; “Sakın onlardan yana üzülme!”7 Hasan-ı Basri Senin kalbini açıp genişletmedik mi? sözü hakkında şöyle dedi: “Evet, onun kalbini açtı ve içini ilim ve hikmetle doldurdu”. Eğer bu beyan ve devamı Hz. Peygambere (a.s.) hitap ediyorsa -ki mâna ve murat olan da odur- o takdirde sürenin tevili belirttiğimiz gibi işini kolaylaştırma, üzerindeki yükü ve emredildiği görevin ağırlığını hafifletme olacaktır.
İnşirah 94:2
Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Yükün ve günahın kaldırılması muhatap başkası -ki ümmettir- olsa da bu başlangıçta söz konusudur. Eğer hitap peygambere yönelik ise o takdirde iş kolaydır. Eğer hitap müştereken hem peygambere ve hem de ümmete yönelik ise o takdirde de yoruma ihtiyaç vardır.
(Birincisi:) Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Tefsircilerin tamamı şöyle dediler: Onun hakkında yükün ve günahın gerçekleşmesi halinde. Şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah'ın bağışlaması için...”; “Kendi günahın için, erkek kadın müminler için Allahtan af dile”, Dediler ki: Hz. Peygamber hakkında yük ve günahtan söz etti. sonra onu ondan kaldırdı. Ancak bu çok uygunsuz bir yorumdur. Çünkü biz şöyle diyoruz: Yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Âyetin metninde geçen “vizr” yük ve ağırlık demektir. Sanki şöyle demiş oluyor: Biz sana yüklenilen nübüvvet yükü ve sana yüklenmiş olan sair görevleri hafifletmiş bulunuyoruz. Eğer biz o yükü hafifletmeseydik o zaman o yük belini bükerdi, sana çok ağır gelirdi. En doğrusunu Allah bilir.
(SJİkincisi: Yükün konulmasının başlangıcında. Yani Allah en başta seni korudu ve muhafazası altına aldı. Eğer O'nun seni koruması olmasaydı o takdirde sana ağır yükler ve günahlar binerdi. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Seni hidâyete erdirmeseydi seni sapmış bulurdu”, Çünkü o sapmışlardan oluşan bir toplum içindeydi. Ne var ki Allah onu hidâyete erdirdi bu sayede onu sapmış bir halde bulmadı. Aynı şekilde yükün kaldırılması da en başta önleyici bir fonksiyonun icra edilmesi demektir. Bu, şu ilâhi beyanda belirtilen husus gibidir: “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için O size rahmetiyle lütufta bulunuyor, melekleri de dua ediyor”. Yani onları oraya girmekten korudu, yoksa oradaydılar da çıkarıldılar anlamında değildir. Maksat girişin ilkin imkânsız hale getirilmesidir. “Ağırlığın indirilmesi” ifadesinden kasıt da aynısıdır; günahın işlenmesine imkân vermemektir. “Enkada zahrake” cümlesi sırtına ağır yük bindi, anlamındadır.
Şanının yüceltilmesi mümkündür ki bütün insanların iman etmiş olabilmeleri için ona inanmalarının gerekmesidir. Öyle ki hiçbir kimse peygambere iman ve taati olmaksızın Allah Teâlâ'ya iman, O'nun birliğini tasdik etmek, O'na itaatte bulunma ve ibadet etme konumuna erişemez. Bu meyanda Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Resülullaha itaat eden Allah'a itaat etmiş olur”; “Hayır, Rabb'ine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıkta seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar” 5,
İnşirah 94:3
Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Yükün ve günahın kaldırılması muhatap başkası -ki ümmettir- olsa da bu başlangıçta söz konusudur. Eğer hitap peygambere yönelik ise o takdirde iş kolaydır. Eğer hitap müştereken hem peygambere ve hem de ümmete yönelik ise o takdirde de yoruma ihtiyaç vardır.
(Birincisi:) Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Tefsircilerin tamamı şöyle dediler: Onun hakkında yükün ve günahın gerçekleşmesi halinde. Şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah'ın bağışlaması için...”; “Kendi günahın için, erkek kadın müminler için Allahtan af dile”, Dediler ki: Hz. Peygamber hakkında yük ve günahtan söz etti. sonra onu ondan kaldırdı. Ancak bu çok uygunsuz bir yorumdur. Çünkü biz şöyle diyoruz: Yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Âyetin metninde geçen “vizr” yük ve ağırlık demektir. Sanki şöyle demiş oluyor: Biz sana yüklenilen nübüvvet yükü ve sana yüklenmiş olan sair görevleri hafifletmiş bulunuyoruz. Eğer biz o yükü hafifletmeseydik o zaman o yük belini bükerdi, sana çok ağır gelirdi. En doğrusunu Allah bilir.
(SJİkincisi: Yükün konulmasının başlangıcında. Yani Allah en başta seni korudu ve muhafazası altına aldı. Eğer O'nun seni koruması olmasaydı o takdirde sana ağır yükler ve günahlar binerdi. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Seni hidâyete erdirmeseydi seni sapmış bulurdu”, Çünkü o sapmışlardan oluşan bir toplum içindeydi. Ne var ki Allah onu hidâyete erdirdi bu sayede onu sapmış bir halde bulmadı. Aynı şekilde yükün kaldırılması da en başta önleyici bir fonksiyonun icra edilmesi demektir. Bu, şu ilâhi beyanda belirtilen husus gibidir: “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için O size rahmetiyle lütufta bulunuyor, melekleri de dua ediyor”. Yani onları oraya girmekten korudu, yoksa oradaydılar da çıkarıldılar anlamında değildir. Maksat girişin ilkin imkânsız hale getirilmesidir. “Ağırlığın indirilmesi” ifadesinden kasıt da aynısıdır; günahın işlenmesine imkân vermemektir. “Enkada zahrake” cümlesi sırtına ağır yük bindi, anlamındadır.
Şanının yüceltilmesi mümkündür ki bütün insanların iman etmiş olabilmeleri için ona inanmalarının gerekmesidir. Öyle ki hiçbir kimse peygambere iman ve taati olmaksızın Allah Teâlâ'ya iman, O'nun birliğini tasdik etmek, O'na itaatte bulunma ve ibadet etme konumuna erişemez. Bu meyanda Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Resülullaha itaat eden Allah'a itaat etmiş olur”; “Hayır, Rabb'ine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıkta seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar” 5,
İnşirah 94:4
Onun şanının yüceltilmesinden maksadın Allah'ın anıldığı her yerde kendisinin adının da anılmasının gerekli olması da olabilir. Allah Teâlâ öyle düzenlemiştir ki ezanda, kamet getirmede, namazda tahiyatta otururken ve konuşmaların başında vb. onun adının da kendi adıyla birlikte anılmasını emretmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bize göre birinci yorum daha isabetli ve daha değerlidir.
Şu da mümkündür: Peygamberin şanının yüceltilmesi, adını Allah'ın adına izafetle anmasıdır. Resülullah, Nebiyyullah diye andı da risâlet ve nübüvvet olmaksızın onu sadece kendi adıyla Muhammed diye anmadı. Şöyle buyurdu: “O, Allah'ın elçisi Muhammeddir”; “Ey peygamber! Rabb'inden sana indirileni tebliğ et!”:5; “Ey peygamber! Allah'ın sana helâl yaptığını niçin kendine haram ediyorsun?” Ve benzeri. Bu makama uygun olan, kardeşleri (diğer nebiler) arasından yalnızca Hz. Muhammed idi. Çünkü Allah Teâlâ, nadiren onların isimlerini kendi ismine izafe ederdi. Ve nadiren onların isimlerini kendi ismi ile yan yana kullanırdı, aksine onları kendi adları ile anardı. Şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “İsmail'i, Elyesa'ı ve Zülkifli de an. Hepsi de iyi kimselerdir””; “İsmail, Elyesa; Yünus ve Lüt'u da (hidâyete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık”, Ve benzeri diğer ilâhi beyanlarda olduğu gibi.
Yahut şanının yüceltilmesi, onu bütün insanlık nazarında ulu ve şerefli bir konuma yükseltmesi yoluyladır. Öyle ki onu küçümseyen (istihfaf) hem dünyada hem âhirette kaybeder.
Er İLAN GAİN ee Gol
İnşirah 94:5
[Bir Zorluğa İki Kolaylık]
Haberde geldiğine göre şöyle demiştir: “Bir zorluk iki kolaylığı alt edemeyecektir!” Bazıları şöyle dediler: Burada tek bir zorluk vardır. Her ne kadar iki kere belirtilmiş olsa da her ikisi de harf-i tariflidir (mârife). Dolayısıyla ikinci birincinin aynısıdır. Kolaylık (yüsr) ise belirsiz (nekre) olarak iki defa tekrarlanmaktadır. Dolayısıyla ikincisi birincinin aynısı değildir. Böyle olunca da bir zorluğa iki kolaylık vardır, demek olur. Ebü Muâz” dedi ki: Mârifenin tekrarlanması halinde hep aynı şeyi ifade eder. Nekre ise ne kadar tekrarlanırsa o kadar sayıya işaret eder. Söz söylenirken meselâ “inne me'al-emiri ğulâmen inne me'al-emiri gulâmen” GE YI 250) denilir. Bu durumda emir bir tane beraberindeki köle ise iki tane olur. “İnne me'al-emiri'l-ğulâme inne me'al-emiri'l-gulâme” eoall YI a0) denilmesi halinde ise emir de bir tane köle de bir tane olur. “İnne me'a emirin gulâmen inne me'a emirin ğulâmen” LOA& si a40)) denilmesi halinde ise iki tane emir, iki tane de köle vardır. Burada da sözünü ettiğimiz durum aynıdır, yani bir zorluğa karşılık iki kolaylık vardır, demek olur.
Burada sözü edilen iki kolaylığa gelince bunlardan biri İslâm'ın ve hidâyetin kolaylığıdır. “el-Yüsr” kelimesinin İslâm ve din hakkında kullanılması mümkündür. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Biz onu işin kolayına yönlendiririz”, Diğer kolaylık ise onlara vâdetmiş olduğu dünyadaki genişlik halidir. Sözü edilen iki kolaylıktan birinin, kolaylığın umut edilmesi, diğerinin ise tahakkuk etmesi de olabilir. Onlar iki kolaylıktır: Umut ve tahakkuk. Onlardan birinin dünyada kolaylık diğerinin de âhirette kolaylık şeklinde yorumlanması da mümkündür. Yahut dünyalarının genişletilmesi, Jikinci kolaylığın ise dünyada iken onlara fetihleri açması ve onlara ganimetlerin ve savaş esirlerinin sevkedilmesi olabilir. EW doğrusunu Allah bilir.
Bunun aslı şudur: Birlikte, beraber anlamındaki “ma'a harfi vakitlere ve hallere izafe edildiği zaman aynı mekânda farklı vakitleri ifade eder. Mekâna izafe edilince ise aynı zaman içinde farklı mekânlara işaret eder. Burada vakte izafe edilmiştir, o da birinden diğerinin gelmesi şeklindeki farklılığa göredir. Meselâ “Fulânun maa fulânin fi mekânin” denildiğinde vakit aynıdır, mekân ise farklı ve ayrıdır.
Ge LEE İİ i ÜBEEISĞ
İnşirah 94:6
[Bir Zorluğa İki Kolaylık]
Haberde geldiğine göre şöyle demiştir: “Bir zorluk iki kolaylığı alt edemeyecektir!” Bazıları şöyle dediler: Burada tek bir zorluk vardır. Her ne kadar iki kere belirtilmiş olsa da her ikisi de harf-i tariflidir (mârife). Dolayısıyla ikinci birincinin aynısıdır. Kolaylık (yüsr) ise belirsiz (nekre) olarak iki defa tekrarlanmaktadır. Dolayısıyla ikincisi birincinin aynısı değildir. Böyle olunca da bir zorluğa iki kolaylık vardır, demek olur. Ebü Muâz” dedi ki: Mârifenin tekrarlanması halinde hep aynı şeyi ifade eder. Nekre ise ne kadar tekrarlanırsa o kadar sayıya işaret eder. Söz söylenirken meselâ “inne me'al-emiri ğulâmen inne me'al-emiri gulâmen” GE YI 250) denilir. Bu durumda emir bir tane beraberindeki köle ise iki tane olur. “İnne me'al-emiri'l-ğulâme inne me'al-emiri'l-gulâme” eoall YI a0) denilmesi halinde ise emir de bir tane köle de bir tane olur. “İnne me'a emirin gulâmen inne me'a emirin ğulâmen” LOA& si a40)) denilmesi halinde ise iki tane emir, iki tane de köle vardır. Burada da sözünü ettiğimiz durum aynıdır, yani bir zorluğa karşılık iki kolaylık vardır, demek olur.
Burada sözü edilen iki kolaylığa gelince bunlardan biri İslâm'ın ve hidâyetin kolaylığıdır. “el-Yüsr” kelimesinin İslâm ve din hakkında kullanılması mümkündür. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Biz onu işin kolayına yönlendiririz”, Diğer kolaylık ise onlara vâdetmiş olduğu dünyadaki genişlik halidir. Sözü edilen iki kolaylıktan birinin, kolaylığın umut edilmesi, diğerinin ise tahakkuk etmesi de olabilir. Onlar iki kolaylıktır: Umut ve tahakkuk. Onlardan birinin dünyada kolaylık diğerinin de âhirette kolaylık şeklinde yorumlanması da mümkündür. Yahut dünyalarının genişletilmesi, Jikinci kolaylığın ise dünyada iken onlara fetihleri açması ve onlara ganimetlerin ve savaş esirlerinin sevkedilmesi olabilir. EW doğrusunu Allah bilir.
Bunun aslı şudur: Birlikte, beraber anlamındaki “ma'a harfi vakitlere ve hallere izafe edildiği zaman aynı mekânda farklı vakitleri ifade eder. Mekâna izafe edilince ise aynı zaman içinde farklı mekânlara işaret eder. Burada vakte izafe edilmiştir, o da birinden diğerinin gelmesi şeklindeki farklılığa göredir. Meselâ “Fulânun maa fulânin fi mekânin” denildiğinde vakit aynıdır, mekân ise farklı ve ayrıdır.
Ge LEE İİ i ÜBEEISĞ
İnşirah 94:7
Bazıları şöyle dediler: “Feizâ ferağte”. Yani dünyandan boşaldığın zaman “fensab”, yani âhiretin için koşuştur. Bu kelime yorgunluk demek olan “en-nasab'dan gelir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: “Allah, gazayı bitirince kendisine ibadete koyulmasını emretti”?. Ancak bu uzak bir yorumdur. Çünkü bu âyet Mekkede inmiştir ve o zaman Mekkede iken henüz gaza ve cihat ile emrolunmuş değildir. Ancak bu cihat emri ileride gelecek zamanlara yönelik olması halinde bu yorum mümkün olur. Hüküm de emrin kendisine geldiği anda değil de o vakitlerin geldiğinde yürürlüğü gerekli olur. Bazıları ise şöyle dedi: “Namazdan boşaldığın zaman duaya yorul!” Katâde dedi o Taberi, Câmi'wl-beyân, XXX, 299; Süyütü, ed-Dürru'l-mensür, VI, 552.
ki: “Namazı bitirince duada ve O'ndan talepte bulunmakta mübalağa etmesi istenmiştir”. İbn Mesüddan da şöyle bir yorum nakledilmiştir: “Farzları bitirdiğinde gecenin ihyası için çalış çabala!”, Bize göre şöyle bir yorum da muhtemeldir: Risâletin gereğini insanlara tebliğ edip de işi bitirdiğinde Rabb'ine yönel, kendini ibadete ver, Rabb'in ile senin aranda olan hukukun gereğini yerine getirmek için kolları sıva. Bu yorum daha önce geçen şu ilâhi beyanın yorumu sırasında iki izahtan birine göre böyledir: “Gündüz vakti ise senin için yoğun bir koşuşturma durumu vardır. Rabb'inin adını an, bütün varlığınla ona yönel”. Bunların birincisinde risâlet ve tebliğ işine yoğunlaşma, ikincisinde de Rabb'i ile arasında olan hususlarda Rabb'inin adını anması ifade edilmektedir.
IJBu sürenin başından sonuna kadar olan kısmında yorum yaparken tekellüfe gidilmemesi gerekir. Çünkü süre Hz. Peygamber (a.s.) ile Rabb'i arasında olan özel durumu anlatmaktadır. Hz. Peygamber (a.s.), Allah Teâlânın genele hitap ettiği konularda neyi murat ettiğini ve onun neye dair olduğunu bilirdi. Bazan da sadece kendine ait meseleler olurdu. Bunların gereği ile amel etmek gibi bizim bir yükümlülüğümüz yoktur. O itibarla bu gibi hususlarda zorlamaya girmek ve mutlaka bir hüküm çıkarmaya çalışmak gerekli değildir. Bu gibi meselelerde işi Allah'a havale etmek en uygunudur (tefviz). Dolayısıyla görüş beyan etmemek ve tekellüfe girmemek, o gibi hususlarla uğraşmamak daha yerinde ve daha salim bir yoldur. Başarıya ulaştıran ancak Allah'tır.
o Abdürrezzâk es-Sanâni, Tefsiru'-Kurân, NI, 439; Taberi, Câmi'w'l-beyân, XXX, 299; Süyüti, ed-Dürru'T-mensür, VUL, 552. İbn Ebü Hâtim, TefSirwl-Kurâni'kazim, X, 3446; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VU, 551.
İnşirah 94:8
Bazıları şöyle dediler: “Feizâ ferağte”. Yani dünyandan boşaldığın zaman “fensab”, yani âhiretin için koşuştur. Bu kelime yorgunluk demek olan “en-nasab'dan gelir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: “Allah, gazayı bitirince kendisine ibadete koyulmasını emretti”?. Ancak bu uzak bir yorumdur. Çünkü bu âyet Mekkede inmiştir ve o zaman Mekkede iken henüz gaza ve cihat ile emrolunmuş değildir. Ancak bu cihat emri ileride gelecek zamanlara yönelik olması halinde bu yorum mümkün olur. Hüküm de emrin kendisine geldiği anda değil de o vakitlerin geldiğinde yürürlüğü gerekli olur. Bazıları ise şöyle dedi: “Namazdan boşaldığın zaman duaya yorul!” Katâde dedi o Taberi, Câmi'wl-beyân, XXX, 299; Süyütü, ed-Dürru'l-mensür, VI, 552.
ki: “Namazı bitirince duada ve O'ndan talepte bulunmakta mübalağa etmesi istenmiştir”. İbn Mesüddan da şöyle bir yorum nakledilmiştir: “Farzları bitirdiğinde gecenin ihyası için çalış çabala!”, Bize göre şöyle bir yorum da muhtemeldir: Risâletin gereğini insanlara tebliğ edip de işi bitirdiğinde Rabb'ine yönel, kendini ibadete ver, Rabb'in ile senin aranda olan hukukun gereğini yerine getirmek için kolları sıva. Bu yorum daha önce geçen şu ilâhi beyanın yorumu sırasında iki izahtan birine göre böyledir: “Gündüz vakti ise senin için yoğun bir koşuşturma durumu vardır. Rabb'inin adını an, bütün varlığınla ona yönel”. Bunların birincisinde risâlet ve tebliğ işine yoğunlaşma, ikincisinde de Rabb'i ile arasında olan hususlarda Rabb'inin adını anması ifade edilmektedir.
IJBu sürenin başından sonuna kadar olan kısmında yorum yaparken tekellüfe gidilmemesi gerekir. Çünkü süre Hz. Peygamber (a.s.) ile Rabb'i arasında olan özel durumu anlatmaktadır. Hz. Peygamber (a.s.), Allah Teâlânın genele hitap ettiği konularda neyi murat ettiğini ve onun neye dair olduğunu bilirdi. Bazan da sadece kendine ait meseleler olurdu. Bunların gereği ile amel etmek gibi bizim bir yükümlülüğümüz yoktur. O itibarla bu gibi hususlarda zorlamaya girmek ve mutlaka bir hüküm çıkarmaya çalışmak gerekli değildir. Bu gibi meselelerde işi Allah'a havale etmek en uygunudur (tefviz). Dolayısıyla görüş beyan etmemek ve tekellüfe girmemek, o gibi hususlarla uğraşmamak daha yerinde ve daha salim bir yoldur. Başarıya ulaştıran ancak Allah'tır.
o Abdürrezzâk es-Sanâni, Tefsiru'-Kurân, NI, 439; Taberi, Câmi'w'l-beyân, XXX, 299; Süyüti, ed-Dürru'T-mensür, VUL, 552. İbn Ebü Hâtim, TefSirwl-Kurâni'kazim, X, 3446; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VU, 551.
Tin 95:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
1. Slm olsun incire ve zeytine;” ”
Tin 95:2
Yemin olsun incire ve zeytine. Dedi ki:) Bu sürelerin tamamı Mekke halkına karşı delil getirmek amacıyla inmiştir. Bundan sadece Duhâ ve İnşirâh süreleri müstesnadır. Çünkü bu ikisi Allah'ın resülüne olan nimetlerinin hatırlatılmasını hedef edinmiştir. Bunların birinde verilen nimetlerin hatırlatılması için kendisine Cibril tarafından hitap edilmiştir. Diğerinde ise Rabb'i bu konurda kendisine hitap etmiştir. Diğer sürelere gelince onlar Mekke halkına karşı delil getirmeye ilişkindir.
Yemin olsun incire ve zeytine; Sinâ dağına ve şu güvenli şehre. Burada Allah Teâlâ tarafından getirilen delillerin tekidi amacıyla yemin edilmiştir. Yemin olmasaydı da aslında bu öyleydi. Lâkin yeminde delil olarak belirtilen bilgilerin teyidi söz konusudur. Sonra yorumcular İncire ve zeytine yemin olsun cümlesi hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları “et-Tin” kelimesinden maksadın bildik yenilen incir olduğunu söylemişlerdir. “Zeytün” da kendisinden zeytinyağının elde edildiği bildik zeytindir. İbn Abbâs'tan da aynı şekilde rivayet olunmuştur. Kendisine “et-Tin ve ezzeytün nedir?” denilmiş o da “Şu bildiğiniz inciriniz ve zeytininizdir” demiştir. Bazıları da onların Şam'da iki dağ olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise onların Şam'da iki mescid olduğunu; birinin Dımaşk Mescidi, diğerinin de Beytülmakdis Mescidi olduğunu söylemişlerdir. Denildi ki: “et-Tin” ashâb-ı kehfin mescidi, “ez-zeytün” da bizim peygamberimizin mescididir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “et-Tin” ve “ez-zeytün” Şam'da iki dağın adıdır: Süryanice Tür-ı Teynâ ve Tür-ı Zeytâ. İncir ve zeytin (dağı) diye isimlendirilmeleri, bu iki ağacın bu iki yerde yetişmesinden dolayıdır.
Sinâ dağına. Bazıları dediler ki: “Tür-ı Sinin” Sinin denilen yerdeki bir dağdır. Tür dağ demektir. Ebü Avsece de böyle söylemiştir. Bazıları da Hasen dağıdır, demiştir. “Sinin” Habeşçe “Hasen”, yani güzel demektir. Bazıları da şöyle dediler: “Sinin” meyve ağaçlı her dağın adıdır. Bazıları da Allah Teâlâ'nın Müsâ (a.s.) peygambere vahiyde bulunduğu dağın adıdır ki Tür-ı Sinâdır demişlerdir. Onun “kutlu dağ” demek olduğu da söylendi.
Dağlara ve sözü edilen nesnelere yemin etmenin izahına gelince, bunun da değişik şekilleri vardır: Birincisi: Dağların insanların kalplerinde tâzimi gerekli önemli bir yeri vardır. Çünkü göğün haberleri hep dağlar cihetinden gelmektedir, hem kendilerinin hem de dinlerinin gerekleri dağlardan ortaya çıkmaktadır. Bildirildiğine göre Allah Teâlâ Müsâ peygambere (a.s.) Tür-ı Sinâ üzerinde vahyetmiştir. Hz. İsâ peygambere Sâürâ dağı üzerinde vahyetmiştir. Hz. Peygamber Muhammede (a.s.) Fârân dağı üzerinde vahyetmiştir. Haberde belirtildiğine göre Hz. Müsâ “Rabb'im bana Tür-ı Sinâ dağından geldi” demiştir. İsa peygambere vahiy Sâürâ dağından inecektir. Hz. Muhammede vahiy Fârândan gelecektir.
İkincisi: Dağlara yemin etti, çünkü Allah dağlarla yeryüzünü sabit tutmaktadır, üzerindekilerle birlikte sağa sola yalpa yapmasın, eğilmesin diye onları bir tür kazık yapmış ve sabitlemiştir. Kur'ân-ı Kerimde sayısız âyette buna temas etmiş ve bu yüzden insanların kalplerinde bu yönden tâzimi gerekli bir telakki oluşmuştur. Üçüncüsü: Dağların bunca cismâni büyüklüğü, şiddeti ve sertliği, katılığı ve yüksekliği ortada iken onlardan berrak ve soğuk akarsuları ve durgun suları çıkarmıştır. Su ise en yumuşak nesnedir. Dağlarda, hiç kimsenin çabası ve dikmesi olmadan meyve veren ve vermeyen nice ağaçları çıkarmıştır. )Bunların dışında insanların çeşitli çarelere başvurarak ve bin bir zorluğa girerek asla elde edemeyecekleri daha nice faydaları hep dağlarda varetmiştir. Bu itibarla oralarda yarattığı bereketler ve insanlığa yararları sebebiyle dağlara yemin etmiştir.
Aynı şekilde yenilen bir nesne olan incir ve kendisinden zeytinyağı çıkarılan zeytine yemin edilmesi de onlarda insanlar için büyük faydalar varedilmesinden ötürüdür. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Kezâ Sinâ dağında yetişen, hem yağ hem de yiyenlerin ekmeğine katık veren bir ağaç (zeytin ağacı) meydana getiririz”. İşte belirttiğimiz bu özelliklerinden ötürü, Allah Teâlâ, bu sürenin başında dağlara, incir ve zeytine yemin etmiş olmaktadır. Yahut incir ve zeytinden maksat onların yetiştiği dağlardır, çünkü dağlarda sözü edilen özel faydalar vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Ve şu güvenli şehre. Beled-i eminden maksat Mekke'dir. Emin diye anılması oraya girenin güvende olmasından ötürüdür. Yahut oraya girene güven vermesi ve koruması yüzündendir. Çünkü insanlar nazarında “emin” kendisine emanet edileni ve onda olanı koruyan kimsedir. “Beled'e yeminden maksadın Mekkelilere ve müşriklere hitap etmiş olması da mümkündür. Çünkü Mekke'nin onlar nezdinde ve kalplerinde büyük bir yeri ve önemi vardı. Dağlara yemin etmesi, Ehl-i Kitap nezdinde onların kadrinin, mevkiinin ve yerinin yüce olması sebebiyledir, çünkü onlar vahyin bir kısmına iman etmekteydiler. Mekkeliler ise resüllere ve vahye inanmıyorlardı. Bununla birlikte bu beldeye (Mekke) tâzim etmekteydiler. Yeminlerin sebebi, bütün bu sayılanların hepsi olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Gezi al BOLAN! UZlE 44)
Tin 95:3
Yemin olsun incire ve zeytine. Dedi ki:) Bu sürelerin tamamı Mekke halkına karşı delil getirmek amacıyla inmiştir. Bundan sadece Duhâ ve İnşirâh süreleri müstesnadır. Çünkü bu ikisi Allah'ın resülüne olan nimetlerinin hatırlatılmasını hedef edinmiştir. Bunların birinde verilen nimetlerin hatırlatılması için kendisine Cibril tarafından hitap edilmiştir. Diğerinde ise Rabb'i bu konurda kendisine hitap etmiştir. Diğer sürelere gelince onlar Mekke halkına karşı delil getirmeye ilişkindir.
Yemin olsun incire ve zeytine; Sinâ dağına ve şu güvenli şehre. Burada Allah Teâlâ tarafından getirilen delillerin tekidi amacıyla yemin edilmiştir. Yemin olmasaydı da aslında bu öyleydi. Lâkin yeminde delil olarak belirtilen bilgilerin teyidi söz konusudur. Sonra yorumcular İncire ve zeytine yemin olsun cümlesi hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları “et-Tin” kelimesinden maksadın bildik yenilen incir olduğunu söylemişlerdir. “Zeytün” da kendisinden zeytinyağının elde edildiği bildik zeytindir. İbn Abbâs'tan da aynı şekilde rivayet olunmuştur. Kendisine “et-Tin ve ezzeytün nedir?” denilmiş o da “Şu bildiğiniz inciriniz ve zeytininizdir” demiştir. Bazıları da onların Şam'da iki dağ olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise onların Şam'da iki mescid olduğunu; birinin Dımaşk Mescidi, diğerinin de Beytülmakdis Mescidi olduğunu söylemişlerdir. Denildi ki: “et-Tin” ashâb-ı kehfin mescidi, “ez-zeytün” da bizim peygamberimizin mescididir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “et-Tin” ve “ez-zeytün” Şam'da iki dağın adıdır: Süryanice Tür-ı Teynâ ve Tür-ı Zeytâ. İncir ve zeytin (dağı) diye isimlendirilmeleri, bu iki ağacın bu iki yerde yetişmesinden dolayıdır.
Sinâ dağına. Bazıları dediler ki: “Tür-ı Sinin” Sinin denilen yerdeki bir dağdır. Tür dağ demektir. Ebü Avsece de böyle söylemiştir. Bazıları da Hasen dağıdır, demiştir. “Sinin” Habeşçe “Hasen”, yani güzel demektir. Bazıları da şöyle dediler: “Sinin” meyve ağaçlı her dağın adıdır. Bazıları da Allah Teâlâ'nın Müsâ (a.s.) peygambere vahiyde bulunduğu dağın adıdır ki Tür-ı Sinâdır demişlerdir. Onun “kutlu dağ” demek olduğu da söylendi.
Dağlara ve sözü edilen nesnelere yemin etmenin izahına gelince, bunun da değişik şekilleri vardır: Birincisi: Dağların insanların kalplerinde tâzimi gerekli önemli bir yeri vardır. Çünkü göğün haberleri hep dağlar cihetinden gelmektedir, hem kendilerinin hem de dinlerinin gerekleri dağlardan ortaya çıkmaktadır. Bildirildiğine göre Allah Teâlâ Müsâ peygambere (a.s.) Tür-ı Sinâ üzerinde vahyetmiştir. Hz. İsâ peygambere Sâürâ dağı üzerinde vahyetmiştir. Hz. Peygamber Muhammede (a.s.) Fârân dağı üzerinde vahyetmiştir. Haberde belirtildiğine göre Hz. Müsâ “Rabb'im bana Tür-ı Sinâ dağından geldi” demiştir. İsa peygambere vahiy Sâürâ dağından inecektir. Hz. Muhammede vahiy Fârândan gelecektir.
İkincisi: Dağlara yemin etti, çünkü Allah dağlarla yeryüzünü sabit tutmaktadır, üzerindekilerle birlikte sağa sola yalpa yapmasın, eğilmesin diye onları bir tür kazık yapmış ve sabitlemiştir. Kur'ân-ı Kerimde sayısız âyette buna temas etmiş ve bu yüzden insanların kalplerinde bu yönden tâzimi gerekli bir telakki oluşmuştur. Üçüncüsü: Dağların bunca cismâni büyüklüğü, şiddeti ve sertliği, katılığı ve yüksekliği ortada iken onlardan berrak ve soğuk akarsuları ve durgun suları çıkarmıştır. Su ise en yumuşak nesnedir. Dağlarda, hiç kimsenin çabası ve dikmesi olmadan meyve veren ve vermeyen nice ağaçları çıkarmıştır. )Bunların dışında insanların çeşitli çarelere başvurarak ve bin bir zorluğa girerek asla elde edemeyecekleri daha nice faydaları hep dağlarda varetmiştir. Bu itibarla oralarda yarattığı bereketler ve insanlığa yararları sebebiyle dağlara yemin etmiştir.
Aynı şekilde yenilen bir nesne olan incir ve kendisinden zeytinyağı çıkarılan zeytine yemin edilmesi de onlarda insanlar için büyük faydalar varedilmesinden ötürüdür. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Kezâ Sinâ dağında yetişen, hem yağ hem de yiyenlerin ekmeğine katık veren bir ağaç (zeytin ağacı) meydana getiririz”. İşte belirttiğimiz bu özelliklerinden ötürü, Allah Teâlâ, bu sürenin başında dağlara, incir ve zeytine yemin etmiş olmaktadır. Yahut incir ve zeytinden maksat onların yetiştiği dağlardır, çünkü dağlarda sözü edilen özel faydalar vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Ve şu güvenli şehre. Beled-i eminden maksat Mekke'dir. Emin diye anılması oraya girenin güvende olmasından ötürüdür. Yahut oraya girene güven vermesi ve koruması yüzündendir. Çünkü insanlar nazarında “emin” kendisine emanet edileni ve onda olanı koruyan kimsedir. “Beled'e yeminden maksadın Mekkelilere ve müşriklere hitap etmiş olması da mümkündür. Çünkü Mekke'nin onlar nezdinde ve kalplerinde büyük bir yeri ve önemi vardı. Dağlara yemin etmesi, Ehl-i Kitap nezdinde onların kadrinin, mevkiinin ve yerinin yüce olması sebebiyledir, çünkü onlar vahyin bir kısmına iman etmekteydiler. Mekkeliler ise resüllere ve vahye inanmıyorlardı. Bununla birlikte bu beldeye (Mekke) tâzim etmekteydiler. Yeminlerin sebebi, bütün bu sayılanların hepsi olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Gezi al BOLAN! UZlE 44)
Tin 95:4
Yorumcular dediler ki: Yemin işte bunun için yapılmıştır. Ancak yeminin cevabının daha başka bir cümle olması daha uygun ve doğruya yakındır. Çünkü onlar müşahede yoluyla insanın en güzel biçimde yaratılmış olduğunu görmekte ve anlamaktadırlar. Zira hiçbir kimse insanın bu biçimden ve mevcut halindeki düzenlemeden başka bir şekilde yaratılmış olmasını temenni etmiş değildir. Bizce en uygun izah şekline göre yeminin cevabı “sümme radednâhu esfele sâfilin” âyetidir. Çünkü inkâr ve reddetme bu konuda oluşmaktadır. Maksat da cehennem ateşidir. Bu itibarla Allah Teâlâ, bunu yemin ile tekit etmiştir. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Biz insanı en güzel biçimde yaratmış olmakla birlikte, inkâr ve inat etmelerinden dolayı onları “esfel-i sâfilin'e göndeririz.
Biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır. Burada farklı yorumlar söz konusudur: Birincisi: Duyularla algıladığınız, baş gözüyle gördüğünüz en güzel şekilde. Çünkü Allah, melekleri insanlardan daha güzel şekilde ve daha güçlü biçimde yaratmıştır. Lâkin burada maksat onlar değildir. Şöyle ki: İnsanın yaratılışı öyle bir şekilde olmuştur ki, onlardan hiçbiri başka bir şekilde olmayı temenni etmemektedir. Bu da gösteriyor ki onların yaratılışı en güzel şekildedir. İkincisi: Ahsen-i takvim, “ahkem-i takvim ve etkanehü” yani yerinde ve en sağlam şekilde demektir. Çünkü Allah insanları öyle bir konumda yaratmıştır ki insanlar, Allah'ın kendilerine öğrettiği bilgi yolları ve çareler sayesinde nesnelerin tamamını fayda ve yararları için kullanılabilirler. Allah insanlarda bu kabiliyet ve imkânı yaratmıştır. Ahsen-i takvimin, Allah'ın vahdâniyetine ve ulühiyetine işaret eden en muhkem ve sağlam bir yaratılış diye anlaşılması da mümkündür. Yahut onları temyiz ehli ve bilgi sahibi kıldığı için anlamına da gelebilir. Öyle ki her türlü itaat yolunda hayırlı işlere muvaffak olurlar ve bu yolla sonsuz sevap kazanır, başka yaratıkların sahip olmadığı büyük saygınlığı hak ederler.
Tin 95:5
Bu ilâhi beyanın çeşitli anlamlara gelmesi ihtimali vardır: İnsanı esfel-i sâfiline indirdik ki orası cehennemdir. Kâfir, cehenneme gönderilir, orası esfel-i sâfilindir. Mümine gelince onu cennete göndeririz; cennet de “alâ-i illiyyin'dir. Bu da bir sonraki ilâhi beyanda istisna edilmiştir: Kesintisiz ödül vâdi cennettedir. İkincisi: İnsanı tercih etmiş olduğu en aşağılık amellere ve fiillere indiririz, o da seçmiş olduğu şirk ve küfür inancıdır. Mümini ise tercih etmiş olduğu yüce ve yüksek amellere yükseltiriz. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü: Tefsircilerin şu yorumudur: Onu daha sonra erzel-i ömre ve en sefil dönemine sevkederiz.
Gİ) üşikE LE Yİ EŞİ ASILAN İl E3 İZİ geli Yİ
Tin 95:6
Yani sağlıklı oldukları dönemlerinde ve gençliklerinde işlemiş oldukları amellerinin sevabını onlara vereceğiz. Ama sözü edilen aşağılık konuma sevkedilenlere gelince onlara böyle bir ödül verilmeyecektir. Bu yorum şayet, müminlerden muhsin olanlar istisna edilirse ancak doğru olabilir. Müminlerin kâfirlerden istisna edilmesi haline gelince böyle yorum ihtimal dâhilinde değildir. Buna göre birinci yorum doğruya daha çok benzemektedir.
GE SELA Şİİ lk Aş reel “Artık bu kanıtlardan sonra (ey insan!) seni dinin asılsız olduğu sonucuna götüren sebep nedir?”
Tin 95:7
Yani sağlıklı oldukları dönemlerinde ve gençliklerinde işlemiş oldukları amellerinin sevabını onlara vereceğiz. Ama sözü edilen aşağılık konuma sevkedilenlere gelince onlara böyle bir ödül verilmeyecektir. Bu yorum şayet, müminlerden muhsin olanlar istisna edilirse ancak doğru olabilir. Müminlerin kâfirlerden istisna edilmesi haline gelince böyle yorum ihtimal dâhilinde değildir. Buna göre birinci yorum doğruya daha çok benzemektedir.
GE SELA Şİİ lk Aş reel “Artık bu kanıtlardan sonra (ey insan!) seni dinin asılsız olduğu sonucuna götüren sebep nedir?”
Tin 95:8
Artık bu kanıtlardan sonra seni dinin asılsız olduğu sonucuna götüren sebep nedir? Eğer hitap, dini inkâr eden her bir insana yönelik ise Allah Teâlâ şöyle diyor: Seni dini yalanlamaya sevkeden etken nedir? Sen bildin ki Allah Teâlâ hüküm verenlerin en hikmetlisidir. O, hikmetten başka bir şey yapmaz. Eğer din günü olmasaydı, o zaman Allah'ın fiili anlamsız ve boşuna olurdu. Çünkü o, sizi inşa etti sonra sizi terbiye etti ve siz bu şekilde bu güçlü hale ulaştınız. Bu durumda âhiret hayatı olmasaydı o takdirde yapıp ettikleri anlamsız ve boşuna olurdu. Yahut şöyle deriz: Allah bu dünya hayatında kendisine dost olanlarla kâfir olanları eşit tuttu. Oysa hikmet bunlar arasını ayırtetmeyi gerektirmektedir. Öyle ise bunların arasını ayırtedecek bir yurdun olması gerekmektedir. Eğer “femâ yukezzibuke ba'du bid-din” (gal Ten İŞ U3) âyetindeki hitap Hz. Peygambere (a.s.) ise o takdirde şöyle buyurmuş olur: Ona dinden haber verdiğin konularda seni inkâr etmesine dair nasıl bir delil olabilir ki?! Yani onun bu konuda herhangi bir kanıtı yoktur. Yahut şöyle diyor: Benim hüküm verenlerin en hikmetlisi olduğumu bilip dururken onu dini inkâr etmeye iten saik ne olabilir ki?!
Allah hüküm verenlerin en âdili. Bu beyan hakkında ihtilaf edilmiştir: Bazıları hüküm verenlerin en adaletlisi demiştir. Kimisi de hikmet sahiplerinin en hikmetlisi anlamına yormuştur. Âhiret hayatı olmadan insanı yok etmek, hikmet sahiplerinin değil ancak beyinsizlerin işi olabilir. O ise hikmet sahiplerinin en hikmetlisidir. Yani Allah dostları ile Allah düşmanları arasını ayırtetmekte hüküm verenlerin en adaletlisidir. Bu iki zümre dünyada aynı halde idiler. Öyle ise onların aralarını ayırtetmek için mutlaka bir âhiret hayatının var olması gereklidir. Başarıya ulaştıran ancak Allah'tır.
Alak 96:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Tefsirciler bu sürenin Hz. Peygamber'e (a.s.) inen ilk süre ve ona vahyedilen ilk vahiy olduğunu belirtmişlerdir. İlk vahyin başka âyetler olduğu da söylenmiştir. Burada şöyle bir sorun vardır: Allah Teâlâ, ona yaratan Rabb'inin adıyla okumasını emretmiştir. Bu ve benzeri yerlerde uygun olan kendisine “ikra” ya da “if'al” denilmemesidir. Çünkü zâhirde bu bir emirdir. Ona gerekli olan da ancak itaat etmek ve gereğini yerine getirmektir. Aynı şekilde şu sürelerde de durum aynıdır: “Kul yâ eyyuhe'l-kâfirân” (5, 201 giç 8), “Kul eüzü biRabbi'l-felak” (gir e O izi b) “Kul e'üzü bi-Rabbi'n-nâs' Nene e 45), “Kul huvellâhu ehad”. Şu âyette de aynı durum SÖZ konusudur: “Yâ eyyuhe'n-nebiyyu kul li-ezvâcike ve benâtike”. Bu ve benzeri yerlerde ona denildiği gibi “kul” ya da “ikra” denilmesi değil bilakis başında “kul” olmaksızın bunların denilmesidir. Bu, burada geçen “ikra” emrinin açıklamasının bir yönüdür.
ISİEmrin mânası ve cevabı farklı izahlar gerektirir. Birincisi: Bununla kırâat hakkında öyle okunan bir Kurân olması istenmiştir. Kıyâmete kadar o şekilde tilâvet olunur ve mushaflarda yazılır. Bu Resülullah'a (a.s.) nasıl denildiğini ve ona nasıl vahy edildiğini, onun kendisine söylenilen tek bir harfi bile terketmediğini bilmek içindir. Bu onun risâleti için bir delil ve nübüvveti için bir alâmet olur. En doğrusunu Allah bilir. İnsanların sözlerinden anlaşılanın hilafına olması üzerine nübüvvetine delil olması muhtemeldir. Çünkü gökten gelen vahiyden anlaşılanın, insanların birbirine hitabı gibi olmasın, aksine onun insan kelâmından farklı olduğu anlaşılsın diye böyle bir üslüp kullanılmıştır. İkincisi: Ondan gelen hitabın, herkese ve herbir kimseden diğerine de olması içindir. Cibril (a.s.) Hz. Peygambere (a.s.) hitap etti ve ona okumasını emretti. Sonra Hz. Peygamber (a.s.) başkasına aynı şekilde okumasını emretti. O başkası da bir başkasına aynen okumasını söyler oldu. Böylece hitap her bir kimseye, her birinden de diğer bir kimseye olacak şekilde oldu. En doğrusunu Allah bilir.
Yaratan Rabb'inin adıyla oku. Muhtemeldir ki “Kırâata Rabb'inin ismiyle başla!” emri kastedilmiştir. Bu izah, berekete nail olabilmek için her şeyin başlangıcının Rabb'in ismiyle olması esasına dayanır. İkincisi: “Rabbi'nin ismi”nin akabinde belirttiği kelimeler Rabb'inin isminin tefsiridir. Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: Yaratan. İnsanı “alaka”dan yaratan. Bu kısım “Rabb'inin ismi”nin tefsiri olur. Yahut Rabb'nin adıyla sözü şu sözde belirtildiği gibi olur: “Senin o ismin ki, onunla sana dua edildiği zaman icabet edersin, onunla senden istenildiği zaman verirsin!” O isim, isimlerinin arasında gizlenmiş olmaktadır.
Sonra Senin Rabb'inin ismi derken Rabb'in resüle olan izafeti Hz. Peygamber'i (a.s.) yüceltme amaçlı olarak ve ona özgüymüş gibi kullanılmıştır. Daha önce de belirttiğimiz gibi teker teker varlıkların Allaha nispet edilmesi varlığı tâzim etmek için kullanılmış olur. Bu kabilden olmak üzere “Evimi temizleyesiniz diye...”; “Allahın devesi”i; “Mescitlerin Allaha ait olması” ve benzeri birtakım eşyanın özel olarak Allaha nispet edilmesini belirten örneklerde olduğu gibi. Buna mukabil varlıklar bir bütün olarak Allah'a izafe edilmesi halinde ise Rab Teâlâ'nın yüceltilmesi ve O'na olan övgü kastedilir. Şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Göklerin ve yerin mülkü O'na aittir”, “Göklerin ve yerin Rabb'i” “; “Her şeyin Rabb'i”7. Sonra kendisine ait belirgin bi özelliği bulunmayan özel bir nesnenin Allaha izafe edilmesi caiz değildir. Meselâ “Ey Zeyd'in Rabb'i”, “Ey Amr'ın Rabbi!” vb. denilmez. Böyle nispet, ancak kendisinde bir özellik ve erdem ortaya çıkmış bulunan nebiler, resüller ve melekler (a.s.) hakkında mümkündür. Bir de kendine ait bir özellik ve fazilet zâhir olmuş mekânlar Allaha nispet edilebilir. Bu nispet onların yüceltilmesi amacını taşır. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
i Hz. Âişe dedi ki: Hz. Peygamber'i (a.s.) şöyle derken işittim: “Allahım! Senden pak temiz mübarek ve sana en sevimli olan isminle yalvarıyorum. Senin o ismin ki onunla sana dua edildiği zaman icabet edersin, onunla senden istenildiği zaman verirsin! Onunla senin merhametin istenirse merhamet edersin, onunla sıkıntıdan kurtarman istenirse sıkıntıdan kurtarırsın!”.
Alak 96:2
“Alak” pıhtılaşmış kan demektir. Allah insanı “alaka”dan yarattı. Allah Teâlâ bununla her bir insanı kastetmiştir. “Alleme'l-insâne mâ lem yalem” ği GğLİYI g8), yani “insana bilmediğini öğretti” derken de insan her bir insanı öğretti demektir. Müfred, yani tekil bir ismin başına harf-i târif (elif ve lâm) geldiği zaman onunla umum kastedilir. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “İnsan gerçekten ziyandadır”. Burada, insanın aslı olduğu gerekçesiyle meninin temiz olduğunu kabul edenlerin görüşlerini geçersiz kılan delil vardır. Sonra Allah Teâlâ insanın cansız kandan yaratıldığını haber vermiş ve insanın bundan yaratıldığını beyan etmiştir. Kuşku yoktur ki “alak”, yani cansız kan necistir. Üstelik insanı bu cansız kandan yarattığını haber verdi. Buna göre insanın yaratıldığı nutfenin necis olması mümkündür ve bunun böyle olması da imkânsız değildir.
Sonra insanın yaratılışını kendisinden dönüştüğü hallere nispet etti. Meâlen şöyle buyurdu: “Sizi toprak, sonra “nutfe”, sonra “alaka” aşamalarından geçirerek yaratan O'dur. Sonra O sizi bir bebek olarak hayat alanına çıkarır; ardından güçlü çağınıza ulaşıncaya, sonra da yaşlılar haline gelinceye kadar sizi yaşatır; içinizden bazıları bundan önce vefat eder. Sonuçta belli bir vakte kadar yaşamaktasınız. Umulur ki (bunlar üzerine) akıl yorarsınız”. Burada ise tek bir haldeki nesneye izafe etti, o da kan pıhtısıdır. Gerçekte ise insanı, bahsettiği kan pıhtısı, nutfe ve topraktan yaratmış değildir. Çünkü bu isimler, bu nesnelerin kendilerinde bulunan özellikler dikkate alınarak verilmiş isimlerdir. Bu özellikler, diğer bir merhaleye geçişle birlikte yok olur. İnsan gerçekte sadece “mudğa'dan, yani bir çiğnem et parçasından yaratılmaktadır. Allah insanın yaratılışını ancak buna nispet etmiştir. Bu arada anlık özellikleri dikkate alınarak belirtilen diğer nesnelere de nispet etmiştir. Esasen bunların yaratılmasından maksat, bizzat insanın kendisidir. Burada Allah ulaşılması istenen sonucu zikretti. En doğrusunu Allah bilir.
Alak 96:3
Burada “el-ekram” dedi, bununla Hz. Peygamber'i risâlet ve nübüvvet için seçmesinin, ona Kur'ân'ı öğretmesinin tamamen Allah'ın bir lütfu ve ihsanı olduğunu, kendisinin bunu hak etmesinden ötürü peygamber olarak seçilmediğini bildirmek istedi. Çünkü Allah bunu minnet, lütuf ve ihsan bağlamında belirtti. Zira “ekrem” lütufta bulunma niteliğinin zirve noktasını ifade eder. Aynen “alem” (eyi) niteliğinin, ilimde zirve ve kemali ifade eden bir niteleme olması gibi.
Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren. Allah Teâlâ kalemi, sayesinde ilmin korunduğu ve tespit edildiği bir vasıta yaptı. Din ve dünya işlerine dair kaybolmasından ve unutulmasından korkulan bilgilerin muhafazası kalem vasıtasıyla olmaktadır. Öyle ki eğer kalem olmasaydı insanların din ve dünya işleri düzene girmezdi. Sonra kalemle öğretti demek yazı yazmayı ve şekil çizmeyi kalemle öğretti demektir. İbn Mesüd, Übey ve Hafsa mushaflarında kalemle yazı yazmayı öğretti anlamına gelen “alleme'l-hatta bi'l-kalem” (çil k5Jl çile) şeklindedir. Sonra kalemle öğretmeyi bizzat kendisine nispet etmiştir. İnsana bilmediğini bildirdi cümlesinde de aynı şekilde bildirme işini kendine nispet etti. Bu durum iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi bildirmeyi kendisine izafe etmesi onların öğrenme fiillerinin yaratıcısı olması sebebiyledir. Ya da onlar için öğrenmenin sebeplerini hazırlamış olmasından dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir. Diğer taraftan burada söz edilen kalemle öğretme işi Hz. Peygamber'in (a.s.) kendisine yönelik değil, ümmetine yönelik olmaktadır. ) Çünkü Allah, peygamberini yazı ve hat olmaksızın öğretmiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği geçersiz kılmaya çalışanlar kuşkuya düşerlerdi”. Kalem ve yazı olmadan peygamberini öğretmesi, onun risâletine dair büyük bir mücizedir. Zira ona öyle bir özellik vermiştir ki o kalbiyle ne ispat ne yazı ne de bir hat olmaksızın onu ezberlemektedir. İnsana bilmediğini bildirdi sözüyle kastedilen insanın Hz. Peygamber (a.s.) olması muhtemeldir. Bunun delili şu ilâhi beyanlardır: “Allah sana bilmediğini öğretmiştir. Sana Allah'ın lütfu gerçekten büyük olmuştur”; “(Ey peygamber!) İşte bu anlatılanlar sana vahyettiğimiz gayp haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin!””; “Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun””, “Alleme'l-insâne mâ lem ya'lem” (çi; G ğLİYI çiz) âyetinde geçen “elinsân'dan maksadın her bir insan olması da mümkündür: Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Sizler hiçbir şey bilmez bir durumdayken Allah sizi analarınızın karnından dışarı çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler, kalpler verdi”.
Alak 96:4
Burada “el-ekram” dedi, bununla Hz. Peygamber'i risâlet ve nübüvvet için seçmesinin, ona Kur'ân'ı öğretmesinin tamamen Allah'ın bir lütfu ve ihsanı olduğunu, kendisinin bunu hak etmesinden ötürü peygamber olarak seçilmediğini bildirmek istedi. Çünkü Allah bunu minnet, lütuf ve ihsan bağlamında belirtti. Zira “ekrem” lütufta bulunma niteliğinin zirve noktasını ifade eder. Aynen “alem” (eyi) niteliğinin, ilimde zirve ve kemali ifade eden bir niteleme olması gibi.
Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren. Allah Teâlâ kalemi, sayesinde ilmin korunduğu ve tespit edildiği bir vasıta yaptı. Din ve dünya işlerine dair kaybolmasından ve unutulmasından korkulan bilgilerin muhafazası kalem vasıtasıyla olmaktadır. Öyle ki eğer kalem olmasaydı insanların din ve dünya işleri düzene girmezdi. Sonra kalemle öğretti demek yazı yazmayı ve şekil çizmeyi kalemle öğretti demektir. İbn Mesüd, Übey ve Hafsa mushaflarında kalemle yazı yazmayı öğretti anlamına gelen “alleme'l-hatta bi'l-kalem” (çil k5Jl çile) şeklindedir. Sonra kalemle öğretmeyi bizzat kendisine nispet etmiştir. İnsana bilmediğini bildirdi cümlesinde de aynı şekilde bildirme işini kendine nispet etti. Bu durum iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi bildirmeyi kendisine izafe etmesi onların öğrenme fiillerinin yaratıcısı olması sebebiyledir. Ya da onlar için öğrenmenin sebeplerini hazırlamış olmasından dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir. Diğer taraftan burada söz edilen kalemle öğretme işi Hz. Peygamber'in (a.s.) kendisine yönelik değil, ümmetine yönelik olmaktadır. ) Çünkü Allah, peygamberini yazı ve hat olmaksızın öğretmiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği geçersiz kılmaya çalışanlar kuşkuya düşerlerdi”. Kalem ve yazı olmadan peygamberini öğretmesi, onun risâletine dair büyük bir mücizedir. Zira ona öyle bir özellik vermiştir ki o kalbiyle ne ispat ne yazı ne de bir hat olmaksızın onu ezberlemektedir. İnsana bilmediğini bildirdi sözüyle kastedilen insanın Hz. Peygamber (a.s.) olması muhtemeldir. Bunun delili şu ilâhi beyanlardır: “Allah sana bilmediğini öğretmiştir. Sana Allah'ın lütfu gerçekten büyük olmuştur”; “(Ey peygamber!) İşte bu anlatılanlar sana vahyettiğimiz gayp haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin!””; “Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun””, “Alleme'l-insâne mâ lem ya'lem” (çi; G ğLİYI çiz) âyetinde geçen “elinsân'dan maksadın her bir insan olması da mümkündür: Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Sizler hiçbir şey bilmez bir durumdayken Allah sizi analarınızın karnından dışarı çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler, kalpler verdi”.
Alak 96:5
Burada “el-ekram” dedi, bununla Hz. Peygamber'i risâlet ve nübüvvet için seçmesinin, ona Kur'ân'ı öğretmesinin tamamen Allah'ın bir lütfu ve ihsanı olduğunu, kendisinin bunu hak etmesinden ötürü peygamber olarak seçilmediğini bildirmek istedi. Çünkü Allah bunu minnet, lütuf ve ihsan bağlamında belirtti. Zira “ekrem” lütufta bulunma niteliğinin zirve noktasını ifade eder. Aynen “alem” (eyi) niteliğinin, ilimde zirve ve kemali ifade eden bir niteleme olması gibi.
Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren. Allah Teâlâ kalemi, sayesinde ilmin korunduğu ve tespit edildiği bir vasıta yaptı. Din ve dünya işlerine dair kaybolmasından ve unutulmasından korkulan bilgilerin muhafazası kalem vasıtasıyla olmaktadır. Öyle ki eğer kalem olmasaydı insanların din ve dünya işleri düzene girmezdi. Sonra kalemle öğretti demek yazı yazmayı ve şekil çizmeyi kalemle öğretti demektir. İbn Mesüd, Übey ve Hafsa mushaflarında kalemle yazı yazmayı öğretti anlamına gelen “alleme'l-hatta bi'l-kalem” (çil k5Jl çile) şeklindedir. Sonra kalemle öğretmeyi bizzat kendisine nispet etmiştir. İnsana bilmediğini bildirdi cümlesinde de aynı şekilde bildirme işini kendine nispet etti. Bu durum iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi bildirmeyi kendisine izafe etmesi onların öğrenme fiillerinin yaratıcısı olması sebebiyledir. Ya da onlar için öğrenmenin sebeplerini hazırlamış olmasından dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir. Diğer taraftan burada söz edilen kalemle öğretme işi Hz. Peygamber'in (a.s.) kendisine yönelik değil, ümmetine yönelik olmaktadır. ) Çünkü Allah, peygamberini yazı ve hat olmaksızın öğretmiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği geçersiz kılmaya çalışanlar kuşkuya düşerlerdi”. Kalem ve yazı olmadan peygamberini öğretmesi, onun risâletine dair büyük bir mücizedir. Zira ona öyle bir özellik vermiştir ki o kalbiyle ne ispat ne yazı ne de bir hat olmaksızın onu ezberlemektedir. İnsana bilmediğini bildirdi sözüyle kastedilen insanın Hz. Peygamber (a.s.) olması muhtemeldir. Bunun delili şu ilâhi beyanlardır: “Allah sana bilmediğini öğretmiştir. Sana Allah'ın lütfu gerçekten büyük olmuştur”; “(Ey peygamber!) İşte bu anlatılanlar sana vahyettiğimiz gayp haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin!””; “Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun””, “Alleme'l-insâne mâ lem ya'lem” (çi; G ğLİYI çiz) âyetinde geçen “elinsân'dan maksadın her bir insan olması da mümkündür: Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Sizler hiçbir şey bilmez bir durumdayken Allah sizi analarınızın karnından dışarı çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler, kalpler verdi”.
Alak 96:6
Burada sözü edilen “tuğyan”, yani taşkınlık zengin olmalarından dolayıdır. Yani kibirlendi, böbürlendi, kendini zengin görüp övündü. Azdıran zenginlikten, unutturan fakirlikten sığınmayı ifade eden hadis rivayetindeki': tuğyanı da bu şekilde anlamak gerekir. Çünkü zenginlik kibirlenmeye, öğünmeye ve taşkınlığa götürür. “et-Tuğyân” çizgiyi aşmak, sınırı zorlamak, taşkınlık yapmak demektir. “el-Fakru'l-münsi” maldan başka beden sağlığı, akıl, ilim gibi mevcut diğer nimetleri unutturan ve kişiyi yoran yoksulluk halidir.
İnsan, kendini kendine yeterli görerek çizgiyi aşar. Bu özellik yorumcuların bahsettiği adı belli bir kâfirin -ki bu Ebü Cehil mel'ünu oluyor- özelliği değildir, aksine kendisini müstağni gören ve bu nedenle taşkınlık yapan her kâfirin özelliğidir.
Dp (Slİnsan, çizgiyi aşar. Burada her insan kastedilmemiştir. Zira her insan zenginlikten dolayı taşkınlık yapmamaktadır. Allah Teâlâ'nın verdiği haberde tutarsızlık olmaz. Bu itibarla âyette geçen insandan maksat bazı insanlardır. Buradan da şu usul kaidesi çıkar: Hitaptan zâhirinin ve umümun anlaşılması her zaman gerekmez. Ondan ne kastedildiğine işaret eden delilin gereğini esas almak gerekir. Maksadın ne olduğuna, bazan işaret eden bitişiğindeki bir unsur olur, bazan da matlup olur, fakat bu bitişik olmayan bir tarzda olur.
GENİ lol
Alak 96:7
Burada sözü edilen “tuğyan”, yani taşkınlık zengin olmalarından dolayıdır. Yani kibirlendi, böbürlendi, kendini zengin görüp övündü. Azdıran zenginlikten, unutturan fakirlikten sığınmayı ifade eden hadis rivayetindeki': tuğyanı da bu şekilde anlamak gerekir. Çünkü zenginlik kibirlenmeye, öğünmeye ve taşkınlığa götürür. “et-Tuğyân” çizgiyi aşmak, sınırı zorlamak, taşkınlık yapmak demektir. “el-Fakru'l-münsi” maldan başka beden sağlığı, akıl, ilim gibi mevcut diğer nimetleri unutturan ve kişiyi yoran yoksulluk halidir.
İnsan, kendini kendine yeterli görerek çizgiyi aşar. Bu özellik yorumcuların bahsettiği adı belli bir kâfirin -ki bu Ebü Cehil mel'ünu oluyor- özelliği değildir, aksine kendisini müstağni gören ve bu nedenle taşkınlık yapan her kâfirin özelliğidir.
Dp (Slİnsan, çizgiyi aşar. Burada her insan kastedilmemiştir. Zira her insan zenginlikten dolayı taşkınlık yapmamaktadır. Allah Teâlâ'nın verdiği haberde tutarsızlık olmaz. Bu itibarla âyette geçen insandan maksat bazı insanlardır. Buradan da şu usul kaidesi çıkar: Hitaptan zâhirinin ve umümun anlaşılması her zaman gerekmez. Ondan ne kastedildiğine işaret eden delilin gereğini esas almak gerekir. Maksadın ne olduğuna, bazan işaret eden bitişiğindeki bir unsur olur, bazan da matlup olur, fakat bu bitişik olmayan bir tarzda olur.
GENİ lol
Alak 96:8
Oysa her şey Rabb'ine dönecektir. Âyetin metninde geçen “ruc'â” merci, yani dönüş yeri demektir. Ebü Ubeyde de böyle söylemiştir. Başkaları ise onun rücü, yani dönüş anlamında olduğunu söylemişlerdir. Bu sözün yorumu, herkesin dönüş yeri, Allahın kendileri için hazırlamış olduğu yerdir; âyette geçtiği gibi Allah, kâfir için cehennemi mümin için de cenneti hazırlamıştır. Âyetin, herkesin dönüşünün Allaha olacağını bildirmek diye yorumlanması da mümkündür.
EİN LİGİ İSİ a: MEİN EŞİ
Alak 96:9
9-10. “Gördün mü, bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı?”
11. “Peki, düşündün mü (ey inkârcı!), ya o kul doğru yolda ise?”
Alak 96:10
9-10. “Gördün mü, bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı?”
11. “Peki, düşündün mü (ey inkârcı!), ya o kul doğru yolda ise?”
Alak 96:11
9-10. “Gördün mü, bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı?”
11. “Peki, düşündün mü (ey inkârcı!), ya o kul doğru yolda ise?”
Alak 96:12
13. “Düşündün mü (ey resülüm!), ya o adam hakkı inkâr ediyor, sırt çeviriyorsa!
Alak 96:13
13. “Düşündün mü (ey resülüm!), ya o adam hakkı inkâr ediyor, sırt çeviriyorsa!
Alak 96:14
Gördün mü, bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı? Müfessirler namaz kılanı engelleyenin Ebü Cehil mel'ânu olduğunu söylemişlerdir. Bir kulu namaz kılarken. Namaz kılan Hz. Peygamber'dir. Şöyle ki: Hz. Peygamber (a.s.) Hicrde namaz kılardı, Ebü Cehil ise onu engellerdi. Bunun üzerine şu meâldeki âyetler indi: Gördün mü bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı? Peki düşündün mü (ey inkârcı!) ya o kul doğru yolda ise? Yahut günahtan sakınmaya çağırıyorsa? Düşündün mü ey resülüm! ya o adam hakkı inkâr ediyor, sırt çeviriyorsa Allah'ın her şeyi bildiğini bilmiyor mu? Bunların hepsinin, ardından gelen Allah'ın her şeyi gördüğünü bilmiyor mu? tehdidi içinde toplanması da mümkündür. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Gördün mü, bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı? Gördün mü, hidâyet üzere olanı ya da takvâ ile emredeni engelleyen o adamı? Ki o Allah'ın resülü (a.s.) olmaktadır. O kâfir, her namaz kılışında onu engelliyordu. Onu hidâyet üzere olmaktan ve takvâ ile emretmekten alıkoyuyordu. )Gördün mü, Allah'ın Resülünü (a.s.) inkâr eden ve ona itaatten yüz çeviren o adam, Allah'ın kendisini gördügünü bilmez mi?! Bunların hepsinin bu vaid içerisine girmesi ve devamı ile birlikte önce geçen “gördün mü bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı” (2181 laz gil EğİSi) meâlindeki hitabın cevabı olması mümkündür. Anlaşıldığı i için bu hitaba ait cevabın belirtilmemiş olması da mümkündür.
Bilmez mi ki Allah görür. Bilmez mi ki Allah görür ve Hz. Peygamber'in (a.s.) öcünü o engelleyiciden alır. Yahut bilmez mi ki Allah görür ve Hz. Peygambere (a.s.) yapmaya yeltendiği şeyi ondan savar. Bu bir vaiddir. Bilmez mi ki Allah görür iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Elbette engelleyici bildi ki söylediği, yaptığı ve aklından geçirdiği her şeyi şüphesiz Allah Teâlâ kesinlikle bilir. Fakat o, buna rağmen yaptıklarını tavır alma ve inat yüzünden yapar. İkincisi: Gerçekten Allah'ın bunları bilmediği düşüncesiyle Cenâb-ı Hakk'ın kendisini gördüğünü bilmez. Zira eğer Resülullah'ın namazını engelleme, ona tuzak kurma gibi eylemlerini Allah'ın gördüğünü ve bildiğini bilseydi o takdirde bunları yapmazdı.
SAĞA LİL e İİ YE
Alak 96:15
16. “O yalancı, günahkâr perçeminden!
Gerçekten o Hz. Peygamber'e (a.s.) yaptıklarından vazgeçmezse biz onun elbette perçeminden yakalarız. Bu ifade sanki şiddetli yakalayış ve şiddetli sürükleyiş yerinde kullanılan bir tabirdir. Diğer yandan ona yönelik bu vaidin, sözü edilen davranışlarını terketmemesi halinde dünyada iken vuku bulması da muhtemeldir. Eğer bu dünyada iken vuku bulursa o takdirde âyette geçen “sefea” fiili azap anlamında olur. Denildi ki: O Bedir gününde perçeminden yakalanmış ve Hz. Peygamber'in (a.s.) önüne öldürülmüş olarak atılmıştır. Eğer âhiret âleminde vuku bulacak ise o takdirde perçemden yakalanma hakikat anlamında olacaktır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız”; “O gün yüzüstü ateşe sürüklenirler: “Tadın bakalım cehennemin dokunuşunu!” JArap dilcileri şöyle dediler: Perçeminden yakalarız sözü kabzederiz, yakalarız demektir. “Sefa'tü nâsıyetehü”, onu yakaladım demektir. “Sefe'ahü bi'l-asâ” ise ona değnekle vurdu, demektir. “İsfa' biyedihi” ise “Elini tut!” anlamındadır, Yalancı, günahkâr perçeminden. Yalancı günahkâr sözü nefisten kinâye olabileceği gibi bahsi geçen “nâsıye”, yani perçemden kinâye olması da mümkündür.
Alak 96:16
16. “O yalancı, günahkâr perçeminden!
Gerçekten o Hz. Peygamber'e (a.s.) yaptıklarından vazgeçmezse biz onun elbette perçeminden yakalarız. Bu ifade sanki şiddetli yakalayış ve şiddetli sürükleyiş yerinde kullanılan bir tabirdir. Diğer yandan ona yönelik bu vaidin, sözü edilen davranışlarını terketmemesi halinde dünyada iken vuku bulması da muhtemeldir. Eğer bu dünyada iken vuku bulursa o takdirde âyette geçen “sefea” fiili azap anlamında olur. Denildi ki: O Bedir gününde perçeminden yakalanmış ve Hz. Peygamber'in (a.s.) önüne öldürülmüş olarak atılmıştır. Eğer âhiret âleminde vuku bulacak ise o takdirde perçemden yakalanma hakikat anlamında olacaktır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız”; “O gün yüzüstü ateşe sürüklenirler: “Tadın bakalım cehennemin dokunuşunu!” JArap dilcileri şöyle dediler: Perçeminden yakalarız sözü kabzederiz, yakalarız demektir. “Sefa'tü nâsıyetehü”, onu yakaladım demektir. “Sefe'ahü bi'l-asâ” ise ona değnekle vurdu, demektir. “İsfa' biyedihi” ise “Elini tut!” anlamındadır, Yalancı, günahkâr perçeminden. Yalancı günahkâr sözü nefisten kinâye olabileceği gibi bahsi geçen “nâsıye”, yani perçemden kinâye olması da mümkündür.
Alak 96:17
O hemen taraftarlarını toplantı yerine çağırsın. Yani Hz. Peygambere (a.s.) yapmayı tasarladığı suikast girişiminde kendisine yardımda bulunmak için meclisini toplasın, avanelerini yardıma çağırsın. Biz de onu defetmek için zebânileri çağıracağız. Baksın bakalım tasarladığı suikastı yapmaya güç yetirebilecek mi?!
Bunun dünyada olması muhtemeldir. Belirtildiği gibi o Bedir'de gebertilmişti. Zebânilerle bu engelleyiciyi savma işinin âhirette gerçekleşmesi de mümkündür. Onlara zebâni denilmesi cehennemlikleri cehenneme itmelerinden ötürüdür. Denildi ki: “Zebâniye” cehennem görevlileri demektir. Tekili “zibniye” gelir. “en-Nâdi” meclis demektir, ancak maksat orada olanlardır.
Alak 96:18
O hemen taraftarlarını toplantı yerine çağırsın. Yani Hz. Peygambere (a.s.) yapmayı tasarladığı suikast girişiminde kendisine yardımda bulunmak için meclisini toplasın, avanelerini yardıma çağırsın. Biz de onu defetmek için zebânileri çağıracağız. Baksın bakalım tasarladığı suikastı yapmaya güç yetirebilecek mi?!
Bunun dünyada olması muhtemeldir. Belirtildiği gibi o Bedir'de gebertilmişti. Zebânilerle bu engelleyiciyi savma işinin âhirette gerçekleşmesi de mümkündür. Onlara zebâni denilmesi cehennemlikleri cehenneme itmelerinden ötürüdür. Denildi ki: “Zebâniye” cehennem görevlileri demektir. Tekili “zibniye” gelir. “en-Nâdi” meclis demektir, ancak maksat orada olanlardır.
Alak 96:19
Sakın onun isteğine uyma. Sakın o kâfire uyma. Sözü edilen kişi o kâfire, ölene kadar uymadı. Secdeye kapan ve Allah'a yakınlaş. Bu hitabın Hz. Peygambere (a.s.) yönelik olması muhtemeldir. Yani “Ey peygamber! Namaz kıl ve Allah Teâlâ'ya yakınlaş!”, “Vescüd”, yani “Namaz kıl!” hitabının Hz. Peygambere (a.s.) “Vakterib” yani “Yaklaş!” emrinin ise Ebü Cehil mel'ünuna yönelik olması da mümkündür. Yani “Ey Ebü Cehil! Hz. Muhammede hele bir yaklaş da gör!” takdirindedir. O namaz kıldığı esnada Hz. Peygambere (a.s.) suikastta bulunmayı tasarlıyordu. Allah Teâlâ onu bu tehdit ifadesi ile korkutmuştur.
Bu beyan, zâhiri anlamına göre tevil edilmesi halinde bizim için Müşebbihe'ye karşı bir delil olur. Çünkü “Vakterib”, yani yakınlaş! sözünden mekân ve zat açısından bir yakınlaşma anlaşılmaz. Aksine şeref ve mevki bakımından bir yakınlaşma anlaşılmaktadır. “Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. Kim bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Bana seğirtene ben koşa koşa gelirim!”! meâlindeki hadiste ve benzerlerinde geçen yakınlaşmadan O'nun zatına yaklaşma anlaşılmaz, aksine icabet sebebiyle makam, mevki ve şeref bakımından yakınlaşma anlaşılır. Kurânda bahsi geçen bütün yakınlık ifade eden kelimeler de aynı şekilde makam, mevki ve şeref bakımından yakınlık diye yorumlanmak durumundadır.
Bu sürede secde âyeti vardır. Ebü Hureyre (r.a.) Hz. Peygamber'in (a.s.) bu süreyi okuduğunda secde yaptığını söylemiştir”. İbn Sirin Ebü Hureyreden (ra.) rivayet etmiştir ki, “izes-semâu'nşakkat” ve “ikra bismi Rabbike” sürelerinde Hz. Ebü Bekir ve Hz. Ömer ve her ikisinden de hayırlı olan Hz. Peygamber (a.s.) secde etmiştir. Hz. Ali'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet olunur: “İkra bismi Rabbike” süresinde azimet olarak yapılması gereken secde vardır”. Ebü Ubeyde de Abdullah'ın, bu süreyi okuduğunda secde ettiğini rivayet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
? o Ahmedb. Hanbel, el-Müsned, TI, 413; Buhâri, “Tevhid”, 50; Müslim, “Tevbe” 1.? Ebü Hureyre şöyle dedi: Biz Hz. Peygamber (a.s.) ile beraber &2231 2x1! 1S) ve A5 pi İğ sürelerinde secde ettik”.
Kadr 97:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Müfessirler şöyle dediler: Biz onu indirdik, yani Kur'ân'ı. Zamirden maksadın sürenin sonunda sözü edilen “selâm”, yani esenlik olması da mümkündür. Kurânın kadir gecesinde indirildiğini söyleyenler de kendi aralarında ihtilafa düşmüşlerdir. Kimi şöyle demiştir: Kur'ân, levh-i mahfüzdan bize en yakın göğe bu gecede toptan indirilmiştir. O gece ramazan ayı içindedir. Nitekim şu ilâhi beyanda buna işaret edilmektedir: “O (sayılı günler) Kur'ân'ın indirildiği ramazan ayıdır”. Yani levh-i mahfüzdan indirilmiştir. Sonra en yakın gökten de Hz. Peygambere (a.s.) ihtiyaca göre emir, nehiy, helâl, haram, öğüt ve ihtiyaç duyulan diğer içerikler peyderpey bir halde indirilmiştir. Kimi de şöyle demiştir: O gece levh-i mahfüzdan öbür seneye kadar o sene içinde ihtiyaç duyulacak olan vahiyler topluca indirilmiş, sonra Hz. Peygambere (a.s.) de zaman içinde peyderpey indirilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
[Faziletli Mekânların Belirtilip Zamanların Açıklanmamasının Hikmeti]
IlBu gece için söz konusu edilen fazilet nereden geliyor bilemiyoruz: İnsanların sınandığı ibadetlerin o gecede ifa edilmesi sebebiyle teşvik ve korkutma şeklinde mi belirtilmiştir yahut meleklerin sınandığı bir vakit olması itibariyle midir? O gecede onlar yeryüzüne inmekle ve yeryüzünde Allah Teâlâ'ya ibadet etmekle emrolunurlar ve o gece Kur'ân indirilir vb. Ya da bir hikmet ve sırra bağlı olarak üstün kılınmıştır da Allah Teâlâ o sırrı hiç kimseye açmamış mıdır? Bazı mekânlar için orada ibadet edilmesi halinde diğer yerlerde olmayan faziletlerin belirlendiğine dair naslar vardır. Meselâ hadiste şöyle denilmiştir: “Mescid-i Haramda kılınan tek bir namaz başka yerde kılınan yüz bin namaza denk olur. Benim şu mescidimde kılınan bir namaz Mescid-i Haram hariç başka yerde kılınan bin namaza denk gelir”. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ve mescitler Allah içindir... Bu mekânlar, diğerlerinden içinde eda edilen ibadetlerin fazileti ile ayrıcalıklı kılınmıştır. Buna göre bazı zamanların diğer bazı zamanlara nispetle daha üstün kılınması, içinde ifa edilecek ibadetlerin bulunması sebebiyle olabilir. Ancak faziletli mekânlar belirlenirken faziletli zamanlar açıklanmamış, onların sair vakitler içerisinde aranması istenmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, O, eğer belirlense ve hangi vakit olduğuna işaret edilseydi o takdirde onu elde etmek için bir külfet gerekmezdi. Çünkü insanlar sadece o vakti ve o geceyi kollarlardı. Mekân ise öyle değildir, oraya gitmek için bir külfet gerekir. İnsanın ruhunun vücudundan ne zaman çıkacağı vaktin belirlenmemesi de bu şekilde izah edilir. Çünkü Allah Teâlâ insanın ömrünün nihayetini açıklasa ve bildirseydi kişi kendini fısk ve fücüra salardı, ecelin ansızın gelmesinden emin olacağı için günahları işlemekten geri durmaz, nasıl olsa ömrümün son kısmında tövbe ederim diye düşünürdü. Allah, kul her an için korku, sakınma ve umut halinde olsun diye ecelini gizlemiştir. Aynı hikmete binaen sözü edilen mübarek geceyi de beyan etmemiş ki bütün geceler içinde onu arasınlar ve böylece bütün geceleri ihya etmiş olsunlar. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra eğer soru, Kur'ân hakkında ise -ki o, kadir gecesinde indirilmiştir- o takdirde delili şu âyettir: “Hâ-mim. Aydınlatan kitaba yemin olsun! Biz onu mübarek bir gecede indirdik; biz dajma uyarmaktayız”. Eğer soru, kadir gecesine dair ise o zaman onun beyanı şu âyet olur:
Gal all Üş
Kadr 97:2
Bunun iki izah şekli vardır: Birincisi: Sana bildirene kadar sen bilmezdin. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin!” “Ve mâ edrâke” 3i &;) kavl-i celilinin o geceye tâzim ya da hayranlık uyandırmak için kullanılması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Denildi ki: Bu âyetin indirilmesi teselli anlamındadır. Allah Teâlâ ona bu gecenin faziletini ve o gecede ibadet etmenin sevabını verdi.
Ahali; öy EE ŞAL Aİ
Kadr 97:3
3. “Kadir gecesi bin aydan ME Sonra onun üstünlüğünü anlatmak üzere şöyle buyurdu: Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Bunun üzerinde ihtilaf edildi: Bazıları şöyle dediler: Hz. Peygamber (a.s.) (âlem-i iii) Beni Ümeyye'yi minberi üzerinde gördü. Bu onu üzdü. Bunun üzerine “innâ enzelnâhu fi leyleti"l-kadr ve mâ edrâke mâ leyletülkadri leyletü'l- -kadri hayrun min elfi şehr” (431 Gl aa il dg 3i ĞI pey koya peri ay eril ay) âyetleri indi. Yani o gece, Beni Ümeyye nin senden sonra hükümran olacağı bin aydan daha hayırlı... Yi Muhammed! (a.s.)”. Bazıları dediler ki: Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Yani o gecede ibadet (amel) etmek, içinde kadir gecesi olmayan bin aydaki amelden daha hayırlıdır. Denildi ki: Hz. Peygamber (a.s.) ashabına Beni İsrâil'den bir adamın hikâyesini anlattı. Allah yolunda bin ay cihat etmişti. Bu onlara çok ağır geldi, moralleri bozuldu. Bunun üzerine Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır meâlindeki âyet indi. Yani o gecede yapacağınız ameliniz, o adamın bin ayda yapmış olduğu cihattan daha hayırlıdır, denilmiş oldu”. Bin ayın belirtilmesi belli bir sayı belirlemek için değil de temsil kabilinden de olabilir. Yani bin aydan ve daha fazlasından hayırlıdır, gibi. Çünkü miktar belirleme bazan bizzat o sayının belirlenmesi için olur, bazan da o zamanın şerefini ve değerini belirtmek için olur. Bu durumda maksat sayı üzerinde sınırlama ve belirleme değildir. Meselâ şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onların bağışlanması için Allaha ister dua et ister etme; onların affedilmesi için yetmiş kere de dua etsen Allah onları bağışlamayacaktır”.
Sonra “leyletü'l-kadır” diye isimlendirmeye dair ihtilaf edilmiştir: Bazıları hüküm ve kaza gecesidir; o gecede gelecek yıla kadar o yıl içinde olması irade edilen olaylar hüküm altına alınır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “O gecede bizim katımızdan bir emirle hüküm ve hikmet konusu olan bütün işler ayrılır”. Ya da kadir gecesi denilmesi o gecenin Allah katındaki değeri ve şerefinden dolayıdır. Çünkü bir olayın yüceliği “kadr” kelimesiyle ifade edilir. Leyle-i mübâreke" diye isimlendirilmesinin izahı da şöyledir:
Taberi, Câmi'wWl-beyân, XXX, 329.
Çünkü o gecede Allah Teâlâdan kullarına rahmet ve bereketler iner. Ya da o gecede yapılan ibadetlerin çokluğundan ötürü mübarek diye isimlendirilmiş olabilir.
eri çi
Kadr 97:4
4. “O gece melekler ve ruh, Rab'lerinin izniyle her biri iş için iner diri lar.
5. “O gece tan yeri ağarıncaya kadar esenlik doludur”
O gece melekler ve ruh, rablerinin izniyle her bir iş için iner dururlar. Bazıları dediler ki: Burada ruh kelimesinden maksat Cibril aleyhisselâmdır. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onu, Rühulemin indirmiştir”. Bazıları da şöyle dediler: Nasıl ki melekler insanlar üzerine müvekkel ise Ruh da melekler üzerine müvekkeldir. Burada ruhtan kastın rahmet olması da mümkündür. Yani melekler, mübarek olarak isimlendirilen o gecede bereketlerle birlikte rahmeti indirirler. Sonra “fihâ” kelimesi hakkında ihtilaf edildi: Kimi, buna o gecede melekler ve ruh iner anlamını verdi. Kimi de ona ruh meleklere iner mânasını vermiştir.
Rabb'inin izniyle. Yani Rablerinin emri ile inerler. Her bir iş için. Bazıları şöyle dedi: O sene yeryüzünde olacak her bir durumu (ele alırlar). İbn Kuteybe de benzer şekilde söyledi. Her bir iş için. Esenlik doludur. Âyetin metninde geçen “min külli emr”: “bi külli emr” takdirindedir. Denildi ki: Allah Teâlâ'nın takdir buyurduğu her bir iş. Yani melekler Allah'ın takdir buyurduğu işleri hakkında, Allah tarafından bilgi sahibi kılınmadıkça kendileri bilgi sahibi değillerdir. Sanki melekler, o sene içinde gerçekleşecek olaylarla ilgili olarak takdir buyurduğu işleri öğreniyorlar da Allah'ın emri ile onları gerçekleştirmek üzere iniyorlar.
281 (Sİ“Selâm” hakkında şöyle denildi: Melekler kanatlarını çırparak Allah'tan selâm, rahmet ve mağfiret ile inerler. Denildi ki: O esenlikli bir gecedir; o gecede hiçbir şer vuku bulmaz ve o gecede tan yeri ağarana kadar hiçbir şeytan bırakılmaz. Bazıları da şöyle dedi: O meleklerin selâmıdır. Yani melek2 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurüân, 8. 534.
ler o gece erkek ve kadın müminlerin her birine selâm verirler. Kimi de şöyle dedi: Her âfet ve belâdan esenlik vardır. Şu ilâhi beyanda böyle ifade edilmiştir: “Kişinin önünde ve arkasında Allah'ın emriyle onu kayıt ve koruma altına alan takipçiler vardır”, Bazıları dedi ki: Onu Allah'ın azabından korurlar. Bazıları da onu Allah Teâlânın emriyle korurlar anlamı vermiştir. Bu itibarla “min külli emrin selâm” cümlesi bu iki şekilde yorumlanabilmektedir.
O gece tan yeri ağarıncaya kadar. “O” anlamındaki “ 4” zamirinden maksat tan yeri ağarana kadar süren söz konusu bereketler olabilir. Ya da tan yeri ağarana kadar süreceği belirtilen “selâm”, yani esenlik olabilir. Yahut tan yeri ağarana kadar yeryüzüne inmekte olan melekler kastedilmiş olabilir. Rivayet edildiğine göre İbn Abbâs (r.a.) bu âyeti “min külli'mri'in selâm” diye okudu ve bunu melekler diye de açıkladı", Bazıları dediler ki: Kadir gecesinin ne zaman olduğuna dair Hz. Peygambere (a.s.) isnat edilen rivayetler farklılık arzetmektedir. Sahabe (anhüm) bu konuda ihtilaf etmiştir. Abdullah b. Üneys, Hz. Peygamber'in (a.s.) şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Onu (ramazanın) son on günü içinde arayın! Ve her tek günde özel olarak ardına düşün!” Abdullah b. Mesüd (r.a.) şöyle rivayet etti: Hz. Peygamber (a.s.) şöyle dedi: “Ramazanın on dokuzuncu gecesi, yirmi birinci gecesi, yirmi üçüncü gecesi”. İbn Ömer (radıyallâhu anhümâ) Hz. Peygamber'in (a.s.) şöyle dediğini rivayet etti: “Kadir gecesini son yedi gün içinde arayın!””.
JOnun yirmi yedinci gecede olduğu da rivayet edilmiştir. Abdullah b. Ömer (r.a.) Hz. Peygambere (a.s.) kadir gecesini sordu. Ben de onu duyuyordum. Dedi ki: “O her ramazandadır”, Zir Hubeyşl'ten rivayet edilmiştir: Übey b. Kâb'a dedim ki: Bana kadir gecesini bildir ey Ebu'l-Münzir! Çünkü bizim arkadaşımız Abdullah b. Mesüdia bu soruldu da o şöyle dedi: “Kim yılın tümünü ihya ederse kadiri bulur!” Dedi ki: “Evet! Allah Ebü Abdurrahmâna rahmet etsin! Vallahi o onun ramazanda olduğunu bildi. Fakat insanların ona güvenip de tembellik yapacaklarından endişe etti. Vallahi o ramazandadır; yirmi yedinci gecedir”, Sonra ne bizim için ne de bir başkasının o geceye şöyle işaret edip belirlemeye hakkı yoktur: Kadir gecesi şu gecedir, yirmi yedinci gecedir, yahut yirmi dokuzuncu gecedir. Bu ancak ona işaret eden Hz. Peygamber'den (a.s.) tevatür yoluyla bir haber sabit olması halinde mümkün olur. İşte o zaman bu caiz olur, aksi halde geceler içinde aranması gerekir. Rivayet edilen haberler tenakuz diye değil tevafuk olarak yorumlanır ve böylece hepsi de sahih olabilir. Buna göre bir sene bazı gecelerde, diğer bir sene başka yerlerde, başka bir yıl ramazanın son on günü içinde, bir diğer yıl da ramazanın ortası on gün içinde, daha başka bir yıl ramazanın ilk onunda, sair bir yılda da ramazan dışında olur. En doğrusunu Allah bilir.
9 Muhammed b. Hâtim ve İbn Ebü Umer her ikisi de İbn Uyeyneden rivayet etmişlerdir: Bize Süfyan b. Uyeyne, Abdeden ve Âsım b. Ebu'n-Nücüddan nakletti. O ikisi Zir b. Hubeyş'ten işittiler. Şöyle diyordu: Übey b. Kâba sordum ve dedim ki: “Kardeşin İbn Mesüd şöyle diyor: “Kim yılın tümünü ihya ederse kadiri bulur!” Dedi ki: “Allah ona rahmet etsin! O, insanların ona güvenip de tembellik yapacaklarından endişe ettiği için öyle söyledi. Yoksa o, onun ramazanda ve onun son on günü içinde ve yirmi yedinci gecede olduğunu biliyordu”.
---
Dipnotlar:
“© o Taberi, Câmi'w'l-beyân, XXX, 329. Ayrıca bk. Abdüllatif el-Hatib, Mucemü'I-kırâât, X, 518. Tirmizi, “Savm” 72. Tirmizi, “Savm” 72. 7 Ahmedb. Hanbel, ed-Müsned, TI, 113; Müslim, “Sıyâm”, 206; Ebü Dâvüd, “Şehru Ramadân”, S8 Ebü Dâvüd, “Şehru Ramadân” 7; Süyütü, ed-Dürru'l-mensür, VU, 571).
Kadr 97:5
4. “O gece melekler ve ruh, Rab'lerinin izniyle her biri iş için iner diri lar.
5. “O gece tan yeri ağarıncaya kadar esenlik doludur”
O gece melekler ve ruh, rablerinin izniyle her bir iş için iner dururlar. Bazıları dediler ki: Burada ruh kelimesinden maksat Cibril aleyhisselâmdır. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onu, Rühulemin indirmiştir”. Bazıları da şöyle dediler: Nasıl ki melekler insanlar üzerine müvekkel ise Ruh da melekler üzerine müvekkeldir. Burada ruhtan kastın rahmet olması da mümkündür. Yani melekler, mübarek olarak isimlendirilen o gecede bereketlerle birlikte rahmeti indirirler. Sonra “fihâ” kelimesi hakkında ihtilaf edildi: Kimi, buna o gecede melekler ve ruh iner anlamını verdi. Kimi de ona ruh meleklere iner mânasını vermiştir.
Rabb'inin izniyle. Yani Rablerinin emri ile inerler. Her bir iş için. Bazıları şöyle dedi: O sene yeryüzünde olacak her bir durumu (ele alırlar). İbn Kuteybe de benzer şekilde söyledi. Her bir iş için. Esenlik doludur. Âyetin metninde geçen “min külli emr”: “bi külli emr” takdirindedir. Denildi ki: Allah Teâlâ'nın takdir buyurduğu her bir iş. Yani melekler Allah'ın takdir buyurduğu işleri hakkında, Allah tarafından bilgi sahibi kılınmadıkça kendileri bilgi sahibi değillerdir. Sanki melekler, o sene içinde gerçekleşecek olaylarla ilgili olarak takdir buyurduğu işleri öğreniyorlar da Allah'ın emri ile onları gerçekleştirmek üzere iniyorlar.
281 (Sİ“Selâm” hakkında şöyle denildi: Melekler kanatlarını çırparak Allah'tan selâm, rahmet ve mağfiret ile inerler. Denildi ki: O esenlikli bir gecedir; o gecede hiçbir şer vuku bulmaz ve o gecede tan yeri ağarana kadar hiçbir şeytan bırakılmaz. Bazıları da şöyle dedi: O meleklerin selâmıdır. Yani melek2 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurüân, 8. 534.
ler o gece erkek ve kadın müminlerin her birine selâm verirler. Kimi de şöyle dedi: Her âfet ve belâdan esenlik vardır. Şu ilâhi beyanda böyle ifade edilmiştir: “Kişinin önünde ve arkasında Allah'ın emriyle onu kayıt ve koruma altına alan takipçiler vardır”, Bazıları dedi ki: Onu Allah'ın azabından korurlar. Bazıları da onu Allah Teâlânın emriyle korurlar anlamı vermiştir. Bu itibarla “min külli emrin selâm” cümlesi bu iki şekilde yorumlanabilmektedir.
O gece tan yeri ağarıncaya kadar. “O” anlamındaki “ 4” zamirinden maksat tan yeri ağarana kadar süren söz konusu bereketler olabilir. Ya da tan yeri ağarana kadar süreceği belirtilen “selâm”, yani esenlik olabilir. Yahut tan yeri ağarana kadar yeryüzüne inmekte olan melekler kastedilmiş olabilir. Rivayet edildiğine göre İbn Abbâs (r.a.) bu âyeti “min külli'mri'in selâm” diye okudu ve bunu melekler diye de açıkladı", Bazıları dediler ki: Kadir gecesinin ne zaman olduğuna dair Hz. Peygambere (a.s.) isnat edilen rivayetler farklılık arzetmektedir. Sahabe (anhüm) bu konuda ihtilaf etmiştir. Abdullah b. Üneys, Hz. Peygamber'in (a.s.) şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Onu (ramazanın) son on günü içinde arayın! Ve her tek günde özel olarak ardına düşün!” Abdullah b. Mesüd (r.a.) şöyle rivayet etti: Hz. Peygamber (a.s.) şöyle dedi: “Ramazanın on dokuzuncu gecesi, yirmi birinci gecesi, yirmi üçüncü gecesi”. İbn Ömer (radıyallâhu anhümâ) Hz. Peygamber'in (a.s.) şöyle dediğini rivayet etti: “Kadir gecesini son yedi gün içinde arayın!””.
JOnun yirmi yedinci gecede olduğu da rivayet edilmiştir. Abdullah b. Ömer (r.a.) Hz. Peygambere (a.s.) kadir gecesini sordu. Ben de onu duyuyordum. Dedi ki: “O her ramazandadır”, Zir Hubeyşl'ten rivayet edilmiştir: Übey b. Kâb'a dedim ki: Bana kadir gecesini bildir ey Ebu'l-Münzir! Çünkü bizim arkadaşımız Abdullah b. Mesüdia bu soruldu da o şöyle dedi: “Kim yılın tümünü ihya ederse kadiri bulur!” Dedi ki: “Evet! Allah Ebü Abdurrahmâna rahmet etsin! Vallahi o onun ramazanda olduğunu bildi. Fakat insanların ona güvenip de tembellik yapacaklarından endişe etti. Vallahi o ramazandadır; yirmi yedinci gecedir”, Sonra ne bizim için ne de bir başkasının o geceye şöyle işaret edip belirlemeye hakkı yoktur: Kadir gecesi şu gecedir, yirmi yedinci gecedir, yahut yirmi dokuzuncu gecedir. Bu ancak ona işaret eden Hz. Peygamber'den (a.s.) tevatür yoluyla bir haber sabit olması halinde mümkün olur. İşte o zaman bu caiz olur, aksi halde geceler içinde aranması gerekir. Rivayet edilen haberler tenakuz diye değil tevafuk olarak yorumlanır ve böylece hepsi de sahih olabilir. Buna göre bir sene bazı gecelerde, diğer bir sene başka yerlerde, başka bir yıl ramazanın son on günü içinde, bir diğer yıl da ramazanın ortası on gün içinde, daha başka bir yıl ramazanın ilk onunda, sair bir yılda da ramazan dışında olur. En doğrusunu Allah bilir.
9 Muhammed b. Hâtim ve İbn Ebü Umer her ikisi de İbn Uyeyneden rivayet etmişlerdir: Bize Süfyan b. Uyeyne, Abdeden ve Âsım b. Ebu'n-Nücüddan nakletti. O ikisi Zir b. Hubeyş'ten işittiler. Şöyle diyordu: Übey b. Kâba sordum ve dedim ki: “Kardeşin İbn Mesüd şöyle diyor: “Kim yılın tümünü ihya ederse kadiri bulur!” Dedi ki: “Allah ona rahmet etsin! O, insanların ona güvenip de tembellik yapacaklarından endişe ettiği için öyle söyledi. Yoksa o, onun ramazanda ve onun son on günü içinde ve yirmi yedinci gecede olduğunu biliyordu”.
---
Dipnotlar:
“© o Taberi, Câmi'w'l-beyân, XXX, 329. Ayrıca bk. Abdüllatif el-Hatib, Mucemü'I-kırâât, X, 518. Tirmizi, “Savm” 72. Tirmizi, “Savm” 72. 7 Ahmedb. Hanbel, ed-Müsned, TI, 113; Müslim, “Sıyâm”, 206; Ebü Dâvüd, “Şehru Ramadân”, S8 Ebü Dâvüd, “Şehru Ramadân” 7; Süyütü, ed-Dürru'l-mensür, VU, 571).
Beyyine 98:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Ehl-i Kitap hakkında bütünün bir parçasını ifade etmek anlamı içeren “min” harfi kullanılarak “lem yekünillezine keferü min Ehli'l-Kitâb” Gİ Eİ yali ala Gali Ka) denilmiş, tümünü ifade etmek üzere “Ehli'l-Kitâb” “denilmemiştir. Müşrikler hakkında ise “min” harfi olmaksızın hepsini içine alacak şekilde “müşrikin” denilmiştir. Çünkü Ehl-i Kitap degişik fırkalardan oluşmaktaydı. Onlardan kimi Hz. Peygamber'e (a.s.) henüz peygamber gönderilmeden önce iman etmekteydi, ne zamanki gönderildi onu inkâr ettiler. Kimi ise onu inkâr etmekteydi, gönderilince ona iman ettiler ve ona iman etmeye devam ettiler. Kimi de vardı ki öncesinde onu inkâr etmekteydi, peygamber olarak gönderilince de eski küfürleri üzere sabit ve daim oldular, ona iman etmediler. Ehl-i Kitap bu şekilde çeşitli sınıflardan oluştuğu için hepsini kastetmeksizin “min” harfi ile “Ehl-i Kitap'tan inkâr edenler” diye buyurdu. Müşrikler ise tek bir sınıf idi.
IJSonra Allah Teâlâ onlara beyyine geldiğinde mevcut hallerinden çözülüp çözülmediklerini de (munfekkin) bildirmedi. “Lem yekünillezine keferü min Ehlil-Kitâbi velmüşrikine munfekkine hatta tetiyehumu'l-beyyine” Gl iz dizi EZ Gs geli Ea dili 1S Gali ) âyetinde “el-müşrikin”in ei Za) “ehli'l-kitâb” il del) üzerine atıfla yorumlanması da mümkündür. Yani Ehl-i Kitap'tan bir kısmı ile müşriklerden bir kısmı küfürden ayrılmadılar anlamında olur. Sanki şöyle demiş gibi: O yüzden de “el-müşrikin” kelimesi, “el-müşrikün” şeklinde değil de mecrür geldi. Aksine o bir kısım, kendilerine kanıt gelse bile küfür ve şirk üzere daim oldular ve o hal üzere öldüler. “elBeyyine” her insanın yaratılışında var olan ve Allah'ın ulühiyetine ve vahdâniyetine delil olan fıtri yetilerdir. Muhtemeldir ki her iki gruptan da bir kesim şirk üzere idiler. Kendilerine “beyyine” gelene kadar durumlarını degiştirmediler. “Beyyine” ise ölüm anında azabın açıkça görülmesiydi ve artık faydasızdı. Şu ilâhi beyanda buna dair bir işaret vardır: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, “Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz” derler”, ve benzeri. İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında âyet şöyledir: “Lem yeküni'l-müşriküne ve ehlu'l-kitabi munfekkine” (04x11 5 / gis OLNI al). Übeyy'in mushafında ise “mâ kânellezine eşrakâ min Ehli'1Kitâbi vel-müşrikine munfekkine” (Süz 55 x)l3 OSI si ye 1S ll Sh) şeklindedir?.
“Munfekkine” e) kelimesi hakkında ihtilaf edilmiştir. Kendilerine “beyyine” gelinceye kadar küfür ve şirk üzere olmaları, mevcut hallerine nihayet vermemeleri diye yorumlamışlardır. “Ehl-i Kitap'tan ve müşriklerden hakkı inkâr edenler, kendilerine açık kanıt gelinceye kadar (içinde bulundukları şirk ve küfürden) ayrılacak ve onlara nihayet verecek değillerdir” Bazıları da “Ehl-i Kitaptan ve müşriklerden hakkı inkâr edenler, kendilerine açık kanıt gelinceye kadar dünyadan ayrılacak değillerdir” anlamı vermişlerdi.
Sonra da kendilerine gelecek olan “beyyine” hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları “beyyine” Hz. Peygamber'dir (a.s.), çünkü hemen akabinde “tertemiz sayfaları okuyan bir elçi” denilmektedir. Kimileri de Resülullah'ın (a.s.) getirmiş olduğu kitap ki o da Kur'ân ve Hz. Muhammed'in getirmiş olduğu sair kanıtlardır, demişlerdir.
285 kelimesine sona erdir (müntehin ve zâilin) anlamı verenler, beyyineyi Hz. Peygamber (a.s.) yaparlar. Hz. Peygamber'in (a.s.) “beyyine” olması her hayrın, her iyiliğin kendisi ile bilinmesi, hak ve batılın birbirinden onunla ayrılması, dünya ve âhiret ile ilgili her davranışın hükmünün onunla bilinmesi sebebiyledir. Aynı şekilde Kur'ân'ı da o getirmiştir. “Munfekkin” kelimesi dünyadan çıkanlar anlamı verenler ise sözü edilen “Beyyine”yi apaçık baş gözleri ile görecekleri azabın gelmesi olarak yorumlamışlardır. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Ehl-i Kitap'tan her biri ölümünden önce ona mutlaka iman edecektir; o da kıyâmet gününde onlara şahit olacaktır”. Yani dünyadan çıkmadan azabı görecekler, işte o zaman inanacaklar (ama inançları artık fayda vermeyecektir).
Ebü Avsece dedi ki: Onlar bu hal üzere daim olacaklar. Kişi şöyle der: “Menfekektü ef'alü kezâ ve kezâ”, yani hâlâ şunu şunu yapmaktayım. İbn Kuteybe ve Ebü Ubeyde “munfekkin” “zâilin” anlamındadır, demişlerdir.
Allah tarafından gönderilen, tertemiz sayaları okuyan bir elçi. Beyyine hakkındaki birinci yoruma göre “Rasülun minellâhi” “beyyine”nin tefsiri olur. İkinci yoruma göre ise cümle başlangıcı olur. Resülullah tertemiz sayfaları okuyor. Diğer taraftan mübalağa için sadece Kur'ân'ın “suhuf” diye isimlendirilmesi de caizdir. Çünkü mübalağa etmek amacıyla tekil bir şeyin çogul olarak anılması mümkündür. “Yetlü suhufen”, yani sayfaları okuyor derken bununla hem Kur'ân'ı hem de sair suhufu kastetmesi mümkündür. “İçinde değerli sayfalar vardır” meâlindeki âyette de durum aynıdır. Sözünü ettiğimiz gibi Allah Teâlâ'nın Hz. Peygambere (a.s.) indirmiş olduğu kitabını (Kur'ân'ı) mübalağa ve tekit için çoğul kipiyle belirtmesi mümkündür. “Yetlâ suhufen” onlara sayfaları ve kitapları okuyor anlamında olması da mümkündür. Kitaplardan maksat da Tevrat, İncil ve Zebür'dur. Bu Kur'ân o kitaplarda içkindi (mündemiç), o kitaplar da bunda. Şu ilâhi beyanlarda ifade edildiği gibi: “O Kur'ân, şüphesiz öncekilerin kitaplarında da vardır”. “Bunlar önceki kitaplarda, İbrahim ve Müsâ'nın kitaplarında da vardır”. Bu beyanlarda Allah Teâlâ bildirdi ki bu kitap eski kitaplarda onlar da bunda içkindir. Dolayısıyla onlara bunu okumak, onlara sanki o kitapları okumak gibi oldu. İşte bu anlayışa göre şu ilâhi beyanları da öyle yorumlamak gerekir: “İşte benimle beraber olanların söylediği, işte benden öncekilerin söylediği!”; “...önce gelen kitapları doğrulayıcı...7; “Halbuki o Kurân, kendi ellerinde bulunan Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır”. Bu kitapta o kitaplarda olan vardır. Bazıları dediler ki: “Suhufen mutahhara” kelimelerinden maksat sefere-i bererenin (sadık yazıcıların) ellerinde olan sayfalardır.
“Mutahhara” çeşitli şekillerde yorumlanabilir: Bâtıla dair onda herhangi bir delil ya da ona ilişkin bir yol anlamı verilebilir. Yahut düzmecelik ve Allaha iftira olmaktan arındırılmış demektir. Yahut şu kâfirlerin sözünü ettikleri ithamlara ihtimali olmaktan arındırılmış demek olur. Katâde dedi ki: Allah Teâlâ kitabını en güzel isimlerle adlandırdı ve ona en güzel övgülerde bulundu: Ona nur, hüdâ, rahmet", bereket" dedi ve onu şifa olmakla ve benzeri niteliklerle niteledi.
---
Dipnotlar:
2 bk. Kurtubi, e/-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, XX, 142; Abdüllatif el- Hatib, Mucemü”l-kırâât, X,
Beyyine 98:2
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Ehl-i Kitap hakkında bütünün bir parçasını ifade etmek anlamı içeren “min” harfi kullanılarak “lem yekünillezine keferü min Ehli'l-Kitâb” Gİ Eİ yali ala Gali Ka) denilmiş, tümünü ifade etmek üzere “Ehli'l-Kitâb” “denilmemiştir. Müşrikler hakkında ise “min” harfi olmaksızın hepsini içine alacak şekilde “müşrikin” denilmiştir. Çünkü Ehl-i Kitap degişik fırkalardan oluşmaktaydı. Onlardan kimi Hz. Peygamber'e (a.s.) henüz peygamber gönderilmeden önce iman etmekteydi, ne zamanki gönderildi onu inkâr ettiler. Kimi ise onu inkâr etmekteydi, gönderilince ona iman ettiler ve ona iman etmeye devam ettiler. Kimi de vardı ki öncesinde onu inkâr etmekteydi, peygamber olarak gönderilince de eski küfürleri üzere sabit ve daim oldular, ona iman etmediler. Ehl-i Kitap bu şekilde çeşitli sınıflardan oluştuğu için hepsini kastetmeksizin “min” harfi ile “Ehl-i Kitap'tan inkâr edenler” diye buyurdu. Müşrikler ise tek bir sınıf idi.
IJSonra Allah Teâlâ onlara beyyine geldiğinde mevcut hallerinden çözülüp çözülmediklerini de (munfekkin) bildirmedi. “Lem yekünillezine keferü min Ehlil-Kitâbi velmüşrikine munfekkine hatta tetiyehumu'l-beyyine” Gl iz dizi EZ Gs geli Ea dili 1S Gali ) âyetinde “el-müşrikin”in ei Za) “ehli'l-kitâb” il del) üzerine atıfla yorumlanması da mümkündür. Yani Ehl-i Kitap'tan bir kısmı ile müşriklerden bir kısmı küfürden ayrılmadılar anlamında olur. Sanki şöyle demiş gibi: O yüzden de “el-müşrikin” kelimesi, “el-müşrikün” şeklinde değil de mecrür geldi. Aksine o bir kısım, kendilerine kanıt gelse bile küfür ve şirk üzere daim oldular ve o hal üzere öldüler. “elBeyyine” her insanın yaratılışında var olan ve Allah'ın ulühiyetine ve vahdâniyetine delil olan fıtri yetilerdir. Muhtemeldir ki her iki gruptan da bir kesim şirk üzere idiler. Kendilerine “beyyine” gelene kadar durumlarını degiştirmediler. “Beyyine” ise ölüm anında azabın açıkça görülmesiydi ve artık faydasızdı. Şu ilâhi beyanda buna dair bir işaret vardır: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, “Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz” derler”, ve benzeri. İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında âyet şöyledir: “Lem yeküni'l-müşriküne ve ehlu'l-kitabi munfekkine” (04x11 5 / gis OLNI al). Übeyy'in mushafında ise “mâ kânellezine eşrakâ min Ehli'1Kitâbi vel-müşrikine munfekkine” (Süz 55 x)l3 OSI si ye 1S ll Sh) şeklindedir?.
“Munfekkine” e) kelimesi hakkında ihtilaf edilmiştir. Kendilerine “beyyine” gelinceye kadar küfür ve şirk üzere olmaları, mevcut hallerine nihayet vermemeleri diye yorumlamışlardır. “Ehl-i Kitap'tan ve müşriklerden hakkı inkâr edenler, kendilerine açık kanıt gelinceye kadar (içinde bulundukları şirk ve küfürden) ayrılacak ve onlara nihayet verecek değillerdir” Bazıları da “Ehl-i Kitaptan ve müşriklerden hakkı inkâr edenler, kendilerine açık kanıt gelinceye kadar dünyadan ayrılacak değillerdir” anlamı vermişlerdi.
Sonra da kendilerine gelecek olan “beyyine” hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları “beyyine” Hz. Peygamber'dir (a.s.), çünkü hemen akabinde “tertemiz sayfaları okuyan bir elçi” denilmektedir. Kimileri de Resülullah'ın (a.s.) getirmiş olduğu kitap ki o da Kur'ân ve Hz. Muhammed'in getirmiş olduğu sair kanıtlardır, demişlerdir.
285 kelimesine sona erdir (müntehin ve zâilin) anlamı verenler, beyyineyi Hz. Peygamber (a.s.) yaparlar. Hz. Peygamber'in (a.s.) “beyyine” olması her hayrın, her iyiliğin kendisi ile bilinmesi, hak ve batılın birbirinden onunla ayrılması, dünya ve âhiret ile ilgili her davranışın hükmünün onunla bilinmesi sebebiyledir. Aynı şekilde Kur'ân'ı da o getirmiştir. “Munfekkin” kelimesi dünyadan çıkanlar anlamı verenler ise sözü edilen “Beyyine”yi apaçık baş gözleri ile görecekleri azabın gelmesi olarak yorumlamışlardır. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Ehl-i Kitap'tan her biri ölümünden önce ona mutlaka iman edecektir; o da kıyâmet gününde onlara şahit olacaktır”. Yani dünyadan çıkmadan azabı görecekler, işte o zaman inanacaklar (ama inançları artık fayda vermeyecektir).
Ebü Avsece dedi ki: Onlar bu hal üzere daim olacaklar. Kişi şöyle der: “Menfekektü ef'alü kezâ ve kezâ”, yani hâlâ şunu şunu yapmaktayım. İbn Kuteybe ve Ebü Ubeyde “munfekkin” “zâilin” anlamındadır, demişlerdir.
Allah tarafından gönderilen, tertemiz sayaları okuyan bir elçi. Beyyine hakkındaki birinci yoruma göre “Rasülun minellâhi” “beyyine”nin tefsiri olur. İkinci yoruma göre ise cümle başlangıcı olur. Resülullah tertemiz sayfaları okuyor. Diğer taraftan mübalağa için sadece Kur'ân'ın “suhuf” diye isimlendirilmesi de caizdir. Çünkü mübalağa etmek amacıyla tekil bir şeyin çogul olarak anılması mümkündür. “Yetlü suhufen”, yani sayfaları okuyor derken bununla hem Kur'ân'ı hem de sair suhufu kastetmesi mümkündür. “İçinde değerli sayfalar vardır” meâlindeki âyette de durum aynıdır. Sözünü ettiğimiz gibi Allah Teâlâ'nın Hz. Peygambere (a.s.) indirmiş olduğu kitabını (Kur'ân'ı) mübalağa ve tekit için çoğul kipiyle belirtmesi mümkündür. “Yetlâ suhufen” onlara sayfaları ve kitapları okuyor anlamında olması da mümkündür. Kitaplardan maksat da Tevrat, İncil ve Zebür'dur. Bu Kur'ân o kitaplarda içkindi (mündemiç), o kitaplar da bunda. Şu ilâhi beyanlarda ifade edildiği gibi: “O Kur'ân, şüphesiz öncekilerin kitaplarında da vardır”. “Bunlar önceki kitaplarda, İbrahim ve Müsâ'nın kitaplarında da vardır”. Bu beyanlarda Allah Teâlâ bildirdi ki bu kitap eski kitaplarda onlar da bunda içkindir. Dolayısıyla onlara bunu okumak, onlara sanki o kitapları okumak gibi oldu. İşte bu anlayışa göre şu ilâhi beyanları da öyle yorumlamak gerekir: “İşte benimle beraber olanların söylediği, işte benden öncekilerin söylediği!”; “...önce gelen kitapları doğrulayıcı...7; “Halbuki o Kurân, kendi ellerinde bulunan Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır”. Bu kitapta o kitaplarda olan vardır. Bazıları dediler ki: “Suhufen mutahhara” kelimelerinden maksat sefere-i bererenin (sadık yazıcıların) ellerinde olan sayfalardır.
“Mutahhara” çeşitli şekillerde yorumlanabilir: Bâtıla dair onda herhangi bir delil ya da ona ilişkin bir yol anlamı verilebilir. Yahut düzmecelik ve Allaha iftira olmaktan arındırılmış demektir. Yahut şu kâfirlerin sözünü ettikleri ithamlara ihtimali olmaktan arındırılmış demek olur. Katâde dedi ki: Allah Teâlâ kitabını en güzel isimlerle adlandırdı ve ona en güzel övgülerde bulundu: Ona nur, hüdâ, rahmet", bereket" dedi ve onu şifa olmakla ve benzeri niteliklerle niteledi.
---
Dipnotlar:
2 bk. Kurtubi, e/-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, XX, 142; Abdüllatif el- Hatib, Mucemü”l-kırâât, X,
Beyyine 98:3
Dosdoğru. “Kayyime” kelimesi hakkında ihtilaf edilmiştir: Kimi “sâdıka”, yani doğru, kimi “âdile”, yani âdil kimi de hikmetin gerektirdiği şekilde “müstakim” yani dümdüz, dosdoğru anlamı vermişlerdir. Âyetin yorumunun şöyle olması da mümkündür: Onlarda şeriat ve hikmetin gerekli kıldığı pek çok dosdoğru hükümler vardır.
Beyyine 98:4
Müfessirler şöyle der: Onlar ancak kendilerine “beyyine” geldikten sonra ihtilaf ettiler. “Beyyine” de Hz. Muhammed (a.s.) idi. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Bu yorum hatalıdır. Çünkü onlar Hz. Peygamber (a.s.) gelmeden önce fırkalara ayrılmış halde idiler. Bu itibarla böyle bir yorumun yeri yoktur. Bize dikten sonra fırkalara bölündüler. Bilgi sahibi oldukları anda ihtilafa düştüler. Ondan önce ise hepsi bir görüşte olan bir zümre idiler, fırkalar halinde değildiler. Yahut din ve mezhepte ancak kendilerine beyyine geldikten sonra bölündüler. Yani beyan ve bilgiye rağmen dinde fırkalara ayrıldılar. Fırkalara bölündükleri alanda herkesin yaratılışta özüne konulmuş olan tevhit ve rubübiyete işaret eden fıtri özelliklerdir. Eğer onlar üzerinde düşünselerdi Allah Teâlâ'nın bir olduğunu elbette anlarlardı. “Beyyine”nin bu yerde Hz. Peygamber (a.s.), Kur'ân ve sözünü ettiğimiz şekilde fıtri donanımlar olması da muhtemel gözükmektedir.
Ehi-i Kitap ancak kendilerine o açık kanıt geldikten sonra ayrılığa düştüler. Burada iki izah şekli vardır: Birincisi bu ümmetin uyarılması söz konusudur. Onlara Ehl-i Kitab'ın Hz. Peygamber (a.s.) ve getirdikleri hakkında fırkalara bölündüğü gibi siz de ey ümmet tefrikaya düşmeyin. İkincisi: Her an daima Allaha iltica edenler, O'ndan korkanlar olurlar, kendilerine gelen beyana güvenmeyip, öncekilerin fırkalara bölündüğü gibi fırkalara ayrılmazlar.
yağ ELİ GANİ akal Gİ AAI YA lal G3 GAL ya EZE NEZ Zİ
Beyyine 98:5
Halbuki dini Allah'a has kılarak sadece O'na ibadet etmeleri onlara emredilmişti. Yani o kitaplarda öncekiler ve sonrakiler sadece ve sadece Allaha kullukta bulunmak ve başkasına tapınmamakla emrolundular. Yahut onlar sadece ve sadece ulühiyeti ve vahdâniyeti Allaha özgü kılmakla emrolundular.
( Sadece Allah'a ibadet etmeleri onlara emredilmişti ifadesi gösterdi ki “insanları ve cinleri sadece bana ibadet etsinler diye yarattım” meâlindeki âyet" husus ifade eder. Yani herkesi değil, kendisini ibadete verecek olanları ezeli ilmi ile bildi ve onları ibadet etmek üzere yarattı.
Dini O'na has kılarak. Dinin sırf Allaha has kılınması iki şekilde izah edilebilir: Dini Allah'a özgü kılıp O'na hiçbir şeyi ortak koşmaması. Bu yoruma göre “hulüs”, berraklık, duruluk anlamındadır. İkincisi de “ed-dinü'lhâlis” demek devamlı olan din demektir. Nitekim şu ilâhi beyanda din devamlılık vasfı ile anılmıştır: “Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur, itaat da daima ve yalnız O'na yapılır. Allahtan başkasından mı korkuyorsunuz?” Aynı şekilde “Dikkat edin ki devamlı olan din Allah'ındır” meâlindeki âyet de bu anlamda yorumlanır.
Hanifler. Müfessirler onların müslümanlar olduğunu belirtmişlerdir. Bazıları da “hunefâ”nın tâbi olanlar olduğunu, “el-hanef” kökünün meyletmek anlamına geldiğini söylemişlerdir. Buna göre anlam İslâm'a meyledip ona gönül verenler demek olur. “Hunefâ'dan maksadın hacılar olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi “müstakim”, yani özü, sözü ve işi doğru olanlar anlamını verenler de olmuştur.
Namaz kılmaları ve zekât vermeleri. Muhtemeldir ki maksat bunların kabul edilmesidir. Yani namaz kılmayı ve zekât vermeyi kabul edenler... anlamındadır. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Şâyet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın. Allah yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır”. Yani tövbe ederler ve bunları yapmayı kabul ederlerse. Buna göre hakikat anlamında namaz kılma ve zekât verme değildir. Gerçek anlamda namaz kılma ve zekât verme de kastedilmiş olabilir. Hangi yorum olursa olsun her ikisinde de onların öncülerinin namaz ve zekât ile memur oldukları anlaşılmaktadır. Diğer taraftan namaz ve zekâtta bulunan mânanın herhangi bir zamanda neshi kabul etmesi mümkün değildir. Çünkü namazı namaz yapan mâna teslim olmak ve Allaha boyun eğmek, O'na yakarmak ve niyaza durmaktır. Zekât da nefsin arındırılması ve temizlenmesidir: Bunun da neshi kabul etmesi asla mümkün değildir.
289 Doğru din işte budur. “Din” kelimesi müzekker, “el-kayyime” ise müennes. Bu itibarla dinden kasıt “el-mille” olabilir. “Dinü'l-milleti"l-kayyime”! 5,3) şeklinde bir takdirin olması da mümkündür ve bu Zeccâcın görüşüdür. Yahut “Dinü'l-huceci'l-kayyime” (ali zl ge) gibi bir takdirle “kayyime” “hucecin” sıfatı olur. Hüccet ve burhanların ortaya koyduğu din anlamında olur. Ya da “el-kayyime”nin belirtilmesi önce geçen ve sonra gelen âyetler arasında ses âhenkinin sağlanması için getirilmiş de olabilir. Hattâ tetiyehümü'l-beyyine/Suhufun mutahhara/Kütübün kayyime şeklinde sıralamanın ardından “Ve zâlike dinü'l-kayyime” denilmiştir. Aynı şekilde ilerisinde kelâmda tenasüb olması için “hayru'l-beriyye” ve “şerru'l-beriyye” buyurulmuştur. Übey b. Kâb'ın mushafında âyetin sonunda tâ-ı merbüta olmaksızın “Zâliked-dinü'l-kayyim” şeklindedir.
---
Dipnotlar:
5 “Bilinmeli ki halis dindarlık yalnız Allah için olanıdır. Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler, -ki sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz diyorlar- ayrılığa düştükleri konularda Allah onların arasında hükmünü verecektir. Yalancı ve inkâra saplanmış kimseyi Allah kesinlikle doğru yola yöneltmez”. © o “Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın, kuşatın ve onları her geçit yerinde gözetleyin. Şâyet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın. Allah yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır”.
Beyyine 98:6
Bu ifadenin zâhirine göre müşriklerin hepsi değil sadece bazısı cehennemde olacaktır. Ama öyle değildir. Çünkü müşriklerden küfür içinde olanlar Ehl-i Kitap inkârcıları gibi cehennem ateşinde olacaklardır. Çünkü küfür şirktir, şirk de küfürdür. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar. Allaha ortak koşan kimse büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur”. Bu da gösteriyor ki küfür ve şirk aynıdır. Her kâfir müşriktir. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Ehl-i Kitap'tan şirk koşanlar ve müşrikler ebedi olarak cehennem ateşindedirler. Onlar halkın en kötüleridir. JOnlar hakkında bütün bu şiddetli üslubun gelmesi şuna sebeptir: Ehl-i Kitap kendilerinin peygamberler neslinden olduğunu iddia etmektedirler. Buna rağmen onlara uymayı terkettiler. Müşriklerin durumunu ise şu ilâhi beyan en güzel şekilde vermektedir: “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece (haktan) uzaklaşmalarını arttırdı”8, Sonra onlar verdikleri bu ahdi bozdular. Ehl-i Kitap şöyle dedi: “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz”?. Onlar atalarından salih olanları takipten vazgeçtiler. Araplar da aynı şekilde Hz. Peygambere (a.s.) diğerlerinden daha yakın idiler, bu itibarla onun hakkı onlar üzerinde daha gerektirici ve bağlayıcı idi. İşte bu nedenle onlar hakkında da şiddetli üslup kullanıldı.
Halk. Âyetin metninde geçen “el-beriyye” 1), eğer toprak anlamında olan “el-berâ” kelimesinden alınmış ise, onun beşer anlamına alınması sonucu çıkar. Sanki şöyle demiş gibi: Onlar yerden yaratılanların en şerlisidir. Yaratmak anlamına olan “el-ber” kelimesinden alınmışsa o takdirde de sanki şöyle demiş olur: Onlar yaratılanların en şerlisidir. Bunun içine melekler, cinler ve insanlar girer. Birinci yorumda sadece insanlar söz konusu olur. İman ehli hakkında zikredilenlerle ilgili yorumlar da benzer şekildedir: Şöyle buyurdu:
GELİNE A İİİ ANAN İLE! Ki
Beyyine 98:7
Eğer yukarıda belirtildiği gibi “el-beriyye” yaratma anlamındaki “el-ber” kökünden alınmışsa o takdirde bütün varlık türlerini (melek, insan ve cin) içine alır. Eğer toprak anlamındaki “el-berâ” kelimesinden ise o takdirde de sadece inanları kapsar. Sonuç itibariyle sanki şöyle buyurmuş gibi olur: Beşerin en şerlileri kendi türündendir, beşerin hayır ehli olanları da kendi türündendir. Çünkü onlar hidâyet ve hayırda öncüdürler.
ei Gri eray pera İN gz Aİ İZİ ANE
Beyyine 98:8
[İnsanlar İki Sınıftır: İyiler ve Kötüler]
Onların Rab'leri katındaki ödülleri. Eğer “el-'adn” ikamet edilen yer (mukâm) ise cennetlerin hepsi 'adn cennetidir. Cennetlerin hepsi nimettir.
cehennemde sürekli ve ebedi kalma arasında eşitleme yapmıştır. Aynı şekilde iman üzere yetişen ve imanında devamlı olan ile sonradan iman eden arasında da eşitleme yapmıştır. Daha öncesinde geçen iman ve küfür için ayrıca bir ceza ya da mükâfattan bahsetmemiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, şunun için böyledir: Bir inancı benimseyen kimse o inancın ebediliğine itikat eder. Aynı şekilde bir inkârı benimseyen kimse de ebedi olarak inkâra itikat eder. Bir kimse küfürden sonra iman ettiği zaman küfür hayatında iken yaptığı işlerin çirkin ve şer olduğunu da kabul etmiş olur. Ettiği iman ve tevhit gereği yapıp ettiklerinin de güzelliğine itikat eder. İmandan sonra küfrü ihtiyar eden kimse de aynı şekilde imanlı iken yapıp ettiği işlerin yanlışlığını kabul eder. İşte bu yüzden Allah Teâlâ baştan beri mümin olanla sonradan mümin olan, baştan beri küfür üzerinde olanla sonradan kâfir olan arasında sevap ve ceza bakımından bir ayırım yapmamıştır. Aynı durum bir günah işleyip de arkasından tövbe eden kimse hakkında ise geçerli değildir. Çünkü günah işleyen kimse yaptığı şeyin güzel ya da çirkin olduğuna ebedi olarak itikat etmemektedir. Başarıya ulaştıran ancak Allah'tır.
Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Bu beyanın iki anlama gelmesi ihtimali vardır: Birincisi: Buyuruyor ki: Allah onlardan razı olmuş. Allah Teâlâ onların, dünyada kendileri için yaptıkları salih ameller ve kendileri için koşuşturmaları sebebiyle onlardan hoşnut ve razı oldu. Kendisi için çabalamaları sebebiyle onlardan razı oldu. Onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Yani onlar da Allahtan hoşnut ve razı oldular. Kendilerine izzet ve ikramda bulunduğu ve dünyada iken kendileri için yaptıkları salih amellere onları muvaffak kıldığı için O'ndan razı oldular. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “Eğer şükrederseniz bu tutumunuzdan hoşnut olur”, Yani eğer onlar kendilerine yaptığı ihsanı kabul ederler ve kendilerine yapılan ihsana karşılık güzel karşılıkta bulunurlarsa bunu onlar için sever. Bu gösteriyor ki onlar, hayır ve şer namına yaptıkları her bir şeyi İsadece ve sadece kendileri için yapmaktalar, sonuçta kendilerine dönecek bir yarar ya da kendilerinden savılacak bir zarar için işlemektedirler. İkincisi: Allah onlardan razı olmuştur. Allah onlardan, yaptıkları salih amellerine karşılık vermiş olduğu sevap sebebiyle hoşnut oldu. Onlar da Allah'ın kendilerine ikramda bulunduğu lütuf ve ihsanından dolayı O'ndan hoşnut oldular.
Allah onlardan razı olmuştur. Burada Allah Teâlâ onlar hakkında rızasından bahsettiği için bu, onlara büyük bir lütuf ve ihsan olmaktadır. Gerçi af ve bağışlama ifadelerini kullansa idi o da hak olurdu. Lâkin bu üslup Allah'ın kullarına olan hoş muamelesinin bir tezahürüdür. Meselâ insanlar kendi ihtiyaç duydukları an için infakta bulunurlar, Allah Teâlâ ona “karz” der, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Allah'a güzel bir borç verin”, Canlarını ve mallarını ortaya koymalarını Allah kendisine satın alma diye niteler: “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır”. Kendileri için yapmış oldukları işlere ceza ve şükür der. Oysa onların malları da canları da hakikatte Allah'ındır. Lâkin böyle bir isimlendirmede bulunması onlara mahza bir lütuf ve ihsandır. Allahın onlardan razı olması da böyle bir yorumun gereğidir. Onlar da Allah'tan razı olmuşlardır ifadesinde de durum aynıdır. Onların O'ndan hoşnut ve razı olmaları gene O'nun lütfu ve keremi sayesindedir, yoksa onlar kim oluyor da Allah Teâlâdan razı olmaktan bahsediyorlar!
Bu bahsettiklerimizin dışında iki yorum daha yapılabilir: Birincisi: Onlar, Allah'ın kendilerini dünyada iken bin bir türlü sıkıntı ile imtihan etmesini -her ne kadar o esnada çok şiddetli olsa ve kendilerine çok ağır da gelse- âhirette Allah Teâlâ'nın onlardan dolayı kendilerine verdiği lütuf ve ihsanı görünce unuturlar, O'ndan razı ve hoşnut olurlar. İkincisi: Onlara cennette vereceği nimetlere karşılık O'ndan hoşnut ve razı olurlar. “İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, onlar için de konak olarak firdevs cennetleri vardır. Orada ebedi kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler”. Cennetlikler, onlardan başkasını istemezler, dünyadaki usanç duydukları nimetlerde olduğu gibi oradaki nimetler karşısında usanç duymazlar.
293 (Slİşte bu, Rabb'ini sayıp O'ndan korkanlar içindir. Yani karşılık olarak belirttiği nimetler O'nun azabından korkanlar içindir. Yahut nimetlerine karşı nankörlük etmekten endişe edenler içindir. Bunun esası şudur: Günahlardan sakınan ve itaatler yapan kimse aslında bütün bunları Rabb'inden sübhânehü ve Teâlâdan haşyet duyduğu için yapar. Şöyle denilir: Kim Rabb'ini en iyi biliyorsa o Rabbinden en çok korkan oluyor. Kim de en cahil ise O da en cüretkâr oluyor”. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyuruyor: “Kulları içinden ancak bilenler, Allah'ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar”. Hasan-ı Basri şöyle dedi: “Haşyet” kalpte yer eden ve daim olan endişe halidir. Ya da Rabb'ine muhalefet etmekten ve O'nun nimetlerine karşı nankörlük etmekten korkar. En doğrusunu Allah bilir.
et-Tevbe,9/IlI.
Zilzal 99:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
ŞI yayi lal
Daha önce de belirttiğimiz gibi “izâ” edatı onların daha önceden yöneltmiş oldukları bir soruya cevap olmaktadır. Sanki onlar korkutuldukları vaktin ne zaman olduğunu sormaktadırlar. Gerçi soru belirtilmemiştir. Bunun sebebi de bazı hallerde cevabın sorunun ne olduğunu açığa çıkarması, bazan belirtilmemiş olsa da sorunun cevabı içermiş olmasıdır. Buna göre yer o dehşetli sarsıntısıyla sarsıldığında sözü söylendiği zaman onlara kıyâmet gününün ve hesaba çekilmenin hallerini bildirmiş, onlara onun vaktini belirtmemiştir. Bunu değişik yerlerde ifade etmiş bulunuyoruz.
Yer o dehşetli sarsıntısıyla sarsıldığında. Yani yer, o günün dehşetinden şiddetle sarsıldığı zaman. Bu iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Yeryüzü sarsılır ve sallanır bu hal devam eder, öyle ki üzerinde yeri sabitleyici ağırlık olmak üzere yükselmiş bulunan dağları, vadilerin üzerine atıp her taraf dümdüz olana kadar sarsılmasını sürdürür. Sonunda ne bir çukur ne bir tümsek kalır, her taraf dümdüz olur: “Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün”. Şu da mümkündür: “Zülzileti'l-erdu” kavl-i celili (Jyeryüzü sallanır ve hareket eder, yeri sabitleyici dağlar değişip de şu ilâhi beyanlarda bahsedilen hali alana kadar deprenir. Şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “O gün insanlar sağa sola dağılmış kelebekler gibi olur. Dağlar da atılmış renkli yüne dönüşür”. “Onu savrulup giden toz toprak haline getirmiş olacağız”. Dağlar yok olup dağıldığı zaman yeryüzü belirtildiği gibi dümdüz olur. Ya da yeryüzü o kadar çok sallanır ki mevcut durum ve özelliklerini kaybedip başka hale gelir. Şu ilâhi beyanda buna işaret edilir: “Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek, insanlar gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah'ın huzuruna çıkacaklardır”. Ya da onun değiştirilmesi, hareket ettirilmesi ve uzatılması ilk iki açıklamada olduğu gibi onun sıfatlarının değişmesi olmaktadır. Zelzâlehâ” ilk harf “zây” harfinin fethası ile de okunmuştur). Zeccâc şöyle dedi: Böyle bir okuma şekli sahih olamaz. Çünkü “zilzâl”,1) muzâaf bir kelimedir. Muzâaf fiillerin masdarları ancak kesreli olur. İsimler ise bazan mansup olabilir; şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Min salsâlin” ve benzeri gibi. “Zilzâl” masdardır. Bu durumda aslında devamlı olan kullanım kesre oluşudur. Nasb hali ise nadir olarak kullanılır“. En doğrusunu Allah bilir.
GÖ LİBİ iYiç EŞ
Zilzal 99:2
2. “Ve yer ağırlıklarını dışarı.
O günün dehşetinden yeryüzü ağırlıklarını attığında. Başka bir âyette de meâlen şöyle buyruldu: “Yer dümdüz edildiğinde ve içindekileri atıp boşaldığında..”7 “Ve ahracet” ve “ve elkat mâ fihâ'dan (çö Gali) ilk defnedilenden en son defnedilene kadar bütün ölülerin kastedilmesi mümrkündür. Ayrıca gömülen hayvanlar ve gömüler gibi diğer nesneler olması da mümkündür. Keza insanlar gibi hesaba çekilenler olabileceği gibi diğer varlıklar gibi hesaba çekilmeyecek olanlar da olabilir. Atılan ağırlıkların sadece hesaba çekilip mükâfat ya da ceza görecek olan insanlar olması da mümkündür.
DİZ BL) SELİ DİRİ hz EYİ GİLAN Ji;
Zilzal 99:3
1913. “Ve insan, 'Ne oluyor buna!” dediğinde;”
4-5. “O gün yer, bütün haberlerini Rabb'inin ona vahyettiği şekilde anlatır.”
Ve insan, “ne oluyor” dediğinde. Yani kâfir der ki “Bu niye böyle sallanıyor” Bazıları şöyle dedi: “Niye sallanıyor, niye oynuyor” diye yeryüzüne soru soran kimse hem dünyada ahmak hem âhirette ahmak, sanıyor ki o kendi kendine sallanıyor. O günün dehşet vericiliğini ve hallerinin değişmesini görmesi onu korkutmuyor. Dünyada iken görmediği, üzerinde düşünerek (benimsenmesi gerektiği halde) kabul etmediği mücizeler ve deliller onun için bir anlam ifade etmiyor. Bazıları da burada takdim ve tehir vardır, dediler: Sanki şöyle demiş gibidir: O gün yer haberlerini verir, insan da “Buna ne oluyor; üzerinde olup bitenlere tanıklık ediyor ve haber veriyor!” der.
Bütün haberlerini. Yerin haberleri hakkında farklı yorumlar yapmak mümkündür: Birincisi müfessirlerin yaptığı yorumdur: Yer, konuşur ve üzerinde işlenen hayır-şer, taat-masiyet her ne varsa onları bildirir. Ancak haberleri derken hayır işleri bunun içine girmez. Çünkü yer, ehli küfrün işlemiş oldukları küfür ve günahları kabul etmemeleri üzerine onların aleyhine tanıklık eder. Cennet ehline gelince onlar, hayır işleri yaptıklarını zaten ikrar ederler. Allah Teâlâ da onları bu konuda tasdik eder. En doğrusunu Allah bilir. Organların tanıklığınas dair yapılan açıklamalar da aynı şekildedir. Organlar, sadece küfür, şirk ve diğer günahları işlediklerini inkâr etmeleri karşısında kâfirlerin aleyhine tanıklık ederler. Bu yoruma göre buradaki haberlerin verilmesi hakikat anlamında konuşma ve söz ile olur. Bazıları da şöyle dedi: Burada sözü edilen yerin sallanması ve oynaması ve içinde cereyan edecek olan olaylar yerin bildirmesi ve kendinden ihbarda bulunması kabilindendir. Bazıları ise şöyle dedi: O gün dünyada iken kendilerine bildirilen ve onların da yalanlamış oldukları haberler hepsi birer birer ortaya çıkar, kendilerine bildirilen hesaba çekilme, sevap görme, azaba mâruz bırakılma gibi hadiseler gözle görülür, duyularla algılanır biçimde ortaya çıkar ve gerçekleşir. Hz. Peygamber'in (a.s.) şöyle dediği nakledilmiştir: “Yerin haberleri nedir? Bilir misiniz?” dediler ki: Allah ve resülü en doğrusunu bilir! Buyurdu ki: “Onun haberleri her erkek ve kadın kişinin üzerinde iken yaptıkları işleri (günahlar) aleyhinde onlara tanıklık etmesidir”, ISJRabb'inin ona vahyettiği şekilde. “Yerin haberleri”ni üzerinde işlenenlere tanıklık etmesi olarak yorumlayanlar “evhâ lehâ” ( ifadesini üzerinde işlediklerini bildirmesi, onlara tanıklık etmesi diye yorumlamışlardır.
Ya da “evhâ lehâ” demek Rabbii ona tanıklık etmesi için izin verdi o da tanıklık etti demektir. “Yerin haberlerinden maksadın sallanması, hareket etmesi ve dönüşeceği haller olduğunu söyleyenler ise “Lehâ” ( kelimesinin cümleden düşürülmesi şeklinde bir izah getirirler ve “bi enne Rabbeke evhâ lehâ” ( âyetine bunu ona Rabb'in yaptı anlamını verirler. “Vahiy” ise izin, ilham, emir şeklinde gerçekleşir. Bağlama hangisi daha uygun ise vahiy bu tarzlardan birine göre yorumlanır.
dul 1571 GERİ JİN ŞA aş diğ
---
Dipnotlar:
8 “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yapmış olduklarını elleri bize anlatır, ayakları da tanıklık eder” (Yâsin 35/65. Ayrıca bk. Fussilet, 41/20-22). 2 Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, 11, 374; Tirmizi, “Sıfatu'l-kıyâme”, 7; “Tefsiru'l-Kur'ân”, 99.
Zilzal 99:4
1913. “Ve insan, 'Ne oluyor buna!” dediğinde;”
4-5. “O gün yer, bütün haberlerini Rabb'inin ona vahyettiği şekilde anlatır.”
Ve insan, “ne oluyor” dediğinde. Yani kâfir der ki “Bu niye böyle sallanıyor” Bazıları şöyle dedi: “Niye sallanıyor, niye oynuyor” diye yeryüzüne soru soran kimse hem dünyada ahmak hem âhirette ahmak, sanıyor ki o kendi kendine sallanıyor. O günün dehşet vericiliğini ve hallerinin değişmesini görmesi onu korkutmuyor. Dünyada iken görmediği, üzerinde düşünerek (benimsenmesi gerektiği halde) kabul etmediği mücizeler ve deliller onun için bir anlam ifade etmiyor. Bazıları da burada takdim ve tehir vardır, dediler: Sanki şöyle demiş gibidir: O gün yer haberlerini verir, insan da “Buna ne oluyor; üzerinde olup bitenlere tanıklık ediyor ve haber veriyor!” der.
Bütün haberlerini. Yerin haberleri hakkında farklı yorumlar yapmak mümkündür: Birincisi müfessirlerin yaptığı yorumdur: Yer, konuşur ve üzerinde işlenen hayır-şer, taat-masiyet her ne varsa onları bildirir. Ancak haberleri derken hayır işleri bunun içine girmez. Çünkü yer, ehli küfrün işlemiş oldukları küfür ve günahları kabul etmemeleri üzerine onların aleyhine tanıklık eder. Cennet ehline gelince onlar, hayır işleri yaptıklarını zaten ikrar ederler. Allah Teâlâ da onları bu konuda tasdik eder. En doğrusunu Allah bilir. Organların tanıklığınas dair yapılan açıklamalar da aynı şekildedir. Organlar, sadece küfür, şirk ve diğer günahları işlediklerini inkâr etmeleri karşısında kâfirlerin aleyhine tanıklık ederler. Bu yoruma göre buradaki haberlerin verilmesi hakikat anlamında konuşma ve söz ile olur. Bazıları da şöyle dedi: Burada sözü edilen yerin sallanması ve oynaması ve içinde cereyan edecek olan olaylar yerin bildirmesi ve kendinden ihbarda bulunması kabilindendir. Bazıları ise şöyle dedi: O gün dünyada iken kendilerine bildirilen ve onların da yalanlamış oldukları haberler hepsi birer birer ortaya çıkar, kendilerine bildirilen hesaba çekilme, sevap görme, azaba mâruz bırakılma gibi hadiseler gözle görülür, duyularla algılanır biçimde ortaya çıkar ve gerçekleşir. Hz. Peygamber'in (a.s.) şöyle dediği nakledilmiştir: “Yerin haberleri nedir? Bilir misiniz?” dediler ki: Allah ve resülü en doğrusunu bilir! Buyurdu ki: “Onun haberleri her erkek ve kadın kişinin üzerinde iken yaptıkları işleri (günahlar) aleyhinde onlara tanıklık etmesidir”, ISJRabb'inin ona vahyettiği şekilde. “Yerin haberleri”ni üzerinde işlenenlere tanıklık etmesi olarak yorumlayanlar “evhâ lehâ” ( ifadesini üzerinde işlediklerini bildirmesi, onlara tanıklık etmesi diye yorumlamışlardır.
Ya da “evhâ lehâ” demek Rabbii ona tanıklık etmesi için izin verdi o da tanıklık etti demektir. “Yerin haberlerinden maksadın sallanması, hareket etmesi ve dönüşeceği haller olduğunu söyleyenler ise “Lehâ” ( kelimesinin cümleden düşürülmesi şeklinde bir izah getirirler ve “bi enne Rabbeke evhâ lehâ” ( âyetine bunu ona Rabb'in yaptı anlamını verirler. “Vahiy” ise izin, ilham, emir şeklinde gerçekleşir. Bağlama hangisi daha uygun ise vahiy bu tarzlardan birine göre yorumlanır.
dul 1571 GERİ JİN ŞA aş diğ
---
Dipnotlar:
8 “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yapmış olduklarını elleri bize anlatır, ayakları da tanıklık eder” (Yâsin 35/65. Ayrıca bk. Fussilet, 41/20-22). 2 Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, 11, 374; Tirmizi, “Sıfatu'l-kıyâme”, 7; “Tefsiru'l-Kur'ân”, 99.
Zilzal 99:5
1913. “Ve insan, 'Ne oluyor buna!” dediğinde;”
4-5. “O gün yer, bütün haberlerini Rabb'inin ona vahyettiği şekilde anlatır.”
Ve insan, “ne oluyor” dediğinde. Yani kâfir der ki “Bu niye böyle sallanıyor” Bazıları şöyle dedi: “Niye sallanıyor, niye oynuyor” diye yeryüzüne soru soran kimse hem dünyada ahmak hem âhirette ahmak, sanıyor ki o kendi kendine sallanıyor. O günün dehşet vericiliğini ve hallerinin değişmesini görmesi onu korkutmuyor. Dünyada iken görmediği, üzerinde düşünerek (benimsenmesi gerektiği halde) kabul etmediği mücizeler ve deliller onun için bir anlam ifade etmiyor. Bazıları da burada takdim ve tehir vardır, dediler: Sanki şöyle demiş gibidir: O gün yer haberlerini verir, insan da “Buna ne oluyor; üzerinde olup bitenlere tanıklık ediyor ve haber veriyor!” der.
Bütün haberlerini. Yerin haberleri hakkında farklı yorumlar yapmak mümkündür: Birincisi müfessirlerin yaptığı yorumdur: Yer, konuşur ve üzerinde işlenen hayır-şer, taat-masiyet her ne varsa onları bildirir. Ancak haberleri derken hayır işleri bunun içine girmez. Çünkü yer, ehli küfrün işlemiş oldukları küfür ve günahları kabul etmemeleri üzerine onların aleyhine tanıklık eder. Cennet ehline gelince onlar, hayır işleri yaptıklarını zaten ikrar ederler. Allah Teâlâ da onları bu konuda tasdik eder. En doğrusunu Allah bilir. Organların tanıklığınas dair yapılan açıklamalar da aynı şekildedir. Organlar, sadece küfür, şirk ve diğer günahları işlediklerini inkâr etmeleri karşısında kâfirlerin aleyhine tanıklık ederler. Bu yoruma göre buradaki haberlerin verilmesi hakikat anlamında konuşma ve söz ile olur. Bazıları da şöyle dedi: Burada sözü edilen yerin sallanması ve oynaması ve içinde cereyan edecek olan olaylar yerin bildirmesi ve kendinden ihbarda bulunması kabilindendir. Bazıları ise şöyle dedi: O gün dünyada iken kendilerine bildirilen ve onların da yalanlamış oldukları haberler hepsi birer birer ortaya çıkar, kendilerine bildirilen hesaba çekilme, sevap görme, azaba mâruz bırakılma gibi hadiseler gözle görülür, duyularla algılanır biçimde ortaya çıkar ve gerçekleşir. Hz. Peygamber'in (a.s.) şöyle dediği nakledilmiştir: “Yerin haberleri nedir? Bilir misiniz?” dediler ki: Allah ve resülü en doğrusunu bilir! Buyurdu ki: “Onun haberleri her erkek ve kadın kişinin üzerinde iken yaptıkları işleri (günahlar) aleyhinde onlara tanıklık etmesidir”, ISJRabb'inin ona vahyettiği şekilde. “Yerin haberleri”ni üzerinde işlenenlere tanıklık etmesi olarak yorumlayanlar “evhâ lehâ” ( ifadesini üzerinde işlediklerini bildirmesi, onlara tanıklık etmesi diye yorumlamışlardır.
Ya da “evhâ lehâ” demek Rabbii ona tanıklık etmesi için izin verdi o da tanıklık etti demektir. “Yerin haberlerinden maksadın sallanması, hareket etmesi ve dönüşeceği haller olduğunu söyleyenler ise “Lehâ” ( kelimesinin cümleden düşürülmesi şeklinde bir izah getirirler ve “bi enne Rabbeke evhâ lehâ” ( âyetine bunu ona Rabb'in yaptı anlamını verirler. “Vahiy” ise izin, ilham, emir şeklinde gerçekleşir. Bağlama hangisi daha uygun ise vahiy bu tarzlardan birine göre yorumlanır.
dul 1571 GERİ JİN ŞA aş diğ
---
Dipnotlar:
8 “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yapmış olduklarını elleri bize anlatır, ayakları da tanıklık eder” (Yâsin 35/65. Ayrıca bk. Fussilet, 41/20-22). 2 Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, 11, 374; Tirmizi, “Sıfatu'l-kıyâme”, 7; “Tefsiru'l-Kur'ân”, 99.
Zilzal 99:6
İnsanların çıkması iki şekilde olabilir: Birincisi, hesaba çekilmek ve amellerinin nasıl yazıldığını görmek için kabirlerinden çıkarlar. Yani dünyada iken yaptıkları işlerin yazıldığı amel defterlerinin kendilerine gösterilmesi için çıkarlar. Şu da mümkündür: Onlar âhirette kendileri için hazırlanan sevap ve azabı görmeleri için çıkarlar. Bu yoruma göre onlara dünyada iken işlemiş oldukları amellerin karşılığı azap ya da sevap onlara gösterilmek için çıkacaklardır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Onların bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacaktır”; “Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek.. ”1 “Eştâten” (Gzi) kelimesi gruplar halinde demektir. “Zümeran” kelimesi “eştâten” sözcüğünün açıklaması olmaktadır.
Zilzal 99:7
Bazıları şöyle dediler: Kâfir, dünyada iken yapmış olduğu hayır işi görür, âhirette ise onu göremez, çünkü ona inanmamakta ve onun için amel etmiş olmamaktadır. JAllah Teâlâ'nın şu beyanında olduğu gibi: “Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediklerimizi veririz; sonra da onu cehenneme göndeririz; oraya kınanmış ve kovulmuş olarak girer”?. Mümin dünyada işlediği şerri görür, âhirette işlediği hayır amelini görür. Şu haber de bu şekilde yorumlanır: Ebü Bekir es-Sıddik (r.a.) Hz. Peygamber (a.s.) ile birlikte oturmaktaydı. Sözü edilen âyet indi. Ebü Bekir es-Sıddik (r.a.) Hz. Peygambere (a.s.): “Bizden her biri işlemiş olduğu şerri görür mü?!” diye sordu. Hz. Peygamber (a.s.) şu cevabı verdi: “Dünyada iken gördükleri, hoşlanmadıkları işlerdir. Bu (dünyada iken gördükleri) şer işlerdir. Hayır ise sahipleri (tarafından görülmez) onlar âhirete ertelenir”, Kim zerre miktarı hayır işlemişse onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür. Burada muradın sayım ve koruma üzerine olması da mümkündür. Şu ilâhi beyan olduğu gibi: “Bu nasıl kitapmış! Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş!” dediklerini görürsün. Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır”, Yani az olsun çok olsun, hatta zerre kadar olsa bile hiçbir amel ondan silinmez. Bir başka yorum da mümkündür. O da şudur: Kim zerre miktarı hayır işlerse onu görür. Yani müminlerden her kim zerre kadar bir hayır işlerse âhirette onu görür. Kim zerre miktarı şer işlerse onu görür. Yani kâfirlerden her kim zerre kadar kötülük işlese âhirette onu görür. Çünkü Allah Teâlâ Kur'ânda pek çok yerde bildirdi ki Allah müminlerin hasenatını kabul edecek, seyyiatını da bağışlayacaktır. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Biz, iman edip yararlı işler yapanların (önceki) kötülüklerini mutlaka sileriz ve onları yaptıklarının daha güzeliyle ödüllendiririz”5. Ve benzeri başka âyetler.
“Miskâle zerratin” (535 Jux.) derken gerçek anlamda zerre miktarı kastedilmemektedir. Bu bir temsildir; azlıktan kinâye olmaktadır.
Ayrıca şöyle bir itiraz da yapıldı: Yerin haberlerini bildirmesi ve organların tanıklık etmesi nasıl mümkün olabilir ki? Bunlar cansız varlıklardır ve bilgi sahibi de değillerdir!
ICevap olarak şöyle denilebilir: Allah Teâlâ'nın bunlar için bilgi yaratması ve onları bu şekilde konuşturması mümkündür. Bir mücize olmak üzere yer yapılan işlere dair bilgi sahibi yapılacak.
B o Hâkim en-Nisâbüri, el-Müstedrek, TI, 580-581.
Yaptıkları kendilerine gösterilsin diye. Bu beyanda şöyle bir işaret vardır: “Ve eğer müşriklerden biri senden korunma isterse, Allah'ın sözünü duymasına fırsat vermek için onu koruma altına al; sonra onu kendi güvenlik bölgesine ulaştır”. Bu beyandaki “hattâ yesme'a kelâmellâhi” (1 gis 2.53) ifadesi, ayrıca Hz. Peygamber'in (a.s.) “Kur'ân iledüşman yurduna yolculuk yapmayın!” buyruğu ve insanların “Âlemlerin Rabb'inin kelâmını okuyoruz” sözleri, bir de mushaflardaki “Kur'ân” ifadesi hakikat anlamında değildir. Bundan, Allah'ın kelâmının hakikat anlamında mushaflarda olması kastedilmez. Hakikat anlamında Kur'ân'ın mushaflarda bulunduğu ve ilâhi kelâmla birlikte yolculuğa çıkmak mânası anlaşılmaz. O'nun kelâmının işitilmesi de hakikat anlamında anlaşılmaz. Kelâmının kendisiyle anlaşıldığı yahut kelâmının kendisiyle ifade edildiği mâna anlaşılır. Aynı şekilde mushaflarda da durum aynıdır. Sayesinde ilâhi kelâmın anlaşıldığı ve ifade edildiği lafızlardır. Amellerin görüleceğine dair rivayette kastedildiği gibi. Amellerin bizâtihi kendisi görülmez, lakin ona işaret eden sözler gözükür. O da kitaplarda amellere ilişkin olarak yazılan yazılardır. Burada da izah aynıdır. En doğrusunu Allah bilir.
V Beyhaki, Şuabü'kimân, IV, 213; Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, II, 6, 10; Müslim, “İmâre”,
Zilzal 99:8
Bazıları şöyle dediler: Kâfir, dünyada iken yapmış olduğu hayır işi görür, âhirette ise onu göremez, çünkü ona inanmamakta ve onun için amel etmiş olmamaktadır. JAllah Teâlâ'nın şu beyanında olduğu gibi: “Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediklerimizi veririz; sonra da onu cehenneme göndeririz; oraya kınanmış ve kovulmuş olarak girer”?. Mümin dünyada işlediği şerri görür, âhirette işlediği hayır amelini görür. Şu haber de bu şekilde yorumlanır: Ebü Bekir es-Sıddik (r.a.) Hz. Peygamber (a.s.) ile birlikte oturmaktaydı. Sözü edilen âyet indi. Ebü Bekir es-Sıddik (r.a.) Hz. Peygambere (a.s.): “Bizden her biri işlemiş olduğu şerri görür mü?!” diye sordu. Hz. Peygamber (a.s.) şu cevabı verdi: “Dünyada iken gördükleri, hoşlanmadıkları işlerdir. Bu (dünyada iken gördükleri) şer işlerdir. Hayır ise sahipleri (tarafından görülmez) onlar âhirete ertelenir”, Kim zerre miktarı hayır işlemişse onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür. Burada muradın sayım ve koruma üzerine olması da mümkündür. Şu ilâhi beyan olduğu gibi: “Bu nasıl kitapmış! Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş!” dediklerini görürsün. Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır”, Yani az olsun çok olsun, hatta zerre kadar olsa bile hiçbir amel ondan silinmez. Bir başka yorum da mümkündür. O da şudur: Kim zerre miktarı hayır işlerse onu görür. Yani müminlerden her kim zerre kadar bir hayır işlerse âhirette onu görür. Kim zerre miktarı şer işlerse onu görür. Yani kâfirlerden her kim zerre kadar kötülük işlese âhirette onu görür. Çünkü Allah Teâlâ Kur'ânda pek çok yerde bildirdi ki Allah müminlerin hasenatını kabul edecek, seyyiatını da bağışlayacaktır. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Biz, iman edip yararlı işler yapanların (önceki) kötülüklerini mutlaka sileriz ve onları yaptıklarının daha güzeliyle ödüllendiririz”5. Ve benzeri başka âyetler.
“Miskâle zerratin” (535 Jux.) derken gerçek anlamda zerre miktarı kastedilmemektedir. Bu bir temsildir; azlıktan kinâye olmaktadır.
Ayrıca şöyle bir itiraz da yapıldı: Yerin haberlerini bildirmesi ve organların tanıklık etmesi nasıl mümkün olabilir ki? Bunlar cansız varlıklardır ve bilgi sahibi de değillerdir!
ICevap olarak şöyle denilebilir: Allah Teâlâ'nın bunlar için bilgi yaratması ve onları bu şekilde konuşturması mümkündür. Bir mücize olmak üzere yer yapılan işlere dair bilgi sahibi yapılacak.
B o Hâkim en-Nisâbüri, el-Müstedrek, TI, 580-581.
Yaptıkları kendilerine gösterilsin diye. Bu beyanda şöyle bir işaret vardır: “Ve eğer müşriklerden biri senden korunma isterse, Allah'ın sözünü duymasına fırsat vermek için onu koruma altına al; sonra onu kendi güvenlik bölgesine ulaştır”. Bu beyandaki “hattâ yesme'a kelâmellâhi” (1 gis 2.53) ifadesi, ayrıca Hz. Peygamber'in (a.s.) “Kur'ân iledüşman yurduna yolculuk yapmayın!” buyruğu ve insanların “Âlemlerin Rabb'inin kelâmını okuyoruz” sözleri, bir de mushaflardaki “Kur'ân” ifadesi hakikat anlamında değildir. Bundan, Allah'ın kelâmının hakikat anlamında mushaflarda olması kastedilmez. Hakikat anlamında Kur'ân'ın mushaflarda bulunduğu ve ilâhi kelâmla birlikte yolculuğa çıkmak mânası anlaşılmaz. O'nun kelâmının işitilmesi de hakikat anlamında anlaşılmaz. Kelâmının kendisiyle anlaşıldığı yahut kelâmının kendisiyle ifade edildiği mâna anlaşılır. Aynı şekilde mushaflarda da durum aynıdır. Sayesinde ilâhi kelâmın anlaşıldığı ve ifade edildiği lafızlardır. Amellerin görüleceğine dair rivayette kastedildiği gibi. Amellerin bizâtihi kendisi görülmez, lakin ona işaret eden sözler gözükür. O da kitaplarda amellere ilişkin olarak yazılan yazılardır. Burada da izah aynıdır. En doğrusunu Allah bilir.
V Beyhaki, Şuabü'kimân, IV, 213; Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, II, 6, 10; Müslim, “İmâre”,
Adiyat 100:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Ali (kerremallâhu vecheh) ve Abdullah (radıyallahu anhumâ) “vel-âdiyâti dabhan” ve akabinde gelen âyetlerin deve hakkında olduğunu söylemişlerdir. İbn Abbâs (radıyallahu anh) ve yorumculardan daha başkaları ise at hakkında olduğunu ifade etmişlerdir. Ne var ki Ali (radıyallahu anh) Bedir günü vuku bulan olaydan bahsedildiğini belirtir. İbn Mesüd (r.a.) ise hac esnasında olduğunu bildirmiştir. Maksadın at olduğunu söyleyenler şöyle dediler: Bu Hz. Peygamber'in (a.s.) göndermiş olduğu bir seriyye hakkında idi. Haberi gecikmişti. Bu yüzden Hz. Peygamber üzülmekteydi. Bunun üzerine Cibril (a.s.) onun âyette belirtilen nitelikteki haberi getirdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.) ve müminler sevindi.
İbn Abbâs'ın (r.a.) dediği gibi seriyye ve at hakkında ise o takdirde yeminin yorumu birkaç şekilde yapılabilir. Birincisi: Bu gayba dair bir bilgidir. Çünkü kimse onların durumunu bilmiyordu. Atların hallerinin bu şekilde tasvir edilmesi ancak gökten gelen vahiyle ya da bizzat gören birinin müşahedesiyle olabilirdi. Onlara tanıklık eden hiçbir kimse yoktu buna rağmen Hz. Peygambere (a.s.) onların durumu bildirilmişti. Daha sonra durumun, aynen Hz. Peygamber'in bildirdiği gibi olduğu onlar nezdinde ortaya çıkmıştı. Bu şekilde anladılar ki o Resülullah'tır. Ve o bütün bunları ancak Allah Teâlâdan kendisine gelen vahiy yoluyla bilebilmektedir. Bu ise onun peygamberliğine işaret eden en büyük mücizelerden biridir.
Yahut yemin, atların şiddeti, kuvveti ve gözlerinin keskinliğine yapılmıştır. Öyle ki ayın olmadığı, ışığın bulunmadığı kapkaranlık gecede dörtnala gidebilmekte, koşmasının şiddetinden toynaklarının taşlara şiddetle vurmasından etrafa kıvılcımlar saçılmaktadır. İnsanın düz bir yerde bile yapamadığı bir şeyi o gece karanlığında üstelik de inişli çıkışlı engebeli yerlerde yapabilmekte, koşmasının şiddetinden tozu dumana katmakta, düşmanın ortasına dalmaktan çekinmemektedir.
Ya da düşmanlarının en gafil olduğu sabah vaktinde onlara baskın yapmakta iradelerinin bulunmasını ve maksatlarının gerçekleşmesini hatırlatmaktadır.
Sonra nefes nefese koşan ve arkasından kıvılcım saçan vb. gibi özelliklerle anılan atlara yemin etmesinde üç müjde bulunmaktadır. Birincisi onlar için üzücü bir hadise olmamıştır. İkincisi düşmana baskın vardır. Üçüncüsü de onlar düşmana dalmışlardır.
Maksadın deve olduğu kanaati taşıyanlar ise bunun hac mevsiminde vuku bulunduğunu söylerler. Onların seyrinin hızlı olduğunu ve karanlık gecelerde, vadiler, inişler ve yokuşlarla dolu yollarda onların koşmalarının şiddetini tasvir etmiş olur.
Adiyat 100:2
Bu ilâhi beyan, yukarıdaki gibi anlaşılır. Yani devenin seyri ve koşması sırasında taşın taşa çarpması sonucunda ateş çıkar. At olması halinde belirttiğimiz gibi onun toynaklarının şiddetle taşa çarpması sonucu etrafa kıvılcım saçar. eğe yil
Adiyat 100:3
Bu ilâhi beyan da yoruma göre anlaşılır. Bazıları şöyle demişlerdir: Seriyedeki askerlerin o baskında inmeleri ve vadilere girmeleri sabah vaktinde idi. Uygun olanı onların sabah vaktinde baskınlardan ve vadilerden çıkmalarıdır. Çünkü o vakit oradan çıkma ve uzaklaşma vaktidir, orada kalma vakti değildir. Yahut da düşman veya onlar hakkında kötülük isteyenler onları orada karşılamak üzere toplanmış olabilir. Buna göre “muğirât” toplanan düşman üzerine baskın yapanlara dair olur.
Adiyat 100:4
Maksat devedir yorumu yapanlara göre toplanma hacda olur. Bilinen toplanma. Maksat attır diyenler ise düşmanın toplanmasını ve onların ortasına dalmayı kastederler.
Adiyat 100:5
Maksat devedir yorumu yapanlara göre toplanma hacda olur. Bilinen toplanma. Maksat attır diyenler ise düşmanın toplanmasını ve onların ortasına dalmayı kastederler.
Adiyat 100:6
6. “İnsan, Rabb'ine karşı pek nankördür?
Yeminin cevabı olmak üzere insan Rabb'ine karşı pek nankördür meâlindeki âyet gelmiştir. Yani insan Rabb'inin nimetlerine karşı çok nankördür ve onlara karşı şükretmek nedir bilmemektedir. Şöyle ki: İnsan devamlı olarak başına gelen musibetleri, ömründe karşılaştığı sıkıntıları anlatır durur, buna mukabil Allah'ın kendisine lütuf ve ihsanda bulunduğu nimetlerin tümünü unutur ve onların bir göz açıp kapayıncaya kadar zamanda bile kendisinden ayrılmayacağını sanır. İşte bunun içindir ki Hasan-ı Basri şöyle dedi: “Kenüd” belâları sayıp döken ve fakat nimetleri hiç anmayan kimsedir. Denildi ki: “Kenüd” infak etmekte pinti, cimri, eli sıkı olan kimsedir. Her insanın özelliğinin bu olması gerekir. Lâkin mümin, Allahın nimetlerine karşı şükretmek için kendini zorlar ve bu konuda çaba sarfeder. Belâ ve musibetler karşısında sabır ve tahammül gösterir. Şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır”; “İnsan, aceleci olarak yaratılmıştır”?. Her insan böyledir. Sonra “musallin”, yani namaz kılanlar bundan istisna edilmiştir ki onlar da müminlerdir. Yani her insan böyle bir tabiatta yaratıldı ve doğası öyle oldu. Ancak mümin olan kişi, üzerinde yaratılmış olduğu bu tabiattan ve diğer doğal yatkınlıklardan kendisini uzaklaştırmak için zorlar aynen hayvanların ve yırtıcıların doğasının, insandan kaçıp uzaklaşmak olması (vahşilik) gibidir. Sonra alıştırma ve eğitimle vahşilikten kurtulup evcilleşirler, yanlarında kalma ve çağrıldığında cevap verme özelliğini kazanırlar.
Adiyat 100:7
Bazıları dediler ki: Bu insan var ya dünyada yaptıklarına âhirette tümden şahitlik eder, yani onlara tanıklık eder ve her birini bilir. Şu ilâhi beyanda ifade edildiği gibi: “Artık insan, mazeretlerini sayıp dökse de kendine kendisi tanıktır. Bazıları şöyle dedi: Cimrilik ve harcamadan kaçınarak pintilik eden o insan elbette tanıktır; yani malını korumayı ve onların sayımını yapmayı bizzat kendi üstüne alır da bir başkasına güvenmez. Bazıları da şöyle dedi: “İnnehö”, yani Allah Teâlâ “alâ zâlike leşehid”, yani onun sayımını yapan ve koruyan olarak ilim sahibidir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bu nasıl kitapmış! Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp
Adiyat 100:8
Söz konusu edilen o insan mala karşı aşırı derecede tutkuludur. Allah Teâlâ infakta bulunmamak ve cömertçe harcamaya yanaşmamakta insanın cimriliğini ve elinin sıkılığını belirtti ve her insan da sözünü ettiğimiz gibi bu özellikte yaratıldı. Ne var ki mümin olan eğitimle kendi özünü bu doğal özelliğinden koparmaya çabalar, özel bir gayretin içine girer. Burada sözü edilen “hub” kelimesi tercih sevgisi anlamındadır, yani kendisi için tercih eder demektir.
Adiyat 100:9
O bilmez mi ki kabirlerde bulunmayanlar diriltilip dışarı atıldığı zaman. En doğrusunu Allah bilir ya, o şöyle buyuruyor: İnsan Rabb'inin kudretini, otoritesini, kendisini yaratmadaki hikmetini, onları kabirlerinden çıkarıp da tekrar dirilteceğini bilseydi ya! Ya da bilmez mi ifadesi kabirlerde bulunanlar diriltilip dışarı atıldığı zaman ve kalplerde gizlenenler ortaya konulduğu zaman bilir, anlamındadır.
( Buyuruyor ki: Gene o bilseydi ya Allah Teâlâ kalplerde olanları ayırır, açıklar ve orada olanı ortaya çıkarır. Ayrılmamış ve açıklanmamış bir halde öyle bırakmaz. Aksine ne var ne yok hepsi ayrılır ve açık hale getirilir. Şu âyette ifade edildiği gibi: “Bütün sırların ortaya dökülüp de insanın ne bir gücü ne de yardımcısının bulunacağı gün”.
Ve kalplerde gizlenenler ortaya konulduğu zaman. Bu ilâhi beyanda şöyle bir mânaya işaret vardır: Amellerin ortaya konuluşu, içtenliği ve karşılığında sevap ya da azabı hak etme işi tamamen kalplere ve niyetlere bağlı bir durumdur. Bizzat amellerin kendisi bu konuda yeterli değildir. Bunu ifade etmek üzere Allah Teâlâ: Ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman buyurmuştur.
Adiyat 100:10
O bilmez mi ki kabirlerde bulunmayanlar diriltilip dışarı atıldığı zaman. En doğrusunu Allah bilir ya, o şöyle buyuruyor: İnsan Rabb'inin kudretini, otoritesini, kendisini yaratmadaki hikmetini, onları kabirlerinden çıkarıp da tekrar dirilteceğini bilseydi ya! Ya da bilmez mi ifadesi kabirlerde bulunanlar diriltilip dışarı atıldığı zaman ve kalplerde gizlenenler ortaya konulduğu zaman bilir, anlamındadır.
( Buyuruyor ki: Gene o bilseydi ya Allah Teâlâ kalplerde olanları ayırır, açıklar ve orada olanı ortaya çıkarır. Ayrılmamış ve açıklanmamış bir halde öyle bırakmaz. Aksine ne var ne yok hepsi ayrılır ve açık hale getirilir. Şu âyette ifade edildiği gibi: “Bütün sırların ortaya dökülüp de insanın ne bir gücü ne de yardımcısının bulunacağı gün”.
Ve kalplerde gizlenenler ortaya konulduğu zaman. Bu ilâhi beyanda şöyle bir mânaya işaret vardır: Amellerin ortaya konuluşu, içtenliği ve karşılığında sevap ya da azabı hak etme işi tamamen kalplere ve niyetlere bağlı bir durumdur. Bizzat amellerin kendisi bu konuda yeterli değildir. Bunu ifade etmek üzere Allah Teâlâ: Ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman buyurmuştur.
Adiyat 100:11
Yani elbette onların Rabb'i dünyada iken ne yapıp ettiklerinden haberdardır. Bu aynı zamanda Rab Teâlâ'nın, onları ilme dayalı olarak muaheze edecegini ve yapıp ettiklerine yönelik onlara karşılık vereceğini ifade eder.
Dilciler ve Ebü Avsece şöyle dedi: “Dabhan” kelimesi göğüsteki ses demektir. “Dabeha, yadbehu, dabhan fehuve dâbih” şeklinde kullanılır. “Feeserne bihi nak'an”, ayaklarıyla ya da toynaklarıyla tozu dumâna kattılar demektir. “Nak” ( toz demektir. Çoğulu “nukü” şeklindedir. “Fevesatne” “ortalamak”tan gelir ve ortasına girdi, anlamındadır. “Lekenüd” nankör demektir. “Hussıle” sınadı, imtihan etti mânasına gelir. Denedim anlamında “hassaltü” denilir.
Ilİbn Kuteybe ve daha başkaları şöyle dediler: “Adiyât” 13) atlar, demektir. “Dabh” 1) ise atların koşması esnasında çıkardıkları sestir.
Şöyle de denildi ki: “Dabh vedab” yürüyüşte aynıdır. Şöyle kullanılır: “Dabehati'n-nâkatü ve dabe'at”.
“Felmüriyât” kelimesi toynaklarıyla kıvılcım çıkartanlar demektir. “el-Ardu'l-kenüd” hiçbir bitki bitirmeyen toprak demektir. “Busira” çevrildi, altı üstüne getirildi demektir. “Ve hussıle mâ fissudür” s1231 GU yani içinde bulunanların hayrı şerrinden, şek ve şüphe yakinden ayırtedildi. En doğrusunu Allah bilir.
Karia 101:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
GELİ LA Gİ İZ AİN Giz Ğİ
1.“O Hörami ses!” i ”
Karia 101:2
Müfessirlere göre “kâria” şiddetli helâk edici işler demektir. Burada kıyâmet gününün dehşetini ifade etmek üzere kullanılan bir tasvirdir. Bu, o günde kullarında vuku bulacak korku ve dehşet verici durumlar, haller ve fiiller hakkında Allah'ın yaptığı bir hatırlatma ve onları hayrete düşürme mahiyetindedir. Cenâb-ı Hak, kitabında kıyâmet gününe değişecek hallerine göre isimler vermiştir. Hâkka!, vâkı'a? ve buna benzeyen başka isimler. Burada kullanılan “kâri'a” (kulağı çalan korkunç ses) ismi de aynı şekilde o günün korku salan dehşetini ve şiddetini onlara hatırlatmak için kullanılmış bir nitelemedir. Allah Teâlâ irade buyurdu ki böylece insanlar işlerin akıbetini düşünsünler, sonunda karşılaşacakları azaptan kurtulabilmek için tefekkür etsinler ve Allah'ın yasaklamış olduğu işleri yapmaktan geri dursunlar.
[Nefis ve Akıl]
ISJAllah Teâlâ insanı yaratırken ona bir nefis verdi. İnsan onunla dünya şehvetlerini ve lezzetlerini idrak etmektedir. Bir de akıl verdi, onunla da işlerin akıbetini ve sonuçlarını düşünebilmektedir. Böylece insan daha bir dikkatli olma ve iyice düşünme özelliği kazandı. Akıl bazan nefsi kendine çeker ve akıbet olarak beklediği karşılığı elde etmek için onu yanına alır. Bazan da nefis aklı yanına çeker, dünyada şehvet duygularından lezzet alabileceği hususlarda aklı yanında sürükler. Şu ilâhi beyanın yorumu buna göre anlaşılmalıdır:
“Yine de ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, Rabb'imin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder; şüphesiz Rabb'im çok bağışlayan, pek esirgeyendir”. Yani Allah ona acıdı ve onu kötülüğü seçmekten korudu yahut ona acıdı ve bu sebeple hevâ ve hevesini sonuç itibariyle ceza ve sevap gerektirecek fiillere yönlendirdi. Aynı şekilde Allah Teâlâ o günde kullarına karşılaşacakları korkunçlukları hatırlatmak suretiyle onları uyarmak, onları düşünmek ve ibret almak konusunda akıllarını kullandırmak ve bunun sonucunda da sakındırdığı işlerden vazgeçmek ya da o günde vâdettiği güzellikler üzerinde düşünüp, onları elde edebilmek için hayır işlerine daha bir hırsla sarılmak suretiyle onları yönlendirmek istemiştir.
Dİ! ALS Şİİ OZ 0s
Karia 101:3
Müfessirlere göre “kâria” şiddetli helâk edici işler demektir. Burada kıyâmet gününün dehşetini ifade etmek üzere kullanılan bir tasvirdir. Bu, o günde kullarında vuku bulacak korku ve dehşet verici durumlar, haller ve fiiller hakkında Allah'ın yaptığı bir hatırlatma ve onları hayrete düşürme mahiyetindedir. Cenâb-ı Hak, kitabında kıyâmet gününe değişecek hallerine göre isimler vermiştir. Hâkka!, vâkı'a? ve buna benzeyen başka isimler. Burada kullanılan “kâri'a” (kulağı çalan korkunç ses) ismi de aynı şekilde o günün korku salan dehşetini ve şiddetini onlara hatırlatmak için kullanılmış bir nitelemedir. Allah Teâlâ irade buyurdu ki böylece insanlar işlerin akıbetini düşünsünler, sonunda karşılaşacakları azaptan kurtulabilmek için tefekkür etsinler ve Allah'ın yasaklamış olduğu işleri yapmaktan geri dursunlar.
[Nefis ve Akıl]
ISJAllah Teâlâ insanı yaratırken ona bir nefis verdi. İnsan onunla dünya şehvetlerini ve lezzetlerini idrak etmektedir. Bir de akıl verdi, onunla da işlerin akıbetini ve sonuçlarını düşünebilmektedir. Böylece insan daha bir dikkatli olma ve iyice düşünme özelliği kazandı. Akıl bazan nefsi kendine çeker ve akıbet olarak beklediği karşılığı elde etmek için onu yanına alır. Bazan da nefis aklı yanına çeker, dünyada şehvet duygularından lezzet alabileceği hususlarda aklı yanında sürükler. Şu ilâhi beyanın yorumu buna göre anlaşılmalıdır:
“Yine de ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, Rabb'imin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder; şüphesiz Rabb'im çok bağışlayan, pek esirgeyendir”. Yani Allah ona acıdı ve onu kötülüğü seçmekten korudu yahut ona acıdı ve bu sebeple hevâ ve hevesini sonuç itibariyle ceza ve sevap gerektirecek fiillere yönlendirdi. Aynı şekilde Allah Teâlâ o günde kullarına karşılaşacakları korkunçlukları hatırlatmak suretiyle onları uyarmak, onları düşünmek ve ibret almak konusunda akıllarını kullandırmak ve bunun sonucunda da sakındırdığı işlerden vazgeçmek ya da o günde vâdettiği güzellikler üzerinde düşünüp, onları elde edebilmek için hayır işlerine daha bir hırsla sarılmak suretiyle onları yönlendirmek istemiştir.
Dİ! ALS Şİİ OZ 0s
Karia 101:4
Âyetin yorumu hakkında farklı yaklaşımlar vardır. Fakat bunların hepsi sonuçta aynı noktada birleşmektedir. Kimi şöyle dedi: Uçmak istediğinde etrafa yayılan çekirgeler gibi. Kimi de dalga dalga birbirine girmiş çekirge sürüsü gibi. Kimi de kendisini ateşe atan ve yanan kelebekler gibi. Bunların hepsinin ortak mânası o günün korkusundan ne yapacağını bilememek ve şaşkınlık içinde olmaktır. Bu konuda asıl olan şu ilâhi beyandır: “Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutacak, her gebe kadın karnındaki çocuğu düşürecektir. Ve insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi göreceksin; çünkü Allahın azabı (kıyâmetin dehşeti) çok çetindir!” Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Onlar, o günün dehşetinden ve şiddetinden öyle bir şaşkınlık içinde olacaklardır ki nereye uçacağını, nereye tüneyeceğini ve nereye konacağını bilmeyen kuş gibi olacaklar ve çırpınacaklardır.
Karia 101:5
915. “Dağlar da atılmış renkli yüne dönüşür” Kimileri bu beyanı “boyalı yün” gibi kimileri de “atılmış yün gibi” diye yorumlamışlardır. En doğrusunu Allah bilir ya, birinci mânaya göre âyetin yorumu şöyle olur: Dağlar o kıyâmetin şiddetinden renkli yünler gibi türlü renge girer. Görmez misin ki Allah Teâlâ onlar hakkında meâlen şöyle buyurur:
“Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; oysa bulutlar gibi hareket ederler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır”; “Sana dağları soruyorlar. De ki: Rabb'im onları un ufak edip savuracak”“. Burada da mâna aynıdır. Eğer ikinci mâna esas alınırsa o takdirde âyetin yorumu şöyle olacaktır: Dağlar bütün cesametine, şiddetine ve büyüklüğüne rağmen o günün dehşetinden yumuşaklıkta ve zayıflıkta atılmış yüne döner. Zira yünün en zayıf hali atılmış halidir. Katade şöyle dedi: Aslında âyet onları, çobanı olmayan davara benzetmiştir. “İhn”, yani yünün belirtilmesi aslında davardan kinâye olmaktadır.
Karia 101:6
“Mizân” hakkında farklı yorumlar yapılmıştır: Fakat bize göre bunlar içinde en yakını iki tanedir: Birincisi, kimin tartısı ağır gelirse derken bütün müminler kastedilmektedir. Kimin tartısı hafif gelirse derken kastedilen de bütün kâfirlerdir. Şöyle ki: Mümin Allah Teâlâ'nın hakkını yücelterek kullukta bulunur, O'nun sınırlarına riayet eder. Bu itibarla o günde Allah katında müminin bir değeri, bir ağırlığı ve itibarı olur. Kâfir ise bunu yapmaz, o yüzden de onun ağırlığı, değeri ve itibarı olmaz. En doğrusunu Allah bilir ya, böyle bir kullanım, makam ve mevki anlamında dilde mevcut bulunmaktadır. Meselâ “li fulânin inde fulânin veznün ve kıymetün” denilir, ve onun yanında ağırlığının ve değerinin olması, makam ve mevkiinin bulunması anlamındadır. Falanca için de “leyse indehü zâlike'l-vezn” denilir ve böylece onun itibarının olmadığı söylenir.
(SJİkinci yakın mâna ise Allah Teâlâ'nın, insanların amellerini yazan meleklere muttali kılmadığı amel defterinde bulunan gizli amellerin ağırlığıdır. Mâlum olduğu üzere bu ancak mümin için söz konusudur, kâfirler için böyle bir durum yoktur. Biz mizan meselesini daha önce ele almış ve açıklamıştık?. O yüzden sözü burada kısa tuttuk. En doğrusunu Allah bilir.
İşte o mutlu bir hayat içinde olur. Kimi “râdıye” kelimesinin “merdıyye” anlamında olduğunu söylemiştir: Cennet ehli o yaşantı şeklinden hoşnut olur. O hoşlanılan bir hayat biçimi olur. Kimi de “zât-ı rıdâ”, yani hoşnutluk sahibi anlamındadır demişlerdir, tıpkı “mâin dâfik”, yani atılmış su kullanımında olduğu gibi, bu “zâti indifâkın” demektir. Kimi de rızayı hayata nispet etmiştir, çünkü yaşamakla ancak razı ve hoşnut olunur.
Karia 101:7
“Mizân” hakkında farklı yorumlar yapılmıştır: Fakat bize göre bunlar içinde en yakını iki tanedir: Birincisi, kimin tartısı ağır gelirse derken bütün müminler kastedilmektedir. Kimin tartısı hafif gelirse derken kastedilen de bütün kâfirlerdir. Şöyle ki: Mümin Allah Teâlâ'nın hakkını yücelterek kullukta bulunur, O'nun sınırlarına riayet eder. Bu itibarla o günde Allah katında müminin bir değeri, bir ağırlığı ve itibarı olur. Kâfir ise bunu yapmaz, o yüzden de onun ağırlığı, değeri ve itibarı olmaz. En doğrusunu Allah bilir ya, böyle bir kullanım, makam ve mevki anlamında dilde mevcut bulunmaktadır. Meselâ “li fulânin inde fulânin veznün ve kıymetün” denilir, ve onun yanında ağırlığının ve değerinin olması, makam ve mevkiinin bulunması anlamındadır. Falanca için de “leyse indehü zâlike'l-vezn” denilir ve böylece onun itibarının olmadığı söylenir.
(SJİkinci yakın mâna ise Allah Teâlâ'nın, insanların amellerini yazan meleklere muttali kılmadığı amel defterinde bulunan gizli amellerin ağırlığıdır. Mâlum olduğu üzere bu ancak mümin için söz konusudur, kâfirler için böyle bir durum yoktur. Biz mizan meselesini daha önce ele almış ve açıklamıştık?. O yüzden sözü burada kısa tuttuk. En doğrusunu Allah bilir.
İşte o mutlu bir hayat içinde olur. Kimi “râdıye” kelimesinin “merdıyye” anlamında olduğunu söylemiştir: Cennet ehli o yaşantı şeklinden hoşnut olur. O hoşlanılan bir hayat biçimi olur. Kimi de “zât-ı rıdâ”, yani hoşnutluk sahibi anlamındadır demişlerdir, tıpkı “mâin dâfik”, yani atılmış su kullanımında olduğu gibi, bu “zâti indifâkın” demektir. Kimi de rızayı hayata nispet etmiştir, çünkü yaşamakla ancak razı ve hoşnut olunur.
Karia 101:8
9. “Onu kucaklayacak olan hâviyedir.
Karia 101:9
9. “Onu kucaklayacak olan hâviyedir.
Karia 101:10
Onu kucaklayacak olan hâviyedir. Onun anası hâviyedir. Kimi dedi ki: Allah Teâlâ kâfir hakkında cehenneme “üm”, yani anne ismini verdi, çünkü kâfir cehenneme düşecektir. Kimi de dedi kii Ümmühü” kelimesinden maksat beynidir, çünkü tepesi üstü cehenneme atılır. Allah Teâlâ'nın “hâviye” demesi, kâfiri dibi yokmuş gibi sürekli olarak cehennemin aşağısına düşürmesinden ötürüdür.
Yani tutuşturan ve olgunlaştıran. Kimi de harareti çok şiddetlidir, açıklamasını yapar. En doğrusunu Allah bilir.
Karia 101:11
11. “Yakıp kavuran bir ateş!”
Tekâsür 102:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
-2. “Çoklukla övünme yarışı sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı.”
Yani çoklukla övünmeniz sizi alıkoydu, oyaladı. Neden alıkoyduğunu ise açıklamadı. Bunu şu şekilde açıklamak mümkündür: Çoklukla öğünmeniz, sizin Allah Teâlâ'nın birliğini tasdik etmenisi engelledi. Yahut Hz. Peygamber'in (a.s.) getirdiği deliller üzerinde düşünmekten alıkoydu. Yahut ölümden sonra tekrar dirilmeyi hatırlamaktan alıkoydu. Sonra Allah Teâlâ'nın çoklukla övünme yarışı sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı kavl-i celili iki türlü yorumlanabilir: Birincisi bu âyetlerle hitaptan maksat, yaptıkları kötü işler ve beyinsizlikle iştigallerine dair haberleri verilen ataları ve selefleri olabilir. O takdirde bu âyet şu ilâhi beyanlarla bağlantılı olur: “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz”!. Ve benzeri diğer âyetler. Sanki Allah Teâlâ onları babalarından dolayı ayıplamış ve onlara uyup peşlerinden gitmelerini onlara yasaklamıştır. Çünkü onlar hikmet dışı işler yapmaktaydılar ve o öylece de ölüp gitmişlerdi. Bu iki şekilde oluyor: Birincisi: Allah Teâlâ her kimseye nimet vermiş, o da inkâr etmiş nankörlük edip onun şükrünü eda etmemiş ise gazabı ve azabı hak etmiştir. Şöyle buyuruyor: Şu atalarınızı nasıl takip eder, onlara uyarsınız?! Onlar Allah'ın nimetlerine karşı küfrân-ı nimette bulunmuş, onları inkâr etmiş kimselerdir. Aksine sizin göreviniz atalarınızın sapkın yoluna düşmek değil size en doğru yolu getiren Hz. Peygamber'i (a.s.) takip etmektir. İkincisi: Bunda ölümden sonra diriltilmeye ve âhiret hayatına dair alâmet ve delil vardır. Şöyle ki: Onların ataları Allahın gazabını ve azabını gerektirici işler yapmışlar ve fakat bunların cezasını azap olarak dünyada çekmemişlerdir. Bu durumda yaptıklarının cezasını görmeleri için mutlaka başka bir yurt, yani âhiret hayatı olması gerekecektir.
İkincisi: Eğer hitap atalarına değil de kendilerine yönelik idiyse o takdirde onda sefihliklerini bildirme vardır. Şöyle ki onlar bu sefihlikleri yüzünden çoklukla öğünmüşlerdir, öyle ki Allahın peygamberinin (a.s.) âyetlerini yalanlamışlardır. Ya da onların sefihlikleri bir başka yönden olur. Şöyle ki: Bir kere ölülerle övünmek de neyin nesi? Ölülerle övünmek düzgün bir yol değildir. Ya da üçüncü bir yön daha vardır. Onlar kendilerinin hiçbir şekilde dahli bulunmayan işlerle övünüyorlardı. Çünkü onlar mallarla, evlatlarla övünmekteydiler. Oysa bunlar, onlara Allah Teâlânın mahza lütfu ve ihsanı olmaktadır, O'nun yarattığı güzelliklerdir. Bütün bunlarda onların içinde bulundukları beyinsizliğin ve ahmaklığın belirtilmesi söz konusudur.
Bu sebeplerin belirtilmesiyle yapılan tenkit ve ayıplama yapılan ifade, en doğrusunu Allah bilir ya, sadece kâfirlere ait olan inkâr haline özgü de değildir. Çünkü bu hasletler bazı hallerde müminlerin başına da gelebilecek durumlardır. Allah Teâlâ bu şekilde onları ayıpladı ki o, aynı zamanda müminler için de bir hatırlatma ve öğüt olsun. Eğer burada kâfirler özel olarak anılsaydı ve konu sadece onlara özgü kılınsaydı o takdirde müminler belki de bu gibi durumlara düşmekten kaçınmayabilirlerdi. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (a.s.) bu süreyi okuyunca şöyle buyurmuştu: “Âdemoğlu malım malım diyor oysa malından senin olan sadece yiyip tükettiğindir!”? Bu da gösteriyor ki sürede söz konusu olan vaid, sadece kâfirlere özgü olmayıp müminlerin de ibret alması için genel olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Kabirleri ziyaret edinceye kadar. Bu beyan, gerçekten ölülerin ziyaret edilmesinden de bahsetmiş olabilir. Bu takdirde şöyle bir anlama gelir. Allah Teâlâ, akıbetlerinin inkâr olması halinde çoklukla övünmenin onlara fayda vermeyen işlerden olduğunu hatırlatıyor. Şu yorum da muhtemeldir: Yani çoklukla övüne övüne nihayet mezara girdiniz. O anda Allah Teâlâ'nın üzerinizdeki hakkını düşündünüz, fakat artık iş işten geçmişti, size onun hiç faydası olmamıştı. En doğrusunu Allah bilir.
© A 70, YE lis Tez MAH
Tekâsür 102:2
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
-2. “Çoklukla övünme yarışı sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı.”
Yani çoklukla övünmeniz sizi alıkoydu, oyaladı. Neden alıkoyduğunu ise açıklamadı. Bunu şu şekilde açıklamak mümkündür: Çoklukla öğünmeniz, sizin Allah Teâlâ'nın birliğini tasdik etmenisi engelledi. Yahut Hz. Peygamber'in (a.s.) getirdiği deliller üzerinde düşünmekten alıkoydu. Yahut ölümden sonra tekrar dirilmeyi hatırlamaktan alıkoydu. Sonra Allah Teâlâ'nın çoklukla övünme yarışı sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı kavl-i celili iki türlü yorumlanabilir: Birincisi bu âyetlerle hitaptan maksat, yaptıkları kötü işler ve beyinsizlikle iştigallerine dair haberleri verilen ataları ve selefleri olabilir. O takdirde bu âyet şu ilâhi beyanlarla bağlantılı olur: “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz”!. Ve benzeri diğer âyetler. Sanki Allah Teâlâ onları babalarından dolayı ayıplamış ve onlara uyup peşlerinden gitmelerini onlara yasaklamıştır. Çünkü onlar hikmet dışı işler yapmaktaydılar ve o öylece de ölüp gitmişlerdi. Bu iki şekilde oluyor: Birincisi: Allah Teâlâ her kimseye nimet vermiş, o da inkâr etmiş nankörlük edip onun şükrünü eda etmemiş ise gazabı ve azabı hak etmiştir. Şöyle buyuruyor: Şu atalarınızı nasıl takip eder, onlara uyarsınız?! Onlar Allah'ın nimetlerine karşı küfrân-ı nimette bulunmuş, onları inkâr etmiş kimselerdir. Aksine sizin göreviniz atalarınızın sapkın yoluna düşmek değil size en doğru yolu getiren Hz. Peygamber'i (a.s.) takip etmektir. İkincisi: Bunda ölümden sonra diriltilmeye ve âhiret hayatına dair alâmet ve delil vardır. Şöyle ki: Onların ataları Allahın gazabını ve azabını gerektirici işler yapmışlar ve fakat bunların cezasını azap olarak dünyada çekmemişlerdir. Bu durumda yaptıklarının cezasını görmeleri için mutlaka başka bir yurt, yani âhiret hayatı olması gerekecektir.
İkincisi: Eğer hitap atalarına değil de kendilerine yönelik idiyse o takdirde onda sefihliklerini bildirme vardır. Şöyle ki onlar bu sefihlikleri yüzünden çoklukla öğünmüşlerdir, öyle ki Allahın peygamberinin (a.s.) âyetlerini yalanlamışlardır. Ya da onların sefihlikleri bir başka yönden olur. Şöyle ki: Bir kere ölülerle övünmek de neyin nesi? Ölülerle övünmek düzgün bir yol değildir. Ya da üçüncü bir yön daha vardır. Onlar kendilerinin hiçbir şekilde dahli bulunmayan işlerle övünüyorlardı. Çünkü onlar mallarla, evlatlarla övünmekteydiler. Oysa bunlar, onlara Allah Teâlânın mahza lütfu ve ihsanı olmaktadır, O'nun yarattığı güzelliklerdir. Bütün bunlarda onların içinde bulundukları beyinsizliğin ve ahmaklığın belirtilmesi söz konusudur.
Bu sebeplerin belirtilmesiyle yapılan tenkit ve ayıplama yapılan ifade, en doğrusunu Allah bilir ya, sadece kâfirlere ait olan inkâr haline özgü de değildir. Çünkü bu hasletler bazı hallerde müminlerin başına da gelebilecek durumlardır. Allah Teâlâ bu şekilde onları ayıpladı ki o, aynı zamanda müminler için de bir hatırlatma ve öğüt olsun. Eğer burada kâfirler özel olarak anılsaydı ve konu sadece onlara özgü kılınsaydı o takdirde müminler belki de bu gibi durumlara düşmekten kaçınmayabilirlerdi. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (a.s.) bu süreyi okuyunca şöyle buyurmuştu: “Âdemoğlu malım malım diyor oysa malından senin olan sadece yiyip tükettiğindir!”? Bu da gösteriyor ki sürede söz konusu olan vaid, sadece kâfirlere özgü olmayıp müminlerin de ibret alması için genel olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Kabirleri ziyaret edinceye kadar. Bu beyan, gerçekten ölülerin ziyaret edilmesinden de bahsetmiş olabilir. Bu takdirde şöyle bir anlama gelir. Allah Teâlâ, akıbetlerinin inkâr olması halinde çoklukla övünmenin onlara fayda vermeyen işlerden olduğunu hatırlatıyor. Şu yorum da muhtemeldir: Yani çoklukla övüne övüne nihayet mezara girdiniz. O anda Allah Teâlâ'nın üzerinizdeki hakkını düşündünüz, fakat artık iş işten geçmişti, size onun hiç faydası olmamıştı. En doğrusunu Allah bilir.
© A 70, YE lis Tez MAH
Tekâsür 102:3
Bazıları “kellâ” kelimesinin “hayır” demek olduğunu, ret ve iptal etmek mânasını belirtmek için kullanıldığını savunurken, bazıları da “gerçekten” anlamında olup tahkik (pekiştirme) ifade ettiğini söylemişlerdir. Eğer birinci anlamda ise sanki şöyle demiş gibi olur: İş, sandığınız ve kendi kendinize vehmettiğiniz ve hükmettiğiniz gibi değil! Başınıza azap indiği zaman siz bunu bileceksiniz. Buna göre “kellâ” söz başı olur. “Gerçekten” anlamında ise sanki şöyle demiş olur: Gerçekten siz, durumun kendi takdir ettiğiniz gibi olmadığını bileceksiniz. Bütün bunlar, sözünü ettiğimiz izahlara varır ki o da şudur: Elbette siz, yarın yakinen şunu bileceksiniz: Sizi Allah'ın birliğini tasdik etmekten ve Hz. Peygamber'in (a.s.) getirdiği deliller üzerinde tefekkür etmekten yahut ölümden sonra diriltilmeye iman etmekten alıkoyan, sizi bu konurlarla oyalayan düşünce ve inançlar anlamsız ve yanlıştır. Sizin asıl yapmanız gereken davranış Allaha ve resülüne inanmanız, Hz. Peygamber'in getirdiği kanıtlar üzerinde düşünüp ölümden sonra diriltilmeye ve âhiret hayatına iman etmenizdir.
ISJArap dil geleneğinde tehdit, ümit kesme, umut verme gibi durumlarda sözü tekrarın ayrı bir yeri vardır. Burada da aynı şekilde tekrara gidilerek yapılan vaid teyit edilmiş olmaktadır. “el-Veyl el-veyl” (4.1 1) “Yazıklar olsun! Yazıklar olsun!” ve “bah bah” & 2) “bravo! âferin!” kullanımlarında olduğu? gibi. Kimi de bunlardan her birinin tek başına bir anlamı olduğunu söylemiştir: Buna göre birinci “kellâ sevfe talemün” cümlesinin ölüm anında bilmeyi ifade eder, yani azabı görünce durumun sandığınız gibi olmadığını anlayacaksınız, demek olur. İkincisi ise ölümden sonra diriltilme gününde onun kesin bir gerçek olduğunu anlayacaksınız diye yorumlanır.
Tekâsür 102:4
Bazıları “kellâ” kelimesinin “hayır” demek olduğunu, ret ve iptal etmek mânasını belirtmek için kullanıldığını savunurken, bazıları da “gerçekten” anlamında olup tahkik (pekiştirme) ifade ettiğini söylemişlerdir. Eğer birinci anlamda ise sanki şöyle demiş gibi olur: İş, sandığınız ve kendi kendinize vehmettiğiniz ve hükmettiğiniz gibi değil! Başınıza azap indiği zaman siz bunu bileceksiniz. Buna göre “kellâ” söz başı olur. “Gerçekten” anlamında ise sanki şöyle demiş olur: Gerçekten siz, durumun kendi takdir ettiğiniz gibi olmadığını bileceksiniz. Bütün bunlar, sözünü ettiğimiz izahlara varır ki o da şudur: Elbette siz, yarın yakinen şunu bileceksiniz: Sizi Allah'ın birliğini tasdik etmekten ve Hz. Peygamber'in (a.s.) getirdiği deliller üzerinde tefekkür etmekten yahut ölümden sonra diriltilmeye iman etmekten alıkoyan, sizi bu konurlarla oyalayan düşünce ve inançlar anlamsız ve yanlıştır. Sizin asıl yapmanız gereken davranış Allaha ve resülüne inanmanız, Hz. Peygamber'in getirdiği kanıtlar üzerinde düşünüp ölümden sonra diriltilmeye ve âhiret hayatına iman etmenizdir.
ISJArap dil geleneğinde tehdit, ümit kesme, umut verme gibi durumlarda sözü tekrarın ayrı bir yeri vardır. Burada da aynı şekilde tekrara gidilerek yapılan vaid teyit edilmiş olmaktadır. “el-Veyl el-veyl” (4.1 1) “Yazıklar olsun! Yazıklar olsun!” ve “bah bah” & 2) “bravo! âferin!” kullanımlarında olduğu? gibi. Kimi de bunlardan her birinin tek başına bir anlamı olduğunu söylemiştir: Buna göre birinci “kellâ sevfe talemün” cümlesinin ölüm anında bilmeyi ifade eder, yani azabı görünce durumun sandığınız gibi olmadığını anlayacaksınız, demek olur. İkincisi ise ölümden sonra diriltilme gününde onun kesin bir gerçek olduğunu anlayacaksınız diye yorumlanır.
Tekâsür 102:5
En doğrusunu Allah bilir ya, onların bu dünyada sahip oldukları kanaat ve zanlarının geçersiz olduğunu bildiriyor. Allah Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu görmez misin? “Allah'ın vâdi gerçektir, kıyâmet konusunda da bir kuşkuya yer yoktur” denildikçe, “Kıyâmet nedir bilmiyoruz, biz bu konuda zannetmenin Türkçedeki sevindirici bir durum karşısında “Oh! Oh!” demek gibi.
ötesinde bir şey yapamayız, kesin bir bilgiye sahip değiliz dediniz”, Onlara azap indiğinde tehdit edilen azap gerçekleşmiş ve onun gerçekliğini yakini bir bilgi ile öğrenmiş olurlar. Bazıları dediler ki: (Üçüncü âyet olan) “kellâ sevfe ta'lemün” cümlesi ölüm anında bilmelerine, (4. âyet olan) “sümme kellâ sevfe ta'lemün” cümlesi ise kabir anında bilmelerine dairdir. Hz. Aliden (r.a.) de benzer bir yorum rivayet edilmiştir. Buna göre o şöyle demiştir: “Biz kabir azabının varlığından şüphe etmekteydik. Sonunda bu süre indi (şüphemiz yok oldu)”. İkinci bir izah daha vardır, o da şöyledir: Onlar kendi kendilerine ulema geçiniyorlardı ve kendilerinin hak inanç üzere olduğunu düşünüyorlardı. Lâkin Allah Teâlâ onlara, bildiklerinin bir zandan ibaret olduğunu açıkladı. Şu âyete bakmaz mısın: “Onlar, iyi yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir”, Kesin olanın, başlarına gelen (azap) olduğunu ve kendi bildiklerinin kesin bir bilgi olmayıp sadece şek ve zandan ibaret bulunduğunu görürler.
315 (S16. “Yemin olsun, cehennemi mutlaka göreceksiniz!
Bu ilâhi beyanın iki şekilde yorumlanması muhtemeldir. Birincisi, cehennemi ölüm anında görürsünüz. İkincisi, dünyada iken Allah'ın âyetleri ve delilleri düşünüp üzerinde tefekkür edince cehennemi görürsünüz.
Tekâsür 102:6
En doğrusunu Allah bilir ya, onların bu dünyada sahip oldukları kanaat ve zanlarının geçersiz olduğunu bildiriyor. Allah Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu görmez misin? “Allah'ın vâdi gerçektir, kıyâmet konusunda da bir kuşkuya yer yoktur” denildikçe, “Kıyâmet nedir bilmiyoruz, biz bu konuda zannetmenin Türkçedeki sevindirici bir durum karşısında “Oh! Oh!” demek gibi.
ötesinde bir şey yapamayız, kesin bir bilgiye sahip değiliz dediniz”, Onlara azap indiğinde tehdit edilen azap gerçekleşmiş ve onun gerçekliğini yakini bir bilgi ile öğrenmiş olurlar. Bazıları dediler ki: (Üçüncü âyet olan) “kellâ sevfe ta'lemün” cümlesi ölüm anında bilmelerine, (4. âyet olan) “sümme kellâ sevfe ta'lemün” cümlesi ise kabir anında bilmelerine dairdir. Hz. Aliden (r.a.) de benzer bir yorum rivayet edilmiştir. Buna göre o şöyle demiştir: “Biz kabir azabının varlığından şüphe etmekteydik. Sonunda bu süre indi (şüphemiz yok oldu)”. İkinci bir izah daha vardır, o da şöyledir: Onlar kendi kendilerine ulema geçiniyorlardı ve kendilerinin hak inanç üzere olduğunu düşünüyorlardı. Lâkin Allah Teâlâ onlara, bildiklerinin bir zandan ibaret olduğunu açıkladı. Şu âyete bakmaz mısın: “Onlar, iyi yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir”, Kesin olanın, başlarına gelen (azap) olduğunu ve kendi bildiklerinin kesin bir bilgi olmayıp sadece şek ve zandan ibaret bulunduğunu görürler.
315 (S16. “Yemin olsun, cehennemi mutlaka göreceksiniz!
Bu ilâhi beyanın iki şekilde yorumlanması muhtemeldir. Birincisi, cehennemi ölüm anında görürsünüz. İkincisi, dünyada iken Allah'ın âyetleri ve delilleri düşünüp üzerinde tefekkür edince cehennemi görürsünüz.
Tekâsür 102:7
Bu beyanın da iki mânası vardır: Birincisi duyularla ayan beyan görmek demektir. İkincisi ayne'l-yakin görmeleri onlara bildirilen şu ilâhi beyanda belirtildiği değildir: “Şâyet onlara gökten bir kapı aralansa ve oradan göğe çıksalar “herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmış olmalı!” derler”. Allah Teâlâ buyuruyor ki: Onların gözlerinden yanılmaya bağlı görme olayı (sihir) kaldırılır ve onu kesin olarak görürler.
Taberi, Câmi'w1-beyân, XXX, 363; Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, XX, 172.
Tekâsür 102:8
Bu ilâhi beyanın zâhiri onların sorgularının cehenneme girdikten sonra olmasını gerektiriyor. Çünkü “sümme letüselunne” deniliyor ve onların cehenneme giriyor oldukları belirtildikten sonra sorguya çekilecekleri ifade ediliyor. Buradan da bunun o vakitte gerçekleşeceği anlaşılıyor. Eğer durum böyle ise o takdirde bu takrir yerinde olur, zira onlar gazap ve azabı hak etmişlerdir. Çünkü onlara göre bir kimseye önemli bir nimet verilse ve fakat o kimse o nimeti verene teşekkür etmese gazap ve azabı hak eder. Şüphesiz Allah Teâlâ o vakitte verdiği nimet karşısında şükredip etmediklerini onlara sorar, böylece kendilerine azabın gerekliliği kendilerince de ifade edilmiş olsun diye bunu yapar. Bunun hesaba çekilme anında gerçekleşmesi de mümkündür. Çünkü Allah “yevmeiz”, yani o günde ifadesini kullanmıştır. Ondan önce ya da sonra gibi bir ifade kullanılmamıştır. Aksine onu mutlak olarak belirtmiştir, “mutlak'ın hakkı da kullanıldığı doğrultuda amel etmektir.
Âyetin hem müminlere hem de kâfirlere hitap ettiğine ilişkin yorum esas alındığında hitabın müminlere yönelik olarak alınması halinde Allah'ın onları sorguya çekmesi şöyle açıklanır: Allah, müminlerin yaptıkları amellerin kendilerine verdiği nimetlerin şükrünü tam olarak karşılamaya yetmediğini, onlara lütufta bulunup günahlarını bağışladığını hatırlatmış olmaktadır. Yoksa onlar yaptıkları iyiliklerin O'na ulaşıp da bu yolla Allah'ın rahmetini hak etmiş değillerdir, aksine karşılaştıkları bu muamele tamamen Allah'ın lütuf ve ihsanının bir sonucudur. Muhatap kâfirlerdir denilirse o takdirde âyetle, nimete şükrü terketmiş oldukları için zaten hak etmiş oldukları azabın kendilerince de tasdik edilmesi kastedilmiş olur.
Nihayet o gün nimetlerden elbette sorguya çekileceksiniz. Eğer soru kâfirlere yönelik ise sorguya çekilmeleri Allah Teâlâya iman etmeyi neden terkettikleri, Resülullah'ın kendilerine getirdiğini neden kabul etmedikleri ve bunların dışında da sair nimetlere şükretmeye neden yanaşmadıkları benzeri konulardaki olumsuz davranışlarıyla ilgili olacaktır. Müminlere yönelik olarak da yenilecek, içilecek, giyilecek vb. gibi sair nimetlerden sorguya çekileceklerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Asr 103:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Asr 103:2
“Asr” kelimesi yemin yerinde kullanılmıştır. Yemin, duyular âleminde hak olan bir şeyin gizli kalması halinde onun gerçekliğini pekiştirmek ya da duyulan şüpheyi gidermek için ya da bir iddiayı güçlendirmek için başvurulan bir yoldur. Gayp âlemiyle ilgili kullanımda da durum aynıdır. Şunu bir esas olarak belirtmek gerekir ki Kurânda her neye yemin edilmişse kişi onlar üzerinde düşünse ve yoğunlaşsa yeminin gerektirdiği mânanın aynısını yemin olmasaydı bile ifadede mevcut bulurdu. Sonra “ve'l-asr” kelimesinin yorumu hakkında ihtilaf etmişlerdir: Kimisi “asr”dan maksadın zaman (0LJi avi) olduğunu söylemişlerdir. Kimisi de “asr”ın gündüzün son vakti olduğunu belirtmiştir. Bu öyle bir zamandır ki hem gündüzün hem de gecenin sınırını bir araya getirir ve her ikisinin de uçlarını, yani gündüzün sonunu gecenin de başını içine alır. Öyle olunca da sanki “asr” demekle gece ve gündüzü kastetmiş olur. Ebü Muâz şöyle dedi: Araplar “lâ ukellimuke'l-asrayni” (Ge nazli LJSİY), yani “seninle gece ve gündüz boyunca konuşmayacağım” derler ve “asrân” kelimesiyle gece ve gündüzü kastederler!. Gecenin ve gündüzün geçmesinde dehr ve zamanların geçmesi vardır. Çünkü gece ve gündüz zamanları ve içinde bulunanların zamanlarını bitirir. itibarla “el-asr” denilince gece ve gündüz, gece gündüz anılınca de her şey anılmış gibi olur. Her şeye yemin edilince onların yaratıcısına yemin edilmiş olur. Çünkü yaratılmış her ne varsa onlara tefekkür nazarı ile bakıldığında onlar kendilerini yaratan ve inşa eden yüce varlığa götürürler.
İnsan gerçekten ziyandadır. Şüphesiz dünya ve içinde bulunan her şey sanki varlık âlemi ve insanlar için bir ticarethane olarak yaratılmış ve inşa edilmiştir. Orada ticaret yapanlar, alıp satanlar vardır. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır”. Bir başka beyanda da meâlen şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Size, elem verici azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi?” Yani kuşkursuz insan, ticaretinde ve alışverişinde tam bir ziyandadır.
mp alel lala LEŞ İYİ
Asr 103:3
Ancak iman edip yararlı işler yapanlar. Birileri şöyle diyebilir: Kazananların kaybedenlerden istisna edilmesi nasıl uygun olur? Kaybedenlerin kazananlardan istisnası yoluna gidilmedi. Şöyle denilmeli değil miydi? “İnne'linsâne le fi ribhin illellezine keferü” (14,45 01 Y/ ge, Çal oLuy! 01), yani insan gerçekten kârdadır ancak inkâr edenler müstesnâ. Kaybedenler takımının kazananlardan istisna edilmesi daha mâkuldür?
Bu soruların cevabı şudur: Bu âyetler Hz. Peygamber'in (a.s.) risâletinin hemen başlarında inmiştir. Muhatap insanlar ise tamamına yakını kâfirler ve ve âhirette ziyan edecek kimseler idi. Bu yüzden istisna bu şekilde olmuştur. Çünkü azın çoktan istisna edilmesi dilcilere göre daha güzel kabul edilir. Her ne kadar ikincisi dil bakımından caiz ise de Kur'ân, fesahat itibariyle ve söz diziminde en yüksek mertebeye sahip olduğu için bu şekilde gelmiştir.
“İnsân” kelimesi cins ismidir. Sanki bütün insanları murat etmiştir. Görmez misin ki Allah iman edenler müstesna diye buyurmuştur. Tekilden çoğulun istisnası olmaz. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: İnsanlar halleri ve tercihleri itibariyle ziyandadırlar. Bunlardan sadece ticaretleri sözü edilen şekilde olanlar hariçtir.
(SJVe yararlı işler yapanlar. Burada sözü edilen “sâlihât”ın ) hem ŞB inkâr hem de İslâm döneminde bilinen güzel ahlâka ve diğer davranışlara ilişkin iyi işler olması muhtemeldir. Görmez misin ki Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allaha inanırsınız”, “Marüf”, insan doğası ve aklı nezdinde iyi olarak bilinen davranışlardır. “Münker” de insan aklının yadırgadığı ve insan doğasının nefret edip kaçındığı işlerdir. Eğer murat küfür ise o takdirde sanki şöyle demiş gibi olur: Şüphesiz kâfirler helâk ve ziyan içindedir, sadece Allah Teâlâ'ya ve resülüne iman edip salih amel işleyenler bunun dışındadır.
Bu sürede iman edip iyi işleri yapanlar belirtilmiş, Tin süresinde de aynı şekilde iyi işler zikredilmiştir. Kebed (Beled) süresinde' ise “iyi işler”i belirtmeyi terketmiştir. Sanki Allah Teâlâ öncesinde bahsi geçtiği için Beled süresinde “iyi işleri” belirtmemiştir. Allah Teâlâ'nın şu beyanına bakmaz mısın?: “Veya bir kıtlık gününde yakını olan bir yetimi yahut aç ve açıkta olan bir yoksulu doyurmaktır”?. Daha başka beyanlarda olduğu gibi.
“Hak” kelimesi aslında Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler failinin övüldüğü her fiildir. Sabır ise faili yerilen her fiilden geri durmak demektir. Sanki hakkı tavsiye etmek, faili övülen her iyiliği tavsiye eden, sabrı tavsiye de faili yerilen her türlü kötü işten uzak durmak, onları işlememeye tahammül göstermek demektir.
Sonra Asra yemin olsun ki insan ziyandadır, ancak iman edip yararlı işleri yapanlar meâlindeki âyetin zâhiri, sayılan bu özellikleri kendinde toplamayan kimsenin ziyanda olduğunu gösteriyor. Zâhiri anlamı itibariyle bu âyet Hiâriciler'in ve Mütezile'nin delili olur. doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hakk'ın bu âyette insanlardan bir kısmını ayırması şu anlama gelir. Belirtilen özellikleri kendinde toplayan kimsenin cennete gideceği vâdinde bulundu. Başka bir âyette ise imanı tek başına zikretti ve ona sahip olanın cennete gideceğini buyurdu". O âyette sadece iman etme şartına bağlı olarak cennet vâdinde bulunması iki şekilde izah edilebilir: Ya iman tek başına belirtilmiştir ve onun belirtmesinin geri kalan kısmının da belirtilmiş sayılacağı anlayışıyla yetinilmiştir. Bu bütünün parçasının belirtilmesinin tümünün belirtilmesi yerine geçmiş olur. Ya da tek başına iman etmesinden dolayı ona cennetin gerekli kılınmış olması söz konusudur. Buradaki durum iman etmeye bağlıdır. Çünkü Allah Teâlâ iman edenlere cenneti vacip kıldı, ameli eksik olanın imandan çıktığını ifade etmedi. Buradaki durum deliline bağlıdır. Hal böyle olunca sadece iman edip de öbür amelleri yapmayan kimse hakkında ne cennetin ne de cehennemin gerekeceğine dair kesin bir hüküm verilmez. Bu durumda izlenecek yol Allah'ın rahmetini ummaktır. Çünkü eğer iman eden hakkında cennet vâdinden bahsedilmeseydi o takdirde insanlar ümit keserdi.
Dünya hayatında her ibadet esas itibariyle umut ve korku (recâ ve havf) arasında yapılır. O yüzden durum, bizim anlattığımız tarza göre anlaşılmalıdır. Ya da şöyle dememiz gerekir: Allah Teâlâ bütün günahları işleyen kimse için cehennem vaidinde bulundu. Bunda sadece inkâr etme fiilini işleyene cehennemin gerekli olacağından söz etmedi. Aynı şekilde Allah Teâlâ her ne kadar bütün bu sayılan amelleri işleyene cenneti vâdettiğini söylese de bu, sadece iman edip de diğer amelleri işlemeyen kimsenin imanı sebebiyle cenneti hak etmeyeceğini göstermez.
Kaldı ki, bu sayılan amellerden her birini tek başına işleyen için istisnanın ayrı olarak yapılması da caizdir. Buna göre onlardan her birini işleyen grup ayrı ayrı istisna edilmiş gibi olur. Sanki şöyle demiş gibidir: İman edenler hariç, salih ameller işleyenler hariç ve birbirlerine hakkı tavsiye edenler hariç... gibi. (JBöyle olması halinde âyet Hâriciler ve Mütezile için delil olmaz. Hepsinin birlikte olması gereği esas alındığında onlar için delil olur. Bu durumda bu iki değerlendirme arasında teâruz olur ve bunun sonucu olarak da bu konuda görüş beyan etmemek, işin bizce belirsiz olduğunu kabul etmek gerekir.
Muhtemeldir ki iman ile birlikte bu sayılan amelleri yapmak gerektiğine inanılması kastedilmiştir. Yani: İnsan ziyandadır, ancak iman eden ve bu salih amellere itikat eden hariç. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Şâyet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın”. En doğrusunu Allah bilir.
“Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın, kuşatın ve onları her geçit yerinde gözetleyin. Şâyet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın. Allah yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır”.
---
Dipnotlar:
“Ancak iman edip iyi dünya ve âhiret için yararı işler yapanlar başka; onlar için kesintisiz bir ödül vardır”. “Sonra iman edip birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden ve acımayı öğütleyenlerden olmak“Genişliği gökle yerin genişliği gibi olup Allaha ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış bulunan cennete ve Rabb'inizin bağışlamasına erişebilmek için yarışın. Bu, Allah'ın lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir”.
Hümezeh 104:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
gi; Yuz ill iii; Aİ b
Arkadan çekiştiren, ayıp kusur arayan. “Hümeze” ve “lümeze” kelimelerinin mânası hakkında ihtilaf edilmiştir: Bazıları ikisinin mânası da aynıdır; bunlar itmek ve dürtmek anlamındadır demişlerdir. Bazılarına göre “hümeze”, birlikte bulunduğu kimselere diliyle rahatsızlık veren kimsedir. “Tümeze” ise kaş göz işareti yaparak rahatsızlık verendir. Kimi de “hümeze”, huzurda iken ayıplama yoluyla rahatsızlık veren, “lümeze” ise gıyabında ayıplama yoluna giden kimsedir demişlerdir. Bu isimlerle anılmak, sadece yaptıklarını itiyat haline getirmiş kimseler içindir. Dilciler şu misali verdiler: O bu işi itiyat edinen ve bir meslek gibi icra eden kimsenin bir fiilidir. Müfessirler şöyle dediler: Âyet kâfirler hakkındadır. Ancak bazıları dediler ki: Âyet Ahnes b. Şerik! hakkında inmiştir. Velid b. Mugire hakkında indiği de söylenmiştir.
(JBirileri şöyle diyebilir: Bu âyet kâfirler hakkında inmiştir. Aynı şekilde “veylün lI-mutaffifin” gibi pek çok âyet de kâfirler hakkındadır. Bilindiği gibi onlar, kendilerinde bu fiil bulunsa da bulunmasa da inkâr etmelerinden ötürü vaid olarak belirtilen azabı hak ederler. Kaldı ki inkâr etmek, burada sözü edilen iki fiilden çok daha çirkindir. Hal böyle iken nasıl olur da bu iki fiil isnadıyla onlar ayıplanmış olur?!
Bu âyet ve benzer âyetlerin cevabı vardır: “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” Onlar şöyle cevap verirler: “Biz namaz kılanlardan değildik; yoksulu doyurmuyorduk; (günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk, ceza gününü de asılsız sayıyorduk, sonunda bize ölüm geldi çattı”. Burada sözü edilenler namaz kılsalar ve zekât verseler bile gene de azap göreceklerdir. Cevap şöyledir: İman sırf isminden dolayı güzel olmadı. Küfür de aynı şekilde sırf isminden dolayı çirkin olmadı. Çünkü bir dine ya da mezhebe inanan kimse mutlaka bir şeye inanacak, bir şeyi de inkâr edecektir. Müslüman Allaha inanmakta, tâğütu ise inkâr etmektedir. Kâfir ise Rahmân'ı inkâr etmekte, tâğüta iman etmekte ve ona kulluk yapmaktadır. Buradan da anlaşıldı ki iman, “iman” ismi ile anıldı diye güzel olmuyor küfür de bizzat “küfür” ismini almasından ötürü çirkin olmuyor. Aksine Allah Teâlâ'ya iman, hikmetin O'na imanı gerektirdiği için güzeldir, Allah'ı inkâr etmek de çirkindir, çünkü hikmet O'nu inkârı terketmeyi gerekli kılar. İman, anlamından ötürü güzeldir. Küfür de aynı şekilde anlamından dolayı kötüdür. Arkadan çekiştirme ve kusur arama fiilleri kendilerinde çirkindirler, harici başka anlamlar sebebiyle değil. Bu itibarla bu iki fiilden ötürü vuku bulan ayıplama inkâr sebebiyle yapılan ayıplamaya nispetle daha fazla ve daha etkindir. O yüzdendir ki Allah Teâlâ bu iki vasıfla ayıplamıştır.
Bu ilâhi beyana dair bir izah daha vardır: Bu, Muhammed (a.s.) ümmetine öğüt verme kabilindendir. Şöyle ki Hz. Peygamber (a.s.) mârufu emrettiği ve münkeri yasakladığında kaş-göz hareketleri ile karşılanır ve alaya alınırdı. Onlardan görmüş olduğu bu alaycı tutumlar, onlara iyiliği emretmekten ve kötülüğü yasaklamaktan alıkoymazdı. Ümmeti ondan ibret alsın ve ümmetinden hiçbir kimse ayıplanmaktan ve aşağılanmaktan korkarak emir bi'l-marüf ve nehiy ani'l-münker vazifesinden kaçınmasın istedi.
325 (SJÜçüncüsü: Bu, inkârcıların Hz.Muhammede (a.s.) yaptıklarına bir karşılık verilmesi ve öç alınmasıdır. Böylece bundan sakındırma ve engelleme gerçekleşmiş olsun istenmiştir. Zira akıl sahipleri çirkin işlerden geri dururlar. Ayıplamaya verilecek mânanın bu yorumlara göre olması muhtemeldir.
Servettoplamış ve onu sayıp durmuş olan herkesin vay haline! “Ceme'a kelimesi şeddesiz olarak da okunmuştur ve topladı anlamına gelir. Yani malını yanında topladı ve onları ayırmadı. Onu sayıp durdu. Yani sayısını ezberledi ve eksilmesin diye onu devamlı surette tekrar etti. Allah onu cimrilik ve eli sıkılıkla niteledi. Kim bu kelimeyi “cemme'a” şeklinde şeddeli olarak okursa mânası şöyle olur: Onu her zaman durmadan topladı ve biriktirdi, onu kısa bir zaman içinde biriktirmedi. Asıl olan “ceme'a” şeklinde şeddesiz olmasıdır. Şeddeli olarak okunması uzun süre aşırı bir toplama işinin vuku bulduğunu ifade etmek için olur.
Şöyle de denildi: Onu sayıp durdu sözü sayısını çoğalttı demektir. Hasan-ı Basri, onun malını tasnif etti ve deve, davar, sığır, evler, akarlar, menkul mallar gibi sınıflara ayırdı anlamında olduğunu söyledi. Şöyle bir mâna da verildi: Onu sayıp durdu, yani onu tedarik etti ve hazırladı.
dak) GE yal
Hümezeh 104:2
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
gi; Yuz ill iii; Aİ b
Arkadan çekiştiren, ayıp kusur arayan. “Hümeze” ve “lümeze” kelimelerinin mânası hakkında ihtilaf edilmiştir: Bazıları ikisinin mânası da aynıdır; bunlar itmek ve dürtmek anlamındadır demişlerdir. Bazılarına göre “hümeze”, birlikte bulunduğu kimselere diliyle rahatsızlık veren kimsedir. “Tümeze” ise kaş göz işareti yaparak rahatsızlık verendir. Kimi de “hümeze”, huzurda iken ayıplama yoluyla rahatsızlık veren, “lümeze” ise gıyabında ayıplama yoluna giden kimsedir demişlerdir. Bu isimlerle anılmak, sadece yaptıklarını itiyat haline getirmiş kimseler içindir. Dilciler şu misali verdiler: O bu işi itiyat edinen ve bir meslek gibi icra eden kimsenin bir fiilidir. Müfessirler şöyle dediler: Âyet kâfirler hakkındadır. Ancak bazıları dediler ki: Âyet Ahnes b. Şerik! hakkında inmiştir. Velid b. Mugire hakkında indiği de söylenmiştir.
(JBirileri şöyle diyebilir: Bu âyet kâfirler hakkında inmiştir. Aynı şekilde “veylün lI-mutaffifin” gibi pek çok âyet de kâfirler hakkındadır. Bilindiği gibi onlar, kendilerinde bu fiil bulunsa da bulunmasa da inkâr etmelerinden ötürü vaid olarak belirtilen azabı hak ederler. Kaldı ki inkâr etmek, burada sözü edilen iki fiilden çok daha çirkindir. Hal böyle iken nasıl olur da bu iki fiil isnadıyla onlar ayıplanmış olur?!
Bu âyet ve benzer âyetlerin cevabı vardır: “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” Onlar şöyle cevap verirler: “Biz namaz kılanlardan değildik; yoksulu doyurmuyorduk; (günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk, ceza gününü de asılsız sayıyorduk, sonunda bize ölüm geldi çattı”. Burada sözü edilenler namaz kılsalar ve zekât verseler bile gene de azap göreceklerdir. Cevap şöyledir: İman sırf isminden dolayı güzel olmadı. Küfür de aynı şekilde sırf isminden dolayı çirkin olmadı. Çünkü bir dine ya da mezhebe inanan kimse mutlaka bir şeye inanacak, bir şeyi de inkâr edecektir. Müslüman Allaha inanmakta, tâğütu ise inkâr etmektedir. Kâfir ise Rahmân'ı inkâr etmekte, tâğüta iman etmekte ve ona kulluk yapmaktadır. Buradan da anlaşıldı ki iman, “iman” ismi ile anıldı diye güzel olmuyor küfür de bizzat “küfür” ismini almasından ötürü çirkin olmuyor. Aksine Allah Teâlâ'ya iman, hikmetin O'na imanı gerektirdiği için güzeldir, Allah'ı inkâr etmek de çirkindir, çünkü hikmet O'nu inkârı terketmeyi gerekli kılar. İman, anlamından ötürü güzeldir. Küfür de aynı şekilde anlamından dolayı kötüdür. Arkadan çekiştirme ve kusur arama fiilleri kendilerinde çirkindirler, harici başka anlamlar sebebiyle değil. Bu itibarla bu iki fiilden ötürü vuku bulan ayıplama inkâr sebebiyle yapılan ayıplamaya nispetle daha fazla ve daha etkindir. O yüzdendir ki Allah Teâlâ bu iki vasıfla ayıplamıştır.
Bu ilâhi beyana dair bir izah daha vardır: Bu, Muhammed (a.s.) ümmetine öğüt verme kabilindendir. Şöyle ki Hz. Peygamber (a.s.) mârufu emrettiği ve münkeri yasakladığında kaş-göz hareketleri ile karşılanır ve alaya alınırdı. Onlardan görmüş olduğu bu alaycı tutumlar, onlara iyiliği emretmekten ve kötülüğü yasaklamaktan alıkoymazdı. Ümmeti ondan ibret alsın ve ümmetinden hiçbir kimse ayıplanmaktan ve aşağılanmaktan korkarak emir bi'l-marüf ve nehiy ani'l-münker vazifesinden kaçınmasın istedi.
325 (SJÜçüncüsü: Bu, inkârcıların Hz.Muhammede (a.s.) yaptıklarına bir karşılık verilmesi ve öç alınmasıdır. Böylece bundan sakındırma ve engelleme gerçekleşmiş olsun istenmiştir. Zira akıl sahipleri çirkin işlerden geri dururlar. Ayıplamaya verilecek mânanın bu yorumlara göre olması muhtemeldir.
Servettoplamış ve onu sayıp durmuş olan herkesin vay haline! “Ceme'a kelimesi şeddesiz olarak da okunmuştur ve topladı anlamına gelir. Yani malını yanında topladı ve onları ayırmadı. Onu sayıp durdu. Yani sayısını ezberledi ve eksilmesin diye onu devamlı surette tekrar etti. Allah onu cimrilik ve eli sıkılıkla niteledi. Kim bu kelimeyi “cemme'a” şeklinde şeddeli olarak okursa mânası şöyle olur: Onu her zaman durmadan topladı ve biriktirdi, onu kısa bir zaman içinde biriktirmedi. Asıl olan “ceme'a” şeklinde şeddesiz olmasıdır. Şeddeli olarak okunması uzun süre aşırı bir toplama işinin vuku bulduğunu ifade etmek için olur.
Şöyle de denildi: Onu sayıp durdu sözü sayısını çoğalttı demektir. Hasan-ı Basri, onun malını tasnif etti ve deve, davar, sığır, evler, akarlar, menkul mallar gibi sınıflara ayırdı anlamında olduğunu söyledi. Şöyle bir mâna da verildi: Onu sayıp durdu, yani onu tedarik etti ve hazırladı.
dak) GE yal
Hümezeh 104:3
3. “O, malının kendisini sonsuzca yaşatacağını zanneder.”
4. “Hayır! Andolsun ki o, hutameye atılacaktır.”
Hümezeh 104:4
3. “O, malının kendisini sonsuzca yaşatacağını zanneder.”
4. “Hayır! Andolsun ki o, hutameye atılacaktır.”
Hümezeh 104:5
O, malının kendisini sonsuzca yaşatacağını zanneder. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Gerçek anlamda olmasıdır. Kişi kendi ruh dünyasında, malları var olduğu sürece var olmaya devam eder. Çünkü görünüşte varlığının malları sayesinde devam ettiğini düşünür de Allah'ın kendisine verdiği malların rızkı olduğu fikri onda yerleşir. İnsan rızkının tamamını tüketene kadar yaşar. Mademki böyledir, şu halde uzun yaşamak için çok mal biriktirmek gerekir. İkincisi ise bir zan ve kuruntu halinde olmasıdır. Sanki şöyle demiş gibidir: Malının ömrünü uzatacağını zanneden kişi mal topladı. Eğer birinci yoruma göre olursa o takdirde “hayır” anlamındaki “kellâ” kelimesi ona bir reddiye olur. Yani iş onun kendi içinde kurduğu gibi değildir. Eğer ikinci yorum esas alınırsa o takdirde ona cezanın gerekeceğini bildirmek için bir başlangıç cümlesidir.
Andolsun ki o hutameye atılacaktır. Denildi ki: Hutame cehennem kapılarından biridir. Ateşin sıfatı olduğu da söylenmiştir. “Hatm” kelimesi kırmak demektir. Sanki şöyle demiş gibidir: Kâfirlerin azap gördüğü ateş, onların kemiklerini kırar ve un ufak eder.
Hümezeh 104:6
Denildi ki: Ateş onların derileri, etleri, damarları ve kemikleri üzerine gelir ve onları yalar, yer bitirir. Kemiklerini kırar. Yükselir ve yüreklerini sarar. İşte tam o zaman azabı sürekli tatmaları için derileri başka derilerle yenilenir, Denildi ki: Ateş onların her yerlerini yakar sade kalplerine dokunmaz. Çünkü kalp yandığı zaman acıyı duymaz ve azabı hissetmez. Yakmaktan maksat onlara acıyı tattırmak, zarar ve ıstırap vermektir.
Hümezeh 104:7
“Amed” (a.s) kelimesi “ayın” g ve “mim” harflerinin refi ile “umud” şeklinde veyae her iki harf mansup olarak “amed” şeklinde de okunmuştur. Ferrânın şöyle dediği nakledilir: “Umud” ve “amed”, “amüd” ve “imâd”ın çoğul şekilleridir. Kimi de “amed”, “amede”nin çoğuludur demiştir: “Bakara” ve “Bakar” gibi. Kelbi dedi ki: Uzatılmış direklere bağlı olarak içine hapsedildikleri. Yani ateş onların üzerine kapaklanmıştır. Şöyle diyor: Üzerlerine yukarıdan uzatılmış ateş sütunlar içinde kapaklanmış bir halde azap içinde olurlar. “Umud” dünyada insanların yaptıkları sütunları gibi sütunlar demektir, lâkin onlar üzerlerine kapaklanan ateşten sütunlardır. En doğrusunu Allah bilir.
i “Şüphe yok ki, âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz ki acıyı duysunlar. Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir”.
TEPVİLÂTÜ'L-KURÂN Ebü Mansür Muhammed b. Muhammed b. Mahmüd el-Mâtüridi es-Semerkandi CİLT: XVII
[Fil, Kureyş, Mâün, Kevser, Kâfirün]
[Nasr, Tebbet, İhlâs, Felak, Nâs]
Prof. Dr.
Hümezeh 104:8
“Amed” (a.s) kelimesi “ayın” g ve “mim” harflerinin refi ile “umud” şeklinde veyae her iki harf mansup olarak “amed” şeklinde de okunmuştur. Ferrânın şöyle dediği nakledilir: “Umud” ve “amed”, “amüd” ve “imâd”ın çoğul şekilleridir. Kimi de “amed”, “amede”nin çoğuludur demiştir: “Bakara” ve “Bakar” gibi. Kelbi dedi ki: Uzatılmış direklere bağlı olarak içine hapsedildikleri. Yani ateş onların üzerine kapaklanmıştır. Şöyle diyor: Üzerlerine yukarıdan uzatılmış ateş sütunlar içinde kapaklanmış bir halde azap içinde olurlar. “Umud” dünyada insanların yaptıkları sütunları gibi sütunlar demektir, lâkin onlar üzerlerine kapaklanan ateşten sütunlardır. En doğrusunu Allah bilir.
i “Şüphe yok ki, âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz ki acıyı duysunlar. Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir”.
TEPVİLÂTÜ'L-KURÂN Ebü Mansür Muhammed b. Muhammed b. Mahmüd el-Mâtüridi es-Semerkandi CİLT: XVII
[Fil, Kureyş, Mâün, Kevser, Kâfirün]
[Nasr, Tebbet, İhlâs, Felak, Nâs]
Prof. Dr.
Hümezeh 104:9
“Amed” (a.s) kelimesi “ayın” g ve “mim” harflerinin refi ile “umud” şeklinde veyae her iki harf mansup olarak “amed” şeklinde de okunmuştur. Ferrânın şöyle dediği nakledilir: “Umud” ve “amed”, “amüd” ve “imâd”ın çoğul şekilleridir. Kimi de “amed”, “amede”nin çoğuludur demiştir: “Bakara” ve “Bakar” gibi. Kelbi dedi ki: Uzatılmış direklere bağlı olarak içine hapsedildikleri. Yani ateş onların üzerine kapaklanmıştır. Şöyle diyor: Üzerlerine yukarıdan uzatılmış ateş sütunlar içinde kapaklanmış bir halde azap içinde olurlar. “Umud” dünyada insanların yaptıkları sütunları gibi sütunlar demektir, lâkin onlar üzerlerine kapaklanan ateşten sütunlardır. En doğrusunu Allah bilir.
i “Şüphe yok ki, âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz ki acıyı duysunlar. Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir”.
TEPVİLÂTÜ'L-KURÂN Ebü Mansür Muhammed b. Muhammed b. Mahmüd el-Mâtüridi es-Semerkandi CİLT: XVII
[Fil, Kureyş, Mâün, Kevser, Kâfirün]
[Nasr, Tebbet, İhlâs, Felak, Nâs]
Prof. Dr.
Fil 105:1
Fil ordusunun Kâbe'yi yıkıp tahrip etmeye karar vermesinin sebebi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Fil ordusunu teşkil edenler daha önce kendi ülkelerinde (Yemen) adına Kâbe dedikleri bir mâbet inşa etmişlerdi. Bununla Kâbe'ye olduğu gibi insanların bu mâbede yönelerek onu düzenli bir şekilde ziyaret etmelerini amaç edinmişlerdi. Fakat Araplar sözü edilen Yemendeki bu mâbede ilgi göstermemişlerdi. Bu husus kendilerini kızdırmış ve Kâbe'yi yıkmaya sevketmiştir. Diğer bir grubun ifadesine göre Araplar Yemenlilere ait bir kiliseyi yakıp yok etmişti. Bu olay kendilerini kızdırmış ve yaptıklarına karşılık vermek üzere Kâbe'yi yıkmak istemişlerdi. Başka bir yoruma göre ise fil ordusu mensupları krallar ve kudretli hükümdarlar (firavunlar) geleneğine bağlı kimseler olup yönetimlerine ve krallıklarına karşı çıkanlara saldırmayı töre haline getirmişlerdi. Bunların hangisi olursa olsun farketmez. Aslında sürede sözü edilen savaşın sebebini kesin olarak bilmeye ihtiyacımız yoktur. Bizim ihtiyacımız sürenin indirilişine ve Kur'ânda yer almasına vesile olan mânayı ortaya koymaktır.
[Fil Süresinin İnzâlindeki Hikmetler]
IS İFil süresinin amaçladığı hedefi üç şekilde dile getirmek mümkündür. Birincisi Allah Teâlâ (İslâm'ın ilk muhatapları olan) Mekke halkına, kendilerini ortadan kaldırmak isteyen fil ordusuna engel olmak suretiyle lütfettiği nimetleri hatırlatmaktadır. Aslında fil ordusu Mekkeliler'i öldürmeyi, kadın ve çocuklarını esir almayı ve servetlerine el koymayı amaçlamıştı. Cenâb-ı Hak bu sürede, kendilerine yönelik lütufkarlığını hatırlatmaktadır, tâ ki O'na şükredip hakkıyla ibadet etsinler ve başkasına tapınmaktan vazgeçşsinler.
İkincisi Allah Teâlâ bu sürede Mekke halkını etkili bir şekilde uyarmaktadır. Şöyle ki O, fil ordusunu Beytullah'a saygı göstermedikleri için mahvettiğine göre, Mekke sakinleri de Allahın, kendilerini helâk etmesinden emin görmemelilerdir. Bunun sebebi Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme karşı gereken saygıyı göstermemeleridir, halbuki ona gösterilecek saygı Beytullaha gösterilenden daha önemlidir. Dolayısıyla Kâbe'ye saygısızlıkları sebebiyle sözü edilen musibet Yemenliler'in başına geldiğine göre resülüne saygısızlık yapmalarından ötürü O'nun azabına uğramaktan endişe edilmesi daha çok dikkate alınması gereken bir durumdur.
Üçüncüsü Allah Teâlâ işaretlerini (olağanüstü olaylar) gösterdiği halde fil ordusu iman etmemiş ve bu yüzden Cenâb-ı Hak onları yok etmişti. Zira nakledildiğine göre Yemenliler fillerini Beytullaha yönelttiklerinde hayvanlar direniş gösterip gitmemiş, kendi ülkelerine doğru çevirdiklerindeyse koşarak gitmeye başlamışlardır. Yemenliler bu olaya şahit oldukları halde Mekke'yi kuşatmaktan vazgeçmemiş, Allah da onları helâk etmiştir. Bunun gibi asr-ı saâdetteki Mekke halkı da Allah Teâlâ'nın helâkine mâruz bırakılmak ve hışmına uğratılmak suretiyle cezalandırılmaktan emin olamaz, çünkü onlar da Hz. Peygamber vasıtasıyla âyet ve mücizelere şahit olmuşlardır. Fil süresinin indirilmesinin amacı bu anlattıklarımıza göre açıklanır.
Denilmiştir ki Fil süresi Hz. Peygambere bir müjde konumundadır. Şöyle ki fil hâdisesinin vuku bulduğu yıllarda Beytullah'ın ne bir koruyucusu vardı ne de yardımcısı. Bununla birlikte Allah onu korumuş ve bu sebeple de düşmanları, Kâbe'yi yıkmaya imkân bulamamıştır. Aynen bunun gibi, ey Muhammed! Allah sana da yardım ve desteğini ulaştırır, tek başına da olsan düşmanını yok eder. Bilindiği gibi bu sürenin indiği dönemlerde Hz. Peygamber'in çok sayıda yardımcıları yoktu. Cenâb-ı Hak ona bu yardımı Bedir Savaşı'nda yapmıştır.
331 (SI“Elem tera” görmedin mi, bilmedin mi? anlamına gelen bu söz, vuku bulmuş, çevredekiler tarafından bilinmiş, fakat sonraları unutulmuş fevkalâde bir olayın karşılıklı hatırlanması için kullanılmıştır. Bazan gerçekleşmemiş bir husus için de kullanılır. Buradaki kullanılışı Cenâb-ı Hakk'ın kendi düşmanlarının başına getirdiği belâya dikkatleri çekmektedir, belki bu, insanları Allahın haram kıldığı işlerden vazgeçmeye sevkeder diye. Bu âyetteki hitabın Hz. Peygambere yönelmesi ve fakat başkalarının hedeflenmesi mümrkün olduğu gibi tek tek her bir kişiyi amaçlaması da imkân dâhilindedir.
Yemenli ordunun “ashâbü'l-fi? diye anılması ve filin kendilerine nispet edilmesi iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi “fillerle beraber olanlar” demektir. İkincisi ise ashâb-ı fil sahipleri mânasına gelebilir, tıpkı “rabbüd-dâr, sahibüd-dâr”, yani ev sahibi denildiği gibi.
Şekli apk İç
Fil 105:2
Yani kendilerince tasarladıkları Kâbe'yi tahrip edip yıkma planını boşa çıkardı. Âyette geçen “keyd”, yani “kurnazca düzenlenen plan ve hile” sürenin başında sözünü ettiğimiz düşüncelerinden ibarettir.
Fil 105:3
Yani ayrı ayrı gruplar, kümeler. Allaha düşman olanlarla savaşmak için uyulacak kural budur: Gruplar halinde çıkış yapmaları. Denildi ki âyette sözü edilen uçan varlıklar (tayr) kendilerinden önce ve sonra benzeri görülmeyen kuşlar olup yırtıcı hayvanlarınki gibi başları bulunuyordu. Bazılarına göre Hint erkeklerine benziyordu.
Fil 105:4
Âyette geçen siccil kelimesi hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları, “taşlar” anlamına gelen “hıcâra” kelimesinin zâlim hükümdarların cezalandırılması ve ortadan kaldırılması için yaratılmış bir yerin adı olduğu söylenmiş; bazılarına göre ise “siccil” Farsçadan Arapça'ya geçmiştir ve aslı “seng gil” olup taşlaşmış çamur demektir, bu da tuğlayı andırır. Bir kısmı da “sicil, taşların sert ve güçlü olmasından ibarettir demiştir.
Oya çilesi
Fil 105:5
1S15. “Böylece Allah onları yaprakları yenilmiş ekin saplarına çevirdi.”
Dilciler “asf” kelimesine ekinin veya bütün bitkilerin yaprağı anlamını vermişlerdir. Âyetteki “me'kül” kelimesi yenilmiş veya henüz yenilmemiş olmak üzere iki yoruma açıktır, çünkü henüz yenilmemiş bir yiyecek, yenilmeye hazır olunca ondan “yenilmiş” diye bahsedilebilir. Şâyet âyette geçen ekin veya bitki yaprağı yenilmemiş mânasına alınırsa Allah Teâlâ şöyle buyurmuş gibi olur: Böylece Allah onları süregelen güç ve iktidarlarına rağmen hayvan yemi gibi zayıf, güçsüz ve artık kendilerinden korkulmaz bir hale getirdi. Yenilmiş anlamına gelirse, demek ki Allah Teâlâ onları yok edilmiş ve bundan böyle dikkate alınmayacak ve kıyâmete kadar anılmayacak bir hale koymuş, demek olur. Denildi ki: Ya da fil ordusu, kurtçuklar tarafından yenildiği için delik deşik olmuş bitki yaprağı halini almışlardı... En doğrusunu Allah bilir.
Kureyş 106:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. e seli Sİ eyer nr
Kureyş 106:2
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. e seli Sİ eyer nr
Kureyş 106:3
3. “Şu halde onlar bu mâbedin sahibine kulluk etsinler.”
1. “Kureyş'in Mekke'ye olan alışkanlık ve ünsiyeti;”
Kureyş 106:4
Cenâb-ı Hakk'ın Kureyş'in Mekke'ye olan alışkanlık ve ünsiyeti, ayrıca kış ve yaz seyahatlerinin gelenekleşmiş olması uğruna meâlindeki beyanı birkaç anlama gelir. Birincisi Ferrânın şu anlayışıdır ki “li-ilâfi” kelimesinin başındaki lâm sebep bildiren bir harftir, çünkü “Li-ilâfi” süresi Elemtera süresinin devamıdır. Buna göre Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Böylece Allah fil ordusunu yaprakları yenilmiş ekin saplarına çevirdi, Kureyş'in Mekke'ye olan alışkanlık ve ünsiyeti uğruna” Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyuruyor: Fil ordusunu helâk ettim ve başlarına felâket getirdim; bunun sebebi Kureyş'in o mekâna alışmış olmasıydı; bir de buna bağlı olarak kış ve yaz mevsimlerinde kendileri için münasip kılınan iki ticaret seyahatine alışmış bulunmaları yüzünden.
[Güvenli Belde Mekke ve Harem)]
İkincisi Allah'ın şöyle buyurmuş olması ihtimal dâhilindedir: Şu mâbedin Rabb'ine ibadet etmeyi insanlara gerekli kıldım, onlar da zamanla buna alışmış oldular ve Kureyş kabilesi mensupları ile bu mekânda ikamet eden diğer insanların ihtiyaç duydukları gıda ve benzeri geçim vasıtalarını buraya taşıdılar. Bunun sebebi Kureyş'in sözü edilen mâbedin sahibine kullukta bulunmaya yatkınlık kazanmalarıydı. Aslında Mekke şehrinin bu konumu olmasaydı kabile mensuplarının burada ikamet etmeleri mümkün olmazdı, çünkü bu şehirde ne ekin var, ne bitki, ne de hayatın diğer gerekleri. Mekke, İbrahim aleyhisselâmın tasvir ettiği niteliktedir: “Ey Rabb'imiz! Soyumun bir kısmını ekilebilir toprağı olmayan bir vadiye, senin Beytülharem'inin yanına yerleştirdim ki, ey Rabbimiz, namazı devamlılık ve duyarlılık içinde yerine getirsinler. Öyleyse insanlardan bir kısmının gönlünü buranın sakinlerine sempati duyar hale getir ve Mekke halkına bereketli rızıklar ver ki şükretsinler Kureyşliler'in bu yerde yaşayabilmeleri dışarıdan ve uzak mekânlardan buraya taşınacak ihtiyaç maddelerine bağlıdır. Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı bu gerçekliği ifade etmektedir: “Peki biz onları dokunulmaz, güvenli, katımızdan bir rızık olarak her yiyecekten ürünlerin orada toplandığı bir yere yerleştirmedik mi?”
Bazıları şöyle demiştir: Kureyşlilere kış ve yaz seyahatlerine alıştıkları gibi Beytülmuazzama'nın Rabb'ine ibadet etmeye de alışmaları emredildi. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Şu iki ticaret seyahatine alıştığınız gibi Beytullah'ın sahibine kulluk etmeye de yatkınlık kazanın!
Bir kısım âlim de şu yorumu yapmıştır: Mekke halkı çeşitli ülkelere güven içinde ticaret gezileri yapıyor ve kendilerine karşı duyulan saygıdan dolayı hiçbir şeyden korkmuyorlardı. İnsanlar Kâbe ve Harem'in özel konumu sebebiyle onları hürmetle karşılıyor, kendilerine rahatsızlık verilmiyor ve eziyet de edilmiyordu. Onlardan biri herhangi bir oymakta probleme mâruz bırakılacak olsa “Bu zat Haremlidir” deniliyor ve bu mekâna olan saygı hislerinden dolayı kendisi de ticaret eşyası da serbest bırakılıyordu. Cenâb-ı Hakk'ın bu sürede onları korkudan emin kıldı demesinin mânası da budur.
Denildi ki: Araplar'ın bir kısmı diğerine baskın yapıyor ve birbirlerini esir alıyordu. Ancak Mekke halkı âyet-i kerimede ifade edildiği üzere Harem sayesinde güven içinde bulunuyordu: “Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken bizim Mekke'yi güven içinde bir Harem yaptığımızı görmediler mi?” Allah Teâlâ bu âyetiyle Mekke halkına olan teşekkür gerektirici nimetlerinin büyüklüğünü hatırlatmıştır ki bu sayede sahip oldukları konumun O'ndan olduğunun bilincine varsınlar.
Bu meselede hareket noktası şudur ki Allah Teâlânın -hikmeti ve iradesi cümlesinden olmak üzere- ilâhi elçilik görevinin Kureyşte olmasını ve dilediği zamana kadar onu sürdürmesini mukadder kılması gerçeğine bağlı olarak Kureyşliler'in güvenliğinin Mekkede olmasını murat etmiş, kendilerine sevkedilecek gıda ve diğer hayati gereklerin de orada bulunmasını dilemiştir; tâ ki Kureyşliler irade ettiği vakte kadar orada kalsınlar ve planladığı olay aynıyla gerçekleşsin. Tıpkı içindeki canlılarla birlikte şu evreni dilediği zamana kadar sürmesi için yaratması ve oradakilere yine dilediği vakte kadar hayatlarını korumaları için rızık belirlemesi gibi. Bütün bunlar O'nun iradesinin geçerli olması hikmetine bağlıdır.
ISJİbn Kuteybe ed-Dineveri birinci yorumu takip ederek şöyle demiştir: İlâf” “âleftü fulânen... ilâfen” 1iS Wu ali) bağlamında masdardır, tıpkı “elzemtühu ilzâmen” 1) deyişin gibi. Kisâi de “eliftü'l-mekâne” ile “âleftühü” tarzındaki her iki kullanılışın aynı mânaya geldiğini belirtmiştir.
İbn Abbâs radıyallahu anhtan şöyle rivayet edilmiştir: “Li ilâfi Kurayş” yani Kureyş'in yapageldiği gibi. Onların uygulamaları gibi. “Kış ve yaz seyahatlerinin gelenekleşmiş olması uğruna (fil ordusunu helâk ettik). Şu halde onlar bu mâbedin sahibine kulluk etsinler. Kendilerini açlıktan kurtarıp doyuran ve korkudan emin kılan Kâbe sahibine” Burada sözü edilen “açlık”tan maksat, kendilerine isabet eden kıtlıktır. “Korkudan emin kılan” derken korkudan kastedilen de düşmandır... En doğrusunu Allah bilir.
v İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi”!-Kurün, s. 539.
Mâûn 107:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Sürenin nâzil olduğu yer hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. İbn Abbâs radıyallahu anh Medinede, müfessir Mukâtil, Mücâhid ve diğerleri ise Mekkede nâzil olduğunu söylemişlerdir. Sürenin ilk kısmının Mekkede gelmiş olması da imkân dâhilindedir, çünkü hakkında nâzil olduğu söylenen müşrik Âs b. Vâil es-Sehmi Mekkeli'dir. Ayrıca dini inkâr edenler de aynı yerdeki puta tapanlardır. Sürenin son kısmı ise Medinede gelmiş olmalıdır, çünkü bu kısımda münâfıkların niteliklerinden söz edilmektedir. Bu nitelikler de namazda riyakâr davranmak ve sürenin sonunda söz konusu edilen birlikte yaşamanın gerektirdiği mali görevleri yerine getirmemek gibi şeylerdir. Süre eğer kâfirler hakkında nâzil olmuşsa âyetlerin yönelişi ve mânası münâfıklar hakkında nâzil oluşundan ayrı bir konum arzeder.
Aziz ve Celil olan Allahın “Gördün mü” anlamına gelen “Eraeyte” i) sözü soru ve istifham yerinde kullanılan bir deyiştir. Bu deyişin soru soran kimseye bildirilmesi istenen hususun tasdik ettirilmesi için kullanılması da mümkündür. Nitekim hadiste rivayet edildiğine göre hacca gidemeyecek kadar yaşlı olan babasının bu görevini kendisinin yerine getirip getiremeyeceğini soran sahâbiye Hz. Peygamber'in verdiği cevap bunun bir örneğini teşkil eder: )“Babanın borcu bulunup da sen ödeyecek olursan senden alınıp kabul edilmez mi, ne dersin?”! Resülullah'ın bu ifadesi soru sorana cevabı söyletip onaylatma konumunda bulunuyordu. Mâün süresinin başındaki “Eraeyte” de buna benzemektedir. Bu deyişin anlamı -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyle olmalıdır: Şunu bilmelisin ki yetimi itip kakan ve yoksulu doyurmaya kendisini de başkasını da teşvik etmeyenler, dini inkâr edenlerdir.
Bütün müfessirler dini inkâr eden sözünün “hesaba çekilmeyi ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden” anlamına geldiğini söylemiştir. Âyet münâfıklar hakkında ise şöyle bir yorum yapmak da mümkündür: Kendisinin açıkladığı dini inkâr eden kimse, yani sana açıkladığı dinde samimi olmayan ve onun gereğini yerine getirmeyen kişi. Çünkü nifak ehli Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem ile müminlerin anlayışına uygun bir şekilde ortaya koydukları davranışları gerçekte inkâr ediyorlardı. Şayet âyet kâfirlere yorumlanacaksa, bu durumda onların ileri gelenlerine yönelik olmalıdır. Böylelerinin dini inkâr edişi, kendi mensuplarına karşı bağlı bulundukları inanca aşırı derecede samimiyet gösterişlerinden ibaretti; onlar bu gösterişleriyle mensuplarına yaldızlı bir davranış sergilemiş oluyorlardı, bu yöntemle de kendilerinin tuttuğu yolun doğru, Resülullah'ın izlediği yolunsa yanlış olduğu kanaatini yerleştirmeyi amaçlıyorlardı. Böylelikle kâfirlerin ileri gelenleri, kendilerinde varmış gibi gösterdikleri dini, gerçekte inkâr ediyor, fakat bağlılarına sahte davranış gösterisinde bulunuyorlardı. Durum nasıl olursa olsun -sürenin ilk âyetleri ister münâfıklar hakkında, ister diğer kâfirler veya hesaba çekilmeyi, âhireti ve sözünü ettiğimiz diğer hususları inkâr eden kimse hakkında gelmiş olsunbahis konusu edilen kimse, benliğinde gizlediği düşünce ve duyguların aksini sergileyen bir tiptir.
Yorumu yapılan âyette inanan kimselere öğüt, uyarı ve tasvir edilen tiplerin yaptıklarından sakındırma özellikleri vardır. Çünkü buradaki ilâhi beyan -eğer Allahın muradı o ise- hesaba çekilme anlamındaki dini veya bizzat dinin kendisini inkâr eden kimsenin niteliklerini anlatmaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:
pak yasi VE çel ÇE ll
---
Dipnotlar:
! Hadis şöyle devam ediyor: Sahâbi “Evet, kabul edilir” dedi. Bunun üzerine Resül-i Ekrem “Allah herkesten merhametlidir; babanın yerine hac görevini yerine getir” (Ahmed b.
Mâûn 107:2
[Yetimin Korunması, Yoksulun Doyurulması]
Bu iki âyette, Allah Teâlâ sanki şöyle buyurmaktadır: Dini inkâr eden, yetimi itip kakanın tâ kendisidir. Yani yetime zulmedip hakkını vermeyen ve yoksulu doyurmaya gayret göstermeyen. Cenâb-ı Hak -en doğrusunu Allah bilir ya- müminlere şöyle demektedir: Yetime zulmetmeyin, haklarına engel olmayın, İyetime sahip çıkışınızı, dini inkâr edenin yaptığı gibi kötü yolda kullanmayın, yoksulu doyurmaya elinizden geldikçe gayret gösterin! Demek ki Allah bu âyetlerde dini inkâr edenlerin cimriliğini, yetimleri ve yoksulları hor gömelerini ve bunlara yönelik kötü muamelelerini nitelemekte, müminlere öğüt verip onları bu davranışlardan sakındırmaktadır.
Yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen meâlindeki ilâhi beyanın şöyle yorumlanması da mümkündür: Kâfir ve münâfıkların telakkisine göre servet verilip hayatı bolluk içinde geçen kimse, bu konuma Allah nezdindeki değerinden dolayı yükseltilmiştir. Geçimi daraltılıp dünya nimetlerinden yoksun bırakılan kimse de bu duruma Allah nezdindeki değersizliği ve basitliği yüzünden mâruz kalmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanları onların bu telakkilerini ifade etmektedir: “İnsan, ne zaman Rabb'i onu sınava tabi tutar da ikramda bulunup bol nimet verirse “Rabb'im bana değer verdi der. Onu sınava tabi tutup geçim vasıtalarını daralttığı zaman ise “Rabb'im beni küçük düşürdü der”; “Onlara Allahın size verdiği rızıktan başkaları için de harcayın denildiğinde, kâfirler müminlere Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız? Doğrusu siz açık bir yanılgı içindesiniz derler”. Böyleleri zannederler ki Allah Teâlâ bolluktan yoksun bıraktığı kimseleri kendi nezdindeki değersizliği yüzünden yoksun bırakmış, bolluk verdiği kimselere de katındaki değerinden dolayı vermiştir. Bu gruba bağlı olan kimse “Allah'ın küçük düşürdüğü kişiye ben nasıl iyilikte bulunur onu yüceltirim?” der.
Âyet-i kerimede belirtilen husus, doğrudan kişinin yetimin doyurulmasına gayret göstermemesi anlamına gelebileceği gibi, onu yetime haksızlık edip doyurmamaya sevkeden sebebin âhireti inkâr etmiş olması da ihtimal dâhilindedir. Çünkü yetimi destekleyecek ve ona zulmedip hakkını gasbeden kişiye engel olacak kimse yoktur; buna ek olarak sözü edilen tip, vukuuna inanmadığı için âhiret azabından da korkmamaktadır.
Mâün süresinin ilk kısmını oluşturan üç âyetin ifade ettiği kötü nitelikler, inanç ve telakki konumunda olabileceği gibi bizzat eylem statüsünde de yer alabilirler. Eğer inanç ve telakki konumunda ise müslümanlar bunları benimsemezler. Fiil statüsünde bulunuyorsa içlerinden bunu yapanlar çıkabilir. Bize göre bu âyetlerin içeriğini inanç statüsünde tutmak gerçeğe daha yakındır, çünkü biraz önce değindiğimiz üzere yetimin koruyucusu yoktur, )Jkâfir de vukuuna inanmadığı için uhrevi cezadan korkmaz. Genellikle kişi hemcinslerine karşı kötü davranmaktan iki sebeple çekinir: Âhirette karşılaşacağı sonucu önemsemesi, bir de dünyada tertip edilecek cezadan korkması. Fakirlerin, ihmaline uğradıkları kimseleri cezalandıracak koruyucuları olmadığı gibi-yetimin de korkulacak bir hamisi yoktur. Kâfirin ise âhiretin ne mükğfatına hevesi ver ne de azabından endişesi, çünkü o, âhiretin varlığına inanmamaktadır.
Aziz ve Celil olan Allahın “Fakiri doyurmaya teşvik etmez” meâlindeki beyanı sözü edilen insan tipini cimrilikle nitelemenin doruk noktasını oluşturur, çünkü birini sadakaya özendirmek onu ümitlendirmek ve mükâfatına heves eder hale getirmekle mümkün olur. Kişinin kendisi bir şeye karşı ümit taşımazsa başkasını nasıl ümit eder hale getirebilir? Şunu da belirtmek gerekir ki sözü edilen inkarcılara göre kendisine fayda sağlayan kimse hakimdir,.nefsine zarar getiren kimse de işi bilmeyen insandır. Demek ki insan sadaka vermeyince kendisine menfaat celbetmiş, yetimin hakkını verince de nefsine zarar vermiş olur, bu sebeple de buna sıcak bakmaz. İşte burada dile getirdiğimiz mâna bizi Mâün süresinin ilk kısmını inanç statüsünde tutmaya sevketmiştir.
bük Geçide la
Mâûn 107:3
[Yetimin Korunması, Yoksulun Doyurulması]
Bu iki âyette, Allah Teâlâ sanki şöyle buyurmaktadır: Dini inkâr eden, yetimi itip kakanın tâ kendisidir. Yani yetime zulmedip hakkını vermeyen ve yoksulu doyurmaya gayret göstermeyen. Cenâb-ı Hak -en doğrusunu Allah bilir ya- müminlere şöyle demektedir: Yetime zulmetmeyin, haklarına engel olmayın, İyetime sahip çıkışınızı, dini inkâr edenin yaptığı gibi kötü yolda kullanmayın, yoksulu doyurmaya elinizden geldikçe gayret gösterin! Demek ki Allah bu âyetlerde dini inkâr edenlerin cimriliğini, yetimleri ve yoksulları hor gömelerini ve bunlara yönelik kötü muamelelerini nitelemekte, müminlere öğüt verip onları bu davranışlardan sakındırmaktadır.
Yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen meâlindeki ilâhi beyanın şöyle yorumlanması da mümkündür: Kâfir ve münâfıkların telakkisine göre servet verilip hayatı bolluk içinde geçen kimse, bu konuma Allah nezdindeki değerinden dolayı yükseltilmiştir. Geçimi daraltılıp dünya nimetlerinden yoksun bırakılan kimse de bu duruma Allah nezdindeki değersizliği ve basitliği yüzünden mâruz kalmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanları onların bu telakkilerini ifade etmektedir: “İnsan, ne zaman Rabb'i onu sınava tabi tutar da ikramda bulunup bol nimet verirse “Rabb'im bana değer verdi der. Onu sınava tabi tutup geçim vasıtalarını daralttığı zaman ise “Rabb'im beni küçük düşürdü der”; “Onlara Allahın size verdiği rızıktan başkaları için de harcayın denildiğinde, kâfirler müminlere Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız? Doğrusu siz açık bir yanılgı içindesiniz derler”. Böyleleri zannederler ki Allah Teâlâ bolluktan yoksun bıraktığı kimseleri kendi nezdindeki değersizliği yüzünden yoksun bırakmış, bolluk verdiği kimselere de katındaki değerinden dolayı vermiştir. Bu gruba bağlı olan kimse “Allah'ın küçük düşürdüğü kişiye ben nasıl iyilikte bulunur onu yüceltirim?” der.
Âyet-i kerimede belirtilen husus, doğrudan kişinin yetimin doyurulmasına gayret göstermemesi anlamına gelebileceği gibi, onu yetime haksızlık edip doyurmamaya sevkeden sebebin âhireti inkâr etmiş olması da ihtimal dâhilindedir. Çünkü yetimi destekleyecek ve ona zulmedip hakkını gasbeden kişiye engel olacak kimse yoktur; buna ek olarak sözü edilen tip, vukuuna inanmadığı için âhiret azabından da korkmamaktadır.
Mâün süresinin ilk kısmını oluşturan üç âyetin ifade ettiği kötü nitelikler, inanç ve telakki konumunda olabileceği gibi bizzat eylem statüsünde de yer alabilirler. Eğer inanç ve telakki konumunda ise müslümanlar bunları benimsemezler. Fiil statüsünde bulunuyorsa içlerinden bunu yapanlar çıkabilir. Bize göre bu âyetlerin içeriğini inanç statüsünde tutmak gerçeğe daha yakındır, çünkü biraz önce değindiğimiz üzere yetimin koruyucusu yoktur, )Jkâfir de vukuuna inanmadığı için uhrevi cezadan korkmaz. Genellikle kişi hemcinslerine karşı kötü davranmaktan iki sebeple çekinir: Âhirette karşılaşacağı sonucu önemsemesi, bir de dünyada tertip edilecek cezadan korkması. Fakirlerin, ihmaline uğradıkları kimseleri cezalandıracak koruyucuları olmadığı gibi-yetimin de korkulacak bir hamisi yoktur. Kâfirin ise âhiretin ne mükğfatına hevesi ver ne de azabından endişesi, çünkü o, âhiretin varlığına inanmamaktadır.
Aziz ve Celil olan Allahın “Fakiri doyurmaya teşvik etmez” meâlindeki beyanı sözü edilen insan tipini cimrilikle nitelemenin doruk noktasını oluşturur, çünkü birini sadakaya özendirmek onu ümitlendirmek ve mükâfatına heves eder hale getirmekle mümkün olur. Kişinin kendisi bir şeye karşı ümit taşımazsa başkasını nasıl ümit eder hale getirebilir? Şunu da belirtmek gerekir ki sözü edilen inkarcılara göre kendisine fayda sağlayan kimse hakimdir,.nefsine zarar getiren kimse de işi bilmeyen insandır. Demek ki insan sadaka vermeyince kendisine menfaat celbetmiş, yetimin hakkını verince de nefsine zarar vermiş olur, bu sebeple de buna sıcak bakmaz. İşte burada dile getirdiğimiz mâna bizi Mâün süresinin ilk kısmını inanç statüsünde tutmaya sevketmiştir.
bük Geçide la
Mâûn 107:4
4. “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki.”
5. “Namazlarını ciddiye almazlar.”
Mâûn 107:5
4. “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki.”
5. “Namazlarını ciddiye almazlar.”
Mâûn 107:6
Bu ilâhi beyan münâfıklar hakkında ise nifak ehli hep böyledir, yerine getirdikleri dini bir görev olursa mutlaka gayrı ciddi ve gafil davranırlar, yaptıkları bir taat varsa bunu gösteriş için yaparlar, şu âyetlerde belirtildiği gibi: “Namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allahı da pek az hatıra getirirler”? “,.. Namaza üşenerek gelirler ve istemeyerek harcama yaparlar”. Görüldüğü üzere Cenâb-ı Hak bu âyetlerinde, münâfıkların tembellik ve isteksizlikleriyle cimriliklerini anlatmıştır. Allah Teâlâ'nın Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki diye başlayıp münâfıklar hakkında devam eden beyanları da biraz önce bahsettiğimiz niteliklerin çizgisini izlemiş olabilir. Bunun yanında sözü edilen âyetlerin kâfirler hakkında olması da imkân dâhilindedir. Çünkü kâfirler de bir tür namaz görevi ifa ederlerdi, şu âyet-i kerimede yer aldığı üzere: “Onların Beytullah yanındaki duaları (salât) ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildi”, Cenâb-ı Hak bu beyanıyla müşriklere ait namazın gerçekte namaz niteliği taşımadığını haber vermiştir. (JBahis konusu namazın gerçek şekline bürünmüş olması da imkân dahilindedir. Nakledildiğine göre Mekke müşrikleri putlarına yönelerek bir tür namaz kılarlardı; bununla da putlara olan bağlılıklarının ileri boyutlara ulaştığını halka göstermeyi amaçlarlardı. Kendilerinden kopmayı aklından geçirenler onların bu davranışlarını görünce doğru yolda olduklarını zannederlerdi. Sonuç olarak müşriklerin bu davranışında Peygamber'e itaatten alıkoyma ve insanların ona yönelik teveccühünü bertaraf etme faktörü vardı. Yukarıdaki âyette geçen “ıslık çalmak ve el çırpmak” buna yönelik bir içerik taşır.
Tefsirinin yapılmasına çalışılan ilâhi beyanın boyun eğiş ve itaat arzediş anlamından kinâye olması da muhtemeldir. Buna göre âyet “Yazıklar olsun o itaat etmeyen ve boyun eğmeyenlere” mânasına gelir.
INamazlarını Ciddiye Almayanlar Aziz ve Celil olan Allahın Namazlarını ciddiye almayanlar meâlindeki beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi kendi yararına olan namazlarını terkettiler mânasına. “Kendileri için olan namazları”nın anlamı namazın Allaha yönelik olması, onu Allaha tahsis etmeleri, O'ndan başkasına, putlara ve başka varlıklara yönelik olarak kılmamalarıdır. Zira namazı Allah rızası için kılanın bu davranışının yararı, gerçekte pek değerli manevi mükâfatı açısından kendisine döner, Müşrikler namazı terketmek suretiyle kendilerine zarar getirmiş olurlar. Kendilerince ifa ettikleri namazı da zararı ve faydası dokunmayan putlara yönelik kılmışlardır.
İkincisi, namazı zayi ettikleri zaman onu ciddiye almamış olurlar. Bu mâna “Namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar?” meâlindeki âyet-i kerimenin tefsirinde İbn Mesüd'un mushafındaki şu beyanıyla uyum içindedir: Namaza kendilerini vermedikleri (sehv) için o, kendilerini âyette sözü edilen çirkinliklerden alıkoymamıştır. İbn Abbâs'tan (r.a.) Resülullaha nispet edilerek nakledilen rivayete göre “Vaktinden sonraya bırakırlar” diye açıklanmıştır.
IMüfessir Mücahid şöyle demiştir: “Sâhf” namazı kılıp kılmadığına aldırmayan kimsedir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak Onlar gösteriş yapanlardır buyurmuştur. Hasan-ı Basri ise âyetlerin konu edindiği kişilerin namazı vaktinde edâ etmeyen, kıldıklarında da gösterişe kaçan münâfıklar olduğunu belirtmiştir. Sâd (b. Ebü Vakkâs “sehv” kavramını “vaktinde kılmamak” diye açıklamış”, Ebu'l-Âliye? ise “sâhi” secdeden çift rekate mi tek rekate mi kalktığını bilmeyen kimsedir demiştir. Süleyman'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah'a hamd ve şükürler olsun ki “namazlarında sehvedenler” dememiş, namazlarından gaflet edenler buyurmuştur.
Mâûn 107:7
İbn Abbâs (r.a.) “mâ'ün”un zekât olduğunu belirtmiştir. Onun bu görüşünü Abdullah b. Zübeyr, İkrime ve Mücahid kendisinden rivayet etmiştir. Hz. Aliden de aynı mahiyette bir rivayet nakledilmiştir. İbn Abbâs'tan gelen diğer bir rivayete göre mâün emanet olarak alıp verilen maldır. Abdullah b. Ömer ise mâün üstesinden hakkıyla gelinemeyen maldır ki bu, zekâttır demiştir. Hz. Aliden gelen diğer bir rivayette o, “mâün”u tencere, kova ve balta gibi aletlerin esirgenmesi diye açıklamıştır. Aynı açıklama İbn Mesüd ile İbn Abbâs'tan nakledilen bir başka rivayette de yer alır. Ebü Ubeyde de kişi için yararlı olan her şey “mâün'dur diye görüş belirtmiştir. İbn Abbâs (ra.) şöyle demiştir: Mâün, iade etme süresi sonraki bir güne ait olan maldır. Eğer bu, âriyet şeklinde ise âyetin mânası cimriliği yermekten ibaret olur, bunun en kötüsü de ödünç veya borç vermemektir.
“Mâün” kavramı yardımlaşmanın gerektirdiği her türlü iyilik diye anlaşılabilir, kişiye yardım ve destek sağlayan her vasıta bu kavramın içinde yer alır, zekât ve diğerleri. “Mâün” âyetinde müşrik ve münâfıkların cimrilikleri, ihtirasları ve hak sahibine hakkını vermemeleri gibi niteliklerinden söz edilmektedir.
Ebü Avsece şöyle demiştir: “Yedu"u'l-yetim” yetimin ensesine vuran ve onu itip kakan demektir. Kelimenin çekimi şöyle yapılır: “Da'a, i bk. İbn Atıyye, el-Muharrerü'l-veciz, V, 527.
yedu“u, da'an, fehuve dâ“un ve med'ü'un”. İbn Kuteybe de şöyle der: “Yedu“u'l-yetim” yetimi kovar, iter demektir, nitekim Cenâb-ı Hakk'ın “O gün cehennem ateşine itilip atılırlar”? meâlindeki beyanında da aynı mâna vardır, yani itilirler.
Yine Ebü Avsece âyette geçen şu kelimeleri karşılıklarında bulunan keyehussü”, yani teşvik etmez; “sâhün”, “gâfilân”, yani gafildirler demektir. İbn Mes'ud'un mushafında şu değişiklikler vardır: “Sâhün” (Oya), Tâhün” şeklinde; “eraeyte”, “eraeyteke” (isi) şeklindedir.
Übey b. Kâb'ın mushafında da aynı şekildedir. En doğrusunu Allah bilir.
Kevser 108:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Bu ilâhi beyan Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme yapılan lütuf ve ihsanı dile getirme anlamındadır; amacı da Resül-i Ekrem'in Allaha şükredip itaat arzetmesini sağlamaktır.
Müfessirler “kevser” kelimesinin anlamı konusunda farklı görüşler ileri sürmüştür. Denildi ki “kevser” çok iyiliktir. Bu da kendisine lütfedilen nübüvvet ve risâlet, herkesin ilâhi gazaptan kurtulmasına vesile olan resüle iman ve onu tasdik, kendisini melekler nezdinde bilinen ve anılan biri konumuna getirmesi, ezan ve kamet gibi dini etkinliklerde adını kendi adıyla yan yana okutması, bütün yaratıklar nezdinde kadir ve kıymetini yüceltmesi ve sayılamayacak kadar başka hususlardan oluşur. Cenâb-ı Hakk'ın bir âyetinde “Şanını ve ününü yüceltmedik mi?” buyurması bu gerçeğin ifadesidir.
Bazıları da kevser “cennette bir nehir”dir, demiştir. Nitekim bu konuda Hz. Peygamber'den de rivayetler gelmiştir. Şöyle ki kevserin ne olduğu sorulmuş, o da “Cennette bir nehirdir”? diye cevap vermiştir, ya da bu beyanını soru sorulmadan yapmıştır. İEğer konuyla ilgili haberler sabitse gerçek bundan ibaret olup başka bir şey söylememize gerek kalmaz. Şayet rivayet sabit değilse bize göre birinci yorum gerçeğe daha yakındır, şu sebeple ki cennette Resülullaha nehirin verilmesinde onu şereflendirme ve kendisine lütufta bulunma açısından özel bir durum bulunmamaktadır, zaten Allah Teâlâ Muhammed ümmetine bundan daha fazlasını vâdetmiştir. Hz. Peygamber'den gelen rivayetlere göre o şöyle buyurmuştur: “Cennet ehli için oraya girdiklerinden itibaren hiçbir gözün görmediği, kulakların işitmediği, insanın düşünce, duygu ve hayalinin tasavvur edemediği nimetler vardır”. Hepimiz bunun lütufkârlık planında sözü edilen nehirden çok daha ileri boyutlarda olduğunu bilmekteyiz.
Bir kısım âlim de şöyle demiştir: Kevser, Allah tarafından resülüne lütfedilen ve fakat mahiyeti bizce bilinmeyen bir nimettir. Bu meselede hareket noktası şu olmalıdır ki kevser, Cenâb-ı Hakk'ın resülüne hitap edip bildirdiği bir ikram olup kendisince bilinmiştir. Kişinin onu öğrenip açıklamaya çalışmak için zorluğa girmesi gerekli değildir, zira hata ederse zarar görür, isabet ederse fazla bir yarar elde edemez.
Kevserin kadim kitaplardan alınan bir kavram olduğu da ileri sürülmüştür.
Kevser 108:2
Bu âyetteki “salât” kavramı hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bazıları namazın mahiyeti boyun eğiş, teslimiyet ve duadan ibarettir, demiş ve fikirlerini anlatmaya şöyle devam etmiştir: Allah Teâlâ, peygamberine deruni olarak ifa etmesini dilediği bütün ibadetleri yerine getirmesini emrettiği gibi kurban ve hayvan kesimi türünden kulluk görevlerini de aksatmaması buyrugunu vermiştir. Aslında bu ikinci tür görevden insan tabiatı hoşlanmaz. Hatta bazı kâfirler canlıya eziyet verdiği gerekçesiyle hayvan kesimini yasaklar. Cenâb-ı Hak, peygamberini tabiatının hoşlanmayıp kaçındığı bir davranışla kulluk görevi ifa etmeye davet etmiştir.
Âyet-i kerimenin doğrudan namaz kılmayı ve kurban kesmeyi amaçlamamış olması da mümkündür. Bu durumda o “Bu görevleri yerine getirirken Allah rızasını hedef edin” anlamına gelir. Çünkü asr-ı saâdetteki kâfirler putlara tapıyor, onlar adına kurban ve hayvan kesimi yapıyordu. Nitekim “... dikili taşlar üzerine kesilen hayvanlar...” -yani putlar için- meâlindeki âyet bu hususu dile getirmektedir. Cenâb-ı Hak peygamberine bu ibadetleri Allah için yapmasını emretmiştir.
İHasan-ı Basri “Rabb'inin rızası için bayram namazını kıl, sonra da E7 büyük baş hayvanlardan kurban kes!”s, Mücahid ve Atâ da “Sabah namazını (Müzdelifede) cemaatle kıl Minada da kurban kes” mânasını vermişlerdir. Bazıları da şöyle demiştir: Rabb'inin rızası için asıl namazı kıl ki o da bilinen farz namaz(lar)dır. Hadiste belirtildiği gibi bu namaz ibadetin özünü teşkil eder, Benzer bir yorum da şöyledir: Namaz kılan kimse Allah Teâlâ ile söyleşi (münacat) yapmaktadır. Bunun izahı -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyle olmalıdır: Hiçbir ibadet yoktur ki onun ifa edilişinde bir tür maddi zevk, nefsin arzu ve emellerini yerine getirme durumu bulunmuş olmasın; meselâ seyahat etmek, nakil vasıtalarına binmek, yiyip içmek, konuşmak, bir yerden bir yere intikal etmek ve benzeri ibadet etkinlikleri. Öyle ki bunların her birinde -hac, zekât, cihat vb.- az da olsa bir nevi nefsâni zevk ve arzunun yerine getirilmesi söz konusudur. Ancak bilinen şekliyle namaz müstesna, çünkü namazda (mürbah olan her şeyi haram kılan tahrim tekbiri ile) nefsi bütün arzu ve emellerinden, her çeşit zevk ve lezzet vasıtalarından alıkoymak vardır. Bundan dolayıdır ki Müsâ aleyhisselâma “kelimullah, neciyyullah” ismi verilmiştir. Çünkü o, soydaşlarından ve nefse lezzet ve neşe veren her şeyden ayrılmış, kimsenin bulunmadığı bir dağa gelmiş ve Rabb'i orada kendisiyle konuşmuştur, bu sebeple kendisine neciyyullah denilmiştir. Namaz kılan için de aynı noktadan hareketle “Rabb'i ile söyleşide bulunan” denilmiş ve bu nitelik ona has kılınmıştır.
[Kurban Kesmenin Hikmeti]
Allah Teâlâ'nın “ve'nhar” emri yukarıda söz konusu ettiğimiz büyük baş hayvanlardan kurban kesmek anlamına gelir. Cenâb-ı Hak Peygamber'inin bununla da kullukta bulunmasını dilemiştir. Aslında insan tabiatı hayvan kesiminden hoşlanmaz, çünkü kendi fiiliyle başkasında elem meydana gelmektedir. Kişinin gerçekleştirdiği elem verici fiilden duyduğu acı başkasının elem verici fiilinin doğurduğu acıdan daha çoktur; burada nefsiyle mücadele etmesi ve onu Zora sevketmesi söz konusudur.
Cenâb-ı Hak peygamber aleyhis-salâtü ves-selâmı kendi rızası uğrunda zorluklara göğüs germekle sınava tabi tuttu; bazan kendisi için tehlikeli olmasına rağmen kâfirleri İslâm'a davetle, bazan gece ibadetine kalkmak suretiyle nefsine karşı cihat açmakla, bazan da fıtratının hoşlanmadığı işi -ki bu, hayTaberi, Câmi'wWl-beyân, XXX, 211.
van kesimidiryapmakla. Çünkü insan tabiatı kan akıtmaktan hoşlanmaz. Üstelik Resül-i Ekrem, insanlar içinde Allah'ın yaratıklarına en çok şefkat ve merhamet duyanlardan biridir de. Hz. Peygamber'in, Allah'ın davetine icabet edip itaat arzedişinin güzel örneklerinden biri de şu olmuştur ki o, Veda haccında yüz tane kurbanlık deve ayırıp, altmışını kendisi kesmiş, kırk tanesinin kesimiyle de Hz. Ali'yi görevlendirmiştir”.
Ebu'l-Cevzâ'nın İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: “Fe salli li-rabbike venhar” kes) buyruğu “Namazda sağ elini sol elinin üzerine koy” demektir, aynı şey Hz. Ali'den de nakledilmiştir. Âsım el-Cahderi de” “nahr” kelimesinin namazda sağ eli sol elin üzerine koymaktan ibaret olduğunu söylemiştir”.
İki tanrı inancını taşıyanların (Seneviyye) telakkilerinden biri de elem ve eziyet verdiğinden herhangi bir canlıyı öldürmeyi doğru bulmayışlarıdır. Seneviyye'nin bu görüşü isabetli değildir, çünkü canlının hayatına kesim yoluyla son vermenin, kendisi için can çekişerek ölmesinden daha hayırlı oldugunu bilmekteyiz. Hayvanın kesim dışında can vermesi hikmet açısından isabetli olduğuna göre ölümün kesim yoluyla gerçekleşmesi tercih edilecek bir durumdur.
Kevser süresinin yorumu hakkında tercih edilecek yöntem daha önce de değindiğimiz üzere bu sürenin Resülullah'a (s.a.) hitap etme konumunda nâzil olmuş bulunmasıdır. Sürenin doğrudan hedefi diğer insanlar değil bizzat Resülullah'ın kendisidir. Binaenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın ona yönelttiği “salât, nahr, kevser” ve diğer kavramların ne mânaya geldiğini ancak Hz. Peygamber bilir. Bu durum karşısında biz bu ilâhi mesajın tefsirini yapma zorluğuna girmeyiz, zira bunda Allah hakkında gerçek dışı iddialar ileri sürme tehlikesi mevcuttur. Biz sadece yorumcuların görüşlerini nakletmeyi uygun görürüz.
---
Dipnotlar:
Tirmizi, “Daavât” 1. N bk. İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-nihâye, V, 178. Ebu'l-Cevzâi Evs b. Abdullah er-Rib'i el-Basri, tâbiinin ileri gelen alimlerinden olup Hz. Âişe, İbn Abbâs ve Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de rivayette bulunanlar vardır. Haccâc'a karşı direnenlerden biri olduğu ve cemâcim vakasında öldürüldüğü nakledilmiştir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, IV, 371; İbnü'1-Cevzi, Sıfatü-safve, III, 258).? Ebuwl-Micşer Âsım b. Ebus-Sabbâh el-Cahderi el-Basri: Nasr b. Âsım, Yahya b. Ya'mür, Hasan-ı Basri ve Süleyman b. Katte'den kırâat dersleri almış, kendisi de kırâatte bulunmuştur. 128 yılında vefat etmiştir. “ bk. Taberi, Câmi'wi-beyân, XXX, 210; İbn Atıyye, el-Muharrerü”l-veciz, V, 530.
Kevser 108:3
Müfessirlerin naklettiğine göre Mekke müşriklerinden biri Resülullah'ı “ebter”, yani soyu kesik, güdük, nesli ve hayırla anıcısı olmayan diye isimlendirip nitelemiş, bunun üzerine bu âyet ve içinde yer aldığı süre nâzil olmuştur", Yani seni “ebter” diye isimlendirenin bizzat kendisi “ebter'dir. Biz insanlar onun kim olduğunu bile açık bir şekilde bilmemekteyiz. Zira zâlim yöneticilerin ve peygamber düşmanlarının, çocuklarından herhangi birinin babasıyla veya böylelerinin dostları ve bağlılarından birisiyle iftihar ettiği duyulmamıştır, buna mukabil Resülullah'ın dostlarının çocukları daima bu konumlarından duydukları kıvancı insanlara beyan etmiş ve bu statüleriyle halk arasında yaşamaya devam etmişlerdir.
Allah Teâlâ Kevser süresinin bu son âyetiyle şunu beyan ediyor: Ey resülüm! Sana karşı düşmanlık ve hınç besleyenin kendisi “ebter”dir, sen değil. Ya da şöyle: Anılmayıp unutulacak olan senin düşmanlarındır, sen ise sevenlerinin nesilleri tarafından daima hayırla anılacaksın, biraz önce değindiğimiz Sürenin yorumunda tutulacak isabetli yol -daha önce de belirttiğimiz gibi- şundan ibarettir: Cenâb-ı Hak bu mesajında doğrudan Resülullah'ın şahsına hitap etmiş, o da ilâhi mesajı anlamıştır. Biz ise olayın ne konuda cereyan ettiğini ve âyetin kim hakkında nâzil olduğunu bilmemekteyiz. En doğrusunu Allah bilir.
Ebü Avsece şöyle demiştir: “Şâni” “kin besleyen” demektir.
Arapçada “şenetühü” denir, “ebğadtühü” demektir, yani ona kin besledim. “Ebter” ise “erkek evladı ve nesli olmayan” demektir.
Sürenin bu sonuncu âyetinde Resülullaha eninde sonunda kafirleri yenilgiye uğratıp zafer bulacağı ve Allah'ın dinini belde ve ülkelere yayıp üstün duruma getireceği yolunda müjde mesajları vardır. Çünkü Allah, resülün değil, ona düşmanlık ve kin besleyenin her türlü iyilik ve güzellikten yoksun kalacağını bu âyette haber vermektedir. Yardımı istenecek olan Allah'tır.
İbn Atıyye, el-Muharrerü”I-veciz, V, 530.
Kâfirun 109:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
1. “De ki: Ey kâfirler!” (Hz. Peygamber'in Nübüvveti Bu sürenin Allah Teâlânın asla iman etmeyeceklerini ve benimsedikleri putatapıcılığı bırakıp da tevhit dini olan İslâm'a dönüş yapmayacaklarını bildiği haddi aşmış inatçılarla ilgiyi kesmek hakkında nâzil olduğu bildirilmiştir. Çünkü hiçbir kâfirin ileri zaman dilimlerinin birinde Allaha kulluk etme niteliği taşımadığına dair bir kural yoktur, aksine kişinin bir dönemde kâfir olup ileri bir zamanda müslüman olması imkân dâhilindedir. Dile getirdiğimiz bu husus sürenin, Allah Teâlâ'nın küfürde ısrar edip hiçbir zaman iman etmeyeceklerini bildiği haddi aşmış inatçılar hakkında geldiğini göstermektedir, nitekim realite de aynı şekilde gerçekleşmiştir. Bu âyette, Resül-i Ekrem'in risâletinin ispatına dair delil vardır, çünkü nitelikleri anlatılan kâfirler gerçekten iman etmemiş ve küfür üzere ölmüştür.
Ex 7 İsor. ÂsoT
Kâfirun 109:2
Yani şu anda taptıklarınıza, siz de bugün, benim taptığıma tapmıyorsunuz. Ve bugünden sonra da ben sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Bazıları şöyle demiştir: İlk ifade geçmiş zamana aittir, ikincisi şu andakini haber vermektedir, daha sonraki cümle de gelecek zamana aittir. Fakat süredeki ifadenin tertibi, böylesi bir yoruma müsait değildir. Aksine Sizin tapmakta olduklarınıza tapmam meâlindeki ilâhi beyan, yenilenen zamana (hale) aittir. Çünkü “Iâ” edatı yenilenen zaman için kullanılır. Adam “şöyle yapmam?” der ve bununla yenilenen zamanı (şimdiyi) kasteder.
Gul GOLE 5 İz
Kâfirun 109:3
Bu da yenilenen zaman (hal) hakkındadır veya şu andaki durumu haber veriyor olmaktadır.
Erdi küle Giy;
Kâfirun 109:4
Bu, geçmiş zamanlardan haber vermektedir. Bir bakıma şöyle demektedir: Hiçbir zaman sizin taptıklarınıza tapmadım. Bu ifade Resülullah'ın hiçbir zaman Allah'tan başkasına tapmadığını kanıtlar.
çö vel GÖLE Zİ E
Kâfirun 109:5
Kâfirün süresinde iki hususa işaret vardır. Birincisi sözünü ettiğimiz risâletin ispatı. İkincisi kâfirlerin, Resülullah'ın dinlerine dönüş yapmasından ümit kesmelerinin gereğinin bildirilmesi ve bu konudaki arzularının ve emellerinin kesilmesinin ilânı. Ayrıca sürede şu husus da vurgulanmaktadır ki Allah'a yönelik olarak ifa ettiği kullukta başkasını ortak kılan yahut O'na değil de Allaha yaklaştıracağı ümidiyle başkasına ibadet eden kimse gerçekte O'na kulluk eden ve O'nun birliğini benimseyenin durumunda olmaz. Çünkü Mekke müşrikleri kendilerine şefaatçi olmaları ve Allaha yaklaştırmaları ümidiyle putlara tapıyorlardı. Kâfirân süresi putatapıcılığın kendilerini Allaha yaklaştırmadığını, onların muvahhit ve Allaha kulluk eden bir durumda bulunmadıklarını haber vermiştir.
Kâfirun 109:6
16. “Sizin dininiz size, benim dinim de bahab Bu âyet iki ihtimal taşımaktadır. Birincisi sizin benimsediğiniz dinin doguracağı sonuç size, benim benimsediğim dinin sonuçları da bana aittir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi de müşriklerle münasebetin kesilmesi ve onların ümitsizliğe sevkedilmesidir: Sizin seçtiğiniz din sizin, benim seçtiğim de benim; hiçbirimiz diğerinin dinine dönüş yapmaz. Daha önce her grup, diğerinin kendi dinine dönüş yapacağını umuyordu.
“De ki: Ey kâfirler!” şeklindeki ilâhi beyan İhlâs ve Muavvizeteyn sürelerinde belirtildiği gibi emir konumunda değildir. Şâyet böyle olsaydı her birimizin her bir kâfire bu mesajı vermemiz gerekecekti. Bu gerekmediğine göre âyetin emir konumunda olmadığı anlaşılmıştır.
İbn Mesüd radıyallahu anhın mushafı şöyle tesbit edilmiştir: “Kul lillezine keferü lâ abudu mâ ta'budüne velâ entüm âbidüne mâ a'budü leküm dinuküm veliye din” (Ge din si ASİ bözele el Ygoyilsİ Y yas öl 3). Yine onun şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu süreyi (bu mushaftaki gibi) okuyan kimse tekrar etmiş ve işi uzatmış sayılır".
Nakledilen bir hadiste anlatıldığına göre Resülullah bir sahâbiye şöyle demiştir: “Yatağına yanaştığın zaman “Kul yâ eyyühe'l-kâfirün'u oku, çünkü bu süre şirkten uzak oluşun ifadesidir”.
[Tevhit İnancı Allah'a Ortak Kabul Etmez]
Müfessirlerin anlattığına göre sürenin nâzil olup müşriklerle ilginin kesildiğini ilan edişinin sebebi şudur: Kureyş kabilesi mensuplarından bir grup Resülullaha gelerek şöyle demişti: “Gel seninle anlaşalım, biz senin taptığına tapalım, sen de-bizim taptığımıza tap, böylece ayrılık ortadan kalksın!” Süre bunun üzerine nâzil olmuştur:.
Ebü Avsece şöyle demiştir: Din, âdet demektir, “Şu benim dinimdir” dersin, âdetim mânasında.
(JBize göre Kâfirân süresinde vuku bulan tekrarların hedefi şundan ibarettir ki tekrar, anlatılmak istenen olayın doyurucu bir şekilde sunma ve pekiştirme konumunda kullanılan bir ifade tarzıdır, burada anlatılacak olayın ümit vermesi, tehdit unsurları taşıması veya başka bir formda bulunması sonucu değiştirmez. Meselâ Araplar “bah bah!” (peh peh! aferin aferin!), “el-veyl elveyl!” (vah vah!), “heyhâte heyhât!” (uzak uzak!)” ve benzeri ifadeler kullanırlar. Sözü edilen sürede de durum bunun gibidir, çünkü müşriklerin Allaha iman etmelerinden ümit kesilmişti, Hz. Peygamber onların inanmayacaklarını vahiy yoluyla bilmekteydi. Sürede aynı mahiyetteki cümlelerin tekrarlanması artık hiçbir ümidin bulunmadığının tekitli ve etkili bir şekilde ifade edilmesidir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
İbn Mesüd'a nispet edilen bu rivayet şayet sahih ise, sürenin genel mâna ve muhtevasını kavrayıp gereğince amel etmeyi kastetmiş olmalıdır. Bu durumda sürenin içeriğini özetleyen kendi kırâatı yeterli sayılabilir. N Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, V, 456; Dârimi, “Fezâilivl-Kur'ân” 23; Tirmizi, “Daavât” 22. 2 Taberi, Câmi'w1-beyân, XXX, 331; İbn Atıyye, el-Muharrerü”1-veciz, V, 531; Kurtubi, elCâmi" li-ahkâmi'l-Kurüân, XX, 225; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, VUL, 654.
Nasr 110:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Ozal zil
Müfessirlerin tamamı bu âyette belirtilen zaferin Mekke'nin fethinden, yardımın da Resülullah'ın (s.a.) Mekke halkına galibiyetini sağlayan ilâhi destekten ibaret olduğunu söylemiştir. Fakat Ebü Bekir el-Esam bunun ihtimal dahilinde bulunmadığını belirtmiştir, çünkü Mekke'nin fethi hicretin 8. yılında, bu sürenin gelişi ise onuncu yılında gerçekleşmiştir. Geçmiş bir olay için Allah'ın yardımı ve zaferi geldiğinde ifadesi kullanılmaz; dolayısıyla Cenâb-ı Hak bu beyanıyla Hz. Peygambere lütfettiği diğer fetihleri murat etmiş olmalıdır. Evet, Esam naklettiğimize benzer bir açıklama yapmıştır. Şu da var ki Allah'ın yardımı geldiği zaman meâlindeki beyanın “Allah'ın yardımı geldiğine göre” mânasında olması mümkün olup dil açısından bunda bir sakınca yoktur. Kurân-ı Kerimde gelecek zaman zarfı olan “izâ”nın geçmiş zaman zarfı “iz yerine kullanılması çokça yer almaktadır. Durum burada da öyle ise âyeti müfessirlerin dediği gibi Mekke'nin fethiyle açıklamak isabetli olur. Bundan başka “İzâ câe nasru'llâhi” cümlesinin “Kad câe nasru'llâhi”, yani “Allahın yardımı artık gelmiştir?” mânasını taşıması da sürenin devamında belirtildiği gibi insanların bilâhare grup grup Allah'ın dinine girmesinden itibaren gerçekleşen zafer ve fetihleri murat etmiş olması da ihtimal dahilindedir.
Âyetteki “nasrullâh” terkibi Allah'ın zafer vermesi ve düşmanlarını başarısız kılması demektir. Bir başka yorum da âyette bahsedilen yardım ve fetih Cenâb-ı Hakk'ın peygamberine müyesser kıldığı manevi açılımlardır. Meselâ emrettiği gruplara risâleti tebliğ etmesi ve yerine getirmesini istediği hususları ifa etmesi gibi; evet Cenâb-ı Hak bu açılımları habibine nasip etmiş ve onların eksiksiz olarak yerine gelmesini müyesser kılmıştır. Şâyet mâna bu ise sözü edilen hususların gerçekleşmiş olması Resülullah'a ölümünün dolaylı olarak haber verilmesi anlamına gelir. Nitekim müfessirler sürenin, Hz. Peygambere ölümünü haber verdiğini ifade ederler; bu sonuca ulaştıran çıkarım yolları söz konusu ettiğimiz hususlardan ibarettir.
DEBİ A yea BİRE all ERİ
Nasr 110:2
Müfessirlerin ifade ettiğine göre daha önce insanlar birer birer müslüman oldukları halde Mekke'nin fethinden sonra gruplar halinde İslâm dinine girmeye başladılar. Allah'ın dinine gösterilen bu rağbetin sebebi, yukarıda sözünü ettiğimiz manevi açılımlar da olabilir. Nitekim Resülullah'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “İki aylık mesafenin oluşturduğu alan içinde düşmanların benden korkması gibi ilâhi bir desteğe mazhar kılındım. Bir ay(lık mesafe) ön taraftan, bir ay(lık mesafe) arka yönden”, Nasr süresinin ilk iki âyetinde çeşitli açılardan Resülullah'ın ölüm haberine işaret vardır. Bazı kaynaklarda belirtildiğine göre bu sürenin nüzülü münasebetiyle Hz. Peygamber'in kalbi ve zihni ölümünün yakın olduğunu kendisine haber vermiştir. Birincisi biraz önce bahis konusu ettiğimiz istidlâl şekli olup bizzat kendisi ölümünün yaklaştığını anlamıştır, çünkü memur kılındığı tebliğ ve İslâm'a çağrı görevini tamamlamıştı. İkincisi, Allah'ın, resülüne has alâmetler ışığında muttali kılması suretiyle Hz. Peygamber buna vâkıf olmuştur. Artık o, bizim idrakimizin anlayamayacağı işaretleri anlamıştır. IS) Üçüncüsü daha önce tebliğ görevini bizzat kendisi yürüttüğü halde bu defa insanların topluluklar halinde dine girmeleri suretiyle tebliği şahsen ifâ etme yükü üzerinden alınmış bulunuyordu, işte bu sebeple de vâdesinin geldiğini anlamıştı. Bir tür delil teşkil eden bu hususun izahı şöyledir: İnsanlar gruplar halinde Allah'ın dinine girince, oluşan toplumsal realite İslâm'ın yaygınlık kazandığına ve taraftarlarının çoğaldığına bir kanıt oluşmuştur. Artık kendini gösteren üstünlük ve hâkimiyet, Resülullah'ın ayrılması halinde müslümanların dini konumlarının bozulmayacağının güvencesini teşkil ediyordu.
GEZ: YAREN İİ) ARS gizi
Nasr 110:3
[Tesbih, Tahmid, Tasliye ve Tövbe]
Cenâb-ı Hakk'ın “Fe sebbih bi-hamdi Rabbik” beyanını bazı müfessirler “Rabb'inin emriyle namaz kıl!” diye yorumlamıştır. Meselenin aslı -daha önce söz konusu ettiğimiz üzere- şöyledir: Tesbih, tenzih demektir, yani bütün yaratılmışlık özelliklerinden O'nu yüce kılmak ve şanına yakışanlarla O'nu nitelemek. Sanki şöyle buyurmaktadır: Zat-ı ilâhiyyeyi övgüde bulunarak yaratılmışlık özelliklerinden beri kıl, O'nu yüce sıfatlarla nitele, Allah'ın öğrettiği güzel isimlerle isimlendir. “Fe sebbih bi-hamdi Rabbik” kavlinin mânası “Sübhanallâhi ve bi-hamdih” diye tesbih et şeklinde de olabilir. Nitekim Hz. Peygamber'in dua ve niyazlarında “Sübhanallâhi ve bihamdihi ve estağfirullâhe ve etübu ileyh” şeklindeki tesbihi çokça tekrar ettiği nakledilmiştir? Bunun hikmeti şu olmalıdır ki “sübhanallah” yaygın bir tesbih türü olup Cenâb-ı Hakk'ın lâyık bulunduğu bütün övgüleri, yücelik, azamet ve aşkınlıkla nitelenmesini, bütün kusur ve âfetlerden, ayrıca yaratılmışlık özelliklerinden münezzeh oluşunu kapsar. Yüce Allah'ın bu geniş kapsamlı tesbih ve tahmidi müminlere bildirmesinin hikmeti, onların, lâyık olduğu bütün övgülerle O'nun zatını nitelemekten aciz olduklarını bilmesidir.
Bunun gibi “el-Hamdülillâh” (tahmid) duası da Allah'ın insanlara lütfettiği bütün nimetlerin şükrünü içeren bir ifadedir. Bunu kullarına bildirmesinin sebebi de kendilerine birbiri ardınca ihsan ettiği nimetlerin şükrünü yerine getirmeye güçlerinin kâfi gelmeyeceğine vâkıf olmasıdır.
ISJ“Allâhümme salli alâ Muhammed ve alâ âli Muhammed” (tasliye) duası da aynı yoruma tabidir. Bilindiği üzere Allah Teâlâ “Ey iman edenler! Peygambere salavat getirin ve tam bir samimiyetle selâm verin” buyruğuyla müminlere, Resülullah salavat getirmelerini emretmiştir. Ne var ki bunun tam olarak üstesinden gelmenin gücünü kendilerine vermediğinden “Allâhümme salli alâ Muhammed” demeleri emredilmiştir, tâ ki bu işi bizzat O'nun zatı icra etsin. En doğrusunu Allah bilir.
Cenâb-ı Hakk'ın “vestağfirhu” kavline gelince, Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Allah Teâlâ'nın bu kelâmı, Hz. Peygamber'in eksik ve hatasının bulunduğunu gösterir, bu sebeple de af dilemesi emredilmiştir. Bu, saygısız bir ifadeden ibarettir, çünkü Resülullah (s.a.) herhangi bir konuda umursamazlık veya görevini eksik ifa etmekle asla nitelenemez. Şu var ki Allah herkese her saniye ve her an o kadar çok nimet lütfetmiştir ki kişi ne kadar emek sarf etse ve ne kadar uzun yaşasa bunlardan birinin bile şükrünü eda etmeye güç ve takat getiremez. Bu sebeple Cenâb-ı Hak resülüne mağfiret talep etmesini emretmiştir mümkündür ki nimetlerinin şükrünü yerine getirmekten geri kaldığı bir husus bulunmuş olsun, ya da onun istiğfarı kendisi için değil ümmetine yönelik bulunsun.
Biri şöyle bir soru sorulabilir: Allah Teâlâ Hz. Peygamber'in geçmiş ve gelecek günahlarını affettiğini beyan ettiği halde bu sürede istiğfarda bulunmasını emredişinin hikmeti nedir?
Bu soruya iki şekilde cevap verilebilir. Birincisi, ümmet için istiğfarda bulunmasını emretmesi mümkündür, tıpkı “Hem kendinin hem de mümin erkek ve kadınların günahı için bağışlanma talep et” meâlindeki âyette belirtildiği gibi. İkincisi de Allah Teâlâ'nın geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamasını sürekli istiğfarda bulunması şartına bağlaması da düşünülebilir.
Zaten O, tövbeleri kabul edendir. Yani ezelden beri tövbeleri kabul eder (Tevvâb), yoksa Mütezile'nin iddia ettiği üzere sonradan edindiği bir durumdan dolayı Tevvâb olmuş değildir. Onlar şöyle der: İnsanlar günah işleyip de tövbe ettikleri zaman işte o anda onların tövbelerini kabul eder. Ondan önce ise O Tevvâb değildi.) Tevvâb kelimesi “çokluk” (mübalağa kipi) mânası taşır, “Tövbe üstüne tövbeyi kabul eder” demektir. Yani mümin tövbe etse, ardından günah işleyip âsi olsa, tekrar tövbe etse, bunu üçüncü defa ve daha fazla tekrar etse bile Cenâb-ı Hak bütün tövbelerini kabul eder. İkincisi tevvâb demek “raccâ'”, yani döndüren demektir. Günahkârları mâsiyetlerden dönüş yapmaları için geri çeviren, başka bir deyişle onları tövbe etmeye muvaffak kılan O'dur.
Âyet-i kerimede “tevvâben” (Lis) demiş, “gaffâran” ( dememiştir, halbuki kelâmın böylesinde “innehü kâne gaffâran” denilmesi, konumun gereğiydi. Nitekim diğer bir âyette “Rabb'inizden bağışlanma dileyin, çünkü O, çok bağışlayandır” buyurmuştur. Ne var ki bize göre burada âyetin içeriği şöyle düşünülmelidir: İstiğfardan maksat “estağfirullah” demek değildir. Amaç kişinin Allah'a dönüş yapması ve tövbe yoluyla O'ndan bağışlanmasını istemesidir, çünkü O, tövbeleri kabul edendir. Âyette lafızda görünmeyen bir ibarenin bulunduğunu söylemek de mümkündür, bir bakıma Allah şöyle demiştir: “Allahtan bağışlanmanı iste ve O'na tövbe et, zira o, tövbeleri kabul edendir” Âyet-i kerimenin bu son kısmında görüldüğü gibi talep cümlesinde istiğfar kavramının zikredilmesiyle (vestağfirhu) cevabında (innehâ kâne gaffâran) tekrar edilmesinden müstağni kalınması mümkündür. Nitekim bu fikir şöyle de ifade edilebilir: Cevap cümlesinde tövbe kavramının zikredilmesiyle talep cümlesinde tekrar edilmesinden müstağni kalınmıştır. Bu tür ifade değişiklikleri söz söyleme sanatında olagelen şeylerdir.
Din -ister hak ister bâtıl olsun- “insanın benimsediği inanç ve davranışlar bütünü” demektir. Bu esasa bağlı olarak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kendi benimsediği dini kendisine, kâfirlerin benimsediğini de kâfirlere nispet etmiş ve “Sizin dininiz size, benim dinim de bana” demiştir. Dinin “Allah'ın dinine gruplar halinde girerler” meâlindeki âyette olduğu gibi, Allah'a izâfe edilmesi halinde ise insanlara emredip çağırdığı din bahis konusu olur. Bu sebeple de Nasr süresindeki dinin nispeti Allaha yönelik olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
8 Busürenin 2. âyeti.
---
Dipnotlar:
Müellif, “Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar” meâliyle başlayan âyete işaret etmektedir.
Tebbet 111:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Yani kayba uğrasın, ziyanda kalsın. Ebü Avsece böyle demiştir. Arapçada “tebbe, yetubbu, tebben, tebâben” (418 denilir. Âyetteki Ebü Leheb'in iki eli anlamına gelen gerçek mânada el demek olabileceği gibi dolaylı mânalarla irtibatlı da olabilir.
Gerçek mânada el kastedilmişse birkaç mânaya gelir: Birincisi nakledildiği üzere Ebü Leheb Resülullaha (s.a.) fazlasıyla iyilik ve mali yardımda bulunuyordu. O şöyle derdi: Egemenlik Muhammede ait olursa benim O'na el atmışlığım vardır, şayet Kureyşe ait olursa onlara da iyiliklerim olmuştur. En doğrusunu Allah bilir ya, âyet-i kerime şunu dile getirmektedir: Ebü Leheb Resülullah'a yaptığı yardım ve iyilikler sebebiyle umduğu sonucu kaybetmiş ve ziyana uğramıştır, çünkü onun hak peygamber olduğunu onaylamamış ve kendisine iman etmemiştir. Bunun yanı sıra Ebü Leheb Kureyş nezdindeki itibarını da kaybetmiştir.
Ilİkincisi Ebü Leheb'in Resülullah! eliyle yakalayıp cezalandıracağı yolunda tehditte bulunmuş olması muhtemeldir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak resülünü bu tehditten emin kıldığını Ebü Leheb'in elleri kurusun demek süretiyle beyan etmiştir, yani elleri başarısız olsun ve tutup yakalamaya güç yetirmesin!
Üçüncüsü “el”in (yed), Ebü Leheb'in kendisinden azabı defedecek beden ve servet gücünden kinâye olması da muhtemeldir. Nitekim inkârcılar “Biz serveti ve çocukları fazla olan kimseleriz, dolayısıyla azaba uğratılamayız” demek suretiyle azabı kendilerinden uzaklaştıracaklarını ileri sürüyorlardı.
Bazı müfessirlerin kaydettiğine göre “Önce yakın akrabanı uyar” meâlindeki âyet nâzil olunca Hz. Peygamber kendisine yakın gördüğü akrabasını (Safâ tepesinde) bir araya getirip “Allah'tan başka tanrı bulunmadığını ve benim Allah elçisi olduğumu kabul etmeden sizi O'ndan gelecek dünyevi ve uhrevi azaptan koruma imkânına sahip değilim” diye hitap etmiş, bunun üzerine Ebü Leheb “Allah kahretsin, bunun için mi çağırdın bizi?” demiş, buna karşılık olmak üzere Kahrolsun Ebü Leheb'in elleri, ziyanda kalsın âyeti nâzil olmuştur. Nakledilen bu olayda iki eli kullanma eylemi yoksa da Ebü Leheb'in, insanları ellerini kullanarak Hz. Peygamber'den savuşturmuş olması veya Allaha iman etmeye davet edildiği zaman hayretini ifade etmek üzere ellerini uzatıp “Bunun için mi bizi çağırdın?” demesi ihtimal dâhilindedir. Allah Teâlâ bu âyetiyle kendisine cevap vermiş ve onu ayıplamıştır. Şunu da belirtmek gerekir ki bazan sorulan bir soruya verilen cevap içinde, -sorunun kendisi metninde yer almasa bile- açıklanması istenen ana fikir yer almış bulunur. Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanına bakmaz mısın? “Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki; O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan kadınlardan uzak durun”. Burada verilen cevaptan sorunun, ay halindeki kadınlarla ilişki kurmaya dair olduğu anlaşılmaktadır. İşte söz konusu edilen âyette de durum bunun gibidir?
363 ISlÂyet-i kerimede geçen ve el anlamına gelen “yed” kelimesi dolaylı mânalarla bağlantılı ise iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi: Elin anılması yapıp etmekten kinâye olabilir, elin zikredilmesi iş görmenin onunla gerçekleşmesi sebebiyledir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Bu, ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir, yoksa Allah kullarına zulmedici değildir”; “Başınıza gelen her bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir”. Bu tür ifadeler kişiden sudür eden kötü amellerden kinâyedir, yani böylelerinin amelleri ziyan olmuş ve boşa gitmiştir.
İkincisi: “Yed” kelimesi zikredilip ön, ön taraf kastedilebilir, Cenâb-ı Hakk'ın “Onun önünden de ardından da bâtıl gelemez”? meâlindeki âyetinde olduğu gibi, yani önünden ve arkasından. Buna göre âyetin mânası “Ebü Leheb'in önceden yaptığı iyilikler yok olsun” demek olur. En doğrusunu Allah bilir.
INiçin Ebü Leheb'e Hitap Edilmiştir?) Ebü Leheb'in diğer kâfirler arasından seçilerek anılmasının bir kaç yorumu vardır. Birincisi: Allah Teâlâ özellikle ondan bahsetmiştir. Çünkü Ebü Leheb firavunlardan ve kodamanlardan biriydi, burada amaçlanan da odur. Kodamanlar her ne kadar başkaları da onlarla aynı fikirde olsa da sadece kendileri anılırlar; meselâ avaneleri olmasına rağmen sadece Firavun, Âd, Semüd ve diğerlerinin anılması gibi.
İkincisi: Ebü Leheb oldukça heybetli ve herkes tarafından korkulan biriydi. Cenâb-ı Hak onu adından bahsederek belirtmiştir ki Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin ondan korkup çekinmediği bilinmiş olsun. En doğrusunu Allah bilir.
Üçüncüsü: Ebü Leheb Resülullah iyilik ve yardımları çokça olan biriydi. Şâyet süredeki hitap bütün inanmayanları kapsayacak şekilde olsaydı, kendisi önceden yaptığı iyilikleri sebebiyle hitaba dahil olmadığını zannedecekti. Allah Ebü Leheb'in adını özellikle belirtmiştir ki hiçbir şeyin onu Allah'ın azabından kurtaramayacağını anlamış olsun!
Ebü Leheb'in künyesiyle anılması açıklayabilecek birkaç ihtimali vardır. Birincisi: İnsanlar arasında adıyla değil künyesiyle tanınıp bilinmiş olabilir, bu sebeple meşhur olduğu künyesiyle anılmıştır. İkincisi: Kaydedildiğine göre adı Abdüluzzâ idi, Cenâb-ı Hak onu kendisinden başka bir tanrıya -ki o Uzzâdır- nispet etmeyi murat etmemiş ve künyesiyle anmıştır. Üçüncüsü: Allah Teâlâ Ebü Leheb'i bazı hususlarda ayıplamış ve tehlikeli sonuçlarla korkutmuştur. Şâyet onu öz adıyla anmış olsaydı sözü edilen ayıplama ve tehdidi, aynı ismi paylaşanların mevcudiyeti sebebiyle, başkalarına da yöneltecekti, zira Araplar çocuklarına isim verirken onları putlarına izafe ediyordu. Oysa Ebü Leheb künyesini kullanan başka kimse yoktu. İşte bu yüzden Ebü Leheb hitabını başkalarına yöneltme imkânı olmamıştır.
Denildi ki Ebü Leheb'in, künyesiyle anılması kendisine yönelik bir tehdit konumu taşır, şöyle ki alev (yalaz) onun oğlu, kendisi de alevin babası olmuş durumunda bulunur. Çünkü künyeler gelenek olarak uğur amacıyla alınır, meselâ “Ebü Mansür” denilir, ismi Mansür olacak bir çocuğu olsun diye!
Bir de şu var: Allah Teâlâ bazı âyetlerinde ateşe (cehenneme) kâfirin annesi demiştir, “Tartılan hafif olana gelince, işte onun anası (yeri yurdu) hâviyedir” meâlindeki âyette olduğu gibi; bazılarında da cehennemden “mevlâ” (arkadaş, efendi) diye söz etmiştir, “Varacağınız yer ateştir. Sizin arkadaşınız artık odur, ne kötü bir dönüş yeri!”? meâlindeki âyette olduğu gibi. Mümkündür ki kıyâmet gününde cehennem ateşi Ebü Lehebe yaklaşıp kucağına yaslanınca bir anlamda evlat gibi olsun, kendisi de onun babası gibi olsun, şeklinde bir anlam verilmek istenmiştir. İşte bu sebeple Allah Teâlâ, ona Ebü Leheb demiştir.
Başka bir yaklaşım da şöyledir: Birinin künyesiyle anılması aslında yüceltmek amacına yönelikse de kötü sonuçlar ve azaplarla birlikte anıldığında alay ve hakaret anlamına yorulur. Künye ile anma beşâret kavramına benzemektedir; beşâret genellikle uğur ve müjde statüsünde bahis konusu edilirse de ceza ve azabın söz konusu olması halinde uyarı özelliği taşır, “Onları elem verici bir azapla müjdele (uyar)”' meâlindeki âyette olduğu gibi. Künye de buna benzemektedir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
o Yani “Tebbet yedâ Ebi Lehebin ve tebbe” âyeti önceden Ebü Leheb'in soru (talep, inşa) konumunda olan ve benzer kelimelerden oluşan bir temennisinin cevabını oluşturur.
Tebbet 111:2
Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi “Onun serveti, gücü ve kazandıkları Allah'ın azabından hiçbir şey azaltamaz” şeklinde olabilir, nitekim inkârcılar “Biz serveti ve çocukları fazla olan kimseleriz, dolayısıyla azaba uğratılmayız”"! demişlerdir. İkincisi “Onun serveti ve kazancı kendisine ne fayda sağladı?” biçiminde.
Âyetteki “ve mâ kesebe” çocuk mânası da içerebilir; yani haberde de yer aldığına göre topladığı servet ve sahip olduğu evlat kendisine bir yarar sağlamaz. Ebu'l-Esed Hz. Âişe yoluyla Resülullah'tan (s.a.) şöyle nakletmiştir: “Kişinin geçimini sağladığı şeylerin en helâl ve temiz olanı kazancıdır, çocuğu da kazandığı şeylerden biridir”. İbn Abbâs (r.a.), “Kişi kendi evladının malından alabilir mi?” diye sorulmuş, o da “Allah dilediğine kız çocukları dilediğine erkek çocukları verir” meâlindeki âyeti okumuş ve “Evlat da Allah'ın bize lütfettiği bir nimettir, çocuklarımız da malları da bize aittir” demiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Âyet-i kerimeyi şöyle yorumlamak da mümkündür: “Topladığı servet, gösterdiği gayret ve dünya malına olan şiddetli arzusuna rağmen yaptığı harcama ya da insanları Resülullahtan, dinine girip ona katılmaktan alıkoyması ve hakkında sarfettiği kötü sözler ona hiçbir yarar sağlamaz”
İbn Mesüd'un mushafı şöyledir"; “Tebbet yedâ Ebi Leheb ve kad tebbe mâ ağnâ anhu mâluhü ve me'kteseb”.
Tebbet 111:3
3. “O, alevli bir ateşte yanacaktır.” (Hz. Muhammed'in Nübüvvet Delili Yani tutuşan ateşte. Bu âyette Resülullah'ın nübüvvetinin ispatına dair delil vardır, şöyle ki Ebü Leheb'in ateşte yanacağını haber vermiştir. İnsan küfür üzere ölmedikçe cehennemde yanmaz, nihayet Ebü Leheb Hz. Peygamber'in haber verdiği gibi öldü, bu da onun, bu hususu Allah sayesinde bildiğini gösISJAslında bu sürede bundan başka, nübüvvetine işaret eden iki kanıt daha bulunmaktadır. Birincisi, Resülullah bu süreyi, dini konuda yardımcısının bulunmadığı Mekke döneminde okudu. O zamanlar korunma ve güç kâfirlerin elinde bulunuyordu ve son ferdine varıncaya kadar herkes Ebü Leheb'in dostu ve yardımcısıydı. Hz. Muhammed'in, Ebü Lehebe dil uzatan ve kıyâmet gününe kadar onu ayıplayan bu süreyi dostlarının az, düşmanlarının çok olduğu Mekkede kendiliğinden onun yüzüne karşı okuması ihtimal dahilinde değildi, çünkü bu davranış öldürülmesine sebep teşkil edebilirdi. Demek ki bu olay, onun âlemlerin Rabb'ine dayanmasının bir sonucu olarak gerçekleşmiştir.
Diğer bir delil de şudur: Muhammed aleyhisselâm yabancılarla bile iyi geçinen, güzel komşuluk ve arkadaşlık ilişkileri kuran biriydi, ya kendi soydaşları ve yakınlarıyla! Ayrıca o, ömrünün bütün dönemlerinde nezaket dışı konuşmaktan son derece kaçınan bir zattı. Şu halde Tebbet süresindeki ağır hitap ancak Allah'ın emriyle vuku bulabilmiştir, bu da onun nübüvvet ve risâletinin delilini oluşturur.
ey LUGE AğlLalş
Tebbet 111:4
Bu ilâhi beyanda diğerleri arasından Ebü Leheb'in karısının seçilip anılmasının sebebi Ebü Leheb hakkında değindiğimiz hususlar olabilir. Odun taşıyıcısı sözü hakkında farklı fikirler ileri sürülmüştür. Bazıları Ebü Leheb'in eşinin insanlar arasında dedikodu türünden sözler taşıdığını, bu sebeple de Cenâb-ı Hakk'ın onu âhirette odun taşımacılığıyla uyarıp korkuttuğunu söylemiştir.
Tebbet 111:5
“Mesed” zincir demektir. Arapçada “Filan insanları kışkırtıyor” anlamında “Odun topluyor” denilir. Bazıları Ebü Leheb'in eşinin gerçek mânada odun taşıdığını, dikenli odunları toplayıp Resülullah'ın ve müslümanların yoluna koyduğunu, bu sebeple de Allah Teâlânın onu âhirette boynunda liften bükülmüş bir ip taşımakla uyardığını söylemiştir. Bir kısım müfessirler de şöyle demiştir: Kadın dünyada da böyleydi, evine odun taşıyor ve boynunda liften yapılmış bir ip bulunuyordu, Cenâb-ı Hak da onu ayıplamıştır, çünkü o, Hz. Peygamber'i fakirlik ve ihtiyacı sebebiyle diline doluyordu. Şöyle bir fikir de ileri sürülmüştür: Sözü edilen kadın kocasından gizli olarak boynunda bir ip taşıyordu. Aslında bu-kadınların süs diye kullandığı takılardan biri değildi. Allah Teâlâ bu sürede bahis konusu kadının beyinsizliğini ve beceriksizliğini haber vermiştir, tâ ki bir eleştiri ve ayıplama teşkil etsin ve kendisinin Resülullah hakkında söylediklerinin karşılığını oluştursun. Bundan dolayıdır ki kadın Ebü Bekir es-Sıddik'a (r.a.) şöyle demiştir: “Muhammed amcasını yermekle yetinememiş mi ki beni de yergisine konu edinmiş?” Başka bir rivayette “Muhammed'in Rabb'i beni yergisine konu edinmiş” dediği nakledilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
İhlas 112:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Nakledilir ki Mekke halkı, Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme İslâm'ın tebliğ ettiği Allah'ın soyunu (nispet), bir rivayete göre niteliğini veya herhangi bir kayıt koymadan Allah'ın mahiyetini (ne olduğunu) sormuşlar, bunun üzerine İhlâs süresi nâzil olmuştur. Buna göre süre Allah hakkında soru sorulan herkese verilecek cevabı öğretmektedir. Bu sebeple de cevap deki anlamına gelen “kul” kelimesiyle ifade edilmiştir ki Allah hakkında kendisine soru yöneltilen herkese ilâhi hitabın şekli bu olsun ve buradaki söyle emri sadece Hz. Peygambere yönelik olmasın! Zira bir emrin yerine getirilmesinde emir sigası ve şeklinin herkese tekrar edilmesi şart değildir. Bundan da anlaşılmaktadır ki âyet sadece Resülullaha öğretmeyi amaçlamamıştır. Aksine o, böyle bir sorunun mevcudiyeti halinde cevabının öğretilmesinden en çok müstağni olan biridir. Nitekim Hz. Peygamber, daha önce buradaki sorunun alanını da içeren gerçeği dile getirerek Allaha davet faaliyetleri göstermiştir. Âyet De ki emri ile başlamıştır, daima aynı şekilde okunup tekrar edilsin diye! Bir emre özel olarak muhatap olan kimseye düşen görev, emri yerine getirip, ona muhatap olacağı ve olmayacağı zamanlarda emrin tekrar edilmesini istememesidir. Bu açıklamalarımızla İhlâs süresinin ilk âyetinin, ilâhi irade ve hidâyetle uyum içinde olduğu kanıtlanmıştır.
Cenâb-ı Hakk'ın De ki beyanının önceden vâki olmuş bir soru üzerine geldiği ve sorulana cevap teşkil ettiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Kur'ânda yer alan bütün söyle emirleri iki konumda bulunur. Ya sorulan bir hususa cevap teşkil etmekte olup benzeri bir soruya muhatap olan herkese bilgi sunmak durumundadır ya da Allah Teâlâ, resülünün veya tâbilerinin burada cevabı lütuf ve ihsan olmak üzere tevhit ehli arasında daima hükmünü icra edecek bir cevabi vahiy indirmiştir.
Şunu da belirtmek gerekir ki, sürenin gelişine sebep teşkil eden soru tarzını tamı tamına tesbit etmek, sadece olaya şahit olan ve duyan kimseler için mümkündür. Sözü edilen soru tarzı müfessirlerin sözünü ettikleri ve etmedikleri ifadelere yönelik olabilir. Ancak nâzil olan âyetlerde bütün sorulanlara tatminkâr bir şekilde cevaplar mevcuttur, her ne kadar soruların şu veya bu şekilde oluşunun mahiyetine vâkıf değilsek bile! Bununla birlikte suale mâruz kaldığımız takdirde nakledilenlerle birlikte akıl ve hikmet açısından sürenin ana fikriyle uyum içinde bulunan cevaplar da verebiliriz.
O. Âyetteki “huve” kelimesini âlimlerin bir kısmı şöyle yorumlamıştır: Buradaki “huve”, cevabı beyan edilip, tarihte vuku bulmuş veya bundan böyle vuku bulacak olan sualin ana konusunu teşkil eden varlıkla ilgilidir. Yani “Hakkında soru sorduğunuz varlık ahad olan Allah, samed olan Allahtır”, sürenin sonuna kadar oku. Bazı âlimler de “huve” Allah'ın en büyük ismidir demiştir. Bu yorum Ali b. Ebü Talib (r.a.) soyuna mensup birinden rivayet edilmiştir, o, duasında şöyle dermiş: “Ey O, ey O'ndan başka gerçek varlık bulunmayan O, ey her varlığın mahiyeti, sayesinde vücut bulan yüce varlık O!”
Bu da iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi Allah zatından ötürü vardır, IJO'ndan başka herkes kendine nispetle yokluğa da varlığa da müsaittir, ancak yüce Allah müstesna! O, ezeli ve ebedi olarak vardır; İhlâs süresinde beyan edilen vahdâniyetinin de gereği olarak hiçbir şey O'nun benzeri değildir. Buna göre şöyle denilmiştir: O, zatı itibariyle birdir, bütün birlerin birliğini yaratandır, kendisinden başka herkesin birlik özelliklerinden münezzeh olandır.
İkincisi, “huve”nin, dilin ifadeden aciz kaldığı ismine nispet edilmesidir. Allah'ın yaratıklara bildirmediği ismi budur, yine “Allahım! O ismine tevessül ederek senden dilekte bulunuyorum ki onun hürmetine istekte bulunana mutlaka verir, onunla dua edene icabet edersin!” diye duada vesile kılınan isim de odur. Bu durumda bahis konusu ilâhi isme tevessül ederek talepte bulunmak, sözünü ettiğim açıdan bir kinâye konumunda bulunur, dilin buna müsait olması veya insan gücünün yüce varlığı ifadelendirmesi açısından değil!
Yukarıda belirtilen birinci yorum, zihinlere daha yakın olduğu gibi hakkında soru sorulan varlığın anlatılması ve örneği geçmiş şekilde açıklanması açısından da daha elverişlidir.
[Allah Lafzı]
Âyette yer alan Allah kelimesine gelince, bu kelimenin aslı esası hakkında Arap dili mütehassıslarınca farklı görüşler benimsenmiştir. Her şeyden önce kelime bildikleri bir kökten mi türemiştir yoksa bilmedikleri bir kökten mi; yani türememiş midir? Çünkü her dilde Arapçada Allah diye anılan varlık için bir isim mevcut olup onunla adlandırılır, bununla birlikte bu ismin şekli dillerin özelliğine göre farklılık arzeder. Bundan çıkarılacak sonuç da ifadeyi meram ederken ağızdan çıkan harflerle onların oluşturduğu heceler, amaçlanan şeyin anlaşılması için olup kişinin, ismin gerçek mahiyetinin bu harf ve hecelerden ibaret olduğu zehabına kapılmamasıdır. Tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın yaratıkları meydana getirmesinin “kün” kelimesiyle ifade edilmesi gibi? (Jki yaratma fiilinde “kef” ile “nün” harflerinin herhangi bir rolü yoktur. Bunun gibi Allah Teâlâ'nın isimlendirildiği bütün kelimeler isimlendirmeyi teşkil eden harflerin mahiyetine bağlı değildir, çünkü bu adlandırma gücü, başka bir şey yapmaya müsait olmayanın eseri olup bununla sadece anlatılması istenilen varlığı zihinlere yaklaştırmayı hedeflemiş bulunmaktadır.
Bazıları da şöyle demiştir: Allah Arap dilinde mâbut demektir fakat bu, kelimenin kuruluşundan doğan bir sonuç olmayıp böyle vazedilip kullanılması sebebiyledir. Bunun delili Araplar'ın tapındıkları herkese ve her şeye ilâh demeleridir, halbuki gerçek ilâhtan başka tapınılan hiçbir varlık, kelimenin türediği kökte bulunduğunu iddia ettiği “duyu üstü olma” (ihticâb) veya “kendisine sığınılma” (ilticâ) ve benzeri mânalardan hiçbirine müsait değildir. Yapılan bu açıklama ile Allah kelimesinin mâbut için vazedilmiş bir isim olduğu ortaya çıkmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı da aynı hususu teyit etmektedir: “Kendi arzu ve hevesini tanrı edinen kimseyi gördün mü?”, yani hevâ ve hevesini mâbudu yerine koyanı; burada hevânın mâbut oluşta herhangi bir fonksiyonu yoktur. Sonuç olarak hak mâbudun sadece Allah Teâlâ olduğu anlaşılmış bulunmaktadır, çünkü her şeyde Allah'ın kulu oluşunun ilâhi bir tesiri ve o yüce varlığın tasarrufu altında bulunuşunun delili mevcuttur. Şu halde bizâtihi mâbut olan sadece Odur, yani bütün yaratıkların kendisine ibadet etmesine, bütün benliğiyle teslim olup O'na boyun eğmesine zatı itibariyle lâyık bulunan O'dur; nitekim konuyla ilgili her bir âyette bu hususa değinmiş bulunmaktayım. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Bizim benimsediğimiz görüşün nihâi şekli şudur ki Allah zatından dolayı Hâlik, bizâtihi Rahmân ve Rahim olup bunların her biriyle ezelde nitelenmiştir. Bununla birlikte rahmet eserinin ulaştığı, ilâhi tedbir ve tasarrufun kendisinde tecelli ettiği her varlık bilâhare vücut bulmuştur, tıpkı ibadet ve teslimiyetin sonradan varlık kazanan insandan neşet edip devam edişi gibi, ama Allah ezelden ebede ilâh ve mâbuttur. Nitekim “Ceza ve mükâfat gününün sahibi” ve “her şeyin Rabbi” gibi ilâhi beyanlar da aynı mahiyettedir, halbuki burada söz konusu edilen varlıklar ezelde mevcut değildir, âhiret günü de. Cenâb-ı Hakk'ın “hâlik” ve benzeri sıfatları da aynı şekildedir.
373 (JKonunun taşıdığı bu kritik durum sebebiyle bir grup âlim, ilâh kelimesinin gerçek mâbudun adı olmasını ya da herhangi bir dilden türemiş bir isim durumunda bulunmasını kabul etmemiştir, çünkü Allah ezelden beri ilâhtır, ibadeti ifa edecek kişi veya kendisinden ilâh kelimesinin türeyeceği dil ise sonradan vücut bulmuştur.
[İlâhi Sıfatlar]
Bize göre aslolan şudur ki Allah Teâlâ nitelendirildiği bütün kavramlarla -şu yaratık bu yaratık bir yana- zatından dolayı nitelendirilmiştir, çünkü O, değişime, başkalaşmaya ve sonradan vücut bulan bir başkası yoluyla övgüye mazhar olmaya ihtimal taşımaz. O, zatından dolayı övülür (yani zatı övülmeye lâyık olduğu için övülür), yoksa bu türe mahsus olan sıfatlarına, sıfatın konusunu teşkil eden nesne veya olayın var oluş zamanına bağlı olarak liyakat kesbetmiş değildir. Âlim ve Kâdir sıfatları da aynı konumda olup bunlarla ezelden beri mevsuftur, halbuki kendi zatından başka bildiği ve güç yetirdiği her şey yokken sonradan var olmuştur. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Dahhâk, “Allah” O'nun ism-i ekberidir demiştir, çünkü her yerde ve her işe onunla başlanmaktadır.
[Allah Lafzının İştikakı]
Allah lafzının iştikakının ne olduğuna dair farklı görüşler belirtilmiştir. Bazıları Allah kelimesinin aslının ilâh olduğunu söylemiştir; “elihetraculu ilâ âhar feelihehü” Je Ji vi) denir, kişi başkasına sığınıp yardım diledi, o da kendisini koruyup güvence altına aldı mânasında. Bu kökten alınarak Cenâb-ı Hakk'a ilâh denildi (fiâl kalıbında), kendisine uyulan kimseye imam denilmesi gibi. Sonra tâzim için başına elif ve lâm harfleri getirildi, ardından Kureyş lehçesine uyularak kolaylık sağlamak amacıyla hemze kaldırıldı, ikillâm birbirine katılarak şeddelendi ve böylece Allah lafzı türedi.
“Samed” kelimesinin yorumu da buna benzemektedir: Bütün ihtiyaçlarda Allaha yönelmek, O'ndan yardım istemek ve O'na sığınmak anlamında.
Denildi ki: Allah lafzının iştikakı “velehe, yelihu, velehen” köküdür, Allaha sığınma mânasına gelir. Çünkü O, kendisine sığınılan bir varlıktır. Bu mâna lafzatullaha ait bir önceki mânaya yakındır. Ancak bu kökten gelecek ismin sigasının “vilâh” olması gerekirdi. Vâv elife çevrilmiş, “vikâf” “ikâf” kelimelerinde olduğu gibi. Hicaz halkı da vâv harfini elifle degiştirirler. Şair şöyle demiş:
Yavrusunu kaybeden zavallı hayvan şaşkınlık içinde yönelip su kırbalarının yanına geldi€, Bir başka yorumda da şöyle denilmiştir: Cenâb-ı Hakk'a Allah denilmesinin sebebi her şeyi kendisine boyun eğdirip kul edinmesidir. Şair şöyle demiştir: Senin tanrın, bir ve ortaksız olarak âleme boyun eğdirdi Engin kudretiyle krallara egemen olup yüceliğini ilân etti.
Bazıları da şöyle demiştir: Cenâb-ı Hakk'ın Allah diye isimlendirilmesinin sebebi duyulara gizli kalmasıdır. Bu mânadan hareketle “lihte felâ türâ”, yani “Gizlenmiş, artık görülmez olmuşsun” denilir. Bir şair şöyle demiştir:
Benim Rabb'im bütün yaratıklardan gizlenmiştir Kâinatın yaratıcısı görülmez fakat bizi görür.
Şöyle de denilmiştir: Yüce yaratıcıya Allah denilmesi azametini düşünmekte zihinlerin hayrete düşmesinden dolayıdır. Meselâ, “elleheni eş-şey'u hattâ elihtü”, yani “Filan şey beni hayrete sevketti, öyle ki şaşkınlığım ileri boyutlara vardı” denilmesi gibi. “Dehşet verici çöl” anlamında “mefâzetün mu'lihe” deyişi de aynı kökten kaynaklanır, yani azametine bakıldığında akıl hayrete düşer “elihe, ye'lehu, fehuve âlihun” kullanışı bundan gelir. Bir şair şöyle demiştir:
Orta kesiminde gözün hayrete düştüğü bir güzellik Engin ovanın kuması imiş gibi kuleleri parlayıp dalgalanan.
375 SJ(imam (radıyallahu anh) şöyle dedi: Bize göre en isabetli davranış bunlara iltifat etmemektir, çünkü kelimenin türeyişini ve vazolunduğu mânayı tesbit etmeye çalışmanın sebebi, ilâhi emir ve hükmün yerini belirleme hedefine yöneliktir. Halbuki lafza-i celâli türetmeye çalıştıkları bütün köklerle başkasını da isimlendirmek, kök mânayı ona nispet edip ilâh demek ihtimal dâhilindedir. Buna mukabil ilâhi hakikatin bilinmesini sağlayan muhtevayı, yüce Allah'tan başkasına izafe etmek mümkün olmadığı gibi başkasını bununla isimlendirip nitelemek de söz konusu değildir. Şu halde Allah'ın bilinmesine medar olması amacıyla yapılan bütün türetme ve çıkarım yapma faaliyetine ihtiyaç bulunmadığı ortaya çıkmıştır. Çünkü bunlar hedeflenen bilgiye ulaşılması ve kastedilene müttali olunmasına vesileler teşkil etmektedir, halbuki bu hususlar çeşitli âlimlerin açıklamalarına ihtiyaç kalmaksızın bilinmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Bize göre aslolan şudur ki Allah Teâlâ, herhangi birine ilâh demekten lütuf ve keremiyle insanları menetmiştir, ancak zaman zaman ortaya çıkan bazı durumlar müstesna! Bu durumlarda nitelemeye vasıta olan ismi hakikat mânasına alarak başkasına nispet etmişlerdir, bunun da sebebi o varlıkta yaratılmışlık üstü bir mahiyet kabul etmeleri değil, Allaha bir aracı ve yakınlaşma vasıtası olabileceği zannıydı. Bu inanca sahip olanlar, kanaatlerini şöyle ifade etmişlerdir: “Onlara, bizi sadece Allaha yakınlaştırsınlar diye tapıyoruz”; “Onlar Allah nezdinde bizim şefaatçilerimizdir”i; “Allah bize bunu emretti”. Şu bilinmelidir ki sözü edilen kimselerin Allahı bilişleri, akıllarınca kendilerini Allaha götürecek bazı özelliklerin aracı varlıklarda (putlarda) bulunduğu iddiasına dayanır, bu kanaatlerini eskilerinden aldıkları izinle edinip sürdürmüşlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk'ı tanıtma yolunda peygamberlerin kullandığı üslüba gelince, onlar insanları Allaha yaklaştıran bazı işlere dair beyanda bulunmuşlardır, meselâ şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allaha ve resülüne havale edin” ”; “Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder”; “Kuşkusuz sana biat edenler Allah'a biat etmiş olurlar”. ( âyetlerde Cenâb-ı Hak kuldan sâdır olacak biatı, Allaha, başka bir deyişle dinine yardımı Allaha yardımda bulunmak ve O'na biat etmekle nitelemiştir, çünkü bu davranışlar bu sonuçlara yaklaştırır.
İşte puta tapanların taptıkları nesnelere ulühiyet niteliği atfetmelerinin sebebi budur. Aslında onlar putlarını gerçek mânada tanrı diye görmemişlerdir. Bir de putperestler, filozoflardan nakledilenler cümlesinden olmak üzere, Allah'ın zati bir isminin (veya sıfatının) bulunmadığı, ancak O, filozofun telakkisine göre şeref ve üstünlük ifade eden her bir kavramla nitelendirildiği yolunda fikirler duymuş olabilirler. Öyle anlaşılıyor ki putperestlerin kanaati ne göre taptıkları tanrıların konumu kendilerinden naklen söylediğimiz tarzdadır, bu sebeple de onlara belirli bir çerçevede ulühiyete ilişkin isim ve nitelikleri atfetmişlerdir; ama onlar hiçbir zaman ilâh isminin gerçek mahiyetini, tanrıları diye kabul edip işlerini kendisine havale ettikleri Allaha nispet edişleri gibi putlarına izâfe etmemişlerdir. Bu realite, onların fıtratlarına Allah'ın yerleştirdiği bir lütfudur, tıpkı “Hâlik” ve “Rahmân” isimlendirmesi gibi, şöyle ki puta tapanlar fiilleri ne kadar çok, yaratıklara merhameti ne kadar muazzam olursa olsun bu iki ismi Allah'tan başka kimseye vermemişlerdir. Bütün bunlar sözü edilen ilâhi isimlerin (Allah, Hâlik, Rahmân vb.) Allaha mahsus olup mahlükatının bunlarla vasıflanmasına lütuf ve keremiyle engel olmuştur, hem de bilinmeyen bir yolla!
O Allahtır, birdir. Yani bu beyan “Gerçek şundan ibarettir ki O, Allahtır, birdir” mânasına gelir. Nasıl ki sen: Durum şudur ki Zeyd ayaktadır, yani “Durum ve vaziyet nedir?” diye soru yöneltene cevap olarak “Durum şu ki: Zeyd ayaktadır” dersin. Eğer sen aynı yerde ayakta duruyorsan “Durum şu ki: Zeyd ayaktadır” dersin, yani bunun için ben de ayaktayım demek istersin. Zeccâc bu görüşe taraftar olmuştur. Sanki o şunu demek istemektedir: Resülullah “Kul huva'llâhu ehad”, yani O Allah'tır, birdir akidesini tebliğ edeceği zaman kendisine “Gerçek durum nasıldır?” diye sorulmuş, o da “Gerçek durum şundan ibarettir ki Allah birdir” diye cevap vermiştir, gerçeğin böyle olduğunu bilmeleri için! Aziz ve Celil olan Allah'ın “ehad” kavli “Vâhid” mânasına gelir. Vâhid ise nispet edilmesi halinde benzeri ve denginin olmadığını ifade eden bir isimdir. Nitekim “O, zamanının vahididir (teki), insanların vâhididir (benzeri bulunmayanı)” denilir ve bununla kendisine nispet edilenler içinde benzerinin bulunmadığı mânası kastedilir. “Vâhid” sayı dizisinde de yer alır, onunla sayı ve hesabın başladığı anlaşılır, ama sayı dizisi “ehad” ile başlamaz. Bu noktada “Ehad” tevhidi gerektirme ve benzerleri nefyetme açısından Vâhidden daha ileri bir anlam taşır; bununla birlikte Allah Teâlâ hangi isimle anılırsa anılsın benzersiz olma niteliği O'nda mevcuttur. Allah O Vâhid'dir ki vahdâniyetinin, herhangi bir yönden ikincisinin veya denginin bulunmasına ihtimal taşıması imkânsızdır. birdir, hak mâbuttur, sayı niteliğinden ve benzerlerden münezzehtir. Hakimin (filozof) belirttiği üzere vâhidler konusunda onlar dört çeşittir: a) İki katına çıkarılamayan “kül”den ibaret olan bir, çünkü küllü aşması mümkün değildir; b) ikiye bölünmeye ve cüzlere ayrılmaya müsait olmayıp en azdan ibaret olan bir, çünkü o sayıların (veya nesnelerin) en azıdır, ikiye bölündüğü takdirde yarı parçası kendisinden az olur; c) İki şıkkın ortasında bulunan bir, böylesi ikiye bölünmeye de iki katına çıkarmaya da mürsaittir; d) Dördüncüsü de bir'lerin, sayesinde var olduğu Birdir ki o da O'dur (yaratıcı), fakat hüviyeti bilinen bir O değildir, mahiyeti bilinmeyen Bir'dir. O varlık ki mahiyetini anlatacak dil lâl kesilmiş; ifade bocalamış, akıllar aciz kalmış, anlayışlar hayrete düşmüştür, işte O, âlemlerin yaratıcısı ve geliştiricisi olan Allahtır”.
[Dini Anlatmakta Beşeri Dilin İmkânları]
Bu meselede hareket noktası şudur ki, tevhit ilkesinden beşeri dilin dışındaki bir yolla söz etmek mümkün değildir. Beşeri dili kullanarak konuyu, insan anlayışına yaklaştırmak ancak dil geleneğinin oluşması ve bilgilerin gelişmesi oranında gerçekleşir. Sözünü ettiğimiz bu zaruret sebebiyledir ki gerçek hüviyetiyle tevhit ilkesi akli ve nakli delillere dayanılarak dilin anlatım kapasitesinin belirlediği niteleme çerçevesinde şekillendirilmiştir; tekrar edelim ki belirttiğim zaruri durumlar, konuyu insan anlayışına yaklaştırmak için bahis konusu olduğu gibi çeşitli bilgileri sunmada belli bir geleneğe dayanan dilin anlatım tarzı için de mevcuttur. Buna bağlı olarak tevhit ilkesi için “vâhid” veya “ehad” kelimesinin kullanılması Allahın dışındaki bir varlığın birliği statüsünde değildir, bu statü biraz önce sözü edilen ikiye bölünmeye de ikiye katlanmaya da müsait olan “vâsıt” türünden olabileceği gibi azlık ve çokluk türünden de olabilir. Şunu da belirtmek gerekir ki “vâhid” statüsünde bulunan herkes bir araya gelmiş birlerin vâhididir, ancak “cüz-i la yetecezzâ” denen ve sadece tasavvurda bulunan “vâhid” müstesna! Bu konumdaki vâhid genelde başka bir cüzden olup Jondan ayrıldığı tasavvur edilir, ancak kendisinin artık bir daha parçalara ayrılmadığı düşünülür, çünkü bu en küçük parçadır ve gerçek anlamda bir cüzdür. Cenâb-ı Hak ise bütün (kül), parça (ba'z), az ve çok kavramlarından münezzeh olduğu gibi parça veya bütün konumu bulunan ya da az çok derecesi olan “vâhid” kavramından da beridir, O'nun övgüsü aşkındır. Nitelediğim her varlık O'nun mülküdür, anlattığım her nesne ve olayı yaratan O'dur ve Allah Teâlâ bunların her biri için bir karşıt yaratmıştır ki her birinin alternatifi olup çift konumunda bulunsun ve gerçek vahdâniyetin O'na özgü olduğu bilinsin. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
---
Dipnotlar:
? o Müellifşu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Bir şeyi yaratmak istediği zaman O'nun yapacağı ol!” demekten ibarettir, hemen oluverir” (Yâsin, 36/82). ü Beyti, şair Ajşâ'ya nispet eden ve yavrusunu yırtıcı hayvanlara kaptırmış bir ineği tasvir ettiğini belirten İbn Manzür beytin ikinci mısraıı şu mânada kaydetmiştir: “Hepsi onu ayıplamış ve hepsi etrafında toplanmış”. o Mâtüridi'nin Kitâbü”t-Tevhid'inde aynı konu şöyle yer almıştır: “Bir âlime 'vâhid'in mânası sorulmuş, o da şöyle cevap vermiş: Vâhid dört mânaya gelir: İkiye katlanamayan kül, ikiye bölünemeyen cüz, bir de bölünemeyenin fevkinde ve ikiye katlanamayanın dünunda -çünkü küllün ötesinde bir şey yoktur- bulunması sebebiyle her ikisine de ihtimal taşıyıp arada, dördüncüsü de bu üçünün, sayesinde var olduğu şey (yaratıcı). O'dur, fakat hüviyeti bilinen bir o değildir, mahiyeti bilinmekten daha gizlidir. O varlık ki mahiyetini anlatacak dil lâl kesilmiş, ifade bocalamış, akıllar aciz kalmış, anlayışlar hayrete düşmüştür, işte O, âlemlerin yaratıcısı ve geliştiricisi olan Allah'tır” (Mâtüridi, Kitâbü”-Tevhid Tercümesi, s.
İhlas 112:2
Cenâb-ı Hak zatının bir olduğunu zikredişinin ardından vasfettiği birlik ilkesini zihinlere yerleştirmek için Samed olduğunu beyan etmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, “Samed” şu mânaya gelir: Allah kendisinden başka herkesi (ve her şeyi) muhtaç konumda tutmuştur; öyle ki herkesin, ihtiyaçları sebebiyle O'na yönelmesi vazgeçilmez bir gerçek olmuştur: Yaratılış açısından vücut bulmak, var olduktan sonra selâmet ve dirlik içinde olmak ve bir de lütfedilen varlığın devamını sağlamak açısından. Yokluktan sonra var oluş O'nsuz gerçekleşmez, vücut bulan varlığı sürdürmek de ancak O'nun sayesinde mümkündür. Kâinatta ihtiyaçlar her varlığı kuşatmıştır, tâ ki var olmak ve mevcudiyetini sürdürmek konularında her şeyden müstağni oluş Allaha özgü kalsın ve O'nun zatından dolayı var olduğu, zatından dolayı varlığını sürdürdüğü, başkasının varlık özelliklerinden münezzeh (uzak) olduğu tam anlamıyla açıklık kazansın. Ulühiyet makamının -yukarıda değindiğimiz üzere- beşeri ifade ile anlatılması dillerin aciz kaldığı bir husustur, sadece bütün kainatta sıfatlarının tecellilerinden örnekler alınarak insan anlayışına yaklaştırmalar yapılabilir.
“Samed” hakkında bazı yorumlar ileri sürülmüş olup bunların tamamı biraz önce açıkladıklarımızın kapsamına girer. Birincisi “samed”, efendiliği son noktasına ulaşan “efendi” demektir. Bunun, efendilikten anlaşılan muhteva çerçevesindeki mânası ihtiyaçların O'na arzedilmesi ve bütün muhtaçların O'na ümit bağlaması şeklindedir.
379 ISJİkincisi “kof olmamak” yani som anlamında şekillenir. Bu, Allaha ait olan vahdâniyetini nitelemesi ve başkasına ait ehadiyyet özelliğinden münezzeh oluşunun dile getirilmesi demektir ki yaratıkların bu özelliği parçalardan oluşup içi sanki kof gibi birtakım yarık ve deliklerin bulunmasından ibarettir.
Bir diğer yorum da bir grup müfessirin belirttiği gibi “samed”, ibarenin seyrine göre Kur'ân'ın genel açılımı olup, muhtevası bu sürede “samed” kelimesinden sonra “lem yelid...” diye belirtilen kısımdır. Çünkü her evlat sahibi bedeninde boşluk taşıyan varlık demek olup çocuk oradan neşet eder. Bu mânada Allaha evlat nispet ettiği halde O'nda boşluk bulunmadığını söyleyene ait telakkinin yanlışlığı da vurgulanmış olur. Bir bakıma şöyle demiş olur: O'nun nasıl evladı olabilir, oysa siz boşluk içeren bir varlık olmadığını pekala bilmektesiniz? Tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanında olduğu gibi: “Göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısı; O'nun eşi olmadığı halde çocuğu nasıl olabilir?” Bu ilâhi beyan Allahı, eşi bulunmaktan tenzih edenler hakkındadır, halbuki onlar evlat sahibi olmanın eşsiz olamayacağını müşahede edip bilmekteydi, yine onlar dogumun sadece bedeninde boşluk (döl yatağı) bulunan kimseden olabileceğine de şahit olmuşlardı. Sonuç olarak bu âyette sözü edilen zümrenin Allah'ın evlat sahibi olduğuna ilişkin telakkisi, boşluk taşımaktan onu tenzih etmelerine dair inançlarına karşı çıkarılarak çürütülmektedir; nitekim onlar Cenâb-ı Hakk'ı eş edinmekten beri kılmışlardı. Şöyle bir yorum da ileri sürülmüştür ki bu zümrenin çelişkisi bedenlerinde boşluk taşıyanların çeşitli vasıtalara muhtaç bulunmalarıyla ortaya konulmuştur. Bu telakki Allahın ihtiyaçlar sebebiyle kendisine yönelinen bir varlık olduğuna dair ilk yoruma katılmış olur.
Bazıları, Allah Teâlâdan boşluk kavramı nefyedildiği takdirde O'nun yarığı ve boşluğu olmayan som bir varlık olduğu imajı ortaya çıkar, Jbu ise cüzlerin bir araya gelip iç içe girmesi ve yoğunlaşması demektir, tıpkı boşluk taşıyan nesne gibi ki o da yarılıp ayrışan cüzlerin bir araya gelmesiyle oluşur demiştir. Aslında bu iki şıktan herhangi birinden zat-ı ilâhiyyenin tenzihi gerçekleşince diğerinden de münezzeh olduğu ortaya çıkar, çünkü her iki şekilde de birliğin nefyi ve parçaların birleşmesi bahis konusudur. Bir de şu: Öyle olur ki bazı varlıklardan bazı özellikler nefyedilir, fakat bu özelliklerin karşıtları da onlara izafe edilmez; meselâ arazlardan işitme, görme ve ilim özellikleri nefyedilir, ancak bunların karşıtları da arazlara nispet edilmez, çünkü herkes arazlara, başka arazların gelmediğini bilir. Bu söylenenlere bağlı olarak şunu belirtmek gerekir ki Allah'ın birliğinin şuurunda olmak ve O'nun zatını çift (tek üzerine zait) kavramlardan tenzih etmekle yukarıda belirttiğim görüşü kanıtlamış olur.
“Samed” kelimesine “daim” anlamı da verilmiştir. Bu yorum da yukarıda anlattığım gibi Allah'ın değişme, başkalaşma ve ihtiyaca mâruz kalma ve benzeri niteliklere ihtimal taşımaması, buna mukabil bütün ihtiyaçlarda yaratıkların O'na yönelmesi esasına dayanır.
Şairin biri “samed” kelimesinin birinci mânası bağlamında şöyle demiştir:
Ölüm habercisi sabahın ilk saatlerinde Beni Esed'in en hayırlı iki zatının ölümünü duyurdu:
Amr b. Mesüd'un ve her muhtacın yöneldiği o efendinin (seyyid).
Arapçada “samedtü ilâ fulânin” denilir, “kasadtü ileyhi” oxa5) demektir. Bu da samedin, “ihtiyaçların belirmesi halinde kendisine başvurulan kimse” anlamını açıklığa kavuşturur.
Şöyle de söylenmiştir: “Samed” kelimesinin yorumu “lem yelid” diye başlayan âyetin içeriğidir.
İhlas 112:3
[Dinin Temeli: Tevhit]
ISİ(imam Ebü Mansür (r.a.) şöyle dedi:) Meselenin nirengi noktası şudur ki Allah Teâlâ, zat-ı ilâhiyyeye “evlat sahibi oluşu” nispet etmeyi -şerikler inancını doğurduğu için- son derece büyük bir suç olarak ilân etmiştir. Çünkü doğurma, çocuk sahibi olanın kategorisine girme mânası taşır. Böyle olunca da ulühiyette ortağı bulunma alternatifi gündeme gelir, bu ise tevhit ilkesini ortadan kaldırır. İşte Allaha evlat nispet etmek bu çizgi üzerinde seyreder. Bu sebeple Cenâb-ı Hak evlat edinme telakkisini en büyük günah addetmiş ve kendisini delillere dayanarak bilen kimseye O'nun zatını evlattan tenzih etme vecibesini yüklemiştir, çünkü belirttiğimiz açıdan ortaklık oluşmaktadır. Halbuki bütünüyle evren, yaratılış özelliklerinin gereğiyle, yaratıcısının ortaklar ve benzerlerin tamamından beri olduğuna tanıklık etmektedir. Şu halde bütün bu söylediklerimiz sayesinde Allah Teâlâ'ya evlat nispet etmenin temelsiz bir inanç olduğu ortaya çıkar. Bir de tek tek her birine işaret edilmek üzere bütün yaratıklar çift konumunda bulunmaya veya alternatifli olmaya müsaittir, neslin üremesi de bu yolla olur. Cenâb-ı Hak ise bundan münezzehtir.
Şimdi tek tek her biri dikkate alınmak suretiyle âlemde bulunan bütün varlıklar, ya kendisi başkasından veya başkası kendisinden doğmuştur. Bu doğmak veya doğurulmak fonksiyonları evrenin sahip bulunduğu işleyişe yönelik iki ilke durumunda olup evrendeki her şeyin konumu bu yapıyı yansıtır. Allah Teâlânın ise başkasına ait bütün özelliklerden beri olduğu ortaya çıkmıştır, çünkü O'nun dışındaki her bir “başka” bütün özellikleriyle yokken var olmuş, kendi dışındaki varlığın yönetimi kendisini etkilemiş ve başkasının hükümranlık fonksiyonu onun üzerinde geçerli olmuştur. Şâyet Allah Teâlâda bu tür özelliklerden herhangi birinin bulunduğu farzedilecek olsa, bu, O'nun ulühiyetini düşürür, başkasına muhtaç olması gibi bir sonuç doğurur ve kendi dışındaki bir gücün hükümranlığının, O'nu emri altına almasını gerektirirdi. Bu durum da her bir nesnenin taşıdığı yaratılmışlık özelliklerinden uzak bir varlığın mevcudiyetini kaçınılmaz hale getirir, tâ ki konuyla ilgili olarak O'na ait bulunan deliller kendi mecrasında devam etsin ve evrenin dili ve ondaki ilâhi hikmetle konuşturulan tanıklık bütün berraklığını kazansın. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
İhlâs süresinin son kısmı da aynı çizgi üzerinde seyreder: Kimsenin O'na denk olmayışı. Zira denginin bulunuşu benzeşmeyi gerektirir, benzeşmedeyse ortaklık bahis konusudur. Oysaki O'nun yönetiminde ortaklığın düşünülmesi evrenin düzeninin bozulması sonucunu doğuracağı kanıtlanmış bir gerçekliktir. Cenâb-ı Hakk'ın alternatifi bulunan yaratılmışlara ait özelliklerden uzak olması gerektiği de bilinmektedir. İşte ancak bu niteliklerin bulunuşuyladır ki evrenin yönetilmesi düzene girer ve ilâhi planlama hükmünü yürütür.
İhlas 112:4
Şunu söylemek mümkündür: İhlâs süresinin açılımı, insanların şu üç yoldan biriyle bildikleri Allah Teâlâ'nın en kapsamlı sıfatını teşkil eden tevhit ilkesini pekiştirip yerleştirmekten ibarettir", 1. Allahı bilmek her insanın diğerinden aldığı telkinle gerçekleşmiş olabilir, bu yöntem nihayette bütün gizlilikleri bilen Allaha ulaşır. Cenâb-ı Hak insanları bu fonksiyonu icra etmeye âmâde kılmış ve onları bu fıtratta yaratmıştır. Öyle ki bunu inkâra kalkışan kimse eninde sonunda şunu benimsemek durumunda olur: Kuşaktan kuşağa açık bir şekilde tevarüs edilen ve birbirini etkileyen bir yöntemin yanlış olması muhtemel değildir, çünkü bu, insanlığın ortak kabullerinin nesilden nesile intikal etmesi statüsündedir, bunun aksini kabul etmek bütün müşterek bilgileri ortadan kaldırma sonucunu doğurur. Halbuki insanlar, bunların bilinci içinde yaratılmış ve bu bilgilere dayanılarak çeşitli muamelelere tabi tutulmuşlardır; bu açıdan sözü edilen bilgiler ve dolayısıyla Allah'ın varlığı insan bilgisinin ilkesi konumundadır. 2. Bir de bu durum, inkâr edilemeyen fıtri bir özellik gibidir. Ancak özel eğitime tâbi tutmak ve çeşitli taktikler (hiyel) kullanmak suretiyle fıtri yapılarından çıkarılanlar müstesna. 3. Üçüncü bir yöntem de evreni teşkil eden nesnelerin her birinde Allaha kılavuzluk ve tanıklık eden özellikleri incelemektir.
Cenâb-ı Hak, İhlâs süresinin son âyetiyle şunu beyan etmiştir: Burada sözünü ettiğimiz yöntemlerle Allah'ın temel sıfatını öğrenen kimselerin, bu bilgileri çerçevesinde O'na benzer ve herhangi bir konuda denk bir ortak nispet etmeleri artık bahis konusu olmaz; yine bu kimseler şunu anlayacaklardır ki bunun dışında bir telakkiye sahip olmak bahsettiğimiz üç alternatifin dışında kalır. Bu tür bir telakki, fıtri konumu bulunmayan, yeterli ve evrensel telkin özelliği taşımayan ve evrendeki her şeyin yaratılıştan ifa ettiği tanıklık niteliğinden uzak kalan, bu sebeple de tefekkür ve incelemeye dayanmayan bir telakkidir. JArtık Allah'ın temel sıfatını kavrayan kimse bu tür bir nitelemeye iltifat etmez, başka fikirlere değil, gerçek nitelemeyi benimsemeye yönelir. Şunu da belirtmek gerekir ki yukarıda sözü edilen üç yöntemin dışında kalan bir telakki, bahis konusu isabetsiz telkinin ve delilsiz iddianın ürünü durumundadır, bu konumuyla da daha önce anlattığım yöntemlerden hiçbirine benzerlik arzetmez. Aslında diğerlerinde bulunabilecek hilkatin tanıklığı ve gerek varedilmesi gerek sürdürülmesi konusunda başkasına ihtiyaç duyması gibi olumlu unsurların hepsi gerçek nitelemede de vardır ve bu niteleme başka alternatife kapı açmayacak bir yönteme bağlı bulunmaktadır. Hatta bu nitelemede ulühiyete her üç yönüyle de işlerlik kazandırmak bahis konusudur. Şöyle ki: Allah ihtiyaç durumlarında kendisine yönelinen ve ihtiyaçları yerine getirebilen varlık olmak mânasında “Samed'dir, doğurmamış ve doğmamıştır, O, doğum yoluyla birinden meydana gelmekten ve kendisinden de bir varlığın oluşmasından münezzehtir, çünkü söz konusu iki durumda kendisi için her üç yönüyle sabit olan ulühiyet niteliği -yukarıda dile getirdiğim üzere- ortadan kalkar.
Kimse O'nun dengi değildir. Bu beyanın bir yorumu da şöyledir: O'ndan başka herkeste başkasının hükmü altında bulunduğunu bildiren özellikler vardır, bu husus istisnasız her şeyin boyun eğdiği bir varlığın mevcudiyetine kanıt teşkil eder. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Hidâyet sadece ondan istenir.
Yukarıdan beri söz konusu ettiğim hususlar sebebiyle bu süreye İhlâs süresi denilmiştir. Süre özet olarak tevhidin bütün berraklığı ile Allaha özgü kılındığını, ulâhiyette benzerlerinin, rubübiyette şeriklerinin bulunmadığını, kendisinin dışındaki başka her varlığın O'nun hâkimiyeti ve tasarrufu altında O'na kul olma özelliği taşıdığını açıklamaktadır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Felak 113:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
(Fakih (rahmetullahi aleyh) şöyle dedi: Sabah şafağının Rabb'ine sığınmanın emredilmesinin üç mânaya gelmesi muhtemeldir: Birincisi, emir öğretim amacına yönelik olup sürenin nâzil olduğu dönemde vuku bulmuş herhangi bir olayı hedeflemiş değildir. Ne var ki Allah Teâlâ, sürede sözü edilen tiplerin yapabilecekleri kötülüğün büyüklüğünü ezeli ilmiyle bilmiş ve insanlara kendisine sığınmalarını emretmiştir. Aslında genellikle tahmin edileceği gibi sürede belirtilen kötülükler yine orada bahis konusu edilen yollarla insanların başına gelebilir ve bu husus elbette ki ilâhi ilmin kapsamında yer alır. Tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın şeytanın insanlara düşman olduğunu ve onları farkedemeyecekleri yönden gördüğünü haber vermesi gibi'. Buradaki ilâhi hikmet insanların daima kendilerini hazır tutmaları, uyanık olmaları, Allaha sığınmaları ve O'nun lütfu sayesinde kötülükten korunmalarıdır.
( Felak süresinde emir şekline bürünmüş bu öğretim Nâs süresindekinden daha önemlidir, çünkü bu sürede sözü edilen düşman Nâs süresinde sözü edilenden daha zararlıdır. Şöyle ki: Orada haber verilen düşmanın zararı, şeytanın çağrı yaptığı işleri yerine getirdiği ve sinsi ayartıcının içine düşürdüğü vesveselere uyduğu takdirde kişi için zararlı olur. Bu ise insanın kaçınabileceği kendi fiilidir. Felak süresinde haber verilen zarar ise başkasının etkinliği ile meydana gelmiş olup kişi bunun ne yönden geleceğini bilememektedir, yani düğümlere üfürenlerin ve diğerlerinin şerri. Dolayısıyla bu tür kötülüğün kullara öğretilmesi ve o yüce varlığa sığınılmasının emredilmesi son derece önem taşımaktadır, o varlık ki bahis konusu ettiğimiz tiplerden sudür eden bu şer fiilleri, lütuf ve keremiyle, karşı çıkılıp etki altında bırakılabilir olduğunu açıklamıştır.
İkincisi, nakledilen şu husustur: Cibril aleyhisselâm Resülullaha gelerek şöyle demiş: “İfrit bir cin sana tuzak kurmaya çalışıyor, bu sebeple yatağına gireceğin zaman iki eüzüyü okumak suretiyle onun şerrinden Allaha sığın!”
Üçüncüsü, yahudilerden birinin Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme büyü yapması üzerine nâzil olduğu rivayetidir?.
Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Bu konuda bir hadis naklettilerse de Hz. Peygamber hakkında caiz olmayan bilgiler içerdiğinden onu terkettim.
387 ISİ/Fakih (r.h.) şöyle dedi: Bize göre Resülullah'a büyü yapıldığı yolundaki rivayet, onun nübüvvet ve risâletinin kanıtlanması açısından iki yoruma tâbi tutulabilir. Birincisi, kendisine büyü yapıldığını vahiy yoluyla bilmiş olmasıdır. Büyü kendisine duyurulmadan gerçekleştirilen bir fiildir, kimsenin vahiy dışındaki bir yolla gayba muttali olması da mümkün değildir. İkincisi, sihir eylemini Kur'ân okumak suretiyle iptal etmesidir. Onun sihri iptal etmek amacıyla Kurân okuyuşuna Hz. Müsânın asâsının konumunda kabul etmek gerekir; hatta Kur'ân okuyarak sihiri iptal etmek etkinlik ve mücize olması açısından Müsânın gerçekleştirdiğinden daha büyüktür. Çünkü asânın etkinliği hem temel madde ve yapısı hem de gözle müşahade edilmesi açısından yapılan ve etkili olan türden bir fiil ve bir iştir, zira asâ artık bir yılan olup sihirbazların yaptıklarını yutmaktadır. Büyünün geçersiz hale getirilmesi ve bunun Kur'ân okumak suretiyle gerçekleştirilmesi ise ancak Allah'ın lütfuyla mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Bu meselede bize göre aslolan şudur ki Cenâb-ı Hakk'ın “Kul eüzü birabbi'l-felak” kavliyle sığınma emri vardır. Yukarıda bu emrin bir tek olayı yansıtması veya öğretim ilkesini içermesi halinde muhtevasında oluşacak mâna açılımından bahsetmiştik. Buradaki emir zarar veren işlerden kurtulmayı ve huzura kavuşmayı amaçlar. Yapılması gereken şey de kulun, nezdindeki lütuflara ümit bağlayarak Allaha sığınmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın kimsenin bilemeyeceği bir yönden gelen lütuf ve keremiyle kişiyi zararlı işleri ortadan kaldırmaya muktedir kılması dama mümkündür. Öyle ki zararı bertaraf etme işini gören kimsenin, yaptığı işin mahiyeti hakkında -zararın ortadan kalkmasını müşahede etmekten başka- hiçbir şey bilmemesi de ihtimal dâhilindedir.
Allah Teâlâ'nın, lütuf ve keremi çerçevesinde, kendilerinden doğacak yarar ve zararlar sebebiyle bazı işleri yapmayı emretmesi, diğer bir kısmını da yasaklaması tabii karşılanmalıdır; öyle ki bu hususların mahiyetine nüfuz etmekte insanların herhangi bir etkisi bulunmayıp sadece ilâhi lütuf olarak gerçekleşirler. İMeselâ Cenâb-ı Hak bazı yiyeceklerin yenmesini yasaklamış, EE) bazılarına da emredercesine özendirmiştir. Bunun hikmeti onlardaki besleyici veya öldürücü özelliklerdir. Ne var ki biz sözü edilen yiyeceklerin besleyici veya öldürücü mahiyetlerini bilmediğimiz gibi bu emir ve yasaktaki hikmet ve inceliğe de vâkıf değiliz. Kişinin, çocuk sahibi olması amacıyla evlenmesi, Allah'ın yaratıp lütfettiği meyve ve sebzeleri elde etmek için sulama ve ekin ekme etkinlikleri göstermesi de buna benzemektedir. O, bu etkinlikleri gösterirken yapması ve yapmaması gereken işlerin iç yüzünden ve faaliyetinin varacağı nihai sonucun mahiyetinden (çoğu zaman) haberdar değildir. İnsanın işitme ve görme duyusuna bahsedilen hususları dinleyip görmekle emredilmesinin hikmetini de bu söylenenlere eklemek mümkündür; aslında algı olayının mahiyeti onu dinleme ve bakma eyleminden ibaret değildir.
Şimdiye kadar anlatılanlara bağlı olarak Allah Teâlânın büyü ve üfürükçülük gibi etkinlik türlerinin oluşturduğu esrarengiz bir eylemi fayda veya zarar amaçlanan bazı fonksiyonlara sebep kılması imkân dâhilindedir. Bu durumlarda kişi olup bitenin mahiyetini, anlamını ve kimden kaynaklanan bir fiil olduğunu bilemez, bununla birlikte gerçek bir etkisi bulunduğundan yerine göre yapması ve yapmaması gerekli olan işlerle karşı karşıyadır, her ne kadar gerçekleşen sonuç doğrudan kendi fiilinin eseri olmasa da!
Âyetteki “felak” kelimesinin mânası hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları felak “sabah” mânasına gelir demiştir. Felak bazı yaratıklarda görüldüğü üzere yarılıp açılan ve böylece içinde bulunanların neden ibaret olduğu anlaşılan her şeydir, diye de bir görüş ileri sürülmüştür; meselâ rahimler, tohum, çekirdek, bazı böcekler ve diğerleri gibi. “Felak” kelimesinin mânasında “sabah vakti” diye bir muhteva belirlemesini benimseyenlerin bakış açısı şudur: Sabah vakti gecenin sonu ve yeni bir günün başlangıç noktasıdır. Allah Teâlâ bu gece ile gündüzü inşa edişi çerçevesinde bütün kâinatı düzenleyip yönetme kanununu koymuştur, öyle ki kimse O'nun gece ile gündüze verdiği düzenin dışına çıkmaya güç yetiremez. )Sözü edilen iki faktör, Allah'ın gaybı bildiğine akıl erdirmemizin nihai vasıtaları konumundadır. Çünkü O'nun gece ve gündüz içinde yer alan zaman birimleri hakkındaki yönetim ve tasarrufu her yıl aynı çizgi üzerinde seyretmiştir. Cenâb-ı Hak gece ile gündüze yaratıklar için rahmet vesileleri tevdi etmiş, imtihan sebepleri yerleştirmiş, ardarda ve düzenli bir şekilde birbirlerini izlemeleri açısından da onları kendi varlığı ve birliği için birer alâmet olarak belirlemiştir. Bu açıdan bakıldığında “birabbi'l-felak” demek suretiyle “birabbi'n-nâs” âyetinde beyan edeceğimiz üzerebütün yaratıkları zikretmiş gibidir. Sanki O, “birabbi'l-felak” demek suretiyle her bir yaratıkta bulunan özelliği kastetmiş ve bütün kötülüklerden Rabbe sığınmayı hedeflemiştir, çünkü hepsinin yaratıcısı O'dur. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
gs Us O?
---
Dipnotlar:
N krş. Ebu'l-Leys es-Semerkandi, Bahru'T-ulüm, XL, 528; İbn Kesir, Tefsiru1-Kurüâni'-azim, i bk. Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, HI, 367; Buhâri, “Tıb”, 47.
Felak 113:2
Bu âyet iki yoruma açıktır. Birincisi, yarattığı şerden şeklindedir, çünkü Allah şerri kendi fiiline (yaratmasına) nispet etmiştir. Nitekim “filânın fiilinin şerrinden” denir ve “işlediği şerden” mânası kastedilir. İkinci olarak “yaratıklarından sâdır olan şerden” mânası da düşünülebilir. Şunu belirtmek gerekir ki şerrin Allaha nispet edilmesi O'nun her şeyin yaratıcısı olması açısındandır, yani hem yaratıkların fiilini hem de fiili olan ve olmayan (etken ve edilgen) varlıkların yaratıcısı. Bu iki yorumun birincisi daha münasip görünmektedir, çünkü sürenin devamında yaratıkları sayesinde vâki olan ve onlarca girişilen ve fakat biraz önce değindiğimiz açıdan Allah'a izafe edilen hususlar yer almaktadır. Bir de yaratıkların meydana getirdiği her kötülük, yaratılması açısından Allaha nispet edilir, ama o, aynı zamanda işleyeninin fiili ve kesbidir.
Yarattığı şeylerin şerrinden meâlindeki ilâhi beyandan murat biraz önce sözünü ettiğim mâna ise sürenin devam eden kısmının belirtilmesi sanki bir tekrar konumunda bulunur. Bahis konusu birinci mâna, kulların etkisi bulunmayan şerler çerçevesinde mutlak bir yaratma diye yorumlanırsa, Allah'ın yaratmasıyla vücut bulmakla birlikte insanların etkisi bulunan şerlerin belirtilmesi artık tekrarlama niteliği taşımaz; bu durumda yapılan yorum yerine oturmuş olur. JŞunu da belirtmek gerekir ki Allah Teâlâ bazan başkasının şer fiiline lütuf ve keremiyle veya onu acze düşürmek suretiyle engel olur. Acze düşürme halinde şer özelliği taşıyan bir fiili işlemeye güç yetiremeyen birinin şerrinden Allaha sığınmak bahis konusu değildir. Ne var ki bu durumda da kötülük yapmaya muktedir kılınma alternatifi bahis konusudur, bu sebeple de böylesinden Allaha sığınmak tabii bir durumdur. Çünkü şerre muktedir kılınmakla yaratıklardan kötülüğün sadır olması dajma mümkündür. Nitekim biz kendilerinden doğabilecek fayda ve zararlar sebebiyle bazı fiillerin emredilmesi veya yasaklanmasının mümkün olduğunu daha önce beyan etmiştik, aslında buradaki asıl etkinlik insanlara ait de değildir. Bunun gibi kötülük yapmaya muktedir kılınacaklarından yaratıkların şerrinden Allaha sığınmak yerinde bir davranış olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
Meselenin bu noktasında, kudretin fiilden önce (istitâat kable1-fi'1) bulunduğunu ileri sürenlerin (Mütezile) bir tutamağı bulunmaktadır: İnsanın kötülük işlemeye gücü yoksa muktedir olmayanın şerrinden nasıl sığınılabilir diye. Bu itiraza iki şekilde cevap verilebilir. Birincisi sığınma, kulun ileride sahip olacağı kudretle yapabileceği şer sebebiyle olur; onun ileride sahip olacağı kudretin mevcudiyeti halinde fiil oluşabilecektir, sözü edilen kudret de eylemi gerçekleştirecek organların sağlıklı olmasından ibarettir. Etkin kudret ise fiillerin oluşumuna ve kişinin seçimine (ihtiyar) bağlı olarak meydana gelir. Böylelikle seçim (irade) çerçevesine giren kudret ihtiyari fiillerin icrası sırasında hasıl olan kudret konumunu alır, bu sebeple de ondan Allaha sığınır, çünkü bu kudretin mevcut olduğu kimse müstakillen kendi kudretiyle tasarruf eder gibi bir konum kazanır.
İkincisi özenme ve sakınma (rağbet ve rehbet) alanına giren işlerde, gelenek olarak vuku bulacağı bilinen bir fiil vuku bulduğu tesbit edilmiş gibi telakki edilir. Görmez misin ki insan, aradaki mekân uzaklığı ve zaman genişliğine rağmen, zorba ve zâlimlerin zulmünden Allaha sığınır, çünkü gelenek haline getirildiği üzere böylelerinin zulüm ve baskısı eninde sonunda gelip ulaşabilir, her ne kadar onların bu kişiye yönelik zulmü şu an için bulunmuyor ve süreklilik arzetmiyorsa da. İşte yukarıda söz konusu edilen sığınma da bunun gibidir.
Felak 113:3
1913. “Karanlığı bastırdığı zaman gecenin şerrinden!” “Gâsık” kelimesi hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. Denildi ki gâsık “karanlık gece'dir, “gasak” da “karanlık” demektir. Yine denildiğine göre geceye “gâsık” denilmesi bu kelimenin soğuk mânasına gelmesi sebebiyledir. Allah şöyle buyurmuştur: “Orada ne bir serinlik tadacaklar ne de temiz bir içecek. Sadece kaynar su, bir de soğuk ve kokmuş bir sıvı!” Gece gündüzden soğuk olduğundan “gâsık” diye anılmıştır.
Bu meselede aslolan şudur ki biraz önce sözü edilen gece karanlığı doğrudan zararı dokunacak bir özelliğe sahip değildir ki kendisinden sığınılsın! Buna mukabil sığınma gece karanlığında veya ay ışığında bulunan ve kendisinden zarar gelen kimseye rücü edip ondan Allaha sığınılır. Bilindiği üzere kötülüklerin öylesi vardır ki ancak gece karanlığında gerçekleşebilir, öylesi de var ki sadece ay ışığında uygulanır. Cenâb-ı Hak geceleyin olabilecek kötülüklerden sığınılmasını emretmiştir, gecenin kendisinden gelecek kötülükten değil. Bu, “O, gündüzü görmeye müsait nitelikte (mubsıran) yaratmıştır” meâlindeki ilâhi beyana benzemektedir ki burada mâna “gündüzün kendisi görür” değil, görme fiili orada gerçekleşir demektir. Nihai gerçeği bilen Allahtır ya, Felak süresinin bu âyeti geceyi şerre özgülemeyi hedeflemiş değildir, zira gecenin doğrudan bir zararı yoktur, ne var ki gece münasebetiyle kötülük imkânı doğabilir, çünkü -bilindiği üzere- kötülüğün öylesi var ki ancak onun karanlığında, öylesi de var ki sadece ay ışığında işlenebilir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak gece gerçekleşebilecek kötülüklerden kendisine sığınılmasını emretmiştir. Buna bağlı olarak gündüzün şerrinden de Allah'a sığınmayı mümkün görmek gerekir, çünkü gündüz de bazı kötülüklere imkân sağlamakta ve bazı şerler onda yuvalanmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
“İzâ vekab”. Allah Teâlâ'nın bu kelâmında yer alan “vekab” kelimesinin mânasına dair farklı açıklamalar yapılmıştır. Bunun için “gece gelip bastırdığı zaman”; “sıyrılıp gittiği vakit” gibi mânalar verilmiştir. Âyetin anlamının “ay tutulduğu zaman” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu anlayışa göre Cenâb-ı Hak, ayın tutulması halinde kendisine sığınılmasını emretmiştir, çünkü bu olay kıyâmet alâmetlerinden biridir, bunun içindir ki “izâ vekab; yani “tutulduğu zaman” denilmiştir, bilindiği üzere ay tutulması ancak geceleyin gözlenir.
Felak 113:4
Bu ilâhi beyan düğümlere üfleyenlerin şerrinden, sebep olacağı sonuçlar açısı dolayısıyla Allaha sığınmayı içerir; buradaki şer gerçekte fâillerinin bir eylemidir. Bir önceki âyette söz konusu edilen şer ise insanların herhangi bir tesiri olmaksızın gecenin karanlık olmasından dolayı meydana gelir. Bir bakıma Cenâb-ı Hak görünürde kendisinden kötülüğün doğacağından endişe edilmediği bütün şer sebeplerinden ilke olarak Allaha sığınılmasını emretmiştir, gerçekte şer o sebebe bağlı olsun veya olmasın! Cenâb-ı Hakk'ın “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah'ın affına güvendirerek sizi kandırmasın!” meâlindeki beyanına bakmaz mısın? Aslında şeytanın gerçek anlamda fiilinin bulunmasına rağmen dünya hayatının böyle bir eylemi yoktur. Bununla birlikte insanlar her ikisinden de aldanmaktan sakındırılmıştır. İşte karanlığı basan geceden ve düğümlere üfleyenlerden sığınma olgusu da aynı çizgi üzerinde seyreder, halbuki gecenin kendisine ait bir fiili bulunmayıp sadece şerre zaman teşkil etmektedir.
Bu açıdan bakıldığında sözü edilen sığınma fiilinde meleklere de bir görev düştüğünü söylemek mümkündür, onların insana gelebilecek belâ ve âfetleri savuşturup kendisini koruma görevleri. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “İnsanın önünde ve arkasında Allah'ın emriyle onu koruyan takipçi melekler vardır”. Bu âyetin yorumunda “min emrillâh: biemrillâh”, yani “Allah'ın emriyle onun korunması gerçekleşir” denilmiştir. Bu tür gizli hususlar ve çeşitli zararlar konusunda Allah Teâlânın melekleri görevlendirmesi suretiyle korumanın vuku bulması mümkündür; bu nevi fiiller ancak uzun gayretler sarfedilmek suretiyle bilinebilecek işlerdir. Yorumunu yapmakta olduğumuz “felak” âyetinde de insanlara ait yiyecek, içecek ve diğer ihtiyaçların cinlerin ifsadından korunması için benzer mekanizmanın çalıştırılması ihtimal dahilindedir. Bu durumda meleklere de görev düşmektedir; bu görevin şeytanın vesvese vermesi karşısında onların insanı uyarması ve ona yardımcı olması şeklinde gerçekleşmesi mümkündür. Bununla birlikte Allah'ın, cinlere sözünü ettiğimiz beşeri gerekleri bozma imkânı vermeyip sadece vesvese doğurmalarına müsaade etmesi de bahis konusudur, çünkü Allah lütuf ve keremiyle bilinmeyecek yollarla ifsada mâni olur. Biraz önce zikredilen Rad süresi âyetinde yer alan “min emrillâh” ifadesinin ilâhi azap ve çeşitli belâlar mânasına gelebileceği de söylenmiştir, melekler Allah'ın gerçekleşmesini dilediği zamana kadar kişiyi bunlardan korurlar. En doğrusunu Allah bilir.
Felak 113:5
[Haset: Kıskançlık]
Bu âyette seçen haset iki yoruma müsaittir. Birincisi kıskanan kimse kıskandığı kişiden daha alt bir konuma sahip olursa ona kötülük yapmaya gücü yetmez. Böylesinden gelebilecek kötülük, gözünün şerrinden kaynaklanır. Haset etkinliği, kıskanılan kimsedeki nimetlerin yok olmasını ve mutluluğunun ortadan kalkmasını istemekten ibarettir. Allah Teâlânın, sezilmez kudretiyle bazı gözlerde esrarengiz bir etkinlik yaratması mümkündür, bu etkinlik gözlerin bakıp da güzel telakki ettiği nimetlerin yok olmasını ve kişinin sahip bulunduğu mutluluğun ortadan kalkması sonucunu doğurabilir. İşte Cenâb-ı Hak, bu elim akıbetten kendisine sığınılmasını emretmiştir. Biz önceki açıklamalarımızda bazı fiillerden doğabilecek sonuçları sana anlatmıştık; Allah bu tür fiillere insan bilgisinin ulaşamayacağı zarar ve yararları yerleştirmiştir. Meselâ insanlar, yönelip baktığı takdirde kısa bir zaman içinde gökle yer arasında bulunan birçok şeyi algılayabilen göz organına yerleştirilmiş ilâhi hikmeti anlamak isteseler buna muktedir olamazlar.
INazar: Göz Değmesi İmrân b. Husayndan rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle demiştir: “Okunmak suretiyle tedavi (rukye) sadece nazardan ve zehirli hayvan sokmasından olur”, İbn Abbâs'ın da (r.a.) şöyle dediği nakledilir: “Göz değmesi, olabilen bir şeydir. Eğer kaderin önüne geçen bir şey varsa göz değmesi onun önüne geçebilir”. Başka bir haberde de şöyle denilmiştir. “Baykuş ötüşünde bir uğursuzluk (şer) yoktur, nazar ise haktır”, Bu söylediklerimize Hz. Yüsuf'un kardeşlerine ait kıssada yer alan ve Hz. Yâkub'un diliyle ifade edilen şu ilâhi beyan da delil teşkil etmektedir: “Oğullarım! (Göz değmesinden korunmak amacıyla) şehre hepiniz bir kapıdan değil, ayrı ayrı kapılardan girin”! Bazıları nazar olayında gözün ne yönden ve nasıl etkili olduğunu açıklamaya çalışmıştır. Denilebilir ki bu olgu güneşin bizzat göze olan etkisi gibidir, göz güneşe yönelip bakacağı zaman o kadar uzakta bulunmasına rağmen onu etkiler ve bakmaktan alıkoyar; bunun da sebebi Allah'ın güneşe yerleştirdiği sezilmez özellikler ve hikmetlerdir. Gözün nazar değmiş kimseye etkisi de buna benzemektedir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi kıskananın kapıldığı haset duygusunun entrikalara ve fitnelere yol açacak çeşitli faaliyetlere sebep teşkil etmesidir ki bunlar aslında basit faktörler olmalarına rağmen sonuçta bozgunculuk meydana getiren işlere başvurma şeklini alabilir. Yüce ve münezzeh olan Allah münafıkların niteliği hakkında şöyle buyurmuştur: “Her çığlığı kendi aleyhlerine sanırlar. Asıl düşman onlardır, kendilerinden sakınım”?. Cenâb-ı Hak yılgınlık ve zâflarına rağmen münâfıklara karşı dikkatli olunmasını emretmiştir. Yine Allah “Şeytanın hile ve tuzağı kesinlikle zayıftır” buyurduğu halde şerrinden sığınmayı da emretmiştir. Haset edenin durumu da bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, IV, 436; Buhâri, “Tıb”, 17; Müslim, “İman”, 94; Ebü Dâvüd, Bu metin Hz. Peygambere nispet edilmiştir (Mâlik, e/-Muvatta, “Ayn”, 3; Ahmed b. Han-
Nas 114:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Bu ilâhi beyanın ilk bakıştaki konumu, Resülullaha sözün devamında bahis konusu edilen hususu yerine getirmesine yönelik bir emirdir ki o husus da Allaha sığınmadan ibarettir. Böyle bir durumda verilen emre uymanın gereği “De ki: (İnsanların Rabb'ine sığınırım” şeklinde değil, doğrudan “sığınırım... diye söze başlamaktır. Ne var ki en doğrusunu Allah bilir ya, âyetin sahip olduğu ifade iki mânaya gelir. Birincisi, âyetin bu üslüp içinde indirilmesinin hikmeti ilâhi beyanın ulaştığı herkese yönelik bir emir olması, Cenâb-ı Hakk'ın sürede bahsettiği fiilin kötülüğünden O'na sığınıp yardım dilemesini öğretmesine bağlı bulunmasıdır, tâ ki Allah böylesini himayesine alsın! Buradaki himaye de iki şekilde gerçekleşir. İlki, kendisine gelebilecek nahoş duygu ve düşünceleri bertaraf etmekte Allah Teâlâ'nın öğrettiği nakli ve akli delilleri hatırlatmaktır. İkincisi de nezd-i ilâhisinden gelecek bir lütufla olur. Öyle ki bu tür lütfa yaratıkların ne ilmi ulaşır ne de akılları onu idrak edebilir. İşte bu ilâhi lütfun varlığı halinde haktan sapma tehlikesinden emin olunur; sözü edilen bu lütuf tamamen Allah vergisidir. Konumu bu anlatılanlardan ibaret olan bir himayeyi Cenâb-ı Hakk'ın kuluna iptidaen lütfetmesi mümkün olduğu gibi (ŞJlütfun gerçekleşmesi amacıyla ön şart olarak kendisine niyaz edip sığınmada bulunmakla yükümlü tutması da mümkündür. Artık Cenâb-ı Hakk'ın, hatadan koruduğu ya da bir iyiliğe mazhar kıldığı kişinin O'na şükretmesi gerekli hale gelir, çünkü Allah ya işin başında onu himayesine almış veya talep ve niyazı üzerine kendisini koruma lütfunda bulunmuştur.
Sürenin başındaki hitaba ait ikinci yorum, hitabın başkasına ait olmasıdır. Aslında buradaki emir ilk yöneltildiği kimseye ait ise de mâna ve muhtevasına başkalarının da iştirak ettiği türden bir beyandır. Beyan sahibi, emrinin ulaşabileceği herkese hitap edici olmasını sağlayacak lafzı -ki o de ki anlamına gelen “kul” kelimesidir- bulundurup sürdürmüştür, tâ ki kıyâmete kadar aynı hitap devam etmiş olsun. Mükellefiyet ve imtihanın, yani ilâhi emrin yer aldığı bütün vahiyler aynı üslübu taşımaktadır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Şimdi Nâs süresinin tamamında iki nevi hikmet mevcut olup bunların muhtevasında Mütezile mezhebinin çelişkisi ortaya konulmaktadır. Birincisi ilâhi imtihan şeytana uymayı reddetmek ve ona karşı çıkmakla kazanılır. Şimdi Aziz ve Celil olan Allah kişiye şeytana uymamayı sağlayan imkânların tamamını -kendi nezdinde hiçbir şey kalmayacak şekilde- ya verir ya da tamamını vermeyip yanında bazı imkânlar kalmış olur. Şayet tamamını verdiği halde, kişi bu imkânları Allaha sığınıp tutunma yoluyla talep ediyorsa O'nun verdiğini gizleyen ve Allah nezdinde bulunmayanı isteyen biri konumuna düşer. Bu durumda Allah Teâlâ'nın sığınmayı emretmesi yersiz bir imtihan, zaten mevcut olan imkânları gizlemeye varan bir buyruk statüsüne bürünür. Sözü edilen şeytandan korunma imkânları ya kulun tamı tamına aldığı bir haktır ki bunun inkâr edilmesi ileri derecede çirkin bir davranıştır veya Cenâb-ı Hakk'ın lütfettiği bir nimettir, bunun da gizlenmesi küfrân-i nimetten başka bir şey değildir, zira “küfür” kavramının asıl mânası Allah Teâlâ'nın nimetlerini örtmektir. Halbuki Cenâb-ı Hak çirkin ve gayrimeşru şeyleri emretmekten zatını tenzih etmiş ve bunun şeytan işi olduğunu bildirmiştir". Bir de mükellefi söz konusu edildiği şekilde imtihana tabi tutmak, Allah Teâlâ ile alay etme çerçevesine giren bir sınavdır, çünkü bu durumda Allah kişiden, elinde olmadığı ve yanında bulunmadığını bildiği işi talep etmektedir, bu ise akıl erbabınca alay konusuna giren işlerden biridir. Allah Teâlânın kullarını bahis konusu ettiğimiz hususlardan biriyle imtihana tabi tutup emir verdiğini zanneden kimse Cenâb-ı Hakk'ı ve O'nun hikmetini bilmeyen biridir.
397 (SJİkincisi Allah Teâlâ'nın mükellefe şeytana karşı direnebileceği imkânların tamamını vermeyip bazılarının nezdinde kalmış olmasıdır. Hemen belirtmeliyiz ki Mütezile mezhebinin prensiplerinden biri de şudur: Allah'ın insanları herhangi bir fiille yükümlü tutması, ancak o fiilin temel niteliğiyle birlikte mevcudiyetini sağlayan bütün imkânları onlara vermesinden sonra mâkul olur. Biraz önce sunduğumuz alternatifte ise, emrettiği işi yerine getirmeyi sağlayan imkânların tamamını insanlara vermeden Cenâb-ı Hakk'ın imtihan ve mükellefiyetinin gerekli olduğunu kabul etmek söz konusudur. Bu ise onların kendi mezheplerini hiçe sayma anlamını taşır.
Şu da var ki Mütezile'ye göre Allah'ın yanında bir imkân bulunup da irade sahibi mükelleften sâdır olacak fiilin gerçekleşmemesi bu imkânı kendisine vermemesine bağlıysa, Cenâb-ı Hakk'ın sözü edilen kişiyi imtihana tâbi tutması mümkün değildir, O'nun bu durumda kişiyi sorumlu tutması zâlim oluşu sonucunu doğurur. Buna ek olarak insanların Allahtan, kendisinin emrettiği, fakat gerçekleşmesini sağlayan imkânları vermediği bir fiilin vukuunu talep etmeleri -ki aslında Mütezile Cenâb-ı Hakk'ı böyle bir şeyle nitelemezya da emrinin hemen ardından yerine getirilmesi gerektiği halde gerçekleşme imkânlarını ancak emir vermesi ânında (yani fiilden önce) verdiği bir fiilin tahakkukunu O'ndan istemeleri kişinin şöyle bir zanna kapılması sonucunu doğurur: Allah emrediyor, fakat kendisinden talep edilmedikçe emrinin yerine getirilme imkânlarını vermiyor. Böyle bir telakki zulüm niteliği taşır.
Şimdi Allahı bilenlerin kalp huzuruyla bağlandıkları temel ilke şudur: Kul ne zaman bir gerçeğe ulaştırılmasını talep eder, korunma altına alınmasını ister, üstün bir mertebeye ve erdemliliğe yüceltilmesini ümit eder ya da korktuğu bir işten dolayı Allah'ın yardımına sığınırsa bütün bu dilekler mutlaka gerçekleşir, tereddüde mahal kalmadan yerine getirilir ve bu durumda insan aykırı davranış ve yanlış pozisyondan emin olur. İnsanlar bu inanç üzerine yaratılmıştır. Öyle ki Mütezili olmayan her müslümanın gönlü bu duyuş ve inanışla huzura kavuşmuş, gerçekleşen olumlu sonuçları daima Allah'tan bilmiş ve kuşaktan kuşağa aktarılan bu telakki fıtri bir nitelik kazanmıştır. Bütün güç ve kudret Allahi aittir.
---
Dipnotlar:
I — Müellif İmam Mâtüridi şu âyetlere işaret etmektedir: “Şüphe yok ki biz şeytanları inanmayanların dostları kıldık. Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk” derler. De ki: Allah kötü ve çirkin olan şeyi emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi
Nas 114:2
398
Allah Teâlâ, sürenin başında “birabbi'n-nâs” yerine “birabbi'lhalk” (yaratıkların Rabb'i) buyurmamıştır, halbuki bu ikincisi birincisine göre daha geniş kapsamlıdır. Bu konudaki kural şudur ki nesnelerin genelinin, O'na nispet edilmesi veya zât-ı ilâhiyenin rubübiyet çerçevesinde ilişkili kılınması Allaha tâzim statüsü içinde mütalaa edilir. İfade ne kadar kapsamlı olursa yüceltmeye o kadar elverişli olur. Nâs süresinde sözü edilen bu konum en doğrusunu Allah bilir ya, birkaç şekilde yorumlanmaya müsaittir. Birincisi Allah Teâlâ burada sadece bir tanıtımı murat etmiştir. Bu kadarlık bir tanıtım sayesinde O'na sığınacak kişi koruma kudretine sahip olan ve kendisine iltica edilen yüce varlığı yeterince tanımış olur. Şunu da belirtmek gerekir ki Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede “birabbi'l-felak”, yani sabahın Rabb'ine, birinde “billâh”, yani Allah'a, bir yerde de “bike”, yani sana buyurmuştur; şu beyanlarında olduğu gibi: “De ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmasından sana sığınırım!”?; “Eğer şeytanın fitnelemesi seni tahrik edecek olursa hemen Allaha sığın. Çünkü O, işiten ve bilendir”? Bunun hikmeti şudur: Rahatlık halinde ve Allaha sığınıp ve O'na yönelmenin kaçınılmaz olarak gerçekleşmesi durumunda, başına kendi nefsinden endişe edeceği nitelikte bir iş geldiği ve iç âlemini meşgul ettiğinde kişinin Allah Teâlânın isimlerinden hangisini hatırlıyorsa onu anmak suretiyle dileğini arzedebileceğini bilmesini sağlamaktır. Çünkü her bir ilâhi isimde O'nun nimetlerine, hükümranlığına, kudret ve azametine işaret etme niteliği mevcuttur; böylece en yetkin egemenlik O'na yöneltilmiş, bunca nimetin kendisine aidiyetinin belirtilmesiyle de hamd ve senanın zatına has oluşu dile getirilmiş olur. Sonuç olarak bu tutum, Cenâb-ı Hakk'ın kudret ve ihsanının anılması sayesinde zât-ı ilâhiyesinden şefaat dileme şekillerinden birini teşkil eder ve bunun en üst derecesini de “birabbi'n-nâs” demek suretiyle insanlarla O'nun arasında ilişki kurma yöntemi oluşturur.
İkincisi Allah'tan başkasını rab, hâkim ve mâlik bilip tapınan canlı türünün insanlardan ibaret olduğu bilinmektedir. Bu gerçek çerçevesinde Allah Teâlâ yüce zatını bilmek, başkasına kullukta bulunmaktan muhafaza etmek, O'nun hâkimiyet ve rubübiyetini benimsemekle lütuf ve ihsanda bulunduğu kullarına, sürede, sözü edilen hususlardan koruması için kendisine sığınmalarını emretmiş, bu gerçeği daima hatırlayıp dile getirmelerini istemiş, kendilerinin Rabbi, Mâlik'i olup ibadete başkaları değil yalnızca kendisinin lâyık bulunduğunu ifade etmelerini buyurmuştur. Burada şöyle bir yorum da yapmak mümkündür. Biraz önce sözünü ettiğimiz sebepler yüzünden bazı insanlar hak yoldan saparak Allahtan başka rabler edinmiş, bir işi meşru veya gayrimeşru kabul etmekte, ayrıca harcama yapma veya yapmayıp elini sıkı tutmakta kendi hükümdarlarının talimatına bağımlı kalmış, ya da ibadet ve ilticalarını Allah'tan başkasına yöneltmişlerdir. İşte bu gerçekliğe bağlı olarak Cenâb-ı Hak, yukarıda bahis konusu edilen hususla da lütuf ve ihsanda bulunduğu kimselere üstün niteliklerle gerçek mânada nitelendirilen yüce varlığa sığınmalarını emretmiştir; bir bakıma hak yoldan sapanların, edindikleri rableri ve hükümdarlarının yanında zaman zaman tek ilaha sığınmaları gibi. Çünkü kâfirler de putlarından ümit kestiklerinde yardım ve korumasına nail olmak için tek Allaha iltica ederler. En doğrusunu Allah bilir.
(SJÜçüncüsü kâinatın yaratılmasından amaç Nâs süresinin haklarında nâzil olduğu insan türüdür, yeryüzündeki diğer yaratıklar insanların emrine verilmiş olarak yaratılmış gibidir. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “O, yerde olanların hepsini sizin için yaratmıştır”; “Allah, emri ve izniyle içinde gemiler akıp gitsin ve lütfundan nasiplerinizi arayıp şükredesiniz O Rab, yeri sizin için bir döşek, göğü de koruyucu bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla size besin olsun diye yerden çeşitli ürünler çıkardı. Artık siz gerçeği bile bile Allaha şirk koşmayın”, diye denizi hizmetinize vermiştir Artık İnsanların Rabb'ine, insanların yegâne hâkimine, insanların ilâhına denildiğinde “her şeyin Rabb'ine” denilmiş gibi olur, çünkü insanların dışında kalan yaratıklar onlar için varedilmiştir. Dolayısıyla Allaha sığınıp yardım talep edilmesi sırasında insan türünün belirtilip hedef gösterilmesi, O'ndan başka hiçbir varlığın koruyup yardımda bulunma imkânına sahip bulunmadıklarının kabul edilmesi anlamını taşır. Buna göre sığınma talebinde “birabbi'n-nâs” ile “birabbi'l-halk” ifadeleri arasında bir fark yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
“Bi Rabbi'n-nâs”ın yorumunda “muslihu'n-nâs” (insanların dirlik ve düzenini sağlayan) açıklaması yapılmıştır. Bu anlayış onların gerek dini gerek şahsi dirlik ve düzenlerinin O'na bağlı oluşu ilkesine dayanır.
İnsanların yegâne hâkimine. Bu beyanın yorumunda bütün insanları hâkimiyeti altına alma hakkının Allaha ait olduğu bildirilmiştir, buna mukabil “Rabbu'1-halk” sözünün yorumunda ilâhi hâkimiyet faktöründen bahsedilmemektedir. Şu halde Cenâb-ı Hak “meliki'n-nâs” buyurmak suretiyle insanlar üzerindeki egemenliğin tamamının gerçek mânasıyla kendisine ve hâkimiyet niteliğine ait olduğunu beyan etmiştir. Başkalarına izâfe edilen hâkimiyet ise ihtiyaçları miktarınca Allah'ın lütfetmesine bağlıdır. “Meliki'n-nâs” için “seyyidihim” (çaaz..), yani “insanların efendisi” yorumu da yapılmıştır. Ne var ki “seyyid” kelimesi insanların dışındaki varlıkların mâliki için kullanılmaz. İnsan da “rab”; “melik”; “mâlik” kelimeleriyle nitelendirilebilir, ancak bu mutlak değil nisbi çerçevede kalır ve meselâ “evin rabbi (sahibi)”; “câriyenin mâliki”; “Mısır meliki” ve benzeri ifadeler normal karşılanır. Buna göre âyetteki melik kelimesine “yegâne sahibi” mânasının verilmesi gerçeğe daha yakın görünmektedir.
Nas 114:3
398
Allah Teâlâ, sürenin başında “birabbi'n-nâs” yerine “birabbi'lhalk” (yaratıkların Rabb'i) buyurmamıştır, halbuki bu ikincisi birincisine göre daha geniş kapsamlıdır. Bu konudaki kural şudur ki nesnelerin genelinin, O'na nispet edilmesi veya zât-ı ilâhiyenin rubübiyet çerçevesinde ilişkili kılınması Allaha tâzim statüsü içinde mütalaa edilir. İfade ne kadar kapsamlı olursa yüceltmeye o kadar elverişli olur. Nâs süresinde sözü edilen bu konum en doğrusunu Allah bilir ya, birkaç şekilde yorumlanmaya müsaittir. Birincisi Allah Teâlâ burada sadece bir tanıtımı murat etmiştir. Bu kadarlık bir tanıtım sayesinde O'na sığınacak kişi koruma kudretine sahip olan ve kendisine iltica edilen yüce varlığı yeterince tanımış olur. Şunu da belirtmek gerekir ki Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede “birabbi'l-felak”, yani sabahın Rabb'ine, birinde “billâh”, yani Allah'a, bir yerde de “bike”, yani sana buyurmuştur; şu beyanlarında olduğu gibi: “De ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmasından sana sığınırım!”?; “Eğer şeytanın fitnelemesi seni tahrik edecek olursa hemen Allaha sığın. Çünkü O, işiten ve bilendir”? Bunun hikmeti şudur: Rahatlık halinde ve Allaha sığınıp ve O'na yönelmenin kaçınılmaz olarak gerçekleşmesi durumunda, başına kendi nefsinden endişe edeceği nitelikte bir iş geldiği ve iç âlemini meşgul ettiğinde kişinin Allah Teâlânın isimlerinden hangisini hatırlıyorsa onu anmak suretiyle dileğini arzedebileceğini bilmesini sağlamaktır. Çünkü her bir ilâhi isimde O'nun nimetlerine, hükümranlığına, kudret ve azametine işaret etme niteliği mevcuttur; böylece en yetkin egemenlik O'na yöneltilmiş, bunca nimetin kendisine aidiyetinin belirtilmesiyle de hamd ve senanın zatına has oluşu dile getirilmiş olur. Sonuç olarak bu tutum, Cenâb-ı Hakk'ın kudret ve ihsanının anılması sayesinde zât-ı ilâhiyesinden şefaat dileme şekillerinden birini teşkil eder ve bunun en üst derecesini de “birabbi'n-nâs” demek suretiyle insanlarla O'nun arasında ilişki kurma yöntemi oluşturur.
İkincisi Allah'tan başkasını rab, hâkim ve mâlik bilip tapınan canlı türünün insanlardan ibaret olduğu bilinmektedir. Bu gerçek çerçevesinde Allah Teâlâ yüce zatını bilmek, başkasına kullukta bulunmaktan muhafaza etmek, O'nun hâkimiyet ve rubübiyetini benimsemekle lütuf ve ihsanda bulunduğu kullarına, sürede, sözü edilen hususlardan koruması için kendisine sığınmalarını emretmiş, bu gerçeği daima hatırlayıp dile getirmelerini istemiş, kendilerinin Rabbi, Mâlik'i olup ibadete başkaları değil yalnızca kendisinin lâyık bulunduğunu ifade etmelerini buyurmuştur. Burada şöyle bir yorum da yapmak mümkündür. Biraz önce sözünü ettiğimiz sebepler yüzünden bazı insanlar hak yoldan saparak Allahtan başka rabler edinmiş, bir işi meşru veya gayrimeşru kabul etmekte, ayrıca harcama yapma veya yapmayıp elini sıkı tutmakta kendi hükümdarlarının talimatına bağımlı kalmış, ya da ibadet ve ilticalarını Allah'tan başkasına yöneltmişlerdir. İşte bu gerçekliğe bağlı olarak Cenâb-ı Hak, yukarıda bahis konusu edilen hususla da lütuf ve ihsanda bulunduğu kimselere üstün niteliklerle gerçek mânada nitelendirilen yüce varlığa sığınmalarını emretmiştir; bir bakıma hak yoldan sapanların, edindikleri rableri ve hükümdarlarının yanında zaman zaman tek ilaha sığınmaları gibi. Çünkü kâfirler de putlarından ümit kestiklerinde yardım ve korumasına nail olmak için tek Allaha iltica ederler. En doğrusunu Allah bilir.
(SJÜçüncüsü kâinatın yaratılmasından amaç Nâs süresinin haklarında nâzil olduğu insan türüdür, yeryüzündeki diğer yaratıklar insanların emrine verilmiş olarak yaratılmış gibidir. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “O, yerde olanların hepsini sizin için yaratmıştır”; “Allah, emri ve izniyle içinde gemiler akıp gitsin ve lütfundan nasiplerinizi arayıp şükredesiniz O Rab, yeri sizin için bir döşek, göğü de koruyucu bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla size besin olsun diye yerden çeşitli ürünler çıkardı. Artık siz gerçeği bile bile Allaha şirk koşmayın”, diye denizi hizmetinize vermiştir Artık İnsanların Rabb'ine, insanların yegâne hâkimine, insanların ilâhına denildiğinde “her şeyin Rabb'ine” denilmiş gibi olur, çünkü insanların dışında kalan yaratıklar onlar için varedilmiştir. Dolayısıyla Allaha sığınıp yardım talep edilmesi sırasında insan türünün belirtilip hedef gösterilmesi, O'ndan başka hiçbir varlığın koruyup yardımda bulunma imkânına sahip bulunmadıklarının kabul edilmesi anlamını taşır. Buna göre sığınma talebinde “birabbi'n-nâs” ile “birabbi'l-halk” ifadeleri arasında bir fark yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
“Bi Rabbi'n-nâs”ın yorumunda “muslihu'n-nâs” (insanların dirlik ve düzenini sağlayan) açıklaması yapılmıştır. Bu anlayış onların gerek dini gerek şahsi dirlik ve düzenlerinin O'na bağlı oluşu ilkesine dayanır.
İnsanların yegâne hâkimine. Bu beyanın yorumunda bütün insanları hâkimiyeti altına alma hakkının Allaha ait olduğu bildirilmiştir, buna mukabil “Rabbu'1-halk” sözünün yorumunda ilâhi hâkimiyet faktöründen bahsedilmemektedir. Şu halde Cenâb-ı Hak “meliki'n-nâs” buyurmak suretiyle insanlar üzerindeki egemenliğin tamamının gerçek mânasıyla kendisine ve hâkimiyet niteliğine ait olduğunu beyan etmiştir. Başkalarına izâfe edilen hâkimiyet ise ihtiyaçları miktarınca Allah'ın lütfetmesine bağlıdır. “Meliki'n-nâs” için “seyyidihim” (çaaz..), yani “insanların efendisi” yorumu da yapılmıştır. Ne var ki “seyyid” kelimesi insanların dışındaki varlıkların mâliki için kullanılmaz. İnsan da “rab”; “melik”; “mâlik” kelimeleriyle nitelendirilebilir, ancak bu mutlak değil nisbi çerçevede kalır ve meselâ “evin rabbi (sahibi)”; “câriyenin mâliki”; “Mısır meliki” ve benzeri ifadeler normal karşılanır. Buna göre âyetteki melik kelimesine “yegâne sahibi” mânasının verilmesi gerçeğe daha yakın görünmektedir.
Nas 114:4
514. “Pusuda bekleyen sinsi şeytanın şerrinden”
5. “İnsanların kalbine vesvese veren.”
Nas 114:5
514. “Pusuda bekleyen sinsi şeytanın şerrinden”
5. “İnsanların kalbine vesvese veren.”
Nas 114:6
Pusuda bekleyen sinsi şeytanın şerrinden. Bu ilâhi beyanda vesvese veren varlığa “vesvâs” ve “hannâs” denilmiştir. Bunun yorumuna dair iki görüş belirtilmiştir. Birincisi, şeytan gaflet halinde vesvese verir, Allah'ın hatırlanıp anılması durumundaysa geri çekilip gider. Denildi ki “hannâs” kelimesi “görülmez, duyu alanına girmez” anlamına gelir, şu âyette olduğu gibi: “Şeytanın hem kendisi hem de yandaşları, onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler”. Bu içeriğe bağlı olarak Kur'ânda akıp giden yıldızlar için “el-hunnes” denilmiştiri, yani onlar kendi ufuklarından doğarlar, gündüzün ise gizlenirler (yahnesne). Şöyle bir fikir de ileri sürülmüştür: “Ellezi yuvesvisü... diye başlayan ilâhi beyan insanların kalbine vesvese veren varlığı, cin ve insan türünden kabul etmiştir demek mümkündür. Nâs süresinin yorumunu yaparken âyetler arasında yer değişikliğine gitmek de mümkündür denilmiştir. Buna göre 5. âyet aradan çıkarılıp en son zikredilebilir.
Vesvese bilinen bir hal olup insanın kalbini meşgul eden ve dini konularda şaşkınlık doğuran bazı fikirlerin telkin edilmesiyle oluşur, öyle ki kişi bu tür kuruntulardan kurtulmanın yolunu bilemez. Nefsâni arzularına uyanlarla inkârcı kesimlerin durumu da bunun gibidir; tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanında olduğu gibi: “Böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık”; “Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar”, ICin Şeytanları Cin şeytanlarına gelince bu, bütün din mensupları ve peygamberlere iman eden kimselerce bilinen bir inanç konusudur. Ancak maddecilik akımına (Dehriyye) mensup olanlarla peygamberleri inkâr edenler şöyle bir tez ileri sürerler: Cinlerden oluşan şeytanlar yoktur; konudaki söylentiler peygamberlik iddiasında bulunan kimselerin insanları korkutmak amacıyla kullandıkları bir şeydir; onlar bununla toplulukların bilgisizliğinden yararlanarak kendilerini dinlemeye ve sahip olduklarını iddia ettikleri bilgi ve marifetlerine ilgi göstermeye halkı mecbur etmek isterler.
Maddecilik akımına mensup olanlarla nübüvvet inkârcılarının ileri sürdükleri bu iddia, bilgisizliklerinden kaynaklanmaktadır. Sözü edilen bu kimseler iyice düşünseler, akıllarının mutlaka araştırılmasını zaruri kıldığı bilgileri terkettiklerini ve aslında incelenmesine ihtiyaç duydukları bilgilere ilgi göstermediklerini anlamış olurlardı. O da zaman zaman zihinlere gelen düşünceler (havâtır) ve gönüllerde doğan duyuşlardan (hayâlât) ibarettir. Bu düşünce ve duyuşlar şekillendirilip değerlendirilmeye alındığında bir kısmının çirkin bir kısmının da güzel olduğu hükmüne varılır. Bir olgunun veya bir nesnenin yokken kendi kendine vuku bulması mümkün değildir, çünkü bir duygu veya düşüncenin etkileyici bir sebep olmaksızın kendi başına çirkin veya güzel olması muhaldir. Bütün insanlar sözünü ettiğim hususu pekâlâ bilmektedir, çünkü onlar bu duygu ve düşüncelere sahip olmakta ve bu durumun kendilerinden kaynaklanan bir faktörün etkisiyle meydana gelmediğini bilmektedir. Sonuç olarak bahis konusu duygu ve düşünceleri araştırmanın gerekliliği kanıtlanmış bulunmaktadır.
Şunu belirtmek gerekir ki burada tartışılan meselenin bedeni yeteneklerin doğurduğu veya onun akli çıkarımla elde edildiğine dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki bu mesele münasebetiyle iki önemli konu zaruri olarak gündeme gelmektedir; maddecilik akımını benimseyenlerle nübüvveti inkâr edenlerin bu iki konuya vâkıf olmasına, bilgisizlikle yetinmeleri ve rahatlarına düşkün olmaları engel teşkil etmiştir. Konulardan biri bir yaratıcının mevcudiyetine ve bütünüyle evrenin Hakim, Alim ve Kadir olan bu yaratıcının yönetimi altında bulunduğuna hükmetmek, diğeri de bilinmezlere vâkıf bulunan yüce yaratıcı nezdinden gelen nübüvvet müessesesini benimsemektir. Şimdi mesele beşeri bilginin ulaşıp mahiyetini anlayacağı bir konumda bulunmadığından insanlar, iyiden iyiye araştırıp irdelediklerinde iki önemli hususla karşı karşıya gelirler: Birincisi, mücizeler gösteren peygamberlerdir. Konuyu araştıran insanlar, müşahede ettikleri mücizeler sayesinde hem peygamberleri hem de tevhit ilkesini tasdik ederler, çünkü onlar nebilerin sundukları mesajların içinde doğru haberlerin yer aldığını bilmektedirler. Zaten durum böyle olmasaydı Allah elçileri cin diye bir varlığın bulunduğunu iddia etmezlerdi, çünkü bu gayptan verilen bir haberdir. İkincisi, yine insanlar söz ve davranışlarında isabet edemeyenlerin elinden çıkan işlerin uyumsuz ve dengesiz olduğunu müşahede etmelerinin yanında evrenin hikmet, düzen ve uyum içinde işlediğini görünce bunun, bütün yaratıklarının ihtiyaç ve yararına vâkıf olan Hakim bir yönetici sayesinde vücut bulduğunun şuuruna ererler. Bu sebeple de kendileri için iki husus gerekli hale gelir: Allah'ın birliğini ve nübüvvet müessesesini benimsemek. Bütün güç ve kudret Allah Teâlâ'ya aittir.
[Şeytan ve Melek]
Bize göre şeytanın sözü edilen vesvese vermeye yetenekli-kılınmasında hareket noktası şudur: Şeytanla melek Allah Teâlâ'nın iki yaratığıdır. Biz insanlar onların mevcudiyetini hem peygamberler vasıtasıyla hem de -daha önce değindiğimiz gibi- bizde doğrudan meydana gelen düşünce ve duyuşların (havâtır) çirkin veya güzel nitelikte olmalarını sağlayan varlığı bilme ihtiyacımızdan ötürü anlamış olduk. Bu iki yaratığın her biri Allah'ın muktedir kıldığı rolü yerine getirir. Meleklerin görevi hayır ve hikmettir, Allah Teâlâ'nın kolaylaştırması ve lütfetmesi sayesinde her melek, kendi fonksiyonunu icra etmekte herhangi bir zorlukla karşılaşmaz. Şeytanın fonksiyonu ise dalâlet ve kötülüktür, bu da kendisi için kolaylaştırılır. Nihayet iyilik birinci varlığın tabiatı haline gelir, kötülük de ikinci varlık için aynı konumda bulunur. İki etkinlikten her birinin imkân çerçevesinde yer alışı gerçeğine bağlı olarak Aziz ve Celil olan Allah meâlen şöyle buyurmuştur: “Servetinden Allah yolunda harcayıp saygı hisleri içinde kötülüklerden sakınan ve en güzel ifade olan kelime-i tevhidi benimseyen kimseye muvaffakiyet yolunu kolaylaştırırız. Cimri davranan, kendini kendine yeter gören ve kelime-i tevhidi yalan sayıp dışlayan kimseyi ise en güç yola sardırırız”"; “Allah kimi doğru yola iletmek isterse kalbini İslâm'a açar. Kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır”?.
Şimdi, insan türü için vazedilen ilâhi kanun şudur: Bu şuurlu canlılar gerek kendileriyle Allah arasında gerekse hemcinsleriyle ilişkilerinde bazı hak ve vecibelere tâbi olmakla yükümlü tutulmuş, ayrıca meleklerin desteğine mazhar kılındıkları inancını taşımaları da onlardan istenmiştir. Nitekim Aziz ve Celil olan Allah meâlen şöyle buyurmuştur: “Hani Rabb'in meleklere Ben sizinle beraberim; haydi siz de müminlere destek olun!” diye vahyediyordu” İnsanlara ayrıca şeytanın vereceği vesveseyi reddetmeleri emredilmiştir, “(Ey insanlar!) Şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman bilin. O, kendi taraftarlarını olsa olsa cehennemlik olmaya davet eder”' meâlindeki âyet ve benzerlerinde olduğu gibi.
[Meleklerin İnsan Davranışlarını Yazması]
(SJİnsan türüne paralel olarak melekler de insanların söz ve davranışlarını kaydetmek göreviyle yükümlü tutularak yaratılmıştır, Cenâb-ı Hakk'ın “Degerli yazıcılar” meâlindeki “kirâmen kâtibin” beyanı bu gerçeği kanıtlamaktadır. Buna göre meleklerin bu yetenekle donatılmasının hikmeti, daha önce de değinildiği üzere, Allahın kendilerini imtihana tâbi tutup hem öz varlıklarıyla itaat etmeleri hem de insanlara yönelik olarak sözünü ettiğim görevlerinde ilâhi buyruğa uygun olarak hareket etmeleridir. Meleklere ait bu konumun insanlara yönelik hikmeti ise onları dikkatli olmaya davet etmek ve kişinin psikolojik muhtevasında oluşan düşünce ve duyuşların, faydasına olanlarını zararına olanlarından ayırması için titizlik göstermesini sağlamaktan ibarettir. Yine meleklerin, mükellefin söz ve davranışlarını kaydetmekle yükümlü tutulmasının hikmetine dair diğer bir örnek kişinin bütün fiil ve davranışlarında bilinçli ve dikkatli olmasıdır, tıpkı dostları ve düşmanlarından oluşan ve işlerine vâkıf bulunan zabıt kâtipleri karşısındaki bilinçli hareketi gibi. Şüphe yok ki bu konumda bulunan bir insan dostunu incitecek işlerden, elinden geldiğince korunur ve fayda umduğu her davranışı sergiler, düşmanından da -farkına varamayacağı bir yönden gelecek eziyet ve ağır ithama mâruz kalmamak için- var gücüyle sakınır.
Şu da bilinmektedir ki duyular âleminde gerçekleşen eylemleri tespit eden yazıcılar, olayı elden geldikçe iyi anlayıp kavramadan kayda geçirmezler, duyular ötesinde de durum aynıdır. Çünkü -bizim tasavvurumuza göre- yazıcı melekler, mükelleflerin lehine ve aleyhine olacak davranışların tespitinde gözlerine görünen kimselerin apaçık fiillerini müşahede edenler gibi bir konuma sahiptirler. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Bu esastan hareketle dostlarla düşmanların bir arada yaşamaları, dostluğun ve düşmanlığın gerekleri çerçevesinde tasvip ettikleri ve etmedikleri konularda davranış biçimi sergilemelerine ilişkin olan ilâhi imtihan ve düzen hikmete uygun düşmüştür. Çünkü insanların kalplerinde saklanan niyetler, dostluk ve düşmanlık içermeleri açısından gönüllerin ve akılların gözleri tarafından algılanmaktadır. Bu sebeple de onlardan sakınmak ve uygun düşen davranışı sergilemek imkân dâhiline girmektedir.
404 (JYine bu esasa bağlı olarak Allah Teâlâ, mükelleflerin bedenlerine ve mallarını alıp götürme, kirletme veya bozma şeklinde fiili bir tecavüz etme imkânını, insanların gözle görülemeyen düşmanlarına vermemiş, buna mukabil insan türünden olan düşmanlarına bu imkânı sağlamıştır. Çünkü insanlar birbirlerine yönelik hilelere vâkıf olduklarından bunları bertaraf edip zararlarından sakınma konumundadır. Bu, duyuların organlardan sâdır olacak fiilleri ve bunların alt yapısını oluşturan faktörleri idrak etmesine benzemektedir. İşte meleklerin durumu da bunun gibidir. Ne var ki zihni kapasitesi, aklın ve her nesnenin şehadetine rağmen kâinatın yaratıcısını ve O'nun birliğini idrak etmekten aciz kalan kimsenin şeytanı (ve melekleri) kavrayamaması ihtimalden uzak tutulup yadırganacak bir şey değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[Şeytanın Vesvesesi]
Şeytanın insana vesvese vermeye nasıl imkân bulduğuna dair farklı yorumlar ileri sürülmüştür. Bazı rivayetlerde kanın bedendeki dolaşımı gibi şeytanın da kişinin manevi yapısına nüfuz ettiği söylenmiş, bir kısmı ise bunu tasvip etmemiştir'“, Aslında bu, yadırganacak olaylardan birini teşkil etmemektedir, zira kanın insan bedeninde dolaştığı, ayrıca yeme-içmeden oluşan enerjinin ve bedenle duyuların hayatiyetini sağlayan gıdaların fiziki yapıda rol oynadığı pekâlâ bilinmektedir; sözü edilen bu unsurlar sinir sisteminin tamamına ve bedenin bütün ünitelerine sezilmez yollarla sirayet etmektedir. Şeytanın durumu da bu esasa göredir. Bir de yazıcı melek hakkında nakledilenleri hatırlatmak gerekir, şöyle ki meleğin ne oturduğu yer tarafımızdan bilinmekte, ne kaleminin cızırtısı duyulmakta ne de hakkımızda yazdıkları görülebilmektedir. İşte şeytanın vesvese vermesi de bu kabilden bir şeydir.
Allah Teâlânın, şeytanın vesvesesi, tahriki ve tasallutundan kendisine sığınmasını peygamber aleyhisselâma emrettiğinin bir gerçek olduğu şu beyanlarıyla sabit olmuştur: “Eğer şeytanın fitlemesi seni etkilerse Allaha sığın. Şüphe yok ki O işiten ve bilendir””; “De ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmasından ve yanımda bulunmasından sana sığınırım”; “Takvâ sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda O'nu düşünüp hemen gerçeği görürler” ”; “Faiz yiyenler şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi yerlerinden kalkarlar”, Görüldüğü gibi şeytanın tahrikine mâruz kalan kimse Allah'ın dilediği ve beyan ettiği bir durumda bulunur.
Şeytanın kişiye vesvese vermesi, çarpması ve onu fitlemesinin hangi zaman veya mekânlarda vuku bulduğunun belirlenmesi ihtiyaç duyduğumuz bir husus değildir, çünkü Allah Teâlâ şu beyanıyla şeytanı göremeyeceğimizi haber vermiştir: “Şeytan da yandaşları da kendilerini göremeyeceğiniz yerden sizi görürler”, Şeytanın yükümlülük ve sorumluluğumuzu ilgilendiren yönü deruni hayatımızda etkiler bırakan fiilleridir. Biz insanlar Cenâb-ı Hakk'ın övgüye lâyık lütfuyla, şeytandan gelen tahrikleri farketme imkânına sahip kılınmışızdır. Bize düşen görev ondan kaynaklanıp mânevi hayatımızı etkileyebilecek fiil ve vesveseler konusunda dikkatli olmaktır; böyle davrandığımız takdirde Allah Teâlâ'nın bahşettiği imkânlar, ayrıca yanlışı bertaraf edip hakka bağlanmayı sağlayacak mahiyette öğrettiği güçlü deliller sayesinde şeytanın etkilerini ortadan kaldırabiliriz; tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Takvâya erenlere şeytan tarafından bir vesvese geldiğinde düşünüp kendilerini toparlar ve basiretlerine sahip olurlar”?. Böyle durumlarda bir alternatif de Allah'a dönüş yapıp saldırıları püskürtmeye tahsis ettiği lütfuna mazhar olmak için O'na sığınmamızdır, tıpkı Yüsuf aleyhisselâmın şu niyazında olduğu gibi: “Rabbim! Zindan, bu kadınların benden istedikleri o işten daha hayırlıdır. Eğer onların tuzağını benden uzaklaştırmazsan kendilerine râmolup cahilce davrananlardan biri durumuna düşerim”. Oysa Hz. Yüsuf, kadınların hile ve tuzağını bozmaya yarayan çeşitli vasıtaların bilgisine sahip bulunuyordu. İslâmiyet'in temel ilkelerini konu edinen ilim dalında ileri seviyeye ulaşanların şu niyazı da aynı mahiyettedir: “Rabb'imiz! Bize hidâyet verdikten sonra kalplerimizi saptırma! Tarafından rahmet ihsan et bize. Şüphesiz bağışı en bol olan sadece sensin!”
406 SJÂlimlerin bir kısmı şeytanın, nefsin arzu ettiği davranışları bildiğini ve onları nefse süslü gösterdiğini, aklın yönlendirdiği alandan da haberdar olduğunu ve onu bu alandan geri çevirmeye çalıştığını söylerken bir kısmı da şöyle der: Öyle değil; gerçek olan şudur ki sözü edilen olguda karanlık, aydınlık, temiz ve meşru oluşla aksi oluşun izleri bulunur, şeytan bu izleri tanır ve tahriklerini ona göre ayarlar, nihayet arzu ettiği eyleme ulaşır. Bazan nefsin ve aklın bedendeki ve onun dışındaki fonksiyonu beraberce bulunur, özellikle amellere ait sonuçlar açısından.
Bir kısım âlim de şeytan, hiçbir hususta herhangi bir bilgiye sahip değildir demiştir, ne var ki aldatmak, kötü fiili güzel göstermek, hak ile bâtıl arasında yer değiştirtmek türünden sonuçların alabileceğini umduğu her çareye başvurur, tıpkı şuna buna dokunmak suretiyle zararlıyı faydalıdan ayırmaya çalışan görme engelli insan gibi.
Şunu belirtelim ki burada sözü edilen hususların tamamı şeytanın etkinlik gösterme yöntemleri, imkân ve taktiklerinin yollarıdır. Bütün bunlar bilmekle mükellef olmadığımız hususlardır. Bize düşen görev başarılı olmasını engelleme yolunda gayret göstermektir. Bu da daima uyanık ve dikkatli olmak, âyetlerde belirtildiği gibi basiretli davranmak, ya da gelmesi halinde şeytanı defedip tesirini engellemesi için yüce Allah'a sığınmak yoluyla gerçekleşir, zira O'nun nezdinde öyle lütuflar vardır ki bunlar sayesinde yanlış yola düşmekten korunulur ve isabetli davranış elde edilir.
Birçok müfessir şeytanın, insanlarda olduğu gibi cinlerin de duygu ve düşüncelerine vesvese karıştırdığını söylemiştir. Her tür mükellef içinde hak yoldan sapanlar ve azgınların yanında hayırlı ve itaakâr zümreler de bulunduğuna göre bu görüşü onaylamak mümkündür. Ancak Nâs süresinin kendi mecrasındaki tevilinin gereği cinlerden ve insanlardan oluşan şeytanların insanların gönlüne vesvese düşürdükleri yolundadır. En doğrusunu Allah bilir.
407 ( Felak ve Nâs sürelerinin (Muavvizeteyn) Kur'ândan olup olmadığı meselesine gelince, Fakih (r.h.) şöyle dedi: Bu iki süre hakkındaki kanaatimiz şundan ibarettir: Çağımızın âlimlerine nesilden nesile intikal eden bilgi ve görgü çerçevesinde “Kur'ân muhtevası mushafın iki kapağı arasında yer alan metinden ibarettir” diye kabul edilen hükmün kapsamına bu iki süre de dâhil olmuştur. Biz Muavvizeteyn'in ilâhi kelâma nitelik kazandıran erişilmezlik (müciz) özelliği taşıyıp taşımadığını tesbit edecek deneme ve sınama bilgisine sahip bulunanlardan değiliz. Bu konunun gereği meseleyi ehlinden öğrendikten sonra, metnin Kurândan olduğu ve erişilmezlik niteliği taşıdığının ortaya çıktığına tanıklık etmekten ibarettir. Sonuç olarak bizim gibilerin takınması gereken tavır, işin ehline uymaktır.
Allahtan geldiği ve hak niteliği taşıdığına ilişkin kesin karar verdiğimiz bütün dini hükümlerde ortak anlaşmayı sağlayan kriter artık açıklık kazanmıştır, Muavvizeteyn meselesi de aynı esasa bağlıdır. Ne var ki İbn Mesüd'dan (r.a.) nakledildiğine göre kendisi Felak ve Nâs sürelerini mushafına yazmamıştır. Kanaatimize göre bu husus iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi bu iki sürenin Kur'ândan olup olmadığı hakkında Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden hiçbir şey duymamış olma ihtimalidir; yine o, bu konuyu sormayı da kendisi için bir görev telakki etmemiş olmalıdır, zira Kur'ân ile Resülullahın getirip tebliğ ettiği diğer dini bilgiler bilinmesi ve kendileriyle amel edilmesi açısından aynıdır, şu sebeple ki bunların hepsiyle şu amaç güdülmüştür: Mükellefiyet açısından yerine getirilmesi gerekeni ifa etmektir bunun dışında isim ve konum belirlemek değildir. İslâm'ı benimsemekte üstün mertebeye ulaşmış kimseler erişilmez (müciz) niteliği taşıyan metinleri diğerlerinden ayırıp Kurân mıdır, değil midir diye tesbit edebilmek için deneme ve sınama eylemine girişmeyi kendileri için hiç de gerekli görmüyorlardı. Nefsini bir nevi imtihana tâbi tutma niteliği taşıyan böyle bir davranış Resülullahtan gelen tebliğlerde tereddüt ve şüpheye düşenlere özgü hareketlerden biridir, onlar bu yolla Hz. Muhammed'in Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olup olmadığını belirlemek isterler. Buna mukabil Hz. Muhammed'in risâleti kendince ortaya çıkmış, kalbi itminana kavuşmuş ve getirdiği tebliğler hakkında hiçbir tereddütü kalmamış kimseler, kendilerini böyle bir sınamadan vareste görmüşlerdir. Tekrar hatırlatmalıyım ki bu hususu irdelemeyi terketmenin sebebi pekâlâ biraz önce bahsettiğim husus olabilir, Muavvizeteyn'in Kur'ândan sayılmaması değil.
ISJUkbe (b. Âmir el-Cüheni'nin naklettiği hadise göre Hz. Peygamber (s.a.) ashabına meâlen şöyle demiştir: “Bugün benzeri görülmemiş âyetler nâzil olmuştur” “Hangileridir?” diye sorulduğunda Muavvizeteyn diye cevap vermiştir”.
Bu hadis de Felak ve Nâs sürelerinin Kurândan olduğunu göstermektedir. İkincisi, İbn Mesüd'un Muavvizeteyn'i kendi mushafına yazmamasının bir sebebi de Übey b. Kâbdan rivayet edilen husustur, onun nakline göre Hz. Peygamber Muavvizeteynden söz ederken (bana sığınmam söylendi. Ben de size söyledim. Bu itibarla siz de) “deyiniz...” buyurmuştur. Biz şöyle bir kanaat belirleriz: Muavvizeteyn'in Kur'ândan olduğu veya olmadığı yolunda bir tanıklığımız yoktur, Resülullah (s.a.) da bu iki süre hakkında bir beyanda bulunmamıştır. Abdullah b. Mesüd'un durumu da bunun gibidir.
Bu söylediklerimizi destekleyen bir husus da Kur'ân okunacağı zaman “eüzu” çekmenin emredilmesidir”, istiâze ise okuma işine başlamadan öncedir. Felak ve Nâs süreleri Kur'ândan olsaydı istiâze konumunda bulunmak üzere mushafın başında yer almaları gerekirdi. İşte bu husus da meselenin mahiyetini bilmeyi engelleyen noktalardan biridir. Zaten biz bu konunun kapalı kalmasının imkân dahilinde bulunduğunu (ve bunun pratikte önem taşımadığını) daha önce anlatmıştık. Şunu hatırlatalım ki vahyin gelişi insanların ihtiyacına bağlıydı. Resülullah ve sahâbilerin uygulaması da ihtiyaca göre oluyordu. Dolayısıyla konu söylediğim açıdan bilgi eksikliğinin zarar vermeyeceği bir özellik taşır.
İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Devemin beni götürebileceği herhangi bir yerde, Kur'ân'ı benden daha iyi bilen birinin bulunduğunu bilsem mutlaka ona giderdim””.
409 Ilİbn Mesüddan nakleden râviden rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) Cibril aleyhissalâtü vesselâma her yıl Kur'ân'ı bir defa arzediyordu. Ancak vefat ettiği yıl bu mukabeleyi (arza-yı ahire) iki defa yapmıştır. Abdullah son arzların ikisinde de hazır bulunmuştur. Muhtemeldir ki Hz. Peygamber son arzlarında Allah'ın dilediği metinleri okumamıştır. Durum böyle olunca Abdullah b. Mesüd Muavvizeteyne mushafta yer verilip verilmediğine dair bir haberin (semâ ) sabit olması için başkasına soru soracak bir konumda bulunmuyordu. Şu halde İbn Mesüd'un bu meseledeki asıl fikrini bilme imkânımız yoktur.
Bir başka yorum da şöyledir: Muhtemeldir ki Abdullah b. Mesüd, Felak ve Nâs sürelerini Kur'ândan addetmiş, fakat iki sebepten ötürü bunları mushafına kaydetmemiştir. Birincisi Muavvizeteyn'in yazıldığı ve girdiği yer -yukarıda değindiğimiz üzere- herkesin elinde bulunan mushafların baş tarafı değildi. Bu sebeple İbn Mesüd şahsi tertip ve tercihiyle bu iki süre için-farklı bir kayıt yeri belirlemeyi hoş karşılamamış, bu yüzden de hiç yazmamıştır. İkincisi o, ezberleyip unutmamak için yazıyordu, halbuki Muavvizeteyn'i unutma tehlikesinden kendini emin görüyordu, çünkü bu iki süre gündüz ve gece başlangıçlarında okunması gereken metinlerdir; ayrıca sıkıntılı durumların ortaya çıkması halinde sözü edilen iki süreyi okumak suretiyle her türlü kötülük ve tuzaktan Allaha sığınmak faydalı olmaktadır, tıpkı istiâzede bulunma ve nakledilen çeşitli duaları tekrar edişte olduğu gibi. İbn Mesüd, Felak ve Nâs metinlerinin kendisince unutulmasından emin olunca yazmamıştır. Onun Fâtiha süresini mushafına yazmamasının sebebi de bu kabildendir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
. Müslim, “Salâtü'l-müsâfirin”, 264-265; Dârimi, “Fezâilivl-Kur'ân” 26. o Müellif Mâtüridi şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Kur'ân okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan Allah'a sığın”. 7” bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, 1, 42; İbn Kesir, Tefsiru'I-Kurüni'-azim, 1, 6.