Tafsir As-Saadi - Turkish — Bakara 2:145 – Bakara 2:286
İçindekiler
- Bakara 2:145
- Bakara 2:146
- Bakara 2:147
- Bakara 2:148
- Bakara 2:149
- Bakara 2:150
- Bakara 2:151
- Bakara 2:152
- Bakara 2:153
- Bakara 2:154
- Bakara 2:155
- Bakara 2:156
- Bakara 2:157
- Bakara 2:158
- Bakara 2:159
- Bakara 2:160
- Bakara 2:161
- Bakara 2:162
- Bakara 2:163
- Bakara 2:164
- Bakara 2:165
- Bakara 2:166
- Bakara 2:167
- Bakara 2:168
- Bakara 2:169
- Bakara 2:170
- Bakara 2:171
- Bakara 2:172
- Bakara 2:173
- Bakara 2:174
- Bakara 2:175
- Bakara 2:176
- Bakara 2:177
- Bakara 2:178
- Bakara 2:179
- Bakara 2:180
- Bakara 2:181
- Bakara 2:182
- Bakara 2:183
- Bakara 2:184
- Bakara 2:185
- Bakara 2:186
- Bakara 2:187
- Bakara 2:188
- Bakara 2:189
- Bakara 2:190
- Bakara 2:191
- Bakara 2:192
- Bakara 2:193
- Bakara 2:194
- Bakara 2:195
- Bakara 2:196
- Bakara 2:197
- Bakara 2:198
- Bakara 2:199
- Bakara 2:200
- Bakara 2:201
- Bakara 2:202
- Bakara 2:203
- Bakara 2:204
- Bakara 2:205
- Bakara 2:206
- Bakara 2:207
- Bakara 2:208
- Bakara 2:209
- Bakara 2:210
- Bakara 2:211
- Bakara 2:212
- Bakara 2:213
- Bakara 2:214
- Bakara 2:215
- Bakara 2:216
- Bakara 2:217
- Bakara 2:218
- Bakara 2:219
- Bakara 2:220
- Bakara 2:221
- Bakara 2:222
- Bakara 2:223
- Bakara 2:224
- Bakara 2:225
- Bakara 2:226
- Bakara 2:227
- Bakara 2:228
- Bakara 2:229
- Bakara 2:230
- Bakara 2:231
- Bakara 2:232
- Bakara 2:233
- Bakara 2:234
- Bakara 2:235
- Bakara 2:236
- Bakara 2:237
- Bakara 2:238
- Bakara 2:239
- Bakara 2:240
- Bakara 2:241
- Bakara 2:242
- Bakara 2:243
- Bakara 2:244
- Bakara 2:245
- Bakara 2:246
- Bakara 2:247
- Bakara 2:248
- Bakara 2:249
- Bakara 2:250
- Bakara 2:251
- Bakara 2:252
- Bakara 2:253
- Bakara 2:254
- Bakara 2:255
- Bakara 2:256
- Bakara 2:257
- Bakara 2:258
- Bakara 2:259
- Bakara 2:260
- Bakara 2:261
- Bakara 2:262
- Bakara 2:263
- Bakara 2:264
- Bakara 2:265
- Bakara 2:266
- Bakara 2:267
- Bakara 2:268
- Bakara 2:269
- Bakara 2:270
- Bakara 2:271
- Bakara 2:272
- Bakara 2:273
- Bakara 2:274
- Bakara 2:275
- Bakara 2:276
- Bakara 2:277
- Bakara 2:278
- Bakara 2:279
- Bakara 2:280
- Bakara 2:281
- Bakara 2:282
- Bakara 2:283
- Bakara 2:284
- Bakara 2:285
- Bakara 2:286
Bakara 2:145
145- Andolsun ki, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü âyeti getirsen bile onlar yine de senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblelerine uyacak değilsin. Esasen onlar da birbirlerinin kıblesine uymaz. Andolsun ki sana gelen bunca ilimden sonra onların hevâlarına uyarsan, o zaman muhakkak zalimlerden olursun.
145. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanların hidâyete ermelerini çok arzuladığından dolayı elinden geldiğince onlara nasihat eder, güzel davranır ve Allah’ın emrine uymadıkları takdirde de üzülürdü. Kâfirler içerisinde Allah’ın emrine başkaldıran, Allah’ın rasûllerine karşı büyüklük taslayarak kasten ve düşmanlık olsun diye haddi aşarak hidâyeti terk eden kimseler vardı. İşte Yahudiler ve hıristiyanlar da bunlar arasındadır. Kitap ehlinin bu önceki mensupları Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i bilgisizliklerinden dolayı değil, kesin bilgilerine rağmen inkar etmişlerdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah ona şöyle haber vermektedir:“Andolsun ki sen kendilerine kitap verilenlere her türlü âyeti” senin sözlerini açıklayan ve kendisine davet ettiğin şeyi beyan eden her türlü belge ve delili “getirsen bile onlar yine de senin kıblene uymazlar.” Yani sana uymazlar, demektir. Çünkü kıbleye tâbî olmak ona uymanın bir delilidir ve bu ifadelere sebep de kıbledir. Durumun böyle oluşunun sebebi onların bile bile inat eden kimseler olmalarıdır. Onlar hakkı bildikleri halde terk ettiler. Âyetler (belgeler ve mucizeler) ise ancak hakkı açıkça tespit edemeyen ve hakkı arayan kimselere fayda sağlar. Apaçık âyetler böyleleri için durumu açıklığa kavuşturur. Hakka tâbî olmamayı kesinlikle kararlaştırmış olana ise yapabilecek bir şey yoktur. Ayrıca onlar kendi aralarında da anlaşmazlık halindedirler. Onların kimisi diğerinin kıblesine uymamaktadır. Durum böyle iken ey Muhammed, onlar -gerçekten kıskanç düşmanların iken- senin kıblene tâbî olmamalarında garip kaçan bir şey yoktur? Yüce Allah’ın:“Sen de onların kıblelerine uyacak değilsin.” buyruğu “…uyma!” demekten daha beliğdir. Çünkü böyle bir ifade Peygamber’in onlara muhalefet etme sıfatına sahip olduğunu, bu yüzden de onlara tâbî olmasına imkân olmadığını ifade eder. Burada onlar hakkında “onlara her türlü delil getirilecek olsa bile” denmemiş olması, onların iddialarının lehine getirebilecekleri hiçbir delillerinin bulunmayışından dolayıdır. Aynı şekilde hak kesin delilleri ile açıkça ortaya çıktığı vakit onun hakkında vârid olabilecek birtakım şüphelere cevap getirmeye gerek yoktur. Çünkü bu gibi şüphelerin sonu olmaz ve diğer taraftan bu şüphelerin bâtıl olduğu bilinen bir husustur. Zira apaçık hakka uymayan her bir şeyin bâtıl olduğu bilinen bir şeydir. Dolayısı ile bu gibi şüpheleri çözmek ve ortadan kaldırmakla uğraşmak, nafile işler kabilinden olur. “Andolsun ki... hevâlarına uyarsan” buyruğunda “hevâları” denilip “dinleri” denilmeyişinin sebebi, izlemekte oldukları yolun tamamen hevadan, nefsi arzulardan ibaret oluşundan dolayıdır. Hatta onlar kendi içlerinde bile bu uydukları şeyin din olmadığını bilirler. Gerçek dini terk eden bir kimse ise kaçınılmaz olarak hevâsına tâbî olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü?”(el-Furkan, 25/43) Senin hak üzere, onların ise bâtıl üzere olduklarına dair “sana gelen bunca ilimden sonra onların hevâlarına uyarsan, o zaman” yani “onlara uyduğun takdirde”… Bu, bu sonuç cümlesinin zihinlerde bile olsa öncesinden ayrılmaması için getirilmiş kayıttır. “muhakkak zalimlerden olursun.” Onlar arasında yer alır ve onların kapsamına girersin. Esasen hakkı ve bâtılı bildikten sonra bâtılı hakka tercih eden kimsenin zulmünden daha büyük hangi zulüm vardır? Hitap burada her ne kadar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik ise de şüphesiz onun ümmeti de bu hitabın kapsamındadır. Aynı şekilde bizzat kendisi -hâşâ- böyle bir şey yapacak olursa, mertebesinin yüksekliğine ve iyiliklerinin çokluğuna rağmen zalimlerden oluyorsa, başkasının böyle bir işi yapması halinde zalimlerden olması haydi haydi söz konusudur.
Bakara 2:146
146- Kendilerine Kitab’ı verdiklerimiz onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanıyorlar. Bununla birlikte içlerinden bir grup bile bile hakkı gizliyorlar. 147- Hak Rabb’indendir. O halde sakın şüphecilerden olma.
146. “Kendilerine Kitab’ı verdiklerimiz onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanıyorlar.” Yüce Allah bu buyruğu ile şunu haber vermektedir: Kitap ehli Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın Rasûlü olduğunu, O’nun getirdiklerinin de hak ve gerçek olduğunu bilmektedirler. Kendi oğullarını başkalarıyla karıştırmadan gayet iyi tanıdıkları gibi senin peygamber olduğunu da gayet iyi biliyorlar. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hakkındaki bilgileri hiçbir şüphe ve tereddüde meydan vermeyecek derecede ileri bir seviyededir. Fakat onların bir bölümü -ki bunlar da onu inkar eden çoğunluktur- kesin olmasına rağmen bu tanıklığı bile bile gizlemişlerdir. “Yanında Allah’tan gelen şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir?!”(el-Bakara, 21/40) Bu buyruğun kapsamında Allah Rasûlü’ne ve mü’minlere bir teselli, onların kötülüklerinden ve uyandıracakları şüphelerden de bir sakındırma söz konusudur. Bir kesim ise bildikleri halde hakkı gizleyen kimselerden değildir. Bunların bazısı Peygambere iman ettiği gibi, bazısı da bilgisizliklerinden dolayı onu inkar etmişlerdir. Hakkı açıklamak, beyan etmek ve güzel ifade, delil, örnekleme ve buna benzer hususlarla gücünün yettiği kadar onu süslemek, bâtılı çürütmek, onu haktan ayırıp açıkça ortaya koymak, nefislere onun çirkin olduğunu bunu sağlayacak her yolla göstermek, âlimlere düşen bir görevdir. İşte bu hakkı gizleyenler tam aksini yaptılar ve bunların halleri de tam aksi şekilde ortaya çıktı.
147. “Hak Rabb’indendir.” Yani hak diye adlandırılmaya her şeyden çok daha layık olan, bu haktır. Bunun sebebi onun ihtiva ettiği üstün maksatlar, güzel emirler ile ruhları tezkiye eden, nefsin menfaatlerini elde etmeye teşvik edip onu ifsad eden şeylerin bertaraf edilmesini teşvik eden buyrukları kapsamasıdır. Bunun böyle olması sana Rabb’inden gelmesinden dolayıdır. Çünkü Rabb’in seni terbiye etmesinin bir parçası olarak sana, akıl ve nefisleri terbiyenin yanı sıra bütün maslahatları ihtiva eden bu Kur’ân-ı Kerîm’i indirmiştir. “O halde sakın şüphecilerden olma!” Yani bu hak hususunda senin en küçük bir şüphen dahi olmasın. Aksine onun üzerinde tefekkür et, dikkatle düşün ki bu yolla yakîne ulaşasın. Zira onun üzerinde tefekkür kaçınılmaz olarak şüpheleri uzaklaştırır, yakîne ulaştırır.
Bakara 2:147
146- Kendilerine Kitab’ı verdiklerimiz onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanıyorlar. Bununla birlikte içlerinden bir grup bile bile hakkı gizliyorlar. 147- Hak Rabb’indendir. O halde sakın şüphecilerden olma.
146. “Kendilerine Kitab’ı verdiklerimiz onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanıyorlar.” Yüce Allah bu buyruğu ile şunu haber vermektedir: Kitap ehli Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın Rasûlü olduğunu, O’nun getirdiklerinin de hak ve gerçek olduğunu bilmektedirler. Kendi oğullarını başkalarıyla karıştırmadan gayet iyi tanıdıkları gibi senin peygamber olduğunu da gayet iyi biliyorlar. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hakkındaki bilgileri hiçbir şüphe ve tereddüde meydan vermeyecek derecede ileri bir seviyededir. Fakat onların bir bölümü -ki bunlar da onu inkar eden çoğunluktur- kesin olmasına rağmen bu tanıklığı bile bile gizlemişlerdir. “Yanında Allah’tan gelen şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir?!”(el-Bakara, 21/40) Bu buyruğun kapsamında Allah Rasûlü’ne ve mü’minlere bir teselli, onların kötülüklerinden ve uyandıracakları şüphelerden de bir sakındırma söz konusudur. Bir kesim ise bildikleri halde hakkı gizleyen kimselerden değildir. Bunların bazısı Peygambere iman ettiği gibi, bazısı da bilgisizliklerinden dolayı onu inkar etmişlerdir. Hakkı açıklamak, beyan etmek ve güzel ifade, delil, örnekleme ve buna benzer hususlarla gücünün yettiği kadar onu süslemek, bâtılı çürütmek, onu haktan ayırıp açıkça ortaya koymak, nefislere onun çirkin olduğunu bunu sağlayacak her yolla göstermek, âlimlere düşen bir görevdir. İşte bu hakkı gizleyenler tam aksini yaptılar ve bunların halleri de tam aksi şekilde ortaya çıktı.
147. “Hak Rabb’indendir.” Yani hak diye adlandırılmaya her şeyden çok daha layık olan, bu haktır. Bunun sebebi onun ihtiva ettiği üstün maksatlar, güzel emirler ile ruhları tezkiye eden, nefsin menfaatlerini elde etmeye teşvik edip onu ifsad eden şeylerin bertaraf edilmesini teşvik eden buyrukları kapsamasıdır. Bunun böyle olması sana Rabb’inden gelmesinden dolayıdır. Çünkü Rabb’in seni terbiye etmesinin bir parçası olarak sana, akıl ve nefisleri terbiyenin yanı sıra bütün maslahatları ihtiva eden bu Kur’ân-ı Kerîm’i indirmiştir. “O halde sakın şüphecilerden olma!” Yani bu hak hususunda senin en küçük bir şüphen dahi olmasın. Aksine onun üzerinde tefekkür et, dikkatle düşün ki bu yolla yakîne ulaşasın. Zira onun üzerinde tefekkür kaçınılmaz olarak şüpheleri uzaklaştırır, yakîne ulaştırır.
Bakara 2:148
148- Herkesin kendisine döndüğü bir yönü vardır. Öyle ise siz hayır işlerinde birbirinizle yarışın. Her nerede olsanız olun Allah tümünüzü bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.
148. “Herkesin kendisine döndüğü bir yönü vardır.” Yani her bir din mensubunun ibadeti esnasında kendisine yöneldiği bir yönü vardır. Mesele kıbleye yönelme meselesi değildir. Çünkü bu mesele zaman ve hallerin değişmesi ile değişebilen Şer’î hükümlerdendir. Bu mesele neshe ve bir cihetten bir başka cihete nakle konu olabilir. Ancak esas mesele Allah’a itaat, O’na yaklaşmak ve O’nun nezdinde yakınlaşmaya talip olmaktır. İşte mutluluğun adresi ve Allah’a dost oluşun belgesi budur. Eğer nefisler bu özelliklere sahip olmayacak olursa, dünya ve âhirette hüsrana uğrar. Diğer taraftan bu özelliğe sahip olunursa işte gerçekten o zaman kârlı olunur. Bu da bütün şeriatlerde ittifakla kabul olunmuş bir husustur. Allah’ın insanları yaratma sebebi de budur, onlara verdiği emir de budur. “Öyle ise siz hayır işlerinde birbirinizle yarışın.” Hayırlarda yarışma emri, hayırları işleme emrine ek bir mana içermektedir. Çünkü hayır işlerinde yarışmak, hayırları işlemeyi, tamamlamayı, en mükemmel halleri ile yerine getirmeyi ve bunları yapmakta eli çabuk tutmayı ihtiva eder. Dünya hayatında hayırlara çabucak koşuşan kimseler âhirette de Cennetlere çabucak ulaşırlar. Çünkü öne geçenler (sabikûn) insanlar arasında en üstün dereceye sahip olanlardır. Hayırlar ise farzı ile nafilesi ile namaz, oruç, zekât, hac, umre, cihad gibi -gerek faydası başkalarına ulaşan, gerekse kişinin kendisine münhasır kalan- bütün hayır türlerini kapsar. Nefisleri hayırlara koşmakta eli çabuk tutmaya teşvik eden ve gayrete getiren en güçlü hususlardan birisi, Allah’ın bu hayırlara ihsan edeceği sevap ve mükâfatlar olduğundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Her nerede olsanız olun Allah tümünüzü bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.” Sizi kudreti ile Kıyamet gününde bir araya getirecek ve herkese amelinin karşılığını verecektir: “Kötülük edenleri yaptıkları karşılığında cezalandırması, güzel amelde bulunanları da daha güzeli ile mükâfatlandırması için.”(en-Necm, 53/31) Bu âyet-i kerime ayrıca amellere ait her bir fazileti yerine getirmeye delil gösterilebilir. Namazın ilk vaktinde kılınması, kişinin oruç, hac, umre, zekât gibi zimmetinde olan borçlarından bir an önce kurtulmaya gayret göstermesi, ibadetlerin sünnet ve âdâbını yerine getirmesi vb gibi. Allah’a andolsun ki, bu âyet-i kerime oldukça kapsamlı ve pek çok faydalar ihtiva eden bir âyettir.
Bakara 2:149
149- Nereden (yola) çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Elbette ki bu Rabb’inden gelen mutlak bir haktır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. 150- Nereden (yola) çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Her nerede olursanız olun yüzlerinizi o yöne döndürün ki -içlerinden zulmedenler hariç- insanların sizin aleyhinizde bir delilleri olmasın. O halde onlardan korkmayın, benden korkun. Böylece size olan nimetimi tamamlayayım ve doğru yolu bulabilesiniz.
149-150. “Nereden (yola) çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.” Yani -umum ifade edecek şekilde- ister yolculuklarında, ister başka hallerde olsun o yöne dön. Allah bir sonraki ayette de genel olarak bütün ümmete hitap ederek:“Her nerede olursanız olun yüzlerinizi o yöne döndürün.” buyurmaktadır. Burada “Elbette ki bu Rabb’inden gelen mutlak bir haktır.” Buyruğu, herhangi bir kimsenin bu hususta en ufak bir şüphesinin olmaması ve herhangi bir şekilde bunun emre uymak için değil de böyle arzulandığı için söylendiğini sanmaması için bu ifadede biri “إن” diğeri de “ل” harfi ile olmak üzere iki ayrı te’kid/pekiştirme edatı getirilmiştir. (Bu, mealde “elbette” ve “mutlak” kelimeleri ile karşılanmaya çalışılmıştır) “Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.” Aksine O, bütün hallerinizde sizi görendir, öyleyse O’na karşı gereken edebi takının. Emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak sureti ile O’nun gözetimi altında olduğunuzu bilin. Hiçbir şekilde amellerinizden gafil kalınmayacak, aksine amellerinizin karşılığını gerçek anlamıyla ve eksiksiz olarak göreceksiniz. Hayır yaparsanız hayır, kötülük işlemiş iseniz kötülük göreceksiniz. Yüce Allah devamla “ki -içlerinden zulmedenler hariç- insanların sizin aleyhinizde bir delilleri olmasın” diye buyurmaktadır. Yani bizim size şerefli Kâbe’ye yönelmeyi meşru kılmamızın sebebi, Kitab Ehlinden olsun, müşriklerden olsun, insanlardan hiçbirisinin size karşı ileri sürebilecekleri bir delili kalmasın diyedir. Eğer Beytü’l-Makdis’e doğru kıblede kalmaya devam etseydin, o zaman onların karşı delil getirmeleri mümkün olurdu. Çünkü Kitap Ehli, kendi kitaplarında onun nihâî kıblesinin Beyt-i Haram olan Kâbe olduğunu görmekteydiler. Müşrikler de bu muazzam Beyt’in övünülecek şeyler arasında olduğunu görüyorlar ve İbrahim’in dininin bir parçası olduğunu kabul ediyorlardı. Eğer Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Beyti kıble edinerek oraya yönelmemiş olsaydı, ona karşı birtakım deliller ileri sürebilir ve şöyle diyebilirlerdi:“Hem İbrahim’in soyundan geliyor, hem de İbrahim’in kıblesine yönelmiyor! Şu halde, İbrahim’in dini üzere olduğunu nasıl iddia edebilir?” İşte kıbleye yönelmek sureti ile hem Kitab Ehline, hem de müşriklere karşı delil ortaya konulmuş oldu ve onların Peygamber’e karşı ileri sürebilecekleri delilleri de kestirilip atıldı. “içlerinden zulmedenler hariç...” Yani insanlar arasından artık herhangi bir delil ileri sürmeye kalkışan olursa, o bu hususta zalim bir kimsedir. Onun ileri süreceği bu delilin hevâ ve zulme uymanın dışında hiçbir dayanağı yoktur. Böyle birisini ikna etmeye yol bulunamaz, ona karşı delil getirmenin bir faydası da yoktur. Aynı şekilde onların delil getirmek kastı ile ileri sürdükleri şüpheleri önemsemenin anlamı da yoktur, ona kulak vermeye gerek de yoktur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde onlardan korkmayın.” Çünkü ileri sürecekleri her delil bâtıldır. Bâtıl da adı gibi destekten mahrumdur. O bâtılı ileri sürene yardım edecek kimse de olmaz. Hak sahibi ise böyle değildir. Çünkü hakkın kendinden gelen bir gücü, bir üstünlüğü vardır. Ayrıca o, hakka sahip olanın Allah’tan korkmasını gerektirir. Yüce Allah da her hayrın başı olan kendinden korkmayı emretmiştir. Çünkü Allah’tan korkmayan bir kimse Allah’a karşı gelmekten geri kalmaz, O’nun emirlerine uymaz. Müslümanların kıblelerinin Kâbe’ye çevrilmesinin sonucu büyük bir fitne ortaya çıkmıştı. Bu fitneyi Kitab Ehli, münafıklar ve müşrikler yaymış, bu konuda çokça söz söylemiş ve pek çok şüpheler uyandırmaya gayret etmişlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah bu hususu geniş geniş açıklayarak en mükemmel bir şekilde beyan etmiş, bu âyet-i kerimelerin ihtiva ettiği çeşitli tekid (pekiştirme) türleri ile de bu konuyu tekid etmiştir: 1- Bir defa emir vermek yeterli olmakla birlikte, Kıbleye yönelme emrini üç defa tekrarlamıştır. 2- Emir ya Rasûle yönelik olur ki o takdirde ümmeti de onun kapsamına girer; yahut da genel olarak bütün ümmete yönelik olur. Bu âyette ise “yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir” buyruğunda özel olarak Allah Rasûlü’ne Kıbleye yönelme emri verilmekle birlikte “yüzlerinizi o yöne döndürün” buyruğunda da genel olarak bütün ümmete emir verilmiştir. 3- Bu buyruklarda inatçıların ileri sürdüğü bâtıl bütün deliller reddedilip çürütülmüş ve tek tek -önceden açıklandığı şekilde- bütün şüpheler çürütülmüştür. 4- Artık Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Kitap ehlinin kıblesine uyma ihtimali ve Kitap ehlinin bu husustaki umudu kökten kesilmiştir. 5- Bir başka te’kid şekli de Yüce Allah’ın:“Elbetteki bu Rabb’inden gelen mutlak bir haktır” buyruğunda görülmektedir. Doğru söyleyen Yüce Rabb’in sadece haber vermesi yeterlidir. Bununla birlikte O, “Elbette ki bu Rabb’inden gelen mutlak bir haktır” diyerek sözünü ayrıca te’kid etmiştir. 6- Bir diğer pekiştirici ifade de, bütün gizlilikleri bilen Yüce Allah’ın Kitap Ehlinin de bu işin bu şekli ile doğru olduğunu bildiklerini haber vermesidir. Ancak onlar bunu bilmekle birlikte bu tanıklığı gizlemektedirler. Yüce Allah’ın, bizi bu Kıble’ye döndürmesi büyük bir nimet olduğundan, bu ümmet üzerinde olan lütuf ve rahmeti sürekli arttığından ve indirmiş olduğu her bir Şer’î hüküm başlı başına büyük bir nimet olduğundan dolayı “Böylece size olan nimetimi tamamlayayım” buyurmuştur. Çünkü asıl nimet Rasûlü’nü göndermek ve O’na Kitab’ını indirmek sûreti ile mü’minleri dinine iletmiş olmasıdır. Bundan sonra bu asıl nimeti tamamlayan diğer nimetler ise sayılamayacak, tespit edilemeyecek kadar çoktur ki bunlar, Allah Rasûlü’nü göndermesinden itibaren dünyadan göç edeceği vakte yakın zamana kadar devam etmiştir. Yüce Allah hem Rasûlullah’ın kendisine, hem de ümmetine öyle haller ve nimetler bağışlamış ki, bunlar ile gerek Peygamberi’nin ve gerek Peygamber’in ümmetinin üzerindeki nimetini tamamlamıştır. Bunun ifadesi olarak da Peygamberine:“Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğenip seçtim.”(el-Maide, 5/3) buyruğunu indirmiştir. Şükrünü edâ etmek şöyle dursun, saymakla dahi bitiremeyeceğimiz lütuflar ihsan eden Allah’a hamdolsun! “ve doğru yolu bulabilesiniz.” Yani hakkı bilip gereğince amel edebilesiniz. Şânı yüce olan Allah kullarına rahmetinin bir tecellisi olarak hidâyete götüren yolları, son derece kolaylaştırmıştır ve bu yolları izlemeye dikkatlerini çekerek bu yolları eksiksiz bir şekilde beyan etmiştir. Öyle ki, bunun bir parçası olarak o hakka karşı inatla duracak kimselere de imkân verir. Bunlar hakka karşı mücadele ederler. Bu sebeple de hak daha bir açıklık kazanır. Hakkın delilleri ve alametleri açıkça ortaya çıkar. Bâtılın tutarsızlığı da belirginleşir, hiçbir asla sahip olmadığı anlaşılır. Eğer bâtıl hakka karşı çıkmamış olsa idi belki de insanların pek çoğu bazı hususları açıkça göremeyeceklerdi. Çünkü eşya çoğunlukla zıtları ile netlik kazanır ve anlaşılır. Gece olmasaydı gündüzün üstünlüğü, çirkin olmasaydı güzelin üstünlüğü ve karanlık olmasaydı aydınlığın yararı bilinmezdi. Bâtıl olmasaydı da hak açık bir şekilde vuzuha kavuşmayacaktı. Bundan dolayı da Allah’a hamdolsun.
Bakara 2:150
149- Nereden (yola) çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Elbette ki bu Rabb’inden gelen mutlak bir haktır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. 150- Nereden (yola) çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Her nerede olursanız olun yüzlerinizi o yöne döndürün ki -içlerinden zulmedenler hariç- insanların sizin aleyhinizde bir delilleri olmasın. O halde onlardan korkmayın, benden korkun. Böylece size olan nimetimi tamamlayayım ve doğru yolu bulabilesiniz.
149-150. “Nereden (yola) çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.” Yani -umum ifade edecek şekilde- ister yolculuklarında, ister başka hallerde olsun o yöne dön. Allah bir sonraki ayette de genel olarak bütün ümmete hitap ederek:“Her nerede olursanız olun yüzlerinizi o yöne döndürün.” buyurmaktadır. Burada “Elbette ki bu Rabb’inden gelen mutlak bir haktır.” Buyruğu, herhangi bir kimsenin bu hususta en ufak bir şüphesinin olmaması ve herhangi bir şekilde bunun emre uymak için değil de böyle arzulandığı için söylendiğini sanmaması için bu ifadede biri “إن” diğeri de “ل” harfi ile olmak üzere iki ayrı te’kid/pekiştirme edatı getirilmiştir. (Bu, mealde “elbette” ve “mutlak” kelimeleri ile karşılanmaya çalışılmıştır) “Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.” Aksine O, bütün hallerinizde sizi görendir, öyleyse O’na karşı gereken edebi takının. Emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak sureti ile O’nun gözetimi altında olduğunuzu bilin. Hiçbir şekilde amellerinizden gafil kalınmayacak, aksine amellerinizin karşılığını gerçek anlamıyla ve eksiksiz olarak göreceksiniz. Hayır yaparsanız hayır, kötülük işlemiş iseniz kötülük göreceksiniz. Yüce Allah devamla “ki -içlerinden zulmedenler hariç- insanların sizin aleyhinizde bir delilleri olmasın” diye buyurmaktadır. Yani bizim size şerefli Kâbe’ye yönelmeyi meşru kılmamızın sebebi, Kitab Ehlinden olsun, müşriklerden olsun, insanlardan hiçbirisinin size karşı ileri sürebilecekleri bir delili kalmasın diyedir. Eğer Beytü’l-Makdis’e doğru kıblede kalmaya devam etseydin, o zaman onların karşı delil getirmeleri mümkün olurdu. Çünkü Kitap Ehli, kendi kitaplarında onun nihâî kıblesinin Beyt-i Haram olan Kâbe olduğunu görmekteydiler. Müşrikler de bu muazzam Beyt’in övünülecek şeyler arasında olduğunu görüyorlar ve İbrahim’in dininin bir parçası olduğunu kabul ediyorlardı. Eğer Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Beyti kıble edinerek oraya yönelmemiş olsaydı, ona karşı birtakım deliller ileri sürebilir ve şöyle diyebilirlerdi:“Hem İbrahim’in soyundan geliyor, hem de İbrahim’in kıblesine yönelmiyor! Şu halde, İbrahim’in dini üzere olduğunu nasıl iddia edebilir?” İşte kıbleye yönelmek sureti ile hem Kitab Ehline, hem de müşriklere karşı delil ortaya konulmuş oldu ve onların Peygamber’e karşı ileri sürebilecekleri delilleri de kestirilip atıldı. “içlerinden zulmedenler hariç...” Yani insanlar arasından artık herhangi bir delil ileri sürmeye kalkışan olursa, o bu hususta zalim bir kimsedir. Onun ileri süreceği bu delilin hevâ ve zulme uymanın dışında hiçbir dayanağı yoktur. Böyle birisini ikna etmeye yol bulunamaz, ona karşı delil getirmenin bir faydası da yoktur. Aynı şekilde onların delil getirmek kastı ile ileri sürdükleri şüpheleri önemsemenin anlamı da yoktur, ona kulak vermeye gerek de yoktur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde onlardan korkmayın.” Çünkü ileri sürecekleri her delil bâtıldır. Bâtıl da adı gibi destekten mahrumdur. O bâtılı ileri sürene yardım edecek kimse de olmaz. Hak sahibi ise böyle değildir. Çünkü hakkın kendinden gelen bir gücü, bir üstünlüğü vardır. Ayrıca o, hakka sahip olanın Allah’tan korkmasını gerektirir. Yüce Allah da her hayrın başı olan kendinden korkmayı emretmiştir. Çünkü Allah’tan korkmayan bir kimse Allah’a karşı gelmekten geri kalmaz, O’nun emirlerine uymaz. Müslümanların kıblelerinin Kâbe’ye çevrilmesinin sonucu büyük bir fitne ortaya çıkmıştı. Bu fitneyi Kitab Ehli, münafıklar ve müşrikler yaymış, bu konuda çokça söz söylemiş ve pek çok şüpheler uyandırmaya gayret etmişlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah bu hususu geniş geniş açıklayarak en mükemmel bir şekilde beyan etmiş, bu âyet-i kerimelerin ihtiva ettiği çeşitli tekid (pekiştirme) türleri ile de bu konuyu tekid etmiştir: 1- Bir defa emir vermek yeterli olmakla birlikte, Kıbleye yönelme emrini üç defa tekrarlamıştır. 2- Emir ya Rasûle yönelik olur ki o takdirde ümmeti de onun kapsamına girer; yahut da genel olarak bütün ümmete yönelik olur. Bu âyette ise “yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir” buyruğunda özel olarak Allah Rasûlü’ne Kıbleye yönelme emri verilmekle birlikte “yüzlerinizi o yöne döndürün” buyruğunda da genel olarak bütün ümmete emir verilmiştir. 3- Bu buyruklarda inatçıların ileri sürdüğü bâtıl bütün deliller reddedilip çürütülmüş ve tek tek -önceden açıklandığı şekilde- bütün şüpheler çürütülmüştür. 4- Artık Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Kitap ehlinin kıblesine uyma ihtimali ve Kitap ehlinin bu husustaki umudu kökten kesilmiştir. 5- Bir başka te’kid şekli de Yüce Allah’ın:“Elbetteki bu Rabb’inden gelen mutlak bir haktır” buyruğunda görülmektedir. Doğru söyleyen Yüce Rabb’in sadece haber vermesi yeterlidir. Bununla birlikte O, “Elbette ki bu Rabb’inden gelen mutlak bir haktır” diyerek sözünü ayrıca te’kid etmiştir. 6- Bir diğer pekiştirici ifade de, bütün gizlilikleri bilen Yüce Allah’ın Kitap Ehlinin de bu işin bu şekli ile doğru olduğunu bildiklerini haber vermesidir. Ancak onlar bunu bilmekle birlikte bu tanıklığı gizlemektedirler. Yüce Allah’ın, bizi bu Kıble’ye döndürmesi büyük bir nimet olduğundan, bu ümmet üzerinde olan lütuf ve rahmeti sürekli arttığından ve indirmiş olduğu her bir Şer’î hüküm başlı başına büyük bir nimet olduğundan dolayı “Böylece size olan nimetimi tamamlayayım” buyurmuştur. Çünkü asıl nimet Rasûlü’nü göndermek ve O’na Kitab’ını indirmek sûreti ile mü’minleri dinine iletmiş olmasıdır. Bundan sonra bu asıl nimeti tamamlayan diğer nimetler ise sayılamayacak, tespit edilemeyecek kadar çoktur ki bunlar, Allah Rasûlü’nü göndermesinden itibaren dünyadan göç edeceği vakte yakın zamana kadar devam etmiştir. Yüce Allah hem Rasûlullah’ın kendisine, hem de ümmetine öyle haller ve nimetler bağışlamış ki, bunlar ile gerek Peygamberi’nin ve gerek Peygamber’in ümmetinin üzerindeki nimetini tamamlamıştır. Bunun ifadesi olarak da Peygamberine:“Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğenip seçtim.”(el-Maide, 5/3) buyruğunu indirmiştir. Şükrünü edâ etmek şöyle dursun, saymakla dahi bitiremeyeceğimiz lütuflar ihsan eden Allah’a hamdolsun! “ve doğru yolu bulabilesiniz.” Yani hakkı bilip gereğince amel edebilesiniz. Şânı yüce olan Allah kullarına rahmetinin bir tecellisi olarak hidâyete götüren yolları, son derece kolaylaştırmıştır ve bu yolları izlemeye dikkatlerini çekerek bu yolları eksiksiz bir şekilde beyan etmiştir. Öyle ki, bunun bir parçası olarak o hakka karşı inatla duracak kimselere de imkân verir. Bunlar hakka karşı mücadele ederler. Bu sebeple de hak daha bir açıklık kazanır. Hakkın delilleri ve alametleri açıkça ortaya çıkar. Bâtılın tutarsızlığı da belirginleşir, hiçbir asla sahip olmadığı anlaşılır. Eğer bâtıl hakka karşı çıkmamış olsa idi belki de insanların pek çoğu bazı hususları açıkça göremeyeceklerdi. Çünkü eşya çoğunlukla zıtları ile netlik kazanır ve anlaşılır. Gece olmasaydı gündüzün üstünlüğü, çirkin olmasaydı güzelin üstünlüğü ve karanlık olmasaydı aydınlığın yararı bilinmezdi. Bâtıl olmasaydı da hak açık bir şekilde vuzuha kavuşmayacaktı. Bundan dolayı da Allah’a hamdolsun.
Bakara 2:151
151- Nitekim size içinizden bir Peygamber gönderdik ki o, size âyetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size Kitab’ı ve hikmeti öğretiyor ve bilmediğiniz şeyleri size bildiriyor. 152- Öyle ise Ben’i anın ki Ben de sizi anayım ve Bana şükredin, nankörlük etmeyin.
151. “Nitekim size içinizden bir Peygamber gönderdik…” Yüce Allah buyuruyor ki: Kâbeye yönelme emrini vermekle size nimet ihsan edişimiz ve bunu diğer şer’î hükümlerle ve tamamlayıcı nimetlerle tamamlayıp eksiklerini gidermemiz, yeni bir şey olmadığı gibi size yönelik ilk ihsanımız da değildir. Aksine biz sizlere nimetlerin esaslarını da onları tamamlayan diğer nimetleri de ihsan etmişizdir ki bunlardan en önemlisi, aranızdan nesebini, doğruluğunu, emanetini, mükemmelliğini, samimiyetle size öğüt verişini bildiğiniz kerim Rasûlü’müzü size gönderişimizdir. “…ki o, size âyetlerimizi okuyor” Buradaki âyetler Kur’ân âyetlerini de diğerlerini de kapsamına alır. O size hakkı bâtıldan, hidâyeti dalâletten ayırt eden âyetleri okur. Bu âyetler de her şeyden önce Allah’ın birliğini ve kemalini göstermiş, sonra Rasûlü’nün doğruluğunu, ona iman etmenin farziyetini ifade etmiştir. Sonra da öldükten sonra dirilişi ve gaybla ilgili konuları açıklamıştır. Nihâyet bu açıklamalarla sizin için tam hidâyet ve yakîn bilgi husûle gelmiştir. “Sizi arındırıyor” yani ahlakınızı ve nefislerinizi güzel ahlak ile terbiye ederek ve kötü huylardan temizleyerek arındırır. Bunu da onların şirkten arındırılarak tevhide, riyakârlıktan ihlâsa, yalandan doğruluğa, hainlikten emanete, kibirden alçakgönüllülüğe, kötü ahlaktan güzel ahlaka, karşılıklı kin, nefret ve bağları koparmaktan sevgiye, bağları sağlamlaştırmaya ve karşılıklı iyi duygular beslemeye ulaştırmakla ve buna benzer çeşitli arındırma şekilleri ile gerçekleştirmiştir. “Size Kitabı” lafız ve manalarıyla Kur’ân’ı “ve hikmeti öğretiyor” hikmetin sünnet olduğu söylendiği gibi, şeriatın inceliklerini bilmek, onu fıkhetmek (derinlemesine anlayıp kavramak) olduğu ve her bir işi yerli yerine koymak anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu durumda sünnetin öğretilmesi de Kitabın öğretilmesinin kapsamı içerisindedir. Çünkü Sünnet Kur’ân-ı Kerîm’i beyan edip açıklar ve onun yorumunu ortaya koyar. “Bilmediğiniz şeyleri size bildirir.” Çünkü Peygamber’in gönderilişinden önce apaçık bir sapıklık içerisindeydiler. Ne ilimden haberleri vardı ne de amelden. Her bir ilim yahut ameli bu ümmet Peygamber eli ile ve onun vasıtası ile elde etmiştir. Bu, kayıtsız ve şartsız olarak bütün nimetlerin esasını teşkil eder ve Yüce Allah’ın kullarına ihsan ettiği en büyük nimet de odur. Öyleyse bu ümmetin görevi bu nimetler dolayısıyla Allah’a şükretmek ve bunların gereğini yerine getirmektir. İşte bu sebeple Yüce Allah bir sonraki âyette şöyle buyurmaktadır:
152. “Öyle ise Ben’i anın ki Ben’de sizi anayım.” Yüce Allah kendisini anmayı/zikretmeyi emretmekte ve buna karşılık en üstün mükâfatı vaat etmektedir ki bu da O’nun kendisini ananları anmasıdır. Yüce Allah, Rasûlü’nün diliyle şöyle buyurmaktadır:“Her kim beni kendi nefsinde anarsa ben de onu kendi nefsimde anarım. Her kim beni bir topluluk arasında anarsa ben de onu onlardan daha hayırlı bir topluluk arasında anarım.” Allah’ı anmanın en faziletli şekli, kalb ile dilin uyum içerisinde ve beraberce Allah’ı anmasıdır. İşte marifetullahı ve Allah sevgisini doğuran ve çokça sevaba vesile olan anma/zikir budur. Zikir, şükrün başıdır. Bundan dolayı Yüce Allah özellikle onu emretmiştir. Ondan sonra ise genel olarak kendisine şükretmeyi emrederek:“ve Bana şükredin” buyurmaktadır. Yani Ben sizlere bunca nimetleri ihsan ettiğim için, değişik türleri ile sıkıntılarınızı uzaklaştırdığım için Bana şükredin. Şükür çeşitli şekillerde olur: Kalp ile şükür, nimetleri ikrar ve itiraf; dil ile şükür, nimetleri anmak ve bundan dolayı nimet sahibini övmek; azalar ile şükür ise Allah’a itaat, emirlerine bağlılık ve yasaklarından kaçınmak ile gerçekleşir. Şükür mevcut nimetlerin sürekliliğini, elde olmayan nimetlerin de elde edilmesini sağlar. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki eğer şükrederseniz elbette size daha çok veririm.”(İbrahim, 14/7) İlim, ahlakın temizlenip arındırılması, salih amellere muvaffakiyet gibi dinî nimetlerden sonra şükür emrinin gelmesi bu nimetlerin en büyük nimetler olduğunu ortaya koymaktadır. Hatta asıl nimetler ve başkaları zeval bulduğunda dahi devam edecek gerçek nimetler bunlardır. Bu yüzden ilim yahut amel tevfikine mazhar olan kimselerin, Allah’ın lütfunu daha bir artırması ve onları kendilerini beğenmekten koruyup şükür ile meşgul olmalarını sağlaması için O’na çokça şükretmeleri gerekir. Şükrün zıddı küfür/nankörlük olduğundan dolayı Yüce Allah devamla “ve nankörlük (küfür) etmeyin” diye buyurmaktadır. Burada “küfür”den kasıt şükrün zıddı olan küfürdür ki bu da nimetlere nankörlük etmek, onları inkâr etmek ve nimetlerin gereğini yerine getirmemektir. Bunun umumi olma ihtimali de vardır. O takdirde “küfür”ün birçok çeşidi söz konusu olur ki bunların en büyüğü Allah’a karşı kâfir olmaktır. Daha sonra da şirkin aşağısında yer alan değişik tür ve cinslerine göre çeşitli masiyetler de bu kapsama girer.
Bakara 2:152
151- Nitekim size içinizden bir Peygamber gönderdik ki o, size âyetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size Kitab’ı ve hikmeti öğretiyor ve bilmediğiniz şeyleri size bildiriyor. 152- Öyle ise Ben’i anın ki Ben de sizi anayım ve Bana şükredin, nankörlük etmeyin.
151. “Nitekim size içinizden bir Peygamber gönderdik…” Yüce Allah buyuruyor ki: Kâbeye yönelme emrini vermekle size nimet ihsan edişimiz ve bunu diğer şer’î hükümlerle ve tamamlayıcı nimetlerle tamamlayıp eksiklerini gidermemiz, yeni bir şey olmadığı gibi size yönelik ilk ihsanımız da değildir. Aksine biz sizlere nimetlerin esaslarını da onları tamamlayan diğer nimetleri de ihsan etmişizdir ki bunlardan en önemlisi, aranızdan nesebini, doğruluğunu, emanetini, mükemmelliğini, samimiyetle size öğüt verişini bildiğiniz kerim Rasûlü’müzü size gönderişimizdir. “…ki o, size âyetlerimizi okuyor” Buradaki âyetler Kur’ân âyetlerini de diğerlerini de kapsamına alır. O size hakkı bâtıldan, hidâyeti dalâletten ayırt eden âyetleri okur. Bu âyetler de her şeyden önce Allah’ın birliğini ve kemalini göstermiş, sonra Rasûlü’nün doğruluğunu, ona iman etmenin farziyetini ifade etmiştir. Sonra da öldükten sonra dirilişi ve gaybla ilgili konuları açıklamıştır. Nihâyet bu açıklamalarla sizin için tam hidâyet ve yakîn bilgi husûle gelmiştir. “Sizi arındırıyor” yani ahlakınızı ve nefislerinizi güzel ahlak ile terbiye ederek ve kötü huylardan temizleyerek arındırır. Bunu da onların şirkten arındırılarak tevhide, riyakârlıktan ihlâsa, yalandan doğruluğa, hainlikten emanete, kibirden alçakgönüllülüğe, kötü ahlaktan güzel ahlaka, karşılıklı kin, nefret ve bağları koparmaktan sevgiye, bağları sağlamlaştırmaya ve karşılıklı iyi duygular beslemeye ulaştırmakla ve buna benzer çeşitli arındırma şekilleri ile gerçekleştirmiştir. “Size Kitabı” lafız ve manalarıyla Kur’ân’ı “ve hikmeti öğretiyor” hikmetin sünnet olduğu söylendiği gibi, şeriatın inceliklerini bilmek, onu fıkhetmek (derinlemesine anlayıp kavramak) olduğu ve her bir işi yerli yerine koymak anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu durumda sünnetin öğretilmesi de Kitabın öğretilmesinin kapsamı içerisindedir. Çünkü Sünnet Kur’ân-ı Kerîm’i beyan edip açıklar ve onun yorumunu ortaya koyar. “Bilmediğiniz şeyleri size bildirir.” Çünkü Peygamber’in gönderilişinden önce apaçık bir sapıklık içerisindeydiler. Ne ilimden haberleri vardı ne de amelden. Her bir ilim yahut ameli bu ümmet Peygamber eli ile ve onun vasıtası ile elde etmiştir. Bu, kayıtsız ve şartsız olarak bütün nimetlerin esasını teşkil eder ve Yüce Allah’ın kullarına ihsan ettiği en büyük nimet de odur. Öyleyse bu ümmetin görevi bu nimetler dolayısıyla Allah’a şükretmek ve bunların gereğini yerine getirmektir. İşte bu sebeple Yüce Allah bir sonraki âyette şöyle buyurmaktadır:
152. “Öyle ise Ben’i anın ki Ben’de sizi anayım.” Yüce Allah kendisini anmayı/zikretmeyi emretmekte ve buna karşılık en üstün mükâfatı vaat etmektedir ki bu da O’nun kendisini ananları anmasıdır. Yüce Allah, Rasûlü’nün diliyle şöyle buyurmaktadır:“Her kim beni kendi nefsinde anarsa ben de onu kendi nefsimde anarım. Her kim beni bir topluluk arasında anarsa ben de onu onlardan daha hayırlı bir topluluk arasında anarım.” Allah’ı anmanın en faziletli şekli, kalb ile dilin uyum içerisinde ve beraberce Allah’ı anmasıdır. İşte marifetullahı ve Allah sevgisini doğuran ve çokça sevaba vesile olan anma/zikir budur. Zikir, şükrün başıdır. Bundan dolayı Yüce Allah özellikle onu emretmiştir. Ondan sonra ise genel olarak kendisine şükretmeyi emrederek:“ve Bana şükredin” buyurmaktadır. Yani Ben sizlere bunca nimetleri ihsan ettiğim için, değişik türleri ile sıkıntılarınızı uzaklaştırdığım için Bana şükredin. Şükür çeşitli şekillerde olur: Kalp ile şükür, nimetleri ikrar ve itiraf; dil ile şükür, nimetleri anmak ve bundan dolayı nimet sahibini övmek; azalar ile şükür ise Allah’a itaat, emirlerine bağlılık ve yasaklarından kaçınmak ile gerçekleşir. Şükür mevcut nimetlerin sürekliliğini, elde olmayan nimetlerin de elde edilmesini sağlar. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki eğer şükrederseniz elbette size daha çok veririm.”(İbrahim, 14/7) İlim, ahlakın temizlenip arındırılması, salih amellere muvaffakiyet gibi dinî nimetlerden sonra şükür emrinin gelmesi bu nimetlerin en büyük nimetler olduğunu ortaya koymaktadır. Hatta asıl nimetler ve başkaları zeval bulduğunda dahi devam edecek gerçek nimetler bunlardır. Bu yüzden ilim yahut amel tevfikine mazhar olan kimselerin, Allah’ın lütfunu daha bir artırması ve onları kendilerini beğenmekten koruyup şükür ile meşgul olmalarını sağlaması için O’na çokça şükretmeleri gerekir. Şükrün zıddı küfür/nankörlük olduğundan dolayı Yüce Allah devamla “ve nankörlük (küfür) etmeyin” diye buyurmaktadır. Burada “küfür”den kasıt şükrün zıddı olan küfürdür ki bu da nimetlere nankörlük etmek, onları inkâr etmek ve nimetlerin gereğini yerine getirmemektir. Bunun umumi olma ihtimali de vardır. O takdirde “küfür”ün birçok çeşidi söz konusu olur ki bunların en büyüğü Allah’a karşı kâfir olmaktır. Daha sonra da şirkin aşağısında yer alan değişik tür ve cinslerine göre çeşitli masiyetler de bu kapsama girer.
Bakara 2:153
153- Ey iman edenler! Sabırla ve namazla yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir.
153. “Ey iman edenler! Sabırla ve namazla yardım isteyin.” Yüce Allah mü’minlere hem dini hem de dünyevi konularda yardım dilemelerini emretmektedir. Sabır, nefsi hoşlanmadığı şeylere katlanmaya mecbur etmek ve buna zorlamak demektir ve üç türlüdür: Gereği gibi eda edinceye kadar Allah’a itaat üzere sabır, Terk edinceye kadar Allah’a isyanı gerektiren hususlara karşı sabır; Kızıp öfkelenmeden Allah’ın acı ve ızdırap veren mukadderatına karşı sabır. Buna göre sabır, her işte en büyük yardımdır. Sabredenden başkasının istediğini elde etmesine imkan yoktur. Özellikle devamlı ve insana ağır gelen ibadetlerde durum böyledir. Çükü bu ibadetlerin sabra, tahammüle ve bunun acılarını yudumlamaya ihtiyacı oldukça fazladır. O nedenle kişi sabırdan ayrılmayacak olursa başarıya ulaşır. Şâyet zorluklar ve hoşlanmadığı şeyler, onu sabırdan ve onlara devam etmekten alıkoyacak olursa, hiçbir şey elde edemez ve mahrumiyetle karşı karşıya kalır. Nefsin şiddetle arzu duyduğu ve kulun güç yetirebildiği alan içerisinde bulunan günahlar da böyledir. Bunları terk edebilmek ancak büyük bir sabır ile ve Allah için kalbindeki günah arzularını bastırmakla ve onlardan korunmak için Allah’tan yardım dilemekle mümkün olur. Çünkü gerçekten günahlar, büyük fitneler arasında yer alır. Ağır ve zorlu belalar -özellikle sürekli olanları- da böyledir. Bu gibi belalar karşısında ruhi ve bedeni güçler zayıflar ve bu zayıflamanın sonucu olan musibetlere tahammülsüzlük ve öfke ortaya çıkar. Bunlarla karşı karşıya kalan kişi şayet Allah için sabırla, tevekkülle, sürekli olarak O’na sığınmakla ve O’na muhtaç olduğunu devamlı hatırında bulundurmakla o belalara karşı koymayacak olursa musibetlere tahammülsüzlük ve öfke kaçınılmazdır. Böylelikle kulun sabra ihtiyacı bulunduğunu hatta her halde sabretmek durumunda olduğunu anlamış bulunuyoruz. İşte bundan dolayı Yüce Allah bize sabretmeyi emretmekte ve sabredenlerle beraber olacağını haber vermektedir:“Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” Yani sabrı -Allah’ın yardım ve tevfiki ile- huy, ayrılmaz bir nitelik ve bir meleke edinen kimselerle, demektir. Böylelikle onların gözünde sıkıntılar ve hoşlanılmayacak şeyler hafifler. Başkalarına büyük gelen her şey onlara kolay gelir ve önlerindeki zorluklar kalkar. Buradaki “beraberlik” özel anlamda bir beraberliktir. Bu “beraberlik”, Allah’ın böylelerini sevmesini, onlara yardımcı olmasını, destek vermesini ve yakın olmasını ifade eder. Bu gerçekten sabredenler için büyük bir mertebedir. Eğer sabredenlerin Allah’ın böyle bir beraberliğine nail olmaları dışında hiçbir faziletleri olmasaydı bile bu, fazilet ve şeref olarak yeterli olurdu. Allah'ın genel anlamdaki “beraberliği” ise ilim ve kudret yönünden beraberliği demektir. Yüce Allah’ın buyruğunda olduğu gibi:“Ve nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir”(el-Hadid, 57/4) Bu tür beraberlik, bütün yaratıkları içine alan umumi bir beraberliktir. Yüce Allah (sabrın yanı sıra) namaz ile de yardım dilemeyi emretmektedir. Çünkü namaz dinin direğidir, mü’minlerin nurudur ve kul ile Rabbi arasındaki bağdır. Kulun kıldığı namaz, taşıması gerekli bütün özellikleri ve sünnetleri ile birlikte kâmil bir namaz olur, özünü teşkil eden kalp huzuru da namazda hasıl olursa, yani kul namaza girdiği vakit, Rabbinin huzuruna girdiği ve önünde divan durduğu şuuruna varır, kendini edebini takınan bir hizmetkâr konumunda hisseder, söylediği ve yaptığı her şeyi farkına vararak söyler ve yapar, Rabbine seslendiğinin ve O’na dua ettiğinin şuuru her tarafını kuşatırsa hiç şüphesiz böyle bir namaz, bütün işlerde en büyük yardımcıdır. Çünkü namaz her türlü hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Diğer taraftan namazdaki bu huzur ve şuur kulun kalbini arındırır, Rabbinin emirlerine uymasını, yasaklarından da kaçınmasını sağlar. İşte Yüce Allah’ın her şeye karşı kendisi aracılığı ile yardım istememizi emrettiği namaz budur.
Bakara 2:154
154- Allah yolunda öldürülenler için “Ölüler” demeyin. Aksine onlar diridirler fakat siz anlayamazsınız.
154. Yüce Allah bütün konularda sabır ile kendisinden yardım dilemeyi emrettikten sonra, kendisine karşı sabır ile yardım isteyeceğimiz örnek bir ameli söz konusu etmektedir ki bu da Allah yolunda cihaddır. Allah yolunda cihad bedeni ibadetlerin en faziletlisi, nefislere de en ağır gelenidir. Çünkü cihad bizatihi zordur. Öldürülmeye götüren, hayatın son bulmasına sebep teşkil eden bir yoldur. Oysa bu dünya hayatını arzu edenler, sadece hayatta kalmayı ve bunu sağlayacak şeyleri isterler. Böylelerinin yaptığı her bir iş, hayat için çalışmadan ve hayata zıt şeyleri önleme için gayretten ibarettir. Bilindiği gibi aklı başında bir kimse sevdiği bir şeyi ancak ondan daha üstün ve daha büyük bir şey için feda edebilir. Bu buyruğu ile Yüce Allah -başka herhangi bir maksat için değil sırf- Allah yolunda Allah’ın adı en üstün, dini en yüce olsun diye çarpışmak sureti ile Kendi yolunda öldürülen kimsenin o çok sevilen hayatı elden kaçırmamış olacağını, aksine insanların zan ve tahmin ettiğinden daha üstün ve daha mükemmel bir hayatı elde etmiş olacağını bildirmektedir. Çünkü şehitler:“Rableri katında diridirler, rızıklanırlar. Allah’ın lütfundan kendilerine verdikleri ile hepsi de sevinç içindedirler ve arkalarından henüz kendilerine katılamayanları; ‘Onlar için hiçbir korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir’ diye müjdelemek isterler. Onlara Allah’tan bir nimet, bir lütuf ve Allah’ın mü’minlerin ecrini kaybetmeyeceği müjdesini de vermek isterler.”(Ali İmran, 3/169-171) Yüce Allah’a yakın olma, son derece lezzetli yiyecekler ve içeceklerden oluşan bedeni rızıkların yanı sıra sevinç ve müjde ile her türlü korku ve üzüntünün ortadan kalkması gibi ruhi rızıklar ihtiva eden böyle bir hayattan daha üstün ne olabilir?! Berzahtaki bu hayat, dünya hayatından daha mükemmeldir. Dahası Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şehitlerin ruhlarının Cennetin nehirlerine giden, Cennet meyvelerinden yiyen ve Arş’a asılı kandillere tüneyen kuşların kursaklarında olduğunu haber vermektedir. Bu âyet-i kerime’de Allah yolunda cihada ve cihadda sabır ve metanet göstermeye çok büyük bir teşvik vardır. Eğer kullar Allah yolunda öldürülenlerin alacakları mükâfatın farkına gereği gibi varacak olurlarsa, hiçbir kimse cihaddan geri kalmaz. Ne var ki bu konudaki tam ve yakîni bilginin yokluğu, insanların azimlerini kırmakta, uyuyanların uykusunu derinleştirmekte, pek büyük ecir ve ganimetlerden mahrum kalmalarına sebep olmaktadır. Yüce Allah:“Mü’minlerden canlarını ve mallarını onlara Cenneti vermek karşılığında satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşır, öldürür ve öldürülürler.”(et-Tevbe, 9/111) buyurduğuna göre bunun başka bir sebebi olabilir mi? Allah’a yemin ederim ki eğer insanın bin tane canı olsa ve bunları Allah yolunda teker teker feda edecek olsa bu yaptığı, bu büyük mükâfat yanında az kalır. Bundan dolayı şehitler Allah’ın mükâfatını ve güzel ecirlerini gördükten sonra dünyaya geri döndürülüp ardı ardına defalarca Allah yolunda öldürülmek dışında bir şey istemezler. Bu ayet-i kerimede ayrıca -bu konudaki diğer pek çok nasta da belirtildiği gibi- berzah/kabir alemindeki nimet ve azap hakkında delil vardır.
Bakara 2:155
155- Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele! 156- Onlar kendilerine bir musibet gelip çattığında:“Hiç şüphesiz biz Allah’a aidiz ve muhakkak O’na döneceğiz” derler. 157- İşte Rab’lerinden bir övgü ve bir rahmet, onların üzerinedir ve hidayete erdirilenler de işte onlardır.
155. “Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz.” Yüce Allah kimin doğru ve samimi, kimin de yalancı, kimin sabırlı, kimin de tahammülsüz olduğunu açıkça ortaya çıkarmak için kullarını çeşitli imtihanlarla sınamasının kaçınılmaz olduğunu haber vermektedir. Allah'ın kullarına uyguladığı sünneti/kanunu budur. Çünkü iman ehlinin rahat ve huzuru devam edip gidecek ve herhangi bir mihnet ve sıkıntı meydana gelmeyecek olursa -fesadın tâ kendisi olan- “karışma” ortaya çıkar ki Yüce Allah’ın hikmeti, hayır ehlinin şer ehlinden ayırt edilmesini gerektirmektedir. İşte imtihanın faydası budur. Bunun maksadı mü’minlerin sahip oldukları imanı ortadan kaldırmak ya da onları dinlerinden döndürmek değildir. Çünkü Allah mü’minlerin imanını zayi etmez. Yüce Allah bu âyet-i kerimede kullarını düşmanlardan kaynaklanan “biraz korku” diğer taraftan da “biraz açlık” ile imtihan edeceğini haber vermektedir. Burada “biraz” denmiştir, çünkü onları korkunun tamamı yahut açlığın tamamı ile imtihan edecek olursa helâk olurlar. Oysa imtihan helâk edici değildir, arındırıcıdır, temizleyicidir. “Mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle” Bu da gerek semavi birtakım afetler, gerek su baskını, gerek kaybolma gibi, malların karşı karşıya kalacağı eksiltici her türlü hususu kapsar. Zalim yöneticilerin, yol kesicilerin ve bunlara benzer kimselerin malları alması da bu kapsama girer. “Canlardaki eksiklik” ise evlat, akraba, arkadaş gibi sevilenlerin yitirilmesini ve kulun gerek kendi bedenindeki gerekse sevdiklerinin bedenindeki türlü hastalıkları kapsar. “Ürünlerdeki eksiklik” de tahıl, hurma ve bütün ağaçların meyveleri ile yeşilliklerin soğuk, dolu, yangın yahut da çekirge ve buna benzer semavi afetlerle eksiltilmesidir. Bu hususlar mutlaka meydana gelecektir. Çünkü her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah, bunların meydana geleceğini haber vermiştir. Nitekim haber verdiği de ortaya çıkmıştır, çıkacaktır. İşte bunlar meydana geldi mi de insanlar iki kısım olurlar: tahammül gösteremeyen sabırsızlar ve sabredip katlananlar. Tahammül gösteremeyen kimseler iki musibetle karşı karşıya kalırlar. Hem sevdiklerini kaybetmek -ki bu böyle bir musibetin ortaya çıkmasıyla olur- hem de onlardan daha büyük bir şeyi elden kaçırmak ki bu da Allah’ın sabır emrini yerine getirmekle elde edilecek ecir ve mükâfattır. Böyle bir kimse hem zarara uğrar, hem de mükâfattan mahrum kalır, üstelik sahip olduğu imanda da eksiklik söz konusu olur. Sabır, rıza ve şükür fırsatını da kaybetmiş olur. Aşırı eksiklik ve mahrumiyete delalet eden ilâhi gazaba da mahkûm olur. Bu musibetlerin ortaya çıkması halinde Allah’ın sabredebilme muvaffakiyetini ihsan ettiği ve buna bağlı olarak kendisini (ilâhi kadere karşı) sözlü ve fiili olarak öfkelenmekten alıkoyan, bunun mükâfatını Allah’tan bekleyen, sabrı dolayısıyla elde edeceği ecir ve mükâfatın karşılaştığı musibetten daha büyük olduğunu bilen, hatta karşılaştığı musibet kendisi için daha hayırlı ve kaybettiklerinden daha faydalı şeyleri elde etmek için bir vesile olduğundan dolayı bu musibetin kendisi hakkında gerçek bir nimete dönüştüğünü kabul eden bir kimse ise hem Allah’ın emrini yerine getirmiş hem de mükâfatı elde ederek kurtulmuş olur. İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Sabredenleri müjdele” buyurmaktadır. Yani bunlara ecirlerinin hesapsız bir şekilde kendilerine verileceğini müjdele. İşte bu büyük müjdeye nail olanlar ve bu muazzam mükâfatı elde edenler, ancak sabredenlerdir. Daha sonra Yüce Allah sabredenlerin niteliklerini şu buyrukları ile dile getirmektedir:
156. “Onlar kendilerine bir musibet” az önce sözü geçenlerden kalbe yahut bedene ya da her ikisine birden acı ve ızdırap veren herhangi bir şey “gelip çattığında: Hiç şüphesiz biz Allah’a aidiz”, O’nun mülküyüz, O’nun emri ve idaresi altındayız. Mallarımızdan ve canlarımızdan bize ait olan hiçbir şey yoktur. O, bunlardan herhangi birisi ile bize bir bela ve musibet verecek olursa merhametlilerin en merhametlisi, kendi kulları ve onların ellerinde bulunan mallar üzerinde tasarrufta bulunmuş demektir. O halde O’na itiraz edilmez. Kulun bu belanın, hikmeti sonsuz, mutlak malik ve kuluna kendi nefsinden bile daha merhametli olan zâttan geldiğini bilmesi ubudiyyetinin kemâlindendir. Bu sayede o, Allah’tan hoşnut olur, işleri -kendisi bunun farkına varmasa dahi- hayrına olacak şekilde çekip çevirmesinden ötürü O’na şükreder. Ayrıca bizler Allah’a ait olduğumuz gibi diriliş gününde de yine O’na döneceğiz ve herkes amelinin karşılığını görecektir. Eğer sabreder ve mükâfatımızı Allah’tan umacak olursak şüphesiz ecrimizi onun yanında eksiksiz buluruz. Eğer tahammülsüzlük gösterir ve başımıza gelene öfkelenecek olursak elimize gazaptan ve ecirden mahrum kalıştan başka bir şey geçmez. Kulun Allah’a ait ve O’na dönecek olduğunu bilmesi, sabretmesini sağlayan en büyük sebeplerindendir.
157. “İşte” sözü geçen şekilde sabır niteliğine sahip olanlar “Rab’lerinden bir övgü” yani bir yüceltme ve hallerinin güzelliğine bir iltifat “ve” çok büyük “bir rahmet onların üzerinedir.” Onlara olan rahmetinin bir tecellisi de onları kendisi sebebi ile mükemmel ecir ve mükâfata nail olacakları sabra muvaffak kılmasıdır. “ve hidayete erdirilenler de işte onlardır.” Yani onlar hakkı bilenlerdir -ki bununla burada Allah’a ait olduklarını ve O’na dönecek olduklarını bilmeleri kastedilmektedir- ve bu bilgiye uygun hareket edenlerdir ki bununla da Allah için sabretmeleri kastedilmektedir. Bu âyet-i kerime şunu da ifade etmektedir: Sabretmeyen kimse sabredenlerin görecekleri karşılıkların zıddını görecektir. Böyle bir kimse Allah tarafından yerilecek, ceza görecek, dalalet ve hüsran ile karşı karşıya kalacaktır. Bu iki kesim arasındaki fark ne kadar da büyüktür! “Sabredenlerin yorulmaları ne kadar az, tahammül gösteremeyenlerin sıkıntıları ise ne kadar büyüktür!” Bu son iki âyet-i kerime musibetler meydana gelmeden önce ruhları onlara hazırlamaktadır ki meydana geldikleri zaman ruhlara hafif gelsin. Böyle musibetler meydana geldiği takdirde musibetlere ne ile karşı konulacağı da belirtilmektedir ki bu da sabırdır. Sabra neyin yardımcı olduğu ve sabredenlerin alacağı mükâfatlar da açıklanmaktadır. Sabretmeyenin durumunu ise sabredenin halini bilmek suretiyle öğreniyoruz ki bu da sabredenin durumunun tam zıddıdır. Ayrıca böyle bir imtihan Allah’ın öteden beri var olan bir sünneti/kanunudur ki Allah’ın sünnetinde değişiklik olmaz. Yine bu âyetlerde musibetlerin çeşitleri de açıklanmaktadır.
Bakara 2:156
155- Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele! 156- Onlar kendilerine bir musibet gelip çattığında:“Hiç şüphesiz biz Allah’a aidiz ve muhakkak O’na döneceğiz” derler. 157- İşte Rab’lerinden bir övgü ve bir rahmet, onların üzerinedir ve hidayete erdirilenler de işte onlardır.
155. “Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz.” Yüce Allah kimin doğru ve samimi, kimin de yalancı, kimin sabırlı, kimin de tahammülsüz olduğunu açıkça ortaya çıkarmak için kullarını çeşitli imtihanlarla sınamasının kaçınılmaz olduğunu haber vermektedir. Allah'ın kullarına uyguladığı sünneti/kanunu budur. Çünkü iman ehlinin rahat ve huzuru devam edip gidecek ve herhangi bir mihnet ve sıkıntı meydana gelmeyecek olursa -fesadın tâ kendisi olan- “karışma” ortaya çıkar ki Yüce Allah’ın hikmeti, hayır ehlinin şer ehlinden ayırt edilmesini gerektirmektedir. İşte imtihanın faydası budur. Bunun maksadı mü’minlerin sahip oldukları imanı ortadan kaldırmak ya da onları dinlerinden döndürmek değildir. Çünkü Allah mü’minlerin imanını zayi etmez. Yüce Allah bu âyet-i kerimede kullarını düşmanlardan kaynaklanan “biraz korku” diğer taraftan da “biraz açlık” ile imtihan edeceğini haber vermektedir. Burada “biraz” denmiştir, çünkü onları korkunun tamamı yahut açlığın tamamı ile imtihan edecek olursa helâk olurlar. Oysa imtihan helâk edici değildir, arındırıcıdır, temizleyicidir. “Mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle” Bu da gerek semavi birtakım afetler, gerek su baskını, gerek kaybolma gibi, malların karşı karşıya kalacağı eksiltici her türlü hususu kapsar. Zalim yöneticilerin, yol kesicilerin ve bunlara benzer kimselerin malları alması da bu kapsama girer. “Canlardaki eksiklik” ise evlat, akraba, arkadaş gibi sevilenlerin yitirilmesini ve kulun gerek kendi bedenindeki gerekse sevdiklerinin bedenindeki türlü hastalıkları kapsar. “Ürünlerdeki eksiklik” de tahıl, hurma ve bütün ağaçların meyveleri ile yeşilliklerin soğuk, dolu, yangın yahut da çekirge ve buna benzer semavi afetlerle eksiltilmesidir. Bu hususlar mutlaka meydana gelecektir. Çünkü her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah, bunların meydana geleceğini haber vermiştir. Nitekim haber verdiği de ortaya çıkmıştır, çıkacaktır. İşte bunlar meydana geldi mi de insanlar iki kısım olurlar: tahammül gösteremeyen sabırsızlar ve sabredip katlananlar. Tahammül gösteremeyen kimseler iki musibetle karşı karşıya kalırlar. Hem sevdiklerini kaybetmek -ki bu böyle bir musibetin ortaya çıkmasıyla olur- hem de onlardan daha büyük bir şeyi elden kaçırmak ki bu da Allah’ın sabır emrini yerine getirmekle elde edilecek ecir ve mükâfattır. Böyle bir kimse hem zarara uğrar, hem de mükâfattan mahrum kalır, üstelik sahip olduğu imanda da eksiklik söz konusu olur. Sabır, rıza ve şükür fırsatını da kaybetmiş olur. Aşırı eksiklik ve mahrumiyete delalet eden ilâhi gazaba da mahkûm olur. Bu musibetlerin ortaya çıkması halinde Allah’ın sabredebilme muvaffakiyetini ihsan ettiği ve buna bağlı olarak kendisini (ilâhi kadere karşı) sözlü ve fiili olarak öfkelenmekten alıkoyan, bunun mükâfatını Allah’tan bekleyen, sabrı dolayısıyla elde edeceği ecir ve mükâfatın karşılaştığı musibetten daha büyük olduğunu bilen, hatta karşılaştığı musibet kendisi için daha hayırlı ve kaybettiklerinden daha faydalı şeyleri elde etmek için bir vesile olduğundan dolayı bu musibetin kendisi hakkında gerçek bir nimete dönüştüğünü kabul eden bir kimse ise hem Allah’ın emrini yerine getirmiş hem de mükâfatı elde ederek kurtulmuş olur. İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Sabredenleri müjdele” buyurmaktadır. Yani bunlara ecirlerinin hesapsız bir şekilde kendilerine verileceğini müjdele. İşte bu büyük müjdeye nail olanlar ve bu muazzam mükâfatı elde edenler, ancak sabredenlerdir. Daha sonra Yüce Allah sabredenlerin niteliklerini şu buyrukları ile dile getirmektedir:
156. “Onlar kendilerine bir musibet” az önce sözü geçenlerden kalbe yahut bedene ya da her ikisine birden acı ve ızdırap veren herhangi bir şey “gelip çattığında: Hiç şüphesiz biz Allah’a aidiz”, O’nun mülküyüz, O’nun emri ve idaresi altındayız. Mallarımızdan ve canlarımızdan bize ait olan hiçbir şey yoktur. O, bunlardan herhangi birisi ile bize bir bela ve musibet verecek olursa merhametlilerin en merhametlisi, kendi kulları ve onların ellerinde bulunan mallar üzerinde tasarrufta bulunmuş demektir. O halde O’na itiraz edilmez. Kulun bu belanın, hikmeti sonsuz, mutlak malik ve kuluna kendi nefsinden bile daha merhametli olan zâttan geldiğini bilmesi ubudiyyetinin kemâlindendir. Bu sayede o, Allah’tan hoşnut olur, işleri -kendisi bunun farkına varmasa dahi- hayrına olacak şekilde çekip çevirmesinden ötürü O’na şükreder. Ayrıca bizler Allah’a ait olduğumuz gibi diriliş gününde de yine O’na döneceğiz ve herkes amelinin karşılığını görecektir. Eğer sabreder ve mükâfatımızı Allah’tan umacak olursak şüphesiz ecrimizi onun yanında eksiksiz buluruz. Eğer tahammülsüzlük gösterir ve başımıza gelene öfkelenecek olursak elimize gazaptan ve ecirden mahrum kalıştan başka bir şey geçmez. Kulun Allah’a ait ve O’na dönecek olduğunu bilmesi, sabretmesini sağlayan en büyük sebeplerindendir.
157. “İşte” sözü geçen şekilde sabır niteliğine sahip olanlar “Rab’lerinden bir övgü” yani bir yüceltme ve hallerinin güzelliğine bir iltifat “ve” çok büyük “bir rahmet onların üzerinedir.” Onlara olan rahmetinin bir tecellisi de onları kendisi sebebi ile mükemmel ecir ve mükâfata nail olacakları sabra muvaffak kılmasıdır. “ve hidayete erdirilenler de işte onlardır.” Yani onlar hakkı bilenlerdir -ki bununla burada Allah’a ait olduklarını ve O’na dönecek olduklarını bilmeleri kastedilmektedir- ve bu bilgiye uygun hareket edenlerdir ki bununla da Allah için sabretmeleri kastedilmektedir. Bu âyet-i kerime şunu da ifade etmektedir: Sabretmeyen kimse sabredenlerin görecekleri karşılıkların zıddını görecektir. Böyle bir kimse Allah tarafından yerilecek, ceza görecek, dalalet ve hüsran ile karşı karşıya kalacaktır. Bu iki kesim arasındaki fark ne kadar da büyüktür! “Sabredenlerin yorulmaları ne kadar az, tahammül gösteremeyenlerin sıkıntıları ise ne kadar büyüktür!” Bu son iki âyet-i kerime musibetler meydana gelmeden önce ruhları onlara hazırlamaktadır ki meydana geldikleri zaman ruhlara hafif gelsin. Böyle musibetler meydana geldiği takdirde musibetlere ne ile karşı konulacağı da belirtilmektedir ki bu da sabırdır. Sabra neyin yardımcı olduğu ve sabredenlerin alacağı mükâfatlar da açıklanmaktadır. Sabretmeyenin durumunu ise sabredenin halini bilmek suretiyle öğreniyoruz ki bu da sabredenin durumunun tam zıddıdır. Ayrıca böyle bir imtihan Allah’ın öteden beri var olan bir sünneti/kanunudur ki Allah’ın sünnetinde değişiklik olmaz. Yine bu âyetlerde musibetlerin çeşitleri de açıklanmaktadır.
Bakara 2:157
155- Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele! 156- Onlar kendilerine bir musibet gelip çattığında:“Hiç şüphesiz biz Allah’a aidiz ve muhakkak O’na döneceğiz” derler. 157- İşte Rab’lerinden bir övgü ve bir rahmet, onların üzerinedir ve hidayete erdirilenler de işte onlardır.
155. “Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz.” Yüce Allah kimin doğru ve samimi, kimin de yalancı, kimin sabırlı, kimin de tahammülsüz olduğunu açıkça ortaya çıkarmak için kullarını çeşitli imtihanlarla sınamasının kaçınılmaz olduğunu haber vermektedir. Allah'ın kullarına uyguladığı sünneti/kanunu budur. Çünkü iman ehlinin rahat ve huzuru devam edip gidecek ve herhangi bir mihnet ve sıkıntı meydana gelmeyecek olursa -fesadın tâ kendisi olan- “karışma” ortaya çıkar ki Yüce Allah’ın hikmeti, hayır ehlinin şer ehlinden ayırt edilmesini gerektirmektedir. İşte imtihanın faydası budur. Bunun maksadı mü’minlerin sahip oldukları imanı ortadan kaldırmak ya da onları dinlerinden döndürmek değildir. Çünkü Allah mü’minlerin imanını zayi etmez. Yüce Allah bu âyet-i kerimede kullarını düşmanlardan kaynaklanan “biraz korku” diğer taraftan da “biraz açlık” ile imtihan edeceğini haber vermektedir. Burada “biraz” denmiştir, çünkü onları korkunun tamamı yahut açlığın tamamı ile imtihan edecek olursa helâk olurlar. Oysa imtihan helâk edici değildir, arındırıcıdır, temizleyicidir. “Mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle” Bu da gerek semavi birtakım afetler, gerek su baskını, gerek kaybolma gibi, malların karşı karşıya kalacağı eksiltici her türlü hususu kapsar. Zalim yöneticilerin, yol kesicilerin ve bunlara benzer kimselerin malları alması da bu kapsama girer. “Canlardaki eksiklik” ise evlat, akraba, arkadaş gibi sevilenlerin yitirilmesini ve kulun gerek kendi bedenindeki gerekse sevdiklerinin bedenindeki türlü hastalıkları kapsar. “Ürünlerdeki eksiklik” de tahıl, hurma ve bütün ağaçların meyveleri ile yeşilliklerin soğuk, dolu, yangın yahut da çekirge ve buna benzer semavi afetlerle eksiltilmesidir. Bu hususlar mutlaka meydana gelecektir. Çünkü her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah, bunların meydana geleceğini haber vermiştir. Nitekim haber verdiği de ortaya çıkmıştır, çıkacaktır. İşte bunlar meydana geldi mi de insanlar iki kısım olurlar: tahammül gösteremeyen sabırsızlar ve sabredip katlananlar. Tahammül gösteremeyen kimseler iki musibetle karşı karşıya kalırlar. Hem sevdiklerini kaybetmek -ki bu böyle bir musibetin ortaya çıkmasıyla olur- hem de onlardan daha büyük bir şeyi elden kaçırmak ki bu da Allah’ın sabır emrini yerine getirmekle elde edilecek ecir ve mükâfattır. Böyle bir kimse hem zarara uğrar, hem de mükâfattan mahrum kalır, üstelik sahip olduğu imanda da eksiklik söz konusu olur. Sabır, rıza ve şükür fırsatını da kaybetmiş olur. Aşırı eksiklik ve mahrumiyete delalet eden ilâhi gazaba da mahkûm olur. Bu musibetlerin ortaya çıkması halinde Allah’ın sabredebilme muvaffakiyetini ihsan ettiği ve buna bağlı olarak kendisini (ilâhi kadere karşı) sözlü ve fiili olarak öfkelenmekten alıkoyan, bunun mükâfatını Allah’tan bekleyen, sabrı dolayısıyla elde edeceği ecir ve mükâfatın karşılaştığı musibetten daha büyük olduğunu bilen, hatta karşılaştığı musibet kendisi için daha hayırlı ve kaybettiklerinden daha faydalı şeyleri elde etmek için bir vesile olduğundan dolayı bu musibetin kendisi hakkında gerçek bir nimete dönüştüğünü kabul eden bir kimse ise hem Allah’ın emrini yerine getirmiş hem de mükâfatı elde ederek kurtulmuş olur. İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Sabredenleri müjdele” buyurmaktadır. Yani bunlara ecirlerinin hesapsız bir şekilde kendilerine verileceğini müjdele. İşte bu büyük müjdeye nail olanlar ve bu muazzam mükâfatı elde edenler, ancak sabredenlerdir. Daha sonra Yüce Allah sabredenlerin niteliklerini şu buyrukları ile dile getirmektedir:
156. “Onlar kendilerine bir musibet” az önce sözü geçenlerden kalbe yahut bedene ya da her ikisine birden acı ve ızdırap veren herhangi bir şey “gelip çattığında: Hiç şüphesiz biz Allah’a aidiz”, O’nun mülküyüz, O’nun emri ve idaresi altındayız. Mallarımızdan ve canlarımızdan bize ait olan hiçbir şey yoktur. O, bunlardan herhangi birisi ile bize bir bela ve musibet verecek olursa merhametlilerin en merhametlisi, kendi kulları ve onların ellerinde bulunan mallar üzerinde tasarrufta bulunmuş demektir. O halde O’na itiraz edilmez. Kulun bu belanın, hikmeti sonsuz, mutlak malik ve kuluna kendi nefsinden bile daha merhametli olan zâttan geldiğini bilmesi ubudiyyetinin kemâlindendir. Bu sayede o, Allah’tan hoşnut olur, işleri -kendisi bunun farkına varmasa dahi- hayrına olacak şekilde çekip çevirmesinden ötürü O’na şükreder. Ayrıca bizler Allah’a ait olduğumuz gibi diriliş gününde de yine O’na döneceğiz ve herkes amelinin karşılığını görecektir. Eğer sabreder ve mükâfatımızı Allah’tan umacak olursak şüphesiz ecrimizi onun yanında eksiksiz buluruz. Eğer tahammülsüzlük gösterir ve başımıza gelene öfkelenecek olursak elimize gazaptan ve ecirden mahrum kalıştan başka bir şey geçmez. Kulun Allah’a ait ve O’na dönecek olduğunu bilmesi, sabretmesini sağlayan en büyük sebeplerindendir.
157. “İşte” sözü geçen şekilde sabır niteliğine sahip olanlar “Rab’lerinden bir övgü” yani bir yüceltme ve hallerinin güzelliğine bir iltifat “ve” çok büyük “bir rahmet onların üzerinedir.” Onlara olan rahmetinin bir tecellisi de onları kendisi sebebi ile mükemmel ecir ve mükâfata nail olacakları sabra muvaffak kılmasıdır. “ve hidayete erdirilenler de işte onlardır.” Yani onlar hakkı bilenlerdir -ki bununla burada Allah’a ait olduklarını ve O’na dönecek olduklarını bilmeleri kastedilmektedir- ve bu bilgiye uygun hareket edenlerdir ki bununla da Allah için sabretmeleri kastedilmektedir. Bu âyet-i kerime şunu da ifade etmektedir: Sabretmeyen kimse sabredenlerin görecekleri karşılıkların zıddını görecektir. Böyle bir kimse Allah tarafından yerilecek, ceza görecek, dalalet ve hüsran ile karşı karşıya kalacaktır. Bu iki kesim arasındaki fark ne kadar da büyüktür! “Sabredenlerin yorulmaları ne kadar az, tahammül gösteremeyenlerin sıkıntıları ise ne kadar büyüktür!” Bu son iki âyet-i kerime musibetler meydana gelmeden önce ruhları onlara hazırlamaktadır ki meydana geldikleri zaman ruhlara hafif gelsin. Böyle musibetler meydana geldiği takdirde musibetlere ne ile karşı konulacağı da belirtilmektedir ki bu da sabırdır. Sabra neyin yardımcı olduğu ve sabredenlerin alacağı mükâfatlar da açıklanmaktadır. Sabretmeyenin durumunu ise sabredenin halini bilmek suretiyle öğreniyoruz ki bu da sabredenin durumunun tam zıddıdır. Ayrıca böyle bir imtihan Allah’ın öteden beri var olan bir sünneti/kanunudur ki Allah’ın sünnetinde değişiklik olmaz. Yine bu âyetlerde musibetlerin çeşitleri de açıklanmaktadır.
Bakara 2:158
158- Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah’ın alâmetlerindendir. O halde her kim Beyt’te hac veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde hiçbir sakınca yoktur. Kim de gönülden bir hayır işlerse (bilsin ki) Allah, Şâkir ve Alîmdir.
158. Yüce Allah bilinen, belli iki yer olan “Safa ile Merve”nin, “Allah’ın alâmetlerinden” olduğunu haber vermektedir. Yani bunlar, kulların kendileri aracılığıyla Allah’a ibadet ettikleri ilahi dinin apaçık görülen alâmetlerindendir. Bunlar Allah’ın dininin alâmetlerinden olduğuna göre Allah da kendi alâmetlerini tazim etmeyi emrederek:“Kim Allah’ın şeâirini (dininin alâmetlerini) tâzim ederse şüphesiz ki bu, kalplerin takvâsındandır.”(el-Hac, 22/32) buyurduğundan dolayı, bu iki nas bir arada Sâfa ile Merve’nin Allah’ın dininin alâmetlerinden olduğunu ve Allah’ın dininin alâmetlerini tazim etmenin de kalplerin takvâsından ileri geldiğini ortaya koymaktadır. Takvâ ise her mükellef kişinin yerine getirmesi gereken bir yükümlülüktür. Bu da Sâfa ile Merve arasında sây etmenin hac ve umre için gerekli bir farz olduğunu göstermektedir. Nitekim cumhurun görüşü bu yönde olduğu gibi nebevi hadisler ve Peygamberin uygulaması da buna delildir. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Hac ibadetlerinizi benden öğrenin.” diye buyurmuştur. “O halde her kim Beyt’te hac veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde hiçbir sakınca yoktur.” Bu buyruk cahiliye döneminde bu iki tepenin yakınında tapınılan iki putun bulunması dolayısıyla aralarında tavaf etmekten çekinen ve bundan dolayı birtakım vehimlere kapılan müslümanların bu vehimlerini bertaraf etmektedir. Yüce Allah böyle bir vehmi ortadan kaldırmak için bu iki yer arasında tavaf etmenin günah olmadığını belirtmektedir. Yoksa aralarında tavaf etmenin gerekli olmadığını açıklamak için böyle buyurmuş değildir. Diğer taraftan hac ile umre esnasında bu iki yeri tavaf etmede sakınca olmadığının belirtilmesi, buralarda ancak hac ve umre ile birlikte sa’y yapılabileceğini ve tek başına sa’y ile nafile ibadette bulunulamayacağını göstermektedir. Böylelikle sa’y, Beyt’in etrafındaki tavaftan farklı olmaktadır. Çünkü Beytin etrafında tavaf, hem umre ve hac ile meşrudur, hem de o başlı başına bir ibadettir. Sây etmek, Arafat’ta vakfe yapmak, Müzdelife’de vakfe yapmak ve cemrelere taş atmak ise hac ibadetine tâbî ibadetlerdir. Bunlar hacca tâbî olmaksızın yapılacak olurlarsa bid’at olurlar. Çünkü bid’at iki türlüdür. Birisi Allah’ın hiçbir şekilde teşri buyurmadığı bir ibadeti Allah için ibadet kastı ile yapmaktır. Diğer türü ise Allah’ın özel bir şekilde meşru kıldığı bir ibadeti bu özel şekil ve nitelikten farklı olarak yapmaktır ki işte bu da buna dahildir. “Kim de gönülden bir hayır işlese” Hac, umre, tavaf, namaz, oruç ve buna benzer herhangi bir hayırlı ameli ihlâs ile işleyip Yüce Allah’a itaatte bulunursa elbette ki bu, onun için daha da hayırlıdır. Bu buyruk kul Allah’a ne kadar çok itaat ederse onun hayrının, kemalinin, Allah nezdindeki derecesinin -imanı da artmış olacağından- artacağını göstermektedir. Yapılacak nafile ibadetin “hayır” olarak kayıtlanması da şunu göstermektedir: Allah’ın da Rasûlü’nün de meşru kılmadığı bid’atler ile nafile ibadette bulunmaya kalkışan bir kimse yorulmaktan başka hiçbir şey elde edemez ve böyle bir şey o kimse için hayır olmaz. Hatta eğer bu yaptığı işin meşru olmadığını bile bile bunu kasten yapıyor ise o iş onun için şer bile olur. “Gerçekten Allah Şakir ve Alîmdir.” Şakir ve Şekûr Yüce Allah’ın isimlerindendir. Yani O, kullarının az ve basit amellerini dahi kabul eder ve bu amelleri karşılığında onlara büyük mükâfatlar verir. Kul emirlerini yerine getirip itaat edecek olursa ona yardımcı olur. Onu över ve kalbine nur, iman ve genişlik verir, bedenine güç ve gayret ihsan eder, bütün hallerine bereket ve genişlik, amellerine de artış ve muvaffakiyet ihsan eder. Bundan sonra ise Rabbinin nezdinde âhiretteki mükâfatını tam ve eksiksiz alır. Hiçbir şekilde eksik mükâfat görmez. Allah’ın kullarına Şekur oluşunun bir tecellisi de şudur: Bir kimse Allah rızası için bir şeyi terk edecek olursa Allah onun yerine ona ondan daha hayırlısını verir. Bir kimse Yüce Allah’a bir karış yaklaşırsa Allah ona bir arşın yaklaşır; Allah’a bir arşın yaklaşana O, bir kulaç yaklaşır. Kendisine doğru yürüyerek gidene Allah koşarak gider. Allah ile ticarete girişen hiç şüphesiz o ticaretten kat kat kâr sağlar. Allah bu şekilde amellerin ecrini veren (şakir ve şekûr olmakla birlikte) niyeti, imanı ve takvâsı dolayısıyla eksiksiz mükâfata kimin hak kazandığını ve kimin de böyle olmadığını çok iyi bilen Alîmdir. O, kullarının amellerini çok iyi bilir ve bunları boşa çıkarmaz. Aksine kullar, alîm ve hakîm olan Allah’tan muttali olduğu niyetlerine göre en güzel ve mükemmel şekli ile amellerinin karşılığını alacaklardır.
Bakara 2:159
159- İndirdiğimiz apaçık âyetleri ve hidâyeti, biz onları insanlara Kitapta apaçık bir şekilde beyân ettikten sonra onları gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lanet eder, hem de lanet edenler lanet eder. 160- Ancak tevbe edenler, ıslah edenler ve açıklayanlar müstesnâ. Ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeleri çokça kabul edenim, çok merhamet edenim. 161- Muhakkak küfre girip de kâfir olarak ölenler var ya, işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerinedir. 162- Onun içinde sonsuza dek kalacaklardır. Ne azapları hafifletilecek ne de onlara süre verilecektir.
159. “İndirdiğimiz apaçık âyetleri ve hidâyeti, biz onları insanlara Kitapta apaçık bir şekilde beyân ettikten sonra onları gizleyenler var ya…” Bu âyet-i kerime her ne kadar kitap ehli ve onların Allah Rasûlü ve nitelikleri ile ilgili gizleyip sakladıkları hususlarla ilgili olarak inmiş ise de hükmü, Allah’ın indirmiş olduğu “apaçık ayetleri” yani hakka delâlet eden ve hakkı ortaya koyan apaçık belgeleri ve “hidayeti” gizleme niteliğine sahip olan herkes hakkında umumidir. “Hidayet” kendisi ile dosdoğru yola ulaşmanın gerçekleştiği ve kendisi vasıtası ile Cennetliklerin yolunun Cehennemliklerin yolu ile ayırd edilebildiği ilim demektir. İşte Yüce Allah ilim ehlinden, insanlara Allah’ın onlara lütfetmiş olduğu kitap ilmini açıklamak ve gizlememek üzere ahit almıştır. Kim bu ahdi bir kenara iter ve böylelikle iki kötülüğü bir arada işleyerek hem Allah’ın indirdiğini gizler, hem de Allah’ın kullarını aldatacak olursa “işte onlara hem Allah lanet eder” yani kendisine yakın olmaktan uzaklaştırır, rahmetinden kovar “hem de lanet edenler lanet eder.” Bunlar da bütün yaratılmışlardır. Bütün yaratıklar tarafından onlara lanet edilir. Çünkü onlar insanları aldatmak, dinlerini bozmak, insanları Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmak için çalışmaktadırlar. Bu yüzden de yaptıkları işin benzeriyle cezalandırılacaklardır. Öte yandan insanlara hayrı öğretene Allah rahmet melekleri de dua ederler. Hatta suyun içerisindeki balıklar bile ona dua eder. Çünkü o bütün insanların ve yaratılmışların menfaatine çalışır. İnsanların dinlerini düzeltmeye, onları Allah’ın rahmetine yakınlaştırmaya gayret eder. Bu nedenle o da amelinin benzeri ile mükâfat görecektir. Buna göre Allah’ın indirdiğini gizleyen kimse Allah’ın emrine karşı çıkan ve Allah’a karşı gelen bir kimsedir. Allah, âyetlerini insanlara açıklamakta ve izah etmekte o ise Allah’ın âyetlerini saklamaya ve gizlemeye çalışmaktadır. İşte bu gibileri için oldukça ağır bir tehdit söz konusudur.
160. “Ancak tevbe edenler...” yani hem pişmanlık duyarak, hem vazgeçerek hem de bir daha aynı şeyi yapmamaya azmederek, işledikleri günahlardan dönenler ve “ıslah edenler” yani bozuk amellerini düzeltenler müstesnadır. Güzel iş yapılmadıkça çirkin işin terk edilmesi yeterli değildir. Aynı şekilde bu, hakkı gizleyen bir kimse için de yeterli değildir, onun gizlediğini açıklayıp sakladığını açığa vurması gerekir. İşte bu şekilde davrananın Allah tevbesini kabul eder; çünkü Allah’ın, tevbesini kabul etmesine engel olacak bir şey yoktur. Tevbenin gereklerini yerine getiren bir kimsenin Allah tevbesini kabul eder. Çünkü o; “tevbeleri çokça kabul eden” yani günahlarından tevbe etmeleri halinde affetmek ve bağışlamak suretiyle, gittikleri yanlış yoldan geri döndükleri takdirde de engellediği nimetlerini tekrar ihsan etmek suretiyle kullarının kendisine dönüşünü kabul ile karşılayandır. “çokça merhamet eden” Her şeyi kuşatan büyük rahmet ile muttasıf olandır. Onları tevbeye ve doğruya dönüşe muvaffak kılması, böylelikle tevbe edip Allah’a döndüklerinde de lütuf ve keremi ile onların tevbelerini kabul etmesi de O’nun rahmetindendir. İşte günahından tevbe edenin hükmü budur.
161. “Muhakkak küfre girip de kâfir olarak ölenler var ya” Küfre saparak ölünceye kadar küfrü üzere devam eden, Rabbine geri dönmeyen ve yol yakınken tevbe etmeyenlere gelince işte “Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onlar üzerinedir.” Küfür onların değişmez nitelikleri olduğu gibi lanet de sonu gelmeyecek şekilde değişmez bir vasıfları olmuştur. Çünkü hüküm varlığı ve yokluğu itibari ile illeti (gerekçesi) ile birlikte bulunur.
162. “Onun içinde” yani lanette veya azapta ki bu ikisi birbirlerinden ayrılmaz şeylerdir “sonsuza dek kalacaklardır. Ne azapları hafifletilecek” aksine azapları devamlı, şiddetli ve süreklidir; “ne de onlara süre verilecektir.” Yani mühlet de verilmez. Çünkü mühlet verilecek süre -ki bu da dünyadadır- geçip gitmiştir. Geriye ileri sürecekleri hiçbir mazeretleri kalmamıştır ki mazeret ileri sürmeye kalkışabilsinler.
Bakara 2:160
159- İndirdiğimiz apaçık âyetleri ve hidâyeti, biz onları insanlara Kitapta apaçık bir şekilde beyân ettikten sonra onları gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lanet eder, hem de lanet edenler lanet eder. 160- Ancak tevbe edenler, ıslah edenler ve açıklayanlar müstesnâ. Ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeleri çokça kabul edenim, çok merhamet edenim. 161- Muhakkak küfre girip de kâfir olarak ölenler var ya, işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerinedir. 162- Onun içinde sonsuza dek kalacaklardır. Ne azapları hafifletilecek ne de onlara süre verilecektir.
159. “İndirdiğimiz apaçık âyetleri ve hidâyeti, biz onları insanlara Kitapta apaçık bir şekilde beyân ettikten sonra onları gizleyenler var ya…” Bu âyet-i kerime her ne kadar kitap ehli ve onların Allah Rasûlü ve nitelikleri ile ilgili gizleyip sakladıkları hususlarla ilgili olarak inmiş ise de hükmü, Allah’ın indirmiş olduğu “apaçık ayetleri” yani hakka delâlet eden ve hakkı ortaya koyan apaçık belgeleri ve “hidayeti” gizleme niteliğine sahip olan herkes hakkında umumidir. “Hidayet” kendisi ile dosdoğru yola ulaşmanın gerçekleştiği ve kendisi vasıtası ile Cennetliklerin yolunun Cehennemliklerin yolu ile ayırd edilebildiği ilim demektir. İşte Yüce Allah ilim ehlinden, insanlara Allah’ın onlara lütfetmiş olduğu kitap ilmini açıklamak ve gizlememek üzere ahit almıştır. Kim bu ahdi bir kenara iter ve böylelikle iki kötülüğü bir arada işleyerek hem Allah’ın indirdiğini gizler, hem de Allah’ın kullarını aldatacak olursa “işte onlara hem Allah lanet eder” yani kendisine yakın olmaktan uzaklaştırır, rahmetinden kovar “hem de lanet edenler lanet eder.” Bunlar da bütün yaratılmışlardır. Bütün yaratıklar tarafından onlara lanet edilir. Çünkü onlar insanları aldatmak, dinlerini bozmak, insanları Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmak için çalışmaktadırlar. Bu yüzden de yaptıkları işin benzeriyle cezalandırılacaklardır. Öte yandan insanlara hayrı öğretene Allah rahmet melekleri de dua ederler. Hatta suyun içerisindeki balıklar bile ona dua eder. Çünkü o bütün insanların ve yaratılmışların menfaatine çalışır. İnsanların dinlerini düzeltmeye, onları Allah’ın rahmetine yakınlaştırmaya gayret eder. Bu nedenle o da amelinin benzeri ile mükâfat görecektir. Buna göre Allah’ın indirdiğini gizleyen kimse Allah’ın emrine karşı çıkan ve Allah’a karşı gelen bir kimsedir. Allah, âyetlerini insanlara açıklamakta ve izah etmekte o ise Allah’ın âyetlerini saklamaya ve gizlemeye çalışmaktadır. İşte bu gibileri için oldukça ağır bir tehdit söz konusudur.
160. “Ancak tevbe edenler...” yani hem pişmanlık duyarak, hem vazgeçerek hem de bir daha aynı şeyi yapmamaya azmederek, işledikleri günahlardan dönenler ve “ıslah edenler” yani bozuk amellerini düzeltenler müstesnadır. Güzel iş yapılmadıkça çirkin işin terk edilmesi yeterli değildir. Aynı şekilde bu, hakkı gizleyen bir kimse için de yeterli değildir, onun gizlediğini açıklayıp sakladığını açığa vurması gerekir. İşte bu şekilde davrananın Allah tevbesini kabul eder; çünkü Allah’ın, tevbesini kabul etmesine engel olacak bir şey yoktur. Tevbenin gereklerini yerine getiren bir kimsenin Allah tevbesini kabul eder. Çünkü o; “tevbeleri çokça kabul eden” yani günahlarından tevbe etmeleri halinde affetmek ve bağışlamak suretiyle, gittikleri yanlış yoldan geri döndükleri takdirde de engellediği nimetlerini tekrar ihsan etmek suretiyle kullarının kendisine dönüşünü kabul ile karşılayandır. “çokça merhamet eden” Her şeyi kuşatan büyük rahmet ile muttasıf olandır. Onları tevbeye ve doğruya dönüşe muvaffak kılması, böylelikle tevbe edip Allah’a döndüklerinde de lütuf ve keremi ile onların tevbelerini kabul etmesi de O’nun rahmetindendir. İşte günahından tevbe edenin hükmü budur.
161. “Muhakkak küfre girip de kâfir olarak ölenler var ya” Küfre saparak ölünceye kadar küfrü üzere devam eden, Rabbine geri dönmeyen ve yol yakınken tevbe etmeyenlere gelince işte “Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onlar üzerinedir.” Küfür onların değişmez nitelikleri olduğu gibi lanet de sonu gelmeyecek şekilde değişmez bir vasıfları olmuştur. Çünkü hüküm varlığı ve yokluğu itibari ile illeti (gerekçesi) ile birlikte bulunur.
162. “Onun içinde” yani lanette veya azapta ki bu ikisi birbirlerinden ayrılmaz şeylerdir “sonsuza dek kalacaklardır. Ne azapları hafifletilecek” aksine azapları devamlı, şiddetli ve süreklidir; “ne de onlara süre verilecektir.” Yani mühlet de verilmez. Çünkü mühlet verilecek süre -ki bu da dünyadadır- geçip gitmiştir. Geriye ileri sürecekleri hiçbir mazeretleri kalmamıştır ki mazeret ileri sürmeye kalkışabilsinler.
Bakara 2:161
159- İndirdiğimiz apaçık âyetleri ve hidâyeti, biz onları insanlara Kitapta apaçık bir şekilde beyân ettikten sonra onları gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lanet eder, hem de lanet edenler lanet eder. 160- Ancak tevbe edenler, ıslah edenler ve açıklayanlar müstesnâ. Ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeleri çokça kabul edenim, çok merhamet edenim. 161- Muhakkak küfre girip de kâfir olarak ölenler var ya, işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerinedir. 162- Onun içinde sonsuza dek kalacaklardır. Ne azapları hafifletilecek ne de onlara süre verilecektir.
159. “İndirdiğimiz apaçık âyetleri ve hidâyeti, biz onları insanlara Kitapta apaçık bir şekilde beyân ettikten sonra onları gizleyenler var ya…” Bu âyet-i kerime her ne kadar kitap ehli ve onların Allah Rasûlü ve nitelikleri ile ilgili gizleyip sakladıkları hususlarla ilgili olarak inmiş ise de hükmü, Allah’ın indirmiş olduğu “apaçık ayetleri” yani hakka delâlet eden ve hakkı ortaya koyan apaçık belgeleri ve “hidayeti” gizleme niteliğine sahip olan herkes hakkında umumidir. “Hidayet” kendisi ile dosdoğru yola ulaşmanın gerçekleştiği ve kendisi vasıtası ile Cennetliklerin yolunun Cehennemliklerin yolu ile ayırd edilebildiği ilim demektir. İşte Yüce Allah ilim ehlinden, insanlara Allah’ın onlara lütfetmiş olduğu kitap ilmini açıklamak ve gizlememek üzere ahit almıştır. Kim bu ahdi bir kenara iter ve böylelikle iki kötülüğü bir arada işleyerek hem Allah’ın indirdiğini gizler, hem de Allah’ın kullarını aldatacak olursa “işte onlara hem Allah lanet eder” yani kendisine yakın olmaktan uzaklaştırır, rahmetinden kovar “hem de lanet edenler lanet eder.” Bunlar da bütün yaratılmışlardır. Bütün yaratıklar tarafından onlara lanet edilir. Çünkü onlar insanları aldatmak, dinlerini bozmak, insanları Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmak için çalışmaktadırlar. Bu yüzden de yaptıkları işin benzeriyle cezalandırılacaklardır. Öte yandan insanlara hayrı öğretene Allah rahmet melekleri de dua ederler. Hatta suyun içerisindeki balıklar bile ona dua eder. Çünkü o bütün insanların ve yaratılmışların menfaatine çalışır. İnsanların dinlerini düzeltmeye, onları Allah’ın rahmetine yakınlaştırmaya gayret eder. Bu nedenle o da amelinin benzeri ile mükâfat görecektir. Buna göre Allah’ın indirdiğini gizleyen kimse Allah’ın emrine karşı çıkan ve Allah’a karşı gelen bir kimsedir. Allah, âyetlerini insanlara açıklamakta ve izah etmekte o ise Allah’ın âyetlerini saklamaya ve gizlemeye çalışmaktadır. İşte bu gibileri için oldukça ağır bir tehdit söz konusudur.
160. “Ancak tevbe edenler...” yani hem pişmanlık duyarak, hem vazgeçerek hem de bir daha aynı şeyi yapmamaya azmederek, işledikleri günahlardan dönenler ve “ıslah edenler” yani bozuk amellerini düzeltenler müstesnadır. Güzel iş yapılmadıkça çirkin işin terk edilmesi yeterli değildir. Aynı şekilde bu, hakkı gizleyen bir kimse için de yeterli değildir, onun gizlediğini açıklayıp sakladığını açığa vurması gerekir. İşte bu şekilde davrananın Allah tevbesini kabul eder; çünkü Allah’ın, tevbesini kabul etmesine engel olacak bir şey yoktur. Tevbenin gereklerini yerine getiren bir kimsenin Allah tevbesini kabul eder. Çünkü o; “tevbeleri çokça kabul eden” yani günahlarından tevbe etmeleri halinde affetmek ve bağışlamak suretiyle, gittikleri yanlış yoldan geri döndükleri takdirde de engellediği nimetlerini tekrar ihsan etmek suretiyle kullarının kendisine dönüşünü kabul ile karşılayandır. “çokça merhamet eden” Her şeyi kuşatan büyük rahmet ile muttasıf olandır. Onları tevbeye ve doğruya dönüşe muvaffak kılması, böylelikle tevbe edip Allah’a döndüklerinde de lütuf ve keremi ile onların tevbelerini kabul etmesi de O’nun rahmetindendir. İşte günahından tevbe edenin hükmü budur.
161. “Muhakkak küfre girip de kâfir olarak ölenler var ya” Küfre saparak ölünceye kadar küfrü üzere devam eden, Rabbine geri dönmeyen ve yol yakınken tevbe etmeyenlere gelince işte “Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onlar üzerinedir.” Küfür onların değişmez nitelikleri olduğu gibi lanet de sonu gelmeyecek şekilde değişmez bir vasıfları olmuştur. Çünkü hüküm varlığı ve yokluğu itibari ile illeti (gerekçesi) ile birlikte bulunur.
162. “Onun içinde” yani lanette veya azapta ki bu ikisi birbirlerinden ayrılmaz şeylerdir “sonsuza dek kalacaklardır. Ne azapları hafifletilecek” aksine azapları devamlı, şiddetli ve süreklidir; “ne de onlara süre verilecektir.” Yani mühlet de verilmez. Çünkü mühlet verilecek süre -ki bu da dünyadadır- geçip gitmiştir. Geriye ileri sürecekleri hiçbir mazeretleri kalmamıştır ki mazeret ileri sürmeye kalkışabilsinler.
Bakara 2:162
159- İndirdiğimiz apaçık âyetleri ve hidâyeti, biz onları insanlara Kitapta apaçık bir şekilde beyân ettikten sonra onları gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lanet eder, hem de lanet edenler lanet eder. 160- Ancak tevbe edenler, ıslah edenler ve açıklayanlar müstesnâ. Ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeleri çokça kabul edenim, çok merhamet edenim. 161- Muhakkak küfre girip de kâfir olarak ölenler var ya, işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerinedir. 162- Onun içinde sonsuza dek kalacaklardır. Ne azapları hafifletilecek ne de onlara süre verilecektir.
159. “İndirdiğimiz apaçık âyetleri ve hidâyeti, biz onları insanlara Kitapta apaçık bir şekilde beyân ettikten sonra onları gizleyenler var ya…” Bu âyet-i kerime her ne kadar kitap ehli ve onların Allah Rasûlü ve nitelikleri ile ilgili gizleyip sakladıkları hususlarla ilgili olarak inmiş ise de hükmü, Allah’ın indirmiş olduğu “apaçık ayetleri” yani hakka delâlet eden ve hakkı ortaya koyan apaçık belgeleri ve “hidayeti” gizleme niteliğine sahip olan herkes hakkında umumidir. “Hidayet” kendisi ile dosdoğru yola ulaşmanın gerçekleştiği ve kendisi vasıtası ile Cennetliklerin yolunun Cehennemliklerin yolu ile ayırd edilebildiği ilim demektir. İşte Yüce Allah ilim ehlinden, insanlara Allah’ın onlara lütfetmiş olduğu kitap ilmini açıklamak ve gizlememek üzere ahit almıştır. Kim bu ahdi bir kenara iter ve böylelikle iki kötülüğü bir arada işleyerek hem Allah’ın indirdiğini gizler, hem de Allah’ın kullarını aldatacak olursa “işte onlara hem Allah lanet eder” yani kendisine yakın olmaktan uzaklaştırır, rahmetinden kovar “hem de lanet edenler lanet eder.” Bunlar da bütün yaratılmışlardır. Bütün yaratıklar tarafından onlara lanet edilir. Çünkü onlar insanları aldatmak, dinlerini bozmak, insanları Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmak için çalışmaktadırlar. Bu yüzden de yaptıkları işin benzeriyle cezalandırılacaklardır. Öte yandan insanlara hayrı öğretene Allah rahmet melekleri de dua ederler. Hatta suyun içerisindeki balıklar bile ona dua eder. Çünkü o bütün insanların ve yaratılmışların menfaatine çalışır. İnsanların dinlerini düzeltmeye, onları Allah’ın rahmetine yakınlaştırmaya gayret eder. Bu nedenle o da amelinin benzeri ile mükâfat görecektir. Buna göre Allah’ın indirdiğini gizleyen kimse Allah’ın emrine karşı çıkan ve Allah’a karşı gelen bir kimsedir. Allah, âyetlerini insanlara açıklamakta ve izah etmekte o ise Allah’ın âyetlerini saklamaya ve gizlemeye çalışmaktadır. İşte bu gibileri için oldukça ağır bir tehdit söz konusudur.
160. “Ancak tevbe edenler...” yani hem pişmanlık duyarak, hem vazgeçerek hem de bir daha aynı şeyi yapmamaya azmederek, işledikleri günahlardan dönenler ve “ıslah edenler” yani bozuk amellerini düzeltenler müstesnadır. Güzel iş yapılmadıkça çirkin işin terk edilmesi yeterli değildir. Aynı şekilde bu, hakkı gizleyen bir kimse için de yeterli değildir, onun gizlediğini açıklayıp sakladığını açığa vurması gerekir. İşte bu şekilde davrananın Allah tevbesini kabul eder; çünkü Allah’ın, tevbesini kabul etmesine engel olacak bir şey yoktur. Tevbenin gereklerini yerine getiren bir kimsenin Allah tevbesini kabul eder. Çünkü o; “tevbeleri çokça kabul eden” yani günahlarından tevbe etmeleri halinde affetmek ve bağışlamak suretiyle, gittikleri yanlış yoldan geri döndükleri takdirde de engellediği nimetlerini tekrar ihsan etmek suretiyle kullarının kendisine dönüşünü kabul ile karşılayandır. “çokça merhamet eden” Her şeyi kuşatan büyük rahmet ile muttasıf olandır. Onları tevbeye ve doğruya dönüşe muvaffak kılması, böylelikle tevbe edip Allah’a döndüklerinde de lütuf ve keremi ile onların tevbelerini kabul etmesi de O’nun rahmetindendir. İşte günahından tevbe edenin hükmü budur.
161. “Muhakkak küfre girip de kâfir olarak ölenler var ya” Küfre saparak ölünceye kadar küfrü üzere devam eden, Rabbine geri dönmeyen ve yol yakınken tevbe etmeyenlere gelince işte “Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onlar üzerinedir.” Küfür onların değişmez nitelikleri olduğu gibi lanet de sonu gelmeyecek şekilde değişmez bir vasıfları olmuştur. Çünkü hüküm varlığı ve yokluğu itibari ile illeti (gerekçesi) ile birlikte bulunur.
162. “Onun içinde” yani lanette veya azapta ki bu ikisi birbirlerinden ayrılmaz şeylerdir “sonsuza dek kalacaklardır. Ne azapları hafifletilecek” aksine azapları devamlı, şiddetli ve süreklidir; “ne de onlara süre verilecektir.” Yani mühlet de verilmez. Çünkü mühlet verilecek süre -ki bu da dünyadadır- geçip gitmiştir. Geriye ileri sürecekleri hiçbir mazeretleri kalmamıştır ki mazeret ileri sürmeye kalkışabilsinler.
Bakara 2:163
163- İlâhınız tek bir ilâhtır. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur, o Rahmândır, Rahîmdir.
163. Yüce Allah -ki O söz söyleyenlerin en doğrusudur- kendisinin “tek bir ilâh” olduğunu haber vermektedir. Yani zatı ile isimleri ile sıfatları ile ve fiilleri ile bir ve tektir. Zâtında ortağı yoktur. Ona benzer bir adaş bulunmaz. Onun misli, dengi, benzeri yoktur. Ondan başka yaratıcı, O’ndan başka kâinatı idare eden hiçbir kimse yoktur. Durum böyle olduğuna göre, ilâh kabul edilmeye, bütün ibadet şekilleri ile ibadet olunmaya, yarattıklarından hiçbir kimsenin kendisine ortak koşulmamasına müstahak olan da O’dur. Çünkü O “Rahmândır, Rahîmdir” Hiçbir kimsenin rahmetinin onunkine benzemediği, eşsiz rahmet sıfatına sahiptir. Onun rahmeti her şeyi kuşatmış, her bir canlıyı kaplamıştır. Bütün yaratıklar O’nun rahmeti ile var olmuştur ve bu yaratıkların türlü şekillerdeki mükemmellikleri, olgunlukları onun rahmeti ile hasıl olmuştur. Onun rahmeti sayesinde bu mahlukatın her türlü sıkıntısı bertaraf olur. Rahmetinin bir tecellisi olarak kendi zâtını kullarına sıfatları ile ve nimetleri ile tanıtmıştır. Gerek duyacakları dini ve dünyevi maslahatlarını Peygamberler göndererek, kitaplar indirerek beyan etmiştir. Kulların sahip oldukları her bir nimet Allah’tan geldiği, mahlûkattan hiçbir kimsenin hiçbir kimseye fayda vermediği kesin olarak bilindiğine göre bütün çeşitleri ile ibadete layık olanın Allah olduğu, yalnızca O’nun sevilip O’ndan korkulması, O’ndan umulması, O’nun tazim edilmesi, O’na tevekkül edilmesi ve buna benzer çeşitli ibadetlerin yalnızca O’na yapılması gerektiği de anlaşılır. Hiç şüphesiz en büyük zulüm ve en çirkin iş de Allah’a ibadetten yüz çevirip kullara ibadete yönelmek, topraktan yaratılmış varlıkları en yüce Rabbe ortak koşmak yahut da bütün yönleri ile aciz ve işleri başkası tarafından çekilip çevrilen yaratılmışları, her şeyi idare eden mutlak kadir ve güçlü yaratıcıya ortak koşmaktır. O yaratıcı ki her şey onun gücü ve emri altındadır ve her şey O’n boyun eğmiştir. Bu âyet-i kerimede yaratıcının vahdaniyeti ve uluhiyeti açıklanmakta diğer yaratıkların hiçbir şekilde uluhiyete lâyık olmadıkları belirtilmektedir. Bunun asıl delilinin ise Allah’ın rahmet sıfatı olduğuna dikkat çekilmektedir. Bütün nimetlerin varlığı ve bütün sıkıntıların bertaraf edilmesi de bu rahmetin bir tecellisidir. Bu Yüce Allah’ın vahdaniyetine dair icmâlî bir delildir. Daha sonraki âyet-i kerimede ise Yüce Allah vahdaniyetinin tafsilî delillerini de şöylece zikretmektedir:
Bakara 2:164
164- Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde, insanlar için yararlı şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği suda -ki O onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltir ve orada her çeşit canlıyı yayar-, rüzgârların estirilişinde ve gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutlarda aklını kullanan bir topluluk için nice âyetler vardır.
164. Yüce Allah bu ayette, bu büyük ve muazzam yaratıklarda yaratıcının birliğine ve ulûhiyetine, egemenliğinin, rahmetinin vb. sıfatlarının azametine dair apaçık belgeler olduğunu haber vermektedir. Ancak bu belgeler “aklını kullanan bir topluluk” içindir. Yani akıllarını yaratılış sebepleri doğrultusunda kullananlar içindir. Yüce Allah kuluna lütfettiği akıl oranında o da bu âyetlerden yararlanır. Akıl, fikir ve tedebbürü (düşünmesi) ile bunları bilip tanır. “Göklerin ve yerin yaratılışında” göklerin yükseltilmiş olmasında, genişliğinde, son derece sağlam yapısında, mükemmel düzeninde, Allah’ın orada yaratmış olduğu güneş, ay ve yıldızlarda, kulların maslahatına uygun bir şekilde düzenlenmiş olmalarında; yeryüzünün de insanlar için üzerinde durabilecekleri ve faydalanıp ibret alabilecekleri şekilde bir döşek kılınmış olmasında, Yüce Allah’ın yaratma ve idarede bir ve tek olduğuna delil teşkil edecek birçok belgeler vardır. Bu belgeler O’nun bütün bunları muazzam kudreti ile yaratmış olduğunu, eşsiz hikmeti ile bunları sapasağlam kıldığını, en güzel şekilde düzenlediğini, ilim ve rahmeti ile bunlara insanların menfaat ve maslahatlarını, zaruri olan ve olmayan ihtiyaçlarını tevdi etmiş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. İşte bütün bunlar Allah’ın kemal sıfatlarına sahip olduğunun en kesin ve açık delilleridir. Bunlar yalnızca O’na ibadet edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadırlar. Çünkü tek başına yaratan ve bütün varlıkları idare eden O’dur, kullarının işlerini gören, ihtiyaçlarını gideren O’dur. “Gece ile gündüzün değişmesinde” sürekli olarak birinin diğerinin arkasından gelmesinde, biri giderken diğerinin gelmesinde, sıcaklık, soğukluk, ılıklık, uzunluk ve kısalık yönlerinden değişmelerinde, buna bağlı olarak Ademoğullarının, hayvanların, yeryüzünde bulunan her türlü ağaç ve bitkinin maslahatının düzene girmesini sağlayan mevsimlerde… Bütün bunlar hiç şüphesiz düzenli bir şekilde meydana gelmekte, ilâhî tedbirin ve musahhar kılışın bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Akıl bunlar karşısında hayrete düşer, üstün akıl sahipleri bunu gereği gibi idrak etmekten yana acze düşerler. Bu ise bunları gerçekleştirenin kudretine, ilmine, hikmetine, geniş rahmetine, kapsamlı lütfuna, eşsiz tasarruf ve tedbirine, azametine, egemenlik ve saltanatının büyüklüğüne delildir. Bütün bunlar ise yalnızca O’nun ilâh edinilmesini ve O’na ibadet edilmesini gerektirir. Yalnızca O’nun sevilmesini, O’nun tazim edilmesini, O’ndan korkulmasını ve O’ndan umulmasını gerektirir. O’nun sevdiği ve razı olacağı alanlarda bütün gayreti harcamayı gerektirir. “İnsanlar için yararlı şeylerle denizde akıp giden gemilerde” Yüce Allah’ın kullarına yapımlarını ilham ettiği büyük ve küçük gemi, kayık ve benzerlerinde, bunları yapabilme ve yönetebilme gücünü kendileri ile elde ettikleri dahili ve harici türlü aletleri onlar için yaratmasında... Diğer taraftan Allah bu araçlar için bu muazzam denizleri ve rüzgarları boyun eğdirmiştir. İçindeki yolcuları ile ve insanlar için yararlı olan malları, ticaret eşyaları ve kendileri vasıtasıyla maslahatlarının ayakta kalabildiği ve geçimlerinin düzenlendiği eşyalarıyla üzerinde akar giderler. İnsanlara bu araçları yapma ilhamını veren, bunları yapabilme gücünü ihsan eden ve kendileri vasıtası ile bu araçları yapabilecekleri gereçleri yaratan kimdir? Bu gemiler için denizi amade kılarak orada izni ile gemileri yürüten denizi ve rüzgarları musahhar kılan kimdir? Kara ve deniz vasıtaları için ateşi, bunların hareketlerine yardımcı olan ve yüklerini teşkil eden malları taşımalarını sağlayan enerji ve özel madenleri yaratan kimdir? Bütün bunlar kendiliklerinden mi meydana gelmiştir? Acaba annesinin karnından hiçbir bilgi ve güce sahip olmaksızın dünyaya gelen, sonra da Rabbi tarafından ona bu güç verilip ve dilediği şeyleri öğretilen bu aciz ve zayıf varlık mı hiçbir şeye bağımlı olmaksızın bunları meydana getirebilmiştir? Yoksa bütün bunları yapan bir ve tek hakim, alim, hiçbir şeyin aciz bırakmadığı ve kendisi için hiçbir şeyin imkânsız olmadığı Yüce Yaratıcı mıdır? Elbette! Her şey onun rububiyeti önünde itaatle boyun eğmiştir. Azameti önünde boyun bükmüştür, onun ceberrutu karşısında zillet ve itaatini sunmuştur. Zayıf ve güçsüz olan kul ise nihâyetinde kendileri dolayısıyla bu büyük işlerin var olduğu sebeplerde küçük bir parça olmaktan ibarettir. İşte bu da Yüce Allah’ın yarattıklarına rahmet ve inâyetinin delillerindendir. Bu da bütün muhabbetin O’na tahsis edilmesini, yalnız O’ndan korkulup yalnız O’ndan umulmasını, bütün itaatin, zillet ve tazimin O’na tahsis edilmesini gerektirir. “Allah’ın gökten indirdiği suda” yani bulutlardan inen yağmurda “ki O onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltir” bu yağmur vesilesi ile yeryüzü çeşitli gıdaları, çeşitli bitkileri ortaya çıkarır. Bunlar ise yaratıklar için zorunlu şeylerdir, bunlar olmadan yaşayamazlar. İşte bu, bu suyu indirenin ve bununla onca bitkiyi ortaya çıkaranın kudretine, kullarına olan rahmet ve lütfuna, onların maslahatlarını temin ettiğine, kullarının O’na son derece ve her bakımdan zorunlu olarak muhtaç olduklarına açık bir delil değil midir? Durumun böyle olması Allah’ın onların yegane ma’bud ve ilâhları olmasını gerektirmiyor mu? Yine bu, ölülerin diriltileceğine, amellerinin karşılıklarının da kendilerine verileceğine bir delil değil midir? “ve orada” yani yeryüzünde “her çeşit canlıyı yayar” yeryüzünün her bir bölgesinde türlü canlıları yaymış olması da O’nun kudretine, azametine, vahdaniyetine, uçsuz bucaksız egemenliğine bir delildir. O bütün bunları insanlara amade kılmıştır ve insanlar bütün yönleri ile bunlardan yararlanmaktadırlar. Bu canlı varlıkların kimilerinin etlerini yerler, kimilerinin sütlerini içerler, kimilerinin de sırtına binerler. Kimileri insanlar için faydalı işleri görmekte, onları korumakta, kimileri de insanların ibret almasına vesile olmaktadır. Kısacası O, yeryüzünde her türlü canlıyı yaymış bulunmaktadır. Bütün bu canlıların da rızıklarını veren, onların gıda ve ihtiyaçlarını teminat altına alan O’dur. “Yeryüzünde rızkı Allah tarafından karşılanmayan hiçbir canlı yoktur. O her bir canlının karar kıldığı yeri de emanet bırakıldığı yeri de bilir.”(Hud, 11/6)“Rüzgarların estirilişinde” sıcak ve soğuk, güneyden ve kuzeyden, doğudan ve batıdan ve bunların arasındaki yönlerden estirilmesinde… Kimi rüzgârlar bulutları kaldırır, kimi rüzgârlar bulutları birbirine yakınlaştırıp kaynaştırır, kimi rüzgârlar bulutları aşılar, kimi rüzgârlar yağmur yağdırır, kimi rüzgarlar bulutları dağıtır ve zararlarını ortadan kaldırır, kimi rüzgarlar rahmettir; kimi rüzgarlar azap gönderilmesine vesiledir. Bu rüzgârları, bu şekilde evirip çeviren ve bunlara kulların muhtaç olmamaları söz konusu olmayacak menfaatleri tevdi eden kimdir? Bütün canlıların yaşamalarına sebep olsun diye bedenler, ağaçlar, tahıllar ve bitkiler yaşayabilsin diye bunları musahhar kılan Aziz, Hakim, Rahim, kullarına Latif, her türlü zilletin ve itaatin arz edilmesine, sevginin, tevbe ile dönüşün ve ibadetin kendisine tahsis edilmesine layık olandan başka kim olabilir? “Gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulut” hafifliğine ve letafetine rağmen pek çok su taşır. Yüce Allah bu bulutları dilediği yere sürer. Bu bulutlarla toprakları ve kulları ihya eder. Tepeleri ve ovaları sular. İnsanlara bu yağmuru ihtiyaç duydukları vakit indirir. Fazlası onlara zarar verecek olursa yağdırmaz. Buna göre o yağmuru rahmet ve lütuf olmak üzere indirir, inâyet ve şefkat kastı ile yağdırır. Onun saltanatı ne büyük, ihsanı ne bol, lütufları ne kadar inceliklidir. Onun rızkı ile yararlanan, ihsanı ile geçinen kulların, bunları Allah’ı gazaplandıracak işlerde, masiyet yolunda kullanmaları çirkin bir iş değil midir? İnsanlar bunu yapmakla birlikte O’nun bunca ihsanı hilmine, sabrına, affına, bağışlamasına ve lütfunun büyüklüğüne delil değil midir? Başında da sonunda da hamd yalnız O’nundur. Gizlisi ile açığı ile hamd yalnız O’nadır. Hülasa aklı başında olan bir insan bu yaratıklar üzerinde düşündükçe, bu harikulade mahlûkatın harikulade özelliklerini düşünmeye daldıkça, ilâhi sanatı yakından inceleyip bunlardaki yüce Rabbin, ihsan ve hikmetinin inceliklerini daha bir gördükçe bunların hak için ve hak ile yaratılmış olduğunu bilir. Yine bilir ki bunlar, Allah’ın kendi zatı ve vahdaniyetine dair bildirdiklerine ve peygamberlerin de âhiret gününe dair verdikleri haberlere delil teşkil eden ve bu mahlûkatın musahhar kılındıklarını ve hiçbirisinin idare edilmesinin, onları yaratan ve idare eden zat için bir zorluğu olmadığını gösteren ilâhî âyetlerin sahifeleri ve kitapları olduğunu bilmiş olur. Bunları düşünen bir akıl, âlem-i ulvinin de alem-i süflinin de O’na muhtaç olduğunu, O’na boyun eğdiklerini, O’nun ise hiçbir mahlukata muhtaç olmadığını görür. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Onun dışında hiçbir Rab yoktur.
Bakara 2:165
165- (Bütün bunlara rağmen) insanlardan bir kısmı Allah’ın yanı sıra birtakım ortaklar ediniyorlar da onları Allah sever gibi seviyorlar. İman edenlerin Allah’a olan sevgisi ise çok daha güçlüdür. Zulmedenler azabı görecekleri vakit (anlayacakları gibi şimdi de) kuvvetin bütünüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli olduğunu bir bilseler! 166- O zaman kendilerine uyulanlar, uyanlardan uzaklaşacaklardır. O azabı görecekler ve aralarındaki bütün bağlar da kopacaktır. 167- (Onlara) uyanlar da: “Keşke, bizim için (dünyaya) bir dönüş imkânı olsa da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak!” derler. İşte böylece Allah onlara amellerini üzerlerine çökmüş pişmanlıklar halinde gösterecektir. Onlar o ateşten çıkacak da değillerdir.
165. Bu âyet-i kerimenin bir önceki âyetle bağlantısı ne kadar da güzeldir! Yüce Allah vahdaniyetini, bunun kat’i delillerini ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıran ve kesin bilgiye ulaştıran apaçık belgelerini beyan ettikten sonra, burada da şöyle buyurmaktadır:“İnsanlardan bir kısmı” bunca eksiksiz açıklamaya rağmen bazı yaratılmışları “Allah’ın yanı sıra birtakım ortaklar ediniyorlar…” Yani ibadet, muhabbet, tazim ve itaatte Allah’a denk ve benzer tutuyorlar. Artık delilin ortaya konulmasından ve tevhidin açıklanmasından sonra bu durumda olan bir kimsenin, Allah’a karşı inatlaşan, Allah’a karşı çıkan bir kimse olduğu yahut da Allah’ın âyetleri ve Allah’ın yarattıkları üzerinde tefekkür ve düşünmekten yüz çeviren bir kimse olduğu anlaşılır. O nedenle de böylesinin bu yüz çevirmesinde ve inatlaşmasında en küçük bir mazereti dahi olamaz. Aksine böyleleri hakkında azap hak olmuştur. Allah’la birlikte ortaklar edinen bu kimseler, onları yaratma, rızık verme ve varlıkların işlerini idare etme gibi hususlarda Allah’a eşit görüyor değillerdi. Sadece, ortak edindiklerini ibadette Allah’a eşit kabul ediyor ve kendilerini Allah’a yakınlaştırsınlar diye bu varlıklara ibadet ediyorlardı. Yüce Allah’ın:“ediniyorlar” buyurmasında Allah’ın hiçbir denginin olmadığına, müşriklerin birtakım yaratılmışları O’na denk tutmalarının ise sadece mücerret bir adlandırma ve anlamsız boş sözlerden ibaret olduğuna delil vardır. Nitekim bir başka yerde de şöyle buyrulmaktadır:“Onlar Allah’a ortak koştular. De ki: Bunların adlarını söyleyin bakalım! Siz yeryüzünde ona bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz; yoksa siz üstünkörü söz mü söylüyorsunuz?”(er-Râd, 13/33); “Onlar ancak sizin ve atalarınızın adlandırdığı ve Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerden ibarettir. Onlar ancak zanna uyarlar.”(en-Necm, 53/23) Hiçbir yaratılmış Allah’a denk olamaz; çünkü Allah yaratıcıdır, onun dışındaki varlıklar ise yaratılmıştır. O Rabdir, rızık verendir. Onun dışındakiler ise rızık verilendir. Allah hiçbir şeye muhtaç olmayan zengindir, yaratılmışlar ise O’na muhtaçtır. O her bakımdan kâmildir, eksiklikten münezzehtir. Kullar ise bütün yönleri ile eksiktirler. Fayda da veren, zarar da veren Allah’tır. Yaratılmış varlıkların ise kendiliklerinden fayda ve zarar verme güçleri, herhangi bir şeye sahip olmaları söz konusu değildir. Böylelikle kesin olarak Allah’tan başka ilâhlar ve ortaklar edinenlerin sözlerinin bâtıl olduğu ortaya çıkmaktadır. Ortak edinilen bu varlık ister bir melek, ister bir peygamber, ister salih bir kul, ister bir put, ister başka bir şey olsun fark etmez. Yine kesin olarak kâmil sevgiye ve huzurunda tam bir zilletle boyun eğmeye müstahak olan yalnız Allah’tır. Bundan dolayı Yüce Allah mü’minleri:“İman edenlerin Allah’a olan sevgisi ise çok daha güçlüdür.” diyerek övmektedir. Yani mü’minler ortak edinenlerin ortaklarına duydukları sevgiden çok daha kuvvetli bir sevgi ile Allah’ı severler. Çünkü onlar sevgilerini Allah’a tahsis etmişler. Onlar ise o sevgiye başkalarını ortak etmişlerdir. Ayrıca mü’minler gerçek anlamda sevgiye layık olan, sevilmesi kulun salahının, mutluluğunun ve kurtuluşunun tâ kendisi olan bir zatı sevmişlerdir. Müşrikler ise hiçbir şekilde sevilmeye layık olmayan ve sevilmesi de kulun bedbahtlığının, fesada ermesinin, işlerinin darmadağınık olmasının ve yüzüstü kalmasının sebebi olan varlıkları sevmişlerdir. Bundan dolayı da Yüce Allah böylelerini şu buyruğu ile tehdit etmektedir: Allah’a ortaklar koşmak, kulların gerçek Rabbinden başkasına boyun eğmek, Allah’ın yolundan alıkoymak ve insanların zararına çalışmak suretiyle “Zulmedenler” Kıyamet gününde gözleri ile ayan beyan “azabı görecekleri vakit (anlayacakları gibi şimdi de) kuvvetin bütünüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli olduğunu bir bilseler!” Yani azabı göreceklerinde kuvvet ve kudretin bütünü ile Allah’a ait olduğunu, koştukları ortakların ise hiçbir güce sahip olmadıklarını, anlayacaklardır. İşte o gün ortaklarının güçsüz ve aciz olduklarını dünya hayatında iken sandıkları gibi herhangi bir yetkiye sahip olmadıklarını, bu ortakların kendilerini Allah’a yakınlaştıramadığını, Allah’a ulaştıramadıklarını göreceklerdir. Böylelikle zanlarının boş olduğu ortaya çıkacak, çabaları boşa gitmiş olacaktır. Ağır ve çetin azap onlara hak olacak ve ortakları onların azaplarından hiçbir şeyi geri çeviremeyecek, onlara zerre ağırlığı kadar bir faydaları dokunmayacaktır. Tam aksine faydalı olacaklarını sandıkları bu varlıklardan dolayı zarar göreceklerdir. 166-167. “O zaman kendilerine uyulanlar, uyanlardan uzaklaşacaklardır. O azabı görecekler ve aralarındaki bütün bağlar da kopacaktır.” Kendilerine uyulanlar kendilerine uyanlar ile hiçbir ilişkilerinin olmadığını ilan edecek, dünyada iken aralarında bulunan her türlü bağ paramparça olacaktır. Çünkü aradaki bu bağlar Allah’tan başkası içindi ve Allah’ın emrine uygun değildi ve hiçbir aslı olmayan bâtıl ile alakalıydı. Bundan dolayı amelleri darmadağınık ve halleri de perişan olacaktır. Yalan söylemiş olduklarını açıkça anlayacaklar. Fayda vereceğini, sonuç alacaklarını sandıkları amelleri ise aleyhlerine bir hasret ve bir pişmanlığa dönüşmüş olacaktır. Onlar ebediyen, bir daha hiç çıkmamak üzere Cehenneme gireceklerdir. O halde bu hüsrandan öte bir hüsran var mıdır? Buna sebep ise onların bâtıla uymaları, umut bağlanmaması gereken şeye umut bağlamaları, bağlanılmaması gereken yere bağlanmalarıdır. Böylece amellerinin bağlı olduğu şey batıl ve boş olunca amelleri de boşa çıkacaktır. Amelleri boşa çıkınca da umdukları boşa çıktığı için pişmanlık duyacaklar ve umut bağladıkları bu varlıklar kendileri için çok büyük zarara neden olacaktır. Mutlak Melik ve apaçık hakkın kendisi olan Allah’a bağlanan, amelini yalnız O’nun için ihlâsla yapan ve O’nun faydasını uman kişin durumu ise çok farklıdır. Böylesi hakkı yerli yerine koymuştur. O nedenle amelleri de hak olmuştur. Çünkü amelleri hakka bağlıdır. Bundan dolayı böyle bir kimse amelinin neticesini elde ederek kurtulur. Amelinin karşılığını Rabbinin nezdinde kesintisiz ve eksiksiz olarak bulur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olup Allah’ın yolundan alıkoyanların amellerini (Allah) boşa çıkartır. İman edip salih amel işleyenler ve Muhammed’e indirilene -ki o Rabb’lerinden gelen hakkın tâ kendisidir- iman edenlerin ise (Allah) günahlarını bağışlar ve hallerini ıslah eder. Bu böyledir çünkü kâfir olanlar bâtıla uymuşlardır. İman edenler ise Rablerinden gelen hakka uymuşlardır. İşte Allah insanlara misallerini böyle açıklar.”(Muhammed, 47/1-3) İşte o vakit bâtıl önderlerin peşinden gidenler dünya hayatına geri döndürülerek Allah’a ortak koşmayı terk etmek ve ameli Allah için ihlâsla yapmaya yönelmek suretiyle uydukları önderlerden uzaklaşmayı temenni edeceklerdir. Ancak iş işten geçmiş olacaktır. Çünkü o vakit, mühlet verilecek ve süre tanınacak bir vakit değildir. Buna rağmen onlar bu temennilerinde de yalancıdırlar. Zira eğer dünyaya geri döndürülecek olsalar yine kendilerine yasak kılınmış şeylere tekrar dönerler. Onların bu sözleri, uydukları kimseler kendilerinden uzaklaştıklarında öfke ve kızgınlıkla söyledikleri bir sözden ve kuruntudan ibaret bir temenniden öte bir şey değildir. Zira günah onların günahıdır. Kötülüklerde kendisine uyulanların başı İblistir. Bununla beraber o kendilerine uyanlara şöyle diyecektir:“İş olup bitince şeytan da der ki: Doğrusu Allah’ın size verdiği söz gerçekti, ben de size vaadde bulunmuştum ama size verdiğim sözde durmadım. Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir nüfuzum da yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de çağrımı kabul ettiniz, o halde beni kınamayın, bilakis kendinizi kınayın.”(İbrahim, 14/22).
Bakara 2:166
165- (Bütün bunlara rağmen) insanlardan bir kısmı Allah’ın yanı sıra birtakım ortaklar ediniyorlar da onları Allah sever gibi seviyorlar. İman edenlerin Allah’a olan sevgisi ise çok daha güçlüdür. Zulmedenler azabı görecekleri vakit (anlayacakları gibi şimdi de) kuvvetin bütünüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli olduğunu bir bilseler! 166- O zaman kendilerine uyulanlar, uyanlardan uzaklaşacaklardır. O azabı görecekler ve aralarındaki bütün bağlar da kopacaktır. 167- (Onlara) uyanlar da: “Keşke, bizim için (dünyaya) bir dönüş imkânı olsa da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak!” derler. İşte böylece Allah onlara amellerini üzerlerine çökmüş pişmanlıklar halinde gösterecektir. Onlar o ateşten çıkacak da değillerdir.
165. Bu âyet-i kerimenin bir önceki âyetle bağlantısı ne kadar da güzeldir! Yüce Allah vahdaniyetini, bunun kat’i delillerini ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıran ve kesin bilgiye ulaştıran apaçık belgelerini beyan ettikten sonra, burada da şöyle buyurmaktadır:“İnsanlardan bir kısmı” bunca eksiksiz açıklamaya rağmen bazı yaratılmışları “Allah’ın yanı sıra birtakım ortaklar ediniyorlar…” Yani ibadet, muhabbet, tazim ve itaatte Allah’a denk ve benzer tutuyorlar. Artık delilin ortaya konulmasından ve tevhidin açıklanmasından sonra bu durumda olan bir kimsenin, Allah’a karşı inatlaşan, Allah’a karşı çıkan bir kimse olduğu yahut da Allah’ın âyetleri ve Allah’ın yarattıkları üzerinde tefekkür ve düşünmekten yüz çeviren bir kimse olduğu anlaşılır. O nedenle de böylesinin bu yüz çevirmesinde ve inatlaşmasında en küçük bir mazereti dahi olamaz. Aksine böyleleri hakkında azap hak olmuştur. Allah’la birlikte ortaklar edinen bu kimseler, onları yaratma, rızık verme ve varlıkların işlerini idare etme gibi hususlarda Allah’a eşit görüyor değillerdi. Sadece, ortak edindiklerini ibadette Allah’a eşit kabul ediyor ve kendilerini Allah’a yakınlaştırsınlar diye bu varlıklara ibadet ediyorlardı. Yüce Allah’ın:“ediniyorlar” buyurmasında Allah’ın hiçbir denginin olmadığına, müşriklerin birtakım yaratılmışları O’na denk tutmalarının ise sadece mücerret bir adlandırma ve anlamsız boş sözlerden ibaret olduğuna delil vardır. Nitekim bir başka yerde de şöyle buyrulmaktadır:“Onlar Allah’a ortak koştular. De ki: Bunların adlarını söyleyin bakalım! Siz yeryüzünde ona bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz; yoksa siz üstünkörü söz mü söylüyorsunuz?”(er-Râd, 13/33); “Onlar ancak sizin ve atalarınızın adlandırdığı ve Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerden ibarettir. Onlar ancak zanna uyarlar.”(en-Necm, 53/23) Hiçbir yaratılmış Allah’a denk olamaz; çünkü Allah yaratıcıdır, onun dışındaki varlıklar ise yaratılmıştır. O Rabdir, rızık verendir. Onun dışındakiler ise rızık verilendir. Allah hiçbir şeye muhtaç olmayan zengindir, yaratılmışlar ise O’na muhtaçtır. O her bakımdan kâmildir, eksiklikten münezzehtir. Kullar ise bütün yönleri ile eksiktirler. Fayda da veren, zarar da veren Allah’tır. Yaratılmış varlıkların ise kendiliklerinden fayda ve zarar verme güçleri, herhangi bir şeye sahip olmaları söz konusu değildir. Böylelikle kesin olarak Allah’tan başka ilâhlar ve ortaklar edinenlerin sözlerinin bâtıl olduğu ortaya çıkmaktadır. Ortak edinilen bu varlık ister bir melek, ister bir peygamber, ister salih bir kul, ister bir put, ister başka bir şey olsun fark etmez. Yine kesin olarak kâmil sevgiye ve huzurunda tam bir zilletle boyun eğmeye müstahak olan yalnız Allah’tır. Bundan dolayı Yüce Allah mü’minleri:“İman edenlerin Allah’a olan sevgisi ise çok daha güçlüdür.” diyerek övmektedir. Yani mü’minler ortak edinenlerin ortaklarına duydukları sevgiden çok daha kuvvetli bir sevgi ile Allah’ı severler. Çünkü onlar sevgilerini Allah’a tahsis etmişler. Onlar ise o sevgiye başkalarını ortak etmişlerdir. Ayrıca mü’minler gerçek anlamda sevgiye layık olan, sevilmesi kulun salahının, mutluluğunun ve kurtuluşunun tâ kendisi olan bir zatı sevmişlerdir. Müşrikler ise hiçbir şekilde sevilmeye layık olmayan ve sevilmesi de kulun bedbahtlığının, fesada ermesinin, işlerinin darmadağınık olmasının ve yüzüstü kalmasının sebebi olan varlıkları sevmişlerdir. Bundan dolayı da Yüce Allah böylelerini şu buyruğu ile tehdit etmektedir: Allah’a ortaklar koşmak, kulların gerçek Rabbinden başkasına boyun eğmek, Allah’ın yolundan alıkoymak ve insanların zararına çalışmak suretiyle “Zulmedenler” Kıyamet gününde gözleri ile ayan beyan “azabı görecekleri vakit (anlayacakları gibi şimdi de) kuvvetin bütünüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli olduğunu bir bilseler!” Yani azabı göreceklerinde kuvvet ve kudretin bütünü ile Allah’a ait olduğunu, koştukları ortakların ise hiçbir güce sahip olmadıklarını, anlayacaklardır. İşte o gün ortaklarının güçsüz ve aciz olduklarını dünya hayatında iken sandıkları gibi herhangi bir yetkiye sahip olmadıklarını, bu ortakların kendilerini Allah’a yakınlaştıramadığını, Allah’a ulaştıramadıklarını göreceklerdir. Böylelikle zanlarının boş olduğu ortaya çıkacak, çabaları boşa gitmiş olacaktır. Ağır ve çetin azap onlara hak olacak ve ortakları onların azaplarından hiçbir şeyi geri çeviremeyecek, onlara zerre ağırlığı kadar bir faydaları dokunmayacaktır. Tam aksine faydalı olacaklarını sandıkları bu varlıklardan dolayı zarar göreceklerdir. 166-167. “O zaman kendilerine uyulanlar, uyanlardan uzaklaşacaklardır. O azabı görecekler ve aralarındaki bütün bağlar da kopacaktır.” Kendilerine uyulanlar kendilerine uyanlar ile hiçbir ilişkilerinin olmadığını ilan edecek, dünyada iken aralarında bulunan her türlü bağ paramparça olacaktır. Çünkü aradaki bu bağlar Allah’tan başkası içindi ve Allah’ın emrine uygun değildi ve hiçbir aslı olmayan bâtıl ile alakalıydı. Bundan dolayı amelleri darmadağınık ve halleri de perişan olacaktır. Yalan söylemiş olduklarını açıkça anlayacaklar. Fayda vereceğini, sonuç alacaklarını sandıkları amelleri ise aleyhlerine bir hasret ve bir pişmanlığa dönüşmüş olacaktır. Onlar ebediyen, bir daha hiç çıkmamak üzere Cehenneme gireceklerdir. O halde bu hüsrandan öte bir hüsran var mıdır? Buna sebep ise onların bâtıla uymaları, umut bağlanmaması gereken şeye umut bağlamaları, bağlanılmaması gereken yere bağlanmalarıdır. Böylece amellerinin bağlı olduğu şey batıl ve boş olunca amelleri de boşa çıkacaktır. Amelleri boşa çıkınca da umdukları boşa çıktığı için pişmanlık duyacaklar ve umut bağladıkları bu varlıklar kendileri için çok büyük zarara neden olacaktır. Mutlak Melik ve apaçık hakkın kendisi olan Allah’a bağlanan, amelini yalnız O’nun için ihlâsla yapan ve O’nun faydasını uman kişin durumu ise çok farklıdır. Böylesi hakkı yerli yerine koymuştur. O nedenle amelleri de hak olmuştur. Çünkü amelleri hakka bağlıdır. Bundan dolayı böyle bir kimse amelinin neticesini elde ederek kurtulur. Amelinin karşılığını Rabbinin nezdinde kesintisiz ve eksiksiz olarak bulur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olup Allah’ın yolundan alıkoyanların amellerini (Allah) boşa çıkartır. İman edip salih amel işleyenler ve Muhammed’e indirilene -ki o Rabb’lerinden gelen hakkın tâ kendisidir- iman edenlerin ise (Allah) günahlarını bağışlar ve hallerini ıslah eder. Bu böyledir çünkü kâfir olanlar bâtıla uymuşlardır. İman edenler ise Rablerinden gelen hakka uymuşlardır. İşte Allah insanlara misallerini böyle açıklar.”(Muhammed, 47/1-3) İşte o vakit bâtıl önderlerin peşinden gidenler dünya hayatına geri döndürülerek Allah’a ortak koşmayı terk etmek ve ameli Allah için ihlâsla yapmaya yönelmek suretiyle uydukları önderlerden uzaklaşmayı temenni edeceklerdir. Ancak iş işten geçmiş olacaktır. Çünkü o vakit, mühlet verilecek ve süre tanınacak bir vakit değildir. Buna rağmen onlar bu temennilerinde de yalancıdırlar. Zira eğer dünyaya geri döndürülecek olsalar yine kendilerine yasak kılınmış şeylere tekrar dönerler. Onların bu sözleri, uydukları kimseler kendilerinden uzaklaştıklarında öfke ve kızgınlıkla söyledikleri bir sözden ve kuruntudan ibaret bir temenniden öte bir şey değildir. Zira günah onların günahıdır. Kötülüklerde kendisine uyulanların başı İblistir. Bununla beraber o kendilerine uyanlara şöyle diyecektir:“İş olup bitince şeytan da der ki: Doğrusu Allah’ın size verdiği söz gerçekti, ben de size vaadde bulunmuştum ama size verdiğim sözde durmadım. Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir nüfuzum da yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de çağrımı kabul ettiniz, o halde beni kınamayın, bilakis kendinizi kınayın.”(İbrahim, 14/22).
Bakara 2:167
165- (Bütün bunlara rağmen) insanlardan bir kısmı Allah’ın yanı sıra birtakım ortaklar ediniyorlar da onları Allah sever gibi seviyorlar. İman edenlerin Allah’a olan sevgisi ise çok daha güçlüdür. Zulmedenler azabı görecekleri vakit (anlayacakları gibi şimdi de) kuvvetin bütünüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli olduğunu bir bilseler! 166- O zaman kendilerine uyulanlar, uyanlardan uzaklaşacaklardır. O azabı görecekler ve aralarındaki bütün bağlar da kopacaktır. 167- (Onlara) uyanlar da: “Keşke, bizim için (dünyaya) bir dönüş imkânı olsa da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak!” derler. İşte böylece Allah onlara amellerini üzerlerine çökmüş pişmanlıklar halinde gösterecektir. Onlar o ateşten çıkacak da değillerdir.
165. Bu âyet-i kerimenin bir önceki âyetle bağlantısı ne kadar da güzeldir! Yüce Allah vahdaniyetini, bunun kat’i delillerini ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıran ve kesin bilgiye ulaştıran apaçık belgelerini beyan ettikten sonra, burada da şöyle buyurmaktadır:“İnsanlardan bir kısmı” bunca eksiksiz açıklamaya rağmen bazı yaratılmışları “Allah’ın yanı sıra birtakım ortaklar ediniyorlar…” Yani ibadet, muhabbet, tazim ve itaatte Allah’a denk ve benzer tutuyorlar. Artık delilin ortaya konulmasından ve tevhidin açıklanmasından sonra bu durumda olan bir kimsenin, Allah’a karşı inatlaşan, Allah’a karşı çıkan bir kimse olduğu yahut da Allah’ın âyetleri ve Allah’ın yarattıkları üzerinde tefekkür ve düşünmekten yüz çeviren bir kimse olduğu anlaşılır. O nedenle de böylesinin bu yüz çevirmesinde ve inatlaşmasında en küçük bir mazereti dahi olamaz. Aksine böyleleri hakkında azap hak olmuştur. Allah’la birlikte ortaklar edinen bu kimseler, onları yaratma, rızık verme ve varlıkların işlerini idare etme gibi hususlarda Allah’a eşit görüyor değillerdi. Sadece, ortak edindiklerini ibadette Allah’a eşit kabul ediyor ve kendilerini Allah’a yakınlaştırsınlar diye bu varlıklara ibadet ediyorlardı. Yüce Allah’ın:“ediniyorlar” buyurmasında Allah’ın hiçbir denginin olmadığına, müşriklerin birtakım yaratılmışları O’na denk tutmalarının ise sadece mücerret bir adlandırma ve anlamsız boş sözlerden ibaret olduğuna delil vardır. Nitekim bir başka yerde de şöyle buyrulmaktadır:“Onlar Allah’a ortak koştular. De ki: Bunların adlarını söyleyin bakalım! Siz yeryüzünde ona bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz; yoksa siz üstünkörü söz mü söylüyorsunuz?”(er-Râd, 13/33); “Onlar ancak sizin ve atalarınızın adlandırdığı ve Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerden ibarettir. Onlar ancak zanna uyarlar.”(en-Necm, 53/23) Hiçbir yaratılmış Allah’a denk olamaz; çünkü Allah yaratıcıdır, onun dışındaki varlıklar ise yaratılmıştır. O Rabdir, rızık verendir. Onun dışındakiler ise rızık verilendir. Allah hiçbir şeye muhtaç olmayan zengindir, yaratılmışlar ise O’na muhtaçtır. O her bakımdan kâmildir, eksiklikten münezzehtir. Kullar ise bütün yönleri ile eksiktirler. Fayda da veren, zarar da veren Allah’tır. Yaratılmış varlıkların ise kendiliklerinden fayda ve zarar verme güçleri, herhangi bir şeye sahip olmaları söz konusu değildir. Böylelikle kesin olarak Allah’tan başka ilâhlar ve ortaklar edinenlerin sözlerinin bâtıl olduğu ortaya çıkmaktadır. Ortak edinilen bu varlık ister bir melek, ister bir peygamber, ister salih bir kul, ister bir put, ister başka bir şey olsun fark etmez. Yine kesin olarak kâmil sevgiye ve huzurunda tam bir zilletle boyun eğmeye müstahak olan yalnız Allah’tır. Bundan dolayı Yüce Allah mü’minleri:“İman edenlerin Allah’a olan sevgisi ise çok daha güçlüdür.” diyerek övmektedir. Yani mü’minler ortak edinenlerin ortaklarına duydukları sevgiden çok daha kuvvetli bir sevgi ile Allah’ı severler. Çünkü onlar sevgilerini Allah’a tahsis etmişler. Onlar ise o sevgiye başkalarını ortak etmişlerdir. Ayrıca mü’minler gerçek anlamda sevgiye layık olan, sevilmesi kulun salahının, mutluluğunun ve kurtuluşunun tâ kendisi olan bir zatı sevmişlerdir. Müşrikler ise hiçbir şekilde sevilmeye layık olmayan ve sevilmesi de kulun bedbahtlığının, fesada ermesinin, işlerinin darmadağınık olmasının ve yüzüstü kalmasının sebebi olan varlıkları sevmişlerdir. Bundan dolayı da Yüce Allah böylelerini şu buyruğu ile tehdit etmektedir: Allah’a ortaklar koşmak, kulların gerçek Rabbinden başkasına boyun eğmek, Allah’ın yolundan alıkoymak ve insanların zararına çalışmak suretiyle “Zulmedenler” Kıyamet gününde gözleri ile ayan beyan “azabı görecekleri vakit (anlayacakları gibi şimdi de) kuvvetin bütünüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli olduğunu bir bilseler!” Yani azabı göreceklerinde kuvvet ve kudretin bütünü ile Allah’a ait olduğunu, koştukları ortakların ise hiçbir güce sahip olmadıklarını, anlayacaklardır. İşte o gün ortaklarının güçsüz ve aciz olduklarını dünya hayatında iken sandıkları gibi herhangi bir yetkiye sahip olmadıklarını, bu ortakların kendilerini Allah’a yakınlaştıramadığını, Allah’a ulaştıramadıklarını göreceklerdir. Böylelikle zanlarının boş olduğu ortaya çıkacak, çabaları boşa gitmiş olacaktır. Ağır ve çetin azap onlara hak olacak ve ortakları onların azaplarından hiçbir şeyi geri çeviremeyecek, onlara zerre ağırlığı kadar bir faydaları dokunmayacaktır. Tam aksine faydalı olacaklarını sandıkları bu varlıklardan dolayı zarar göreceklerdir. 166-167. “O zaman kendilerine uyulanlar, uyanlardan uzaklaşacaklardır. O azabı görecekler ve aralarındaki bütün bağlar da kopacaktır.” Kendilerine uyulanlar kendilerine uyanlar ile hiçbir ilişkilerinin olmadığını ilan edecek, dünyada iken aralarında bulunan her türlü bağ paramparça olacaktır. Çünkü aradaki bu bağlar Allah’tan başkası içindi ve Allah’ın emrine uygun değildi ve hiçbir aslı olmayan bâtıl ile alakalıydı. Bundan dolayı amelleri darmadağınık ve halleri de perişan olacaktır. Yalan söylemiş olduklarını açıkça anlayacaklar. Fayda vereceğini, sonuç alacaklarını sandıkları amelleri ise aleyhlerine bir hasret ve bir pişmanlığa dönüşmüş olacaktır. Onlar ebediyen, bir daha hiç çıkmamak üzere Cehenneme gireceklerdir. O halde bu hüsrandan öte bir hüsran var mıdır? Buna sebep ise onların bâtıla uymaları, umut bağlanmaması gereken şeye umut bağlamaları, bağlanılmaması gereken yere bağlanmalarıdır. Böylece amellerinin bağlı olduğu şey batıl ve boş olunca amelleri de boşa çıkacaktır. Amelleri boşa çıkınca da umdukları boşa çıktığı için pişmanlık duyacaklar ve umut bağladıkları bu varlıklar kendileri için çok büyük zarara neden olacaktır. Mutlak Melik ve apaçık hakkın kendisi olan Allah’a bağlanan, amelini yalnız O’nun için ihlâsla yapan ve O’nun faydasını uman kişin durumu ise çok farklıdır. Böylesi hakkı yerli yerine koymuştur. O nedenle amelleri de hak olmuştur. Çünkü amelleri hakka bağlıdır. Bundan dolayı böyle bir kimse amelinin neticesini elde ederek kurtulur. Amelinin karşılığını Rabbinin nezdinde kesintisiz ve eksiksiz olarak bulur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olup Allah’ın yolundan alıkoyanların amellerini (Allah) boşa çıkartır. İman edip salih amel işleyenler ve Muhammed’e indirilene -ki o Rabb’lerinden gelen hakkın tâ kendisidir- iman edenlerin ise (Allah) günahlarını bağışlar ve hallerini ıslah eder. Bu böyledir çünkü kâfir olanlar bâtıla uymuşlardır. İman edenler ise Rablerinden gelen hakka uymuşlardır. İşte Allah insanlara misallerini böyle açıklar.”(Muhammed, 47/1-3) İşte o vakit bâtıl önderlerin peşinden gidenler dünya hayatına geri döndürülerek Allah’a ortak koşmayı terk etmek ve ameli Allah için ihlâsla yapmaya yönelmek suretiyle uydukları önderlerden uzaklaşmayı temenni edeceklerdir. Ancak iş işten geçmiş olacaktır. Çünkü o vakit, mühlet verilecek ve süre tanınacak bir vakit değildir. Buna rağmen onlar bu temennilerinde de yalancıdırlar. Zira eğer dünyaya geri döndürülecek olsalar yine kendilerine yasak kılınmış şeylere tekrar dönerler. Onların bu sözleri, uydukları kimseler kendilerinden uzaklaştıklarında öfke ve kızgınlıkla söyledikleri bir sözden ve kuruntudan ibaret bir temenniden öte bir şey değildir. Zira günah onların günahıdır. Kötülüklerde kendisine uyulanların başı İblistir. Bununla beraber o kendilerine uyanlara şöyle diyecektir:“İş olup bitince şeytan da der ki: Doğrusu Allah’ın size verdiği söz gerçekti, ben de size vaadde bulunmuştum ama size verdiğim sözde durmadım. Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir nüfuzum da yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de çağrımı kabul ettiniz, o halde beni kınamayın, bilakis kendinizi kınayın.”(İbrahim, 14/22).
Bakara 2:168
168- Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olanlarını yiyin. Şeytanın adımlarına da uymayın, zira o size apaçık bir düşmandır. 169- O size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. 170- Onlara:“Allah’ın indirdiğine uyun” denildiği zaman onlar: “Hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Ya ataları bir şeye akıl erdirememiş ve doğruyu bulamamış idiyseler!?
168. “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olanlarını yiyin.” Bu mü’minleri ile kâfirleri ile bütün insanlara yönelik bir hitaptır. Yüce Allah onlara yeryüzünde bulunan tahıl, mahsul, meyve ve hayvanat gibi her bir şeyden yemelerini emrederek lütfunu hatırlatmaktadır. Şu kadar var ki yiyecekleri bu şeyler “helâl ve temiz” olmalıdır. Yani kullanmanız helâl olan şeylerden olmalıdır. Gasp veya hırsızlık yoluyla alınmış yahut da haram kılınan bir işlemle elde edilmiş, haram bir yolla ele geçirilmiş ya da haram olan bir şeye yardımcı olmak üzere alınmış olmamalıdır. Aynı şekilde pis ve murdar da olmamalıdır. Leş, kan, domuz eti ve diğer bütün murdar pislikler böyledir. Bu âyet-i kerime yemek ya da yararlanmak kastı ile kullanım yönünden “eşyada asıl olanın mubahlık” olduğuna, haramın da bizzat (lizatihi) haram ve arızî bir sebeple (li ğayrihi) haram şeklinde iki kısım olduğuna delil vardır. Haram lizatihi, hoş ve temizin aksine murdar ve pis olduğu için haram olan şeydir. Arızî bir sebep dolayısıyla (li ğayrihi) haram ise Allah’ın ya da kullarının hakkı kendisine taalluk ettiğinden dolayı haram olan şey demektir ve helâlin zıddıdır. Yine bu ayette insanın bünyesini ayakta tutacak miktar yemesinin farz olduğuna ve bunu terk edenin günahkâr olacağına delil vardır. Zira ayetteki “yiyin” emrinin zahiri bunu göstermektedir. Yüce Allah, kullarına verdiği emirlere tâbî olmalarını -ki Allah’ın emirlerine uymak insanların iyiliklerinin tâ kendisidir- emrettikten sonra bir de onlara “şeytanın adımlarına uymayı”, yani şeytanın emrettiği yollarda yürümelerini yasaklamıştır. Bu yollar ise küfür, fasıklık ve zulüm kabilinden olan bütün masiyetlerdir. Saibe, hâm ve benzeri (cahiliye döneminde kutsal sayılan) hayvanların haram kılınması bunun kapsamına girdiği gibi haram olan yiyecekleri yemek de bunun kapsamına girmektedir. “Zira o size apaçık bir düşmandır.” Düşmanlığı açıkça ortadadır. O nedenle o size verdiği emirler ile sadece sizi aldatır ve sizin Cehennemliklerden olmanızı ister. Yüce Rabbimiz bize şeytanın adımlarına tâbî olmayı yasaklamakla yetinmeyip -söz söyleyenlerin en doğrusu olarak- bize bu düşmandan sakınmamızı gerektiren düşmanlığını da haber vermektedir. Yine bununla da yetinmeyip şeytanın emrettiği hususları da genişçe açıklamakta, onun emirlerinin her şeyin en çirkini ve en kötüsü olduğunu da bildirerek şöyle buyurmaktadır:
169. “O size ancak kötülüğü… emreder” sahibinin kötülüğüne sebep teşkil eden şerri emreder. Bunun kapsamına her türlü masiyet girmektedir. Buna göre “hayâsızlığı” buyruğu ise özelin genele atfedilmesi kabilinden olur. Çünkü hayâsızlık (الفحشاء); zina, içki içmek, adam öldürmek, iftirada bulunmak, cimrilik ve benzeri gibi her bir aklın çirkin gördüğü ve çirkinliği en ileri derecede olan günahlardır. “ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” Bunun kapsamına bilgisizce Allah hakkında, hem şeriatına hem kaderine dair söz söylemeler girer. Yüce Allah’ı kendisinin ve Peygamberinin vasfetmediği şekilde vasfeden yahut O’nun zatı hakkında bildirdiği sıfatı kabul etmeyen ya da kendi zatı hakkında kabul etmediği bir şeyi ileri süren herkes, Allah hakkında bilgisizce söz söylemiş olur. Allah’a batıl zanları gereği ortaklar edinip putları ona eş tutan ve bunların Allah’a yaklaştırdıklarını iddia edenler de Allah’a karşı bilgisizce söz söylemiş olurlar. Yol gösterici herhangi bir delile dayanmaksızın, Allah bunu helâl, şunu haram kıldı, şunu emretti, bunu yasakladı, diyen bir kimse Allah hakkında bilgisizce söz söylemiş olur. Allah şu mahlûkat türünü -buna dair herhangi bir delil bulunmaksızın- şu sebepten yaratmıştır diyen bir kimse de aynı şekilde Allah hakkında bilgisi olmaksızın söz söylemiş olur. Allah hakkında bilgisizce söz söyleme şekillerinin en büyüklerinden birisi de Yüce Allah’ın ya da Rasûlü’nün sözünü, sapık kesimlerden herhangi bir kesimin kabul ettiği terimlere uygun olarak tevil edip sonra da Allah bunu murad etmiştir, diyenlerin sözüdür. Allah hakkında bilgisizce söz söylemek haramların en büyüklerinden, en kapsamlılarından, şeytanın kendisine davet ettiği yolların en tehlikelilerindendir. İşte şeytanın ve askerlerinin davet ettiği ve ellerinden geldiğince insanları azdırmak için bütün hile ve tuzaklarını ortaya koydukları yollar bunlardır. Yüce Allah ise adaleti, iyiliği, yakınları gözetmeyi emreder. Hayâsızlıktan, kötülükten ve haddi aşmaktan da men eder. Bu bakımdan kul kendisine iyice dikkat etmelidir: Bu iki davetçi tarafın hangisi ile birliktedir ve bu iki gruptan hangisindendir? Senin için hayrı, dünya ve âhiret mutluluğunu isteyen davetçiye mi uymaktasın, her türlü kurtuluşun kendisine itaatle, her türlü arzun ve emelin kendisine hizmetle elde edildiği; açık ve gizli nimetleri ihsan eden, hayırdan başkasını emretmeyen ve şerden başkasını da yasaklamayan, her türlü kâr kendisiyle istediği şekilde ticarette bulunmakla elde edilen Allah’ın davetçisine mi tâbî olmaktasın; yoksa insanın düşmanı olan ve senin için kötülüğü isteyen, bütün gayretiyle dünyada da âhirette de seni helâk etmeye çalışan şeytanın davetçisine mi uymaktasın? O şeytan ki her türlü kötülük ona itaatten kaynaklanır, her türlü hüsran da onu dost bellemekten gelir. O şeytan ki kötülükten başkasını emretmez, hayırdan başka hiçbir şeyden de alıkoymaz.
170. Yüce Allah, müşriklerin durumunu haber vererek onların Allah ve Rasûlü’nün indirdiklerine uymakla emrolundukları vakit bundan yüz çevirdiklerini ve:“Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” diyerek atalarını taklit etmekle yetindiklerini ve Peygamberlere imana rağbet etmediklerini haber vermektedir. Hâlbuki ataları insanların en bilgisizleri ve en aşırı derecede sapıklarıdır. Atalara uymak hakkı reddetmek için ileri sürülen çürük bir gerekçe, yersiz bir şüphedir. Bu onların haktan yüz çevirdiklerine, hakka rağbet etmediklerine ve insaflı davranmadıklarına delildir. Eğer doğru yola girseler ve güzel bir niyetle doğruya yönelecek olsalardı elbette ki hakka ulaşmayı amaçlarlardı. Hakka ulaşmayı amaçlayan ve hak ile batıl arasında bir kıyaslama yapan kimse de -eğer insaflı davranırsa- kesinlikle hakkı görür ve ona tâbî olur. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Bakara 2:169
168- Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olanlarını yiyin. Şeytanın adımlarına da uymayın, zira o size apaçık bir düşmandır. 169- O size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. 170- Onlara:“Allah’ın indirdiğine uyun” denildiği zaman onlar: “Hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Ya ataları bir şeye akıl erdirememiş ve doğruyu bulamamış idiyseler!?
168. “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olanlarını yiyin.” Bu mü’minleri ile kâfirleri ile bütün insanlara yönelik bir hitaptır. Yüce Allah onlara yeryüzünde bulunan tahıl, mahsul, meyve ve hayvanat gibi her bir şeyden yemelerini emrederek lütfunu hatırlatmaktadır. Şu kadar var ki yiyecekleri bu şeyler “helâl ve temiz” olmalıdır. Yani kullanmanız helâl olan şeylerden olmalıdır. Gasp veya hırsızlık yoluyla alınmış yahut da haram kılınan bir işlemle elde edilmiş, haram bir yolla ele geçirilmiş ya da haram olan bir şeye yardımcı olmak üzere alınmış olmamalıdır. Aynı şekilde pis ve murdar da olmamalıdır. Leş, kan, domuz eti ve diğer bütün murdar pislikler böyledir. Bu âyet-i kerime yemek ya da yararlanmak kastı ile kullanım yönünden “eşyada asıl olanın mubahlık” olduğuna, haramın da bizzat (lizatihi) haram ve arızî bir sebeple (li ğayrihi) haram şeklinde iki kısım olduğuna delil vardır. Haram lizatihi, hoş ve temizin aksine murdar ve pis olduğu için haram olan şeydir. Arızî bir sebep dolayısıyla (li ğayrihi) haram ise Allah’ın ya da kullarının hakkı kendisine taalluk ettiğinden dolayı haram olan şey demektir ve helâlin zıddıdır. Yine bu ayette insanın bünyesini ayakta tutacak miktar yemesinin farz olduğuna ve bunu terk edenin günahkâr olacağına delil vardır. Zira ayetteki “yiyin” emrinin zahiri bunu göstermektedir. Yüce Allah, kullarına verdiği emirlere tâbî olmalarını -ki Allah’ın emirlerine uymak insanların iyiliklerinin tâ kendisidir- emrettikten sonra bir de onlara “şeytanın adımlarına uymayı”, yani şeytanın emrettiği yollarda yürümelerini yasaklamıştır. Bu yollar ise küfür, fasıklık ve zulüm kabilinden olan bütün masiyetlerdir. Saibe, hâm ve benzeri (cahiliye döneminde kutsal sayılan) hayvanların haram kılınması bunun kapsamına girdiği gibi haram olan yiyecekleri yemek de bunun kapsamına girmektedir. “Zira o size apaçık bir düşmandır.” Düşmanlığı açıkça ortadadır. O nedenle o size verdiği emirler ile sadece sizi aldatır ve sizin Cehennemliklerden olmanızı ister. Yüce Rabbimiz bize şeytanın adımlarına tâbî olmayı yasaklamakla yetinmeyip -söz söyleyenlerin en doğrusu olarak- bize bu düşmandan sakınmamızı gerektiren düşmanlığını da haber vermektedir. Yine bununla da yetinmeyip şeytanın emrettiği hususları da genişçe açıklamakta, onun emirlerinin her şeyin en çirkini ve en kötüsü olduğunu da bildirerek şöyle buyurmaktadır:
169. “O size ancak kötülüğü… emreder” sahibinin kötülüğüne sebep teşkil eden şerri emreder. Bunun kapsamına her türlü masiyet girmektedir. Buna göre “hayâsızlığı” buyruğu ise özelin genele atfedilmesi kabilinden olur. Çünkü hayâsızlık (الفحشاء); zina, içki içmek, adam öldürmek, iftirada bulunmak, cimrilik ve benzeri gibi her bir aklın çirkin gördüğü ve çirkinliği en ileri derecede olan günahlardır. “ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” Bunun kapsamına bilgisizce Allah hakkında, hem şeriatına hem kaderine dair söz söylemeler girer. Yüce Allah’ı kendisinin ve Peygamberinin vasfetmediği şekilde vasfeden yahut O’nun zatı hakkında bildirdiği sıfatı kabul etmeyen ya da kendi zatı hakkında kabul etmediği bir şeyi ileri süren herkes, Allah hakkında bilgisizce söz söylemiş olur. Allah’a batıl zanları gereği ortaklar edinip putları ona eş tutan ve bunların Allah’a yaklaştırdıklarını iddia edenler de Allah’a karşı bilgisizce söz söylemiş olurlar. Yol gösterici herhangi bir delile dayanmaksızın, Allah bunu helâl, şunu haram kıldı, şunu emretti, bunu yasakladı, diyen bir kimse Allah hakkında bilgisizce söz söylemiş olur. Allah şu mahlûkat türünü -buna dair herhangi bir delil bulunmaksızın- şu sebepten yaratmıştır diyen bir kimse de aynı şekilde Allah hakkında bilgisi olmaksızın söz söylemiş olur. Allah hakkında bilgisizce söz söyleme şekillerinin en büyüklerinden birisi de Yüce Allah’ın ya da Rasûlü’nün sözünü, sapık kesimlerden herhangi bir kesimin kabul ettiği terimlere uygun olarak tevil edip sonra da Allah bunu murad etmiştir, diyenlerin sözüdür. Allah hakkında bilgisizce söz söylemek haramların en büyüklerinden, en kapsamlılarından, şeytanın kendisine davet ettiği yolların en tehlikelilerindendir. İşte şeytanın ve askerlerinin davet ettiği ve ellerinden geldiğince insanları azdırmak için bütün hile ve tuzaklarını ortaya koydukları yollar bunlardır. Yüce Allah ise adaleti, iyiliği, yakınları gözetmeyi emreder. Hayâsızlıktan, kötülükten ve haddi aşmaktan da men eder. Bu bakımdan kul kendisine iyice dikkat etmelidir: Bu iki davetçi tarafın hangisi ile birliktedir ve bu iki gruptan hangisindendir? Senin için hayrı, dünya ve âhiret mutluluğunu isteyen davetçiye mi uymaktasın, her türlü kurtuluşun kendisine itaatle, her türlü arzun ve emelin kendisine hizmetle elde edildiği; açık ve gizli nimetleri ihsan eden, hayırdan başkasını emretmeyen ve şerden başkasını da yasaklamayan, her türlü kâr kendisiyle istediği şekilde ticarette bulunmakla elde edilen Allah’ın davetçisine mi tâbî olmaktasın; yoksa insanın düşmanı olan ve senin için kötülüğü isteyen, bütün gayretiyle dünyada da âhirette de seni helâk etmeye çalışan şeytanın davetçisine mi uymaktasın? O şeytan ki her türlü kötülük ona itaatten kaynaklanır, her türlü hüsran da onu dost bellemekten gelir. O şeytan ki kötülükten başkasını emretmez, hayırdan başka hiçbir şeyden de alıkoymaz.
170. Yüce Allah, müşriklerin durumunu haber vererek onların Allah ve Rasûlü’nün indirdiklerine uymakla emrolundukları vakit bundan yüz çevirdiklerini ve:“Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” diyerek atalarını taklit etmekle yetindiklerini ve Peygamberlere imana rağbet etmediklerini haber vermektedir. Hâlbuki ataları insanların en bilgisizleri ve en aşırı derecede sapıklarıdır. Atalara uymak hakkı reddetmek için ileri sürülen çürük bir gerekçe, yersiz bir şüphedir. Bu onların haktan yüz çevirdiklerine, hakka rağbet etmediklerine ve insaflı davranmadıklarına delildir. Eğer doğru yola girseler ve güzel bir niyetle doğruya yönelecek olsalardı elbette ki hakka ulaşmayı amaçlarlardı. Hakka ulaşmayı amaçlayan ve hak ile batıl arasında bir kıyaslama yapan kimse de -eğer insaflı davranırsa- kesinlikle hakkı görür ve ona tâbî olur. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Bakara 2:170
168- Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olanlarını yiyin. Şeytanın adımlarına da uymayın, zira o size apaçık bir düşmandır. 169- O size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. 170- Onlara:“Allah’ın indirdiğine uyun” denildiği zaman onlar: “Hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Ya ataları bir şeye akıl erdirememiş ve doğruyu bulamamış idiyseler!?
168. “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olanlarını yiyin.” Bu mü’minleri ile kâfirleri ile bütün insanlara yönelik bir hitaptır. Yüce Allah onlara yeryüzünde bulunan tahıl, mahsul, meyve ve hayvanat gibi her bir şeyden yemelerini emrederek lütfunu hatırlatmaktadır. Şu kadar var ki yiyecekleri bu şeyler “helâl ve temiz” olmalıdır. Yani kullanmanız helâl olan şeylerden olmalıdır. Gasp veya hırsızlık yoluyla alınmış yahut da haram kılınan bir işlemle elde edilmiş, haram bir yolla ele geçirilmiş ya da haram olan bir şeye yardımcı olmak üzere alınmış olmamalıdır. Aynı şekilde pis ve murdar da olmamalıdır. Leş, kan, domuz eti ve diğer bütün murdar pislikler böyledir. Bu âyet-i kerime yemek ya da yararlanmak kastı ile kullanım yönünden “eşyada asıl olanın mubahlık” olduğuna, haramın da bizzat (lizatihi) haram ve arızî bir sebeple (li ğayrihi) haram şeklinde iki kısım olduğuna delil vardır. Haram lizatihi, hoş ve temizin aksine murdar ve pis olduğu için haram olan şeydir. Arızî bir sebep dolayısıyla (li ğayrihi) haram ise Allah’ın ya da kullarının hakkı kendisine taalluk ettiğinden dolayı haram olan şey demektir ve helâlin zıddıdır. Yine bu ayette insanın bünyesini ayakta tutacak miktar yemesinin farz olduğuna ve bunu terk edenin günahkâr olacağına delil vardır. Zira ayetteki “yiyin” emrinin zahiri bunu göstermektedir. Yüce Allah, kullarına verdiği emirlere tâbî olmalarını -ki Allah’ın emirlerine uymak insanların iyiliklerinin tâ kendisidir- emrettikten sonra bir de onlara “şeytanın adımlarına uymayı”, yani şeytanın emrettiği yollarda yürümelerini yasaklamıştır. Bu yollar ise küfür, fasıklık ve zulüm kabilinden olan bütün masiyetlerdir. Saibe, hâm ve benzeri (cahiliye döneminde kutsal sayılan) hayvanların haram kılınması bunun kapsamına girdiği gibi haram olan yiyecekleri yemek de bunun kapsamına girmektedir. “Zira o size apaçık bir düşmandır.” Düşmanlığı açıkça ortadadır. O nedenle o size verdiği emirler ile sadece sizi aldatır ve sizin Cehennemliklerden olmanızı ister. Yüce Rabbimiz bize şeytanın adımlarına tâbî olmayı yasaklamakla yetinmeyip -söz söyleyenlerin en doğrusu olarak- bize bu düşmandan sakınmamızı gerektiren düşmanlığını da haber vermektedir. Yine bununla da yetinmeyip şeytanın emrettiği hususları da genişçe açıklamakta, onun emirlerinin her şeyin en çirkini ve en kötüsü olduğunu da bildirerek şöyle buyurmaktadır:
169. “O size ancak kötülüğü… emreder” sahibinin kötülüğüne sebep teşkil eden şerri emreder. Bunun kapsamına her türlü masiyet girmektedir. Buna göre “hayâsızlığı” buyruğu ise özelin genele atfedilmesi kabilinden olur. Çünkü hayâsızlık (الفحشاء); zina, içki içmek, adam öldürmek, iftirada bulunmak, cimrilik ve benzeri gibi her bir aklın çirkin gördüğü ve çirkinliği en ileri derecede olan günahlardır. “ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” Bunun kapsamına bilgisizce Allah hakkında, hem şeriatına hem kaderine dair söz söylemeler girer. Yüce Allah’ı kendisinin ve Peygamberinin vasfetmediği şekilde vasfeden yahut O’nun zatı hakkında bildirdiği sıfatı kabul etmeyen ya da kendi zatı hakkında kabul etmediği bir şeyi ileri süren herkes, Allah hakkında bilgisizce söz söylemiş olur. Allah’a batıl zanları gereği ortaklar edinip putları ona eş tutan ve bunların Allah’a yaklaştırdıklarını iddia edenler de Allah’a karşı bilgisizce söz söylemiş olurlar. Yol gösterici herhangi bir delile dayanmaksızın, Allah bunu helâl, şunu haram kıldı, şunu emretti, bunu yasakladı, diyen bir kimse Allah hakkında bilgisizce söz söylemiş olur. Allah şu mahlûkat türünü -buna dair herhangi bir delil bulunmaksızın- şu sebepten yaratmıştır diyen bir kimse de aynı şekilde Allah hakkında bilgisi olmaksızın söz söylemiş olur. Allah hakkında bilgisizce söz söyleme şekillerinin en büyüklerinden birisi de Yüce Allah’ın ya da Rasûlü’nün sözünü, sapık kesimlerden herhangi bir kesimin kabul ettiği terimlere uygun olarak tevil edip sonra da Allah bunu murad etmiştir, diyenlerin sözüdür. Allah hakkında bilgisizce söz söylemek haramların en büyüklerinden, en kapsamlılarından, şeytanın kendisine davet ettiği yolların en tehlikelilerindendir. İşte şeytanın ve askerlerinin davet ettiği ve ellerinden geldiğince insanları azdırmak için bütün hile ve tuzaklarını ortaya koydukları yollar bunlardır. Yüce Allah ise adaleti, iyiliği, yakınları gözetmeyi emreder. Hayâsızlıktan, kötülükten ve haddi aşmaktan da men eder. Bu bakımdan kul kendisine iyice dikkat etmelidir: Bu iki davetçi tarafın hangisi ile birliktedir ve bu iki gruptan hangisindendir? Senin için hayrı, dünya ve âhiret mutluluğunu isteyen davetçiye mi uymaktasın, her türlü kurtuluşun kendisine itaatle, her türlü arzun ve emelin kendisine hizmetle elde edildiği; açık ve gizli nimetleri ihsan eden, hayırdan başkasını emretmeyen ve şerden başkasını da yasaklamayan, her türlü kâr kendisiyle istediği şekilde ticarette bulunmakla elde edilen Allah’ın davetçisine mi tâbî olmaktasın; yoksa insanın düşmanı olan ve senin için kötülüğü isteyen, bütün gayretiyle dünyada da âhirette de seni helâk etmeye çalışan şeytanın davetçisine mi uymaktasın? O şeytan ki her türlü kötülük ona itaatten kaynaklanır, her türlü hüsran da onu dost bellemekten gelir. O şeytan ki kötülükten başkasını emretmez, hayırdan başka hiçbir şeyden de alıkoymaz.
170. Yüce Allah, müşriklerin durumunu haber vererek onların Allah ve Rasûlü’nün indirdiklerine uymakla emrolundukları vakit bundan yüz çevirdiklerini ve:“Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” diyerek atalarını taklit etmekle yetindiklerini ve Peygamberlere imana rağbet etmediklerini haber vermektedir. Hâlbuki ataları insanların en bilgisizleri ve en aşırı derecede sapıklarıdır. Atalara uymak hakkı reddetmek için ileri sürülen çürük bir gerekçe, yersiz bir şüphedir. Bu onların haktan yüz çevirdiklerine, hakka rağbet etmediklerine ve insaflı davranmadıklarına delildir. Eğer doğru yola girseler ve güzel bir niyetle doğruya yönelecek olsalardı elbette ki hakka ulaşmayı amaçlarlardı. Hakka ulaşmayı amaçlayan ve hak ile batıl arasında bir kıyaslama yapan kimse de -eğer insaflı davranırsa- kesinlikle hakkı görür ve ona tâbî olur. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Bakara 2:171
171- Küfre saplananların durumu, bağırıp çağırıştan başka bir şey duymayanlara haykıran kimsenin haline benzer. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onun için akıl erdirmezler.
171. Yüce Allah Peygamberlerin getirdiklerine bağlı olmayışlarını ve taklide sarılarak onların getirdiklerini reddedişlerini açıkça ortaya koyunca artık onların hakkı kabul etmeyen ve hakkın çağrısına uymayan kimseler oldukları meydana çıkmış, dahası herkes onların asla inatlarından vazgeçmeyeceklerini anlamıştır. İşte bunun ardından Allah, onların kendilerini imana çağıran davetçinin karşısındaki durumunun, çobanları kendilerine seslenen ama o seslenen çobanın ne söylediğini anlayamayan davarlar gibi olduklarını haber vermektedir. Onlar sadece, aleyhlerine delilin ortaya konulması sonucunu veren sesi işitirler, fakat kendilerine yararlı olacak şekilde o sesin mahiyetini kavrayamazlar. Bundan dolayı “sağırdırlar” anlayacak ve kabul etmekle sonuçlanacak bir işitme ile hakkı işitmezler, “kördürler” ibret nazarıyla bakmazlar, “dilsizdirler” kendileri için hayır olan sözler söyleyemezler. Bütün bunlara yol açan sebep ise onların sağlıklı bir akla sahip olmayışlarıdır. Hatta bunlar akılsızların akılsızı ve bilgisizlerin bilgisizidirler. Akıllı bir kimse doğruya davet edildiği, fesattan alıkonulduğu, azaba götürecek yolları izlemek kendisine yasaklandığı; buna karşılık salah ve kurtuluşunu gerektiren ve nimete ulaşmasına sebep teşkil edecek emirler kendisine verildiği vakit kendisine öğüt veren kimseye karşı gelen ve Rabbinin nimetinden yüz çevirip bile bile ateşe atılan, batıla uyan ve hakkı bir kenara iten kimsenin zerre kadar aklının bulunmadığından şüphe eder mi hiç? İsterse ileri derecede hile ve tuzaklara başvursun ve düzenbazlıklara girsin… Şüphesiz ki böyle birisi akılsızların en akılsızıdır.
Bakara 2:172
172- Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yiyin ve Allah’a şükredin, eğer O’na kulluk ediyorsanız… 173- O size ancak leşi, kanı, domuz etini bir de Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Fakat kim mecbur kalır da (harama) saldırmamak ve haddi aşmamak (kaydıyla bunlardan yerse) ona günah yoktur. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
172. Daha önce verilen genel emirden sonra bu; özel olarak mü’minlere verilmiş bir emirdir. Çünkü verilen emir ve yasaklardan imanları sebebi ile gerçek anlamda faydalananlar onlardır. Yüce Allah onlara temiz ve helâl rızıklardan yemelerini, bu nimetleri dolayısıyla da -onları Allaha itaat uğrunda ve ona itaate götüren yollara ulaşmak için güç kazanmak amacıyla kullanmaları suretiyle- şükretmelerini emretmektedir. Böylelikle Yüce Allah peygamberlere verdiği emrin aynısını mü’minlere de emretmektedir:“Ey Peygamberler, hoş ve temiz şeylerden yiyin ve salih ameller işleyin.”(el-Mü’minûn, 23/51). Bu âyet-i kerimede şükürden kasıt, salih amel işlemektir. Burada ayrıca “helâl” denmemesi, Yüce Allah’ın hoş ve temiz olan rızıkları mü’minlere sorumluluktan uzak bir şekilde mubah kılmış olmasından dolayıdır. Diğer taraftan mü’minin imanı, onu hakkı (helâl) olmayan şeylere el uzatmaktan alıkoyar. “eğer O’na kulluk ediyorsanız” o halde O’na şükredin, demektir. Bu da Allah’a şükretmeyen kimsenin, yalnızca bir ve tek olarak Allah’a ibadet etmediğini göstermektedir. Öte yandan Allah’a şükreden de, Allah’a ibadet etmiş ve emrolunduğunu yerine getirmiş demektir. Aynı zamanda bu, helâl ve temiz olan şeyleri yemenin salih amele ve onun kabul edilmesine vesile olduğuna da delildir. Nimetlerin akabinde şükretme emri şükrün elde bulunan nimetleri koruması, ele geçmemiş nimetleri de kazandırmasından ötürüdür. Nitekim küfür ve nankörlük de elde bulunmayan nimetlerin daha da uzaklaşmasına, mevcut nimetlerin de yok olmasına sebeptir. Yüce Allah hoş ve temiz şeylerin mübah kılındığını zikrettikten sonra pis şeylerin haram kılındığını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
173. “O size ancak leşi…” Leş, dine uygun boğazlama dışında bir yolla ölmüş olan demektir. Çünkü leş, pistir ve zararlıdır. Zira özü itibari ile kötüdür. Çoğunlukla da bu tür ölümler, hastalık sebebi ile olmaktadır. Bu ise yiyende daha fazla hastalığa sebep olur. Şâri genel olarak yasak kılınmış olan bu leş kapsamından çekirge ölüsü ile denizlerdeki balıkların ölmüş olanlarını istisna etmiştir. Dolayısıyla da bunlar helâl ve temizdir. “Kanı” yani akıtılmış kanı… Nitekim bir başka âyet-i kerimede (Enam, 6/145) bu şekilde kayıtlandırılmıştır. “Domuz etini bir de Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı.” Yani put ve heykellere kesilen, kabir, türbe ve benzerlerine kesilenler gibi… Sözü geçen bu hususlar, haramların bunlardan ibaret olduğunu ifade etmemektedir. Bunların zikredilmesi Yüce Allah’ın:“…şeylerin temiz olanlarından” buyruğunun mefhumundan anlaşılan çeşitli pis ve murdar şeyleri beyan etmek için zikredilmiştir. Çünkü genel olarak haram kılınan şeyler daha önceki bir âyet-i kerimede geçen:“helâl ve temiz olanlarını” buyruğundan anlaşılmaktadır. Yüce Allah’ın bu gibi pis şeyleri ve benzerleri haram kılması bize bir lütfudur ve bizi zarardan korumak içindir. Bununla birlikte “kim mecbur kalır da” yani açlık, bulamamak veya zorlama (ikrah) sebebi ile bunlardan yemeye mecbur kalırsa “(harama) saldırmamak” helâlı kullanma gücü olmakla veya aç olmamakla beraber harama yönelmeksizin “ve haddi aşmamak (kaydıyla bunlardan yerse)” yani zorunluluktan dolayı kendisine mubah kılınan şeyi kullanmakta haddi aşmamak kaydıyla… İşte kim mecbur kalır ve helale güç yetiremez de zaruret miktarınca yiyip daha ileri gitmezse “ona günah yoktur.” Bundan dolayı hakkında bir vebal söz konusu değildir. Günah kalktığına göre emir önceki haline geri döner. Bu durumda insan yemekle emrolunmuştur. Hatta eli ile kendisini tehlikeye atması, kendisini öldürmesi yasaktır. O takdirde yemesi gerekir, yemeyi terk edip de ölecek olursa günahkâr olur, kendi kendisini öldürmüş olur. Böyle bir mubahlık ve genişlik Yüce Allah’ın kullarına rahmetindendir. İşte bundan dolayı konuya son derece uygun şu iki şerefli ismi ile bu âyet-i kerimeyi sona erdirmektedir:“Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” Haram olan şeylerin helâl olması bu iki şarta bağlı olduğuna göre ve bu durumda insanın bunları tam anlamı ile gerçekleştirmesi mümkün olamayacağından, Yüce Allah kendisinin bağışlayıcı olduğunu haber vermektedir. Yani böyle bir durumda özellikle de zaruretin baskısı altında kalmış ve zorluk; duyularını kapatmış iken yapacağı hataları Allah bağışlar. Bu âyet-i kerimede; “Zaruretler mahzurlu şeyleri (yasakları) mubah kılar” şeklindeki meşhur kaideye delil vardır. Buna göre yasak olan her bir şeyi insan kullanmak zorunda kalırsa mutlak egemen ve rahman olan Allah, o şeyi ona mubah kılmış olur. Önünde de sonunda da zahiren ve batınen hamd ve şükür yalnız O’nadır.
Bakara 2:173
172- Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yiyin ve Allah’a şükredin, eğer O’na kulluk ediyorsanız… 173- O size ancak leşi, kanı, domuz etini bir de Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Fakat kim mecbur kalır da (harama) saldırmamak ve haddi aşmamak (kaydıyla bunlardan yerse) ona günah yoktur. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
172. Daha önce verilen genel emirden sonra bu; özel olarak mü’minlere verilmiş bir emirdir. Çünkü verilen emir ve yasaklardan imanları sebebi ile gerçek anlamda faydalananlar onlardır. Yüce Allah onlara temiz ve helâl rızıklardan yemelerini, bu nimetleri dolayısıyla da -onları Allaha itaat uğrunda ve ona itaate götüren yollara ulaşmak için güç kazanmak amacıyla kullanmaları suretiyle- şükretmelerini emretmektedir. Böylelikle Yüce Allah peygamberlere verdiği emrin aynısını mü’minlere de emretmektedir:“Ey Peygamberler, hoş ve temiz şeylerden yiyin ve salih ameller işleyin.”(el-Mü’minûn, 23/51). Bu âyet-i kerimede şükürden kasıt, salih amel işlemektir. Burada ayrıca “helâl” denmemesi, Yüce Allah’ın hoş ve temiz olan rızıkları mü’minlere sorumluluktan uzak bir şekilde mubah kılmış olmasından dolayıdır. Diğer taraftan mü’minin imanı, onu hakkı (helâl) olmayan şeylere el uzatmaktan alıkoyar. “eğer O’na kulluk ediyorsanız” o halde O’na şükredin, demektir. Bu da Allah’a şükretmeyen kimsenin, yalnızca bir ve tek olarak Allah’a ibadet etmediğini göstermektedir. Öte yandan Allah’a şükreden de, Allah’a ibadet etmiş ve emrolunduğunu yerine getirmiş demektir. Aynı zamanda bu, helâl ve temiz olan şeyleri yemenin salih amele ve onun kabul edilmesine vesile olduğuna da delildir. Nimetlerin akabinde şükretme emri şükrün elde bulunan nimetleri koruması, ele geçmemiş nimetleri de kazandırmasından ötürüdür. Nitekim küfür ve nankörlük de elde bulunmayan nimetlerin daha da uzaklaşmasına, mevcut nimetlerin de yok olmasına sebeptir. Yüce Allah hoş ve temiz şeylerin mübah kılındığını zikrettikten sonra pis şeylerin haram kılındığını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
173. “O size ancak leşi…” Leş, dine uygun boğazlama dışında bir yolla ölmüş olan demektir. Çünkü leş, pistir ve zararlıdır. Zira özü itibari ile kötüdür. Çoğunlukla da bu tür ölümler, hastalık sebebi ile olmaktadır. Bu ise yiyende daha fazla hastalığa sebep olur. Şâri genel olarak yasak kılınmış olan bu leş kapsamından çekirge ölüsü ile denizlerdeki balıkların ölmüş olanlarını istisna etmiştir. Dolayısıyla da bunlar helâl ve temizdir. “Kanı” yani akıtılmış kanı… Nitekim bir başka âyet-i kerimede (Enam, 6/145) bu şekilde kayıtlandırılmıştır. “Domuz etini bir de Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı.” Yani put ve heykellere kesilen, kabir, türbe ve benzerlerine kesilenler gibi… Sözü geçen bu hususlar, haramların bunlardan ibaret olduğunu ifade etmemektedir. Bunların zikredilmesi Yüce Allah’ın:“…şeylerin temiz olanlarından” buyruğunun mefhumundan anlaşılan çeşitli pis ve murdar şeyleri beyan etmek için zikredilmiştir. Çünkü genel olarak haram kılınan şeyler daha önceki bir âyet-i kerimede geçen:“helâl ve temiz olanlarını” buyruğundan anlaşılmaktadır. Yüce Allah’ın bu gibi pis şeyleri ve benzerleri haram kılması bize bir lütfudur ve bizi zarardan korumak içindir. Bununla birlikte “kim mecbur kalır da” yani açlık, bulamamak veya zorlama (ikrah) sebebi ile bunlardan yemeye mecbur kalırsa “(harama) saldırmamak” helâlı kullanma gücü olmakla veya aç olmamakla beraber harama yönelmeksizin “ve haddi aşmamak (kaydıyla bunlardan yerse)” yani zorunluluktan dolayı kendisine mubah kılınan şeyi kullanmakta haddi aşmamak kaydıyla… İşte kim mecbur kalır ve helale güç yetiremez de zaruret miktarınca yiyip daha ileri gitmezse “ona günah yoktur.” Bundan dolayı hakkında bir vebal söz konusu değildir. Günah kalktığına göre emir önceki haline geri döner. Bu durumda insan yemekle emrolunmuştur. Hatta eli ile kendisini tehlikeye atması, kendisini öldürmesi yasaktır. O takdirde yemesi gerekir, yemeyi terk edip de ölecek olursa günahkâr olur, kendi kendisini öldürmüş olur. Böyle bir mubahlık ve genişlik Yüce Allah’ın kullarına rahmetindendir. İşte bundan dolayı konuya son derece uygun şu iki şerefli ismi ile bu âyet-i kerimeyi sona erdirmektedir:“Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” Haram olan şeylerin helâl olması bu iki şarta bağlı olduğuna göre ve bu durumda insanın bunları tam anlamı ile gerçekleştirmesi mümkün olamayacağından, Yüce Allah kendisinin bağışlayıcı olduğunu haber vermektedir. Yani böyle bir durumda özellikle de zaruretin baskısı altında kalmış ve zorluk; duyularını kapatmış iken yapacağı hataları Allah bağışlar. Bu âyet-i kerimede; “Zaruretler mahzurlu şeyleri (yasakları) mubah kılar” şeklindeki meşhur kaideye delil vardır. Buna göre yasak olan her bir şeyi insan kullanmak zorunda kalırsa mutlak egemen ve rahman olan Allah, o şeyi ona mubah kılmış olur. Önünde de sonunda da zahiren ve batınen hamd ve şükür yalnız O’nadır.
Bakara 2:174
174- Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de onu az bir pahaya değiştirenler var ya! İşte onların yiyip de karınlarına doldurdukları şey ancak ateştir. Kıyamet Günü’nde Allah onlarla ne konuşur ne de onları temize çıkarır. Onlar için acıklı bir azap da vardır. 175- Onlar hidâyete karşılık sapıklığı, mağfirete karşılık azabı satın aldılar. Bunlar azaba ne kadar da sabırlılar?! 176- Bunun sebebi, Allah’ın, Kitabı hak ile indirmesidir. Muhakkak ki Kitap hakkında anlaşmazlığa düşenler, elbette uzak bir aykırılık içindedirler.
174-175. “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de onu az bir pahaya değiştirenler var ya…” Bu, Allah’ın Peygamberlerine indirmiş olduğu şeyleri -ki bu da ilimdir- gizleyen kimselere çok ağır bir tehdittir. Zira Allah o ilim ehlinden onu insanlara açıklayacaklarına ve gizlemeyeceklerine dair ahit almıştır. Her kim bu ilmi dünyevî lezzetler karşılığında gizler, Allah’ın emrini bir kenara bırakırsa işte öylelerinin “yiyip de karınlarına doldurdukları şey ancak ateştir.” Çünkü onların kazandıkları bu bedel ancak ve ancak en kötü bir yol ile ellerine geçmiş, haramlığı en büyük şeyler karşılığında onu almışlardır. Bundan dolayı cezaları da amelleri türünden olacaktır. “Kıyamet Günü’nde Allah onlarla ne konuşur” aksine Allah gazap etmiş ve onlardan yüz çevirmiş olacaktır. Bu da onlar için Cehennem azabından daha büyüktür. “ne de onları temize çıkarır.” Adi ve aşağılık huylardan onları arındırmaz. Onların övülmeye, beğenilmeye ve mükâfatı verilmeye elverişli amelleri bulunmaz. Onları temize çıkarmayışının sebebi, bunun en büyük sebeplerini işlemiş olmalarından ötürüdür. Temize çıkarılmanın en büyük sebebi ise Allah’ın kitabı ile amel etmek, onunla hidâyete ulaşmak ve ona davet etmektir. Bunlar ise Allah’ın kitabını bir kenara attılar, ondan yüz çevirdiler, sapıklığı hidâyete, azabı da mağfirete tercih ettiler. Bunlara ateş azabından başka bir şey uygun düşmez. Peki, ateş azabına nasıl dayanabilecekler ve ona nasıl karşı durabilecekler?
176. “Bunun” yani adil bir şekilde onlara karşılık verilmesinin, hidâyeti kabul etmeyip ondan başka yolları tercih eden kimselere hidâyet yollarının kapatılmasının “sebebi Allah’ın Kitabı hak ile indirmesidir.” İyilik yapana iyilikle karşılık verilmesi, kötülük yapana da kötülüğünün karşılığının verilmesi de bu hakkın bir gereğidir. Aynı zamanda, Yüce Allah’ın:“Kitabı hak ile indirmesidir” buyruğunda insanları hidâyete erdirmek, hakkı batıldan, hidâyeti de sapıklıktan ayırt etmek için indirdiğine delil vardır. O nedenle bu kitabı asıl maksadından uzaklaştıran bir kimse ise en ağır ceza ile cezalandırılmaya layıktır. “Muhakak ki Kitap hakkında anlaşmazlığa düşenler” yani kitap hakkında anlaşmazlığa düşerek bir bölümüne iman edip bir bölümünü inkâr edenler ve kendi heva ve maksatlarına göre kitabı tahrif edip asıl maksadından uzaklaştıranlar “elbette” haktan “uzak bir aykırılık” yani karşı çıkış, karşı geliş “içindedirler.” Çünkü onlar, ittifakı ve çelişkiye düşmemeyi gerektiren ve hakkı getiren kitaba muhalefet etmişlerdir. Böylece işleri karmakarışık bir hal almış, ayrılıkları çoğalmış ve buna bağlı olarak alabildiğine bölünmüşlerdir. Kitaba iman eden ve her hususta onun hükmüne başvurup hükmünü kabul eden gerçek kitap sahipleri ise böyle değildir. Çünkü onlar ittifak halindedirler, sevgi ve onun etrafında birleşmek suretiyle uyum halindedirler. Bu âyet-i kerimeler Allah’ın indirdiklerini gizleyen, dünyalığı ona tercih eden kimselere karşı ilâhi azap ve gazap tehdidini içermektedir. Allah’ın böylelerini muvaffakiyet ve günahlarını bağışlamak suretiyle arındırmayacağını bildirmektedir. Ayrıca bu buyruklar bunun sebebini de söz konusu etmektedir ki bu sebep de onların sapıklığı hidâyete tercih etmeleridir. Bu ise azabın mağfirete tercih edilmesi sonucunu vermektedir. Sonra da Cehenneme karşı ileri derecedeki dayanıklılıkları ifade edilmektedir. Çünkü bunlar Cehennem ateşine götüren yolların ne olduğunu da çok iyi bilmektedirler. Ayrıca bu âyet-i kerimeler Kitab-ı Kerîm’in; Kitap etrafında ittifak etmeyi, ayrılığa düşmemeyi gerektiren hakkı kapsadığı gerçeğini de ihtiva etmekte, Kitaba muhalefet eden herkesin haktan alabildiğine uzak, hakka karşı düşmanca bir tavır, hasmane bir tutum içinde olduğunu da belirtmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Bakara 2:175
174- Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de onu az bir pahaya değiştirenler var ya! İşte onların yiyip de karınlarına doldurdukları şey ancak ateştir. Kıyamet Günü’nde Allah onlarla ne konuşur ne de onları temize çıkarır. Onlar için acıklı bir azap da vardır. 175- Onlar hidâyete karşılık sapıklığı, mağfirete karşılık azabı satın aldılar. Bunlar azaba ne kadar da sabırlılar?! 176- Bunun sebebi, Allah’ın, Kitabı hak ile indirmesidir. Muhakkak ki Kitap hakkında anlaşmazlığa düşenler, elbette uzak bir aykırılık içindedirler.
174-175. “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de onu az bir pahaya değiştirenler var ya…” Bu, Allah’ın Peygamberlerine indirmiş olduğu şeyleri -ki bu da ilimdir- gizleyen kimselere çok ağır bir tehdittir. Zira Allah o ilim ehlinden onu insanlara açıklayacaklarına ve gizlemeyeceklerine dair ahit almıştır. Her kim bu ilmi dünyevî lezzetler karşılığında gizler, Allah’ın emrini bir kenara bırakırsa işte öylelerinin “yiyip de karınlarına doldurdukları şey ancak ateştir.” Çünkü onların kazandıkları bu bedel ancak ve ancak en kötü bir yol ile ellerine geçmiş, haramlığı en büyük şeyler karşılığında onu almışlardır. Bundan dolayı cezaları da amelleri türünden olacaktır. “Kıyamet Günü’nde Allah onlarla ne konuşur” aksine Allah gazap etmiş ve onlardan yüz çevirmiş olacaktır. Bu da onlar için Cehennem azabından daha büyüktür. “ne de onları temize çıkarır.” Adi ve aşağılık huylardan onları arındırmaz. Onların övülmeye, beğenilmeye ve mükâfatı verilmeye elverişli amelleri bulunmaz. Onları temize çıkarmayışının sebebi, bunun en büyük sebeplerini işlemiş olmalarından ötürüdür. Temize çıkarılmanın en büyük sebebi ise Allah’ın kitabı ile amel etmek, onunla hidâyete ulaşmak ve ona davet etmektir. Bunlar ise Allah’ın kitabını bir kenara attılar, ondan yüz çevirdiler, sapıklığı hidâyete, azabı da mağfirete tercih ettiler. Bunlara ateş azabından başka bir şey uygun düşmez. Peki, ateş azabına nasıl dayanabilecekler ve ona nasıl karşı durabilecekler?
176. “Bunun” yani adil bir şekilde onlara karşılık verilmesinin, hidâyeti kabul etmeyip ondan başka yolları tercih eden kimselere hidâyet yollarının kapatılmasının “sebebi Allah’ın Kitabı hak ile indirmesidir.” İyilik yapana iyilikle karşılık verilmesi, kötülük yapana da kötülüğünün karşılığının verilmesi de bu hakkın bir gereğidir. Aynı zamanda, Yüce Allah’ın:“Kitabı hak ile indirmesidir” buyruğunda insanları hidâyete erdirmek, hakkı batıldan, hidâyeti de sapıklıktan ayırt etmek için indirdiğine delil vardır. O nedenle bu kitabı asıl maksadından uzaklaştıran bir kimse ise en ağır ceza ile cezalandırılmaya layıktır. “Muhakak ki Kitap hakkında anlaşmazlığa düşenler” yani kitap hakkında anlaşmazlığa düşerek bir bölümüne iman edip bir bölümünü inkâr edenler ve kendi heva ve maksatlarına göre kitabı tahrif edip asıl maksadından uzaklaştıranlar “elbette” haktan “uzak bir aykırılık” yani karşı çıkış, karşı geliş “içindedirler.” Çünkü onlar, ittifakı ve çelişkiye düşmemeyi gerektiren ve hakkı getiren kitaba muhalefet etmişlerdir. Böylece işleri karmakarışık bir hal almış, ayrılıkları çoğalmış ve buna bağlı olarak alabildiğine bölünmüşlerdir. Kitaba iman eden ve her hususta onun hükmüne başvurup hükmünü kabul eden gerçek kitap sahipleri ise böyle değildir. Çünkü onlar ittifak halindedirler, sevgi ve onun etrafında birleşmek suretiyle uyum halindedirler. Bu âyet-i kerimeler Allah’ın indirdiklerini gizleyen, dünyalığı ona tercih eden kimselere karşı ilâhi azap ve gazap tehdidini içermektedir. Allah’ın böylelerini muvaffakiyet ve günahlarını bağışlamak suretiyle arındırmayacağını bildirmektedir. Ayrıca bu buyruklar bunun sebebini de söz konusu etmektedir ki bu sebep de onların sapıklığı hidâyete tercih etmeleridir. Bu ise azabın mağfirete tercih edilmesi sonucunu vermektedir. Sonra da Cehenneme karşı ileri derecedeki dayanıklılıkları ifade edilmektedir. Çünkü bunlar Cehennem ateşine götüren yolların ne olduğunu da çok iyi bilmektedirler. Ayrıca bu âyet-i kerimeler Kitab-ı Kerîm’in; Kitap etrafında ittifak etmeyi, ayrılığa düşmemeyi gerektiren hakkı kapsadığı gerçeğini de ihtiva etmekte, Kitaba muhalefet eden herkesin haktan alabildiğine uzak, hakka karşı düşmanca bir tavır, hasmane bir tutum içinde olduğunu da belirtmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Bakara 2:176
174- Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de onu az bir pahaya değiştirenler var ya! İşte onların yiyip de karınlarına doldurdukları şey ancak ateştir. Kıyamet Günü’nde Allah onlarla ne konuşur ne de onları temize çıkarır. Onlar için acıklı bir azap da vardır. 175- Onlar hidâyete karşılık sapıklığı, mağfirete karşılık azabı satın aldılar. Bunlar azaba ne kadar da sabırlılar?! 176- Bunun sebebi, Allah’ın, Kitabı hak ile indirmesidir. Muhakkak ki Kitap hakkında anlaşmazlığa düşenler, elbette uzak bir aykırılık içindedirler.
174-175. “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de onu az bir pahaya değiştirenler var ya…” Bu, Allah’ın Peygamberlerine indirmiş olduğu şeyleri -ki bu da ilimdir- gizleyen kimselere çok ağır bir tehdittir. Zira Allah o ilim ehlinden onu insanlara açıklayacaklarına ve gizlemeyeceklerine dair ahit almıştır. Her kim bu ilmi dünyevî lezzetler karşılığında gizler, Allah’ın emrini bir kenara bırakırsa işte öylelerinin “yiyip de karınlarına doldurdukları şey ancak ateştir.” Çünkü onların kazandıkları bu bedel ancak ve ancak en kötü bir yol ile ellerine geçmiş, haramlığı en büyük şeyler karşılığında onu almışlardır. Bundan dolayı cezaları da amelleri türünden olacaktır. “Kıyamet Günü’nde Allah onlarla ne konuşur” aksine Allah gazap etmiş ve onlardan yüz çevirmiş olacaktır. Bu da onlar için Cehennem azabından daha büyüktür. “ne de onları temize çıkarır.” Adi ve aşağılık huylardan onları arındırmaz. Onların övülmeye, beğenilmeye ve mükâfatı verilmeye elverişli amelleri bulunmaz. Onları temize çıkarmayışının sebebi, bunun en büyük sebeplerini işlemiş olmalarından ötürüdür. Temize çıkarılmanın en büyük sebebi ise Allah’ın kitabı ile amel etmek, onunla hidâyete ulaşmak ve ona davet etmektir. Bunlar ise Allah’ın kitabını bir kenara attılar, ondan yüz çevirdiler, sapıklığı hidâyete, azabı da mağfirete tercih ettiler. Bunlara ateş azabından başka bir şey uygun düşmez. Peki, ateş azabına nasıl dayanabilecekler ve ona nasıl karşı durabilecekler?
176. “Bunun” yani adil bir şekilde onlara karşılık verilmesinin, hidâyeti kabul etmeyip ondan başka yolları tercih eden kimselere hidâyet yollarının kapatılmasının “sebebi Allah’ın Kitabı hak ile indirmesidir.” İyilik yapana iyilikle karşılık verilmesi, kötülük yapana da kötülüğünün karşılığının verilmesi de bu hakkın bir gereğidir. Aynı zamanda, Yüce Allah’ın:“Kitabı hak ile indirmesidir” buyruğunda insanları hidâyete erdirmek, hakkı batıldan, hidâyeti de sapıklıktan ayırt etmek için indirdiğine delil vardır. O nedenle bu kitabı asıl maksadından uzaklaştıran bir kimse ise en ağır ceza ile cezalandırılmaya layıktır. “Muhakak ki Kitap hakkında anlaşmazlığa düşenler” yani kitap hakkında anlaşmazlığa düşerek bir bölümüne iman edip bir bölümünü inkâr edenler ve kendi heva ve maksatlarına göre kitabı tahrif edip asıl maksadından uzaklaştıranlar “elbette” haktan “uzak bir aykırılık” yani karşı çıkış, karşı geliş “içindedirler.” Çünkü onlar, ittifakı ve çelişkiye düşmemeyi gerektiren ve hakkı getiren kitaba muhalefet etmişlerdir. Böylece işleri karmakarışık bir hal almış, ayrılıkları çoğalmış ve buna bağlı olarak alabildiğine bölünmüşlerdir. Kitaba iman eden ve her hususta onun hükmüne başvurup hükmünü kabul eden gerçek kitap sahipleri ise böyle değildir. Çünkü onlar ittifak halindedirler, sevgi ve onun etrafında birleşmek suretiyle uyum halindedirler. Bu âyet-i kerimeler Allah’ın indirdiklerini gizleyen, dünyalığı ona tercih eden kimselere karşı ilâhi azap ve gazap tehdidini içermektedir. Allah’ın böylelerini muvaffakiyet ve günahlarını bağışlamak suretiyle arındırmayacağını bildirmektedir. Ayrıca bu buyruklar bunun sebebini de söz konusu etmektedir ki bu sebep de onların sapıklığı hidâyete tercih etmeleridir. Bu ise azabın mağfirete tercih edilmesi sonucunu vermektedir. Sonra da Cehenneme karşı ileri derecedeki dayanıklılıkları ifade edilmektedir. Çünkü bunlar Cehennem ateşine götüren yolların ne olduğunu da çok iyi bilmektedirler. Ayrıca bu âyet-i kerimeler Kitab-ı Kerîm’in; Kitap etrafında ittifak etmeyi, ayrılığa düşmemeyi gerektiren hakkı kapsadığı gerçeğini de ihtiva etmekte, Kitaba muhalefet eden herkesin haktan alabildiğine uzak, hakka karşı düşmanca bir tavır, hasmane bir tutum içinde olduğunu da belirtmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Bakara 2:177
177- Yüzlerinizi doğu ve batıya döndürmeniz iyilik (birr) değildir. Fakat asıl iyilik Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba, Peygamberlere iman edenin; mala olan sevgisine rağmen onu akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, ahitleşince ahitlerini yerine getirenlerin; sıkıntıda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenlerin yaptığıdır. Sadık olanlar işte bunlardır, takvâ sahibi olanlar da ancak bunlardır.
177. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yüzlerinizi doğu ve batıya döndürmeniz iyilik (birr) değildir.” Yani kulların yerine getirmeleri istenen birr/iyilik bu değildir. O nedenle bu konuda tartışmalara girmek ve çokça araştırma yapmak, geri planında ayrılık ve anlaşmazlık çıkarmaktan başka bir şey bulunmayan ve bir sonuç vermeyen sıkıntılı işlerdendir. Bu da Peygamberin:“Güçlü kişi, güreşte hasmının sırtını yerine getiren değildir. Asıl güçlü kişi gazap anında kendisine hakim olan kimsedir.” buyruğunu ve benzerlerini andırmaktadır. “Fakat asıl iyilik (birr) Allah’a” yani O’nun bir ve tek olduğuna, bütün kemal sıfatları ile mevsuf, her türlü eksiklikten münezzeh olduğuna “ahiret gününe” yani Yüce Allah’ın Kitabı Kerîm’inde yahut Rasûlunün buyruklarında ölümden sonra gerçekleşeceğini haber verdiği her şeye; “meleklere” yani Allah’ın Kitab-ı Kerîminde bize niteliklerini belirttiği, Rasûlü’nün de bize vasfettiği şekilde meleklere “kitaba” yani Allah’ın Rasûlü’ne indirmiş olduğu tüm kitaplara, bunların en büyüğü olan Kur’ân-ı Kerîm’e, bu kitabın ihtiva ettiği haber ve hükümlere; “peygamberlere” yani genel olarak hepsine özel olarak da onların sonuncuları ve en faziletlileri olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e “iman edenin, mala olan sevgisine rağmen onu akrabaya… verenlerin” bu buyruk ile nefislerin malı onu çıkartıp başkasına veremeyecek derecede çok sevdiği beyan edilmektedir. Mal az ya da çok olsun insanın mal olarak edindiği her bir şeydir. Mala duyduğu sevgiye rağmen onu Allah’a yakınlaşmak maksadı ile infak edenin bu davranışı imanına bir delildir. Mala olan sevgiye rağmen onu vermenin kapsamı içerisine kişinin sağlıklı ve cimri iken, bununla birlikte zengin olmayı ümit edip fakirlikten de korktuğu sırada tasaddukta bulunması da girmektedir. Aynı şekilde sahip olduğu malın azlığına rağmen sadaka vermek daha faziletlidir; çünkü böyle bir durumda kişi malı alıkoymak ister. Zira malının yok olacağından ve fakir düşeceğinden çekinmektedir. Aynı şekilde malın değerli olanını ve kişinin sevdiği malları vermesi de oldukça faziletlidir. Nitekim Yüce Allah:“Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar birre (iyiliğe) kavuşamazsınız.”(Âl-i İmran, 3/92) buyurmaktadır. İşte bütün bu kimseler mala olan sevgisine rağmen malı veren kimseler arasındadırlar. Daha sonra Yüce Allah malın kimlere infak edileceğini de söz konusu etmektedir ki, bunlar insanlar arasında iyiliğimize ve iyilik yapılmaya en layık olan kimselerdir. Bunlar sırasıyla şunlardır:“Akrabalar”; musibetleri dolayısıyla ızdırap duyduğumuz, sevindiklerinde sevindiğimiz, karşılıklı olarak yardımlaştığımız ve birbirimizin yükümlülüklerini paylaştığımız kimselerdir. İyiliğin en güzeli ve en uygun olanı, yakınlıklarına ve ihtiyaçlarına göre akrabalara malî ve sözlü iyiliklerde bulunmak ve buna dikkat etmektir. “Yetimler”; kendilerine kazanç sağlayacak kimseleri olmayan ve ihtiyaçtan kendilerini kurtaracak güçleri bulunmayan kimselerdir. Bu Yüce Allah’ın kullarına rahmetindendir ve O’nun, onlara karşı babanın evladına olan merhametinden daha çok merhametli olduğunu göstermektedir. Allah kullara babalarını kaybetmiş olan kimselere iyilikte bulunmayı tavsiye etmiş ve mallarında onlara bir pay vermelerini farz kılmıştır. Böylelikle onlar da anne-babalarını kaybetmemiş kimseler gibi olurlar. Amelin karşılığı amelin kendi türündendir, o nedenle başkasının yetimine merhamet gösterenin bırakacağı yetime merhamet olunur. “Yoksullar/Miskinler”; “miskin”, ihtiyaçtan adeta hareketsiz kalmış, fakirlikten zelil düşmüş kimse demektir. Bunların da zenginlerin malları üzerinde yoksulluklarını giderecek yahut da hafifletecek şekilde -zenginlerin de güç yetirebildiği ölçüde- hakları vardır. “Yolda kalmışlar”; bu, yurdundan başka bir yerde yolda kalmış yabancıdır. Yüce Allah kullarını böyle birisine de yolculuğunda kendisine yardımcı olacak bir miktar mal vermeye teşvik etmektedir. Çünkü yolculuk halindeki kişinin muhtaç olma ihtimali yüksektir ve harcamaları çoktur. Vatanında bulunup da Allah’ın kendisine nimet ihsan ettiği ve rahatlık verdiği, nimetlerinden bağışladığı bir kimsenin, bu nitelikteki yabancı kardeşine gücü yettiği kadarı ile merhamette bulunması gerekmektedir. Bu da ona azık vermek yahut yolculuğunda kullanacağı bir araç vermek yahut da maruz kaldığı haksızlığı ve benzeri ihtiyaçlarını gidermek şeklinde olabilir. “Dilenenler”; dilenmelerini gerektirecek şekilde bir ihtiyaçla karşı karşıya kalan kimselerdir. İşlediği bir cinâyetin diyetini ödemek yahut da yöneticiler tarafından kendisine tayin edilen bir vergiyi ödemek ya da mescidler, medreseler, köprüler ve buna benzer kamu menfaatine ait yerlerin tamir edilmesi için insanlardan istekte bulunanlar bu kabildendir. Böyle birisi zengin olsa dahi insanlardan istemek hakkına sahiptir. “Köleler” bunun kapsamına hem köle azat etme girer, hem de köle azadına yardımcı olmak girer. Efendisine ödemeyi taahhüt ettiği miktarı ödemek üzere anlaşma yapan kölelere mal vermek de buna dahildir. Kâfirler yahut zalimler elinde bulunan esirleri fidye vererek kurtarmak da böyledir. “Namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren”; İbadetlerin en faziletlileri ve Allah’a yakınlaştırıcı amellerin en mükemmelleri olduğundan dolayı Allah, namaz ile zekâtı bundan önce de defalarca bir arada zikretmiştir. Bu ibadetler hem kalbi, hem bedenî, hem de mâlidir. İmanın ölçüsü bunlarla belli olur ve kişinin sahip olduğu yakîn bunlar vasıtası ile bilinir. “Ahitleşince ahitlerini yerine getirenler”; Ahit gerek Yüce Allah’ın yükümlü kılması ile gerek kulun kendi kendisini yükümlü tutması ile bir şeyi yerine getirme yükümlülüğüdür. Böylelikle bunun kapsamına Allah’ın bütün hakları girer. Çünkü Allah kullarından bunları yerine getirmelerini istemiş, onlar da böyle bir yükümlülüğün altına girmişler ve bu sorumluluğu yüklenmişler, böylece bunları eda etmeleri farz olmuştur. Allah’ın kullara farz kıldığı kul hakları da kulun bizzat kendisinin yerine getirmeyi taahhüt ettiği yeminler, adaklar ve benzeri diğer haklar da bu ahdin kapsamına girmektedir. “Sıkıntıda... sabredenler.” Bu, fakirlik halinde sabredenler, demektir. Çünkü fakir birçok açıdan sabra muhtaçtır. Zira fakirlik dolayısıyla sürekli olarak -başkalarının karşı karşıya kalmadıkları ölçüde- kalbi ve bedeni acı ve ızdıraplarla karşı karşıyadır. Zenginlerin, kendisinin güç yetiremeyeceği nimetler içerisinde olmaları halinde o acı çeker, kendisi yahut çoluk çocuğu aç kalırsa yine acı çeker. Arzusuna uygun olmayan bir şey yiyecek olursa acı çeker, çıplak kalırsa yahut o noktaya yaklaşırsa acı çeker. Elinde bulunanlar ile kendileri için hazırlık yaptığı gelecekteki umutlarına baktığı zaman yine acı çeker. Önleyemeyeceği soğukla karşı karşıya kalırsa acı çeker. Bütün bunlar ve benzerleri, çeşitli musibetlerdir. İşte bu nedenle bunlara karşı sabretmesi, ecrini Allah’tan beklemesi, bunlar dolayısıyla Allah’tan mükâfaat umması emrolunmuştur. “Hastalıkta” aşırı ateş, yara, romatizma, bir organdaki ağrı, hatta diş ve parmak ağrısı ve buna benzer çeşitli türleri ile hastalıkların da aynı şekilde sabra ihtiyacı vardır. Çünkü hastalık halinde ruh zayıf düşer, beden ızdırap çeker. Bu da nefse oldukça ağır gelir, özellikle hastalık uzun sürecek olursa. İşte böylesine de Yüce Allah’ın mükâfatını umarak sabretmesi emrolunmuştur. “Ve savaşın kızıştığı zamanlar” kendileri ile savaşmakla emrolunan düşmanlarla savaş esnasında “sabredenler...” Çünkü karşılıklı çarpışma nefse son derece ağır gelir. İnsan öldürülmekten, yaralanmaktan yahut esir alınmaktan korkar. Böyle bir halde de ecri Allah’tan umularak, Yüce Allah’ın mükâfaatı beklenerek sabra ihtiyaç vardır. Çünkü yardım ve zafer Allah’tandır ve Allah bunu sabredenlere vaat etmiştir. “Sadık olanlar işte bunlardır.” Yani sözü edilen güzel akideye ve imanın sonucu, belgesi ve nuru olan amellere sahip olanlar, insanın güzelliği ve insanlığın hakikatini teşkil eden bu ahlâka sahip olanlar, işte imanlarında sadık olanlar işte bunlardır. Çünkü amelleri imanlarını doğrulamış, tasdik etmiştir. “Takvâ sahibi olanlar da ancak bunlardır.” Çünkü yasak kılınan şeyleri terk etmiş ve emrolundukları şeyleri yapmışlardır. Zira bütün bu hususlar her türlü hayrı ya bizzat veya dolaylı olarak kapsamaktadır. Çünkü ahde bağlı kalmanın kapsamına dinin tümü girmektedir. Bu ayette zikri geçen ibadetler de en önemli ibadetlerdir. Bunları yerine getiren kimse de diğerlerini haydi haydi yerine getirir. O halde bunlar birr/iyilik sahipleri, sadıklar ve takvâ sahibi olanlardır. Yüce Allah’ın bu üç hususa (birr, sadakat, takva) ihsan etmiş olduğu o kadar dünyevi ve uhrevi mükâfat vardır ki bunların, burada geniş geniş açıklanmasına imkân yoktur.
Bakara 2:178
178- Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas farz kılındı. Hür hür olana, köle köle olana, dişi dişiye karşılık (kısas olunur). Fakat kime kardeşi tarafından bir şey affolunursa artık (diyet alan) güzellikle (alsın; katil de) ona güzellikle ödesin. Bu Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Kim bundan sonra haddi aşarsa onun için pek acıklı bir azap vardır. 179- Ey olgun akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır; olur ki sakınırsınız.
178. “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas farz kılındı.” Yüce Allah mü’min kullarına öldürülenler hakkında kısası farz kılma lütfunu hatırlatmaktadır. Kısas, öldürmelerde eşitlik sağlamak ve katilin, -kullar arasında adaleti ve dengeyi sağlamak üzere- maktulü öldürdüğü şekilde öldürülmesi demektir. Hitabın bütün mü’minlere yöneltilmiş olması, hepsinin bunu yerine getirmekle yükümlü olduğuna delildir. Hatta katilin velileri ve kendisi bile öldürülenin velisine -velileri kısas talebinde bulundukları takdirde ve katile kısasın uygulanması mümkün ise- yardımcı olmalıdırlar. Cahiliye âdetinde ve benzerlerinde görüldüğü şekliyle cinâyet işleyenlerin himaye edilmesinde olduğu gibi bu haddin uygulanmasına engel olmaları ve velinin kısası almasını önlemeleri caiz değildir. Daha sonra Yüce Allah kısası tafsilatı ile açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“Hür hür olana…” Bu lafzın mantukuna erkek erkeğe, dişi dişiye, aynı şekilde erkek dişiye, dişi de erkeğe karşılık kısas edilir hükmü de girmektedir. Buna göre bu buyruğun mantuku Yüce Allah’ın “dişi dişiye” buyruğundan anlaşılan mefhumdan önceliklidir. Çünkü sünnet erkeğin dişi karşılığında öldürüleceğine delalet etmektedir. Bununla birlikte ne kadar yukarı çıkarsa çıksınlar ebeveynler (anne, baba, dedeler ve nineler) bu buyruğun kapsamının dışındadır. Zira bu hususta sünnetin vürudu sebebi ile ebeveynler çocuklarına karşılık kısas olarak öldürülmezler. Ayrıca Yüce Allah’ın “kısas” buyruğunda da babanın çocuğuna karşılık öldürülmesinin adalet olmadığına delil vardır. Çünkü babanın kalbindeki şefkat ve merhamet ya aklî bir dengesizlik yahut gerçekten çocuğunun kendisine çok aşırı eziyet vermesi gibi bir sebep olmadıkça onun çocuğunu öldürmesine engel teşkil eder. Yine sünnet-i seniyye ile kâfir karşılığında mü’minin öldürülmesi de bu umumi ifadenin kapsamı dışındadır. Âyet-i kerimede yalnızca mü’minlere hitap edilmesi de bunu ifade etmektedir. Ayrıca Allah’ın dostunun Allah’ın düşmanı karşılığında öldürülmesi de adalet değildir. “köle köle olana” İster erkek ister dişi olsun, kıymetleri ister eşit ister farklı olsun köle de köle karşılığında öldürülür. Yine buyruğun mefhumu, hür kimsenin köleye karşılık öldürülmeyeceğine delildir. Çünkü hür ile köle birbirine eşit değildirler. “dişi dişiye” Bazı ilim adamları dişinin dişiye karşılık öldürülmesi ibaresinin mefhumunu esas alarak kadına karşılık erkeğin öldürülmesinin caiz olmadığını söylemişlerdir. Buna dair açıklama ise az önce geçmiş bulunuyor. Bu âyet-i kerimede öldürmelerde aslolanın kısas olduğuna, diyetin ise kısasın bir bedeli olduğuna delil vardır. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:“Fakat kime kardeşi tarafından bir şey affolunursa” diye buyurmaktadır. Yani öldürülenin velisi katili affederek diyet kabul ederse yahut velilerin bazıları affedecek olursa kısas düşer, bunun yerine diyet ödenmesi gerekir. Kısas uygulamakta muhayyerlik ve diyeti tercih etmek maktulün velisinin hakkıdır. Veli katili affedecek olursa, o takdirde onun “güzellikle” yani katile zorluk çıkarmadan, ona güç yetiremeyeceği şeyi yüklemeden, aksine yapacağı ödemeyi ondan güzellikle ve ona sıkıntı vermeden diyetini istemelidir. Buna karşılık katilin de ödemesi gereken diyeti “güzellikle” yani savsaklamadan ve eksiltmeden, maktulün velisine fiilî ya da sözlü bir kötülükte bulunmaksızın ödemesi gerekir. Öldürülenin velisinin onu affetmekle iyilikte bulunmasının karşılığı diyet borcunu güzel bir şekilde ödemekten başka ne olabilir ki? Bu insanlar arasındaki bütün hak ve borçlanmalarda emrolunmuş bir husustur. Şöyle ki alacaklı olan hakkını güzel bir şekilde istemelidir, borçlu olan da borcunu güzellikle ödemelidir. Yüce Allah’ın:“Kime kardeşi tarafından bir şey affolunursa” buyruğunda kısasın affedilerek diyetin kabul edilmesine bir teşvik ve hak sahiplerinin kalbine rikkat veren bir incelik vardır. Bundan daha güzeli ise hiçbir karşılık istemeksizin affetmektir. Yüce Allah’ın:“Kardeşi tarafından” buyruğunda, katilin kâfir olmayacağına delil vardır. Çünkü burada kardeşlikten kasıt iman kardeşliğidir ve öldürmesi sebebi ile katil, bu iman kardeşliğinin dışına çıkarılmamaktadır. O halde küfürden daha aşağı olan diğer masiyetlerin failleri sırf bu masiyetleri sebebiyle haydi haydi kâfir olmazlar. Ancak işlediklerinden dolayı imanları eksilir. Maktulün velileri yahut onların bir kısmı kısastan vazgeçip katili affedecek olurlarsa artık katilin kanı dökülemez. Böylelikle hem maktulün velilerine karşı hem başkalarına karşı katilin kanı koruma altında olur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:“Kim bundan” yani aftan “sonra haddi aşarsa onun için” âhirette “pek acıklı bir azap vardır” buyurmaktadır. Katilin öldürülmesi yahut (diyet ödemesi halinde) öldürülmemesi şeklindeki cezalar ise bundan önceki buyruklardan anlaşılmaktadır. Çünkü katil kendisine denk birisini öldürecek olursa bundan dolayı öldürülmesi gerekir. “Pek acıklı bir azab”ı (kısas yoluyla) öldürülmek diye yorumlayan ve âyet-i kerimenin katilin mutlaka öldürülmesi gerektiğine delil olduğunu, affedilmesinin ise caiz olmadığını söyleyen birtakım ilim adamları da vardır; ancak doğru olan birinci görüştür. Çünkü onun cinâyeti (affedilip edilmemesi açısından) başkasının cinâyetinden daha büyük değildir.
Daha sonra Yüce Allah kısasın meşru kılınmasındaki büyük hikmetini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:
179. “Kısasta sizin için hayat vardır.” Yani bu yolla kanların dökülmesi önlenir, saldırganların önü alınır. Çünkü başkasını öldürdüğü takdirde kendisinin de öldürüleceğini bilen bir kimse, kolay kolay başkasını öldüremez. Katilin öldürüldüğü görülecek olursa, başkası bundan dehşete kapılır ve uzak durur. Eğer katilin cezası öldürülmenin dışında bir ceza olursa, hiçbir zaman öldürme ile meydana gelen kötülüklerin önüne geçilemez. Diğer şer’î hadler de böyledir. Hepsinin suçluyu öyle bir cezalandırması ve suç işlemekten öyle bir önleyici özelliği vardır ki, bu hakîm ve gaffâr olanın sonsuz hikmetine delildir. “Hayat” kelimesinin belirtisiz gelmesi ise tazim ve çokluk ifade etmesi içindir. Bu hükmün gerçek mahiyetini ancak olgun ve öz akıl sahipleri kavrayabileceğinden dolayı, başkalarına değil de yalnızca onlara hitap edilmiştir. Bu da Yüce Allah’ın kullarının, kendisinin koymuş olduğu hükümlerdeki hikmetler, kemaline delalet eden maslahatlar, hikmet ve hamdinin mükemmelliğine delâlet eden hususlar, adaleti ve geniş rahmeti hakkında fikir yürütmelerini ve akıllarını kullanmalarını istediğine delil bulunmaktadır. Bu seviyede olan kimseler de hitabın kendilerine tevcih edildiği ve en Yüce Rabbin kendilerine seslenmiş olduğu “olgun akıl sahipleri” ifadesiyle övülmeye hak kazanırlar. Aklını kullanan bir topluluk için ise fazilet ve şeref olarak da bu, yeter. “Olur ki sakınırsınız/takaya erersiniz.” Çünkü Rabbini gereği gibi tanıyan, din ve şeriatındaki büyük sırları, harîkulade hikmetleri, yüce belgeleri bilen bir kimsenin bu bilgisi, onun Allah’ın emrine uymasını, O’na isyanı da büyük bir suç görerek terk etmesini gerektirir. Ve böylelikle o, takva sahiplerinden olmayı hak eder.
Bakara 2:179
178- Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas farz kılındı. Hür hür olana, köle köle olana, dişi dişiye karşılık (kısas olunur). Fakat kime kardeşi tarafından bir şey affolunursa artık (diyet alan) güzellikle (alsın; katil de) ona güzellikle ödesin. Bu Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Kim bundan sonra haddi aşarsa onun için pek acıklı bir azap vardır. 179- Ey olgun akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır; olur ki sakınırsınız.
178. “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas farz kılındı.” Yüce Allah mü’min kullarına öldürülenler hakkında kısası farz kılma lütfunu hatırlatmaktadır. Kısas, öldürmelerde eşitlik sağlamak ve katilin, -kullar arasında adaleti ve dengeyi sağlamak üzere- maktulü öldürdüğü şekilde öldürülmesi demektir. Hitabın bütün mü’minlere yöneltilmiş olması, hepsinin bunu yerine getirmekle yükümlü olduğuna delildir. Hatta katilin velileri ve kendisi bile öldürülenin velisine -velileri kısas talebinde bulundukları takdirde ve katile kısasın uygulanması mümkün ise- yardımcı olmalıdırlar. Cahiliye âdetinde ve benzerlerinde görüldüğü şekliyle cinâyet işleyenlerin himaye edilmesinde olduğu gibi bu haddin uygulanmasına engel olmaları ve velinin kısası almasını önlemeleri caiz değildir. Daha sonra Yüce Allah kısası tafsilatı ile açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“Hür hür olana…” Bu lafzın mantukuna erkek erkeğe, dişi dişiye, aynı şekilde erkek dişiye, dişi de erkeğe karşılık kısas edilir hükmü de girmektedir. Buna göre bu buyruğun mantuku Yüce Allah’ın “dişi dişiye” buyruğundan anlaşılan mefhumdan önceliklidir. Çünkü sünnet erkeğin dişi karşılığında öldürüleceğine delalet etmektedir. Bununla birlikte ne kadar yukarı çıkarsa çıksınlar ebeveynler (anne, baba, dedeler ve nineler) bu buyruğun kapsamının dışındadır. Zira bu hususta sünnetin vürudu sebebi ile ebeveynler çocuklarına karşılık kısas olarak öldürülmezler. Ayrıca Yüce Allah’ın “kısas” buyruğunda da babanın çocuğuna karşılık öldürülmesinin adalet olmadığına delil vardır. Çünkü babanın kalbindeki şefkat ve merhamet ya aklî bir dengesizlik yahut gerçekten çocuğunun kendisine çok aşırı eziyet vermesi gibi bir sebep olmadıkça onun çocuğunu öldürmesine engel teşkil eder. Yine sünnet-i seniyye ile kâfir karşılığında mü’minin öldürülmesi de bu umumi ifadenin kapsamı dışındadır. Âyet-i kerimede yalnızca mü’minlere hitap edilmesi de bunu ifade etmektedir. Ayrıca Allah’ın dostunun Allah’ın düşmanı karşılığında öldürülmesi de adalet değildir. “köle köle olana” İster erkek ister dişi olsun, kıymetleri ister eşit ister farklı olsun köle de köle karşılığında öldürülür. Yine buyruğun mefhumu, hür kimsenin köleye karşılık öldürülmeyeceğine delildir. Çünkü hür ile köle birbirine eşit değildirler. “dişi dişiye” Bazı ilim adamları dişinin dişiye karşılık öldürülmesi ibaresinin mefhumunu esas alarak kadına karşılık erkeğin öldürülmesinin caiz olmadığını söylemişlerdir. Buna dair açıklama ise az önce geçmiş bulunuyor. Bu âyet-i kerimede öldürmelerde aslolanın kısas olduğuna, diyetin ise kısasın bir bedeli olduğuna delil vardır. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:“Fakat kime kardeşi tarafından bir şey affolunursa” diye buyurmaktadır. Yani öldürülenin velisi katili affederek diyet kabul ederse yahut velilerin bazıları affedecek olursa kısas düşer, bunun yerine diyet ödenmesi gerekir. Kısas uygulamakta muhayyerlik ve diyeti tercih etmek maktulün velisinin hakkıdır. Veli katili affedecek olursa, o takdirde onun “güzellikle” yani katile zorluk çıkarmadan, ona güç yetiremeyeceği şeyi yüklemeden, aksine yapacağı ödemeyi ondan güzellikle ve ona sıkıntı vermeden diyetini istemelidir. Buna karşılık katilin de ödemesi gereken diyeti “güzellikle” yani savsaklamadan ve eksiltmeden, maktulün velisine fiilî ya da sözlü bir kötülükte bulunmaksızın ödemesi gerekir. Öldürülenin velisinin onu affetmekle iyilikte bulunmasının karşılığı diyet borcunu güzel bir şekilde ödemekten başka ne olabilir ki? Bu insanlar arasındaki bütün hak ve borçlanmalarda emrolunmuş bir husustur. Şöyle ki alacaklı olan hakkını güzel bir şekilde istemelidir, borçlu olan da borcunu güzellikle ödemelidir. Yüce Allah’ın:“Kime kardeşi tarafından bir şey affolunursa” buyruğunda kısasın affedilerek diyetin kabul edilmesine bir teşvik ve hak sahiplerinin kalbine rikkat veren bir incelik vardır. Bundan daha güzeli ise hiçbir karşılık istemeksizin affetmektir. Yüce Allah’ın:“Kardeşi tarafından” buyruğunda, katilin kâfir olmayacağına delil vardır. Çünkü burada kardeşlikten kasıt iman kardeşliğidir ve öldürmesi sebebi ile katil, bu iman kardeşliğinin dışına çıkarılmamaktadır. O halde küfürden daha aşağı olan diğer masiyetlerin failleri sırf bu masiyetleri sebebiyle haydi haydi kâfir olmazlar. Ancak işlediklerinden dolayı imanları eksilir. Maktulün velileri yahut onların bir kısmı kısastan vazgeçip katili affedecek olurlarsa artık katilin kanı dökülemez. Böylelikle hem maktulün velilerine karşı hem başkalarına karşı katilin kanı koruma altında olur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:“Kim bundan” yani aftan “sonra haddi aşarsa onun için” âhirette “pek acıklı bir azap vardır” buyurmaktadır. Katilin öldürülmesi yahut (diyet ödemesi halinde) öldürülmemesi şeklindeki cezalar ise bundan önceki buyruklardan anlaşılmaktadır. Çünkü katil kendisine denk birisini öldürecek olursa bundan dolayı öldürülmesi gerekir. “Pek acıklı bir azab”ı (kısas yoluyla) öldürülmek diye yorumlayan ve âyet-i kerimenin katilin mutlaka öldürülmesi gerektiğine delil olduğunu, affedilmesinin ise caiz olmadığını söyleyen birtakım ilim adamları da vardır; ancak doğru olan birinci görüştür. Çünkü onun cinâyeti (affedilip edilmemesi açısından) başkasının cinâyetinden daha büyük değildir.
Daha sonra Yüce Allah kısasın meşru kılınmasındaki büyük hikmetini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:
179. “Kısasta sizin için hayat vardır.” Yani bu yolla kanların dökülmesi önlenir, saldırganların önü alınır. Çünkü başkasını öldürdüğü takdirde kendisinin de öldürüleceğini bilen bir kimse, kolay kolay başkasını öldüremez. Katilin öldürüldüğü görülecek olursa, başkası bundan dehşete kapılır ve uzak durur. Eğer katilin cezası öldürülmenin dışında bir ceza olursa, hiçbir zaman öldürme ile meydana gelen kötülüklerin önüne geçilemez. Diğer şer’î hadler de böyledir. Hepsinin suçluyu öyle bir cezalandırması ve suç işlemekten öyle bir önleyici özelliği vardır ki, bu hakîm ve gaffâr olanın sonsuz hikmetine delildir. “Hayat” kelimesinin belirtisiz gelmesi ise tazim ve çokluk ifade etmesi içindir. Bu hükmün gerçek mahiyetini ancak olgun ve öz akıl sahipleri kavrayabileceğinden dolayı, başkalarına değil de yalnızca onlara hitap edilmiştir. Bu da Yüce Allah’ın kullarının, kendisinin koymuş olduğu hükümlerdeki hikmetler, kemaline delalet eden maslahatlar, hikmet ve hamdinin mükemmelliğine delâlet eden hususlar, adaleti ve geniş rahmeti hakkında fikir yürütmelerini ve akıllarını kullanmalarını istediğine delil bulunmaktadır. Bu seviyede olan kimseler de hitabın kendilerine tevcih edildiği ve en Yüce Rabbin kendilerine seslenmiş olduğu “olgun akıl sahipleri” ifadesiyle övülmeye hak kazanırlar. Aklını kullanan bir topluluk için ise fazilet ve şeref olarak da bu, yeter. “Olur ki sakınırsınız/takaya erersiniz.” Çünkü Rabbini gereği gibi tanıyan, din ve şeriatındaki büyük sırları, harîkulade hikmetleri, yüce belgeleri bilen bir kimsenin bu bilgisi, onun Allah’ın emrine uymasını, O’na isyanı da büyük bir suç görerek terk etmesini gerektirir. Ve böylelikle o, takva sahiplerinden olmayı hak eder.
Bakara 2:180
180- Sizden birine ölüm gelip çattığı zaman eğer bir hayır (mal) bırakacaksa anneye, babaya ve yakın akrabaya maruf bir şekilde vasiyette bulunmak, takvâ sahipleri üzerine bir hak olarak farz kılındı. 181- Artık kim onu işittikten sonra değiştirirse, günah ancak onu değiştirenlerin boynunadır. Şüphesiz ki Allah her şeyi işitendir, bilendir. 182- Kim vasiyet edenin (hataen haktan) sapmasından yahut (bile bile) günaha düşmesinden korkar da aralarını bulursa, ona hiçbir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.
180. Ey mü’minler topluluğu “sizden birine ölüm gelip çattığı zaman” yani ölümün kertesine getiren hastalık vb. gibi ölümün belirtileri görülecek olursa ve “eğer hayır (mal) bırakacaksa” vasiyette bulunmayı Allah size farz kılmıştır. Bu buyrukta ve bundan başka birçok buyrukta geçen “hayır” örfen çok mal anlamındadır. Bu durumda olan bir kimsenin annesine, babasına ve insanlar arasında kendisine en yakın olanlara örfe göre vasiyette bulunmakla görevlidir. Bu da durumuna göre israfa sapmadan, yakın olanları bırakıp sadece uzak akrabaya vasiyete kalkışmadan, aksine onları yakınlık derecelerine ve ihtiyaçlarına göre sıraya koyarak yapmalıdır. Nitekim ayette akrabanın “daha yakın olanlar” anlamına gelen “والأقربين” ismi tafdil sîgası ile ifade edilmesi de bundan dolayıdır. “Takvâ sahipleri üzerine bir hak olarak” buyruğu, bunun farz olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü “hak” sabit olan demektir. Ayrıca Allah bunu takvânın gerekleri arasında saymıştır. Şunu bilmek gerekir ki müfessirlerin çoğunluğu (cumhuru) bu âyet-i kerimenin miras âyetleri ile nesh edildiği görüşündedirler. Bazılarının görüşüne göre ise bu ayet, mirasçılar hakkında değil sadece anne baba ve yakın akrabalar hakkındadır. Ancak böyle bir tahsise dair herhangi bir delil bulunmamaktadır. Bu hususta en uygun olanı şöyle söylemektir: Anne babaya ve akrabalara dair bu vasiyet ile ilgili buyruk mücmeldir. Yüce Allah bunu (o dönemlerde) cari bir örfe (maruf) göre indirmiştir. Daha sonra Yüce Allah mirasçı olan anne baba ile onların dışında kalan diğer mirasçı akrabaları ve onların haklarını miras âyetleri ile genişçe açıklamış ve böylece daha önce mücmel olan “marûf/örfe göre” tabiri de açıklık kazanmıştır. Böylelikle de anne baba ile onların dışında olup herhangi bir kişi ya da bir nitelik dolayısıyla hacbedilerek miras alamayan kimseler hakkında bu vasiyet hükmü baki kalmıştır. O nedenle kişi, insanlar arasında iyiliğine en layık olan bu kimselere vasiyette bulunmak ile emrolunmuştur. Böyle bir açıklamayı ümmet ittifakla kabul eder. Böylelikle de az önce geçen iki görüşün arası bulunmuş olur. Çünkü her bir görüş sahibi bir hususu göz önünde bulundurmuş ve böylelikle farklı noktalardan hareket etmiştir. Böyle bir açıklama ile de ittifak ve uyum gerçekleşmekte, âyetler bir arada anlaşılabilmektedir. Gerçek şu ki eğer buyrukların bir arada mütalaası mümkün ise bu, sahih delil ile tespit edilemeyen nesh iddiasından daha güzeldir.
Vasiyette bulunan kişi bazen kendisinden sonra kalacak olanların yapacağı vasiyeti değiştirebileceği vehmine kapılarak vasiyette bulunmaktan imtina edebileceğinden dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
181-182. “Artık kim onu” yani sözü geçenlere veya başkalarına yapılan vasiyeti “işittikten” onu anlayıp kavradıktan, yollarını ve uygulama şeklini öğrendikten sonra “değiştirirse günah ancak onu değiştirenlerin boynunadır.” Vasiyet edenin ise ecrini vermek Allah’a aittir, günah ancak vasiyeti değişikliğe uğratanadır. “Şüphesiz ki Allah her şeyi işitendir,” Bütün sesleri işitir. Vasiyette bulunanın sözleri ile onun vasiyeti de bunlar arasındadır. O bakımdan vasiyette bulunan kimsenin kendisini işitip görenin gözetimi altında bulunduğunu bilmesi, vasiyetinde zulme sapmaması gerekir. “…bilendir” vasiyette bulunanın niyetini ve kendisine vasiyette bulunulan kişinin de amelini bilir. Vasiyette bulunacak kişi bütün gayretini ortaya koyarsa -hata edecek olsa dahi- Allah onun bu niyetini bildiği için onu mükâfatlandırır. Bu buyruk ile kendisine vasiyette bulunulan (vasiyeti gerçekleştirmekle görevli kişi) değişiklikten sakındırılmaktadır. Çünkü Allah onun halini çok iyi bilir. Onun yapacağına muttalidir. O bakımdan o, Allah’tan korkmalıdır. Adil vasiyetin hükmü budur. Herhangi bir haksızlık ve günah bulunan vasiyete gelince; vasiyette bulunana vasiyeti esnasında yanında hazır bulunan kimselerin en güzel ve en adil olanı öğütlemeleri, haksızlık yapmaktan, hataya meyletmekten onu alıkoymaları ve sakındırmaları gerekir. Vasiyette bulunanı hem hata ederek (kasıtsız) yapılan yanlış eğilimlerden hem de kasti olarak günah eğiliminden uzak tutmaya çalışmalıdırlar. Şâyet vasiyette bulunan kişi bunu dinlemeyecek olursa o takdirde kendilerine vasiyette bulunulan kimseler arasında sulh yapmaya ve karşılıklı rıza ve barışma yolu ile aralarında adaleti gerçekleştirmeye çalışmalı, yakınlarına vefat edeni haktan kurtarmaları için öğüt vermelidirler. Bunu yapan bir kimse büyük bir iyilik yapmış olur ve caiz olan vasiyeti değiştiren hakkında söz konusu olan vebal onun için vebal söz konusu olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah: “Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır,” Yani tevbe edenlerin bütün yanılmalarını bağışlar ve günahlarını affeder. Hakkından ferâgat edip bir bölümünü kardeşi lehine terk edenlere mağfiret etmesi de buna dâhildir. Çünkü başkasına müsamaha gösterene Allah da müsamaha gösterir. Birbirlerine müsamaha gösterdikleri vakit bunu ölen yakınlarının günahtan kurtulması için gösterecek olurlarsa, vasiyetinde haksızlık yapan ölülerine de mağfiret eder. Kullarına da “pek merhametlidir”. Çünkü O, onlara birbirlerine merhamet edecekleri ve kendi aralarında şefkat gösterecekleri her bir emri meşru kılmıştır. Bu âyet-i kerimede vasiyetin teşvik edildiğine, vasiyetin kimin için olacağına, adil vasiyeti değiştirenin tehdide muhatap olduğuna, haksızlık ihtiva eden vasiyette de arayı düzeltmenin teşvik edildiğine delil bulunmaktadır.
Bakara 2:181
180- Sizden birine ölüm gelip çattığı zaman eğer bir hayır (mal) bırakacaksa anneye, babaya ve yakın akrabaya maruf bir şekilde vasiyette bulunmak, takvâ sahipleri üzerine bir hak olarak farz kılındı. 181- Artık kim onu işittikten sonra değiştirirse, günah ancak onu değiştirenlerin boynunadır. Şüphesiz ki Allah her şeyi işitendir, bilendir. 182- Kim vasiyet edenin (hataen haktan) sapmasından yahut (bile bile) günaha düşmesinden korkar da aralarını bulursa, ona hiçbir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.
180. Ey mü’minler topluluğu “sizden birine ölüm gelip çattığı zaman” yani ölümün kertesine getiren hastalık vb. gibi ölümün belirtileri görülecek olursa ve “eğer hayır (mal) bırakacaksa” vasiyette bulunmayı Allah size farz kılmıştır. Bu buyrukta ve bundan başka birçok buyrukta geçen “hayır” örfen çok mal anlamındadır. Bu durumda olan bir kimsenin annesine, babasına ve insanlar arasında kendisine en yakın olanlara örfe göre vasiyette bulunmakla görevlidir. Bu da durumuna göre israfa sapmadan, yakın olanları bırakıp sadece uzak akrabaya vasiyete kalkışmadan, aksine onları yakınlık derecelerine ve ihtiyaçlarına göre sıraya koyarak yapmalıdır. Nitekim ayette akrabanın “daha yakın olanlar” anlamına gelen “والأقربين” ismi tafdil sîgası ile ifade edilmesi de bundan dolayıdır. “Takvâ sahipleri üzerine bir hak olarak” buyruğu, bunun farz olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü “hak” sabit olan demektir. Ayrıca Allah bunu takvânın gerekleri arasında saymıştır. Şunu bilmek gerekir ki müfessirlerin çoğunluğu (cumhuru) bu âyet-i kerimenin miras âyetleri ile nesh edildiği görüşündedirler. Bazılarının görüşüne göre ise bu ayet, mirasçılar hakkında değil sadece anne baba ve yakın akrabalar hakkındadır. Ancak böyle bir tahsise dair herhangi bir delil bulunmamaktadır. Bu hususta en uygun olanı şöyle söylemektir: Anne babaya ve akrabalara dair bu vasiyet ile ilgili buyruk mücmeldir. Yüce Allah bunu (o dönemlerde) cari bir örfe (maruf) göre indirmiştir. Daha sonra Yüce Allah mirasçı olan anne baba ile onların dışında kalan diğer mirasçı akrabaları ve onların haklarını miras âyetleri ile genişçe açıklamış ve böylece daha önce mücmel olan “marûf/örfe göre” tabiri de açıklık kazanmıştır. Böylelikle de anne baba ile onların dışında olup herhangi bir kişi ya da bir nitelik dolayısıyla hacbedilerek miras alamayan kimseler hakkında bu vasiyet hükmü baki kalmıştır. O nedenle kişi, insanlar arasında iyiliğine en layık olan bu kimselere vasiyette bulunmak ile emrolunmuştur. Böyle bir açıklamayı ümmet ittifakla kabul eder. Böylelikle de az önce geçen iki görüşün arası bulunmuş olur. Çünkü her bir görüş sahibi bir hususu göz önünde bulundurmuş ve böylelikle farklı noktalardan hareket etmiştir. Böyle bir açıklama ile de ittifak ve uyum gerçekleşmekte, âyetler bir arada anlaşılabilmektedir. Gerçek şu ki eğer buyrukların bir arada mütalaası mümkün ise bu, sahih delil ile tespit edilemeyen nesh iddiasından daha güzeldir.
Vasiyette bulunan kişi bazen kendisinden sonra kalacak olanların yapacağı vasiyeti değiştirebileceği vehmine kapılarak vasiyette bulunmaktan imtina edebileceğinden dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
181-182. “Artık kim onu” yani sözü geçenlere veya başkalarına yapılan vasiyeti “işittikten” onu anlayıp kavradıktan, yollarını ve uygulama şeklini öğrendikten sonra “değiştirirse günah ancak onu değiştirenlerin boynunadır.” Vasiyet edenin ise ecrini vermek Allah’a aittir, günah ancak vasiyeti değişikliğe uğratanadır. “Şüphesiz ki Allah her şeyi işitendir,” Bütün sesleri işitir. Vasiyette bulunanın sözleri ile onun vasiyeti de bunlar arasındadır. O bakımdan vasiyette bulunan kimsenin kendisini işitip görenin gözetimi altında bulunduğunu bilmesi, vasiyetinde zulme sapmaması gerekir. “…bilendir” vasiyette bulunanın niyetini ve kendisine vasiyette bulunulan kişinin de amelini bilir. Vasiyette bulunacak kişi bütün gayretini ortaya koyarsa -hata edecek olsa dahi- Allah onun bu niyetini bildiği için onu mükâfatlandırır. Bu buyruk ile kendisine vasiyette bulunulan (vasiyeti gerçekleştirmekle görevli kişi) değişiklikten sakındırılmaktadır. Çünkü Allah onun halini çok iyi bilir. Onun yapacağına muttalidir. O bakımdan o, Allah’tan korkmalıdır. Adil vasiyetin hükmü budur. Herhangi bir haksızlık ve günah bulunan vasiyete gelince; vasiyette bulunana vasiyeti esnasında yanında hazır bulunan kimselerin en güzel ve en adil olanı öğütlemeleri, haksızlık yapmaktan, hataya meyletmekten onu alıkoymaları ve sakındırmaları gerekir. Vasiyette bulunanı hem hata ederek (kasıtsız) yapılan yanlış eğilimlerden hem de kasti olarak günah eğiliminden uzak tutmaya çalışmalıdırlar. Şâyet vasiyette bulunan kişi bunu dinlemeyecek olursa o takdirde kendilerine vasiyette bulunulan kimseler arasında sulh yapmaya ve karşılıklı rıza ve barışma yolu ile aralarında adaleti gerçekleştirmeye çalışmalı, yakınlarına vefat edeni haktan kurtarmaları için öğüt vermelidirler. Bunu yapan bir kimse büyük bir iyilik yapmış olur ve caiz olan vasiyeti değiştiren hakkında söz konusu olan vebal onun için vebal söz konusu olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah: “Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır,” Yani tevbe edenlerin bütün yanılmalarını bağışlar ve günahlarını affeder. Hakkından ferâgat edip bir bölümünü kardeşi lehine terk edenlere mağfiret etmesi de buna dâhildir. Çünkü başkasına müsamaha gösterene Allah da müsamaha gösterir. Birbirlerine müsamaha gösterdikleri vakit bunu ölen yakınlarının günahtan kurtulması için gösterecek olurlarsa, vasiyetinde haksızlık yapan ölülerine de mağfiret eder. Kullarına da “pek merhametlidir”. Çünkü O, onlara birbirlerine merhamet edecekleri ve kendi aralarında şefkat gösterecekleri her bir emri meşru kılmıştır. Bu âyet-i kerimede vasiyetin teşvik edildiğine, vasiyetin kimin için olacağına, adil vasiyeti değiştirenin tehdide muhatap olduğuna, haksızlık ihtiva eden vasiyette de arayı düzeltmenin teşvik edildiğine delil bulunmaktadır.
Bakara 2:182
180- Sizden birine ölüm gelip çattığı zaman eğer bir hayır (mal) bırakacaksa anneye, babaya ve yakın akrabaya maruf bir şekilde vasiyette bulunmak, takvâ sahipleri üzerine bir hak olarak farz kılındı. 181- Artık kim onu işittikten sonra değiştirirse, günah ancak onu değiştirenlerin boynunadır. Şüphesiz ki Allah her şeyi işitendir, bilendir. 182- Kim vasiyet edenin (hataen haktan) sapmasından yahut (bile bile) günaha düşmesinden korkar da aralarını bulursa, ona hiçbir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.
180. Ey mü’minler topluluğu “sizden birine ölüm gelip çattığı zaman” yani ölümün kertesine getiren hastalık vb. gibi ölümün belirtileri görülecek olursa ve “eğer hayır (mal) bırakacaksa” vasiyette bulunmayı Allah size farz kılmıştır. Bu buyrukta ve bundan başka birçok buyrukta geçen “hayır” örfen çok mal anlamındadır. Bu durumda olan bir kimsenin annesine, babasına ve insanlar arasında kendisine en yakın olanlara örfe göre vasiyette bulunmakla görevlidir. Bu da durumuna göre israfa sapmadan, yakın olanları bırakıp sadece uzak akrabaya vasiyete kalkışmadan, aksine onları yakınlık derecelerine ve ihtiyaçlarına göre sıraya koyarak yapmalıdır. Nitekim ayette akrabanın “daha yakın olanlar” anlamına gelen “والأقربين” ismi tafdil sîgası ile ifade edilmesi de bundan dolayıdır. “Takvâ sahipleri üzerine bir hak olarak” buyruğu, bunun farz olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü “hak” sabit olan demektir. Ayrıca Allah bunu takvânın gerekleri arasında saymıştır. Şunu bilmek gerekir ki müfessirlerin çoğunluğu (cumhuru) bu âyet-i kerimenin miras âyetleri ile nesh edildiği görüşündedirler. Bazılarının görüşüne göre ise bu ayet, mirasçılar hakkında değil sadece anne baba ve yakın akrabalar hakkındadır. Ancak böyle bir tahsise dair herhangi bir delil bulunmamaktadır. Bu hususta en uygun olanı şöyle söylemektir: Anne babaya ve akrabalara dair bu vasiyet ile ilgili buyruk mücmeldir. Yüce Allah bunu (o dönemlerde) cari bir örfe (maruf) göre indirmiştir. Daha sonra Yüce Allah mirasçı olan anne baba ile onların dışında kalan diğer mirasçı akrabaları ve onların haklarını miras âyetleri ile genişçe açıklamış ve böylece daha önce mücmel olan “marûf/örfe göre” tabiri de açıklık kazanmıştır. Böylelikle de anne baba ile onların dışında olup herhangi bir kişi ya da bir nitelik dolayısıyla hacbedilerek miras alamayan kimseler hakkında bu vasiyet hükmü baki kalmıştır. O nedenle kişi, insanlar arasında iyiliğine en layık olan bu kimselere vasiyette bulunmak ile emrolunmuştur. Böyle bir açıklamayı ümmet ittifakla kabul eder. Böylelikle de az önce geçen iki görüşün arası bulunmuş olur. Çünkü her bir görüş sahibi bir hususu göz önünde bulundurmuş ve böylelikle farklı noktalardan hareket etmiştir. Böyle bir açıklama ile de ittifak ve uyum gerçekleşmekte, âyetler bir arada anlaşılabilmektedir. Gerçek şu ki eğer buyrukların bir arada mütalaası mümkün ise bu, sahih delil ile tespit edilemeyen nesh iddiasından daha güzeldir.
Vasiyette bulunan kişi bazen kendisinden sonra kalacak olanların yapacağı vasiyeti değiştirebileceği vehmine kapılarak vasiyette bulunmaktan imtina edebileceğinden dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
181-182. “Artık kim onu” yani sözü geçenlere veya başkalarına yapılan vasiyeti “işittikten” onu anlayıp kavradıktan, yollarını ve uygulama şeklini öğrendikten sonra “değiştirirse günah ancak onu değiştirenlerin boynunadır.” Vasiyet edenin ise ecrini vermek Allah’a aittir, günah ancak vasiyeti değişikliğe uğratanadır. “Şüphesiz ki Allah her şeyi işitendir,” Bütün sesleri işitir. Vasiyette bulunanın sözleri ile onun vasiyeti de bunlar arasındadır. O bakımdan vasiyette bulunan kimsenin kendisini işitip görenin gözetimi altında bulunduğunu bilmesi, vasiyetinde zulme sapmaması gerekir. “…bilendir” vasiyette bulunanın niyetini ve kendisine vasiyette bulunulan kişinin de amelini bilir. Vasiyette bulunacak kişi bütün gayretini ortaya koyarsa -hata edecek olsa dahi- Allah onun bu niyetini bildiği için onu mükâfatlandırır. Bu buyruk ile kendisine vasiyette bulunulan (vasiyeti gerçekleştirmekle görevli kişi) değişiklikten sakındırılmaktadır. Çünkü Allah onun halini çok iyi bilir. Onun yapacağına muttalidir. O bakımdan o, Allah’tan korkmalıdır. Adil vasiyetin hükmü budur. Herhangi bir haksızlık ve günah bulunan vasiyete gelince; vasiyette bulunana vasiyeti esnasında yanında hazır bulunan kimselerin en güzel ve en adil olanı öğütlemeleri, haksızlık yapmaktan, hataya meyletmekten onu alıkoymaları ve sakındırmaları gerekir. Vasiyette bulunanı hem hata ederek (kasıtsız) yapılan yanlış eğilimlerden hem de kasti olarak günah eğiliminden uzak tutmaya çalışmalıdırlar. Şâyet vasiyette bulunan kişi bunu dinlemeyecek olursa o takdirde kendilerine vasiyette bulunulan kimseler arasında sulh yapmaya ve karşılıklı rıza ve barışma yolu ile aralarında adaleti gerçekleştirmeye çalışmalı, yakınlarına vefat edeni haktan kurtarmaları için öğüt vermelidirler. Bunu yapan bir kimse büyük bir iyilik yapmış olur ve caiz olan vasiyeti değiştiren hakkında söz konusu olan vebal onun için vebal söz konusu olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah: “Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır,” Yani tevbe edenlerin bütün yanılmalarını bağışlar ve günahlarını affeder. Hakkından ferâgat edip bir bölümünü kardeşi lehine terk edenlere mağfiret etmesi de buna dâhildir. Çünkü başkasına müsamaha gösterene Allah da müsamaha gösterir. Birbirlerine müsamaha gösterdikleri vakit bunu ölen yakınlarının günahtan kurtulması için gösterecek olurlarsa, vasiyetinde haksızlık yapan ölülerine de mağfiret eder. Kullarına da “pek merhametlidir”. Çünkü O, onlara birbirlerine merhamet edecekleri ve kendi aralarında şefkat gösterecekleri her bir emri meşru kılmıştır. Bu âyet-i kerimede vasiyetin teşvik edildiğine, vasiyetin kimin için olacağına, adil vasiyeti değiştirenin tehdide muhatap olduğuna, haksızlık ihtiva eden vasiyette de arayı düzeltmenin teşvik edildiğine delil bulunmaktadır.
Bakara 2:183
183- Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı. Takva sahibi olasınız diye. 184- Sayılı günler olarak. Sizden kim hasta veya yolcu olur (da o günlerde oruç tutmazsa) o günler sayısınca başka günler oruç tutsun. Ona güç yetirenler de(n gücü yettiği halde tutmayanlar ise) bir fakir doyumu fidye versinler. Bununla beraber kim fazladan hayır yaparsa işte bu, onun için daha hayırlıdır. Oruç tutmanız sizin hakkınızda daha hayırlıdır, eğer bilirseniz. 185- O Ramazan ayı ki hidayetin ve Furkanın beyânı olan Kur’ân, insanlara yol gösterici olarak onda indirilmiştir. Artık sizden her kim bu aya erişirse onda oruç tutsun. Hastalanan veya yolculukta bulunan ise (tutamadığı) günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez. Böylelikle o sayılı günleri tamamlayasınız, sizi hidâyete erdirmesine karşılık Allah’ı yüceltesiniz ve (O’na) şükredesiniz.
183. “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı.” Yüce Allah kullarına -geçmiş ümmetlere farz kıldığı gibi- orucu farz kılmakla lütuf ve ihsanda bulunduğunu haber vermektedir. Çünkü oruç bütün çağlar boyunca insanların maslahatı için olan şer-î hüküm ve emirlerden birisidir. Bu buyruk ile ümmet gayrete getirilmekte ve adeta şöyle denilmektedir: Amelleri kemale erdirmekte, en güzel hasletlere koşmakta başkaları ile yarışmanız gerekir. Çünkü oruç yalnız size has ağır işlerden değildir. Daha sonra Yüce Allah orucu meşru kılmaktaki hikmeti de söz konusu ederek:“Takva sahibi olasınız diye” buyurmaktadır. Oruç hiç şüphesiz takvanın en büyük sebeplerindendir. Çünkü onda Allah’ın emrini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak vardır. Orucun ihtiva ettiği takvânın kapsamında şu da vardır: Oruç tutan bir kimse, Allah’ın oruçlu iken kendisine haram kıldığı yemeyi, içmeyi, cima etmeyi vb. gibi nefsinin meylettiği şeyleri -bu yolla Allah’a yakınlaşmak isteyerek ve Allah’ın sevap ve mükâfatını umarak- terk etmektedir. Bu, takvânın bir parçasıdır. Ayrıca oruç tutan kişi Yüce Allah’ın murakabesi altında olduğu hususunda nefsini eğitir. Nefsinin arzularını -yerine getirebilme gücü olduğu halde- terk eder, çünkü o Yüce Allah’ın kendisine muttali olduğunu çok iyi bilmektedir. Bir diğer husus şudur: Oruçlu kişi şeytanın yürüdüğü yerleri daraltır. Çünkü şeytan Âdemoğlunun içinde kanın akıp gittiği gibi akar. Oruç sayesinde şeytanın geçitleri daralır ve kişinin işlediği masiyetler azalır. Ayrıca oruç tutan kişinin çoğunlukla itaatleri de artar. İtaatler ise takvânın hasletleri arasında yer alır. Bir diğer da husus şudur: Zenginin, açlığın acısını tatması yoksul fakirleri gözetmesini gerektirir. Bu da takvânın özellikleri arasında yer alır.
184. “Sayılı günler olarak.” Yüce Allah orucu mü’minlere farz kıldığını zikrettikten sonra bunun sayılı yani sayıca az ve gâyet kolay günler boyunca farz olduğunu haber vermektedir. Yüce Allah bir başka kolaylık göstererek:“Sizden kim hasta veya yolcu olursa o günler sayısınca başka günlerde oruç tutsun” diye buyurmaktadır. Hasta olanlara ve yolculukta bulunanlara verilen bu ruhsatın sebebi çoğunlukla bu hallerde zorlukla karşılaşılmasından dolayıdır. Her bir mü’minin orucun faydasını elde etmesi kaçınılmaz olduğundan dolayı Yüce Allah bu ruhsattan faydalanan kişilere hastalıkları sona erdiğinde ve yolculuk bitip artık rahata kavuşulduğunda, tutmadıkları oruçları diğer günlerde kaza etmelerini emretmiştir. Yüce Allah’ın:“o günler sayısınca” buyruğunda kişinin, tutmadığı Ramazan günleri sayısınca kaza edeceğine delil vardır. Oruç tutmadığı Ramazan ister tam (otuz gün) olsun, ister eksik (yirmi dokuz gün) olsun fark etmez. Buna göre kısa ve soğuk günlerde uzun ve sıcak günlerin kazasını yapması da caiz olduğu gibi aksi de caizdir. “Ona güç yetirenler” yani oruç tutabilenler, oruç tutmadıkları her bir gün için “bir fakir doyumu fidye versinler.” Bu hüküm orucun ilk farz kılındığı dönemde idi. Çünkü oruca alışkın değillerdi ve orucun farz kılınışında hiç şüphesiz onlar için bir zorluk vardı. Hikmeti sonsuz olan Rabbimiz en kolay yolla onları yavaş yavaş bu ibadete alıştırdı. Oruç tutabilen kimseyi daha faziletli olan oruç tutmak ile yemek yedirmek arasında muhayyer bıraktı. İşte bundan dolayı:“Oruç tutmanız sizin hakkınızda daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır. Daha sonra ise oruç, gücü yeten ve yetmeyen herkese kesin olarak farz kılındı ve gücü yetmeyen kimseye orucunu açtığı takdirde diğer günlerde kaza etmesi emrolundu. “Ona güç yetirenler” buyruğu şöyle de açıklanmıştır: İleri derecede yaşlı kimseler gibi oruç tutmakla katlanamayacakları kadar ağır bir zorlukla karşılaşanlar, oruç tutmadıkları her bir gün için bir yoksul doyumu fidye vermelidir. Doğru olan görüş de budur.
185. “O Ramazan ayı ki hidayetin ve Furkanın beyânı olan Kur’ân, insanlara yol gösterici olarak onda indirilmiştir.” Yani size farz kılınan oruç büyük bir ay olan Ramazan ayı orucudur. Bu ayda sizin hakkınızda Allah’ın büyük lütufları gerçekleşmiştir. Bu da dinî ve dünyevî maslahatlarınıza yol gösteren, hakkı en açık bir şekilde açıklayan, hak ile batılı, hidâyet ile sapıklığı, bahtiyar olanlarla bedbaht olanları ayıran (Furkan olan) Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu derece faziletli ve Allah’ın kendisinde sizi bunca ihsana mazhar kıldığı bir ay elbette ki orucun farz kılındığı bir dönem olmaya layıktır. Yüce Allah bu ayın orucunu farz kılarak faziletini açıklayıp özellikle bu ayda orucu farz kılış hikmetini beyan ettikten sonra da şöyle buyurmaktadır:“Artık sizden her kim bu aya erişirse onda oruç tutsun!” Bu buyruk ile yolculukta bulunmayan, sağlıklı ve gücü yeten kimselere oruç tutmanın kesin olarak farz olduğu beyan edilmektedir. Nesh sadece oruç tutmak ile fidye vermek arasındaki muhayyerlik hakkında söz konusu olduğundan dolayı hasta ve yolcu hakkında daha sonra tutmak üzere tutmama ruhsatı bulunduğu tekrarlanmıştır. Böylelikle ruhsatın da nesh edildiği intibaı ortadan kaldırılmış olmaktadır. Daha sonra şöyle buyrulmaktadır:“Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez.” Yüce Allah rızasına ulaştıran yolları size alabildiğine kolaylaştırmak ister. Öyleyse Yüce Allah’ın kullarına vermiş olduğu bütün emirler esasen son derece kolaydır. Bu emirlerin ağırlığını gerektiren ârızî bir takım hususlar ortaya çıkacak olursa, bunu bir daha kolaylaştırır. Bu da ya o hükmü bütünüyle ıskat eder (düşürür), yahut da çeşitli şekillerde onu hafifletir. Bu genişçe açıklanması mümkün olmayan özet bir ifadedir. Çünkü bunun teferruatı bütün şerî hükümler için söz konusudur ve bunun kapsamına bütün ruhsatlar ve hafifletici hükümler girmektedir. “Böylelikle o sayılı günleri tamamlayasınız.” Bu -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- herhangi bir kimsenin Ramazan orucunun bir bölümünü tutmakla oruç tutmanın maksadının tahakkuk edeceği vehmine kimse kapılmasın diyedir. Ayın sayısını tamamlamaya yönelik bu emir ile böyle bir vehim bertaraf edilmektedir. Bu ayın orucu tamamlandıktan sonra da kişi Yüce Allah’a, ihsan ettiği başarı, kolaylaştırma ve kullarına beyanı dolayısıyla şükretmeli, orucu bitirince Allah’ı yüceltmeli (tekbir etmeli)dir. Bunun kapsamına Şevval ayı hilalinin görülmesinden itibaren bayram hutbesi bitene kadar tekbir getirme de girmektedir.
Bakara 2:184
183- Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı. Takva sahibi olasınız diye. 184- Sayılı günler olarak. Sizden kim hasta veya yolcu olur (da o günlerde oruç tutmazsa) o günler sayısınca başka günler oruç tutsun. Ona güç yetirenler de(n gücü yettiği halde tutmayanlar ise) bir fakir doyumu fidye versinler. Bununla beraber kim fazladan hayır yaparsa işte bu, onun için daha hayırlıdır. Oruç tutmanız sizin hakkınızda daha hayırlıdır, eğer bilirseniz. 185- O Ramazan ayı ki hidayetin ve Furkanın beyânı olan Kur’ân, insanlara yol gösterici olarak onda indirilmiştir. Artık sizden her kim bu aya erişirse onda oruç tutsun. Hastalanan veya yolculukta bulunan ise (tutamadığı) günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez. Böylelikle o sayılı günleri tamamlayasınız, sizi hidâyete erdirmesine karşılık Allah’ı yüceltesiniz ve (O’na) şükredesiniz.
183. “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı.” Yüce Allah kullarına -geçmiş ümmetlere farz kıldığı gibi- orucu farz kılmakla lütuf ve ihsanda bulunduğunu haber vermektedir. Çünkü oruç bütün çağlar boyunca insanların maslahatı için olan şer-î hüküm ve emirlerden birisidir. Bu buyruk ile ümmet gayrete getirilmekte ve adeta şöyle denilmektedir: Amelleri kemale erdirmekte, en güzel hasletlere koşmakta başkaları ile yarışmanız gerekir. Çünkü oruç yalnız size has ağır işlerden değildir. Daha sonra Yüce Allah orucu meşru kılmaktaki hikmeti de söz konusu ederek:“Takva sahibi olasınız diye” buyurmaktadır. Oruç hiç şüphesiz takvanın en büyük sebeplerindendir. Çünkü onda Allah’ın emrini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak vardır. Orucun ihtiva ettiği takvânın kapsamında şu da vardır: Oruç tutan bir kimse, Allah’ın oruçlu iken kendisine haram kıldığı yemeyi, içmeyi, cima etmeyi vb. gibi nefsinin meylettiği şeyleri -bu yolla Allah’a yakınlaşmak isteyerek ve Allah’ın sevap ve mükâfatını umarak- terk etmektedir. Bu, takvânın bir parçasıdır. Ayrıca oruç tutan kişi Yüce Allah’ın murakabesi altında olduğu hususunda nefsini eğitir. Nefsinin arzularını -yerine getirebilme gücü olduğu halde- terk eder, çünkü o Yüce Allah’ın kendisine muttali olduğunu çok iyi bilmektedir. Bir diğer husus şudur: Oruçlu kişi şeytanın yürüdüğü yerleri daraltır. Çünkü şeytan Âdemoğlunun içinde kanın akıp gittiği gibi akar. Oruç sayesinde şeytanın geçitleri daralır ve kişinin işlediği masiyetler azalır. Ayrıca oruç tutan kişinin çoğunlukla itaatleri de artar. İtaatler ise takvânın hasletleri arasında yer alır. Bir diğer da husus şudur: Zenginin, açlığın acısını tatması yoksul fakirleri gözetmesini gerektirir. Bu da takvânın özellikleri arasında yer alır.
184. “Sayılı günler olarak.” Yüce Allah orucu mü’minlere farz kıldığını zikrettikten sonra bunun sayılı yani sayıca az ve gâyet kolay günler boyunca farz olduğunu haber vermektedir. Yüce Allah bir başka kolaylık göstererek:“Sizden kim hasta veya yolcu olursa o günler sayısınca başka günlerde oruç tutsun” diye buyurmaktadır. Hasta olanlara ve yolculukta bulunanlara verilen bu ruhsatın sebebi çoğunlukla bu hallerde zorlukla karşılaşılmasından dolayıdır. Her bir mü’minin orucun faydasını elde etmesi kaçınılmaz olduğundan dolayı Yüce Allah bu ruhsattan faydalanan kişilere hastalıkları sona erdiğinde ve yolculuk bitip artık rahata kavuşulduğunda, tutmadıkları oruçları diğer günlerde kaza etmelerini emretmiştir. Yüce Allah’ın:“o günler sayısınca” buyruğunda kişinin, tutmadığı Ramazan günleri sayısınca kaza edeceğine delil vardır. Oruç tutmadığı Ramazan ister tam (otuz gün) olsun, ister eksik (yirmi dokuz gün) olsun fark etmez. Buna göre kısa ve soğuk günlerde uzun ve sıcak günlerin kazasını yapması da caiz olduğu gibi aksi de caizdir. “Ona güç yetirenler” yani oruç tutabilenler, oruç tutmadıkları her bir gün için “bir fakir doyumu fidye versinler.” Bu hüküm orucun ilk farz kılındığı dönemde idi. Çünkü oruca alışkın değillerdi ve orucun farz kılınışında hiç şüphesiz onlar için bir zorluk vardı. Hikmeti sonsuz olan Rabbimiz en kolay yolla onları yavaş yavaş bu ibadete alıştırdı. Oruç tutabilen kimseyi daha faziletli olan oruç tutmak ile yemek yedirmek arasında muhayyer bıraktı. İşte bundan dolayı:“Oruç tutmanız sizin hakkınızda daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır. Daha sonra ise oruç, gücü yeten ve yetmeyen herkese kesin olarak farz kılındı ve gücü yetmeyen kimseye orucunu açtığı takdirde diğer günlerde kaza etmesi emrolundu. “Ona güç yetirenler” buyruğu şöyle de açıklanmıştır: İleri derecede yaşlı kimseler gibi oruç tutmakla katlanamayacakları kadar ağır bir zorlukla karşılaşanlar, oruç tutmadıkları her bir gün için bir yoksul doyumu fidye vermelidir. Doğru olan görüş de budur.
185. “O Ramazan ayı ki hidayetin ve Furkanın beyânı olan Kur’ân, insanlara yol gösterici olarak onda indirilmiştir.” Yani size farz kılınan oruç büyük bir ay olan Ramazan ayı orucudur. Bu ayda sizin hakkınızda Allah’ın büyük lütufları gerçekleşmiştir. Bu da dinî ve dünyevî maslahatlarınıza yol gösteren, hakkı en açık bir şekilde açıklayan, hak ile batılı, hidâyet ile sapıklığı, bahtiyar olanlarla bedbaht olanları ayıran (Furkan olan) Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu derece faziletli ve Allah’ın kendisinde sizi bunca ihsana mazhar kıldığı bir ay elbette ki orucun farz kılındığı bir dönem olmaya layıktır. Yüce Allah bu ayın orucunu farz kılarak faziletini açıklayıp özellikle bu ayda orucu farz kılış hikmetini beyan ettikten sonra da şöyle buyurmaktadır:“Artık sizden her kim bu aya erişirse onda oruç tutsun!” Bu buyruk ile yolculukta bulunmayan, sağlıklı ve gücü yeten kimselere oruç tutmanın kesin olarak farz olduğu beyan edilmektedir. Nesh sadece oruç tutmak ile fidye vermek arasındaki muhayyerlik hakkında söz konusu olduğundan dolayı hasta ve yolcu hakkında daha sonra tutmak üzere tutmama ruhsatı bulunduğu tekrarlanmıştır. Böylelikle ruhsatın da nesh edildiği intibaı ortadan kaldırılmış olmaktadır. Daha sonra şöyle buyrulmaktadır:“Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez.” Yüce Allah rızasına ulaştıran yolları size alabildiğine kolaylaştırmak ister. Öyleyse Yüce Allah’ın kullarına vermiş olduğu bütün emirler esasen son derece kolaydır. Bu emirlerin ağırlığını gerektiren ârızî bir takım hususlar ortaya çıkacak olursa, bunu bir daha kolaylaştırır. Bu da ya o hükmü bütünüyle ıskat eder (düşürür), yahut da çeşitli şekillerde onu hafifletir. Bu genişçe açıklanması mümkün olmayan özet bir ifadedir. Çünkü bunun teferruatı bütün şerî hükümler için söz konusudur ve bunun kapsamına bütün ruhsatlar ve hafifletici hükümler girmektedir. “Böylelikle o sayılı günleri tamamlayasınız.” Bu -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- herhangi bir kimsenin Ramazan orucunun bir bölümünü tutmakla oruç tutmanın maksadının tahakkuk edeceği vehmine kimse kapılmasın diyedir. Ayın sayısını tamamlamaya yönelik bu emir ile böyle bir vehim bertaraf edilmektedir. Bu ayın orucu tamamlandıktan sonra da kişi Yüce Allah’a, ihsan ettiği başarı, kolaylaştırma ve kullarına beyanı dolayısıyla şükretmeli, orucu bitirince Allah’ı yüceltmeli (tekbir etmeli)dir. Bunun kapsamına Şevval ayı hilalinin görülmesinden itibaren bayram hutbesi bitene kadar tekbir getirme de girmektedir.
Bakara 2:185
183- Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı. Takva sahibi olasınız diye. 184- Sayılı günler olarak. Sizden kim hasta veya yolcu olur (da o günlerde oruç tutmazsa) o günler sayısınca başka günler oruç tutsun. Ona güç yetirenler de(n gücü yettiği halde tutmayanlar ise) bir fakir doyumu fidye versinler. Bununla beraber kim fazladan hayır yaparsa işte bu, onun için daha hayırlıdır. Oruç tutmanız sizin hakkınızda daha hayırlıdır, eğer bilirseniz. 185- O Ramazan ayı ki hidayetin ve Furkanın beyânı olan Kur’ân, insanlara yol gösterici olarak onda indirilmiştir. Artık sizden her kim bu aya erişirse onda oruç tutsun. Hastalanan veya yolculukta bulunan ise (tutamadığı) günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez. Böylelikle o sayılı günleri tamamlayasınız, sizi hidâyete erdirmesine karşılık Allah’ı yüceltesiniz ve (O’na) şükredesiniz.
183. “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı.” Yüce Allah kullarına -geçmiş ümmetlere farz kıldığı gibi- orucu farz kılmakla lütuf ve ihsanda bulunduğunu haber vermektedir. Çünkü oruç bütün çağlar boyunca insanların maslahatı için olan şer-î hüküm ve emirlerden birisidir. Bu buyruk ile ümmet gayrete getirilmekte ve adeta şöyle denilmektedir: Amelleri kemale erdirmekte, en güzel hasletlere koşmakta başkaları ile yarışmanız gerekir. Çünkü oruç yalnız size has ağır işlerden değildir. Daha sonra Yüce Allah orucu meşru kılmaktaki hikmeti de söz konusu ederek:“Takva sahibi olasınız diye” buyurmaktadır. Oruç hiç şüphesiz takvanın en büyük sebeplerindendir. Çünkü onda Allah’ın emrini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak vardır. Orucun ihtiva ettiği takvânın kapsamında şu da vardır: Oruç tutan bir kimse, Allah’ın oruçlu iken kendisine haram kıldığı yemeyi, içmeyi, cima etmeyi vb. gibi nefsinin meylettiği şeyleri -bu yolla Allah’a yakınlaşmak isteyerek ve Allah’ın sevap ve mükâfatını umarak- terk etmektedir. Bu, takvânın bir parçasıdır. Ayrıca oruç tutan kişi Yüce Allah’ın murakabesi altında olduğu hususunda nefsini eğitir. Nefsinin arzularını -yerine getirebilme gücü olduğu halde- terk eder, çünkü o Yüce Allah’ın kendisine muttali olduğunu çok iyi bilmektedir. Bir diğer husus şudur: Oruçlu kişi şeytanın yürüdüğü yerleri daraltır. Çünkü şeytan Âdemoğlunun içinde kanın akıp gittiği gibi akar. Oruç sayesinde şeytanın geçitleri daralır ve kişinin işlediği masiyetler azalır. Ayrıca oruç tutan kişinin çoğunlukla itaatleri de artar. İtaatler ise takvânın hasletleri arasında yer alır. Bir diğer da husus şudur: Zenginin, açlığın acısını tatması yoksul fakirleri gözetmesini gerektirir. Bu da takvânın özellikleri arasında yer alır.
184. “Sayılı günler olarak.” Yüce Allah orucu mü’minlere farz kıldığını zikrettikten sonra bunun sayılı yani sayıca az ve gâyet kolay günler boyunca farz olduğunu haber vermektedir. Yüce Allah bir başka kolaylık göstererek:“Sizden kim hasta veya yolcu olursa o günler sayısınca başka günlerde oruç tutsun” diye buyurmaktadır. Hasta olanlara ve yolculukta bulunanlara verilen bu ruhsatın sebebi çoğunlukla bu hallerde zorlukla karşılaşılmasından dolayıdır. Her bir mü’minin orucun faydasını elde etmesi kaçınılmaz olduğundan dolayı Yüce Allah bu ruhsattan faydalanan kişilere hastalıkları sona erdiğinde ve yolculuk bitip artık rahata kavuşulduğunda, tutmadıkları oruçları diğer günlerde kaza etmelerini emretmiştir. Yüce Allah’ın:“o günler sayısınca” buyruğunda kişinin, tutmadığı Ramazan günleri sayısınca kaza edeceğine delil vardır. Oruç tutmadığı Ramazan ister tam (otuz gün) olsun, ister eksik (yirmi dokuz gün) olsun fark etmez. Buna göre kısa ve soğuk günlerde uzun ve sıcak günlerin kazasını yapması da caiz olduğu gibi aksi de caizdir. “Ona güç yetirenler” yani oruç tutabilenler, oruç tutmadıkları her bir gün için “bir fakir doyumu fidye versinler.” Bu hüküm orucun ilk farz kılındığı dönemde idi. Çünkü oruca alışkın değillerdi ve orucun farz kılınışında hiç şüphesiz onlar için bir zorluk vardı. Hikmeti sonsuz olan Rabbimiz en kolay yolla onları yavaş yavaş bu ibadete alıştırdı. Oruç tutabilen kimseyi daha faziletli olan oruç tutmak ile yemek yedirmek arasında muhayyer bıraktı. İşte bundan dolayı:“Oruç tutmanız sizin hakkınızda daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır. Daha sonra ise oruç, gücü yeten ve yetmeyen herkese kesin olarak farz kılındı ve gücü yetmeyen kimseye orucunu açtığı takdirde diğer günlerde kaza etmesi emrolundu. “Ona güç yetirenler” buyruğu şöyle de açıklanmıştır: İleri derecede yaşlı kimseler gibi oruç tutmakla katlanamayacakları kadar ağır bir zorlukla karşılaşanlar, oruç tutmadıkları her bir gün için bir yoksul doyumu fidye vermelidir. Doğru olan görüş de budur.
185. “O Ramazan ayı ki hidayetin ve Furkanın beyânı olan Kur’ân, insanlara yol gösterici olarak onda indirilmiştir.” Yani size farz kılınan oruç büyük bir ay olan Ramazan ayı orucudur. Bu ayda sizin hakkınızda Allah’ın büyük lütufları gerçekleşmiştir. Bu da dinî ve dünyevî maslahatlarınıza yol gösteren, hakkı en açık bir şekilde açıklayan, hak ile batılı, hidâyet ile sapıklığı, bahtiyar olanlarla bedbaht olanları ayıran (Furkan olan) Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu derece faziletli ve Allah’ın kendisinde sizi bunca ihsana mazhar kıldığı bir ay elbette ki orucun farz kılındığı bir dönem olmaya layıktır. Yüce Allah bu ayın orucunu farz kılarak faziletini açıklayıp özellikle bu ayda orucu farz kılış hikmetini beyan ettikten sonra da şöyle buyurmaktadır:“Artık sizden her kim bu aya erişirse onda oruç tutsun!” Bu buyruk ile yolculukta bulunmayan, sağlıklı ve gücü yeten kimselere oruç tutmanın kesin olarak farz olduğu beyan edilmektedir. Nesh sadece oruç tutmak ile fidye vermek arasındaki muhayyerlik hakkında söz konusu olduğundan dolayı hasta ve yolcu hakkında daha sonra tutmak üzere tutmama ruhsatı bulunduğu tekrarlanmıştır. Böylelikle ruhsatın da nesh edildiği intibaı ortadan kaldırılmış olmaktadır. Daha sonra şöyle buyrulmaktadır:“Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez.” Yüce Allah rızasına ulaştıran yolları size alabildiğine kolaylaştırmak ister. Öyleyse Yüce Allah’ın kullarına vermiş olduğu bütün emirler esasen son derece kolaydır. Bu emirlerin ağırlığını gerektiren ârızî bir takım hususlar ortaya çıkacak olursa, bunu bir daha kolaylaştırır. Bu da ya o hükmü bütünüyle ıskat eder (düşürür), yahut da çeşitli şekillerde onu hafifletir. Bu genişçe açıklanması mümkün olmayan özet bir ifadedir. Çünkü bunun teferruatı bütün şerî hükümler için söz konusudur ve bunun kapsamına bütün ruhsatlar ve hafifletici hükümler girmektedir. “Böylelikle o sayılı günleri tamamlayasınız.” Bu -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- herhangi bir kimsenin Ramazan orucunun bir bölümünü tutmakla oruç tutmanın maksadının tahakkuk edeceği vehmine kimse kapılmasın diyedir. Ayın sayısını tamamlamaya yönelik bu emir ile böyle bir vehim bertaraf edilmektedir. Bu ayın orucu tamamlandıktan sonra da kişi Yüce Allah’a, ihsan ettiği başarı, kolaylaştırma ve kullarına beyanı dolayısıyla şükretmeli, orucu bitirince Allah’ı yüceltmeli (tekbir etmeli)dir. Bunun kapsamına Şevval ayı hilalinin görülmesinden itibaren bayram hutbesi bitene kadar tekbir getirme de girmektedir.
Bakara 2:186
186- Kullarım sana beni sorarlarsa işte ben gerçekten pek yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına karşılık veririm. O halde onlar da çağrımı kabul etsinler ve Bana iman etsinler. Olur ki doğru yola ulaşırlar.
186. Bu buyruk, bir sorunun cevabıdır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından bazıları: Ey Allah’ın Rasûlü, demişlerdi. Rabbimiz yakın mıdır ki ona gizlice yalvaralım; yoksa uzak mıdır ki yüksek sesle seslenelim? Bunun üzerine Yüce Allah’ın:“Kullarım sana beni sorarlarsa işte ben gerçekten pek yakınım.” buyruğu nazil oldu. Çünkü Yüce Allah her şeye tanık olandır, her şeyi gözetleyendir. Gizli olan şeylere de gizliden gizli olan şeylere de muttalidir. O gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir. Aynı zamanda o kendisine dua edenlere de dualarını kabul etmek sureti ile pek yakındır. Bundan dolayı da:“Bana dua ettiğinde dua edenin duasına karşılık veririm” buyurmuştur. Dua iki türlüdür, ibadet duası ve istekte bulunma duası. Yakınlık da iki türlüdür. Allah’ın ilmi ile bütün yaratıklarına yakın olması, bir de kendisine ibadet ve dua edenlere isteklerine karşılık vermek, onlara yardım etmek ve tevfikini ihsan etmek suretiyle yakın olması. Uyanık bir kalple Rabbine dua eden, meşru bir duada bulunan ve duanın kabul edilmesine -haram yemek vb.- engel bir hali bulunmayan kimsenin, şüphesiz Allah duasını kabul edeceği vaadinde bulunmuştur. Özellikle de duanın kabul edilmesinin sebeplerini yerine getirmiş ise. Bu sebepler ise Yüce Allah’ın kavlî ve fiilî emir ve yasaklarına bağlı olmak, ona iman ve icabet etmektir. Bundan dolayı Yüce Allah:“O halde onlar da çağrımı kabul (icabet) etsinler, bana iman etsinler, Olur ki doğru yola ulaşırlar.” buyurmaktadır. Yani imana ve salih amellere muvaffakiyet demek olan rüşde (doğru yola) ulaşırlar, imana ve salih amellere aykırı olan haddi aşmaya da son verirler. Çünkü Allah’a iman ve onun emrine icabet etmek Yüce Allah’ın şu buyruğunda görüldüğü gibi ilmin elde edilmesine vesiledir:“Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı takvalı olursanız, O size (iyi ile kötüyü) ayırt edecek bir anlayış (furkan) verir.”(el-Enfal, 8/29) Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Bakara 2:187
187- Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin elbisenizdir, siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah nefislerinize karşı hainlik ettiğinizi bildiği için tevbenizi kabul etti ve sizi affetti. Artık kadınlarınıza yaklaşın ve Allah’ın size takdir ettiğini isteyin. Fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden tarafınızdan seçilinceye kadar yiyin için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescidlerde itikâfta bulunduğunuz zaman kadınlarınıza yaklaşmayın. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır, sakın onlara yaklaşmayın. İşte Allah insanlara takvaya erişsinler diye âyetlerini böylece açıklar.
187. Orucun farz kılındığı ilk dönemlerde müslümanlara uyuduktan sonra gece boyunca yemek, içmek ve cima haram idi. Bu, onların bazılarına zor geldi. Yüce Allah da bu hükmü hafifletti ve orucun bütün geceleri boyunca ister uyusun, ister uyumasılar yemeyi, içmeyi ve cimayı mubah kıldı. Çünkü onlar emrolundukları bazı şeyleri terk etmek sureti ile kendilerine hainlik ediyorlardı. Bunun üzerine Allah bu emri genişleterek “tevbenizi kabul etti.” Eğer onun bu genişletmesi olmasaydı sizin günaha girmeniz kaçınılmaz olurdu. “ve sizi affetti” geçmişteki hainliklerinizi bağışladı. “Artık” Allah tarafından gelen bu ruhsat ve genişlikten sonra “onlara” onlarla ilişki kurmak, öpmek, dokunmak vb. hallerle “yaklaşın ve Allah’ın size takdir ettiğini isteyin.” Eşlerinize yaklaşma halinde Yüce Allah’a da yakınlaşmayı niyet edin. Onlara yaklaşmaktaki en büyük maksat ise zürriyetin hâsıl olması, kendisinin ve eşinin iffetini koruması ve nikâhın maksatlarının husule gelmesidir. Allah’ın size takdir ettiklerinden birisi de Ramazan orucu gecelerine tesadüf eden Kadir Gecesidir. Öyleyse bu lezzetle meşgul olup bu Kadir gecesini kaçırmamalısınız. Çünkü kaçırılan bir lezzet bilâhare ele geçirilebilir, fakat Kadir Gecesi kaçırılacak olursa bir daha ele geçirilemez. “Fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden tarafınızdan seçilinceye kadar yiyin için” Bu; yeme, içme ve cimanın son vaktidir. Bu buyruktan anlaşıldığına göre fecrin (tan yerinin) ağardığından yana şüphe içerisinde iken yemek yenecek olursa bunun bir mahzuru yoktur. Yine bu buyrukta -emir ifadesi dolayısıyla- sahur yemeği yemenin de sahurun ertelenmesinin de müstehap olduğuna delil vardır. Bu da Yüce Allah’ın kullarına ruhsat vermesi ve kolaylık sağlamasından anlaşılmaktadır. Yine bu buyrukta kişinin cima dolayısıyla cünüp olduğunda tan yerinin ağarmasına rağmen gusletmemesinde bir sakınca olmadığın ve orucunun da geçerli olduğuna delil vardır. Çünkü cimanın tan yerinin ağarmasına kadar mubah olması, tan yerinin ağardığında kişinin cünüp olması sonucunu doğurur. Doğru olan bir şeyin doğurduğu sonuç da doğrudur. “Sonra” tan yeri ağardığı vakit “orucu” yani oruç bozan şeylerden uzak durmayı “geceye kadar tamamlayın.” Bu da güneşin batış vaktidir. Oruç gecelerinde ilişki mubah olmakla beraber herkes için mubah değildir. İtikâfta bulunan kimseye bu, helâl olmadığından Yüce Allah şu buyruğu ile bunu istisna etmektedir:“Mescidlerde itikâfta bulunduğunuz zaman kadınlarınıza yaklaşmayın.” Sizlerin itikâf vasfınız devam ettiği sürece onlara yaklaşmayın. İtikâf Allah’a itaat olmak üzere ve yalnızca ona yönelmek kastı ile mescitlerden ayrılmamak demektir ki bu ayet-i kerime onun meşru olduğuna ayrıca itikâfın yalnızca mescidde geçerli olduğuna delildir. Mescidlerin tarifinden de anlaşıldığı üzere bu mescidler, örfte “mescid” diye bilinen ve beş vakit namazın cemaatle kılındığı yerdir. Yine bu buyrukta eşlerin ilişkisinin itikafı bozan hususlardan biri olduğu da anlaşılmaktadır. “Bunlar” yani bu sayılanlar -ki onlar da oruçta yeme, içme, cima ve benzeri orucu bozan şeylerin haram olması, mazereti olmayan kimselere oruç açmanın haram kılınması ve itikafta bulunan kimse için ilişkinin haram olmasıdır- “Allah’ın” kulları için belirlediği ve işlemelerini yasak kıldığı “sınırlarıdır. Sakın onlara yaklaşmayın.” Yaklaşmama emri “sakın bunları işlemeyin” emrinden daha beliğdir. Çünkü yaklaşma yasağı bizatihi haram olan şeyi işleme yasağını da kapsar. Aynı zamanda o harama ulaştıran yolların yasaklanmasını da kapsar. Kul haramları terk etmekle emrolunduğu gibi onlardan mümkün olduğunca uzak durmak ve haramlara davet eden her türlü sebebi terk etmekle de emrolunmuştur. Emirlere gelince Allah bu konuda:“Bunlar Allah’ın sınırlarıdır, onları aşmayın.”(el-Bakara, 2/229) buyurarak onları çiğnemeyi yasaklamaktadır. “İşte Allah insanlara takvaya erişsinler diye âyetlerini böylece açıklar.” Sözü geçen hükümleri kullarına en mükemmel ve en açık şekilde tam anlamı ile izah eder, açıklar. Hak onlar için apaçık ortaya çıktığı takdirde onlar da ona tâbî olurlar. Batıl da açıkça ortaya çıktığında ondan uzak dururlar. Çünkü insan haram olduğunu bilmediği haram bir işi yapabilir. Eğer haram olduğunu bilirse de yapmaz. İşte Yüce Allah insanlara âyetlerini genişçe açıkladığına göre artık onların ileri süreceği herhangi bir mazeret ve delilleri kalmamaktadır. Bu da onların takvâlı olmalarına bir vesiledir.
Bakara 2:188
188- Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin ve bile bile insanların mallarından bir kısmını günah (bir yol) ile yemek için onları hâkimlere vermeyin.
188. “Mallarınızı” yani sizden başkalarının mallarını “batıl yollarla yemeyin.” Burada “mallarınızı” diye buyrulmuş olması müslüman bir kimsenin kendisi için sevdiği şeyi kardeşi için sevmesi, onun malına tıpkı kendi malına saygı gösterdiği gibi saygı göstermesi gerektiğinden dolayıdır. Diğer taraftan bir kimsenin başkasının malını yemesi, başkasına da gücü yetmesi halinde kendi malını yeme cesaretini kazandırır. Mal yeme biri hak diğeri de batıl yolla olmak üzere iki türlü olduğundan ve haram olan da sadece batıl yolla yeme olduğundan dolayı Yüce Allah, yenilen malı bu şekilde batılla kayıtlamıştır. Bunun kapsamına gasp, hırsızlık, emanet bırakılan veya ödünç verilen bir mala yahut buna benzer bir şeye hainlik etmek de girmektedir. Yine faiz akitleri, bütün çeşitleri ile kumar da bu batıl yollarla yemenin kapsamına girmektedir. Çünkü bu şekilde yenilen mallar mubah olan bir bedel karşılığında yenilmemektedir. Alışverişte, kira ve benzerlerinde aldatma sureti ile malların yenilmesi de batıl yollarla yeme kapsamı içerisindedir. Ücretle çalıştırılanların ücretlerinin yenilmesi de bu kapsama dâhildir. Ücretle çalışanların gereğini yerine getirmedikleri bir işin ücretini almaları da böyledir. Yalnızca Allah rızası gözetilmedikçe geçerli olmayan, Allah’a yakınlaştırıcı ameller ve ibadetler karşılığında ücret almak da bu kapsama girmektedir. Zekâtlardan, sadakalardan, vakıflardan ve vasiyetlerden, hak sahibi olmayan kimselerin bir şeyler almaları yahut haklarından fazlasını almaları da bu kapsama dâhildir. Bütün bunlar ve benzer şekiller, batıl yollarla mal yeme çerçevesi içerisindedir ve hiçbir şekilde helâl değildir. Hatta bu konuda bir anlaşmazlık çıksa ve şeriatla hükmeden bir hakimin huzurunda dava açılsa, malı batıl yolla yemek isteyen kişi de haklının delilini hükümsüz kılacak şekilde bir delil ortaya koysa ve hakim de buna binaen o haksız kimsenin lehine hüküm verecek olsa dahi bu böyledir. Zira hâkimin verdiği bu hüküm ne haram olan bir şeyi mubah kılabilir, ne de helâl olan bir şeyi haram kılabilir. Çünkü hâkim ancak işittiğine uygun olarak hüküm verir, yoksa işlerin hakikatleri olduğu gibidir. O nedenle hâkimin verdiği hükümde haksız olan için ne rahat etme ne malın helâl olma ihtimali ne de huzur söz konusu değildir. Bir kimse hâkime batıl bir delil sunacak olsa, hâkim de buna dayanarak onun lehine hüküm verecek olsa, bu helâl olmayan şey o kimse için helâl olmaz ve böyle bir kimse başkasının malını batıl yol ile ve günah ile -hem de bunu bile bile- yemiş olur. Böyle birisinin cezası da daha ağır olur, buna binaen ona verilecek ceza da daha ağırdır. Buna binaen vekil, kendisine vekalet verenin davasında haksız olduğunu bilir ise haksız olan adına davayı sürdürmesi, onu savunması helâl değildir. Nitekim Yüce Allah:“Hainlerin savunucusu olma!”(en-Nisa, 4/105) buyurmaktadır.
Bakara 2:189
189- Sana hilalleri soruyorlar. De ki: Onlar insanlar için bir de hac için vakit ölçüleridir. İyilik evlere arkalarından girmeniz değildir, fakat esas iyilik kişinin takva sahibi olmasıdır. O halde evlere kapılarından girin. Allah’a karşı takvalı olun ki kurtuluşa eresiniz.”
189. “Sana hilalleri soruyorlar” yani hilallerin faydası ve hikmeti nedir diye, yahut da bizâtihi hilâller hakkında sana soruyorlar. “De ki: Onlar insanlar için bir de hac için vakit ölçüleridir.” Yani Yüce Allah lütuf ve rahmeti ile hilalleri bu şekilde düzenlemiştir. Hilal ayın başında oldukça ince görünür. Ayın ortasına giderek artıp büyür, sonra ay bitinceye kadar eksilmeye devam eder. Bu böylece sürüp gider. İnsanlar bu yolla oruç, zekât, kefaretler ve hac gibi ibadetlerinin vakitlerini bilsinler diye böyledir. Hac belli aylarda gerçekleştiği ve uzun bir süreç olduğundan dolayı ayrıca; “bir de hac için” diye buyurulmuştur. Bu yolla aynı şekilde vadeleri belirlenmiş borçların zamanları, kira akitlerinin süreleri, iddetlerin ve hamileliklerin süreleri ve buna benzer insanların (zamanlama açısından) ihtiyaç duydukları bütün süreler bilinir. Yüce Allah ayları küçük, büyük, alim, cahil herkesin bildiği şekilde bir hesap aracı olarak tayin etmiştir. Eğer hesap güneş senesine göre yapılmış olsa, bunu insanlar arasında bilenler pek az olurdu. “İyilik evlere arkalarından girmeniz değildir.” Bu Ensar ile diğer Arapların ihramlı iken yaptıkları bir davranışı dile getirmektedir. Şöyle ki onlar ihramlı oldukları vakit evlere kapılarından girmiyorlar ve bunu da ibadet olarak yapıyor ve bunu iyilik zannediyorlardı. Yüce Allah böyle bir işin iyilik olmadığını haber vermektedir. Çünkü o böyle bir işi onlara teşri buyurmamıştır. Allah’ın ve Rasûlü’nün teşri buyurmadığı bir ibadet ile ibadet etmeye kalkışan herkes bid’at bir şeyle ibadete kalkışmış demektir. Yüce Allah bu buyruğu ile evlere kapılarından girmelerini emretmektedir; çünkü böylesi onlara kolaydır ve kolaylık şeriatın kurallarından birisidir. Ayet-i kerimenin işaretinden insanın ulaşmak istediği her bir işe ona ulaştıran yakın ve kolay yoldan gitmesi gerektiği de anlaşılmaktadır. Mesela iyiliği emretmek ve kötülüğü engellemek isteyen kişi, işlerin durumunu göz önünde bulundurmalı bu konuda maksadı kısmen ya da tamamen gerçekleştirecek olan yumuşak davranma ve güzel idare şeklini kullanmalıdır. İlim öğrenen ve öğretenin de maksadını gerçekleştirecek en kısa ve en kolay yolu izlemesi gerekir. Herhangi bir işi gerçekleştirmek isteyip ona uygun kapısından girerek gerçekleştirmeye çalışan ve buna özen gösteren bir kimsenin ma’bud ve mutlak melikin yardımı ile maksadına kavuşması kaçınılmaz bir şeydir. “Allah’a karşı takvalı olun.” İşte Allah’ın emretmiş olduğu iyilik budur. Bu da sürekli olarak Allah’ı göz önünde bulundurmak, emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak suretiyle takvâya bağlı kalmaktır. İşte arzulananı elde etmek ve korkulanlardan kurtulmak demek olan felah budur. Allah’a karşı takvalı olmayan bir kimsenin başarı ve mutluluğa (felaha) yol bulmasına ise imkân yoktur. Allah’a karşı takvalı olanlar ise başarı ve mutluluğa erişir.
Bakara 2:190
190- Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın. Aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez. 191- Onları nerede bulursanız öldürün, sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne katilden beterdir. Onlar sizinle Mescid-i Haram’da savaşmadıkça sakın siz de onlarla orada savaşmayın. Eğer sizinle savaşırlarsa onları öldürün. Kâfirlerin cezası işte böyledir. 192- Bununla beraber eğer (küfürden) vazgeçerlerse şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 193- Fitne kalmayıp din, yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
190. Bu âyet-i kerimeler, Allah yolunda savaş emrini ihtiva etmektedir. Bu emir müslümanların Medine’ye hicret etmesinden sonra verilmişti. Daha önceleri savaştan ellerini çekmekle emrolundukları halde müslümanlar savaşacak gücü bulunca Allah da onlara savaşma emrini verdi. Savaşın “Allah yolunda” olmakla tahsis edilmesi cihadda ihlâsa bir teşviktir ve müslümanlar arasındaki fitnelerde savaşmayı yasaklamak içindir. “Sizinle savaşanlarla” yani sizinle savaşmaya hazır olanlarla demektir ki bunlar da mükellef erkeklerdir. Savaş hakkında görüş belirtemeyen ve savaşamayan yaşlılar bundan müstesnadır. “Aşırı gitmeyin.” Aşırı gitmenin yasaklanması kadın, deli, çocuk, rahib ve bunlara benzer savaşmayan kimselerin öldürülmesi, öldürülenlerin azalarının kesilmesi, hayvanların öldürülmesi, müslümanlar lehine maslahatı olmadıkça ağaç ve benzeri şeylerin kesilmesi gibi bütün haksızlık ve aşırı gitme türlerini kapsamaktadır. Cizye vermek istemeleri halinde istekleri kabul edilmesi gereken kimselerle savaşmak da aşırı gitmek ve haksızlık kabilindendir. Çünkü böyle bir şey caiz değildir.
191-192. “Onları nerede bulursanız öldürün.” Bu, her zaman için nerede karşılaşılırsa karşılaşılsın ister savunma, ister hücum yoluyla onlarla savaşma emrini içermektedir. Daha sonra bu genel savaş emrinden “Mescid-i Haram’da” istisnası getirilmektedir. Mescid-i Haram’da onlar savaşa başlamadıkça onlarla savaş caiz değildir. Onlar başlayacak olurlarsa bu haksızlık ve saldırılarına mukabil onlarla savaşılır. Bu da her zaman için geçerli bir hükümdür. Tâ ki küfürlerinden vazgeçip müslüman oluncaya kadar. O vakit Allah da tevbelerini kabul eder. Bundan önce Allah’ı inkar etmiş ve Mescid-i Haram’da şirk koşmuş, Allah’ın Rasûlü’nü ve mü’minleri oraya girmekten alıkoymuş olsalar dahi böyledir. Bu da Allah’ın kullarına olan rahmet ve keremindendir. Mescid-i Haram civarında savaş, haram beldede fesat çıkarma ihtimalini de akıla getirdiğinden dolayı Yüce Allah Mescid-i Haram’da şirk koşup Allah’ın dininden alıkoyma fitnesinin öldürmenin zararından daha ağır olduğunu haber vermektedir. O halde ey müslümanlar; bu şartlar altında onlarla savaşmakta sizin için vebal söz konusu değildir. Bu âyet-i kerime şu ünlü kaideye delil gösterilebilir:“Daha büyük bir kötülüğü önlemek için iki kötülükten daha hafif olanı tercih edilir.”
193. Daha sonra Yüce Allah kendi yolunda savaşmanın maksadını söz konusu ederek, cihaddan maksadın, kâfirlerin kanlarını akıtmak ve mallarını almak olmadığını belirtmektedir. Aksine cihaddan maksad:“Din yalnız Allah’ın oluncaya kadar” hedefinin gerçekleştirilmesidir. Yani Yüce Allah’ın dininin diğer dinlere üstün gelmesi, onun karşıtı olan şirk ve benzeri her bir şeyin -ki buradaki “fitne” ile kastedilen de şirktir- bertaraf edilmesidir. İşte bu maksat gerçekleşecek olursa ne kimsenin öldürülmesi ne de savaş söz konusu olmaz. “Eğer” Mescid-i Haram civarında sizinle savaşmaktan “vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur” yani siz onlara -aralarından zulmedenler müstesna- hiçbir şekilde saldırmayın, haksızlık etmeyin. Aralarından zulme yönelen kimse ise zulmü kadarı ile cezalandırılmayı hak eder.
Bakara 2:191
190- Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın. Aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez. 191- Onları nerede bulursanız öldürün, sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne katilden beterdir. Onlar sizinle Mescid-i Haram’da savaşmadıkça sakın siz de onlarla orada savaşmayın. Eğer sizinle savaşırlarsa onları öldürün. Kâfirlerin cezası işte böyledir. 192- Bununla beraber eğer (küfürden) vazgeçerlerse şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 193- Fitne kalmayıp din, yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
190. Bu âyet-i kerimeler, Allah yolunda savaş emrini ihtiva etmektedir. Bu emir müslümanların Medine’ye hicret etmesinden sonra verilmişti. Daha önceleri savaştan ellerini çekmekle emrolundukları halde müslümanlar savaşacak gücü bulunca Allah da onlara savaşma emrini verdi. Savaşın “Allah yolunda” olmakla tahsis edilmesi cihadda ihlâsa bir teşviktir ve müslümanlar arasındaki fitnelerde savaşmayı yasaklamak içindir. “Sizinle savaşanlarla” yani sizinle savaşmaya hazır olanlarla demektir ki bunlar da mükellef erkeklerdir. Savaş hakkında görüş belirtemeyen ve savaşamayan yaşlılar bundan müstesnadır. “Aşırı gitmeyin.” Aşırı gitmenin yasaklanması kadın, deli, çocuk, rahib ve bunlara benzer savaşmayan kimselerin öldürülmesi, öldürülenlerin azalarının kesilmesi, hayvanların öldürülmesi, müslümanlar lehine maslahatı olmadıkça ağaç ve benzeri şeylerin kesilmesi gibi bütün haksızlık ve aşırı gitme türlerini kapsamaktadır. Cizye vermek istemeleri halinde istekleri kabul edilmesi gereken kimselerle savaşmak da aşırı gitmek ve haksızlık kabilindendir. Çünkü böyle bir şey caiz değildir.
191-192. “Onları nerede bulursanız öldürün.” Bu, her zaman için nerede karşılaşılırsa karşılaşılsın ister savunma, ister hücum yoluyla onlarla savaşma emrini içermektedir. Daha sonra bu genel savaş emrinden “Mescid-i Haram’da” istisnası getirilmektedir. Mescid-i Haram’da onlar savaşa başlamadıkça onlarla savaş caiz değildir. Onlar başlayacak olurlarsa bu haksızlık ve saldırılarına mukabil onlarla savaşılır. Bu da her zaman için geçerli bir hükümdür. Tâ ki küfürlerinden vazgeçip müslüman oluncaya kadar. O vakit Allah da tevbelerini kabul eder. Bundan önce Allah’ı inkar etmiş ve Mescid-i Haram’da şirk koşmuş, Allah’ın Rasûlü’nü ve mü’minleri oraya girmekten alıkoymuş olsalar dahi böyledir. Bu da Allah’ın kullarına olan rahmet ve keremindendir. Mescid-i Haram civarında savaş, haram beldede fesat çıkarma ihtimalini de akıla getirdiğinden dolayı Yüce Allah Mescid-i Haram’da şirk koşup Allah’ın dininden alıkoyma fitnesinin öldürmenin zararından daha ağır olduğunu haber vermektedir. O halde ey müslümanlar; bu şartlar altında onlarla savaşmakta sizin için vebal söz konusu değildir. Bu âyet-i kerime şu ünlü kaideye delil gösterilebilir:“Daha büyük bir kötülüğü önlemek için iki kötülükten daha hafif olanı tercih edilir.”
193. Daha sonra Yüce Allah kendi yolunda savaşmanın maksadını söz konusu ederek, cihaddan maksadın, kâfirlerin kanlarını akıtmak ve mallarını almak olmadığını belirtmektedir. Aksine cihaddan maksad:“Din yalnız Allah’ın oluncaya kadar” hedefinin gerçekleştirilmesidir. Yani Yüce Allah’ın dininin diğer dinlere üstün gelmesi, onun karşıtı olan şirk ve benzeri her bir şeyin -ki buradaki “fitne” ile kastedilen de şirktir- bertaraf edilmesidir. İşte bu maksat gerçekleşecek olursa ne kimsenin öldürülmesi ne de savaş söz konusu olmaz. “Eğer” Mescid-i Haram civarında sizinle savaşmaktan “vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur” yani siz onlara -aralarından zulmedenler müstesna- hiçbir şekilde saldırmayın, haksızlık etmeyin. Aralarından zulme yönelen kimse ise zulmü kadarı ile cezalandırılmayı hak eder.
Bakara 2:192
190- Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın. Aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez. 191- Onları nerede bulursanız öldürün, sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne katilden beterdir. Onlar sizinle Mescid-i Haram’da savaşmadıkça sakın siz de onlarla orada savaşmayın. Eğer sizinle savaşırlarsa onları öldürün. Kâfirlerin cezası işte böyledir. 192- Bununla beraber eğer (küfürden) vazgeçerlerse şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 193- Fitne kalmayıp din, yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
190. Bu âyet-i kerimeler, Allah yolunda savaş emrini ihtiva etmektedir. Bu emir müslümanların Medine’ye hicret etmesinden sonra verilmişti. Daha önceleri savaştan ellerini çekmekle emrolundukları halde müslümanlar savaşacak gücü bulunca Allah da onlara savaşma emrini verdi. Savaşın “Allah yolunda” olmakla tahsis edilmesi cihadda ihlâsa bir teşviktir ve müslümanlar arasındaki fitnelerde savaşmayı yasaklamak içindir. “Sizinle savaşanlarla” yani sizinle savaşmaya hazır olanlarla demektir ki bunlar da mükellef erkeklerdir. Savaş hakkında görüş belirtemeyen ve savaşamayan yaşlılar bundan müstesnadır. “Aşırı gitmeyin.” Aşırı gitmenin yasaklanması kadın, deli, çocuk, rahib ve bunlara benzer savaşmayan kimselerin öldürülmesi, öldürülenlerin azalarının kesilmesi, hayvanların öldürülmesi, müslümanlar lehine maslahatı olmadıkça ağaç ve benzeri şeylerin kesilmesi gibi bütün haksızlık ve aşırı gitme türlerini kapsamaktadır. Cizye vermek istemeleri halinde istekleri kabul edilmesi gereken kimselerle savaşmak da aşırı gitmek ve haksızlık kabilindendir. Çünkü böyle bir şey caiz değildir.
191-192. “Onları nerede bulursanız öldürün.” Bu, her zaman için nerede karşılaşılırsa karşılaşılsın ister savunma, ister hücum yoluyla onlarla savaşma emrini içermektedir. Daha sonra bu genel savaş emrinden “Mescid-i Haram’da” istisnası getirilmektedir. Mescid-i Haram’da onlar savaşa başlamadıkça onlarla savaş caiz değildir. Onlar başlayacak olurlarsa bu haksızlık ve saldırılarına mukabil onlarla savaşılır. Bu da her zaman için geçerli bir hükümdür. Tâ ki küfürlerinden vazgeçip müslüman oluncaya kadar. O vakit Allah da tevbelerini kabul eder. Bundan önce Allah’ı inkar etmiş ve Mescid-i Haram’da şirk koşmuş, Allah’ın Rasûlü’nü ve mü’minleri oraya girmekten alıkoymuş olsalar dahi böyledir. Bu da Allah’ın kullarına olan rahmet ve keremindendir. Mescid-i Haram civarında savaş, haram beldede fesat çıkarma ihtimalini de akıla getirdiğinden dolayı Yüce Allah Mescid-i Haram’da şirk koşup Allah’ın dininden alıkoyma fitnesinin öldürmenin zararından daha ağır olduğunu haber vermektedir. O halde ey müslümanlar; bu şartlar altında onlarla savaşmakta sizin için vebal söz konusu değildir. Bu âyet-i kerime şu ünlü kaideye delil gösterilebilir:“Daha büyük bir kötülüğü önlemek için iki kötülükten daha hafif olanı tercih edilir.”
193. Daha sonra Yüce Allah kendi yolunda savaşmanın maksadını söz konusu ederek, cihaddan maksadın, kâfirlerin kanlarını akıtmak ve mallarını almak olmadığını belirtmektedir. Aksine cihaddan maksad:“Din yalnız Allah’ın oluncaya kadar” hedefinin gerçekleştirilmesidir. Yani Yüce Allah’ın dininin diğer dinlere üstün gelmesi, onun karşıtı olan şirk ve benzeri her bir şeyin -ki buradaki “fitne” ile kastedilen de şirktir- bertaraf edilmesidir. İşte bu maksat gerçekleşecek olursa ne kimsenin öldürülmesi ne de savaş söz konusu olmaz. “Eğer” Mescid-i Haram civarında sizinle savaşmaktan “vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur” yani siz onlara -aralarından zulmedenler müstesna- hiçbir şekilde saldırmayın, haksızlık etmeyin. Aralarından zulme yönelen kimse ise zulmü kadarı ile cezalandırılmayı hak eder.
Bakara 2:193
190- Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın. Aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez. 191- Onları nerede bulursanız öldürün, sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne katilden beterdir. Onlar sizinle Mescid-i Haram’da savaşmadıkça sakın siz de onlarla orada savaşmayın. Eğer sizinle savaşırlarsa onları öldürün. Kâfirlerin cezası işte böyledir. 192- Bununla beraber eğer (küfürden) vazgeçerlerse şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 193- Fitne kalmayıp din, yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
190. Bu âyet-i kerimeler, Allah yolunda savaş emrini ihtiva etmektedir. Bu emir müslümanların Medine’ye hicret etmesinden sonra verilmişti. Daha önceleri savaştan ellerini çekmekle emrolundukları halde müslümanlar savaşacak gücü bulunca Allah da onlara savaşma emrini verdi. Savaşın “Allah yolunda” olmakla tahsis edilmesi cihadda ihlâsa bir teşviktir ve müslümanlar arasındaki fitnelerde savaşmayı yasaklamak içindir. “Sizinle savaşanlarla” yani sizinle savaşmaya hazır olanlarla demektir ki bunlar da mükellef erkeklerdir. Savaş hakkında görüş belirtemeyen ve savaşamayan yaşlılar bundan müstesnadır. “Aşırı gitmeyin.” Aşırı gitmenin yasaklanması kadın, deli, çocuk, rahib ve bunlara benzer savaşmayan kimselerin öldürülmesi, öldürülenlerin azalarının kesilmesi, hayvanların öldürülmesi, müslümanlar lehine maslahatı olmadıkça ağaç ve benzeri şeylerin kesilmesi gibi bütün haksızlık ve aşırı gitme türlerini kapsamaktadır. Cizye vermek istemeleri halinde istekleri kabul edilmesi gereken kimselerle savaşmak da aşırı gitmek ve haksızlık kabilindendir. Çünkü böyle bir şey caiz değildir.
191-192. “Onları nerede bulursanız öldürün.” Bu, her zaman için nerede karşılaşılırsa karşılaşılsın ister savunma, ister hücum yoluyla onlarla savaşma emrini içermektedir. Daha sonra bu genel savaş emrinden “Mescid-i Haram’da” istisnası getirilmektedir. Mescid-i Haram’da onlar savaşa başlamadıkça onlarla savaş caiz değildir. Onlar başlayacak olurlarsa bu haksızlık ve saldırılarına mukabil onlarla savaşılır. Bu da her zaman için geçerli bir hükümdür. Tâ ki küfürlerinden vazgeçip müslüman oluncaya kadar. O vakit Allah da tevbelerini kabul eder. Bundan önce Allah’ı inkar etmiş ve Mescid-i Haram’da şirk koşmuş, Allah’ın Rasûlü’nü ve mü’minleri oraya girmekten alıkoymuş olsalar dahi böyledir. Bu da Allah’ın kullarına olan rahmet ve keremindendir. Mescid-i Haram civarında savaş, haram beldede fesat çıkarma ihtimalini de akıla getirdiğinden dolayı Yüce Allah Mescid-i Haram’da şirk koşup Allah’ın dininden alıkoyma fitnesinin öldürmenin zararından daha ağır olduğunu haber vermektedir. O halde ey müslümanlar; bu şartlar altında onlarla savaşmakta sizin için vebal söz konusu değildir. Bu âyet-i kerime şu ünlü kaideye delil gösterilebilir:“Daha büyük bir kötülüğü önlemek için iki kötülükten daha hafif olanı tercih edilir.”
193. Daha sonra Yüce Allah kendi yolunda savaşmanın maksadını söz konusu ederek, cihaddan maksadın, kâfirlerin kanlarını akıtmak ve mallarını almak olmadığını belirtmektedir. Aksine cihaddan maksad:“Din yalnız Allah’ın oluncaya kadar” hedefinin gerçekleştirilmesidir. Yani Yüce Allah’ın dininin diğer dinlere üstün gelmesi, onun karşıtı olan şirk ve benzeri her bir şeyin -ki buradaki “fitne” ile kastedilen de şirktir- bertaraf edilmesidir. İşte bu maksat gerçekleşecek olursa ne kimsenin öldürülmesi ne de savaş söz konusu olmaz. “Eğer” Mescid-i Haram civarında sizinle savaşmaktan “vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur” yani siz onlara -aralarından zulmedenler müstesna- hiçbir şekilde saldırmayın, haksızlık etmeyin. Aralarından zulme yönelen kimse ise zulmü kadarı ile cezalandırılmayı hak eder.
Bakara 2:194
194- Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler de karşılıklıdır. Onun için size kim saldırırsa siz de tıpkı onların size saldırdıkları gibi (misliyle) karşılık verin. Allah’a karşı takvalı olun ve bilin ki Allah takva sahipleri ile beraberdir.
194. “Haram ay haram aya karşılıktır.” Bununla müşriklerin, Hudeybiye yılında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının Mekke’ye girmelerini engellemelerinin kastedilmiş olması muhtemeldir. Hudeybiye’de müşrikler müslümanlarla ertesi sene Mekke’ye girmek üzere anlaşmışlardı. İşte Hudeybiye’deki bu alıkoyma da yapılamayan umrenin kazası da haram ayda gerçekleşmişti ki o da Zülkade ayı idi. Buna göre ayetin manası bu haram ay diğer haram aya karşılıktır, demek olur. Bu buyruk ile ibadetlerini tamamlamak ve eksiklerini gidermek sureti ile ashab-ı kiramın kalpleri de hoş tutulmuştur. Anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Sizler her ne kadar onlarla haram ayda savaştı iseniz de onlar da bu ayda sizinle savaşmışlardır ve asıl haddi aşarak saldırıda bulunanlar da onlardır. O nedenle bu konuda sizin için herhangi bir vebal yoktur. Buna göre Yüce Allah’ın “hürmetler karşılıklıdır” buyruğu da genelin özele atfedilmesi kabilinden olur. Yani ister haram ay, ister haram belde, ister ihram yahut da bundan daha umumi olan herhangi bir şey, kısacası şeriatın hürmet edilmesini emretmiş olduğu her bir hususa karşı her kimin bir cüretkârlığı ortaya çıkacak olursa bundan dolayı ona karşılık cezalandırılır. Buna binaen haram ayda savaşanla savaşılır. Haram beldenin saygınlığını çiğneyen cezalandırılır ve onun saygınlığı olmaz. Kendisine denk birisini öldürülen kimse de ona karşılık öldürülür, onu yaralar veya bir organını keserse ona kısas uygulanır. Başkasının saygı duyulması gereken malını haksızca alan bir kimseden de onun bedeli alınır. Peki, acaba hak sahibinin bizzat kendisine haksızlık edenin malından hakkı kadarını alma hakkı var mıdır yok mudur? Bu hususta ilim adamları arasında görüş ayrılığı vardır. Tercihe şayan olan görüş şudur: Eğer o hakkın tahakkukuna sebep olan şey, misâfirin ağırlanmaması gibi yahut hanımın veya yakın akrabanın nafakasını sağlamakla yükümlü olanın bu nafakaları vermemesi gibi açık (zahir) bir hak ise böyle bir hakkın haksızlık edenin malından alınması caizdir. Şâyet hakka yol açan sebep -mesela başkasının kendisindeki alacağını inkâr eden yahut elindeki emanete hainlik eden veya başkasından bir şey çalan vb. hallerde olduğu gibi- gizli ise bu hakka karşılık olarak haksızlık edenin malından bir şey alınması caiz değildir. Bu görüş konu ile ilgili delillerin bir arada mütalaa edilmesinin bir sonucudur. İşte bundan dolayı Yüce Allah da az önce geçen hususları pekiştirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Onun için size kim saldırırsa siz de tıpkı onların size saldırdıkları gibi karşılık verin.” Bu da kısas niteliğinin mahiyetini açıklamaktadır ve bu mahiyet de haksızlık yapana verilen karşılığın misli ile olması şeklinde tespit edilmiştir. Haksızlığı cezalandırma ruhsatı verildiğinde nefisler intikam almak istediklerinden dolayı durmaları gereken sınırda çoğunlukla durmadığından, Allah azze ve celle takvayı emretmektedir ki takva da O’nun çizmiş olduğu sınırlarda durmak ve bu sınırları aşmamaktır. “Bilin ki Allah” yardımı, desteği ve tevfiki ile “takva sahipleriyle beraberdir.” Allah kiminle birlikte olursa onlar ebedi mutluluğu elde ederler. Takva sahibi olmayanlardan ise dostluğunu çeker, onları yardımsız bir şekilde kendi başlarına bırakır. Bu durumdaki kişilerin ise helâk olmaları kendi şah damarlarından bile daha yakındır kendilerine.
Bakara 2:195
195- Allah yolunda infak edin ve ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İhsan edin, şüphesiz Allah ihsan edenleri sever.
195. Yüce Allah kullarına kendi yolunda harcamalarda (infak) bulunmalarını emretmektedir. Allah yolunda infak ise Allah’a götüren yollarda mal harcamaktır. Bunlar ise yoksula sadaka vermek, yakına sadaka vermek yahut azığının karşılanması gereken kimseye nafaka vermek gibi bütün hayır yollarını kapsar. Bunların en büyüğü ve bunun kapsamına hepsinden öncelikle giren ise Allah yolunda cihad için infak etmek, malını harcamaktır. Çünkü bu yolda infak mal ile cihaddır ve bu da tıpkı beden ile cihad gibi bir farzdır. Bunda çok büyük menfaatler vardır. Müslümanların güçlenmesine, şirkin ve müşriklerin de zayıflatılmasına katkıda bulunulur, Allah’ın dininin uygulanması ve daha bir güçlendirilmesine yardım edilmiş olur. Allah yolunda cihad ancak Allah yolunda infak üzerinde yükselir. Bu uğurda infak, ruh olmaksızın bedenin varlığının mümkün olmamasına benzer. Allah yolunda infak terk edilirse cihad iptal edilmiş olur, düşmanlar müslümanlara musallat olurlar ve daha bir azgınlaşırlar. O halde Yüce Allah’ın:“Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” buyruğu da bu emrin bir nevi gerekçesidir. Kişinin kendi eli ile kendisini tehlikeye atması da iki türlüdür. Birisi kulun emrolunduğu, bedenin yahut canın helâk olmasını gerektiren veya ona yakın bir noktaya getiren şeyi terk etmesi, canın veya ruhun telefine sebep olan işi yapması dolayısıyla olur. Bunun kapsamına pek çok şey girer. Allah yolunda cihad yahut bu uğurda infakta bulunmayı terk etmek bunlar arasındadır. Çünkü bunlar düşmanın musallat olması sonucunu verir. İnsanın herhangi bir çarpışma yahut korkulu bir yolculuk veya yırtıcı hayvanları ya da yılanları çok olan bir yere gitmesi yahut bir ağaca ya da tehlikeli yüksek bir yapıya çıkması yahut tehlikesi bulunan bir şeyin altına girmesi ve buna benzer şekillerde tehlikeye atılması bunlar arasında yer alır. Bu ve benzerlerini yapan bir kimse kendi eliyle kendisini tehlikeye atmış olur. Allah’a isyan gerektiren işleri devamlı yapmak ve tevbeyi hatırına getirmemek de bunlar arasındadır. Terk edilmeleri ruhu da dini de yok eden Allah’ın emretmiş olduğu farzların terk edilmesi de bunlar arasındadır. Allah yolunda infak ihsan çeşitlerinden biri olduğundan ötürü Yüce Allah genel olarak ihsanda bulunmayı emrederek:“İhsan edin, şüphesiz Allah ihsan edenleri sever” diye buyurmaktadır. Bu da bütün ihsan çeşitlerini kapsar. Çünkü ayet bu konuda herhangi bir kayıt getirmemektedir. Dolayısıyla az önce geçtiği gibi mal ile ihsan kapsamına girdiği gibi, mevki itibari ile aracı olmakla vb. benzeri yollarla yapılan ihsan da bunun kapsamına girer. Yine iyiliği emredip kötülükten uzaklaştırmaya çalışmak ve faydalı bilgiyi öğretmek de ihsan kapsamına girer. İnsanların ihtiyaçlarını gidermek, sıkıntılarını kaldırmak, hastalarını ziyaret etmek, cenazelerine katılmak, yollarını şaşırmış olanlarına yol göstermek, bir iş yapmakta olana yardımcı olmak, bir işi doğru dürüst yapamayanın yerine o işi yapmak ve buna benzer Allah’ın emretmiş olduğu iyilik türünden olan bütün ihsanlar da bu kapsama dahildir. Yine Yüce Allah’a ibadet konusundaki ihsan da bunun kapsamına girmektedir. Nitekim ibadetteki ihsan, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in zikrettiği üzere şöyle olur:“İhsan, Allah’a onu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni görür.” İşte bu niteliklere sahip olan bir kimse Yüce Allah’ın haklarında: “İhsanda bulunanlara daha güzeli ve daha fazlası da vardır.”(Yunus, 10/26) buyurduğu kimselerden olur. Allah böyleleri ile beraberdir, onlara doğruyu gösterir ve onları hakka iletir. Bütün işlerinde de onlara yardımcı olur.
Yüce Allah oruç ve cihada dair hükümleri söz konusu ettikten sonra hacca dair hükümleri zikrederek şöyle buyurmaktadır:
Bakara 2:196
196- Haccı da Umreyi de Allah için tamamlayın. Eğer alıkonulursanız o halde kolayınıza gelen kurbanlardan gönderin. O kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Artık içinizden her kim hasta olur yahut başında bir eziyet bulunursa ona oruç, sadaka yahut da kurbandan (biri ile) fidye (vacip olur). Güvende olduğunuz vakit ise kim Hac zamanına kadar umreden faydalanmak (temettu) isterse kurbandan kolayına geleni kessin; fakat kim bulamazsa hac günlerinde üç, döndüğünüz vakit de yedi gün olmak üzere tam on gün oruç tutsun. Bu, aile ikametgahı Mescid-i Haram civarında olmayanlar içindir. Allah’tan korkun ve bilin ki gerçekten Allah’ın cezası pek çetindir.
196. “Haccı da umreyi de Allah için tamamlayın” buyruğu bir kaç hususa delildir: 1. Hac ve Umrenin farz oluşları 2. Hac ve umreyi Peygamberin uygulamasının ve:“Hac (ve umre) ibadetlerinizi benden öğrenin.” buyruğunun delalet etmiş olduğu rükün ve vacipleri ile tamamlamanın farz olduğu 3. Umrenin farz olduğunu kabul edenlerin görüşlerinin lehine delil vardır. 4. Hac ve umreye başlanıldığı takdirde nafile olsalar dahi onları tamamlamak farzdır. 5. Hac ve Umreyi oldukça güzel ve mükemmel şekilde yapma emri verilmektedir. Bu ise onlar için gerekli olan fiilleri yapmaya ek bir husustur. 6. Yine bu buyrukta bu amellerin “Allah için” ihlâsla yapılmaları emredilmektedir. 7. Hac ve umre için ihrama girmiş bir kimse herhangi bir şey dolayısıyla bunları tamamlamadıkça ihramdan çıkmamalıdır. Ancak Yüce Allah’ın istisna ettiği alıkonma (ihsar) müstesnadır ki bundan dolayı O şöyle buyurmuştur: “Eğer alıkonulursanız” yani hastalık ya da yolunuzu kaybetmek yahut düşman veya buna benzer engel teşkil eden hasr (alıkonma) türlerinden herhangi biri ile bunları tamamlamak için Beyt’e ulaşmanız engellenirse “o halde kolayınıza gelen kurbanlardan gönderin.” Yani kolayınıza gelen hediye kurbanı kesin. Bu da muhsar olanın keseceği ya bir devenin yedide biri ya bir ineğin yedide biri yahut da bir koyundur. İhsar sebebi ile bunların kesilmesinden sonra -Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının Hudeybiye’de müşrikler kendilerini engellediğinde yaptıkları gibi- tıraş olur ve ihramından çıkar. Şâyet hediye kurbanı bulamayacak olursa tıpkı temettu haccında olduğu gibi on gün oruç tutar sonra da ihramdan çıkar. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin.” Bu da ihramın yasaklarından birisidir. Baştan yahut bedenden kıllar tıraş olma veya başka bir yolla -çünkü hepsi aynı şeydir- izale edilmemelidir. Zira bundan maksat kişinin belli bir sıkıntıya katlanarak mütevazı olması ve bunları izale etmekle rahata düşkünlükten alıkonmasıdır. Böyle bir şey ise saçın ve kılların yerinde kalması ile tahakkuk eder. İlim adamlarının pek çoğu rahata düşkünlükten alıkonma ortak noktasından hareketle tırnakların kesilmesini de saça ve kıla kıyas etmişler ve tırnakların da kesilmeyeceğini söylemişlerdir. Sözü geçen bu yasak da hediye kurbanı yerine ulaşacağı vakte kadar devam eder ki bu da kurban bayramının birinci günüdür. Efdal olan -âyet-i kerimenin de delalet ettiği gibi- kurban bayramının birinci gününde tıraş olmaktır. Bu âyeti kerime temettu haccı yapan bir kimsenin beraberinde kurbanlıklarını götürmüş ise kurban bayramının birinci gününden önce umre ihramından çıkamayacağına delil gösterilmektedir. Umre için tavaf ve sa’y yapacak olursa hac için ihrama girer ve beraberinde kurbanlıklarını götürdüğü için o kimse herhangi bir şekilde ihramdan çıkamaz. Yüce Allah’ın bunu (ihramdan çıkmayı) menetmesinin sebebi bu tutumun muhtevasında Allah’a karşı zillet, boyun eğme, ona karşı aczini itiraf etmek, hakikatte kulun maslahatı olan tevazuyu sergileme gibi özellikler taşıdığından dolayıdır. Kulun bunları arzetmesinde herhangi bir zararı da yoktur. Şâyet kulun herhangi bir hastalık dolayısı ile bir rahatsızlığı ve zarar görmesi söz konusu olur da başını tıraş etmesi ile bu rahatsızlık gidecekse yahut başında yara veya bit veya buna benzer şeyler varsa (ve bunlar başını tıraş ettirmesini gerektiriyorsa) o takdirde başını tıraş ettirmesi helâl olur. Ancak bu durumda fidye ile yükümlü olur ki bu da ya üç gün oruç tutarak yahut altı yoksul doyurarak veya kurban edilebilen bir hayvanı kurban keserek yerine getirilir. Bunlardan birisini seçmekte muhayyer olmakla birlikte en faziletlisi kurban kesmektir, sonra sadaka vermektir, sonra da oruç tutmaktır. Tırnak kesmek yahut ihramlı iken başı örtmek yahut dikişli elbise giymek veya koku sürünmek de bu (yasak ve fidye konusunda) dahildir. Zaruret halinde sözü geçen fidyeyi yerine getirmekle birlikte bunlar yapılabilir. Çünkü bütün bunlardan maksat kişinin rahata düşkünlüğünün engellenmesidir. Daha sonra Yüce Allah:“Güvende olduğunuz vakit” diye buyurmaktadır. Yani düşman ve benzeri herhangi bir engel olmaksızın Beyt’e ulaşabilme imkanını bulursanız “kim Hac zamanına kadar umreden faydalanmak (temettu) isterse” yani umreyi hacca eklemek ister de umreyi bitirdikten sonra (ihramdan çıkmak sureti ile) temettu edip yararlanırsa “kurbandan” hediye kurbanı olarak “kolayına gelen” bir kurban “kessin.” Bu da kurban olabilecek özellikteki bir kurbanlıktır. Bu kurbanlık ise kişinin aynı yolculukta iki ibadeti gerçekleştirmesinin, umreyi bitirdikten sonra hacca başlamadan önce Allah’ın ona (ihramdan çıkmak suretiyle) temettu/faydalanma fırsatını vermesi şeklindeki nimetini ihsan etmesinin bir şükrüdür, karşılığıdır. Kıran haccı (umreden sonra ihramdan çıkmaksızın haccetme) de bunun gibidir. Çünkü kişi onda da iki ibadeti bir arada yapmış olur. Âyetin mefhumu sadece hac (ifrad haccı) yapanın hediye kurbanı kesmekle yükümlü olmadığına delildir. Yine âyet-i kerime temettu yapmanın caiz olduğuna hatta faziletine ve hac aylarında yapılmasının caiz olduğuna delildir. “Fakat kim” hediye kurbanı veya onun bedelini “bulamazsa hac günlerinde üç gün… oruç tutsun.” Bu oruca başlamanın caiz olduğu ilk vakit, umre için ihrama girme vaktidir. Cevazın son vakti ise kurban bayramının birinci gününden sonraki cemrelere taş atma günleri ve Mina’da kalma günleri olan üç gündür. Ancak bundan daha faziletli olanı, bu üç günü Zilhiccenin yedi, sekiz ve dokuzuncu günlerinde tutmaktır. “Döndüğünüz vakit de yedi gün olmak üzere tam on gün oruç tutsun.” Yani hac işlerini bitirdiğiniz takdirde… Bu günlerin Mekke’de tutulması da caizdir, yolda tutulmaları da caizdir, hacı evine vardıktan sonra da tutabilir. “Bu” sözü edilen temettu haccı yapanın kurban kesmesinin vacip olması hususu “aile ikametgâhı Mescid-i Haram civarında olmayanlar içindir.” Yani eğer namazın kısaltılacağı bir mesafe ve daha fazla bir uzaklıkta ya da örfen uzak sayılan bir yerde ikamet ediyorsa demektir ki böyle birisinin hediye kurbanı kesmesi icabeder. Çünkü böyle bir kimse tek bir yolculukta iki (umre ve hac) ibadetini birlikte yapmış olur. Aile ikametgâhı Mescid-i Haram’ın yakınında bulunanların ise kurban kesme yükümlülüğü -bunu gerektiren bir sebep olmadığından dolayı- yoktur. “Allah’tan korkun.” Bütün işlerinizde Allah’ın emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak sureti ile O’ndan sakının. Bu âyet-i kerîmede sözü geçen emirlere uymanız ve yasaklardan uzak durmanız da bunlar arasındadır. “ve bilin ki gerçekten Allah’ın cezası” kendisine karşı gelenler için “pek çetindir.” İşte Allah’tan korkmayı gerektiren de budur. Çünkü Allah’ın cezasından korkan bir kimse cezayı gerektirecek işlerden uzak durur. Nitekim Allah’ın mükâfaatını uman bir kimse de kendisini bu mükâfaata ulaştıracak amelleri yapar. Cezadan korkmayan ve mükâfaatı da ummayan bir kimse ise haramları işler ve farzları terk etme cüretini gösterir.
Bakara 2:197
197- Hac bilinen aylar(da)dır. Her kim o aylarda Haccı kendine farz ederse artık hacda refes, fusuk ve cidâl yoktur. Hayır cinsinden her ne işlerseniz Allah onu bilir. Bir de azık edinin. Şüphesiz ki azığın en hayırlısı da takvadır. Ey olgun akıl sahipleri, bana karşı takvalı olun!
197. “Hac bilinen aylar(da)dır.” Muhataplarca bu aylar bilinmektedir, meşhurdur. Oruç ayının tayin edilmesine ihtiyaç duyulduğu gibi bunun da ayrıca belirtilmelerine ihtiyaç yoktur. Yüce Allah’ın beş vakit namazın vakitlerini açıklaması gibi hac için böyle bir açıklamaya gerek yoktur. Çünkü hac hâlâ onun soyundan gelenler arasında biline gelen ve devam etmekte olan İbrahim’in dininde de vardı. Cumhurun görüşüne göre “bilinen aylar”dan kasıt Şevval ve Zilkade ile Zilhicce’nin ilk on günüdür. İşte çoğunlukla hac kastı ile ihrama girilen aylar bunlardır. “Her kim o aylarda haccı kendine farz ederse” yani hac için ihrama girerse... Çünkü hacca başlamakla hac farz olmuş olur. Nafile dahi olsa böyledir. Şafiî ve ona tabii olanlar bu âyet-i kerimeyi hac aylarından önce hac için ihrama girmenin caiz olmayacağına delil göstermişlerdir. Ben derim ki; (aksine) bu buyrukta cumhurun hac aylarından önce hac için ihrama girmenin sahih olduğuna delalet vardır, denilecek olsa bu daha uygundur. Zira Yüce Allah’ın:“Kim o aylarda haccı kendine farz ederse” buyruğu farzın, sözü geçen bu aylarda meydana gelip gelmemesiyle ilgili bir delildir. Aksi takdirde farz, bu aylarla kayıtlı olarak zikredilmezdi. “Artık hacda refes, fusuk ve cidal yoktur.” Yani hac için ihrama girmeyi, özellikle hac aylarındaki ihramı gereği gibi tazim etmeniz gerekir. Bu ihramınızı ifsad eden yahut onun ecrini eksilten her bir şeyden onu korumalısınız. Ayet-i kerimedeki “refes” cima ve onun fiilî ve kavlî öncülleridir. Özellikle de kadınların huzurunda yapılacak sözlü imalar bu kabildendir. “Füsûk” ise her türlü masiyet demektir. İhramın yasakları da bunlar arasında yer alır. “Cidâl” Tartışma, anlaşmazlık çıkarma ve kavga demektir. Çünkü bunlar kötülüğü körükler ve düşmanlığa sebep teşkil eder. Hacdan maksat ise Allah’ın önünde zilletini arzetmek, mümkün olan yakınlaştırıcı ibadetlerle ona yakınlaşmak ve kötülükleri işlemekten uzak durmaktır. Böylelikle hac mebrur olur. Mebrur haccın ise Cennetten başka bir karşılığı yoktur. Bütün bu hususlar her zaman ve mekânda yasak edilmiş olmakla birlikte Hacda bu yasak daha bir ağırdır. Şunu bilmek gerekir ki Allah’a yakınlaşmak, emirleri yapılmadıkça sadece masiyetlerin terki ile gerçekleşmez. Bundan dolayı Yüce Allah: “Hayır cinsinden her ne işlerseniz Allah onu bilir” buyurmaktadır. Burada “cinsinden” anlamı verilen “من” edatı ile umum kastedilmektedir. Buna göre her türlü hayır, Allah’a yakınlaştırıcı amel ve ibadet bunun kapsamına girmektedir. İşte Allah yapılan bütün bu hayırları bilir. Bu da özellikle o şerefli bölgelerde ve bu değerli vakitlerde ve hallerde her türlü hayrın işlenmesine en ileri derecede bir teşvik anlamına gelmektedir. Bu hallerde namaz, oruç, sadaka, tavaf, sözlü ve fiilî ihsanların mümkün olduğunca çok yapılması gerekir. Daha sonra Yüce Allah bu mübarek yolculuk için azık hazırlanmasını emretmektedir. Çünkü bu yolculuk için azık hazırlamakla, diğer insanlara muhtaç olmama, onların mallarından gerek dilenmek sureti ile gerek gözünü dikmek sureti ile uzak durma sağlanmış olur. Azığın çokça hazırlanması da diğer yolcular için bir fayda ve yardım olur. Âlemlerin Rabbine daha çok yakınlaştırır. Bu azıktan maksat kişinin bünyesini sağlam bir şekilde ayakta tutması, oraya kendisini ulaştıracak kadar azık ve malı beraberine almasıdır. Dünyasında da âhiretinde de sahibine devamlı faydalı olan gerçek azık ise, ebedi yurdun azığı olan takva azığıdır ki en mükemmel lezzetlere ulaştıran, daimi ve ebedi en üstün nimetlere kavuşturan odur. Bu azığı terk eden bir kimse ise her türlü şerre maruz kalan yolda kalmış bir kimsedir ve bu muttakilerin yurduna ulaşmaktan alıkonulur. Bu buyruk, takvâya yapılan bir övgüdür. Daha sonra Yüce Allah olgun akıl sahiplerine takvâyı emrederek:“Ey olgun akıl sahipleri bana karşı takvalı olun” diye buyurmaktadır. Yani ey sağlam akıl sahibi olan kimseler, Rabbinizden sakının, takvalı olun. O’na karşı takvâlı olmak akılların uyması gereken en büyük emirdir. Takvâyı terk etmek ise bilgisizliğin, tutarsız ve yanlış kanaatlerin delilidir.
Bakara 2:198
198- Rabbinizin lütfunu aramanızda size bir günah yoktur. Arafat’tan hep birlikte geri döndüğünüzde Meş’ar-ı Haram’da Allah’ı anın. O’nu size olan hidayetine karşılık/O’nun size gösterdiği gibi anın. Zira daha evvel gerçekten sapmışlardandınız. 199- Sonra siz de insanların döndüğü yerden dönün. Allah’tan mağfiret dileyin. Muhakkak Allah çokça mağfiret edendir, pek merhametlidir. 200- Menasikinizi bitirince babalarınızı andığınız gibi hatta daha kuvvetli bir anışla Allah’ı anın. İnsanlardan bazıları:“Rabbimiz, bize dünyada ver” der. Âhirette ise onun hiçbir nasibi yoktur. 201- Bazıları da:“Rabbimiz bize dünyada güzellik ver, âhirette de güzellik ver ve bizi ateş azabından koru” der. 202- İşte onların, kazandıklarından nasipleri vardır. Allah hesabı pek çabuk görendir.
198. “Rabbinizin lütfunu aramanızda size bir günah yoktur.” Yüce Allah takvâ emrini verdikten sonra, hac günlerinde olsun, diğer zamanlarda olsun kazanç yollarına başvurmak sureti ile Allah’ın lütfunu aramakta bir vebal olmadığını haber vermektedir. Ancak kişinin bu arayışı, onu esas maksadı olan hacdan alıkoymamalı, meşgul etmemelidir. Kazanç da helâl olmalı, kulun becerisine değil “Allah’ın lütfu”na nispet edilmelidir. Sebeple meşgul olup asıl müsebbibi de unutturmamalıdır. Çünkü bunlar günahın tâ kendisidir. Yüce Allah’ın:“Arafat’tan hep birlikte geri döndüğünüzde Meşâr-ı Haram’da Allah’ı anın” buyruğu bir takım hususlara delalet etmektedir. 1. Arafat’ta vakfe yapmak ki bu, haccın rükünlerinden bir rükün olarak bilinmekte idi; çünkü Arafat’tan dönüş (ifada) ancak vakfeden sonra olur. 2. Meşâr-ı Haram’ın yakınında Allah’ın anılması emredilmektedir. Meşâr-ı Haram ise Müzdelife’dir. Bu uygulama da bilindiği üzere şöyledir: Kurban bayramı gecesi orada geçirilir. Sabah namazının kılınmasından sonra da Müzdelife’de vakfe yapılarak dua edilir, ortalık iyice aydınlanıncaya kadar da duaya devam edilir. Meşâr-ı Haramın yakınında Allah’ın anılmasının kapsamına orada farzların eda edilmesi ve nafilelerin işlenmesi de girmektedir. 3. Müzdelife’de vakfe yapmak, Arafat’taki vakfeden sonradır. Nitekim ayette sıra ifade etmek için getirilen “ف/fa” harfi de buna delildir. 4-5. Arafat ile Müzdelife (vakfeleri) hacda yapılmaları, maksat olarak gözetilmeleri ve açıkça işlenmeleri gereken fiillerdendir. 6. Müzdelife, Harem bölgesinin sınırları içerisindedir. Zira ayet-i kerimede “Haram” kaydı ile gelmiştir. 7. “Müzdelife”nin Haram” kaydı ile gelmesinden anlaşıldığı üzere Arafat Harem bölgesinin dışındadır. “O’nu size olan hidayetine karşılık/O’nun size gösterdiği gibi anın. Zira daha evvel gerçekten sapmışlardandınız.” Yani Yüce Allah size sapıklıktan sonra hidâyet-i lütfettiği için ve daha önce bilmezken size öğrettiği gibi Allah’ı zikredin. Bunlar şükür ile karşılanması ve bu nimetleri ihsan edenin kalp ve dil ile anılarak karşılık gösterilmesi gereken en büyük nimetler arasında yer alır.
199. “Sonra siz de insanların döndüğü yerden dönün.” Yani tâ İbrahim aleyhisselam’dan bugüne kadar insanların döndüğü (ifadada bulunduğu) yer olan Müzdelife’den siz de dönün. Buradaki dönüşten maksat onlar tarafından bilinen bir dönüştür. Maksat cemrelere taş atmak, kurbanları kesmek, tavaf etmek, sa’y etmek, teşrik günlerinin gecelerinde Mina’da kalmak ve hac ibadetlerinin diğerlerini tamamlamaktır. Bu dönüşten kasıt sözü edilenler olup bunlar menasikin geri kalanları olduğundan dolayı Yüce Allah, bunların bitirilmesinden sonra çokça kendisinden mağfiret dilemelerini ve kendisini çokça anmalarını emretmektedir. Bu ibadetin eda edilişindeki ihlalleri ve kusurları dolayısıyla kulun mağfiret dilemesi gerekir. Allah’ı zikretmek ise, bu büyük ibadeti gerçekleştirme muvaffakiyetini ihsan ettiğinden, bu büyük lütfa kendisini mazhar kılma nimetini bağışladığından dolayı Allah’a şükretmek demektir. İşte kul her bir ibadeti bitirdikten sonra böylece o ibadetteki kusurlarından dolayı Allah’tan mağfiret dilemeli ve bu ibadeti yapma muvaffakiyeti dolayısıyla da O’na şükretmelidir. İbadeti en mükemmel bir şekilde yaptığını zanneden ve onu yaptığından dolayı Rabbine karşı övünerek ibadetinin kendisini üstün bir mevkiye çıkardığını kabul eden kimse gibi olmamalıdır. Böyle birisinin gazaba uğraması ve yaptığı işin de yüzüne çarpılması daha uygundur. Ancak ilk tutumu sergileyen kulun amelinin ise kabul edilmesi ve diğer amellere muvaffak kılınması da daha layıktır.
200-202. Daha sonra Yüce Allah insanların değişik hallerini şöyle haber vermektedir: Hepsi ihtiyaçlarını ondan ister, kendileri için zararlı olan şeylerin bertaraf edilmesini O’ndan bekler bununla birlikte maksatları farklı farklıdır. Bu insanlardan kimisi “Rabbimiz, bize dünyada ver” der, yani Allah’tan arzuladığı dünyevi ihtiyaçlarını vermesini ister. Âhiretten yüz çevirdiği ve bütün gayretini dünyaya hasrettiği için böylesinin “ahirette hiçbir nasibi yoktur.” Kimileri ise her iki dünyanın menfaatini elde etmek için Allah’a dua eder, hem dinin hem de dünyasının önemli meselelerini ve ihtiyaçlarını Allah’a arzeder. Bunların da berikilerin de kazançlarından ve amellerinden bir payları vardır. Yüce Allah amellerine, gayretlerine ve niyetlerine göre adalet ve lütfuna uygun olarak karşılıklarını verecektir. O’nun bu karşılığı dolayısıyla Allah’a en mükemmel ve en eksiksiz hamd-ü senalar olsun. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın müslüman olsun, kâfir veya fasık olsun, dua eden herkesin duasını kabul ettiğine delil vardır. Ancak Allah’ın dua edenin duasını kabul etmesi o kimseyi sevdiğine, o kimsenin kendisine yakın olduğuna delil olmaz. Bu, ancak âhiret isteklerinde ve din ile ilgili dualarda söylenebilir. Dünyada istenen “güzellik” kapsamına kulun nazarında güzel görünen geniş ve rahat rızık, saliha bir zevce, göz aydınlığı olan evlat, rahat, faydalı bilgi, salih amel ve buna benzer sevilen ve mubah olan bütün istek ve ihtiyaçlar dahildir. Âhiretteki “güzellik” ise kabirdeki, mahşerdeki ve Cehennemdeki her türlü cezadan yana esenlikte olmak, Allah’ın rızasını elde etmek, ebedi nimetlere kavuşmak ve Rahim olan Rabbe yakın olmaktır. O bakımdan bu dua, en kapsamlı, en mükemmel ve özellikle tercih edilmeye en layık olan bir duadır. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu duayı çokça yapar ve yapılmasını teşvik ederdi.
Bakara 2:199
198- Rabbinizin lütfunu aramanızda size bir günah yoktur. Arafat’tan hep birlikte geri döndüğünüzde Meş’ar-ı Haram’da Allah’ı anın. O’nu size olan hidayetine karşılık/O’nun size gösterdiği gibi anın. Zira daha evvel gerçekten sapmışlardandınız. 199- Sonra siz de insanların döndüğü yerden dönün. Allah’tan mağfiret dileyin. Muhakkak Allah çokça mağfiret edendir, pek merhametlidir. 200- Menasikinizi bitirince babalarınızı andığınız gibi hatta daha kuvvetli bir anışla Allah’ı anın. İnsanlardan bazıları:“Rabbimiz, bize dünyada ver” der. Âhirette ise onun hiçbir nasibi yoktur. 201- Bazıları da:“Rabbimiz bize dünyada güzellik ver, âhirette de güzellik ver ve bizi ateş azabından koru” der. 202- İşte onların, kazandıklarından nasipleri vardır. Allah hesabı pek çabuk görendir.
198. “Rabbinizin lütfunu aramanızda size bir günah yoktur.” Yüce Allah takvâ emrini verdikten sonra, hac günlerinde olsun, diğer zamanlarda olsun kazanç yollarına başvurmak sureti ile Allah’ın lütfunu aramakta bir vebal olmadığını haber vermektedir. Ancak kişinin bu arayışı, onu esas maksadı olan hacdan alıkoymamalı, meşgul etmemelidir. Kazanç da helâl olmalı, kulun becerisine değil “Allah’ın lütfu”na nispet edilmelidir. Sebeple meşgul olup asıl müsebbibi de unutturmamalıdır. Çünkü bunlar günahın tâ kendisidir. Yüce Allah’ın:“Arafat’tan hep birlikte geri döndüğünüzde Meşâr-ı Haram’da Allah’ı anın” buyruğu bir takım hususlara delalet etmektedir. 1. Arafat’ta vakfe yapmak ki bu, haccın rükünlerinden bir rükün olarak bilinmekte idi; çünkü Arafat’tan dönüş (ifada) ancak vakfeden sonra olur. 2. Meşâr-ı Haram’ın yakınında Allah’ın anılması emredilmektedir. Meşâr-ı Haram ise Müzdelife’dir. Bu uygulama da bilindiği üzere şöyledir: Kurban bayramı gecesi orada geçirilir. Sabah namazının kılınmasından sonra da Müzdelife’de vakfe yapılarak dua edilir, ortalık iyice aydınlanıncaya kadar da duaya devam edilir. Meşâr-ı Haramın yakınında Allah’ın anılmasının kapsamına orada farzların eda edilmesi ve nafilelerin işlenmesi de girmektedir. 3. Müzdelife’de vakfe yapmak, Arafat’taki vakfeden sonradır. Nitekim ayette sıra ifade etmek için getirilen “ف/fa” harfi de buna delildir. 4-5. Arafat ile Müzdelife (vakfeleri) hacda yapılmaları, maksat olarak gözetilmeleri ve açıkça işlenmeleri gereken fiillerdendir. 6. Müzdelife, Harem bölgesinin sınırları içerisindedir. Zira ayet-i kerimede “Haram” kaydı ile gelmiştir. 7. “Müzdelife”nin Haram” kaydı ile gelmesinden anlaşıldığı üzere Arafat Harem bölgesinin dışındadır. “O’nu size olan hidayetine karşılık/O’nun size gösterdiği gibi anın. Zira daha evvel gerçekten sapmışlardandınız.” Yani Yüce Allah size sapıklıktan sonra hidâyet-i lütfettiği için ve daha önce bilmezken size öğrettiği gibi Allah’ı zikredin. Bunlar şükür ile karşılanması ve bu nimetleri ihsan edenin kalp ve dil ile anılarak karşılık gösterilmesi gereken en büyük nimetler arasında yer alır.
199. “Sonra siz de insanların döndüğü yerden dönün.” Yani tâ İbrahim aleyhisselam’dan bugüne kadar insanların döndüğü (ifadada bulunduğu) yer olan Müzdelife’den siz de dönün. Buradaki dönüşten maksat onlar tarafından bilinen bir dönüştür. Maksat cemrelere taş atmak, kurbanları kesmek, tavaf etmek, sa’y etmek, teşrik günlerinin gecelerinde Mina’da kalmak ve hac ibadetlerinin diğerlerini tamamlamaktır. Bu dönüşten kasıt sözü edilenler olup bunlar menasikin geri kalanları olduğundan dolayı Yüce Allah, bunların bitirilmesinden sonra çokça kendisinden mağfiret dilemelerini ve kendisini çokça anmalarını emretmektedir. Bu ibadetin eda edilişindeki ihlalleri ve kusurları dolayısıyla kulun mağfiret dilemesi gerekir. Allah’ı zikretmek ise, bu büyük ibadeti gerçekleştirme muvaffakiyetini ihsan ettiğinden, bu büyük lütfa kendisini mazhar kılma nimetini bağışladığından dolayı Allah’a şükretmek demektir. İşte kul her bir ibadeti bitirdikten sonra böylece o ibadetteki kusurlarından dolayı Allah’tan mağfiret dilemeli ve bu ibadeti yapma muvaffakiyeti dolayısıyla da O’na şükretmelidir. İbadeti en mükemmel bir şekilde yaptığını zanneden ve onu yaptığından dolayı Rabbine karşı övünerek ibadetinin kendisini üstün bir mevkiye çıkardığını kabul eden kimse gibi olmamalıdır. Böyle birisinin gazaba uğraması ve yaptığı işin de yüzüne çarpılması daha uygundur. Ancak ilk tutumu sergileyen kulun amelinin ise kabul edilmesi ve diğer amellere muvaffak kılınması da daha layıktır.
200-202. Daha sonra Yüce Allah insanların değişik hallerini şöyle haber vermektedir: Hepsi ihtiyaçlarını ondan ister, kendileri için zararlı olan şeylerin bertaraf edilmesini O’ndan bekler bununla birlikte maksatları farklı farklıdır. Bu insanlardan kimisi “Rabbimiz, bize dünyada ver” der, yani Allah’tan arzuladığı dünyevi ihtiyaçlarını vermesini ister. Âhiretten yüz çevirdiği ve bütün gayretini dünyaya hasrettiği için böylesinin “ahirette hiçbir nasibi yoktur.” Kimileri ise her iki dünyanın menfaatini elde etmek için Allah’a dua eder, hem dinin hem de dünyasının önemli meselelerini ve ihtiyaçlarını Allah’a arzeder. Bunların da berikilerin de kazançlarından ve amellerinden bir payları vardır. Yüce Allah amellerine, gayretlerine ve niyetlerine göre adalet ve lütfuna uygun olarak karşılıklarını verecektir. O’nun bu karşılığı dolayısıyla Allah’a en mükemmel ve en eksiksiz hamd-ü senalar olsun. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın müslüman olsun, kâfir veya fasık olsun, dua eden herkesin duasını kabul ettiğine delil vardır. Ancak Allah’ın dua edenin duasını kabul etmesi o kimseyi sevdiğine, o kimsenin kendisine yakın olduğuna delil olmaz. Bu, ancak âhiret isteklerinde ve din ile ilgili dualarda söylenebilir. Dünyada istenen “güzellik” kapsamına kulun nazarında güzel görünen geniş ve rahat rızık, saliha bir zevce, göz aydınlığı olan evlat, rahat, faydalı bilgi, salih amel ve buna benzer sevilen ve mubah olan bütün istek ve ihtiyaçlar dahildir. Âhiretteki “güzellik” ise kabirdeki, mahşerdeki ve Cehennemdeki her türlü cezadan yana esenlikte olmak, Allah’ın rızasını elde etmek, ebedi nimetlere kavuşmak ve Rahim olan Rabbe yakın olmaktır. O bakımdan bu dua, en kapsamlı, en mükemmel ve özellikle tercih edilmeye en layık olan bir duadır. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu duayı çokça yapar ve yapılmasını teşvik ederdi.
Bakara 2:200
198- Rabbinizin lütfunu aramanızda size bir günah yoktur. Arafat’tan hep birlikte geri döndüğünüzde Meş’ar-ı Haram’da Allah’ı anın. O’nu size olan hidayetine karşılık/O’nun size gösterdiği gibi anın. Zira daha evvel gerçekten sapmışlardandınız. 199- Sonra siz de insanların döndüğü yerden dönün. Allah’tan mağfiret dileyin. Muhakkak Allah çokça mağfiret edendir, pek merhametlidir. 200- Menasikinizi bitirince babalarınızı andığınız gibi hatta daha kuvvetli bir anışla Allah’ı anın. İnsanlardan bazıları:“Rabbimiz, bize dünyada ver” der. Âhirette ise onun hiçbir nasibi yoktur. 201- Bazıları da:“Rabbimiz bize dünyada güzellik ver, âhirette de güzellik ver ve bizi ateş azabından koru” der. 202- İşte onların, kazandıklarından nasipleri vardır. Allah hesabı pek çabuk görendir.
198. “Rabbinizin lütfunu aramanızda size bir günah yoktur.” Yüce Allah takvâ emrini verdikten sonra, hac günlerinde olsun, diğer zamanlarda olsun kazanç yollarına başvurmak sureti ile Allah’ın lütfunu aramakta bir vebal olmadığını haber vermektedir. Ancak kişinin bu arayışı, onu esas maksadı olan hacdan alıkoymamalı, meşgul etmemelidir. Kazanç da helâl olmalı, kulun becerisine değil “Allah’ın lütfu”na nispet edilmelidir. Sebeple meşgul olup asıl müsebbibi de unutturmamalıdır. Çünkü bunlar günahın tâ kendisidir. Yüce Allah’ın:“Arafat’tan hep birlikte geri döndüğünüzde Meşâr-ı Haram’da Allah’ı anın” buyruğu bir takım hususlara delalet etmektedir. 1. Arafat’ta vakfe yapmak ki bu, haccın rükünlerinden bir rükün olarak bilinmekte idi; çünkü Arafat’tan dönüş (ifada) ancak vakfeden sonra olur. 2. Meşâr-ı Haram’ın yakınında Allah’ın anılması emredilmektedir. Meşâr-ı Haram ise Müzdelife’dir. Bu uygulama da bilindiği üzere şöyledir: Kurban bayramı gecesi orada geçirilir. Sabah namazının kılınmasından sonra da Müzdelife’de vakfe yapılarak dua edilir, ortalık iyice aydınlanıncaya kadar da duaya devam edilir. Meşâr-ı Haramın yakınında Allah’ın anılmasının kapsamına orada farzların eda edilmesi ve nafilelerin işlenmesi de girmektedir. 3. Müzdelife’de vakfe yapmak, Arafat’taki vakfeden sonradır. Nitekim ayette sıra ifade etmek için getirilen “ف/fa” harfi de buna delildir. 4-5. Arafat ile Müzdelife (vakfeleri) hacda yapılmaları, maksat olarak gözetilmeleri ve açıkça işlenmeleri gereken fiillerdendir. 6. Müzdelife, Harem bölgesinin sınırları içerisindedir. Zira ayet-i kerimede “Haram” kaydı ile gelmiştir. 7. “Müzdelife”nin Haram” kaydı ile gelmesinden anlaşıldığı üzere Arafat Harem bölgesinin dışındadır. “O’nu size olan hidayetine karşılık/O’nun size gösterdiği gibi anın. Zira daha evvel gerçekten sapmışlardandınız.” Yani Yüce Allah size sapıklıktan sonra hidâyet-i lütfettiği için ve daha önce bilmezken size öğrettiği gibi Allah’ı zikredin. Bunlar şükür ile karşılanması ve bu nimetleri ihsan edenin kalp ve dil ile anılarak karşılık gösterilmesi gereken en büyük nimetler arasında yer alır.
199. “Sonra siz de insanların döndüğü yerden dönün.” Yani tâ İbrahim aleyhisselam’dan bugüne kadar insanların döndüğü (ifadada bulunduğu) yer olan Müzdelife’den siz de dönün. Buradaki dönüşten maksat onlar tarafından bilinen bir dönüştür. Maksat cemrelere taş atmak, kurbanları kesmek, tavaf etmek, sa’y etmek, teşrik günlerinin gecelerinde Mina’da kalmak ve hac ibadetlerinin diğerlerini tamamlamaktır. Bu dönüşten kasıt sözü edilenler olup bunlar menasikin geri kalanları olduğundan dolayı Yüce Allah, bunların bitirilmesinden sonra çokça kendisinden mağfiret dilemelerini ve kendisini çokça anmalarını emretmektedir. Bu ibadetin eda edilişindeki ihlalleri ve kusurları dolayısıyla kulun mağfiret dilemesi gerekir. Allah’ı zikretmek ise, bu büyük ibadeti gerçekleştirme muvaffakiyetini ihsan ettiğinden, bu büyük lütfa kendisini mazhar kılma nimetini bağışladığından dolayı Allah’a şükretmek demektir. İşte kul her bir ibadeti bitirdikten sonra böylece o ibadetteki kusurlarından dolayı Allah’tan mağfiret dilemeli ve bu ibadeti yapma muvaffakiyeti dolayısıyla da O’na şükretmelidir. İbadeti en mükemmel bir şekilde yaptığını zanneden ve onu yaptığından dolayı Rabbine karşı övünerek ibadetinin kendisini üstün bir mevkiye çıkardığını kabul eden kimse gibi olmamalıdır. Böyle birisinin gazaba uğraması ve yaptığı işin de yüzüne çarpılması daha uygundur. Ancak ilk tutumu sergileyen kulun amelinin ise kabul edilmesi ve diğer amellere muvaffak kılınması da daha layıktır.
200-202. Daha sonra Yüce Allah insanların değişik hallerini şöyle haber vermektedir: Hepsi ihtiyaçlarını ondan ister, kendileri için zararlı olan şeylerin bertaraf edilmesini O’ndan bekler bununla birlikte maksatları farklı farklıdır. Bu insanlardan kimisi “Rabbimiz, bize dünyada ver” der, yani Allah’tan arzuladığı dünyevi ihtiyaçlarını vermesini ister. Âhiretten yüz çevirdiği ve bütün gayretini dünyaya hasrettiği için böylesinin “ahirette hiçbir nasibi yoktur.” Kimileri ise her iki dünyanın menfaatini elde etmek için Allah’a dua eder, hem dinin hem de dünyasının önemli meselelerini ve ihtiyaçlarını Allah’a arzeder. Bunların da berikilerin de kazançlarından ve amellerinden bir payları vardır. Yüce Allah amellerine, gayretlerine ve niyetlerine göre adalet ve lütfuna uygun olarak karşılıklarını verecektir. O’nun bu karşılığı dolayısıyla Allah’a en mükemmel ve en eksiksiz hamd-ü senalar olsun. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın müslüman olsun, kâfir veya fasık olsun, dua eden herkesin duasını kabul ettiğine delil vardır. Ancak Allah’ın dua edenin duasını kabul etmesi o kimseyi sevdiğine, o kimsenin kendisine yakın olduğuna delil olmaz. Bu, ancak âhiret isteklerinde ve din ile ilgili dualarda söylenebilir. Dünyada istenen “güzellik” kapsamına kulun nazarında güzel görünen geniş ve rahat rızık, saliha bir zevce, göz aydınlığı olan evlat, rahat, faydalı bilgi, salih amel ve buna benzer sevilen ve mubah olan bütün istek ve ihtiyaçlar dahildir. Âhiretteki “güzellik” ise kabirdeki, mahşerdeki ve Cehennemdeki her türlü cezadan yana esenlikte olmak, Allah’ın rızasını elde etmek, ebedi nimetlere kavuşmak ve Rahim olan Rabbe yakın olmaktır. O bakımdan bu dua, en kapsamlı, en mükemmel ve özellikle tercih edilmeye en layık olan bir duadır. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu duayı çokça yapar ve yapılmasını teşvik ederdi.
Bakara 2:201
198- Rabbinizin lütfunu aramanızda size bir günah yoktur. Arafat’tan hep birlikte geri döndüğünüzde Meş’ar-ı Haram’da Allah’ı anın. O’nu size olan hidayetine karşılık/O’nun size gösterdiği gibi anın. Zira daha evvel gerçekten sapmışlardandınız. 199- Sonra siz de insanların döndüğü yerden dönün. Allah’tan mağfiret dileyin. Muhakkak Allah çokça mağfiret edendir, pek merhametlidir. 200- Menasikinizi bitirince babalarınızı andığınız gibi hatta daha kuvvetli bir anışla Allah’ı anın. İnsanlardan bazıları:“Rabbimiz, bize dünyada ver” der. Âhirette ise onun hiçbir nasibi yoktur. 201- Bazıları da:“Rabbimiz bize dünyada güzellik ver, âhirette de güzellik ver ve bizi ateş azabından koru” der. 202- İşte onların, kazandıklarından nasipleri vardır. Allah hesabı pek çabuk görendir.
198. “Rabbinizin lütfunu aramanızda size bir günah yoktur.” Yüce Allah takvâ emrini verdikten sonra, hac günlerinde olsun, diğer zamanlarda olsun kazanç yollarına başvurmak sureti ile Allah’ın lütfunu aramakta bir vebal olmadığını haber vermektedir. Ancak kişinin bu arayışı, onu esas maksadı olan hacdan alıkoymamalı, meşgul etmemelidir. Kazanç da helâl olmalı, kulun becerisine değil “Allah’ın lütfu”na nispet edilmelidir. Sebeple meşgul olup asıl müsebbibi de unutturmamalıdır. Çünkü bunlar günahın tâ kendisidir. Yüce Allah’ın:“Arafat’tan hep birlikte geri döndüğünüzde Meşâr-ı Haram’da Allah’ı anın” buyruğu bir takım hususlara delalet etmektedir. 1. Arafat’ta vakfe yapmak ki bu, haccın rükünlerinden bir rükün olarak bilinmekte idi; çünkü Arafat’tan dönüş (ifada) ancak vakfeden sonra olur. 2. Meşâr-ı Haram’ın yakınında Allah’ın anılması emredilmektedir. Meşâr-ı Haram ise Müzdelife’dir. Bu uygulama da bilindiği üzere şöyledir: Kurban bayramı gecesi orada geçirilir. Sabah namazının kılınmasından sonra da Müzdelife’de vakfe yapılarak dua edilir, ortalık iyice aydınlanıncaya kadar da duaya devam edilir. Meşâr-ı Haramın yakınında Allah’ın anılmasının kapsamına orada farzların eda edilmesi ve nafilelerin işlenmesi de girmektedir. 3. Müzdelife’de vakfe yapmak, Arafat’taki vakfeden sonradır. Nitekim ayette sıra ifade etmek için getirilen “ف/fa” harfi de buna delildir. 4-5. Arafat ile Müzdelife (vakfeleri) hacda yapılmaları, maksat olarak gözetilmeleri ve açıkça işlenmeleri gereken fiillerdendir. 6. Müzdelife, Harem bölgesinin sınırları içerisindedir. Zira ayet-i kerimede “Haram” kaydı ile gelmiştir. 7. “Müzdelife”nin Haram” kaydı ile gelmesinden anlaşıldığı üzere Arafat Harem bölgesinin dışındadır. “O’nu size olan hidayetine karşılık/O’nun size gösterdiği gibi anın. Zira daha evvel gerçekten sapmışlardandınız.” Yani Yüce Allah size sapıklıktan sonra hidâyet-i lütfettiği için ve daha önce bilmezken size öğrettiği gibi Allah’ı zikredin. Bunlar şükür ile karşılanması ve bu nimetleri ihsan edenin kalp ve dil ile anılarak karşılık gösterilmesi gereken en büyük nimetler arasında yer alır.
199. “Sonra siz de insanların döndüğü yerden dönün.” Yani tâ İbrahim aleyhisselam’dan bugüne kadar insanların döndüğü (ifadada bulunduğu) yer olan Müzdelife’den siz de dönün. Buradaki dönüşten maksat onlar tarafından bilinen bir dönüştür. Maksat cemrelere taş atmak, kurbanları kesmek, tavaf etmek, sa’y etmek, teşrik günlerinin gecelerinde Mina’da kalmak ve hac ibadetlerinin diğerlerini tamamlamaktır. Bu dönüşten kasıt sözü edilenler olup bunlar menasikin geri kalanları olduğundan dolayı Yüce Allah, bunların bitirilmesinden sonra çokça kendisinden mağfiret dilemelerini ve kendisini çokça anmalarını emretmektedir. Bu ibadetin eda edilişindeki ihlalleri ve kusurları dolayısıyla kulun mağfiret dilemesi gerekir. Allah’ı zikretmek ise, bu büyük ibadeti gerçekleştirme muvaffakiyetini ihsan ettiğinden, bu büyük lütfa kendisini mazhar kılma nimetini bağışladığından dolayı Allah’a şükretmek demektir. İşte kul her bir ibadeti bitirdikten sonra böylece o ibadetteki kusurlarından dolayı Allah’tan mağfiret dilemeli ve bu ibadeti yapma muvaffakiyeti dolayısıyla da O’na şükretmelidir. İbadeti en mükemmel bir şekilde yaptığını zanneden ve onu yaptığından dolayı Rabbine karşı övünerek ibadetinin kendisini üstün bir mevkiye çıkardığını kabul eden kimse gibi olmamalıdır. Böyle birisinin gazaba uğraması ve yaptığı işin de yüzüne çarpılması daha uygundur. Ancak ilk tutumu sergileyen kulun amelinin ise kabul edilmesi ve diğer amellere muvaffak kılınması da daha layıktır.
200-202. Daha sonra Yüce Allah insanların değişik hallerini şöyle haber vermektedir: Hepsi ihtiyaçlarını ondan ister, kendileri için zararlı olan şeylerin bertaraf edilmesini O’ndan bekler bununla birlikte maksatları farklı farklıdır. Bu insanlardan kimisi “Rabbimiz, bize dünyada ver” der, yani Allah’tan arzuladığı dünyevi ihtiyaçlarını vermesini ister. Âhiretten yüz çevirdiği ve bütün gayretini dünyaya hasrettiği için böylesinin “ahirette hiçbir nasibi yoktur.” Kimileri ise her iki dünyanın menfaatini elde etmek için Allah’a dua eder, hem dinin hem de dünyasının önemli meselelerini ve ihtiyaçlarını Allah’a arzeder. Bunların da berikilerin de kazançlarından ve amellerinden bir payları vardır. Yüce Allah amellerine, gayretlerine ve niyetlerine göre adalet ve lütfuna uygun olarak karşılıklarını verecektir. O’nun bu karşılığı dolayısıyla Allah’a en mükemmel ve en eksiksiz hamd-ü senalar olsun. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın müslüman olsun, kâfir veya fasık olsun, dua eden herkesin duasını kabul ettiğine delil vardır. Ancak Allah’ın dua edenin duasını kabul etmesi o kimseyi sevdiğine, o kimsenin kendisine yakın olduğuna delil olmaz. Bu, ancak âhiret isteklerinde ve din ile ilgili dualarda söylenebilir. Dünyada istenen “güzellik” kapsamına kulun nazarında güzel görünen geniş ve rahat rızık, saliha bir zevce, göz aydınlığı olan evlat, rahat, faydalı bilgi, salih amel ve buna benzer sevilen ve mubah olan bütün istek ve ihtiyaçlar dahildir. Âhiretteki “güzellik” ise kabirdeki, mahşerdeki ve Cehennemdeki her türlü cezadan yana esenlikte olmak, Allah’ın rızasını elde etmek, ebedi nimetlere kavuşmak ve Rahim olan Rabbe yakın olmaktır. O bakımdan bu dua, en kapsamlı, en mükemmel ve özellikle tercih edilmeye en layık olan bir duadır. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu duayı çokça yapar ve yapılmasını teşvik ederdi.
Bakara 2:202
198- Rabbinizin lütfunu aramanızda size bir günah yoktur. Arafat’tan hep birlikte geri döndüğünüzde Meş’ar-ı Haram’da Allah’ı anın. O’nu size olan hidayetine karşılık/O’nun size gösterdiği gibi anın. Zira daha evvel gerçekten sapmışlardandınız. 199- Sonra siz de insanların döndüğü yerden dönün. Allah’tan mağfiret dileyin. Muhakkak Allah çokça mağfiret edendir, pek merhametlidir. 200- Menasikinizi bitirince babalarınızı andığınız gibi hatta daha kuvvetli bir anışla Allah’ı anın. İnsanlardan bazıları:“Rabbimiz, bize dünyada ver” der. Âhirette ise onun hiçbir nasibi yoktur. 201- Bazıları da:“Rabbimiz bize dünyada güzellik ver, âhirette de güzellik ver ve bizi ateş azabından koru” der. 202- İşte onların, kazandıklarından nasipleri vardır. Allah hesabı pek çabuk görendir.
198. “Rabbinizin lütfunu aramanızda size bir günah yoktur.” Yüce Allah takvâ emrini verdikten sonra, hac günlerinde olsun, diğer zamanlarda olsun kazanç yollarına başvurmak sureti ile Allah’ın lütfunu aramakta bir vebal olmadığını haber vermektedir. Ancak kişinin bu arayışı, onu esas maksadı olan hacdan alıkoymamalı, meşgul etmemelidir. Kazanç da helâl olmalı, kulun becerisine değil “Allah’ın lütfu”na nispet edilmelidir. Sebeple meşgul olup asıl müsebbibi de unutturmamalıdır. Çünkü bunlar günahın tâ kendisidir. Yüce Allah’ın:“Arafat’tan hep birlikte geri döndüğünüzde Meşâr-ı Haram’da Allah’ı anın” buyruğu bir takım hususlara delalet etmektedir. 1. Arafat’ta vakfe yapmak ki bu, haccın rükünlerinden bir rükün olarak bilinmekte idi; çünkü Arafat’tan dönüş (ifada) ancak vakfeden sonra olur. 2. Meşâr-ı Haram’ın yakınında Allah’ın anılması emredilmektedir. Meşâr-ı Haram ise Müzdelife’dir. Bu uygulama da bilindiği üzere şöyledir: Kurban bayramı gecesi orada geçirilir. Sabah namazının kılınmasından sonra da Müzdelife’de vakfe yapılarak dua edilir, ortalık iyice aydınlanıncaya kadar da duaya devam edilir. Meşâr-ı Haramın yakınında Allah’ın anılmasının kapsamına orada farzların eda edilmesi ve nafilelerin işlenmesi de girmektedir. 3. Müzdelife’de vakfe yapmak, Arafat’taki vakfeden sonradır. Nitekim ayette sıra ifade etmek için getirilen “ف/fa” harfi de buna delildir. 4-5. Arafat ile Müzdelife (vakfeleri) hacda yapılmaları, maksat olarak gözetilmeleri ve açıkça işlenmeleri gereken fiillerdendir. 6. Müzdelife, Harem bölgesinin sınırları içerisindedir. Zira ayet-i kerimede “Haram” kaydı ile gelmiştir. 7. “Müzdelife”nin Haram” kaydı ile gelmesinden anlaşıldığı üzere Arafat Harem bölgesinin dışındadır. “O’nu size olan hidayetine karşılık/O’nun size gösterdiği gibi anın. Zira daha evvel gerçekten sapmışlardandınız.” Yani Yüce Allah size sapıklıktan sonra hidâyet-i lütfettiği için ve daha önce bilmezken size öğrettiği gibi Allah’ı zikredin. Bunlar şükür ile karşılanması ve bu nimetleri ihsan edenin kalp ve dil ile anılarak karşılık gösterilmesi gereken en büyük nimetler arasında yer alır.
199. “Sonra siz de insanların döndüğü yerden dönün.” Yani tâ İbrahim aleyhisselam’dan bugüne kadar insanların döndüğü (ifadada bulunduğu) yer olan Müzdelife’den siz de dönün. Buradaki dönüşten maksat onlar tarafından bilinen bir dönüştür. Maksat cemrelere taş atmak, kurbanları kesmek, tavaf etmek, sa’y etmek, teşrik günlerinin gecelerinde Mina’da kalmak ve hac ibadetlerinin diğerlerini tamamlamaktır. Bu dönüşten kasıt sözü edilenler olup bunlar menasikin geri kalanları olduğundan dolayı Yüce Allah, bunların bitirilmesinden sonra çokça kendisinden mağfiret dilemelerini ve kendisini çokça anmalarını emretmektedir. Bu ibadetin eda edilişindeki ihlalleri ve kusurları dolayısıyla kulun mağfiret dilemesi gerekir. Allah’ı zikretmek ise, bu büyük ibadeti gerçekleştirme muvaffakiyetini ihsan ettiğinden, bu büyük lütfa kendisini mazhar kılma nimetini bağışladığından dolayı Allah’a şükretmek demektir. İşte kul her bir ibadeti bitirdikten sonra böylece o ibadetteki kusurlarından dolayı Allah’tan mağfiret dilemeli ve bu ibadeti yapma muvaffakiyeti dolayısıyla da O’na şükretmelidir. İbadeti en mükemmel bir şekilde yaptığını zanneden ve onu yaptığından dolayı Rabbine karşı övünerek ibadetinin kendisini üstün bir mevkiye çıkardığını kabul eden kimse gibi olmamalıdır. Böyle birisinin gazaba uğraması ve yaptığı işin de yüzüne çarpılması daha uygundur. Ancak ilk tutumu sergileyen kulun amelinin ise kabul edilmesi ve diğer amellere muvaffak kılınması da daha layıktır.
200-202. Daha sonra Yüce Allah insanların değişik hallerini şöyle haber vermektedir: Hepsi ihtiyaçlarını ondan ister, kendileri için zararlı olan şeylerin bertaraf edilmesini O’ndan bekler bununla birlikte maksatları farklı farklıdır. Bu insanlardan kimisi “Rabbimiz, bize dünyada ver” der, yani Allah’tan arzuladığı dünyevi ihtiyaçlarını vermesini ister. Âhiretten yüz çevirdiği ve bütün gayretini dünyaya hasrettiği için böylesinin “ahirette hiçbir nasibi yoktur.” Kimileri ise her iki dünyanın menfaatini elde etmek için Allah’a dua eder, hem dinin hem de dünyasının önemli meselelerini ve ihtiyaçlarını Allah’a arzeder. Bunların da berikilerin de kazançlarından ve amellerinden bir payları vardır. Yüce Allah amellerine, gayretlerine ve niyetlerine göre adalet ve lütfuna uygun olarak karşılıklarını verecektir. O’nun bu karşılığı dolayısıyla Allah’a en mükemmel ve en eksiksiz hamd-ü senalar olsun. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın müslüman olsun, kâfir veya fasık olsun, dua eden herkesin duasını kabul ettiğine delil vardır. Ancak Allah’ın dua edenin duasını kabul etmesi o kimseyi sevdiğine, o kimsenin kendisine yakın olduğuna delil olmaz. Bu, ancak âhiret isteklerinde ve din ile ilgili dualarda söylenebilir. Dünyada istenen “güzellik” kapsamına kulun nazarında güzel görünen geniş ve rahat rızık, saliha bir zevce, göz aydınlığı olan evlat, rahat, faydalı bilgi, salih amel ve buna benzer sevilen ve mubah olan bütün istek ve ihtiyaçlar dahildir. Âhiretteki “güzellik” ise kabirdeki, mahşerdeki ve Cehennemdeki her türlü cezadan yana esenlikte olmak, Allah’ın rızasını elde etmek, ebedi nimetlere kavuşmak ve Rahim olan Rabbe yakın olmaktır. O bakımdan bu dua, en kapsamlı, en mükemmel ve özellikle tercih edilmeye en layık olan bir duadır. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu duayı çokça yapar ve yapılmasını teşvik ederdi.
Bakara 2:203
203- Bir de sayılı günlerde Allah’ı zikredin. Bunlardan iki gün içinde (dönmek için) acele edene günah yoktur. Kim de geriye kalırsa ona da günah yoktur; ama bu, takvâlı olanlar içindir. Allah’tan sakının ve bilin ki muhakkak onun huzurunda toplanacaksınız.
203. “Bir de sayılı günlerde Allah’ı zikredin.” Yüce Allah sayılı günlerde kendisinin anılmasını emretmektedir. Bunlar ise bayramdan sonra gelen üç teşrîk günüdür. Bu günlerdeki bu emrin sebebi bu günlerin meziyet ve şerefinden, haccın diğer ibadetlerinin de bu günlerde yapılmasından dolayıdır. Diğer taraftan insanlar bu günlerde Allah’ın konuklarıdır. Bu günlerde oruç tutmanın haram oluş sebebi de bundan dolayıdır. Bu bakımdan bu günlerde Allah’ı zikretmenin, başka günlerde olmayan bir meziyeti vardır. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:“Teşrik günleri yeme içme ve Allah’ı zikretme günleridir.” Bu günlerde Allah’ı anmanın kapsamına cemrelere taş atma sırasında ve kurbanları kesme esnasında Allah’ı anmak da girmektedir. Farzların akabinde getirilmesi istenen zikirler de buna dahildir. Hatta kimi ilim adamları şöyle demektedir: Bu günlerde -Zilhiccenin on gününde olduğu gibi- mutlak olarak tekbir getirmek de müstehabdır. Bu görüş de pek uzak bir ihtimal değildir. “Bunlardan iki gün içinde (dönmek için) acele edene” yani Mina’dan çıkıp ikinci günün güneşinin batımından önce oradan ayrılına “günah yoktur. Kim de geriye kalırsa” yani üçüncü geceyi de orada geçirip ertesi gün cemrelere taş atarsa “ona da günah yoktur.” Bu, her iki hususun mubah kılınması sureti ile Yüce Allah’ın kullarına bir hafifletmesidir. Bilindiği gibi her iki işi yapmak mubah kılınmakla birlikte sonuncusunu yapmak daha faziletlidir. Çünkü ondaki ibadet daha çoktur. Günahın söz konusu olmayacağı belirtildiğine göre bu ifadeden hem sözü geçende hem diğerinde günah olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak birincisinde de ikincisinde de günah olmadığı belirtilmekle birlikte yalnızca ikincisi hakkında “ama bu, takvâlı olanlar içindir” kaydı getirilmiştir. Yani bütün işlerinde ve hac hallerinde Allah’tan sakınan kimse içindir. Her hususta Allah’tan sakınan kimse hiçbir hususta günah kazanmamış olur. Bazı şeylerde Allah’tan sakınan ve bazı şeylerinde böyle hareket etmeyenin ise cezası amelinin türünden olur. Emirlerini yerine getirerek ve ona isyan etmekten uzak durarak “Allah’tan sakının ve bilin ki muhakkak onun huzurunda toplanacaksınız” ve O, amellerinizin karşılığını verecektir. Ondan sakınan takvalılar takvalarının karşılığını O’nun nezdinde göreceklerdir. O’ndan sakınmayanları ise en ağır şekilde cezalandıracaktır. Amellerin karşılığının verileceğinin bilinmesi, Allah’tan sakınmaya götüren en büyük sebeplerdendir. Bundan dolayı Yüce Allah bu gerçeğin bilinmesini özellikle teşvik etmiştir.
Bakara 2:204
204- İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider ve o, kalbinde olana Allah’ı da şahit tutar. Hâlbuki o, düşmanın en azılı olanıdır. 205- Ayrılıp gitti mi yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah ise fesadı sevmez. 206- Ona:“Allah’tan sakın” denildiği zaman izzet (cahilî kibir) kendisini günah işlemeye sürükler. İşte böylesine Cehennem yeter. Gerçekten o ne fena döşektir!
204. Yüce Allah özellikle hayır, maslahat ve iyilik olan faziletli vakitlerde kendisinin çokça zikredilmesini emrettikten sonra, güzel söz söylemekle birlikte sözü davranışına uymayan kimsenin durumunu haber vermektedir. Çünkü söylenen söz ya kişiyi yükseltir ya alçaltır. İşte buna dair Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider.” Yani konuştuğu vakit sözleri dinleyenin hoşuna gider ve sen onun faydalı bir söz söylediğini zannedersin. Üstelik söyledikleri hakkında “kalbinde olana Allah’ı da şahit tutar” ve böylelikle sözünü pekiştirmeye çalışır. Yüce Allah’ın, kalbinde bulunanın konuştuğuna uygun düştüğünü bildiğini de ayrıca haber verir. Hâlbuki o bu konuda yalan söylemektedir. Çünkü sözü ve davranışı birbirini tutmamaktadır. Şâyet söylediği doğru olsaydı söz ve davranışı münafık olmayan gerçek bir mü’minin durumu gibi birbirini tutardı. Bundan dolayı Yüce Allah:“Hâlbuki o düşmanın en azılı olanıdır.” buyurmaktadır. Yani onunla tartıştığın vakit onun oldukça yaman, zorlu ve mutaassıp olduğunu görürsün. Buna bağlı olarak ise o en çirkin niteliklere sahiptir. Huyu, kolaylığı ve yumuşaklığı prensip edinen, hakka itaati görev bile, hoşgörüyü karakter edinen mü’minlerin huyuna benzemez.
205. “Ayrılıp gitti mi” Yani yanında bulunduğunda sözleri hoşuna giden bu kişi yanından uzaklaştı mı “yeryüzünde fesat çıkarmaya” yani yeryüzünde bozgunculuk çıkartmanın tâ kendisi olan masiyetler işlemeye koyulur, bundan dolayı da “ekini ve nesli yok etmeye çalışır” Masiyetler işlendiğinden dolayı ekinler, mahsuller, davarlar telef olur, eksilir ve bereketleri azalır. “Allah ise fesadı sevmez” Allah fesadı sevmediğine göre yeryüzünde fesad çıkartan bozguncu kula da oldukça buğz eder. İsterse dili ile güzel sözler söylesin. Bu âyet-i kerimede kişilerin sözlerinin mücerret olarak doğruya, yalana, iyiliğe ya da kötülüğe -o sözleri doğrulayan ve onları tezkiye eden amel bulunmadığı sürece- delil olamayacağına dair delil bulunmaktadır. Yine bu âyet-i kerimeye göre şahitlerin hallerinin tetkik edilmesi, insanlar arasından kimin haklı kimin haksız olduğunu, yaptıkları iyi amellerle hallerinin karinelerine bakılarak ölçülmesi gerektiğine, olayları farklı göstermelerine ve kendilerini temize çıkarmalarına aldanmamak gerektiğine de delil vardır. Daha sonra Yüce Allah, Allah’a isyan etmek sureti ile yeryüzünde bozgunculuk çıkartan bu kişiye Allah’tan sakınmasının emredilmesi halinde büyüklenerek bundan yüz çevirdiğini söz konusu etmektedir:
206. “Ona: Allah’tan sakın” denildiği zaman izzet (cahilî kibir) kendisini günah işlemeye sürükler.” Böylelikle kendisine öğüt verenlere karşı hem masiyetleri işleyerek hem de büyüklenerek tepki gösterir. “İşte böylesine” isyankâr ve büyüklenenlerin yurdu olan “Cehennem yeter. Gerçekten o ne fena döşektir.” Karar kılınacak ve kalınacak yer olarak ne kötüdür. Sürekli ve kesintisiz bir azap, bitmeyecek bir keder, devam edip giden bir umutsuzluk. Azapları hafifletilmez, hiçbir mükâfat alamazlar. Bu da işlemiş oldukları suçlarının ve kötü amellerinin bir karşılığıdır. Böylelerinin hallerinden Allah’a sığınırız.
Bakara 2:205
204- İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider ve o, kalbinde olana Allah’ı da şahit tutar. Hâlbuki o, düşmanın en azılı olanıdır. 205- Ayrılıp gitti mi yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah ise fesadı sevmez. 206- Ona:“Allah’tan sakın” denildiği zaman izzet (cahilî kibir) kendisini günah işlemeye sürükler. İşte böylesine Cehennem yeter. Gerçekten o ne fena döşektir!
204. Yüce Allah özellikle hayır, maslahat ve iyilik olan faziletli vakitlerde kendisinin çokça zikredilmesini emrettikten sonra, güzel söz söylemekle birlikte sözü davranışına uymayan kimsenin durumunu haber vermektedir. Çünkü söylenen söz ya kişiyi yükseltir ya alçaltır. İşte buna dair Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider.” Yani konuştuğu vakit sözleri dinleyenin hoşuna gider ve sen onun faydalı bir söz söylediğini zannedersin. Üstelik söyledikleri hakkında “kalbinde olana Allah’ı da şahit tutar” ve böylelikle sözünü pekiştirmeye çalışır. Yüce Allah’ın, kalbinde bulunanın konuştuğuna uygun düştüğünü bildiğini de ayrıca haber verir. Hâlbuki o bu konuda yalan söylemektedir. Çünkü sözü ve davranışı birbirini tutmamaktadır. Şâyet söylediği doğru olsaydı söz ve davranışı münafık olmayan gerçek bir mü’minin durumu gibi birbirini tutardı. Bundan dolayı Yüce Allah:“Hâlbuki o düşmanın en azılı olanıdır.” buyurmaktadır. Yani onunla tartıştığın vakit onun oldukça yaman, zorlu ve mutaassıp olduğunu görürsün. Buna bağlı olarak ise o en çirkin niteliklere sahiptir. Huyu, kolaylığı ve yumuşaklığı prensip edinen, hakka itaati görev bile, hoşgörüyü karakter edinen mü’minlerin huyuna benzemez.
205. “Ayrılıp gitti mi” Yani yanında bulunduğunda sözleri hoşuna giden bu kişi yanından uzaklaştı mı “yeryüzünde fesat çıkarmaya” yani yeryüzünde bozgunculuk çıkartmanın tâ kendisi olan masiyetler işlemeye koyulur, bundan dolayı da “ekini ve nesli yok etmeye çalışır” Masiyetler işlendiğinden dolayı ekinler, mahsuller, davarlar telef olur, eksilir ve bereketleri azalır. “Allah ise fesadı sevmez” Allah fesadı sevmediğine göre yeryüzünde fesad çıkartan bozguncu kula da oldukça buğz eder. İsterse dili ile güzel sözler söylesin. Bu âyet-i kerimede kişilerin sözlerinin mücerret olarak doğruya, yalana, iyiliğe ya da kötülüğe -o sözleri doğrulayan ve onları tezkiye eden amel bulunmadığı sürece- delil olamayacağına dair delil bulunmaktadır. Yine bu âyet-i kerimeye göre şahitlerin hallerinin tetkik edilmesi, insanlar arasından kimin haklı kimin haksız olduğunu, yaptıkları iyi amellerle hallerinin karinelerine bakılarak ölçülmesi gerektiğine, olayları farklı göstermelerine ve kendilerini temize çıkarmalarına aldanmamak gerektiğine de delil vardır. Daha sonra Yüce Allah, Allah’a isyan etmek sureti ile yeryüzünde bozgunculuk çıkartan bu kişiye Allah’tan sakınmasının emredilmesi halinde büyüklenerek bundan yüz çevirdiğini söz konusu etmektedir:
206. “Ona: Allah’tan sakın” denildiği zaman izzet (cahilî kibir) kendisini günah işlemeye sürükler.” Böylelikle kendisine öğüt verenlere karşı hem masiyetleri işleyerek hem de büyüklenerek tepki gösterir. “İşte böylesine” isyankâr ve büyüklenenlerin yurdu olan “Cehennem yeter. Gerçekten o ne fena döşektir.” Karar kılınacak ve kalınacak yer olarak ne kötüdür. Sürekli ve kesintisiz bir azap, bitmeyecek bir keder, devam edip giden bir umutsuzluk. Azapları hafifletilmez, hiçbir mükâfat alamazlar. Bu da işlemiş oldukları suçlarının ve kötü amellerinin bir karşılığıdır. Böylelerinin hallerinden Allah’a sığınırız.
Bakara 2:206
204- İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider ve o, kalbinde olana Allah’ı da şahit tutar. Hâlbuki o, düşmanın en azılı olanıdır. 205- Ayrılıp gitti mi yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah ise fesadı sevmez. 206- Ona:“Allah’tan sakın” denildiği zaman izzet (cahilî kibir) kendisini günah işlemeye sürükler. İşte böylesine Cehennem yeter. Gerçekten o ne fena döşektir!
204. Yüce Allah özellikle hayır, maslahat ve iyilik olan faziletli vakitlerde kendisinin çokça zikredilmesini emrettikten sonra, güzel söz söylemekle birlikte sözü davranışına uymayan kimsenin durumunu haber vermektedir. Çünkü söylenen söz ya kişiyi yükseltir ya alçaltır. İşte buna dair Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider.” Yani konuştuğu vakit sözleri dinleyenin hoşuna gider ve sen onun faydalı bir söz söylediğini zannedersin. Üstelik söyledikleri hakkında “kalbinde olana Allah’ı da şahit tutar” ve böylelikle sözünü pekiştirmeye çalışır. Yüce Allah’ın, kalbinde bulunanın konuştuğuna uygun düştüğünü bildiğini de ayrıca haber verir. Hâlbuki o bu konuda yalan söylemektedir. Çünkü sözü ve davranışı birbirini tutmamaktadır. Şâyet söylediği doğru olsaydı söz ve davranışı münafık olmayan gerçek bir mü’minin durumu gibi birbirini tutardı. Bundan dolayı Yüce Allah:“Hâlbuki o düşmanın en azılı olanıdır.” buyurmaktadır. Yani onunla tartıştığın vakit onun oldukça yaman, zorlu ve mutaassıp olduğunu görürsün. Buna bağlı olarak ise o en çirkin niteliklere sahiptir. Huyu, kolaylığı ve yumuşaklığı prensip edinen, hakka itaati görev bile, hoşgörüyü karakter edinen mü’minlerin huyuna benzemez.
205. “Ayrılıp gitti mi” Yani yanında bulunduğunda sözleri hoşuna giden bu kişi yanından uzaklaştı mı “yeryüzünde fesat çıkarmaya” yani yeryüzünde bozgunculuk çıkartmanın tâ kendisi olan masiyetler işlemeye koyulur, bundan dolayı da “ekini ve nesli yok etmeye çalışır” Masiyetler işlendiğinden dolayı ekinler, mahsuller, davarlar telef olur, eksilir ve bereketleri azalır. “Allah ise fesadı sevmez” Allah fesadı sevmediğine göre yeryüzünde fesad çıkartan bozguncu kula da oldukça buğz eder. İsterse dili ile güzel sözler söylesin. Bu âyet-i kerimede kişilerin sözlerinin mücerret olarak doğruya, yalana, iyiliğe ya da kötülüğe -o sözleri doğrulayan ve onları tezkiye eden amel bulunmadığı sürece- delil olamayacağına dair delil bulunmaktadır. Yine bu âyet-i kerimeye göre şahitlerin hallerinin tetkik edilmesi, insanlar arasından kimin haklı kimin haksız olduğunu, yaptıkları iyi amellerle hallerinin karinelerine bakılarak ölçülmesi gerektiğine, olayları farklı göstermelerine ve kendilerini temize çıkarmalarına aldanmamak gerektiğine de delil vardır. Daha sonra Yüce Allah, Allah’a isyan etmek sureti ile yeryüzünde bozgunculuk çıkartan bu kişiye Allah’tan sakınmasının emredilmesi halinde büyüklenerek bundan yüz çevirdiğini söz konusu etmektedir:
206. “Ona: Allah’tan sakın” denildiği zaman izzet (cahilî kibir) kendisini günah işlemeye sürükler.” Böylelikle kendisine öğüt verenlere karşı hem masiyetleri işleyerek hem de büyüklenerek tepki gösterir. “İşte böylesine” isyankâr ve büyüklenenlerin yurdu olan “Cehennem yeter. Gerçekten o ne fena döşektir.” Karar kılınacak ve kalınacak yer olarak ne kötüdür. Sürekli ve kesintisiz bir azap, bitmeyecek bir keder, devam edip giden bir umutsuzluk. Azapları hafifletilmez, hiçbir mükâfat alamazlar. Bu da işlemiş oldukları suçlarının ve kötü amellerinin bir karşılığıdır. Böylelerinin hallerinden Allah’a sığınırız.
Bakara 2:207
207- İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah’ın rızasını elde etmek için canını (O’nun yolunda) satar. Allah kullarına karşı pek şefkatlidir.
207. İşte bunlar canlarını satma, onu ucuz bir bedel gibi verme, feda etme tevfikine mazhar olmuşlardır. Bunu da Allah rızası için ve mükâfatını umarak yaparlar. Onlar oldukça varlıklı, vefalı ve kullarına karşı pek Raûf olan bir zat uğruna bedel ödemiştirler. Ayrıca onlara bunu yapmayı kolaylaştırması da onlara olan şefkat ve merhametinin bir sonucudur. Buna karşılık Allah şöyle vaatte bulunmuştur:“Şüphesiz Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını -onlara Cenneti vermek karşılığında- satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşır, öldürür ve öldürülürler. Bu O’nun Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da yerine getirmeyi taahhüt ettiği hak bir vaattir. Allah’tan daha çok ahdini kim yerine getirir? O halde yapmış olduğunuz bu alışverişe sevinin. En büyük başarı budur.”(et-Tevbe, 9/111) Yüce Allah bu ayette onların canlarını sattıklarını, kendilerini feda ettiklerini haber vermekte, istediklerini elde etmelerini ve arzularına kavuşmalarını gerektiren şefkatini bildirmektedir. Artık keremi sonsuz Allah’ın onlara neler vereceğini, onların da arzu ettikleri şeylere ne kadar ileri seviyede erişeceklerini var sen hesap et.
Bakara 2:208
208- Ey iman edenler! Hep birden İslam’a girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. 209- Size apaçık deliller geldikten sonra kayarsanız bilin ki Allah Azîzdir, Hakîmdir.
208. “Ey iman edenler! Hep birden İslam’a girin.” Bu, Yüce Allah’ın mü’minlere hep birden İslam’a girmeleri yönünde verilmiş bir emridir. Yani İslâm dininin bütün hükümlerine girsinler, bunların hiçbirisini terk etmesinler, şeriatın verdiği emir eğer hevasına uygun düşerse yapıp, uymazsa terk etmek sureti ile hevasını ilâh edinen kimselerden olmasınlar. Aksine heva, dine tabi kılınmalıdır. Yapılabildiği kadar hayır fiilleri yapılmalıdır. Yapılamayanlara ise bağlı kalınmalı, yapma niyeti ve azmi taşınmalı, niyetiyle bile olsa ondan geri kalmamalıdır. İslâm’a bütünü ile girmek ancak şeytanın yollarına muhalefet etmekle mümkün olduğundan dolayı devamla:“Şeytanın adımlarına uymayın” buyrulmaktadır. Yani Allah’ın masiyetlerini işlemek sureti ile onun izinden gitmeyin. “Gerçekten o, sizin apaçık” düşmanlığı açıkça görülen “bir düşmanınızdır.” Apaçık düşman ise ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve size zararlı olan şeyleri emreder. Kulun bir takım yanlışlıklara düşmesi ve ayağının kayması kaçınılmaz olduğundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
209. “Size apaçık deliller” yani kat’i bilgi ve yakîn “geldikten sonra kayarsanız” yani hatalar işleyerek günaha düşerseniz “bilin ki Allah Azîz ve Hakîmdir.” Bu buyrukta hataları ve kaymaları terk etmeyi gerektirecek şekilde ağır bir tehdit ve korkutma vardır. Çünkü her kim Azîz ve Hakîm olan zâta karşı gelecek olursa, O, onu mutlak gücü ile kahreder ve hikmeti gereğince onu azaba duçar eder. Çünkü isyankârları ve suçluları cezalandırmak O’nun hikmetinin bir gereğidir.
Bakara 2:209
208- Ey iman edenler! Hep birden İslam’a girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. 209- Size apaçık deliller geldikten sonra kayarsanız bilin ki Allah Azîzdir, Hakîmdir.
208. “Ey iman edenler! Hep birden İslam’a girin.” Bu, Yüce Allah’ın mü’minlere hep birden İslam’a girmeleri yönünde verilmiş bir emridir. Yani İslâm dininin bütün hükümlerine girsinler, bunların hiçbirisini terk etmesinler, şeriatın verdiği emir eğer hevasına uygun düşerse yapıp, uymazsa terk etmek sureti ile hevasını ilâh edinen kimselerden olmasınlar. Aksine heva, dine tabi kılınmalıdır. Yapılabildiği kadar hayır fiilleri yapılmalıdır. Yapılamayanlara ise bağlı kalınmalı, yapma niyeti ve azmi taşınmalı, niyetiyle bile olsa ondan geri kalmamalıdır. İslâm’a bütünü ile girmek ancak şeytanın yollarına muhalefet etmekle mümkün olduğundan dolayı devamla:“Şeytanın adımlarına uymayın” buyrulmaktadır. Yani Allah’ın masiyetlerini işlemek sureti ile onun izinden gitmeyin. “Gerçekten o, sizin apaçık” düşmanlığı açıkça görülen “bir düşmanınızdır.” Apaçık düşman ise ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve size zararlı olan şeyleri emreder. Kulun bir takım yanlışlıklara düşmesi ve ayağının kayması kaçınılmaz olduğundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
209. “Size apaçık deliller” yani kat’i bilgi ve yakîn “geldikten sonra kayarsanız” yani hatalar işleyerek günaha düşerseniz “bilin ki Allah Azîz ve Hakîmdir.” Bu buyrukta hataları ve kaymaları terk etmeyi gerektirecek şekilde ağır bir tehdit ve korkutma vardır. Çünkü her kim Azîz ve Hakîm olan zâta karşı gelecek olursa, O, onu mutlak gücü ile kahreder ve hikmeti gereğince onu azaba duçar eder. Çünkü isyankârları ve suçluları cezalandırmak O’nun hikmetinin bir gereğidir.
Bakara 2:210
210- Onlar, illa buluttan gölgeler içinde Allah’ın ve meleklerin kendilerine gelmesini ve işlerin bitirilmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki bütün işler Allah’a döndürülür.
210. Bu buyrukta kalpleri yerinden oynatacak şekilde ağır bir tehdit ve bir korkutma vardır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bu yeryüzünde fesat çıkartmaya çalışan, şeytanın adımlarına uyan ve Allah’ın emrini bir kenara atanlar amellerin karşılığının verileceği günü mü bekliyorlar? O gün öyle dehşetli, öyle zorlu ve öyle korkunç hallerle dolup taşar ki bunlar zalimlerin kalplerini yerinden oynatır ve o gün fesat çıkartmış olanların etrafını en kötü cezalar çepeçevre sarar. Çünkü Yüce Allah o gün gökleri ve yeri dürecektir. Yıldızlar darmadağın olacak, ay ve güneş tor top edilecek, aydınlıkları giderilecektir. Şerefli melekler inecek, insanların etraflarını kuşatacaktır. Yüce ve Allah “buluttan gölgeler içinde” kullarının arasında adil hükmü ile hüküm vermek üzere inecektir. Tartılar kurulacak, amel defterleri açılacaktır. Mutlu kimselerin yüzleri ağaracak, bedbahtların yüzleri ise kararacaktır. Hayır ehli ile şer ehli birbirinden ayırt edilecek ve herkes amelinin karşılığını görecektir. İşte o vakit zalim, gerçek durumunu kavrayarak pişmanlıktan parmaklarını ısıracaktır. Bu âyet-i kerime ve benzerleri Ehl-i sünnet’in şu görüşünün delilidir: Onlar Allah’ın istivâ/yükselme, nüzul/inme, meci’/gelme gibi ihtiyarî sıfatları olduğunu kabul ederler. Ehl-i sünnet, Yüce Allah’ın kendi zatı hakkında ve Rasulü’nün O’nun hakkında haber verdiği bütün sıfatlara Allah’ın celâl ve azametine yakışır, teşbihsiz ve tahrifsiz bir şekilde kabul ve iman eder. Mutezile, Cehmiyye, Eş’ariyye ve benzeri gibi Allah’ın sıfatlarını iptal eden Muattıla ise aksi bir yol izlemektedir. Onlar, bu gibi sıfatları nefyeder, bu sebepten dolayı da ilgili âyetleri Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği şekilde tevil ederler. Bu delilsiz tevillerin gerçek mahiyeti ise Yüce Allah’ın ve Rasûlü’nün beyanına yönelik bir çeşit tenkit ve bu konuda hidâyetin kendi ifadeleri ile gerçekleştiği iddiasıdır. Böylelerinin nakli hiçbir delilleri yoktur, hatta aklî delilleri bile yoktur. Bu tutumu sergileyenlerin naklî delile sahip olamayışlarını şöyle açıklayabiliriz: Bizzat kendileri Kitap ve Sünnet’te varid olan bu kabilden nasların zahirlerinin, hatta sarih ifadelerinin ehl-i sünnet ve’l cemaat mezhebinin doğruluğuna delil teşkil ettiğini ve kendi batıl mezheplerine delil teşkil edebilmesi için zahir anlamlarından uzaklaştırılarak bunlara bir şeyler eklenip onlardan bir şeyler eksiltilmesi gerektiğini itiraf etmişlerdir. Görüldüğü gibi böyle bir şeyi kalbinde zerre ağırlığı kadar iman bulunan bir kimse kabul etmez. Aklî delile gelince aklen bu sıfatları reddetmeye delalet edecek bir delil yoktur. Aksine akıl failin, bir fiile gücü olmayandan daha mükemmel olduğuna delildir. Yüce Allah’ın gerek kendi zâtına taalluk eden fiilleri (konuşma, inme, gelme, istivâ/yükselme gibi) gerekse de yarattıklarına taalluk eden fiilleri (yaratma, rızıklandırma vb. gibi) kemalin tâ kendisidir. Bu sıfatları kabul etmenin Allah’ı yaratılmışlara benzetmek olduğuna dair batıl iddialara ise şöyle denilir: Sıfatlara dair söylenecek sözler, zata dair söylenen sözlere tabidir. Yüce Allah zatı ile nasıl diğer zatlara benzemez ise, işte öylece sıfatları da başkalarının sıfatlarına benzemez. Çünkü Yüce Allah’ın sıfatları zatına tabidir. Yarattıklarının sıfatları da kendi zatlarına tabidir. Dolayısıyla bu sıfatları Allah hakkında kabul etmenin herhangi bir şekilde teşbihi gerektiren bir tarafı olamaz. Diğer taraftan kimi sıfatları kabul ederken kimilerini kabul etmeyen yahut isimleri kabul etmekle birlikte sıfatları kabul etmeyen kimselere de şöyle denilir: Ya Yüce Allah’ın kendi hakkında ve Rasûlü’nün de O’nun hakkında haber verdiği sıfatların hepsini kabul etmelisin yahut da hepsini reddetmelisin. Eğer bütün sıfatları reddedecek olursan alemlerin rabbini inkâr etmiş olursun. Bir bölümünü kabul edip bir bölümünü reddetmek ise bir çelişkidir. Çünkü böyle bir tutum kabul edilen sıfatlar ile edilmeyenler arasında ayırım gözetmek demektir. Oysa böyle bir ayırımı gözetmeyi haklı kılacak bir delil yoktur. Bu tutumu izleyen kişi “Benim kabul ettiğim sıfatlar teşbihi gerektirmez” diyecek olursa ehli sünnet ve sıfatları isbat edenler ona derler ki: Senin kabul etmediğin sıfatlar da teşbihi gerektirmez. Böyle bir kimse: Benim kabul etmediğim sıfatlardan Allah’ın teşbihinden başka bir manayı aklım kavramıyor, diyecek olursa sıfatları tümden reddedenler de şöyle derler: Biz de senin kabul ettiğin sıfatlardan Allah’ın teşbihinden başka bir manayı kavrayamıyoruz. Buna göre bu kanaati taşıyan bir kimsenin sıfatları tümden reddedenlere verdiği cevabın aynısını ehli sünnet ona kabul etmediği sıfatlar hakkında cevap olarak verir. Hülasa Kitap ve sünnetin sabit olduğuna delâlet ettiği herhangi bir şeyi kabul etmeyip nefyeden bir kimse çelişki içerisindedir. Lehine ne şer’i bir delil vardır ne de akli bir delil. Aksine bu tutumu sergileyen bir kişi akıl ile kabul edilene de nakil ile bildirilene de muhalefet etmiş olur.
Bakara 2:211
211- Sor İsrailoğullarına ki biz onlara nice açık âyetler/mucizeler verdik. Her kim Allah’ın nimetini kendine geldikten sonra değiştirirse şüphesiz Allah'ın cezası pek şiddetlidir.
211. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sor İsrailoğullarına ki biz onlara” hakka ve peygamberlerin doğruluğuna delil olan “nice açık âyetler/mucizelere verdik.” Onlar da bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inandılar ve bildiler ama bu nimetin şükrünü yerine getirmediler. Oysa bu nimetlerin şükrünün yerine getirilmesi gerekirdi. Şükredecek yerde nankörlük ettiler ve Allah’ın nimetini nankörlükle değiştirdiler. Bundan dolayı Yüce Allah’ın üzerlerine cezasını indirmesini ve mükâfattan onları mahrum etmesini hak ettiler. Allah nimete karşı nankörlüğü nimetin değiştirilmesi olarak nitelendirmektedir. Çünkü Allah herhangi bir kimseye dini ya da dünyevi bir nimet verip de o buna şükretmeyecek, onun gereklerini yerine getirmeyecek olursa o nimet ondan uzaklaşıp gider. Nankörlük ve masiyetler dolayısıyla da o nimetler değişir, böylece nimetin yerini nankörlük alır. Yüce Allah’a şükredip nimetin hakkını yerine getirmeye çalışan kimsenin ise nimeti kalıcı olup devam eder. Hatta Allah o nimetini artırır.
Bakara 2:212
212- Dünya hayatı küfre saplananlara pek süslü gösterilmiştir. (O nedenle) onlar mü’minlerle alay ederler. Hâlbuki takva sahipleri Kıyamet gününde onların üstündedirler. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
212. Yüce Allah, Allah’a, âyetlerine ve peygamberlerine küfreden ve O’nun şeriatına boyun eğmeyen kimselere dünya hayatının süslü gösterildiğini haber vermektedir. Bu hayat gözlerine ve kalplerine süslü ve güzel gösterilmiş, onlar da bu hayata razı olmuşlar, onunla yetinmişlerdir. Böylelikle onların bütün arzuları, istekleri ve çalışmaları dünya hayatına yönelik olmuştur. Bu hayata yönelmişler, bütün gayretleri ile onu elde etmeye koyulmuşlar ve o hayatı ta’zim etmişlerdir. Bu yaptıklarında kendilerine ortak olanları da büyük kimseler bellemişlerdir. Buna karşılık mü’minleri küçümseyerek, onlarla alay ederek:“İçimizde Allah (biz dururken) bunlara mı lütufta bulundu?” demişlerdir. Onların bu tutumlarının sebebi akıllarının zayıf, görüşlerinin kısır olmasıdır. Çünkü dünya sınama ve imtihan yurdudur. Bu yurtta mü’minlere de kâfirlere de zorluk ve sıkıntı isabet edecektir. Ama dünya hayatında mü’min hoşlanmadığı şeylerle karşı karşıya kalsa bile sabreder ve ecrini Allah’tan bekler. İman ve sabrı sayesinde Allah başkasının karşı karşıya kalmadığı şekilde onun musibetlerinin yükünü hafifletir. Bütün mesele ve gerçek üstünlük kalıcı yurt olan âhirettedir. O bakımdan Yüce Allah:“Hâlbuki takva sahipleri Kıyamet gününde onların üstündedirler” buyurmaktadır. Takva sahipleri en üstün derecelerde olacaklar, çeşitli nimetlerden yararlanacaklar, sevinç içerisinde bulunacaklardır. Kâfirler ise onların aşağılarında, Cehennemin alt tabakalarında yer alacaklar, çeşitli azaplar görecek, küçümsenecek ve sonu gelmeyecek ebedi bedbahtlıkla karşı karşıya kalacaklardır. Bu âyet-i kerimede mü’minlere bir teselli, kâfirlere ise bir musibetin haber verilmesi söz konusudur. Dünyevî ve uhrevî rızıklar ancak Allah’ın takdiri ile elde edildiğinden ve ancak Yüce Allah’ın meşieti ile onlara nail olmak söz konusu olduğundan Allah:“Allah dilediğine hesapsız rızık verir” buyurmaktadır. Dünya rızkı mü’mine de kâfire de verilir. Fakat ilim, iman, Allah sevgisi, Allah korkusu, O’nun rahmetini ummak vb. kalbî rızıkları ise Allah ancak sevdiği kimselere verir.
Bakara 2:213
213- İnsanlar tek bir ümmetti. Allah da peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdi. Beraberlerinde de insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler hakkında aralarında hükmetmek üzere kitâbı hak ile indirdi. Kendilerine kitab verilen kimseler ancak apaçık deliller onlara geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı o (kitaba) dair anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah onların ihtilaf ettikleri hakka izni ile iman edenleri ulaştırdı. Allah dilediğini dosdoğru yola iletir.
213. “İnsanlar tek bir ümmetti.” Yani insanlar topluca hidayet üzere idiler. Nuh aleyhisselam’dan sonra on asır boyunca bu hal üzere devam ettiler. Dinde ihtilaf edince bazıları küfre saptı, bazıları da hak din üzere devam etti. Aralarında çekişmeler başladı. Allah insanlar arasındaki anlaşmazlıkları hükme bağlamak ve onlara karşı hücceti ortaya koymak üzere peygamberler gönderdi. Bazıları ise şöyle bir açıklama getirmişlerdir: Aksine insanlar küfür, sapıklık ve bedbahtlık üzere toplanmış idiler. Ne aydınlatıcı bir ışıkları, ne de imanları vardı. Bu nedenle Allah kendilerine peygamberleri, itaat eden kimseleri itaatlerin sonucu olan rızık, bedeni ve kalbi kuvvet, güzel hayat ve bunların en üstün mertebesi olan Yüce Allah’ın rızasına nail olup Cennete girmek sureti ile “müjdeleyici” olmak üzere gönderdi. Diğer taraftan Allah’a isyan eden kimseleri de masiyetlerin bir sonucu olarak rızıktan mahrumiyet, zayıflık, fakirlik, dar hayat ve geçim ve bunun en ağır şekli olan Allah’ın gazabı ve Cehennem ile “uyarıcılar olmak üzere gönderdi. Beraberlerinde... kitabı hak ile indirdi” Bu, doğru haberler ve adaletli emirlerdir. İlahi kitapların ihtiva ettiği her bir şey haktır. Usûl ve füru meselelerinde anlaşmazlık içerisinde olanlardan kimin haklı kimin haksız olduğunu ortaya koyar. İşte anlaşmazlık ve ayrılık halinde yapılması gereken, bu ayrılık ve anlaşmazlık konusunun Allah’a ve Rasûlü’ne havale edilmesidir. Eğer Allah’ın Kitabında ve Rasûlü’nün sünnetinde anlaşmazlığı sona erdirecek hükümler bulunmasaydı anlaşmazlıkları onları götürme emri verilmezdi. Yüce Allah Kitap ehline kitapları indirmesi sureti ile ihsan ettiği büyük nimetini söz konusu etti. Bu ise onların bu kitaplar etrafında ittifak edip toplanmalarını gerektiriyordu. Yüce Allah bu durumlarını söz konusu ettikten sonra böyle davranacak yerde birbirlerine karşı çıktıklarını, birbirlerini kıskandıklarını, bundan da pek çok anlaşmazlık, düşmanlık ve ayrılıklar meydana geldiğini, bunun sonucunda da herkesten önce etrafında birleşip toplanmaları gereken kitap hakkında üstelik onun kesin delillerini, apaçık belgelerini bilip yakin ettikten sonra anlaşmazlığa düştüklerini haber vermektedir. Böylelikle onlar haktan alabildiğine uzak bir sapıklıkla sapıttılar. “Bunun üzerine Allah onların ihtilaf ettikleri hakka” Kitab ehlinin anlaşmazlığa düşüp de hakkı ve doğruyu tutturamadıkları bütün hususlara “izni ile iman edenleri ulaştırdı.” Yüce Allah; izni, kolaylaştırması ve rahmeti ile bu ümmeti hakka iletmiştir. “Allah dilediğini dosdoğru yola iletir.” O bütün insanları adaletinin bir tecellisi olarak, bütün insanlara karşı delili ortaya koymak üzere ve insanlar:“Bize müjdeci de uyarıcı da gelmedi” demesinler diye dosdoğru yola davet etmiştir. Lütuf, rahmet, yardım ve ihsanıyla da kullarından dilediği kimseleri hidâyete ulaştırmaktadır. Bu, O’nun lütuf ve ihsanıdır, diğeri ise O’nun adaletinin ve hikmetinin bir tecellisidir. O’nun şanı pek yücedir.
Bakara 2:214
214- Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden Cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onlara yoksulluk ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki sonunda peygamber ve beraberindeki iman edenler:“Allah’ın yardımı ne zaman?” dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı gerçekten yakındır.
214. Yüce Allah bu ayette kullarını darlıklarla, sıkıntılarla, zorluklarla imtihan etmesinin kaçınılmaz olduğunu haber vermektedir. Nitekim önceki nesillere de bunu yapmıştı. Bu Allah’ın hiçbir şekilde değişmeyen, sürekli geçerli bir sünnetidir/kanunudur. Dinini ve şeriatını ayakta tutmak isteyen herkesi mutlaka imtihan edip sınar. Allah’ın emri üzere sabredip direnirse, bu uğurda karşı karşıya kalacağı hoş olmayan şeylere aldırmazsa işte samimi ve doğru kişi odur. O, en mükemmel mutluluğa ve en üstün mertebeye ulaşır. Ama insanların işkence ve sıkıntılarını Allah’ın azabı gibi kabul eder de hoşuna gitmeyen şeyler, onu izlemesi gereken yoldan alıkoyar ve mihnetler de maksadından onu döndürecek olursa işte o, iman iddiasında yalancı bir kimsedir. Çünkü iman güzel şeyler isteme, temennilerde bulunma ve salt iddiadan ibaret değildir. Onun doğru yahut yalan olduğunu ortaya koyacak olan şey amellerdir. İşte önceki ümmetlerin başına da Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “Onlara yoksulluk ve sıkıntılar” yani hem fakirlik hem de türlü hastalıklar “gelip çattı ve” ölüm, sürgün, mallarının alınması ve sevdiklerinin öldürülmesi ile tehdit edilerek çeşitli korkutucu şeylerle “sarsıldılar” türlü zararlarla karşı karşıya kaldılar. Öyle bir duruma vardılar ve o derece sarsıldılar ki, Allah’ın yardımının geleceğine kesin inanmalarına rağmen, onun geciktiğini düşündüler. Sıkıntılarının ileri dereceye ulaşması ve oldukça darlanmalarından dolayı “Sonunda peygamber ve beraberindeki iman edenler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” dediler.” Rahatlamak sıkıntı ile birlikte olduğuna göre ve bir iş daraldı mı hemen genişlediğine göre Yüce Allah da:“Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı gerçekten yakındır.” buyurmaktadır. İşte hakkı ayakta tutup uygulamaya kalkan herkes kesinlikle imtihan olunur. Eğer tuttuğu yolda sabreder ve ısrarla devam edecek olursa, zorluk ve sıkıntıları artsa bile nihayetinde onun karşı karşıya kaldığı mihnetler kendisi için bir ödül olur. Zorluklar rahatlıklara dönüşür ve bunların akabinde düşmanlara karşı zafer elde eder, kalbindeki rahatsızlıklar şifa bulur. Bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Yoksa siz Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri belli etmeden Cennete gireceğinizi mi sandınız?”(Ali İmran, 3/142); “Elif, Lam, Mim. İnsanlar iman ettik demeleri ile bırakılıverileceklerini ve imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar? Andolsun onlardan önce geçenleri biz imtihan etmişizdir. Allah elbette doğru olanları da bilir, yalancı olanları da bilir.”(el-Ankebut, 29-1-3) İşte böyle; insan imtihan sırasında üstün ya da zelil olur.
Bakara 2:215
215- Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: “Malınızdan infak edeceğiniz pay anne ve babanın, akrabaların, yetimlerin, yoksulların, yolda kalmışlarındır. Şüphesiz her ne hayır işlerseniz Allah onu çok iyi bilendir.
215. “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar.” Yani sana infaka dair soru soruyorlar. Bu soru hem neyin infak edileceğini, hem kime infak edileceğini kapsamaktadır. Yüce Allah bu sorularına cevap vererek:“De ki: Malınızdan infak edeceğiniz pay...” diye cevap vermektedir. Yani bu infak ister az, ister çok olsun, insanlar arasında buna en layık ve öncelik hakkına en çok sahip olan kimseler, senin üzerinde en büyük hakka sahip olanlardır. Bunlar ise kendilerine iyi davranılmasının farz isyan edilmesinin ise haram kılındığı anne ve babadır. Onlara yapılacak en büyük iyiliklerden birisi onlara gerekli harcamaları yapmaktır. Bu gerekli harcamaları terk etmek ise onlara karşı yapılacak en büyük isyanlar arasındadır. Bundan dolayı varlık sahibi çocuğun anne babasının nafakasını karşılaması farzdır. Anne babadan sonra ise yakınlık sıralarına göre ve değişik mertebeleri göz önünde bulundurularak akrabalık ve ihtiyaç da hesaba katılmak sureti ile akrabalar gelir. Akrabaya infak, hem bir sadakadır, hem de bir sıla (akrabalık bağını gözetmek)tir. “Yetimler” kendileri adına kazanacak, ihtiyaçlarını karşılayacak kimseleri bulunmayan küçükler demektir. Bizzat kendi ihtiyaçlarını kendileri göremediklerinden ve ihtiyaçlarını karşılamak üzere kazanç sahibi kimseler bulunmadığından dolayı muhtaç olmaları çoğunlukla kaçınılmazdır. Böylelikle Allah yetimlere bir lütuf ve rahmet olmak üzere, gözetilmelerini emretmiştir. “Miskinler/Yoksullar” ihtiyacın kendilerini adeta hareketsiz hale getirdiği, zaruret içinde bulunan muhtaç kimselerdir. Onlara ihtiyaçlarını karşılamak ve onları kendi kendilerine yeter hale getirmek için infak edilir. “Yolda kalmışlar” memleketinden uzakta kalmış ve oraya ulaşamayan yabancılara da yolculukları esnasında kendilerini gidecekleri yere kadar ulaştıracak şekilde nafaka verilmekle yardımcı olunur. Yüce Allah ileri derecedeki ihtiyaçları dolayısıyla bu kesimleri özellikle zikrettikten sonra sözü genelleştirip şöyle buyurmuştur:“Şüphesiz her ne hayır işlerseniz” yani ister bunlara, ister başkalarına vereceğiniz herhangi bir sadaka ve hatta bütün itaat ve Allah’a yakınlaştırıcı çeşitli amelleri -çünkü bütün ameller “hayır” kapsamına girmektedir- işlerseniz “Allah onu çok iyi bilendir.” O bakımdan size bu amelinizin mükâfatını verir, sizin için onu tespit eder. Herkes niyet ve ihlâsına göre nafakasının (infakının) çokluğuna, azlığına, bu infaka duyulan ihtiyaca, bu infakın etkisine ve faydasına göre ecrini alacaktır.
Bakara 2:216
216- Savaş hoşunuza gitmediği halde üzerinize farz kılındı. Bazen hoşlanmadığınız bir şey, sizin için hayır olabilir. Sevdiğiniz bir şey de hakkınızda şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
216. Önceleri mü’minler savaşı -zayıflıkları ve buna katlanamayacak durumda olmaları dolayısıyla- terk etmekle emrolunmuş iken bu âyet-i kerimede Allah yolunda savaş farz kılınmaktadır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye hicret edip de müslümanlar çoğalıp güçlenince Allah onlara savaşma emrini verdi. Savaşın esas itibari ile yorgunluk ve meşakkati, türlü korku ve tehlikeleri dolayısıyla ve ölümle karşı karşıya getirmesi nedeniyle nefislerin hoşuna gitmeyen bir şey olduğunu haber verdi. Bununla birlikte Allah yolunda savaş, katıksız bir hayırdır. Çünkü bu çeşit savaşta büyük mükâfat vardır, onunla can yakıcı azaptan korunulur, düşmanlara karşı zafer kazanılıp ganimetler elde edilir. Ayrıca onun insanı hoşa gitmeyen şeylere karşı eğitici özellikleri de vardır. “Sevdiğiniz bir şey de hakkınızda şer olabilir.” Mesela rahat isteği ile cihada çıkmayıp oturmak bir kötülüktür. Çünkü cihada çıkmamak Allah’ın yardımının kesilmesine, düşmanların İslâm’a ve müslümanlara musallat olmasına, zillet ve aşağılıkla karşı karşıya kalmaya, büyük ecrin kaybedilmesine ve cezanın gerçekleşmesine sebeptir. Bu âyet-i kerimede ifade edilen hususlar, dini açıdan değişmez kurallardır. Nefislerin, meşakkatinden dolayı hoşlanmadığı hayır fiilleri mutlaka hayırdır, hakkında rahat ve lezzet vehmettiği bütün şer fiilleri hiç şüphesiz şerdir. Dünya ile ilgili hususlarda ise bunlar her zaman geçerli olmayabilir. Aksine mü’min kimse için çoğunlukla görülen durum şudur: O herhangi bir hususu sevecek olur da Allah da o kimseyi o işten uzak tutacak birtakım sebepler takdir buyurursa, şüphesiz ki böylesi onun için daha hayırlıdır. Bu gibi durumlarda ona düşen uygun davranış, Yüce Allah’a şükretmek ve meydana gelenin, hayırlı olduğuna inanmaktır. Çünkü mü’min, Yüce Allah’ın kuluna kendi nefsinden daha çok merhametli olduğunu bilir. Kulunun maslahatını kulun kendisinden daha bir gerçekleştirmeye muktedir olduğunu ve kulun maslahatını ondan daha iyi bildiğini bilir. Nitekim Yüce Allah da “Allah bilir, siz bilmezsiniz” buyurmaktadır. O halde size yakışan hoşunuza gitsin veya gitmesin, sizi sevindirsin veya sevindirmesin hakkınızdaki bütün takdirleri gönül hoşluğu ile karşılamaktır.
Savaş emri kayıtlı zikredilmeyecek olsaydı, haram aylar da dahil bütün ayları (zaman itibari ile) kapsayacak olduğundan dolayı Yüce Allah, haram aylardaki savaşı istisna ederek şöyle buyurmaktadır:
Bakara 2:217
217- Sana haram ayı, onda savaşmayı sorarlar. De ki: “Onda yapılan savaş büyük bir günahtır; ama Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkâr etmek, Mescid-i Haram’dan alıkoymak ve ahalisini oradan çıkarmak ise Allah katında çok daha büyük bir günahtır. Fitne katilden daha büyük bir günahtır. Eğer güçleri yetse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmazlar. Artık içinizden her kim dininden irtidat eder de kâfir olarak ölürse işte böylelerinin bütün amelleri dünyada da âhirette de heder olup gider. Onlar ateş ehlidirler ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.
217. “Sana haram ayı, onda savaşmayı sorarlar” buyruğu ile ilgili olarak cumhur, haram aylarda savaşmanın haram kılınmasının, müşriklerin bulundukları yerde öldürülmesi emri ile nesh edildiği görüşündedir. Bazı müfessirler ise bunun nesh olmadığı görüşündedirler. Çünkü mutlak olan emir, mukayyed olana hamledilir. Bu âyet-i kerime ise mutlak olan savaşma emrinin umumunu kayıtlamaktadır. Çünkü haram ayların meziyetlerinin en büyüğü bu aylarda savaşmanın haram kılınmasıdır. Ancak bu hüküm, yalnızca savaşı başlatmak ile ilgilidir. Savunma kastı ile savaş ise Haram beldede caiz olduğu gibi Haram aylarda da caizdir. Bu âyet-i kerime Abdullah b. Cahş seriyyesinin başından geçen ve onların Amr bin el-Hadramî’yi öldürüp mallarını almaları dolayısıyla meydana gelen olaylardan ötürü nazil olduğundan ve bu durum denildiğine göre Recep ayında cereyan ettiğinden dolayı müşrikler, müslümanları haram aylarda çarpışmalarından dolayı ayıpladılar. Ancak onlar bu ayıplamalarında haksızdılar. Zira onların öyle çirkin fiilleri vardı ki bunların bir tanesi bile müslümanları ayıplandıkları şeyden çok daha büyüktür. İşte Yüce Allah onlarda bulunan bu çirkinlikleri beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Ama Allah yolundan alıkoymak” yani müşriklerin Allah’a ve Rasûlü’ne iman etmek isteyen kimselere engel olmaları, Allah’a iman edenleri eziyet ve işkencelere maruz bırakarak dinlerinden döndürmek için çalışmaları, haram aylardaki ve haram beldedeki küfürleri -ki küfür yalnız başına bile kötülük olarak yeter, özellikle de haram aylarda ve haram beldede meydana gelmişse-… “Ahalisini oradan çıkarmak” yani Mescid-i Haram’ın ahalisi olan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabını oradan çıkarmak… Çünkü bizzat bu ahalisi ona müşriklerden daha bir layıktırlar ve gerçek manada Mescid-i Haram’ın imar edicileri onlardır. Ancak müşrikler onları Mescid-i Haram’dan çıkardılar ve ona ulaşmalarına imkân tanımadılar. Oysa ibadet için bu Beyt’in civarında duran da dışardan gelen de birbirine eşittir. İşte bu işlerin her birisi tek başına bile haram aylarda “katilden daha büyüktür.” Peki ya bütün bu kötü işlerin onlarda bir arada bunmasına ne demeli? Böylelikle onların, mü’minleri ayıplamalarında haksız, ayrıca fasık ve zalim oldukları anlaşılmaktadır. Daha sonra Yüce Allah onların mü’minlerle savaşı devam ettireceklerini haber vermektedir. Maksatları müslümanların mallarını almak ve onları öldürmek değildir. Asıl maksatları onları dinlerinden döndürmek ve imanlarından sonra kâfir olmalarını sağlamaktır ki böylelikle Cehennem ehli olsunlar diye. Bu hususta bütün güçlerini ortaya koymaktadırlar. Ellerinden geldiği kadar çalışmaktadırlar. Allah ise mutlaka nurunu tamamlayacaktır; kâfirler hoşlanmasa bile. Bu genel olarak bütün kâfirlerin özelliğidir. Kendilerinin dışındakilerle dinlerinden geri döndürünceye kadar savaşı sürdürürler. Özellikle yahudiler ve Hıristiyanlar… Zira onlar bu iş için cemiyetler kurdular. Misyonerleri dört bir tarafa yaydılar. Doktorlar gönderdiler, okullar yaptılar. Maksatları ise ümmetleri dinlerinden uzaklaştırmak, kendi dinlerine sokmaktır. Ellerinden gelen bütün imkânları ile kendilerinin dışındaki ümmetleri, dinleri hakkında şüphelere düşürmeye gayret ettiler. Ancak mü’minlere İslâm’ı lütfeden, onlar için bu değerli dinini seçen, onlar lehine dinini tamamlayan Allah’tan umudumuz şudur: O, mü’minlerin dinini en mükemmel şekilde uygulamaları sureti ile onlar üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Nurunu söndürmek isteyen herkesi de yardımsız bırakacaktır. Hile ve tuzaklarına kendilerini düşürecektir. Dinini zafere kavuşturacak, adını yüceltecektir. Şu âyet-i kerime de bu bakımdan -kendilerinden önceki kâfirler hakkında doğruyu dile getirdiği gibi- şimdi hali hazırda mevcut kâfirler hakkında da doğru çıkacaktır, dedikleri gerçekleşecektir:“O kâfirler şüphesiz mallarını Allah yolundan alıkoymak için harcarlar. Yakında da onları harcayacaklar, sonra bu onlara bir yürek acısı olacaktır, sonra da yenilgiye uğrayacaklardır. Kâfir olanlar toplanıp Cehenneme sürüleceklerdir.”(el-Enfal, 8/36) Daha sonra Yüce Allah, küfrü İslâm’a tercih etmek sureti ile irtidat eden ve kâfir olarak ölene kadar bu halde devam eden kimseler hakkında şöylece haber vermektedir:“İşte böylelerinin bütün amelleri dünyada da âhirette de heder olup gider.” Çünkü bu amellerin kabul edilmesi için gerekli şart olan İslam yoktur. “Onlar ateş ehlidir ve orada ebedi kalacaklardır.” Âyet-i kerime mefhumu ile irtidad ettikten sonra İslâm’a tekrar dönenin önceki amellerinin de geri döneceğine delildir. Aynı şekilde masiyetlerden tevbe eden kimselerin de önceki amelleri tekrar kendilerine döner.
Bakara 2:218
218- Şüphesiz iman edenler, hicret edip de Allah yolunda cihad edenler var ya işte onlar, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah da Ğafûrdur, Rahîmdir.
218. Bu üç çeşit amel, mutluluğun adresi ve ubudiyetin/kulluğun eksenidir. İnsanın kazancı, zarar ve ziyanı bunlarla ortaya çıkar. İmanı ele alalım. Onun faziletini anlatmaya imkân yoktur. Mutluları bedbahtlardan, cennetlikleri cehennemliklerden ayırt edici özelliğe sahip bir esas hakkında ne söylenebilir ki! Kul iman sahibi olduğu takdirde yaptığı hayır işler kabul olunur, ona sahip olmadı mı onun hiçbir harcaması, hiçbir fidyesi, farz ve nafilesi kabul olunmaz. Hicrete gelince; hicret sevilen ve alışılmış şeylerden Allah’ın rızası için ayrılmak demektir. Muhacir vatanını, mallarını, aile halkını, dostlarını Yüce Allah’a yakınlaşmak ve dinine yardımcı olmak kastı ile bırakıp gider. Cihad ise; düşmanlarla çarpışmak için bütün gayretini ortaya koymak, Allah’ın dinini zafere ulaştırıp şeytanın dininin kökünü kazımak için bütün gayreti ile çalışmaktır. Cihad salih amellerin zirvesidir. Ona verilen mükâfat da en üstün mükâfattır. İslâm dairesinin genişletilmesi, putlara tapanların yenik düşürülmesi, müslümanların can, mal ve çoluk çocuklarının güvenlik altına alınmasının en önemli yolu cihaddır. Sıkıntı ve zorluklarına rağmen bu üç ameli gereği gibi yerine getiren bir kimse diğerlerini daha ileri derecede ve daha mükemmel bir şekilde yerine getirir. Bu gibi kimselerin Allah’ın rahmetini ummaları haklarıdır. Çünkü bunlar rahmeti gerektiren sebepleri yerine getirmişlerdir. Bu buyrukta Allah’ın rahmetini ummanın ancak mutluluğun sebeplerini yerine getirdikten sonra olacağına delil vardır. Tembelliğe ve sebepleri yerine getirmemeye rağmen umut sahibi olmak ise bir acizliktir, boş bir temenni ve aldanıştır. Bu, o kimsenin gayretinin azlığına ve kıt akıllı olduğuna delildir. Zira bu, evlenmeden çocuk sahibi olmayı, tohum atıp sulamadan mahsul almayı ummak gibidir. Yüce Allah’ın:“İşte onlar Allah’ın rahmetini umabilirler” buyruğunda kulun -yaptığı ameller ne olursa olsun- onlara dayanıp güvenmemesi gerektiğine, bunun yerine Rabbinin rahmetini umması, amellerinin kabul edilerek günahlarının bağışlanıp kusurlarının da örtüleceğini umması gerektiğine delil vardır. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmuştur:“Allah Ğafûrdur” samimi bir şekilde tevbe edenlerin günahlarını bağışlayıcıdır; “Rahîmdir” onun rahmeti her şeyi kuşatmıştır, onun cömertlik ve bağışı bütün canlıları kapsamıştır. Bu buyrukta sözü geçen amelleri yerine getiren kimselerin Allah’ın mağfiretini elde edeceklerine delil vardır. Çünkü “Hiç şüphesiz iyilikler kötülükleri giderir.”(Hud, 11/114) Bunlar Allah’ın rahmetine nail olurlar. Allah’ın mağfiretine de nail olundu mu artık dünya ve âhiretin cezaları onlardan uzaklaştırılır. Çünkü cezalar günahların bir neticesidir. Onlar ise bağışlanmış ve etkileri ortadan kalkmıştır. Böyle bir kimse ilâhi rahmeti elde etti mi artık dünya ve âhiretindeki her türlü hayrı elde etmiş olur. Hatta bunların sözü geçen amelleri bile Allah’ın onlara rahmetinin bir parçasıdır. Zira Allah bu hususta muvaffakiyet vermemiş olsaydı onlar bu amellere yönelemezlerdi. Allah bu amelleri işleme gücünü vermemiş olsaydı, onları yapamazlardı. Allah bu amelleri işleyenlere ihsan ve lütufta bulunmamış olsaydı bu amellerini tamama erdirmez ve onlardan kabul etmezdi. Başında da sonunda lütuf yalnız O’nundur. Sebebi de lütfeden odur, sebebin sonucunu da.
Bakara 2:219
219- Sana içki ve kumarı sorarlar. De ki:“İkisinde de hem büyük bir günah hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Ama günahları faydalarından daha büyüktür.” Sana neyi infak edeceklerini de sorarlar. De ki: “İhtiyacınızdan arta kalanını. Allah âyetlerini size böyle açıklar. İyice düşünesiniz diye...
219-220. Yüce Allah:“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar...” diye buyurmaktadır. Yani ey Peygamber, mü’minler sana içki ve kumarın hükümlerinin ne olduğunu sorarlar. İçki de kumar da cahiliye dönemiyle İslâm’ın ilk dönemlerinde kullanılan şeylerdi. Bu hususta bir anlaşmazlık ortaya çıkmış olsa gerek ki bunların hükümlerinin ne olduğuna dair soru sorulmuştur. Yüce Allah da Peygamberine, içki ve kumarın fayda ve zararlarını açıklamasını emretmiştir ki bu açıklama haram kılınmalarına ve kesin olarak terk edilmelerine bir hazırlık olsun. Bu iki alışkanlığın aklı ve malı götürmeleri, Allah’ın zikrinden ve namazdan alıkoymaları, düşmanlık ve kine sebep olmaları vb. gibi olumsuz sonuçlarının, günah ve zararlarının, içki ticaretiyle kumardan kazanılan mal ve onlardan elde edilen geçici neşe gibi fayda olduğunu sandıkları şeylerden daha büyük olduğunu haber vermektedir. Bu açıklama bunlardan vazgeçirici bir özelliğe sahiptir; çünkü aklı başında bir insan daha faydalı olan şeyi tercih eder, zararı daha ağır basan şeylerden de uzak durur. Ancak bu ikisine iyice alışmış olduklarından ve ilk anda bunları kesin olarak terk etmelerinin zorluğundan dolayı bu âyet-i kerime, Yüce Allah’ın şu buyruğunda sözünü ettiği haram hükmünün bir hazırlık aşaması olmuştur:“Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları, şeytanın pis işlerindendir… Artık vazgeçtiniz değil mi?”(el-Maide, 5/90-91) Yüce Allah’ın hükümlerini bu şekilde indirmesi ise onun lütuf, rahmet ve hikmetinin bir eseridir. Bundan dolayıdır ki bu âyet-i kerimeler nazil olunca Ömer radıyallahu anh:“Vazgeçtik, vazgeçtik” demiştir. İçki (الخمر) sarhoşluk verici ve aklı örtüp perdeleyen her türlü içkidir. Kumar ise iki tarafın birtakım bedeller koydukları her türlü yarışma çeşididir. Zar, satranç, belli bir bedel konularak sözlü ya da fiili her türlü yarışma vb. gibi. Deve, at ve ok atma yarışmaları bunlardan müstesnadır. Bunlar mubahtır; çünkü bunlar cihada bir destek ve hazırlıktır. O bakımdan Şâri bunlara (denilen şekilde kumar olmaması şartı ile) ruhsat vermiştir. Yüce Allah’ın:“Sana neyi infak edeceklerini de sorarlar” buyruğu ise mallarından infak edecekleri miktara dair sorulan bir sorudur. Yüce Allah işi kolaylaştırarak mallarından kolaylarına geleni infak etmelerini emretmektedir ki, bu da ihtiyaç ve zorunlu gereklerinin dışında kalan kolaylıkla verebilecekleri bir miktardır. Bu da zengin, fakir ve orta halli her bir kimsenin durumuna göre değişir. Herkes malından, ihtiyacından arta kalan kısmı -yarım hurma bile olsa- infak edebilme gücüne sahiptir. Bundan dolayı Yüce Allah, Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’e insanlara karşı davranışlarında onların kolayına gidecek yolu tutmasını ve sadakalarından da ihtiyaçlarından arta kalanını almasını, onlara ağır gelecek yükleri yüklememesini emretmiştir. Çünkü Yüce Allah bize verdiği emirleri onlara ihtiyacı olduğu için yahut da bize zorluk çıkarmak için vermemiştir. Aksine O, bizim için mutluluk kaynağı olacak ve bize kolay gelecek ve hem bizim için hem kardeşlerimiz için faydalı olacak şeyleri emretmiştir. Bu yüzden Rabbimiz en mükemmel hamde layıktır. Yüce Allah bu tatmin edici beyandan ve kullarını şeriatının sırlarına muttali kıldıktan sonra:“Allah âyetlerini size böyle açıklar” buyurmaktadır. Yani hakka delalet eden faydalı bilgiyi, hak ile batılı birbirinden ayırt edici ilmi gerçekleştiren kesin belgeleri böyle açıklar. “İyice düşünesiniz diye… hem dünya hem de âhiret hakkında” yani şeriatının sırları hakkında fikir yürütesiniz, onun emirlerinin dünya ve âhiretin faydalarını içerdiğini bilesiniz diye. Aynı şekilde dünya hakkında, onun çabucak geçip gitmesi hakkında düşünüp onu geri çeviresiniz; âhiret hakkında, onun ebediliği ve orada amellerin karşılığının görüleceği üzerinde düşünüp âhiretinizi imar edesiniz diye. “Bir de sana yetimleri sorarlar.” Yüce Allah’ın: “Şüphe yok ki yetimlerin mallarını haksız yolla yiyenlerin yiyip de karınlarına doldurdukları şey ancak ateştir. Onlar yakında alevli bir ateşe de gireceklerdir.”(en-Nisa, 4/10) buyruğu inince bu hüküm, müslümanlara ağır geldi ve kendi yemeklerini yetimlerin yemeklerinden ayırdılar. Bunu âdet üzere ortaklaşa hareket etmeleri gereken bu durumda bile yetimlerin mallarından bir şeyler yemiş olurlar korkusu ile yaptılar ve buna dair Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e soru sordular. Yüce Allah da esas maksadın yetimlerin mallarını gerektiği gibi korumak, himaye etmek ve mallarını ticarette kullanmak yolu ile “ıslah etmek” olduğunu, yemek ve benzeri hususlarda onlarla birlikte hareket etmenin de -yetimlere zarar vermeyecek şekilde- caiz olduğunu haber vermektedir. Çünkü yetimler sizin kardeşlerinizdir. Kardeşlerin de bu gibi işlerini birlikte yapmaları olağan hallerindendir. Bu konuda göz önünde bulundurulması gereken niyet ve ameldir. Her kimin niyeti yetimin halini ıslah etmek olur ve yetimin malına göz dikmezse kasıtsız olarak yetimin malından kendisine bir şey geçecek olsa dahi, bunun ona bir sakıncası olmaz. Buna karşılık bir kimsenin de malını yetiminki ile karıştırmaktan maksat ve niyeti, yetimin malını yemek olursa işte günah ve vebal altına giren kimse budur. Çünkü “yolların/araçların hükmü maksatlarının hükmü ile aynıdır.” Bu âyet-i kerimede yiyecek, içecek, akit ve benzeri konularda gerçekleşecek karışmaların caiz olduğuna delildir. Böyle bir ruhsat ise Yüce Allah’tan bir lütuf, bir ihsan ve mü’minlere bir genişliktir. Aksi takdirde “Allah dileseydi elbette sizi sıkıntıya sokardı” yani bu konuda ruhsat vermemek sureti ile yükünüzü ağırlaştırır ve siz de bundan zorluk çekerdiniz; bu size ağır gelir ve günah kazanabilirdiniz. “Muhakkak Allah Azîzdir” yani tam ve eksiksiz güç O’nundur, her şey O’nun idaresi altındadır. Bununla birlikte O “Hakîmdir” Ancak kâmil hikmetinin ve eksiksiz inâyetinin gereği olanını yapar. Aziz olması, hikmetine aykırı değildir. Bu yüzden: Hikmete uygun düşsün yahut düşmesin, Allah dilediği her şeyi yapar, denilemez. Aksine şöyle denmelidir: O’nun fiilleri de hükümleri de hikmetlidir. O, abes bir şey yaratmaz. Aksine biz ister bilelim ister bilmeyelim hikmetsiz hiçbir iş yapmaz. Aynı şekilde O, kullarına hikmetten uzak bir şer’î hüküm de indirmez. Ancak ya tmamen faydalı yahut da büyük oranda faydalı olan şeyleri emreder. O’nun yasakladığı şeyler de ya tamamen zararlıdır yahut da zararı daha fazladır. Bunun böyle olması hikmet ve rahmetinin mükemmelliğinden dolayıdır.
Bakara 2:220
220- …hem dünya hem âhiret hakkında. Bir de sana yetimleri sorarlar. De ki:“Onları ıslah etmek, daha hayırlıdır.” Şâyet onlarla bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah kimin ıslah ettiğini kimin de ifsat ettiğini bilir. Allah dileseydi elbette sizi sıkıntıya sokardı. Muhakkak Allah Azîzdir, Hakîmdir.
Bakara 2:221
221- Müşrik kadınları iman etmedikçe nikâhlamayın. Mü’min bir cariye müşrik bir (hür) kadından -o kadın hoşunuza gitse bile- kesinlikle daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de iman etmedikçe (mü’min bir kadını) nikâhlamayın. Mü’min bir köle elbette müşrik bir (hür) erkekten -o erkek hoşunuza gitse bile- daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise izni ile Cennete ve mağfirete davet eder. Ayetlerini de insanlara öğüt alsınlar diye beyan eder.
221. “Müşrik kadınları iman etmedikçe” şirkleri üzere devam ettikleri sürece “nikâhlamayın.” Çünkü ne kadar çirkin olursa olsun mü’min bir kadın, ne kadar güzel olursa olsun müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Bu, bütün müşrik kadınlar hakkında umumidir. Ancak Maide Sûresi’nde yer alan ve Kitap Ehli kadınlarla evlenmenin mubah olduğunu belirten âyet-i kerime bu hükmü tahsis etmiştir. Çünkü Yüce Allah sözü geçen âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“Sizden önce kitap verilenlerden iffetli kadınlar da... size helâl klınmıştır.”(el-Maide, 5/5)“Müşrik erkeklere de iman etmedikçe (mü’min bir kadını) nikâhlamayın.” Bu buyruk da umumidir ve hakkında tahsis söz konusu değildir. Daha sonra Yüce Allah müslüman erkek ve müslüman kadının farklı dinden olan (müşrik) biriyle nikahlanmalarının haram kılışındaki hikmeti söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Onlar ateşe çağırırlar” yani sözleriyle, davranışlarıyla ve halleri ile böyle yaparlar. Onlarla içli dışlı olmak tehlikeli bir iştir ve bu tehlike dünyevi tehlikelerden olmayıp ebedi bedbahtlığa yol açan bir tehlikedir. Âyet-i kerimenin gösterdiği gerekçeden (illetten) her bir müşrik ve her bir bid’atçi ile içli dışlı olmanın yasaklandığı anlaşılmaktadır. Çünkü pek çok maslahatına rağmen eğer evlilik caiz değilse hiçbir faydası olmayan içli dışlı olmalar haydi haydi caiz olmaz. Hele hele de müşrik ve benzerlerinin -hizmetçilik ve benzeri işler dolayısıyla- müslüman üzerinde üstünlüğünün söz konusu olduğu içli dışlı oluş hallerinde bu kesinlikle böyledir. Yüce Allah’ın:“Müşrik erkeklere de... nikahlamayın” buyruğunda nikahta velinin söz hakkı olduğuna açık bir delil vardır. “Allah ise izni ile Cennete ve mağfirete davet eder.” Kullarını Cennet ve mağfiretin elde edilmesine davet eder. Bunun elde ediliş sonuçları arasında ise cezaların bertaraf edilmesi de vardır. Bu ise salih ameller, samimi tevbe, faydalı ilim ve hayırlı işler gibi sebeplere çağırmakla gerçekleşmektedir. “Ayetlerini” hükümlerini ve bu hükümlerin hikmetlerini “de insanlara öğüt alsınlar diye beyan eder.” İşte bu, onların unuttuklarını hatırlamalarını, bilmediklerini öğrenmelerini, uygulamadıkları emirleri de yerine getirmelerini gerektirir. Daha sonra ise Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Bakara 2:222
222- Sana (kadınların) ay halinden sorarlar. De ki:“O, bir ezadır. Onun için ay halinde iken kadınlardan uzak durun ve temizleninceye kadar da onlara yaklaşmayın. İyice temizlendiler mi o zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın. Gerçekten Allah çokça tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever.” 223- Kadınlarınız sizin için (adeta, kendisinden ürün aldığınız) bir tarladır. Öyleyse tarlanıza dilediğiniz gibi varın ve kendiniz için ileriye hazırlık olarak (salih ameller) gönderin. Bir de Allah’tan sakının ve bilin ki siz mutlaka onun huzuruna varacaksınız. Mü’minlere müjde ver.
222. “Sana (kadınların) ay halinden sorarlar.” Yüce Allah ay haline dair ve kadının ay halinden sonra ay hali olmadan önceki hali gibi olup olmadığını ve yahudilerin yaptığı gibi ay halindeki kadından tamamen uzak durmanın gerekip gerekmediğini sorduklarını haber vermektedir. Yüce Allah ay halinin bir eza (rahatsızlık) olduğunu bildirmektedir. O bir rahatsızlık olduğuna göre Yüce Allah’ın kullarını yalnızca o ezadan (rahatsızlık verici husustan) uzak durmalarını emretmesi hikmetin bir gereğidir. Bundan dolayı:“Onun için ay halinde iken kadınlardan uzak durun” buyurmaktadır. Bundan maksat ise ay halinin olduğu yerdir ki bu da sadece kadınla ön tarafından ilişki kurmaktır. Bunun haram olduğu icma ile kabul edilmiştir. Ay halinde iken uzak durmanın özellikle ifade edilmesi ise ön tarafın dışında ve ilişki kurmaksızın ay hali olan kadınla birlikte olmanın caiz olduğuna delil teşkil etmektedir. Ancak Yüce Allah’ın:“ve temizleninceye kadar da onlara yaklaşmayın” buyruğu, kadının ön tarafına yakın bölgeden faydalanmanın terk edilmesi gerektiğine delildir ki bu da göbek ile dizkapağı arası olan bölgedir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ay hali olan hanımıyla birlikte olmak istediğinde yaptığı da budur. Zira bu durumda o, hanımına belden aşağısını bir örtü ile sarmasını emreder ve ondan sonra ona yaklaşırdı. Ay hali dolayısıyla kadınlardan uzak durup onlara yaklaşmamak “temizleninceye kadar” geçerlidir. Yani kanları kesilinceye kadar devam eder. Kan kesildi mi kanın gelmesi sırasında söz konusu olan yasak da ortadan kalkar. Öyleyse kadına yaklaşmanın helâl olması için iki şart gerekmektedir: Ay hali kanının kesilmesi ile ay halinden dolayı gusletmek. Kan kesilmekle birlikte birinci şart gerçekleşmiş, geriye ise ikinci şart kalmış olur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İyice temizlendiler mi” yani guslettiler mi “o zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın.” Yani onlara önden yaklaşın, arkadan yaklaşmayın, demektir. Çünkü ekin için tohum atılan yer, öndür. Bu buyrukta ay hali kadının (kanın kesilmesinden sonra) gusletmesinin farz olduğuna, kanın kesilmesinin de bu guslün geçerli olmasının şartı olduğuna delil vardır. Böyle bir yasak kullarına bir lütfu ve onları eziyet verici şeyden bir koruma olduğundan ötürü Yüce Allah:“Gerçekten Allah” günahlarından sürekli olarak “çokça tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de” günahlardan kendilerini uzakta tutanları da “sever.” Bu buyruktaki temizlenme necaset ve hadeslerden temizlenmek gibi maddi temizliği de kapsamaktadır. Bu buyrukta taharetin mutlak olarak meşruiyetine delil vardır. Çünkü Yüce Allah temizlik sıfatına sahip olanları sever. Bundan dolayı mutlak olarak taharet (abdest), namaz ve tavafın sıhhati için, Mushaf’a dokunmanın da caiz olması için bir şarttır. Aynı şekilde bu buyruk, kötü huylardan, çirkin niteliklerden ve düşük davranışlardan uzak kalmak sureti ile manevi anlamda temizliği de kapsamaktadır.
223. “Kadınlarınız sizin için (adeta, kendisinden ürün aldığınız) bir tarladır, öyleyse tarlanıza dilediğiniz gibi varın.” İster yüz yüze, ister arkasını dönmüş olarak fark etmez. Ancak ilişki, mutlaka önden olmalıdır. Çünkü ekin yeri orasıdır, çocuğun olduğu yer de orasıdır. Bu buyrukta kadının arka organına yaklaşmanın haram olduğuna delil vardır. Çünkü Yüce Allah kadına ancak ekin ekme yerinden yaklaşmayı mubah kılmıştır. Ayrıca peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den bunun haram olduğuna dair hadisler ve bu şekilde davrananın lanetlendiğine dair rivayetler vardır. “Ve kendiniz için ileriye hazırlık olarak (salih ameller) gönderin.” Yani hayırlı işler yapmak sureti ile Allah’a yaklaştırıcı şeyler gönderin. Bunlardan birisi de erkeğin hanımına Allah’a yakınlaştırıcı bir amel olması niyetiyle, ecrini O’ndan beklemek suretiyle ve Allah’ın faydalı kılacağı bir zürriyet sahibi olmak ümidiyle hanımına yaklaşmasıdır. “Bir de Allah’tan sakının” bütün hallerinizde Allah’tan sakınmayı/takvayı elden bırakmayın. Bu konuda da sahip olduğunuz şu bilgi sizin yardımcınız olsun:“siz mutlaka O’nun huzuruna varacaksınız.” O da salih olsun olmasın bütün amellerinizin karşılığını size verecektir. “Mü’minlere müjde ver.” Umuma delalet etmesi için müjdelenecek husus söz konusu edilmemiştir. Buna göre dünya hayatında da âhirette de onlara müjde vardır. İmana bağlı olarak her türlü hayrın elde edilmesi ve her türlü zararın uzaklaştırılması da bu müjdenin kapsamı içerisindedir. Allah’ın mü’minleri sevdiği, onların sevilmesine sebep olacak şeylerin sevilmesi, Allah’ın mü’minlere hazırlamış olduğu dünyevî ve uhrevî mükâfatları söz konusu ederek mü’minleri gayrete getirip teşvik etmenin müstehap olduğu da bu âyet-i kerimeden anlaşılmaktadır.
Bakara 2:223
222- Sana (kadınların) ay halinden sorarlar. De ki:“O, bir ezadır. Onun için ay halinde iken kadınlardan uzak durun ve temizleninceye kadar da onlara yaklaşmayın. İyice temizlendiler mi o zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın. Gerçekten Allah çokça tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever.” 223- Kadınlarınız sizin için (adeta, kendisinden ürün aldığınız) bir tarladır. Öyleyse tarlanıza dilediğiniz gibi varın ve kendiniz için ileriye hazırlık olarak (salih ameller) gönderin. Bir de Allah’tan sakının ve bilin ki siz mutlaka onun huzuruna varacaksınız. Mü’minlere müjde ver.
222. “Sana (kadınların) ay halinden sorarlar.” Yüce Allah ay haline dair ve kadının ay halinden sonra ay hali olmadan önceki hali gibi olup olmadığını ve yahudilerin yaptığı gibi ay halindeki kadından tamamen uzak durmanın gerekip gerekmediğini sorduklarını haber vermektedir. Yüce Allah ay halinin bir eza (rahatsızlık) olduğunu bildirmektedir. O bir rahatsızlık olduğuna göre Yüce Allah’ın kullarını yalnızca o ezadan (rahatsızlık verici husustan) uzak durmalarını emretmesi hikmetin bir gereğidir. Bundan dolayı:“Onun için ay halinde iken kadınlardan uzak durun” buyurmaktadır. Bundan maksat ise ay halinin olduğu yerdir ki bu da sadece kadınla ön tarafından ilişki kurmaktır. Bunun haram olduğu icma ile kabul edilmiştir. Ay halinde iken uzak durmanın özellikle ifade edilmesi ise ön tarafın dışında ve ilişki kurmaksızın ay hali olan kadınla birlikte olmanın caiz olduğuna delil teşkil etmektedir. Ancak Yüce Allah’ın:“ve temizleninceye kadar da onlara yaklaşmayın” buyruğu, kadının ön tarafına yakın bölgeden faydalanmanın terk edilmesi gerektiğine delildir ki bu da göbek ile dizkapağı arası olan bölgedir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ay hali olan hanımıyla birlikte olmak istediğinde yaptığı da budur. Zira bu durumda o, hanımına belden aşağısını bir örtü ile sarmasını emreder ve ondan sonra ona yaklaşırdı. Ay hali dolayısıyla kadınlardan uzak durup onlara yaklaşmamak “temizleninceye kadar” geçerlidir. Yani kanları kesilinceye kadar devam eder. Kan kesildi mi kanın gelmesi sırasında söz konusu olan yasak da ortadan kalkar. Öyleyse kadına yaklaşmanın helâl olması için iki şart gerekmektedir: Ay hali kanının kesilmesi ile ay halinden dolayı gusletmek. Kan kesilmekle birlikte birinci şart gerçekleşmiş, geriye ise ikinci şart kalmış olur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İyice temizlendiler mi” yani guslettiler mi “o zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın.” Yani onlara önden yaklaşın, arkadan yaklaşmayın, demektir. Çünkü ekin için tohum atılan yer, öndür. Bu buyrukta ay hali kadının (kanın kesilmesinden sonra) gusletmesinin farz olduğuna, kanın kesilmesinin de bu guslün geçerli olmasının şartı olduğuna delil vardır. Böyle bir yasak kullarına bir lütfu ve onları eziyet verici şeyden bir koruma olduğundan ötürü Yüce Allah:“Gerçekten Allah” günahlarından sürekli olarak “çokça tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de” günahlardan kendilerini uzakta tutanları da “sever.” Bu buyruktaki temizlenme necaset ve hadeslerden temizlenmek gibi maddi temizliği de kapsamaktadır. Bu buyrukta taharetin mutlak olarak meşruiyetine delil vardır. Çünkü Yüce Allah temizlik sıfatına sahip olanları sever. Bundan dolayı mutlak olarak taharet (abdest), namaz ve tavafın sıhhati için, Mushaf’a dokunmanın da caiz olması için bir şarttır. Aynı şekilde bu buyruk, kötü huylardan, çirkin niteliklerden ve düşük davranışlardan uzak kalmak sureti ile manevi anlamda temizliği de kapsamaktadır.
223. “Kadınlarınız sizin için (adeta, kendisinden ürün aldığınız) bir tarladır, öyleyse tarlanıza dilediğiniz gibi varın.” İster yüz yüze, ister arkasını dönmüş olarak fark etmez. Ancak ilişki, mutlaka önden olmalıdır. Çünkü ekin yeri orasıdır, çocuğun olduğu yer de orasıdır. Bu buyrukta kadının arka organına yaklaşmanın haram olduğuna delil vardır. Çünkü Yüce Allah kadına ancak ekin ekme yerinden yaklaşmayı mubah kılmıştır. Ayrıca peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den bunun haram olduğuna dair hadisler ve bu şekilde davrananın lanetlendiğine dair rivayetler vardır. “Ve kendiniz için ileriye hazırlık olarak (salih ameller) gönderin.” Yani hayırlı işler yapmak sureti ile Allah’a yaklaştırıcı şeyler gönderin. Bunlardan birisi de erkeğin hanımına Allah’a yakınlaştırıcı bir amel olması niyetiyle, ecrini O’ndan beklemek suretiyle ve Allah’ın faydalı kılacağı bir zürriyet sahibi olmak ümidiyle hanımına yaklaşmasıdır. “Bir de Allah’tan sakının” bütün hallerinizde Allah’tan sakınmayı/takvayı elden bırakmayın. Bu konuda da sahip olduğunuz şu bilgi sizin yardımcınız olsun:“siz mutlaka O’nun huzuruna varacaksınız.” O da salih olsun olmasın bütün amellerinizin karşılığını size verecektir. “Mü’minlere müjde ver.” Umuma delalet etmesi için müjdelenecek husus söz konusu edilmemiştir. Buna göre dünya hayatında da âhirette de onlara müjde vardır. İmana bağlı olarak her türlü hayrın elde edilmesi ve her türlü zararın uzaklaştırılması da bu müjdenin kapsamı içerisindedir. Allah’ın mü’minleri sevdiği, onların sevilmesine sebep olacak şeylerin sevilmesi, Allah’ın mü’minlere hazırlamış olduğu dünyevî ve uhrevî mükâfatları söz konusu ederek mü’minleri gayrete getirip teşvik etmenin müstehap olduğu da bu âyet-i kerimeden anlaşılmaktadır.
Bakara 2:224
224- Yeminleriniz dolayısıyla Allah’ı, iyilik etmenize, takvâ sahibi olmanıza ve insanların arasını bulmanıza engel yapmayın. Allah Semi’dir, Alîmdir.
224. Yeminden maksat, adına yemin edilenin tazim edilmesi ve hakkında yemin edilen şeyin de te’kid edilmesi, pekiştirilmesidir. Yüce Allah yeminlere bağlı kalmayı emretmiştir ki bu da her hususta yeminlere bağlı kalmayı gerektiriyordu. Ancak Yüce Allah bu buyruğu ile buna bir istisna getirmektedir. Şöyle ki eğer yemine bağlılık Allah’ın daha çok sevdiği bir şeyi terk etmeyi ihtiva ediyor ise kullarına yeminlerini iyilik yapmalarına, hayır işleyip kötülükten sakınmalarına ve insanların arasını bulup düzeltmelerine bir engel ve bir perde yapmalarını yasaklamaktadır. Buna göre farz olan bir şeyi terk etmeye yemin eden bir kimsenin yeminini bozması farzdır. Yeminine bağlı kalması ise haramdır. Müstehab olan bir işi terk etmeye yemin eden kimsenin de yeminini bozması müstehab olur. Haram olan bir fiili işlemeye yemin eden kimsenin ise yeminine bağlı kalmaması farzdır. Mekruh olan bir fiili işlememeye yemin edenin de yeminini bozması müstehabdır. Mubah olan bir şeye gelince bu konuda yemini koruyarak onu bozmaktan uzak durmak gerekir. Bu âyet-i kerime şu meşhur kaideye de delildir:“Maslahatlar çakışacak olursa daha önemlileri tercih edilir.” Burada yemine bağlı kalınması bir maslahattır, bu hususlarda Allah’ın verdiği emirleri yerine getirmek ise ondan daha büyük bir maslahattır. Bundan dolayı ona öncelik tanınmıştır. Daha sonra Yüce Allah bu âyet-i kerimeyi şu şerefli iki ismi ile sona erdirmektedir:“Allah Semi’dir” Yani bütün sesleri işitendir “Alîmdir” maksatları ve niyetleri bilendir. Yemin edenlerin sözlerini işitmesi ve onların maksatları hayır mıdır, şer midir bilmesi de bunlar arasındadır. Bunun muhtevasında onun cezalandırmasından sakındırma olup bir nevi şöyle denmektedir: Sizin amelleriniz ve niyetleriniz onun tarafından kesin olarak bilinmektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Bakara 2:225
225- Allah sizi yeminlerinizdeki lağvden dolayı sorumlu tutmaz, fakat kalplerinizin kazandığından dolayı sizi sorumlu tutar. Allah Ğafûrdur, Halîmdir.
225. “Allah sizi yeminlerinizdeki lağvden…” Yani yalnızca dil ile söylediğiniz (lağv) yeminlerinizden ötürü Allah sizi sorumlu tutmaz. Bu tür yemin, kulun kasti olmayarak ve kalbindeki bir niyete bağlı olmaksızın sözleri arasında “Hayır vallahi, Evet vallahi” demesi; ayrıca kendi açısında doğru olduğunu sandığı geçmişteki bir hususa dair yemin etmesi türünden olan yeminlerdir. Sorumluluk ise ancak kalbin yemin kastı ile söylediği sözlerdedir. Bu buyrukta fiillerde olduğu gibi sözlerde de muteber olanın maksatlar olduğuna delil vardır. “Allah Ğafûrdur” tevbe edip kendisine dönenin günahlarını bağışlayıcıdır, “Halîmdir” isyan edeni çabucak cezalandırmaz. Aksine ona mühlet verir, kusurunu örter. Onu cezalandırma gücüne rağmen ve onun da egemenliği altında olmasına rağmen affeder.
Bakara 2:226
226- Hanımları ile cinsi temasta bulunmamaya yemin edenler (îlâ yapanlar) için dört ay beklemek vardır. Şâyet dönerlerse şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 227- Eğer boşamaya karar verirlerse; şüphesiz Allah her şeyi işitendir, bilendir.
226. “Hanımları ile cinsi temasta bulunmamaya yemin edenler (îlâ yapanlar)…” Bu buyrukta hanım hakkında özel bir hususa dair yapılan özel yeminlerden birisi söz konusu edilmektedir. Bu da kocanın hanımı ile cinsi temasta bulunmamaya dair mutlak olarak (süresiz) ya da dört aydan az veya daha fazla süre ile kayıtlı olarak yemin etmesidir. Kim bu şekilde özel olarak hanımı hakkında yemin eder (îla yapar) ise eğer bu yemini dört aydan daha aşağı bir süre ile kayıtlı ise bu diğer yeminlere benzer. Yeminini bozduğu takdirde keffaret gerekir. Eğer yeminini tamamlayacak olursa herhangi bir yükümlülüğü yoktur. Hanımının da onun aleyhine bir hakkı olmaz. Çünkü koca dört ay süre ile yemin etme hakkına sahiptir. Eğer ebedî olarak yahut da dört aydan fazla bir süre yaklaşmama kaydını getirmiş ise hanımı bu hususta bir talepte bulunduğu takdirde yeminine dört aylık bir süre tayin edilir; çünkü kadın böyle bir hakka sahiptir. Bu süre tamamlandığı takdirde kocaya hanımına dönmesi emredilir ki bu da onunla ilişkiye dönmesi demektir. Eğer ilişki kurarsa yemin keffaretinden başka bir yükümlülüğü yoktur, ilişki kurmak istemez ise hanımını boşamaya mecbur edilir. Bunu da kabul etmeyecek olursa hâkim ona rağmen hanımını boşama hükmünü verir. Ancak karısına geri dönmesi Yüce Allah’ın daha çok sevdiği bir iştir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Şâyet dönerlerse” yani terk edeceklerine yemin ettikleri şey olan ilişkiye geri dönerlerse “şüphesiz Allah Ğafûrdur” bu yeminlerinden döndükleri için haklarında husule gelen şeyleri bağışlayıcıdır, “Rahîmdir” pek merhametlidir, çünkü yeminlerine bir keffaret ve yeminlerinden bir çıkış yolu tespit etmiştir. Yeminlerini çözümü olmayacak şekilde bağlayıcı kılmamıştır. Yine tekrar hanımlarına şefkat ve merhametle geri dönmelerini sağlamakla da onlara merhamet etmiştir.
227. “Eğer boşamaya karar verirlerse” yani hanımlarına geri dönmeyi kabul etmeyecek olurlarsa bu da onların hanımlarından yüz çevirdiklerine, hanımlarını geri istemediklerine delildir ve bu, ancak hanımlarını boşamaya kararlı olduklarını ortaya koymaktadır. Eğer koca bunu kendiliğinden yerine getirecek olursa mesele yok, aksi takdirde hâkim onu boşamaya mecbur eder yahut da bizzat kendisi bu boşamayı gerçekleştirir. “Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, bilendir.” Bu buyrukta bu şekilde yemin ederken karısına zarar vermek ve meşakkat çıkarmak kastını güden kimselere bir tehdit vardır. Bu âyet-i kerime “îlâ”nın sadece hanımlarla ilgili bir yemin şekli olduğuna delildir. Çünkü Yüce Allah: “Hanımları ile cinsi temasta bulunmamaya yemin edenler” diye buyurmaktadır. Aynı şekilde en az dört ayda bir defa hanımlarla cinsi temasta bulunmanın farz olduğuna da delil vardır. Çünkü bu dört aydan sonra koca, ya cinsi temasta bulunmaya yahut da hanımını boşamaya mecbur edilir ki böyle bir hüküm ancak kocanın kendisi hakkında farz olan bir şeyi terk etmesi dolayısıyla söz konusu olur.
Bakara 2:227
226- Hanımları ile cinsi temasta bulunmamaya yemin edenler (îlâ yapanlar) için dört ay beklemek vardır. Şâyet dönerlerse şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 227- Eğer boşamaya karar verirlerse; şüphesiz Allah her şeyi işitendir, bilendir.
226. “Hanımları ile cinsi temasta bulunmamaya yemin edenler (îlâ yapanlar)…” Bu buyrukta hanım hakkında özel bir hususa dair yapılan özel yeminlerden birisi söz konusu edilmektedir. Bu da kocanın hanımı ile cinsi temasta bulunmamaya dair mutlak olarak (süresiz) ya da dört aydan az veya daha fazla süre ile kayıtlı olarak yemin etmesidir. Kim bu şekilde özel olarak hanımı hakkında yemin eder (îla yapar) ise eğer bu yemini dört aydan daha aşağı bir süre ile kayıtlı ise bu diğer yeminlere benzer. Yeminini bozduğu takdirde keffaret gerekir. Eğer yeminini tamamlayacak olursa herhangi bir yükümlülüğü yoktur. Hanımının da onun aleyhine bir hakkı olmaz. Çünkü koca dört ay süre ile yemin etme hakkına sahiptir. Eğer ebedî olarak yahut da dört aydan fazla bir süre yaklaşmama kaydını getirmiş ise hanımı bu hususta bir talepte bulunduğu takdirde yeminine dört aylık bir süre tayin edilir; çünkü kadın böyle bir hakka sahiptir. Bu süre tamamlandığı takdirde kocaya hanımına dönmesi emredilir ki bu da onunla ilişkiye dönmesi demektir. Eğer ilişki kurarsa yemin keffaretinden başka bir yükümlülüğü yoktur, ilişki kurmak istemez ise hanımını boşamaya mecbur edilir. Bunu da kabul etmeyecek olursa hâkim ona rağmen hanımını boşama hükmünü verir. Ancak karısına geri dönmesi Yüce Allah’ın daha çok sevdiği bir iştir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Şâyet dönerlerse” yani terk edeceklerine yemin ettikleri şey olan ilişkiye geri dönerlerse “şüphesiz Allah Ğafûrdur” bu yeminlerinden döndükleri için haklarında husule gelen şeyleri bağışlayıcıdır, “Rahîmdir” pek merhametlidir, çünkü yeminlerine bir keffaret ve yeminlerinden bir çıkış yolu tespit etmiştir. Yeminlerini çözümü olmayacak şekilde bağlayıcı kılmamıştır. Yine tekrar hanımlarına şefkat ve merhametle geri dönmelerini sağlamakla da onlara merhamet etmiştir.
227. “Eğer boşamaya karar verirlerse” yani hanımlarına geri dönmeyi kabul etmeyecek olurlarsa bu da onların hanımlarından yüz çevirdiklerine, hanımlarını geri istemediklerine delildir ve bu, ancak hanımlarını boşamaya kararlı olduklarını ortaya koymaktadır. Eğer koca bunu kendiliğinden yerine getirecek olursa mesele yok, aksi takdirde hâkim onu boşamaya mecbur eder yahut da bizzat kendisi bu boşamayı gerçekleştirir. “Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, bilendir.” Bu buyrukta bu şekilde yemin ederken karısına zarar vermek ve meşakkat çıkarmak kastını güden kimselere bir tehdit vardır. Bu âyet-i kerime “îlâ”nın sadece hanımlarla ilgili bir yemin şekli olduğuna delildir. Çünkü Yüce Allah: “Hanımları ile cinsi temasta bulunmamaya yemin edenler” diye buyurmaktadır. Aynı şekilde en az dört ayda bir defa hanımlarla cinsi temasta bulunmanın farz olduğuna da delil vardır. Çünkü bu dört aydan sonra koca, ya cinsi temasta bulunmaya yahut da hanımını boşamaya mecbur edilir ki böyle bir hüküm ancak kocanın kendisi hakkında farz olan bir şeyi terk etmesi dolayısıyla söz konusu olur.
Bakara 2:228
228- Boşanmış kadınlar kendiliklerinden üç kur’ müddeti beklerler. Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman etmişler ise Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl değildir. Eğer barışmak isterlerse bu bekleme süresi içerisinde kocaları, onları geri almaya başkalarından daha çok hak sahibidirler. Kocaların kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi kadınların da kocaları üzerinde maruf şekilde hakları vardır. Yalnız erkekler kadınların üzerinde bir derece üstündürler. Allah Azîzdir, Hakîmdir.
228. “Boşanmış kadınlar” Yani kocaları tarafından boşanan kadınlar “kendiliklerinden üç kur’ müddeti beklerler” bu kadarlık bir süre bekleyip bunu iddet olarak sayarlar. Kur’, alimlerin bu konudaki görüş ayrılıklarına göre ya ay halidir veya temizlik halidir. Ancak doğru olan, kur’un ay hali olduğudur. Bu iddet süresinin pek çok hikmetleri vardır. Bunlardan birisi kadının üç defa ay hali tekrarlandığı takdirde rahminde çocuk bulunmadığı kesin olarak anlaşılır, hamile olmadığı bilinir ve bu da neseplerin karışmamasını sağlar. Bundan dolayı Yüce Allah kadınlara:“Allah’ın rahimlerinde yarattığını” haber vermelerini farz kılmış, hamilelik ve ay hali olup olmama hususlarını gizlemelerini onlara haram kılmıştır. Çünkü bunun gizlenmesi pek çok fesada yol açar. Zira hamileliğini gizlemek suretiyle kadın, çocuğu kendi arzu ettiği ama onun gerçek babası olmayan (yeni evleneceği) erkeğe nispet edebilir. Yahut da iddetinin daha çabuk bitmesini isteyerek hamileliğini gizlemek isteyebilir. Kadın çocuğu babasından başkasına nispet edecek olursa akrabalık bağını kesmiş, miras hakkını ortadan kaldırmış ve o çocuğun en yakın akrabalarının ondan uzak kalmalarına sebep olmuş olur. Hatta çocuğun ilerde kendileri ile evlenmesi haram olan bu akrabalarından birisi ile evlenme ihtimali bile vardır. Öte taraftan çocuk babasından başka birine ait kabul edilir. Buna bağlı olarak da o kişiden miras alması, ona miras bırakması, kendisine nispet edildiği (üvey babanın) akrabalarının da o çocuğa akraba kılınması gibi hususlar söz konusu olur. Bunda ise Yüce Rab’den başka kimsenin bilemeyeceği kadar kötülük ve fesat ortaya çıkar. Bunların hiçbirisi olmayıp da sadece kadının, nikâhı altında kalması batıl olan bir kimse ile birlikte olması -ki bunda büyük bir günah olan zinada ısrar söz konusudur- bu bile tek başına kötülük olarak yeter. Ay halinin gizlenmesine gelince, eğer acele edip de yalan yere ay hali olduğunu söylerse bu yalan haberi ile kocanın onun üzerindeki hakkı sona erer ve o başkasına mubah olur. Bundan da sözünü ettiğimiz şekilde pek çok kötülükler ortaya çıkar. Yine yalan söyleyerek iddet süresini uzatmak ve böylelikle kocasından hakkı olmayan bir nafakayı almak maksadı ile ay hali olmadığını söylerse, onun bu şekilde alacağı nafaka iki bakımdan haram olur: Evvela kadın böyle bir nafakayı hak etmediği için haramdır. Ayrıca yalan yere bunu şeriatın hükmüne nispet ettiğinden dolayı haramdır. Öte yandan koca, iddet bitmeden dönmek isteyecek olursa bunun iddetin bitişinden sonraya denk gelmesi ihtimali vardır ki o takdirde bu, zina olur. Çünkü kadın artık ona yabancı olmuştur. İşte bütün bunlardan dolayı Yüce Allah:“Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman etmişler ise Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl değildir” buyurmaktadır. Onların Allah’ın yarattığını gizlemeleri Allah’a ve âhiret gününe gerçek manada iman etmediklerinin delilidir, yoksa Allah’a ve âhiret gününe iman edip mutlaka amellerinin karşılığını göreceklerine inanan kimseler olsalardı böyle bir şeyi yapmazlardı. Bu buyrukta kadının kendisinden başka kimselerin muttali olmadığı hamilelik, ay hali ve buna benzer hususlara dair kendisi hakkında vereceği haberlerinin kabul edileceğine delil vardır. Daha sonra Yüce Allah:“Eğer barışmak isterlerse” yani dönmeyi arzu eder, birbirleri ile kaynaşarak ve severek bunu isteyecek olurlarsa “bu bekleme süresi içerisinde” kadın iddeti içerisinde beklemeye devam ettiği sürece “kocaları onları geri almaya” yani onları tekrar nikâhları altında bulundurmaya “başkalarından daha çok hak sahibidirler”. Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer barışmak ve arayı düzeltmek istemeyecek olurlarsa, kocalar kadınlarını geri almaya daha bir hak sahibi değildirler. Bu durumda kocaların zarar verme kastı ve kadının aleyhine olmak üzere iddeti uzatma maksadıyla onlara dönmeleri kocalara helâl olmaz. Böyle bir maksada rağmen kocanın bu şekilde boşadığı hanımına dönüp dönemeyeceği konusunda iki görüş vardır. Cumhurun kanaatine göre -haram olmakla birlikte- bu hakka sahiptir. Bununla birlikte sahih olan, kocanın arayı düzeltmek istemediği takdirde -âyet-i kerimenin zahirinden de anlaşıldığı gibi- dönme hakkına sahip olmadığıdır. Bu da kadının iddet beklemesinin bir diğer hikmetidir. Şöyle ki koca hanımından ayrılışına pişman olabilir, işte bu süre onun bu konuda iyice düşünmesi ve kesin karara varması için verilmiştir. Bu da Yüce Allah’ın eşler arasında ülfetin olmasını istediğine ve ayrılmalarını sevmediğine delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de:“Allah’ın hiç sevmediği helâl, talak/boşanmadır.” buyurmuştur. Bu hükümler ric’î talaka hastır. Bain talakta ise kocanın kadına dönmeye daha fazla hak sahibi olması söz konusu değildir. Aksine her ikisi de birbirine dönmeye razı olmaları halinde bütün şartları taşıyan yeni bir nikâh akdinin yapılması zorunludur. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kocaların kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi kadınların da kocaları üzerinde maruf şekilde hakları vardır.” Yani kocaların hanımları üzerinde yerine getirmeleri gereken zorunlu ve müstehab hakları bulunduğu gibi, kadınların da kocaları üzerinde birtakım hakları vardır ve kocaları bunları yerine getirmelidir. Eşler arası hakların dayanağı “maruf”dur. Maruf ise bulundukları şehirde ve dönemde kendilerine emsal olanlar hakkında cereyan eden örf, âdet demektir. Bunlar ise zaman, mekân, ahval, şahıslar ve hakların farklılığına göre farklılık göstermektedir. Bu buyruktan kadının nafakasının, giyiminin, muaşeretin, mesken hakkının -ve aynı şekilde ilişki hakkının- bütünü ile marufa göre tespit edileceğine delil vardır. Bunlar da mutlak akdin gerekleridir. Eğer nikah akdi yapılırken bir takım şartlar koşulmuşsa taraflar -haramı helâl kılan yahut helâli haram kılan bir şart olmadıkça- o şartlara uymakla yükümlüdürler. “Yalnız erkekler kadınların üzerinde bir derece üstündürler.” Yani onlar için yöneticilik ve kadına nispetle bir hak fazlalığı vardır ki bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Erkekler kadınlar üzerine yöneticidirler. Bu, Allah’ın bazılarını bazılarına üstün kılmış olmasından ve erkeklerin mallarından infak etmelerinden dolayıdır.”(en-Nisâ, 4/34) Nübüvvet makamı, hâkimlik, küçük ve büyük imamet (namaz kıldırma imamlığı ve devlet yöneticiliği) ile sair velâyetler (kamu yöneticilikleri) erkeklere aittir. Diğer taraftan miras ve benzeri hususlarda erkek, kadının iki katı hakka sahiptir. “Allah Azîzdir, Hakîmdir.” Yani kahredici güç, büyük saltanat ve egemenlik O’nundur. Her şey O’na boyun eğmektedir, ancak O, Aziz olmakla birlikte tasarruflarında da sonsuz hikmet sahibidir. Hamile kadınların iddeti bu âyet-i kerimenin genel hükmünün dışındadır. Çünkü hamile kadınların iddeti doğum yapmaları ile biter. Yine kendileri ile gerdeğe girilmeden boşanmış kadınlar da bu hükmün dışındadır. Onların iddet bekleme yükümlülükleri yoktur. Cariyelerin iddeti ise -ashabı kiramın belirttikleri gibi- iki ay halidir. Zaten âyetin siyakı da bu buyruklarla hür kadınların kastedildiklerinin delilidir.
Bakara 2:229
229- Talak iki defadır. (Ondan sonra) ya iyilikle tutmalıdır veya güzellikle salmalıdır. Onlara verdiklerinizden bir şey geri almanız size helâl olmaz. Ancak eğer erkekle kadın Allah’ın çizdiği sınırları koruyamayacaklarından korkarlarsa başka. Eğer siz de onların Allah’ın sınırlarını koruyamayacaklarından korkarsanız o halde kadının bir şeyleri fidye vermesinde her ikisi için de vebal yoktur. İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır, onları aşmayın. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerin tâ kendileridir.
229. Boşama cahiliye döneminde de vardı ve İslâm’ın ilk döneminde de aynı şekilde devam etti. Koca karısını sonsuz sayıda boşayabilirdi. Eğer koca karısına zarar vermek isterse onu boşar, iddetinin bitmesine yakın bir zamanda ona döner, sonra onu bir daha boşar ve bunu ebediyyen devam ettirirdi. Böylece kadın, ancak Allah’ın bildiği birçok zararlarla karşı karşıya kalırdı. Bu yüzden Yüce Allah bize şunu bildirmektedir:“Talak” yani ric’atın/geri dönmenin mümkün olduğu boşama “iki defadır.” Böylelikle koca eğer karısına zarar vermek istemiyor ise karısına dönme imkânını elde eder ve bu süre zarfında kararını gözden geçirir. Bundan fazlasının ise bu açıdan bir faydası yoktur. Çünkü iki defadan fazla hanımını boşayan bir kimse ya haram bir şeye cüret eden birisidir yahut da hanımını nikahı altında tutmak isteğinde değildir, aksine onun maksadı hanımına zarar vermektir. Bundan dolayı Yüce Allah kocaya hanımını “iyilikle tutma”yı emretmektedir. İyilikle tutmak ise onunla güzel şekilde geçinmektir. Bu güzel ve maruf şekildeki geçinme ise kendisi durumunda olanların hanımları ile geçinme şekilleri gibidir. Tercih edilen görüş budur. Aksi takdirde hanımını “güzellikle salmalıdır” yani güzellikle boşamalı ve ondan ayrılmalıdır. Ayrıldığı için kadına önceden vermiş olduğu malından bir şey almaması da bu güzellikle salmanın bir parçasıdır. Çünkü bunları geriye almaya kalkışması bir zulümdür ve herhangi bir şeye karşılık olmaksızın mal almaktır. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Onlara verdiklerinizden bir şeyi geri almanız size helâl olmaz. Ancak eğer erkekle kadın Allah’ın çizdiği sınırları koruyamayacaklarından korkarlarsa başka.” Bu maruf bir şekilde yapılacak “muhalaa”dır (muhalaa; meşru bir nedenden ötürü evlilik hayatını sürdürmek istemeyen kadının kocasına ödediği bir bedel karşılığında evlilik bağından kurtulmasıdır). Kadın eğer huyu, yaratılışı veya dinindeki bir eksikliği dolayısıyla kocasından hoşlanmayacak olursa yahut da onun hakları hususunda Allah’a itaat edemeyeceğinden korkacak olursa bu yola başvurulur. “Eğer siz de onların Allah’ın sınırlarını koruyamayacaklarından korkarsanız o halde kadının bir şeyleri fidye vermesinde her ikisi için de vebal yoktur.” Çünkü bu, kocanın, kadının istediği ayrılığı elde etmesi karşılığında aldığı bir bedeldir. Bu buyruk, böyle bir hikmetin varlığı halinde muhalaa yaparak ayrılmanın meşru olduğunu ortaya koymaktadır. “İşte bunlar” yani sözü geçen şer’î hükümler “Allah’ın sınırlarıdır.” Allah’ın sizin için şeriat olarak koyduğu ve uymanızı emrettiği hükümleridir. “Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerin tâ kendileridir.” Helâli çiğneyip harama bulaşandan ve Allah’ın helâl kıldığı ile yetinmeyenden daha büyük zulmü kim yapabilir? Zulüm de üç kısımdır: Kulun kendisi ile Allah arasındaki zulüm. Bu şirktir ve kulun işlediği en büyük zulümdür. Kulun kendisi ile diğer insanlar arasında olan zulüm. Allah tevbe olmadan şirki bağışlamaz. Kulların haklarından ise hiçbir şeyi karşılıksız bırakmaz. Kulun Rabbi ile arasındaki şirkten daha aşağı olan zulümler ise Allah’ın meşîeti ve hikmeti çerçevesindedir. (Yani Allah onlar hakkında dilediği gibi hüküm verir).
Bakara 2:230
230- Eğer erkek onu (bir daha) boşarsa ondan sonra artık (o kadın) başka bir koca ile nikâhlanmadıkça ona (ilk kocasına) helâl olmaz. Şayet (yeni koca da onu boşarsa ve) onlar da Allah’ın sınırlarına dosdoğru uyacaklarına inanırlarsa onlara birbirlerine dönmelerinde bir vebal yoktur. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır; O bunları bilen bir topluluk için açıklamaktadır. 231- Kadınları boşadığınızda iddetlerinin bitmesi yaklaştı mı artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salın. Yalnız haddi aşıp onlara zarar vermek için onları (nikâhınızda) tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak kendisine zulmetmiş olur. Allah’ın âyetlerini alaya almayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini anın, size kendisi ile öğüt vermek üzere indirdiği Kitâb ve Hikmet üzerinde düşünün. Allah’tan sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
230. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer erkek (bir daha)” üçüncü defa “boşarsa ondan sonra artık (o kadın) başka bir koca ile nikahlanmadıkça” yani sahih bir nikah ile nikahlanıp yeni kocası onunla ilişki kurmadıkça “ona (ilk kocasına) helâl olmaz.” Nikahın sahih olması ve bu ikinci kocanın onunla ilişki kurmasının şart olması şundan dolayıdır: Şer’î bir nikah ancak sahih olan nikaha denir. Sahih olan nikahın da kapsamına hem akit hem de ilişki kurmak girmektedir. Bu ittifakla kabul edilmiş bir husustur. Bu, ikinci kocanın da isteyerek nikâh yapmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Eğer bu nikâhtan kastı kadının birinci kocaya helâl olmasını sağlamak ise bu, nikah değildir ve kadının ilk kocasına helâl olması sonucunu da doğurmaz. Böyle birisinin bu kadın ile ilişki kurması da bir fayda sağlamaz; çünkü bu kişi şer’î manada koca değildir. Şâyet ikinci koca onunla evlenmek isteğiyle nikahlanır ve onunla ilişki kurarsa daha sonra da ondan ayrılır ve kadının iddeti biter ise o takdirde “Allah’ın sınırlarına dosdoğru uyacaklarını inanırlarsa onlara” birinci koca ile karısına “birbirlerine dönmelerinde” yani aralarında yeni bir nikah akdi yapmalarında “bir vebal yoktur.” Akit yapmalarının gereği geri dönmenin kendilerine izafe edilmesinden dolayıdır. Bu da karşılıklı rızaya itibar edileceğine delilidir. Bununla birlikte geri dönmeleri için her ikisinin de “Allah’ın sınırlarına dosdoğru uyacaklarına inanmaları” gerekir. Yani her birisi diğerinin hakkını yerine getireceği kanaatine sahip olmalıdır. Bu ise daha önce ayrılıkla sonuçlanan birlikteliklerine pişman olmaları ve onun yerine artık güzel bir şekilde geçinmeyi kararlaştırmaları ile olur. O takdirde geri dönmelerinde onlar için bir vebal yoktur. Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre şâyet Allah’ın sınırlarını gereği gibi uygulayamayacakları kanaatine sahip olurlarsa, yani önceki hallerinin hâlâ devam ettiğini, kötü geçinme duygularının yine olduğu gibi devam ettiği kanaatinin ağır bastığını tespit ederlerse bu işe tekrar kalkışmalarında vebal vardır. Çünkü bütün işlerde eğer Allah’ın emri uygulanmayacak ve Allah’a itaat edilmeyecek olursa o işleri yapmaya kalkışmak helâl değildir. Buradan insanın herhangi bir işi yapmak istediği özellikle de küçük ve büyük idarecilikleri (başkalarının sorumluluklarını) üstleneceği takdirde kendisini iyice ölçüp tartması gerektiğinin delilidir. Eğer bunları yerine getirebilecek gücü kendinde görür ve kendine güvenirse bu işleri üstlenmeye kalkışmalı, aksi takdirde uzak durmalıdır. Yüce Allah bu büyük hükümleri beyan ettikten sonra şöyle buyurmuştur:“Bunlar Allah’ın sınırlarıdır” yani belirlediği, beyan ettiği ve açıkça ortaya koyduğu şer’i hükümleridir. “O, bunları bilen bir topluluk için açıklamaktadır.” Bunları bilen bir topluma açıklamıştır. Çünkü bunlardan yararlanacaklar ve başkalarına faydalı olacaklar ancak onlardır. Bu buyrukta ilim ehlinin faziletine açık bir işaret vardır. Çünkü Yüce Allah sınırlarını özel olarak onlara açıkladığını beyan etmekte; bu açıklamada onların maksat olarak gözetildiklerini ifade buyurmaktadır. Yine bu buyruktan Yüce Allah’ın, kullarının, Rasûlü’ne indirdiği sınırlarını bilmelerini ve bu hususlara dair yeterince bilgi sahibi olmalarını istediği de anlaşılmaktadır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
231. “Kadınları” bir veya iki ric’î talak ile “boşadığınızda iddetlerinin bitmesi yaklaştı mı” iddetlerini bitirmelerine yakın bir süre kaldı mı “artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salın” yani ya onların haklarını yerine getirmek niyeti ile onlara dönün yahut da dönmeden ve onlara zarar da vermeden onları bırakın. İşte bundan dolayıdır ki daha sonra:“Yalnız” bu işte helâli -ki bu maruf bir şekilde onları tutmaktır- çiğneyip harama -ki bu da zarar vermek niyeti ile onları tutmaktır- düşmek sureti ile “haddi aşıp onlara zarar vermek için onları (nikâhınızda) tutmayın.”“Kim bunu yaparsa muhakkak kendisine zulmetmiş olur.” Haksızlık mahlûka yapılmış olsa dahi bunun zararı zarar vermek isteyenedir. “Allah’ın âyetlerini alaya almayın.” Yüce Allah sınırlarını gâyet açık bir şekilde beyan edip bundan maksadın onları öğrenip gereğince amel etmek, sınırlarında durup onları aşmamak olduğunu -çünkü Yüce Allah bu hükümleri boşuna indirmiş değildir, aksine onları hak, doğruluk ve ciddiyetle indirmiştir- bildirdikten sonra burada bunları alaya almayı, yani onları oyuncak edinmeyi yasaklamaktadır. Onları oyuncak edinmek ise onlara karşı küstahça davranmak ve onların gereklerini yerine getirmemektir. Mesela nikâh altında tutmayı yahut ayrılmayı zarar vermek kastı ile yapmak, çok boşamak ya da üç talakı bir arada vermek böyledir. Yüce Allah ise rahmetinin bir tecellisi ve erkeğin maslahatına uygun olarak boşama hakkını birbiri ardınca, sırayla olacak şekilde vermiştir. “Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini” bütün nimetlerini dil ile O’na hamd ve sena ederek, kalp ile bu nimetleri itiraf ve ikrar ederek, azalarla da bu nimetleri Allah'a itaatte kullanmak sureti ile “anın, size kendisi ile öğüt vermek üzere indirdiği Kitab ve hikmet” yani sünnet-i seniyye “üzerinde düşünün.” Çünkü bu ikisi ile size hayır yollarını göstermiş ve bu yolları izlemeye teşvik etmiştir. Kötülük yollarını da belirtmiş ve onları izlemekten de sakındırmıştır. Kendi zatını, dostlarına ve düşmanlarına nasıl davrandığını size bildirmiş, önceden bilmediğiniz pek çok şeyleri de size öğretmiştir. Buradaki “hikmet”ten kastın, Şeriatın sırları olduğu da söylenmiştir. Çünkü kitapta pek çok hüküm vardır. Yüce Allah’ın bu emir ve yasaklarındaki hikmetin beyan edilmesi işte bu hikmetin kapsamındadır, denilmiştir. Her iki anlam da doğrudur. İşte bundan dolayı Yüce Allah: “size kendisi ile öğüt vermek üzere...” buyurmuştur. Yani üzerinize indirilenler ile öğüt vermek üzere... Bu ifade “hikmet”ten kastın, Şeriatın sırları olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir. Çünkü öğüt vermek hüküm ve hikmetin açıklanması ve korkutma yahut teşvik ile olur. Hükmün açıklanması ile cahillik ortadan kalkar. Teşvik ile birlikte olan hikmet, o hükümlere rağbet göstermeyi gerektirir. Korkutma ile birlikte olan hikmet de korkmayı gerektirir. O halde bütün işlerinizde “Allah’tan sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” İşte bunun için O, bütün zaman ve mekanlarda maslahatlara uygun düşen bu hükümleri size son derece açık ve sağlam bir şekilde beyan etmiştir.
Bakara 2:231
230- Eğer erkek onu (bir daha) boşarsa ondan sonra artık (o kadın) başka bir koca ile nikâhlanmadıkça ona (ilk kocasına) helâl olmaz. Şayet (yeni koca da onu boşarsa ve) onlar da Allah’ın sınırlarına dosdoğru uyacaklarına inanırlarsa onlara birbirlerine dönmelerinde bir vebal yoktur. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır; O bunları bilen bir topluluk için açıklamaktadır. 231- Kadınları boşadığınızda iddetlerinin bitmesi yaklaştı mı artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salın. Yalnız haddi aşıp onlara zarar vermek için onları (nikâhınızda) tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak kendisine zulmetmiş olur. Allah’ın âyetlerini alaya almayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini anın, size kendisi ile öğüt vermek üzere indirdiği Kitâb ve Hikmet üzerinde düşünün. Allah’tan sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
230. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer erkek (bir daha)” üçüncü defa “boşarsa ondan sonra artık (o kadın) başka bir koca ile nikahlanmadıkça” yani sahih bir nikah ile nikahlanıp yeni kocası onunla ilişki kurmadıkça “ona (ilk kocasına) helâl olmaz.” Nikahın sahih olması ve bu ikinci kocanın onunla ilişki kurmasının şart olması şundan dolayıdır: Şer’î bir nikah ancak sahih olan nikaha denir. Sahih olan nikahın da kapsamına hem akit hem de ilişki kurmak girmektedir. Bu ittifakla kabul edilmiş bir husustur. Bu, ikinci kocanın da isteyerek nikâh yapmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Eğer bu nikâhtan kastı kadının birinci kocaya helâl olmasını sağlamak ise bu, nikah değildir ve kadının ilk kocasına helâl olması sonucunu da doğurmaz. Böyle birisinin bu kadın ile ilişki kurması da bir fayda sağlamaz; çünkü bu kişi şer’î manada koca değildir. Şâyet ikinci koca onunla evlenmek isteğiyle nikahlanır ve onunla ilişki kurarsa daha sonra da ondan ayrılır ve kadının iddeti biter ise o takdirde “Allah’ın sınırlarına dosdoğru uyacaklarını inanırlarsa onlara” birinci koca ile karısına “birbirlerine dönmelerinde” yani aralarında yeni bir nikah akdi yapmalarında “bir vebal yoktur.” Akit yapmalarının gereği geri dönmenin kendilerine izafe edilmesinden dolayıdır. Bu da karşılıklı rızaya itibar edileceğine delilidir. Bununla birlikte geri dönmeleri için her ikisinin de “Allah’ın sınırlarına dosdoğru uyacaklarına inanmaları” gerekir. Yani her birisi diğerinin hakkını yerine getireceği kanaatine sahip olmalıdır. Bu ise daha önce ayrılıkla sonuçlanan birlikteliklerine pişman olmaları ve onun yerine artık güzel bir şekilde geçinmeyi kararlaştırmaları ile olur. O takdirde geri dönmelerinde onlar için bir vebal yoktur. Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre şâyet Allah’ın sınırlarını gereği gibi uygulayamayacakları kanaatine sahip olurlarsa, yani önceki hallerinin hâlâ devam ettiğini, kötü geçinme duygularının yine olduğu gibi devam ettiği kanaatinin ağır bastığını tespit ederlerse bu işe tekrar kalkışmalarında vebal vardır. Çünkü bütün işlerde eğer Allah’ın emri uygulanmayacak ve Allah’a itaat edilmeyecek olursa o işleri yapmaya kalkışmak helâl değildir. Buradan insanın herhangi bir işi yapmak istediği özellikle de küçük ve büyük idarecilikleri (başkalarının sorumluluklarını) üstleneceği takdirde kendisini iyice ölçüp tartması gerektiğinin delilidir. Eğer bunları yerine getirebilecek gücü kendinde görür ve kendine güvenirse bu işleri üstlenmeye kalkışmalı, aksi takdirde uzak durmalıdır. Yüce Allah bu büyük hükümleri beyan ettikten sonra şöyle buyurmuştur:“Bunlar Allah’ın sınırlarıdır” yani belirlediği, beyan ettiği ve açıkça ortaya koyduğu şer’i hükümleridir. “O, bunları bilen bir topluluk için açıklamaktadır.” Bunları bilen bir topluma açıklamıştır. Çünkü bunlardan yararlanacaklar ve başkalarına faydalı olacaklar ancak onlardır. Bu buyrukta ilim ehlinin faziletine açık bir işaret vardır. Çünkü Yüce Allah sınırlarını özel olarak onlara açıkladığını beyan etmekte; bu açıklamada onların maksat olarak gözetildiklerini ifade buyurmaktadır. Yine bu buyruktan Yüce Allah’ın, kullarının, Rasûlü’ne indirdiği sınırlarını bilmelerini ve bu hususlara dair yeterince bilgi sahibi olmalarını istediği de anlaşılmaktadır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
231. “Kadınları” bir veya iki ric’î talak ile “boşadığınızda iddetlerinin bitmesi yaklaştı mı” iddetlerini bitirmelerine yakın bir süre kaldı mı “artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salın” yani ya onların haklarını yerine getirmek niyeti ile onlara dönün yahut da dönmeden ve onlara zarar da vermeden onları bırakın. İşte bundan dolayıdır ki daha sonra:“Yalnız” bu işte helâli -ki bu maruf bir şekilde onları tutmaktır- çiğneyip harama -ki bu da zarar vermek niyeti ile onları tutmaktır- düşmek sureti ile “haddi aşıp onlara zarar vermek için onları (nikâhınızda) tutmayın.”“Kim bunu yaparsa muhakkak kendisine zulmetmiş olur.” Haksızlık mahlûka yapılmış olsa dahi bunun zararı zarar vermek isteyenedir. “Allah’ın âyetlerini alaya almayın.” Yüce Allah sınırlarını gâyet açık bir şekilde beyan edip bundan maksadın onları öğrenip gereğince amel etmek, sınırlarında durup onları aşmamak olduğunu -çünkü Yüce Allah bu hükümleri boşuna indirmiş değildir, aksine onları hak, doğruluk ve ciddiyetle indirmiştir- bildirdikten sonra burada bunları alaya almayı, yani onları oyuncak edinmeyi yasaklamaktadır. Onları oyuncak edinmek ise onlara karşı küstahça davranmak ve onların gereklerini yerine getirmemektir. Mesela nikâh altında tutmayı yahut ayrılmayı zarar vermek kastı ile yapmak, çok boşamak ya da üç talakı bir arada vermek böyledir. Yüce Allah ise rahmetinin bir tecellisi ve erkeğin maslahatına uygun olarak boşama hakkını birbiri ardınca, sırayla olacak şekilde vermiştir. “Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini” bütün nimetlerini dil ile O’na hamd ve sena ederek, kalp ile bu nimetleri itiraf ve ikrar ederek, azalarla da bu nimetleri Allah'a itaatte kullanmak sureti ile “anın, size kendisi ile öğüt vermek üzere indirdiği Kitab ve hikmet” yani sünnet-i seniyye “üzerinde düşünün.” Çünkü bu ikisi ile size hayır yollarını göstermiş ve bu yolları izlemeye teşvik etmiştir. Kötülük yollarını da belirtmiş ve onları izlemekten de sakındırmıştır. Kendi zatını, dostlarına ve düşmanlarına nasıl davrandığını size bildirmiş, önceden bilmediğiniz pek çok şeyleri de size öğretmiştir. Buradaki “hikmet”ten kastın, Şeriatın sırları olduğu da söylenmiştir. Çünkü kitapta pek çok hüküm vardır. Yüce Allah’ın bu emir ve yasaklarındaki hikmetin beyan edilmesi işte bu hikmetin kapsamındadır, denilmiştir. Her iki anlam da doğrudur. İşte bundan dolayı Yüce Allah: “size kendisi ile öğüt vermek üzere...” buyurmuştur. Yani üzerinize indirilenler ile öğüt vermek üzere... Bu ifade “hikmet”ten kastın, Şeriatın sırları olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir. Çünkü öğüt vermek hüküm ve hikmetin açıklanması ve korkutma yahut teşvik ile olur. Hükmün açıklanması ile cahillik ortadan kalkar. Teşvik ile birlikte olan hikmet, o hükümlere rağbet göstermeyi gerektirir. Korkutma ile birlikte olan hikmet de korkmayı gerektirir. O halde bütün işlerinizde “Allah’tan sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” İşte bunun için O, bütün zaman ve mekanlarda maslahatlara uygun düşen bu hükümleri size son derece açık ve sağlam bir şekilde beyan etmiştir.
Bakara 2:232
232- Kadınları boşadığınızda iddetlerini bitirdiler mi artık aralarında meşru bir şekilde anlaştıkları takdirde (eski) kocaları ile nikâhlanmalarına engel olmayın. İşte içinizde Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere böyle öğüt verilir. Böylesi sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
232. Bu, üçten aşağı talak ile boşanmış ve iddeti de bitmiş kadının velilerine bir hitaptır. Şâyet bu kadını kocası bir daha nikahlamak ister, kadın da buna razı olursa artık kadının velisi olan babasının veya bir başkasının eski kocasının onu boşamış olmasından dolayı duydukları kin, öfke ve nefret dolayısıyla tekrar evlenmelerine engel olmaları caiz değildir. “İşte içinizden Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere...” kaydının zikredilmesi velinin sahip olduğu imanın, böyle bir evliliğe engel olmasına mani olacağını ortaya koymaktadır. “Böylesi sizin için daha hayırlı ve daha temizdir.” Velinin zannettiğinin aksine bu, velâyeti altındaki kadını tekrar evlendirmeme şeklindeki kanaatinden daha iyidir. Uygun olan da budur, yoksa kibirlilerin ve üstünlük taslayanların âdeti olduğu üzere bu boşamaya, o kadını eski kocasına vermemek sureti ile karşılık vermek değildir. Her ne kadar veli tekrar o kimseye karısı ile evlenme imkânını vermemenin daha uygun olduğunu sanıyor ise de bu böyledir; zira “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” O halde sizin maslahatlarınızı bilen, faydanızı isteyen ve bunları gerçekleştirmeye gücü yeten, bildiğiniz ve bilmediğiniz birçok şekillerde bunları kolaylaştıran yüce Rabbin emrine uyun. Ayet-i kerimede nikâhta velinin, mutlaka bulunması gerektiğine delil vardır. Çünkü Allah burada evliliğe engel olmayı velilere yasaklamaktadır. Bu da onlara yetkilerinde olan ve hak sahibi oldukları bir hususun yasaklandığını gösterir. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
Bakara 2:233
233- Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir. O kadınların maruf bir şekilde yiyeceği ve giyeceği çocuğun babasına aittir. Kimseye gücünden fazlası yüklenmez. Ne bir anneye çocuğundan dolayı zarar verilsin ne de bir baba çocuğu yüzünden zarara sokulsun. Mirasçıya düşen de bunun gibidir. Eğer karşılıklı rıza ve istişare ile (çocuğu sütten) kesmek isterlerse ikisine de bir günah yoktur. Çocuklarınızı (sütanneye) emzirtmek isterseniz, vereceğiniz (bedeli) meşru bir şekilde teslim etmeniz şartı ile size bir vebal yoktur. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
233. “Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler” buyruğu emir manasına bir haberdir (yani “emzirsinler” demektir). Burada çocukların iki tam yıl emzirilmesi, ayrıca bir emri gerektirmeyecek kadar kesin bir husus kabul edilmiştir. “Yıl” hem tam bir yıl, hem de yılın büyük bir bölümü hakkında kullanıldığından dolayı “iki tam yıl” kaydı getirilmiş, ardından da “bu, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir.” buyrulmuştur. Süt emen çocuk iki yılı tamamladı mı artık onun süt emmesi tamamlanmış ve bundan sonra aldığı süt diğer gıdalar seviyesine gelmiş olur. Bundan dolayı iki yıldan sonraki süt emme (süt akrabalığı oluşturmada) muteber değildir ve nikah yasağı (mahremiyet) meydana getirmez. Bu ayet, Yüce Allah’ın:“Onun taşınması ve sütten kesilmesi de otuz aydır.”(el-Ahkaf, 46/15) buyruğu ile bir arada değerlendirilerek, hamileliğin asgari süresinin altı ay olduğu ve bu süre zarfında çocuğun dünyaya gelmesinin mümkün olduğu hükmü çıkartılmaktadır. “O kadınların maruf bir şekilde yiyeceği ve giyeceği babasına aittir.” Bu, hem kadının erkeğin nikahı altında olması hem boşanmış olması hallerini kapsamaktadır. Bu durumda babanın, kadının yiyim ve giyimini, ayrıca süt emzirme ücretini sağlaması gerekir. Bu da şuna delildir: Kadın eğer kocanın nikahı altında bulunuyor ise yiyim ve giyim dışında bir ücret hak etmez. Herkesin (hak ve yükümlülüğü) durumuna göredir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Kimseye gücünden fazlası yüklenmez” buyurmaktadır. Fakir, zengin bir kimsenin nafakası gibi nafaka vermeye mükellef tutulmaz. Hiçbir şey bulamayan kimse de buluncaya kadar nafaka vermekle yükümlü tutulmaz. “Ne bir anneye çocuğundan dolayı zarar verilsin” Yani annenin, çocuğunu emzirmekten alıkonması yahut da ona verilmesi gereken nafaka, giyim veya ücretin verilmemesi sureti ile zarara sokulması helâl değildir. “Ne de bir baba çocuğu yüzünden zarara sokulsun” Kadın da kocasına zarar vermek üzere çocuğunu emzirmekten imtina etmek yahut da hakkından fazlasını istemek gibi şekillerde babaya zarar vermeye kalkışmasın. Burada (“baba” anlamını vermek üzere bizzat “baba” kelimesinin değil de) “çocuk kendisine ait olan” anlamındaki “المولود له” ifadesinin kullanılması çocuğun babasına ait olduğunun delilidir. Çünkü çocuğun kendisine bağışlandığı kişi odur ve çocuk babanın kazançları arasındadır. Bundan dolayı baba, anneden farklı olarak, çocuğunun malından razı olsun yahut olmasın alabilir. “Mirasçıya düşen de bunun gibidir.” Yani çocuğun hem babası hem de malı yoksa çocuğun mirasçısı durumunda olan kimseler tıpkı baba gibi süt emziren kimsenin nafakasını ve giyimini sağlamakla yükümlüdürler. Bu buyruk ayrıca darlık çeken akrabaların nafakalarını varlıklı yakın mirasçısının sağlamasının farz olduğuna delildir. “Eğer” anne ve baba “karşılıklı rıza” gösterir ve kendi aralarında “istişare ile” sütten kesilmesi çocuğun faydasına mıdır, değil midir? diye görüşerek iki yılın tamamlanmasından önce “(çocuğu sütten) kesmek isterlerse” bu da çocuk için zararlı değilse ve her ikisi de buna rıza gösterirse iki yıl tamamlanmadan önce onu sütten kesmekten dolayı “ikisine de bir günah yoktur.” Âyet-i kerimenin mefhumu biri razı olsa diğeri olmasa, yahut da sütten kesilmesi çocuk için faydalı olmaz ise çocuğun sütten kesilmesinin caiz olmadığına delil teşkil etmektedir. “Çocuklarınızı (sütanneye) emzirtmek isterseniz” yani zarar vermek kastı olmaksızın çocuklarınıza öz annelerinin dışında başka bir süt anne bulmak isterseniz süt annelere “vereceğiniz (bedeli) meşru bir şekilde teslim etmeniz şartı ile size bir vebal yoktur. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” Ve yaptıklarınıza göre hayır veya şer ile karşılığınızı verecektir.
Bakara 2:234
234- İçinizden vefat edenlerin geride bıraktıkları eşler kendiliklerinden dört ay on gün beklerler. Müddetlerini bitirdikleri zaman artık onların kendileri hakkında maruf ile yaptıklarından dolayı size bir günah yoktur. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.
234. Yani koca vefat ettikten sonra hanımı farz olmak üzere dört ay on gün bekler. Bundaki hikmet ise bu dört aylık zaman içerisinde -varsa- hamileliğinin ortaya çıkması ve beşinci ayın başlangıcında da (ceninin) harekete geçmesidir. Hamilelerin hüküm ise bu genel hükmün dışındadır. Çünkü hamilelerin iddeti doğumları ile birlikte sona erer. Aynı şekilde cariyenin de iddeti hür kadının iddetinin yarısı olmak üzere iki ay beş gündür. “Müddetlerini bitirdikleri zaman artık onların kendileri hakkında maruf ile yaptıklarından” yani iddeti biten kadınların haram ve mekruh olmayan bir surette tekrar süslenip koku sürünmelerinden “dolayı size bir günah yoktur.” Bu buyruk -iddet süresi içerisinde boşanmış ve başka bir surette kocalarından ayrılmış kadınlar değil de- kocaları vefat etmiş kadınların bu şekilde yas tutmalarının farz olduğuna delildir. Bu hususta ilim adamlarının icmaı vardır. “Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” Zahiri ile batını ile açığı ile gizlisi ile amellerinizi çok iyi bilendir, o bakımdan amellerinizin karşılığını verecektir. Yüce Allah’ın velilere:“Artık onların kendileri hakkında maruf ile yaptıklarından dolayı size bir günah yoktur” hitabında velinin, kadının ne yaptığına dikkat etmesi gerektiğine, yapılması caiz olmayan şeylerden onu engelleyip yapılması gerekene mecbur edeceğine, bu hususta onun sorumlu olduğuna ve bu şekilde davranmasının da veliye farz olduğuna delil vardır.
Bakara 2:235
235- Kadınlara üstü kapalı talip olmanızdan veya bunu içinizde saklamanızdan dolayı size bir günah yoktur. Allah onları muhakkak anacağınızı bilmektedir. Fakat meşru bir söz söylemeniz müstesna kendileri ile gizlice sözleşmeyin. İddet sona erinceye kadar da nikah akdini yapmaya azmetmeyin. Bilin ki Allah içinizdekini bilir. O halde O’ndan sakının ve bilin ki Allah, Ğafûrdur, Halîmdir.
235. Bu buyruk, kocasının vefatı dolayısıyla yahut kocası hayatta olup bâin talakla boşanmış olduğu için iddet bekleyen kadının hükmü ile ilgilidir. Böyle bir kadına onu bâin talak ile boşayan kocası dışında kalan bir kimsenin açıkça evlilik teklifinde bulunması haramdır. Yüce Allah’ın:“Kendileri ile gizlice sözleşmeyin” buyruğu ile kastedilen de budur. Üstü kapalı, tariz yoluyla ifadeye gelince Yüce Allah bunda vebal olmadığını belirtmektedir. Aradaki fark da şudur: Açık ifade nikâh anlamından başka ihtimale gelmez. Kadının evlenmek arzusuyla acele edip iddetinin bittiğine dair yalan söylemesi ihtimalinden dolayı bu, haram kılınmıştır. Bu buyruk harama götüren yolların da yasaklandığına ve kadının, birinci kocasının hakkına riayet dolayısıyla iddet süresi içerisinde ondan başkasına evlilik sözü vermemesi gerektiğine delildir. Üstü kapalı ifade (tariz) ise nikâh ihtimalini de ifade eder, başka ihtimale de gelir. Mesela bain talakla boşanmış bir kadına:“Ben evlenmek istiyorum”, “İddetin bittiği takdirde bana danışmanı arzu ederim” vb. sözleri söylenmesi bu kabildendir. Bu gibi sözlerin söylenmesi caizdir. Çünkü bunlar açık ifade hükmünde değildir. Diğer taraftan insanda bu gibi sözleri söylemeye de kuvvetli bir istek vardır. Aynı şekilde insanın kalbinde iddet bekleyen bir kadın ile -iddetinin bitmesi halinde- evlenme duygusunu saklaması da mümkündür. Bundan dolayı Yüce Allah:“Veya içinizde saklamanızdan dolayı da size bir günah yoktur. Allah onları muhakkak anacağınızı bilmektedir” buyurmuştur. Bütün bu açıklamalar akit öncesi hususlarla ilgilidir. Nikah akdine gelince bu “iddet sona erinceye kadar” helâl değildir. “Bilin ki Allah içinizdekini bilir.” O bakımdan cezasından korkarak ve mükâfatını umarak hayra niyet ediniz, kötü niyet beslemeyiniz. “Bilin ki muhakkak Allah Ğafurdur” kendisinden günah sadır olup o günahlarından tevbe eden ve Rabbine dönen kimselerin günahlarını bağışlayıcıdır. “Halimdir” Çünkü cezalandırma kudretine rağmen isyan edenlerin masiyetlerini cezalandırmakta acele etmez.
Bakara 2:236
236- Kendilerine dokunmadığınız veya mehir tayin etmediğiniz hanımları boşamanızda size günah yoktur. (Ancak) onları, eli geniş olan kendi halince fakir olan da kendi halince olmak üzere, maruf bir şekilde faydalandırın. Bu, ihsan edenlerin üzerine bir haktır.
236. Yani ey kocalar, kadınlarla ilişki kurmadan veya onlar için henüz mehir tayin etmeden önce onları boşamanızda bir vebal ve günah yoktur Her ne kadar bu davranış kadınlar için bir kırgınlığa sebep ise de onların bu kırgınlığı onları faydalandırmak sureti ile giderilir. O bakımdan “onları… faydalandırın”, bu üzerinize vazifedir. Bu da onların gönüllerini hoş etmek ve kırgınlıklarını gidermek için onlara bir miktar mal (mut’a) vermenizle olur. Yine bu, “eli geniş olan kendi halince fakir olan da kendi halince olmak üzere” olur ki bu da örfe göre belirlenir. Şartların değişmesine göre de değişiklik arz eder. Bundan dolayı “maruf bir şekilde faydalandırınız” diye buyrulmaktadır. Bu da “ihsan edenler üzerine bir haktır.” Yerine getirilmesi gereken bir borçtur. Onlar, bu durumdaki hanımların bu haklarını düşürmek hakkına sahip değildirler. Erkekler kadınların bu şekilde kendilerine meyledip evliliği arzulamalarına ve kalplerinin kendilerine bağlanmasına sebep olduktan sonra onların bu arzularını yerine getirmedikleri takdirde bunun karşılığında o hanımlara mut’a vermelidirler. Gerçekten Yüce Allah’ın bu ilâhi hükmü ne kadar da güzeldir! Bu hükmü koyanın hikmetine ve rahmetine ne büyük bir delildir! Yakin sahibi bir topluluk için hükmü Allah’ınkinden daha güzel kim olabilir ki? Bu âyet-i kerime ile mehirleri tayin edilmeden önce boşanan kadınların hükmü belirtilmişti. Daha sonra Yüce Allah kendilerine mehir tayin edilmiş kadınları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Bakara 2:237
237- Kendilerine mehir tayin etmiş olduğunuz hanımları onlara dokunmadan önce boşarsanız tayin ettiğinizin yarısını (onlara verin). Ancak (kadınların) kendileri veya nikah akdini elinde bulunduran kimse bağışlarsa ayrı. Sizin bağışlamanız ise (ey erkekler), takvaya daha yakındır. Aranızdaki fazileti unutmayın. Allah yaptıklarınızı görmektedir.
237. Yani kadınlara dokunmadan ve mehir tayin ettikten sonra onları boşayacak olursanız boşanan kadınlara tayin edilen mehrin yarısı verilir, diğer yarısı size kalır. Şâyet bir bağışlama veya bir müsamaha sözkonusu olmaz ise -ki bu da kadının hakkını bağışlamasına bir engel yoksa hakettiği mehrin yarısını kocasına bağışlaması sureti ile olur- yapılması gereken budur. “veya nikah akdini elinde bulunduran kimse bağışlarsa ayrı.” Bu, sahih kabul edilen görüşe göre kocadır. Çünkü bu nikah akdini bozma hakkı onun elindedir. Diğer taraftan velinin, malik de vekil de olmaması dolayısıyla, kadının hakettiğini affetmesi doğru olmaz. Akdi elinde bulunduran kişinin, kadının babası olduğu da söylenmiştir ki ayet-i kerimenin lafzı da buna delalet etmektedir. Daha sonra Yüce Allah mehri bağışlamayı teşvik etmiş ve bu davranışın takvaya daha yakın olduğunu bildirmiştir. Çünkü böyle bir tutum kalbe genişlik vermeyi doğuran bir iyiliktir. Ayrıca insanın iyilik yapmaktan, güzel davranmaktan yana kendisini boşlamaması gerekir. Karşılıklı davranışın en üstün derecesi olan fazileti de unutmamalıdır; çünkü insanlar arası ilişkiler iki basamaktır. Biri yerine getirilmesi gereken adalet ve insaftır ki bu da hak ettiğini almak ve başkasının hakkını vermektir. Diğeri de fazilet ve iyilik basamağıdır. Bu da vermesi gerekmeyeni vermek, haklarda müsamahakâr davranmak ve nefiste bulunanları dizginlemektir. O nedenle insanın -bazı hallerde dahi olsa- bu son basamağı unutmaması gerekir. Özellikle de karşılıklı ilişkilerde bulunulmuş veya hakların iç içe girmesi söz konusu olmuş kimselere karşı. Şüphesiz Allah lütuf ve keremiyle iyilik yapanların, ihsan edenlerin mükâfaatanı verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah yaptıklarınızı görmektedir” buyurmuştur.
Bakara 2:238
238- Namazları ve özellikle orta namazı muhafaza edin. Allah’ın huzurunda saygı ve itaat ile divan durun. 239- Şâyet korkarsanız o halde yayan veya binek üstünde (kılın). Güvene kavuştuğunuzda ise O, size bilmediğinizi öğrettiği gibi Allah’ı anın.
238. “Namazları ve özellikle orta namazı koruyun.” Yüce Allah bu buyruğu ile genel olarak bütün namazları özellikle de ikindi namazı demek olan “orta namazı” muhafaza etmeyi emretmektedir. Namazı muhafaza etmek, onu vaktinde eda etmek, şartlarını, rükünlerini, huşuunu, namazdaki bütün vacip ve müstehabları yerine getirmek demektir. Namazları muhafaza etmekle diğer ibadetler de muhafaza edilmiş olur. Namazın hayâsızlıklardan ve kötülükten alıkoymak gibi bir faydası vardır. Özellikle de namaz, eksiksiz eda edilecek olursa böyledir. Nitekim Yüce Allah (buna işaret ederek) şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın huzurunda saygı ve itaat (kunut) ile divan durun.” Yani namazı boyun eğerek, ihlâs ile ve huşu duyarak kılın. Çünkü “kunut” huşu ile birlikte sürekli itaat etmek demektir.
239. “Şâyet korkarsanız” buyruğunda neden korkulduğunun belirtilmemesi düşmandan, yırtıcı bir hayvandan, elden kaçırılması dolayısıyla kulun zarar göreceği bir şeyin elden kaçmasından korkulması gibi bütün korku hallerini kapsaması içindir. İşte bu durumlardan birinde “yayan” ayaklarınız üzerinde yürüyerek “veya binek üstünde” at veya diğer binekler üzerinde namaz kılın. Bu durumda ise kıbleye yönelmek şart değildir. Bu, korku mazereti dolayısıyla namaz kılma şeklidir. Güvenlik ortamı tekrar oluşursa o zaman namaz tam olarak kılınır. Yüce Allah’ın:“Güvene kavuştuğunuzda ise... Allah’ı anın” buyruğunun kapsamına namazları eksiksiz kılmak girdiği gibi kulun mutluluğunu ihtiva eden şeyleri öğretmesi ve güven vermesi nimetine karşı şükretmek sureti ile O’nu çokça anmak da girer. Bu ayet-i kerimede ilmin faziletine, Allah’ın kendilerine bilmedikleri şeyleri öğrettiği kimselerin Allah’ı çokça anmaları gerektiğine delil vardır. Yine bu âyet-i kerimede Allah’ı çokça anmanın, başka bilgilerin de öğretilmesine sebep teşkil edeceğine işaret vardır. Çünkü şükür ile birlikte nimetler artar. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Bakara 2:239
238- Namazları ve özellikle orta namazı muhafaza edin. Allah’ın huzurunda saygı ve itaat ile divan durun. 239- Şâyet korkarsanız o halde yayan veya binek üstünde (kılın). Güvene kavuştuğunuzda ise O, size bilmediğinizi öğrettiği gibi Allah’ı anın.
238. “Namazları ve özellikle orta namazı koruyun.” Yüce Allah bu buyruğu ile genel olarak bütün namazları özellikle de ikindi namazı demek olan “orta namazı” muhafaza etmeyi emretmektedir. Namazı muhafaza etmek, onu vaktinde eda etmek, şartlarını, rükünlerini, huşuunu, namazdaki bütün vacip ve müstehabları yerine getirmek demektir. Namazları muhafaza etmekle diğer ibadetler de muhafaza edilmiş olur. Namazın hayâsızlıklardan ve kötülükten alıkoymak gibi bir faydası vardır. Özellikle de namaz, eksiksiz eda edilecek olursa böyledir. Nitekim Yüce Allah (buna işaret ederek) şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın huzurunda saygı ve itaat (kunut) ile divan durun.” Yani namazı boyun eğerek, ihlâs ile ve huşu duyarak kılın. Çünkü “kunut” huşu ile birlikte sürekli itaat etmek demektir.
239. “Şâyet korkarsanız” buyruğunda neden korkulduğunun belirtilmemesi düşmandan, yırtıcı bir hayvandan, elden kaçırılması dolayısıyla kulun zarar göreceği bir şeyin elden kaçmasından korkulması gibi bütün korku hallerini kapsaması içindir. İşte bu durumlardan birinde “yayan” ayaklarınız üzerinde yürüyerek “veya binek üstünde” at veya diğer binekler üzerinde namaz kılın. Bu durumda ise kıbleye yönelmek şart değildir. Bu, korku mazereti dolayısıyla namaz kılma şeklidir. Güvenlik ortamı tekrar oluşursa o zaman namaz tam olarak kılınır. Yüce Allah’ın:“Güvene kavuştuğunuzda ise... Allah’ı anın” buyruğunun kapsamına namazları eksiksiz kılmak girdiği gibi kulun mutluluğunu ihtiva eden şeyleri öğretmesi ve güven vermesi nimetine karşı şükretmek sureti ile O’nu çokça anmak da girer. Bu ayet-i kerimede ilmin faziletine, Allah’ın kendilerine bilmedikleri şeyleri öğrettiği kimselerin Allah’ı çokça anmaları gerektiğine delil vardır. Yine bu âyet-i kerimede Allah’ı çokça anmanın, başka bilgilerin de öğretilmesine sebep teşkil edeceğine işaret vardır. Çünkü şükür ile birlikte nimetler artar. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Bakara 2:240
240- İçinizden eşlerini geride bırakarak vefat edecekler, eşlerinin (evden) çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimlerini vasiyet etsinler. Şâyet (evlerinden) çıkarlarsa artık onların kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerden dolayı size bir vebal yoktur. Allah Azîzdir, Hakîmdir.
240. Pek çok müfessire göre bu âyet-i kerime, daha önce geçen:“İçinizde vefat edenlerin geride bıraktıkları eşler kendiliklerinden dört ay on gün beklerler”(Bakara, 234) âyet-i ile nesh edilmiştir. Buna göre kadın önceleri tam bir yıl beklemekle yükümlü idi. Daha sonra bu, dört ay on gün ile nesh edildi. Nesh edici âyetin (Mushaf’ta) daha önce gelişi ile ilgili itirazı da şu şekilde cevaplandırırlar: Bu, âyetlerin sıralanışındaki bir önceliktir, nüzulde ise bir öncelik yoktur. Çünkü nesh edici buyruğun, nesh edilen buyruktan sonra gelmesi şarttır. Ancak bu kanaatin bir delili yoktur. İki âyet-i kerime üzerinde dikkatle düşünen bir kimse âyeti kerime ile ilgili diğer görüşün doğru olduğunu açıkça anlar. Şöyle ki birinci âyet-i kerime kadının dört ay on gün iddet beklemesinin kesin olarak farz olduğunu göstermektedir. Bu âyet-i kerime ise ölenin yakınlarına kocası vefat etmiş kadını, tam bir yıl yanlarında tutmalarına dair bir vasiyettir. Bundan maksat ise kadının gönlünü hoş etmek ve ölülerine bir iyilikte bulunmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah:“eşlerinin (evden) çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimlerini vasiyet etsinler” buyurmaktadır. Yani Allah’tan bir emir olarak ölmeden önce yakınlarına, hanımına iyi davranmalarını ve onun geçimini temin edip onu evden çıkarmamalarını vasiyet etsin demektir. Eğer kadın kalmak isteyecek olursa lehine olan bu vasiyet gereği kalır, çıkmak isterse de onun için bir vebal yoktur. Bundan dolayı da “Şâyet (evlerinden) çıkarlarsa artık onların kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerden dolayı size bir vebal yoktur.” buyrulmaktadır. Yani süslenmelerinden ve giyinmelerinden dolayı sizin için bir vebal yoktur. Ancak bunun din ve toplumda muteber olan İslâmi değerlerin dışına çıkmayacak maruf bir çerçevede olması şartı vardır. “Allah Azîzdir, Hakîmdir.” Âyet-i kerime Yüce Allah’ın kemâl derecesindeki izzetine ve kemâl derecesindeki hikmetine delalet eden bu iki isimle sona ermektedir. Çünkü bu hükümler onun izzetinin bir tecellisidir ve hikmetinin kemaline delildir. Çünkü O, bu hükümleri uygun şekilde, yerli yerince koymuştur.
Bakara 2:241
241- Boşanan kadınların maruf bir şekilde faydalandırılma hakları vardır. Bu, takva sahipleri üzerine bir haktır. 242- İşte Allah, akıl erdiresiniz diye size âyetlerini böyle açıklar.
241-242. Bundan önceki âyet-i kerimede ölüm sebebi ile kocasından ayrılan kadının geçimi açıklandıktan sonra burada da boşanan her bir kadının, kocası üzerinde -hem erkeğin hem de kadının durumuna uygun bir şekilde- faydalandırılma/mut’a hakkı olduğu, kocanının onlara bir şeyler vermesi gerektiği zikredilmektedir. Bu bir haktır ve bu hakkı takva sahibi olan kimseler yerine getirirler. Zira bu, takvanın farz ya da müstehap kısmına dahildir. Şâyet kadın, mehri tespit edilmeden ve onunla gerdeğe girilmeden önce boşanmış ise kocanın zenginlik ve fakirlik durumuna göre böyle bir faydalandırmayı yerine getirmesi gerektiği önceden zikredilmişti. Eğer kadının mehri tespit edilmiş ise onun faydalandırılması, tespit edilen mehrin yarısıdır. Şâyet kadın ile gerdeğe girilmiş ise ilim adamlarının cumhuruna göre kadının (hakettiği mehirden ayrı olarak) faydalandırılması da müstehab olur. Yüce Allah’ın:“Bu takva sahipleri üzerine bir haktır” buyruğunu delil göstererek böyle bir faydalandırmayı (mut’a’yı) farz kabul eden alimler de vardır. Çünkü “hak” kelimesinde aslolan bunun yerine getirilmesinin farz olduğudur. Özellikle de Yüce Allah'ın bu “hak”kı takva sahiplerine izafe ettiği durumlarda bu böyledir. Zira takva da aslı itibari ile farzdır. Yüce Allah eşler arasındaki ilişkileri bu üstün ve değerli hükümleri beyan ettikten sonra kendi hükümlerinden, bu hükümleri güzelce açıklamasından, bu hükümlerin selim akıllara uygun düşmesinden övgüyle söz etmiş, hükümlerini kullarına hatırlatmaktan maksadın da beyan ettiği bu hükümleri düşünmeleri, hem hıfz ederek, hem kavrayarak hem de gereklerince amel ederek bunları akletmeleri olduğunu açıklamıştır. Zira bütün bunlar bu hükümleri tam anlamıyla akletmenin bir gereğidir.
Bakara 2:242
241- Boşanan kadınların maruf bir şekilde faydalandırılma hakları vardır. Bu, takva sahipleri üzerine bir haktır. 242- İşte Allah, akıl erdiresiniz diye size âyetlerini böyle açıklar.
241-242. Bundan önceki âyet-i kerimede ölüm sebebi ile kocasından ayrılan kadının geçimi açıklandıktan sonra burada da boşanan her bir kadının, kocası üzerinde -hem erkeğin hem de kadının durumuna uygun bir şekilde- faydalandırılma/mut’a hakkı olduğu, kocanının onlara bir şeyler vermesi gerektiği zikredilmektedir. Bu bir haktır ve bu hakkı takva sahibi olan kimseler yerine getirirler. Zira bu, takvanın farz ya da müstehap kısmına dahildir. Şâyet kadın, mehri tespit edilmeden ve onunla gerdeğe girilmeden önce boşanmış ise kocanın zenginlik ve fakirlik durumuna göre böyle bir faydalandırmayı yerine getirmesi gerektiği önceden zikredilmişti. Eğer kadının mehri tespit edilmiş ise onun faydalandırılması, tespit edilen mehrin yarısıdır. Şâyet kadın ile gerdeğe girilmiş ise ilim adamlarının cumhuruna göre kadının (hakettiği mehirden ayrı olarak) faydalandırılması da müstehab olur. Yüce Allah’ın:“Bu takva sahipleri üzerine bir haktır” buyruğunu delil göstererek böyle bir faydalandırmayı (mut’a’yı) farz kabul eden alimler de vardır. Çünkü “hak” kelimesinde aslolan bunun yerine getirilmesinin farz olduğudur. Özellikle de Yüce Allah'ın bu “hak”kı takva sahiplerine izafe ettiği durumlarda bu böyledir. Zira takva da aslı itibari ile farzdır. Yüce Allah eşler arasındaki ilişkileri bu üstün ve değerli hükümleri beyan ettikten sonra kendi hükümlerinden, bu hükümleri güzelce açıklamasından, bu hükümlerin selim akıllara uygun düşmesinden övgüyle söz etmiş, hükümlerini kullarına hatırlatmaktan maksadın da beyan ettiği bu hükümleri düşünmeleri, hem hıfz ederek, hem kavrayarak hem de gereklerince amel ederek bunları akletmeleri olduğunu açıklamıştır. Zira bütün bunlar bu hükümleri tam anlamıyla akletmenin bir gereğidir.
Bakara 2:243
243- Binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusu ile yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara: “Ölün” dedi, sonra da onları diriltti. Gerçekten Allah insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
243. “Binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusu ile yurtlarından çıkanları görmedin mi?” Yani sizden önce İsrailoğullarının başından geçen bu hayret verici olayı işitmedin mi? Onların yaşadıkları yerde veba salgını görülmüştü. Ölümden kaçma arzusuyla o kalabalık halleri ile yurtlarından çıktılar. Ama bu kaçış ne onları kurtarmaya yetti ne de çekindikleri işin başlarına gelmesini önledi. Yüce Allah onlara maksatlarının zıddı ile muamele ederek son fertlerine varıncaya kadar hepsinin canlarını aldı. Daha sonra onlara lütufta bulunarak ya -birçok müfessirin belirttiği gibi- bir peygamberin duası üzerine veya başka bir sebeple onları diriltti. Her halükarda bu O’nun lütuf ve ihsanı iledir. Allah’ın insanlar üzerindeki lütuf ve ihsanı hâlâ kesintisiz devam etmektedir. Bu ise onların Allah’ın nimetlerine şükretmelerini, bu nimetleri itiraf edip Allah’ın razı olacağı yerlerde kullanmalarını gerektirir. Bununla birlikte insanların birçoğu bu şükür görevini yerine getirmekte kusurludurlar. Bu kıssada Yüce Allah’ın her şeye kadir olduğuna dair bir ibret tablosu vardır. Çünkü bu, öldükten sonra dirilişe dair somut bir mucize ve delildir. Bu kıssa İsrailoğulları arasında ve onlar ile ilişkisi bulunan kimselerce bilinen ve mütevatiren nakledilegelen bir kıssadır. Bundan dolayı Yüce Allah muhataplarca kabul edildiğini ifade eden soru üslubu ile bu kıssayı zikretmektedir. Yurtlarından çıkan bu kimselerin, düşmanlarından korktuklarından dolayı onlarla karşılaşmaktan çekinip bunu göze almadıkları için yurtlarından çıkmış olmaları ihtimali de vardır. Bundan sonraki ayette Yüce Allah’ın savaşmayı emretmesi ve İsrailoğulları hakkında çocuklarından ve yurtlarından ayrıldıklarının haber verilmesi bu ihtimali kuvvetlendirmektedir. Her iki ihtimale göre de bu buyrukta cihad teşvik edilmekte, cihaddan uzak kalıp oturmaktan sakındırılmakta ve bunun ölüme karşı hiçbir fayda sağlamadığı ifade edilmektedir:“De ki: Evlerinizde olsaydınız bile üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar yatacakları yerlere çıkıp giderlerdi...”(Ali İmran, 3/154)
Bakara 2:244
244- Allah yolunda savaşın ve bilin ki muhakkak Allah herşeyi işitendir, bilendir. 245- Kim Allah’a güzel bir borç verecek? Ki Allah da (buna karşılık) o (verdiğini) onun için kat kat artırsın. Allah hem daraltır, hem genişletir. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.
244. “Allah yolunda savaşın ve bilin ki muhakkak Allah herşeyi işitendir, bilendir.” Yüce Allah hem mal ile hem beden ile kendi uğrunda savaş emrini vermektedir. Çünkü cihad ancak bu iki husus ile gerçekleşebilir. Ayrıca Yüce Allah kulun yalnızca Allah’ın adı en yüce olsun diye savaşmasını emrederek, Allah yolunda cihadda ihlâslı olmayı teşvik etmektedir. Çünkü hiç şüphesiz Allah gizli olsa bile bütün söylenen sözleri işiten, kalplerin sakladığı -salih olsun olmasın- bütün niyetleri bilendir. Aynı şekilde O’nun yolunda cihad eden kimse de O’nun her şeyi işiten ve bilen olduğunu bildiğinde zorluklar ona kolay gelir ve bilir ki zorluklara katlananların katlandıkları şeylere bizatihi kendi başına katlanamaz, aksine Allah'ın yardım ve lütfuna ihtiyacı vardır. 245. “Kim Allah’a güzel bir borç verecek?” Yüce Allah’ın, kendi yolunda infaka çok latif bir şekilde yaptığı şu teşvik üzerinde dikkatle düşünelim. Allah yolunda infak eden kişi, hiçbir şeye muhtaç olmayan, son derece kerim ve lütufkâr olan Allah’a borç vermiş olur. Allah da bu gibi kimselere kat kat fazlası ile mükâfaat vermeyi vaat etmiştir. Nitekim O bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan tek bir tohuma benzer. Allah dilediğine kat kat verir, Allah Vâsidir (bol bol verendir), Alîmdir.”(el-Bakara, 2/261) Allah yolunda infakın en büyük engeli fakir düşme korkusu olduğundan dolayı Yüce Allah, zenginliğin de fakirliğin de kendi elinde olduğunu haber vermektedir. Dilediğinin rızkını daraltan, dilediğininkini genişleten de O’dur. O bakımdan fakir düşerim korkusuyla infak etmek istemeyen infaktan geri kalmasın ve bunun zayi olacağını asla düşünmesin. Aksine bütün kullar Allah’a döneceklerdir. İnfak edenler, hayırlı amellerde bulunanlar, orada ecirlerinin saklı bulunduğunu o ecre en çok muhtaç oldukları bir zamanda göreceklerdir. Bunun da anlatılması mümkün olmayacak kadar önemli bir değeri ve etkisi olacaktır. Yüce Allah’a güzel bir şekilde borç vermekten kasıt ise güzel bir niyet ve gönül hoşluğu ile infak etmek, infakı yerli yerine ulaştırmak, infak eden kimsenin verdiğinin akabinde herhangi bir eziyet ve başa kakma davranışını göstermemesi, amelini iptal edici yahut ecrini eksiltici bir tutum takınmaması nitelikleri taşıyan infaktır.
Bakara 2:245
244- Allah yolunda savaşın ve bilin ki muhakkak Allah herşeyi işitendir, bilendir. 245- Kim Allah’a güzel bir borç verecek? Ki Allah da (buna karşılık) o (verdiğini) onun için kat kat artırsın. Allah hem daraltır, hem genişletir. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.
244. “Allah yolunda savaşın ve bilin ki muhakkak Allah herşeyi işitendir, bilendir.” Yüce Allah hem mal ile hem beden ile kendi uğrunda savaş emrini vermektedir. Çünkü cihad ancak bu iki husus ile gerçekleşebilir. Ayrıca Yüce Allah kulun yalnızca Allah’ın adı en yüce olsun diye savaşmasını emrederek, Allah yolunda cihadda ihlâslı olmayı teşvik etmektedir. Çünkü hiç şüphesiz Allah gizli olsa bile bütün söylenen sözleri işiten, kalplerin sakladığı -salih olsun olmasın- bütün niyetleri bilendir. Aynı şekilde O’nun yolunda cihad eden kimse de O’nun her şeyi işiten ve bilen olduğunu bildiğinde zorluklar ona kolay gelir ve bilir ki zorluklara katlananların katlandıkları şeylere bizatihi kendi başına katlanamaz, aksine Allah'ın yardım ve lütfuna ihtiyacı vardır. 245. “Kim Allah’a güzel bir borç verecek?” Yüce Allah’ın, kendi yolunda infaka çok latif bir şekilde yaptığı şu teşvik üzerinde dikkatle düşünelim. Allah yolunda infak eden kişi, hiçbir şeye muhtaç olmayan, son derece kerim ve lütufkâr olan Allah’a borç vermiş olur. Allah da bu gibi kimselere kat kat fazlası ile mükâfaat vermeyi vaat etmiştir. Nitekim O bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan tek bir tohuma benzer. Allah dilediğine kat kat verir, Allah Vâsidir (bol bol verendir), Alîmdir.”(el-Bakara, 2/261) Allah yolunda infakın en büyük engeli fakir düşme korkusu olduğundan dolayı Yüce Allah, zenginliğin de fakirliğin de kendi elinde olduğunu haber vermektedir. Dilediğinin rızkını daraltan, dilediğininkini genişleten de O’dur. O bakımdan fakir düşerim korkusuyla infak etmek istemeyen infaktan geri kalmasın ve bunun zayi olacağını asla düşünmesin. Aksine bütün kullar Allah’a döneceklerdir. İnfak edenler, hayırlı amellerde bulunanlar, orada ecirlerinin saklı bulunduğunu o ecre en çok muhtaç oldukları bir zamanda göreceklerdir. Bunun da anlatılması mümkün olmayacak kadar önemli bir değeri ve etkisi olacaktır. Yüce Allah’a güzel bir şekilde borç vermekten kasıt ise güzel bir niyet ve gönül hoşluğu ile infak etmek, infakı yerli yerine ulaştırmak, infak eden kimsenin verdiğinin akabinde herhangi bir eziyet ve başa kakma davranışını göstermemesi, amelini iptal edici yahut ecrini eksiltici bir tutum takınmaması nitelikleri taşıyan infaktır.
Bakara 2:246
246- Mûsâ’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani onlar peygamberlerine: “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O da:“Ya savaş üzerinize farz kılınır da savaşmazsanız?” demişti. Onlar:“Allah yolunda neye savaşmayalım ki? Zira hem yurdumuzdan çıkarıldık hem de evlatlarımızdan edildik!” demişlerdi. Fakat onlara savaş farz kılındığı zaman içlerinden çok azı müstesna yüz çevirdiler. Allah zalimleri çok iyi bilendir. 247- Peygamberleri onlara:“Allah size hükümdar olarak Tâlût’u bir gönderdi” dedi. Onlar da:“O, nasıl olur da başımıza hükümdar olabilir?! Hâlbuki biz hükümdarlığa ondan daha layığız, üstelik ona bolca mal da verilmemiştir.” dediler. (Peygamberleri): Muhakkak Allah onu sizin üzerinize seçmiş ve ilimce de vücutça da ona bir üstünlük vermiştir, dedi. Allah mülkünü dilediği kimseye verir. Allah Vâsidir, her şeyi bilendir. 248- Peygamberleri onlara dedi ki:“Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır ve onu melekler taşıyacaktır. Elbette bunda sizin için bir ayet vardır; eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” 249- Tâlût ordusuyla ayrıldığında:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek; ondan içen benden değildir, onu tatmayansa bendendir, eli ile bir avuç alanlar müstesna” dedi. Fakat içlerinden pek azı dışında ondan içtiler. Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz” dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” dediler. 250- Câlût ve askerlerinin karşısına çıktıklarında:“Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” dediler. 251- Derken Allah’ın izni ile onları bozguna uğrattılar. Dâvûd da Câlût’u öldürdü. Allah, ona hem hükümdarlığı hem de hikmeti verdi ve ona dilediği bazı şeyleri öğretti. Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir. 252- Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz ve şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.
246-247. Yüce Allah bu kıssayı bu ümmete ibret alsınlar, cihada rağbet etsinler ve ondan yüz çevirmesinler diye anlatmaktadır. Zira sabredenlerin dünyada da âhirette de övülmeye değer âkıbetleri olacaktır. Yüz çevirenler ise her ikisini de kaybetmişlerdir. Yüce Allah’ın haber verdiğine göre; İsrailoğullarından görüş sahibi kimseler ile sözleri etkin kişiler cihad hususunda karşılıklı görüş alışverişinde bulundular ve sonunda peygamberlerinden kendilerine bir hükümdar tayin etmesini isteme kararı aldılar. Bu hükümdarın tayin edilmesi ile aralarındaki anlaşmazlığın sona ermesini, tam bir itaatin gerçekleşmesini ve ondan sonra hiç kimsenin söyleyecek bir sözünün kalmamasını istemişlerdi. Peygamberleri ise bu taleplerinin, beraberinde bir fiiliyatı getirmeyecek salt sözlü bir talep olduğundan korkmuştu. Onlar da peygamberlerine bu konuda kesin kararlı olduklarını ve buna tam anlamı ile bağlı kalacaklarını ifade ettiler. Kendileri için savaşın kaçınılmaz bir şey olduğunu, çünkü savaşın, yurtlarını geri almalarının, eski yerlerine ve vatanlarına geri dönmelerinin tek yolu olduğunu belirttiler. Peygamberleri de onlara Tâlût’u hükümdar tayin etti. Mutlaka güzel bir şekilde komuta edecek bir kumandanı gerektiren bu işte onlara o, kumandanlık edecekti. Ancak Tâlût’un tayin edilmesini garip karşıladılar. Çünkü kanaatlerine göre aralarında gerek soyu itibari ile gerek serveti itibari ile bu işe daha layık kimseler bulunuyordu. Peygamberleri de onlara şöyle cevap verdi: Allah, Tâlût’u ona vermiş olduğu güçlü yönetim (siyaset) bilgisi ve sahip olduğu bedeni güç dolayısıyla üzerinize seçmiş bulunmaktadır. Çünkü bunlar cesaretin, zorlukların üstesinden gelmenin ve güzel idarenin aracıdırlar. Diğer taraftan hükümdarlığın mal çokluğu ile bir ilgisi yoktur. Hükümdarlık yapacak bir kimsenin hükümdarlık hanedanından veya ileri gelenlerin sülalesinden olması da gerekmez. Hem Allah lütfunu dilediği kimseye verir. Daha sonra bu şerefli peygamber, söz konusu ettiği Tâlût’un yetkinliği ve aranan nitelikleri kendisinde topladığını ileri sürerek onları ikna etmeye çalışmakla yetinmeyip ayrıca onlara şöyle dedi:
248. “Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır.” Sözü edilen bu Tâbût’u düşman ellerine geçirmişti. Ancak onlar ne Talut’taki manevi nitelikleri ne de Yüce Allah’ın Peygamberi vasıtası ile onu tayin etmesini yeterli bulmadılar. Bu mucize ile destekleninceye kadar buna razı olmadılar. Bundan dolayıdır Peygamberleri devamla şöyle demiştir:“Elbette bunda sizin için bir ayet (mucize/delil) vardır. Eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” O vakit teslimiyet gösterdiler ve itaatle boyun eğdiler.
249-250. “Tâlût ordusuyla ayrıldığında…” Tâlût başlarına geçip onları askeri düzene sokup tertip ettikten sonra, düşmanları ile savaşmak üzere onlarla bulundukları yerden ayrıldı. Ancak onların arasında bazılarının kararsız ve yeterli gayrete sahip olmadıklarını gördü. Bu durumda sabreden kimseler ile sebat göstermeyecek kimselerin ayırt edilmesi gerektiği kanaatine vardığından:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek” dedi. Siz suya ihtiyaç duyacağınız vakit bu nehrin yanından geçeceksiniz. “Ondan içen benden değildir” yani bana tâbî olmasın, arkamdan gelmesin. Çünkü bu o kimsenin sabır ve direncinin azlığının, tahammülsüzlüğün bir delilidir. “Onu tatmayan ise” samimiyeti, sabır ve metaneti dolayısıyla “bendendir. Eli ile bir avuç alanlar müstesna dedi.” Yani bu şekilde içmeye izin vardır. Sözü edilen nehire ulaştıklarında gerçekten suya ihtiyaçları vardı. O nedenle “İçlerinden pek azı dışında” hepsi o sudan içtiler. O azınlık ise içmeyip sabrettiler. “Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince” ya suya karşı sabredemeyenler yahut da nehri geçenlerden bir grup şöyle dedi: “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz.” Eğer bu sözü söyleyenler su içen sabırsızlar ise bu, onların sabırsızlıklarına gerekçe olmak üzere söyledikleri bir sözdür. Şâyet bu sözleri söyleyenler Tâlût ile birlikte nehri geçenler ise o zaman bu söz, onların bir bakıma kendilerini zayıf gördüklerini gösterir. Ancak kâmil iman sahibi kimseler sebat göstermek ve ileri atılmak konusunda onları teşvik ederek şöyle dediler:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” Allah; yardımı, desteği ve zafer ihsanı ile onlarla beraberdir. Bu sözler üzerine sebat ettiler, düşmanları Câlût ve askerlerine karşı savaşta sabır ve metanet gösterdiler.
251. “Davud da Câlût’u öldürdü” böylelikle düşmanlarına karşı zafer elde ettiler. “Allah ona” yani Davud’a “hem hükümdarlığı hem de hikmeti” peygamberliği, faydalı bilgileri, hikmeti ve hakkı batıldan, haklıyı haksızdan ayırd edici sözü “verdi.” Daha sonra Yüce Allah cihadın faydasını şu buyruğu ile beyan etmektedir: “Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı” kâfirlerin, facirlerin, şer ve fesad ehlinin istilası sonucunda “yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir.” Mü’minlere lütfedip onları ve dinlerini, indirdiği şer’î hükümlerle ve ilahi takdiriyle onları savunmak sureti ile mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Şanı Yüce Allah bu şekilde kıssayı beyan ettikten sonra Rasûlü’ne hitaben şöyle buyurmaktadır:
252. “Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz. Şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.” Onun peygamberliğinin delilleri arasında bu kıssa da vardır. Çünkü o Allah’tan aldığı vahiy ile bu kıssayı gerçeğe uygun olarak haber vermiştir. Bu kıssada Muhammed ümmetinin alacağı pek çok ibretler vardır: 1- Bunlardan birisi Allah yolunda cihadın fazileti, faydaları ve cihadın güzel sonuçlarıdır. Cihad dini, vatanı, bedenleri ve malları korumanın biricik yoludur. Mücahidlerin -işler kendilerine zor ve ağır gelse bile- âkıbetleri övgüye layıktır. Buna karşılık sözlerinde durmayan sabırsızlar da -kısa bir süre rahat etseler dahi- uzun bir süre rahatlarından olurlar. 2- Bir diğer ibretli nokta başkanlığa, yeterli olan kimsenin seçilmesi ile ilgilidir. Yeterlilik ise iki hususa dayanır: Birincisi siyaset ve yönetim bilgisi demek olan ilim; ikincisi ise kendisi vasıtası ile hakkı uygulayacağı bir güç. Bu iki özelliği kendisinde toplayan kimse başkalarına göre yöneticilikte daha bir hak sahibidir. 3- Bu kıssa ilim adamlarının şu görüşlerine de delildir: Ordu kumandanları, yola çkarken orduyu iyice gözden geçirmelidirler. Savaşa elverişli olmayan kişi, at ve binekler -zayıflık, sabırsızlık yahut başkasının direncini kırma ya da orduya eşlik etmelerinde zarar bulunması gibi sebeblerle- alıkonulmalıdır. Çünkü bunların orduda bulunması başkaları için de katıksız bir zarardır. 4- Savaşın yapılacağı sırada mücahidlerin daha bir güçlendirilmeleri, cesaret duygularının harekete geçirilmesi, iman gücüne, Yüce Allah’a tam anlamı ile tevekkül edip O’na güvenmeye teşvik edilmeleri, Allah’tan sebat istemeleri, düşmanlara karşı sabır ve zafer ermesi yönünde O’nun yardımını istemeleri gerekir. 5- Savaş ve cihada karar vermek savaşmaktan farklı bir şeydir. İnsan savaş kararını vermekle birlikte savaşta fiilen hazır olduğu vakit bu kararlılığı ve direnci çözülebilir. İşte bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in duaları arasında şu da vardır:“Senden işlerde sebat ve doğruluk üzere kararlılık dilerim.” Nitekim bu kimseler de savaş kararı almanın yanı sıra gerçekten bu kararlarında samimi olduklarını ortaya koyan sözler sarfetmekle beraber savaş vakti gelince pek çoğu bu sözlerinden caydı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in:“Kaza(nın vukûun)dan sonra da ona razı olmayı Senden dilerim.” duası da bu halin bir benzerini ortaya koymaktadır. Çünkü kadere gerçek rıza, nefislerin hoşuna gitmeyen ilâhi takdirin vukuundan sonra gösterilen rızadır.
Bakara 2:247
246- Mûsâ’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani onlar peygamberlerine: “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O da:“Ya savaş üzerinize farz kılınır da savaşmazsanız?” demişti. Onlar:“Allah yolunda neye savaşmayalım ki? Zira hem yurdumuzdan çıkarıldık hem de evlatlarımızdan edildik!” demişlerdi. Fakat onlara savaş farz kılındığı zaman içlerinden çok azı müstesna yüz çevirdiler. Allah zalimleri çok iyi bilendir. 247- Peygamberleri onlara:“Allah size hükümdar olarak Tâlût’u bir gönderdi” dedi. Onlar da:“O, nasıl olur da başımıza hükümdar olabilir?! Hâlbuki biz hükümdarlığa ondan daha layığız, üstelik ona bolca mal da verilmemiştir.” dediler. (Peygamberleri): Muhakkak Allah onu sizin üzerinize seçmiş ve ilimce de vücutça da ona bir üstünlük vermiştir, dedi. Allah mülkünü dilediği kimseye verir. Allah Vâsidir, her şeyi bilendir. 248- Peygamberleri onlara dedi ki:“Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır ve onu melekler taşıyacaktır. Elbette bunda sizin için bir ayet vardır; eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” 249- Tâlût ordusuyla ayrıldığında:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek; ondan içen benden değildir, onu tatmayansa bendendir, eli ile bir avuç alanlar müstesna” dedi. Fakat içlerinden pek azı dışında ondan içtiler. Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz” dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” dediler. 250- Câlût ve askerlerinin karşısına çıktıklarında:“Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” dediler. 251- Derken Allah’ın izni ile onları bozguna uğrattılar. Dâvûd da Câlût’u öldürdü. Allah, ona hem hükümdarlığı hem de hikmeti verdi ve ona dilediği bazı şeyleri öğretti. Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir. 252- Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz ve şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.
246-247. Yüce Allah bu kıssayı bu ümmete ibret alsınlar, cihada rağbet etsinler ve ondan yüz çevirmesinler diye anlatmaktadır. Zira sabredenlerin dünyada da âhirette de övülmeye değer âkıbetleri olacaktır. Yüz çevirenler ise her ikisini de kaybetmişlerdir. Yüce Allah’ın haber verdiğine göre; İsrailoğullarından görüş sahibi kimseler ile sözleri etkin kişiler cihad hususunda karşılıklı görüş alışverişinde bulundular ve sonunda peygamberlerinden kendilerine bir hükümdar tayin etmesini isteme kararı aldılar. Bu hükümdarın tayin edilmesi ile aralarındaki anlaşmazlığın sona ermesini, tam bir itaatin gerçekleşmesini ve ondan sonra hiç kimsenin söyleyecek bir sözünün kalmamasını istemişlerdi. Peygamberleri ise bu taleplerinin, beraberinde bir fiiliyatı getirmeyecek salt sözlü bir talep olduğundan korkmuştu. Onlar da peygamberlerine bu konuda kesin kararlı olduklarını ve buna tam anlamı ile bağlı kalacaklarını ifade ettiler. Kendileri için savaşın kaçınılmaz bir şey olduğunu, çünkü savaşın, yurtlarını geri almalarının, eski yerlerine ve vatanlarına geri dönmelerinin tek yolu olduğunu belirttiler. Peygamberleri de onlara Tâlût’u hükümdar tayin etti. Mutlaka güzel bir şekilde komuta edecek bir kumandanı gerektiren bu işte onlara o, kumandanlık edecekti. Ancak Tâlût’un tayin edilmesini garip karşıladılar. Çünkü kanaatlerine göre aralarında gerek soyu itibari ile gerek serveti itibari ile bu işe daha layık kimseler bulunuyordu. Peygamberleri de onlara şöyle cevap verdi: Allah, Tâlût’u ona vermiş olduğu güçlü yönetim (siyaset) bilgisi ve sahip olduğu bedeni güç dolayısıyla üzerinize seçmiş bulunmaktadır. Çünkü bunlar cesaretin, zorlukların üstesinden gelmenin ve güzel idarenin aracıdırlar. Diğer taraftan hükümdarlığın mal çokluğu ile bir ilgisi yoktur. Hükümdarlık yapacak bir kimsenin hükümdarlık hanedanından veya ileri gelenlerin sülalesinden olması da gerekmez. Hem Allah lütfunu dilediği kimseye verir. Daha sonra bu şerefli peygamber, söz konusu ettiği Tâlût’un yetkinliği ve aranan nitelikleri kendisinde topladığını ileri sürerek onları ikna etmeye çalışmakla yetinmeyip ayrıca onlara şöyle dedi:
248. “Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır.” Sözü edilen bu Tâbût’u düşman ellerine geçirmişti. Ancak onlar ne Talut’taki manevi nitelikleri ne de Yüce Allah’ın Peygamberi vasıtası ile onu tayin etmesini yeterli bulmadılar. Bu mucize ile destekleninceye kadar buna razı olmadılar. Bundan dolayıdır Peygamberleri devamla şöyle demiştir:“Elbette bunda sizin için bir ayet (mucize/delil) vardır. Eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” O vakit teslimiyet gösterdiler ve itaatle boyun eğdiler.
249-250. “Tâlût ordusuyla ayrıldığında…” Tâlût başlarına geçip onları askeri düzene sokup tertip ettikten sonra, düşmanları ile savaşmak üzere onlarla bulundukları yerden ayrıldı. Ancak onların arasında bazılarının kararsız ve yeterli gayrete sahip olmadıklarını gördü. Bu durumda sabreden kimseler ile sebat göstermeyecek kimselerin ayırt edilmesi gerektiği kanaatine vardığından:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek” dedi. Siz suya ihtiyaç duyacağınız vakit bu nehrin yanından geçeceksiniz. “Ondan içen benden değildir” yani bana tâbî olmasın, arkamdan gelmesin. Çünkü bu o kimsenin sabır ve direncinin azlığının, tahammülsüzlüğün bir delilidir. “Onu tatmayan ise” samimiyeti, sabır ve metaneti dolayısıyla “bendendir. Eli ile bir avuç alanlar müstesna dedi.” Yani bu şekilde içmeye izin vardır. Sözü edilen nehire ulaştıklarında gerçekten suya ihtiyaçları vardı. O nedenle “İçlerinden pek azı dışında” hepsi o sudan içtiler. O azınlık ise içmeyip sabrettiler. “Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince” ya suya karşı sabredemeyenler yahut da nehri geçenlerden bir grup şöyle dedi: “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz.” Eğer bu sözü söyleyenler su içen sabırsızlar ise bu, onların sabırsızlıklarına gerekçe olmak üzere söyledikleri bir sözdür. Şâyet bu sözleri söyleyenler Tâlût ile birlikte nehri geçenler ise o zaman bu söz, onların bir bakıma kendilerini zayıf gördüklerini gösterir. Ancak kâmil iman sahibi kimseler sebat göstermek ve ileri atılmak konusunda onları teşvik ederek şöyle dediler:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” Allah; yardımı, desteği ve zafer ihsanı ile onlarla beraberdir. Bu sözler üzerine sebat ettiler, düşmanları Câlût ve askerlerine karşı savaşta sabır ve metanet gösterdiler.
251. “Davud da Câlût’u öldürdü” böylelikle düşmanlarına karşı zafer elde ettiler. “Allah ona” yani Davud’a “hem hükümdarlığı hem de hikmeti” peygamberliği, faydalı bilgileri, hikmeti ve hakkı batıldan, haklıyı haksızdan ayırd edici sözü “verdi.” Daha sonra Yüce Allah cihadın faydasını şu buyruğu ile beyan etmektedir: “Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı” kâfirlerin, facirlerin, şer ve fesad ehlinin istilası sonucunda “yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir.” Mü’minlere lütfedip onları ve dinlerini, indirdiği şer’î hükümlerle ve ilahi takdiriyle onları savunmak sureti ile mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Şanı Yüce Allah bu şekilde kıssayı beyan ettikten sonra Rasûlü’ne hitaben şöyle buyurmaktadır:
252. “Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz. Şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.” Onun peygamberliğinin delilleri arasında bu kıssa da vardır. Çünkü o Allah’tan aldığı vahiy ile bu kıssayı gerçeğe uygun olarak haber vermiştir. Bu kıssada Muhammed ümmetinin alacağı pek çok ibretler vardır: 1- Bunlardan birisi Allah yolunda cihadın fazileti, faydaları ve cihadın güzel sonuçlarıdır. Cihad dini, vatanı, bedenleri ve malları korumanın biricik yoludur. Mücahidlerin -işler kendilerine zor ve ağır gelse bile- âkıbetleri övgüye layıktır. Buna karşılık sözlerinde durmayan sabırsızlar da -kısa bir süre rahat etseler dahi- uzun bir süre rahatlarından olurlar. 2- Bir diğer ibretli nokta başkanlığa, yeterli olan kimsenin seçilmesi ile ilgilidir. Yeterlilik ise iki hususa dayanır: Birincisi siyaset ve yönetim bilgisi demek olan ilim; ikincisi ise kendisi vasıtası ile hakkı uygulayacağı bir güç. Bu iki özelliği kendisinde toplayan kimse başkalarına göre yöneticilikte daha bir hak sahibidir. 3- Bu kıssa ilim adamlarının şu görüşlerine de delildir: Ordu kumandanları, yola çkarken orduyu iyice gözden geçirmelidirler. Savaşa elverişli olmayan kişi, at ve binekler -zayıflık, sabırsızlık yahut başkasının direncini kırma ya da orduya eşlik etmelerinde zarar bulunması gibi sebeblerle- alıkonulmalıdır. Çünkü bunların orduda bulunması başkaları için de katıksız bir zarardır. 4- Savaşın yapılacağı sırada mücahidlerin daha bir güçlendirilmeleri, cesaret duygularının harekete geçirilmesi, iman gücüne, Yüce Allah’a tam anlamı ile tevekkül edip O’na güvenmeye teşvik edilmeleri, Allah’tan sebat istemeleri, düşmanlara karşı sabır ve zafer ermesi yönünde O’nun yardımını istemeleri gerekir. 5- Savaş ve cihada karar vermek savaşmaktan farklı bir şeydir. İnsan savaş kararını vermekle birlikte savaşta fiilen hazır olduğu vakit bu kararlılığı ve direnci çözülebilir. İşte bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in duaları arasında şu da vardır:“Senden işlerde sebat ve doğruluk üzere kararlılık dilerim.” Nitekim bu kimseler de savaş kararı almanın yanı sıra gerçekten bu kararlarında samimi olduklarını ortaya koyan sözler sarfetmekle beraber savaş vakti gelince pek çoğu bu sözlerinden caydı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in:“Kaza(nın vukûun)dan sonra da ona razı olmayı Senden dilerim.” duası da bu halin bir benzerini ortaya koymaktadır. Çünkü kadere gerçek rıza, nefislerin hoşuna gitmeyen ilâhi takdirin vukuundan sonra gösterilen rızadır.
Bakara 2:248
246- Mûsâ’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani onlar peygamberlerine: “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O da:“Ya savaş üzerinize farz kılınır da savaşmazsanız?” demişti. Onlar:“Allah yolunda neye savaşmayalım ki? Zira hem yurdumuzdan çıkarıldık hem de evlatlarımızdan edildik!” demişlerdi. Fakat onlara savaş farz kılındığı zaman içlerinden çok azı müstesna yüz çevirdiler. Allah zalimleri çok iyi bilendir. 247- Peygamberleri onlara:“Allah size hükümdar olarak Tâlût’u bir gönderdi” dedi. Onlar da:“O, nasıl olur da başımıza hükümdar olabilir?! Hâlbuki biz hükümdarlığa ondan daha layığız, üstelik ona bolca mal da verilmemiştir.” dediler. (Peygamberleri): Muhakkak Allah onu sizin üzerinize seçmiş ve ilimce de vücutça da ona bir üstünlük vermiştir, dedi. Allah mülkünü dilediği kimseye verir. Allah Vâsidir, her şeyi bilendir. 248- Peygamberleri onlara dedi ki:“Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır ve onu melekler taşıyacaktır. Elbette bunda sizin için bir ayet vardır; eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” 249- Tâlût ordusuyla ayrıldığında:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek; ondan içen benden değildir, onu tatmayansa bendendir, eli ile bir avuç alanlar müstesna” dedi. Fakat içlerinden pek azı dışında ondan içtiler. Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz” dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” dediler. 250- Câlût ve askerlerinin karşısına çıktıklarında:“Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” dediler. 251- Derken Allah’ın izni ile onları bozguna uğrattılar. Dâvûd da Câlût’u öldürdü. Allah, ona hem hükümdarlığı hem de hikmeti verdi ve ona dilediği bazı şeyleri öğretti. Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir. 252- Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz ve şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.
246-247. Yüce Allah bu kıssayı bu ümmete ibret alsınlar, cihada rağbet etsinler ve ondan yüz çevirmesinler diye anlatmaktadır. Zira sabredenlerin dünyada da âhirette de övülmeye değer âkıbetleri olacaktır. Yüz çevirenler ise her ikisini de kaybetmişlerdir. Yüce Allah’ın haber verdiğine göre; İsrailoğullarından görüş sahibi kimseler ile sözleri etkin kişiler cihad hususunda karşılıklı görüş alışverişinde bulundular ve sonunda peygamberlerinden kendilerine bir hükümdar tayin etmesini isteme kararı aldılar. Bu hükümdarın tayin edilmesi ile aralarındaki anlaşmazlığın sona ermesini, tam bir itaatin gerçekleşmesini ve ondan sonra hiç kimsenin söyleyecek bir sözünün kalmamasını istemişlerdi. Peygamberleri ise bu taleplerinin, beraberinde bir fiiliyatı getirmeyecek salt sözlü bir talep olduğundan korkmuştu. Onlar da peygamberlerine bu konuda kesin kararlı olduklarını ve buna tam anlamı ile bağlı kalacaklarını ifade ettiler. Kendileri için savaşın kaçınılmaz bir şey olduğunu, çünkü savaşın, yurtlarını geri almalarının, eski yerlerine ve vatanlarına geri dönmelerinin tek yolu olduğunu belirttiler. Peygamberleri de onlara Tâlût’u hükümdar tayin etti. Mutlaka güzel bir şekilde komuta edecek bir kumandanı gerektiren bu işte onlara o, kumandanlık edecekti. Ancak Tâlût’un tayin edilmesini garip karşıladılar. Çünkü kanaatlerine göre aralarında gerek soyu itibari ile gerek serveti itibari ile bu işe daha layık kimseler bulunuyordu. Peygamberleri de onlara şöyle cevap verdi: Allah, Tâlût’u ona vermiş olduğu güçlü yönetim (siyaset) bilgisi ve sahip olduğu bedeni güç dolayısıyla üzerinize seçmiş bulunmaktadır. Çünkü bunlar cesaretin, zorlukların üstesinden gelmenin ve güzel idarenin aracıdırlar. Diğer taraftan hükümdarlığın mal çokluğu ile bir ilgisi yoktur. Hükümdarlık yapacak bir kimsenin hükümdarlık hanedanından veya ileri gelenlerin sülalesinden olması da gerekmez. Hem Allah lütfunu dilediği kimseye verir. Daha sonra bu şerefli peygamber, söz konusu ettiği Tâlût’un yetkinliği ve aranan nitelikleri kendisinde topladığını ileri sürerek onları ikna etmeye çalışmakla yetinmeyip ayrıca onlara şöyle dedi:
248. “Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır.” Sözü edilen bu Tâbût’u düşman ellerine geçirmişti. Ancak onlar ne Talut’taki manevi nitelikleri ne de Yüce Allah’ın Peygamberi vasıtası ile onu tayin etmesini yeterli bulmadılar. Bu mucize ile destekleninceye kadar buna razı olmadılar. Bundan dolayıdır Peygamberleri devamla şöyle demiştir:“Elbette bunda sizin için bir ayet (mucize/delil) vardır. Eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” O vakit teslimiyet gösterdiler ve itaatle boyun eğdiler.
249-250. “Tâlût ordusuyla ayrıldığında…” Tâlût başlarına geçip onları askeri düzene sokup tertip ettikten sonra, düşmanları ile savaşmak üzere onlarla bulundukları yerden ayrıldı. Ancak onların arasında bazılarının kararsız ve yeterli gayrete sahip olmadıklarını gördü. Bu durumda sabreden kimseler ile sebat göstermeyecek kimselerin ayırt edilmesi gerektiği kanaatine vardığından:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek” dedi. Siz suya ihtiyaç duyacağınız vakit bu nehrin yanından geçeceksiniz. “Ondan içen benden değildir” yani bana tâbî olmasın, arkamdan gelmesin. Çünkü bu o kimsenin sabır ve direncinin azlığının, tahammülsüzlüğün bir delilidir. “Onu tatmayan ise” samimiyeti, sabır ve metaneti dolayısıyla “bendendir. Eli ile bir avuç alanlar müstesna dedi.” Yani bu şekilde içmeye izin vardır. Sözü edilen nehire ulaştıklarında gerçekten suya ihtiyaçları vardı. O nedenle “İçlerinden pek azı dışında” hepsi o sudan içtiler. O azınlık ise içmeyip sabrettiler. “Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince” ya suya karşı sabredemeyenler yahut da nehri geçenlerden bir grup şöyle dedi: “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz.” Eğer bu sözü söyleyenler su içen sabırsızlar ise bu, onların sabırsızlıklarına gerekçe olmak üzere söyledikleri bir sözdür. Şâyet bu sözleri söyleyenler Tâlût ile birlikte nehri geçenler ise o zaman bu söz, onların bir bakıma kendilerini zayıf gördüklerini gösterir. Ancak kâmil iman sahibi kimseler sebat göstermek ve ileri atılmak konusunda onları teşvik ederek şöyle dediler:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” Allah; yardımı, desteği ve zafer ihsanı ile onlarla beraberdir. Bu sözler üzerine sebat ettiler, düşmanları Câlût ve askerlerine karşı savaşta sabır ve metanet gösterdiler.
251. “Davud da Câlût’u öldürdü” böylelikle düşmanlarına karşı zafer elde ettiler. “Allah ona” yani Davud’a “hem hükümdarlığı hem de hikmeti” peygamberliği, faydalı bilgileri, hikmeti ve hakkı batıldan, haklıyı haksızdan ayırd edici sözü “verdi.” Daha sonra Yüce Allah cihadın faydasını şu buyruğu ile beyan etmektedir: “Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı” kâfirlerin, facirlerin, şer ve fesad ehlinin istilası sonucunda “yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir.” Mü’minlere lütfedip onları ve dinlerini, indirdiği şer’î hükümlerle ve ilahi takdiriyle onları savunmak sureti ile mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Şanı Yüce Allah bu şekilde kıssayı beyan ettikten sonra Rasûlü’ne hitaben şöyle buyurmaktadır:
252. “Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz. Şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.” Onun peygamberliğinin delilleri arasında bu kıssa da vardır. Çünkü o Allah’tan aldığı vahiy ile bu kıssayı gerçeğe uygun olarak haber vermiştir. Bu kıssada Muhammed ümmetinin alacağı pek çok ibretler vardır: 1- Bunlardan birisi Allah yolunda cihadın fazileti, faydaları ve cihadın güzel sonuçlarıdır. Cihad dini, vatanı, bedenleri ve malları korumanın biricik yoludur. Mücahidlerin -işler kendilerine zor ve ağır gelse bile- âkıbetleri övgüye layıktır. Buna karşılık sözlerinde durmayan sabırsızlar da -kısa bir süre rahat etseler dahi- uzun bir süre rahatlarından olurlar. 2- Bir diğer ibretli nokta başkanlığa, yeterli olan kimsenin seçilmesi ile ilgilidir. Yeterlilik ise iki hususa dayanır: Birincisi siyaset ve yönetim bilgisi demek olan ilim; ikincisi ise kendisi vasıtası ile hakkı uygulayacağı bir güç. Bu iki özelliği kendisinde toplayan kimse başkalarına göre yöneticilikte daha bir hak sahibidir. 3- Bu kıssa ilim adamlarının şu görüşlerine de delildir: Ordu kumandanları, yola çkarken orduyu iyice gözden geçirmelidirler. Savaşa elverişli olmayan kişi, at ve binekler -zayıflık, sabırsızlık yahut başkasının direncini kırma ya da orduya eşlik etmelerinde zarar bulunması gibi sebeblerle- alıkonulmalıdır. Çünkü bunların orduda bulunması başkaları için de katıksız bir zarardır. 4- Savaşın yapılacağı sırada mücahidlerin daha bir güçlendirilmeleri, cesaret duygularının harekete geçirilmesi, iman gücüne, Yüce Allah’a tam anlamı ile tevekkül edip O’na güvenmeye teşvik edilmeleri, Allah’tan sebat istemeleri, düşmanlara karşı sabır ve zafer ermesi yönünde O’nun yardımını istemeleri gerekir. 5- Savaş ve cihada karar vermek savaşmaktan farklı bir şeydir. İnsan savaş kararını vermekle birlikte savaşta fiilen hazır olduğu vakit bu kararlılığı ve direnci çözülebilir. İşte bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in duaları arasında şu da vardır:“Senden işlerde sebat ve doğruluk üzere kararlılık dilerim.” Nitekim bu kimseler de savaş kararı almanın yanı sıra gerçekten bu kararlarında samimi olduklarını ortaya koyan sözler sarfetmekle beraber savaş vakti gelince pek çoğu bu sözlerinden caydı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in:“Kaza(nın vukûun)dan sonra da ona razı olmayı Senden dilerim.” duası da bu halin bir benzerini ortaya koymaktadır. Çünkü kadere gerçek rıza, nefislerin hoşuna gitmeyen ilâhi takdirin vukuundan sonra gösterilen rızadır.
Bakara 2:249
246- Mûsâ’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani onlar peygamberlerine: “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O da:“Ya savaş üzerinize farz kılınır da savaşmazsanız?” demişti. Onlar:“Allah yolunda neye savaşmayalım ki? Zira hem yurdumuzdan çıkarıldık hem de evlatlarımızdan edildik!” demişlerdi. Fakat onlara savaş farz kılındığı zaman içlerinden çok azı müstesna yüz çevirdiler. Allah zalimleri çok iyi bilendir. 247- Peygamberleri onlara:“Allah size hükümdar olarak Tâlût’u bir gönderdi” dedi. Onlar da:“O, nasıl olur da başımıza hükümdar olabilir?! Hâlbuki biz hükümdarlığa ondan daha layığız, üstelik ona bolca mal da verilmemiştir.” dediler. (Peygamberleri): Muhakkak Allah onu sizin üzerinize seçmiş ve ilimce de vücutça da ona bir üstünlük vermiştir, dedi. Allah mülkünü dilediği kimseye verir. Allah Vâsidir, her şeyi bilendir. 248- Peygamberleri onlara dedi ki:“Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır ve onu melekler taşıyacaktır. Elbette bunda sizin için bir ayet vardır; eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” 249- Tâlût ordusuyla ayrıldığında:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek; ondan içen benden değildir, onu tatmayansa bendendir, eli ile bir avuç alanlar müstesna” dedi. Fakat içlerinden pek azı dışında ondan içtiler. Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz” dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” dediler. 250- Câlût ve askerlerinin karşısına çıktıklarında:“Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” dediler. 251- Derken Allah’ın izni ile onları bozguna uğrattılar. Dâvûd da Câlût’u öldürdü. Allah, ona hem hükümdarlığı hem de hikmeti verdi ve ona dilediği bazı şeyleri öğretti. Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir. 252- Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz ve şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.
246-247. Yüce Allah bu kıssayı bu ümmete ibret alsınlar, cihada rağbet etsinler ve ondan yüz çevirmesinler diye anlatmaktadır. Zira sabredenlerin dünyada da âhirette de övülmeye değer âkıbetleri olacaktır. Yüz çevirenler ise her ikisini de kaybetmişlerdir. Yüce Allah’ın haber verdiğine göre; İsrailoğullarından görüş sahibi kimseler ile sözleri etkin kişiler cihad hususunda karşılıklı görüş alışverişinde bulundular ve sonunda peygamberlerinden kendilerine bir hükümdar tayin etmesini isteme kararı aldılar. Bu hükümdarın tayin edilmesi ile aralarındaki anlaşmazlığın sona ermesini, tam bir itaatin gerçekleşmesini ve ondan sonra hiç kimsenin söyleyecek bir sözünün kalmamasını istemişlerdi. Peygamberleri ise bu taleplerinin, beraberinde bir fiiliyatı getirmeyecek salt sözlü bir talep olduğundan korkmuştu. Onlar da peygamberlerine bu konuda kesin kararlı olduklarını ve buna tam anlamı ile bağlı kalacaklarını ifade ettiler. Kendileri için savaşın kaçınılmaz bir şey olduğunu, çünkü savaşın, yurtlarını geri almalarının, eski yerlerine ve vatanlarına geri dönmelerinin tek yolu olduğunu belirttiler. Peygamberleri de onlara Tâlût’u hükümdar tayin etti. Mutlaka güzel bir şekilde komuta edecek bir kumandanı gerektiren bu işte onlara o, kumandanlık edecekti. Ancak Tâlût’un tayin edilmesini garip karşıladılar. Çünkü kanaatlerine göre aralarında gerek soyu itibari ile gerek serveti itibari ile bu işe daha layık kimseler bulunuyordu. Peygamberleri de onlara şöyle cevap verdi: Allah, Tâlût’u ona vermiş olduğu güçlü yönetim (siyaset) bilgisi ve sahip olduğu bedeni güç dolayısıyla üzerinize seçmiş bulunmaktadır. Çünkü bunlar cesaretin, zorlukların üstesinden gelmenin ve güzel idarenin aracıdırlar. Diğer taraftan hükümdarlığın mal çokluğu ile bir ilgisi yoktur. Hükümdarlık yapacak bir kimsenin hükümdarlık hanedanından veya ileri gelenlerin sülalesinden olması da gerekmez. Hem Allah lütfunu dilediği kimseye verir. Daha sonra bu şerefli peygamber, söz konusu ettiği Tâlût’un yetkinliği ve aranan nitelikleri kendisinde topladığını ileri sürerek onları ikna etmeye çalışmakla yetinmeyip ayrıca onlara şöyle dedi:
248. “Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır.” Sözü edilen bu Tâbût’u düşman ellerine geçirmişti. Ancak onlar ne Talut’taki manevi nitelikleri ne de Yüce Allah’ın Peygamberi vasıtası ile onu tayin etmesini yeterli bulmadılar. Bu mucize ile destekleninceye kadar buna razı olmadılar. Bundan dolayıdır Peygamberleri devamla şöyle demiştir:“Elbette bunda sizin için bir ayet (mucize/delil) vardır. Eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” O vakit teslimiyet gösterdiler ve itaatle boyun eğdiler.
249-250. “Tâlût ordusuyla ayrıldığında…” Tâlût başlarına geçip onları askeri düzene sokup tertip ettikten sonra, düşmanları ile savaşmak üzere onlarla bulundukları yerden ayrıldı. Ancak onların arasında bazılarının kararsız ve yeterli gayrete sahip olmadıklarını gördü. Bu durumda sabreden kimseler ile sebat göstermeyecek kimselerin ayırt edilmesi gerektiği kanaatine vardığından:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek” dedi. Siz suya ihtiyaç duyacağınız vakit bu nehrin yanından geçeceksiniz. “Ondan içen benden değildir” yani bana tâbî olmasın, arkamdan gelmesin. Çünkü bu o kimsenin sabır ve direncinin azlığının, tahammülsüzlüğün bir delilidir. “Onu tatmayan ise” samimiyeti, sabır ve metaneti dolayısıyla “bendendir. Eli ile bir avuç alanlar müstesna dedi.” Yani bu şekilde içmeye izin vardır. Sözü edilen nehire ulaştıklarında gerçekten suya ihtiyaçları vardı. O nedenle “İçlerinden pek azı dışında” hepsi o sudan içtiler. O azınlık ise içmeyip sabrettiler. “Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince” ya suya karşı sabredemeyenler yahut da nehri geçenlerden bir grup şöyle dedi: “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz.” Eğer bu sözü söyleyenler su içen sabırsızlar ise bu, onların sabırsızlıklarına gerekçe olmak üzere söyledikleri bir sözdür. Şâyet bu sözleri söyleyenler Tâlût ile birlikte nehri geçenler ise o zaman bu söz, onların bir bakıma kendilerini zayıf gördüklerini gösterir. Ancak kâmil iman sahibi kimseler sebat göstermek ve ileri atılmak konusunda onları teşvik ederek şöyle dediler:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” Allah; yardımı, desteği ve zafer ihsanı ile onlarla beraberdir. Bu sözler üzerine sebat ettiler, düşmanları Câlût ve askerlerine karşı savaşta sabır ve metanet gösterdiler.
251. “Davud da Câlût’u öldürdü” böylelikle düşmanlarına karşı zafer elde ettiler. “Allah ona” yani Davud’a “hem hükümdarlığı hem de hikmeti” peygamberliği, faydalı bilgileri, hikmeti ve hakkı batıldan, haklıyı haksızdan ayırd edici sözü “verdi.” Daha sonra Yüce Allah cihadın faydasını şu buyruğu ile beyan etmektedir: “Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı” kâfirlerin, facirlerin, şer ve fesad ehlinin istilası sonucunda “yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir.” Mü’minlere lütfedip onları ve dinlerini, indirdiği şer’î hükümlerle ve ilahi takdiriyle onları savunmak sureti ile mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Şanı Yüce Allah bu şekilde kıssayı beyan ettikten sonra Rasûlü’ne hitaben şöyle buyurmaktadır:
252. “Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz. Şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.” Onun peygamberliğinin delilleri arasında bu kıssa da vardır. Çünkü o Allah’tan aldığı vahiy ile bu kıssayı gerçeğe uygun olarak haber vermiştir. Bu kıssada Muhammed ümmetinin alacağı pek çok ibretler vardır: 1- Bunlardan birisi Allah yolunda cihadın fazileti, faydaları ve cihadın güzel sonuçlarıdır. Cihad dini, vatanı, bedenleri ve malları korumanın biricik yoludur. Mücahidlerin -işler kendilerine zor ve ağır gelse bile- âkıbetleri övgüye layıktır. Buna karşılık sözlerinde durmayan sabırsızlar da -kısa bir süre rahat etseler dahi- uzun bir süre rahatlarından olurlar. 2- Bir diğer ibretli nokta başkanlığa, yeterli olan kimsenin seçilmesi ile ilgilidir. Yeterlilik ise iki hususa dayanır: Birincisi siyaset ve yönetim bilgisi demek olan ilim; ikincisi ise kendisi vasıtası ile hakkı uygulayacağı bir güç. Bu iki özelliği kendisinde toplayan kimse başkalarına göre yöneticilikte daha bir hak sahibidir. 3- Bu kıssa ilim adamlarının şu görüşlerine de delildir: Ordu kumandanları, yola çkarken orduyu iyice gözden geçirmelidirler. Savaşa elverişli olmayan kişi, at ve binekler -zayıflık, sabırsızlık yahut başkasının direncini kırma ya da orduya eşlik etmelerinde zarar bulunması gibi sebeblerle- alıkonulmalıdır. Çünkü bunların orduda bulunması başkaları için de katıksız bir zarardır. 4- Savaşın yapılacağı sırada mücahidlerin daha bir güçlendirilmeleri, cesaret duygularının harekete geçirilmesi, iman gücüne, Yüce Allah’a tam anlamı ile tevekkül edip O’na güvenmeye teşvik edilmeleri, Allah’tan sebat istemeleri, düşmanlara karşı sabır ve zafer ermesi yönünde O’nun yardımını istemeleri gerekir. 5- Savaş ve cihada karar vermek savaşmaktan farklı bir şeydir. İnsan savaş kararını vermekle birlikte savaşta fiilen hazır olduğu vakit bu kararlılığı ve direnci çözülebilir. İşte bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in duaları arasında şu da vardır:“Senden işlerde sebat ve doğruluk üzere kararlılık dilerim.” Nitekim bu kimseler de savaş kararı almanın yanı sıra gerçekten bu kararlarında samimi olduklarını ortaya koyan sözler sarfetmekle beraber savaş vakti gelince pek çoğu bu sözlerinden caydı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in:“Kaza(nın vukûun)dan sonra da ona razı olmayı Senden dilerim.” duası da bu halin bir benzerini ortaya koymaktadır. Çünkü kadere gerçek rıza, nefislerin hoşuna gitmeyen ilâhi takdirin vukuundan sonra gösterilen rızadır.
Bakara 2:250
246- Mûsâ’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani onlar peygamberlerine: “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O da:“Ya savaş üzerinize farz kılınır da savaşmazsanız?” demişti. Onlar:“Allah yolunda neye savaşmayalım ki? Zira hem yurdumuzdan çıkarıldık hem de evlatlarımızdan edildik!” demişlerdi. Fakat onlara savaş farz kılındığı zaman içlerinden çok azı müstesna yüz çevirdiler. Allah zalimleri çok iyi bilendir. 247- Peygamberleri onlara:“Allah size hükümdar olarak Tâlût’u bir gönderdi” dedi. Onlar da:“O, nasıl olur da başımıza hükümdar olabilir?! Hâlbuki biz hükümdarlığa ondan daha layığız, üstelik ona bolca mal da verilmemiştir.” dediler. (Peygamberleri): Muhakkak Allah onu sizin üzerinize seçmiş ve ilimce de vücutça da ona bir üstünlük vermiştir, dedi. Allah mülkünü dilediği kimseye verir. Allah Vâsidir, her şeyi bilendir. 248- Peygamberleri onlara dedi ki:“Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır ve onu melekler taşıyacaktır. Elbette bunda sizin için bir ayet vardır; eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” 249- Tâlût ordusuyla ayrıldığında:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek; ondan içen benden değildir, onu tatmayansa bendendir, eli ile bir avuç alanlar müstesna” dedi. Fakat içlerinden pek azı dışında ondan içtiler. Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz” dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” dediler. 250- Câlût ve askerlerinin karşısına çıktıklarında:“Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” dediler. 251- Derken Allah’ın izni ile onları bozguna uğrattılar. Dâvûd da Câlût’u öldürdü. Allah, ona hem hükümdarlığı hem de hikmeti verdi ve ona dilediği bazı şeyleri öğretti. Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir. 252- Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz ve şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.
246-247. Yüce Allah bu kıssayı bu ümmete ibret alsınlar, cihada rağbet etsinler ve ondan yüz çevirmesinler diye anlatmaktadır. Zira sabredenlerin dünyada da âhirette de övülmeye değer âkıbetleri olacaktır. Yüz çevirenler ise her ikisini de kaybetmişlerdir. Yüce Allah’ın haber verdiğine göre; İsrailoğullarından görüş sahibi kimseler ile sözleri etkin kişiler cihad hususunda karşılıklı görüş alışverişinde bulundular ve sonunda peygamberlerinden kendilerine bir hükümdar tayin etmesini isteme kararı aldılar. Bu hükümdarın tayin edilmesi ile aralarındaki anlaşmazlığın sona ermesini, tam bir itaatin gerçekleşmesini ve ondan sonra hiç kimsenin söyleyecek bir sözünün kalmamasını istemişlerdi. Peygamberleri ise bu taleplerinin, beraberinde bir fiiliyatı getirmeyecek salt sözlü bir talep olduğundan korkmuştu. Onlar da peygamberlerine bu konuda kesin kararlı olduklarını ve buna tam anlamı ile bağlı kalacaklarını ifade ettiler. Kendileri için savaşın kaçınılmaz bir şey olduğunu, çünkü savaşın, yurtlarını geri almalarının, eski yerlerine ve vatanlarına geri dönmelerinin tek yolu olduğunu belirttiler. Peygamberleri de onlara Tâlût’u hükümdar tayin etti. Mutlaka güzel bir şekilde komuta edecek bir kumandanı gerektiren bu işte onlara o, kumandanlık edecekti. Ancak Tâlût’un tayin edilmesini garip karşıladılar. Çünkü kanaatlerine göre aralarında gerek soyu itibari ile gerek serveti itibari ile bu işe daha layık kimseler bulunuyordu. Peygamberleri de onlara şöyle cevap verdi: Allah, Tâlût’u ona vermiş olduğu güçlü yönetim (siyaset) bilgisi ve sahip olduğu bedeni güç dolayısıyla üzerinize seçmiş bulunmaktadır. Çünkü bunlar cesaretin, zorlukların üstesinden gelmenin ve güzel idarenin aracıdırlar. Diğer taraftan hükümdarlığın mal çokluğu ile bir ilgisi yoktur. Hükümdarlık yapacak bir kimsenin hükümdarlık hanedanından veya ileri gelenlerin sülalesinden olması da gerekmez. Hem Allah lütfunu dilediği kimseye verir. Daha sonra bu şerefli peygamber, söz konusu ettiği Tâlût’un yetkinliği ve aranan nitelikleri kendisinde topladığını ileri sürerek onları ikna etmeye çalışmakla yetinmeyip ayrıca onlara şöyle dedi:
248. “Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır.” Sözü edilen bu Tâbût’u düşman ellerine geçirmişti. Ancak onlar ne Talut’taki manevi nitelikleri ne de Yüce Allah’ın Peygamberi vasıtası ile onu tayin etmesini yeterli bulmadılar. Bu mucize ile destekleninceye kadar buna razı olmadılar. Bundan dolayıdır Peygamberleri devamla şöyle demiştir:“Elbette bunda sizin için bir ayet (mucize/delil) vardır. Eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” O vakit teslimiyet gösterdiler ve itaatle boyun eğdiler.
249-250. “Tâlût ordusuyla ayrıldığında…” Tâlût başlarına geçip onları askeri düzene sokup tertip ettikten sonra, düşmanları ile savaşmak üzere onlarla bulundukları yerden ayrıldı. Ancak onların arasında bazılarının kararsız ve yeterli gayrete sahip olmadıklarını gördü. Bu durumda sabreden kimseler ile sebat göstermeyecek kimselerin ayırt edilmesi gerektiği kanaatine vardığından:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek” dedi. Siz suya ihtiyaç duyacağınız vakit bu nehrin yanından geçeceksiniz. “Ondan içen benden değildir” yani bana tâbî olmasın, arkamdan gelmesin. Çünkü bu o kimsenin sabır ve direncinin azlığının, tahammülsüzlüğün bir delilidir. “Onu tatmayan ise” samimiyeti, sabır ve metaneti dolayısıyla “bendendir. Eli ile bir avuç alanlar müstesna dedi.” Yani bu şekilde içmeye izin vardır. Sözü edilen nehire ulaştıklarında gerçekten suya ihtiyaçları vardı. O nedenle “İçlerinden pek azı dışında” hepsi o sudan içtiler. O azınlık ise içmeyip sabrettiler. “Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince” ya suya karşı sabredemeyenler yahut da nehri geçenlerden bir grup şöyle dedi: “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz.” Eğer bu sözü söyleyenler su içen sabırsızlar ise bu, onların sabırsızlıklarına gerekçe olmak üzere söyledikleri bir sözdür. Şâyet bu sözleri söyleyenler Tâlût ile birlikte nehri geçenler ise o zaman bu söz, onların bir bakıma kendilerini zayıf gördüklerini gösterir. Ancak kâmil iman sahibi kimseler sebat göstermek ve ileri atılmak konusunda onları teşvik ederek şöyle dediler:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” Allah; yardımı, desteği ve zafer ihsanı ile onlarla beraberdir. Bu sözler üzerine sebat ettiler, düşmanları Câlût ve askerlerine karşı savaşta sabır ve metanet gösterdiler.
251. “Davud da Câlût’u öldürdü” böylelikle düşmanlarına karşı zafer elde ettiler. “Allah ona” yani Davud’a “hem hükümdarlığı hem de hikmeti” peygamberliği, faydalı bilgileri, hikmeti ve hakkı batıldan, haklıyı haksızdan ayırd edici sözü “verdi.” Daha sonra Yüce Allah cihadın faydasını şu buyruğu ile beyan etmektedir: “Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı” kâfirlerin, facirlerin, şer ve fesad ehlinin istilası sonucunda “yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir.” Mü’minlere lütfedip onları ve dinlerini, indirdiği şer’î hükümlerle ve ilahi takdiriyle onları savunmak sureti ile mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Şanı Yüce Allah bu şekilde kıssayı beyan ettikten sonra Rasûlü’ne hitaben şöyle buyurmaktadır:
252. “Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz. Şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.” Onun peygamberliğinin delilleri arasında bu kıssa da vardır. Çünkü o Allah’tan aldığı vahiy ile bu kıssayı gerçeğe uygun olarak haber vermiştir. Bu kıssada Muhammed ümmetinin alacağı pek çok ibretler vardır: 1- Bunlardan birisi Allah yolunda cihadın fazileti, faydaları ve cihadın güzel sonuçlarıdır. Cihad dini, vatanı, bedenleri ve malları korumanın biricik yoludur. Mücahidlerin -işler kendilerine zor ve ağır gelse bile- âkıbetleri övgüye layıktır. Buna karşılık sözlerinde durmayan sabırsızlar da -kısa bir süre rahat etseler dahi- uzun bir süre rahatlarından olurlar. 2- Bir diğer ibretli nokta başkanlığa, yeterli olan kimsenin seçilmesi ile ilgilidir. Yeterlilik ise iki hususa dayanır: Birincisi siyaset ve yönetim bilgisi demek olan ilim; ikincisi ise kendisi vasıtası ile hakkı uygulayacağı bir güç. Bu iki özelliği kendisinde toplayan kimse başkalarına göre yöneticilikte daha bir hak sahibidir. 3- Bu kıssa ilim adamlarının şu görüşlerine de delildir: Ordu kumandanları, yola çkarken orduyu iyice gözden geçirmelidirler. Savaşa elverişli olmayan kişi, at ve binekler -zayıflık, sabırsızlık yahut başkasının direncini kırma ya da orduya eşlik etmelerinde zarar bulunması gibi sebeblerle- alıkonulmalıdır. Çünkü bunların orduda bulunması başkaları için de katıksız bir zarardır. 4- Savaşın yapılacağı sırada mücahidlerin daha bir güçlendirilmeleri, cesaret duygularının harekete geçirilmesi, iman gücüne, Yüce Allah’a tam anlamı ile tevekkül edip O’na güvenmeye teşvik edilmeleri, Allah’tan sebat istemeleri, düşmanlara karşı sabır ve zafer ermesi yönünde O’nun yardımını istemeleri gerekir. 5- Savaş ve cihada karar vermek savaşmaktan farklı bir şeydir. İnsan savaş kararını vermekle birlikte savaşta fiilen hazır olduğu vakit bu kararlılığı ve direnci çözülebilir. İşte bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in duaları arasında şu da vardır:“Senden işlerde sebat ve doğruluk üzere kararlılık dilerim.” Nitekim bu kimseler de savaş kararı almanın yanı sıra gerçekten bu kararlarında samimi olduklarını ortaya koyan sözler sarfetmekle beraber savaş vakti gelince pek çoğu bu sözlerinden caydı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in:“Kaza(nın vukûun)dan sonra da ona razı olmayı Senden dilerim.” duası da bu halin bir benzerini ortaya koymaktadır. Çünkü kadere gerçek rıza, nefislerin hoşuna gitmeyen ilâhi takdirin vukuundan sonra gösterilen rızadır.
Bakara 2:251
246- Mûsâ’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani onlar peygamberlerine: “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O da:“Ya savaş üzerinize farz kılınır da savaşmazsanız?” demişti. Onlar:“Allah yolunda neye savaşmayalım ki? Zira hem yurdumuzdan çıkarıldık hem de evlatlarımızdan edildik!” demişlerdi. Fakat onlara savaş farz kılındığı zaman içlerinden çok azı müstesna yüz çevirdiler. Allah zalimleri çok iyi bilendir. 247- Peygamberleri onlara:“Allah size hükümdar olarak Tâlût’u bir gönderdi” dedi. Onlar da:“O, nasıl olur da başımıza hükümdar olabilir?! Hâlbuki biz hükümdarlığa ondan daha layığız, üstelik ona bolca mal da verilmemiştir.” dediler. (Peygamberleri): Muhakkak Allah onu sizin üzerinize seçmiş ve ilimce de vücutça da ona bir üstünlük vermiştir, dedi. Allah mülkünü dilediği kimseye verir. Allah Vâsidir, her şeyi bilendir. 248- Peygamberleri onlara dedi ki:“Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır ve onu melekler taşıyacaktır. Elbette bunda sizin için bir ayet vardır; eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” 249- Tâlût ordusuyla ayrıldığında:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek; ondan içen benden değildir, onu tatmayansa bendendir, eli ile bir avuç alanlar müstesna” dedi. Fakat içlerinden pek azı dışında ondan içtiler. Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz” dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” dediler. 250- Câlût ve askerlerinin karşısına çıktıklarında:“Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” dediler. 251- Derken Allah’ın izni ile onları bozguna uğrattılar. Dâvûd da Câlût’u öldürdü. Allah, ona hem hükümdarlığı hem de hikmeti verdi ve ona dilediği bazı şeyleri öğretti. Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir. 252- Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz ve şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.
246-247. Yüce Allah bu kıssayı bu ümmete ibret alsınlar, cihada rağbet etsinler ve ondan yüz çevirmesinler diye anlatmaktadır. Zira sabredenlerin dünyada da âhirette de övülmeye değer âkıbetleri olacaktır. Yüz çevirenler ise her ikisini de kaybetmişlerdir. Yüce Allah’ın haber verdiğine göre; İsrailoğullarından görüş sahibi kimseler ile sözleri etkin kişiler cihad hususunda karşılıklı görüş alışverişinde bulundular ve sonunda peygamberlerinden kendilerine bir hükümdar tayin etmesini isteme kararı aldılar. Bu hükümdarın tayin edilmesi ile aralarındaki anlaşmazlığın sona ermesini, tam bir itaatin gerçekleşmesini ve ondan sonra hiç kimsenin söyleyecek bir sözünün kalmamasını istemişlerdi. Peygamberleri ise bu taleplerinin, beraberinde bir fiiliyatı getirmeyecek salt sözlü bir talep olduğundan korkmuştu. Onlar da peygamberlerine bu konuda kesin kararlı olduklarını ve buna tam anlamı ile bağlı kalacaklarını ifade ettiler. Kendileri için savaşın kaçınılmaz bir şey olduğunu, çünkü savaşın, yurtlarını geri almalarının, eski yerlerine ve vatanlarına geri dönmelerinin tek yolu olduğunu belirttiler. Peygamberleri de onlara Tâlût’u hükümdar tayin etti. Mutlaka güzel bir şekilde komuta edecek bir kumandanı gerektiren bu işte onlara o, kumandanlık edecekti. Ancak Tâlût’un tayin edilmesini garip karşıladılar. Çünkü kanaatlerine göre aralarında gerek soyu itibari ile gerek serveti itibari ile bu işe daha layık kimseler bulunuyordu. Peygamberleri de onlara şöyle cevap verdi: Allah, Tâlût’u ona vermiş olduğu güçlü yönetim (siyaset) bilgisi ve sahip olduğu bedeni güç dolayısıyla üzerinize seçmiş bulunmaktadır. Çünkü bunlar cesaretin, zorlukların üstesinden gelmenin ve güzel idarenin aracıdırlar. Diğer taraftan hükümdarlığın mal çokluğu ile bir ilgisi yoktur. Hükümdarlık yapacak bir kimsenin hükümdarlık hanedanından veya ileri gelenlerin sülalesinden olması da gerekmez. Hem Allah lütfunu dilediği kimseye verir. Daha sonra bu şerefli peygamber, söz konusu ettiği Tâlût’un yetkinliği ve aranan nitelikleri kendisinde topladığını ileri sürerek onları ikna etmeye çalışmakla yetinmeyip ayrıca onlara şöyle dedi:
248. “Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır.” Sözü edilen bu Tâbût’u düşman ellerine geçirmişti. Ancak onlar ne Talut’taki manevi nitelikleri ne de Yüce Allah’ın Peygamberi vasıtası ile onu tayin etmesini yeterli bulmadılar. Bu mucize ile destekleninceye kadar buna razı olmadılar. Bundan dolayıdır Peygamberleri devamla şöyle demiştir:“Elbette bunda sizin için bir ayet (mucize/delil) vardır. Eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” O vakit teslimiyet gösterdiler ve itaatle boyun eğdiler.
249-250. “Tâlût ordusuyla ayrıldığında…” Tâlût başlarına geçip onları askeri düzene sokup tertip ettikten sonra, düşmanları ile savaşmak üzere onlarla bulundukları yerden ayrıldı. Ancak onların arasında bazılarının kararsız ve yeterli gayrete sahip olmadıklarını gördü. Bu durumda sabreden kimseler ile sebat göstermeyecek kimselerin ayırt edilmesi gerektiği kanaatine vardığından:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek” dedi. Siz suya ihtiyaç duyacağınız vakit bu nehrin yanından geçeceksiniz. “Ondan içen benden değildir” yani bana tâbî olmasın, arkamdan gelmesin. Çünkü bu o kimsenin sabır ve direncinin azlığının, tahammülsüzlüğün bir delilidir. “Onu tatmayan ise” samimiyeti, sabır ve metaneti dolayısıyla “bendendir. Eli ile bir avuç alanlar müstesna dedi.” Yani bu şekilde içmeye izin vardır. Sözü edilen nehire ulaştıklarında gerçekten suya ihtiyaçları vardı. O nedenle “İçlerinden pek azı dışında” hepsi o sudan içtiler. O azınlık ise içmeyip sabrettiler. “Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince” ya suya karşı sabredemeyenler yahut da nehri geçenlerden bir grup şöyle dedi: “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz.” Eğer bu sözü söyleyenler su içen sabırsızlar ise bu, onların sabırsızlıklarına gerekçe olmak üzere söyledikleri bir sözdür. Şâyet bu sözleri söyleyenler Tâlût ile birlikte nehri geçenler ise o zaman bu söz, onların bir bakıma kendilerini zayıf gördüklerini gösterir. Ancak kâmil iman sahibi kimseler sebat göstermek ve ileri atılmak konusunda onları teşvik ederek şöyle dediler:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” Allah; yardımı, desteği ve zafer ihsanı ile onlarla beraberdir. Bu sözler üzerine sebat ettiler, düşmanları Câlût ve askerlerine karşı savaşta sabır ve metanet gösterdiler.
251. “Davud da Câlût’u öldürdü” böylelikle düşmanlarına karşı zafer elde ettiler. “Allah ona” yani Davud’a “hem hükümdarlığı hem de hikmeti” peygamberliği, faydalı bilgileri, hikmeti ve hakkı batıldan, haklıyı haksızdan ayırd edici sözü “verdi.” Daha sonra Yüce Allah cihadın faydasını şu buyruğu ile beyan etmektedir: “Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı” kâfirlerin, facirlerin, şer ve fesad ehlinin istilası sonucunda “yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir.” Mü’minlere lütfedip onları ve dinlerini, indirdiği şer’î hükümlerle ve ilahi takdiriyle onları savunmak sureti ile mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Şanı Yüce Allah bu şekilde kıssayı beyan ettikten sonra Rasûlü’ne hitaben şöyle buyurmaktadır:
252. “Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz. Şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.” Onun peygamberliğinin delilleri arasında bu kıssa da vardır. Çünkü o Allah’tan aldığı vahiy ile bu kıssayı gerçeğe uygun olarak haber vermiştir. Bu kıssada Muhammed ümmetinin alacağı pek çok ibretler vardır: 1- Bunlardan birisi Allah yolunda cihadın fazileti, faydaları ve cihadın güzel sonuçlarıdır. Cihad dini, vatanı, bedenleri ve malları korumanın biricik yoludur. Mücahidlerin -işler kendilerine zor ve ağır gelse bile- âkıbetleri övgüye layıktır. Buna karşılık sözlerinde durmayan sabırsızlar da -kısa bir süre rahat etseler dahi- uzun bir süre rahatlarından olurlar. 2- Bir diğer ibretli nokta başkanlığa, yeterli olan kimsenin seçilmesi ile ilgilidir. Yeterlilik ise iki hususa dayanır: Birincisi siyaset ve yönetim bilgisi demek olan ilim; ikincisi ise kendisi vasıtası ile hakkı uygulayacağı bir güç. Bu iki özelliği kendisinde toplayan kimse başkalarına göre yöneticilikte daha bir hak sahibidir. 3- Bu kıssa ilim adamlarının şu görüşlerine de delildir: Ordu kumandanları, yola çkarken orduyu iyice gözden geçirmelidirler. Savaşa elverişli olmayan kişi, at ve binekler -zayıflık, sabırsızlık yahut başkasının direncini kırma ya da orduya eşlik etmelerinde zarar bulunması gibi sebeblerle- alıkonulmalıdır. Çünkü bunların orduda bulunması başkaları için de katıksız bir zarardır. 4- Savaşın yapılacağı sırada mücahidlerin daha bir güçlendirilmeleri, cesaret duygularının harekete geçirilmesi, iman gücüne, Yüce Allah’a tam anlamı ile tevekkül edip O’na güvenmeye teşvik edilmeleri, Allah’tan sebat istemeleri, düşmanlara karşı sabır ve zafer ermesi yönünde O’nun yardımını istemeleri gerekir. 5- Savaş ve cihada karar vermek savaşmaktan farklı bir şeydir. İnsan savaş kararını vermekle birlikte savaşta fiilen hazır olduğu vakit bu kararlılığı ve direnci çözülebilir. İşte bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in duaları arasında şu da vardır:“Senden işlerde sebat ve doğruluk üzere kararlılık dilerim.” Nitekim bu kimseler de savaş kararı almanın yanı sıra gerçekten bu kararlarında samimi olduklarını ortaya koyan sözler sarfetmekle beraber savaş vakti gelince pek çoğu bu sözlerinden caydı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in:“Kaza(nın vukûun)dan sonra da ona razı olmayı Senden dilerim.” duası da bu halin bir benzerini ortaya koymaktadır. Çünkü kadere gerçek rıza, nefislerin hoşuna gitmeyen ilâhi takdirin vukuundan sonra gösterilen rızadır.
Bakara 2:252
246- Mûsâ’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani onlar peygamberlerine: “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O da:“Ya savaş üzerinize farz kılınır da savaşmazsanız?” demişti. Onlar:“Allah yolunda neye savaşmayalım ki? Zira hem yurdumuzdan çıkarıldık hem de evlatlarımızdan edildik!” demişlerdi. Fakat onlara savaş farz kılındığı zaman içlerinden çok azı müstesna yüz çevirdiler. Allah zalimleri çok iyi bilendir. 247- Peygamberleri onlara:“Allah size hükümdar olarak Tâlût’u bir gönderdi” dedi. Onlar da:“O, nasıl olur da başımıza hükümdar olabilir?! Hâlbuki biz hükümdarlığa ondan daha layığız, üstelik ona bolca mal da verilmemiştir.” dediler. (Peygamberleri): Muhakkak Allah onu sizin üzerinize seçmiş ve ilimce de vücutça da ona bir üstünlük vermiştir, dedi. Allah mülkünü dilediği kimseye verir. Allah Vâsidir, her şeyi bilendir. 248- Peygamberleri onlara dedi ki:“Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır ve onu melekler taşıyacaktır. Elbette bunda sizin için bir ayet vardır; eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” 249- Tâlût ordusuyla ayrıldığında:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek; ondan içen benden değildir, onu tatmayansa bendendir, eli ile bir avuç alanlar müstesna” dedi. Fakat içlerinden pek azı dışında ondan içtiler. Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz” dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” dediler. 250- Câlût ve askerlerinin karşısına çıktıklarında:“Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” dediler. 251- Derken Allah’ın izni ile onları bozguna uğrattılar. Dâvûd da Câlût’u öldürdü. Allah, ona hem hükümdarlığı hem de hikmeti verdi ve ona dilediği bazı şeyleri öğretti. Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir. 252- Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz ve şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.
246-247. Yüce Allah bu kıssayı bu ümmete ibret alsınlar, cihada rağbet etsinler ve ondan yüz çevirmesinler diye anlatmaktadır. Zira sabredenlerin dünyada da âhirette de övülmeye değer âkıbetleri olacaktır. Yüz çevirenler ise her ikisini de kaybetmişlerdir. Yüce Allah’ın haber verdiğine göre; İsrailoğullarından görüş sahibi kimseler ile sözleri etkin kişiler cihad hususunda karşılıklı görüş alışverişinde bulundular ve sonunda peygamberlerinden kendilerine bir hükümdar tayin etmesini isteme kararı aldılar. Bu hükümdarın tayin edilmesi ile aralarındaki anlaşmazlığın sona ermesini, tam bir itaatin gerçekleşmesini ve ondan sonra hiç kimsenin söyleyecek bir sözünün kalmamasını istemişlerdi. Peygamberleri ise bu taleplerinin, beraberinde bir fiiliyatı getirmeyecek salt sözlü bir talep olduğundan korkmuştu. Onlar da peygamberlerine bu konuda kesin kararlı olduklarını ve buna tam anlamı ile bağlı kalacaklarını ifade ettiler. Kendileri için savaşın kaçınılmaz bir şey olduğunu, çünkü savaşın, yurtlarını geri almalarının, eski yerlerine ve vatanlarına geri dönmelerinin tek yolu olduğunu belirttiler. Peygamberleri de onlara Tâlût’u hükümdar tayin etti. Mutlaka güzel bir şekilde komuta edecek bir kumandanı gerektiren bu işte onlara o, kumandanlık edecekti. Ancak Tâlût’un tayin edilmesini garip karşıladılar. Çünkü kanaatlerine göre aralarında gerek soyu itibari ile gerek serveti itibari ile bu işe daha layık kimseler bulunuyordu. Peygamberleri de onlara şöyle cevap verdi: Allah, Tâlût’u ona vermiş olduğu güçlü yönetim (siyaset) bilgisi ve sahip olduğu bedeni güç dolayısıyla üzerinize seçmiş bulunmaktadır. Çünkü bunlar cesaretin, zorlukların üstesinden gelmenin ve güzel idarenin aracıdırlar. Diğer taraftan hükümdarlığın mal çokluğu ile bir ilgisi yoktur. Hükümdarlık yapacak bir kimsenin hükümdarlık hanedanından veya ileri gelenlerin sülalesinden olması da gerekmez. Hem Allah lütfunu dilediği kimseye verir. Daha sonra bu şerefli peygamber, söz konusu ettiği Tâlût’un yetkinliği ve aranan nitelikleri kendisinde topladığını ileri sürerek onları ikna etmeye çalışmakla yetinmeyip ayrıca onlara şöyle dedi:
248. “Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır.” Sözü edilen bu Tâbût’u düşman ellerine geçirmişti. Ancak onlar ne Talut’taki manevi nitelikleri ne de Yüce Allah’ın Peygamberi vasıtası ile onu tayin etmesini yeterli bulmadılar. Bu mucize ile destekleninceye kadar buna razı olmadılar. Bundan dolayıdır Peygamberleri devamla şöyle demiştir:“Elbette bunda sizin için bir ayet (mucize/delil) vardır. Eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” O vakit teslimiyet gösterdiler ve itaatle boyun eğdiler.
249-250. “Tâlût ordusuyla ayrıldığında…” Tâlût başlarına geçip onları askeri düzene sokup tertip ettikten sonra, düşmanları ile savaşmak üzere onlarla bulundukları yerden ayrıldı. Ancak onların arasında bazılarının kararsız ve yeterli gayrete sahip olmadıklarını gördü. Bu durumda sabreden kimseler ile sebat göstermeyecek kimselerin ayırt edilmesi gerektiği kanaatine vardığından:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek” dedi. Siz suya ihtiyaç duyacağınız vakit bu nehrin yanından geçeceksiniz. “Ondan içen benden değildir” yani bana tâbî olmasın, arkamdan gelmesin. Çünkü bu o kimsenin sabır ve direncinin azlığının, tahammülsüzlüğün bir delilidir. “Onu tatmayan ise” samimiyeti, sabır ve metaneti dolayısıyla “bendendir. Eli ile bir avuç alanlar müstesna dedi.” Yani bu şekilde içmeye izin vardır. Sözü edilen nehire ulaştıklarında gerçekten suya ihtiyaçları vardı. O nedenle “İçlerinden pek azı dışında” hepsi o sudan içtiler. O azınlık ise içmeyip sabrettiler. “Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince” ya suya karşı sabredemeyenler yahut da nehri geçenlerden bir grup şöyle dedi: “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz.” Eğer bu sözü söyleyenler su içen sabırsızlar ise bu, onların sabırsızlıklarına gerekçe olmak üzere söyledikleri bir sözdür. Şâyet bu sözleri söyleyenler Tâlût ile birlikte nehri geçenler ise o zaman bu söz, onların bir bakıma kendilerini zayıf gördüklerini gösterir. Ancak kâmil iman sahibi kimseler sebat göstermek ve ileri atılmak konusunda onları teşvik ederek şöyle dediler:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” Allah; yardımı, desteği ve zafer ihsanı ile onlarla beraberdir. Bu sözler üzerine sebat ettiler, düşmanları Câlût ve askerlerine karşı savaşta sabır ve metanet gösterdiler.
251. “Davud da Câlût’u öldürdü” böylelikle düşmanlarına karşı zafer elde ettiler. “Allah ona” yani Davud’a “hem hükümdarlığı hem de hikmeti” peygamberliği, faydalı bilgileri, hikmeti ve hakkı batıldan, haklıyı haksızdan ayırd edici sözü “verdi.” Daha sonra Yüce Allah cihadın faydasını şu buyruğu ile beyan etmektedir: “Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı” kâfirlerin, facirlerin, şer ve fesad ehlinin istilası sonucunda “yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir.” Mü’minlere lütfedip onları ve dinlerini, indirdiği şer’î hükümlerle ve ilahi takdiriyle onları savunmak sureti ile mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Şanı Yüce Allah bu şekilde kıssayı beyan ettikten sonra Rasûlü’ne hitaben şöyle buyurmaktadır:
252. “Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz. Şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.” Onun peygamberliğinin delilleri arasında bu kıssa da vardır. Çünkü o Allah’tan aldığı vahiy ile bu kıssayı gerçeğe uygun olarak haber vermiştir. Bu kıssada Muhammed ümmetinin alacağı pek çok ibretler vardır: 1- Bunlardan birisi Allah yolunda cihadın fazileti, faydaları ve cihadın güzel sonuçlarıdır. Cihad dini, vatanı, bedenleri ve malları korumanın biricik yoludur. Mücahidlerin -işler kendilerine zor ve ağır gelse bile- âkıbetleri övgüye layıktır. Buna karşılık sözlerinde durmayan sabırsızlar da -kısa bir süre rahat etseler dahi- uzun bir süre rahatlarından olurlar. 2- Bir diğer ibretli nokta başkanlığa, yeterli olan kimsenin seçilmesi ile ilgilidir. Yeterlilik ise iki hususa dayanır: Birincisi siyaset ve yönetim bilgisi demek olan ilim; ikincisi ise kendisi vasıtası ile hakkı uygulayacağı bir güç. Bu iki özelliği kendisinde toplayan kimse başkalarına göre yöneticilikte daha bir hak sahibidir. 3- Bu kıssa ilim adamlarının şu görüşlerine de delildir: Ordu kumandanları, yola çkarken orduyu iyice gözden geçirmelidirler. Savaşa elverişli olmayan kişi, at ve binekler -zayıflık, sabırsızlık yahut başkasının direncini kırma ya da orduya eşlik etmelerinde zarar bulunması gibi sebeblerle- alıkonulmalıdır. Çünkü bunların orduda bulunması başkaları için de katıksız bir zarardır. 4- Savaşın yapılacağı sırada mücahidlerin daha bir güçlendirilmeleri, cesaret duygularının harekete geçirilmesi, iman gücüne, Yüce Allah’a tam anlamı ile tevekkül edip O’na güvenmeye teşvik edilmeleri, Allah’tan sebat istemeleri, düşmanlara karşı sabır ve zafer ermesi yönünde O’nun yardımını istemeleri gerekir. 5- Savaş ve cihada karar vermek savaşmaktan farklı bir şeydir. İnsan savaş kararını vermekle birlikte savaşta fiilen hazır olduğu vakit bu kararlılığı ve direnci çözülebilir. İşte bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in duaları arasında şu da vardır:“Senden işlerde sebat ve doğruluk üzere kararlılık dilerim.” Nitekim bu kimseler de savaş kararı almanın yanı sıra gerçekten bu kararlarında samimi olduklarını ortaya koyan sözler sarfetmekle beraber savaş vakti gelince pek çoğu bu sözlerinden caydı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in:“Kaza(nın vukûun)dan sonra da ona razı olmayı Senden dilerim.” duası da bu halin bir benzerini ortaya koymaktadır. Çünkü kadere gerçek rıza, nefislerin hoşuna gitmeyen ilâhi takdirin vukuundan sonra gösterilen rızadır.
Bakara 2:253
253- İşte o peygamberlerin bazısını bazısına üstün kıldık. Allah onlardan kimisi ile konuşmuş, kimisini de derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya da açık deliller verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs ile destekledik. Onlardan sonra gelenler eğer Allah dileseydi kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat anlaşmazlığa düştüler de kimi iman etti, kimi de kâfir oldu. Eğer Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat Allah dilediğini yapar.
253. Yüce Allah hem peygamberlere olan lütufları hem de onların gerçekleştirdikleri kâmil iman, köklü yakîn, yüce ahlâk, üstün adab, davet, öğretim ve oldukça kapsamlı faydaları oranında peygamberler arasında üstün faziletler ve güzel özellikler bakımından farklılıklar var ettiğini haber vermektedir. Zira onlardan kimisini yakın dost edinmiş, kimisi ile özel bir şekilde konuşmuş, kimisini diğer insanlar üzerine derecelerle yükseltmiştir. Hiçbir kimse onlardan hiçbirisinin zirveleşen faziletine ulaşamaz. Hususen Yüce Allah Meryem oğlu İsa’ya Allah’ın hak rasulü ve sadık kulu olduğuna, Allah’tan getirdiklerinin tamamının da hak olduğuna delalet eden açık deliller vermiştir. İsa aleyhisselam Yüce Allah’ın izni ile anadan doğma körü ve alaca hatalarını iyileştiriyor ve ölüleri diriltiyordu. Henüz beşikte küçük bir çocukken insanlarla konuşmuştu. Allah onu Ruhu’l-Kudüs ile yani iman ruhu ile desteklemişti. Yüce Allah onun ruhaniyetini başkasının ruhaniyetinden üstün kıldı. Böylece o, belli bir güç ve ilâhi desteğe mazhar olmuştu. Her ne kadar böyle bir ruh ile desteklenme hususu, imanı oranında bütün mü’minler için genel ise de -nitekim Yüce Allah:“Ve onları katından bir ruh ile destekledi...”(el-Mücadele, 58/22) buyurmaktadır- İsa’nın sahip olduğu bu destek, başkalarınınkinden çok daha büyüktür. O bakımdan Yüce Allah özellikle İsa’yı bu yönüyle söz konusu etmiştir. Sözü geçen “Ruhu’l Kudüs”ün Cebrail olduğu da söylenmiştir. Allah Cebrail’in yardım ve desteği ile İsa’nın gücünü pekiştirmiştir. Ancak daha doğru olan mana birincisidir. Yüce Allah peygamberlerinin kemalini, onlara ihsan etmiş olduğu fazilet ve özellikleri bildirip dinlerinin tek, hayra davetlerinin aynı olduğunu haber verdiğine göre; bütün ümmetlerin onları tasdik etmekte söz birliği etmeleri ve onlara itaat etmeleri gerekir. Çünkü Yüce Allah, onlara apaçık belgeler vermiştir ki insanlar benzeri belgelerle karşı karşıya kaldıkları takdirde iman etmekten başka bir yol seçemezler. Böyle olmakla birlikte onların pek çoğu dosdoğru yoldan ayrılıp sapmışlar ve ümmetler arasında görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Onlardan kimisi iman etmiş, kimisi kâfir olmuştur. İşte bundan dolayı ayrılıkların ve düşmanlıkların sonucu olan savaş ortaya çıkmıştır. Eğer Allah dileseydi elbette insanları hidâyet üzere birleştirirdi ve onlar da ayrılığa düşmezlerdi. Yine Allah dileseydi -birbirleriyle çarpışmalarını gerektiren bu ayrılıklardan sonra bile- çarpışmazlardı. Ancak O’nun hikmeti sebeplere göre işlerin bu düzende cereyan etmesini gerektirmiştir. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın bütün sebepler üzerinde -sonuçlarını doğurmaları yönünde- dilediği gibi tasarruf ettiğine çok açık bir delil vardır ve eğer dilerse O, bunları olduğu gibi bırakır, dilerse engeller. Bütün bunlar yalnızca O’nun hikmetine bağlıdır. O dilediğini yapar. O’nun irade ve meşîetine engel olacak, karşı çıkacak ya da yardım edecek hiçbir kimse yoktur.
Bakara 2:254
254- Ey iman edenler! Alışverişin de dostluğun da şefaatin de olmadığı bir gün gelmezden önce size verdiğimiz rızıklardan infak edin. Kâfirler, zalimlerin tâ kendileridir.
254. Yüce Allah mü’minleri bütün hayır yollarında infak etmeye teşvik etmektedir. Çünkü nereye infak edileceğinin belirtilmemesi umum ifade eder (bütün hayır yollarını kapsar). Ayrıca Yüce Allah rızık verenin kendisi olduğunu, bunca çeşitteki nimetleri kendisinin verdiğini belirterek mü’minler üzerindeki nimetini hatırlatmaktadır. Onlara ellerinde ne varsa hepsini vermelerini de emretmemektedir. Aksine ayetteki “bir kısmını” anlamını ifade eden “من” kelimesi, Allah'ın, bu mallarının bir bölümünü vermelerini istediğini gösterir. İşte bu da infak etmelerini gerektiren hususlar arasındadır. Yine onların infak etmelerini gerektiren hususlar arasında yaptıkları bu infakların Allah nezdinde onlar için saklanacağını haber vermesi de vardır. Bu infakları, hiçbir alış veriş şeklinin, bağışların ve şefaatlerin (aracı koymaların) faydalı olmayacağı bir güne saklanmaktadır. O günde herkes; “Keşke bu hayatım için dünyada iken bir şeyler göndermiş olsaydım”, diyecektir. O günde bütün bağlar kopacaktır. Yalnızca Yüce Allah ve O’na iman ile alakalı bağlar bundan müstesna olacaktır. O günde selim bir kalb ile Allah’ın huzuruna gelenin dışında hiç kimseye ne mal ne de evlat fayda sağlamayacaktır:“Sizi bize yaklaştıracak olan mallarınız da değildir, evlatlarınız da değildir. İman edip salih ameller işleyenler müstesna. İşte onların amellerine karşılık mükâfatları kat kattır. Hem onlar yüksek köşklerde emniyet içindedirler.”(Sebe, 34/37); “Nefisleriniz için önden ne hayır gönderirseniz onu Allah’ın yanında hem daha hayırlı hem de ecir bakımından daha büyük olarak bulursunuz.”(el-Müzemmil, 73/20) Daha sonra Yüce Allah: “Kâfirler zalimlerin tâ kendileridir.” buyurmaktadır. Çünkü Yüce Allah onları kendisine ibadet etsinler diye yaratmış, onlara rızık ve afiyet vermiştir ki, bunların yardımıyla Allah’a itaat etsinler. Ama onlar Allah tarafından yaratılmış oldukları hikmetin dışına çıkarak Allah’a hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri ortak koşmuşlardır. Allah’ın nimetlerini küfrür, fasıklık ve isyan yolunda kullanmışlardır. Böylelikle onlar, adalete zerre kadar yer bırakmadılar. İşte bundan dolayı mutlak zulüm yalnızca kâfirlere münhasır kılınmıştır.
Bakara 2:255
255- Allah... O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, Hayy’dır, Kayyûm’dur. Ne uyuklama tutar O’nu, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnız O’nundur. Kimmiş O’nun izni olmaksızın O’nun katında şefaat edecek olan? O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise O’nun ilminden kendisinin dilediğinden başka hiçbir şeyi kavrayamazlar. O’nun Kürsîsi gökleri ve yeri kuşatmıştır. Her ikisini de koruması O’na ağır gelmez. O Aliyy’dir, Azîmdir.
255. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu âyet-i kerimenin -tevhid ve azamete dair hususları, yüce yaratıcının engin sıfatlarını ihtiva etmesi dolayısıyla- Kur’ân-ı Kerîm’in en büyük âyeti olduğunu haber vermiştir. “Allah... O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” Bütün anlamları ile uluhiyyet yalnız O’nundur. O’ndan başka hiç kimse ulûhiyyet ve ubudiyyete hak sahibi değildir. O’ndan başkasının ulûhiyyeti geçersiz, O’ndan başkasına yapılan ibadet bâtıldır. “Hayy’dır” Yani kâmil bir hayatın tüm manalarına ve bu hayatın gerektirdiği işitme, görme, kudret, irade vb. bütün zatî sıfatlara sahiptir. “Kayyûm’dur” bütün fiili sıfatlar bunun kapsamına girmektedir. Çünkü O, hem bizatihi kaim (var olan)dır ve mahlukatının hiçbirisine muhtaç değildir. Hem de bütün varlıkları O, var etmiştir ve varlıklarını devam ettiren de yne O’dur. Bu varlıkların hem var olmaları hem de varlıklarını devam ettirebilmeleri için gerek duydukları her şeyi onlara O sağlar. Hayat ve kayyûmiyetinin kemâlinin bir gereği olarak da “Ne uyuklama tutar O’nu, ne de uyku.” Çünkü uyuklama ve uyku; zaaf, acizlik ve çözülüş ile karşı karşıya kalan yaratılmışlara arız olan şeylerdir. Azamet, kibriyâ ve celâl sahibi olana ise ârız olmazlar. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnız O’nundur” Yüce Allah göklerde ve yerde bulunan şeylerin mutlak maliki olduğunu haber vermektedir. Hepsi Allah’ın kulu ve mülküdürler. Onlardan hiçbir kimse bu konumun dışına çıkamaz. Çünkü “göklerde ve yerde kim varsa hepsi Rahman’ın huzuruna ancak kul olarak gelecektir.”(Meryem, 19/93) O bütün mülklerin malikidir. Hükümranlık, tasarruf, egemenlik ve kibriya sıfatları yalnız O’nundur. Malik (yegane hükümran) oluşunun bir gereği olarak “O’nun izni olmaksızın O’nun katında şefaat edecek” hiçbir kimse yoktur. Bütün hatırı sayılır kimseler ve şefaatçi olacak olanlar da O’nun mülkü ve kullarıdır. O, kendilerine izin vermeden hiçbirisi şefaata kalkışamayacaktır:“De ki: Şefaat tamamıyla Allah’ındır. Gökler’in ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur.”(ez-Zümer, 39/44) Allah razı olacağı kimseler müstesna hiçbir kimseye şefaat edilmesine izin vermeyecektir. Razı olacakları da ancak kendisini tevhid edip rasüllerine tabi olanlardır. Bu niteliğe sahip olmayan kimselerin ise şefaatta hiçbir nasipleri olmayacaktır. Daha sonra Yüce Allah geniş ve kuşatıcı bilgisini haber vermektedir:“O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir” Mahlûkatın gelecekteki sonu gelmez bütün hallerini bildiği gibi, sınırı bulunmayan geçmişe dair her şeyi de bilir. Hiçbir şey -gizli sanılsa dahi- O’na gizli kalmayacaktır:“O, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediklerini bilir.”(el-Mü’min, 40/19) Yaratılmışlardan hiçbir kimse “O’nun ilminden kendisinin dilediğinden başka hiçbir şeyi kavrayamaz.” Allah’ın ilminden ve malumatından hiçbir şeyi kuşatamazlar. Burada “dilediğinden başka” denilerek istisna edilen ilim, Allah’ın onları muttali kıldığı şer’î ve kaderî hususlardır. Onların bu bildikleri ise Yüce Allah’ın ilmi ve malumatı karşısında son derece basit, geçici ve oldukça azdır. Nitekim yaratılmışlar arasında onu en iyi bilen peygamberler ve melekler dahi “Rabbimiz, seni tenzih ederiz, senin bize öğrettiğinden başka bir şey bilmeyiz”(el-Bakara, 2/32) demişlerdir. Daha sonra Yüce Allah azamet ve celaline dair haber vermekte ve Kürsîsinin göklerle yeri kuşattığını bildirmektedir. Ayrıca hem gökleri ve yeri hem de içlerinde bulunan bütün âlemleri mahlukat içinde yaratmış olduğu sebep ve nizamlar vasıtasıyla koruduğunu bildirmektedir. Bununla beraber azametinin ve kudretinin kemali, ahkâmındaki hikmetinin genişliği dolayısıyla bütün bunları koruması O’na hiçbir şekilde ağır gelmez. “O Aliyy’dir,” Zatıyla bütün mahlukatın üstünde Arş’ın üzerindedir. Sıfatlarının azameti ile yücedir, bütün mahlukatı emir ve hükmüne tabi kılmış olması ile yücedir. Bütün varlıklar O’na boyun eğmiştir, bütün zorluklar O’na itaat etmiştir, boyunlar O’nun önünde zilletle eğilmiştir. “Azîmdir” azamet, Kibriya, şan, şeref ve üstünlük sıfatlarının tümüne sahiptir. Kalpler O’nu sever, ruhlar O’nu tazim eder. Arifler her şeyin azametinin -nitelendirilemeyecek kadar büyük olsa dahi- O çok büyük ve yüce olanın azameti önünde hiçbir şey olmadığını bilirler. Manaların en üstünleri olan bu manaları ihtiva eden bir âyet, elbette Kur’ân’ın en büyük âyeti olmayı hak etmektedir. Bu âyeti dikkatle düşünerek ve anlayarak okuyan bir kimsenin kalbi yakîn, irfan ve iman ile dolar. Bu suretle şeytanın şerlerinden korunmaya da layık olur.
Bakara 2:256
256- Dinde zorlama yoktur. Doğru/hak ile sapıklık/batıl apaçık meydana çıkmıştır. Artık her kim Tağutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah her şeyi işitendir, bilendir.
256. “Dinde zorlama yoktur.” Bu, İslâm dininin mükemmelliğini açıkça ortaya koyan bir beyandır. Bu, onun delillerinin mükemmel, âyetlerinin apaçık oluşundandır. Çünkü o, aklın ve ilmin dinidir. Fıtrat ve hikmetin dinidir. Salah ve ıslahın dinidir. Hakkın ve doğruluğun dinidir. Bu dinin mükemmel oluşundan ve fıtratların da onu kabule hazır olmalarından dolayı bu dinin kabul edilmesi için zorlamaya gerek yoktur. Çünkü zorlama kalplerin nefret ettiği, hakikate ve hakka aykırı olan yahut da delil ve belgeleri gizli olan şeyler için söz konusudur. Yoksa bu dini öğrenip de onu reddeden ve kabul etmeyen bir kimse bunu ancak inadından dolayı yapar. Çünkü “Doğru/hak ile sapıklık/batıl apaçık meydana çıkmıştır.” O nedenle hiçbir kimsenin bu dini reddedip kabul etmemesi halinde ileri süreceği bir mazeret ve delili kalmamıştır. Bu gerçeğin böyle olması ile cihadı farz kılan pek çok âyet arasında herhangi bir zıtlık yoktur. Yüce Allah savaşı, din bütünüyle Allah’ın olsun ve dine saldıran saldırganlar defedilsin diye emretmiştir. Müslümanlar da cihadın iyi yöneticiyle de günahkâr yöneticiyle de olsa kıyamete kadar geçerli olduğunu icmâ ile kabul etmişlerdir. Yine aynı şekilde gerek sözle cihad, gerekse fiilen cihad, dinin sürekli devam eden farzlarındandır. Müfessirler arasından bu âyet-i kerimenin, cihad âyetleriyle uyuşmadığını zannederek onun cihad âyetleri ile mensuh olduğunu iddia edenlerin iddiaları hem lafız hem de mana itibari ile zayıftır. Nitekim -dikkat çektiğimiz üzere- âyet-i kerime üzerinde iyiden iyiye düşünen herkes bunu açıkça görür. Daha sonra Yüce Allah insanların iki kısma ayrıldıklarını söz konusu etmektedir: Bir kısmı Allah’a O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın iman etmiş ve tâğûtu da -ki tâğût, Allah’a imana aykırı olan şirk ve benzeri hususlardır- inkar etmiştir. İşte bunlar “kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmış” kimselerdir. Onlar doğru din üzere dosdoğru yürümektedir. Allah’ın huzuruna ulaşıncaya, Allah’ın lütuf ve ihsan yurduna varıncaya kadar da bu yolda yürür giderler. İkinci kısım insanlar ise âyetin mefhumundan anlaşılmaktadır. Buna göre Allah’a iman etmeyen, aksine O’nu inkar edip tâğûta iman eden kimseler de ebedi helâke duçar olur ve sonsuz azapta mahkûm kalır. “Allah” çeşitli ihtiyaçların farklı dillerde kendisine arz edilmesine rağmen, bütün sesleri, dua edenlerin duasını, niyaz edenlerin yalvarıp yakarmasını “işitendir.” Kalplerin gizlediklerini de gizli saklı işlerin gizli yanlarını da “bilendir.” O nedenle de herkese yaptıkları işlerine ve taşıdıkları niyetlerine göre bu ilmi uyarınca karşılık verecektir.
Bakara 2:257
257- Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır. Kâfirlerin dostları ise tâğûttur. Onlar da onları (dostlarını) nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar ateş ehlidirler. Onlar orada ebediyen kalacaklardır.
257. Bu âyeti kerime bir önceki âyet-i kerimenin sonucu niteliğindedir. Bir önceki âyet-i kerime esas mesabesinde bu da onun bir meyvesi durumundadır. Yüce Allah, Allah’a iman edip imanın gereklerini yerine getirmek, ona aykırı olan şeyleri terk etmek sureti ile imanlarındaki samimiyetlerini ispat edenlerin velisi olduğunu, özel dostluğu ile onları veli/dost edindiğini haber vermektedir. O nedenle de onları terbiye etmeyi de üzerine alır, onları bilgisizliğin, küfrün, masiyetlerin, gafletin ve haktan yüz çevirmenin karanlıklarından; ilmin, kesin bilginin, imanın, itaatın ve Rablerine tam anlamı ile yönelişin nuruna çıkartır. Kalplerini oralara bıraktığı vahiy ve iman nuru ile aydınlatır. Kolay olana doğru gitmeleri için onlara kolaylık verir ve zor olandan da onları uzaklaştırır. Kâfir olanlara gelince; onlar gerçek dost edinmeleri gereken yüce Rab’den başkasını dost edindiklerinden dolayı, Allah da onları dost edindikleriyle baş başa bırakır. Onları yardımsız bırakır, onları hiçbir fayda ve hiçbir zarara güçleri yetmeyen veli/dost edindikleri kimselerin gözetimine havale eder. Onlar da kendilerini dost edinenleri saptırır, bedbahtlığa sürükler, faydalı ilmin hidâyetinden ve salih amelden onları mahrum eder. Mutluluktan onları yoksun bırakırlar. Cehennem ateşi onların barınakları olacak ve orada ebediyyen kalacaklardır. Allah’ım! Bizleri dost edindiğin kimselerin arasına kat!
Bakara 2:258
258- Allah kendisine hükümdarlık verdi diye Rabbi hakkında İbrahim ile mücalede edeni görmedin mi? Hani İbrahim:“Benim Rabbim dirilten ve öldürendir” deyince O: “Ben de diriltir ve öldürürüm” demişti. İbrahim:“Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de onu batıdan getir (bakalım)” deyince o kâfir şaşırıp kalmıştı. Allah zalimler topluluğuna yol göstermez.
258. Yüce Allah geçmiş ümmetlerin ve peygamberlerin haberlerinden kendisi vasıtası ile gerçeklerin açıkça ortaya çıktığı ve tevhide dair çeşitli kesin delillerin ortaya konulduğu bir kısmını bize anlatmaktadır. Yüce Allah dostu İbrahim aleyhisselam’ın, zorba hükümdar ile olan tartışmasını bize haber vermektedir. Söz konusu bu zorba hükümdar, Babilli Nemrut’tu. O, Allah’ın varlığını kabul etmeyen, alemlerin Rabbini inkâr eden ateist bir kimse idi. O, herhangi bir şüphe ve hiçbir tereddüt bulunmayan, herhangi bir izahı gerektirmeyen bir hususta İbrahim’le tartışıp ona karşı delil getirmeye kalkışmıştı. Söz konusu bu husus ise Yüce tevhid ve Allah’ın rububiyetidir ki bu, en açık ve en belirgin hakikattir. Ancak bu zorba, hükümranlığına aldanmış ve hükümranlığı onu azdırmıştı. Öyle ki sonunda Allah’ın varlığını inkâr edecek hale gelmişti. Bu nedenle de Allah’ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında hiçbir peygambere vermediği ilim ve yakîni ihsan etmiş olduğu büyük peygamber İbrahim aleyhisselam ile tartışmaya kalkışmıştı. İbrahim onunla tartışması esnasında:“Benim Rabbim dirilten ve öldürendir” demişti; yani bütün mahlukatı tek başına yaratan, idare eden, hayat veren ve öldüren O’dur. İbrahim bu konuda en açık delil olan öldürme ve diriltmeyi söz konusu etmişti. Ancak o zorba kişi, iftira yoluna saparak:“Ben de diriltir ve öldürürüm” demişti. Bununla “Ben de öldürmek istediğimi öldürürür, hayatta bırakmak istediğimi de hayatta bırakırım” demek istemişti. Bunun ise bir gerçeği saptırma ve bir kelime oyunu olduğu, asıl maksattan yan çizmek olduğu bilinen bir husustur. Çünkü İbrahim’in asıl maksadı hayatı yokken tek başına var eden ve ölülere hayat verenin de ecelleri gelince insanları da diğer canlıları da birtakım sebeplere bağlı olsun olmasın öldürenin de Allah olduğudur. İbrahim onun gerçekleri saptırdığını ve bazı kıt akıllı kimselerce kabul edilmesi muhtemel olan gerekçeler ileri sürdüğünü görünce; eğer iddia ettiği gibi ise onu şu sözünü doğrulamakla karşı karşıya bırakarak şöyle dedi:“Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de onu batıdan getir.” Bunun üzerine “o kâfir şaşırıp kaldı.” Kalakalmış, ileri sürecek bir delili kalmamış ve uyandırdığı şüphe çürüyüp gitmişti. İbrahim’in burada yaptığı, bir delili bırakıp bir başka delil sunmak değildir. Aksine o, Nemrud’u eğer iddiasında doğru ise bu iddiasını delillendirmeyi sürdürmesini isteyerek susturmak istemişti. İbrahim böylelikle saptırma, yan çizme ve yalan propagandaya kabil olmayan bir delil ile karşısına çıkmıştı. Nakli, akli ve fıtri bütün deliller, Allah’ın vahdaniyetine şahittir, O’nun tek başına yaratıcı ve yönetici olduğunu ortaya koymaktadır. Bu niteliğe sahip olan ise tek başına ibadete layıktır. O’ndan başka kimse buna layık olamaz. Bütün peygamberler bu büyük esası ittifakla bildirmişlerdir. Hakkı bile bile kabul etmeyen bu inatçı zorba gibi olanlardan başkası bu gerçeği inkâr etmez. İşte bu, tevhidin delilleri arasındadır. Daha sonra Yüce Allah kudret, öldükten sonra diriltme ve amellerin karşılıklarını verme sıfatlarına dair delilleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Bakara 2:259
259- Yahut şu kimseyi (görmedin mi)? Duvarları çatıları üstüne çökmüş bir kasabaya uğramıştı da “Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?” demişti. Allah da onu öldürmüş, yüzyıl sonra dirilterek:“Ne kadar kaldın?” demişti. O da:“Bir gün yahut günün bir kısmı kadar kaldım” demişti. (Allah da:)“Hayır; yüz yıl kaldın. İşte yiyeceğine ve içeceğine bak, hiç bozulmamış. Bir de merkebine bak! Biz seni insanlara bir delil kılalım diye böyle yaptık. (Şimdi) kemiklere bak! Onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz sonra da onlara et giydiriyoruz” buyurmuştu. Durum kendisine apaçık belli olunca:“Biliyorum ki Allah her şeye kadirdir” demişti. 260- Hani İbrahim de:“Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” demişti. (Allah:)“İnanmadın mı ki?” buyurmuştu. O da:“Elbette ki inandım, fakat kalbimin mutmain olması için” demişti. Buyurdu ki:“O halde dört kuş al, onları kendine alıştır, sonra her dağ başına onlardan birer parça bırak. Sonra da onları çağır. Süratle sana geleceklerdir. Bil ki Allah Azîzdir, Hakîmdir.”
259. Bu buyruklarda öldükten sonra dirilişe ve amellerin karşılığının görüleceğine dair âhiretten önce dünyada görülen somut iki büyük delil söz konusu edilmektedir. Bu delillerden birisini Yüce Allah -âyet-i kerimenin de delâletine ve sahih kabul edilen görüşe göre- öldükten sonra dirilişte şüphesi bulunan bir adam vasıtası ile gerçekleştirmiştir. Diğeri ise İbrahim vasıtası ile gerçekleştirilmiş bir delildir. Nitekim bundan önce tevhide dair delil de İbrahim vasıtası ile gerçekleştirilmişti. Âyetin söz konusu ettiği adam alabildiğine yıkılıp tahrip olmuş ve duvarları çatıları üzerine çökmüş bir kasabanın yanından geçiyordu. Bu kasabanın ahalisi ölmüş, mamur yerleri yıkılmış bulunuyordu. Bu adam şüphe ile ve uzak bir ihtimal görerek:“Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?” demişti. Yani burası bu halde iken böyle bir şey uzak bir ihtimaldir. Aynı durum -o anda kalbinde oluşan kanaate göre- diğer kasabalar için de geçerlidir. Yüce Allah bu kişiye rahmet ihsan etmeyi diledi ve insanlara da rahmet olmak üzere onu yüz yıllık bir süre ölü halde tuttu. Bu kişinin beraberinde bir de eşeği vardı. Eşeğini de onunla birlikte öldürdü. Beraberinde yiyecek ve içeceği bulunuyordu. Yüce Allah bu uzun süre boyunca yiyeceğini, içeceğini aynen muhafaza etti. Yüz yıl geçtikten sonra Allah onu diriltti ve:“Ne kadar kaldın?” dedi, o da:“Bir gün yahut günün bir kısmı kadar kaldım” diye cevap verdi. Bu cevap onun kanaatine göre idi. Yüce Allah ise:“Hayır, yüz yıl kaldın” dedi. Anlaşıldığı kadarı ile bu soru ve cevap bir peygamber vasıtası ile gerçekleştirilmiştir. Yine Yüce Allah gerek ona, gerekse de insanlara rahmetinin tamamlayıcı bir unsuru olarak gereği gibi kanaat sahibi olsun diye, bu mucizeyi gözleri ile ona gösterdi. Bu adam önce ölü iken daha sonra Allah’ın kendisini dirilttiğini anladıktan sonra ona:“İşte yiyeceğine ve içeceğine bak, hiç bozulmamış.” Yani bu uzun süre boyunca olduğu gibi kalmış, denildi. Bu da Allah’ın kudretinin belgelerindendir. Çünkü özellikle müfessirlerin sözünü ettiğine göre bu yiyecek ve içecek meyve ve meyve suyu idi ki bunlar kısa zamanda bozulurlar. Yüce Allah ise bu yiyecek ve içeceği yüz yıl korudu. Yine bu adama:“Bir de merkebine bak” dedi. Merkebinin darmadağın ve kemiklerinin çürümüş olduğunu gördü. “(Şimdi) kemiklere bak, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz.” Yani kemiklerin birini diğerinin yanına ekliyor, onları önceleri darmadağın ve un ufak iken birbirlerine bitiştiriyoruz. Bu bitiştirmekten “sonra da onlara et giydiriyoruz” ve sonra da onlara tekrar hayat veriyoruz. “Durum kendisine apaçık belli olunca” yani hiçbir şekilde şüphe ve tereddüde mahal olmayacak şekilde gözleriyle bunu görünce: “Biliyorum ki Allah her şeye kadirdir.” dedi. Bu sözleri ile Yüce Allah’ın her şeye gücünün yettiğini itiraf ederek bütün insanlığa bir âyet (mucize ve delil) oldu. Çünkü insanlar onun ve merkebinin ölmüş olduğunu ve onun bu durumunu biliyorlardı. Sonra da bu büyük mucizeyi bizzat müşahade ettiler. İşte bu adam ile ilgili doğru görüş budur. Müfessirlerin birçoğunun bu kişinin bir mü’min yahut da bir peygamber -Uzeyr veya bir başkası- olduğuna dair görüşlerine ve bu kişinin:“Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek!” şeklindeki sözünün “Bu kasaba önceleri tahrip olmuş iken nasıl bir daha mamur hale gelecek?” anlamında olduğuna, Yüce Allah’ın da ona tekrar bu kasabanın nasıl imar edildiğini göstermek ve bu süre zarfında buranın mamur hale dönerek insanların -daha önceleri yıkılmış ve tahrip edilmiş iken- tekrar buraya geri dönmek sureti ile burayı mamur hale nasıl getirdiklerini gösterdiği şeklindeki görüşlerine gelince, ayetin lafızlarında bu görüşün lehinde bir delil bulunmamaktadır. Aksine âyetteki lafızlar onun aksini göstermektedir. Ayrıca anlam da buna delil teşkil etmemektedir. Yıkılmış ve tahrip edilmiş şehirlerin yeniden imar edilmesinde (dirilişe dair) delil ve mucize olacak ne vardır? Çünkü bu duruma sürekli olarak tanık olunmaktadır. Kimi kasabalar ve meskenler imar edilirken kimileri tahrip olmaktadır. Asıl delil ve mucize, bu kişinin ölümünden sonra diriltilmesinde, merkebinin diriltilmesinde, yiyecek ve içeceğinin kokmaksızın ve değişmeksizin olduğu gibi muhafaza edilmesindedir. Diğer taraftan Yüce Allah’ın:“Durum kendisine apaçık belli olunca” buyruğu gerçeğin ancak, Yüce Allah’ın kudretinin kemaline delalet eden bu hali müşahade etmesinden sonra onun için açık seçik ortaya çıktığı hususunda gâyet sarih bir ifadedir.
260. Öldükten sonra dirilişe dair diğer delile gelince bu şöyledir: İbrahim aleyhisselam Yüce Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesi istedi. Yüce Allah da Halil’i hakkında şüpheye düşülme ihtimalini kaldırmak için:“İnanmadın mı ki?” diye buyurdu. İbrahim aleyhisselam da:“Elbette, inandım” Ey Rabbim, dedi. Ben senin her şeye kadir olduğuna, ölüleri dirilttiğine, kullara amellerinin karşılığını vereceğine inandım; “fakat kalbimin mutmain olması için” ve ayne’l-yakin derecesine ulaşmak için bunu istiyorum. Yüce Allah İbrahim’e bir lütuf, kullarına da bir rahmet olmak üzere onun bu duasını kabul etti ve:“O halde dört kuş al” buyurdu. Bu kuşların hangileri olduğu beyan edilmemiştir. Hangi türden olursa olsunlar mucize tahakkuk etmiştir ki maksat da budur. “Onları kendine alıştır” yanına al, daha sonra onları kes ve parçala “sonra her dağ başına onlardan birer parça bırak. Sonra da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir. Bil ki Allah Azîzdir, Hakîmdir.” İbrahim bu denileni yaptı. Kuşların parçalarını etrafındaki dağlara dağıttı ve kuşları isimleri ile çağırdığında yanına geldiler. Çabucak hem de. Çünkü ayetteki “koşarak” süratli gelişi ifade eder. Yoksa ayakları üzerinde koşarak geldikleri kastedilmemektedir. Aksine uçarak ve onlar için hayatın en mükemmel derecesinde geldiler. Özellikle kuşların bu mucizede diriltilmeleri, kuşları diriltmenin diğer canlıları diriltmekten daha mükemmel ve daha açık oluşundandır. Aynı şekilde Yüce Allah, batıl peşinde koşan nefislere arız olabilecek her türlü vehmi de böylelikle izale etmiştir. Şöyle ki İbrahim aleyhisselam bu dört kuşu tespit ettikten sonra, onların hepsini parçaladı ve onları dağların tepelerine bıraktı ki bu husus apaçık ve aleni olsun ve uzaktakiler de yakındakiler de buna tanık olsun. Bu kuşları kendisinden alabildiğine uzaklaştırdı ki herhangi bir kimse onun herhangi bir hile yapmış olduğu zannına kapılmasın. Ardından Yüce Allah ona kuşları çağırmasını emretmiş, kuşlar da hızlıca ona gelmişlerdir. İşte bu mucize, Allah’ın izzet ve hikmetinin kemaline en büyük delildir. Ayrıca bu buyrukla öldükten sonra dirilişte kulların Allah’ın izzet, hikmet ve azametinin kemalini, egemenliğinin genişliğini, tam adalet ve lütfunu açıkça göreceklerine de dikkatler çekilmektedir.
Bakara 2:260
259- Yahut şu kimseyi (görmedin mi)? Duvarları çatıları üstüne çökmüş bir kasabaya uğramıştı da “Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?” demişti. Allah da onu öldürmüş, yüzyıl sonra dirilterek:“Ne kadar kaldın?” demişti. O da:“Bir gün yahut günün bir kısmı kadar kaldım” demişti. (Allah da:)“Hayır; yüz yıl kaldın. İşte yiyeceğine ve içeceğine bak, hiç bozulmamış. Bir de merkebine bak! Biz seni insanlara bir delil kılalım diye böyle yaptık. (Şimdi) kemiklere bak! Onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz sonra da onlara et giydiriyoruz” buyurmuştu. Durum kendisine apaçık belli olunca:“Biliyorum ki Allah her şeye kadirdir” demişti. 260- Hani İbrahim de:“Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” demişti. (Allah:)“İnanmadın mı ki?” buyurmuştu. O da:“Elbette ki inandım, fakat kalbimin mutmain olması için” demişti. Buyurdu ki:“O halde dört kuş al, onları kendine alıştır, sonra her dağ başına onlardan birer parça bırak. Sonra da onları çağır. Süratle sana geleceklerdir. Bil ki Allah Azîzdir, Hakîmdir.”
259. Bu buyruklarda öldükten sonra dirilişe ve amellerin karşılığının görüleceğine dair âhiretten önce dünyada görülen somut iki büyük delil söz konusu edilmektedir. Bu delillerden birisini Yüce Allah -âyet-i kerimenin de delâletine ve sahih kabul edilen görüşe göre- öldükten sonra dirilişte şüphesi bulunan bir adam vasıtası ile gerçekleştirmiştir. Diğeri ise İbrahim vasıtası ile gerçekleştirilmiş bir delildir. Nitekim bundan önce tevhide dair delil de İbrahim vasıtası ile gerçekleştirilmişti. Âyetin söz konusu ettiği adam alabildiğine yıkılıp tahrip olmuş ve duvarları çatıları üzerine çökmüş bir kasabanın yanından geçiyordu. Bu kasabanın ahalisi ölmüş, mamur yerleri yıkılmış bulunuyordu. Bu adam şüphe ile ve uzak bir ihtimal görerek:“Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?” demişti. Yani burası bu halde iken böyle bir şey uzak bir ihtimaldir. Aynı durum -o anda kalbinde oluşan kanaate göre- diğer kasabalar için de geçerlidir. Yüce Allah bu kişiye rahmet ihsan etmeyi diledi ve insanlara da rahmet olmak üzere onu yüz yıllık bir süre ölü halde tuttu. Bu kişinin beraberinde bir de eşeği vardı. Eşeğini de onunla birlikte öldürdü. Beraberinde yiyecek ve içeceği bulunuyordu. Yüce Allah bu uzun süre boyunca yiyeceğini, içeceğini aynen muhafaza etti. Yüz yıl geçtikten sonra Allah onu diriltti ve:“Ne kadar kaldın?” dedi, o da:“Bir gün yahut günün bir kısmı kadar kaldım” diye cevap verdi. Bu cevap onun kanaatine göre idi. Yüce Allah ise:“Hayır, yüz yıl kaldın” dedi. Anlaşıldığı kadarı ile bu soru ve cevap bir peygamber vasıtası ile gerçekleştirilmiştir. Yine Yüce Allah gerek ona, gerekse de insanlara rahmetinin tamamlayıcı bir unsuru olarak gereği gibi kanaat sahibi olsun diye, bu mucizeyi gözleri ile ona gösterdi. Bu adam önce ölü iken daha sonra Allah’ın kendisini dirilttiğini anladıktan sonra ona:“İşte yiyeceğine ve içeceğine bak, hiç bozulmamış.” Yani bu uzun süre boyunca olduğu gibi kalmış, denildi. Bu da Allah’ın kudretinin belgelerindendir. Çünkü özellikle müfessirlerin sözünü ettiğine göre bu yiyecek ve içecek meyve ve meyve suyu idi ki bunlar kısa zamanda bozulurlar. Yüce Allah ise bu yiyecek ve içeceği yüz yıl korudu. Yine bu adama:“Bir de merkebine bak” dedi. Merkebinin darmadağın ve kemiklerinin çürümüş olduğunu gördü. “(Şimdi) kemiklere bak, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz.” Yani kemiklerin birini diğerinin yanına ekliyor, onları önceleri darmadağın ve un ufak iken birbirlerine bitiştiriyoruz. Bu bitiştirmekten “sonra da onlara et giydiriyoruz” ve sonra da onlara tekrar hayat veriyoruz. “Durum kendisine apaçık belli olunca” yani hiçbir şekilde şüphe ve tereddüde mahal olmayacak şekilde gözleriyle bunu görünce: “Biliyorum ki Allah her şeye kadirdir.” dedi. Bu sözleri ile Yüce Allah’ın her şeye gücünün yettiğini itiraf ederek bütün insanlığa bir âyet (mucize ve delil) oldu. Çünkü insanlar onun ve merkebinin ölmüş olduğunu ve onun bu durumunu biliyorlardı. Sonra da bu büyük mucizeyi bizzat müşahade ettiler. İşte bu adam ile ilgili doğru görüş budur. Müfessirlerin birçoğunun bu kişinin bir mü’min yahut da bir peygamber -Uzeyr veya bir başkası- olduğuna dair görüşlerine ve bu kişinin:“Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek!” şeklindeki sözünün “Bu kasaba önceleri tahrip olmuş iken nasıl bir daha mamur hale gelecek?” anlamında olduğuna, Yüce Allah’ın da ona tekrar bu kasabanın nasıl imar edildiğini göstermek ve bu süre zarfında buranın mamur hale dönerek insanların -daha önceleri yıkılmış ve tahrip edilmiş iken- tekrar buraya geri dönmek sureti ile burayı mamur hale nasıl getirdiklerini gösterdiği şeklindeki görüşlerine gelince, ayetin lafızlarında bu görüşün lehinde bir delil bulunmamaktadır. Aksine âyetteki lafızlar onun aksini göstermektedir. Ayrıca anlam da buna delil teşkil etmemektedir. Yıkılmış ve tahrip edilmiş şehirlerin yeniden imar edilmesinde (dirilişe dair) delil ve mucize olacak ne vardır? Çünkü bu duruma sürekli olarak tanık olunmaktadır. Kimi kasabalar ve meskenler imar edilirken kimileri tahrip olmaktadır. Asıl delil ve mucize, bu kişinin ölümünden sonra diriltilmesinde, merkebinin diriltilmesinde, yiyecek ve içeceğinin kokmaksızın ve değişmeksizin olduğu gibi muhafaza edilmesindedir. Diğer taraftan Yüce Allah’ın:“Durum kendisine apaçık belli olunca” buyruğu gerçeğin ancak, Yüce Allah’ın kudretinin kemaline delalet eden bu hali müşahade etmesinden sonra onun için açık seçik ortaya çıktığı hususunda gâyet sarih bir ifadedir.
260. Öldükten sonra dirilişe dair diğer delile gelince bu şöyledir: İbrahim aleyhisselam Yüce Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesi istedi. Yüce Allah da Halil’i hakkında şüpheye düşülme ihtimalini kaldırmak için:“İnanmadın mı ki?” diye buyurdu. İbrahim aleyhisselam da:“Elbette, inandım” Ey Rabbim, dedi. Ben senin her şeye kadir olduğuna, ölüleri dirilttiğine, kullara amellerinin karşılığını vereceğine inandım; “fakat kalbimin mutmain olması için” ve ayne’l-yakin derecesine ulaşmak için bunu istiyorum. Yüce Allah İbrahim’e bir lütuf, kullarına da bir rahmet olmak üzere onun bu duasını kabul etti ve:“O halde dört kuş al” buyurdu. Bu kuşların hangileri olduğu beyan edilmemiştir. Hangi türden olursa olsunlar mucize tahakkuk etmiştir ki maksat da budur. “Onları kendine alıştır” yanına al, daha sonra onları kes ve parçala “sonra her dağ başına onlardan birer parça bırak. Sonra da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir. Bil ki Allah Azîzdir, Hakîmdir.” İbrahim bu denileni yaptı. Kuşların parçalarını etrafındaki dağlara dağıttı ve kuşları isimleri ile çağırdığında yanına geldiler. Çabucak hem de. Çünkü ayetteki “koşarak” süratli gelişi ifade eder. Yoksa ayakları üzerinde koşarak geldikleri kastedilmemektedir. Aksine uçarak ve onlar için hayatın en mükemmel derecesinde geldiler. Özellikle kuşların bu mucizede diriltilmeleri, kuşları diriltmenin diğer canlıları diriltmekten daha mükemmel ve daha açık oluşundandır. Aynı şekilde Yüce Allah, batıl peşinde koşan nefislere arız olabilecek her türlü vehmi de böylelikle izale etmiştir. Şöyle ki İbrahim aleyhisselam bu dört kuşu tespit ettikten sonra, onların hepsini parçaladı ve onları dağların tepelerine bıraktı ki bu husus apaçık ve aleni olsun ve uzaktakiler de yakındakiler de buna tanık olsun. Bu kuşları kendisinden alabildiğine uzaklaştırdı ki herhangi bir kimse onun herhangi bir hile yapmış olduğu zannına kapılmasın. Ardından Yüce Allah ona kuşları çağırmasını emretmiş, kuşlar da hızlıca ona gelmişlerdir. İşte bu mucize, Allah’ın izzet ve hikmetinin kemaline en büyük delildir. Ayrıca bu buyrukla öldükten sonra dirilişte kulların Allah’ın izzet, hikmet ve azametinin kemalini, egemenliğinin genişliğini, tam adalet ve lütfunu açıkça göreceklerine de dikkatler çekilmektedir.
Bakara 2:261
261- Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu, yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan tek bir tohuma benzer. Allah dilediğine kat kat verir. Allah Vâsidir, Alîmdir. 262- Mallarını Allah yolunda infak edip de sonra o infaklarının arkasından başa kakmayan ve bir eziyette de bulunmayanların Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.
261. “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu…” Bu buyruk Yüce Allah’ın kullarına, mallarını kendi yolunda infak etmelerine dair yaptığı büyük bir teşviktir. O’nun yolu ise O’na ulaştıran yoldur. Bir kimsenin faydalı ilimlerin ilerlemesi için, Allah yolunda cihada hazırlık için, mücahitlerin techiz edilmeleri için ve müslümanlara fayda sağlayacak bütün hayır alanlarında malını infak etmesi bunun kapsamına girmektedir. Bundan hemen sonra ise ihtiyaç sahiplerine, fakir ve yoksullara infak gelir. Bazan her iki husus bir arada olabilir. O takdirde yapılan bu infakta bir taraftan ihtiyaçlar giderilmekte iken, diğer taraftan hayır ve itaatlere yardımcı olunabilir. Bu şekilde infaklar yedi yüz katına ve bundan da fazlasına kadar kat kat mükâfaatlandırılır. İşte bundan dolayı:“Allah dilediğine kat kat verir.” buyrulmaktadır. Bu da infak edenin kalbindeki iman, eksiksiz ihlâs ve infakının getirdiği sonuçlara ve faydalara göredir. Zira bazı hayır yollarına infakta zincirleme giden faydalar ve pek çok maslahatlar söz konusu olabilir. Bundan dolayı mükâfaat da amelin türündendir.
262. Daha sonra Yüce Allah, bir başka mükâfaat daha söz konusu etmiştir ki o, şartlarını eksiksiz taşıyan ve olmaması gereken nitelikleri de bulunmayan bir halde kendi yolunda mallarını infak edenler için. Onlar, infaklarının akabinde bu iyiliklerini infak ettikleri kimselerin başına kakmayan, iyiliklerini sayıp dökmeyen ve onlara sözlü ya da fiili hiçbir eziyet vermeyen kimselerdir. İşte böylelerinin “Rab’leri yanında” O’nun bu husustaki bilgisine göre, nafakalarına, nafakalarının faydasına göre “mükâfaatları vardır.” Bu, O’nun lütfundandır, yoksa onların sadakaları bu seviyeye ulaşamaz. “Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.” Yüce Allah üzülmeyeceklerini belirterek geçmişte hoşlarına gitmeyecek şeyleri ortadan kaldıracağını, korku olmayacağını belirterek de gelecekte korkmayacaklarını belirtmektedir. Böylelikle onlar sevdiklerini elde etmiş, hoşlanmadıklarından da uzaklaşmış olurlar.
Bakara 2:262
261- Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu, yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan tek bir tohuma benzer. Allah dilediğine kat kat verir. Allah Vâsidir, Alîmdir. 262- Mallarını Allah yolunda infak edip de sonra o infaklarının arkasından başa kakmayan ve bir eziyette de bulunmayanların Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.
261. “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu…” Bu buyruk Yüce Allah’ın kullarına, mallarını kendi yolunda infak etmelerine dair yaptığı büyük bir teşviktir. O’nun yolu ise O’na ulaştıran yoldur. Bir kimsenin faydalı ilimlerin ilerlemesi için, Allah yolunda cihada hazırlık için, mücahitlerin techiz edilmeleri için ve müslümanlara fayda sağlayacak bütün hayır alanlarında malını infak etmesi bunun kapsamına girmektedir. Bundan hemen sonra ise ihtiyaç sahiplerine, fakir ve yoksullara infak gelir. Bazan her iki husus bir arada olabilir. O takdirde yapılan bu infakta bir taraftan ihtiyaçlar giderilmekte iken, diğer taraftan hayır ve itaatlere yardımcı olunabilir. Bu şekilde infaklar yedi yüz katına ve bundan da fazlasına kadar kat kat mükâfaatlandırılır. İşte bundan dolayı:“Allah dilediğine kat kat verir.” buyrulmaktadır. Bu da infak edenin kalbindeki iman, eksiksiz ihlâs ve infakının getirdiği sonuçlara ve faydalara göredir. Zira bazı hayır yollarına infakta zincirleme giden faydalar ve pek çok maslahatlar söz konusu olabilir. Bundan dolayı mükâfaat da amelin türündendir.
262. Daha sonra Yüce Allah, bir başka mükâfaat daha söz konusu etmiştir ki o, şartlarını eksiksiz taşıyan ve olmaması gereken nitelikleri de bulunmayan bir halde kendi yolunda mallarını infak edenler için. Onlar, infaklarının akabinde bu iyiliklerini infak ettikleri kimselerin başına kakmayan, iyiliklerini sayıp dökmeyen ve onlara sözlü ya da fiili hiçbir eziyet vermeyen kimselerdir. İşte böylelerinin “Rab’leri yanında” O’nun bu husustaki bilgisine göre, nafakalarına, nafakalarının faydasına göre “mükâfaatları vardır.” Bu, O’nun lütfundandır, yoksa onların sadakaları bu seviyeye ulaşamaz. “Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.” Yüce Allah üzülmeyeceklerini belirterek geçmişte hoşlarına gitmeyecek şeyleri ortadan kaldıracağını, korku olmayacağını belirterek de gelecekte korkmayacaklarını belirtmektedir. Böylelikle onlar sevdiklerini elde etmiş, hoşlanmadıklarından da uzaklaşmış olurlar.
Bakara 2:263
263- Güzel bir söz ve bağışlama, arkasından eziyet gelen sadakadan daha hayırlıdır. Allah Ğanidir, Halîmdir.
263. Yüce Allah ihsanın dört mertebesini söz konusu etmektedir: 1- Birinci mertebe salih bir niyet ile verilen ve verenin, arkasından her hangi bir başa kakma ve eziyet etmediği infaktır. 2- Bundan sonra güzel söz söylemek gelir. Bu da bütün yönleri ile sözlü iyiliklerdir ki ya müslüman onlarla sevindirilir ya da kişi -eğer yanında bir şey olmadığı bir zamana denk gelmişse- dilenene mazeretini beyan edip güzel sözler söyler. 3- Üçüncüsü ise sözlü veya fiili olarak sana kötülük yapan kimseyi affedip bağışlamak sureti ile yapılan ihsandır. Bu ikisi dördüncü mertebeden daha faziletli ve daha hayırlıdır: 4- Dördüncüsü ise sadaka verenin verdiği kimseye sadakası akabinde eziyette bulunduğu sadakadır. Çünkü o böyle davranmakla iyiliğini bulandırmış, hem bir hayır, hem bir şer işlemiş olur. Daha az faziletli bile olsa sadece hayırda bulunmak, daha fazletli bir şey bile olsa içine şerrin karıştığı hayırdan daha hayırlıdır. Bu ayette ahmak ve cahil kimselerin yaptığı gibi tasaddukta bulunduğu kimselere eziyet verenler bu işten ileri derecede sakındırılmaktadır. Yüce “Allah, Ğanidir” böylelerinin sadakalarına ihtiyacı yoktur, hiçbir kuluna da muhtaç değildir. “Halimdir” kemal derecesindeki ganiliği ile birlikte geniş bağışları ile isyankârlara mühlet verir ve onları çabucak cezalandırmaz. Bunun yerine onlar, masiyet işleyerek O’na meydan okurlarken O kendilerine afiyet verir, rızık ihsan eder ve nimetlerini onlara bol bol verir. Daha sonra Yüce Allah yapılan infakın akabinde başa kakmanın ve eziyetin gelmesini en ağır şekilde yasaklayıp buna dair şöyle bir örnek vermektedir
Bakara 2:264
264- Ey iman edenler! Malını sırf insanlara gösteriş olsun diye infak eden, Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen kimse gibi sadakalarınızı başa kakmakla ve eziyet vermekle boşa çıkarmayın. Böyle birinin misali, üzerinde (azıcık) toprak bulunan, sağnak halinde yağan bir yağmurla (o toprak da sıyrılan, böylece) cascavlak ortada kalan bir kayaya benzer. Onlar kazandıkları hiç bir şeyi ele geçiremezler. Allah kâfirler topluluğuna yol göstermez. 265- Allah’ın rızasını arayarak ve nefislerinden bir sebat ile mallarını infak edenlerin misali de yüksek bir tepenin üstünde bulunan ve bol yağmur aldığı için meyvelerini iki kat veren güzel bir bahçeye benzer. O bol yağmur almasa bile çise alır (ki bu da ona yeter). Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 266- Sizden herhangi biriniz ister mi ki hurma ve üzüm ağaçlarından bir bahçesi olsun, altından ırmaklar aksın, orada her çeşit meyveleri bulunsun ve kendisine de ihtiyarlık gelip çatsın, üstelik elleri ermez güçleri yetmez küçük çocukları da olsun, derken o bahçeye içinde ateş olan bir kasırga isabet etsin de bahçe (tümden) yanıversin? İşte Allah düşünesiniz diye âyetleri size böylece açıklar.
264-266. Allah, bu âyet-i kerimelerde (farklı tiplere dair) üç misal vermektedir: Kendi rızası için infak edip bu infakının akabinde başa kakma ve herhangi bir eziyet bulunmayan kişi, yaptığı infakın akabinde başa kakıp eziyet eden kişi ve bir de riyakârlık yapan kişi. Birincisinin infakı iman ve tam bir ihlâs ile verildiğinden dolayı makbuldür ve kat kat mükâfaat görecektir. Çünkü bu infak, “Allah’ın rızasını arayarak ve nefislerinden bir sebat ile” yapılmıştır. Yani bunlar cömertlikle, doğru ve samimi niyet üzere sebat eder halde infaklarını yaparlar. İşte böyle bir amelin misali “yüksek bir tepenin üstünde bulunan... güzel bir bahçeye benzer.” Böyle bir yer rüzgar ve güneş alır ve böyle bir bahçede su da boldur. Eğer bu bahçeye bol bir yağmur isabet etmeyecek olsa dahi bir çisinti bile yeterlidir. Çünkü onun yeri ve verimi güzeldir. Ayrıca bu bahçenin mahsullerinin gelişmesi, serpilmesi ve güzel meyve vermesi için gerekli bütün sebepler bir arada bulunmaktadır. İşte bundan dolayı bu bahçe “meyvelerini iki kat verir.” Bu niteliğe sahip olan bahçe insanın istediği en mükemmel türden bir bahçedir. O halde böyle bir faziletli amel de en yüce mertebeye sahip bir ameldir. Allah için infak etmekle birlikte bu infakın akabinde onu başa kakan, eziyet veren yahut da bir amel işleyip arkasından o ameli iptal edecek bir iş yapan kimsenin misali ise diğer örnekte sözü geçen bahçe sahibi kimseye benzer. Yüce Allah bu bahçeye “içinde ateş olan bir kasırga” yani şiddetli bir fırtına musallat eder de o bahçe yanıp kül olur. Üstelik bu bahçe sahibinin güçsüz çoluk çocuğu vardır ve kendisi de yaşlanmış, güçsüz düşmüştür. İşte böyle bir durum en çetin durumlardan biridir. Bundan dolayı Yüce Allah bu misalin başında:“Sizden herhangi biriniz ister mi ki...” diye muhataplarca çok kötü olduğunun kabul edileceğini ifade eden bir soru ile başlamaktadır. Çünkü böyle bir bahçenin ağaçlarının güzel bir hal almasından ve mahsullerini vermesinden sonra aniden yok olup gitmesi, çok büyük bir musibettir. Diğer taraftan böyle bir facianın meydana geldiği sırada o bahçenin sahibinin çalışamayacak kadar zayıflamış yaşlı biridir ve güçsüz çoluk çocuğu da vardır. Onlar kendisine yardımcı olamamakta, üstelik onların ihtiyaçlarını da kendisi karşılamaktadır. Bu da bir başka facia! Buna göre önceleri Allah için bir amelde bulunan sonra da bu amelini ona aykırı bir işle iptal edip boşa çıkaran kişi, bu örnekteki gibi, bahçesine son derece muhtaç olduğu bir sırada karşı karşıya kaldığı böyle bir musibetle her şeyini kaybeden kimsenin durumuna benzer. Üçüncü örnek ise Allah’a imanı bulunmayan, onun mükâfaatını da ummayan ve insanlara karşı riyakarlık yapan kimseye dairdir. Böyle bir kimsenin kalbi kaypak bir kayaya benzer. Kayanın üzerinde bir parça toprak vardır. Onu gören kişi bu toprağa yağmur isabet edecek olursa onun güzel araziler gibi bitki bitireceğini zanneder. Ancak o, oldukça şiddetli bir yağmurun isabet ederek üzerindeki toprağı alıp götürdüğü, böylece cascavlak bıraktığı bir kayadan ibarettir. Bu misal, içinde imanın bulunmadığı, aksine katılaşmış, yumuşamayan ve Allah korkusu da duymayan riyakâr kimsenin kalbine uygun bir örnektir. Böyle bir kimsenin amel ve infaklarının üzerinde yükseleceği bir temeli olmadığı gibi varacağı bir gayesi de yoktur. Aksine böylesinin ameli -kabul şartını taşımadığından dolayı- geçersizdir, boşa gitmiştir. Bundan önceki misalde sözü edilen kişinin ameli ise kabul şartının var olmasından sonra -kabulüne engel hususlar ortaya çıktığı için- boşa gitmiştir. Birinci örnekteki kişinin ameli ise makbuldür, kat kat mükâfaat görecektir. Çünkü bu amel iman, ihlâs, sebat vb. gibi şartları taşımakla birlikte, ameli boşa çıkaracak engellerden de uzaktır. Bu üç misal, amel sahibi herkes için geçerlidir. O nedenle herkes kendisini ve başkalarını bu adaletli ölçülerle ve uygun misallerle ölçüp tartsın. “İşte misaller... Biz bunları insanlara örnek veriyoruz. Ancak onları alimlerden başkası düşünüp anlamaz.”(el-Ankebut, 29/43)
Bakara 2:265
264- Ey iman edenler! Malını sırf insanlara gösteriş olsun diye infak eden, Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen kimse gibi sadakalarınızı başa kakmakla ve eziyet vermekle boşa çıkarmayın. Böyle birinin misali, üzerinde (azıcık) toprak bulunan, sağnak halinde yağan bir yağmurla (o toprak da sıyrılan, böylece) cascavlak ortada kalan bir kayaya benzer. Onlar kazandıkları hiç bir şeyi ele geçiremezler. Allah kâfirler topluluğuna yol göstermez. 265- Allah’ın rızasını arayarak ve nefislerinden bir sebat ile mallarını infak edenlerin misali de yüksek bir tepenin üstünde bulunan ve bol yağmur aldığı için meyvelerini iki kat veren güzel bir bahçeye benzer. O bol yağmur almasa bile çise alır (ki bu da ona yeter). Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 266- Sizden herhangi biriniz ister mi ki hurma ve üzüm ağaçlarından bir bahçesi olsun, altından ırmaklar aksın, orada her çeşit meyveleri bulunsun ve kendisine de ihtiyarlık gelip çatsın, üstelik elleri ermez güçleri yetmez küçük çocukları da olsun, derken o bahçeye içinde ateş olan bir kasırga isabet etsin de bahçe (tümden) yanıversin? İşte Allah düşünesiniz diye âyetleri size böylece açıklar.
264-266. Allah, bu âyet-i kerimelerde (farklı tiplere dair) üç misal vermektedir: Kendi rızası için infak edip bu infakının akabinde başa kakma ve herhangi bir eziyet bulunmayan kişi, yaptığı infakın akabinde başa kakıp eziyet eden kişi ve bir de riyakârlık yapan kişi. Birincisinin infakı iman ve tam bir ihlâs ile verildiğinden dolayı makbuldür ve kat kat mükâfaat görecektir. Çünkü bu infak, “Allah’ın rızasını arayarak ve nefislerinden bir sebat ile” yapılmıştır. Yani bunlar cömertlikle, doğru ve samimi niyet üzere sebat eder halde infaklarını yaparlar. İşte böyle bir amelin misali “yüksek bir tepenin üstünde bulunan... güzel bir bahçeye benzer.” Böyle bir yer rüzgar ve güneş alır ve böyle bir bahçede su da boldur. Eğer bu bahçeye bol bir yağmur isabet etmeyecek olsa dahi bir çisinti bile yeterlidir. Çünkü onun yeri ve verimi güzeldir. Ayrıca bu bahçenin mahsullerinin gelişmesi, serpilmesi ve güzel meyve vermesi için gerekli bütün sebepler bir arada bulunmaktadır. İşte bundan dolayı bu bahçe “meyvelerini iki kat verir.” Bu niteliğe sahip olan bahçe insanın istediği en mükemmel türden bir bahçedir. O halde böyle bir faziletli amel de en yüce mertebeye sahip bir ameldir. Allah için infak etmekle birlikte bu infakın akabinde onu başa kakan, eziyet veren yahut da bir amel işleyip arkasından o ameli iptal edecek bir iş yapan kimsenin misali ise diğer örnekte sözü geçen bahçe sahibi kimseye benzer. Yüce Allah bu bahçeye “içinde ateş olan bir kasırga” yani şiddetli bir fırtına musallat eder de o bahçe yanıp kül olur. Üstelik bu bahçe sahibinin güçsüz çoluk çocuğu vardır ve kendisi de yaşlanmış, güçsüz düşmüştür. İşte böyle bir durum en çetin durumlardan biridir. Bundan dolayı Yüce Allah bu misalin başında:“Sizden herhangi biriniz ister mi ki...” diye muhataplarca çok kötü olduğunun kabul edileceğini ifade eden bir soru ile başlamaktadır. Çünkü böyle bir bahçenin ağaçlarının güzel bir hal almasından ve mahsullerini vermesinden sonra aniden yok olup gitmesi, çok büyük bir musibettir. Diğer taraftan böyle bir facianın meydana geldiği sırada o bahçenin sahibinin çalışamayacak kadar zayıflamış yaşlı biridir ve güçsüz çoluk çocuğu da vardır. Onlar kendisine yardımcı olamamakta, üstelik onların ihtiyaçlarını da kendisi karşılamaktadır. Bu da bir başka facia! Buna göre önceleri Allah için bir amelde bulunan sonra da bu amelini ona aykırı bir işle iptal edip boşa çıkaran kişi, bu örnekteki gibi, bahçesine son derece muhtaç olduğu bir sırada karşı karşıya kaldığı böyle bir musibetle her şeyini kaybeden kimsenin durumuna benzer. Üçüncü örnek ise Allah’a imanı bulunmayan, onun mükâfaatını da ummayan ve insanlara karşı riyakarlık yapan kimseye dairdir. Böyle bir kimsenin kalbi kaypak bir kayaya benzer. Kayanın üzerinde bir parça toprak vardır. Onu gören kişi bu toprağa yağmur isabet edecek olursa onun güzel araziler gibi bitki bitireceğini zanneder. Ancak o, oldukça şiddetli bir yağmurun isabet ederek üzerindeki toprağı alıp götürdüğü, böylece cascavlak bıraktığı bir kayadan ibarettir. Bu misal, içinde imanın bulunmadığı, aksine katılaşmış, yumuşamayan ve Allah korkusu da duymayan riyakâr kimsenin kalbine uygun bir örnektir. Böyle bir kimsenin amel ve infaklarının üzerinde yükseleceği bir temeli olmadığı gibi varacağı bir gayesi de yoktur. Aksine böylesinin ameli -kabul şartını taşımadığından dolayı- geçersizdir, boşa gitmiştir. Bundan önceki misalde sözü edilen kişinin ameli ise kabul şartının var olmasından sonra -kabulüne engel hususlar ortaya çıktığı için- boşa gitmiştir. Birinci örnekteki kişinin ameli ise makbuldür, kat kat mükâfaat görecektir. Çünkü bu amel iman, ihlâs, sebat vb. gibi şartları taşımakla birlikte, ameli boşa çıkaracak engellerden de uzaktır. Bu üç misal, amel sahibi herkes için geçerlidir. O nedenle herkes kendisini ve başkalarını bu adaletli ölçülerle ve uygun misallerle ölçüp tartsın. “İşte misaller... Biz bunları insanlara örnek veriyoruz. Ancak onları alimlerden başkası düşünüp anlamaz.”(el-Ankebut, 29/43)
Bakara 2:266
264- Ey iman edenler! Malını sırf insanlara gösteriş olsun diye infak eden, Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen kimse gibi sadakalarınızı başa kakmakla ve eziyet vermekle boşa çıkarmayın. Böyle birinin misali, üzerinde (azıcık) toprak bulunan, sağnak halinde yağan bir yağmurla (o toprak da sıyrılan, böylece) cascavlak ortada kalan bir kayaya benzer. Onlar kazandıkları hiç bir şeyi ele geçiremezler. Allah kâfirler topluluğuna yol göstermez. 265- Allah’ın rızasını arayarak ve nefislerinden bir sebat ile mallarını infak edenlerin misali de yüksek bir tepenin üstünde bulunan ve bol yağmur aldığı için meyvelerini iki kat veren güzel bir bahçeye benzer. O bol yağmur almasa bile çise alır (ki bu da ona yeter). Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 266- Sizden herhangi biriniz ister mi ki hurma ve üzüm ağaçlarından bir bahçesi olsun, altından ırmaklar aksın, orada her çeşit meyveleri bulunsun ve kendisine de ihtiyarlık gelip çatsın, üstelik elleri ermez güçleri yetmez küçük çocukları da olsun, derken o bahçeye içinde ateş olan bir kasırga isabet etsin de bahçe (tümden) yanıversin? İşte Allah düşünesiniz diye âyetleri size böylece açıklar.
264-266. Allah, bu âyet-i kerimelerde (farklı tiplere dair) üç misal vermektedir: Kendi rızası için infak edip bu infakının akabinde başa kakma ve herhangi bir eziyet bulunmayan kişi, yaptığı infakın akabinde başa kakıp eziyet eden kişi ve bir de riyakârlık yapan kişi. Birincisinin infakı iman ve tam bir ihlâs ile verildiğinden dolayı makbuldür ve kat kat mükâfaat görecektir. Çünkü bu infak, “Allah’ın rızasını arayarak ve nefislerinden bir sebat ile” yapılmıştır. Yani bunlar cömertlikle, doğru ve samimi niyet üzere sebat eder halde infaklarını yaparlar. İşte böyle bir amelin misali “yüksek bir tepenin üstünde bulunan... güzel bir bahçeye benzer.” Böyle bir yer rüzgar ve güneş alır ve böyle bir bahçede su da boldur. Eğer bu bahçeye bol bir yağmur isabet etmeyecek olsa dahi bir çisinti bile yeterlidir. Çünkü onun yeri ve verimi güzeldir. Ayrıca bu bahçenin mahsullerinin gelişmesi, serpilmesi ve güzel meyve vermesi için gerekli bütün sebepler bir arada bulunmaktadır. İşte bundan dolayı bu bahçe “meyvelerini iki kat verir.” Bu niteliğe sahip olan bahçe insanın istediği en mükemmel türden bir bahçedir. O halde böyle bir faziletli amel de en yüce mertebeye sahip bir ameldir. Allah için infak etmekle birlikte bu infakın akabinde onu başa kakan, eziyet veren yahut da bir amel işleyip arkasından o ameli iptal edecek bir iş yapan kimsenin misali ise diğer örnekte sözü geçen bahçe sahibi kimseye benzer. Yüce Allah bu bahçeye “içinde ateş olan bir kasırga” yani şiddetli bir fırtına musallat eder de o bahçe yanıp kül olur. Üstelik bu bahçe sahibinin güçsüz çoluk çocuğu vardır ve kendisi de yaşlanmış, güçsüz düşmüştür. İşte böyle bir durum en çetin durumlardan biridir. Bundan dolayı Yüce Allah bu misalin başında:“Sizden herhangi biriniz ister mi ki...” diye muhataplarca çok kötü olduğunun kabul edileceğini ifade eden bir soru ile başlamaktadır. Çünkü böyle bir bahçenin ağaçlarının güzel bir hal almasından ve mahsullerini vermesinden sonra aniden yok olup gitmesi, çok büyük bir musibettir. Diğer taraftan böyle bir facianın meydana geldiği sırada o bahçenin sahibinin çalışamayacak kadar zayıflamış yaşlı biridir ve güçsüz çoluk çocuğu da vardır. Onlar kendisine yardımcı olamamakta, üstelik onların ihtiyaçlarını da kendisi karşılamaktadır. Bu da bir başka facia! Buna göre önceleri Allah için bir amelde bulunan sonra da bu amelini ona aykırı bir işle iptal edip boşa çıkaran kişi, bu örnekteki gibi, bahçesine son derece muhtaç olduğu bir sırada karşı karşıya kaldığı böyle bir musibetle her şeyini kaybeden kimsenin durumuna benzer. Üçüncü örnek ise Allah’a imanı bulunmayan, onun mükâfaatını da ummayan ve insanlara karşı riyakarlık yapan kimseye dairdir. Böyle bir kimsenin kalbi kaypak bir kayaya benzer. Kayanın üzerinde bir parça toprak vardır. Onu gören kişi bu toprağa yağmur isabet edecek olursa onun güzel araziler gibi bitki bitireceğini zanneder. Ancak o, oldukça şiddetli bir yağmurun isabet ederek üzerindeki toprağı alıp götürdüğü, böylece cascavlak bıraktığı bir kayadan ibarettir. Bu misal, içinde imanın bulunmadığı, aksine katılaşmış, yumuşamayan ve Allah korkusu da duymayan riyakâr kimsenin kalbine uygun bir örnektir. Böyle bir kimsenin amel ve infaklarının üzerinde yükseleceği bir temeli olmadığı gibi varacağı bir gayesi de yoktur. Aksine böylesinin ameli -kabul şartını taşımadığından dolayı- geçersizdir, boşa gitmiştir. Bundan önceki misalde sözü edilen kişinin ameli ise kabul şartının var olmasından sonra -kabulüne engel hususlar ortaya çıktığı için- boşa gitmiştir. Birinci örnekteki kişinin ameli ise makbuldür, kat kat mükâfaat görecektir. Çünkü bu amel iman, ihlâs, sebat vb. gibi şartları taşımakla birlikte, ameli boşa çıkaracak engellerden de uzaktır. Bu üç misal, amel sahibi herkes için geçerlidir. O nedenle herkes kendisini ve başkalarını bu adaletli ölçülerle ve uygun misallerle ölçüp tartsın. “İşte misaller... Biz bunları insanlara örnek veriyoruz. Ancak onları alimlerden başkası düşünüp anlamaz.”(el-Ankebut, 29/43)
Bakara 2:267
267- Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız şeylerin iyilerinden infak edin. Onların içinden (size verildiği takdirde) gözünüzü kapatmadan almayacağınız kötü şeyleri vermeye yeltenmeyin. Bilin ki Allah Ganidir, Hamîddir. 268- Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size çirkin işleri emreder. Allah ise size kendi katından bir mağfiret ve bolluk vaadediyor. Allah Vâsi’dir, Alîmdir.
267. Yüce Allah kullarını yaptıkları ticaretlerde kazandıklarından, Allah’ın yeryüzünden kendileri için çıkartmış olduğu tahıl ve meyvelerden infak etmeye teşvik etmektedir. Bu, hem altın ve gümüşün, hem alış-veriş için hazırlanmış ticaret mallarının, hem de topraktan çıkan tahıl ve mahsullerin zekâtını vermeyi kapsar. Ayrıca bu infak emrinin kapsamına bütün farz ve nafile infak çeşitleri de girer. Yüce Allah infak edecekleri malların iyilerini vermelerini, kötü ve bayağı olanlarını ayırarak Allah için onları vermeye kalkışmamalarını emretmektedir. Çünkü böyle bir bayağı mal, alacakları bulunan bir kişi tarafından kendilerine verilecek olsa, onlar böyle bir şeyi beğenip kabul etmezler ve onu ancak gözlerini kapatıp alırlar. O halde (zekat ve sadakada) farz olan, bu gibi malların orta halli olanını vermektir. Kemal derecesi ise üstün ve kaliteli olanlarını vermektir. Yasak olan da bayağı ve adi olanları vermektir. Çünkü bu kabilden olan bir infakta farz yerine gelmiş olmaz, müstehap infakta da tam bir mükâfaat elde edilemez. “Bilin ki Allah Ganidir.” Hiçbir yaratılmışa muhtaç olmayandır. İnfak edenlerin infaklarına da itaat edenlerin itaatine de muhtaç değildir. Onlara infakı emir ve teşvik etmesi onların faydalarınadır ve O’nun, üzerlerindeki katıksız lütuf ve kereminden dolayıdır. O hiçbir şekilde muhtaç olmamakla birlikte, kemal derecesine gani olmasına, bağışlarının geniş ve bol olmasına rağmen, kulları için teşrî’ buyurduğu, kendilerini esenlik yurduna ulaştıracak hükümler dolayısı ile de “Hamiddir” her türlü övgüye layık olandır. O lütuf, adalet ve hikmet çerçevesinin dışına çıkmayan bütün fiilleri dolayısı ile de övgüye layık olandır. O bütün sıfatları ile de övgüye layıktır. Çünkü O’nun bütün sıfatları güzeldir, mükemmeldir. Kullar ise bunların özünü kavrayamaz, gerçek niteliklerini idrak edemezler. 268. Yüce Allah faydalı infaklara teşvik ettkten sonra zararlı olan cimriliği yasaklamakta ve iki türlü davetçi ile karşı karşıya olunduğunu beyan etmektedir: Birisi Rahman’ın davetçisi olup bu, insanları hayra çağırır, hayır dolayısı ile onlara iyilik, ilahi lütuf, dünyevi ve uhrevi mükâfaatlar vaadeder. Yaptıkları infakın yerine başkalarının verileceğini bildirir. Diğeri ise Şeytanın davetçisi olup o da onları cimriliğe teşvik eder ve infak ettikleri takdirde fakir düşeceklerini söyleyerek onları korkutur. Rahman’ın davetçisinin çağrısını kabul ederek Allah’ın kendisine ihsan ettiği rızıktan infak eden kişiye günahlarının bağışlanacağı ve her bir isteğinin gerçekleşeceği müjdesi vardır. Şeytanın davetçisinin çağrısını kabul eden kimseye gelince; bilsin ki Şeytan kendi taraftarlarını cehennemliklerden olmaya çağırır. Kul, artık kendisine yakıştırdığı hangisi ise onu tercih etsin. Yüce Allah bu âyet-i kerimeyi: “Allah Vâsi’dir, Alîmdir.” diyerek sona erdirmektedir. O, “Vâsi’dir” yai sıfatları pek geniş, bağışları çok boldur. “Alîmdir”, amelde bulunanların arasında kimlerin amelinin kat kat mükâfaata layık olduğunu çok iyi bilendir. Kimin bu gibi mükâfaatlara layık olduğunu çok iyi bilir ve böylelerini hayırları işleyip kötülükleri terk etmeye muvaffak kılar.
Bakara 2:268
267- Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız şeylerin iyilerinden infak edin. Onların içinden (size verildiği takdirde) gözünüzü kapatmadan almayacağınız kötü şeyleri vermeye yeltenmeyin. Bilin ki Allah Ganidir, Hamîddir. 268- Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size çirkin işleri emreder. Allah ise size kendi katından bir mağfiret ve bolluk vaadediyor. Allah Vâsi’dir, Alîmdir.
267. Yüce Allah kullarını yaptıkları ticaretlerde kazandıklarından, Allah’ın yeryüzünden kendileri için çıkartmış olduğu tahıl ve meyvelerden infak etmeye teşvik etmektedir. Bu, hem altın ve gümüşün, hem alış-veriş için hazırlanmış ticaret mallarının, hem de topraktan çıkan tahıl ve mahsullerin zekâtını vermeyi kapsar. Ayrıca bu infak emrinin kapsamına bütün farz ve nafile infak çeşitleri de girer. Yüce Allah infak edecekleri malların iyilerini vermelerini, kötü ve bayağı olanlarını ayırarak Allah için onları vermeye kalkışmamalarını emretmektedir. Çünkü böyle bir bayağı mal, alacakları bulunan bir kişi tarafından kendilerine verilecek olsa, onlar böyle bir şeyi beğenip kabul etmezler ve onu ancak gözlerini kapatıp alırlar. O halde (zekat ve sadakada) farz olan, bu gibi malların orta halli olanını vermektir. Kemal derecesi ise üstün ve kaliteli olanlarını vermektir. Yasak olan da bayağı ve adi olanları vermektir. Çünkü bu kabilden olan bir infakta farz yerine gelmiş olmaz, müstehap infakta da tam bir mükâfaat elde edilemez. “Bilin ki Allah Ganidir.” Hiçbir yaratılmışa muhtaç olmayandır. İnfak edenlerin infaklarına da itaat edenlerin itaatine de muhtaç değildir. Onlara infakı emir ve teşvik etmesi onların faydalarınadır ve O’nun, üzerlerindeki katıksız lütuf ve kereminden dolayıdır. O hiçbir şekilde muhtaç olmamakla birlikte, kemal derecesine gani olmasına, bağışlarının geniş ve bol olmasına rağmen, kulları için teşrî’ buyurduğu, kendilerini esenlik yurduna ulaştıracak hükümler dolayısı ile de “Hamiddir” her türlü övgüye layık olandır. O lütuf, adalet ve hikmet çerçevesinin dışına çıkmayan bütün fiilleri dolayısı ile de övgüye layık olandır. O bütün sıfatları ile de övgüye layıktır. Çünkü O’nun bütün sıfatları güzeldir, mükemmeldir. Kullar ise bunların özünü kavrayamaz, gerçek niteliklerini idrak edemezler. 268. Yüce Allah faydalı infaklara teşvik ettkten sonra zararlı olan cimriliği yasaklamakta ve iki türlü davetçi ile karşı karşıya olunduğunu beyan etmektedir: Birisi Rahman’ın davetçisi olup bu, insanları hayra çağırır, hayır dolayısı ile onlara iyilik, ilahi lütuf, dünyevi ve uhrevi mükâfaatlar vaadeder. Yaptıkları infakın yerine başkalarının verileceğini bildirir. Diğeri ise Şeytanın davetçisi olup o da onları cimriliğe teşvik eder ve infak ettikleri takdirde fakir düşeceklerini söyleyerek onları korkutur. Rahman’ın davetçisinin çağrısını kabul ederek Allah’ın kendisine ihsan ettiği rızıktan infak eden kişiye günahlarının bağışlanacağı ve her bir isteğinin gerçekleşeceği müjdesi vardır. Şeytanın davetçisinin çağrısını kabul eden kimseye gelince; bilsin ki Şeytan kendi taraftarlarını cehennemliklerden olmaya çağırır. Kul, artık kendisine yakıştırdığı hangisi ise onu tercih etsin. Yüce Allah bu âyet-i kerimeyi: “Allah Vâsi’dir, Alîmdir.” diyerek sona erdirmektedir. O, “Vâsi’dir” yai sıfatları pek geniş, bağışları çok boldur. “Alîmdir”, amelde bulunanların arasında kimlerin amelinin kat kat mükâfaata layık olduğunu çok iyi bilendir. Kimin bu gibi mükâfaatlara layık olduğunu çok iyi bilir ve böylelerini hayırları işleyip kötülükleri terk etmeye muvaffak kılar.
Bakara 2:269
269- O, Hikmeti dilediğine verir. Kendisine hikmet verilen kimseye ise pek çok hayır verilmiş demektir. Olgun akıl sahiplerinden başkası (bunu) iyice bellemez.
269. Allah mallarını infâk edenlerin hallerini, bu malları onlara kendisinin ihsan ettiğini, lütfedip bağışladığını, onların da bu sayede hayır yollarında infâk etme ve yüksek makamlara ulaşma imkanına sahip olduklarını söz konusu ettikten sonra bütün bunlardan daha faziletli olan bir hususu söz konusu etmektedir. Bu husus, O’nun, hikmeti kullarından dilediği ve haklarında hayır murad ettiği kimselere vermesidir. Hikmet faydalı ilim, isabetli bilgi, dosdoğru akıl, sapasağlam düşünce, söz ve fiillerde hayra isabet etme demektir. Gerçekten bu, bağışların en üstünü ve ihsanların en değerlisidir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Kendisine hikmet verilen kimseye ise pek çok hayır verilmiş demektir.” buyurmaktadır. Çünkü o böylelikle cehalet karanlıklarından kurtulup hidâyetin nuruna, söz ve davranışlarda sapma ahmaklığından kurtulup doğruya isabet etme ve doğru davranma nimetine kavuşmuş olur. Böyle bir kimse, bu büyük hayır sayesinde nefsini kemale erdirir ve artık o, diğer insanlara dinlerinde ve dünyalarında faydalı olmaya hazır hale gelmiş olur. Bütün işler ancak hikmet sayesinde düzene girer. Zira hikmet eşyayı gerçek yerlerine yerleştirmek, işleri olması gereken yere oturtmak, ileri gidilmesi gereken yerde ileri gitmek, durulması gereken yerde de durmak demektir. Fakat bu önemli hususu düşünen ve bu büyük bağışın kadrini bilebilenler ancak “olgun akıl sahipleri”dir. Bunlar ise yetkin akıl sahibi, mükemmel düşünce sahibi kimselerdir. Bunlar faydalı olanı bilir, gereğince amel ederler. Zararlı olanı da bilir ve onu terk ederler. Bu iki husus yani mala dayalı infakı çokça yapmakla ilme dayalı hikmeti yaymak Yüce Allah’a yaklaşan kimselerin kendisi ile O’na yaklaştıkları en faziletli amel, en üstün ikramlara kendileri ile ulaşabildikleri en yüce davranışlardır. İşte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şu buyruğunda bu ikisinden söz etmektedir:“Ancak iki kişiye gıpta edilir: Allah'ın mal verip o malı hak yolda tüketmesini imkânını verdiği bir adam ve Allah’ın kendisine hikmet verdiği adam ki o, insanlara o hikmeti öğretir.”
Bakara 2:270
270- Yaptığınız her türlü infakı yahut adadığınız her adağı Allah muhakkak bilir. Zalimlerin hiçbir yardımcıları yoktur. 271- Sadakalarınızı açıkça verirseniz bu, ne kadar güzeldir! Şâyet onları gizler ve fakirlere verirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır. (Böylece) O, günahlarınızın bir kısmını da bağışlar. Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır.
270. Yüce Allah şunu haber vermektedir: İnfak edenler her ne infak ederlerse yahut sadaka verenler ne verirlerse veya adakta bulunanlar neyi adarlarsa şüphesiz Allah onu bilir. Yüce Allah’ın bunları bildiğini haber vermesi, bunların karşılığını vereceğine ve Yüce Allah’ın nezdinde zerre ağırlığınca hiçbir şeyin kaybolmadığına delildir. Ayrıca O, kuldan sadır olan iyi veya kötü niyeti de bilir. Allah’ın kendilerine farz kıldıklarını vermeyen yahut da Allah’ın kendilerine haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren zalimlere, Allah’a karşı yardım edebilecek ve onları azaptan koruyabilecek hiç kimse yoktur, böylelerinin cezalandırılmaları kaçınılmazdır. 271. Yüce Allah şunu haber vermektedir: Sadaka veren kişi sadakasını açıktan verirse bu güzeldir, eğer onu gizli bir şekilde verir de fakire öylece teslim ederse böylesi daha faziletlidir. Çünkü fakire verilen sadakayı gizlice vermek ona ikinci bir iyiliktir. Aynı şekilde böyle bir tutum ihlâsın kuvvetine de delildir. Zaten Yüce Allah’ın hiçbir gölgenin olmadığı bir günde kendi özel gölgesinde barındıracağı yedi kişiden birisi de:“Sadakayı sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek kadar gizleyen” kimsedir. Yüce Allah’ın:“Şâyet onları gizler ve fakirlere verirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır” buyruğunda oldukça incelikli bir mana vardır. O da şudur: Sadakayı -eğer fakire verilecek olursa- gizli saklı vermek onu açıktan vermekten daha hayırlıdır. Şâyet herhangi bir hayır yoluna infak yapılacak olursa âyet-i kerimede böyle bir sadakanın gizli saklı verilmesinin daha faziletli olduğuna dair delil olacak bir şey yoktur. O nedenle bu hususta şeriatın kaideleri, maslahat neyi gerektiriyorsa ona riâyet edileceğini göstermektedir. Hatta bazı hallerde başkalarına örnek ve önder olmak, onları da hayır ameller işlemeye teşvik etmek söz konusu olacaksa sadakayı açıktan vermek daha hayırlı olabilir. Yüce Allah’ın:“(Böylece) O, günahlarınızın bir kısmını da bağışlar” buyruğunda da şu hususa işaret edilmektedir: Sadakalarda iki kazanç bir arada bulunur: Hayrın hâsıl olması ki bu da hasenatın, mükâfaatın ve ecrin çokluğudur. Bir de günahların bağışlanması sureti ile dünyevi ve uhrevi kötülüklerin ve belaların defedilmesidir. “Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır.” O nedenle de hikmetine uygun olarak herkese ameline göre karşılık verecektir.
Bakara 2:271
270- Yaptığınız her türlü infakı yahut adadığınız her adağı Allah muhakkak bilir. Zalimlerin hiçbir yardımcıları yoktur. 271- Sadakalarınızı açıkça verirseniz bu, ne kadar güzeldir! Şâyet onları gizler ve fakirlere verirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır. (Böylece) O, günahlarınızın bir kısmını da bağışlar. Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır.
270. Yüce Allah şunu haber vermektedir: İnfak edenler her ne infak ederlerse yahut sadaka verenler ne verirlerse veya adakta bulunanlar neyi adarlarsa şüphesiz Allah onu bilir. Yüce Allah’ın bunları bildiğini haber vermesi, bunların karşılığını vereceğine ve Yüce Allah’ın nezdinde zerre ağırlığınca hiçbir şeyin kaybolmadığına delildir. Ayrıca O, kuldan sadır olan iyi veya kötü niyeti de bilir. Allah’ın kendilerine farz kıldıklarını vermeyen yahut da Allah’ın kendilerine haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren zalimlere, Allah’a karşı yardım edebilecek ve onları azaptan koruyabilecek hiç kimse yoktur, böylelerinin cezalandırılmaları kaçınılmazdır. 271. Yüce Allah şunu haber vermektedir: Sadaka veren kişi sadakasını açıktan verirse bu güzeldir, eğer onu gizli bir şekilde verir de fakire öylece teslim ederse böylesi daha faziletlidir. Çünkü fakire verilen sadakayı gizlice vermek ona ikinci bir iyiliktir. Aynı şekilde böyle bir tutum ihlâsın kuvvetine de delildir. Zaten Yüce Allah’ın hiçbir gölgenin olmadığı bir günde kendi özel gölgesinde barındıracağı yedi kişiden birisi de:“Sadakayı sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek kadar gizleyen” kimsedir. Yüce Allah’ın:“Şâyet onları gizler ve fakirlere verirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır” buyruğunda oldukça incelikli bir mana vardır. O da şudur: Sadakayı -eğer fakire verilecek olursa- gizli saklı vermek onu açıktan vermekten daha hayırlıdır. Şâyet herhangi bir hayır yoluna infak yapılacak olursa âyet-i kerimede böyle bir sadakanın gizli saklı verilmesinin daha faziletli olduğuna dair delil olacak bir şey yoktur. O nedenle bu hususta şeriatın kaideleri, maslahat neyi gerektiriyorsa ona riâyet edileceğini göstermektedir. Hatta bazı hallerde başkalarına örnek ve önder olmak, onları da hayır ameller işlemeye teşvik etmek söz konusu olacaksa sadakayı açıktan vermek daha hayırlı olabilir. Yüce Allah’ın:“(Böylece) O, günahlarınızın bir kısmını da bağışlar” buyruğunda da şu hususa işaret edilmektedir: Sadakalarda iki kazanç bir arada bulunur: Hayrın hâsıl olması ki bu da hasenatın, mükâfaatın ve ecrin çokluğudur. Bir de günahların bağışlanması sureti ile dünyevi ve uhrevi kötülüklerin ve belaların defedilmesidir. “Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır.” O nedenle de hikmetine uygun olarak herkese ameline göre karşılık verecektir.
Bakara 2:272
272- Onları hidâyete erdirmek senin üzerine (vazife) değildir. Fakat Allah dilediği kimseyi hidâyete erdirir. Her ne hayır infak ederseniz kendi faydanızadır. Zaten siz ancak Allah’ın rızasını kazanmak için infak edersiniz. Hayır türünden her neyi infak ederseniz, (karşılığı) size eksiksiz verilir ve size asla zulmedilmez.
272. Yani ey peygamber, sana düşen ancak tebliğ, insanları hayra teşvik etmek ve kötülüklerden de sakındırmaktır. Hidâyete erdirmeye gelince bu, Allah’ın elindedir. Ayrıca Yüce Allah gerçek mü’minlerden de şöylece haber vermektedir: Gerçek mü’minler ancak Rablerinin rızasını isteyerek, onun mükâfaatını umarak infak ederler. Çünkü imanları buna davet eder. Bu ise mü’minler için bir hayırdır, bir tezkiyedir. Ayrıca bu buyruk, onlara ihlâslı olmayı da hatırlatmktadır. Yüce Allah yaptıkları infakları bildiğini bir kez daha tekrarlamakta böylece nezdinde zerre ağırlığı kadar bir hayrın dahi asla kaybolmayacağını onlara bildirmektedir:“Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar zulmetmez. (Yapılan) bir iyilik olursa onu da kat kat artırır ve lütfundan büyük bir mükâfat verir.”(en-Nisâ, 4/40)“Hayır türünden her neyi infak ederseniz (karşılığı) size eksiksiz verilir” kıyamet gününde ecirlerinizi tastamam alırsınız. “ve size asla zulmedilmez.” İyiliklerinizden hiçbir şey hatta zerre kadar bile eksiltilmez, kötülüklerinize de hiçbir şey eklenmez.
Bakara 2:273
273- (Sadakalar) Allah yolunda kendilerini vakfetmiş, yeryüzünde dolaşmaya gücü yetmeyen, iffetli davranmalarından dolayı bilmeyenin kendilerini zengin sandığı, senin ise simalarından tanıdığın ve yüzsüzlük edip de insanlardan (bir şey) istemeyen o fakirler içindir. Şüphesiz hayır türünden her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir. 274- Mallarını gece-gündüz, gizli-açık infak edenler var ya, işte onların Rab’leri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.
273. Yani verdiğiniz sadakaları gereken araştırmayı yaparak, kendilerini Allah yoluna ve O’na itaate vakfetmiş, bununla birlikte mal kazanma istekleri bulunmayan ya da buna güçleri yetmeyen ve aynı zamanda da iffetli davranan, o nedenle de onları tanımayan kimsesinin kendilerini gördüğü vakit zengin zannettiği fakirleri bulmanız gerekir. “yüzsüzlük edip de insanlardan (bir şey) istemeyen” Ounlar hiçbir zaman istemezler. Eğer mecbur kaldıkları için isteyecek olsalar dahi isteklerinde yüzsüzlük edip ısrar etmezler. İşte bunlar ihtiyaçlarını gidermeleri için kendilerine infak edilen fakir kesimlerin en faziletlileridir. Onlara verilenle hacetleri giderilir, maksatlarını gerçekleştirmeleri için ve hayır yolunda onlara yardım edilmiş olur. Sabır, yaratıcının nimetini gözlemek ve yaratılmışlardan bir şey beklememek gibi nitelikleri dolayısı ile bu, onlara ilâhî bir mükâfat gibi olur. Bununla birlikte iyilik ve ihsan yollarında ve nerede olurlarsa olsunlar muhtaçlara infakta bulunmak elbetteki bir hayırdır, ecre sebeptir ve Allah nezdinde mükâfaatı görülecektir. Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
274. İşte bu şekilde infak edenleri Allah kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde gölgesinde barındıracaktır. Şüphesiz Allah onları pek çok hayırlara nail edecek, kederlerini, korkularını ve hoşlanmadıkları şeyleri onlardan uzak tutacaktır. “Rableri katında mükâfatları vardır” buyruğu da bu infak edenlerden her birisinin kendi durumuna uygun bir mükâfaatı vardır, demektir. Bu mükâfaatın özellikle “Rab’leri katında” olmakla tahsis edilmesi bu durumun ne kadar şerefli olduğuna ve ne büyük bir önem taşıdığına delildir. Nitekim sahih bir hadiste de şöyle buyrulmaktadır:“Şüphesiz ki kul helâl kazancından bir hurma tasadduk eder de Cebbar olan Allah onu eli ile alıp kabul eder ve o kimse için bu sadakayı tıpkı sizden herhangi birinin kendi tayını besleyip büyütmesi gibi besleyip büyütür. Nihayet o, kocaman bir dağ gibi oluverir.”
Bakara 2:274
273- (Sadakalar) Allah yolunda kendilerini vakfetmiş, yeryüzünde dolaşmaya gücü yetmeyen, iffetli davranmalarından dolayı bilmeyenin kendilerini zengin sandığı, senin ise simalarından tanıdığın ve yüzsüzlük edip de insanlardan (bir şey) istemeyen o fakirler içindir. Şüphesiz hayır türünden her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir. 274- Mallarını gece-gündüz, gizli-açık infak edenler var ya, işte onların Rab’leri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.
273. Yani verdiğiniz sadakaları gereken araştırmayı yaparak, kendilerini Allah yoluna ve O’na itaate vakfetmiş, bununla birlikte mal kazanma istekleri bulunmayan ya da buna güçleri yetmeyen ve aynı zamanda da iffetli davranan, o nedenle de onları tanımayan kimsesinin kendilerini gördüğü vakit zengin zannettiği fakirleri bulmanız gerekir. “yüzsüzlük edip de insanlardan (bir şey) istemeyen” Ounlar hiçbir zaman istemezler. Eğer mecbur kaldıkları için isteyecek olsalar dahi isteklerinde yüzsüzlük edip ısrar etmezler. İşte bunlar ihtiyaçlarını gidermeleri için kendilerine infak edilen fakir kesimlerin en faziletlileridir. Onlara verilenle hacetleri giderilir, maksatlarını gerçekleştirmeleri için ve hayır yolunda onlara yardım edilmiş olur. Sabır, yaratıcının nimetini gözlemek ve yaratılmışlardan bir şey beklememek gibi nitelikleri dolayısı ile bu, onlara ilâhî bir mükâfat gibi olur. Bununla birlikte iyilik ve ihsan yollarında ve nerede olurlarsa olsunlar muhtaçlara infakta bulunmak elbetteki bir hayırdır, ecre sebeptir ve Allah nezdinde mükâfaatı görülecektir. Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
274. İşte bu şekilde infak edenleri Allah kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde gölgesinde barındıracaktır. Şüphesiz Allah onları pek çok hayırlara nail edecek, kederlerini, korkularını ve hoşlanmadıkları şeyleri onlardan uzak tutacaktır. “Rableri katında mükâfatları vardır” buyruğu da bu infak edenlerden her birisinin kendi durumuna uygun bir mükâfaatı vardır, demektir. Bu mükâfaatın özellikle “Rab’leri katında” olmakla tahsis edilmesi bu durumun ne kadar şerefli olduğuna ve ne büyük bir önem taşıdığına delildir. Nitekim sahih bir hadiste de şöyle buyrulmaktadır:“Şüphesiz ki kul helâl kazancından bir hurma tasadduk eder de Cebbar olan Allah onu eli ile alıp kabul eder ve o kimse için bu sadakayı tıpkı sizden herhangi birinin kendi tayını besleyip büyütmesi gibi besleyip büyütür. Nihayet o, kocaman bir dağ gibi oluverir.”
Bakara 2:275
275- Faiz yiyenler (kabirlerinden) ancak şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar. Bu onların:“Alışveriş de tıpkı faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Hâlbuki Allah alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır. Artık kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faizden) vazgeçerse geçmişte olanlar kendisinindir. İşi de Allah’a kalmıştır. Kim de (tekrar faize) dönerse işte onlar cehennemliktir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. 276- Allah faizi yok eder, sadakaları ise artırır. Allah küfürde direnen ve günahta iler giden hiç kimseyi sevmez. 277- Şüphesiz iman edip salih amel işleyenlerin, namazı dosdoğru kılanların ve zekât verelerin Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. 278- Ey iman edenler! Eğer mü’min iseniz Allah’tan korunup sakının ve faizden arta kalanı bırakın! 279- Eğer yapmazsanız, Allah’ın ve Rasûlünün size savaş açtığını bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeleriniz yine sizindir. (Böylece) ne zulmetmiş, ne de zulme uğramış olursunuz. 280- Eğer o (borçlu) darlık içinde ise geniş bir zamana kadar ona mühlet verin. (Alacağınızı) ona sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz. 281- Öyle bir günden korkun ki, o günde Allah’a döndürüleceksiniz sonra da herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.
275. Yüce Allah infak edenlerin halini, onların Allah nezdindeki hayırlı mükâfaatlarını, onların affedilecek büyük ve küçük günahlarını söz konusu ettikten sonra faiz ehli ve helâl olmayan muameleler yapan zalimleri söz konusu ederek bunların da amellerine uygun cezalandırılacaklarını bildirmektedir. Bunlar dünyada iken haram kazançlar peşinde deliler gibi koştukları için berzahta ve Kıyamet gününde kabirlerinden kalkacakları vakit yahut da öldükten sonra diriltilip mahşere gelecekleri sırada “şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar.” Yani bunlar cinnetten ve saraya yakalanmaktan dolayı şeytanın çarptığı kimseler gibi olacaklardır. Bu da onlar için bir ceza, bir rüsvaylık ve rezilliklerini artırmak için bir teşhir, konumlarına ve:“Alış-veriş de tıpkı riba gibidir” sözlerini açıkça söyleyip ifade etmelerine uygun bir cezadır. Onlar Allah’ın helâl kıldığı bir şeyle haram kıldığı bir şeyi aynı kefeye koymak cüretkârlığını göstermiş, bu yolla da faizi mubah saymışlardır. Daha sonra Yüce Allah faiz alıp verenlere de diğerlerine de tevbe etmelerini teklif ederek:“Artık kime Rabbinden bir öğüt” yani vaad ve tehdidin beraberinde bulunduğu bir açıklama “gelir de” alıp verdikleri fâizden “vazgeçerse geçmişte olanlar” yani işlemek cesaretini gösterip de sonradan tevbe ettikleri şey “kendisinindir. İşi” geleceğindeki durumu “da Allah’a aittir.” Tevbesini sürdürecek olursa şüphesiz Allah, iyi işler yapaların mükâfaatını boşa çıkarmayacaktır. “Kim” Yüce Allah’ın açıklamasından, öğüdünden ve fâiz yemenin tehdidini belirtmesinden sonra “dönerse onlar da cehennemliktir, onlar orada ebedi kalıcıdırlar.” Bu buyrukta faizin cehenneme girmeyi ve orada ebedi kalmayı gerektirdiği belirtilmektedir. Buna sebep ise faizin oldukça çirkin oluşudur. Ancak bu, cehennemde ebedi kalmanın engeli olan iman bulunmadığı takdirde söz konusudur. Bu husus da şartlarının varlığına ve manilerinin yokluğuna bağlı olan hükümlerden birisidir. Diğer tehdit âyetlerinde olduğu gibi bu buyrukta da Haricilerin lehine delil olacak bir şey yoktur. Çünkü bize farz olan Kitap ve Sünnetin bütün naslarını tasdik etmektir. Kul naslarda tevâtüren ifade edilen hususlara iman etmelidir. Bunlardan biri de kalbinde en küçük hardal tanesi ağırlığı kadar imandan eser bulunan bir kimsenin cehennemden çıkacağıdır. Bir diğeri de cehenneme girmeyi gerektiren helâk edici büyük günahları işleyenin -tevbe etmemiş ise- cehenneme girmeyi hak ettiğidir.
276. Daha sonra Yüce Allah faizcilerin kazançlarının bereketlerini gidereceğini, buna karşılık infak edip tasaddukta bulunanların sadakalarını bereketlendirip artıracağını haber vermektedir. Oysa insanlardan çoğunun hatırına ilk gelen, bunun aksidir:“İnfak malı eksiltir, faiz ise onu artırır”. Ne var ki rızkın kaynağı ve bunun sonuçlarının husule gelmesi Allah’tandır. Allah’ın nezdindeki ise ancak Allah’a itaat ve O’nun emirlerine uymakla elde edilebilir. Buna göre fâize cesaret gösteren kimseyi Allah maksadının tam zıddı ile cezalandırır. Bu da tecrübe ile müşahade olunmuş bir husustur. Zaten “sözü Allah’tan daha doğru kim olabilir ki?”(en-Nisa, 4/22)“Allah küfürde direnen (nankör) ve günahta ileri giden hiç kimseyi sevmez.” Bu ise hem Allah’ın nimetine karşı nankörlük edip Rabbinin lütfunu inkâr eden bir kimsedir. Hem de masiyetler üzerinde ısrar ederek günah kazanan bir kimsedir. Âyet-i kerimenin mefhumu da şudur: Yüce Allah nimetlerine çokça şükreden, küçük ve büyük günahlarından tevbe eden kimseleri sever. Daha sonra Yüce Allah bu âyet-i kerime ile diğer fâiz âyetleri arasında bir diğer âyet-i kerime zikretmektedir ki bu da şu buyruktur:
277. Yüce Allah, haram kılmış olduğu fâizli kazançlardan uzak durmanın en büyük sebebinin, imanı ve imanın haklarını özellikle de namaz ve zekatı tamama erdirmek olduğunu beyan etmektedir. Çünkü namaz çirkin işlerden ve kötülükten alıkoyar. Zekât ise insanlara iyilikte bulunmaktır ki bu da faiz alıp vermeye aykırıdır. Zira fâiz insanlara bir zulüm ve onlara yapılabilecek büyük bir kötülüktür. 278-279. Yüce Allah hitabını mü’minlere yönelterek onlara kendisinden korunup sakınmalarını ve bundan önce yaptıkları faiz alıp verme işlemlerinden arta kalanını bırakmalarını ve ondan vazgeçmelerini emretmektedir. Eğer bunu yapmayacak olurlarsa da Allah’a ve Rasûlüne karşı savaşan kimseler konumunda olacaklarını belirtmektedir. Bu da faizin ne kadar çirkin olduğunun en büyük delillerindendir. Çünkü Yüce Allah burada faiz alıp vermekte ısrar eden kimseleri Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaş açmış kimseler olarak ifade etmektedir. Daha sonra da:“Eğer tevbe ederseniz” yani faizli işlemlerden vazgeçerseniz “sermayeleriniz yine sizindir. (Böylece) ne” faiz almak sureti ile insanlara “zulmetmiş, ne de” ana sermayenizi daha az almak sureti ile “zulme uğramış olursunuz.” Faizden vazgeçip tevbe eden herkesin bu işlemi eğer haram kılınışından önce ise geçmişte aldıkları onundur, işi de Allah’a kalmıştır. Şâyet hali hazırda mevcut bir işlem ise o takdirde yalnızca sermayesini almakla yetinmesi gerekir. Eğer daha fazla alacak olursa faiz alma cesaretini göstermiş olur. Bu âyet-i kerimede faizin haram kılınış hikmeti açıklanmaktadır. Bu da muhtaç kimselere verilen borcun fazlası ile geri alınmasının zulüm olmasıdır. Hâlbuki borçlu ve ödeme zorluğu çekenlere (faiz almak şöyle dursun) mühlet tanımak gerekir. İşte bundan dolayı Allah, devamla şöyle buyrulmaktadır:
280-281. Yani eğer borçlu kişi ödeme zorluğu çekiyor ise alacaklısının ona kolaylıkla ödeyeceği bir vakte kadar süre tanıması icab eder. Buna karşılık borçlu kişinin de mubah olan herhangi bir yolla ödeme imkânı bulduğu takdirde borcunu ödemesi icab eder. Şâyet alacaklı kişi borcunun tamamını veya bir bölümünü bağışlayarak borçlusuna tasaddukta bulunacak olursa bu, alacaklı için daha hayırlıdır. Kişinin Yüce Allah’a döneceğini, bir gün gelip amelinin karşılığını göreceğini, zerre miktarı dahi kendisine zulmedilmeyeceğini bilmesi, kulun şer’î emirlere uymasını kolaylaştırır ve faizli ilişkilerden uzak durmasını sağlar. Nitekim Yüce Allah bu ayetlerin sonunda şöyle buyurmuştur:“Öyle bir günden korkun ki, o günde Allah’a döndürüleceksiniz sonra da herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.”
Bakara 2:276
275- Faiz yiyenler (kabirlerinden) ancak şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar. Bu onların:“Alışveriş de tıpkı faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Hâlbuki Allah alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır. Artık kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faizden) vazgeçerse geçmişte olanlar kendisinindir. İşi de Allah’a kalmıştır. Kim de (tekrar faize) dönerse işte onlar cehennemliktir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. 276- Allah faizi yok eder, sadakaları ise artırır. Allah küfürde direnen ve günahta iler giden hiç kimseyi sevmez. 277- Şüphesiz iman edip salih amel işleyenlerin, namazı dosdoğru kılanların ve zekât verelerin Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. 278- Ey iman edenler! Eğer mü’min iseniz Allah’tan korunup sakının ve faizden arta kalanı bırakın! 279- Eğer yapmazsanız, Allah’ın ve Rasûlünün size savaş açtığını bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeleriniz yine sizindir. (Böylece) ne zulmetmiş, ne de zulme uğramış olursunuz. 280- Eğer o (borçlu) darlık içinde ise geniş bir zamana kadar ona mühlet verin. (Alacağınızı) ona sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz. 281- Öyle bir günden korkun ki, o günde Allah’a döndürüleceksiniz sonra da herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.
275. Yüce Allah infak edenlerin halini, onların Allah nezdindeki hayırlı mükâfaatlarını, onların affedilecek büyük ve küçük günahlarını söz konusu ettikten sonra faiz ehli ve helâl olmayan muameleler yapan zalimleri söz konusu ederek bunların da amellerine uygun cezalandırılacaklarını bildirmektedir. Bunlar dünyada iken haram kazançlar peşinde deliler gibi koştukları için berzahta ve Kıyamet gününde kabirlerinden kalkacakları vakit yahut da öldükten sonra diriltilip mahşere gelecekleri sırada “şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar.” Yani bunlar cinnetten ve saraya yakalanmaktan dolayı şeytanın çarptığı kimseler gibi olacaklardır. Bu da onlar için bir ceza, bir rüsvaylık ve rezilliklerini artırmak için bir teşhir, konumlarına ve:“Alış-veriş de tıpkı riba gibidir” sözlerini açıkça söyleyip ifade etmelerine uygun bir cezadır. Onlar Allah’ın helâl kıldığı bir şeyle haram kıldığı bir şeyi aynı kefeye koymak cüretkârlığını göstermiş, bu yolla da faizi mubah saymışlardır. Daha sonra Yüce Allah faiz alıp verenlere de diğerlerine de tevbe etmelerini teklif ederek:“Artık kime Rabbinden bir öğüt” yani vaad ve tehdidin beraberinde bulunduğu bir açıklama “gelir de” alıp verdikleri fâizden “vazgeçerse geçmişte olanlar” yani işlemek cesaretini gösterip de sonradan tevbe ettikleri şey “kendisinindir. İşi” geleceğindeki durumu “da Allah’a aittir.” Tevbesini sürdürecek olursa şüphesiz Allah, iyi işler yapaların mükâfaatını boşa çıkarmayacaktır. “Kim” Yüce Allah’ın açıklamasından, öğüdünden ve fâiz yemenin tehdidini belirtmesinden sonra “dönerse onlar da cehennemliktir, onlar orada ebedi kalıcıdırlar.” Bu buyrukta faizin cehenneme girmeyi ve orada ebedi kalmayı gerektirdiği belirtilmektedir. Buna sebep ise faizin oldukça çirkin oluşudur. Ancak bu, cehennemde ebedi kalmanın engeli olan iman bulunmadığı takdirde söz konusudur. Bu husus da şartlarının varlığına ve manilerinin yokluğuna bağlı olan hükümlerden birisidir. Diğer tehdit âyetlerinde olduğu gibi bu buyrukta da Haricilerin lehine delil olacak bir şey yoktur. Çünkü bize farz olan Kitap ve Sünnetin bütün naslarını tasdik etmektir. Kul naslarda tevâtüren ifade edilen hususlara iman etmelidir. Bunlardan biri de kalbinde en küçük hardal tanesi ağırlığı kadar imandan eser bulunan bir kimsenin cehennemden çıkacağıdır. Bir diğeri de cehenneme girmeyi gerektiren helâk edici büyük günahları işleyenin -tevbe etmemiş ise- cehenneme girmeyi hak ettiğidir.
276. Daha sonra Yüce Allah faizcilerin kazançlarının bereketlerini gidereceğini, buna karşılık infak edip tasaddukta bulunanların sadakalarını bereketlendirip artıracağını haber vermektedir. Oysa insanlardan çoğunun hatırına ilk gelen, bunun aksidir:“İnfak malı eksiltir, faiz ise onu artırır”. Ne var ki rızkın kaynağı ve bunun sonuçlarının husule gelmesi Allah’tandır. Allah’ın nezdindeki ise ancak Allah’a itaat ve O’nun emirlerine uymakla elde edilebilir. Buna göre fâize cesaret gösteren kimseyi Allah maksadının tam zıddı ile cezalandırır. Bu da tecrübe ile müşahade olunmuş bir husustur. Zaten “sözü Allah’tan daha doğru kim olabilir ki?”(en-Nisa, 4/22)“Allah küfürde direnen (nankör) ve günahta ileri giden hiç kimseyi sevmez.” Bu ise hem Allah’ın nimetine karşı nankörlük edip Rabbinin lütfunu inkâr eden bir kimsedir. Hem de masiyetler üzerinde ısrar ederek günah kazanan bir kimsedir. Âyet-i kerimenin mefhumu da şudur: Yüce Allah nimetlerine çokça şükreden, küçük ve büyük günahlarından tevbe eden kimseleri sever. Daha sonra Yüce Allah bu âyet-i kerime ile diğer fâiz âyetleri arasında bir diğer âyet-i kerime zikretmektedir ki bu da şu buyruktur:
277. Yüce Allah, haram kılmış olduğu fâizli kazançlardan uzak durmanın en büyük sebebinin, imanı ve imanın haklarını özellikle de namaz ve zekatı tamama erdirmek olduğunu beyan etmektedir. Çünkü namaz çirkin işlerden ve kötülükten alıkoyar. Zekât ise insanlara iyilikte bulunmaktır ki bu da faiz alıp vermeye aykırıdır. Zira fâiz insanlara bir zulüm ve onlara yapılabilecek büyük bir kötülüktür. 278-279. Yüce Allah hitabını mü’minlere yönelterek onlara kendisinden korunup sakınmalarını ve bundan önce yaptıkları faiz alıp verme işlemlerinden arta kalanını bırakmalarını ve ondan vazgeçmelerini emretmektedir. Eğer bunu yapmayacak olurlarsa da Allah’a ve Rasûlüne karşı savaşan kimseler konumunda olacaklarını belirtmektedir. Bu da faizin ne kadar çirkin olduğunun en büyük delillerindendir. Çünkü Yüce Allah burada faiz alıp vermekte ısrar eden kimseleri Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaş açmış kimseler olarak ifade etmektedir. Daha sonra da:“Eğer tevbe ederseniz” yani faizli işlemlerden vazgeçerseniz “sermayeleriniz yine sizindir. (Böylece) ne” faiz almak sureti ile insanlara “zulmetmiş, ne de” ana sermayenizi daha az almak sureti ile “zulme uğramış olursunuz.” Faizden vazgeçip tevbe eden herkesin bu işlemi eğer haram kılınışından önce ise geçmişte aldıkları onundur, işi de Allah’a kalmıştır. Şâyet hali hazırda mevcut bir işlem ise o takdirde yalnızca sermayesini almakla yetinmesi gerekir. Eğer daha fazla alacak olursa faiz alma cesaretini göstermiş olur. Bu âyet-i kerimede faizin haram kılınış hikmeti açıklanmaktadır. Bu da muhtaç kimselere verilen borcun fazlası ile geri alınmasının zulüm olmasıdır. Hâlbuki borçlu ve ödeme zorluğu çekenlere (faiz almak şöyle dursun) mühlet tanımak gerekir. İşte bundan dolayı Allah, devamla şöyle buyrulmaktadır:
280-281. Yani eğer borçlu kişi ödeme zorluğu çekiyor ise alacaklısının ona kolaylıkla ödeyeceği bir vakte kadar süre tanıması icab eder. Buna karşılık borçlu kişinin de mubah olan herhangi bir yolla ödeme imkânı bulduğu takdirde borcunu ödemesi icab eder. Şâyet alacaklı kişi borcunun tamamını veya bir bölümünü bağışlayarak borçlusuna tasaddukta bulunacak olursa bu, alacaklı için daha hayırlıdır. Kişinin Yüce Allah’a döneceğini, bir gün gelip amelinin karşılığını göreceğini, zerre miktarı dahi kendisine zulmedilmeyeceğini bilmesi, kulun şer’î emirlere uymasını kolaylaştırır ve faizli ilişkilerden uzak durmasını sağlar. Nitekim Yüce Allah bu ayetlerin sonunda şöyle buyurmuştur:“Öyle bir günden korkun ki, o günde Allah’a döndürüleceksiniz sonra da herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.”
Bakara 2:277
275- Faiz yiyenler (kabirlerinden) ancak şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar. Bu onların:“Alışveriş de tıpkı faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Hâlbuki Allah alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır. Artık kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faizden) vazgeçerse geçmişte olanlar kendisinindir. İşi de Allah’a kalmıştır. Kim de (tekrar faize) dönerse işte onlar cehennemliktir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. 276- Allah faizi yok eder, sadakaları ise artırır. Allah küfürde direnen ve günahta iler giden hiç kimseyi sevmez. 277- Şüphesiz iman edip salih amel işleyenlerin, namazı dosdoğru kılanların ve zekât verelerin Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. 278- Ey iman edenler! Eğer mü’min iseniz Allah’tan korunup sakının ve faizden arta kalanı bırakın! 279- Eğer yapmazsanız, Allah’ın ve Rasûlünün size savaş açtığını bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeleriniz yine sizindir. (Böylece) ne zulmetmiş, ne de zulme uğramış olursunuz. 280- Eğer o (borçlu) darlık içinde ise geniş bir zamana kadar ona mühlet verin. (Alacağınızı) ona sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz. 281- Öyle bir günden korkun ki, o günde Allah’a döndürüleceksiniz sonra da herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.
275. Yüce Allah infak edenlerin halini, onların Allah nezdindeki hayırlı mükâfaatlarını, onların affedilecek büyük ve küçük günahlarını söz konusu ettikten sonra faiz ehli ve helâl olmayan muameleler yapan zalimleri söz konusu ederek bunların da amellerine uygun cezalandırılacaklarını bildirmektedir. Bunlar dünyada iken haram kazançlar peşinde deliler gibi koştukları için berzahta ve Kıyamet gününde kabirlerinden kalkacakları vakit yahut da öldükten sonra diriltilip mahşere gelecekleri sırada “şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar.” Yani bunlar cinnetten ve saraya yakalanmaktan dolayı şeytanın çarptığı kimseler gibi olacaklardır. Bu da onlar için bir ceza, bir rüsvaylık ve rezilliklerini artırmak için bir teşhir, konumlarına ve:“Alış-veriş de tıpkı riba gibidir” sözlerini açıkça söyleyip ifade etmelerine uygun bir cezadır. Onlar Allah’ın helâl kıldığı bir şeyle haram kıldığı bir şeyi aynı kefeye koymak cüretkârlığını göstermiş, bu yolla da faizi mubah saymışlardır. Daha sonra Yüce Allah faiz alıp verenlere de diğerlerine de tevbe etmelerini teklif ederek:“Artık kime Rabbinden bir öğüt” yani vaad ve tehdidin beraberinde bulunduğu bir açıklama “gelir de” alıp verdikleri fâizden “vazgeçerse geçmişte olanlar” yani işlemek cesaretini gösterip de sonradan tevbe ettikleri şey “kendisinindir. İşi” geleceğindeki durumu “da Allah’a aittir.” Tevbesini sürdürecek olursa şüphesiz Allah, iyi işler yapaların mükâfaatını boşa çıkarmayacaktır. “Kim” Yüce Allah’ın açıklamasından, öğüdünden ve fâiz yemenin tehdidini belirtmesinden sonra “dönerse onlar da cehennemliktir, onlar orada ebedi kalıcıdırlar.” Bu buyrukta faizin cehenneme girmeyi ve orada ebedi kalmayı gerektirdiği belirtilmektedir. Buna sebep ise faizin oldukça çirkin oluşudur. Ancak bu, cehennemde ebedi kalmanın engeli olan iman bulunmadığı takdirde söz konusudur. Bu husus da şartlarının varlığına ve manilerinin yokluğuna bağlı olan hükümlerden birisidir. Diğer tehdit âyetlerinde olduğu gibi bu buyrukta da Haricilerin lehine delil olacak bir şey yoktur. Çünkü bize farz olan Kitap ve Sünnetin bütün naslarını tasdik etmektir. Kul naslarda tevâtüren ifade edilen hususlara iman etmelidir. Bunlardan biri de kalbinde en küçük hardal tanesi ağırlığı kadar imandan eser bulunan bir kimsenin cehennemden çıkacağıdır. Bir diğeri de cehenneme girmeyi gerektiren helâk edici büyük günahları işleyenin -tevbe etmemiş ise- cehenneme girmeyi hak ettiğidir.
276. Daha sonra Yüce Allah faizcilerin kazançlarının bereketlerini gidereceğini, buna karşılık infak edip tasaddukta bulunanların sadakalarını bereketlendirip artıracağını haber vermektedir. Oysa insanlardan çoğunun hatırına ilk gelen, bunun aksidir:“İnfak malı eksiltir, faiz ise onu artırır”. Ne var ki rızkın kaynağı ve bunun sonuçlarının husule gelmesi Allah’tandır. Allah’ın nezdindeki ise ancak Allah’a itaat ve O’nun emirlerine uymakla elde edilebilir. Buna göre fâize cesaret gösteren kimseyi Allah maksadının tam zıddı ile cezalandırır. Bu da tecrübe ile müşahade olunmuş bir husustur. Zaten “sözü Allah’tan daha doğru kim olabilir ki?”(en-Nisa, 4/22)“Allah küfürde direnen (nankör) ve günahta ileri giden hiç kimseyi sevmez.” Bu ise hem Allah’ın nimetine karşı nankörlük edip Rabbinin lütfunu inkâr eden bir kimsedir. Hem de masiyetler üzerinde ısrar ederek günah kazanan bir kimsedir. Âyet-i kerimenin mefhumu da şudur: Yüce Allah nimetlerine çokça şükreden, küçük ve büyük günahlarından tevbe eden kimseleri sever. Daha sonra Yüce Allah bu âyet-i kerime ile diğer fâiz âyetleri arasında bir diğer âyet-i kerime zikretmektedir ki bu da şu buyruktur:
277. Yüce Allah, haram kılmış olduğu fâizli kazançlardan uzak durmanın en büyük sebebinin, imanı ve imanın haklarını özellikle de namaz ve zekatı tamama erdirmek olduğunu beyan etmektedir. Çünkü namaz çirkin işlerden ve kötülükten alıkoyar. Zekât ise insanlara iyilikte bulunmaktır ki bu da faiz alıp vermeye aykırıdır. Zira fâiz insanlara bir zulüm ve onlara yapılabilecek büyük bir kötülüktür. 278-279. Yüce Allah hitabını mü’minlere yönelterek onlara kendisinden korunup sakınmalarını ve bundan önce yaptıkları faiz alıp verme işlemlerinden arta kalanını bırakmalarını ve ondan vazgeçmelerini emretmektedir. Eğer bunu yapmayacak olurlarsa da Allah’a ve Rasûlüne karşı savaşan kimseler konumunda olacaklarını belirtmektedir. Bu da faizin ne kadar çirkin olduğunun en büyük delillerindendir. Çünkü Yüce Allah burada faiz alıp vermekte ısrar eden kimseleri Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaş açmış kimseler olarak ifade etmektedir. Daha sonra da:“Eğer tevbe ederseniz” yani faizli işlemlerden vazgeçerseniz “sermayeleriniz yine sizindir. (Böylece) ne” faiz almak sureti ile insanlara “zulmetmiş, ne de” ana sermayenizi daha az almak sureti ile “zulme uğramış olursunuz.” Faizden vazgeçip tevbe eden herkesin bu işlemi eğer haram kılınışından önce ise geçmişte aldıkları onundur, işi de Allah’a kalmıştır. Şâyet hali hazırda mevcut bir işlem ise o takdirde yalnızca sermayesini almakla yetinmesi gerekir. Eğer daha fazla alacak olursa faiz alma cesaretini göstermiş olur. Bu âyet-i kerimede faizin haram kılınış hikmeti açıklanmaktadır. Bu da muhtaç kimselere verilen borcun fazlası ile geri alınmasının zulüm olmasıdır. Hâlbuki borçlu ve ödeme zorluğu çekenlere (faiz almak şöyle dursun) mühlet tanımak gerekir. İşte bundan dolayı Allah, devamla şöyle buyrulmaktadır:
280-281. Yani eğer borçlu kişi ödeme zorluğu çekiyor ise alacaklısının ona kolaylıkla ödeyeceği bir vakte kadar süre tanıması icab eder. Buna karşılık borçlu kişinin de mubah olan herhangi bir yolla ödeme imkânı bulduğu takdirde borcunu ödemesi icab eder. Şâyet alacaklı kişi borcunun tamamını veya bir bölümünü bağışlayarak borçlusuna tasaddukta bulunacak olursa bu, alacaklı için daha hayırlıdır. Kişinin Yüce Allah’a döneceğini, bir gün gelip amelinin karşılığını göreceğini, zerre miktarı dahi kendisine zulmedilmeyeceğini bilmesi, kulun şer’î emirlere uymasını kolaylaştırır ve faizli ilişkilerden uzak durmasını sağlar. Nitekim Yüce Allah bu ayetlerin sonunda şöyle buyurmuştur:“Öyle bir günden korkun ki, o günde Allah’a döndürüleceksiniz sonra da herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.”
Bakara 2:278
275- Faiz yiyenler (kabirlerinden) ancak şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar. Bu onların:“Alışveriş de tıpkı faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Hâlbuki Allah alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır. Artık kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faizden) vazgeçerse geçmişte olanlar kendisinindir. İşi de Allah’a kalmıştır. Kim de (tekrar faize) dönerse işte onlar cehennemliktir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. 276- Allah faizi yok eder, sadakaları ise artırır. Allah küfürde direnen ve günahta iler giden hiç kimseyi sevmez. 277- Şüphesiz iman edip salih amel işleyenlerin, namazı dosdoğru kılanların ve zekât verelerin Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. 278- Ey iman edenler! Eğer mü’min iseniz Allah’tan korunup sakının ve faizden arta kalanı bırakın! 279- Eğer yapmazsanız, Allah’ın ve Rasûlünün size savaş açtığını bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeleriniz yine sizindir. (Böylece) ne zulmetmiş, ne de zulme uğramış olursunuz. 280- Eğer o (borçlu) darlık içinde ise geniş bir zamana kadar ona mühlet verin. (Alacağınızı) ona sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz. 281- Öyle bir günden korkun ki, o günde Allah’a döndürüleceksiniz sonra da herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.
275. Yüce Allah infak edenlerin halini, onların Allah nezdindeki hayırlı mükâfaatlarını, onların affedilecek büyük ve küçük günahlarını söz konusu ettikten sonra faiz ehli ve helâl olmayan muameleler yapan zalimleri söz konusu ederek bunların da amellerine uygun cezalandırılacaklarını bildirmektedir. Bunlar dünyada iken haram kazançlar peşinde deliler gibi koştukları için berzahta ve Kıyamet gününde kabirlerinden kalkacakları vakit yahut da öldükten sonra diriltilip mahşere gelecekleri sırada “şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar.” Yani bunlar cinnetten ve saraya yakalanmaktan dolayı şeytanın çarptığı kimseler gibi olacaklardır. Bu da onlar için bir ceza, bir rüsvaylık ve rezilliklerini artırmak için bir teşhir, konumlarına ve:“Alış-veriş de tıpkı riba gibidir” sözlerini açıkça söyleyip ifade etmelerine uygun bir cezadır. Onlar Allah’ın helâl kıldığı bir şeyle haram kıldığı bir şeyi aynı kefeye koymak cüretkârlığını göstermiş, bu yolla da faizi mubah saymışlardır. Daha sonra Yüce Allah faiz alıp verenlere de diğerlerine de tevbe etmelerini teklif ederek:“Artık kime Rabbinden bir öğüt” yani vaad ve tehdidin beraberinde bulunduğu bir açıklama “gelir de” alıp verdikleri fâizden “vazgeçerse geçmişte olanlar” yani işlemek cesaretini gösterip de sonradan tevbe ettikleri şey “kendisinindir. İşi” geleceğindeki durumu “da Allah’a aittir.” Tevbesini sürdürecek olursa şüphesiz Allah, iyi işler yapaların mükâfaatını boşa çıkarmayacaktır. “Kim” Yüce Allah’ın açıklamasından, öğüdünden ve fâiz yemenin tehdidini belirtmesinden sonra “dönerse onlar da cehennemliktir, onlar orada ebedi kalıcıdırlar.” Bu buyrukta faizin cehenneme girmeyi ve orada ebedi kalmayı gerektirdiği belirtilmektedir. Buna sebep ise faizin oldukça çirkin oluşudur. Ancak bu, cehennemde ebedi kalmanın engeli olan iman bulunmadığı takdirde söz konusudur. Bu husus da şartlarının varlığına ve manilerinin yokluğuna bağlı olan hükümlerden birisidir. Diğer tehdit âyetlerinde olduğu gibi bu buyrukta da Haricilerin lehine delil olacak bir şey yoktur. Çünkü bize farz olan Kitap ve Sünnetin bütün naslarını tasdik etmektir. Kul naslarda tevâtüren ifade edilen hususlara iman etmelidir. Bunlardan biri de kalbinde en küçük hardal tanesi ağırlığı kadar imandan eser bulunan bir kimsenin cehennemden çıkacağıdır. Bir diğeri de cehenneme girmeyi gerektiren helâk edici büyük günahları işleyenin -tevbe etmemiş ise- cehenneme girmeyi hak ettiğidir.
276. Daha sonra Yüce Allah faizcilerin kazançlarının bereketlerini gidereceğini, buna karşılık infak edip tasaddukta bulunanların sadakalarını bereketlendirip artıracağını haber vermektedir. Oysa insanlardan çoğunun hatırına ilk gelen, bunun aksidir:“İnfak malı eksiltir, faiz ise onu artırır”. Ne var ki rızkın kaynağı ve bunun sonuçlarının husule gelmesi Allah’tandır. Allah’ın nezdindeki ise ancak Allah’a itaat ve O’nun emirlerine uymakla elde edilebilir. Buna göre fâize cesaret gösteren kimseyi Allah maksadının tam zıddı ile cezalandırır. Bu da tecrübe ile müşahade olunmuş bir husustur. Zaten “sözü Allah’tan daha doğru kim olabilir ki?”(en-Nisa, 4/22)“Allah küfürde direnen (nankör) ve günahta ileri giden hiç kimseyi sevmez.” Bu ise hem Allah’ın nimetine karşı nankörlük edip Rabbinin lütfunu inkâr eden bir kimsedir. Hem de masiyetler üzerinde ısrar ederek günah kazanan bir kimsedir. Âyet-i kerimenin mefhumu da şudur: Yüce Allah nimetlerine çokça şükreden, küçük ve büyük günahlarından tevbe eden kimseleri sever. Daha sonra Yüce Allah bu âyet-i kerime ile diğer fâiz âyetleri arasında bir diğer âyet-i kerime zikretmektedir ki bu da şu buyruktur:
277. Yüce Allah, haram kılmış olduğu fâizli kazançlardan uzak durmanın en büyük sebebinin, imanı ve imanın haklarını özellikle de namaz ve zekatı tamama erdirmek olduğunu beyan etmektedir. Çünkü namaz çirkin işlerden ve kötülükten alıkoyar. Zekât ise insanlara iyilikte bulunmaktır ki bu da faiz alıp vermeye aykırıdır. Zira fâiz insanlara bir zulüm ve onlara yapılabilecek büyük bir kötülüktür. 278-279. Yüce Allah hitabını mü’minlere yönelterek onlara kendisinden korunup sakınmalarını ve bundan önce yaptıkları faiz alıp verme işlemlerinden arta kalanını bırakmalarını ve ondan vazgeçmelerini emretmektedir. Eğer bunu yapmayacak olurlarsa da Allah’a ve Rasûlüne karşı savaşan kimseler konumunda olacaklarını belirtmektedir. Bu da faizin ne kadar çirkin olduğunun en büyük delillerindendir. Çünkü Yüce Allah burada faiz alıp vermekte ısrar eden kimseleri Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaş açmış kimseler olarak ifade etmektedir. Daha sonra da:“Eğer tevbe ederseniz” yani faizli işlemlerden vazgeçerseniz “sermayeleriniz yine sizindir. (Böylece) ne” faiz almak sureti ile insanlara “zulmetmiş, ne de” ana sermayenizi daha az almak sureti ile “zulme uğramış olursunuz.” Faizden vazgeçip tevbe eden herkesin bu işlemi eğer haram kılınışından önce ise geçmişte aldıkları onundur, işi de Allah’a kalmıştır. Şâyet hali hazırda mevcut bir işlem ise o takdirde yalnızca sermayesini almakla yetinmesi gerekir. Eğer daha fazla alacak olursa faiz alma cesaretini göstermiş olur. Bu âyet-i kerimede faizin haram kılınış hikmeti açıklanmaktadır. Bu da muhtaç kimselere verilen borcun fazlası ile geri alınmasının zulüm olmasıdır. Hâlbuki borçlu ve ödeme zorluğu çekenlere (faiz almak şöyle dursun) mühlet tanımak gerekir. İşte bundan dolayı Allah, devamla şöyle buyrulmaktadır:
280-281. Yani eğer borçlu kişi ödeme zorluğu çekiyor ise alacaklısının ona kolaylıkla ödeyeceği bir vakte kadar süre tanıması icab eder. Buna karşılık borçlu kişinin de mubah olan herhangi bir yolla ödeme imkânı bulduğu takdirde borcunu ödemesi icab eder. Şâyet alacaklı kişi borcunun tamamını veya bir bölümünü bağışlayarak borçlusuna tasaddukta bulunacak olursa bu, alacaklı için daha hayırlıdır. Kişinin Yüce Allah’a döneceğini, bir gün gelip amelinin karşılığını göreceğini, zerre miktarı dahi kendisine zulmedilmeyeceğini bilmesi, kulun şer’î emirlere uymasını kolaylaştırır ve faizli ilişkilerden uzak durmasını sağlar. Nitekim Yüce Allah bu ayetlerin sonunda şöyle buyurmuştur:“Öyle bir günden korkun ki, o günde Allah’a döndürüleceksiniz sonra da herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.”
Bakara 2:279
275- Faiz yiyenler (kabirlerinden) ancak şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar. Bu onların:“Alışveriş de tıpkı faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Hâlbuki Allah alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır. Artık kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faizden) vazgeçerse geçmişte olanlar kendisinindir. İşi de Allah’a kalmıştır. Kim de (tekrar faize) dönerse işte onlar cehennemliktir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. 276- Allah faizi yok eder, sadakaları ise artırır. Allah küfürde direnen ve günahta iler giden hiç kimseyi sevmez. 277- Şüphesiz iman edip salih amel işleyenlerin, namazı dosdoğru kılanların ve zekât verelerin Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. 278- Ey iman edenler! Eğer mü’min iseniz Allah’tan korunup sakının ve faizden arta kalanı bırakın! 279- Eğer yapmazsanız, Allah’ın ve Rasûlünün size savaş açtığını bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeleriniz yine sizindir. (Böylece) ne zulmetmiş, ne de zulme uğramış olursunuz. 280- Eğer o (borçlu) darlık içinde ise geniş bir zamana kadar ona mühlet verin. (Alacağınızı) ona sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz. 281- Öyle bir günden korkun ki, o günde Allah’a döndürüleceksiniz sonra da herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.
275. Yüce Allah infak edenlerin halini, onların Allah nezdindeki hayırlı mükâfaatlarını, onların affedilecek büyük ve küçük günahlarını söz konusu ettikten sonra faiz ehli ve helâl olmayan muameleler yapan zalimleri söz konusu ederek bunların da amellerine uygun cezalandırılacaklarını bildirmektedir. Bunlar dünyada iken haram kazançlar peşinde deliler gibi koştukları için berzahta ve Kıyamet gününde kabirlerinden kalkacakları vakit yahut da öldükten sonra diriltilip mahşere gelecekleri sırada “şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar.” Yani bunlar cinnetten ve saraya yakalanmaktan dolayı şeytanın çarptığı kimseler gibi olacaklardır. Bu da onlar için bir ceza, bir rüsvaylık ve rezilliklerini artırmak için bir teşhir, konumlarına ve:“Alış-veriş de tıpkı riba gibidir” sözlerini açıkça söyleyip ifade etmelerine uygun bir cezadır. Onlar Allah’ın helâl kıldığı bir şeyle haram kıldığı bir şeyi aynı kefeye koymak cüretkârlığını göstermiş, bu yolla da faizi mubah saymışlardır. Daha sonra Yüce Allah faiz alıp verenlere de diğerlerine de tevbe etmelerini teklif ederek:“Artık kime Rabbinden bir öğüt” yani vaad ve tehdidin beraberinde bulunduğu bir açıklama “gelir de” alıp verdikleri fâizden “vazgeçerse geçmişte olanlar” yani işlemek cesaretini gösterip de sonradan tevbe ettikleri şey “kendisinindir. İşi” geleceğindeki durumu “da Allah’a aittir.” Tevbesini sürdürecek olursa şüphesiz Allah, iyi işler yapaların mükâfaatını boşa çıkarmayacaktır. “Kim” Yüce Allah’ın açıklamasından, öğüdünden ve fâiz yemenin tehdidini belirtmesinden sonra “dönerse onlar da cehennemliktir, onlar orada ebedi kalıcıdırlar.” Bu buyrukta faizin cehenneme girmeyi ve orada ebedi kalmayı gerektirdiği belirtilmektedir. Buna sebep ise faizin oldukça çirkin oluşudur. Ancak bu, cehennemde ebedi kalmanın engeli olan iman bulunmadığı takdirde söz konusudur. Bu husus da şartlarının varlığına ve manilerinin yokluğuna bağlı olan hükümlerden birisidir. Diğer tehdit âyetlerinde olduğu gibi bu buyrukta da Haricilerin lehine delil olacak bir şey yoktur. Çünkü bize farz olan Kitap ve Sünnetin bütün naslarını tasdik etmektir. Kul naslarda tevâtüren ifade edilen hususlara iman etmelidir. Bunlardan biri de kalbinde en küçük hardal tanesi ağırlığı kadar imandan eser bulunan bir kimsenin cehennemden çıkacağıdır. Bir diğeri de cehenneme girmeyi gerektiren helâk edici büyük günahları işleyenin -tevbe etmemiş ise- cehenneme girmeyi hak ettiğidir.
276. Daha sonra Yüce Allah faizcilerin kazançlarının bereketlerini gidereceğini, buna karşılık infak edip tasaddukta bulunanların sadakalarını bereketlendirip artıracağını haber vermektedir. Oysa insanlardan çoğunun hatırına ilk gelen, bunun aksidir:“İnfak malı eksiltir, faiz ise onu artırır”. Ne var ki rızkın kaynağı ve bunun sonuçlarının husule gelmesi Allah’tandır. Allah’ın nezdindeki ise ancak Allah’a itaat ve O’nun emirlerine uymakla elde edilebilir. Buna göre fâize cesaret gösteren kimseyi Allah maksadının tam zıddı ile cezalandırır. Bu da tecrübe ile müşahade olunmuş bir husustur. Zaten “sözü Allah’tan daha doğru kim olabilir ki?”(en-Nisa, 4/22)“Allah küfürde direnen (nankör) ve günahta ileri giden hiç kimseyi sevmez.” Bu ise hem Allah’ın nimetine karşı nankörlük edip Rabbinin lütfunu inkâr eden bir kimsedir. Hem de masiyetler üzerinde ısrar ederek günah kazanan bir kimsedir. Âyet-i kerimenin mefhumu da şudur: Yüce Allah nimetlerine çokça şükreden, küçük ve büyük günahlarından tevbe eden kimseleri sever. Daha sonra Yüce Allah bu âyet-i kerime ile diğer fâiz âyetleri arasında bir diğer âyet-i kerime zikretmektedir ki bu da şu buyruktur:
277. Yüce Allah, haram kılmış olduğu fâizli kazançlardan uzak durmanın en büyük sebebinin, imanı ve imanın haklarını özellikle de namaz ve zekatı tamama erdirmek olduğunu beyan etmektedir. Çünkü namaz çirkin işlerden ve kötülükten alıkoyar. Zekât ise insanlara iyilikte bulunmaktır ki bu da faiz alıp vermeye aykırıdır. Zira fâiz insanlara bir zulüm ve onlara yapılabilecek büyük bir kötülüktür. 278-279. Yüce Allah hitabını mü’minlere yönelterek onlara kendisinden korunup sakınmalarını ve bundan önce yaptıkları faiz alıp verme işlemlerinden arta kalanını bırakmalarını ve ondan vazgeçmelerini emretmektedir. Eğer bunu yapmayacak olurlarsa da Allah’a ve Rasûlüne karşı savaşan kimseler konumunda olacaklarını belirtmektedir. Bu da faizin ne kadar çirkin olduğunun en büyük delillerindendir. Çünkü Yüce Allah burada faiz alıp vermekte ısrar eden kimseleri Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaş açmış kimseler olarak ifade etmektedir. Daha sonra da:“Eğer tevbe ederseniz” yani faizli işlemlerden vazgeçerseniz “sermayeleriniz yine sizindir. (Böylece) ne” faiz almak sureti ile insanlara “zulmetmiş, ne de” ana sermayenizi daha az almak sureti ile “zulme uğramış olursunuz.” Faizden vazgeçip tevbe eden herkesin bu işlemi eğer haram kılınışından önce ise geçmişte aldıkları onundur, işi de Allah’a kalmıştır. Şâyet hali hazırda mevcut bir işlem ise o takdirde yalnızca sermayesini almakla yetinmesi gerekir. Eğer daha fazla alacak olursa faiz alma cesaretini göstermiş olur. Bu âyet-i kerimede faizin haram kılınış hikmeti açıklanmaktadır. Bu da muhtaç kimselere verilen borcun fazlası ile geri alınmasının zulüm olmasıdır. Hâlbuki borçlu ve ödeme zorluğu çekenlere (faiz almak şöyle dursun) mühlet tanımak gerekir. İşte bundan dolayı Allah, devamla şöyle buyrulmaktadır:
280-281. Yani eğer borçlu kişi ödeme zorluğu çekiyor ise alacaklısının ona kolaylıkla ödeyeceği bir vakte kadar süre tanıması icab eder. Buna karşılık borçlu kişinin de mubah olan herhangi bir yolla ödeme imkânı bulduğu takdirde borcunu ödemesi icab eder. Şâyet alacaklı kişi borcunun tamamını veya bir bölümünü bağışlayarak borçlusuna tasaddukta bulunacak olursa bu, alacaklı için daha hayırlıdır. Kişinin Yüce Allah’a döneceğini, bir gün gelip amelinin karşılığını göreceğini, zerre miktarı dahi kendisine zulmedilmeyeceğini bilmesi, kulun şer’î emirlere uymasını kolaylaştırır ve faizli ilişkilerden uzak durmasını sağlar. Nitekim Yüce Allah bu ayetlerin sonunda şöyle buyurmuştur:“Öyle bir günden korkun ki, o günde Allah’a döndürüleceksiniz sonra da herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.”
Bakara 2:280
275- Faiz yiyenler (kabirlerinden) ancak şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar. Bu onların:“Alışveriş de tıpkı faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Hâlbuki Allah alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır. Artık kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faizden) vazgeçerse geçmişte olanlar kendisinindir. İşi de Allah’a kalmıştır. Kim de (tekrar faize) dönerse işte onlar cehennemliktir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. 276- Allah faizi yok eder, sadakaları ise artırır. Allah küfürde direnen ve günahta iler giden hiç kimseyi sevmez. 277- Şüphesiz iman edip salih amel işleyenlerin, namazı dosdoğru kılanların ve zekât verelerin Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. 278- Ey iman edenler! Eğer mü’min iseniz Allah’tan korunup sakının ve faizden arta kalanı bırakın! 279- Eğer yapmazsanız, Allah’ın ve Rasûlünün size savaş açtığını bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeleriniz yine sizindir. (Böylece) ne zulmetmiş, ne de zulme uğramış olursunuz. 280- Eğer o (borçlu) darlık içinde ise geniş bir zamana kadar ona mühlet verin. (Alacağınızı) ona sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz. 281- Öyle bir günden korkun ki, o günde Allah’a döndürüleceksiniz sonra da herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.
275. Yüce Allah infak edenlerin halini, onların Allah nezdindeki hayırlı mükâfaatlarını, onların affedilecek büyük ve küçük günahlarını söz konusu ettikten sonra faiz ehli ve helâl olmayan muameleler yapan zalimleri söz konusu ederek bunların da amellerine uygun cezalandırılacaklarını bildirmektedir. Bunlar dünyada iken haram kazançlar peşinde deliler gibi koştukları için berzahta ve Kıyamet gününde kabirlerinden kalkacakları vakit yahut da öldükten sonra diriltilip mahşere gelecekleri sırada “şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar.” Yani bunlar cinnetten ve saraya yakalanmaktan dolayı şeytanın çarptığı kimseler gibi olacaklardır. Bu da onlar için bir ceza, bir rüsvaylık ve rezilliklerini artırmak için bir teşhir, konumlarına ve:“Alış-veriş de tıpkı riba gibidir” sözlerini açıkça söyleyip ifade etmelerine uygun bir cezadır. Onlar Allah’ın helâl kıldığı bir şeyle haram kıldığı bir şeyi aynı kefeye koymak cüretkârlığını göstermiş, bu yolla da faizi mubah saymışlardır. Daha sonra Yüce Allah faiz alıp verenlere de diğerlerine de tevbe etmelerini teklif ederek:“Artık kime Rabbinden bir öğüt” yani vaad ve tehdidin beraberinde bulunduğu bir açıklama “gelir de” alıp verdikleri fâizden “vazgeçerse geçmişte olanlar” yani işlemek cesaretini gösterip de sonradan tevbe ettikleri şey “kendisinindir. İşi” geleceğindeki durumu “da Allah’a aittir.” Tevbesini sürdürecek olursa şüphesiz Allah, iyi işler yapaların mükâfaatını boşa çıkarmayacaktır. “Kim” Yüce Allah’ın açıklamasından, öğüdünden ve fâiz yemenin tehdidini belirtmesinden sonra “dönerse onlar da cehennemliktir, onlar orada ebedi kalıcıdırlar.” Bu buyrukta faizin cehenneme girmeyi ve orada ebedi kalmayı gerektirdiği belirtilmektedir. Buna sebep ise faizin oldukça çirkin oluşudur. Ancak bu, cehennemde ebedi kalmanın engeli olan iman bulunmadığı takdirde söz konusudur. Bu husus da şartlarının varlığına ve manilerinin yokluğuna bağlı olan hükümlerden birisidir. Diğer tehdit âyetlerinde olduğu gibi bu buyrukta da Haricilerin lehine delil olacak bir şey yoktur. Çünkü bize farz olan Kitap ve Sünnetin bütün naslarını tasdik etmektir. Kul naslarda tevâtüren ifade edilen hususlara iman etmelidir. Bunlardan biri de kalbinde en küçük hardal tanesi ağırlığı kadar imandan eser bulunan bir kimsenin cehennemden çıkacağıdır. Bir diğeri de cehenneme girmeyi gerektiren helâk edici büyük günahları işleyenin -tevbe etmemiş ise- cehenneme girmeyi hak ettiğidir.
276. Daha sonra Yüce Allah faizcilerin kazançlarının bereketlerini gidereceğini, buna karşılık infak edip tasaddukta bulunanların sadakalarını bereketlendirip artıracağını haber vermektedir. Oysa insanlardan çoğunun hatırına ilk gelen, bunun aksidir:“İnfak malı eksiltir, faiz ise onu artırır”. Ne var ki rızkın kaynağı ve bunun sonuçlarının husule gelmesi Allah’tandır. Allah’ın nezdindeki ise ancak Allah’a itaat ve O’nun emirlerine uymakla elde edilebilir. Buna göre fâize cesaret gösteren kimseyi Allah maksadının tam zıddı ile cezalandırır. Bu da tecrübe ile müşahade olunmuş bir husustur. Zaten “sözü Allah’tan daha doğru kim olabilir ki?”(en-Nisa, 4/22)“Allah küfürde direnen (nankör) ve günahta ileri giden hiç kimseyi sevmez.” Bu ise hem Allah’ın nimetine karşı nankörlük edip Rabbinin lütfunu inkâr eden bir kimsedir. Hem de masiyetler üzerinde ısrar ederek günah kazanan bir kimsedir. Âyet-i kerimenin mefhumu da şudur: Yüce Allah nimetlerine çokça şükreden, küçük ve büyük günahlarından tevbe eden kimseleri sever. Daha sonra Yüce Allah bu âyet-i kerime ile diğer fâiz âyetleri arasında bir diğer âyet-i kerime zikretmektedir ki bu da şu buyruktur:
277. Yüce Allah, haram kılmış olduğu fâizli kazançlardan uzak durmanın en büyük sebebinin, imanı ve imanın haklarını özellikle de namaz ve zekatı tamama erdirmek olduğunu beyan etmektedir. Çünkü namaz çirkin işlerden ve kötülükten alıkoyar. Zekât ise insanlara iyilikte bulunmaktır ki bu da faiz alıp vermeye aykırıdır. Zira fâiz insanlara bir zulüm ve onlara yapılabilecek büyük bir kötülüktür. 278-279. Yüce Allah hitabını mü’minlere yönelterek onlara kendisinden korunup sakınmalarını ve bundan önce yaptıkları faiz alıp verme işlemlerinden arta kalanını bırakmalarını ve ondan vazgeçmelerini emretmektedir. Eğer bunu yapmayacak olurlarsa da Allah’a ve Rasûlüne karşı savaşan kimseler konumunda olacaklarını belirtmektedir. Bu da faizin ne kadar çirkin olduğunun en büyük delillerindendir. Çünkü Yüce Allah burada faiz alıp vermekte ısrar eden kimseleri Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaş açmış kimseler olarak ifade etmektedir. Daha sonra da:“Eğer tevbe ederseniz” yani faizli işlemlerden vazgeçerseniz “sermayeleriniz yine sizindir. (Böylece) ne” faiz almak sureti ile insanlara “zulmetmiş, ne de” ana sermayenizi daha az almak sureti ile “zulme uğramış olursunuz.” Faizden vazgeçip tevbe eden herkesin bu işlemi eğer haram kılınışından önce ise geçmişte aldıkları onundur, işi de Allah’a kalmıştır. Şâyet hali hazırda mevcut bir işlem ise o takdirde yalnızca sermayesini almakla yetinmesi gerekir. Eğer daha fazla alacak olursa faiz alma cesaretini göstermiş olur. Bu âyet-i kerimede faizin haram kılınış hikmeti açıklanmaktadır. Bu da muhtaç kimselere verilen borcun fazlası ile geri alınmasının zulüm olmasıdır. Hâlbuki borçlu ve ödeme zorluğu çekenlere (faiz almak şöyle dursun) mühlet tanımak gerekir. İşte bundan dolayı Allah, devamla şöyle buyrulmaktadır:
280-281. Yani eğer borçlu kişi ödeme zorluğu çekiyor ise alacaklısının ona kolaylıkla ödeyeceği bir vakte kadar süre tanıması icab eder. Buna karşılık borçlu kişinin de mubah olan herhangi bir yolla ödeme imkânı bulduğu takdirde borcunu ödemesi icab eder. Şâyet alacaklı kişi borcunun tamamını veya bir bölümünü bağışlayarak borçlusuna tasaddukta bulunacak olursa bu, alacaklı için daha hayırlıdır. Kişinin Yüce Allah’a döneceğini, bir gün gelip amelinin karşılığını göreceğini, zerre miktarı dahi kendisine zulmedilmeyeceğini bilmesi, kulun şer’î emirlere uymasını kolaylaştırır ve faizli ilişkilerden uzak durmasını sağlar. Nitekim Yüce Allah bu ayetlerin sonunda şöyle buyurmuştur:“Öyle bir günden korkun ki, o günde Allah’a döndürüleceksiniz sonra da herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.”
Bakara 2:281
275- Faiz yiyenler (kabirlerinden) ancak şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar. Bu onların:“Alışveriş de tıpkı faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Hâlbuki Allah alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır. Artık kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faizden) vazgeçerse geçmişte olanlar kendisinindir. İşi de Allah’a kalmıştır. Kim de (tekrar faize) dönerse işte onlar cehennemliktir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. 276- Allah faizi yok eder, sadakaları ise artırır. Allah küfürde direnen ve günahta iler giden hiç kimseyi sevmez. 277- Şüphesiz iman edip salih amel işleyenlerin, namazı dosdoğru kılanların ve zekât verelerin Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. 278- Ey iman edenler! Eğer mü’min iseniz Allah’tan korunup sakının ve faizden arta kalanı bırakın! 279- Eğer yapmazsanız, Allah’ın ve Rasûlünün size savaş açtığını bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeleriniz yine sizindir. (Böylece) ne zulmetmiş, ne de zulme uğramış olursunuz. 280- Eğer o (borçlu) darlık içinde ise geniş bir zamana kadar ona mühlet verin. (Alacağınızı) ona sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz. 281- Öyle bir günden korkun ki, o günde Allah’a döndürüleceksiniz sonra da herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.
275. Yüce Allah infak edenlerin halini, onların Allah nezdindeki hayırlı mükâfaatlarını, onların affedilecek büyük ve küçük günahlarını söz konusu ettikten sonra faiz ehli ve helâl olmayan muameleler yapan zalimleri söz konusu ederek bunların da amellerine uygun cezalandırılacaklarını bildirmektedir. Bunlar dünyada iken haram kazançlar peşinde deliler gibi koştukları için berzahta ve Kıyamet gününde kabirlerinden kalkacakları vakit yahut da öldükten sonra diriltilip mahşere gelecekleri sırada “şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar.” Yani bunlar cinnetten ve saraya yakalanmaktan dolayı şeytanın çarptığı kimseler gibi olacaklardır. Bu da onlar için bir ceza, bir rüsvaylık ve rezilliklerini artırmak için bir teşhir, konumlarına ve:“Alış-veriş de tıpkı riba gibidir” sözlerini açıkça söyleyip ifade etmelerine uygun bir cezadır. Onlar Allah’ın helâl kıldığı bir şeyle haram kıldığı bir şeyi aynı kefeye koymak cüretkârlığını göstermiş, bu yolla da faizi mubah saymışlardır. Daha sonra Yüce Allah faiz alıp verenlere de diğerlerine de tevbe etmelerini teklif ederek:“Artık kime Rabbinden bir öğüt” yani vaad ve tehdidin beraberinde bulunduğu bir açıklama “gelir de” alıp verdikleri fâizden “vazgeçerse geçmişte olanlar” yani işlemek cesaretini gösterip de sonradan tevbe ettikleri şey “kendisinindir. İşi” geleceğindeki durumu “da Allah’a aittir.” Tevbesini sürdürecek olursa şüphesiz Allah, iyi işler yapaların mükâfaatını boşa çıkarmayacaktır. “Kim” Yüce Allah’ın açıklamasından, öğüdünden ve fâiz yemenin tehdidini belirtmesinden sonra “dönerse onlar da cehennemliktir, onlar orada ebedi kalıcıdırlar.” Bu buyrukta faizin cehenneme girmeyi ve orada ebedi kalmayı gerektirdiği belirtilmektedir. Buna sebep ise faizin oldukça çirkin oluşudur. Ancak bu, cehennemde ebedi kalmanın engeli olan iman bulunmadığı takdirde söz konusudur. Bu husus da şartlarının varlığına ve manilerinin yokluğuna bağlı olan hükümlerden birisidir. Diğer tehdit âyetlerinde olduğu gibi bu buyrukta da Haricilerin lehine delil olacak bir şey yoktur. Çünkü bize farz olan Kitap ve Sünnetin bütün naslarını tasdik etmektir. Kul naslarda tevâtüren ifade edilen hususlara iman etmelidir. Bunlardan biri de kalbinde en küçük hardal tanesi ağırlığı kadar imandan eser bulunan bir kimsenin cehennemden çıkacağıdır. Bir diğeri de cehenneme girmeyi gerektiren helâk edici büyük günahları işleyenin -tevbe etmemiş ise- cehenneme girmeyi hak ettiğidir.
276. Daha sonra Yüce Allah faizcilerin kazançlarının bereketlerini gidereceğini, buna karşılık infak edip tasaddukta bulunanların sadakalarını bereketlendirip artıracağını haber vermektedir. Oysa insanlardan çoğunun hatırına ilk gelen, bunun aksidir:“İnfak malı eksiltir, faiz ise onu artırır”. Ne var ki rızkın kaynağı ve bunun sonuçlarının husule gelmesi Allah’tandır. Allah’ın nezdindeki ise ancak Allah’a itaat ve O’nun emirlerine uymakla elde edilebilir. Buna göre fâize cesaret gösteren kimseyi Allah maksadının tam zıddı ile cezalandırır. Bu da tecrübe ile müşahade olunmuş bir husustur. Zaten “sözü Allah’tan daha doğru kim olabilir ki?”(en-Nisa, 4/22)“Allah küfürde direnen (nankör) ve günahta ileri giden hiç kimseyi sevmez.” Bu ise hem Allah’ın nimetine karşı nankörlük edip Rabbinin lütfunu inkâr eden bir kimsedir. Hem de masiyetler üzerinde ısrar ederek günah kazanan bir kimsedir. Âyet-i kerimenin mefhumu da şudur: Yüce Allah nimetlerine çokça şükreden, küçük ve büyük günahlarından tevbe eden kimseleri sever. Daha sonra Yüce Allah bu âyet-i kerime ile diğer fâiz âyetleri arasında bir diğer âyet-i kerime zikretmektedir ki bu da şu buyruktur:
277. Yüce Allah, haram kılmış olduğu fâizli kazançlardan uzak durmanın en büyük sebebinin, imanı ve imanın haklarını özellikle de namaz ve zekatı tamama erdirmek olduğunu beyan etmektedir. Çünkü namaz çirkin işlerden ve kötülükten alıkoyar. Zekât ise insanlara iyilikte bulunmaktır ki bu da faiz alıp vermeye aykırıdır. Zira fâiz insanlara bir zulüm ve onlara yapılabilecek büyük bir kötülüktür. 278-279. Yüce Allah hitabını mü’minlere yönelterek onlara kendisinden korunup sakınmalarını ve bundan önce yaptıkları faiz alıp verme işlemlerinden arta kalanını bırakmalarını ve ondan vazgeçmelerini emretmektedir. Eğer bunu yapmayacak olurlarsa da Allah’a ve Rasûlüne karşı savaşan kimseler konumunda olacaklarını belirtmektedir. Bu da faizin ne kadar çirkin olduğunun en büyük delillerindendir. Çünkü Yüce Allah burada faiz alıp vermekte ısrar eden kimseleri Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaş açmış kimseler olarak ifade etmektedir. Daha sonra da:“Eğer tevbe ederseniz” yani faizli işlemlerden vazgeçerseniz “sermayeleriniz yine sizindir. (Böylece) ne” faiz almak sureti ile insanlara “zulmetmiş, ne de” ana sermayenizi daha az almak sureti ile “zulme uğramış olursunuz.” Faizden vazgeçip tevbe eden herkesin bu işlemi eğer haram kılınışından önce ise geçmişte aldıkları onundur, işi de Allah’a kalmıştır. Şâyet hali hazırda mevcut bir işlem ise o takdirde yalnızca sermayesini almakla yetinmesi gerekir. Eğer daha fazla alacak olursa faiz alma cesaretini göstermiş olur. Bu âyet-i kerimede faizin haram kılınış hikmeti açıklanmaktadır. Bu da muhtaç kimselere verilen borcun fazlası ile geri alınmasının zulüm olmasıdır. Hâlbuki borçlu ve ödeme zorluğu çekenlere (faiz almak şöyle dursun) mühlet tanımak gerekir. İşte bundan dolayı Allah, devamla şöyle buyrulmaktadır:
280-281. Yani eğer borçlu kişi ödeme zorluğu çekiyor ise alacaklısının ona kolaylıkla ödeyeceği bir vakte kadar süre tanıması icab eder. Buna karşılık borçlu kişinin de mubah olan herhangi bir yolla ödeme imkânı bulduğu takdirde borcunu ödemesi icab eder. Şâyet alacaklı kişi borcunun tamamını veya bir bölümünü bağışlayarak borçlusuna tasaddukta bulunacak olursa bu, alacaklı için daha hayırlıdır. Kişinin Yüce Allah’a döneceğini, bir gün gelip amelinin karşılığını göreceğini, zerre miktarı dahi kendisine zulmedilmeyeceğini bilmesi, kulun şer’î emirlere uymasını kolaylaştırır ve faizli ilişkilerden uzak durmasını sağlar. Nitekim Yüce Allah bu ayetlerin sonunda şöyle buyurmuştur:“Öyle bir günden korkun ki, o günde Allah’a döndürüleceksiniz sonra da herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.”
Bakara 2:282
282- Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süreye kadar borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda bir kâtip adaletle yazsın. Kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Üzerinde hak (borç) olan da yazdırsın ve Rabbi olan Allah’tan sakınsın da ondan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer üzerinde hak olan, aklı ermez veya zayıf olur yahut bizzat yazdırmaya gücü yetmezse, onun velisi adaletle yazdırsın. Bu işleme, erkeklerinizden de iki şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa o halde razı olacağınız şahitlerden bir erkekle iki kadın olsun ki biri unutursa diğerine ona hatırlatsın. Şahitler de çağırıldıkları takdirde kaçınmasınlar. Küçük veya büyük onu (borcu) vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Bu Allah katında adalete daha uygun, şehadet için daha sağlam ve şüpheye düşmemeniz için de daha elverişlidir. Bunun aranızda peşin bir ticaret olması hali müstesna. O zaman bunu yazmamanızda size bir vebal yoktur. Alış-veriş yaptığınız vakit de şahit tutun. Yazan da şahid de zarara uğratılmasın. Eğer böyle bir şey yaparsanız bu, (zararı) size dokunacak bir fasıklık olur. Allah’tan korkup sakının. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi çok iyi bilendir. 283- Eğer bir yolculukta olur da kâtip bulamazsanız, (borca karşılık) alacağınız rehinler de yeter. Eğer biriniz diğerine güvenirse kendisine güvenilen kişi emanetini (borcunu) eksiksiz ödesin ve Rabbi olan Allah’tan korkup sakınsın. Şahitliği de gizlemeyin. Kim onu gizlerse muhakkak onun kalbi günahkârdır. Allah yaptıklarınızı çok iyi bilendir.
282-283. Bu âyet-i kerimelerde Yaratıcı kullarına kendi aralarındaki ilişkilerde haklarını korumaya yönelik olarak aklı başında insanların daha üstün ve daha mükemmelini teklif etmelerine imkân bulunmayan faydalı birtakım yollarla ve düzenleyici kurallarla yol göstermektedir. Bu buyruklarda faydalı birçok husus dile getirilmektedir: 1. İster selem türü borçlanma, ister bedeli belli bir süre sonra ödenecek olan vadeli satışlar gibi borçlanma şeklinde gerçekleşen muameleler caizdir. Çünkü Yüce Allah bu hususu mü’minlerin ilişkileri ile ilgili olarak haber vermektedir. O’nun mü’minlere dair haber verdiği hususlar da imanın gerekleri arasındadır ve amellerden hesaba çekecek olan Allah, onların bu işlemlerde bulunmalarını uygun görmüş demektir. 2. Bütün borç işlemlerinde ve kira akitlerinde vadenin belirlenmesi farzdır. 3. Eğer vade bilinmiyor ise bu borç işlemi helâl olmaz. Zira bu, hem bir aldatmadır, hem zarar doğrurma ihtimali vardır. Dolayısıyla da kumar kapsamına girer. 4. Yüce Allah borçları yazmayı emretmektedir. Bu emir -hakkın korunmasının farz olması halinde olduğu gibi- bazen farz olabilir. Kişinin, yetimlerin malları ve vakıflar gibi velâyeti altında bir takım hakların olması hali buna örnektir. Vekiller ve eminler de böyledir. Bazen da bu borçların yazılması farza yakın bir hüküm ifade eder. Nitekim eğer hak, kulun katıksız bir hakkı ise bunu gerektirici hallerin durumuna uygun olarak farziyet ya da müstehablık daha bir güç kazanabilir. Durum her ne olursa olsun yazı ile belgelemek, bu gibi vadeli işlemlerin teminat altına alınabildiği en önemli işlemler arasındadır. Çünkü insanlar çokça unuturlar ve çokça yanılırlar. Diğer taraftan Yüce Allah’tan sakınmayan hainlerden korunmak da yazı ile belgelemeyi gerektirir. 5. Yüce Allah karşılıklı ilişkilerde bulunan iki kişi arasında kâtibe işlemleri adaletle yazmasını emretmiştir. O nedenle katip, akrabalık vb. bir sebep dolayısı ile onlardan herhangi birisine meyletmemeli; düşmanlık vb. bir sebepten dolayı da onlardan herhangi birisinin aleyhine bir tutum takınmamalıdır. 6. Karşılıklı işlemlerde bulunan kimseler arasında yazı yazmak en faziletli amellerden ve bu kimselere yapılacak iyiliklerden biridir. Çünkü bu şekilde yazı yazmakla onların hakları korunur ve ithamdan kurtulurlar. O bakımdan katip, bu hususta insanlar arasında Allah'ın kendisine emrettiği gibi yazmalı ve ecrini Allah’tan beklemeledir ki mükâfaatını elde etsin. 7. Kâtibin, adaleti bilen ve adaleti ile bilinen bir kimse olması gerekir. Çünkü adaleti bilen bir kimse değilse, adaleti sağlama imkânı bulamaz. Eğer insanlar arasında adaleti bilinen, muteber ve razı olunan bir kimse değilse onun yazdığı da muteber olmaz ve bu yazmadan beklenen hakların gözetilmesi hususu gerçekleşmez. 8. Yazı ile belgelemenin ve bunda adil olmanın tamamlayıcı unsurlarından birisi de kâtibin yazma üslubunu güzel bir şekilde becerebilmesi ve her bir işleme uygun muteber lafızları kullanabilmesidir. Bu konuda da örfün büyük bir ehemmiyeti vardır. 9. Yazı yazmak Allah’ın kullarına ihsan ettiği nimetlerdendir. Dini ve dünyevi işler o olmaksızın doğru bir istikamette ilerleyemez. Yüce Allah’ın kendisine yazı yazmayı öğrettiği bir kimseye Allah büyük bir lütufta bulunmuş demektir. Yüce Allah’ın nimetlerine karşı şükrün tamam olması ise yazı yazan birisinin bu bilgisi ile kulların ihtiyaçlarını görmesi ve yazı yazmaktan imtina etmemesi ile gerçekleşir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Kâtip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin” diye buyurmaktadır. 10. Kâtibin yazacağı şey, borçlu borcunu güzel bir şekilde ifade edebiliyor ise onun ifadesinden ibarettir. Eğer küçüklüğü, akıl erdirememesi yahut deli veya dilsiz oluşu gibi sebeplerle borcunu güzelce ifade edemiyor ise bu konuda velisi onun yerine geçer ve o yazdırır. 11. İtiraf, hakların kendisi vasıtası ile sabit olduğu en büyük yollardan birisidir. Çünkü Yüce Allah kâtibe, borçlunun kendisine yazdıracağı şeyleri yazmasını emretmektedir. 12. Küçük, deli, aklı ermez vb. gibi ehliyet yeterliliğine sahip olamayanların (kısıtlıların) üzerinde velâyetin sabit olması. 13. Veli, velâyeti altında bulunanın yerine geçer. Haklarını ilgilendiren bütün itiraflarında onun yerini tutar. 14. Girişilen karşılıklı ilişkide kendisine güvenilen ve bu konuda yetki verilen kişinin bu hususta söyleyeceği söz makbuldür. Böyle bir kimse kendisine güvenenin vekilidir. Çünkü veli, kısıtlıların yerine geçtiğine göre, bir kimsenin kendi iradesi ile görevlendirdiği, işini kendisine havale ettiği kimsenin sözünün kabulü, öncelikle söz konusudur. Anlaşmazlık halinde ise kendisine güvenilerek vekâlet verilen kişinin sözünün muteber olması ve onun önceliğinin bulunması gerekir. 15. Borçlu olan kişi kâtibe borcunu yazdırırken Allah’tan korkmalı, borcundan herhangi bir şeyi eksik yazdırmamalıdır. Miktarında, niteliğinde, şartlarında veya kayıtlarında bir eksiltmeye gitmemelidir. Aksine borç ile ilgili bütün yükümlülüklerini itiraf etmelidir. Tıpkı kendisinin alacaklı başkasının borçlu olması halinde göz önünde bulundurulması gerekli şeyler ne ise onları kendisi de göz önünde bulundurmalıdır. Kim bu şekilde davranmayacak olursa o, başkalarının haklarını eksilten ve gizleyen bir kimse demektir. 16. Gizli ve açık bütün borçların itiraf edilmesi farzdır. Bu ise takvânın en büyük özelliklerinden birisidir. Nitekim kişinin üzerinde bulunan bu gibi borçları itirafı terk etmesi de takvâyı bozan ve eksilten hususlar arasında yer alır. 17. Alışverişte de şahit tutma yolu gösterilmektedir. Eğer işlem borçlanma ile ilgili ise şahit tutmanın hükmü -önceden geçtiği gibi- yazışmanın hükmü ile aynıdır. Çünkü yazmak şahitliğin yazıya geçirilmesinden ibarettir. Eğer yapılan alışveriş peşin bir alış veriş ise bunda şahit tutmak gerekmekle birlikte yazışmanın terk edilmesinde bir vebal yoktur. Çünkü bu gibi alışverişler çok yapılır ve yazılmaları zorluk çıkartır. 18. Adaletli iki erkeğin şahit tutulmasının gereği. Eğer buna imkân bulunmaz yahut gerçekleştirilemez veya zor olursa, o takdirde bir erkek ve iki kadının şahit tutulması yoluna gidilir. Bu da peşin ve borca dayalı alış veriş işlemlerini, bunlara bağlı şartları, belgeleri ve buna benzer bütün işlemleri kapsar. Şayet; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yemin ve tek bir şahit ile hüküm verdiği sabittir. Oysa âyet-i kerimede ancak iki erkeğin şahitliği veya bir erkek ve iki kadının şahitliği söz konusudur, denilecek olursa cevabımız şudur: Âyet-i kerimede Yaratıcının kullarına haklarını koruma yolu gösterilmektedir. Bundan dolayı âyet-i kerimede en mükemmel ve en sağlam yollar zikredilmiştir. Bu âyet-i kerimede Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü edilen bir şahit ve bir yemin ile hükmetmesine aykırı bir taraf da yoktur. İşin başında hakların korunması konusunda Yüce Allah kulunu en mükemmel şekli ile dikkat ve tedbir almaya yöneltmektedir. Aralarında anlaşmazlık bulunan kimseler arasında hüküm vermek halinde ise durumuna göre tercih edici sebep ve delillere bakılır. 19. İki kadının şahitliği dünyevi haklarda bir tek erkeğin şahitliği yerine geçmektedir. Rivâyet ve fetva gibi dini hususlarda ise kadın da erkek gibidir, aralarında fark yoktur. Bu iki mesele arasındaki fark ise gâyet açıktır. 20. İki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliği yerine sayılmasındaki hikmete işaret edilmesi. Söz konusu hikmet ise çoğunlukla kadının hafızasının zayıf, buna karşılık erkeğin hafızasının da güçlü oluşudur. 21. Şahit şahitliğini unutacak olur da bir diğer şahit ona hatırlatacak olursa o da böylelikle durumu hatırlayacak olursa, onun ilk unutması -eğer hatırlatmakla ortadan kalkmışsa- zarar vermez. Çünkü Yüce Allah:“…ki biri unutursa diğeri ona hatırlatsın” buyurmaktadır. O halde şahit unutup da sonra hatırlatılmaksızın kendiliğinden hatırlayacak olursa bu unutmasının zarar vermemesi öncelikle söz konusudur. Çünkü şahtliğin ekseni ilim ve yakîndir. 22. Şahitliğin şüpheye dayalı değil, bilgi ve kesin kanaate dayalı olması kaçınılmazdır. Şahit eğer şahitliğinde şüphe ve tereddüde düşecek olursa -velev ki galip zan sahibi olsa dahi- kesin bildiği şeyin dışındaki herhangi bir hususta şahitlikte bulunması helâl değildir. 23. Şahitin şahitliğe çağırılması halinde kabul etmeme hakkı yoktur. İster şahitliğin tahammülü (yapılacak bir işleme tanık tutulması) isterse de edası (hakim huzurunda tanık olduğu şeye tanıklık etmesi) için olsun fark etmez. Şahitlik salih amellerin en faziletlileri arasındadır. Nitekim Yüce Allah onu emretmiş ve faydalarında söz etmiştir. 24. Kâtibe de şahide de zarar vermek helâl değildir. Meselâ kendilerine zarar verilecek bir zaman veya bir durumda çağırılmaları gibi. Aynı şekilde hak sahipleri ile karşılıklı ilişkilerde bulunan kimselerin de şahitlere ve kâtiplere zarar vermeleri yasaklanmıştır. Bunun yanında kâtibin ve şahidin karşılıklı ilişkilerde bulunan kimselere yahut onlardan herhangi birisine zarar vermeleri de yasaklanmıştır. Yine bu husus şahidin de kâtibin de -eğer yazma ve şahitlikte onlara herhangi bir zarar gelecek olursa- bu görevi yerine getirme yükümlülüklerinin düşeceğini de ortaya koymaktadır. Ayrıca bu buyruklarda iyilik yapan bütün ihsan sahibi kimselerin zarara sokulmalarının, altından kalkamayacakları yüklerin onlara yükletilmesinin helâl olmadığına dikkat çekilmektedir. Çünkü “İyiliğin karşılığı iylilikten başka ne olabilir!?”(er-Rahman, 55/60) Aynı şekilde bir kimse bir iyilikte bulunur veya bir iyilik yapacak olursa, gerek sözlü gerekse de fiili yollarla iyilik yaptığı kimseye zarar vermeyi terk etmek sureti ile bu iyiliğini tamamlamalıdır. Çünkü yapılan iyilik ancak bu şekilde tamam olur. 25. Yazmanın ve şahitliğin farz olduğu yerlerde bunlara karşılık ücret almak caiz değildir. Çünkü bu yazana ve şahitlik edecek olana Allah’ın farz kıldığı bir haktır. Diğer taraftan ücret almak işlemlerde bulunanlara bir zarardır. 26. Bu buyruklarda bu üstün direktifler gereğince uygulama yapmanın sağlıyacağı pek çok maslahat ve faydaya dikkat çekilmekte, bu yollarla hakların ve adaletin korunacağına, anlaşmazlıkların ortadan kaldırılacağına, unutma ve yanılmanın da bertaraf edileceğine dikkat çekilmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah “Bu, Allah katında adalete daha uygun, şehadet için daha sağlam ve şüpheye düşmemeniz için de daha elverişlidir” buyurmaktadır. Bunlar ise kullar için gerçekleştirilmesi zorunlu maslahatlardır. 27. Yazı yazmayı öğrenmek dini emirlerdendir. Çünkü yazı yazmak din ve dünyanın muhafaza edilmesinin vesilesi, ihsan ve iyiliğin sebebidir. 28. Yüce Allah’ın diğer insanların ihtiyaç duyacağı bir nimeti ihsan ettiği kimsenin bu nimete şükrünü tamamlayıcı unsurlarından birisi de Allah’ın kullarını bu nimetlerden faydalandırması, bununla onların ihtiyaçlarını karşılamasıdır. Çünkü Yüce Allah yazmak istememeyi yasaklarken yazacak olana da “Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin” buyruğu ile hatırlatmada bulunup bu yasağın gerekçesini belirtmektedir. Ayrıca şu da var ki:“Kim din kardeşinin ihtiyacını görürse Allah da onun ihtiyacını görür.” 29. Şahitlere ve yazıcılara zarar vermek kişiyi fasık yapar. Fasıklık ise Yüce Allah’a itaat çerçevesinden çıkıp masiyete düşmektir. Fasıklık da artar, eksilir ve kısımlara ayrılır. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“... siz fasık kimselersiniz” yahut da: “fasıklarsınız” demeyerek bunun yerine “bu (zararı) size dokunacak bir fasıklık olur” buyurmaktadır. Buna göre kulun fasıklığı, Rabbine itaatin dışına çıkması oranında söz konusu olur. 30. Yüce Allah’ın:“Allah’tan korkup sakının. Allah size öğretiyor” buyruğu Allah’tan sakınmanın (takvanın) ilmin elde edilmesine vesile olacağına delil gösterilmiştir. Bundan daha açık bir delil ise Yüce Allah’ın şu buyruğudur:“Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkup sakınırsanız O, size furkan verir”(el-Enfal, 8/29) Yani kendisi vasıtası ile gerçekleri, hak ile batılı ayırt edebileceğiniz bir bilgi verir, demektir. 31. İbadetlerle ilgili dini hususların öğretilmesi faydalı ilim kapsamında olduğu gibi, karşılıklı ilişkileri ve muameleleri ilgilendiren dünyevi hususların öğretilmesi de faydalı ililm kapsamında yer alır. Çünkü Yüce Allah kullarının hem dinleri ile ilgili işlerini hem de dünyalarını ilgilendiren işlerini muhafaza altına almış, korumuştur. O’nun yüce Kitabında her bir hususa dair açıklama vardır. 32. Borçlar ile ilgili belgelendirme meşrudur ki bunlar da rehinler ve teminatlardır. Bu teminatlar ve rehinler ile kulun hakkını elde etmesi sağlanır. Bu konuda kendisi ile muamele yapılan kişi ister iyi bir kimse, ister günahkâr, ister güvenilir, ister hain bir kimse olsun fark etmez. Çünkü bu sayede nice haklar korunabilmekte ve nice anlaşmazlıkların önü kesilebilmektedir. 33. Rehinde belgelendirmenin en mükemmel şekli, rehnin kabz/teslim alınmasıdır. Ancak bu, kabz olmaksızın rehnin geçerli olmayacağına delil değildir. Aksine âyet-i kerimede rehnin kabz ile kayıtlandırılması kimi zaman rehnin kabz edileceğine ve bu vesile ile tam bir güvenin hasıl olacağına diğer taraftan bazen da kabz edilmeyip bu güvenin de eksik olabileceğine delil teşkil etmektedir. 34. Yüce Allah’ın:“alacağınız rehinler” diye buyurması şuna delil gösterilmiştir: Rehin bırakan ile rehin alan kişi eğer rehinin karşılığındaki borcun miktarında ihtilaf edecek olurlarsa, kabul edilecek olan söz, rehin alan kişinin sözüdür. Çünkü Yüce Allah o hakkın karşılığında rehini bir belge olarak tespit etmiştir. Şâyet bu hususta onun sözü kabul edilmeyecek olsaydı yazma ve şahitlik söz konusu olmadığından dolayı rehin vasıtası ile belgelendirme gerçekleşmiş olmazdı. 35. Belgesiz ve şahitsiz muamelelerde bulunmak caizdir. Çünkü Yüce Allah:“Eğer biriniz diğerine güvenirse kendisine güvenilen kişi emanetini (borcunu) eksiksiz ödesin” diye buyurmaktadır. Ancak böyle bir durumda takvâya ve Allah’tan korkmaya ihtiyaç vardır. Aksi takdirde hak sahibi olan kişinin hakkı tehlikeye düşer. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, böyle bir durumda borçlu olan kimseye Allah’tan sakınmasını ve kendisindeki emaneti (hakkı, borcu) eksiksiz ödemesini emretmektedir. 36. Bir kimse bir diğerine güvenecek olursa hiç şüphesiz ona çok büyük bir iyilikte bulunmuş olur, onun dinine ve emanetine tam bir güven beslediğini ortaya koymuş olur. O bakımdan borçlunun borcunu eksiksiz ödemesi iki bakımdan gereklidir: Allah’ın emrine uymak için ve kendisine güvenerek onun eminliğinden razı olan arkadaşının güvenini boşa çıkarmamak için. 37. Şahitliğin gizlenmesinin haram kılınması ve şahitliği gizleyen kimsenin bütün organların hükümdarı olan kalbinin günaha gireceğinin belirtilmesi. Çünkü şahitliği gizlemek tıpkı haksız ve yalan yere şahitlik etmek gibidir. Bundan dolayı haklar zayi olur, ilişkiler bozulur. Kişi hem alacaklının hem de borçlunun hakkı konusunda tekrar tekrar günah işler. 38. Rehin almak hem ikamet halinde iken hem de yolculukta iken caiz olmakla birlikte âyet-i kerimede sadece yolculuk kaydının getirilmesi yolculuk esnasında kâtip ve şahit bulmanın zorluğundan, bu nendenle de rehin almaya daha çok ihtiyaç duyulmasından dolayıdır. Yüce Allah âyet-i kerimeyi “Allah yaptıklarınızı çok iyi bilendir” buyruğu ile sona erdirmektedir. Âyetin bu şekilde sona ermesi onlara güzel muamelelerde bulunmaları için bir teşvik, kötü iş ve muamelelerden de uzak durmaları için bir uyarıdır.
Bakara 2:283
282- Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süreye kadar borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda bir kâtip adaletle yazsın. Kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Üzerinde hak (borç) olan da yazdırsın ve Rabbi olan Allah’tan sakınsın da ondan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer üzerinde hak olan, aklı ermez veya zayıf olur yahut bizzat yazdırmaya gücü yetmezse, onun velisi adaletle yazdırsın. Bu işleme, erkeklerinizden de iki şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa o halde razı olacağınız şahitlerden bir erkekle iki kadın olsun ki biri unutursa diğerine ona hatırlatsın. Şahitler de çağırıldıkları takdirde kaçınmasınlar. Küçük veya büyük onu (borcu) vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Bu Allah katında adalete daha uygun, şehadet için daha sağlam ve şüpheye düşmemeniz için de daha elverişlidir. Bunun aranızda peşin bir ticaret olması hali müstesna. O zaman bunu yazmamanızda size bir vebal yoktur. Alış-veriş yaptığınız vakit de şahit tutun. Yazan da şahid de zarara uğratılmasın. Eğer böyle bir şey yaparsanız bu, (zararı) size dokunacak bir fasıklık olur. Allah’tan korkup sakının. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi çok iyi bilendir. 283- Eğer bir yolculukta olur da kâtip bulamazsanız, (borca karşılık) alacağınız rehinler de yeter. Eğer biriniz diğerine güvenirse kendisine güvenilen kişi emanetini (borcunu) eksiksiz ödesin ve Rabbi olan Allah’tan korkup sakınsın. Şahitliği de gizlemeyin. Kim onu gizlerse muhakkak onun kalbi günahkârdır. Allah yaptıklarınızı çok iyi bilendir.
282-283. Bu âyet-i kerimelerde Yaratıcı kullarına kendi aralarındaki ilişkilerde haklarını korumaya yönelik olarak aklı başında insanların daha üstün ve daha mükemmelini teklif etmelerine imkân bulunmayan faydalı birtakım yollarla ve düzenleyici kurallarla yol göstermektedir. Bu buyruklarda faydalı birçok husus dile getirilmektedir: 1. İster selem türü borçlanma, ister bedeli belli bir süre sonra ödenecek olan vadeli satışlar gibi borçlanma şeklinde gerçekleşen muameleler caizdir. Çünkü Yüce Allah bu hususu mü’minlerin ilişkileri ile ilgili olarak haber vermektedir. O’nun mü’minlere dair haber verdiği hususlar da imanın gerekleri arasındadır ve amellerden hesaba çekecek olan Allah, onların bu işlemlerde bulunmalarını uygun görmüş demektir. 2. Bütün borç işlemlerinde ve kira akitlerinde vadenin belirlenmesi farzdır. 3. Eğer vade bilinmiyor ise bu borç işlemi helâl olmaz. Zira bu, hem bir aldatmadır, hem zarar doğrurma ihtimali vardır. Dolayısıyla da kumar kapsamına girer. 4. Yüce Allah borçları yazmayı emretmektedir. Bu emir -hakkın korunmasının farz olması halinde olduğu gibi- bazen farz olabilir. Kişinin, yetimlerin malları ve vakıflar gibi velâyeti altında bir takım hakların olması hali buna örnektir. Vekiller ve eminler de böyledir. Bazen da bu borçların yazılması farza yakın bir hüküm ifade eder. Nitekim eğer hak, kulun katıksız bir hakkı ise bunu gerektirici hallerin durumuna uygun olarak farziyet ya da müstehablık daha bir güç kazanabilir. Durum her ne olursa olsun yazı ile belgelemek, bu gibi vadeli işlemlerin teminat altına alınabildiği en önemli işlemler arasındadır. Çünkü insanlar çokça unuturlar ve çokça yanılırlar. Diğer taraftan Yüce Allah’tan sakınmayan hainlerden korunmak da yazı ile belgelemeyi gerektirir. 5. Yüce Allah karşılıklı ilişkilerde bulunan iki kişi arasında kâtibe işlemleri adaletle yazmasını emretmiştir. O nedenle katip, akrabalık vb. bir sebep dolayısı ile onlardan herhangi birisine meyletmemeli; düşmanlık vb. bir sebepten dolayı da onlardan herhangi birisinin aleyhine bir tutum takınmamalıdır. 6. Karşılıklı işlemlerde bulunan kimseler arasında yazı yazmak en faziletli amellerden ve bu kimselere yapılacak iyiliklerden biridir. Çünkü bu şekilde yazı yazmakla onların hakları korunur ve ithamdan kurtulurlar. O bakımdan katip, bu hususta insanlar arasında Allah'ın kendisine emrettiği gibi yazmalı ve ecrini Allah’tan beklemeledir ki mükâfaatını elde etsin. 7. Kâtibin, adaleti bilen ve adaleti ile bilinen bir kimse olması gerekir. Çünkü adaleti bilen bir kimse değilse, adaleti sağlama imkânı bulamaz. Eğer insanlar arasında adaleti bilinen, muteber ve razı olunan bir kimse değilse onun yazdığı da muteber olmaz ve bu yazmadan beklenen hakların gözetilmesi hususu gerçekleşmez. 8. Yazı ile belgelemenin ve bunda adil olmanın tamamlayıcı unsurlarından birisi de kâtibin yazma üslubunu güzel bir şekilde becerebilmesi ve her bir işleme uygun muteber lafızları kullanabilmesidir. Bu konuda da örfün büyük bir ehemmiyeti vardır. 9. Yazı yazmak Allah’ın kullarına ihsan ettiği nimetlerdendir. Dini ve dünyevi işler o olmaksızın doğru bir istikamette ilerleyemez. Yüce Allah’ın kendisine yazı yazmayı öğrettiği bir kimseye Allah büyük bir lütufta bulunmuş demektir. Yüce Allah’ın nimetlerine karşı şükrün tamam olması ise yazı yazan birisinin bu bilgisi ile kulların ihtiyaçlarını görmesi ve yazı yazmaktan imtina etmemesi ile gerçekleşir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Kâtip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin” diye buyurmaktadır. 10. Kâtibin yazacağı şey, borçlu borcunu güzel bir şekilde ifade edebiliyor ise onun ifadesinden ibarettir. Eğer küçüklüğü, akıl erdirememesi yahut deli veya dilsiz oluşu gibi sebeplerle borcunu güzelce ifade edemiyor ise bu konuda velisi onun yerine geçer ve o yazdırır. 11. İtiraf, hakların kendisi vasıtası ile sabit olduğu en büyük yollardan birisidir. Çünkü Yüce Allah kâtibe, borçlunun kendisine yazdıracağı şeyleri yazmasını emretmektedir. 12. Küçük, deli, aklı ermez vb. gibi ehliyet yeterliliğine sahip olamayanların (kısıtlıların) üzerinde velâyetin sabit olması. 13. Veli, velâyeti altında bulunanın yerine geçer. Haklarını ilgilendiren bütün itiraflarında onun yerini tutar. 14. Girişilen karşılıklı ilişkide kendisine güvenilen ve bu konuda yetki verilen kişinin bu hususta söyleyeceği söz makbuldür. Böyle bir kimse kendisine güvenenin vekilidir. Çünkü veli, kısıtlıların yerine geçtiğine göre, bir kimsenin kendi iradesi ile görevlendirdiği, işini kendisine havale ettiği kimsenin sözünün kabulü, öncelikle söz konusudur. Anlaşmazlık halinde ise kendisine güvenilerek vekâlet verilen kişinin sözünün muteber olması ve onun önceliğinin bulunması gerekir. 15. Borçlu olan kişi kâtibe borcunu yazdırırken Allah’tan korkmalı, borcundan herhangi bir şeyi eksik yazdırmamalıdır. Miktarında, niteliğinde, şartlarında veya kayıtlarında bir eksiltmeye gitmemelidir. Aksine borç ile ilgili bütün yükümlülüklerini itiraf etmelidir. Tıpkı kendisinin alacaklı başkasının borçlu olması halinde göz önünde bulundurulması gerekli şeyler ne ise onları kendisi de göz önünde bulundurmalıdır. Kim bu şekilde davranmayacak olursa o, başkalarının haklarını eksilten ve gizleyen bir kimse demektir. 16. Gizli ve açık bütün borçların itiraf edilmesi farzdır. Bu ise takvânın en büyük özelliklerinden birisidir. Nitekim kişinin üzerinde bulunan bu gibi borçları itirafı terk etmesi de takvâyı bozan ve eksilten hususlar arasında yer alır. 17. Alışverişte de şahit tutma yolu gösterilmektedir. Eğer işlem borçlanma ile ilgili ise şahit tutmanın hükmü -önceden geçtiği gibi- yazışmanın hükmü ile aynıdır. Çünkü yazmak şahitliğin yazıya geçirilmesinden ibarettir. Eğer yapılan alışveriş peşin bir alış veriş ise bunda şahit tutmak gerekmekle birlikte yazışmanın terk edilmesinde bir vebal yoktur. Çünkü bu gibi alışverişler çok yapılır ve yazılmaları zorluk çıkartır. 18. Adaletli iki erkeğin şahit tutulmasının gereği. Eğer buna imkân bulunmaz yahut gerçekleştirilemez veya zor olursa, o takdirde bir erkek ve iki kadının şahit tutulması yoluna gidilir. Bu da peşin ve borca dayalı alış veriş işlemlerini, bunlara bağlı şartları, belgeleri ve buna benzer bütün işlemleri kapsar. Şayet; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yemin ve tek bir şahit ile hüküm verdiği sabittir. Oysa âyet-i kerimede ancak iki erkeğin şahitliği veya bir erkek ve iki kadının şahitliği söz konusudur, denilecek olursa cevabımız şudur: Âyet-i kerimede Yaratıcının kullarına haklarını koruma yolu gösterilmektedir. Bundan dolayı âyet-i kerimede en mükemmel ve en sağlam yollar zikredilmiştir. Bu âyet-i kerimede Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü edilen bir şahit ve bir yemin ile hükmetmesine aykırı bir taraf da yoktur. İşin başında hakların korunması konusunda Yüce Allah kulunu en mükemmel şekli ile dikkat ve tedbir almaya yöneltmektedir. Aralarında anlaşmazlık bulunan kimseler arasında hüküm vermek halinde ise durumuna göre tercih edici sebep ve delillere bakılır. 19. İki kadının şahitliği dünyevi haklarda bir tek erkeğin şahitliği yerine geçmektedir. Rivâyet ve fetva gibi dini hususlarda ise kadın da erkek gibidir, aralarında fark yoktur. Bu iki mesele arasındaki fark ise gâyet açıktır. 20. İki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliği yerine sayılmasındaki hikmete işaret edilmesi. Söz konusu hikmet ise çoğunlukla kadının hafızasının zayıf, buna karşılık erkeğin hafızasının da güçlü oluşudur. 21. Şahit şahitliğini unutacak olur da bir diğer şahit ona hatırlatacak olursa o da böylelikle durumu hatırlayacak olursa, onun ilk unutması -eğer hatırlatmakla ortadan kalkmışsa- zarar vermez. Çünkü Yüce Allah:“…ki biri unutursa diğeri ona hatırlatsın” buyurmaktadır. O halde şahit unutup da sonra hatırlatılmaksızın kendiliğinden hatırlayacak olursa bu unutmasının zarar vermemesi öncelikle söz konusudur. Çünkü şahtliğin ekseni ilim ve yakîndir. 22. Şahitliğin şüpheye dayalı değil, bilgi ve kesin kanaate dayalı olması kaçınılmazdır. Şahit eğer şahitliğinde şüphe ve tereddüde düşecek olursa -velev ki galip zan sahibi olsa dahi- kesin bildiği şeyin dışındaki herhangi bir hususta şahitlikte bulunması helâl değildir. 23. Şahitin şahitliğe çağırılması halinde kabul etmeme hakkı yoktur. İster şahitliğin tahammülü (yapılacak bir işleme tanık tutulması) isterse de edası (hakim huzurunda tanık olduğu şeye tanıklık etmesi) için olsun fark etmez. Şahitlik salih amellerin en faziletlileri arasındadır. Nitekim Yüce Allah onu emretmiş ve faydalarında söz etmiştir. 24. Kâtibe de şahide de zarar vermek helâl değildir. Meselâ kendilerine zarar verilecek bir zaman veya bir durumda çağırılmaları gibi. Aynı şekilde hak sahipleri ile karşılıklı ilişkilerde bulunan kimselerin de şahitlere ve kâtiplere zarar vermeleri yasaklanmıştır. Bunun yanında kâtibin ve şahidin karşılıklı ilişkilerde bulunan kimselere yahut onlardan herhangi birisine zarar vermeleri de yasaklanmıştır. Yine bu husus şahidin de kâtibin de -eğer yazma ve şahitlikte onlara herhangi bir zarar gelecek olursa- bu görevi yerine getirme yükümlülüklerinin düşeceğini de ortaya koymaktadır. Ayrıca bu buyruklarda iyilik yapan bütün ihsan sahibi kimselerin zarara sokulmalarının, altından kalkamayacakları yüklerin onlara yükletilmesinin helâl olmadığına dikkat çekilmektedir. Çünkü “İyiliğin karşılığı iylilikten başka ne olabilir!?”(er-Rahman, 55/60) Aynı şekilde bir kimse bir iyilikte bulunur veya bir iyilik yapacak olursa, gerek sözlü gerekse de fiili yollarla iyilik yaptığı kimseye zarar vermeyi terk etmek sureti ile bu iyiliğini tamamlamalıdır. Çünkü yapılan iyilik ancak bu şekilde tamam olur. 25. Yazmanın ve şahitliğin farz olduğu yerlerde bunlara karşılık ücret almak caiz değildir. Çünkü bu yazana ve şahitlik edecek olana Allah’ın farz kıldığı bir haktır. Diğer taraftan ücret almak işlemlerde bulunanlara bir zarardır. 26. Bu buyruklarda bu üstün direktifler gereğince uygulama yapmanın sağlıyacağı pek çok maslahat ve faydaya dikkat çekilmekte, bu yollarla hakların ve adaletin korunacağına, anlaşmazlıkların ortadan kaldırılacağına, unutma ve yanılmanın da bertaraf edileceğine dikkat çekilmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah “Bu, Allah katında adalete daha uygun, şehadet için daha sağlam ve şüpheye düşmemeniz için de daha elverişlidir” buyurmaktadır. Bunlar ise kullar için gerçekleştirilmesi zorunlu maslahatlardır. 27. Yazı yazmayı öğrenmek dini emirlerdendir. Çünkü yazı yazmak din ve dünyanın muhafaza edilmesinin vesilesi, ihsan ve iyiliğin sebebidir. 28. Yüce Allah’ın diğer insanların ihtiyaç duyacağı bir nimeti ihsan ettiği kimsenin bu nimete şükrünü tamamlayıcı unsurlarından birisi de Allah’ın kullarını bu nimetlerden faydalandırması, bununla onların ihtiyaçlarını karşılamasıdır. Çünkü Yüce Allah yazmak istememeyi yasaklarken yazacak olana da “Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin” buyruğu ile hatırlatmada bulunup bu yasağın gerekçesini belirtmektedir. Ayrıca şu da var ki:“Kim din kardeşinin ihtiyacını görürse Allah da onun ihtiyacını görür.” 29. Şahitlere ve yazıcılara zarar vermek kişiyi fasık yapar. Fasıklık ise Yüce Allah’a itaat çerçevesinden çıkıp masiyete düşmektir. Fasıklık da artar, eksilir ve kısımlara ayrılır. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“... siz fasık kimselersiniz” yahut da: “fasıklarsınız” demeyerek bunun yerine “bu (zararı) size dokunacak bir fasıklık olur” buyurmaktadır. Buna göre kulun fasıklığı, Rabbine itaatin dışına çıkması oranında söz konusu olur. 30. Yüce Allah’ın:“Allah’tan korkup sakının. Allah size öğretiyor” buyruğu Allah’tan sakınmanın (takvanın) ilmin elde edilmesine vesile olacağına delil gösterilmiştir. Bundan daha açık bir delil ise Yüce Allah’ın şu buyruğudur:“Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkup sakınırsanız O, size furkan verir”(el-Enfal, 8/29) Yani kendisi vasıtası ile gerçekleri, hak ile batılı ayırt edebileceğiniz bir bilgi verir, demektir. 31. İbadetlerle ilgili dini hususların öğretilmesi faydalı ilim kapsamında olduğu gibi, karşılıklı ilişkileri ve muameleleri ilgilendiren dünyevi hususların öğretilmesi de faydalı ililm kapsamında yer alır. Çünkü Yüce Allah kullarının hem dinleri ile ilgili işlerini hem de dünyalarını ilgilendiren işlerini muhafaza altına almış, korumuştur. O’nun yüce Kitabında her bir hususa dair açıklama vardır. 32. Borçlar ile ilgili belgelendirme meşrudur ki bunlar da rehinler ve teminatlardır. Bu teminatlar ve rehinler ile kulun hakkını elde etmesi sağlanır. Bu konuda kendisi ile muamele yapılan kişi ister iyi bir kimse, ister günahkâr, ister güvenilir, ister hain bir kimse olsun fark etmez. Çünkü bu sayede nice haklar korunabilmekte ve nice anlaşmazlıkların önü kesilebilmektedir. 33. Rehinde belgelendirmenin en mükemmel şekli, rehnin kabz/teslim alınmasıdır. Ancak bu, kabz olmaksızın rehnin geçerli olmayacağına delil değildir. Aksine âyet-i kerimede rehnin kabz ile kayıtlandırılması kimi zaman rehnin kabz edileceğine ve bu vesile ile tam bir güvenin hasıl olacağına diğer taraftan bazen da kabz edilmeyip bu güvenin de eksik olabileceğine delil teşkil etmektedir. 34. Yüce Allah’ın:“alacağınız rehinler” diye buyurması şuna delil gösterilmiştir: Rehin bırakan ile rehin alan kişi eğer rehinin karşılığındaki borcun miktarında ihtilaf edecek olurlarsa, kabul edilecek olan söz, rehin alan kişinin sözüdür. Çünkü Yüce Allah o hakkın karşılığında rehini bir belge olarak tespit etmiştir. Şâyet bu hususta onun sözü kabul edilmeyecek olsaydı yazma ve şahitlik söz konusu olmadığından dolayı rehin vasıtası ile belgelendirme gerçekleşmiş olmazdı. 35. Belgesiz ve şahitsiz muamelelerde bulunmak caizdir. Çünkü Yüce Allah:“Eğer biriniz diğerine güvenirse kendisine güvenilen kişi emanetini (borcunu) eksiksiz ödesin” diye buyurmaktadır. Ancak böyle bir durumda takvâya ve Allah’tan korkmaya ihtiyaç vardır. Aksi takdirde hak sahibi olan kişinin hakkı tehlikeye düşer. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, böyle bir durumda borçlu olan kimseye Allah’tan sakınmasını ve kendisindeki emaneti (hakkı, borcu) eksiksiz ödemesini emretmektedir. 36. Bir kimse bir diğerine güvenecek olursa hiç şüphesiz ona çok büyük bir iyilikte bulunmuş olur, onun dinine ve emanetine tam bir güven beslediğini ortaya koymuş olur. O bakımdan borçlunun borcunu eksiksiz ödemesi iki bakımdan gereklidir: Allah’ın emrine uymak için ve kendisine güvenerek onun eminliğinden razı olan arkadaşının güvenini boşa çıkarmamak için. 37. Şahitliğin gizlenmesinin haram kılınması ve şahitliği gizleyen kimsenin bütün organların hükümdarı olan kalbinin günaha gireceğinin belirtilmesi. Çünkü şahitliği gizlemek tıpkı haksız ve yalan yere şahitlik etmek gibidir. Bundan dolayı haklar zayi olur, ilişkiler bozulur. Kişi hem alacaklının hem de borçlunun hakkı konusunda tekrar tekrar günah işler. 38. Rehin almak hem ikamet halinde iken hem de yolculukta iken caiz olmakla birlikte âyet-i kerimede sadece yolculuk kaydının getirilmesi yolculuk esnasında kâtip ve şahit bulmanın zorluğundan, bu nendenle de rehin almaya daha çok ihtiyaç duyulmasından dolayıdır. Yüce Allah âyet-i kerimeyi “Allah yaptıklarınızı çok iyi bilendir” buyruğu ile sona erdirmektedir. Âyetin bu şekilde sona ermesi onlara güzel muamelelerde bulunmaları için bir teşvik, kötü iş ve muamelelerden de uzak durmaları için bir uyarıdır.
Bakara 2:284
284- Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine de azab eder. Allah her şeye kadirdir.
284. Yüce Allah göklerde ve yerde bulunan her şeyin mutlak sahip ve hakimi olduğunu, kullarının açıkladıklarını da, içlerinde gizlediklerini de bilgisi ile kuşattığını, bunlar dolayısı ile kendilerini hesaba çekeceğini haber vermektedir. “Sonra dilediğini bağışlar” Bağışlayacağı kimseler, Rablerine dönenlerdir. “Çünkü O, kendisine dönenleri gerçekten bağışlayıcıdır.”(el-İsra, 17/25)“dilediğine de azab eder.” Azap edeceği kişiler ise masiyetlere gizlide de açıkta da ısrarla devam eden kimselerdir. Bu âyet-i kerime, kulun içinden geçirdiklerinden dolayı -onlarla amel etmedikçe yahut onları söylemedikçe- affedileceğine dair varid olan hadislere aykırı değildir. Çünkü hadiste sözü edilen husus, kulun vasfı haline dönüşmeyen ve onun işlemeye azmetmediği, sadece aklından gelip geçiveren düşüncelerdir. Ayette sözü edilen husus ise işlenmeye azmedilen, nefislerde iyice yer etmiş hayır ya da şer nitelikli şeylerdir. Bundan dolayı Yüce Allah:“İçinizdekini...” buyurmaktadır. Yani içinizde karar kılan ve sağlamca yerleşen, işlemekte kararlı olduğunuz ve bir vasfınız haline gelen şeyler demektir. Yüce Allah ayrıca:“Allah her şeye kadirdir” buyurmaktadır. İşte bütün insanları hesaba çekmesi ve hak ettikleri mükâfat ve cezayı vermesi de kudretinin mükemmelliğinin bir tecellisidir.
Bakara 2:285
285- O Peygamber kendisine Rabbinden indirilene iman etti. mü’minler de. Onların her biri Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. “O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız. İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz senden mağfiret dileriz ve dönüş ancak Sanadır.” dediler. 286- Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez. Herkesin kazandığı (iyilik) lehine, yüklendiği (kötülük) de aleyhinedir. Rabbimiz, unutur yahut yanılırsak bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi üzerimize ağır yükler yükleme! Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükletme! Bizi affet, bize mağfiret buyur ve bize merhamet eyle! Sensin bizim Mevlamız. Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım eyle.
285-286. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olduğuna göre geceleyin bu iki âyeti okuyan kimseye bu iki âyet bütün kötülüklere karşı yeterli gelir, ona isabet edecek kötülükleri önler. Buna sebep ise bu iki âyet-i kerimenin ihtiva ettiği oldukça yüce manalardır. Yüce Allah, bu surenin baş tarafında:“Deyin ki: Biz Allah’a ve bize indirilene... iman ettik”(el-Bakara, 2/136) buyruğu ile bütün insanlara imanın bütün esaslarına iman etmeyi emretmektedir. Bu âyet-i kerimede ise Peygamberin de onunla birlikte olan mü’minlerin de bu büyük esaslara, özellikle de bütün peygamberlere ve bütün kitaplara iman ettiklerini ve bunların bir bölümüne iman edip bir bölümünü inkar edenlerin yaptığını yapmadıklarını haber vermektedir. Nitekim haktan sapan din mensuplarının ve doğru yoldan uzaklaşmış kimselerin böyle yaptıkları malumdur. Mü’minlerin peygamber ile birlikte söz konusu edilip, hepsi hakkında aynı haberin verilmesi mü’minler için büyük bir şereftir. Ayrıca bu Peygamberin de şer’i hitaplarda ümmeti ile ortak olduğunu, bu şer’i hitapları tam ve eksiksiz yerine getirdiğini, mü’minlerden bu hususta üstün olduğunu, hatta ve hatta iman hukukunu yerine getirmekte bütün peygamberlerden de ileri olduğunu ortaya koymaktadır. “İşittik, itaat ettik” buyruğu mü’minlerin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği Kitab’ın ve Sünnetin tamamına uyup bağlandıklarını, onların bu buyrukları -kabul etmek ve dinleyip itaat etmek anlamında- işittiklerini bildirmektedir. Bunun muhtevasında, bu görevleri yerine getirmeleri hususunda Allah’tan yardım talebinde bulunmak, Allah’ın, yerine getirmekte kusurları bulunan görevlerini bağışlaması, işledikleri haramları affetmesi de vardır. Onlar bu faydalı dualar ile Yüce Allah’a yalvarıp yakarmaktadırlar. Yüce Allah da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’ın ifadesi ile onların bu dualarına “Evet, öyle yaptım” diye cevap vermiştir. Bu dualar topluca bütün mü’minlerden kabul edildiği gibi eğer duanın kabulüne bir engel yoksa her bir ferdinden de kabul edilir. Yüce Allah unutma ve yanılma hallerinde onlardan sorumluluğu kaldırmıştır. Ayrıca Yüce Allah şeriatini mü’minlere son derece kolaylaştırmış, kendilerinden öncekilere yüklemiş olduğu zorlukları, ağır yükleri ve sorumlulukları onlara yüklememiştir. Takat getiremeyecekleri şeyleri de sırtlarına yük olarak vurmamıştır. Allah onlara mağfiret buyurmuş, merhamet eylemiş, kâfirler topluluğuna karşı onlara zafer vermiş, yardım etmiştir. Yüce Allah’tan isimleri, sıfatları ve bize lütfetmiş olduğu dinine bağlılık ile bize yönelik Peygamberinin dili ile yaptığı vaatlerini gerçekleştirmesini ve mü’minlerin hallerini ıslah etmesini niyaz ederiz. Bu buyruktan dinin bütün emirlerinde zorluğun kaldırılıp kolaylığın sağlanması kaidesi anlaşılmaktadır. “İbadetlerde ve Allah’ın haklarında unutma ve yanılmanın affedildiği” kaidesi de buradan anlaşılmaktadır. İnsanların hakları ile ilgili hususlarda ise bu, sadece günahın ve yerilmenin kaldırıldığını gösterir. Can veya mala yanılarak yahut unutarak zarar verilmesi halinde tazminatlarının ödenme gereği, bunları haksız yere telef etmenin bir sonucudur. Böyle bir tazminat, hem unutma ve yanılmayı hem de kasti halleri kapsamına almaktadır. Bakara Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd-ü senalarımız Yüce Allah’adır, efendimiz Muhammed’e, onun aile halkına ve ashabına salat ve selam olsun.
Bakara 2:286
285- O Peygamber kendisine Rabbinden indirilene iman etti. mü’minler de. Onların her biri Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. “O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız. İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz senden mağfiret dileriz ve dönüş ancak Sanadır.” dediler. 286- Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez. Herkesin kazandığı (iyilik) lehine, yüklendiği (kötülük) de aleyhinedir. Rabbimiz, unutur yahut yanılırsak bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi üzerimize ağır yükler yükleme! Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükletme! Bizi affet, bize mağfiret buyur ve bize merhamet eyle! Sensin bizim Mevlamız. Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım eyle.
285-286. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olduğuna göre geceleyin bu iki âyeti okuyan kimseye bu iki âyet bütün kötülüklere karşı yeterli gelir, ona isabet edecek kötülükleri önler. Buna sebep ise bu iki âyet-i kerimenin ihtiva ettiği oldukça yüce manalardır. Yüce Allah, bu surenin baş tarafında:“Deyin ki: Biz Allah’a ve bize indirilene... iman ettik”(el-Bakara, 2/136) buyruğu ile bütün insanlara imanın bütün esaslarına iman etmeyi emretmektedir. Bu âyet-i kerimede ise Peygamberin de onunla birlikte olan mü’minlerin de bu büyük esaslara, özellikle de bütün peygamberlere ve bütün kitaplara iman ettiklerini ve bunların bir bölümüne iman edip bir bölümünü inkar edenlerin yaptığını yapmadıklarını haber vermektedir. Nitekim haktan sapan din mensuplarının ve doğru yoldan uzaklaşmış kimselerin böyle yaptıkları malumdur. Mü’minlerin peygamber ile birlikte söz konusu edilip, hepsi hakkında aynı haberin verilmesi mü’minler için büyük bir şereftir. Ayrıca bu Peygamberin de şer’i hitaplarda ümmeti ile ortak olduğunu, bu şer’i hitapları tam ve eksiksiz yerine getirdiğini, mü’minlerden bu hususta üstün olduğunu, hatta ve hatta iman hukukunu yerine getirmekte bütün peygamberlerden de ileri olduğunu ortaya koymaktadır. “İşittik, itaat ettik” buyruğu mü’minlerin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği Kitab’ın ve Sünnetin tamamına uyup bağlandıklarını, onların bu buyrukları -kabul etmek ve dinleyip itaat etmek anlamında- işittiklerini bildirmektedir. Bunun muhtevasında, bu görevleri yerine getirmeleri hususunda Allah’tan yardım talebinde bulunmak, Allah’ın, yerine getirmekte kusurları bulunan görevlerini bağışlaması, işledikleri haramları affetmesi de vardır. Onlar bu faydalı dualar ile Yüce Allah’a yalvarıp yakarmaktadırlar. Yüce Allah da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’ın ifadesi ile onların bu dualarına “Evet, öyle yaptım” diye cevap vermiştir. Bu dualar topluca bütün mü’minlerden kabul edildiği gibi eğer duanın kabulüne bir engel yoksa her bir ferdinden de kabul edilir. Yüce Allah unutma ve yanılma hallerinde onlardan sorumluluğu kaldırmıştır. Ayrıca Yüce Allah şeriatini mü’minlere son derece kolaylaştırmış, kendilerinden öncekilere yüklemiş olduğu zorlukları, ağır yükleri ve sorumlulukları onlara yüklememiştir. Takat getiremeyecekleri şeyleri de sırtlarına yük olarak vurmamıştır. Allah onlara mağfiret buyurmuş, merhamet eylemiş, kâfirler topluluğuna karşı onlara zafer vermiş, yardım etmiştir. Yüce Allah’tan isimleri, sıfatları ve bize lütfetmiş olduğu dinine bağlılık ile bize yönelik Peygamberinin dili ile yaptığı vaatlerini gerçekleştirmesini ve mü’minlerin hallerini ıslah etmesini niyaz ederiz. Bu buyruktan dinin bütün emirlerinde zorluğun kaldırılıp kolaylığın sağlanması kaidesi anlaşılmaktadır. “İbadetlerde ve Allah’ın haklarında unutma ve yanılmanın affedildiği” kaidesi de buradan anlaşılmaktadır. İnsanların hakları ile ilgili hususlarda ise bu, sadece günahın ve yerilmenin kaldırıldığını gösterir. Can veya mala yanılarak yahut unutarak zarar verilmesi halinde tazminatlarının ödenme gereği, bunları haksız yere telef etmenin bir sonucudur. Böyle bir tazminat, hem unutma ve yanılmayı hem de kasti halleri kapsamına almaktadır. Bakara Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd-ü senalarımız Yüce Allah’adır, efendimiz Muhammed’e, onun aile halkına ve ashabına salat ve selam olsun.