Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — Fatiha 1:1 – Bakara 2:144

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. Fatiha 1:1
  2. Fatiha 1:2
  3. Fatiha 1:3
  4. Fatiha 1:4
  5. Fatiha 1:5
  6. Fatiha 1:6
  7. Fatiha 1:7
  8. Bakara 2:1
  9. Bakara 2:2
  10. Bakara 2:3
  11. Bakara 2:4
  12. Bakara 2:5
  13. Bakara 2:6
  14. Bakara 2:7
  15. Bakara 2:8
  16. Bakara 2:9
  17. Bakara 2:10
  18. Bakara 2:11
  19. Bakara 2:12
  20. Bakara 2:13
  21. Bakara 2:14
  22. Bakara 2:15
  23. Bakara 2:16
  24. Bakara 2:17
  25. Bakara 2:18
  26. Bakara 2:19
  27. Bakara 2:20
  28. Bakara 2:21
  29. Bakara 2:22
  30. Bakara 2:23
  31. Bakara 2:24
  32. Bakara 2:25
  33. Bakara 2:26
  34. Bakara 2:27
  35. Bakara 2:28
  36. Bakara 2:29
  37. Bakara 2:30
  38. Bakara 2:31
  39. Bakara 2:32
  40. Bakara 2:33
  41. Bakara 2:34
  42. Bakara 2:35
  43. Bakara 2:36
  44. Bakara 2:37
  45. Bakara 2:38
  46. Bakara 2:39
  47. Bakara 2:40
  48. Bakara 2:41
  49. Bakara 2:42
  50. Bakara 2:43
  51. Bakara 2:44
  52. Bakara 2:45
  53. Bakara 2:46
  54. Bakara 2:47
  55. Bakara 2:48
  56. Bakara 2:49
  57. Bakara 2:50
  58. Bakara 2:51
  59. Bakara 2:52
  60. Bakara 2:53
  61. Bakara 2:54
  62. Bakara 2:55
  63. Bakara 2:56
  64. Bakara 2:57
  65. Bakara 2:58
  66. Bakara 2:59
  67. Bakara 2:60
  68. Bakara 2:61
  69. Bakara 2:62
  70. Bakara 2:63
  71. Bakara 2:64
  72. Bakara 2:65
  73. Bakara 2:66
  74. Bakara 2:67
  75. Bakara 2:68
  76. Bakara 2:69
  77. Bakara 2:70
  78. Bakara 2:71
  79. Bakara 2:72
  80. Bakara 2:73
  81. Bakara 2:74
  82. Bakara 2:75
  83. Bakara 2:76
  84. Bakara 2:77
  85. Bakara 2:78
  86. Bakara 2:79
  87. Bakara 2:80
  88. Bakara 2:81
  89. Bakara 2:82
  90. Bakara 2:83
  91. Bakara 2:84
  92. Bakara 2:85
  93. Bakara 2:86
  94. Bakara 2:87
  95. Bakara 2:88
  96. Bakara 2:89
  97. Bakara 2:90
  98. Bakara 2:91
  99. Bakara 2:92
  100. Bakara 2:93
  101. Bakara 2:94
  102. Bakara 2:95
  103. Bakara 2:96
  104. Bakara 2:97
  105. Bakara 2:98
  106. Bakara 2:99
  107. Bakara 2:100
  108. Bakara 2:101
  109. Bakara 2:102
  110. Bakara 2:103
  111. Bakara 2:104
  112. Bakara 2:105
  113. Bakara 2:106
  114. Bakara 2:107
  115. Bakara 2:108
  116. Bakara 2:109
  117. Bakara 2:110
  118. Bakara 2:111
  119. Bakara 2:112
  120. Bakara 2:113
  121. Bakara 2:114
  122. Bakara 2:115
  123. Bakara 2:116
  124. Bakara 2:117
  125. Bakara 2:118
  126. Bakara 2:119
  127. Bakara 2:120
  128. Bakara 2:121
  129. Bakara 2:122
  130. Bakara 2:123
  131. Bakara 2:124
  132. Bakara 2:125
  133. Bakara 2:126
  134. Bakara 2:127
  135. Bakara 2:128
  136. Bakara 2:129
  137. Bakara 2:130
  138. Bakara 2:131
  139. Bakara 2:132
  140. Bakara 2:133
  141. Bakara 2:134
  142. Bakara 2:135
  143. Bakara 2:136
  144. Bakara 2:137
  145. Bakara 2:138
  146. Bakara 2:139
  147. Bakara 2:140
  148. Bakara 2:141
  149. Bakara 2:142
  150. Bakara 2:143
  151. Bakara 2:144

Fatiha 1:1

1- Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 2, 3, 4- Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm ve karşılık gününün mâliki, Allah’ındır. 5- Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. 6- Hidayet eyle bizi dosdoğru yola; 7- Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna… Gazaba uğrayanların ve sapıtanlarınkine değil. (Mekke’de inmiştir, 7 ayettir) 1. “Allah’ın adı ile” yani Yüce Allah’a ait bütün isimleri anarak başlıyorum. Çünkü buradaki “isim” kelimesi müfred/tekil ve muzâf (tamlanan) olarak geçmektedir. Böylece, Yüce Allah’ın bütün güzel isimlerini kapsamına alır. “Allah” O, ma’bud/ibadet edilen ve me’luh/ilah edinilendir. Tek başına ibadete müstahak olandır. Çünkü ilahlığın gerektirdiği bütün sıfatlara -ki onlar kemal sıfatlarıdır- sahiptir. “Rahmân, Rahîm”; Yüce Allah’ın her şeyi kapsayan, her canlıyı kuşatan büyük ve geniş rahmet sahibi olduğuna delâlet eden iki isimdir. Allah o rahmetini nebi ve rasûllerine tâbi olan takvâ sahiplerine yazmıştır. İşte mutlak rahmet onlar içindir. Onların dışındakiler ise rahmetten sadece bir pay alırlar. Şunu bilmek gerekir ki, ümmetin selefinin ve imamlarının ittifakla kabul ettiği kaidelerden birisi, Allah’ın isimlerine, sıfatlarına ve bu sıfatların hükümlerine iman etmenin zorunluluğudur. Buna göre mü’minler, mesela Yüce Allah’ın Rahman ve Rahîm olduğuna, O’nun sahibi olduğu ve kendisine rahmet olunanlar ile ilgili olan rahmet sıfatının sahibi olduğuna inanırlar. Bütün nimetler de onun rahmetinin bir tecellisidir. İşte diğer isimler de böyledir. Mesela “Alîm” ismi ile ilgili olarak şöyle denir: O, Alim’dir, ilim sahibidir, bu sıfatı ile her şeyi bilir. Yine O, Kadirdir, kudret sahibidir ve her şeye kadirdir, güç yetirir. 2. “Hamd... Allah’ındır.” Bu, Yüce Allah’a, her türlü kemal sıfatlara sahip oluşu ve ihsan ile adalet dairesinde cereyan eden fiilleri dolayısıyla övgüde bulunmak demektir. Bütün yönleriyle eksiksiz hamd/övgü, yalnız O’nundur. “Âlemlerin Rabbi” Rab; bütün âlemlerin -ki âlem Allah’ın dışındaki her şeydir- mürebbisi/terbiye edicisidir. O, onları yaratmış, birtakım aletler ile donatmış ve onlara kaybedecek olurlarsa varlıklarının devamına imkân bulamayacakları büyük nimetler bağışlamıştır. Ne kadar nimete sahip iseler hepsi O yüce zatın vergisidir. Yüce Allah’ın yarattıklarını (Rab olarak) terbiye etmesi, genel ve özel olmak üzere iki türlüdür: Genel terbiye O’nun bütün mahlûkatı yaratmış olması, onlara rızık ihsan etmesi ve onlara dünyada kalmalarını sağlayan maslahat ve menfaatlerinin yolunu göstermesidir. Özel terbiye ise dostlarına yönelik terbiyedir. Onları iman ile terbiye eder, imana muvaffak kılar ve imanlaırnı kemâle erdirir. Kendileri ile imanları arasında engel teşkil eden çeşitli hususları önlerinden kaldırıp bertaraf eder. Terbiyenin gerçek mahiyeti, her türlü hayra ulaşabilme başarısını ihsan etmek ve her türlü şerden korumaktır. Herhalde peygamberlerin Yüce Allah’a çoğunlukla “Rab” adını anarak dua etmelerinin sırrı da bu olsa gerektir. Çünkü onların bütün istekleri, Yüce Allah’ın “Özel Rububiyet”inin kapsamı içerisindedir. Buna göre Yüce Allah’ın; “Âlemlerin Rabbi” buyruğu; yaratıcının, idare edicinin, nimet ihsan edenin ve başka hiçbir varlığa muhtaç olmayanın sadece O olduğunu; buna karşılık bütün âlemlerin her yönden tamamen O’na muhtaç olduklarını ifade etmektedir. 4. “Karşılık gününün mâliki”. Mâlik; mülk (yöneticilik, egemenlik ve sahiplik) sıfatına sahip olan kimse demektir. Bunun sonucu olarak O, hem emir verir, hem yasak koyar, hem mükâfatlandırır, hem cezalandırır ve mülkiyeti/egemenliği altında olanlar üzerinde her türlü tasarrufta bulunur. Burada Allah, mülk sıfatını kıyamet günü demek olan karşılık gününe izafe etmiştir. “Karşılık günü” insanların hayrıyla, şerriyle amellerinin karşılığını görecekleri gün demektir. Çünkü bu günde Yüce Allah’ın mülkü/egemenliği, adâleti, hikmeti ve bütün mahlûkatın malikiyetliklerinin sona erdiği gerçeği, tam anlamıyla ortaya çıkacaktır. Öyle ki o günde hükümdarlarla yönetilenler, kölelerle hürler eşit olurlar. Hepsi Allah’ın azametine zilletle boyun eğerler, izzeti önünde alçalırlar. O’nun amellere vereceği karşılığı beklerler. Sevabını umar, cezasından korkarlar. İşte özellikle bu günün söz konusu edilmesi bundan dolayıdır. Yoksa O, din gününün de diğer bütün günlerin de mutlak mâlikidir. 5. “Yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.” Yani ibadeti yalnız Sana tahsis eder, yalnız ve yalnız Senden yardım isteriz. Çünkü ma’mul olan “إياك : Sana” kelimesinin öne gelmesi “hasr” ifade eder. “Hasr” da hükmün sözü geçen kişi hakkında sabit kılınması, onun dışında kalanların ise bu hükmün dışında tutulması demektir. Sanki ifade şöyledir: Biz Sana ibadet ederiz, senden başkasına ibadet etmeyiz; Senden yardım dileriz, Senden başkasından yardım dilemeyiz. Burada ibadetin yardım dilemekten önce söz konusu edilmesi, hem umum ifade eden sözün husus ifade edenden önce zikredilmesi kabilindendir, hem de Yüce Allah’ın hakkının kulunun hakkından öne geçirilmesine gösterilen ihtimamdandır. “İbadet”; Yüce Allah’ın sevdiği ve razı olduğu, zâhir ve bâtın bütün amelleri ve sözleri içine alan kapsamlı bir isimdir. “İstiane/yardım dilemek” ise fayda elde etmek ve zararları önlemek hususunda sadece Allah’a dayanmak ve bunları gerçekleştirme hususunda yalnızca O’na güvenmektir. Yüce Allah’a ibadet etmek ve O’ndan yardım dilemek, ebedi mutluluğun ve her türlü kötülükten kurtulmanın yegane yoludur. Bunları yerine getirmeden kurtulmaya imkân yoktur. İbadetin ibadet olabilmesi için Allah rızası gözetilerek işlenmesi ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptıklarından ve söylediklerinden alınması şarttır. İbadet, ancak bu iki özelliği ile ibadet olur. “Yardım dileme”nin, “ibadet” kapsamına girmekle birlikte daha sonra ayrıca zikredilmesinin sebebi kulun bütün ibadetlerinde Yüce Allah’tan yardım dilemeye muhtaç oluşundan dolayıdır. Çünkü Allah kuluna yardım etmeyecek olursa, kul emirleri yerine getirme ve yasaklardan kaçınma isteğini gerçekleştiremez. 6. Daha sonra Yüce Allah:“Hidayet eyle bizi dosdoğru yola” diye buyurmaktadır. Yani Sen bize dosdoğru yolu göster ve onu izleme başarısını bağışla. “Sırat-ı müstakim=dosdoğru yol”, Yüce Allah’a ve O’nun Cennet’ine ulaştıran açık seçik yoldur. Bu da hakkı bilmek ve hakka uygun amelde bulunmaktır. O bakımdan ey Rabb’imiz, Sen hem bizi bu yola ilet, hem de bu yol üzerinde bize sebat ver. Bu yola iletilmek İslâm dinine bağlanmak ve onun dışında kalan bütün dinleri terk etmek demektir. Bu yolda hidayet üzere sebat etmek ise hem ilmî bakımdan, hem amelî olarak dinin bütün tafsilî hükümlerinde hidâyet üzere olmayı kapsar. Öyleyse bu dua, hem en kapsamlı hem de kul için en faydalı dualardan birisidir. Bundan dolayı insanın namazının her bir rekâtında Yüce Allah’a bu duayı yapması ona olan ihtiyacına binâen vacib kılınmıştır. 7. “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin” yani peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin “yoluna”. “Gazaba uğrayanların” yani yahudiler ve benzeri kimseler gibi hakkı bildiği halde terk edenlerin “ve sapıtanların” hıristiyanlar ve benzerleri gibi bilgisizlikleri ve sapıklıkları dolayısıyla hakkı terk edenlerin yoluna “değil.” Bu sûre oldukça kısa olmasına rağmen Kur’an sûrelerinden başka herhangi bir sûrenin ihtiva etmediği pek çok hususu kapsamaktadır. Şöyle ki o, üç türü ile tevhidi içermektedir: Rububiyet tevhidi “âlemlerin Rabbi” buyruğundan, Ulûhiyet tevhidi -ki o ibadetler ile Allah’ı birlemektir- “Allah” lafza-i celâli ile “yalnız Sana ibadet ederiz” buyruğundan anlaşılmaktadır. İsim ve sıfat tevhidi de -ki o da Allah’ın kendi zâtı için ve Rasûlünün de O’nun için tesbit etmiş olduğu bütün kemâl sıfatlarını ta’til/iptal etme, temsil/denk tutma ve teşbih/benzetme söz konusu olmaksızın kabul etmektir- önceden de geçtiği gibi “hamd” lafzından anlaşılmaktadır. “Hidayet eyle bizi dosdoğru yola” buyruğu ise nübüvvetin kabulünü ihtiva etmektedir. Çünkü risalet olmaksızın bunun gerçekleşmesine imkân yoktur. Yapılan amellerin karşılığının verileceği ise Yüce Allah’ın:“karşılık gününün maliki” buyruğunda ifade edilmektedir. Ayrıca bu, amellere verilecek karşılığın adaletle olacağını da ifade etmektedir. Çünkü; “الدين : din/karşılık” kelimesi adil bir şekilde karşılık vermek anlamındadır. Ayrıca bu sure, Kaderiye ve Cebriyenin görüşlerine muhalif olarak kaderi tespit etmekte ve kulun gerçek fail olduğunu ortaya koymakta, hatta “hidayet eyle bizi dosdoğru yola” buyruğunda bütün bid’at ve dalâlet sahiplerinin kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü “dosdoğru yol” hakkı bilmek ve gereğince amel etmektir. Her bid’atçi ve sapık ise bunun dışındadır. Yine bu sûre “yalnız Sana ederiz ibadet ve yalnız Senden dileriz yardım” buyruğunda gerek ibadet ciheti ile gerekse de yardım dilemek yönüyle dinin sadece Allah’a halis kılınmasını da içermektedir. Öyleyse hamd/övgü yalnızca âlemlerin Rabb’i Allah’ındır.

Fatiha 1:2

1- Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 2, 3, 4- Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm ve karşılık gününün mâliki, Allah’ındır. 5- Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. 6- Hidayet eyle bizi dosdoğru yola; 7- Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna… Gazaba uğrayanların ve sapıtanlarınkine değil. (Mekke’de inmiştir, 7 ayettir) 1. “Allah’ın adı ile” yani Yüce Allah’a ait bütün isimleri anarak başlıyorum. Çünkü buradaki “isim” kelimesi müfred/tekil ve muzâf (tamlanan) olarak geçmektedir. Böylece, Yüce Allah’ın bütün güzel isimlerini kapsamına alır. “Allah” O, ma’bud/ibadet edilen ve me’luh/ilah edinilendir. Tek başına ibadete müstahak olandır. Çünkü ilahlığın gerektirdiği bütün sıfatlara -ki onlar kemal sıfatlarıdır- sahiptir. “Rahmân, Rahîm”; Yüce Allah’ın her şeyi kapsayan, her canlıyı kuşatan büyük ve geniş rahmet sahibi olduğuna delâlet eden iki isimdir. Allah o rahmetini nebi ve rasûllerine tâbi olan takvâ sahiplerine yazmıştır. İşte mutlak rahmet onlar içindir. Onların dışındakiler ise rahmetten sadece bir pay alırlar. Şunu bilmek gerekir ki, ümmetin selefinin ve imamlarının ittifakla kabul ettiği kaidelerden birisi, Allah’ın isimlerine, sıfatlarına ve bu sıfatların hükümlerine iman etmenin zorunluluğudur. Buna göre mü’minler, mesela Yüce Allah’ın Rahman ve Rahîm olduğuna, O’nun sahibi olduğu ve kendisine rahmet olunanlar ile ilgili olan rahmet sıfatının sahibi olduğuna inanırlar. Bütün nimetler de onun rahmetinin bir tecellisidir. İşte diğer isimler de böyledir. Mesela “Alîm” ismi ile ilgili olarak şöyle denir: O, Alim’dir, ilim sahibidir, bu sıfatı ile her şeyi bilir. Yine O, Kadirdir, kudret sahibidir ve her şeye kadirdir, güç yetirir. 2. “Hamd... Allah’ındır.” Bu, Yüce Allah’a, her türlü kemal sıfatlara sahip oluşu ve ihsan ile adalet dairesinde cereyan eden fiilleri dolayısıyla övgüde bulunmak demektir. Bütün yönleriyle eksiksiz hamd/övgü, yalnız O’nundur. “Âlemlerin Rabbi” Rab; bütün âlemlerin -ki âlem Allah’ın dışındaki her şeydir- mürebbisi/terbiye edicisidir. O, onları yaratmış, birtakım aletler ile donatmış ve onlara kaybedecek olurlarsa varlıklarının devamına imkân bulamayacakları büyük nimetler bağışlamıştır. Ne kadar nimete sahip iseler hepsi O yüce zatın vergisidir. Yüce Allah’ın yarattıklarını (Rab olarak) terbiye etmesi, genel ve özel olmak üzere iki türlüdür: Genel terbiye O’nun bütün mahlûkatı yaratmış olması, onlara rızık ihsan etmesi ve onlara dünyada kalmalarını sağlayan maslahat ve menfaatlerinin yolunu göstermesidir. Özel terbiye ise dostlarına yönelik terbiyedir. Onları iman ile terbiye eder, imana muvaffak kılar ve imanlaırnı kemâle erdirir. Kendileri ile imanları arasında engel teşkil eden çeşitli hususları önlerinden kaldırıp bertaraf eder. Terbiyenin gerçek mahiyeti, her türlü hayra ulaşabilme başarısını ihsan etmek ve her türlü şerden korumaktır. Herhalde peygamberlerin Yüce Allah’a çoğunlukla “Rab” adını anarak dua etmelerinin sırrı da bu olsa gerektir. Çünkü onların bütün istekleri, Yüce Allah’ın “Özel Rububiyet”inin kapsamı içerisindedir. Buna göre Yüce Allah’ın; “Âlemlerin Rabbi” buyruğu; yaratıcının, idare edicinin, nimet ihsan edenin ve başka hiçbir varlığa muhtaç olmayanın sadece O olduğunu; buna karşılık bütün âlemlerin her yönden tamamen O’na muhtaç olduklarını ifade etmektedir. 4. “Karşılık gününün mâliki”. Mâlik; mülk (yöneticilik, egemenlik ve sahiplik) sıfatına sahip olan kimse demektir. Bunun sonucu olarak O, hem emir verir, hem yasak koyar, hem mükâfatlandırır, hem cezalandırır ve mülkiyeti/egemenliği altında olanlar üzerinde her türlü tasarrufta bulunur. Burada Allah, mülk sıfatını kıyamet günü demek olan karşılık gününe izafe etmiştir. “Karşılık günü” insanların hayrıyla, şerriyle amellerinin karşılığını görecekleri gün demektir. Çünkü bu günde Yüce Allah’ın mülkü/egemenliği, adâleti, hikmeti ve bütün mahlûkatın malikiyetliklerinin sona erdiği gerçeği, tam anlamıyla ortaya çıkacaktır. Öyle ki o günde hükümdarlarla yönetilenler, kölelerle hürler eşit olurlar. Hepsi Allah’ın azametine zilletle boyun eğerler, izzeti önünde alçalırlar. O’nun amellere vereceği karşılığı beklerler. Sevabını umar, cezasından korkarlar. İşte özellikle bu günün söz konusu edilmesi bundan dolayıdır. Yoksa O, din gününün de diğer bütün günlerin de mutlak mâlikidir. 5. “Yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.” Yani ibadeti yalnız Sana tahsis eder, yalnız ve yalnız Senden yardım isteriz. Çünkü ma’mul olan “إياك : Sana” kelimesinin öne gelmesi “hasr” ifade eder. “Hasr” da hükmün sözü geçen kişi hakkında sabit kılınması, onun dışında kalanların ise bu hükmün dışında tutulması demektir. Sanki ifade şöyledir: Biz Sana ibadet ederiz, senden başkasına ibadet etmeyiz; Senden yardım dileriz, Senden başkasından yardım dilemeyiz. Burada ibadetin yardım dilemekten önce söz konusu edilmesi, hem umum ifade eden sözün husus ifade edenden önce zikredilmesi kabilindendir, hem de Yüce Allah’ın hakkının kulunun hakkından öne geçirilmesine gösterilen ihtimamdandır. “İbadet”; Yüce Allah’ın sevdiği ve razı olduğu, zâhir ve bâtın bütün amelleri ve sözleri içine alan kapsamlı bir isimdir. “İstiane/yardım dilemek” ise fayda elde etmek ve zararları önlemek hususunda sadece Allah’a dayanmak ve bunları gerçekleştirme hususunda yalnızca O’na güvenmektir. Yüce Allah’a ibadet etmek ve O’ndan yardım dilemek, ebedi mutluluğun ve her türlü kötülükten kurtulmanın yegane yoludur. Bunları yerine getirmeden kurtulmaya imkân yoktur. İbadetin ibadet olabilmesi için Allah rızası gözetilerek işlenmesi ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptıklarından ve söylediklerinden alınması şarttır. İbadet, ancak bu iki özelliği ile ibadet olur. “Yardım dileme”nin, “ibadet” kapsamına girmekle birlikte daha sonra ayrıca zikredilmesinin sebebi kulun bütün ibadetlerinde Yüce Allah’tan yardım dilemeye muhtaç oluşundan dolayıdır. Çünkü Allah kuluna yardım etmeyecek olursa, kul emirleri yerine getirme ve yasaklardan kaçınma isteğini gerçekleştiremez. 6. Daha sonra Yüce Allah:“Hidayet eyle bizi dosdoğru yola” diye buyurmaktadır. Yani Sen bize dosdoğru yolu göster ve onu izleme başarısını bağışla. “Sırat-ı müstakim=dosdoğru yol”, Yüce Allah’a ve O’nun Cennet’ine ulaştıran açık seçik yoldur. Bu da hakkı bilmek ve hakka uygun amelde bulunmaktır. O bakımdan ey Rabb’imiz, Sen hem bizi bu yola ilet, hem de bu yol üzerinde bize sebat ver. Bu yola iletilmek İslâm dinine bağlanmak ve onun dışında kalan bütün dinleri terk etmek demektir. Bu yolda hidayet üzere sebat etmek ise hem ilmî bakımdan, hem amelî olarak dinin bütün tafsilî hükümlerinde hidâyet üzere olmayı kapsar. Öyleyse bu dua, hem en kapsamlı hem de kul için en faydalı dualardan birisidir. Bundan dolayı insanın namazının her bir rekâtında Yüce Allah’a bu duayı yapması ona olan ihtiyacına binâen vacib kılınmıştır. 7. “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin” yani peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin “yoluna”. “Gazaba uğrayanların” yani yahudiler ve benzeri kimseler gibi hakkı bildiği halde terk edenlerin “ve sapıtanların” hıristiyanlar ve benzerleri gibi bilgisizlikleri ve sapıklıkları dolayısıyla hakkı terk edenlerin yoluna “değil.” Bu sûre oldukça kısa olmasına rağmen Kur’an sûrelerinden başka herhangi bir sûrenin ihtiva etmediği pek çok hususu kapsamaktadır. Şöyle ki o, üç türü ile tevhidi içermektedir: Rububiyet tevhidi “âlemlerin Rabbi” buyruğundan, Ulûhiyet tevhidi -ki o ibadetler ile Allah’ı birlemektir- “Allah” lafza-i celâli ile “yalnız Sana ibadet ederiz” buyruğundan anlaşılmaktadır. İsim ve sıfat tevhidi de -ki o da Allah’ın kendi zâtı için ve Rasûlünün de O’nun için tesbit etmiş olduğu bütün kemâl sıfatlarını ta’til/iptal etme, temsil/denk tutma ve teşbih/benzetme söz konusu olmaksızın kabul etmektir- önceden de geçtiği gibi “hamd” lafzından anlaşılmaktadır. “Hidayet eyle bizi dosdoğru yola” buyruğu ise nübüvvetin kabulünü ihtiva etmektedir. Çünkü risalet olmaksızın bunun gerçekleşmesine imkân yoktur. Yapılan amellerin karşılığının verileceği ise Yüce Allah’ın:“karşılık gününün maliki” buyruğunda ifade edilmektedir. Ayrıca bu, amellere verilecek karşılığın adaletle olacağını da ifade etmektedir. Çünkü; “الدين : din/karşılık” kelimesi adil bir şekilde karşılık vermek anlamındadır. Ayrıca bu sure, Kaderiye ve Cebriyenin görüşlerine muhalif olarak kaderi tespit etmekte ve kulun gerçek fail olduğunu ortaya koymakta, hatta “hidayet eyle bizi dosdoğru yola” buyruğunda bütün bid’at ve dalâlet sahiplerinin kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü “dosdoğru yol” hakkı bilmek ve gereğince amel etmektir. Her bid’atçi ve sapık ise bunun dışındadır. Yine bu sûre “yalnız Sana ederiz ibadet ve yalnız Senden dileriz yardım” buyruğunda gerek ibadet ciheti ile gerekse de yardım dilemek yönüyle dinin sadece Allah’a halis kılınmasını da içermektedir. Öyleyse hamd/övgü yalnızca âlemlerin Rabb’i Allah’ındır.

Fatiha 1:3

1- Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 2, 3, 4- Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm ve karşılık gününün mâliki, Allah’ındır. 5- Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. 6- Hidayet eyle bizi dosdoğru yola; 7- Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna… Gazaba uğrayanların ve sapıtanlarınkine değil. (Mekke’de inmiştir, 7 ayettir) 1. “Allah’ın adı ile” yani Yüce Allah’a ait bütün isimleri anarak başlıyorum. Çünkü buradaki “isim” kelimesi müfred/tekil ve muzâf (tamlanan) olarak geçmektedir. Böylece, Yüce Allah’ın bütün güzel isimlerini kapsamına alır. “Allah” O, ma’bud/ibadet edilen ve me’luh/ilah edinilendir. Tek başına ibadete müstahak olandır. Çünkü ilahlığın gerektirdiği bütün sıfatlara -ki onlar kemal sıfatlarıdır- sahiptir. “Rahmân, Rahîm”; Yüce Allah’ın her şeyi kapsayan, her canlıyı kuşatan büyük ve geniş rahmet sahibi olduğuna delâlet eden iki isimdir. Allah o rahmetini nebi ve rasûllerine tâbi olan takvâ sahiplerine yazmıştır. İşte mutlak rahmet onlar içindir. Onların dışındakiler ise rahmetten sadece bir pay alırlar. Şunu bilmek gerekir ki, ümmetin selefinin ve imamlarının ittifakla kabul ettiği kaidelerden birisi, Allah’ın isimlerine, sıfatlarına ve bu sıfatların hükümlerine iman etmenin zorunluluğudur. Buna göre mü’minler, mesela Yüce Allah’ın Rahman ve Rahîm olduğuna, O’nun sahibi olduğu ve kendisine rahmet olunanlar ile ilgili olan rahmet sıfatının sahibi olduğuna inanırlar. Bütün nimetler de onun rahmetinin bir tecellisidir. İşte diğer isimler de böyledir. Mesela “Alîm” ismi ile ilgili olarak şöyle denir: O, Alim’dir, ilim sahibidir, bu sıfatı ile her şeyi bilir. Yine O, Kadirdir, kudret sahibidir ve her şeye kadirdir, güç yetirir. 2. “Hamd... Allah’ındır.” Bu, Yüce Allah’a, her türlü kemal sıfatlara sahip oluşu ve ihsan ile adalet dairesinde cereyan eden fiilleri dolayısıyla övgüde bulunmak demektir. Bütün yönleriyle eksiksiz hamd/övgü, yalnız O’nundur. “Âlemlerin Rabbi” Rab; bütün âlemlerin -ki âlem Allah’ın dışındaki her şeydir- mürebbisi/terbiye edicisidir. O, onları yaratmış, birtakım aletler ile donatmış ve onlara kaybedecek olurlarsa varlıklarının devamına imkân bulamayacakları büyük nimetler bağışlamıştır. Ne kadar nimete sahip iseler hepsi O yüce zatın vergisidir. Yüce Allah’ın yarattıklarını (Rab olarak) terbiye etmesi, genel ve özel olmak üzere iki türlüdür: Genel terbiye O’nun bütün mahlûkatı yaratmış olması, onlara rızık ihsan etmesi ve onlara dünyada kalmalarını sağlayan maslahat ve menfaatlerinin yolunu göstermesidir. Özel terbiye ise dostlarına yönelik terbiyedir. Onları iman ile terbiye eder, imana muvaffak kılar ve imanlaırnı kemâle erdirir. Kendileri ile imanları arasında engel teşkil eden çeşitli hususları önlerinden kaldırıp bertaraf eder. Terbiyenin gerçek mahiyeti, her türlü hayra ulaşabilme başarısını ihsan etmek ve her türlü şerden korumaktır. Herhalde peygamberlerin Yüce Allah’a çoğunlukla “Rab” adını anarak dua etmelerinin sırrı da bu olsa gerektir. Çünkü onların bütün istekleri, Yüce Allah’ın “Özel Rububiyet”inin kapsamı içerisindedir. Buna göre Yüce Allah’ın; “Âlemlerin Rabbi” buyruğu; yaratıcının, idare edicinin, nimet ihsan edenin ve başka hiçbir varlığa muhtaç olmayanın sadece O olduğunu; buna karşılık bütün âlemlerin her yönden tamamen O’na muhtaç olduklarını ifade etmektedir. 4. “Karşılık gününün mâliki”. Mâlik; mülk (yöneticilik, egemenlik ve sahiplik) sıfatına sahip olan kimse demektir. Bunun sonucu olarak O, hem emir verir, hem yasak koyar, hem mükâfatlandırır, hem cezalandırır ve mülkiyeti/egemenliği altında olanlar üzerinde her türlü tasarrufta bulunur. Burada Allah, mülk sıfatını kıyamet günü demek olan karşılık gününe izafe etmiştir. “Karşılık günü” insanların hayrıyla, şerriyle amellerinin karşılığını görecekleri gün demektir. Çünkü bu günde Yüce Allah’ın mülkü/egemenliği, adâleti, hikmeti ve bütün mahlûkatın malikiyetliklerinin sona erdiği gerçeği, tam anlamıyla ortaya çıkacaktır. Öyle ki o günde hükümdarlarla yönetilenler, kölelerle hürler eşit olurlar. Hepsi Allah’ın azametine zilletle boyun eğerler, izzeti önünde alçalırlar. O’nun amellere vereceği karşılığı beklerler. Sevabını umar, cezasından korkarlar. İşte özellikle bu günün söz konusu edilmesi bundan dolayıdır. Yoksa O, din gününün de diğer bütün günlerin de mutlak mâlikidir. 5. “Yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.” Yani ibadeti yalnız Sana tahsis eder, yalnız ve yalnız Senden yardım isteriz. Çünkü ma’mul olan “إياك : Sana” kelimesinin öne gelmesi “hasr” ifade eder. “Hasr” da hükmün sözü geçen kişi hakkında sabit kılınması, onun dışında kalanların ise bu hükmün dışında tutulması demektir. Sanki ifade şöyledir: Biz Sana ibadet ederiz, senden başkasına ibadet etmeyiz; Senden yardım dileriz, Senden başkasından yardım dilemeyiz. Burada ibadetin yardım dilemekten önce söz konusu edilmesi, hem umum ifade eden sözün husus ifade edenden önce zikredilmesi kabilindendir, hem de Yüce Allah’ın hakkının kulunun hakkından öne geçirilmesine gösterilen ihtimamdandır. “İbadet”; Yüce Allah’ın sevdiği ve razı olduğu, zâhir ve bâtın bütün amelleri ve sözleri içine alan kapsamlı bir isimdir. “İstiane/yardım dilemek” ise fayda elde etmek ve zararları önlemek hususunda sadece Allah’a dayanmak ve bunları gerçekleştirme hususunda yalnızca O’na güvenmektir. Yüce Allah’a ibadet etmek ve O’ndan yardım dilemek, ebedi mutluluğun ve her türlü kötülükten kurtulmanın yegane yoludur. Bunları yerine getirmeden kurtulmaya imkân yoktur. İbadetin ibadet olabilmesi için Allah rızası gözetilerek işlenmesi ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptıklarından ve söylediklerinden alınması şarttır. İbadet, ancak bu iki özelliği ile ibadet olur. “Yardım dileme”nin, “ibadet” kapsamına girmekle birlikte daha sonra ayrıca zikredilmesinin sebebi kulun bütün ibadetlerinde Yüce Allah’tan yardım dilemeye muhtaç oluşundan dolayıdır. Çünkü Allah kuluna yardım etmeyecek olursa, kul emirleri yerine getirme ve yasaklardan kaçınma isteğini gerçekleştiremez. 6. Daha sonra Yüce Allah:“Hidayet eyle bizi dosdoğru yola” diye buyurmaktadır. Yani Sen bize dosdoğru yolu göster ve onu izleme başarısını bağışla. “Sırat-ı müstakim=dosdoğru yol”, Yüce Allah’a ve O’nun Cennet’ine ulaştıran açık seçik yoldur. Bu da hakkı bilmek ve hakka uygun amelde bulunmaktır. O bakımdan ey Rabb’imiz, Sen hem bizi bu yola ilet, hem de bu yol üzerinde bize sebat ver. Bu yola iletilmek İslâm dinine bağlanmak ve onun dışında kalan bütün dinleri terk etmek demektir. Bu yolda hidayet üzere sebat etmek ise hem ilmî bakımdan, hem amelî olarak dinin bütün tafsilî hükümlerinde hidâyet üzere olmayı kapsar. Öyleyse bu dua, hem en kapsamlı hem de kul için en faydalı dualardan birisidir. Bundan dolayı insanın namazının her bir rekâtında Yüce Allah’a bu duayı yapması ona olan ihtiyacına binâen vacib kılınmıştır. 7. “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin” yani peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin “yoluna”. “Gazaba uğrayanların” yani yahudiler ve benzeri kimseler gibi hakkı bildiği halde terk edenlerin “ve sapıtanların” hıristiyanlar ve benzerleri gibi bilgisizlikleri ve sapıklıkları dolayısıyla hakkı terk edenlerin yoluna “değil.” Bu sûre oldukça kısa olmasına rağmen Kur’an sûrelerinden başka herhangi bir sûrenin ihtiva etmediği pek çok hususu kapsamaktadır. Şöyle ki o, üç türü ile tevhidi içermektedir: Rububiyet tevhidi “âlemlerin Rabbi” buyruğundan, Ulûhiyet tevhidi -ki o ibadetler ile Allah’ı birlemektir- “Allah” lafza-i celâli ile “yalnız Sana ibadet ederiz” buyruğundan anlaşılmaktadır. İsim ve sıfat tevhidi de -ki o da Allah’ın kendi zâtı için ve Rasûlünün de O’nun için tesbit etmiş olduğu bütün kemâl sıfatlarını ta’til/iptal etme, temsil/denk tutma ve teşbih/benzetme söz konusu olmaksızın kabul etmektir- önceden de geçtiği gibi “hamd” lafzından anlaşılmaktadır. “Hidayet eyle bizi dosdoğru yola” buyruğu ise nübüvvetin kabulünü ihtiva etmektedir. Çünkü risalet olmaksızın bunun gerçekleşmesine imkân yoktur. Yapılan amellerin karşılığının verileceği ise Yüce Allah’ın:“karşılık gününün maliki” buyruğunda ifade edilmektedir. Ayrıca bu, amellere verilecek karşılığın adaletle olacağını da ifade etmektedir. Çünkü; “الدين : din/karşılık” kelimesi adil bir şekilde karşılık vermek anlamındadır. Ayrıca bu sure, Kaderiye ve Cebriyenin görüşlerine muhalif olarak kaderi tespit etmekte ve kulun gerçek fail olduğunu ortaya koymakta, hatta “hidayet eyle bizi dosdoğru yola” buyruğunda bütün bid’at ve dalâlet sahiplerinin kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü “dosdoğru yol” hakkı bilmek ve gereğince amel etmektir. Her bid’atçi ve sapık ise bunun dışındadır. Yine bu sûre “yalnız Sana ederiz ibadet ve yalnız Senden dileriz yardım” buyruğunda gerek ibadet ciheti ile gerekse de yardım dilemek yönüyle dinin sadece Allah’a halis kılınmasını da içermektedir. Öyleyse hamd/övgü yalnızca âlemlerin Rabb’i Allah’ındır.

Fatiha 1:4

1- Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 2, 3, 4- Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm ve karşılık gününün mâliki, Allah’ındır. 5- Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. 6- Hidayet eyle bizi dosdoğru yola; 7- Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna… Gazaba uğrayanların ve sapıtanlarınkine değil. (Mekke’de inmiştir, 7 ayettir) 1. “Allah’ın adı ile” yani Yüce Allah’a ait bütün isimleri anarak başlıyorum. Çünkü buradaki “isim” kelimesi müfred/tekil ve muzâf (tamlanan) olarak geçmektedir. Böylece, Yüce Allah’ın bütün güzel isimlerini kapsamına alır. “Allah” O, ma’bud/ibadet edilen ve me’luh/ilah edinilendir. Tek başına ibadete müstahak olandır. Çünkü ilahlığın gerektirdiği bütün sıfatlara -ki onlar kemal sıfatlarıdır- sahiptir. “Rahmân, Rahîm”; Yüce Allah’ın her şeyi kapsayan, her canlıyı kuşatan büyük ve geniş rahmet sahibi olduğuna delâlet eden iki isimdir. Allah o rahmetini nebi ve rasûllerine tâbi olan takvâ sahiplerine yazmıştır. İşte mutlak rahmet onlar içindir. Onların dışındakiler ise rahmetten sadece bir pay alırlar. Şunu bilmek gerekir ki, ümmetin selefinin ve imamlarının ittifakla kabul ettiği kaidelerden birisi, Allah’ın isimlerine, sıfatlarına ve bu sıfatların hükümlerine iman etmenin zorunluluğudur. Buna göre mü’minler, mesela Yüce Allah’ın Rahman ve Rahîm olduğuna, O’nun sahibi olduğu ve kendisine rahmet olunanlar ile ilgili olan rahmet sıfatının sahibi olduğuna inanırlar. Bütün nimetler de onun rahmetinin bir tecellisidir. İşte diğer isimler de böyledir. Mesela “Alîm” ismi ile ilgili olarak şöyle denir: O, Alim’dir, ilim sahibidir, bu sıfatı ile her şeyi bilir. Yine O, Kadirdir, kudret sahibidir ve her şeye kadirdir, güç yetirir. 2. “Hamd... Allah’ındır.” Bu, Yüce Allah’a, her türlü kemal sıfatlara sahip oluşu ve ihsan ile adalet dairesinde cereyan eden fiilleri dolayısıyla övgüde bulunmak demektir. Bütün yönleriyle eksiksiz hamd/övgü, yalnız O’nundur. “Âlemlerin Rabbi” Rab; bütün âlemlerin -ki âlem Allah’ın dışındaki her şeydir- mürebbisi/terbiye edicisidir. O, onları yaratmış, birtakım aletler ile donatmış ve onlara kaybedecek olurlarsa varlıklarının devamına imkân bulamayacakları büyük nimetler bağışlamıştır. Ne kadar nimete sahip iseler hepsi O yüce zatın vergisidir. Yüce Allah’ın yarattıklarını (Rab olarak) terbiye etmesi, genel ve özel olmak üzere iki türlüdür: Genel terbiye O’nun bütün mahlûkatı yaratmış olması, onlara rızık ihsan etmesi ve onlara dünyada kalmalarını sağlayan maslahat ve menfaatlerinin yolunu göstermesidir. Özel terbiye ise dostlarına yönelik terbiyedir. Onları iman ile terbiye eder, imana muvaffak kılar ve imanlaırnı kemâle erdirir. Kendileri ile imanları arasında engel teşkil eden çeşitli hususları önlerinden kaldırıp bertaraf eder. Terbiyenin gerçek mahiyeti, her türlü hayra ulaşabilme başarısını ihsan etmek ve her türlü şerden korumaktır. Herhalde peygamberlerin Yüce Allah’a çoğunlukla “Rab” adını anarak dua etmelerinin sırrı da bu olsa gerektir. Çünkü onların bütün istekleri, Yüce Allah’ın “Özel Rububiyet”inin kapsamı içerisindedir. Buna göre Yüce Allah’ın; “Âlemlerin Rabbi” buyruğu; yaratıcının, idare edicinin, nimet ihsan edenin ve başka hiçbir varlığa muhtaç olmayanın sadece O olduğunu; buna karşılık bütün âlemlerin her yönden tamamen O’na muhtaç olduklarını ifade etmektedir. 4. “Karşılık gününün mâliki”. Mâlik; mülk (yöneticilik, egemenlik ve sahiplik) sıfatına sahip olan kimse demektir. Bunun sonucu olarak O, hem emir verir, hem yasak koyar, hem mükâfatlandırır, hem cezalandırır ve mülkiyeti/egemenliği altında olanlar üzerinde her türlü tasarrufta bulunur. Burada Allah, mülk sıfatını kıyamet günü demek olan karşılık gününe izafe etmiştir. “Karşılık günü” insanların hayrıyla, şerriyle amellerinin karşılığını görecekleri gün demektir. Çünkü bu günde Yüce Allah’ın mülkü/egemenliği, adâleti, hikmeti ve bütün mahlûkatın malikiyetliklerinin sona erdiği gerçeği, tam anlamıyla ortaya çıkacaktır. Öyle ki o günde hükümdarlarla yönetilenler, kölelerle hürler eşit olurlar. Hepsi Allah’ın azametine zilletle boyun eğerler, izzeti önünde alçalırlar. O’nun amellere vereceği karşılığı beklerler. Sevabını umar, cezasından korkarlar. İşte özellikle bu günün söz konusu edilmesi bundan dolayıdır. Yoksa O, din gününün de diğer bütün günlerin de mutlak mâlikidir. 5. “Yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.” Yani ibadeti yalnız Sana tahsis eder, yalnız ve yalnız Senden yardım isteriz. Çünkü ma’mul olan “إياك : Sana” kelimesinin öne gelmesi “hasr” ifade eder. “Hasr” da hükmün sözü geçen kişi hakkında sabit kılınması, onun dışında kalanların ise bu hükmün dışında tutulması demektir. Sanki ifade şöyledir: Biz Sana ibadet ederiz, senden başkasına ibadet etmeyiz; Senden yardım dileriz, Senden başkasından yardım dilemeyiz. Burada ibadetin yardım dilemekten önce söz konusu edilmesi, hem umum ifade eden sözün husus ifade edenden önce zikredilmesi kabilindendir, hem de Yüce Allah’ın hakkının kulunun hakkından öne geçirilmesine gösterilen ihtimamdandır. “İbadet”; Yüce Allah’ın sevdiği ve razı olduğu, zâhir ve bâtın bütün amelleri ve sözleri içine alan kapsamlı bir isimdir. “İstiane/yardım dilemek” ise fayda elde etmek ve zararları önlemek hususunda sadece Allah’a dayanmak ve bunları gerçekleştirme hususunda yalnızca O’na güvenmektir. Yüce Allah’a ibadet etmek ve O’ndan yardım dilemek, ebedi mutluluğun ve her türlü kötülükten kurtulmanın yegane yoludur. Bunları yerine getirmeden kurtulmaya imkân yoktur. İbadetin ibadet olabilmesi için Allah rızası gözetilerek işlenmesi ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptıklarından ve söylediklerinden alınması şarttır. İbadet, ancak bu iki özelliği ile ibadet olur. “Yardım dileme”nin, “ibadet” kapsamına girmekle birlikte daha sonra ayrıca zikredilmesinin sebebi kulun bütün ibadetlerinde Yüce Allah’tan yardım dilemeye muhtaç oluşundan dolayıdır. Çünkü Allah kuluna yardım etmeyecek olursa, kul emirleri yerine getirme ve yasaklardan kaçınma isteğini gerçekleştiremez. 6. Daha sonra Yüce Allah:“Hidayet eyle bizi dosdoğru yola” diye buyurmaktadır. Yani Sen bize dosdoğru yolu göster ve onu izleme başarısını bağışla. “Sırat-ı müstakim=dosdoğru yol”, Yüce Allah’a ve O’nun Cennet’ine ulaştıran açık seçik yoldur. Bu da hakkı bilmek ve hakka uygun amelde bulunmaktır. O bakımdan ey Rabb’imiz, Sen hem bizi bu yola ilet, hem de bu yol üzerinde bize sebat ver. Bu yola iletilmek İslâm dinine bağlanmak ve onun dışında kalan bütün dinleri terk etmek demektir. Bu yolda hidayet üzere sebat etmek ise hem ilmî bakımdan, hem amelî olarak dinin bütün tafsilî hükümlerinde hidâyet üzere olmayı kapsar. Öyleyse bu dua, hem en kapsamlı hem de kul için en faydalı dualardan birisidir. Bundan dolayı insanın namazının her bir rekâtında Yüce Allah’a bu duayı yapması ona olan ihtiyacına binâen vacib kılınmıştır. 7. “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin” yani peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin “yoluna”. “Gazaba uğrayanların” yani yahudiler ve benzeri kimseler gibi hakkı bildiği halde terk edenlerin “ve sapıtanların” hıristiyanlar ve benzerleri gibi bilgisizlikleri ve sapıklıkları dolayısıyla hakkı terk edenlerin yoluna “değil.” Bu sûre oldukça kısa olmasına rağmen Kur’an sûrelerinden başka herhangi bir sûrenin ihtiva etmediği pek çok hususu kapsamaktadır. Şöyle ki o, üç türü ile tevhidi içermektedir: Rububiyet tevhidi “âlemlerin Rabbi” buyruğundan, Ulûhiyet tevhidi -ki o ibadetler ile Allah’ı birlemektir- “Allah” lafza-i celâli ile “yalnız Sana ibadet ederiz” buyruğundan anlaşılmaktadır. İsim ve sıfat tevhidi de -ki o da Allah’ın kendi zâtı için ve Rasûlünün de O’nun için tesbit etmiş olduğu bütün kemâl sıfatlarını ta’til/iptal etme, temsil/denk tutma ve teşbih/benzetme söz konusu olmaksızın kabul etmektir- önceden de geçtiği gibi “hamd” lafzından anlaşılmaktadır. “Hidayet eyle bizi dosdoğru yola” buyruğu ise nübüvvetin kabulünü ihtiva etmektedir. Çünkü risalet olmaksızın bunun gerçekleşmesine imkân yoktur. Yapılan amellerin karşılığının verileceği ise Yüce Allah’ın:“karşılık gününün maliki” buyruğunda ifade edilmektedir. Ayrıca bu, amellere verilecek karşılığın adaletle olacağını da ifade etmektedir. Çünkü; “الدين : din/karşılık” kelimesi adil bir şekilde karşılık vermek anlamındadır. Ayrıca bu sure, Kaderiye ve Cebriyenin görüşlerine muhalif olarak kaderi tespit etmekte ve kulun gerçek fail olduğunu ortaya koymakta, hatta “hidayet eyle bizi dosdoğru yola” buyruğunda bütün bid’at ve dalâlet sahiplerinin kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü “dosdoğru yol” hakkı bilmek ve gereğince amel etmektir. Her bid’atçi ve sapık ise bunun dışındadır. Yine bu sûre “yalnız Sana ederiz ibadet ve yalnız Senden dileriz yardım” buyruğunda gerek ibadet ciheti ile gerekse de yardım dilemek yönüyle dinin sadece Allah’a halis kılınmasını da içermektedir. Öyleyse hamd/övgü yalnızca âlemlerin Rabb’i Allah’ındır.

Fatiha 1:5

1- Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 2, 3, 4- Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm ve karşılık gününün mâliki, Allah’ındır. 5- Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. 6- Hidayet eyle bizi dosdoğru yola; 7- Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna… Gazaba uğrayanların ve sapıtanlarınkine değil. (Mekke’de inmiştir, 7 ayettir) 1. “Allah’ın adı ile” yani Yüce Allah’a ait bütün isimleri anarak başlıyorum. Çünkü buradaki “isim” kelimesi müfred/tekil ve muzâf (tamlanan) olarak geçmektedir. Böylece, Yüce Allah’ın bütün güzel isimlerini kapsamına alır. “Allah” O, ma’bud/ibadet edilen ve me’luh/ilah edinilendir. Tek başına ibadete müstahak olandır. Çünkü ilahlığın gerektirdiği bütün sıfatlara -ki onlar kemal sıfatlarıdır- sahiptir. “Rahmân, Rahîm”; Yüce Allah’ın her şeyi kapsayan, her canlıyı kuşatan büyük ve geniş rahmet sahibi olduğuna delâlet eden iki isimdir. Allah o rahmetini nebi ve rasûllerine tâbi olan takvâ sahiplerine yazmıştır. İşte mutlak rahmet onlar içindir. Onların dışındakiler ise rahmetten sadece bir pay alırlar. Şunu bilmek gerekir ki, ümmetin selefinin ve imamlarının ittifakla kabul ettiği kaidelerden birisi, Allah’ın isimlerine, sıfatlarına ve bu sıfatların hükümlerine iman etmenin zorunluluğudur. Buna göre mü’minler, mesela Yüce Allah’ın Rahman ve Rahîm olduğuna, O’nun sahibi olduğu ve kendisine rahmet olunanlar ile ilgili olan rahmet sıfatının sahibi olduğuna inanırlar. Bütün nimetler de onun rahmetinin bir tecellisidir. İşte diğer isimler de böyledir. Mesela “Alîm” ismi ile ilgili olarak şöyle denir: O, Alim’dir, ilim sahibidir, bu sıfatı ile her şeyi bilir. Yine O, Kadirdir, kudret sahibidir ve her şeye kadirdir, güç yetirir. 2. “Hamd... Allah’ındır.” Bu, Yüce Allah’a, her türlü kemal sıfatlara sahip oluşu ve ihsan ile adalet dairesinde cereyan eden fiilleri dolayısıyla övgüde bulunmak demektir. Bütün yönleriyle eksiksiz hamd/övgü, yalnız O’nundur. “Âlemlerin Rabbi” Rab; bütün âlemlerin -ki âlem Allah’ın dışındaki her şeydir- mürebbisi/terbiye edicisidir. O, onları yaratmış, birtakım aletler ile donatmış ve onlara kaybedecek olurlarsa varlıklarının devamına imkân bulamayacakları büyük nimetler bağışlamıştır. Ne kadar nimete sahip iseler hepsi O yüce zatın vergisidir. Yüce Allah’ın yarattıklarını (Rab olarak) terbiye etmesi, genel ve özel olmak üzere iki türlüdür: Genel terbiye O’nun bütün mahlûkatı yaratmış olması, onlara rızık ihsan etmesi ve onlara dünyada kalmalarını sağlayan maslahat ve menfaatlerinin yolunu göstermesidir. Özel terbiye ise dostlarına yönelik terbiyedir. Onları iman ile terbiye eder, imana muvaffak kılar ve imanlaırnı kemâle erdirir. Kendileri ile imanları arasında engel teşkil eden çeşitli hususları önlerinden kaldırıp bertaraf eder. Terbiyenin gerçek mahiyeti, her türlü hayra ulaşabilme başarısını ihsan etmek ve her türlü şerden korumaktır. Herhalde peygamberlerin Yüce Allah’a çoğunlukla “Rab” adını anarak dua etmelerinin sırrı da bu olsa gerektir. Çünkü onların bütün istekleri, Yüce Allah’ın “Özel Rububiyet”inin kapsamı içerisindedir. Buna göre Yüce Allah’ın; “Âlemlerin Rabbi” buyruğu; yaratıcının, idare edicinin, nimet ihsan edenin ve başka hiçbir varlığa muhtaç olmayanın sadece O olduğunu; buna karşılık bütün âlemlerin her yönden tamamen O’na muhtaç olduklarını ifade etmektedir. 4. “Karşılık gününün mâliki”. Mâlik; mülk (yöneticilik, egemenlik ve sahiplik) sıfatına sahip olan kimse demektir. Bunun sonucu olarak O, hem emir verir, hem yasak koyar, hem mükâfatlandırır, hem cezalandırır ve mülkiyeti/egemenliği altında olanlar üzerinde her türlü tasarrufta bulunur. Burada Allah, mülk sıfatını kıyamet günü demek olan karşılık gününe izafe etmiştir. “Karşılık günü” insanların hayrıyla, şerriyle amellerinin karşılığını görecekleri gün demektir. Çünkü bu günde Yüce Allah’ın mülkü/egemenliği, adâleti, hikmeti ve bütün mahlûkatın malikiyetliklerinin sona erdiği gerçeği, tam anlamıyla ortaya çıkacaktır. Öyle ki o günde hükümdarlarla yönetilenler, kölelerle hürler eşit olurlar. Hepsi Allah’ın azametine zilletle boyun eğerler, izzeti önünde alçalırlar. O’nun amellere vereceği karşılığı beklerler. Sevabını umar, cezasından korkarlar. İşte özellikle bu günün söz konusu edilmesi bundan dolayıdır. Yoksa O, din gününün de diğer bütün günlerin de mutlak mâlikidir. 5. “Yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.” Yani ibadeti yalnız Sana tahsis eder, yalnız ve yalnız Senden yardım isteriz. Çünkü ma’mul olan “إياك : Sana” kelimesinin öne gelmesi “hasr” ifade eder. “Hasr” da hükmün sözü geçen kişi hakkında sabit kılınması, onun dışında kalanların ise bu hükmün dışında tutulması demektir. Sanki ifade şöyledir: Biz Sana ibadet ederiz, senden başkasına ibadet etmeyiz; Senden yardım dileriz, Senden başkasından yardım dilemeyiz. Burada ibadetin yardım dilemekten önce söz konusu edilmesi, hem umum ifade eden sözün husus ifade edenden önce zikredilmesi kabilindendir, hem de Yüce Allah’ın hakkının kulunun hakkından öne geçirilmesine gösterilen ihtimamdandır. “İbadet”; Yüce Allah’ın sevdiği ve razı olduğu, zâhir ve bâtın bütün amelleri ve sözleri içine alan kapsamlı bir isimdir. “İstiane/yardım dilemek” ise fayda elde etmek ve zararları önlemek hususunda sadece Allah’a dayanmak ve bunları gerçekleştirme hususunda yalnızca O’na güvenmektir. Yüce Allah’a ibadet etmek ve O’ndan yardım dilemek, ebedi mutluluğun ve her türlü kötülükten kurtulmanın yegane yoludur. Bunları yerine getirmeden kurtulmaya imkân yoktur. İbadetin ibadet olabilmesi için Allah rızası gözetilerek işlenmesi ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptıklarından ve söylediklerinden alınması şarttır. İbadet, ancak bu iki özelliği ile ibadet olur. “Yardım dileme”nin, “ibadet” kapsamına girmekle birlikte daha sonra ayrıca zikredilmesinin sebebi kulun bütün ibadetlerinde Yüce Allah’tan yardım dilemeye muhtaç oluşundan dolayıdır. Çünkü Allah kuluna yardım etmeyecek olursa, kul emirleri yerine getirme ve yasaklardan kaçınma isteğini gerçekleştiremez. 6. Daha sonra Yüce Allah:“Hidayet eyle bizi dosdoğru yola” diye buyurmaktadır. Yani Sen bize dosdoğru yolu göster ve onu izleme başarısını bağışla. “Sırat-ı müstakim=dosdoğru yol”, Yüce Allah’a ve O’nun Cennet’ine ulaştıran açık seçik yoldur. Bu da hakkı bilmek ve hakka uygun amelde bulunmaktır. O bakımdan ey Rabb’imiz, Sen hem bizi bu yola ilet, hem de bu yol üzerinde bize sebat ver. Bu yola iletilmek İslâm dinine bağlanmak ve onun dışında kalan bütün dinleri terk etmek demektir. Bu yolda hidayet üzere sebat etmek ise hem ilmî bakımdan, hem amelî olarak dinin bütün tafsilî hükümlerinde hidâyet üzere olmayı kapsar. Öyleyse bu dua, hem en kapsamlı hem de kul için en faydalı dualardan birisidir. Bundan dolayı insanın namazının her bir rekâtında Yüce Allah’a bu duayı yapması ona olan ihtiyacına binâen vacib kılınmıştır. 7. “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin” yani peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin “yoluna”. “Gazaba uğrayanların” yani yahudiler ve benzeri kimseler gibi hakkı bildiği halde terk edenlerin “ve sapıtanların” hıristiyanlar ve benzerleri gibi bilgisizlikleri ve sapıklıkları dolayısıyla hakkı terk edenlerin yoluna “değil.” Bu sûre oldukça kısa olmasına rağmen Kur’an sûrelerinden başka herhangi bir sûrenin ihtiva etmediği pek çok hususu kapsamaktadır. Şöyle ki o, üç türü ile tevhidi içermektedir: Rububiyet tevhidi “âlemlerin Rabbi” buyruğundan, Ulûhiyet tevhidi -ki o ibadetler ile Allah’ı birlemektir- “Allah” lafza-i celâli ile “yalnız Sana ibadet ederiz” buyruğundan anlaşılmaktadır. İsim ve sıfat tevhidi de -ki o da Allah’ın kendi zâtı için ve Rasûlünün de O’nun için tesbit etmiş olduğu bütün kemâl sıfatlarını ta’til/iptal etme, temsil/denk tutma ve teşbih/benzetme söz konusu olmaksızın kabul etmektir- önceden de geçtiği gibi “hamd” lafzından anlaşılmaktadır. “Hidayet eyle bizi dosdoğru yola” buyruğu ise nübüvvetin kabulünü ihtiva etmektedir. Çünkü risalet olmaksızın bunun gerçekleşmesine imkân yoktur. Yapılan amellerin karşılığının verileceği ise Yüce Allah’ın:“karşılık gününün maliki” buyruğunda ifade edilmektedir. Ayrıca bu, amellere verilecek karşılığın adaletle olacağını da ifade etmektedir. Çünkü; “الدين : din/karşılık” kelimesi adil bir şekilde karşılık vermek anlamındadır. Ayrıca bu sure, Kaderiye ve Cebriyenin görüşlerine muhalif olarak kaderi tespit etmekte ve kulun gerçek fail olduğunu ortaya koymakta, hatta “hidayet eyle bizi dosdoğru yola” buyruğunda bütün bid’at ve dalâlet sahiplerinin kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü “dosdoğru yol” hakkı bilmek ve gereğince amel etmektir. Her bid’atçi ve sapık ise bunun dışındadır. Yine bu sûre “yalnız Sana ederiz ibadet ve yalnız Senden dileriz yardım” buyruğunda gerek ibadet ciheti ile gerekse de yardım dilemek yönüyle dinin sadece Allah’a halis kılınmasını da içermektedir. Öyleyse hamd/övgü yalnızca âlemlerin Rabb’i Allah’ındır.

Fatiha 1:6

1- Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 2, 3, 4- Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm ve karşılık gününün mâliki, Allah’ındır. 5- Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. 6- Hidayet eyle bizi dosdoğru yola; 7- Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna… Gazaba uğrayanların ve sapıtanlarınkine değil. (Mekke’de inmiştir, 7 ayettir) 1. “Allah’ın adı ile” yani Yüce Allah’a ait bütün isimleri anarak başlıyorum. Çünkü buradaki “isim” kelimesi müfred/tekil ve muzâf (tamlanan) olarak geçmektedir. Böylece, Yüce Allah’ın bütün güzel isimlerini kapsamına alır. “Allah” O, ma’bud/ibadet edilen ve me’luh/ilah edinilendir. Tek başına ibadete müstahak olandır. Çünkü ilahlığın gerektirdiği bütün sıfatlara -ki onlar kemal sıfatlarıdır- sahiptir. “Rahmân, Rahîm”; Yüce Allah’ın her şeyi kapsayan, her canlıyı kuşatan büyük ve geniş rahmet sahibi olduğuna delâlet eden iki isimdir. Allah o rahmetini nebi ve rasûllerine tâbi olan takvâ sahiplerine yazmıştır. İşte mutlak rahmet onlar içindir. Onların dışındakiler ise rahmetten sadece bir pay alırlar. Şunu bilmek gerekir ki, ümmetin selefinin ve imamlarının ittifakla kabul ettiği kaidelerden birisi, Allah’ın isimlerine, sıfatlarına ve bu sıfatların hükümlerine iman etmenin zorunluluğudur. Buna göre mü’minler, mesela Yüce Allah’ın Rahman ve Rahîm olduğuna, O’nun sahibi olduğu ve kendisine rahmet olunanlar ile ilgili olan rahmet sıfatının sahibi olduğuna inanırlar. Bütün nimetler de onun rahmetinin bir tecellisidir. İşte diğer isimler de böyledir. Mesela “Alîm” ismi ile ilgili olarak şöyle denir: O, Alim’dir, ilim sahibidir, bu sıfatı ile her şeyi bilir. Yine O, Kadirdir, kudret sahibidir ve her şeye kadirdir, güç yetirir. 2. “Hamd... Allah’ındır.” Bu, Yüce Allah’a, her türlü kemal sıfatlara sahip oluşu ve ihsan ile adalet dairesinde cereyan eden fiilleri dolayısıyla övgüde bulunmak demektir. Bütün yönleriyle eksiksiz hamd/övgü, yalnız O’nundur. “Âlemlerin Rabbi” Rab; bütün âlemlerin -ki âlem Allah’ın dışındaki her şeydir- mürebbisi/terbiye edicisidir. O, onları yaratmış, birtakım aletler ile donatmış ve onlara kaybedecek olurlarsa varlıklarının devamına imkân bulamayacakları büyük nimetler bağışlamıştır. Ne kadar nimete sahip iseler hepsi O yüce zatın vergisidir. Yüce Allah’ın yarattıklarını (Rab olarak) terbiye etmesi, genel ve özel olmak üzere iki türlüdür: Genel terbiye O’nun bütün mahlûkatı yaratmış olması, onlara rızık ihsan etmesi ve onlara dünyada kalmalarını sağlayan maslahat ve menfaatlerinin yolunu göstermesidir. Özel terbiye ise dostlarına yönelik terbiyedir. Onları iman ile terbiye eder, imana muvaffak kılar ve imanlaırnı kemâle erdirir. Kendileri ile imanları arasında engel teşkil eden çeşitli hususları önlerinden kaldırıp bertaraf eder. Terbiyenin gerçek mahiyeti, her türlü hayra ulaşabilme başarısını ihsan etmek ve her türlü şerden korumaktır. Herhalde peygamberlerin Yüce Allah’a çoğunlukla “Rab” adını anarak dua etmelerinin sırrı da bu olsa gerektir. Çünkü onların bütün istekleri, Yüce Allah’ın “Özel Rububiyet”inin kapsamı içerisindedir. Buna göre Yüce Allah’ın; “Âlemlerin Rabbi” buyruğu; yaratıcının, idare edicinin, nimet ihsan edenin ve başka hiçbir varlığa muhtaç olmayanın sadece O olduğunu; buna karşılık bütün âlemlerin her yönden tamamen O’na muhtaç olduklarını ifade etmektedir. 4. “Karşılık gününün mâliki”. Mâlik; mülk (yöneticilik, egemenlik ve sahiplik) sıfatına sahip olan kimse demektir. Bunun sonucu olarak O, hem emir verir, hem yasak koyar, hem mükâfatlandırır, hem cezalandırır ve mülkiyeti/egemenliği altında olanlar üzerinde her türlü tasarrufta bulunur. Burada Allah, mülk sıfatını kıyamet günü demek olan karşılık gününe izafe etmiştir. “Karşılık günü” insanların hayrıyla, şerriyle amellerinin karşılığını görecekleri gün demektir. Çünkü bu günde Yüce Allah’ın mülkü/egemenliği, adâleti, hikmeti ve bütün mahlûkatın malikiyetliklerinin sona erdiği gerçeği, tam anlamıyla ortaya çıkacaktır. Öyle ki o günde hükümdarlarla yönetilenler, kölelerle hürler eşit olurlar. Hepsi Allah’ın azametine zilletle boyun eğerler, izzeti önünde alçalırlar. O’nun amellere vereceği karşılığı beklerler. Sevabını umar, cezasından korkarlar. İşte özellikle bu günün söz konusu edilmesi bundan dolayıdır. Yoksa O, din gününün de diğer bütün günlerin de mutlak mâlikidir. 5. “Yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.” Yani ibadeti yalnız Sana tahsis eder, yalnız ve yalnız Senden yardım isteriz. Çünkü ma’mul olan “إياك : Sana” kelimesinin öne gelmesi “hasr” ifade eder. “Hasr” da hükmün sözü geçen kişi hakkında sabit kılınması, onun dışında kalanların ise bu hükmün dışında tutulması demektir. Sanki ifade şöyledir: Biz Sana ibadet ederiz, senden başkasına ibadet etmeyiz; Senden yardım dileriz, Senden başkasından yardım dilemeyiz. Burada ibadetin yardım dilemekten önce söz konusu edilmesi, hem umum ifade eden sözün husus ifade edenden önce zikredilmesi kabilindendir, hem de Yüce Allah’ın hakkının kulunun hakkından öne geçirilmesine gösterilen ihtimamdandır. “İbadet”; Yüce Allah’ın sevdiği ve razı olduğu, zâhir ve bâtın bütün amelleri ve sözleri içine alan kapsamlı bir isimdir. “İstiane/yardım dilemek” ise fayda elde etmek ve zararları önlemek hususunda sadece Allah’a dayanmak ve bunları gerçekleştirme hususunda yalnızca O’na güvenmektir. Yüce Allah’a ibadet etmek ve O’ndan yardım dilemek, ebedi mutluluğun ve her türlü kötülükten kurtulmanın yegane yoludur. Bunları yerine getirmeden kurtulmaya imkân yoktur. İbadetin ibadet olabilmesi için Allah rızası gözetilerek işlenmesi ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptıklarından ve söylediklerinden alınması şarttır. İbadet, ancak bu iki özelliği ile ibadet olur. “Yardım dileme”nin, “ibadet” kapsamına girmekle birlikte daha sonra ayrıca zikredilmesinin sebebi kulun bütün ibadetlerinde Yüce Allah’tan yardım dilemeye muhtaç oluşundan dolayıdır. Çünkü Allah kuluna yardım etmeyecek olursa, kul emirleri yerine getirme ve yasaklardan kaçınma isteğini gerçekleştiremez. 6. Daha sonra Yüce Allah:“Hidayet eyle bizi dosdoğru yola” diye buyurmaktadır. Yani Sen bize dosdoğru yolu göster ve onu izleme başarısını bağışla. “Sırat-ı müstakim=dosdoğru yol”, Yüce Allah’a ve O’nun Cennet’ine ulaştıran açık seçik yoldur. Bu da hakkı bilmek ve hakka uygun amelde bulunmaktır. O bakımdan ey Rabb’imiz, Sen hem bizi bu yola ilet, hem de bu yol üzerinde bize sebat ver. Bu yola iletilmek İslâm dinine bağlanmak ve onun dışında kalan bütün dinleri terk etmek demektir. Bu yolda hidayet üzere sebat etmek ise hem ilmî bakımdan, hem amelî olarak dinin bütün tafsilî hükümlerinde hidâyet üzere olmayı kapsar. Öyleyse bu dua, hem en kapsamlı hem de kul için en faydalı dualardan birisidir. Bundan dolayı insanın namazının her bir rekâtında Yüce Allah’a bu duayı yapması ona olan ihtiyacına binâen vacib kılınmıştır. 7. “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin” yani peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin “yoluna”. “Gazaba uğrayanların” yani yahudiler ve benzeri kimseler gibi hakkı bildiği halde terk edenlerin “ve sapıtanların” hıristiyanlar ve benzerleri gibi bilgisizlikleri ve sapıklıkları dolayısıyla hakkı terk edenlerin yoluna “değil.” Bu sûre oldukça kısa olmasına rağmen Kur’an sûrelerinden başka herhangi bir sûrenin ihtiva etmediği pek çok hususu kapsamaktadır. Şöyle ki o, üç türü ile tevhidi içermektedir: Rububiyet tevhidi “âlemlerin Rabbi” buyruğundan, Ulûhiyet tevhidi -ki o ibadetler ile Allah’ı birlemektir- “Allah” lafza-i celâli ile “yalnız Sana ibadet ederiz” buyruğundan anlaşılmaktadır. İsim ve sıfat tevhidi de -ki o da Allah’ın kendi zâtı için ve Rasûlünün de O’nun için tesbit etmiş olduğu bütün kemâl sıfatlarını ta’til/iptal etme, temsil/denk tutma ve teşbih/benzetme söz konusu olmaksızın kabul etmektir- önceden de geçtiği gibi “hamd” lafzından anlaşılmaktadır. “Hidayet eyle bizi dosdoğru yola” buyruğu ise nübüvvetin kabulünü ihtiva etmektedir. Çünkü risalet olmaksızın bunun gerçekleşmesine imkân yoktur. Yapılan amellerin karşılığının verileceği ise Yüce Allah’ın:“karşılık gününün maliki” buyruğunda ifade edilmektedir. Ayrıca bu, amellere verilecek karşılığın adaletle olacağını da ifade etmektedir. Çünkü; “الدين : din/karşılık” kelimesi adil bir şekilde karşılık vermek anlamındadır. Ayrıca bu sure, Kaderiye ve Cebriyenin görüşlerine muhalif olarak kaderi tespit etmekte ve kulun gerçek fail olduğunu ortaya koymakta, hatta “hidayet eyle bizi dosdoğru yola” buyruğunda bütün bid’at ve dalâlet sahiplerinin kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü “dosdoğru yol” hakkı bilmek ve gereğince amel etmektir. Her bid’atçi ve sapık ise bunun dışındadır. Yine bu sûre “yalnız Sana ederiz ibadet ve yalnız Senden dileriz yardım” buyruğunda gerek ibadet ciheti ile gerekse de yardım dilemek yönüyle dinin sadece Allah’a halis kılınmasını da içermektedir. Öyleyse hamd/övgü yalnızca âlemlerin Rabb’i Allah’ındır.

Fatiha 1:7

1- Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 2, 3, 4- Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm ve karşılık gününün mâliki, Allah’ındır. 5- Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. 6- Hidayet eyle bizi dosdoğru yola; 7- Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna… Gazaba uğrayanların ve sapıtanlarınkine değil. (Mekke’de inmiştir, 7 ayettir) 1. “Allah’ın adı ile” yani Yüce Allah’a ait bütün isimleri anarak başlıyorum. Çünkü buradaki “isim” kelimesi müfred/tekil ve muzâf (tamlanan) olarak geçmektedir. Böylece, Yüce Allah’ın bütün güzel isimlerini kapsamına alır. “Allah” O, ma’bud/ibadet edilen ve me’luh/ilah edinilendir. Tek başına ibadete müstahak olandır. Çünkü ilahlığın gerektirdiği bütün sıfatlara -ki onlar kemal sıfatlarıdır- sahiptir. “Rahmân, Rahîm”; Yüce Allah’ın her şeyi kapsayan, her canlıyı kuşatan büyük ve geniş rahmet sahibi olduğuna delâlet eden iki isimdir. Allah o rahmetini nebi ve rasûllerine tâbi olan takvâ sahiplerine yazmıştır. İşte mutlak rahmet onlar içindir. Onların dışındakiler ise rahmetten sadece bir pay alırlar. Şunu bilmek gerekir ki, ümmetin selefinin ve imamlarının ittifakla kabul ettiği kaidelerden birisi, Allah’ın isimlerine, sıfatlarına ve bu sıfatların hükümlerine iman etmenin zorunluluğudur. Buna göre mü’minler, mesela Yüce Allah’ın Rahman ve Rahîm olduğuna, O’nun sahibi olduğu ve kendisine rahmet olunanlar ile ilgili olan rahmet sıfatının sahibi olduğuna inanırlar. Bütün nimetler de onun rahmetinin bir tecellisidir. İşte diğer isimler de böyledir. Mesela “Alîm” ismi ile ilgili olarak şöyle denir: O, Alim’dir, ilim sahibidir, bu sıfatı ile her şeyi bilir. Yine O, Kadirdir, kudret sahibidir ve her şeye kadirdir, güç yetirir. 2. “Hamd... Allah’ındır.” Bu, Yüce Allah’a, her türlü kemal sıfatlara sahip oluşu ve ihsan ile adalet dairesinde cereyan eden fiilleri dolayısıyla övgüde bulunmak demektir. Bütün yönleriyle eksiksiz hamd/övgü, yalnız O’nundur. “Âlemlerin Rabbi” Rab; bütün âlemlerin -ki âlem Allah’ın dışındaki her şeydir- mürebbisi/terbiye edicisidir. O, onları yaratmış, birtakım aletler ile donatmış ve onlara kaybedecek olurlarsa varlıklarının devamına imkân bulamayacakları büyük nimetler bağışlamıştır. Ne kadar nimete sahip iseler hepsi O yüce zatın vergisidir. Yüce Allah’ın yarattıklarını (Rab olarak) terbiye etmesi, genel ve özel olmak üzere iki türlüdür: Genel terbiye O’nun bütün mahlûkatı yaratmış olması, onlara rızık ihsan etmesi ve onlara dünyada kalmalarını sağlayan maslahat ve menfaatlerinin yolunu göstermesidir. Özel terbiye ise dostlarına yönelik terbiyedir. Onları iman ile terbiye eder, imana muvaffak kılar ve imanlaırnı kemâle erdirir. Kendileri ile imanları arasında engel teşkil eden çeşitli hususları önlerinden kaldırıp bertaraf eder. Terbiyenin gerçek mahiyeti, her türlü hayra ulaşabilme başarısını ihsan etmek ve her türlü şerden korumaktır. Herhalde peygamberlerin Yüce Allah’a çoğunlukla “Rab” adını anarak dua etmelerinin sırrı da bu olsa gerektir. Çünkü onların bütün istekleri, Yüce Allah’ın “Özel Rububiyet”inin kapsamı içerisindedir. Buna göre Yüce Allah’ın; “Âlemlerin Rabbi” buyruğu; yaratıcının, idare edicinin, nimet ihsan edenin ve başka hiçbir varlığa muhtaç olmayanın sadece O olduğunu; buna karşılık bütün âlemlerin her yönden tamamen O’na muhtaç olduklarını ifade etmektedir. 4. “Karşılık gününün mâliki”. Mâlik; mülk (yöneticilik, egemenlik ve sahiplik) sıfatına sahip olan kimse demektir. Bunun sonucu olarak O, hem emir verir, hem yasak koyar, hem mükâfatlandırır, hem cezalandırır ve mülkiyeti/egemenliği altında olanlar üzerinde her türlü tasarrufta bulunur. Burada Allah, mülk sıfatını kıyamet günü demek olan karşılık gününe izafe etmiştir. “Karşılık günü” insanların hayrıyla, şerriyle amellerinin karşılığını görecekleri gün demektir. Çünkü bu günde Yüce Allah’ın mülkü/egemenliği, adâleti, hikmeti ve bütün mahlûkatın malikiyetliklerinin sona erdiği gerçeği, tam anlamıyla ortaya çıkacaktır. Öyle ki o günde hükümdarlarla yönetilenler, kölelerle hürler eşit olurlar. Hepsi Allah’ın azametine zilletle boyun eğerler, izzeti önünde alçalırlar. O’nun amellere vereceği karşılığı beklerler. Sevabını umar, cezasından korkarlar. İşte özellikle bu günün söz konusu edilmesi bundan dolayıdır. Yoksa O, din gününün de diğer bütün günlerin de mutlak mâlikidir. 5. “Yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.” Yani ibadeti yalnız Sana tahsis eder, yalnız ve yalnız Senden yardım isteriz. Çünkü ma’mul olan “إياك : Sana” kelimesinin öne gelmesi “hasr” ifade eder. “Hasr” da hükmün sözü geçen kişi hakkında sabit kılınması, onun dışında kalanların ise bu hükmün dışında tutulması demektir. Sanki ifade şöyledir: Biz Sana ibadet ederiz, senden başkasına ibadet etmeyiz; Senden yardım dileriz, Senden başkasından yardım dilemeyiz. Burada ibadetin yardım dilemekten önce söz konusu edilmesi, hem umum ifade eden sözün husus ifade edenden önce zikredilmesi kabilindendir, hem de Yüce Allah’ın hakkının kulunun hakkından öne geçirilmesine gösterilen ihtimamdandır. “İbadet”; Yüce Allah’ın sevdiği ve razı olduğu, zâhir ve bâtın bütün amelleri ve sözleri içine alan kapsamlı bir isimdir. “İstiane/yardım dilemek” ise fayda elde etmek ve zararları önlemek hususunda sadece Allah’a dayanmak ve bunları gerçekleştirme hususunda yalnızca O’na güvenmektir. Yüce Allah’a ibadet etmek ve O’ndan yardım dilemek, ebedi mutluluğun ve her türlü kötülükten kurtulmanın yegane yoludur. Bunları yerine getirmeden kurtulmaya imkân yoktur. İbadetin ibadet olabilmesi için Allah rızası gözetilerek işlenmesi ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptıklarından ve söylediklerinden alınması şarttır. İbadet, ancak bu iki özelliği ile ibadet olur. “Yardım dileme”nin, “ibadet” kapsamına girmekle birlikte daha sonra ayrıca zikredilmesinin sebebi kulun bütün ibadetlerinde Yüce Allah’tan yardım dilemeye muhtaç oluşundan dolayıdır. Çünkü Allah kuluna yardım etmeyecek olursa, kul emirleri yerine getirme ve yasaklardan kaçınma isteğini gerçekleştiremez. 6. Daha sonra Yüce Allah:“Hidayet eyle bizi dosdoğru yola” diye buyurmaktadır. Yani Sen bize dosdoğru yolu göster ve onu izleme başarısını bağışla. “Sırat-ı müstakim=dosdoğru yol”, Yüce Allah’a ve O’nun Cennet’ine ulaştıran açık seçik yoldur. Bu da hakkı bilmek ve hakka uygun amelde bulunmaktır. O bakımdan ey Rabb’imiz, Sen hem bizi bu yola ilet, hem de bu yol üzerinde bize sebat ver. Bu yola iletilmek İslâm dinine bağlanmak ve onun dışında kalan bütün dinleri terk etmek demektir. Bu yolda hidayet üzere sebat etmek ise hem ilmî bakımdan, hem amelî olarak dinin bütün tafsilî hükümlerinde hidâyet üzere olmayı kapsar. Öyleyse bu dua, hem en kapsamlı hem de kul için en faydalı dualardan birisidir. Bundan dolayı insanın namazının her bir rekâtında Yüce Allah’a bu duayı yapması ona olan ihtiyacına binâen vacib kılınmıştır. 7. “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin” yani peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin “yoluna”. “Gazaba uğrayanların” yani yahudiler ve benzeri kimseler gibi hakkı bildiği halde terk edenlerin “ve sapıtanların” hıristiyanlar ve benzerleri gibi bilgisizlikleri ve sapıklıkları dolayısıyla hakkı terk edenlerin yoluna “değil.” Bu sûre oldukça kısa olmasına rağmen Kur’an sûrelerinden başka herhangi bir sûrenin ihtiva etmediği pek çok hususu kapsamaktadır. Şöyle ki o, üç türü ile tevhidi içermektedir: Rububiyet tevhidi “âlemlerin Rabbi” buyruğundan, Ulûhiyet tevhidi -ki o ibadetler ile Allah’ı birlemektir- “Allah” lafza-i celâli ile “yalnız Sana ibadet ederiz” buyruğundan anlaşılmaktadır. İsim ve sıfat tevhidi de -ki o da Allah’ın kendi zâtı için ve Rasûlünün de O’nun için tesbit etmiş olduğu bütün kemâl sıfatlarını ta’til/iptal etme, temsil/denk tutma ve teşbih/benzetme söz konusu olmaksızın kabul etmektir- önceden de geçtiği gibi “hamd” lafzından anlaşılmaktadır. “Hidayet eyle bizi dosdoğru yola” buyruğu ise nübüvvetin kabulünü ihtiva etmektedir. Çünkü risalet olmaksızın bunun gerçekleşmesine imkân yoktur. Yapılan amellerin karşılığının verileceği ise Yüce Allah’ın:“karşılık gününün maliki” buyruğunda ifade edilmektedir. Ayrıca bu, amellere verilecek karşılığın adaletle olacağını da ifade etmektedir. Çünkü; “الدين : din/karşılık” kelimesi adil bir şekilde karşılık vermek anlamındadır. Ayrıca bu sure, Kaderiye ve Cebriyenin görüşlerine muhalif olarak kaderi tespit etmekte ve kulun gerçek fail olduğunu ortaya koymakta, hatta “hidayet eyle bizi dosdoğru yola” buyruğunda bütün bid’at ve dalâlet sahiplerinin kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü “dosdoğru yol” hakkı bilmek ve gereğince amel etmektir. Her bid’atçi ve sapık ise bunun dışındadır. Yine bu sûre “yalnız Sana ederiz ibadet ve yalnız Senden dileriz yardım” buyruğunda gerek ibadet ciheti ile gerekse de yardım dilemek yönüyle dinin sadece Allah’a halis kılınmasını da içermektedir. Öyleyse hamd/övgü yalnızca âlemlerin Rabb’i Allah’ındır.

Bakara 2:1

1- Elif, Lâm, Mîm 2- İşte bu o Kitab ki, onda hiçbir şüphe yoktur. Takva sahipleri için bir hidayettir. 3- Onlar gayba iman ederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler. 4- Onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere... Ahirete de yakînen inanırlar. 5- İşte bunlar Rab’lerinden bir hidâyet üzeridirler ve felaha erenler de onlardır. (Medine’de inmiştir, 286 âyettir) Besmeleye dair açıklamalar daha önce geçmişti. 1. “Elif, Lâm, Mîm.” Sûrelerin baş taraflarında yer alan bunun gibi “Mukatta’a Harfleri” ile ilgili izlenecek en sağlıklı yol, şer’i herhangi bir delile dayanmaksızın bunların anlamlarına dair söz söylemeyip susmaktır. Bununla birlikte Allah’ın bunları boşu boşuna değil, aksine bizim bilemeyeceğimiz bir hikmet dolayısıyla indirdiğini de kesinlikle kabul etmeliyiz. 2. “İşte bu o kitap ki...” Yani bu, yüce Kitab öyle bir Kitab-ı hakikidir ki öncekilere ve sonrakilere ait hiçbir kitabın kapsamadığı muazzam bir ilmi ve apaçık bir hakkı içerir. Dolayısıyla da “Onda hiçbir şüphe yoktur.” Şüphenin hiçbir şekli söz konusu değildir. Şüphenin reddedilmesi onun zıddını gerektirir ki şüphenin zıddı da yakîn (kesin bilgi)dir. Öyleyse bu kitap şüpheyi gideren yakîni (kesin bilgiyi) içermektedir. Bu oldukça faydalı bir kâidedir. Yani övme kastı ile bir şeyin nefyedilmesi/reddedilmesi, mutlaka o şeyin zıddı olan mükemmelliği ihtiva etmeyi gerektirir. Çünkü nefy/ret, yokluktur, mutlak yoklukta ise herhangi bir övgü yoktur. Bu Kitab yakîni içerdiğinden ve hidayet de ancak yakîn ile elde edildiğinden ötürü Yüce Allah:“takva sahipleri için bir hidayettir” diye buyurmaktadır. “Hidayet”; kendisi vasıtası ile sapıklıktan ve şüphelerden sıyrılıp doğru yola ulaşılan ve faydalı yolların, kendisinin yol göstericiliği sayesinde izlenebildiği şey demektir. Burada hidayetin neye yönelik olduğunun zikredilmeyişinin, yani “filân maslahata hidâyettir”, “filân şeye hidayettir” denmeyişinin sebebi, bu hidayetin genel anlamda olması, yani dünya ve ahiretin bütün maslahatlarına yol gösterici olmasından dolayıdır. Dolaysıyla Kur’an, ister usul/temel meselelerde olsun ister füru/fer’i konularda olsun, kulları doğruya iletici, hakkı batıldan, sahihi zayıftan ayırt edici, dünya ve ahiretlerinde insanlara faydalı olan yolu nasıl izleyeceklerini açıklayıcı bir kitaptır. Bir başka yerde Kur'ân, “insanlar için hidayet”(el-Bakara, 2/185) şeklinde genel bir hidayet olmakla nitelendirilmektedir. Burada ve başka bazı yerlerde ise özel olarak “takva sahipleri için bir hidayet” olduğu ifade buyrulmaktadır. Çünkü Kur’an haddi zatında bütün insanlar için hidayettir. Fakat bedbaht olanlar, ona gereken önemi vermezler ve Allah’ın hidâyetini/yol göstericiliğini kabul etmezler. Böylece onlara karşı delil ortaya konmuş olur ve onlar ancak bedbahtlıkları dolayısıyla bu hidayetten istifade etmezler. “Takva sahipleri”ne gelince onlar hidayeti elde etmek için gerekli olan en büyük sebebi gerçekleştirmiş olanlardır. Bu sebep takvadır. Takvanın hakikati ise Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’ın gazabına ve azabına karşı korunmak demektir. İşte böyle kimseler Kur’an ile hidayet bulurlar ve ondan en ileri derecede yararlanırlar. Nitekim Yüce Allah:“Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı takvalı olursanız o size bir furkan (hakkı batıldan ayırma kabiliyeti) verir.”(el-Enfal, 8/29) diye buyurmaktadır. Öyleyse hem Kur’anî âyetlerden, hem de kevnî âyetlerden yararlanabilenler, takva sahipleridir. Çünkü hidayet “beyânî hidayet/doğru yolu gösterme” ve “tevfikî hidayet/doğru yola ulaşmaya muvaffak kılma” olmak üzere iki türlüdür. Takva sahipleri bu iki hidâyeti de elde ederler. Onların dışındakiler ise tevfikî hidayeti elde edemezler. Gereğince amel edebilme başarısı olmaksızın beyanî hidayet ise gerçek ve tam bir hidayet değildir. Daha sonra Yüce Allah takva sahiplerini inanç, zahir ameller ve batın ameller ile -çünkü takva bütün bunları kapsamaktadır- ilgili özelliklerini sıralamaktadır: 3. “Onlar gayba iman ederler” İmanın hakikati; peygamberlerin verdiği haberleri tam anlamıyla tasdik etmektir. Bu tasdik organların itaat ve bağlılıklarını da içerir. İman da önemli olan duyularla hissedilen ve müşahade edilen şeylere inanmak değildir. Çünkü bu konuda müslüman ile kâfir arasında fark olmaz. Esas mesele görmediğimiz, müşahade etmediğimiz gayba, sadece Allah ve Rasûlü haber verdiği için iman etmektir. İşte kendisi ile müslümanın kâfirden ayırt edildiği iman budur. Zira bu iman sadece Allah ve Rasûlü’nü tasdik etmektir. O halde mü’min, ister müşahade etsin, ister etmesin, ister kavrayıp anlasın, ister akıl ve kavrayışıyla onu anlayamasın, Allah’ın ve Rasûlü’nün haber verdiği her şeye iman eder. Gaybi meseleleri yalanlayan zındıklar ise böyle değildir. Çünkü onlar hem akıllarının kıt olması hem de üzerlerine düşen görevi yerine getirmemelerinden dolayı bu gerçekleri kavrayamazlar. Bu nedenle onlar bilgileri ile kuşatamadıkları şeyleri yalanlamaya kalkışmış, böylelikle akılları bozulmuş ve fikirleri karmakarışık bir hal almıştır. Allah’ın hidayeti ile doğruyu bulan ve tasdik eden mü’minlerin akılları ise bu gibi olumsuzluklardan arınmıştır. Gayba imanın kapsamına Yüce Allah’ın haber verdiği gerek geçmişe, gerek geleceğe ait gaybî hususlara, ahiret hallerine, Yüce Allah’ın sıfatlarının hakikat ve keyfiyetlerine, bu hususta Peygamberlerin haber verdiklerinin tümüne iman etmek girer. O bakımdan mü’minler Allah’ın sıfatlarına ve bu sıfatların varlığına iman ederler. Keyfiyetlerini kavrayamasalar dahi bunlara kesin olarak inanırlar. Daha sonra Yüce Allah:“namazı dosdoğru kılarlar” diye buyurmuştur. Burada Allah “namaz kılarlar” yahut “namazı eda ederler” diye buyurmamaktadır. Çünkü mücerret olarak görünür şekli ile namazı eda etmek yeterli değildir. Namazın dosdoğru kılınması (ikâme edilmesi) hem görünürde rükünlerini, vaciplerini, şartlarını tam olarak yerine getirerek zahirî ikâmeyi, hem de namazın ruhunu gerçekleştirmek suretiyle batınî ikâmeyi kapsar. Namazın ruhu ise namaz kılarken kalbin/aklın namazda olması, namaz kılanın söylediklerini ve namazda yaptığı fiilleri düşünmesi, tefekkür etmesidir. İşte Yüce Allah’ın, hakkında:“Şüphesiz namaz insanı hayâsızlıktan ve kötülüklerden alıkoyar”(el-Ankebut, 29/45) diye buyurduğu namaz budur. Mükâfat ile karşılık görecek namaz da budur. Çünkü kul, namazdan ancak aklettiği kadarının mükâfatını alır. Ayetteki “namaz”ın kapsamına farz namazlar da nafile namazlar da girmektedir. Daha sonra Yüce Allah: “Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler” buyuruyor. Bunun kapsamına da zekât, zevcelere, akrabalara, kölelere ve benzerlerine nafaka vermek (ihtiyaçlarını karşılamak) gibi farz harcamalar girdiği gibi bütün hayır yollarına yapılan müstehap infaklar da girmektedir. Kendilerine infak edileceklerin zikredilmeyişi infak yollarının çok ve infak yapılacak kimselerin çeşitli oluşundandır. Diğer taraftan infak bizatihi Yüce Allah’a yaklaştıran bir ibadettir. Burada “bir kısmı” anlamına gelen “من/…(şeyler)den” edatının getirilmesi, Allah'ın onlardan kendilerine verilenlere karşılık olarak ancak mallarının az bir bölümünü istediğine dikkatlerini çekmek içindir. Bu ise onlara ne zarar verecek ne de ağır gelecektir. Aksine onlar bu infak ile hem kendileri faydalanırlar, hem de kardeşleri bundan yararlanır. Yüce Allah’ın; “rızıklandırdığımız” buyruğu ile işaret edilmektedir ki elinizde bulunan mallar ne kendi kuvvetinizle elde ettiğiniz şeylerdir ne de mutlak egemenliği size aittir. Onlar ancak Allah’ın size ihsan ettiği ve nimet olarak bağışladığı bir rızıktır. O halde O, size bu nimeti ihsan edip kullarından pek çok kimseden üstün kıldığına göre, size vermiş olduğu bu nimetlerin bir bölümünü vermek sureti ile Allah’a şükrediniz ve mahrum olan kardeşlerinizi de gözetiniz. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de namaz ve zekâtı bir arada çokça zikreder. Çünkü namaz Ma’bud’a karşı ihlaslı olmayı; zekat ve infak ise O’nun kullarına ihsanı ihtiva eder. O bakımdan kulun mutluluğu bir taraftan Ma’bud’una karşı ihlasla kulluk yapmasına, diğer taraftan da Ma’bud’unun yarattıklarına faydalı olmak için gayret göstermesine bağlıdır. Nitekim kulun bedbaht olması da bu iki şeyden mahrum kalmasına, ihlası ve kullara iyiliği kaybetmesine bağlıdır. 4. “Onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere...” Burada geçen “sana indirilen”den kasıt Kur’ân ve Sünnet’tir. Çünkü Yüce Allah:“Allah sana Kitab’ı ve Hikmet’i (sünneti) indirmiştir.”(en-Nisa, 4/113) buyurmaktadır. O nedenle takva sahipleri, Peygamberin bütün getirdiklerine iman eder, O’na indirilenler arasında ayrım yapıp da bir bölümüne inanıp diğer bir bölümüne inanmazlık etmezler. Ona indirilenlerin bir bölümüne inanıp bir bölümüne inanmamak da ya bid’atçılardan bazılarının yaptığı gibi O’na indirilenleri inkâr etmekle yahut da onu Allah ve Rasûlü’nün maksadına aykırı bir şekilde te’vil etmekle olur. Nitekim bu bid’atçılar görüşlerinin aksine delâlet eden nasları ya te’vil ederler. Te’villeri ile de neticede bu buyrukların ihtiva ettiği anlamı tasdik etmeme durumuna düşerler. Bu buyrukları lafzen tasdik etseler dahi, onlara gerçek anlamıyla iman etmezler. “Senden önce indirilenlere” buyruğu daha önce indirilmiş bütün kitaplara imanı kapsar. Kitaplara iman, hem Peygamberlere iman etmeyi, hem de bu kitapların kapsamına giren özellikle Tevrat, İncil ve Zebur’a iman etmeyi kapsar. İşte bu, mü’minlere has bir özelliktir. Onlar bütün semavi kitaplara iman ettikleri gibi, bütün Peygamberlere de inanırlar. Onlardan herhangi birisi arasında (iman bakımından) fark gözetmezler. Daha sonra Allah “Ahirete de yakînen inanırlar.” buyurmuştur. “Âhiret” ölümden sonra meydana gelecek olan olaylara verilen addır. İmanı genel olarak söz konusu ettikten sonra âhirete imanı özellikle zikretmesi, âhiret gününe imanın iman esaslarından birisi oluşundan ve Allah’ın mükâfaatını arzu etmeye, azabından korkmaya ve amellerde bulunmaya götüren en büyük etken oluşundan dolayıdır. “Yakîn” ise en ufak bir şüphenin yer almadığı ve kişiyi amele sevk eden tam ve eksiksiz bilgi demektir. 5. “İşte bunlar” yani sözü edilen bu güzel sıfatlara sahip olanlar “Rab’lerinden bir hidâyet üzeridirler.” Yani onların sahip olduğu hidâyet pek büyüktür. Zira burada “hidâyet”in nekire (belirtisiz) gelmesi tazim içindir. Sağlam bir itikadı ve dosdoğru amelleri içeren söz konusu sıfatlardan daha büyük hidâyet ne olabilir ki? Gerçek hidâyet ancak onların hidâyetidir. Buna uymayan, onun dışında kalan her bir şey ise dalâlettir, sapıklıktır. Burada yüceliğe, yüksekliğe delalet eden “ على : üzerinde” edatının gelmesinin, buna karşılık dalâlet ve sapıklık hakkında:“ في : içinde” edatının getirilmesinin -mesela Yüce Allah’ın: ﴾ وَإِنَّآ أَوۡ إِيَّاكُمۡ لَعَلَىٰ هُدًى أَوۡ فِي ضَلَٰلٖ مُّبِينٖ ﴿ / “Şüphe yok ki biz ya da siz, ya bir hidâyet üzereyiz, ya da apaçık bir sapıklık içindeyiz.”(Sebe, 34/24) buyruğunda olduğu gibi- sebebi, hidâyet sahibinin bulduğu hidâyet ile yücelmesi, üste çıkması, buna karşılık dalâlet sahibinin ise sapıklığa gömülmesi ve bundan dolayı da hakir düşmesidir. Daha sonra “ve felaha erenler de onlardır.” diye buyurmaktadır. “Felâh”, istenen, arzulanan şeyleri elde edebilme, korkulan şeylerden de kurtulmak demektir. Burada “felâh”ın yalnızca onlara münhasır kılınması, onların yolunu izlemekten başka felâha götürecek bir yol olmadığından dolayıdır. Bu yolun dışındaki her bir yol bedbahtlık, helâk ve hüsran yollarıdır. İzleyeni helâke götürürler. Bundan dolayı Allah, gerçek mü’minlerin sıfatlarını söz konusu ettikten sonra, Peygamberlere karşı inatlaşarak küfürlerini açıkça ortaya koyan kâfirlerin niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:2

1- Elif, Lâm, Mîm 2- İşte bu o Kitab ki, onda hiçbir şüphe yoktur. Takva sahipleri için bir hidayettir. 3- Onlar gayba iman ederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler. 4- Onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere... Ahirete de yakînen inanırlar. 5- İşte bunlar Rab’lerinden bir hidâyet üzeridirler ve felaha erenler de onlardır. (Medine’de inmiştir, 286 âyettir) Besmeleye dair açıklamalar daha önce geçmişti. 1. “Elif, Lâm, Mîm.” Sûrelerin baş taraflarında yer alan bunun gibi “Mukatta’a Harfleri” ile ilgili izlenecek en sağlıklı yol, şer’i herhangi bir delile dayanmaksızın bunların anlamlarına dair söz söylemeyip susmaktır. Bununla birlikte Allah’ın bunları boşu boşuna değil, aksine bizim bilemeyeceğimiz bir hikmet dolayısıyla indirdiğini de kesinlikle kabul etmeliyiz. 2. “İşte bu o kitap ki...” Yani bu, yüce Kitab öyle bir Kitab-ı hakikidir ki öncekilere ve sonrakilere ait hiçbir kitabın kapsamadığı muazzam bir ilmi ve apaçık bir hakkı içerir. Dolayısıyla da “Onda hiçbir şüphe yoktur.” Şüphenin hiçbir şekli söz konusu değildir. Şüphenin reddedilmesi onun zıddını gerektirir ki şüphenin zıddı da yakîn (kesin bilgi)dir. Öyleyse bu kitap şüpheyi gideren yakîni (kesin bilgiyi) içermektedir. Bu oldukça faydalı bir kâidedir. Yani övme kastı ile bir şeyin nefyedilmesi/reddedilmesi, mutlaka o şeyin zıddı olan mükemmelliği ihtiva etmeyi gerektirir. Çünkü nefy/ret, yokluktur, mutlak yoklukta ise herhangi bir övgü yoktur. Bu Kitab yakîni içerdiğinden ve hidayet de ancak yakîn ile elde edildiğinden ötürü Yüce Allah:“takva sahipleri için bir hidayettir” diye buyurmaktadır. “Hidayet”; kendisi vasıtası ile sapıklıktan ve şüphelerden sıyrılıp doğru yola ulaşılan ve faydalı yolların, kendisinin yol göstericiliği sayesinde izlenebildiği şey demektir. Burada hidayetin neye yönelik olduğunun zikredilmeyişinin, yani “filân maslahata hidâyettir”, “filân şeye hidayettir” denmeyişinin sebebi, bu hidayetin genel anlamda olması, yani dünya ve ahiretin bütün maslahatlarına yol gösterici olmasından dolayıdır. Dolaysıyla Kur’an, ister usul/temel meselelerde olsun ister füru/fer’i konularda olsun, kulları doğruya iletici, hakkı batıldan, sahihi zayıftan ayırt edici, dünya ve ahiretlerinde insanlara faydalı olan yolu nasıl izleyeceklerini açıklayıcı bir kitaptır. Bir başka yerde Kur'ân, “insanlar için hidayet”(el-Bakara, 2/185) şeklinde genel bir hidayet olmakla nitelendirilmektedir. Burada ve başka bazı yerlerde ise özel olarak “takva sahipleri için bir hidayet” olduğu ifade buyrulmaktadır. Çünkü Kur’an haddi zatında bütün insanlar için hidayettir. Fakat bedbaht olanlar, ona gereken önemi vermezler ve Allah’ın hidâyetini/yol göstericiliğini kabul etmezler. Böylece onlara karşı delil ortaya konmuş olur ve onlar ancak bedbahtlıkları dolayısıyla bu hidayetten istifade etmezler. “Takva sahipleri”ne gelince onlar hidayeti elde etmek için gerekli olan en büyük sebebi gerçekleştirmiş olanlardır. Bu sebep takvadır. Takvanın hakikati ise Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’ın gazabına ve azabına karşı korunmak demektir. İşte böyle kimseler Kur’an ile hidayet bulurlar ve ondan en ileri derecede yararlanırlar. Nitekim Yüce Allah:“Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı takvalı olursanız o size bir furkan (hakkı batıldan ayırma kabiliyeti) verir.”(el-Enfal, 8/29) diye buyurmaktadır. Öyleyse hem Kur’anî âyetlerden, hem de kevnî âyetlerden yararlanabilenler, takva sahipleridir. Çünkü hidayet “beyânî hidayet/doğru yolu gösterme” ve “tevfikî hidayet/doğru yola ulaşmaya muvaffak kılma” olmak üzere iki türlüdür. Takva sahipleri bu iki hidâyeti de elde ederler. Onların dışındakiler ise tevfikî hidayeti elde edemezler. Gereğince amel edebilme başarısı olmaksızın beyanî hidayet ise gerçek ve tam bir hidayet değildir. Daha sonra Yüce Allah takva sahiplerini inanç, zahir ameller ve batın ameller ile -çünkü takva bütün bunları kapsamaktadır- ilgili özelliklerini sıralamaktadır: 3. “Onlar gayba iman ederler” İmanın hakikati; peygamberlerin verdiği haberleri tam anlamıyla tasdik etmektir. Bu tasdik organların itaat ve bağlılıklarını da içerir. İman da önemli olan duyularla hissedilen ve müşahade edilen şeylere inanmak değildir. Çünkü bu konuda müslüman ile kâfir arasında fark olmaz. Esas mesele görmediğimiz, müşahade etmediğimiz gayba, sadece Allah ve Rasûlü haber verdiği için iman etmektir. İşte kendisi ile müslümanın kâfirden ayırt edildiği iman budur. Zira bu iman sadece Allah ve Rasûlü’nü tasdik etmektir. O halde mü’min, ister müşahade etsin, ister etmesin, ister kavrayıp anlasın, ister akıl ve kavrayışıyla onu anlayamasın, Allah’ın ve Rasûlü’nün haber verdiği her şeye iman eder. Gaybi meseleleri yalanlayan zındıklar ise böyle değildir. Çünkü onlar hem akıllarının kıt olması hem de üzerlerine düşen görevi yerine getirmemelerinden dolayı bu gerçekleri kavrayamazlar. Bu nedenle onlar bilgileri ile kuşatamadıkları şeyleri yalanlamaya kalkışmış, böylelikle akılları bozulmuş ve fikirleri karmakarışık bir hal almıştır. Allah’ın hidayeti ile doğruyu bulan ve tasdik eden mü’minlerin akılları ise bu gibi olumsuzluklardan arınmıştır. Gayba imanın kapsamına Yüce Allah’ın haber verdiği gerek geçmişe, gerek geleceğe ait gaybî hususlara, ahiret hallerine, Yüce Allah’ın sıfatlarının hakikat ve keyfiyetlerine, bu hususta Peygamberlerin haber verdiklerinin tümüne iman etmek girer. O bakımdan mü’minler Allah’ın sıfatlarına ve bu sıfatların varlığına iman ederler. Keyfiyetlerini kavrayamasalar dahi bunlara kesin olarak inanırlar. Daha sonra Yüce Allah:“namazı dosdoğru kılarlar” diye buyurmuştur. Burada Allah “namaz kılarlar” yahut “namazı eda ederler” diye buyurmamaktadır. Çünkü mücerret olarak görünür şekli ile namazı eda etmek yeterli değildir. Namazın dosdoğru kılınması (ikâme edilmesi) hem görünürde rükünlerini, vaciplerini, şartlarını tam olarak yerine getirerek zahirî ikâmeyi, hem de namazın ruhunu gerçekleştirmek suretiyle batınî ikâmeyi kapsar. Namazın ruhu ise namaz kılarken kalbin/aklın namazda olması, namaz kılanın söylediklerini ve namazda yaptığı fiilleri düşünmesi, tefekkür etmesidir. İşte Yüce Allah’ın, hakkında:“Şüphesiz namaz insanı hayâsızlıktan ve kötülüklerden alıkoyar”(el-Ankebut, 29/45) diye buyurduğu namaz budur. Mükâfat ile karşılık görecek namaz da budur. Çünkü kul, namazdan ancak aklettiği kadarının mükâfatını alır. Ayetteki “namaz”ın kapsamına farz namazlar da nafile namazlar da girmektedir. Daha sonra Yüce Allah: “Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler” buyuruyor. Bunun kapsamına da zekât, zevcelere, akrabalara, kölelere ve benzerlerine nafaka vermek (ihtiyaçlarını karşılamak) gibi farz harcamalar girdiği gibi bütün hayır yollarına yapılan müstehap infaklar da girmektedir. Kendilerine infak edileceklerin zikredilmeyişi infak yollarının çok ve infak yapılacak kimselerin çeşitli oluşundandır. Diğer taraftan infak bizatihi Yüce Allah’a yaklaştıran bir ibadettir. Burada “bir kısmı” anlamına gelen “من/…(şeyler)den” edatının getirilmesi, Allah'ın onlardan kendilerine verilenlere karşılık olarak ancak mallarının az bir bölümünü istediğine dikkatlerini çekmek içindir. Bu ise onlara ne zarar verecek ne de ağır gelecektir. Aksine onlar bu infak ile hem kendileri faydalanırlar, hem de kardeşleri bundan yararlanır. Yüce Allah’ın; “rızıklandırdığımız” buyruğu ile işaret edilmektedir ki elinizde bulunan mallar ne kendi kuvvetinizle elde ettiğiniz şeylerdir ne de mutlak egemenliği size aittir. Onlar ancak Allah’ın size ihsan ettiği ve nimet olarak bağışladığı bir rızıktır. O halde O, size bu nimeti ihsan edip kullarından pek çok kimseden üstün kıldığına göre, size vermiş olduğu bu nimetlerin bir bölümünü vermek sureti ile Allah’a şükrediniz ve mahrum olan kardeşlerinizi de gözetiniz. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de namaz ve zekâtı bir arada çokça zikreder. Çünkü namaz Ma’bud’a karşı ihlaslı olmayı; zekat ve infak ise O’nun kullarına ihsanı ihtiva eder. O bakımdan kulun mutluluğu bir taraftan Ma’bud’una karşı ihlasla kulluk yapmasına, diğer taraftan da Ma’bud’unun yarattıklarına faydalı olmak için gayret göstermesine bağlıdır. Nitekim kulun bedbaht olması da bu iki şeyden mahrum kalmasına, ihlası ve kullara iyiliği kaybetmesine bağlıdır. 4. “Onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere...” Burada geçen “sana indirilen”den kasıt Kur’ân ve Sünnet’tir. Çünkü Yüce Allah:“Allah sana Kitab’ı ve Hikmet’i (sünneti) indirmiştir.”(en-Nisa, 4/113) buyurmaktadır. O nedenle takva sahipleri, Peygamberin bütün getirdiklerine iman eder, O’na indirilenler arasında ayrım yapıp da bir bölümüne inanıp diğer bir bölümüne inanmazlık etmezler. Ona indirilenlerin bir bölümüne inanıp bir bölümüne inanmamak da ya bid’atçılardan bazılarının yaptığı gibi O’na indirilenleri inkâr etmekle yahut da onu Allah ve Rasûlü’nün maksadına aykırı bir şekilde te’vil etmekle olur. Nitekim bu bid’atçılar görüşlerinin aksine delâlet eden nasları ya te’vil ederler. Te’villeri ile de neticede bu buyrukların ihtiva ettiği anlamı tasdik etmeme durumuna düşerler. Bu buyrukları lafzen tasdik etseler dahi, onlara gerçek anlamıyla iman etmezler. “Senden önce indirilenlere” buyruğu daha önce indirilmiş bütün kitaplara imanı kapsar. Kitaplara iman, hem Peygamberlere iman etmeyi, hem de bu kitapların kapsamına giren özellikle Tevrat, İncil ve Zebur’a iman etmeyi kapsar. İşte bu, mü’minlere has bir özelliktir. Onlar bütün semavi kitaplara iman ettikleri gibi, bütün Peygamberlere de inanırlar. Onlardan herhangi birisi arasında (iman bakımından) fark gözetmezler. Daha sonra Allah “Ahirete de yakînen inanırlar.” buyurmuştur. “Âhiret” ölümden sonra meydana gelecek olan olaylara verilen addır. İmanı genel olarak söz konusu ettikten sonra âhirete imanı özellikle zikretmesi, âhiret gününe imanın iman esaslarından birisi oluşundan ve Allah’ın mükâfaatını arzu etmeye, azabından korkmaya ve amellerde bulunmaya götüren en büyük etken oluşundan dolayıdır. “Yakîn” ise en ufak bir şüphenin yer almadığı ve kişiyi amele sevk eden tam ve eksiksiz bilgi demektir. 5. “İşte bunlar” yani sözü edilen bu güzel sıfatlara sahip olanlar “Rab’lerinden bir hidâyet üzeridirler.” Yani onların sahip olduğu hidâyet pek büyüktür. Zira burada “hidâyet”in nekire (belirtisiz) gelmesi tazim içindir. Sağlam bir itikadı ve dosdoğru amelleri içeren söz konusu sıfatlardan daha büyük hidâyet ne olabilir ki? Gerçek hidâyet ancak onların hidâyetidir. Buna uymayan, onun dışında kalan her bir şey ise dalâlettir, sapıklıktır. Burada yüceliğe, yüksekliğe delalet eden “ على : üzerinde” edatının gelmesinin, buna karşılık dalâlet ve sapıklık hakkında:“ في : içinde” edatının getirilmesinin -mesela Yüce Allah’ın: ﴾ وَإِنَّآ أَوۡ إِيَّاكُمۡ لَعَلَىٰ هُدًى أَوۡ فِي ضَلَٰلٖ مُّبِينٖ ﴿ / “Şüphe yok ki biz ya da siz, ya bir hidâyet üzereyiz, ya da apaçık bir sapıklık içindeyiz.”(Sebe, 34/24) buyruğunda olduğu gibi- sebebi, hidâyet sahibinin bulduğu hidâyet ile yücelmesi, üste çıkması, buna karşılık dalâlet sahibinin ise sapıklığa gömülmesi ve bundan dolayı da hakir düşmesidir. Daha sonra “ve felaha erenler de onlardır.” diye buyurmaktadır. “Felâh”, istenen, arzulanan şeyleri elde edebilme, korkulan şeylerden de kurtulmak demektir. Burada “felâh”ın yalnızca onlara münhasır kılınması, onların yolunu izlemekten başka felâha götürecek bir yol olmadığından dolayıdır. Bu yolun dışındaki her bir yol bedbahtlık, helâk ve hüsran yollarıdır. İzleyeni helâke götürürler. Bundan dolayı Allah, gerçek mü’minlerin sıfatlarını söz konusu ettikten sonra, Peygamberlere karşı inatlaşarak küfürlerini açıkça ortaya koyan kâfirlerin niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:3

1- Elif, Lâm, Mîm 2- İşte bu o Kitab ki, onda hiçbir şüphe yoktur. Takva sahipleri için bir hidayettir. 3- Onlar gayba iman ederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler. 4- Onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere... Ahirete de yakînen inanırlar. 5- İşte bunlar Rab’lerinden bir hidâyet üzeridirler ve felaha erenler de onlardır. (Medine’de inmiştir, 286 âyettir) Besmeleye dair açıklamalar daha önce geçmişti. 1. “Elif, Lâm, Mîm.” Sûrelerin baş taraflarında yer alan bunun gibi “Mukatta’a Harfleri” ile ilgili izlenecek en sağlıklı yol, şer’i herhangi bir delile dayanmaksızın bunların anlamlarına dair söz söylemeyip susmaktır. Bununla birlikte Allah’ın bunları boşu boşuna değil, aksine bizim bilemeyeceğimiz bir hikmet dolayısıyla indirdiğini de kesinlikle kabul etmeliyiz. 2. “İşte bu o kitap ki...” Yani bu, yüce Kitab öyle bir Kitab-ı hakikidir ki öncekilere ve sonrakilere ait hiçbir kitabın kapsamadığı muazzam bir ilmi ve apaçık bir hakkı içerir. Dolayısıyla da “Onda hiçbir şüphe yoktur.” Şüphenin hiçbir şekli söz konusu değildir. Şüphenin reddedilmesi onun zıddını gerektirir ki şüphenin zıddı da yakîn (kesin bilgi)dir. Öyleyse bu kitap şüpheyi gideren yakîni (kesin bilgiyi) içermektedir. Bu oldukça faydalı bir kâidedir. Yani övme kastı ile bir şeyin nefyedilmesi/reddedilmesi, mutlaka o şeyin zıddı olan mükemmelliği ihtiva etmeyi gerektirir. Çünkü nefy/ret, yokluktur, mutlak yoklukta ise herhangi bir övgü yoktur. Bu Kitab yakîni içerdiğinden ve hidayet de ancak yakîn ile elde edildiğinden ötürü Yüce Allah:“takva sahipleri için bir hidayettir” diye buyurmaktadır. “Hidayet”; kendisi vasıtası ile sapıklıktan ve şüphelerden sıyrılıp doğru yola ulaşılan ve faydalı yolların, kendisinin yol göstericiliği sayesinde izlenebildiği şey demektir. Burada hidayetin neye yönelik olduğunun zikredilmeyişinin, yani “filân maslahata hidâyettir”, “filân şeye hidayettir” denmeyişinin sebebi, bu hidayetin genel anlamda olması, yani dünya ve ahiretin bütün maslahatlarına yol gösterici olmasından dolayıdır. Dolaysıyla Kur’an, ister usul/temel meselelerde olsun ister füru/fer’i konularda olsun, kulları doğruya iletici, hakkı batıldan, sahihi zayıftan ayırt edici, dünya ve ahiretlerinde insanlara faydalı olan yolu nasıl izleyeceklerini açıklayıcı bir kitaptır. Bir başka yerde Kur'ân, “insanlar için hidayet”(el-Bakara, 2/185) şeklinde genel bir hidayet olmakla nitelendirilmektedir. Burada ve başka bazı yerlerde ise özel olarak “takva sahipleri için bir hidayet” olduğu ifade buyrulmaktadır. Çünkü Kur’an haddi zatında bütün insanlar için hidayettir. Fakat bedbaht olanlar, ona gereken önemi vermezler ve Allah’ın hidâyetini/yol göstericiliğini kabul etmezler. Böylece onlara karşı delil ortaya konmuş olur ve onlar ancak bedbahtlıkları dolayısıyla bu hidayetten istifade etmezler. “Takva sahipleri”ne gelince onlar hidayeti elde etmek için gerekli olan en büyük sebebi gerçekleştirmiş olanlardır. Bu sebep takvadır. Takvanın hakikati ise Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’ın gazabına ve azabına karşı korunmak demektir. İşte böyle kimseler Kur’an ile hidayet bulurlar ve ondan en ileri derecede yararlanırlar. Nitekim Yüce Allah:“Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı takvalı olursanız o size bir furkan (hakkı batıldan ayırma kabiliyeti) verir.”(el-Enfal, 8/29) diye buyurmaktadır. Öyleyse hem Kur’anî âyetlerden, hem de kevnî âyetlerden yararlanabilenler, takva sahipleridir. Çünkü hidayet “beyânî hidayet/doğru yolu gösterme” ve “tevfikî hidayet/doğru yola ulaşmaya muvaffak kılma” olmak üzere iki türlüdür. Takva sahipleri bu iki hidâyeti de elde ederler. Onların dışındakiler ise tevfikî hidayeti elde edemezler. Gereğince amel edebilme başarısı olmaksızın beyanî hidayet ise gerçek ve tam bir hidayet değildir. Daha sonra Yüce Allah takva sahiplerini inanç, zahir ameller ve batın ameller ile -çünkü takva bütün bunları kapsamaktadır- ilgili özelliklerini sıralamaktadır: 3. “Onlar gayba iman ederler” İmanın hakikati; peygamberlerin verdiği haberleri tam anlamıyla tasdik etmektir. Bu tasdik organların itaat ve bağlılıklarını da içerir. İman da önemli olan duyularla hissedilen ve müşahade edilen şeylere inanmak değildir. Çünkü bu konuda müslüman ile kâfir arasında fark olmaz. Esas mesele görmediğimiz, müşahade etmediğimiz gayba, sadece Allah ve Rasûlü haber verdiği için iman etmektir. İşte kendisi ile müslümanın kâfirden ayırt edildiği iman budur. Zira bu iman sadece Allah ve Rasûlü’nü tasdik etmektir. O halde mü’min, ister müşahade etsin, ister etmesin, ister kavrayıp anlasın, ister akıl ve kavrayışıyla onu anlayamasın, Allah’ın ve Rasûlü’nün haber verdiği her şeye iman eder. Gaybi meseleleri yalanlayan zındıklar ise böyle değildir. Çünkü onlar hem akıllarının kıt olması hem de üzerlerine düşen görevi yerine getirmemelerinden dolayı bu gerçekleri kavrayamazlar. Bu nedenle onlar bilgileri ile kuşatamadıkları şeyleri yalanlamaya kalkışmış, böylelikle akılları bozulmuş ve fikirleri karmakarışık bir hal almıştır. Allah’ın hidayeti ile doğruyu bulan ve tasdik eden mü’minlerin akılları ise bu gibi olumsuzluklardan arınmıştır. Gayba imanın kapsamına Yüce Allah’ın haber verdiği gerek geçmişe, gerek geleceğe ait gaybî hususlara, ahiret hallerine, Yüce Allah’ın sıfatlarının hakikat ve keyfiyetlerine, bu hususta Peygamberlerin haber verdiklerinin tümüne iman etmek girer. O bakımdan mü’minler Allah’ın sıfatlarına ve bu sıfatların varlığına iman ederler. Keyfiyetlerini kavrayamasalar dahi bunlara kesin olarak inanırlar. Daha sonra Yüce Allah:“namazı dosdoğru kılarlar” diye buyurmuştur. Burada Allah “namaz kılarlar” yahut “namazı eda ederler” diye buyurmamaktadır. Çünkü mücerret olarak görünür şekli ile namazı eda etmek yeterli değildir. Namazın dosdoğru kılınması (ikâme edilmesi) hem görünürde rükünlerini, vaciplerini, şartlarını tam olarak yerine getirerek zahirî ikâmeyi, hem de namazın ruhunu gerçekleştirmek suretiyle batınî ikâmeyi kapsar. Namazın ruhu ise namaz kılarken kalbin/aklın namazda olması, namaz kılanın söylediklerini ve namazda yaptığı fiilleri düşünmesi, tefekkür etmesidir. İşte Yüce Allah’ın, hakkında:“Şüphesiz namaz insanı hayâsızlıktan ve kötülüklerden alıkoyar”(el-Ankebut, 29/45) diye buyurduğu namaz budur. Mükâfat ile karşılık görecek namaz da budur. Çünkü kul, namazdan ancak aklettiği kadarının mükâfatını alır. Ayetteki “namaz”ın kapsamına farz namazlar da nafile namazlar da girmektedir. Daha sonra Yüce Allah: “Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler” buyuruyor. Bunun kapsamına da zekât, zevcelere, akrabalara, kölelere ve benzerlerine nafaka vermek (ihtiyaçlarını karşılamak) gibi farz harcamalar girdiği gibi bütün hayır yollarına yapılan müstehap infaklar da girmektedir. Kendilerine infak edileceklerin zikredilmeyişi infak yollarının çok ve infak yapılacak kimselerin çeşitli oluşundandır. Diğer taraftan infak bizatihi Yüce Allah’a yaklaştıran bir ibadettir. Burada “bir kısmı” anlamına gelen “من/…(şeyler)den” edatının getirilmesi, Allah'ın onlardan kendilerine verilenlere karşılık olarak ancak mallarının az bir bölümünü istediğine dikkatlerini çekmek içindir. Bu ise onlara ne zarar verecek ne de ağır gelecektir. Aksine onlar bu infak ile hem kendileri faydalanırlar, hem de kardeşleri bundan yararlanır. Yüce Allah’ın; “rızıklandırdığımız” buyruğu ile işaret edilmektedir ki elinizde bulunan mallar ne kendi kuvvetinizle elde ettiğiniz şeylerdir ne de mutlak egemenliği size aittir. Onlar ancak Allah’ın size ihsan ettiği ve nimet olarak bağışladığı bir rızıktır. O halde O, size bu nimeti ihsan edip kullarından pek çok kimseden üstün kıldığına göre, size vermiş olduğu bu nimetlerin bir bölümünü vermek sureti ile Allah’a şükrediniz ve mahrum olan kardeşlerinizi de gözetiniz. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de namaz ve zekâtı bir arada çokça zikreder. Çünkü namaz Ma’bud’a karşı ihlaslı olmayı; zekat ve infak ise O’nun kullarına ihsanı ihtiva eder. O bakımdan kulun mutluluğu bir taraftan Ma’bud’una karşı ihlasla kulluk yapmasına, diğer taraftan da Ma’bud’unun yarattıklarına faydalı olmak için gayret göstermesine bağlıdır. Nitekim kulun bedbaht olması da bu iki şeyden mahrum kalmasına, ihlası ve kullara iyiliği kaybetmesine bağlıdır. 4. “Onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere...” Burada geçen “sana indirilen”den kasıt Kur’ân ve Sünnet’tir. Çünkü Yüce Allah:“Allah sana Kitab’ı ve Hikmet’i (sünneti) indirmiştir.”(en-Nisa, 4/113) buyurmaktadır. O nedenle takva sahipleri, Peygamberin bütün getirdiklerine iman eder, O’na indirilenler arasında ayrım yapıp da bir bölümüne inanıp diğer bir bölümüne inanmazlık etmezler. Ona indirilenlerin bir bölümüne inanıp bir bölümüne inanmamak da ya bid’atçılardan bazılarının yaptığı gibi O’na indirilenleri inkâr etmekle yahut da onu Allah ve Rasûlü’nün maksadına aykırı bir şekilde te’vil etmekle olur. Nitekim bu bid’atçılar görüşlerinin aksine delâlet eden nasları ya te’vil ederler. Te’villeri ile de neticede bu buyrukların ihtiva ettiği anlamı tasdik etmeme durumuna düşerler. Bu buyrukları lafzen tasdik etseler dahi, onlara gerçek anlamıyla iman etmezler. “Senden önce indirilenlere” buyruğu daha önce indirilmiş bütün kitaplara imanı kapsar. Kitaplara iman, hem Peygamberlere iman etmeyi, hem de bu kitapların kapsamına giren özellikle Tevrat, İncil ve Zebur’a iman etmeyi kapsar. İşte bu, mü’minlere has bir özelliktir. Onlar bütün semavi kitaplara iman ettikleri gibi, bütün Peygamberlere de inanırlar. Onlardan herhangi birisi arasında (iman bakımından) fark gözetmezler. Daha sonra Allah “Ahirete de yakînen inanırlar.” buyurmuştur. “Âhiret” ölümden sonra meydana gelecek olan olaylara verilen addır. İmanı genel olarak söz konusu ettikten sonra âhirete imanı özellikle zikretmesi, âhiret gününe imanın iman esaslarından birisi oluşundan ve Allah’ın mükâfaatını arzu etmeye, azabından korkmaya ve amellerde bulunmaya götüren en büyük etken oluşundan dolayıdır. “Yakîn” ise en ufak bir şüphenin yer almadığı ve kişiyi amele sevk eden tam ve eksiksiz bilgi demektir. 5. “İşte bunlar” yani sözü edilen bu güzel sıfatlara sahip olanlar “Rab’lerinden bir hidâyet üzeridirler.” Yani onların sahip olduğu hidâyet pek büyüktür. Zira burada “hidâyet”in nekire (belirtisiz) gelmesi tazim içindir. Sağlam bir itikadı ve dosdoğru amelleri içeren söz konusu sıfatlardan daha büyük hidâyet ne olabilir ki? Gerçek hidâyet ancak onların hidâyetidir. Buna uymayan, onun dışında kalan her bir şey ise dalâlettir, sapıklıktır. Burada yüceliğe, yüksekliğe delalet eden “ على : üzerinde” edatının gelmesinin, buna karşılık dalâlet ve sapıklık hakkında:“ في : içinde” edatının getirilmesinin -mesela Yüce Allah’ın: ﴾ وَإِنَّآ أَوۡ إِيَّاكُمۡ لَعَلَىٰ هُدًى أَوۡ فِي ضَلَٰلٖ مُّبِينٖ ﴿ / “Şüphe yok ki biz ya da siz, ya bir hidâyet üzereyiz, ya da apaçık bir sapıklık içindeyiz.”(Sebe, 34/24) buyruğunda olduğu gibi- sebebi, hidâyet sahibinin bulduğu hidâyet ile yücelmesi, üste çıkması, buna karşılık dalâlet sahibinin ise sapıklığa gömülmesi ve bundan dolayı da hakir düşmesidir. Daha sonra “ve felaha erenler de onlardır.” diye buyurmaktadır. “Felâh”, istenen, arzulanan şeyleri elde edebilme, korkulan şeylerden de kurtulmak demektir. Burada “felâh”ın yalnızca onlara münhasır kılınması, onların yolunu izlemekten başka felâha götürecek bir yol olmadığından dolayıdır. Bu yolun dışındaki her bir yol bedbahtlık, helâk ve hüsran yollarıdır. İzleyeni helâke götürürler. Bundan dolayı Allah, gerçek mü’minlerin sıfatlarını söz konusu ettikten sonra, Peygamberlere karşı inatlaşarak küfürlerini açıkça ortaya koyan kâfirlerin niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:4

1- Elif, Lâm, Mîm 2- İşte bu o Kitab ki, onda hiçbir şüphe yoktur. Takva sahipleri için bir hidayettir. 3- Onlar gayba iman ederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler. 4- Onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere... Ahirete de yakînen inanırlar. 5- İşte bunlar Rab’lerinden bir hidâyet üzeridirler ve felaha erenler de onlardır. (Medine’de inmiştir, 286 âyettir) Besmeleye dair açıklamalar daha önce geçmişti. 1. “Elif, Lâm, Mîm.” Sûrelerin baş taraflarında yer alan bunun gibi “Mukatta’a Harfleri” ile ilgili izlenecek en sağlıklı yol, şer’i herhangi bir delile dayanmaksızın bunların anlamlarına dair söz söylemeyip susmaktır. Bununla birlikte Allah’ın bunları boşu boşuna değil, aksine bizim bilemeyeceğimiz bir hikmet dolayısıyla indirdiğini de kesinlikle kabul etmeliyiz. 2. “İşte bu o kitap ki...” Yani bu, yüce Kitab öyle bir Kitab-ı hakikidir ki öncekilere ve sonrakilere ait hiçbir kitabın kapsamadığı muazzam bir ilmi ve apaçık bir hakkı içerir. Dolayısıyla da “Onda hiçbir şüphe yoktur.” Şüphenin hiçbir şekli söz konusu değildir. Şüphenin reddedilmesi onun zıddını gerektirir ki şüphenin zıddı da yakîn (kesin bilgi)dir. Öyleyse bu kitap şüpheyi gideren yakîni (kesin bilgiyi) içermektedir. Bu oldukça faydalı bir kâidedir. Yani övme kastı ile bir şeyin nefyedilmesi/reddedilmesi, mutlaka o şeyin zıddı olan mükemmelliği ihtiva etmeyi gerektirir. Çünkü nefy/ret, yokluktur, mutlak yoklukta ise herhangi bir övgü yoktur. Bu Kitab yakîni içerdiğinden ve hidayet de ancak yakîn ile elde edildiğinden ötürü Yüce Allah:“takva sahipleri için bir hidayettir” diye buyurmaktadır. “Hidayet”; kendisi vasıtası ile sapıklıktan ve şüphelerden sıyrılıp doğru yola ulaşılan ve faydalı yolların, kendisinin yol göstericiliği sayesinde izlenebildiği şey demektir. Burada hidayetin neye yönelik olduğunun zikredilmeyişinin, yani “filân maslahata hidâyettir”, “filân şeye hidayettir” denmeyişinin sebebi, bu hidayetin genel anlamda olması, yani dünya ve ahiretin bütün maslahatlarına yol gösterici olmasından dolayıdır. Dolaysıyla Kur’an, ister usul/temel meselelerde olsun ister füru/fer’i konularda olsun, kulları doğruya iletici, hakkı batıldan, sahihi zayıftan ayırt edici, dünya ve ahiretlerinde insanlara faydalı olan yolu nasıl izleyeceklerini açıklayıcı bir kitaptır. Bir başka yerde Kur'ân, “insanlar için hidayet”(el-Bakara, 2/185) şeklinde genel bir hidayet olmakla nitelendirilmektedir. Burada ve başka bazı yerlerde ise özel olarak “takva sahipleri için bir hidayet” olduğu ifade buyrulmaktadır. Çünkü Kur’an haddi zatında bütün insanlar için hidayettir. Fakat bedbaht olanlar, ona gereken önemi vermezler ve Allah’ın hidâyetini/yol göstericiliğini kabul etmezler. Böylece onlara karşı delil ortaya konmuş olur ve onlar ancak bedbahtlıkları dolayısıyla bu hidayetten istifade etmezler. “Takva sahipleri”ne gelince onlar hidayeti elde etmek için gerekli olan en büyük sebebi gerçekleştirmiş olanlardır. Bu sebep takvadır. Takvanın hakikati ise Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’ın gazabına ve azabına karşı korunmak demektir. İşte böyle kimseler Kur’an ile hidayet bulurlar ve ondan en ileri derecede yararlanırlar. Nitekim Yüce Allah:“Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı takvalı olursanız o size bir furkan (hakkı batıldan ayırma kabiliyeti) verir.”(el-Enfal, 8/29) diye buyurmaktadır. Öyleyse hem Kur’anî âyetlerden, hem de kevnî âyetlerden yararlanabilenler, takva sahipleridir. Çünkü hidayet “beyânî hidayet/doğru yolu gösterme” ve “tevfikî hidayet/doğru yola ulaşmaya muvaffak kılma” olmak üzere iki türlüdür. Takva sahipleri bu iki hidâyeti de elde ederler. Onların dışındakiler ise tevfikî hidayeti elde edemezler. Gereğince amel edebilme başarısı olmaksızın beyanî hidayet ise gerçek ve tam bir hidayet değildir. Daha sonra Yüce Allah takva sahiplerini inanç, zahir ameller ve batın ameller ile -çünkü takva bütün bunları kapsamaktadır- ilgili özelliklerini sıralamaktadır: 3. “Onlar gayba iman ederler” İmanın hakikati; peygamberlerin verdiği haberleri tam anlamıyla tasdik etmektir. Bu tasdik organların itaat ve bağlılıklarını da içerir. İman da önemli olan duyularla hissedilen ve müşahade edilen şeylere inanmak değildir. Çünkü bu konuda müslüman ile kâfir arasında fark olmaz. Esas mesele görmediğimiz, müşahade etmediğimiz gayba, sadece Allah ve Rasûlü haber verdiği için iman etmektir. İşte kendisi ile müslümanın kâfirden ayırt edildiği iman budur. Zira bu iman sadece Allah ve Rasûlü’nü tasdik etmektir. O halde mü’min, ister müşahade etsin, ister etmesin, ister kavrayıp anlasın, ister akıl ve kavrayışıyla onu anlayamasın, Allah’ın ve Rasûlü’nün haber verdiği her şeye iman eder. Gaybi meseleleri yalanlayan zındıklar ise böyle değildir. Çünkü onlar hem akıllarının kıt olması hem de üzerlerine düşen görevi yerine getirmemelerinden dolayı bu gerçekleri kavrayamazlar. Bu nedenle onlar bilgileri ile kuşatamadıkları şeyleri yalanlamaya kalkışmış, böylelikle akılları bozulmuş ve fikirleri karmakarışık bir hal almıştır. Allah’ın hidayeti ile doğruyu bulan ve tasdik eden mü’minlerin akılları ise bu gibi olumsuzluklardan arınmıştır. Gayba imanın kapsamına Yüce Allah’ın haber verdiği gerek geçmişe, gerek geleceğe ait gaybî hususlara, ahiret hallerine, Yüce Allah’ın sıfatlarının hakikat ve keyfiyetlerine, bu hususta Peygamberlerin haber verdiklerinin tümüne iman etmek girer. O bakımdan mü’minler Allah’ın sıfatlarına ve bu sıfatların varlığına iman ederler. Keyfiyetlerini kavrayamasalar dahi bunlara kesin olarak inanırlar. Daha sonra Yüce Allah:“namazı dosdoğru kılarlar” diye buyurmuştur. Burada Allah “namaz kılarlar” yahut “namazı eda ederler” diye buyurmamaktadır. Çünkü mücerret olarak görünür şekli ile namazı eda etmek yeterli değildir. Namazın dosdoğru kılınması (ikâme edilmesi) hem görünürde rükünlerini, vaciplerini, şartlarını tam olarak yerine getirerek zahirî ikâmeyi, hem de namazın ruhunu gerçekleştirmek suretiyle batınî ikâmeyi kapsar. Namazın ruhu ise namaz kılarken kalbin/aklın namazda olması, namaz kılanın söylediklerini ve namazda yaptığı fiilleri düşünmesi, tefekkür etmesidir. İşte Yüce Allah’ın, hakkında:“Şüphesiz namaz insanı hayâsızlıktan ve kötülüklerden alıkoyar”(el-Ankebut, 29/45) diye buyurduğu namaz budur. Mükâfat ile karşılık görecek namaz da budur. Çünkü kul, namazdan ancak aklettiği kadarının mükâfatını alır. Ayetteki “namaz”ın kapsamına farz namazlar da nafile namazlar da girmektedir. Daha sonra Yüce Allah: “Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler” buyuruyor. Bunun kapsamına da zekât, zevcelere, akrabalara, kölelere ve benzerlerine nafaka vermek (ihtiyaçlarını karşılamak) gibi farz harcamalar girdiği gibi bütün hayır yollarına yapılan müstehap infaklar da girmektedir. Kendilerine infak edileceklerin zikredilmeyişi infak yollarının çok ve infak yapılacak kimselerin çeşitli oluşundandır. Diğer taraftan infak bizatihi Yüce Allah’a yaklaştıran bir ibadettir. Burada “bir kısmı” anlamına gelen “من/…(şeyler)den” edatının getirilmesi, Allah'ın onlardan kendilerine verilenlere karşılık olarak ancak mallarının az bir bölümünü istediğine dikkatlerini çekmek içindir. Bu ise onlara ne zarar verecek ne de ağır gelecektir. Aksine onlar bu infak ile hem kendileri faydalanırlar, hem de kardeşleri bundan yararlanır. Yüce Allah’ın; “rızıklandırdığımız” buyruğu ile işaret edilmektedir ki elinizde bulunan mallar ne kendi kuvvetinizle elde ettiğiniz şeylerdir ne de mutlak egemenliği size aittir. Onlar ancak Allah’ın size ihsan ettiği ve nimet olarak bağışladığı bir rızıktır. O halde O, size bu nimeti ihsan edip kullarından pek çok kimseden üstün kıldığına göre, size vermiş olduğu bu nimetlerin bir bölümünü vermek sureti ile Allah’a şükrediniz ve mahrum olan kardeşlerinizi de gözetiniz. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de namaz ve zekâtı bir arada çokça zikreder. Çünkü namaz Ma’bud’a karşı ihlaslı olmayı; zekat ve infak ise O’nun kullarına ihsanı ihtiva eder. O bakımdan kulun mutluluğu bir taraftan Ma’bud’una karşı ihlasla kulluk yapmasına, diğer taraftan da Ma’bud’unun yarattıklarına faydalı olmak için gayret göstermesine bağlıdır. Nitekim kulun bedbaht olması da bu iki şeyden mahrum kalmasına, ihlası ve kullara iyiliği kaybetmesine bağlıdır. 4. “Onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere...” Burada geçen “sana indirilen”den kasıt Kur’ân ve Sünnet’tir. Çünkü Yüce Allah:“Allah sana Kitab’ı ve Hikmet’i (sünneti) indirmiştir.”(en-Nisa, 4/113) buyurmaktadır. O nedenle takva sahipleri, Peygamberin bütün getirdiklerine iman eder, O’na indirilenler arasında ayrım yapıp da bir bölümüne inanıp diğer bir bölümüne inanmazlık etmezler. Ona indirilenlerin bir bölümüne inanıp bir bölümüne inanmamak da ya bid’atçılardan bazılarının yaptığı gibi O’na indirilenleri inkâr etmekle yahut da onu Allah ve Rasûlü’nün maksadına aykırı bir şekilde te’vil etmekle olur. Nitekim bu bid’atçılar görüşlerinin aksine delâlet eden nasları ya te’vil ederler. Te’villeri ile de neticede bu buyrukların ihtiva ettiği anlamı tasdik etmeme durumuna düşerler. Bu buyrukları lafzen tasdik etseler dahi, onlara gerçek anlamıyla iman etmezler. “Senden önce indirilenlere” buyruğu daha önce indirilmiş bütün kitaplara imanı kapsar. Kitaplara iman, hem Peygamberlere iman etmeyi, hem de bu kitapların kapsamına giren özellikle Tevrat, İncil ve Zebur’a iman etmeyi kapsar. İşte bu, mü’minlere has bir özelliktir. Onlar bütün semavi kitaplara iman ettikleri gibi, bütün Peygamberlere de inanırlar. Onlardan herhangi birisi arasında (iman bakımından) fark gözetmezler. Daha sonra Allah “Ahirete de yakînen inanırlar.” buyurmuştur. “Âhiret” ölümden sonra meydana gelecek olan olaylara verilen addır. İmanı genel olarak söz konusu ettikten sonra âhirete imanı özellikle zikretmesi, âhiret gününe imanın iman esaslarından birisi oluşundan ve Allah’ın mükâfaatını arzu etmeye, azabından korkmaya ve amellerde bulunmaya götüren en büyük etken oluşundan dolayıdır. “Yakîn” ise en ufak bir şüphenin yer almadığı ve kişiyi amele sevk eden tam ve eksiksiz bilgi demektir. 5. “İşte bunlar” yani sözü edilen bu güzel sıfatlara sahip olanlar “Rab’lerinden bir hidâyet üzeridirler.” Yani onların sahip olduğu hidâyet pek büyüktür. Zira burada “hidâyet”in nekire (belirtisiz) gelmesi tazim içindir. Sağlam bir itikadı ve dosdoğru amelleri içeren söz konusu sıfatlardan daha büyük hidâyet ne olabilir ki? Gerçek hidâyet ancak onların hidâyetidir. Buna uymayan, onun dışında kalan her bir şey ise dalâlettir, sapıklıktır. Burada yüceliğe, yüksekliğe delalet eden “ على : üzerinde” edatının gelmesinin, buna karşılık dalâlet ve sapıklık hakkında:“ في : içinde” edatının getirilmesinin -mesela Yüce Allah’ın: ﴾ وَإِنَّآ أَوۡ إِيَّاكُمۡ لَعَلَىٰ هُدًى أَوۡ فِي ضَلَٰلٖ مُّبِينٖ ﴿ / “Şüphe yok ki biz ya da siz, ya bir hidâyet üzereyiz, ya da apaçık bir sapıklık içindeyiz.”(Sebe, 34/24) buyruğunda olduğu gibi- sebebi, hidâyet sahibinin bulduğu hidâyet ile yücelmesi, üste çıkması, buna karşılık dalâlet sahibinin ise sapıklığa gömülmesi ve bundan dolayı da hakir düşmesidir. Daha sonra “ve felaha erenler de onlardır.” diye buyurmaktadır. “Felâh”, istenen, arzulanan şeyleri elde edebilme, korkulan şeylerden de kurtulmak demektir. Burada “felâh”ın yalnızca onlara münhasır kılınması, onların yolunu izlemekten başka felâha götürecek bir yol olmadığından dolayıdır. Bu yolun dışındaki her bir yol bedbahtlık, helâk ve hüsran yollarıdır. İzleyeni helâke götürürler. Bundan dolayı Allah, gerçek mü’minlerin sıfatlarını söz konusu ettikten sonra, Peygamberlere karşı inatlaşarak küfürlerini açıkça ortaya koyan kâfirlerin niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:5

1- Elif, Lâm, Mîm 2- İşte bu o Kitab ki, onda hiçbir şüphe yoktur. Takva sahipleri için bir hidayettir. 3- Onlar gayba iman ederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler. 4- Onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere... Ahirete de yakînen inanırlar. 5- İşte bunlar Rab’lerinden bir hidâyet üzeridirler ve felaha erenler de onlardır. (Medine’de inmiştir, 286 âyettir) Besmeleye dair açıklamalar daha önce geçmişti. 1. “Elif, Lâm, Mîm.” Sûrelerin baş taraflarında yer alan bunun gibi “Mukatta’a Harfleri” ile ilgili izlenecek en sağlıklı yol, şer’i herhangi bir delile dayanmaksızın bunların anlamlarına dair söz söylemeyip susmaktır. Bununla birlikte Allah’ın bunları boşu boşuna değil, aksine bizim bilemeyeceğimiz bir hikmet dolayısıyla indirdiğini de kesinlikle kabul etmeliyiz. 2. “İşte bu o kitap ki...” Yani bu, yüce Kitab öyle bir Kitab-ı hakikidir ki öncekilere ve sonrakilere ait hiçbir kitabın kapsamadığı muazzam bir ilmi ve apaçık bir hakkı içerir. Dolayısıyla da “Onda hiçbir şüphe yoktur.” Şüphenin hiçbir şekli söz konusu değildir. Şüphenin reddedilmesi onun zıddını gerektirir ki şüphenin zıddı da yakîn (kesin bilgi)dir. Öyleyse bu kitap şüpheyi gideren yakîni (kesin bilgiyi) içermektedir. Bu oldukça faydalı bir kâidedir. Yani övme kastı ile bir şeyin nefyedilmesi/reddedilmesi, mutlaka o şeyin zıddı olan mükemmelliği ihtiva etmeyi gerektirir. Çünkü nefy/ret, yokluktur, mutlak yoklukta ise herhangi bir övgü yoktur. Bu Kitab yakîni içerdiğinden ve hidayet de ancak yakîn ile elde edildiğinden ötürü Yüce Allah:“takva sahipleri için bir hidayettir” diye buyurmaktadır. “Hidayet”; kendisi vasıtası ile sapıklıktan ve şüphelerden sıyrılıp doğru yola ulaşılan ve faydalı yolların, kendisinin yol göstericiliği sayesinde izlenebildiği şey demektir. Burada hidayetin neye yönelik olduğunun zikredilmeyişinin, yani “filân maslahata hidâyettir”, “filân şeye hidayettir” denmeyişinin sebebi, bu hidayetin genel anlamda olması, yani dünya ve ahiretin bütün maslahatlarına yol gösterici olmasından dolayıdır. Dolaysıyla Kur’an, ister usul/temel meselelerde olsun ister füru/fer’i konularda olsun, kulları doğruya iletici, hakkı batıldan, sahihi zayıftan ayırt edici, dünya ve ahiretlerinde insanlara faydalı olan yolu nasıl izleyeceklerini açıklayıcı bir kitaptır. Bir başka yerde Kur'ân, “insanlar için hidayet”(el-Bakara, 2/185) şeklinde genel bir hidayet olmakla nitelendirilmektedir. Burada ve başka bazı yerlerde ise özel olarak “takva sahipleri için bir hidayet” olduğu ifade buyrulmaktadır. Çünkü Kur’an haddi zatında bütün insanlar için hidayettir. Fakat bedbaht olanlar, ona gereken önemi vermezler ve Allah’ın hidâyetini/yol göstericiliğini kabul etmezler. Böylece onlara karşı delil ortaya konmuş olur ve onlar ancak bedbahtlıkları dolayısıyla bu hidayetten istifade etmezler. “Takva sahipleri”ne gelince onlar hidayeti elde etmek için gerekli olan en büyük sebebi gerçekleştirmiş olanlardır. Bu sebep takvadır. Takvanın hakikati ise Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’ın gazabına ve azabına karşı korunmak demektir. İşte böyle kimseler Kur’an ile hidayet bulurlar ve ondan en ileri derecede yararlanırlar. Nitekim Yüce Allah:“Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı takvalı olursanız o size bir furkan (hakkı batıldan ayırma kabiliyeti) verir.”(el-Enfal, 8/29) diye buyurmaktadır. Öyleyse hem Kur’anî âyetlerden, hem de kevnî âyetlerden yararlanabilenler, takva sahipleridir. Çünkü hidayet “beyânî hidayet/doğru yolu gösterme” ve “tevfikî hidayet/doğru yola ulaşmaya muvaffak kılma” olmak üzere iki türlüdür. Takva sahipleri bu iki hidâyeti de elde ederler. Onların dışındakiler ise tevfikî hidayeti elde edemezler. Gereğince amel edebilme başarısı olmaksızın beyanî hidayet ise gerçek ve tam bir hidayet değildir. Daha sonra Yüce Allah takva sahiplerini inanç, zahir ameller ve batın ameller ile -çünkü takva bütün bunları kapsamaktadır- ilgili özelliklerini sıralamaktadır: 3. “Onlar gayba iman ederler” İmanın hakikati; peygamberlerin verdiği haberleri tam anlamıyla tasdik etmektir. Bu tasdik organların itaat ve bağlılıklarını da içerir. İman da önemli olan duyularla hissedilen ve müşahade edilen şeylere inanmak değildir. Çünkü bu konuda müslüman ile kâfir arasında fark olmaz. Esas mesele görmediğimiz, müşahade etmediğimiz gayba, sadece Allah ve Rasûlü haber verdiği için iman etmektir. İşte kendisi ile müslümanın kâfirden ayırt edildiği iman budur. Zira bu iman sadece Allah ve Rasûlü’nü tasdik etmektir. O halde mü’min, ister müşahade etsin, ister etmesin, ister kavrayıp anlasın, ister akıl ve kavrayışıyla onu anlayamasın, Allah’ın ve Rasûlü’nün haber verdiği her şeye iman eder. Gaybi meseleleri yalanlayan zındıklar ise böyle değildir. Çünkü onlar hem akıllarının kıt olması hem de üzerlerine düşen görevi yerine getirmemelerinden dolayı bu gerçekleri kavrayamazlar. Bu nedenle onlar bilgileri ile kuşatamadıkları şeyleri yalanlamaya kalkışmış, böylelikle akılları bozulmuş ve fikirleri karmakarışık bir hal almıştır. Allah’ın hidayeti ile doğruyu bulan ve tasdik eden mü’minlerin akılları ise bu gibi olumsuzluklardan arınmıştır. Gayba imanın kapsamına Yüce Allah’ın haber verdiği gerek geçmişe, gerek geleceğe ait gaybî hususlara, ahiret hallerine, Yüce Allah’ın sıfatlarının hakikat ve keyfiyetlerine, bu hususta Peygamberlerin haber verdiklerinin tümüne iman etmek girer. O bakımdan mü’minler Allah’ın sıfatlarına ve bu sıfatların varlığına iman ederler. Keyfiyetlerini kavrayamasalar dahi bunlara kesin olarak inanırlar. Daha sonra Yüce Allah:“namazı dosdoğru kılarlar” diye buyurmuştur. Burada Allah “namaz kılarlar” yahut “namazı eda ederler” diye buyurmamaktadır. Çünkü mücerret olarak görünür şekli ile namazı eda etmek yeterli değildir. Namazın dosdoğru kılınması (ikâme edilmesi) hem görünürde rükünlerini, vaciplerini, şartlarını tam olarak yerine getirerek zahirî ikâmeyi, hem de namazın ruhunu gerçekleştirmek suretiyle batınî ikâmeyi kapsar. Namazın ruhu ise namaz kılarken kalbin/aklın namazda olması, namaz kılanın söylediklerini ve namazda yaptığı fiilleri düşünmesi, tefekkür etmesidir. İşte Yüce Allah’ın, hakkında:“Şüphesiz namaz insanı hayâsızlıktan ve kötülüklerden alıkoyar”(el-Ankebut, 29/45) diye buyurduğu namaz budur. Mükâfat ile karşılık görecek namaz da budur. Çünkü kul, namazdan ancak aklettiği kadarının mükâfatını alır. Ayetteki “namaz”ın kapsamına farz namazlar da nafile namazlar da girmektedir. Daha sonra Yüce Allah: “Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler” buyuruyor. Bunun kapsamına da zekât, zevcelere, akrabalara, kölelere ve benzerlerine nafaka vermek (ihtiyaçlarını karşılamak) gibi farz harcamalar girdiği gibi bütün hayır yollarına yapılan müstehap infaklar da girmektedir. Kendilerine infak edileceklerin zikredilmeyişi infak yollarının çok ve infak yapılacak kimselerin çeşitli oluşundandır. Diğer taraftan infak bizatihi Yüce Allah’a yaklaştıran bir ibadettir. Burada “bir kısmı” anlamına gelen “من/…(şeyler)den” edatının getirilmesi, Allah'ın onlardan kendilerine verilenlere karşılık olarak ancak mallarının az bir bölümünü istediğine dikkatlerini çekmek içindir. Bu ise onlara ne zarar verecek ne de ağır gelecektir. Aksine onlar bu infak ile hem kendileri faydalanırlar, hem de kardeşleri bundan yararlanır. Yüce Allah’ın; “rızıklandırdığımız” buyruğu ile işaret edilmektedir ki elinizde bulunan mallar ne kendi kuvvetinizle elde ettiğiniz şeylerdir ne de mutlak egemenliği size aittir. Onlar ancak Allah’ın size ihsan ettiği ve nimet olarak bağışladığı bir rızıktır. O halde O, size bu nimeti ihsan edip kullarından pek çok kimseden üstün kıldığına göre, size vermiş olduğu bu nimetlerin bir bölümünü vermek sureti ile Allah’a şükrediniz ve mahrum olan kardeşlerinizi de gözetiniz. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de namaz ve zekâtı bir arada çokça zikreder. Çünkü namaz Ma’bud’a karşı ihlaslı olmayı; zekat ve infak ise O’nun kullarına ihsanı ihtiva eder. O bakımdan kulun mutluluğu bir taraftan Ma’bud’una karşı ihlasla kulluk yapmasına, diğer taraftan da Ma’bud’unun yarattıklarına faydalı olmak için gayret göstermesine bağlıdır. Nitekim kulun bedbaht olması da bu iki şeyden mahrum kalmasına, ihlası ve kullara iyiliği kaybetmesine bağlıdır. 4. “Onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere...” Burada geçen “sana indirilen”den kasıt Kur’ân ve Sünnet’tir. Çünkü Yüce Allah:“Allah sana Kitab’ı ve Hikmet’i (sünneti) indirmiştir.”(en-Nisa, 4/113) buyurmaktadır. O nedenle takva sahipleri, Peygamberin bütün getirdiklerine iman eder, O’na indirilenler arasında ayrım yapıp da bir bölümüne inanıp diğer bir bölümüne inanmazlık etmezler. Ona indirilenlerin bir bölümüne inanıp bir bölümüne inanmamak da ya bid’atçılardan bazılarının yaptığı gibi O’na indirilenleri inkâr etmekle yahut da onu Allah ve Rasûlü’nün maksadına aykırı bir şekilde te’vil etmekle olur. Nitekim bu bid’atçılar görüşlerinin aksine delâlet eden nasları ya te’vil ederler. Te’villeri ile de neticede bu buyrukların ihtiva ettiği anlamı tasdik etmeme durumuna düşerler. Bu buyrukları lafzen tasdik etseler dahi, onlara gerçek anlamıyla iman etmezler. “Senden önce indirilenlere” buyruğu daha önce indirilmiş bütün kitaplara imanı kapsar. Kitaplara iman, hem Peygamberlere iman etmeyi, hem de bu kitapların kapsamına giren özellikle Tevrat, İncil ve Zebur’a iman etmeyi kapsar. İşte bu, mü’minlere has bir özelliktir. Onlar bütün semavi kitaplara iman ettikleri gibi, bütün Peygamberlere de inanırlar. Onlardan herhangi birisi arasında (iman bakımından) fark gözetmezler. Daha sonra Allah “Ahirete de yakînen inanırlar.” buyurmuştur. “Âhiret” ölümden sonra meydana gelecek olan olaylara verilen addır. İmanı genel olarak söz konusu ettikten sonra âhirete imanı özellikle zikretmesi, âhiret gününe imanın iman esaslarından birisi oluşundan ve Allah’ın mükâfaatını arzu etmeye, azabından korkmaya ve amellerde bulunmaya götüren en büyük etken oluşundan dolayıdır. “Yakîn” ise en ufak bir şüphenin yer almadığı ve kişiyi amele sevk eden tam ve eksiksiz bilgi demektir. 5. “İşte bunlar” yani sözü edilen bu güzel sıfatlara sahip olanlar “Rab’lerinden bir hidâyet üzeridirler.” Yani onların sahip olduğu hidâyet pek büyüktür. Zira burada “hidâyet”in nekire (belirtisiz) gelmesi tazim içindir. Sağlam bir itikadı ve dosdoğru amelleri içeren söz konusu sıfatlardan daha büyük hidâyet ne olabilir ki? Gerçek hidâyet ancak onların hidâyetidir. Buna uymayan, onun dışında kalan her bir şey ise dalâlettir, sapıklıktır. Burada yüceliğe, yüksekliğe delalet eden “ على : üzerinde” edatının gelmesinin, buna karşılık dalâlet ve sapıklık hakkında:“ في : içinde” edatının getirilmesinin -mesela Yüce Allah’ın: ﴾ وَإِنَّآ أَوۡ إِيَّاكُمۡ لَعَلَىٰ هُدًى أَوۡ فِي ضَلَٰلٖ مُّبِينٖ ﴿ / “Şüphe yok ki biz ya da siz, ya bir hidâyet üzereyiz, ya da apaçık bir sapıklık içindeyiz.”(Sebe, 34/24) buyruğunda olduğu gibi- sebebi, hidâyet sahibinin bulduğu hidâyet ile yücelmesi, üste çıkması, buna karşılık dalâlet sahibinin ise sapıklığa gömülmesi ve bundan dolayı da hakir düşmesidir. Daha sonra “ve felaha erenler de onlardır.” diye buyurmaktadır. “Felâh”, istenen, arzulanan şeyleri elde edebilme, korkulan şeylerden de kurtulmak demektir. Burada “felâh”ın yalnızca onlara münhasır kılınması, onların yolunu izlemekten başka felâha götürecek bir yol olmadığından dolayıdır. Bu yolun dışındaki her bir yol bedbahtlık, helâk ve hüsran yollarıdır. İzleyeni helâke götürürler. Bundan dolayı Allah, gerçek mü’minlerin sıfatlarını söz konusu ettikten sonra, Peygamberlere karşı inatlaşarak küfürlerini açıkça ortaya koyan kâfirlerin niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:6

6- Gerçekten o küfre saplananları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler. 7- Allah kalplerine de kulaklarına da mühür vurmuştur. Gözleri üzerinde de perdeler mevcuttur. Onlar için büyük bir azap vardır. 6. “Gerçekten o küfre saplananları” Yüce Allah küfre saplananların, yani “küfür” kendilerinin sıfatı ve varlıklarının ayrılmaz bir niteliği haline dönüşmüş olan, küfrün boyası ile boyanmış kimselerin hiçbir şekilde bundan vazgeçmeyeceklerini, hiçbir öğüdün onları etkilemeyeceğini ve küfürleri üzere devam edeceklerini haber vermektedir. Dolayısıyla da “…uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler.” “Küfr”ün hakikati, Allah Rasûlü’nün getirdiklerinin bir kısmını veya tamamını bile bile reddetmektir. İşte bu kâfirlere yapılan davetin -onlar aleyhine kesin delilin ortaya konulmasından başka- bir faydası olmaz. Âdetâ bu buyruklarla onların iman edeceklerinden yana Allah Rasûlü’nün umudu kesilmek istenmekte ve Artık sen böyleleri için üzülme, onların iman etmeyişlerine üzülerek kendini helâk etme, denmektedir. Daha sonra Yüce Allah onların iman etmelerine engel olan hususları söz konusu ederek: Daha sonra Yüce Allah dış görünüşlerinde İslam, içlerinde küfür barındıran münafıkların nitelikleri ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:7

6- Gerçekten o küfre saplananları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler. 7- Allah kalplerine de kulaklarına da mühür vurmuştur. Gözleri üzerinde de perdeler mevcuttur. Onlar için büyük bir azap vardır. 6. “Gerçekten o küfre saplananları” Yüce Allah küfre saplananların, yani “küfür” kendilerinin sıfatı ve varlıklarının ayrılmaz bir niteliği haline dönüşmüş olan, küfrün boyası ile boyanmış kimselerin hiçbir şekilde bundan vazgeçmeyeceklerini, hiçbir öğüdün onları etkilemeyeceğini ve küfürleri üzere devam edeceklerini haber vermektedir. Dolayısıyla da “…uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler.” “Küfr”ün hakikati, Allah Rasûlü’nün getirdiklerinin bir kısmını veya tamamını bile bile reddetmektir. İşte bu kâfirlere yapılan davetin -onlar aleyhine kesin delilin ortaya konulmasından başka- bir faydası olmaz. Âdetâ bu buyruklarla onların iman edeceklerinden yana Allah Rasûlü’nün umudu kesilmek istenmekte ve Artık sen böyleleri için üzülme, onların iman etmeyişlerine üzülerek kendini helâk etme, denmektedir. Daha sonra Yüce Allah onların iman etmelerine engel olan hususları söz konusu ederek: Daha sonra Yüce Allah dış görünüşlerinde İslam, içlerinde küfür barındıran münafıkların nitelikleri ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:8

8- İnsanlardan öyleleri vardır ki “Allah’a ve âhiret gününe iman ettik” derler. Oysa mümin değildirler. 9- Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar, halbuki kendilerinden başkasını aldatmazlar da bunun farkında değillerdir. 10- Kalplerinde bir hastalık vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyledikleri için de onlara acıklı bir azap vardır. 8-9. Şu bilinmelidir ki nifak (münafıklık) dışa hayır izhar etmek, içte şer gizlemektir. Bu tarifin kapsamına hem itikadî münafıklık, hem de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadis-i şerifte söz konusu ettiği amelî münafıklık girer:“Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz, ona emanet verilirse hainlik eder.” Bir başka rivâyette de şu vasıf beyan buyrulmaktadır: “Tartıştığı/davalaştığı zaman haddi aşar.” Kişiyi İslâm çerçevesinin dışına çıkartan itikadî münafıklık, Yüce Allah’ın gerek bu sûrede gerekse diğerlerinde münafıkları kendisiyle nitelendirdiği münafıklıktır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekke’den Medine’ye hicretinden önce de hicretten hemen sonra da Medine’de münafıklık yoktu. Ta ki Bedir vakası meydana geldikten sonra Allah mü’minleri muzaffer kılıp güçlendirinceye kadar. İşte o zaman Medine’de müslüman olmayanlar zelil duruma düşünce onlardan bazıları korkarak ve müslümanları aldatarak müslüman olduklarını izhar ettiler. Böylelikle kanlarının dökülmesini ve mallarına zarar gelmesini önlemek istemişlerdi. Bunlar müslümanlar arasında yaşarlardı ve zahiren müslümanlardan görünmekle birlikte, hakikatte müslümanlardan değillerdi. İşte Yüce Allah’ın mü’minlere lütfunun bir tecellisi olarak O, bu münafıkların kendilerini başkalarından ayırt eden niteliklerini açıkça ortaya koydu ki, mü’minler onlara aldanmasınlar ve münafıklar da yapacakları pek çok kötülüklerden böylelikle vazgeçsinler. Nitekim bir başka yerde Yüce Allah:“Münafıklar haklarında kalplerinde olanı kendilerine açıkça haber verecek bir sûrenin indirilmesinden çekinirler.”(et-Tevbe, 9/64) diye buyurmaktadır. Yüce Allah münafıkları, münafıklığın asıl özelliği ile vasfederek şöyle buyurmaktadır:“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah’a ve âhiret gününe iman ettik derler.” Yani onlar kalplerinde olmayan şeyleri dilleri ile söylerler. Yüce Allah; “Oysa mümin değildirler” buyruğu ile onların yalancı olduklarını ifade etmektedir. Çünkü gerçek iman için kalp ile dil arasında bir uyum bulunmalıdır. Bu şekilde (ikiyüzlü) bir tutum ise sadece Allah’ı ve O’nun mü’min kullarını aldatmaya çalışmaktır. Aldatmaya çalışmak (muhâdaa); aldatmak isteyenin aldatmaya çalıştığı kimseye içinde gizlediğinden farklı görünmesidir ki aldattığı kimseye karşı gözettiği maksadı böylelikle gerçekleştirebilsin. İşte bu münafıklar Allah’a ve Allah’ın kullarına karşı böyle bir yol izlemeye çalışmışlar fakat aldatmaları bizzat kendi başlarına geçmiş, aleyhlerine dönmüştür. Bu da hayret edilecek bir husustur. Çünkü aldatmaya çalışan bir kimsenin bu aldatması ya sonuç verir ve maksadını elde eder yahut da o, ne lehine ne de aleyhine hiçbir sonuç olmaksızın başa baş kalır. Bunların aldatmaları ise kendi aleyhlerine dönmüştür. Sanki onlar, yaptıkları hileleri bizzat kendilerini helâk etmek, kendilerine zarar vermek, kendilerini tuzağa düşürmek için yapıyor gibidirler. Zira Yüce Allah onların aldatmak istemelerinden hiçbir şekilde zarar görmez, mü’min kullarına da onların hile ve tuzaklarının hiçbir zararı dokunmaz. Zira münafıkların iman ettiklerini açığa vurmalarının mü’minlere bir zararı yoktur. Böylelikle münafıklar mallarını kurtarmış ve kanlarını korumuş olurlar ama bu hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçer, bundan dolayı da dünya hayatında rezil ve rüsvay olurlar. Mü’minlerin elde ettikleri güç ve zaferler dolayısıyla sürekli kederlenir, tasalanırlar. Bundan sonra âhirette de onlara yalan söylemeleri, küfürleri ve günahkârlıkları sebebi ile oldukça feci, ızdırap ve acı verici, can yakıcı azap vardır. Ne var ki onlar cahillikleri ve ahmaklıklarından ötürü bunun farkına dahi varamazlar. 10. “Kalplerinde bir hastalık vardır.” Burada hastalıktan kasıt; şüphe, tereddüt ve münafıklık hastalığıdır. Çünkü kalp kendisini sağlık ve itidal sınırlarının dışına çıkartan iki türlü hastalığa maruz kalır: Birisi batıl şüphelerden kaynaklanan hastalıktır, diğeri ise helâke götüren şehvet (nefsi arzuların) yol açtığı hastalıktır. Küfür, münafıklık, şek ve bid’atlerin hepsi şüphe ve tereddüt hastalıkları türündendir. Zina, hayâsızlık ve masiyetleri sevmek ve işlemek ise şehvet hastalıkları türündendir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yoksa kalbinde hastalık bulunan kimse(ler)(kötü) ümitlere kapılır.”(el-Ahzab, 33/32) Buradaki “hastalık”tan kasıt zina arzusudur. Bu hastalıklardan yana esenlik ve afiyette olanlar ise bu iki hastalık türünden de esenliğe kavuşan, yakin ve imana sahip olup her türlü masiyete karşı sabır ve direncini koruyan ve bu sayede afiyet elbiselerini kuşanabilenlerdir. Münafıklar hakkında: “Kalplerinde bir hastalık vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır” buyruğunda Yüce Allah isyankârlar aleyhinde masiyetleri takdir edişindeki hikmeti açıklamaktadır. Şöyle ki Allah, önceden işlemiş oldukları günahlardan ötürü onları yeni masiyetlerle imtihan eder ki bu masiyetler dolayısıyla da onlar cezayı hak ederler. Nitekim Yüce Allah (bu gerçeği) şöyle ifade etmektedir: “İlk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) biz de onların kalplerini ve gözlerini (haktan) çeviririz (de onu ne görür ne de kavrarlar).”(el-En’am, 6/110); “Onlar eğrilip sapınca Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saff, 61/5); “Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince onların murdarlıklarına murdarlık katıp artırdı.”(et-Tevbe, 9/125) Buna göre günahın bir cezası da peşinden işlenen bir günahtır, aynı şekilde yapılan iyiliğin bir mükâfatı da peşinden işlenen bir iyiliktir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ve Allah hidâyete erenlerin de hidâyetini artırır.”(Meryem, 19/76)

Bakara 2:9

8- İnsanlardan öyleleri vardır ki “Allah’a ve âhiret gününe iman ettik” derler. Oysa mümin değildirler. 9- Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar, halbuki kendilerinden başkasını aldatmazlar da bunun farkında değillerdir. 10- Kalplerinde bir hastalık vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyledikleri için de onlara acıklı bir azap vardır. 8-9. Şu bilinmelidir ki nifak (münafıklık) dışa hayır izhar etmek, içte şer gizlemektir. Bu tarifin kapsamına hem itikadî münafıklık, hem de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadis-i şerifte söz konusu ettiği amelî münafıklık girer:“Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz, ona emanet verilirse hainlik eder.” Bir başka rivâyette de şu vasıf beyan buyrulmaktadır: “Tartıştığı/davalaştığı zaman haddi aşar.” Kişiyi İslâm çerçevesinin dışına çıkartan itikadî münafıklık, Yüce Allah’ın gerek bu sûrede gerekse diğerlerinde münafıkları kendisiyle nitelendirdiği münafıklıktır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekke’den Medine’ye hicretinden önce de hicretten hemen sonra da Medine’de münafıklık yoktu. Ta ki Bedir vakası meydana geldikten sonra Allah mü’minleri muzaffer kılıp güçlendirinceye kadar. İşte o zaman Medine’de müslüman olmayanlar zelil duruma düşünce onlardan bazıları korkarak ve müslümanları aldatarak müslüman olduklarını izhar ettiler. Böylelikle kanlarının dökülmesini ve mallarına zarar gelmesini önlemek istemişlerdi. Bunlar müslümanlar arasında yaşarlardı ve zahiren müslümanlardan görünmekle birlikte, hakikatte müslümanlardan değillerdi. İşte Yüce Allah’ın mü’minlere lütfunun bir tecellisi olarak O, bu münafıkların kendilerini başkalarından ayırt eden niteliklerini açıkça ortaya koydu ki, mü’minler onlara aldanmasınlar ve münafıklar da yapacakları pek çok kötülüklerden böylelikle vazgeçsinler. Nitekim bir başka yerde Yüce Allah:“Münafıklar haklarında kalplerinde olanı kendilerine açıkça haber verecek bir sûrenin indirilmesinden çekinirler.”(et-Tevbe, 9/64) diye buyurmaktadır. Yüce Allah münafıkları, münafıklığın asıl özelliği ile vasfederek şöyle buyurmaktadır:“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah’a ve âhiret gününe iman ettik derler.” Yani onlar kalplerinde olmayan şeyleri dilleri ile söylerler. Yüce Allah; “Oysa mümin değildirler” buyruğu ile onların yalancı olduklarını ifade etmektedir. Çünkü gerçek iman için kalp ile dil arasında bir uyum bulunmalıdır. Bu şekilde (ikiyüzlü) bir tutum ise sadece Allah’ı ve O’nun mü’min kullarını aldatmaya çalışmaktır. Aldatmaya çalışmak (muhâdaa); aldatmak isteyenin aldatmaya çalıştığı kimseye içinde gizlediğinden farklı görünmesidir ki aldattığı kimseye karşı gözettiği maksadı böylelikle gerçekleştirebilsin. İşte bu münafıklar Allah’a ve Allah’ın kullarına karşı böyle bir yol izlemeye çalışmışlar fakat aldatmaları bizzat kendi başlarına geçmiş, aleyhlerine dönmüştür. Bu da hayret edilecek bir husustur. Çünkü aldatmaya çalışan bir kimsenin bu aldatması ya sonuç verir ve maksadını elde eder yahut da o, ne lehine ne de aleyhine hiçbir sonuç olmaksızın başa baş kalır. Bunların aldatmaları ise kendi aleyhlerine dönmüştür. Sanki onlar, yaptıkları hileleri bizzat kendilerini helâk etmek, kendilerine zarar vermek, kendilerini tuzağa düşürmek için yapıyor gibidirler. Zira Yüce Allah onların aldatmak istemelerinden hiçbir şekilde zarar görmez, mü’min kullarına da onların hile ve tuzaklarının hiçbir zararı dokunmaz. Zira münafıkların iman ettiklerini açığa vurmalarının mü’minlere bir zararı yoktur. Böylelikle münafıklar mallarını kurtarmış ve kanlarını korumuş olurlar ama bu hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçer, bundan dolayı da dünya hayatında rezil ve rüsvay olurlar. Mü’minlerin elde ettikleri güç ve zaferler dolayısıyla sürekli kederlenir, tasalanırlar. Bundan sonra âhirette de onlara yalan söylemeleri, küfürleri ve günahkârlıkları sebebi ile oldukça feci, ızdırap ve acı verici, can yakıcı azap vardır. Ne var ki onlar cahillikleri ve ahmaklıklarından ötürü bunun farkına dahi varamazlar. 10. “Kalplerinde bir hastalık vardır.” Burada hastalıktan kasıt; şüphe, tereddüt ve münafıklık hastalığıdır. Çünkü kalp kendisini sağlık ve itidal sınırlarının dışına çıkartan iki türlü hastalığa maruz kalır: Birisi batıl şüphelerden kaynaklanan hastalıktır, diğeri ise helâke götüren şehvet (nefsi arzuların) yol açtığı hastalıktır. Küfür, münafıklık, şek ve bid’atlerin hepsi şüphe ve tereddüt hastalıkları türündendir. Zina, hayâsızlık ve masiyetleri sevmek ve işlemek ise şehvet hastalıkları türündendir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yoksa kalbinde hastalık bulunan kimse(ler)(kötü) ümitlere kapılır.”(el-Ahzab, 33/32) Buradaki “hastalık”tan kasıt zina arzusudur. Bu hastalıklardan yana esenlik ve afiyette olanlar ise bu iki hastalık türünden de esenliğe kavuşan, yakin ve imana sahip olup her türlü masiyete karşı sabır ve direncini koruyan ve bu sayede afiyet elbiselerini kuşanabilenlerdir. Münafıklar hakkında: “Kalplerinde bir hastalık vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır” buyruğunda Yüce Allah isyankârlar aleyhinde masiyetleri takdir edişindeki hikmeti açıklamaktadır. Şöyle ki Allah, önceden işlemiş oldukları günahlardan ötürü onları yeni masiyetlerle imtihan eder ki bu masiyetler dolayısıyla da onlar cezayı hak ederler. Nitekim Yüce Allah (bu gerçeği) şöyle ifade etmektedir: “İlk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) biz de onların kalplerini ve gözlerini (haktan) çeviririz (de onu ne görür ne de kavrarlar).”(el-En’am, 6/110); “Onlar eğrilip sapınca Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saff, 61/5); “Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince onların murdarlıklarına murdarlık katıp artırdı.”(et-Tevbe, 9/125) Buna göre günahın bir cezası da peşinden işlenen bir günahtır, aynı şekilde yapılan iyiliğin bir mükâfatı da peşinden işlenen bir iyiliktir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ve Allah hidâyete erenlerin de hidâyetini artırır.”(Meryem, 19/76)

Bakara 2:10

8- İnsanlardan öyleleri vardır ki “Allah’a ve âhiret gününe iman ettik” derler. Oysa mümin değildirler. 9- Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar, halbuki kendilerinden başkasını aldatmazlar da bunun farkında değillerdir. 10- Kalplerinde bir hastalık vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyledikleri için de onlara acıklı bir azap vardır. 8-9. Şu bilinmelidir ki nifak (münafıklık) dışa hayır izhar etmek, içte şer gizlemektir. Bu tarifin kapsamına hem itikadî münafıklık, hem de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadis-i şerifte söz konusu ettiği amelî münafıklık girer:“Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz, ona emanet verilirse hainlik eder.” Bir başka rivâyette de şu vasıf beyan buyrulmaktadır: “Tartıştığı/davalaştığı zaman haddi aşar.” Kişiyi İslâm çerçevesinin dışına çıkartan itikadî münafıklık, Yüce Allah’ın gerek bu sûrede gerekse diğerlerinde münafıkları kendisiyle nitelendirdiği münafıklıktır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekke’den Medine’ye hicretinden önce de hicretten hemen sonra da Medine’de münafıklık yoktu. Ta ki Bedir vakası meydana geldikten sonra Allah mü’minleri muzaffer kılıp güçlendirinceye kadar. İşte o zaman Medine’de müslüman olmayanlar zelil duruma düşünce onlardan bazıları korkarak ve müslümanları aldatarak müslüman olduklarını izhar ettiler. Böylelikle kanlarının dökülmesini ve mallarına zarar gelmesini önlemek istemişlerdi. Bunlar müslümanlar arasında yaşarlardı ve zahiren müslümanlardan görünmekle birlikte, hakikatte müslümanlardan değillerdi. İşte Yüce Allah’ın mü’minlere lütfunun bir tecellisi olarak O, bu münafıkların kendilerini başkalarından ayırt eden niteliklerini açıkça ortaya koydu ki, mü’minler onlara aldanmasınlar ve münafıklar da yapacakları pek çok kötülüklerden böylelikle vazgeçsinler. Nitekim bir başka yerde Yüce Allah:“Münafıklar haklarında kalplerinde olanı kendilerine açıkça haber verecek bir sûrenin indirilmesinden çekinirler.”(et-Tevbe, 9/64) diye buyurmaktadır. Yüce Allah münafıkları, münafıklığın asıl özelliği ile vasfederek şöyle buyurmaktadır:“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah’a ve âhiret gününe iman ettik derler.” Yani onlar kalplerinde olmayan şeyleri dilleri ile söylerler. Yüce Allah; “Oysa mümin değildirler” buyruğu ile onların yalancı olduklarını ifade etmektedir. Çünkü gerçek iman için kalp ile dil arasında bir uyum bulunmalıdır. Bu şekilde (ikiyüzlü) bir tutum ise sadece Allah’ı ve O’nun mü’min kullarını aldatmaya çalışmaktır. Aldatmaya çalışmak (muhâdaa); aldatmak isteyenin aldatmaya çalıştığı kimseye içinde gizlediğinden farklı görünmesidir ki aldattığı kimseye karşı gözettiği maksadı böylelikle gerçekleştirebilsin. İşte bu münafıklar Allah’a ve Allah’ın kullarına karşı böyle bir yol izlemeye çalışmışlar fakat aldatmaları bizzat kendi başlarına geçmiş, aleyhlerine dönmüştür. Bu da hayret edilecek bir husustur. Çünkü aldatmaya çalışan bir kimsenin bu aldatması ya sonuç verir ve maksadını elde eder yahut da o, ne lehine ne de aleyhine hiçbir sonuç olmaksızın başa baş kalır. Bunların aldatmaları ise kendi aleyhlerine dönmüştür. Sanki onlar, yaptıkları hileleri bizzat kendilerini helâk etmek, kendilerine zarar vermek, kendilerini tuzağa düşürmek için yapıyor gibidirler. Zira Yüce Allah onların aldatmak istemelerinden hiçbir şekilde zarar görmez, mü’min kullarına da onların hile ve tuzaklarının hiçbir zararı dokunmaz. Zira münafıkların iman ettiklerini açığa vurmalarının mü’minlere bir zararı yoktur. Böylelikle münafıklar mallarını kurtarmış ve kanlarını korumuş olurlar ama bu hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçer, bundan dolayı da dünya hayatında rezil ve rüsvay olurlar. Mü’minlerin elde ettikleri güç ve zaferler dolayısıyla sürekli kederlenir, tasalanırlar. Bundan sonra âhirette de onlara yalan söylemeleri, küfürleri ve günahkârlıkları sebebi ile oldukça feci, ızdırap ve acı verici, can yakıcı azap vardır. Ne var ki onlar cahillikleri ve ahmaklıklarından ötürü bunun farkına dahi varamazlar. 10. “Kalplerinde bir hastalık vardır.” Burada hastalıktan kasıt; şüphe, tereddüt ve münafıklık hastalığıdır. Çünkü kalp kendisini sağlık ve itidal sınırlarının dışına çıkartan iki türlü hastalığa maruz kalır: Birisi batıl şüphelerden kaynaklanan hastalıktır, diğeri ise helâke götüren şehvet (nefsi arzuların) yol açtığı hastalıktır. Küfür, münafıklık, şek ve bid’atlerin hepsi şüphe ve tereddüt hastalıkları türündendir. Zina, hayâsızlık ve masiyetleri sevmek ve işlemek ise şehvet hastalıkları türündendir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yoksa kalbinde hastalık bulunan kimse(ler)(kötü) ümitlere kapılır.”(el-Ahzab, 33/32) Buradaki “hastalık”tan kasıt zina arzusudur. Bu hastalıklardan yana esenlik ve afiyette olanlar ise bu iki hastalık türünden de esenliğe kavuşan, yakin ve imana sahip olup her türlü masiyete karşı sabır ve direncini koruyan ve bu sayede afiyet elbiselerini kuşanabilenlerdir. Münafıklar hakkında: “Kalplerinde bir hastalık vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır” buyruğunda Yüce Allah isyankârlar aleyhinde masiyetleri takdir edişindeki hikmeti açıklamaktadır. Şöyle ki Allah, önceden işlemiş oldukları günahlardan ötürü onları yeni masiyetlerle imtihan eder ki bu masiyetler dolayısıyla da onlar cezayı hak ederler. Nitekim Yüce Allah (bu gerçeği) şöyle ifade etmektedir: “İlk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) biz de onların kalplerini ve gözlerini (haktan) çeviririz (de onu ne görür ne de kavrarlar).”(el-En’am, 6/110); “Onlar eğrilip sapınca Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saff, 61/5); “Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince onların murdarlıklarına murdarlık katıp artırdı.”(et-Tevbe, 9/125) Buna göre günahın bir cezası da peşinden işlenen bir günahtır, aynı şekilde yapılan iyiliğin bir mükâfatı da peşinden işlenen bir iyiliktir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ve Allah hidâyete erenlerin de hidâyetini artırır.”(Meryem, 19/76)

Bakara 2:11

11- Onlara:“Yeryüzünde fesat çıkarmayın” dendiği zaman “Biz, sadece ıslah edicileriz” derler. 12- İyi bilin ki onlar fesatçıların tâ kendileridirler. Ancak farkında değillerdir. 11. “Onlara: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” dendiği zaman” Yani bu münafıklara yeryüzünde; küfür ve günahlarla, mü’minlerin sırlarını düşmanlarına açıklayarak, kâfirlerle dostluk/muvâlât kurarak fesat çıkartmamaları söylenecek olursa “biz sadece ıslah edicileriz, derler.” Böylelikle yeryüzünde hem fesatçılık yapmakta hem de yaptıklarının fesat olmadığını iddia etmiş oluyorlar. Yaptıklarının fesat değil ıslah olduğunu söyleyerek de hakikatleri ters yüz ederler, batıl işlemekle birlikte onun hak olduğuna inanırlar. İşte bunların suçları, haram olduğuna inanarak günah işleyenlerden daha büyüktür. Çünkü bir günahı haram olduğuna inanarak işlemenin sonunda, esenlik bulup kurtulma ihtimali vardır; o kimsenin bu işten dönmesi de umulabilir. Onların; “biz sadece ıslah edicileriz” sözleri düzeltme ve ıslahın yalnızca kendi taraflarında bulunduğu anlamını taşıdığından ve zımnen de mü’minlerin düzelticilerden olmadığı manasını ihtiva ettiğinden, Yüce Allah onların bu iddialarını aleyhlerine çevirerek haklarında şöyle buyurmaktadır: 12. “İyi bilin ki onlar fesatçıların tâ kendileridirler.” Çünkü Allah’ın âyetlerini inkar edip Allah yolundan alıkoyan, Allah’ı ve O’nun dostlarını aldatmaya çalışan, Allah ve Rasûlü’ne karşı savaş açanları dost bilen ve bütün bunlarla birlikte bu işin ıslah/düzelticilik olduğuna dair asılsız iddialarda bulunan bir kimseden daha büyük bir fesatçı bulunamaz. Bu fesadın ötesinde fesat olabilir mi? [“Ancak farkında değillerdir.”] Fakat onlar -kendileri aleyhinde delil olacak bir bilgiye sahip olmuş olsalar da- kendilerine fayda sağlayacak bir bilgiye sahip değildirler. Yeryüzünde günahlar işlemek fesat çıkarmaktır, çünkü bu, yeryüzünde bulunan bitki, meyve, ağaç ve birçok mahsullerin fesadının/bozulmasının sebebidir. Zira bunlar yeryüzünde işlenen masiyetler sebebi ile görülen çeşitli âfetlerle ortaya çıkar. Diğer taraftan yeryüzünün ıslahı/düzelmesi de Allah’a itaat ve O’na iman etmek ile sağlanır. Çünkü Allah insanları bunun için yaratmış, bunun için yeryüzünde yerleştirmiş ve onlara rızıklar ihsan etmiştir. Tâ ki onlardan istifade ederek Allah’a ibadet ve itaat etsinler. İşte bunun zıddı yapılacak olursa, orada fesat çıkartılmış ve yeryüzü yaratılış maksadından uzaklaştırılarak tahrip edilmiş olur.

Bakara 2:12

11- Onlara:“Yeryüzünde fesat çıkarmayın” dendiği zaman “Biz, sadece ıslah edicileriz” derler. 12- İyi bilin ki onlar fesatçıların tâ kendileridirler. Ancak farkında değillerdir. 11. “Onlara: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” dendiği zaman” Yani bu münafıklara yeryüzünde; küfür ve günahlarla, mü’minlerin sırlarını düşmanlarına açıklayarak, kâfirlerle dostluk/muvâlât kurarak fesat çıkartmamaları söylenecek olursa “biz sadece ıslah edicileriz, derler.” Böylelikle yeryüzünde hem fesatçılık yapmakta hem de yaptıklarının fesat olmadığını iddia etmiş oluyorlar. Yaptıklarının fesat değil ıslah olduğunu söyleyerek de hakikatleri ters yüz ederler, batıl işlemekle birlikte onun hak olduğuna inanırlar. İşte bunların suçları, haram olduğuna inanarak günah işleyenlerden daha büyüktür. Çünkü bir günahı haram olduğuna inanarak işlemenin sonunda, esenlik bulup kurtulma ihtimali vardır; o kimsenin bu işten dönmesi de umulabilir. Onların; “biz sadece ıslah edicileriz” sözleri düzeltme ve ıslahın yalnızca kendi taraflarında bulunduğu anlamını taşıdığından ve zımnen de mü’minlerin düzelticilerden olmadığı manasını ihtiva ettiğinden, Yüce Allah onların bu iddialarını aleyhlerine çevirerek haklarında şöyle buyurmaktadır: 12. “İyi bilin ki onlar fesatçıların tâ kendileridirler.” Çünkü Allah’ın âyetlerini inkar edip Allah yolundan alıkoyan, Allah’ı ve O’nun dostlarını aldatmaya çalışan, Allah ve Rasûlü’ne karşı savaş açanları dost bilen ve bütün bunlarla birlikte bu işin ıslah/düzelticilik olduğuna dair asılsız iddialarda bulunan bir kimseden daha büyük bir fesatçı bulunamaz. Bu fesadın ötesinde fesat olabilir mi? [“Ancak farkında değillerdir.”] Fakat onlar -kendileri aleyhinde delil olacak bir bilgiye sahip olmuş olsalar da- kendilerine fayda sağlayacak bir bilgiye sahip değildirler. Yeryüzünde günahlar işlemek fesat çıkarmaktır, çünkü bu, yeryüzünde bulunan bitki, meyve, ağaç ve birçok mahsullerin fesadının/bozulmasının sebebidir. Zira bunlar yeryüzünde işlenen masiyetler sebebi ile görülen çeşitli âfetlerle ortaya çıkar. Diğer taraftan yeryüzünün ıslahı/düzelmesi de Allah’a itaat ve O’na iman etmek ile sağlanır. Çünkü Allah insanları bunun için yaratmış, bunun için yeryüzünde yerleştirmiş ve onlara rızıklar ihsan etmiştir. Tâ ki onlardan istifade ederek Allah’a ibadet ve itaat etsinler. İşte bunun zıddı yapılacak olursa, orada fesat çıkartılmış ve yeryüzü yaratılış maksadından uzaklaştırılarak tahrip edilmiş olur.

Bakara 2:13

13- Onlara “İnsanların iman ettiği gibi iman edin” denilince, onlar; “O akılsızların iman ettikleri gibi mi iman edelim?” derler. Doğrusu, onlar akılsızların tâ kendileridir. Fakat bilmezler. 13. Yani münafıklara insanların iman ettiği gibi iman edin -ki burada ashab-ı kiram (r.anhum)’ın imanı kastedilmektedir ki bu da hem kalp, hem de dil ile iman etmek demektir-, denilirse, onlar kendi batıl iddialarına göre “o sefihlerin iman ettikleri gibi mi iman edelim” derler. Onlar -Allah onları kahretsin- bu sözleriyle ashab-ı kiramı kastediyorlardı. Çünkü ashab-ı kiramın iman edip vatanlarını terk etmelerini ve kâfirlere düşman olmalarını akılsızlık olarak kabul ediyorlardı. Onlara göre akıl, bu davranışların zıddını yapmayı gerektirir. İşte bundan dolayı ashab-ı kiramın akılsız olduklarını iddia etmişlerdi. Buna bağlı olarak da asıl kendilerinin akıl ve üstün düşünce sahibi olduklarını iddia etmiş oluyorlardı. Allah onların bu iddialarını reddederek, gerçekte akılsızların kendileri olduğunu haber vermektedir. Çünkü gerçek akılsızlık insanın kendi nefsinin menfaatine olan şeyleri bilmemesi ve kendisine zararlı olacak işler işlemesidir. Dolayısıyla bu, onlara uyan bir sıfattır ve onlar hakkında geçerlidir. Öte yandan akıllık ve sağlıklı düşünce, insanın maslahatına olan şeyleri bilip kendisine faydalı olacak şeyleri yapması ve zararlı olacak şeyleri de önlemek için çalışmasıdır. Bu nitelik ise ancak ashab-ı kirama ve mü’minlere uymaktadır. O halde asıl muteber olan, sahip olunan nitelikler ve delillerdir. Yoksa kuru iddiaların ve boş sözlerin hiçbir değeri yoktur.

Bakara 2:14

14- İman edenlerle karşılaştıkları zaman; “İman ettik” derler. Kendi şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise; “Biz kesinlikle sizinle beraberiz, onlarla sadece alay ediyoruz.” derler. 15- Asıl Allah onlarla alay eder ve azgınlıkları ile baş başa bırakarak şaşkınca dolaşmalarına mühlet verir. 14. İşte bu buyrukta kalplerinde olmadığı halde sadece dilleri ile söyledikleri sözler dile getirilmektedir. Şöyle ki onlar mü’minlerle bir arada olduklarında mü’minlerin yolu üzere ve onlarla birlikte olduklarını izhar ederler. Ancak şeytanları, yani kötülük konusundaki büyükleri ve önderleri ile bir arada bulunduklarında; “Gerçekte biz sizinle birlikteyiz, biz mü’minlerle sadece, onların yolu üzere olduğumuzu söyleyerek alay ediyoruz”, derler. İşte münafıkların iç yüzleri ve zahirde nasıl gözüktükleri! Kötü hile ve tuzak, onu kuranın başına geçer. 15. “Asıl Allah onlarla alay eder ve azgınlıkları ile baş başa bırakarak şaşkınca dolaşmalarına mühlet verir” İşte O’nun kulları ile alay etmelerinin cezası! İşlediklerini, bedbahtlıklarını ve kötü hallerini süslemesi ve mü’minleri onlara musallat kılmaması yüzünden, mü’minlerle beraber olduklarını zanneder hale gelmeleri Allah’ın onlarla alay etmesinin bir parçasıdır. Yine Allah’ın Kıyamet gününde mü’minlerle birlikte onlara da zahiren bir nur vermesi onlarla alayının kapsamı içerisindedir. Mü’minler kendi nurları ile birlikte yürüyüp gittiklerinde münafıkların nurları söndürülecek ve aydınlıktan sonra karanlık içerisinde şaşkın bir halde kalacaklardır. Umutlanmanın ardından ümitsizlik ne büyük bir acı!:“Onlara (müminlere); biz sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. (Müminler de:) Evet, ama siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, (hakkımızda felaketler) bekleyip durdunuz ve şüphe ettiniz...”(el-Hadid, 57/14) XXXfarklı surelere ait ayetler farklı font ya da özelliklerde yazılsınXXX “Azgınlıkları ile” yani günahları ve küfürleri ile “baş başa bırakarak” azgınlıklarını daha bir artırarak “şaşkınca” hayret ve tereddüt içerisinde “dolaşmalarına mühlet verir.” İşte bu da Yüce Allah’ın onlarla alay etmesine dahildir. Daha sonra Yüce Allah onların gerçek durumlarını şöylece açıklamaktadır:

Bakara 2:15

14- İman edenlerle karşılaştıkları zaman; “İman ettik” derler. Kendi şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise; “Biz kesinlikle sizinle beraberiz, onlarla sadece alay ediyoruz.” derler. 15- Asıl Allah onlarla alay eder ve azgınlıkları ile baş başa bırakarak şaşkınca dolaşmalarına mühlet verir. 14. İşte bu buyrukta kalplerinde olmadığı halde sadece dilleri ile söyledikleri sözler dile getirilmektedir. Şöyle ki onlar mü’minlerle bir arada olduklarında mü’minlerin yolu üzere ve onlarla birlikte olduklarını izhar ederler. Ancak şeytanları, yani kötülük konusundaki büyükleri ve önderleri ile bir arada bulunduklarında; “Gerçekte biz sizinle birlikteyiz, biz mü’minlerle sadece, onların yolu üzere olduğumuzu söyleyerek alay ediyoruz”, derler. İşte münafıkların iç yüzleri ve zahirde nasıl gözüktükleri! Kötü hile ve tuzak, onu kuranın başına geçer. 15. “Asıl Allah onlarla alay eder ve azgınlıkları ile baş başa bırakarak şaşkınca dolaşmalarına mühlet verir” İşte O’nun kulları ile alay etmelerinin cezası! İşlediklerini, bedbahtlıklarını ve kötü hallerini süslemesi ve mü’minleri onlara musallat kılmaması yüzünden, mü’minlerle beraber olduklarını zanneder hale gelmeleri Allah’ın onlarla alay etmesinin bir parçasıdır. Yine Allah’ın Kıyamet gününde mü’minlerle birlikte onlara da zahiren bir nur vermesi onlarla alayının kapsamı içerisindedir. Mü’minler kendi nurları ile birlikte yürüyüp gittiklerinde münafıkların nurları söndürülecek ve aydınlıktan sonra karanlık içerisinde şaşkın bir halde kalacaklardır. Umutlanmanın ardından ümitsizlik ne büyük bir acı!:“Onlara (müminlere); biz sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. (Müminler de:) Evet, ama siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, (hakkımızda felaketler) bekleyip durdunuz ve şüphe ettiniz...”(el-Hadid, 57/14) XXXfarklı surelere ait ayetler farklı font ya da özelliklerde yazılsınXXX “Azgınlıkları ile” yani günahları ve küfürleri ile “baş başa bırakarak” azgınlıklarını daha bir artırarak “şaşkınca” hayret ve tereddüt içerisinde “dolaşmalarına mühlet verir.” İşte bu da Yüce Allah’ın onlarla alay etmesine dahildir. Daha sonra Yüce Allah onların gerçek durumlarını şöylece açıklamaktadır:

Bakara 2:16

16- İşte bunlar hidâyet karşılığında sapıklığı satın almışlardır, ne ticaretleri kar sağlamış ne de hidâyet bulmuşlardır. 16. “İşte bunlar” yani belirtilen niteliklere sahip olan bu münafıklar “hidâyet karşılığında sapıklığı satın almışlardır.” Yani müşterinin satın almak istediği eşyaya gösterdiği rağbetin benzeri bir şekilde sapıklığa rağbet etmişlerdir. Müşteri nasıl ki sahip olmak istediği bir mal uğrunda değerli parasını feda ediyorsa, bunlar da böyle yapmışlardır. Bu gerçekten en güzel örneklendirmelerden birisidir. Şöyle ki kötülüğün nihaî derecesi olan sapıklık ticaret malına benzetilirken, salâhın en ileri derecesi olan hidâyet de mala biçilen değere benzetilmiştir. İşte bunlar hidâyetten yüz çevirerek dalâleti arzu ettiler, ona rağbet gösterdiler ve onun uğrunda hidâyeti feda ettiler. İşte onların ticareti budur, ne kötü bir ticarettir bu; ne kötü bir alışveriştir bu! Gümüşe karşılık olarak altın veren bir kimse zararda olduğuna göre, son derece kıymetli bir mücevheri verip de onun yerine gümüş alanın durumu ne olur? Hele sapıklık karşılığında hidâyeti feda eden ve bedbahtlığı mutluluğa tercih edenin, aşağılık halleri arzulayarak üstün halleri terk edenin durumu ne olur? Bunun ticareti asla kârlı olamaz. Aksine o ticaretinde çok büyük zarar etmiştir. “İşte onlar kıyamet gününde hem kendilerini, hem de yakınlarını zarara sokanlardır. Haberiniz olsun ki bu, apaçık zararın tâ kendisidir.”(ez-Zümer, 39/15) Yüce Allah’ın; “ne de hidayet bulmuşlardır” ifadesi sapıklıklarının kesin olduğunu dile getirmekte, onların hidâyet namına hiçbir şeyi elde edemediklerini ortaya koymaktadır. İşte münafıkların çirkin nitelikleri, bunlardır. Daha sonra Yüce Allah onların niteliklerini son derece net bir şekilde ortaya koymak üzere bir misal vererek şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:17

17- Onların misali ateş yakmak isteyen birinin misali gibidir. Ateş etrafını aydınlatınca Allah onların nurlarını giderip söndürür ve onları karanlıklar içinde (hiçbir şey) göremeyecek halde bırakır. 18- Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar dönmezler. 19- Yahut gökten boşanan bir yağmur (yağışa tutulmuş kimse) gibi(dirler) ki onda karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek vardır. Yıldırımlardan ötürü ölüm korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır. 20- Şimşek neredeyse gözlerini kapıp alıverecek… O (şimşek) önlerini aydınlattı mı ışığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktü mü ayakta kalakalırlar. Eğer Allah dileseydi elbette işitmelerini de görmelerini de alıverirdi. Şüphesiz ki Allah her şeye güç yetirendir. 17. “Onların misali” Yani onların durumlarına uygun düşen örnekleri “ateş yakmak isteyen birinin misali gibidir”. Bu kimse oldukça koyu bir karanlık içerisindedir ve ateşe oldukça ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle de başkasından ateş yakmasını istemiştir. Çünkü yanında gerekli araç gereç yoktur ve ateş yakma onun imkânı dışındadır. Derken yakılmasını istediği ateş etrafını aydınlatınca ve o içinde bulunduğu yeri ve oradaki tehlikeleri görüp de bu ateşten yararlanarak güven ve rahata erdiği ve kendisini ateşe sahip olduğunu zannettiği bir anda Allah onun nurunu alıverir. Artık ışığı yok olmuş ve onunla birlikte neşesi de yok olmuştur. Geriye sadece zifiri bir karanlık ve yakıcı ateş kalmıştır. Ateşte ışık namına ne varsa gitmiş yalnız yakıcı alev kalmıştır. Böylece birçok karanlıkların içinde kalakalmıştır: Gecenin karanlığı, bulutların karanlığı, yağmurun karanlığı, aydınlıktan sonra ortaya çıkan karanlık... Bu durumdaki kişinin hali nice olur? İşte münafıkların hali de böyledir. Mü’minlerden iman ateşini yakmalarını istediler. Ama bu onlara ait bir vasıf olmadı. Derken geçici bir süre bu ateşten yararlanıp aydınlandılar. Böylelikle canları muhafaza edildi ve malları korundu. Dünyada bir çeşit emniyete kavuştular. Derken üzerlerine ölüm hücum eder de nuru ve ondan elde ettikleri faydaları onlardan çekip alır. Birden her türlü gam, keder ve azap içine düşüverirler. Kabir karanlığı, küfür karanlığı, münafıklık karanlığı, türlü çeşitleri ile günahların yol açtığı karanlıklarla baş başa kalırlar. Bunlardan sonra ise bir de Cehennem ateşinin karanlığı vardır ki orası ne kötü bir duraktır! Bundan dolayı Yüce Allah haklarında şöyle buyurmuştur: 18. “Onlar sağırdırlar,” hayır namına bir şey işitmezler; “dilsizdirler,” hayır konuşmazlar; “kördürler,” hakkı görmezler. “Artık onlar dönmezler.” Çünkü hakkı bilip tanıdıktan sonra onu terk ettiler, dolayısıyla da bir daha ona geri dönmezler. Onların durumu, bilmediği ve şaşkın olduğu için hakkı terk edenin durumundan farklıdır. Böyle bir kimsenin aklı ermez; o bakımdan böylesinin bu münafıklara göre hakka dönme ihtimali daha çoktur. 19. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yahut gökten boşanan bir yağmur (yağışa tutulmuş kimse) gibi(dirler)” Yani onların misali gökten boşanan bir yağmura tutulmuş kişiye benzer. “ki onda karanlıklar” yani gecenin, bulutların ve yağmurun karanlıkları, “gök gürlemesi” yani bulutlardan işitilen ses “ve şimşek” yani bulutların arasında parladığı görülen ışık “vardır.” 20. O şimşek, sözü geçen karanlıklar arasında “önlerini aydınlattı mı ışığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktü mü ayakta kalakalırlar.” Yani oldukları yerde dururlar. İşte münafıkların durumu da böyledir! Kur’ân’ı, ondaki emirleri, yasakları, vaatleri ve tehditleri işittiklerinde parmakları ile kulaklarını tıkarlar, onun emir ve yasaklarından, vaat ve tehditlerinden yüz çevirirler. Tehditleri onları korkutur, vaatleri de rahatsız eder. O nedenle güçleri yettiği kadarı ile bütün bunlardan yüz çevirirler. Sağanak yağmura tutulup da gök gürültüsünü işiten, bundan dolayı da ölüm korkusu içinde parmakları ile kulaklarını tıkayan kimsenin sağanak yağmurdan hoşlanmaması gibi onlar da bunlardan hoşlanmazlar. Bu durumdaki birisi belki içinde bulunduğu halden kurtulabilir; ama münafıklar nasıl kurtulacaklar?! Zira Yüce Allah onları kudreti ve ilmi ile çepeçevre kuşatmıştır. Ne O’ndan kurtulabilirler, ne de O’nu aciz bırakabilirler. Aksine O, aleyhlerine olmak üzere amellerini tespit etmektedir ve eksiksiz bir şekilde amellerinin karşılığını verecektir. Münafıklar manen sağır, kör ve dilsiz olduklarından ve imana götüren yollar kendilerine kapalı olduğundan ötürüdür ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah dileseydi” maddi olarak “işitmelerini de görmelerini de alıverirdi”. Bu buyrukta yaptıklarından sakınmaları ve birtakım kötülüklerden ve münafıklıklarından vazgeçmeleri için dünyada karşı karşıya kalabilecekleri ceza ile tehdit edilmektedirler. “Şüphesiz ki Allah her şeye güç yetirendir.” O nedenle hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. O’nun kudretindendir ki bir şeyi diledi mi, herhangi bir engel ve karşı çıkma söz konusu olmaksızın onu yapar. Bu ve benzeri âyet-i kerimelerde yaptıkları fiillerin Yüce Allah’ın kudretine dâhil olmadığını söyleyen Kaderiyenin görüşleri reddedilmektedir. Çünkü onların yaptıkları fiiller de Yüce Allah’ın:“Şüphesiz ki Allah her şeye güç yetirendir.” buyruğu kapsamındaki “her şeye” arasındadır.

Bakara 2:18

17- Onların misali ateş yakmak isteyen birinin misali gibidir. Ateş etrafını aydınlatınca Allah onların nurlarını giderip söndürür ve onları karanlıklar içinde (hiçbir şey) göremeyecek halde bırakır. 18- Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar dönmezler. 19- Yahut gökten boşanan bir yağmur (yağışa tutulmuş kimse) gibi(dirler) ki onda karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek vardır. Yıldırımlardan ötürü ölüm korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır. 20- Şimşek neredeyse gözlerini kapıp alıverecek… O (şimşek) önlerini aydınlattı mı ışığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktü mü ayakta kalakalırlar. Eğer Allah dileseydi elbette işitmelerini de görmelerini de alıverirdi. Şüphesiz ki Allah her şeye güç yetirendir. 17. “Onların misali” Yani onların durumlarına uygun düşen örnekleri “ateş yakmak isteyen birinin misali gibidir”. Bu kimse oldukça koyu bir karanlık içerisindedir ve ateşe oldukça ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle de başkasından ateş yakmasını istemiştir. Çünkü yanında gerekli araç gereç yoktur ve ateş yakma onun imkânı dışındadır. Derken yakılmasını istediği ateş etrafını aydınlatınca ve o içinde bulunduğu yeri ve oradaki tehlikeleri görüp de bu ateşten yararlanarak güven ve rahata erdiği ve kendisini ateşe sahip olduğunu zannettiği bir anda Allah onun nurunu alıverir. Artık ışığı yok olmuş ve onunla birlikte neşesi de yok olmuştur. Geriye sadece zifiri bir karanlık ve yakıcı ateş kalmıştır. Ateşte ışık namına ne varsa gitmiş yalnız yakıcı alev kalmıştır. Böylece birçok karanlıkların içinde kalakalmıştır: Gecenin karanlığı, bulutların karanlığı, yağmurun karanlığı, aydınlıktan sonra ortaya çıkan karanlık... Bu durumdaki kişinin hali nice olur? İşte münafıkların hali de böyledir. Mü’minlerden iman ateşini yakmalarını istediler. Ama bu onlara ait bir vasıf olmadı. Derken geçici bir süre bu ateşten yararlanıp aydınlandılar. Böylelikle canları muhafaza edildi ve malları korundu. Dünyada bir çeşit emniyete kavuştular. Derken üzerlerine ölüm hücum eder de nuru ve ondan elde ettikleri faydaları onlardan çekip alır. Birden her türlü gam, keder ve azap içine düşüverirler. Kabir karanlığı, küfür karanlığı, münafıklık karanlığı, türlü çeşitleri ile günahların yol açtığı karanlıklarla baş başa kalırlar. Bunlardan sonra ise bir de Cehennem ateşinin karanlığı vardır ki orası ne kötü bir duraktır! Bundan dolayı Yüce Allah haklarında şöyle buyurmuştur: 18. “Onlar sağırdırlar,” hayır namına bir şey işitmezler; “dilsizdirler,” hayır konuşmazlar; “kördürler,” hakkı görmezler. “Artık onlar dönmezler.” Çünkü hakkı bilip tanıdıktan sonra onu terk ettiler, dolayısıyla da bir daha ona geri dönmezler. Onların durumu, bilmediği ve şaşkın olduğu için hakkı terk edenin durumundan farklıdır. Böyle bir kimsenin aklı ermez; o bakımdan böylesinin bu münafıklara göre hakka dönme ihtimali daha çoktur. 19. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yahut gökten boşanan bir yağmur (yağışa tutulmuş kimse) gibi(dirler)” Yani onların misali gökten boşanan bir yağmura tutulmuş kişiye benzer. “ki onda karanlıklar” yani gecenin, bulutların ve yağmurun karanlıkları, “gök gürlemesi” yani bulutlardan işitilen ses “ve şimşek” yani bulutların arasında parladığı görülen ışık “vardır.” 20. O şimşek, sözü geçen karanlıklar arasında “önlerini aydınlattı mı ışığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktü mü ayakta kalakalırlar.” Yani oldukları yerde dururlar. İşte münafıkların durumu da böyledir! Kur’ân’ı, ondaki emirleri, yasakları, vaatleri ve tehditleri işittiklerinde parmakları ile kulaklarını tıkarlar, onun emir ve yasaklarından, vaat ve tehditlerinden yüz çevirirler. Tehditleri onları korkutur, vaatleri de rahatsız eder. O nedenle güçleri yettiği kadarı ile bütün bunlardan yüz çevirirler. Sağanak yağmura tutulup da gök gürültüsünü işiten, bundan dolayı da ölüm korkusu içinde parmakları ile kulaklarını tıkayan kimsenin sağanak yağmurdan hoşlanmaması gibi onlar da bunlardan hoşlanmazlar. Bu durumdaki birisi belki içinde bulunduğu halden kurtulabilir; ama münafıklar nasıl kurtulacaklar?! Zira Yüce Allah onları kudreti ve ilmi ile çepeçevre kuşatmıştır. Ne O’ndan kurtulabilirler, ne de O’nu aciz bırakabilirler. Aksine O, aleyhlerine olmak üzere amellerini tespit etmektedir ve eksiksiz bir şekilde amellerinin karşılığını verecektir. Münafıklar manen sağır, kör ve dilsiz olduklarından ve imana götüren yollar kendilerine kapalı olduğundan ötürüdür ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah dileseydi” maddi olarak “işitmelerini de görmelerini de alıverirdi”. Bu buyrukta yaptıklarından sakınmaları ve birtakım kötülüklerden ve münafıklıklarından vazgeçmeleri için dünyada karşı karşıya kalabilecekleri ceza ile tehdit edilmektedirler. “Şüphesiz ki Allah her şeye güç yetirendir.” O nedenle hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. O’nun kudretindendir ki bir şeyi diledi mi, herhangi bir engel ve karşı çıkma söz konusu olmaksızın onu yapar. Bu ve benzeri âyet-i kerimelerde yaptıkları fiillerin Yüce Allah’ın kudretine dâhil olmadığını söyleyen Kaderiyenin görüşleri reddedilmektedir. Çünkü onların yaptıkları fiiller de Yüce Allah’ın:“Şüphesiz ki Allah her şeye güç yetirendir.” buyruğu kapsamındaki “her şeye” arasındadır.

Bakara 2:19

17- Onların misali ateş yakmak isteyen birinin misali gibidir. Ateş etrafını aydınlatınca Allah onların nurlarını giderip söndürür ve onları karanlıklar içinde (hiçbir şey) göremeyecek halde bırakır. 18- Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar dönmezler. 19- Yahut gökten boşanan bir yağmur (yağışa tutulmuş kimse) gibi(dirler) ki onda karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek vardır. Yıldırımlardan ötürü ölüm korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır. 20- Şimşek neredeyse gözlerini kapıp alıverecek… O (şimşek) önlerini aydınlattı mı ışığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktü mü ayakta kalakalırlar. Eğer Allah dileseydi elbette işitmelerini de görmelerini de alıverirdi. Şüphesiz ki Allah her şeye güç yetirendir. 17. “Onların misali” Yani onların durumlarına uygun düşen örnekleri “ateş yakmak isteyen birinin misali gibidir”. Bu kimse oldukça koyu bir karanlık içerisindedir ve ateşe oldukça ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle de başkasından ateş yakmasını istemiştir. Çünkü yanında gerekli araç gereç yoktur ve ateş yakma onun imkânı dışındadır. Derken yakılmasını istediği ateş etrafını aydınlatınca ve o içinde bulunduğu yeri ve oradaki tehlikeleri görüp de bu ateşten yararlanarak güven ve rahata erdiği ve kendisini ateşe sahip olduğunu zannettiği bir anda Allah onun nurunu alıverir. Artık ışığı yok olmuş ve onunla birlikte neşesi de yok olmuştur. Geriye sadece zifiri bir karanlık ve yakıcı ateş kalmıştır. Ateşte ışık namına ne varsa gitmiş yalnız yakıcı alev kalmıştır. Böylece birçok karanlıkların içinde kalakalmıştır: Gecenin karanlığı, bulutların karanlığı, yağmurun karanlığı, aydınlıktan sonra ortaya çıkan karanlık... Bu durumdaki kişinin hali nice olur? İşte münafıkların hali de böyledir. Mü’minlerden iman ateşini yakmalarını istediler. Ama bu onlara ait bir vasıf olmadı. Derken geçici bir süre bu ateşten yararlanıp aydınlandılar. Böylelikle canları muhafaza edildi ve malları korundu. Dünyada bir çeşit emniyete kavuştular. Derken üzerlerine ölüm hücum eder de nuru ve ondan elde ettikleri faydaları onlardan çekip alır. Birden her türlü gam, keder ve azap içine düşüverirler. Kabir karanlığı, küfür karanlığı, münafıklık karanlığı, türlü çeşitleri ile günahların yol açtığı karanlıklarla baş başa kalırlar. Bunlardan sonra ise bir de Cehennem ateşinin karanlığı vardır ki orası ne kötü bir duraktır! Bundan dolayı Yüce Allah haklarında şöyle buyurmuştur: 18. “Onlar sağırdırlar,” hayır namına bir şey işitmezler; “dilsizdirler,” hayır konuşmazlar; “kördürler,” hakkı görmezler. “Artık onlar dönmezler.” Çünkü hakkı bilip tanıdıktan sonra onu terk ettiler, dolayısıyla da bir daha ona geri dönmezler. Onların durumu, bilmediği ve şaşkın olduğu için hakkı terk edenin durumundan farklıdır. Böyle bir kimsenin aklı ermez; o bakımdan böylesinin bu münafıklara göre hakka dönme ihtimali daha çoktur. 19. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yahut gökten boşanan bir yağmur (yağışa tutulmuş kimse) gibi(dirler)” Yani onların misali gökten boşanan bir yağmura tutulmuş kişiye benzer. “ki onda karanlıklar” yani gecenin, bulutların ve yağmurun karanlıkları, “gök gürlemesi” yani bulutlardan işitilen ses “ve şimşek” yani bulutların arasında parladığı görülen ışık “vardır.” 20. O şimşek, sözü geçen karanlıklar arasında “önlerini aydınlattı mı ışığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktü mü ayakta kalakalırlar.” Yani oldukları yerde dururlar. İşte münafıkların durumu da böyledir! Kur’ân’ı, ondaki emirleri, yasakları, vaatleri ve tehditleri işittiklerinde parmakları ile kulaklarını tıkarlar, onun emir ve yasaklarından, vaat ve tehditlerinden yüz çevirirler. Tehditleri onları korkutur, vaatleri de rahatsız eder. O nedenle güçleri yettiği kadarı ile bütün bunlardan yüz çevirirler. Sağanak yağmura tutulup da gök gürültüsünü işiten, bundan dolayı da ölüm korkusu içinde parmakları ile kulaklarını tıkayan kimsenin sağanak yağmurdan hoşlanmaması gibi onlar da bunlardan hoşlanmazlar. Bu durumdaki birisi belki içinde bulunduğu halden kurtulabilir; ama münafıklar nasıl kurtulacaklar?! Zira Yüce Allah onları kudreti ve ilmi ile çepeçevre kuşatmıştır. Ne O’ndan kurtulabilirler, ne de O’nu aciz bırakabilirler. Aksine O, aleyhlerine olmak üzere amellerini tespit etmektedir ve eksiksiz bir şekilde amellerinin karşılığını verecektir. Münafıklar manen sağır, kör ve dilsiz olduklarından ve imana götüren yollar kendilerine kapalı olduğundan ötürüdür ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah dileseydi” maddi olarak “işitmelerini de görmelerini de alıverirdi”. Bu buyrukta yaptıklarından sakınmaları ve birtakım kötülüklerden ve münafıklıklarından vazgeçmeleri için dünyada karşı karşıya kalabilecekleri ceza ile tehdit edilmektedirler. “Şüphesiz ki Allah her şeye güç yetirendir.” O nedenle hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. O’nun kudretindendir ki bir şeyi diledi mi, herhangi bir engel ve karşı çıkma söz konusu olmaksızın onu yapar. Bu ve benzeri âyet-i kerimelerde yaptıkları fiillerin Yüce Allah’ın kudretine dâhil olmadığını söyleyen Kaderiyenin görüşleri reddedilmektedir. Çünkü onların yaptıkları fiiller de Yüce Allah’ın:“Şüphesiz ki Allah her şeye güç yetirendir.” buyruğu kapsamındaki “her şeye” arasındadır.

Bakara 2:20

17- Onların misali ateş yakmak isteyen birinin misali gibidir. Ateş etrafını aydınlatınca Allah onların nurlarını giderip söndürür ve onları karanlıklar içinde (hiçbir şey) göremeyecek halde bırakır. 18- Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar dönmezler. 19- Yahut gökten boşanan bir yağmur (yağışa tutulmuş kimse) gibi(dirler) ki onda karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek vardır. Yıldırımlardan ötürü ölüm korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır. 20- Şimşek neredeyse gözlerini kapıp alıverecek… O (şimşek) önlerini aydınlattı mı ışığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktü mü ayakta kalakalırlar. Eğer Allah dileseydi elbette işitmelerini de görmelerini de alıverirdi. Şüphesiz ki Allah her şeye güç yetirendir. 17. “Onların misali” Yani onların durumlarına uygun düşen örnekleri “ateş yakmak isteyen birinin misali gibidir”. Bu kimse oldukça koyu bir karanlık içerisindedir ve ateşe oldukça ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle de başkasından ateş yakmasını istemiştir. Çünkü yanında gerekli araç gereç yoktur ve ateş yakma onun imkânı dışındadır. Derken yakılmasını istediği ateş etrafını aydınlatınca ve o içinde bulunduğu yeri ve oradaki tehlikeleri görüp de bu ateşten yararlanarak güven ve rahata erdiği ve kendisini ateşe sahip olduğunu zannettiği bir anda Allah onun nurunu alıverir. Artık ışığı yok olmuş ve onunla birlikte neşesi de yok olmuştur. Geriye sadece zifiri bir karanlık ve yakıcı ateş kalmıştır. Ateşte ışık namına ne varsa gitmiş yalnız yakıcı alev kalmıştır. Böylece birçok karanlıkların içinde kalakalmıştır: Gecenin karanlığı, bulutların karanlığı, yağmurun karanlığı, aydınlıktan sonra ortaya çıkan karanlık... Bu durumdaki kişinin hali nice olur? İşte münafıkların hali de böyledir. Mü’minlerden iman ateşini yakmalarını istediler. Ama bu onlara ait bir vasıf olmadı. Derken geçici bir süre bu ateşten yararlanıp aydınlandılar. Böylelikle canları muhafaza edildi ve malları korundu. Dünyada bir çeşit emniyete kavuştular. Derken üzerlerine ölüm hücum eder de nuru ve ondan elde ettikleri faydaları onlardan çekip alır. Birden her türlü gam, keder ve azap içine düşüverirler. Kabir karanlığı, küfür karanlığı, münafıklık karanlığı, türlü çeşitleri ile günahların yol açtığı karanlıklarla baş başa kalırlar. Bunlardan sonra ise bir de Cehennem ateşinin karanlığı vardır ki orası ne kötü bir duraktır! Bundan dolayı Yüce Allah haklarında şöyle buyurmuştur: 18. “Onlar sağırdırlar,” hayır namına bir şey işitmezler; “dilsizdirler,” hayır konuşmazlar; “kördürler,” hakkı görmezler. “Artık onlar dönmezler.” Çünkü hakkı bilip tanıdıktan sonra onu terk ettiler, dolayısıyla da bir daha ona geri dönmezler. Onların durumu, bilmediği ve şaşkın olduğu için hakkı terk edenin durumundan farklıdır. Böyle bir kimsenin aklı ermez; o bakımdan böylesinin bu münafıklara göre hakka dönme ihtimali daha çoktur. 19. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yahut gökten boşanan bir yağmur (yağışa tutulmuş kimse) gibi(dirler)” Yani onların misali gökten boşanan bir yağmura tutulmuş kişiye benzer. “ki onda karanlıklar” yani gecenin, bulutların ve yağmurun karanlıkları, “gök gürlemesi” yani bulutlardan işitilen ses “ve şimşek” yani bulutların arasında parladığı görülen ışık “vardır.” 20. O şimşek, sözü geçen karanlıklar arasında “önlerini aydınlattı mı ışığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktü mü ayakta kalakalırlar.” Yani oldukları yerde dururlar. İşte münafıkların durumu da böyledir! Kur’ân’ı, ondaki emirleri, yasakları, vaatleri ve tehditleri işittiklerinde parmakları ile kulaklarını tıkarlar, onun emir ve yasaklarından, vaat ve tehditlerinden yüz çevirirler. Tehditleri onları korkutur, vaatleri de rahatsız eder. O nedenle güçleri yettiği kadarı ile bütün bunlardan yüz çevirirler. Sağanak yağmura tutulup da gök gürültüsünü işiten, bundan dolayı da ölüm korkusu içinde parmakları ile kulaklarını tıkayan kimsenin sağanak yağmurdan hoşlanmaması gibi onlar da bunlardan hoşlanmazlar. Bu durumdaki birisi belki içinde bulunduğu halden kurtulabilir; ama münafıklar nasıl kurtulacaklar?! Zira Yüce Allah onları kudreti ve ilmi ile çepeçevre kuşatmıştır. Ne O’ndan kurtulabilirler, ne de O’nu aciz bırakabilirler. Aksine O, aleyhlerine olmak üzere amellerini tespit etmektedir ve eksiksiz bir şekilde amellerinin karşılığını verecektir. Münafıklar manen sağır, kör ve dilsiz olduklarından ve imana götüren yollar kendilerine kapalı olduğundan ötürüdür ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah dileseydi” maddi olarak “işitmelerini de görmelerini de alıverirdi”. Bu buyrukta yaptıklarından sakınmaları ve birtakım kötülüklerden ve münafıklıklarından vazgeçmeleri için dünyada karşı karşıya kalabilecekleri ceza ile tehdit edilmektedirler. “Şüphesiz ki Allah her şeye güç yetirendir.” O nedenle hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. O’nun kudretindendir ki bir şeyi diledi mi, herhangi bir engel ve karşı çıkma söz konusu olmaksızın onu yapar. Bu ve benzeri âyet-i kerimelerde yaptıkları fiillerin Yüce Allah’ın kudretine dâhil olmadığını söyleyen Kaderiyenin görüşleri reddedilmektedir. Çünkü onların yaptıkları fiiller de Yüce Allah’ın:“Şüphesiz ki Allah her şeye güç yetirendir.” buyruğu kapsamındaki “her şeye” arasındadır.

Bakara 2:21

21- Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratmış olan Rabbinize ibadet edin ki takva sahibi olasınız. 22- O (Rabbiniz) ki yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Sizin için gökten bir su indirdi de onunla size rızık olmak üzere türlü mahsuller çıkardı. Artık siz de bile bile Allah’a eşler koşmayın. 21-22. Bu bütün insanlara yönelik genel bir emirdir. Bu emir, Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmeyi, yasaklarından kaçınmayı ve haber verdiği şeyleri tasdik etmeyi kapsayan ibadet emridir. Yüce Allah insanlara, ne için yaratılmışlarsa onu yerine getirmelerini emretmektedir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“Ben cinleri de insanları da ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(ez-Zâriyât, 52/56) Daha sonra Yüce Allah yalnızca kendisine ibadet etmenin gerekliliğine dair kendisinin insanların Rabb’i oluşunu delil göstermektedir. O ki -ey insanlar-, sizleri çeşitli nimetlerle besleyip büyüttü. Yok iken sizi yaratıp var etti. Sizden öncekileri de yarattı. Üzerinize görünür görünmez nimetlerini ihsan etti. Bu kabilden olmak üzere yeryüzünü sizin için bir döşek yaptı ki bu sayede siz onun üzerinde yerleşir, bina yapar, ekip biçer ve bir yerden bir yere (rahatlıkla) gider ve bunun dışında daha pek çok şeyden istifade edersiniz. Semayı da sizin meskenleriniz için bir bina (tavan) kıldı. Orada sizin için ve ihtiyaçlarınızın görülmesi için zorunlu olan güneş, ay ve yıldızlar gibi faydalı pek çok şeyler var etti. “Sizin için gökten bir su indirdi de...” Gök (sema) insanın üstünde kalan her şeyin adıdır. O nedenle müfessirler buradaki “sema=gök”ten kastın bulutlar olduğunu söylemişlerdir. Yüce Allah işte bu bulutlardan bir su indirip “onunla size rızık olmak üzere türlü mahsuller çıkardı.” Tahıl, hurma, meyveler, ekinler ve bunun dışında birçok mahsuller çıkardı. Bunlar sizin için bir rızıktır. Onlar sayesinde rızkınızı sağlamakta, yaşam sürmekte ve onlardan yararlanmaktasınız. “Artık siz de… Allah’a eşler koşmayın.” Yani O’na yarattıkları arasından benzerler ve ortaklar edinip de Allah’a ibadet ettiğiniz gibi onlara da ibadet etmeyin. O’nu sevdiğiniz gibi onları da sevmeye kalkışmayın. Çünkü onlar da sizin gibi yaratılmışlardır. Onların rızkı da idaresi de Allah’ın elindedir. Yerde olsun, gökte olsun, zerre ağırlığı kadar bir şeye dahi sahip değildirler. Size de ne faydaları dokunur, ne de size zarar verebilirler. “bile bile” Yani Allah’ın ortağının olmadığını; ne yaratmada, ne rızık vermede, ne işleri çekip çevirmekte, ne uluhiyette, ne de kemal vasıflarda Allah’ın ortağı olmadığını bildiğiniz halde... Nasıl bunları bildiğiniz halde O’nunla beraber başka ilâhlara da ibadet edebilirsiniz? Şüphesiz ki bu, çok şaşırtıcı bir şeydir ve son derece büyük bir akılsızlıktır. Bu âyet-i kerime yalnızca Yüce Allah’a ibadet etme emri ile O’nun dışındaki varlıklara ibadet etme yasağını ihtiva ettiği gibi; O’na ibadet etmenin gereğine, O’ndan başkasına ibadetin de batıl olduğuna dair oldukça açık ve kesin bir delili de açıklamaktadır. Bu delil yalnızca tek başına yaratanın, rızık verenin, kâinatı idare edenin Allah olduğu gerçeğini ifade eden Rububiyet tevhididir. Herkes bu konuda Allah’ın hiçbir ortağının olmadığını kabul ettiğine göre, ibadette de O’nun ortağının olmadığını kabul ve itiraf etmelidir. İşte yüce yaratıcının vahdaniyetine ve şirkin batıl olduğuna dair en açık delil budur. “...ki takva sahibi olasınız.” Buyruğu iki anlama gelebilir. Birincisi: Bir tek Allah’a ibadet edecek olursanız, bununla O’nun gazabından ve azabından korunursunuz. Çünkü böylelikle sizler O’nun gazab ve azabını önleyen sebebe sarılmış olursunuz, şeklindedir. İkincisi: Allah’a ibadet ettiğiniz takdirde takvâ vasfına sahip muttaki kimselerden olursunuz. Her iki anlam da doğrudur ve biri diğerinden ayrılmaz. Zira eksiksiz bir şekilde ibadet eden bir kimse muttakilerden olur. Muttakilerden olan bir kimse ise Allah’ın azabından ve gazabından kurtulur.

Bakara 2:22

21- Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratmış olan Rabbinize ibadet edin ki takva sahibi olasınız. 22- O (Rabbiniz) ki yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Sizin için gökten bir su indirdi de onunla size rızık olmak üzere türlü mahsuller çıkardı. Artık siz de bile bile Allah’a eşler koşmayın. 21-22. Bu bütün insanlara yönelik genel bir emirdir. Bu emir, Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmeyi, yasaklarından kaçınmayı ve haber verdiği şeyleri tasdik etmeyi kapsayan ibadet emridir. Yüce Allah insanlara, ne için yaratılmışlarsa onu yerine getirmelerini emretmektedir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“Ben cinleri de insanları da ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(ez-Zâriyât, 52/56) Daha sonra Yüce Allah yalnızca kendisine ibadet etmenin gerekliliğine dair kendisinin insanların Rabb’i oluşunu delil göstermektedir. O ki -ey insanlar-, sizleri çeşitli nimetlerle besleyip büyüttü. Yok iken sizi yaratıp var etti. Sizden öncekileri de yarattı. Üzerinize görünür görünmez nimetlerini ihsan etti. Bu kabilden olmak üzere yeryüzünü sizin için bir döşek yaptı ki bu sayede siz onun üzerinde yerleşir, bina yapar, ekip biçer ve bir yerden bir yere (rahatlıkla) gider ve bunun dışında daha pek çok şeyden istifade edersiniz. Semayı da sizin meskenleriniz için bir bina (tavan) kıldı. Orada sizin için ve ihtiyaçlarınızın görülmesi için zorunlu olan güneş, ay ve yıldızlar gibi faydalı pek çok şeyler var etti. “Sizin için gökten bir su indirdi de...” Gök (sema) insanın üstünde kalan her şeyin adıdır. O nedenle müfessirler buradaki “sema=gök”ten kastın bulutlar olduğunu söylemişlerdir. Yüce Allah işte bu bulutlardan bir su indirip “onunla size rızık olmak üzere türlü mahsuller çıkardı.” Tahıl, hurma, meyveler, ekinler ve bunun dışında birçok mahsuller çıkardı. Bunlar sizin için bir rızıktır. Onlar sayesinde rızkınızı sağlamakta, yaşam sürmekte ve onlardan yararlanmaktasınız. “Artık siz de… Allah’a eşler koşmayın.” Yani O’na yarattıkları arasından benzerler ve ortaklar edinip de Allah’a ibadet ettiğiniz gibi onlara da ibadet etmeyin. O’nu sevdiğiniz gibi onları da sevmeye kalkışmayın. Çünkü onlar da sizin gibi yaratılmışlardır. Onların rızkı da idaresi de Allah’ın elindedir. Yerde olsun, gökte olsun, zerre ağırlığı kadar bir şeye dahi sahip değildirler. Size de ne faydaları dokunur, ne de size zarar verebilirler. “bile bile” Yani Allah’ın ortağının olmadığını; ne yaratmada, ne rızık vermede, ne işleri çekip çevirmekte, ne uluhiyette, ne de kemal vasıflarda Allah’ın ortağı olmadığını bildiğiniz halde... Nasıl bunları bildiğiniz halde O’nunla beraber başka ilâhlara da ibadet edebilirsiniz? Şüphesiz ki bu, çok şaşırtıcı bir şeydir ve son derece büyük bir akılsızlıktır. Bu âyet-i kerime yalnızca Yüce Allah’a ibadet etme emri ile O’nun dışındaki varlıklara ibadet etme yasağını ihtiva ettiği gibi; O’na ibadet etmenin gereğine, O’ndan başkasına ibadetin de batıl olduğuna dair oldukça açık ve kesin bir delili de açıklamaktadır. Bu delil yalnızca tek başına yaratanın, rızık verenin, kâinatı idare edenin Allah olduğu gerçeğini ifade eden Rububiyet tevhididir. Herkes bu konuda Allah’ın hiçbir ortağının olmadığını kabul ettiğine göre, ibadette de O’nun ortağının olmadığını kabul ve itiraf etmelidir. İşte yüce yaratıcının vahdaniyetine ve şirkin batıl olduğuna dair en açık delil budur. “...ki takva sahibi olasınız.” Buyruğu iki anlama gelebilir. Birincisi: Bir tek Allah’a ibadet edecek olursanız, bununla O’nun gazabından ve azabından korunursunuz. Çünkü böylelikle sizler O’nun gazab ve azabını önleyen sebebe sarılmış olursunuz, şeklindedir. İkincisi: Allah’a ibadet ettiğiniz takdirde takvâ vasfına sahip muttaki kimselerden olursunuz. Her iki anlam da doğrudur ve biri diğerinden ayrılmaz. Zira eksiksiz bir şekilde ibadet eden bir kimse muttakilerden olur. Muttakilerden olan bir kimse ise Allah’ın azabından ve gazabından kurtulur.

Bakara 2:23

23- Eğer kulumuza parça parça indirdiğimiz (bu Kur’an’dan) şüphe içinde iseniz, haydi siz de onun dengi bir sûre getirin. Allah’tan başka şahitlerinizi de çağırın. Eğer doğru söyleyen kimselerdenseniz (haydi bunu yapın!). 24- Yok yapmazsanız -ki hiçbir zaman da yapamayacaksınız- o halde yakacağı insanlar ve taşlar olan, kafirler için hazırlanmış o ateşten sakının. 23-24. “Eğer kulumuza parça parça indirdiğimiz (bu Kur’an’dan) şüphe içinde iseniz…” Bu âyet Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in doğruluğuna ve getirdiğinin hak oluşuna dair aklî bir delildir: Ey Allah Rasûlü’ne karşı inatla direnen, onun çağrısını reddedip yalancı olduğunu iddia edenler! Eğer sizler kulumuza indirdiğimizden yana hak mıdır, değil midir diye şüphe ve tereddüt içerisinde iseniz, işte karşınızda, O’nunla sizin aranızda haklıyı haksızdan ayırdedecek, insafla yapılmış bir teklif: O, sizin gibi bir insandır, başka bir tür varlık değildir. Aranızda yetiştiği günden beri siz O’nu tanımaktasınız, okuması da yok, yazması da. O, size bir kitap getirdi ve bu Kitab’ın Allah’tan gönderildiğini haber verdi. Siz ise “O’nu kendisi uydurup ortaya attı” diyorsunuz. Eğer durum, dediğiniz gibi ise haydi onun benzeri bir sûre getirin! Yardımcılarınızdan ve size tanıklık edeceklerden güç yetirdiğiniz kim varsa hepsinin de yardımını isteyin. Çünkü bu, sizin için kolay bir iştir. Zira sizler fesahat ehli kimselersiniz ve hitabetiniz de güçlüdür. Ayrıca Allah Rasûlü’ne karşı düşmanlığınız da çok büyüktür. Eğer Kur’ân’ın benzeri bir sûre ortaya koyabilirseniz, Allah Rasûlü sizin dediğiniz gibi biri demektir. Şâyet ona benzer bir sûre getiremeyecek olur ve bundan tam anlamıyla acze düşecek olursanız -ki bunu asla yapamayacaksınız, ancak bu, insaflı davranma ve size anladığınız dilden hitap etme adına sunulmuş bir tekliften ibarettir- işte bu, O’nun doğru söylediğine ve getirdiğinin doğruluğuna kesin ve açık bir delil, büyük bir belgedir. O zaman O’na tabi olmanız gerekir. Tâ ki son derece sıcak ve çetin bir azap yeri olan ateşten sakınasınız. Bu ateşin yakacağı insanlar ve taşlardır. Odunla tutuşturulan dünya ateşine benzemez. Ayrıca bu ateş, Allah'ı ve rasullerini inkâr edenler için hazırlanmıştır. O halde siz onun Allah Rasûlü olduğunu anladıktan sonra artık küfürden ve inkârdan sakının. Bu âyet-i kerime ve benzerlerine “tahaddi/meydan okuma âyeti” denilir. Bu da bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek veya herhangi bir yönden onun benzerini ortaya koymak açısından bütün insanların acizliklerini açıkça ortaya koyma amacı taşımaktadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“De ki: Andolsun bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplansalar, birbirine yardımcı olsalar dahi yine de onun benzerini getiremezler.”(el-İsra, 17/88) Topraktan yaratılmış bir varlık, nasıl en Yüce Rabb’in sözüne benzer bir söz söyleyebilir? Yahut bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlık, nasıl olur da mutlak kemâle ve her bakımdan uçsuz bucaksız zenginliğe sahip o kâmil zâtın Kelâm’ına benzer bir söz ortaya koyabilir? Böyle bir şeye imkân yoktur, bu insanın gücünün altından kalkabileceği bir şey de değildir. Söz çeşitleri ile ilgili asgari bilgisi ve asgari seviyede söz zevki bulunan bir kimse, bu yüce Kur’ân’ı, belagat ehli şahsiyetlerin sözleri ile kıyaslayacak olursa olursa, aradaki büyük farkı görür. Yüce Allah’ın:“Eğer kulumuza parça parça indirdiğimiz (bu Kur’an’dan) şüphe içinde iseniz...” şeklinde başlayan buyruğu şuna delalet ermektedir: Sapıklıktan kurtulup hidâyet bulacağı ümid edilen kimse, hakkı sapıklıktan ayırt edemeyen, şaşkın ve şüpheli kimselerdir. Böyle biri hakkı araştırmakta samimi ise hak açıklandığı takdirde ona uyması beklenebilir. Hakkı bilmekle birlikte onu terk eden inatçı kimsenin ise dönüşüne imkân yoktur. Çünkü o zaten açıkça gördükten sonra hakkı terk etmiştir. Bilmediği için terk etmiş değildir. Böyle birisine yapılabilecek bir şey yoktur. Aynı şekilde hakkı aramakta samimi olmayan, aksine hakkı aramak için gayret göstermeyen ve yüz çeviren şüpheci de böyledir. Çoğunlukla böyle bir kimse de doğru yolu bulmaya muvaffak olamaz. Allah Rasûlü’nün bu üstün konumda bile “kul” olarak vasfedilmesi O’nun en büyük sıfatının öncekilerden de sonrakilerden hiçbir kimsenin bu hususta kendisine yetişemediği “ubudiyetin gereklerini yerine getirme makamı” olduğunun delilidir. Nitekim Yüce Allah, İsra makamında da onu “kul” olarak nitelendirmiştir: “Kulunu geceleyin... götüren (Allah) münezzehtir.”(el-İsra, 17/1) Kur’ân-ı Kerîm’in ona indirilmesi makamında da aynı şekilde O’nu “kul” olarak nitelendirmiştir: “Hak ile batılı ayıranı (Furkân’ı) kuluna âlemlere uyarıcı olsun diye indiren (Allah) ne yücedir!”(el-Furkan, 25/1) Yüce Allah’ın: “kâfirler için hazırlanmış...” buyruğu ve benzeri âyet-i kerimeler, Mu’tezilenin kanaatinin aksine Cennet ve Cehennem’in şu an yaratılmış olduklarına dair Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin görüşüne delildir. Aynı şekilde -Hariciler ve Mutezilenin görüşlerinin aksine- muvahhid kimselerin büyük günah işleseler dahi Cehennem’de ebedi olarak kalmayacaklarına da delildir. Çünkü Yüce Allah burada “kâfirler için hazırlanmış” diye buyurmaktadır. Eğer muvahhid olan asi ve günahkârlar ebedi olarak Cehennem’de kalacak olsalardı o, yalnızca kâfirler için hazırlanmış olmazdı. Yine bu âyet-i kerimede azaba sebeplerinin işlenmesi dolayısıyla müstahak olunacağına da delil vardır ki bu sebepler, küfür ve her çeşit günahtır.

Bakara 2:24

23- Eğer kulumuza parça parça indirdiğimiz (bu Kur’an’dan) şüphe içinde iseniz, haydi siz de onun dengi bir sûre getirin. Allah’tan başka şahitlerinizi de çağırın. Eğer doğru söyleyen kimselerdenseniz (haydi bunu yapın!). 24- Yok yapmazsanız -ki hiçbir zaman da yapamayacaksınız- o halde yakacağı insanlar ve taşlar olan, kafirler için hazırlanmış o ateşten sakının. 23-24. “Eğer kulumuza parça parça indirdiğimiz (bu Kur’an’dan) şüphe içinde iseniz…” Bu âyet Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in doğruluğuna ve getirdiğinin hak oluşuna dair aklî bir delildir: Ey Allah Rasûlü’ne karşı inatla direnen, onun çağrısını reddedip yalancı olduğunu iddia edenler! Eğer sizler kulumuza indirdiğimizden yana hak mıdır, değil midir diye şüphe ve tereddüt içerisinde iseniz, işte karşınızda, O’nunla sizin aranızda haklıyı haksızdan ayırdedecek, insafla yapılmış bir teklif: O, sizin gibi bir insandır, başka bir tür varlık değildir. Aranızda yetiştiği günden beri siz O’nu tanımaktasınız, okuması da yok, yazması da. O, size bir kitap getirdi ve bu Kitab’ın Allah’tan gönderildiğini haber verdi. Siz ise “O’nu kendisi uydurup ortaya attı” diyorsunuz. Eğer durum, dediğiniz gibi ise haydi onun benzeri bir sûre getirin! Yardımcılarınızdan ve size tanıklık edeceklerden güç yetirdiğiniz kim varsa hepsinin de yardımını isteyin. Çünkü bu, sizin için kolay bir iştir. Zira sizler fesahat ehli kimselersiniz ve hitabetiniz de güçlüdür. Ayrıca Allah Rasûlü’ne karşı düşmanlığınız da çok büyüktür. Eğer Kur’ân’ın benzeri bir sûre ortaya koyabilirseniz, Allah Rasûlü sizin dediğiniz gibi biri demektir. Şâyet ona benzer bir sûre getiremeyecek olur ve bundan tam anlamıyla acze düşecek olursanız -ki bunu asla yapamayacaksınız, ancak bu, insaflı davranma ve size anladığınız dilden hitap etme adına sunulmuş bir tekliften ibarettir- işte bu, O’nun doğru söylediğine ve getirdiğinin doğruluğuna kesin ve açık bir delil, büyük bir belgedir. O zaman O’na tabi olmanız gerekir. Tâ ki son derece sıcak ve çetin bir azap yeri olan ateşten sakınasınız. Bu ateşin yakacağı insanlar ve taşlardır. Odunla tutuşturulan dünya ateşine benzemez. Ayrıca bu ateş, Allah'ı ve rasullerini inkâr edenler için hazırlanmıştır. O halde siz onun Allah Rasûlü olduğunu anladıktan sonra artık küfürden ve inkârdan sakının. Bu âyet-i kerime ve benzerlerine “tahaddi/meydan okuma âyeti” denilir. Bu da bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek veya herhangi bir yönden onun benzerini ortaya koymak açısından bütün insanların acizliklerini açıkça ortaya koyma amacı taşımaktadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“De ki: Andolsun bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplansalar, birbirine yardımcı olsalar dahi yine de onun benzerini getiremezler.”(el-İsra, 17/88) Topraktan yaratılmış bir varlık, nasıl en Yüce Rabb’in sözüne benzer bir söz söyleyebilir? Yahut bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlık, nasıl olur da mutlak kemâle ve her bakımdan uçsuz bucaksız zenginliğe sahip o kâmil zâtın Kelâm’ına benzer bir söz ortaya koyabilir? Böyle bir şeye imkân yoktur, bu insanın gücünün altından kalkabileceği bir şey de değildir. Söz çeşitleri ile ilgili asgari bilgisi ve asgari seviyede söz zevki bulunan bir kimse, bu yüce Kur’ân’ı, belagat ehli şahsiyetlerin sözleri ile kıyaslayacak olursa olursa, aradaki büyük farkı görür. Yüce Allah’ın:“Eğer kulumuza parça parça indirdiğimiz (bu Kur’an’dan) şüphe içinde iseniz...” şeklinde başlayan buyruğu şuna delalet ermektedir: Sapıklıktan kurtulup hidâyet bulacağı ümid edilen kimse, hakkı sapıklıktan ayırt edemeyen, şaşkın ve şüpheli kimselerdir. Böyle biri hakkı araştırmakta samimi ise hak açıklandığı takdirde ona uyması beklenebilir. Hakkı bilmekle birlikte onu terk eden inatçı kimsenin ise dönüşüne imkân yoktur. Çünkü o zaten açıkça gördükten sonra hakkı terk etmiştir. Bilmediği için terk etmiş değildir. Böyle birisine yapılabilecek bir şey yoktur. Aynı şekilde hakkı aramakta samimi olmayan, aksine hakkı aramak için gayret göstermeyen ve yüz çeviren şüpheci de böyledir. Çoğunlukla böyle bir kimse de doğru yolu bulmaya muvaffak olamaz. Allah Rasûlü’nün bu üstün konumda bile “kul” olarak vasfedilmesi O’nun en büyük sıfatının öncekilerden de sonrakilerden hiçbir kimsenin bu hususta kendisine yetişemediği “ubudiyetin gereklerini yerine getirme makamı” olduğunun delilidir. Nitekim Yüce Allah, İsra makamında da onu “kul” olarak nitelendirmiştir: “Kulunu geceleyin... götüren (Allah) münezzehtir.”(el-İsra, 17/1) Kur’ân-ı Kerîm’in ona indirilmesi makamında da aynı şekilde O’nu “kul” olarak nitelendirmiştir: “Hak ile batılı ayıranı (Furkân’ı) kuluna âlemlere uyarıcı olsun diye indiren (Allah) ne yücedir!”(el-Furkan, 25/1) Yüce Allah’ın: “kâfirler için hazırlanmış...” buyruğu ve benzeri âyet-i kerimeler, Mu’tezilenin kanaatinin aksine Cennet ve Cehennem’in şu an yaratılmış olduklarına dair Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin görüşüne delildir. Aynı şekilde -Hariciler ve Mutezilenin görüşlerinin aksine- muvahhid kimselerin büyük günah işleseler dahi Cehennem’de ebedi olarak kalmayacaklarına da delildir. Çünkü Yüce Allah burada “kâfirler için hazırlanmış” diye buyurmaktadır. Eğer muvahhid olan asi ve günahkârlar ebedi olarak Cehennem’de kalacak olsalardı o, yalnızca kâfirler için hazırlanmış olmazdı. Yine bu âyet-i kerimede azaba sebeplerinin işlenmesi dolayısıyla müstahak olunacağına da delil vardır ki bu sebepler, küfür ve her çeşit günahtır.

Bakara 2:25

25- İman edip salih ameller işleyenlere de şunu müjdele: Onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Her ne zaman o cennetlerin meyvelerinden bir rızka kavuşsalar:“Bu, daha önce bize rızık olarak verilen(le aynı!)” derler. Hâlbuki kendilerine öyle benzer olarak sunulur. Bir de orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır ve onlar orada ebedi kalacaklardır. 25. Yüce Allah kâfirlerin amellerinin cezasını söz konusu ettikten sonra, salih amellere sahip olan mü’minlerin de görecekleri karşılığı söz konusu etmektedir. Nitekim Yüce Allah’ın Kitab-ı Kerîm’inde izlediği yol da budur: Korkutma ve teşviki bir arada zikretmek. Tâ ki kul hem çekinsin, hem arzulasın. Hem korksun, hem de ümitlensin. Bunun için şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere” böylelikle de imanlarını salih amelleri ile tasdik edenlere “şunu müjdele!” Sen ey Peygamber ve senin (tebliğ) makamına geçenler (müjdeleyin). Âyet-i kerimede hayırlı amellerin “salih” olmakla nitelendirilmesinin sebebi, bu amellerle onları işleyenlerin durumlarının, din ve dünya işlerinin, dünyevî ve uhrevî hayatlarının ıslah olması; bozuk hallerinin gidip düzelmesi, bunun sonucunda da kulun Cennet’te Rahman olan Allah’a komşuluk etmeye elverişli salih kimselerden olmasındandır. İşte bu gibi kimselere şunu müjdele: “Onlar için... cennetler vardır” yani hayret verici güzellikte ağaçlar, enfes meyveler, uzayıp giden gölgeler, sarmaş dolaş olmuş dallar bulunan bahçeler vardır ki bunlardan dolayı ona cennet adı verilmiştir. Çünkü oraya girenler, o ağaç ve dalların arasında adeta gizlenip örtülürler ve türlü nimetlere gark olurlar. “altından ırmaklar akan” yani sudan, sütten, baldan ve şaraptan ırmaklar akar. Onları diledikleri gibi akıtacaklar, istedikleri yere yönlendireceklerdir. Bu ağaçlar da onunla sulanacak, böylelikle çeşitli meyveler verecektir. “Her ne zaman o cennetlerin meyvelerinden bir rızka kavuşsalar: “Bu, daha önce bize rızık olarak verilen(le aynı)!” derler.” Yani bu önceki rızkımızla aynı türden ve aynı nitelikler sahip bir rızık! Hepsi güzellik ve lezzet bakımından birbirine benzer. Orada ne kötü bir meyve vardır, ne de lezzetsiz geçirdikleri bir vakit. Onlar yedikleri şeylerden daima lezzet alırlar. “Hâlbuki kendilerine öyle benzer olarak sunulur.” ifadesi “isimleri itibari ile birbirine benzer, fakat tatları itibari ile farklı farklıdır” şeklinde açıklandığı gibi “rengi itibari ile benzer, fakat isimleri farklıdır” şeklinde de açıklanmıştır. Ayrıca güzellik, lezzet ve hoş oluşları itibari ile birbirlerine benzerler diye de açıklanmıştır. En güzel açıklama bu olsa gerektir. Yüce Allah Cennet ehlinin kalacakları yerleri; yiyecek, içecek ve meyve gibi çeşitli gıdalarını söz konusu ettikten sonra, eşlerini de söz konusu ederek en mükemmel, en açık ve en özlü şekilde onları nitelendirerek:“Bir de orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır” buyurmuştur. Burada “filan kusurdan temizlenmiş” buyrulmayarak, her türlü temizlik çeşidini kapsayan bir ifade kullanılmıştır. O halde bu zevceler ahlâk bakımından tertemiz kılınmışlardır, yaratılış bakımından tertemizdirler, dilleri tertemizdir, gözleri tertemizdir. Güzel yaratılışları, güzel huyları, eşleri ile güzel bir şekilde birlikte olmaları, sözlü ve fiili edepleri dolayısıyla eşleri tarafından sevilirler. Ay hali, nifas, küçük ve büyük abdest, sümük, tükürük, hoş olmayan kokular gibi pisliklerden de yaratılış itibari ile temiz kılınmışlardır. Yaratılışları itibari ile mükemmel, güzellikleri ile de tertemizdirler. Onlarda hiçbir kusur yoktur. Hilkatlerinde hiçbir çirkinlik olmayacaktır. Aksine onların huyu-suyu, yüzü, dili, bakışı tertemizdir. Gözlerini yalnızca eşlerine dikmişlerdir. Dilleri de yalnızca güzel söz söyler, her türlü çirkin söz söylemekten uzaktırlar. Bu âyet-i kerimede hem müjdeleyen, hem müjdelenen, hem müjde olarak verilen şeyler, hem de müjdelenen bu şeylere ulaştıran yollar zikredilmektedir. Müjdeleyen kişi Allah Rasûlü ve onun ümmetinden, onun mirasçıları olanlardır. Müjdelenen kimseler ise salih ameller işleyen mü’minlerdir. Müjde olarak verilen şeyler ise anlatılan niteliklere sahip cennetlerdir. Bunlara ulaştıran yol ise iman ve salih ameldir. Bunlar olmaksızın bu müjdeye kavuşmaya imkân yoktur. İşte bu, mahlûkatın en faziletlisi aracılığıyla, en faziletli yollarla gerçekleşen en büyük müjdedir. Bu buyrukta, mü’minlere müjde vermenin, hayırlı amellerin sonuçlarını ve mükafatlarını söz konusu etmek sureti ile onları o amellere işlemek hususunda gayrete getirmenin müstehap olduğuna delil vardır. Çünkü bu yolla bu hayırlı amellerin yükü hafifler ve kolaylaşır. İnsanın sahip olabileceği en büyük müjde ise elbette iman ve salih amele ulaşabilme başarısıdır. İşte ilk ve asıl müjde budur. Bundan sonra ölüm esnasındaki müjde gelir. Bundan sonra da işte bu ebedi nimetlere ulaşmak gelir. Yüce Allah’tan lütfunu dileriz.

Bakara 2:26

26- Gerçek şu ki Allah bir sivrisineği veya ondan öte herhangi bir şeyi misal vermekten hayâ etmez. İman edenler onun, Rablerinden gelen hakikat olduğunu bilirler. Ama küfre saplananlar “Allah bu misal ile ne murad etmiş?” derler. Allah onunla bir çoklarını saptırır ve yine onunla çoklarını da hidâyete eriştirir. O, onunla fasıklardan başkasını saptırmaz. 27- O (fasıklar) Allah’ın ahdini sağlamlaştırdıktan sonra bozarlar. Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri koparırlar ve yeryüzünde fesat çıkarırlar. İşte onlar zarara uğrayanların tâ kendileridir. 26. Yüce Allah buyuruyor ki:“Gerçek şu ki Allah bir sivrisineği veya ondan öte herhangi bir şeyi” yani misal olarak ne olursa olsun “misal vermekten hayâ etmez.” Çünkü bu misaller, hikmeti kapsayıcı olmaları ve hakkı açıklamalarıdır. Yüce Allah hakkı söylemekten haya etmez. Bu buyrukta basit ve önemsiz şeylerin misal verilmesine tepki gösterip bu konuda Allah’a itiraz eden kimselere cevap verilmiştir. Oysa bu gibi şeylerin misal verilmesinde itirazı gerektiren bir taraf yoktur. Aksine bu, Yüce Allah’ın, kullarına yönelik bir dersi ve rahmetidir. Öyleyse bunun kabul ve şükür ile karşılanması gerekir. İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edenler onun, Rablerinden gelen hakikat olduğunu bilirler” Bu misalleri kavrarlar ve bu misaller üzerinde tefekkür ederler. Şâyet bu misallerin muhtevasını etraflı bir şekilde öğrenirlerse, ilim ve imanları artar. Yok, bilemezler ise en azından hem o misallerin hem de onların ihtiva ettikleri şeylerin hak olduğunu bilirler. İsterse bunların içerdikleri hakkın ne olduğu onlara kapalı kalsın. Çünkü onlar Allah’ın bu misalleri boş yere vermediğini, aksine sonsuz bir hikmet ve büyük bir nimet dolayısı ile bunları örnek verdiğini bilmektedirler. “Ama küfre saplananlar “Allah bu misal ile ne murad etmiş?” derler” ve böylelikle itiraz eder ve şaşırır kalırlar. Mü’minler bu konuda imanlarına iman kattıkları gibi, kâfirler de küfürlerine küfür katarlar. Bundan dolayı “Allah onunla bir çoklarını saptırır ve yine onunla çoklarını da hidâyete eriştirir” diye buyrulmaktadır. İşte Kur’ân âyetlerinin inişi esnasında mü’minlerle kâfirlerin hali budur. Bu konuda Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bir sûre indirildiği zaman içlerinden bazıları: Bu hanginizin imanını artırdı? derler. İman etmiş olanlara gelince, daima onların imanını artırmıştır ve onlar birbirlerini müjdeleyip sevinirler. Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince, onların murdarlıklarına murdarlık katıp artırmış ve onlar kâfirler olarak ölüp gitmişlerdir.”(et-Tevbe, 9/124-125) Kullar için Kur’ân âyetlerinin nüzûlünden daha büyük bir nimet olamaz. Ama buna rağmen bu âyetler kimi topluluklar için imtihan, şaşkınlık, sapıklık ve mevcut kötülüklerine kötülük katmaya sebep olur. Kimilerine de ihsan, rahmet ve mevcut hayırlarına hayır katmaya sebep olur. Kulları arasında farklılık kılan; tek başına hidâyete ileten ve dalâlete götüren Yüce Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir. Bundan sonra Yüce Allah sapanları saptırmaktaki hikmet ve adaletini söz konusu ederek “O, bununla fasıklardan başkasını saptırmaz.” diye buyurmaktadır. Fasıklar; Allah’a itaatin dışına çıkan, Allah’ın Rasûllerine karşı inatlaşan, fısk vasfına bürünmüş ve onu başka hiçbir şeye değiştirmek istemeyen kimseler demektir. İşte Yüce Allah’ın hikmeti, bunların saptırılmasını gerektirmektedir. Çünkü onlar hidâyet bulmaya elverişli bir yapıda değillerdir. Nitekim Yüce Allah’ın lütuf ve hikmeti de iman sıfatını kazanan ve salih amellerle bezenen kimseleri hidâyete iletmeyi gerektirmiştir. Fâsıklık/fısk iki türlüdür: Birisi dinden çıkarıcı olandır ki bu imandan çıkmayı gerektiren fısk çeşididir. Bu âyet-i kerimede ve benzerlerinde sözü geçen fısk böyledir. Bir diğeri ise imanın dışına çıkartmayan fısk çeşididir. Yüce Allah’ın:“Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse...”(el-Hucurat, 49/6) buyruğunda olduğu gibi. Daha sonra Yüce Allah, bu fasıkların niteliklerini belirterek şöyle buyurmaktadır: 27. “O (fasıklar) Allah’ın ahdini sağlamlaştırdıktan sonra bozarlar.” Bu buyruktaki “ahid” hem onlar ile Rab’leri arasında, hem de onlar ile diğer insanlar arasında olan ve bağlı kalmayı ağır sözlerle ve bağlayıcı hükümlerle pekiştirdikleri bütün ahitleri kapsamaktadır. İşte onlar bu ahitlere hiçbir şekilde aldırmazlar. Aksine onları bozarlar. Allah’ın emirlerini terk eder, yasaklarını çiğnerler. Kendileri ile diğer insanlar arasındaki ahitlere de riayet etmezler. “Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri koparırlar.” Bu buyruğun kapsamına da pek çok şey girmektedir. Şöyle ki Yüce Allah bizimle kendisi arasında iman bağını bağlı tutmayı ve ona ubudiyet vazifesini yerine getirmeyi emretmiştir. Bizimle Rasûlü arasında da Rasûlü’ne iman etmek, onu sevmek, saymak, onun haklarını yerine getirmek bağlarını, bizimle anne-baba, yakın akrabalar, dostlar ve diğer insanlar arasında da Allah’ın bağlı kalmamızı emretmiş olduğu sair hakları yerine getirmemizi emretmiştir. İşte mü’minler Allah’ın birleştirilmesini emretmiş olduğu bütün bu hakları birleştirir ve en mükemmel şekli ile bunları yerine getirmeye çalışırlar. Fasıklar ise bu bağları koparırlar, bunları arkalarına atarlar. Bunlara bağlı kalmak yerine fasıklığı, bu bağları koparmayı ve günahları işlemeyi tercih ederler. İşte yeryüzünde fesat çıkarmak da budur. “İşte onlar” yani bu nitelikleri taşıyanlar, dünyada da, âhirette de “zarara uğrayanların tâ kendileridir.” Zarara uğramayı, hüsranı onlara münhasır bir özellik olarak zikretmektedir. Çünkü onlar bütün halleri ile hüsrandadırlar. Kâr sağladıkları herhangi bir husus yoktur. Çünkü her bir salih amelin kabulü için iman şarttır. İmanı olmayanın ameli de olmaz. İşte bu hüsran, küfür hüsranıdır. Bütün insanları kuşatan ve kimi zaman küfür, kimi zaman masiyet, kimi zaman da bir müstehabı terk etmek şeklinde açığa çıkan hüsrana gelince bundan da Yüce Allah’ın:“Muhakkak insan, hüsrandadır”(el-Asr, 103/2) buyruğunda söz edilmektedir. Bu hüsrandan müstesna olanlar sadece iman, salih amel, karşılıklı olarak hakkı ve sabrı tavsiye etmek niteliklerine sahip kimselerdir. Hüsranın gerçek mahiyeti ise kulun, elde edebileceği ve imkânı dahilinde olan hayırları elden kaçırmasıdır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:27

26- Gerçek şu ki Allah bir sivrisineği veya ondan öte herhangi bir şeyi misal vermekten hayâ etmez. İman edenler onun, Rablerinden gelen hakikat olduğunu bilirler. Ama küfre saplananlar “Allah bu misal ile ne murad etmiş?” derler. Allah onunla bir çoklarını saptırır ve yine onunla çoklarını da hidâyete eriştirir. O, onunla fasıklardan başkasını saptırmaz. 27- O (fasıklar) Allah’ın ahdini sağlamlaştırdıktan sonra bozarlar. Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri koparırlar ve yeryüzünde fesat çıkarırlar. İşte onlar zarara uğrayanların tâ kendileridir. 26. Yüce Allah buyuruyor ki:“Gerçek şu ki Allah bir sivrisineği veya ondan öte herhangi bir şeyi” yani misal olarak ne olursa olsun “misal vermekten hayâ etmez.” Çünkü bu misaller, hikmeti kapsayıcı olmaları ve hakkı açıklamalarıdır. Yüce Allah hakkı söylemekten haya etmez. Bu buyrukta basit ve önemsiz şeylerin misal verilmesine tepki gösterip bu konuda Allah’a itiraz eden kimselere cevap verilmiştir. Oysa bu gibi şeylerin misal verilmesinde itirazı gerektiren bir taraf yoktur. Aksine bu, Yüce Allah’ın, kullarına yönelik bir dersi ve rahmetidir. Öyleyse bunun kabul ve şükür ile karşılanması gerekir. İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edenler onun, Rablerinden gelen hakikat olduğunu bilirler” Bu misalleri kavrarlar ve bu misaller üzerinde tefekkür ederler. Şâyet bu misallerin muhtevasını etraflı bir şekilde öğrenirlerse, ilim ve imanları artar. Yok, bilemezler ise en azından hem o misallerin hem de onların ihtiva ettikleri şeylerin hak olduğunu bilirler. İsterse bunların içerdikleri hakkın ne olduğu onlara kapalı kalsın. Çünkü onlar Allah’ın bu misalleri boş yere vermediğini, aksine sonsuz bir hikmet ve büyük bir nimet dolayısı ile bunları örnek verdiğini bilmektedirler. “Ama küfre saplananlar “Allah bu misal ile ne murad etmiş?” derler” ve böylelikle itiraz eder ve şaşırır kalırlar. Mü’minler bu konuda imanlarına iman kattıkları gibi, kâfirler de küfürlerine küfür katarlar. Bundan dolayı “Allah onunla bir çoklarını saptırır ve yine onunla çoklarını da hidâyete eriştirir” diye buyrulmaktadır. İşte Kur’ân âyetlerinin inişi esnasında mü’minlerle kâfirlerin hali budur. Bu konuda Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bir sûre indirildiği zaman içlerinden bazıları: Bu hanginizin imanını artırdı? derler. İman etmiş olanlara gelince, daima onların imanını artırmıştır ve onlar birbirlerini müjdeleyip sevinirler. Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince, onların murdarlıklarına murdarlık katıp artırmış ve onlar kâfirler olarak ölüp gitmişlerdir.”(et-Tevbe, 9/124-125) Kullar için Kur’ân âyetlerinin nüzûlünden daha büyük bir nimet olamaz. Ama buna rağmen bu âyetler kimi topluluklar için imtihan, şaşkınlık, sapıklık ve mevcut kötülüklerine kötülük katmaya sebep olur. Kimilerine de ihsan, rahmet ve mevcut hayırlarına hayır katmaya sebep olur. Kulları arasında farklılık kılan; tek başına hidâyete ileten ve dalâlete götüren Yüce Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir. Bundan sonra Yüce Allah sapanları saptırmaktaki hikmet ve adaletini söz konusu ederek “O, bununla fasıklardan başkasını saptırmaz.” diye buyurmaktadır. Fasıklar; Allah’a itaatin dışına çıkan, Allah’ın Rasûllerine karşı inatlaşan, fısk vasfına bürünmüş ve onu başka hiçbir şeye değiştirmek istemeyen kimseler demektir. İşte Yüce Allah’ın hikmeti, bunların saptırılmasını gerektirmektedir. Çünkü onlar hidâyet bulmaya elverişli bir yapıda değillerdir. Nitekim Yüce Allah’ın lütuf ve hikmeti de iman sıfatını kazanan ve salih amellerle bezenen kimseleri hidâyete iletmeyi gerektirmiştir. Fâsıklık/fısk iki türlüdür: Birisi dinden çıkarıcı olandır ki bu imandan çıkmayı gerektiren fısk çeşididir. Bu âyet-i kerimede ve benzerlerinde sözü geçen fısk böyledir. Bir diğeri ise imanın dışına çıkartmayan fısk çeşididir. Yüce Allah’ın:“Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse...”(el-Hucurat, 49/6) buyruğunda olduğu gibi. Daha sonra Yüce Allah, bu fasıkların niteliklerini belirterek şöyle buyurmaktadır: 27. “O (fasıklar) Allah’ın ahdini sağlamlaştırdıktan sonra bozarlar.” Bu buyruktaki “ahid” hem onlar ile Rab’leri arasında, hem de onlar ile diğer insanlar arasında olan ve bağlı kalmayı ağır sözlerle ve bağlayıcı hükümlerle pekiştirdikleri bütün ahitleri kapsamaktadır. İşte onlar bu ahitlere hiçbir şekilde aldırmazlar. Aksine onları bozarlar. Allah’ın emirlerini terk eder, yasaklarını çiğnerler. Kendileri ile diğer insanlar arasındaki ahitlere de riayet etmezler. “Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri koparırlar.” Bu buyruğun kapsamına da pek çok şey girmektedir. Şöyle ki Yüce Allah bizimle kendisi arasında iman bağını bağlı tutmayı ve ona ubudiyet vazifesini yerine getirmeyi emretmiştir. Bizimle Rasûlü arasında da Rasûlü’ne iman etmek, onu sevmek, saymak, onun haklarını yerine getirmek bağlarını, bizimle anne-baba, yakın akrabalar, dostlar ve diğer insanlar arasında da Allah’ın bağlı kalmamızı emretmiş olduğu sair hakları yerine getirmemizi emretmiştir. İşte mü’minler Allah’ın birleştirilmesini emretmiş olduğu bütün bu hakları birleştirir ve en mükemmel şekli ile bunları yerine getirmeye çalışırlar. Fasıklar ise bu bağları koparırlar, bunları arkalarına atarlar. Bunlara bağlı kalmak yerine fasıklığı, bu bağları koparmayı ve günahları işlemeyi tercih ederler. İşte yeryüzünde fesat çıkarmak da budur. “İşte onlar” yani bu nitelikleri taşıyanlar, dünyada da, âhirette de “zarara uğrayanların tâ kendileridir.” Zarara uğramayı, hüsranı onlara münhasır bir özellik olarak zikretmektedir. Çünkü onlar bütün halleri ile hüsrandadırlar. Kâr sağladıkları herhangi bir husus yoktur. Çünkü her bir salih amelin kabulü için iman şarttır. İmanı olmayanın ameli de olmaz. İşte bu hüsran, küfür hüsranıdır. Bütün insanları kuşatan ve kimi zaman küfür, kimi zaman masiyet, kimi zaman da bir müstehabı terk etmek şeklinde açığa çıkan hüsrana gelince bundan da Yüce Allah’ın:“Muhakkak insan, hüsrandadır”(el-Asr, 103/2) buyruğunda söz edilmektedir. Bu hüsrandan müstesna olanlar sadece iman, salih amel, karşılıklı olarak hakkı ve sabrı tavsiye etmek niteliklerine sahip kimselerdir. Hüsranın gerçek mahiyeti ise kulun, elde edebileceği ve imkânı dahilinde olan hayırları elden kaçırmasıdır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:28

28- Allah’a nasıl küfr/nankörlük edersiniz!? Hâlbuki ölü idiniz de sizleri O diriltti. Sonra sizi öldürecek ve sonra sizi diriltecektir. Sonra da yalnızca O’na döndürüleceksiniz. 28. Bu buyrukta hayret, azarlama ve inkâr anlamında bir soru vardır. Yani sizi yoktan var eden ve size türlü nimetler ihsan eden, ecellerinizi tamamladığınız vakit sizi öldüren, kabirlerde amellerinize belli karşılıklar veren, sonra amellerinizden hesaba çekmek için sizi tekrar diriltip kabirlerinizden kaldıracak olan, sonra da huzuruna döneceğiniz ve tam anlamı ile yaptıklarınızın karşılığını verecek olan Allah’a nasıl olur da küfür ve nankörlük edersiniz? O’nun tasarrufu, idaresi, iyiliği ve O’nun dini emirleri altında olduğunuza, Kıyamet gününde de amellerinizin karşılığını O vereceğine göre, O’na küfür ve nankörlük etmeniz size yakışır mı? Böyle bir şey büyük bir bilgisizlikten, büyük bir beyinsizlikten başka nedir? Aksine size yakışan O’ndan korkmanız, sakınmanız, O’na şükretmeniz, O’na iman etmeniz, azabından korkup mükâfatını ummanızdır.

Bakara 2:29

29- O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra göğe yöneldi de onları yedi gök halinde düzenledi. O her şeyi çok iyi bilendir. 29. “O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı” Yani iyilik ve rahmet olmak üzere yeryüzünde ne varsa hepsini yararlanmanız, kullanmanız ve ibret almanız için yaratan O’dur. Bu âyet-i kerimede eşyada aslolanın mubahlık ve temizlik olduğuna delil vardır. Çünkü âyet-i kerime minnet (ihsan ve lütuf) sadedinde zikredilmiştir. Bununla pis ve murdar olan şeyler dışarıda kalmaktadır. Zira bunların haram oldukları da yine bu âyetin ifadesinden, eşyanın yaratılmasındaki maksadın beyân edilmesinden ve bizim faydamız için yaratılmış olmalarından anlaşılmaktadır. O nedenle zararı bulunan bir şey bu kapsamın dışında kalmaktadır. Pis ve murdar şeyleri, bizi korumak ve uzak tutmak için yasaklamış olması da nimetini tamamlayan bir husustur. “Sonra göğe yöneldi (istiva) de onları yedi gök halinde düzenledi.” “İstivâ” kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de üç anlamda kullanılır. Bazen herhangi bir harf (edat) ile müteaddi (geçişli) olarak gelmez. O takdirde mükemmel ve tamam olmak anlamına gelir. Yüce Allah’ın Mûsâ hakkındaki ﴾ وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُۥ ﴿ / “Güçlü çağına erişip olgunlaşınca…”(el-Kasas, 28/14) buyruğunda olduğu gibi. Kimi zaman da “üzerine çıktı” ve “yükseldi” anlamlarında kullanılır. “ على : üzerine, e, a” edatı ile geçişli olarak geldiğinde bu anlamı kazanır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: ﴾ ٱلرَّحۡمَٰنُ عَلَى ٱلۡعَرۡشِ ٱسۡتَوَىٰ ﴿ / “Rahman Arş’a istiva etti/yükseldi”(Taha, 20/5) ile ﴾ لِتَسۡتَوُۥاْ عَلَىٰ ظُهُورِهِۦ ﴿ / “Tâ ki (o hayvanların) sırtlarına binip kurulasınız…”(ez-Zuhruf, 43/13) buyruklarında olduğu gibi. Bazen de bu kelime “yöneldi” anlamında kullanılır. Bu âyet-i kerimede olduğu gibi “ إلى : e, a” edtı ile geçişli olarak gelirse bu anlamı alır. Buna göre bu ayetin anlamı şöyle olur: Yüce Allah yeryüzünü yarattıktan sonra semâvâtı yaratmaya yöneldi ve onları yedi sema halinde düzenledi. Semaları yaratıp yaratılışlarını da sağlam ve mükemmel yaptı. “O her şeyi çok iyi bilendir.” Yere gireni de, oradan çıkanı da bilir. Gökten ineni de, oraya yükseleni de bilir. Sizin neyi gizlediğinizi de, neyi açıkladığınızı da bilir. O gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir. Yüce Allah bu âyet-i kerimede olduğu gibi, yaratmasını ve bilgisinin kapsamını bir arada çokça zikreder. Şu buyruğunda olduğu gibi:“Hiç yaratan bilmez mi? O Latiftir, her şeyden haberdardır.”(el-Mülk, 67/14). Çünkü O’nun bu yaratıkları yaratmış olması, ilim, hikmet ve kudretinin en açık bir delilidir.

Bakara 2:30

30- “Hani Rabbin meleklere: Muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, demişti de, melekler: Biz seni hamdinle tesbih ve takdis ettiğimiz halde orada fesad çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. (O da:) Elbette ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim, buyurdu. 31- Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere gösterip: “Eğer (iddianızda) doğru iseniz, haydi bunların isimlerini bana haber verin” buyurdu. 32- (Melekeler:)“Seni tesbih/tenzih ederiz. Bizim senin öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan yalnız Sensin.” 33- (Allah:)“Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini haber ver.” buyurdu. O da onların isimlerini haber verince (Allah) şöyle buyurdu: “Size demedim mi ki göklerin ve yerin gaybını Ben bilirim. Açığa vurduğunuz şeyleri ve gizlediklerinizi de bilirim.” 34- Biz meleklere:“Âdem’e secde edin” dedik de onlar derhal secde ettiler. Ancak İblis hariç! O diretti, kibirlendi ve kâfirlerden oldu. 30. Bu ayetle insanlığın atası Âdem aleyhisselam’ın yaratılmasına ve O’nun faziletine dair açıklamalara başlanmaktadır. Yüce Allah O’nu yaratmak isteyince, meleklere bu hususu bildirmiş ve O’nu yeryüzünde halifelik konumuna getireceğini haber vermiştir. Melekler ise:“Biz seni hamdinle tesbih/tenzih” yani seni hamdine ve celaline yaraşır şekilde tenzih “ve takdis ettiğimiz halde orada” günahlar işleyerek “fesad çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” demişlerdi. Burada umum (olan fesat) ifadesinden sonra hususi (bir fesat olan öldürme) ifadesinin kullanılarak (öldürmenin ayrıca zikredilmesi) öldürme fesadının ağırlığını açıklamak içindir. Melekler zanlarına göre yeryüzünde yaratılacak bir kimse bu işleri yapacaktı. Bu yüzden Yüce Allah’ı bundan tenzih ve tazim ettiler. Yüce Allah’a kendilerinin her türlü fesat çıkarmaktan uzak bir şekilde kendisine ibadet etmekte olduklarını da söylediler ve:“Biz seni hamdinle tesbih/tenzih ve takdis ettiğimiz halde...” dediler. “Takdis ettiğimiz” ifadesinin “yalnız seni takdis ederiz ve takdisi sana has kılarız” anlamına gelme ihtimali olduğu gibi “kendi nefislerimizi senin için takdis ederiz” anlamına gelme ihtimali de vardır. Yani biz güzel ahlâk ile nefislerimizi senin için temizler ve kötü huylardan arındırırız. Bu güzel ahlâk ise Allah’ı sevmek, O’ndan korkmak ve O’nu ta’zim etmek vb.dir. Yüce Allah meleklere şöyle dedi:“Elbette ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim.” Bu halife ile ilgili olarak sizin bilmediğiniz şeyleri ben biliyorum. Çünkü sizin bu sözleriniz kendi zannınıza dayalıdır. Ben ise açıkta olanı da, gizli olanı da bilirim. Bu halifenin yaratılması ile meydana gelecek hayrın onun yaratılmasındaki şerden kat kat fazla olduğunu da bilirim. Bu hususta sadece Yüce Allah’ın Âdem’in soyundan gelenler arasında peygamberleri, sıddıkları, şehitleri ve salihleri seçmesi, bütün insanlara Allah'ın varlığına dair belgelerin/âyetlerin açıkça ortaya konması, yine bu halife yaratılmasaydı söz konusu olmayacak olan cihad ve benzeri ibadetlerin gerçekleşmesi, mükelleflerin tabiatlarında saklı bulunan hayır ve şerrin imtihan ile ortaya çıkması, Allah’ın dostunun düşmanından ayırt edilmesi, Allah’ın hizbi ile O’na savaş açanların belirginleşmesi, İblisin içinde saklı bulunan kötülük ve şerrin su yüzüne çıkması vb. gibi -ki bütün bunlar çok büyük hikmetlerdir- bu hikmetlerden birisinin bulunması bile, Âdem’in yaratılış hikmetini açıklamak için yeterlidir. Diğer taraftan, meleklerin söyledikleri sözler kendilerinin Yüce Allah’ın yeryüzünde yaratacağı halifeye üstün olduklarına dair bir işaret taşıdığından ötürü Yüce Allah onlara Âdem’in üstünlüğü ile Allah’ın ilim ve hikmetinin kemâlini itiraf etmelerini sağlayacak bir hususu beyan etmeyi diledi. İşte bunu da şu buyruğu ile açıklamaktadır: 31. “Âdem’e bütün isimleri öğretti.” Yani bütün eşyanın isimlerini hem de bu isimlerin ad olduğu eşyayı öğretti. Yani Âdem’e hem ismi, hem de bu isimlerin müsemmasını öğretti. Lafızları ve bu lafızların manalarını öğretti. Küçük büyük -tencere ve tepsiye varıncaya kadar- her şeyin isimlerini öğretti. “Sonra onları” yani ismin ad olarak konulduğu eşyayı, müsemmaları “meleklere” bunları biliyorlar mı bilmiyorlar mı, imtihan olsun diye “gösterip” eğer bu halifeden daha faziletli olduğunuz şeklindeki söz ve kanaatinizde “doğru iseniz haydi bunların isimlerini bana haber verin, buyurdu.” 32. “(Melekeler:) “Seni tesbih/tenzih ederiz” Sana itiraz ve emrine muhalefet etmekten seni tenzih ederiz. Lütuf ve cömertliğin ile “senin öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan yalnız Sensin.” Alîm; ilmi her şeyi kuşatan, hiçbir şey kendisine gizli olmayan, göklerde olsun, yerde olsun zerre ağırlığı kadar ve bundan daha küçük ya da daha büyük olmak üzere hiçbir şey kendisinden saklı kalmayan, demektir. Hakîm ise tam bir hikmet sahibi demektir ki yaratılmışlardan hiç kimse bunun dışında ve emri altındakilerden hiçbiri bundan müstesna değildir. Hikmetsiz hiçbir şey yaratmadığı gibi, hikmetsiz hiçbir şey de emretmemiştir. Hikmet ise her bir şeyi kendisine yakışan yere koymaktır. İşte melekler Allah’ın ilim ve hikmetini ikrar ve itiraf ettikleri gibi kendilerinin en basit bir şeyi dahi bilme imkânına sahip olmadıklarını da bildirdiler. Allah’ın kendi üzerlerindeki lütuf ve ihsanını, bilmedikleri şeyleri kendilerine öğrettiğini itiraf ettiler. İşte o zaman Yüce Allah şöyle buyurdu: 33. “Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini haber ver!” Yani Yüce Allah’ın meleklere gösterdiği ve bilmekten acze düştükleri eşyaların isimlerini söyle! “O da onların isimlerini haber verince” melekler Âdem’in kendilerinden üstün olduğunu ve Yüce Allah’ın bu halifeyi yeryüzüne halifelik makamına getirmekteki hikmet ve bilgisini açıkça öğrenmiş oldular. “(Allah) şöyle buyurdu: “Size demedim mi ki göklerin ve yerin gaybını Ben bilirim.” Gayb, bizim için gizli olan, tanık olmadığımız ve görmediğimiz şeylerdir. Yüce Allah gizliyi bilen olduğuna göre görünen şeyleri haydi haydi bilir. “Açığa vurduğunuz şeyleri ve gizlediklerinizi de bilirim.” 34. Daha sonra Yüce Allah meleklere Âdem’e secde etmelerini emretti. Bu secde, Âdem için saygı, Allah için de ta’zim ve ubudiyet anlamı taşımaktaydı. Onlar da Allah’ın emirlerini yerine getirdiler ve hepsi de secde etmek için ellerini çabuk tuttular. “Ancak İblis hariç! O, diretti” secde etmekten kaçındı. Yüce Allah’ın emrine ve Adem’e karşı büyüklük tasladı ve:“Hiç, bir çamur parçası olarak yarattığın kimseye secde eder miyim ben?”(el-İsra, 17/61) dedi. İblis’in bu şekilde diretip kibirlenmesi, mayasında bulunan küfrün bir sonucu idi. İşte o zaman Allah’a ve Âdem’e karşı düşmanlığı, kâfirliği ve kibri açıkça ortaya çıktı. Bu âyet-i kerimelerde pek çok ibret ve önemli işaretler vardır: 1- Yüce Allah’ın Kelâm sıfatı bildirilmekte ve ezelden beri Kelâm sıfatına sahip olduğu ve dilediği sözleri söylediği, dilediği gibi konuştuğu, alîm ve hâkim olduğu belirtilmektedir. 2- Kula, yarattığı bazı şeylerde ve emrettiklerinde Allah’ın hikmeti gizli kalırsa, ona düşen teslimiyet göstermek; anlayamamasının aklındaki eksiklikten kaynaklandığını ve Allah’ın hikmetini itiraf etmektir. 3- Yine bu ayetler Yüce Allah’ın meleklere özel bir itina gösterdiği, onlara cahili oldukları şeyleri öğretmek ve bilmedikleri şeylere de dikkatlerini çekmek sureti ile ihsanda bulunduğunu göstermektedir. 4- Yine bu ayetlerde birçok bakımdan ilmin üstünlüğüne de işaret vardır: Yüce Allah meleklere kendisini ilim ve hikmet sahibi olarak tanıtmıştır. Yine Yüce Allah onlara Âdem’in ilim ile üstünlük sahibi olduğunu ve kulun sahip olabileceği en değerli sıfatın ilim olduğunu göstermiştir. Yine Allah meleklere Adem’e -ilmiyle üstünlüğü ortaya çıkınca- ikram olmak üzere secde etmelerini emretmiştir. Başkaları imtihan edilir ve bu imtihanda aciz oldukları ortaya çıkar da bilgisi dolayısıyla üstünlük sahibi olan kişi imtihanda sorulan o hususu bilirse, onun bu bilmesi bu imtihan olmaksızın bilmesinden daha değerli olur. Yine bu ayetlerde insanların ve cinlerin atalarının (Âdem ve İblis) halindeki ibret, Âdem’in üstünlüğü, Allah’ın O’na lütuf ve ihsanda bulunduğu, İblis’in ise ona düşmanlık ettiği ve daha başka ibret alınacak çeşitli hususlar ortaya konmaktadır.

Bakara 2:31

30- “Hani Rabbin meleklere: Muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, demişti de, melekler: Biz seni hamdinle tesbih ve takdis ettiğimiz halde orada fesad çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. (O da:) Elbette ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim, buyurdu. 31- Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere gösterip: “Eğer (iddianızda) doğru iseniz, haydi bunların isimlerini bana haber verin” buyurdu. 32- (Melekeler:)“Seni tesbih/tenzih ederiz. Bizim senin öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan yalnız Sensin.” 33- (Allah:)“Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini haber ver.” buyurdu. O da onların isimlerini haber verince (Allah) şöyle buyurdu: “Size demedim mi ki göklerin ve yerin gaybını Ben bilirim. Açığa vurduğunuz şeyleri ve gizlediklerinizi de bilirim.” 34- Biz meleklere:“Âdem’e secde edin” dedik de onlar derhal secde ettiler. Ancak İblis hariç! O diretti, kibirlendi ve kâfirlerden oldu. 30. Bu ayetle insanlığın atası Âdem aleyhisselam’ın yaratılmasına ve O’nun faziletine dair açıklamalara başlanmaktadır. Yüce Allah O’nu yaratmak isteyince, meleklere bu hususu bildirmiş ve O’nu yeryüzünde halifelik konumuna getireceğini haber vermiştir. Melekler ise:“Biz seni hamdinle tesbih/tenzih” yani seni hamdine ve celaline yaraşır şekilde tenzih “ve takdis ettiğimiz halde orada” günahlar işleyerek “fesad çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” demişlerdi. Burada umum (olan fesat) ifadesinden sonra hususi (bir fesat olan öldürme) ifadesinin kullanılarak (öldürmenin ayrıca zikredilmesi) öldürme fesadının ağırlığını açıklamak içindir. Melekler zanlarına göre yeryüzünde yaratılacak bir kimse bu işleri yapacaktı. Bu yüzden Yüce Allah’ı bundan tenzih ve tazim ettiler. Yüce Allah’a kendilerinin her türlü fesat çıkarmaktan uzak bir şekilde kendisine ibadet etmekte olduklarını da söylediler ve:“Biz seni hamdinle tesbih/tenzih ve takdis ettiğimiz halde...” dediler. “Takdis ettiğimiz” ifadesinin “yalnız seni takdis ederiz ve takdisi sana has kılarız” anlamına gelme ihtimali olduğu gibi “kendi nefislerimizi senin için takdis ederiz” anlamına gelme ihtimali de vardır. Yani biz güzel ahlâk ile nefislerimizi senin için temizler ve kötü huylardan arındırırız. Bu güzel ahlâk ise Allah’ı sevmek, O’ndan korkmak ve O’nu ta’zim etmek vb.dir. Yüce Allah meleklere şöyle dedi:“Elbette ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim.” Bu halife ile ilgili olarak sizin bilmediğiniz şeyleri ben biliyorum. Çünkü sizin bu sözleriniz kendi zannınıza dayalıdır. Ben ise açıkta olanı da, gizli olanı da bilirim. Bu halifenin yaratılması ile meydana gelecek hayrın onun yaratılmasındaki şerden kat kat fazla olduğunu da bilirim. Bu hususta sadece Yüce Allah’ın Âdem’in soyundan gelenler arasında peygamberleri, sıddıkları, şehitleri ve salihleri seçmesi, bütün insanlara Allah'ın varlığına dair belgelerin/âyetlerin açıkça ortaya konması, yine bu halife yaratılmasaydı söz konusu olmayacak olan cihad ve benzeri ibadetlerin gerçekleşmesi, mükelleflerin tabiatlarında saklı bulunan hayır ve şerrin imtihan ile ortaya çıkması, Allah’ın dostunun düşmanından ayırt edilmesi, Allah’ın hizbi ile O’na savaş açanların belirginleşmesi, İblisin içinde saklı bulunan kötülük ve şerrin su yüzüne çıkması vb. gibi -ki bütün bunlar çok büyük hikmetlerdir- bu hikmetlerden birisinin bulunması bile, Âdem’in yaratılış hikmetini açıklamak için yeterlidir. Diğer taraftan, meleklerin söyledikleri sözler kendilerinin Yüce Allah’ın yeryüzünde yaratacağı halifeye üstün olduklarına dair bir işaret taşıdığından ötürü Yüce Allah onlara Âdem’in üstünlüğü ile Allah’ın ilim ve hikmetinin kemâlini itiraf etmelerini sağlayacak bir hususu beyan etmeyi diledi. İşte bunu da şu buyruğu ile açıklamaktadır: 31. “Âdem’e bütün isimleri öğretti.” Yani bütün eşyanın isimlerini hem de bu isimlerin ad olduğu eşyayı öğretti. Yani Âdem’e hem ismi, hem de bu isimlerin müsemmasını öğretti. Lafızları ve bu lafızların manalarını öğretti. Küçük büyük -tencere ve tepsiye varıncaya kadar- her şeyin isimlerini öğretti. “Sonra onları” yani ismin ad olarak konulduğu eşyayı, müsemmaları “meleklere” bunları biliyorlar mı bilmiyorlar mı, imtihan olsun diye “gösterip” eğer bu halifeden daha faziletli olduğunuz şeklindeki söz ve kanaatinizde “doğru iseniz haydi bunların isimlerini bana haber verin, buyurdu.” 32. “(Melekeler:) “Seni tesbih/tenzih ederiz” Sana itiraz ve emrine muhalefet etmekten seni tenzih ederiz. Lütuf ve cömertliğin ile “senin öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan yalnız Sensin.” Alîm; ilmi her şeyi kuşatan, hiçbir şey kendisine gizli olmayan, göklerde olsun, yerde olsun zerre ağırlığı kadar ve bundan daha küçük ya da daha büyük olmak üzere hiçbir şey kendisinden saklı kalmayan, demektir. Hakîm ise tam bir hikmet sahibi demektir ki yaratılmışlardan hiç kimse bunun dışında ve emri altındakilerden hiçbiri bundan müstesna değildir. Hikmetsiz hiçbir şey yaratmadığı gibi, hikmetsiz hiçbir şey de emretmemiştir. Hikmet ise her bir şeyi kendisine yakışan yere koymaktır. İşte melekler Allah’ın ilim ve hikmetini ikrar ve itiraf ettikleri gibi kendilerinin en basit bir şeyi dahi bilme imkânına sahip olmadıklarını da bildirdiler. Allah’ın kendi üzerlerindeki lütuf ve ihsanını, bilmedikleri şeyleri kendilerine öğrettiğini itiraf ettiler. İşte o zaman Yüce Allah şöyle buyurdu: 33. “Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini haber ver!” Yani Yüce Allah’ın meleklere gösterdiği ve bilmekten acze düştükleri eşyaların isimlerini söyle! “O da onların isimlerini haber verince” melekler Âdem’in kendilerinden üstün olduğunu ve Yüce Allah’ın bu halifeyi yeryüzüne halifelik makamına getirmekteki hikmet ve bilgisini açıkça öğrenmiş oldular. “(Allah) şöyle buyurdu: “Size demedim mi ki göklerin ve yerin gaybını Ben bilirim.” Gayb, bizim için gizli olan, tanık olmadığımız ve görmediğimiz şeylerdir. Yüce Allah gizliyi bilen olduğuna göre görünen şeyleri haydi haydi bilir. “Açığa vurduğunuz şeyleri ve gizlediklerinizi de bilirim.” 34. Daha sonra Yüce Allah meleklere Âdem’e secde etmelerini emretti. Bu secde, Âdem için saygı, Allah için de ta’zim ve ubudiyet anlamı taşımaktaydı. Onlar da Allah’ın emirlerini yerine getirdiler ve hepsi de secde etmek için ellerini çabuk tuttular. “Ancak İblis hariç! O, diretti” secde etmekten kaçındı. Yüce Allah’ın emrine ve Adem’e karşı büyüklük tasladı ve:“Hiç, bir çamur parçası olarak yarattığın kimseye secde eder miyim ben?”(el-İsra, 17/61) dedi. İblis’in bu şekilde diretip kibirlenmesi, mayasında bulunan küfrün bir sonucu idi. İşte o zaman Allah’a ve Âdem’e karşı düşmanlığı, kâfirliği ve kibri açıkça ortaya çıktı. Bu âyet-i kerimelerde pek çok ibret ve önemli işaretler vardır: 1- Yüce Allah’ın Kelâm sıfatı bildirilmekte ve ezelden beri Kelâm sıfatına sahip olduğu ve dilediği sözleri söylediği, dilediği gibi konuştuğu, alîm ve hâkim olduğu belirtilmektedir. 2- Kula, yarattığı bazı şeylerde ve emrettiklerinde Allah’ın hikmeti gizli kalırsa, ona düşen teslimiyet göstermek; anlayamamasının aklındaki eksiklikten kaynaklandığını ve Allah’ın hikmetini itiraf etmektir. 3- Yine bu ayetler Yüce Allah’ın meleklere özel bir itina gösterdiği, onlara cahili oldukları şeyleri öğretmek ve bilmedikleri şeylere de dikkatlerini çekmek sureti ile ihsanda bulunduğunu göstermektedir. 4- Yine bu ayetlerde birçok bakımdan ilmin üstünlüğüne de işaret vardır: Yüce Allah meleklere kendisini ilim ve hikmet sahibi olarak tanıtmıştır. Yine Yüce Allah onlara Âdem’in ilim ile üstünlük sahibi olduğunu ve kulun sahip olabileceği en değerli sıfatın ilim olduğunu göstermiştir. Yine Allah meleklere Adem’e -ilmiyle üstünlüğü ortaya çıkınca- ikram olmak üzere secde etmelerini emretmiştir. Başkaları imtihan edilir ve bu imtihanda aciz oldukları ortaya çıkar da bilgisi dolayısıyla üstünlük sahibi olan kişi imtihanda sorulan o hususu bilirse, onun bu bilmesi bu imtihan olmaksızın bilmesinden daha değerli olur. Yine bu ayetlerde insanların ve cinlerin atalarının (Âdem ve İblis) halindeki ibret, Âdem’in üstünlüğü, Allah’ın O’na lütuf ve ihsanda bulunduğu, İblis’in ise ona düşmanlık ettiği ve daha başka ibret alınacak çeşitli hususlar ortaya konmaktadır.

Bakara 2:32

30- “Hani Rabbin meleklere: Muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, demişti de, melekler: Biz seni hamdinle tesbih ve takdis ettiğimiz halde orada fesad çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. (O da:) Elbette ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim, buyurdu. 31- Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere gösterip: “Eğer (iddianızda) doğru iseniz, haydi bunların isimlerini bana haber verin” buyurdu. 32- (Melekeler:)“Seni tesbih/tenzih ederiz. Bizim senin öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan yalnız Sensin.” 33- (Allah:)“Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini haber ver.” buyurdu. O da onların isimlerini haber verince (Allah) şöyle buyurdu: “Size demedim mi ki göklerin ve yerin gaybını Ben bilirim. Açığa vurduğunuz şeyleri ve gizlediklerinizi de bilirim.” 34- Biz meleklere:“Âdem’e secde edin” dedik de onlar derhal secde ettiler. Ancak İblis hariç! O diretti, kibirlendi ve kâfirlerden oldu. 30. Bu ayetle insanlığın atası Âdem aleyhisselam’ın yaratılmasına ve O’nun faziletine dair açıklamalara başlanmaktadır. Yüce Allah O’nu yaratmak isteyince, meleklere bu hususu bildirmiş ve O’nu yeryüzünde halifelik konumuna getireceğini haber vermiştir. Melekler ise:“Biz seni hamdinle tesbih/tenzih” yani seni hamdine ve celaline yaraşır şekilde tenzih “ve takdis ettiğimiz halde orada” günahlar işleyerek “fesad çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” demişlerdi. Burada umum (olan fesat) ifadesinden sonra hususi (bir fesat olan öldürme) ifadesinin kullanılarak (öldürmenin ayrıca zikredilmesi) öldürme fesadının ağırlığını açıklamak içindir. Melekler zanlarına göre yeryüzünde yaratılacak bir kimse bu işleri yapacaktı. Bu yüzden Yüce Allah’ı bundan tenzih ve tazim ettiler. Yüce Allah’a kendilerinin her türlü fesat çıkarmaktan uzak bir şekilde kendisine ibadet etmekte olduklarını da söylediler ve:“Biz seni hamdinle tesbih/tenzih ve takdis ettiğimiz halde...” dediler. “Takdis ettiğimiz” ifadesinin “yalnız seni takdis ederiz ve takdisi sana has kılarız” anlamına gelme ihtimali olduğu gibi “kendi nefislerimizi senin için takdis ederiz” anlamına gelme ihtimali de vardır. Yani biz güzel ahlâk ile nefislerimizi senin için temizler ve kötü huylardan arındırırız. Bu güzel ahlâk ise Allah’ı sevmek, O’ndan korkmak ve O’nu ta’zim etmek vb.dir. Yüce Allah meleklere şöyle dedi:“Elbette ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim.” Bu halife ile ilgili olarak sizin bilmediğiniz şeyleri ben biliyorum. Çünkü sizin bu sözleriniz kendi zannınıza dayalıdır. Ben ise açıkta olanı da, gizli olanı da bilirim. Bu halifenin yaratılması ile meydana gelecek hayrın onun yaratılmasındaki şerden kat kat fazla olduğunu da bilirim. Bu hususta sadece Yüce Allah’ın Âdem’in soyundan gelenler arasında peygamberleri, sıddıkları, şehitleri ve salihleri seçmesi, bütün insanlara Allah'ın varlığına dair belgelerin/âyetlerin açıkça ortaya konması, yine bu halife yaratılmasaydı söz konusu olmayacak olan cihad ve benzeri ibadetlerin gerçekleşmesi, mükelleflerin tabiatlarında saklı bulunan hayır ve şerrin imtihan ile ortaya çıkması, Allah’ın dostunun düşmanından ayırt edilmesi, Allah’ın hizbi ile O’na savaş açanların belirginleşmesi, İblisin içinde saklı bulunan kötülük ve şerrin su yüzüne çıkması vb. gibi -ki bütün bunlar çok büyük hikmetlerdir- bu hikmetlerden birisinin bulunması bile, Âdem’in yaratılış hikmetini açıklamak için yeterlidir. Diğer taraftan, meleklerin söyledikleri sözler kendilerinin Yüce Allah’ın yeryüzünde yaratacağı halifeye üstün olduklarına dair bir işaret taşıdığından ötürü Yüce Allah onlara Âdem’in üstünlüğü ile Allah’ın ilim ve hikmetinin kemâlini itiraf etmelerini sağlayacak bir hususu beyan etmeyi diledi. İşte bunu da şu buyruğu ile açıklamaktadır: 31. “Âdem’e bütün isimleri öğretti.” Yani bütün eşyanın isimlerini hem de bu isimlerin ad olduğu eşyayı öğretti. Yani Âdem’e hem ismi, hem de bu isimlerin müsemmasını öğretti. Lafızları ve bu lafızların manalarını öğretti. Küçük büyük -tencere ve tepsiye varıncaya kadar- her şeyin isimlerini öğretti. “Sonra onları” yani ismin ad olarak konulduğu eşyayı, müsemmaları “meleklere” bunları biliyorlar mı bilmiyorlar mı, imtihan olsun diye “gösterip” eğer bu halifeden daha faziletli olduğunuz şeklindeki söz ve kanaatinizde “doğru iseniz haydi bunların isimlerini bana haber verin, buyurdu.” 32. “(Melekeler:) “Seni tesbih/tenzih ederiz” Sana itiraz ve emrine muhalefet etmekten seni tenzih ederiz. Lütuf ve cömertliğin ile “senin öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan yalnız Sensin.” Alîm; ilmi her şeyi kuşatan, hiçbir şey kendisine gizli olmayan, göklerde olsun, yerde olsun zerre ağırlığı kadar ve bundan daha küçük ya da daha büyük olmak üzere hiçbir şey kendisinden saklı kalmayan, demektir. Hakîm ise tam bir hikmet sahibi demektir ki yaratılmışlardan hiç kimse bunun dışında ve emri altındakilerden hiçbiri bundan müstesna değildir. Hikmetsiz hiçbir şey yaratmadığı gibi, hikmetsiz hiçbir şey de emretmemiştir. Hikmet ise her bir şeyi kendisine yakışan yere koymaktır. İşte melekler Allah’ın ilim ve hikmetini ikrar ve itiraf ettikleri gibi kendilerinin en basit bir şeyi dahi bilme imkânına sahip olmadıklarını da bildirdiler. Allah’ın kendi üzerlerindeki lütuf ve ihsanını, bilmedikleri şeyleri kendilerine öğrettiğini itiraf ettiler. İşte o zaman Yüce Allah şöyle buyurdu: 33. “Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini haber ver!” Yani Yüce Allah’ın meleklere gösterdiği ve bilmekten acze düştükleri eşyaların isimlerini söyle! “O da onların isimlerini haber verince” melekler Âdem’in kendilerinden üstün olduğunu ve Yüce Allah’ın bu halifeyi yeryüzüne halifelik makamına getirmekteki hikmet ve bilgisini açıkça öğrenmiş oldular. “(Allah) şöyle buyurdu: “Size demedim mi ki göklerin ve yerin gaybını Ben bilirim.” Gayb, bizim için gizli olan, tanık olmadığımız ve görmediğimiz şeylerdir. Yüce Allah gizliyi bilen olduğuna göre görünen şeyleri haydi haydi bilir. “Açığa vurduğunuz şeyleri ve gizlediklerinizi de bilirim.” 34. Daha sonra Yüce Allah meleklere Âdem’e secde etmelerini emretti. Bu secde, Âdem için saygı, Allah için de ta’zim ve ubudiyet anlamı taşımaktaydı. Onlar da Allah’ın emirlerini yerine getirdiler ve hepsi de secde etmek için ellerini çabuk tuttular. “Ancak İblis hariç! O, diretti” secde etmekten kaçındı. Yüce Allah’ın emrine ve Adem’e karşı büyüklük tasladı ve:“Hiç, bir çamur parçası olarak yarattığın kimseye secde eder miyim ben?”(el-İsra, 17/61) dedi. İblis’in bu şekilde diretip kibirlenmesi, mayasında bulunan küfrün bir sonucu idi. İşte o zaman Allah’a ve Âdem’e karşı düşmanlığı, kâfirliği ve kibri açıkça ortaya çıktı. Bu âyet-i kerimelerde pek çok ibret ve önemli işaretler vardır: 1- Yüce Allah’ın Kelâm sıfatı bildirilmekte ve ezelden beri Kelâm sıfatına sahip olduğu ve dilediği sözleri söylediği, dilediği gibi konuştuğu, alîm ve hâkim olduğu belirtilmektedir. 2- Kula, yarattığı bazı şeylerde ve emrettiklerinde Allah’ın hikmeti gizli kalırsa, ona düşen teslimiyet göstermek; anlayamamasının aklındaki eksiklikten kaynaklandığını ve Allah’ın hikmetini itiraf etmektir. 3- Yine bu ayetler Yüce Allah’ın meleklere özel bir itina gösterdiği, onlara cahili oldukları şeyleri öğretmek ve bilmedikleri şeylere de dikkatlerini çekmek sureti ile ihsanda bulunduğunu göstermektedir. 4- Yine bu ayetlerde birçok bakımdan ilmin üstünlüğüne de işaret vardır: Yüce Allah meleklere kendisini ilim ve hikmet sahibi olarak tanıtmıştır. Yine Yüce Allah onlara Âdem’in ilim ile üstünlük sahibi olduğunu ve kulun sahip olabileceği en değerli sıfatın ilim olduğunu göstermiştir. Yine Allah meleklere Adem’e -ilmiyle üstünlüğü ortaya çıkınca- ikram olmak üzere secde etmelerini emretmiştir. Başkaları imtihan edilir ve bu imtihanda aciz oldukları ortaya çıkar da bilgisi dolayısıyla üstünlük sahibi olan kişi imtihanda sorulan o hususu bilirse, onun bu bilmesi bu imtihan olmaksızın bilmesinden daha değerli olur. Yine bu ayetlerde insanların ve cinlerin atalarının (Âdem ve İblis) halindeki ibret, Âdem’in üstünlüğü, Allah’ın O’na lütuf ve ihsanda bulunduğu, İblis’in ise ona düşmanlık ettiği ve daha başka ibret alınacak çeşitli hususlar ortaya konmaktadır.

Bakara 2:33

30- “Hani Rabbin meleklere: Muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, demişti de, melekler: Biz seni hamdinle tesbih ve takdis ettiğimiz halde orada fesad çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. (O da:) Elbette ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim, buyurdu. 31- Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere gösterip: “Eğer (iddianızda) doğru iseniz, haydi bunların isimlerini bana haber verin” buyurdu. 32- (Melekeler:)“Seni tesbih/tenzih ederiz. Bizim senin öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan yalnız Sensin.” 33- (Allah:)“Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini haber ver.” buyurdu. O da onların isimlerini haber verince (Allah) şöyle buyurdu: “Size demedim mi ki göklerin ve yerin gaybını Ben bilirim. Açığa vurduğunuz şeyleri ve gizlediklerinizi de bilirim.” 34- Biz meleklere:“Âdem’e secde edin” dedik de onlar derhal secde ettiler. Ancak İblis hariç! O diretti, kibirlendi ve kâfirlerden oldu. 30. Bu ayetle insanlığın atası Âdem aleyhisselam’ın yaratılmasına ve O’nun faziletine dair açıklamalara başlanmaktadır. Yüce Allah O’nu yaratmak isteyince, meleklere bu hususu bildirmiş ve O’nu yeryüzünde halifelik konumuna getireceğini haber vermiştir. Melekler ise:“Biz seni hamdinle tesbih/tenzih” yani seni hamdine ve celaline yaraşır şekilde tenzih “ve takdis ettiğimiz halde orada” günahlar işleyerek “fesad çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” demişlerdi. Burada umum (olan fesat) ifadesinden sonra hususi (bir fesat olan öldürme) ifadesinin kullanılarak (öldürmenin ayrıca zikredilmesi) öldürme fesadının ağırlığını açıklamak içindir. Melekler zanlarına göre yeryüzünde yaratılacak bir kimse bu işleri yapacaktı. Bu yüzden Yüce Allah’ı bundan tenzih ve tazim ettiler. Yüce Allah’a kendilerinin her türlü fesat çıkarmaktan uzak bir şekilde kendisine ibadet etmekte olduklarını da söylediler ve:“Biz seni hamdinle tesbih/tenzih ve takdis ettiğimiz halde...” dediler. “Takdis ettiğimiz” ifadesinin “yalnız seni takdis ederiz ve takdisi sana has kılarız” anlamına gelme ihtimali olduğu gibi “kendi nefislerimizi senin için takdis ederiz” anlamına gelme ihtimali de vardır. Yani biz güzel ahlâk ile nefislerimizi senin için temizler ve kötü huylardan arındırırız. Bu güzel ahlâk ise Allah’ı sevmek, O’ndan korkmak ve O’nu ta’zim etmek vb.dir. Yüce Allah meleklere şöyle dedi:“Elbette ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim.” Bu halife ile ilgili olarak sizin bilmediğiniz şeyleri ben biliyorum. Çünkü sizin bu sözleriniz kendi zannınıza dayalıdır. Ben ise açıkta olanı da, gizli olanı da bilirim. Bu halifenin yaratılması ile meydana gelecek hayrın onun yaratılmasındaki şerden kat kat fazla olduğunu da bilirim. Bu hususta sadece Yüce Allah’ın Âdem’in soyundan gelenler arasında peygamberleri, sıddıkları, şehitleri ve salihleri seçmesi, bütün insanlara Allah'ın varlığına dair belgelerin/âyetlerin açıkça ortaya konması, yine bu halife yaratılmasaydı söz konusu olmayacak olan cihad ve benzeri ibadetlerin gerçekleşmesi, mükelleflerin tabiatlarında saklı bulunan hayır ve şerrin imtihan ile ortaya çıkması, Allah’ın dostunun düşmanından ayırt edilmesi, Allah’ın hizbi ile O’na savaş açanların belirginleşmesi, İblisin içinde saklı bulunan kötülük ve şerrin su yüzüne çıkması vb. gibi -ki bütün bunlar çok büyük hikmetlerdir- bu hikmetlerden birisinin bulunması bile, Âdem’in yaratılış hikmetini açıklamak için yeterlidir. Diğer taraftan, meleklerin söyledikleri sözler kendilerinin Yüce Allah’ın yeryüzünde yaratacağı halifeye üstün olduklarına dair bir işaret taşıdığından ötürü Yüce Allah onlara Âdem’in üstünlüğü ile Allah’ın ilim ve hikmetinin kemâlini itiraf etmelerini sağlayacak bir hususu beyan etmeyi diledi. İşte bunu da şu buyruğu ile açıklamaktadır: 31. “Âdem’e bütün isimleri öğretti.” Yani bütün eşyanın isimlerini hem de bu isimlerin ad olduğu eşyayı öğretti. Yani Âdem’e hem ismi, hem de bu isimlerin müsemmasını öğretti. Lafızları ve bu lafızların manalarını öğretti. Küçük büyük -tencere ve tepsiye varıncaya kadar- her şeyin isimlerini öğretti. “Sonra onları” yani ismin ad olarak konulduğu eşyayı, müsemmaları “meleklere” bunları biliyorlar mı bilmiyorlar mı, imtihan olsun diye “gösterip” eğer bu halifeden daha faziletli olduğunuz şeklindeki söz ve kanaatinizde “doğru iseniz haydi bunların isimlerini bana haber verin, buyurdu.” 32. “(Melekeler:) “Seni tesbih/tenzih ederiz” Sana itiraz ve emrine muhalefet etmekten seni tenzih ederiz. Lütuf ve cömertliğin ile “senin öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan yalnız Sensin.” Alîm; ilmi her şeyi kuşatan, hiçbir şey kendisine gizli olmayan, göklerde olsun, yerde olsun zerre ağırlığı kadar ve bundan daha küçük ya da daha büyük olmak üzere hiçbir şey kendisinden saklı kalmayan, demektir. Hakîm ise tam bir hikmet sahibi demektir ki yaratılmışlardan hiç kimse bunun dışında ve emri altındakilerden hiçbiri bundan müstesna değildir. Hikmetsiz hiçbir şey yaratmadığı gibi, hikmetsiz hiçbir şey de emretmemiştir. Hikmet ise her bir şeyi kendisine yakışan yere koymaktır. İşte melekler Allah’ın ilim ve hikmetini ikrar ve itiraf ettikleri gibi kendilerinin en basit bir şeyi dahi bilme imkânına sahip olmadıklarını da bildirdiler. Allah’ın kendi üzerlerindeki lütuf ve ihsanını, bilmedikleri şeyleri kendilerine öğrettiğini itiraf ettiler. İşte o zaman Yüce Allah şöyle buyurdu: 33. “Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini haber ver!” Yani Yüce Allah’ın meleklere gösterdiği ve bilmekten acze düştükleri eşyaların isimlerini söyle! “O da onların isimlerini haber verince” melekler Âdem’in kendilerinden üstün olduğunu ve Yüce Allah’ın bu halifeyi yeryüzüne halifelik makamına getirmekteki hikmet ve bilgisini açıkça öğrenmiş oldular. “(Allah) şöyle buyurdu: “Size demedim mi ki göklerin ve yerin gaybını Ben bilirim.” Gayb, bizim için gizli olan, tanık olmadığımız ve görmediğimiz şeylerdir. Yüce Allah gizliyi bilen olduğuna göre görünen şeyleri haydi haydi bilir. “Açığa vurduğunuz şeyleri ve gizlediklerinizi de bilirim.” 34. Daha sonra Yüce Allah meleklere Âdem’e secde etmelerini emretti. Bu secde, Âdem için saygı, Allah için de ta’zim ve ubudiyet anlamı taşımaktaydı. Onlar da Allah’ın emirlerini yerine getirdiler ve hepsi de secde etmek için ellerini çabuk tuttular. “Ancak İblis hariç! O, diretti” secde etmekten kaçındı. Yüce Allah’ın emrine ve Adem’e karşı büyüklük tasladı ve:“Hiç, bir çamur parçası olarak yarattığın kimseye secde eder miyim ben?”(el-İsra, 17/61) dedi. İblis’in bu şekilde diretip kibirlenmesi, mayasında bulunan küfrün bir sonucu idi. İşte o zaman Allah’a ve Âdem’e karşı düşmanlığı, kâfirliği ve kibri açıkça ortaya çıktı. Bu âyet-i kerimelerde pek çok ibret ve önemli işaretler vardır: 1- Yüce Allah’ın Kelâm sıfatı bildirilmekte ve ezelden beri Kelâm sıfatına sahip olduğu ve dilediği sözleri söylediği, dilediği gibi konuştuğu, alîm ve hâkim olduğu belirtilmektedir. 2- Kula, yarattığı bazı şeylerde ve emrettiklerinde Allah’ın hikmeti gizli kalırsa, ona düşen teslimiyet göstermek; anlayamamasının aklındaki eksiklikten kaynaklandığını ve Allah’ın hikmetini itiraf etmektir. 3- Yine bu ayetler Yüce Allah’ın meleklere özel bir itina gösterdiği, onlara cahili oldukları şeyleri öğretmek ve bilmedikleri şeylere de dikkatlerini çekmek sureti ile ihsanda bulunduğunu göstermektedir. 4- Yine bu ayetlerde birçok bakımdan ilmin üstünlüğüne de işaret vardır: Yüce Allah meleklere kendisini ilim ve hikmet sahibi olarak tanıtmıştır. Yine Yüce Allah onlara Âdem’in ilim ile üstünlük sahibi olduğunu ve kulun sahip olabileceği en değerli sıfatın ilim olduğunu göstermiştir. Yine Allah meleklere Adem’e -ilmiyle üstünlüğü ortaya çıkınca- ikram olmak üzere secde etmelerini emretmiştir. Başkaları imtihan edilir ve bu imtihanda aciz oldukları ortaya çıkar da bilgisi dolayısıyla üstünlük sahibi olan kişi imtihanda sorulan o hususu bilirse, onun bu bilmesi bu imtihan olmaksızın bilmesinden daha değerli olur. Yine bu ayetlerde insanların ve cinlerin atalarının (Âdem ve İblis) halindeki ibret, Âdem’in üstünlüğü, Allah’ın O’na lütuf ve ihsanda bulunduğu, İblis’in ise ona düşmanlık ettiği ve daha başka ibret alınacak çeşitli hususlar ortaya konmaktadır.

Bakara 2:34

30- “Hani Rabbin meleklere: Muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, demişti de, melekler: Biz seni hamdinle tesbih ve takdis ettiğimiz halde orada fesad çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. (O da:) Elbette ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim, buyurdu. 31- Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere gösterip: “Eğer (iddianızda) doğru iseniz, haydi bunların isimlerini bana haber verin” buyurdu. 32- (Melekeler:)“Seni tesbih/tenzih ederiz. Bizim senin öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan yalnız Sensin.” 33- (Allah:)“Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini haber ver.” buyurdu. O da onların isimlerini haber verince (Allah) şöyle buyurdu: “Size demedim mi ki göklerin ve yerin gaybını Ben bilirim. Açığa vurduğunuz şeyleri ve gizlediklerinizi de bilirim.” 34- Biz meleklere:“Âdem’e secde edin” dedik de onlar derhal secde ettiler. Ancak İblis hariç! O diretti, kibirlendi ve kâfirlerden oldu. 30. Bu ayetle insanlığın atası Âdem aleyhisselam’ın yaratılmasına ve O’nun faziletine dair açıklamalara başlanmaktadır. Yüce Allah O’nu yaratmak isteyince, meleklere bu hususu bildirmiş ve O’nu yeryüzünde halifelik konumuna getireceğini haber vermiştir. Melekler ise:“Biz seni hamdinle tesbih/tenzih” yani seni hamdine ve celaline yaraşır şekilde tenzih “ve takdis ettiğimiz halde orada” günahlar işleyerek “fesad çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” demişlerdi. Burada umum (olan fesat) ifadesinden sonra hususi (bir fesat olan öldürme) ifadesinin kullanılarak (öldürmenin ayrıca zikredilmesi) öldürme fesadının ağırlığını açıklamak içindir. Melekler zanlarına göre yeryüzünde yaratılacak bir kimse bu işleri yapacaktı. Bu yüzden Yüce Allah’ı bundan tenzih ve tazim ettiler. Yüce Allah’a kendilerinin her türlü fesat çıkarmaktan uzak bir şekilde kendisine ibadet etmekte olduklarını da söylediler ve:“Biz seni hamdinle tesbih/tenzih ve takdis ettiğimiz halde...” dediler. “Takdis ettiğimiz” ifadesinin “yalnız seni takdis ederiz ve takdisi sana has kılarız” anlamına gelme ihtimali olduğu gibi “kendi nefislerimizi senin için takdis ederiz” anlamına gelme ihtimali de vardır. Yani biz güzel ahlâk ile nefislerimizi senin için temizler ve kötü huylardan arındırırız. Bu güzel ahlâk ise Allah’ı sevmek, O’ndan korkmak ve O’nu ta’zim etmek vb.dir. Yüce Allah meleklere şöyle dedi:“Elbette ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim.” Bu halife ile ilgili olarak sizin bilmediğiniz şeyleri ben biliyorum. Çünkü sizin bu sözleriniz kendi zannınıza dayalıdır. Ben ise açıkta olanı da, gizli olanı da bilirim. Bu halifenin yaratılması ile meydana gelecek hayrın onun yaratılmasındaki şerden kat kat fazla olduğunu da bilirim. Bu hususta sadece Yüce Allah’ın Âdem’in soyundan gelenler arasında peygamberleri, sıddıkları, şehitleri ve salihleri seçmesi, bütün insanlara Allah'ın varlığına dair belgelerin/âyetlerin açıkça ortaya konması, yine bu halife yaratılmasaydı söz konusu olmayacak olan cihad ve benzeri ibadetlerin gerçekleşmesi, mükelleflerin tabiatlarında saklı bulunan hayır ve şerrin imtihan ile ortaya çıkması, Allah’ın dostunun düşmanından ayırt edilmesi, Allah’ın hizbi ile O’na savaş açanların belirginleşmesi, İblisin içinde saklı bulunan kötülük ve şerrin su yüzüne çıkması vb. gibi -ki bütün bunlar çok büyük hikmetlerdir- bu hikmetlerden birisinin bulunması bile, Âdem’in yaratılış hikmetini açıklamak için yeterlidir. Diğer taraftan, meleklerin söyledikleri sözler kendilerinin Yüce Allah’ın yeryüzünde yaratacağı halifeye üstün olduklarına dair bir işaret taşıdığından ötürü Yüce Allah onlara Âdem’in üstünlüğü ile Allah’ın ilim ve hikmetinin kemâlini itiraf etmelerini sağlayacak bir hususu beyan etmeyi diledi. İşte bunu da şu buyruğu ile açıklamaktadır: 31. “Âdem’e bütün isimleri öğretti.” Yani bütün eşyanın isimlerini hem de bu isimlerin ad olduğu eşyayı öğretti. Yani Âdem’e hem ismi, hem de bu isimlerin müsemmasını öğretti. Lafızları ve bu lafızların manalarını öğretti. Küçük büyük -tencere ve tepsiye varıncaya kadar- her şeyin isimlerini öğretti. “Sonra onları” yani ismin ad olarak konulduğu eşyayı, müsemmaları “meleklere” bunları biliyorlar mı bilmiyorlar mı, imtihan olsun diye “gösterip” eğer bu halifeden daha faziletli olduğunuz şeklindeki söz ve kanaatinizde “doğru iseniz haydi bunların isimlerini bana haber verin, buyurdu.” 32. “(Melekeler:) “Seni tesbih/tenzih ederiz” Sana itiraz ve emrine muhalefet etmekten seni tenzih ederiz. Lütuf ve cömertliğin ile “senin öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan yalnız Sensin.” Alîm; ilmi her şeyi kuşatan, hiçbir şey kendisine gizli olmayan, göklerde olsun, yerde olsun zerre ağırlığı kadar ve bundan daha küçük ya da daha büyük olmak üzere hiçbir şey kendisinden saklı kalmayan, demektir. Hakîm ise tam bir hikmet sahibi demektir ki yaratılmışlardan hiç kimse bunun dışında ve emri altındakilerden hiçbiri bundan müstesna değildir. Hikmetsiz hiçbir şey yaratmadığı gibi, hikmetsiz hiçbir şey de emretmemiştir. Hikmet ise her bir şeyi kendisine yakışan yere koymaktır. İşte melekler Allah’ın ilim ve hikmetini ikrar ve itiraf ettikleri gibi kendilerinin en basit bir şeyi dahi bilme imkânına sahip olmadıklarını da bildirdiler. Allah’ın kendi üzerlerindeki lütuf ve ihsanını, bilmedikleri şeyleri kendilerine öğrettiğini itiraf ettiler. İşte o zaman Yüce Allah şöyle buyurdu: 33. “Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini haber ver!” Yani Yüce Allah’ın meleklere gösterdiği ve bilmekten acze düştükleri eşyaların isimlerini söyle! “O da onların isimlerini haber verince” melekler Âdem’in kendilerinden üstün olduğunu ve Yüce Allah’ın bu halifeyi yeryüzüne halifelik makamına getirmekteki hikmet ve bilgisini açıkça öğrenmiş oldular. “(Allah) şöyle buyurdu: “Size demedim mi ki göklerin ve yerin gaybını Ben bilirim.” Gayb, bizim için gizli olan, tanık olmadığımız ve görmediğimiz şeylerdir. Yüce Allah gizliyi bilen olduğuna göre görünen şeyleri haydi haydi bilir. “Açığa vurduğunuz şeyleri ve gizlediklerinizi de bilirim.” 34. Daha sonra Yüce Allah meleklere Âdem’e secde etmelerini emretti. Bu secde, Âdem için saygı, Allah için de ta’zim ve ubudiyet anlamı taşımaktaydı. Onlar da Allah’ın emirlerini yerine getirdiler ve hepsi de secde etmek için ellerini çabuk tuttular. “Ancak İblis hariç! O, diretti” secde etmekten kaçındı. Yüce Allah’ın emrine ve Adem’e karşı büyüklük tasladı ve:“Hiç, bir çamur parçası olarak yarattığın kimseye secde eder miyim ben?”(el-İsra, 17/61) dedi. İblis’in bu şekilde diretip kibirlenmesi, mayasında bulunan küfrün bir sonucu idi. İşte o zaman Allah’a ve Âdem’e karşı düşmanlığı, kâfirliği ve kibri açıkça ortaya çıktı. Bu âyet-i kerimelerde pek çok ibret ve önemli işaretler vardır: 1- Yüce Allah’ın Kelâm sıfatı bildirilmekte ve ezelden beri Kelâm sıfatına sahip olduğu ve dilediği sözleri söylediği, dilediği gibi konuştuğu, alîm ve hâkim olduğu belirtilmektedir. 2- Kula, yarattığı bazı şeylerde ve emrettiklerinde Allah’ın hikmeti gizli kalırsa, ona düşen teslimiyet göstermek; anlayamamasının aklındaki eksiklikten kaynaklandığını ve Allah’ın hikmetini itiraf etmektir. 3- Yine bu ayetler Yüce Allah’ın meleklere özel bir itina gösterdiği, onlara cahili oldukları şeyleri öğretmek ve bilmedikleri şeylere de dikkatlerini çekmek sureti ile ihsanda bulunduğunu göstermektedir. 4- Yine bu ayetlerde birçok bakımdan ilmin üstünlüğüne de işaret vardır: Yüce Allah meleklere kendisini ilim ve hikmet sahibi olarak tanıtmıştır. Yine Yüce Allah onlara Âdem’in ilim ile üstünlük sahibi olduğunu ve kulun sahip olabileceği en değerli sıfatın ilim olduğunu göstermiştir. Yine Allah meleklere Adem’e -ilmiyle üstünlüğü ortaya çıkınca- ikram olmak üzere secde etmelerini emretmiştir. Başkaları imtihan edilir ve bu imtihanda aciz oldukları ortaya çıkar da bilgisi dolayısıyla üstünlük sahibi olan kişi imtihanda sorulan o hususu bilirse, onun bu bilmesi bu imtihan olmaksızın bilmesinden daha değerli olur. Yine bu ayetlerde insanların ve cinlerin atalarının (Âdem ve İblis) halindeki ibret, Âdem’in üstünlüğü, Allah’ın O’na lütuf ve ihsanda bulunduğu, İblis’in ise ona düşmanlık ettiği ve daha başka ibret alınacak çeşitli hususlar ortaya konmaktadır.

Bakara 2:35

35- Dedik ki; “Ey Âdem! Sen ve eşin Cennet’i mesken edinin ve ondan dilediğiniz yerden bol bol yiyin. (Fakat) şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz. 36- Derken Şeytan onların ayaklarını kaydırdı ve onları içinde bulundukları yerden çıkardı. Biz de dedik ki: “Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde sizin için bir zamana kadar bir karar yeri ve geçim vardır.” 35. Yüce Allah, Âdem’i yaratıp onu üstün kıldıktan sonra kendisiyle huzur ve sükun bulup yakınlık kuracağı zevcesini yaratmış böylelikle de O’na olan nimetini tamamlamıştır. Sonra her ikisine de Cennet’te kalmalarını, oradan istedikleri gibi bol bol yemelerini emir buyurmuştur:“Ey Âdem! Sen ve eşin Cennet’i mesken edinin ve ondan dilediğiniz yerden bol bol yiyin.” Yani dilediğiniz çeşitli meyve ve ürünlerden yiyin. Yüce Allah başka bir ayette geçtiği üzere ona:“Çünkü sen orada aç da kalmazsın çıplak da. Ve sen orada hiç şüphesiz susuz da kalmazsın, güneşte de yanmazsın.”(Tâhâ, 20/118-119) buyurmuştur. “(Fakat) şu ağaca yaklaşmayın!” Burada sözü edilen ağaç Cennet ağaçlarından bir ağaçtır, onun hangi tür ağaç olduğunu en iyi Allah bilir. Ona ve eşine bu ağaca yaklaşmanın yasaklanması ya imtihan ve sınama içindi, yahut da bizce bilinmeyen başka bir hikmete mebni idi. “Yoksa zalimlerden olursunuz.” Bu buyruk söz konusu yasağın haram kılmaya yönelik olduğunu göstermektedir. Çünkü aksine hareket edilmesi halinde zalim olunacağını belirtilmiştir. 36. Düşmanları onlara vesvese vermeye ve kendileri için yasaklanan ağaçtan yemeğe teşvik etmeye devam edip durdu. Nihâyet “onların ayaklarını kaydırdı”. Yani onlara bu ağaçtan yemeyi süsleyerek onları yanlışa düşürdü ve “Şüphesiz ki ben size nasihat edenlerdenim, diye Allah adına onlara yemin etti.”(el-A’râf, 7/61) Onlar da ona aldandılar ve emrine uydular. O da onları içinde bulundukları nimet ve bolluktan çıkardı. Böylelikle yorulma, çalışıp didinme ve mücadele etme yurdu olan dünyaya indirildiler. “Kiminiz kiminize düşman olarak inin.” Yani Âdem ve zürriyeti ile İblis ve zürriyeti düşmandırlar. Bilindiği gibi düşman bir kimse düşmanına zarar vermek, ona kötülük yapmak için her türlü yolu dener, her fırsatta onu hayırdan mahrum bırakmaya çalışır. İşte bu çerçevede Âdem’in oğulları şeytana karşı uyarılmaktadırlar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki Şeytan sizin bir düşmanınızdır. O halde siz de onu düşman belleyin. O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşe gireceklerden olsunlar diye davet eder.”(Fatır, 35/6); “Artık onlar sizin düşmanınızken siz beni bırakıp da onu ve zürriyetini dost mu edineceksiniz? Zalimler için ne fena bir bedel!”(Kehf, 18/50) Daha sonra Yüce Allah indirilmenin nihai yerinin yeryüzü olduğunu bildirerek “yeryüzünde sizin için bir zamana kadar” yani ecellerinizin biteceği vakte kadar “bir karar yeri” mesken ve yerleşecek yer “ve geçim vardır.” Ecellerinizin bitiminden sonra ise o dünyadan kendisi için yaratılmış olduğunuz ve sizin için yaratılmış bulunan (ahiret) yurduna intikal edeceksiniz. Bu ayette şu ifade edilmektedir: Yeryüzündeki hayat süreli ve geçici. Yeryüzü gerçek mesken değildir, sadece bir geçiş yeridir. Orada bu ebedi yurt için azık hazırlanır; yoksa orası ebedi kalacak şekilde imar edilmez.

Bakara 2:36

35- Dedik ki; “Ey Âdem! Sen ve eşin Cennet’i mesken edinin ve ondan dilediğiniz yerden bol bol yiyin. (Fakat) şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz. 36- Derken Şeytan onların ayaklarını kaydırdı ve onları içinde bulundukları yerden çıkardı. Biz de dedik ki: “Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde sizin için bir zamana kadar bir karar yeri ve geçim vardır.” 35. Yüce Allah, Âdem’i yaratıp onu üstün kıldıktan sonra kendisiyle huzur ve sükun bulup yakınlık kuracağı zevcesini yaratmış böylelikle de O’na olan nimetini tamamlamıştır. Sonra her ikisine de Cennet’te kalmalarını, oradan istedikleri gibi bol bol yemelerini emir buyurmuştur:“Ey Âdem! Sen ve eşin Cennet’i mesken edinin ve ondan dilediğiniz yerden bol bol yiyin.” Yani dilediğiniz çeşitli meyve ve ürünlerden yiyin. Yüce Allah başka bir ayette geçtiği üzere ona:“Çünkü sen orada aç da kalmazsın çıplak da. Ve sen orada hiç şüphesiz susuz da kalmazsın, güneşte de yanmazsın.”(Tâhâ, 20/118-119) buyurmuştur. “(Fakat) şu ağaca yaklaşmayın!” Burada sözü edilen ağaç Cennet ağaçlarından bir ağaçtır, onun hangi tür ağaç olduğunu en iyi Allah bilir. Ona ve eşine bu ağaca yaklaşmanın yasaklanması ya imtihan ve sınama içindi, yahut da bizce bilinmeyen başka bir hikmete mebni idi. “Yoksa zalimlerden olursunuz.” Bu buyruk söz konusu yasağın haram kılmaya yönelik olduğunu göstermektedir. Çünkü aksine hareket edilmesi halinde zalim olunacağını belirtilmiştir. 36. Düşmanları onlara vesvese vermeye ve kendileri için yasaklanan ağaçtan yemeğe teşvik etmeye devam edip durdu. Nihâyet “onların ayaklarını kaydırdı”. Yani onlara bu ağaçtan yemeyi süsleyerek onları yanlışa düşürdü ve “Şüphesiz ki ben size nasihat edenlerdenim, diye Allah adına onlara yemin etti.”(el-A’râf, 7/61) Onlar da ona aldandılar ve emrine uydular. O da onları içinde bulundukları nimet ve bolluktan çıkardı. Böylelikle yorulma, çalışıp didinme ve mücadele etme yurdu olan dünyaya indirildiler. “Kiminiz kiminize düşman olarak inin.” Yani Âdem ve zürriyeti ile İblis ve zürriyeti düşmandırlar. Bilindiği gibi düşman bir kimse düşmanına zarar vermek, ona kötülük yapmak için her türlü yolu dener, her fırsatta onu hayırdan mahrum bırakmaya çalışır. İşte bu çerçevede Âdem’in oğulları şeytana karşı uyarılmaktadırlar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki Şeytan sizin bir düşmanınızdır. O halde siz de onu düşman belleyin. O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşe gireceklerden olsunlar diye davet eder.”(Fatır, 35/6); “Artık onlar sizin düşmanınızken siz beni bırakıp da onu ve zürriyetini dost mu edineceksiniz? Zalimler için ne fena bir bedel!”(Kehf, 18/50) Daha sonra Yüce Allah indirilmenin nihai yerinin yeryüzü olduğunu bildirerek “yeryüzünde sizin için bir zamana kadar” yani ecellerinizin biteceği vakte kadar “bir karar yeri” mesken ve yerleşecek yer “ve geçim vardır.” Ecellerinizin bitiminden sonra ise o dünyadan kendisi için yaratılmış olduğunuz ve sizin için yaratılmış bulunan (ahiret) yurduna intikal edeceksiniz. Bu ayette şu ifade edilmektedir: Yeryüzündeki hayat süreli ve geçici. Yeryüzü gerçek mesken değildir, sadece bir geçiş yeridir. Orada bu ebedi yurt için azık hazırlanır; yoksa orası ebedi kalacak şekilde imar edilmez.

Bakara 2:37

37- Bunun üzerine Âdem Rabb’inden birtakım kelimeler öğrendi (ve tevbe etti). Allah da tevbesini kabul buyurdu. Zira O, tevbeleri kabul edendir, Rahîm’dir. 37. “Âdem Rabb’inden birtakım kelimeler öğrendi” Yani o, Allah’tan ilham yoluyla bazı kelimeler öğrendi. Bu kelimeler de Yüce Allah’ın:“Rabbimiz biz kendimize zulmettik…”(el-A’raf, 7/23) âyetinde geçen sözlerdir. Böylelikle Âdem günahını itiraf etti ve Allah’tan günahının bağışlanmasını istedi. Allah da merhamet edip “tevbesini kabul buyurdu. Zira O, tevbeleri kabul edendir” tevbe edip kendisine dönen kimselerin tevbesini kabul eder. Allah’ın tevbeyi kabul etmesi iki türlüdür: Önce kişiyi tevbe etmeye muvaffak kılar, sonra da tevbe şartlarını taşıdığı takdirde tevbeyi kabul eder. “Rahîm’dir” Rahim, kullarına çok merhametli olan demektir. Onları tevbeye muvaffak kılması, sonra da affedip bağışlaması da O’nun rahmetinin bir tecellisidir.

Bakara 2:38

38- “Hepiniz oradan inin” dedik. “Şâyet benden size bir hidâyet gelir de kim benim hidâyetime uyarsa, onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.” 39- Küfre saplananlar ve ayetlerimizi yalanlayanlar ise işte onlar ateş ehlidirler ve onlar orada ebediyen kalacaklardır. 38. Yüce Allah, Cennet’ten indirilmeyi zikredeceği hususa bir girizgah olarak tekrar söz konusu etmiştir ki bu husus şudur:“Şâyet benden size bir hidâyet gelir de…” Yani ey insanlar ve cinler! Her ne zaman size benden bir “hidayet”, yani, sizi bana yakınlaştıracak, rızama doğru getirecek bir Peygamber ve bir Kitab gelecek olur da aranızdan “kim benim hidâyetime uyarsa” yani Peygamberlerime ve kitaplarıma iman etmek ve onlarla hidâyet bulmak sureti ile kim hidâyetime uyacak olursa -ki bu da Rasûllerin ve kitapların verdiği bütün haberleri tasdik etmek, emirleri yerine getirmek ve yasaklardan kaçınmak sureti ile olur- “onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.” Bir diğer âyet-i kerimede bu durum şöyle ifade edilmektedir:“Kim benim hidâyetime uyarsa, o hem sapıtmaz, hem de bedbaht olmaz.”(Tâ-hâ, 20/123) Görüldüğü gibi, Yüce Allah hidâyetine tabi olmanın dört sonucu olduğunu belirtmektedir: Korku ve üzüntünün bulunmaması ki bu ikisinin arasındaki fark şudur: Eğer hoşlanılmayan bir şey geçmişte kalmışsa bu, üzüntü doğurur. Eğer onun ilerde gelmesi bekleniyorsa bu da korkuyu meydana getirir. Yüce Allah bu ikisinin de hidayete tabi olan için söz konusu olmayacağını belirtmektedir. Bunlar söz konusu olmadığında ise bunların zıddı söz konusu olur ki bu da tam bir güven hissidir. Aynı şekilde hidayete tabi olanlar için sapıklık ve bedbahtlık da söz konusu olmayacaktır. Bu iki olmayınca da onların zıddı gerçekleşecek demektir ki bunlar da hidayet ve mutluluktur. O halde Allah’ın hidâyetine tabi olan kimseler için hem dünyada, hem âhirette güven, mutluluk ve hidâyet gerçekleşir. Hoşa gitmeyen korku, üzüntü, sapıklık ve bedbahtlığın da her türlüsünden uzak kalır. Böylelikle arzulanan şeyler elde edilmiş, hoşlanılmayan ve korkulan şeylerden de uzak kalınmış olur. 39. “Küfre saplananlar ve ayetlerimizi yalanlayanlar ise işte onlar…” Bu buyrukta bir öncekinin aksi durum söz konusu edilmektedir. Allah’ın hidâyetine tabi olmayıp Allah’ı inkar/küfür eden ve O’nun âyetlerini yalanlayan kimseler “ateş ehlidirler.” Yani arkadaşın arkadaşından ayrılmaması, alacaklının borçlusunun peşini bırakmaması gibi onlar da ateşten ayrılmayacaktır. “orada ebediyen kalacaklardır.” Ne oradan çıkabilirler, ne azapları diner, ne de yardım görürler. Bu ve benzeri âyetlerde cin ve insanlardan oluşan mahlûkatın mutlu/cennetlik kimselerle bedbaht/cehennemlik kimseler olmak üzere ikiye ayrıldıkları, her iki kesimin nitelikleri ve bunlar arasında yer almayı gerektiren ameller belirtilir. Yine cinlerin hem emir ve yasak bakımından hem de sevap ve ceza bakımından insanlar gibi oldukları ifade edilmektedir. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına olan nimet ve ihsanlarını hatırlatmaya geçerek şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:39

38- “Hepiniz oradan inin” dedik. “Şâyet benden size bir hidâyet gelir de kim benim hidâyetime uyarsa, onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.” 39- Küfre saplananlar ve ayetlerimizi yalanlayanlar ise işte onlar ateş ehlidirler ve onlar orada ebediyen kalacaklardır. 38. Yüce Allah, Cennet’ten indirilmeyi zikredeceği hususa bir girizgah olarak tekrar söz konusu etmiştir ki bu husus şudur:“Şâyet benden size bir hidâyet gelir de…” Yani ey insanlar ve cinler! Her ne zaman size benden bir “hidayet”, yani, sizi bana yakınlaştıracak, rızama doğru getirecek bir Peygamber ve bir Kitab gelecek olur da aranızdan “kim benim hidâyetime uyarsa” yani Peygamberlerime ve kitaplarıma iman etmek ve onlarla hidâyet bulmak sureti ile kim hidâyetime uyacak olursa -ki bu da Rasûllerin ve kitapların verdiği bütün haberleri tasdik etmek, emirleri yerine getirmek ve yasaklardan kaçınmak sureti ile olur- “onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.” Bir diğer âyet-i kerimede bu durum şöyle ifade edilmektedir:“Kim benim hidâyetime uyarsa, o hem sapıtmaz, hem de bedbaht olmaz.”(Tâ-hâ, 20/123) Görüldüğü gibi, Yüce Allah hidâyetine tabi olmanın dört sonucu olduğunu belirtmektedir: Korku ve üzüntünün bulunmaması ki bu ikisinin arasındaki fark şudur: Eğer hoşlanılmayan bir şey geçmişte kalmışsa bu, üzüntü doğurur. Eğer onun ilerde gelmesi bekleniyorsa bu da korkuyu meydana getirir. Yüce Allah bu ikisinin de hidayete tabi olan için söz konusu olmayacağını belirtmektedir. Bunlar söz konusu olmadığında ise bunların zıddı söz konusu olur ki bu da tam bir güven hissidir. Aynı şekilde hidayete tabi olanlar için sapıklık ve bedbahtlık da söz konusu olmayacaktır. Bu iki olmayınca da onların zıddı gerçekleşecek demektir ki bunlar da hidayet ve mutluluktur. O halde Allah’ın hidâyetine tabi olan kimseler için hem dünyada, hem âhirette güven, mutluluk ve hidâyet gerçekleşir. Hoşa gitmeyen korku, üzüntü, sapıklık ve bedbahtlığın da her türlüsünden uzak kalır. Böylelikle arzulanan şeyler elde edilmiş, hoşlanılmayan ve korkulan şeylerden de uzak kalınmış olur. 39. “Küfre saplananlar ve ayetlerimizi yalanlayanlar ise işte onlar…” Bu buyrukta bir öncekinin aksi durum söz konusu edilmektedir. Allah’ın hidâyetine tabi olmayıp Allah’ı inkar/küfür eden ve O’nun âyetlerini yalanlayan kimseler “ateş ehlidirler.” Yani arkadaşın arkadaşından ayrılmaması, alacaklının borçlusunun peşini bırakmaması gibi onlar da ateşten ayrılmayacaktır. “orada ebediyen kalacaklardır.” Ne oradan çıkabilirler, ne azapları diner, ne de yardım görürler. Bu ve benzeri âyetlerde cin ve insanlardan oluşan mahlûkatın mutlu/cennetlik kimselerle bedbaht/cehennemlik kimseler olmak üzere ikiye ayrıldıkları, her iki kesimin nitelikleri ve bunlar arasında yer almayı gerektiren ameller belirtilir. Yine cinlerin hem emir ve yasak bakımından hem de sevap ve ceza bakımından insanlar gibi oldukları ifade edilmektedir. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına olan nimet ve ihsanlarını hatırlatmaya geçerek şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:40

40- Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki ben de ahdinizi yerine getireyim. (Bir de) yalnız benden korkun. 41- Beraberinizde bulunanları tasdik edici olarak indirdiğime iman edin ve onu inkar edenlerin ilki olmayın. Âyetlerimi az bir pahaya satmayın ve yalnız benden korkup sakının. 42- Hakkı batılla bulayıp bile bile hakkı gizlemeyin. 43- Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin. 40. “Ey İsrailoğulları” buyruğunda geçen İsrail’den kasıt, Yakub aleyhisselam’dır. Burada hitap Medine ve etrafında bulunan çeşitli İsrailoğulları fırkalarına yöneliktir. Onlardan sonra gelenler de bu hitaba dahildirler. Allah onlara genel bir emir vererek:“Size verdiğim nimetimi hatırlayın” buyurmaktadır. Bu buyruk bir bölümü bu sûrede söz konusu edilecek olan bütün nimetleri kapsar. Hatırlamaktan maksat kalp ile itiraf etmek, dil ile övmek, âzâları da Allah’ın seveceği ve razı olacağı yollarda kullanmak sureti ile bu nimetlerin hatırlanmasıdır. “Ve ahdimi yerine getirin” buyruğu ise Allah'ın onlardan kendisine ve Peygamberlerine iman edeceklerine ve Şeriat’i uygulayacaklarına dair almış olduğu sözdür. “Ki ben de ahdinizi yerine getireyim.” Bu da onların sözlerinde durmalarına karşılık verilecek mükâfattır. Burada sözü edilen ahitten kasıt Yüce Allah’ın şu buyruğunda sözü edilen hususlardır:“Andolsun, Allah İsrailoğullarından söz almıştı. Biz içlerinden oniki de temsilci belirlemiştik. Allah buyurmuştu ki: Ben şüphesiz sizinle beraberim, andolsun ki eğer namaz kılar, zekât verir, Peygamberlerime inanırsanız... bundan sonra içinizden kim kâfir olursa, muhakkak doğru yoldan sapmış olur.”(el-Maide, 5/12) xxxbu ve benzeri bazı ayetler metinde de yarım ama aslında tamamının verilmesi daha doğru ve okuyucu açısından da daha anlaşılır olurXXX hocaya sorulabilirXXXX Bunun ardından Yüce Allah onlara, verdikleri sözde durmalarını sağlayacak sebebi emretmektedir ki bu da gereği üzere yalnızca O’ndan korkmaktır. Çünkü O’ndan korkan bir kimse bu korkusu dolayısıyla emrine uyar ve yasaklarından sakınır. Daha sonra Yüce Allah onlara kendisi olmaksızın imanlarının ne tamam ne de sahih olamayacağı bir hususu şöyle emretmektedir: 41. “Beraberinizde bulunanları tasdik edici olarak indirdiğime iman edin” Bundan kasıt Yüce Allah’ın kulu ve Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirdiği Kur’ân-ı Kerîm’dir. Ona iman etmelerini ve uymalarını etmektedir. Bu Kitab’ın üzerine indirildiği kişiye iman etmeyi de gerektirir. Allah iman etmelerini gerektiren hususu da söz konusu etmiş “beraberinizde bulunanları tasdik edici” buyurmuştur. Yani ona uygun olan, muhalif olmayan ve onunla çelişmeyen Kitab’a iman edin, demektir. Kur’ân-ı Kerîm beraberinizde bulunan kitaplara uygun düştüğüne, aykırı olmadığına göre, sizin ona iman etmenize bir engel yoktur. Çünkü bu kitap diğer Rasûllerin getirdikleri ile aynıdır. O halde bu Kitab’a iman edip tasdik etmek, herkesten çok size yaraşır. Çünkü sizler Kitab ve ilim ehli kimselersiniz. Aynı şekilde “beraberinizde bulunanları tasdik edici” buyruğunda şuna da işaret vardır: Eğer bu Kitab’a iman etmeyecek olursanız, bu sizin beraberinizde bulunanları da yalanlamanız anlamına gelir. Çünkü onun getirdiği tıpkı Mûsâ, Îsâ ve diğer Peygamberlerin getirdikleri gibidir. Dolayısıyla sizin onu yalanlamanız, beraberinizde bulunanları yalanlamanız demektir. Aynı şekilde elinizde bulunan kitaplarda bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren Peygamberin niteliği ve onun Peygamber olarak gönderileceği müjdesi de vardır. Eğer siz bu Peygambere iman etmeyecek olursanız, üzerinize indirilenlerin bir bölümünü yalanlamış olursunuz. Kendisine indirilenlerin bir bölümünü yalanlayan kimse ise tamamını yalanlamış gibidir. Tıpkı bir Rasûlü inkâr edip yalanlayanın bütün Peygamberleri yalanlamış olacağı gibi. Yüce Allah onlara bu Kitab’a iman etmelerini emredince onun zıddı olan şeyi de yasaklamıştır ki bu da onu inkar etmektir:“ve onu” yani Rasûlü ve Kur’ân-ı Kerîm’i “inkar edenlerin ilki olmayın.”“Onu inkar edenlerin ilki olmayın” ifadesi, “onu inkar etmeyin” ifadesinden daha beliğdir. Çünkü onlar onu inkâr edenlerin ilki olurlarsa, onlardan beklenen tavrın aksine küfre çabucak koşmuş olurlar. Böylelikle de hem kendilerinin günahlarını, hem de onların ardından onlara uyanların günahlarını yüklenmiş olurlar. Daha sonra Yüce Allah iman etmelerini engelleyen hususun, değersiz bedelleri ebedi mutluluğa tercih etmeleri olduğunu beyân ederek:“Âyetlerimi az bir pahaya satmayın” buyurmaktadır. “Az bir paha” ise sahip oldukları mevkiler ve Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikleri takdirde kesileceğinden ve sonunun geleceğinden korktukları mallardır. Bu nedenle onlar Allah’ın âyetlerini bunlar karşılığında satmış, onları daha bir sevmiş ve tercih etmişlerdir. “Yalnız Benden” yani bu konuda başkasını bana ortak etmeden “korkup sakının (takvalı olun)!” Çünkü sizler yalnızca Allah’tan korkup sakınacak olursanız, bu sizi Allah’ın âyetlerine iman etmeyi, basit değerlere tercih etmeye götürecektir. Bunun aksi olarak da eğer basit değerleri tercih ederseniz bu, takvânın kalplerinizden silinip gittiğine delildir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 42. “Hakkı batılla bulayıp” yani karıştırıp “bile bile hakkı gizlemeyin.” Böylelikle onlara iki şeyi yasaklamaktadır: Hakka batılı karıştırmak ve hakkı gizlemek. Çünkü Kitab ve ilim ehlinden beklenen, hakkı batıldan ayırt etmek ve hakkı da açıkça ortaya koymaktır ki hidâyet bulmak isteyenler bununla doğru yolu bulsunlar, sapıtmış olanlar sapıklıklarından dönsünler ve inat edenlere karşı da delil ortaya konulmuş olsun. Çünkü Yüce Allah hakkı batıldan ayırt etsin ve günahkârların izledikleri yollar açık seçik ortaya çıksın diye apaçık delillerini açıklamış ve âyetlerini de etraflı bir şekilde izah etmiştir. İlim ehlinden olup bunlar ile amel eden kimseler, Peygamberlerin halifeleri ve ümmetlerin hidâyet önderleridir. Batılı hakka karıştırarak birini diğerinden -bile bile- ayırt etmeyenler, bildiği ve açıklamakla emrolunduğu halde hakkı gizleyenler ise Cehennem’e çağıranlardır. Çünkü insanlar dinleri ile ilgili hususlarda kendi âlimlerinden başkalarına uymazlar. İşte siz de kendiniz için bu iki halden birisini seçin. Daha sonra Yüce Allah onlara şunu emretmektedir: 43. “Namazı dosdoğru” zahir ve batın şartlarına riayet ederek “kılın, zekâtı” hak edenlere “verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin.” Yani namaz kılanlarla birlikte siz de namaz kılın. Çünkü siz, Allah’ın peygamberlerine ve âyetlerine iman etmenin yanı sıra bunları da yerine getirecek olursanız, zahirî ve batınî amelleri, yüce Ma’buda ihlâsı ile O’nun kullarına ihsanı, kalbî ibadetler ile bedenî ve malî ibadetleri bir araya getirmiş olursunuz. Yüce Allah’ın:“rükû edenlerle birlikte rükû edin” yani namaz kılanlarla birlikte namaz kılın, buyruğu namazı cemaat ile kılma emrini içermekte ve bunun her bir mükellefe vacip olduğuna delalet etmektedir. Ayrıca bu buyruktan rükûnun, namazın rükünlerinden birisi olduğu da anlaşılmaktadır. Çünkü Yüce Allah namazdan rükû’ diye söz etmektedir. Bir ibadetten onun bir kısmını zikrederek bahsedilmesi o kısmın, o ibadette rükün olduğunun bir delilidir.

Bakara 2:41

40- Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki ben de ahdinizi yerine getireyim. (Bir de) yalnız benden korkun. 41- Beraberinizde bulunanları tasdik edici olarak indirdiğime iman edin ve onu inkar edenlerin ilki olmayın. Âyetlerimi az bir pahaya satmayın ve yalnız benden korkup sakının. 42- Hakkı batılla bulayıp bile bile hakkı gizlemeyin. 43- Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin. 40. “Ey İsrailoğulları” buyruğunda geçen İsrail’den kasıt, Yakub aleyhisselam’dır. Burada hitap Medine ve etrafında bulunan çeşitli İsrailoğulları fırkalarına yöneliktir. Onlardan sonra gelenler de bu hitaba dahildirler. Allah onlara genel bir emir vererek:“Size verdiğim nimetimi hatırlayın” buyurmaktadır. Bu buyruk bir bölümü bu sûrede söz konusu edilecek olan bütün nimetleri kapsar. Hatırlamaktan maksat kalp ile itiraf etmek, dil ile övmek, âzâları da Allah’ın seveceği ve razı olacağı yollarda kullanmak sureti ile bu nimetlerin hatırlanmasıdır. “Ve ahdimi yerine getirin” buyruğu ise Allah'ın onlardan kendisine ve Peygamberlerine iman edeceklerine ve Şeriat’i uygulayacaklarına dair almış olduğu sözdür. “Ki ben de ahdinizi yerine getireyim.” Bu da onların sözlerinde durmalarına karşılık verilecek mükâfattır. Burada sözü edilen ahitten kasıt Yüce Allah’ın şu buyruğunda sözü edilen hususlardır:“Andolsun, Allah İsrailoğullarından söz almıştı. Biz içlerinden oniki de temsilci belirlemiştik. Allah buyurmuştu ki: Ben şüphesiz sizinle beraberim, andolsun ki eğer namaz kılar, zekât verir, Peygamberlerime inanırsanız... bundan sonra içinizden kim kâfir olursa, muhakkak doğru yoldan sapmış olur.”(el-Maide, 5/12) xxxbu ve benzeri bazı ayetler metinde de yarım ama aslında tamamının verilmesi daha doğru ve okuyucu açısından da daha anlaşılır olurXXX hocaya sorulabilirXXXX Bunun ardından Yüce Allah onlara, verdikleri sözde durmalarını sağlayacak sebebi emretmektedir ki bu da gereği üzere yalnızca O’ndan korkmaktır. Çünkü O’ndan korkan bir kimse bu korkusu dolayısıyla emrine uyar ve yasaklarından sakınır. Daha sonra Yüce Allah onlara kendisi olmaksızın imanlarının ne tamam ne de sahih olamayacağı bir hususu şöyle emretmektedir: 41. “Beraberinizde bulunanları tasdik edici olarak indirdiğime iman edin” Bundan kasıt Yüce Allah’ın kulu ve Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirdiği Kur’ân-ı Kerîm’dir. Ona iman etmelerini ve uymalarını etmektedir. Bu Kitab’ın üzerine indirildiği kişiye iman etmeyi de gerektirir. Allah iman etmelerini gerektiren hususu da söz konusu etmiş “beraberinizde bulunanları tasdik edici” buyurmuştur. Yani ona uygun olan, muhalif olmayan ve onunla çelişmeyen Kitab’a iman edin, demektir. Kur’ân-ı Kerîm beraberinizde bulunan kitaplara uygun düştüğüne, aykırı olmadığına göre, sizin ona iman etmenize bir engel yoktur. Çünkü bu kitap diğer Rasûllerin getirdikleri ile aynıdır. O halde bu Kitab’a iman edip tasdik etmek, herkesten çok size yaraşır. Çünkü sizler Kitab ve ilim ehli kimselersiniz. Aynı şekilde “beraberinizde bulunanları tasdik edici” buyruğunda şuna da işaret vardır: Eğer bu Kitab’a iman etmeyecek olursanız, bu sizin beraberinizde bulunanları da yalanlamanız anlamına gelir. Çünkü onun getirdiği tıpkı Mûsâ, Îsâ ve diğer Peygamberlerin getirdikleri gibidir. Dolayısıyla sizin onu yalanlamanız, beraberinizde bulunanları yalanlamanız demektir. Aynı şekilde elinizde bulunan kitaplarda bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren Peygamberin niteliği ve onun Peygamber olarak gönderileceği müjdesi de vardır. Eğer siz bu Peygambere iman etmeyecek olursanız, üzerinize indirilenlerin bir bölümünü yalanlamış olursunuz. Kendisine indirilenlerin bir bölümünü yalanlayan kimse ise tamamını yalanlamış gibidir. Tıpkı bir Rasûlü inkâr edip yalanlayanın bütün Peygamberleri yalanlamış olacağı gibi. Yüce Allah onlara bu Kitab’a iman etmelerini emredince onun zıddı olan şeyi de yasaklamıştır ki bu da onu inkar etmektir:“ve onu” yani Rasûlü ve Kur’ân-ı Kerîm’i “inkar edenlerin ilki olmayın.”“Onu inkar edenlerin ilki olmayın” ifadesi, “onu inkar etmeyin” ifadesinden daha beliğdir. Çünkü onlar onu inkâr edenlerin ilki olurlarsa, onlardan beklenen tavrın aksine küfre çabucak koşmuş olurlar. Böylelikle de hem kendilerinin günahlarını, hem de onların ardından onlara uyanların günahlarını yüklenmiş olurlar. Daha sonra Yüce Allah iman etmelerini engelleyen hususun, değersiz bedelleri ebedi mutluluğa tercih etmeleri olduğunu beyân ederek:“Âyetlerimi az bir pahaya satmayın” buyurmaktadır. “Az bir paha” ise sahip oldukları mevkiler ve Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikleri takdirde kesileceğinden ve sonunun geleceğinden korktukları mallardır. Bu nedenle onlar Allah’ın âyetlerini bunlar karşılığında satmış, onları daha bir sevmiş ve tercih etmişlerdir. “Yalnız Benden” yani bu konuda başkasını bana ortak etmeden “korkup sakının (takvalı olun)!” Çünkü sizler yalnızca Allah’tan korkup sakınacak olursanız, bu sizi Allah’ın âyetlerine iman etmeyi, basit değerlere tercih etmeye götürecektir. Bunun aksi olarak da eğer basit değerleri tercih ederseniz bu, takvânın kalplerinizden silinip gittiğine delildir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 42. “Hakkı batılla bulayıp” yani karıştırıp “bile bile hakkı gizlemeyin.” Böylelikle onlara iki şeyi yasaklamaktadır: Hakka batılı karıştırmak ve hakkı gizlemek. Çünkü Kitab ve ilim ehlinden beklenen, hakkı batıldan ayırt etmek ve hakkı da açıkça ortaya koymaktır ki hidâyet bulmak isteyenler bununla doğru yolu bulsunlar, sapıtmış olanlar sapıklıklarından dönsünler ve inat edenlere karşı da delil ortaya konulmuş olsun. Çünkü Yüce Allah hakkı batıldan ayırt etsin ve günahkârların izledikleri yollar açık seçik ortaya çıksın diye apaçık delillerini açıklamış ve âyetlerini de etraflı bir şekilde izah etmiştir. İlim ehlinden olup bunlar ile amel eden kimseler, Peygamberlerin halifeleri ve ümmetlerin hidâyet önderleridir. Batılı hakka karıştırarak birini diğerinden -bile bile- ayırt etmeyenler, bildiği ve açıklamakla emrolunduğu halde hakkı gizleyenler ise Cehennem’e çağıranlardır. Çünkü insanlar dinleri ile ilgili hususlarda kendi âlimlerinden başkalarına uymazlar. İşte siz de kendiniz için bu iki halden birisini seçin. Daha sonra Yüce Allah onlara şunu emretmektedir: 43. “Namazı dosdoğru” zahir ve batın şartlarına riayet ederek “kılın, zekâtı” hak edenlere “verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin.” Yani namaz kılanlarla birlikte siz de namaz kılın. Çünkü siz, Allah’ın peygamberlerine ve âyetlerine iman etmenin yanı sıra bunları da yerine getirecek olursanız, zahirî ve batınî amelleri, yüce Ma’buda ihlâsı ile O’nun kullarına ihsanı, kalbî ibadetler ile bedenî ve malî ibadetleri bir araya getirmiş olursunuz. Yüce Allah’ın:“rükû edenlerle birlikte rükû edin” yani namaz kılanlarla birlikte namaz kılın, buyruğu namazı cemaat ile kılma emrini içermekte ve bunun her bir mükellefe vacip olduğuna delalet etmektedir. Ayrıca bu buyruktan rükûnun, namazın rükünlerinden birisi olduğu da anlaşılmaktadır. Çünkü Yüce Allah namazdan rükû’ diye söz etmektedir. Bir ibadetten onun bir kısmını zikrederek bahsedilmesi o kısmın, o ibadette rükün olduğunun bir delilidir.

Bakara 2:42

40- Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki ben de ahdinizi yerine getireyim. (Bir de) yalnız benden korkun. 41- Beraberinizde bulunanları tasdik edici olarak indirdiğime iman edin ve onu inkar edenlerin ilki olmayın. Âyetlerimi az bir pahaya satmayın ve yalnız benden korkup sakının. 42- Hakkı batılla bulayıp bile bile hakkı gizlemeyin. 43- Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin. 40. “Ey İsrailoğulları” buyruğunda geçen İsrail’den kasıt, Yakub aleyhisselam’dır. Burada hitap Medine ve etrafında bulunan çeşitli İsrailoğulları fırkalarına yöneliktir. Onlardan sonra gelenler de bu hitaba dahildirler. Allah onlara genel bir emir vererek:“Size verdiğim nimetimi hatırlayın” buyurmaktadır. Bu buyruk bir bölümü bu sûrede söz konusu edilecek olan bütün nimetleri kapsar. Hatırlamaktan maksat kalp ile itiraf etmek, dil ile övmek, âzâları da Allah’ın seveceği ve razı olacağı yollarda kullanmak sureti ile bu nimetlerin hatırlanmasıdır. “Ve ahdimi yerine getirin” buyruğu ise Allah'ın onlardan kendisine ve Peygamberlerine iman edeceklerine ve Şeriat’i uygulayacaklarına dair almış olduğu sözdür. “Ki ben de ahdinizi yerine getireyim.” Bu da onların sözlerinde durmalarına karşılık verilecek mükâfattır. Burada sözü edilen ahitten kasıt Yüce Allah’ın şu buyruğunda sözü edilen hususlardır:“Andolsun, Allah İsrailoğullarından söz almıştı. Biz içlerinden oniki de temsilci belirlemiştik. Allah buyurmuştu ki: Ben şüphesiz sizinle beraberim, andolsun ki eğer namaz kılar, zekât verir, Peygamberlerime inanırsanız... bundan sonra içinizden kim kâfir olursa, muhakkak doğru yoldan sapmış olur.”(el-Maide, 5/12) xxxbu ve benzeri bazı ayetler metinde de yarım ama aslında tamamının verilmesi daha doğru ve okuyucu açısından da daha anlaşılır olurXXX hocaya sorulabilirXXXX Bunun ardından Yüce Allah onlara, verdikleri sözde durmalarını sağlayacak sebebi emretmektedir ki bu da gereği üzere yalnızca O’ndan korkmaktır. Çünkü O’ndan korkan bir kimse bu korkusu dolayısıyla emrine uyar ve yasaklarından sakınır. Daha sonra Yüce Allah onlara kendisi olmaksızın imanlarının ne tamam ne de sahih olamayacağı bir hususu şöyle emretmektedir: 41. “Beraberinizde bulunanları tasdik edici olarak indirdiğime iman edin” Bundan kasıt Yüce Allah’ın kulu ve Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirdiği Kur’ân-ı Kerîm’dir. Ona iman etmelerini ve uymalarını etmektedir. Bu Kitab’ın üzerine indirildiği kişiye iman etmeyi de gerektirir. Allah iman etmelerini gerektiren hususu da söz konusu etmiş “beraberinizde bulunanları tasdik edici” buyurmuştur. Yani ona uygun olan, muhalif olmayan ve onunla çelişmeyen Kitab’a iman edin, demektir. Kur’ân-ı Kerîm beraberinizde bulunan kitaplara uygun düştüğüne, aykırı olmadığına göre, sizin ona iman etmenize bir engel yoktur. Çünkü bu kitap diğer Rasûllerin getirdikleri ile aynıdır. O halde bu Kitab’a iman edip tasdik etmek, herkesten çok size yaraşır. Çünkü sizler Kitab ve ilim ehli kimselersiniz. Aynı şekilde “beraberinizde bulunanları tasdik edici” buyruğunda şuna da işaret vardır: Eğer bu Kitab’a iman etmeyecek olursanız, bu sizin beraberinizde bulunanları da yalanlamanız anlamına gelir. Çünkü onun getirdiği tıpkı Mûsâ, Îsâ ve diğer Peygamberlerin getirdikleri gibidir. Dolayısıyla sizin onu yalanlamanız, beraberinizde bulunanları yalanlamanız demektir. Aynı şekilde elinizde bulunan kitaplarda bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren Peygamberin niteliği ve onun Peygamber olarak gönderileceği müjdesi de vardır. Eğer siz bu Peygambere iman etmeyecek olursanız, üzerinize indirilenlerin bir bölümünü yalanlamış olursunuz. Kendisine indirilenlerin bir bölümünü yalanlayan kimse ise tamamını yalanlamış gibidir. Tıpkı bir Rasûlü inkâr edip yalanlayanın bütün Peygamberleri yalanlamış olacağı gibi. Yüce Allah onlara bu Kitab’a iman etmelerini emredince onun zıddı olan şeyi de yasaklamıştır ki bu da onu inkar etmektir:“ve onu” yani Rasûlü ve Kur’ân-ı Kerîm’i “inkar edenlerin ilki olmayın.”“Onu inkar edenlerin ilki olmayın” ifadesi, “onu inkar etmeyin” ifadesinden daha beliğdir. Çünkü onlar onu inkâr edenlerin ilki olurlarsa, onlardan beklenen tavrın aksine küfre çabucak koşmuş olurlar. Böylelikle de hem kendilerinin günahlarını, hem de onların ardından onlara uyanların günahlarını yüklenmiş olurlar. Daha sonra Yüce Allah iman etmelerini engelleyen hususun, değersiz bedelleri ebedi mutluluğa tercih etmeleri olduğunu beyân ederek:“Âyetlerimi az bir pahaya satmayın” buyurmaktadır. “Az bir paha” ise sahip oldukları mevkiler ve Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikleri takdirde kesileceğinden ve sonunun geleceğinden korktukları mallardır. Bu nedenle onlar Allah’ın âyetlerini bunlar karşılığında satmış, onları daha bir sevmiş ve tercih etmişlerdir. “Yalnız Benden” yani bu konuda başkasını bana ortak etmeden “korkup sakının (takvalı olun)!” Çünkü sizler yalnızca Allah’tan korkup sakınacak olursanız, bu sizi Allah’ın âyetlerine iman etmeyi, basit değerlere tercih etmeye götürecektir. Bunun aksi olarak da eğer basit değerleri tercih ederseniz bu, takvânın kalplerinizden silinip gittiğine delildir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 42. “Hakkı batılla bulayıp” yani karıştırıp “bile bile hakkı gizlemeyin.” Böylelikle onlara iki şeyi yasaklamaktadır: Hakka batılı karıştırmak ve hakkı gizlemek. Çünkü Kitab ve ilim ehlinden beklenen, hakkı batıldan ayırt etmek ve hakkı da açıkça ortaya koymaktır ki hidâyet bulmak isteyenler bununla doğru yolu bulsunlar, sapıtmış olanlar sapıklıklarından dönsünler ve inat edenlere karşı da delil ortaya konulmuş olsun. Çünkü Yüce Allah hakkı batıldan ayırt etsin ve günahkârların izledikleri yollar açık seçik ortaya çıksın diye apaçık delillerini açıklamış ve âyetlerini de etraflı bir şekilde izah etmiştir. İlim ehlinden olup bunlar ile amel eden kimseler, Peygamberlerin halifeleri ve ümmetlerin hidâyet önderleridir. Batılı hakka karıştırarak birini diğerinden -bile bile- ayırt etmeyenler, bildiği ve açıklamakla emrolunduğu halde hakkı gizleyenler ise Cehennem’e çağıranlardır. Çünkü insanlar dinleri ile ilgili hususlarda kendi âlimlerinden başkalarına uymazlar. İşte siz de kendiniz için bu iki halden birisini seçin. Daha sonra Yüce Allah onlara şunu emretmektedir: 43. “Namazı dosdoğru” zahir ve batın şartlarına riayet ederek “kılın, zekâtı” hak edenlere “verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin.” Yani namaz kılanlarla birlikte siz de namaz kılın. Çünkü siz, Allah’ın peygamberlerine ve âyetlerine iman etmenin yanı sıra bunları da yerine getirecek olursanız, zahirî ve batınî amelleri, yüce Ma’buda ihlâsı ile O’nun kullarına ihsanı, kalbî ibadetler ile bedenî ve malî ibadetleri bir araya getirmiş olursunuz. Yüce Allah’ın:“rükû edenlerle birlikte rükû edin” yani namaz kılanlarla birlikte namaz kılın, buyruğu namazı cemaat ile kılma emrini içermekte ve bunun her bir mükellefe vacip olduğuna delalet etmektedir. Ayrıca bu buyruktan rükûnun, namazın rükünlerinden birisi olduğu da anlaşılmaktadır. Çünkü Yüce Allah namazdan rükû’ diye söz etmektedir. Bir ibadetten onun bir kısmını zikrederek bahsedilmesi o kısmın, o ibadette rükün olduğunun bir delilidir.

Bakara 2:43

40- Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki ben de ahdinizi yerine getireyim. (Bir de) yalnız benden korkun. 41- Beraberinizde bulunanları tasdik edici olarak indirdiğime iman edin ve onu inkar edenlerin ilki olmayın. Âyetlerimi az bir pahaya satmayın ve yalnız benden korkup sakının. 42- Hakkı batılla bulayıp bile bile hakkı gizlemeyin. 43- Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin. 40. “Ey İsrailoğulları” buyruğunda geçen İsrail’den kasıt, Yakub aleyhisselam’dır. Burada hitap Medine ve etrafında bulunan çeşitli İsrailoğulları fırkalarına yöneliktir. Onlardan sonra gelenler de bu hitaba dahildirler. Allah onlara genel bir emir vererek:“Size verdiğim nimetimi hatırlayın” buyurmaktadır. Bu buyruk bir bölümü bu sûrede söz konusu edilecek olan bütün nimetleri kapsar. Hatırlamaktan maksat kalp ile itiraf etmek, dil ile övmek, âzâları da Allah’ın seveceği ve razı olacağı yollarda kullanmak sureti ile bu nimetlerin hatırlanmasıdır. “Ve ahdimi yerine getirin” buyruğu ise Allah'ın onlardan kendisine ve Peygamberlerine iman edeceklerine ve Şeriat’i uygulayacaklarına dair almış olduğu sözdür. “Ki ben de ahdinizi yerine getireyim.” Bu da onların sözlerinde durmalarına karşılık verilecek mükâfattır. Burada sözü edilen ahitten kasıt Yüce Allah’ın şu buyruğunda sözü edilen hususlardır:“Andolsun, Allah İsrailoğullarından söz almıştı. Biz içlerinden oniki de temsilci belirlemiştik. Allah buyurmuştu ki: Ben şüphesiz sizinle beraberim, andolsun ki eğer namaz kılar, zekât verir, Peygamberlerime inanırsanız... bundan sonra içinizden kim kâfir olursa, muhakkak doğru yoldan sapmış olur.”(el-Maide, 5/12) xxxbu ve benzeri bazı ayetler metinde de yarım ama aslında tamamının verilmesi daha doğru ve okuyucu açısından da daha anlaşılır olurXXX hocaya sorulabilirXXXX Bunun ardından Yüce Allah onlara, verdikleri sözde durmalarını sağlayacak sebebi emretmektedir ki bu da gereği üzere yalnızca O’ndan korkmaktır. Çünkü O’ndan korkan bir kimse bu korkusu dolayısıyla emrine uyar ve yasaklarından sakınır. Daha sonra Yüce Allah onlara kendisi olmaksızın imanlarının ne tamam ne de sahih olamayacağı bir hususu şöyle emretmektedir: 41. “Beraberinizde bulunanları tasdik edici olarak indirdiğime iman edin” Bundan kasıt Yüce Allah’ın kulu ve Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirdiği Kur’ân-ı Kerîm’dir. Ona iman etmelerini ve uymalarını etmektedir. Bu Kitab’ın üzerine indirildiği kişiye iman etmeyi de gerektirir. Allah iman etmelerini gerektiren hususu da söz konusu etmiş “beraberinizde bulunanları tasdik edici” buyurmuştur. Yani ona uygun olan, muhalif olmayan ve onunla çelişmeyen Kitab’a iman edin, demektir. Kur’ân-ı Kerîm beraberinizde bulunan kitaplara uygun düştüğüne, aykırı olmadığına göre, sizin ona iman etmenize bir engel yoktur. Çünkü bu kitap diğer Rasûllerin getirdikleri ile aynıdır. O halde bu Kitab’a iman edip tasdik etmek, herkesten çok size yaraşır. Çünkü sizler Kitab ve ilim ehli kimselersiniz. Aynı şekilde “beraberinizde bulunanları tasdik edici” buyruğunda şuna da işaret vardır: Eğer bu Kitab’a iman etmeyecek olursanız, bu sizin beraberinizde bulunanları da yalanlamanız anlamına gelir. Çünkü onun getirdiği tıpkı Mûsâ, Îsâ ve diğer Peygamberlerin getirdikleri gibidir. Dolayısıyla sizin onu yalanlamanız, beraberinizde bulunanları yalanlamanız demektir. Aynı şekilde elinizde bulunan kitaplarda bu Kur’ân-ı Kerîm’i getiren Peygamberin niteliği ve onun Peygamber olarak gönderileceği müjdesi de vardır. Eğer siz bu Peygambere iman etmeyecek olursanız, üzerinize indirilenlerin bir bölümünü yalanlamış olursunuz. Kendisine indirilenlerin bir bölümünü yalanlayan kimse ise tamamını yalanlamış gibidir. Tıpkı bir Rasûlü inkâr edip yalanlayanın bütün Peygamberleri yalanlamış olacağı gibi. Yüce Allah onlara bu Kitab’a iman etmelerini emredince onun zıddı olan şeyi de yasaklamıştır ki bu da onu inkar etmektir:“ve onu” yani Rasûlü ve Kur’ân-ı Kerîm’i “inkar edenlerin ilki olmayın.”“Onu inkar edenlerin ilki olmayın” ifadesi, “onu inkar etmeyin” ifadesinden daha beliğdir. Çünkü onlar onu inkâr edenlerin ilki olurlarsa, onlardan beklenen tavrın aksine küfre çabucak koşmuş olurlar. Böylelikle de hem kendilerinin günahlarını, hem de onların ardından onlara uyanların günahlarını yüklenmiş olurlar. Daha sonra Yüce Allah iman etmelerini engelleyen hususun, değersiz bedelleri ebedi mutluluğa tercih etmeleri olduğunu beyân ederek:“Âyetlerimi az bir pahaya satmayın” buyurmaktadır. “Az bir paha” ise sahip oldukları mevkiler ve Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikleri takdirde kesileceğinden ve sonunun geleceğinden korktukları mallardır. Bu nedenle onlar Allah’ın âyetlerini bunlar karşılığında satmış, onları daha bir sevmiş ve tercih etmişlerdir. “Yalnız Benden” yani bu konuda başkasını bana ortak etmeden “korkup sakının (takvalı olun)!” Çünkü sizler yalnızca Allah’tan korkup sakınacak olursanız, bu sizi Allah’ın âyetlerine iman etmeyi, basit değerlere tercih etmeye götürecektir. Bunun aksi olarak da eğer basit değerleri tercih ederseniz bu, takvânın kalplerinizden silinip gittiğine delildir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 42. “Hakkı batılla bulayıp” yani karıştırıp “bile bile hakkı gizlemeyin.” Böylelikle onlara iki şeyi yasaklamaktadır: Hakka batılı karıştırmak ve hakkı gizlemek. Çünkü Kitab ve ilim ehlinden beklenen, hakkı batıldan ayırt etmek ve hakkı da açıkça ortaya koymaktır ki hidâyet bulmak isteyenler bununla doğru yolu bulsunlar, sapıtmış olanlar sapıklıklarından dönsünler ve inat edenlere karşı da delil ortaya konulmuş olsun. Çünkü Yüce Allah hakkı batıldan ayırt etsin ve günahkârların izledikleri yollar açık seçik ortaya çıksın diye apaçık delillerini açıklamış ve âyetlerini de etraflı bir şekilde izah etmiştir. İlim ehlinden olup bunlar ile amel eden kimseler, Peygamberlerin halifeleri ve ümmetlerin hidâyet önderleridir. Batılı hakka karıştırarak birini diğerinden -bile bile- ayırt etmeyenler, bildiği ve açıklamakla emrolunduğu halde hakkı gizleyenler ise Cehennem’e çağıranlardır. Çünkü insanlar dinleri ile ilgili hususlarda kendi âlimlerinden başkalarına uymazlar. İşte siz de kendiniz için bu iki halden birisini seçin. Daha sonra Yüce Allah onlara şunu emretmektedir: 43. “Namazı dosdoğru” zahir ve batın şartlarına riayet ederek “kılın, zekâtı” hak edenlere “verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin.” Yani namaz kılanlarla birlikte siz de namaz kılın. Çünkü siz, Allah’ın peygamberlerine ve âyetlerine iman etmenin yanı sıra bunları da yerine getirecek olursanız, zahirî ve batınî amelleri, yüce Ma’buda ihlâsı ile O’nun kullarına ihsanı, kalbî ibadetler ile bedenî ve malî ibadetleri bir araya getirmiş olursunuz. Yüce Allah’ın:“rükû edenlerle birlikte rükû edin” yani namaz kılanlarla birlikte namaz kılın, buyruğu namazı cemaat ile kılma emrini içermekte ve bunun her bir mükellefe vacip olduğuna delalet etmektedir. Ayrıca bu buyruktan rükûnun, namazın rükünlerinden birisi olduğu da anlaşılmaktadır. Çünkü Yüce Allah namazdan rükû’ diye söz etmektedir. Bir ibadetten onun bir kısmını zikrederek bahsedilmesi o kısmın, o ibadette rükün olduğunun bir delilidir.

Bakara 2:44

44- İnsanlara iyiliği emredip de kendinizi unutuyor musunuz? Hâlbuki Kitab’ı da okuyup duruyorsunuz. Hâlâ akıllanmayacak mısınız? 44. “İnsanlara iyiliği” yani imanı ve hayrı “emredip de kendinizi unutuyor musunuz?” Yani kendinize bunları emretmeyi terk mi ediyorsunuz? “Hâlbuki Kitab’ı da okuyup duruyorsunuz. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”(Arapçada bağlamak anlamına gelen)“akl”a bu adın veriliş sebebi kişinin onun vasıtası ile kendisine fayda sağlayacak hayırlı şeyleri bağlaması ve onun sayesinde kendisine zarar verecek şeylerden uzak kalmasıdır. Akıl kişiye emrettiği şeyi ilk yapanın kendisi olmasını, yine vazgeçilmesini istediği şeyden de ilk vazgeçenin kendisi olmasını söyler. Buna göre bir kimse başkasına hayır olan bir şeyi emretmekle birlikte kendisi o şeyi yapmazsa yahut başkasını bir kötülükten alıkoyarken kendisi o kötülüğü terk etmeyecek olursa bu, o kimsenin akılsız ve cahil olduğunun bir delilidir. Özellikle de bunun farkında ise artık ona karşı delil gereği gibi ortaya konulmuş demektir. Bu âyet her ne kadar İsrailoğulları sebebi ile inmiş ise de herkes hakkında umumidir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah’ın nezdinde büyük bir gazabı gerektirir!”(es-Saff, 61/2-3) Âyet-i kerimedeki bu emir, kendisi amel etmeyenin, iyiliği emredip kötülükten alıkoymayı terk edeceği anlamında değildir. Zira ayet sadece iki yönlü görev ile ilgili kusurdan dolayı azarlama içermektedir. Bilindiği gibi insanın iki görevi vardır. Bir, başkasına emir vermesi ve yasaklaması, bir de kendisine emir verip yasaklaması. Bunlardan herhangi birisini terk etmek diğerini terk etmeye ruhsat değildir. Çünkü en mükemmel olan, insanın her iki görevi de yerine getirmesindedir. Tam eksiklik de her ikisini birlikte terk etmesindedir. Bunlardan birisini yerine getirip diğerini yerine getirmemesi ise birinci mertebeye ulaşmıyor ise de ikincisinden daha iyidir. Aynı şekilde nefisler sözü ile davranışı birbirine aykırı olan kimselere itaat etmemek gibi fıtrî bir özelliğe sahiptir. Dolayısıyla da insanların davranışları örnek almaları, kuru sözlere uymalarından daha ileri derecededir.

Bakara 2:45

45- Bir de sabır ve namaz ile yardım isteyin. Gerçi bu, huşu sahipleri dışındakilere ağır gelir. 46- Onlar gerçekten Rab’lerine kavuşacaklarını ve (sonunda) yalnız O’na döneceklerini bilirler. 47- Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. 48- Ve öyle bir günden korunun ki hiç kimse (o günde) başka bir kimseye hiçbir fayda veremez, kimseden şefaat kabul edilmez ve kimseden fidye de alınmaz. Onlara yardım da edilmez. 45. “Bir de sabır ve namaz ile yardım isteyin.” Yüce Allah bütün işlerinde, -her çeşidiyle birlikte- sabır ile yardım istemelerini emretmektedir. Sabrın çeşitleri ise (1) Allah’a itaat üzere sebat etme sabrı, (2) Terk edinceye dek Allah’a karşı günah işlemeye direnme sabrı, (3) Allah’ın acı ve ızdırap veren kaderlerine karşı kızıp öfkelenmeden dayanma sabrıdır. Buna göre kişinin Allah’ın kendisine emretmiş olduğu şeyler üzerinde sabredip bu hususta nefsin direnmesini sağlaması, her bir işte çok büyük bir destek ve yardımcıdır. Sabretmeye çalışana da Allah sabır ihsan eder. İmanın ölçüsü olan, kişiyi hayâsızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyan namaz da böyledir. İşte bunların ikisi ile her bir işte yardım alınır. “Gerçi bu” yani namaz, “huşu sahipleri dışındakilere ağır gelir.” Yani meşakkatli ve zor gelir. Allah’tan korkan huşu sahiplerine ise kolaydır, zor değildir. Çünkü huşû’, Allah haşyeti/korkusu ve Allah’ın nezdindeki mükâfatları ummak, kişinin namazı gönül rahatlığı ile eda etmesini gerektirir. Çünkü o bundan dolayı başkalarından farklı olarak mükâfaat beklemekte ve azaptan da korkmaktadır. Böyle olmayanın ise namaz kılmasını gerektiren bir sebep yoktur. Namaz kılacak olsa bile namaz onun için en ağır işlerden birisi olur. Huşû’ ise kalbin saygıyla boyun eğmesi, Allah ile huzur ve sükûna kavuşması, O’nun önünde aciz, zelil ve fakir olarak; O’na ve O’nunla karşılaşacağına iman ederek ezikliğini arz etmesidir. İşte bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 46. “Onlar gerçekten Rab’lerine kavuşacaklarını” ve amellerinin karşılığını göreceklerini “ve (sonunda) yalnız O’na döneceklerini bilirler” yani buna kesin olarak inanırlar. İşte ibadetleri onlara kolaylaştıran ve musibetlerde teselli bulmalarını sağlayan, sıkıntılarını hafifleten, kötülükleri işlemekten onları alıkoyan budur. İşte böyleleri için yüksek köşklerde ebedi nimetler vardır. Rabbi ile karşılaşacağına iman etmeyen kimse için ise namaz ve diğer ibadetler en ağır işlerdendir. 47. “Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.” Bu âyet ile Allah, öğüt vermek, sakındırmak ve teşvik etmek kastı ile İsrailoğullarına nimetlerini bir kez daha hatırlamaları emrini vermektedir. Ayrıca, şöyle buyurarak Kıyamet günü ile onları korkutmaktadır: 48. “Ve öyle bir günden korunun ki” o günde “hiç kimse” isterse Peygamberler ve salihler gibi şerefli kimseler olsunlar “başka bir kimseye” isterse bu yakın akrabalarından olsun “hiçbir” ne küçük, ne büyük “fayda veremez.” İnsana o gün ancak dünyada iken yaptığı amelin faydası olacaktır. “Kimseden şefaat de kabul edilmez.” Allah’ın, kendisine şefaat edilecek olan hakkında izni ve rızası olmaksızın kimse kimseye şefaat edemeyecektir. Allah ise ancak rızası talep edilerek yapılan ve Peygamber’in gösterdiği yola ve sünnete uygun olan amelden razı olur. “Kimseden fidye de alınmaz.” Eğer bütün yeryüzündekiler bir o kadarı da beraber zulmedenlerin olsa Kıyamet gününde Allah'ın azabından kurtulmak için mutlaka onu feda ederlerdi. Ama bu onlardan kabul olunmayacaktır. “Onlara yardım da edilmez.” yani, hoşlarına gitmeyen durumdan kurtarılmazlar. Böylelikle bu buyruklarda Yüce Allah kıyamet günü yaratılmışlardan yararlanmanın hiçbir şekilde söz konusu olamayacağını ortaya koymaktadır. Şöyle ki:“Hiç kimse (o günde) başka bir kimseye hiçbir fayda veremez.” buyruğu fayda sağlama hakkındadır. “Onlara yardım da edilmez.” buyruğu ise zararları bertaraf etmek hakkındadır. Burada fayda verecek olanın fayda sağlama konusunda müstakil olduğu konulardaki fayda sağlama nefyedilmektedir. “kimseden şefaat kabul edilmez ve kimseden fidye de alınmaz.” Bu ise, kişinin fayda imkânı bulunan kimselerden talepte bulunarak bir fayda görmesinin söz konusu olmayacağını ifade etmektedir. Gerek bir karşılıkla -fidye gibi-, gerekse karşılıksız olarak -şefaat gibi- hiçbir şeyin faydası olmayacaktır. Bu da kulun kalbinin yaratılmışlara duyduğu güven bağının kesilmesini gerektirmektedir. Çünkü kul artık yaratılmışların zerre ağırlığı kadar kendisine bir fayda sağlama imkânına sahip olmadığını bilmektedir. Buna karşılık kul, kalbini her türlü menfaati sağlayan ve her türlü zararı önleyen Allah’a bağlamalıdır. Yalnızca O’na, hiçbir ortak koşmaksızın ibadet etmeli ve O’na ibadet etmek için O’ndan yardım istemelidir.

Bakara 2:46

45- Bir de sabır ve namaz ile yardım isteyin. Gerçi bu, huşu sahipleri dışındakilere ağır gelir. 46- Onlar gerçekten Rab’lerine kavuşacaklarını ve (sonunda) yalnız O’na döneceklerini bilirler. 47- Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. 48- Ve öyle bir günden korunun ki hiç kimse (o günde) başka bir kimseye hiçbir fayda veremez, kimseden şefaat kabul edilmez ve kimseden fidye de alınmaz. Onlara yardım da edilmez. 45. “Bir de sabır ve namaz ile yardım isteyin.” Yüce Allah bütün işlerinde, -her çeşidiyle birlikte- sabır ile yardım istemelerini emretmektedir. Sabrın çeşitleri ise (1) Allah’a itaat üzere sebat etme sabrı, (2) Terk edinceye dek Allah’a karşı günah işlemeye direnme sabrı, (3) Allah’ın acı ve ızdırap veren kaderlerine karşı kızıp öfkelenmeden dayanma sabrıdır. Buna göre kişinin Allah’ın kendisine emretmiş olduğu şeyler üzerinde sabredip bu hususta nefsin direnmesini sağlaması, her bir işte çok büyük bir destek ve yardımcıdır. Sabretmeye çalışana da Allah sabır ihsan eder. İmanın ölçüsü olan, kişiyi hayâsızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyan namaz da böyledir. İşte bunların ikisi ile her bir işte yardım alınır. “Gerçi bu” yani namaz, “huşu sahipleri dışındakilere ağır gelir.” Yani meşakkatli ve zor gelir. Allah’tan korkan huşu sahiplerine ise kolaydır, zor değildir. Çünkü huşû’, Allah haşyeti/korkusu ve Allah’ın nezdindeki mükâfatları ummak, kişinin namazı gönül rahatlığı ile eda etmesini gerektirir. Çünkü o bundan dolayı başkalarından farklı olarak mükâfaat beklemekte ve azaptan da korkmaktadır. Böyle olmayanın ise namaz kılmasını gerektiren bir sebep yoktur. Namaz kılacak olsa bile namaz onun için en ağır işlerden birisi olur. Huşû’ ise kalbin saygıyla boyun eğmesi, Allah ile huzur ve sükûna kavuşması, O’nun önünde aciz, zelil ve fakir olarak; O’na ve O’nunla karşılaşacağına iman ederek ezikliğini arz etmesidir. İşte bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 46. “Onlar gerçekten Rab’lerine kavuşacaklarını” ve amellerinin karşılığını göreceklerini “ve (sonunda) yalnız O’na döneceklerini bilirler” yani buna kesin olarak inanırlar. İşte ibadetleri onlara kolaylaştıran ve musibetlerde teselli bulmalarını sağlayan, sıkıntılarını hafifleten, kötülükleri işlemekten onları alıkoyan budur. İşte böyleleri için yüksek köşklerde ebedi nimetler vardır. Rabbi ile karşılaşacağına iman etmeyen kimse için ise namaz ve diğer ibadetler en ağır işlerdendir. 47. “Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.” Bu âyet ile Allah, öğüt vermek, sakındırmak ve teşvik etmek kastı ile İsrailoğullarına nimetlerini bir kez daha hatırlamaları emrini vermektedir. Ayrıca, şöyle buyurarak Kıyamet günü ile onları korkutmaktadır: 48. “Ve öyle bir günden korunun ki” o günde “hiç kimse” isterse Peygamberler ve salihler gibi şerefli kimseler olsunlar “başka bir kimseye” isterse bu yakın akrabalarından olsun “hiçbir” ne küçük, ne büyük “fayda veremez.” İnsana o gün ancak dünyada iken yaptığı amelin faydası olacaktır. “Kimseden şefaat de kabul edilmez.” Allah’ın, kendisine şefaat edilecek olan hakkında izni ve rızası olmaksızın kimse kimseye şefaat edemeyecektir. Allah ise ancak rızası talep edilerek yapılan ve Peygamber’in gösterdiği yola ve sünnete uygun olan amelden razı olur. “Kimseden fidye de alınmaz.” Eğer bütün yeryüzündekiler bir o kadarı da beraber zulmedenlerin olsa Kıyamet gününde Allah'ın azabından kurtulmak için mutlaka onu feda ederlerdi. Ama bu onlardan kabul olunmayacaktır. “Onlara yardım da edilmez.” yani, hoşlarına gitmeyen durumdan kurtarılmazlar. Böylelikle bu buyruklarda Yüce Allah kıyamet günü yaratılmışlardan yararlanmanın hiçbir şekilde söz konusu olamayacağını ortaya koymaktadır. Şöyle ki:“Hiç kimse (o günde) başka bir kimseye hiçbir fayda veremez.” buyruğu fayda sağlama hakkındadır. “Onlara yardım da edilmez.” buyruğu ise zararları bertaraf etmek hakkındadır. Burada fayda verecek olanın fayda sağlama konusunda müstakil olduğu konulardaki fayda sağlama nefyedilmektedir. “kimseden şefaat kabul edilmez ve kimseden fidye de alınmaz.” Bu ise, kişinin fayda imkânı bulunan kimselerden talepte bulunarak bir fayda görmesinin söz konusu olmayacağını ifade etmektedir. Gerek bir karşılıkla -fidye gibi-, gerekse karşılıksız olarak -şefaat gibi- hiçbir şeyin faydası olmayacaktır. Bu da kulun kalbinin yaratılmışlara duyduğu güven bağının kesilmesini gerektirmektedir. Çünkü kul artık yaratılmışların zerre ağırlığı kadar kendisine bir fayda sağlama imkânına sahip olmadığını bilmektedir. Buna karşılık kul, kalbini her türlü menfaati sağlayan ve her türlü zararı önleyen Allah’a bağlamalıdır. Yalnızca O’na, hiçbir ortak koşmaksızın ibadet etmeli ve O’na ibadet etmek için O’ndan yardım istemelidir.

Bakara 2:47

45- Bir de sabır ve namaz ile yardım isteyin. Gerçi bu, huşu sahipleri dışındakilere ağır gelir. 46- Onlar gerçekten Rab’lerine kavuşacaklarını ve (sonunda) yalnız O’na döneceklerini bilirler. 47- Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. 48- Ve öyle bir günden korunun ki hiç kimse (o günde) başka bir kimseye hiçbir fayda veremez, kimseden şefaat kabul edilmez ve kimseden fidye de alınmaz. Onlara yardım da edilmez. 45. “Bir de sabır ve namaz ile yardım isteyin.” Yüce Allah bütün işlerinde, -her çeşidiyle birlikte- sabır ile yardım istemelerini emretmektedir. Sabrın çeşitleri ise (1) Allah’a itaat üzere sebat etme sabrı, (2) Terk edinceye dek Allah’a karşı günah işlemeye direnme sabrı, (3) Allah’ın acı ve ızdırap veren kaderlerine karşı kızıp öfkelenmeden dayanma sabrıdır. Buna göre kişinin Allah’ın kendisine emretmiş olduğu şeyler üzerinde sabredip bu hususta nefsin direnmesini sağlaması, her bir işte çok büyük bir destek ve yardımcıdır. Sabretmeye çalışana da Allah sabır ihsan eder. İmanın ölçüsü olan, kişiyi hayâsızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyan namaz da böyledir. İşte bunların ikisi ile her bir işte yardım alınır. “Gerçi bu” yani namaz, “huşu sahipleri dışındakilere ağır gelir.” Yani meşakkatli ve zor gelir. Allah’tan korkan huşu sahiplerine ise kolaydır, zor değildir. Çünkü huşû’, Allah haşyeti/korkusu ve Allah’ın nezdindeki mükâfatları ummak, kişinin namazı gönül rahatlığı ile eda etmesini gerektirir. Çünkü o bundan dolayı başkalarından farklı olarak mükâfaat beklemekte ve azaptan da korkmaktadır. Böyle olmayanın ise namaz kılmasını gerektiren bir sebep yoktur. Namaz kılacak olsa bile namaz onun için en ağır işlerden birisi olur. Huşû’ ise kalbin saygıyla boyun eğmesi, Allah ile huzur ve sükûna kavuşması, O’nun önünde aciz, zelil ve fakir olarak; O’na ve O’nunla karşılaşacağına iman ederek ezikliğini arz etmesidir. İşte bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 46. “Onlar gerçekten Rab’lerine kavuşacaklarını” ve amellerinin karşılığını göreceklerini “ve (sonunda) yalnız O’na döneceklerini bilirler” yani buna kesin olarak inanırlar. İşte ibadetleri onlara kolaylaştıran ve musibetlerde teselli bulmalarını sağlayan, sıkıntılarını hafifleten, kötülükleri işlemekten onları alıkoyan budur. İşte böyleleri için yüksek köşklerde ebedi nimetler vardır. Rabbi ile karşılaşacağına iman etmeyen kimse için ise namaz ve diğer ibadetler en ağır işlerdendir. 47. “Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.” Bu âyet ile Allah, öğüt vermek, sakındırmak ve teşvik etmek kastı ile İsrailoğullarına nimetlerini bir kez daha hatırlamaları emrini vermektedir. Ayrıca, şöyle buyurarak Kıyamet günü ile onları korkutmaktadır: 48. “Ve öyle bir günden korunun ki” o günde “hiç kimse” isterse Peygamberler ve salihler gibi şerefli kimseler olsunlar “başka bir kimseye” isterse bu yakın akrabalarından olsun “hiçbir” ne küçük, ne büyük “fayda veremez.” İnsana o gün ancak dünyada iken yaptığı amelin faydası olacaktır. “Kimseden şefaat de kabul edilmez.” Allah’ın, kendisine şefaat edilecek olan hakkında izni ve rızası olmaksızın kimse kimseye şefaat edemeyecektir. Allah ise ancak rızası talep edilerek yapılan ve Peygamber’in gösterdiği yola ve sünnete uygun olan amelden razı olur. “Kimseden fidye de alınmaz.” Eğer bütün yeryüzündekiler bir o kadarı da beraber zulmedenlerin olsa Kıyamet gününde Allah'ın azabından kurtulmak için mutlaka onu feda ederlerdi. Ama bu onlardan kabul olunmayacaktır. “Onlara yardım da edilmez.” yani, hoşlarına gitmeyen durumdan kurtarılmazlar. Böylelikle bu buyruklarda Yüce Allah kıyamet günü yaratılmışlardan yararlanmanın hiçbir şekilde söz konusu olamayacağını ortaya koymaktadır. Şöyle ki:“Hiç kimse (o günde) başka bir kimseye hiçbir fayda veremez.” buyruğu fayda sağlama hakkındadır. “Onlara yardım da edilmez.” buyruğu ise zararları bertaraf etmek hakkındadır. Burada fayda verecek olanın fayda sağlama konusunda müstakil olduğu konulardaki fayda sağlama nefyedilmektedir. “kimseden şefaat kabul edilmez ve kimseden fidye de alınmaz.” Bu ise, kişinin fayda imkânı bulunan kimselerden talepte bulunarak bir fayda görmesinin söz konusu olmayacağını ifade etmektedir. Gerek bir karşılıkla -fidye gibi-, gerekse karşılıksız olarak -şefaat gibi- hiçbir şeyin faydası olmayacaktır. Bu da kulun kalbinin yaratılmışlara duyduğu güven bağının kesilmesini gerektirmektedir. Çünkü kul artık yaratılmışların zerre ağırlığı kadar kendisine bir fayda sağlama imkânına sahip olmadığını bilmektedir. Buna karşılık kul, kalbini her türlü menfaati sağlayan ve her türlü zararı önleyen Allah’a bağlamalıdır. Yalnızca O’na, hiçbir ortak koşmaksızın ibadet etmeli ve O’na ibadet etmek için O’ndan yardım istemelidir.

Bakara 2:48

45- Bir de sabır ve namaz ile yardım isteyin. Gerçi bu, huşu sahipleri dışındakilere ağır gelir. 46- Onlar gerçekten Rab’lerine kavuşacaklarını ve (sonunda) yalnız O’na döneceklerini bilirler. 47- Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. 48- Ve öyle bir günden korunun ki hiç kimse (o günde) başka bir kimseye hiçbir fayda veremez, kimseden şefaat kabul edilmez ve kimseden fidye de alınmaz. Onlara yardım da edilmez. 45. “Bir de sabır ve namaz ile yardım isteyin.” Yüce Allah bütün işlerinde, -her çeşidiyle birlikte- sabır ile yardım istemelerini emretmektedir. Sabrın çeşitleri ise (1) Allah’a itaat üzere sebat etme sabrı, (2) Terk edinceye dek Allah’a karşı günah işlemeye direnme sabrı, (3) Allah’ın acı ve ızdırap veren kaderlerine karşı kızıp öfkelenmeden dayanma sabrıdır. Buna göre kişinin Allah’ın kendisine emretmiş olduğu şeyler üzerinde sabredip bu hususta nefsin direnmesini sağlaması, her bir işte çok büyük bir destek ve yardımcıdır. Sabretmeye çalışana da Allah sabır ihsan eder. İmanın ölçüsü olan, kişiyi hayâsızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyan namaz da böyledir. İşte bunların ikisi ile her bir işte yardım alınır. “Gerçi bu” yani namaz, “huşu sahipleri dışındakilere ağır gelir.” Yani meşakkatli ve zor gelir. Allah’tan korkan huşu sahiplerine ise kolaydır, zor değildir. Çünkü huşû’, Allah haşyeti/korkusu ve Allah’ın nezdindeki mükâfatları ummak, kişinin namazı gönül rahatlığı ile eda etmesini gerektirir. Çünkü o bundan dolayı başkalarından farklı olarak mükâfaat beklemekte ve azaptan da korkmaktadır. Böyle olmayanın ise namaz kılmasını gerektiren bir sebep yoktur. Namaz kılacak olsa bile namaz onun için en ağır işlerden birisi olur. Huşû’ ise kalbin saygıyla boyun eğmesi, Allah ile huzur ve sükûna kavuşması, O’nun önünde aciz, zelil ve fakir olarak; O’na ve O’nunla karşılaşacağına iman ederek ezikliğini arz etmesidir. İşte bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 46. “Onlar gerçekten Rab’lerine kavuşacaklarını” ve amellerinin karşılığını göreceklerini “ve (sonunda) yalnız O’na döneceklerini bilirler” yani buna kesin olarak inanırlar. İşte ibadetleri onlara kolaylaştıran ve musibetlerde teselli bulmalarını sağlayan, sıkıntılarını hafifleten, kötülükleri işlemekten onları alıkoyan budur. İşte böyleleri için yüksek köşklerde ebedi nimetler vardır. Rabbi ile karşılaşacağına iman etmeyen kimse için ise namaz ve diğer ibadetler en ağır işlerdendir. 47. “Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.” Bu âyet ile Allah, öğüt vermek, sakındırmak ve teşvik etmek kastı ile İsrailoğullarına nimetlerini bir kez daha hatırlamaları emrini vermektedir. Ayrıca, şöyle buyurarak Kıyamet günü ile onları korkutmaktadır: 48. “Ve öyle bir günden korunun ki” o günde “hiç kimse” isterse Peygamberler ve salihler gibi şerefli kimseler olsunlar “başka bir kimseye” isterse bu yakın akrabalarından olsun “hiçbir” ne küçük, ne büyük “fayda veremez.” İnsana o gün ancak dünyada iken yaptığı amelin faydası olacaktır. “Kimseden şefaat de kabul edilmez.” Allah’ın, kendisine şefaat edilecek olan hakkında izni ve rızası olmaksızın kimse kimseye şefaat edemeyecektir. Allah ise ancak rızası talep edilerek yapılan ve Peygamber’in gösterdiği yola ve sünnete uygun olan amelden razı olur. “Kimseden fidye de alınmaz.” Eğer bütün yeryüzündekiler bir o kadarı da beraber zulmedenlerin olsa Kıyamet gününde Allah'ın azabından kurtulmak için mutlaka onu feda ederlerdi. Ama bu onlardan kabul olunmayacaktır. “Onlara yardım da edilmez.” yani, hoşlarına gitmeyen durumdan kurtarılmazlar. Böylelikle bu buyruklarda Yüce Allah kıyamet günü yaratılmışlardan yararlanmanın hiçbir şekilde söz konusu olamayacağını ortaya koymaktadır. Şöyle ki:“Hiç kimse (o günde) başka bir kimseye hiçbir fayda veremez.” buyruğu fayda sağlama hakkındadır. “Onlara yardım da edilmez.” buyruğu ise zararları bertaraf etmek hakkındadır. Burada fayda verecek olanın fayda sağlama konusunda müstakil olduğu konulardaki fayda sağlama nefyedilmektedir. “kimseden şefaat kabul edilmez ve kimseden fidye de alınmaz.” Bu ise, kişinin fayda imkânı bulunan kimselerden talepte bulunarak bir fayda görmesinin söz konusu olmayacağını ifade etmektedir. Gerek bir karşılıkla -fidye gibi-, gerekse karşılıksız olarak -şefaat gibi- hiçbir şeyin faydası olmayacaktır. Bu da kulun kalbinin yaratılmışlara duyduğu güven bağının kesilmesini gerektirmektedir. Çünkü kul artık yaratılmışların zerre ağırlığı kadar kendisine bir fayda sağlama imkânına sahip olmadığını bilmektedir. Buna karşılık kul, kalbini her türlü menfaati sağlayan ve her türlü zararı önleyen Allah’a bağlamalıdır. Yalnızca O’na, hiçbir ortak koşmaksızın ibadet etmeli ve O’na ibadet etmek için O’ndan yardım istemelidir.

Bakara 2:49

49- Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor; oğullarınızı boğazlıyor ve kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir nimet bulunuyor. 50- Hani sizin için denizi yarıp sizi kurtarmış, Firavun ve hanedanını ise gözleriniz önünde suda boğmuştuk. 51- Hani hatırlayın Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik. Sonra siz de tutup O’nun arkasından buzağı(yı ilah) edindiniz de (kendinize) zulmettiniz. 52- Sonra bunun ardından şükredersiniz diye sizi affetmiştik. 53- Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik. 54- Hatırlayın, Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Ey kavmim, gerçekten siz buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen Yaradanınıza tevbe edin ve nefislerinizi/birbirinizi öldürün. Bu, Yaradanınız katında sizin için daha hayırlıdır.” Böylelikle tevbenizi kabul etti. Gerçekten O, kullarının tevbelerini çok kabul edendir, çok merhametlidir. 55- Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz de (o anda) siz bakıp dururken yıldırım sizi çarpmıştı. 56- Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik. 57- (Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin”(dedik). Onlar bize zulmetmediler, ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler. 49-54. Burada Yüce Allah İsrailoğullarına nimetlerini tafsilatı ile saymaya başlayarak şöyle buyurmaktadır:“Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından” Firavun’dan, onun ileri gelenlerinden ve askerlerinden “kurtarmıştık.” Bundan önce ise “Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor” sizleri çeşitli işlerde ve hizmetlerinde (köle olarak) kullanıyorlardı. “Azabın en kötüsü” azabın en ağırı demektir ki o da şudur: “oğullarınızı boğazlıyor” çoğalırsınız korkusu ile boğazlayarak öldürüyorlar “kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı” onları öldürmüyorlardı. Böylece sizler ya öldürülüyor yahut da ağır işlerde çalıştırılıp zelil edilmek üzere hayatta bırakılıyordunuz ki bu da o kimseye bir lütuf olarak gösteriliyor ve onun üzerinde üstünlük kurularak yapılıyordu. Bu ise aşağılanmalarının en ileri derecesidir. İşte Yüce Allah onları (bu durumda iken) tam anlamı ile kurtarmış ve gözleri iyice aydın olsun diye bakıp dururlarken düşmanlarını suda boğmuştu. “Bunda” kurtarılmanızda, “sizin için Rabb’iniz tarafından büyük bir nimet” yani lütuf ve ihsan “bulunuyor.” İşte bu da şükretmenizi ve O’nun emirlerini yerine getirmenizi gerektiren hususlardandır. Daha sonra Yüce Allah, onlara büyük bir nimet olan, genel ve kapsamlı maslahatlar içeren Tevrat’ı onlara indirmek için Mûsâ aleyhisselam ile kırk gece sözleşmesi yönündeki lütfunu hatırlatmaktadır. Ancak onlar bu sözleşme süresinin tamamlanmasına kadar sabredemediler. O’nun arkasından yani Musa’nın gidişinden sonra buzağıya taptılar. “(kendinize) zulmettiniz” Yani zulmettiğinizi de biliyordunuz. Size karşı delil ortaya konulmuştu. İşte böylesi suçun ve günahın en büyüğüdür. Daha sonra O, size tevbe etmenizi emretti, bu tevbenin de birbirinizi öldürmek şeklinde olacağını Peygamberi Mûsâ aleyhisselam’ın diliyle bildirdi. Bunu yapınca da Allah “şükredersiniz diye” sizi affetti. [“Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik.” Yani şu nimetimizi de hatırlayın ki biz, sapıklıktan kurtulup hidayete kavuşmanız için Musa’ya hakkı batıldan ayıran Kitabı -ki o Tevratt’tır- vermiştik.] 55. “Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz.” İşte bu, Yüce Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gösterilen küstahlığın en ileri derecesidir. “(o anda) siz bakıp dururken” yani, her biri arkadaşına bakıp durduğu bir sırada “yıldırım sizi çarpmıştı” buradaki yıldırımdan kasıt ya ölüm yahut ileri derecedeki baygınlıktır. 56. “Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik.” Yüce Allah daha sonra onları ne gölgesi ne de geniş rızıkları olan Tih çölünde nasıl nimetlendirdiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 57. “(Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik”“Men” kelimesi yorulmaya gerek kalmaksızın elde edilen her türlü güzel rızkı kapsayan geniş anlamlı bir isimdir. Zencefil, mantar, ebegümeci otu ve benzeri şeyler bu kabildendir. “Selvâ” ise bıldırcın diye adlandırılan, eti lezzetli küçük bir kuştur. Böylece kendilerine yetecek ve onları besleyecek kadar men ve selvâ üzerlerine inerdi. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin.” Yani bu, müreffeh şehirlerin ahalisinin bile benzerini elde edemediği bir rızıktır. Ancak onlar bu nimete de şükretmediler. Kalplerinin katılığı ve çokça günah işlemeleri devam edip durdu. “Onlar bize zulmetmediler.” Yani emirlerimize muhalif bu fiilleri işlemekle zulümleri bize değildi; çünkü Yüce Allah itaatkârların itaatlerinden fayda görmediği gibi, isyankârların isyanlarından da zarar görmez. “Ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” Bunun zararı da kendilerine dönüyordu.

Bakara 2:50

49- Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor; oğullarınızı boğazlıyor ve kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir nimet bulunuyor. 50- Hani sizin için denizi yarıp sizi kurtarmış, Firavun ve hanedanını ise gözleriniz önünde suda boğmuştuk. 51- Hani hatırlayın Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik. Sonra siz de tutup O’nun arkasından buzağı(yı ilah) edindiniz de (kendinize) zulmettiniz. 52- Sonra bunun ardından şükredersiniz diye sizi affetmiştik. 53- Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik. 54- Hatırlayın, Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Ey kavmim, gerçekten siz buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen Yaradanınıza tevbe edin ve nefislerinizi/birbirinizi öldürün. Bu, Yaradanınız katında sizin için daha hayırlıdır.” Böylelikle tevbenizi kabul etti. Gerçekten O, kullarının tevbelerini çok kabul edendir, çok merhametlidir. 55- Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz de (o anda) siz bakıp dururken yıldırım sizi çarpmıştı. 56- Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik. 57- (Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin”(dedik). Onlar bize zulmetmediler, ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler. 49-54. Burada Yüce Allah İsrailoğullarına nimetlerini tafsilatı ile saymaya başlayarak şöyle buyurmaktadır:“Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından” Firavun’dan, onun ileri gelenlerinden ve askerlerinden “kurtarmıştık.” Bundan önce ise “Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor” sizleri çeşitli işlerde ve hizmetlerinde (köle olarak) kullanıyorlardı. “Azabın en kötüsü” azabın en ağırı demektir ki o da şudur: “oğullarınızı boğazlıyor” çoğalırsınız korkusu ile boğazlayarak öldürüyorlar “kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı” onları öldürmüyorlardı. Böylece sizler ya öldürülüyor yahut da ağır işlerde çalıştırılıp zelil edilmek üzere hayatta bırakılıyordunuz ki bu da o kimseye bir lütuf olarak gösteriliyor ve onun üzerinde üstünlük kurularak yapılıyordu. Bu ise aşağılanmalarının en ileri derecesidir. İşte Yüce Allah onları (bu durumda iken) tam anlamı ile kurtarmış ve gözleri iyice aydın olsun diye bakıp dururlarken düşmanlarını suda boğmuştu. “Bunda” kurtarılmanızda, “sizin için Rabb’iniz tarafından büyük bir nimet” yani lütuf ve ihsan “bulunuyor.” İşte bu da şükretmenizi ve O’nun emirlerini yerine getirmenizi gerektiren hususlardandır. Daha sonra Yüce Allah, onlara büyük bir nimet olan, genel ve kapsamlı maslahatlar içeren Tevrat’ı onlara indirmek için Mûsâ aleyhisselam ile kırk gece sözleşmesi yönündeki lütfunu hatırlatmaktadır. Ancak onlar bu sözleşme süresinin tamamlanmasına kadar sabredemediler. O’nun arkasından yani Musa’nın gidişinden sonra buzağıya taptılar. “(kendinize) zulmettiniz” Yani zulmettiğinizi de biliyordunuz. Size karşı delil ortaya konulmuştu. İşte böylesi suçun ve günahın en büyüğüdür. Daha sonra O, size tevbe etmenizi emretti, bu tevbenin de birbirinizi öldürmek şeklinde olacağını Peygamberi Mûsâ aleyhisselam’ın diliyle bildirdi. Bunu yapınca da Allah “şükredersiniz diye” sizi affetti. [“Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik.” Yani şu nimetimizi de hatırlayın ki biz, sapıklıktan kurtulup hidayete kavuşmanız için Musa’ya hakkı batıldan ayıran Kitabı -ki o Tevratt’tır- vermiştik.] 55. “Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz.” İşte bu, Yüce Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gösterilen küstahlığın en ileri derecesidir. “(o anda) siz bakıp dururken” yani, her biri arkadaşına bakıp durduğu bir sırada “yıldırım sizi çarpmıştı” buradaki yıldırımdan kasıt ya ölüm yahut ileri derecedeki baygınlıktır. 56. “Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik.” Yüce Allah daha sonra onları ne gölgesi ne de geniş rızıkları olan Tih çölünde nasıl nimetlendirdiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 57. “(Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik”“Men” kelimesi yorulmaya gerek kalmaksızın elde edilen her türlü güzel rızkı kapsayan geniş anlamlı bir isimdir. Zencefil, mantar, ebegümeci otu ve benzeri şeyler bu kabildendir. “Selvâ” ise bıldırcın diye adlandırılan, eti lezzetli küçük bir kuştur. Böylece kendilerine yetecek ve onları besleyecek kadar men ve selvâ üzerlerine inerdi. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin.” Yani bu, müreffeh şehirlerin ahalisinin bile benzerini elde edemediği bir rızıktır. Ancak onlar bu nimete de şükretmediler. Kalplerinin katılığı ve çokça günah işlemeleri devam edip durdu. “Onlar bize zulmetmediler.” Yani emirlerimize muhalif bu fiilleri işlemekle zulümleri bize değildi; çünkü Yüce Allah itaatkârların itaatlerinden fayda görmediği gibi, isyankârların isyanlarından da zarar görmez. “Ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” Bunun zararı da kendilerine dönüyordu.

Bakara 2:51

49- Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor; oğullarınızı boğazlıyor ve kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir nimet bulunuyor. 50- Hani sizin için denizi yarıp sizi kurtarmış, Firavun ve hanedanını ise gözleriniz önünde suda boğmuştuk. 51- Hani hatırlayın Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik. Sonra siz de tutup O’nun arkasından buzağı(yı ilah) edindiniz de (kendinize) zulmettiniz. 52- Sonra bunun ardından şükredersiniz diye sizi affetmiştik. 53- Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik. 54- Hatırlayın, Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Ey kavmim, gerçekten siz buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen Yaradanınıza tevbe edin ve nefislerinizi/birbirinizi öldürün. Bu, Yaradanınız katında sizin için daha hayırlıdır.” Böylelikle tevbenizi kabul etti. Gerçekten O, kullarının tevbelerini çok kabul edendir, çok merhametlidir. 55- Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz de (o anda) siz bakıp dururken yıldırım sizi çarpmıştı. 56- Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik. 57- (Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin”(dedik). Onlar bize zulmetmediler, ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler. 49-54. Burada Yüce Allah İsrailoğullarına nimetlerini tafsilatı ile saymaya başlayarak şöyle buyurmaktadır:“Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından” Firavun’dan, onun ileri gelenlerinden ve askerlerinden “kurtarmıştık.” Bundan önce ise “Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor” sizleri çeşitli işlerde ve hizmetlerinde (köle olarak) kullanıyorlardı. “Azabın en kötüsü” azabın en ağırı demektir ki o da şudur: “oğullarınızı boğazlıyor” çoğalırsınız korkusu ile boğazlayarak öldürüyorlar “kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı” onları öldürmüyorlardı. Böylece sizler ya öldürülüyor yahut da ağır işlerde çalıştırılıp zelil edilmek üzere hayatta bırakılıyordunuz ki bu da o kimseye bir lütuf olarak gösteriliyor ve onun üzerinde üstünlük kurularak yapılıyordu. Bu ise aşağılanmalarının en ileri derecesidir. İşte Yüce Allah onları (bu durumda iken) tam anlamı ile kurtarmış ve gözleri iyice aydın olsun diye bakıp dururlarken düşmanlarını suda boğmuştu. “Bunda” kurtarılmanızda, “sizin için Rabb’iniz tarafından büyük bir nimet” yani lütuf ve ihsan “bulunuyor.” İşte bu da şükretmenizi ve O’nun emirlerini yerine getirmenizi gerektiren hususlardandır. Daha sonra Yüce Allah, onlara büyük bir nimet olan, genel ve kapsamlı maslahatlar içeren Tevrat’ı onlara indirmek için Mûsâ aleyhisselam ile kırk gece sözleşmesi yönündeki lütfunu hatırlatmaktadır. Ancak onlar bu sözleşme süresinin tamamlanmasına kadar sabredemediler. O’nun arkasından yani Musa’nın gidişinden sonra buzağıya taptılar. “(kendinize) zulmettiniz” Yani zulmettiğinizi de biliyordunuz. Size karşı delil ortaya konulmuştu. İşte böylesi suçun ve günahın en büyüğüdür. Daha sonra O, size tevbe etmenizi emretti, bu tevbenin de birbirinizi öldürmek şeklinde olacağını Peygamberi Mûsâ aleyhisselam’ın diliyle bildirdi. Bunu yapınca da Allah “şükredersiniz diye” sizi affetti. [“Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik.” Yani şu nimetimizi de hatırlayın ki biz, sapıklıktan kurtulup hidayete kavuşmanız için Musa’ya hakkı batıldan ayıran Kitabı -ki o Tevratt’tır- vermiştik.] 55. “Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz.” İşte bu, Yüce Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gösterilen küstahlığın en ileri derecesidir. “(o anda) siz bakıp dururken” yani, her biri arkadaşına bakıp durduğu bir sırada “yıldırım sizi çarpmıştı” buradaki yıldırımdan kasıt ya ölüm yahut ileri derecedeki baygınlıktır. 56. “Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik.” Yüce Allah daha sonra onları ne gölgesi ne de geniş rızıkları olan Tih çölünde nasıl nimetlendirdiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 57. “(Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik”“Men” kelimesi yorulmaya gerek kalmaksızın elde edilen her türlü güzel rızkı kapsayan geniş anlamlı bir isimdir. Zencefil, mantar, ebegümeci otu ve benzeri şeyler bu kabildendir. “Selvâ” ise bıldırcın diye adlandırılan, eti lezzetli küçük bir kuştur. Böylece kendilerine yetecek ve onları besleyecek kadar men ve selvâ üzerlerine inerdi. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin.” Yani bu, müreffeh şehirlerin ahalisinin bile benzerini elde edemediği bir rızıktır. Ancak onlar bu nimete de şükretmediler. Kalplerinin katılığı ve çokça günah işlemeleri devam edip durdu. “Onlar bize zulmetmediler.” Yani emirlerimize muhalif bu fiilleri işlemekle zulümleri bize değildi; çünkü Yüce Allah itaatkârların itaatlerinden fayda görmediği gibi, isyankârların isyanlarından da zarar görmez. “Ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” Bunun zararı da kendilerine dönüyordu.

Bakara 2:52

49- Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor; oğullarınızı boğazlıyor ve kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir nimet bulunuyor. 50- Hani sizin için denizi yarıp sizi kurtarmış, Firavun ve hanedanını ise gözleriniz önünde suda boğmuştuk. 51- Hani hatırlayın Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik. Sonra siz de tutup O’nun arkasından buzağı(yı ilah) edindiniz de (kendinize) zulmettiniz. 52- Sonra bunun ardından şükredersiniz diye sizi affetmiştik. 53- Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik. 54- Hatırlayın, Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Ey kavmim, gerçekten siz buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen Yaradanınıza tevbe edin ve nefislerinizi/birbirinizi öldürün. Bu, Yaradanınız katında sizin için daha hayırlıdır.” Böylelikle tevbenizi kabul etti. Gerçekten O, kullarının tevbelerini çok kabul edendir, çok merhametlidir. 55- Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz de (o anda) siz bakıp dururken yıldırım sizi çarpmıştı. 56- Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik. 57- (Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin”(dedik). Onlar bize zulmetmediler, ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler. 49-54. Burada Yüce Allah İsrailoğullarına nimetlerini tafsilatı ile saymaya başlayarak şöyle buyurmaktadır:“Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından” Firavun’dan, onun ileri gelenlerinden ve askerlerinden “kurtarmıştık.” Bundan önce ise “Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor” sizleri çeşitli işlerde ve hizmetlerinde (köle olarak) kullanıyorlardı. “Azabın en kötüsü” azabın en ağırı demektir ki o da şudur: “oğullarınızı boğazlıyor” çoğalırsınız korkusu ile boğazlayarak öldürüyorlar “kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı” onları öldürmüyorlardı. Böylece sizler ya öldürülüyor yahut da ağır işlerde çalıştırılıp zelil edilmek üzere hayatta bırakılıyordunuz ki bu da o kimseye bir lütuf olarak gösteriliyor ve onun üzerinde üstünlük kurularak yapılıyordu. Bu ise aşağılanmalarının en ileri derecesidir. İşte Yüce Allah onları (bu durumda iken) tam anlamı ile kurtarmış ve gözleri iyice aydın olsun diye bakıp dururlarken düşmanlarını suda boğmuştu. “Bunda” kurtarılmanızda, “sizin için Rabb’iniz tarafından büyük bir nimet” yani lütuf ve ihsan “bulunuyor.” İşte bu da şükretmenizi ve O’nun emirlerini yerine getirmenizi gerektiren hususlardandır. Daha sonra Yüce Allah, onlara büyük bir nimet olan, genel ve kapsamlı maslahatlar içeren Tevrat’ı onlara indirmek için Mûsâ aleyhisselam ile kırk gece sözleşmesi yönündeki lütfunu hatırlatmaktadır. Ancak onlar bu sözleşme süresinin tamamlanmasına kadar sabredemediler. O’nun arkasından yani Musa’nın gidişinden sonra buzağıya taptılar. “(kendinize) zulmettiniz” Yani zulmettiğinizi de biliyordunuz. Size karşı delil ortaya konulmuştu. İşte böylesi suçun ve günahın en büyüğüdür. Daha sonra O, size tevbe etmenizi emretti, bu tevbenin de birbirinizi öldürmek şeklinde olacağını Peygamberi Mûsâ aleyhisselam’ın diliyle bildirdi. Bunu yapınca da Allah “şükredersiniz diye” sizi affetti. [“Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik.” Yani şu nimetimizi de hatırlayın ki biz, sapıklıktan kurtulup hidayete kavuşmanız için Musa’ya hakkı batıldan ayıran Kitabı -ki o Tevratt’tır- vermiştik.] 55. “Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz.” İşte bu, Yüce Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gösterilen küstahlığın en ileri derecesidir. “(o anda) siz bakıp dururken” yani, her biri arkadaşına bakıp durduğu bir sırada “yıldırım sizi çarpmıştı” buradaki yıldırımdan kasıt ya ölüm yahut ileri derecedeki baygınlıktır. 56. “Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik.” Yüce Allah daha sonra onları ne gölgesi ne de geniş rızıkları olan Tih çölünde nasıl nimetlendirdiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 57. “(Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik”“Men” kelimesi yorulmaya gerek kalmaksızın elde edilen her türlü güzel rızkı kapsayan geniş anlamlı bir isimdir. Zencefil, mantar, ebegümeci otu ve benzeri şeyler bu kabildendir. “Selvâ” ise bıldırcın diye adlandırılan, eti lezzetli küçük bir kuştur. Böylece kendilerine yetecek ve onları besleyecek kadar men ve selvâ üzerlerine inerdi. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin.” Yani bu, müreffeh şehirlerin ahalisinin bile benzerini elde edemediği bir rızıktır. Ancak onlar bu nimete de şükretmediler. Kalplerinin katılığı ve çokça günah işlemeleri devam edip durdu. “Onlar bize zulmetmediler.” Yani emirlerimize muhalif bu fiilleri işlemekle zulümleri bize değildi; çünkü Yüce Allah itaatkârların itaatlerinden fayda görmediği gibi, isyankârların isyanlarından da zarar görmez. “Ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” Bunun zararı da kendilerine dönüyordu.

Bakara 2:53

49- Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor; oğullarınızı boğazlıyor ve kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir nimet bulunuyor. 50- Hani sizin için denizi yarıp sizi kurtarmış, Firavun ve hanedanını ise gözleriniz önünde suda boğmuştuk. 51- Hani hatırlayın Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik. Sonra siz de tutup O’nun arkasından buzağı(yı ilah) edindiniz de (kendinize) zulmettiniz. 52- Sonra bunun ardından şükredersiniz diye sizi affetmiştik. 53- Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik. 54- Hatırlayın, Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Ey kavmim, gerçekten siz buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen Yaradanınıza tevbe edin ve nefislerinizi/birbirinizi öldürün. Bu, Yaradanınız katında sizin için daha hayırlıdır.” Böylelikle tevbenizi kabul etti. Gerçekten O, kullarının tevbelerini çok kabul edendir, çok merhametlidir. 55- Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz de (o anda) siz bakıp dururken yıldırım sizi çarpmıştı. 56- Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik. 57- (Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin”(dedik). Onlar bize zulmetmediler, ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler. 49-54. Burada Yüce Allah İsrailoğullarına nimetlerini tafsilatı ile saymaya başlayarak şöyle buyurmaktadır:“Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından” Firavun’dan, onun ileri gelenlerinden ve askerlerinden “kurtarmıştık.” Bundan önce ise “Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor” sizleri çeşitli işlerde ve hizmetlerinde (köle olarak) kullanıyorlardı. “Azabın en kötüsü” azabın en ağırı demektir ki o da şudur: “oğullarınızı boğazlıyor” çoğalırsınız korkusu ile boğazlayarak öldürüyorlar “kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı” onları öldürmüyorlardı. Böylece sizler ya öldürülüyor yahut da ağır işlerde çalıştırılıp zelil edilmek üzere hayatta bırakılıyordunuz ki bu da o kimseye bir lütuf olarak gösteriliyor ve onun üzerinde üstünlük kurularak yapılıyordu. Bu ise aşağılanmalarının en ileri derecesidir. İşte Yüce Allah onları (bu durumda iken) tam anlamı ile kurtarmış ve gözleri iyice aydın olsun diye bakıp dururlarken düşmanlarını suda boğmuştu. “Bunda” kurtarılmanızda, “sizin için Rabb’iniz tarafından büyük bir nimet” yani lütuf ve ihsan “bulunuyor.” İşte bu da şükretmenizi ve O’nun emirlerini yerine getirmenizi gerektiren hususlardandır. Daha sonra Yüce Allah, onlara büyük bir nimet olan, genel ve kapsamlı maslahatlar içeren Tevrat’ı onlara indirmek için Mûsâ aleyhisselam ile kırk gece sözleşmesi yönündeki lütfunu hatırlatmaktadır. Ancak onlar bu sözleşme süresinin tamamlanmasına kadar sabredemediler. O’nun arkasından yani Musa’nın gidişinden sonra buzağıya taptılar. “(kendinize) zulmettiniz” Yani zulmettiğinizi de biliyordunuz. Size karşı delil ortaya konulmuştu. İşte böylesi suçun ve günahın en büyüğüdür. Daha sonra O, size tevbe etmenizi emretti, bu tevbenin de birbirinizi öldürmek şeklinde olacağını Peygamberi Mûsâ aleyhisselam’ın diliyle bildirdi. Bunu yapınca da Allah “şükredersiniz diye” sizi affetti. [“Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik.” Yani şu nimetimizi de hatırlayın ki biz, sapıklıktan kurtulup hidayete kavuşmanız için Musa’ya hakkı batıldan ayıran Kitabı -ki o Tevratt’tır- vermiştik.] 55. “Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz.” İşte bu, Yüce Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gösterilen küstahlığın en ileri derecesidir. “(o anda) siz bakıp dururken” yani, her biri arkadaşına bakıp durduğu bir sırada “yıldırım sizi çarpmıştı” buradaki yıldırımdan kasıt ya ölüm yahut ileri derecedeki baygınlıktır. 56. “Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik.” Yüce Allah daha sonra onları ne gölgesi ne de geniş rızıkları olan Tih çölünde nasıl nimetlendirdiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 57. “(Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik”“Men” kelimesi yorulmaya gerek kalmaksızın elde edilen her türlü güzel rızkı kapsayan geniş anlamlı bir isimdir. Zencefil, mantar, ebegümeci otu ve benzeri şeyler bu kabildendir. “Selvâ” ise bıldırcın diye adlandırılan, eti lezzetli küçük bir kuştur. Böylece kendilerine yetecek ve onları besleyecek kadar men ve selvâ üzerlerine inerdi. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin.” Yani bu, müreffeh şehirlerin ahalisinin bile benzerini elde edemediği bir rızıktır. Ancak onlar bu nimete de şükretmediler. Kalplerinin katılığı ve çokça günah işlemeleri devam edip durdu. “Onlar bize zulmetmediler.” Yani emirlerimize muhalif bu fiilleri işlemekle zulümleri bize değildi; çünkü Yüce Allah itaatkârların itaatlerinden fayda görmediği gibi, isyankârların isyanlarından da zarar görmez. “Ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” Bunun zararı da kendilerine dönüyordu.

Bakara 2:54

49- Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor; oğullarınızı boğazlıyor ve kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir nimet bulunuyor. 50- Hani sizin için denizi yarıp sizi kurtarmış, Firavun ve hanedanını ise gözleriniz önünde suda boğmuştuk. 51- Hani hatırlayın Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik. Sonra siz de tutup O’nun arkasından buzağı(yı ilah) edindiniz de (kendinize) zulmettiniz. 52- Sonra bunun ardından şükredersiniz diye sizi affetmiştik. 53- Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik. 54- Hatırlayın, Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Ey kavmim, gerçekten siz buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen Yaradanınıza tevbe edin ve nefislerinizi/birbirinizi öldürün. Bu, Yaradanınız katında sizin için daha hayırlıdır.” Böylelikle tevbenizi kabul etti. Gerçekten O, kullarının tevbelerini çok kabul edendir, çok merhametlidir. 55- Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz de (o anda) siz bakıp dururken yıldırım sizi çarpmıştı. 56- Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik. 57- (Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin”(dedik). Onlar bize zulmetmediler, ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler. 49-54. Burada Yüce Allah İsrailoğullarına nimetlerini tafsilatı ile saymaya başlayarak şöyle buyurmaktadır:“Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından” Firavun’dan, onun ileri gelenlerinden ve askerlerinden “kurtarmıştık.” Bundan önce ise “Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor” sizleri çeşitli işlerde ve hizmetlerinde (köle olarak) kullanıyorlardı. “Azabın en kötüsü” azabın en ağırı demektir ki o da şudur: “oğullarınızı boğazlıyor” çoğalırsınız korkusu ile boğazlayarak öldürüyorlar “kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı” onları öldürmüyorlardı. Böylece sizler ya öldürülüyor yahut da ağır işlerde çalıştırılıp zelil edilmek üzere hayatta bırakılıyordunuz ki bu da o kimseye bir lütuf olarak gösteriliyor ve onun üzerinde üstünlük kurularak yapılıyordu. Bu ise aşağılanmalarının en ileri derecesidir. İşte Yüce Allah onları (bu durumda iken) tam anlamı ile kurtarmış ve gözleri iyice aydın olsun diye bakıp dururlarken düşmanlarını suda boğmuştu. “Bunda” kurtarılmanızda, “sizin için Rabb’iniz tarafından büyük bir nimet” yani lütuf ve ihsan “bulunuyor.” İşte bu da şükretmenizi ve O’nun emirlerini yerine getirmenizi gerektiren hususlardandır. Daha sonra Yüce Allah, onlara büyük bir nimet olan, genel ve kapsamlı maslahatlar içeren Tevrat’ı onlara indirmek için Mûsâ aleyhisselam ile kırk gece sözleşmesi yönündeki lütfunu hatırlatmaktadır. Ancak onlar bu sözleşme süresinin tamamlanmasına kadar sabredemediler. O’nun arkasından yani Musa’nın gidişinden sonra buzağıya taptılar. “(kendinize) zulmettiniz” Yani zulmettiğinizi de biliyordunuz. Size karşı delil ortaya konulmuştu. İşte böylesi suçun ve günahın en büyüğüdür. Daha sonra O, size tevbe etmenizi emretti, bu tevbenin de birbirinizi öldürmek şeklinde olacağını Peygamberi Mûsâ aleyhisselam’ın diliyle bildirdi. Bunu yapınca da Allah “şükredersiniz diye” sizi affetti. [“Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik.” Yani şu nimetimizi de hatırlayın ki biz, sapıklıktan kurtulup hidayete kavuşmanız için Musa’ya hakkı batıldan ayıran Kitabı -ki o Tevratt’tır- vermiştik.] 55. “Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz.” İşte bu, Yüce Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gösterilen küstahlığın en ileri derecesidir. “(o anda) siz bakıp dururken” yani, her biri arkadaşına bakıp durduğu bir sırada “yıldırım sizi çarpmıştı” buradaki yıldırımdan kasıt ya ölüm yahut ileri derecedeki baygınlıktır. 56. “Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik.” Yüce Allah daha sonra onları ne gölgesi ne de geniş rızıkları olan Tih çölünde nasıl nimetlendirdiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 57. “(Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik”“Men” kelimesi yorulmaya gerek kalmaksızın elde edilen her türlü güzel rızkı kapsayan geniş anlamlı bir isimdir. Zencefil, mantar, ebegümeci otu ve benzeri şeyler bu kabildendir. “Selvâ” ise bıldırcın diye adlandırılan, eti lezzetli küçük bir kuştur. Böylece kendilerine yetecek ve onları besleyecek kadar men ve selvâ üzerlerine inerdi. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin.” Yani bu, müreffeh şehirlerin ahalisinin bile benzerini elde edemediği bir rızıktır. Ancak onlar bu nimete de şükretmediler. Kalplerinin katılığı ve çokça günah işlemeleri devam edip durdu. “Onlar bize zulmetmediler.” Yani emirlerimize muhalif bu fiilleri işlemekle zulümleri bize değildi; çünkü Yüce Allah itaatkârların itaatlerinden fayda görmediği gibi, isyankârların isyanlarından da zarar görmez. “Ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” Bunun zararı da kendilerine dönüyordu.

Bakara 2:55

49- Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor; oğullarınızı boğazlıyor ve kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir nimet bulunuyor. 50- Hani sizin için denizi yarıp sizi kurtarmış, Firavun ve hanedanını ise gözleriniz önünde suda boğmuştuk. 51- Hani hatırlayın Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik. Sonra siz de tutup O’nun arkasından buzağı(yı ilah) edindiniz de (kendinize) zulmettiniz. 52- Sonra bunun ardından şükredersiniz diye sizi affetmiştik. 53- Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik. 54- Hatırlayın, Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Ey kavmim, gerçekten siz buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen Yaradanınıza tevbe edin ve nefislerinizi/birbirinizi öldürün. Bu, Yaradanınız katında sizin için daha hayırlıdır.” Böylelikle tevbenizi kabul etti. Gerçekten O, kullarının tevbelerini çok kabul edendir, çok merhametlidir. 55- Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz de (o anda) siz bakıp dururken yıldırım sizi çarpmıştı. 56- Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik. 57- (Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin”(dedik). Onlar bize zulmetmediler, ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler. 49-54. Burada Yüce Allah İsrailoğullarına nimetlerini tafsilatı ile saymaya başlayarak şöyle buyurmaktadır:“Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından” Firavun’dan, onun ileri gelenlerinden ve askerlerinden “kurtarmıştık.” Bundan önce ise “Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor” sizleri çeşitli işlerde ve hizmetlerinde (köle olarak) kullanıyorlardı. “Azabın en kötüsü” azabın en ağırı demektir ki o da şudur: “oğullarınızı boğazlıyor” çoğalırsınız korkusu ile boğazlayarak öldürüyorlar “kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı” onları öldürmüyorlardı. Böylece sizler ya öldürülüyor yahut da ağır işlerde çalıştırılıp zelil edilmek üzere hayatta bırakılıyordunuz ki bu da o kimseye bir lütuf olarak gösteriliyor ve onun üzerinde üstünlük kurularak yapılıyordu. Bu ise aşağılanmalarının en ileri derecesidir. İşte Yüce Allah onları (bu durumda iken) tam anlamı ile kurtarmış ve gözleri iyice aydın olsun diye bakıp dururlarken düşmanlarını suda boğmuştu. “Bunda” kurtarılmanızda, “sizin için Rabb’iniz tarafından büyük bir nimet” yani lütuf ve ihsan “bulunuyor.” İşte bu da şükretmenizi ve O’nun emirlerini yerine getirmenizi gerektiren hususlardandır. Daha sonra Yüce Allah, onlara büyük bir nimet olan, genel ve kapsamlı maslahatlar içeren Tevrat’ı onlara indirmek için Mûsâ aleyhisselam ile kırk gece sözleşmesi yönündeki lütfunu hatırlatmaktadır. Ancak onlar bu sözleşme süresinin tamamlanmasına kadar sabredemediler. O’nun arkasından yani Musa’nın gidişinden sonra buzağıya taptılar. “(kendinize) zulmettiniz” Yani zulmettiğinizi de biliyordunuz. Size karşı delil ortaya konulmuştu. İşte böylesi suçun ve günahın en büyüğüdür. Daha sonra O, size tevbe etmenizi emretti, bu tevbenin de birbirinizi öldürmek şeklinde olacağını Peygamberi Mûsâ aleyhisselam’ın diliyle bildirdi. Bunu yapınca da Allah “şükredersiniz diye” sizi affetti. [“Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik.” Yani şu nimetimizi de hatırlayın ki biz, sapıklıktan kurtulup hidayete kavuşmanız için Musa’ya hakkı batıldan ayıran Kitabı -ki o Tevratt’tır- vermiştik.] 55. “Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz.” İşte bu, Yüce Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gösterilen küstahlığın en ileri derecesidir. “(o anda) siz bakıp dururken” yani, her biri arkadaşına bakıp durduğu bir sırada “yıldırım sizi çarpmıştı” buradaki yıldırımdan kasıt ya ölüm yahut ileri derecedeki baygınlıktır. 56. “Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik.” Yüce Allah daha sonra onları ne gölgesi ne de geniş rızıkları olan Tih çölünde nasıl nimetlendirdiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 57. “(Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik”“Men” kelimesi yorulmaya gerek kalmaksızın elde edilen her türlü güzel rızkı kapsayan geniş anlamlı bir isimdir. Zencefil, mantar, ebegümeci otu ve benzeri şeyler bu kabildendir. “Selvâ” ise bıldırcın diye adlandırılan, eti lezzetli küçük bir kuştur. Böylece kendilerine yetecek ve onları besleyecek kadar men ve selvâ üzerlerine inerdi. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin.” Yani bu, müreffeh şehirlerin ahalisinin bile benzerini elde edemediği bir rızıktır. Ancak onlar bu nimete de şükretmediler. Kalplerinin katılığı ve çokça günah işlemeleri devam edip durdu. “Onlar bize zulmetmediler.” Yani emirlerimize muhalif bu fiilleri işlemekle zulümleri bize değildi; çünkü Yüce Allah itaatkârların itaatlerinden fayda görmediği gibi, isyankârların isyanlarından da zarar görmez. “Ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” Bunun zararı da kendilerine dönüyordu.

Bakara 2:56

49- Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor; oğullarınızı boğazlıyor ve kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir nimet bulunuyor. 50- Hani sizin için denizi yarıp sizi kurtarmış, Firavun ve hanedanını ise gözleriniz önünde suda boğmuştuk. 51- Hani hatırlayın Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik. Sonra siz de tutup O’nun arkasından buzağı(yı ilah) edindiniz de (kendinize) zulmettiniz. 52- Sonra bunun ardından şükredersiniz diye sizi affetmiştik. 53- Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik. 54- Hatırlayın, Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Ey kavmim, gerçekten siz buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen Yaradanınıza tevbe edin ve nefislerinizi/birbirinizi öldürün. Bu, Yaradanınız katında sizin için daha hayırlıdır.” Böylelikle tevbenizi kabul etti. Gerçekten O, kullarının tevbelerini çok kabul edendir, çok merhametlidir. 55- Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz de (o anda) siz bakıp dururken yıldırım sizi çarpmıştı. 56- Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik. 57- (Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin”(dedik). Onlar bize zulmetmediler, ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler. 49-54. Burada Yüce Allah İsrailoğullarına nimetlerini tafsilatı ile saymaya başlayarak şöyle buyurmaktadır:“Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından” Firavun’dan, onun ileri gelenlerinden ve askerlerinden “kurtarmıştık.” Bundan önce ise “Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor” sizleri çeşitli işlerde ve hizmetlerinde (köle olarak) kullanıyorlardı. “Azabın en kötüsü” azabın en ağırı demektir ki o da şudur: “oğullarınızı boğazlıyor” çoğalırsınız korkusu ile boğazlayarak öldürüyorlar “kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı” onları öldürmüyorlardı. Böylece sizler ya öldürülüyor yahut da ağır işlerde çalıştırılıp zelil edilmek üzere hayatta bırakılıyordunuz ki bu da o kimseye bir lütuf olarak gösteriliyor ve onun üzerinde üstünlük kurularak yapılıyordu. Bu ise aşağılanmalarının en ileri derecesidir. İşte Yüce Allah onları (bu durumda iken) tam anlamı ile kurtarmış ve gözleri iyice aydın olsun diye bakıp dururlarken düşmanlarını suda boğmuştu. “Bunda” kurtarılmanızda, “sizin için Rabb’iniz tarafından büyük bir nimet” yani lütuf ve ihsan “bulunuyor.” İşte bu da şükretmenizi ve O’nun emirlerini yerine getirmenizi gerektiren hususlardandır. Daha sonra Yüce Allah, onlara büyük bir nimet olan, genel ve kapsamlı maslahatlar içeren Tevrat’ı onlara indirmek için Mûsâ aleyhisselam ile kırk gece sözleşmesi yönündeki lütfunu hatırlatmaktadır. Ancak onlar bu sözleşme süresinin tamamlanmasına kadar sabredemediler. O’nun arkasından yani Musa’nın gidişinden sonra buzağıya taptılar. “(kendinize) zulmettiniz” Yani zulmettiğinizi de biliyordunuz. Size karşı delil ortaya konulmuştu. İşte böylesi suçun ve günahın en büyüğüdür. Daha sonra O, size tevbe etmenizi emretti, bu tevbenin de birbirinizi öldürmek şeklinde olacağını Peygamberi Mûsâ aleyhisselam’ın diliyle bildirdi. Bunu yapınca da Allah “şükredersiniz diye” sizi affetti. [“Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik.” Yani şu nimetimizi de hatırlayın ki biz, sapıklıktan kurtulup hidayete kavuşmanız için Musa’ya hakkı batıldan ayıran Kitabı -ki o Tevratt’tır- vermiştik.] 55. “Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz.” İşte bu, Yüce Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gösterilen küstahlığın en ileri derecesidir. “(o anda) siz bakıp dururken” yani, her biri arkadaşına bakıp durduğu bir sırada “yıldırım sizi çarpmıştı” buradaki yıldırımdan kasıt ya ölüm yahut ileri derecedeki baygınlıktır. 56. “Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik.” Yüce Allah daha sonra onları ne gölgesi ne de geniş rızıkları olan Tih çölünde nasıl nimetlendirdiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 57. “(Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik”“Men” kelimesi yorulmaya gerek kalmaksızın elde edilen her türlü güzel rızkı kapsayan geniş anlamlı bir isimdir. Zencefil, mantar, ebegümeci otu ve benzeri şeyler bu kabildendir. “Selvâ” ise bıldırcın diye adlandırılan, eti lezzetli küçük bir kuştur. Böylece kendilerine yetecek ve onları besleyecek kadar men ve selvâ üzerlerine inerdi. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin.” Yani bu, müreffeh şehirlerin ahalisinin bile benzerini elde edemediği bir rızıktır. Ancak onlar bu nimete de şükretmediler. Kalplerinin katılığı ve çokça günah işlemeleri devam edip durdu. “Onlar bize zulmetmediler.” Yani emirlerimize muhalif bu fiilleri işlemekle zulümleri bize değildi; çünkü Yüce Allah itaatkârların itaatlerinden fayda görmediği gibi, isyankârların isyanlarından da zarar görmez. “Ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” Bunun zararı da kendilerine dönüyordu.

Bakara 2:57

49- Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor; oğullarınızı boğazlıyor ve kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir nimet bulunuyor. 50- Hani sizin için denizi yarıp sizi kurtarmış, Firavun ve hanedanını ise gözleriniz önünde suda boğmuştuk. 51- Hani hatırlayın Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik. Sonra siz de tutup O’nun arkasından buzağı(yı ilah) edindiniz de (kendinize) zulmettiniz. 52- Sonra bunun ardından şükredersiniz diye sizi affetmiştik. 53- Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik. 54- Hatırlayın, Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Ey kavmim, gerçekten siz buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen Yaradanınıza tevbe edin ve nefislerinizi/birbirinizi öldürün. Bu, Yaradanınız katında sizin için daha hayırlıdır.” Böylelikle tevbenizi kabul etti. Gerçekten O, kullarının tevbelerini çok kabul edendir, çok merhametlidir. 55- Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz de (o anda) siz bakıp dururken yıldırım sizi çarpmıştı. 56- Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik. 57- (Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin”(dedik). Onlar bize zulmetmediler, ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler. 49-54. Burada Yüce Allah İsrailoğullarına nimetlerini tafsilatı ile saymaya başlayarak şöyle buyurmaktadır:“Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından” Firavun’dan, onun ileri gelenlerinden ve askerlerinden “kurtarmıştık.” Bundan önce ise “Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor” sizleri çeşitli işlerde ve hizmetlerinde (köle olarak) kullanıyorlardı. “Azabın en kötüsü” azabın en ağırı demektir ki o da şudur: “oğullarınızı boğazlıyor” çoğalırsınız korkusu ile boğazlayarak öldürüyorlar “kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı” onları öldürmüyorlardı. Böylece sizler ya öldürülüyor yahut da ağır işlerde çalıştırılıp zelil edilmek üzere hayatta bırakılıyordunuz ki bu da o kimseye bir lütuf olarak gösteriliyor ve onun üzerinde üstünlük kurularak yapılıyordu. Bu ise aşağılanmalarının en ileri derecesidir. İşte Yüce Allah onları (bu durumda iken) tam anlamı ile kurtarmış ve gözleri iyice aydın olsun diye bakıp dururlarken düşmanlarını suda boğmuştu. “Bunda” kurtarılmanızda, “sizin için Rabb’iniz tarafından büyük bir nimet” yani lütuf ve ihsan “bulunuyor.” İşte bu da şükretmenizi ve O’nun emirlerini yerine getirmenizi gerektiren hususlardandır. Daha sonra Yüce Allah, onlara büyük bir nimet olan, genel ve kapsamlı maslahatlar içeren Tevrat’ı onlara indirmek için Mûsâ aleyhisselam ile kırk gece sözleşmesi yönündeki lütfunu hatırlatmaktadır. Ancak onlar bu sözleşme süresinin tamamlanmasına kadar sabredemediler. O’nun arkasından yani Musa’nın gidişinden sonra buzağıya taptılar. “(kendinize) zulmettiniz” Yani zulmettiğinizi de biliyordunuz. Size karşı delil ortaya konulmuştu. İşte böylesi suçun ve günahın en büyüğüdür. Daha sonra O, size tevbe etmenizi emretti, bu tevbenin de birbirinizi öldürmek şeklinde olacağını Peygamberi Mûsâ aleyhisselam’ın diliyle bildirdi. Bunu yapınca da Allah “şükredersiniz diye” sizi affetti. [“Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik.” Yani şu nimetimizi de hatırlayın ki biz, sapıklıktan kurtulup hidayete kavuşmanız için Musa’ya hakkı batıldan ayıran Kitabı -ki o Tevratt’tır- vermiştik.] 55. “Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz.” İşte bu, Yüce Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gösterilen küstahlığın en ileri derecesidir. “(o anda) siz bakıp dururken” yani, her biri arkadaşına bakıp durduğu bir sırada “yıldırım sizi çarpmıştı” buradaki yıldırımdan kasıt ya ölüm yahut ileri derecedeki baygınlıktır. 56. “Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik.” Yüce Allah daha sonra onları ne gölgesi ne de geniş rızıkları olan Tih çölünde nasıl nimetlendirdiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 57. “(Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik”“Men” kelimesi yorulmaya gerek kalmaksızın elde edilen her türlü güzel rızkı kapsayan geniş anlamlı bir isimdir. Zencefil, mantar, ebegümeci otu ve benzeri şeyler bu kabildendir. “Selvâ” ise bıldırcın diye adlandırılan, eti lezzetli küçük bir kuştur. Böylece kendilerine yetecek ve onları besleyecek kadar men ve selvâ üzerlerine inerdi. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin.” Yani bu, müreffeh şehirlerin ahalisinin bile benzerini elde edemediği bir rızıktır. Ancak onlar bu nimete de şükretmediler. Kalplerinin katılığı ve çokça günah işlemeleri devam edip durdu. “Onlar bize zulmetmediler.” Yani emirlerimize muhalif bu fiilleri işlemekle zulümleri bize değildi; çünkü Yüce Allah itaatkârların itaatlerinden fayda görmediği gibi, isyankârların isyanlarından da zarar görmez. “Ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” Bunun zararı da kendilerine dönüyordu.

Bakara 2:58

58- Hani “Şu kasabaya girin ve orada istediğinizi bol bol yiyin. Kapısından da secde ederek girin ve “hıtta” deyin ki günahlarınızı bağışlayalım. Biz iyilik edenlerin (mükâfatını) daha da artıracağız.” demiştik. 59- Ama o zulmedenler kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Biz de fasıklık ettikleri için zulmedenlerin üzerine gökten bir azap indirdik. 58. “Hani “Şu kasabaya girin ve orada istediğinizi bol bol yiyin.” Bu da İsrailoğullarına isyan etmelerinden sonra Yüce Allah’ın onlara ihsan ettiği nimetler arasındadır. Allah kendileri için güç kaynağı, yurt ve mesken olacak bir kasabaya girmelerini emretti. Burada onlara rahatça ve bolca elde edecekleri bir rızık verilecekti. Bu kasabaya girişleri ise Yüce Allah’a zilletle boyun eğmek suretinde olacaktı. Fiilen, kapısından “secde ederek” yani, zillet ile ve boyun eğerek; sözlü olarak da “hıtta” diyerek, yani Yüce Allah’tan günahlarının bağışlanmasını isteyerek ve af dileyerek bunu gerçekleştireceklerdi. Böylece günahlarınızın bağışlanmasını isteyin “ki günahlarınızı bağışlayalım. Biz iyilik edenlerin (mükafatını)” amelleri sebebi ile gerek dünyada, gerekse âhirette “daha da artıracağız.” 59. “Ama” içlerinden “o zulmedenler kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler.” Burada ifade, sözü değiştirenlerin içlerinden bir topluluk olduğunu, hepsinin bunu yapmadığını açıklayıcı tarzdadır. İşte bunlar “hıtta” diyecek yerde, Allah’ın emrini küçümseyerek ve onunla alay ederek “hınta/buğday içerisinde bir habbe/tane”, diye (ses benzerliği verecek şekilde) söylediler. Söylenmesi kolay olduğu halde sözde değişiklik yapanlar, emrolundukları fiilde elbette ki değişiklik yaparlar. Bundan dolayı (secde etmek yerine) kıçları üzerinde sürünerek girdiler. Onların bu haddi aşan taşkınlıkları, Allah’ın cezasına çarptırılmalarının en büyük sebebi olduğundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Biz de” aralarından “zulmedenlerin üzerine fasıklık ettikleri için” fasıklıkları ve azgınlıkları sebebi ile “gökten bir azap indirdik.”

Bakara 2:59

58- Hani “Şu kasabaya girin ve orada istediğinizi bol bol yiyin. Kapısından da secde ederek girin ve “hıtta” deyin ki günahlarınızı bağışlayalım. Biz iyilik edenlerin (mükâfatını) daha da artıracağız.” demiştik. 59- Ama o zulmedenler kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Biz de fasıklık ettikleri için zulmedenlerin üzerine gökten bir azap indirdik. 58. “Hani “Şu kasabaya girin ve orada istediğinizi bol bol yiyin.” Bu da İsrailoğullarına isyan etmelerinden sonra Yüce Allah’ın onlara ihsan ettiği nimetler arasındadır. Allah kendileri için güç kaynağı, yurt ve mesken olacak bir kasabaya girmelerini emretti. Burada onlara rahatça ve bolca elde edecekleri bir rızık verilecekti. Bu kasabaya girişleri ise Yüce Allah’a zilletle boyun eğmek suretinde olacaktı. Fiilen, kapısından “secde ederek” yani, zillet ile ve boyun eğerek; sözlü olarak da “hıtta” diyerek, yani Yüce Allah’tan günahlarının bağışlanmasını isteyerek ve af dileyerek bunu gerçekleştireceklerdi. Böylece günahlarınızın bağışlanmasını isteyin “ki günahlarınızı bağışlayalım. Biz iyilik edenlerin (mükafatını)” amelleri sebebi ile gerek dünyada, gerekse âhirette “daha da artıracağız.” 59. “Ama” içlerinden “o zulmedenler kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler.” Burada ifade, sözü değiştirenlerin içlerinden bir topluluk olduğunu, hepsinin bunu yapmadığını açıklayıcı tarzdadır. İşte bunlar “hıtta” diyecek yerde, Allah’ın emrini küçümseyerek ve onunla alay ederek “hınta/buğday içerisinde bir habbe/tane”, diye (ses benzerliği verecek şekilde) söylediler. Söylenmesi kolay olduğu halde sözde değişiklik yapanlar, emrolundukları fiilde elbette ki değişiklik yaparlar. Bundan dolayı (secde etmek yerine) kıçları üzerinde sürünerek girdiler. Onların bu haddi aşan taşkınlıkları, Allah’ın cezasına çarptırılmalarının en büyük sebebi olduğundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Biz de” aralarından “zulmedenlerin üzerine fasıklık ettikleri için” fasıklıkları ve azgınlıkları sebebi ile “gökten bir azap indirdik.”

Bakara 2:60

60- Hani Mûsâ kavmi için su istemişti. Biz de; “Âsân ile taşa vur” dedik. Hemen ondan on iki pınar fışkırdı. Her bir insan topluluğu kendi su alacakları yeri bilmekteydi. “Allah’ın rızkından yiyin, için. Yeryüzünde fesat çıkararak taşkınlık yapmayın.”(demiştik) 60. “Hani Mûsâ kavmi için su istemişti.” Mûsâ İsrailoğulları için içecek bir su isteyince “Biz de; “Âsân ile taşa vur” dedik” Buradaki taş, ya Mûsâ tarafından bilinen özel bir taş idi, ya da bir cins/tür ismi (olup herhangi bir taş) idi. “Hemen ondan on iki pınar fışkırdı.” İsrailoğullarının kabileleri sayısınca ki onlar on iki kabile idiler. “Her bir insan topluluğu kendi su alacağı yeri bilmekteydi.” Yani bu pınarlardan su içecekleri yeri biliyorlardı. Böylelikle kimse kimseyi rahatsız etmiyor, sıkıştırmıyordu. Rahat bir şekilde afiyetle içiyorlardı. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurdu:“Allah’ın rızkından yiyin, için”. Yani yorulmadan, çalışıp çabalamadan Allah’ın size vermiş olduğu rızıktan yiyin. “Yeryüzünde fesat çıkararak taşkınlık yapmayın.” Fesat çıkarmak sureti ile yeryüzünü tahrip etmeyin.

Bakara 2:61

61- Hani siz şöyle demiştiniz:“Ey Mûsâ, biz tek çeşit yemeğe katlanamayacağız. Bizim için Rabb’ine dua et de bize bakla (sebze), acur, sarımsak, mercimek ve soğan gibi yerin bitirdiği şeylerden çıkarsın.”(Mûsâ da) dedi ki: “Siz daha iyi olanı böyle daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise herhangi bir şehre inin, istediğiniz şeyler orada vardır.” Bundan ötürü onlar zillet ve miskinliğe mahkûm edildiler ve Allah tarafından bir gazaba uğradılar. Bu, Allah’ın âyetlerini inkâr etmelerinden ve haksız yere peygamberleri öldürmelerinden dolayı idi. Bu, onların isyan etmelerinden ve haddi aşmalarından dolayı idi. 61. “Hani siz şöyle demiştiniz” Yani Mûsâ’ya, Allah’ın nimetlerinden usanmak ve onları hakir görmek sureti ile dediklerinizi de hatırlayın, ey İsrailoğulları! “Biz tek çeşit yemeğe katlanamayacağız.” Daha önce geçtiği gibi bu yemekleri her ne kadar çeşitli olsa da hiç değişmiyordu. O bakımdan “tek tür yemeğe dayanamıyoruz” dediler. “Bizim için Rabb’ine dua et de bize bakla” yani ağaç gibi gövdesi bulunmayan (sebze türü) bitkiler “acur, sarımsak, mercimek ve soğan gibi” bunlar bilinen şeylerdir “yerin bitirdiği şeylerden çıkarsın.” Mûsâ da onlara: “Siz daha iyi olanı böyle daha aşağı olanla değişmek mi istiyorsunuz” demişti. Daha iyi olan men ve selvâ, daha aşağı olan şeyler ise sözlerini ettikleri yiyeceklerdir. Sizin böyle yapmanız doğru değil. Çünkü sizin istediğiniz bu yiyecekleri hangi şehre inerseniz orada bulursunuz. Allah’ın size lütfetmiş olduğu yiyecekler ise yiyeceklerin en iyisi, en değerlisidir. Nasıl onları başka şeylerle değiştirmeye kalkışırsınız?! Onların bu tutumları sabırlarının azlığına, Yüce Allah’ın emir ve nimetlerini hafife almalarına en büyük delil olduğundan dolayı, Yüce Allah onları amellerine uygun bir şekilde cezalandırdı. Bedenlerinin üzerinde zahiren görülecek şekilde “zillete” kalplerinde de “miskinliğe” mahkûm edildiler. Böylelikle hiçbir zaman şahısları izzetli olmadığı gibi, yüksek hedeflere de yönelemediler. Aksine onlar şahsiyet olarak alçaktır, hedef ve gayretleri de alabildiğine bayağıdır. “Allah tarafından bir gazaba uğradılar.” Yani onların elde ettikleri ve sonuç olarak kavuştukları şey, sadece Allah’ın gazabı oldu. Elde ettikleri şey ne kötüdür! Durumları ne fenadır! “Bu” Allah’ın gazabını hak ettikleri bu halleri “Allah’ın âyetlerini inkâr etmelerinden” hakkı açıklığa kavuşturan belgelerine karşı gelmelerinden “ve haksız yere peygamberleri öldürmelerinden dolayı idi.” Onlar bu şekilde küfre yönelince Yüce Allah da onları, gazap ederek cezalandırdı. Peygamberlerin öldürülmesi ile ilgili olarak “haksız yere” denmesi, onların işledikleri fiillerin çirkinliğinin daha ileri derecede ifade edilmesi içindir. Yoksa Peygamberlerin öldürülmesinin haklı bir tarafı olmayacağı bilinen bir husustur. Bu ifadenin kullanılması cahillikleri ve bilgisizlikleri sebebi ile böyle yaptıkları zannedilmesin diyedir. “Bu, onların isyan etmelerinden” Allah’a isyanı gerektiren işleri yapmalarından ve Allah’ın kullarına karşı da “haddi aşmalarından dolayı idi.” Şüphesiz günahların biri diğerini çeker. Gafil olunduğunda önce küçük günahlar, daha sonra da büyük günahlar işlenir, arkasından türlü bid’atler, küfür ve başka çirkinlikler yapılır. Yüce Allah’tan, her türlü beladan afiyet ve esenlik dileriz. Şu bilinmelidir ki, bu âyet-i kerimede hitap Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlü döneminde mevcut bulunan İsrailoğullarına idi. Sözü geçen bu fiilleri onların ataları işlese de, onlar da bu hitaba maruz kaldılar ve bu fiiller onlara da nispet edildi. Bunun ifade ettiği pek çok fayda vardır basıları şöyledir: 1- İsrailoğulları kendilerini över, temize çıkarır ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile O’na iman edenlere üstün olduklarını iddia ederlerdi. Böylelikle Yüce Allah atalarının, onlar tarafından da bilinen hallerini açıkladı ki bu, onların her birisinin ayrı ayrı sabırlı ve üstün ahlakî meziyetlere sahip, değerli işler yapmış kimseler olmadıklarını açıkça ortaya koymaktadır. Kendilerinden sonra gelenlerden daha iyi ve durumları itibari ile daha üstün oldukları kuvvetle muhtemel olan atalarının hali bu ise, ya şu muhataplar hakkında ne demeli? 2- Yüce Allah’ın İsrailoğullarının geçmişlerine ihsan etmiş olduğu nimetler sonrakilere de ulaşır. Atalara nimet evlatlara da nimet demektir. işte bu nimetlerden dolayı muhatap kılındılar; çünkü bu nimetler, onları da kapsayan nimetlerdir. 3- Kur’ân’ın, çağdaşlarına başkalarının fiilleri ile hitap etmesi şuna delildir: Belli bir din üzere toplanan ve onu ittifakla kabul eden bir ümmet, kendi menfaatleri çerçevesinde birbiriyle yardımlaşır ve dayanışma içerisinde bulunurlar. Öyle ki, onların öncekileri de, sonrakileri de aynı çağda yaşıyormuş gibi kabul edilir ve onlardan bir bölümünün yaptığı iş hepsi tarafından yapılmış gibi sayılır. Çünkü bir bölümünün yaptığı hayırlı işin maslahatı hepsine aittir. Yine bir bölümünün yaptığı kötülüğün zararı da hepsine dokunur. 4- Geçmişlerinin fiillerinin pek çoğunu sonrakiler reddetmemektedir. Günaha razı olan kimse de isyan edene ortaktır. Bu hitapta buna benzer Yüce Allah’tan başkasının bilmediği daha birçok hikmet vardır. Daha sonra Yüce Allah kitap ehli fırkalar arasında hüküm vererek şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:62

62- Şüphe yok ki iman edenler, yahudiler, hıristiyanlar ve sabiîlerden her kim Allah’a ve âhiret gününe iman eder ve salih amel işlerse onların ecirleri Rab’leri katındadır. Onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. 62. Bu hüküm özel olarak kitap ehli hakkındadır. Çünkü sahih olan, Sâbiîlerin de hıristiyan fırkalarından biri olduklarıdır. Yüce Allah bu ümmetten olan mü’minlerden, ayrıca yahudilerden, hıristiyanlardan ve sabiîler arasından Allah’a ve âhiret gününe iman edip kendilerine gönderilen peygamberleri tasdik edenlerin büyük bir ecre kavuşacaklarını, güvenlik altında olacaklarını, onlar için korkulacak herhangi bir şey olmadığını ve asla üzülmeyeceklerini haber vermektedir. Aralarından Allah’ı, kendilerine gönderilen rasûlleri ve âhiret gününü inkar edenlerin ise hali tam aksinedir. Onlar için hem korku vardır, hem de hüzün. Sahih olan görüşe göre bu, her taifeninki kendi içinde ait olmak üzere verilmiş bir hükümdür. Yoksa Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman ile herhangi bir ilgisi yoktur. Çünkü bu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Peygamber olarak gönderilmeden önce yaşayanlara dair verilmiş bir haber ve onların halleri ile ilgili bir bilgidir. İşte Kur’ân’ın izlediği yol budur: Eğer âyetlerin akışı içerisinde nefislerde birtakım şüphe ve tereddütler uyanacak olursa, mutlaka bu vehmi giderecek bir şeyler de bulunur. Çünkü bu Kur’ân, var olmadan önce eşyanın durumunu bilen ve rahmeti her şeyi kapsayan Yüce Zat tarafından indirilmiştir. Burada -Allah bilir ya-, Yüce Allah İsrailoğullarını söz konusu edip onları yerdikten, masiyetlerini ve çirkin işlerini zikrettikten sonra, bazı kimseler bütün İsrailoğullarının yergi kapsamına girdiği zannına kapılabilir. İşte bunun için Allah azze ve celle aralarından, bu yerginin kapsamına girmeyen kimseleri beyan etmeyi murad etmiştir. Diğer taraftan burada yalnızca İsrailoğullarının söz konusu edilmesi, bu hükmün onlara has olduğu vehmini uyandıracağından dolayı Yüce Allah bunu bütün inanç gruplarını kuşatıcı şekilde söz konusu etmektedir. Tâ ki hak apaçık ortaya çıksın, vehim ve karışıklık sona ersin. Kitab-ı Kerîm’inde âlemlerin akıllarını hayrete düşürecek parlak hakikatler bulunan Allah eksikliklerden münezzehtir. Daha sonra Allah teâlâ yine İsrailoğullarını geçmişlerinin yaptıkları dolayısı ile azarlamaya dönerek şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:63

63- Hani sizden sapasağlam söz almıştık ve Tûr’u üstünüze kaldırıp demiştik ki:“Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekinden gafil olmayın ki korunasınız.” 64- Sonra onun ardından yine yüz çevirdiniz. Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, elbette hüsrana uğrayanlardan olurdunuz. 63. “Hani sizden sapasağlam söz almıştık” yani, hatırlayın ki sizden ağır bir söz almıştık. Bu da Tûr üzerlerine kaldırılıp korkutularak alınmış bir sözdü. Onlara denildi ki:“Size verdiğimizi kuvvetle” yani, Tevrat’ı tam bir gayret, ciddiyet ve Allah’ın emirlerini ifa etmek üzere sabır ile “tutun ve içindekinden” yani Kitab’ınızın içinde bulunanlardan, o Kitab’ı okuyarak ve öğrenerek “gafil olmayın ki” Allah’ın azab ve gazabından “korunasınız.” Yahut da kötülüklerden sakınan takvâ ehli olasınız. 64. “Sonra onun ardından” bu kesin pekiştirmeden sonra “yine yüz çevirdiniz.” Bu ise başınıza en ağır cezaların indirilmesini gerektirirdi “Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, elbette hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.”

Bakara 2:64

63- Hani sizden sapasağlam söz almıştık ve Tûr’u üstünüze kaldırıp demiştik ki:“Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekinden gafil olmayın ki korunasınız.” 64- Sonra onun ardından yine yüz çevirdiniz. Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, elbette hüsrana uğrayanlardan olurdunuz. 63. “Hani sizden sapasağlam söz almıştık” yani, hatırlayın ki sizden ağır bir söz almıştık. Bu da Tûr üzerlerine kaldırılıp korkutularak alınmış bir sözdü. Onlara denildi ki:“Size verdiğimizi kuvvetle” yani, Tevrat’ı tam bir gayret, ciddiyet ve Allah’ın emirlerini ifa etmek üzere sabır ile “tutun ve içindekinden” yani Kitab’ınızın içinde bulunanlardan, o Kitab’ı okuyarak ve öğrenerek “gafil olmayın ki” Allah’ın azab ve gazabından “korunasınız.” Yahut da kötülüklerden sakınan takvâ ehli olasınız. 64. “Sonra onun ardından” bu kesin pekiştirmeden sonra “yine yüz çevirdiniz.” Bu ise başınıza en ağır cezaların indirilmesini gerektirirdi “Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, elbette hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.”

Bakara 2:65

65- İçinizden cumartesi günü haddi aşanları elbette bilirsiniz. Biz de onlara; “Aşağılık maymunlar olun” demiştik. 66- Bunu orada bulunup görenler için de sonradan gelenler için de ibretlik bir ceza ve takva sahipleri için de bir öğüt kıldık. 65. “İçinizden cumartesi günü haddi aşanları elbette bilirsiniz” Yani onların halleri sizce bilinmektedir. Onlar Allah’ın A’raf Sûresindeki şu buyruğunda kıssalarından genişçe söz ettiği kimselerdir:“Onlara deniz kıyısındaki o kasabanın durumunu da sor. Hani onlar Cumartesi gününde haddi aşmışlardı…”(el-A’raf, 7/163) İşte işledikleri bu büyük günah, Allah’ın kendilerine gazap etmesine, onların hakir ve zelil maymunlar kılınmalarına sebep olmuştu. Allah bu cezanın hikmetini de şöylece açıklamaktadır: 66. “Bunu orada bulunup görenler için de” yani orada hazır bulunan ümmetler, onların döneminde yaşayan ve onların haberlerini alan kimseler için “sonradan gelenler için de” onlardan sonra gelecek nesiller için de “ibretlik bir ceza” kıldık ki, böylelikle kullara karşı Allah’ın delili ortaya konulmuş olsun ve O’na isyandan vazgeçsinler. Fakat bu, ancak takva sahipleri için faydalı bir öğüt olabilir. Onların dışında kalanlar ise bu âyetlerden, mucize ve belgelerden gereği gibi faydalanamazlar.

Bakara 2:66

65- İçinizden cumartesi günü haddi aşanları elbette bilirsiniz. Biz de onlara; “Aşağılık maymunlar olun” demiştik. 66- Bunu orada bulunup görenler için de sonradan gelenler için de ibretlik bir ceza ve takva sahipleri için de bir öğüt kıldık. 65. “İçinizden cumartesi günü haddi aşanları elbette bilirsiniz” Yani onların halleri sizce bilinmektedir. Onlar Allah’ın A’raf Sûresindeki şu buyruğunda kıssalarından genişçe söz ettiği kimselerdir:“Onlara deniz kıyısındaki o kasabanın durumunu da sor. Hani onlar Cumartesi gününde haddi aşmışlardı…”(el-A’raf, 7/163) İşte işledikleri bu büyük günah, Allah’ın kendilerine gazap etmesine, onların hakir ve zelil maymunlar kılınmalarına sebep olmuştu. Allah bu cezanın hikmetini de şöylece açıklamaktadır: 66. “Bunu orada bulunup görenler için de” yani orada hazır bulunan ümmetler, onların döneminde yaşayan ve onların haberlerini alan kimseler için “sonradan gelenler için de” onlardan sonra gelecek nesiller için de “ibretlik bir ceza” kıldık ki, böylelikle kullara karşı Allah’ın delili ortaya konulmuş olsun ve O’na isyandan vazgeçsinler. Fakat bu, ancak takva sahipleri için faydalı bir öğüt olabilir. Onların dışında kalanlar ise bu âyetlerden, mucize ve belgelerden gereği gibi faydalanamazlar.

Bakara 2:67

67- Bir zaman Mûsâ kavmine; “Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor” deyince, “bizimle eğleniyor musun?” dediler. O da; “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. 68- “Bizim için Rabb’ine dua et de onun mahiyetini bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: Ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisi ortası bir (inek).” buyuruyor. Artık emrolunduğunuz işi yapın.” dedi. 69- “Bizim için Rabb’ine dua et de rengin ne olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: O, sapsarı ve rengi bakanların hoşuna giden bir inektir, buyuruyor.” dedi. 70- Dediler ki:“Bizim için Rabb’ine dua et de o ineğin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın, çünkü bize göre (bu vasıfta pek çok) inek birbirine benziyor. İnşaallah doğruyu bulanlardan oluruz.” 71- Dedi ki:“O şöyle buyuruyor: O öyle bir inek ki işe koşulmamış, arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır. Kusursuzdur, hiçbir alacası yoktur.” Dediler ki: “İşte şimdi hakkı getirdin.” Nihâyet o ineği boğazladılar. Fakat az kalsın yapmayacaklardı. 72- Hani siz bir kişi öldürmüştünüz de (katili hakkında) her biriniz suçu diğerine atmıştınız. Hâlbuki Allah sizin gizlediğiniz şeyi açığa çıkaracaktı. 73- Bu sebeple “Onun bir parçası ile ona (ölüye) vurun!” dedik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir. Akledersiniz diye âyetlerini böyle gösterir. 74- Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı. Şimdi onlar taş gibi veya taştan da katıdır. Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar var ki, yarılır da ondan su fışkırır ve öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır. 67. Yani birisini öldürüp de onu öldürenin kimliği hususunda aranızda anlaşmazlığa düştüğünüz sırada Mûsâ ile aranızda geçenleri hatırlayın. Aranızdaki tartışma o kadar büyümüştü ki, eğer Allah’ın size durumu açıklaması olmasaydı aranızda çok büyük kötülükler ortaya çıkacaktı. Mûsâ, katilin açıklanması ile ilgili olarak bir inek kesin, demişti. Mûsâ’nın emrini hemen yerine getirmeleri ve ona itiraz etmemeleri gerekirken itirazdan başka bir yol izlemediler ve:“Bizimle eğleniyor musun?” dediler. Allah’ın Peygamberi ise, “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. Çünkü, faydasız söz söyleyen ve insanlarla alay eden kişi cahildir. Akıllı kişi ise kendisi gibi bir insan ile alay etmeyi aklen ve dinen küçük düşürücü büyük bir ayıp olarak görür. Eğer kişi başkasından daha üstün ise onun bu üstünlüğü dolayısıyla Allah’a şükretmesi ve O’nun kullarına merhamet etmesi gerekir. Mûsâ onlara bu şekilde karşılık verince, onun bu söylediğinin doğru ve gerçek olduğunu bildiler ve bunun üzerine dediler ki: 68. “Bizim için Rabbine dua et de onun mahiyetini” yani yaşının ne olduğunu “bize iyice açıklasın. O da: “Allah: Ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisi ortası bir (inek).” buyuruyor.” Yani bu inek, ne küçük ne büyük değildir, orta yaşlıdır. “Artık emrolunduğunuz işi yapın.” ve işi yokuşa sürmekten ve zora koşmaktan vazgeçin. 69. “Bizim için Rabb’ine dua et de rengin ne olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: O, sapsarı ve rengi bakanların hoşuna giden bir inektir, buyuruyor.” dedi.” Yani olabildiğince sarı ve güzelliği dolayısıyla bakanların hoşlarına gider. 70. “Dediler ki: “Bizim için Rabb’ine dua et de o ineğin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın, çünkü bize göre (bu vasıfta pek çok) inek birbirine benziyor.” Bu nedenle senin hangi ineği istediğini bir türlü tespit edemiyoruz, “İnşaallah doğruyu bulanlardan oluruz.” 71. “Dedi ki: “O şöyle buyuruyor: O öyle bir inek ki işe koşulmamış” yani işe koşularak, çalıştırılarak, boyunduruk altına alınmamış; “arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır.” Bu hayvan, sulamakta da kullanılmamıştır. “Kusursuzdur” her türlü kusurdan ve çalıştırılmış olmaktan uzaktır. “Hiçbir alacası yoktur” yani daha önce belirtilen nitelikteki renginden başka bir renk karışmamıştır. “Dediler ki: İşte şimdi hakkı getirdin” yani açık ve seçik izahı şimdi yaptın. Bu onların cahilliklerinin bir sonucudur. Yoksa tâ baştan beri Mûsâ onlara hakkı getirmişti. Eğer onlar herhangi bir ineği kesmiş olsalardı maksat gerçekleşirdi. Fakat onlar çokça soru sormak sureti ile işi yokuşa sürdüler. Allah da onlara işlerini zorlaştırdı. Ayrıca eğer “inşaallah=Allah dilerse” dememiş olsalardı, buna hidayet olunmayacaklardı. “Nihâyet o ineği boğazladılar.” Nitelikleri belirtilen ineği bulup kestiler; “fakat” işi yokuşa sürmeleri nedeniyle “az kalsın yapmayacaklardı.” 72-73. İsrailoğulları emrolundukları ineği kesince biz onlara; maktule ineğin bir parçası ile, yani onun bir organı ile vurun, dedik. Bu ya belirli bir organdı yahut da herhangi bir organdı. Bunun hangi organ olduğunun bir önemi yoktur. Onlar da ölüye ineğin bir parçası ile vurdular. Allah da onu diriltti ve böylelikle gizlemiş olduklarını açığa çıkarmış oldu. Zira ölü kendisini öldüreni haber verdi. Gözlerinin önünde ölünün diriltilmesi, Allah’ın ölüleri dirilteceğine kesin delildir. Yüce Allah “akledersiniz diye” bunu yaptı, yani akıl erdirirsiniz ve böylelikle size zararlı olacak şeylerden uzak kalırsınız. 74. “Sonra bunun ardından yine kalpleriniz katılaştı” sertleşti, haşinleşti. Öğüt onlara etki etmez oldu. “Bunun ardından” yani “Yüce Allah size bunca büyük nimetleri ihsan ettikten ve bu kadar mucize ve belgeleri gösterdikten sonra” demektir. Oysa kalplerinizin katılaşmaması gerekirdi. Çünkü tanık olduğunuz bu olaylar kalplerin incelmesini ve itaatle boyun eğmesini gerektirirdi. Daha sonra Allah kalplerini “taş gibi” olmakla nitelendirdi. Taş demirden de daha katıdır. Çünkü demir ve kurşun taşın aksine ateşte eritilebilir. “veya daha da katıdır” buyruğu şu demektir: Yani kalplerinizin katılığı taşların katılığından (fazla olur) da eksik olmaz. Daha sonra Yüce Allah taşların, onların kalplerinden de üstün olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar var ki, yarılır da ondan su fışkırır ve öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır.” İşte bu özellikleri ile taşlar sizin kalplerinizden daha üstündür. Arkasından Allah onları en ağır şekilde tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” Aksine O, küçüğü ile büyüğü ile bütün amellerinizi tespit edendir, yaptıklarınızı bilendir. Ve bunların karşılığını tam ve eksiksiz bir şekilde size verecektir. [İsrailiyât İle İlgili Bir Değerlendirme:] Şu bilinmelidir ki, müfessirlerin birçoğu -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- tefsirlerini İsrailoğullarının kıssaları ile çokça doldurmuşlar, Kur’ân’ın âyetlerini onlara göre açıklamaya kalkışmışlar ve bu kıssaları Allah’ın Kitabı’nın tefsiri seviyesine çıkartmışlardır. Bunu yaparken de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in; “İsrailoğullarından nakilde bulunabilirsiniz, bunda bir mahzur yoktur.” buyruğunu delil göstermişlerdir. Bana göre onların sözlerini nakletmek caiz olsa bile bu, tek başına olmalı başka bir şeyle birlikte nakletmek şeklinde olmamalı ve onlar, Allah’ın Kitabı’nı açıklama sadedinde verilmemelidir. Çünkü bunların Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den geldikleri sahih olarak sabit olmadıkça, Allah’ın Kitab’ının kesin tefsiri olarak görülmeleri caiz olmaz. Bunların mertebesi Allah Rasûlü’nün de buyurduğu gibi şudur:“Kitap ehlini(n naklettikleri bilgileri) ne doğrulayın ne de yalanlayın!” Bunların mertebeleri şüpheli olduğuna ve “Kur’ân’a, onun lafız ve manaları ile birlikte kesin olarak iman etmek farzdır” hükmü İslâm dininin kat’i hükümlerinden olduğuna göre, tümünün yahut da çoğunun yalan olma ihtimali yüksek olan aslı meçhul rivâyetlerle nakledilen bu kıssaların, Allah’ın Kitab’ının kesin manaları olarak kabul edilmeleri caiz değildir. Bu konuda herhangi bir kimsenin şüphesi olamaz, fakat bu gerçekten gafil olunması sebebi ile olan olmuştur. Başarı Allah’tandır.

Bakara 2:68

67- Bir zaman Mûsâ kavmine; “Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor” deyince, “bizimle eğleniyor musun?” dediler. O da; “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. 68- “Bizim için Rabb’ine dua et de onun mahiyetini bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: Ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisi ortası bir (inek).” buyuruyor. Artık emrolunduğunuz işi yapın.” dedi. 69- “Bizim için Rabb’ine dua et de rengin ne olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: O, sapsarı ve rengi bakanların hoşuna giden bir inektir, buyuruyor.” dedi. 70- Dediler ki:“Bizim için Rabb’ine dua et de o ineğin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın, çünkü bize göre (bu vasıfta pek çok) inek birbirine benziyor. İnşaallah doğruyu bulanlardan oluruz.” 71- Dedi ki:“O şöyle buyuruyor: O öyle bir inek ki işe koşulmamış, arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır. Kusursuzdur, hiçbir alacası yoktur.” Dediler ki: “İşte şimdi hakkı getirdin.” Nihâyet o ineği boğazladılar. Fakat az kalsın yapmayacaklardı. 72- Hani siz bir kişi öldürmüştünüz de (katili hakkında) her biriniz suçu diğerine atmıştınız. Hâlbuki Allah sizin gizlediğiniz şeyi açığa çıkaracaktı. 73- Bu sebeple “Onun bir parçası ile ona (ölüye) vurun!” dedik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir. Akledersiniz diye âyetlerini böyle gösterir. 74- Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı. Şimdi onlar taş gibi veya taştan da katıdır. Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar var ki, yarılır da ondan su fışkırır ve öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır. 67. Yani birisini öldürüp de onu öldürenin kimliği hususunda aranızda anlaşmazlığa düştüğünüz sırada Mûsâ ile aranızda geçenleri hatırlayın. Aranızdaki tartışma o kadar büyümüştü ki, eğer Allah’ın size durumu açıklaması olmasaydı aranızda çok büyük kötülükler ortaya çıkacaktı. Mûsâ, katilin açıklanması ile ilgili olarak bir inek kesin, demişti. Mûsâ’nın emrini hemen yerine getirmeleri ve ona itiraz etmemeleri gerekirken itirazdan başka bir yol izlemediler ve:“Bizimle eğleniyor musun?” dediler. Allah’ın Peygamberi ise, “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. Çünkü, faydasız söz söyleyen ve insanlarla alay eden kişi cahildir. Akıllı kişi ise kendisi gibi bir insan ile alay etmeyi aklen ve dinen küçük düşürücü büyük bir ayıp olarak görür. Eğer kişi başkasından daha üstün ise onun bu üstünlüğü dolayısıyla Allah’a şükretmesi ve O’nun kullarına merhamet etmesi gerekir. Mûsâ onlara bu şekilde karşılık verince, onun bu söylediğinin doğru ve gerçek olduğunu bildiler ve bunun üzerine dediler ki: 68. “Bizim için Rabbine dua et de onun mahiyetini” yani yaşının ne olduğunu “bize iyice açıklasın. O da: “Allah: Ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisi ortası bir (inek).” buyuruyor.” Yani bu inek, ne küçük ne büyük değildir, orta yaşlıdır. “Artık emrolunduğunuz işi yapın.” ve işi yokuşa sürmekten ve zora koşmaktan vazgeçin. 69. “Bizim için Rabb’ine dua et de rengin ne olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: O, sapsarı ve rengi bakanların hoşuna giden bir inektir, buyuruyor.” dedi.” Yani olabildiğince sarı ve güzelliği dolayısıyla bakanların hoşlarına gider. 70. “Dediler ki: “Bizim için Rabb’ine dua et de o ineğin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın, çünkü bize göre (bu vasıfta pek çok) inek birbirine benziyor.” Bu nedenle senin hangi ineği istediğini bir türlü tespit edemiyoruz, “İnşaallah doğruyu bulanlardan oluruz.” 71. “Dedi ki: “O şöyle buyuruyor: O öyle bir inek ki işe koşulmamış” yani işe koşularak, çalıştırılarak, boyunduruk altına alınmamış; “arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır.” Bu hayvan, sulamakta da kullanılmamıştır. “Kusursuzdur” her türlü kusurdan ve çalıştırılmış olmaktan uzaktır. “Hiçbir alacası yoktur” yani daha önce belirtilen nitelikteki renginden başka bir renk karışmamıştır. “Dediler ki: İşte şimdi hakkı getirdin” yani açık ve seçik izahı şimdi yaptın. Bu onların cahilliklerinin bir sonucudur. Yoksa tâ baştan beri Mûsâ onlara hakkı getirmişti. Eğer onlar herhangi bir ineği kesmiş olsalardı maksat gerçekleşirdi. Fakat onlar çokça soru sormak sureti ile işi yokuşa sürdüler. Allah da onlara işlerini zorlaştırdı. Ayrıca eğer “inşaallah=Allah dilerse” dememiş olsalardı, buna hidayet olunmayacaklardı. “Nihâyet o ineği boğazladılar.” Nitelikleri belirtilen ineği bulup kestiler; “fakat” işi yokuşa sürmeleri nedeniyle “az kalsın yapmayacaklardı.” 72-73. İsrailoğulları emrolundukları ineği kesince biz onlara; maktule ineğin bir parçası ile, yani onun bir organı ile vurun, dedik. Bu ya belirli bir organdı yahut da herhangi bir organdı. Bunun hangi organ olduğunun bir önemi yoktur. Onlar da ölüye ineğin bir parçası ile vurdular. Allah da onu diriltti ve böylelikle gizlemiş olduklarını açığa çıkarmış oldu. Zira ölü kendisini öldüreni haber verdi. Gözlerinin önünde ölünün diriltilmesi, Allah’ın ölüleri dirilteceğine kesin delildir. Yüce Allah “akledersiniz diye” bunu yaptı, yani akıl erdirirsiniz ve böylelikle size zararlı olacak şeylerden uzak kalırsınız. 74. “Sonra bunun ardından yine kalpleriniz katılaştı” sertleşti, haşinleşti. Öğüt onlara etki etmez oldu. “Bunun ardından” yani “Yüce Allah size bunca büyük nimetleri ihsan ettikten ve bu kadar mucize ve belgeleri gösterdikten sonra” demektir. Oysa kalplerinizin katılaşmaması gerekirdi. Çünkü tanık olduğunuz bu olaylar kalplerin incelmesini ve itaatle boyun eğmesini gerektirirdi. Daha sonra Allah kalplerini “taş gibi” olmakla nitelendirdi. Taş demirden de daha katıdır. Çünkü demir ve kurşun taşın aksine ateşte eritilebilir. “veya daha da katıdır” buyruğu şu demektir: Yani kalplerinizin katılığı taşların katılığından (fazla olur) da eksik olmaz. Daha sonra Yüce Allah taşların, onların kalplerinden de üstün olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar var ki, yarılır da ondan su fışkırır ve öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır.” İşte bu özellikleri ile taşlar sizin kalplerinizden daha üstündür. Arkasından Allah onları en ağır şekilde tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” Aksine O, küçüğü ile büyüğü ile bütün amellerinizi tespit edendir, yaptıklarınızı bilendir. Ve bunların karşılığını tam ve eksiksiz bir şekilde size verecektir. [İsrailiyât İle İlgili Bir Değerlendirme:] Şu bilinmelidir ki, müfessirlerin birçoğu -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- tefsirlerini İsrailoğullarının kıssaları ile çokça doldurmuşlar, Kur’ân’ın âyetlerini onlara göre açıklamaya kalkışmışlar ve bu kıssaları Allah’ın Kitabı’nın tefsiri seviyesine çıkartmışlardır. Bunu yaparken de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in; “İsrailoğullarından nakilde bulunabilirsiniz, bunda bir mahzur yoktur.” buyruğunu delil göstermişlerdir. Bana göre onların sözlerini nakletmek caiz olsa bile bu, tek başına olmalı başka bir şeyle birlikte nakletmek şeklinde olmamalı ve onlar, Allah’ın Kitabı’nı açıklama sadedinde verilmemelidir. Çünkü bunların Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den geldikleri sahih olarak sabit olmadıkça, Allah’ın Kitab’ının kesin tefsiri olarak görülmeleri caiz olmaz. Bunların mertebesi Allah Rasûlü’nün de buyurduğu gibi şudur:“Kitap ehlini(n naklettikleri bilgileri) ne doğrulayın ne de yalanlayın!” Bunların mertebeleri şüpheli olduğuna ve “Kur’ân’a, onun lafız ve manaları ile birlikte kesin olarak iman etmek farzdır” hükmü İslâm dininin kat’i hükümlerinden olduğuna göre, tümünün yahut da çoğunun yalan olma ihtimali yüksek olan aslı meçhul rivâyetlerle nakledilen bu kıssaların, Allah’ın Kitab’ının kesin manaları olarak kabul edilmeleri caiz değildir. Bu konuda herhangi bir kimsenin şüphesi olamaz, fakat bu gerçekten gafil olunması sebebi ile olan olmuştur. Başarı Allah’tandır.

Bakara 2:69

67- Bir zaman Mûsâ kavmine; “Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor” deyince, “bizimle eğleniyor musun?” dediler. O da; “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. 68- “Bizim için Rabb’ine dua et de onun mahiyetini bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: Ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisi ortası bir (inek).” buyuruyor. Artık emrolunduğunuz işi yapın.” dedi. 69- “Bizim için Rabb’ine dua et de rengin ne olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: O, sapsarı ve rengi bakanların hoşuna giden bir inektir, buyuruyor.” dedi. 70- Dediler ki:“Bizim için Rabb’ine dua et de o ineğin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın, çünkü bize göre (bu vasıfta pek çok) inek birbirine benziyor. İnşaallah doğruyu bulanlardan oluruz.” 71- Dedi ki:“O şöyle buyuruyor: O öyle bir inek ki işe koşulmamış, arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır. Kusursuzdur, hiçbir alacası yoktur.” Dediler ki: “İşte şimdi hakkı getirdin.” Nihâyet o ineği boğazladılar. Fakat az kalsın yapmayacaklardı. 72- Hani siz bir kişi öldürmüştünüz de (katili hakkında) her biriniz suçu diğerine atmıştınız. Hâlbuki Allah sizin gizlediğiniz şeyi açığa çıkaracaktı. 73- Bu sebeple “Onun bir parçası ile ona (ölüye) vurun!” dedik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir. Akledersiniz diye âyetlerini böyle gösterir. 74- Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı. Şimdi onlar taş gibi veya taştan da katıdır. Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar var ki, yarılır da ondan su fışkırır ve öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır. 67. Yani birisini öldürüp de onu öldürenin kimliği hususunda aranızda anlaşmazlığa düştüğünüz sırada Mûsâ ile aranızda geçenleri hatırlayın. Aranızdaki tartışma o kadar büyümüştü ki, eğer Allah’ın size durumu açıklaması olmasaydı aranızda çok büyük kötülükler ortaya çıkacaktı. Mûsâ, katilin açıklanması ile ilgili olarak bir inek kesin, demişti. Mûsâ’nın emrini hemen yerine getirmeleri ve ona itiraz etmemeleri gerekirken itirazdan başka bir yol izlemediler ve:“Bizimle eğleniyor musun?” dediler. Allah’ın Peygamberi ise, “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. Çünkü, faydasız söz söyleyen ve insanlarla alay eden kişi cahildir. Akıllı kişi ise kendisi gibi bir insan ile alay etmeyi aklen ve dinen küçük düşürücü büyük bir ayıp olarak görür. Eğer kişi başkasından daha üstün ise onun bu üstünlüğü dolayısıyla Allah’a şükretmesi ve O’nun kullarına merhamet etmesi gerekir. Mûsâ onlara bu şekilde karşılık verince, onun bu söylediğinin doğru ve gerçek olduğunu bildiler ve bunun üzerine dediler ki: 68. “Bizim için Rabbine dua et de onun mahiyetini” yani yaşının ne olduğunu “bize iyice açıklasın. O da: “Allah: Ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisi ortası bir (inek).” buyuruyor.” Yani bu inek, ne küçük ne büyük değildir, orta yaşlıdır. “Artık emrolunduğunuz işi yapın.” ve işi yokuşa sürmekten ve zora koşmaktan vazgeçin. 69. “Bizim için Rabb’ine dua et de rengin ne olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: O, sapsarı ve rengi bakanların hoşuna giden bir inektir, buyuruyor.” dedi.” Yani olabildiğince sarı ve güzelliği dolayısıyla bakanların hoşlarına gider. 70. “Dediler ki: “Bizim için Rabb’ine dua et de o ineğin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın, çünkü bize göre (bu vasıfta pek çok) inek birbirine benziyor.” Bu nedenle senin hangi ineği istediğini bir türlü tespit edemiyoruz, “İnşaallah doğruyu bulanlardan oluruz.” 71. “Dedi ki: “O şöyle buyuruyor: O öyle bir inek ki işe koşulmamış” yani işe koşularak, çalıştırılarak, boyunduruk altına alınmamış; “arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır.” Bu hayvan, sulamakta da kullanılmamıştır. “Kusursuzdur” her türlü kusurdan ve çalıştırılmış olmaktan uzaktır. “Hiçbir alacası yoktur” yani daha önce belirtilen nitelikteki renginden başka bir renk karışmamıştır. “Dediler ki: İşte şimdi hakkı getirdin” yani açık ve seçik izahı şimdi yaptın. Bu onların cahilliklerinin bir sonucudur. Yoksa tâ baştan beri Mûsâ onlara hakkı getirmişti. Eğer onlar herhangi bir ineği kesmiş olsalardı maksat gerçekleşirdi. Fakat onlar çokça soru sormak sureti ile işi yokuşa sürdüler. Allah da onlara işlerini zorlaştırdı. Ayrıca eğer “inşaallah=Allah dilerse” dememiş olsalardı, buna hidayet olunmayacaklardı. “Nihâyet o ineği boğazladılar.” Nitelikleri belirtilen ineği bulup kestiler; “fakat” işi yokuşa sürmeleri nedeniyle “az kalsın yapmayacaklardı.” 72-73. İsrailoğulları emrolundukları ineği kesince biz onlara; maktule ineğin bir parçası ile, yani onun bir organı ile vurun, dedik. Bu ya belirli bir organdı yahut da herhangi bir organdı. Bunun hangi organ olduğunun bir önemi yoktur. Onlar da ölüye ineğin bir parçası ile vurdular. Allah da onu diriltti ve böylelikle gizlemiş olduklarını açığa çıkarmış oldu. Zira ölü kendisini öldüreni haber verdi. Gözlerinin önünde ölünün diriltilmesi, Allah’ın ölüleri dirilteceğine kesin delildir. Yüce Allah “akledersiniz diye” bunu yaptı, yani akıl erdirirsiniz ve böylelikle size zararlı olacak şeylerden uzak kalırsınız. 74. “Sonra bunun ardından yine kalpleriniz katılaştı” sertleşti, haşinleşti. Öğüt onlara etki etmez oldu. “Bunun ardından” yani “Yüce Allah size bunca büyük nimetleri ihsan ettikten ve bu kadar mucize ve belgeleri gösterdikten sonra” demektir. Oysa kalplerinizin katılaşmaması gerekirdi. Çünkü tanık olduğunuz bu olaylar kalplerin incelmesini ve itaatle boyun eğmesini gerektirirdi. Daha sonra Allah kalplerini “taş gibi” olmakla nitelendirdi. Taş demirden de daha katıdır. Çünkü demir ve kurşun taşın aksine ateşte eritilebilir. “veya daha da katıdır” buyruğu şu demektir: Yani kalplerinizin katılığı taşların katılığından (fazla olur) da eksik olmaz. Daha sonra Yüce Allah taşların, onların kalplerinden de üstün olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar var ki, yarılır da ondan su fışkırır ve öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır.” İşte bu özellikleri ile taşlar sizin kalplerinizden daha üstündür. Arkasından Allah onları en ağır şekilde tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” Aksine O, küçüğü ile büyüğü ile bütün amellerinizi tespit edendir, yaptıklarınızı bilendir. Ve bunların karşılığını tam ve eksiksiz bir şekilde size verecektir. [İsrailiyât İle İlgili Bir Değerlendirme:] Şu bilinmelidir ki, müfessirlerin birçoğu -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- tefsirlerini İsrailoğullarının kıssaları ile çokça doldurmuşlar, Kur’ân’ın âyetlerini onlara göre açıklamaya kalkışmışlar ve bu kıssaları Allah’ın Kitabı’nın tefsiri seviyesine çıkartmışlardır. Bunu yaparken de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in; “İsrailoğullarından nakilde bulunabilirsiniz, bunda bir mahzur yoktur.” buyruğunu delil göstermişlerdir. Bana göre onların sözlerini nakletmek caiz olsa bile bu, tek başına olmalı başka bir şeyle birlikte nakletmek şeklinde olmamalı ve onlar, Allah’ın Kitabı’nı açıklama sadedinde verilmemelidir. Çünkü bunların Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den geldikleri sahih olarak sabit olmadıkça, Allah’ın Kitab’ının kesin tefsiri olarak görülmeleri caiz olmaz. Bunların mertebesi Allah Rasûlü’nün de buyurduğu gibi şudur:“Kitap ehlini(n naklettikleri bilgileri) ne doğrulayın ne de yalanlayın!” Bunların mertebeleri şüpheli olduğuna ve “Kur’ân’a, onun lafız ve manaları ile birlikte kesin olarak iman etmek farzdır” hükmü İslâm dininin kat’i hükümlerinden olduğuna göre, tümünün yahut da çoğunun yalan olma ihtimali yüksek olan aslı meçhul rivâyetlerle nakledilen bu kıssaların, Allah’ın Kitab’ının kesin manaları olarak kabul edilmeleri caiz değildir. Bu konuda herhangi bir kimsenin şüphesi olamaz, fakat bu gerçekten gafil olunması sebebi ile olan olmuştur. Başarı Allah’tandır.

Bakara 2:70

67- Bir zaman Mûsâ kavmine; “Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor” deyince, “bizimle eğleniyor musun?” dediler. O da; “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. 68- “Bizim için Rabb’ine dua et de onun mahiyetini bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: Ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisi ortası bir (inek).” buyuruyor. Artık emrolunduğunuz işi yapın.” dedi. 69- “Bizim için Rabb’ine dua et de rengin ne olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: O, sapsarı ve rengi bakanların hoşuna giden bir inektir, buyuruyor.” dedi. 70- Dediler ki:“Bizim için Rabb’ine dua et de o ineğin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın, çünkü bize göre (bu vasıfta pek çok) inek birbirine benziyor. İnşaallah doğruyu bulanlardan oluruz.” 71- Dedi ki:“O şöyle buyuruyor: O öyle bir inek ki işe koşulmamış, arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır. Kusursuzdur, hiçbir alacası yoktur.” Dediler ki: “İşte şimdi hakkı getirdin.” Nihâyet o ineği boğazladılar. Fakat az kalsın yapmayacaklardı. 72- Hani siz bir kişi öldürmüştünüz de (katili hakkında) her biriniz suçu diğerine atmıştınız. Hâlbuki Allah sizin gizlediğiniz şeyi açığa çıkaracaktı. 73- Bu sebeple “Onun bir parçası ile ona (ölüye) vurun!” dedik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir. Akledersiniz diye âyetlerini böyle gösterir. 74- Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı. Şimdi onlar taş gibi veya taştan da katıdır. Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar var ki, yarılır da ondan su fışkırır ve öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır. 67. Yani birisini öldürüp de onu öldürenin kimliği hususunda aranızda anlaşmazlığa düştüğünüz sırada Mûsâ ile aranızda geçenleri hatırlayın. Aranızdaki tartışma o kadar büyümüştü ki, eğer Allah’ın size durumu açıklaması olmasaydı aranızda çok büyük kötülükler ortaya çıkacaktı. Mûsâ, katilin açıklanması ile ilgili olarak bir inek kesin, demişti. Mûsâ’nın emrini hemen yerine getirmeleri ve ona itiraz etmemeleri gerekirken itirazdan başka bir yol izlemediler ve:“Bizimle eğleniyor musun?” dediler. Allah’ın Peygamberi ise, “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. Çünkü, faydasız söz söyleyen ve insanlarla alay eden kişi cahildir. Akıllı kişi ise kendisi gibi bir insan ile alay etmeyi aklen ve dinen küçük düşürücü büyük bir ayıp olarak görür. Eğer kişi başkasından daha üstün ise onun bu üstünlüğü dolayısıyla Allah’a şükretmesi ve O’nun kullarına merhamet etmesi gerekir. Mûsâ onlara bu şekilde karşılık verince, onun bu söylediğinin doğru ve gerçek olduğunu bildiler ve bunun üzerine dediler ki: 68. “Bizim için Rabbine dua et de onun mahiyetini” yani yaşının ne olduğunu “bize iyice açıklasın. O da: “Allah: Ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisi ortası bir (inek).” buyuruyor.” Yani bu inek, ne küçük ne büyük değildir, orta yaşlıdır. “Artık emrolunduğunuz işi yapın.” ve işi yokuşa sürmekten ve zora koşmaktan vazgeçin. 69. “Bizim için Rabb’ine dua et de rengin ne olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: O, sapsarı ve rengi bakanların hoşuna giden bir inektir, buyuruyor.” dedi.” Yani olabildiğince sarı ve güzelliği dolayısıyla bakanların hoşlarına gider. 70. “Dediler ki: “Bizim için Rabb’ine dua et de o ineğin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın, çünkü bize göre (bu vasıfta pek çok) inek birbirine benziyor.” Bu nedenle senin hangi ineği istediğini bir türlü tespit edemiyoruz, “İnşaallah doğruyu bulanlardan oluruz.” 71. “Dedi ki: “O şöyle buyuruyor: O öyle bir inek ki işe koşulmamış” yani işe koşularak, çalıştırılarak, boyunduruk altına alınmamış; “arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır.” Bu hayvan, sulamakta da kullanılmamıştır. “Kusursuzdur” her türlü kusurdan ve çalıştırılmış olmaktan uzaktır. “Hiçbir alacası yoktur” yani daha önce belirtilen nitelikteki renginden başka bir renk karışmamıştır. “Dediler ki: İşte şimdi hakkı getirdin” yani açık ve seçik izahı şimdi yaptın. Bu onların cahilliklerinin bir sonucudur. Yoksa tâ baştan beri Mûsâ onlara hakkı getirmişti. Eğer onlar herhangi bir ineği kesmiş olsalardı maksat gerçekleşirdi. Fakat onlar çokça soru sormak sureti ile işi yokuşa sürdüler. Allah da onlara işlerini zorlaştırdı. Ayrıca eğer “inşaallah=Allah dilerse” dememiş olsalardı, buna hidayet olunmayacaklardı. “Nihâyet o ineği boğazladılar.” Nitelikleri belirtilen ineği bulup kestiler; “fakat” işi yokuşa sürmeleri nedeniyle “az kalsın yapmayacaklardı.” 72-73. İsrailoğulları emrolundukları ineği kesince biz onlara; maktule ineğin bir parçası ile, yani onun bir organı ile vurun, dedik. Bu ya belirli bir organdı yahut da herhangi bir organdı. Bunun hangi organ olduğunun bir önemi yoktur. Onlar da ölüye ineğin bir parçası ile vurdular. Allah da onu diriltti ve böylelikle gizlemiş olduklarını açığa çıkarmış oldu. Zira ölü kendisini öldüreni haber verdi. Gözlerinin önünde ölünün diriltilmesi, Allah’ın ölüleri dirilteceğine kesin delildir. Yüce Allah “akledersiniz diye” bunu yaptı, yani akıl erdirirsiniz ve böylelikle size zararlı olacak şeylerden uzak kalırsınız. 74. “Sonra bunun ardından yine kalpleriniz katılaştı” sertleşti, haşinleşti. Öğüt onlara etki etmez oldu. “Bunun ardından” yani “Yüce Allah size bunca büyük nimetleri ihsan ettikten ve bu kadar mucize ve belgeleri gösterdikten sonra” demektir. Oysa kalplerinizin katılaşmaması gerekirdi. Çünkü tanık olduğunuz bu olaylar kalplerin incelmesini ve itaatle boyun eğmesini gerektirirdi. Daha sonra Allah kalplerini “taş gibi” olmakla nitelendirdi. Taş demirden de daha katıdır. Çünkü demir ve kurşun taşın aksine ateşte eritilebilir. “veya daha da katıdır” buyruğu şu demektir: Yani kalplerinizin katılığı taşların katılığından (fazla olur) da eksik olmaz. Daha sonra Yüce Allah taşların, onların kalplerinden de üstün olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar var ki, yarılır da ondan su fışkırır ve öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır.” İşte bu özellikleri ile taşlar sizin kalplerinizden daha üstündür. Arkasından Allah onları en ağır şekilde tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” Aksine O, küçüğü ile büyüğü ile bütün amellerinizi tespit edendir, yaptıklarınızı bilendir. Ve bunların karşılığını tam ve eksiksiz bir şekilde size verecektir. [İsrailiyât İle İlgili Bir Değerlendirme:] Şu bilinmelidir ki, müfessirlerin birçoğu -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- tefsirlerini İsrailoğullarının kıssaları ile çokça doldurmuşlar, Kur’ân’ın âyetlerini onlara göre açıklamaya kalkışmışlar ve bu kıssaları Allah’ın Kitabı’nın tefsiri seviyesine çıkartmışlardır. Bunu yaparken de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in; “İsrailoğullarından nakilde bulunabilirsiniz, bunda bir mahzur yoktur.” buyruğunu delil göstermişlerdir. Bana göre onların sözlerini nakletmek caiz olsa bile bu, tek başına olmalı başka bir şeyle birlikte nakletmek şeklinde olmamalı ve onlar, Allah’ın Kitabı’nı açıklama sadedinde verilmemelidir. Çünkü bunların Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den geldikleri sahih olarak sabit olmadıkça, Allah’ın Kitab’ının kesin tefsiri olarak görülmeleri caiz olmaz. Bunların mertebesi Allah Rasûlü’nün de buyurduğu gibi şudur:“Kitap ehlini(n naklettikleri bilgileri) ne doğrulayın ne de yalanlayın!” Bunların mertebeleri şüpheli olduğuna ve “Kur’ân’a, onun lafız ve manaları ile birlikte kesin olarak iman etmek farzdır” hükmü İslâm dininin kat’i hükümlerinden olduğuna göre, tümünün yahut da çoğunun yalan olma ihtimali yüksek olan aslı meçhul rivâyetlerle nakledilen bu kıssaların, Allah’ın Kitab’ının kesin manaları olarak kabul edilmeleri caiz değildir. Bu konuda herhangi bir kimsenin şüphesi olamaz, fakat bu gerçekten gafil olunması sebebi ile olan olmuştur. Başarı Allah’tandır.

Bakara 2:71

67- Bir zaman Mûsâ kavmine; “Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor” deyince, “bizimle eğleniyor musun?” dediler. O da; “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. 68- “Bizim için Rabb’ine dua et de onun mahiyetini bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: Ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisi ortası bir (inek).” buyuruyor. Artık emrolunduğunuz işi yapın.” dedi. 69- “Bizim için Rabb’ine dua et de rengin ne olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: O, sapsarı ve rengi bakanların hoşuna giden bir inektir, buyuruyor.” dedi. 70- Dediler ki:“Bizim için Rabb’ine dua et de o ineğin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın, çünkü bize göre (bu vasıfta pek çok) inek birbirine benziyor. İnşaallah doğruyu bulanlardan oluruz.” 71- Dedi ki:“O şöyle buyuruyor: O öyle bir inek ki işe koşulmamış, arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır. Kusursuzdur, hiçbir alacası yoktur.” Dediler ki: “İşte şimdi hakkı getirdin.” Nihâyet o ineği boğazladılar. Fakat az kalsın yapmayacaklardı. 72- Hani siz bir kişi öldürmüştünüz de (katili hakkında) her biriniz suçu diğerine atmıştınız. Hâlbuki Allah sizin gizlediğiniz şeyi açığa çıkaracaktı. 73- Bu sebeple “Onun bir parçası ile ona (ölüye) vurun!” dedik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir. Akledersiniz diye âyetlerini böyle gösterir. 74- Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı. Şimdi onlar taş gibi veya taştan da katıdır. Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar var ki, yarılır da ondan su fışkırır ve öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır. 67. Yani birisini öldürüp de onu öldürenin kimliği hususunda aranızda anlaşmazlığa düştüğünüz sırada Mûsâ ile aranızda geçenleri hatırlayın. Aranızdaki tartışma o kadar büyümüştü ki, eğer Allah’ın size durumu açıklaması olmasaydı aranızda çok büyük kötülükler ortaya çıkacaktı. Mûsâ, katilin açıklanması ile ilgili olarak bir inek kesin, demişti. Mûsâ’nın emrini hemen yerine getirmeleri ve ona itiraz etmemeleri gerekirken itirazdan başka bir yol izlemediler ve:“Bizimle eğleniyor musun?” dediler. Allah’ın Peygamberi ise, “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. Çünkü, faydasız söz söyleyen ve insanlarla alay eden kişi cahildir. Akıllı kişi ise kendisi gibi bir insan ile alay etmeyi aklen ve dinen küçük düşürücü büyük bir ayıp olarak görür. Eğer kişi başkasından daha üstün ise onun bu üstünlüğü dolayısıyla Allah’a şükretmesi ve O’nun kullarına merhamet etmesi gerekir. Mûsâ onlara bu şekilde karşılık verince, onun bu söylediğinin doğru ve gerçek olduğunu bildiler ve bunun üzerine dediler ki: 68. “Bizim için Rabbine dua et de onun mahiyetini” yani yaşının ne olduğunu “bize iyice açıklasın. O da: “Allah: Ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisi ortası bir (inek).” buyuruyor.” Yani bu inek, ne küçük ne büyük değildir, orta yaşlıdır. “Artık emrolunduğunuz işi yapın.” ve işi yokuşa sürmekten ve zora koşmaktan vazgeçin. 69. “Bizim için Rabb’ine dua et de rengin ne olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: O, sapsarı ve rengi bakanların hoşuna giden bir inektir, buyuruyor.” dedi.” Yani olabildiğince sarı ve güzelliği dolayısıyla bakanların hoşlarına gider. 70. “Dediler ki: “Bizim için Rabb’ine dua et de o ineğin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın, çünkü bize göre (bu vasıfta pek çok) inek birbirine benziyor.” Bu nedenle senin hangi ineği istediğini bir türlü tespit edemiyoruz, “İnşaallah doğruyu bulanlardan oluruz.” 71. “Dedi ki: “O şöyle buyuruyor: O öyle bir inek ki işe koşulmamış” yani işe koşularak, çalıştırılarak, boyunduruk altına alınmamış; “arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır.” Bu hayvan, sulamakta da kullanılmamıştır. “Kusursuzdur” her türlü kusurdan ve çalıştırılmış olmaktan uzaktır. “Hiçbir alacası yoktur” yani daha önce belirtilen nitelikteki renginden başka bir renk karışmamıştır. “Dediler ki: İşte şimdi hakkı getirdin” yani açık ve seçik izahı şimdi yaptın. Bu onların cahilliklerinin bir sonucudur. Yoksa tâ baştan beri Mûsâ onlara hakkı getirmişti. Eğer onlar herhangi bir ineği kesmiş olsalardı maksat gerçekleşirdi. Fakat onlar çokça soru sormak sureti ile işi yokuşa sürdüler. Allah da onlara işlerini zorlaştırdı. Ayrıca eğer “inşaallah=Allah dilerse” dememiş olsalardı, buna hidayet olunmayacaklardı. “Nihâyet o ineği boğazladılar.” Nitelikleri belirtilen ineği bulup kestiler; “fakat” işi yokuşa sürmeleri nedeniyle “az kalsın yapmayacaklardı.” 72-73. İsrailoğulları emrolundukları ineği kesince biz onlara; maktule ineğin bir parçası ile, yani onun bir organı ile vurun, dedik. Bu ya belirli bir organdı yahut da herhangi bir organdı. Bunun hangi organ olduğunun bir önemi yoktur. Onlar da ölüye ineğin bir parçası ile vurdular. Allah da onu diriltti ve böylelikle gizlemiş olduklarını açığa çıkarmış oldu. Zira ölü kendisini öldüreni haber verdi. Gözlerinin önünde ölünün diriltilmesi, Allah’ın ölüleri dirilteceğine kesin delildir. Yüce Allah “akledersiniz diye” bunu yaptı, yani akıl erdirirsiniz ve böylelikle size zararlı olacak şeylerden uzak kalırsınız. 74. “Sonra bunun ardından yine kalpleriniz katılaştı” sertleşti, haşinleşti. Öğüt onlara etki etmez oldu. “Bunun ardından” yani “Yüce Allah size bunca büyük nimetleri ihsan ettikten ve bu kadar mucize ve belgeleri gösterdikten sonra” demektir. Oysa kalplerinizin katılaşmaması gerekirdi. Çünkü tanık olduğunuz bu olaylar kalplerin incelmesini ve itaatle boyun eğmesini gerektirirdi. Daha sonra Allah kalplerini “taş gibi” olmakla nitelendirdi. Taş demirden de daha katıdır. Çünkü demir ve kurşun taşın aksine ateşte eritilebilir. “veya daha da katıdır” buyruğu şu demektir: Yani kalplerinizin katılığı taşların katılığından (fazla olur) da eksik olmaz. Daha sonra Yüce Allah taşların, onların kalplerinden de üstün olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar var ki, yarılır da ondan su fışkırır ve öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır.” İşte bu özellikleri ile taşlar sizin kalplerinizden daha üstündür. Arkasından Allah onları en ağır şekilde tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” Aksine O, küçüğü ile büyüğü ile bütün amellerinizi tespit edendir, yaptıklarınızı bilendir. Ve bunların karşılığını tam ve eksiksiz bir şekilde size verecektir. [İsrailiyât İle İlgili Bir Değerlendirme:] Şu bilinmelidir ki, müfessirlerin birçoğu -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- tefsirlerini İsrailoğullarının kıssaları ile çokça doldurmuşlar, Kur’ân’ın âyetlerini onlara göre açıklamaya kalkışmışlar ve bu kıssaları Allah’ın Kitabı’nın tefsiri seviyesine çıkartmışlardır. Bunu yaparken de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in; “İsrailoğullarından nakilde bulunabilirsiniz, bunda bir mahzur yoktur.” buyruğunu delil göstermişlerdir. Bana göre onların sözlerini nakletmek caiz olsa bile bu, tek başına olmalı başka bir şeyle birlikte nakletmek şeklinde olmamalı ve onlar, Allah’ın Kitabı’nı açıklama sadedinde verilmemelidir. Çünkü bunların Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den geldikleri sahih olarak sabit olmadıkça, Allah’ın Kitab’ının kesin tefsiri olarak görülmeleri caiz olmaz. Bunların mertebesi Allah Rasûlü’nün de buyurduğu gibi şudur:“Kitap ehlini(n naklettikleri bilgileri) ne doğrulayın ne de yalanlayın!” Bunların mertebeleri şüpheli olduğuna ve “Kur’ân’a, onun lafız ve manaları ile birlikte kesin olarak iman etmek farzdır” hükmü İslâm dininin kat’i hükümlerinden olduğuna göre, tümünün yahut da çoğunun yalan olma ihtimali yüksek olan aslı meçhul rivâyetlerle nakledilen bu kıssaların, Allah’ın Kitab’ının kesin manaları olarak kabul edilmeleri caiz değildir. Bu konuda herhangi bir kimsenin şüphesi olamaz, fakat bu gerçekten gafil olunması sebebi ile olan olmuştur. Başarı Allah’tandır.

Bakara 2:72

67- Bir zaman Mûsâ kavmine; “Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor” deyince, “bizimle eğleniyor musun?” dediler. O da; “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. 68- “Bizim için Rabb’ine dua et de onun mahiyetini bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: Ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisi ortası bir (inek).” buyuruyor. Artık emrolunduğunuz işi yapın.” dedi. 69- “Bizim için Rabb’ine dua et de rengin ne olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: O, sapsarı ve rengi bakanların hoşuna giden bir inektir, buyuruyor.” dedi. 70- Dediler ki:“Bizim için Rabb’ine dua et de o ineğin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın, çünkü bize göre (bu vasıfta pek çok) inek birbirine benziyor. İnşaallah doğruyu bulanlardan oluruz.” 71- Dedi ki:“O şöyle buyuruyor: O öyle bir inek ki işe koşulmamış, arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır. Kusursuzdur, hiçbir alacası yoktur.” Dediler ki: “İşte şimdi hakkı getirdin.” Nihâyet o ineği boğazladılar. Fakat az kalsın yapmayacaklardı. 72- Hani siz bir kişi öldürmüştünüz de (katili hakkında) her biriniz suçu diğerine atmıştınız. Hâlbuki Allah sizin gizlediğiniz şeyi açığa çıkaracaktı. 73- Bu sebeple “Onun bir parçası ile ona (ölüye) vurun!” dedik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir. Akledersiniz diye âyetlerini böyle gösterir. 74- Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı. Şimdi onlar taş gibi veya taştan da katıdır. Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar var ki, yarılır da ondan su fışkırır ve öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır. 67. Yani birisini öldürüp de onu öldürenin kimliği hususunda aranızda anlaşmazlığa düştüğünüz sırada Mûsâ ile aranızda geçenleri hatırlayın. Aranızdaki tartışma o kadar büyümüştü ki, eğer Allah’ın size durumu açıklaması olmasaydı aranızda çok büyük kötülükler ortaya çıkacaktı. Mûsâ, katilin açıklanması ile ilgili olarak bir inek kesin, demişti. Mûsâ’nın emrini hemen yerine getirmeleri ve ona itiraz etmemeleri gerekirken itirazdan başka bir yol izlemediler ve:“Bizimle eğleniyor musun?” dediler. Allah’ın Peygamberi ise, “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. Çünkü, faydasız söz söyleyen ve insanlarla alay eden kişi cahildir. Akıllı kişi ise kendisi gibi bir insan ile alay etmeyi aklen ve dinen küçük düşürücü büyük bir ayıp olarak görür. Eğer kişi başkasından daha üstün ise onun bu üstünlüğü dolayısıyla Allah’a şükretmesi ve O’nun kullarına merhamet etmesi gerekir. Mûsâ onlara bu şekilde karşılık verince, onun bu söylediğinin doğru ve gerçek olduğunu bildiler ve bunun üzerine dediler ki: 68. “Bizim için Rabbine dua et de onun mahiyetini” yani yaşının ne olduğunu “bize iyice açıklasın. O da: “Allah: Ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisi ortası bir (inek).” buyuruyor.” Yani bu inek, ne küçük ne büyük değildir, orta yaşlıdır. “Artık emrolunduğunuz işi yapın.” ve işi yokuşa sürmekten ve zora koşmaktan vazgeçin. 69. “Bizim için Rabb’ine dua et de rengin ne olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: O, sapsarı ve rengi bakanların hoşuna giden bir inektir, buyuruyor.” dedi.” Yani olabildiğince sarı ve güzelliği dolayısıyla bakanların hoşlarına gider. 70. “Dediler ki: “Bizim için Rabb’ine dua et de o ineğin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın, çünkü bize göre (bu vasıfta pek çok) inek birbirine benziyor.” Bu nedenle senin hangi ineği istediğini bir türlü tespit edemiyoruz, “İnşaallah doğruyu bulanlardan oluruz.” 71. “Dedi ki: “O şöyle buyuruyor: O öyle bir inek ki işe koşulmamış” yani işe koşularak, çalıştırılarak, boyunduruk altına alınmamış; “arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır.” Bu hayvan, sulamakta da kullanılmamıştır. “Kusursuzdur” her türlü kusurdan ve çalıştırılmış olmaktan uzaktır. “Hiçbir alacası yoktur” yani daha önce belirtilen nitelikteki renginden başka bir renk karışmamıştır. “Dediler ki: İşte şimdi hakkı getirdin” yani açık ve seçik izahı şimdi yaptın. Bu onların cahilliklerinin bir sonucudur. Yoksa tâ baştan beri Mûsâ onlara hakkı getirmişti. Eğer onlar herhangi bir ineği kesmiş olsalardı maksat gerçekleşirdi. Fakat onlar çokça soru sormak sureti ile işi yokuşa sürdüler. Allah da onlara işlerini zorlaştırdı. Ayrıca eğer “inşaallah=Allah dilerse” dememiş olsalardı, buna hidayet olunmayacaklardı. “Nihâyet o ineği boğazladılar.” Nitelikleri belirtilen ineği bulup kestiler; “fakat” işi yokuşa sürmeleri nedeniyle “az kalsın yapmayacaklardı.” 72-73. İsrailoğulları emrolundukları ineği kesince biz onlara; maktule ineğin bir parçası ile, yani onun bir organı ile vurun, dedik. Bu ya belirli bir organdı yahut da herhangi bir organdı. Bunun hangi organ olduğunun bir önemi yoktur. Onlar da ölüye ineğin bir parçası ile vurdular. Allah da onu diriltti ve böylelikle gizlemiş olduklarını açığa çıkarmış oldu. Zira ölü kendisini öldüreni haber verdi. Gözlerinin önünde ölünün diriltilmesi, Allah’ın ölüleri dirilteceğine kesin delildir. Yüce Allah “akledersiniz diye” bunu yaptı, yani akıl erdirirsiniz ve böylelikle size zararlı olacak şeylerden uzak kalırsınız. 74. “Sonra bunun ardından yine kalpleriniz katılaştı” sertleşti, haşinleşti. Öğüt onlara etki etmez oldu. “Bunun ardından” yani “Yüce Allah size bunca büyük nimetleri ihsan ettikten ve bu kadar mucize ve belgeleri gösterdikten sonra” demektir. Oysa kalplerinizin katılaşmaması gerekirdi. Çünkü tanık olduğunuz bu olaylar kalplerin incelmesini ve itaatle boyun eğmesini gerektirirdi. Daha sonra Allah kalplerini “taş gibi” olmakla nitelendirdi. Taş demirden de daha katıdır. Çünkü demir ve kurşun taşın aksine ateşte eritilebilir. “veya daha da katıdır” buyruğu şu demektir: Yani kalplerinizin katılığı taşların katılığından (fazla olur) da eksik olmaz. Daha sonra Yüce Allah taşların, onların kalplerinden de üstün olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar var ki, yarılır da ondan su fışkırır ve öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır.” İşte bu özellikleri ile taşlar sizin kalplerinizden daha üstündür. Arkasından Allah onları en ağır şekilde tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” Aksine O, küçüğü ile büyüğü ile bütün amellerinizi tespit edendir, yaptıklarınızı bilendir. Ve bunların karşılığını tam ve eksiksiz bir şekilde size verecektir. [İsrailiyât İle İlgili Bir Değerlendirme:] Şu bilinmelidir ki, müfessirlerin birçoğu -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- tefsirlerini İsrailoğullarının kıssaları ile çokça doldurmuşlar, Kur’ân’ın âyetlerini onlara göre açıklamaya kalkışmışlar ve bu kıssaları Allah’ın Kitabı’nın tefsiri seviyesine çıkartmışlardır. Bunu yaparken de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in; “İsrailoğullarından nakilde bulunabilirsiniz, bunda bir mahzur yoktur.” buyruğunu delil göstermişlerdir. Bana göre onların sözlerini nakletmek caiz olsa bile bu, tek başına olmalı başka bir şeyle birlikte nakletmek şeklinde olmamalı ve onlar, Allah’ın Kitabı’nı açıklama sadedinde verilmemelidir. Çünkü bunların Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den geldikleri sahih olarak sabit olmadıkça, Allah’ın Kitab’ının kesin tefsiri olarak görülmeleri caiz olmaz. Bunların mertebesi Allah Rasûlü’nün de buyurduğu gibi şudur:“Kitap ehlini(n naklettikleri bilgileri) ne doğrulayın ne de yalanlayın!” Bunların mertebeleri şüpheli olduğuna ve “Kur’ân’a, onun lafız ve manaları ile birlikte kesin olarak iman etmek farzdır” hükmü İslâm dininin kat’i hükümlerinden olduğuna göre, tümünün yahut da çoğunun yalan olma ihtimali yüksek olan aslı meçhul rivâyetlerle nakledilen bu kıssaların, Allah’ın Kitab’ının kesin manaları olarak kabul edilmeleri caiz değildir. Bu konuda herhangi bir kimsenin şüphesi olamaz, fakat bu gerçekten gafil olunması sebebi ile olan olmuştur. Başarı Allah’tandır.

Bakara 2:73

67- Bir zaman Mûsâ kavmine; “Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor” deyince, “bizimle eğleniyor musun?” dediler. O da; “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. 68- “Bizim için Rabb’ine dua et de onun mahiyetini bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: Ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisi ortası bir (inek).” buyuruyor. Artık emrolunduğunuz işi yapın.” dedi. 69- “Bizim için Rabb’ine dua et de rengin ne olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: O, sapsarı ve rengi bakanların hoşuna giden bir inektir, buyuruyor.” dedi. 70- Dediler ki:“Bizim için Rabb’ine dua et de o ineğin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın, çünkü bize göre (bu vasıfta pek çok) inek birbirine benziyor. İnşaallah doğruyu bulanlardan oluruz.” 71- Dedi ki:“O şöyle buyuruyor: O öyle bir inek ki işe koşulmamış, arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır. Kusursuzdur, hiçbir alacası yoktur.” Dediler ki: “İşte şimdi hakkı getirdin.” Nihâyet o ineği boğazladılar. Fakat az kalsın yapmayacaklardı. 72- Hani siz bir kişi öldürmüştünüz de (katili hakkında) her biriniz suçu diğerine atmıştınız. Hâlbuki Allah sizin gizlediğiniz şeyi açığa çıkaracaktı. 73- Bu sebeple “Onun bir parçası ile ona (ölüye) vurun!” dedik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir. Akledersiniz diye âyetlerini böyle gösterir. 74- Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı. Şimdi onlar taş gibi veya taştan da katıdır. Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar var ki, yarılır da ondan su fışkırır ve öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır. 67. Yani birisini öldürüp de onu öldürenin kimliği hususunda aranızda anlaşmazlığa düştüğünüz sırada Mûsâ ile aranızda geçenleri hatırlayın. Aranızdaki tartışma o kadar büyümüştü ki, eğer Allah’ın size durumu açıklaması olmasaydı aranızda çok büyük kötülükler ortaya çıkacaktı. Mûsâ, katilin açıklanması ile ilgili olarak bir inek kesin, demişti. Mûsâ’nın emrini hemen yerine getirmeleri ve ona itiraz etmemeleri gerekirken itirazdan başka bir yol izlemediler ve:“Bizimle eğleniyor musun?” dediler. Allah’ın Peygamberi ise, “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. Çünkü, faydasız söz söyleyen ve insanlarla alay eden kişi cahildir. Akıllı kişi ise kendisi gibi bir insan ile alay etmeyi aklen ve dinen küçük düşürücü büyük bir ayıp olarak görür. Eğer kişi başkasından daha üstün ise onun bu üstünlüğü dolayısıyla Allah’a şükretmesi ve O’nun kullarına merhamet etmesi gerekir. Mûsâ onlara bu şekilde karşılık verince, onun bu söylediğinin doğru ve gerçek olduğunu bildiler ve bunun üzerine dediler ki: 68. “Bizim için Rabbine dua et de onun mahiyetini” yani yaşının ne olduğunu “bize iyice açıklasın. O da: “Allah: Ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisi ortası bir (inek).” buyuruyor.” Yani bu inek, ne küçük ne büyük değildir, orta yaşlıdır. “Artık emrolunduğunuz işi yapın.” ve işi yokuşa sürmekten ve zora koşmaktan vazgeçin. 69. “Bizim için Rabb’ine dua et de rengin ne olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: O, sapsarı ve rengi bakanların hoşuna giden bir inektir, buyuruyor.” dedi.” Yani olabildiğince sarı ve güzelliği dolayısıyla bakanların hoşlarına gider. 70. “Dediler ki: “Bizim için Rabb’ine dua et de o ineğin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın, çünkü bize göre (bu vasıfta pek çok) inek birbirine benziyor.” Bu nedenle senin hangi ineği istediğini bir türlü tespit edemiyoruz, “İnşaallah doğruyu bulanlardan oluruz.” 71. “Dedi ki: “O şöyle buyuruyor: O öyle bir inek ki işe koşulmamış” yani işe koşularak, çalıştırılarak, boyunduruk altına alınmamış; “arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır.” Bu hayvan, sulamakta da kullanılmamıştır. “Kusursuzdur” her türlü kusurdan ve çalıştırılmış olmaktan uzaktır. “Hiçbir alacası yoktur” yani daha önce belirtilen nitelikteki renginden başka bir renk karışmamıştır. “Dediler ki: İşte şimdi hakkı getirdin” yani açık ve seçik izahı şimdi yaptın. Bu onların cahilliklerinin bir sonucudur. Yoksa tâ baştan beri Mûsâ onlara hakkı getirmişti. Eğer onlar herhangi bir ineği kesmiş olsalardı maksat gerçekleşirdi. Fakat onlar çokça soru sormak sureti ile işi yokuşa sürdüler. Allah da onlara işlerini zorlaştırdı. Ayrıca eğer “inşaallah=Allah dilerse” dememiş olsalardı, buna hidayet olunmayacaklardı. “Nihâyet o ineği boğazladılar.” Nitelikleri belirtilen ineği bulup kestiler; “fakat” işi yokuşa sürmeleri nedeniyle “az kalsın yapmayacaklardı.” 72-73. İsrailoğulları emrolundukları ineği kesince biz onlara; maktule ineğin bir parçası ile, yani onun bir organı ile vurun, dedik. Bu ya belirli bir organdı yahut da herhangi bir organdı. Bunun hangi organ olduğunun bir önemi yoktur. Onlar da ölüye ineğin bir parçası ile vurdular. Allah da onu diriltti ve böylelikle gizlemiş olduklarını açığa çıkarmış oldu. Zira ölü kendisini öldüreni haber verdi. Gözlerinin önünde ölünün diriltilmesi, Allah’ın ölüleri dirilteceğine kesin delildir. Yüce Allah “akledersiniz diye” bunu yaptı, yani akıl erdirirsiniz ve böylelikle size zararlı olacak şeylerden uzak kalırsınız. 74. “Sonra bunun ardından yine kalpleriniz katılaştı” sertleşti, haşinleşti. Öğüt onlara etki etmez oldu. “Bunun ardından” yani “Yüce Allah size bunca büyük nimetleri ihsan ettikten ve bu kadar mucize ve belgeleri gösterdikten sonra” demektir. Oysa kalplerinizin katılaşmaması gerekirdi. Çünkü tanık olduğunuz bu olaylar kalplerin incelmesini ve itaatle boyun eğmesini gerektirirdi. Daha sonra Allah kalplerini “taş gibi” olmakla nitelendirdi. Taş demirden de daha katıdır. Çünkü demir ve kurşun taşın aksine ateşte eritilebilir. “veya daha da katıdır” buyruğu şu demektir: Yani kalplerinizin katılığı taşların katılığından (fazla olur) da eksik olmaz. Daha sonra Yüce Allah taşların, onların kalplerinden de üstün olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar var ki, yarılır da ondan su fışkırır ve öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır.” İşte bu özellikleri ile taşlar sizin kalplerinizden daha üstündür. Arkasından Allah onları en ağır şekilde tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” Aksine O, küçüğü ile büyüğü ile bütün amellerinizi tespit edendir, yaptıklarınızı bilendir. Ve bunların karşılığını tam ve eksiksiz bir şekilde size verecektir. [İsrailiyât İle İlgili Bir Değerlendirme:] Şu bilinmelidir ki, müfessirlerin birçoğu -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- tefsirlerini İsrailoğullarının kıssaları ile çokça doldurmuşlar, Kur’ân’ın âyetlerini onlara göre açıklamaya kalkışmışlar ve bu kıssaları Allah’ın Kitabı’nın tefsiri seviyesine çıkartmışlardır. Bunu yaparken de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in; “İsrailoğullarından nakilde bulunabilirsiniz, bunda bir mahzur yoktur.” buyruğunu delil göstermişlerdir. Bana göre onların sözlerini nakletmek caiz olsa bile bu, tek başına olmalı başka bir şeyle birlikte nakletmek şeklinde olmamalı ve onlar, Allah’ın Kitabı’nı açıklama sadedinde verilmemelidir. Çünkü bunların Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den geldikleri sahih olarak sabit olmadıkça, Allah’ın Kitab’ının kesin tefsiri olarak görülmeleri caiz olmaz. Bunların mertebesi Allah Rasûlü’nün de buyurduğu gibi şudur:“Kitap ehlini(n naklettikleri bilgileri) ne doğrulayın ne de yalanlayın!” Bunların mertebeleri şüpheli olduğuna ve “Kur’ân’a, onun lafız ve manaları ile birlikte kesin olarak iman etmek farzdır” hükmü İslâm dininin kat’i hükümlerinden olduğuna göre, tümünün yahut da çoğunun yalan olma ihtimali yüksek olan aslı meçhul rivâyetlerle nakledilen bu kıssaların, Allah’ın Kitab’ının kesin manaları olarak kabul edilmeleri caiz değildir. Bu konuda herhangi bir kimsenin şüphesi olamaz, fakat bu gerçekten gafil olunması sebebi ile olan olmuştur. Başarı Allah’tandır.

Bakara 2:74

67- Bir zaman Mûsâ kavmine; “Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor” deyince, “bizimle eğleniyor musun?” dediler. O da; “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. 68- “Bizim için Rabb’ine dua et de onun mahiyetini bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: Ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisi ortası bir (inek).” buyuruyor. Artık emrolunduğunuz işi yapın.” dedi. 69- “Bizim için Rabb’ine dua et de rengin ne olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: O, sapsarı ve rengi bakanların hoşuna giden bir inektir, buyuruyor.” dedi. 70- Dediler ki:“Bizim için Rabb’ine dua et de o ineğin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın, çünkü bize göre (bu vasıfta pek çok) inek birbirine benziyor. İnşaallah doğruyu bulanlardan oluruz.” 71- Dedi ki:“O şöyle buyuruyor: O öyle bir inek ki işe koşulmamış, arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır. Kusursuzdur, hiçbir alacası yoktur.” Dediler ki: “İşte şimdi hakkı getirdin.” Nihâyet o ineği boğazladılar. Fakat az kalsın yapmayacaklardı. 72- Hani siz bir kişi öldürmüştünüz de (katili hakkında) her biriniz suçu diğerine atmıştınız. Hâlbuki Allah sizin gizlediğiniz şeyi açığa çıkaracaktı. 73- Bu sebeple “Onun bir parçası ile ona (ölüye) vurun!” dedik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir. Akledersiniz diye âyetlerini böyle gösterir. 74- Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı. Şimdi onlar taş gibi veya taştan da katıdır. Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar var ki, yarılır da ondan su fışkırır ve öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır. 67. Yani birisini öldürüp de onu öldürenin kimliği hususunda aranızda anlaşmazlığa düştüğünüz sırada Mûsâ ile aranızda geçenleri hatırlayın. Aranızdaki tartışma o kadar büyümüştü ki, eğer Allah’ın size durumu açıklaması olmasaydı aranızda çok büyük kötülükler ortaya çıkacaktı. Mûsâ, katilin açıklanması ile ilgili olarak bir inek kesin, demişti. Mûsâ’nın emrini hemen yerine getirmeleri ve ona itiraz etmemeleri gerekirken itirazdan başka bir yol izlemediler ve:“Bizimle eğleniyor musun?” dediler. Allah’ın Peygamberi ise, “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. Çünkü, faydasız söz söyleyen ve insanlarla alay eden kişi cahildir. Akıllı kişi ise kendisi gibi bir insan ile alay etmeyi aklen ve dinen küçük düşürücü büyük bir ayıp olarak görür. Eğer kişi başkasından daha üstün ise onun bu üstünlüğü dolayısıyla Allah’a şükretmesi ve O’nun kullarına merhamet etmesi gerekir. Mûsâ onlara bu şekilde karşılık verince, onun bu söylediğinin doğru ve gerçek olduğunu bildiler ve bunun üzerine dediler ki: 68. “Bizim için Rabbine dua et de onun mahiyetini” yani yaşının ne olduğunu “bize iyice açıklasın. O da: “Allah: Ne çok yaşlı, ne de çok genç, ikisi ortası bir (inek).” buyuruyor.” Yani bu inek, ne küçük ne büyük değildir, orta yaşlıdır. “Artık emrolunduğunuz işi yapın.” ve işi yokuşa sürmekten ve zora koşmaktan vazgeçin. 69. “Bizim için Rabb’ine dua et de rengin ne olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. O da:“Allah: O, sapsarı ve rengi bakanların hoşuna giden bir inektir, buyuruyor.” dedi.” Yani olabildiğince sarı ve güzelliği dolayısıyla bakanların hoşlarına gider. 70. “Dediler ki: “Bizim için Rabb’ine dua et de o ineğin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın, çünkü bize göre (bu vasıfta pek çok) inek birbirine benziyor.” Bu nedenle senin hangi ineği istediğini bir türlü tespit edemiyoruz, “İnşaallah doğruyu bulanlardan oluruz.” 71. “Dedi ki: “O şöyle buyuruyor: O öyle bir inek ki işe koşulmamış” yani işe koşularak, çalıştırılarak, boyunduruk altına alınmamış; “arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır.” Bu hayvan, sulamakta da kullanılmamıştır. “Kusursuzdur” her türlü kusurdan ve çalıştırılmış olmaktan uzaktır. “Hiçbir alacası yoktur” yani daha önce belirtilen nitelikteki renginden başka bir renk karışmamıştır. “Dediler ki: İşte şimdi hakkı getirdin” yani açık ve seçik izahı şimdi yaptın. Bu onların cahilliklerinin bir sonucudur. Yoksa tâ baştan beri Mûsâ onlara hakkı getirmişti. Eğer onlar herhangi bir ineği kesmiş olsalardı maksat gerçekleşirdi. Fakat onlar çokça soru sormak sureti ile işi yokuşa sürdüler. Allah da onlara işlerini zorlaştırdı. Ayrıca eğer “inşaallah=Allah dilerse” dememiş olsalardı, buna hidayet olunmayacaklardı. “Nihâyet o ineği boğazladılar.” Nitelikleri belirtilen ineği bulup kestiler; “fakat” işi yokuşa sürmeleri nedeniyle “az kalsın yapmayacaklardı.” 72-73. İsrailoğulları emrolundukları ineği kesince biz onlara; maktule ineğin bir parçası ile, yani onun bir organı ile vurun, dedik. Bu ya belirli bir organdı yahut da herhangi bir organdı. Bunun hangi organ olduğunun bir önemi yoktur. Onlar da ölüye ineğin bir parçası ile vurdular. Allah da onu diriltti ve böylelikle gizlemiş olduklarını açığa çıkarmış oldu. Zira ölü kendisini öldüreni haber verdi. Gözlerinin önünde ölünün diriltilmesi, Allah’ın ölüleri dirilteceğine kesin delildir. Yüce Allah “akledersiniz diye” bunu yaptı, yani akıl erdirirsiniz ve böylelikle size zararlı olacak şeylerden uzak kalırsınız. 74. “Sonra bunun ardından yine kalpleriniz katılaştı” sertleşti, haşinleşti. Öğüt onlara etki etmez oldu. “Bunun ardından” yani “Yüce Allah size bunca büyük nimetleri ihsan ettikten ve bu kadar mucize ve belgeleri gösterdikten sonra” demektir. Oysa kalplerinizin katılaşmaması gerekirdi. Çünkü tanık olduğunuz bu olaylar kalplerin incelmesini ve itaatle boyun eğmesini gerektirirdi. Daha sonra Allah kalplerini “taş gibi” olmakla nitelendirdi. Taş demirden de daha katıdır. Çünkü demir ve kurşun taşın aksine ateşte eritilebilir. “veya daha da katıdır” buyruğu şu demektir: Yani kalplerinizin katılığı taşların katılığından (fazla olur) da eksik olmaz. Daha sonra Yüce Allah taşların, onların kalplerinden de üstün olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar var ki, yarılır da ondan su fışkırır ve öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır.” İşte bu özellikleri ile taşlar sizin kalplerinizden daha üstündür. Arkasından Allah onları en ağır şekilde tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” Aksine O, küçüğü ile büyüğü ile bütün amellerinizi tespit edendir, yaptıklarınızı bilendir. Ve bunların karşılığını tam ve eksiksiz bir şekilde size verecektir. [İsrailiyât İle İlgili Bir Değerlendirme:] Şu bilinmelidir ki, müfessirlerin birçoğu -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- tefsirlerini İsrailoğullarının kıssaları ile çokça doldurmuşlar, Kur’ân’ın âyetlerini onlara göre açıklamaya kalkışmışlar ve bu kıssaları Allah’ın Kitabı’nın tefsiri seviyesine çıkartmışlardır. Bunu yaparken de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in; “İsrailoğullarından nakilde bulunabilirsiniz, bunda bir mahzur yoktur.” buyruğunu delil göstermişlerdir. Bana göre onların sözlerini nakletmek caiz olsa bile bu, tek başına olmalı başka bir şeyle birlikte nakletmek şeklinde olmamalı ve onlar, Allah’ın Kitabı’nı açıklama sadedinde verilmemelidir. Çünkü bunların Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den geldikleri sahih olarak sabit olmadıkça, Allah’ın Kitab’ının kesin tefsiri olarak görülmeleri caiz olmaz. Bunların mertebesi Allah Rasûlü’nün de buyurduğu gibi şudur:“Kitap ehlini(n naklettikleri bilgileri) ne doğrulayın ne de yalanlayın!” Bunların mertebeleri şüpheli olduğuna ve “Kur’ân’a, onun lafız ve manaları ile birlikte kesin olarak iman etmek farzdır” hükmü İslâm dininin kat’i hükümlerinden olduğuna göre, tümünün yahut da çoğunun yalan olma ihtimali yüksek olan aslı meçhul rivâyetlerle nakledilen bu kıssaların, Allah’ın Kitab’ının kesin manaları olarak kabul edilmeleri caiz değildir. Bu konuda herhangi bir kimsenin şüphesi olamaz, fakat bu gerçekten gafil olunması sebebi ile olan olmuştur. Başarı Allah’tandır.

Bakara 2:75

75- Şimdi bunların size inanacaklarını mı ümit ediyorsunuz? Hâlbuki onlardan bir fırka vardı ki Allah’ın kelâmını işitirlerdi de onu anladıktan sonra bile bile tahrif ederlerdi. 76- İman edenler ile karşılaştıklarında “İman ettik” derler. Birbirleri ile baş başa kaldıklarında, “Allah’ın size açtığını, onu Rabb’inizin huzurunda size karşı delil getirsinler diye mi onlara haber veriyorsunuz, akıl erdiremiyor musunuz?!” derler. 77- Onlar bilmiyorlar mı ki Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını bilmektedir? 78- Onların arasında ümmiler de vardır ki onlar, birtakım kuruntular dışında Kitab’ın ne olduğunu bilmezler ve yalnızca zanna uyarlar. 75. “Şimdi bunların size inanacaklarını mı ümit ediyorsunuz?” Bu buyruk ile kitap ehlinin iman edeceklerinden yana mü’minlerin umutları kesilmektedir. Yani onların iman edeceklerini ummayın, çünkü onların sahip oldukları ahlâk onlardan yana ümitlenmeyi gerektirmemektedir. Çünkü onlar anlayıp öğrendikten sonra bile bile Allah’ın Kelam’ını tahrif ediyorlar ve ona Allah’ın murad etmediği manalar veriyorlardı. Böylelikle insanlara Allah tarafından gelmemiş bu manaların Allah tarafından gönderildiği izlenimi vermeye çalışıyorlardı. Kendileri için bir şeref ve dinlerinin kaynağı olarak gördükleri kitaplarına karşı tutumları bu olduğuna ve bu kitapla insanları Allah’ın yolundan alıkoyduklarına göre, onların size iman edecekleri nasıl umulabilir ki? Bu çok uzak bir ihtimaldir. 76. Daha sonra Yüce Allah Kitap ehlinin münafıklarının halini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İman edenler ile karşılaştıklarında: “İman ettik” derler” dilleri ile sözlü olarak -kalplerinde olmadığı halde- iman izhar ederler. “Birbirleri ile baş başa kaldıklarında” yanlarında kendi dindaşlarından başka hiçbir kimse olmadığında birbirlerine: “Allah’ın size açtığını, onu Rabb’inizin huzurunda size karşı delil getirsinler diye mi onlara haber veriyorsunuz?” Yani sizler iman izhar ediyor ve onlara sizin de onlar gibi olduğunuzu haber mi veriyorsunuz? Bu onların elinde sizin aleyhinizde bir delil olacaktı. Zira onlar: Ehli kitap bizim üzerinde olduğumuz yolun hak, kendi yollarının ise batıl olduğunu ikrar ettiler, derler ve bunu Rabbiniz katında aleyhinize delil getirirler. “Akıl erdiremiyor musunuz?” Yani siz aklınızı kullanıp aleyhinize delil olabilecek işi yapmaktan vazgeçmiyor musunuz? Bu onların birbirlerine söyledikleri sözlerdir. 77. “Onlar bilmiyorlar mı ki Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını bilmektedir?” Onlar akidelerini kendi aralarında gizleseler ve bu gizlemeleri sayesinde mü’minler lehine ve kendi aleyhlerine bir delil oluşmayacağını zannetseler de bu onların bir hatası ve büyük cehaletleridir. Çünkü Allah subhanehu onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da çok iyi bilir. Dolayısıyla da onların gerçek durumlarını kullarına açıkça gösterir. 78. “Onların arasında” yani kitab ehlinin içinde “ümmiler de vardır ki” yani ilim ehlinden olmayan avam kimseler de vardır. “onlar birtakım kuruntular dışında Kitab’ın ne olduğunu bilmezler ve yalnızca zanna uyarlar.” Yani onlar, Allah’ın Kitab’ından onu okumanın dışında hiçbir nasibi olmayan ve kendilerinden öncekilerin -ki onlar kendi durumlarını hakkıyla biliyorlardı- yanında bulunanlardan haberleri olmayan kimselerdir. Bunların sahip oldukları, birtakım zanlardan ve aralarındaki ilim ehlini taklit etmekten ibarettir. Yüce Allah bu âyet-i kerimelerde onların ilim adamlarını, avamlarını, münafıklarını ve aralarından münafıklık etmeyen kimseleri de söz konusu etmektedir. Aralarından ilim adamları, üzerinde bulundukları sapıklığa sıkı sıkıya bağlıdırlar. Avam ise onları basiretsiz bir şekilde onları taklit ederler. Buna göre siz -ey müminler- her iki kesimden yana da ümit var olamazsınız.

Bakara 2:76

75- Şimdi bunların size inanacaklarını mı ümit ediyorsunuz? Hâlbuki onlardan bir fırka vardı ki Allah’ın kelâmını işitirlerdi de onu anladıktan sonra bile bile tahrif ederlerdi. 76- İman edenler ile karşılaştıklarında “İman ettik” derler. Birbirleri ile baş başa kaldıklarında, “Allah’ın size açtığını, onu Rabb’inizin huzurunda size karşı delil getirsinler diye mi onlara haber veriyorsunuz, akıl erdiremiyor musunuz?!” derler. 77- Onlar bilmiyorlar mı ki Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını bilmektedir? 78- Onların arasında ümmiler de vardır ki onlar, birtakım kuruntular dışında Kitab’ın ne olduğunu bilmezler ve yalnızca zanna uyarlar. 75. “Şimdi bunların size inanacaklarını mı ümit ediyorsunuz?” Bu buyruk ile kitap ehlinin iman edeceklerinden yana mü’minlerin umutları kesilmektedir. Yani onların iman edeceklerini ummayın, çünkü onların sahip oldukları ahlâk onlardan yana ümitlenmeyi gerektirmemektedir. Çünkü onlar anlayıp öğrendikten sonra bile bile Allah’ın Kelam’ını tahrif ediyorlar ve ona Allah’ın murad etmediği manalar veriyorlardı. Böylelikle insanlara Allah tarafından gelmemiş bu manaların Allah tarafından gönderildiği izlenimi vermeye çalışıyorlardı. Kendileri için bir şeref ve dinlerinin kaynağı olarak gördükleri kitaplarına karşı tutumları bu olduğuna ve bu kitapla insanları Allah’ın yolundan alıkoyduklarına göre, onların size iman edecekleri nasıl umulabilir ki? Bu çok uzak bir ihtimaldir. 76. Daha sonra Yüce Allah Kitap ehlinin münafıklarının halini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İman edenler ile karşılaştıklarında: “İman ettik” derler” dilleri ile sözlü olarak -kalplerinde olmadığı halde- iman izhar ederler. “Birbirleri ile baş başa kaldıklarında” yanlarında kendi dindaşlarından başka hiçbir kimse olmadığında birbirlerine: “Allah’ın size açtığını, onu Rabb’inizin huzurunda size karşı delil getirsinler diye mi onlara haber veriyorsunuz?” Yani sizler iman izhar ediyor ve onlara sizin de onlar gibi olduğunuzu haber mi veriyorsunuz? Bu onların elinde sizin aleyhinizde bir delil olacaktı. Zira onlar: Ehli kitap bizim üzerinde olduğumuz yolun hak, kendi yollarının ise batıl olduğunu ikrar ettiler, derler ve bunu Rabbiniz katında aleyhinize delil getirirler. “Akıl erdiremiyor musunuz?” Yani siz aklınızı kullanıp aleyhinize delil olabilecek işi yapmaktan vazgeçmiyor musunuz? Bu onların birbirlerine söyledikleri sözlerdir. 77. “Onlar bilmiyorlar mı ki Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını bilmektedir?” Onlar akidelerini kendi aralarında gizleseler ve bu gizlemeleri sayesinde mü’minler lehine ve kendi aleyhlerine bir delil oluşmayacağını zannetseler de bu onların bir hatası ve büyük cehaletleridir. Çünkü Allah subhanehu onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da çok iyi bilir. Dolayısıyla da onların gerçek durumlarını kullarına açıkça gösterir. 78. “Onların arasında” yani kitab ehlinin içinde “ümmiler de vardır ki” yani ilim ehlinden olmayan avam kimseler de vardır. “onlar birtakım kuruntular dışında Kitab’ın ne olduğunu bilmezler ve yalnızca zanna uyarlar.” Yani onlar, Allah’ın Kitab’ından onu okumanın dışında hiçbir nasibi olmayan ve kendilerinden öncekilerin -ki onlar kendi durumlarını hakkıyla biliyorlardı- yanında bulunanlardan haberleri olmayan kimselerdir. Bunların sahip oldukları, birtakım zanlardan ve aralarındaki ilim ehlini taklit etmekten ibarettir. Yüce Allah bu âyet-i kerimelerde onların ilim adamlarını, avamlarını, münafıklarını ve aralarından münafıklık etmeyen kimseleri de söz konusu etmektedir. Aralarından ilim adamları, üzerinde bulundukları sapıklığa sıkı sıkıya bağlıdırlar. Avam ise onları basiretsiz bir şekilde onları taklit ederler. Buna göre siz -ey müminler- her iki kesimden yana da ümit var olamazsınız.

Bakara 2:77

75- Şimdi bunların size inanacaklarını mı ümit ediyorsunuz? Hâlbuki onlardan bir fırka vardı ki Allah’ın kelâmını işitirlerdi de onu anladıktan sonra bile bile tahrif ederlerdi. 76- İman edenler ile karşılaştıklarında “İman ettik” derler. Birbirleri ile baş başa kaldıklarında, “Allah’ın size açtığını, onu Rabb’inizin huzurunda size karşı delil getirsinler diye mi onlara haber veriyorsunuz, akıl erdiremiyor musunuz?!” derler. 77- Onlar bilmiyorlar mı ki Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını bilmektedir? 78- Onların arasında ümmiler de vardır ki onlar, birtakım kuruntular dışında Kitab’ın ne olduğunu bilmezler ve yalnızca zanna uyarlar. 75. “Şimdi bunların size inanacaklarını mı ümit ediyorsunuz?” Bu buyruk ile kitap ehlinin iman edeceklerinden yana mü’minlerin umutları kesilmektedir. Yani onların iman edeceklerini ummayın, çünkü onların sahip oldukları ahlâk onlardan yana ümitlenmeyi gerektirmemektedir. Çünkü onlar anlayıp öğrendikten sonra bile bile Allah’ın Kelam’ını tahrif ediyorlar ve ona Allah’ın murad etmediği manalar veriyorlardı. Böylelikle insanlara Allah tarafından gelmemiş bu manaların Allah tarafından gönderildiği izlenimi vermeye çalışıyorlardı. Kendileri için bir şeref ve dinlerinin kaynağı olarak gördükleri kitaplarına karşı tutumları bu olduğuna ve bu kitapla insanları Allah’ın yolundan alıkoyduklarına göre, onların size iman edecekleri nasıl umulabilir ki? Bu çok uzak bir ihtimaldir. 76. Daha sonra Yüce Allah Kitap ehlinin münafıklarının halini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İman edenler ile karşılaştıklarında: “İman ettik” derler” dilleri ile sözlü olarak -kalplerinde olmadığı halde- iman izhar ederler. “Birbirleri ile baş başa kaldıklarında” yanlarında kendi dindaşlarından başka hiçbir kimse olmadığında birbirlerine: “Allah’ın size açtığını, onu Rabb’inizin huzurunda size karşı delil getirsinler diye mi onlara haber veriyorsunuz?” Yani sizler iman izhar ediyor ve onlara sizin de onlar gibi olduğunuzu haber mi veriyorsunuz? Bu onların elinde sizin aleyhinizde bir delil olacaktı. Zira onlar: Ehli kitap bizim üzerinde olduğumuz yolun hak, kendi yollarının ise batıl olduğunu ikrar ettiler, derler ve bunu Rabbiniz katında aleyhinize delil getirirler. “Akıl erdiremiyor musunuz?” Yani siz aklınızı kullanıp aleyhinize delil olabilecek işi yapmaktan vazgeçmiyor musunuz? Bu onların birbirlerine söyledikleri sözlerdir. 77. “Onlar bilmiyorlar mı ki Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını bilmektedir?” Onlar akidelerini kendi aralarında gizleseler ve bu gizlemeleri sayesinde mü’minler lehine ve kendi aleyhlerine bir delil oluşmayacağını zannetseler de bu onların bir hatası ve büyük cehaletleridir. Çünkü Allah subhanehu onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da çok iyi bilir. Dolayısıyla da onların gerçek durumlarını kullarına açıkça gösterir. 78. “Onların arasında” yani kitab ehlinin içinde “ümmiler de vardır ki” yani ilim ehlinden olmayan avam kimseler de vardır. “onlar birtakım kuruntular dışında Kitab’ın ne olduğunu bilmezler ve yalnızca zanna uyarlar.” Yani onlar, Allah’ın Kitab’ından onu okumanın dışında hiçbir nasibi olmayan ve kendilerinden öncekilerin -ki onlar kendi durumlarını hakkıyla biliyorlardı- yanında bulunanlardan haberleri olmayan kimselerdir. Bunların sahip oldukları, birtakım zanlardan ve aralarındaki ilim ehlini taklit etmekten ibarettir. Yüce Allah bu âyet-i kerimelerde onların ilim adamlarını, avamlarını, münafıklarını ve aralarından münafıklık etmeyen kimseleri de söz konusu etmektedir. Aralarından ilim adamları, üzerinde bulundukları sapıklığa sıkı sıkıya bağlıdırlar. Avam ise onları basiretsiz bir şekilde onları taklit ederler. Buna göre siz -ey müminler- her iki kesimden yana da ümit var olamazsınız.

Bakara 2:78

75- Şimdi bunların size inanacaklarını mı ümit ediyorsunuz? Hâlbuki onlardan bir fırka vardı ki Allah’ın kelâmını işitirlerdi de onu anladıktan sonra bile bile tahrif ederlerdi. 76- İman edenler ile karşılaştıklarında “İman ettik” derler. Birbirleri ile baş başa kaldıklarında, “Allah’ın size açtığını, onu Rabb’inizin huzurunda size karşı delil getirsinler diye mi onlara haber veriyorsunuz, akıl erdiremiyor musunuz?!” derler. 77- Onlar bilmiyorlar mı ki Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını bilmektedir? 78- Onların arasında ümmiler de vardır ki onlar, birtakım kuruntular dışında Kitab’ın ne olduğunu bilmezler ve yalnızca zanna uyarlar. 75. “Şimdi bunların size inanacaklarını mı ümit ediyorsunuz?” Bu buyruk ile kitap ehlinin iman edeceklerinden yana mü’minlerin umutları kesilmektedir. Yani onların iman edeceklerini ummayın, çünkü onların sahip oldukları ahlâk onlardan yana ümitlenmeyi gerektirmemektedir. Çünkü onlar anlayıp öğrendikten sonra bile bile Allah’ın Kelam’ını tahrif ediyorlar ve ona Allah’ın murad etmediği manalar veriyorlardı. Böylelikle insanlara Allah tarafından gelmemiş bu manaların Allah tarafından gönderildiği izlenimi vermeye çalışıyorlardı. Kendileri için bir şeref ve dinlerinin kaynağı olarak gördükleri kitaplarına karşı tutumları bu olduğuna ve bu kitapla insanları Allah’ın yolundan alıkoyduklarına göre, onların size iman edecekleri nasıl umulabilir ki? Bu çok uzak bir ihtimaldir. 76. Daha sonra Yüce Allah Kitap ehlinin münafıklarının halini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İman edenler ile karşılaştıklarında: “İman ettik” derler” dilleri ile sözlü olarak -kalplerinde olmadığı halde- iman izhar ederler. “Birbirleri ile baş başa kaldıklarında” yanlarında kendi dindaşlarından başka hiçbir kimse olmadığında birbirlerine: “Allah’ın size açtığını, onu Rabb’inizin huzurunda size karşı delil getirsinler diye mi onlara haber veriyorsunuz?” Yani sizler iman izhar ediyor ve onlara sizin de onlar gibi olduğunuzu haber mi veriyorsunuz? Bu onların elinde sizin aleyhinizde bir delil olacaktı. Zira onlar: Ehli kitap bizim üzerinde olduğumuz yolun hak, kendi yollarının ise batıl olduğunu ikrar ettiler, derler ve bunu Rabbiniz katında aleyhinize delil getirirler. “Akıl erdiremiyor musunuz?” Yani siz aklınızı kullanıp aleyhinize delil olabilecek işi yapmaktan vazgeçmiyor musunuz? Bu onların birbirlerine söyledikleri sözlerdir. 77. “Onlar bilmiyorlar mı ki Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını bilmektedir?” Onlar akidelerini kendi aralarında gizleseler ve bu gizlemeleri sayesinde mü’minler lehine ve kendi aleyhlerine bir delil oluşmayacağını zannetseler de bu onların bir hatası ve büyük cehaletleridir. Çünkü Allah subhanehu onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da çok iyi bilir. Dolayısıyla da onların gerçek durumlarını kullarına açıkça gösterir. 78. “Onların arasında” yani kitab ehlinin içinde “ümmiler de vardır ki” yani ilim ehlinden olmayan avam kimseler de vardır. “onlar birtakım kuruntular dışında Kitab’ın ne olduğunu bilmezler ve yalnızca zanna uyarlar.” Yani onlar, Allah’ın Kitab’ından onu okumanın dışında hiçbir nasibi olmayan ve kendilerinden öncekilerin -ki onlar kendi durumlarını hakkıyla biliyorlardı- yanında bulunanlardan haberleri olmayan kimselerdir. Bunların sahip oldukları, birtakım zanlardan ve aralarındaki ilim ehlini taklit etmekten ibarettir. Yüce Allah bu âyet-i kerimelerde onların ilim adamlarını, avamlarını, münafıklarını ve aralarından münafıklık etmeyen kimseleri de söz konusu etmektedir. Aralarından ilim adamları, üzerinde bulundukları sapıklığa sıkı sıkıya bağlıdırlar. Avam ise onları basiretsiz bir şekilde onları taklit ederler. Buna göre siz -ey müminler- her iki kesimden yana da ümit var olamazsınız.

Bakara 2:79

79- Kendi elleri ile Kitab’ı yazıp da sonra az bir paha karşılığında onu satabilmek için “Bu Allah’ın katındandır” diyenlere veyl olsun! Veyl olsun ellerinin yazdıkları yüzünden onlara, veyl olsun kazandıkları yüzünden onlara! 79. Yüce Allah, Kitab’ı tahrif edip de bu tahriflerine ve tahrif edip yazdıklarına “Bu Allah katındandır” diyen kimseleri tehdit etmektedir. Çünkü onların bu yaptıklarında batılı ızhar, hakkı gizlemek vardır ve onlar bunu bilerek ve “az bir paha karşılığında onu satabilmek için” yapmışlardır. Dünya -başından sonuna kadar sahip olduğu bütün değerleri ile- az bir pahadır. Bunlar uydurdukları batılları, insanların elinde bulunanları avlayabilecekleri bir ağa dönüştürmüşlerdir. Böylelikle onlara iki türlü zulüm etmiş oldular: Bir taraftan dinlerini batıllar karıştırarak bozmuşlar, diğer taraftan da haksız yere aksine tamamen batıl bir yolla mallarını almışlardır ki bu, gasp yoluyla, hırsızlık yaparak veya buna benzer yollarla başkalarının malını almaktan çok daha büyük bir vebaldir. Bu iki tutumlarından dolayı Allah bu kimseleri tehdit ederek; “Veyl olsun ellerinin yazdıkları yüzünden onlara” yani yaptıkları tahrif ve batıldan dolayı ve “veyl olsun kazandıkları” mallar “yüzünden onlara!”“Veyl”, şiddetli azap ve pişmanlık demek olup, muhtevası içerisinde oldukça ağır tehdit de vardır. Şeyhu’l-İslâm (İbn Teymiyye) Yüce Allah'ın: “Şimdi bunların size inanacaklarını mı ümit ediyorsunuz?”(75. âyet)ten itibaren; “veyl olsun kazandıkları yüzünden onlara!” buyruğuna kadar olan ayetleri zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Allah kelimeleri yerlerinden oynatan tahrifçileri yermektedir. Bu Kitab ve Sünneti aslı olmayan batıl bid’atlere göre yorumlayanları da içine almaktadır. Ayrıca Kitab’dan kuruntudan başka bir şey bilmeyenleri de yermektedir ki bu da Kur’ân’ı dikkatle düşünmeyi terk etmeyi ve harflerini okumanın dışında ondan hiçbir şey bilmemeyi de kapsar. Aynı şekilde bu, dünyalık elde etmek için Allah’ın Kitab’ına aykırı bir şey yazıp da “Bu, Allah’ın katındandır” diyen kimseleri de kapsamaktadır. Mesela (böyle bir şey yazıp da)“İşte Şeriat ve din budur, Kitab ve Sünnet’in ihtiva ettiği mana budur. Selefin ve imamların söyledikleri bunlardır. Gerek farz-ı ayn, gerekse kifaye yoluyla inanılması gereken dinin esasları bunlardır” demek böyledir. Yine bu âyetler kendisine muhalif olan kimse delil olarak kulanmasın diye sahip olduğu Kitab ve Sünnet bilgisini saklayanları da kapsar. Bu gibi hususlar genel olarak Rafızîler, Cehmiyye vb. gibi çeşitli bidat ve kelam ehli arasında, özel olarak da fukahaya mensup olan birçok kimse arasında çokça rastlanılan durumlardır.”

Bakara 2:80

80- Onlar bir de “Sayılı bir kaç gün dışında bize asla ateş dokunmaz” dediler. De ki:“Buna dair Allah’tan bir ahit mi aldınız -ki eğer öyleyse Allah asla ahdinden dönmez- yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” 81- Hayır, kim bir kötülük işler ve günahı kendisini çepeçevre kuşatırsa, işte onlar cehennem ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. 82- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar da cennet ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. 80. “Onlar bir de “Sayılı bir kaç gün dışında bize asla ateş dokunmaz” dediler” Yüce Allah önce onların çirkin işlerini söz konusu etmiş, daha sonra -buna rağmen- kendilerini övüp temize çıkardıklarını, Allah’ın azabından kurtulacaklarına ve onun mükâfatını elde edeceklerine dair kendileri lehlerine tanıklık ettiklerini ve “sayılı bir kaç gün” yani parmakla sayılabilecek kadar pek az günün dışında ateş azabının kendilerine dokunmayacağını söylediklerini, böylelikle hem kötülükleri hem de Allah’ın azabından yana kendilerini güvende hissetme yanlışını bir araya topladıklarını zikretmektedir. Bu, kuru bir iddiadan ibaret olduğundan dolayı Yüce Allah onları reddederek şöyle buyurmaktadır: Ey Peygamber, onlara “De ki: Buna dair Allah’tan bir ahit mi aldınız?” Yani Allah'a iman ettiniz, Peygamberine de iman ve itaat ettiniz de Allah ile aranızda bir ahit mi oluştu? Zira hiçbir şekilde değişmeyecek ve kişinin kurtuluşunu gerekli kılan ahit işte budur. “Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” Yüce Allah bu buyruğu ile onların ileri sürdükleri bu iddianın doğru olmasının bir üçüncüsü bulunmayan bu iki şıktan birisine bağlı olduğunu haber vermektedir: Ya onlar Allah katında bir ahit almış olmalıdırlar ki o zaman bu iddiaları doğru olur yahut da Allah’a iftira etmektedirler ki o zaman bu iddiaları yalandır. Bu ise onların en ileri derecede rezil-rüsva olmalarını ve azaba uğratılmalarını gerektirir. Allah katında bir ahitlerinin olmadığı, durumlarının bilinmesi, pek çok Peygamberi yalanlamaları, hatta o Peygamberlerden bir kısmını öldürmeleri, Allah’a itaatten çıkmaları ve ahitlerini bozmaları ile açığa çıkmıştır. Böylece kaçınılmaz bir sonuç olarak onların Allah’a yalan uyduran, iftira düzen kimseler oldukları, Allah’a karşı bilmedikleri şeyleri söyledikleri meydana çıkmaktadır. O’nun hakkında bilgisizce bir şey söylemek ise haramların en büyüklerinden, çirkinliklerin en kötü olanlarındandır. 81. Daha sonra Yüce Allah herkesi içine alan umumi bir hükmü zikretmektedir ki bu hükme İsrailoğulları da, başkaları da dahildir. O hüküm, helak olanların ve kurtulanların vasıflarına dair, kendisinden başka hiçbir hükmün olmadığı, bu konuda ortaya atılan kuruntuları ve iddiaları da geçersiz kılan bir hükümdür. Yüce Allah bu hükmü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hayır” yani durum sizin söz konusu ettiğiniz gibi değildir. Sizin bu sözünüzün gerçek bir değeri yoktur, ama “kim bir kötülük işler ve günahı kendisini çepeçevre kuşatırsa” Burada “سيئة / kötülük” kelimesi şart cümlesi içerisinde gelen nekire (belirtisiz) bir isim olduğundan dolayı, hem şirki, hem de şirkten aşağı bütün günahları kapsamına alır. Ancak buradaki kasıt, şirktir. Zira Yüce Allah’ın:“ve günahı kendisini çepeçevre kuşatırsa” buyruğu bunun delilidir. “Günahın çepeçevre kuşatması”ndan kasıt işleyenin, hiçbir çıkış ve kurtuluş bulamayacağı şekilde etrafını kuşatması demektir ki bu da ancak şirk olabilir. Çünkü iman sahibi olan kişiyi hiçbir günah çepeçevre kuşatamaz. “işte onlar cehennem ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” Hariciler bu âyeti büyük günah işleyenin kâfir olacağına delil göstermişlerdir. Görüldüğü gibi aslında bu, aleyhlerinde bir delildir. Çünkü âyetin şirk hakkında olduğu açıkça ortadadır. İşte herhangi bir âyeti yahut sahih bir hadisi kendi batıl görüşüne delil gösteren ve batıl peşinde olan her bir kişinin, delil diye gösterdiği o buyrukta aleyhine bir delil bulunması -burada da görüldüğü gibi- kaçınılmaz bir husustur. 82. Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve Âhiret Gününe “iman edip salih ameller işleyenlere gelince...” Amellerin salih olması ancak iki şartın bulunması ile mümkündür: Allah rızası için ihlâsla yapılmış olmaları ve Allah Rasûlü’nün Sünnetine tâbî olarak yapılmaları. Bu iki âyetin özü şudur: Kurtuluşa erenler ve umdukları mükâfaatı elde edecek olanlar iman ve salih amel işleyenlerdir. Helâk olacak ve Cehennem halkından olacaklar ise Allah’a şirk koşan, O’nu inkar edenlerdir.

Bakara 2:81

80- Onlar bir de “Sayılı bir kaç gün dışında bize asla ateş dokunmaz” dediler. De ki:“Buna dair Allah’tan bir ahit mi aldınız -ki eğer öyleyse Allah asla ahdinden dönmez- yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” 81- Hayır, kim bir kötülük işler ve günahı kendisini çepeçevre kuşatırsa, işte onlar cehennem ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. 82- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar da cennet ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. 80. “Onlar bir de “Sayılı bir kaç gün dışında bize asla ateş dokunmaz” dediler” Yüce Allah önce onların çirkin işlerini söz konusu etmiş, daha sonra -buna rağmen- kendilerini övüp temize çıkardıklarını, Allah’ın azabından kurtulacaklarına ve onun mükâfatını elde edeceklerine dair kendileri lehlerine tanıklık ettiklerini ve “sayılı bir kaç gün” yani parmakla sayılabilecek kadar pek az günün dışında ateş azabının kendilerine dokunmayacağını söylediklerini, böylelikle hem kötülükleri hem de Allah’ın azabından yana kendilerini güvende hissetme yanlışını bir araya topladıklarını zikretmektedir. Bu, kuru bir iddiadan ibaret olduğundan dolayı Yüce Allah onları reddederek şöyle buyurmaktadır: Ey Peygamber, onlara “De ki: Buna dair Allah’tan bir ahit mi aldınız?” Yani Allah'a iman ettiniz, Peygamberine de iman ve itaat ettiniz de Allah ile aranızda bir ahit mi oluştu? Zira hiçbir şekilde değişmeyecek ve kişinin kurtuluşunu gerekli kılan ahit işte budur. “Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” Yüce Allah bu buyruğu ile onların ileri sürdükleri bu iddianın doğru olmasının bir üçüncüsü bulunmayan bu iki şıktan birisine bağlı olduğunu haber vermektedir: Ya onlar Allah katında bir ahit almış olmalıdırlar ki o zaman bu iddiaları doğru olur yahut da Allah’a iftira etmektedirler ki o zaman bu iddiaları yalandır. Bu ise onların en ileri derecede rezil-rüsva olmalarını ve azaba uğratılmalarını gerektirir. Allah katında bir ahitlerinin olmadığı, durumlarının bilinmesi, pek çok Peygamberi yalanlamaları, hatta o Peygamberlerden bir kısmını öldürmeleri, Allah’a itaatten çıkmaları ve ahitlerini bozmaları ile açığa çıkmıştır. Böylece kaçınılmaz bir sonuç olarak onların Allah’a yalan uyduran, iftira düzen kimseler oldukları, Allah’a karşı bilmedikleri şeyleri söyledikleri meydana çıkmaktadır. O’nun hakkında bilgisizce bir şey söylemek ise haramların en büyüklerinden, çirkinliklerin en kötü olanlarındandır. 81. Daha sonra Yüce Allah herkesi içine alan umumi bir hükmü zikretmektedir ki bu hükme İsrailoğulları da, başkaları da dahildir. O hüküm, helak olanların ve kurtulanların vasıflarına dair, kendisinden başka hiçbir hükmün olmadığı, bu konuda ortaya atılan kuruntuları ve iddiaları da geçersiz kılan bir hükümdür. Yüce Allah bu hükmü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hayır” yani durum sizin söz konusu ettiğiniz gibi değildir. Sizin bu sözünüzün gerçek bir değeri yoktur, ama “kim bir kötülük işler ve günahı kendisini çepeçevre kuşatırsa” Burada “سيئة / kötülük” kelimesi şart cümlesi içerisinde gelen nekire (belirtisiz) bir isim olduğundan dolayı, hem şirki, hem de şirkten aşağı bütün günahları kapsamına alır. Ancak buradaki kasıt, şirktir. Zira Yüce Allah’ın:“ve günahı kendisini çepeçevre kuşatırsa” buyruğu bunun delilidir. “Günahın çepeçevre kuşatması”ndan kasıt işleyenin, hiçbir çıkış ve kurtuluş bulamayacağı şekilde etrafını kuşatması demektir ki bu da ancak şirk olabilir. Çünkü iman sahibi olan kişiyi hiçbir günah çepeçevre kuşatamaz. “işte onlar cehennem ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” Hariciler bu âyeti büyük günah işleyenin kâfir olacağına delil göstermişlerdir. Görüldüğü gibi aslında bu, aleyhlerinde bir delildir. Çünkü âyetin şirk hakkında olduğu açıkça ortadadır. İşte herhangi bir âyeti yahut sahih bir hadisi kendi batıl görüşüne delil gösteren ve batıl peşinde olan her bir kişinin, delil diye gösterdiği o buyrukta aleyhine bir delil bulunması -burada da görüldüğü gibi- kaçınılmaz bir husustur. 82. Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve Âhiret Gününe “iman edip salih ameller işleyenlere gelince...” Amellerin salih olması ancak iki şartın bulunması ile mümkündür: Allah rızası için ihlâsla yapılmış olmaları ve Allah Rasûlü’nün Sünnetine tâbî olarak yapılmaları. Bu iki âyetin özü şudur: Kurtuluşa erenler ve umdukları mükâfaatı elde edecek olanlar iman ve salih amel işleyenlerdir. Helâk olacak ve Cehennem halkından olacaklar ise Allah’a şirk koşan, O’nu inkar edenlerdir.

Bakara 2:82

80- Onlar bir de “Sayılı bir kaç gün dışında bize asla ateş dokunmaz” dediler. De ki:“Buna dair Allah’tan bir ahit mi aldınız -ki eğer öyleyse Allah asla ahdinden dönmez- yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” 81- Hayır, kim bir kötülük işler ve günahı kendisini çepeçevre kuşatırsa, işte onlar cehennem ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. 82- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar da cennet ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. 80. “Onlar bir de “Sayılı bir kaç gün dışında bize asla ateş dokunmaz” dediler” Yüce Allah önce onların çirkin işlerini söz konusu etmiş, daha sonra -buna rağmen- kendilerini övüp temize çıkardıklarını, Allah’ın azabından kurtulacaklarına ve onun mükâfatını elde edeceklerine dair kendileri lehlerine tanıklık ettiklerini ve “sayılı bir kaç gün” yani parmakla sayılabilecek kadar pek az günün dışında ateş azabının kendilerine dokunmayacağını söylediklerini, böylelikle hem kötülükleri hem de Allah’ın azabından yana kendilerini güvende hissetme yanlışını bir araya topladıklarını zikretmektedir. Bu, kuru bir iddiadan ibaret olduğundan dolayı Yüce Allah onları reddederek şöyle buyurmaktadır: Ey Peygamber, onlara “De ki: Buna dair Allah’tan bir ahit mi aldınız?” Yani Allah'a iman ettiniz, Peygamberine de iman ve itaat ettiniz de Allah ile aranızda bir ahit mi oluştu? Zira hiçbir şekilde değişmeyecek ve kişinin kurtuluşunu gerekli kılan ahit işte budur. “Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” Yüce Allah bu buyruğu ile onların ileri sürdükleri bu iddianın doğru olmasının bir üçüncüsü bulunmayan bu iki şıktan birisine bağlı olduğunu haber vermektedir: Ya onlar Allah katında bir ahit almış olmalıdırlar ki o zaman bu iddiaları doğru olur yahut da Allah’a iftira etmektedirler ki o zaman bu iddiaları yalandır. Bu ise onların en ileri derecede rezil-rüsva olmalarını ve azaba uğratılmalarını gerektirir. Allah katında bir ahitlerinin olmadığı, durumlarının bilinmesi, pek çok Peygamberi yalanlamaları, hatta o Peygamberlerden bir kısmını öldürmeleri, Allah’a itaatten çıkmaları ve ahitlerini bozmaları ile açığa çıkmıştır. Böylece kaçınılmaz bir sonuç olarak onların Allah’a yalan uyduran, iftira düzen kimseler oldukları, Allah’a karşı bilmedikleri şeyleri söyledikleri meydana çıkmaktadır. O’nun hakkında bilgisizce bir şey söylemek ise haramların en büyüklerinden, çirkinliklerin en kötü olanlarındandır. 81. Daha sonra Yüce Allah herkesi içine alan umumi bir hükmü zikretmektedir ki bu hükme İsrailoğulları da, başkaları da dahildir. O hüküm, helak olanların ve kurtulanların vasıflarına dair, kendisinden başka hiçbir hükmün olmadığı, bu konuda ortaya atılan kuruntuları ve iddiaları da geçersiz kılan bir hükümdür. Yüce Allah bu hükmü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hayır” yani durum sizin söz konusu ettiğiniz gibi değildir. Sizin bu sözünüzün gerçek bir değeri yoktur, ama “kim bir kötülük işler ve günahı kendisini çepeçevre kuşatırsa” Burada “سيئة / kötülük” kelimesi şart cümlesi içerisinde gelen nekire (belirtisiz) bir isim olduğundan dolayı, hem şirki, hem de şirkten aşağı bütün günahları kapsamına alır. Ancak buradaki kasıt, şirktir. Zira Yüce Allah’ın:“ve günahı kendisini çepeçevre kuşatırsa” buyruğu bunun delilidir. “Günahın çepeçevre kuşatması”ndan kasıt işleyenin, hiçbir çıkış ve kurtuluş bulamayacağı şekilde etrafını kuşatması demektir ki bu da ancak şirk olabilir. Çünkü iman sahibi olan kişiyi hiçbir günah çepeçevre kuşatamaz. “işte onlar cehennem ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” Hariciler bu âyeti büyük günah işleyenin kâfir olacağına delil göstermişlerdir. Görüldüğü gibi aslında bu, aleyhlerinde bir delildir. Çünkü âyetin şirk hakkında olduğu açıkça ortadadır. İşte herhangi bir âyeti yahut sahih bir hadisi kendi batıl görüşüne delil gösteren ve batıl peşinde olan her bir kişinin, delil diye gösterdiği o buyrukta aleyhine bir delil bulunması -burada da görüldüğü gibi- kaçınılmaz bir husustur. 82. Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve Âhiret Gününe “iman edip salih ameller işleyenlere gelince...” Amellerin salih olması ancak iki şartın bulunması ile mümkündür: Allah rızası için ihlâsla yapılmış olmaları ve Allah Rasûlü’nün Sünnetine tâbî olarak yapılmaları. Bu iki âyetin özü şudur: Kurtuluşa erenler ve umdukları mükâfaatı elde edecek olanlar iman ve salih amel işleyenlerdir. Helâk olacak ve Cehennem halkından olacaklar ise Allah’a şirk koşan, O’nu inkar edenlerdir.

Bakara 2:83

83- Hani İsrailoğullarından “Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anneye babaya, akrabaya, yetimlere ve yoksullara iyilik yapacaksınız” diye söz almış ve “İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin”(diye emretmiştik). Sonra içinizden pek azınız hariç (sözünüzden) dönüp büsbütün yüz çevirdiniz. 83. İşte bunlar Yüce Allah’ın bütün şeriatlarda emrettiği dinin esasları arasındadır. Çünkü bunlar her zaman ve her mekânda genel maslahatları kapsayan hükümlerdir. Bu bakımdan dinin aslı (itikadî hükümleri) gibi bunlar hakkında da nesih söz konusu olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah:“Hiç bir şeyi ortak tutmadan (yalnız) Allah’a ibadet edin...”(en-Nisa, 4/36) buyruğunda ve devamında bize de aynı şeyleri emretmektedir. “Hani İsrailoğullarından… söz almıştık” İşte bu onların katılıkları yüzündendir. Onlara her bir emir verildiğinde isyana kalkıştılar. Ancak ağır ahitler ve pekiştirilmiş sözler alındıktan sonra onu kabule yanaşıyorlardı. “Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz!” Bu, yalnızca Allah’a ibadet etmeyi emretmekte ve O’na ortak koşmayı yasaklamaktadır. İşte bu, dinin aslıdır. Eğer bu temele bağlı olarak yapılmayacak olursa, hiç bir iyi amel kabul olmaz. Zira bu, Allah’ın kulları üzerindeki bir hakkıdır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“anneye babaya, akrabaya, yetimlere ve yoksullara iyilik yapacaksınız.” Yani anneye babaya güzel bir şekilde davranın, iyilik edin. Bu buyruk gerek sözlü gerekse fiili her türlü iyi davranışı kapsamaktadır. Ayrıca anne babaya kötülük yapmayı veya onlara iyilikte bulunmayı terk ederek kötülük yapmayı da yasaklamaktadır. Çünkü farz olan, onlara iyilik yapmaktır, bir şeyin emredilmesi ise onun zıddı olan şeylerin yasaklanması demektir. İyiliğin zıddı ise iki şeydir: Birincisi kötülük yapmaktır ki bu daha büyük bir günahtır. İkincisi ise kötülük yapmaksızın onlara iyilik yapmayı terk etmektir. Bu da haramdır, ancak birinci türle aynı kabul edilmemesi gerekir. Aynı şekilde akraba, yetimler ve yoksulların gözetilmesi, onlara iyilik yapılması hakkında da bu söylediklerimiz aynen söz konusudur. İyiliğin ayrıntılı şekilde sayılıp dökülmesi mümkün değildir. Bu yüzden iyilik ancak -az önce geçtiği gibi- tarif edilebilir. Daha sonra Yüce Allah genel olarak bütün insanlara iyilikte bulunmayı emrederek:“İnsanlara güzel söyleyin” diye buyurmaktadır. İnsanlara güzel söylemenin kapsamına iyiliği emredip kötülükten alıkoymak, ilim öğretmek, selamlaşmayı yaygınlaştırmak, tatlı dillilik ve buna benzer her türlü hoş söz girer. İnsan malıyla bütün insanları gözetemeyeceğinden dolayı ona her bir yaratılmışa iyilik yapmaya güç yetirebileceği bir emir verilmiştir. Bu da sözlü olarak iyilik yapmaktır. İnsanlara -hatta kâfirlere dahi- kötü söz söylemenin yasak kılınması da bunun kapsamına girmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Aralarından zulmedenler müstesna olmak üzere Kitab ehli ile ancak en güzel yolla mücadele edin”(el-Ankebut, 29/46) diye buyurmaktadır. Yüce Allah’ın kullarından sahip olmalarını istediği âdâb arasında söz ve fiillerde nezih olmak, çirkin ve seviyesiz sözler söylememek, sövmekten ve anlamsız tartışmalarda bulunmaktan kaçınmak da vardır. Bunun yerine insan güzel ahlak sahibi, yumuşak huylu, herkesle güzel geçinen, insanların kendisine verebilecekleri eziyetlere karşı sabreden ve bütün bunları Allah’ın emrine uymak ve onun mükâfatını elde etmek üzere yapan bir kimse olmalıdır. Daha sonra Yüce Allah İsrailoğullarına namaz kılmalarını ve zekât vermelerini emretmektedir. Çünkü önceden de geçtiği üzere namaz, mabud olan Allah’a ihlâsla ibadeti, zekât da Allah’ın kullarına iyilikte bulunmayı içerir. Aklı başında basiret sahibi bir kimse bu güzel emirler hakkında ibretle düşünecek olursa, bunların Allah’ın kullarına ihsanının bir parçası olduğunu anlar. Allah’ın bu emirleri onlara vermekle onlara lütufta bulunduğunu kavrar. İşte Allah sizlere bu emirleri verdikten ve sizden birtakım ahitler aldıktan sonra “Sonra içinizden pek azınız hariç (sözünüzden) dönüp büsbütün yüz çevirdiniz.” Ve bu yüz çevirmeniz bir daha dönmemek üzere olmuştu. Çünkü bir kimse yüz çevirdiği şeye sonradan dönmek niyeti ile de yüz çevirebilir. Bunların ise tekrar bu emirlere geri dönme arzuları yoktu. Allah’ın tevfikinden mahrum kalmaktan Allah’a sığınırız. Yüce Allah’ın:“pek azınız hariç” buyruğu bir istisnadır ki, onların hepsinin yüz çevirdikleri kanaati doğmasın. Böylelikle Yüce Allah az bir bölümünü Allah’ın sözlerinden dönmekten koruduğunu ve onlara sebat vermiş olduğunu haber vermektedir.

Bakara 2:84

84- Hani yine sizden:“Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız.” diye söz almıştık. Sonra siz bunu kabul etmiştiniz ve (verdiğiniz söze) şahit de olmuştunuz. 85- Sonra işte sizler, (hala) birbirinizi öldürüyor, içinizden bir kesimi yurtlarından çıkarıyor ve onlara karşı günah ve düşmanlıkla birleşip yardımlaşıyorsunuz. Eğer size esir olarak gelirlerse fidye verip onları kurtarıyorsunuz. Hâlbuki onların (yurtlarından) çıkarılması size haram kılınmıştır. Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların cezası dünyada zilletten başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise böyleleri azabın en şiddetlisine itilirler. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. 86- Onlar âhiret karşılığında dünya hayatını satın almış kimselerdir. Onun için azapları hafifletilmez ve onlara yardım da edilmez 84-85. Bu ayetlerde sözü geçen tutum, Medine’de vahyin indirildiği dönemde bulunanların tutumudur. Şöyle ki Ensar’ı oluşturan Evs ile Hazreçliler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamber olarak gönderilmesinden önce müşrik idiler ve cahiliye âdeti üzere birbirleri ile çarpışıyorlardı. İşte bu halde oldukları sırada Kurayza oğulları, Nadir oğulları ve Kaynuka oğulları diye bilinen üç yahudi grubu gelip onların bulundukları bölgeye yerleştiler. Ve onların her bir kesimi Medinelilerden bir kesimle antlaştılar. Birbirleri ile savaşacak olurlarsa yahudiler de o Araplarla savaşan kendi antlaşmalılarına, diğer Araplara karşı yardımcı oluyorlardı. Karşı taraftaki Araplara da bir başka yahudi kesimi yardımcı oluyordu. Böylelikle bir yahudi diğer bir yahudiyi öldürebiliyor ve herhangi bir sürgün ve talan söz konusu olduğu takdirde onu yurdundan çıkarabiliyordu. Daha sonra savaş sona erdiğinde eğer iki kesim arasında birtakım kimseler esir düşmüş ise fidye vererek biri diğerini esaretten kurtarıyordu. Hâlbuki şu üç husus onlara emredilmiş ve farz kılınmıştı: Biri diğerinin kanını dökmeyecekti, biri diğerini yurdundan çıkarmayacaktı ve onlardan birisinin esir olduğu görülecek olursa fidye vererek onu kurtaracaklardır. Onlar son emri yerine getirdiler. İlk iki emri ise terk ettiler. İşte Yüce Allah bu hususa işaret ederek ve onların bu yaptıklarını reddederek şöyle buyurmaktadır:“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz da” bu fidye vererek esirleri kurtarmaktır; “bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” Bu da (dindaşlarını) öldürmeleri ve yurtlarından çıkarmalarıdır. Bu buyrukta imanın verilen emirleri yerine getirmeyi, yasaklardan da kaçınmayı gerektirdiğine ve emir olarak verilen buyrukların imandan olduğuna dair delil vardır. Daha sonra Yüce Allah bu şekilde davrananlar hakkında şöyle buyurmaktadır:“İçinizden böyle yapanların cezası dünya hayatında zilletten başka bir şey değildir.” Nitekim bu gerçekleşmiş ve Yüce Allah onları hor ve hakir düşürmüş, Rasûlü’nü onlara galip getirmiş, O da kimilerini öldürmüş, kimilerini esir etmiş, kimilerini de yurtlarından sürgüne göndermiştir. “Kıyamet gününde ise böyleleri azabın en şiddetlisine” en büyüğüne “itilirler. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” Daha sonra Yüce Allah onların Kitab’ın bir bölümünü inkar edip bir bölümüne iman etmelerine sebep olan şeyi şöylece haber vermektedir: 86. “Onlar âhiret karşılığında dünya hayatını satın almış kimselerdir.” Yani onlar antlaşmalıları olan (Arap kabilelerine) yardım etmeyecek olurlarsa, bunun kendileri için utanılacak bir iş olacağını vehmettiler ve o bakımdan ateşe girmeyi utanmaya tercih ettiler. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onun için azapları hafifletilmez” Aksine azapları ağırlık ve şiddeti ile devam edecek ve hiçbir vakit rahat yüzü göremeyecekler. “Onlara yardım da edilmez.” Hoşlarına gitmeyen hiçbir şey kaldırılmaz, bertaraf edilmez.

Bakara 2:85

84- Hani yine sizden:“Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız.” diye söz almıştık. Sonra siz bunu kabul etmiştiniz ve (verdiğiniz söze) şahit de olmuştunuz. 85- Sonra işte sizler, (hala) birbirinizi öldürüyor, içinizden bir kesimi yurtlarından çıkarıyor ve onlara karşı günah ve düşmanlıkla birleşip yardımlaşıyorsunuz. Eğer size esir olarak gelirlerse fidye verip onları kurtarıyorsunuz. Hâlbuki onların (yurtlarından) çıkarılması size haram kılınmıştır. Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların cezası dünyada zilletten başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise böyleleri azabın en şiddetlisine itilirler. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. 86- Onlar âhiret karşılığında dünya hayatını satın almış kimselerdir. Onun için azapları hafifletilmez ve onlara yardım da edilmez 84-85. Bu ayetlerde sözü geçen tutum, Medine’de vahyin indirildiği dönemde bulunanların tutumudur. Şöyle ki Ensar’ı oluşturan Evs ile Hazreçliler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamber olarak gönderilmesinden önce müşrik idiler ve cahiliye âdeti üzere birbirleri ile çarpışıyorlardı. İşte bu halde oldukları sırada Kurayza oğulları, Nadir oğulları ve Kaynuka oğulları diye bilinen üç yahudi grubu gelip onların bulundukları bölgeye yerleştiler. Ve onların her bir kesimi Medinelilerden bir kesimle antlaştılar. Birbirleri ile savaşacak olurlarsa yahudiler de o Araplarla savaşan kendi antlaşmalılarına, diğer Araplara karşı yardımcı oluyorlardı. Karşı taraftaki Araplara da bir başka yahudi kesimi yardımcı oluyordu. Böylelikle bir yahudi diğer bir yahudiyi öldürebiliyor ve herhangi bir sürgün ve talan söz konusu olduğu takdirde onu yurdundan çıkarabiliyordu. Daha sonra savaş sona erdiğinde eğer iki kesim arasında birtakım kimseler esir düşmüş ise fidye vererek biri diğerini esaretten kurtarıyordu. Hâlbuki şu üç husus onlara emredilmiş ve farz kılınmıştı: Biri diğerinin kanını dökmeyecekti, biri diğerini yurdundan çıkarmayacaktı ve onlardan birisinin esir olduğu görülecek olursa fidye vererek onu kurtaracaklardır. Onlar son emri yerine getirdiler. İlk iki emri ise terk ettiler. İşte Yüce Allah bu hususa işaret ederek ve onların bu yaptıklarını reddederek şöyle buyurmaktadır:“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz da” bu fidye vererek esirleri kurtarmaktır; “bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” Bu da (dindaşlarını) öldürmeleri ve yurtlarından çıkarmalarıdır. Bu buyrukta imanın verilen emirleri yerine getirmeyi, yasaklardan da kaçınmayı gerektirdiğine ve emir olarak verilen buyrukların imandan olduğuna dair delil vardır. Daha sonra Yüce Allah bu şekilde davrananlar hakkında şöyle buyurmaktadır:“İçinizden böyle yapanların cezası dünya hayatında zilletten başka bir şey değildir.” Nitekim bu gerçekleşmiş ve Yüce Allah onları hor ve hakir düşürmüş, Rasûlü’nü onlara galip getirmiş, O da kimilerini öldürmüş, kimilerini esir etmiş, kimilerini de yurtlarından sürgüne göndermiştir. “Kıyamet gününde ise böyleleri azabın en şiddetlisine” en büyüğüne “itilirler. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” Daha sonra Yüce Allah onların Kitab’ın bir bölümünü inkar edip bir bölümüne iman etmelerine sebep olan şeyi şöylece haber vermektedir: 86. “Onlar âhiret karşılığında dünya hayatını satın almış kimselerdir.” Yani onlar antlaşmalıları olan (Arap kabilelerine) yardım etmeyecek olurlarsa, bunun kendileri için utanılacak bir iş olacağını vehmettiler ve o bakımdan ateşe girmeyi utanmaya tercih ettiler. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onun için azapları hafifletilmez” Aksine azapları ağırlık ve şiddeti ile devam edecek ve hiçbir vakit rahat yüzü göremeyecekler. “Onlara yardım da edilmez.” Hoşlarına gitmeyen hiçbir şey kaldırılmaz, bertaraf edilmez.

Bakara 2:86

84- Hani yine sizden:“Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız.” diye söz almıştık. Sonra siz bunu kabul etmiştiniz ve (verdiğiniz söze) şahit de olmuştunuz. 85- Sonra işte sizler, (hala) birbirinizi öldürüyor, içinizden bir kesimi yurtlarından çıkarıyor ve onlara karşı günah ve düşmanlıkla birleşip yardımlaşıyorsunuz. Eğer size esir olarak gelirlerse fidye verip onları kurtarıyorsunuz. Hâlbuki onların (yurtlarından) çıkarılması size haram kılınmıştır. Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların cezası dünyada zilletten başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise böyleleri azabın en şiddetlisine itilirler. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. 86- Onlar âhiret karşılığında dünya hayatını satın almış kimselerdir. Onun için azapları hafifletilmez ve onlara yardım da edilmez 84-85. Bu ayetlerde sözü geçen tutum, Medine’de vahyin indirildiği dönemde bulunanların tutumudur. Şöyle ki Ensar’ı oluşturan Evs ile Hazreçliler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamber olarak gönderilmesinden önce müşrik idiler ve cahiliye âdeti üzere birbirleri ile çarpışıyorlardı. İşte bu halde oldukları sırada Kurayza oğulları, Nadir oğulları ve Kaynuka oğulları diye bilinen üç yahudi grubu gelip onların bulundukları bölgeye yerleştiler. Ve onların her bir kesimi Medinelilerden bir kesimle antlaştılar. Birbirleri ile savaşacak olurlarsa yahudiler de o Araplarla savaşan kendi antlaşmalılarına, diğer Araplara karşı yardımcı oluyorlardı. Karşı taraftaki Araplara da bir başka yahudi kesimi yardımcı oluyordu. Böylelikle bir yahudi diğer bir yahudiyi öldürebiliyor ve herhangi bir sürgün ve talan söz konusu olduğu takdirde onu yurdundan çıkarabiliyordu. Daha sonra savaş sona erdiğinde eğer iki kesim arasında birtakım kimseler esir düşmüş ise fidye vererek biri diğerini esaretten kurtarıyordu. Hâlbuki şu üç husus onlara emredilmiş ve farz kılınmıştı: Biri diğerinin kanını dökmeyecekti, biri diğerini yurdundan çıkarmayacaktı ve onlardan birisinin esir olduğu görülecek olursa fidye vererek onu kurtaracaklardır. Onlar son emri yerine getirdiler. İlk iki emri ise terk ettiler. İşte Yüce Allah bu hususa işaret ederek ve onların bu yaptıklarını reddederek şöyle buyurmaktadır:“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz da” bu fidye vererek esirleri kurtarmaktır; “bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” Bu da (dindaşlarını) öldürmeleri ve yurtlarından çıkarmalarıdır. Bu buyrukta imanın verilen emirleri yerine getirmeyi, yasaklardan da kaçınmayı gerektirdiğine ve emir olarak verilen buyrukların imandan olduğuna dair delil vardır. Daha sonra Yüce Allah bu şekilde davrananlar hakkında şöyle buyurmaktadır:“İçinizden böyle yapanların cezası dünya hayatında zilletten başka bir şey değildir.” Nitekim bu gerçekleşmiş ve Yüce Allah onları hor ve hakir düşürmüş, Rasûlü’nü onlara galip getirmiş, O da kimilerini öldürmüş, kimilerini esir etmiş, kimilerini de yurtlarından sürgüne göndermiştir. “Kıyamet gününde ise böyleleri azabın en şiddetlisine” en büyüğüne “itilirler. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” Daha sonra Yüce Allah onların Kitab’ın bir bölümünü inkar edip bir bölümüne iman etmelerine sebep olan şeyi şöylece haber vermektedir: 86. “Onlar âhiret karşılığında dünya hayatını satın almış kimselerdir.” Yani onlar antlaşmalıları olan (Arap kabilelerine) yardım etmeyecek olurlarsa, bunun kendileri için utanılacak bir iş olacağını vehmettiler ve o bakımdan ateşe girmeyi utanmaya tercih ettiler. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onun için azapları hafifletilmez” Aksine azapları ağırlık ve şiddeti ile devam edecek ve hiçbir vakit rahat yüzü göremeyecekler. “Onlara yardım da edilmez.” Hoşlarına gitmeyen hiçbir şey kaldırılmaz, bertaraf edilmez.

Bakara 2:87

87- Andolsun ki biz Mûsâ’ya Kitab’ı verdik ve onun arkasından birbiri ardınca peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya da apaçık deliller verdik. Onu Ruhu’l-Kudüs ile destekledik. Demek, size ne zaman bir Peygamber nefislerinizin hevasına uymayan bir şey getirirse büyüklenecek, kimini yalanlayacak, kimini de öldüreceksiniz ha! 87. Yüce Allah, İsrailoğullarına kendisiyle konuştuğu Mûsâ’yı Peygamber olarak göndermesi, O’na Tevrat’ı vermesi, daha sonra da son peygamberleri Meryem oğlu İsa aleyhisselam’a gelinceye kadar Tevrat ile hüküm veren peygamberleri ardı ardınca göndermesi şeklindeki lütfunu hatırlatmaktadır. Yine İsa’ya, insanların, benzerlerini görmesi halinde iman etmelerini sağlayacak apaçık belgeler ve mucizeler verdiğini de hatırlatmakta ve ayrıca:“O’nu Rûhu’l-Kudüs ile destekledik” diye buyurmaktadır. Yani Allah O’nu Rûhu’l-Kudüs ile daha bir güçlendirmişti. Müfessirlerin çoğunun dediklerine göre Rûhu’l-Kudüs’ten kasıt Cebrail aleyhisselam’dır. Rûhu’l-Kudüs’ün, Allah’ın, kullarını kendisi ile desteklediği iman olduğu da söylenmiştir. Buna rağmen değeri ölçülemeyecek kadar olan onca nimetleri getiren Peygamberler size “nefislerinizin hevasına uymayan bir şey getirirse” onlara iman etmekten “büyüklenecek” onların “kimini yalanlayacak, kimini de öldüreceksiniz ha!” Böylelikle siz hevanıza uymayı hidâyete uymanın önüne geçirdiniz. Dünyayı âhirete tercih ettiniz. Bu buyruk açıkça görüldüğü gibi büyük bir azar içermekte ve yaptıklarının çok ağır olduğunu ifade etmektedir.

Bakara 2:88

88- Bir de “Kalplerimiz kılıflıdır” dediler. Öyle değil, Allah küfürleri yüzünden onlara lânet etmiştir. Artık onlar pek az iman ederler. 88. Yani ey Rasûlüm sen kendilerini imana davet ettiğinde kalplerinin örtülü, kılıflı olduğunu ileri sürerek mazeret beyan ettiler. Yani kılıflar ve örtüler içerisinde bulunduğundan, senin söylediklerini anlamıyorlarmış; bu da iddialarına göre bilgi sahibi olmadıklarından ötürü kendileri için mazeret teşkil ediyormuş. Ancak bu, onların söyledikleri bir yalandır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Öyle değil! Allah küfürleri yüzünden onlara lânet etmiştir.” Yani küfürleri sebebi ile Allah’ın rahmetinden kovulmuş, lanete uğramışlardır. Onlardan iman edenler pek azdır. Yahut da onların imanları az, küfürleri çok daha fazladır.

Bakara 2:89

89- Yanlarındakini doğrulamak üzere onlara Allah tarafından bir Kitap gelince -ki önceden kâfirlere karşı yardım isteyip duruyorlardı- işte o tanıdıkları kendilerine gelince onu inkâr ettiler. Allah’ın lâneti kâfirler üzerine olsun! 90- Allah’ın kullarından dilediği kimseye kendi lütfundan indirmesini kıskanarak Allah’ın indirdiklerini inkâr etmek karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Böylece gazap üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için küçük düşürücü bir azap vardır. 89-90. “Yanlarındakini doğrulamak üzere onlara Allah tarafından bir Kitap gelince” Yani kendilerinin önceden bilip tanıdıkları, o yaratılmışların en faziletlisi ve peygamberlerin sonuncusu vasıtası ile gelen ve Tevrat’tan yanlarında bulunanı tasdik eden Kitab’ı onlar iyi bilmekte ve şeksiz şüphesiz tanımakta idiler. Hatta müşrikler ile kendi aralarında cahiliye döneminde meydana gelen savaşlarda o Peygamber ile yardıma kavuşacaklarına inanmakta, müşrikleri O’nun gelişi ile ve onunla birlikte savaşacaklarını söyleyerek korkutmakta idiler. O tanıdıkları Nebi ve Kitap gelince inkar ettiler. Bu küfürlerinin sebebi ise Allah’ın kulları arasından dilediği kimselere ihsanını indirmesini kıskanmaları ve taşkınlıkları idi. Bunun üzerine Allah onlara lânet etti ve küfürlerinin çokluğu, şüphe ve şirklerinin ardı arkasına gelmesi sebebi ile onlara gazap üstüne gazap etti. “Kâfirler için küçük düşürücü bir azap vardır.” Yani can yakıcı, ızdırap verici bir azap vardır. Bu da cehennem ateşini boylamak ve ebedi nimetlerden mahrum kalmaktır. Onların bu halleri ne kötüdür! Allah’a, kitaplarına, Peygamberlerine imanı bırakıp O’na, kitaplarına ve Peygamberlerine küfr etmeleri, onu bilmelerine ve doğruluğuna inanmalarına rağmen böyle bir değiş-tokuşa girmeleri ne kadar kötüdür! O nedenle bu, onların azaplarının daha da büyük olmasına sebeptir.

Bakara 2:90

89- Yanlarındakini doğrulamak üzere onlara Allah tarafından bir Kitap gelince -ki önceden kâfirlere karşı yardım isteyip duruyorlardı- işte o tanıdıkları kendilerine gelince onu inkâr ettiler. Allah’ın lâneti kâfirler üzerine olsun! 90- Allah’ın kullarından dilediği kimseye kendi lütfundan indirmesini kıskanarak Allah’ın indirdiklerini inkâr etmek karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Böylece gazap üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için küçük düşürücü bir azap vardır. 89-90. “Yanlarındakini doğrulamak üzere onlara Allah tarafından bir Kitap gelince” Yani kendilerinin önceden bilip tanıdıkları, o yaratılmışların en faziletlisi ve peygamberlerin sonuncusu vasıtası ile gelen ve Tevrat’tan yanlarında bulunanı tasdik eden Kitab’ı onlar iyi bilmekte ve şeksiz şüphesiz tanımakta idiler. Hatta müşrikler ile kendi aralarında cahiliye döneminde meydana gelen savaşlarda o Peygamber ile yardıma kavuşacaklarına inanmakta, müşrikleri O’nun gelişi ile ve onunla birlikte savaşacaklarını söyleyerek korkutmakta idiler. O tanıdıkları Nebi ve Kitap gelince inkar ettiler. Bu küfürlerinin sebebi ise Allah’ın kulları arasından dilediği kimselere ihsanını indirmesini kıskanmaları ve taşkınlıkları idi. Bunun üzerine Allah onlara lânet etti ve küfürlerinin çokluğu, şüphe ve şirklerinin ardı arkasına gelmesi sebebi ile onlara gazap üstüne gazap etti. “Kâfirler için küçük düşürücü bir azap vardır.” Yani can yakıcı, ızdırap verici bir azap vardır. Bu da cehennem ateşini boylamak ve ebedi nimetlerden mahrum kalmaktır. Onların bu halleri ne kötüdür! Allah’a, kitaplarına, Peygamberlerine imanı bırakıp O’na, kitaplarına ve Peygamberlerine küfr etmeleri, onu bilmelerine ve doğruluğuna inanmalarına rağmen böyle bir değiş-tokuşa girmeleri ne kadar kötüdür! O nedenle bu, onların azaplarının daha da büyük olmasına sebeptir.

Bakara 2:91

91- Onlara; “Allah’ın indirdiğine iman edin” denildiği zaman; “Biz, bize indirilene iman ederiz” derler de ondan ötesini inkâr ederler. Hâlbuki o, beraberlerinde bulunanı doğrulayan hakkın tâ kendisidir. De ki: Madem iman ediyordunuz da niçin daha önce Allah’ın Peygamberlerini öldürüyordunuz?” 92- Andolsun Mûsâ size apaçık belgelerle gelmişti de siz onun ardından (açıkça) zulme saparak buzağıyı (ilah) edindiniz. 93- Hani sizden bir söz almış ve Tur’u üstünüze kaldırıp; “Size verdiğimiz (Kitabı) kuvvetle tutun ve dinleyin” demiştik. Onlar ise “Dinledik, isyan ettik” demişlerdi. Küfürleri yüzünden buzağı (sevgisi) kalplerine içirildi. De ki:“Eğer mümin iseniz, imanınız size ne çirkin şeyler emrediyor!” 91. “Onlara; “Allah’ın indirdiğine iman edin” denildiği zaman” Yani yahudilere Allah’ın Peygamberine indirmiş olduğu Kur’ân-ı Kerîm’e iman etmeleri söylendiği zaman büyüklenir ve azgınlık ederler:“Biz bize indirilene iman ederiz derler de ondan ötesini” yani onun dışındaki diğer kitapları “inkar ederler.” Hâlbuki ister kendilerine indirilmiş olsun, ister başkalarına indirilmiş olsun, kayıtsız şartsız olarak Allah’ın bütün indirdiklerine iman etmeleri gerekirdi. Fayda verecek olan iman, Allah’ın bütün Peygamberlerine indirdiklerine iman etmek şeklindeki imandır. Peygamberlerle kitaplar arasında ayırım gözeterek onların bir bölümüne iman ettiğini ileri sürmek iman değil, küfrün tâ kendisidir. İşte bundan dolayı Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki Allah’ı ve Peygamberlerini inkar edenler, bir de Allah ve Peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler; “Kimine iman eder, kimini inkar ederiz” diyenler ve böylece ikisi arasında bir yol tutturmaya yeltenenler, işte onlar gerçek kâfirlerin tâ kendileridirler.” (en-Nisa, 4/150-151) Bundan dolayı Yüce Allah burada bu gibi kimselerin kabahatlerini mükemmel bir şekilde reddetmekte ve kaçıp kurtulamayacakları bir şekilde onları susturmaktadır. Kur’ân’ı inkârlarına iki husus ile cevap vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Hâlbuki o... hakkın tâ kendisidir.” İhtiva ettiği bütün haberleri, emirleri ve yasakları ile hakkın tâ kendisi olduğuna ve Rab’lerinden geldiğine göre -buna rağmen- onu inkar etmek, hem Allah’a, hem de O’nun indirdiği hakkı inkar etmektir. Yüce Allah ayrıca “beraberlerinde bulunanı doğrulayan” diye buyurmaktadır. Yani bu Kur’ân onların ellerinde bulunan ve hak olan her şeye uygun ve onun hakkında hüküm vericidir. Peki, ne diye üzerinize indirilene iman ediyorsunuz da onun benzerine küfrediyorsunuz? Bu, taassup ve hidâyete değil hevâya tâbî olmaktan başka nedir? Aynı şekilde Kur’ân’ın onların beraberinde bulunanı doğrulaması, onlar için de ellerinde bulunan kitaplardan doğru olan hususlar hakkında bir delildir. Kur’ân’dan başka bir şeyle bunun ispatı mümkün değildir. Onlar Kur’ân’ı inkar ederek şöyle bir kimsenin durumuna düşmüş oldular: Bir kimse bir iddiada bulunmaktadır ve iddiasını ispatlamak için tek bir delili vardır. Bu iddiasının tahakkuku ise o delilin gerçek ve sağlıklı bir delil olmasına bağlıdır. Ancak tutar, kendisi kendi delilini, tenkit eder ve yalanlar. Böyle bir tutum ahmaklık ve delilikten başka nedir ki? Buna göre onların Kur’ân’ı inkar etmeleri, bizzat ellerinde bulunanı inkâr etmeleri ve çürütmeleri demektir. Daha sonra Yüce Allah kendilerine indirilmiş olanlara iman ettikleri iddialarını da şöylece çürütmektedir: Onlara “De ki: Madem iman ediyordunuz da niçin daha önce Allah’ın Peygamberlerini öldürüyordunuz?” 92. “Andolsun ki Mûsâ size apaçık belgelerle” hem hakkı açıkça ortaya koyan hem de kendileri açık seçik olan delillerle “gelmişti de onun ardından” size Peygamber olarak gelişinden sonra “(açıkça) zulme saparak buzağıyı (ilah) edindiniz.” Yani bu konuda hiçbir mazeretiniz geçerli değil. 93. “Hani sizden bir söz almış ve Tur’u üstünüze kaldırıp; “Size verdiğimiz (Kitabı) kuvvetle tutun ve dinleyin” demiştik.” Dinlemek hakkındaki bu emir, verileni kabul, ona itaat ve emri yerine getirmek şeklindeki dinlemedir. “Onlar ise “Dinledik, isyan ettik” demişlerdi.” Bunun yerine böyle bir tutum takınmışlardı. “Küfürleri yüzünden buzağı (sevgisi) kalplerine içirildi.” Yani buzağıya ve ona ibadete karşı duydukları sevgi kalplerini çepeçevre kuşatmış ve küfürleri sebebi ile bu sevgi kalplerinin tâ içine sinmişti. “De ki: “Eğer mümin iseniz, imanınız size ne çirkin şeyler emrediyor!” Yani sizler iman iddiasında bulunuyor ve hak dine bağlı olmakla övünüyorsunuz. Hâlbuki sizler hem peygamberleri öldürmüş, hem de Allah’ın Peygamberi sizin yanınızda olmadığı sırada Allah’ı bırakıp buzağıyı ilâh edinmiştiniz. Allah’ın emir ve yasaklarını ise ancak tehdit edildikten ve üzerinize Tur’un kaldırılmasından sonra kabul etmiş, sözlü olarak emirlere uyacağınızı söylemekle birlikte fiilen bu sözünüzü de bozmuş idiniz. Sahibi olduğunuzu iddia ettiğiniz bu iman nasıl bir imandır, bu din ne biçim bir dindir? Eğer iddianıza göre iman bu demekse, kişiyi azgınlığa götüren, Allah’ın Peygamberlerini inkâra ve pek çok hususta Allah’a isyana götüren iman ne kadar kötü bir imandır! Hâlbuki bilinen şudur: Sağlıklı bir iman, sahibine her türlü hayrı yapmayı emreder ve her türlü kötülükten de onu alıkoyar. Böylelikle sizin yalan söylediğiniz ortaya çıkmakta ve çelişkileriniz açıkça belli olmaktadır.

Bakara 2:92

91- Onlara; “Allah’ın indirdiğine iman edin” denildiği zaman; “Biz, bize indirilene iman ederiz” derler de ondan ötesini inkâr ederler. Hâlbuki o, beraberlerinde bulunanı doğrulayan hakkın tâ kendisidir. De ki: Madem iman ediyordunuz da niçin daha önce Allah’ın Peygamberlerini öldürüyordunuz?” 92- Andolsun Mûsâ size apaçık belgelerle gelmişti de siz onun ardından (açıkça) zulme saparak buzağıyı (ilah) edindiniz. 93- Hani sizden bir söz almış ve Tur’u üstünüze kaldırıp; “Size verdiğimiz (Kitabı) kuvvetle tutun ve dinleyin” demiştik. Onlar ise “Dinledik, isyan ettik” demişlerdi. Küfürleri yüzünden buzağı (sevgisi) kalplerine içirildi. De ki:“Eğer mümin iseniz, imanınız size ne çirkin şeyler emrediyor!” 91. “Onlara; “Allah’ın indirdiğine iman edin” denildiği zaman” Yani yahudilere Allah’ın Peygamberine indirmiş olduğu Kur’ân-ı Kerîm’e iman etmeleri söylendiği zaman büyüklenir ve azgınlık ederler:“Biz bize indirilene iman ederiz derler de ondan ötesini” yani onun dışındaki diğer kitapları “inkar ederler.” Hâlbuki ister kendilerine indirilmiş olsun, ister başkalarına indirilmiş olsun, kayıtsız şartsız olarak Allah’ın bütün indirdiklerine iman etmeleri gerekirdi. Fayda verecek olan iman, Allah’ın bütün Peygamberlerine indirdiklerine iman etmek şeklindeki imandır. Peygamberlerle kitaplar arasında ayırım gözeterek onların bir bölümüne iman ettiğini ileri sürmek iman değil, küfrün tâ kendisidir. İşte bundan dolayı Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki Allah’ı ve Peygamberlerini inkar edenler, bir de Allah ve Peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler; “Kimine iman eder, kimini inkar ederiz” diyenler ve böylece ikisi arasında bir yol tutturmaya yeltenenler, işte onlar gerçek kâfirlerin tâ kendileridirler.” (en-Nisa, 4/150-151) Bundan dolayı Yüce Allah burada bu gibi kimselerin kabahatlerini mükemmel bir şekilde reddetmekte ve kaçıp kurtulamayacakları bir şekilde onları susturmaktadır. Kur’ân’ı inkârlarına iki husus ile cevap vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Hâlbuki o... hakkın tâ kendisidir.” İhtiva ettiği bütün haberleri, emirleri ve yasakları ile hakkın tâ kendisi olduğuna ve Rab’lerinden geldiğine göre -buna rağmen- onu inkar etmek, hem Allah’a, hem de O’nun indirdiği hakkı inkar etmektir. Yüce Allah ayrıca “beraberlerinde bulunanı doğrulayan” diye buyurmaktadır. Yani bu Kur’ân onların ellerinde bulunan ve hak olan her şeye uygun ve onun hakkında hüküm vericidir. Peki, ne diye üzerinize indirilene iman ediyorsunuz da onun benzerine küfrediyorsunuz? Bu, taassup ve hidâyete değil hevâya tâbî olmaktan başka nedir? Aynı şekilde Kur’ân’ın onların beraberinde bulunanı doğrulaması, onlar için de ellerinde bulunan kitaplardan doğru olan hususlar hakkında bir delildir. Kur’ân’dan başka bir şeyle bunun ispatı mümkün değildir. Onlar Kur’ân’ı inkar ederek şöyle bir kimsenin durumuna düşmüş oldular: Bir kimse bir iddiada bulunmaktadır ve iddiasını ispatlamak için tek bir delili vardır. Bu iddiasının tahakkuku ise o delilin gerçek ve sağlıklı bir delil olmasına bağlıdır. Ancak tutar, kendisi kendi delilini, tenkit eder ve yalanlar. Böyle bir tutum ahmaklık ve delilikten başka nedir ki? Buna göre onların Kur’ân’ı inkar etmeleri, bizzat ellerinde bulunanı inkâr etmeleri ve çürütmeleri demektir. Daha sonra Yüce Allah kendilerine indirilmiş olanlara iman ettikleri iddialarını da şöylece çürütmektedir: Onlara “De ki: Madem iman ediyordunuz da niçin daha önce Allah’ın Peygamberlerini öldürüyordunuz?” 92. “Andolsun ki Mûsâ size apaçık belgelerle” hem hakkı açıkça ortaya koyan hem de kendileri açık seçik olan delillerle “gelmişti de onun ardından” size Peygamber olarak gelişinden sonra “(açıkça) zulme saparak buzağıyı (ilah) edindiniz.” Yani bu konuda hiçbir mazeretiniz geçerli değil. 93. “Hani sizden bir söz almış ve Tur’u üstünüze kaldırıp; “Size verdiğimiz (Kitabı) kuvvetle tutun ve dinleyin” demiştik.” Dinlemek hakkındaki bu emir, verileni kabul, ona itaat ve emri yerine getirmek şeklindeki dinlemedir. “Onlar ise “Dinledik, isyan ettik” demişlerdi.” Bunun yerine böyle bir tutum takınmışlardı. “Küfürleri yüzünden buzağı (sevgisi) kalplerine içirildi.” Yani buzağıya ve ona ibadete karşı duydukları sevgi kalplerini çepeçevre kuşatmış ve küfürleri sebebi ile bu sevgi kalplerinin tâ içine sinmişti. “De ki: “Eğer mümin iseniz, imanınız size ne çirkin şeyler emrediyor!” Yani sizler iman iddiasında bulunuyor ve hak dine bağlı olmakla övünüyorsunuz. Hâlbuki sizler hem peygamberleri öldürmüş, hem de Allah’ın Peygamberi sizin yanınızda olmadığı sırada Allah’ı bırakıp buzağıyı ilâh edinmiştiniz. Allah’ın emir ve yasaklarını ise ancak tehdit edildikten ve üzerinize Tur’un kaldırılmasından sonra kabul etmiş, sözlü olarak emirlere uyacağınızı söylemekle birlikte fiilen bu sözünüzü de bozmuş idiniz. Sahibi olduğunuzu iddia ettiğiniz bu iman nasıl bir imandır, bu din ne biçim bir dindir? Eğer iddianıza göre iman bu demekse, kişiyi azgınlığa götüren, Allah’ın Peygamberlerini inkâra ve pek çok hususta Allah’a isyana götüren iman ne kadar kötü bir imandır! Hâlbuki bilinen şudur: Sağlıklı bir iman, sahibine her türlü hayrı yapmayı emreder ve her türlü kötülükten de onu alıkoyar. Böylelikle sizin yalan söylediğiniz ortaya çıkmakta ve çelişkileriniz açıkça belli olmaktadır.

Bakara 2:93

91- Onlara; “Allah’ın indirdiğine iman edin” denildiği zaman; “Biz, bize indirilene iman ederiz” derler de ondan ötesini inkâr ederler. Hâlbuki o, beraberlerinde bulunanı doğrulayan hakkın tâ kendisidir. De ki: Madem iman ediyordunuz da niçin daha önce Allah’ın Peygamberlerini öldürüyordunuz?” 92- Andolsun Mûsâ size apaçık belgelerle gelmişti de siz onun ardından (açıkça) zulme saparak buzağıyı (ilah) edindiniz. 93- Hani sizden bir söz almış ve Tur’u üstünüze kaldırıp; “Size verdiğimiz (Kitabı) kuvvetle tutun ve dinleyin” demiştik. Onlar ise “Dinledik, isyan ettik” demişlerdi. Küfürleri yüzünden buzağı (sevgisi) kalplerine içirildi. De ki:“Eğer mümin iseniz, imanınız size ne çirkin şeyler emrediyor!” 91. “Onlara; “Allah’ın indirdiğine iman edin” denildiği zaman” Yani yahudilere Allah’ın Peygamberine indirmiş olduğu Kur’ân-ı Kerîm’e iman etmeleri söylendiği zaman büyüklenir ve azgınlık ederler:“Biz bize indirilene iman ederiz derler de ondan ötesini” yani onun dışındaki diğer kitapları “inkar ederler.” Hâlbuki ister kendilerine indirilmiş olsun, ister başkalarına indirilmiş olsun, kayıtsız şartsız olarak Allah’ın bütün indirdiklerine iman etmeleri gerekirdi. Fayda verecek olan iman, Allah’ın bütün Peygamberlerine indirdiklerine iman etmek şeklindeki imandır. Peygamberlerle kitaplar arasında ayırım gözeterek onların bir bölümüne iman ettiğini ileri sürmek iman değil, küfrün tâ kendisidir. İşte bundan dolayı Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki Allah’ı ve Peygamberlerini inkar edenler, bir de Allah ve Peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler; “Kimine iman eder, kimini inkar ederiz” diyenler ve böylece ikisi arasında bir yol tutturmaya yeltenenler, işte onlar gerçek kâfirlerin tâ kendileridirler.” (en-Nisa, 4/150-151) Bundan dolayı Yüce Allah burada bu gibi kimselerin kabahatlerini mükemmel bir şekilde reddetmekte ve kaçıp kurtulamayacakları bir şekilde onları susturmaktadır. Kur’ân’ı inkârlarına iki husus ile cevap vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Hâlbuki o... hakkın tâ kendisidir.” İhtiva ettiği bütün haberleri, emirleri ve yasakları ile hakkın tâ kendisi olduğuna ve Rab’lerinden geldiğine göre -buna rağmen- onu inkar etmek, hem Allah’a, hem de O’nun indirdiği hakkı inkar etmektir. Yüce Allah ayrıca “beraberlerinde bulunanı doğrulayan” diye buyurmaktadır. Yani bu Kur’ân onların ellerinde bulunan ve hak olan her şeye uygun ve onun hakkında hüküm vericidir. Peki, ne diye üzerinize indirilene iman ediyorsunuz da onun benzerine küfrediyorsunuz? Bu, taassup ve hidâyete değil hevâya tâbî olmaktan başka nedir? Aynı şekilde Kur’ân’ın onların beraberinde bulunanı doğrulaması, onlar için de ellerinde bulunan kitaplardan doğru olan hususlar hakkında bir delildir. Kur’ân’dan başka bir şeyle bunun ispatı mümkün değildir. Onlar Kur’ân’ı inkar ederek şöyle bir kimsenin durumuna düşmüş oldular: Bir kimse bir iddiada bulunmaktadır ve iddiasını ispatlamak için tek bir delili vardır. Bu iddiasının tahakkuku ise o delilin gerçek ve sağlıklı bir delil olmasına bağlıdır. Ancak tutar, kendisi kendi delilini, tenkit eder ve yalanlar. Böyle bir tutum ahmaklık ve delilikten başka nedir ki? Buna göre onların Kur’ân’ı inkar etmeleri, bizzat ellerinde bulunanı inkâr etmeleri ve çürütmeleri demektir. Daha sonra Yüce Allah kendilerine indirilmiş olanlara iman ettikleri iddialarını da şöylece çürütmektedir: Onlara “De ki: Madem iman ediyordunuz da niçin daha önce Allah’ın Peygamberlerini öldürüyordunuz?” 92. “Andolsun ki Mûsâ size apaçık belgelerle” hem hakkı açıkça ortaya koyan hem de kendileri açık seçik olan delillerle “gelmişti de onun ardından” size Peygamber olarak gelişinden sonra “(açıkça) zulme saparak buzağıyı (ilah) edindiniz.” Yani bu konuda hiçbir mazeretiniz geçerli değil. 93. “Hani sizden bir söz almış ve Tur’u üstünüze kaldırıp; “Size verdiğimiz (Kitabı) kuvvetle tutun ve dinleyin” demiştik.” Dinlemek hakkındaki bu emir, verileni kabul, ona itaat ve emri yerine getirmek şeklindeki dinlemedir. “Onlar ise “Dinledik, isyan ettik” demişlerdi.” Bunun yerine böyle bir tutum takınmışlardı. “Küfürleri yüzünden buzağı (sevgisi) kalplerine içirildi.” Yani buzağıya ve ona ibadete karşı duydukları sevgi kalplerini çepeçevre kuşatmış ve küfürleri sebebi ile bu sevgi kalplerinin tâ içine sinmişti. “De ki: “Eğer mümin iseniz, imanınız size ne çirkin şeyler emrediyor!” Yani sizler iman iddiasında bulunuyor ve hak dine bağlı olmakla övünüyorsunuz. Hâlbuki sizler hem peygamberleri öldürmüş, hem de Allah’ın Peygamberi sizin yanınızda olmadığı sırada Allah’ı bırakıp buzağıyı ilâh edinmiştiniz. Allah’ın emir ve yasaklarını ise ancak tehdit edildikten ve üzerinize Tur’un kaldırılmasından sonra kabul etmiş, sözlü olarak emirlere uyacağınızı söylemekle birlikte fiilen bu sözünüzü de bozmuş idiniz. Sahibi olduğunuzu iddia ettiğiniz bu iman nasıl bir imandır, bu din ne biçim bir dindir? Eğer iddianıza göre iman bu demekse, kişiyi azgınlığa götüren, Allah’ın Peygamberlerini inkâra ve pek çok hususta Allah’a isyana götüren iman ne kadar kötü bir imandır! Hâlbuki bilinen şudur: Sağlıklı bir iman, sahibine her türlü hayrı yapmayı emreder ve her türlü kötülükten de onu alıkoyar. Böylelikle sizin yalan söylediğiniz ortaya çıkmakta ve çelişkileriniz açıkça belli olmaktadır.

Bakara 2:94

94- De ki:“Eğer Allah katında âhiret yurdu başkalarının değil de sadece sizin ise haydi ölümü temenni edin bakalım, eğer doğru söylüyorsanız…” 95- Fakat ellerinin gönderdiklerinden dolayı hiçbir zaman onu temenni etmezler. Allah o zalimleri çok iyi bilir. 96- Andolsun ki onları insanlar içinde yaşama en düşkün hatta müşriklerden bile daha düşkün bulursun. Onlardan her biri kendisine bin yıl ömür verilsin ister. Hâlbuki ömrünün uzun olması kendisini azaptan kurtaracak değildir. Allah yapmakta olduklarını çok iyi görüyor. 94. Sen iddialarının doğruluğunu ispat etmeleri için onlara “De ki: Eğer Allah katında âhiret yurdu” yani Cennet “başkalarının değil de” iddia ettiğiniz gibi “sadece sizin ise” yani “Cennet’e ancak yahudi ve hıristiyanlar girecektir, Cehennem ateşi de sayılı günler dışında bizlere asla dokunmayacaktır”, şeklindeki bu iddianızda samimi iseniz “haydi ölümü temenni edin bakalım” Bu, onlarla Allah Rasûlü arasında bir çeşit mubahele (iddiada bulunan tarafların Allah’ın lânetinin, yalan söyleyenlerin üzerine olmasını dilemeleri)dir. Bu inatlaşmalarından sonra bu şekilde doğruyu itiraf etmek için köşeye sıkıştırılınca yapabilecekleri ancak şu iki şeyden birisi idi: Ya Allah’a ve Rasûlü’ne iman edeceklerdi yahut da onlar için oldukça kolay bir iş hakkında böyle temennide (mubahelede) bulunacaklardı. Bu kolay iş ise kendilerini yalnızca kendilerine ait olduklarını iddia ettikleri yurda (Cennet’e) ulaştıracak olan ölümü temenni etmekten ibaretti. Ancak onlar buna yanaşmadılar. Böylelikle herkes onların alabildiğine inat eden ve Allah Rasûlü’ne -doğruyu bile bile- karşı çıkan, onların yolundan uzaklaşan kimseler olduklarını öğrenmiş olmaktadır. İşte bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 95-96. “Fakat ellerinin gönderdiklerinden” küfür ve masiyetlerden “dolayı hiçbir zaman onu temenni etmezler.” Çünkü onlar ölümün kötü amellerinin cezasını görmeye götüren bir yol olduğunu çok iyi bilirler. O bakımdan ölüm onlar için her şeyden daha tiksindiricidir ve onlar hiçbir peygambere ve kitaba iman etmeyen müşrikler de dahil olmak üzere, herkesten daha ileri derecede hayata tutkun ve bağlıdırlar. Daha sonra Yüce Allah onların dünyaya aşırı sevgilerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan her biri kendisine bin yıl ömür verilsin ister.” Bu da tutkunluğun en ileri derecesidir. Onlar imkânsız bir şeyi temenni ettiler. Halbuki onlara sözünü ettikleri kadar ömür verilecek olsa dahi bunun kendilerine hiçbir faydası olmayacak ve azabı hiçbir şekilde onlardan uzaklaştırmayacaktır. “Allah yapmakta olduklarını çok iyi görüyor.” Bu da amellerine karşılık ceza göreceklerine dair onlara yapılan bir tehdittir.

Bakara 2:95

94- De ki:“Eğer Allah katında âhiret yurdu başkalarının değil de sadece sizin ise haydi ölümü temenni edin bakalım, eğer doğru söylüyorsanız…” 95- Fakat ellerinin gönderdiklerinden dolayı hiçbir zaman onu temenni etmezler. Allah o zalimleri çok iyi bilir. 96- Andolsun ki onları insanlar içinde yaşama en düşkün hatta müşriklerden bile daha düşkün bulursun. Onlardan her biri kendisine bin yıl ömür verilsin ister. Hâlbuki ömrünün uzun olması kendisini azaptan kurtaracak değildir. Allah yapmakta olduklarını çok iyi görüyor. 94. Sen iddialarının doğruluğunu ispat etmeleri için onlara “De ki: Eğer Allah katında âhiret yurdu” yani Cennet “başkalarının değil de” iddia ettiğiniz gibi “sadece sizin ise” yani “Cennet’e ancak yahudi ve hıristiyanlar girecektir, Cehennem ateşi de sayılı günler dışında bizlere asla dokunmayacaktır”, şeklindeki bu iddianızda samimi iseniz “haydi ölümü temenni edin bakalım” Bu, onlarla Allah Rasûlü arasında bir çeşit mubahele (iddiada bulunan tarafların Allah’ın lânetinin, yalan söyleyenlerin üzerine olmasını dilemeleri)dir. Bu inatlaşmalarından sonra bu şekilde doğruyu itiraf etmek için köşeye sıkıştırılınca yapabilecekleri ancak şu iki şeyden birisi idi: Ya Allah’a ve Rasûlü’ne iman edeceklerdi yahut da onlar için oldukça kolay bir iş hakkında böyle temennide (mubahelede) bulunacaklardı. Bu kolay iş ise kendilerini yalnızca kendilerine ait olduklarını iddia ettikleri yurda (Cennet’e) ulaştıracak olan ölümü temenni etmekten ibaretti. Ancak onlar buna yanaşmadılar. Böylelikle herkes onların alabildiğine inat eden ve Allah Rasûlü’ne -doğruyu bile bile- karşı çıkan, onların yolundan uzaklaşan kimseler olduklarını öğrenmiş olmaktadır. İşte bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 95-96. “Fakat ellerinin gönderdiklerinden” küfür ve masiyetlerden “dolayı hiçbir zaman onu temenni etmezler.” Çünkü onlar ölümün kötü amellerinin cezasını görmeye götüren bir yol olduğunu çok iyi bilirler. O bakımdan ölüm onlar için her şeyden daha tiksindiricidir ve onlar hiçbir peygambere ve kitaba iman etmeyen müşrikler de dahil olmak üzere, herkesten daha ileri derecede hayata tutkun ve bağlıdırlar. Daha sonra Yüce Allah onların dünyaya aşırı sevgilerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan her biri kendisine bin yıl ömür verilsin ister.” Bu da tutkunluğun en ileri derecesidir. Onlar imkânsız bir şeyi temenni ettiler. Halbuki onlara sözünü ettikleri kadar ömür verilecek olsa dahi bunun kendilerine hiçbir faydası olmayacak ve azabı hiçbir şekilde onlardan uzaklaştırmayacaktır. “Allah yapmakta olduklarını çok iyi görüyor.” Bu da amellerine karşılık ceza göreceklerine dair onlara yapılan bir tehdittir.

Bakara 2:96

94- De ki:“Eğer Allah katında âhiret yurdu başkalarının değil de sadece sizin ise haydi ölümü temenni edin bakalım, eğer doğru söylüyorsanız…” 95- Fakat ellerinin gönderdiklerinden dolayı hiçbir zaman onu temenni etmezler. Allah o zalimleri çok iyi bilir. 96- Andolsun ki onları insanlar içinde yaşama en düşkün hatta müşriklerden bile daha düşkün bulursun. Onlardan her biri kendisine bin yıl ömür verilsin ister. Hâlbuki ömrünün uzun olması kendisini azaptan kurtaracak değildir. Allah yapmakta olduklarını çok iyi görüyor. 94. Sen iddialarının doğruluğunu ispat etmeleri için onlara “De ki: Eğer Allah katında âhiret yurdu” yani Cennet “başkalarının değil de” iddia ettiğiniz gibi “sadece sizin ise” yani “Cennet’e ancak yahudi ve hıristiyanlar girecektir, Cehennem ateşi de sayılı günler dışında bizlere asla dokunmayacaktır”, şeklindeki bu iddianızda samimi iseniz “haydi ölümü temenni edin bakalım” Bu, onlarla Allah Rasûlü arasında bir çeşit mubahele (iddiada bulunan tarafların Allah’ın lânetinin, yalan söyleyenlerin üzerine olmasını dilemeleri)dir. Bu inatlaşmalarından sonra bu şekilde doğruyu itiraf etmek için köşeye sıkıştırılınca yapabilecekleri ancak şu iki şeyden birisi idi: Ya Allah’a ve Rasûlü’ne iman edeceklerdi yahut da onlar için oldukça kolay bir iş hakkında böyle temennide (mubahelede) bulunacaklardı. Bu kolay iş ise kendilerini yalnızca kendilerine ait olduklarını iddia ettikleri yurda (Cennet’e) ulaştıracak olan ölümü temenni etmekten ibaretti. Ancak onlar buna yanaşmadılar. Böylelikle herkes onların alabildiğine inat eden ve Allah Rasûlü’ne -doğruyu bile bile- karşı çıkan, onların yolundan uzaklaşan kimseler olduklarını öğrenmiş olmaktadır. İşte bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 95-96. “Fakat ellerinin gönderdiklerinden” küfür ve masiyetlerden “dolayı hiçbir zaman onu temenni etmezler.” Çünkü onlar ölümün kötü amellerinin cezasını görmeye götüren bir yol olduğunu çok iyi bilirler. O bakımdan ölüm onlar için her şeyden daha tiksindiricidir ve onlar hiçbir peygambere ve kitaba iman etmeyen müşrikler de dahil olmak üzere, herkesten daha ileri derecede hayata tutkun ve bağlıdırlar. Daha sonra Yüce Allah onların dünyaya aşırı sevgilerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan her biri kendisine bin yıl ömür verilsin ister.” Bu da tutkunluğun en ileri derecesidir. Onlar imkânsız bir şeyi temenni ettiler. Halbuki onlara sözünü ettikleri kadar ömür verilecek olsa dahi bunun kendilerine hiçbir faydası olmayacak ve azabı hiçbir şekilde onlardan uzaklaştırmayacaktır. “Allah yapmakta olduklarını çok iyi görüyor.” Bu da amellerine karşılık ceza göreceklerine dair onlara yapılan bir tehdittir.

Bakara 2:97

97- De ki:“Her kim Cebrail’e düşman ise bilsin ki o, o (Kur’an’ı) senin kalbin üzerine önündekileri doğrulayıcı, mü’minlere de bir hidâyet ve bir müjde olmak üzere Allah’ın izniyle indirdi.” 98- Her kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail ve Mikail’e düşman olursa, bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır. 97-98. Yani o, iman etmekten kendilerini alıkoyanın senin dostu olan Cebrail aleyhisselam olduğunu ve eğer Allah’ın melekleri içinde ondan başkası olsaydı mutlaka sana iman edip seni tasdik edeceklerini iddia eden yahudilere de ki: Şüphesiz sizin bu iddianız bir çelişkidir, bir saçmalıktır. Allah’a karşı büyüklenmektir. Çünkü Allah nezdinden senin kalbinin üzerine Kur’ân-ı Kerîm’i indiren de, senden önceki peygamberlere vahiy indirmiş olan da odur. Ona bu emri veren ve bu görevle gönderen de Allah’tır. O halde Cebrail sadece bir elçidir. Bununla birlikte Cebrail’in kendisinden önceki kitapları doğrulamak üzere indirmiş olduğu bu Kitab-ı Kerîm de, ne önceki kitaplara muhaliftir, ne de onlarla herhangi bir hususta çelişki içindedir. Bu kitapta ona iman edenler için bütün çeşitleri ile sapıklıklardan kurtarıcı tam bir hidâyet, dünyevi ve uhrevi hayırlarla ilgili müjde vardır. Buna göre bu niteliklere sahip olan Cebrail’e düşmanlık etmek, Allah’a ve ayetlerine küfretmek; Allah’a, peygamberlerine ve meleklerine düşmanlık beslemek demektir. Yahudilerin Cebrail’e düşmanlıkları bizzat ona değil, Allah’ın, peygamberlerine indirmiş olduğu hakka düşmanlıktır. Dolayısı ile onların bu düşmanlıkları Cebrail’i indirene, onu elçi olarak gönderene, Cebrail’in elçi olarak getirdiklerine ve Cebrail’in elçi olarak geldiği kimseye bir düşmanlıktır ve bunların hepsine toptan küfürdür. İşte onların bu düşmanlıklarının açıklaması ve iç yüzü budur.

Bakara 2:98

97- De ki:“Her kim Cebrail’e düşman ise bilsin ki o, o (Kur’an’ı) senin kalbin üzerine önündekileri doğrulayıcı, mü’minlere de bir hidâyet ve bir müjde olmak üzere Allah’ın izniyle indirdi.” 98- Her kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail ve Mikail’e düşman olursa, bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır. 97-98. Yani o, iman etmekten kendilerini alıkoyanın senin dostu olan Cebrail aleyhisselam olduğunu ve eğer Allah’ın melekleri içinde ondan başkası olsaydı mutlaka sana iman edip seni tasdik edeceklerini iddia eden yahudilere de ki: Şüphesiz sizin bu iddianız bir çelişkidir, bir saçmalıktır. Allah’a karşı büyüklenmektir. Çünkü Allah nezdinden senin kalbinin üzerine Kur’ân-ı Kerîm’i indiren de, senden önceki peygamberlere vahiy indirmiş olan da odur. Ona bu emri veren ve bu görevle gönderen de Allah’tır. O halde Cebrail sadece bir elçidir. Bununla birlikte Cebrail’in kendisinden önceki kitapları doğrulamak üzere indirmiş olduğu bu Kitab-ı Kerîm de, ne önceki kitaplara muhaliftir, ne de onlarla herhangi bir hususta çelişki içindedir. Bu kitapta ona iman edenler için bütün çeşitleri ile sapıklıklardan kurtarıcı tam bir hidâyet, dünyevi ve uhrevi hayırlarla ilgili müjde vardır. Buna göre bu niteliklere sahip olan Cebrail’e düşmanlık etmek, Allah’a ve ayetlerine küfretmek; Allah’a, peygamberlerine ve meleklerine düşmanlık beslemek demektir. Yahudilerin Cebrail’e düşmanlıkları bizzat ona değil, Allah’ın, peygamberlerine indirmiş olduğu hakka düşmanlıktır. Dolayısı ile onların bu düşmanlıkları Cebrail’i indirene, onu elçi olarak gönderene, Cebrail’in elçi olarak getirdiklerine ve Cebrail’in elçi olarak geldiği kimseye bir düşmanlıktır ve bunların hepsine toptan küfürdür. İşte onların bu düşmanlıklarının açıklaması ve iç yüzü budur.

Bakara 2:99

99- Andolsun ki biz sana apaçık âyetler indirdik. Bunları fasıklardan başkası inkâr etmez. 99. Allah Peygamber’ine hitaben şöyle buyuruyor:“Andolsun ki biz sana apaçık âyetler indirdik.” Öyle âyetler ki yol göstericilik isteyene yol gösterir, inat göstererek küfürde direnene karşı da hücceti ortaya koyar. Bu âyetlerin açıklığı ve hakka delâletleri öyle büyük bir derecede ve öyle bir durumdadır ki, ancak Allah’ın emrinin ve O’na itaatin dışına çıkarak fasıklık yapanlar ve alabildiğine boş bir kibirle büyüklük taslayanlar onları kabule yanaşmazlar.

Bakara 2:100

100- Onlar her ne zaman bir ahit yapsalar, içlerinden bir topluluk onu (bozup bir kenara) atıvermedi mi? Dahası onların çoğu iman etmezler. 100. Bu buyruk verdikleri ahitlerin çokluğunun ve bu ahitlerine bağlı kalmak için hiçbir sabır ve çaba göstermeyişlerinin hayret edilecek bir husus olduğunu ortaya koymaktadır. “ كلما : her ne zaman” buyruğu tekrarı ifade etmektedir. Yani onlar ne zaman bir ahit verdilerse, mutlaka bu ahdi bozmuşlardır. Peki, buna sebep nedir? Sebep, onların pek çoğunun iman eden kimseler olmayışıdır. Onların iman etmemeleri, ahitlerini bozma sonucunu doğurmuştur. Şâyet samimi olarak iman etmiş olsalardı, mutlaka Yüce Allah’ın, haklarında:“Mü’minler arasında Allah’a verdikleri sözde içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır.”(el-Ahzab, 33/23) buyurduğu kimseler gibi olurlardı.

Bakara 2:101

101- Onlara Allah tarafından yanlarındakini doğrulayan bir peygamber geldiği zaman kendilerine Kitab verilenlerden bir fırka sanki bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitab’ını arkalarına attılar. 102- Şeytanların, Süleyman’ın hükümranlığına dair uydurdukları şeylerin ardına düştüler. Halbuki Süleyman kâfir olmadı. Fakat o şeytanlar kâfir oldular. İnsanlara büyüyü ve Babil’deki iki meleğe, Harut ve Marut’a indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek; “Biz ancak imtihanız, sakın küfre girme” demedikçe kimseye (büyü) öğretmezlerdi. İşte ikisinden koca ile karısını ayıracak şeyleri öğrenirlerdi. Allah’ın izni olmadıkça onunla hiçbir kimseye zarar verebilecek değillerdi. Onlar kendilerine zarar verecek ve fayda sağlamayacak şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun ki onlar büyüyü satın alan kimsenin âhirette hiçbir nasibi olmadığını elbette biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kadar da kötüdür! Keşke bilselerdi! 103- Eğer iman edip sakınmış olsalardı, elbette Allah’ın sevabı daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi! 101. “Onlara Allah tarafından yanlarındakini doğrulayan bir peygamber geldiği zaman” Yani bu şerefli Peygamber onlara yüce Kitab’ı ve beraberlerinde bulunana muvafık olan hakkı getirdiği vakit -ve onlar bu sırada kendi kitaplarına sımsıkı sarılmış olduklarını da iddia ediyorlarken- Peygambere ve O’nun getirdiklerine küfrettiler ve bunun sonucunda:“Kitap verilenlerden bir fırka Allah’ın” kendilerine indirmiş olduğu “Kitab’ını” ondan yüz çevirerek, ona iltifat etmeyerek “arkalarına attılar.” Bu, Allah’ın Kitab’ından yüz çevirmeyi ifade etmede daha ileri derecede bir ifadedir. Onlar bu davranışları ile cahillerdenmiş gibi davranıyorlardı. Hâlbuki onlar Peygamberin doğruluğunu ve getirdiklerinin gerçek mahiyetini bilen kimselerdir. Böylelikle Kitab ehlinden bu kesimin, Peygambere iman etmediklerinden dolayı ellerinde hak namına hiçbir şey kalmadığı açıkça ortaya konmaktadır. Zira onların bu Kitab’a küfretmeleri, farkında olmadıkları bir surette kendi kitaplarına da küfretmeleri sonucunu doğurmuştur. 102. “Şeytanların, Süleyman’ın hükümranlığına dair uydurdukları şeylerin ardına düştüler.” Kaderî sırlardan ve ilahî hikmetlerden biri, yararlı olan ve kendisi ile yararlanmak imkânı bulunan şeyleri terk ederek onlardan yararlanmayan kimsenin, kendisine zarar verecek şeyler ile uğraşmakla müptela kılınmasıdır. Rahman olan Allah’a ibadeti terk eden, putlara ibadet belası ile karşı karşıya kalır. Allah’a muhabbeti, O’ndan korkup ummayı terk eden, Allah’tan başkasına muhabbet beslemek, O’ndan başkasından korkmak ve ummak belasına müptela olur. Malını Allah’a itaat uğrunda infak etmeyen kimse şeytana itaat uğrunda harcar. Rabbi’nin huzurunda boyun eğmeyi terk eden bir kimse kulların önünde boyun eğme belasına mahkûm olur. Hakkı terk eden de batıla müptela olur. Aynı şekilde bu yahudiler de Allah’ın Kitab’ını terk ettikleri için şeytanların, Süleyman’ın hükümranlığına dair okuyup uydurdukları büyülere tâbî oldular. Çünkü şeytanlar insanlara büyüyü çıkarıp göstermiş ve Süleyman aleyhisselam’ın büyücülük yaptığını ve bu büyücülük vasıtası ile büyük bir egemenlik ve saltanata eriştiğini iddia etmişlerdi. Oysa şeytanlar bu iddialarında yalan söylemektedirler. Süleyman asla büyücülük yapmış değildir. Aksine buyruğunda gerçeği ve doğruyu dile getiren Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hâlbuki Süleyman” büyüyü öğrenmek suretiyle “kâfir olmadı” ve dolayısıyla büyücülük öğrenmedi. “Fakat” bu hususta “şeytanlar kâfir oldular. İnsanlara büyüyü... öğretiyorlardı.” Bunun sebebi Adem oğullarını azdırmak ve onları saptırmak istemeleridir. Yahudiler de aynı şekilde Irak topraklarından olan Babil’de bulunan iki meleğe indirilmiş bulunan büyüye tâbî olmuşlardı. Bu iki meleğe Allah’ın kullarını imtihan edip sınaması için büyü indirilmişti. Bunlar da insanlara büyüyü öğretiyorlardı. “Hâlbuki o iki melek; biz ancak imtihanız” diye öğüt vermedikçe “sakın küfre girme” yani sihri öğrenme, çünkü bu, küfürdür “demedikçe” böylelikle büyücülük konusunda o kimseyi uyarmadıkça ve sihrin durumunu ona bildirmedikçe “kimseye öğretmezlerdi.” Buna göre şeytanların büyücülük öğretmeleri hakkı batıla karıştırmak, saptırmak ve bu büyüyü Allah’ın kendisini büyücülükten tenzih ettiği kimselere nispet ederek güzel göstermek içindir. Allah’ın, büyücülükten tenzih etmekle birlikte şeytanın büyüyü kendisine nispet ettiği kişi ise Süleyman aleyhisselam’dır. İki meleğin insanlara büyü öğretmeleri ise imtihan etmek içindi ve öğrenmek isteyenlerin herhangi bir mazeretleri olmaması için de bunu öğüt vererek yapıyorlardı. İşte bu yahudiler şeytanların ve bu iki meleğin öğretmiş olduğu büyüye tâbî oluyorlar. Böylelikle onlar nebilerin ve rasullerin getirdikleri ilmi terk ettiler ve şeytanların ilmine yöneldiler. Herkes kendisine uygun olana meyleder. Daha sonra Yüce Allah büyünün kötülüğünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İşte ikisinden koca ile karısının arasını ayıracak şeyleri öğrenirlerdi.” Halbuki eşlerin birbirlerine olan sevgisi başka sevgilerle kıyas edilmez. Çünkü Yüce Allah eşlerin karşılıklı sevgileri hakkında:“Aranızda muhabbet ve merhamet var etmiştir.”(en-Nur, 30/21) buyurmaktadır. Bu da büyünün gerçek olduğuna ve Allah’ın iznine bağlı olarak zarar verdiğine delildir. Allah’ın izni ise iki türlüdür: Kaderî izin: Bu, bu âyet-i kerimede olduğu gibi Allah’ın meşietine/iradesine taalluk eden izin demektir. Şer’î izin: Bu da Yüce Allah’ın daha önce geçen: “Muhakkak ki o (Cebrail), onu Allah’ın izni ile senin kalbine... indirmiştir.”(el-Bakara, 2/97) buyruğundaki gibi (dini konulara yönelik izni)dir. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde sebeplerin ne kadar güçlü bir etkiye sahip olsalar bile neticede kaza ve kadere tâbî olduklarına ve etki göstermekte bağımsız olmadıklarına açık bir delil vardır. Zaten bu aslî ilke hususunda kulların fiillerine dair Kaderiye’nin görüşü müstesna, ümmet fırkalarından hiçbir kimse muhalif kanaat belirtmiş değildir. Kaderiyye ise kulların fiillerinin bağımsız olduğunu ve ilâhi meşiete tâbî olmadıklarını iddia etmiş ve böylelikle sebepleri Allah’ın kudretinin dışında mütâlaa etmiştir. Bu görüşleri ile Allah’ın Kitab’ına, Rasulünün Sünnetine, ashab ve tabiinin icmaına muhalefet etmişlerdir. Daha sonra Yüce Allah büyü bilgisinin katıksız bir zarar olduğunu, bazı günahlarda dünyevî birtakım menfaatler bulunsa da büyüde ne dini ne de dünyevi hiçbir fayda bulunmadığını söz konusu etmektedir. Mesela Yüce Allah içki ve kumarın faydası hakkında şöyle buyurmaktadır:“De ki: İkisinde de hem büyük bir günah, hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Ama günahları faydalarından daha büyüktür.”(el-Bakara, 2/219) Ancak sihir katıksız bir zarardır. Dolayısıyla da ona başvurmayı gerektirecek hiçbir neden yoktur. Bütün yasak kılınan şeyler ya katıksız zarardır yahut da kötülükleri faydalarından daha büyüktür. Aynı şekilde yerine getirilmesi emrolunan bütün hususlar da ya katıksız maslahattır yahut taşıdıkları hayır, zararlarından daha çoktur. “Andolsun ki, büyüyü satın alan kimsenin” yani müşterinin satın almak istediği mala gösterdiği rağbet gibi büyüye rağbet edenlerin “âhirette hiçbir nasibi olmadığını elbette biliyorlardı.” Sihir ile âhirette pay sahibi olmak şöyle dursun, onun cezayı gerektirici bir günah olduğunu da biliyorlardı. Buna göre onların büyücülük yapmaları bilgisizliklerinden kaynaklanmıyordu. Aksine onlar dünya hayatını âhiretten daha çok seven kimselerdi. “Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kadar da kötüdür. Keşke bilselerdi!” Sonucu amel olan bir bilgi ile bilselerdi bunu yapmazlardı. [103- Şayet Yahudiler, iman edip Allah'tan korksalardı Allah'ın mükafatının onlar için sihirden ve onun vasıtasıyla kazandıkları şeylerden daha hayırlı olduğunu kesin olarak anlarlardı. Şayet iman ve takva ile elde edilecek olan sevap ve mükafatı gerçek manada bilselerdi kesinlikle iman ederlerdi.]

Bakara 2:102

101- Onlara Allah tarafından yanlarındakini doğrulayan bir peygamber geldiği zaman kendilerine Kitab verilenlerden bir fırka sanki bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitab’ını arkalarına attılar. 102- Şeytanların, Süleyman’ın hükümranlığına dair uydurdukları şeylerin ardına düştüler. Halbuki Süleyman kâfir olmadı. Fakat o şeytanlar kâfir oldular. İnsanlara büyüyü ve Babil’deki iki meleğe, Harut ve Marut’a indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek; “Biz ancak imtihanız, sakın küfre girme” demedikçe kimseye (büyü) öğretmezlerdi. İşte ikisinden koca ile karısını ayıracak şeyleri öğrenirlerdi. Allah’ın izni olmadıkça onunla hiçbir kimseye zarar verebilecek değillerdi. Onlar kendilerine zarar verecek ve fayda sağlamayacak şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun ki onlar büyüyü satın alan kimsenin âhirette hiçbir nasibi olmadığını elbette biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kadar da kötüdür! Keşke bilselerdi! 103- Eğer iman edip sakınmış olsalardı, elbette Allah’ın sevabı daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi! 101. “Onlara Allah tarafından yanlarındakini doğrulayan bir peygamber geldiği zaman” Yani bu şerefli Peygamber onlara yüce Kitab’ı ve beraberlerinde bulunana muvafık olan hakkı getirdiği vakit -ve onlar bu sırada kendi kitaplarına sımsıkı sarılmış olduklarını da iddia ediyorlarken- Peygambere ve O’nun getirdiklerine küfrettiler ve bunun sonucunda:“Kitap verilenlerden bir fırka Allah’ın” kendilerine indirmiş olduğu “Kitab’ını” ondan yüz çevirerek, ona iltifat etmeyerek “arkalarına attılar.” Bu, Allah’ın Kitab’ından yüz çevirmeyi ifade etmede daha ileri derecede bir ifadedir. Onlar bu davranışları ile cahillerdenmiş gibi davranıyorlardı. Hâlbuki onlar Peygamberin doğruluğunu ve getirdiklerinin gerçek mahiyetini bilen kimselerdir. Böylelikle Kitab ehlinden bu kesimin, Peygambere iman etmediklerinden dolayı ellerinde hak namına hiçbir şey kalmadığı açıkça ortaya konmaktadır. Zira onların bu Kitab’a küfretmeleri, farkında olmadıkları bir surette kendi kitaplarına da küfretmeleri sonucunu doğurmuştur. 102. “Şeytanların, Süleyman’ın hükümranlığına dair uydurdukları şeylerin ardına düştüler.” Kaderî sırlardan ve ilahî hikmetlerden biri, yararlı olan ve kendisi ile yararlanmak imkânı bulunan şeyleri terk ederek onlardan yararlanmayan kimsenin, kendisine zarar verecek şeyler ile uğraşmakla müptela kılınmasıdır. Rahman olan Allah’a ibadeti terk eden, putlara ibadet belası ile karşı karşıya kalır. Allah’a muhabbeti, O’ndan korkup ummayı terk eden, Allah’tan başkasına muhabbet beslemek, O’ndan başkasından korkmak ve ummak belasına müptela olur. Malını Allah’a itaat uğrunda infak etmeyen kimse şeytana itaat uğrunda harcar. Rabbi’nin huzurunda boyun eğmeyi terk eden bir kimse kulların önünde boyun eğme belasına mahkûm olur. Hakkı terk eden de batıla müptela olur. Aynı şekilde bu yahudiler de Allah’ın Kitab’ını terk ettikleri için şeytanların, Süleyman’ın hükümranlığına dair okuyup uydurdukları büyülere tâbî oldular. Çünkü şeytanlar insanlara büyüyü çıkarıp göstermiş ve Süleyman aleyhisselam’ın büyücülük yaptığını ve bu büyücülük vasıtası ile büyük bir egemenlik ve saltanata eriştiğini iddia etmişlerdi. Oysa şeytanlar bu iddialarında yalan söylemektedirler. Süleyman asla büyücülük yapmış değildir. Aksine buyruğunda gerçeği ve doğruyu dile getiren Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hâlbuki Süleyman” büyüyü öğrenmek suretiyle “kâfir olmadı” ve dolayısıyla büyücülük öğrenmedi. “Fakat” bu hususta “şeytanlar kâfir oldular. İnsanlara büyüyü... öğretiyorlardı.” Bunun sebebi Adem oğullarını azdırmak ve onları saptırmak istemeleridir. Yahudiler de aynı şekilde Irak topraklarından olan Babil’de bulunan iki meleğe indirilmiş bulunan büyüye tâbî olmuşlardı. Bu iki meleğe Allah’ın kullarını imtihan edip sınaması için büyü indirilmişti. Bunlar da insanlara büyüyü öğretiyorlardı. “Hâlbuki o iki melek; biz ancak imtihanız” diye öğüt vermedikçe “sakın küfre girme” yani sihri öğrenme, çünkü bu, küfürdür “demedikçe” böylelikle büyücülük konusunda o kimseyi uyarmadıkça ve sihrin durumunu ona bildirmedikçe “kimseye öğretmezlerdi.” Buna göre şeytanların büyücülük öğretmeleri hakkı batıla karıştırmak, saptırmak ve bu büyüyü Allah’ın kendisini büyücülükten tenzih ettiği kimselere nispet ederek güzel göstermek içindir. Allah’ın, büyücülükten tenzih etmekle birlikte şeytanın büyüyü kendisine nispet ettiği kişi ise Süleyman aleyhisselam’dır. İki meleğin insanlara büyü öğretmeleri ise imtihan etmek içindi ve öğrenmek isteyenlerin herhangi bir mazeretleri olmaması için de bunu öğüt vererek yapıyorlardı. İşte bu yahudiler şeytanların ve bu iki meleğin öğretmiş olduğu büyüye tâbî oluyorlar. Böylelikle onlar nebilerin ve rasullerin getirdikleri ilmi terk ettiler ve şeytanların ilmine yöneldiler. Herkes kendisine uygun olana meyleder. Daha sonra Yüce Allah büyünün kötülüğünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İşte ikisinden koca ile karısının arasını ayıracak şeyleri öğrenirlerdi.” Halbuki eşlerin birbirlerine olan sevgisi başka sevgilerle kıyas edilmez. Çünkü Yüce Allah eşlerin karşılıklı sevgileri hakkında:“Aranızda muhabbet ve merhamet var etmiştir.”(en-Nur, 30/21) buyurmaktadır. Bu da büyünün gerçek olduğuna ve Allah’ın iznine bağlı olarak zarar verdiğine delildir. Allah’ın izni ise iki türlüdür: Kaderî izin: Bu, bu âyet-i kerimede olduğu gibi Allah’ın meşietine/iradesine taalluk eden izin demektir. Şer’î izin: Bu da Yüce Allah’ın daha önce geçen: “Muhakkak ki o (Cebrail), onu Allah’ın izni ile senin kalbine... indirmiştir.”(el-Bakara, 2/97) buyruğundaki gibi (dini konulara yönelik izni)dir. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde sebeplerin ne kadar güçlü bir etkiye sahip olsalar bile neticede kaza ve kadere tâbî olduklarına ve etki göstermekte bağımsız olmadıklarına açık bir delil vardır. Zaten bu aslî ilke hususunda kulların fiillerine dair Kaderiye’nin görüşü müstesna, ümmet fırkalarından hiçbir kimse muhalif kanaat belirtmiş değildir. Kaderiyye ise kulların fiillerinin bağımsız olduğunu ve ilâhi meşiete tâbî olmadıklarını iddia etmiş ve böylelikle sebepleri Allah’ın kudretinin dışında mütâlaa etmiştir. Bu görüşleri ile Allah’ın Kitab’ına, Rasulünün Sünnetine, ashab ve tabiinin icmaına muhalefet etmişlerdir. Daha sonra Yüce Allah büyü bilgisinin katıksız bir zarar olduğunu, bazı günahlarda dünyevî birtakım menfaatler bulunsa da büyüde ne dini ne de dünyevi hiçbir fayda bulunmadığını söz konusu etmektedir. Mesela Yüce Allah içki ve kumarın faydası hakkında şöyle buyurmaktadır:“De ki: İkisinde de hem büyük bir günah, hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Ama günahları faydalarından daha büyüktür.”(el-Bakara, 2/219) Ancak sihir katıksız bir zarardır. Dolayısıyla da ona başvurmayı gerektirecek hiçbir neden yoktur. Bütün yasak kılınan şeyler ya katıksız zarardır yahut da kötülükleri faydalarından daha büyüktür. Aynı şekilde yerine getirilmesi emrolunan bütün hususlar da ya katıksız maslahattır yahut taşıdıkları hayır, zararlarından daha çoktur. “Andolsun ki, büyüyü satın alan kimsenin” yani müşterinin satın almak istediği mala gösterdiği rağbet gibi büyüye rağbet edenlerin “âhirette hiçbir nasibi olmadığını elbette biliyorlardı.” Sihir ile âhirette pay sahibi olmak şöyle dursun, onun cezayı gerektirici bir günah olduğunu da biliyorlardı. Buna göre onların büyücülük yapmaları bilgisizliklerinden kaynaklanmıyordu. Aksine onlar dünya hayatını âhiretten daha çok seven kimselerdi. “Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kadar da kötüdür. Keşke bilselerdi!” Sonucu amel olan bir bilgi ile bilselerdi bunu yapmazlardı. [103- Şayet Yahudiler, iman edip Allah'tan korksalardı Allah'ın mükafatının onlar için sihirden ve onun vasıtasıyla kazandıkları şeylerden daha hayırlı olduğunu kesin olarak anlarlardı. Şayet iman ve takva ile elde edilecek olan sevap ve mükafatı gerçek manada bilselerdi kesinlikle iman ederlerdi.]

Bakara 2:103

101- Onlara Allah tarafından yanlarındakini doğrulayan bir peygamber geldiği zaman kendilerine Kitab verilenlerden bir fırka sanki bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitab’ını arkalarına attılar. 102- Şeytanların, Süleyman’ın hükümranlığına dair uydurdukları şeylerin ardına düştüler. Halbuki Süleyman kâfir olmadı. Fakat o şeytanlar kâfir oldular. İnsanlara büyüyü ve Babil’deki iki meleğe, Harut ve Marut’a indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek; “Biz ancak imtihanız, sakın küfre girme” demedikçe kimseye (büyü) öğretmezlerdi. İşte ikisinden koca ile karısını ayıracak şeyleri öğrenirlerdi. Allah’ın izni olmadıkça onunla hiçbir kimseye zarar verebilecek değillerdi. Onlar kendilerine zarar verecek ve fayda sağlamayacak şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun ki onlar büyüyü satın alan kimsenin âhirette hiçbir nasibi olmadığını elbette biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kadar da kötüdür! Keşke bilselerdi! 103- Eğer iman edip sakınmış olsalardı, elbette Allah’ın sevabı daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi! 101. “Onlara Allah tarafından yanlarındakini doğrulayan bir peygamber geldiği zaman” Yani bu şerefli Peygamber onlara yüce Kitab’ı ve beraberlerinde bulunana muvafık olan hakkı getirdiği vakit -ve onlar bu sırada kendi kitaplarına sımsıkı sarılmış olduklarını da iddia ediyorlarken- Peygambere ve O’nun getirdiklerine küfrettiler ve bunun sonucunda:“Kitap verilenlerden bir fırka Allah’ın” kendilerine indirmiş olduğu “Kitab’ını” ondan yüz çevirerek, ona iltifat etmeyerek “arkalarına attılar.” Bu, Allah’ın Kitab’ından yüz çevirmeyi ifade etmede daha ileri derecede bir ifadedir. Onlar bu davranışları ile cahillerdenmiş gibi davranıyorlardı. Hâlbuki onlar Peygamberin doğruluğunu ve getirdiklerinin gerçek mahiyetini bilen kimselerdir. Böylelikle Kitab ehlinden bu kesimin, Peygambere iman etmediklerinden dolayı ellerinde hak namına hiçbir şey kalmadığı açıkça ortaya konmaktadır. Zira onların bu Kitab’a küfretmeleri, farkında olmadıkları bir surette kendi kitaplarına da küfretmeleri sonucunu doğurmuştur. 102. “Şeytanların, Süleyman’ın hükümranlığına dair uydurdukları şeylerin ardına düştüler.” Kaderî sırlardan ve ilahî hikmetlerden biri, yararlı olan ve kendisi ile yararlanmak imkânı bulunan şeyleri terk ederek onlardan yararlanmayan kimsenin, kendisine zarar verecek şeyler ile uğraşmakla müptela kılınmasıdır. Rahman olan Allah’a ibadeti terk eden, putlara ibadet belası ile karşı karşıya kalır. Allah’a muhabbeti, O’ndan korkup ummayı terk eden, Allah’tan başkasına muhabbet beslemek, O’ndan başkasından korkmak ve ummak belasına müptela olur. Malını Allah’a itaat uğrunda infak etmeyen kimse şeytana itaat uğrunda harcar. Rabbi’nin huzurunda boyun eğmeyi terk eden bir kimse kulların önünde boyun eğme belasına mahkûm olur. Hakkı terk eden de batıla müptela olur. Aynı şekilde bu yahudiler de Allah’ın Kitab’ını terk ettikleri için şeytanların, Süleyman’ın hükümranlığına dair okuyup uydurdukları büyülere tâbî oldular. Çünkü şeytanlar insanlara büyüyü çıkarıp göstermiş ve Süleyman aleyhisselam’ın büyücülük yaptığını ve bu büyücülük vasıtası ile büyük bir egemenlik ve saltanata eriştiğini iddia etmişlerdi. Oysa şeytanlar bu iddialarında yalan söylemektedirler. Süleyman asla büyücülük yapmış değildir. Aksine buyruğunda gerçeği ve doğruyu dile getiren Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hâlbuki Süleyman” büyüyü öğrenmek suretiyle “kâfir olmadı” ve dolayısıyla büyücülük öğrenmedi. “Fakat” bu hususta “şeytanlar kâfir oldular. İnsanlara büyüyü... öğretiyorlardı.” Bunun sebebi Adem oğullarını azdırmak ve onları saptırmak istemeleridir. Yahudiler de aynı şekilde Irak topraklarından olan Babil’de bulunan iki meleğe indirilmiş bulunan büyüye tâbî olmuşlardı. Bu iki meleğe Allah’ın kullarını imtihan edip sınaması için büyü indirilmişti. Bunlar da insanlara büyüyü öğretiyorlardı. “Hâlbuki o iki melek; biz ancak imtihanız” diye öğüt vermedikçe “sakın küfre girme” yani sihri öğrenme, çünkü bu, küfürdür “demedikçe” böylelikle büyücülük konusunda o kimseyi uyarmadıkça ve sihrin durumunu ona bildirmedikçe “kimseye öğretmezlerdi.” Buna göre şeytanların büyücülük öğretmeleri hakkı batıla karıştırmak, saptırmak ve bu büyüyü Allah’ın kendisini büyücülükten tenzih ettiği kimselere nispet ederek güzel göstermek içindir. Allah’ın, büyücülükten tenzih etmekle birlikte şeytanın büyüyü kendisine nispet ettiği kişi ise Süleyman aleyhisselam’dır. İki meleğin insanlara büyü öğretmeleri ise imtihan etmek içindi ve öğrenmek isteyenlerin herhangi bir mazeretleri olmaması için de bunu öğüt vererek yapıyorlardı. İşte bu yahudiler şeytanların ve bu iki meleğin öğretmiş olduğu büyüye tâbî oluyorlar. Böylelikle onlar nebilerin ve rasullerin getirdikleri ilmi terk ettiler ve şeytanların ilmine yöneldiler. Herkes kendisine uygun olana meyleder. Daha sonra Yüce Allah büyünün kötülüğünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İşte ikisinden koca ile karısının arasını ayıracak şeyleri öğrenirlerdi.” Halbuki eşlerin birbirlerine olan sevgisi başka sevgilerle kıyas edilmez. Çünkü Yüce Allah eşlerin karşılıklı sevgileri hakkında:“Aranızda muhabbet ve merhamet var etmiştir.”(en-Nur, 30/21) buyurmaktadır. Bu da büyünün gerçek olduğuna ve Allah’ın iznine bağlı olarak zarar verdiğine delildir. Allah’ın izni ise iki türlüdür: Kaderî izin: Bu, bu âyet-i kerimede olduğu gibi Allah’ın meşietine/iradesine taalluk eden izin demektir. Şer’î izin: Bu da Yüce Allah’ın daha önce geçen: “Muhakkak ki o (Cebrail), onu Allah’ın izni ile senin kalbine... indirmiştir.”(el-Bakara, 2/97) buyruğundaki gibi (dini konulara yönelik izni)dir. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde sebeplerin ne kadar güçlü bir etkiye sahip olsalar bile neticede kaza ve kadere tâbî olduklarına ve etki göstermekte bağımsız olmadıklarına açık bir delil vardır. Zaten bu aslî ilke hususunda kulların fiillerine dair Kaderiye’nin görüşü müstesna, ümmet fırkalarından hiçbir kimse muhalif kanaat belirtmiş değildir. Kaderiyye ise kulların fiillerinin bağımsız olduğunu ve ilâhi meşiete tâbî olmadıklarını iddia etmiş ve böylelikle sebepleri Allah’ın kudretinin dışında mütâlaa etmiştir. Bu görüşleri ile Allah’ın Kitab’ına, Rasulünün Sünnetine, ashab ve tabiinin icmaına muhalefet etmişlerdir. Daha sonra Yüce Allah büyü bilgisinin katıksız bir zarar olduğunu, bazı günahlarda dünyevî birtakım menfaatler bulunsa da büyüde ne dini ne de dünyevi hiçbir fayda bulunmadığını söz konusu etmektedir. Mesela Yüce Allah içki ve kumarın faydası hakkında şöyle buyurmaktadır:“De ki: İkisinde de hem büyük bir günah, hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Ama günahları faydalarından daha büyüktür.”(el-Bakara, 2/219) Ancak sihir katıksız bir zarardır. Dolayısıyla da ona başvurmayı gerektirecek hiçbir neden yoktur. Bütün yasak kılınan şeyler ya katıksız zarardır yahut da kötülükleri faydalarından daha büyüktür. Aynı şekilde yerine getirilmesi emrolunan bütün hususlar da ya katıksız maslahattır yahut taşıdıkları hayır, zararlarından daha çoktur. “Andolsun ki, büyüyü satın alan kimsenin” yani müşterinin satın almak istediği mala gösterdiği rağbet gibi büyüye rağbet edenlerin “âhirette hiçbir nasibi olmadığını elbette biliyorlardı.” Sihir ile âhirette pay sahibi olmak şöyle dursun, onun cezayı gerektirici bir günah olduğunu da biliyorlardı. Buna göre onların büyücülük yapmaları bilgisizliklerinden kaynaklanmıyordu. Aksine onlar dünya hayatını âhiretten daha çok seven kimselerdi. “Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kadar da kötüdür. Keşke bilselerdi!” Sonucu amel olan bir bilgi ile bilselerdi bunu yapmazlardı. [103- Şayet Yahudiler, iman edip Allah'tan korksalardı Allah'ın mükafatının onlar için sihirden ve onun vasıtasıyla kazandıkları şeylerden daha hayırlı olduğunu kesin olarak anlarlardı. Şayet iman ve takva ile elde edilecek olan sevap ve mükafatı gerçek manada bilselerdi kesinlikle iman ederlerdi.]

Bakara 2:104

104- Ey iman edenler! “Râinâ” demeyin, “unzurnâ” deyin ve dinleyin. Kâfirler için çok acı bir azap var. 105- Kitap ehli olan kâfirler de müşrikler de Rabb’inizden size hiçbir hayrın indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetini dilediğine has kılar. Allah büyük lütuf sahibidir. 104. “Ey iman edenler! “Râinâ” demeyin.” Müslümanlar, Peygamber kendilerine dinlerini öğrettiği sırada ona hitaben “bizim halimizi gözet” anlamında “râinâ” derler ve bu kelime ile sağlıklı ve doğru bir mana kastederlerdi. Yahudiler ise bu kelimeyi kötü bir mana kastederek kullanıyorlar ve bu fırsatı değerlendirerek Peygamber’e onunla hitap ediyorlardı. Allah da böyle bir kapıyı kapatmak üzere mü’minlere bu kelimeyi kullanmayı yasakladı. Bu buyruktan, eğer haram olana götüren bir yol ise caiz olan bir şeyin de yasaklanabileceği anlaşılmaktadır. Yine bu buyrukta güzel edep, sadece güzel anlamlar içeren ve hiçbir yönden kötü mana taşımayan lafızları kullanmak ve çirkin sözleri terk etmek hakkında nasihat vardır. Yine uygun olmayan bir anlama gelme ihtimali bulunan ve bir çeşit şaşırtmaca anlamlar taşıyan sözleri terk etme emri vardır. O bakımdan Yüce Allah müminlere ancak güzel bir anlama gelme ihtimali bulunan bir söz kullanmalarını emrederek: “Unzurnâ deyin” buyurdu. Çünkü (bize bak, bizi gözet anlamına gelen)“unzurnâ” kelimesi yeterlidir ve herhangi bir sakınca söz konusu olmaksızın maksat onunla gerçekleşir. “ve dinleyin” Yüce Allah burada dinlenecek şeyi söz konusu etmemiştir. Bunun sebebi dinlenmesi emrolunan her bir şeyi kapsamına alsın diyedir. Böylece hem Kur’ân’ı, hem de hikmetin kendisi olan Sünnet’i lafzı ve manası ile dinlemeyi hem de onlarda verilen emri ve yapılan çağrıyı kabul edip karşılık vermeyi kapsamaktadır. Dolayısıyla bu emrin çerçevesine edeb ve itaat girmektedir. Daha sonra Allah, kâfirleri can yakıcı, acı verici bir azab ile tehdit etmektedir. 105. “Kitap ehli olan kâfirler de müşrikler de Rabb’inizden size hiçbir hayrın indirilmesini istemezler.” Yüce Allah yahudi ve müşriklerin mü’minlere düşmanlıklarını haber vermekte ve onların mü’minlere az ya da çok hayır namına hiçbir şey indirilmesini arzulamadıklarını bildirmektedir. Buna sebep ise mü’minlere karşı duydukları kıskançlıkları ve Allah’ın lütfunu mü’minlere has kılmasına duydukları kindir. Hâlbuki “Allah büyük lütuf sahibidir.” Ey mü’minler! Allah’ın sizi temizlesin, size Kitab ve Hikmet’i öğretsin, size bilmediğinizi bildirsin ve öğretsin diye Rasulünüze Kitab’ı indirmiş olması da Allah’ın üzerinizdeki lütfundandır. Hamd Allah’ındır, minnet duyguları onadır.

Bakara 2:105

104- Ey iman edenler! “Râinâ” demeyin, “unzurnâ” deyin ve dinleyin. Kâfirler için çok acı bir azap var. 105- Kitap ehli olan kâfirler de müşrikler de Rabb’inizden size hiçbir hayrın indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetini dilediğine has kılar. Allah büyük lütuf sahibidir. 104. “Ey iman edenler! “Râinâ” demeyin.” Müslümanlar, Peygamber kendilerine dinlerini öğrettiği sırada ona hitaben “bizim halimizi gözet” anlamında “râinâ” derler ve bu kelime ile sağlıklı ve doğru bir mana kastederlerdi. Yahudiler ise bu kelimeyi kötü bir mana kastederek kullanıyorlar ve bu fırsatı değerlendirerek Peygamber’e onunla hitap ediyorlardı. Allah da böyle bir kapıyı kapatmak üzere mü’minlere bu kelimeyi kullanmayı yasakladı. Bu buyruktan, eğer haram olana götüren bir yol ise caiz olan bir şeyin de yasaklanabileceği anlaşılmaktadır. Yine bu buyrukta güzel edep, sadece güzel anlamlar içeren ve hiçbir yönden kötü mana taşımayan lafızları kullanmak ve çirkin sözleri terk etmek hakkında nasihat vardır. Yine uygun olmayan bir anlama gelme ihtimali bulunan ve bir çeşit şaşırtmaca anlamlar taşıyan sözleri terk etme emri vardır. O bakımdan Yüce Allah müminlere ancak güzel bir anlama gelme ihtimali bulunan bir söz kullanmalarını emrederek: “Unzurnâ deyin” buyurdu. Çünkü (bize bak, bizi gözet anlamına gelen)“unzurnâ” kelimesi yeterlidir ve herhangi bir sakınca söz konusu olmaksızın maksat onunla gerçekleşir. “ve dinleyin” Yüce Allah burada dinlenecek şeyi söz konusu etmemiştir. Bunun sebebi dinlenmesi emrolunan her bir şeyi kapsamına alsın diyedir. Böylece hem Kur’ân’ı, hem de hikmetin kendisi olan Sünnet’i lafzı ve manası ile dinlemeyi hem de onlarda verilen emri ve yapılan çağrıyı kabul edip karşılık vermeyi kapsamaktadır. Dolayısıyla bu emrin çerçevesine edeb ve itaat girmektedir. Daha sonra Allah, kâfirleri can yakıcı, acı verici bir azab ile tehdit etmektedir. 105. “Kitap ehli olan kâfirler de müşrikler de Rabb’inizden size hiçbir hayrın indirilmesini istemezler.” Yüce Allah yahudi ve müşriklerin mü’minlere düşmanlıklarını haber vermekte ve onların mü’minlere az ya da çok hayır namına hiçbir şey indirilmesini arzulamadıklarını bildirmektedir. Buna sebep ise mü’minlere karşı duydukları kıskançlıkları ve Allah’ın lütfunu mü’minlere has kılmasına duydukları kindir. Hâlbuki “Allah büyük lütuf sahibidir.” Ey mü’minler! Allah’ın sizi temizlesin, size Kitab ve Hikmet’i öğretsin, size bilmediğinizi bildirsin ve öğretsin diye Rasulünüze Kitab’ı indirmiş olması da Allah’ın üzerinizdeki lütfundandır. Hamd Allah’ındır, minnet duyguları onadır.

Bakara 2:106

106- Biz bir âyeti nesheder veya unutturursak ya ondan daha hayırlısını ya da onun benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kâdirdir. 107- Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır? Allah’tan başka hiçbir dostunuz ve hiçbir yardımcınız da yoktur. 106. Nesh, nakletmek, aktarmak demektir. Neshin gerçek mahiyeti, mükelleflerin, muhatap oldukları meşru bir hükümden başka hükme nakledilmeleri yahut da o hükmün düşürülmesidir. Yahudiler neshi inkâr ediyor, neshin caiz olmadığını iddia ediyorlardı. Hâlbuki nesh ellerinde bulunan Tevrat’ta da zikredilmiştir. Buna göre neshi inkâr etmeleri katıksız bir küfür ve hevâdan ibaretti. İşte bu yüzden Yüce Allah neshin hikmetini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Biz bir âyeti nesheder veya unutturursak” yani onu kullara unutturup kalplerinden silecek olursak, “ya ondan daha hayırlısını” ve sizin için daha faydalısını “veya onun benzerini getiririz.” Bu, neshin sizin için en azından maslahat itibari ile birinci hükümden daha aşağıda olmayacağını göstermektedir. Çünkü Yüce Allah’ın özellikle bu ümmet üzerindeki lütfu devamlı artış halindedir. O bu ümmete dinini son derece kolaylaştırmıştır. Yüce Allah neshe dil uzatan kimselerin aslında Yüce Allah’ın hükümranlığına ve kudretine de dil uzatmış olacağını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Bilmez misin ki Allah her şeye kâdirdir.” 107. “Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır?” O sizin mutlak mâlikiniz olduğuna göre, son derece şefkatli ve merhametli bir mâlikin egemenlik sahasında tasarrufta bulunduğu gibi O da sizin üzerinizde kaderiyle, emirleri ve yasakları ile tasarruf eder. O’nun kulları hakkındaki çeşitli takdirlerinde kudreti için herhangi bir sınır söz konusu olmadığı gibi, kulları için teşri buyurduğu hükümlerde de kendisine itiraz olunamaz. Çünkü kul Rabb’inin dinî ve kaderî emirleri altında altındadır, onlara boyun eğmek durumundadır. O halde kul kim oluyor ki, itiraz etsin? Aynı şekilde O, kullarının gerçek dostu ve yardımcısıdır. Menfaatlerinin elde edilmesinde onların dostu olduğu gibi, zarar verecek şeylerin bertaraf edilmesinde de onlara yardımcı olur. Allah’ın kullarının velisi, gerçek dostu olmasının bir göstergesi de onlara olan rahmetinin ve hikmetinin gerektirdiği hükümleri onlar için teşrî’ buyurmasıdır. Kur’ân ve Sünnetteki nesh üzerinde dikkatle düşünen bir kimse bu yolla Allah’ın hikmetini, kullarına olan rahmetini ve onların fark edemeyecekleri bir şekilde lütfuyla yararlı olan şeyleri onlara nasıl ulaştırdığını görür.

Bakara 2:107

106- Biz bir âyeti nesheder veya unutturursak ya ondan daha hayırlısını ya da onun benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kâdirdir. 107- Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır? Allah’tan başka hiçbir dostunuz ve hiçbir yardımcınız da yoktur. 106. Nesh, nakletmek, aktarmak demektir. Neshin gerçek mahiyeti, mükelleflerin, muhatap oldukları meşru bir hükümden başka hükme nakledilmeleri yahut da o hükmün düşürülmesidir. Yahudiler neshi inkâr ediyor, neshin caiz olmadığını iddia ediyorlardı. Hâlbuki nesh ellerinde bulunan Tevrat’ta da zikredilmiştir. Buna göre neshi inkâr etmeleri katıksız bir küfür ve hevâdan ibaretti. İşte bu yüzden Yüce Allah neshin hikmetini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Biz bir âyeti nesheder veya unutturursak” yani onu kullara unutturup kalplerinden silecek olursak, “ya ondan daha hayırlısını” ve sizin için daha faydalısını “veya onun benzerini getiririz.” Bu, neshin sizin için en azından maslahat itibari ile birinci hükümden daha aşağıda olmayacağını göstermektedir. Çünkü Yüce Allah’ın özellikle bu ümmet üzerindeki lütfu devamlı artış halindedir. O bu ümmete dinini son derece kolaylaştırmıştır. Yüce Allah neshe dil uzatan kimselerin aslında Yüce Allah’ın hükümranlığına ve kudretine de dil uzatmış olacağını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Bilmez misin ki Allah her şeye kâdirdir.” 107. “Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır?” O sizin mutlak mâlikiniz olduğuna göre, son derece şefkatli ve merhametli bir mâlikin egemenlik sahasında tasarrufta bulunduğu gibi O da sizin üzerinizde kaderiyle, emirleri ve yasakları ile tasarruf eder. O’nun kulları hakkındaki çeşitli takdirlerinde kudreti için herhangi bir sınır söz konusu olmadığı gibi, kulları için teşri buyurduğu hükümlerde de kendisine itiraz olunamaz. Çünkü kul Rabb’inin dinî ve kaderî emirleri altında altındadır, onlara boyun eğmek durumundadır. O halde kul kim oluyor ki, itiraz etsin? Aynı şekilde O, kullarının gerçek dostu ve yardımcısıdır. Menfaatlerinin elde edilmesinde onların dostu olduğu gibi, zarar verecek şeylerin bertaraf edilmesinde de onlara yardımcı olur. Allah’ın kullarının velisi, gerçek dostu olmasının bir göstergesi de onlara olan rahmetinin ve hikmetinin gerektirdiği hükümleri onlar için teşrî’ buyurmasıdır. Kur’ân ve Sünnetteki nesh üzerinde dikkatle düşünen bir kimse bu yolla Allah’ın hikmetini, kullarına olan rahmetini ve onların fark edemeyecekleri bir şekilde lütfuyla yararlı olan şeyleri onlara nasıl ulaştırdığını görür.

Bakara 2:108

108- Yoksa siz de Peygamberinizden, önceden Mûsâ’dan isteklerde bulunulduğu gibi istekte bulunmak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfürle değişirse doğru yoldan sapıtmış olur. 109- Ehl-i Kitap’tan birçoğu hak kendilerine besbelli olmuşken sırf içlerine yerleşmiş olan kıskançlıktan dolayı sizi imanınızdan sonra (tekrar) küfre döndürmeyi çok isterler. Artık Allah’ın emri gelinceye kadar affedip bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir. 110- Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Nefisleriniz için önden ne hayır gönderirseniz, Allah nezdinde onu bulacaksınız. Şüphesiz Allah ne yaptığınızı çok iyi görendir. 108. “Yoksa siz de Peygamberinizden, önceden Mûsâ’dan isteklerde bulunulduğu gibi istekte bulunmak mı istiyorsunuz?” Yüce Allah mü’minlere ya da yahudilere Rasullerinden Musa’dan istenenler türünden isteklerde bulunmalarını yasaklamaktadır. Bundan kasıt ise işi yokuşa sürmek ve itiraz etmek gayesi ile yapılan istekler ve sorulan sorulardır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında işaret ettiği gibi:“Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Gerçekten Mûsâ’dan daha büyüğünü istemişlerdi de, Allah’ı bize apaçık göster, demişlerdi.”(en-Nisa, 4/153)“Ey iman edenler! Size açıklanınca üzüleceğiniz birtakım şeyleri sormayın.”(el-Maide, 5/101) İşte bu ve benzerleri, hakkında soru sorulması ve istekte bulunulması yasak kılınan hususlardandır. Doğrunun gösterilmesi ve öğrenmek kastı ile soru sormaya gelince, bu övülmüş bir husustur. Yüce Allah, şu buyruklarında olduğu gibi, bunu emretmektedir:“Eğer bilmiyor iseniz, zikir/ilim ehline sorun.”(en-Nahl, 16/43, el-Enbiyâ, 21/7). Yüce Allah onların soru sormalarını da takdir etmekte (reddetmemektedir), şu buyruklarda olduğu gibi:“Sana içki ve kumar hakkında sorarlar.”(el-Bakara, 2/219); “Sana yetimler hakkında soru sorarlar.”(el-Maide, 5/220) ve benzeri gibi. Yasak kılınmış soru sormalar ve istekler yerilmiş olduğundan ve kimi zaman bunların sahiplerini küfre kadar götürebildiğinden Yüce Allah:“Kim imanı küfürle değişirse doğru yoldan sapıtmış olur.” diye buyurmaktadır. 109. Daha sonra Yüce Allah, kitap ehlinin pek çoğunun kıskançlığını ve onların “sizi imanınızdan sonra (tekrar) küfre döndürmeyi çok isterler” şeklindeki çok şiddetli arzularını haber vermektedir. Bu uğurda çalışıp çabaladılar, türlü hile ve tuzaklar hazırladılar ama onların kurdukları tuzaklar hep aleyhlerine dönmüştür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kitap Ehlinden bir zümre dedi ki: İman edenlere indirilene gündüzün başında iman edin, sonunda da küfredin. Olur ki dönerler.”(Ali İmran, 3/77) Bu da onların nefislerinden kaynaklanan kıskançlıklarından dolayıdır. Yüce Allah mü’minlere kendilerine kötülük yapanlara -Allah’ın emri gelinceye kadar- af ve hoşgörü ile karşılık vermelerini emretmektedir. Daha sonra Yüce Allah onlara cihad emrini verdi. Böylelikle Allah mü’minlerin yüreklerine soğuk su serpti ve onların kimilerini öldürdüler, kimilerini esir aldılar, kimilerini de sürgüne gönderdiler. “Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir.” 110. “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin…” Daha sonra Yüce Allah hâli hazırdaki zamanda namazı dosdoğru kılma, zekâtı verme ve Allah’a yakınlaştırıcı her türlü fiili yapmakla vakit geçirmelerini emretmekte, hayır namına yaptıkları her bir şeyin Allah nezdinde asla kaybolmayacağını, boşa çıkmayacağını, aksine onu Allah katında tam manasıyla tespit edilmiş ve eksiksiz olarak bulacaklarını vaat etmektedir:“Şüphesiz Allah neler yaptığınızı çok iyi görendir.”

Bakara 2:109

108- Yoksa siz de Peygamberinizden, önceden Mûsâ’dan isteklerde bulunulduğu gibi istekte bulunmak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfürle değişirse doğru yoldan sapıtmış olur. 109- Ehl-i Kitap’tan birçoğu hak kendilerine besbelli olmuşken sırf içlerine yerleşmiş olan kıskançlıktan dolayı sizi imanınızdan sonra (tekrar) küfre döndürmeyi çok isterler. Artık Allah’ın emri gelinceye kadar affedip bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir. 110- Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Nefisleriniz için önden ne hayır gönderirseniz, Allah nezdinde onu bulacaksınız. Şüphesiz Allah ne yaptığınızı çok iyi görendir. 108. “Yoksa siz de Peygamberinizden, önceden Mûsâ’dan isteklerde bulunulduğu gibi istekte bulunmak mı istiyorsunuz?” Yüce Allah mü’minlere ya da yahudilere Rasullerinden Musa’dan istenenler türünden isteklerde bulunmalarını yasaklamaktadır. Bundan kasıt ise işi yokuşa sürmek ve itiraz etmek gayesi ile yapılan istekler ve sorulan sorulardır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında işaret ettiği gibi:“Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Gerçekten Mûsâ’dan daha büyüğünü istemişlerdi de, Allah’ı bize apaçık göster, demişlerdi.”(en-Nisa, 4/153)“Ey iman edenler! Size açıklanınca üzüleceğiniz birtakım şeyleri sormayın.”(el-Maide, 5/101) İşte bu ve benzerleri, hakkında soru sorulması ve istekte bulunulması yasak kılınan hususlardandır. Doğrunun gösterilmesi ve öğrenmek kastı ile soru sormaya gelince, bu övülmüş bir husustur. Yüce Allah, şu buyruklarında olduğu gibi, bunu emretmektedir:“Eğer bilmiyor iseniz, zikir/ilim ehline sorun.”(en-Nahl, 16/43, el-Enbiyâ, 21/7). Yüce Allah onların soru sormalarını da takdir etmekte (reddetmemektedir), şu buyruklarda olduğu gibi:“Sana içki ve kumar hakkında sorarlar.”(el-Bakara, 2/219); “Sana yetimler hakkında soru sorarlar.”(el-Maide, 5/220) ve benzeri gibi. Yasak kılınmış soru sormalar ve istekler yerilmiş olduğundan ve kimi zaman bunların sahiplerini küfre kadar götürebildiğinden Yüce Allah:“Kim imanı küfürle değişirse doğru yoldan sapıtmış olur.” diye buyurmaktadır. 109. Daha sonra Yüce Allah, kitap ehlinin pek çoğunun kıskançlığını ve onların “sizi imanınızdan sonra (tekrar) küfre döndürmeyi çok isterler” şeklindeki çok şiddetli arzularını haber vermektedir. Bu uğurda çalışıp çabaladılar, türlü hile ve tuzaklar hazırladılar ama onların kurdukları tuzaklar hep aleyhlerine dönmüştür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kitap Ehlinden bir zümre dedi ki: İman edenlere indirilene gündüzün başında iman edin, sonunda da küfredin. Olur ki dönerler.”(Ali İmran, 3/77) Bu da onların nefislerinden kaynaklanan kıskançlıklarından dolayıdır. Yüce Allah mü’minlere kendilerine kötülük yapanlara -Allah’ın emri gelinceye kadar- af ve hoşgörü ile karşılık vermelerini emretmektedir. Daha sonra Yüce Allah onlara cihad emrini verdi. Böylelikle Allah mü’minlerin yüreklerine soğuk su serpti ve onların kimilerini öldürdüler, kimilerini esir aldılar, kimilerini de sürgüne gönderdiler. “Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir.” 110. “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin…” Daha sonra Yüce Allah hâli hazırdaki zamanda namazı dosdoğru kılma, zekâtı verme ve Allah’a yakınlaştırıcı her türlü fiili yapmakla vakit geçirmelerini emretmekte, hayır namına yaptıkları her bir şeyin Allah nezdinde asla kaybolmayacağını, boşa çıkmayacağını, aksine onu Allah katında tam manasıyla tespit edilmiş ve eksiksiz olarak bulacaklarını vaat etmektedir:“Şüphesiz Allah neler yaptığınızı çok iyi görendir.”

Bakara 2:110

108- Yoksa siz de Peygamberinizden, önceden Mûsâ’dan isteklerde bulunulduğu gibi istekte bulunmak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfürle değişirse doğru yoldan sapıtmış olur. 109- Ehl-i Kitap’tan birçoğu hak kendilerine besbelli olmuşken sırf içlerine yerleşmiş olan kıskançlıktan dolayı sizi imanınızdan sonra (tekrar) küfre döndürmeyi çok isterler. Artık Allah’ın emri gelinceye kadar affedip bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir. 110- Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Nefisleriniz için önden ne hayır gönderirseniz, Allah nezdinde onu bulacaksınız. Şüphesiz Allah ne yaptığınızı çok iyi görendir. 108. “Yoksa siz de Peygamberinizden, önceden Mûsâ’dan isteklerde bulunulduğu gibi istekte bulunmak mı istiyorsunuz?” Yüce Allah mü’minlere ya da yahudilere Rasullerinden Musa’dan istenenler türünden isteklerde bulunmalarını yasaklamaktadır. Bundan kasıt ise işi yokuşa sürmek ve itiraz etmek gayesi ile yapılan istekler ve sorulan sorulardır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında işaret ettiği gibi:“Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Gerçekten Mûsâ’dan daha büyüğünü istemişlerdi de, Allah’ı bize apaçık göster, demişlerdi.”(en-Nisa, 4/153)“Ey iman edenler! Size açıklanınca üzüleceğiniz birtakım şeyleri sormayın.”(el-Maide, 5/101) İşte bu ve benzerleri, hakkında soru sorulması ve istekte bulunulması yasak kılınan hususlardandır. Doğrunun gösterilmesi ve öğrenmek kastı ile soru sormaya gelince, bu övülmüş bir husustur. Yüce Allah, şu buyruklarında olduğu gibi, bunu emretmektedir:“Eğer bilmiyor iseniz, zikir/ilim ehline sorun.”(en-Nahl, 16/43, el-Enbiyâ, 21/7). Yüce Allah onların soru sormalarını da takdir etmekte (reddetmemektedir), şu buyruklarda olduğu gibi:“Sana içki ve kumar hakkında sorarlar.”(el-Bakara, 2/219); “Sana yetimler hakkında soru sorarlar.”(el-Maide, 5/220) ve benzeri gibi. Yasak kılınmış soru sormalar ve istekler yerilmiş olduğundan ve kimi zaman bunların sahiplerini küfre kadar götürebildiğinden Yüce Allah:“Kim imanı küfürle değişirse doğru yoldan sapıtmış olur.” diye buyurmaktadır. 109. Daha sonra Yüce Allah, kitap ehlinin pek çoğunun kıskançlığını ve onların “sizi imanınızdan sonra (tekrar) küfre döndürmeyi çok isterler” şeklindeki çok şiddetli arzularını haber vermektedir. Bu uğurda çalışıp çabaladılar, türlü hile ve tuzaklar hazırladılar ama onların kurdukları tuzaklar hep aleyhlerine dönmüştür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kitap Ehlinden bir zümre dedi ki: İman edenlere indirilene gündüzün başında iman edin, sonunda da küfredin. Olur ki dönerler.”(Ali İmran, 3/77) Bu da onların nefislerinden kaynaklanan kıskançlıklarından dolayıdır. Yüce Allah mü’minlere kendilerine kötülük yapanlara -Allah’ın emri gelinceye kadar- af ve hoşgörü ile karşılık vermelerini emretmektedir. Daha sonra Yüce Allah onlara cihad emrini verdi. Böylelikle Allah mü’minlerin yüreklerine soğuk su serpti ve onların kimilerini öldürdüler, kimilerini esir aldılar, kimilerini de sürgüne gönderdiler. “Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir.” 110. “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin…” Daha sonra Yüce Allah hâli hazırdaki zamanda namazı dosdoğru kılma, zekâtı verme ve Allah’a yakınlaştırıcı her türlü fiili yapmakla vakit geçirmelerini emretmekte, hayır namına yaptıkları her bir şeyin Allah nezdinde asla kaybolmayacağını, boşa çıkmayacağını, aksine onu Allah katında tam manasıyla tespit edilmiş ve eksiksiz olarak bulacaklarını vaat etmektedir:“Şüphesiz Allah neler yaptığınızı çok iyi görendir.”

Bakara 2:111

111- “Yahudi ve hıristiyan olanlardan başkası asla Cennet’e giremez!” dediler. Bu, onların kendi kuruntularıdır! De ki:“Eğer doğru iseniz delilinizi getirin.” 112- Hayır! Kim ihsan sahibi olarak yüzünü Allah’a teslim ederse işte onun ecri Rabb’i katındadır. Onlar için korku yoktur ve onlar üzülmezler de. 111. “Yahudi ve hıristiyan olanlardan başkası asla Cennet’e giremez!” dediler.” Yani yahudiler, “Cennet’e yahudi olandan başkası girmeyecektir.” dediler, hıristiyanlar da; “Cennet’e hıristiyan olandan başkası asla girmeyecektir,” dediler. Böylelikle yalnız kendilerinin Cennetlik olacağı hükmüne vardılar. Bu ise belli bir delil ve belgesi olmaksızın kabul edilemeyecek mücerret bir kuruntudur. O halde eğer doğru söyleyenler iseniz, böyle bir delili getirin. İşte herhangi bir iddiada bulunan herkesin durumu böyledir. Mutlaka iddiasının doğruluğuna dair delili ortaya koymak zorundadır. Eğer herhangi bir kimse de yine delilsiz olarak aynı iddianın aksini ileri sürecek olursa, ikisi arasında herhangi bir fark kalmaz. Çünkü iddiaları doğrulayan yahut yalan olduğunu ortaya koyan şey, delildir. Onların ellerinde de herhangi bir delil olmadığına göre onların bu iddialarında yalan söyledikleri açıkça ortaya çıkmış oldu. 112. Daha sonra Yüce Allah herkes için geçerli olan ve açık seçik delili şöylece söz konusu etmektedir:“Hayır!” Yani durum, sizin temenni, kuruntu ve iddialarınıza dayalı değildir; aksine “ihsan sahibi olarak” yani Rabb’ine ibadetini, Rabb’inin Şeriat’ına uygun surette yapmakla ve ihlâs ile birlikte “yüzünü Allah’a teslim ederse” yani kalbi ile Allah’a yönelerek amellerini ihlâsla sadece ve sadece Allah için yaparsa, işte Cennetlik olanlar ancak ve yalnız bunlardır. “işte onun ecri Rabb’i katındadır.” Bu da kapsadığı nimetler ile birlikte Cennet’tir. “Onlar için korku yoktur ve onlar üzülmezler de.” Böylelikle arzu ettiklerini elde etmiş, korktuklarından kurtulmuş olacaklardır. Âyetten şu da anlaşılmaktadır: Böyle olmayan herkes helâk olacak olan Cehennem ehlindendir. Ancak Mâbud’a ihlâs ile ibadet eden ve Rasûl’e tâbî olanlar kurtulabileceklerdir.

Bakara 2:112

111- “Yahudi ve hıristiyan olanlardan başkası asla Cennet’e giremez!” dediler. Bu, onların kendi kuruntularıdır! De ki:“Eğer doğru iseniz delilinizi getirin.” 112- Hayır! Kim ihsan sahibi olarak yüzünü Allah’a teslim ederse işte onun ecri Rabb’i katındadır. Onlar için korku yoktur ve onlar üzülmezler de. 111. “Yahudi ve hıristiyan olanlardan başkası asla Cennet’e giremez!” dediler.” Yani yahudiler, “Cennet’e yahudi olandan başkası girmeyecektir.” dediler, hıristiyanlar da; “Cennet’e hıristiyan olandan başkası asla girmeyecektir,” dediler. Böylelikle yalnız kendilerinin Cennetlik olacağı hükmüne vardılar. Bu ise belli bir delil ve belgesi olmaksızın kabul edilemeyecek mücerret bir kuruntudur. O halde eğer doğru söyleyenler iseniz, böyle bir delili getirin. İşte herhangi bir iddiada bulunan herkesin durumu böyledir. Mutlaka iddiasının doğruluğuna dair delili ortaya koymak zorundadır. Eğer herhangi bir kimse de yine delilsiz olarak aynı iddianın aksini ileri sürecek olursa, ikisi arasında herhangi bir fark kalmaz. Çünkü iddiaları doğrulayan yahut yalan olduğunu ortaya koyan şey, delildir. Onların ellerinde de herhangi bir delil olmadığına göre onların bu iddialarında yalan söyledikleri açıkça ortaya çıkmış oldu. 112. Daha sonra Yüce Allah herkes için geçerli olan ve açık seçik delili şöylece söz konusu etmektedir:“Hayır!” Yani durum, sizin temenni, kuruntu ve iddialarınıza dayalı değildir; aksine “ihsan sahibi olarak” yani Rabb’ine ibadetini, Rabb’inin Şeriat’ına uygun surette yapmakla ve ihlâs ile birlikte “yüzünü Allah’a teslim ederse” yani kalbi ile Allah’a yönelerek amellerini ihlâsla sadece ve sadece Allah için yaparsa, işte Cennetlik olanlar ancak ve yalnız bunlardır. “işte onun ecri Rabb’i katındadır.” Bu da kapsadığı nimetler ile birlikte Cennet’tir. “Onlar için korku yoktur ve onlar üzülmezler de.” Böylelikle arzu ettiklerini elde etmiş, korktuklarından kurtulmuş olacaklardır. Âyetten şu da anlaşılmaktadır: Böyle olmayan herkes helâk olacak olan Cehennem ehlindendir. Ancak Mâbud’a ihlâs ile ibadet eden ve Rasûl’e tâbî olanlar kurtulabileceklerdir.

Bakara 2:113

113- Yahudiler; “Hristiyanlar hiçbir şey üzerinde değildir” dediler. Hıristiyanlar da; “Yahudiler hiçbir şey üzerinde değildir” dediler. Hâlbuki hepsi de Kitab’ı okurlar. Bilmeyenler de tıpkı onların dedikleri gibi söylediler. Artık Allah anlaşmazlığa düştükleri bu hususta Kıyamet gününde aralarında hüküm verecektir. 113. Kitap ehlinin hevâ ve kıskançlıkları birbirlerini sapıklıkla itham etmeye ve birinin diğerini tekfir etmesine varacak kadar ileri seviyeye ulaşmıştı. Tıpkı Arap olan ve olmayan müşrikler arasındaki ümmilerin yaptıklarını yaptılar. Her bir kesim diğerini sapıklıkla itham etmektedir. Yüce Allah ise âhirette kullarına haber verdiği şekilde adil hükmü ile hüküm verecektir. O gün bütün nebileri ve rasulleri tasdik edip Rabb’inin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınanların dışındakiler hakkında kurtuluş söz konusu değildir. Onların dışında kalan herkes helâk olacaktır.

Bakara 2:114

114- Allah’ın mescidlerinde O’nun isminin anılmasını meneden ve onların harab olmalarına çalışanlardan daha zalim kim olabilir? Böyleleri oralara ancak korka korka girebilirler. Onlara dünyada zillet vardır, âhirette de en büyük azab yine onlaradır. 114. “Allah’ın mescidlerinde O’nun isminin anılmasını meneden” Yani Allah’ın mescidlerinde Allah’ın adının anılmasını, namaz kılınmasını ve benzeri itaatlerin yerine getirilmesini engelleyen kimselerden “ve onların” maddi ve manevi yönden “harab olmalarına çalışanlardan” yani bu konuda bütün gayretini ortaya koyanlardan “daha zalim kim olabilir?” yani böylelerden daha zalim ve daha büyük bir günah ve suç sahibi yoktur. Mescidlerin maddi olarak tahriplerinden kasıt onların yıkılmaları, tahrip edilmeleri ve kirletilmeleridir. Manevi tahrip ise oralarda Allah’ın adının anılmasını engellemektir. Bu, bu niteliğe sahip olan herkes hakkında umumî bir hükümdür. Bunun kapsamına Fil ashabı ve Hudeybiye yılı Allah Rasûlünü Mescid-i Haram’a gitmekten alıkoyan Kureyşliler, Beytulmakdis’i tahrip eden hıristiyanlar ve bunların dışında Allah’a karşı çıkmak, muhalefet etmek maksadı ile mescidlerin tahribi için çalışan çeşitli zalimler de girmektedir. Allah’ın bunlara verdiği ceza, oralara girmekten hem şer’an, hem de ilâhî bir kader olarak men edilmeleri olmuştur. Onlar oralara ancak zelil olarak ve korku içinde girebilirler. Allah’ın kullarını korkuttukları için Allah da onların kalplerine korku salmıştır. Allah, Rasûlünü Hudeybiye’de engelleyen müşriklere karşı, aradan fazla geçmeden Rasûlü’ne Mekke’yi fethetme iznini vermiş ve müşriklerin, Beyt’ine yaklaşmalarını men ederek şöyle buyurmuştur:“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir; onun için bu yıllarından sonra artık Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.”(et-Tevbe, 9/28) Fil Ashabının başından geçenleri de Yüce Allah Kitab-ı Kerîm’inde zikretmiştir. Hıristiyanlara da Allah, mü’minleri egemen kılmış ve bunlar, onları oradan sürmüşlerdi. İşte bu şekilde onların niteliklerine sahip olan herkesin payını zamanı gelince alması kaçınılmaz bir şeydir. Ayrıca bu Allah’ın haber verdiği büyük mucize ve belgelerdendir. Zira bunlar meydana gelmeden önce Allah vukua geleceklerini bildirmiştir ve O’nun bildirdiği gibi de gerçekleşmiştir. Ayrıca alimler, bu âyet-i kerimeyi, kâfirlerin mescidlere girmelerine imkân tanımanın caiz olmadığına delil göstermişlerdir. “Onlara dünyada zillet” önceden geçtiği gibi rezillik ve rüsvalık “vardır, âhirette de en büyük azap yine onlaradır.” Allah’ın mescidlerinde Allah’ın adının anılmasını engelleyenden daha zalim kimseler olmadığına göre, bu mescidlerin maddi ve manevi olarak imar edilmesi için çalışandan da daha büyük iman sahibi kimse olamaz. Nitekim Yüce Allah bunu:“Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe iman eden... kimseler imar eder”(et-Tevbe, 9/18) buyruğunda dile getirmektedir. Hatta Yüce Allah adına kurulan evlerin yükseltilmesini, ta’zim edilmesini ve onlara gereken saygının gösterilmesini de emrederek şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın, yükseltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde...”(en-Nur, 24/36) Mescidlere dair pek çok hüküm vardır ki bunların özü bu âyet-i kerimelerin muhtevası içerisindedir.

Bakara 2:115

115- Doğu da, batı da Allah’ındır. O halde nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır. Şüphe yok ki Allah Vasi’dir, her şeyi çok iyi bilendir. 115. “Doğu da, batı da Allah’ındır.” Özellikle doğu ile batıyı söz konusu etmesi, aydınlığın doğuş ve batışında muazzam âyetlerin (ilâhi belge ve mucizelerin) yeri olmalarındandır. O doğunun da batının da mutlak mâliki olduğuna göre, bütün cihetlerin de mutlak mâlikidir. “O halde nereye dönerseniz.” Yani O’nun emri ile döndürmüş olmanız şartı ile yüzünüzü hangi yöne dönerseniz dönün, demektir. O size daha önce Beytülmakdis’e dönmekle emretmiş iken, şimdi Kabe’ye yönelmenizi emredebilir yahut yolculuk esnasında binek üzerinde ve benzeri şekillerde nasıl namaz kılacağınızı (ve nereye döneceğinizi) emreder. Zira (bu son durumda) kıble kulun yöneldiği taraftır. Yahut kıblenin nerede olduğu şüpheli olursa, namaz kılacak kişi araştırarak kıbleyi tespit etmeye çalışır. Daha sonra o tespitinin hatalı olduğunu görse de onun yöneldiği taraf kıble olmuş olur. Ya da hastalık, hareket edemeyecek halde olmak ve benzeri bir durumda da (kıbleye yönelmekten) mazur olur. Bu gibi durumlarda kul ya mazurdur (kıbleye yönelememekten dolayı mazereti makbuldür), yahut da mazereti olmayıp kıbleye yönelmekle memurdur. Durumu ne olursa olsun, onun yöneldiği her bir yön mutlaka Rabbi’nin hükümranlığı altındadır. “Allah’ın yüzü oradadır. Şüphe yok ki Allah Vasi’dir, her şeyi çok iyi bilendir.” Bu buyrukta Yüce Allah’ın azametine ve celâline yaraşır şekilde ve diğer yüzlere benzemeyen hakiki bir “yüz”ü olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca yüce Rabb’imiz Vasi’dir, yani lütfu geniş ve sıfatları azametli olandır. Sizin gizlediklerinizi ve niyetlerinizi çok iyi bilendir. İşte O’nun lütfunun genişliği ve bilgisi dolayısıyla bu hususu da sizin lehinize genişletmiş ve size vermiş olduğu bu emre uygun olarak amelinizi kabul etmiştir. Hamd ve şükür yalnız O’nadır.

Bakara 2:116

116- Onlar “Allah çocuk edindi” dediler. (Hâşâ!) O (bundan) münezzehtir. Tam aksine, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur, hepsi O’na boyun eğer. 117- O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyin olmasına hükmetti mi, ona yalnızca “Ol” der, o da oluverir. 116. “Onlar” Yani yahudiler, hıristiyanlar, müşrikler ve aynı kanaati ileri süren herkes “Allah çocuk edindi, dediler” ve böylelikle O’nun celâl ve azametine yakışmayan bir şeyi O’na nispet ettiler, alabildiğine kötü bir isnadda bulundular ve kendilerine de zulmettiler. Allah ise onların bu cahilliklerine karşı sabır göstermektedir. Onlara hilmi ile muamele etmekte, buna rağmen onlara afiyet vermekte, O’na karşı kusurlarına rağmen O onları rızıklandırmaktadır. “(Hâşâ!) O (bundan) münezzehtir.” Müşriklerin ve zalimlerin, celâl ve azametine yakışmayan bütün nitelemelerinden münezzehtir, yücedir. Her yönüyle mutlak kemâle sahip olan, hiçbir şekilde eksikliğin kendisine ulaşamadığı Rabb’imizi tenzih ederiz. Yüce Allah iddialarını reddetmekle birlikte bu kusurdan münezzeh oluşuna dair delili ve belgeyi de ortaya koyarak şöyle buyurmaktadır:“Tam aksine, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur, hepsi O’na boyun eğer” Hepsi O’nun mülkü ve O’nun kullarıdır. Onlar üzerinde mutlak mâlikin hükümranlığı altında bulunanlara tasarruf ettiği gibi tasarruf eder. Onlarsa O’nun tedbir ve idaresi altında O’na boyun eğer ve O’nun emrine göre hareket ederler. Hepsi O’nun kulları ve O’na muhtaç olduklarına, kendisinin ise onlara ihtiyacı bulunmadığına göre onlardan herhangi bir kimse nasıl olur da O’nun çocuğu olabilir? Çocuğun babasının cinsinden olması kaçınılmaz bir şeydir, çünkü çocuk babasının bir parçasından vücuda gelir. Yüce Allah mutlak mâlik ve mutlak egemendir. Sizler onun mülkiyeti ve egemenliği altındasınız. O hiçbir şeye muhtaç olmayandır, çok zengindir, siz ise muhtaçsınız. Bununla birlikte O’nun çocuğu nasıl olabilir? Bu batılın en ileri ve en çirkin derecesinde bir iddiadır. Ayette sözü edilen “boyun eğme”, iki türlüdür. Genel anlamda boyun eğme. Bu bütün yaratıkların boyun eğme ve itaatleridir ki hepsi yaratıcının idaresi altındadır. Özel anlamdaki boyun eğme ise ibadet olan boyun eğmedir. Birinci boyun eğişe bu âyet-i kerime örnektir. İkinci türe ise Yüce Allah’ın şu buyruğu örnek verilebilir:“Allah’ın huzurunda O’na gönülden boyun eğerek durun.”(el-Bakara, 238). 117. Daha sonra zâtıyla ve şanıyla Yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır:“O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır” Yani onları daha önce benzeri bir örnek söz konusu olmaksızın sapasağlam, mükemmel ve en güzel şekilde yaratandır. “Bir şeyin olmasına hükmetti mi, ona yalnızca ol der, o da oluverir.” Hiçbir iş O’na zor ve ağır gelmez ve hiçbir zaman o işin gerçekleşmesine karşı konulamaz.

Bakara 2:117

116- Onlar “Allah çocuk edindi” dediler. (Hâşâ!) O (bundan) münezzehtir. Tam aksine, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur, hepsi O’na boyun eğer. 117- O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyin olmasına hükmetti mi, ona yalnızca “Ol” der, o da oluverir. 116. “Onlar” Yani yahudiler, hıristiyanlar, müşrikler ve aynı kanaati ileri süren herkes “Allah çocuk edindi, dediler” ve böylelikle O’nun celâl ve azametine yakışmayan bir şeyi O’na nispet ettiler, alabildiğine kötü bir isnadda bulundular ve kendilerine de zulmettiler. Allah ise onların bu cahilliklerine karşı sabır göstermektedir. Onlara hilmi ile muamele etmekte, buna rağmen onlara afiyet vermekte, O’na karşı kusurlarına rağmen O onları rızıklandırmaktadır. “(Hâşâ!) O (bundan) münezzehtir.” Müşriklerin ve zalimlerin, celâl ve azametine yakışmayan bütün nitelemelerinden münezzehtir, yücedir. Her yönüyle mutlak kemâle sahip olan, hiçbir şekilde eksikliğin kendisine ulaşamadığı Rabb’imizi tenzih ederiz. Yüce Allah iddialarını reddetmekle birlikte bu kusurdan münezzeh oluşuna dair delili ve belgeyi de ortaya koyarak şöyle buyurmaktadır:“Tam aksine, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur, hepsi O’na boyun eğer” Hepsi O’nun mülkü ve O’nun kullarıdır. Onlar üzerinde mutlak mâlikin hükümranlığı altında bulunanlara tasarruf ettiği gibi tasarruf eder. Onlarsa O’nun tedbir ve idaresi altında O’na boyun eğer ve O’nun emrine göre hareket ederler. Hepsi O’nun kulları ve O’na muhtaç olduklarına, kendisinin ise onlara ihtiyacı bulunmadığına göre onlardan herhangi bir kimse nasıl olur da O’nun çocuğu olabilir? Çocuğun babasının cinsinden olması kaçınılmaz bir şeydir, çünkü çocuk babasının bir parçasından vücuda gelir. Yüce Allah mutlak mâlik ve mutlak egemendir. Sizler onun mülkiyeti ve egemenliği altındasınız. O hiçbir şeye muhtaç olmayandır, çok zengindir, siz ise muhtaçsınız. Bununla birlikte O’nun çocuğu nasıl olabilir? Bu batılın en ileri ve en çirkin derecesinde bir iddiadır. Ayette sözü edilen “boyun eğme”, iki türlüdür. Genel anlamda boyun eğme. Bu bütün yaratıkların boyun eğme ve itaatleridir ki hepsi yaratıcının idaresi altındadır. Özel anlamdaki boyun eğme ise ibadet olan boyun eğmedir. Birinci boyun eğişe bu âyet-i kerime örnektir. İkinci türe ise Yüce Allah’ın şu buyruğu örnek verilebilir:“Allah’ın huzurunda O’na gönülden boyun eğerek durun.”(el-Bakara, 238). 117. Daha sonra zâtıyla ve şanıyla Yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır:“O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır” Yani onları daha önce benzeri bir örnek söz konusu olmaksızın sapasağlam, mükemmel ve en güzel şekilde yaratandır. “Bir şeyin olmasına hükmetti mi, ona yalnızca ol der, o da oluverir.” Hiçbir iş O’na zor ve ağır gelmez ve hiçbir zaman o işin gerçekleşmesine karşı konulamaz.

Bakara 2:118

118- Bilmeyenler; “Allah bizimle konuşmalı yahut bize bir âyet gelmeli değil miydi?!” dediler. Onlardan öncekiler de tıpkı onlar gibi söylemişlerdi. Kalpleri birbirine ne kadar da benzemiş! Biz yakîn sahibi olmak isteyenlere âyetleri iyice açıklamışızdır. 119- Şüphe yok ki biz seni Hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin. 118. “Bilmeyenler” Yani kitap ehlinden olsun diğer din mensupları arasından olsun, bilgisiz ve cahil olanlar Allah, peygamberlerle konuştuğu gibi bizimle de konuşmalı değil miydi? dediler. “yahut bize bir âyet gelmeli değil miydi!” Bu âyet ile kastettikleri kendi bozuk akılları, işe yaramaz görüşleri ile teklif ettikleri ve yaratıcıya karşı küstahlık ederek istedikleri âyetler, yani mucizelerdir. Bu istekleri ile Peygamberlere karşı da büyüklenmişlerdi. Şu buyruklarda nakledilen istekleri bunlara birer örnektir:“Biz Allah’ı apaçık görmedikçe sana kat’iyyen iman etmeyiz.”(el-Bakara, 2/55); “Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Gerçekten onlar Mûsâ’dan daha büyüğünü istemişlerdi de; “Allah’ı bize apaçık göster” demişlerdi.” (en-Nisa, 4/153); “Ve şöyle dediler: Bu nasıl Peygamberdir ki yemek yer ve pazarlarda dolaşır? Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi? Yahut O’na bir hazine verilmeli veya mahsullerinden yiyeceği bir bahçesi olmalı değil miydi?”(el-Furkan, 25/7-8); “Dediler ki: Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız...”(el-İsra, 17/90) İşte zalimlerin, Peygamberlerine karşı takındıkları tutum hep böyle olagelmiştir. Onlar mucizeleri doğruyu bulmak kastı ile istemiyorlardı, inatta ve işi yokuşa sürmek için istiyorlardı. Maksatları hakkın açığa kavuşturulması değildi. Çünkü Peygamberler, zaten iman edecek kimselerin benzerini görmeleri halinde iman edebilecekleri türden mucizeler getirmişlerdir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Biz yakîn sahibi olmak isteyenlere âyetleri iyice açıklamışızdır” diye buyurmaktadır. Yakîn sahibi herkes, Allah’ın göz kamaştırıcı delil ve belgelerini, apaçık burhanlarını bilip tanımıştır. Bunlarla yakîne ulaşmış ve ondan her türlü şüphe ve tereddüt uzaklaşmış gitmiştir. Daha sonra Yüce Allah, Peygamberin gerçeği getirdiğine, bildirdiklerinin doğruluğuna delâlet eden birçok mucizeyi ihtiva eden özlü bir mucizeyi söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 119. “Şüphe yok ki biz seni Hak ile müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik.” İşte bu, O’nun getirmiş olduğu bütün âyetleri (mucize ve belgeleri) kapsamaktadır. Bu mucizeler de üç hususta toplanır: Birincisi, bizzat O’nun Peygamber olarak gönderilmesi, İkincisi, O’nun yaşayışı (sireti), önderliği ve doğru yolu göstermesi, Üçüncüsü de O’nun getirmiş olduğu Kur’ân ve Sünnet’in bilinmesi. Birinci ve ikinci tür Yüce Allah’ın:“Biz seni... gönderdik.” buyruğu; üçüncüsü de “hak ile” buyruğu çerçevesine girmektedir. Birinci husus olan peygamber olarak gönderilmesini açıklayalım: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamber olarak gönderilmeden önce yeryüzündeki insanların durumu bilinen bir husustur. Putlara, ateşe, haça tapmakta idiler. Dinlerini değiştirmiş bunun sonucunda da küfrün karanlıkları içerisinde kalmışlardı. Bu karanlık -kitap ehlinden oldukça az kalıntılar müstesna- hepsini kapsamıştı. Bu kalıntılar da Peygamberimizin peygamber olarak gönderilmesinden önce tamamen silinip kalkmıştı. Yüce Allah’ın insanları boşuna yaratmadığı, ihmal edip başıboş bırakmayacağı bilinen bir husustur. Çünkü O hakîmdir, alîmdir, kadîrdir, rahîmdir. Kullarına rahmet ve hikmetinin bir gereği olarak Rahman olan Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın bir ve tek olarak ibadet etmeyi emreden bu büyük Peygamberi göndermiştir. Aklı başında bir kişi yalnızca peygamber olarak gönderilmesinden onun doğru söylediğini anlar. Bu, bizzat onun Allah’ın Rasulü olduğuna dair büyük bir belgedir. İkinci hususa gelince, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i tam anlamıyla tanıyan, peygamber olarak gönderilmesinden önceki hayatını, en mükemmel hasletlere sahip olarak yetişmiş olduğunu bilen, bundan sonra da üstün meziyetlerinin ve bakanların gözlerini kamaştıracak yüce ahlâkının daha da arttığını gören, işte bütün bunları bilen ve onun durumunu inceleyen kimse hiç şüphesiz bunların ancak kâmil peygamberlerin ahlâkı olduğunu bilir. Çünkü Yüce Allah sahip olunan nitelikleri, o niteliklerin sahibi olanları tanımaya, doğru ya da yalan söylediklerini tespit etmeye dair büyük bir delil olarak ortaya koymuştur. Üçüncü husus ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu muazzam Şeriat’ı tanımaktır. Gerçek ve doğru haberleri, güzel emirleri, her türlü çirkini yasaklamayı ve göz kamaştırıcı mucizeleri içeren Kur’ân-ı Kerîm’i yakından bilmektir. İşte düşünülebilecek bütün mucize ve belgeler bu üç tür mucize ve belgenin kapsamına girmektedir. Yüce Allah’ın “müjdeleyici” buyruğu, “Sana itaat eden kimselere dünya ve âhirette mutluluk müjdesini ver”; “uyarıcı” ise “Sana isyan eden kimseleri dünya ve âhirette bedbaht olmak ve helâk olmakla uyar” demektir. “Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.” Cehennemlik oluşlarından dolayı sen sorumlu olmayacaksın. Sana düşen yalnızca tebliğ etmektir, hesaba çekmek ise bizim işimizdir.

Bakara 2:119

118- Bilmeyenler; “Allah bizimle konuşmalı yahut bize bir âyet gelmeli değil miydi?!” dediler. Onlardan öncekiler de tıpkı onlar gibi söylemişlerdi. Kalpleri birbirine ne kadar da benzemiş! Biz yakîn sahibi olmak isteyenlere âyetleri iyice açıklamışızdır. 119- Şüphe yok ki biz seni Hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin. 118. “Bilmeyenler” Yani kitap ehlinden olsun diğer din mensupları arasından olsun, bilgisiz ve cahil olanlar Allah, peygamberlerle konuştuğu gibi bizimle de konuşmalı değil miydi? dediler. “yahut bize bir âyet gelmeli değil miydi!” Bu âyet ile kastettikleri kendi bozuk akılları, işe yaramaz görüşleri ile teklif ettikleri ve yaratıcıya karşı küstahlık ederek istedikleri âyetler, yani mucizelerdir. Bu istekleri ile Peygamberlere karşı da büyüklenmişlerdi. Şu buyruklarda nakledilen istekleri bunlara birer örnektir:“Biz Allah’ı apaçık görmedikçe sana kat’iyyen iman etmeyiz.”(el-Bakara, 2/55); “Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Gerçekten onlar Mûsâ’dan daha büyüğünü istemişlerdi de; “Allah’ı bize apaçık göster” demişlerdi.” (en-Nisa, 4/153); “Ve şöyle dediler: Bu nasıl Peygamberdir ki yemek yer ve pazarlarda dolaşır? Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi? Yahut O’na bir hazine verilmeli veya mahsullerinden yiyeceği bir bahçesi olmalı değil miydi?”(el-Furkan, 25/7-8); “Dediler ki: Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız...”(el-İsra, 17/90) İşte zalimlerin, Peygamberlerine karşı takındıkları tutum hep böyle olagelmiştir. Onlar mucizeleri doğruyu bulmak kastı ile istemiyorlardı, inatta ve işi yokuşa sürmek için istiyorlardı. Maksatları hakkın açığa kavuşturulması değildi. Çünkü Peygamberler, zaten iman edecek kimselerin benzerini görmeleri halinde iman edebilecekleri türden mucizeler getirmişlerdir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Biz yakîn sahibi olmak isteyenlere âyetleri iyice açıklamışızdır” diye buyurmaktadır. Yakîn sahibi herkes, Allah’ın göz kamaştırıcı delil ve belgelerini, apaçık burhanlarını bilip tanımıştır. Bunlarla yakîne ulaşmış ve ondan her türlü şüphe ve tereddüt uzaklaşmış gitmiştir. Daha sonra Yüce Allah, Peygamberin gerçeği getirdiğine, bildirdiklerinin doğruluğuna delâlet eden birçok mucizeyi ihtiva eden özlü bir mucizeyi söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 119. “Şüphe yok ki biz seni Hak ile müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik.” İşte bu, O’nun getirmiş olduğu bütün âyetleri (mucize ve belgeleri) kapsamaktadır. Bu mucizeler de üç hususta toplanır: Birincisi, bizzat O’nun Peygamber olarak gönderilmesi, İkincisi, O’nun yaşayışı (sireti), önderliği ve doğru yolu göstermesi, Üçüncüsü de O’nun getirmiş olduğu Kur’ân ve Sünnet’in bilinmesi. Birinci ve ikinci tür Yüce Allah’ın:“Biz seni... gönderdik.” buyruğu; üçüncüsü de “hak ile” buyruğu çerçevesine girmektedir. Birinci husus olan peygamber olarak gönderilmesini açıklayalım: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamber olarak gönderilmeden önce yeryüzündeki insanların durumu bilinen bir husustur. Putlara, ateşe, haça tapmakta idiler. Dinlerini değiştirmiş bunun sonucunda da küfrün karanlıkları içerisinde kalmışlardı. Bu karanlık -kitap ehlinden oldukça az kalıntılar müstesna- hepsini kapsamıştı. Bu kalıntılar da Peygamberimizin peygamber olarak gönderilmesinden önce tamamen silinip kalkmıştı. Yüce Allah’ın insanları boşuna yaratmadığı, ihmal edip başıboş bırakmayacağı bilinen bir husustur. Çünkü O hakîmdir, alîmdir, kadîrdir, rahîmdir. Kullarına rahmet ve hikmetinin bir gereği olarak Rahman olan Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın bir ve tek olarak ibadet etmeyi emreden bu büyük Peygamberi göndermiştir. Aklı başında bir kişi yalnızca peygamber olarak gönderilmesinden onun doğru söylediğini anlar. Bu, bizzat onun Allah’ın Rasulü olduğuna dair büyük bir belgedir. İkinci hususa gelince, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i tam anlamıyla tanıyan, peygamber olarak gönderilmesinden önceki hayatını, en mükemmel hasletlere sahip olarak yetişmiş olduğunu bilen, bundan sonra da üstün meziyetlerinin ve bakanların gözlerini kamaştıracak yüce ahlâkının daha da arttığını gören, işte bütün bunları bilen ve onun durumunu inceleyen kimse hiç şüphesiz bunların ancak kâmil peygamberlerin ahlâkı olduğunu bilir. Çünkü Yüce Allah sahip olunan nitelikleri, o niteliklerin sahibi olanları tanımaya, doğru ya da yalan söylediklerini tespit etmeye dair büyük bir delil olarak ortaya koymuştur. Üçüncü husus ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu muazzam Şeriat’ı tanımaktır. Gerçek ve doğru haberleri, güzel emirleri, her türlü çirkini yasaklamayı ve göz kamaştırıcı mucizeleri içeren Kur’ân-ı Kerîm’i yakından bilmektir. İşte düşünülebilecek bütün mucize ve belgeler bu üç tür mucize ve belgenin kapsamına girmektedir. Yüce Allah’ın “müjdeleyici” buyruğu, “Sana itaat eden kimselere dünya ve âhirette mutluluk müjdesini ver”; “uyarıcı” ise “Sana isyan eden kimseleri dünya ve âhirette bedbaht olmak ve helâk olmakla uyar” demektir. “Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.” Cehennemlik oluşlarından dolayı sen sorumlu olmayacaksın. Sana düşen yalnızca tebliğ etmektir, hesaba çekmek ise bizim işimizdir.

Bakara 2:120

120- Dinlerine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar asla senden hoşnut olmazlar. De ki:“Allah’ın hidâyeti, işte doğru yol ancak budur.” Andolsun ki sana gelen bunca ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyacak olursan artık Allah’tan yana hiçbir dostun ve hiçbir yardımcın olmaz. 120. “Dinlerine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar asla senden hoşnut olmazlar.” Yüce Allah, Rasulüne yahudilerle hıristiyanların kendisinden hoşnut olmalarının, onların dinlerine uymadıkça mümkün olmadığını haber vermektedir. Çünkü onlar kabul ettikleri dine davet ederler ve hidâyetin bu dinde olduğunu iddia ederler. Sen de onlara “De ki:” Benimle gönderilmiş bulunan “Allah’ın hidâyeti, işte doğru yol ancak budur.” Sizin izlediğiniz yol ise Yüce Allah’ın şu buyruğunun da gösterdiği gibi hevânın tâ kendisidir: “Andolsun ki sana gelen bunca ilimden sonra onların hevâ ve heveslerine uyacak olursan artık Allah’tan yana hiçbir dostun ve hiçbir yardımcın olmaz.” İşte bu buyruk yahudi ve hıristiyanların hevâlarına uymayı ve dinlerine has hususlarda onlara benzemeyi yasaklayan çok önemli bir yasaktır. Hitap her ne kadar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ise de onun ümmeti de bunun kapsamına girmektedir. Çünkü asıl muteber olan muhatabın hususiliği değil, mananın umumiliğidir. Tıpkı asıl muteber olanın nüzûl sebebinin özel oluşu olmayıp lafzın umumi olması gibi. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:121

121- Kendilerine Kitab’ı verdiğimiz kimseler onu tilâvet eder (hakkını vererek okurlar). İşte bunlar ona iman ederler. Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar zarara uğrayanların tâ kendileridir. 122- Ey İsrailoğulları! Size ihsan ettiğim nimetimi ve vaktiyle sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. 123- Kimsenin kimseye hiçbir fayda sağlayamayacağı, kimseden fidyenin kabul edilmeyeceği ve hiçbir şekilde şefaatin fayda vermeyeceği bir günden de sakının. O gün onlara yardım da edilmez. 121. Yüce Allah, kendilerine kitap verip bu yolla mutlak nimete mazhar kıldığı kimselerin bir özelliğini şöyle bildirmektedir:“onu tilâvet eder (hakkını vererek okurlar)” Yani ona hakkıyla uyarlar. Kitab’ın tilaveti, Kitab’a tâbî olmak, helâlini helâl, haramını haram bilmek, muhkemi ile amel etmek, müteşabihine iman etmek demektir. İşte kitap ehli arasından bu şekilde hareket edenler bahtiyar ve mutlu kimselerdir. Bunlar Allah’ın, üzerlerindeki nimetini gereği gibi bilip tanımış, O’na şükretmiş ve bütün Peygamberlere iman etmiş kimselerdir. Peygamberlerin birini diğerinden ayırmazlar. İşte gerçek mü’min olanlar bunlardır. Yoksa aralarından:“Bize indirilene iman ederiz” deyip “ondan ötesini inkar eden”(el-Bakara, 2/91) kimseler değildir. İşte bundan dolayı Yüce Allah böylelerini:“Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar zarara uğrayanların tâ kendileridir” buyruğu ile tehdit etmektedir. 122-123. Bu iki âyetin tefsiri daha önce (el-Bakara, 2/47-48. âyetlerde) geçmişti.

Bakara 2:122

121- Kendilerine Kitab’ı verdiğimiz kimseler onu tilâvet eder (hakkını vererek okurlar). İşte bunlar ona iman ederler. Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar zarara uğrayanların tâ kendileridir. 122- Ey İsrailoğulları! Size ihsan ettiğim nimetimi ve vaktiyle sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. 123- Kimsenin kimseye hiçbir fayda sağlayamayacağı, kimseden fidyenin kabul edilmeyeceği ve hiçbir şekilde şefaatin fayda vermeyeceği bir günden de sakının. O gün onlara yardım da edilmez. 121. Yüce Allah, kendilerine kitap verip bu yolla mutlak nimete mazhar kıldığı kimselerin bir özelliğini şöyle bildirmektedir:“onu tilâvet eder (hakkını vererek okurlar)” Yani ona hakkıyla uyarlar. Kitab’ın tilaveti, Kitab’a tâbî olmak, helâlini helâl, haramını haram bilmek, muhkemi ile amel etmek, müteşabihine iman etmek demektir. İşte kitap ehli arasından bu şekilde hareket edenler bahtiyar ve mutlu kimselerdir. Bunlar Allah’ın, üzerlerindeki nimetini gereği gibi bilip tanımış, O’na şükretmiş ve bütün Peygamberlere iman etmiş kimselerdir. Peygamberlerin birini diğerinden ayırmazlar. İşte gerçek mü’min olanlar bunlardır. Yoksa aralarından:“Bize indirilene iman ederiz” deyip “ondan ötesini inkar eden”(el-Bakara, 2/91) kimseler değildir. İşte bundan dolayı Yüce Allah böylelerini:“Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar zarara uğrayanların tâ kendileridir” buyruğu ile tehdit etmektedir. 122-123. Bu iki âyetin tefsiri daha önce (el-Bakara, 2/47-48. âyetlerde) geçmişti.

Bakara 2:123

121- Kendilerine Kitab’ı verdiğimiz kimseler onu tilâvet eder (hakkını vererek okurlar). İşte bunlar ona iman ederler. Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar zarara uğrayanların tâ kendileridir. 122- Ey İsrailoğulları! Size ihsan ettiğim nimetimi ve vaktiyle sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. 123- Kimsenin kimseye hiçbir fayda sağlayamayacağı, kimseden fidyenin kabul edilmeyeceği ve hiçbir şekilde şefaatin fayda vermeyeceği bir günden de sakının. O gün onlara yardım da edilmez. 121. Yüce Allah, kendilerine kitap verip bu yolla mutlak nimete mazhar kıldığı kimselerin bir özelliğini şöyle bildirmektedir:“onu tilâvet eder (hakkını vererek okurlar)” Yani ona hakkıyla uyarlar. Kitab’ın tilaveti, Kitab’a tâbî olmak, helâlini helâl, haramını haram bilmek, muhkemi ile amel etmek, müteşabihine iman etmek demektir. İşte kitap ehli arasından bu şekilde hareket edenler bahtiyar ve mutlu kimselerdir. Bunlar Allah’ın, üzerlerindeki nimetini gereği gibi bilip tanımış, O’na şükretmiş ve bütün Peygamberlere iman etmiş kimselerdir. Peygamberlerin birini diğerinden ayırmazlar. İşte gerçek mü’min olanlar bunlardır. Yoksa aralarından:“Bize indirilene iman ederiz” deyip “ondan ötesini inkar eden”(el-Bakara, 2/91) kimseler değildir. İşte bundan dolayı Yüce Allah böylelerini:“Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar zarara uğrayanların tâ kendileridir” buyruğu ile tehdit etmektedir. 122-123. Bu iki âyetin tefsiri daha önce (el-Bakara, 2/47-48. âyetlerde) geçmişti.

Bakara 2:124

124- Hani Rabb’i İbrahim’i birtakım kelimelerle imtihan etmiş, o da bunları eksiksiz yerine getirmişti. (Allah:)“Ben seni insanlara önder yapacağım” buyurunca o: “Zürriyetimden de” demişti. (Allah da:)“Benim ahdim zalimleri kapsamaz.” buyurmuştu. 125- Hani biz o Evi insanlar için bir dönüş ve güven yeri kılmıştık. Siz de İbrahim’in makamından bir namazgâh edinin. İbrahim ve İsmail’e de şöyle emir vermiştik:“Evimi tavaf edenler, itikâfa girenler, rüku ve secde edenler için tertemiz kılın.” 124. “Hani Rabb’i İbrahim’i birtakım kelimelerle imtihan etmiş…” Yüce Allah, önderliği ve üstünlüğü ittifakla kabul edilmiş olan kulu ve yakın dostu İbrahim aleyhisselam’a dair haber vermektedir ki bütün kitap ehli, hatta aynı şekilde müşrikler bile İbrahim’e yakın oldukları iddiasındadır. Yüce Allah bize bu yakın dostunu sınayıp birtakım kelimelerle, yani birtakım emir ve yasaklarla imtihan ettiğini haber veriyor. Nitekim Yüce Allah’ın kullarını sınamaktaki âdeti budur. Böylelikle bu sınavlarla imtihan halinde kimin doğru, kimin de yalancı olduğu açıkça ortaya çıkar. Doğru olanların derecesi yükselir, kadri ve kıymeti artar, ameli daha bir arılaşır ve onun altını daha bir somlaşır. İşte bu sınava tâbî tutulanlar ve bu makama erişenler arasında en üstün ve en değerli kişilerden birisi hiç şüphesiz İbrahim el-Halil’dir. O, Rabb’inin kendisini sınadığı o kelimeleri tamamıyla yerine getirmiş, en mükemmel bir şekilde ifa etmiştir. Allah da O’nun bu bağlılığını karşılıksız bırakmayıp mükâfatlandırmış -ki Yüce Allah hiçbir zaman iyi amelleri karşılıksız bırakmaz- ve şöyle buyurmuştur:“Ben seni insanlara önder yapacağım.” Yani insanlar hidâyet hususunda sana uyacaklar, ebedi saadetlerine ulaşabilmek için senin arkandan yürüyecekler. Böylelikle sen ebedi olarak övgüye, büyük bir mükâfaata ve herkes tarafından saygıya nail olacaksın. Allah’a yemin olsun ki bu, uğrunda yarış yapılan en üstün derecedir. Hayırlı amellerde bulunanların giriştiği en yüce makamdır. Azim sahibi rasullerle Allah’a ve Allah’ın yoluna davette onlara uyan her bir sıddîkın elde edebileceği en mükemmel durumdur. İbrahim aleyhisselam bu makama gıpta ettiği ve ayrıca ona ulaştığından dolayı böyle bir şeyi zürriyeti için de istedi. Tâ ki hem kendisinin, hem soyundan gelecek olanların derecesi yükselsin. Bu da onun önderliğinin, Allah’ın kullarının iyiliklerini istemesinin ve onlar arasında doğru yola iletenlerin çoğalmasını arzu etmesinin bir sonucudur. İşte bu büyük ve üstün gayretler Allah içindir, bu yüce makamlara ulaşmak da Allah’ın lütfuyladır. Rahim ve Lâtif olan Allah, İbrahim’in bu isteğine icabet etti ve bu makama erişmeye neyin engel teşkil ettiğini de şöyle haber verdi:“Benim ahdim zalimleri kapsamaz.” Yani kendi nefsine zulmeden, zarar veren, nefsinin değerini düşüren bir kimse dinde önderlik makamına erişemez. Çünkü zulüm bu makama aykırıdır. Bu makam sabır ve yakîn aracılığı ile ulaşılan bir makamdır. Bunun sonucunda ise bu makamın sahibi büyük bir imana, üstün salih amellere, güzel ahlâka, dosdoğru özelliklere, eksiksiz muhabbete, Allah’a itaatle ve korkuyla boyun eğme ve Allah’a yönelme hallerine sahip olur. Zulüm nere, böyle bir makam nere? Âyetin mefhumu zalim olmayan kimselerin önderlik noktasına ulaşabileceğine ancak bununla birlikte bu makama ulaştırıcı sebepleri yerine getirmeleri gerektiğine delildir. 125. Yüce Allah İbrahim’in önderliğine delâlet eden kalıcı bir örneği söz konusu etmektedir. Bu da Beyt-i Haram’dır ki burayı ziyaret etmek, İslâm rükünlerinden bir rükûndür, küçük ve büyük günahların dökülmesine bir sebeptir. Bu Beyt-i Haram’da İbrahim el-Halil’in ve onun soyundan gelenlerin bıraktığı eserler vardır. Bunlarla onun önderliğinin derecesi anlaşılır ve onun durumu hatırlanır. İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hani biz o Evi insanlar için bir dönüş” yani dini ve dünyevi menfaatlerini elde etmek için dönüp geldikleri, tekrar tekrar gidip geldikleri ve bir türlü kendisine doyamadıkları bir mekan “ve güven yeri kılmıştık.” Yani herkesin hatta yabani hayvanların ve ağaç gibi cansız varlıkların dâhil içerisinde güven altında bulunduğu bir belde yaptık. Bundan dolayı cahiliye döneminde Araplar müşrik olmalarına rağmen Beyt-i Haram’a en ileri derecede saygı gösteriyor, herhangi bir kimse harem bölgesinde babasının katilini bulsa dahi, onu rahatsız ve tedirgin etmiyordu. İslâm geldikten sonra onun saygınlığını, teşrif ve tekrimini daha da artırdı. “Siz de İbrahim’in makamından bir namazgâh edinin.” Bu buyruk ile şu an Kâbe’nin kapısının karşısında bulunan malum Makamın kastedilmesi ihtimali olduğu gibi tavaftan sonra kılınan iki rekât namazın kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Bu iki rekâtın Makam-ı İbrahim’in arkasında olması müstehabdır. Müfessirlerin çoğunluğunun kabul ettiği görüş budur. Bir diğer ihtimal de şudur: Bu ayette geçen “makam” kelimesi tekil ve izafet halindedir. O takdirde İbrahim’in hacdaki bütün Makamlarını kapsar ki bunlar da tavaf, sa’y, Arafat vakfesi, Müzdelife vakfesi, Cemrelere taş atma, kurban kesme ve bunların dışında kalan hac amelleri gibi bütün hac ibadetleridir. Buna göre “namazgâh” kelimesi de mabed (ibadet olunan yer) anlamında olur. Yani siz hac ibadetlerinde İbrahim’e tâbî olun, demektir. Birinci manayı içermesi ve lafzın da bu anlama müsait olmasından dolayı bu anlamın daha uygun olması umulur. “İbrahim ve İsmail’e de şöyle emir vermiştik: Evimi tavaf edenler, itikâfa girenler, rüku ve secde edenler” yani namaz kılanlar “için tertemiz kılın.” Yani onlara Allah’ın Evini şirkten, küfür ve masiyetlerden, necasetlerden ve her türlü pislikten temizleyin, diye emir ve vahiy etmiştik. Bu buyrukta “tavaf”ın öncelikle söz konusu edilmesi, tavafın Mescid-i Haram’a has ibadetlerden olmasından dolayıdır. Daha sonra itikâfın söz konusu edilmesi ise itikafın mutlak olarak bir mescidde yapılmasının şart oluşundan dolayıdır. Daha faziletli olmasına rağmen namazın bunlardan sonra söz konusu edilmesinin sebebi işte budur. Yüce Allah’ın Beyt’i kendisine izafe ederek “Evim” demesinin birtakım anlamları vardır. Bunlardan birisi: Bunun, İbrahim ile İsmail’in o Beyt’i tertemiz etmek için -Allah’ın Evi olması dolayısı ile- çok büyük bir gayret harcamalarını gerektirmesidir. Böylelikle onlar bütün gayretlerini ve çabalarını bu uğurda, bütün takatlerini bu yolda harcarlar. Diğer bir husus, izafet bir şeyin şerefini yükseltme ve ikramı ifade eder. Bu izafet de Allah kullarına bu Beyt’i ta’zim etmelerini, ona gereken saygıyı göstermelerini emretmektedir. Bir diğer husus buradaki izafetin, kalplerin ona yönelmesine vesile olmasıdır.

Bakara 2:125

124- Hani Rabb’i İbrahim’i birtakım kelimelerle imtihan etmiş, o da bunları eksiksiz yerine getirmişti. (Allah:)“Ben seni insanlara önder yapacağım” buyurunca o: “Zürriyetimden de” demişti. (Allah da:)“Benim ahdim zalimleri kapsamaz.” buyurmuştu. 125- Hani biz o Evi insanlar için bir dönüş ve güven yeri kılmıştık. Siz de İbrahim’in makamından bir namazgâh edinin. İbrahim ve İsmail’e de şöyle emir vermiştik:“Evimi tavaf edenler, itikâfa girenler, rüku ve secde edenler için tertemiz kılın.” 124. “Hani Rabb’i İbrahim’i birtakım kelimelerle imtihan etmiş…” Yüce Allah, önderliği ve üstünlüğü ittifakla kabul edilmiş olan kulu ve yakın dostu İbrahim aleyhisselam’a dair haber vermektedir ki bütün kitap ehli, hatta aynı şekilde müşrikler bile İbrahim’e yakın oldukları iddiasındadır. Yüce Allah bize bu yakın dostunu sınayıp birtakım kelimelerle, yani birtakım emir ve yasaklarla imtihan ettiğini haber veriyor. Nitekim Yüce Allah’ın kullarını sınamaktaki âdeti budur. Böylelikle bu sınavlarla imtihan halinde kimin doğru, kimin de yalancı olduğu açıkça ortaya çıkar. Doğru olanların derecesi yükselir, kadri ve kıymeti artar, ameli daha bir arılaşır ve onun altını daha bir somlaşır. İşte bu sınava tâbî tutulanlar ve bu makama erişenler arasında en üstün ve en değerli kişilerden birisi hiç şüphesiz İbrahim el-Halil’dir. O, Rabb’inin kendisini sınadığı o kelimeleri tamamıyla yerine getirmiş, en mükemmel bir şekilde ifa etmiştir. Allah da O’nun bu bağlılığını karşılıksız bırakmayıp mükâfatlandırmış -ki Yüce Allah hiçbir zaman iyi amelleri karşılıksız bırakmaz- ve şöyle buyurmuştur:“Ben seni insanlara önder yapacağım.” Yani insanlar hidâyet hususunda sana uyacaklar, ebedi saadetlerine ulaşabilmek için senin arkandan yürüyecekler. Böylelikle sen ebedi olarak övgüye, büyük bir mükâfaata ve herkes tarafından saygıya nail olacaksın. Allah’a yemin olsun ki bu, uğrunda yarış yapılan en üstün derecedir. Hayırlı amellerde bulunanların giriştiği en yüce makamdır. Azim sahibi rasullerle Allah’a ve Allah’ın yoluna davette onlara uyan her bir sıddîkın elde edebileceği en mükemmel durumdur. İbrahim aleyhisselam bu makama gıpta ettiği ve ayrıca ona ulaştığından dolayı böyle bir şeyi zürriyeti için de istedi. Tâ ki hem kendisinin, hem soyundan gelecek olanların derecesi yükselsin. Bu da onun önderliğinin, Allah’ın kullarının iyiliklerini istemesinin ve onlar arasında doğru yola iletenlerin çoğalmasını arzu etmesinin bir sonucudur. İşte bu büyük ve üstün gayretler Allah içindir, bu yüce makamlara ulaşmak da Allah’ın lütfuyladır. Rahim ve Lâtif olan Allah, İbrahim’in bu isteğine icabet etti ve bu makama erişmeye neyin engel teşkil ettiğini de şöyle haber verdi:“Benim ahdim zalimleri kapsamaz.” Yani kendi nefsine zulmeden, zarar veren, nefsinin değerini düşüren bir kimse dinde önderlik makamına erişemez. Çünkü zulüm bu makama aykırıdır. Bu makam sabır ve yakîn aracılığı ile ulaşılan bir makamdır. Bunun sonucunda ise bu makamın sahibi büyük bir imana, üstün salih amellere, güzel ahlâka, dosdoğru özelliklere, eksiksiz muhabbete, Allah’a itaatle ve korkuyla boyun eğme ve Allah’a yönelme hallerine sahip olur. Zulüm nere, böyle bir makam nere? Âyetin mefhumu zalim olmayan kimselerin önderlik noktasına ulaşabileceğine ancak bununla birlikte bu makama ulaştırıcı sebepleri yerine getirmeleri gerektiğine delildir. 125. Yüce Allah İbrahim’in önderliğine delâlet eden kalıcı bir örneği söz konusu etmektedir. Bu da Beyt-i Haram’dır ki burayı ziyaret etmek, İslâm rükünlerinden bir rükûndür, küçük ve büyük günahların dökülmesine bir sebeptir. Bu Beyt-i Haram’da İbrahim el-Halil’in ve onun soyundan gelenlerin bıraktığı eserler vardır. Bunlarla onun önderliğinin derecesi anlaşılır ve onun durumu hatırlanır. İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hani biz o Evi insanlar için bir dönüş” yani dini ve dünyevi menfaatlerini elde etmek için dönüp geldikleri, tekrar tekrar gidip geldikleri ve bir türlü kendisine doyamadıkları bir mekan “ve güven yeri kılmıştık.” Yani herkesin hatta yabani hayvanların ve ağaç gibi cansız varlıkların dâhil içerisinde güven altında bulunduğu bir belde yaptık. Bundan dolayı cahiliye döneminde Araplar müşrik olmalarına rağmen Beyt-i Haram’a en ileri derecede saygı gösteriyor, herhangi bir kimse harem bölgesinde babasının katilini bulsa dahi, onu rahatsız ve tedirgin etmiyordu. İslâm geldikten sonra onun saygınlığını, teşrif ve tekrimini daha da artırdı. “Siz de İbrahim’in makamından bir namazgâh edinin.” Bu buyruk ile şu an Kâbe’nin kapısının karşısında bulunan malum Makamın kastedilmesi ihtimali olduğu gibi tavaftan sonra kılınan iki rekât namazın kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Bu iki rekâtın Makam-ı İbrahim’in arkasında olması müstehabdır. Müfessirlerin çoğunluğunun kabul ettiği görüş budur. Bir diğer ihtimal de şudur: Bu ayette geçen “makam” kelimesi tekil ve izafet halindedir. O takdirde İbrahim’in hacdaki bütün Makamlarını kapsar ki bunlar da tavaf, sa’y, Arafat vakfesi, Müzdelife vakfesi, Cemrelere taş atma, kurban kesme ve bunların dışında kalan hac amelleri gibi bütün hac ibadetleridir. Buna göre “namazgâh” kelimesi de mabed (ibadet olunan yer) anlamında olur. Yani siz hac ibadetlerinde İbrahim’e tâbî olun, demektir. Birinci manayı içermesi ve lafzın da bu anlama müsait olmasından dolayı bu anlamın daha uygun olması umulur. “İbrahim ve İsmail’e de şöyle emir vermiştik: Evimi tavaf edenler, itikâfa girenler, rüku ve secde edenler” yani namaz kılanlar “için tertemiz kılın.” Yani onlara Allah’ın Evini şirkten, küfür ve masiyetlerden, necasetlerden ve her türlü pislikten temizleyin, diye emir ve vahiy etmiştik. Bu buyrukta “tavaf”ın öncelikle söz konusu edilmesi, tavafın Mescid-i Haram’a has ibadetlerden olmasından dolayıdır. Daha sonra itikâfın söz konusu edilmesi ise itikafın mutlak olarak bir mescidde yapılmasının şart oluşundan dolayıdır. Daha faziletli olmasına rağmen namazın bunlardan sonra söz konusu edilmesinin sebebi işte budur. Yüce Allah’ın Beyt’i kendisine izafe ederek “Evim” demesinin birtakım anlamları vardır. Bunlardan birisi: Bunun, İbrahim ile İsmail’in o Beyt’i tertemiz etmek için -Allah’ın Evi olması dolayısı ile- çok büyük bir gayret harcamalarını gerektirmesidir. Böylelikle onlar bütün gayretlerini ve çabalarını bu uğurda, bütün takatlerini bu yolda harcarlar. Diğer bir husus, izafet bir şeyin şerefini yükseltme ve ikramı ifade eder. Bu izafet de Allah kullarına bu Beyt’i ta’zim etmelerini, ona gereken saygıyı göstermelerini emretmektedir. Bir diğer husus buradaki izafetin, kalplerin ona yönelmesine vesile olmasıdır.

Bakara 2:126

126- Hani İbrahim; “Rabb’im, bunu emin bir belde kıl! Halkından Allah’a ve âhiret gününe iman edenleri meyvelerle rızıklandır” demişti. Allah da buyurdu ki:“Kâfir olanı dahi kısa bir zaman için faydalandıracak, sonra onu Cehennem azabına mahkûm edeceğim. O, varılacak ne kötü bir yerdir!” 126. “Hani İbrahim; “Rabb’im, bunu emin bir belde kıl!…” Yani İbrahim aleyhisselam bu Beyt’e Allah’ın burayı güvenilir bir belde kılması, buranın ahalisini de türlü ürünlerler rızıklandırması için dua etmiş ve de Allah’a karşı edebinden dolayı bu duayı mü’minler ile kayıtlamıştır. Zira onun yaptığı ilk duasında ifadeleri mutlak/genel idi. Ancak o duası “zulme bulaşmama” kaydı ile kabul edilmişti. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam da bu Beyt’in ahalisine rızık ihsan edilmesi için dua edip de “iman” kaydını zikredince, Yüce Allah’ın lütfu mü’mini de, kâfiri de, isyankârı da, itaatkârı da kapsayıcı olduğundan dolayı Allah “kâfir olanı dahi” diye karşılık vermiştir. Yani ben müslümanları ile kâfirleri ile onların hepsini rızıklandıracağım. Müslüman olan bu rızkı Allah’a ibadete bir yardımcı olarak kullanır, sonra da bu rızıktan ebedi olan Cennet’in nimetlerine geçer. Kâfir ise bu rızık ile kısa bir süre yararlandırıldıktan sonra “onu Cehennem azabına mahkûm edeceğim” yani o istemese dahi ben onu o azaba duçar edeceğim, istemeye istemeye onu zorla oraya sokacağım ki “O, varılacak ne kötü bir yerdir!”

Bakara 2:127

127- Hani İbrahim ve İsmail o Evin temellerini birlikte yükseltiyorlardı:“Rabb’imiz, bizden kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, hakkıyla bilensin.” 128- “Rabb’imiz, ikimizi de sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet (yarat) ve bize menasikimizi göster. Tevbelerimizi de kabul buyur. Çünkü sen tevbeleri çokça kabul edensin, çok merhametlisin.” 129- “Rabb’imiz, onlara içlerinden kendilerine Senin âyetlerini okuyacak, Kitab’ı ve Hikmet’i öğretecek ve onları arındıracak bir peygamber gönder. Şüphesiz ki sen Azizsin, Hakimsin.” 127. “Hani İbrahim ve İsmail o Evin temellerini birlikte yükseltiyorlardı.” Yani İbrahim ile İsmail’in Beyt-i Şerif’in temellerini yükseltirken ve bu büyük işe devam ederkenki hallerini ve nasıl bir korku ve umut içerisinde olduklarını an! Öyle ki bu işi yapmakla birlikte Allah’tan bu amellerini kabul etmesi için niyazda bulunmuşlardı ki Allah bu amellerini oldukça kapsamlı bir şekilde faydalı kılsın. 128. “Rabb’imiz, ikimizi de sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet (yarat)” Hem kendilerinin, hem de soylarından gelecek olanların teslim, yani İslâm’a bağlı olmalarını dilemişlerdi. İslâm’ın gerçek mahiyeti kalbin yüce Rabb’ine saygı ve itaatle boyun eğmesi, emrine bağlanmasıdır ki bu, bedenin âzâlarının itaatini de içine alır. “ve bize menasikimizi göster.” Yani bunları bize gösterme ve müşahede etme tarzında öğret ki daha etkili olsun. Menasikten maksadın -ifadelerin akışının ve konunun delâlet ettiği gibi- bütün hac amelleri olması ihtimali olduğu gibi, bundan daha kapsamlı bir anlama gelme ihtimali de vardır ki, o da dinin tamamı ve bütün ibadetlerdir. Lafzın umumi gelmesi de buna delil teşkil etmektedir. Çünkü (“menasik” kökünden gelen) “nusuk” ibadet etmek demektir. Fakat örfî olarak çoğunlukla (tağlîb yoluyla) hac ibadetleri hakkında kullanılır olmuştur. Buna göre İbrahim ile İsmail’in yaptıkları dua neticede faydalı bilgiye ve salih amele muvaffak kılınmayı ihtiva etmektedir. Daha sonra kul ne olursa olsun kusurlu amelde bulunacağından ve tevbeye ihtiyacı olacağından dolayı şöyle dua etmişlerdir:“Tevbelerimizi de kabul buyur. Çünkü sen tevbeleri çokça kabul edensin, çok merhametlisin.” 129. “Rabb’imiz, onlara” yani soyumuzdan geleceklere, derecelerini daha bir yükseltici olsun, ona itaat etsinler ve onu gereği gibi tanısınlar diye “içlerinden kendilerine Senin âyetlerini okuyacak” lafzen ve ezberden okuyacak ve de ezberleterek “Kitab’ı ve Hikmet’i” manası ile “öğretecek ve onları arındıracak” salih ameller üzere eğitip kötü amellerden de -ki ruhun onlar oldukça arınmasına imkân yoktur- uzaklaştırmak suretiyle arındıracak “bir peygamber gönder. Şüphesiz ki sen Azizsin,” Hiçbir şeyin gücü karşısında imkânsız olmadığı ve her şeye kahredici gücüyle hakim olansın “Hakimsin” Her bir işi yerli yerince yapan hikmet sahibisin. İşte izzet ve hikmetinle sen onlara bu Peygamberi gönder. Yüce Allah her ikisinin de duasını kabul buyurdu ve özel olarak onların soyundan gelenlere, genel olarak da diğer bütün insanlara kendisi ile rahmet buyurduğu bu şerefli son Peygamberi gönderdi. İşte bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Ben atam İbrahim’in (Allah tarafından kabul olunan) duasıyım.” diye buyurmuştur. Yüce Allah İbrahim’i böylece yücelttikten ve onun üstün sıfatlarına dair haber verdikten sonra şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:128

127- Hani İbrahim ve İsmail o Evin temellerini birlikte yükseltiyorlardı:“Rabb’imiz, bizden kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, hakkıyla bilensin.” 128- “Rabb’imiz, ikimizi de sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet (yarat) ve bize menasikimizi göster. Tevbelerimizi de kabul buyur. Çünkü sen tevbeleri çokça kabul edensin, çok merhametlisin.” 129- “Rabb’imiz, onlara içlerinden kendilerine Senin âyetlerini okuyacak, Kitab’ı ve Hikmet’i öğretecek ve onları arındıracak bir peygamber gönder. Şüphesiz ki sen Azizsin, Hakimsin.” 127. “Hani İbrahim ve İsmail o Evin temellerini birlikte yükseltiyorlardı.” Yani İbrahim ile İsmail’in Beyt-i Şerif’in temellerini yükseltirken ve bu büyük işe devam ederkenki hallerini ve nasıl bir korku ve umut içerisinde olduklarını an! Öyle ki bu işi yapmakla birlikte Allah’tan bu amellerini kabul etmesi için niyazda bulunmuşlardı ki Allah bu amellerini oldukça kapsamlı bir şekilde faydalı kılsın. 128. “Rabb’imiz, ikimizi de sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet (yarat)” Hem kendilerinin, hem de soylarından gelecek olanların teslim, yani İslâm’a bağlı olmalarını dilemişlerdi. İslâm’ın gerçek mahiyeti kalbin yüce Rabb’ine saygı ve itaatle boyun eğmesi, emrine bağlanmasıdır ki bu, bedenin âzâlarının itaatini de içine alır. “ve bize menasikimizi göster.” Yani bunları bize gösterme ve müşahede etme tarzında öğret ki daha etkili olsun. Menasikten maksadın -ifadelerin akışının ve konunun delâlet ettiği gibi- bütün hac amelleri olması ihtimali olduğu gibi, bundan daha kapsamlı bir anlama gelme ihtimali de vardır ki, o da dinin tamamı ve bütün ibadetlerdir. Lafzın umumi gelmesi de buna delil teşkil etmektedir. Çünkü (“menasik” kökünden gelen) “nusuk” ibadet etmek demektir. Fakat örfî olarak çoğunlukla (tağlîb yoluyla) hac ibadetleri hakkında kullanılır olmuştur. Buna göre İbrahim ile İsmail’in yaptıkları dua neticede faydalı bilgiye ve salih amele muvaffak kılınmayı ihtiva etmektedir. Daha sonra kul ne olursa olsun kusurlu amelde bulunacağından ve tevbeye ihtiyacı olacağından dolayı şöyle dua etmişlerdir:“Tevbelerimizi de kabul buyur. Çünkü sen tevbeleri çokça kabul edensin, çok merhametlisin.” 129. “Rabb’imiz, onlara” yani soyumuzdan geleceklere, derecelerini daha bir yükseltici olsun, ona itaat etsinler ve onu gereği gibi tanısınlar diye “içlerinden kendilerine Senin âyetlerini okuyacak” lafzen ve ezberden okuyacak ve de ezberleterek “Kitab’ı ve Hikmet’i” manası ile “öğretecek ve onları arındıracak” salih ameller üzere eğitip kötü amellerden de -ki ruhun onlar oldukça arınmasına imkân yoktur- uzaklaştırmak suretiyle arındıracak “bir peygamber gönder. Şüphesiz ki sen Azizsin,” Hiçbir şeyin gücü karşısında imkânsız olmadığı ve her şeye kahredici gücüyle hakim olansın “Hakimsin” Her bir işi yerli yerince yapan hikmet sahibisin. İşte izzet ve hikmetinle sen onlara bu Peygamberi gönder. Yüce Allah her ikisinin de duasını kabul buyurdu ve özel olarak onların soyundan gelenlere, genel olarak da diğer bütün insanlara kendisi ile rahmet buyurduğu bu şerefli son Peygamberi gönderdi. İşte bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Ben atam İbrahim’in (Allah tarafından kabul olunan) duasıyım.” diye buyurmuştur. Yüce Allah İbrahim’i böylece yücelttikten ve onun üstün sıfatlarına dair haber verdikten sonra şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:129

127- Hani İbrahim ve İsmail o Evin temellerini birlikte yükseltiyorlardı:“Rabb’imiz, bizden kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, hakkıyla bilensin.” 128- “Rabb’imiz, ikimizi de sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet (yarat) ve bize menasikimizi göster. Tevbelerimizi de kabul buyur. Çünkü sen tevbeleri çokça kabul edensin, çok merhametlisin.” 129- “Rabb’imiz, onlara içlerinden kendilerine Senin âyetlerini okuyacak, Kitab’ı ve Hikmet’i öğretecek ve onları arındıracak bir peygamber gönder. Şüphesiz ki sen Azizsin, Hakimsin.” 127. “Hani İbrahim ve İsmail o Evin temellerini birlikte yükseltiyorlardı.” Yani İbrahim ile İsmail’in Beyt-i Şerif’in temellerini yükseltirken ve bu büyük işe devam ederkenki hallerini ve nasıl bir korku ve umut içerisinde olduklarını an! Öyle ki bu işi yapmakla birlikte Allah’tan bu amellerini kabul etmesi için niyazda bulunmuşlardı ki Allah bu amellerini oldukça kapsamlı bir şekilde faydalı kılsın. 128. “Rabb’imiz, ikimizi de sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet (yarat)” Hem kendilerinin, hem de soylarından gelecek olanların teslim, yani İslâm’a bağlı olmalarını dilemişlerdi. İslâm’ın gerçek mahiyeti kalbin yüce Rabb’ine saygı ve itaatle boyun eğmesi, emrine bağlanmasıdır ki bu, bedenin âzâlarının itaatini de içine alır. “ve bize menasikimizi göster.” Yani bunları bize gösterme ve müşahede etme tarzında öğret ki daha etkili olsun. Menasikten maksadın -ifadelerin akışının ve konunun delâlet ettiği gibi- bütün hac amelleri olması ihtimali olduğu gibi, bundan daha kapsamlı bir anlama gelme ihtimali de vardır ki, o da dinin tamamı ve bütün ibadetlerdir. Lafzın umumi gelmesi de buna delil teşkil etmektedir. Çünkü (“menasik” kökünden gelen) “nusuk” ibadet etmek demektir. Fakat örfî olarak çoğunlukla (tağlîb yoluyla) hac ibadetleri hakkında kullanılır olmuştur. Buna göre İbrahim ile İsmail’in yaptıkları dua neticede faydalı bilgiye ve salih amele muvaffak kılınmayı ihtiva etmektedir. Daha sonra kul ne olursa olsun kusurlu amelde bulunacağından ve tevbeye ihtiyacı olacağından dolayı şöyle dua etmişlerdir:“Tevbelerimizi de kabul buyur. Çünkü sen tevbeleri çokça kabul edensin, çok merhametlisin.” 129. “Rabb’imiz, onlara” yani soyumuzdan geleceklere, derecelerini daha bir yükseltici olsun, ona itaat etsinler ve onu gereği gibi tanısınlar diye “içlerinden kendilerine Senin âyetlerini okuyacak” lafzen ve ezberden okuyacak ve de ezberleterek “Kitab’ı ve Hikmet’i” manası ile “öğretecek ve onları arındıracak” salih ameller üzere eğitip kötü amellerden de -ki ruhun onlar oldukça arınmasına imkân yoktur- uzaklaştırmak suretiyle arındıracak “bir peygamber gönder. Şüphesiz ki sen Azizsin,” Hiçbir şeyin gücü karşısında imkânsız olmadığı ve her şeye kahredici gücüyle hakim olansın “Hakimsin” Her bir işi yerli yerince yapan hikmet sahibisin. İşte izzet ve hikmetinle sen onlara bu Peygamberi gönder. Yüce Allah her ikisinin de duasını kabul buyurdu ve özel olarak onların soyundan gelenlere, genel olarak da diğer bütün insanlara kendisi ile rahmet buyurduğu bu şerefli son Peygamberi gönderdi. İşte bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Ben atam İbrahim’in (Allah tarafından kabul olunan) duasıyım.” diye buyurmuştur. Yüce Allah İbrahim’i böylece yücelttikten ve onun üstün sıfatlarına dair haber verdikten sonra şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:130

130- Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?! Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir. O âhirette de muhakkak salihlerdendir. 131- Rabb’i ona; “Teslim ol” dediği zaman, “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum” demişti. 132- İbrahim bunu oğullarına vasiyet etti. Yakub da “Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti, o halde siz ancak müslümanlar olarak can verin” dedi. 133- Yoksa siz ölüm Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız? Hani o oğullarına; “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dediği zaman onlar; “Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz. Biz yalnızca O’na teslim olduk.” demişlerdi. 134- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir. Siz onların amellerinden sorulacak değilsiniz. 130. “Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?!” Yani kendini küçük düşüren, kendisini cahil konumuna koyan, aşağılamaya razı olan ve aldanan bir kimse gibi kendisini basit şeyler karşılığında satan kimselerden başkası İbrahim’in üstünlüğünü bilip tanıdıktan sonra onun dininden yüz çevirmez. İbrahim’in dinini isteyip arzulayandan daha doğru yolda ve daha mükemmel bir kimse olmadığı gibi, O’nun dininden yüz çevirenden daha aşağı kimse de olamaz. Daha sonra Yüce Allah İbrahim’in dünya ve âhiretteki durumunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir”; biz onu seçtik ve kendisini onlar sebebi ile hayırlı seçkinlerden kıldığımız amellere muvaffak kıldık. “O âhirette de muhakkak” en üstün derecelere sahip olacak “salihlerdendir.” 131-132 “Rabb’i ona Teslim ol, dediği zaman” Rabb’inin emrine uyarak: “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum, demişti.” Yani ihlâs, tevhid, muhabbet ve tevbe ile Sana teslim oldum. Buna göre Allah’ı tevhid İbrahim’in en belirgin niteliği idi. Daha sonra o, bunu soyundan gelecekler arasında miras bıraktı ve bunu onlara tavsiye etti. Bunu soyundan gelecekler arasında kalıcı bir söz olarak bıraktı. Bu da aralarında miras olarak nesilden nesile aktarıldı ve Yakub’a kadar ulaştı ve o da bunu oğullarına vasiyet etti. O halde sizler de -Ey Yakub (İsrail) oğulları-, özellikle babanız size bunu vasiyet ettiği için bu vasiyete tam anlamı ile bağlı kalmanız ve Peygamberlerin sonuncusuna tâbî olmanız gerekmektedir. Zira Yakub şöyle demişti:“Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti”; bir rahmet, bir ihsan olmak üzere sizin yararınıza bu dini seçti. O halde bu dinin gereklerini yerine getirin. Bu dinin hükümlerine uymak sizin niteliğiniz olsun. Bu dinin emrettiği ahlâk ile ahlâklanın. Bu hal üzere devam edin ki ölüm ancak siz böyle bir yol üzere iken gelip sizi bulsun. Zira bir kimse belli bir şeye bağlı kalarak yaşayacak olursa, o şekilde ölür. Ne şekilde ölürse de o şekilde diriltilir. 133. Yahudiler İbrahim’in, ondan sonra da Yakub’un dini üzere olduklarını iddia ettiklerinden dolayı Yüce Allah onların tutumlarını reddeden bir üslûpla şöyle buyurmaktadır:“Yoksa siz ölüm” yani ölümün belirtileri ve sebepleri “Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız?” Orada mı bulunuyordunuz? O vakit o çocuklarına hem onları sınamak hem de hayatta iken onlara vermiş olduğu tavsiyeyi yerine getirdiklerini bizzat görmek sureti ile gözü arkada kalmasın diye “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” demişti. Onlar da babalarının gözünü aydınlatacak şu cevabı vermişlerdi:“Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz”, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacağız ve hiçbir şeyi O’na denk tutmayacağız. “Biz yalnızca O’na teslim olduk.” Böylelikle tevhid ve ameli bir arada zikretmiş oldular. Bilindiği gibi (Peygamber’in çağdaşı olan yahudiler), Yakub’un yanında hazır bulunmamışlardı. Çünkü o vakit henüz var edilmemişlerdi. Yakub’un yanında hazır olmadıklarına göre de (onların iddialarının aksine) Yüce Allah; onun, oğullarına yahudiliği değil Hanifliği vasiyet etmiş olduğunu haber vermektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 134. “Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir.” Yani herkesin ameli kendisinedir. Herkes yaptığının karşılığını görecektir. Hiçbir kimse bir diğerinin günahından dolayı sorumlu tutulmayacağı gibi, kimseye de kendi imanı ve takvâsından başka bir şey fayda vermeyecektir. Öyleyse sizin bu geçmiş ümmetin dini üzere olduğunuzu iddia etmekle meşguliyetiniz ve yalnızca söz söylemekle yetinmeniz, aslı olmayan boş bir iddiadır. Aksine size düşen, gerçekten kurtuluşa elverişli midir, değil midir diye halihazırdaki durumunuza bakmaktır.

Bakara 2:131

130- Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?! Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir. O âhirette de muhakkak salihlerdendir. 131- Rabb’i ona; “Teslim ol” dediği zaman, “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum” demişti. 132- İbrahim bunu oğullarına vasiyet etti. Yakub da “Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti, o halde siz ancak müslümanlar olarak can verin” dedi. 133- Yoksa siz ölüm Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız? Hani o oğullarına; “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dediği zaman onlar; “Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz. Biz yalnızca O’na teslim olduk.” demişlerdi. 134- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir. Siz onların amellerinden sorulacak değilsiniz. 130. “Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?!” Yani kendini küçük düşüren, kendisini cahil konumuna koyan, aşağılamaya razı olan ve aldanan bir kimse gibi kendisini basit şeyler karşılığında satan kimselerden başkası İbrahim’in üstünlüğünü bilip tanıdıktan sonra onun dininden yüz çevirmez. İbrahim’in dinini isteyip arzulayandan daha doğru yolda ve daha mükemmel bir kimse olmadığı gibi, O’nun dininden yüz çevirenden daha aşağı kimse de olamaz. Daha sonra Yüce Allah İbrahim’in dünya ve âhiretteki durumunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir”; biz onu seçtik ve kendisini onlar sebebi ile hayırlı seçkinlerden kıldığımız amellere muvaffak kıldık. “O âhirette de muhakkak” en üstün derecelere sahip olacak “salihlerdendir.” 131-132 “Rabb’i ona Teslim ol, dediği zaman” Rabb’inin emrine uyarak: “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum, demişti.” Yani ihlâs, tevhid, muhabbet ve tevbe ile Sana teslim oldum. Buna göre Allah’ı tevhid İbrahim’in en belirgin niteliği idi. Daha sonra o, bunu soyundan gelecekler arasında miras bıraktı ve bunu onlara tavsiye etti. Bunu soyundan gelecekler arasında kalıcı bir söz olarak bıraktı. Bu da aralarında miras olarak nesilden nesile aktarıldı ve Yakub’a kadar ulaştı ve o da bunu oğullarına vasiyet etti. O halde sizler de -Ey Yakub (İsrail) oğulları-, özellikle babanız size bunu vasiyet ettiği için bu vasiyete tam anlamı ile bağlı kalmanız ve Peygamberlerin sonuncusuna tâbî olmanız gerekmektedir. Zira Yakub şöyle demişti:“Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti”; bir rahmet, bir ihsan olmak üzere sizin yararınıza bu dini seçti. O halde bu dinin gereklerini yerine getirin. Bu dinin hükümlerine uymak sizin niteliğiniz olsun. Bu dinin emrettiği ahlâk ile ahlâklanın. Bu hal üzere devam edin ki ölüm ancak siz böyle bir yol üzere iken gelip sizi bulsun. Zira bir kimse belli bir şeye bağlı kalarak yaşayacak olursa, o şekilde ölür. Ne şekilde ölürse de o şekilde diriltilir. 133. Yahudiler İbrahim’in, ondan sonra da Yakub’un dini üzere olduklarını iddia ettiklerinden dolayı Yüce Allah onların tutumlarını reddeden bir üslûpla şöyle buyurmaktadır:“Yoksa siz ölüm” yani ölümün belirtileri ve sebepleri “Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız?” Orada mı bulunuyordunuz? O vakit o çocuklarına hem onları sınamak hem de hayatta iken onlara vermiş olduğu tavsiyeyi yerine getirdiklerini bizzat görmek sureti ile gözü arkada kalmasın diye “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” demişti. Onlar da babalarının gözünü aydınlatacak şu cevabı vermişlerdi:“Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz”, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacağız ve hiçbir şeyi O’na denk tutmayacağız. “Biz yalnızca O’na teslim olduk.” Böylelikle tevhid ve ameli bir arada zikretmiş oldular. Bilindiği gibi (Peygamber’in çağdaşı olan yahudiler), Yakub’un yanında hazır bulunmamışlardı. Çünkü o vakit henüz var edilmemişlerdi. Yakub’un yanında hazır olmadıklarına göre de (onların iddialarının aksine) Yüce Allah; onun, oğullarına yahudiliği değil Hanifliği vasiyet etmiş olduğunu haber vermektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 134. “Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir.” Yani herkesin ameli kendisinedir. Herkes yaptığının karşılığını görecektir. Hiçbir kimse bir diğerinin günahından dolayı sorumlu tutulmayacağı gibi, kimseye de kendi imanı ve takvâsından başka bir şey fayda vermeyecektir. Öyleyse sizin bu geçmiş ümmetin dini üzere olduğunuzu iddia etmekle meşguliyetiniz ve yalnızca söz söylemekle yetinmeniz, aslı olmayan boş bir iddiadır. Aksine size düşen, gerçekten kurtuluşa elverişli midir, değil midir diye halihazırdaki durumunuza bakmaktır.

Bakara 2:132

130- Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?! Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir. O âhirette de muhakkak salihlerdendir. 131- Rabb’i ona; “Teslim ol” dediği zaman, “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum” demişti. 132- İbrahim bunu oğullarına vasiyet etti. Yakub da “Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti, o halde siz ancak müslümanlar olarak can verin” dedi. 133- Yoksa siz ölüm Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız? Hani o oğullarına; “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dediği zaman onlar; “Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz. Biz yalnızca O’na teslim olduk.” demişlerdi. 134- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir. Siz onların amellerinden sorulacak değilsiniz. 130. “Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?!” Yani kendini küçük düşüren, kendisini cahil konumuna koyan, aşağılamaya razı olan ve aldanan bir kimse gibi kendisini basit şeyler karşılığında satan kimselerden başkası İbrahim’in üstünlüğünü bilip tanıdıktan sonra onun dininden yüz çevirmez. İbrahim’in dinini isteyip arzulayandan daha doğru yolda ve daha mükemmel bir kimse olmadığı gibi, O’nun dininden yüz çevirenden daha aşağı kimse de olamaz. Daha sonra Yüce Allah İbrahim’in dünya ve âhiretteki durumunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir”; biz onu seçtik ve kendisini onlar sebebi ile hayırlı seçkinlerden kıldığımız amellere muvaffak kıldık. “O âhirette de muhakkak” en üstün derecelere sahip olacak “salihlerdendir.” 131-132 “Rabb’i ona Teslim ol, dediği zaman” Rabb’inin emrine uyarak: “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum, demişti.” Yani ihlâs, tevhid, muhabbet ve tevbe ile Sana teslim oldum. Buna göre Allah’ı tevhid İbrahim’in en belirgin niteliği idi. Daha sonra o, bunu soyundan gelecekler arasında miras bıraktı ve bunu onlara tavsiye etti. Bunu soyundan gelecekler arasında kalıcı bir söz olarak bıraktı. Bu da aralarında miras olarak nesilden nesile aktarıldı ve Yakub’a kadar ulaştı ve o da bunu oğullarına vasiyet etti. O halde sizler de -Ey Yakub (İsrail) oğulları-, özellikle babanız size bunu vasiyet ettiği için bu vasiyete tam anlamı ile bağlı kalmanız ve Peygamberlerin sonuncusuna tâbî olmanız gerekmektedir. Zira Yakub şöyle demişti:“Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti”; bir rahmet, bir ihsan olmak üzere sizin yararınıza bu dini seçti. O halde bu dinin gereklerini yerine getirin. Bu dinin hükümlerine uymak sizin niteliğiniz olsun. Bu dinin emrettiği ahlâk ile ahlâklanın. Bu hal üzere devam edin ki ölüm ancak siz böyle bir yol üzere iken gelip sizi bulsun. Zira bir kimse belli bir şeye bağlı kalarak yaşayacak olursa, o şekilde ölür. Ne şekilde ölürse de o şekilde diriltilir. 133. Yahudiler İbrahim’in, ondan sonra da Yakub’un dini üzere olduklarını iddia ettiklerinden dolayı Yüce Allah onların tutumlarını reddeden bir üslûpla şöyle buyurmaktadır:“Yoksa siz ölüm” yani ölümün belirtileri ve sebepleri “Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız?” Orada mı bulunuyordunuz? O vakit o çocuklarına hem onları sınamak hem de hayatta iken onlara vermiş olduğu tavsiyeyi yerine getirdiklerini bizzat görmek sureti ile gözü arkada kalmasın diye “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” demişti. Onlar da babalarının gözünü aydınlatacak şu cevabı vermişlerdi:“Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz”, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacağız ve hiçbir şeyi O’na denk tutmayacağız. “Biz yalnızca O’na teslim olduk.” Böylelikle tevhid ve ameli bir arada zikretmiş oldular. Bilindiği gibi (Peygamber’in çağdaşı olan yahudiler), Yakub’un yanında hazır bulunmamışlardı. Çünkü o vakit henüz var edilmemişlerdi. Yakub’un yanında hazır olmadıklarına göre de (onların iddialarının aksine) Yüce Allah; onun, oğullarına yahudiliği değil Hanifliği vasiyet etmiş olduğunu haber vermektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 134. “Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir.” Yani herkesin ameli kendisinedir. Herkes yaptığının karşılığını görecektir. Hiçbir kimse bir diğerinin günahından dolayı sorumlu tutulmayacağı gibi, kimseye de kendi imanı ve takvâsından başka bir şey fayda vermeyecektir. Öyleyse sizin bu geçmiş ümmetin dini üzere olduğunuzu iddia etmekle meşguliyetiniz ve yalnızca söz söylemekle yetinmeniz, aslı olmayan boş bir iddiadır. Aksine size düşen, gerçekten kurtuluşa elverişli midir, değil midir diye halihazırdaki durumunuza bakmaktır.

Bakara 2:133

130- Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?! Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir. O âhirette de muhakkak salihlerdendir. 131- Rabb’i ona; “Teslim ol” dediği zaman, “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum” demişti. 132- İbrahim bunu oğullarına vasiyet etti. Yakub da “Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti, o halde siz ancak müslümanlar olarak can verin” dedi. 133- Yoksa siz ölüm Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız? Hani o oğullarına; “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dediği zaman onlar; “Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz. Biz yalnızca O’na teslim olduk.” demişlerdi. 134- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir. Siz onların amellerinden sorulacak değilsiniz. 130. “Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?!” Yani kendini küçük düşüren, kendisini cahil konumuna koyan, aşağılamaya razı olan ve aldanan bir kimse gibi kendisini basit şeyler karşılığında satan kimselerden başkası İbrahim’in üstünlüğünü bilip tanıdıktan sonra onun dininden yüz çevirmez. İbrahim’in dinini isteyip arzulayandan daha doğru yolda ve daha mükemmel bir kimse olmadığı gibi, O’nun dininden yüz çevirenden daha aşağı kimse de olamaz. Daha sonra Yüce Allah İbrahim’in dünya ve âhiretteki durumunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir”; biz onu seçtik ve kendisini onlar sebebi ile hayırlı seçkinlerden kıldığımız amellere muvaffak kıldık. “O âhirette de muhakkak” en üstün derecelere sahip olacak “salihlerdendir.” 131-132 “Rabb’i ona Teslim ol, dediği zaman” Rabb’inin emrine uyarak: “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum, demişti.” Yani ihlâs, tevhid, muhabbet ve tevbe ile Sana teslim oldum. Buna göre Allah’ı tevhid İbrahim’in en belirgin niteliği idi. Daha sonra o, bunu soyundan gelecekler arasında miras bıraktı ve bunu onlara tavsiye etti. Bunu soyundan gelecekler arasında kalıcı bir söz olarak bıraktı. Bu da aralarında miras olarak nesilden nesile aktarıldı ve Yakub’a kadar ulaştı ve o da bunu oğullarına vasiyet etti. O halde sizler de -Ey Yakub (İsrail) oğulları-, özellikle babanız size bunu vasiyet ettiği için bu vasiyete tam anlamı ile bağlı kalmanız ve Peygamberlerin sonuncusuna tâbî olmanız gerekmektedir. Zira Yakub şöyle demişti:“Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti”; bir rahmet, bir ihsan olmak üzere sizin yararınıza bu dini seçti. O halde bu dinin gereklerini yerine getirin. Bu dinin hükümlerine uymak sizin niteliğiniz olsun. Bu dinin emrettiği ahlâk ile ahlâklanın. Bu hal üzere devam edin ki ölüm ancak siz böyle bir yol üzere iken gelip sizi bulsun. Zira bir kimse belli bir şeye bağlı kalarak yaşayacak olursa, o şekilde ölür. Ne şekilde ölürse de o şekilde diriltilir. 133. Yahudiler İbrahim’in, ondan sonra da Yakub’un dini üzere olduklarını iddia ettiklerinden dolayı Yüce Allah onların tutumlarını reddeden bir üslûpla şöyle buyurmaktadır:“Yoksa siz ölüm” yani ölümün belirtileri ve sebepleri “Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız?” Orada mı bulunuyordunuz? O vakit o çocuklarına hem onları sınamak hem de hayatta iken onlara vermiş olduğu tavsiyeyi yerine getirdiklerini bizzat görmek sureti ile gözü arkada kalmasın diye “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” demişti. Onlar da babalarının gözünü aydınlatacak şu cevabı vermişlerdi:“Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz”, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacağız ve hiçbir şeyi O’na denk tutmayacağız. “Biz yalnızca O’na teslim olduk.” Böylelikle tevhid ve ameli bir arada zikretmiş oldular. Bilindiği gibi (Peygamber’in çağdaşı olan yahudiler), Yakub’un yanında hazır bulunmamışlardı. Çünkü o vakit henüz var edilmemişlerdi. Yakub’un yanında hazır olmadıklarına göre de (onların iddialarının aksine) Yüce Allah; onun, oğullarına yahudiliği değil Hanifliği vasiyet etmiş olduğunu haber vermektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 134. “Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir.” Yani herkesin ameli kendisinedir. Herkes yaptığının karşılığını görecektir. Hiçbir kimse bir diğerinin günahından dolayı sorumlu tutulmayacağı gibi, kimseye de kendi imanı ve takvâsından başka bir şey fayda vermeyecektir. Öyleyse sizin bu geçmiş ümmetin dini üzere olduğunuzu iddia etmekle meşguliyetiniz ve yalnızca söz söylemekle yetinmeniz, aslı olmayan boş bir iddiadır. Aksine size düşen, gerçekten kurtuluşa elverişli midir, değil midir diye halihazırdaki durumunuza bakmaktır.

Bakara 2:134

130- Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?! Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir. O âhirette de muhakkak salihlerdendir. 131- Rabb’i ona; “Teslim ol” dediği zaman, “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum” demişti. 132- İbrahim bunu oğullarına vasiyet etti. Yakub da “Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti, o halde siz ancak müslümanlar olarak can verin” dedi. 133- Yoksa siz ölüm Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız? Hani o oğullarına; “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dediği zaman onlar; “Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz. Biz yalnızca O’na teslim olduk.” demişlerdi. 134- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir. Siz onların amellerinden sorulacak değilsiniz. 130. “Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?!” Yani kendini küçük düşüren, kendisini cahil konumuna koyan, aşağılamaya razı olan ve aldanan bir kimse gibi kendisini basit şeyler karşılığında satan kimselerden başkası İbrahim’in üstünlüğünü bilip tanıdıktan sonra onun dininden yüz çevirmez. İbrahim’in dinini isteyip arzulayandan daha doğru yolda ve daha mükemmel bir kimse olmadığı gibi, O’nun dininden yüz çevirenden daha aşağı kimse de olamaz. Daha sonra Yüce Allah İbrahim’in dünya ve âhiretteki durumunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir”; biz onu seçtik ve kendisini onlar sebebi ile hayırlı seçkinlerden kıldığımız amellere muvaffak kıldık. “O âhirette de muhakkak” en üstün derecelere sahip olacak “salihlerdendir.” 131-132 “Rabb’i ona Teslim ol, dediği zaman” Rabb’inin emrine uyarak: “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum, demişti.” Yani ihlâs, tevhid, muhabbet ve tevbe ile Sana teslim oldum. Buna göre Allah’ı tevhid İbrahim’in en belirgin niteliği idi. Daha sonra o, bunu soyundan gelecekler arasında miras bıraktı ve bunu onlara tavsiye etti. Bunu soyundan gelecekler arasında kalıcı bir söz olarak bıraktı. Bu da aralarında miras olarak nesilden nesile aktarıldı ve Yakub’a kadar ulaştı ve o da bunu oğullarına vasiyet etti. O halde sizler de -Ey Yakub (İsrail) oğulları-, özellikle babanız size bunu vasiyet ettiği için bu vasiyete tam anlamı ile bağlı kalmanız ve Peygamberlerin sonuncusuna tâbî olmanız gerekmektedir. Zira Yakub şöyle demişti:“Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti”; bir rahmet, bir ihsan olmak üzere sizin yararınıza bu dini seçti. O halde bu dinin gereklerini yerine getirin. Bu dinin hükümlerine uymak sizin niteliğiniz olsun. Bu dinin emrettiği ahlâk ile ahlâklanın. Bu hal üzere devam edin ki ölüm ancak siz böyle bir yol üzere iken gelip sizi bulsun. Zira bir kimse belli bir şeye bağlı kalarak yaşayacak olursa, o şekilde ölür. Ne şekilde ölürse de o şekilde diriltilir. 133. Yahudiler İbrahim’in, ondan sonra da Yakub’un dini üzere olduklarını iddia ettiklerinden dolayı Yüce Allah onların tutumlarını reddeden bir üslûpla şöyle buyurmaktadır:“Yoksa siz ölüm” yani ölümün belirtileri ve sebepleri “Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız?” Orada mı bulunuyordunuz? O vakit o çocuklarına hem onları sınamak hem de hayatta iken onlara vermiş olduğu tavsiyeyi yerine getirdiklerini bizzat görmek sureti ile gözü arkada kalmasın diye “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” demişti. Onlar da babalarının gözünü aydınlatacak şu cevabı vermişlerdi:“Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz”, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacağız ve hiçbir şeyi O’na denk tutmayacağız. “Biz yalnızca O’na teslim olduk.” Böylelikle tevhid ve ameli bir arada zikretmiş oldular. Bilindiği gibi (Peygamber’in çağdaşı olan yahudiler), Yakub’un yanında hazır bulunmamışlardı. Çünkü o vakit henüz var edilmemişlerdi. Yakub’un yanında hazır olmadıklarına göre de (onların iddialarının aksine) Yüce Allah; onun, oğullarına yahudiliği değil Hanifliği vasiyet etmiş olduğunu haber vermektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 134. “Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir.” Yani herkesin ameli kendisinedir. Herkes yaptığının karşılığını görecektir. Hiçbir kimse bir diğerinin günahından dolayı sorumlu tutulmayacağı gibi, kimseye de kendi imanı ve takvâsından başka bir şey fayda vermeyecektir. Öyleyse sizin bu geçmiş ümmetin dini üzere olduğunuzu iddia etmekle meşguliyetiniz ve yalnızca söz söylemekle yetinmeniz, aslı olmayan boş bir iddiadır. Aksine size düşen, gerçekten kurtuluşa elverişli midir, değil midir diye halihazırdaki durumunuza bakmaktır.

Bakara 2:135

135- “Yahudi veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dediler. De ki:“Hayır, Hanif olarak İbrahim’in dinine (uyarız). O, müşriklerden değildi.” 135. Yani yahudi ve hıristiyanlar ayrı ayrı müslümanları kendi dinlerine girmeye çağırarak kendilerinin hidâyet üzere, kendilerinden başkalarının ise sapık olduklarını iddia ettiler. İşte Yüce Allah Peygamberine (böyle diyenlere) açık ve kesin bir şekilde şöylece cevap vermesini emretmektedir: “Hayır,” bunun yerine biz “Hanif olarak İbrahim’in dinine” uyarız. “Hanif”ten maksat, Allah’tan başka her şeyden yüz çevirerek Allah’a yönelen, tevhidi yerine getiren, ortak ve eş koşmayı terk eden kimse demektir. İşte hidâyet ona uymaktadır. Onun dininden yüz çevirmek ise küfür ve sapıklıktır.

Bakara 2:136

136- Deyin ki:“Biz Allah’a ve bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Mûsâ’ya ve İsa’ya verilenlere ve bütün Peygamberlere Rabb’leri tarafından verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz yalnızca O’na teslim olduk.” 136. Bu âyet-i kerime kendisine iman edilmesi gereken her şeyi kapsamaktadır. Şu bilinmelidir ki iman, bu esasların kalpten tam anlamıyla tasdik ve ikrar edilmesidir ki bu aynı zamanda hem kalbin amellerini, hem de beden âzâlarının amellerini içine almaktadır. Bu itibarla İslâm imanın kapsamına girdiği gibi, bütün salih ameller de imanın kapsamı içerisindedir. Salih ameller imandandır ve imanın sonuçlarındandır. İman (yalnız başına) mutlak olarak zikredilecek olursa, sözü geçen bütün bu hususlar imanın kapsamına girer. İslâm da aynı şekilde mutlak olarak zikredildiği takdirde iman da onun kapsamına girer. Şayet her ikisi birlikte zikredilecek olurlarsa o zaman iman, kalpte bulunan ikrar ve tasdikin adı; İslâm ise zahiri amellerin adı olur. İman ve salih amellerin birlikte zikredilmesi halinde de durum böyledir. Yüce Allah’ın:“Deyin ki” buyruğu, kalplerinizle uyum halinde olmak üzere, dillerinizle de söyleyin, demektir. İşte mükâfata ve ecir almayı gerektiren “tam deme/söyleme” böyle olur. Kalbin itikadı olmaksızın dil ile söylemek nifak ve küfür olduğu gibi, kalbin amelinden yoksun bulunan sözün de etkisi yoktur ve faydası pek azdır. Söz hayırlı olup beraberinde imanın aslı bulunması halinde, kulun ecir alması söz konusu olmakla birlikte durum böyledir. Ancak yalın bir söz ile kalbî amelin eşlik ettiği söz arasında da önemli bir fark vardır. Yüce Allah’ın:“Deyin ki...” buyruğunda akidenin açıkça ilan edilmesine ve akideye davete işaret vardır. Zira dinin aslı ve temeli akidedir. “İman ettik” buyruğunda ve benzeri gibi bir fiilin bütün ümmete nispet edilerek sâdır olduğu belirtilen buyruklarda ise ümmetin hep beraber Allah’ın ipine sıkı sıkıya sarılması ve birbirleri ile kaynaşmaları gerektiğine bir işaret vardır. Tâ ki onların davetleri de, amelleri de bir olsun. Bu buyrukta zımnen tefrika/ayrılık da yasaklanmaktadır. Yine bu buyrukta mü’minlerin tek bir beden gibi oldukları gerçeğine de işaret edilmektedir. Yüce Allah’ın:“Deyin ki: Biz Allah’a... iman ettik” buyruğunda insanın kayıtlamak sureti ile imanı kendisine izafe etmesinin caiz olduğuna, hatta bunun farz olduğuna delil vardır. Ancak “Ben mü’minim” ve benzeri ifadeler böyle (İman ettik vb. fiil cümleleri gibi) değildir. Zira “Ben mü’minim” vb. ifadeler ancak Allah’ın meşieti ile istisna edilerek (Ben inşaallah mü’minim, şeklinde) söylenebilir. Çünkü (inşaallah demeden “Ben mü’minim” demek) kişinin nefsisini tezkiye etmesi ve kendisi hakkında (kamil) imana sahip olduğunu iddia etmesi anlamına gelir. Yüce Allah’ın:“Biz Allah’a... iman ettik” buyruğunda Allah’ın Vâcibu’l-Vücud olduğu, bir ve tek olduğu, kemâl sıfatlarına sahip bulunduğu, her türlü eksiklik ve kusurdan münezzeh olduğu, bütün ibadetlerin yalnızca kendisine yapılması gerektiği ve bu hakka yalnızca O’nun sahip olduğu; ibadetin hiçbir bölümüne O’ndan başkasının ortak edilmemesi, hiçbir şekilde başkasının O’na ortak koşulmaması gerektiği ifade edilmektedir. “Bize indirilene” buyruğu Kur’ân’ı ve Sünnet’i kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah:“Ve Allah sana Kitab’ı ve Hikmet’i indirdi.”(en-Nisa, 4/113) buyurmaktadır. Bunun da kapsamına Allah’ın Kitab’ının ve Rasûlü’nün Sünnetinin ihtiva etmiş olduğu Yaratıcının sıfatlarına, rasûllerinin sıfatlarına, âhiret gününe, geçmiş ve geleceğe dair gaybi bilgilere, yine onların içerdiği Şer’î emir ve hükümlere, cezaî hükümlere ve diğerlerine iman etmek de dahildir. “İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene…” Burada, tüm peygamberlere indirilmiş bütün kitaplara iman, genel olarak bütün peygamberlere özel olarak da –üstünlükleri ve büyük Şeriatleri getirmeleri dolayısıyla- âyet-i kerimede açıkça sözü edilen peygamberlere iman vurgulanmaktadır. Peygamberlere ve kitaplara imanda göz önünde bulundurulması gereken husus, genel ve kapsamlı şekilde hepsine iman etmektir. Bundan sonra ise mufassal olarak (ismen bilinenlere de) öylece iman etmek icap eder. “Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.” Aksine onların tümüne iman ederiz. İşte bu müslümanların bir özelliğidir. Bu özellikle onlar belli bir din üzere olduğunu iddia eden herkesten ayrılırlar. Yahudiler, hıristiyanlar, sabiîler ve diğerleri -her ne kadar birtakım Peygamber ve kitaplara iman ettiklerini iddia ediyor iseler de- kendi kitapları ve peygamberleri dışındakileri inkar etmektedirler. Böylelikle peygamberler ve kitaplar arasında ayrım yaparlar, kimi peygamber ve kitaplara iman ederken, kimilerini inkar ederler. Onların bu inkar ve yalanlamaları ise tasdikleri ile tezat teşkil etmektedir. Zira kendisine iman ettiklerini iddia ettikleri peygamber de diğer peygamberleri, özellikle de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i tasdik etmiştir. Bunlar Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanladıklarına göre kendi peygamberlerini ve onların verdiği haberleri de yalanlamış ve kendi peygamberlerini inkâr etmiş olurlar. Yüce Allah’ın:“ve bütün Peygamberlere Rabb’leri tarafından verilenlere iman ettik” buyruğunda dünya ve âhiret mutluluğunun ayrılmaz bir parçası olan gerçek lütfun din bağışı olduğuna açık delil vardır. Zira Yüce Allah bizlere; Peygamberlere verilen büyük mülk, hükümdarlık, mal ve benzeri şeylere iman etmemizi emretmemiştir. Aksine O bizlere, peygamberlerine verilen kitap ve şeriatlara iman etmemizi emretmiştir. Yine bu buyrukta peygamberlerin, Allah’tan aldıklarını tebliğ eden kimseler ve Allah ile insanlar arasında Allah’ın dininin tebliğ edilmesi hususunda aracı olduklarına ancak “emir namına hiçbir şeye sahip olmadıklarına” açık delil vardır. “Rabb’leri tarafından” buyruğunda da Allah’ın kullarının kâmil Rabb’i olduğuna işaret vardır. İşte bu kemal Rububiyetinin bir tecellisi olarak onlara kitaplar indirmiş ve peygamberler göndermiştir. O’nun Rububiyeti onları başıboş ve ihmal edilmiş halde bırakılmamalarını gerektirir. Peygamberlere verilenler Rabb’lerinden geldiğine göre peygamberler ile peygamberlik iddiasında bulunanlar arasındaki fark da ortaya çıkmaktadır. Aralarındaki fark ise sırf neye davet ettiklerinin bilinmesi ile anlaşılabilir. Peygamberler hayırdan başka bir şeye çağırmazlar ve sadece her türlü kötülüğü yasaklarlar. Onların her birisi diğerini tasdik eder ve onun doğru olduğuna dair şahitlik eder, aralarında herhangi bir muhalefet veya çelişki olmaz. Çünkü onların getirdikleri Rabb’lerinden gelmiştir. “Eğer o Allah’tan başkasından gelse idi, elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı.”(en-Nisa, 4/82) Peygamberlik iddiasında bulunanların durumu ise çok daha farklıdır. Bu iddiada bulunanların verdikleri haberlerin, emir ve yasakların birbirleri ile çelişmeleri kaçınılmazdır. Nitekim bu iddiada bulunanların hallerini tetkik eden ve davet ettikleri şeyi bilen kimseler bunu açıkça anlarlar. Yüce Allah özel ve genel olarak iman edilecek şeylerin tümünü beyan etmekle birlikte, amelsiz sözün bir faydası olmadığından “Biz yalnızca O’na teslim olduk.” buyurmaktadır. Yani biz O’nun azâmetine saygı ile eğilenler, zahir ve batınımızla ibadetine bağlı kalan kimseleriz. İbadetimizi yalnız O’na halis kılarız. “Halis kılma”; “Ona” anlamındaki “له” kelimesinin daha önce zikredilmesinden anlaşılmaktadır. Bu âyet-i kerime oldukça özlü ve kısa olmakla birlikte, tevhidin üç türü olan rububiyet tevhidi, ulûhiyet tevhidi, isim ve sıfatların tevhidini kapsamakta; bütün peygamberlere ve kitaplara imana; ismi sayılan peygamberlerin faziletine; kalp, dil ve âzâlar ile tasdike, bütün bu hususlarda Allah’a ihlâs ile bağlanmaya; doğru söyleyen Peygamberler ile yalancı olup da Peygamberlik iddiasında bulunanların birbirinden farklı olduklarına, yüce yaratıcının kullarına neleri nasıl söylemeleri gerektiğini öğretmesine, onun dünya ve âhiret mutluluğuna sıkı sıkıya bağlı bulunan dini nimetleri onlara ihsan edip rahmetini onlara bağışladığına delâlet etmektedir. Kitab’ını (gerekli) her şeyin açıklaması, iman eden bir topluluk için de bir hidâyet ve rahmet kılan Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir.

Bakara 2:137

137- Artık eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, muhakkak hidâyet bulurlar. Şâyet yüz çevirirlerse, mutlaka apaçık bir ayrılığa düşerler. Onlara karşı sana Allah yeter. O her şeyi işitendir, her şeyi bilendir. 137. Yani ey mü’minler topluluğu! Eğer kitap ehli de sizin iman ettiğiniz gibi bütün peygamberlere, bütün kitaplara ve bunların kapsamına ilk ve öncelikli olarak giren peygamberlerin sonuncusu ve en faziletlisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve Kur’ân-ı Kerîm’e iman edip de yalnızca Allah’a teslim olur ve peygamberlerden hiçbirisi arasında ayrım gözetmeyecek olurlarsa, işte o vakit “muhakkak” Naim Cennetlerine ulaştıran Sırat-ı Müstakim’e doğru “hidâyet bulurlar.” Yani bu şekilde iman etmedikleri sürece onların hidâyete giden yolu bulmalarına imkân yoktur. Hiçbir şekilde durum onların:“Yahudi veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dedikleri gibi veya hidâyet ve doğru yolun yalnızca izledikleri yola münhasır olduğu şeklindeki iddiaları gibi değildir. “Hidâyet” hakkı bilmek ve onunla amel etmektir. Bunun zıddı ise ilimden ve ilmin akabinde amelden sapmaktır. İşte bu onların haktan yan çizip hidayetten yüz çevirmelerinin ardından üzerinde oldukları “ayrılık”tır. Ayrılık içerisinde bulunan, Allah ve Rasûlü bir tarafta, kendisi ise ayrı bir tarafta olan kimse demektir. Ayrılık içerisinde olmak Allah ve Rasûlü ile sınır mücadelesine girmeyi, Allah ve Rasulüne ileri derecede düşmanlığı gerektirir. Bu da Allah Rasûlü’ne eziyet etmek için çalışma sonucunu doğurur. Bundan dolayı Allah, Rasûlü’ne onlara karşı yeterli geleceği vaadinde bulunmuştur. Çünkü O, değişik dillerde olan ve türlü türlü ihtiyaçları dile getiren bütün sesleri “işitendir”. Onların önlerindekini de arkalarındakini de, gizliyi de açığı da zahiri de batını da “bilendir”. Durum bu olduğuna göre, Allah onların kötülüklerine karşı sana yeter. Nitekim Allah, Rasûlü’ne vaat ettiğini gerçekleştirmiş ve O’nu onlara üstün ve galip kılmıştır. O kadar ki, onların kimilerini öldürmüş, kimilerini esir almış, kimilerini sürgüne göndermiş ve alabildiğine darmadağın etmiştir. İşte bu buyrukta Kur’ân’ın mucizelerinden bir mucize vardır. Zira o, bir şeyi vukûundan önce haber vermiş ve o, tıpkı haber verdiği şekilde vukûa gelmiştir.

Bakara 2:138

138- Allah’ın boyası(na sarılın). Kimin boyası Allah’ınkinden daha güzel olabilir ki? Biz yalnız O’na ibadet edenleriz. 138. “Allah’ın boyası(na sarılın)” Yani Allah’ın dini demek olan Allah’ın boyasından ayrılmayın ve bu dinin gereklerini yerine getirin. Zahirî ve batınî bütün amelleri ile onu uygulayın. Akidesine de sarılın ve bunu sürekli olarak yapın. Tâ ki bu din sizin boyanız ve ayrılmaz bir niteliğiniz olsun. Bu dine bağlılık sizin bir niteliğiniz olunca da artık isteyerek, kendi tercihinizle ve seve seve onun emirlerine uyarsınız ve bu din, sizin için bir elbisenin ayrılmaz bir niteliği olan boya gibi tabiatınız haline gelir. Bunun sonucunda da siz dünyevi ve uhrevi saadeti elde edersiniz. Çünkü din üstün ahlâki değerlere, güzel amellere ve yüce işlere teşvik eder. Bundan dolayı üstün akılların şaşkınlığını dile getiren teaccüp (hayret) ifadesi ile: “Kimin boyası Allah’ınkinden daha güzel olabilir ki?” diye buyurmaktadır. Bu, “O’nun boyasından daha güzel bir boya olamaz” demektir. Allah’ın boyası ile diğer boyalar arasındaki farkı görmek için bir örnek isteyen kimse herhangi bir şeyi zıddıyla kıyaslasın. Şimdi bir tarafta Rabb’ine sağlam bir iman ile iman etmiş, sonra bununla birlikte onun etkileri olan kalbî huşu, bedeni azalar ile emirlere bağlılık gibi her tür güzel nitelik ile bezenmiş, mükemmel ahlâkı elde edip çirkin her bir nitelikten, her bir bayağı davranış ve kusurdan uzaklaşmış, sözü ve fiiliyle doğru, sabırlı, tahammüllü, iffetli, şecâat sahibi, söz ve davranışları ile iyilikte bulunan, Allah’ı seven, Allah’tan korkan, O’nun rahmetini uman, mutlak Mabud’a karşı ihlâslı, o mabudun kullarına da iyiliksever olduğu bir makama ulaşmış bir kul… Diğer tarafta da Rabb’ini inkar eden, O’nan uzaklaşan ve diğer yaratılmışlara yönelen, küfür, şirk, yalan, hainlik, düzenbazlık, aldatma, iffetsizlik, söz ve davranışları ile kötülük gibi sıfatlara sahip olan, Mabud’a karşı ihlâslı, kullarına karşı da iyiliksever olmayan başka biri… Şimdi bu ikisini birbirine kıyas et! Böyle bir kıyaslamayı yapacak olursak, ikisi arasındaki büyük farkı açıkça görürüz ve bunun sonucunda Allah’ın boyasından daha güzel bir boya olmadığını açıkça tespit ederiz. Bu buyruktan Allah’ın dini dışında boyanılan boyalardan daha çirkini olmadığı da anlaşılmaktadır. “Biz yalnız O’na ibadet edenleriz.” buyruğu ise bu boyanın mahiyetini beyan etmektedir ki o da ihlâs ve mutabaat (Peygambere tâbî olmak) şeklindeki iki esası yerine getirmekten ibarettir. Çünkü “ibadet” Allah’ın sevdiği ve razı olduğu her türlü zahiri ve batin amellerle sözleri kapsar. Bunların ibadet olabilmeleri ise Yüce Allah’ın bunu Rasûlü vasıtası ile meşru kılmış olmasına bağlıdır. İhlâs ise kulun yaptığı bu amellerde yalnızca Allah’ın rızasını gözetmesi demektir. İşte bu buyrukta da (“ona” anlamındaki) “له” kelimesinin önce gelmesi hasr (yalnız) anlamını vermektedir. Yine Yüce Allah: “Biz yalnız O’na ibadet edenleriz” buyruğunda onların bu niteliğe sahip olduklarını ve bunun onlar üzerinde adeta ayrılmaz bir boya haline geldiğini göstermesi için sübut ve istikrar (devamlılık) anlamlarına delâlet eden ism-i fail ( عابدون : ibadet edenleriz) kalıbını kullanmıştır.

Bakara 2:139

139- De ki:“Bizimle Allah hakkında mı çekişiyorsunuz? Hâlbuki O, bizim de Rabb’imiz, sizin de Rabb’inizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Biz yalnızca O’na ihlâsla bağlananlarız.” 139. “De ki: “Bizimle Allah hakkında mı çekişiyorsunuz?”(Çekişme ve karşılıklı delil getirme anlamındaki) “المحاجة”, ihtilaflı meseleler hakkında iki ve daha fazla kişi arasındaki tartışma demektir. Bu tartışmada hasımlardan her biri kendi görüşünü haklı çıkarmayı, hasmının görüşünü ise çürütmeyi ister. O bakımdan her bir kişi kendi görüşüne delil getirmeye gayret eder. Tartışmada beklenen, en güzel yolla yürütülmesi, yanlış yolda olan kimseyi doğruya, hakka çevirecek en kısa yoldan yapılması ve inat eden kimseye karşı delil getirip hakkı açıklığa kavuşturarak batılın ne olduğunun beyan edilmesidir. Eğer tartışma bu özelliklerin dışına çıkacak olursa, artık bu boşu boşuna bir inatlaşma ve faydasız bir cedelleşme olur. Bu da birçok kötülüklerin ortaya çıkmasına sebep olur. İşte ehli kitap da Allah’a müslümanlardan daha çok yakın olduklarını iddia ediyorlardı. Bu ise belge ve delil ile ispatlanması gereken kuru bir iddiadan ibaretti. Zira herkesin Rabb’i bir ve tek olduğuna, bizden başka Rabb’iniz olmadığına, bizim amelimizin bize, sizin ameliniz de size olduğuna göre, bu konuda bizler ile sizler arasında hiçbir fark yoktur. Bu da her iki kesimden herhangi birisinin başkasına göre Allah’a daha çok yakın olmasını gerektirmez. Çünkü belli bir konuda ortak olunmasına rağmen ve ortada herhangi bir fark söz konusu da değilken ayrıma gitme iddiası batıl bir iddiadır. Birbirine benzer şeyleri, birbirinden ayrı mütâlâa etmektir, apaçık bir inatlaşmadır ve hakka karşı kibirlenmedir. Üstünlük ancak ve ancak salih amellerin yalnızca Allah için ihlâsla yapılmasındadır. Bu ise yalnızca mü’minlerin sahip oldukları bir niteliktir. O halde mü’minlerin diğerlerine göre Allah’a daha yakın oldukları ortaya çıkmaktadır. Çünkü ihlâs, halâsın (kurtuluşun) yoludur. İşte Rahman olan Allah’ın gerçek dostları ile şeytanın dostları arasındaki fark budur. Üstünlük, akıl sahiplerinin kabul ettiği ve son derece cahil ve hakka karşı inatla kibirlenenden başkasının tartışma konusu etmediği gerçek niteliklerle söz konusu olur. Bu âyet-i kerimede tartışma yöntemi de çok incelikli bir şekilde gösterilmekte ve şu esas ifade edilmektedir: Benzer şeyler ortak hükümlere sahiptir, farklı şeylerin hükümleri de farklıdır.

Bakara 2:140

140- Yoksa siz “İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve oğulları da yahudi veya hıristiyan idi” mi diyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” Yanındaki Allah’tan gelen şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. 140. “Yoksa siz “İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve oğulları da yahudi veya hıristiyan idi” mi diyorsunuz?” İşte bu onların bir diğer iddiaları ve Allah’ın peygamberleri hakkında ortaya attıkları başka bir tartışmadır. Sözü geçen bu peygamberlere müslümanlardan daha yakın olduklarını iddia etmişlerdi. Allah da onların bu iddialarını:“Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” diyerek reddetmektedir. Yüce Allah (bir başka yerde de): “İbrahim bir yahudi değildi, bir hıristiyan da değildi. O hanif bir müslümandı, müşriklerden de değildi.”(Ali İmran, 3/67) buyurmaktadır. Onlar ise; “Hayır, İbrahim yahudi veya hıristiyan idi” derler. Bu durumda ya doğru söyleyen ve bilenler onlardır yahut da bunu bilen ve doğru söyleyen Allah’tır. Bunlardan birisi kaçınılmaz olarak geçerlidir. Bu sorunun cevabı ise müphem bırakılmıştır. Ancak gâyet açık ve nettir. Hatta meselenin apaçık ortada olmasından ötürü, “Elbette Allah daha iyi bilir, daha doğru söyler” gibi bir şey söylemeye gerek bile yoktur. Çünkü durum herkes için açıkça ortadadır. Zira bu, tıpkı “Gece mi daha aydınlıktır, gündüz mü? Ateş mi daha sıcaktır, yoksa su mu? Şirk mi daha güzeldir, yoksa tevhid mi?” sorularının cevabı gibidir. Bu gibi soruların cevabını ise azıcık aklı olan herkes bilir. Hatta kendileri de bunu çok iyi bilirler. İbrahim’in de, diğer peygamberlerin de yahudi veya hıristiyan olmadığını çok iyi bilmektedirler. Ne var ki onlar bu bilgiyi ve tanıklığı gizlediler. Bundan dolayı zulümleri en büyük zulümdür. Ve işte bundan dolayı Yüce Allah:“Yanındaki Allah’tan gelen şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir?” diye buyurmaktadır. Yani bu, insanlar tarafından değil Allah tarafından kendilerine tevdi edilmiş bir şahitliktir. Öyleyse bu şahitliğin yerine getirilmesi için gereken ihtimamı göstermeliydiler. Onlar ise bu şahitliği gizlediler ve onun tam zıddını açığa vurdular. Böylelikle hakkı gizlemek ve hakkı söylememek ile bâtılı açıklamak ve bâtıla davet etmek gibi iki büyük cürümü birlikte işlediler. Bu en büyük zulüm değil midir? Allah’a andolsun ki öyledir ve Allah bundan dolayı onları en ağır şekilde cezalandıracaktır. İşte bu sebepten Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” Bilakis Allah onların amellerini tek tek saymış, tespit etmiştir. Bu amellerin cezasını da saklamıştır. Görecekleri ceza ne kötüdür! Zalimlerin barınağı olan Cehennem ateşi ne kötüdür! Yüce Allah’ın cezalandıracağı amelleri ihtiva eden âyetlerin akabinde ilim ve kudretini söz konusu etmesi konusunda Kur’ân’ın izlediği yol işte budur. Bu, vaat ve tehdit, teşvik ve korkutma ifade eder. Aynı şekilde hükümlerin akabinde Allah’ın güzel isimlerinin anılması, dini ya da cezai emirlerin bu güzel isimlerin sonuçlarından ve gereklerinden olduğunu, bu isimlerinin bunu gerektirdiğini ifade eder. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:141

141- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir. Siz onların amellerinden sorulacak değilsiniz. 141. Bu âyet-i kerimenin tefsiri daha önce (Bakara, 134) geçmişti. Tekrar edilmesindeki hikmet ise yaratılmışlara güvenip dayanmamak gerektiğini, esas olanın, insanın sahip olduğu nitelikler olduğunu, yoksa geçmişlerinin ve atalarının yaptıkları olmadığını ortaya koymak içindir. “Gerçek fayda birtakım kimselerin soyundan gelmekle değil, amellerle elde edilir,” demektir.

Bakara 2:142

142- İnsanlardan birtakım akılsızlar; “Onları daha önce yöneldikleri kıblelerinden döndüren nedir?” diyecekler. De ki:“Doğu da, batı da Allah’ındır. O, dilediği kimseyi dosdoğru yola iletir.” 142. Bu âyet-i kerime bir mucize, bir teselli, mü’minlerin kalplerini tatmin, bir itiraz ve ona dair üç yönden cevap ihtiva etmekte; Allah’ın hükmüne ve dinine karşı itiraz edenlerin niteliği ile müslümanların niteliğini ortaya koymaktadır. Yüce Allah insanlar arasından akılsız birtakım kimselerin itiraz edeceklerini haber vermektedir. Akılsızlar ise bizzat kendi maslahatlarını dahi bilemeyen, aksine onları zâyi edip en basit değerler karşısında değiştiren kimselerdir. Yahudiler, hıristiyanlar ve Allah’ın hüküm ve şeriatlerine itiraz eden benzeri kimseler hep akılsızdır. Şöyle ki; müslümanlar önceleri Mekke’de kaldıkları sürece (namazlarında) Beytü’l-Makdis’e yönelmekle emrolunmuşlardı. Daha sonra Medine’ye hicretten itibaren yaklaşık bir buçuk yıl kadar bir süre de aynı yere yönelmekle emrolunmuşlardı. Yüce Allah ilerde bir kısmına işaret edeceği birtakım hikmetler dolayısı ile Kabe’ye yönelmelerini emretti. O’nun hikmeti de bu emri vermesini gerektiriyordu. Böylelikle Yüce Allah insanlar arasından birtakım akılsızların mutlaka:“Onları daha önce yöneldikleri kıblelerinden döndüren nedir?” diyeceklerini müslümanlara haber vermektedir. Yani onları Beytu’l-Makdis’e dönmekten alıkoyan şey nedir? Daha önce yöneldikleri kıble ise Beytü’l-Makdis idi. Bu, Yüce Allah’ın hüküm ve Şeriatına bir itirazdır. O’nun lütuf ve ihsanına bir itirazdır. Yüce Allah mü’minleri teselli ederek bunun meydana geleceğini haber vermekte, ancak bu itirazı kıt akıllı, kısır düşünceli ve dine bağlılığı zayıf kimselerin yapacağını belirtmektedir. Öyleyse onlara aldırış etmeyin, çünkü bu sorunun kaynağı artık bilinmektedir. Zaten aklı başında bir kimse akılsız bir kimsenin itirazına aldırış etmez ve onu kafasına takmaz. Âyet-i kerime aynı şekilde Yüce Allah’ın hükümlerine cahil ve hakka karşı bile bile inat eden sefihlerden başkasının itiraz etmeyeceğini de göstermektedir. Aklı başında doğru yol üzerinde yürüyen bir mü’min ise Rabb’inin hükümlerini kabul ile karşılar, onlara itaat ve teslimiyetle bağlı olduğunu ortaya koyar. Nitekim Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:“Allah ve Rasûlü bir işi hükme bağladığında hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadına o işlerinde istediklerini yapmak hakkı yoktur.”(el-Ahzab, 33/36); “Hayır! Rabb’ine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.”(en-Nisa, 4/65); “Aralarında hükmetmek üzere Allah’a ve Rasûlü’ne davet olunduklarında mü’minlerin sözleri ancak; “İşittik ve itaat ettik” demektir.” (en-Nur, 24/51) Yüce Allah’ın; “akılsızlar” buyruğunda, aslında onların sözlerine cevap vermeye gerek bırakmayacak ve aldırmamayı haklı çıkartacak bir mana vardır; ancak bununla birlikte Yüce Allah bu şüpheyi cevapsız bırakmayıp izale etmekte ve birtakım kalplerde ortaya çıkabilecek itirazların varlığı ihtimali ile bu şüphenin gerçek yüzünü açığa çıkartıp onlara cevap olmak üzere “De ki: Doğu da, batı da Allah’ındır. O dilediği kimseyi dosdoğru yola iletir.” diye buyurmaktadır. Yani doğu da batı da Allah’ın mülkü olduğuna göre, O’nun mülkü dışında hiçbir cihet kalmamaktadır. Bununla birlikte O dilediği kimseyi dosdoğru yola iletir. İşte İbrahim aleyhisselam’ın dininin bir parçasını teşkil eden bu kıbleye sizleri iletmesi de dilediği kimseleri dosdoğru yola iletmenin bir parçasıdır. O halde Yüce Allah’ın mülkü kapsamı içerisinde bulunan bir kıbleye sizi yönlendirdiği için itiraz edenlerin itirazlarının sebebi ne? Çünkü siz O’nun mülkünde olmayan bir tarafa dönmüş değilsiniz. Durumun böyle olması, yalnızca O’nun emrine teslimiyeti gerektirir. Nasıl böyle olmasın ki? Çünkü Allah’ın üzerinizdeki lütfunun hidâyet ve ihsanının bir delili de sizi buna iletmiş olmasıdır. Size itiraz eden aslında -sizi kıskandığı ve çekemediği için- Allah’ın lütfuna itiraz etmektedir. Yüce Allah’ın:“O dilediği kimseyi dosdoğru yola iletir” buyruğu mutlak bir buyruktur. Mutlak buyruklar ise mukayyede hamledilir (onunla birlikte değerlendirilir). Şüphesiz hidâyet ve dalâletin Yüce Allah’ın hikmet ve adaletinin gerektirdiği birtakım sebepleri vardır ve o hitabının başka yerlerinde hidâyetin birtakım sebeplerini de bildirilmektedir. Kul bu sebepleri yerine getirdiği takdirde hidâyeti elde eder. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“Allah onunla rızasına uyanları selamet yollarına hidâyet eder.”(el-Maide, 5/16) Bu âyet-i kerimede bu ümmetin hidâyet bulmasını gerektiren sebep, bütün hidâyet türleri ile ve mutlak olarak (kayıtsız olarak) gelmiştir. Bu hidâyet de Allah’ın bu ümmete bir lütuf ve ihsanıdır. Bu yüzden Yüce Allah bir sonraki ayette şöyle buyurmaktadır:

Bakara 2:143

143- Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık ki siz bütün insanlar üzerine şahitler olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun. Senin (daha önce) yönelmekte olduğun yeri ise Peygambere uyanlarla iki ökçesi üzerinde geri dönenleri bilelim (ortaya koyalım) diye kıble yaptık. O, elbette Allah’ın hidâyet eylediği kimselerden başkasına mutlaka ağır gelecekti. Allah imanınızı zayi edecek değildir. Gerçekten Allah insanlara karşı raûftur, çok merhametlidir. 143. “Böylece sizi vasat” adaletli ve hayırlı “bir ümmet kıldık.” Vasatın dışında kalan şeyler ise uç noktalardır ki, bunlar da tehlike sınırları içerisinde demektir. Allah bu ümmeti bütün dini hususlarda vasat kılmıştır: Peygamberler hususunda bu ümmetin tutumu vasattır. Hıristiyanlar gibi Peygamberler hususunda aşırı gidenler ile yahudiler gibi Peygamberler hakkında olmadık iddialarda bulunanlar arasında vasattır. Çünkü bu ümmet kendilerine yakışan şekilde hepsine iman etmiştir. Şeriati itibari ile de bu ümmet vasattır. Ne yahudilerin aşırılıkları ne de hıristiyanların gevşeklikleri söz konusudur. Temizlik ve yiyecekler konusunda da vasattır. İbadet ve dualarının ancak havra ve mabetlerinde geçerli olan yahudilere benzemezler. Yahudiler necis şeylerden su ile temizlenemezler. Onlara ceza olmak üzere bazı temiz şeyler de kendilerine haram kılınmıştır. Bu ümmet hiçbir şeyi necis kabul etmeyen, hiçbir şeyi haram kabul etmeyen aksine önlerine gelen her şeyi mubah karşılayan hıristiyanlara da benzemezler. Aksine bu ümmetin temizliği en mükemmel ve en eksiksiz şekildedir. Allah onlara hoş ve temiz olan yiyecek, içecek, giyecekleri ve evlilik yolu ile karşı cinsi mubah kılmıştır. Bunlardan pis ve murdar olanları da bu ümmete haram kılmıştır. Öyleyse bu ümmet dini itibari ile en kâmil, ahlâkı itibari ile en üstün, amelleri itibari ile en faziletli ümmettir. Bu ümmete Yüce Allah kendileri dışında kalan hiçbir ümmete vermediği ilmi, güzel ahlâkı, adalet ve ihsanı bahşetmiştir. Bundan dolayı bu ümmetin mensupları “vasat bir ümmet” olmuşlardır. Olgundurlar, mutedildirler. Bunun sebebi ise:“bütün insanlar üzerine şahitler” olmalarıdır. Bu ise onların adaletli olmaları ve adaletle hükmetmeleri dolayısıyladır. Başka dinlere mensup insanlar hakkında hüküm verirler; başkaları ise onlar hakkında hüküm veremez. Bu ümmetin kabul görerek lehine tanıklık ettiği her bir şey makbuldür. Bu ümmetin reddedip aleyhine tanıklık ettiği her şey de merduttur, geçersizdir. Şâyet; hasım tarafların birbirleri aleyhindeki sözleri makbul olmamakla birlikte bu ümmetin başkaları hakkındaki hükmü nasıl kabul edilir? diye sorulacak olursa, şöyle cevap verilir: Hasımların sözlerinin karşılıklı kabul edilmeyiş sebebi, tarafların doğru olmayan iddiada bulunmak gibi bir zan altında bulunmalarından dolayıdır. Böyle bir zan söz konusu olmayıp -bu ümmette olduğu gibi- tam bir adalet söz konusu ise işte esas maksat da adalet ve hak ile hüküm vermektir. Bunun şartı ise ilim ve adalettir. Bu iki özellik de bu ümmette vardır. Bu yüzden bu ümmetin şahitliği makbuldür. Herhangi bir kimse bu ümmetin fazileti hususunda şüpheye düşecek ve bu ümmeti tezkiye edecek birisini isteyecek olursa, işte bu şahitliği bu ümmet hakkında yapacak kişi insanların en mükemmeli olan Peygamberleri sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Bundan dolayı da Yüce Allah:“Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun.” buyurmaktadır. Bu ümmetin başkalarına karşı şahitliği arasında şu da vardır: Kıyamet gününde Yüce Allah rasûllere ve nebilere ümmetlerine tebliğ edip etmediklerini, bu peygamberleri yalanlayan ümmetlere de peygamberlerinin kendilerine tebliğ edip etmediğini soracak, ümmetler bu tebliği inkâr ettiklerinde de peygamberler bu ümmetin (Muhammed Ümmetinin) şahitlik etmesini isteyeceklerdir. Bu ümmetin Peygamberi de bu ümmeti tezkiye edecek (şahitlik etme ehliyetine sahip olduklarını bildirecek)tir. Bu âyet-i kerimede bu ümmetin icmaının kat’i bir delil olduğu ve ümmet olarak -“vasat” ifadesinin mutlak olması dolayısı ile- hatadan korunmuş olduklarını gösteren bir delil de vardır. Şayet onların hata üzere ittifak etmeleri farz edilecek olsaydı, bu durumda onlar tam manasıyla değil sadece bazı hususlarda vasat olabilirlerdi. Yine “Siz bütün insanlar üzerine şahitler olasınız” ifadesi de onların, bir konuda Allah'ın onu helal, haram veya farz kıldığına şahitlik ettikleri vakit bu konuda hata etmekten masum olduklarını ifade eder. Çünkü vasat olmak için verilen hükümde, şahitlikte, fetvada ve benzeri hususlarda adalet şarttır. “Senin (daha önce) yönelmekte olduğun yeri” yani Beytu’l-Makdis’e yönelmeni “Peygambere uyanlarla iki ökçesi üzerinde geri dönenleri bilelim (ortaya koyalım) diye kıble yaptık.” Yani mükâfaat ve cezanın kendisine bağlı olduğu manada bilelim (ortaya çıkartalım) diye böyle yaptık. Yoksa Yüce Allah bütün işleri daha onlar var olmadan önce bilir. Ancak O’nun bu bilmesi herhangi bir mükâfat ve bir cezayı gerektirmez. Çünkü Yüce Allah’ın adaleti tamdır, (mükâfaat ve ceza konusuda) kullarına karşı delili ortaya koyması eksiksizdir. Bu yüzden amelleri ortaya döküldüğü zaman bu amellerine karşılık mükâfat ve ceza söz konusu olur. O halde biz o kıbleye yönelmeyi sadece “Peygambere uyanlarla” ona iman ederek her konuda ona tâbî olanlarla “iki ökçesi üzerinde geri dönenleri” bilelim ve imtihan edelim diye meşru kıldık. Peygambere her durumda uymanın gereği, O’nun emir kulu olması ve işleri Rabb’i tarafından yönlendirilen bir kimse olmasından dolayıdır. Diğer taraftan, önceki kitaplar O’nun Kabe’ye yönelerek namaz kılacağını da haber vermiştir. Maksadı hakkı bulmak olan insaflı kimsenin ise bu durum imanını artırır, Peygambere olan itaatini daha bir pekiştirir. Ökçeleri üzerinde gerisin geri dönüp haktan yüz çeviren, hevâsına tâbî olana gelince, böylesinin ise küfrüne küfür, şaşkınlığına şaşkınlık katar. Hiçbir aslı olmayan şüphe üzerine kurulu bâtıl deliller öne sürer. “O elbette Allah’ın hidâyet eylediği kimselerden başkasına mutlaka ağır gelecekti.” Yani senin bu kıblenden diğerine döndürülmen ağır gelmiştir. Allah’ın hidâyete erdirdiği kimseler ise Allah’ın üzerlerindeki nimetini itiraf ve takdir ettiler, O’na şükrettiler, O’nun kendilerine ihsanda bulunduğunu ikrar ettiler. Çünkü Yüce Allah kendilerini yeryüzünün diğer bölgelerinden daha üstün ve faziletli kıldığı bu Beyt-i Azim’e yöneltmiş bulunuyor. Bu Beyt’i ziyareti İslâm’ın rükünlerinden bir rükün, büyük ve küçük günahları ortadan kaldıran bir esas kılmıştır. Bundan dolayı Allah’ın hidâyet ettiği kimselere bu Beyt’e yönelmek kolay bir iş gelmiştir. Bunların dışındakilere ise ağır gelmiştir. “Allah imanınızı zayi edecek değildir.” Yani böyle bir şey Allah’a yakışmaz, hatta böylesi Allah için imkânsız şeylerdendir. Yüce Allah imanınızı boşa çıkarmasının kendisi için imkânsız bir şey olduğunu haber vermiştir. Bu buyrukta Yüce Allah’ın mü’minlere, iman ve İslâm’ı lütfettiği kimselere Allah’ın onların imanlarını koruyacağı ve boşa çıkarmayacağına dair büyük bir müjde vardır. İmanlarının korunması ise iki türlüdür: İmanın zâyi olmaya ve boşa çıkmaya karşı korunması ki bu, Allah’ın imanı bozan, ortadan kaldıran ve onu eksilten her türlü endişe veren imtihanlardan ve haktan alıkoyan hevâların peşine düşmekten koruması ile olur. İkincisi de imanı, artırması şeklindeki korumasıdır. Bu da imanlarını artıran ve yakînlerini tamamlayan şeylere onları muvaffak kılması ile olur. O tâ baştan beri sizi imana ilettiği gibi, imanınızı da koruyacak, üzerinizdeki nimetini imanınızı artırmak, ona vereceği mükâfaatı ve sevabı çoğaltmak, onu bulandıracak her bir şeyden de onu korumak suretiyle sizin için muhafaza edecektir. Hatta samimi mü’minin yalancıdan ayırt edilmesi maksadı ile birtakım imtihanlar ortaya çıkacak olursa, bunlar mü’minleri olumsuzluklardan arındırır ve onların sadakatlerini açıkça ortaya koyar. Bu son cümle, sanki Yüce Allah’ın:“Senin (daha önce) yönelmekte olduğun yeri Peygambere uyanlarla iki ökçesi üzerinde geri dönenleri bilelim (ortaya koyalım) diye kıble yaptık.” buyruğunun içerdiği “Böyle bir durum, birtakım mü’minlerin imanlarını terk etmesine sebep teşkil edebilir” şeklindeki bir itirazı bertaraf etmek için zikredilmiş gibidir. Yüce Allah böyle bir vehmi, bu tür bir imtihanı veya başkasını takdir etmek sureti ile “imanınızı zayi edecek değildir” buyurarak bertaraf etmektedir. Bunun kapsamına kıblenin değiştirilmesinden önce vefat eden mü’minler de girmektedir. Allah onların da imanlarını boşa çıkarmaz. Çünkü onlar zamanında Allah’ın emrini uygulamış ve Rasûlüne itaat etmiş kimselerdir. Allah’a itaat etmek ise Allah’ın vermiş olduğu emirlere her zamanın şartları içerisinde uymak demektir. Bu âyet-i kerimede Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin benimsediği “beden âzâlarının işlediği ameller de imanın kapsamına dahildir” şeklindeki görüşünün lehine bir delil vardır. Yüce Allah’ın:“Gerçekten Allah insanlara karşı raûftur, çok merhametlidir” buyruğu da şu demektir: Allah onlara karşı oldukça merhametlidir ve onlara olan şefkati pek büyüktür. Onlara olan şefkat ve rahmetinin bir tecellisi de baştan beri kendilerine ihsan etmiş olduğu nimeti tamamlaması, dili ile imana girmekle birlikte, kalbinden iman etmemiş olan kimseleri ayırt etmesidir. Yine onları iman edenlerin imanının artmasına sebep teşkil eden ve bu yolla da derecelerinin yükselmesini sağlayan imtihanla sınaması ve onları en şerefli ve en kıymetli eve (Kabe’ye) yöneltmesi de bunun bir sonucudur.

Bakara 2:144

144- Biz yüzünü göğe doğru evirip çevirmeni elbette görüyoruz. Onun için seni hoşnut olacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. Her nerede bulunursanız bulunun yüzlerinizi o yöne çevirin. Şüphe yok ki kendilerine kitap verilenler bunun Rabb’lerinden gelen bir hak olduğunu pek iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından gafil değildir. 144. Yüce Allah, Peygamberine hitaben:“Biz yüzünü göğe doğru evirip çevirmeni” Kâbe’ye yönelmeyi emreden vahyin inişini bekleyerek ve arzulayarak göğün her bir tarafına çokça bakıp durmanı “elbette görüyoruz.” Yüce Allah’ın: “yüzünün” buyurup da “gözünün” buyurmamış olması, hem Peygamber’in bu işe fazla önem verdiği dolayısıyladır, hem de yüzün evirilip çevrilmesinin aynı zamanda gözün de evrilip çevrilmesini gerektirmesinden dolayıdır. “Onun için seni hoşnut olacağın bir kıbleye” sevdiğin kıble olan Kâbe’ye “döndüreceğiz.” Biz seni dost edindiğimizden dolayı, o yöne çevireceğiz. Bu buyruk Peygamber’in fazilet ve şerefini de açıklamaktadır. Çünkü Yüce Allah onu hoşnut edecek şeyi yapmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Peygamber’e bu kıbleye yönelmesini açıkça emrederek:“Artık yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir” diye buyurmaktadır. Yüzle insan bedeninin ön tarafına denk gelen yön kastedilmektedir. “Her nerede bulunursanız bulunun” karada yahut denizde, doğuda ya da batıda, güneyde yahut kuzeyde olun “yüzlerinizi o yöne çevirin.” İşte bu buyruktan farz olsun nafile olsun bütün namazlar için Kabe’ye yönelmenin farz olduğu anlaşılmaktadır. Yine bu buyruktan anlaşıldığına göre eğer bizzat kıbleye yönelme imkânı varsa yönelin; aksi takdirde kıblenin bulunduğu tarafa yönelmek yeterlidir. Bedenen kıbleden başka tarafa dönmek ise namazı bozar. Çünkü bir şeyi emretmek onun aksini yasaklamak demektir. Yüce Allah bundan önceki buyruklarda Kitab ehlinden olsun başkalarından olsun, bu işe itiraz edenleri ve onlara verilen cevabı söz konusu etmiş idi. Burada da Kitap ehli ile onların ilim adamlarının, Rasulün bu hususta apaçık bir hak üzere olduğunu bildiklerini söz konusu etmektedir. Çünkü onlar bunu kendi kitaplarında bulmaktadırlar. Dolayısı ile itirazları sadece inat ve kıskançlıklarından dolayıdır. Onlar hatalarını bildiklerine göre artık bu yaptıklarına aldırış etmeyin. Çünkü kişi kendisine itiraz eden kimsenin itiraz ettiği hususun şüpheli olması ve itirazcının da doğru söyleme imkânının bulunması halinde üzülür. Ama itiraz edilenin, haklı ve doğruyu savunan taraf olduğundan emin olunduğu, itiraz eden kişinin de inatçı ve söylediği sözün bâtıl olduğu bilindiği vakit, onun bu itirazına aldırış etmeyi gerektiren bir durum yoktur. Aksine böyle bir itirazcının dünyevi ve uhrevi cezaya çarptırılması beklenir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah onların yapmakta olduklarından gafil değildir.” Aksine O, amellerini tespit eder ve bu yaptıkları ile kendilerini cezalandırır. Bu buyrukta itiraz edenlere bir tehdit, mü’minlere de bir teselli vardır.