Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — İnşikak 84:1 – Leyl 92:21

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. İnşikak 84:1
  2. İnşikak 84:2
  3. İnşikak 84:3
  4. İnşikak 84:4
  5. İnşikak 84:5
  6. İnşikak 84:6
  7. İnşikak 84:7
  8. İnşikak 84:8
  9. İnşikak 84:9
  10. İnşikak 84:10
  11. İnşikak 84:11
  12. İnşikak 84:12
  13. İnşikak 84:13
  14. İnşikak 84:14
  15. İnşikak 84:15
  16. İnşikak 84:16
  17. İnşikak 84:17
  18. İnşikak 84:18
  19. İnşikak 84:19
  20. İnşikak 84:20
  21. İnşikak 84:21
  22. İnşikak 84:22
  23. İnşikak 84:23
  24. İnşikak 84:24
  25. İnşikak 84:25
  26. Büruc 85:1
  27. Büruc 85:2
  28. Büruc 85:3
  29. Büruc 85:4
  30. Büruc 85:5
  31. Büruc 85:6
  32. Büruc 85:7
  33. Büruc 85:8
  34. Büruc 85:9
  35. Büruc 85:10
  36. Büruc 85:11
  37. Büruc 85:12
  38. Büruc 85:13
  39. Büruc 85:14
  40. Büruc 85:15
  41. Büruc 85:16
  42. Büruc 85:17
  43. Büruc 85:18
  44. Büruc 85:19
  45. Büruc 85:20
  46. Büruc 85:21
  47. Büruc 85:22
  48. Târık 86:1
  49. Târık 86:2
  50. Târık 86:3
  51. Târık 86:4
  52. Târık 86:5
  53. Târık 86:6
  54. Târık 86:7
  55. Târık 86:8
  56. Târık 86:9
  57. Târık 86:10
  58. Târık 86:11
  59. Târık 86:12
  60. Târık 86:13
  61. Târık 86:14
  62. Târık 86:15
  63. Târık 86:16
  64. Târık 86:17
  65. A'lâ 87:1
  66. A'lâ 87:2
  67. A'lâ 87:3
  68. A'lâ 87:4
  69. A'lâ 87:5
  70. A'lâ 87:6
  71. A'lâ 87:7
  72. A'lâ 87:8
  73. A'lâ 87:9
  74. A'lâ 87:10
  75. A'lâ 87:11
  76. A'lâ 87:12
  77. A'lâ 87:13
  78. A'lâ 87:14
  79. A'lâ 87:15
  80. A'lâ 87:16
  81. A'lâ 87:17
  82. A'lâ 87:18
  83. A'lâ 87:19
  84. Gâşiye 88:1
  85. Gâşiye 88:2
  86. Gâşiye 88:3
  87. Gâşiye 88:4
  88. Gâşiye 88:5
  89. Gâşiye 88:6
  90. Gâşiye 88:7
  91. Gâşiye 88:8
  92. Gâşiye 88:9
  93. Gâşiye 88:10
  94. Gâşiye 88:11
  95. Gâşiye 88:12
  96. Gâşiye 88:13
  97. Gâşiye 88:14
  98. Gâşiye 88:15
  99. Gâşiye 88:16
  100. Gâşiye 88:17
  101. Gâşiye 88:18
  102. Gâşiye 88:19
  103. Gâşiye 88:20
  104. Gâşiye 88:21
  105. Gâşiye 88:22
  106. Gâşiye 88:23
  107. Gâşiye 88:24
  108. Gâşiye 88:25
  109. Gâşiye 88:26
  110. Fecr 89:1
  111. Fecr 89:2
  112. Fecr 89:3
  113. Fecr 89:4
  114. Fecr 89:5
  115. Fecr 89:6
  116. Fecr 89:7
  117. Fecr 89:8
  118. Fecr 89:9
  119. Fecr 89:10
  120. Fecr 89:11
  121. Fecr 89:12
  122. Fecr 89:13
  123. Fecr 89:14
  124. Fecr 89:15
  125. Fecr 89:16
  126. Fecr 89:17
  127. Fecr 89:18
  128. Fecr 89:19
  129. Fecr 89:20
  130. Fecr 89:21
  131. Fecr 89:22
  132. Fecr 89:23
  133. Fecr 89:24
  134. Fecr 89:25
  135. Fecr 89:26
  136. Fecr 89:27
  137. Fecr 89:28
  138. Fecr 89:29
  139. Fecr 89:30
  140. Beled 90:1
  141. Beled 90:2
  142. Beled 90:3
  143. Beled 90:4
  144. Beled 90:5
  145. Beled 90:6
  146. Beled 90:7
  147. Beled 90:8
  148. Beled 90:9
  149. Beled 90:10
  150. Beled 90:11
  151. Beled 90:12
  152. Beled 90:13
  153. Beled 90:14
  154. Beled 90:15
  155. Beled 90:16
  156. Beled 90:17
  157. Beled 90:18
  158. Beled 90:19
  159. Beled 90:20
  160. Şems 91:1
  161. Şems 91:2
  162. Şems 91:3
  163. Şems 91:4
  164. Şems 91:5
  165. Şems 91:6
  166. Şems 91:7
  167. Şems 91:8
  168. Şems 91:9
  169. Şems 91:10
  170. Şems 91:11
  171. Şems 91:12
  172. Şems 91:13
  173. Şems 91:14
  174. Şems 91:15
  175. Leyl 92:1
  176. Leyl 92:2
  177. Leyl 92:3
  178. Leyl 92:4
  179. Leyl 92:5
  180. Leyl 92:6
  181. Leyl 92:7
  182. Leyl 92:8
  183. Leyl 92:9
  184. Leyl 92:10
  185. Leyl 92:11
  186. Leyl 92:12
  187. Leyl 92:13
  188. Leyl 92:14
  189. Leyl 92:15
  190. Leyl 92:16
  191. Leyl 92:17
  192. Leyl 92:18
  193. Leyl 92:19
  194. Leyl 92:20
  195. Leyl 92:21

İnşikak 84:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Gökyarıldığında. Bu beyan önceden geçen bir sorunun cevabıdır. Çünkü daha önce de belirtiğimiz gibi “izâ” cevap edatıdır, kendisiyle söz başı yapılan bir edat değildir. Sanki Hz. Peygambere (a.s.) soru sorulmuş da amellerle yüzleşme vakti ne zamandır denilmiştir. Allah Teâlâ da Gök yarıldığında ve Rabb'ine boyun eğip gerekeni yaptığında... buyurmuştur. Amellerle yüzleşmenin vakti işte o zamandır. Denildi ki: Şöyle bir hadis rivayeti gelmiştir: İki kardeş vardır; biri müslüman diğeri kâfirdir. Kâfir olan müslüman olana: “Şimdi biz öldükten sonra tekrar diriltilecek miyiz?” diye sorar. O da “Seni ve senden öncekileri yaratana yemin olsun ki elbette diriltileceğiz!”” diye cevap verir. Bunun üzerine bu süre indirilir ve onlara ölümden sonra diriltilme anının, göklerin yarıldığı ve yerin dümdüz uzatıldığı vakit olarak belirtilmiştir. (JSonra sürenin başında kişi onu daha iyi hatırlasın diye cevabı açıkladı. Çünkü başında açıklamak daha etkili olur. Eğer sürenin ortasında açıklansaydı ancak onu okumakla akılda tutardı. İşte bu özellik sebebiyledir ki en doğrusunu Allah bilir ya, elif lim mim ve elif lâm râ ve kâf hâ yâ ayın sâd ve tâhâ harfleri süre başı yapılmıştır. Çünkü kâfirlerin âdeti Kur'ândan yüz çevirmek ve onu anlamak için dinlemekten uzak durmaktı. Bu yüzden süre onları Kurân üzerinde durmaya ve düşünmeye sevketmek için remiz ve işaretlerden oluşan hurüf-i mukattaa ile başlatılmıştır. Çünkü onlar elif lâm mim ve elif lâm râ... ile neyin kastedildiğini bilmemekteydiler. Sonra göğün yarılmasını ve yeryüzünün düzlenip yayılmasını ve orada dağların varedilmesini açıkladı ki bu sayede âhiret gününün şiddetini bilsinler, ondan korksunlar ve onun için tedarikli olsunlar. Ve Rabb'ine boyun eğip gerekeni yaptığında... Yani gök Rabbini dinleyerek ve ona itaat ederek kendisinden istenileni yerine getirmek üzere davrandığında... Boyun eğme mânasındaki “izn”in farklı anlamları vardır. Onun en yakın anlamı, her şeyin kendisine en uygun olana yönlendirilmesidir. Görmez misin ki sen “Ezinetr-raculu li-abdihi fi't-ticârati” (ge4J Jx Dos 41), yani adam kölesine ticaret için izin verdi dediğin zaman, burada izin kelimesi ile birinin senin yemeğini yemesi için senden müsaade istemesini kastetmezsin, aksine köleye izin vermekle kölenin ticaret yapmasını istemektesin, hatta izne rağmen yapmaması halinde onu yermektesin. Oysa öbür türlüsünde yemek yemenin kendisi için mübah olduğunu söylemiş olmaktasın. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Hiçbir kimse Allah'ın yazılıp bir süreye bağlanmış izni olmadan ölmez. Kim dünya nimetini isterse ondan kendisine veririz; kim âhiret nimetini isterse ona da ondan veririz ve şükredenleri ödüllendireceğiz”. Bir başka yerde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın izni olmadıkça hiç kimsenin inanması mümkün değildir. O, akıllarını kullanmayanları inkâr bataklığında bırakır””. halde her iki izin farklı anlamları taşır. Bu itibarla bizim için gerekli olanı ona en uygun mânayı vermektir. O da burada itaat ve kendisinden beklenileni yapmak anlamıdır. O yüzden de ona bu mânayı vermişlerdir. Gerekeni yaptığında. Yani Rabb'ini dinlemesi ve itaat etmesi gerekli kılındı. İcabet etmenin gök ehline yönelik olması da mümkündür. Her ne kadar maksat gök ehli ise de mecaz olmak üzere göğe nispet edilmiş olur. Nitekim şu ilâhi beyanda da benzer bir durum vardır: “Rabb'inin ve elçilerinin emrine karşı direnen nice memleket halkını şiddetli biçimde hesaba çekip bilinmedik görülmedik azaba çarptırmışızdır”. “Karye”, yani kasabanın isyankâr olması mümkün değildir; isyankârlık ancak kasaba halkına ait bir tavırdır. Eğer durum böyle ise o zaman bu beyandan şu husus anlaşılır Rab Teâlâ'nın davet ettiği bir buyruğa muhalefet etmek diye bir tavır hiçbir varlığın lügatinde söz konusu değildir, bundan sadece dünya hayatını sürdürenler müstesna olur. Çünkü dünya hayatında insanların birçoğu Allaha itaatten yüz çevirebilmekte ve O'na isyan olarak bilinen işlerle iştigal edebilmektedirler. Sonra icabet, taat, gönüllü boyun eğme (tav), zoraki icabet (kerh) ve benzeri nitelemeler iradesi bulunan varlıklara nispet edildiği zaman bildik itaat ve icabet anlamına gelir. İrade sahibi olmayan varlıklara izafe edildiği zaman ise yaratılış şeklinin dışına çıkma, değişim gösterme anlamına gelir. Meselâ bitki bitirme özelliği kastedildiği zaman yeryüzü canlı olmakla nitelenir, üzerindekiler kuruduğu ve cansız hale geldiği zaman da ölmekle nitelendirilir. Bununla da şu kastedilir: Eğer kendisinde bulunan nitelik, ruhlu varlıklarda olsaydı o takdirde onlardan biri onların hayatına, diğeri de ölümüne alem olurdu. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, “İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin” buyurdu. “İsteyerek geldik dediler”. Yer ve gök gönüllü ya da gönülsüz olmakla nitelenmez. Ancak onlar öyle bir özellikte yaratıldılar ki eğer o özellik gönüllülük ve gönülsüzlükle nitelenebilen bir varlıkta olsaydı, mutlaka gönüllü itaatkârlık gösterirdi. Hz. İbrahim (a.s.) buyurdu ki: “Rabbim! Putlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldu. Bundan böyle kim bana uyarsa o bendendir; kim de bana karşı gelirse artık sen çok bağışlayan, pek esirgeyensin”” Aslında putlar insanları saptırmaz. Fakat onlar öyle bir heyet üzere yapılmışlardır ki eğer öyle olabilselerdi mutlaka onları saptırmak amacıyla edinirlerdi. Denildi ki: Vadiler, dereler, dağlar düzlenip dümdüz hale getirildiğinde ya da dilediği şekil üzere düzleyip “Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak. Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün” meâlindeki âyette belirtildiği gibi bir hal aldığında. GLA GİS gü Laliş

İnşikak 84:2

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Gökyarıldığında. Bu beyan önceden geçen bir sorunun cevabıdır. Çünkü daha önce de belirtiğimiz gibi “izâ” cevap edatıdır, kendisiyle söz başı yapılan bir edat değildir. Sanki Hz. Peygambere (a.s.) soru sorulmuş da amellerle yüzleşme vakti ne zamandır denilmiştir. Allah Teâlâ da Gök yarıldığında ve Rabb'ine boyun eğip gerekeni yaptığında... buyurmuştur. Amellerle yüzleşmenin vakti işte o zamandır. Denildi ki: Şöyle bir hadis rivayeti gelmiştir: İki kardeş vardır; biri müslüman diğeri kâfirdir. Kâfir olan müslüman olana: “Şimdi biz öldükten sonra tekrar diriltilecek miyiz?” diye sorar. O da “Seni ve senden öncekileri yaratana yemin olsun ki elbette diriltileceğiz!”” diye cevap verir. Bunun üzerine bu süre indirilir ve onlara ölümden sonra diriltilme anının, göklerin yarıldığı ve yerin dümdüz uzatıldığı vakit olarak belirtilmiştir. (JSonra sürenin başında kişi onu daha iyi hatırlasın diye cevabı açıkladı. Çünkü başında açıklamak daha etkili olur. Eğer sürenin ortasında açıklansaydı ancak onu okumakla akılda tutardı. İşte bu özellik sebebiyledir ki en doğrusunu Allah bilir ya, elif lim mim ve elif lâm râ ve kâf hâ yâ ayın sâd ve tâhâ harfleri süre başı yapılmıştır. Çünkü kâfirlerin âdeti Kur'ândan yüz çevirmek ve onu anlamak için dinlemekten uzak durmaktı. Bu yüzden süre onları Kurân üzerinde durmaya ve düşünmeye sevketmek için remiz ve işaretlerden oluşan hurüf-i mukattaa ile başlatılmıştır. Çünkü onlar elif lâm mim ve elif lâm râ... ile neyin kastedildiğini bilmemekteydiler. Sonra göğün yarılmasını ve yeryüzünün düzlenip yayılmasını ve orada dağların varedilmesini açıkladı ki bu sayede âhiret gününün şiddetini bilsinler, ondan korksunlar ve onun için tedarikli olsunlar. Ve Rabb'ine boyun eğip gerekeni yaptığında... Yani gök Rabbini dinleyerek ve ona itaat ederek kendisinden istenileni yerine getirmek üzere davrandığında... Boyun eğme mânasındaki “izn”in farklı anlamları vardır. Onun en yakın anlamı, her şeyin kendisine en uygun olana yönlendirilmesidir. Görmez misin ki sen “Ezinetr-raculu li-abdihi fi't-ticârati” (ge4J Jx Dos 41), yani adam kölesine ticaret için izin verdi dediğin zaman, burada izin kelimesi ile birinin senin yemeğini yemesi için senden müsaade istemesini kastetmezsin, aksine köleye izin vermekle kölenin ticaret yapmasını istemektesin, hatta izne rağmen yapmaması halinde onu yermektesin. Oysa öbür türlüsünde yemek yemenin kendisi için mübah olduğunu söylemiş olmaktasın. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Hiçbir kimse Allah'ın yazılıp bir süreye bağlanmış izni olmadan ölmez. Kim dünya nimetini isterse ondan kendisine veririz; kim âhiret nimetini isterse ona da ondan veririz ve şükredenleri ödüllendireceğiz”. Bir başka yerde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın izni olmadıkça hiç kimsenin inanması mümkün değildir. O, akıllarını kullanmayanları inkâr bataklığında bırakır””. halde her iki izin farklı anlamları taşır. Bu itibarla bizim için gerekli olanı ona en uygun mânayı vermektir. O da burada itaat ve kendisinden beklenileni yapmak anlamıdır. O yüzden de ona bu mânayı vermişlerdir. Gerekeni yaptığında. Yani Rabb'ini dinlemesi ve itaat etmesi gerekli kılındı. İcabet etmenin gök ehline yönelik olması da mümkündür. Her ne kadar maksat gök ehli ise de mecaz olmak üzere göğe nispet edilmiş olur. Nitekim şu ilâhi beyanda da benzer bir durum vardır: “Rabb'inin ve elçilerinin emrine karşı direnen nice memleket halkını şiddetli biçimde hesaba çekip bilinmedik görülmedik azaba çarptırmışızdır”. “Karye”, yani kasabanın isyankâr olması mümkün değildir; isyankârlık ancak kasaba halkına ait bir tavırdır. Eğer durum böyle ise o zaman bu beyandan şu husus anlaşılır Rab Teâlâ'nın davet ettiği bir buyruğa muhalefet etmek diye bir tavır hiçbir varlığın lügatinde söz konusu değildir, bundan sadece dünya hayatını sürdürenler müstesna olur. Çünkü dünya hayatında insanların birçoğu Allaha itaatten yüz çevirebilmekte ve O'na isyan olarak bilinen işlerle iştigal edebilmektedirler. Sonra icabet, taat, gönüllü boyun eğme (tav), zoraki icabet (kerh) ve benzeri nitelemeler iradesi bulunan varlıklara nispet edildiği zaman bildik itaat ve icabet anlamına gelir. İrade sahibi olmayan varlıklara izafe edildiği zaman ise yaratılış şeklinin dışına çıkma, değişim gösterme anlamına gelir. Meselâ bitki bitirme özelliği kastedildiği zaman yeryüzü canlı olmakla nitelenir, üzerindekiler kuruduğu ve cansız hale geldiği zaman da ölmekle nitelendirilir. Bununla da şu kastedilir: Eğer kendisinde bulunan nitelik, ruhlu varlıklarda olsaydı o takdirde onlardan biri onların hayatına, diğeri de ölümüne alem olurdu. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, “İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin” buyurdu. “İsteyerek geldik dediler”. Yer ve gök gönüllü ya da gönülsüz olmakla nitelenmez. Ancak onlar öyle bir özellikte yaratıldılar ki eğer o özellik gönüllülük ve gönülsüzlükle nitelenebilen bir varlıkta olsaydı, mutlaka gönüllü itaatkârlık gösterirdi. Hz. İbrahim (a.s.) buyurdu ki: “Rabbim! Putlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldu. Bundan böyle kim bana uyarsa o bendendir; kim de bana karşı gelirse artık sen çok bağışlayan, pek esirgeyensin”” Aslında putlar insanları saptırmaz. Fakat onlar öyle bir heyet üzere yapılmışlardır ki eğer öyle olabilselerdi mutlaka onları saptırmak amacıyla edinirlerdi. Denildi ki: Vadiler, dereler, dağlar düzlenip dümdüz hale getirildiğinde ya da dilediği şekil üzere düzleyip “Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak. Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün” meâlindeki âyette belirtildiği gibi bir hal aldığında. GLA GİS gü Laliş

İnşikak 84:3

4. “Ve içindekileri atıp boşaldığında;” 3. “Yer dümdüz edildiğinde...”

İnşikak 84:4

4. “Ve içindekileri atıp boşaldığında;” 3. “Yer dümdüz edildiğinde...”

İnşikak 84:5

Ve içindekileri atıp boşaldığında. Yani içine konulmuş bulunan mevtaları ve defineleri dışarı attığı ve tamamen boşaldığı zaman. “Tehalli”, yani boşalma fiili her ne kadar boşalan içine konulan olsa da yeryüzüne nispet edilmiştir. Çünkü onları tutan yeryüzü olmaktadır. İçindeki ondan ayrılınca yeryüzü de ondan boş kalmış olmaktadır. DAMI CSI İS OLSYI ği

İnşikak 84:6

[İnsan Her Hayra Heş Şerre Koşuşturur)] “Kâdih” koşuşturan, çaba gösteren ve bunu kendisine âdet edinen demektir. Bu özellik her insanda sonsuza dek mevcuttur; insan ya hayır işinde ya da şer işinde koşturur durur. kendisine yarar veren ya da zarar veren iş peşinde olur. Hatta insan koşuşturmayacağım diye aklından geçirse bunu yapamaz. Çünkü koşuşturmayı terketmek için çabalamak da bir çabadır. Hz. Peygamber'in (a.s.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: O bu ilâhi beyanı okuduğu zaman “İşte ben o insanım!” demiştir. Bu ifade, hitabın ona özel olduğunu göstermez. Çünkü insanın genel karakterini açıklamakta ve “Kime kitabı sağından verilirse hesabı kolay bir şekilde görülecektir” buyurmaktadır. “Kime de kitabı arkasından verilirse, eyvah!” diye bağıracaktır!”. Haliyle bütün bunlardan maksadın Hz. Peygamber'in (a.s.) olması caiz değildir. Bu itibarla burada herkes kastedilmekte ve “Yâ eyyühe'l-insân” sözüne muhatap bulunmaktadır. İşte bunun içindir ki Hz. Peygamber (a.s.) de “İşte ben o insanım!” demiştir. Rabb'ine doğru bir çaba içindesin. Mâna şöyle olabilir: Rabb'ine yönelik çabanı, ona itaat içinde, rızasını kazanma yolunda kılmaya çalış! Hiç şüphesiz sen O'na elbette kavuşacaksın, bundan kaçış yoktur. Yani amelinle yüzleşme zorundasın; eğer iyi ise iyilik, kötü ise kötülük göreceksin. Rab ile kavuşmadan maksadın ölümden sonra diriltilme ve âhiret hayatından kinâye olması da mümkündür. Çünkü öldükten sonra diriltilme, kinâye olarak Rab ile kavuşma olarak da ifade edilebilmektedir. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Artık her kim Rabb'ine kavuşmayı bekliyorsa dünya ve âhirete yararlı iş yapsın ve Rabb'ine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın”. O gün, şu ilâhi beyanda Allah Teâlâ'ya dönüş günü, ortaya çıkış günü olarak da isimlendirilmiştir: “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar...” Birsonrakiâyet. O günün bu isimlerle anılmasının izahı şöyledir: Belirttiğimiz gibi âlemin yaratılmasındaki maksat akıbet, yani âhirettir. “Bürüz”, yani ortaya çıkış günü denilmesi, o günde her şeyin ortaya çıkması ve ayan beyan olmasından ötürüdür. 'Masir”, yani Allah'a dönüş günü denilmesi her şeyin ne için yaratılmış ise ona dönüşü içindir. Her ne kadar bütün mahlükat bundan önce de O'nun huzurunda olup ve O'nun bilgisi dışında değil ise de o gün özellikle (diğer mahlükata nispetle de) her şey ortaya dökülecek ve her şey O'na dönecektir. GL İİ Arl GİS ei zil

İnşikak 84:7

7-8. “Kime kitabı sağından verilirse hesabı kolay bir şekilde görülecekHesabın kolay bir şekilde görülmesi çeşitli şekillerde izah edilebilir: Birincisi: Mümin, Rabb'inin kendisini davet ettiği her dini esası tasdik etmek gerektiğine inanır. Onun inancı, tasdik istikametinde olunca genel itibariyle yaptığı iyi amellerin kabul gördüğünü düşünmesi sebebiyle bazı kötü amellerini hatırlaması kendisine kolay gelir. Diğer bir izah şöyledir: O kitabına, yani amel defterine baktığı zaman hasenatının makbul, seyyiatının da affedilmiş olduğunu görür. Bugünün hesabı kolay denildi, çünkü hayır namına ne işlemişse hepsi tespit edilmiş, kötülükleri ise silinmiştir. Onun hayır işleri “yüsran”, yani kolay diye isimlendirilince onun karşılığı olan mükâfat da kolay adlandırıldı. Aynı şekilde amel defteri sağından verilenler de hayır ile ödüllendirilirler. O yüzden ona da kolay hesap denildi. Şu yorum da mümkündür: Müslüman dünyada kendisine verilen nimetlerin hatırlatılmasıyla sorguya çekilir; “niçin bunu yaptın” denilerek azarlama ve korkutmakla hesaba çekilmez. Kâfir ise azarlanma biçiminde sorgulanır. Yaptıklarını inkâr etmesi üzerine ona “Niçin böyle yaptın?!” denir. Bunda da onun için zorlaştırma vardır. Rivayet edildiğine göre Hz. Âişe (r.a.) şöyle demiştir: Hz. Peygamber'in (a.s.) şöyle dediğini işittim: “Hesapta kim münakaşaya girerse o azap görmüş demektir” Bazı rivayetlerde de şöyle denilmiştir: “Her kim hesaba çekildi ise o azap görmüştür” Âişe dedi ki: Ona, Yâ Resülallah! Allah Teâlâ şöyle buyurmuyor mu söyledim: “Kime kitabı sağından verilirse hesabı kolay bir şekilde görülecektir; ve sevinç içinde yakınlarına dönecektir”. Hz. Peygamber (a.s.) buyurdu ki: “Âişe! O arz ile ilgilidir. Fakat her kim hesaba çekildi ise o helâk olmuştur!” dedi”, (Fakih rahimehullah dedi ki:) Hz. Peygamber'in (a.s.) “Hesapta kimin hakkında münakaşa yapılırsa o azap görmüş demektir” Bazı rivâyetlerde yer alan: “Her kim hesaba çekildi ise o azap görmüştür” sözünün zâhirinde Hz. Âişe'nin anlayışının reddi yoktur. Çünkü hadisten anlaşılan ile “hesabı kolay bir şekilde görülecektir” meâlindeki âyetten anlaşılan mâna aynı değildir. Hz. Peygamber'in (a.s.) sözünün zâhiri Hz. Âişe'ye verilmiş cevap değildir. Ona verilen cevap Hz. Peygamber'in (a.s.) şu sözüdür: “Her kim hesaba çekildi ise o azap görmüştür”. Allah Teâlâ'nın “hesabı kolay bir şekilde görülecektir” buyruğu her hesapla ilgili değildir. Ondan maksat sorguya çekilme olmaksızın yapılan hesap arzıdır. Sade arz şeklinde olan hesap, azaba konu olan hesap değildir. Buradan da ortaya çıkar ki genel hitaptan Hz. Âişe'nin anladığı gibi umumun kastedilmesi gibi bir sonuç çıkmaz. Aksine hitabın umumi ama muradın hususi olması da mümkündür.

İnşikak 84:8

7-8. “Kime kitabı sağından verilirse hesabı kolay bir şekilde görülecekHesabın kolay bir şekilde görülmesi çeşitli şekillerde izah edilebilir: Birincisi: Mümin, Rabb'inin kendisini davet ettiği her dini esası tasdik etmek gerektiğine inanır. Onun inancı, tasdik istikametinde olunca genel itibariyle yaptığı iyi amellerin kabul gördüğünü düşünmesi sebebiyle bazı kötü amellerini hatırlaması kendisine kolay gelir. Diğer bir izah şöyledir: O kitabına, yani amel defterine baktığı zaman hasenatının makbul, seyyiatının da affedilmiş olduğunu görür. Bugünün hesabı kolay denildi, çünkü hayır namına ne işlemişse hepsi tespit edilmiş, kötülükleri ise silinmiştir. Onun hayır işleri “yüsran”, yani kolay diye isimlendirilince onun karşılığı olan mükâfat da kolay adlandırıldı. Aynı şekilde amel defteri sağından verilenler de hayır ile ödüllendirilirler. O yüzden ona da kolay hesap denildi. Şu yorum da mümkündür: Müslüman dünyada kendisine verilen nimetlerin hatırlatılmasıyla sorguya çekilir; “niçin bunu yaptın” denilerek azarlama ve korkutmakla hesaba çekilmez. Kâfir ise azarlanma biçiminde sorgulanır. Yaptıklarını inkâr etmesi üzerine ona “Niçin böyle yaptın?!” denir. Bunda da onun için zorlaştırma vardır. Rivayet edildiğine göre Hz. Âişe (r.a.) şöyle demiştir: Hz. Peygamber'in (a.s.) şöyle dediğini işittim: “Hesapta kim münakaşaya girerse o azap görmüş demektir” Bazı rivayetlerde de şöyle denilmiştir: “Her kim hesaba çekildi ise o azap görmüştür” Âişe dedi ki: Ona, Yâ Resülallah! Allah Teâlâ şöyle buyurmuyor mu söyledim: “Kime kitabı sağından verilirse hesabı kolay bir şekilde görülecektir; ve sevinç içinde yakınlarına dönecektir”. Hz. Peygamber (a.s.) buyurdu ki: “Âişe! O arz ile ilgilidir. Fakat her kim hesaba çekildi ise o helâk olmuştur!” dedi”, (Fakih rahimehullah dedi ki:) Hz. Peygamber'in (a.s.) “Hesapta kimin hakkında münakaşa yapılırsa o azap görmüş demektir” Bazı rivâyetlerde yer alan: “Her kim hesaba çekildi ise o azap görmüştür” sözünün zâhirinde Hz. Âişe'nin anlayışının reddi yoktur. Çünkü hadisten anlaşılan ile “hesabı kolay bir şekilde görülecektir” meâlindeki âyetten anlaşılan mâna aynı değildir. Hz. Peygamber'in (a.s.) sözünün zâhiri Hz. Âişe'ye verilmiş cevap değildir. Ona verilen cevap Hz. Peygamber'in (a.s.) şu sözüdür: “Her kim hesaba çekildi ise o azap görmüştür”. Allah Teâlâ'nın “hesabı kolay bir şekilde görülecektir” buyruğu her hesapla ilgili değildir. Ondan maksat sorguya çekilme olmaksızın yapılan hesap arzıdır. Sade arz şeklinde olan hesap, azaba konu olan hesap değildir. Buradan da ortaya çıkar ki genel hitaptan Hz. Âişe'nin anladığı gibi umumun kastedilmesi gibi bir sonuç çıkmaz. Aksine hitabın umumi ama muradın hususi olması da mümkündür.

İnşikak 84:9

9. “Ve sevinç içinde yakınlarına dönecektir.” 10. “Kime de kitabı arkasından verilirse,”

İnşikak 84:10

9. “Ve sevinç içinde yakınlarına dönecektir.” 10. “Kime de kitabı arkasından verilirse,”

İnşikak 84:11

11. “Eyvah?” diye bağıracak,” 12. “Ve alevli ateşe girecektir.”

İnşikak 84:12

11. “Eyvah?” diye bağıracak,” 12. “Ve alevli ateşe girecektir.”

İnşikak 84:13

[Âhiretteki Mutlu Aileler] Ve sevinç içinde yakınlarına dönecektir. amel defteri sağından verilenler hakkındadır.) Amel defteri arka tarafından verilenler hakkında ise şöyle buyurdu: Ve alevli ateşe girecektir. Şüphesiz o, (dünyada iken) yakınları arasında neşeliydi. Çünkü müslüman akıbeti itibariyle kendisine yararı dokunsun diye aile edinir ve âhiret işlerinde ailesi kendisine yardımcı olur. Onun aileden beklediği bu yarar, onlar sayesinde elde ettiği daimi sevinç ile ortaya çıkar. Kâfir ise peşin hazlar için evlenir, onun verdiği neşe ile âhireti unutur. Hal böyle olunca da, aile sevinci yüzünden değil ona sebep âhiret için çabalamayı terkettiği için azabı hak eder. Bu mânayı şu ilâhi beyan ifade eder: “Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediğimiz şeyleri veririz; sonra da onu cehenneme göndeririz; oraya kınanmış ve kovulmuş olarak girer”. Hepimiz peşin olanı (dünyayı) istemekteyiz ve bu hepimiz için de zorunlu bir yerdir. Ancak alevli ateşe girmeyi gerektiren davranış dünyayı, âhireti unutturacak şekilde istemektir. Aynı şekilde ailesi ile sevinç duyan kimse de bu sevinci yüzünden cehenneme girmemekte, onları âhireti unutturacak şekilde sevmesi yüzünden girmektedir. Yoksa her evli olan kişi illâ ki ailesi ile sevinç duyacaktır ve bu normal bir duygudur. En doğrusunu Allah bilir. (JKime de kitabı arkasından verilirse. Kitabın arkadan verilmesi iki şekilde olabilir: Görülmesi hoş olmadığı için ondan tiksinilir ve bu nedenden arkadan verilmiş olabilir. Ya da kitabın ardından verilmesi daha önceki yaptıklarına misli ile mukabeleden kinâye olabilir. O dünyada iken Allah'ın kitabını arkasına atmış, emir ve yasaklarını kulak ardı ederek terketmişti. İşte yaptıklarına tam da bir karşılık olmak üzere kendi kitabı da arkadan verilmiş olacaktır. Müminin kitabı ise sağından verilecektir çünkü onun kitabı içinde güzellikler ve bereketler vardır. “Yemin”, yani sağ el, bereketli ve hayırlı işlerde kullanılmak üzere yaratılmıştır, o yüzden de bereket, uğur anlamında olan “yümn” kelimesinden türetilmiştir. “Şimâl”, yani sol ise kirli ve çirkin işler için yaratılmıştır. O yüzden amelleri kötü ve pis olanların defterleri de sollarından ya da arka taraflarından verilir. Çünkü iman ehli olanlar Allah Teâlânın emirlerini ve yasaklarını kabul ettiler ve onları büyük bir saygı ve tâzimle karşıladılar. Duyular âleminde de biz görüyoruz ki bir kimse bir diğerini tebcil edecek ve ona saygısını sunacak olsa onu sağ eliyle tutmaktadır. O yüzden âhirette kendilerine de tâzim olmak üzere defterleri sağ taraflarından “Eyvah!” diye bağıracak... “Sübür” ve “veyl” tehlikeye düşme halini ifade etmek için kullanılan iki kelimedir. Bu itibarla “sübür”un a kişinin tehlikeye düştüğünün ifadesi olup öyle birinin kendi aleyhine “sübür ve “veyl” diye ah vah etmesi, kendine lânetler okuması söz konusu olmaktadır. Bunu söz olarak söylemiş olması ya da söylememesi önemli değildir, helâk içine düşmüş olmasından kinâye tarzında bir ifadedir. Bu şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Yapıp ettikleri karşısında artık az gülsünler, çok ağlasınlar”, Âyette geçen gülme sevinçten kinâyedir, ağlamak da hüzünden kinâye olmaktadır. Mânası onu orada uzunca hüzne boğacak bir durumla yüzleşmesini bildirmektir. Gerçekten ağlamanın olup olmaması önemli değildir. 131 S114. “Zira o, hiçbir zaman Rabb'ine dönmeyeceğini sanırdı.” Bu ilâhi beyan gösteriyor ki sözü edilen azabın onun başına gelmesi, ölümden sonra diriltileceğine dair kesin bir inancının bulunmaması, sade bir zannı olması yüzündendi. Aynı şekilde Allah Teâlâ iki grup arasında vâd ve vaidini taksim etmiş ve vaidini hak edenlerin yalancılar olduğunu sürenin sonunda beyan etmiştir. Burada vaidi belirtip bu vaidi hak edenlerin de âhiret hayatına yönelik sade bir zannı olan ve kesin bir inancı bulunmayan kimseler olduğunu beyan buyurmuştur. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Günaha batanların varacakları yer ise ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri çevrilirler ve kendilerine şöyle denilir: “İnkâr ettiğiniz cehennem azabını tadın!” Burada gerekçenin inkâr etmek olduğunu beyan etmiştir. Bu konuda Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Ateş yüzlerine vuracak, orada dudakları çekilmiş, dişleri görünür bir halde bulunacaklar. Size âyetlerim okunurdu da onları yalanlardınız değil mi?”4 Böylece ebedi olan vaidin özellikle âhireti inkâr edenler hakkında oldugunun bilinmesini istedi. Bu âyette ehl-i kebâirin ebedi olarak cehennemde kalacaklarını iddia eden Mütezile'nin görüşlerinin de reddi vardır. --- Dipnotlar: verilecektir. Kâfir ise Allah Teâlâ'nın emir ve yasaklarını hafife aldı, ona itaate yanaşmadı, bundan dolayı da kıyâmet gününde defteri, kirli ve çirkin işlerde kullanılan solundan verilmek suretiyle aşağılanarak ve hor görülerek ettiğinin karşılığını buldu.

İnşikak 84:14

[Âhiretteki Mutlu Aileler] Ve sevinç içinde yakınlarına dönecektir. amel defteri sağından verilenler hakkındadır.) Amel defteri arka tarafından verilenler hakkında ise şöyle buyurdu: Ve alevli ateşe girecektir. Şüphesiz o, (dünyada iken) yakınları arasında neşeliydi. Çünkü müslüman akıbeti itibariyle kendisine yararı dokunsun diye aile edinir ve âhiret işlerinde ailesi kendisine yardımcı olur. Onun aileden beklediği bu yarar, onlar sayesinde elde ettiği daimi sevinç ile ortaya çıkar. Kâfir ise peşin hazlar için evlenir, onun verdiği neşe ile âhireti unutur. Hal böyle olunca da, aile sevinci yüzünden değil ona sebep âhiret için çabalamayı terkettiği için azabı hak eder. Bu mânayı şu ilâhi beyan ifade eder: “Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediğimiz şeyleri veririz; sonra da onu cehenneme göndeririz; oraya kınanmış ve kovulmuş olarak girer”. Hepimiz peşin olanı (dünyayı) istemekteyiz ve bu hepimiz için de zorunlu bir yerdir. Ancak alevli ateşe girmeyi gerektiren davranış dünyayı, âhireti unutturacak şekilde istemektir. Aynı şekilde ailesi ile sevinç duyan kimse de bu sevinci yüzünden cehenneme girmemekte, onları âhireti unutturacak şekilde sevmesi yüzünden girmektedir. Yoksa her evli olan kişi illâ ki ailesi ile sevinç duyacaktır ve bu normal bir duygudur. En doğrusunu Allah bilir. (JKime de kitabı arkasından verilirse. Kitabın arkadan verilmesi iki şekilde olabilir: Görülmesi hoş olmadığı için ondan tiksinilir ve bu nedenden arkadan verilmiş olabilir. Ya da kitabın ardından verilmesi daha önceki yaptıklarına misli ile mukabeleden kinâye olabilir. O dünyada iken Allah'ın kitabını arkasına atmış, emir ve yasaklarını kulak ardı ederek terketmişti. İşte yaptıklarına tam da bir karşılık olmak üzere kendi kitabı da arkadan verilmiş olacaktır. Müminin kitabı ise sağından verilecektir çünkü onun kitabı içinde güzellikler ve bereketler vardır. “Yemin”, yani sağ el, bereketli ve hayırlı işlerde kullanılmak üzere yaratılmıştır, o yüzden de bereket, uğur anlamında olan “yümn” kelimesinden türetilmiştir. “Şimâl”, yani sol ise kirli ve çirkin işler için yaratılmıştır. O yüzden amelleri kötü ve pis olanların defterleri de sollarından ya da arka taraflarından verilir. Çünkü iman ehli olanlar Allah Teâlânın emirlerini ve yasaklarını kabul ettiler ve onları büyük bir saygı ve tâzimle karşıladılar. Duyular âleminde de biz görüyoruz ki bir kimse bir diğerini tebcil edecek ve ona saygısını sunacak olsa onu sağ eliyle tutmaktadır. O yüzden âhirette kendilerine de tâzim olmak üzere defterleri sağ taraflarından “Eyvah!” diye bağıracak... “Sübür” ve “veyl” tehlikeye düşme halini ifade etmek için kullanılan iki kelimedir. Bu itibarla “sübür”un a kişinin tehlikeye düştüğünün ifadesi olup öyle birinin kendi aleyhine “sübür ve “veyl” diye ah vah etmesi, kendine lânetler okuması söz konusu olmaktadır. Bunu söz olarak söylemiş olması ya da söylememesi önemli değildir, helâk içine düşmüş olmasından kinâye tarzında bir ifadedir. Bu şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Yapıp ettikleri karşısında artık az gülsünler, çok ağlasınlar”, Âyette geçen gülme sevinçten kinâyedir, ağlamak da hüzünden kinâye olmaktadır. Mânası onu orada uzunca hüzne boğacak bir durumla yüzleşmesini bildirmektir. Gerçekten ağlamanın olup olmaması önemli değildir. 131 S114. “Zira o, hiçbir zaman Rabb'ine dönmeyeceğini sanırdı.” Bu ilâhi beyan gösteriyor ki sözü edilen azabın onun başına gelmesi, ölümden sonra diriltileceğine dair kesin bir inancının bulunmaması, sade bir zannı olması yüzündendi. Aynı şekilde Allah Teâlâ iki grup arasında vâd ve vaidini taksim etmiş ve vaidini hak edenlerin yalancılar olduğunu sürenin sonunda beyan etmiştir. Burada vaidi belirtip bu vaidi hak edenlerin de âhiret hayatına yönelik sade bir zannı olan ve kesin bir inancı bulunmayan kimseler olduğunu beyan buyurmuştur. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Günaha batanların varacakları yer ise ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri çevrilirler ve kendilerine şöyle denilir: “İnkâr ettiğiniz cehennem azabını tadın!” Burada gerekçenin inkâr etmek olduğunu beyan etmiştir. Bu konuda Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Ateş yüzlerine vuracak, orada dudakları çekilmiş, dişleri görünür bir halde bulunacaklar. Size âyetlerim okunurdu da onları yalanlardınız değil mi?”4 Böylece ebedi olan vaidin özellikle âhireti inkâr edenler hakkında oldugunun bilinmesini istedi. Bu âyette ehl-i kebâirin ebedi olarak cehennemde kalacaklarını iddia eden Mütezile'nin görüşlerinin de reddi vardır. --- Dipnotlar: verilecektir. Kâfir ise Allah Teâlâ'nın emir ve yasaklarını hafife aldı, ona itaate yanaşmadı, bundan dolayı da kıyâmet gününde defteri, kirli ve çirkin işlerde kullanılan solundan verilmek suretiyle aşağılanarak ve hor görülerek ettiğinin karşılığını buldu.

İnşikak 84:15

Yani onların daha önceden işlenmiş olan çirkin amellerini görmekte ve ellerinin işlemiş olduğu günahlara dair olan ilm-i ezelisi ile de onları sorguya çekmektedir. Onlara işledikleri günahların gerektirmiş olduğu azabı, ilminin gereği olarak vermektedir. Dünya hükümdarlarının durumunun aksine O, her şeyi kendi ilmine bağlı yapmaktadır. Dünyada hükümdarlar birilerini hesaba çekecekleri zaman başkalarının onu gerekli görmesi sebebiyle bunu yaparlar. Yoksa durumdan kendilerinin haberi olmaz. Ya da bu beyanın mânası şöyledir: Allah Teâlâ ezelde yaratılması halinde kulun ne işleyeceğini ve sonucunun ne olacağını; cennete mi cehenneme mi gideceğini bilir. Onun veli kullarına düşmanlık edeceğini ve günahlar işleyeceğini bilir ve ilmine göre onları yaratır. Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Bizim müşahede dünyamızda kişi, akıbette kendisine zarar verecek ve bir faydası dokunmayacak bir günahı işlemeye yanaşmaz. Eğer böyle bir işe başlasa ve onu tamamlasa o kişi insanlar katında övülen değil yerilen biri olur. Hal böyle iken kulun kendisine düşmanlık yapacağını ilm-i ezelisi ile bilen Allah neden kendisine düşman olacak kimseyi yaratsın ki?! ISJEn doğrusunu Allah bilir ya, bunun cevabı şeyledir: Bir işe başlayan ve tamama erdirilmesi halinde onun kendisine zarar vereceğini, bir fayda sağlamayacağını bile bile o işi yapan, kendi özüne zarar vermeye çabaladığı için yergiyi hak eder. Allaha itaat etmekten yüz çeviren ve O'nu inkâr eden kişiye gelince o özellikle, başkasına zarar vermediği halde kendini tehlikeye atmak suretiyle özüne zarar vermiştir. Bu yüzdende onu yaratmak ve varetmekte O'na bir yergi erişmez. Bu ilâhi beyanda şuna dair de delil vardır: Allah Teâlâ, mahlükatı yarattığında onları, kendisine bir yararları dokunsun ya da onlar tarafından kendisine bir zarar dokunsun diye yaratmadı; aksine onların yararları da zararları da kendilerine yönelik olmaktadır.

İnşikak 84:16

Kimileri “felâ” kelimesini, kavim arasında meydana gelen çekişmenin kalkmasını sağlamak için olduğunu söylemişlerdir ki “Lâ uksimü bi hâze'lbeled” süresini tefsir ederken inşallah ondan söz edeceğiz. Buna göre yemin “uksimu” fülidir. Kimi de “14” harfinin sıla için olduğunu söylemişlerdir. Eğer ilk yorumu doğru ise o takdirde kelâmdan “Iâ”nın hazfi caiz olmaz. Aksine sözün hakkı “felâ uksimu” (esl 56) şeklinde okumaktır. Eğer sıla ise o takdirde onun okunmaması caiz olur; nitekim bazı âlimler onu “feleuksimu biş-şefak” diye de okumuşlardır. “Şafak” gündüzün izidir. Yemin her ne kadar günün bir tarafına yönelik olsa da tamamının kastedilmiş olması da mümkündür. İkincisi: Şafak, gündüzün izi ile -ki o içinde bulunduğu ışıktır- güneşin kızıllıktan ibaret olan izin bir araya geldiği yerdir. Bu durumda yeminin içinde olanla birlikte gündüze olduğu gibi içinde bulunanla birlikte geceye de yönelik olması mümkündür. Bir sonraki şu âyetten dolayı: “Vel-leyli ve mâ vesak. Bu durumda âyet İmam Ebü Hanife'nin yatsı vakti ufuktaki beyazlık kaybolmadıkça girmez, çünkü onun vakti şafağın kaybolması ile girer, şeklindeki görüşüne delil teşkil eder. 133 IGördüğümüz kadarıyla şafak hem beyazlığı hem de kızıllığı ifade eder. Bu itibarla gaybübet olmadıkça vakit girmez. Görmez misin ki güneşin batışının hemen ardından kılınan akşam namazının vakti, güneşin batışı tamam olmadıkça girmemektedir. Buna göre şafağın kaybolmasının ardından kılınması gereken yatsı namazının vakti, şafağın kaybolması tamamlanmadan girmez. Bazıları şöyle dedi: “Veseka” fiili beraberinde karanlık, yıldız ve hayvan vb. şeyleri sevketmesi ve bir araya toplaması anlamındadır. “Vesk” yük anlamındadır. “Vesku bair” deve yükü demektir. Bazıları da şöyle dedi: “Vesak”, her bir şeyi toplamak ve kuşları, vahşi hayvanları barınaklarına sev-

İnşikak 84:17

ketmek demektir. Gündüzün ve gecenin belirtilmesi içerdiği yararlar sebebiyledir.

İnşikak 84:18

18. “Ve dolunay şeklini aldığı zaman aya ki” “el-İttisâk” ictimâ, yani toplanma demektir. Mânası şudur: Ay düzlendi, toparlanması tamam olunca yuvarlak halini aldı. Bu aydınlık gecelerde ayın dolunay olduğu zamanlardır. Ebü Bekir el-Esam dedi ki: Ay, eski bir hurma salkımı çöpü? gibi iken onu toparladı ve dolunay haline getirdi. Allah bununla gücünü gösterdi ki O'nun kendilerini yeniden diriltmeye kâdir oldugunu anlasınlar da doğru yola gelsinler. 9119. “Siz halden hale geçeceksiniz.” 134 “Leterkebunne” kelimesi “bâ” harfinin nasbı ve refi ile iki şekilde okunmuştur. Ancak mâna bakımından her ikisi de aynıdır. Her ne kadar zâhirde biri çoğul diğeri tekil olsa da sonuçta maksat cümle âlemdir. Çünkü mansup olarak “leterkebenne” okunduğu zaman maksat her bir insan olmaktadır, belli bir şahıs kastedilmemekte insan olan herkes teker teker hitaba dâhil olmaktadır. Çünkü (altıncı âyetteki) “Ey insan! Sen Rabb'ine doğru büyük bir çaba içindesin; sonunda kuşkusuz O'na kavuşacaksın da” meâlindeki âyette geçen “insan'dan maksat belli bir insan olmayıp bütün insanlıktır. Diğer kırâat ise zaten cemi olarak “leterkebunne” şeklindedir. Dolayısıyla her iki kırâatta da maksat insanlığın hepsidir. [İnsanın Halden Hale Dönüşmesi] Siz halden hale geçeceksiniz. Denildi ki: “Tabekan 'an tabak”, halden hale anlamındadır. Sonra bunun dünya yurdundan âhiret yurduna diye yorumlanmasının mümkün olduğu da söylenmiştir. Bu durumda ölümden sonra diriltilmenin gerekliliğine dair açık beyan vardır. Bunun dünya hayatında olması da mümkündür. Buna göre bir damla nutfe iken bir çiğnem ete (mudğa), oradan alaka haline, oradan doğum ve çocukluk dönemine ve oradan da nihayet olgunluk çağına evrileceksiniz. Böylece devamlı olarak bir evreden diğerine geçmiş olacaksınız. İnsanın bir halden diğerine geçişinde Allah'ın bu değişikliği yaratmasında yalnızca içinde olduğu hallerin kastedilmediği aksine insanlığın yaratılmasının akıbet bir hikmete bağlı olduğunu ve asla boşa yaratılmadığını açıklamak vardır. “Leterkebunne” ifadesi, bu halden hale dönüşümün öznesinin teker teker her bir insan olduğunu, az önce de belirttiğimiz gibi bunun belli bir şahsa özgü olmayıp bütün insanlığın durumu olduğunu ifade etmektedir. Kimi de dedi ki: Bu hitaptan maksat özel olarak Hz. Peygamberdir (a.s.). Bu yorum İbn Mesüd (r.a.) ve İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir. Ancak İbn Mesüd (r.a.) şöyle demiştir: “Leterkebenne yâ Muhammed!” “Sen ey Muhammed! Bir halden başka bir hale geçeceksin” İbn Abbâs (r.a.) ise onu “Gökte bir tabakadan diğerine yükseleceksin” diye yorumlamıştır”. Eğer âyetin yorumu İbn Mesüd'un (r.a.) dediği gibi ise o takdirde burada Hz. Peygambere (a.s.) kavminin müslüman olacağına, davetine icabet edeceklerine dair müjde verilmiş olmaktadır. O zaman şöyle buyurmuş olur: Onlar sana itaat edecekler ve insanları imandan alıkoyma ve sana cefa çektirmenin ardından senin yardımcıların olacaklar!” Kim de “sen gökten göğe geçeceksin” anlamı verdiyse bununla İsrâ gecesini kastetmiş olmaktadır. Birinci yorum en uygunudur. Çünkü yemin “leterkebenne” kavl-i celili üzerindedir. İsrâyı ise kavmi bilmiyordu ki onu anmakla insanların aklına gelen soruları, akıl karışıklıklarını yok etsin. Buna mukabil İslâm'ın ortaya çıkışı ve Hz. Peygamber'in (a.s.) düşmanlarına karşı zaman içinde muzaffer oluşu insanların gözü önünde cereyan eden bir durumdu. Hz. Peygamber'in gayptan haber verdikleri de âhiret gününde birer birer ortaya çıkar ve dolayısıyla onun risâletini tekit etmiş olur. İşte bu sebepledir ki âyetin birinci mânaya gelmesi daha uygundur. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: — “Ayiçindemenziller belirledik; sonunda o, hurma salkımının (ağaçta kalan) yıllanmış sapı

İnşikak 84:19

18. “Ve dolunay şeklini aldığı zaman aya ki” “el-İttisâk” ictimâ, yani toplanma demektir. Mânası şudur: Ay düzlendi, toparlanması tamam olunca yuvarlak halini aldı. Bu aydınlık gecelerde ayın dolunay olduğu zamanlardır. Ebü Bekir el-Esam dedi ki: Ay, eski bir hurma salkımı çöpü? gibi iken onu toparladı ve dolunay haline getirdi. Allah bununla gücünü gösterdi ki O'nun kendilerini yeniden diriltmeye kâdir oldugunu anlasınlar da doğru yola gelsinler. 9119. “Siz halden hale geçeceksiniz.” 134 “Leterkebunne” kelimesi “bâ” harfinin nasbı ve refi ile iki şekilde okunmuştur. Ancak mâna bakımından her ikisi de aynıdır. Her ne kadar zâhirde biri çoğul diğeri tekil olsa da sonuçta maksat cümle âlemdir. Çünkü mansup olarak “leterkebenne” okunduğu zaman maksat her bir insan olmaktadır, belli bir şahıs kastedilmemekte insan olan herkes teker teker hitaba dâhil olmaktadır. Çünkü (altıncı âyetteki) “Ey insan! Sen Rabb'ine doğru büyük bir çaba içindesin; sonunda kuşkusuz O'na kavuşacaksın da” meâlindeki âyette geçen “insan'dan maksat belli bir insan olmayıp bütün insanlıktır. Diğer kırâat ise zaten cemi olarak “leterkebunne” şeklindedir. Dolayısıyla her iki kırâatta da maksat insanlığın hepsidir. [İnsanın Halden Hale Dönüşmesi] Siz halden hale geçeceksiniz. Denildi ki: “Tabekan 'an tabak”, halden hale anlamındadır. Sonra bunun dünya yurdundan âhiret yurduna diye yorumlanmasının mümkün olduğu da söylenmiştir. Bu durumda ölümden sonra diriltilmenin gerekliliğine dair açık beyan vardır. Bunun dünya hayatında olması da mümkündür. Buna göre bir damla nutfe iken bir çiğnem ete (mudğa), oradan alaka haline, oradan doğum ve çocukluk dönemine ve oradan da nihayet olgunluk çağına evrileceksiniz. Böylece devamlı olarak bir evreden diğerine geçmiş olacaksınız. İnsanın bir halden diğerine geçişinde Allah'ın bu değişikliği yaratmasında yalnızca içinde olduğu hallerin kastedilmediği aksine insanlığın yaratılmasının akıbet bir hikmete bağlı olduğunu ve asla boşa yaratılmadığını açıklamak vardır. “Leterkebunne” ifadesi, bu halden hale dönüşümün öznesinin teker teker her bir insan olduğunu, az önce de belirttiğimiz gibi bunun belli bir şahsa özgü olmayıp bütün insanlığın durumu olduğunu ifade etmektedir. Kimi de dedi ki: Bu hitaptan maksat özel olarak Hz. Peygamberdir (a.s.). Bu yorum İbn Mesüd (r.a.) ve İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir. Ancak İbn Mesüd (r.a.) şöyle demiştir: “Leterkebenne yâ Muhammed!” “Sen ey Muhammed! Bir halden başka bir hale geçeceksin” İbn Abbâs (r.a.) ise onu “Gökte bir tabakadan diğerine yükseleceksin” diye yorumlamıştır”. Eğer âyetin yorumu İbn Mesüd'un (r.a.) dediği gibi ise o takdirde burada Hz. Peygambere (a.s.) kavminin müslüman olacağına, davetine icabet edeceklerine dair müjde verilmiş olmaktadır. O zaman şöyle buyurmuş olur: Onlar sana itaat edecekler ve insanları imandan alıkoyma ve sana cefa çektirmenin ardından senin yardımcıların olacaklar!” Kim de “sen gökten göğe geçeceksin” anlamı verdiyse bununla İsrâ gecesini kastetmiş olmaktadır. Birinci yorum en uygunudur. Çünkü yemin “leterkebenne” kavl-i celili üzerindedir. İsrâyı ise kavmi bilmiyordu ki onu anmakla insanların aklına gelen soruları, akıl karışıklıklarını yok etsin. Buna mukabil İslâm'ın ortaya çıkışı ve Hz. Peygamber'in (a.s.) düşmanlarına karşı zaman içinde muzaffer oluşu insanların gözü önünde cereyan eden bir durumdu. Hz. Peygamber'in gayptan haber verdikleri de âhiret gününde birer birer ortaya çıkar ve dolayısıyla onun risâletini tekit etmiş olur. İşte bu sebepledir ki âyetin birinci mânaya gelmesi daha uygundur. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: — “Ayiçindemenziller belirledik; sonunda o, hurma salkımının (ağaçta kalan) yıllanmış sapı

İnşikak 84:20

Şu bir esastır ki bir mezhebe giren kimse mutlaka onu kendince sabit olan bir delile dayalı olarak benimser ya da delil sandığı bir şüpheye dayanır. Hiç kimse gelişigüzel bir yol tutmaz. Allah böyleleri hakkında şöyle buyuruyor: Durum bu iken onlara ne oluyor da iman etmiyorlar? Yani hangi delil onları Allah Teâlâ'ya ve Resülullaha iman etmekten alıkoyuyor ve onları şirke ve putlara tapınmaya çağırıyor. Sonra daha önce de belirttiğimiz gibi Allah Teâlâdan soru tarzında bir kelâm sadır olduğunda, her ne kadar gerçekten durumu öğrenmek için soru sormak Allah için söz konusu olmasa da onun hakkı gerçekten bir soru soranın sorması halinde verilmesi gereken cevabı vermektir. Bu itibarla burada da aynısı yapılır ve bu soru kalıbındaki kelâmın cevabı: “Onları hiçbir şey engellemiyor” demek olur. 8 Yorumlar için bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VI, 459. [İstitâatın Fiille İlişkisi] (SJDurum bu iken onlara ne oluyor da iman etmiyorlar? Yani seçtikleri şirk dinine dair bir delilleri bulunmamaktadır, onların putlara tapınmaları ve bunu kendilerine din edinmeleri, arzularının ve sadece kuruntularının bir sonucudur. Bu ifade (istifhâm-ı inkâri olarak) onların esasen hiçbir delilleri olmadığını ifade eder. Yahut şöyle bir yorum yapılabilir: Allah Teâlâ sanki peygamberine hitap ederek şöyle demiş olur: “Hele onlara bir sor bakalım neden iman etmiyorlar?” Hz. Peygamber (a.s.) de onlara sorduğu zaman onlar, imandan yüz çevirmeleri için kendilerini haklı çıkaracak herhangi bir delil bulamazlar. Bu yorum da yine delilin bulunmadığı sonucuna varır. Ayrıca şu da var: Mütezile fiilden önce kudretin mevcudiyetine dair inançlarını desteklemek için bize karşı bu âyeti delil olarak kullanmışlardır. Kuruntularınca şöyle demektedirler: Eğer iman etme kudreti fiilden önce verilmiş olmasaydı o zaman insan iman etmemesinden dolayı kınanan olmazdı. Çünkü kendisine “Niçin inanmadın?” denildiğinde kulun “Kudretim dâhilinde degildi!” demesi kadar büyük bir mazeret olamaz. Hem Durum bu iken onlara ne oluyor da iman etmiyorlar? sözü bir taaccüb cümlesidir. Eğer fiilden önce kudretin verilmemesi söz konusu olsaydı o takdirde inanmayan kul şöyle derdi: İnanmadım, çünkü engellendim. O zaman da onun durumuyla ilgili bir taaccüp söz konusu olmazdı. Bu da gösteriyor ki kul, fiilden önce aynı zamanda kudret sahibidir. Dolayısıyla da iman etmemesi halinde sığınacağı herhangi bir mazereti bulunmamaktadır. Birinci delile şöyle cevap verilir: Kâfir olan kişi iman etmekle yükümlü olur, çünkü küfrü seçmekle bizzat kendi irade ve tercihiyle iman etme kudretini kaybetmiş olmaktadır. Yükümlülüğün kalkması ancak takatin bulunmaması halinde olur. Kâfir, mevcut kudretini inkârı tercih yoluyla tükettiği için sorumlu olmaya devam eder. Esas şudur: Sağlıklı olan ve sakatlığı bulunmayan bir kimsede kudret, ibadete karşı hırsı ve meyli oranında oluşur. Sonra kul ne zaman bir fiil ile iştigal etse aynı zamanda o fiilin zıddını işleme imkânını da kaybetmiş olur. Yoksa işlediği fiilin zıddını işlemesinin engellenmesi sebebiyle değil. Aynı şekilde kişi inkârı tercih ettiğinde ve onu işlediğinde inkârı tercih etmiş olduğu için onun zıddı olan iman etme fiilini işleme gücünü de kaybetmiş olur; onu işlemekten engellendiği için değil. İşte bundan dolayı da iman etmekle yükümlü olur. 1S Taaccüp meselesine gelince biz bunun hangi anlama geldiğine temas etmiştik. O da şudur: Onlar inkârı, kendilerini bağlayan bir delil bulunduğu için seçmediler. Kişi bir mezhebi bir delil ve kanıta dayalı olarak tercih etmezse onun hali şaşılacak bir durumdur. Dolayısıyla insanların inkârı, bir delile dayanmaksızın tercih etmiş olmaları sebebiyle Allah onların şaşılacak bir halde olduklarını belirtmiş oldu. Sonra eğer durum Mütezile'nin zannettiği gibi Allah Teâlâ hidâyete götürecek bütün imkânları onlara lütfetmiş olsaydı ve hazinesinden onlardan esirgediği hiçbir lütuf geride bırakmasaydı o takdirde taaccübün, iman etmeyenlere değil de Allah'ın bizzat kendisine yönelik olması gerekir ve şöyle derdi: Ne oluyor da onların hidâyete ermelerini sağlayamıyorum, hidâyetlerine vesile olabilecek her ne varsa yanımda onların hepsini kendilerine verdim? diyecekti. Dolayısıyla insanların inkâr etmelerine hayret edilmez, Allahın aciz olmasına şaşılması gerekirdi. Mütezile'nin tercih ettiği bu görüş âlemlerin Rabb'i olan Allah'ı aciz olmakla nitelemekten başka bir netice doğurmaz. Aciz olan ise Rab olmaya elverişli değildir. Başarıya ulaştıran ancak Allah'tır.

İnşikak 84:21

Kimi tefsirciler buradaki secdeyi namaz secdesi olarak yorumlamışlardır. Bize göre ise maksat tilâvet secdesidir. O, kişinin eriştirildiği iman ve hidâyet nimetine karşı şükretme ve nimetin sahibine boyun eğme, teslim olma secdesidir. Çünkü namaz secdesi namaz fiili esnasında olur, tilâvet esnasında olmaz. [Tilâvet Secdesi Dinleyenlere de Vaciptir] Bu beyanda secde âyetini işiten kimseye secdenin vacip olduğuna dair delil vardır. Çünkü onlar kendilerine tilâvet olunduğunda secdeyi terketmelerinden dolayı azarlanmış ve şiddetle uyarılmışlardır. Azarlamak ancak yapılması gereken bir fiilin terki halinde söz konusu olur. Gerekli olmayan bir terkinden ötürü azar yapılmaz. Hem secdeyi yapmayı gerektiren mâna sade okuyan için değil duyan için de aynısıyla mevcuttur. Zira okuyan kişi Allah'ın âyetlerinde belirtilen ve aleyhine ikame edilen delillerden dolayı secde etmesi gerekli olmakta, O'na boyun eğmesi ve teslimiyet göstermesi lazım gelmektedir. (Duyan kişi açısından da aynı deliller aleyhine getirilmiş olmakta, dolayısıyla onun da o âyetlere teslimiyet gösterip boyun eğmesi gerekmektedir. En doğrusunu Al lah bilir. GOK 1y73S Sadi E

İnşikak 84:22

Bu ilâhi beyanın iki yoruma ihtimali vardır: Birincisi: Kâfirler Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr ediyorlardı. Bu da onları Kurânı inkâr etmeye sevkediyordu. Çünkü kâfirler Hz. Muhammed'in risâletini inkâr edince tabii olarak onun getirmiş olduğu haberleri de tasdik etmiyorlardı. Bu getirdiği haberlerde kâfirleri inkâr etmeye sevkedecek bilgiler olduğu için de değildi. Aksine Kur'ân, şâyet gerçek anlamda kafalarını kullansalar ve kendi özlerine karşı insaflı olabilselerdi, onları iman etmeye ve tasdike yöneltiyordu. Ya da mâna şöyledir: Kâfirler var ya işte onlar inkârcılardır. Onların küfrü inkâr, inkârları da küfür olmaktadır.

İnşikak 84:23

Âyet, değişik yorumlara açıktır. Birincisi: Onlar Hz. Peygambere (a.s.) karşı tuzak kurma, suikast tertibinde bulunma gibi düşünceleri içlerinde saklıyorlardı. Allah Teâlâ onların çevirdikleri dolapları en iyi bilir. Kâfirlerin Allah'ın yazdığı kader dışında hilelerini gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Bu itibarla âyet Hz. Peygamber'e yardım göreceğine ve muzaffer olacağına dair müjde anlamı taşıyordu. İkincisi: Oysa içlerinde gizlediklerini Allah çok iyi bilmektedir. Yani kalpleriyle tasdik edip de dilleriyle inkâr etmelerini. Yahut hem dilleriyle hem de kalpleriyle birlikte inkârlarını gizlemelerini. Şöyle ki: Onlardan bir kısmı aslında Hz. Muhammed'in (a.s.) peygamber olduğunu kesinlikle biliyorlardı ve bunun sonucunda kalbi ile tasdik ediyor ama sırf inatçılık ve direnme yüzünden dilleriyle inkâr ediyorlardı. Onlardan kimi de vardı ki kalbi ile onun doğruluğunu bilemiyordu, çünkü Allah Teâlâ'nın delilleri üzerinde düşünmeyi ve kafa yormayı terk ederek kendine karşı insaflı davranmadığı için hakkı teslim edemiyordu. Bunun sonucunda da hem kalbiyle hem de diliyle inkâr ediyordu.

İnşikak 84:24

“Bişâret”, yani müjdeleme ve haber verme anlamına gelen fiil aslında hem sevinç hem de hüzün içeren haber için kullanılabilmektedir. Ancak mutlak olarak kullanılması halinde kalbe sevinç ve mutluluk verecek güzel haberlerin verilmesi, yani müjde anlamında olmaktadır.

İnşikak 84:25

Burada söz konusu olan istisna hükmünün, her iman etmiş kimseye yönelik olması mümkündür. Az önce belirtilen ve içlerindekileri gizleyenlerden istisna olarak iman etmiş olanların kastedilmesi de mümkündür. Onlar için kesintisiz bir ödül vardır. Bu kısmın yorumunu inşallah “Vett-tini ve'zzeytün..” süresinin tefsiri sırasında yapacağız.

Büruc 85:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. FOR A4 © iri # 1. “Andolsun burçlarla dolu göğe,” N Andolsun burçlarla dolu göğe... cümlesi ve aynı şekilde ardından gelen cümle yemin cümlesidir. Sürede yeminin neye yapıldığı konusu ihtilaflıdır. Kimileri yeminin cevabının. “O çukurları hazırlayanlar mahvolmuşlardır!” meâlindeki âyet olduğunu söylemişlerdir. Kimi de yeminin cevabının “Şüphesiz Rabb'inin yakalaması pek müthiştir” meâlindeki âyet olduğunu belirtmişlerdir. Bu yorum daha uygun gözükmektedir, çünkü kâfirlere karşı kanıt getirme bağlamındadır. Eğer yeminin cevabı sözü edilen ilk âyet olsaydı o takdirde hitap müminlere yönelik olurdu. Müslümanlar, peygamberlerin getirdikleri mesajın doğruluğuna iman etmiş kimselerdir. Yemin, muhataptaki mevcut kuşkuyu gidermek için başvurulan sözü teyit edici bir yoldur. Müslümanlar peygamberlerin getirdikleri haberlere iman ettikleri için onların herhangi bir şüpheleri yoktur, dolayısıyla da kaygılarının giderilmesi için yemine başvurulmaz. O yüzden biz yeminin cevabının “Şüphesiz Rabb'inin yakalaması pek müthiştir!” anlamındaki âyet olmasının ihtimalinin daha kuvvetli olduğunu söyledik. Öyle olmalı ki yemin Resülullah! (a.s.) inkâr edenlere bir uyarı olsun, resülünü inkâr edenleri yakalamasının çok şiddetli olduğunu anlasınlar. Onlar bu mâlumatı kendilerine ulaşan Âd, Semüd, Firavun ve emsallerinin kavimlerine dair haberlerle öğrenmişlerdi. Kaseme cevabın “O çukurları hazırlayanlar mahvolmuşlardır!” meâlindeki âyetin olması da mümkündür. IŞöyle ki: Mekke halkı, Hz. Peygamber'e (a.s.) iman eden müminlere karşı şiddetli işkence uygulamaktaydılar. Daha önce geçmiş kavimlerden Firavun ve benzerlerinin başına gelen azapların bildirilmesi, onlara karşı iman mücadelesini sürdüren müminlerin, dinlerine sarılmakta sabır ve metanetini artırıp Allah Teâlânın haklarında övgüde bulunması, onların sabırlı olmalarını teşvik ederek karşılaştıkları işkenceleri de öncekilerin sabretmeleri sonunda elde ettikleri gibi sevaplar elde etmek karşısında önemsiz kılmak istemiştir. Aynı şekilde Firavun'un sihirbazlarından bahsetmiş ve onların, Artık sen neye hükmedeceksen et; ama sen ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin” diyerek Firavun'un zulüm ve işkencesine sabır ve tahammül göstermeleri sayesinde elde ettikleri övgüden söz etmiştir. Bütün bunlar kâfirlerden işkence görmekte olan müminlerin sabır ve tahammül göstermelerine destek olmak içindir. Durum yemin ile tekit edilmiştir. Çünkü her müslüman onların işkencesine mâruz kalıp da dininden asla şüphe etmeyen ve içinde hiç bir şüphe kalmasına imkân vermeyen yakini bir imana sahip olmayabilir. Allah Teâlâ işte bu şekilde olabilecek şek ve şüpheyi yok etmek için yemini bir yöntem olarak kullandı. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemediler, yılmadılar, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever”? Bu şekilde Allah, müminlere hatırlattı ki geçmiş müminler de kâfirlerden gördükleri işkenceler, peygamberlerinin öldürülmesi karşısında dinlerinden dönmeyip sebat ettiler. Bu itibarla onlar da Allah yolunda başlarına gelen musibetlere karşı sabır ve tahammül göstersinler, peygamberin öldürüldüğü kendilerine bildirildiğinde arkalarına dönüp bakmadan kaçmaya kalkmasınlar; eskilerden ibret alsınlar. Bu haberlerin anlatımında Hz. Peygamber'in (a.s.) Ammâr (b. Yâsire söylediği sözlere ilişkin bir işaret de vardır: Şöyle ki: Ammâr, kâfirlerin eline düşmüş ve kendisine küfür kelimesi söylemesi için zor kullanılmış, o da kalbi imanla dopdolu olarak dili ile birtakım imana aykırı sözler söylemişti. Bunu öğrenince de Hz. Peygamber (a.s.) ona: “Eğer onlar tekrar yaparlarsa sen de önceden yaptığını yap!” buyurmuştu. Onun bu sözünün bir emir olmadığı, aynısını yapmayı ona gerekli kılmadığı ve onun bunu bir azimet yolu gibi görmemesi gerektiği anlaşılmıştır. Aksine bu sözün mânası şudur: Eğer onlar gene sana zor kullanırlarsa sen de ruhsat olmak üzere önce davrandığın gibi davran. Çünkü onun sözü azimet üzere emir olsaydı, o takdirde burada Ashâb-ı Uhdüd'un ve JFiravun'un sihirbazlarının öykülerini anlatmakta, onlarla ameli terketmenin dışında herhangi bir fayda olmazdı. Mâlum olduğu “Sen de eskisi gibi yap!” derken onun bu sözünü bir emir olarak değil ruhsat olarak almak gereği doğmaktadır. Hz. Peygamber'in (a.s.) “Her kim bizim ruhsatlarımızı -aynen azimetlerimizi kabul ettiği gibi- kabul etmez ise o bizden değildir”? sözündeki muradı da aynı şekilde yorumlanmalıdır. Yani “her kim ruhsatla amel etmeyi bir genişlik görmez, aksine tehdit altında naçar kalır ve buna rağmen onun kabulüne yanaşmaz” ise diye anlamalıdır, yoksa hadiste Hz. Peygamber (a.s.) azimeti terkedin ve ruhsatla amel edin anlamında bir emir vermiş değildir. En doğrusunu Allah bilir. Gelelim âyetin yorumuna: çi Si ELİN Andolsun burçlarla dolu göğe... “Burüc” kelimesinden maksat bildik burçlar, yani yapıların kenarlarında onlara destek veren kulelerdir. Bir bina yapıldığı zaman onun desteklenmesi için etrafına burçlar yapılır. Kimileri de burçlardan maksadın saraylar olduğunu söylemişlerdir. Kimileri de bundan maksadın yıldızlar olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Andolsun biz gökte yıldız kümeleri oluşturduk ve seyredenler için ona güzel bir görünüm verdik. Onları her kovulmuş şeytana karşı koruduk”. Göğü süsleyen süsler yıldızlardır. Nitekim şu ilâhi beyanda bu hursus ifade edilmiştir. “Biz yakın semayı yıldızların güzelliğiyle bezedik”:. Kimi tefsirciler de “burüc”dan maksadın güneş, ay ve gezegenlerin akıp gittikleri yerler, konaklar, yani burçlar olduğunu söylemişlerdir. Sonra göğü burçlarla birlikte anmış ve böylece onun da hâdis olduğunu ve bir başkasının yönetimi altında bulunduğunu ifade etmiştir. Çünkü Allah, onun birtakım menfaatler için yaratıldığını, buradan hareketle söz konusu yararları sağlamak için emre âmâde kılındığını ve böylece onun hâdis olduğunu insanlar görsünler ve bilsinler istemiştir. Zira başkasının yararına âmâde kılınan bir nesne, onu âmâde kılanın kudreti altında olur. Kudret altında olan ise hâdis, yani sonradan varedilmiştir. Onlar göğün başlangıcına tanık olmadılar ki bu sayede onun hâdis olduğunu bilsinler. Aynı şekilde herkes bir nesnenin ortaya çıkışına tanık olmamışsa kendi özünde sınırlı oluşu sebebiyle onun hâdis oluşunu kavrayamaz. Allah göğü yaratıklar için varedilen yararlarıyla belirtti onun bu durumu ortaya çıksın. Göğün hâdisliğine en açık bir şekilde işaret etmesi ancak böyle olur. Bu sayede insanlar göğün hâdis olduğunu öğrenmiş olurlar. )Görmez misin mi ki Hz. İbrahim (a.s.) yıldızların ilah olamayacağını, onların battıklarını söyleyerek ortaya koymuştur. Zira bu yol onların hâdis oluşlarına en açık bir şekilde işaret etmektedir. Yıldızların bir yerden başka bir yere intikal ettiklerini, keza kendi yapıları itibariyle sınırlı olduklarını kavmine söyleyerek kanıt getirmemiştir. Aksine kanıt getirirken sözünü ettiğimiz hususu dile getirmiştir. Böylece onların hâdisliği ve bir başkasının kudreti altında mahküm bir konumda bulundukları onlar katında da ortaya çıksın. DaE gil e3il3 --- Dipnotlar: üzere bu gibi kıssalar, laf olsun diye değil kendisinden ibret alınsın ve gereği ile amel edilsin diye anlatılmaktadır. O yüzden Hz. Peygamber'in (a.s.) Ammâr'a, i Hz. Peygamber'den (a.s.) şöyle rivayet olunmuştur: “Her kim Allah'ın ruhsatını kabul etmez ise onun üzerine Arafat dağı gibi bir vebal biner!” (Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, LI, 71). Hz. Peygamber'den (a.s.) şöyle bir söz de rivayet edilmiştir: “Allah Teâlâ, kulunun farzları yerine getirmesini sevdiği gibi ruhsatları kabul etmesini de sever!” (İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, VL 234).

Büruc 85:2

2. “Vâdedilmiş güne,” N Denildi ki: Vâdedilmiş günden maksat kıyâmet günüdür. “Vâdedilmiş” denilmesinin sebebi, o günde öncekilerin ve sonrakilerin bir araya toplanacağı vâdinin yapılmasıdır. Ayrıca her ne kadar aslında her ne kadar inkâr etseler de o güne yemin etti. Çünkü onlara kıyâmete dair kesin deliller getirdi ve onu kabul etmelerini gerekli kıldı. Denildi ki vâdedilmiş gün gelecek olan ve vâdedilen rızık ve başka karşılıkları içeren her bir gündür. En doğrusunu Allah bilir. Tanıklık edene ve edilene (yemin olsun) ki. Bu ilâhi beyanın yorumunda ihtilaf edilmiştir: Kimileri şöyle demişlerdir: “Şâhid”, yani tanıklık eden bizzat Allah Teâlâdır. “Meşhüd”, yani tanıklık edilen de yaratıklardır. Onlar bu görüşe şu beyanı delil getirmişlerdir: ©... onların halini bilip gören sadece sensin. Sen her şeye şahitsin”"

Büruc 85:3

“Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim; “Benim de Rabb'im sizin de Denildi ki: “Şâhid” Hz. Peygamber (a.s.), “meşhüd” da onun ümmetidir. Bu meyanda Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Yine o gün her ümmetin içinden kendileri hakkında birer tanık çıkaracağız; seni de bu kimseler hakkında tanık yapacağız. Bu kitabı sana her konuda açıklama getiren bir rehber, bir hidâyet ve rahmet kaynağı, Allaha gönülden bağlananlar için bir müjde olarak indirdik”. Kimileri de şöyle demiştir: Tanık (şâhit), insanların amellerini kaydeden kirâmen kâtibin melekleridir, “meşhüd” da kendisine tanıklık edilen ve amelleri yazılan insandır. Kimi de hem “şâhid” hem de “meşhüd” bizzat insanın kendisidir, açıklamasında bulunmuştur. Yani Allah Teâlâ insana kendi özünden tanık getirmiştir. Şu ilâhi beyanda buna işaret edilmiştir: “O ceza gününde dilleri, elleri ve ayakları, yapıp ettikleri hususlarda aleyhlerine tanıklık IJKimi de şöyle demiştir: “Şâhid”, cuma günü, “meşhüd” ise Arafat'tır. Cuma gününün şahit diye isimlendirilmesi onun her hafta onlara erişmesi sebebiyledir. Arafat'ın ise “meşhüd” diye anılması onun bir mekân olması itibariyle insanların oraya varması ve tanık olması, Arafat'ın insanlara gelmemesinden ötürüdür. Allah, Arafat'ın şanını yüceltti çünkü bütün dinler ona saygı duymakta idi. Cuma gününün şanını da yüceltti, çünkü o da müslümanların bayram günüdür. Her din mensubunun yücelttikleri bir gün vardır. Allah Teâlâ müminlere de bu gün aracılığıyla ikramda bulunmuş, öbür din mensuplarının tâzim ettikleri güne mukabil o güne tâzim etmelerini istemiştir. Bunun için de her ikisine (hem cumaya hem de Arafat'a) birlikte yemin etmiştir.

Büruc 85:4

Bu ilâhi beyanın yorumunda ihtilaf edilmiştir. Kimileri onu azap verenlere yormuştur. Kimi de azap çekenlere yormuştur. Azap edenlere yoranlar âyette geçen “kutile” fiilini lânet anlamına almışlar ve ona, lânete mâruz kalmışlardır anlamı vermişlerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Kahrolası yalancılar”. Burada “kutile” fiili “Tu'ıne” lânete uğradılar/uğrasınlar anlamında kullanılmıştır. İşkenceye mâruz kalanlar anlamını verenler ise “kutile” fiilinin bildik öldürme mânasına geldiğini söylemişlerdir. Diğer taraftan işkence görenlerin öyküsü hakkında da ihtilaf edilmiştir. Eğer yemin kâfirler hakkında ise o takdirde olay, Hz. Mustafadan (a.s.) nasıl geldi ise o şekilde tefsir etmek, mütevatir bir haber yoksa (âhâd rivayetlerle) yoruma kalkışmamak ve Kur'ânda anlatılanla yetinmek gerekmektedir. Zira bu tür haberler peygamberimiz Hz. Muhammed'in (a.s.) risâletinin gerçekligine dair bir delil olmaktadır. Çünkü onlar burada anlatılanları kendi kitaplarında anlatılan haberlere uygun gördüler ve onun bu bilgilere ancak Allah Teâlâ'nın kendisini bilgi sahibi yapması sayesinde öğrenmiş olacağını gördüler. Ehi-i Kitap, Hz. Muhammed'in bu kabilden bilgi sahibi olan birilerine, onları öğrenmek için gelip gitmediğini bilmekteydiler. Hal böyle iken bu kabil haberler içeren âyetler, mütevatir olmayan haberlerle tefsir edilmeye başlanınca kendi kitaplarında anlatılanlara nispetle ister istemez içine birtakım ilâve ve eksiltmelerin yapılması kaçınılmaz olacak, bu durumda onlara eleştiri ve ayıplama için fırsat doğmuş olacaktır. yüzden Kur'ânda anlatılanlara bir ilâve yapmak ancak bahsettiğimiz durumda söz konusu olabilecektir. Eğer yemin müminler hakkında ise kâfirler için sözünü ettiğimiz sakınca ortadan kalkacağından dolayı tefsircilerin ileri sürdükleri ihtimaller doğrultusunda âyeti açıklamak mümkün olabilecektir. En doğrusunu Allah bilir. Bu haberlerin anlatılmasında, kâfirler indinde Hz. Peygamber'in (a.s.) risâletinin ve nübüvvetinin ortaya konulması ve teyit edilmesi vardır: Belirttigimiz gibi o bu kabilden bilgi sahibi olan birinin yanına öğrenmek amacıyla gidip gelmemiştir. Allah Teâlâ haberi, tam da kendi kitaplarında olduğu gibi onlara verince kesin anladılar ki Hz. Peygamber (a.s.) bunu ancak Allah Teâlâdan öğrenmiştir. Âyette, Hz. Peygamber'in (a.s.) sabra teşvik edilmesi ve işinin hafifletilmesi de vardır. Çünkü Allah Teâlâ bildiriyor ki senin kavmin sana eziyet etmede ve inatla sana karşı direnmede ilk değillerdir. Aksine senden önceki kavimler de aynı şekilde müslümanlara karşı düşmanlık beslemişler ve onlara işkencede bulunmuşlardır. Bir başka nükte de şudur: Kâfirlerin eziyet ve işkencelerine mâruz kalan müminlerin bu haberlerle bir bakıma teselli bulması söz konusudur. Alev alev yanan ateş. “Veküd” kelimesi kimilerine göre cehenneme atılan kimsedir. Kimi yorumcular da onu, azap gördükleri ateşin niteliği olarak kabul etmiştir.

Büruc 85:5

Bu ilâhi beyanın yorumunda ihtilaf edilmiştir. Kimileri onu azap verenlere yormuştur. Kimi de azap çekenlere yormuştur. Azap edenlere yoranlar âyette geçen “kutile” fiilini lânet anlamına almışlar ve ona, lânete mâruz kalmışlardır anlamı vermişlerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Kahrolası yalancılar”. Burada “kutile” fiili “Tu'ıne” lânete uğradılar/uğrasınlar anlamında kullanılmıştır. İşkenceye mâruz kalanlar anlamını verenler ise “kutile” fiilinin bildik öldürme mânasına geldiğini söylemişlerdir. Diğer taraftan işkence görenlerin öyküsü hakkında da ihtilaf edilmiştir. Eğer yemin kâfirler hakkında ise o takdirde olay, Hz. Mustafadan (a.s.) nasıl geldi ise o şekilde tefsir etmek, mütevatir bir haber yoksa (âhâd rivayetlerle) yoruma kalkışmamak ve Kur'ânda anlatılanla yetinmek gerekmektedir. Zira bu tür haberler peygamberimiz Hz. Muhammed'in (a.s.) risâletinin gerçekligine dair bir delil olmaktadır. Çünkü onlar burada anlatılanları kendi kitaplarında anlatılan haberlere uygun gördüler ve onun bu bilgilere ancak Allah Teâlâ'nın kendisini bilgi sahibi yapması sayesinde öğrenmiş olacağını gördüler. Ehi-i Kitap, Hz. Muhammed'in bu kabilden bilgi sahibi olan birilerine, onları öğrenmek için gelip gitmediğini bilmekteydiler. Hal böyle iken bu kabil haberler içeren âyetler, mütevatir olmayan haberlerle tefsir edilmeye başlanınca kendi kitaplarında anlatılanlara nispetle ister istemez içine birtakım ilâve ve eksiltmelerin yapılması kaçınılmaz olacak, bu durumda onlara eleştiri ve ayıplama için fırsat doğmuş olacaktır. yüzden Kur'ânda anlatılanlara bir ilâve yapmak ancak bahsettiğimiz durumda söz konusu olabilecektir. Eğer yemin müminler hakkında ise kâfirler için sözünü ettiğimiz sakınca ortadan kalkacağından dolayı tefsircilerin ileri sürdükleri ihtimaller doğrultusunda âyeti açıklamak mümkün olabilecektir. En doğrusunu Allah bilir. Bu haberlerin anlatılmasında, kâfirler indinde Hz. Peygamber'in (a.s.) risâletinin ve nübüvvetinin ortaya konulması ve teyit edilmesi vardır: Belirttigimiz gibi o bu kabilden bilgi sahibi olan birinin yanına öğrenmek amacıyla gidip gelmemiştir. Allah Teâlâ haberi, tam da kendi kitaplarında olduğu gibi onlara verince kesin anladılar ki Hz. Peygamber (a.s.) bunu ancak Allah Teâlâdan öğrenmiştir. Âyette, Hz. Peygamber'in (a.s.) sabra teşvik edilmesi ve işinin hafifletilmesi de vardır. Çünkü Allah Teâlâ bildiriyor ki senin kavmin sana eziyet etmede ve inatla sana karşı direnmede ilk değillerdir. Aksine senden önceki kavimler de aynı şekilde müslümanlara karşı düşmanlık beslemişler ve onlara işkencede bulunmuşlardır. Bir başka nükte de şudur: Kâfirlerin eziyet ve işkencelerine mâruz kalan müminlerin bu haberlerle bir bakıma teselli bulması söz konusudur. Alev alev yanan ateş. “Veküd” kelimesi kimilerine göre cehenneme atılan kimsedir. Kimi yorumcular da onu, azap gördükleri ateşin niteliği olarak kabul etmiştir.

Büruc 85:6

Hani o sırada ateşin başında oturmuşlar... Onların uluları ve büyükleri, ateş çukurlarının başında oturuyor haldeydiler. Âyetten anlaşıldığına göre müminleri ateşe atmakla görevli olanlar kavmin ileri gelenlerine tâbi olanlardır, ileri gelenler ise orada oturup seyretmektedirler. (SJİnananlara yaptıklarını seyrediyorlardı. Bu ilâhi beyanın iki anlama gelmesi ihtimali vardır: “Şühüd”un, yani seyredenlerin kavmin uluları ve Firavun olması. Ya da maksadın tâbi olanlar olması. Ululara tâbi olanlar, müminleri ateşe atmaktaydılar ve müminlerin sapıklık üzere olduklarına, kendilerinin ve ulularının ise hidâyet ve Hak üzere bulunduklarına şahitlik etmekteydiler. Nitekim başka bir yerde de benzer şekilde meâlen şöyle buyurulmuştur: “Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve bâtıla iman ediyorlar, sonra da kâfirler için “Bunlar Allaha iman edenlerden daha doğru yoldadır” diyorlar.” GAİN za zall gil İataği ON Yİ gir lal a3

Büruc 85:7

Hani o sırada ateşin başında oturmuşlar... Onların uluları ve büyükleri, ateş çukurlarının başında oturuyor haldeydiler. Âyetten anlaşıldığına göre müminleri ateşe atmakla görevli olanlar kavmin ileri gelenlerine tâbi olanlardır, ileri gelenler ise orada oturup seyretmektedirler. (SJİnananlara yaptıklarını seyrediyorlardı. Bu ilâhi beyanın iki anlama gelmesi ihtimali vardır: “Şühüd”un, yani seyredenlerin kavmin uluları ve Firavun olması. Ya da maksadın tâbi olanlar olması. Ululara tâbi olanlar, müminleri ateşe atmaktaydılar ve müminlerin sapıklık üzere olduklarına, kendilerinin ve ulularının ise hidâyet ve Hak üzere bulunduklarına şahitlik etmekteydiler. Nitekim başka bir yerde de benzer şekilde meâlen şöyle buyurulmuştur: “Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve bâtıla iman ediyorlar, sonra da kâfirler için “Bunlar Allaha iman edenlerden daha doğru yoldadır” diyorlar.” GAİN za zall gil İataği ON Yİ gir lal a3

Büruc 85:8

[Müslümanların Zâfiyeti Zât-ı İlâhiyyeye Noksanlık Getirmez] Allah Teâlâ, burada isimlerinden “el-Aziz” ve “el-Hamid” isimlerini belirtti. Bununla şu gerçeği bildirmek istedi: (Birincisi: sevdiği kullarına ve itaat eden müminlere dokunan zillet sebebiyle yüce zatına asla bir noksanlık erişmez, keza sevdiği kullarının yenik düşmesi halinde de O'nun övülmesine bir eksiklik gelmez. Dünyada hükümdar olanların durumu ise bunun aksinedir. Çünkü onların yakın adamlarından birinin başına bir sıkıntı geldiği zaman o sıkıntı aynısıyla hükümdarın başına da gelmiş gibi olur. Tâbilerinden bazıları yenik düşüp de kendisi onlara yardım etmeye ve içinde bulunduğu zor durumdan onları kurtarmaya kâdir iken yardım etmedi mi bu onun hakkında övgü sebebi olmaz, aksine yerilir. Çünkü hükümdar, izzet ve gücünü ancak tâbilerinden ve yardımcılarından alır. Tâbileri zillete düştü mü onlar sayesinde elde ettiği izzet de yok olur ve kendisine zül gelir. Diğer taraftan övgüyü de ülkesine yaptığı iyilikler karşılığında hak eder. Hükümdar imkânı olduğu halde tebaasına ihsan edip yardım etmeyi terkederse onlara ihsanda bulunmayı terketmiş ve bu yüzden de övgü ve teşekküre lâyık olmaktan çıkmış olur. Oysa Allah Teâlâ izzet ve övgüyü zatı gereği hak eder, mahlükatından ve onların desteğinden dolayı değil. Bu itibarla Allah'ın sevgili kulları horlanmış ve zelil edilmişse bu, Allaha hamdedilmesine bir nakısa getirmez, keza onun izzetine de bir kusur gerektirmez. İkincisi: Dünya ve içindekiler yıkılıp yok edilmek için yaratılmıştır. Belirtilen sebeple insanların helâk edilmesi belki de onlar için ecelleriyle ölmekten daha kolay bir durumdur. Böylesi bir helâk olmakta şehitlerin derecesine ulaşmak söz konusudur. Bu, Allah Teâlâ'nın buyruğunda beyan ettiği husustur: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilakis onlar diridirler; Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar...” Böylesine bir makam, onların ecelleriyle yatakta ölerek kazanılabilecek bir derece değildir. Bu itibarla helâk edilmek onlara Allah'ın en büyük yardımıdır. Sonra ceza ve azap için başka bir dünya vardır ki dostların izzetli kılınması ve düşmanların mahrum kılınması orada ortaya çıkar. Bu itibarla dünyada iken yardımın terkedilmesi bir zayıflık sebebi ve zillet olmaz. Dünya hükümdarları ise saltanatları esnasında dostlarına yardımı keserlerse artık onlardan yardım beklentisi kalmaz. Zira onların ellerinde sadece hale ait birtakım yararlar vardır. Onu da o anda yapmayıp yardımı terkederlerse işte bundan dolayı kendilerine yergi gelir. En doğrusunu Allah bilir. İman eden kavmin kâfirlerce helâk edilmesinde ve düşmanlarının onlar üzerinde hâkimiyet kurmasında onların hak ve doğruluk, müminlerin de hata üzere olduklarına dair herhangi bir işaret yoktur. Çünkü helâk etme mutat olana aykırı bir biçimde olursa bir işaret olur. Müminlerin helâk edilmesi ise öyle değildi. Çünkü düşmanların sayısı çok, oysa onların sayıları azdı. Çoğunluğun azınlığı yok etmesi yadırganacak bir durum değildir, aksine mutat olan bir durumdur. Az sayıdaki bir topluluğun çok sayıdaki bir topluluğu helâk etmesi ise alışılagelen âdetin dışına çıkmak olur ve bu durumda sayısı az olan toplulugun hak, çok olan kesimin ise bâtıl inanç ve davranış üzere olduğuna dair bir alâmet olur. Bu, Hz. Peygamber'in (a.s.) Bedir'de çok az sayıda ve zayıf haldeki müminlerle, sayıları pek çok, güçlü ve özgüvenleri yüksek olan kâfirlere karşı galebe çalıp üstün gelmesidir. En doğrusunu Allah bilir. Müminlerden öç aldılar. Yani müminlerin, ateşte yakılmak suretiyle şiddetli işkenceye mâruz bırakılmalarını haklı çıkarıcı ne bir suçları ne de başka bir gerekçeleri vardı, sırf onlar iman ettikleri için onlardan öç alındı. Denildi ki: Kâfirler inananları ayıplıyor ve yaptıklarını yadırgayıp tavır koyuyorlardı ve Allah Teâlâya iman etmiş olmaları dışında bu tavrı takınmalarının hiçbir bahanesi yoktu. Bu ilâhi beyanda, onların beyinsizliklerinin ve taşkınlıklarının bildirilmesi söz konusudur. Çünkü onlar sahip oldukları bütün nimetlerin Allahtan olduğunu biliyorlardı, hal böyle iken kendilerine lâyık olan Allah Teâlâ'ya iman etmeleri ve lütfettiği bunca nimetlere karşı O'na şükürde bulunmaları, başkalarını da imana davet etmeleri idi, aksine iman edenleri öldürmeleri, onlara azap etmeleri değildi. “el-Aziz” kelimesinin sözlük anlamı nadir bulunan ve nerede ise hiç bulunmayan demektir”. Yahut kendisine zül erişmeyen izzet sahibi anlamındadır. Buna göre izzet zilletin mukabili olmaktadır. Tefsirciler dediler ki: Aziz engelleyen demektir. Aziz, hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamadığı zat demektir. Hamid ise zatından dolayı her bir kimse tarafından övülmeyi hak eden zat demektir. --- Dipnotlar: N “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilakis onlar diridirler; Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar” (Âl-i

Büruc 85:9

Allah Teâlâ, göklerin ve yerin hükümranlığının kendisine ait olduğunu belirtti. Çünkü dostları ve dinin yardımcıları olan müminlerin öldürülmesi halinde kendisine bir eksiklik gelmeyeceğini insanlar bilsin istedi. Zira insanların tümü Allah'ın kullarıdır. Bir efendinin sahip olduğu köleler birbirlerini öldürdüğü zaman o efendiye bir zül ya da eksiklik arız olmaz, zül ve eksikliğin arız olabilmesi için onların köleleri dışında başkalarınca öldürülmesi gerekir. Mademki insanların tümü Allah'ın kullarıdır, bu durumda kullardan bir kısmının diğer bir kısmını öldürmesinde Rabbe yönelik bir zül ya da mülküne dair bir kusur gerekmez. Allah her şeye şahittir. Yani bütün yapıp ettiklerini gözetler ve onlara karşılık neyi hak ediyorlarsa onu verir, hiçbir şey O'nun gözetiminden uzak değildir. İİ EŞİN 2 KENE AE özak

Büruc 85:10

Âyette geçen “fitne” “mihne”, yani sıkıntı demektir. Altın madeni eritildiği zaman “Fetene'z-zeheb” denilir. Madenci bunu, saf altınla içindeki cürufatın birbirinden ayrılmasını sağlamak için yapar. “Feten” kelimesi aynı zamanda sıkıntı anları için de kullanılmıştır. Çünkü sıkıntı anları da doğru olanı yalancı olandan, haklı olanı haksız olandan ayırteder. Bu da Allah Teâlâ tarafından imtihan etmek için emir ve yasaklar koymakla olur. Gerçi Allah Teâlâ herkesin ne olduğunu bilir ve O'na hiçbir şey gizli değildir. Bununla birlikte bilgisi kullar nezdinde de ortaya çıksın diye onları sınar. Onların sınanmalarının şekli şöyleydi: Kullar, ateş çukurları edinmişler ve içlerine harlı ateşler yakmışlar ve dinleri üzerinde sebat gösteren imanlı kimseleri oraya atmak, dininden dönenleri ise serbest bırakmak istemişlerdi. İşte bu yüzden onlar hakkında “sınandılar” anlamında “fetenü” kelimesi kullanıldı. 150 ( Sonra tövbe etmeyenler var ya. Bu ilâhi beyan gösteriyor ki eğer onlar yaptıklarından tövbe edip yanlışlarından dönselerdi, Rab Teâlânın zatına karşı işledikleri suçların büyüklüğüne rağmen affedileceklerdi. Bu da O'nun kullarına karşı ne kadar çok merhametli, lütuf ve ihsan sahibi olduğunu gösterir. İşte onları cehennem azabı, yakıcı azap beklemektedir. Bu âyetteki “ve lehum azâbu'l-harik” (ge Fil ÖNE ei 33) cümlesini, yani onlar için yakıcı bir azap vardır ifadesini kimileri dünyada diye yorumlamışlar ve müminlere azap etmekte oldukları hendeklerde tutuşturdukları o ateş var ya, işte o ateş onlara musallat edildi ve onları yaktı, diye açıklamada bulunmuşlardır. Tabii bunun cehennemde olması da mümkündür. Bu, onlar için söz konusu olan cehennem ateşinin onları sürekli olarak yakmaya devam edeceğini ve asla zayıflamayacağını bildirir. Gis Ai EİN İLEZİ İZİ gliĞİ

Büruc 85:11

Burada sözü edilenleri kimi tefsirciler kendilerine azap edilen müminler, kimi tefsirciler de onlara azap edenler olduklarını söylemişlerdir. İkinciye göre onlar Allah Teâlâ'nın veli kullarına kaşı işledikleri suçun büyüklüğüne rağmen eğer yaptıklarından vazgeçip tövbe etselerdi Allah elbette onları da affederdi ve O'nun eşsiz rahmeti onları da kuşatırdı. (Âyetin bütün müminlere, Allaha inanan ve amel-i salih işleyen herkese yönelik olması da mümkündür. Onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. Altından ırmaklar akan cennetler ifadesi iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi cennetliklerin altından, ikincisi de ağaçlarının altından. Cennet, birbirine girmiş sık ağaçlı bahçe demektir. Allah buyuruyor ki su, orayı cennet yapan ağaçların altından akıyor. Yoksa su toprağın altından akıyor mânasında değildir. Çünkü suyun toprağın altından akması halinde künkten ya da kuyudan bahsedilir. Her ikisinde de güzellik veren seyirlik hali yoktur. İşte büyük kurtuluş budur. “Fâiz” kelimesi kazanan, umduğuna nail, korktuğundan ve sakındığından emin olan kimse demektir. “Büyük” diye niteleme, verilen nimetlerin yok olmaması ve kesintiye uğramamasından dolayıdır. Yani Rabb'inin intikam almak üzere yakalaması, azap gören için çok şiddetli olur. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “Rabb'in, zulme sapan toplulukları yakaladığında işte böyle yakalar! Şüphesiz onun cezalandırması pek elem vericidir, pek çetindir!”

Büruc 85:12

Burada sözü edilenleri kimi tefsirciler kendilerine azap edilen müminler, kimi tefsirciler de onlara azap edenler olduklarını söylemişlerdir. İkinciye göre onlar Allah Teâlâ'nın veli kullarına kaşı işledikleri suçun büyüklüğüne rağmen eğer yaptıklarından vazgeçip tövbe etselerdi Allah elbette onları da affederdi ve O'nun eşsiz rahmeti onları da kuşatırdı. (Âyetin bütün müminlere, Allaha inanan ve amel-i salih işleyen herkese yönelik olması da mümkündür. Onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. Altından ırmaklar akan cennetler ifadesi iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi cennetliklerin altından, ikincisi de ağaçlarının altından. Cennet, birbirine girmiş sık ağaçlı bahçe demektir. Allah buyuruyor ki su, orayı cennet yapan ağaçların altından akıyor. Yoksa su toprağın altından akıyor mânasında değildir. Çünkü suyun toprağın altından akması halinde künkten ya da kuyudan bahsedilir. Her ikisinde de güzellik veren seyirlik hali yoktur. İşte büyük kurtuluş budur. “Fâiz” kelimesi kazanan, umduğuna nail, korktuğundan ve sakındığından emin olan kimse demektir. “Büyük” diye niteleme, verilen nimetlerin yok olmaması ve kesintiye uğramamasından dolayıdır. Yani Rabb'inin intikam almak üzere yakalaması, azap gören için çok şiddetli olur. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “Rabb'in, zulme sapan toplulukları yakaladığında işte böyle yakalar! Şüphesiz onun cezalandırması pek elem vericidir, pek çetindir!”

Büruc 85:13

Bazıları şöyle dediler: O azabı başlatır sonra yeniler. Kimi de yaratmayı ilkten yapar sonra da öldürdükten sonra tekrar dirilterek yeniler, dedi. ByAŞİN O yARİN 323

Büruc 85:14

Çok bağışlayan, sevgisi geniş olan yalnız O'dur. “el-Gafür”, çok örtücü; kişi günahına tövbe ettikten sonra bir daha sözü edilmeyecek şekilde onu örten demektir. Eğer öyle olmasaydı o takdirde kişi için âhiret nimetlerinin tadı kalmazdı. “el-Vedüd”, kullarına nimetler bahşetme, ihsanda bulunmakta onlara karşı sevgi dolu demektir. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kalpler kendisine iyilik yapanlara karşı sevgi, kötülük yapanlara karşı da nefret duyma özelliğinde yaratılmıştır”". Burada ihsanda bulunma, sevgi sebebi olarak gösterilmiştir. İkincisi, birini seven herkesin, sevgisini sırf Allah için yapmasının gerekli oluşudur. Çünkü kişi sevdiğini ancak O'nun sevgisinin bir tecellisi olarak sevmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, Rahmân onlar için (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır” O sanki şöyle buyurmuş olmaktadır: Halk içinde sevgiyi gerekli kılan ancak O'dur.

Büruc 85:15

Arşın sahibi, şanı yüce. Kimileri “mecid” kelimesini arşın sıfatı yapmıştır. Kimileri de Allah Teâlâ'nın sıfatı olarak yorumlamıştır', Arşın sıfatı olarak alınması halinde mâna doğru olur, çünkü Allah Teâlâ arşı bir başka yerde “kerim” olarak nitelemiştir: “Gerçek egemenliğin sahibi olan Allah yüceler yücesidir. O'ndan başka tanrı yoktur. O, şerefli arşın sahibidir””. “Mecid” ile “kerim” mâna bakımından birbirine yakındır. Çünkü “Kerim”, değeri ve şerefi yüce olan demektir. “Mecid” de aynı şekilde şerefli ve saygı görmüş kimse demektir. “Arş”ın kadrinin büyüklüğü kalplerde öyle büyüdü ve yüceldi ki Jbazı insanlar orasını Rab Teâlâ'nın mekânı sandılar. Kerem sahibi kimse (kerim) müşahede âleminde, yanında olunduğunda umulanlara nail olmak ve korkulan şeylerden de kurtulma beklentisi niteliği taşıyan kimsedir. Allah Teâlâ bitkileri de “kerim” olmakla nitelemiştir: “Biz, gökten su indirip (bununla) yeryüzünde her türden faydalı (kerim) bitkiler bitirdik”, Çünkü toprağın bitirdiği bitkilerde büyük faydalar vardır. Kerim, mahlükata yararlı olan demektir.

Büruc 85:16

[Kulların Fiilleri ve İlâhi İrade] Dilediğini yapan... Yani olmasını dilediği her şeyi oldurandır. Bu beyanda kulların fiillerinin yaratılmasını ispat etmenin gerekliliği ve herkesin yapacağını bildiği fiilleri dilemesi vardır. Birincisi: Çünkü Allah Teâlâ burada dilediğini yapmakla kendini övmektedir. Eğer kullara ait fiillerin oluşmasında Allah'ın bir dahli olmasaydı, yani kul kendi fiilinin halikı olsaydı o takdirde bu övgünün Allah Teâlâ'ya has olmasının bir anlamı olmazdı. Aksine fiili işleyen herkes aynı şekilde övgüyü hak ederdi. Böylece ortaya çıktı ki eşyanın hakikatinin oluşmasında mutlaka Allah Teâlâ'nın etkisi bulunmaktadır. İkincisi: Bir başkasının hükümranlık alanında ve saltanatında onun dilemesi ve iradesi olmaksızın bir şey ihdas etmek zayıflık ve tahakküm altına alınma alâmetidir. Özelliği böyle olan birinin Rab olması ise caiz olmaz. O yüzden Allah Teâlâ'nın bu şekilde nitelenmesi gereklidir. Diğer taraftan dilediğini yapan sözüyle kıyâmeti kastetmesi de mümkündür. Yorum şöyle olur: Allah Teâlâ bu âlemi

Büruc 85:17

Daha önce verilen bu kabilden haberlerin ne gibi faydalar içerdiğinden söz etmiş idik. Orada bu kabil kıssalara yer verilmesinin, birçok yerde de geçtiği” üzere, risâletinin ispatına medar olacak deliller içerdiğini de belirtmiş idik.

Büruc 85:18

Daha önce verilen bu kabilden haberlerin ne gibi faydalar içerdiğinden söz etmiş idik. Orada bu kabil kıssalara yer verilmesinin, birçok yerde de geçtiği” üzere, risâletinin ispatına medar olacak deliller içerdiğini de belirtmiş idik.

Büruc 85:19

Yani Allah Teâlâ'nın kullarına nimet vermesini inkâr edenler O'nun nimetlerini tekzip etmektedirler. Yahut onlar Allah Teâlânın nimetlerini inkâr edince Allah da onları iman etmeye muvaffak kılmadı, böylece onlar kâfir olarak kalakıldılar.

Büruc 85:20

15120. “Oysa Allah onları arkalarından Yani onların yalanlamalarının ardından başlarına ne azap geldiğini bilir. Allah onları asılsız ve gaflete dayalı biçimde korkutmaz. Onun uyarısı dünya hükümdarlarının yaptığı gibi değildir. Onlar birtakım azaplarla halkı korkuturlar ancak korku verdikleri fiilleri yapıp yamayacaklarını bilemezler. Oysa Allah Teâlâ nasıl vâdde bulunduysa onu yerine getirir, azabını o şekilde indirir. Yahut Oysa Allah onları arkalarından kuşatmıştır sözü, şöyle anlaşılır: Onların halktan gizledikleri ve saklı tuttukları her bir şeyi bilir ve hiçbir şey O'na gizli kalmaz. 21. “Şüphesiz o (asılsız saydıkları kitap) şanı yüce bir Kurândır;” ? o Meselâbu sürenin dördüncü âyetinin yorumuna bakınız. Allah azze ve celle, Kurânı Mecid, Kerim ve Hakim” diye isimlendirdi. Bunlar, müşahade âleminde kendisinden fiil sâdır olanın nitelendiği vasıflardır. Kur'ân'ın bir fiili yok ki bu kabilden bir nitelemeyi hak etsin. Böyle vasıflanması birtakım izahlara açıktır: Birincisi Kur'ân'a tâbi olan ve gereği ile amel eden kimse mecid, hakim ve kerim olur. “Ve'n-nehâri mubsıran”? (1 sas;lg13) âyetinde gündüzün görücü olarak nitelendirilmesi gibi. Aslında gündüzde bulunan görücüdür. Yahut Kur'ân'ın mecid oluşu, kerim, yani Allah Teâlâ katında çok değerli anlamındadır. Allah Teâlâ onu, kadri pek yüce olduğu için Kerim, Mecid ve Hakim olarak isimlendirdi. Yahut bu isimlendirme kerim, mecid ve hakim olanlarda bulunan özelliğin Kur'ânda bulunmasından ötürüdür.

Büruc 85:21

15120. “Oysa Allah onları arkalarından Yani onların yalanlamalarının ardından başlarına ne azap geldiğini bilir. Allah onları asılsız ve gaflete dayalı biçimde korkutmaz. Onun uyarısı dünya hükümdarlarının yaptığı gibi değildir. Onlar birtakım azaplarla halkı korkuturlar ancak korku verdikleri fiilleri yapıp yamayacaklarını bilemezler. Oysa Allah Teâlâ nasıl vâdde bulunduysa onu yerine getirir, azabını o şekilde indirir. Yahut Oysa Allah onları arkalarından kuşatmıştır sözü, şöyle anlaşılır: Onların halktan gizledikleri ve saklı tuttukları her bir şeyi bilir ve hiçbir şey O'na gizli kalmaz. 21. “Şüphesiz o (asılsız saydıkları kitap) şanı yüce bir Kurândır;” ? o Meselâbu sürenin dördüncü âyetinin yorumuna bakınız. Allah azze ve celle, Kurânı Mecid, Kerim ve Hakim” diye isimlendirdi. Bunlar, müşahade âleminde kendisinden fiil sâdır olanın nitelendiği vasıflardır. Kur'ân'ın bir fiili yok ki bu kabilden bir nitelemeyi hak etsin. Böyle vasıflanması birtakım izahlara açıktır: Birincisi Kur'ân'a tâbi olan ve gereği ile amel eden kimse mecid, hakim ve kerim olur. “Ve'n-nehâri mubsıran”? (1 sas;lg13) âyetinde gündüzün görücü olarak nitelendirilmesi gibi. Aslında gündüzde bulunan görücüdür. Yahut Kur'ân'ın mecid oluşu, kerim, yani Allah Teâlâ katında çok değerli anlamındadır. Allah Teâlâ onu, kadri pek yüce olduğu için Kerim, Mecid ve Hakim olarak isimlendirdi. Yahut bu isimlendirme kerim, mecid ve hakim olanlarda bulunan özelliğin Kur'ânda bulunmasından ötürüdür.

Büruc 85:22

Kimileri levh ve kalemi gerçek anlamda levh ve kalem olarak kabul etmiştir, bunların nasıl olduğuna dair nitelemeler tefsircilerce yapılmıştır. Kimi de levhe beliren söz, yani Melek için ortaya çıkan emir mânası vermiş ve gerçekte levh diye bir nesnenin olmadığını söylemiştir. Bâtıniyye, kalemi ilk yaratılan varlık olarak yorumlamış, levhi de ikinci yaratılan varlık olarak izah etmişlerdir. Birinci yaratılanı ikinci yaratılan varlığın sebebi kılmışlardır. Onların şöyle bir kuruntusu vardır: İlk yaratılan, ikinci yaratılana işaret eder, dolayısıyla onu inşa edendir. Birinci var edilene “Bârt” ikinci var edilene de “Hâlik” ve “Rahmân” dediler. Felsefeciler ilk varlığa “akıP, ikinciye ise “nefs” dediler. Sonra da nefislerden çoğalma (tevâlüd) meydana geldi. İlk varlığı, sözünü ettikleri varlıkların ortaya çıkması için asıl ve illet kılmaları halinde ilk olanı ikinci için asıl ve illet saymaları muhtemeldir. Nutfenin insanın yaratılmasında asıl sayılmasının doğru olması gibi. Ancak onlardan hiçbiri Bâtıniyye ve filozofların isimlendirdikleri nesneye ad olması caiz değildir. Çünkü levh ve kaleme isim icat etmek caiz olmaz, aksine delile dayalı olarak onlara ne isim verilmişse biz “Mahfüz”, yani düşmanlardan korunmuştur. Bu itibarla kimse degiştirme ve yerine başkasını koyma gibi bir müdahale yapamaz. Allah Teâlâ onu, güçlü bir elçi eliyle kendisine indirmiş olduğunu bildirdi. Bu itibarla hiç kimse ona galebe çalıp da içindekileri tahrife kalkışamaz. Onu kendinde güvenilir olarak açıkladı: “O Kur'ân gerçekten değerli, güçlü ve arşın sahibi katında itibarlı bir elçinin sözüdür. (Elçi) orada saygın ve güvenilirdir”?. Böylece bizzat meleğin kendisi tarafından bir değişikliğe gidilmeyeceği için de herkesin güven içinde olması gerektiği bildirilmiş oldu. Doğruya ileten yalnızca Allah'tır!

Târık 86:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. 1. “Andolsun gökyüzüne ve gece çakıp görünene!

Târık 86:2

2. “O, gece çakıp görünen nedir bilir misin? 3. “Karanlığı delen yıldızdır” Andolsun gökyüzüne ve gece çakıp görünene. Allah Teâlâ, rızıklarının kaynağı olmak, yaratıklardan şerefli olanların -ki onlar meleklerdir- meskeni yapmak suretiyle insanların gözünde göğün değerini yüceltti. Cenneti orada yarattı ve onu görünür bir direk olmaksızın yarattı. Şanını yüceltmek için göğe yemin etti, gıdaların oluşmasında etkin olan ay ve güneşi onun süsü yaptı. Karanlığı delip geçen yıldıza yemin etti. O, parlak ışık saçan yıldız olmaktadır. Yahut şeytanı delip geçen yahut onu yakan yıldızdır. Keza gökte büyük bereketler vardır. Onun bereketlerinden biri de karada ve denizde, yıldız sayesinde insanların yönlerini bulabilmeleridir. Onlarla en güzel tedbirler alınır. O kadar ki bazı insanlar yedi yıldızın “müdebbirât” olduğunu sanmışlardır. Keza onlar şeytan, vahiyden kulak hırsızlığı yapmak için göğe çıkmaya çalıştığı zaman yıldızlarla engellenmektedir. Eğer şeytanlar göğe çıkmaktan alıkonulmasalardı ve kulak hırsızlığı yapıp vahiyden bir şeyler kapsalardı, hemen kâhinlere koşarlar, yalan yanlış verdikleri haberlerle işleri karıştırırlardı. Onların kadri yüceliklerinden biri de tek bir gecede bin aylık mesafeyi kat edebilmeleridir. İşte bu yüzden Allah Teâlâ onlara yemin etmiştir. IJBunun Allah Teâlâdan bir yemin değil de peygamberine (a.s.) ona yemin edebileceğini öğretmesi şeklinde yorumlanması da mümkündür. Çünkü onlar Allah'ın ulühiyeti ve Rab oluşu, haberlerinin doğruluğuna dair bir şüphe duymuyorlardı ki yemin ile onların şüpheleri izale edilmiş olsun. Onlar aksine Hz. Muhammed'in (a.s.) peygambirliğine dair şüphe duyuyorlardı. Bu itibarla durumunu teyit etmek için yemin etmeyi öğretti ki onları durumu hakkında nazar etmeye sevketsin. Yeminin, kâfirler nazarında yüce varlıklar oldukları için bizzat yıldızlara yapılmış olması da mümkündür. Müslümanların kendi aralarında böyle yemin ettikleri vaki değildir. Yahut bunlara yemin etmek esasında bizzat bunların Rabb'ine yemin etmektir. Sanki Allah Teâlâ ona bu yıldızların yaratıcısına yemin etmesini gizli bir şekilde Hz. Peygambere emretmiştir. “Vet-târık” hakkında değişik yorumlar yapılmıştır: Bazıları onun geceleyin gelen demek olduğunu söylemiştir. Gece gelindiğinde “Taraktühu bil-leyl” denilir. Zeccâc şöyle dedi: “et-Târık” “es-sâkin”, yani bir yerde duran demektir. Kişi konuşurken durduğu ve sessiz kaldığı zaman “atraka fil-kelâmi meliyyen” denilir. Bazıları da onun geceleyin parlayan ve gündüzün gizlenen yıldız olduğunu söylemişlerdir. O parlak bir yıldızdır. Arkadan gelen “en-necmü's-sâkıb” 1) ifadesi onu tefsir etmektedir.

Târık 86:3

2. “O, gece çakıp görünen nedir bilir misin? 3. “Karanlığı delen yıldızdır” Andolsun gökyüzüne ve gece çakıp görünene. Allah Teâlâ, rızıklarının kaynağı olmak, yaratıklardan şerefli olanların -ki onlar meleklerdir- meskeni yapmak suretiyle insanların gözünde göğün değerini yüceltti. Cenneti orada yarattı ve onu görünür bir direk olmaksızın yarattı. Şanını yüceltmek için göğe yemin etti, gıdaların oluşmasında etkin olan ay ve güneşi onun süsü yaptı. Karanlığı delip geçen yıldıza yemin etti. O, parlak ışık saçan yıldız olmaktadır. Yahut şeytanı delip geçen yahut onu yakan yıldızdır. Keza gökte büyük bereketler vardır. Onun bereketlerinden biri de karada ve denizde, yıldız sayesinde insanların yönlerini bulabilmeleridir. Onlarla en güzel tedbirler alınır. O kadar ki bazı insanlar yedi yıldızın “müdebbirât” olduğunu sanmışlardır. Keza onlar şeytan, vahiyden kulak hırsızlığı yapmak için göğe çıkmaya çalıştığı zaman yıldızlarla engellenmektedir. Eğer şeytanlar göğe çıkmaktan alıkonulmasalardı ve kulak hırsızlığı yapıp vahiyden bir şeyler kapsalardı, hemen kâhinlere koşarlar, yalan yanlış verdikleri haberlerle işleri karıştırırlardı. Onların kadri yüceliklerinden biri de tek bir gecede bin aylık mesafeyi kat edebilmeleridir. İşte bu yüzden Allah Teâlâ onlara yemin etmiştir. IJBunun Allah Teâlâdan bir yemin değil de peygamberine (a.s.) ona yemin edebileceğini öğretmesi şeklinde yorumlanması da mümkündür. Çünkü onlar Allah'ın ulühiyeti ve Rab oluşu, haberlerinin doğruluğuna dair bir şüphe duymuyorlardı ki yemin ile onların şüpheleri izale edilmiş olsun. Onlar aksine Hz. Muhammed'in (a.s.) peygambirliğine dair şüphe duyuyorlardı. Bu itibarla durumunu teyit etmek için yemin etmeyi öğretti ki onları durumu hakkında nazar etmeye sevketsin. Yeminin, kâfirler nazarında yüce varlıklar oldukları için bizzat yıldızlara yapılmış olması da mümkündür. Müslümanların kendi aralarında böyle yemin ettikleri vaki değildir. Yahut bunlara yemin etmek esasında bizzat bunların Rabb'ine yemin etmektir. Sanki Allah Teâlâ ona bu yıldızların yaratıcısına yemin etmesini gizli bir şekilde Hz. Peygambere emretmiştir. “Vet-târık” hakkında değişik yorumlar yapılmıştır: Bazıları onun geceleyin gelen demek olduğunu söylemiştir. Gece gelindiğinde “Taraktühu bil-leyl” denilir. Zeccâc şöyle dedi: “et-Târık” “es-sâkin”, yani bir yerde duran demektir. Kişi konuşurken durduğu ve sessiz kaldığı zaman “atraka fil-kelâmi meliyyen” denilir. Bazıları da onun geceleyin parlayan ve gündüzün gizlenen yıldız olduğunu söylemişlerdir. O parlak bir yıldızdır. Arkadan gelen “en-necmü's-sâkıb” 1) ifadesi onu tefsir etmektedir.

Târık 86:4

4. “Hiç kimse yoktur ki, başında bir gözetleyeni Dul “İn” edatı hakkında ihtilaf edilmiştir: (Birincisi: Bazıları buradaki kullanım şeklinin olumsuzluk için olan “mâ” anlamında olduğunu söylemişlerdir. “Lemmâ” ( ise söz diziminde sıladır. Mâna “mâ küllü nefsin aleyhâ hâfız” takdirindedir. Her nefis üzerinde gözetleyen yoktur, gözetleyen sadece bir kısım üzerindedir. [İnsanı Gözetleyen Melekler] İkincisi: Gözetleyenin (hâfız) her nefis üzerinde değil bazısı üzerinde olmasıdır, o da açıkladığıdır. Onun gizlediğini ise kâtipleri bilemez ve onlara tanıklık edemez. Kimileri de “lemm&” kelimesini istisnaya yordu ve şöyle dedi: Hiçbir nefis yoktur ki onun üzerinde mutlaka bir gözetleyici olmasın. Zeccâc dedi ki: “Lemmâ” harfi istisna yerinde kullanılmıştır. Dilde şöyle denilir: “Aksemtü aleyke lemmâ fe'alte kezâ”. yani yemin ediyorum ki sen mutlaka şunu yapacaksın. Eğer mâna onların dedikleri gibi ise o takdirde âyette teyakkuz haline ve basiretle bakmaya dair bağlayıcı delil vardır. Nefsin doğası şöyledir: Eğer üzerinde bir gözetleyici ve koruyucu tayin edilmişse kendisini murakabe edenden çekinip ondan korkar, ona karşı hep teyakkuz halinde olur ve murakıpların kendisine bir şey demeyeceği türden işler yapar. itibarla iki meleğin gözetleyici olarak görevlendirilmesi kulun devamlı yaptığı her fiilde ve sözde teyakkuz halinde olması içindir ve dünya ya da âhiret hayatı için kendisine yararı dokunmayacak her bir davranıştan uzak durmasını temin etmeyi amaçlar. Allah Teâlâ o iki meleğe “kirâmen kâtibin” adını vermiştir. Her kim ki insanlardan saygın biri ile birlikte olur, ister istemez ona saygı duyar ve onun yanında utanabileceği türden herhangi bir fil işlemez. Her kim birine mektup yazacak olsa, yazdığı pusulada muaheze edilmesine ve kınanmasına sebep olacak bir yazı yazmaz. Aksine işini sağlam ve elinden geldiğince güzel yapar. Bu itibarla “hâfız”ın belirtilmesi sözünü ettiğimiz yönler itibariyle kişinin sürekli teyakkuz halinde bulunmasını ve basiretli davranmasını gerektirir. “Hâfız”ın yorumuyla ilgili olarak bazıları da şöyle demişlerdir: Kul rızkını tam olarak kullanana kadar onu korur. Eğer böyle ise o takdirde koruma kişinin aleyhine olan bir durum değil lehine olan bir durumdur. Kimi de kişinin amelini, hayrını şerrini korur, demişlerdir. Gİ İEÜ İİİ e OLAYI

Târık 86:5

[İnsanın Yaratılış Hikmeti] Esas olan şudur: İnsanın yaratılmış olduğu unsur üzerinde düşünmek, âhiret hayatını inkâr edenleri, Hz. Peygamber'in (a.s.) risâletini tanımayanları iman etmeye ve onu tanımaya götürür. Şöyle ki: İnsanın yaratılmış olduğu “nutfe” (sperm) söz gelimi bir tabak içine konulsa ve sonra biri ondan alaka ve mudğa çıkarılması ve ondan bir insanın yaratılması imkânını veren sırrı anlamak ve elde etmek istese, imkânı yok bunu başaramaz. Bütün cinler ve insanlar bir araya gelse insanın organlarından tek birini yapmak için çaba gösterseler, onu bir araya getirmeyi asla başaramazlar. Yahut organın işitme, görme yetisini nasıl elde ettiğinin sırrına ermek isteseler asla muvaffak olamazlar. Bundan ortaya çıkıyor ki kudreti böylesine mükemmel bir dereceye ulaşan bir zat hiçbir şeyden gaflet halinde olmaz ve hiçbir güç ve kudret onu acze düşüremez. Bunlar üzerinde düşünenler için O'nun hikmeti ortaya çıkar. Onun hikmetini anladıkları zaman bu durum onları âhiret hayatının kabulüne götürür. Çünkü eğer ölümden sonra dirilme ve âhiret hayatı olmasa o takdirde mevcut varlıkların yaratılması hep boşuna ve anlamsız olurdu. Onları yaratan varlık Hakim olmaktan çıkardı. Dolayısıyla eğer bunları düşünebilselerdi o takdirde kendilerine getirdikleri bütün bildirimlerle birlikte peygamberleri tasdik ederlerdi. 158 ISİÂyette, âlemin yoktan varedildiğine dair delil vardır. Çünkü insanın bütün varlığı ile nutfeden oluşması mümkün değildir. Açıktır ki tek bir nesnenin, kendinden kat kat fazla sayıdaki organları içine alması mümkün değildir. Bunu nutfenin yapması da mümkün değildir. Çünkü o cansızdır ve her şeyi bilen bir düzenleyicinin yönetimi olmaksızın onun insan haline gelmesi mümkün değildir. Bu itibarla sözünü ettiğimiz nutfeden insanın oluşması olayında âlemin hudüsunun gerekliliğine dair delil vardır. Eğer o kendi doğasının gereği olarak “mudğa”; “alaka” ve düzgün bir insan olsaydı o takdirde istisnasız her “nutfe'nin aynı şekilde evrilerek aynı sonucu doğurması gerekirdi. Görmez misin ki ateşin doğasında yakma özelliği vardır. Karın tabiatında da soğutma özelliği bulunmaktadır. Hal böyle iken bunların tabiatında olan yakma ve soğutma özelliklerinden ayrılıp başka özellikler göstermesi mümkün değildir. Sonra biz bu sözünü ettiğimiz özelliklerden yoksun nutfelerin bulunduğunu da biliyoruz. Bütün bunlar gösteriyor ki insanın oluşumundaki bütün bu aşamalar “nutfe”nin tabiatının bir sonucu değil aksine hakim ve düzenleyici olan bir zatın düzenlemesini ispat ediyor. Sonra insanın ne içinde ve nasıl yaratıldığıyla ilgili hayreti mucip durum, onun hangi maddelerden yaratıldığı meselesinden daha az değildir. Şöyle ki Allah Teâlâ irade buyurduğu ve dilediği şekli vererek insanı kat kat karanlıklar içinde yaratmıştır. Bir kimse çıksa da bu yaratılış sürecinde olanları bilmek istese ve aynısını tecrübe âleminde ortaya koymaya çalışsa buna asla imkân bulamaz. O mekân, ceninin büyüdüğü ve özellikle de beslendiği çok özel bir yerdir. Bütün cinler ve insanların bilgeleri bir araya gelse ve ceninin (zigot) büyümesini sağlayan ortamın özelliklerini keşfetmeye çalışsalar ve kendileri de her türlü ilim ve fende mahir olsalar onu asla öğrenemezler. Bu anlattıklarımız üzerinde duran ve kafa yoran bir kimse bilir ki onun kudreti zatından kaynaklanır, ona fânilik ve acizlik asla erişmez. Ve yine bilir ki onun ilmi zatının gereğidir, müktesep değildir ki gidişattan gafil olsun, birtakım bilgiler ona gizli kalsın. Atılan su'dan maksat, erkeğin kadının rahmine boşalttığı menidir. Dâfik ism-i fâil vezninde olmakla birlikte “medfük” (ism-i mefül) anlamındadır, boşaltılan, atılan demektir. İçinde uyunulan geceye “leyl nâim”, kendisi ile yorulan kedere “hemmun nâsıb” denilmesi gibi. Zeccâc dedi ki: “Mâun dâfik” atılan su demektir!. SİZ. “O su, bel ve göğüs kafesi arasından çıkar” 159 Bu ilâhi beyanın yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir. Kimisi “sulb”ün erkek, “terâib”in de kadına yönelik bir ifade olduğunu söylemiştir. Buna göre “sulb'den maksat bel, “terâib'den maksat da sekiz kaburgadır. Onların dördü sağ tarafında dördü de sol tarafındadır. Kimileri de “terâib” organlardır, demişlerdir. Kimi de gerdanlığın takıldığı yerdir açıklamasını yapmıştır. Bazıları “Terâib”, köprücük çukuru ile göğüs üstü arası yerdir demiştir. Başka bazı müfessirler de her ikisini de erkeğe nispetle yorumlamışlardır. “Min beyni's-sulbi ve't-terâib” (515115 çal e 5 5s) denilirken erkeğin hem beli hem de omurgaları kastedilmiştir. Aynı yorumcu çocuğu oluşturan erlik suyunun çıktığı yerin sadece sulb, yani bel olmadığını, aksine onun bütün organlardan süzülerek ortaya çıktığını sanmıştır. Bu kelimeleri diğer mânalara yoranlar ise durumu hem erkek hem de kadına yönelik olarak açıklamışlardır. Buna göre çocugun yaratıldığı su, hem erkek hem de kadında bulunur. Ebü Bekir el-Esam, “sulb”ün erkekten, “terâib”in de kadından kinâye olduğunu söylemiştir. Buna göre atmık (mâ-i dâfik) her ikisinden oluşan suyun adı olur. Allah Teâlâ'nın şu beyanını görmez misin: “Ve halâ'ilu ebnâikumü'llezine min aslâbikum” (59, Şİ ye ill Seli) “Anneleriniz... kendi dölünüzden olan oğullarınızın eşleri... size haram kılındı..”? Görüldüğü gibi burada oğullar, “sulb'e yani döle nispet edilmiştir. Suyun “sulb” ve “terâib” arasından çıkmasında Allah Teâlâ'nın bir lütfu vardır. Çünkü bütün mahlükat toplansa ve belirtilen organlar arasından onu bütün güçleriyle ve her yola başvurarak çıkarmaya ve onu rahime koymaya çalışsalar buna asla güç yetiremezler. Allah Teâlâ lütfu ile insanlar arasında şehvet duygusunu koydu ve döl suyunu bel ve apış arasından o şehvetle çıkardı. Birinin bunu birtakım sebepler ve çareler ile çıkarabilmesi mümkün Zeccâc, Meâni'l-Kurüân ve irâbuh, V, 311. değildir. Aynı şekilde yeme ve içme arzusunu da yeme içme organlarından her birine yerleştirdi. Özellikle bu arzu, yemek ve içmek fiili ile gerçekleşmektedir. Aynı şekilde insan görür ki ağacın dibini suladığında sulamanın yararı dallarında, yapraklarında ve meyvelerinde ortaya çıkar. Bir kimse çıksa ve suyun hangi özellikten dolayı sözünü ettiğimiz yerde olmasının faydalı olacağını bilmeye çalışsa, Jayrıca yiyecekte ortaya çıkan ve sözünü ettiğimiz kuvveti ortaya çıkaran sırrı öğrenmek istese bunu yapamaz. Bu belirtilen hususlarda Seneviyye'ye (çift tanrıcılık) karşı en güçlü kanıt bulunmaktadır. Çünkü onlar nesnelerin yoktan yaratılmış olmasını inkâr ediyorlar. Onlar sanıyorlar ki biz bu dünyada bir nesnenin yoktan varedilişini görmedik, “şahit” ise “gaibin” delilidir. Buna göre aynı kural bize yaratılışını görmediğimiz varlıklar için de geçerlidir. Bu karanlıklar içinde ve daracık yerlerde çocuğun şekillendirilmesine kâdir olan, suda ve yiyecekte insanların asla elde edemeyeceği sırları var etmeye güç yetiren elbette ki yaratıkları yoktan yaratmaya da kâdirdir. Zira bu sözünü ettiğimiz örneklerin insanda hayranlık uyandırması, nesnelerin yoktan varedilmesindeki şaşkınlıktan daha az değildir.

Târık 86:6

[İnsanın Yaratılış Hikmeti] Esas olan şudur: İnsanın yaratılmış olduğu unsur üzerinde düşünmek, âhiret hayatını inkâr edenleri, Hz. Peygamber'in (a.s.) risâletini tanımayanları iman etmeye ve onu tanımaya götürür. Şöyle ki: İnsanın yaratılmış olduğu “nutfe” (sperm) söz gelimi bir tabak içine konulsa ve sonra biri ondan alaka ve mudğa çıkarılması ve ondan bir insanın yaratılması imkânını veren sırrı anlamak ve elde etmek istese, imkânı yok bunu başaramaz. Bütün cinler ve insanlar bir araya gelse insanın organlarından tek birini yapmak için çaba gösterseler, onu bir araya getirmeyi asla başaramazlar. Yahut organın işitme, görme yetisini nasıl elde ettiğinin sırrına ermek isteseler asla muvaffak olamazlar. Bundan ortaya çıkıyor ki kudreti böylesine mükemmel bir dereceye ulaşan bir zat hiçbir şeyden gaflet halinde olmaz ve hiçbir güç ve kudret onu acze düşüremez. Bunlar üzerinde düşünenler için O'nun hikmeti ortaya çıkar. Onun hikmetini anladıkları zaman bu durum onları âhiret hayatının kabulüne götürür. Çünkü eğer ölümden sonra dirilme ve âhiret hayatı olmasa o takdirde mevcut varlıkların yaratılması hep boşuna ve anlamsız olurdu. Onları yaratan varlık Hakim olmaktan çıkardı. Dolayısıyla eğer bunları düşünebilselerdi o takdirde kendilerine getirdikleri bütün bildirimlerle birlikte peygamberleri tasdik ederlerdi. 158 ISİÂyette, âlemin yoktan varedildiğine dair delil vardır. Çünkü insanın bütün varlığı ile nutfeden oluşması mümkün değildir. Açıktır ki tek bir nesnenin, kendinden kat kat fazla sayıdaki organları içine alması mümkün değildir. Bunu nutfenin yapması da mümkün değildir. Çünkü o cansızdır ve her şeyi bilen bir düzenleyicinin yönetimi olmaksızın onun insan haline gelmesi mümkün değildir. Bu itibarla sözünü ettiğimiz nutfeden insanın oluşması olayında âlemin hudüsunun gerekliliğine dair delil vardır. Eğer o kendi doğasının gereği olarak “mudğa”; “alaka” ve düzgün bir insan olsaydı o takdirde istisnasız her “nutfe'nin aynı şekilde evrilerek aynı sonucu doğurması gerekirdi. Görmez misin ki ateşin doğasında yakma özelliği vardır. Karın tabiatında da soğutma özelliği bulunmaktadır. Hal böyle iken bunların tabiatında olan yakma ve soğutma özelliklerinden ayrılıp başka özellikler göstermesi mümkün değildir. Sonra biz bu sözünü ettiğimiz özelliklerden yoksun nutfelerin bulunduğunu da biliyoruz. Bütün bunlar gösteriyor ki insanın oluşumundaki bütün bu aşamalar “nutfe”nin tabiatının bir sonucu değil aksine hakim ve düzenleyici olan bir zatın düzenlemesini ispat ediyor. Sonra insanın ne içinde ve nasıl yaratıldığıyla ilgili hayreti mucip durum, onun hangi maddelerden yaratıldığı meselesinden daha az değildir. Şöyle ki Allah Teâlâ irade buyurduğu ve dilediği şekli vererek insanı kat kat karanlıklar içinde yaratmıştır. Bir kimse çıksa da bu yaratılış sürecinde olanları bilmek istese ve aynısını tecrübe âleminde ortaya koymaya çalışsa buna asla imkân bulamaz. O mekân, ceninin büyüdüğü ve özellikle de beslendiği çok özel bir yerdir. Bütün cinler ve insanların bilgeleri bir araya gelse ve ceninin (zigot) büyümesini sağlayan ortamın özelliklerini keşfetmeye çalışsalar ve kendileri de her türlü ilim ve fende mahir olsalar onu asla öğrenemezler. Bu anlattıklarımız üzerinde duran ve kafa yoran bir kimse bilir ki onun kudreti zatından kaynaklanır, ona fânilik ve acizlik asla erişmez. Ve yine bilir ki onun ilmi zatının gereğidir, müktesep değildir ki gidişattan gafil olsun, birtakım bilgiler ona gizli kalsın. Atılan su'dan maksat, erkeğin kadının rahmine boşalttığı menidir. Dâfik ism-i fâil vezninde olmakla birlikte “medfük” (ism-i mefül) anlamındadır, boşaltılan, atılan demektir. İçinde uyunulan geceye “leyl nâim”, kendisi ile yorulan kedere “hemmun nâsıb” denilmesi gibi. Zeccâc dedi ki: “Mâun dâfik” atılan su demektir!. SİZ. “O su, bel ve göğüs kafesi arasından çıkar” 159 Bu ilâhi beyanın yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir. Kimisi “sulb”ün erkek, “terâib”in de kadına yönelik bir ifade olduğunu söylemiştir. Buna göre “sulb'den maksat bel, “terâib'den maksat da sekiz kaburgadır. Onların dördü sağ tarafında dördü de sol tarafındadır. Kimileri de “terâib” organlardır, demişlerdir. Kimi de gerdanlığın takıldığı yerdir açıklamasını yapmıştır. Bazıları “Terâib”, köprücük çukuru ile göğüs üstü arası yerdir demiştir. Başka bazı müfessirler de her ikisini de erkeğe nispetle yorumlamışlardır. “Min beyni's-sulbi ve't-terâib” (515115 çal e 5 5s) denilirken erkeğin hem beli hem de omurgaları kastedilmiştir. Aynı yorumcu çocuğu oluşturan erlik suyunun çıktığı yerin sadece sulb, yani bel olmadığını, aksine onun bütün organlardan süzülerek ortaya çıktığını sanmıştır. Bu kelimeleri diğer mânalara yoranlar ise durumu hem erkek hem de kadına yönelik olarak açıklamışlardır. Buna göre çocugun yaratıldığı su, hem erkek hem de kadında bulunur. Ebü Bekir el-Esam, “sulb”ün erkekten, “terâib”in de kadından kinâye olduğunu söylemiştir. Buna göre atmık (mâ-i dâfik) her ikisinden oluşan suyun adı olur. Allah Teâlâ'nın şu beyanını görmez misin: “Ve halâ'ilu ebnâikumü'llezine min aslâbikum” (59, Şİ ye ill Seli) “Anneleriniz... kendi dölünüzden olan oğullarınızın eşleri... size haram kılındı..”? Görüldüğü gibi burada oğullar, “sulb'e yani döle nispet edilmiştir. Suyun “sulb” ve “terâib” arasından çıkmasında Allah Teâlâ'nın bir lütfu vardır. Çünkü bütün mahlükat toplansa ve belirtilen organlar arasından onu bütün güçleriyle ve her yola başvurarak çıkarmaya ve onu rahime koymaya çalışsalar buna asla güç yetiremezler. Allah Teâlâ lütfu ile insanlar arasında şehvet duygusunu koydu ve döl suyunu bel ve apış arasından o şehvetle çıkardı. Birinin bunu birtakım sebepler ve çareler ile çıkarabilmesi mümkün Zeccâc, Meâni'l-Kurüân ve irâbuh, V, 311. değildir. Aynı şekilde yeme ve içme arzusunu da yeme içme organlarından her birine yerleştirdi. Özellikle bu arzu, yemek ve içmek fiili ile gerçekleşmektedir. Aynı şekilde insan görür ki ağacın dibini suladığında sulamanın yararı dallarında, yapraklarında ve meyvelerinde ortaya çıkar. Bir kimse çıksa ve suyun hangi özellikten dolayı sözünü ettiğimiz yerde olmasının faydalı olacağını bilmeye çalışsa, Jayrıca yiyecekte ortaya çıkan ve sözünü ettiğimiz kuvveti ortaya çıkaran sırrı öğrenmek istese bunu yapamaz. Bu belirtilen hususlarda Seneviyye'ye (çift tanrıcılık) karşı en güçlü kanıt bulunmaktadır. Çünkü onlar nesnelerin yoktan yaratılmış olmasını inkâr ediyorlar. Onlar sanıyorlar ki biz bu dünyada bir nesnenin yoktan varedilişini görmedik, “şahit” ise “gaibin” delilidir. Buna göre aynı kural bize yaratılışını görmediğimiz varlıklar için de geçerlidir. Bu karanlıklar içinde ve daracık yerlerde çocuğun şekillendirilmesine kâdir olan, suda ve yiyecekte insanların asla elde edemeyeceği sırları var etmeye güç yetiren elbette ki yaratıkları yoktan yaratmaya da kâdirdir. Zira bu sözünü ettiğimiz örneklerin insanda hayranlık uyandırması, nesnelerin yoktan varedilmesindeki şaşkınlıktan daha az değildir.

Târık 86:7

[İnsanın Yaratılış Hikmeti] Esas olan şudur: İnsanın yaratılmış olduğu unsur üzerinde düşünmek, âhiret hayatını inkâr edenleri, Hz. Peygamber'in (a.s.) risâletini tanımayanları iman etmeye ve onu tanımaya götürür. Şöyle ki: İnsanın yaratılmış olduğu “nutfe” (sperm) söz gelimi bir tabak içine konulsa ve sonra biri ondan alaka ve mudğa çıkarılması ve ondan bir insanın yaratılması imkânını veren sırrı anlamak ve elde etmek istese, imkânı yok bunu başaramaz. Bütün cinler ve insanlar bir araya gelse insanın organlarından tek birini yapmak için çaba gösterseler, onu bir araya getirmeyi asla başaramazlar. Yahut organın işitme, görme yetisini nasıl elde ettiğinin sırrına ermek isteseler asla muvaffak olamazlar. Bundan ortaya çıkıyor ki kudreti böylesine mükemmel bir dereceye ulaşan bir zat hiçbir şeyden gaflet halinde olmaz ve hiçbir güç ve kudret onu acze düşüremez. Bunlar üzerinde düşünenler için O'nun hikmeti ortaya çıkar. Onun hikmetini anladıkları zaman bu durum onları âhiret hayatının kabulüne götürür. Çünkü eğer ölümden sonra dirilme ve âhiret hayatı olmasa o takdirde mevcut varlıkların yaratılması hep boşuna ve anlamsız olurdu. Onları yaratan varlık Hakim olmaktan çıkardı. Dolayısıyla eğer bunları düşünebilselerdi o takdirde kendilerine getirdikleri bütün bildirimlerle birlikte peygamberleri tasdik ederlerdi. 158 ISİÂyette, âlemin yoktan varedildiğine dair delil vardır. Çünkü insanın bütün varlığı ile nutfeden oluşması mümkün değildir. Açıktır ki tek bir nesnenin, kendinden kat kat fazla sayıdaki organları içine alması mümkün değildir. Bunu nutfenin yapması da mümkün değildir. Çünkü o cansızdır ve her şeyi bilen bir düzenleyicinin yönetimi olmaksızın onun insan haline gelmesi mümkün değildir. Bu itibarla sözünü ettiğimiz nutfeden insanın oluşması olayında âlemin hudüsunun gerekliliğine dair delil vardır. Eğer o kendi doğasının gereği olarak “mudğa”; “alaka” ve düzgün bir insan olsaydı o takdirde istisnasız her “nutfe'nin aynı şekilde evrilerek aynı sonucu doğurması gerekirdi. Görmez misin ki ateşin doğasında yakma özelliği vardır. Karın tabiatında da soğutma özelliği bulunmaktadır. Hal böyle iken bunların tabiatında olan yakma ve soğutma özelliklerinden ayrılıp başka özellikler göstermesi mümkün değildir. Sonra biz bu sözünü ettiğimiz özelliklerden yoksun nutfelerin bulunduğunu da biliyoruz. Bütün bunlar gösteriyor ki insanın oluşumundaki bütün bu aşamalar “nutfe”nin tabiatının bir sonucu değil aksine hakim ve düzenleyici olan bir zatın düzenlemesini ispat ediyor. Sonra insanın ne içinde ve nasıl yaratıldığıyla ilgili hayreti mucip durum, onun hangi maddelerden yaratıldığı meselesinden daha az değildir. Şöyle ki Allah Teâlâ irade buyurduğu ve dilediği şekli vererek insanı kat kat karanlıklar içinde yaratmıştır. Bir kimse çıksa da bu yaratılış sürecinde olanları bilmek istese ve aynısını tecrübe âleminde ortaya koymaya çalışsa buna asla imkân bulamaz. O mekân, ceninin büyüdüğü ve özellikle de beslendiği çok özel bir yerdir. Bütün cinler ve insanların bilgeleri bir araya gelse ve ceninin (zigot) büyümesini sağlayan ortamın özelliklerini keşfetmeye çalışsalar ve kendileri de her türlü ilim ve fende mahir olsalar onu asla öğrenemezler. Bu anlattıklarımız üzerinde duran ve kafa yoran bir kimse bilir ki onun kudreti zatından kaynaklanır, ona fânilik ve acizlik asla erişmez. Ve yine bilir ki onun ilmi zatının gereğidir, müktesep değildir ki gidişattan gafil olsun, birtakım bilgiler ona gizli kalsın. Atılan su'dan maksat, erkeğin kadının rahmine boşalttığı menidir. Dâfik ism-i fâil vezninde olmakla birlikte “medfük” (ism-i mefül) anlamındadır, boşaltılan, atılan demektir. İçinde uyunulan geceye “leyl nâim”, kendisi ile yorulan kedere “hemmun nâsıb” denilmesi gibi. Zeccâc dedi ki: “Mâun dâfik” atılan su demektir!. SİZ. “O su, bel ve göğüs kafesi arasından çıkar” 159 Bu ilâhi beyanın yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir. Kimisi “sulb”ün erkek, “terâib”in de kadına yönelik bir ifade olduğunu söylemiştir. Buna göre “sulb'den maksat bel, “terâib'den maksat da sekiz kaburgadır. Onların dördü sağ tarafında dördü de sol tarafındadır. Kimileri de “terâib” organlardır, demişlerdir. Kimi de gerdanlığın takıldığı yerdir açıklamasını yapmıştır. Bazıları “Terâib”, köprücük çukuru ile göğüs üstü arası yerdir demiştir. Başka bazı müfessirler de her ikisini de erkeğe nispetle yorumlamışlardır. “Min beyni's-sulbi ve't-terâib” (515115 çal e 5 5s) denilirken erkeğin hem beli hem de omurgaları kastedilmiştir. Aynı yorumcu çocuğu oluşturan erlik suyunun çıktığı yerin sadece sulb, yani bel olmadığını, aksine onun bütün organlardan süzülerek ortaya çıktığını sanmıştır. Bu kelimeleri diğer mânalara yoranlar ise durumu hem erkek hem de kadına yönelik olarak açıklamışlardır. Buna göre çocugun yaratıldığı su, hem erkek hem de kadında bulunur. Ebü Bekir el-Esam, “sulb”ün erkekten, “terâib”in de kadından kinâye olduğunu söylemiştir. Buna göre atmık (mâ-i dâfik) her ikisinden oluşan suyun adı olur. Allah Teâlâ'nın şu beyanını görmez misin: “Ve halâ'ilu ebnâikumü'llezine min aslâbikum” (59, Şİ ye ill Seli) “Anneleriniz... kendi dölünüzden olan oğullarınızın eşleri... size haram kılındı..”? Görüldüğü gibi burada oğullar, “sulb'e yani döle nispet edilmiştir. Suyun “sulb” ve “terâib” arasından çıkmasında Allah Teâlâ'nın bir lütfu vardır. Çünkü bütün mahlükat toplansa ve belirtilen organlar arasından onu bütün güçleriyle ve her yola başvurarak çıkarmaya ve onu rahime koymaya çalışsalar buna asla güç yetiremezler. Allah Teâlâ lütfu ile insanlar arasında şehvet duygusunu koydu ve döl suyunu bel ve apış arasından o şehvetle çıkardı. Birinin bunu birtakım sebepler ve çareler ile çıkarabilmesi mümkün Zeccâc, Meâni'l-Kurüân ve irâbuh, V, 311. değildir. Aynı şekilde yeme ve içme arzusunu da yeme içme organlarından her birine yerleştirdi. Özellikle bu arzu, yemek ve içmek fiili ile gerçekleşmektedir. Aynı şekilde insan görür ki ağacın dibini suladığında sulamanın yararı dallarında, yapraklarında ve meyvelerinde ortaya çıkar. Bir kimse çıksa ve suyun hangi özellikten dolayı sözünü ettiğimiz yerde olmasının faydalı olacağını bilmeye çalışsa, Jayrıca yiyecekte ortaya çıkan ve sözünü ettiğimiz kuvveti ortaya çıkaran sırrı öğrenmek istese bunu yapamaz. Bu belirtilen hususlarda Seneviyye'ye (çift tanrıcılık) karşı en güçlü kanıt bulunmaktadır. Çünkü onlar nesnelerin yoktan yaratılmış olmasını inkâr ediyorlar. Onlar sanıyorlar ki biz bu dünyada bir nesnenin yoktan varedilişini görmedik, “şahit” ise “gaibin” delilidir. Buna göre aynı kural bize yaratılışını görmediğimiz varlıklar için de geçerlidir. Bu karanlıklar içinde ve daracık yerlerde çocuğun şekillendirilmesine kâdir olan, suda ve yiyecekte insanların asla elde edemeyeceği sırları var etmeye güç yetiren elbette ki yaratıkları yoktan yaratmaya da kâdirdir. Zira bu sözünü ettiğimiz örneklerin insanda hayranlık uyandırması, nesnelerin yoktan varedilmesindeki şaşkınlıktan daha az değildir.

Târık 86:8

Bazıları dediler ki: Allah onu babasının döl yatağına döndürmeye elbette kâdirdir. Bazıları da onu diriltmeye kâdirdir demişlerdir. Bu ikincisi daha yerinde bir yorumdur. Çünkü âyet kâfirlere yönelik kanıt getirme bağlamında sevkedilmiştir. Kâfirlerden dölün babanın döl yatağına döndürülmesine dair bir tartışma ve inkâr etme söz konusu olmamıştır ki âyet öylesine bir tartışmayı ortadan kaldırmayı amaçlamış olsun. Onlar aksine ölümden sonra diriltilmeyi ve âhiret hayatını inkâr etmekteydiler. Bu yüzden de Allah Teâlâ onlara kudretini göstermek için yaratılışın ilk haline dikkatlerini çekti. Aynı şekilde ölümden sonra diriltilmekle ilgili olarak kâfirlere getirilen delillerin büyük çogunluğu, yaratılışın ilkin nasıl olduğunu açıklamak suretiyle gerçekleştirilmiştir. Eğer yorumun, dölün babanın döl yatağına döndürülmesi şeklinde oldugunu kabul edersek o takdirde izahı şöyle olacaktır: Yaşlılık dönemini gençliğe döndürecek, büyüklük halini küçüklüğe çevirecek, sonra çocukluk sonra da sırasıyla mudğa, alaka ve nutfe haline getirecek ve bu şekilde onu babanın döl yatağına yerleştirecek. Yoksa kişiyi olduğu gibi mevcut haliyle babanın döl yatağına -yerin darlığı ile birlikte- koyacak değildir. Burada Allah'ın kudretinin buna yeteceğine dair bir açıklama söz konusu değildir. Çünkü böyle bir durum imkânsızdır. Allah Teâlâ imkânsızı yaratmaya kâdir olmakla nitelenmez. O'nun böyle nitelenmemesi, ezelde onun kudret sahibi olmadığı gibi bir sonucu gerektirmez. ISJAllah Teâlâ, dünyayı bir yumurtanın içine sokabilir mi? diye bir soru sorana verilecek cevap da aynıdır. Ona cevap olarak denilir ki: Eğer dünyayı küçültür küçültür ve yumurtadan daha küçük hale getirir ve o şekilde yumurtanın içine koyar yahut yumurtayı çok büyük ölçekte genişletir ve sonunda içine dünyayı koyar demek istiyorsan elbette ki Allah Teâlâ buna kâdirdir. Ama yumurta ve dünya her ikisi de aynı halde iken dünyayı yumurtanın içine koyar demek istiyorsan, bu muhaldir. Çünkü bunda parçanın bütüne, bütünün de parçaya dönüşmesi durumu vardır. Aynı şekilde insanın babasının döl yatağına döndürülmesi de sözünü ettiğimiz tarzda olacaktı. Yoksa mevcut haliyle kişinin babasının döl yatağına konulması imkânsız olduğu için bu durum gerçekleşmez. Aynı şekilde cennet ve cehennem ehlinin hareketlerine dair bir soru sorup onların bir sonu var mıdır? diye sorduğumuzda da vereceğimiz cevap hayır olacaktır. Eğer derlerse ki “Allah Teâlâ onun sonunu ve sayısını bilmez mi?” Ona vereceğimiz cevabımız şöyle olur: Allah Teâlâ onların sona ereceğini değil sonsuz olarak devam edeceğini bilir. Bizim onları sona erecek olarak bilmez sözümüzde cehalet ispatı ve O'nda ilim sıfatının bulunmadığı gibi bir durum söz konusu değildir. Aksine cehalet sona ermeyecek olan bir fiilin sona erecek diye bilinmesi halinde bahis konusu olur. Aynı şekilde Allahın muhale kâdir olmadığını söylemek O'nun acizliğinin ispatı değildir. En doğrusunu Allah bilir.

Târık 86:9

Bütün sırların ortaya döküleceği gün. Yani sırlardan gizli kalanların ortaya çıkarılması. Ortaya çıkarmanın, yazıcı meleklerin muttali olamadıkları, dolayısıyla da yazamadıkları amellere yönelik olması da mümkündür. Allah Teâlâ gizli kalan o sırları dilediği şekilde ona hatırlatır ve onları âşikâr hale getirir. Yahut onları organları dile getirirler. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “O ceza gününde yapıp ettiklerine dilleri, elleri ve ayakları, aleyhte olarak tanıklık edecektir”? Yahut amel defterinin tüm insanlar önünde okunmak suretiyle açık edilmesi ve dünyada iken saklamaya çalıştığı işlerinin herkes tarafından bilinir hale gelmesi. Sonra buna “ibtilâ” denildi. Çünkü ibtilâ sınamak demektir. Sınama ise ancak soru ile ya da emir ve yasak ile olur. Bu itibarla âhirette yapıp ettiklerinden sorguya çekilmeye “ibtila” adı verilmiştir. (Slİnsanın ne bir gücü ne de yardımcısı olmayacaktır. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir: Onları gizlemeye kendisinin bir gücü yoktur. Gizlemiş olsa bile kendinden azabı defedecek bir gücü de yoktur. Yahut onun kaçınabileceği bir gücü ve kendisine azap gelmesini önleyebilecek bir yardımcısı da bulunmaz. Şöyle ki: Kâfirler dünyada iken güçleri ve avenelerinin çokluğu ile övünürlerdi ve onlar sanırlardı ki eğer başlarına bir azap inecek olsa kendi güçleriyle yahut yardımcılarının desteği ile onu kendilerinden savabileceklerdir. Allah Teâlâ onlara bildirdi ki güçleri de yardımcılarının çokluğu da âhiret gününde kendilerine fayda vermeyecek ve Allah'ın azabını kendilerinden uzak tutamayacaktır. Onlar kendilerini Allaha yaklaştırsın ve kendilerini azaptan korusunlar diye birtakım putlara tapınmakta idiler. Şu ilâhi beyanda ifade buyurulduğu gibi: “Onlar yardım göreceklerini umarak Allah'tan başka tanrılar edindiler” Orada Allaha karşı kendilerine hiçbir kimsenin fayda vermeyeceği ortaya çıkacaktır.

Târık 86:10

Bütün sırların ortaya döküleceği gün. Yani sırlardan gizli kalanların ortaya çıkarılması. Ortaya çıkarmanın, yazıcı meleklerin muttali olamadıkları, dolayısıyla da yazamadıkları amellere yönelik olması da mümkündür. Allah Teâlâ gizli kalan o sırları dilediği şekilde ona hatırlatır ve onları âşikâr hale getirir. Yahut onları organları dile getirirler. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “O ceza gününde yapıp ettiklerine dilleri, elleri ve ayakları, aleyhte olarak tanıklık edecektir”? Yahut amel defterinin tüm insanlar önünde okunmak suretiyle açık edilmesi ve dünyada iken saklamaya çalıştığı işlerinin herkes tarafından bilinir hale gelmesi. Sonra buna “ibtilâ” denildi. Çünkü ibtilâ sınamak demektir. Sınama ise ancak soru ile ya da emir ve yasak ile olur. Bu itibarla âhirette yapıp ettiklerinden sorguya çekilmeye “ibtila” adı verilmiştir. (Slİnsanın ne bir gücü ne de yardımcısı olmayacaktır. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir: Onları gizlemeye kendisinin bir gücü yoktur. Gizlemiş olsa bile kendinden azabı defedecek bir gücü de yoktur. Yahut onun kaçınabileceği bir gücü ve kendisine azap gelmesini önleyebilecek bir yardımcısı da bulunmaz. Şöyle ki: Kâfirler dünyada iken güçleri ve avenelerinin çokluğu ile övünürlerdi ve onlar sanırlardı ki eğer başlarına bir azap inecek olsa kendi güçleriyle yahut yardımcılarının desteği ile onu kendilerinden savabileceklerdir. Allah Teâlâ onlara bildirdi ki güçleri de yardımcılarının çokluğu da âhiret gününde kendilerine fayda vermeyecek ve Allah'ın azabını kendilerinden uzak tutamayacaktır. Onlar kendilerini Allaha yaklaştırsın ve kendilerini azaptan korusunlar diye birtakım putlara tapınmakta idiler. Şu ilâhi beyanda ifade buyurulduğu gibi: “Onlar yardım göreceklerini umarak Allah'tan başka tanrılar edindiler” Orada Allaha karşı kendilerine hiçbir kimsenin fayda vermeyeceği ortaya çıkacaktır.

Târık 86:11

Ebü Ubeyde “rac” 1) su demektir, der. Yani yağmurlu semaya yemin edilmektetir. Bir başkası ise ona dönmek anlamı vermiş ve döner, her sene bir önceki senede verdiği yağmuru verir, diye açıklamıştır. Çünkü “rac” dönmek demektir. “Zâtir-rac” 1 515) demek kulları tam olarak yararlanabilmeleri için bereketini tekrar tekrar indirir, yağmuru yağdırır diye yorumlanmıştır. Gal yaYiz

Târık 86:12

Andolsun yarılan yere. Yani bitkilerle yarılan yere. Yahut suların birikip toplandığı dereler ve nehirlerle yarılıp insanların arazilerini ve hayvanlarını sulayarak yararlandıkları yere. Allah Teâlâ yerin ve semanın şanını yüceltmiş ve onlara yemin etmiştir ki Kur'ân (hak ile bâtılı) ayıran bir sözdür ve o asla bir şaka (hezil) değildir. Bitkilerin yerden çıkarılmasında hayranlık verici bir hikmet, ince bir düzenleme ve yönetim vardır. Şöyle ki bitki, en ufak bir temas halinde eğilen bir nesnedir. Bununla birlikte Allah Teâlâ lütfu ile kuru ve sert olan yeri yardı ve onu oradan eğilip bükülmeden ve de kırılmadan çıkardı. Böylece onu bu halde varedenin hikmet sahibi olduğunu bilsinler ve tevhide sarılsınlar istedi. Diğer taraftan yeryüzünün yararlarını gökyüzünün yararlarına bağladı, ikisini birlikte insanların emrine âmâde kıldı. Öyle ki yeryüzünün, bitkilerin çıkması için yarılması ancak gökten yağmurun inmesine bağlıdır. Bu aynı zamanda hem göğün hem de yerin aynı kudret eli tarafından idare edildiğinin de bildirilmesidir. Eğer öyle olmasaydı o takdirde yer ve gök birbirini tamamlayıcı şekilde olmaz, birinin yararı diğerininkine bağlı olmazdı. İLA SE) İsi

Târık 86:13

Kur'ân (hak ile bâtılı) ayıran bir sözdür. Yani helâl ve haramı açıklayan, sakınılması gerekenle yapılması lazım geleni beyan eden, doğruyu hatadan ayırteden, vâd ile vaidi ayrı kılan... “Fasl” kelimesinin mânası tefrik, yani ayırmak demektir. Onun özelliği vâdi vaidden, helâlı haramdan, hakkı bâtıldan ayırtetmesidir. Her şeyi yerli yerince koyan ve birini diğerine karıştırmayandır. O asla bir şaka değildir. Yani Kur'ân oyun, eğlence ve bâtıl değildir.

Târık 86:14

Kur'ân (hak ile bâtılı) ayıran bir sözdür. Yani helâl ve haramı açıklayan, sakınılması gerekenle yapılması lazım geleni beyan eden, doğruyu hatadan ayırteden, vâd ile vaidi ayrı kılan... “Fasl” kelimesinin mânası tefrik, yani ayırmak demektir. Onun özelliği vâdi vaidden, helâlı haramdan, hakkı bâtıldan ayırtetmesidir. Her şeyi yerli yerince koyan ve birini diğerine karıştırmayandır. O asla bir şaka değildir. Yani Kur'ân oyun, eğlence ve bâtıl değildir.

Târık 86:15

Ben de bir karşı plan hazırlıyorum. İki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Onların tuzaklarının karşılığı cezayı veririm. Ceza, her ne kadar tuzak olmasa da cezanın karşılığı olan “keyd”, yani tuzak adıyla anıldı. bedi ilminde müşâkele adı verilen bir üsluptur) ve örnekleri çoktur: “Seyyie', yani kötülüğün karşılığının gene “seyyie”, yani kötülük olarak anılması gibi”. Keza “İtidâ”, yani haddi aşma fiilinin karşılığının da her ne kadar tecavüz olmasa da “itidâ” şeklinde anılması da böyledir. Şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Haram ayın karşılığı haram aydır; saldırmazlık kurallarına riayet karşılıklıdır. Şu halde kim size saldırırsa, onun saldırısının dengiyle siz de ona saldırın. Allahın hükmüne saygılı olun ve bilin ki Allah kendisine saygılı olanların yanındadır”; “Onlar Allahı umursamadılar, O da onları umursamadı”. Yani unutmalarının cezasını onlara verdi. Ya da onları önemsiz unutulmuş bir nesne gibi yaptı. Yoksa âyette Allah için gerçek anlamda bir unutmadan söz etmek mümkün değildir. Aynı şekilde “keyd” tuzak kuranların cezasını da “keyd”, yani tuzak olarak isimlendirdi, oysa ceza tuzak değildir. Bir başka durum daha vardır. “Keyd” ve “mekr” kişiyi güvende olduğunu sandığı bir anda yakalamaktır. Tuzak kuran kimse yerilir çünkü hasmına beklemediği bir yönden saldırmaktadır. Allah Teâlâ'ya nispet edilen “keyd”'de böyle bir mâna bulunmaz. Çünkü Allah Teâlâ kul için yolu belirlemiş ve hangi yolu tutarsa emniyette olacağını ve hangi yolu tutması halinde de zarar görüp helâke uğrayacağını açıklamıştır. Hal böyle iken kul bile bile helâk yolunu tutmuşsa onun bu yola girişi inadın ya da kendi özüne insafı terketmenin bir s0nucu olacak ve orada hoşuna gitmeyecek şekilde tuzaktan zarar görecektir, tuzağı kurandan değil. Bu itibarla oraya tuzak kurana hoşa gitmeyen bir niteleme erişmeyecektir. Onların Hz. Peygamber (a.s.) ve diğer müslümanlara yönelik suikast planları başka bir ilâhi beyanda belirtilen şu husustur: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı; onlar tuzak kuruyorlardı Allah da bozuyordu. Tuzak bozma işini en iyi yapan Allah'tır”, --- Dipnotlar: “Bir kötülüğün karşılığı ona denk bir davranıştır; ama kim bağışlar, düzeltme yolunu tutarsa onun mükâfatını Allah verir. Hiç şüphe yok ki O haksızlık edenleri sevmez” (eş-Şürâ, “Erkeğiyle kadınıyla münafıklar birbirine benzer; kötülüğü özendirip iyiliği engellerler, hayır için harcamaya elleri varmaz. Onlar Allah'ı umursamadılar, O da onları kendi hallerine bıraktı. Gerçek şu ki münafıklar günaha batmış kimselerdir”. “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı; onlar tuzak kuruyorlardı Allah da bozuyordu. Tuzak bozma işini en iyi yapan Allah'tır”.

Târık 86:16

Ben de bir karşı plan hazırlıyorum. İki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Onların tuzaklarının karşılığı cezayı veririm. Ceza, her ne kadar tuzak olmasa da cezanın karşılığı olan “keyd”, yani tuzak adıyla anıldı. bedi ilminde müşâkele adı verilen bir üsluptur) ve örnekleri çoktur: “Seyyie', yani kötülüğün karşılığının gene “seyyie”, yani kötülük olarak anılması gibi”. Keza “İtidâ”, yani haddi aşma fiilinin karşılığının da her ne kadar tecavüz olmasa da “itidâ” şeklinde anılması da böyledir. Şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Haram ayın karşılığı haram aydır; saldırmazlık kurallarına riayet karşılıklıdır. Şu halde kim size saldırırsa, onun saldırısının dengiyle siz de ona saldırın. Allahın hükmüne saygılı olun ve bilin ki Allah kendisine saygılı olanların yanındadır”; “Onlar Allahı umursamadılar, O da onları umursamadı”. Yani unutmalarının cezasını onlara verdi. Ya da onları önemsiz unutulmuş bir nesne gibi yaptı. Yoksa âyette Allah için gerçek anlamda bir unutmadan söz etmek mümkün değildir. Aynı şekilde “keyd” tuzak kuranların cezasını da “keyd”, yani tuzak olarak isimlendirdi, oysa ceza tuzak değildir. Bir başka durum daha vardır. “Keyd” ve “mekr” kişiyi güvende olduğunu sandığı bir anda yakalamaktır. Tuzak kuran kimse yerilir çünkü hasmına beklemediği bir yönden saldırmaktadır. Allah Teâlâ'ya nispet edilen “keyd”'de böyle bir mâna bulunmaz. Çünkü Allah Teâlâ kul için yolu belirlemiş ve hangi yolu tutarsa emniyette olacağını ve hangi yolu tutması halinde de zarar görüp helâke uğrayacağını açıklamıştır. Hal böyle iken kul bile bile helâk yolunu tutmuşsa onun bu yola girişi inadın ya da kendi özüne insafı terketmenin bir s0nucu olacak ve orada hoşuna gitmeyecek şekilde tuzaktan zarar görecektir, tuzağı kurandan değil. Bu itibarla oraya tuzak kurana hoşa gitmeyen bir niteleme erişmeyecektir. Onların Hz. Peygamber (a.s.) ve diğer müslümanlara yönelik suikast planları başka bir ilâhi beyanda belirtilen şu husustur: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı; onlar tuzak kuruyorlardı Allah da bozuyordu. Tuzak bozma işini en iyi yapan Allah'tır”, --- Dipnotlar: “Bir kötülüğün karşılığı ona denk bir davranıştır; ama kim bağışlar, düzeltme yolunu tutarsa onun mükâfatını Allah verir. Hiç şüphe yok ki O haksızlık edenleri sevmez” (eş-Şürâ, “Erkeğiyle kadınıyla münafıklar birbirine benzer; kötülüğü özendirip iyiliği engellerler, hayır için harcamaya elleri varmaz. Onlar Allah'ı umursamadılar, O da onları kendi hallerine bıraktı. Gerçek şu ki münafıklar günaha batmış kimselerdir”. “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı; onlar tuzak kuruyorlardı Allah da bozuyordu. Tuzak bozma işini en iyi yapan Allah'tır”.

Târık 86:17

“Fe mehhil” ya da “emhil” (Jel) şeklinde iki lehçe vardır. Sanki şöyle buyurmuştur: “Emhilhum ruveyden” len) yani onları yaptıklarına karşılık cezalandırma, çünkü Allah Teâlâ onları yakın bir zamanda yaptıklarından dolayı cezalandıracaktır. Nitekim bunu bilfiil gerçekleştirmiştir. Bunun için de Hz. Peygamber'i (a.s.) onlara musallat etmiş ve onların öldürülmelerini ve esir edilmelerini sağlamıştır. Âyette, onlara karşı galip geleceğine ve zafer elde edeceğine dair Hz. Peygamber'e müjde de vardır. Âyette ayrıca Hz. Peygamber'in risâletine kanıt da bulunmaktadır. Çünkü Allah Teâlâ bunu, henüz müslümanların sayıları az ve zayıf iken ona bildirmiştir. Sonra Allah Teâlâ onun yardımcılarını çoğalttı ve buyurduğu gibi onu onlara üstün kıldı. Böylece onlar, vuku bulacak olaylarla ilgili bu haberleri peygamberin vahiy yoluyla öğrenmiş olduğunu bilsinler istedi. Doğruya muvaffak kılan ancak Allah'tır.

A'lâ 87:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. LEY 5 all 1. “Yüce Rabb'inin adını tenzih ederek an;” ğ [Tesbih ve Tenzih)] Denildi ki: Bunun değişik izahları vardır: İlki “Sebbih Rabbeke” yani Rabbini tesbih et şeklindedir. “Sebbih ismehü”, yani ismini tesbih et “Sebbih Rabbeke bi esmâih”, yani Rabb'ini isimleriyle tesbih et diye de yorumlanmıştır. “Rabb'ini tesbih et!” diye yorumlayanlar “O'nu başka varlıkların mâruz kalabileceği her türlü âfetlerden, ihtiyaç içinde olmak, zıddı ya da dengi bulunmak gibi eksikliklerden uzak tut” demiş olur. Bu haliyle yorum tevhidi işaret eder. Mukâtil b. Süleyman şöyle demiştir: Âyetin yorumu şudur: “Vahhid rabbeke”, yani Rabb'ini tevhit eyle!” Allah'ın tevhidi de sözünü ettiğimiz gibi olur. Bazı tefsirciler ise bunu “Rabb'in için namaz kıl!” diye yorumlamışlardır. Bu yorum da muhtemeldir. Çünkü namazın bizzat kendisi bir tesbihtir. Kişi iftitah tekbiriyle namaza başlayarak diğer insanlarla olan her türlü insani ilişkilerini keser, her türlü ihtiyaçlarını gidermek için gündelik alışkanlıklarından uzak durur ve namazını sırf Allah Teâlâ için kılar. Tevhit ve iman da işte budur. Çünkü kişi iman ile yapıp ettiği her şeyi sırf Allah için yapar, onlara hiçbir şaibe karıştırmaz. Hal böyle olunca da namaz, içinde yapılan tesbih değil bizzat kendisi tesbih olur. İsmin tesbihi şeklinde yorumda bulunan ise buna “O'nun ismini her türlü şaibeden uzak kıl!” anlamını verir. 9JBu durumda tenzih hem zati hem de sıfati isimlere yönelik olur. Zati isimlerin tenzihi O'na başkasını ortak koşup, O'na ait isimlerle onları anmaması şeklinde olur. Zati isimleri, “Allâhullezi lâ ilâhe gayruhü”, Rahmân ve benzeri isimleridir. Sıfati isimlerin tenzihi ise fâni varlıkların nitelendikleri vasıfları Allaha nispet etmekten uzak durmak şeklinde olur. Meselâ Âlim, Hakim, Rahim, Mecid (derken insanlara için de kullanmamak gibi). Mahlükattan herhangi birisi ilim sahibi olmakla nitelenirken kendi özünde olmayan ve sonradan kendisine dâhil olan birtakım özellikler sebebiyle olmaktadır. Keza hikmet ile nitelendirilirken kendinde olmayan ve sonradan dâhil olan birtakım dış ögeler (ağyâr) sebebiyle bilge olmaktadır. Oysa Allah Teâlâ bu vasıf ve isimleri bizzat kendi zatı itibariyle hak etmiş olmakta, dış unsurlardan ötürü almamaktadır. Dolayısıyla da tenzih dış unsurlara yönelik olacaktır. Çünkü O'nun sıfatları zatına mugayir nitelikler değildir ve zatından asla ayrılmaz. Bu itibarla O'nun vasıfları itibariyle övülmesi esasen onlarla muttasıf zatı itibariyle övülmesi demektir. Doğruya muvaffak kılan ancak Allah'tır! Kimi de “Sebbihhu bi'l-hamdi ve's-senâi”, yani O'nu hamdederek ve överek tesbih et şeklinde yorumlamıştır. Bu da sonuç itibariyle birinci yorumla aynı kapıya çıkmaktadır ki o da tevhidi ve yaratıklara ait özelliklerden tenzihi içeren hamd ve sena ile Rabb'ini tesbih et! demektir. “Rabb'inin isimlerini tesbih et” diyenin yorumu da açıktır ve o şöyle demektir: “Lâ ilâhe illallâhu vahdehü lâ şerike leh” O'nun isimleri ise bilinmektedir ve onları açıklamaya ihtiyaç yoktur. “Alâ”, en yüce sözcüğü zâhiri anlamı itibariyle en aşağı ve en âdi mertebelerde olanların da varlığını gerektirir. Nitekim “ekber” sözcüğü de öyledir, zâhiri anlamı itibariyle daha küçük olanın varlığını da gerektirir. Ancak hakikat öyle değildir. Buradaki “alâ” ( Jeyi) kelimesinin anlamı, kendisi bir ihtiyaç içine düşmekten yahut bir âfete mâruz kalmaktan yücedir demektir. Aynı durum “ekber” kelimesinde de söz konusudur. “Ekber” ve “alâ”, Allah'ın sözünü ettiğimiz fâni varlıklara ait birtakım nitelik ve özelliklerden kendisine bir noksanlığın erişmesinden uzak olmakta son noktada bulunması demektir. Bu “ahsen” ve “ecmel” demek gibidir. Bir şey hakkında ahsen ve ecmel dediğin zaman onların güzellikte nihai noktada olduklarını kastedersin, bir kıyaslama düşünmezsin. Ya da “alâ” (kalıcı özellik bildiren sıfatı müşebbehe vezni olan) ali”; “ekber” de “kebir” mânasındadır. Böyle bir kullanım dilde mümkündür. Eği çil 167 (S12. “Yaratıp uygun şekil veren;” Bu beyan değişik yorumlara açıktır. Fiillerinin aksine insanı belirlediği şekilde tesviye etti. Çünkü insanların fiilleri bazan ön gördükleri şekilde ortaya çıkar bazan da farklı biçimde gerçekleşir. Yahut bütün yaratıkları vahdâniyetine ve rablığına tanıklık etmesi bakımından eşit yarattı. Hiçbir yarattığı mahlük yoktur ki aklı olan kimse onun üzerinde tefekkür etsin de yaratılışı onu yaratana ve Rabb'in vahdâniyetine işaret etmesin, bu mümkün değildir. Yahut onu ihtiyaçlarını ve yararlarını en iyi görecek ve gözetecek şekilde yarattı. Yahut ne için yaratıldı ise ona göre uygun şekil verdi. Görmez misin ki insan rüku ve secde ile emrolunmuştur. Hal böyle olunca da onun yaratılışı rüku ve secde yapmaya uygun bir şekilde olmuştur. “Ne için yaratıldı ise o şekilde tesviye etti” demenin anlamı işte budur. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: ait bilmeklik, bilgelik, merhametlilik, şereflilik gibi özelliklerin aynısını Allah

A'lâ 87:2

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. LEY 5 all 1. “Yüce Rabb'inin adını tenzih ederek an;” ğ [Tesbih ve Tenzih)] Denildi ki: Bunun değişik izahları vardır: İlki “Sebbih Rabbeke” yani Rabbini tesbih et şeklindedir. “Sebbih ismehü”, yani ismini tesbih et “Sebbih Rabbeke bi esmâih”, yani Rabb'ini isimleriyle tesbih et diye de yorumlanmıştır. “Rabb'ini tesbih et!” diye yorumlayanlar “O'nu başka varlıkların mâruz kalabileceği her türlü âfetlerden, ihtiyaç içinde olmak, zıddı ya da dengi bulunmak gibi eksikliklerden uzak tut” demiş olur. Bu haliyle yorum tevhidi işaret eder. Mukâtil b. Süleyman şöyle demiştir: Âyetin yorumu şudur: “Vahhid rabbeke”, yani Rabb'ini tevhit eyle!” Allah'ın tevhidi de sözünü ettiğimiz gibi olur. Bazı tefsirciler ise bunu “Rabb'in için namaz kıl!” diye yorumlamışlardır. Bu yorum da muhtemeldir. Çünkü namazın bizzat kendisi bir tesbihtir. Kişi iftitah tekbiriyle namaza başlayarak diğer insanlarla olan her türlü insani ilişkilerini keser, her türlü ihtiyaçlarını gidermek için gündelik alışkanlıklarından uzak durur ve namazını sırf Allah Teâlâ için kılar. Tevhit ve iman da işte budur. Çünkü kişi iman ile yapıp ettiği her şeyi sırf Allah için yapar, onlara hiçbir şaibe karıştırmaz. Hal böyle olunca da namaz, içinde yapılan tesbih değil bizzat kendisi tesbih olur. İsmin tesbihi şeklinde yorumda bulunan ise buna “O'nun ismini her türlü şaibeden uzak kıl!” anlamını verir. 9JBu durumda tenzih hem zati hem de sıfati isimlere yönelik olur. Zati isimlerin tenzihi O'na başkasını ortak koşup, O'na ait isimlerle onları anmaması şeklinde olur. Zati isimleri, “Allâhullezi lâ ilâhe gayruhü”, Rahmân ve benzeri isimleridir. Sıfati isimlerin tenzihi ise fâni varlıkların nitelendikleri vasıfları Allaha nispet etmekten uzak durmak şeklinde olur. Meselâ Âlim, Hakim, Rahim, Mecid (derken insanlara için de kullanmamak gibi). Mahlükattan herhangi birisi ilim sahibi olmakla nitelenirken kendi özünde olmayan ve sonradan kendisine dâhil olan birtakım özellikler sebebiyle olmaktadır. Keza hikmet ile nitelendirilirken kendinde olmayan ve sonradan dâhil olan birtakım dış ögeler (ağyâr) sebebiyle bilge olmaktadır. Oysa Allah Teâlâ bu vasıf ve isimleri bizzat kendi zatı itibariyle hak etmiş olmakta, dış unsurlardan ötürü almamaktadır. Dolayısıyla da tenzih dış unsurlara yönelik olacaktır. Çünkü O'nun sıfatları zatına mugayir nitelikler değildir ve zatından asla ayrılmaz. Bu itibarla O'nun vasıfları itibariyle övülmesi esasen onlarla muttasıf zatı itibariyle övülmesi demektir. Doğruya muvaffak kılan ancak Allah'tır! Kimi de “Sebbihhu bi'l-hamdi ve's-senâi”, yani O'nu hamdederek ve överek tesbih et şeklinde yorumlamıştır. Bu da sonuç itibariyle birinci yorumla aynı kapıya çıkmaktadır ki o da tevhidi ve yaratıklara ait özelliklerden tenzihi içeren hamd ve sena ile Rabb'ini tesbih et! demektir. “Rabb'inin isimlerini tesbih et” diyenin yorumu da açıktır ve o şöyle demektir: “Lâ ilâhe illallâhu vahdehü lâ şerike leh” O'nun isimleri ise bilinmektedir ve onları açıklamaya ihtiyaç yoktur. “Alâ”, en yüce sözcüğü zâhiri anlamı itibariyle en aşağı ve en âdi mertebelerde olanların da varlığını gerektirir. Nitekim “ekber” sözcüğü de öyledir, zâhiri anlamı itibariyle daha küçük olanın varlığını da gerektirir. Ancak hakikat öyle değildir. Buradaki “alâ” ( Jeyi) kelimesinin anlamı, kendisi bir ihtiyaç içine düşmekten yahut bir âfete mâruz kalmaktan yücedir demektir. Aynı durum “ekber” kelimesinde de söz konusudur. “Ekber” ve “alâ”, Allah'ın sözünü ettiğimiz fâni varlıklara ait birtakım nitelik ve özelliklerden kendisine bir noksanlığın erişmesinden uzak olmakta son noktada bulunması demektir. Bu “ahsen” ve “ecmel” demek gibidir. Bir şey hakkında ahsen ve ecmel dediğin zaman onların güzellikte nihai noktada olduklarını kastedersin, bir kıyaslama düşünmezsin. Ya da “alâ” (kalıcı özellik bildiren sıfatı müşebbehe vezni olan) ali”; “ekber” de “kebir” mânasındadır. Böyle bir kullanım dilde mümkündür. Eği çil 167 (S12. “Yaratıp uygun şekil veren;” Bu beyan değişik yorumlara açıktır. Fiillerinin aksine insanı belirlediği şekilde tesviye etti. Çünkü insanların fiilleri bazan ön gördükleri şekilde ortaya çıkar bazan da farklı biçimde gerçekleşir. Yahut bütün yaratıkları vahdâniyetine ve rablığına tanıklık etmesi bakımından eşit yarattı. Hiçbir yarattığı mahlük yoktur ki aklı olan kimse onun üzerinde tefekkür etsin de yaratılışı onu yaratana ve Rabb'in vahdâniyetine işaret etmesin, bu mümkün değildir. Yahut onu ihtiyaçlarını ve yararlarını en iyi görecek ve gözetecek şekilde yarattı. Yahut ne için yaratıldı ise ona göre uygun şekil verdi. Görmez misin ki insan rüku ve secde ile emrolunmuştur. Hal böyle olunca da onun yaratılışı rüku ve secde yapmaya uygun bir şekilde olmuştur. “Ne için yaratıldı ise o şekilde tesviye etti” demenin anlamı işte budur. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: ait bilmeklik, bilgelik, merhametlilik, şereflilik gibi özelliklerin aynısını Allah

A'lâ 87:3

(Burada sözü edilen “takdir” bir önceki âyette belirtilen “fesevvâ”, yani “tesviye” kavl-i celilinin yorumunda belirttiğimiz hususlardır. “Fehedâ” (sag) kavl-i celili farklı yorumlara açıktır. Birincisi: Onu ihtiyaç içinde bıraktığı fiillere yöneltti. Buna göre kulu, geçimini nereden tedarik edeceğini, her canlının rızkını nasıl elde edeceğini ve yaşantısını nasıl sürdüreceğini onlara bildirdi. Bunun sonucunda da her canlı rızkını bildi. Yahut “hedâ” sözcüğü “hedâ bihi” takdirindedir. Yahut hidâyet dini işler alanındadır. Bu insanlar arasında akıllarıyla temayüz eden kimselere yönelik olur. Mâna da şöyledir: “Hidâyete sevkettiği kimselerin yoluna eriştirir” Mütezile bu âyeti bizim aleyhimize delil olarak kullanmış ve şöyle demiştir: Allah Teâlâ “Kaddera fehedâ” (sag )â3) buyuruyor siz ise “Kaddera feedalle” ( diyorsunuz. Bu ne iştir!” Ancak birazcık üzerinde durulduğu zaman aslında bu âyet onların aleyhinde delil olmaktadır. Çünkü onlar “hidâyet” (c.lua) kelimesine beyan etmek anlamını vermiştir. Öyle olunca Allah Teâlâ hem hidâyet yolunu hem de sapıklık yolunu beyan etmiştir. Hal böyle olunca da onlara sapıklık yolunu açıklamış olduğu için onların görüşüne göre onları saptırmış olur. ISİHem “Kaddera fehedâ” (çap,55) kavl-i celilinde saptırmanın olmadığına dair bir husus da yoktur. Çünkü bir şeyin hususiyle belirtilmesi, bahsedilmemiş hususların olumsuzlanması (nefy) anlamına gelmez. Bu itibarla da sözü edilen hususa kesin bir tarzda hükmetmek gerekmez. Allah bir başka beyanında hidâyet ile ikram görmüş kullarından bahisle meâlen şöyle buyurmuştur: “Elif lim mim. İşte kitap; onda asla şüphe yoktur. O, günahtan sakınanlar için bir rehberdir”, Buradan da anlaşılmaktadır ki hidâyet hakikate iletme anlamında olup müttakilere özgü kılınmıştır. “Kaddera” kelimesi ise mahlükatın geçimliklerini takdir etti ve onu kazanmanın yollarını onlara gösterdi, demektir. GE) HERA ELİNE İNŞ

A'lâ 87:4

Bu âyetlerde Yüce Rabb'in tanıtılmasına dair bilgiler vardır. Sanki yüce Rab şöyle tanıtılır: Yaratıp uygun şekil veren, onları ölçülü ve amaçlı yapan, yol gösteren, yeşil bitkileri çıkartandır. Sonra Allah Teâlâ, otlar vb. nesnelerden bahsetti. Bunların son bulmaları, başlangıçları, ilkin yaratılmaları ve helâk edilmeleri herkesçe bilinen bir durumdur. Böylece O, bunların yaratıcısının bilinmesini istedi. Çünkü başlangıcı, son buluşu, sonradan var oluşu ve yok oluşu gibi herkesçe bilinen özellikleriyle yaratıcıya istidlâlde bulunmak, insanların gökler ve yer gibi başlangıcını ve son buluşunu bilmedikleri yönleriyle istidlâlde bulunmaktan daha etkilidir. Zira kişinin az bir bakış ve tefekkür sayesinde devamlı oluşum ve değişim halinde bulunan nesnelerin özellikleriyle Rab Teâlâ'nın vahdâniyetine ve yaratıcının varlığına ulaşması söz konusudur. Başını sonunu görmediği nesnelerde ise aynı sonuca ulaşması ancak derin bir tefekkür, ilâve bir bakış ve kafa yorma ile olur. “Mer'& kelimesinin özellikle belirtilmesi, mahlükatın hayatiyetini devam ettirme imkânlarının onda bulunmasından ötürü de olabilir. Çünkü insanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için mutlaka hayvanlara ihtiyaç duyacaklardır. Hayvanlar ise ancak meraların varlığı sayesinde yaşayabilirler. Sonuç itibariyle bütün yaratıkların hayat düzeni ancak meralarda bitkilerin bulunması sayesinde olur. Allah Teâlâ bunu belirtti ki insanlar bu nimetine karşı şükür içinde olsunlar. Hayvanlar kendileri için değil, insanların yararlanabilmesi için yaratılmışlardır. Allah Teâlâ lütfuyla hayvanlar için otlakları çıkarmış ve yiyeceklerini takdir buyurmuş, onları zayi etmemiştir. Hal böyle iken Allah Teâlâ insanları nasıl zayi eder. Onlar bu âlemin yaratılmasının temel amacını oluşturmaktadırlar. Hal böyle iken Allah Teâlâ onları nasıl ihmal eder, rızıklarını takdir etmez ve tedbirinin dışında bırakır. 169 İKapkara bitki kalıntısı yaptı. Denildi ki: “Gusâ” (sus) selin ve yağmurların sürükleyip götürdüğü kuru çer çöptür. “Ahvâ” ise eskiliği sebebiyle kararmış nesne demektir. Onun siyaha çalan yeşil renk olduğunu söyleyenler de olmuştur. Buna göre âyette takdim tehir vardır: Yani yeşil iken kupkuru kesilen çer çöp yaptı.

A'lâ 87:5

Bu âyetlerde Yüce Rabb'in tanıtılmasına dair bilgiler vardır. Sanki yüce Rab şöyle tanıtılır: Yaratıp uygun şekil veren, onları ölçülü ve amaçlı yapan, yol gösteren, yeşil bitkileri çıkartandır. Sonra Allah Teâlâ, otlar vb. nesnelerden bahsetti. Bunların son bulmaları, başlangıçları, ilkin yaratılmaları ve helâk edilmeleri herkesçe bilinen bir durumdur. Böylece O, bunların yaratıcısının bilinmesini istedi. Çünkü başlangıcı, son buluşu, sonradan var oluşu ve yok oluşu gibi herkesçe bilinen özellikleriyle yaratıcıya istidlâlde bulunmak, insanların gökler ve yer gibi başlangıcını ve son buluşunu bilmedikleri yönleriyle istidlâlde bulunmaktan daha etkilidir. Zira kişinin az bir bakış ve tefekkür sayesinde devamlı oluşum ve değişim halinde bulunan nesnelerin özellikleriyle Rab Teâlâ'nın vahdâniyetine ve yaratıcının varlığına ulaşması söz konusudur. Başını sonunu görmediği nesnelerde ise aynı sonuca ulaşması ancak derin bir tefekkür, ilâve bir bakış ve kafa yorma ile olur. “Mer'& kelimesinin özellikle belirtilmesi, mahlükatın hayatiyetini devam ettirme imkânlarının onda bulunmasından ötürü de olabilir. Çünkü insanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için mutlaka hayvanlara ihtiyaç duyacaklardır. Hayvanlar ise ancak meraların varlığı sayesinde yaşayabilirler. Sonuç itibariyle bütün yaratıkların hayat düzeni ancak meralarda bitkilerin bulunması sayesinde olur. Allah Teâlâ bunu belirtti ki insanlar bu nimetine karşı şükür içinde olsunlar. Hayvanlar kendileri için değil, insanların yararlanabilmesi için yaratılmışlardır. Allah Teâlâ lütfuyla hayvanlar için otlakları çıkarmış ve yiyeceklerini takdir buyurmuş, onları zayi etmemiştir. Hal böyle iken Allah Teâlâ insanları nasıl zayi eder. Onlar bu âlemin yaratılmasının temel amacını oluşturmaktadırlar. Hal böyle iken Allah Teâlâ onları nasıl ihmal eder, rızıklarını takdir etmez ve tedbirinin dışında bırakır. 169 İKapkara bitki kalıntısı yaptı. Denildi ki: “Gusâ” (sus) selin ve yağmurların sürükleyip götürdüğü kuru çer çöptür. “Ahvâ” ise eskiliği sebebiyle kararmış nesne demektir. Onun siyaha çalan yeşil renk olduğunu söyleyenler de olmuştur. Buna göre âyette takdim tehir vardır: Yani yeşil iken kupkuru kesilen çer çöp yaptı.

A'lâ 87:6

[Vahyin Unutturulması Mümkün mü?] Sana okutacağız da sen unutmayacaksın. Yani sana Kur'ândan vahyetmiş olduklarımızı senin adına koruyacağız da sen onları unutmayacaksın. Hz. Peygamber'in (a.s.) kendisine indirileni ezberlemesi onun risâletine ilişkin bir delildir. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.) yazı yazmayı ve yazılı bir metni okumayı bilmiyordu. Sonra kendisine indirileninin tamamını tek bir defada okuyordu. Kaldı ki kendisine vahiy gelmesi tamam oluncaya kadar inen vahyi belleme kaygısıyla dilini oynatması da yasaklanmıştı. Durumu bu şekilde olan bir kimsenin kendisine defaatle indirilmiş bulunan vahyi ezberlemesi, kendi dilinde olsa bile mümkün değildir. Hal böyle iken onu tek bir kerede ezberlemesi nasıl mümkün olabilir?! Dolayısıyla onun tek bir kerede (inenleri) ezberlemiş olması nübüvvetinin kanıtlarından biri olur. Allah dilemedikçe. Bazıları şöyle dedi: Okuttuklarından Allah'ın diledikleri müstesna. Çünkü Allah unutturmayı istediğini sana unutturur. Ancak bu yorum isabetli değildir. Şöyle ki ona vahyetmiş olduğu âyetler onun nübüvvetinin delili olmaktadır. Hz. Peygamber (a.s.) kendine indirilen vahiyleri okuyup sonra da ona unutturulduğu zaman onun risâletini kabul etmeyip de eleştiri için bahane arayanlar o unutturulan âyetleri kendisinden okumasını isterler, unutturulması halinde o da onu haliyle okuyamaz, onlar da bunu aleyhte bir delil olarak kullanırlar. Bazı rivayetlerde kendisine unutturulmuş olduğu belirtilmektedir. Ancak bunlar âhâd haberlerdir ve onlarla kesin bir yargıya varmak mümkün değildir. Çünkü haber-i vâhid amel etmeye ilişkin bilgi verir, şahitlik, yani iman etmeye dair bilgi vermez. O burada şahitlik yapma mevkiindedir. Ancak bize göre onun tevili -en doğrusunu Allah bilir ya- üç şekilde yapılabilir: Birincisi: Peygamberler (a.s.) zelle kabilinden hataların işlenmesi halinde kendilerine verilen nimetin yok olması endişesine yol açacak sürçmelerden mâsum olduklarına dair kendilerinde bir güven bulunmuyordu. Gerçi bize göre bugün için onların mâsumiyeti kesin olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır. Ama o gün için kendileri açısından durum öyle değildi. Hz. İbrahim ile kavmi arasında geçen diyaloğa bakmaz mısın, meâlen şöyle demişti: “Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak Rabb'imin (beni korkutacak) bir şey dilemesi hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ ibret almıyor musunuz?”; “İbrahim şöyle dua etmişti: “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!”3 O, kendisine ikram edilen nimetin zeval bulmasından korkmuştu. Günahkârların sınandığı gibi kendisinin de günahlarla sınanabileceği endişesini taşımış ve duaya sığınmıştı. Şuayb peygamber kıssasında şöyle buyurmuştur: “Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek Allah hakkında yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah dilemedikçe sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir! Rabb'imizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allaha dayanırız. Ey Rabb'imiz! Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver. Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın”, Yüsuf peygamber kıssasında: “Bunun üzerine Yüsuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı. Sonra da su kabını kardeşinin yükünden çıkardı. İşte biz Yüsuf'a böyle bir tedbiri öğrettik, yoksa Allah dileyip bunu öğretmeseydi kralın kanununa göre kardeşini alıkoyamazdı. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır?” Bunlardan da anlaşılıyor ki peygamberler kendi çağlarında işlenmesi halinde nimetlerin zeval bulacağı endişesini taşıdıkları zellelerden özel koruma altında olduklarını bilmiyorlardı. Aynı şekilde Hz. Peygamber (a.s.) de “insâ'nın, yani unutturmanın ne gibi sonuçlar doğuracağını bilmiyordu. Bilakis ona denildi ki: “Sana okutacağız ve Allah dilemedikçe unutmayacaksın” Şu âyeti görmez misin: “Sana ve senden öncekilere şöyle vahyedildi: Eğer Allaha ortak koşarsan bilmiş ol ki yaptıkların boşa gidecek ve mutlaka hüsrana uğrayanlardan olacaksın”“, Burada da görülüyor ki işlemeleri halinde kendilerinden vahyin kesileceği ve unutturulacakları şeyleri irtikâp etmekten korku ve endişe içindeydiler. Yahut “insâ” yani unutturma hükmünün unutturulması anlamında olması da mümkündür. O da hükmün neshedilmesi ve böylece sanki hiç buyurulmamış gibi unutulup gitmesi gibi bir hal almasıdır. Şu âyette işaret edildiği gibi: “Erkeğiyle kadınıyla münafıklar birbirine benzer; kötülüğü özendirip iyiliği engellerler, hayır için harcamaya elleri varmaz. Onlar Allahı umursamadılar, O da onları kendi hallerine bıraktı. Gerçek şu ki münafıklar günaha batmış kimselerdir”. Yani onları rahmetinden uzak tutması sonucu unutulmuş bir nesne gibi yaptı. Yoksa maksat gerçek anlamda unutma değildir. Aynı şekilde hükmü neshedilip terkedildiği zaman gerçekte bir unutma olmasa bile uygulamada sanki unutulmuş gibi olur. Bu durumda unutma nassın kendisine değil de hükmüne yönelik olur. Yahut şöyle olabilir: Hz. Peygamber (a.s.), düşüncesi başka işlerle meşgul olması halinde kendisine indirilmiş olan bir kısım vahyi hatırında tutmamış olabilir ve o anlık hatırından gitmiş olan sanki unutulmuş gibi sayılır. Zihnini toparladığında ise her şey yerli yerince olur. Nitekim biz kendi dünyamızdan bunu biliyoruz. Kişi kendisini bir başka işe verdiği sırada hatırında Fâtihadan bile harf namına hiçbir şey kalmaz, hepsi gider ve sanki onu tamamen unutmuş gibi olur. Ancak onu okumak isteyip de zihnini ona topladığı zaman hepsi yerli yerinde hafızasında bulunur. Âyette söz konusu olan istisnanın işte bu yorumlara hamledilmesi uygun olur. En doğrusunu Allah bilir. O, açık olanı da bilir, gizli olanı da. Yani insanlardan bir kısmının diğerlerine âşikâre söylediklerini veya sır olarak vermiş oldukları her bilgiyi veya haberi bilir. Yahut O, meleklere âşikâr olup da amel defterlerine kaydettikleriyle onlara gizli kalıp da yazmadıkları gizli amellerini bilir. Kulun gizlediği fiilleri bilmesi, âşikâr ettikleri ve açıkladıkları işleri bilmesi gibidir. Allah Teâlâ bunu bildirdi ki kullar yapıp ettikleri konularda teyakkuz halinde olsunlar, tedbiri elden bırakmasınlar, gizli âşikâr her ne yapıp ederlerse kendilerine yapılması uygun olan işleri yapıp etsinler. Zira ki Allah Teâlâ onlar üzerinde “Hafiz'dir (yapıp ettiklerinden asla gafil değildir).

A'lâ 87:7

[Vahyin Unutturulması Mümkün mü?] Sana okutacağız da sen unutmayacaksın. Yani sana Kur'ândan vahyetmiş olduklarımızı senin adına koruyacağız da sen onları unutmayacaksın. Hz. Peygamber'in (a.s.) kendisine indirileni ezberlemesi onun risâletine ilişkin bir delildir. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.) yazı yazmayı ve yazılı bir metni okumayı bilmiyordu. Sonra kendisine indirileninin tamamını tek bir defada okuyordu. Kaldı ki kendisine vahiy gelmesi tamam oluncaya kadar inen vahyi belleme kaygısıyla dilini oynatması da yasaklanmıştı. Durumu bu şekilde olan bir kimsenin kendisine defaatle indirilmiş bulunan vahyi ezberlemesi, kendi dilinde olsa bile mümkün değildir. Hal böyle iken onu tek bir kerede ezberlemesi nasıl mümkün olabilir?! Dolayısıyla onun tek bir kerede (inenleri) ezberlemiş olması nübüvvetinin kanıtlarından biri olur. Allah dilemedikçe. Bazıları şöyle dedi: Okuttuklarından Allah'ın diledikleri müstesna. Çünkü Allah unutturmayı istediğini sana unutturur. Ancak bu yorum isabetli değildir. Şöyle ki ona vahyetmiş olduğu âyetler onun nübüvvetinin delili olmaktadır. Hz. Peygamber (a.s.) kendine indirilen vahiyleri okuyup sonra da ona unutturulduğu zaman onun risâletini kabul etmeyip de eleştiri için bahane arayanlar o unutturulan âyetleri kendisinden okumasını isterler, unutturulması halinde o da onu haliyle okuyamaz, onlar da bunu aleyhte bir delil olarak kullanırlar. Bazı rivayetlerde kendisine unutturulmuş olduğu belirtilmektedir. Ancak bunlar âhâd haberlerdir ve onlarla kesin bir yargıya varmak mümkün değildir. Çünkü haber-i vâhid amel etmeye ilişkin bilgi verir, şahitlik, yani iman etmeye dair bilgi vermez. O burada şahitlik yapma mevkiindedir. Ancak bize göre onun tevili -en doğrusunu Allah bilir ya- üç şekilde yapılabilir: Birincisi: Peygamberler (a.s.) zelle kabilinden hataların işlenmesi halinde kendilerine verilen nimetin yok olması endişesine yol açacak sürçmelerden mâsum olduklarına dair kendilerinde bir güven bulunmuyordu. Gerçi bize göre bugün için onların mâsumiyeti kesin olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır. Ama o gün için kendileri açısından durum öyle değildi. Hz. İbrahim ile kavmi arasında geçen diyaloğa bakmaz mısın, meâlen şöyle demişti: “Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak Rabb'imin (beni korkutacak) bir şey dilemesi hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ ibret almıyor musunuz?”; “İbrahim şöyle dua etmişti: “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!”3 O, kendisine ikram edilen nimetin zeval bulmasından korkmuştu. Günahkârların sınandığı gibi kendisinin de günahlarla sınanabileceği endişesini taşımış ve duaya sığınmıştı. Şuayb peygamber kıssasında şöyle buyurmuştur: “Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek Allah hakkında yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah dilemedikçe sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir! Rabb'imizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allaha dayanırız. Ey Rabb'imiz! Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver. Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın”, Yüsuf peygamber kıssasında: “Bunun üzerine Yüsuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı. Sonra da su kabını kardeşinin yükünden çıkardı. İşte biz Yüsuf'a böyle bir tedbiri öğrettik, yoksa Allah dileyip bunu öğretmeseydi kralın kanununa göre kardeşini alıkoyamazdı. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır?” Bunlardan da anlaşılıyor ki peygamberler kendi çağlarında işlenmesi halinde nimetlerin zeval bulacağı endişesini taşıdıkları zellelerden özel koruma altında olduklarını bilmiyorlardı. Aynı şekilde Hz. Peygamber (a.s.) de “insâ'nın, yani unutturmanın ne gibi sonuçlar doğuracağını bilmiyordu. Bilakis ona denildi ki: “Sana okutacağız ve Allah dilemedikçe unutmayacaksın” Şu âyeti görmez misin: “Sana ve senden öncekilere şöyle vahyedildi: Eğer Allaha ortak koşarsan bilmiş ol ki yaptıkların boşa gidecek ve mutlaka hüsrana uğrayanlardan olacaksın”“, Burada da görülüyor ki işlemeleri halinde kendilerinden vahyin kesileceği ve unutturulacakları şeyleri irtikâp etmekten korku ve endişe içindeydiler. Yahut “insâ” yani unutturma hükmünün unutturulması anlamında olması da mümkündür. O da hükmün neshedilmesi ve böylece sanki hiç buyurulmamış gibi unutulup gitmesi gibi bir hal almasıdır. Şu âyette işaret edildiği gibi: “Erkeğiyle kadınıyla münafıklar birbirine benzer; kötülüğü özendirip iyiliği engellerler, hayır için harcamaya elleri varmaz. Onlar Allahı umursamadılar, O da onları kendi hallerine bıraktı. Gerçek şu ki münafıklar günaha batmış kimselerdir”. Yani onları rahmetinden uzak tutması sonucu unutulmuş bir nesne gibi yaptı. Yoksa maksat gerçek anlamda unutma değildir. Aynı şekilde hükmü neshedilip terkedildiği zaman gerçekte bir unutma olmasa bile uygulamada sanki unutulmuş gibi olur. Bu durumda unutma nassın kendisine değil de hükmüne yönelik olur. Yahut şöyle olabilir: Hz. Peygamber (a.s.), düşüncesi başka işlerle meşgul olması halinde kendisine indirilmiş olan bir kısım vahyi hatırında tutmamış olabilir ve o anlık hatırından gitmiş olan sanki unutulmuş gibi sayılır. Zihnini toparladığında ise her şey yerli yerince olur. Nitekim biz kendi dünyamızdan bunu biliyoruz. Kişi kendisini bir başka işe verdiği sırada hatırında Fâtihadan bile harf namına hiçbir şey kalmaz, hepsi gider ve sanki onu tamamen unutmuş gibi olur. Ancak onu okumak isteyip de zihnini ona topladığı zaman hepsi yerli yerinde hafızasında bulunur. Âyette söz konusu olan istisnanın işte bu yorumlara hamledilmesi uygun olur. En doğrusunu Allah bilir. O, açık olanı da bilir, gizli olanı da. Yani insanlardan bir kısmının diğerlerine âşikâre söylediklerini veya sır olarak vermiş oldukları her bilgiyi veya haberi bilir. Yahut O, meleklere âşikâr olup da amel defterlerine kaydettikleriyle onlara gizli kalıp da yazmadıkları gizli amellerini bilir. Kulun gizlediği fiilleri bilmesi, âşikâr ettikleri ve açıkladıkları işleri bilmesi gibidir. Allah Teâlâ bunu bildirdi ki kullar yapıp ettikleri konularda teyakkuz halinde olsunlar, tedbiri elden bırakmasınlar, gizli âşikâr her ne yapıp ederlerse kendilerine yapılması uygun olan işleri yapıp etsinler. Zira ki Allah Teâlâ onlar üzerinde “Hafiz'dir (yapıp ettiklerinden asla gafil değildir).

A'lâ 87:8

Dediler ki: Hayır işleri ve cennet ehlinin amellerini sana kolaylaştırırız. Hayırlı amellerin (“yüsrâ”, yani kolaylık diye isimlendirilmesi semeresi itibariyledir ki o da cennettir. Günahların “usrâ, yani zorluk diye isimlendirilmesi de o neticeyi vermesi sebebiyledir. En doğrusunu Allah bilir.

A'lâ 87:9

Bu ilâhi beyanın zâhirine göre öğüt verme ve hatırlatma, ancak öğüdün kendisine fayda vereceği kimseye yapılmalıdır. Fakat hükmün belli bir niteliğe bağlı olarak belli bir hale tahsis edilmesi bu vasfa bağlı bulunmayan hallerde hükmün geçersiz olmasını gerektirmez. Aksine öğüt verme emri, öğüdün kendisine fayda vereceği kimseye de fayda vermeyeceği kimseye de öğütte bulunulmasını kapsar. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Artık sen öğüt ver, çünkü sen ancak bir uyarıcısın. Onlara egemen bir zorba değilsin” Burada görüldüğü gibi öğüt verme emri mutlak olarak belirtilmiştir. Kaldı ki “in nefeati'z-zikrâ” kavl-i celili iki ihtimal içerir: Birincisi “O halde öğüt ver; o mutlaka fayda sağlar” anlamında olabilir. Bu durumda şu ilâhi beyan gibidir: “Ve 'Rabb'imizi tesbih ederiz, Rabb'imizin vâdi mutlaka yerine getirilir derler”. Burada “in” edatı şart değil tahkik için olur ve “Rabb'imizin vâdi mutlaka yerine getirilir” şeklinde anlaşılır. Nitekim öğüt verme fayda da vermiştir, çünkü onun hatırlatmasıyla onlardan müslüman olanlar İslâm'a dâhil olmuşlar; onunla kazanmışlar ve onunla yüce derecelere nail olmuşlardır. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Öğüt vermeye devam et, zira öğüt inananlara fayda verir”9, Yahut “fezekkir” öğüt fayda verdikçe demek olur. Kavimler üzerine öyle bir hal gelir ki o anda onlara verilen öğütlerin hiç yararı olmaz. O hal Allahın azabını ve gazabını ayan beyan görme halidir.

A'lâ 87:10

Allah Teâlâdan yahut kıyâmetten korkan kimse öğüt alır. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “Âhirete inananlar buna da inanırlar..”"' Yani Kurân. Şöyle ki onları âhirete imana sevkeden sebep, bu kitaba olan imanlarıdır. Çünkü Kurânda âhiretin hatırlatılması ve onun için gerekli hazırlığın yapılması emri vardır. Aynı şekilde Allah korkusu (haşyet) da öğütten etkilenmeye ve ondan yararlanmaya sevkeder. “Haşyet” kalpte yerleşik olan korkudur.

A'lâ 87:11

12. “İşte en büyük ateşe girecek olan odur.” Burada uzak durup kaçınmayı “eşkâ”ya nispet etti. O “şaki'dir, yani ebedi mutluluktan nasipsiz kimse demektir. Şu beyanında “etkâ'dan bahsettiği yerde ise uzak tutmayı kendisine nispet etti: “Malını Allah yolunda verip arınan takvâ ehli ise ondan uzak tutulur”. Bu kullanım şeklinde şöyle bir delil vardır: Hayırlı işlerin Allah'a izafe edilmesinin cevazı, (Slilkinde ise şerlerin Allaha isnadının caiz olmayışı. Çünkü hayırlı işlerin Allaha nispet edilmesi ona şükür anlamı taşır ve Allah, şükredilmeye lâyıktır. Şerli işlerin bir başkasına nispet edilmesinde ise şükür anlamı yoktur, suçun başkasına atılması vardır. Dolayısıyla onun Allaha nispet edilmesi caiz değildir. En doğrusunu Allah bilir.

A'lâ 87:12

12. “İşte en büyük ateşe girecek olan odur.” Burada uzak durup kaçınmayı “eşkâ”ya nispet etti. O “şaki'dir, yani ebedi mutluluktan nasipsiz kimse demektir. Şu beyanında “etkâ'dan bahsettiği yerde ise uzak tutmayı kendisine nispet etti: “Malını Allah yolunda verip arınan takvâ ehli ise ondan uzak tutulur”. Bu kullanım şeklinde şöyle bir delil vardır: Hayırlı işlerin Allah'a izafe edilmesinin cevazı, (Slilkinde ise şerlerin Allaha isnadının caiz olmayışı. Çünkü hayırlı işlerin Allaha nispet edilmesi ona şükür anlamı taşır ve Allah, şükredilmeye lâyıktır. Şerli işlerin bir başkasına nispet edilmesinde ise şükür anlamı yoktur, suçun başkasına atılması vardır. Dolayısıyla onun Allaha nispet edilmesi caiz değildir. En doğrusunu Allah bilir.

A'lâ 87:13

Yani ölümün etkileri onun üzerinde sona ermez. Maksat ölümün acıları ve elemleridir. Aksine devamlı olarak onlar kalır ve devam eder. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “Ona her taraftan ölüm gelecek, ama ölmeyecektir; ardından da oldukça ağır bir azap vardır”. Yani hakkından gelinmez ki ölümün acı ve ıstırabından kurtulasın. Ne de yaşar. Hayat, kişinin dünyada iken yararlandığı canlılık halidir, ölümün elemlerinin ve verdiği ağrıların kalkmış ve rahata ermiş olduğu durumdur. Yani ondan ölümün etkileri, acı ve elemleri kalkmaz yahut orada ölmez ki istirahat etsin ya da tadını alacağı bir hayat yaşasın.

A'lâ 87:14

14. “Doğrusu arınan kurtuluşa ermiştir.” Arınan kurtuluşa ermiştir. Yani kendi özünü temize çıkaracak işler yapan, yahut nefsini arındıracak ameller işleyen. Bunun üzerinde “Veş-şemsi ve duhâhâ” 1,) süresinin tefsiri sırasında “felâh”ın yorumuyla birlikte ayrıca duracağız. İnşallahu Teâlâ! 15. “Ve Rabb'inin adını anıp namaz kılan (kurtuluşa ermiştir)” Muhtemelen buradaki “salat” kelimesiyle bildik namaz değil her çeşit ibadet kastedilmiştir. Çünkü “salât”; dua, yücelik ve her türlü erdemi içine alan bir isimdir. Zira o ibadetlere götüren unsurları hatırlatır. Onu hatırlamayan ve ondan uzak düşen kimse ibadetlerden mahrum kalır. Yahut bildik namaza yöneliktir. O takdirde Rab ismini öne çıkarmakla namaz kılar demek olur. )Bu takdirde kastedilen iftitah tekbiridir. Bu haliyle âyet, İmam Ebü Hanife'nin, kişi namaza başlarken Allah Teâlâ'nın isimlerinden hangisini isterse onunla başlayabilir şeklindeki görüşüne delil olur. Öte yandan Rab isminin belirtilmesi “Sebbihi'sme Rabbike'l-a'lâ” âyetinin tefsiri sırasında sözünü ettiğimiz mânaları hatırda tutmayı gerekli kılar. © iii EYİ Helak EİN 047358 b

A'lâ 87:15

14. “Doğrusu arınan kurtuluşa ermiştir.” Arınan kurtuluşa ermiştir. Yani kendi özünü temize çıkaracak işler yapan, yahut nefsini arındıracak ameller işleyen. Bunun üzerinde “Veş-şemsi ve duhâhâ” 1,) süresinin tefsiri sırasında “felâh”ın yorumuyla birlikte ayrıca duracağız. İnşallahu Teâlâ! 15. “Ve Rabb'inin adını anıp namaz kılan (kurtuluşa ermiştir)” Muhtemelen buradaki “salat” kelimesiyle bildik namaz değil her çeşit ibadet kastedilmiştir. Çünkü “salât”; dua, yücelik ve her türlü erdemi içine alan bir isimdir. Zira o ibadetlere götüren unsurları hatırlatır. Onu hatırlamayan ve ondan uzak düşen kimse ibadetlerden mahrum kalır. Yahut bildik namaza yöneliktir. O takdirde Rab ismini öne çıkarmakla namaz kılar demek olur. )Bu takdirde kastedilen iftitah tekbiridir. Bu haliyle âyet, İmam Ebü Hanife'nin, kişi namaza başlarken Allah Teâlâ'nın isimlerinden hangisini isterse onunla başlayabilir şeklindeki görüşüne delil olur. Öte yandan Rab isminin belirtilmesi “Sebbihi'sme Rabbike'l-a'lâ” âyetinin tefsiri sırasında sözünü ettiğimiz mânaları hatırda tutmayı gerekli kılar. © iii EYİ Helak EİN 047358 b

A'lâ 87:16

[Dünyayı Tercih Edenler] Yani siz dünya hayatını âhiret hayatına tercih ediyorsunuz. Âyette söz konusu hitap münafıklara ve kâfirleredir, Hz. Peygamber'in (a.s.) ashabına yönelik değildir. Diğer taraftan onlar bu tercih konusunda da farklı idiler. Onlardan kimileri dünyaya ilişkin tefekkürü yeğleyip âhireti düşünmeye yer vermediler ve sonunda âhireti inkâr ettiler. Kimi inkâr etmemekle birlikte çabalarının büyük çoğunluğu dünya işlerine yönelik oldu. Kimi de dünyanın bazı hallerini âhirete tercih etmekteydi. Oysa âhiret daha hayırlı ve süreklidir. Yani âhiret hayıtını tercih etmek, dünya hayatını tercih etmekten hem daha hayırlı hem de daha kalıcıdır. Gini e ” GİY ali çal liRöl

A'lâ 87:17

[Dünyayı Tercih Edenler] Yani siz dünya hayatını âhiret hayatına tercih ediyorsunuz. Âyette söz konusu hitap münafıklara ve kâfirleredir, Hz. Peygamber'in (a.s.) ashabına yönelik değildir. Diğer taraftan onlar bu tercih konusunda da farklı idiler. Onlardan kimileri dünyaya ilişkin tefekkürü yeğleyip âhireti düşünmeye yer vermediler ve sonunda âhireti inkâr ettiler. Kimi inkâr etmemekle birlikte çabalarının büyük çoğunluğu dünya işlerine yönelik oldu. Kimi de dünyanın bazı hallerini âhirete tercih etmekteydi. Oysa âhiret daha hayırlı ve süreklidir. Yani âhiret hayıtını tercih etmek, dünya hayatını tercih etmekten hem daha hayırlı hem de daha kalıcıdır. Gini e ” GİY ali çal liRöl

A'lâ 87:18

Bazıları şöyle dediler: Bu dört âyet İbrahim ve Müsâ peygamberlerin sahifelerinde de vardı. Onların ilki “kad efleha men tezekkâ” ( 5555 sali 8) s0nuncusu da “ve'l-âhiratü hayrun ve ebkâ” âyetidir. Kimileri de sürenin tamamının İbrahim ve Müsâ peygamberlere de indirilmiş olduğunu söylemişlerdir. Eğer sürenin tamamı onların sahifelerinde var idiyse, o takdirde bu sürede olanın hepsi onu tanımalarına ihtiyaç sebebiyle orada belirtilmiştir. )Ve “Sana okutacağız da sen unutmayacaksın”" kavl-i celili Hz. Peygambere (a.s.) övgü kabilinden söylenmiş olmaktadır. Sözü edilen övgünün yönü de şu ilâhi beyanda belirtilen husustur: “Onlar, ellerindeki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere uyarlar. Peygamber onlara iyiliği emreder ve onları kötülükten meneder”. Hz. Peygamber (a.s.) kendisine indirilenin tamamını tek bir defada hıfzetmiş olması kendisi için bir ikramdır ve üstünlüktür. Bu itibarla bu özellikten dolayı övgüye lâyık olması yerindedir. Bu iki âyet, dillerin farklılığının varlıkların hakikatinde bir değişikliğe sebep olmayacağına işaret eder. Çünkü Allah Teâlâ, Kur'ânda yer verdiği mesajın aynısıyla eski sahifelerde de mevcut olduğunu ifade buyurdu. Bu durum aynı zamanda İmam Ebü Hanife'nin namazda kırâat rüknünün Farsça olarak da ifa edilebileceği şeklindeki görüşüne delil teşkil eder. En doğrusunu Allah bilir. “© Busürenin altıncı âyeti.

A'lâ 87:19

Bazıları şöyle dediler: Bu dört âyet İbrahim ve Müsâ peygamberlerin sahifelerinde de vardı. Onların ilki “kad efleha men tezekkâ” ( 5555 sali 8) s0nuncusu da “ve'l-âhiratü hayrun ve ebkâ” âyetidir. Kimileri de sürenin tamamının İbrahim ve Müsâ peygamberlere de indirilmiş olduğunu söylemişlerdir. Eğer sürenin tamamı onların sahifelerinde var idiyse, o takdirde bu sürede olanın hepsi onu tanımalarına ihtiyaç sebebiyle orada belirtilmiştir. )Ve “Sana okutacağız da sen unutmayacaksın”" kavl-i celili Hz. Peygambere (a.s.) övgü kabilinden söylenmiş olmaktadır. Sözü edilen övgünün yönü de şu ilâhi beyanda belirtilen husustur: “Onlar, ellerindeki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere uyarlar. Peygamber onlara iyiliği emreder ve onları kötülükten meneder”. Hz. Peygamber (a.s.) kendisine indirilenin tamamını tek bir defada hıfzetmiş olması kendisi için bir ikramdır ve üstünlüktür. Bu itibarla bu özellikten dolayı övgüye lâyık olması yerindedir. Bu iki âyet, dillerin farklılığının varlıkların hakikatinde bir değişikliğe sebep olmayacağına işaret eder. Çünkü Allah Teâlâ, Kur'ânda yer verdiği mesajın aynısıyla eski sahifelerde de mevcut olduğunu ifade buyurdu. Bu durum aynı zamanda İmam Ebü Hanife'nin namazda kırâat rüknünün Farsça olarak da ifa edilebileceği şeklindeki görüşüne delil teşkil eder. En doğrusunu Allah bilir. “© Busürenin altıncı âyeti.

Gâşiye 88:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

Gâşiye 88:2

O kıyâmetin haberi sana geldi mi? Denildi ki: Bu beyanın mânası kıyâmetin haberi sana elbette geldi, demektir. Bu gelme işi ya önceden olmuştur ya da bizzat bu âyetlerle onların haberi gelmiştir. Âyette sonucu övgüye değer olan fiillere teşvik, sonucu yergiyi gerektirici işler hakkında da uyarı vardır. Keza övgüye değer sonucun kişinin kendi gayreti ve yorgunluğu ile bağlantılı olduğu, yine yergiyi gerektirici sonucun da gene kişinin kendi çalışması ve yapıp ettikleriyle bu yolda ortaya koyduğu emeğiyle bağlantılı olduğu açıklanmaktadır. “Gâşiye”nin yorumu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür: Şöyle de denilmiştir: Gâşiye, inkârcıları bürüyen ateştir. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak”. Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Onların giysileri katrandandır; yüzlerini de ateş bürüyecektir”?. Kimi de “Gâşiye” kıyâmettir demiştir. Gâşiye, yani bürüyücü diye isimlendirilmesi küçük-büyük, övülen-yerilen, mutlu mutsuz herkesi bürümesi ve birlikte onları kapsamasından ötürüdür. Bunların hepsini içine alır. JBu yorum daha uygundur. Çünkü önce “Gâşiye” pie belirtilmiş, bundan sonra da amellere verilen karşılıklar bildirilmiştir: O gün kimi yüzleri zillet kaplamıştır. (Sekizinci âyette de) şöyle buyrulmuştur: O gün kimi yüzler de mutludur. Yüzlerin ilkinde” hâşia” (izi) ikincisinde “nâime” şeklinde zillet ve mutluluğun yüz ile birlikte anılması şundan dolayıdır: Hüzün ve sevinç kalpte yer edince etkisi yüzde belirir. Bu itibarla “yüz”ün anılması inkârcıların zilletin son noktasında olduklarını ifade etmiş olur. Bitkin ve yorgun. Bazıları bu nitelemenin kâfirlerin kölelerine yönelik olduğunu söylemişlerdir. Onlar hem dünyada hem de âhirette devamlı olarak yorgunluk ve çalışma halinde kalıcıdırlar. Bitkinlik ve yorgunluğun cehennemde olması da mümkündür. Şöyle ki onlar dünyada iken hak yolda çalışmadılar aksine Allaha itaat etmekte kibirli bir tavır aldılar ve kulluğa yanaşmadılar. Allah da onları âhirette boyunlarına geçen halkaları ve ayaklarına vurulan prangaları kızgın ateşte taşımaya çabalamak suretiyle yorgun ve bitkin düşürdü. Yahut dünyada iken günah işlediler âhirette de karşılığında ter döküp bitkin düştüler. Buna göre âyette amelin ve karşılığının açıklanması vardır.

Gâşiye 88:3

O kıyâmetin haberi sana geldi mi? Denildi ki: Bu beyanın mânası kıyâmetin haberi sana elbette geldi, demektir. Bu gelme işi ya önceden olmuştur ya da bizzat bu âyetlerle onların haberi gelmiştir. Âyette sonucu övgüye değer olan fiillere teşvik, sonucu yergiyi gerektirici işler hakkında da uyarı vardır. Keza övgüye değer sonucun kişinin kendi gayreti ve yorgunluğu ile bağlantılı olduğu, yine yergiyi gerektirici sonucun da gene kişinin kendi çalışması ve yapıp ettikleriyle bu yolda ortaya koyduğu emeğiyle bağlantılı olduğu açıklanmaktadır. “Gâşiye”nin yorumu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür: Şöyle de denilmiştir: Gâşiye, inkârcıları bürüyen ateştir. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak”. Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Onların giysileri katrandandır; yüzlerini de ateş bürüyecektir”?. Kimi de “Gâşiye” kıyâmettir demiştir. Gâşiye, yani bürüyücü diye isimlendirilmesi küçük-büyük, övülen-yerilen, mutlu mutsuz herkesi bürümesi ve birlikte onları kapsamasından ötürüdür. Bunların hepsini içine alır. JBu yorum daha uygundur. Çünkü önce “Gâşiye” pie belirtilmiş, bundan sonra da amellere verilen karşılıklar bildirilmiştir: O gün kimi yüzleri zillet kaplamıştır. (Sekizinci âyette de) şöyle buyrulmuştur: O gün kimi yüzler de mutludur. Yüzlerin ilkinde” hâşia” (izi) ikincisinde “nâime” şeklinde zillet ve mutluluğun yüz ile birlikte anılması şundan dolayıdır: Hüzün ve sevinç kalpte yer edince etkisi yüzde belirir. Bu itibarla “yüz”ün anılması inkârcıların zilletin son noktasında olduklarını ifade etmiş olur. Bitkin ve yorgun. Bazıları bu nitelemenin kâfirlerin kölelerine yönelik olduğunu söylemişlerdir. Onlar hem dünyada hem de âhirette devamlı olarak yorgunluk ve çalışma halinde kalıcıdırlar. Bitkinlik ve yorgunluğun cehennemde olması da mümkündür. Şöyle ki onlar dünyada iken hak yolda çalışmadılar aksine Allaha itaat etmekte kibirli bir tavır aldılar ve kulluğa yanaşmadılar. Allah da onları âhirette boyunlarına geçen halkaları ve ayaklarına vurulan prangaları kızgın ateşte taşımaya çabalamak suretiyle yorgun ve bitkin düşürdü. Yahut dünyada iken günah işlediler âhirette de karşılığında ter döküp bitkin düştüler. Buna göre âyette amelin ve karşılığının açıklanması vardır.

Gâşiye 88:4

4. “Kızgın bir ateşe dirler 5. “Kendilerine kaynar su pınarından içirilir.” Kızgın bir ateşe girerler. Yaratıldığı günden itibaren tutuşturulmuş olan ve kaynar sudan içirilecekleri güne kadar da hep harlı olan kızgın cehennem ateşine girerler. Kendilerine kaynar su pınarından içirilir. Âni, harareti son kerteye ulaşmış olan ve daha sıcak olması mümkün olmayan 1sı demektir. Yİ emeklere kebir Ube e i

Gâşiye 88:5

4. “Kızgın bir ateşe dirler 5. “Kendilerine kaynar su pınarından içirilir.” Kızgın bir ateşe girerler. Yaratıldığı günden itibaren tutuşturulmuş olan ve kaynar sudan içirilecekleri güne kadar da hep harlı olan kızgın cehennem ateşine girerler. Kendilerine kaynar su pınarından içirilir. Âni, harareti son kerteye ulaşmış olan ve daha sıcak olması mümkün olmayan 1sı demektir. Yİ emeklere kebir Ube e i

Gâşiye 88:6

7. Oda ne besler ne de açlığı giderir.” LA a) kelimesi hakkında ihtilaf edilmiştir. Kimi şöyle dedi: Ona dari emi. yedirildiklerinde kıvranmaları ve ne yapacaklarını bilmemelerinden ötürüdür. Kimi de onun, Allah Teâlâ'nın azaplarından bir tür azap olduğunu ve bilgisini kimseye açmadığını söylemişlerdir. Kimi de o bir bitkidir, Araplar onu bilirler. Yaş iken onu develer ve başka hayvanlar yer. Ama sararıp kuruduğu zaman hayvanlar artık onu yemez ve pis kokusu ve üzerindeki dikenlerin çokluğundan dolayı ondan tiksinti duyar. Ona bahar mevsiminde “şibrık”, sararıp kuruduğu zaman da “dari” derler. Bu bitki dünyada iken hayvanları semirtmek ve onları açlıktan kurtarmak üzere iş görür. Allah Teâlâ o da ne besler ne de açlığı giderir kavl-i celili ile semirtme ve açlığı giderme özelliklerini de gidererek sadece tiksinti verici özelliğine işaret etmiştir. Burada belirtilen husus şu ilâhi beyandaki gibidir: “Onlar dalbastı kiraz ve meyve yüklü muz ağaçları arasında...” “Sidr” aslında dünyada iken dikenli bir ağaçtır, âhirette ise dikensiz halde yeniden yaratılmıştır. Allah Teâlâ cennet şarabını meâlen şöyle anlatmıştır: “Bundan dolayı ne baş ağrısına tutulurlar ne de sarhoş olurlar” Oysa dünyada iken şarap hem baş ağrısı yapar hem de sarhoşluk verir. Allah Teâlâ şarabın bu dünyadaki sözü edilen özelliklerini giderip, içenler için mahza bir lezzet olacağını bildirmiştir. Dari' de tam tersine semirtme ve açlığı giderme özelliklerinden arındırılıp tamamen tiksinti verici bir hale dönüştürülmüş olacaktır. En doğrusunu Allah bilir. Eği iz2l5 gam) Çağ ize A ör

Gâşiye 88:7

7. Oda ne besler ne de açlığı giderir.” LA a) kelimesi hakkında ihtilaf edilmiştir. Kimi şöyle dedi: Ona dari emi. yedirildiklerinde kıvranmaları ve ne yapacaklarını bilmemelerinden ötürüdür. Kimi de onun, Allah Teâlâ'nın azaplarından bir tür azap olduğunu ve bilgisini kimseye açmadığını söylemişlerdir. Kimi de o bir bitkidir, Araplar onu bilirler. Yaş iken onu develer ve başka hayvanlar yer. Ama sararıp kuruduğu zaman hayvanlar artık onu yemez ve pis kokusu ve üzerindeki dikenlerin çokluğundan dolayı ondan tiksinti duyar. Ona bahar mevsiminde “şibrık”, sararıp kuruduğu zaman da “dari” derler. Bu bitki dünyada iken hayvanları semirtmek ve onları açlıktan kurtarmak üzere iş görür. Allah Teâlâ o da ne besler ne de açlığı giderir kavl-i celili ile semirtme ve açlığı giderme özelliklerini de gidererek sadece tiksinti verici özelliğine işaret etmiştir. Burada belirtilen husus şu ilâhi beyandaki gibidir: “Onlar dalbastı kiraz ve meyve yüklü muz ağaçları arasında...” “Sidr” aslında dünyada iken dikenli bir ağaçtır, âhirette ise dikensiz halde yeniden yaratılmıştır. Allah Teâlâ cennet şarabını meâlen şöyle anlatmıştır: “Bundan dolayı ne baş ağrısına tutulurlar ne de sarhoş olurlar” Oysa dünyada iken şarap hem baş ağrısı yapar hem de sarhoşluk verir. Allah Teâlâ şarabın bu dünyadaki sözü edilen özelliklerini giderip, içenler için mahza bir lezzet olacağını bildirmiştir. Dari' de tam tersine semirtme ve açlığı giderme özelliklerinden arındırılıp tamamen tiksinti verici bir hale dönüştürülmüş olacaktır. En doğrusunu Allah bilir. Eği iz2l5 gam) Çağ ize A ör

Gâşiye 88:8

O gün kimi yüzler de mutludur. Yani dünyada iken işlemiş olduğu salih amellerinin sonuçlarını bizzat görmek suretiyle gönenmiş olacaktır. Dünyadaki çabasının karşılığı olarak kendisine verilen mükğfattan hoşnut olacaktır. Allah Teâlâ, dünyada iken işledikleri amellerinin izlerini insanların yüzünde yaratacaktır. Kim dünyada iken itaat etmişse onun yüzünde itaatinin izlerini, kim de dünyada iken isyan etmişse onun yüzünde de isyanının neticelerini herkesin bileceği şekilde belirgin kılacaktır. İki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Kadri yüce, şanı büyük demek olur. Bu durumda “âliye” kelimesi cennetin sıfatı olur. Onun yücelikle vasıflandırılması bu açıdan olur. İkincisi de cennetin içindekilerin makam ve dereceleri itibariyle yüksek olması olur. En doğrusunu Allah bilir.

Gâşiye 88:9

O gün kimi yüzler de mutludur. Yani dünyada iken işlemiş olduğu salih amellerinin sonuçlarını bizzat görmek suretiyle gönenmiş olacaktır. Dünyadaki çabasının karşılığı olarak kendisine verilen mükğfattan hoşnut olacaktır. Allah Teâlâ, dünyada iken işledikleri amellerinin izlerini insanların yüzünde yaratacaktır. Kim dünyada iken itaat etmişse onun yüzünde itaatinin izlerini, kim de dünyada iken isyan etmişse onun yüzünde de isyanının neticelerini herkesin bileceği şekilde belirgin kılacaktır. İki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Kadri yüce, şanı büyük demek olur. Bu durumda “âliye” kelimesi cennetin sıfatı olur. Onun yücelikle vasıflandırılması bu açıdan olur. İkincisi de cennetin içindekilerin makam ve dereceleri itibariyle yüksek olması olur. En doğrusunu Allah bilir.

Gâşiye 88:10

180 (Sl11. “Orada boş söz işitmezler.” Yani orada küfür ve sahibini günaha sokacak türden herhangi bir kem söz duyulmaz. Aksine onlar Allah Teâlânın niteliklerini belirttiği şekildedirler: “Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik; artık bir kardeşler topluluğu olarak sedirler üzerinde karşı karşıya oturacaklar”“, Kişiyi sövmeye sevkeden şey ya kalbinde sakladığı kini ve öfkesidir yahut aralarında ortaya çıkan bir düşmanlıktır. Ya da sarhoşluk ve benzeri gibi aklını başından alan bir âfettir. Allah Teâlâ cennet şarabından bu kabil olumsuz özellikleri yok etmiştir: Nitekim O meâlen şöyle buyurmuştur: “Bundan dolayı ne baş ağrısına tutulurlar ne de sarhoş olurlar”? Onların göğsünden kin ve öfkeyi söküp almış her türlü sefihlik sebepleri ortadan kalkmıştır. Bu itibarla onlar ancak hoş şeyler duyarlar ve dikkate alınmayacak hiçbir söz işitmezler.

Gâşiye 88:11

180 (Sl11. “Orada boş söz işitmezler.” Yani orada küfür ve sahibini günaha sokacak türden herhangi bir kem söz duyulmaz. Aksine onlar Allah Teâlânın niteliklerini belirttiği şekildedirler: “Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik; artık bir kardeşler topluluğu olarak sedirler üzerinde karşı karşıya oturacaklar”“, Kişiyi sövmeye sevkeden şey ya kalbinde sakladığı kini ve öfkesidir yahut aralarında ortaya çıkan bir düşmanlıktır. Ya da sarhoşluk ve benzeri gibi aklını başından alan bir âfettir. Allah Teâlâ cennet şarabından bu kabil olumsuz özellikleri yok etmiştir: Nitekim O meâlen şöyle buyurmuştur: “Bundan dolayı ne baş ağrısına tutulurlar ne de sarhoş olurlar”? Onların göğsünden kin ve öfkeyi söküp almış her türlü sefihlik sebepleri ortadan kalkmıştır. Bu itibarla onlar ancak hoş şeyler duyarlar ve dikkate alınmayacak hiçbir söz işitmezler.

Gâşiye 88:12

Cennetin pınarları kaynar ve yüzeyden akar. Dünyadaki sular gibi değildir. Dünyada suların kimisi yüzeyden akar, kimisi de kuyu ve künk suları gibi toprağın altından akar. Kya İŞİ İİİ İL

Gâşiye 88:13

Bazıları şöyle dediler: Tahtlardan bazıları diğerlerinden daha yüksektir. Onlar Allah'ın dilediği gibi yükselir. Allah Teâlânın dostu olan kulu oturmak için geldiği zaman ona eğilir, üzerine kurulduğu zaman da Allah Teâlâ'nın murat ettiği kadar yükselir. Bazıları şöyle dediler: Buradaki yükseltilmiş olmanın anlamı cennetlikler nazarında onların kadrinin yüceltilmesidir. Onlar dünyada iken neye rağbet etmekte iseler âhirette de kendilerine onlar vâdedildi. Kişi dünyada iken sözünü ettiğimiz her iki şekli de arzu eder. Âhirette kendilerine verilecek olan ödülün de aynı tarzda olacağı belirtilmiştir. Aynı şekilde onlar önlerine konmuş kadehlere, sıra sıra dizilmiş yastıklara, serilmiş değerli halılara karşı da özlem duyarlar. Nitekim bir başka yerde de meâlen şöyle buyurmuştur: “Kabartılmış döşekler üzerinde (olacaklar)”. Döşeklerin ve tahtların yükseltilmesinin bahsettiğimiz iki şekilde de olması söz konusudur. İşte bundan dolayı âhirette de aynı şekilde bu dünyadaki arzularına göre ödüllendirilecekleri onlara vâdedilmiştir. Konmuş kadehler. “Ekvâb” (tekili küb) kulpu olmayan bardak demektir. Bu niteleme ya onların dünyadaki testiler gibi büyük olmaları sebebiyledir. Ya da etrafında hazır bulunup dönen huri ve hizmetçilerin, arzu ettikleri anda bunları kendilerine sunmaları ve dolayısıyla onları kendilerine yaklaştırmak için tutacakları bir kulpun olmasına ihtiyaçlarının bulunmadığına işaret etmek anlamındadır. Sıra sıra dizilmiş yastıklar. Yani sergiler üzerine konulmuş yastıklardır. İnsanlar nasıl ki dünyada iken yastıklara yaslanırlarsa aynı şekilde âhirette de yastıklarının olmasını arzu ederler. Vâdler de o doğrultuda oluşur.

Gâşiye 88:14

Bazıları şöyle dediler: Tahtlardan bazıları diğerlerinden daha yüksektir. Onlar Allah'ın dilediği gibi yükselir. Allah Teâlânın dostu olan kulu oturmak için geldiği zaman ona eğilir, üzerine kurulduğu zaman da Allah Teâlâ'nın murat ettiği kadar yükselir. Bazıları şöyle dediler: Buradaki yükseltilmiş olmanın anlamı cennetlikler nazarında onların kadrinin yüceltilmesidir. Onlar dünyada iken neye rağbet etmekte iseler âhirette de kendilerine onlar vâdedildi. Kişi dünyada iken sözünü ettiğimiz her iki şekli de arzu eder. Âhirette kendilerine verilecek olan ödülün de aynı tarzda olacağı belirtilmiştir. Aynı şekilde onlar önlerine konmuş kadehlere, sıra sıra dizilmiş yastıklara, serilmiş değerli halılara karşı da özlem duyarlar. Nitekim bir başka yerde de meâlen şöyle buyurmuştur: “Kabartılmış döşekler üzerinde (olacaklar)”. Döşeklerin ve tahtların yükseltilmesinin bahsettiğimiz iki şekilde de olması söz konusudur. İşte bundan dolayı âhirette de aynı şekilde bu dünyadaki arzularına göre ödüllendirilecekleri onlara vâdedilmiştir. Konmuş kadehler. “Ekvâb” (tekili küb) kulpu olmayan bardak demektir. Bu niteleme ya onların dünyadaki testiler gibi büyük olmaları sebebiyledir. Ya da etrafında hazır bulunup dönen huri ve hizmetçilerin, arzu ettikleri anda bunları kendilerine sunmaları ve dolayısıyla onları kendilerine yaklaştırmak için tutacakları bir kulpun olmasına ihtiyaçlarının bulunmadığına işaret etmek anlamındadır. Sıra sıra dizilmiş yastıklar. Yani sergiler üzerine konulmuş yastıklardır. İnsanlar nasıl ki dünyada iken yastıklara yaslanırlarsa aynı şekilde âhirette de yastıklarının olmasını arzu ederler. Vâdler de o doğrultuda oluşur.

Gâşiye 88:15

Bazıları şöyle dediler: Tahtlardan bazıları diğerlerinden daha yüksektir. Onlar Allah'ın dilediği gibi yükselir. Allah Teâlânın dostu olan kulu oturmak için geldiği zaman ona eğilir, üzerine kurulduğu zaman da Allah Teâlâ'nın murat ettiği kadar yükselir. Bazıları şöyle dediler: Buradaki yükseltilmiş olmanın anlamı cennetlikler nazarında onların kadrinin yüceltilmesidir. Onlar dünyada iken neye rağbet etmekte iseler âhirette de kendilerine onlar vâdedildi. Kişi dünyada iken sözünü ettiğimiz her iki şekli de arzu eder. Âhirette kendilerine verilecek olan ödülün de aynı tarzda olacağı belirtilmiştir. Aynı şekilde onlar önlerine konmuş kadehlere, sıra sıra dizilmiş yastıklara, serilmiş değerli halılara karşı da özlem duyarlar. Nitekim bir başka yerde de meâlen şöyle buyurmuştur: “Kabartılmış döşekler üzerinde (olacaklar)”. Döşeklerin ve tahtların yükseltilmesinin bahsettiğimiz iki şekilde de olması söz konusudur. İşte bundan dolayı âhirette de aynı şekilde bu dünyadaki arzularına göre ödüllendirilecekleri onlara vâdedilmiştir. Konmuş kadehler. “Ekvâb” (tekili küb) kulpu olmayan bardak demektir. Bu niteleme ya onların dünyadaki testiler gibi büyük olmaları sebebiyledir. Ya da etrafında hazır bulunup dönen huri ve hizmetçilerin, arzu ettikleri anda bunları kendilerine sunmaları ve dolayısıyla onları kendilerine yaklaştırmak için tutacakları bir kulpun olmasına ihtiyaçlarının bulunmadığına işaret etmek anlamındadır. Sıra sıra dizilmiş yastıklar. Yani sergiler üzerine konulmuş yastıklardır. İnsanlar nasıl ki dünyada iken yastıklara yaslanırlarsa aynı şekilde âhirette de yastıklarının olmasını arzu ederler. Vâdler de o doğrultuda oluşur.

Gâşiye 88:16

Bazıları şöyle dediler: Tahtlardan bazıları diğerlerinden daha yüksektir. Onlar Allah'ın dilediği gibi yükselir. Allah Teâlânın dostu olan kulu oturmak için geldiği zaman ona eğilir, üzerine kurulduğu zaman da Allah Teâlâ'nın murat ettiği kadar yükselir. Bazıları şöyle dediler: Buradaki yükseltilmiş olmanın anlamı cennetlikler nazarında onların kadrinin yüceltilmesidir. Onlar dünyada iken neye rağbet etmekte iseler âhirette de kendilerine onlar vâdedildi. Kişi dünyada iken sözünü ettiğimiz her iki şekli de arzu eder. Âhirette kendilerine verilecek olan ödülün de aynı tarzda olacağı belirtilmiştir. Aynı şekilde onlar önlerine konmuş kadehlere, sıra sıra dizilmiş yastıklara, serilmiş değerli halılara karşı da özlem duyarlar. Nitekim bir başka yerde de meâlen şöyle buyurmuştur: “Kabartılmış döşekler üzerinde (olacaklar)”. Döşeklerin ve tahtların yükseltilmesinin bahsettiğimiz iki şekilde de olması söz konusudur. İşte bundan dolayı âhirette de aynı şekilde bu dünyadaki arzularına göre ödüllendirilecekleri onlara vâdedilmiştir. Konmuş kadehler. “Ekvâb” (tekili küb) kulpu olmayan bardak demektir. Bu niteleme ya onların dünyadaki testiler gibi büyük olmaları sebebiyledir. Ya da etrafında hazır bulunup dönen huri ve hizmetçilerin, arzu ettikleri anda bunları kendilerine sunmaları ve dolayısıyla onları kendilerine yaklaştırmak için tutacakları bir kulpun olmasına ihtiyaçlarının bulunmadığına işaret etmek anlamındadır. Sıra sıra dizilmiş yastıklar. Yani sergiler üzerine konulmuş yastıklardır. İnsanlar nasıl ki dünyada iken yastıklara yaslanırlarsa aynı şekilde âhirette de yastıklarının olmasını arzu ederler. Vâdler de o doğrultuda oluşur.

Gâşiye 88:17

17-20. “Peki, insanlar devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar [Kâinat Allah'ın Varlığının Delilidir] Diğer hayvanlar arasından özellikle devenin belirtilmesi keza göğün, dağların ve yerin belirtilmesi şu iki sebepten biri için olabilir: Birincisi deve, Mekke halkının en önemli mallarının başında gelir. Onlar üzerinde yolculuk ederler, ihtiyaç duydukları eşyanın taşıma işini onlarla yaparlar, Hem Mekke, dağlar arasında kurulmuş bir şehirdir. Bu itibarla onlar her taraftan dağlarla kuşatılmış haldedirler. Gök ise üzerlerinde, yer de ayaklarının altlarındadır. İşte bu nedenle onlar özel olarak belirtilmiştir ki ibret alsınlar ve bunlar hakkında düşünsünler. İkincisi: Bir başka izahı da şöyle olabilir: Bir kere bütün hayvanların insanlar için yararlı olan yönleri devede toplanmıştır. Şöyle ki: Hayvanların kimi binek hayvanıdır, kimi süt verir, kimi yün verir, kimisi de eti ve dölü için edinilir. Bunların hepsi devede mevcuttur. Bu itibarla deve, hayvanlardan elde edilen her türlü faydanın anası ve bereketin kaynağı sayılır. Aynı şekilde en büyük fayda ve bereket sema ile ilgilidir. İnsanların rızıkları oradan iner, gıdaları bitiren güneş göktedir, yıldızlarla süslenmiş olan gene göklerdir. Bu itibarla gök de her türlü nimetin esası sayılır. Aynı şekilde yer de nimetlerin kaynağıdır. Bütün mevcudatın sığınağı oradadır, azıkları ve rızıkları orada takdir edilmiştir, giyindikleri elbisenin hammaddesi orada biter. Öte yandan dağlar da yeryüzünü sabit tutar, eğer onlar olmasaydı yeryüzü içindekilerle birlikte batar giderdi. İşte bu özellikleri sebebiyle âyette geçen şeyler özel olarak zikredilmiş bulunmaktadır. Peki insanlar bakmazlar mı? Bu hitap iki şekilde yorumlanabilir: Ya emir anlamındadır. Yani baksınlar demektir. İkincisi de onların içinden çıkamadıkları bir durumla ilgili daha önceden geçen bir soruları vardır. Bu âyetler işte o soruya cevap olmak üzere inmiştir: Peki insanlar devenin nasıl yaratıldığına... bakmazlar mı? Yani: Eğer onlar sözü edilen bu nesneler üzerinde durup düşünselerdi bunlar hakkında kafa yormaları ve düşünmeleri, kafalarındaki karışıklığı ve içine düştükleri şüphelerini giderirdi. İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ sözü edilen cennet nimetlerini sayınca Kureyş halkı hayrete düştü ve dediler ki: “Ey Muhammed! Bize bir âyet getir ki dediklerinin hak olduğu ortaya çıksın!” İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyetleri indirdi: Peki insanlar devenin nasıl yaratıldığına... bakmazlar mı? ” Firüzâbâdi, TenvirwI-mikbâs, s. 646. (9Göğün yükseltilmesi ve görülen bir direk olmaksızın onun yaratılması hakkında tefekkür etmek, devenin yaratılışından, dağların dikilmesinden, yerin serilmesinden ibret almak ve onlar hakkında düşünmek ölümden sonra diriltilme ve âhiret hayatının yanı sıra, Rab Teâlâ'nın vahdâniyetine iman etmeyi ve peygamberliğin hak oluşunu kabul etmeyi gerektiren hususlardır. Şöyle ki: Onları âhiret hayatının inkârına götüren saik onların her bir şeyi kendi güçlerine göre ölçmeye kalkışmalarıydı. Bunun sonucunda gücün böyle bir işe yetmeyeceğini sanıyorlardı. Zira ölüleri diriltmek onların imkânları dışında bir işti. Eğer onlar öyle düşünmeyip de göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünselerdi, Allah Teâlâ'nın kudretinin mahlükatın gücü gibi olmadığını, onun her şeye kâdir olduğunu anlarlardı. Şöyle ki gökler yaratılmış, hiçbir direk olmadan yükseltilmiş ve sabit kılınmıştır. Ne bulunduğu yerden aşağı yuvarlanmakta ne de yukarı uçup gitmektedir. Bir kimse şâyet havada tek bir kuş tüyünü ne uçacak ne de düşecek şekilde sabit tutacak olsa buna gücü yetmemektedir. İnsan bunları bir düşünse anlayacaktır ki Allah'ın kudreti zatının gereğidir, sonradan elde edilmiş değildir. Aynı şekilde dağlara baksa hem koca kütlesi hem de yüksekliği ve sağlamlığı ile sularla, ağaçlarla bezenmiş halini dikkate alıp üzerinde kafa yorsa, bütün insanlar bir araya gelip olanca güçleriyle suyun nereden bir araya gelip nasıl kaynadığını, taşların arasından ağaçların nasıl bittiğini anlamaya çalışsalar bunu anlayamazlar. Hal böyle olunca da bunları yaratan Allah'ın ilminin ihata edilemez olduğunu anlarlar. Bunun belirtilmesinde O'na hiçbir şeyin gizli kapaklı olamayacağı ve O'nu hiçbir şeyin acizlik içinde bırakamayacağını, bilakis bütün âlemin O'nun kudret eliyle tedbiri altında olduğunu, onlara dilediğini yaptığını ve dilediği hükmü verdiğini bildirmek de vardır. Bütün bunlara kâdir olan, elbette ki onları ölümden sonra tekrar diriltmeye ve yapıp ettiklerinin karşılığını vermek için âhiret hayatını başlatmaya da kâdirdir. Bunların yaratılışında Allah Teâlâ'nın vahdâniyetine de kanıt vardır. Çünkü Allah Teâlâ göklerin yararları ile yeryüzünün yararlarını birbirine irtibatlı kılmıştır. Yağmur gökten kurumuş toprağa düşer orada onlar için hem kendilerine hem de hayvanlara rızık olmak üzere renkleri türlü bitki bitirir. Eğer göğün tedbircisi yerin tedbircisinden ayrı olsaydı o takdirde göğün yararlarını, yerin tedbircisinin halkından esirgerdi. 9JBütün bunları düşünselerdi kafalarındaki sorun gider, şüpheleri yok olurdu. Allah Teâlâdan başka tanrılara tapınmazlar ve şöyle demezlerdi: “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!” Peygamberliğin hak oluşunun ispatı da vardır derken şunu kastettik: Onlar bahsettiğimiz nimetlerle nimetlendirildiklerinden dolayı kendilerinden mutlaka şükretmeleri beklenecektir. Her bir nimetin şükrünün de nasıl olacağını işaret yoluyla bilmek mümkün değildir. Bu durumda onlara bunun nasıl yapılacağını öğreten bir vahiy veya peygamberlik gerekli olacaktır. Şöyle bir soru akla gelebilir: Onlar bu sayılan şeylerin yaratılışının nasıllıgı hakkında tefekkürde bulunmakla nasıl emrolundular ki?! Oysa onlar bu sayılan şeylerin nasıl yaratılmış olduğuna dair sonsuza dek düşünecek olsalardı gene de doğruya eremezler, hidâyet bulamazlardı. Buna şöyle cevap verilir: Onlar eğer düşünmekle doğruya ulaşıp da vaziyeti anlasalardı ve onlar hakkında tefekkür etselerdi bu onlardan sorunu gidermezdi. Zira onlar onu yönlendirildikleri kendi fiilleriyle değerlendiriyorlardı. Doğru hükmü elde edebilmenin imkânsız oluşu ve tasavvurunun dışında bulunması problemi açıklayıcı ve şüpheleri kendilerinden giderici mahiyettedir. Çünkü insanlar, doğruya erişmenin, vahiyler sayesinde olduğunu anlamışlardır ki doğru bilgi, kudreti insanların kudretiyle takdir edilemeyecek olan Allah'tan gelmektedir ve O bütün yönleriyle insanlardan farklıdır. Doğruya ulaştıran ancak Allah'tır.

Gâşiye 88:18

17-20. “Peki, insanlar devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar [Kâinat Allah'ın Varlığının Delilidir] Diğer hayvanlar arasından özellikle devenin belirtilmesi keza göğün, dağların ve yerin belirtilmesi şu iki sebepten biri için olabilir: Birincisi deve, Mekke halkının en önemli mallarının başında gelir. Onlar üzerinde yolculuk ederler, ihtiyaç duydukları eşyanın taşıma işini onlarla yaparlar, Hem Mekke, dağlar arasında kurulmuş bir şehirdir. Bu itibarla onlar her taraftan dağlarla kuşatılmış haldedirler. Gök ise üzerlerinde, yer de ayaklarının altlarındadır. İşte bu nedenle onlar özel olarak belirtilmiştir ki ibret alsınlar ve bunlar hakkında düşünsünler. İkincisi: Bir başka izahı da şöyle olabilir: Bir kere bütün hayvanların insanlar için yararlı olan yönleri devede toplanmıştır. Şöyle ki: Hayvanların kimi binek hayvanıdır, kimi süt verir, kimi yün verir, kimisi de eti ve dölü için edinilir. Bunların hepsi devede mevcuttur. Bu itibarla deve, hayvanlardan elde edilen her türlü faydanın anası ve bereketin kaynağı sayılır. Aynı şekilde en büyük fayda ve bereket sema ile ilgilidir. İnsanların rızıkları oradan iner, gıdaları bitiren güneş göktedir, yıldızlarla süslenmiş olan gene göklerdir. Bu itibarla gök de her türlü nimetin esası sayılır. Aynı şekilde yer de nimetlerin kaynağıdır. Bütün mevcudatın sığınağı oradadır, azıkları ve rızıkları orada takdir edilmiştir, giyindikleri elbisenin hammaddesi orada biter. Öte yandan dağlar da yeryüzünü sabit tutar, eğer onlar olmasaydı yeryüzü içindekilerle birlikte batar giderdi. İşte bu özellikleri sebebiyle âyette geçen şeyler özel olarak zikredilmiş bulunmaktadır. Peki insanlar bakmazlar mı? Bu hitap iki şekilde yorumlanabilir: Ya emir anlamındadır. Yani baksınlar demektir. İkincisi de onların içinden çıkamadıkları bir durumla ilgili daha önceden geçen bir soruları vardır. Bu âyetler işte o soruya cevap olmak üzere inmiştir: Peki insanlar devenin nasıl yaratıldığına... bakmazlar mı? Yani: Eğer onlar sözü edilen bu nesneler üzerinde durup düşünselerdi bunlar hakkında kafa yormaları ve düşünmeleri, kafalarındaki karışıklığı ve içine düştükleri şüphelerini giderirdi. İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ sözü edilen cennet nimetlerini sayınca Kureyş halkı hayrete düştü ve dediler ki: “Ey Muhammed! Bize bir âyet getir ki dediklerinin hak olduğu ortaya çıksın!” İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyetleri indirdi: Peki insanlar devenin nasıl yaratıldığına... bakmazlar mı? ” Firüzâbâdi, TenvirwI-mikbâs, s. 646. (9Göğün yükseltilmesi ve görülen bir direk olmaksızın onun yaratılması hakkında tefekkür etmek, devenin yaratılışından, dağların dikilmesinden, yerin serilmesinden ibret almak ve onlar hakkında düşünmek ölümden sonra diriltilme ve âhiret hayatının yanı sıra, Rab Teâlâ'nın vahdâniyetine iman etmeyi ve peygamberliğin hak oluşunu kabul etmeyi gerektiren hususlardır. Şöyle ki: Onları âhiret hayatının inkârına götüren saik onların her bir şeyi kendi güçlerine göre ölçmeye kalkışmalarıydı. Bunun sonucunda gücün böyle bir işe yetmeyeceğini sanıyorlardı. Zira ölüleri diriltmek onların imkânları dışında bir işti. Eğer onlar öyle düşünmeyip de göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünselerdi, Allah Teâlâ'nın kudretinin mahlükatın gücü gibi olmadığını, onun her şeye kâdir olduğunu anlarlardı. Şöyle ki gökler yaratılmış, hiçbir direk olmadan yükseltilmiş ve sabit kılınmıştır. Ne bulunduğu yerden aşağı yuvarlanmakta ne de yukarı uçup gitmektedir. Bir kimse şâyet havada tek bir kuş tüyünü ne uçacak ne de düşecek şekilde sabit tutacak olsa buna gücü yetmemektedir. İnsan bunları bir düşünse anlayacaktır ki Allah'ın kudreti zatının gereğidir, sonradan elde edilmiş değildir. Aynı şekilde dağlara baksa hem koca kütlesi hem de yüksekliği ve sağlamlığı ile sularla, ağaçlarla bezenmiş halini dikkate alıp üzerinde kafa yorsa, bütün insanlar bir araya gelip olanca güçleriyle suyun nereden bir araya gelip nasıl kaynadığını, taşların arasından ağaçların nasıl bittiğini anlamaya çalışsalar bunu anlayamazlar. Hal böyle olunca da bunları yaratan Allah'ın ilminin ihata edilemez olduğunu anlarlar. Bunun belirtilmesinde O'na hiçbir şeyin gizli kapaklı olamayacağı ve O'nu hiçbir şeyin acizlik içinde bırakamayacağını, bilakis bütün âlemin O'nun kudret eliyle tedbiri altında olduğunu, onlara dilediğini yaptığını ve dilediği hükmü verdiğini bildirmek de vardır. Bütün bunlara kâdir olan, elbette ki onları ölümden sonra tekrar diriltmeye ve yapıp ettiklerinin karşılığını vermek için âhiret hayatını başlatmaya da kâdirdir. Bunların yaratılışında Allah Teâlâ'nın vahdâniyetine de kanıt vardır. Çünkü Allah Teâlâ göklerin yararları ile yeryüzünün yararlarını birbirine irtibatlı kılmıştır. Yağmur gökten kurumuş toprağa düşer orada onlar için hem kendilerine hem de hayvanlara rızık olmak üzere renkleri türlü bitki bitirir. Eğer göğün tedbircisi yerin tedbircisinden ayrı olsaydı o takdirde göğün yararlarını, yerin tedbircisinin halkından esirgerdi. 9JBütün bunları düşünselerdi kafalarındaki sorun gider, şüpheleri yok olurdu. Allah Teâlâdan başka tanrılara tapınmazlar ve şöyle demezlerdi: “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!” Peygamberliğin hak oluşunun ispatı da vardır derken şunu kastettik: Onlar bahsettiğimiz nimetlerle nimetlendirildiklerinden dolayı kendilerinden mutlaka şükretmeleri beklenecektir. Her bir nimetin şükrünün de nasıl olacağını işaret yoluyla bilmek mümkün değildir. Bu durumda onlara bunun nasıl yapılacağını öğreten bir vahiy veya peygamberlik gerekli olacaktır. Şöyle bir soru akla gelebilir: Onlar bu sayılan şeylerin yaratılışının nasıllıgı hakkında tefekkürde bulunmakla nasıl emrolundular ki?! Oysa onlar bu sayılan şeylerin nasıl yaratılmış olduğuna dair sonsuza dek düşünecek olsalardı gene de doğruya eremezler, hidâyet bulamazlardı. Buna şöyle cevap verilir: Onlar eğer düşünmekle doğruya ulaşıp da vaziyeti anlasalardı ve onlar hakkında tefekkür etselerdi bu onlardan sorunu gidermezdi. Zira onlar onu yönlendirildikleri kendi fiilleriyle değerlendiriyorlardı. Doğru hükmü elde edebilmenin imkânsız oluşu ve tasavvurunun dışında bulunması problemi açıklayıcı ve şüpheleri kendilerinden giderici mahiyettedir. Çünkü insanlar, doğruya erişmenin, vahiyler sayesinde olduğunu anlamışlardır ki doğru bilgi, kudreti insanların kudretiyle takdir edilemeyecek olan Allah'tan gelmektedir ve O bütün yönleriyle insanlardan farklıdır. Doğruya ulaştıran ancak Allah'tır.

Gâşiye 88:19

17-20. “Peki, insanlar devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar [Kâinat Allah'ın Varlığının Delilidir] Diğer hayvanlar arasından özellikle devenin belirtilmesi keza göğün, dağların ve yerin belirtilmesi şu iki sebepten biri için olabilir: Birincisi deve, Mekke halkının en önemli mallarının başında gelir. Onlar üzerinde yolculuk ederler, ihtiyaç duydukları eşyanın taşıma işini onlarla yaparlar, Hem Mekke, dağlar arasında kurulmuş bir şehirdir. Bu itibarla onlar her taraftan dağlarla kuşatılmış haldedirler. Gök ise üzerlerinde, yer de ayaklarının altlarındadır. İşte bu nedenle onlar özel olarak belirtilmiştir ki ibret alsınlar ve bunlar hakkında düşünsünler. İkincisi: Bir başka izahı da şöyle olabilir: Bir kere bütün hayvanların insanlar için yararlı olan yönleri devede toplanmıştır. Şöyle ki: Hayvanların kimi binek hayvanıdır, kimi süt verir, kimi yün verir, kimisi de eti ve dölü için edinilir. Bunların hepsi devede mevcuttur. Bu itibarla deve, hayvanlardan elde edilen her türlü faydanın anası ve bereketin kaynağı sayılır. Aynı şekilde en büyük fayda ve bereket sema ile ilgilidir. İnsanların rızıkları oradan iner, gıdaları bitiren güneş göktedir, yıldızlarla süslenmiş olan gene göklerdir. Bu itibarla gök de her türlü nimetin esası sayılır. Aynı şekilde yer de nimetlerin kaynağıdır. Bütün mevcudatın sığınağı oradadır, azıkları ve rızıkları orada takdir edilmiştir, giyindikleri elbisenin hammaddesi orada biter. Öte yandan dağlar da yeryüzünü sabit tutar, eğer onlar olmasaydı yeryüzü içindekilerle birlikte batar giderdi. İşte bu özellikleri sebebiyle âyette geçen şeyler özel olarak zikredilmiş bulunmaktadır. Peki insanlar bakmazlar mı? Bu hitap iki şekilde yorumlanabilir: Ya emir anlamındadır. Yani baksınlar demektir. İkincisi de onların içinden çıkamadıkları bir durumla ilgili daha önceden geçen bir soruları vardır. Bu âyetler işte o soruya cevap olmak üzere inmiştir: Peki insanlar devenin nasıl yaratıldığına... bakmazlar mı? Yani: Eğer onlar sözü edilen bu nesneler üzerinde durup düşünselerdi bunlar hakkında kafa yormaları ve düşünmeleri, kafalarındaki karışıklığı ve içine düştükleri şüphelerini giderirdi. İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ sözü edilen cennet nimetlerini sayınca Kureyş halkı hayrete düştü ve dediler ki: “Ey Muhammed! Bize bir âyet getir ki dediklerinin hak olduğu ortaya çıksın!” İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyetleri indirdi: Peki insanlar devenin nasıl yaratıldığına... bakmazlar mı? ” Firüzâbâdi, TenvirwI-mikbâs, s. 646. (9Göğün yükseltilmesi ve görülen bir direk olmaksızın onun yaratılması hakkında tefekkür etmek, devenin yaratılışından, dağların dikilmesinden, yerin serilmesinden ibret almak ve onlar hakkında düşünmek ölümden sonra diriltilme ve âhiret hayatının yanı sıra, Rab Teâlâ'nın vahdâniyetine iman etmeyi ve peygamberliğin hak oluşunu kabul etmeyi gerektiren hususlardır. Şöyle ki: Onları âhiret hayatının inkârına götüren saik onların her bir şeyi kendi güçlerine göre ölçmeye kalkışmalarıydı. Bunun sonucunda gücün böyle bir işe yetmeyeceğini sanıyorlardı. Zira ölüleri diriltmek onların imkânları dışında bir işti. Eğer onlar öyle düşünmeyip de göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünselerdi, Allah Teâlâ'nın kudretinin mahlükatın gücü gibi olmadığını, onun her şeye kâdir olduğunu anlarlardı. Şöyle ki gökler yaratılmış, hiçbir direk olmadan yükseltilmiş ve sabit kılınmıştır. Ne bulunduğu yerden aşağı yuvarlanmakta ne de yukarı uçup gitmektedir. Bir kimse şâyet havada tek bir kuş tüyünü ne uçacak ne de düşecek şekilde sabit tutacak olsa buna gücü yetmemektedir. İnsan bunları bir düşünse anlayacaktır ki Allah'ın kudreti zatının gereğidir, sonradan elde edilmiş değildir. Aynı şekilde dağlara baksa hem koca kütlesi hem de yüksekliği ve sağlamlığı ile sularla, ağaçlarla bezenmiş halini dikkate alıp üzerinde kafa yorsa, bütün insanlar bir araya gelip olanca güçleriyle suyun nereden bir araya gelip nasıl kaynadığını, taşların arasından ağaçların nasıl bittiğini anlamaya çalışsalar bunu anlayamazlar. Hal böyle olunca da bunları yaratan Allah'ın ilminin ihata edilemez olduğunu anlarlar. Bunun belirtilmesinde O'na hiçbir şeyin gizli kapaklı olamayacağı ve O'nu hiçbir şeyin acizlik içinde bırakamayacağını, bilakis bütün âlemin O'nun kudret eliyle tedbiri altında olduğunu, onlara dilediğini yaptığını ve dilediği hükmü verdiğini bildirmek de vardır. Bütün bunlara kâdir olan, elbette ki onları ölümden sonra tekrar diriltmeye ve yapıp ettiklerinin karşılığını vermek için âhiret hayatını başlatmaya da kâdirdir. Bunların yaratılışında Allah Teâlâ'nın vahdâniyetine de kanıt vardır. Çünkü Allah Teâlâ göklerin yararları ile yeryüzünün yararlarını birbirine irtibatlı kılmıştır. Yağmur gökten kurumuş toprağa düşer orada onlar için hem kendilerine hem de hayvanlara rızık olmak üzere renkleri türlü bitki bitirir. Eğer göğün tedbircisi yerin tedbircisinden ayrı olsaydı o takdirde göğün yararlarını, yerin tedbircisinin halkından esirgerdi. 9JBütün bunları düşünselerdi kafalarındaki sorun gider, şüpheleri yok olurdu. Allah Teâlâdan başka tanrılara tapınmazlar ve şöyle demezlerdi: “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!” Peygamberliğin hak oluşunun ispatı da vardır derken şunu kastettik: Onlar bahsettiğimiz nimetlerle nimetlendirildiklerinden dolayı kendilerinden mutlaka şükretmeleri beklenecektir. Her bir nimetin şükrünün de nasıl olacağını işaret yoluyla bilmek mümkün değildir. Bu durumda onlara bunun nasıl yapılacağını öğreten bir vahiy veya peygamberlik gerekli olacaktır. Şöyle bir soru akla gelebilir: Onlar bu sayılan şeylerin yaratılışının nasıllıgı hakkında tefekkürde bulunmakla nasıl emrolundular ki?! Oysa onlar bu sayılan şeylerin nasıl yaratılmış olduğuna dair sonsuza dek düşünecek olsalardı gene de doğruya eremezler, hidâyet bulamazlardı. Buna şöyle cevap verilir: Onlar eğer düşünmekle doğruya ulaşıp da vaziyeti anlasalardı ve onlar hakkında tefekkür etselerdi bu onlardan sorunu gidermezdi. Zira onlar onu yönlendirildikleri kendi fiilleriyle değerlendiriyorlardı. Doğru hükmü elde edebilmenin imkânsız oluşu ve tasavvurunun dışında bulunması problemi açıklayıcı ve şüpheleri kendilerinden giderici mahiyettedir. Çünkü insanlar, doğruya erişmenin, vahiyler sayesinde olduğunu anlamışlardır ki doğru bilgi, kudreti insanların kudretiyle takdir edilemeyecek olan Allah'tan gelmektedir ve O bütün yönleriyle insanlardan farklıdır. Doğruya ulaştıran ancak Allah'tır.

Gâşiye 88:20

17-20. “Peki, insanlar devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar [Kâinat Allah'ın Varlığının Delilidir] Diğer hayvanlar arasından özellikle devenin belirtilmesi keza göğün, dağların ve yerin belirtilmesi şu iki sebepten biri için olabilir: Birincisi deve, Mekke halkının en önemli mallarının başında gelir. Onlar üzerinde yolculuk ederler, ihtiyaç duydukları eşyanın taşıma işini onlarla yaparlar, Hem Mekke, dağlar arasında kurulmuş bir şehirdir. Bu itibarla onlar her taraftan dağlarla kuşatılmış haldedirler. Gök ise üzerlerinde, yer de ayaklarının altlarındadır. İşte bu nedenle onlar özel olarak belirtilmiştir ki ibret alsınlar ve bunlar hakkında düşünsünler. İkincisi: Bir başka izahı da şöyle olabilir: Bir kere bütün hayvanların insanlar için yararlı olan yönleri devede toplanmıştır. Şöyle ki: Hayvanların kimi binek hayvanıdır, kimi süt verir, kimi yün verir, kimisi de eti ve dölü için edinilir. Bunların hepsi devede mevcuttur. Bu itibarla deve, hayvanlardan elde edilen her türlü faydanın anası ve bereketin kaynağı sayılır. Aynı şekilde en büyük fayda ve bereket sema ile ilgilidir. İnsanların rızıkları oradan iner, gıdaları bitiren güneş göktedir, yıldızlarla süslenmiş olan gene göklerdir. Bu itibarla gök de her türlü nimetin esası sayılır. Aynı şekilde yer de nimetlerin kaynağıdır. Bütün mevcudatın sığınağı oradadır, azıkları ve rızıkları orada takdir edilmiştir, giyindikleri elbisenin hammaddesi orada biter. Öte yandan dağlar da yeryüzünü sabit tutar, eğer onlar olmasaydı yeryüzü içindekilerle birlikte batar giderdi. İşte bu özellikleri sebebiyle âyette geçen şeyler özel olarak zikredilmiş bulunmaktadır. Peki insanlar bakmazlar mı? Bu hitap iki şekilde yorumlanabilir: Ya emir anlamındadır. Yani baksınlar demektir. İkincisi de onların içinden çıkamadıkları bir durumla ilgili daha önceden geçen bir soruları vardır. Bu âyetler işte o soruya cevap olmak üzere inmiştir: Peki insanlar devenin nasıl yaratıldığına... bakmazlar mı? Yani: Eğer onlar sözü edilen bu nesneler üzerinde durup düşünselerdi bunlar hakkında kafa yormaları ve düşünmeleri, kafalarındaki karışıklığı ve içine düştükleri şüphelerini giderirdi. İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ sözü edilen cennet nimetlerini sayınca Kureyş halkı hayrete düştü ve dediler ki: “Ey Muhammed! Bize bir âyet getir ki dediklerinin hak olduğu ortaya çıksın!” İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyetleri indirdi: Peki insanlar devenin nasıl yaratıldığına... bakmazlar mı? ” Firüzâbâdi, TenvirwI-mikbâs, s. 646. (9Göğün yükseltilmesi ve görülen bir direk olmaksızın onun yaratılması hakkında tefekkür etmek, devenin yaratılışından, dağların dikilmesinden, yerin serilmesinden ibret almak ve onlar hakkında düşünmek ölümden sonra diriltilme ve âhiret hayatının yanı sıra, Rab Teâlâ'nın vahdâniyetine iman etmeyi ve peygamberliğin hak oluşunu kabul etmeyi gerektiren hususlardır. Şöyle ki: Onları âhiret hayatının inkârına götüren saik onların her bir şeyi kendi güçlerine göre ölçmeye kalkışmalarıydı. Bunun sonucunda gücün böyle bir işe yetmeyeceğini sanıyorlardı. Zira ölüleri diriltmek onların imkânları dışında bir işti. Eğer onlar öyle düşünmeyip de göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünselerdi, Allah Teâlâ'nın kudretinin mahlükatın gücü gibi olmadığını, onun her şeye kâdir olduğunu anlarlardı. Şöyle ki gökler yaratılmış, hiçbir direk olmadan yükseltilmiş ve sabit kılınmıştır. Ne bulunduğu yerden aşağı yuvarlanmakta ne de yukarı uçup gitmektedir. Bir kimse şâyet havada tek bir kuş tüyünü ne uçacak ne de düşecek şekilde sabit tutacak olsa buna gücü yetmemektedir. İnsan bunları bir düşünse anlayacaktır ki Allah'ın kudreti zatının gereğidir, sonradan elde edilmiş değildir. Aynı şekilde dağlara baksa hem koca kütlesi hem de yüksekliği ve sağlamlığı ile sularla, ağaçlarla bezenmiş halini dikkate alıp üzerinde kafa yorsa, bütün insanlar bir araya gelip olanca güçleriyle suyun nereden bir araya gelip nasıl kaynadığını, taşların arasından ağaçların nasıl bittiğini anlamaya çalışsalar bunu anlayamazlar. Hal böyle olunca da bunları yaratan Allah'ın ilminin ihata edilemez olduğunu anlarlar. Bunun belirtilmesinde O'na hiçbir şeyin gizli kapaklı olamayacağı ve O'nu hiçbir şeyin acizlik içinde bırakamayacağını, bilakis bütün âlemin O'nun kudret eliyle tedbiri altında olduğunu, onlara dilediğini yaptığını ve dilediği hükmü verdiğini bildirmek de vardır. Bütün bunlara kâdir olan, elbette ki onları ölümden sonra tekrar diriltmeye ve yapıp ettiklerinin karşılığını vermek için âhiret hayatını başlatmaya da kâdirdir. Bunların yaratılışında Allah Teâlâ'nın vahdâniyetine de kanıt vardır. Çünkü Allah Teâlâ göklerin yararları ile yeryüzünün yararlarını birbirine irtibatlı kılmıştır. Yağmur gökten kurumuş toprağa düşer orada onlar için hem kendilerine hem de hayvanlara rızık olmak üzere renkleri türlü bitki bitirir. Eğer göğün tedbircisi yerin tedbircisinden ayrı olsaydı o takdirde göğün yararlarını, yerin tedbircisinin halkından esirgerdi. 9JBütün bunları düşünselerdi kafalarındaki sorun gider, şüpheleri yok olurdu. Allah Teâlâdan başka tanrılara tapınmazlar ve şöyle demezlerdi: “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!” Peygamberliğin hak oluşunun ispatı da vardır derken şunu kastettik: Onlar bahsettiğimiz nimetlerle nimetlendirildiklerinden dolayı kendilerinden mutlaka şükretmeleri beklenecektir. Her bir nimetin şükrünün de nasıl olacağını işaret yoluyla bilmek mümkün değildir. Bu durumda onlara bunun nasıl yapılacağını öğreten bir vahiy veya peygamberlik gerekli olacaktır. Şöyle bir soru akla gelebilir: Onlar bu sayılan şeylerin yaratılışının nasıllıgı hakkında tefekkürde bulunmakla nasıl emrolundular ki?! Oysa onlar bu sayılan şeylerin nasıl yaratılmış olduğuna dair sonsuza dek düşünecek olsalardı gene de doğruya eremezler, hidâyet bulamazlardı. Buna şöyle cevap verilir: Onlar eğer düşünmekle doğruya ulaşıp da vaziyeti anlasalardı ve onlar hakkında tefekkür etselerdi bu onlardan sorunu gidermezdi. Zira onlar onu yönlendirildikleri kendi fiilleriyle değerlendiriyorlardı. Doğru hükmü elde edebilmenin imkânsız oluşu ve tasavvurunun dışında bulunması problemi açıklayıcı ve şüpheleri kendilerinden giderici mahiyettedir. Çünkü insanlar, doğruya erişmenin, vahiyler sayesinde olduğunu anlamışlardır ki doğru bilgi, kudreti insanların kudretiyle takdir edilemeyecek olan Allah'tan gelmektedir ve O bütün yönleriyle insanlardan farklıdır. Doğruya ulaştıran ancak Allah'tır.

Gâşiye 88:21

21. “Artık sen ver, çünkü sen ancak bir uyarıcısın.” 22. “Onlara egemen bir zorba değilsin.”

Gâşiye 88:22

21. “Artık sen ver, çünkü sen ancak bir uyarıcısın.” 22. “Onlara egemen bir zorba değilsin.”

Gâşiye 88:23

Artık sen öğüt ver, çünkü sen bir uyarıcısın, onlara egemen bir zorba değil. En doğrusunu Allah bilir ya bu beyanda, Hz. Peygambere (a.s.) hoşuna gitmeyecek şekilde karşılık görmese, alaya alınsa da yaptıklarına karşılık onları cezalandırmamasına dair emir vardır. Cenâb-ı Hak buyurmuş oluyor ki: Sen onlara Allah Teâlâyı hatırlat! O'nun nimetlerinin büyüklüğünü hatırlat. Peygamberleri inkâr eden kavimlerin nasıl helâk olduklarını ve tasdik edenlerin nasıl kurtulduklarını anlat, onların durumlarını yücelt! İnkâr edenleri kahretme ve yaptıklarına karşılık onları cezalandırma! Sen onları Allah Teâlâ'ya havale et! ( Sen onlara egemen bir zorba değilsin. Bazıları “musaytır”ı musallit, EB yani onların üzerine tesallut eden biri olarak tefsir etmiştir. Bazıları ise ona “cebbâr”, yani zorba anlamı vermiştir. Eğer birincisi kastedilirse o takdirde bu âyet neshedilmiş âyetlerden olabilir. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.), onlarla savaşmasına izin verilmesi, onları esir etmesi, cizye almak suretiyle onları kahruperişan etmesi gibi yollarla onların üzerine musallat kılınmıştır. O yüzden denilmektedir ki bu hüküm Berâe süresinden evvel söz konusuydu. Eğer Mücahid'den" rivayet edildiği şekilde mânası cebbâr, yani zorba ise o takdirde âyetin neshi söz konusu değildir ve peygamberin (a.s.) onlar üzerinde zorba biri olması da caiz değildir. Keza âyetin Ancak kim yüz çevirir ve inkâr ederse o hariç meâlindeki kısmı da istisna değildir. O takdirde “illâ” “lâkin” anlamındadır ve mâna şöyle olur: “Her kim yüz çevirir ve inkâr ederse, Allah onu en büyük azapla cezalandırır”. Yani her kim Allaha itaatten ayrılır ve O'nun vahdâniyetini, kitaplarını ve resüllerini inkâr ederse Allah da ona en büyük azabı verir. “Musaytır”ın kılıçla, esir almakla ve cizye alma yoluyla kahruperişan etme anlamında, “musallit” olarak yorumlanması halinde istisna olur. Yani her kim Allaha itaatten ayrılır ve O'nun vahdâniyetini inkâr ederse Allah seni kılıçla, esir etmek ve cizye almakla onların üzerine musallat eder ve bu şekilde ona en büyük azabı verir. Denildi ki: Ancak yüz çeviren ve halinde ısrarlı olan hariç; sen onların üzerine musallat edilirsin. Yahut hatırlatma anında yüz çeviren hariç ve sen ona karşı yardım görürsün. Kurtuluş ancak Allah sayesindedir! Bu âyetlerde, Allah Teâlâ'nın itaatine yanaşmayıp inkâr edenlere karşı zafer kazanacağına dair Hz. Peygamber'e (a.s.) müjde vardır. Keza bu âyetler Hz. Peygamber'in (a.s.) risâletine delil de olmaktadır. Çünkü Allah bunu zayıf ve yardımcılarının çok az olduğu bir zamanda buyurmuştur ve her şey de Allah'ın tam da dediği gibi vuku bulmuştur. Zira Allah Teâlâ peygamberine iki aylık mesafeye korku salacak” şekilde güç vermiş, onun için fetihler müyesser etmiştir. Haliyle bütün bunların, Allah'ın kendisine bildirmesi sayesinde gerçekleştiğinin bilinmesini istemiştir.

Gâşiye 88:24

Artık sen öğüt ver, çünkü sen bir uyarıcısın, onlara egemen bir zorba değil. En doğrusunu Allah bilir ya bu beyanda, Hz. Peygambere (a.s.) hoşuna gitmeyecek şekilde karşılık görmese, alaya alınsa da yaptıklarına karşılık onları cezalandırmamasına dair emir vardır. Cenâb-ı Hak buyurmuş oluyor ki: Sen onlara Allah Teâlâyı hatırlat! O'nun nimetlerinin büyüklüğünü hatırlat. Peygamberleri inkâr eden kavimlerin nasıl helâk olduklarını ve tasdik edenlerin nasıl kurtulduklarını anlat, onların durumlarını yücelt! İnkâr edenleri kahretme ve yaptıklarına karşılık onları cezalandırma! Sen onları Allah Teâlâ'ya havale et! ( Sen onlara egemen bir zorba değilsin. Bazıları “musaytır”ı musallit, EB yani onların üzerine tesallut eden biri olarak tefsir etmiştir. Bazıları ise ona “cebbâr”, yani zorba anlamı vermiştir. Eğer birincisi kastedilirse o takdirde bu âyet neshedilmiş âyetlerden olabilir. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.), onlarla savaşmasına izin verilmesi, onları esir etmesi, cizye almak suretiyle onları kahruperişan etmesi gibi yollarla onların üzerine musallat kılınmıştır. O yüzden denilmektedir ki bu hüküm Berâe süresinden evvel söz konusuydu. Eğer Mücahid'den" rivayet edildiği şekilde mânası cebbâr, yani zorba ise o takdirde âyetin neshi söz konusu değildir ve peygamberin (a.s.) onlar üzerinde zorba biri olması da caiz değildir. Keza âyetin Ancak kim yüz çevirir ve inkâr ederse o hariç meâlindeki kısmı da istisna değildir. O takdirde “illâ” “lâkin” anlamındadır ve mâna şöyle olur: “Her kim yüz çevirir ve inkâr ederse, Allah onu en büyük azapla cezalandırır”. Yani her kim Allaha itaatten ayrılır ve O'nun vahdâniyetini, kitaplarını ve resüllerini inkâr ederse Allah da ona en büyük azabı verir. “Musaytır”ın kılıçla, esir almakla ve cizye alma yoluyla kahruperişan etme anlamında, “musallit” olarak yorumlanması halinde istisna olur. Yani her kim Allaha itaatten ayrılır ve O'nun vahdâniyetini inkâr ederse Allah seni kılıçla, esir etmek ve cizye almakla onların üzerine musallat eder ve bu şekilde ona en büyük azabı verir. Denildi ki: Ancak yüz çeviren ve halinde ısrarlı olan hariç; sen onların üzerine musallat edilirsin. Yahut hatırlatma anında yüz çeviren hariç ve sen ona karşı yardım görürsün. Kurtuluş ancak Allah sayesindedir! Bu âyetlerde, Allah Teâlâ'nın itaatine yanaşmayıp inkâr edenlere karşı zafer kazanacağına dair Hz. Peygamber'e (a.s.) müjde vardır. Keza bu âyetler Hz. Peygamber'in (a.s.) risâletine delil de olmaktadır. Çünkü Allah bunu zayıf ve yardımcılarının çok az olduğu bir zamanda buyurmuştur ve her şey de Allah'ın tam da dediği gibi vuku bulmuştur. Zira Allah Teâlâ peygamberine iki aylık mesafeye korku salacak” şekilde güç vermiş, onun için fetihler müyesser etmiştir. Haliyle bütün bunların, Allah'ın kendisine bildirmesi sayesinde gerçekleştiğinin bilinmesini istemiştir.

Gâşiye 88:25

186 Kuşkusuz onların dönüşü ancak bizedir. “İyâb” merci, yani dönüş anlamındadır. Daha sonra onları sorgulamak da ancak bize aittir. Yani onları hesaba çekmek hikmetin gereğidir. Mademki hikmet onların hesaba çekilmelerini ve yapıp ettiklerine karşılık verilmesini gerektirmektedir, öyle ise onları hesaba çekmek O'nun hakkıdır. Çünkü onun terki hikmetin terki demektir. Hikmetin terki ise sefihliktir ki Allah Teâlâ böyle bir nitelemeden uzak ve yücedir. Kurtuluş ancak Allah sayesindedir ve başarı da ancak Allah'tandır.

Gâşiye 88:26

186 Kuşkusuz onların dönüşü ancak bizedir. “İyâb” merci, yani dönüş anlamındadır. Daha sonra onları sorgulamak da ancak bize aittir. Yani onları hesaba çekmek hikmetin gereğidir. Mademki hikmet onların hesaba çekilmelerini ve yapıp ettiklerine karşılık verilmesini gerektirmektedir, öyle ise onları hesaba çekmek O'nun hakkıdır. Çünkü onun terki hikmetin terki demektir. Hikmetin terki ise sefihliktir ki Allah Teâlâ böyle bir nitelemeden uzak ve yücedir. Kurtuluş ancak Allah sayesindedir ve başarı da ancak Allah'tandır.

Fecr 89:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. GAMA AES İNŞ

Fecr 89:2

[Hac Mekânı Güvenli Kılınmıştır] Araplar âdetleri üzere bir şeyi güzel gördüklerinde onu gözlerinde tâzimle büyütürler ve yücelttikleri varlıklar üzerine de yemin ederlerdi. Allah Teâlâ hacda ve onun vakitlerinde birtakım hikmetler ve yönetime dair acayiplikler varetti. Onun en lütufkâr hikmetinden ve hayreti mücip yönetiminden biri de hac yapılan mekânı insanlık için güvenli bölge kılmasıydı. Öyle ki insanlar bu güvenin nasıl oluştuğu sırrını bir türlü kavrayamadılar. Allah insanların kalplerinde oraya karşı ortak bir ülfet oluşturdu ve bunun sonucunda insanlar orada toplanmak için harekete geçmeyi arzular hale geldiler. Kendi aralarında birbirlerine karşı kin, düşmanlık gibi duygular beslemelerine rağmen akıl erdiremedikleri bir şekilde orada bir araya gelmeye arzulu oldular. Bunun sonurcunda oranın halkı tam bir güven içinde beldelerde dolaşır hale geldi. Öyle ki Allah Teâlâ bu gerçeği ifade etmek üzere şöyle buyurmuştur: “İnkâr edenlerin (gönüllerince) diyar diyar dolaşmaları sakın seni yanıltmasın!” Uzak belde halklarını Mekke halkının ihtiyaç duyacağı erzak ve sair gereksinimlerini oraya götürmeye müheyya kıldı. Kendilerini, oldukça külfetli gelse de oraya gitmeye arzulu kıldı. (Sonra bu külfetli durum onların hac için Mekke'ye gelmelerine mani olmadı. Bunlardan da anlaşıldı ki orada birtakım sırlar ve lütuflar vardır ki bunlar ora halkının kendi güçlerinin ve tedbirlerinin dışında bir durum arzetmektedir. Bunun belirtilmesinde ölümden sonra tekrar diriltme ve âhiret hayatının varlığını kabule ve içlerindeki şüphelerin giderilmesine işaret edecek kanıt vardır. Allah Teâlâ, hac günleri olması ve bütün rükünlerinin bu günlerde eda edilmesi hasebiyle şanı yüce olan bu vakitlere ve günlere yemin etti. Arap âdetine göre kendilerince ulu gördükleri babalarına, atalarına ve putlarına yemin etmek söz konusuydu. Bu belirtilenler de onlar nezdinde tâzimi gerekli olaylardır. Bu itibarla onlara yemin edilmesi, Araplar'ın âdetlerine göre yemin etme şeklinde olmuştur. Yeminler içine 'çift”; “tek” ve “fecir” girmektedir. Bazıları şöyle dedi: “Şef” 1), yani çift olan kurban bayramı günüdür, çünkü o ayın onuncu günü olmaktadır. “Vetr”, yani tek ise Arafat günüdür, yani ayın dokuzuncu günüdür. Çift, tek ve geçip gitmekte olan gece ile bütün ibadetlerin kastedilmesi de mümkündür. Zira her ibadette illâ ki hem tek hem de çift vardır. “Tek” ile Allah Teâlânın, “çift” ile bütün yaratıkların kastedilmesi de mümkündür. Zira Allah yaratıklarını çift yaratmıştır. Allah Teâlâ ise zatı ile tektir. Buna göre yemin, hem zatına hem de bütün yaratıklara yapılmış olur. “Çift” ve “tek” ile cümle yaratılmışların kastedilmiş olması da mümkündür. Çünkü onlarda hem çift hem tek mânası birlikte vardır. Buna göre yemin bütün mahlükata yapılmış olur. Yolculuğa çıkan geceye. Bu beyanda kinâye yoluyla cihat ve gece baskınına işaret vardır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Yemin olsun nefes

Fecr 89:3

[Hac Mekânı Güvenli Kılınmıştır] Araplar âdetleri üzere bir şeyi güzel gördüklerinde onu gözlerinde tâzimle büyütürler ve yücelttikleri varlıklar üzerine de yemin ederlerdi. Allah Teâlâ hacda ve onun vakitlerinde birtakım hikmetler ve yönetime dair acayiplikler varetti. Onun en lütufkâr hikmetinden ve hayreti mücip yönetiminden biri de hac yapılan mekânı insanlık için güvenli bölge kılmasıydı. Öyle ki insanlar bu güvenin nasıl oluştuğu sırrını bir türlü kavrayamadılar. Allah insanların kalplerinde oraya karşı ortak bir ülfet oluşturdu ve bunun sonucunda insanlar orada toplanmak için harekete geçmeyi arzular hale geldiler. Kendi aralarında birbirlerine karşı kin, düşmanlık gibi duygular beslemelerine rağmen akıl erdiremedikleri bir şekilde orada bir araya gelmeye arzulu oldular. Bunun sonurcunda oranın halkı tam bir güven içinde beldelerde dolaşır hale geldi. Öyle ki Allah Teâlâ bu gerçeği ifade etmek üzere şöyle buyurmuştur: “İnkâr edenlerin (gönüllerince) diyar diyar dolaşmaları sakın seni yanıltmasın!” Uzak belde halklarını Mekke halkının ihtiyaç duyacağı erzak ve sair gereksinimlerini oraya götürmeye müheyya kıldı. Kendilerini, oldukça külfetli gelse de oraya gitmeye arzulu kıldı. (Sonra bu külfetli durum onların hac için Mekke'ye gelmelerine mani olmadı. Bunlardan da anlaşıldı ki orada birtakım sırlar ve lütuflar vardır ki bunlar ora halkının kendi güçlerinin ve tedbirlerinin dışında bir durum arzetmektedir. Bunun belirtilmesinde ölümden sonra tekrar diriltme ve âhiret hayatının varlığını kabule ve içlerindeki şüphelerin giderilmesine işaret edecek kanıt vardır. Allah Teâlâ, hac günleri olması ve bütün rükünlerinin bu günlerde eda edilmesi hasebiyle şanı yüce olan bu vakitlere ve günlere yemin etti. Arap âdetine göre kendilerince ulu gördükleri babalarına, atalarına ve putlarına yemin etmek söz konusuydu. Bu belirtilenler de onlar nezdinde tâzimi gerekli olaylardır. Bu itibarla onlara yemin edilmesi, Araplar'ın âdetlerine göre yemin etme şeklinde olmuştur. Yeminler içine 'çift”; “tek” ve “fecir” girmektedir. Bazıları şöyle dedi: “Şef” 1), yani çift olan kurban bayramı günüdür, çünkü o ayın onuncu günü olmaktadır. “Vetr”, yani tek ise Arafat günüdür, yani ayın dokuzuncu günüdür. Çift, tek ve geçip gitmekte olan gece ile bütün ibadetlerin kastedilmesi de mümkündür. Zira her ibadette illâ ki hem tek hem de çift vardır. “Tek” ile Allah Teâlânın, “çift” ile bütün yaratıkların kastedilmesi de mümkündür. Zira Allah yaratıklarını çift yaratmıştır. Allah Teâlâ ise zatı ile tektir. Buna göre yemin, hem zatına hem de bütün yaratıklara yapılmış olur. “Çift” ve “tek” ile cümle yaratılmışların kastedilmiş olması da mümkündür. Çünkü onlarda hem çift hem tek mânası birlikte vardır. Buna göre yemin bütün mahlükata yapılmış olur. Yolculuğa çıkan geceye. Bu beyanda kinâye yoluyla cihat ve gece baskınına işaret vardır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Yemin olsun nefes

Fecr 89:4

nefese koşanlara; sonra çakarak kıvılcım saçanlara; sabahleyin ansızın baskın yapanlara...” Bütün bunlar işaretin cümle ibadetlere olduğunu gösterir. İbadetlere yemin etmenin izahı şöyledir: Allah Teâlâ kasemle, ibadetlerin yapılmasını insanların kalplerinde tâzimi gerekli kıldı. Bundan dolayı görürsün ki tüm insanlar ibadetleri güzel kabul eder ve yerine getirmeye çalışırlar. Aralarındaki ihtilaf sadece mahiyetinde olur, yoksa ibadetlerde insanlar birbirlerini engellemeye çalışmazlar, bu nedenle Allah Teâlâ onlara yemin etti.

Fecr 89:5

915. “Düşünen kimse için bunlar yemine konu olacak kadar önemli degil midir?” Düşünen kimse için bunlar yemine konu olacak kadar önemli değil midir? Bu sözü edilenlere neden yemin edildiğinin izahını cahiller değil akıl sahipleri bilir. “Zi hıcr” akıl sahipleri demektir. Bazıları şöyle dedi: Yeminin cevabı “Çünkü Rabb'in her şeyi yakından izlemektedir” meâlindeki on dördüncü âyettir. Şu da mümkündür: Aralarında şiddetli tartışma meydana gelmiştir. Onlar hac vakitlerinin on gece olduğunu sanıyorlardı. “Çift” ve “tek” aslında yemine konu olanlar bunlar değildi. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: Düşünen kimse için bunlar yemine konu olacak kadar önemli değil midir? Yani akıllı kimse konu üzerinde düşünüp bu vakitlerin, üzerine yemin edilen vakitler olduğunu yahut bu günlerin ölümden sonra diriltilmeye inanmaya götüreceğini bilir. Şöyle de denildi: Bu günlere yemin etmesi bu vakitlerin kıymet ve kadrinin yüce olması ve onlar nezdindeki öneminden dolayıdır. Çünkü geçimleri o günlere bağlıdır, o günlerde yaşamlarına bolluk gelmektedir. Fukara iseler oraya sevkedilen büyük ve küçükbaş kurbanlar sebebiyle, diğerleri de çeşitli kazanç ve ticaret vasıtasıyla yararlanmaktaydılar. Onlar seneden seneye bu günlerde ticaret için hazırlık yaparlardı. İşte onlar katındaki bu öneminden dolayı Allah Teâlâ onlar üzerine yemin etti. Denildi ki: Yeminin cevabı sürede belirtilmiş değildir. Çünkü onlar tarafından bilinen bir hadisenin hemen peşinden gelmişti ve onların bildiği meşhur bir hadise olduğu için de belirtme ihtiyacı duymamıştı. Dolayısıyla onun hak olduğuna yemin etti. En doğrusunu Allah bilir.

Fecr 89:6

[Geçmiş Ümmetlerden Alınacak İbretler)] Görmedin mi, Rabb'in ne yaptı Âd kavmine; ülkeler içinde benzeri yaratılmamış olan, sütunlarla dolu İreme... Âd, Semüd ve Firavun kıssalarının belirtilmesinde üç nükte vardır: Birincisi: Resülullah'ı inkâr eden Mekke halkının korkutulması amaçlanmıştır. Onlar, Hz. Muhammed'i inkâr eden Mekke halkından malca daha zengin, evlatları daha çok ve hazırlıkları daha muhkem idi. Hal böyle iken bütün bunlar onlara hiçbir fayda sağlamadı. Aksine Allah Teâlâ, peygamberlerini desteklemek üzere peygamberi inkâr edenlerin hepsine azabını indirdi. Bu durumda Hz. Muhammed'i inkâr edenlere ne demeli? Onlar bu tavırlarıyla peygamberini inkâr etmelerinden dolayı Allahın gazabına uğrayacaklarından korkmamaktadırlar. Kaldı ki onlar sayıca, malca ve kuvvetçe helâk edilmiş o kavimlerden üstün de değillerdir. İkinci bir nükte şudur: Onlar kendilerinin Allah Teâlâ'ya Hz. Muhammed'den daha yakın oldukları kuruntusundaydılar. Buna sebep olarak da kendilerinin nimetler içinde yüzmekte olduklarını, peygamber ve tâbilerinin ise şiddetli darlık ve sıkıntı içinde olduklarını söylüyorlardı. Allah Teâlâ onlara açıkladı ki daha önce geçen peygamberleri inkâr eden kavimler güç, mal, evlat ve tedarik çokluğu bakımından kendilerinden daha üstün durumdaydılar. Onların resülleri de aynı şekilde şiddetli geçim darlığı içinde bulunuyorlardı. Buna rağmen onlar Allah Teâlâ'ya evlatlarının ve mallarının çokluğu ile övünen inkârcılardan daha yakın idiler. Allah böylece onlara açıkladı ki durum hiç de onların sandıkları ve iddia ettikleri gibi değildir. Üçüncüsü: Onlar Allah Teâlâ'ya ve resâlüne iman etmekten kaçınıyorlar ve şöyle diyorlardı: “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz”. Bu ilâhi beyanlarda onları taklit etmenin reddi vardır. Çünkü onların ataları içinde, resülleri inkâr etmelerinden ötürü helâk olmuş kavimler vardır. Onlar firavunlar ve tâbileridir. İçlerinde kurtulanlar olmuştur ki onlar da resüller ve onları tasdik eden müminlerdir. Şimdi şunlara ne oluyor da geçmiş kavimlerden kurtulanların ardına düşmüyorlar da helâk olmuş kavimlere öykünüyorlar. Diğer taraftan bu âyetler de Âd, Semüd ve Firavun gibi sözü edilen kavimlerin neseplerinin bilinmesi amaç edinildiğinden dolayı onların tanıtılmasına yönelik açıklama yapılmamıştır. Süre sözünü ettiğimiz amaç için sevkedilmiştir. Bu itibarla onların neseplerini ve hallerini öğrenmeye çalışmak bir tür zorlama olacaktır. 191 (lGörmedin mi, Rabb'in ne yaptı Âd kavmine. “Elem tera” ifadeden belirtilir. İkincisi de bunun bildirme amaçlı söz başı olmasıdır. Şöyle demiş olur: Bil ki! Rabb'in Âd kavmine şöyle şöyle yaptı. “İrem” hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları Âd'ın babasının İrem olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da kabilenin reisi olduğunu ve Âd'ın kendisine nispet edildiğini söylemişlerdir. Nitekim konuşma esnasında kişi hakkında onun oğlu olmasa da falan Bekr b. Vâildendir denir. Kimileri de İrem'in Âd kavminin meskenleri olduğunu söylemiştir. Şöyle de denilmiştir: O, o mekânları bina eden kimsenin adıdır. Sütunlarla dolu İrem. Kimileri bundan maksat uzun boylu oluşlarıdır denilmiştir. Yani kıssada belirtildiği gibi uzun boylu Âd. Kimileri de uzun sütunlar gibi göğe yükselen muhkem yüksek binalardır demiştir. Bu yorum İrem'in meskenlerden ibaret olduğu şeklindeki yoruma dayanır. Kimileri de şöyle dediler: Direkleri ve germe halatları olan çadırlardır demişlerdir. Onlar çadır ve otağ sahibi kimselerdi. Onların oturdukları meskenleri direklerle kaldırılmış oluyordu. Ülkeler içinde benzeri yaratılmamış olan... Bazıları bu kavmin şiddetli, kuvvetli, yaratılış bakımından iri, işlerinde basiret sahibi kimseler olarak nitelenmiş olduklarını söylemiştir. Şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: ©... ve yaratılışta sizi onlardan güçlü kıldı”; “Bizden daha güçlü kim var?” dediler”, Onlardan hikâye yoluyla meâlen şöyle buyurdu: “...gerçeği görme yeteneğine de sahiplerdi”“. Allah Teâlâ onları basiret sahipleri olarak niteledi. Gene bina ettikleri ve ülkelerde eşi benzeri bulunmayan meskenlerinin murat edilmiş olması da mümkündür. --- Dipnotlar: si iki ihtimal içerir: Birincisi soru değil gerçeklik anlamındadır: Yani kesinlikle gördün ve bildin demektir. Nitekim duyular âleminde de bir kimsenin yaptığı işin kesin olarak vukuunu belirtmek üzere “Falanın yaptığını görmedin mi?” denir ve kesin gördün ve bildin anlamı kastedilir. Ancak bu serzeniş kabilin-

Fecr 89:7

[Geçmiş Ümmetlerden Alınacak İbretler)] Görmedin mi, Rabb'in ne yaptı Âd kavmine; ülkeler içinde benzeri yaratılmamış olan, sütunlarla dolu İreme... Âd, Semüd ve Firavun kıssalarının belirtilmesinde üç nükte vardır: Birincisi: Resülullah'ı inkâr eden Mekke halkının korkutulması amaçlanmıştır. Onlar, Hz. Muhammed'i inkâr eden Mekke halkından malca daha zengin, evlatları daha çok ve hazırlıkları daha muhkem idi. Hal böyle iken bütün bunlar onlara hiçbir fayda sağlamadı. Aksine Allah Teâlâ, peygamberlerini desteklemek üzere peygamberi inkâr edenlerin hepsine azabını indirdi. Bu durumda Hz. Muhammed'i inkâr edenlere ne demeli? Onlar bu tavırlarıyla peygamberini inkâr etmelerinden dolayı Allahın gazabına uğrayacaklarından korkmamaktadırlar. Kaldı ki onlar sayıca, malca ve kuvvetçe helâk edilmiş o kavimlerden üstün de değillerdir. İkinci bir nükte şudur: Onlar kendilerinin Allah Teâlâ'ya Hz. Muhammed'den daha yakın oldukları kuruntusundaydılar. Buna sebep olarak da kendilerinin nimetler içinde yüzmekte olduklarını, peygamber ve tâbilerinin ise şiddetli darlık ve sıkıntı içinde olduklarını söylüyorlardı. Allah Teâlâ onlara açıkladı ki daha önce geçen peygamberleri inkâr eden kavimler güç, mal, evlat ve tedarik çokluğu bakımından kendilerinden daha üstün durumdaydılar. Onların resülleri de aynı şekilde şiddetli geçim darlığı içinde bulunuyorlardı. Buna rağmen onlar Allah Teâlâ'ya evlatlarının ve mallarının çokluğu ile övünen inkârcılardan daha yakın idiler. Allah böylece onlara açıkladı ki durum hiç de onların sandıkları ve iddia ettikleri gibi değildir. Üçüncüsü: Onlar Allah Teâlâ'ya ve resâlüne iman etmekten kaçınıyorlar ve şöyle diyorlardı: “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz”. Bu ilâhi beyanlarda onları taklit etmenin reddi vardır. Çünkü onların ataları içinde, resülleri inkâr etmelerinden ötürü helâk olmuş kavimler vardır. Onlar firavunlar ve tâbileridir. İçlerinde kurtulanlar olmuştur ki onlar da resüller ve onları tasdik eden müminlerdir. Şimdi şunlara ne oluyor da geçmiş kavimlerden kurtulanların ardına düşmüyorlar da helâk olmuş kavimlere öykünüyorlar. Diğer taraftan bu âyetler de Âd, Semüd ve Firavun gibi sözü edilen kavimlerin neseplerinin bilinmesi amaç edinildiğinden dolayı onların tanıtılmasına yönelik açıklama yapılmamıştır. Süre sözünü ettiğimiz amaç için sevkedilmiştir. Bu itibarla onların neseplerini ve hallerini öğrenmeye çalışmak bir tür zorlama olacaktır. 191 (lGörmedin mi, Rabb'in ne yaptı Âd kavmine. “Elem tera” ifadeden belirtilir. İkincisi de bunun bildirme amaçlı söz başı olmasıdır. Şöyle demiş olur: Bil ki! Rabb'in Âd kavmine şöyle şöyle yaptı. “İrem” hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları Âd'ın babasının İrem olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da kabilenin reisi olduğunu ve Âd'ın kendisine nispet edildiğini söylemişlerdir. Nitekim konuşma esnasında kişi hakkında onun oğlu olmasa da falan Bekr b. Vâildendir denir. Kimileri de İrem'in Âd kavminin meskenleri olduğunu söylemiştir. Şöyle de denilmiştir: O, o mekânları bina eden kimsenin adıdır. Sütunlarla dolu İrem. Kimileri bundan maksat uzun boylu oluşlarıdır denilmiştir. Yani kıssada belirtildiği gibi uzun boylu Âd. Kimileri de uzun sütunlar gibi göğe yükselen muhkem yüksek binalardır demiştir. Bu yorum İrem'in meskenlerden ibaret olduğu şeklindeki yoruma dayanır. Kimileri de şöyle dediler: Direkleri ve germe halatları olan çadırlardır demişlerdir. Onlar çadır ve otağ sahibi kimselerdi. Onların oturdukları meskenleri direklerle kaldırılmış oluyordu. Ülkeler içinde benzeri yaratılmamış olan... Bazıları bu kavmin şiddetli, kuvvetli, yaratılış bakımından iri, işlerinde basiret sahibi kimseler olarak nitelenmiş olduklarını söylemiştir. Şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: ©... ve yaratılışta sizi onlardan güçlü kıldı”; “Bizden daha güçlü kim var?” dediler”, Onlardan hikâye yoluyla meâlen şöyle buyurdu: “...gerçeği görme yeteneğine de sahiplerdi”“. Allah Teâlâ onları basiret sahipleri olarak niteledi. Gene bina ettikleri ve ülkelerde eşi benzeri bulunmayan meskenlerinin murat edilmiş olması da mümkündür. --- Dipnotlar: si iki ihtimal içerir: Birincisi soru değil gerçeklik anlamındadır: Yani kesinlikle gördün ve bildin demektir. Nitekim duyular âleminde de bir kimsenin yaptığı işin kesin olarak vukuunu belirtmek üzere “Falanın yaptığını görmedin mi?” denir ve kesin gördün ve bildin anlamı kastedilir. Ancak bu serzeniş kabilin-

Fecr 89:8

[Geçmiş Ümmetlerden Alınacak İbretler)] Görmedin mi, Rabb'in ne yaptı Âd kavmine; ülkeler içinde benzeri yaratılmamış olan, sütunlarla dolu İreme... Âd, Semüd ve Firavun kıssalarının belirtilmesinde üç nükte vardır: Birincisi: Resülullah'ı inkâr eden Mekke halkının korkutulması amaçlanmıştır. Onlar, Hz. Muhammed'i inkâr eden Mekke halkından malca daha zengin, evlatları daha çok ve hazırlıkları daha muhkem idi. Hal böyle iken bütün bunlar onlara hiçbir fayda sağlamadı. Aksine Allah Teâlâ, peygamberlerini desteklemek üzere peygamberi inkâr edenlerin hepsine azabını indirdi. Bu durumda Hz. Muhammed'i inkâr edenlere ne demeli? Onlar bu tavırlarıyla peygamberini inkâr etmelerinden dolayı Allahın gazabına uğrayacaklarından korkmamaktadırlar. Kaldı ki onlar sayıca, malca ve kuvvetçe helâk edilmiş o kavimlerden üstün de değillerdir. İkinci bir nükte şudur: Onlar kendilerinin Allah Teâlâ'ya Hz. Muhammed'den daha yakın oldukları kuruntusundaydılar. Buna sebep olarak da kendilerinin nimetler içinde yüzmekte olduklarını, peygamber ve tâbilerinin ise şiddetli darlık ve sıkıntı içinde olduklarını söylüyorlardı. Allah Teâlâ onlara açıkladı ki daha önce geçen peygamberleri inkâr eden kavimler güç, mal, evlat ve tedarik çokluğu bakımından kendilerinden daha üstün durumdaydılar. Onların resülleri de aynı şekilde şiddetli geçim darlığı içinde bulunuyorlardı. Buna rağmen onlar Allah Teâlâ'ya evlatlarının ve mallarının çokluğu ile övünen inkârcılardan daha yakın idiler. Allah böylece onlara açıkladı ki durum hiç de onların sandıkları ve iddia ettikleri gibi değildir. Üçüncüsü: Onlar Allah Teâlâ'ya ve resâlüne iman etmekten kaçınıyorlar ve şöyle diyorlardı: “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz”. Bu ilâhi beyanlarda onları taklit etmenin reddi vardır. Çünkü onların ataları içinde, resülleri inkâr etmelerinden ötürü helâk olmuş kavimler vardır. Onlar firavunlar ve tâbileridir. İçlerinde kurtulanlar olmuştur ki onlar da resüller ve onları tasdik eden müminlerdir. Şimdi şunlara ne oluyor da geçmiş kavimlerden kurtulanların ardına düşmüyorlar da helâk olmuş kavimlere öykünüyorlar. Diğer taraftan bu âyetler de Âd, Semüd ve Firavun gibi sözü edilen kavimlerin neseplerinin bilinmesi amaç edinildiğinden dolayı onların tanıtılmasına yönelik açıklama yapılmamıştır. Süre sözünü ettiğimiz amaç için sevkedilmiştir. Bu itibarla onların neseplerini ve hallerini öğrenmeye çalışmak bir tür zorlama olacaktır. 191 (lGörmedin mi, Rabb'in ne yaptı Âd kavmine. “Elem tera” ifadeden belirtilir. İkincisi de bunun bildirme amaçlı söz başı olmasıdır. Şöyle demiş olur: Bil ki! Rabb'in Âd kavmine şöyle şöyle yaptı. “İrem” hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları Âd'ın babasının İrem olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da kabilenin reisi olduğunu ve Âd'ın kendisine nispet edildiğini söylemişlerdir. Nitekim konuşma esnasında kişi hakkında onun oğlu olmasa da falan Bekr b. Vâildendir denir. Kimileri de İrem'in Âd kavminin meskenleri olduğunu söylemiştir. Şöyle de denilmiştir: O, o mekânları bina eden kimsenin adıdır. Sütunlarla dolu İrem. Kimileri bundan maksat uzun boylu oluşlarıdır denilmiştir. Yani kıssada belirtildiği gibi uzun boylu Âd. Kimileri de uzun sütunlar gibi göğe yükselen muhkem yüksek binalardır demiştir. Bu yorum İrem'in meskenlerden ibaret olduğu şeklindeki yoruma dayanır. Kimileri de şöyle dediler: Direkleri ve germe halatları olan çadırlardır demişlerdir. Onlar çadır ve otağ sahibi kimselerdi. Onların oturdukları meskenleri direklerle kaldırılmış oluyordu. Ülkeler içinde benzeri yaratılmamış olan... Bazıları bu kavmin şiddetli, kuvvetli, yaratılış bakımından iri, işlerinde basiret sahibi kimseler olarak nitelenmiş olduklarını söylemiştir. Şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: ©... ve yaratılışta sizi onlardan güçlü kıldı”; “Bizden daha güçlü kim var?” dediler”, Onlardan hikâye yoluyla meâlen şöyle buyurdu: “...gerçeği görme yeteneğine de sahiplerdi”“. Allah Teâlâ onları basiret sahipleri olarak niteledi. Gene bina ettikleri ve ülkelerde eşi benzeri bulunmayan meskenlerinin murat edilmiş olması da mümkündür. --- Dipnotlar: si iki ihtimal içerir: Birincisi soru değil gerçeklik anlamındadır: Yani kesinlikle gördün ve bildin demektir. Nitekim duyular âleminde de bir kimsenin yaptığı işin kesin olarak vukuunu belirtmek üzere “Falanın yaptığını görmedin mi?” denir ve kesin gördün ve bildin anlamı kastedilir. Ancak bu serzeniş kabilin-

Fecr 89:9

Kayalardan istedikleri şekillerde oyuklar yapıyorlardı. Şu ilâhi bayanda da aynı kelime kullanılmıştır. “Onlar Süleymani, isteğine göre yüksek ve görkemli binalar, heykeller, havuz gibi lengerler, yerinden kalkmaz kazanlar imal ederlerdi”7. Bazıları şöyle dedi: Kayalardan evler yonttular. Şu ilâhi beyanda ifade edildiği gibi: “Onlar, güvende olmak üzere dağları oyarak barınaklar yaparlardı”. Bu ifade, onların güç ve kuvvetlerinin bildirilmesini içermektedir. Bazıları onu “ze'l-evtâd” diye isimlendirdi. (Çünkü dağlarda meskenler edindi de bu sebeple böyle bir isim verildi). “Veted” kelimesi kiriş veya ip demektir. Kimileri de bu ismin kendisine kızdığı kimseleri işkence için kazığa oturtması sebebiyle verildiğini söyledi. Bazısı da şöyle yorumlamıştır: Onun her sokakta gözetleyici ve muhafız olarak diktiği bir adamı vardı. Kimi de onun dağlara benzer muhkem ve yüksek saraylar ve yapıları vardı. Zira dağlar yeryüzünün kazıklarıdır. GEL SE slk ili

Fecr 89:10

11. ll bunların hepsi ülkelerinde azgınlık etmişlerdi.” 10. “Kazıklı Firavuna”

Fecr 89:11

11. ll bunların hepsi ülkelerinde azgınlık etmişlerdi.” 10. “Kazıklı Firavuna”

Fecr 89:12

Bu ilâhi beyan, onların ülkelerinde azgınlık yapmaları, başkaldırmaları ve haddi aşmaları şeklinde açıklanabilir.

Fecr 89:13

13. “Bu yüzden Rabb'in onların üzerine ii gibi ceza yağı Bazıları şöyle dedi: Devamlı olarak halkına işkence ettiği ve vurduğu kırbaçla onlara işkence etti. Ebü Bekir el-Esam dedi ki: Kırbaç, azabın bir türüdür. Âd kavmine onun bir türü ile azap etti. Semüd'a başka bir tür, Firavun'a ve tâbilerine de başka bir tür azapta bulundu. 9114. “Çünkü Rabb'in her şeyi yakından izlemektedir.” Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Düşmanlarına olan azabını gözetler ve onların vakitlerini bekler. Sonra vakit geldiğinde başlarına azabı indirir. Bize göre Allah onların amellerini gözetler ve onlara karşı şiddet uygulamaz ve hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Aksine gizli âşikâr her ne yapmışlarsa onların hepsini muhafaza eder. Şöyle de denildi: Zâlimin zulmünden habersiz olmadığı gibi bir kaçağın elinden kaçması da mümkün değildir. Çünkü Rabb'in her şeyi yakından izlemektedir. Bu beyandan hareketle O'na bir mekân isnadında bulunmaya kalkışmak bir vehimden öteye değer taşımaz. Hal böyle iken bazı kimselere ne oluyor ki “er-Rahmânu ale'l-arşi'stevâ” âyetine dayanarak O'na mekân isnadı gibi bir anlayışa ulaşıyorlar ve arşı O'nun mekânı yapıyorlar. İsli dama da Sl e) alel Gİ OLEYİ bl

Fecr 89:14

13. “Bu yüzden Rabb'in onların üzerine ii gibi ceza yağı Bazıları şöyle dedi: Devamlı olarak halkına işkence ettiği ve vurduğu kırbaçla onlara işkence etti. Ebü Bekir el-Esam dedi ki: Kırbaç, azabın bir türüdür. Âd kavmine onun bir türü ile azap etti. Semüd'a başka bir tür, Firavun'a ve tâbilerine de başka bir tür azapta bulundu. 9114. “Çünkü Rabb'in her şeyi yakından izlemektedir.” Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Düşmanlarına olan azabını gözetler ve onların vakitlerini bekler. Sonra vakit geldiğinde başlarına azabı indirir. Bize göre Allah onların amellerini gözetler ve onlara karşı şiddet uygulamaz ve hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Aksine gizli âşikâr her ne yapmışlarsa onların hepsini muhafaza eder. Şöyle de denildi: Zâlimin zulmünden habersiz olmadığı gibi bir kaçağın elinden kaçması da mümkün değildir. Çünkü Rabb'in her şeyi yakından izlemektedir. Bu beyandan hareketle O'na bir mekân isnadında bulunmaya kalkışmak bir vehimden öteye değer taşımaz. Hal böyle iken bazı kimselere ne oluyor ki “er-Rahmânu ale'l-arşi'stevâ” âyetine dayanarak O'na mekân isnadı gibi bir anlayışa ulaşıyorlar ve arşı O'nun mekânı yapıyorlar. İsli dama da Sl e) alel Gİ OLEYİ bl

Fecr 89:15

Burada şöyle bir sorun vardır: İnsanın, “Rabb'im bana ikram etti” meâlindeki sitayiş sözü ile “Rabb'im beni önemsemedi” anlamındaki serzeniş sözleri Rab Teâlâ'nın kelâmına uygun olarak gelmiştir. Çünkü Allah Teâlâ “İnsana gelince, Rabb'i ona imtihan için ikramda bulunduğunda ve onu nimetlere boğduğunda” buyurmuştur. Bu durumda “Rabb'im bana ikram etti” sözü ona uygun düşmüştür. Aynı şekilde insanın bir musibetle sınanması halinde “Rabb'im beni önemsemedi” serzenişi de “Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise...” sözüne uygun düşmüştür. Birincisi insana ikram, ikincisi de önemsememe olacaktır. Görmez misin ki Allah Teâlâ malı “hayır”, fakirliği de “şer” olarak isimlendirmiştir. Keza itaatkâr olanı muhsin, yani iyilik yapan, âsi olanı da müsi, yani kötülük yapan diye adlandırmıştır. Aynı şekilde kula bolca nimetler verilmesi halinde “ona ikramda bulunma” isnadı doğru olduğu gibi, rızkının daraltılması ve ikram görmemesi halinin de “önemsenmeme” diye nitelenmesi yerinde bir nitelemedir. Durum böyle ve kişi sözünde doğru olunca o takdirde “kellâ” yani hayır asla! diyerek cevap verilmesi nasıl yerinde olur? Ancak biz şöyle diyoruz: “Kellâ” yani hayır asla! diyerek cevap verilmesi onların sözünün reddi anlamında değildir. Kendisine yönelik de değildir. Sözün yönelik olduğu hedef, onun sözü ile irade ettiği anlamdır. Çünkü kişi bu sözüyle Allah Teâlâyı ve âhiret gününü inkâr etmiş olmaktadır. O şöyle diyordu: “Ne öldükten sonra diriltilme vardır, ne ceza vardır. Onlar sadece bu dünyada yaptıklarının karşılığını görürler, her kim iyilik yaparsa kendisine iyilik yapılır ve her kim de kötülük yaparsa kötülük görür” “Kellâ” yani hayır asla! denilmesi işte onların bu inançlarına cevap olmaktadır: Yani durum onun kendi içinde tasavvur ettiği gibi değildir. Aksine dünya emel yurdudur. İman ve inkâr etmesinin karşılığını görmek için ise ayrı bir yurt, yani âhiret vardır. Bu şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Münafıklar sana geldiklerinde, “Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allahın elçisisin derler. Senin hiç kuşkusuz kendi elçisi olduğunu Allah elbette biliyor; ama Allah tanıklık eder ki münafıklar (inandık derken) kesinlikle yalan söylemektedirler”. Onlar yaptıkları şahitlikte ve sözlerinde yalancı değillerdi. Aksine onlar Hz. Peygamber'in (a.s.) Resullullah olduğuna dair sözleri itibariyle sadık idiler -ki Allah da elbette onun elçisi olduğunu bilir- fakat onlar kalplerinde onu inkâr etmekteydiler ve kendi içlerinde gizlediklerinin aksini dışa vuruyorlardı. İnkâr etmek işte onların içlerinde gizledikleri inanca yönelikti. Yoksa söyledikleri sözün bizzat kendisine değil. Burada da durum aynıdır. [Dünya Nimetleri ve Sıkıntıları İmtihan Vesilesidir)] Çünkü kâfirler sınıf sınıf idiler: Onlardan bir kısmı vardır ki dünyada kendilerine nimet verildiği ve ikram gördükleri zaman yapıp ettiklerinin karşılığı olarak onları elde ettiklerine inanırlardı. Aynı şekilde rızıkları daralıp sıkıntılara mâruz kaldıkları zaman da gene kendi ihmallerinin ve yapıp ettiklerinin karşılığı olarak onları gördüklerini düşünürlerdi. Kimi de vardı ki kendilerini Allah katında değerli görürler ve bu nedenle özel ikram ve ihsana lâyık olduklarını, geçim darlığına düştükleri ve başlarına bir belâ geldiği zaman da onların Hz. Muhammed yüzünden başlarına geldiklerini düşünürler ve her türlü olumsuzlukları onun uğursuzluğuna bağlarlardı. Şu ilâhi beyana bakmaz mısın: “Onlara bir iyilik (bolluk, bereket) gelince 'Bu bizim hakkımızdır” derRabbi ona ikrâm etti. Yani bedenini sağlıklı kılmak suretiyle kendine ikramda bulunması yahut kavminin reisi yapmak suretiyle. Onu nimetlere boğdu. Yani dünya nimetlerini önüne sermek suretiyle “Rabb'im bana ikram etti” der (mutlu olur). Böylece şımarırdı. Gİ PAN 3 İS ale Gla GİB GIZ --- Dipnotlar: ler...” Firavun ve kavmi de aynı kanaatte idiler ve “... eğer başlarına bir felâket gelirse bunu Müsâ ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna bağlarlardı” ©,

Fecr 89:16

16. “Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise 'Rabb'im beni önemsemedi” der (mutsuz olur).” IJOnu imtihan edip rızkını daralttığında ise “Rabb'im beni önemsemedi” der (mutsuz olur), hemen tahammülsüzlük gösterir, feveran eder. Oysa Allah Teâlâ onu nimetlerle sınadı ki şükretsin, sıkıntılarla, darlıkla sınadı ki sabretsin ve feveran etmesin. Hal böyle iken bolluk içinde olan nimetlere karşılık şükretmedi, şımardı. Darlık içinde olan da sabretmedi, feveran etti, tahammülsüzlük gösterdi. “Kellâ”, yani hayır asla! sözünün, onların bu itikatlarını ve yaptıklarını reddetmek üzere gelmiş olması da mümkündür. O, şımarmak için ikram görüp bolluk içinde bırakılmadı. Öteki de feveran etsin diye darlık içine sokulmadı. Aksine şükretmesi için bolluk içinde, sabır ve tahammül göstersin diye darlık içinde bırakıldı. En doğrusunu Allah bilir.

Fecr 89:17

[Yetim ve Yoksulların Korunması] Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. Burada önemsememekle birlikte maksadın onlara ikramda bulunmuyorsunuz anlamında olması mümkündür. Çünkü yetime ikram etmek vacip değildir, ancak onu tahkir etmek haramdır. İkramın olmadığını söylemek onları tahkir etmek anlamını içermeyebilir de. Çünkü olumlama, olumlamanın zıddı mukabilinde belirtildiğinde bu mukabil olanın ispatını gerekli kılar. Olumlama, olumsuzlamanın zıddı olarak kullanıldığında karşılığının ispat edilmesi de edilmemesi de mümkün olur. Görmez misin ki: “Falan zâlimdir” denildiği zaman bu ifadede mukabil mânanın ispatı vardır ki o da adaletin bulunmadığının söylenmesidir. Çünkü zâlim sözü zulmün ispatını gerekli kılar. Onun belirtilmesinde adaletin olmadığının ispat vardır. Dolayısıyla bunda mukabili olan zulmün ispatı vardır. “Falan âdil değildir” dediğin zaman onun mukabili olan zulmün ispatı olmaz. Aksine mukabilinin zâlim olması da olmaması da mümkün olur. Olumsuzlama ile mukabil olanın varlığını ispat etmek de kastedilebilir. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Onların ticaretleri kazanmadı” Burada kârın olmadığını belirtmede zıddının, yani zarar etmenin ispatı vardır. Yetime ikram edilmesi burada üç şekilde izah edilebilir: Birincisi malının korunarak zayi edilmemesi ve kendisine verilmesi, o da başına kötü bir iş gelmesin diye durumunu gözeteceğine dair sözleşme yapmaktır. İkincisi: Ona ikram etmesi, yani saygı göstermesi ve bunun gereği olarak da ona şeriat âdabını öğretmesi ve eğitmesi. Üçüncü izah da: Ona ikramda bulunması demek, malından tam ihtiyacı kadarını harcamak ve ona iyilik yapmak, demektir. Burada yetimin horlanması, malının korunması kabilinden ona yapılacak olan ikramın terkedilmesi ve böylece malının ziyan olmasına sebebiyet verilmesi şeklinde izah edilir. En doğrusunu Allah bilir.

Fecr 89:18

Birbirinizi yoksulu yedirmeye teşvik etmiyorsunuz. Yani başkalarını yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz. Hem başkalarını teşvik etmeme hem de kendilerinin bunu üstlenmemesi olarak anlamak da mümkündür. Kendilerinin üstlenmeyip başkalarını teşvik etmek şeklinde de olabilir. Bu âyette müslümanların yetime ikram edilmesi ve malının gözetilmesi için teşvik edilmesi, onları bizzat kendilerinin doyurmasının gerekliliği ve zenginleri de yoksulları doyurmaya teşvik edilmesine dair açıklama vardır. En doğrusunu Allah bilir. Gİ Lİ İST ZİN İş

Fecr 89:19

[Mirasta Adalet] “Lem”. toplamak demektir. Malı topladığı zaman “Lemme'l-mâle” denir. Sanki şöyle demiş oluyor: Bizzat kendilerinin payına düşmeyen mirası -ki yetimlerin payı oluyor- kendi paylarıyla birleştiriyorlar ve hepsini yiyorlar. Bu ifadede, yetimlerin horladığına dair açıklama vardır. Bazıları da “ve te'külünett-türâse eklen lemmen” derken “şiddetle yeme” anlamı vermiştir. Uz JUİl0 bok)

Fecr 89:20

Malı aşırı derecede seviyorsunuz. Ebü Bekir /el-Esam dedi ki: Yani siz onu tam, eksiksiz ve kusursuz bir şekilde seviyorsunuz. Bu onların dünya sevgisinin sınırını ve ona karşı hırslarının şiddetini bildirmektedir. Takdim tehir şeklinde olması da mümkündür: Malı aşırı derecede seviyorsunuz. Yani siz istiflenmiş malı aşırı seviyorsunuz, şeklinde.

Fecr 89:21

Hayır anlamına gelen “kellâ” kelimesi uyarı ve engel olma ifadesidir. Kimi burada söz konusu olan reddin “Rabbi ekramen” ve “Rabbi ehânen” g Gİ 55) sözlerine yönelik olduğunu ifade etmişlerdir. Sanki şöyle demiş oluyor: Hayır, bu dünya karşılık bulma yurdu değildir ki ikram ve ihanet, yapıp edilenin karşılığı olsun. Bu dünya sadece bir sınama ve sıkıntı yurdudur. Kimi de bu ifadeyi cümle başı olmak üzere değerlendirmiş ve ona “gerçek olarak yer dağılıp parça parça olduğunda...” anlamını vermiştir. İBu durumda yetime ikramı terketmeye, yoksulu doyurmayı bırakmaya ve ona teşvikte bulunmamaya dair kişinin pişmanlığını bildirmiş olmaktadır. Yer dağılıp parça parça olduğunda. Yani kırılıp un ufak edildiği zaman. Bu yeniden diriltilme ve hesap günüdür.

Fecr 89:22

[Allah'a Nispet Edilen Fiiller Kulların Fiilleri Gibi Değildir] Bu ilâhi beyan değişik şekillerde yorumlanabilir: Birincisi: Mânası “Ve câe Rabbuke bi'l-meleki” Rabb'inin meleği getirmesi şeklindedir. Zira “vav” harfinin “bâ” harfi yerine kullanılması caizdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “İsrâiloğulları, “Ey Müsâ! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabb'in gidin savaşın; biz burada oturacağız!” dediler”. Bu âyette geçen “Ve Rabbuke” kelimesi “Bi Rabbike” anlamındadır. Eğer âyet bu mânaya gelirse o takdirde şüphe ortadan kalkar ve durum açık hale gelir. Çünkü “ve câe Rabbuke bil-meleki” denilmesi halinde hiç kimse Allah'ın bir mekândan başka bir mekâna intikali gibi bir vehmi aklına getirmez. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Onlar, ille de Allah'ın ve meleklerin, bulutların gölgeleri arasından çıkıp gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar! Bütün işler Allaha dönecektir!” En doğrusunu Allah bilir ya, buradaki mânası da “bi zulelin mine'l-ğamâmi” takdirindedir, yani kendi gelmesi değil bulutları getirmesi şeklindedir. Çünkü bir başka yerde Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “O gün semayı örten bulutlar (perdeler) açılacak, melekler peş peşe indirilecek”!, Buradan da anlaşıldı ki âyetin mânası bizim belirttiğimiz gibidir. Bu sabit olunca da herhangi bir şüphe ve sorun kalmaz. Kimi de bu âyeti şöyle yorumlamıştır: “Ve câe Rabbuke” âyetiyle “İllâ en yetiyehumu'llâhu” âyetinde takdir “emrullâhi” şeklindedir. Yani söz konusu olan Allah'ın gelmesi değil, emrinin gelmesidir. Bunun delili de Nahl süresinde belirtilen şu ilâhi beyandır: “O inkârcılar, ille de kendilerine meleklerin gelmesini yahut Rabb'inin emrinin gerçekleşmesini mi bekliyorlar”'5. Âyette görüldüğü üzere “Ve câe Rabbuke” yerine “emru Rabbike” zikredilmiştir. “Rabb'inin gelmesi”nden “Rabb'inin vâdi ve vaidinin gelmesi” anlamının kastedilmesi de mümkündür. Her ne kadar gelmek Allah Teâlâ'nın vasfı olmasa da Allah'a nispet edilmiştir. Çünkü fiillerin neticelerinin Allah Teâlâ'ya nispet edilmesi -her ne kadar kendisi onunla nitelenmese bile- fiilin gerçeğinin nispet edilmesi gibi caiz olmaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: ©... biz de ona ruhumuzdan üfledik”'“, Bu âyette üfleme -her ne kadar kendisi üfleyici diye vasıflanamazsa da- Allaha nispet edilmiştir. Bir başka beyanında da O şöyle buyurmuştur. “Tevrat'ta İsrâiloğulları'na, “Cana can... diye yazdık””. Bu âyette de yazma fiili Allah'a nispet edilmiştir. 9Oysa Allah yazan değildir. Bu izafet ortaya çıkan fiilinin neticelerinden olması sebebiyledir. Söz gelimi “Yağmur Allah'ın rahmetidir” denilir. Yani rahmetinin bir neticesidir demektir. Yoksa yağmur O'nun bir özelliği değildir. Gene “Namaz Allahın emridir, zekât Allah'ın emridir” denilir. Bununla aslında “Namaz Allah'ın emri ile kılınır, zekât Allah'ın emri ile verilir” denilmek kastedilir. Yoksa namaz ve zekât Allah'ın vasıflarından değildir. “Rabb'inin gelmesi”nin bir başka izahı daha vardır: Âhiret âleminin yaratılmasının hikmet oluşunu gerektiren vakit geldi. Çünkü eğer karşılık vermek için yeniden diriltme ve âhiret olmasaydı o zaman bu âlemi yaratıp da ardından onu helâk etmek abes olurdu. Nitekim bu hususu daha önce şu âyete atıfla defalarca açıklamıştık. “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”' Buradan da anlaşıldı ki âlemin yaratılışı ölümden sonra diriltme ve âhiret hayatı ile hikmetli olmuştur. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “O gün onlar, Allaha gizli kalan hiçbir şeyleri olmaksızın (kabirlerinden) çıkarlar. Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır!” Ondan önce de elbette mülk Allah'ındı, ancak herkes için bunun apaçık hale gelmesi o gün olacaktır. Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurdu: “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar...” Her şey O'nun huzurunda idi ancak âyetin mânası bütün yaratıkların O'nun huzuruna çıkacağı vakit geldi demektir. Sonra bu konudaki esasımız şudur: Allah Teâlâ'ya izafe edilen her bir fiile bakarsın, eğer o fiilin Allaha izafesi şanına lâyık ise onu O'na isnat edersin, değilse o zaman bir takdirde bulunursun. Meselâ Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Gizli gizli konuşan üç kişi yoktur ki dördüncüleri O olmasın...” Burada üçün dördüncüsünün Allah olması onların yanında bulunması anlamında değildir, aksine O'nun ilminin onları kuşatmış olması, onlardan haberdar olması demektir. Bir başka âyette de şöyle buyurur: “Ama Allah hiç beklemedikleri bir yerden geliverdi”?. Burada “Allah'ın onlara gelmesi”nden maksat bir mekândan diğerine intikal anlamı değil, aksine onlara Allahın azabının gelmesi, dostlarına da yardımının yetişmesi demektir. Bir başka beyanında da meâlen şöyle buyurur: “Bunlardan öncekiler de tuzak kurmuşlar, ama Allah da onların evlerini temellerinden sökmüş, üstlerindeki tavan tepelerine inmiş, böylece hiç farkında olmadıkları bir yerden kendilerine ceza apansız gelmişti”. Bu âyette de “gelmekten maksat mahlükatın bir yerden bir yere intikali gibi bir anlam değildir. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Allaha yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır”, Burada “Allah'a yardım ederseniz” sözünün mânası da “Allah'ın dinine yardım ederseniz” demektir. Yoksa hâşâ Allaha bir zayıflık arız olacak da ona sebep sizden güç almak üzere yardım istiyor, demek değildir. Yine Allah Teâlâ meâlen şöyle buyuruyor: “Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor. Sonunda dönüş Allah'adır””. Âyetteki “Allah kendisi (nefsi) hakkında sizi uyarıyor” demek “Allah, azabı hakkında sizi uyarıyor” demektir, yoksa âyetin sevk amacı Allah'a “nefs” isnadında bulunmak değildir. Bu gibi kullanım şekli Kur'ânda sayılamayacak kadar çoktur. Buradan da anlaşılıyor ki Allaha yapılan isnatlarda yorum sözünü ettiğimiz şekilde olacaktır. Bu yüzden burada “Rabb'inin gelmesi” O'nun vâd ve vaidinin gelmesi yahut yaratılmasının hikmetli olmasını gerektiren günün, yani âhiretin gelmesi şeklinde yorumlanacak ya da uygun bir takdirin yapılması gerekli olacaktır. Bunun böyle olduğuna işaret eden hususlardan biri de şudur: “Gelmek” fiili tek anlamlı değil, aksine farklı anlamları olan bir kelimedir. Gelme fili arazlara nispet edildiği zaman nesnelere nispet edildiğinde kastedilen anlamın dışında başka bir mâna içerir. Arazlara nispet edilmesi halinde “zuhur”, yani ortaya çıkma anlamına gelir. Meselâ Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “Allah'ın yardımı gelip fetih gerçekleştiğinde...” Burada Allah'ın yardımının gelmesi intikal anlamında değil ortaya çıkması demektir. Eğer bu fiil bir nesneye izafe edilmiş olsaydı o takdirde bir mekândan diğerine intikal etmesi anlamına gelirdi. Yine Allah meâlen şöyle buyurur: “De ki: 'Hak geldi bâtıl yıkılıp gitti! Zaten bâtıl yıkılmaya mahkümdur?”. Burada da hakkın gelmesi ortaya çıkması, bâtılın da yok olmasıdır. Yoksa hakkın belli bir yeri vardı oradan kalktı da beri geldi gibi bir intikal anlamı taşımamaktadır. Bütün bu açıklama ve örneklerden de anlaşılıyor ki “meci”, yani gelme fiili bir varlığa nispet edildiğinde ona uygun olan mâna ne ise bu anlam verilmelidir. Her geçtiği yerde aynı mânanın verilmesi uygun değildir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (a.s.), Allah Teâlâdan şöyle bir söz nakletmiştir Kutsi hadis): “Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. Kim bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Bana seğirtene ben koşa koşa gelirim!”” İmdi bu kutsi hadiste Allaha nispetle kullanılan fiillerin mânası, onların insanlara nispet edildiği anlam değildir. Hadisin mânası şöyledir: Her kim bana itaatte bulunarak, ibadet ederek yaklaşırsa ben de onu muvaffak kılmak ve yardım etmek suretiyle ona yaklaşırım. Ya da ihsan ve inamda bulunarak karşılık veririm. Hz. Müsâ (a.s.) dedi ki: Rabbi! Yakın mısın ki fısıldayayım, uzak mısın ki bağırayım!” Şimdi o, bu münâcâtıyla Allaha mekân itibariyle yakınlık ya da uzaklık isnadında bulunmuş değildir. Aksine o bu sözüyle şunu kastetmiştir: “Ya Rabbi! Benden hoşnut musun ki seninle hasbihal edeyim, yoksa bana kızgın mısın ki ona göre ben de âşikâre ağlayarak yalvarıp yakarayım!” Bu konuda başka bir esas daha vardır: Allah Teâlâ'ya izafe edilen “gelme” fiili hakkında herhangi bir kesin hüküm vermek yerine durup beklemek gerekir. Zira “meci”, yani gelme fiilinin kullanımı farklı olup tek bir mânaya gelmemektedir. Çünkü gelme fiili, arazlara nispet edildiği zaman, nesnelere ve şahıslara nispet edilmesi halinde geldiği mânadan farklı bir anlam taşır. Allah Teâlâ cisim olmakla nitelenemez ki O'na gelme fiilinin nispet edilmesi halinde nesnelere nispetindeki anlamı vermiş olalım. Araz da değildir. Bu itibarla arazlara nispeti halinde verdiği anlamı da O'na nispet edemeyiz. Bu durumda yapılması gereken yaklaşım, tefsirinde tevakkuf, yani görüş beyan etmemektir. Teşbih olmaksızın tenzil neyi gerektiriyorsa ona olduğu gibi inanmaktır. En doğrusunu Allah bilir. OLAYI SİRİ dayi iğ İ a8 3 --- Dipnotlar: “O inkârcılar, ille de kendilerine meleklerin gelmesini yahut Rabb'inin emrinin gerçekleşmesini mi bekliyorlar. Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Allah onlara haksızlık etmemişti, fakat onlar kendilerine haksızlık etmişlerdi”. “İmrân kızı Meryem'i de (misal vermiştir): O iffetini çok iyi korumuştu, biz de ona ruhumuzdan üfledik; o, Rabb'inin sözlerini ve kitaplarını hep tasdik etti ve o içtenlikle itaat edenlerdendi”. 7 o“Tevrat'ta İsrâiloğulları'na, “Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş... ve yaralamalarda da birbirine kısas vardır. Kim kısası bağışlarsa bu kendisi için bir kefâret olur. Ve her kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir” diye yazdık”. o “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar; zayıflar, büyüklük taslamış olanlara diyecekler ki: “Biz size uymuştuk, şimdi siz Allah'ın azabından küçücük bir şeyi bizden savabilir misiniz?” Ötekiler şöyle cevap verecekler: “Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik. Şimdi sızlansak da katlansak da farketmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok!” “Farkında değil misin? Allah göklerde olanı da yerde olanı da bilmektedir! Gizli gizli konuşan üç kişi yoktur ki dördüncüleri O olmasın; beş kişi yoktur ki altıncıları O olmasın. Bundan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka Allah onların yanındadır; nihayet kıyâmet günü onlara yapıp ettiklerini bildirecektir. Çünkü Allah her şeyi bilmektedir”. “Ehl-i Kitap'tan inkâr edenleri ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O'dur. Siz onların çıkacaklarına ihtimal vermemiştiniz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah'a karşı koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah'ın azabı hiç beklemedikleri bir yerden geliverdi; Allah yüreklerine korku düşürdü; öyle ki evlerini hem kendi elleriyle hem de müminlerin elleriyle yıkıyorlardı. O halde ibret alın, ey akıl sahipleri!”. 3 Ahmedb. Hanbel, e/-Müsned, Il, 413; Müslim, “Tevbe” 1.

Fecr 89:23

O gün cehennem de getirildiğinde... Denildi ki: Bunun değişik şekillerde izahı vardır: Birincisi, cehennemin getirilmesi oraya girecekler için ortaya çıkarma ve görünür hale getirme demektir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir beyanında bu şekilde kullanılmıştır: “Cehennem de küfre sapmış olanlara açıkça gösterilir”. Yoksa maksat bir yerden başka bir yeri nakledilir anlamı değildir. “Meci”, yani gelme fiili ile “ortaya çıkma” anlamı da kastedilebilir. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir Mânası sizin için ortaya çıktı yoksa peygamber bir başka yerdeydi de onlara oradan getirildi demek değildir. Bazıları dediler ki: Cehennem ehli ona, yani cehenneme getirildi. O takdirde gelme fiili, kendilerine nispet edilen cehennemlikler hakkında hakikat anlamında olur. Sonra da ona nispet edilir. Zira onlar ona geldiklerinde sanki o onlara gelmiş gibi sayılır. O takdirde kullanım şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi olur: “Şüphesiz O'nun vâdi yerine gelecektir”! Gelme fiili kendisine vâd gelene nispet edilmiştir. Buna göre vâd ehline gelen bir vâd olacaktır. Bazıları şöyle dedi: O gün cehennem de getirildiğinde... Denildi ki: Gelen cehennemin kükreyişi, ehline nefret ve öfkesidir”, yoksa cehennemin bir yerden gelişinden bahsedilmemektedir. Kimi de gelmeyi hakikat anlamında almış ve onun yetmiş bin dizgin ve her dizginin başında da yetmiş bin melek olarak getirileceğini söylemiştir”. En doğrusunu Allah bilir. [İman - İrade İlişkisi] gün insan yaptıklarını birer birer hatırlayacaktır. Muhtemeldir ki o günde insanın hatırlayacağı olaylar peygamberlerin şefkat göstermeleri ve yaptıkları nasihatleridir. Kişi orada görecektir ki daha önce peygamberler hakkında yalan yanlış kurdukları vehimler asılsızdır. Bu halde insanın bunu hatırlaması resülleri tasdik etmek olacaktır. Fakat bu hatırlamanın ona ne faydası olacaktır. Ancak onları tasdik etmeleri kendisine fayda vermeyecektir. Çünkü onları dünyada iken tasdik etmemiştir. Yahut Allah'ın hukukuna riayet etmekte taksir göstermek, nimetlerine karşı gerekli şükür vazifesini yerine getirmeyi ihmal etmek, O'na ibadete yönelmemek gibi önceden yapıp ettiklerini gördüğünde içine düştüğü şaşkınlık halinde bunları hatırlar, onun bu şaşkınlığı iman olur. Ne var ki o vakitte şaşkınlık içinde duyduğu pişmanlık kendisine fayda vermez. Çünkü artık âhiret yurdu imtihan yurdu değildir, aksine dünyada iken yapıp ettiklerinin karşılığını görme dünyasıdır. Onu bu hengâmede tasdike yönelten hadise, ceza ve hesabı bizzat görmüş olmasıdır. Müşahede anında ise imtihan olmaz. Dolayısıyla onun bu imanı iradeyle elde edilen gerçek bir iman değil zorunlu iman olur, o yüzden de ona fayda vermez. Fayda veren iman kendine hâkim olduğu, yani istediği kararı verebildiği andaki iman ve itaatidir. Kendine hâkim olma imkânı elinden çıktıktan sonra artık ona hiçbir fayda sağlamaz. Bazıları şöyle demişlerdir: İnsan hatırlar demek öğüt alır demektir. Fakat bu hatırlamanın ona ne faydası olacaktır. Yani öğüt ve nasihatten yararlanmak onun için nasıl olabilir ki? Sonra bu hatırlamada Allah Teâlâ'nın ihsan ettiği lütfun beyanı vardır tâ ki sonunda onu hatırlasın. Aksi takdirde vakti geldiğinde gerçekleşeceğini yazdığı kaderine göre yaşar. Öyle ki yazılma vaktini hatırlamak isteseydi buna güç yetiremezdi. --- Dipnotlar: o Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “O gün cehennem getirilir: Onun yetmiş bin yuları vardır ve her yuların başında da yetmiş bin melek bulunur. Hepsi birden onu çekerler”.

Fecr 89:24

24. “İnsan, Keşke (âhiret) hayatım için daha önce bir şeyler yapmış olsaydım!” der.” Sonra Allah Teâlâ, kıyâmette dünyada iken her ne işlediyse hepsini hatırlatır. O da onları hatırlar da Keşke (âhiret) hayatım için daha önce bir şeyler yapmış olsaydım! der. Yani keşke kendim için huzurlu bir hayat yaşasaydım, lezzeti benim için kalıcı olan bir hayat sürseydim. İşte bu onun kıyâmet gününde şaşkınlık göstermesi ve hatırlaması olmaktadır. Hayırlı işler namına kaçırmış olduğu şeylerin hasretiyle çaresizlik içinde şaşkın vaziyette olur ve günahları işlediği ve Allah'ın bunca nimetine karşı nankörlük ettiği için de pişman olur 202 I“Yani keşke kendim için huzurlu bir hayat yaşasaydım, lezzeti benim için kalıcı olan bir hayat sürseydim” şeklindeki sözümüzden kasıt şudur: Kâfir için her ne kadar zâhirde bir hayat varsa da o aslında kendisine azap verilmesi içindir. Haddizatında bu, onun için bir hayat değil aslında helâk olmaktır. Görmez misin ki can çekişme anında kişi henüz daha hayatta ve canlı olmaktadır. Ancak onun bu hayatı gerçekte yaşaması için değil aksine yok edilmesi içindir. Cehennemde ebedi kalacak olanların hayatı da işte böyledir.

Fecr 89:25

25. çi o gün Allah'ın vereceği cezayı kimse veremez.” 26. “O'nun bağladığı gibi kimse bağlayamaz.” Bu âyet “zâl” ve “sâ” harflerinin hem nasbı hem de cerri ile okunmuştur”. Cerri ile okuyanlar iki şekilde yorumlayabilirler: Dünyada iken görülen azap, her ne kadar hükümdarlarca insanlara şiddetli işkenceler yapılabiliyor olsa da hiçbir zaman Allah'ın, âhiret gününde düşmanlarına vereceği azabın dengi olamaz. Yahut Allah'ın vereceği cezayı kimse veremez demek, yani dünyada iken hiçbir kimsenin Allah'ın azabıyla - ki o ateşle azap etmektirazap etmesinin uygun olmadığını ifade etmektir. Nitekim bu meyanda Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Hiç kimse Allah'ın azabıyla azap etmesin!” Eğer fetha ile okunursa o takdirde de gene iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, yorumun kâfirlerden bir sınıfa yönelik olmasıdır. Onlar küfürde zirve noktasına ulaşmış kimselerdir. Bu itibarla onların altında olanların onlar gibi azap görmeleri söz konusu olmaz. İkincisi de hiçbir kimse bir başkasının yerine azaba uğratılmaz. Oysa dünyada hükümdarlar bunun aksini de yapabilmekte, çocuğun yerine babasını ve azabı hak edenlerle bir şekilde akrabalık bağı olanları da cezalandırabilmektedirler.

Fecr 89:26

25. çi o gün Allah'ın vereceği cezayı kimse veremez.” 26. “O'nun bağladığı gibi kimse bağlayamaz.” Bu âyet “zâl” ve “sâ” harflerinin hem nasbı hem de cerri ile okunmuştur”. Cerri ile okuyanlar iki şekilde yorumlayabilirler: Dünyada iken görülen azap, her ne kadar hükümdarlarca insanlara şiddetli işkenceler yapılabiliyor olsa da hiçbir zaman Allah'ın, âhiret gününde düşmanlarına vereceği azabın dengi olamaz. Yahut Allah'ın vereceği cezayı kimse veremez demek, yani dünyada iken hiçbir kimsenin Allah'ın azabıyla - ki o ateşle azap etmektirazap etmesinin uygun olmadığını ifade etmektir. Nitekim bu meyanda Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Hiç kimse Allah'ın azabıyla azap etmesin!” Eğer fetha ile okunursa o takdirde de gene iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, yorumun kâfirlerden bir sınıfa yönelik olmasıdır. Onlar küfürde zirve noktasına ulaşmış kimselerdir. Bu itibarla onların altında olanların onlar gibi azap görmeleri söz konusu olmaz. İkincisi de hiçbir kimse bir başkasının yerine azaba uğratılmaz. Oysa dünyada hükümdarlar bunun aksini de yapabilmekte, çocuğun yerine babasını ve azabı hak edenlerle bir şekilde akrabalık bağı olanları da cezalandırabilmektedirler.

Fecr 89:27

27. “Ey imanın huzuruna kavuşmuş insan!” 28. “Sen O'ndan razı, O da senden hoşnut olarak Rabb'ine dön.”

Fecr 89:28

27. “Ey imanın huzuruna kavuşmuş insan!” 28. “Sen O'ndan razı, O da senden hoşnut olarak Rabb'ine dön.”

Fecr 89:29

Âyette geçen “mutmainne” asla şüphe duymayan, kararsızlık yaşamayan huzur içinde bulunan kimse demektir. Onun bu iç huzuru, Allah'ın kendisine vâdi, emri, nehyi ve tevhidi ile vücut bulur. Sonra bunun dünyada iken olması da mümkündür. Buna göre Rabb'ine dön hitabı Rabb'inin sana emrettiği yere dön, demek olur. Sen ondan razı olarak, yani Allahın vâdinden hoşnut ve razı olarak. Dünyada iken ortaya koymuş olduğu çaba ve yorgunluğun karşılığı olmak üzere âhirette kendisine verileceği vâdedilen nimetler vesilesiyle hoşnut ve razı bir biçimde dön. O da senden hoşnut olarak Allah katında hoşnut olunmuş bir halde. Böylece has kullarımın arasına sen de katıl, Yani salih kullarımla birlikte gir. Cennetime gir! Yani cennete girmeyi hak ettirecek amellerine karşılık olmak üzere cennete gir. Bu âyetlerin âhiret hayatına ilişkin olması da mümkündür. O da şöyle: Dünyada Allah Teâlâ'nın vâd ve vaidi ile huzur ve süküna eren ve O'na itaat ile salih ameller işleyen nefis Sen O'ndan razı, O da senden hoşnut olarak Rabb'ine dön. Böylece has kullarımın arasına sen de katıl. Cennetime gir! Denildi ki: Buradaki hitap kendini tamamen dünyaya kaptırmış âhiret kaygısı çekmeyen nefis demektir. Talep ettiğin dünyayı bırak da âhireti talebe dön, Allah'ın has kulları için hazırlamış olduğu cennet nimetlerine dön. Denildi ki: Ey Allah'tan başkasına ibadette kendisini kaptırıp da huzurda olduğunu sanan kişi! Mahza Allah Teâlâ'ya iman ve itaate dön. Eğer sen bunu yaparsan Allah Teâlâ senden hoşnut ve razı olur ve sen de O'nun sana âhirette lütuf ve ihsanda bulunacağı nimetlerle hoşnut olursun. En doğrusunu Allah bilir.

Fecr 89:30

Âyette geçen “mutmainne” asla şüphe duymayan, kararsızlık yaşamayan huzur içinde bulunan kimse demektir. Onun bu iç huzuru, Allah'ın kendisine vâdi, emri, nehyi ve tevhidi ile vücut bulur. Sonra bunun dünyada iken olması da mümkündür. Buna göre Rabb'ine dön hitabı Rabb'inin sana emrettiği yere dön, demek olur. Sen ondan razı olarak, yani Allahın vâdinden hoşnut ve razı olarak. Dünyada iken ortaya koymuş olduğu çaba ve yorgunluğun karşılığı olmak üzere âhirette kendisine verileceği vâdedilen nimetler vesilesiyle hoşnut ve razı bir biçimde dön. O da senden hoşnut olarak Allah katında hoşnut olunmuş bir halde. Böylece has kullarımın arasına sen de katıl, Yani salih kullarımla birlikte gir. Cennetime gir! Yani cennete girmeyi hak ettirecek amellerine karşılık olmak üzere cennete gir. Bu âyetlerin âhiret hayatına ilişkin olması da mümkündür. O da şöyle: Dünyada Allah Teâlâ'nın vâd ve vaidi ile huzur ve süküna eren ve O'na itaat ile salih ameller işleyen nefis Sen O'ndan razı, O da senden hoşnut olarak Rabb'ine dön. Böylece has kullarımın arasına sen de katıl. Cennetime gir! Denildi ki: Buradaki hitap kendini tamamen dünyaya kaptırmış âhiret kaygısı çekmeyen nefis demektir. Talep ettiğin dünyayı bırak da âhireti talebe dön, Allah'ın has kulları için hazırlamış olduğu cennet nimetlerine dön. Denildi ki: Ey Allah'tan başkasına ibadette kendisini kaptırıp da huzurda olduğunu sanan kişi! Mahza Allah Teâlâ'ya iman ve itaate dön. Eğer sen bunu yaparsan Allah Teâlâ senden hoşnut ve razı olur ve sen de O'nun sana âhirette lütuf ve ihsanda bulunacağı nimetlerle hoşnut olursun. En doğrusunu Allah bilir.

Beled 90:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. AİN Niğe al “Lâ” kelimesi üzerinde ihtilaf edildi: Bazıları onun, Mekkeliler arasında mevcut bulunan bir çekişmeyi defetmek ve reddetmek için kullanılan “Hayır!” anlamında olduğunu söylemişlerdir. Allah Teâlâ aralarında mevcut bulunan tartışmayı “18” sözüyle ile reddetmiştir. Çekişme, aralarında bilindik olduğu için Allah Teâlâ onun ne olduğunu belirtmemiştir. Nitekim bazı sürelerde de soruyu anmadan cevabı belirtmiştir; çünkü soru onlarca bilindik idi. Meselâ şu âyette olduğu gibidir: “Yer o dehşetli sarsıntısıyla sarsıldığında... ”' Benzer örnekler de vardır. Bazıları da demişlerdir ki “lâ” kavli bazı kereler sıla veya bağlantı kurma ve tekit için kullanılır, bazan da olumsuzluk için kullanılır. Hangisinin amaçlandığını da arkasından gelen söz belirler. Eğer arkasından gelen müspet bir ifade ise o zaman tekit için gelmiş olur. Eğer menfi ise o takdirde de olumsuzluk için kullanılmış demektir. Burada onu takip eden söz olumsuz değil, olumludur. Bu itibarla mânanın tekit için olması gerekir. Sanki şöyle söylenmiş gibi olur: “Le uksimu bi hâze'l-beledi” 11âg 35Y) “EL bette bu beldeye yemin ederim ki...” JÖte yandan bu anlamda iken sözün nün harfinin eklenmesiyle “le uksimenne.. ” 1lâg 5.-.5Y) şeklinde okunması daha uygun olabilirdi. Nitekim yeminde “Le ef'alenne” denilmektedir. Ancak tekit anlamı veren “nün” harfi bazı yerlerde belirtilirken bazı yerlerde ona yer verilmeyebilir. Meselâ şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Rabb'in onların arasında hükmünü verecektir”. En doğrusunu Allah bilir. Şu beldeye. Dediler ki: Burada sözü edilen “beled”den Mekke kastedilmiştir. Allah Teâlâ, zikri geçen şekilde şanını yüceltmesi sebebiyle Mekke'ye yemin etti. Özellikle de onun Mekke halkının gözünde çok saygın bir yeri olması hasebiyle böyle bir yeminde bulundu. Diğer taraftan kâfirlerin âdeti yücelttikleri her varlık üzerine yemin etmeleriydi. Allah Teâlâ aralarında cereyan etmekte olan âdetlerine göre onlara hitap etti ve yemin ile kastettiği sonucu teyit etsin ve kendilerine arız olan şüpheleri de gidersin, istedi. İN lip (Bölg --- Dipnotlar: “Sebt gününün gözetilmesi sadece onun hakkında görüş ayrılığına düşenlere gerekli kılınmıştı. Rabb'in kıyâmet gününde, ayrılığa düştükleri meseleyle ilgili olarak onların arasında hükmünü verecektir”.

Beled 90:2

Senin de içinde oturmakta olduğun o beldeye... Bazıları şöyle dedi: “Hulül” masdarından alınan mâna kastedilmiştir ki sen oraya gireceksin demektir. Kimi de “helâl” masdarından hareketle “Ente halâlün bi hâzel-beled” şeklinde bir yorum yapmıştır. “el-Hıllü” ve “elhalâlü” sözlükte iki kullanımdır. Eğer böyle ise o takdirde “hıl”? peygamberin kendisine yönelik değildir, aksine onun için helâl kılınan hususa yöneliktir. Çünkü şehrin (beled) bizzat kendisinin helâl ya da haram olması söz konusu değildir. “Hill” ve “hurmet” kendisi için helâl ve haramlık söz konusu olana nispet edildiği zaman o takdirde “hıll” ve “hurmet” ile o kişiye helâl kılınan ve o kimseye haram kılınan husus kastedilir. Yoksa haramlık ve helâlliğin kendisine izafe edildiği kimseye yönelik olması söz konusu değildir. “Hâzâ muharram”, yani bu haram kılınmıştır denildiği zaman bunun ile şunların kişiye haram kılınması kastedilir. “Hâzâ halâlün leyse bi muharramin” (5, yani “Bu helâldir, haram kılınmış değildir” denildiği zaman da bununla şunların ona helâl olduğu kastedilir. Helâllik ve haramlık hükmünün muhatap olmayana nispet edilmesi halinde ise bizzat o şeyin kendisi kastedilir. “Bu helâl ettir” yahut “Bu helâl avdır” ve “Bu haram ettir” denildiği zaman onunla “Bu etin helâl olduğu”; “o avın haram ya da helâl olduğu” kastedilir. 207 ( Müfessirler peygambere helâl kılınan şey hakkında ihtilaf ettiler: Kimi ona savaşma anlamı verdi ve “Ona orada savaşma helâl kılındı” diye açıkladı ki maksat Mekke'nin fethi gününde olan idi. Kimi de şöyle dedi: Ona, Mekke'ye uzaktan gelmesi (âfâki olması) halinde ihramsız girmesi helâl kılındı ve bu başkalarına helâl değildir. İbn Abbâs'tan şöyle rivayet olunur: Hz. Peygamber (a.s.) Mekke'nin fethi gününde şöyle buyurdu: “Şüphesiz bu Mekke beldesini Allah, gökleri ve yeri, güneşi ve ayı yarattığı ve bu iki dağı koyduğu günde haram kılmıştır! Şu muhakkak ki benden önce burada savaş hiç kimseye helâl olmamıştır! Benden sonra da kimseye helâl olmayacaktır. Benim için de bir gündüzün bir saatinden başkasında helâl olmamıştır! Bu belde, Allah'ın haram kılması ile kıyâmet gününe kadar haramdır! Buranın otu koparılmaz, dikeni kesilmez! Av hayvanı ürkütülmez, yitiğini, sahibini arayacak olan kimseden başkası alamaz!” Bunun üzerine Hz. Abbâs (r.a.) şöyle dedi: “-Ya Resülallah! “İzhir” bitkisi bu yasaktan müstesna olsun. Çünkü Mekkeliler kabirleri ve evleri için bunsuz yapamazlar” dedi. Resülullah (a.s.) da: “İzhir müstesna!” buyurdu?. Bu hadiste Hz. Peygamber (a.s.) kendisine Harem'in helâl kılınmasının gündüzün kısa bir zamanı olduğunu beyan etmiştir. “HılP, bahsettiğimiz her iki yoruma da muhtemeldir. Ebü Bekir el-Esam dedi ki: Mekke halkı Hz. Peygambere (a.s.) eziyet etmekteydi. Bundan dolayı o da büyük rahatsızlık duyuyordu. Bu yüzden aralarından çıkıyordu. O vakit kendisine av helâl oluyordu. Ne var ki böyle bir yorum uygun değildir, çünkü böyle bir şey ancak haber ve nakil (hadis) yoluyla bilinebilir. Hem Hz. Peygamber'in (a.s.) Hz. Abbâs'ın dili üzere “İzhir müstesna!” demesi gösteriyor ki haramlık kendisine yönelik değildi, haram kılmanın onu kapsaması muhtemel değildi. Sonra Hz. Abbâs'ın Mekke halkının ihtiyaç duymasından ötürü sözünü ettiği “İzhir”i istisna etmesi ile asli hükmü bildirmesi arasında nesih vuku bulacak kadar bir süre de geçmemiştir. Ancak o beyanı Hz. Abbâs'ın sorması zamanına kadar geciktirmiştir ki bu durum, bizim Hanefi âlimlerin (rahimehumullâh) “Beyanın geciktirilmesi caizdir” görüşüne dair bir delil teşkil eder. ( Senin de içinde oturmakta olduğun beldeye. Bu iki şekilde yorumlanabilir: Yemin bizzat beldenin kendisine yönelik olabilir. Allah Teâlâ onun şanını ve şerefini yüceltmek için ona yemin etti. Sanki şöyle buyurmuş oldu: Hayır! Bu beldeye yemin ederim ki ve bu beldede oturana yemin ederim ki. Yahut Mekke'ye yönelik olabilir: O takdirde “ve ente hillün bihâze'l-beled” kavl-i celili Hz. Peygamber orada olduğu için Mekke'nin ifade edilmesi yerine söylenmiş olur. Yani senin inmekte olduğun belde ya da oturmakta olduğun ya da sana helâl olan belde. --- Dipnotlar: “İzhir” (sayı), Mekke ayrığı diye bilinen hoş kokulu bir bitki. Hem temizlik için süpürge gibi, hem damların üstü örtülürken ve mezar kapatılırken toprak dökülmesin diye çamur serilmeden önce ağaçların üzerine serilmek suretiyle yaygın bir kullanım alanı vardı (Hadis için bk. İbnü'l-Esir, en-Nihâye, “İzhir” md.; Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, 1, 259, 315;

Beled 90:3

Bazıları şöyle dediler: “Vâlid” Hz. Âdemdir (a.s.) “ve mâ veled” ise onun evladı ve soyudur. Ancak Hz. Âdem ve çocuklarının “vâlid” ve “veled” ismine tahsisi doğru değildir; aksine hem onları hem de diğer bütün can sahiplerini kapsamaktadır. Buna göre yemin bütün mahlükatı içine alır. Bu yoruma göre “mâ” ilgi zamiri “ellezi” (gli) anlamında olur. Kimileri ise buradaki “mâ'yı “cahd”, yani olumsuzluk kabul etmiş ve “ve mâ velede” cümlesine de doğurmadı” anlamı vermiştir ki kısır demektir. Buna göre bütün insanlığa yemin etmiştir; onlardan kimi baba olmuştur, kimi baba olmamıştır. Onlara yemin ederek onları yaratıkların pek çoğuna üstün kıldığını göstermiş oldu.

Beled 90:4

[İnsana Zorluklarla Mücadele Kabiliyeti Verildi] Baştaki yeminin cevabı işte bu âyettir. Sonra “kebed” kelimesi üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Bazıları “kebed”i dikilmek olarak yorumlamıştır. Buna göre Allah Teâlâ bildirdi ki o insanı dikilecek, ayakta düz duracak şekilde yarattı. Oysa diğer bütün canlıları dört ayak üzerinde eğilmiş halde yaratmıştır. Kimi de “kebed”in şiddet ve sıkıntıya göğüs germe anlamında olduğunu söylemişlerdir. Kimi de şöyle dedi: O anne karnında dik (muntasıb) yaratılır, sonra ayrılma vaktinde (başı aşağıya gelecek şekilde) döndürülür. 209 ISJAncak burada birileri şöyle diyebilir: Bunun belirtilmesinde ve yemin ile teyit edilmesinde ne gibi bir nükte olabilir ki? Zaten herkes insanın öyle yaratıldığını biliyor? Bunun cevabı şudur: Bunun belirtilmesinde ve yeminle tekit edilmesinde onların bâtıl olarak boş yere yaratılmadıklarına dair bir açıklama vardır. Aksine Allah Teâlâ onları imtihan etmek ve kullukta bulunmalarını emretmek için yarattı. Nitekim bir ilâhi beyanda şöyle buyurulur: “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım” Eğer yorum şiddet ve sıkıntıya göğüs germek şeklinde ise o zaman âyetin yorumu şöyle olur: Allah sizi hem dünya hem de âhiret için çalışıp çabalayasınız, sıkıntılara göğüs geresiniz diye yarattı. Onları sıkıntılara mâruz kılmak için yarattı ki böylece ibret alsınlar ve hatırlasınlar istedi. Eğer yorum “intisab”, yani boyunun dik ve düz olması mânasına göre yapılırsa o takdirde yorum şöyle olacaktır: Kendilerine hak etmişlikleri olmaksızın şükretmeleri için verilen nimetlerin büyüklüğünü tarif etmek vardır. Eğer yorum anne karnında dikili durumda iken sonra ayrılma sırasında çevrilmesi söz konusu ise o Zaman da âyet Allah Teâlâ'nın dilediğine kâdir olduğunu ve O'nu hiçbir şeyin acze düşüremeyeceğini bildirmek vardır. Çünkü hiçbir kimsenin bir kimseyi tersyüz edip onun üst tarafını alt tarafına getirmesi, ancak oldukça geniş bir mekân bulması halinde mümkün olabilir. Oysa Allah Teâlâ insanı daracık bir alanda çevirdi ve üstünü altına getirdi. Böylece ortaya çıktı ki Allah Teâlâ her şeye kâdirdir ve hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz. Bütün bunlar insanların ölümden sonra tekrar diriltilmeye ve mahşere inanmalarını sağlamak içindir. En doğrusunu Allah bilir. Bize göre “lekad halakne'l-insâne fi kebed” (5 si öLLİYI Giz â41) kavl-i celilinin mânası şöyledir: Biz elbette insanı kendisini yoracak şey için yarattık. Eğer onun yorgunluğu Allah Teâlâ'ya itaat yolunda ise ve kendisi bu yolu tercih etmiş ise o cennet için yaratılmıştır. Eğer yorgunluğu şeytanın emrinde olmuş ise o da ateş için yaratılmıştır. Şu ilâhi beyan aynı anlama gelir: “Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk”, yani O, şeytana itaati ve Rahmân isyanı seçecek olanlar için cehennemi yarattı. “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım” fehvasınca Allaha kulluk edeceğini, ibadeti ile O'nu tevhit edeceğini bildiği kimseler için de cenneti yarattı. ISİBu konudaki temel esas şudur: Hikmet sahibi (Hakim) olan mutlaka fiilinde sonucu kasteder. Sadece sonuca dair bir bilgisi olmayan kimse bundan müstesnadır. Fakat bir kimse sonucu biliyorsa fiilinin başlangıcı bu sonucu gerçekleştirmek için olur. Eğer akıbeti ateş ise Allah Teâlânın yaratmasının başlangıcı da o şekilde gerçekleşir. Eğer akıbeti cennet ise o işte o amaç üzere yaratılır. Hz. Peygamber'in (a.s.) şu sözü de bu şekilde anlaşılır: “Said, yani cennetlik kişi annesinin karnında iken said olandır. Şaki, yani cehennemlik de annesinin karnında iken şaki olandır”. Aslında kişi o halde iken said ya da şaki diye vasıflandırılamaz. Ancak mânası şudur: O kişi imtihan dünyasında şekaveti, yani inkârı tercih edecektir, o yüzden de öyle yaratılmıştır. SaadeN Heysemi, Keşfü'-estâr, LI, 23; Aclâni, Keşfü'T-hafâ, 1, 548. ti, yani imanı tercih etmesi halinde de gene durum aynıdır. Nuh peygamber (a.s.) şöyle demiştir: “Sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; günahkâr ve nankör nesillerden başkasını da yetiştirmezler”, Onlar doğduklarında sözü edilen her iki vasıfta da değillerdi, aksine ileriki hayatlarında öyle olacaklardır. Sonuç itibariyle onların öyle yaratıldıkları ortaya çıkmış oldu. Yemin, zorluğa göğüs germe üzerine değil neye göğüs gerdiği ve neyi tercih ettiğine göredir. Çünkü zorluğu göğüsleme kul için açık bir durumdur ve bunun yemin ile pekiştirilmeye ihtiyacı yoktur. Fiilin başlangıcında gözetilen maksat sonucudur. Nitekim peygamberimiz (a.s.) bu bağlamda şöyle buyurmuştur: “Bir işi yapmayı irade ettiğinde sonunu düşün, eğer düzgün ise onu yapmaya koyul, eğer sonucu kötü ise onu bırak!” Mütezile mensupları şöyle bir kuruntu içindedir: Allah Teâlâ insanları istisnasız olarak kendisine kulluk etmeleri için yaratmıştır. Eğer durum onların kuruntuları doğrusunda ve sandıkları gibi olsaydı o takdirde bu, akıbeti bilmemek gibi bir cehalete yol açardı. Ya da fiil, hata şeklinde gerçekleşmiş olurdu. Çünkü bir kimse bir işi yaparken olandan başkasını kastederse o kimse sonuçtan habersiz cahil biri ya da fiili ile kendini eğlendirmiş (âbis), abesle iştigal etmiş olur. Zira bir kimse olmayacağını bildiği bir şeyi oldurmaya çalışırsa o abesle iştigal ediyor sayılır. Eğer kastetmediği akıbet oluşursa Jbu da cahilliktir. Meselâ biri içinde oturmak üzere bir ev yapıyor sonra da oturmadan o evi yıkıyor. Bu durumda onu binayı yapmaya iten saik, sonucunu bilmemektir. Allah Teâlâ, tedbirine bir hata erişmesinden yahut sonuca dair bir cehalet içinde olmaktan uzaktır, yücedir. Bu anlatılanlardan da anlaşıldı ki Allah Teâlâ her grubu, sonuçta ne olacaklar idiyse o şekil üzere yarattı. (Said olacak olanı saadet, şaki olacak olanı da şekavet üzere yarattı). Yoksa Mütezile'nin sandığı gibi herkesi istisnasız kulluk ve ibadet yapmak için yaratmadı. En doğrusunu Allah bilir.

Beled 90:5

5. “O, hiçbir kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” 6. “Pek çok mal harcadım” diyor.”

Beled 90:6

5. “O, hiçbir kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” 6. “Pek çok mal harcadım” diyor.”

Beled 90:7

Bu ilâhi beyanın iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi: Onun, Allah Teâlânın kendisini yeniden diriltmeye kâdir olmadığını sanıyor olmasıdır. “Ehad” kelimesinden maksat Allah Teâlâdır. Pek çok mal harcadım. “Lübed” çok anlamındadır. Onu kimsenin görmediğini mi sanıyor? Yani sayılamayacak kadar çok mal harcadım. Onu hiç kimse görmedi. Yani harcadığı miktarı kimse bilmedi. Ya da Onu hiç kimsenin görmediğini mi sanıyor? cümlesi şu anlama gelir: Kendilerine harcama yaptığı tâbilerinden hiç kimse kendilerine infak edilen miktarı bilmediler. Bu durumda Pek çok mal harcadım kavl-i celili onun tâbilerine övünmek üzere cömertliğini, mal verişini ve onlardan minnet bekleyişini ortaya çıkarmış olur. Eğer yorum bu şekilde ise o takdirde âyet bu dünya hayatı hakkında olur. Allah Teâlâ elbette onlara infak ettiği miktarı bilir, halkın cömertliğini de -söylemesine bağlı olarak değil- bilir. Bu durumda cömertliğin ve minnet beklentisinin ortaya çıkarılması ile iştigal etmek sadece bir tür sefihliktir. Oysa kişinin yapması gerekli olan, Allah Teâlâya şükür ile meşgul olmak, O'na hamd ile yönelmek olmalıydı. Çünkü kendisine nimet olarak verilen çok mal Allah'tandı ve övgüye değer olan o meziyet, yani cömertlik, Allah'ın bir lütfu olarak kendisine bahşedilmişti. Allah Teâlânın şu beyanı da böyledir: “Hacca mahsus ibadetlerinizi bitirdiğinizde de atalarınızı andığınız gibi, hatta daha canlı bir şekilde Allah'ı anın””. ( Yani atalarınız, andığınız şeref ve güzel hasletlere sadece Allah'ın bir lütfu olarak nail oldular. O itibarla atalarınızı andığınız gibi Allahı da anın. Bu tür bir öğünme kavmin tümüne yönelik olmayıp özel kimselere aittir. Zira zaten her bir kimse bunun gibi “Çok mal harcadığını” ve “Şöyle şöyle yaptığını” söyler.

Beled 90:8

[İnsana Verilen Göz, Dil ve Dudak Nimetleri] Eğer O, hiçbir kimsenin ona güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? sözü, zannınca yeniden diriltmeye kudretin olmadığı anlamına gelirse o takdirde gözün belirtilmesinde bu şüphenin izalesi vardır. Şöyle ki Allah Teâlâ kendisine bir göz yaratmış ve tek bir delikten gök ile yeryüzü arasında olan her şeyi görebilir kılmıştır. Kudreti bu denli büyük olan bir zatta (yeniden diriltme konusunda) acizlik mi olurmuş, ya da O'na bir şey gizli mi kalırmış. Ona iki göz vermedik mi? Yani biz ona duyularla algılanabilen her şeyi görebileceği iki göz yaratmadık mı, gözüne çer çöp girmesin, onları korusun diye, kendisini ilgilendirmeyen nesnelerden gözlerini kapatabilsin diye onlar için gözkapakları, kirpikler yapmadık mı? Bir dil. Onun için bir dil yarattık; onunla içinde gizli olanı dışa vurur. Ve iki dudak. Dudakların yaratılmasında iki çeşit hikmet vardır. Birincisi onlar, birer kapak olarak ağızda bulunan çirkin görüntüyü örterler. Eğer onlar olmasaydı insan yemek ya da başka bir gıdayı çiğnerken birisi kendisine bakacak olsa tiksinti duyardı. Ya da dudakları dil için bir kapak yaptı ki öyle olur olmaz, lüzumsuz şeylere dilini uzatmasın, onu kullanmasın. Allah Teâlâ onlara gözlerin, dilin ve dudakların yaratılmasındaki nimetinin büyüklüğünü hatırlattı da karşılığında kendisine şükretmelerini istedi. Ve bunlara gücü yeten zatın hiçbir şey karşısında acze düşmesinin asla söz konusu olamayacağını bilmelerini istedi. yil ol.

Beled 90:9

[İnsana Verilen Göz, Dil ve Dudak Nimetleri] Eğer O, hiçbir kimsenin ona güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? sözü, zannınca yeniden diriltmeye kudretin olmadığı anlamına gelirse o takdirde gözün belirtilmesinde bu şüphenin izalesi vardır. Şöyle ki Allah Teâlâ kendisine bir göz yaratmış ve tek bir delikten gök ile yeryüzü arasında olan her şeyi görebilir kılmıştır. Kudreti bu denli büyük olan bir zatta (yeniden diriltme konusunda) acizlik mi olurmuş, ya da O'na bir şey gizli mi kalırmış. Ona iki göz vermedik mi? Yani biz ona duyularla algılanabilen her şeyi görebileceği iki göz yaratmadık mı, gözüne çer çöp girmesin, onları korusun diye, kendisini ilgilendirmeyen nesnelerden gözlerini kapatabilsin diye onlar için gözkapakları, kirpikler yapmadık mı? Bir dil. Onun için bir dil yarattık; onunla içinde gizli olanı dışa vurur. Ve iki dudak. Dudakların yaratılmasında iki çeşit hikmet vardır. Birincisi onlar, birer kapak olarak ağızda bulunan çirkin görüntüyü örterler. Eğer onlar olmasaydı insan yemek ya da başka bir gıdayı çiğnerken birisi kendisine bakacak olsa tiksinti duyardı. Ya da dudakları dil için bir kapak yaptı ki öyle olur olmaz, lüzumsuz şeylere dilini uzatmasın, onu kullanmasın. Allah Teâlâ onlara gözlerin, dilin ve dudakların yaratılmasındaki nimetinin büyüklüğünü hatırlattı da karşılığında kendisine şükretmelerini istedi. Ve bunlara gücü yeten zatın hiçbir şey karşısında acze düşmesinin asla söz konusu olamayacağını bilmelerini istedi. yil ol.

Beled 90:10

Ve ona iki yolu göstermedik mi? Yani biz onun lehinde ve aleyhinde olanları, neyin övgüye ve neyin yergiye değer olduğunu, neyin çirkin neyin güzel olduğunu... açıkladık. “Necd” yol demektir. Allah Teâlâ insanlara hem hayır hem de şer olmak üzere her iki yolu da açıklamış ve her ikisini de gerçekleştirebilecek şekilde onlara imkân vermiştir. Bazıları “necdeyn” kelimesinden maksadın memeler olduğunu söylemişlerdir. Yani (yeni doğum anında) emeceği memelere onu yönlendirdik. Ancak açıklama ve hidâyetin özellikle buna hasredilmesi pek uygun değildir, aksine bu dahi hidâyet edilen ve gösterilen yollardan sadece bir örnektir. Allah Teâlâ başka yolları de açıklamış ve göstermiştir. Bu lafızda sınırlamayı (mukayyed) gerektiren bir unsur da bulunmamaktadır. Bu itibarla lafzın mutlak üzere alınıp genele teşmil edilmesi gereği vardır. sal een Kİ ER Sİ

Beled 90:11

11. “Fakat o, sarp yolu göze alamadı.” 12. “O sarp yol nedir, bilir misin?”

Beled 90:12

11. “Fakat o, sarp yolu göze alamadı.” 12. “O sarp yol nedir, bilir misin?”

Beled 90:13

[Sarp Yokuşun Anlamı: Köle Âzadı, Yoksulları Doyurma, Yetimlere Yardım)] Fakat o, sarp yolu göze alamadı. Denildi ki: Burada iki izah vardır. Birincisi “Fe hellâ” takdirindedir, yani “Fakat o, sarp yolu göze alsaydı ya!” şeklinde yorumlanır. İkincisi de olumsuzluk anlamındadır. Buna göre de mâna şöyle olur: “Fakat o, sarp yolu göze alamadı” şeklindedir. Eğer birinci yorum esas alınırsa mâna şöyle olur: Adam “Çok mal harcadım!” diyor ya, boşuna! Çünkü onun harcaması köle âzat etmek uğrunda değildi, şiddetli ihtiyaç içinde toprağa yapışmış haldeki yetimlere ve yoksullara harcamış da değildi. Hal böyle iken o nasıl olur da Allah Teâlâ'ya inanan, birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye eden, bunun sonucu olarak da “ashâb-ı meymene'den (kitabı sağ taraftan verilenler) olup âhirette o güzel hayatı kazanan salih kimselerden olsun. Onun bütün harcamaları eğlence ve şehvetlerinin peşinde olmuştur. O bu harcamaları sonucunda ne dünyada kendisine bir övgü ne de âhirette bir sevap elde edebilmiştir. Aksine o, cehennemlik olan ashab-ı meşemeden (kitabı sol veya arka tarafından verilenler) olmuştur. Buna göre “ehlektü mâlen lübedâ” (43 Yu Esa) âyetinin sonrası onunla alâkalı ve onun tefsiri kabilinden olur. Eğer kelimeye olumsuzluk mânası verilecek olursa o takdirde kendisinin çok mal harcadığı şeklindeki zannına yalanlama gelmiş olacaktır. IS İŞöyle demiş oluyor: Eğer durum onun zannettiği gibi olsaydı bu köle âzat etmek ve yetimlere yardım etmek, zor durumda olan yoksullara yardımcı olmak gibi fiillerle, iddiası ortaya çıkardı. Bu durumda bu açıklamaların hepsi de “ehlektü mâlen lübedâ” ( cümlesiyle alâkalı olur. “Akabe” hakkında konuşmak da iki hususta olacaktır. Birincisi “akabe”nin ne olduğunun tespitidir. Buna göre “akabe” cehennemde öyle bir dar geçittir ki oradan geçiş ancak sözü edilen köle âzat etmek ve zor günlerde yoksulları doyurmakla aşılabilir. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim!”!! O sarp yol nedir, bilir misin? sözü “akabe”nin tahkiki amacıyla sevkedilmiş olur. Mânası da şudur: “O zor yokuşu aşmanı sağlayacak şeyin ne olduğunu sana ne bildirdi?” Sonrada onun köle âzat etmek vb. gibi sözü edilen özelliklerle aşılacağını belirtti. İkincisi: Bunun hakikat anlamda değil de bir temsil oluşudur. İzahı şöyledir: Köle âzat etme, yoksulları doyurma ve yetimlere yardım etme gibi sayılan külfetler ona ağır gelir. Bu durumda “akabe” bizzat sarp yokuşun kendisi değil, ağır olan yüklere tahammül gösterebilmedir. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir. Allah inanmayanları işte böyle cezalandırır”?. Verdiği sıkıntı ve ağırlık itibariyle iman sanki inkârcıya, göğe çıkması emredilmiş gibi gelir. Sözü edilen hususlarda tahammül göstermek onlara sanki sarp yokuşu tırmanıyormuş ve oraya çıkıyormuş gibi zor ve sıkıntılı gelir. “İktihâm” kişinin kendisini tehlikeler içine atması demektir. Denildi ki: İktihâm, külfetlere tahammül göstermektir. Eğer yorumu külfetlere tahammül göstermek ise o takdirde izahı şöyle olur: Bu kimse sözü edilen külfetlere tahammül göstermedi ki ehl-i meymenetten/cennetliklerden olsun. Eğer mâna kendisini tehlikeli yerlere atmak ise o takdirde sanki şöyle denilmiş olur: Sözü edilen hayır yollarına infakta bulunmayı terketmek ve Allah Teâlâ'ya iman etmemek ve boyun çözmeyi terketmek suretiyle kendi özünü helâke attı. 215 ISJEbü Bekir el-Esam bu beyanın tefsiri bağlamında Hz. Peygamber'den (a.s.) şöyle bir hadis rivayet eder: Bir adam Hz. Peygambere (a.s.) sorar ve der ki: Yâ Resülallah! Bana öyle bir amel göster ki onunla cennete gideyim!” Hz. Peygamber (a.s.) de ona can âzat etmesini ve köle âzat etmeye çalışmasını emretti. Soruyu soran: “Bu ikisi de aynı şey değil mi?” dedi. Hz. Peygamber (a.s.) “Hayır! İtku'n-neseme köle âzat etmendir, “fekkü'r-rakabe” ise kölenin âzat edilmesine yardımcı olmandır” buyurdu. Boyun çözme, onu çeşitli tehlikelerden kurtarma anlamındadır. Bu da bazan kölelik zilletinden âzat etmekle olur, bazan başka bir yolla olur. Söz gelimi bir kimsenin haksız yere bir başkasını öldürmeye kalkıştığını görürsün ve zâlimin kötülüğüne engel olarak mazluma yardım eder ve böylece onu tehlikeden kurtarırsın. Bir başkasını boğulurken görürsün ve onu boğulmaktan kurtarırsın. Bu ve benzeri örneklerin tümü tehlike içinde olan insanlara nispetle boyun çözülmesi kapsamına dâhildir. Âhirette güzel bir hayat kazanmak için işte bunları yapmalısın. Kırâat âlimleri bu kelimenin okunuşunda ihtilaf etmişlerdir. Kimi “fekke rakabetin ev etame fi yevmin zi mesğabetin” şeklinde nasb üzere kimi de “fekkü rakabetin ev itâmun çu yi a5 540) şeklinde merfü üzere okumuşlardır". Nasb şeklinde okunması halinde mânası şöyle olur: “Bir boyun çözseydi de doyursaydı ya!” Buna göre bu cümle “iktihâm” (atılma) fiilinin açıklaması olur. Merfü okunması halinde ise mâna “akabe”nin açıklaması olur: Sanki şöyle demiş gibi: Sarp yokuşun aşılması boyun çözmekle ve diğer belirttiğimiz özelliklerle olur. Süfyân b. Uyeyne'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet olunur: Kur'ânda yer alıp da “Ve mâ edrâke” diye geçen her ifade, Allah tarafından peygamberine bildirilmiş ve öğretilmiştir. “Ve mâ yüdrike” diye geçen ifadeler ise, Allah tarafından peygamberine bildirilmiş ve öğretilmiş değildir. En doğrusunu Allah bilir's. (İ“Mesgabe” kelimesi açlık demektir. “Zâ makrabe” kelimesi kendisine yakın olan anlamındadır. “Ev miskinen zâ metrabe” açlıktan karnını toprağa yapıştıran demektir. Denildi ki toprakla arasına girmeye engel olacak bir döşeği olmayan kimse demektir. Kıtlık gününde yakını olan bir yetim. Bu beyan, muhtaç olması halinde yetimin yakını üzerinde nafaka hakkı olduğunu gösterir. Bu aynı zamanda yetimin, fakir olması halinde nafakası yakın akrabaları üzerine biner şeklindeki Hanefi âlimlerimizin görüşüne de delil teşkil eder. Yahut aç açık bir yoksul. Bu beyan da niteliği böyle olan yoksulun, yani kendisi ile toprak arasını ayıracak altına alabileceği bir çulu bile olmayan yoksulun kifâyet miktarı nafaka yükümlülüğü cümle insanlar üzerine bir borçtur. DESLİLIZAŞS LZ izl geli ga SE --- Dipnotlar: bizim âyetlerimize karşı inatla direnmektedir. Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim!” B Berâb. Âzib diyorki: Bir bedevi, Resülullah (a.s.) gelip dedi ki:-Yâ Resülallah! Beni Cennete götürecek bir ameli bana öğret. Hz. Peygamber (a.s.) ona can âzat etmesini ve boyun çözmesini emretti. Soruyu soran: “Bu ikisi de aynı şey değil mi?” dedi. Hz. Peygamber (a.s.) “Hayır! İtku'n-neseme köle âzat etmendir, fekkü'rrakabe ise onun çözümüne yardımcı olmandır. (Köle âzadı tek başına yapılan bir iyiliktir. Boyun çözme ise âzat işine yardımcı olmaktır. Bol sütlü hayvanı hayrına sağıma vermendir. Zâlim yakınlarına iyilikle mukabele ederek onların haksızlıklarına mâni olmaktır. Eğer bunlara güç yetiremezsen o takdirde aç kimseleri doyur, susuz olana su ver, emir bi'lma'rüf ve nehiy anil-münker yap. Bunlara da gücün yetmezse bari hayırlı, güzel olmayan sözlerden dilini tut” (Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, IV, 299). 4 bk.İbn Mihrân, el-Mebsüt fi1-kırââti'l-aşr, 8. 473. 5 o İbnl-Cevzi, Zâdü'l-mesir, IX, 134; Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurün, XX, 66.

Beled 90:14

[Sarp Yokuşun Anlamı: Köle Âzadı, Yoksulları Doyurma, Yetimlere Yardım)] Fakat o, sarp yolu göze alamadı. Denildi ki: Burada iki izah vardır. Birincisi “Fe hellâ” takdirindedir, yani “Fakat o, sarp yolu göze alsaydı ya!” şeklinde yorumlanır. İkincisi de olumsuzluk anlamındadır. Buna göre de mâna şöyle olur: “Fakat o, sarp yolu göze alamadı” şeklindedir. Eğer birinci yorum esas alınırsa mâna şöyle olur: Adam “Çok mal harcadım!” diyor ya, boşuna! Çünkü onun harcaması köle âzat etmek uğrunda değildi, şiddetli ihtiyaç içinde toprağa yapışmış haldeki yetimlere ve yoksullara harcamış da değildi. Hal böyle iken o nasıl olur da Allah Teâlâ'ya inanan, birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye eden, bunun sonucu olarak da “ashâb-ı meymene'den (kitabı sağ taraftan verilenler) olup âhirette o güzel hayatı kazanan salih kimselerden olsun. Onun bütün harcamaları eğlence ve şehvetlerinin peşinde olmuştur. O bu harcamaları sonucunda ne dünyada kendisine bir övgü ne de âhirette bir sevap elde edebilmiştir. Aksine o, cehennemlik olan ashab-ı meşemeden (kitabı sol veya arka tarafından verilenler) olmuştur. Buna göre “ehlektü mâlen lübedâ” (43 Yu Esa) âyetinin sonrası onunla alâkalı ve onun tefsiri kabilinden olur. Eğer kelimeye olumsuzluk mânası verilecek olursa o takdirde kendisinin çok mal harcadığı şeklindeki zannına yalanlama gelmiş olacaktır. IS İŞöyle demiş oluyor: Eğer durum onun zannettiği gibi olsaydı bu köle âzat etmek ve yetimlere yardım etmek, zor durumda olan yoksullara yardımcı olmak gibi fiillerle, iddiası ortaya çıkardı. Bu durumda bu açıklamaların hepsi de “ehlektü mâlen lübedâ” ( cümlesiyle alâkalı olur. “Akabe” hakkında konuşmak da iki hususta olacaktır. Birincisi “akabe”nin ne olduğunun tespitidir. Buna göre “akabe” cehennemde öyle bir dar geçittir ki oradan geçiş ancak sözü edilen köle âzat etmek ve zor günlerde yoksulları doyurmakla aşılabilir. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim!”!! O sarp yol nedir, bilir misin? sözü “akabe”nin tahkiki amacıyla sevkedilmiş olur. Mânası da şudur: “O zor yokuşu aşmanı sağlayacak şeyin ne olduğunu sana ne bildirdi?” Sonrada onun köle âzat etmek vb. gibi sözü edilen özelliklerle aşılacağını belirtti. İkincisi: Bunun hakikat anlamda değil de bir temsil oluşudur. İzahı şöyledir: Köle âzat etme, yoksulları doyurma ve yetimlere yardım etme gibi sayılan külfetler ona ağır gelir. Bu durumda “akabe” bizzat sarp yokuşun kendisi değil, ağır olan yüklere tahammül gösterebilmedir. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir. Allah inanmayanları işte böyle cezalandırır”?. Verdiği sıkıntı ve ağırlık itibariyle iman sanki inkârcıya, göğe çıkması emredilmiş gibi gelir. Sözü edilen hususlarda tahammül göstermek onlara sanki sarp yokuşu tırmanıyormuş ve oraya çıkıyormuş gibi zor ve sıkıntılı gelir. “İktihâm” kişinin kendisini tehlikeler içine atması demektir. Denildi ki: İktihâm, külfetlere tahammül göstermektir. Eğer yorumu külfetlere tahammül göstermek ise o takdirde izahı şöyle olur: Bu kimse sözü edilen külfetlere tahammül göstermedi ki ehl-i meymenetten/cennetliklerden olsun. Eğer mâna kendisini tehlikeli yerlere atmak ise o takdirde sanki şöyle denilmiş olur: Sözü edilen hayır yollarına infakta bulunmayı terketmek ve Allah Teâlâ'ya iman etmemek ve boyun çözmeyi terketmek suretiyle kendi özünü helâke attı. 215 ISJEbü Bekir el-Esam bu beyanın tefsiri bağlamında Hz. Peygamber'den (a.s.) şöyle bir hadis rivayet eder: Bir adam Hz. Peygambere (a.s.) sorar ve der ki: Yâ Resülallah! Bana öyle bir amel göster ki onunla cennete gideyim!” Hz. Peygamber (a.s.) de ona can âzat etmesini ve köle âzat etmeye çalışmasını emretti. Soruyu soran: “Bu ikisi de aynı şey değil mi?” dedi. Hz. Peygamber (a.s.) “Hayır! İtku'n-neseme köle âzat etmendir, “fekkü'r-rakabe” ise kölenin âzat edilmesine yardımcı olmandır” buyurdu. Boyun çözme, onu çeşitli tehlikelerden kurtarma anlamındadır. Bu da bazan kölelik zilletinden âzat etmekle olur, bazan başka bir yolla olur. Söz gelimi bir kimsenin haksız yere bir başkasını öldürmeye kalkıştığını görürsün ve zâlimin kötülüğüne engel olarak mazluma yardım eder ve böylece onu tehlikeden kurtarırsın. Bir başkasını boğulurken görürsün ve onu boğulmaktan kurtarırsın. Bu ve benzeri örneklerin tümü tehlike içinde olan insanlara nispetle boyun çözülmesi kapsamına dâhildir. Âhirette güzel bir hayat kazanmak için işte bunları yapmalısın. Kırâat âlimleri bu kelimenin okunuşunda ihtilaf etmişlerdir. Kimi “fekke rakabetin ev etame fi yevmin zi mesğabetin” şeklinde nasb üzere kimi de “fekkü rakabetin ev itâmun çu yi a5 540) şeklinde merfü üzere okumuşlardır". Nasb şeklinde okunması halinde mânası şöyle olur: “Bir boyun çözseydi de doyursaydı ya!” Buna göre bu cümle “iktihâm” (atılma) fiilinin açıklaması olur. Merfü okunması halinde ise mâna “akabe”nin açıklaması olur: Sanki şöyle demiş gibi: Sarp yokuşun aşılması boyun çözmekle ve diğer belirttiğimiz özelliklerle olur. Süfyân b. Uyeyne'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet olunur: Kur'ânda yer alıp da “Ve mâ edrâke” diye geçen her ifade, Allah tarafından peygamberine bildirilmiş ve öğretilmiştir. “Ve mâ yüdrike” diye geçen ifadeler ise, Allah tarafından peygamberine bildirilmiş ve öğretilmiş değildir. En doğrusunu Allah bilir's. (İ“Mesgabe” kelimesi açlık demektir. “Zâ makrabe” kelimesi kendisine yakın olan anlamındadır. “Ev miskinen zâ metrabe” açlıktan karnını toprağa yapıştıran demektir. Denildi ki toprakla arasına girmeye engel olacak bir döşeği olmayan kimse demektir. Kıtlık gününde yakını olan bir yetim. Bu beyan, muhtaç olması halinde yetimin yakını üzerinde nafaka hakkı olduğunu gösterir. Bu aynı zamanda yetimin, fakir olması halinde nafakası yakın akrabaları üzerine biner şeklindeki Hanefi âlimlerimizin görüşüne de delil teşkil eder. Yahut aç açık bir yoksul. Bu beyan da niteliği böyle olan yoksulun, yani kendisi ile toprak arasını ayıracak altına alabileceği bir çulu bile olmayan yoksulun kifâyet miktarı nafaka yükümlülüğü cümle insanlar üzerine bir borçtur. DESLİLIZAŞS LZ izl geli ga SE --- Dipnotlar: bizim âyetlerimize karşı inatla direnmektedir. Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim!” B Berâb. Âzib diyorki: Bir bedevi, Resülullah (a.s.) gelip dedi ki:-Yâ Resülallah! Beni Cennete götürecek bir ameli bana öğret. Hz. Peygamber (a.s.) ona can âzat etmesini ve boyun çözmesini emretti. Soruyu soran: “Bu ikisi de aynı şey değil mi?” dedi. Hz. Peygamber (a.s.) “Hayır! İtku'n-neseme köle âzat etmendir, fekkü'rrakabe ise onun çözümüne yardımcı olmandır. (Köle âzadı tek başına yapılan bir iyiliktir. Boyun çözme ise âzat işine yardımcı olmaktır. Bol sütlü hayvanı hayrına sağıma vermendir. Zâlim yakınlarına iyilikle mukabele ederek onların haksızlıklarına mâni olmaktır. Eğer bunlara güç yetiremezsen o takdirde aç kimseleri doyur, susuz olana su ver, emir bi'lma'rüf ve nehiy anil-münker yap. Bunlara da gücün yetmezse bari hayırlı, güzel olmayan sözlerden dilini tut” (Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, IV, 299). 4 bk.İbn Mihrân, el-Mebsüt fi1-kırââti'l-aşr, 8. 473. 5 o İbnl-Cevzi, Zâdü'l-mesir, IX, 134; Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurün, XX, 66.

Beled 90:15

[Sarp Yokuşun Anlamı: Köle Âzadı, Yoksulları Doyurma, Yetimlere Yardım)] Fakat o, sarp yolu göze alamadı. Denildi ki: Burada iki izah vardır. Birincisi “Fe hellâ” takdirindedir, yani “Fakat o, sarp yolu göze alsaydı ya!” şeklinde yorumlanır. İkincisi de olumsuzluk anlamındadır. Buna göre de mâna şöyle olur: “Fakat o, sarp yolu göze alamadı” şeklindedir. Eğer birinci yorum esas alınırsa mâna şöyle olur: Adam “Çok mal harcadım!” diyor ya, boşuna! Çünkü onun harcaması köle âzat etmek uğrunda değildi, şiddetli ihtiyaç içinde toprağa yapışmış haldeki yetimlere ve yoksullara harcamış da değildi. Hal böyle iken o nasıl olur da Allah Teâlâ'ya inanan, birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye eden, bunun sonucu olarak da “ashâb-ı meymene'den (kitabı sağ taraftan verilenler) olup âhirette o güzel hayatı kazanan salih kimselerden olsun. Onun bütün harcamaları eğlence ve şehvetlerinin peşinde olmuştur. O bu harcamaları sonucunda ne dünyada kendisine bir övgü ne de âhirette bir sevap elde edebilmiştir. Aksine o, cehennemlik olan ashab-ı meşemeden (kitabı sol veya arka tarafından verilenler) olmuştur. Buna göre “ehlektü mâlen lübedâ” (43 Yu Esa) âyetinin sonrası onunla alâkalı ve onun tefsiri kabilinden olur. Eğer kelimeye olumsuzluk mânası verilecek olursa o takdirde kendisinin çok mal harcadığı şeklindeki zannına yalanlama gelmiş olacaktır. IS İŞöyle demiş oluyor: Eğer durum onun zannettiği gibi olsaydı bu köle âzat etmek ve yetimlere yardım etmek, zor durumda olan yoksullara yardımcı olmak gibi fiillerle, iddiası ortaya çıkardı. Bu durumda bu açıklamaların hepsi de “ehlektü mâlen lübedâ” ( cümlesiyle alâkalı olur. “Akabe” hakkında konuşmak da iki hususta olacaktır. Birincisi “akabe”nin ne olduğunun tespitidir. Buna göre “akabe” cehennemde öyle bir dar geçittir ki oradan geçiş ancak sözü edilen köle âzat etmek ve zor günlerde yoksulları doyurmakla aşılabilir. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim!”!! O sarp yol nedir, bilir misin? sözü “akabe”nin tahkiki amacıyla sevkedilmiş olur. Mânası da şudur: “O zor yokuşu aşmanı sağlayacak şeyin ne olduğunu sana ne bildirdi?” Sonrada onun köle âzat etmek vb. gibi sözü edilen özelliklerle aşılacağını belirtti. İkincisi: Bunun hakikat anlamda değil de bir temsil oluşudur. İzahı şöyledir: Köle âzat etme, yoksulları doyurma ve yetimlere yardım etme gibi sayılan külfetler ona ağır gelir. Bu durumda “akabe” bizzat sarp yokuşun kendisi değil, ağır olan yüklere tahammül gösterebilmedir. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir. Allah inanmayanları işte böyle cezalandırır”?. Verdiği sıkıntı ve ağırlık itibariyle iman sanki inkârcıya, göğe çıkması emredilmiş gibi gelir. Sözü edilen hususlarda tahammül göstermek onlara sanki sarp yokuşu tırmanıyormuş ve oraya çıkıyormuş gibi zor ve sıkıntılı gelir. “İktihâm” kişinin kendisini tehlikeler içine atması demektir. Denildi ki: İktihâm, külfetlere tahammül göstermektir. Eğer yorumu külfetlere tahammül göstermek ise o takdirde izahı şöyle olur: Bu kimse sözü edilen külfetlere tahammül göstermedi ki ehl-i meymenetten/cennetliklerden olsun. Eğer mâna kendisini tehlikeli yerlere atmak ise o takdirde sanki şöyle denilmiş olur: Sözü edilen hayır yollarına infakta bulunmayı terketmek ve Allah Teâlâ'ya iman etmemek ve boyun çözmeyi terketmek suretiyle kendi özünü helâke attı. 215 ISJEbü Bekir el-Esam bu beyanın tefsiri bağlamında Hz. Peygamber'den (a.s.) şöyle bir hadis rivayet eder: Bir adam Hz. Peygambere (a.s.) sorar ve der ki: Yâ Resülallah! Bana öyle bir amel göster ki onunla cennete gideyim!” Hz. Peygamber (a.s.) de ona can âzat etmesini ve köle âzat etmeye çalışmasını emretti. Soruyu soran: “Bu ikisi de aynı şey değil mi?” dedi. Hz. Peygamber (a.s.) “Hayır! İtku'n-neseme köle âzat etmendir, “fekkü'r-rakabe” ise kölenin âzat edilmesine yardımcı olmandır” buyurdu. Boyun çözme, onu çeşitli tehlikelerden kurtarma anlamındadır. Bu da bazan kölelik zilletinden âzat etmekle olur, bazan başka bir yolla olur. Söz gelimi bir kimsenin haksız yere bir başkasını öldürmeye kalkıştığını görürsün ve zâlimin kötülüğüne engel olarak mazluma yardım eder ve böylece onu tehlikeden kurtarırsın. Bir başkasını boğulurken görürsün ve onu boğulmaktan kurtarırsın. Bu ve benzeri örneklerin tümü tehlike içinde olan insanlara nispetle boyun çözülmesi kapsamına dâhildir. Âhirette güzel bir hayat kazanmak için işte bunları yapmalısın. Kırâat âlimleri bu kelimenin okunuşunda ihtilaf etmişlerdir. Kimi “fekke rakabetin ev etame fi yevmin zi mesğabetin” şeklinde nasb üzere kimi de “fekkü rakabetin ev itâmun çu yi a5 540) şeklinde merfü üzere okumuşlardır". Nasb şeklinde okunması halinde mânası şöyle olur: “Bir boyun çözseydi de doyursaydı ya!” Buna göre bu cümle “iktihâm” (atılma) fiilinin açıklaması olur. Merfü okunması halinde ise mâna “akabe”nin açıklaması olur: Sanki şöyle demiş gibi: Sarp yokuşun aşılması boyun çözmekle ve diğer belirttiğimiz özelliklerle olur. Süfyân b. Uyeyne'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet olunur: Kur'ânda yer alıp da “Ve mâ edrâke” diye geçen her ifade, Allah tarafından peygamberine bildirilmiş ve öğretilmiştir. “Ve mâ yüdrike” diye geçen ifadeler ise, Allah tarafından peygamberine bildirilmiş ve öğretilmiş değildir. En doğrusunu Allah bilir's. (İ“Mesgabe” kelimesi açlık demektir. “Zâ makrabe” kelimesi kendisine yakın olan anlamındadır. “Ev miskinen zâ metrabe” açlıktan karnını toprağa yapıştıran demektir. Denildi ki toprakla arasına girmeye engel olacak bir döşeği olmayan kimse demektir. Kıtlık gününde yakını olan bir yetim. Bu beyan, muhtaç olması halinde yetimin yakını üzerinde nafaka hakkı olduğunu gösterir. Bu aynı zamanda yetimin, fakir olması halinde nafakası yakın akrabaları üzerine biner şeklindeki Hanefi âlimlerimizin görüşüne de delil teşkil eder. Yahut aç açık bir yoksul. Bu beyan da niteliği böyle olan yoksulun, yani kendisi ile toprak arasını ayıracak altına alabileceği bir çulu bile olmayan yoksulun kifâyet miktarı nafaka yükümlülüğü cümle insanlar üzerine bir borçtur. DESLİLIZAŞS LZ izl geli ga SE --- Dipnotlar: bizim âyetlerimize karşı inatla direnmektedir. Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim!” B Berâb. Âzib diyorki: Bir bedevi, Resülullah (a.s.) gelip dedi ki:-Yâ Resülallah! Beni Cennete götürecek bir ameli bana öğret. Hz. Peygamber (a.s.) ona can âzat etmesini ve boyun çözmesini emretti. Soruyu soran: “Bu ikisi de aynı şey değil mi?” dedi. Hz. Peygamber (a.s.) “Hayır! İtku'n-neseme köle âzat etmendir, fekkü'rrakabe ise onun çözümüne yardımcı olmandır. (Köle âzadı tek başına yapılan bir iyiliktir. Boyun çözme ise âzat işine yardımcı olmaktır. Bol sütlü hayvanı hayrına sağıma vermendir. Zâlim yakınlarına iyilikle mukabele ederek onların haksızlıklarına mâni olmaktır. Eğer bunlara güç yetiremezsen o takdirde aç kimseleri doyur, susuz olana su ver, emir bi'lma'rüf ve nehiy anil-münker yap. Bunlara da gücün yetmezse bari hayırlı, güzel olmayan sözlerden dilini tut” (Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, IV, 299). 4 bk.İbn Mihrân, el-Mebsüt fi1-kırââti'l-aşr, 8. 473. 5 o İbnl-Cevzi, Zâdü'l-mesir, IX, 134; Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurün, XX, 66.

Beled 90:16

[Sarp Yokuşun Anlamı: Köle Âzadı, Yoksulları Doyurma, Yetimlere Yardım)] Fakat o, sarp yolu göze alamadı. Denildi ki: Burada iki izah vardır. Birincisi “Fe hellâ” takdirindedir, yani “Fakat o, sarp yolu göze alsaydı ya!” şeklinde yorumlanır. İkincisi de olumsuzluk anlamındadır. Buna göre de mâna şöyle olur: “Fakat o, sarp yolu göze alamadı” şeklindedir. Eğer birinci yorum esas alınırsa mâna şöyle olur: Adam “Çok mal harcadım!” diyor ya, boşuna! Çünkü onun harcaması köle âzat etmek uğrunda değildi, şiddetli ihtiyaç içinde toprağa yapışmış haldeki yetimlere ve yoksullara harcamış da değildi. Hal böyle iken o nasıl olur da Allah Teâlâ'ya inanan, birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye eden, bunun sonucu olarak da “ashâb-ı meymene'den (kitabı sağ taraftan verilenler) olup âhirette o güzel hayatı kazanan salih kimselerden olsun. Onun bütün harcamaları eğlence ve şehvetlerinin peşinde olmuştur. O bu harcamaları sonucunda ne dünyada kendisine bir övgü ne de âhirette bir sevap elde edebilmiştir. Aksine o, cehennemlik olan ashab-ı meşemeden (kitabı sol veya arka tarafından verilenler) olmuştur. Buna göre “ehlektü mâlen lübedâ” (43 Yu Esa) âyetinin sonrası onunla alâkalı ve onun tefsiri kabilinden olur. Eğer kelimeye olumsuzluk mânası verilecek olursa o takdirde kendisinin çok mal harcadığı şeklindeki zannına yalanlama gelmiş olacaktır. IS İŞöyle demiş oluyor: Eğer durum onun zannettiği gibi olsaydı bu köle âzat etmek ve yetimlere yardım etmek, zor durumda olan yoksullara yardımcı olmak gibi fiillerle, iddiası ortaya çıkardı. Bu durumda bu açıklamaların hepsi de “ehlektü mâlen lübedâ” ( cümlesiyle alâkalı olur. “Akabe” hakkında konuşmak da iki hususta olacaktır. Birincisi “akabe”nin ne olduğunun tespitidir. Buna göre “akabe” cehennemde öyle bir dar geçittir ki oradan geçiş ancak sözü edilen köle âzat etmek ve zor günlerde yoksulları doyurmakla aşılabilir. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim!”!! O sarp yol nedir, bilir misin? sözü “akabe”nin tahkiki amacıyla sevkedilmiş olur. Mânası da şudur: “O zor yokuşu aşmanı sağlayacak şeyin ne olduğunu sana ne bildirdi?” Sonrada onun köle âzat etmek vb. gibi sözü edilen özelliklerle aşılacağını belirtti. İkincisi: Bunun hakikat anlamda değil de bir temsil oluşudur. İzahı şöyledir: Köle âzat etme, yoksulları doyurma ve yetimlere yardım etme gibi sayılan külfetler ona ağır gelir. Bu durumda “akabe” bizzat sarp yokuşun kendisi değil, ağır olan yüklere tahammül gösterebilmedir. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir. Allah inanmayanları işte böyle cezalandırır”?. Verdiği sıkıntı ve ağırlık itibariyle iman sanki inkârcıya, göğe çıkması emredilmiş gibi gelir. Sözü edilen hususlarda tahammül göstermek onlara sanki sarp yokuşu tırmanıyormuş ve oraya çıkıyormuş gibi zor ve sıkıntılı gelir. “İktihâm” kişinin kendisini tehlikeler içine atması demektir. Denildi ki: İktihâm, külfetlere tahammül göstermektir. Eğer yorumu külfetlere tahammül göstermek ise o takdirde izahı şöyle olur: Bu kimse sözü edilen külfetlere tahammül göstermedi ki ehl-i meymenetten/cennetliklerden olsun. Eğer mâna kendisini tehlikeli yerlere atmak ise o takdirde sanki şöyle denilmiş olur: Sözü edilen hayır yollarına infakta bulunmayı terketmek ve Allah Teâlâ'ya iman etmemek ve boyun çözmeyi terketmek suretiyle kendi özünü helâke attı. 215 ISJEbü Bekir el-Esam bu beyanın tefsiri bağlamında Hz. Peygamber'den (a.s.) şöyle bir hadis rivayet eder: Bir adam Hz. Peygambere (a.s.) sorar ve der ki: Yâ Resülallah! Bana öyle bir amel göster ki onunla cennete gideyim!” Hz. Peygamber (a.s.) de ona can âzat etmesini ve köle âzat etmeye çalışmasını emretti. Soruyu soran: “Bu ikisi de aynı şey değil mi?” dedi. Hz. Peygamber (a.s.) “Hayır! İtku'n-neseme köle âzat etmendir, “fekkü'r-rakabe” ise kölenin âzat edilmesine yardımcı olmandır” buyurdu. Boyun çözme, onu çeşitli tehlikelerden kurtarma anlamındadır. Bu da bazan kölelik zilletinden âzat etmekle olur, bazan başka bir yolla olur. Söz gelimi bir kimsenin haksız yere bir başkasını öldürmeye kalkıştığını görürsün ve zâlimin kötülüğüne engel olarak mazluma yardım eder ve böylece onu tehlikeden kurtarırsın. Bir başkasını boğulurken görürsün ve onu boğulmaktan kurtarırsın. Bu ve benzeri örneklerin tümü tehlike içinde olan insanlara nispetle boyun çözülmesi kapsamına dâhildir. Âhirette güzel bir hayat kazanmak için işte bunları yapmalısın. Kırâat âlimleri bu kelimenin okunuşunda ihtilaf etmişlerdir. Kimi “fekke rakabetin ev etame fi yevmin zi mesğabetin” şeklinde nasb üzere kimi de “fekkü rakabetin ev itâmun çu yi a5 540) şeklinde merfü üzere okumuşlardır". Nasb şeklinde okunması halinde mânası şöyle olur: “Bir boyun çözseydi de doyursaydı ya!” Buna göre bu cümle “iktihâm” (atılma) fiilinin açıklaması olur. Merfü okunması halinde ise mâna “akabe”nin açıklaması olur: Sanki şöyle demiş gibi: Sarp yokuşun aşılması boyun çözmekle ve diğer belirttiğimiz özelliklerle olur. Süfyân b. Uyeyne'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet olunur: Kur'ânda yer alıp da “Ve mâ edrâke” diye geçen her ifade, Allah tarafından peygamberine bildirilmiş ve öğretilmiştir. “Ve mâ yüdrike” diye geçen ifadeler ise, Allah tarafından peygamberine bildirilmiş ve öğretilmiş değildir. En doğrusunu Allah bilir's. (İ“Mesgabe” kelimesi açlık demektir. “Zâ makrabe” kelimesi kendisine yakın olan anlamındadır. “Ev miskinen zâ metrabe” açlıktan karnını toprağa yapıştıran demektir. Denildi ki toprakla arasına girmeye engel olacak bir döşeği olmayan kimse demektir. Kıtlık gününde yakını olan bir yetim. Bu beyan, muhtaç olması halinde yetimin yakını üzerinde nafaka hakkı olduğunu gösterir. Bu aynı zamanda yetimin, fakir olması halinde nafakası yakın akrabaları üzerine biner şeklindeki Hanefi âlimlerimizin görüşüne de delil teşkil eder. Yahut aç açık bir yoksul. Bu beyan da niteliği böyle olan yoksulun, yani kendisi ile toprak arasını ayıracak altına alabileceği bir çulu bile olmayan yoksulun kifâyet miktarı nafaka yükümlülüğü cümle insanlar üzerine bir borçtur. DESLİLIZAŞS LZ izl geli ga SE --- Dipnotlar: bizim âyetlerimize karşı inatla direnmektedir. Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim!” B Berâb. Âzib diyorki: Bir bedevi, Resülullah (a.s.) gelip dedi ki:-Yâ Resülallah! Beni Cennete götürecek bir ameli bana öğret. Hz. Peygamber (a.s.) ona can âzat etmesini ve boyun çözmesini emretti. Soruyu soran: “Bu ikisi de aynı şey değil mi?” dedi. Hz. Peygamber (a.s.) “Hayır! İtku'n-neseme köle âzat etmendir, fekkü'rrakabe ise onun çözümüne yardımcı olmandır. (Köle âzadı tek başına yapılan bir iyiliktir. Boyun çözme ise âzat işine yardımcı olmaktır. Bol sütlü hayvanı hayrına sağıma vermendir. Zâlim yakınlarına iyilikle mukabele ederek onların haksızlıklarına mâni olmaktır. Eğer bunlara güç yetiremezsen o takdirde aç kimseleri doyur, susuz olana su ver, emir bi'lma'rüf ve nehiy anil-münker yap. Bunlara da gücün yetmezse bari hayırlı, güzel olmayan sözlerden dilini tut” (Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, IV, 299). 4 bk.İbn Mihrân, el-Mebsüt fi1-kırââti'l-aşr, 8. 473. 5 o İbnl-Cevzi, Zâdü'l-mesir, IX, 134; Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurün, XX, 66.

Beled 90:17

Sonra iman edenlerden. Bu beyanın yorumu şöyledir: Kişiye ne köle âzat etmesi ne de yoksulu doyurması iman etmediği sürece, bununla birlikte insanlara sabır ve merhameti tavsiye etmedikçe kendisine fayda vermez. Eğer bunları yaparsa işte o zaman sarp yokuşu aşabilecektir. Burada sabırdan maksadın iman olması da mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Ancak sabredip, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar böyle değildir. İşte onlar için bir bağış ve büyük bir mükâfat vardır”'“. Bu beyanda sabır kelimesi iman etme anlamındadır. Sabır ve merhametin tavsiyesi demek emir bi'l-ma'rüf ve nehiy anil-münker demektir. Çünkü “tevâsi” kelimesi “vasiyet” kökündendir. Bu da imanın benimsenmesinde iyiliğin emredilmesi ve kötülüğe karşı konulması ilkesini gerekli kılar. Gizli Şiva! İşl

Beled 90:18

Ashâb-ı meymene, “yümn” kökünden gelir ve bereket, sağlık, afiyet üzere olanlar demektir. JE giz YL elli GUL İyZAS adli

Beled 90:19

Âyetlerimizi inkâr edenler ise bâtılın ve erdemsizliğin yanında olanlardır. Bunlar kendi özlerine karşı uğursuz kimselerdir. Günahları işlemişler ve bu nedenle de kendi üzerlerine kapanan ateşi hak etmişlerdir. “Itbâk”, yani tabaka halinde kapama bir başka ilâhi beyanda belirtildiği gibidir. O da şudur: © Hüd,IWylL. “Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak””. Bir başka ilâhi beyanda şöyle buyurulmuştur: “Biz, zâlimler için alevleri kendilerini çepeçevre kuşatan bir ateş hazırladık”, En doğrusunu Allah bilir.

Beled 90:20

Âyetlerimizi inkâr edenler ise bâtılın ve erdemsizliğin yanında olanlardır. Bunlar kendi özlerine karşı uğursuz kimselerdir. Günahları işlemişler ve bu nedenle de kendi üzerlerine kapanan ateşi hak etmişlerdir. “Itbâk”, yani tabaka halinde kapama bir başka ilâhi beyanda belirtildiği gibidir. O da şudur: © Hüd,IWylL. “Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak””. Bir başka ilâhi beyanda şöyle buyurulmuştur: “Biz, zâlimler için alevleri kendilerini çepeçevre kuşatan bir ateş hazırladık”, En doğrusunu Allah bilir.

Şems 91:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. (Güneş Allah'ın En Büyük Âyetlerinden Biridir) “Duhâ” hakkında müfessirler şöyle demişlerdir: “Duhâ” güneş ve ışığıdır, yahut sıcağıdır veya gündüzdür. Burada yemin vardır. Çünkü Allah Teâlâ güneşe öyle özellikler yüklemiştir ki bunlar, O'nun hikmetinin inceliklerine, tedbirinin akıllara durgunluk verişine ve güneşi bereketlerin en nihayeti, âyetlerin en üstü kıldığına işaret eder. O'nun tedbirinin akıllara durgunluk veren yönlerinden biri şudur: Allah güneşin ışığına öyle bir özellik vermiştir ki gölgeyi giderir, ayın ışığını, lambanın ışığını giderir, yıldızların ışığını örter ve görünmez kılar, kadar ki havanın içindeki zerrecikleri görünür hale getirir. Böylece havanın zerreciklerden meydana geldiği anlaşılır. Görmez misin ki bir delikten güneş ışığının karanlık bir yere sızması halinde oradaki havada bulunan zerrecikler nasıl belirir. Bir kimse kalksa ve güneşe aydınlık ve ışık veren sırrı çözmeye kalkışsa buna asla gücü yetmez. Güneşin bereketinden olmak üzere şunları sayabiliriz: Gıdalar onun sağladığı ısıyla oluşmakta, bitkiler onunla bitmekte, tohumlar onun verdiği enerji ile filizlenmekte, meyveler onun sayesinde olgunlaşmaktadır. Güneşin akıllara hayranlık veren düenlenmesi ve yönetilmesine dair de şunları söyleyebiliriz: Allah onu öyle bir uzaklıkta ayarlamıştır ki her nesnenin yararı bu ayara bağlıdır. Zira mevcut halinden biraz yakın olsaydı mevcut bulunan her şey tutuşur ve yanardı. Biraz da uzak olsaydı bu kez de her şey donardı. Güneşteki mücizevi özelliklerden biri de güneşin her gün bin yıllık bir mesafeyi katediyor olmasıdır. Öyle ki onun her gün katettiği bin yıllık mesafeyi, akmak ve yürümek için yaratılmış olan varlıkların bu mesafeyi çok uzun zamanlarda katetmesi neredeyse imkânsız gibi bir durum arzeder. Güneş aynı zamanda Rab Teâlânın cömertliğini de ortaya koyar. Çünkü güneşin yararı bütün mahlükatı kuşatır. Onların iyileri, kötüleri, Allah dostları ve Allah düşmanları... hepsi ondan aynı şekilde yararlanır. Allah Teâlâ ona yemin etti ki din konusunda ya risâletin kabulü ya da ölümden sonra diriltilmenin gerçekleşeceğine dair kâfirlerde ortaya çıkan şüpheyi alıp götürsün de cümlesi imana gelsin. En doğrusunu Allah bilir. GESİ yzaliş

Şems 91:2

Güneşin yararları ve özellikleri ile ilgili saydığımız her konuda ayın, güneşi takip etmesi şeklinde bir yorum yapmak mümkündür. Ay, işlev itibariyle güneşin ardından hemen ikinci sırada yer alır. Çünkü gıdaların olgunlaşmasında onun da aynı şekilde etkisi vardır. O da aydınlatır. Ne var ki güneşin vardığı yere kadar varamaz, onun ulaştığı faydaya ulaşamaz. En doğrusunu Allah bilir. 219 ( Bazıları şöyle dedi: Yani ay hilâlin başlangıcında güneşi izler çünkü ayın son gününde güneş batınca onun batışını hilâlin doğuşu izler. Bazıları da ayın dolunay olduğunda güneşi takip etmesidir demişlerdir. Bütün bunlar gösteriyor ki güneş ve ayın yaratıcısı birdir. Çünkü her ikisinin de yararı birbirini tamamlayacak şekilde bütün mahlükatı kapsamaktadır. Eğer güneş ve ay tek bir yaratıcı tarafından yaratılmasaydı bunların faydaları bütün yaratıklarına yönelik olmazdı, aksine her birinin yaratıcısı kendi yarattığı nesnenin faydasının, düşmanın kavmine ulaşmasını engellerdi. ÇE ISI ŞİŞ

Şems 91:3

Bu beyan farklı şekillerde yorumlanabilir. İhtimallerden biri gündüzün dünyayı aydınlatmasıdır. Bir başka yorum yeryüzünü aydınlatmasıdır. Güneşi ortaya çıkarması diye de yorumlanabilir. Her tarafı bürüyen gecenin karanlıgından ışığı ile gözleri görür hale getirmesi anlamı da verilebilir.

Şems 91:4

Bu da bahsettiğimiz ihtimaller doğrultusunda yorumlanabilir, bunlar da şunlardır: Karanlığı ile dünyayı yahut yeryüzünü bürümesi, yahut güneşi örtmesi, ya da insanların gözlerini mevcudatı görmez hale getirmesi. En doğrusunu Allah bilir. Diğer taraftan şunu söyleyebiliriz: Gece ve gündüzün, güneş ve ayda bulunmayan birtakım fazladan güçleri vardır. Çünkü gece ve gündüzün gücünün etkisi sonucu eceller tükenmekte, ömürler bitmektedir. Hiç kimsenin onların tahakkümünden kaçınma ve korunma imkânı yoktur. (JBuna mukabil insanların güneşin ve ayın vereceği sıkıntılardan, birtakım çarelere ve sebeplere başvurarak korunma imkânları vardır. Ama gece ve gündüzün etkisinden kurtulmak mümkün değildir. O yüzden burada gece ve gündüzü ayrıca belirtmiş olmasında güneş ve ayın anılmasından elde edilen nüktelerden fazlası mevcuttur.

Şems 91:5

Göğe ve onu kurana. Zeccâc şöyle dedi: Âyette ki mâ sıla ismi “ellezi” mânasındadır. Böylesi bir kullanım mümkündür. Arab'ın şu sözünde olduğu gibi: “Sübhâne mâ sebbehat lehu's-semâvâtü vel-ard”, yani göklerin ve yerin kendisini tesbih ettiği zatın şanı yücedir! Bu kullanımda “mâ”, “ellezi” yerine kullanılmıştır. Bazıları da buradaki “mâ'nın “men” yerine kullanıldığını söylemiştir. Sanki şöyle demiş gibidir: “Ve's-semâi ve men benâhâ” (ul -,:. Bazıları da “mâ” burada masdar anlamında fiil-i mâzi kılınır, demişlerdir. Şöyle dersin: “Acebeni mâ sana'te” (Ch çizi). Bu “acebeni sunuke” (44-2.xei) anlamındadır. Buna göre takdir şöyle olur: “Ves-semâi ve binâiha” Göğe ve yapısına... Eğer yorum ilk iki şekle göre olacaksa o takdirde yemin Allah Teâlâ'ya olacaktır. Semaya ve sözü edilen güneş, ay, gündüz ve geceyi düzene koyana... Eğer yorum sonuncu şekilde olacaksa o takdirde yemin yaratılana yönelik olacaktır ki o da göktür. Çünkü göğün inşa edilmesi onun kendisi demektir. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: “Ves-semâi ve mâ benâha ve'l-ardı ve mâ tahâhâ ve nefsin ve mâ sevvâhâ” (Lç3 hş yeüiş gb ley Yİ lg leş ele İig) âyetlerinde geçen “mâ” edatları her ne kadar lafız itibariyle geriye atılmış ise de takdim şartıyla taaccüp uyandırmak içindir. Sanki şöyle demiş gibidir: Ve mes-semâu” Gök nedir? Cevap olarak da: Derinliğini yükseltmek, tesviye edip düzlemek ve görülen bir direk olmaksızın onu ayakta tutmak suretiyle bina etti, demiş olur. En doğrusunu Allah bilir.

Şems 91:6

“Tahâhâ” demek yeri yayıp döşemek, sermek demektir.

Şems 91:7

Dediler ki: Nefsin tesviye edilmesi, insanların iki elli, iki ayaklı, iki gözlü vb. yaratılmasıdır. Eğer yorum böyle ise o takdirde bu anlamdaki tesviye insan türünün istisnasız her bireyi için değil geneli için söz konusudur. Mânası şöyle olur: Genel olarak insanları sözü edildiği şekilde iki elli, iki ayaklı... yarattı. Böyle bir kullanım dilde mümkündür. Bu şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi olur: “Sabahı aydınlatan O'dur. Ve O, geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı birer hesap ölçüsü kılmıştır. İşte bu, Aziz ve Alim olan Allah'ın takdiridir”; “Gündüzü de çalışıp kazanmak için fırsat kıldık”? Bu örneklerde belirtilen geceyi dinlenme ve karar kılma zamanı ve gündüzü de geçimi temin için çalışma zamanı kılması tüm insanlar için değil, geneli içindir. En doğrusunu Allah bilir. Denildi ki: “Tesviye'den maksat organlarının tam olmasıdır. Eğer organlarından eksik olursa o zaman insan noksan olur. Bu yorum birincisinden daha geneldir. Şöyle bir yorum da muhtemeldir: İhtiyaçları neyi gerektiriyorsa onları karşılayacak şekilde yarattı. Diğer hayvanlar gibi değil de geçimini kazanabilmek için dönüp dolaşmak, çareler aramak gibi özellikte yarattı. Bir başka izah da mümkündür: “Sevvâhâ” ( demek külfet ve sıkıntıya tahammül edebilecek şekilde donattı, demektir. Şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Müsâ yetişip olgunlaşınca, ona hikmet ve ilim verdik. İşte güzel davrananları biz böyle ödüllendiririz”. Bu haliyle artık insan, güzel ve çirkini ayırtedebilecek, işlerin akıbetinin hayır mı şer mi olacağını öngörebilecek kıvamda olmuştur.

Şems 91:8

Bu ilâhi beyanı da değişik şekillerde yorumlama imkânı vardır. “Elheme” fiili “beyyene”, yani açıkladı anlamındadır; ona kendisi için neyin fücür, neyin takvâ olduğunu açıkladı ve onları öğretti. Bilgilerin (maârif) yaratılış itibariyle zorunlu olduğu iddiasında bulunanlar bu âyeti kendileri için delil olarak kullanmışlar ve şöyle demişlerdir: Allah Teâlâ bildirdi ki nefse fücürunu da takvâsını da öğretmiştir ve insanın özüne her çirkinin çirkinliğini her güzelin de güzelliğini kendisi ile bilebileceği bir yeti koymuştur. [Hüsün ve Kubuh] 1S (Bizim kabulümüz şudur: Genel olarak “eşyanın hüsnü ve kubhu” bedihi akli bilgiyle genel olarak bilinir. Ancak her bir şeyin özel olarak hüsnü, keza her bir şeyin ayrı ayrı özel olarak kubhu bilinemez. Bu, ancak ya peygamberlerin getirdiği vahiylerle ya da tefekkür ve nazar yoluyla bilinebilir. Görmez misin ki insanın doğası lezzetlerden ve yararlı olan nesnelerden hoşlanır, çirkin nesnelerden ve elemlerden ise uzaklaşıp, kaçar. Hal böyle iken her yararlının özel olarak ne olduğunu, keza bizzat hangi eşyanın ne zararı olduğunu bilemez. Bu ancak tatma ve deneme yoluyla bilinebilir. Aynı şekilde gözler renkleri kavrar, ancak hüsnünü ve kubhunu bilemez. Aksine bunların arasını ancak akıl ayırt edebilir. Buna göre şöyle diyebiliriz: Aklın doğasında çirkin olanların çirkinliği, güzel olanın da güzelliği genel olarak yerleştirilmiş haldedir; fakat her bir şeyin ayrıntısını bilmekte akıl yeterli değildir. Bu ancak sözünü ettiğimiz yolla bilinebilir. Buna göre “fe elhemehâ fücürahü ve takvâhâ” (443353 45,44 kavl-i celili şöyle yorumlanır: Onun özüne kabih olanı hasenden, habis olanı tayyipten ayırteden; fücürun çirkinliğini, takvânın da güzelliğini açıklayan bir yetiyi koymuştur. Bunun sonucu olarak da sorumlu tutulması ve sınanması lâzım gelmiştir. Sonra bunun bilgisine ise ya peygamberlerin bildirmesi yoluyla ya da düşünüp akıl yürütmekle ulaşacaktır. Bir başka izah daha mümkündür: Allahın hukukuna riayet etmesi, yolda istikamet üzere olması ve mücahede halinde olması karşılığında kişiye takvâsını ilham eder. Şu ilâhi beyana bakmaz mısın: “Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarfedenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz. Kuşkusuz Allah iyilik yapanların yanındadır”, Allah Teâlâ burada hidâyeti çaba sarfetme şartına bağlamıştır. Yine Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm. Şu halde benim davetime gelsinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulalar”. Burada da icabet bir şart içermektedir. O da icabetin duaya bağlanmasıdır. Görmez misinki ki: “Şu halde benim davetime gelsinler ve bana iman etsinler” denilmekte, bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır: “Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size vâdettiklerimi vereyim. Asıl bana itaatsizlikten sakının”“. Yine şöyle buyurmuştur: “Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz... 7 Bu delillerden de anlaşıldı ki kendisine ilhamda bulunulan kişi, kendi üzerine gerekli olan hukuku eksiksiz olarak yerine getiren kimsedir. Kişi vazifesini bihakkın yerine getirdi mi Allah da ona takvâsını ilham etmekte ve günaha götüren yolları kendisine göstermektedir. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: “Fe elhemehâ fücürahâ ve takvâhâ ((ç:şi&, yani onu fücüru ile ve takvâsıyla yükümlü tuttu. Bunun sonucu olarak da takvâsı lehine fücüru da aleyhine oldu. Hiç kimse bir başkasının fücüru yüzünden sorguya çekilmez. Burada şöyle bir delil de vardır: Takvâ kelimesi tek başına kullanıldığı zaman her türlü hayır işlerini içine alır. “Bir” (iyilik) ve “itâ” (vermek) ile birlikte kullanılması halinde ise sadece günahlardan sakınmayı ifade eder. Şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa..” “Berra”, “ve'ttekâ” denildiği zaman ise övgüyü gerektirici her hayırlı işi yaptı ve işleyeni yerdirici her türlü günah işten de sakındı demek istenir.

Şems 91:9

Arınan Veya Hevâsına Uyan Nefis Daha önce geçen güneşe, aya, geceye ve gündüze yapılan yeminin cevabı bu cümledir. Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Yani âhirette. Onu arzularıyla baş başa bırakan da ziyan etmiştir. Yani âhirette. Bu, “Elbette çabalarınız farklıdır”? meâlindeki âyette belirtildiği gibi âhirette verilecek olan cezaya yönelik olmaktadır. Bunda, inşallah belirteceğimiz gibi ölümden sonra diriltilme ve âhiret hayatına iman etmeyi gerektiren bir delil vardır. “Felâh” yorumu üzerinde de ihtilaf olmuştur: Bazıları, “Efleha” “sa'ide” yani mutlu oldu anlamındadır demiştir. Bir kısmı şöyle demiştir: Hayır işleri işlemeye devam etti, çünkü “felâh”, “beka” demektir. Kimi de “eflaha” felimesine “fâze”, yani kurtuldu anlamı vermiştir. Felâha eren, özetle umduğuna nail olan ve korktuğundan da emin olan kimsedir. Bu mânanın içine mutlu olmak, beka ve kurtulmak anlamları da dâhil olur. Nefsini arındıran. Buradaki arındırma fiilinin hem Allaha hem de kula isnadı mümkün gözükmektedir. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytana ayak uydurursa bilsin ki, o edepsizliği ve kötülüğü emreder. Allah'ın lütfu ve rahmeti sizinle olmasaydı içinizden hiçbir kimse günahtan asla arınamazdı, fakat Allah dilediğini arındırır; Allah her şeyi işitmekte ve bilmektedir”. Yine O meâlen şöyle buyurur: “Söyle onlara, (sevineceklerse) Allah'ın lütfu ve rahmetiyle, evet bununla sevinsinler; çünkü bu, onların toplayıp biriktirdiklerinden daha değerlidir”. Arınan kişi, Allah Teâlâ'nın lütfuyla arınmış olmaktadır. “Tezkiye”nin kula isnat edilmesi de mümkündür. Buna göre “zekkâhâ”, yani nefsin sahibi kendini arındırırsa... demek olur. Aynı şekilde Onu arzularıyla başbaşa bırakan da ziyan etmiştir. Bu beyan iki şekilde izah edilebilir: Buna göre ilk mâna Allah Teâlâ, “tezkiye”, yani arındırma fiilini ve “dalâl, yani sapkınlık yolunu yaratandır demek olur. Dolayısıyla yaratma açısından fiil Allah Teâlâ'ya, işlenmesi açısından da kula nispet edilir. Nefsini arzularıyla başbaşa bırakan. “Dessâhâ” gizledi demektir. Onun gizlenmesi mahfillerde sadece yergi ile anılmasını gerektirecek şekilde davranmasıdır. “Tezkiye” etme ise onu geliştirip ortaya çıkardı öyle ki insanlar ona takdir ve tâzim gözüyle bakar hale geldiler, demektir. Takvâ sahibi, işte böyle halk arasında takdir ve tâzim gören demektir. Fâcir ise insanlar arasında horlanmış ve yerilmiş halde yaşar. Ya da ortaya çıkarma ve gizleme âhiret hayatına yöneliktir. Takvâ sahibi ve arındırılmış kimse orada takdir edilir, fâcir olanın ise gizlenip adı sanı unutulur. “Dessâhâ” kelimesi “desestü” kullanımındadır. Sin harfi tekrardan dolayı düşürülmüş ve yerine yâ harfi getirilmiştir”. Diğer taraftan “dessâhâ” kelimesinde fiilin Allaha nispeti, yaratılması itibariyledir. Ve “men zekkâhâ” sözünde ise fiilin Allah'a nispeti, kuluna tevfikte bulunması yönüyledir.

Şems 91:10

Arınan Veya Hevâsına Uyan Nefis Daha önce geçen güneşe, aya, geceye ve gündüze yapılan yeminin cevabı bu cümledir. Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Yani âhirette. Onu arzularıyla baş başa bırakan da ziyan etmiştir. Yani âhirette. Bu, “Elbette çabalarınız farklıdır”? meâlindeki âyette belirtildiği gibi âhirette verilecek olan cezaya yönelik olmaktadır. Bunda, inşallah belirteceğimiz gibi ölümden sonra diriltilme ve âhiret hayatına iman etmeyi gerektiren bir delil vardır. “Felâh” yorumu üzerinde de ihtilaf olmuştur: Bazıları, “Efleha” “sa'ide” yani mutlu oldu anlamındadır demiştir. Bir kısmı şöyle demiştir: Hayır işleri işlemeye devam etti, çünkü “felâh”, “beka” demektir. Kimi de “eflaha” felimesine “fâze”, yani kurtuldu anlamı vermiştir. Felâha eren, özetle umduğuna nail olan ve korktuğundan da emin olan kimsedir. Bu mânanın içine mutlu olmak, beka ve kurtulmak anlamları da dâhil olur. Nefsini arındıran. Buradaki arındırma fiilinin hem Allaha hem de kula isnadı mümkün gözükmektedir. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytana ayak uydurursa bilsin ki, o edepsizliği ve kötülüğü emreder. Allah'ın lütfu ve rahmeti sizinle olmasaydı içinizden hiçbir kimse günahtan asla arınamazdı, fakat Allah dilediğini arındırır; Allah her şeyi işitmekte ve bilmektedir”. Yine O meâlen şöyle buyurur: “Söyle onlara, (sevineceklerse) Allah'ın lütfu ve rahmetiyle, evet bununla sevinsinler; çünkü bu, onların toplayıp biriktirdiklerinden daha değerlidir”. Arınan kişi, Allah Teâlâ'nın lütfuyla arınmış olmaktadır. “Tezkiye”nin kula isnat edilmesi de mümkündür. Buna göre “zekkâhâ”, yani nefsin sahibi kendini arındırırsa... demek olur. Aynı şekilde Onu arzularıyla başbaşa bırakan da ziyan etmiştir. Bu beyan iki şekilde izah edilebilir: Buna göre ilk mâna Allah Teâlâ, “tezkiye”, yani arındırma fiilini ve “dalâl, yani sapkınlık yolunu yaratandır demek olur. Dolayısıyla yaratma açısından fiil Allah Teâlâ'ya, işlenmesi açısından da kula nispet edilir. Nefsini arzularıyla başbaşa bırakan. “Dessâhâ” gizledi demektir. Onun gizlenmesi mahfillerde sadece yergi ile anılmasını gerektirecek şekilde davranmasıdır. “Tezkiye” etme ise onu geliştirip ortaya çıkardı öyle ki insanlar ona takdir ve tâzim gözüyle bakar hale geldiler, demektir. Takvâ sahibi, işte böyle halk arasında takdir ve tâzim gören demektir. Fâcir ise insanlar arasında horlanmış ve yerilmiş halde yaşar. Ya da ortaya çıkarma ve gizleme âhiret hayatına yöneliktir. Takvâ sahibi ve arındırılmış kimse orada takdir edilir, fâcir olanın ise gizlenip adı sanı unutulur. “Dessâhâ” kelimesi “desestü” kullanımındadır. Sin harfi tekrardan dolayı düşürülmüş ve yerine yâ harfi getirilmiştir”. Diğer taraftan “dessâhâ” kelimesinde fiilin Allaha nispeti, yaratılması itibariyledir. Ve “men zekkâhâ” sözünde ise fiilin Allah'a nispeti, kuluna tevfikte bulunması yönüyledir.

Şems 91:11

11. “Semüd kavmi, hak tanımazlığı yüzünden yabani yalanlaSemüd kavmi, hak tanımazlığı yüzünden yalanladı. Allah Teâlâ Semüd kavminin kimi inkâr ettiklerini burada açıklamadı. Onu başka bir beyanında şöyle açıkladı. “Semüd kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı. Kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: “Allaha karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” Hak tanımazlığı yüzünden. Bu, iki şekilde yorumlanabilir: Günahı ve taşkınlığı yüzünden. Çünkü onu inkâr etmeye sevkeden âmil azgınlıkları ve onun durumu üzerimde düşünmeyi terketmeleriydi. Eğer öyle olmasa da peygamberinin kendilerine getirdiği vahiyler üzerinde düşünselerdi o takdirde onda inkâr etmeye dair bir delil bulamazlardı. İkincisi de “bi ehli tağvâhâ” (Lgşab Jah) takdirinde olmasıdır. Yani Semüd halkı içlerindeki tuğyan ehli yüzünden inkâr etti. Bu beyanda şöyle bir bildirim vardır: Onlar peygamberlerini kendilerinde ortaya çıkan bir şüphe ya da kendilerince dayandıkları bir kanıt sebebiyle değil, aksine inatçılıkları ve onun peygamberliğine kesin kanaat getirdikleri halde ona karşı tavır almaları yüzündendir. Şöyle ki: Peygamberleri Salih'in (a.s.) getirdiği delil, diğer delillere üstün gelmiştir. Çünkü onlara devenin verilmesi kendilerinden gelen bir istek ve talepte haddi aşmaları üzerine olmuştur. Onlara düşen, peygamberlik iddiasını ispat etmek için bir kanıt istemeleri ve mutlaka şu olsun şeklinde bir belirleme yoluna gitmemeleriydi. Oysa onlar tutturdular ve ille de taştan bir deve çıkarmasını isteyerek haddi aştılar. Allah'ın şöyle bir hükmü vardır: Delil, talep sonrasında gelir, yani istenilen kanıt aynısıyla getirilir buna rağmen hüccet talebinde bulunanlarca inkâr edilirse onların kökünün kazınması Allah'ın kanunudur. Bu kavim hem delil talebinde bulunmuş, talep ettikleri mücize gösterilince de inkâr etmişlerdir, dolayısıyla mücizeye rağmen inkâr edince köklerinin kazınması gibi cezaya mâruz kalmışlardır. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Bizi mücizeler göndermekten alıkoyan şey, öncekilerin bunları yalanlamış olmasıdır. Nitekim Semüd kavmine, açık bir mücize olmak üzere dişi deveyi vermiştik, ama ona (inanmayıp) kötülük yaptılar. Oysa biz mücizeleri yalnızca korkutup uyarmak için göndeririz”', Buradan da anlaşıldı ki kâfirlerin Hz. Peygamber'den isteyip de bunun kendilerine gösterilmemesi sırf şundandır: Eğer onlara istedikleri mücizeler verilir ve buna rağmen imana yanaşmayıp inkâr ederlerse o zaman kökten helâk olurlardı. Oysa Allah Teâlâ onun ümmetinin kıyâmete kadar bâki kalmasını murat etmiştir, onu âlemlere rahmet olmak üzere göndermiştir. Ona delilini âlemlere rahmet olacak türden bir delil vermiştir ki o da savaşmaktır. Savaşta rahmetin oluşu şöyledir: Onlar dünya sevgisi ve ona karşı tutkularından dolayı iman etmeye yanaşmıyorlardı. durum onları onun delilleri ve risâletinin kanıtları üzerinde düşünmekten alıkoyuyordu. Cihat onların geçim yollarını daraltma ve delilleri üzerinde düşünmeye zorlama işlevi gördü ve bu, onları peygamberi tasdik etmeye ve ona inanmaya sevketti. Böylece ortaya çıktı ki savaşta onlar için rahmetin tecellisi vardır. Gö akl e EZGİ 3 En bedbahtı ve azılısı kalktı ileri atıldı, deveyi kesmek suretiyle ortaya koyduğu inkârdan ötürü en bedbahtları oldu. Ammâr b. Yâsir'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (a.s.) Hz. Ali'ye şöyle buyurmuştur: “Bak! Sana insanların en bedbahtını bildireyim mi? İki adam!” O: “Evet ey Allah'ın rüsülü! Bildir!” dedi. Hz. Peygamber (a.s.): “Biri deveyi kesen Semüd'un Uheymir'i

Şems 91:12

diğeri de, ey Ali, seni şöylece vuracak olandır” buyurup, elini Ali'nin başına koydu ve neresine kadar kana bulanacağını da sakalını tutarak işaret etti”. Sözünü ettiğimiz gerekçelerden ötürü deveyi kesen Uheymir insanların en bedbahtı (şaki) olmuştur. Hz. Ali'nin katilinin insanların en bedbahtı olması da mümkündür, çünkü o, onun öldürülmesini helâl telakki etmiştir.

Şems 91:13

Bunun iki mânaya gelmesi muhtemeldir: Birincisi Allahın devesinden sakının ve ona dokunmayın. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “Semüd'a da kardeşleri Salih'i (gönderdik). Onlara, “Ey kavmim” dedi, “Allaha kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabb'inizden açık bir delil gelmiştir. O da, size bir işaret olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah'ın toprağında otlasın. Ona kötülük etmeyin; sonra sizi elem verici bir azap yakalar”. İkincisi: Onlara şöyle buyurdu: Allah'ın devesini bırakın Allah'ın yeryüzünde otlasın. Deve ile suyu arasına girmeyin, dilediği gibi içsin. Devenin Allaha nispet edilmesi iki şekilde izah edilebilir: Birincisi: Allah Teâlâ onun hiç kimse tarafından sahiplenilmesine izin vermedi ki mülkiyeti ona nispet edilsin. O itibarla deve hiçbir kimsenin mülkü olmaksızın varlığını sürdürdü. Hiç kimsenin mülkü dâhilinde olmayan mescitler nasıl Allaha nispet ediliyorsa o da Allaha nispet edildi. İkincisi: Yüceltme amacıyla Allah'a nispet edildi. (JBu konuda esas şudur: Başka parçalara nispetle üstün olduğunu göstermek üzere nesnelerin bazı parçaları Allaha nispet edilir. Nesnelerin bütünüyle Allaha izafe edilmesi ise bizzat Allah Teâlâ'yı yüceltmek anlamına gelir. Buna göre “Rabbü'l-mesâcid” denildiği zaman mescitlerin diğer mekânlara nispetle daha üstün kılındığı bildirilmiş olur. “Rabbü'l-arş” denildiği zaman arşın tâzimi kastedilir. Aynı şekilde “Rabbü'n-nâka” denilmesi halinde de o devenin durumuyla ilgili bir yücelik belirtilmiş olur. Buna mukabil “Rabbüâlemin” ve “Rabbu külli şey” denildiği zaman ise Rabb'in (celle celâluh) tâzimi kastedilir.

Şems 91:14

Onu yalanladılar derken kasıt peygamberlik davasında Salih aleyhisselâmı yalanladılar demek olabilir. Yahut deveyi kesmeleri halinde kendilerine azabın ineceğine dair verdiği haberi inkâr ettiler ve buna rağmen deveyi kestiler diye anlaşılabilir. Bunun üzerine Rab'leri, günahları sebebiyle onlara ardı arkası kesilmez felâketler gönderdi. Bazıları dediler ki: Onlara azabı, büyük küçük herkesi bürüyecek şekilde indirdi. Bu anlamda şöyle bir kullanım şekli vardır: “Ba'ir müdemdem” denilir ve yağ tabakası bütün etini kaplayan semiz deve kastedilir. Bazıları da “demdeme aleyhim” (4x cas) cümlesini “demmera”, yani günahları yüzünden altlarını üstlerine getirdi diye yorumlamışlardır'?. Günahları ise peygamberi inkâr etmeleri ve deveyi kesme taşkınlıklarıdır. Helâk etti. Bu iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi onları yerle bir, yani dümdüz etti demektir. Nitekim şu ilâhi beyanda da böyle kullanılmıştır: “Küfür yoluna sapıp peygamberi dinlemeyenler o gün, Allah'tan hiçbir haberi gizleyemez hale düşerek yerin altında kaybolmayı temenni ederler”, Ya da helâk ederken büyük küçük ayırmadı hepsini bir tuttu; o azap gününde çocuklar eceliyle, yetişkinler de günahları yüzünden azaba uğradılar ve hepsinin kökleri kazıldı, diye yorumlanır.

Şems 91:15

19115. “O, yaptığının sonucundan korkacak değildir” 228 Korkma fiilinin Allah Teâlâya isnat edilmesi mümkündür. Allah Teâlâ onları helâk edince bu “ihlâk”, yani helâk etme fiilinin sonucundan korkmadı. Korkmadı derken kastedilen, onların helâk edilmelerinin hikmetinin bir gereği olması, helâkleri sebebiyle hikmetine bir nâkısa gelmemiş olması ve gaip olanın duruma diyecek bir söz bulamamasıdır. Hasan-ı Basri böyle yorumda bulunmuş, “İşte Rabb'imiz, onların başına azap indirmekten endişe etmedi” demiştir. Yahut da korkma fiili deveyi kesen kişiye dönüktür. Mânası şöyle olur: O deveyi kesti, Salih peygamberin (a.s.) kendilerini uyardığı akıbetten endişe edip korku duymadı. Oysa Salih (a.s.) onları, şu ilâhi beyanda ifade edildiği gibi uyarmıştı: “Semüd'a da kardeşleri Salih'i (gönderdik). Onlara, 'Ey kavmim” dedi, Allaha kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir. O da, size bir işaret olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah'ın toprağında otlasın. Ona kötülük etmeyin; sonra sizi elem verici bir azap yakalar”. Bazıları şöyle dedi: O deveyi kesmesinin sonucunda başına ne geleceğini bilmedi, eğer bilseydi kesinlikle yapmazdı. “Havf” kelimesinin “ilim”, yani bilmek anlamında kullanıldığı varittir. Çünkü korku son noktasına ulaştığında bilgi halini alır. Semüd kıssasının anlatılmasında iki hikmet vardır: Birincisi Hz. Peygamber'in (a.s.) risâletinin ispatı. Şöyle ki: Hz. Peygamber (a.s.), kendilerinde eskilere dair bilgi ve haberler bulunan kimselere gidip gelmezdi, onlarla bir teşrikimesaisi yoktu. Kendisi okuma yazma da bilmezdi ki onlara dair bu yolla bilgi sahibi olsun. Böylece sabit oldu ki o bu kıssayı kendisine gelen vahiy yoluyla öğrendi. İkincisi: Kıssanın anlatılmasında peygamberleri inkâr edenleri uyarmak vardır. Böylece onlar Hz. Peygamber'i yalanlamaktan sakındırıldılar ki Salih peygamberi inkâr edenlerin başlarına inen azap gibi bir azap kendi başlarına da inmesin. Hidâyete erdiren Allah'tır ve benim güvenim O'nadır.

Leyl 92:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

Leyl 92:2

Allah Teâlâ geceyi ve gündüzü mümin-kâfir herkesin, ehli iman ve tevhitle çekişme halinde olan cümle zorbaların ve firavunların dahi bildiği açık ve tekrar eden iki büyük alâmet yaptı. Gece ve gündüze yapılan yemin ile “vedduhâ ve'l-leyli izâ secâ” kavl-i celilinde' yapılan yemin aynıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi yemin, üzerine yemin edilen konuyu pekiştirmek için yapılır. Aslında yemin olmasa da o konu öyledir. Bu da onlarda olan özelliklerin büyüklüğünü gösterir. Öyle ki gece ve gündüz ne kadar zorba ve firavun varsa gidip gelmeleriyle hepsinin üstesinden gelmiş, onlara galebe çalmıştır. O kadar ki onlardan gece ve gündüzün gidip gelmelerine mâni olmak isteyen çıksa asla ona güç yetiremez. I)Gece ve gündüzün deveranında Allah Teâlâ'nın vahdâniyetine, ulühiyetine, güç ve kudretine, ilmine, tedbirine ve hikmetine dair delil vardır. Vahdâniyetine ve ulühiyetine delil oluşu onların birbiri ile olan uyumu ve var olduklarından bu tarafa tek bir esas ve kanun üzere cereyan ediyor olmalarıdır. Nurdan ve karanlıktan yaratılmışlardır ve artıp eksilmeleri söz konusudur. Her ikisinin aynı düzen içinde yürümesi her ikisinin de varedicisinin aynı kudret eli olduğunu gösterir. Eğer bunlar birden fazla yaratıcının eseri olsaydı, berikinin diğeri üzerine gelip de ona galip gelmesi hali devam ederdi. Diğeri de ebediyen galip olana yenik halde kalırdı. Böyle olmayıp sürekli birbirini takip ettiklerine göre anlaşıldı ki bunları idare eden aynı kudret elidir. Bu, aynı zamanda Seneviyye'nin (düalizm) inandığı gibi ışığın ve karanlığın işi olmadığına da delildir. Bunların yararlarının birbirine bağlı olacak şekilde ayarlanmış olması da yine onların çok değil tek bir elden idare edildiklerinin delili olur. Bunların hareketlerinin ve yararlarının uyum içinde olması, aynı yasa üzerine düzgün bir şekilde devam etmesi onların varedicisinin ilim sahibi bir düzenleyici olduğunu ve bütün bunları gelişi güzel ve öylesine değil tedbir ve ilim üzere yürüttüğünü gösterir. Onlardan her birinin göz açıp kapayacak kadar bir zamanda gelmesi onu inşa edenin Kâdir olduğunu ve onu ölümden sonra diriltme ve âhiret hayatını başlatma gibi hususlarda acze düşüremeyeceğini gösterir. Keza bahsettiğimiz durum onu yapan failin hikmet sahibi olduğunu ve fiilinin hikmet üzere vuku bulduğunu, onları başıboş bırakıp kendilerine birtakım emir ve yasaklarla ve birtakım hususlarla onları sınamayıp kendi hallerine bırakma gibi bir olgunun olmadığını da gösterir. Aynı şekilde zikrettiklerinde erkek ve dişinin de yer alması evlilik, üreme ve soy sop sürme gibi birtakım işaretler ve alâmetler içerir. (Bazı dilciler dediler li ISI demek ortaya çıkmak demektir.

Leyl 92:3

Bazıları dediler ki: “Mâ” harfi her ne zaman mâzi fiil ile bitişse, anlamı masdara dönüştürür (mâ-i masdariyye). Sanki şöyle demiş gibi olur: “Erkegin ve dişinin yaratılışına yemin olsun ki...” Böyle bir ifade bütün mevcudata yapılmış bir yemin olur. Çünkü erkeği ve dişisi olmayan hiçbir varlık yoktur. Aynı şekilde İbn Mesüd'un mushafı de “ve'z-zekera ve'l-ünsâ” (sYi, Sil,) şeklindedir? Bizzat Hz. Peygamber'in de (a.s.) böyle kırâatte bulunduğu rivayet edilmiştir?. Bazıları da “mâ”nın “ellezi” anlamında ilgi zamiri olduğunu söylemişlerdir. Sanki şöyle demiş gibi: “Vel-lezi halekaz-zekera vel-ünsâ” (GEY Sli gla gili). Bu durumda yemin Allah Teâlâ'ya yapılmış olur. Birinci yoruma göre ise yemin erkek ve dişi üzerine yapılmıştır.

Leyl 92:4

” Taberi, Câmi'w'l-beyân, XXX, 274. 3 Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, XX, 81. [Âhiret Âleminin Gerekliliği] Dediler ki: Yeminin cevabı budur. Denilirse ki: Mümin, kâfir herkes bilir ki insanların çabaları farklıdır. Bu durumda herkesin zaten bildiği bir şey üzerine yemin etmenin ne tür bir hikmeti ve faydası olur? En doğrusunu Allah bilir ya, bunun cevabı şöyledir: Onların çabaları sonucu ve gereği olarak onlara verilmesi gereken karşılık elbette âhirette farklı olacaktır, ki o da çabalarının karşılığıdır. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Şüphesiz sizin çabanız ve onun sevabı farklıdır. Şöyle ki: Onlar şunu demekteydiler: Eğer Muhammed'in (a.s.) dediği gibi bir âhiret yurdu varsa biz orada Muhammed'in tâbilerinden daha avantajlı durumdayız. Buna şu ilâhi beyanda işaret ediliyor: “Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Rabb'imin huzuruna götürülürsem bile, hiç şüphem yok ki, orada bunun yerine daha iyisini bulurum”. Yahut Elbette çabalarınız farklıdır sözü şöyle yorumlanır: Dünya hayatında veren kimse zâhirde başkasına fayda verir, kendisi de zarar görür. Vermeyip de kendisinde tutan ise kendisi fayda görür. Hem veren kimse insanlar katında övülen kimsedir. Eğer verenin verdiğinden fayda görmesi, cimrinin de tutması kendisine zarar vermeseydi o takdirde cömerdi övmek cimriyi de yermek beyinsizlik olurdu. Bu da gösterdi ki, bunu övgüye değer kılan özellikle akıbettir. Çünkü insanlar kâfiriyle müslümanıyla, iyisiyle kötüsüyle bu dünyanın nimetleri ve lezzetlerinden yararlanmakta eşittirler, gecenin ve gündüzün dolaşımı ve bunlarda yaratılan bitkiler, meyveler, pınarlar, ağaçlar... gibi nimetlerden yararlanmada farkları yoktur. Mademki bu dünyada tam bir eşitlik vardır ki buna dair nebi-yi muhtârdan şöyle bir söz nakledilir: “İnsanlar su, doğal bitki örtüsü ve doğal ısı kaynaklarında ortaktırlar”'. Öyle ise bedbahtları (eşkıya) ve iyileri birbirinden ayıracak başka bir yurdun olması gerekir. (SJBöylece iyiler ve kötüler, kendi özüne yarar sağlayan ile zarar veren arasındaki farklılıklar ortaya çıksın. Bunların gece ve gündüzden yararlanmakta ve dünyada olan her türlü nimetlerde eşit bulunmaları söz konusu olunca o takdirde aralarında farklılığın ve birbirine üstünlüğün ortaya çıkacağı, sözünü ettiğimiz hususların birbirinden ayrılacağı bir ortam oluşsun. TL ies) mai ie) e) ELLES 2 UYE ANİ LALIĞI --- Dipnotlar: N İşaret edilen hadis için bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 364; İbn Mâce, “Rühün”, 16; Ebü Dâvüd, “Büyü” 60.

Leyl 92:5

. “Bunların güzel karşılığına da inanırsa;”

Leyl 92:6

. “Bunların güzel karşılığına da inanırsa;”

Leyl 92:7

. “Güzel karşılığı da yalan sayarsa;”

Leyl 92:8

. “Güzel karşılığı da yalan sayarsa;”

Leyl 92:9

. “Güzel karşılığı da yalan sayarsa;”

Leyl 92:10

11. “Kabir çukuruna düştüğü zaman da malı kendisine hiç fayda verMEZ. Sonra karşılığı farklı olan çabanın ne olduğunu şöyle buyurarak beyan etti: Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa; Bunların güzel karşılığına da inanırsa; Biz onu işin kolayına yönlendiririz. Bu ilâhi beyanlar farklı şekillerde yorumlanabilir. Kim cömert davranır ve günah işlemekten sakınırsa. Birincisi yani kendisine verilmesi emredileni verir, O'na isyandan ve küfrân-ı nimetten ya da esirgemekten sakınır. Yahut kendi özünde tevhidi sadece Allah Teâlâ'ya ait kılar, şirkten ve küfrân-ı nimetten sakınır. İnanırsa Allah Teâlânın vâdettiği cenneti tasdik ederse. Biz onu işin kolayına yönlendiririz. Yani amelleri ve şer'i hükümleri ona kolay kılarız. Yahut onun göğsünü tevhide ve İslâm'a açarız ve onu ona kolaylaştırırız. Ama kim cimrilik eder ve tevhidin gereğini yerine getirmez ve kendisiyle yetinirse; yani Allah'ın katında olanları bırakıp kendi sahip olduklarıyla kendini Allahtan müstağni sanırsa ve Allah'ın vâdettiğini yalanlarsa o takdirde Biz de onu zora sokarız, işlerini zorlaştırırız. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi: Görevlerini yerine getirmekte kabul ve azim göstermesine dairdir. Bu da şu sözüyledir: Kim cömert davranırsa. Yani vermeyi kabul eder ve onu tam olarak ifaya azmederse ve Allah Teâlâya karşı günah ve haramlarını işlemekten sakınmakta azimli olursa, bunların güzel karşılığına inanırsa. O'nun vâdettiklerini tasdik ederse. Biz onu işin kolayına yönlendiririz, azmettiği şeyi yerine getirmesini kolaylaştırırız... Kim de cimrilik eder ve kendisiyle yetinirse. Cimrilik eder ve esirgemekte azmederse ve kendisinde ve kendisi için olanla yetinip kendini müstağni görürse, bir de Allah Teâlâ'nın vâdettiğini yalanlarsa bu takdirde de Allah'a muhalefet etmek ve O'na karşı mâsiyette bulunmak azmini gerçekleştirmekte onun işini kolaylaştırırız. Hz. Peygamberden (a.s.) rivayet edilen şu hadis de işte bu mânaya göre yorumlanmalıdır: Bu konuda kendisine sorulduğu zaman: “Her şey, ne için yaratıldı ise onun yolu ona kolaylaştırılır” Ya da yaptığı ameli herkese kolaylaştırılır şeklinde. Üçüncüsü: Hak olarak vermesi gerekeni gerçekten vermek veya gerçekten bunu engellemek anlamında kullanılmış olmasıdır. Allah şöyle buyuruyor: Yani Allah Teâlânın malından verilmesini vacip kıldığı miktarı veren kimse Günah işlemekten sakınan. Allahın gazabından, öfkesinden ve azabından sakınan kimse Bunların güzel karşılığına inanan. Allah Teâlâ'nın vâd buyurduğu cenneti tasdik eden kimse var ya işte biz onun hayırlı işlerde ve taatte yapıp ettiklerini kolaylaştıracağız. Cimrilik eden. Yani malında Allah Teâlâ'nın takdir buyurmuş olduğu hakkı (zekât vb.) vermeye yanaşmayan ve bu uğurda vâdedilenleri yalanlayan var ya işte ona da kendisine vâdedileni yerine getirme işini zora sokarız. Kibir çukuruna düştüğü zaman da malı kendisine fayda vermez. Helâk olup öldüğü zaman yahut ateşe düştüğü zaman fayda görmeyecektir. Malı kendisine fayda vermez sözünün zâhirinde şuna işaret vardır: Bu âyet, maldan gerçekten vermeye ve malı vermeyip engellemeye dairdir. Bazı dilciler dediler ki: “Teraddâ fi'n-nâri”, yani ateşe düştü demektir. “Radâ” kökünden ve tefa'ul babından “teraddâ” denilir, helâk oldu anlamındadır. “Yüsrâ” “teysir”den, “usrâ” da “tasir” kökünden gelir. Bazıları “el-hüsnâ”nın cennet olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da maksadın “Şehâdetü en lâ ilâhe illallâh” demek olduğunu söylemiştir. İnfak edilen malın yerine konulan yeni mal” olduğunu söyleyen de olmuştur. “Yüsrâ”nın cennetin bir ismi olması da mümkündür. “Hüsnâ” da aynı şekildedir. ISİ“Usrâ” ve “süâ” da cehennem adıdır. “Yüsrâ”nın yapılan işlerden hoş ve güzel olanı, “usrâ”nın da pis ve çirkin olanı karşılığında kullanılmış olması da mümkündür. Kimi de şöyle demiştir: Âyet Hz. Ebü Bekir es-Sıddik (r.a.) hakkında inmiştir. O Hz. Bilal'i Ümeyye b. Halef ve Übey b. Halef'ten bir “bürde” ve on “ukıyye” karşılığında satın almış ve onu Allah Teâlâ'nın rızası için âzat etmişti. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyetleri indirdi: “Vel-leyli izâ yağşâ... inne sa'yeküm leşettâ”. Yani Hz. Ebü Bekir ile Ümeyye ve Übeyy'in çabaları farklı farklıdır. Sürenin konusu sonuna kadar aynı olayla ilgilidir. Fe emmâ men a'tâ vet-tekâ ve saddeka bi'l-hüsnâ fesenüyyessiruhü emmâ men behile vesteğnâ ve kezzebe bi'l-hüsnâ fesenüyessiruhü lül-usrâ” âyetleri de Ümeyye b. Halef ile Übey b. Halef”i anlatmaktadır. Bunu Abdulah b. Mesüd rivayet etmiştir?. --- Dipnotlar: 7 o “De ki: Rabbim kullarından dilediğine rızkı bol verir, dilediğine de kısar. Başkaları için ne harcarsanız Allah onun yerine yenisini verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır” (Sebe,

Leyl 92:11

11. “Kabir çukuruna düştüğü zaman da malı kendisine hiç fayda verMEZ. Sonra karşılığı farklı olan çabanın ne olduğunu şöyle buyurarak beyan etti: Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa; Bunların güzel karşılığına da inanırsa; Biz onu işin kolayına yönlendiririz. Bu ilâhi beyanlar farklı şekillerde yorumlanabilir. Kim cömert davranır ve günah işlemekten sakınırsa. Birincisi yani kendisine verilmesi emredileni verir, O'na isyandan ve küfrân-ı nimetten ya da esirgemekten sakınır. Yahut kendi özünde tevhidi sadece Allah Teâlâ'ya ait kılar, şirkten ve küfrân-ı nimetten sakınır. İnanırsa Allah Teâlânın vâdettiği cenneti tasdik ederse. Biz onu işin kolayına yönlendiririz. Yani amelleri ve şer'i hükümleri ona kolay kılarız. Yahut onun göğsünü tevhide ve İslâm'a açarız ve onu ona kolaylaştırırız. Ama kim cimrilik eder ve tevhidin gereğini yerine getirmez ve kendisiyle yetinirse; yani Allah'ın katında olanları bırakıp kendi sahip olduklarıyla kendini Allahtan müstağni sanırsa ve Allah'ın vâdettiğini yalanlarsa o takdirde Biz de onu zora sokarız, işlerini zorlaştırırız. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi: Görevlerini yerine getirmekte kabul ve azim göstermesine dairdir. Bu da şu sözüyledir: Kim cömert davranırsa. Yani vermeyi kabul eder ve onu tam olarak ifaya azmederse ve Allah Teâlâya karşı günah ve haramlarını işlemekten sakınmakta azimli olursa, bunların güzel karşılığına inanırsa. O'nun vâdettiklerini tasdik ederse. Biz onu işin kolayına yönlendiririz, azmettiği şeyi yerine getirmesini kolaylaştırırız... Kim de cimrilik eder ve kendisiyle yetinirse. Cimrilik eder ve esirgemekte azmederse ve kendisinde ve kendisi için olanla yetinip kendini müstağni görürse, bir de Allah Teâlâ'nın vâdettiğini yalanlarsa bu takdirde de Allah'a muhalefet etmek ve O'na karşı mâsiyette bulunmak azmini gerçekleştirmekte onun işini kolaylaştırırız. Hz. Peygamberden (a.s.) rivayet edilen şu hadis de işte bu mânaya göre yorumlanmalıdır: Bu konuda kendisine sorulduğu zaman: “Her şey, ne için yaratıldı ise onun yolu ona kolaylaştırılır” Ya da yaptığı ameli herkese kolaylaştırılır şeklinde. Üçüncüsü: Hak olarak vermesi gerekeni gerçekten vermek veya gerçekten bunu engellemek anlamında kullanılmış olmasıdır. Allah şöyle buyuruyor: Yani Allah Teâlânın malından verilmesini vacip kıldığı miktarı veren kimse Günah işlemekten sakınan. Allahın gazabından, öfkesinden ve azabından sakınan kimse Bunların güzel karşılığına inanan. Allah Teâlâ'nın vâd buyurduğu cenneti tasdik eden kimse var ya işte biz onun hayırlı işlerde ve taatte yapıp ettiklerini kolaylaştıracağız. Cimrilik eden. Yani malında Allah Teâlâ'nın takdir buyurmuş olduğu hakkı (zekât vb.) vermeye yanaşmayan ve bu uğurda vâdedilenleri yalanlayan var ya işte ona da kendisine vâdedileni yerine getirme işini zora sokarız. Kibir çukuruna düştüğü zaman da malı kendisine fayda vermez. Helâk olup öldüğü zaman yahut ateşe düştüğü zaman fayda görmeyecektir. Malı kendisine fayda vermez sözünün zâhirinde şuna işaret vardır: Bu âyet, maldan gerçekten vermeye ve malı vermeyip engellemeye dairdir. Bazı dilciler dediler ki: “Teraddâ fi'n-nâri”, yani ateşe düştü demektir. “Radâ” kökünden ve tefa'ul babından “teraddâ” denilir, helâk oldu anlamındadır. “Yüsrâ” “teysir”den, “usrâ” da “tasir” kökünden gelir. Bazıları “el-hüsnâ”nın cennet olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da maksadın “Şehâdetü en lâ ilâhe illallâh” demek olduğunu söylemiştir. İnfak edilen malın yerine konulan yeni mal” olduğunu söyleyen de olmuştur. “Yüsrâ”nın cennetin bir ismi olması da mümkündür. “Hüsnâ” da aynı şekildedir. ISİ“Usrâ” ve “süâ” da cehennem adıdır. “Yüsrâ”nın yapılan işlerden hoş ve güzel olanı, “usrâ”nın da pis ve çirkin olanı karşılığında kullanılmış olması da mümkündür. Kimi de şöyle demiştir: Âyet Hz. Ebü Bekir es-Sıddik (r.a.) hakkında inmiştir. O Hz. Bilal'i Ümeyye b. Halef ve Übey b. Halef'ten bir “bürde” ve on “ukıyye” karşılığında satın almış ve onu Allah Teâlâ'nın rızası için âzat etmişti. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyetleri indirdi: “Vel-leyli izâ yağşâ... inne sa'yeküm leşettâ”. Yani Hz. Ebü Bekir ile Ümeyye ve Übeyy'in çabaları farklı farklıdır. Sürenin konusu sonuna kadar aynı olayla ilgilidir. Fe emmâ men a'tâ vet-tekâ ve saddeka bi'l-hüsnâ fesenüyyessiruhü emmâ men behile vesteğnâ ve kezzebe bi'l-hüsnâ fesenüyessiruhü lül-usrâ” âyetleri de Ümeyye b. Halef ile Übey b. Halef”i anlatmaktadır. Bunu Abdulah b. Mesüd rivayet etmiştir?. --- Dipnotlar: 7 o “De ki: Rabbim kullarından dilediğine rızkı bol verir, dilediğine de kısar. Başkaları için ne harcarsanız Allah onun yerine yenisini verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır” (Sebe,

Leyl 92:12

Bu beyan değişik yorumlara tâbidir. Birincisi, buradaki “aleynâ” kelimesinin “lenâ” anlamında olması mümkündür. Böyle bir kullanım şekli caizdir ve uygulamada mevcuttur. Meselâ şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “... dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış... Bu âyetin metninde geçen “ale'n-nusub”, “liin-nusub” anlamındadır. “Senin görevin sadece tebliğ etmektir; hesaba çekmek bize aittir”; “Kuşkusuz onların dönüşü ancak bizedir. Daha sonra onları sorgulamak da ancak bize aittir”!, Bu iki âyetteki “aleynâ'l-hisâb” ve “aleynâ hisâbuhum” tabirleri de “lenâ muhasebetühum” yerindedir. “Doğru yol Allaha aittir”? Bu âyetteki “ala'llâhi kasdu's-sebil” ifadesi “lillâhi kasdu'ssebil” takdirindedir. “Rab'lerinin huzuruna getirilirken sen onları bir görsen!” Bu âyetteki “alâ rabbihim” “li rabbihim” takdirindedir. Şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “O gün insanlar âlemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacaklar” “Aleynâ'nın “lenâ” anlamında kullanıldığını gösteren bu ve benzeri örnekler çoktur. JBuna göre Allah Teâlâ sanki “inne lenâ le'1-hüdâ” (sağl 4 51) buyurmuş gibidir. Şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Bilinmeli ki halis dindarlık yalnız Allah için olanıdır” ve “İtaat da daima ve yalnız O'na yapılır”, Buna göre âyette hidâyetin Allaha ait olduğu, halis dinin de sadece O'na özgü olduğu, sair dinlerin ise Allah'ın değil şeytanın yolları olduğu bildirilmiş olur. Âyetin bu şekilde yorumlanması mümkündür. Diğer iki yorum ise “alâ” harf-i cerrinin hakikat anlamında kullanılmasıdır. Ancak ikisinden birine göre hidâyetin belirtilmesi “beyan ve yolun açıklanması” anlamında kullanılmış olur. Diğerinde ise küfrün zıddı ve mukabili olan hidâyet hakikat anlamında kullanılmış olur. Beyanın irade edilmesi anlamında sanki şöyle denilmiş gibi olur: Hikmet hakkında beyanın nihai noktası bizim üzerimizedir. Sınandıkları konularda adaletin beyanı yine bize aittir. Öyle ki eğer taksir ve tefrit olursa bilsinler ki o Allah Teâlâdan değil ancak kendilerindendir. Yani Allah onlara, şüpheleri yok olsun diye her şeyi son noktasına kadar beyan ediyor. En doğrusunu Allah bilir. Bir başka izah daha mümkündür: Bizim hidâyetimizi isteyen ve onu talep yolunda çaba gösteren kimseyi hidâyete erdirmek bize düşer. Bu yorum şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarfedenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz””. Bir diğer yorum da şöyledir: Hidâyeti bulup da onu seçen ve hayatını o şekilde sürdüren kimse için vâdettiklerimizi gerçekleştirmek bizim üzerimizedir. Bu âyet hakkında beyanın irade edilmesi diye yapılan yorumu esas aldığımızda şu bahsettiğimiz ihtimaller söz konusu olur. Küfrün mukabili olan hidâyetin hakikat anlamının murat edilmesi halinde sanki şöyle demiş olur: Lütuf ve ihsanda bulunma babında muvaffak kılma, yardım ve koruma altına alma bize düşer, yoksa bu onların Allah üzerinde bir hakkı değildir. İbn Mesüd'un mushafı ise şöyledir: “İn aleynâ beyânu mâ li'l-âhirati ve'lülâ key lâ yezüle an kasdi't-tarik fetehlike nefsuhü fi külli madik” (LoL We her çıkmaz yerde nefsini helâk etmemesi için âhiret ve dünya için ne lâzımsa onun açıklanması bize aittir”

Leyl 92:13

Bu âyet de iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: En doğrusunu Allah bilir ya, Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Siz de biliyorsunuz ki âhiret de dünya da bize aittir. Tapınmakta olduğunuz taştan ve ağaçtan yontulan putların ne âhireti ne de dünyası vardır. Hal böyle iken nasıl oluyor da dünyası ve âhireti olana ibadet etmeyip de ne âhireti ne de dünyası olan o putlara tapınmaya kalkışıyorsunuz. Üstelik de bunu bile bile yapıyorsunuz. Allah Teâlâ onları kendi zatına kulluk yapmak yerine putlara tapınmayı tercih etmeleri sebebiyle beyinsizlikle itham etmektedir. İkincisi: En doğrusunu Allah bilir ya, hal böyle iken size ne oluyor da kendinize yatırım için, menfaati sonunda size dönecek olan fiilleri yapmakta cimrilik ediyorsunuz. Üstelik de harcayacağınız mal ve para size de ait değildir, onlar sadece ve sadece Allah Teâlâya aittir. Bu yorum “Kim cimrilik eder ve kendisiyle yetinirse” meâlindeki âyetle bağlantılıdır. Önceki yorum ise “doğru yolu göstermek bize aittir” meâlindeki âyetle bağlantılıdır.

Leyl 92:14

Yani tutuşan ve alev alev yanmakta olan ya da özelliğinde belirtildiği üzere alevleri dallara ayrılan bir ateşe karşı sizi uyarmış bulunuyorum. Burada söz konusu olan uyarma hem müminlere hem de müşriklere yönelik olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

Leyl 92:15

15-16. “O ateşe ancak gerçeği yalan sayıp sırt çeviren isyankâr kişi girer: [Büyük Günah Sahibinin Hükmüj] Mütezile mensupları şöyle dedi: Bu hakikat anlamında inkâr etmeyi beyan etmemektedir. Aksine bununla Allah Teâlâ'nın emirlerini yerine getirmede ihmal (tefrit ve taksir) gösterme, yasakladığı fiilleri yapmak kastedilmektedir. Âyeti büyük günah işleyenlere hamlediyorlar ve diyorlar ki: (Bu vaid onlara yöneliktir. Hâriciler ise diyorlar ki: Ashâb-ı kebâir) büyük günahları işlemekle mükezzebin ve mütevellin, yani inkâr edenler ve sırt dönüp uzaklaşanlar oluyorlar. Çünkü onların inançlarının en başında tevhit ve iman vardır. Onlar şuna inandılar: Emredilen fiillerin tamamen yerine getirilmesi, ilâhi emre lâyık her işin yapılması ve ilâhi emre lâyık olmayan fiillerin terkedilmesi imana dâhildir. İlâhi buyruğu yerine getirmemekle kişi inkârcı olmaz, aksine verdiği söze, vâdettiği inancına muhalefet etmiş olur. Azabın sadece müşriklere ve kâfirlere yapılacağını savunan Mürcie bu âyetle istidlâl etmiştir. Mürcie mensupları şöyle derler: Sadece inkâr eden ve (dinden) yüz çeviren kişi girer. Müslüman kişi her ne kadar büyük ve küçük günahı (kebireyi ya da sagireyi) işlese de o bu haliyle inkârcı ve dine sırtını dönmüş olmaz. Bize göre bu âyet, kâfirlerle ilgilidir, tevhit ve iman ehli ile ilgili değildir. Sonra O ateşe ancak gerçeği yalan sayıp sırt çeviren isyankâr kişi girer meâlindeki âyetin şöyle bir anlama gelmesi ihtimali vardır: Burada cehenneme girme ayrı bir kapıdan ve derekeden, yani en aşağıdaki yerden olabilir. Çünkü cehennemliklerin her bir grubu için ayrı bir giriş yeri vardır. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katmanındadırlar; artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın”, Bu, Allah Teâlâ'nın şöyle buyurması gibidir: “Onlar için kuru, dikenli bir bitkiden başka yiyecek yoktur”. Bir başka âyette de O, meâlen şöyle buyurmuştur: “Yananların akıntısından başka yiyeceği de yoktur!” Buna göre sözü edilen “dari” cehennemin bir kapı veya katında, “gıslin” ise başka bir kapıda veya katında olur. Bu derekeye ancak en bahtsız olanlar girerler ve kebire sahibi için de durumuna uygun başka bir tabaka bulunabilir. Kebâir günah işleyenlerin azapla korkutuldukları ve şiddetli vaidlere muhatap olup korkutuldukları konusuna gelince biz bunu inkâr etmiyoruz. Büyük günah işleyenler azap da göreceklerdir. Ancak biz şunu söylüyoruz: Kebire sahipleri, eğer cehenneme sokulurlarsa kâfirlerin bulundukları aynı seviyedeki azap mekânlarında onlarla birlikte olmazlar. Onlar için ateş ve alevlerle tutuşmuş ateş diye tasvir edilen azaptan başka bir azapla cezalandırılabilirler. Bize göre büyük günah işleyenler Allah'ın meşietindedirler; dilerse Allah onlara azap eder, dilerse de bağışlar ve cennete giriş yollarını serbest bırakır. Alevleri tutuşmuş diye bahsedilen cehennem ise kâfirlere mahsus olmaktadır. Doğruya ulaştıran ancak Allah'tır. e ŞE Gil) EN gizş

Leyl 92:16

15-16. “O ateşe ancak gerçeği yalan sayıp sırt çeviren isyankâr kişi girer: [Büyük Günah Sahibinin Hükmüj] Mütezile mensupları şöyle dedi: Bu hakikat anlamında inkâr etmeyi beyan etmemektedir. Aksine bununla Allah Teâlâ'nın emirlerini yerine getirmede ihmal (tefrit ve taksir) gösterme, yasakladığı fiilleri yapmak kastedilmektedir. Âyeti büyük günah işleyenlere hamlediyorlar ve diyorlar ki: (Bu vaid onlara yöneliktir. Hâriciler ise diyorlar ki: Ashâb-ı kebâir) büyük günahları işlemekle mükezzebin ve mütevellin, yani inkâr edenler ve sırt dönüp uzaklaşanlar oluyorlar. Çünkü onların inançlarının en başında tevhit ve iman vardır. Onlar şuna inandılar: Emredilen fiillerin tamamen yerine getirilmesi, ilâhi emre lâyık her işin yapılması ve ilâhi emre lâyık olmayan fiillerin terkedilmesi imana dâhildir. İlâhi buyruğu yerine getirmemekle kişi inkârcı olmaz, aksine verdiği söze, vâdettiği inancına muhalefet etmiş olur. Azabın sadece müşriklere ve kâfirlere yapılacağını savunan Mürcie bu âyetle istidlâl etmiştir. Mürcie mensupları şöyle derler: Sadece inkâr eden ve (dinden) yüz çeviren kişi girer. Müslüman kişi her ne kadar büyük ve küçük günahı (kebireyi ya da sagireyi) işlese de o bu haliyle inkârcı ve dine sırtını dönmüş olmaz. Bize göre bu âyet, kâfirlerle ilgilidir, tevhit ve iman ehli ile ilgili değildir. Sonra O ateşe ancak gerçeği yalan sayıp sırt çeviren isyankâr kişi girer meâlindeki âyetin şöyle bir anlama gelmesi ihtimali vardır: Burada cehenneme girme ayrı bir kapıdan ve derekeden, yani en aşağıdaki yerden olabilir. Çünkü cehennemliklerin her bir grubu için ayrı bir giriş yeri vardır. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katmanındadırlar; artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın”, Bu, Allah Teâlâ'nın şöyle buyurması gibidir: “Onlar için kuru, dikenli bir bitkiden başka yiyecek yoktur”. Bir başka âyette de O, meâlen şöyle buyurmuştur: “Yananların akıntısından başka yiyeceği de yoktur!” Buna göre sözü edilen “dari” cehennemin bir kapı veya katında, “gıslin” ise başka bir kapıda veya katında olur. Bu derekeye ancak en bahtsız olanlar girerler ve kebire sahibi için de durumuna uygun başka bir tabaka bulunabilir. Kebâir günah işleyenlerin azapla korkutuldukları ve şiddetli vaidlere muhatap olup korkutuldukları konusuna gelince biz bunu inkâr etmiyoruz. Büyük günah işleyenler azap da göreceklerdir. Ancak biz şunu söylüyoruz: Kebire sahipleri, eğer cehenneme sokulurlarsa kâfirlerin bulundukları aynı seviyedeki azap mekânlarında onlarla birlikte olmazlar. Onlar için ateş ve alevlerle tutuşmuş ateş diye tasvir edilen azaptan başka bir azapla cezalandırılabilirler. Bize göre büyük günah işleyenler Allah'ın meşietindedirler; dilerse Allah onlara azap eder, dilerse de bağışlar ve cennete giriş yollarını serbest bırakır. Alevleri tutuşmuş diye bahsedilen cehennem ise kâfirlere mahsus olmaktadır. Doğruya ulaştıran ancak Allah'tır. e ŞE Gil) EN gizş

Leyl 92:17

9117-18. “Malını Allah yolunda verip arınan takvâ ehli ise ondan uzak tutulur? Allah azze ve celle takvâ sahibi olan kimseyi ateşten uzak tutacağını ve onu ondan koruyacağını haber verdi. Bu ilâhi beyanda şöyle bir işaret vardır: Allah Teâlâ kulunu ancak işledikleri amelleri sebebiyle cehennem ateşinden uzak tutar. Bu da göstermiştir ki kulların fiillerinde Allah'ın dahli vardır, çünkü koruma ve ondan uzak tutmayı kendisine izafe etmiştir. Bu şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “İnsanlardan öyleleri de vardır ki, “Ey Rabb'imiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından koru! derler”?! 2 İİİ EYİ

Leyl 92:18

9117-18. “Malını Allah yolunda verip arınan takvâ ehli ise ondan uzak tutulur? Allah azze ve celle takvâ sahibi olan kimseyi ateşten uzak tutacağını ve onu ondan koruyacağını haber verdi. Bu ilâhi beyanda şöyle bir işaret vardır: Allah Teâlâ kulunu ancak işledikleri amelleri sebebiyle cehennem ateşinden uzak tutar. Bu da göstermiştir ki kulların fiillerinde Allah'ın dahli vardır, çünkü koruma ve ondan uzak tutmayı kendisine izafe etmiştir. Bu şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “İnsanlardan öyleleri de vardır ki, “Ey Rabb'imiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından koru! derler”?! 2 İİİ EYİ

Leyl 92:19

19. “Onun üzerinde birine ait olup karşılığı verilecek bir lütuf yoktur.” 20. “Ancak yüce Rabb'inin rızasını kazanmak için verir.”

Leyl 92:20

19. “Onun üzerinde birine ait olup karşılığı verilecek bir lütuf yoktur.” 20. “Ancak yüce Rabb'inin rızasını kazanmak için verir.”

Leyl 92:21

Onun üzerinde birine ait olup karşılığı verilecek bir lütuf yoktur. Ancak yüce Rabb'inin rızasını kazanmak için verir. Birincisi, yani hiçbir kimse, Allah Teâlâ katında karşılığını alacağı bir nimet ya da sevabı hak edeceği bir fiil sahibi değildir. Hal böyle olmakla birlikte kul, Allah'ın kendisine lütfettiği nimetlerinden birini sırf Allah'ın rızasını ve hoşnutluğunu talep ederek bir başkasına vermek suretiyle onun hakkını ifa ederse Cenâb-ı Hak sanki katında bunun karşılığında onu mükâfatlandıracağı bir nimet varmış gibi lütuf ve ihsanının bir sonucu olarak ödüllendirir. İkincisi: Bu beyanın “malını Allah yolunda verip arınan” meâlindeki âyetle bağlantılı olması mümkündür. Yani o Allah'ın rızasını isteyerek, kendisinin herhangi bir şekilde minnet borcu olmadığı, karşılığını vereceği bir hayır işlemiş olmaksızın yahut kendisine yapmış olduğu bir iyiliğe karşılık olmaksızın bir kimseye tasadduk eder ve zekât verir. Sanki şöyle demiş oluyor: Zekâtı hiçbir kimseye önceden yapılan bir iyiliğe karşılık duyulan bir minnet borcu olarak vermez. Zekât veren, verdiğini bir karşılık olsun diye değil, sırf Allah için verir. Bu beyanda, kişinin, kendisine bir iyilik yapmış ya da bir minnet borcu olan kimseye zekâtını vermeyeceğini belirtir. Çünkü öyle olması halinde salt Allah için olmaz, bir bedel karşılığı elinden çıkarmış gibi olur. ISJBu hoşnutluğa da mutlaka erecektir. Kendisiyle mükâfatlandırıldığı nimet ve kendisine sevkedilen sevap ile hoşnut olurlar. “Sevfe”, “le'alle” , “asâ” kelimeleri eğer Allah için kullanılmışsa o şey vacip demektir. Sanki şöyle demiş gibi: Razı oluncaya kadar kendisine verir. Bazıları şöyle dedi: Bu âyet -ki o “ve mâli ehadin indehü min ni'metin tÜCZA” (sisi izli e öle EY Uu3) âyetidir- Ebü Bekir es-Sıddik radıyallahu anh hakkında nazil olmuştur. Kimileri de bu âyetin (cennetteki bir hurma karşılığında bahçesini satan) Ebud-Dahdâh (r.a.) hakkında nâzil olduğunu söylemişlerdir...2 En doğrusunu Allah bilir. oBuâyetininmesineşu olayın sebep olduğu söylenir: Ensardan birinin hurma ağacı varmış. Meyvesinden fakir komşusunun avlusuna düşeni onun çocukları yerlermiş. Hurma sahibi, bunu Hz. Peygambere (a.s.) şikâyet etmiş. Bunun üzerine Resülullah (a.s.): hurmayı bana ver! Sana, onun yerine cennette bir hurma verilsin!” demiş: Fakat Ensâri buna razı olmamış. Ondan sonra Ebu'd-Dahdâh namında bir zat bahçesini vererek o hurmayı satın almış. Ve: Resülallah! O hurmayı benimle cennetteki hurma ağacına değişir misin?” demiş. Hz. Peygamber (a.s.): Değiştim” demiş ve o hurmayı çocuklu fakire hediye etmiş. Hz. Peygamber (a.s.) “Cennette Ebu'd-Dahdâhi ait nice salkımlar var!” buyurmuştur. Ebu'd-Dahdâh, bu işlem sonrası hemen bahçeye varmış ve içindeki karısına hemen oradan çıkmasını, çünkü bahçeyi Allaha sattığını söylemiş (bk. Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, LI,