Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — Nisa' 4:66 – Nisa' 4:176

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. Nisa' 4:66
  2. Nisa' 4:67
  3. Nisa' 4:68
  4. Nisa' 4:69
  5. Nisa' 4:70
  6. Nisa' 4:71
  7. Nisa' 4:72
  8. Nisa' 4:73
  9. Nisa' 4:74
  10. Nisa' 4:75
  11. Nisa' 4:76
  12. Nisa' 4:77
  13. Nisa' 4:78
  14. Nisa' 4:79
  15. Nisa' 4:80
  16. Nisa' 4:81
  17. Nisa' 4:82
  18. Nisa' 4:83
  19. Nisa' 4:84
  20. Nisa' 4:85
  21. Nisa' 4:86
  22. Nisa' 4:87
  23. Nisa' 4:88
  24. Nisa' 4:89
  25. Nisa' 4:90
  26. Nisa' 4:91
  27. Nisa' 4:92
  28. Nisa' 4:93
  29. Nisa' 4:94
  30. Nisa' 4:95
  31. Nisa' 4:96
  32. Nisa' 4:97
  33. Nisa' 4:98
  34. Nisa' 4:99
  35. Nisa' 4:100
  36. Nisa' 4:101
  37. Nisa' 4:102
  38. Nisa' 4:103
  39. Nisa' 4:104
  40. Nisa' 4:105
  41. Nisa' 4:106
  42. Nisa' 4:107
  43. Nisa' 4:108
  44. Nisa' 4:109
  45. Nisa' 4:110
  46. Nisa' 4:111
  47. Nisa' 4:112
  48. Nisa' 4:113
  49. Nisa' 4:114
  50. Nisa' 4:115
  51. Nisa' 4:116
  52. Nisa' 4:117
  53. Nisa' 4:118
  54. Nisa' 4:119
  55. Nisa' 4:120
  56. Nisa' 4:121
  57. Nisa' 4:122
  58. Nisa' 4:123
  59. Nisa' 4:124
  60. Nisa' 4:125
  61. Nisa' 4:126
  62. Nisa' 4:127
  63. Nisa' 4:128
  64. Nisa' 4:129
  65. Nisa' 4:130
  66. Nisa' 4:131
  67. Nisa' 4:132
  68. Nisa' 4:133
  69. Nisa' 4:134
  70. Nisa' 4:135
  71. Nisa' 4:136
  72. Nisa' 4:137
  73. Nisa' 4:138
  74. Nisa' 4:139
  75. Nisa' 4:140
  76. Nisa' 4:141
  77. Nisa' 4:142
  78. Nisa' 4:143
  79. Nisa' 4:144
  80. Nisa' 4:145
  81. Nisa' 4:146
  82. Nisa' 4:147
  83. Nisa' 4:148
  84. Nisa' 4:149
  85. Nisa' 4:150
  86. Nisa' 4:151
  87. Nisa' 4:152
  88. Nisa' 4:153
  89. Nisa' 4:154
  90. Nisa' 4:155
  91. Nisa' 4:156
  92. Nisa' 4:157
  93. Nisa' 4:158
  94. Nisa' 4:159
  95. Nisa' 4:160
  96. Nisa' 4:161
  97. Nisa' 4:162
  98. Nisa' 4:163
  99. Nisa' 4:164
  100. Nisa' 4:165
  101. Nisa' 4:166
  102. Nisa' 4:167
  103. Nisa' 4:168
  104. Nisa' 4:169
  105. Nisa' 4:170
  106. Nisa' 4:171
  107. Nisa' 4:172
  108. Nisa' 4:173
  109. Nisa' 4:174
  110. Nisa' 4:175
  111. Nisa' 4:176

Nisa' 4:66

66- Şâyet onlara:“Kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın” diye yazsaydık, içlerinden pek azı müstesna bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi, elbette haklarında çok hayırlı ve çok sebat verici olurdu. 67- O takdirde onlara katımızdan büyük bir mükâfat verirdik. 68- Ve onları elbette dosdoğru yola iletirdik. 66. Yüce Allah bize şunu bildirmektedir: Eğer O, kullarına kendilerini öldürmek ve yurtlarından çıkmak gibi ağır emirleri farz olarak yazmış olsaydı, onlardan az ve istisna denilecek kadar nadir kimseler dışında hiç kimse bu işleri yapmazdı. O halde Allah’ın kendilerine emretmiş olduğu emirleri kolaylaştırdığı için, bunlar herkese kolay geldiği ve gerçekleştirilmesi zor olmadığı için Rablerine hamd etsinler, şükretsinler. Bu buyrukta kulun içinde bulunduğu hoş olmayan hallerin zıddını da göz önünde bulundurması gerektiğine bir işaret vardır. Böylelikle ibâdetleri gerçekleştirmek ona kolay gelir ve Rabbine hamd ve şükrü artar. Daha sonra Yüce Allah şunu haber vermektedir:“Eğer onlar kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi” yani her zamanın şartlarına uygun olarak görevlerini yerine getirmiş, bu konuda gayretlerini ortaya koyarak bu görevleri ifa edip tamamlamak için kendilerini vermiş, gözlerini erişemeyecekleri şeylere dikmemiş ve kendilerini ilgilendirmeyen hususlara iltifat etmemiş olsalardı, hali hazırda ilgi alanlarına girmeyen şeylere de dönüp bakmasalardı işte, onların yapmaları gereken iş buydu. Kulun her zaman için yerine getirmesi gereken ne ise ona bakması ve onu tamamlaması gerekir. Sonra adım adım ilerleyerek gücünün yettiği kadarı ile din ve dünya hususunda ilim ve amel bakımından ulaşabildiği noktaya kadar ulaşmaya çalışmalıdır. Bu şekilde davranan bir kimse, kendisine ulaşmamış olan ve henüz emrolunmadığı bir işe soyunan kimseden farklıdır. Böyle bir kimse gayretini darmadağın etmiş olacağından, tembellikle de karşı karşıya kalıp gayretini yitireceğinden dolayı o maksadına ulaşması hemen hemen imkansızdır. Daha sonra Yüce Allah öğüt verilen şeyleri yapmanın ortaya çıkartacağı sonuçları söz konusu etmektedir ki bunlar şu dört husustur: Birincisi: Hayra kavuşmadır ki bu “elbette haklarında çok hayırlı” buyruğunda ifade edilmiştir. Yani o takdirde onlar emrolundukları hayır işlerini yerine getirmek vasfına sahip hayırlı kimselerden olurlardı. Böylelikle onlar kötü kimselerin niteliklerinden de uzaklaşmış olurlardı. Çünkü bir şeyin sabit olması, onun zıddının olmamasını gerektirir. İkincisi: Sebatın gerçekleşmesi ve artması. Zira Yüce Allah iman edenlere imanları sebebi ile sebat verir. Çünkü iman etmek onlara verilen öğüdün gereğini yerine getirmektir. O bakımdan Yüce Allah emir, yasak ve musibetler hususunda çeşitli fitnelerin/sınavların ortaya çıkması halinde onlara dünya hayatında sebat verir. Böylelikle emirleri yerine getirebilme ve nefsin işlenmesini istediği yasakları terk edebilme başarısını gösterebilirler. Hoşlanmadıkları musibetlerle karşı karşıya kaldıklarında da sabır, rıza veya şükre muvaffak kılınmak sureti ile sebat gösterme başarısını elde ederler. İşte böylelerine bunları gerçekleştirebilmek için Allah’tan yardım iner. Yine onlar ölüm sırasında da kabirde de din üzere sebat nimetine nail olurlar. Aynı şekilde emrolunduklarını yerine getiren bir kul şer’i emirleri düzenli olarak, aksatmadan yerine getiriyor demektir. Böylece sonunda o, bu emirlere alışır, onlara ve benzerlerine şevk duyar. Bu da itaatler üzere sebat göstermek konusunda önemli bir yardımcı olur. 67. Üçüncüsü:“O takdirde onlara katımızdan büyük bir mükâfat verirdik” buyruğunda dile getirilmektedir. Yani onlara kalbin, ruhun ve bedenin nail olacağı dünya ve âhiret mükâfatları ile âhirette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından dahi geçmeyen nimetlerden oluşacak büyük bir ecir vardır. 68. Dördüncüsü: Dosdoğru yola iletilmektir. Bu, hususi bir ifadeden sonra gelen umumi bir ifadedir. Çünkü dosdoğru yola iletilmek oldukça büyük bir şereftir. Zira dosdoğru yol aynı zamanda hakkı bilmeyi, onu sevmeyi, onu tercih etmeyi ve gereğince amel etmeyi ihtiva eder. Mutluluk ve kurtuluş da buna bağlıdır. Dosdoğru yola iletilen bir kimse, her türlü hayra muvaffak kılınmış ve ondan her türlü kötülük ve hoşa gitmeyen şey de uzak kılınmış demektir.

Nisa' 4:67

66- Şâyet onlara:“Kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın” diye yazsaydık, içlerinden pek azı müstesna bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi, elbette haklarında çok hayırlı ve çok sebat verici olurdu. 67- O takdirde onlara katımızdan büyük bir mükâfat verirdik. 68- Ve onları elbette dosdoğru yola iletirdik. 66. Yüce Allah bize şunu bildirmektedir: Eğer O, kullarına kendilerini öldürmek ve yurtlarından çıkmak gibi ağır emirleri farz olarak yazmış olsaydı, onlardan az ve istisna denilecek kadar nadir kimseler dışında hiç kimse bu işleri yapmazdı. O halde Allah’ın kendilerine emretmiş olduğu emirleri kolaylaştırdığı için, bunlar herkese kolay geldiği ve gerçekleştirilmesi zor olmadığı için Rablerine hamd etsinler, şükretsinler. Bu buyrukta kulun içinde bulunduğu hoş olmayan hallerin zıddını da göz önünde bulundurması gerektiğine bir işaret vardır. Böylelikle ibâdetleri gerçekleştirmek ona kolay gelir ve Rabbine hamd ve şükrü artar. Daha sonra Yüce Allah şunu haber vermektedir:“Eğer onlar kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi” yani her zamanın şartlarına uygun olarak görevlerini yerine getirmiş, bu konuda gayretlerini ortaya koyarak bu görevleri ifa edip tamamlamak için kendilerini vermiş, gözlerini erişemeyecekleri şeylere dikmemiş ve kendilerini ilgilendirmeyen hususlara iltifat etmemiş olsalardı, hali hazırda ilgi alanlarına girmeyen şeylere de dönüp bakmasalardı işte, onların yapmaları gereken iş buydu. Kulun her zaman için yerine getirmesi gereken ne ise ona bakması ve onu tamamlaması gerekir. Sonra adım adım ilerleyerek gücünün yettiği kadarı ile din ve dünya hususunda ilim ve amel bakımından ulaşabildiği noktaya kadar ulaşmaya çalışmalıdır. Bu şekilde davranan bir kimse, kendisine ulaşmamış olan ve henüz emrolunmadığı bir işe soyunan kimseden farklıdır. Böyle bir kimse gayretini darmadağın etmiş olacağından, tembellikle de karşı karşıya kalıp gayretini yitireceğinden dolayı o maksadına ulaşması hemen hemen imkansızdır. Daha sonra Yüce Allah öğüt verilen şeyleri yapmanın ortaya çıkartacağı sonuçları söz konusu etmektedir ki bunlar şu dört husustur: Birincisi: Hayra kavuşmadır ki bu “elbette haklarında çok hayırlı” buyruğunda ifade edilmiştir. Yani o takdirde onlar emrolundukları hayır işlerini yerine getirmek vasfına sahip hayırlı kimselerden olurlardı. Böylelikle onlar kötü kimselerin niteliklerinden de uzaklaşmış olurlardı. Çünkü bir şeyin sabit olması, onun zıddının olmamasını gerektirir. İkincisi: Sebatın gerçekleşmesi ve artması. Zira Yüce Allah iman edenlere imanları sebebi ile sebat verir. Çünkü iman etmek onlara verilen öğüdün gereğini yerine getirmektir. O bakımdan Yüce Allah emir, yasak ve musibetler hususunda çeşitli fitnelerin/sınavların ortaya çıkması halinde onlara dünya hayatında sebat verir. Böylelikle emirleri yerine getirebilme ve nefsin işlenmesini istediği yasakları terk edebilme başarısını gösterebilirler. Hoşlanmadıkları musibetlerle karşı karşıya kaldıklarında da sabır, rıza veya şükre muvaffak kılınmak sureti ile sebat gösterme başarısını elde ederler. İşte böylelerine bunları gerçekleştirebilmek için Allah’tan yardım iner. Yine onlar ölüm sırasında da kabirde de din üzere sebat nimetine nail olurlar. Aynı şekilde emrolunduklarını yerine getiren bir kul şer’i emirleri düzenli olarak, aksatmadan yerine getiriyor demektir. Böylece sonunda o, bu emirlere alışır, onlara ve benzerlerine şevk duyar. Bu da itaatler üzere sebat göstermek konusunda önemli bir yardımcı olur. 67. Üçüncüsü:“O takdirde onlara katımızdan büyük bir mükâfat verirdik” buyruğunda dile getirilmektedir. Yani onlara kalbin, ruhun ve bedenin nail olacağı dünya ve âhiret mükâfatları ile âhirette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından dahi geçmeyen nimetlerden oluşacak büyük bir ecir vardır. 68. Dördüncüsü: Dosdoğru yola iletilmektir. Bu, hususi bir ifadeden sonra gelen umumi bir ifadedir. Çünkü dosdoğru yola iletilmek oldukça büyük bir şereftir. Zira dosdoğru yol aynı zamanda hakkı bilmeyi, onu sevmeyi, onu tercih etmeyi ve gereğince amel etmeyi ihtiva eder. Mutluluk ve kurtuluş da buna bağlıdır. Dosdoğru yola iletilen bir kimse, her türlü hayra muvaffak kılınmış ve ondan her türlü kötülük ve hoşa gitmeyen şey de uzak kılınmış demektir.

Nisa' 4:68

66- Şâyet onlara:“Kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın” diye yazsaydık, içlerinden pek azı müstesna bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi, elbette haklarında çok hayırlı ve çok sebat verici olurdu. 67- O takdirde onlara katımızdan büyük bir mükâfat verirdik. 68- Ve onları elbette dosdoğru yola iletirdik. 66. Yüce Allah bize şunu bildirmektedir: Eğer O, kullarına kendilerini öldürmek ve yurtlarından çıkmak gibi ağır emirleri farz olarak yazmış olsaydı, onlardan az ve istisna denilecek kadar nadir kimseler dışında hiç kimse bu işleri yapmazdı. O halde Allah’ın kendilerine emretmiş olduğu emirleri kolaylaştırdığı için, bunlar herkese kolay geldiği ve gerçekleştirilmesi zor olmadığı için Rablerine hamd etsinler, şükretsinler. Bu buyrukta kulun içinde bulunduğu hoş olmayan hallerin zıddını da göz önünde bulundurması gerektiğine bir işaret vardır. Böylelikle ibâdetleri gerçekleştirmek ona kolay gelir ve Rabbine hamd ve şükrü artar. Daha sonra Yüce Allah şunu haber vermektedir:“Eğer onlar kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi” yani her zamanın şartlarına uygun olarak görevlerini yerine getirmiş, bu konuda gayretlerini ortaya koyarak bu görevleri ifa edip tamamlamak için kendilerini vermiş, gözlerini erişemeyecekleri şeylere dikmemiş ve kendilerini ilgilendirmeyen hususlara iltifat etmemiş olsalardı, hali hazırda ilgi alanlarına girmeyen şeylere de dönüp bakmasalardı işte, onların yapmaları gereken iş buydu. Kulun her zaman için yerine getirmesi gereken ne ise ona bakması ve onu tamamlaması gerekir. Sonra adım adım ilerleyerek gücünün yettiği kadarı ile din ve dünya hususunda ilim ve amel bakımından ulaşabildiği noktaya kadar ulaşmaya çalışmalıdır. Bu şekilde davranan bir kimse, kendisine ulaşmamış olan ve henüz emrolunmadığı bir işe soyunan kimseden farklıdır. Böyle bir kimse gayretini darmadağın etmiş olacağından, tembellikle de karşı karşıya kalıp gayretini yitireceğinden dolayı o maksadına ulaşması hemen hemen imkansızdır. Daha sonra Yüce Allah öğüt verilen şeyleri yapmanın ortaya çıkartacağı sonuçları söz konusu etmektedir ki bunlar şu dört husustur: Birincisi: Hayra kavuşmadır ki bu “elbette haklarında çok hayırlı” buyruğunda ifade edilmiştir. Yani o takdirde onlar emrolundukları hayır işlerini yerine getirmek vasfına sahip hayırlı kimselerden olurlardı. Böylelikle onlar kötü kimselerin niteliklerinden de uzaklaşmış olurlardı. Çünkü bir şeyin sabit olması, onun zıddının olmamasını gerektirir. İkincisi: Sebatın gerçekleşmesi ve artması. Zira Yüce Allah iman edenlere imanları sebebi ile sebat verir. Çünkü iman etmek onlara verilen öğüdün gereğini yerine getirmektir. O bakımdan Yüce Allah emir, yasak ve musibetler hususunda çeşitli fitnelerin/sınavların ortaya çıkması halinde onlara dünya hayatında sebat verir. Böylelikle emirleri yerine getirebilme ve nefsin işlenmesini istediği yasakları terk edebilme başarısını gösterebilirler. Hoşlanmadıkları musibetlerle karşı karşıya kaldıklarında da sabır, rıza veya şükre muvaffak kılınmak sureti ile sebat gösterme başarısını elde ederler. İşte böylelerine bunları gerçekleştirebilmek için Allah’tan yardım iner. Yine onlar ölüm sırasında da kabirde de din üzere sebat nimetine nail olurlar. Aynı şekilde emrolunduklarını yerine getiren bir kul şer’i emirleri düzenli olarak, aksatmadan yerine getiriyor demektir. Böylece sonunda o, bu emirlere alışır, onlara ve benzerlerine şevk duyar. Bu da itaatler üzere sebat göstermek konusunda önemli bir yardımcı olur. 67. Üçüncüsü:“O takdirde onlara katımızdan büyük bir mükâfat verirdik” buyruğunda dile getirilmektedir. Yani onlara kalbin, ruhun ve bedenin nail olacağı dünya ve âhiret mükâfatları ile âhirette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından dahi geçmeyen nimetlerden oluşacak büyük bir ecir vardır. 68. Dördüncüsü: Dosdoğru yola iletilmektir. Bu, hususi bir ifadeden sonra gelen umumi bir ifadedir. Çünkü dosdoğru yola iletilmek oldukça büyük bir şereftir. Zira dosdoğru yol aynı zamanda hakkı bilmeyi, onu sevmeyi, onu tercih etmeyi ve gereğince amel etmeyi ihtiva eder. Mutluluk ve kurtuluş da buna bağlıdır. Dosdoğru yola iletilen bir kimse, her türlü hayra muvaffak kılınmış ve ondan her türlü kötülük ve hoşa gitmeyen şey de uzak kılınmış demektir.

Nisa' 4:69

69- Kim Allah’a ve Rasûle itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle birliktedirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar! 70- Bu lütuf, Allah’tandır. Her şeyi bilen olarak Allah yeter. 69. Yani erkek olsun, kadın olsun, küçük olsun, büyük olsun -kendi haline göre ve kendi yükümlülükleri oranında- Allah’a ve Rasûlüne itaat eden herkes “işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği” kemali, kurtuluşu ve mutluluğu gerektiren büyük nimeti ihsan ettiği “peygamberler”, ki Allah, vahyi ile kendilerine üstünlük vererek onları diğer insanlara elçi göndermiş, onları davet ile görevlendirmekle üstünlük ihsan etmiştir “sıddıklar”, bunlar peygamberlerin getirdiklerini tam anlamı ile tasdik eden, böylelikle hakkı bilen, onu yakin ile tasdik eden, gereğini söz, davranış ve halleri yerine getiren ve Yüce Allah’a da davet eden kimselerdir. “şehitler”, Allah’ın kelimesini yükseltmek için Allah yolunda çarpışarak öldürülenlerle, “salihlerle” zahirleri de batınları da ıslah olmuş, buna bağlı olarak amelleri de salih olan kimselerle “birliktedirler.” İşte Yüce Allah’a itaat eden herkes, bu kimselerle arkadaş olma nimetine kavuşacaktır. “Onlar ne iyi arkadaştırlar!” Nimetlerle dolu cennetlerde onlara yakın olacaklar, âlemlerin Rabbinin komşuluğunda onlarla ünsiyet ederek bir arada bulunacaklar. 70. Onların nail oldukları “bu lütuf Allah’tandır.” Buna onları muvaffak kılan ve onlara bu hususta yardımcı olan, kendilerine amelleri ile elde edemeyecekleri bu mükâfatları veren O’dur. “Her şeyi bilen olarak Allah yeter.” O kullarının hallerini, içlerinden kalp ve organlarının ittifakla yerine getirdiği salih ameller sebebi ile pek büyük mükâfatları kimin hak ettiğini çok iyi bilir.

Nisa' 4:70

69- Kim Allah’a ve Rasûle itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle birliktedirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar! 70- Bu lütuf, Allah’tandır. Her şeyi bilen olarak Allah yeter. 69. Yani erkek olsun, kadın olsun, küçük olsun, büyük olsun -kendi haline göre ve kendi yükümlülükleri oranında- Allah’a ve Rasûlüne itaat eden herkes “işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği” kemali, kurtuluşu ve mutluluğu gerektiren büyük nimeti ihsan ettiği “peygamberler”, ki Allah, vahyi ile kendilerine üstünlük vererek onları diğer insanlara elçi göndermiş, onları davet ile görevlendirmekle üstünlük ihsan etmiştir “sıddıklar”, bunlar peygamberlerin getirdiklerini tam anlamı ile tasdik eden, böylelikle hakkı bilen, onu yakin ile tasdik eden, gereğini söz, davranış ve halleri yerine getiren ve Yüce Allah’a da davet eden kimselerdir. “şehitler”, Allah’ın kelimesini yükseltmek için Allah yolunda çarpışarak öldürülenlerle, “salihlerle” zahirleri de batınları da ıslah olmuş, buna bağlı olarak amelleri de salih olan kimselerle “birliktedirler.” İşte Yüce Allah’a itaat eden herkes, bu kimselerle arkadaş olma nimetine kavuşacaktır. “Onlar ne iyi arkadaştırlar!” Nimetlerle dolu cennetlerde onlara yakın olacaklar, âlemlerin Rabbinin komşuluğunda onlarla ünsiyet ederek bir arada bulunacaklar. 70. Onların nail oldukları “bu lütuf Allah’tandır.” Buna onları muvaffak kılan ve onlara bu hususta yardımcı olan, kendilerine amelleri ile elde edemeyecekleri bu mükâfatları veren O’dur. “Her şeyi bilen olarak Allah yeter.” O kullarının hallerini, içlerinden kalp ve organlarının ittifakla yerine getirdiği salih ameller sebebi ile pek büyük mükâfatları kimin hak ettiğini çok iyi bilir.

Nisa' 4:71

71- Ey iman edenler! Tedbirinizi alın ve küçük birlikler halinde savaşa çıkın yahut toptan seferber olun. 72- Şüphe yok ki içinizden pek ağır davranacak olanlar vardır. Böyleleri, size bir musibet gelip çatarsa:“Onlarla beraber olmadığım için Allah bana lütufta bulundu.” der. 73- Şâyet size Allah’tan bir lütuf erişirse sanki kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi şöyle der:“Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir mükâfata kavuşsaydım.” 74- Artık âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür yahut galip gelirse ona pek büyük bir mükâfat vereceğiz. 71. Yüce Allah mü’min kullarına kâfir düşmanlarına karşı tedbirlerini almalarını emretmektedir. Bu emir düşmanlarla savaşmakta, onların hile ve tuzaklarını savmakta, güçlerini bertaraf etmekte katkısı bulunan kaleler yapmak, hendekler açmak, atış ve binicilik öğrenmek, bunları sağlayacak sanayiyi bilmek, kendisi vasıtası ile düşmanlarının girişlerinin, çıkışlarının ve planlarının öğrenilmesine yardımcı olan hususları öğrenmek ve Allah yolunda savaşa çıkmak gibi bütün yollara başvurmayı kapsamaktadır. İşte bundan dolayı Yüce Allah burada “küçük birlikler halinde savaşa çıkın” yani seriyyeler halinde ayrı ayrı çıkın ya da bir ordu giderken diğerleri yerlerinde kalsın “yahut toptan seferber olun.” Bütün bunlar ise maslahata, düşmanlara zarar verme miktarına ve müslümanların dini gereklerini yerlerine getirmek bakımından rahata kavuşmalarına bağlı olan durumlardır. Bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın:“Siz de onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın”(el-Enfal, 8/60) buyruğuna benzemektedir. Daha sonra şanı Yüce Allah, cihad hususunda tembellik yapan imanı zayıf kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır: 72. “Şüphe yok ki içinizden” ey mü’minler, Allah yolunda cihad hususunda zayıflık, gevşeklik ve korkaklık göstererek “pek ağır davranacak olanlar vardır.” Doğru açıklama şekli budur. Burada geçen “ağır davranacaklar” ile ilgili açıklamalardan birisi de şöyledir: Aralarından başkalarının ağır davranmasına sebep olacaklar vardır; yani başkalarının cihad arzusunu kıracak kimseler vardır ki bunlar da münafık kimselerdir. Ancak birinci görüş, iki sebep dolayısı ile daha uygundur: Birincisi “içinizden” buyruğudur ki burada hitap mü’minleredir. İkincisi ise diğer âyetteki: “Kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi” ifadesidir. Zira Allah, müşriklerden ve münafıklardan oluşan kâfirlerle mü’minler arasındaki sevgi ve dostluk bağını koparmıştır. Ayrıca vakıa da budur. Şöyle ki mü’minler iki kısımdır: Kimileri imanlarında gerçekten sadık ve samimidirler. Bu, onların kemal derecesinde tasdikte bulunmalarını ve cihada katılmalarını sağlar. Kimileri de iman bakımından zayıftırlar, İslâm’a girmiş olmakla birlikte kendilerini cihada sevkedecek kadar kuvvetli olmayan, aksine zayıf bir imana sahiptirler. Yüce Allah’ın:“Bedevi araplar: İman ettik, dediler. De ki: Siz iman etmediniz, fakat İslam/teslim olduk, deyin...”(el-Hucurat, 49/14) buyruğunda ve devamında dile getirildiği gibi. Daha sonra Allah, ağır davranan bu kimselerin amaçlarını ve nihai maksatlarından söz etmiştir ki onların amaçlarının büyük bir kısmı, dünya ve dünyanın geçici menfaatlerine yöneliktir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şâyet size bir musibet gelip çatarsa” yenilgiye uğrarsanız, içinizden öldürülenler olursa ve bazı hallerde -Yüce Allah’ın hikmetleri dolayısı ile- düşmanlar size karşı galip olursa işte o geri kalan kimseler:“Onlarla beraber olmadığım için Allah bana lütufta bulundu, der.” Aklının kıtlığı ve imanının zayıflığı dolayısı ile söz konusu musibetin gerçekleştiği o cihada katılmamayı nimet kabul eder. Gerçek nimetin ise imanı pekiştiren ve böylelikle kulun ceza ve hüsrandan uzak kalmasını sağlayan, pek büyük ecir ve mükâfat kazanmasına, bağışı bol ve cömert yüce Rabbinin rızasını elde etmesine sebep teşkil eden bu büyük itaati yerine getirme muvaffakiyeti olduğunun idrakinde değildir. Cihaddan geri kalıp oturmak ise -az bir süre kişiyi dinlendirse bile- arkasından uzun bir yorgunluk ve büyük acılar gelir. Mücahidlerin elde ettiklerini de elde edemez. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 73. “Şâyet size Allah’tan bir lütuf” zafer ve ganimet erişirse “sanki kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi şöyle der: Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir mükâfata kavuşsaydım.” Yani ganimet elde etmek için orada hazır bulunmayı temenni ederdi. Onun bundan başka bir maksat ve arzusu yoktur. Sanki o adeta -ey mü’minler- sizden birisi değilmiş, sizinle onun arasında imana dayalı bir sevgi ve muhabbet bağı yokmuş gibi böyle derdi. Halbuki bu bağın gereği şudur ki mü’minler menfaatlerini ilgilendiren bütün hususlarda ve zararlarını def etmekte ortaktırlar. Bunların gerçekleşmesi de onları sevindirir, isterse başka mü’min kardeşleri vasıtası ile gerçekleşmiş olsun. Bu maslahatları elde edemeyecek olurlarsa da acı çekerler ve hep birlikte din ve dünyalarını düzene sokacak bütün işleri yerine getirmeye çalışıp çabalarlar. Ancak yalnızca dünyalığı temenni eden sözü geçen kimseler ise böyle bir imani ruha sahip değildirler. 74. Yüce Allah’ın kullarına lütfunun bir tecellisi de rahmetini onlardan kesmemesi ve yüzlerine rahmetinin kapılarını kapatmamasıdır. Aksine uygun olmayan davranışlarda bulunan kimseleri O, bu kusurlarını telafi etmeye ve kendilerini kemale erdirmeye davet eder. İşte bu bakımdan Yüce Allah bu gibi kimselere ihlâslı olmayı ve Allah yolunda savaşa çıkmayı emrederek şöyle buyurmaktadır:“Artık âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar Allah yolunda savaşsınlar.” Bu görüş, bu âyet-i kerime ile ilgili görüşlerden birisidir ve en doğru olanı da budur. Bir diğer görüşe göre ise bu buyruğun anlamı şudur: Allah yolunda ancak imanı kamil ve bu imanlarında samimi olan mü’minler savaşsınlar. “âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar” yani âhireti arzulayarak ve dünyadan yüz çevirerek âhiret karşılığında dünyayı satarlar. İşte ayette hitabın kendilerine yöneltildiği kimseler bunlardır. Çünkü bunlar sahip oldukları kamil iman sayesinde düşmana karşı cihada kendilerini hazırlamış ve bu konuda nefislerini gereken şekilde disipline sokmuşlardır. Beraberlerindeki tam iman böyle bir cihadı gerektirmektedir. Ama az önce sözü geçen ağır davrananlara gelince onların cihada çıkmaları ya da oturmaları önemli değildir. Buna göre bu ayet, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“De ki: Ona ister iman edin ister iman etmeyin. Çünkü bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara (ayetlerimiz) okununca çenelerinin üzerine yüzüstü secdeye kapanırlar...”(el-İsra, 17/107); “Şimdi bunlar onları (âyetlerimizi) inkâr ederlerse biz de yerlerine onları inkâr etmeyen bir topluluğu getiririz.”(el-En’am, 6/89). Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Allah yolunda savaşan ve cihad eden kimseler, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kâfirlerle savaşsınlar. Bu durumda âhirete karşılık dünyayı satın alan kâfirler, kendileri ile savaşılacak kimseler olarak nitelendirilmektedir. “Kim Allah yolunda savaşıp” Allah ve Rasûlünün emrettiği gibi, Allah’ın rızasını amaçlayarak ve ihlâsla savaşmak üzere cihada çıkar “da öldürülür yahut galip gelirse ona pek büyük bir mükâfat vereceğiz.” İman ve dinini ziyadeleştirecek, ganimet ve güzel övgü nasip edeceğiz. Allah yolunda cihad eden mücahidlerin mükâfatını Allah hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırına getirmemiş olduğu cennette hazırlamıştır.

Nisa' 4:72

71- Ey iman edenler! Tedbirinizi alın ve küçük birlikler halinde savaşa çıkın yahut toptan seferber olun. 72- Şüphe yok ki içinizden pek ağır davranacak olanlar vardır. Böyleleri, size bir musibet gelip çatarsa:“Onlarla beraber olmadığım için Allah bana lütufta bulundu.” der. 73- Şâyet size Allah’tan bir lütuf erişirse sanki kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi şöyle der:“Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir mükâfata kavuşsaydım.” 74- Artık âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür yahut galip gelirse ona pek büyük bir mükâfat vereceğiz. 71. Yüce Allah mü’min kullarına kâfir düşmanlarına karşı tedbirlerini almalarını emretmektedir. Bu emir düşmanlarla savaşmakta, onların hile ve tuzaklarını savmakta, güçlerini bertaraf etmekte katkısı bulunan kaleler yapmak, hendekler açmak, atış ve binicilik öğrenmek, bunları sağlayacak sanayiyi bilmek, kendisi vasıtası ile düşmanlarının girişlerinin, çıkışlarının ve planlarının öğrenilmesine yardımcı olan hususları öğrenmek ve Allah yolunda savaşa çıkmak gibi bütün yollara başvurmayı kapsamaktadır. İşte bundan dolayı Yüce Allah burada “küçük birlikler halinde savaşa çıkın” yani seriyyeler halinde ayrı ayrı çıkın ya da bir ordu giderken diğerleri yerlerinde kalsın “yahut toptan seferber olun.” Bütün bunlar ise maslahata, düşmanlara zarar verme miktarına ve müslümanların dini gereklerini yerlerine getirmek bakımından rahata kavuşmalarına bağlı olan durumlardır. Bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın:“Siz de onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın”(el-Enfal, 8/60) buyruğuna benzemektedir. Daha sonra şanı Yüce Allah, cihad hususunda tembellik yapan imanı zayıf kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır: 72. “Şüphe yok ki içinizden” ey mü’minler, Allah yolunda cihad hususunda zayıflık, gevşeklik ve korkaklık göstererek “pek ağır davranacak olanlar vardır.” Doğru açıklama şekli budur. Burada geçen “ağır davranacaklar” ile ilgili açıklamalardan birisi de şöyledir: Aralarından başkalarının ağır davranmasına sebep olacaklar vardır; yani başkalarının cihad arzusunu kıracak kimseler vardır ki bunlar da münafık kimselerdir. Ancak birinci görüş, iki sebep dolayısı ile daha uygundur: Birincisi “içinizden” buyruğudur ki burada hitap mü’minleredir. İkincisi ise diğer âyetteki: “Kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi” ifadesidir. Zira Allah, müşriklerden ve münafıklardan oluşan kâfirlerle mü’minler arasındaki sevgi ve dostluk bağını koparmıştır. Ayrıca vakıa da budur. Şöyle ki mü’minler iki kısımdır: Kimileri imanlarında gerçekten sadık ve samimidirler. Bu, onların kemal derecesinde tasdikte bulunmalarını ve cihada katılmalarını sağlar. Kimileri de iman bakımından zayıftırlar, İslâm’a girmiş olmakla birlikte kendilerini cihada sevkedecek kadar kuvvetli olmayan, aksine zayıf bir imana sahiptirler. Yüce Allah’ın:“Bedevi araplar: İman ettik, dediler. De ki: Siz iman etmediniz, fakat İslam/teslim olduk, deyin...”(el-Hucurat, 49/14) buyruğunda ve devamında dile getirildiği gibi. Daha sonra Allah, ağır davranan bu kimselerin amaçlarını ve nihai maksatlarından söz etmiştir ki onların amaçlarının büyük bir kısmı, dünya ve dünyanın geçici menfaatlerine yöneliktir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şâyet size bir musibet gelip çatarsa” yenilgiye uğrarsanız, içinizden öldürülenler olursa ve bazı hallerde -Yüce Allah’ın hikmetleri dolayısı ile- düşmanlar size karşı galip olursa işte o geri kalan kimseler:“Onlarla beraber olmadığım için Allah bana lütufta bulundu, der.” Aklının kıtlığı ve imanının zayıflığı dolayısı ile söz konusu musibetin gerçekleştiği o cihada katılmamayı nimet kabul eder. Gerçek nimetin ise imanı pekiştiren ve böylelikle kulun ceza ve hüsrandan uzak kalmasını sağlayan, pek büyük ecir ve mükâfat kazanmasına, bağışı bol ve cömert yüce Rabbinin rızasını elde etmesine sebep teşkil eden bu büyük itaati yerine getirme muvaffakiyeti olduğunun idrakinde değildir. Cihaddan geri kalıp oturmak ise -az bir süre kişiyi dinlendirse bile- arkasından uzun bir yorgunluk ve büyük acılar gelir. Mücahidlerin elde ettiklerini de elde edemez. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 73. “Şâyet size Allah’tan bir lütuf” zafer ve ganimet erişirse “sanki kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi şöyle der: Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir mükâfata kavuşsaydım.” Yani ganimet elde etmek için orada hazır bulunmayı temenni ederdi. Onun bundan başka bir maksat ve arzusu yoktur. Sanki o adeta -ey mü’minler- sizden birisi değilmiş, sizinle onun arasında imana dayalı bir sevgi ve muhabbet bağı yokmuş gibi böyle derdi. Halbuki bu bağın gereği şudur ki mü’minler menfaatlerini ilgilendiren bütün hususlarda ve zararlarını def etmekte ortaktırlar. Bunların gerçekleşmesi de onları sevindirir, isterse başka mü’min kardeşleri vasıtası ile gerçekleşmiş olsun. Bu maslahatları elde edemeyecek olurlarsa da acı çekerler ve hep birlikte din ve dünyalarını düzene sokacak bütün işleri yerine getirmeye çalışıp çabalarlar. Ancak yalnızca dünyalığı temenni eden sözü geçen kimseler ise böyle bir imani ruha sahip değildirler. 74. Yüce Allah’ın kullarına lütfunun bir tecellisi de rahmetini onlardan kesmemesi ve yüzlerine rahmetinin kapılarını kapatmamasıdır. Aksine uygun olmayan davranışlarda bulunan kimseleri O, bu kusurlarını telafi etmeye ve kendilerini kemale erdirmeye davet eder. İşte bu bakımdan Yüce Allah bu gibi kimselere ihlâslı olmayı ve Allah yolunda savaşa çıkmayı emrederek şöyle buyurmaktadır:“Artık âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar Allah yolunda savaşsınlar.” Bu görüş, bu âyet-i kerime ile ilgili görüşlerden birisidir ve en doğru olanı da budur. Bir diğer görüşe göre ise bu buyruğun anlamı şudur: Allah yolunda ancak imanı kamil ve bu imanlarında samimi olan mü’minler savaşsınlar. “âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar” yani âhireti arzulayarak ve dünyadan yüz çevirerek âhiret karşılığında dünyayı satarlar. İşte ayette hitabın kendilerine yöneltildiği kimseler bunlardır. Çünkü bunlar sahip oldukları kamil iman sayesinde düşmana karşı cihada kendilerini hazırlamış ve bu konuda nefislerini gereken şekilde disipline sokmuşlardır. Beraberlerindeki tam iman böyle bir cihadı gerektirmektedir. Ama az önce sözü geçen ağır davrananlara gelince onların cihada çıkmaları ya da oturmaları önemli değildir. Buna göre bu ayet, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“De ki: Ona ister iman edin ister iman etmeyin. Çünkü bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara (ayetlerimiz) okununca çenelerinin üzerine yüzüstü secdeye kapanırlar...”(el-İsra, 17/107); “Şimdi bunlar onları (âyetlerimizi) inkâr ederlerse biz de yerlerine onları inkâr etmeyen bir topluluğu getiririz.”(el-En’am, 6/89). Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Allah yolunda savaşan ve cihad eden kimseler, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kâfirlerle savaşsınlar. Bu durumda âhirete karşılık dünyayı satın alan kâfirler, kendileri ile savaşılacak kimseler olarak nitelendirilmektedir. “Kim Allah yolunda savaşıp” Allah ve Rasûlünün emrettiği gibi, Allah’ın rızasını amaçlayarak ve ihlâsla savaşmak üzere cihada çıkar “da öldürülür yahut galip gelirse ona pek büyük bir mükâfat vereceğiz.” İman ve dinini ziyadeleştirecek, ganimet ve güzel övgü nasip edeceğiz. Allah yolunda cihad eden mücahidlerin mükâfatını Allah hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırına getirmemiş olduğu cennette hazırlamıştır.

Nisa' 4:73

71- Ey iman edenler! Tedbirinizi alın ve küçük birlikler halinde savaşa çıkın yahut toptan seferber olun. 72- Şüphe yok ki içinizden pek ağır davranacak olanlar vardır. Böyleleri, size bir musibet gelip çatarsa:“Onlarla beraber olmadığım için Allah bana lütufta bulundu.” der. 73- Şâyet size Allah’tan bir lütuf erişirse sanki kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi şöyle der:“Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir mükâfata kavuşsaydım.” 74- Artık âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür yahut galip gelirse ona pek büyük bir mükâfat vereceğiz. 71. Yüce Allah mü’min kullarına kâfir düşmanlarına karşı tedbirlerini almalarını emretmektedir. Bu emir düşmanlarla savaşmakta, onların hile ve tuzaklarını savmakta, güçlerini bertaraf etmekte katkısı bulunan kaleler yapmak, hendekler açmak, atış ve binicilik öğrenmek, bunları sağlayacak sanayiyi bilmek, kendisi vasıtası ile düşmanlarının girişlerinin, çıkışlarının ve planlarının öğrenilmesine yardımcı olan hususları öğrenmek ve Allah yolunda savaşa çıkmak gibi bütün yollara başvurmayı kapsamaktadır. İşte bundan dolayı Yüce Allah burada “küçük birlikler halinde savaşa çıkın” yani seriyyeler halinde ayrı ayrı çıkın ya da bir ordu giderken diğerleri yerlerinde kalsın “yahut toptan seferber olun.” Bütün bunlar ise maslahata, düşmanlara zarar verme miktarına ve müslümanların dini gereklerini yerlerine getirmek bakımından rahata kavuşmalarına bağlı olan durumlardır. Bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın:“Siz de onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın”(el-Enfal, 8/60) buyruğuna benzemektedir. Daha sonra şanı Yüce Allah, cihad hususunda tembellik yapan imanı zayıf kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır: 72. “Şüphe yok ki içinizden” ey mü’minler, Allah yolunda cihad hususunda zayıflık, gevşeklik ve korkaklık göstererek “pek ağır davranacak olanlar vardır.” Doğru açıklama şekli budur. Burada geçen “ağır davranacaklar” ile ilgili açıklamalardan birisi de şöyledir: Aralarından başkalarının ağır davranmasına sebep olacaklar vardır; yani başkalarının cihad arzusunu kıracak kimseler vardır ki bunlar da münafık kimselerdir. Ancak birinci görüş, iki sebep dolayısı ile daha uygundur: Birincisi “içinizden” buyruğudur ki burada hitap mü’minleredir. İkincisi ise diğer âyetteki: “Kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi” ifadesidir. Zira Allah, müşriklerden ve münafıklardan oluşan kâfirlerle mü’minler arasındaki sevgi ve dostluk bağını koparmıştır. Ayrıca vakıa da budur. Şöyle ki mü’minler iki kısımdır: Kimileri imanlarında gerçekten sadık ve samimidirler. Bu, onların kemal derecesinde tasdikte bulunmalarını ve cihada katılmalarını sağlar. Kimileri de iman bakımından zayıftırlar, İslâm’a girmiş olmakla birlikte kendilerini cihada sevkedecek kadar kuvvetli olmayan, aksine zayıf bir imana sahiptirler. Yüce Allah’ın:“Bedevi araplar: İman ettik, dediler. De ki: Siz iman etmediniz, fakat İslam/teslim olduk, deyin...”(el-Hucurat, 49/14) buyruğunda ve devamında dile getirildiği gibi. Daha sonra Allah, ağır davranan bu kimselerin amaçlarını ve nihai maksatlarından söz etmiştir ki onların amaçlarının büyük bir kısmı, dünya ve dünyanın geçici menfaatlerine yöneliktir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şâyet size bir musibet gelip çatarsa” yenilgiye uğrarsanız, içinizden öldürülenler olursa ve bazı hallerde -Yüce Allah’ın hikmetleri dolayısı ile- düşmanlar size karşı galip olursa işte o geri kalan kimseler:“Onlarla beraber olmadığım için Allah bana lütufta bulundu, der.” Aklının kıtlığı ve imanının zayıflığı dolayısı ile söz konusu musibetin gerçekleştiği o cihada katılmamayı nimet kabul eder. Gerçek nimetin ise imanı pekiştiren ve böylelikle kulun ceza ve hüsrandan uzak kalmasını sağlayan, pek büyük ecir ve mükâfat kazanmasına, bağışı bol ve cömert yüce Rabbinin rızasını elde etmesine sebep teşkil eden bu büyük itaati yerine getirme muvaffakiyeti olduğunun idrakinde değildir. Cihaddan geri kalıp oturmak ise -az bir süre kişiyi dinlendirse bile- arkasından uzun bir yorgunluk ve büyük acılar gelir. Mücahidlerin elde ettiklerini de elde edemez. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 73. “Şâyet size Allah’tan bir lütuf” zafer ve ganimet erişirse “sanki kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi şöyle der: Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir mükâfata kavuşsaydım.” Yani ganimet elde etmek için orada hazır bulunmayı temenni ederdi. Onun bundan başka bir maksat ve arzusu yoktur. Sanki o adeta -ey mü’minler- sizden birisi değilmiş, sizinle onun arasında imana dayalı bir sevgi ve muhabbet bağı yokmuş gibi böyle derdi. Halbuki bu bağın gereği şudur ki mü’minler menfaatlerini ilgilendiren bütün hususlarda ve zararlarını def etmekte ortaktırlar. Bunların gerçekleşmesi de onları sevindirir, isterse başka mü’min kardeşleri vasıtası ile gerçekleşmiş olsun. Bu maslahatları elde edemeyecek olurlarsa da acı çekerler ve hep birlikte din ve dünyalarını düzene sokacak bütün işleri yerine getirmeye çalışıp çabalarlar. Ancak yalnızca dünyalığı temenni eden sözü geçen kimseler ise böyle bir imani ruha sahip değildirler. 74. Yüce Allah’ın kullarına lütfunun bir tecellisi de rahmetini onlardan kesmemesi ve yüzlerine rahmetinin kapılarını kapatmamasıdır. Aksine uygun olmayan davranışlarda bulunan kimseleri O, bu kusurlarını telafi etmeye ve kendilerini kemale erdirmeye davet eder. İşte bu bakımdan Yüce Allah bu gibi kimselere ihlâslı olmayı ve Allah yolunda savaşa çıkmayı emrederek şöyle buyurmaktadır:“Artık âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar Allah yolunda savaşsınlar.” Bu görüş, bu âyet-i kerime ile ilgili görüşlerden birisidir ve en doğru olanı da budur. Bir diğer görüşe göre ise bu buyruğun anlamı şudur: Allah yolunda ancak imanı kamil ve bu imanlarında samimi olan mü’minler savaşsınlar. “âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar” yani âhireti arzulayarak ve dünyadan yüz çevirerek âhiret karşılığında dünyayı satarlar. İşte ayette hitabın kendilerine yöneltildiği kimseler bunlardır. Çünkü bunlar sahip oldukları kamil iman sayesinde düşmana karşı cihada kendilerini hazırlamış ve bu konuda nefislerini gereken şekilde disipline sokmuşlardır. Beraberlerindeki tam iman böyle bir cihadı gerektirmektedir. Ama az önce sözü geçen ağır davrananlara gelince onların cihada çıkmaları ya da oturmaları önemli değildir. Buna göre bu ayet, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“De ki: Ona ister iman edin ister iman etmeyin. Çünkü bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara (ayetlerimiz) okununca çenelerinin üzerine yüzüstü secdeye kapanırlar...”(el-İsra, 17/107); “Şimdi bunlar onları (âyetlerimizi) inkâr ederlerse biz de yerlerine onları inkâr etmeyen bir topluluğu getiririz.”(el-En’am, 6/89). Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Allah yolunda savaşan ve cihad eden kimseler, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kâfirlerle savaşsınlar. Bu durumda âhirete karşılık dünyayı satın alan kâfirler, kendileri ile savaşılacak kimseler olarak nitelendirilmektedir. “Kim Allah yolunda savaşıp” Allah ve Rasûlünün emrettiği gibi, Allah’ın rızasını amaçlayarak ve ihlâsla savaşmak üzere cihada çıkar “da öldürülür yahut galip gelirse ona pek büyük bir mükâfat vereceğiz.” İman ve dinini ziyadeleştirecek, ganimet ve güzel övgü nasip edeceğiz. Allah yolunda cihad eden mücahidlerin mükâfatını Allah hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırına getirmemiş olduğu cennette hazırlamıştır.

Nisa' 4:74

71- Ey iman edenler! Tedbirinizi alın ve küçük birlikler halinde savaşa çıkın yahut toptan seferber olun. 72- Şüphe yok ki içinizden pek ağır davranacak olanlar vardır. Böyleleri, size bir musibet gelip çatarsa:“Onlarla beraber olmadığım için Allah bana lütufta bulundu.” der. 73- Şâyet size Allah’tan bir lütuf erişirse sanki kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi şöyle der:“Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir mükâfata kavuşsaydım.” 74- Artık âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür yahut galip gelirse ona pek büyük bir mükâfat vereceğiz. 71. Yüce Allah mü’min kullarına kâfir düşmanlarına karşı tedbirlerini almalarını emretmektedir. Bu emir düşmanlarla savaşmakta, onların hile ve tuzaklarını savmakta, güçlerini bertaraf etmekte katkısı bulunan kaleler yapmak, hendekler açmak, atış ve binicilik öğrenmek, bunları sağlayacak sanayiyi bilmek, kendisi vasıtası ile düşmanlarının girişlerinin, çıkışlarının ve planlarının öğrenilmesine yardımcı olan hususları öğrenmek ve Allah yolunda savaşa çıkmak gibi bütün yollara başvurmayı kapsamaktadır. İşte bundan dolayı Yüce Allah burada “küçük birlikler halinde savaşa çıkın” yani seriyyeler halinde ayrı ayrı çıkın ya da bir ordu giderken diğerleri yerlerinde kalsın “yahut toptan seferber olun.” Bütün bunlar ise maslahata, düşmanlara zarar verme miktarına ve müslümanların dini gereklerini yerlerine getirmek bakımından rahata kavuşmalarına bağlı olan durumlardır. Bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın:“Siz de onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın”(el-Enfal, 8/60) buyruğuna benzemektedir. Daha sonra şanı Yüce Allah, cihad hususunda tembellik yapan imanı zayıf kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır: 72. “Şüphe yok ki içinizden” ey mü’minler, Allah yolunda cihad hususunda zayıflık, gevşeklik ve korkaklık göstererek “pek ağır davranacak olanlar vardır.” Doğru açıklama şekli budur. Burada geçen “ağır davranacaklar” ile ilgili açıklamalardan birisi de şöyledir: Aralarından başkalarının ağır davranmasına sebep olacaklar vardır; yani başkalarının cihad arzusunu kıracak kimseler vardır ki bunlar da münafık kimselerdir. Ancak birinci görüş, iki sebep dolayısı ile daha uygundur: Birincisi “içinizden” buyruğudur ki burada hitap mü’minleredir. İkincisi ise diğer âyetteki: “Kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi” ifadesidir. Zira Allah, müşriklerden ve münafıklardan oluşan kâfirlerle mü’minler arasındaki sevgi ve dostluk bağını koparmıştır. Ayrıca vakıa da budur. Şöyle ki mü’minler iki kısımdır: Kimileri imanlarında gerçekten sadık ve samimidirler. Bu, onların kemal derecesinde tasdikte bulunmalarını ve cihada katılmalarını sağlar. Kimileri de iman bakımından zayıftırlar, İslâm’a girmiş olmakla birlikte kendilerini cihada sevkedecek kadar kuvvetli olmayan, aksine zayıf bir imana sahiptirler. Yüce Allah’ın:“Bedevi araplar: İman ettik, dediler. De ki: Siz iman etmediniz, fakat İslam/teslim olduk, deyin...”(el-Hucurat, 49/14) buyruğunda ve devamında dile getirildiği gibi. Daha sonra Allah, ağır davranan bu kimselerin amaçlarını ve nihai maksatlarından söz etmiştir ki onların amaçlarının büyük bir kısmı, dünya ve dünyanın geçici menfaatlerine yöneliktir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şâyet size bir musibet gelip çatarsa” yenilgiye uğrarsanız, içinizden öldürülenler olursa ve bazı hallerde -Yüce Allah’ın hikmetleri dolayısı ile- düşmanlar size karşı galip olursa işte o geri kalan kimseler:“Onlarla beraber olmadığım için Allah bana lütufta bulundu, der.” Aklının kıtlığı ve imanının zayıflığı dolayısı ile söz konusu musibetin gerçekleştiği o cihada katılmamayı nimet kabul eder. Gerçek nimetin ise imanı pekiştiren ve böylelikle kulun ceza ve hüsrandan uzak kalmasını sağlayan, pek büyük ecir ve mükâfat kazanmasına, bağışı bol ve cömert yüce Rabbinin rızasını elde etmesine sebep teşkil eden bu büyük itaati yerine getirme muvaffakiyeti olduğunun idrakinde değildir. Cihaddan geri kalıp oturmak ise -az bir süre kişiyi dinlendirse bile- arkasından uzun bir yorgunluk ve büyük acılar gelir. Mücahidlerin elde ettiklerini de elde edemez. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 73. “Şâyet size Allah’tan bir lütuf” zafer ve ganimet erişirse “sanki kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi şöyle der: Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir mükâfata kavuşsaydım.” Yani ganimet elde etmek için orada hazır bulunmayı temenni ederdi. Onun bundan başka bir maksat ve arzusu yoktur. Sanki o adeta -ey mü’minler- sizden birisi değilmiş, sizinle onun arasında imana dayalı bir sevgi ve muhabbet bağı yokmuş gibi böyle derdi. Halbuki bu bağın gereği şudur ki mü’minler menfaatlerini ilgilendiren bütün hususlarda ve zararlarını def etmekte ortaktırlar. Bunların gerçekleşmesi de onları sevindirir, isterse başka mü’min kardeşleri vasıtası ile gerçekleşmiş olsun. Bu maslahatları elde edemeyecek olurlarsa da acı çekerler ve hep birlikte din ve dünyalarını düzene sokacak bütün işleri yerine getirmeye çalışıp çabalarlar. Ancak yalnızca dünyalığı temenni eden sözü geçen kimseler ise böyle bir imani ruha sahip değildirler. 74. Yüce Allah’ın kullarına lütfunun bir tecellisi de rahmetini onlardan kesmemesi ve yüzlerine rahmetinin kapılarını kapatmamasıdır. Aksine uygun olmayan davranışlarda bulunan kimseleri O, bu kusurlarını telafi etmeye ve kendilerini kemale erdirmeye davet eder. İşte bu bakımdan Yüce Allah bu gibi kimselere ihlâslı olmayı ve Allah yolunda savaşa çıkmayı emrederek şöyle buyurmaktadır:“Artık âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar Allah yolunda savaşsınlar.” Bu görüş, bu âyet-i kerime ile ilgili görüşlerden birisidir ve en doğru olanı da budur. Bir diğer görüşe göre ise bu buyruğun anlamı şudur: Allah yolunda ancak imanı kamil ve bu imanlarında samimi olan mü’minler savaşsınlar. “âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar” yani âhireti arzulayarak ve dünyadan yüz çevirerek âhiret karşılığında dünyayı satarlar. İşte ayette hitabın kendilerine yöneltildiği kimseler bunlardır. Çünkü bunlar sahip oldukları kamil iman sayesinde düşmana karşı cihada kendilerini hazırlamış ve bu konuda nefislerini gereken şekilde disipline sokmuşlardır. Beraberlerindeki tam iman böyle bir cihadı gerektirmektedir. Ama az önce sözü geçen ağır davrananlara gelince onların cihada çıkmaları ya da oturmaları önemli değildir. Buna göre bu ayet, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“De ki: Ona ister iman edin ister iman etmeyin. Çünkü bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara (ayetlerimiz) okununca çenelerinin üzerine yüzüstü secdeye kapanırlar...”(el-İsra, 17/107); “Şimdi bunlar onları (âyetlerimizi) inkâr ederlerse biz de yerlerine onları inkâr etmeyen bir topluluğu getiririz.”(el-En’am, 6/89). Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Allah yolunda savaşan ve cihad eden kimseler, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kâfirlerle savaşsınlar. Bu durumda âhirete karşılık dünyayı satın alan kâfirler, kendileri ile savaşılacak kimseler olarak nitelendirilmektedir. “Kim Allah yolunda savaşıp” Allah ve Rasûlünün emrettiği gibi, Allah’ın rızasını amaçlayarak ve ihlâsla savaşmak üzere cihada çıkar “da öldürülür yahut galip gelirse ona pek büyük bir mükâfat vereceğiz.” İman ve dinini ziyadeleştirecek, ganimet ve güzel övgü nasip edeceğiz. Allah yolunda cihad eden mücahidlerin mükâfatını Allah hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırına getirmemiş olduğu cennette hazırlamıştır.

Nisa' 4:75

75- Size ne oluyor ki Allah yolunda ve:“Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan şu şehirden çıkar. Katından bize sahip çıkacak birini gönder ve nezdinden bize bir yardımcı yolla!” diyen mustazaf erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? 75. Bu buyruğu ile Yüce Allah, mü’min kullarını yolunda savaşmaya teşvik etmekte ve cihad duygularını harekete geçirmektedir. Çünkü cihad artık onlar için farz-ı ayın halini almıştır. Cihadı terk etmeleri dolayısı ile de artık büyük bir kınamayı hak etmiş duruma gelmişlerdir. O bakımdan şöyle buyurmaktadır:“Size ne oluyor ki Allah yolunda… savaşmıyorsunuz?” Yani hiçbir kurtuluş çaresi bulamayan, hiçbir çıkar yol bilmeyen, bununla birlikte düşmanları tarafından en büyük zulme uğratılmış bulunan, zayıf düşürülmüş (mustazaf) erkek, kadın ve çocuklar varken size ne oluyor da Allah yolunda savaşmıyorsunuz? Ki bu zayıf düşürülmüş kimseler, Yüce Allah’a halkı zalim olan bu ülkeden kendilerini kurtarması için dua etmektedirler. Bu zalimler, küfür ve şirk ile kendi nefislerine; eziyet, işkence, Allah’ın yolundan alıkoymak, dinlerine davetten ve hicretten engellemek sureti ile de mü’minlere zulmederler. İşte bu mustazaflar, kendilerine bir dost, bir yardımcı, kendilerine sahip çıkacak birini göndermesi ve onun kendilerini halkı zalim olan bu şehirden kurtarması için Yüce Allah’a dua ederler. O halde sizin bu tür bir cihadınız, bizzat kendi ailenizi, çoluk çocuğunuzu ve namuslarınızı kurtarıp himaye etmek için savaşmak kabilindendir. Çünkü kâfirleri ele geçirmek kastı ile cihad, her ne kadar büyük bir fazilete sahip ise de ve böyle bir cihaddan geri kalan kimse en ileri derecede kınamayı hak etse de içinizden mustaz’af olan kimselerin kurtarılması kastı ile yapılan cihadın ecri daha çoktur, faydası da daha büyüktür. Çünkü böyle bir cihad, düşmanı defetme kabilindendir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Nisa' 4:76

76- İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostları ile savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır. 76. Bu buyrukla Yüce Allah mü’minlerin kendi yolunda savaştıklarını kafirlerin de tağut yolunda savaştıklarını haber vermektedir. Tağut, şeytan demektir. Bu buyruk aynı zamanda şu faydalı birkaç hususu da ihtiva etmektedir: 1. Kişi sahip olduğu imanın durumuna göre Allah yolunda cihad eder. İhlâsı ve Allah’ın emirlerine uyması da bu oranda olur. Zira Allah yolunda cihad, imanın sonuçlarından, gereklerinden ve onun ayrılmaz parçalarından biridir. Aynı şekilde tağut yolunda savaşmak da küfrün bir şubesi ve bir gereğidir. 2. Allah yolunda savaşan bir kimsenin başkalarının yapamayacağı kadar sabır ve metanet göstermesi gerekir ve ondan böylesi bir davranış beklenir. Şeytanın dostları, batıl üzere oldukları halde sabır gösterip savaştıklarına göre hak ehlinin bu şekilde hareket etmeleri öncelikle beklenir. Nitekim Yüce Allah bu anlamı bir başka yerde şöylece dile getirmektedir:“Siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz o acı gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz.”(en-Nisa, 4/104) 3. Bu buyruğun ihtiva ettiği diğer bir husus da şudur: Allah yolunda savaşan bir kimse çok sağlam bir esasa dayanmaktadır. Bu ise haktır ve Yüce Allah’a tevekkül etmektir. İşte böyle bir güç ve böyle bir temele sahip olan kimseden, hakikati olmayan, övülmeye değer bir sonuç da getirmeyen batıl için çarpışan kimseden beklenmeyecek bir sabır, sebat ve gayret beklenmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah:“O halde şeytanın dostları ile savaşın, şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır” buyurmaktadır. Hile (الكيد), düşmana zarar vermeyi sağlayacak gizli yollar izlemek demektir. Şeytanın hileleri hangi noktaya ulaşırsa ulaşsın şüphesiz son derece zayıftır. En alt dereceden bir hakkın dahi karşısında duramazlar. Allah’ın mü’min kulları lehine onlara karşı kurduğu tuzaklar karşısında da sebat gösteremez.

Nisa' 4:77

77- (Önceden) kendilerine: “(Savaştan) ellerinizi çekin, namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin” denmiş olanları görmedin mi? Onlara savaş farz kılındığını içlerinden bir grup müşriklerden, Allah’tan korkar gibi hatta daha fazla korktular da:“Rabbimiz niçin savaşmayı bize farz kıldın? Bizi(m savaşmamızı) yakın bir süreye kadar erteleseydin ya?” dediler. De ki:“Dünya menfaati pek azdır. Ahiret ise takvâ sahibi olanlar için elbette daha hayırlıdır. (Orada) size kıl kadar dahi zulmedilmez.” 77. Müslümanlar Mekke’de bulundukları dönemlerde namaz kılmakla ve zekât vermekle emrolunmuşlardı. Bu, belli bir nisabı ve şartları olan malum zekât değil, fakirleri gözetmek anlamındaki zekâttı. Çünkü bilinen nisab ve şartları ile zekât ancak Medine’de farz kılınmıştır. Ancak o sırada çeşitli sebeplerden ötürü düşmana karşı cihad ile emrolunmamışlardı. Öncelikle Şanı Yüce Allah’ın hikmetlerinden birisi şer’î hükümleri kullarına zor ve ağır gelmeyecek şekilde ayrıca önem ve kolaylık sırasına göre teşrî’ buyurmasıdır. Ayrıca sayılarının, araç ve gereçlerinin az, düşmanlarının ise çok olmasına rağmen o dönemde onlara savaşmak farz kılınmış olsaydı bu, İslâm’ın yok olması sonucunu verirdi. O bakımdan daha büyük olan maslahat, ondan aşağı olana nispetle göz önünde bulundurulmuş ve ona öncelik verilmiştir. Bundan başka pekçok hikmetler de vardır. İşte bu dönemde kimi mü’minler savaşın uygun düşmediği bu dönemde ve durumda keşke savaş farz kılınsa diye temenni ediyorlardı. Oysa o dönemde uygun olan, yine o vakitte emrolundukları tevhidi, namaz kılmayı, zekâtı ve buna benzer emirleri layık-ı veçhiyle yerine getirmekten ibaretti. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi elbette haklarında çok hayırlı ve daha bir sebat verici olurdu.”(en-Nisa, 4/66) Müslümanlar Medine’ye hicret edip İslâm da güçlenince Allah bu iş için uygun zamanda onlara savaşmayı farz kıldı. Bu sefer daha önce savaş emrinin verilmesinde acele gösterenlerden bir kesim, insanlardan korkarak, zaaf ve gevşeklik göstererek:“Rabbimiz, niçin savaşmayı bize farz kıldın?” demeye koyuldular. Bu ifade, onların bu işten rahatsız olduklarını, Allah’a âdeta itiraz ettiklerini göstermektedir. Oysa onlara yakışan, bu durumun tam zıddı idi. Yani Allah’ın emrine teslimiyet göstermek ve emirlerine karşı sabırlı olmaktı. Fakat onlar kendilerinden beklenenin aksini yaparak:“Bizi(m savaşmamızı) yakın bir süreye kadar erteleseydin ya?” dediler.” Yani niçin savaşın farz kılınma hükmünü daha sonraki bir zamana bırakmadın? Bu, ağırbaşlı olmayıp işlerde vaktinden önce acelecilik eden kimselere çokça arız olan bir haldir. Bu gibi kimseler çoğunlukla işlerin zamanı geldiğinde onları yerine getirmekte gereken sabrı gösteremez ve bu yükleri gereği gibi taşıyamaz. Aksine dirençleri az olur. Daha sonra Yüce Allah savaştan geri kalmayı da ihtiva eden bu hallerinden vazgeçmeleri için onlara şöylece öğüt vermektedir:“De ki: Dünya menfaati pek azdır. Âhiret ise takvâ sahibi olanlar için elbette daha hayırlıdır.” Yani dünyanın lezzet verici şeylerinden ve rahatından yararlanmak az bir şeydir. Kısa bir süre Allah’a itaat uğrunda ağır yüklere katlanmak ise nefislerin karşılaşacağı zorlukları kolaylaştırır ve yüklerini hafifletir. Çünkü nefisler karşı karşıya kaldıkları zorlukların uzun bir süre devam etmeyecek olduğunu bilecek olursa bu zorluklar onlara kolay gelir. Peki ya nefisler dünya ile âhireti karşılaştıracak ve özüyle olsun lezzet ve ebediliği ile olsun âhiretin dünyadan kat kat üstün olduğunu bilecek olursa ne olur? Özü itibari ile âhiret Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hadisinde sabit olduğu gibi şöyledir:“Cennette bir kamçılık kadar bir yer, dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır” Cennetin lezzetleri, her türlü sıkıntıdan uzaktır. Hatta cennetteki lezzetler insanın hatırına gelen ve onun zihninden geçen her türlü lezzetten çok daha üstündür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlara o işlediklerine mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiç kimse bilemez.”(es-Secde, 32/17) Yine Yüce Allah, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in dilinden şöyle buyurmaktadır:“Ben salih kullarıma hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin hatırından geçirmediği şeyler hazırladım.” Dünya lezzetlerine gelince bunlar insanın zevkini gölgeleyen çeşitli sıkıntılarla iç içedir. Eğer bu lezzetler ile onlarla birlikte bulunan türlü acılar, gam ve kederler arasında bir mukayese yapılacak olursa, hiçbir bakımdan makul bir oran ortaya çıkmaz. Zamanları itibari ile aralarındaki farka gelince dünya geçicidir. Dünyanın ömrüne nispetle insanın ömrü de pek az bir süredir. Ahiretin ise nimetleri devamlıdır ve cennetlikler orada ebediyyen kalacaklardır. İşte aklı başında olan bir kimse bu iki yurt hakkında düşünecek ve her ikisinin de gerçek mahiyetini gereği gibi kavrayacak olursa hangisinin tercih edilmeye değer olduğunu, ne için çalışıp çabalamak ve neyi elde etmek için gayret göstermek gerektiğini çok iyi tespit eder. Bundan dolayı Yüce Allah:“Âhiret ise takvâ sahibi olanlar için” yani şirkten ve diğer haramlardan sakınan kimseler için “elbette daha hayırlıdır. (Orada) size kıl kadar dahi zulmedilmez.” Yani âhiret yurdu için göstereceğiniz çaba ve gayretlerinizin karşılığını, hiçbir eksiklik söz konusu olmaksızın tam ve mükemmel olarak alacaksınız. ﴾ أَيۡنَمَا تَكُونُواْ يُدۡرِككُّمُ ٱلۡمَوۡتُ وَلَوۡ كُنتُمۡ فِي بُرُوجٖ مُّشَيَّدَةٖۗ وَإِن تُصِبۡهُمۡ حَسَنَةٞ يَقُولُواْ هَٰذِهِۦ مِنۡ عِندِ ٱللَّهِۖ وَإِن تُصِبۡهُمۡ سَيِّئَةٞ يَقُولُواْ هَٰذِهِۦ مِنۡ عِندِكَۚ قُلۡ كُلّٞ مِّنۡ عِندِ ٱللَّهِۖ فَمَالِ هَٰٓؤُلَآءِ ٱلۡقَوۡمِ لَا يَكَادُونَ يَفۡقَهُونَ حَدِيثٗا 78 ﴿ 78- Nerede olursanız olun, ölüm sizi bulacaktır. Yüksek kaleler içinde olsanız bile. Eğer onlara bir iyilik dokunursa:“Bu, Allah’tandır” derler. Şâyet onlara bir kötülük dokunursa:“Bu sendendir” derler. De ki:“Hepsi Allah’tandır.” Böyle iken bunlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar? 78. Yüce Allah tedbirin takdire karşı bir fayda sağlamayacağını ve oturan kimsenin oturmasının kendisine gelebilecek hiçbir zararı önleyemeyeceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Nerede olursanız olun” hangi zaman ve mekânda bulunursanız bulunun “ölüm sizi bulacaktır. Yüksek kaleler içinde” oldukça sağlam saraylarda ve son derece yüksek meskenlerde “olsanız bile.” Bütün bunlar Allah yolunda cihada bir teşviktir. Bu meyanda kimi zaman cihadın fazilet ve mükâfatı zikredilerek teşvikte bulunulmakta, kimi zaman da cihadı terkin cezası belirtilerek korkutulmakta, kimi zaman da oturanlara oturmanın fayda sağlamayacağı haber verilmekte, kimi zaman da bu yolun kolaylığı ve kısalığı bildirilmektedir. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerin getirdiklerinden yüz çeviren, onlara karşı çıkan cahillerden şöylece haber vermektedir:“Eğer onlara bir iyilik dokunursa” yani bolluk, pek çok mal, evlat ve sağlık erişecek olursa “bu Allah’tandır” derler. “Şâyet onlara bir kötülük dokunursa” yani kuraklık, fakirlik, hastalık, çocukların ve sevilenlerin ölümü isabet edecek olursa bu sefer:“Bu sendendir, derler.” Yani senin bize getirdiklerin sebebi iledir, ey Muhammed! diyerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in uğursuz olduğunu ileri sürerler. Tıpkı onların benzerlerinin de daha önce Allah’ın peygamlerinin uğursuzluklarını ileri sürdükleri gibi. Nitekim Yüce Allah Firavun’un kavminden şöyle haber vermektedir:“Fakat onlara iyilik geldiğinde: Bu zaten bizim hakkımızdır dediler. Eğer kendilerine bir fenalık gelirse, Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğu olarak kabul ederlerdi.”(el-A’raf, 7/131) Salih’in kavmi de: “Sen ve sana uyanlar bize uğursuzluk getirdiniz.”(en-Neml, 27/47) demişlerdi. Yasin Sûresi’nde sözü geçen kavim de kendilerine gelen elçilere şöyle demişlerdi:“Gerçekten biz sizi uğursuz belledik, şâyet vazgeçmezseniz sizi elbette taşlarız...”(Yasin, 36/18) Küfür ile kalpleri birbirine benzediğinden dolayı söz ve davranışları da birbirine benzemiştir. İşte kötülüğün meydana gelmesini yahut hayrın sona ermesini, peygamberlerin getirdiklerine veya onların bir kısmına nispet eden herkes bu oldukça vahim yerginin kapsamına girmektedir. Yüce Allah onlara cevaben şöyle buyurmaktadır:“De ki: Hepsi” iyilik olsun, kötülük olsun, hayır olsun, şer olsun, “Allah’tandır.” O’nun kaza ve kaderi ile yaratması ile meydana gelir. “Böyle iken bunlara” şu batıl sözü söyleyen kimselere “ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?” Hiçbir sözü anlamıyorlar, onu anlama noktasına dahi yaklaşamıyorlar. Yahut da ondan ancak oldukça az şeyleri anlayabiliyorlar. Hangisi olursa olsun bu ifade ile onlar, anlamamaları ve Allah’tan geleni de peygamberinden geleni de kavrayamamaları dolayısı ile yerilmektedirler, azarlanmaktadırlar. Buna sebep ise onların küfür ve yüz çevirmeleridir. Bu yergide zımnen Allah’tan ve Rasûlünden gelenleri kavrayan kimseler övülmekte, bu doğrultuda çalışmak ve bunu sağlayacak yollar teşvik edilmektedir ki Allah ve Rasûlünün sözlerine yönelmek, bunlar üzerinde dikkatle düşünmek ve bunlara ulaştıracak yolları izlemek bu yollar arasındadır. Eğer Allah’tan geleni gereği gibi anlayıp kavrayacak olurlarsa hayrın da şerrin de iyiliklerin de kötülüklerin de tamamıyla Allah’ın kaza ve kaderi ile olduğunu, bunlardan hiçbir şeyin bunun dışında kalmadığını bileceklerdi. Peygamberler ise başlarına gelen bir kötülüğün sebebi olmadıkları gibi, onların getirdikleri de buna sebep değildir. Çünkü peygamberler hem dünya hem âhireti hem de dinin maslahatlarını gerçekleştirmek üzere gönderilmişlerdir. Bundan sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ﴾ مَّآ أَصَابَكَ مِنۡ حَسَنَةٖ فَمِنَ ٱللَّهِۖ وَمَآ أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٖ فَمِن نَّفۡسِكَۚ وَأَرۡسَلۡنَٰكَ لِلنَّاسِ رَسُولٗاۚ وَكَفَىٰ بِٱللَّهِ شَهِيدٗا 79 ﴿ 79- Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana gelen her fenalık da kendindendir. Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter. 79. “Sana gelen” din ve dünyaya dair “her iyilik Allah’tandır.” Onu lütfeden ve onu gerçekleştirmenin sebeplerini kolaylaştırarak onu da kolaylaştıran O’dur. “Sana gelen” din ve dünyaya dair “her fenalık da kendindendir.” Senin günahların ve senin kazandıkların sebebi iledir. Allah’ın affedip bağışladıkları ise daha çoktur. Şanı Yüce Allah ihsanının kapılarını kullarının önünde açmış ve onlara bu kapılardan girmelerini emretmiştir. Çünkü O, kullarına karşı mehametlidir, lütufkârdır. Onlara işleyecekleri masiyetlerin lütfuna engel olacağını haber vermiştir. O bakımdan kul, bu masiyetleri işleyecek olursa kendinden başka kimseyi kınamamalıdır. Çünkü Allah’ın lütuf ve ihsanının kendisine ulaşmasını engelleyen kendisidir. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletinin herkesi kapsadığını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.” Senin Allah’ın gerçek Rasûlü olduğuna; yardımıyla, göz kamaştırıcı mucizelerle ve açık seçik delillerle seni desteklemek sureti ile Allah’ın buna şahitlik etmesi yeterlidir. Çünkü kayıtsız ve şartsız olarak en büyük şahitlik, O’nun şahitliğidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Kimin şahitliği en büyüktür? De ki: Benim ve sizin aranızda Allah şahittir.”(el-En’âm, 6/19) Yüce Allah’ın ilminin kamil, kudretinin tam, hikmetinin pek büyük olduğu bilindiğine göre ve Allah Rasûlünü bilinen şekilde destekleyip ona çok büyük bir yardım ihsan ettiğine göre bütün bunlar, onun Allah’ın Rasûlü olduğunu kesin olarak ortaya koyar. Aksi takdirde Yüce Allah’a karşı bir takım yalanlar uyduracak olsaydı elbette Allah, bu yaptığına ceza olarak onu azaba uğratır ve sonra da onun şah damarını kopartırdı.

Nisa' 4:78

77- (Önceden) kendilerine: “(Savaştan) ellerinizi çekin, namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin” denmiş olanları görmedin mi? Onlara savaş farz kılındığını içlerinden bir grup müşriklerden, Allah’tan korkar gibi hatta daha fazla korktular da:“Rabbimiz niçin savaşmayı bize farz kıldın? Bizi(m savaşmamızı) yakın bir süreye kadar erteleseydin ya?” dediler. De ki:“Dünya menfaati pek azdır. Ahiret ise takvâ sahibi olanlar için elbette daha hayırlıdır. (Orada) size kıl kadar dahi zulmedilmez.” 77. Müslümanlar Mekke’de bulundukları dönemlerde namaz kılmakla ve zekât vermekle emrolunmuşlardı. Bu, belli bir nisabı ve şartları olan malum zekât değil, fakirleri gözetmek anlamındaki zekâttı. Çünkü bilinen nisab ve şartları ile zekât ancak Medine’de farz kılınmıştır. Ancak o sırada çeşitli sebeplerden ötürü düşmana karşı cihad ile emrolunmamışlardı. Öncelikle Şanı Yüce Allah’ın hikmetlerinden birisi şer’î hükümleri kullarına zor ve ağır gelmeyecek şekilde ayrıca önem ve kolaylık sırasına göre teşrî’ buyurmasıdır. Ayrıca sayılarının, araç ve gereçlerinin az, düşmanlarının ise çok olmasına rağmen o dönemde onlara savaşmak farz kılınmış olsaydı bu, İslâm’ın yok olması sonucunu verirdi. O bakımdan daha büyük olan maslahat, ondan aşağı olana nispetle göz önünde bulundurulmuş ve ona öncelik verilmiştir. Bundan başka pekçok hikmetler de vardır. İşte bu dönemde kimi mü’minler savaşın uygun düşmediği bu dönemde ve durumda keşke savaş farz kılınsa diye temenni ediyorlardı. Oysa o dönemde uygun olan, yine o vakitte emrolundukları tevhidi, namaz kılmayı, zekâtı ve buna benzer emirleri layık-ı veçhiyle yerine getirmekten ibaretti. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi elbette haklarında çok hayırlı ve daha bir sebat verici olurdu.”(en-Nisa, 4/66) Müslümanlar Medine’ye hicret edip İslâm da güçlenince Allah bu iş için uygun zamanda onlara savaşmayı farz kıldı. Bu sefer daha önce savaş emrinin verilmesinde acele gösterenlerden bir kesim, insanlardan korkarak, zaaf ve gevşeklik göstererek:“Rabbimiz, niçin savaşmayı bize farz kıldın?” demeye koyuldular. Bu ifade, onların bu işten rahatsız olduklarını, Allah’a âdeta itiraz ettiklerini göstermektedir. Oysa onlara yakışan, bu durumun tam zıddı idi. Yani Allah’ın emrine teslimiyet göstermek ve emirlerine karşı sabırlı olmaktı. Fakat onlar kendilerinden beklenenin aksini yaparak:“Bizi(m savaşmamızı) yakın bir süreye kadar erteleseydin ya?” dediler.” Yani niçin savaşın farz kılınma hükmünü daha sonraki bir zamana bırakmadın? Bu, ağırbaşlı olmayıp işlerde vaktinden önce acelecilik eden kimselere çokça arız olan bir haldir. Bu gibi kimseler çoğunlukla işlerin zamanı geldiğinde onları yerine getirmekte gereken sabrı gösteremez ve bu yükleri gereği gibi taşıyamaz. Aksine dirençleri az olur. Daha sonra Yüce Allah savaştan geri kalmayı da ihtiva eden bu hallerinden vazgeçmeleri için onlara şöylece öğüt vermektedir:“De ki: Dünya menfaati pek azdır. Âhiret ise takvâ sahibi olanlar için elbette daha hayırlıdır.” Yani dünyanın lezzet verici şeylerinden ve rahatından yararlanmak az bir şeydir. Kısa bir süre Allah’a itaat uğrunda ağır yüklere katlanmak ise nefislerin karşılaşacağı zorlukları kolaylaştırır ve yüklerini hafifletir. Çünkü nefisler karşı karşıya kaldıkları zorlukların uzun bir süre devam etmeyecek olduğunu bilecek olursa bu zorluklar onlara kolay gelir. Peki ya nefisler dünya ile âhireti karşılaştıracak ve özüyle olsun lezzet ve ebediliği ile olsun âhiretin dünyadan kat kat üstün olduğunu bilecek olursa ne olur? Özü itibari ile âhiret Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hadisinde sabit olduğu gibi şöyledir:“Cennette bir kamçılık kadar bir yer, dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır” Cennetin lezzetleri, her türlü sıkıntıdan uzaktır. Hatta cennetteki lezzetler insanın hatırına gelen ve onun zihninden geçen her türlü lezzetten çok daha üstündür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlara o işlediklerine mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiç kimse bilemez.”(es-Secde, 32/17) Yine Yüce Allah, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in dilinden şöyle buyurmaktadır:“Ben salih kullarıma hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin hatırından geçirmediği şeyler hazırladım.” Dünya lezzetlerine gelince bunlar insanın zevkini gölgeleyen çeşitli sıkıntılarla iç içedir. Eğer bu lezzetler ile onlarla birlikte bulunan türlü acılar, gam ve kederler arasında bir mukayese yapılacak olursa, hiçbir bakımdan makul bir oran ortaya çıkmaz. Zamanları itibari ile aralarındaki farka gelince dünya geçicidir. Dünyanın ömrüne nispetle insanın ömrü de pek az bir süredir. Ahiretin ise nimetleri devamlıdır ve cennetlikler orada ebediyyen kalacaklardır. İşte aklı başında olan bir kimse bu iki yurt hakkında düşünecek ve her ikisinin de gerçek mahiyetini gereği gibi kavrayacak olursa hangisinin tercih edilmeye değer olduğunu, ne için çalışıp çabalamak ve neyi elde etmek için gayret göstermek gerektiğini çok iyi tespit eder. Bundan dolayı Yüce Allah:“Âhiret ise takvâ sahibi olanlar için” yani şirkten ve diğer haramlardan sakınan kimseler için “elbette daha hayırlıdır. (Orada) size kıl kadar dahi zulmedilmez.” Yani âhiret yurdu için göstereceğiniz çaba ve gayretlerinizin karşılığını, hiçbir eksiklik söz konusu olmaksızın tam ve mükemmel olarak alacaksınız. ﴾ أَيۡنَمَا تَكُونُواْ يُدۡرِككُّمُ ٱلۡمَوۡتُ وَلَوۡ كُنتُمۡ فِي بُرُوجٖ مُّشَيَّدَةٖۗ وَإِن تُصِبۡهُمۡ حَسَنَةٞ يَقُولُواْ هَٰذِهِۦ مِنۡ عِندِ ٱللَّهِۖ وَإِن تُصِبۡهُمۡ سَيِّئَةٞ يَقُولُواْ هَٰذِهِۦ مِنۡ عِندِكَۚ قُلۡ كُلّٞ مِّنۡ عِندِ ٱللَّهِۖ فَمَالِ هَٰٓؤُلَآءِ ٱلۡقَوۡمِ لَا يَكَادُونَ يَفۡقَهُونَ حَدِيثٗا 78 ﴿ 78- Nerede olursanız olun, ölüm sizi bulacaktır. Yüksek kaleler içinde olsanız bile. Eğer onlara bir iyilik dokunursa:“Bu, Allah’tandır” derler. Şâyet onlara bir kötülük dokunursa:“Bu sendendir” derler. De ki:“Hepsi Allah’tandır.” Böyle iken bunlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar? 78. Yüce Allah tedbirin takdire karşı bir fayda sağlamayacağını ve oturan kimsenin oturmasının kendisine gelebilecek hiçbir zararı önleyemeyeceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Nerede olursanız olun” hangi zaman ve mekânda bulunursanız bulunun “ölüm sizi bulacaktır. Yüksek kaleler içinde” oldukça sağlam saraylarda ve son derece yüksek meskenlerde “olsanız bile.” Bütün bunlar Allah yolunda cihada bir teşviktir. Bu meyanda kimi zaman cihadın fazilet ve mükâfatı zikredilerek teşvikte bulunulmakta, kimi zaman da cihadı terkin cezası belirtilerek korkutulmakta, kimi zaman da oturanlara oturmanın fayda sağlamayacağı haber verilmekte, kimi zaman da bu yolun kolaylığı ve kısalığı bildirilmektedir. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerin getirdiklerinden yüz çeviren, onlara karşı çıkan cahillerden şöylece haber vermektedir:“Eğer onlara bir iyilik dokunursa” yani bolluk, pek çok mal, evlat ve sağlık erişecek olursa “bu Allah’tandır” derler. “Şâyet onlara bir kötülük dokunursa” yani kuraklık, fakirlik, hastalık, çocukların ve sevilenlerin ölümü isabet edecek olursa bu sefer:“Bu sendendir, derler.” Yani senin bize getirdiklerin sebebi iledir, ey Muhammed! diyerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in uğursuz olduğunu ileri sürerler. Tıpkı onların benzerlerinin de daha önce Allah’ın peygamlerinin uğursuzluklarını ileri sürdükleri gibi. Nitekim Yüce Allah Firavun’un kavminden şöyle haber vermektedir:“Fakat onlara iyilik geldiğinde: Bu zaten bizim hakkımızdır dediler. Eğer kendilerine bir fenalık gelirse, Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğu olarak kabul ederlerdi.”(el-A’raf, 7/131) Salih’in kavmi de: “Sen ve sana uyanlar bize uğursuzluk getirdiniz.”(en-Neml, 27/47) demişlerdi. Yasin Sûresi’nde sözü geçen kavim de kendilerine gelen elçilere şöyle demişlerdi:“Gerçekten biz sizi uğursuz belledik, şâyet vazgeçmezseniz sizi elbette taşlarız...”(Yasin, 36/18) Küfür ile kalpleri birbirine benzediğinden dolayı söz ve davranışları da birbirine benzemiştir. İşte kötülüğün meydana gelmesini yahut hayrın sona ermesini, peygamberlerin getirdiklerine veya onların bir kısmına nispet eden herkes bu oldukça vahim yerginin kapsamına girmektedir. Yüce Allah onlara cevaben şöyle buyurmaktadır:“De ki: Hepsi” iyilik olsun, kötülük olsun, hayır olsun, şer olsun, “Allah’tandır.” O’nun kaza ve kaderi ile yaratması ile meydana gelir. “Böyle iken bunlara” şu batıl sözü söyleyen kimselere “ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?” Hiçbir sözü anlamıyorlar, onu anlama noktasına dahi yaklaşamıyorlar. Yahut da ondan ancak oldukça az şeyleri anlayabiliyorlar. Hangisi olursa olsun bu ifade ile onlar, anlamamaları ve Allah’tan geleni de peygamberinden geleni de kavrayamamaları dolayısı ile yerilmektedirler, azarlanmaktadırlar. Buna sebep ise onların küfür ve yüz çevirmeleridir. Bu yergide zımnen Allah’tan ve Rasûlünden gelenleri kavrayan kimseler övülmekte, bu doğrultuda çalışmak ve bunu sağlayacak yollar teşvik edilmektedir ki Allah ve Rasûlünün sözlerine yönelmek, bunlar üzerinde dikkatle düşünmek ve bunlara ulaştıracak yolları izlemek bu yollar arasındadır. Eğer Allah’tan geleni gereği gibi anlayıp kavrayacak olurlarsa hayrın da şerrin de iyiliklerin de kötülüklerin de tamamıyla Allah’ın kaza ve kaderi ile olduğunu, bunlardan hiçbir şeyin bunun dışında kalmadığını bileceklerdi. Peygamberler ise başlarına gelen bir kötülüğün sebebi olmadıkları gibi, onların getirdikleri de buna sebep değildir. Çünkü peygamberler hem dünya hem âhireti hem de dinin maslahatlarını gerçekleştirmek üzere gönderilmişlerdir. Bundan sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ﴾ مَّآ أَصَابَكَ مِنۡ حَسَنَةٖ فَمِنَ ٱللَّهِۖ وَمَآ أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٖ فَمِن نَّفۡسِكَۚ وَأَرۡسَلۡنَٰكَ لِلنَّاسِ رَسُولٗاۚ وَكَفَىٰ بِٱللَّهِ شَهِيدٗا 79 ﴿ 79- Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana gelen her fenalık da kendindendir. Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter. 79. “Sana gelen” din ve dünyaya dair “her iyilik Allah’tandır.” Onu lütfeden ve onu gerçekleştirmenin sebeplerini kolaylaştırarak onu da kolaylaştıran O’dur. “Sana gelen” din ve dünyaya dair “her fenalık da kendindendir.” Senin günahların ve senin kazandıkların sebebi iledir. Allah’ın affedip bağışladıkları ise daha çoktur. Şanı Yüce Allah ihsanının kapılarını kullarının önünde açmış ve onlara bu kapılardan girmelerini emretmiştir. Çünkü O, kullarına karşı mehametlidir, lütufkârdır. Onlara işleyecekleri masiyetlerin lütfuna engel olacağını haber vermiştir. O bakımdan kul, bu masiyetleri işleyecek olursa kendinden başka kimseyi kınamamalıdır. Çünkü Allah’ın lütuf ve ihsanının kendisine ulaşmasını engelleyen kendisidir. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletinin herkesi kapsadığını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.” Senin Allah’ın gerçek Rasûlü olduğuna; yardımıyla, göz kamaştırıcı mucizelerle ve açık seçik delillerle seni desteklemek sureti ile Allah’ın buna şahitlik etmesi yeterlidir. Çünkü kayıtsız ve şartsız olarak en büyük şahitlik, O’nun şahitliğidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Kimin şahitliği en büyüktür? De ki: Benim ve sizin aranızda Allah şahittir.”(el-En’âm, 6/19) Yüce Allah’ın ilminin kamil, kudretinin tam, hikmetinin pek büyük olduğu bilindiğine göre ve Allah Rasûlünü bilinen şekilde destekleyip ona çok büyük bir yardım ihsan ettiğine göre bütün bunlar, onun Allah’ın Rasûlü olduğunu kesin olarak ortaya koyar. Aksi takdirde Yüce Allah’a karşı bir takım yalanlar uyduracak olsaydı elbette Allah, bu yaptığına ceza olarak onu azaba uğratır ve sonra da onun şah damarını kopartırdı.

Nisa' 4:79

77- (Önceden) kendilerine: “(Savaştan) ellerinizi çekin, namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin” denmiş olanları görmedin mi? Onlara savaş farz kılındığını içlerinden bir grup müşriklerden, Allah’tan korkar gibi hatta daha fazla korktular da:“Rabbimiz niçin savaşmayı bize farz kıldın? Bizi(m savaşmamızı) yakın bir süreye kadar erteleseydin ya?” dediler. De ki:“Dünya menfaati pek azdır. Ahiret ise takvâ sahibi olanlar için elbette daha hayırlıdır. (Orada) size kıl kadar dahi zulmedilmez.” 77. Müslümanlar Mekke’de bulundukları dönemlerde namaz kılmakla ve zekât vermekle emrolunmuşlardı. Bu, belli bir nisabı ve şartları olan malum zekât değil, fakirleri gözetmek anlamındaki zekâttı. Çünkü bilinen nisab ve şartları ile zekât ancak Medine’de farz kılınmıştır. Ancak o sırada çeşitli sebeplerden ötürü düşmana karşı cihad ile emrolunmamışlardı. Öncelikle Şanı Yüce Allah’ın hikmetlerinden birisi şer’î hükümleri kullarına zor ve ağır gelmeyecek şekilde ayrıca önem ve kolaylık sırasına göre teşrî’ buyurmasıdır. Ayrıca sayılarının, araç ve gereçlerinin az, düşmanlarının ise çok olmasına rağmen o dönemde onlara savaşmak farz kılınmış olsaydı bu, İslâm’ın yok olması sonucunu verirdi. O bakımdan daha büyük olan maslahat, ondan aşağı olana nispetle göz önünde bulundurulmuş ve ona öncelik verilmiştir. Bundan başka pekçok hikmetler de vardır. İşte bu dönemde kimi mü’minler savaşın uygun düşmediği bu dönemde ve durumda keşke savaş farz kılınsa diye temenni ediyorlardı. Oysa o dönemde uygun olan, yine o vakitte emrolundukları tevhidi, namaz kılmayı, zekâtı ve buna benzer emirleri layık-ı veçhiyle yerine getirmekten ibaretti. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi elbette haklarında çok hayırlı ve daha bir sebat verici olurdu.”(en-Nisa, 4/66) Müslümanlar Medine’ye hicret edip İslâm da güçlenince Allah bu iş için uygun zamanda onlara savaşmayı farz kıldı. Bu sefer daha önce savaş emrinin verilmesinde acele gösterenlerden bir kesim, insanlardan korkarak, zaaf ve gevşeklik göstererek:“Rabbimiz, niçin savaşmayı bize farz kıldın?” demeye koyuldular. Bu ifade, onların bu işten rahatsız olduklarını, Allah’a âdeta itiraz ettiklerini göstermektedir. Oysa onlara yakışan, bu durumun tam zıddı idi. Yani Allah’ın emrine teslimiyet göstermek ve emirlerine karşı sabırlı olmaktı. Fakat onlar kendilerinden beklenenin aksini yaparak:“Bizi(m savaşmamızı) yakın bir süreye kadar erteleseydin ya?” dediler.” Yani niçin savaşın farz kılınma hükmünü daha sonraki bir zamana bırakmadın? Bu, ağırbaşlı olmayıp işlerde vaktinden önce acelecilik eden kimselere çokça arız olan bir haldir. Bu gibi kimseler çoğunlukla işlerin zamanı geldiğinde onları yerine getirmekte gereken sabrı gösteremez ve bu yükleri gereği gibi taşıyamaz. Aksine dirençleri az olur. Daha sonra Yüce Allah savaştan geri kalmayı da ihtiva eden bu hallerinden vazgeçmeleri için onlara şöylece öğüt vermektedir:“De ki: Dünya menfaati pek azdır. Âhiret ise takvâ sahibi olanlar için elbette daha hayırlıdır.” Yani dünyanın lezzet verici şeylerinden ve rahatından yararlanmak az bir şeydir. Kısa bir süre Allah’a itaat uğrunda ağır yüklere katlanmak ise nefislerin karşılaşacağı zorlukları kolaylaştırır ve yüklerini hafifletir. Çünkü nefisler karşı karşıya kaldıkları zorlukların uzun bir süre devam etmeyecek olduğunu bilecek olursa bu zorluklar onlara kolay gelir. Peki ya nefisler dünya ile âhireti karşılaştıracak ve özüyle olsun lezzet ve ebediliği ile olsun âhiretin dünyadan kat kat üstün olduğunu bilecek olursa ne olur? Özü itibari ile âhiret Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hadisinde sabit olduğu gibi şöyledir:“Cennette bir kamçılık kadar bir yer, dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır” Cennetin lezzetleri, her türlü sıkıntıdan uzaktır. Hatta cennetteki lezzetler insanın hatırına gelen ve onun zihninden geçen her türlü lezzetten çok daha üstündür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlara o işlediklerine mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiç kimse bilemez.”(es-Secde, 32/17) Yine Yüce Allah, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in dilinden şöyle buyurmaktadır:“Ben salih kullarıma hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin hatırından geçirmediği şeyler hazırladım.” Dünya lezzetlerine gelince bunlar insanın zevkini gölgeleyen çeşitli sıkıntılarla iç içedir. Eğer bu lezzetler ile onlarla birlikte bulunan türlü acılar, gam ve kederler arasında bir mukayese yapılacak olursa, hiçbir bakımdan makul bir oran ortaya çıkmaz. Zamanları itibari ile aralarındaki farka gelince dünya geçicidir. Dünyanın ömrüne nispetle insanın ömrü de pek az bir süredir. Ahiretin ise nimetleri devamlıdır ve cennetlikler orada ebediyyen kalacaklardır. İşte aklı başında olan bir kimse bu iki yurt hakkında düşünecek ve her ikisinin de gerçek mahiyetini gereği gibi kavrayacak olursa hangisinin tercih edilmeye değer olduğunu, ne için çalışıp çabalamak ve neyi elde etmek için gayret göstermek gerektiğini çok iyi tespit eder. Bundan dolayı Yüce Allah:“Âhiret ise takvâ sahibi olanlar için” yani şirkten ve diğer haramlardan sakınan kimseler için “elbette daha hayırlıdır. (Orada) size kıl kadar dahi zulmedilmez.” Yani âhiret yurdu için göstereceğiniz çaba ve gayretlerinizin karşılığını, hiçbir eksiklik söz konusu olmaksızın tam ve mükemmel olarak alacaksınız. ﴾ أَيۡنَمَا تَكُونُواْ يُدۡرِككُّمُ ٱلۡمَوۡتُ وَلَوۡ كُنتُمۡ فِي بُرُوجٖ مُّشَيَّدَةٖۗ وَإِن تُصِبۡهُمۡ حَسَنَةٞ يَقُولُواْ هَٰذِهِۦ مِنۡ عِندِ ٱللَّهِۖ وَإِن تُصِبۡهُمۡ سَيِّئَةٞ يَقُولُواْ هَٰذِهِۦ مِنۡ عِندِكَۚ قُلۡ كُلّٞ مِّنۡ عِندِ ٱللَّهِۖ فَمَالِ هَٰٓؤُلَآءِ ٱلۡقَوۡمِ لَا يَكَادُونَ يَفۡقَهُونَ حَدِيثٗا 78 ﴿ 78- Nerede olursanız olun, ölüm sizi bulacaktır. Yüksek kaleler içinde olsanız bile. Eğer onlara bir iyilik dokunursa:“Bu, Allah’tandır” derler. Şâyet onlara bir kötülük dokunursa:“Bu sendendir” derler. De ki:“Hepsi Allah’tandır.” Böyle iken bunlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar? 78. Yüce Allah tedbirin takdire karşı bir fayda sağlamayacağını ve oturan kimsenin oturmasının kendisine gelebilecek hiçbir zararı önleyemeyeceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Nerede olursanız olun” hangi zaman ve mekânda bulunursanız bulunun “ölüm sizi bulacaktır. Yüksek kaleler içinde” oldukça sağlam saraylarda ve son derece yüksek meskenlerde “olsanız bile.” Bütün bunlar Allah yolunda cihada bir teşviktir. Bu meyanda kimi zaman cihadın fazilet ve mükâfatı zikredilerek teşvikte bulunulmakta, kimi zaman da cihadı terkin cezası belirtilerek korkutulmakta, kimi zaman da oturanlara oturmanın fayda sağlamayacağı haber verilmekte, kimi zaman da bu yolun kolaylığı ve kısalığı bildirilmektedir. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerin getirdiklerinden yüz çeviren, onlara karşı çıkan cahillerden şöylece haber vermektedir:“Eğer onlara bir iyilik dokunursa” yani bolluk, pek çok mal, evlat ve sağlık erişecek olursa “bu Allah’tandır” derler. “Şâyet onlara bir kötülük dokunursa” yani kuraklık, fakirlik, hastalık, çocukların ve sevilenlerin ölümü isabet edecek olursa bu sefer:“Bu sendendir, derler.” Yani senin bize getirdiklerin sebebi iledir, ey Muhammed! diyerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in uğursuz olduğunu ileri sürerler. Tıpkı onların benzerlerinin de daha önce Allah’ın peygamlerinin uğursuzluklarını ileri sürdükleri gibi. Nitekim Yüce Allah Firavun’un kavminden şöyle haber vermektedir:“Fakat onlara iyilik geldiğinde: Bu zaten bizim hakkımızdır dediler. Eğer kendilerine bir fenalık gelirse, Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğu olarak kabul ederlerdi.”(el-A’raf, 7/131) Salih’in kavmi de: “Sen ve sana uyanlar bize uğursuzluk getirdiniz.”(en-Neml, 27/47) demişlerdi. Yasin Sûresi’nde sözü geçen kavim de kendilerine gelen elçilere şöyle demişlerdi:“Gerçekten biz sizi uğursuz belledik, şâyet vazgeçmezseniz sizi elbette taşlarız...”(Yasin, 36/18) Küfür ile kalpleri birbirine benzediğinden dolayı söz ve davranışları da birbirine benzemiştir. İşte kötülüğün meydana gelmesini yahut hayrın sona ermesini, peygamberlerin getirdiklerine veya onların bir kısmına nispet eden herkes bu oldukça vahim yerginin kapsamına girmektedir. Yüce Allah onlara cevaben şöyle buyurmaktadır:“De ki: Hepsi” iyilik olsun, kötülük olsun, hayır olsun, şer olsun, “Allah’tandır.” O’nun kaza ve kaderi ile yaratması ile meydana gelir. “Böyle iken bunlara” şu batıl sözü söyleyen kimselere “ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?” Hiçbir sözü anlamıyorlar, onu anlama noktasına dahi yaklaşamıyorlar. Yahut da ondan ancak oldukça az şeyleri anlayabiliyorlar. Hangisi olursa olsun bu ifade ile onlar, anlamamaları ve Allah’tan geleni de peygamberinden geleni de kavrayamamaları dolayısı ile yerilmektedirler, azarlanmaktadırlar. Buna sebep ise onların küfür ve yüz çevirmeleridir. Bu yergide zımnen Allah’tan ve Rasûlünden gelenleri kavrayan kimseler övülmekte, bu doğrultuda çalışmak ve bunu sağlayacak yollar teşvik edilmektedir ki Allah ve Rasûlünün sözlerine yönelmek, bunlar üzerinde dikkatle düşünmek ve bunlara ulaştıracak yolları izlemek bu yollar arasındadır. Eğer Allah’tan geleni gereği gibi anlayıp kavrayacak olurlarsa hayrın da şerrin de iyiliklerin de kötülüklerin de tamamıyla Allah’ın kaza ve kaderi ile olduğunu, bunlardan hiçbir şeyin bunun dışında kalmadığını bileceklerdi. Peygamberler ise başlarına gelen bir kötülüğün sebebi olmadıkları gibi, onların getirdikleri de buna sebep değildir. Çünkü peygamberler hem dünya hem âhireti hem de dinin maslahatlarını gerçekleştirmek üzere gönderilmişlerdir. Bundan sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ﴾ مَّآ أَصَابَكَ مِنۡ حَسَنَةٖ فَمِنَ ٱللَّهِۖ وَمَآ أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٖ فَمِن نَّفۡسِكَۚ وَأَرۡسَلۡنَٰكَ لِلنَّاسِ رَسُولٗاۚ وَكَفَىٰ بِٱللَّهِ شَهِيدٗا 79 ﴿ 79- Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana gelen her fenalık da kendindendir. Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter. 79. “Sana gelen” din ve dünyaya dair “her iyilik Allah’tandır.” Onu lütfeden ve onu gerçekleştirmenin sebeplerini kolaylaştırarak onu da kolaylaştıran O’dur. “Sana gelen” din ve dünyaya dair “her fenalık da kendindendir.” Senin günahların ve senin kazandıkların sebebi iledir. Allah’ın affedip bağışladıkları ise daha çoktur. Şanı Yüce Allah ihsanının kapılarını kullarının önünde açmış ve onlara bu kapılardan girmelerini emretmiştir. Çünkü O, kullarına karşı mehametlidir, lütufkârdır. Onlara işleyecekleri masiyetlerin lütfuna engel olacağını haber vermiştir. O bakımdan kul, bu masiyetleri işleyecek olursa kendinden başka kimseyi kınamamalıdır. Çünkü Allah’ın lütuf ve ihsanının kendisine ulaşmasını engelleyen kendisidir. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletinin herkesi kapsadığını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.” Senin Allah’ın gerçek Rasûlü olduğuna; yardımıyla, göz kamaştırıcı mucizelerle ve açık seçik delillerle seni desteklemek sureti ile Allah’ın buna şahitlik etmesi yeterlidir. Çünkü kayıtsız ve şartsız olarak en büyük şahitlik, O’nun şahitliğidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Kimin şahitliği en büyüktür? De ki: Benim ve sizin aranızda Allah şahittir.”(el-En’âm, 6/19) Yüce Allah’ın ilminin kamil, kudretinin tam, hikmetinin pek büyük olduğu bilindiğine göre ve Allah Rasûlünü bilinen şekilde destekleyip ona çok büyük bir yardım ihsan ettiğine göre bütün bunlar, onun Allah’ın Rasûlü olduğunu kesin olarak ortaya koyar. Aksi takdirde Yüce Allah’a karşı bir takım yalanlar uyduracak olsaydı elbette Allah, bu yaptığına ceza olarak onu azaba uğratır ve sonra da onun şah damarını kopartırdı.

Nisa' 4:80

80- Peygambere itaat eden, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse zaten biz seni onların üzerine bir bekçi göndermedik. 81- “İtaat ederiz” derler. Fakat yanından ayrılınca içlerinden bir grup, söylediklerinin aksine geceleyin plan kurarlar. Allah onların geceleyin kurdukları planı yazmaktadır. Artık onlardan yüz çevir ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter. 80. Yani kim Allah Rasûlünün emir ve yasaklarına itaat ederse “gerçekte” yüce “Allah’a itaat etmiş olur.” Çünkü Allah’ın peygamberi ancak Allah’ın emri, şeriatı, vahyi ve ona indirdiği hükümler gereğince emreder ve bu doğrultuda yasaklar koyar. Bu buyruk aynı zamanda Allah Rasûlünün ismet sıfatını da ihtiva etmektedir. Çünkü Allah ona itaati mutlak (kayıtsız ve şartsız) olarak emretmektedir. Eğer o Allah’tan tebliğlerinin tümünde masum olmasaydı Yüce Allah da ona mutlak itaati emretmez ve bundan dolayı peygamberinden övgü ile söz etmezdi. Bu, itaat müşterek haklardandır. Şöyle ki haklar üç türlüdür: Yüce Allah’a ait olan ve yaratılmışlardan hiçbir kimseye ait olmayan hak. Bu, Allah’a ibâdet etmek, O’na yönelmek ve buna bağlı diğer hususlardır. Bir kısım haklar da Allah Rasûlüne has haklardır. Bunlar ise ona gereken saygı, tazim ve desteği göstermektir. Bir kısım haklar da ortaktır ki bunlar da Allah’a ve Rasûlüne iman, onları sevmek ve onlara itaat etmektir. Nitekim Yüce Allah bu hakları şu buyruğunda bir arada dile getirmektedir:“Allah’a ve Rasûlüne iman edesiniz, ona yardım edesiniz, onu büyük tanıyasınız ve sabah akşam O’nu tesbih edesiniz diye.”(el-Feth, 48/9) Buna göre kim Allah’ın peygamberine itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur ve Allah’a itaate karşılık vereceğini bildirdiği mükâfat ve hayırları da Allah ona ihsan eder. “Kim de” Allah ve Rasûlüne itaat etmekten “yüz çevirirse” böyle bir kimse ancak kendisine zarar vermiş olur, Yüce Allah’a hiçbir şekilde zarar vermiş olmaz. “Zaten biz seni onların üzerine bir bekçi” amellerini ve hallerini tespit edici olarak “göndermedik.” Aksine biz seni vahyi tebliğ eden, açıklayan ve samimiyetle öğüt veren bir kimse olarak gönderdik. Sen görevini eksiksiz yerine getirdiğine göre -onlar ister hidâyet bulsunlar, ister hidâyet bulmasınlar- ecrini vermek de Allah’a aittir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Artık sen hatırlat. Sen ancak bir hatırlatıcısın. Üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin.”(el-Ğaşiye, 88/21-22) 81. Allah’a ve Rasûle itaatın zahiren ve batınen, başkaları görse de görmese de yerine getirilmesi gerekir. Şayet biri başkalarının önünde itaat ve bağlılık gösterir de kendi başına kalınca yahut kendisi gibilerle başbaşa olunca itaati bir kenara bırakıp onun zıddını işleyecek olursa, hiç şüphesiz onun zahiren ortaya koyduğu itaat hiçbir fayda sağlamaz. Böyle biri Yüce Allah’ın haklarında şöyle buyurduğu kimselere benzemiş olur:“İtaat ederiz, derler” yanında bulunduklarında itaat ettiklerini açığa vururlar “fakat yanından ayrılınca” yanından çıkıp gittikten sonra kimsenin kendilerini görmediği bir halde yalnız kaldıklarında “içlerinden bir grup söylediklerinin aksine geceleyin plan kurarlar.” Yani sana itaate uygun olmayan planlar düzerler ve bu kurdukları planlarında sana isyandna başka bir şeyi de söz konusu etmezler. Yüce Allah’ın:“İçlerinden bir grup söylediklerinin aksine geceleyip plan kurarlar” buyruğunda onların asıl özelliklerinin itaat olmadığına delil vardır. Çünkü âyet-i kerimede geçen:“بيَّت” bir işi karara bağlamak üzere geceleyin görüşmek demektir. Daha sonra Yüce Allah bu yaptıkları dolayısı ile onlara tehditte bulunarak: “Allah onların geceleyin kurdukları planlarını yazımaktadır” buyurmaktadır. Yani onların aleyhine olmak üzere bunu tespit ediyor ve tam anlamı ile bu yaptıklarının cezasını onlara pek yakında verecektir. O bakımdan bu buyrukta onlara bir tehdit söz konusudur. Sonra Yüce Allah, Rasûlüne böylelerine onlardan yüz çevirmekle ve onları azarlama yoluna gitmemekle karşılık vermesini emretmektedir. Çünkü kendisi Yüce Allah’a tevekkül edip, dininin zafere ulaşması, şeriatının uygulanması konusunda yalnız O’ndan yardım isteyecek olursa, böylelerinin ona en ufak bir zararı olmaz. Bundan dolayıdır ki:“Artık onlardan yüz çevir ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter” buyurmaktadır.

Nisa' 4:81

80- Peygambere itaat eden, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse zaten biz seni onların üzerine bir bekçi göndermedik. 81- “İtaat ederiz” derler. Fakat yanından ayrılınca içlerinden bir grup, söylediklerinin aksine geceleyin plan kurarlar. Allah onların geceleyin kurdukları planı yazmaktadır. Artık onlardan yüz çevir ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter. 80. Yani kim Allah Rasûlünün emir ve yasaklarına itaat ederse “gerçekte” yüce “Allah’a itaat etmiş olur.” Çünkü Allah’ın peygamberi ancak Allah’ın emri, şeriatı, vahyi ve ona indirdiği hükümler gereğince emreder ve bu doğrultuda yasaklar koyar. Bu buyruk aynı zamanda Allah Rasûlünün ismet sıfatını da ihtiva etmektedir. Çünkü Allah ona itaati mutlak (kayıtsız ve şartsız) olarak emretmektedir. Eğer o Allah’tan tebliğlerinin tümünde masum olmasaydı Yüce Allah da ona mutlak itaati emretmez ve bundan dolayı peygamberinden övgü ile söz etmezdi. Bu, itaat müşterek haklardandır. Şöyle ki haklar üç türlüdür: Yüce Allah’a ait olan ve yaratılmışlardan hiçbir kimseye ait olmayan hak. Bu, Allah’a ibâdet etmek, O’na yönelmek ve buna bağlı diğer hususlardır. Bir kısım haklar da Allah Rasûlüne has haklardır. Bunlar ise ona gereken saygı, tazim ve desteği göstermektir. Bir kısım haklar da ortaktır ki bunlar da Allah’a ve Rasûlüne iman, onları sevmek ve onlara itaat etmektir. Nitekim Yüce Allah bu hakları şu buyruğunda bir arada dile getirmektedir:“Allah’a ve Rasûlüne iman edesiniz, ona yardım edesiniz, onu büyük tanıyasınız ve sabah akşam O’nu tesbih edesiniz diye.”(el-Feth, 48/9) Buna göre kim Allah’ın peygamberine itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur ve Allah’a itaate karşılık vereceğini bildirdiği mükâfat ve hayırları da Allah ona ihsan eder. “Kim de” Allah ve Rasûlüne itaat etmekten “yüz çevirirse” böyle bir kimse ancak kendisine zarar vermiş olur, Yüce Allah’a hiçbir şekilde zarar vermiş olmaz. “Zaten biz seni onların üzerine bir bekçi” amellerini ve hallerini tespit edici olarak “göndermedik.” Aksine biz seni vahyi tebliğ eden, açıklayan ve samimiyetle öğüt veren bir kimse olarak gönderdik. Sen görevini eksiksiz yerine getirdiğine göre -onlar ister hidâyet bulsunlar, ister hidâyet bulmasınlar- ecrini vermek de Allah’a aittir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Artık sen hatırlat. Sen ancak bir hatırlatıcısın. Üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin.”(el-Ğaşiye, 88/21-22) 81. Allah’a ve Rasûle itaatın zahiren ve batınen, başkaları görse de görmese de yerine getirilmesi gerekir. Şayet biri başkalarının önünde itaat ve bağlılık gösterir de kendi başına kalınca yahut kendisi gibilerle başbaşa olunca itaati bir kenara bırakıp onun zıddını işleyecek olursa, hiç şüphesiz onun zahiren ortaya koyduğu itaat hiçbir fayda sağlamaz. Böyle biri Yüce Allah’ın haklarında şöyle buyurduğu kimselere benzemiş olur:“İtaat ederiz, derler” yanında bulunduklarında itaat ettiklerini açığa vururlar “fakat yanından ayrılınca” yanından çıkıp gittikten sonra kimsenin kendilerini görmediği bir halde yalnız kaldıklarında “içlerinden bir grup söylediklerinin aksine geceleyin plan kurarlar.” Yani sana itaate uygun olmayan planlar düzerler ve bu kurdukları planlarında sana isyandna başka bir şeyi de söz konusu etmezler. Yüce Allah’ın:“İçlerinden bir grup söylediklerinin aksine geceleyip plan kurarlar” buyruğunda onların asıl özelliklerinin itaat olmadığına delil vardır. Çünkü âyet-i kerimede geçen:“بيَّت” bir işi karara bağlamak üzere geceleyin görüşmek demektir. Daha sonra Yüce Allah bu yaptıkları dolayısı ile onlara tehditte bulunarak: “Allah onların geceleyin kurdukları planlarını yazımaktadır” buyurmaktadır. Yani onların aleyhine olmak üzere bunu tespit ediyor ve tam anlamı ile bu yaptıklarının cezasını onlara pek yakında verecektir. O bakımdan bu buyrukta onlara bir tehdit söz konusudur. Sonra Yüce Allah, Rasûlüne böylelerine onlardan yüz çevirmekle ve onları azarlama yoluna gitmemekle karşılık vermesini emretmektedir. Çünkü kendisi Yüce Allah’a tevekkül edip, dininin zafere ulaşması, şeriatının uygulanması konusunda yalnız O’ndan yardım isteyecek olursa, böylelerinin ona en ufak bir zararı olmaz. Bundan dolayıdır ki:“Artık onlardan yüz çevir ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter” buyurmaktadır.

Nisa' 4:82

82- Hâlâ Kur’ân’ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o Allah’tan başkasından gelseydi elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı. 82. Yüce Allah, Kitab-ı Kerîm’i üzerinde “tedebbür” etmeyi emretmektedir. (Mealde “gereği gibi düşünmek” anlamı verilen) “tedebbür/تدبر”, Kur’ân’ın anlamları üzerinde dikkatle düşünmek, bu konuda düşüncelerini odaklaştırmak, onun temel esasları, sonuçları ve bunların gerekleri üzerinde kafa yormak demektir. Yüce Allah’ın Kitabı üzerinde gereği gibi düşünmek, ilim ve marifetlerin anahtarıdır. Her türlü hayır böylelikle elde edilir ve bütün ilimler bu yolla oradan çıkartılır. Bu yolla kalbin imanı artar ve iman ağacı daha derinlere kök salar. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm mabudumuz olan Rabbimizi, O’nun kemal sıfatlarını tanıtmakta, O’nun her türlü eksiklikten münezzeh olduğunu anlatmaktadır. Ona ulaştıran yolu, bu yolu izleyenlerin niteliklerini ve Rablerinin huzuruna varacaklarında karşılaşacakları mükâfatları öğretmektedir. Gerçek düşmanı, azaba götüren yolu, azabı hak edenlerin niteliklerini ve azabın sebeplerinin gerçekleşmesi halinde karşı karşıya kalacakları durumları da öğretmektedir. Kul bu Kitab-ı Kerîm üzerinde ne kadar dikkatle düşünürse ilmi ameli ve basireti de o oranda artar. Bundan dolayı Yüce Allah bu şekilde düşünmeyi emretmekte, bunu teşvik etmektedir. Kur’ân’ın indirilmesinden maksadın bu olduğunu da haber vermektedir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bu; âyetlerini düşünsünler, olgun akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz hayır ve bereketi bol bir kitaptır.”(Sad, 38/29); “Onlar Kur’ân’ı iyiden iyiye düşünmezler mi? Yoksa kalbleri üzerinde kilitler mi var?”(Muhammed, 47/24) Allah’ın Kitabı üzerinde gereği gibi düşünmenin sağladığı faydalardan birisi de bu yolla kulun yakîn derecesine ve onun Allah’ın kelamı olduğuna dair kesin bilgi sahibi olma noktasına ulaşmasıdır. Çünkü o, bu Kitabın bir bölümünün diğerlerini tasdik ettiğini ve bir bölümünün diğerine uygun düştüğünü yakinen görür. Kur’ân-ı Kerîm’de hikmetlerin, kıssaların ve haberlerin birkaç yerde tekrarlandığını görüyoruz. Hepsi de birbirine uygun ve birbiri ile örtüşmektedir. Biri diğeri ile çelişmemektedir. Bununla Kur’ân-ı Kerîm’in kemâline ve onun, ilmi ile her şeyi kuşatan tarafından geldiği kesin olarak anlaşılır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Eğer o Allah’tan başkasından gelseydi elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı” buyurmaktadır. Yani bu Kur’ân-ı Kerîm, Allah tarafından geldiğinden ötürü onda hiçbir şekilde birbirini tutmayan, birbirine uymayan şeyler bulunmamaktadır.

Nisa' 4:83

83- Kendilerine güven veya korkuya dair bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Hâlbuki onu Rasûle ve içlerinden emir sahiplerine götürmüş olsalardı, içlerinden işin iç yüzünü araştırıp çıkaranlar, onun ne olduğunu elbette bilirlerdi. Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı pek azınız müstesna şeytana uymuş gitmiştiniz. 83. Bu buyrukla Yüce Allah kullarının, bu tür yakışmayan davranışlardan uzak kalmalarını isteyerek onları tedip etmektedir. Şöyle ki onlara önemli işlere ve kamu maslahatına ait güvenliği ilgilendiren ve mü’minlerin sevinmesini geretiren yahut da onlar aleyhinde bir musibetin söz konusu olduğu korku doğuran bir haber kendilerine ulaştığında onu iyice araştırmaları ve bu haberi yaymakta acele etmemeleri gerekir. Aksine onu Allah Rasûlüne ve aralarındaki “emir sahiplerine”, yani ilim, nasihat, akıl, vakar sahiplerinden olup işlerin iç yüzlerini, neyin maslahat olduğunu, neyin de maslahata aykırı olduğunu bilen kimselere götürmelidirler. İşte bunlar bu haberin yayılmasında bir maslahat, mü’minleri gayrete getirecek bir özellik, onları sevindirecek bir taraf, düşmanlarından korunmayı gerektirecek bir yön görecek olurlarsa onu yayarlar. Şâyet bunda bir maslahat görmez yahut maslahat görmekle birlikte zararının maslahatından büyük olduğunu görürlerse o takdirde o haberi yaymazlar. Bundan dolayı Yüce Allah:“İçlerinden işin içyüzünü araştırıp çıkaranlar onun ne olduğunu elbette bilirlerdi” buyurmaktadır. Yani doğru işleyen fikir ve görüşleri, doğru yöndeki bilgileri ile onu çıkartabilenler, sonuçlandırabilenler bunu bilirlerdi, demektir. Bu buyrukta oldukça yol gösterici bir kaideye delil vardır. O da şudur: Herhangi bir mesele hakkında bir araştırma gerekecek olursa bununla, o işe ehil olan kimselerin görevlendirilmesi, bu konunun uzman kimselere verilmesi ve onların önüne geçilmemesi gerekir. Çünkü böylesi doğruyu bulmaya ve hatadan uzak kalmaya daha uygundur. Ayrıca bu buyrukta herhangi bir hususun işitilir işitilmez etrafa yayılması konusunda aceleci davranmak da yasaklanmakta, konuşmadan önce dikkatle düşünüp taşınmak da emredilmektedir. Böylelikle söylenecek sözün maslahata uygun olup olmadığına bakılır ve ondan sonra konuşulup konuşulmayacağına karar verilir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti” size bilmediklerinizi öğretmesi, muvaffakiyet vermesi ve sizi güzel edeblerle tedip etmesi söz konusu “olmasaydı, pek azınız müstesna şeytana uymuş gitmiştiniz.” Çünkü insan tabiatı itibari ile zalim ve cahildir. Nefsi ona kötülükten başka bir şey emretmez. Ama Rabbine sığınacak, O’na bağlanacak ve bu konuda bütün gayretini ortaya koyacak olursa, Rabbi de ona lütufta bulunur, her türlü hayra onu muvaffak kılar ve kovulmuş şeytandan onu korur.

Nisa' 4:84

84- O halde Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden sorumlusun. Mü’minleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin baskısını önler. Allah kahrı daha çetin olandır, ibret alınacak cezası da daha şiddetlidir. 84. Kulun en faziletli hali, bütün gayreti ile cihad etmesi, Allah’ın diğer emirlerini yerine getirmeye çalışması ve başkasını da buna teşvik etmesidir. Kişide bazen bu iki özellik ya da ikisinden birisi bulunmayabilir. O bakımdan Yüce Allah Rasûlüne hitaben şöyle demektedir:“O halde Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden sorumlusun” Yani kendinden başkasına güç yetiremezsin, sen başkalarının yapmaları gereken şeylerle mükellef değilsin.. “Mü’minleri de” cihada “teşvik et!” Bu teşvik ise mü’minlerin gayrete gelmelerini, kalplerinin metanet kazanmasını sağlayabilecek her türlü hususu kapsar. Onların maneviyatını güçlendirmek, düşmanların zayıflıklarını ve dağınıklıklarını haber vermek, Allah yolunda savaşanlara hazırlanmış mükâfatları, savaştan geri kalanlara da hazırlanmış cezaları anlatmak ve benzeri bütün hususlar savaşa teşvikin kapsamına girmektedir. “Umulur ki Allah” Allah yolunda savaşmanız ve bu uğurda birbirinizi teşvik etmeniz sayesinde “o kâfirlerin baskısını önler. Allah, kahrı” gücü ve izzeti “daha çetin olandır. İbret alınacak cezası da daha şiddetlidir.” Gühahkârın bizzat şahsına vereceği cezası ile başkalarının ibret almasını sağlaması daha çetindir. Eğer Yüce Allah dilerse kendi gücü ile kâfirlerden intikam alır ve onlardan hiçbir şey geri bırakmaz. Ancak kullarınının kimisini kimisi ile sınaması, O’nun hikmetinin bir gereğidir. Böylelikle cihad pazarı kurulsun ve hiçbir şekilde fayda sağlamayacak olan mecburiyet halindeki iman değil de insanın kendi iradesi ile tercih edeceği faydalı iman da tahakkuk edebilsin.

Nisa' 4:85

85- Kim güzel bir işe şefaat ederse ondan kendisine bir pay vardır. Kim de kötü bir işe şefaat ederse ondan da kendisine bir pay vardır. Allah her şeye kadir ve şahittir. 85. Bu buyruktaki “şefaat”ten kasıt, herhangi bir işte yardımlaşma (olan aracılık) anlamındadır. Bir kimse başkasına şefaatte bulunup hayırlı herhangi bir konuda onun yanında yer alır, onunla birlikte o işi ifa ederse -ki mazlumlar lehine kendilerine haksızlık edenlerin yanında şefaatçilik/aracılık da bunlardan birisidir- elbette ki o kimse çalışması, çabası ve fayda sağlaması oranında bir pay sahibi olur. Bununla birlikte asıl olarak o işi yapan veya fiilen o işi gerçekleştirenin ecrinden de bir şey eksilmez. Kim de kötü bir işte başkasına yardım edecek olursa, yaptığı iş ve yardımcılığı oranında o günahtan da ona dönük bir pay vardır. Burada iyilik ve takvâ üzere yardımlaşmaya çok büyük bir teşvikte bulunulmakta, buna karşın günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmak da sert bir şekilde yasaklanmaktadır. Yüce Allah bu hususu: “Allah her şeye kadir ve şahittir” buyruğu ile dile getirmektedir. Yani O, bütün bu amelleri gözetleyen, tespit eden ve bunlara tanık olandır. O nedenle herkese hak ettiği karşılığı verecektir.

Nisa' 4:86

86- Bir selam (tahiyye) ile selamlandığınızda siz de ondan daha güzeli ile selamı alın veya aynısıyla karşılık verin. Şüphesiz Allah her şeyin hesabını hakkıyla görendir. 86. Tahiyye birbiri ile karşılaşan iki kişiden birisinin diğerine ikram ve dua kastı ile söylediği sözler ve bu sözlerle birlikte gösterdiği güleryüzlülük gibi hallerdir. Tahiyyenin en üstün şekli şeriatte varid olduğu şekilde selam vermek ve almaktır. Şanı Yüce Allah burada mü’minlere şunu emretmektedir: Onlara herhangi bir şekilde tahiyyede bulunulur (selam verilir ise) o selamı, hem lafzı hem de güleryüzlülük itibari ile ondan daha güzel şekli ile veya onun dengi ile almalıdırlar. Bunun mefhumundan ise selamı hiç almamanın yahut daha aşağı bir şekilde almanın yasak olduğu anlaşılmaktadır. Âyet-i kerimeden iki bakımdan selam ve tahiyyeye önce başlamaya teşvik edildiğini görüyoruz: Evvela Yüce Allah bu selamı ya daha güzeli ile ya da onun misli ile almayı emretmektedir. Bu da tahiyyenin (selamlaşmanın) şer’an istenen bir şey olduğunu gerektirmektedir. İkinci olarak da bu hususu anlatmak için kullanılan fazilet (üstünlük) kipidir ki; bu da verilen tahiyyeye ortak olmaya ve onu daha güzel şekli ile almaya delildir. Âyet-i kerimenin ifade ettiği bu genel hükümden, selam almaları emrolunmamış bir durumda bulunan kimseler istisna edilmiştir. Mesela Kur’ân okumak, hutbe dinlemek, namaz kılmak ve benzeri işlerle meşgul olan kimseler böyledir. Bu gibi kimselerin verilen selamı almaları istenmez. Aynı şekilde dinin kendisi ile konuşulmamasını ve selam verilmemesini emrettiği kimseler de bundan istisnadır. Bunlar ise kendisi ile konuşulmaması halinde yaptığından vazgeçmesi beklenen tevbe etmemiş gühahkâr kimselerdir. Bu gibi kimselerle konuşulmaz, onlara selam verilmez ve verdikleri selam da alınmaz. Bu ise (selam alıp verme maslahatının) daha büyük bir maslahat ile çatışması dolayısıyladır. İnsanların selamlaşmalarında alışkanlık haline getirdikleri ve şer’an yasaklanmamış her türlü selamın alınması da bu buyruğun kapsamına girmektedir. Bu gibi selamların ya aynen ya daha güzeli ile alınması gerekmektedir. Daha sonra Yüce Allah iyilikleri işlemekten dolayı mükâfat vaadinde, kötülüklerin işlenmesi dolayısıyla da tehditte bulunmaktadır:“Şüphesiz Allah her şeyin hesabını hakkıyla görendir.” Kullarının iyi olsun, kötü olsun, küçük olsun, büyük olsun bütün amellerini tespit eder. Sonra da lütuf ve adaletinin gerektirdiği şekilde onlara karşılıklarını verir. O’nun verdiği hüküm her türlü övgüye layıktır.

Nisa' 4:87

87- Allah… O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. Gerçekleşeceğinde hiçbir şüphe olmayan Kıyamet gününde andolsun ki hepinizi bir araya toplayacaktır. Allah’tan daha doğru sözlü kimdir? 87. Yüce Allah vahdâniyet sıfatına yalnız kendisinin sahip olduğunu, O’ndan başka mabud, O’ndan başka hak ilâh olmadığını haber vermektedir. Çünkü O, zatı ve sıfatları ile kemal derecededir; tek başına yaratan ve tek başına kainatı yönetendir. Zahiri ve batıni bütün nimetler yalnız O’ndandır. Bu ise O’na ibâdet etmeyi ve bütün kulluk çeşitleri ile O’na yakınlaşmayı emretmeyi gerektirmektedir. Çünkü bunları hak eden yalnız O’dur. Kendisine ibâdet eden kullarını mükâfatlandıran, O’na ibâdeti terk edenleri de cezalandıran yine O’dur. Bundan dolayı Yüce Allah amellerin karşılıklarının verileceği gün olan Kıyamet gününün gerçekleşeceğine yemin ederek şöyle buyurmaktadır:“Gerçekleşeceğinde hiçbir şüphe” aklî ve naklî deliller gereğince hiçbir bakımdan en ufak bir tereddüd söz konusu “olmayan Kıyamet gününde andolsun ki hepinizi” geçmişinizi, geleceğinizi bir yerde ve “bir arada toplayacaktır.” Kıyametin gerçekleşeceğinin aklî delili, tanık olduğumuz şekli ile ölümünden sonra yeryüzünün diriltilmesi ile ilk yaratılıştır. Çünkü ikinci yaratılışın mümkün olması ilk yaratılışa nisbetle daha kolaydır. Diğer taraftan Yüce Allah’ın hiçbir mahlûku boşuna yaratmamış olduğunu kesin olarak ortaya koyan hikmetten de bunu anlamaktayız. Bu canlıların önce hayat bulup sonra ölmeleri boşuna olamaz. Naklî delil ise doğru sözlülerin en doğrusu olanın bu hususu haber vermesidir. Hatta buna dair yemin etmesidir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah’tan daha doğru sözlü kimdir?” buyurmaktadır. Ayrıca Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in başka yerlerinde Rasûlüne de bu günün gerçekleşeceğine dair yemin etmesini emretmektedir. Mesela:“O kâfir olanlar öldükten sonra asla diriltilmeyeceklerini iddia ettiler. De ki: Hayır, Rabbime andolsun ki için elbette diriltileceksiniz. Sonra da işlediğiniz mutlaka size haber verilecektir. Hem bu Allah’a göre pek kolaydır.”(et-Teğabun, 64/7)“Allah’tan daha doğru sözlü kimdir?” buyruğu: “Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?”(en-Nisa, 4/122) buyruğu gibidir. Yüce Allah sözünün, verdiği haberlerinin ve buyruklarının doğruluğun en yüce, en üstün mertebesinde olduğunu bildirmektedir. İnanç, bilgi ve ameller hakkında Allah’ın verdiği haber ile çelişen her bir söz, mutlaka batıldır. Çünkü kesin doğru sözlünün haberi ile çelişmektedir; o halde doğru ve gerçek olmasına imkân yoktur.

Nisa' 4:88

88- Allah onları kazandıkları yüzünden baş aşağı yıkıvermişken münafıklar hakkında ne diye iki gruba ayrıldınız? Allah’ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Halbuki Allah’ın saptırdığına asla doğru bir yol bulamazsın. 89- Onlar sizin de kendileri gibi küfre girmenizi böylece onlarla eşit olmanızı arzu ederler. O halde onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden hiç kimseyi dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları bulduğunuz yerde yakalayıp öldürün. Onlardan hiçbir dost ve hiçbir yardımcı da edinmeyin. 90- Sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavme sığınanlar yahut hem sizinle hem kendi kavimleri ile savaşmaktan içleri daralarak size gelenler müstesnadır. Allah dileseydi onları üzerinize salardı da onlar da sizinle savaşırlardı. O halde onlar sizden uzak durur da sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde kalmak isterlerse artık Allah size onların aleyhine bir yol bırakmamıştır. 91- Hem sizden emin olmak hem kendi kavimlerinden emin olmak isteyen başka insanlar olduğunu da göreceksiniz. Onlar her ne zaman fitneye çağırılırlarsa onun içine başaşağı atılırlar. Şâyet sizden uzak durmaz, size barış teklif etmez ve ellerini (savaştan) çekmezlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte böylelerine karşı size apaçık bir yetki verdik. 88-89. Bu âyet-i kerimelerde kastedilen münafıklar kâfir olmakla birlikte müslüman olduklarını açığa vuran ve hicret etmeyen münafıklardır. Onlar hakkında ashab-ı kiram şüphe ve tereddüde düşmüşlerdi. Sahabeden kimileri bunlar ile savaşmaktan ve onlarla dostluk bağını kesmekten yana şüphe içine düşmüşlerdi. Çünkü o kimseler, mü’min olduklarını açığa vurmuşladı. Saahbeden kimileri de onların yaptıklarından hareketle durumlarını bildiğinden dolayı onların kâfir oldukları hükmüne varmıştı. İşte Yüce Allah da şunu haber vermektedir: Bu gibi kimseler hakkında şüphe ve tereddüde düşmemelisiniz, aksine bunların durumu açıktır ve anlaşılmayacak bir tarafı yoktur. Bunlar münafık kimselerdir, defalarca küfre girmiş, bununla birlikte sizin de kâfir olmanızı ve kendileri ile aynı duruma gelmenizi şiddetle arzulamışlardır. Onların bu halde oldukları tarafınızdan kesinlikle anlaşıldığına göre atık “içlerinden hiç kimseyi dost edinmeyin.” Bu da onları sevmemeyi gerektirmektedir. Çünkü dost edinmek sevmenin bir sonucudur. Aynı şekilde bu onlara buğz etmeyi ve düşmanlık beslemeyi de gerektirmektedir. Çünkü bir şeyi yasaklamak onun zıddının emredilmesi demektir. Bu emrin süresi ise onların hicretlerine kadardır. Şayet hicret edecek olurlarsa o takdirde müslümanlar hakkında söz konusu olan uygulamalar onlar hakkında da söz konusu olur. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem beraberinde bulunan ve yanına hicret eden herkese İslâm ahkâmını uyguluyordu. Bu kimselerin gerçekten mü’min olmaları ile zahiren imanını açığa vuran kimseler olmaları arasında fark gözetmiyordu. Eğer bunlar hicret etmeyip hicretten yüz çevirecek olurlarsa “onları bulduğunuz yerde” yani ne zaman ve nerede bulursanız “yakalayıp öldürün.” Bu, ilim adamlarının çoğunluğunun (cumhurunun) kabul ettiği şekilde haram aylarda savaşmanın nesholduğunun delilleri arasındadır. Bu kanaate sahip olmayanlar ise şöyle derler: Buradaki naslar mutlaktır ve haram aylarda savaşmayı haram kılan mukayyed (kayıtlı) buyruklarla ele alınmalıdır. 90. Daha sonra Yüce Allah bu gibi münafıklarla savaşma hükmünden, üç kesimi istisna etmektedir. Bunlardan ikisiyle savaşı bırakmayı kesin olarak emretmektedir: Birincisi: Kendileri ile müslümanlar arasında savaşılmayacağına dair antlaşma bulunan bir topluluğa gidip onlara katılan kimselerdir. Böyleleri, mal ve canın korunması bakımından o gidip katıldığı toplumun hükmünü alır. İkincisi: Bu grup ise: “Hem sizinle hem kendi kavimleri ile savaşmaktan içleri daralan” kimselerdir. Yani bunlar ne sizinle savaşmak istemektedirler, ne de kendi kavimleri ile savaşmak. Her iki kesimle de savaşmamayı tercih ederler. İşte Allah, bunlarla da savaşı bırakmayı emretmekte ve bundaki hikmeti de şu buyruğu ile dile getirmektedir:“Allah dileseydi elbette onları üzerinize salardı da onlar da sizinle savaşırlardı.” Bu açıdan onlar hakkında üç şık mümkündür: Ya bunlar sizin yanınızda yer alır ve sizinle birlikte düşmanlarınıza karşı savaşırlar ki bunlar için böyle bir tutum mümkün değildir. O halde geriye iki şık kalmaktadır: Ya kavimlerinin yanında yer alıp size karşı savaşacaklar yahut da her iki kesimle de savaşmayacaklar ki bu sonuncusu sizin için diğerinden daha hafif ve uygundur. Bununla birlikte Allah onları size saldırtmaya kadirdir. O halde siz, size esenlik verişini kabul edin ve aksi mümkün olmakla birlikte onların ellerini size saldırmaktan geri tutan Rabbinize hamd edin. İşte bunlar “şâyet sizden uzak durup da sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde kalmak isterlerse artık Allah size onların aleyhine bir yol bırakmamıştır.” 91. Üçüncü kesime gelince bunlar, sizin saygınlığınızı göz önünde bulundurmaksızın kendi menfaatlerini isteyen bir kesimdir. İşte Yüce Allah bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır:“Hem sizden” korktukları için “emin olmak, hem kendi kavimlerinden emin olmak isteyen başka insanlar” bu münafıklar içinden bazıları “olduğunu da göreceksiniz. Ne zaman fitneye çağırılırlarsa onun işine baş aşağı atılırlar.” Yani bunlar küfür ve nifakları üzere kalmaya devam ederler. Fitne ile karşı karşıya kaldıkları her seferinde gözleri kör olur, tepetaklak yıkılırlar, küfür ve nifakları daha da artar. İşte bunlar görünüş itibari ile ikinci kesim gibi olmakla birlikte gerçekte onlardan farklıdırlar. Çünkü ikinci kesim, kendilerine gelecek bir zarardan korktukları için değil mü’minlere saygılarından dolayı onlarla savaşı terk etmişlerdir. Bu kesim ise savaşı mü’minlere karşı bir saygıdan dolayı değil, kendileri adına korktukları için terk etmişlerdir. Hatta bunlar mü’minlerle savaşmak için uygun bir fırsat bulacak olurlarsa bu fırsatı değerlendirmeye kalkışacaklardır. İşte böylelerinin mü’minlerden uzak kaldıkları, onlara ilişmeyip onlarla savaşı terk ettikleri açık seçik ortaya çıkmadığı sürece onlarla savaşılır. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Şâyet sizden uzak durmaz, size barış teklif etmez” sizden barış ve ateşkes talebinde bulunmaz “ve ellerini (savaştan) çekmezlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte böylelerine karşı size apaçık bir yetki verdik.” Yani bunlar size karşı saldırgan, zalim ve barışı terk eden kimseler olduklarından dolayı, sizin lehinize onların alyehine olmak üzere size apaçık bir delil vermiş bulunuyoruz. O bakımdan onlar kendilerinden başkasını kınamasınlar.

Nisa' 4:89

88- Allah onları kazandıkları yüzünden baş aşağı yıkıvermişken münafıklar hakkında ne diye iki gruba ayrıldınız? Allah’ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Halbuki Allah’ın saptırdığına asla doğru bir yol bulamazsın. 89- Onlar sizin de kendileri gibi küfre girmenizi böylece onlarla eşit olmanızı arzu ederler. O halde onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden hiç kimseyi dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları bulduğunuz yerde yakalayıp öldürün. Onlardan hiçbir dost ve hiçbir yardımcı da edinmeyin. 90- Sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavme sığınanlar yahut hem sizinle hem kendi kavimleri ile savaşmaktan içleri daralarak size gelenler müstesnadır. Allah dileseydi onları üzerinize salardı da onlar da sizinle savaşırlardı. O halde onlar sizden uzak durur da sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde kalmak isterlerse artık Allah size onların aleyhine bir yol bırakmamıştır. 91- Hem sizden emin olmak hem kendi kavimlerinden emin olmak isteyen başka insanlar olduğunu da göreceksiniz. Onlar her ne zaman fitneye çağırılırlarsa onun içine başaşağı atılırlar. Şâyet sizden uzak durmaz, size barış teklif etmez ve ellerini (savaştan) çekmezlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte böylelerine karşı size apaçık bir yetki verdik. 88-89. Bu âyet-i kerimelerde kastedilen münafıklar kâfir olmakla birlikte müslüman olduklarını açığa vuran ve hicret etmeyen münafıklardır. Onlar hakkında ashab-ı kiram şüphe ve tereddüde düşmüşlerdi. Sahabeden kimileri bunlar ile savaşmaktan ve onlarla dostluk bağını kesmekten yana şüphe içine düşmüşlerdi. Çünkü o kimseler, mü’min olduklarını açığa vurmuşladı. Saahbeden kimileri de onların yaptıklarından hareketle durumlarını bildiğinden dolayı onların kâfir oldukları hükmüne varmıştı. İşte Yüce Allah da şunu haber vermektedir: Bu gibi kimseler hakkında şüphe ve tereddüde düşmemelisiniz, aksine bunların durumu açıktır ve anlaşılmayacak bir tarafı yoktur. Bunlar münafık kimselerdir, defalarca küfre girmiş, bununla birlikte sizin de kâfir olmanızı ve kendileri ile aynı duruma gelmenizi şiddetle arzulamışlardır. Onların bu halde oldukları tarafınızdan kesinlikle anlaşıldığına göre atık “içlerinden hiç kimseyi dost edinmeyin.” Bu da onları sevmemeyi gerektirmektedir. Çünkü dost edinmek sevmenin bir sonucudur. Aynı şekilde bu onlara buğz etmeyi ve düşmanlık beslemeyi de gerektirmektedir. Çünkü bir şeyi yasaklamak onun zıddının emredilmesi demektir. Bu emrin süresi ise onların hicretlerine kadardır. Şayet hicret edecek olurlarsa o takdirde müslümanlar hakkında söz konusu olan uygulamalar onlar hakkında da söz konusu olur. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem beraberinde bulunan ve yanına hicret eden herkese İslâm ahkâmını uyguluyordu. Bu kimselerin gerçekten mü’min olmaları ile zahiren imanını açığa vuran kimseler olmaları arasında fark gözetmiyordu. Eğer bunlar hicret etmeyip hicretten yüz çevirecek olurlarsa “onları bulduğunuz yerde” yani ne zaman ve nerede bulursanız “yakalayıp öldürün.” Bu, ilim adamlarının çoğunluğunun (cumhurunun) kabul ettiği şekilde haram aylarda savaşmanın nesholduğunun delilleri arasındadır. Bu kanaate sahip olmayanlar ise şöyle derler: Buradaki naslar mutlaktır ve haram aylarda savaşmayı haram kılan mukayyed (kayıtlı) buyruklarla ele alınmalıdır. 90. Daha sonra Yüce Allah bu gibi münafıklarla savaşma hükmünden, üç kesimi istisna etmektedir. Bunlardan ikisiyle savaşı bırakmayı kesin olarak emretmektedir: Birincisi: Kendileri ile müslümanlar arasında savaşılmayacağına dair antlaşma bulunan bir topluluğa gidip onlara katılan kimselerdir. Böyleleri, mal ve canın korunması bakımından o gidip katıldığı toplumun hükmünü alır. İkincisi: Bu grup ise: “Hem sizinle hem kendi kavimleri ile savaşmaktan içleri daralan” kimselerdir. Yani bunlar ne sizinle savaşmak istemektedirler, ne de kendi kavimleri ile savaşmak. Her iki kesimle de savaşmamayı tercih ederler. İşte Allah, bunlarla da savaşı bırakmayı emretmekte ve bundaki hikmeti de şu buyruğu ile dile getirmektedir:“Allah dileseydi elbette onları üzerinize salardı da onlar da sizinle savaşırlardı.” Bu açıdan onlar hakkında üç şık mümkündür: Ya bunlar sizin yanınızda yer alır ve sizinle birlikte düşmanlarınıza karşı savaşırlar ki bunlar için böyle bir tutum mümkün değildir. O halde geriye iki şık kalmaktadır: Ya kavimlerinin yanında yer alıp size karşı savaşacaklar yahut da her iki kesimle de savaşmayacaklar ki bu sonuncusu sizin için diğerinden daha hafif ve uygundur. Bununla birlikte Allah onları size saldırtmaya kadirdir. O halde siz, size esenlik verişini kabul edin ve aksi mümkün olmakla birlikte onların ellerini size saldırmaktan geri tutan Rabbinize hamd edin. İşte bunlar “şâyet sizden uzak durup da sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde kalmak isterlerse artık Allah size onların aleyhine bir yol bırakmamıştır.” 91. Üçüncü kesime gelince bunlar, sizin saygınlığınızı göz önünde bulundurmaksızın kendi menfaatlerini isteyen bir kesimdir. İşte Yüce Allah bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır:“Hem sizden” korktukları için “emin olmak, hem kendi kavimlerinden emin olmak isteyen başka insanlar” bu münafıklar içinden bazıları “olduğunu da göreceksiniz. Ne zaman fitneye çağırılırlarsa onun işine baş aşağı atılırlar.” Yani bunlar küfür ve nifakları üzere kalmaya devam ederler. Fitne ile karşı karşıya kaldıkları her seferinde gözleri kör olur, tepetaklak yıkılırlar, küfür ve nifakları daha da artar. İşte bunlar görünüş itibari ile ikinci kesim gibi olmakla birlikte gerçekte onlardan farklıdırlar. Çünkü ikinci kesim, kendilerine gelecek bir zarardan korktukları için değil mü’minlere saygılarından dolayı onlarla savaşı terk etmişlerdir. Bu kesim ise savaşı mü’minlere karşı bir saygıdan dolayı değil, kendileri adına korktukları için terk etmişlerdir. Hatta bunlar mü’minlerle savaşmak için uygun bir fırsat bulacak olurlarsa bu fırsatı değerlendirmeye kalkışacaklardır. İşte böylelerinin mü’minlerden uzak kaldıkları, onlara ilişmeyip onlarla savaşı terk ettikleri açık seçik ortaya çıkmadığı sürece onlarla savaşılır. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Şâyet sizden uzak durmaz, size barış teklif etmez” sizden barış ve ateşkes talebinde bulunmaz “ve ellerini (savaştan) çekmezlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte böylelerine karşı size apaçık bir yetki verdik.” Yani bunlar size karşı saldırgan, zalim ve barışı terk eden kimseler olduklarından dolayı, sizin lehinize onların alyehine olmak üzere size apaçık bir delil vermiş bulunuyoruz. O bakımdan onlar kendilerinden başkasını kınamasınlar.

Nisa' 4:90

88- Allah onları kazandıkları yüzünden baş aşağı yıkıvermişken münafıklar hakkında ne diye iki gruba ayrıldınız? Allah’ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Halbuki Allah’ın saptırdığına asla doğru bir yol bulamazsın. 89- Onlar sizin de kendileri gibi küfre girmenizi böylece onlarla eşit olmanızı arzu ederler. O halde onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden hiç kimseyi dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları bulduğunuz yerde yakalayıp öldürün. Onlardan hiçbir dost ve hiçbir yardımcı da edinmeyin. 90- Sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavme sığınanlar yahut hem sizinle hem kendi kavimleri ile savaşmaktan içleri daralarak size gelenler müstesnadır. Allah dileseydi onları üzerinize salardı da onlar da sizinle savaşırlardı. O halde onlar sizden uzak durur da sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde kalmak isterlerse artık Allah size onların aleyhine bir yol bırakmamıştır. 91- Hem sizden emin olmak hem kendi kavimlerinden emin olmak isteyen başka insanlar olduğunu da göreceksiniz. Onlar her ne zaman fitneye çağırılırlarsa onun içine başaşağı atılırlar. Şâyet sizden uzak durmaz, size barış teklif etmez ve ellerini (savaştan) çekmezlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte böylelerine karşı size apaçık bir yetki verdik. 88-89. Bu âyet-i kerimelerde kastedilen münafıklar kâfir olmakla birlikte müslüman olduklarını açığa vuran ve hicret etmeyen münafıklardır. Onlar hakkında ashab-ı kiram şüphe ve tereddüde düşmüşlerdi. Sahabeden kimileri bunlar ile savaşmaktan ve onlarla dostluk bağını kesmekten yana şüphe içine düşmüşlerdi. Çünkü o kimseler, mü’min olduklarını açığa vurmuşladı. Saahbeden kimileri de onların yaptıklarından hareketle durumlarını bildiğinden dolayı onların kâfir oldukları hükmüne varmıştı. İşte Yüce Allah da şunu haber vermektedir: Bu gibi kimseler hakkında şüphe ve tereddüde düşmemelisiniz, aksine bunların durumu açıktır ve anlaşılmayacak bir tarafı yoktur. Bunlar münafık kimselerdir, defalarca küfre girmiş, bununla birlikte sizin de kâfir olmanızı ve kendileri ile aynı duruma gelmenizi şiddetle arzulamışlardır. Onların bu halde oldukları tarafınızdan kesinlikle anlaşıldığına göre atık “içlerinden hiç kimseyi dost edinmeyin.” Bu da onları sevmemeyi gerektirmektedir. Çünkü dost edinmek sevmenin bir sonucudur. Aynı şekilde bu onlara buğz etmeyi ve düşmanlık beslemeyi de gerektirmektedir. Çünkü bir şeyi yasaklamak onun zıddının emredilmesi demektir. Bu emrin süresi ise onların hicretlerine kadardır. Şayet hicret edecek olurlarsa o takdirde müslümanlar hakkında söz konusu olan uygulamalar onlar hakkında da söz konusu olur. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem beraberinde bulunan ve yanına hicret eden herkese İslâm ahkâmını uyguluyordu. Bu kimselerin gerçekten mü’min olmaları ile zahiren imanını açığa vuran kimseler olmaları arasında fark gözetmiyordu. Eğer bunlar hicret etmeyip hicretten yüz çevirecek olurlarsa “onları bulduğunuz yerde” yani ne zaman ve nerede bulursanız “yakalayıp öldürün.” Bu, ilim adamlarının çoğunluğunun (cumhurunun) kabul ettiği şekilde haram aylarda savaşmanın nesholduğunun delilleri arasındadır. Bu kanaate sahip olmayanlar ise şöyle derler: Buradaki naslar mutlaktır ve haram aylarda savaşmayı haram kılan mukayyed (kayıtlı) buyruklarla ele alınmalıdır. 90. Daha sonra Yüce Allah bu gibi münafıklarla savaşma hükmünden, üç kesimi istisna etmektedir. Bunlardan ikisiyle savaşı bırakmayı kesin olarak emretmektedir: Birincisi: Kendileri ile müslümanlar arasında savaşılmayacağına dair antlaşma bulunan bir topluluğa gidip onlara katılan kimselerdir. Böyleleri, mal ve canın korunması bakımından o gidip katıldığı toplumun hükmünü alır. İkincisi: Bu grup ise: “Hem sizinle hem kendi kavimleri ile savaşmaktan içleri daralan” kimselerdir. Yani bunlar ne sizinle savaşmak istemektedirler, ne de kendi kavimleri ile savaşmak. Her iki kesimle de savaşmamayı tercih ederler. İşte Allah, bunlarla da savaşı bırakmayı emretmekte ve bundaki hikmeti de şu buyruğu ile dile getirmektedir:“Allah dileseydi elbette onları üzerinize salardı da onlar da sizinle savaşırlardı.” Bu açıdan onlar hakkında üç şık mümkündür: Ya bunlar sizin yanınızda yer alır ve sizinle birlikte düşmanlarınıza karşı savaşırlar ki bunlar için böyle bir tutum mümkün değildir. O halde geriye iki şık kalmaktadır: Ya kavimlerinin yanında yer alıp size karşı savaşacaklar yahut da her iki kesimle de savaşmayacaklar ki bu sonuncusu sizin için diğerinden daha hafif ve uygundur. Bununla birlikte Allah onları size saldırtmaya kadirdir. O halde siz, size esenlik verişini kabul edin ve aksi mümkün olmakla birlikte onların ellerini size saldırmaktan geri tutan Rabbinize hamd edin. İşte bunlar “şâyet sizden uzak durup da sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde kalmak isterlerse artık Allah size onların aleyhine bir yol bırakmamıştır.” 91. Üçüncü kesime gelince bunlar, sizin saygınlığınızı göz önünde bulundurmaksızın kendi menfaatlerini isteyen bir kesimdir. İşte Yüce Allah bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır:“Hem sizden” korktukları için “emin olmak, hem kendi kavimlerinden emin olmak isteyen başka insanlar” bu münafıklar içinden bazıları “olduğunu da göreceksiniz. Ne zaman fitneye çağırılırlarsa onun işine baş aşağı atılırlar.” Yani bunlar küfür ve nifakları üzere kalmaya devam ederler. Fitne ile karşı karşıya kaldıkları her seferinde gözleri kör olur, tepetaklak yıkılırlar, küfür ve nifakları daha da artar. İşte bunlar görünüş itibari ile ikinci kesim gibi olmakla birlikte gerçekte onlardan farklıdırlar. Çünkü ikinci kesim, kendilerine gelecek bir zarardan korktukları için değil mü’minlere saygılarından dolayı onlarla savaşı terk etmişlerdir. Bu kesim ise savaşı mü’minlere karşı bir saygıdan dolayı değil, kendileri adına korktukları için terk etmişlerdir. Hatta bunlar mü’minlerle savaşmak için uygun bir fırsat bulacak olurlarsa bu fırsatı değerlendirmeye kalkışacaklardır. İşte böylelerinin mü’minlerden uzak kaldıkları, onlara ilişmeyip onlarla savaşı terk ettikleri açık seçik ortaya çıkmadığı sürece onlarla savaşılır. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Şâyet sizden uzak durmaz, size barış teklif etmez” sizden barış ve ateşkes talebinde bulunmaz “ve ellerini (savaştan) çekmezlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte böylelerine karşı size apaçık bir yetki verdik.” Yani bunlar size karşı saldırgan, zalim ve barışı terk eden kimseler olduklarından dolayı, sizin lehinize onların alyehine olmak üzere size apaçık bir delil vermiş bulunuyoruz. O bakımdan onlar kendilerinden başkasını kınamasınlar.

Nisa' 4:91

88- Allah onları kazandıkları yüzünden baş aşağı yıkıvermişken münafıklar hakkında ne diye iki gruba ayrıldınız? Allah’ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Halbuki Allah’ın saptırdığına asla doğru bir yol bulamazsın. 89- Onlar sizin de kendileri gibi küfre girmenizi böylece onlarla eşit olmanızı arzu ederler. O halde onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden hiç kimseyi dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları bulduğunuz yerde yakalayıp öldürün. Onlardan hiçbir dost ve hiçbir yardımcı da edinmeyin. 90- Sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavme sığınanlar yahut hem sizinle hem kendi kavimleri ile savaşmaktan içleri daralarak size gelenler müstesnadır. Allah dileseydi onları üzerinize salardı da onlar da sizinle savaşırlardı. O halde onlar sizden uzak durur da sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde kalmak isterlerse artık Allah size onların aleyhine bir yol bırakmamıştır. 91- Hem sizden emin olmak hem kendi kavimlerinden emin olmak isteyen başka insanlar olduğunu da göreceksiniz. Onlar her ne zaman fitneye çağırılırlarsa onun içine başaşağı atılırlar. Şâyet sizden uzak durmaz, size barış teklif etmez ve ellerini (savaştan) çekmezlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte böylelerine karşı size apaçık bir yetki verdik. 88-89. Bu âyet-i kerimelerde kastedilen münafıklar kâfir olmakla birlikte müslüman olduklarını açığa vuran ve hicret etmeyen münafıklardır. Onlar hakkında ashab-ı kiram şüphe ve tereddüde düşmüşlerdi. Sahabeden kimileri bunlar ile savaşmaktan ve onlarla dostluk bağını kesmekten yana şüphe içine düşmüşlerdi. Çünkü o kimseler, mü’min olduklarını açığa vurmuşladı. Saahbeden kimileri de onların yaptıklarından hareketle durumlarını bildiğinden dolayı onların kâfir oldukları hükmüne varmıştı. İşte Yüce Allah da şunu haber vermektedir: Bu gibi kimseler hakkında şüphe ve tereddüde düşmemelisiniz, aksine bunların durumu açıktır ve anlaşılmayacak bir tarafı yoktur. Bunlar münafık kimselerdir, defalarca küfre girmiş, bununla birlikte sizin de kâfir olmanızı ve kendileri ile aynı duruma gelmenizi şiddetle arzulamışlardır. Onların bu halde oldukları tarafınızdan kesinlikle anlaşıldığına göre atık “içlerinden hiç kimseyi dost edinmeyin.” Bu da onları sevmemeyi gerektirmektedir. Çünkü dost edinmek sevmenin bir sonucudur. Aynı şekilde bu onlara buğz etmeyi ve düşmanlık beslemeyi de gerektirmektedir. Çünkü bir şeyi yasaklamak onun zıddının emredilmesi demektir. Bu emrin süresi ise onların hicretlerine kadardır. Şayet hicret edecek olurlarsa o takdirde müslümanlar hakkında söz konusu olan uygulamalar onlar hakkında da söz konusu olur. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem beraberinde bulunan ve yanına hicret eden herkese İslâm ahkâmını uyguluyordu. Bu kimselerin gerçekten mü’min olmaları ile zahiren imanını açığa vuran kimseler olmaları arasında fark gözetmiyordu. Eğer bunlar hicret etmeyip hicretten yüz çevirecek olurlarsa “onları bulduğunuz yerde” yani ne zaman ve nerede bulursanız “yakalayıp öldürün.” Bu, ilim adamlarının çoğunluğunun (cumhurunun) kabul ettiği şekilde haram aylarda savaşmanın nesholduğunun delilleri arasındadır. Bu kanaate sahip olmayanlar ise şöyle derler: Buradaki naslar mutlaktır ve haram aylarda savaşmayı haram kılan mukayyed (kayıtlı) buyruklarla ele alınmalıdır. 90. Daha sonra Yüce Allah bu gibi münafıklarla savaşma hükmünden, üç kesimi istisna etmektedir. Bunlardan ikisiyle savaşı bırakmayı kesin olarak emretmektedir: Birincisi: Kendileri ile müslümanlar arasında savaşılmayacağına dair antlaşma bulunan bir topluluğa gidip onlara katılan kimselerdir. Böyleleri, mal ve canın korunması bakımından o gidip katıldığı toplumun hükmünü alır. İkincisi: Bu grup ise: “Hem sizinle hem kendi kavimleri ile savaşmaktan içleri daralan” kimselerdir. Yani bunlar ne sizinle savaşmak istemektedirler, ne de kendi kavimleri ile savaşmak. Her iki kesimle de savaşmamayı tercih ederler. İşte Allah, bunlarla da savaşı bırakmayı emretmekte ve bundaki hikmeti de şu buyruğu ile dile getirmektedir:“Allah dileseydi elbette onları üzerinize salardı da onlar da sizinle savaşırlardı.” Bu açıdan onlar hakkında üç şık mümkündür: Ya bunlar sizin yanınızda yer alır ve sizinle birlikte düşmanlarınıza karşı savaşırlar ki bunlar için böyle bir tutum mümkün değildir. O halde geriye iki şık kalmaktadır: Ya kavimlerinin yanında yer alıp size karşı savaşacaklar yahut da her iki kesimle de savaşmayacaklar ki bu sonuncusu sizin için diğerinden daha hafif ve uygundur. Bununla birlikte Allah onları size saldırtmaya kadirdir. O halde siz, size esenlik verişini kabul edin ve aksi mümkün olmakla birlikte onların ellerini size saldırmaktan geri tutan Rabbinize hamd edin. İşte bunlar “şâyet sizden uzak durup da sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde kalmak isterlerse artık Allah size onların aleyhine bir yol bırakmamıştır.” 91. Üçüncü kesime gelince bunlar, sizin saygınlığınızı göz önünde bulundurmaksızın kendi menfaatlerini isteyen bir kesimdir. İşte Yüce Allah bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır:“Hem sizden” korktukları için “emin olmak, hem kendi kavimlerinden emin olmak isteyen başka insanlar” bu münafıklar içinden bazıları “olduğunu da göreceksiniz. Ne zaman fitneye çağırılırlarsa onun işine baş aşağı atılırlar.” Yani bunlar küfür ve nifakları üzere kalmaya devam ederler. Fitne ile karşı karşıya kaldıkları her seferinde gözleri kör olur, tepetaklak yıkılırlar, küfür ve nifakları daha da artar. İşte bunlar görünüş itibari ile ikinci kesim gibi olmakla birlikte gerçekte onlardan farklıdırlar. Çünkü ikinci kesim, kendilerine gelecek bir zarardan korktukları için değil mü’minlere saygılarından dolayı onlarla savaşı terk etmişlerdir. Bu kesim ise savaşı mü’minlere karşı bir saygıdan dolayı değil, kendileri adına korktukları için terk etmişlerdir. Hatta bunlar mü’minlerle savaşmak için uygun bir fırsat bulacak olurlarsa bu fırsatı değerlendirmeye kalkışacaklardır. İşte böylelerinin mü’minlerden uzak kaldıkları, onlara ilişmeyip onlarla savaşı terk ettikleri açık seçik ortaya çıkmadığı sürece onlarla savaşılır. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Şâyet sizden uzak durmaz, size barış teklif etmez” sizden barış ve ateşkes talebinde bulunmaz “ve ellerini (savaştan) çekmezlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte böylelerine karşı size apaçık bir yetki verdik.” Yani bunlar size karşı saldırgan, zalim ve barışı terk eden kimseler olduklarından dolayı, sizin lehinize onların alyehine olmak üzere size apaçık bir delil vermiş bulunuyoruz. O bakımdan onlar kendilerinden başkasını kınamasınlar.

Nisa' 4:92

92- Bir mü’minin diğer bir mü’mini öldürmesi -yanlışlıkla olması hariç- olacak şey değildir. Kim bir mü’mini yanlışlıkla öldürürse mü’min bir köle azad etmesi ve (ölenin) akrabasına teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir. Ancak onların (diyeti almayıp) sadaka olarak bağışlamaları müstesna. Şâyet (yanlışlıkla öldürdüğü kişi) mü’min olmakla beraber size düşman olan bir kavimden ise o zaman mü’min bir köle azad etmesi gerekir. Şâyet kendileri ile aranızda anlaşma bulunan bir kavimden ise o vakit akrabalarına bir diyet vermesi ve mü’min bir köle azad etmesi gerekir. Kim (bunları) bulamazsa -Allah’tan bir tevbe olmak üzere- iki ay aralıksız oruç tutmalıdır. Allah çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 92. “Bir mü’minin diğer bir mü’mini öldürmesi -yanlışlıkla olması hariç- olacak şey değildir.” anlamındaki ifade imkânsızlık bildiren bir ifadedir. Yani mü’min bir kimsenin mü’min bir kimseyi kasten öldürmesi imkânsızdır, olur şey değildir. Bu ise böyle bir fiilin ileri derecede haram olduğunu ve imana son derece aykırı olduğunu ifade eder. Böyle bir fiili ancak ya bir kâfir ya da imanı büyük ölçüde eksik ve daha kötü bir duruma düşmesinden endişe edilen bir fasık işleyebilir. Çünkü doğru bir iman, mü’min kimseyi mü’min kardeşini öldürmekten alıkoyar. Çünkü Allah mü’min ile kardeşi arasında iman kardeşliğini kurmuştur ki onu sevmesi, dost bellemesi ve ona eziyet veren şeyleri ortadan kaldırması, bu kardeşliğin bir gereğidir. Peki, öldürmekten daha ağır bir eziyet olabilir mi? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in:“Benden sonra biriniz diğerinin boynunu vuran kâfirlere dönüşmeyin.” hadisi de bunu tasdik etmektedir. Böylelikle öldürmenin, amelî küfür ve Allah’a şirk koşmaktan sonra günahların en büyüğü olduğu anlaşılmış olmaktadır. Yüce Allah’ın:“Bir mü’minin diğer bir mü’mini öldürmesi… olacak şey değildir” buyruğu bütün halleri kapsayan umumi bir ifade olup mü’minden herhangi bir şekilde mü’min kardeşini öldürme fiilinin sadır olmayacağını ifade etmektedir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, hataen öldürmeyi bundan istisna ederek:“yanlışlıkla olması hariç” buyurmuştur. Hata eden kişi ise öldürme amacı taşımayan kimsedir, böyle bir kimse günahkâr olmaz ve Allah’ın yasak kıldıklarını cüretkârlıkla işlemeye kalkışan bir kimse sayılmaz. Ancak yine de -bu işi kasti olarak yapmamış olsa dahi- oldukça çirkin ve sadece şeklen bile olsa çirkinliği yeterli derecede olan bir şey yaptığından dolayı Yüce Allah keffarette bulunmayı ve diyet vermeyi emretmiş ve şöyle buyurmuştur:“Kim bir mü’mini yanlışlıkla öldürürse” öldüren erkek yahut kadın, hür yahut köle, küçük yahut büyük, akıllı yahut deli, müslüman yahut kâfir olsun fark etmez. Çünkü “من : kim” lafzı umuma delalet etmektedir ve bu lafzın böyle bir yerde getirilmesinin sırrı da budur. Çünkü ifadenin akışı burada “Eğer onu öldürürse” anlamında bir ifadeyi kullanmayı gerektirmekle birlikte böyle bir lafız “kim” anlamını veren “من” lafzı gibi kapsamlı değildir. Diğer taraftan öldürülen de erkek yahut kadın, küçük ya da büyük olsun fark etmez. Zira şarttan sonra gelen “mümin/مؤمن” kelimesinin nekre/belirtisiz olması bunu ifade etmektedir. İşte böyle bir durumda katilin, keffaret olarak “mü’min bir köle azad etmesi” gerekir. Bu köleyi kişi kendi malından azad etmelidir. Kimi ilim adamlarının görüşlerine göre buradaki köle ifadesi, küçük büyük, erkek dişi, sağlam ve kusurlu her türlü köleyi kapsamaktadır. Ancak buyruktaki hikmet, keffarrette kusurlu kölenin azad edilmesinin yeterli olmamasını gerektirir. Çünkü köle azad etmekten maksat azad edilene fayda sağlamak ve onun kendi menfaatlerine kendisinin sahip olmasını sağlamaktır. Bu durumda şâyet köle azad edilmekle eğer zayi olacaksa ve köle kalması onun için daha faydalı ise böyle birisinin azad edilmesi ile keffaret yerini bulmaz. Bununla birlikte Yüce Allah’ın:“köle azad etmesi” buyruğu da buna delalet etmektdir. Çünkü “azad etmek”, menfaatleri başkasının hakkı olan kimseyi bu halinden kurtararak kendi menfaatlerinin sahibi olmasını sağlamak demektir. Eğer azad edilecek kölede bu gibi menfaatler yoksa azad etmenin varlığı düşünülemez. Bu husus üzerinde dikkatle düşünülürse konu açıkça anlaşılır. “ve (ölenin) akrabasına teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir.” Diyete gelince onun, hata ile öldürmede veya kasta benzer (yarı kasıtlı) öldürmelerde katilin âkılesi/asabesi tarafından ölenin akrabalarına kalplerini hoş etmek için ödenmesi gerekir. Burada ölenin akrabalarından kasıt ise onun mirasçılarıdır. Çünkü mirasçılar ölenin geride bıraktığını miras alırlar. Diyet de onun geriye bıraktığı şeyler arasındadır. Diyet ile ilgili oldukça etraflı hükümler vardır ve bunlar fıkıh kitaplarında yer almaktadır. “Ancak onların (diyeti almayıp) sadaka olarak bağışlamaları müstesna” yani katilin mirasçıları diyeti affedip sadaka olarak bağışladıkları takdirde diyet düşer. Bu ifade ile diyeti affetmeleri teşvik edilmektedir. Çünkü Yüce Allah bu affı “sadaka” olarak adlandırılmaktadır. Sadaka vermek ise her zaman istenen bir şeydir. “Şâyet” öldürülen kişi “mü’min olmakla beraber size düşman olan bir kavimden” yani muharip kâfirlerden “ise o zaman mü’min bir köle azad etmesi gerekir.” Yani onun yakınlarına diyet ödemek yükümlülüğünüz yoktur. Çünkü böylelerinin kan ve mallarının saygınlığı/dokunulmazlığı söz konusu değildir. “Şâyet” öldürülen kişi “kendileri ile aranızda anlaşma bulunan bir kavimden ise o vakit akrabalarına bir diyet vermek ve mü’min bir köle azad etmek gerekir.” Çünkü onun yakınları, kapsamına girdikleri anlaşma dolayısı ile can ve malları koruma altında bulunan kimselerdir. “Kim” fakir olduğundan dolayı köle yahut onun bedelini “bulamazsa” yani geçimi ve temel ihtiyaçlarından arta kalıp da köle alabilecek kadar bir varlığa sahip değilse “Allah’tan bir tevbe olmak üzere iki ay aralıksız oruç tutmalıdır” özürsüz olarak da arayı açmamalıdır. Şayet -hastalık, ay hali ve benzerleri gibi- meşru bir özür sebebi ile arada oruç açacak olursa peş peşe oruç tutmayı kesintiye uğratmış sayılmaz. Eğer mazeretsiz olarak arada oruç açarsa peş peşe olma özelliği kesintiye uğrar ve oruca en baştan başlaması icabeder. “Allah’tan bir tevbe olmak üzere” ifadesi şu demektir: Yüce Allah’ın katile farz kılmış olduğu bu keffaretler, Allah’ın kullarının tevbesini kabul etmesi ve onlara rahmet buyurması içindir. Onların yapmaları muhtemel olan kusur ve gerekli şekilde sakınmamaları dolayısı ile ortaya çıkacak hatalarının keffareti içindir. Tıpkı hata yolu ile başkasını öldürenin durumunda görüldüğü gibi. “Allah çok iyi bilendir, gerçek hüküm ve hikmet sahibidir” yani Yüce Allah’ın ilmi de hikmeti de kâmildir. Yerde olsun, gökte olsun zerre ağırlığı kadar, ondan daha küçük ya da daha büyük hiçbir şey, hangi zaman ve hangi mekânda olursa olsun O’na gizli kalmaz. Yaratılmışlardan ve şer’î hükümlerden hiçbir şey O’nun hikmeti dışında değildir. Aksine O’nun her bir yaratılmışı ve her bir şer’î hükmü en nihayi derecede hikmeti ihtiva etmektedir. İlim ve hikmetinin bir tecellisi olarak katile kendisinden sadır olan fiile uygun bir keffareti farz kılmıştır. Çünkü bu kimse saygı duyulması gereken bir canın yok olmasına sebep olmuş ve mevcut bir varlığı yok etmiştir. O bakımdan onun bir köleyi azad etmesi ve onu insanlara kölelik bağından kurtarıp tam bir hürriyete kavuşturması uygun düşer. Böyle bir köle bulamayan kimsenin ise peşpeşe iki ay oruç tutar. Böylece kendisini şehvetlerine, arzularına, ebedi mutluluğu ortadan kaldıran maddi lezzetlere kölelikten kurtarıp bu arzularını Allah’a yakınlaşmak kastı ile terk ederek Yüce Allah’a kulluğa sarılmış olur. Yüce Allah bu oruç keffaretini sayıca ağır gelecek kadar bir süre uzatmış ve bunun peş peşe tutulmasını farz kılmıştır. Yüce Allah’ın yoksullara yemek yedirmeyi meşru kılmaması -ki inşallah ileride de geleceği üzere ziharda bu vardır- onun, bu gibi durumlara uygun düşmemesinden dolayıdır. Yanlışlıkla dahi olsa öldürmede diyeti farz kılması da Allah'ın hikmetlerindendir. Zira bu sayede cinayeti önleyici sebeplere başvurmak sureti ile pek çok ölümün önü alınır. Hata yolu ile öldürmede ilim adamlarının icmaı ile diyetin akıle tarafından verilmesi, katilin kasti bir günah işlememesinden ve bu kadar ağır bir diyeti yüklenmesinin ona zor geleceğinden dolayıdır ki bu da Allah'ın hikmetlerinden biridir. O nedenle bu diyeti kendisi ile aralarında dayanışma ve yardımlaşma bulunan akılesinin maslahatların elde edilmesi ve fesatların önlenmesi konusunda yardımlaşarak ödemeleri uygun düşmüştür. Ayrıca bu, onların, akılesi oldukları kişiyi -kendilerine diyet yüklenmesinden çekinmeleri suretiyle- adam öldürmekten alıkoymaları için bir sebep de olabilir. Durumlarına ve takatlerine göre diyetin aralarında paylaştırılması ile yüklendikleri bu yük onlara hafif gelir. Yine diyetin ödenme süresinin üç yıl olarak tespit edilmesi de yüklerini hafifletir. Yine Yüce Allah’ın maktulün yakınlarının musibetini, katilin velilerine farz kıldığı diyet ile hafifletmesi de O’nun hikmet ve ilminin bir tecellisidir.

Nisa' 4:93

93- Kim de bir mü’mini kasten öldürürse onun cezası, orada ebediyyen kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lanet etmiş ve ona pek büyük bir azap hazırlamıştır. 93. Yüce Allah, mü’minin mü’mini öldürmesinin söz konusu olamayacağını ve öldürmenin amelî küfür olduğunu bir önceki buyrukta haber vermişti. Burada ise Yüce Allah bir mümini kasten öldüren kimse hakkında kalpleri titretip parçalayan ve akıl sahiplerini dehşete düşüren bir tehdidi söz konusu etmektedir. Büyük günah çeşitlerinden herhangi biri hakkında bundan daha büyük hatta bunun benzeri bir tehdit varid olmamıştır. Bu tehdit, kasten adam öldürmenin cezasının cehennem olduğu yönündedir. Bu, şu demektir: Tek başına bu büyük günah sahibini cehennem ile cezalandırmaya müstahak kılar. O, cehennemin o büyük azabına, o hor ve hakir kılıcı cezasına Cebbar olan Allah’ın gazabına, kurtuluş ve ilâhi nimetlere nail olma umudunu kaçırmaya, zarar ve hüsrana mahkum olmaya sebeptir. Yüce Allah’ın rahmetinden uzaklaştırıcı her bir sebepten Allah’a sığınırız. Ancak bu tehdit, bazı büyük günah ve masiyetlere dair zikredilmiş olan ebedi olarak cehennemde kalış ve cennetten mahrum oluş ile ilgili benzeri tehdit nasları ile aynı hükümdedir. İlim adamları -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- bu gibi nasların tevilinde ihtilaf etmişlerdir. Bununla birlikte bu büyük günahları işleyen kimselerin -muvahhid dahi olsalar- cehennem ateşinde ebediyyen kalacaklarını ileri süren Haricilerle Mutezilenin görüşlerinin batıl olduklarını da ittifakla kabul etmişlerdir. Bu gibi nasların tevili hususunda doğru olan ifadeye muhakkık önder ilim adamı Şemsuddin İbnü’l-Kayyım -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- Medaricu’s-Salikin adlı eserinde yer vermektedir. İbnü’l-Kayyım bu konuda imamların görüşlerini söz konusu edip eleştirilerde bulunduktan sonra şunları söylemektedir:“Bir kesim de şöyle demiştir: Bu ve benzeri naslar, cezayı gerektiren hususun söz konusu edildiği naslardandır. Cezayı gerektiren hususun söz konusu edilmesi hükmün de var olmasını gerektirmez. Çünkü hüküm ancak onu gerektirici unsurun varlığı ve ona engel olan hususların olmaması halinde tam olarak ortaya çıkar. Bu nasların ifade ettiği nihai anlam, filan şey şöyle bir cezaya sebeptir ve bunu gerektirir, demekten ibarettir. Bu konuda bir takım engellerin bulunduğuna dair deliller ise mevcuttur. Bunların kimisi icma ile kimisi nas ile sabit olmuştur. Tevbenin, bir mani olduğu icma ile kabul edilmiştir. Tevhid ise hiçbir şekilde reddedilmesi söz konusu olmayan mütevatir naslarla bu cezaya manidir. Günahları silen büyük iyilikler de bir manidir. Günahlara keffaret teşkil eden büyük musibetler de birer manidir. Dünyada hadlerin uygulanmış olması da nalsa sabit bir manidir. Bu (manilere dair) nasları askıya almanın hiçbir yolu yoktur. O bakımdan her iki grup nassın da nazarı itibare alınması kaçınılmazdır. İşte cezayı gerektiren husus ile onu engelleyen mani nazarı itibara alınmak ve bunların daha tercihe değer olanın hükmünü geçerli kabul etmek üzere, iyiliklerle kötülükler arasında bir kıyas söz konusu edilmiş ve ilim adamları şöyle demişlerdir: Dünya ve âhiretin maslahatları da fesad bulmaları da bu esasa mebnidir. Şer’i hükümlerin de kaderi hükümlerin de esası budur. Varlık aleminde geçerli olan ilâhi hikmetin gereği de budur, sebeblerin sonuçlar ile -yaratma ve emretme bakımından- bağlantısı da bu esasa mebnidir. Yüce Allah her bir şeye karşı koyan, ona karşı direnen bir zıt yaratmıştır. Hüküm ise bunlardan daha baskın gelenine göre olur. Mesela, kuvvet sağlık ve afiyeti gerektirir. İnsan vücudundaki denge unsurlarının bozulması ve birinin diğerinin aleyhine gelişme göstermesi ise sağlıklı bir tabiata engeldir. Bunlardan galip gelen hangisi ise o güçlenir ve egemen olur. İlaç ve hastalıkların gücünde de durum böyledir. Kulda hem sağlığın gerektirici unsuru hem de hastalığın gerektirici unsuru bulunabilir. Bunlardan biri diğerinin tam anlamıyla etki göstermesine engel olur ve ona karşı direnir. Eğer bunlardan biri diğerine baskın gelir ve onu yenik düşürürse o etkili olur. İşte buradan insanların cennete girip ateşe girmeyecek kimseler, bunların aksi durumda olanlar, cehenneme girdikten sonra oradan çıkacak kimseler ve orada devamlı kalacak kimseler olmak üzere gruplara ayrıldığını öğrenebiliyoruz. Bu da orada kalmayı gerektiren yahut çabucak veya geç çıkmayı gerektiren hususlara göre değişir. Aydın bir basirete sahip olan bir kimse bu basiret sayesinde Yüce Allah’ın Kitabında haber vermiş olduğu öldükten sonra diriliş, Kıyamet ve bunun tafsilatı ile ilgili her bir şeyi gereği gibi görür ve adeta gözü ile bunları müşahede eder gibi olur. Bunun Yüce Allah’ın ulûhiyetinin, rububiyetinin izzet ve hikmetinin gereği olduğunu, bunun zıddının Allah için imkânsız olduğunu da bilir. Bunun aksini ona nispet etmek ise O’na layık olmayan şeyleri ona nispet etmek demektir. Onun basiretine oranla böyle bir nispet de güneşle yıldızların onun gözüne nispetine benzer. İşte imanın verdiği yakîn budur. Ateşin odunu yaktığı gibi günahları yakan yakîn de budur. İman bakımından bu makama erişmiş bir kimsenin günahlar üzerinde ısrar etmesine imkân yoktur. Eğer bu gibi günahları işleyecek ve bunları çokça yapacak olursa onun sahip olduğu iman nuru ona her vakit ve bütün nefeslerinde Allah’a dönmek sureti ile yeniden ve tekrar tekrar tevbede bulunmasını emreder. İşte böyle biri, Allah’ın yarattıkları arasında en sevdiği kişidir.” İbnü’l-Kayyım’ın sözleri burada sona ermektedir. Allah onun ruhunu takdis etsin, İslâma ve müslümanlara yaptığı hizmetleri güzel bir şekilde mükâfatlandırsın.

Nisa' 4:94

94- Ey iman edenler! Allah yolunda cihada çıktığınız zaman iyice araştırın. Size selam verene dünya hayatının menfaatini umarak:“Sen mü’min değilsin” demeyin. Zira Allah’ın katında nice ganimetler vardır. Hem önceleri siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu. O halde iyice araştırın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 94. Yüce Allah mü’min kullarına kendi yolunda cihad etmek ve rızasını aramak üzere çıktıkları takdirde iyice araştırmalarını, şüpheli bütün hususlarda işlerini sağlama bağlamalarını emretmektedir. Çünkü işler açık ve net olanlarla açık ve net olmayanlar olmak üzere iki kısımdır. Açık ve net olanların iyice araştırılmaya ihtiyacı yoktur. Çünkü böyle bir araştırma zaten mevcut olan sonucu elde etme gibi anlamsız bir çabadır. Açık olmayan, içinden çıkılamayan hususlarda ise insanın iyice araştırmaya ve konuya açıklık kazandırmaya, bu işi yapıp yapmama konusunda açık bir hükme varmasına ihtiyacı vardır. Çünkü bu gibi hususlarda işi iyice araştırıp sağlama bağlamak sureti ile pek çok faydalar elde edilir, birçok kötülüklerden de uzak kalınabilir. Bu gibi araştırmalarla kişinin dini, aklı ve ağırlığı bilinip ortaya çıkar. Hâlbuki işin başında hükmü kendisi için gereği gibi açıklık kazanmadan önce acelecilik eden bir kimse, ulaşmaması gereken sonuçlara ulaşır. Tıpkı gereği gibi araştırmayıp kendilerine selam veren bir kimseyi öldürdükleri için Yüce Allah’ın kendilerini azarladığı kimselerin başından geçtiği gibi. Ki bu zat ile birlikte, kendisine ait birkaç koyun yahut da başkasına ait bir miktar mal vardı. O selam vermekle onların kendisini öldürmelerini önleyeceğini zannetmişti. Ancak onların bu zatı öldürmeleri bir yanlışlıktı. Bundan dolayı Yüce Allah onları:“Size selam verene dünya hayatının menfaatini umarak: Sen mü’min değilsin, demeyin. Zira Allah’ın katında nice ganimetler vardır” yani geçici ve az bir dünya malı sizleri olmaması gereken davranışlara iterek, Allah’ın nezdindeki kalıcılık ve pek çok mükâfatlardan mahrum kalmaya itmesin. Çünkü Allah’ın nezdindeki mükâfat daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Bu buyrukta şuna işaret vardır: Kul eğer nefsinin heva ve isteklerine meylettiğini görürse ve bunlar ona zararlı olabilecekse Allah’ın, nefsini hevasından alıkoyan kimseler için hazırladığı mükâfatları, Allah’ın rızasını kendi rızasından önde tutanlara hazırladığı mükâfatları nefsine hatırlatmalıdır. Çünkü böyle bir şey Allah’ın emrine uymak hususunda nefse bir teşviktir, isterse bu ona ağır gelsin. Daha sonra Yüce Allah, İslâm ile hidâyet bulmadan önceki ilk hallerini hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Hem önceleri siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu.” Yani Yüce Allah size sapıklığınızdan sonra hidâyet verdiği gibi sizden başkalarına da hidâyet verir. Hidâyeti elde edişiniz nasıl ki peyderpey olduysa, başkalarının durumu da böyledir. O bakımdan kâmil olan bir kimsenin, eksik olan önceki halini gözünün önüne getirerek önceki haline benzer bir halde bulunanlara kendisinin ilk halinin gereği ne ise öylece muamele etmesi ve onu hikmet ve güzel öğüt ile davet etmesi, ona fayda sağlamanın en büyük sebeplerinden biridir. Bundan dolayı Yüce Allah iyice araştırma emrini bir daha tekrarlamaktadır:“O halde iyice araştırın.” Allah yolunda cihad ve Allah’ın düşmanları ile mücadele için yola çıkıp onlara zarar vermek için çeşitli şekillerde hazırlık yapan kimse, kendisine selam verenleri iyice araştırmakla emrolunmuştur. Savaşta kişinin kendisine gelecek bir zarar korkusu ve ölümden kurtulmak maksadı ile selam vermiş olma ihtimali gerçekten güçlüdür. Bu durumda böyle bir emir veriliyorsa bu, iyice araştırma emrinin bir tür şüphenin söz konusu olduğu bütün hallerde emredilmiş olduğunun delilidir. Kul, bu durumda iş kendisi için açıklık kazanıncaya, doğru ve hakkın hangisi olduğunu açık seçik tespit edinceye kadar araştırma yoluna gitmelidir. “Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” O bakımdan herkese -onların durum ve niyetlerine dair bilgisine göre- işlediği amel ve niyetlerine uygun karşılığı verecektir.

Nisa' 4:95

95- Mü’minlerden -özür sahibi olanlar müstesna- oturanlarla Allah yolunda malları ve canları ile cihad edenler bir değildir. Allah malları ve canları ile cihad edenleri oturanlardan derece itibari ile üstün kılmıştır. Bununla beraber Allah hepsine de cenneti vaad etmiştir. Allah mücahidleri oturanlardan pek büyük bir mükâfatla üstün kılmıştır. 96- Kendi nezdinden (yüksek) derecelerle, mağfiret ve rahmetle… Allah Ğafurdur, Rahimdir. 95-96. Yani mü’minlerden canı ve malı ile cihad edenler ile cihada çıkmayıp Allah’ın düşmanları ile savaşmayanlar bir olmaz. Bu, cihada çıkmaya bir teşvik olmakla birlikte tembellik etmekten, mazeretsiz olarak cihada çıkmamaktan da bir sakındırmadır. Hasta, kör, topal, cihad için gerekli araç gereç ve hazırlama imkânlarına sahip olmayan özür sahibi kimseler ise hiçbir şekilde mazeretsiz oturanlar konumunda olmazlar. Özür sahibi olan kimseler arasında da oturmaya razı olup eğer bu engel olmasaydı da Allah yolunda cihada çıkmama niyeti taşıyan ve bu hususta kendisine telkinlerde bulunmayan bir kimse de hiç şüphesiz mazeretsiz olarak cihada çıkmayıp oturan gibidir. Eğer engel olmasaydı Allah yolunda cihada çıkmaya niyetlenen, bunu temenni eden ve bu konuda kendisine telkinlerde bulunan bir kimse ise Allah yolunda cihada çıkan kimseler seviyesindedir. Çünkü kararlı bir niyet ile güç yettiği kadarıyla söz ve davranış bulunursa o niyetin sahibi o niyeti fiilen işleyen kimse gibi olur. Daha sonra Yüce Allah mücahitleri oturanlara derece itibari ile daha üstün tuttuğunu açıkça ifade buyurmaktadır. Bu ise kapalı ve genel anlamda bir üstünlüktür. Arkasından Yüce Allah bu üstünlüğü ayrıntılı bir şekilde söz konusu ederek onlara Rablerinden bir mağfiret ve bir rahmet vaadinde bulunmaktadır. Bu ise pek çok hayrın gerçekleşmesini ve bir çok şerrin bertaraf edilmesini kapsar. Bu derecelere gelince Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu, Buhari ve Müslim’de sabit olan bir hadis-i şerifinde genişce açıklamıştır. Buna göre cennette yüz derece vardır. Her iki derece arasındaki mesafe ise gök ile yer arası gibidir. Allah bunları yolunda cihad edenler için hazırlamıştır. Yüce Allah’ın cihada vereceğini belirttiği bu mükâfatın bir benzeri de Saf sûresinde yer alan şu ayetlerde dile getirilmektedir:“Ey iman edenler! Sizi çok acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlüne iman edersiniz. Mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır. Günahlarınızı da mağfiret eder ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki çok hoş meskenlere koyar. İşte bu, çok büyük bir kurtuluştur.”(es-Saf, 61/10-12) Sûrenin sonuna kadar bu derecelerin üstünlükleri dile getirilmektedir. Şimdi bu âyet-i kerimedeki güzel geçiş üzerinde dikkatle düşünelim. Önce Yüce Allah mücahid ile mücahid olmayanın eşit olmayacağını belirtmiştir. Daha sonra ise mücahidin oturana bir derece üstün olduğunu açıkça ifade etmiştir, arkasından ise mücahidin ondan mağfiret ve rahmete nail olmak ile derecelerle üstün olacağını dile getirmektedir. Fazilet ve övgü halinde bir durumdan daha üstün bir duruma geçiş yahut da yerme ve tenkit esnasında bir durumdan daha alttaki bir duruma geçiş lafız itibari ile daha güzeldir ve ruhu daha bir etkileyicidir. Aynı şekilde Yüce Allah bir şeyin diğerinden üstün olduğunu bildirir de her ikisinin kendisine göre bir üstünlüğü olursa her ikisinin ortak bir üstünlüğünü belirtmek sureti ile herhangi bir kimsenin, üstünlüğü daha az olanın yerilmiş olduğu vehmine kapılmasını önler. Nitekim burada da “bununla beraber Allah hepsine de cenneti vaad etmiştir” buyurmuştur. Yine Saf sûresinde sözü edilen ayeti kerimelerde de Yüce Allah “mü’minleri müjdele” diye buyurmaktadır. Bir başka yerde de:“Aranızdan fetihten önce infak edip savaşanlar (diğerleri ile) bir olmaz.”(el-Hadid, 57/10) yani bu şekilde savaşıp infak edenler ile böyle olmayanlar bir olmaz diye buyurduktan sonra da: “Bununla beraber Allah hepsine de el-Husna’yı (cenneti) vaad etmiştir.”(el-Hadid, 57/10) buyurmuştur. Bir başka yerde geçen:“Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık, bununla beraber her birine de hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/79) buyruğu da buna örnektir. O bakımdan şahıslar, kesimler ve ameller arasında fazilet hususunda araştırma yapmak isteyen kimsenin bu inceliğe dikkat etmesi gerekir. Aynı şekilde bir kimse kişileri ve görüşleri eleştirmeye yönelik söz söyleyecek olursa birinin diğerinden üstünlüğünü de ifade etmekle beraber bunların ortak yönlerini de söz konusu etmelidir ki daha üstün olduğu ifade edilenin, kemâl derecesine erişmiş olduğu düşünülmesin. Mesela, “Hıristiyanlar mecusilerden daha hayırlıdır”, denildiği vakit arkasından; Bununla birlikte her birisi de kâfirdir, denilmelidir. Yine “Adam öldürmek zinadan daha çirkindir”; denilirse “Her birisi de büyük bir günahtır, Allah ve Rasûlü ikisini de haram kılmış ve bunlardan uzak durulmasını emretmiştir”, ifadesini eklemelidir. Yüce Allah iki güzel ismi “Ğafûr ve Rahîm”den sadır olan mağfiret ve rahmeti vaad ettiğinden dolayı bu âyet-i kerimeyi “Allah Ğafûrdur, Rahîmdir” buyruğu ile sona erdirmektedir.

Nisa' 4:96

95- Mü’minlerden -özür sahibi olanlar müstesna- oturanlarla Allah yolunda malları ve canları ile cihad edenler bir değildir. Allah malları ve canları ile cihad edenleri oturanlardan derece itibari ile üstün kılmıştır. Bununla beraber Allah hepsine de cenneti vaad etmiştir. Allah mücahidleri oturanlardan pek büyük bir mükâfatla üstün kılmıştır. 96- Kendi nezdinden (yüksek) derecelerle, mağfiret ve rahmetle… Allah Ğafurdur, Rahimdir. 95-96. Yani mü’minlerden canı ve malı ile cihad edenler ile cihada çıkmayıp Allah’ın düşmanları ile savaşmayanlar bir olmaz. Bu, cihada çıkmaya bir teşvik olmakla birlikte tembellik etmekten, mazeretsiz olarak cihada çıkmamaktan da bir sakındırmadır. Hasta, kör, topal, cihad için gerekli araç gereç ve hazırlama imkânlarına sahip olmayan özür sahibi kimseler ise hiçbir şekilde mazeretsiz oturanlar konumunda olmazlar. Özür sahibi olan kimseler arasında da oturmaya razı olup eğer bu engel olmasaydı da Allah yolunda cihada çıkmama niyeti taşıyan ve bu hususta kendisine telkinlerde bulunmayan bir kimse de hiç şüphesiz mazeretsiz olarak cihada çıkmayıp oturan gibidir. Eğer engel olmasaydı Allah yolunda cihada çıkmaya niyetlenen, bunu temenni eden ve bu konuda kendisine telkinlerde bulunan bir kimse ise Allah yolunda cihada çıkan kimseler seviyesindedir. Çünkü kararlı bir niyet ile güç yettiği kadarıyla söz ve davranış bulunursa o niyetin sahibi o niyeti fiilen işleyen kimse gibi olur. Daha sonra Yüce Allah mücahitleri oturanlara derece itibari ile daha üstün tuttuğunu açıkça ifade buyurmaktadır. Bu ise kapalı ve genel anlamda bir üstünlüktür. Arkasından Yüce Allah bu üstünlüğü ayrıntılı bir şekilde söz konusu ederek onlara Rablerinden bir mağfiret ve bir rahmet vaadinde bulunmaktadır. Bu ise pek çok hayrın gerçekleşmesini ve bir çok şerrin bertaraf edilmesini kapsar. Bu derecelere gelince Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu, Buhari ve Müslim’de sabit olan bir hadis-i şerifinde genişce açıklamıştır. Buna göre cennette yüz derece vardır. Her iki derece arasındaki mesafe ise gök ile yer arası gibidir. Allah bunları yolunda cihad edenler için hazırlamıştır. Yüce Allah’ın cihada vereceğini belirttiği bu mükâfatın bir benzeri de Saf sûresinde yer alan şu ayetlerde dile getirilmektedir:“Ey iman edenler! Sizi çok acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlüne iman edersiniz. Mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır. Günahlarınızı da mağfiret eder ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki çok hoş meskenlere koyar. İşte bu, çok büyük bir kurtuluştur.”(es-Saf, 61/10-12) Sûrenin sonuna kadar bu derecelerin üstünlükleri dile getirilmektedir. Şimdi bu âyet-i kerimedeki güzel geçiş üzerinde dikkatle düşünelim. Önce Yüce Allah mücahid ile mücahid olmayanın eşit olmayacağını belirtmiştir. Daha sonra ise mücahidin oturana bir derece üstün olduğunu açıkça ifade etmiştir, arkasından ise mücahidin ondan mağfiret ve rahmete nail olmak ile derecelerle üstün olacağını dile getirmektedir. Fazilet ve övgü halinde bir durumdan daha üstün bir duruma geçiş yahut da yerme ve tenkit esnasında bir durumdan daha alttaki bir duruma geçiş lafız itibari ile daha güzeldir ve ruhu daha bir etkileyicidir. Aynı şekilde Yüce Allah bir şeyin diğerinden üstün olduğunu bildirir de her ikisinin kendisine göre bir üstünlüğü olursa her ikisinin ortak bir üstünlüğünü belirtmek sureti ile herhangi bir kimsenin, üstünlüğü daha az olanın yerilmiş olduğu vehmine kapılmasını önler. Nitekim burada da “bununla beraber Allah hepsine de cenneti vaad etmiştir” buyurmuştur. Yine Saf sûresinde sözü edilen ayeti kerimelerde de Yüce Allah “mü’minleri müjdele” diye buyurmaktadır. Bir başka yerde de:“Aranızdan fetihten önce infak edip savaşanlar (diğerleri ile) bir olmaz.”(el-Hadid, 57/10) yani bu şekilde savaşıp infak edenler ile böyle olmayanlar bir olmaz diye buyurduktan sonra da: “Bununla beraber Allah hepsine de el-Husna’yı (cenneti) vaad etmiştir.”(el-Hadid, 57/10) buyurmuştur. Bir başka yerde geçen:“Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık, bununla beraber her birine de hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/79) buyruğu da buna örnektir. O bakımdan şahıslar, kesimler ve ameller arasında fazilet hususunda araştırma yapmak isteyen kimsenin bu inceliğe dikkat etmesi gerekir. Aynı şekilde bir kimse kişileri ve görüşleri eleştirmeye yönelik söz söyleyecek olursa birinin diğerinden üstünlüğünü de ifade etmekle beraber bunların ortak yönlerini de söz konusu etmelidir ki daha üstün olduğu ifade edilenin, kemâl derecesine erişmiş olduğu düşünülmesin. Mesela, “Hıristiyanlar mecusilerden daha hayırlıdır”, denildiği vakit arkasından; Bununla birlikte her birisi de kâfirdir, denilmelidir. Yine “Adam öldürmek zinadan daha çirkindir”; denilirse “Her birisi de büyük bir günahtır, Allah ve Rasûlü ikisini de haram kılmış ve bunlardan uzak durulmasını emretmiştir”, ifadesini eklemelidir. Yüce Allah iki güzel ismi “Ğafûr ve Rahîm”den sadır olan mağfiret ve rahmeti vaad ettiğinden dolayı bu âyet-i kerimeyi “Allah Ğafûrdur, Rahîmdir” buyruğu ile sona erdirmektedir.

Nisa' 4:97

97- Melekler, canlarını nefislerine zulmeder bir halde iken aldığı kimselere:“Ne işte idiniz?” derler. Onlar:“Biz yeryüzünde mustaz’af kimselerdik” derler. “Allah’ın arzı geniş değil miydi ki hicret edeydiniz?” derler. İşte onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir dönüş yeridir! 98- Ancak ne bir çare ne de bir yol bulamayan muztazaf erkek, kadın ve çocuklar müstesnâ. 99- İşte onları Allah’ın affetmesi umulur. Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır. 97. Bu ağır tehdit, güç yetirmekle birlikte hicreti terk eden ve o halde ölenler içindir. Böylelerinin ruhlarını alan melekler bu ağır ifadelerle böylelerini azarlayarak onlara:“Ne işte idiniz?” derler. Yani Durmunuz neydi? Müşriklerden ne farkınız vardı? Aksine siz onlarla birlikte kalarak onların sayılarını artırdınız, hatta mü’minlere karşı onlara yardımcı bile oldunuz. Pek çok hayırdan mahrum kaldığınız gibi Allah Rasûlü ile birlikte cihad etmekten, müslümanlarla birlikte bulunup düşmanlarına karşı onlarla yardımlaşmaktan da mahrum kaldınız. “Biz yeryüzünde mustaz’af kimselerdik, derler.” Yani zayıf, zulme uğramış, baskı altında tutulan kimselerdik. Hicret edecek gücümüz yoktu. Ancak onlar doğru söylemiyorlardı. Çünkü Yüce Allah onları azarlamakta ve tehdit etmektedir ki Yüce Allah hiç kimseye kaldıramayacağını yüklemez. Diğer taraftan O, gerçekten mustaz’af olan kimseleri de istisna etmiştir. Bundan dolayı bu şekilde mazeret beyan edenlere melekler:“Allah’ın arzı geniş değil miydi ki hicret edeydiniz?” derler. Bu takrirî bir istifhamdır. Yani herkes şu gerçeği bilir ki Allah’ın arzı geniştir. Kul eğer dinini açığa vurmakimkânını bulamayacağı bir yerde bulunursa hiç şüphesiz yeryüzü geniştir, orada Allah’a ibadet edecek bir yer mutlaka bulur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ey iman eden kullarım! Şüphesiz ki arzım geniştir. O halde yalnız Bana ibadet edin!”(el-Ankebut, 29/56) Yüce Allah mazereti bulunmayan bu gibi kimseler hakkında devamla şöyle buyurmaktadır: “İşte onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir dönüş yeridir!” Bu buyrukta da -daha önceden geçtiği gibi- cehennemi gerektirici sebep açıklanmaktadır ki bu, şartlarının bulunması ve manilerinin de ortadan kalkması ile birlikte gerçekleşir. Kimi zaman bunun tahakkukunu engelleyen bir husus da bulunabilir. Bu ayet-i kerimede hicretin en büyük farzlardan olduğuna, hicreti terk etmenin de haram işlerden, hatta en büyük günahlardan biri olduğuna delil vardır. Yine âyet-i kerimede vefat eden her bir kimsenin kendisi için takdir edilmiş bulunan rızık, ecel ve ameli tamamladığına da delil vardır. Bu da (eksiksiz almak anlamında olan ve vefat kelimesinin de aynı kökten geldiği)“توفي” lafzından anlaşılmaktadır. Bu lafız buna delildir. Çünkü eğer bir kimse bu sayılanlardan herhangi bir şeyi henüz tamamlamış olursa ona “müteveffa” denmez. Yine bu buyrukta, meleklere iman ve onların övülmesi de söz konusudur. Çünkü Yüce Allah bu hitabı onların varlıklarını anlatmak, bunların yaptıklarını güzel ve yerinde görme sadedinde zikretmiştir. 98-99. Daha sonra Allah gerçekten herhangi bir şekilde hicret etme gücüne sahip olmayan ve “ne bir çare ne de bir yol bulamayan” mustaz’afları istisna etmekte ve bu gibi kimseler hakkında Yüce Allah: “İşte onları Allah’ın affedeceği umulur. Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.” buyurmaktadır. “Umulur ki” anlamına gelen “عسى” ve benzeri ifadeler, Yüce Allah tarafından kullanılırsa umulan şeyin tahakkukunun kesin olduğunu ifade eder. Bu da O’nun kerem ve ihsanının bir gereğidir. Birtakım amelleri işleyen kimselere mükâfat alacaklarını ümid edilebileceklerinin belirtilmesinin de özel bir anlamı vardır. O da şudur: Kişi amelinin karşılığını tam olarak alamayabilir. Zira o, söz konusu ameli olması gereken şekli yapmayabilir, hatta bu konuda kusurlu davranmış olabilir. O takdirde de bu mükâfatı hak edemez. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Âyet-i kerimede farz veya msütehap türünden emirleri yerine getirmekten aciz düşen kimsenin mazur görüleceğine delil vardır. Nitekim Yüce Allah cihada çıkamayan aciz kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:“Gözleri görmeyene günah yoktur, topala günah yoktur, hastaya günah yoktur...”(el-Feth, 48/17) Yine Yüce Allah genel olarak bütün emirler hakkında da: “O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan sakının...”(et-Teğabun, 64/16) buyurmaktadır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır:“Ben size herhangi bir hususu emredecek olursam onu gücünüz yettiğince yerine getirin.” Ancak insanın mazur görülebilmesi, bütün gayretini ortaya koyması ve önündeki bütün çarelerin tükenmesi halinde söz konusudur. Çünkü Yüce Allah:“Ne bir çare ne de bir yol bulamayanlar… müstesnâ” buyurmaktadır. Âyet-i kerimede yolculuk yapmayı gerektiren hac, umre vb. amellerde de güç yetirmenin aranan şartlar arasında yer aldığına işaret vardır.

Nisa' 4:98

97- Melekler, canlarını nefislerine zulmeder bir halde iken aldığı kimselere:“Ne işte idiniz?” derler. Onlar:“Biz yeryüzünde mustaz’af kimselerdik” derler. “Allah’ın arzı geniş değil miydi ki hicret edeydiniz?” derler. İşte onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir dönüş yeridir! 98- Ancak ne bir çare ne de bir yol bulamayan muztazaf erkek, kadın ve çocuklar müstesnâ. 99- İşte onları Allah’ın affetmesi umulur. Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır. 97. Bu ağır tehdit, güç yetirmekle birlikte hicreti terk eden ve o halde ölenler içindir. Böylelerinin ruhlarını alan melekler bu ağır ifadelerle böylelerini azarlayarak onlara:“Ne işte idiniz?” derler. Yani Durmunuz neydi? Müşriklerden ne farkınız vardı? Aksine siz onlarla birlikte kalarak onların sayılarını artırdınız, hatta mü’minlere karşı onlara yardımcı bile oldunuz. Pek çok hayırdan mahrum kaldığınız gibi Allah Rasûlü ile birlikte cihad etmekten, müslümanlarla birlikte bulunup düşmanlarına karşı onlarla yardımlaşmaktan da mahrum kaldınız. “Biz yeryüzünde mustaz’af kimselerdik, derler.” Yani zayıf, zulme uğramış, baskı altında tutulan kimselerdik. Hicret edecek gücümüz yoktu. Ancak onlar doğru söylemiyorlardı. Çünkü Yüce Allah onları azarlamakta ve tehdit etmektedir ki Yüce Allah hiç kimseye kaldıramayacağını yüklemez. Diğer taraftan O, gerçekten mustaz’af olan kimseleri de istisna etmiştir. Bundan dolayı bu şekilde mazeret beyan edenlere melekler:“Allah’ın arzı geniş değil miydi ki hicret edeydiniz?” derler. Bu takrirî bir istifhamdır. Yani herkes şu gerçeği bilir ki Allah’ın arzı geniştir. Kul eğer dinini açığa vurmakimkânını bulamayacağı bir yerde bulunursa hiç şüphesiz yeryüzü geniştir, orada Allah’a ibadet edecek bir yer mutlaka bulur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ey iman eden kullarım! Şüphesiz ki arzım geniştir. O halde yalnız Bana ibadet edin!”(el-Ankebut, 29/56) Yüce Allah mazereti bulunmayan bu gibi kimseler hakkında devamla şöyle buyurmaktadır: “İşte onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir dönüş yeridir!” Bu buyrukta da -daha önceden geçtiği gibi- cehennemi gerektirici sebep açıklanmaktadır ki bu, şartlarının bulunması ve manilerinin de ortadan kalkması ile birlikte gerçekleşir. Kimi zaman bunun tahakkukunu engelleyen bir husus da bulunabilir. Bu ayet-i kerimede hicretin en büyük farzlardan olduğuna, hicreti terk etmenin de haram işlerden, hatta en büyük günahlardan biri olduğuna delil vardır. Yine âyet-i kerimede vefat eden her bir kimsenin kendisi için takdir edilmiş bulunan rızık, ecel ve ameli tamamladığına da delil vardır. Bu da (eksiksiz almak anlamında olan ve vefat kelimesinin de aynı kökten geldiği)“توفي” lafzından anlaşılmaktadır. Bu lafız buna delildir. Çünkü eğer bir kimse bu sayılanlardan herhangi bir şeyi henüz tamamlamış olursa ona “müteveffa” denmez. Yine bu buyrukta, meleklere iman ve onların övülmesi de söz konusudur. Çünkü Yüce Allah bu hitabı onların varlıklarını anlatmak, bunların yaptıklarını güzel ve yerinde görme sadedinde zikretmiştir. 98-99. Daha sonra Allah gerçekten herhangi bir şekilde hicret etme gücüne sahip olmayan ve “ne bir çare ne de bir yol bulamayan” mustaz’afları istisna etmekte ve bu gibi kimseler hakkında Yüce Allah: “İşte onları Allah’ın affedeceği umulur. Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.” buyurmaktadır. “Umulur ki” anlamına gelen “عسى” ve benzeri ifadeler, Yüce Allah tarafından kullanılırsa umulan şeyin tahakkukunun kesin olduğunu ifade eder. Bu da O’nun kerem ve ihsanının bir gereğidir. Birtakım amelleri işleyen kimselere mükâfat alacaklarını ümid edilebileceklerinin belirtilmesinin de özel bir anlamı vardır. O da şudur: Kişi amelinin karşılığını tam olarak alamayabilir. Zira o, söz konusu ameli olması gereken şekli yapmayabilir, hatta bu konuda kusurlu davranmış olabilir. O takdirde de bu mükâfatı hak edemez. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Âyet-i kerimede farz veya msütehap türünden emirleri yerine getirmekten aciz düşen kimsenin mazur görüleceğine delil vardır. Nitekim Yüce Allah cihada çıkamayan aciz kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:“Gözleri görmeyene günah yoktur, topala günah yoktur, hastaya günah yoktur...”(el-Feth, 48/17) Yine Yüce Allah genel olarak bütün emirler hakkında da: “O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan sakının...”(et-Teğabun, 64/16) buyurmaktadır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır:“Ben size herhangi bir hususu emredecek olursam onu gücünüz yettiğince yerine getirin.” Ancak insanın mazur görülebilmesi, bütün gayretini ortaya koyması ve önündeki bütün çarelerin tükenmesi halinde söz konusudur. Çünkü Yüce Allah:“Ne bir çare ne de bir yol bulamayanlar… müstesnâ” buyurmaktadır. Âyet-i kerimede yolculuk yapmayı gerektiren hac, umre vb. amellerde de güç yetirmenin aranan şartlar arasında yer aldığına işaret vardır.

Nisa' 4:99

97- Melekler, canlarını nefislerine zulmeder bir halde iken aldığı kimselere:“Ne işte idiniz?” derler. Onlar:“Biz yeryüzünde mustaz’af kimselerdik” derler. “Allah’ın arzı geniş değil miydi ki hicret edeydiniz?” derler. İşte onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir dönüş yeridir! 98- Ancak ne bir çare ne de bir yol bulamayan muztazaf erkek, kadın ve çocuklar müstesnâ. 99- İşte onları Allah’ın affetmesi umulur. Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır. 97. Bu ağır tehdit, güç yetirmekle birlikte hicreti terk eden ve o halde ölenler içindir. Böylelerinin ruhlarını alan melekler bu ağır ifadelerle böylelerini azarlayarak onlara:“Ne işte idiniz?” derler. Yani Durmunuz neydi? Müşriklerden ne farkınız vardı? Aksine siz onlarla birlikte kalarak onların sayılarını artırdınız, hatta mü’minlere karşı onlara yardımcı bile oldunuz. Pek çok hayırdan mahrum kaldığınız gibi Allah Rasûlü ile birlikte cihad etmekten, müslümanlarla birlikte bulunup düşmanlarına karşı onlarla yardımlaşmaktan da mahrum kaldınız. “Biz yeryüzünde mustaz’af kimselerdik, derler.” Yani zayıf, zulme uğramış, baskı altında tutulan kimselerdik. Hicret edecek gücümüz yoktu. Ancak onlar doğru söylemiyorlardı. Çünkü Yüce Allah onları azarlamakta ve tehdit etmektedir ki Yüce Allah hiç kimseye kaldıramayacağını yüklemez. Diğer taraftan O, gerçekten mustaz’af olan kimseleri de istisna etmiştir. Bundan dolayı bu şekilde mazeret beyan edenlere melekler:“Allah’ın arzı geniş değil miydi ki hicret edeydiniz?” derler. Bu takrirî bir istifhamdır. Yani herkes şu gerçeği bilir ki Allah’ın arzı geniştir. Kul eğer dinini açığa vurmakimkânını bulamayacağı bir yerde bulunursa hiç şüphesiz yeryüzü geniştir, orada Allah’a ibadet edecek bir yer mutlaka bulur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ey iman eden kullarım! Şüphesiz ki arzım geniştir. O halde yalnız Bana ibadet edin!”(el-Ankebut, 29/56) Yüce Allah mazereti bulunmayan bu gibi kimseler hakkında devamla şöyle buyurmaktadır: “İşte onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir dönüş yeridir!” Bu buyrukta da -daha önceden geçtiği gibi- cehennemi gerektirici sebep açıklanmaktadır ki bu, şartlarının bulunması ve manilerinin de ortadan kalkması ile birlikte gerçekleşir. Kimi zaman bunun tahakkukunu engelleyen bir husus da bulunabilir. Bu ayet-i kerimede hicretin en büyük farzlardan olduğuna, hicreti terk etmenin de haram işlerden, hatta en büyük günahlardan biri olduğuna delil vardır. Yine âyet-i kerimede vefat eden her bir kimsenin kendisi için takdir edilmiş bulunan rızık, ecel ve ameli tamamladığına da delil vardır. Bu da (eksiksiz almak anlamında olan ve vefat kelimesinin de aynı kökten geldiği)“توفي” lafzından anlaşılmaktadır. Bu lafız buna delildir. Çünkü eğer bir kimse bu sayılanlardan herhangi bir şeyi henüz tamamlamış olursa ona “müteveffa” denmez. Yine bu buyrukta, meleklere iman ve onların övülmesi de söz konusudur. Çünkü Yüce Allah bu hitabı onların varlıklarını anlatmak, bunların yaptıklarını güzel ve yerinde görme sadedinde zikretmiştir. 98-99. Daha sonra Allah gerçekten herhangi bir şekilde hicret etme gücüne sahip olmayan ve “ne bir çare ne de bir yol bulamayan” mustaz’afları istisna etmekte ve bu gibi kimseler hakkında Yüce Allah: “İşte onları Allah’ın affedeceği umulur. Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.” buyurmaktadır. “Umulur ki” anlamına gelen “عسى” ve benzeri ifadeler, Yüce Allah tarafından kullanılırsa umulan şeyin tahakkukunun kesin olduğunu ifade eder. Bu da O’nun kerem ve ihsanının bir gereğidir. Birtakım amelleri işleyen kimselere mükâfat alacaklarını ümid edilebileceklerinin belirtilmesinin de özel bir anlamı vardır. O da şudur: Kişi amelinin karşılığını tam olarak alamayabilir. Zira o, söz konusu ameli olması gereken şekli yapmayabilir, hatta bu konuda kusurlu davranmış olabilir. O takdirde de bu mükâfatı hak edemez. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Âyet-i kerimede farz veya msütehap türünden emirleri yerine getirmekten aciz düşen kimsenin mazur görüleceğine delil vardır. Nitekim Yüce Allah cihada çıkamayan aciz kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:“Gözleri görmeyene günah yoktur, topala günah yoktur, hastaya günah yoktur...”(el-Feth, 48/17) Yine Yüce Allah genel olarak bütün emirler hakkında da: “O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan sakının...”(et-Teğabun, 64/16) buyurmaktadır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır:“Ben size herhangi bir hususu emredecek olursam onu gücünüz yettiğince yerine getirin.” Ancak insanın mazur görülebilmesi, bütün gayretini ortaya koyması ve önündeki bütün çarelerin tükenmesi halinde söz konusudur. Çünkü Yüce Allah:“Ne bir çare ne de bir yol bulamayanlar… müstesnâ” buyurmaktadır. Âyet-i kerimede yolculuk yapmayı gerektiren hac, umre vb. amellerde de güç yetirmenin aranan şartlar arasında yer aldığına işaret vardır.

Nisa' 4:100

100- Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de bulur. Her kim Allah’a ve Rasûlüne hicret etmek maksadı ile evinden çıkar da sonra ona ölüm erişirse artık onun mükâfatı Allah’a aittir. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 100. Bu ayette hicrete teşvik edilmekte, hicretin üstünlüğünü anlatılmakta ve hicretteki faydalar açıklanmaktadır. Vaadinde sadık olan Yüce Allah, kendi yolunda kendi rızasını arayarak hicret eden kimsenin yeryüzünde gidecek çok yer ve genişlik bulacağını bildirmektedir. “Gidecek çok yer” ifadesi dini maslahatları, “genişlik” ifadesi de dünyevi maslahatları kapsamaktadır. Çünkü insanların pek çoğu hicret sebebi ile önceki kaynaşmanın kaybolacağını, dağınıklıkla karşı karşıya kalacaklarını, varlıktan sonra fakir düşeceklerini, azizken zelil olacaklarını, bolluk içindeyken darlığa düşeceklerini zannederler. Durum ise böyle değildir. Mü’min müşrikler arasında kaldığı sürece dini son derece eksiktir. Namaz ve buna benzer faydası kişinin kendisiyle sınırlı ibadetlerde de eksiklik söz konusu olduğu gibi sözlü ve fiili cihad gibi başkasına faydası dokunan ibadetlerde de durum böyledir. Çünkü bu ibadetlerini tam anlamıyla yerine getirme imkânını bulamaz. Zira o, özellikle mustazaf bir kimse ise dini dolayısı ile baskı ve işkenceye maruz kalır. Allah yolunda hicret edecek olursa Allah’ın dinini uygulamak, Allah’ın düşmanlarına karşı cihad etmek ve onları öfkelendirecek işler yapma imkânını bulur. Çünkü “gidecek çok yer” ifadesi, Allah’ın düşmanlarını öfkelendiren her türlü söz ve davranışı da içeren kapsamlı bir ifadesid. Aynı şekilde hicret eden kimsenin rızkında da genişlik meydana gelir. Nitekim Yüce Allah'ın haber verdiği şekilde de olmuştur. Zira bunu ashab-ı kiram radıyallahu anhum’un hayatında ibretli bir şekilde görebiliriz. Onlar Allah yolunda hicret edip yurtlarını, çocuklarını ve mallarını Allah için terk etmekle imanlarını kemale erdirmiş ve tam bir imana sahip olmuşlardır. Büyük bir cihada girişmişler ve Allah’ın dinine yardımda bulunmuşlardır. Bu suretle de kendilerinden sonra gelenlerin önderleri olmuşlardır. Aynı şekilde bu hicretin bir sonucu olarak pek çok fetihler gerçekleştirmişler, ganimetler almışlar ve bu yolla da insanların en varlıklıları olmuşlardır. Kıyamet gününe kadar onların yaptıkları gibi yapan herkes de onların elde ettiklerinin benzerini elde edecektir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her kim Allah’a ve Rasûlüne hicret etmek maksadı ile” Rabbinin rızasını, Rasûlünün sevgisini isteyerek ve Allah’ın dinine yardım maksadı ile -başka hiçbir maksad söz konusu olmaksızın- “evinden çıkar da sonra” öldürülmek veya başka bir sebeple “ölüm ona erişirse onun mükâfatı Allah’a aittir.” Yani o kimse Yüce Allah’ın teminatı ile maksat olarak gözettiği hicret etme ecrini elde eder. Çünkü o kesin olarak niyet edip kararlılığını göstermiş ve bu işe fiilen başlamış ve bu amele girişmiştir. Yüce Allah’ın buna ve benzerlerine rahmetinin bir tecellisi olarak O onlara ecirlerini eksiksiz olarak verir. Velev ki onlar amellerini tamamlayamasınlar. Ayrıca hicret ve diğer amellerindeki kusurlarını da bağışlar. Bundan dolayı bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın şu iki güzel ismi ile sona ermektedir:“Allah Ğafûrdur, Rahîmdir” mü’minlerin günahlarını bağışlar, mağfiret eder. Özellikle de Rablerine yönelen tevbekârlarınkini. Bütün insanlara karşı da çok merhametlidir. Bu merhameti ile onları var etmiştir, onlara afiyet vermiştir, onlara mal, evlat, güç ve benzeri şeyleri rızık olarak ihsan etmiştir. Özellikle de mü’minlere çok merhametlidir, çünkü onlara iman etme muvaffakiyetini ihsan etmiş, kesin bir imana sahip olmalarını sağlayacak bir ilim öğretmiş, mutluluk ve başarıya giden yolları onlara kolaylaştırmıştır. Kendisi vasıtası ile en ileri derecede kârları sağlayacakları yolları açmıştır. O’nun rahmet ve lütfunun bir tecellisi olarak hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın da hatırına gelmeyen şeyleri göreceklerdir. Yüce Allah’tan bizim kötülüklerimiz sebebi ile nezdinde bulunan bu hayırlardan bizi mahrum etmemesini niyaz ederiz

Nisa' 4:101

101- Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman eğer kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız namazın bir kısmını kısaltmanızda size bir vebal yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır. 102- Sen aralarında bulunup onlara namaz kıldırdığında bir kısmı seninle birlikte namaza dursun ve silahlarını da alsınlar. Bunlar secdeye vardıklarında (diğerleri) arkanızda bulunsunlar. Namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin, seninle beraber namaz kılsınlar. Hem tedbirli bulunsunlar, hem de silahlarını alsınlar. Kâfirler siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gafilken size (ansızın) bir baskın yapmayı arzu ederler. Eğer size yağmurdan dolayı bir zarar gelir yahut hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Yine de tedbirinizi alın. Şüphesiz Allah kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. 101. Bu iki âyet-i kerime namazı kısaltmanın ve korku namazının asli dayanağını teşkil etmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman...” Âyetin zahiri, bu ruhsatın masiyet yolculuğu dahi olsa her türlü yolculukta söz konusu olmasını gerektirmektedir. Nitekim Ebu Hanife’nin -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- görüşü de budur. Bu hususta cumhur ona muhalefet etmiştir ki cumhurdan kasıt diğer üç mezhe imamı ve başkalarıdır. Bunlar bu âyet-i kerimeyi mana ve münasebeti ile tahsis ederek masiyet yolculuğunda bu ruhsatın kullanılmasını caiz kabul etmezler. Çünkü ruhsat, yolculuğa çıkmaları halinde namazlarını kısaltmaları ve oruçlu iseler de oruçlarını açmaları şeklinde Allah’ın kullarına bir kolaylığıdır. Yolculuğu ile isyan eden bir kimsenin durumu ise yükümlülüklerinin bu şekilde hafifletilmesine uygun düşmez. “Namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur.” Yani bu hususta herhangi bir günah ya da sakınca söz konusu değildir. Bu ifade, faziletli olanın namazın kısaltılarak kılınması oluşuna aykırı değildir. Çünkü günahın söz konusu olmaması, birçok kimsenin içini rahatsız eden bazı şüphelerin giderilmesi içindir. Hatta bu ifade şekli, bu hükmün farz olmasına bile aykırı değildir. Nitkeim Bakara Sûresindeki:“Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah’ın alâmetlerindendir...”(el-Bakara, 2/158) buyruğunda da buna benzer bir ifade geçmişti. Burada böyle bir şüphenin giderilmesindeki amaç ise açıkça ortadadır. Çünkü namazın farziyeti, müslümanlar nezdinde malum tam şekli ile yer etmiştir. Bu hususta çoğu kimsenin şüphesi, ancak bu şüpheye aykırı bir ifade söz konusu etmekle giderilebilir. Böyle bir durumda namazı kısaltarak kılmanın tam kılmaktan daha faziletli olduğuna şu iki husus da delil teşkil etmektedir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bütün yolculuklarında namazı kısaltması, ikincisi de bunun, Yüce Allah’ın sağladığı bir genişlik, ruhsat ve kullarına bir rahmeti olmasıdır. Şanı Yüce Allah ise -günahların işlenmesinden hoşlanmadığı gibi- ruhsatlarından yararlanılmasını sever. Yüce Allah’ın:“Namazın bir kısmını kısaltmanızda” buyruğunda ﴾ أَن تَقۡصُرُواْ مِنَ ٱلصَّلَوٰةِ ﴿ buyurarak “أن تقصروا الصلاة / namazı kısaltmanızda” buyurmamasının iki inceliği vardır: Birincisi eğer “أن تقصروا الصلاة” demiş olsaydı, namazın kısaltılmasının herhangi bir sınırla belirlenmesi söz konusu olmazdı. Belki de muhatap, namazın çoğu bölümünü kısaltmanın ve namazı tek bir rekât olarak kılmasının yeterli olacağını bile zannedebilirdi. O halde bu şekilde buyurulması sözü geçen kısaltmanın sınırlı ve belirli olduğunu ve bu konuda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının uygulamasının da tespbit ettiği şeklin esas alınacağını göstermektedir. İkinci husus ise “من” edatı “bir kısmı, bazısı” anlamına da gelir. Böylelikle bundan namazın kısaltılmasının bütün farzlar için değil farz kılınan namazların bazısı için söz konusu olduğu anlaşılır. Çünkü sabah ve akşam namazları kısaltılmaz. Kısaltılan namazlar ise dört rekâtlı farzlar olup bunlar da iki rekât olarak kılınırlar. Yolculukta namazı kısaltmanın bir ruhsat olduğu ortaya çıktığına göre şu bilinmelidir ki müfessirler “eğer kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız” ifadesindeki bu kayıt hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Zira bu ifade zahiren ancak yolculukla korku bir arada olursa namazın kısaltılabileceğine delalet etmektedir. Onların bu konudaki görüş ayrılıklarının hulâsası da Yüce Allah’ın:“kısaltmanızda” ifadesinin yalnızca sayıca kısaltmaya mı dönük olduğu yoksa sayı ve sıfatı itibari ile kısaltmaya mı dönük olduğu hususundadır. Problem de birinci görüş kabul edildiğinde ortaya çıkmaktadır. Nitekim bu husus mü’minlerin emiri Ömer el Hattab radıyallahu anh için de içinden çıkılmaz bir hal alınca bu konuyu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e sormuş ve: Ey Allah’ın Rasûlü, biz güvenliğe kavuşmuş bulunuyorken niçin namazı kısaltıyoruz? demiştir. Yani Yüce Allah:“Kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız” diye buyurduğu halde ve bu durum söz konusu olmadığına göre niçin kısaltıyoruz? demek istemişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de ona şu cevabı verdi:“Bu, Allah’ın size sadaka olarak bağışladığı bir şeydir, siz de onun sadakasını kabul edin.” Buna göre bu kayıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının karşı karşıya bulunduğu ağırlıklı durum dikkate alınarak zikredilmiştir. Çünkü onun yolculuklarının pek çoğu cihad içindi. Bu buyrukta bir incelik daha bulunmaktadır ki o da namazın kısaltılma ruhsatının meşruiyetindeki hikmet ve maslahatın beyan edilmesidir. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah ruhsata uygun olarak düşünülen zorluğun en ileri derecesini beyan etmiştir ki o da yolculuk ve korkunun bir arada bulunmasıdır. O nedenle bu ifade, zorlukla karşı karşıya kalınma ihtimalinin söz konusu olduğu salt yolculukta namazın kısaltılmamasını gerektirmez. İkinci hususa gelince o da kısaltmadan kastın sayı ve sıfat itibari ile kısaltmak olduğu görüşüdür ki bu durumda ayetteki kayıt olduğu şekilde ele alınır. Eğer hem yolculuk ve korku bir arada bulunursa namazın sayısında da kısaltma, sıfatında da kısaltma söz konusu olur. Yalnızca yolculuk söz konusu olursa o takdirde sadece sayının kısaltılması caiz olur. Yahut da eğer yalnızca korku söz konusu olursa kısaltma sadece sıfatı itibari ile yapılır. Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede korku namazının sıfatı söz konusu edilmektedir: 102. “Sen aralarında bulunup onlara namaz kıldırdığında” yani onlar ile namazı kılarsan onu dosdoğru kılarsın ve namaz kılarken yerine getirilmesi gereken fiilleri sen de onlar da gereği gibi yerine getirir. Daha sonra Yüce Allah bunun nasıl olacağını şöyle açıklamaktadır:“Bir kısmı seninle birlikte namaza dursun.” Yani diğer bir kısmı da düşmanın karşısında dursun. Nitekim bundan sonra gelen ifadeler de buna deallet etmektedir. “Bunlar” yani seninle birlikte bulunanlar “secdeye vardıklarında”, secdeye varmaktan kasıt namazlarını tamamlamalarıdır. Namazın secde diye ifade edilmesi secdenin faziletine delalet etmesi, secdenin namazın rükünlarından biri hatta en büyük rüknü olduğuna dikkat çekilmesi içindir. “(diğerleri) arkanızda bulunsunlar. Namaz kılmamış olan diğer kısım” bunlar ise düşmanın karşısında duran kısımdır “gelsin seninle beraber namaz kılsınlar.” Bu, imamın birinci kısmın ayrılıp gitmesinden sonra ikinci kısmı beklemek üzere yerinde kalacağına delildir. Onlar geldiklerinde onlarla birlikte de namazının geri kalan kısmını kılar, sonra oturup namazlarını tamamlayıncaya kadar onları bekler ve onlarla birlikte selam verir. Korku namazının kılınış şekillerinden birisi budur. Zira bu namaz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den hepsi de caiz olan çeşitli şekillerde sahih olarak nakledilmiştir. Bu âyet-i kerime cemaatle namaz kılmanın farz olduğuna iki yönden delil olmaktadır: 1. Yüce Allah böyle zorlu bir halde, düşman korkusunun ileri derecede olduğu ve her an hücum etmelerinden çekinildiği bir halde bile cemaatle namaz kılmayı emretmektedir. Bu zorlu halde cemaati farz kıldığına göre güvenlik ve rahat içinde olunan hallerde bunun farz oluşu öncelikle söz konusudur. 2. Korku namazı kılanlar namaz için söz konusu olan pek çok şartı ve gerekli fiili terk ederler ve bu namazda başka namazlar için namazı bozan birçok fiil namazı bozmaz. Bu da ancak cemaatle namaz kılmanın farziyetinin pekiştirilmiş olmasını ifade eder. Zira farz ile müstehab arasında çatışma söz konusu olmaz. Şâyet cemaatle namaz kılmanın farziyeti söz konusu olmasaydı, cemaat dolayısı ile namazda bu gibi gerekli hususlar terk edilmezdi. Yine âyet-i kerime tek imam ile namaz kılmalarının daha uygun ve daha faziletli olduğuna delildir. Her ne kadar bu, birden çok imam tarafından kıldırılması halinde ihlal edilmeyecek bazı fiillerin ihlaline sebep teşkil etse de böyledir. Çünkü müslümanların birlik ve beraberlik içerisinde bulunmaları ve dağılmamaları önemli bir husustur. Ayrıca böyle bir tutum düşmanlarının kalplerine daha bir heybet ve korku salar. Korku namazı esnasında Yüce Allah, silahların ve gerekli tedbirlerin alınmasını emretmektedir. Bu ise her ne kadar namazın bazı hallerini yerine getiremeyip bazı hareketleri ve başka şeylerle uğraşmayı gerektiriyor ise de bu, ağırlıklı bir maslahat dolayısı iledir. Bu da hem namazı ve cihadı bir arada yerine getirmek hem de müslümanlara zarar vermeyi, onlara ve eşyalarına bir defa da hücum yapmayı şiddetle arzulayan düşmanlara karşı tedbir almaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gafilken size ansızın bir baskın yapmayı arzu ederler.” Daha sonra Yüce Allah hastalık yahut yağmur gibi herhangi bir mazereti bulunan kimsenin silahını bırakmasında mazur görüleceğini belirtmekle birlikte tedbiri elden bırakmaması gerektiğine işaret ederek şöyle buyurmaktadır: “Eğer size yağmurdan dolayı bir zarar gelir yahut hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Yine de tedbirinizi alın. Şüphesiz Allah kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.” Allah’ın kendi taraftarları olan mü’minlere, dininin yardımcıları olan muvahhidlere yönelik kâfirleri öldürmeleri, onlarla buldukları yerde savaşıp onları yakalamaları, muhasara altına almaları, her yol başında onların karşılarına dikilmeleri ve bütün hallerde onları korkutarak mü’minlere vermek istedikleri zararları -kısmen dahi olsa- gerçekleştirirler korkusu ile onlardan gaflete düşmemeleri şeklindeki emirleri de kâfirler için söz konusu olan alçaltıcı azabın bir parçasıdır. Yüce Allah’a mü’minlere lütfetmiş olduğu bu ihsanları, onları yardım ve direktifleri ile desteklemesi dolayısı ile en büyük hamd-ü senalar olsun. Mü’minler gerçekten bu direktifleri en mükemmel şekli ile izleyecek olurlarsa hiçbir sancakları yere düşmez, hiçbir düşman, hiçbir zaman onlara galip gelemez. Yüce Allah’ın:“Bunlar secdeye vardıklarında (diğerleri) arkanızda bulunsunlar” buyruğu bu kesimin, namazlarını cepheye dönmeden önce tamamlayacaklarına delildir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de selam vermeden önce diğer kesimi beklemek üzere yerinde kalır. Zira Allah, önce onunla birlikte namaz kılan kısmı zikredip, onların Peygamberle birlikte namaza duracaklarını haber vermiştir. Daha sonra Allah Rasûlü müstesnâ edilerek, fiil onlara izafe edilmektedir. Bu da bizim sözünü ettiğimiz hususa delalet olmaktadır. Yüce Allah’ın:“Namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin, seninle beraber namaz kılsınlar” buyruğunda da birinci kısmın namaz kılmış olduklarına delil vardır. Yine bunda ikinci kısmın, ilk rekâtlerinde gerçek manada imamla birlikte, ikinci rekâtte de hükmen onunla birlikte olmak üzere bütün namazlarını imamla birlikte kılacaklarına delil vardır. Bu da imamın onlar namazlarını bitirinceye kadar onları beklemesini sonra da onlarla birlikte selam vermesini gerektirmektedir. Buyruk üzerinde dikkatle düşünen kimse bunu açıkça anlayacaktır.

Nisa' 4:102

101- Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman eğer kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız namazın bir kısmını kısaltmanızda size bir vebal yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır. 102- Sen aralarında bulunup onlara namaz kıldırdığında bir kısmı seninle birlikte namaza dursun ve silahlarını da alsınlar. Bunlar secdeye vardıklarında (diğerleri) arkanızda bulunsunlar. Namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin, seninle beraber namaz kılsınlar. Hem tedbirli bulunsunlar, hem de silahlarını alsınlar. Kâfirler siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gafilken size (ansızın) bir baskın yapmayı arzu ederler. Eğer size yağmurdan dolayı bir zarar gelir yahut hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Yine de tedbirinizi alın. Şüphesiz Allah kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. 101. Bu iki âyet-i kerime namazı kısaltmanın ve korku namazının asli dayanağını teşkil etmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman...” Âyetin zahiri, bu ruhsatın masiyet yolculuğu dahi olsa her türlü yolculukta söz konusu olmasını gerektirmektedir. Nitekim Ebu Hanife’nin -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- görüşü de budur. Bu hususta cumhur ona muhalefet etmiştir ki cumhurdan kasıt diğer üç mezhe imamı ve başkalarıdır. Bunlar bu âyet-i kerimeyi mana ve münasebeti ile tahsis ederek masiyet yolculuğunda bu ruhsatın kullanılmasını caiz kabul etmezler. Çünkü ruhsat, yolculuğa çıkmaları halinde namazlarını kısaltmaları ve oruçlu iseler de oruçlarını açmaları şeklinde Allah’ın kullarına bir kolaylığıdır. Yolculuğu ile isyan eden bir kimsenin durumu ise yükümlülüklerinin bu şekilde hafifletilmesine uygun düşmez. “Namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur.” Yani bu hususta herhangi bir günah ya da sakınca söz konusu değildir. Bu ifade, faziletli olanın namazın kısaltılarak kılınması oluşuna aykırı değildir. Çünkü günahın söz konusu olmaması, birçok kimsenin içini rahatsız eden bazı şüphelerin giderilmesi içindir. Hatta bu ifade şekli, bu hükmün farz olmasına bile aykırı değildir. Nitkeim Bakara Sûresindeki:“Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah’ın alâmetlerindendir...”(el-Bakara, 2/158) buyruğunda da buna benzer bir ifade geçmişti. Burada böyle bir şüphenin giderilmesindeki amaç ise açıkça ortadadır. Çünkü namazın farziyeti, müslümanlar nezdinde malum tam şekli ile yer etmiştir. Bu hususta çoğu kimsenin şüphesi, ancak bu şüpheye aykırı bir ifade söz konusu etmekle giderilebilir. Böyle bir durumda namazı kısaltarak kılmanın tam kılmaktan daha faziletli olduğuna şu iki husus da delil teşkil etmektedir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bütün yolculuklarında namazı kısaltması, ikincisi de bunun, Yüce Allah’ın sağladığı bir genişlik, ruhsat ve kullarına bir rahmeti olmasıdır. Şanı Yüce Allah ise -günahların işlenmesinden hoşlanmadığı gibi- ruhsatlarından yararlanılmasını sever. Yüce Allah’ın:“Namazın bir kısmını kısaltmanızda” buyruğunda ﴾ أَن تَقۡصُرُواْ مِنَ ٱلصَّلَوٰةِ ﴿ buyurarak “أن تقصروا الصلاة / namazı kısaltmanızda” buyurmamasının iki inceliği vardır: Birincisi eğer “أن تقصروا الصلاة” demiş olsaydı, namazın kısaltılmasının herhangi bir sınırla belirlenmesi söz konusu olmazdı. Belki de muhatap, namazın çoğu bölümünü kısaltmanın ve namazı tek bir rekât olarak kılmasının yeterli olacağını bile zannedebilirdi. O halde bu şekilde buyurulması sözü geçen kısaltmanın sınırlı ve belirli olduğunu ve bu konuda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının uygulamasının da tespbit ettiği şeklin esas alınacağını göstermektedir. İkinci husus ise “من” edatı “bir kısmı, bazısı” anlamına da gelir. Böylelikle bundan namazın kısaltılmasının bütün farzlar için değil farz kılınan namazların bazısı için söz konusu olduğu anlaşılır. Çünkü sabah ve akşam namazları kısaltılmaz. Kısaltılan namazlar ise dört rekâtlı farzlar olup bunlar da iki rekât olarak kılınırlar. Yolculukta namazı kısaltmanın bir ruhsat olduğu ortaya çıktığına göre şu bilinmelidir ki müfessirler “eğer kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız” ifadesindeki bu kayıt hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Zira bu ifade zahiren ancak yolculukla korku bir arada olursa namazın kısaltılabileceğine delalet etmektedir. Onların bu konudaki görüş ayrılıklarının hulâsası da Yüce Allah’ın:“kısaltmanızda” ifadesinin yalnızca sayıca kısaltmaya mı dönük olduğu yoksa sayı ve sıfatı itibari ile kısaltmaya mı dönük olduğu hususundadır. Problem de birinci görüş kabul edildiğinde ortaya çıkmaktadır. Nitekim bu husus mü’minlerin emiri Ömer el Hattab radıyallahu anh için de içinden çıkılmaz bir hal alınca bu konuyu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e sormuş ve: Ey Allah’ın Rasûlü, biz güvenliğe kavuşmuş bulunuyorken niçin namazı kısaltıyoruz? demiştir. Yani Yüce Allah:“Kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız” diye buyurduğu halde ve bu durum söz konusu olmadığına göre niçin kısaltıyoruz? demek istemişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de ona şu cevabı verdi:“Bu, Allah’ın size sadaka olarak bağışladığı bir şeydir, siz de onun sadakasını kabul edin.” Buna göre bu kayıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının karşı karşıya bulunduğu ağırlıklı durum dikkate alınarak zikredilmiştir. Çünkü onun yolculuklarının pek çoğu cihad içindi. Bu buyrukta bir incelik daha bulunmaktadır ki o da namazın kısaltılma ruhsatının meşruiyetindeki hikmet ve maslahatın beyan edilmesidir. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah ruhsata uygun olarak düşünülen zorluğun en ileri derecesini beyan etmiştir ki o da yolculuk ve korkunun bir arada bulunmasıdır. O nedenle bu ifade, zorlukla karşı karşıya kalınma ihtimalinin söz konusu olduğu salt yolculukta namazın kısaltılmamasını gerektirmez. İkinci hususa gelince o da kısaltmadan kastın sayı ve sıfat itibari ile kısaltmak olduğu görüşüdür ki bu durumda ayetteki kayıt olduğu şekilde ele alınır. Eğer hem yolculuk ve korku bir arada bulunursa namazın sayısında da kısaltma, sıfatında da kısaltma söz konusu olur. Yalnızca yolculuk söz konusu olursa o takdirde sadece sayının kısaltılması caiz olur. Yahut da eğer yalnızca korku söz konusu olursa kısaltma sadece sıfatı itibari ile yapılır. Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede korku namazının sıfatı söz konusu edilmektedir: 102. “Sen aralarında bulunup onlara namaz kıldırdığında” yani onlar ile namazı kılarsan onu dosdoğru kılarsın ve namaz kılarken yerine getirilmesi gereken fiilleri sen de onlar da gereği gibi yerine getirir. Daha sonra Yüce Allah bunun nasıl olacağını şöyle açıklamaktadır:“Bir kısmı seninle birlikte namaza dursun.” Yani diğer bir kısmı da düşmanın karşısında dursun. Nitekim bundan sonra gelen ifadeler de buna deallet etmektedir. “Bunlar” yani seninle birlikte bulunanlar “secdeye vardıklarında”, secdeye varmaktan kasıt namazlarını tamamlamalarıdır. Namazın secde diye ifade edilmesi secdenin faziletine delalet etmesi, secdenin namazın rükünlarından biri hatta en büyük rüknü olduğuna dikkat çekilmesi içindir. “(diğerleri) arkanızda bulunsunlar. Namaz kılmamış olan diğer kısım” bunlar ise düşmanın karşısında duran kısımdır “gelsin seninle beraber namaz kılsınlar.” Bu, imamın birinci kısmın ayrılıp gitmesinden sonra ikinci kısmı beklemek üzere yerinde kalacağına delildir. Onlar geldiklerinde onlarla birlikte de namazının geri kalan kısmını kılar, sonra oturup namazlarını tamamlayıncaya kadar onları bekler ve onlarla birlikte selam verir. Korku namazının kılınış şekillerinden birisi budur. Zira bu namaz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den hepsi de caiz olan çeşitli şekillerde sahih olarak nakledilmiştir. Bu âyet-i kerime cemaatle namaz kılmanın farz olduğuna iki yönden delil olmaktadır: 1. Yüce Allah böyle zorlu bir halde, düşman korkusunun ileri derecede olduğu ve her an hücum etmelerinden çekinildiği bir halde bile cemaatle namaz kılmayı emretmektedir. Bu zorlu halde cemaati farz kıldığına göre güvenlik ve rahat içinde olunan hallerde bunun farz oluşu öncelikle söz konusudur. 2. Korku namazı kılanlar namaz için söz konusu olan pek çok şartı ve gerekli fiili terk ederler ve bu namazda başka namazlar için namazı bozan birçok fiil namazı bozmaz. Bu da ancak cemaatle namaz kılmanın farziyetinin pekiştirilmiş olmasını ifade eder. Zira farz ile müstehab arasında çatışma söz konusu olmaz. Şâyet cemaatle namaz kılmanın farziyeti söz konusu olmasaydı, cemaat dolayısı ile namazda bu gibi gerekli hususlar terk edilmezdi. Yine âyet-i kerime tek imam ile namaz kılmalarının daha uygun ve daha faziletli olduğuna delildir. Her ne kadar bu, birden çok imam tarafından kıldırılması halinde ihlal edilmeyecek bazı fiillerin ihlaline sebep teşkil etse de böyledir. Çünkü müslümanların birlik ve beraberlik içerisinde bulunmaları ve dağılmamaları önemli bir husustur. Ayrıca böyle bir tutum düşmanlarının kalplerine daha bir heybet ve korku salar. Korku namazı esnasında Yüce Allah, silahların ve gerekli tedbirlerin alınmasını emretmektedir. Bu ise her ne kadar namazın bazı hallerini yerine getiremeyip bazı hareketleri ve başka şeylerle uğraşmayı gerektiriyor ise de bu, ağırlıklı bir maslahat dolayısı iledir. Bu da hem namazı ve cihadı bir arada yerine getirmek hem de müslümanlara zarar vermeyi, onlara ve eşyalarına bir defa da hücum yapmayı şiddetle arzulayan düşmanlara karşı tedbir almaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gafilken size ansızın bir baskın yapmayı arzu ederler.” Daha sonra Yüce Allah hastalık yahut yağmur gibi herhangi bir mazereti bulunan kimsenin silahını bırakmasında mazur görüleceğini belirtmekle birlikte tedbiri elden bırakmaması gerektiğine işaret ederek şöyle buyurmaktadır: “Eğer size yağmurdan dolayı bir zarar gelir yahut hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Yine de tedbirinizi alın. Şüphesiz Allah kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.” Allah’ın kendi taraftarları olan mü’minlere, dininin yardımcıları olan muvahhidlere yönelik kâfirleri öldürmeleri, onlarla buldukları yerde savaşıp onları yakalamaları, muhasara altına almaları, her yol başında onların karşılarına dikilmeleri ve bütün hallerde onları korkutarak mü’minlere vermek istedikleri zararları -kısmen dahi olsa- gerçekleştirirler korkusu ile onlardan gaflete düşmemeleri şeklindeki emirleri de kâfirler için söz konusu olan alçaltıcı azabın bir parçasıdır. Yüce Allah’a mü’minlere lütfetmiş olduğu bu ihsanları, onları yardım ve direktifleri ile desteklemesi dolayısı ile en büyük hamd-ü senalar olsun. Mü’minler gerçekten bu direktifleri en mükemmel şekli ile izleyecek olurlarsa hiçbir sancakları yere düşmez, hiçbir düşman, hiçbir zaman onlara galip gelemez. Yüce Allah’ın:“Bunlar secdeye vardıklarında (diğerleri) arkanızda bulunsunlar” buyruğu bu kesimin, namazlarını cepheye dönmeden önce tamamlayacaklarına delildir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de selam vermeden önce diğer kesimi beklemek üzere yerinde kalır. Zira Allah, önce onunla birlikte namaz kılan kısmı zikredip, onların Peygamberle birlikte namaza duracaklarını haber vermiştir. Daha sonra Allah Rasûlü müstesnâ edilerek, fiil onlara izafe edilmektedir. Bu da bizim sözünü ettiğimiz hususa delalet olmaktadır. Yüce Allah’ın:“Namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin, seninle beraber namaz kılsınlar” buyruğunda da birinci kısmın namaz kılmış olduklarına delil vardır. Yine bunda ikinci kısmın, ilk rekâtlerinde gerçek manada imamla birlikte, ikinci rekâtte de hükmen onunla birlikte olmak üzere bütün namazlarını imamla birlikte kılacaklarına delil vardır. Bu da imamın onlar namazlarını bitirinceye kadar onları beklemesini sonra da onlarla birlikte selam vermesini gerektirmektedir. Buyruk üzerinde dikkatle düşünen kimse bunu açıkça anlayacaktır.

Nisa' 4:103

103- Namazı bitirdiğiniz zaman da ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzere iken Allah’ı anın. Tam bir huzur ve güvene kavuşunca da artık namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz mü’minler üzerine vakitleri belli bir farzdır. 103. Yani siz korku namazı olsun, diğer namazlar olsun namazlarınızı bitirdikten sonra bütün hal ve durumlarınızda Allah’ı anın. Özellikle korku namazının söz konusu edilmesinin bir takım incelikleri vardır: 1. Kalbin salahı, felahı ve mutluluğu, muhabbet ile Yüce Allah’a yönelmesine ve Allah’ın zikri ve hamdi ile dolup taşmasına bağlıdır. Bu maksadı gerçekleştiren en büyük araç ise namazdır. Zira namaz, gerçekte kul ile Rab arasında bir bağdır. 2. Namazda imanın bir takım hakikatleri ve yakinin marifetleri vardır. Bunlar ise Yüce Allah’ın her gün ve gecede bu namazı kullarına farz kılmasını gerektirmiştir. Bilindiği gibi korku namazında kul, kalbin ve bedenin meşgul olması sebebi ile ve korkudan dolayı o güzel maksatları gerçekleştiremeyebilir. O bakımdan Yüce Allah korku namazından sonra bu eksiklikleri Allah’ı anarak telafi etmeyi emretmektedir. 3. Korku, kalbin tedirgin olmasını ve endişeye kapılmasını gerektirir. Bu ise kalbin zayıflaması ihtimalini beraberinde getirir. Kalp zayıflayacak olursa bedende de düşmana karşı direnme gücü zayıflar. Yüce Allah’ı zikredip çokça anmak ise kalbi güçlendirip pekiştiren en büyük yollardandır. 4. Sabır ve sebat ile beraber Yüce Allah’ın anılması, felâhın ve düşmanlara karşı zafer kazanmanın en önemli sebepleri arasında yer alır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler! Bir topluluk ile karşılaşırsanız sebat edin ve Allahı çokça anın ki felah bulasınız.”(el-Enfal, 8/45) Bu buyrukta da Yüce Allah böyle bir halde Allah’ı çokça anmayı emretmektedir. Bunun benzeri başka hikmetleri de vardır. Yüce Allah’ın:“Tam bir huzur ve güvene kavuşunca da namazı dosdoğru kılın.” Yani korkudan yana emin olup kalpleriniz ve bedenleriniz huzur buldu mu, zahir ve batın itibari ile namazınızı en mükemmel şekli ile rükünleri, şartları, huşu ve sair tamamlayıcı unsurları ile tastamam kılın. “Çünkü namaz mü’minler üzerine vakitleri belli bir farzdır.” Yani belli vakitlerde kılınması farz kılınmıştır. Bu da namazın farz oluşuna, belli vakitlerinin bulunduğuna ve bu vakitlerde olmaksızın geçerli olmayacağına delildir. Bunlar ise küçüğü ile büyüğü ile bilginleri ile cahilleri ile bütün müslümanların bildiği malum vakitlerdir. Onlar bunu peygamberleri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den öğrenmişlerdir ki o şöyle buyurmuştur:“Benim nasıl namaz kıldığımı gördüyseniz siz de öylece namaz kılın.” Yüce Allah’ın: “Mü’minler üzerine” buyruğu, namazın imanın ölçüsü olduğuna, kişinin imanına göre namazının da tam ve kemal derecesine erişeceğine delildir. Aynı zamanda bu, kâfirlerin -her ne kadar zimmet ehli gibi müslümanların hükümlerine uymakla yükümlü iseler de- namaz gibi dinin fer’î hükümleri ile muhatap olmadıklarına ve namaz kılmalarının emredilmediğine delildir. Hatta küfür üzere kaldıkları sürece namazlarının geçerli olmadığını da göstermektedir. Her ne kadar ahirette namaz kılmadıkları ya da diğer ahkâmı uygalamadıkları için cezalandırılmaları söz konusu olsa da bu böyledir.

Nisa' 4:104

104- O topluluğu izlemekte gevşeklik göstermeyin. Siz acı çekiyor iseniz şüphesiz onlar da sizin gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan onların ümid edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Allah Alîmdir, Hakîmdir. 104. Yani kâfir olan düşmanlarınızı aramakta ve onlarla karşılaşmakta zaaf göstermeyin, tembellik etmeyin. Bu da onlara karşı cihadda ve bu konuda gereken gözetlemeyi yapmakta gevşemeyin, demektir. Çünkü kalpteki gevşeklik bedenî gevşekliği getirir. Bu da düşmanlara karşı direnci zayıflatır. Aksine siz düşmanlarınızla savaşmakta güçlü ve gayretli olun. Daha sonra Yüce Allah, mü’minlerin kalplerini güçlendirip pekiştirecek iki hususu söz konusu etmektedir: Birincisi, size isabet eden acı, yorgunluk, yaralanma ve benzeri hususların aynısı düşmanlarınıza da isabet etmektedir. O bakımdan, sizin onlardan daha zayıf olmanız ne insaniyete ne de İslâm’ın heybetine yakışmaz. Çünkü siz de onlar da bu zayıflığa sebep teşkil edebilecek hususlarda birbirinize eşit bulunuyorsunuz. Zira normalde ancak sürekli acılarla karşı karşıya kalan ve sürekli olarak düşmanlarının kendilerine karşı muzaffer olduğu kimseler zayıflık gösterirler. Yoksa kimi zaman kendisi zafer kazanan, kimi zaman yenilgiye uğrayan kimsenin zayıflık göstermesi normal bir durum değildir. İkincisi, sizler Allah’tan onların ummayacakları şeyleri beklemektesiniz. Sizler O’nun mükâfatını ve cezasından kurtulmayı ummaktasınız. Hatta kamil mü’minlerin daha üstün maksatları ve daha yüce emelleri vardır: Allah’ın dinini zafere kavuşturmak, şeriatını uygulamak, İslâm’ın egemenlik alanını genişletmek, dalalette olanları hidayete ulaştırmak ve din düşmanlarının kökünü kazımak gibi. İşte bütün bu hususlar, samimi tasdik sahibi mü’minin, daha bir güçlü olmasını, gayretinin kat kat artmasını ve mükemmel bir cesarete sahip olmasını gerektirmektedir. Zira dünyevi kuvveti ve izzeti elde etmek için savaşan ve bu uğurda direnen bir kimse, bunu ele geçirecek olsa bile, hiçbir zaman için hem dünyevi hem uhrevi mutluluğu, Yüce Allah’ın rızasını, cennetini ve kurtuluşu elde etmek için savaşan kimseler gibi olamaz. Kullarını farklı farklı yaratan, onlar arasında da ilim ve hikmeti gereğince ayırım gözeten Yüce Allah’ın şanı ne yücedir! İşte bu nedenle O şöyle buyurmaktadır:“Allah Alîmdir”, ilmi kâmil olandır “Hakîmdir”; hikmeti mükemmel ve eksiksiz olandır.

Nisa' 4:105

105- Muhakkak Biz sana Kitabı Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma. 106- Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 107- Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma. Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez. 108- İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar O’nun razı olmayacağı sözlerle geceleyin planlar kurarken O onlarla beraberdir. Allah yaptıklarını kuşatandır. 109- Hadi, şimdi siz bu dünya hayatında onları savundunuz diyelim, peki ya Kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak? Yahut onlara kim vekil olacak? 110- Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse Allah’ı Ğafûr ve Rahîm bulur. 111- Kim bir günah kazanırsa onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah Alîmdir, Hakîmdir. 112- Kim bir hata ya da günah kazanır sonra da onu bir suçsuzun üstüne atarsa, muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur. 113- Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmaya niyetlenmişlerdi. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiçbir zarar da veremezler. Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür. 105. Yüce Allah, kulu ve Rasûlüne Kitabı hak ile indirdiğini haber vermektedir. Yani bu Kitabı ona indirirken şeytanlar tarafından ona batıl herhangi bir şey iliştirilmesine karşı korunmuş olarak indirilmiştir. Bu Kitap hak ile inmiştir, muhtevası da haktır. Haberleri doğrudur, emir ve yasakları adaletin ta kendisidir:“Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir.”(el-En’am, 6/115) Yüce Allah Kitabı Kerîm’ini Rasûlüne insanlar arasında onunla hükmetsin diye indirdiğini de haber vermektedir. Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:“İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın, onlar da iyice düşünsünler diye sana da bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik.”(en-Nahl, 16/44) Buradaki âyet-i kerimenin anlaşmazlık ve uyuşmazlık hususlarında insanlar arasında hüküm verme hakkında, diğerinin (Nahl suresindeki ayetin) de usûlü ve fürûu ile dinin tamamının açıklanması hakkında olabileceği gibi her iki âyet-i kerimenin aynı anlamda olma ihtimali de vardır. Bu durumda bu âyet-i kerimede insanlar arasında hüküm vermek, hem birbirlerinin canlarına, namuslarına, mallarına vb. haklarına dair aralarında hükmetmeyi, hem de itikadi konularda ve diğer ahkam ile ilgili meselelerde hüküm vermeyi kapsar. Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyruğu, kendi arzuna göre hükmetmen için değil, aksine Allah’ın sana öğrettiği ve bildirdiği şekilde hükmetmen için, demektir. Bu da Yüce Allah’ın:“O, kendi hevâsından bir şey söylemez, o bildirilen bir vahiyden başkası değildir”(en-Necm, 53/3-4) buyruğuna benzemektedir. Bu buyruk, Peygamberin Yüce Allah’tan alıp tebliğ ettiği bütün ahkâm ve diğer hususlarda ismet sıfatına sahip olduğunun, ayrıca hüküm vermek için ilim ve adaletinin şart kılındığının delilidir. Bu da Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyurup: “Uygun gördüğün şekilde” diye buyurmamasından ve insanlar arasında hüküm vermeyi Kitabı bilme şartına bağlamasından anlaşılmaktadır Şanı Yüce Allah insanlar arasında adaleti ve dengeyi ihtiva edecek şekilde hüküm vermeyi emretmekle birlikte adaletin zıddı olan haksızlık ve zulmü de yasaklayarak: “Hainlerin savunucusu olma” buyurmaktadır. Yani sen, hak olmayan bir şeyi iddia etmek yahut da üzerindeki bir hakkı inkâr etmek sureti ile hainlik ettiğini bildiğin -ki ister bunu bilerek, ister zanna dayalı yapsın fark etmez- bir kimse adına mücadele verme, onu savunmaya kalkışma. Bu buyruk, batıl bir konuda davacı olmanın, dine dayalı anlaşmazlık konularında ve dünyevi haklarda haksız olan kimseye vekalet etmenin (onu savunmanın) haram kılındığına delildir. Ayrıca ayetin mefhumu haksız olduğu bilinmeyen kimse lehine vekâleten davacı olmanın caiz olduğunu göstermektedir. 106. “Allah’tan” eğer senden bunu gerektiren bir şey sadır olursa “mağfiret dile, şüphesiz Allah Ğafûrdur” yani kendisinden mağfiret dileyip tevbe ederek kendisine yönelen kimsenin günahlarını bağışlayandır. “Rahimdir.” Bundan sonra da mükâfat kazanıp, cezadan uzaklaşmasını sağlayacak salih amel işleme başarısını ihsan edendir. 107. “Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma” kendi nefislerinin aleyhine suç işleyen, zulmeden ve günaha sapanları savunma. Bu buyruk, günah işleyip de had ya da tazir gibi bir cezaya çarptırılan kimseleri savunmayı yasaklama anlamı içermektedir. Böyle bir kimsenin yaptığı hainliğin, yani işlediği suç, zulüm ve günahın ortadan kaldırılmaya çalışılması yahut da bu suç ve uygulanması gereken şer’î cezanın önlenmesi için savunmaya girişilmez. “Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez.” Yani hainliği ve günahları çok olan kimseleri sevmez. Sevgi söz konusu olmadığı takdirde onun zıddı söz konusu olur ki o da nefrettir. Bu buyruk, adeta az önceki yasağın bir gerekçesi gibidir. Daha sonra Yüce Allah bu gibi hainlerin şöyle olduğunu zikretmektedir: 108. “İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar, O’nun razı olmayacağı sözleri geceleyin konuşup düzenledikleri zaman O onlarla beraberdir.” Böyle davranmak imanın zayıflığından, yakinin eksikliğinden kaynaklanır. Bu gibi kimselerin insanlardan korkmaları, Allah korkusundan daha büyüktür. O bakımdan bunlar, helâl ve haram yollarla insanlar arasında rezil olmamanın çaresini bütün çabalarını ortaya koyarak arayıp bulmaya çalışırlar. Bununla beraber onlar büyük günahlar ile Allah’a karşı adeta savaşa girişmişler ve O’nun kendilerini görmesine, onlardan haberdar olmasına aldırış etmemektedirler. Hâlbuki bütün hallerinde, özellikle de O’nun razı olmadığı sözleri geceleyin aralarında gizlice söz konusu etmelerinde O, ilmi ile onlarla birliktedir. Suç işleyeni temize çıkarmak ve suçsuzun suç işlediğini ileri sürmek, bu konuda geceleyin kurdukları plan gereğince de uygulama yapsın diye Allah Rasûlünün yanına gitmek gibi hallerinde de O onlarla birliktedir. Onlar bu davranışları ile aynı anda birçok suçu bir arada işlemektedirler. Yerin ve göklerin Rabbi, onların gizlediklerine ve kalplerine muttali olan Allah’ın gözetimi altında olduklarını, hiç göz önünde bulundurmazlar. Bundan dolayı Yüce Allah bunları şu buyruğu ile tehdit etmektedir:“Allah yaptıklarını kuşatandır.” İlmi ile onların her şeylerini kuşatmıştır. Bununla birlikte onları cezalandırmakta acele etmeyerek onlara mühlet vermiştir. Tevbe etmelerini istemiştir. Büyük bir cezayı gerektiren günahları üzerinde ısrar etmekten onları sakındırmıştır. 109. Yani hadi bu dünya hayatında onlar adına mücadele verdiğinizi, onları savunduğunuzu kabul edelim ve sizin bu savunmanız sonucunda onların çekindikleri utancı ve rezil rüsvay olmayı insanlar nezdinde kısmen de olsa önlediniz diyelim. Peki, bunun onlara faydası ne olacak? Kıyamet gününde onlara karşı delilin ortaya konulacağı, dillerinin, ellerinin, ayaklarının dile gelip yaptıklarını söyleyerek tanıklık edeceği Kıyamet gününde Allah’a karşı onları kim savunacak? “O günde Allah onlara hak ettikleri cezalarını bütünü ile verecektir ve Allah’ın apaçık hakkın ta kendisi olduğunu da bileceklerdir”(en-Nur, 24/25) Peki gizliyi, ondan daha da gizli olanı bilene, inkârı mümkün olmayacak şekilde onlara karşı şahitleri getirip dikecek olana karşı onları kim savunacaktır? Bu âyet-i kerimede Allah’ın emirlerini terk etmeye yahut yasaklarını işlemeye götüren dünya menfaatleri ile âhirette elden kaçırılacak olan mükâfat yahut orada gerçekleşecek olan cezalar arasında bir karşılaştırma yapmak gerektiğine dikkat çekilmektedir. O bakımdan nefsi kendisine Allah’ın emrini terk etmesini emreden kişi nefsine şöyle demelidir: Ey nefis! Diyelim ki sen tembellik ve ihmalkârlık sonucu onun emrini terk ettin. Peki, bundan sağlayacağın fayda nedir? Ahiret mükâfatı ve ecrinden neler kaybettiğini biliyor musun? Bu terk dolayısı ile nasıl bir bedbahtlık, mahrumiyet, ziyan ve zarar ile karşı karşıya kalacağının farkında mısın? Aynı şekilde kişinin nefsi, canının arzuladığı haram isteklerini gerçekleştirmeye davet edecek olursa ona şöyle demelidir: Diyelim ki arzuladığını yaptın. Bunun lezzeti geçip gidecektir, son bulacaktır. Arkasından ise gamlar, kederler ve pişmanlıklar ardı arkasına gelecek, mükâfatı kaybetmiş olacak ve cezayı hak edeceksin ki o cezanın az bir bölümünü bile düşünmek, aklı başında olan kimseyi bu gibi isteklerinin arkasından gitmekten alıkoymaya yeter. Bu, kulun düşünmesi neticesinde sağlayacağı en büyük faydalardan biridir. Öz akıl, bunun böyle olmadığını iddia edenlerin aksine, gerçek akıl budur. Çünkü bunun aksini iddia eden kimse cahilliği ve zulmü dolayısı ile dünyevi lezzeti ve mevcut rahatı -doğuracağı sonuç ne olursa olsun- tercih etmeye kalkışır. Allah’tan yardım dileriz. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 110. Yani kim masiyet işlemek cesaretini gösterip günaha sapacak olursa sonra da Allah’tan -günahını ikrar etmek, bundan pişmanlık duymak, onu terk etmek ve bir daha o günaha dönmemeye karar vermek sureti ile- tam bir mağfiret dileğinde bulunacak olursa, işte vaadinden caymayan Yüce Allah, bunu yapan bir kimseye, mağfiretini ve rahmetini vaad etmektedir. Allah böyle birisinin işlediği günahını mağfiret eder ve bu günahın sebep olduğu eksiklik ve kusurunu izale eder, ona daha önce işlemiş olduğu salih amellerini tekrar iade ederek, ömrünün geri kalan bölümlerinde tevfikini ihsan eder. Bu günahını ilâhi tevfike engel kılmaz. Çünkü o günahı bağışlamıştır. Onu bağışladı mı da o günahın sebep olacağı hususları da bağışlamış olur. Şu bilinmelidir ki mutlak olarak “kötülük” işlemekten söz edilmesi halinde bu, küçüğü ile büyüğü ile bütün günahları kapsar. Kötülüğe “kötülük/السوء” adının verilmesi, ona verilecek ceza sebebi ile sahibinin üzülecek ve ondan hoşlanmayacak olmasından, bir de onun bizatihi iyi ve güzel olmayışından, kötü oluşundan dolayıdır. Aynı şekilde “nefse zulmetmek” de mutlak olarak zikredilecek olursa nefse hem şirk ile zulmetmeyi hem de bundan daha aşağıda olan diğer günahları kapsar. Ancak bunlardan birinin diğeri ile birlikte kullanılması halinde bunların her birisi kendine uygun şekilde açıklanıp tefsir edilir. Buna göre burada “kötülük” işlemek, insanların hoşuna gitmeyen zulüm ile tefsir edilir ki bu da onlara canlarında, mallarında, ırz, namus ve haysiyetlerinde zulmetmek demektir. “Nefse zulmetmek” ise kişinin kendisi ile Allah arasındaki zulüm ve masiyetlerle kendisine haksızlık etmesi şeklinde tefsir edilir. Nefse zulmetmenin “zulüm” diye adlandırılmasının sebebi ise nefsin, kulun onun üzerinde dilediği şekilde tasarrufta bulunacağı bir mülkü olmadığından dolayıdır. Aksine nefis, Yüce Allah’ın mülküdür. Allah, o nefsi kuluna emanet vermiştir ve ona nefsini -ilim ve amel ile- sırat-ı müstakime bağlı olmaya mecbur etmek sureti ile doğru yolda tutmasını emretmiştir. Bu nedenle o, nefsine emrolunduğu şeyleri öğretmeye çalışmalı ve gereken şekilde amel etmesini sağlamalıdır. Bunun dışındaki bir yola girmesi ise kişinin, nefsine zulüm ve hainlik etmesidir. Nefsini adaletin zıddı olan haksızlık ve zulüm yolunda yürütmesidir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 111. “Kim bir günah kazanırsa bunu ancak kendi aleyhine kazanmış olur.” Bu buyruk, küçük ya da büyük günaha sokan her hususu kapsar. Bir günah kazanan kişinin günahının dünyevi ve uhrevi cezası kendi aleyhinedir. Onu aşarak başkasına ulaşmaz. Nitekim Yüce Allah:“Günahkâr hiçbir nefis başkasının günahını yüklenmez”(el-En’am, 6/164) diye buyurmaktadır. Ancak günahlar açıkça işlenir de bunlara karşı gereken tepki gösterilmeyecek olursa bunların cezası genelleşir ve günahı başkalarını da kuşatır. Bu da bu âyet-i kerimenin ihtiva ettiği hükmün dışında değildir, zira farz olan şekliyle günaha tepki göstermeyi terk eden bir kimse de günah işlemiş olur. Bu ayette Yüce Allah’ın adalet ve hikmeti açıkça ortaya konmaktadır. Zira O, kimseyi başkasının günahı ile cezalandırmaz. Hiçbir kimseyi günahının gerektirdiği cezadan fazlası ile de cezalandırmaz. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Allah Alîmdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Yani kamil ilim yalnız O’nundur, eksiksiz hikmet de O’nundur. İlim ve hikmetinin bir gereği olarak O günahı da bilir, günahın kim tarafından işlendiğini de bilir, onu işlemeye iten sebebi de bilir, o günahı işlemenin gerektirdiği cezayı da bilir, günahkârın durumunu da bilir. Şayet o, bu günahı kötülüğü emreden nefsinin baskısı altında işlemiş ve çoğu zamanlarda Rabbine yönelen bir kimse ise o, Allah’tan mağfiret dileyecek olursa Allah onu tevbeye muvaffak kılar. Şâyet Rabbinin kendisini gözetmekte olduğunu bilip bunu hafife alarak ve O’nun vereceği cezayı küçümseyerek haramları işleme cüretini göstermiş ise o, mağfirete nail olmaktan da tevbe için tevfike mazhar olmaktan da uzaktır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 112. “Kim bir hata” büyük bir günah “ya da” bundan daha aşağı olan küçük bir “günah kazanır sonra da onu” bizatihi günahkâr olsa bile o günahı işlememiş olan “bir suçsuzun üstüne atarsa” bu günahı işledi diye onu itham ederse “muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.” Yani böyle bir kimse suçsuza iftira etmiş ve açıkça günah olan bir vebali yüklenmiş olur. Bu buyruk, böyle bir davranışın büyük ve kişiyi helâk edici günahlardan olduğunun delilidir. Çünkü böyle bir davranış birden çok kötülüğü bir arada işlemek demektir: Büyük ve küçük günahı kazanmak, sonra bunu işlememiş kimseye “işledi” diye iftirada bulunmak, arkasından kendisini temize çıkarıp suçsuzu itham etmek sureti ile oldukça ağır ve çirkin yalanlar söylemek. Ayrıca bunun sonucunda söz konusu olacak dünyevi ceza asıl uygulanması gereken kimseye uygulanmayıp bunu hak etmemiş kimseye uygulanacak, daha sonra buna bağlı olarak insanlar da suçsuz hakkında ileri geri konuşacaklar... ve buna benzer daha pek çok kötülük söz konusu olur ki Yüce Allah’tan bu gibi fesatlardan ve her türlü kötülükten esenlik dileriz. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlünü saptırmak isteyen kimselere karşı onu koruması ve muhafaza etmesi lütfunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 113. “Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmayı niyetlenmişlerdi.” Bu âyet-i kerimelerin nüzul sebebi müfessirlerin naklettiklerine göre şudur: Bir hane halkı Medine’de hırsızlık yaptı. Onların hırsızlık yaptıkları ortaya çıkınca rezil rüsvay olmaktan korktular. Çaldıkları şeyi alıp bu işle hiçbir ilgisi bulunmayan birisinin evine bıraktılar. Hırsızlık yapan kişi yakınlarından yardım isteyerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gidip herkesin gözü önünde kendisinin bu işten uzak olduğunu ilan etmesini sağlamalarını istedi. Bunlar da gidip: Bizim adamımız, hırsızlık yapmamıştır, hırsızlık yapan kişi çalıntı olan mal evinde bulunan şahıstır, dediler. Hâlbuki o kişi suçsuzdu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de asıl hırsızlık yapan kişinin suçsuz olduğunu ilan edecek oldu. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerimeleri bu olayı açıklığa kavuşturmak, Rasûlünü de hainler adına davada bulunmaktan sakındırmak üzere indirdi. Çünkü haksız bir kimsenin savunulması sapıklıktandır. Sapıklık da iki türlüdür. Bilgide sapıklık ki bu hakkı bilmemektir, diğeri ise amelde sapıklıktır ki bu da olmaması gereken işi yapmaktır. Allah, Rasûlünü amellerdeki sapıklıktan koruduğu gibi, bu türdeki bir bilgi sapıklığından da muhafaza buyurmuştur. Ayrıca onların hile ve tuzaklarının, hile ve tuzak kuran herkesin durumunda olduğu gibi kendi başlarına döneceğini haber vererek:“Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar” buyurmuştur. Çünkü bu hile ve tuzaklar ile maksatlarına ulaşamamışlardır. Onlar ancak ziyan ve mahrumiyet, günah ve hüsran elde edebildiler. İşte bu, Allah’ın Rasûlüne büyük bir nimetidir ki bu nimet, hem olması gerekeni yapma muvaffakiyeti demek olan hayırlı amel nimetini, hem de haram olan her bir işten korunması nimetini ihtiva etmektedir. Daha sonra Yüce Allah Peygamberine ilim nimetini ihsan ettiğini söz konusu ederek:“Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş…” buyurmaktadır. Yani O, senin üzerine bu Kur’ân-ı Azim’i ve içinde her bir şeyin açıklaması bulunan, öncekilerin ve sonrakilerin bilgisi olan Zikr-i Hakim’i indirmiştir. Buradaki Hikmet, ya sünneti seniyyedir ki selef-i salihinden bazı kimseler bu konuda şöyle demişlerdir:“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’ân-ı Kerîm indirildiği gibi sünnet de indirilirdi.” Yahut da hikmet; şeriatın hükümlerini bilmekten ayrı olarak, bunların sırlarının bilmek, her bir şeyi yerli yerine koymak ve her bir şeyi kendisine uygun olan sırada yerleştirmek demektir. “ve sana bilmediklerini öğretmiştir.” Bu da Yüce Allah’ın Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e bütün öğrettiklerini kapsamaktadır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, peygamberlikten önce Yüce Allah’ın şu buyruklarında ifade ettiği gibi idi:“Kitabın da imanın da ne olduğunu bilmezdin.”(eş-Şura, 42/52); “Şaşkınken seni doğru yola iletmedi mi?”(ed-Duhâ, 93/7) Daha sonra Yüce Allah ona vahyini indirdi, ona öğretti ve o, öyle bir kemal noktasına ulaştı ki öncekiler için de sonrakiler için de erişilmesi mümkün olmayacak ilmi bir makama yükseldi. O bakımdan kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en bilgini ve bütün yaratıklar arasında kemal sıfatlarını kendisinde en çok toplayan ve kemalin en ileri derecesine ulaşan o olmuştur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:“Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür” buyurmaktadır. Allah’ın, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerindeki lütfu, bütün yaratıklar üzerindeki lütfundan daha büyüktür. Allah’ın ona ihsan ettiği lütuf çeşitlerinin dökümünün yapılması mümkün değildir ve böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi de söz konusu olamaz.

Nisa' 4:106

105- Muhakkak Biz sana Kitabı Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma. 106- Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 107- Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma. Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez. 108- İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar O’nun razı olmayacağı sözlerle geceleyin planlar kurarken O onlarla beraberdir. Allah yaptıklarını kuşatandır. 109- Hadi, şimdi siz bu dünya hayatında onları savundunuz diyelim, peki ya Kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak? Yahut onlara kim vekil olacak? 110- Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse Allah’ı Ğafûr ve Rahîm bulur. 111- Kim bir günah kazanırsa onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah Alîmdir, Hakîmdir. 112- Kim bir hata ya da günah kazanır sonra da onu bir suçsuzun üstüne atarsa, muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur. 113- Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmaya niyetlenmişlerdi. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiçbir zarar da veremezler. Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür. 105. Yüce Allah, kulu ve Rasûlüne Kitabı hak ile indirdiğini haber vermektedir. Yani bu Kitabı ona indirirken şeytanlar tarafından ona batıl herhangi bir şey iliştirilmesine karşı korunmuş olarak indirilmiştir. Bu Kitap hak ile inmiştir, muhtevası da haktır. Haberleri doğrudur, emir ve yasakları adaletin ta kendisidir:“Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir.”(el-En’am, 6/115) Yüce Allah Kitabı Kerîm’ini Rasûlüne insanlar arasında onunla hükmetsin diye indirdiğini de haber vermektedir. Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:“İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın, onlar da iyice düşünsünler diye sana da bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik.”(en-Nahl, 16/44) Buradaki âyet-i kerimenin anlaşmazlık ve uyuşmazlık hususlarında insanlar arasında hüküm verme hakkında, diğerinin (Nahl suresindeki ayetin) de usûlü ve fürûu ile dinin tamamının açıklanması hakkında olabileceği gibi her iki âyet-i kerimenin aynı anlamda olma ihtimali de vardır. Bu durumda bu âyet-i kerimede insanlar arasında hüküm vermek, hem birbirlerinin canlarına, namuslarına, mallarına vb. haklarına dair aralarında hükmetmeyi, hem de itikadi konularda ve diğer ahkam ile ilgili meselelerde hüküm vermeyi kapsar. Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyruğu, kendi arzuna göre hükmetmen için değil, aksine Allah’ın sana öğrettiği ve bildirdiği şekilde hükmetmen için, demektir. Bu da Yüce Allah’ın:“O, kendi hevâsından bir şey söylemez, o bildirilen bir vahiyden başkası değildir”(en-Necm, 53/3-4) buyruğuna benzemektedir. Bu buyruk, Peygamberin Yüce Allah’tan alıp tebliğ ettiği bütün ahkâm ve diğer hususlarda ismet sıfatına sahip olduğunun, ayrıca hüküm vermek için ilim ve adaletinin şart kılındığının delilidir. Bu da Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyurup: “Uygun gördüğün şekilde” diye buyurmamasından ve insanlar arasında hüküm vermeyi Kitabı bilme şartına bağlamasından anlaşılmaktadır Şanı Yüce Allah insanlar arasında adaleti ve dengeyi ihtiva edecek şekilde hüküm vermeyi emretmekle birlikte adaletin zıddı olan haksızlık ve zulmü de yasaklayarak: “Hainlerin savunucusu olma” buyurmaktadır. Yani sen, hak olmayan bir şeyi iddia etmek yahut da üzerindeki bir hakkı inkâr etmek sureti ile hainlik ettiğini bildiğin -ki ister bunu bilerek, ister zanna dayalı yapsın fark etmez- bir kimse adına mücadele verme, onu savunmaya kalkışma. Bu buyruk, batıl bir konuda davacı olmanın, dine dayalı anlaşmazlık konularında ve dünyevi haklarda haksız olan kimseye vekalet etmenin (onu savunmanın) haram kılındığına delildir. Ayrıca ayetin mefhumu haksız olduğu bilinmeyen kimse lehine vekâleten davacı olmanın caiz olduğunu göstermektedir. 106. “Allah’tan” eğer senden bunu gerektiren bir şey sadır olursa “mağfiret dile, şüphesiz Allah Ğafûrdur” yani kendisinden mağfiret dileyip tevbe ederek kendisine yönelen kimsenin günahlarını bağışlayandır. “Rahimdir.” Bundan sonra da mükâfat kazanıp, cezadan uzaklaşmasını sağlayacak salih amel işleme başarısını ihsan edendir. 107. “Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma” kendi nefislerinin aleyhine suç işleyen, zulmeden ve günaha sapanları savunma. Bu buyruk, günah işleyip de had ya da tazir gibi bir cezaya çarptırılan kimseleri savunmayı yasaklama anlamı içermektedir. Böyle bir kimsenin yaptığı hainliğin, yani işlediği suç, zulüm ve günahın ortadan kaldırılmaya çalışılması yahut da bu suç ve uygulanması gereken şer’î cezanın önlenmesi için savunmaya girişilmez. “Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez.” Yani hainliği ve günahları çok olan kimseleri sevmez. Sevgi söz konusu olmadığı takdirde onun zıddı söz konusu olur ki o da nefrettir. Bu buyruk, adeta az önceki yasağın bir gerekçesi gibidir. Daha sonra Yüce Allah bu gibi hainlerin şöyle olduğunu zikretmektedir: 108. “İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar, O’nun razı olmayacağı sözleri geceleyin konuşup düzenledikleri zaman O onlarla beraberdir.” Böyle davranmak imanın zayıflığından, yakinin eksikliğinden kaynaklanır. Bu gibi kimselerin insanlardan korkmaları, Allah korkusundan daha büyüktür. O bakımdan bunlar, helâl ve haram yollarla insanlar arasında rezil olmamanın çaresini bütün çabalarını ortaya koyarak arayıp bulmaya çalışırlar. Bununla beraber onlar büyük günahlar ile Allah’a karşı adeta savaşa girişmişler ve O’nun kendilerini görmesine, onlardan haberdar olmasına aldırış etmemektedirler. Hâlbuki bütün hallerinde, özellikle de O’nun razı olmadığı sözleri geceleyin aralarında gizlice söz konusu etmelerinde O, ilmi ile onlarla birliktedir. Suç işleyeni temize çıkarmak ve suçsuzun suç işlediğini ileri sürmek, bu konuda geceleyin kurdukları plan gereğince de uygulama yapsın diye Allah Rasûlünün yanına gitmek gibi hallerinde de O onlarla birliktedir. Onlar bu davranışları ile aynı anda birçok suçu bir arada işlemektedirler. Yerin ve göklerin Rabbi, onların gizlediklerine ve kalplerine muttali olan Allah’ın gözetimi altında olduklarını, hiç göz önünde bulundurmazlar. Bundan dolayı Yüce Allah bunları şu buyruğu ile tehdit etmektedir:“Allah yaptıklarını kuşatandır.” İlmi ile onların her şeylerini kuşatmıştır. Bununla birlikte onları cezalandırmakta acele etmeyerek onlara mühlet vermiştir. Tevbe etmelerini istemiştir. Büyük bir cezayı gerektiren günahları üzerinde ısrar etmekten onları sakındırmıştır. 109. Yani hadi bu dünya hayatında onlar adına mücadele verdiğinizi, onları savunduğunuzu kabul edelim ve sizin bu savunmanız sonucunda onların çekindikleri utancı ve rezil rüsvay olmayı insanlar nezdinde kısmen de olsa önlediniz diyelim. Peki, bunun onlara faydası ne olacak? Kıyamet gününde onlara karşı delilin ortaya konulacağı, dillerinin, ellerinin, ayaklarının dile gelip yaptıklarını söyleyerek tanıklık edeceği Kıyamet gününde Allah’a karşı onları kim savunacak? “O günde Allah onlara hak ettikleri cezalarını bütünü ile verecektir ve Allah’ın apaçık hakkın ta kendisi olduğunu da bileceklerdir”(en-Nur, 24/25) Peki gizliyi, ondan daha da gizli olanı bilene, inkârı mümkün olmayacak şekilde onlara karşı şahitleri getirip dikecek olana karşı onları kim savunacaktır? Bu âyet-i kerimede Allah’ın emirlerini terk etmeye yahut yasaklarını işlemeye götüren dünya menfaatleri ile âhirette elden kaçırılacak olan mükâfat yahut orada gerçekleşecek olan cezalar arasında bir karşılaştırma yapmak gerektiğine dikkat çekilmektedir. O bakımdan nefsi kendisine Allah’ın emrini terk etmesini emreden kişi nefsine şöyle demelidir: Ey nefis! Diyelim ki sen tembellik ve ihmalkârlık sonucu onun emrini terk ettin. Peki, bundan sağlayacağın fayda nedir? Ahiret mükâfatı ve ecrinden neler kaybettiğini biliyor musun? Bu terk dolayısı ile nasıl bir bedbahtlık, mahrumiyet, ziyan ve zarar ile karşı karşıya kalacağının farkında mısın? Aynı şekilde kişinin nefsi, canının arzuladığı haram isteklerini gerçekleştirmeye davet edecek olursa ona şöyle demelidir: Diyelim ki arzuladığını yaptın. Bunun lezzeti geçip gidecektir, son bulacaktır. Arkasından ise gamlar, kederler ve pişmanlıklar ardı arkasına gelecek, mükâfatı kaybetmiş olacak ve cezayı hak edeceksin ki o cezanın az bir bölümünü bile düşünmek, aklı başında olan kimseyi bu gibi isteklerinin arkasından gitmekten alıkoymaya yeter. Bu, kulun düşünmesi neticesinde sağlayacağı en büyük faydalardan biridir. Öz akıl, bunun böyle olmadığını iddia edenlerin aksine, gerçek akıl budur. Çünkü bunun aksini iddia eden kimse cahilliği ve zulmü dolayısı ile dünyevi lezzeti ve mevcut rahatı -doğuracağı sonuç ne olursa olsun- tercih etmeye kalkışır. Allah’tan yardım dileriz. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 110. Yani kim masiyet işlemek cesaretini gösterip günaha sapacak olursa sonra da Allah’tan -günahını ikrar etmek, bundan pişmanlık duymak, onu terk etmek ve bir daha o günaha dönmemeye karar vermek sureti ile- tam bir mağfiret dileğinde bulunacak olursa, işte vaadinden caymayan Yüce Allah, bunu yapan bir kimseye, mağfiretini ve rahmetini vaad etmektedir. Allah böyle birisinin işlediği günahını mağfiret eder ve bu günahın sebep olduğu eksiklik ve kusurunu izale eder, ona daha önce işlemiş olduğu salih amellerini tekrar iade ederek, ömrünün geri kalan bölümlerinde tevfikini ihsan eder. Bu günahını ilâhi tevfike engel kılmaz. Çünkü o günahı bağışlamıştır. Onu bağışladı mı da o günahın sebep olacağı hususları da bağışlamış olur. Şu bilinmelidir ki mutlak olarak “kötülük” işlemekten söz edilmesi halinde bu, küçüğü ile büyüğü ile bütün günahları kapsar. Kötülüğe “kötülük/السوء” adının verilmesi, ona verilecek ceza sebebi ile sahibinin üzülecek ve ondan hoşlanmayacak olmasından, bir de onun bizatihi iyi ve güzel olmayışından, kötü oluşundan dolayıdır. Aynı şekilde “nefse zulmetmek” de mutlak olarak zikredilecek olursa nefse hem şirk ile zulmetmeyi hem de bundan daha aşağıda olan diğer günahları kapsar. Ancak bunlardan birinin diğeri ile birlikte kullanılması halinde bunların her birisi kendine uygun şekilde açıklanıp tefsir edilir. Buna göre burada “kötülük” işlemek, insanların hoşuna gitmeyen zulüm ile tefsir edilir ki bu da onlara canlarında, mallarında, ırz, namus ve haysiyetlerinde zulmetmek demektir. “Nefse zulmetmek” ise kişinin kendisi ile Allah arasındaki zulüm ve masiyetlerle kendisine haksızlık etmesi şeklinde tefsir edilir. Nefse zulmetmenin “zulüm” diye adlandırılmasının sebebi ise nefsin, kulun onun üzerinde dilediği şekilde tasarrufta bulunacağı bir mülkü olmadığından dolayıdır. Aksine nefis, Yüce Allah’ın mülküdür. Allah, o nefsi kuluna emanet vermiştir ve ona nefsini -ilim ve amel ile- sırat-ı müstakime bağlı olmaya mecbur etmek sureti ile doğru yolda tutmasını emretmiştir. Bu nedenle o, nefsine emrolunduğu şeyleri öğretmeye çalışmalı ve gereken şekilde amel etmesini sağlamalıdır. Bunun dışındaki bir yola girmesi ise kişinin, nefsine zulüm ve hainlik etmesidir. Nefsini adaletin zıddı olan haksızlık ve zulüm yolunda yürütmesidir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 111. “Kim bir günah kazanırsa bunu ancak kendi aleyhine kazanmış olur.” Bu buyruk, küçük ya da büyük günaha sokan her hususu kapsar. Bir günah kazanan kişinin günahının dünyevi ve uhrevi cezası kendi aleyhinedir. Onu aşarak başkasına ulaşmaz. Nitekim Yüce Allah:“Günahkâr hiçbir nefis başkasının günahını yüklenmez”(el-En’am, 6/164) diye buyurmaktadır. Ancak günahlar açıkça işlenir de bunlara karşı gereken tepki gösterilmeyecek olursa bunların cezası genelleşir ve günahı başkalarını da kuşatır. Bu da bu âyet-i kerimenin ihtiva ettiği hükmün dışında değildir, zira farz olan şekliyle günaha tepki göstermeyi terk eden bir kimse de günah işlemiş olur. Bu ayette Yüce Allah’ın adalet ve hikmeti açıkça ortaya konmaktadır. Zira O, kimseyi başkasının günahı ile cezalandırmaz. Hiçbir kimseyi günahının gerektirdiği cezadan fazlası ile de cezalandırmaz. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Allah Alîmdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Yani kamil ilim yalnız O’nundur, eksiksiz hikmet de O’nundur. İlim ve hikmetinin bir gereği olarak O günahı da bilir, günahın kim tarafından işlendiğini de bilir, onu işlemeye iten sebebi de bilir, o günahı işlemenin gerektirdiği cezayı da bilir, günahkârın durumunu da bilir. Şayet o, bu günahı kötülüğü emreden nefsinin baskısı altında işlemiş ve çoğu zamanlarda Rabbine yönelen bir kimse ise o, Allah’tan mağfiret dileyecek olursa Allah onu tevbeye muvaffak kılar. Şâyet Rabbinin kendisini gözetmekte olduğunu bilip bunu hafife alarak ve O’nun vereceği cezayı küçümseyerek haramları işleme cüretini göstermiş ise o, mağfirete nail olmaktan da tevbe için tevfike mazhar olmaktan da uzaktır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 112. “Kim bir hata” büyük bir günah “ya da” bundan daha aşağı olan küçük bir “günah kazanır sonra da onu” bizatihi günahkâr olsa bile o günahı işlememiş olan “bir suçsuzun üstüne atarsa” bu günahı işledi diye onu itham ederse “muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.” Yani böyle bir kimse suçsuza iftira etmiş ve açıkça günah olan bir vebali yüklenmiş olur. Bu buyruk, böyle bir davranışın büyük ve kişiyi helâk edici günahlardan olduğunun delilidir. Çünkü böyle bir davranış birden çok kötülüğü bir arada işlemek demektir: Büyük ve küçük günahı kazanmak, sonra bunu işlememiş kimseye “işledi” diye iftirada bulunmak, arkasından kendisini temize çıkarıp suçsuzu itham etmek sureti ile oldukça ağır ve çirkin yalanlar söylemek. Ayrıca bunun sonucunda söz konusu olacak dünyevi ceza asıl uygulanması gereken kimseye uygulanmayıp bunu hak etmemiş kimseye uygulanacak, daha sonra buna bağlı olarak insanlar da suçsuz hakkında ileri geri konuşacaklar... ve buna benzer daha pek çok kötülük söz konusu olur ki Yüce Allah’tan bu gibi fesatlardan ve her türlü kötülükten esenlik dileriz. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlünü saptırmak isteyen kimselere karşı onu koruması ve muhafaza etmesi lütfunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 113. “Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmayı niyetlenmişlerdi.” Bu âyet-i kerimelerin nüzul sebebi müfessirlerin naklettiklerine göre şudur: Bir hane halkı Medine’de hırsızlık yaptı. Onların hırsızlık yaptıkları ortaya çıkınca rezil rüsvay olmaktan korktular. Çaldıkları şeyi alıp bu işle hiçbir ilgisi bulunmayan birisinin evine bıraktılar. Hırsızlık yapan kişi yakınlarından yardım isteyerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gidip herkesin gözü önünde kendisinin bu işten uzak olduğunu ilan etmesini sağlamalarını istedi. Bunlar da gidip: Bizim adamımız, hırsızlık yapmamıştır, hırsızlık yapan kişi çalıntı olan mal evinde bulunan şahıstır, dediler. Hâlbuki o kişi suçsuzdu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de asıl hırsızlık yapan kişinin suçsuz olduğunu ilan edecek oldu. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerimeleri bu olayı açıklığa kavuşturmak, Rasûlünü de hainler adına davada bulunmaktan sakındırmak üzere indirdi. Çünkü haksız bir kimsenin savunulması sapıklıktandır. Sapıklık da iki türlüdür. Bilgide sapıklık ki bu hakkı bilmemektir, diğeri ise amelde sapıklıktır ki bu da olmaması gereken işi yapmaktır. Allah, Rasûlünü amellerdeki sapıklıktan koruduğu gibi, bu türdeki bir bilgi sapıklığından da muhafaza buyurmuştur. Ayrıca onların hile ve tuzaklarının, hile ve tuzak kuran herkesin durumunda olduğu gibi kendi başlarına döneceğini haber vererek:“Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar” buyurmuştur. Çünkü bu hile ve tuzaklar ile maksatlarına ulaşamamışlardır. Onlar ancak ziyan ve mahrumiyet, günah ve hüsran elde edebildiler. İşte bu, Allah’ın Rasûlüne büyük bir nimetidir ki bu nimet, hem olması gerekeni yapma muvaffakiyeti demek olan hayırlı amel nimetini, hem de haram olan her bir işten korunması nimetini ihtiva etmektedir. Daha sonra Yüce Allah Peygamberine ilim nimetini ihsan ettiğini söz konusu ederek:“Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş…” buyurmaktadır. Yani O, senin üzerine bu Kur’ân-ı Azim’i ve içinde her bir şeyin açıklaması bulunan, öncekilerin ve sonrakilerin bilgisi olan Zikr-i Hakim’i indirmiştir. Buradaki Hikmet, ya sünneti seniyyedir ki selef-i salihinden bazı kimseler bu konuda şöyle demişlerdir:“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’ân-ı Kerîm indirildiği gibi sünnet de indirilirdi.” Yahut da hikmet; şeriatın hükümlerini bilmekten ayrı olarak, bunların sırlarının bilmek, her bir şeyi yerli yerine koymak ve her bir şeyi kendisine uygun olan sırada yerleştirmek demektir. “ve sana bilmediklerini öğretmiştir.” Bu da Yüce Allah’ın Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e bütün öğrettiklerini kapsamaktadır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, peygamberlikten önce Yüce Allah’ın şu buyruklarında ifade ettiği gibi idi:“Kitabın da imanın da ne olduğunu bilmezdin.”(eş-Şura, 42/52); “Şaşkınken seni doğru yola iletmedi mi?”(ed-Duhâ, 93/7) Daha sonra Yüce Allah ona vahyini indirdi, ona öğretti ve o, öyle bir kemal noktasına ulaştı ki öncekiler için de sonrakiler için de erişilmesi mümkün olmayacak ilmi bir makama yükseldi. O bakımdan kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en bilgini ve bütün yaratıklar arasında kemal sıfatlarını kendisinde en çok toplayan ve kemalin en ileri derecesine ulaşan o olmuştur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:“Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür” buyurmaktadır. Allah’ın, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerindeki lütfu, bütün yaratıklar üzerindeki lütfundan daha büyüktür. Allah’ın ona ihsan ettiği lütuf çeşitlerinin dökümünün yapılması mümkün değildir ve böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi de söz konusu olamaz.

Nisa' 4:107

105- Muhakkak Biz sana Kitabı Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma. 106- Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 107- Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma. Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez. 108- İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar O’nun razı olmayacağı sözlerle geceleyin planlar kurarken O onlarla beraberdir. Allah yaptıklarını kuşatandır. 109- Hadi, şimdi siz bu dünya hayatında onları savundunuz diyelim, peki ya Kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak? Yahut onlara kim vekil olacak? 110- Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse Allah’ı Ğafûr ve Rahîm bulur. 111- Kim bir günah kazanırsa onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah Alîmdir, Hakîmdir. 112- Kim bir hata ya da günah kazanır sonra da onu bir suçsuzun üstüne atarsa, muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur. 113- Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmaya niyetlenmişlerdi. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiçbir zarar da veremezler. Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür. 105. Yüce Allah, kulu ve Rasûlüne Kitabı hak ile indirdiğini haber vermektedir. Yani bu Kitabı ona indirirken şeytanlar tarafından ona batıl herhangi bir şey iliştirilmesine karşı korunmuş olarak indirilmiştir. Bu Kitap hak ile inmiştir, muhtevası da haktır. Haberleri doğrudur, emir ve yasakları adaletin ta kendisidir:“Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir.”(el-En’am, 6/115) Yüce Allah Kitabı Kerîm’ini Rasûlüne insanlar arasında onunla hükmetsin diye indirdiğini de haber vermektedir. Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:“İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın, onlar da iyice düşünsünler diye sana da bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik.”(en-Nahl, 16/44) Buradaki âyet-i kerimenin anlaşmazlık ve uyuşmazlık hususlarında insanlar arasında hüküm verme hakkında, diğerinin (Nahl suresindeki ayetin) de usûlü ve fürûu ile dinin tamamının açıklanması hakkında olabileceği gibi her iki âyet-i kerimenin aynı anlamda olma ihtimali de vardır. Bu durumda bu âyet-i kerimede insanlar arasında hüküm vermek, hem birbirlerinin canlarına, namuslarına, mallarına vb. haklarına dair aralarında hükmetmeyi, hem de itikadi konularda ve diğer ahkam ile ilgili meselelerde hüküm vermeyi kapsar. Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyruğu, kendi arzuna göre hükmetmen için değil, aksine Allah’ın sana öğrettiği ve bildirdiği şekilde hükmetmen için, demektir. Bu da Yüce Allah’ın:“O, kendi hevâsından bir şey söylemez, o bildirilen bir vahiyden başkası değildir”(en-Necm, 53/3-4) buyruğuna benzemektedir. Bu buyruk, Peygamberin Yüce Allah’tan alıp tebliğ ettiği bütün ahkâm ve diğer hususlarda ismet sıfatına sahip olduğunun, ayrıca hüküm vermek için ilim ve adaletinin şart kılındığının delilidir. Bu da Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyurup: “Uygun gördüğün şekilde” diye buyurmamasından ve insanlar arasında hüküm vermeyi Kitabı bilme şartına bağlamasından anlaşılmaktadır Şanı Yüce Allah insanlar arasında adaleti ve dengeyi ihtiva edecek şekilde hüküm vermeyi emretmekle birlikte adaletin zıddı olan haksızlık ve zulmü de yasaklayarak: “Hainlerin savunucusu olma” buyurmaktadır. Yani sen, hak olmayan bir şeyi iddia etmek yahut da üzerindeki bir hakkı inkâr etmek sureti ile hainlik ettiğini bildiğin -ki ister bunu bilerek, ister zanna dayalı yapsın fark etmez- bir kimse adına mücadele verme, onu savunmaya kalkışma. Bu buyruk, batıl bir konuda davacı olmanın, dine dayalı anlaşmazlık konularında ve dünyevi haklarda haksız olan kimseye vekalet etmenin (onu savunmanın) haram kılındığına delildir. Ayrıca ayetin mefhumu haksız olduğu bilinmeyen kimse lehine vekâleten davacı olmanın caiz olduğunu göstermektedir. 106. “Allah’tan” eğer senden bunu gerektiren bir şey sadır olursa “mağfiret dile, şüphesiz Allah Ğafûrdur” yani kendisinden mağfiret dileyip tevbe ederek kendisine yönelen kimsenin günahlarını bağışlayandır. “Rahimdir.” Bundan sonra da mükâfat kazanıp, cezadan uzaklaşmasını sağlayacak salih amel işleme başarısını ihsan edendir. 107. “Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma” kendi nefislerinin aleyhine suç işleyen, zulmeden ve günaha sapanları savunma. Bu buyruk, günah işleyip de had ya da tazir gibi bir cezaya çarptırılan kimseleri savunmayı yasaklama anlamı içermektedir. Böyle bir kimsenin yaptığı hainliğin, yani işlediği suç, zulüm ve günahın ortadan kaldırılmaya çalışılması yahut da bu suç ve uygulanması gereken şer’î cezanın önlenmesi için savunmaya girişilmez. “Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez.” Yani hainliği ve günahları çok olan kimseleri sevmez. Sevgi söz konusu olmadığı takdirde onun zıddı söz konusu olur ki o da nefrettir. Bu buyruk, adeta az önceki yasağın bir gerekçesi gibidir. Daha sonra Yüce Allah bu gibi hainlerin şöyle olduğunu zikretmektedir: 108. “İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar, O’nun razı olmayacağı sözleri geceleyin konuşup düzenledikleri zaman O onlarla beraberdir.” Böyle davranmak imanın zayıflığından, yakinin eksikliğinden kaynaklanır. Bu gibi kimselerin insanlardan korkmaları, Allah korkusundan daha büyüktür. O bakımdan bunlar, helâl ve haram yollarla insanlar arasında rezil olmamanın çaresini bütün çabalarını ortaya koyarak arayıp bulmaya çalışırlar. Bununla beraber onlar büyük günahlar ile Allah’a karşı adeta savaşa girişmişler ve O’nun kendilerini görmesine, onlardan haberdar olmasına aldırış etmemektedirler. Hâlbuki bütün hallerinde, özellikle de O’nun razı olmadığı sözleri geceleyin aralarında gizlice söz konusu etmelerinde O, ilmi ile onlarla birliktedir. Suç işleyeni temize çıkarmak ve suçsuzun suç işlediğini ileri sürmek, bu konuda geceleyin kurdukları plan gereğince de uygulama yapsın diye Allah Rasûlünün yanına gitmek gibi hallerinde de O onlarla birliktedir. Onlar bu davranışları ile aynı anda birçok suçu bir arada işlemektedirler. Yerin ve göklerin Rabbi, onların gizlediklerine ve kalplerine muttali olan Allah’ın gözetimi altında olduklarını, hiç göz önünde bulundurmazlar. Bundan dolayı Yüce Allah bunları şu buyruğu ile tehdit etmektedir:“Allah yaptıklarını kuşatandır.” İlmi ile onların her şeylerini kuşatmıştır. Bununla birlikte onları cezalandırmakta acele etmeyerek onlara mühlet vermiştir. Tevbe etmelerini istemiştir. Büyük bir cezayı gerektiren günahları üzerinde ısrar etmekten onları sakındırmıştır. 109. Yani hadi bu dünya hayatında onlar adına mücadele verdiğinizi, onları savunduğunuzu kabul edelim ve sizin bu savunmanız sonucunda onların çekindikleri utancı ve rezil rüsvay olmayı insanlar nezdinde kısmen de olsa önlediniz diyelim. Peki, bunun onlara faydası ne olacak? Kıyamet gününde onlara karşı delilin ortaya konulacağı, dillerinin, ellerinin, ayaklarının dile gelip yaptıklarını söyleyerek tanıklık edeceği Kıyamet gününde Allah’a karşı onları kim savunacak? “O günde Allah onlara hak ettikleri cezalarını bütünü ile verecektir ve Allah’ın apaçık hakkın ta kendisi olduğunu da bileceklerdir”(en-Nur, 24/25) Peki gizliyi, ondan daha da gizli olanı bilene, inkârı mümkün olmayacak şekilde onlara karşı şahitleri getirip dikecek olana karşı onları kim savunacaktır? Bu âyet-i kerimede Allah’ın emirlerini terk etmeye yahut yasaklarını işlemeye götüren dünya menfaatleri ile âhirette elden kaçırılacak olan mükâfat yahut orada gerçekleşecek olan cezalar arasında bir karşılaştırma yapmak gerektiğine dikkat çekilmektedir. O bakımdan nefsi kendisine Allah’ın emrini terk etmesini emreden kişi nefsine şöyle demelidir: Ey nefis! Diyelim ki sen tembellik ve ihmalkârlık sonucu onun emrini terk ettin. Peki, bundan sağlayacağın fayda nedir? Ahiret mükâfatı ve ecrinden neler kaybettiğini biliyor musun? Bu terk dolayısı ile nasıl bir bedbahtlık, mahrumiyet, ziyan ve zarar ile karşı karşıya kalacağının farkında mısın? Aynı şekilde kişinin nefsi, canının arzuladığı haram isteklerini gerçekleştirmeye davet edecek olursa ona şöyle demelidir: Diyelim ki arzuladığını yaptın. Bunun lezzeti geçip gidecektir, son bulacaktır. Arkasından ise gamlar, kederler ve pişmanlıklar ardı arkasına gelecek, mükâfatı kaybetmiş olacak ve cezayı hak edeceksin ki o cezanın az bir bölümünü bile düşünmek, aklı başında olan kimseyi bu gibi isteklerinin arkasından gitmekten alıkoymaya yeter. Bu, kulun düşünmesi neticesinde sağlayacağı en büyük faydalardan biridir. Öz akıl, bunun böyle olmadığını iddia edenlerin aksine, gerçek akıl budur. Çünkü bunun aksini iddia eden kimse cahilliği ve zulmü dolayısı ile dünyevi lezzeti ve mevcut rahatı -doğuracağı sonuç ne olursa olsun- tercih etmeye kalkışır. Allah’tan yardım dileriz. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 110. Yani kim masiyet işlemek cesaretini gösterip günaha sapacak olursa sonra da Allah’tan -günahını ikrar etmek, bundan pişmanlık duymak, onu terk etmek ve bir daha o günaha dönmemeye karar vermek sureti ile- tam bir mağfiret dileğinde bulunacak olursa, işte vaadinden caymayan Yüce Allah, bunu yapan bir kimseye, mağfiretini ve rahmetini vaad etmektedir. Allah böyle birisinin işlediği günahını mağfiret eder ve bu günahın sebep olduğu eksiklik ve kusurunu izale eder, ona daha önce işlemiş olduğu salih amellerini tekrar iade ederek, ömrünün geri kalan bölümlerinde tevfikini ihsan eder. Bu günahını ilâhi tevfike engel kılmaz. Çünkü o günahı bağışlamıştır. Onu bağışladı mı da o günahın sebep olacağı hususları da bağışlamış olur. Şu bilinmelidir ki mutlak olarak “kötülük” işlemekten söz edilmesi halinde bu, küçüğü ile büyüğü ile bütün günahları kapsar. Kötülüğe “kötülük/السوء” adının verilmesi, ona verilecek ceza sebebi ile sahibinin üzülecek ve ondan hoşlanmayacak olmasından, bir de onun bizatihi iyi ve güzel olmayışından, kötü oluşundan dolayıdır. Aynı şekilde “nefse zulmetmek” de mutlak olarak zikredilecek olursa nefse hem şirk ile zulmetmeyi hem de bundan daha aşağıda olan diğer günahları kapsar. Ancak bunlardan birinin diğeri ile birlikte kullanılması halinde bunların her birisi kendine uygun şekilde açıklanıp tefsir edilir. Buna göre burada “kötülük” işlemek, insanların hoşuna gitmeyen zulüm ile tefsir edilir ki bu da onlara canlarında, mallarında, ırz, namus ve haysiyetlerinde zulmetmek demektir. “Nefse zulmetmek” ise kişinin kendisi ile Allah arasındaki zulüm ve masiyetlerle kendisine haksızlık etmesi şeklinde tefsir edilir. Nefse zulmetmenin “zulüm” diye adlandırılmasının sebebi ise nefsin, kulun onun üzerinde dilediği şekilde tasarrufta bulunacağı bir mülkü olmadığından dolayıdır. Aksine nefis, Yüce Allah’ın mülküdür. Allah, o nefsi kuluna emanet vermiştir ve ona nefsini -ilim ve amel ile- sırat-ı müstakime bağlı olmaya mecbur etmek sureti ile doğru yolda tutmasını emretmiştir. Bu nedenle o, nefsine emrolunduğu şeyleri öğretmeye çalışmalı ve gereken şekilde amel etmesini sağlamalıdır. Bunun dışındaki bir yola girmesi ise kişinin, nefsine zulüm ve hainlik etmesidir. Nefsini adaletin zıddı olan haksızlık ve zulüm yolunda yürütmesidir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 111. “Kim bir günah kazanırsa bunu ancak kendi aleyhine kazanmış olur.” Bu buyruk, küçük ya da büyük günaha sokan her hususu kapsar. Bir günah kazanan kişinin günahının dünyevi ve uhrevi cezası kendi aleyhinedir. Onu aşarak başkasına ulaşmaz. Nitekim Yüce Allah:“Günahkâr hiçbir nefis başkasının günahını yüklenmez”(el-En’am, 6/164) diye buyurmaktadır. Ancak günahlar açıkça işlenir de bunlara karşı gereken tepki gösterilmeyecek olursa bunların cezası genelleşir ve günahı başkalarını da kuşatır. Bu da bu âyet-i kerimenin ihtiva ettiği hükmün dışında değildir, zira farz olan şekliyle günaha tepki göstermeyi terk eden bir kimse de günah işlemiş olur. Bu ayette Yüce Allah’ın adalet ve hikmeti açıkça ortaya konmaktadır. Zira O, kimseyi başkasının günahı ile cezalandırmaz. Hiçbir kimseyi günahının gerektirdiği cezadan fazlası ile de cezalandırmaz. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Allah Alîmdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Yani kamil ilim yalnız O’nundur, eksiksiz hikmet de O’nundur. İlim ve hikmetinin bir gereği olarak O günahı da bilir, günahın kim tarafından işlendiğini de bilir, onu işlemeye iten sebebi de bilir, o günahı işlemenin gerektirdiği cezayı da bilir, günahkârın durumunu da bilir. Şayet o, bu günahı kötülüğü emreden nefsinin baskısı altında işlemiş ve çoğu zamanlarda Rabbine yönelen bir kimse ise o, Allah’tan mağfiret dileyecek olursa Allah onu tevbeye muvaffak kılar. Şâyet Rabbinin kendisini gözetmekte olduğunu bilip bunu hafife alarak ve O’nun vereceği cezayı küçümseyerek haramları işleme cüretini göstermiş ise o, mağfirete nail olmaktan da tevbe için tevfike mazhar olmaktan da uzaktır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 112. “Kim bir hata” büyük bir günah “ya da” bundan daha aşağı olan küçük bir “günah kazanır sonra da onu” bizatihi günahkâr olsa bile o günahı işlememiş olan “bir suçsuzun üstüne atarsa” bu günahı işledi diye onu itham ederse “muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.” Yani böyle bir kimse suçsuza iftira etmiş ve açıkça günah olan bir vebali yüklenmiş olur. Bu buyruk, böyle bir davranışın büyük ve kişiyi helâk edici günahlardan olduğunun delilidir. Çünkü böyle bir davranış birden çok kötülüğü bir arada işlemek demektir: Büyük ve küçük günahı kazanmak, sonra bunu işlememiş kimseye “işledi” diye iftirada bulunmak, arkasından kendisini temize çıkarıp suçsuzu itham etmek sureti ile oldukça ağır ve çirkin yalanlar söylemek. Ayrıca bunun sonucunda söz konusu olacak dünyevi ceza asıl uygulanması gereken kimseye uygulanmayıp bunu hak etmemiş kimseye uygulanacak, daha sonra buna bağlı olarak insanlar da suçsuz hakkında ileri geri konuşacaklar... ve buna benzer daha pek çok kötülük söz konusu olur ki Yüce Allah’tan bu gibi fesatlardan ve her türlü kötülükten esenlik dileriz. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlünü saptırmak isteyen kimselere karşı onu koruması ve muhafaza etmesi lütfunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 113. “Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmayı niyetlenmişlerdi.” Bu âyet-i kerimelerin nüzul sebebi müfessirlerin naklettiklerine göre şudur: Bir hane halkı Medine’de hırsızlık yaptı. Onların hırsızlık yaptıkları ortaya çıkınca rezil rüsvay olmaktan korktular. Çaldıkları şeyi alıp bu işle hiçbir ilgisi bulunmayan birisinin evine bıraktılar. Hırsızlık yapan kişi yakınlarından yardım isteyerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gidip herkesin gözü önünde kendisinin bu işten uzak olduğunu ilan etmesini sağlamalarını istedi. Bunlar da gidip: Bizim adamımız, hırsızlık yapmamıştır, hırsızlık yapan kişi çalıntı olan mal evinde bulunan şahıstır, dediler. Hâlbuki o kişi suçsuzdu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de asıl hırsızlık yapan kişinin suçsuz olduğunu ilan edecek oldu. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerimeleri bu olayı açıklığa kavuşturmak, Rasûlünü de hainler adına davada bulunmaktan sakındırmak üzere indirdi. Çünkü haksız bir kimsenin savunulması sapıklıktandır. Sapıklık da iki türlüdür. Bilgide sapıklık ki bu hakkı bilmemektir, diğeri ise amelde sapıklıktır ki bu da olmaması gereken işi yapmaktır. Allah, Rasûlünü amellerdeki sapıklıktan koruduğu gibi, bu türdeki bir bilgi sapıklığından da muhafaza buyurmuştur. Ayrıca onların hile ve tuzaklarının, hile ve tuzak kuran herkesin durumunda olduğu gibi kendi başlarına döneceğini haber vererek:“Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar” buyurmuştur. Çünkü bu hile ve tuzaklar ile maksatlarına ulaşamamışlardır. Onlar ancak ziyan ve mahrumiyet, günah ve hüsran elde edebildiler. İşte bu, Allah’ın Rasûlüne büyük bir nimetidir ki bu nimet, hem olması gerekeni yapma muvaffakiyeti demek olan hayırlı amel nimetini, hem de haram olan her bir işten korunması nimetini ihtiva etmektedir. Daha sonra Yüce Allah Peygamberine ilim nimetini ihsan ettiğini söz konusu ederek:“Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş…” buyurmaktadır. Yani O, senin üzerine bu Kur’ân-ı Azim’i ve içinde her bir şeyin açıklaması bulunan, öncekilerin ve sonrakilerin bilgisi olan Zikr-i Hakim’i indirmiştir. Buradaki Hikmet, ya sünneti seniyyedir ki selef-i salihinden bazı kimseler bu konuda şöyle demişlerdir:“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’ân-ı Kerîm indirildiği gibi sünnet de indirilirdi.” Yahut da hikmet; şeriatın hükümlerini bilmekten ayrı olarak, bunların sırlarının bilmek, her bir şeyi yerli yerine koymak ve her bir şeyi kendisine uygun olan sırada yerleştirmek demektir. “ve sana bilmediklerini öğretmiştir.” Bu da Yüce Allah’ın Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e bütün öğrettiklerini kapsamaktadır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, peygamberlikten önce Yüce Allah’ın şu buyruklarında ifade ettiği gibi idi:“Kitabın da imanın da ne olduğunu bilmezdin.”(eş-Şura, 42/52); “Şaşkınken seni doğru yola iletmedi mi?”(ed-Duhâ, 93/7) Daha sonra Yüce Allah ona vahyini indirdi, ona öğretti ve o, öyle bir kemal noktasına ulaştı ki öncekiler için de sonrakiler için de erişilmesi mümkün olmayacak ilmi bir makama yükseldi. O bakımdan kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en bilgini ve bütün yaratıklar arasında kemal sıfatlarını kendisinde en çok toplayan ve kemalin en ileri derecesine ulaşan o olmuştur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:“Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür” buyurmaktadır. Allah’ın, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerindeki lütfu, bütün yaratıklar üzerindeki lütfundan daha büyüktür. Allah’ın ona ihsan ettiği lütuf çeşitlerinin dökümünün yapılması mümkün değildir ve böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi de söz konusu olamaz.

Nisa' 4:108

105- Muhakkak Biz sana Kitabı Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma. 106- Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 107- Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma. Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez. 108- İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar O’nun razı olmayacağı sözlerle geceleyin planlar kurarken O onlarla beraberdir. Allah yaptıklarını kuşatandır. 109- Hadi, şimdi siz bu dünya hayatında onları savundunuz diyelim, peki ya Kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak? Yahut onlara kim vekil olacak? 110- Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse Allah’ı Ğafûr ve Rahîm bulur. 111- Kim bir günah kazanırsa onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah Alîmdir, Hakîmdir. 112- Kim bir hata ya da günah kazanır sonra da onu bir suçsuzun üstüne atarsa, muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur. 113- Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmaya niyetlenmişlerdi. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiçbir zarar da veremezler. Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür. 105. Yüce Allah, kulu ve Rasûlüne Kitabı hak ile indirdiğini haber vermektedir. Yani bu Kitabı ona indirirken şeytanlar tarafından ona batıl herhangi bir şey iliştirilmesine karşı korunmuş olarak indirilmiştir. Bu Kitap hak ile inmiştir, muhtevası da haktır. Haberleri doğrudur, emir ve yasakları adaletin ta kendisidir:“Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir.”(el-En’am, 6/115) Yüce Allah Kitabı Kerîm’ini Rasûlüne insanlar arasında onunla hükmetsin diye indirdiğini de haber vermektedir. Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:“İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın, onlar da iyice düşünsünler diye sana da bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik.”(en-Nahl, 16/44) Buradaki âyet-i kerimenin anlaşmazlık ve uyuşmazlık hususlarında insanlar arasında hüküm verme hakkında, diğerinin (Nahl suresindeki ayetin) de usûlü ve fürûu ile dinin tamamının açıklanması hakkında olabileceği gibi her iki âyet-i kerimenin aynı anlamda olma ihtimali de vardır. Bu durumda bu âyet-i kerimede insanlar arasında hüküm vermek, hem birbirlerinin canlarına, namuslarına, mallarına vb. haklarına dair aralarında hükmetmeyi, hem de itikadi konularda ve diğer ahkam ile ilgili meselelerde hüküm vermeyi kapsar. Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyruğu, kendi arzuna göre hükmetmen için değil, aksine Allah’ın sana öğrettiği ve bildirdiği şekilde hükmetmen için, demektir. Bu da Yüce Allah’ın:“O, kendi hevâsından bir şey söylemez, o bildirilen bir vahiyden başkası değildir”(en-Necm, 53/3-4) buyruğuna benzemektedir. Bu buyruk, Peygamberin Yüce Allah’tan alıp tebliğ ettiği bütün ahkâm ve diğer hususlarda ismet sıfatına sahip olduğunun, ayrıca hüküm vermek için ilim ve adaletinin şart kılındığının delilidir. Bu da Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyurup: “Uygun gördüğün şekilde” diye buyurmamasından ve insanlar arasında hüküm vermeyi Kitabı bilme şartına bağlamasından anlaşılmaktadır Şanı Yüce Allah insanlar arasında adaleti ve dengeyi ihtiva edecek şekilde hüküm vermeyi emretmekle birlikte adaletin zıddı olan haksızlık ve zulmü de yasaklayarak: “Hainlerin savunucusu olma” buyurmaktadır. Yani sen, hak olmayan bir şeyi iddia etmek yahut da üzerindeki bir hakkı inkâr etmek sureti ile hainlik ettiğini bildiğin -ki ister bunu bilerek, ister zanna dayalı yapsın fark etmez- bir kimse adına mücadele verme, onu savunmaya kalkışma. Bu buyruk, batıl bir konuda davacı olmanın, dine dayalı anlaşmazlık konularında ve dünyevi haklarda haksız olan kimseye vekalet etmenin (onu savunmanın) haram kılındığına delildir. Ayrıca ayetin mefhumu haksız olduğu bilinmeyen kimse lehine vekâleten davacı olmanın caiz olduğunu göstermektedir. 106. “Allah’tan” eğer senden bunu gerektiren bir şey sadır olursa “mağfiret dile, şüphesiz Allah Ğafûrdur” yani kendisinden mağfiret dileyip tevbe ederek kendisine yönelen kimsenin günahlarını bağışlayandır. “Rahimdir.” Bundan sonra da mükâfat kazanıp, cezadan uzaklaşmasını sağlayacak salih amel işleme başarısını ihsan edendir. 107. “Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma” kendi nefislerinin aleyhine suç işleyen, zulmeden ve günaha sapanları savunma. Bu buyruk, günah işleyip de had ya da tazir gibi bir cezaya çarptırılan kimseleri savunmayı yasaklama anlamı içermektedir. Böyle bir kimsenin yaptığı hainliğin, yani işlediği suç, zulüm ve günahın ortadan kaldırılmaya çalışılması yahut da bu suç ve uygulanması gereken şer’î cezanın önlenmesi için savunmaya girişilmez. “Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez.” Yani hainliği ve günahları çok olan kimseleri sevmez. Sevgi söz konusu olmadığı takdirde onun zıddı söz konusu olur ki o da nefrettir. Bu buyruk, adeta az önceki yasağın bir gerekçesi gibidir. Daha sonra Yüce Allah bu gibi hainlerin şöyle olduğunu zikretmektedir: 108. “İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar, O’nun razı olmayacağı sözleri geceleyin konuşup düzenledikleri zaman O onlarla beraberdir.” Böyle davranmak imanın zayıflığından, yakinin eksikliğinden kaynaklanır. Bu gibi kimselerin insanlardan korkmaları, Allah korkusundan daha büyüktür. O bakımdan bunlar, helâl ve haram yollarla insanlar arasında rezil olmamanın çaresini bütün çabalarını ortaya koyarak arayıp bulmaya çalışırlar. Bununla beraber onlar büyük günahlar ile Allah’a karşı adeta savaşa girişmişler ve O’nun kendilerini görmesine, onlardan haberdar olmasına aldırış etmemektedirler. Hâlbuki bütün hallerinde, özellikle de O’nun razı olmadığı sözleri geceleyin aralarında gizlice söz konusu etmelerinde O, ilmi ile onlarla birliktedir. Suç işleyeni temize çıkarmak ve suçsuzun suç işlediğini ileri sürmek, bu konuda geceleyin kurdukları plan gereğince de uygulama yapsın diye Allah Rasûlünün yanına gitmek gibi hallerinde de O onlarla birliktedir. Onlar bu davranışları ile aynı anda birçok suçu bir arada işlemektedirler. Yerin ve göklerin Rabbi, onların gizlediklerine ve kalplerine muttali olan Allah’ın gözetimi altında olduklarını, hiç göz önünde bulundurmazlar. Bundan dolayı Yüce Allah bunları şu buyruğu ile tehdit etmektedir:“Allah yaptıklarını kuşatandır.” İlmi ile onların her şeylerini kuşatmıştır. Bununla birlikte onları cezalandırmakta acele etmeyerek onlara mühlet vermiştir. Tevbe etmelerini istemiştir. Büyük bir cezayı gerektiren günahları üzerinde ısrar etmekten onları sakındırmıştır. 109. Yani hadi bu dünya hayatında onlar adına mücadele verdiğinizi, onları savunduğunuzu kabul edelim ve sizin bu savunmanız sonucunda onların çekindikleri utancı ve rezil rüsvay olmayı insanlar nezdinde kısmen de olsa önlediniz diyelim. Peki, bunun onlara faydası ne olacak? Kıyamet gününde onlara karşı delilin ortaya konulacağı, dillerinin, ellerinin, ayaklarının dile gelip yaptıklarını söyleyerek tanıklık edeceği Kıyamet gününde Allah’a karşı onları kim savunacak? “O günde Allah onlara hak ettikleri cezalarını bütünü ile verecektir ve Allah’ın apaçık hakkın ta kendisi olduğunu da bileceklerdir”(en-Nur, 24/25) Peki gizliyi, ondan daha da gizli olanı bilene, inkârı mümkün olmayacak şekilde onlara karşı şahitleri getirip dikecek olana karşı onları kim savunacaktır? Bu âyet-i kerimede Allah’ın emirlerini terk etmeye yahut yasaklarını işlemeye götüren dünya menfaatleri ile âhirette elden kaçırılacak olan mükâfat yahut orada gerçekleşecek olan cezalar arasında bir karşılaştırma yapmak gerektiğine dikkat çekilmektedir. O bakımdan nefsi kendisine Allah’ın emrini terk etmesini emreden kişi nefsine şöyle demelidir: Ey nefis! Diyelim ki sen tembellik ve ihmalkârlık sonucu onun emrini terk ettin. Peki, bundan sağlayacağın fayda nedir? Ahiret mükâfatı ve ecrinden neler kaybettiğini biliyor musun? Bu terk dolayısı ile nasıl bir bedbahtlık, mahrumiyet, ziyan ve zarar ile karşı karşıya kalacağının farkında mısın? Aynı şekilde kişinin nefsi, canının arzuladığı haram isteklerini gerçekleştirmeye davet edecek olursa ona şöyle demelidir: Diyelim ki arzuladığını yaptın. Bunun lezzeti geçip gidecektir, son bulacaktır. Arkasından ise gamlar, kederler ve pişmanlıklar ardı arkasına gelecek, mükâfatı kaybetmiş olacak ve cezayı hak edeceksin ki o cezanın az bir bölümünü bile düşünmek, aklı başında olan kimseyi bu gibi isteklerinin arkasından gitmekten alıkoymaya yeter. Bu, kulun düşünmesi neticesinde sağlayacağı en büyük faydalardan biridir. Öz akıl, bunun böyle olmadığını iddia edenlerin aksine, gerçek akıl budur. Çünkü bunun aksini iddia eden kimse cahilliği ve zulmü dolayısı ile dünyevi lezzeti ve mevcut rahatı -doğuracağı sonuç ne olursa olsun- tercih etmeye kalkışır. Allah’tan yardım dileriz. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 110. Yani kim masiyet işlemek cesaretini gösterip günaha sapacak olursa sonra da Allah’tan -günahını ikrar etmek, bundan pişmanlık duymak, onu terk etmek ve bir daha o günaha dönmemeye karar vermek sureti ile- tam bir mağfiret dileğinde bulunacak olursa, işte vaadinden caymayan Yüce Allah, bunu yapan bir kimseye, mağfiretini ve rahmetini vaad etmektedir. Allah böyle birisinin işlediği günahını mağfiret eder ve bu günahın sebep olduğu eksiklik ve kusurunu izale eder, ona daha önce işlemiş olduğu salih amellerini tekrar iade ederek, ömrünün geri kalan bölümlerinde tevfikini ihsan eder. Bu günahını ilâhi tevfike engel kılmaz. Çünkü o günahı bağışlamıştır. Onu bağışladı mı da o günahın sebep olacağı hususları da bağışlamış olur. Şu bilinmelidir ki mutlak olarak “kötülük” işlemekten söz edilmesi halinde bu, küçüğü ile büyüğü ile bütün günahları kapsar. Kötülüğe “kötülük/السوء” adının verilmesi, ona verilecek ceza sebebi ile sahibinin üzülecek ve ondan hoşlanmayacak olmasından, bir de onun bizatihi iyi ve güzel olmayışından, kötü oluşundan dolayıdır. Aynı şekilde “nefse zulmetmek” de mutlak olarak zikredilecek olursa nefse hem şirk ile zulmetmeyi hem de bundan daha aşağıda olan diğer günahları kapsar. Ancak bunlardan birinin diğeri ile birlikte kullanılması halinde bunların her birisi kendine uygun şekilde açıklanıp tefsir edilir. Buna göre burada “kötülük” işlemek, insanların hoşuna gitmeyen zulüm ile tefsir edilir ki bu da onlara canlarında, mallarında, ırz, namus ve haysiyetlerinde zulmetmek demektir. “Nefse zulmetmek” ise kişinin kendisi ile Allah arasındaki zulüm ve masiyetlerle kendisine haksızlık etmesi şeklinde tefsir edilir. Nefse zulmetmenin “zulüm” diye adlandırılmasının sebebi ise nefsin, kulun onun üzerinde dilediği şekilde tasarrufta bulunacağı bir mülkü olmadığından dolayıdır. Aksine nefis, Yüce Allah’ın mülküdür. Allah, o nefsi kuluna emanet vermiştir ve ona nefsini -ilim ve amel ile- sırat-ı müstakime bağlı olmaya mecbur etmek sureti ile doğru yolda tutmasını emretmiştir. Bu nedenle o, nefsine emrolunduğu şeyleri öğretmeye çalışmalı ve gereken şekilde amel etmesini sağlamalıdır. Bunun dışındaki bir yola girmesi ise kişinin, nefsine zulüm ve hainlik etmesidir. Nefsini adaletin zıddı olan haksızlık ve zulüm yolunda yürütmesidir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 111. “Kim bir günah kazanırsa bunu ancak kendi aleyhine kazanmış olur.” Bu buyruk, küçük ya da büyük günaha sokan her hususu kapsar. Bir günah kazanan kişinin günahının dünyevi ve uhrevi cezası kendi aleyhinedir. Onu aşarak başkasına ulaşmaz. Nitekim Yüce Allah:“Günahkâr hiçbir nefis başkasının günahını yüklenmez”(el-En’am, 6/164) diye buyurmaktadır. Ancak günahlar açıkça işlenir de bunlara karşı gereken tepki gösterilmeyecek olursa bunların cezası genelleşir ve günahı başkalarını da kuşatır. Bu da bu âyet-i kerimenin ihtiva ettiği hükmün dışında değildir, zira farz olan şekliyle günaha tepki göstermeyi terk eden bir kimse de günah işlemiş olur. Bu ayette Yüce Allah’ın adalet ve hikmeti açıkça ortaya konmaktadır. Zira O, kimseyi başkasının günahı ile cezalandırmaz. Hiçbir kimseyi günahının gerektirdiği cezadan fazlası ile de cezalandırmaz. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Allah Alîmdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Yani kamil ilim yalnız O’nundur, eksiksiz hikmet de O’nundur. İlim ve hikmetinin bir gereği olarak O günahı da bilir, günahın kim tarafından işlendiğini de bilir, onu işlemeye iten sebebi de bilir, o günahı işlemenin gerektirdiği cezayı da bilir, günahkârın durumunu da bilir. Şayet o, bu günahı kötülüğü emreden nefsinin baskısı altında işlemiş ve çoğu zamanlarda Rabbine yönelen bir kimse ise o, Allah’tan mağfiret dileyecek olursa Allah onu tevbeye muvaffak kılar. Şâyet Rabbinin kendisini gözetmekte olduğunu bilip bunu hafife alarak ve O’nun vereceği cezayı küçümseyerek haramları işleme cüretini göstermiş ise o, mağfirete nail olmaktan da tevbe için tevfike mazhar olmaktan da uzaktır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 112. “Kim bir hata” büyük bir günah “ya da” bundan daha aşağı olan küçük bir “günah kazanır sonra da onu” bizatihi günahkâr olsa bile o günahı işlememiş olan “bir suçsuzun üstüne atarsa” bu günahı işledi diye onu itham ederse “muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.” Yani böyle bir kimse suçsuza iftira etmiş ve açıkça günah olan bir vebali yüklenmiş olur. Bu buyruk, böyle bir davranışın büyük ve kişiyi helâk edici günahlardan olduğunun delilidir. Çünkü böyle bir davranış birden çok kötülüğü bir arada işlemek demektir: Büyük ve küçük günahı kazanmak, sonra bunu işlememiş kimseye “işledi” diye iftirada bulunmak, arkasından kendisini temize çıkarıp suçsuzu itham etmek sureti ile oldukça ağır ve çirkin yalanlar söylemek. Ayrıca bunun sonucunda söz konusu olacak dünyevi ceza asıl uygulanması gereken kimseye uygulanmayıp bunu hak etmemiş kimseye uygulanacak, daha sonra buna bağlı olarak insanlar da suçsuz hakkında ileri geri konuşacaklar... ve buna benzer daha pek çok kötülük söz konusu olur ki Yüce Allah’tan bu gibi fesatlardan ve her türlü kötülükten esenlik dileriz. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlünü saptırmak isteyen kimselere karşı onu koruması ve muhafaza etmesi lütfunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 113. “Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmayı niyetlenmişlerdi.” Bu âyet-i kerimelerin nüzul sebebi müfessirlerin naklettiklerine göre şudur: Bir hane halkı Medine’de hırsızlık yaptı. Onların hırsızlık yaptıkları ortaya çıkınca rezil rüsvay olmaktan korktular. Çaldıkları şeyi alıp bu işle hiçbir ilgisi bulunmayan birisinin evine bıraktılar. Hırsızlık yapan kişi yakınlarından yardım isteyerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gidip herkesin gözü önünde kendisinin bu işten uzak olduğunu ilan etmesini sağlamalarını istedi. Bunlar da gidip: Bizim adamımız, hırsızlık yapmamıştır, hırsızlık yapan kişi çalıntı olan mal evinde bulunan şahıstır, dediler. Hâlbuki o kişi suçsuzdu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de asıl hırsızlık yapan kişinin suçsuz olduğunu ilan edecek oldu. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerimeleri bu olayı açıklığa kavuşturmak, Rasûlünü de hainler adına davada bulunmaktan sakındırmak üzere indirdi. Çünkü haksız bir kimsenin savunulması sapıklıktandır. Sapıklık da iki türlüdür. Bilgide sapıklık ki bu hakkı bilmemektir, diğeri ise amelde sapıklıktır ki bu da olmaması gereken işi yapmaktır. Allah, Rasûlünü amellerdeki sapıklıktan koruduğu gibi, bu türdeki bir bilgi sapıklığından da muhafaza buyurmuştur. Ayrıca onların hile ve tuzaklarının, hile ve tuzak kuran herkesin durumunda olduğu gibi kendi başlarına döneceğini haber vererek:“Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar” buyurmuştur. Çünkü bu hile ve tuzaklar ile maksatlarına ulaşamamışlardır. Onlar ancak ziyan ve mahrumiyet, günah ve hüsran elde edebildiler. İşte bu, Allah’ın Rasûlüne büyük bir nimetidir ki bu nimet, hem olması gerekeni yapma muvaffakiyeti demek olan hayırlı amel nimetini, hem de haram olan her bir işten korunması nimetini ihtiva etmektedir. Daha sonra Yüce Allah Peygamberine ilim nimetini ihsan ettiğini söz konusu ederek:“Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş…” buyurmaktadır. Yani O, senin üzerine bu Kur’ân-ı Azim’i ve içinde her bir şeyin açıklaması bulunan, öncekilerin ve sonrakilerin bilgisi olan Zikr-i Hakim’i indirmiştir. Buradaki Hikmet, ya sünneti seniyyedir ki selef-i salihinden bazı kimseler bu konuda şöyle demişlerdir:“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’ân-ı Kerîm indirildiği gibi sünnet de indirilirdi.” Yahut da hikmet; şeriatın hükümlerini bilmekten ayrı olarak, bunların sırlarının bilmek, her bir şeyi yerli yerine koymak ve her bir şeyi kendisine uygun olan sırada yerleştirmek demektir. “ve sana bilmediklerini öğretmiştir.” Bu da Yüce Allah’ın Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e bütün öğrettiklerini kapsamaktadır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, peygamberlikten önce Yüce Allah’ın şu buyruklarında ifade ettiği gibi idi:“Kitabın da imanın da ne olduğunu bilmezdin.”(eş-Şura, 42/52); “Şaşkınken seni doğru yola iletmedi mi?”(ed-Duhâ, 93/7) Daha sonra Yüce Allah ona vahyini indirdi, ona öğretti ve o, öyle bir kemal noktasına ulaştı ki öncekiler için de sonrakiler için de erişilmesi mümkün olmayacak ilmi bir makama yükseldi. O bakımdan kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en bilgini ve bütün yaratıklar arasında kemal sıfatlarını kendisinde en çok toplayan ve kemalin en ileri derecesine ulaşan o olmuştur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:“Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür” buyurmaktadır. Allah’ın, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerindeki lütfu, bütün yaratıklar üzerindeki lütfundan daha büyüktür. Allah’ın ona ihsan ettiği lütuf çeşitlerinin dökümünün yapılması mümkün değildir ve böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi de söz konusu olamaz.

Nisa' 4:109

105- Muhakkak Biz sana Kitabı Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma. 106- Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 107- Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma. Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez. 108- İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar O’nun razı olmayacağı sözlerle geceleyin planlar kurarken O onlarla beraberdir. Allah yaptıklarını kuşatandır. 109- Hadi, şimdi siz bu dünya hayatında onları savundunuz diyelim, peki ya Kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak? Yahut onlara kim vekil olacak? 110- Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse Allah’ı Ğafûr ve Rahîm bulur. 111- Kim bir günah kazanırsa onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah Alîmdir, Hakîmdir. 112- Kim bir hata ya da günah kazanır sonra da onu bir suçsuzun üstüne atarsa, muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur. 113- Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmaya niyetlenmişlerdi. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiçbir zarar da veremezler. Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür. 105. Yüce Allah, kulu ve Rasûlüne Kitabı hak ile indirdiğini haber vermektedir. Yani bu Kitabı ona indirirken şeytanlar tarafından ona batıl herhangi bir şey iliştirilmesine karşı korunmuş olarak indirilmiştir. Bu Kitap hak ile inmiştir, muhtevası da haktır. Haberleri doğrudur, emir ve yasakları adaletin ta kendisidir:“Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir.”(el-En’am, 6/115) Yüce Allah Kitabı Kerîm’ini Rasûlüne insanlar arasında onunla hükmetsin diye indirdiğini de haber vermektedir. Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:“İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın, onlar da iyice düşünsünler diye sana da bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik.”(en-Nahl, 16/44) Buradaki âyet-i kerimenin anlaşmazlık ve uyuşmazlık hususlarında insanlar arasında hüküm verme hakkında, diğerinin (Nahl suresindeki ayetin) de usûlü ve fürûu ile dinin tamamının açıklanması hakkında olabileceği gibi her iki âyet-i kerimenin aynı anlamda olma ihtimali de vardır. Bu durumda bu âyet-i kerimede insanlar arasında hüküm vermek, hem birbirlerinin canlarına, namuslarına, mallarına vb. haklarına dair aralarında hükmetmeyi, hem de itikadi konularda ve diğer ahkam ile ilgili meselelerde hüküm vermeyi kapsar. Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyruğu, kendi arzuna göre hükmetmen için değil, aksine Allah’ın sana öğrettiği ve bildirdiği şekilde hükmetmen için, demektir. Bu da Yüce Allah’ın:“O, kendi hevâsından bir şey söylemez, o bildirilen bir vahiyden başkası değildir”(en-Necm, 53/3-4) buyruğuna benzemektedir. Bu buyruk, Peygamberin Yüce Allah’tan alıp tebliğ ettiği bütün ahkâm ve diğer hususlarda ismet sıfatına sahip olduğunun, ayrıca hüküm vermek için ilim ve adaletinin şart kılındığının delilidir. Bu da Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyurup: “Uygun gördüğün şekilde” diye buyurmamasından ve insanlar arasında hüküm vermeyi Kitabı bilme şartına bağlamasından anlaşılmaktadır Şanı Yüce Allah insanlar arasında adaleti ve dengeyi ihtiva edecek şekilde hüküm vermeyi emretmekle birlikte adaletin zıddı olan haksızlık ve zulmü de yasaklayarak: “Hainlerin savunucusu olma” buyurmaktadır. Yani sen, hak olmayan bir şeyi iddia etmek yahut da üzerindeki bir hakkı inkâr etmek sureti ile hainlik ettiğini bildiğin -ki ister bunu bilerek, ister zanna dayalı yapsın fark etmez- bir kimse adına mücadele verme, onu savunmaya kalkışma. Bu buyruk, batıl bir konuda davacı olmanın, dine dayalı anlaşmazlık konularında ve dünyevi haklarda haksız olan kimseye vekalet etmenin (onu savunmanın) haram kılındığına delildir. Ayrıca ayetin mefhumu haksız olduğu bilinmeyen kimse lehine vekâleten davacı olmanın caiz olduğunu göstermektedir. 106. “Allah’tan” eğer senden bunu gerektiren bir şey sadır olursa “mağfiret dile, şüphesiz Allah Ğafûrdur” yani kendisinden mağfiret dileyip tevbe ederek kendisine yönelen kimsenin günahlarını bağışlayandır. “Rahimdir.” Bundan sonra da mükâfat kazanıp, cezadan uzaklaşmasını sağlayacak salih amel işleme başarısını ihsan edendir. 107. “Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma” kendi nefislerinin aleyhine suç işleyen, zulmeden ve günaha sapanları savunma. Bu buyruk, günah işleyip de had ya da tazir gibi bir cezaya çarptırılan kimseleri savunmayı yasaklama anlamı içermektedir. Böyle bir kimsenin yaptığı hainliğin, yani işlediği suç, zulüm ve günahın ortadan kaldırılmaya çalışılması yahut da bu suç ve uygulanması gereken şer’î cezanın önlenmesi için savunmaya girişilmez. “Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez.” Yani hainliği ve günahları çok olan kimseleri sevmez. Sevgi söz konusu olmadığı takdirde onun zıddı söz konusu olur ki o da nefrettir. Bu buyruk, adeta az önceki yasağın bir gerekçesi gibidir. Daha sonra Yüce Allah bu gibi hainlerin şöyle olduğunu zikretmektedir: 108. “İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar, O’nun razı olmayacağı sözleri geceleyin konuşup düzenledikleri zaman O onlarla beraberdir.” Böyle davranmak imanın zayıflığından, yakinin eksikliğinden kaynaklanır. Bu gibi kimselerin insanlardan korkmaları, Allah korkusundan daha büyüktür. O bakımdan bunlar, helâl ve haram yollarla insanlar arasında rezil olmamanın çaresini bütün çabalarını ortaya koyarak arayıp bulmaya çalışırlar. Bununla beraber onlar büyük günahlar ile Allah’a karşı adeta savaşa girişmişler ve O’nun kendilerini görmesine, onlardan haberdar olmasına aldırış etmemektedirler. Hâlbuki bütün hallerinde, özellikle de O’nun razı olmadığı sözleri geceleyin aralarında gizlice söz konusu etmelerinde O, ilmi ile onlarla birliktedir. Suç işleyeni temize çıkarmak ve suçsuzun suç işlediğini ileri sürmek, bu konuda geceleyin kurdukları plan gereğince de uygulama yapsın diye Allah Rasûlünün yanına gitmek gibi hallerinde de O onlarla birliktedir. Onlar bu davranışları ile aynı anda birçok suçu bir arada işlemektedirler. Yerin ve göklerin Rabbi, onların gizlediklerine ve kalplerine muttali olan Allah’ın gözetimi altında olduklarını, hiç göz önünde bulundurmazlar. Bundan dolayı Yüce Allah bunları şu buyruğu ile tehdit etmektedir:“Allah yaptıklarını kuşatandır.” İlmi ile onların her şeylerini kuşatmıştır. Bununla birlikte onları cezalandırmakta acele etmeyerek onlara mühlet vermiştir. Tevbe etmelerini istemiştir. Büyük bir cezayı gerektiren günahları üzerinde ısrar etmekten onları sakındırmıştır. 109. Yani hadi bu dünya hayatında onlar adına mücadele verdiğinizi, onları savunduğunuzu kabul edelim ve sizin bu savunmanız sonucunda onların çekindikleri utancı ve rezil rüsvay olmayı insanlar nezdinde kısmen de olsa önlediniz diyelim. Peki, bunun onlara faydası ne olacak? Kıyamet gününde onlara karşı delilin ortaya konulacağı, dillerinin, ellerinin, ayaklarının dile gelip yaptıklarını söyleyerek tanıklık edeceği Kıyamet gününde Allah’a karşı onları kim savunacak? “O günde Allah onlara hak ettikleri cezalarını bütünü ile verecektir ve Allah’ın apaçık hakkın ta kendisi olduğunu da bileceklerdir”(en-Nur, 24/25) Peki gizliyi, ondan daha da gizli olanı bilene, inkârı mümkün olmayacak şekilde onlara karşı şahitleri getirip dikecek olana karşı onları kim savunacaktır? Bu âyet-i kerimede Allah’ın emirlerini terk etmeye yahut yasaklarını işlemeye götüren dünya menfaatleri ile âhirette elden kaçırılacak olan mükâfat yahut orada gerçekleşecek olan cezalar arasında bir karşılaştırma yapmak gerektiğine dikkat çekilmektedir. O bakımdan nefsi kendisine Allah’ın emrini terk etmesini emreden kişi nefsine şöyle demelidir: Ey nefis! Diyelim ki sen tembellik ve ihmalkârlık sonucu onun emrini terk ettin. Peki, bundan sağlayacağın fayda nedir? Ahiret mükâfatı ve ecrinden neler kaybettiğini biliyor musun? Bu terk dolayısı ile nasıl bir bedbahtlık, mahrumiyet, ziyan ve zarar ile karşı karşıya kalacağının farkında mısın? Aynı şekilde kişinin nefsi, canının arzuladığı haram isteklerini gerçekleştirmeye davet edecek olursa ona şöyle demelidir: Diyelim ki arzuladığını yaptın. Bunun lezzeti geçip gidecektir, son bulacaktır. Arkasından ise gamlar, kederler ve pişmanlıklar ardı arkasına gelecek, mükâfatı kaybetmiş olacak ve cezayı hak edeceksin ki o cezanın az bir bölümünü bile düşünmek, aklı başında olan kimseyi bu gibi isteklerinin arkasından gitmekten alıkoymaya yeter. Bu, kulun düşünmesi neticesinde sağlayacağı en büyük faydalardan biridir. Öz akıl, bunun böyle olmadığını iddia edenlerin aksine, gerçek akıl budur. Çünkü bunun aksini iddia eden kimse cahilliği ve zulmü dolayısı ile dünyevi lezzeti ve mevcut rahatı -doğuracağı sonuç ne olursa olsun- tercih etmeye kalkışır. Allah’tan yardım dileriz. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 110. Yani kim masiyet işlemek cesaretini gösterip günaha sapacak olursa sonra da Allah’tan -günahını ikrar etmek, bundan pişmanlık duymak, onu terk etmek ve bir daha o günaha dönmemeye karar vermek sureti ile- tam bir mağfiret dileğinde bulunacak olursa, işte vaadinden caymayan Yüce Allah, bunu yapan bir kimseye, mağfiretini ve rahmetini vaad etmektedir. Allah böyle birisinin işlediği günahını mağfiret eder ve bu günahın sebep olduğu eksiklik ve kusurunu izale eder, ona daha önce işlemiş olduğu salih amellerini tekrar iade ederek, ömrünün geri kalan bölümlerinde tevfikini ihsan eder. Bu günahını ilâhi tevfike engel kılmaz. Çünkü o günahı bağışlamıştır. Onu bağışladı mı da o günahın sebep olacağı hususları da bağışlamış olur. Şu bilinmelidir ki mutlak olarak “kötülük” işlemekten söz edilmesi halinde bu, küçüğü ile büyüğü ile bütün günahları kapsar. Kötülüğe “kötülük/السوء” adının verilmesi, ona verilecek ceza sebebi ile sahibinin üzülecek ve ondan hoşlanmayacak olmasından, bir de onun bizatihi iyi ve güzel olmayışından, kötü oluşundan dolayıdır. Aynı şekilde “nefse zulmetmek” de mutlak olarak zikredilecek olursa nefse hem şirk ile zulmetmeyi hem de bundan daha aşağıda olan diğer günahları kapsar. Ancak bunlardan birinin diğeri ile birlikte kullanılması halinde bunların her birisi kendine uygun şekilde açıklanıp tefsir edilir. Buna göre burada “kötülük” işlemek, insanların hoşuna gitmeyen zulüm ile tefsir edilir ki bu da onlara canlarında, mallarında, ırz, namus ve haysiyetlerinde zulmetmek demektir. “Nefse zulmetmek” ise kişinin kendisi ile Allah arasındaki zulüm ve masiyetlerle kendisine haksızlık etmesi şeklinde tefsir edilir. Nefse zulmetmenin “zulüm” diye adlandırılmasının sebebi ise nefsin, kulun onun üzerinde dilediği şekilde tasarrufta bulunacağı bir mülkü olmadığından dolayıdır. Aksine nefis, Yüce Allah’ın mülküdür. Allah, o nefsi kuluna emanet vermiştir ve ona nefsini -ilim ve amel ile- sırat-ı müstakime bağlı olmaya mecbur etmek sureti ile doğru yolda tutmasını emretmiştir. Bu nedenle o, nefsine emrolunduğu şeyleri öğretmeye çalışmalı ve gereken şekilde amel etmesini sağlamalıdır. Bunun dışındaki bir yola girmesi ise kişinin, nefsine zulüm ve hainlik etmesidir. Nefsini adaletin zıddı olan haksızlık ve zulüm yolunda yürütmesidir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 111. “Kim bir günah kazanırsa bunu ancak kendi aleyhine kazanmış olur.” Bu buyruk, küçük ya da büyük günaha sokan her hususu kapsar. Bir günah kazanan kişinin günahının dünyevi ve uhrevi cezası kendi aleyhinedir. Onu aşarak başkasına ulaşmaz. Nitekim Yüce Allah:“Günahkâr hiçbir nefis başkasının günahını yüklenmez”(el-En’am, 6/164) diye buyurmaktadır. Ancak günahlar açıkça işlenir de bunlara karşı gereken tepki gösterilmeyecek olursa bunların cezası genelleşir ve günahı başkalarını da kuşatır. Bu da bu âyet-i kerimenin ihtiva ettiği hükmün dışında değildir, zira farz olan şekliyle günaha tepki göstermeyi terk eden bir kimse de günah işlemiş olur. Bu ayette Yüce Allah’ın adalet ve hikmeti açıkça ortaya konmaktadır. Zira O, kimseyi başkasının günahı ile cezalandırmaz. Hiçbir kimseyi günahının gerektirdiği cezadan fazlası ile de cezalandırmaz. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Allah Alîmdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Yani kamil ilim yalnız O’nundur, eksiksiz hikmet de O’nundur. İlim ve hikmetinin bir gereği olarak O günahı da bilir, günahın kim tarafından işlendiğini de bilir, onu işlemeye iten sebebi de bilir, o günahı işlemenin gerektirdiği cezayı da bilir, günahkârın durumunu da bilir. Şayet o, bu günahı kötülüğü emreden nefsinin baskısı altında işlemiş ve çoğu zamanlarda Rabbine yönelen bir kimse ise o, Allah’tan mağfiret dileyecek olursa Allah onu tevbeye muvaffak kılar. Şâyet Rabbinin kendisini gözetmekte olduğunu bilip bunu hafife alarak ve O’nun vereceği cezayı küçümseyerek haramları işleme cüretini göstermiş ise o, mağfirete nail olmaktan da tevbe için tevfike mazhar olmaktan da uzaktır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 112. “Kim bir hata” büyük bir günah “ya da” bundan daha aşağı olan küçük bir “günah kazanır sonra da onu” bizatihi günahkâr olsa bile o günahı işlememiş olan “bir suçsuzun üstüne atarsa” bu günahı işledi diye onu itham ederse “muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.” Yani böyle bir kimse suçsuza iftira etmiş ve açıkça günah olan bir vebali yüklenmiş olur. Bu buyruk, böyle bir davranışın büyük ve kişiyi helâk edici günahlardan olduğunun delilidir. Çünkü böyle bir davranış birden çok kötülüğü bir arada işlemek demektir: Büyük ve küçük günahı kazanmak, sonra bunu işlememiş kimseye “işledi” diye iftirada bulunmak, arkasından kendisini temize çıkarıp suçsuzu itham etmek sureti ile oldukça ağır ve çirkin yalanlar söylemek. Ayrıca bunun sonucunda söz konusu olacak dünyevi ceza asıl uygulanması gereken kimseye uygulanmayıp bunu hak etmemiş kimseye uygulanacak, daha sonra buna bağlı olarak insanlar da suçsuz hakkında ileri geri konuşacaklar... ve buna benzer daha pek çok kötülük söz konusu olur ki Yüce Allah’tan bu gibi fesatlardan ve her türlü kötülükten esenlik dileriz. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlünü saptırmak isteyen kimselere karşı onu koruması ve muhafaza etmesi lütfunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 113. “Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmayı niyetlenmişlerdi.” Bu âyet-i kerimelerin nüzul sebebi müfessirlerin naklettiklerine göre şudur: Bir hane halkı Medine’de hırsızlık yaptı. Onların hırsızlık yaptıkları ortaya çıkınca rezil rüsvay olmaktan korktular. Çaldıkları şeyi alıp bu işle hiçbir ilgisi bulunmayan birisinin evine bıraktılar. Hırsızlık yapan kişi yakınlarından yardım isteyerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gidip herkesin gözü önünde kendisinin bu işten uzak olduğunu ilan etmesini sağlamalarını istedi. Bunlar da gidip: Bizim adamımız, hırsızlık yapmamıştır, hırsızlık yapan kişi çalıntı olan mal evinde bulunan şahıstır, dediler. Hâlbuki o kişi suçsuzdu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de asıl hırsızlık yapan kişinin suçsuz olduğunu ilan edecek oldu. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerimeleri bu olayı açıklığa kavuşturmak, Rasûlünü de hainler adına davada bulunmaktan sakındırmak üzere indirdi. Çünkü haksız bir kimsenin savunulması sapıklıktandır. Sapıklık da iki türlüdür. Bilgide sapıklık ki bu hakkı bilmemektir, diğeri ise amelde sapıklıktır ki bu da olmaması gereken işi yapmaktır. Allah, Rasûlünü amellerdeki sapıklıktan koruduğu gibi, bu türdeki bir bilgi sapıklığından da muhafaza buyurmuştur. Ayrıca onların hile ve tuzaklarının, hile ve tuzak kuran herkesin durumunda olduğu gibi kendi başlarına döneceğini haber vererek:“Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar” buyurmuştur. Çünkü bu hile ve tuzaklar ile maksatlarına ulaşamamışlardır. Onlar ancak ziyan ve mahrumiyet, günah ve hüsran elde edebildiler. İşte bu, Allah’ın Rasûlüne büyük bir nimetidir ki bu nimet, hem olması gerekeni yapma muvaffakiyeti demek olan hayırlı amel nimetini, hem de haram olan her bir işten korunması nimetini ihtiva etmektedir. Daha sonra Yüce Allah Peygamberine ilim nimetini ihsan ettiğini söz konusu ederek:“Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş…” buyurmaktadır. Yani O, senin üzerine bu Kur’ân-ı Azim’i ve içinde her bir şeyin açıklaması bulunan, öncekilerin ve sonrakilerin bilgisi olan Zikr-i Hakim’i indirmiştir. Buradaki Hikmet, ya sünneti seniyyedir ki selef-i salihinden bazı kimseler bu konuda şöyle demişlerdir:“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’ân-ı Kerîm indirildiği gibi sünnet de indirilirdi.” Yahut da hikmet; şeriatın hükümlerini bilmekten ayrı olarak, bunların sırlarının bilmek, her bir şeyi yerli yerine koymak ve her bir şeyi kendisine uygun olan sırada yerleştirmek demektir. “ve sana bilmediklerini öğretmiştir.” Bu da Yüce Allah’ın Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e bütün öğrettiklerini kapsamaktadır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, peygamberlikten önce Yüce Allah’ın şu buyruklarında ifade ettiği gibi idi:“Kitabın da imanın da ne olduğunu bilmezdin.”(eş-Şura, 42/52); “Şaşkınken seni doğru yola iletmedi mi?”(ed-Duhâ, 93/7) Daha sonra Yüce Allah ona vahyini indirdi, ona öğretti ve o, öyle bir kemal noktasına ulaştı ki öncekiler için de sonrakiler için de erişilmesi mümkün olmayacak ilmi bir makama yükseldi. O bakımdan kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en bilgini ve bütün yaratıklar arasında kemal sıfatlarını kendisinde en çok toplayan ve kemalin en ileri derecesine ulaşan o olmuştur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:“Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür” buyurmaktadır. Allah’ın, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerindeki lütfu, bütün yaratıklar üzerindeki lütfundan daha büyüktür. Allah’ın ona ihsan ettiği lütuf çeşitlerinin dökümünün yapılması mümkün değildir ve böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi de söz konusu olamaz.

Nisa' 4:110

105- Muhakkak Biz sana Kitabı Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma. 106- Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 107- Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma. Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez. 108- İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar O’nun razı olmayacağı sözlerle geceleyin planlar kurarken O onlarla beraberdir. Allah yaptıklarını kuşatandır. 109- Hadi, şimdi siz bu dünya hayatında onları savundunuz diyelim, peki ya Kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak? Yahut onlara kim vekil olacak? 110- Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse Allah’ı Ğafûr ve Rahîm bulur. 111- Kim bir günah kazanırsa onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah Alîmdir, Hakîmdir. 112- Kim bir hata ya da günah kazanır sonra da onu bir suçsuzun üstüne atarsa, muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur. 113- Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmaya niyetlenmişlerdi. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiçbir zarar da veremezler. Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür. 105. Yüce Allah, kulu ve Rasûlüne Kitabı hak ile indirdiğini haber vermektedir. Yani bu Kitabı ona indirirken şeytanlar tarafından ona batıl herhangi bir şey iliştirilmesine karşı korunmuş olarak indirilmiştir. Bu Kitap hak ile inmiştir, muhtevası da haktır. Haberleri doğrudur, emir ve yasakları adaletin ta kendisidir:“Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir.”(el-En’am, 6/115) Yüce Allah Kitabı Kerîm’ini Rasûlüne insanlar arasında onunla hükmetsin diye indirdiğini de haber vermektedir. Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:“İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın, onlar da iyice düşünsünler diye sana da bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik.”(en-Nahl, 16/44) Buradaki âyet-i kerimenin anlaşmazlık ve uyuşmazlık hususlarında insanlar arasında hüküm verme hakkında, diğerinin (Nahl suresindeki ayetin) de usûlü ve fürûu ile dinin tamamının açıklanması hakkında olabileceği gibi her iki âyet-i kerimenin aynı anlamda olma ihtimali de vardır. Bu durumda bu âyet-i kerimede insanlar arasında hüküm vermek, hem birbirlerinin canlarına, namuslarına, mallarına vb. haklarına dair aralarında hükmetmeyi, hem de itikadi konularda ve diğer ahkam ile ilgili meselelerde hüküm vermeyi kapsar. Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyruğu, kendi arzuna göre hükmetmen için değil, aksine Allah’ın sana öğrettiği ve bildirdiği şekilde hükmetmen için, demektir. Bu da Yüce Allah’ın:“O, kendi hevâsından bir şey söylemez, o bildirilen bir vahiyden başkası değildir”(en-Necm, 53/3-4) buyruğuna benzemektedir. Bu buyruk, Peygamberin Yüce Allah’tan alıp tebliğ ettiği bütün ahkâm ve diğer hususlarda ismet sıfatına sahip olduğunun, ayrıca hüküm vermek için ilim ve adaletinin şart kılındığının delilidir. Bu da Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyurup: “Uygun gördüğün şekilde” diye buyurmamasından ve insanlar arasında hüküm vermeyi Kitabı bilme şartına bağlamasından anlaşılmaktadır Şanı Yüce Allah insanlar arasında adaleti ve dengeyi ihtiva edecek şekilde hüküm vermeyi emretmekle birlikte adaletin zıddı olan haksızlık ve zulmü de yasaklayarak: “Hainlerin savunucusu olma” buyurmaktadır. Yani sen, hak olmayan bir şeyi iddia etmek yahut da üzerindeki bir hakkı inkâr etmek sureti ile hainlik ettiğini bildiğin -ki ister bunu bilerek, ister zanna dayalı yapsın fark etmez- bir kimse adına mücadele verme, onu savunmaya kalkışma. Bu buyruk, batıl bir konuda davacı olmanın, dine dayalı anlaşmazlık konularında ve dünyevi haklarda haksız olan kimseye vekalet etmenin (onu savunmanın) haram kılındığına delildir. Ayrıca ayetin mefhumu haksız olduğu bilinmeyen kimse lehine vekâleten davacı olmanın caiz olduğunu göstermektedir. 106. “Allah’tan” eğer senden bunu gerektiren bir şey sadır olursa “mağfiret dile, şüphesiz Allah Ğafûrdur” yani kendisinden mağfiret dileyip tevbe ederek kendisine yönelen kimsenin günahlarını bağışlayandır. “Rahimdir.” Bundan sonra da mükâfat kazanıp, cezadan uzaklaşmasını sağlayacak salih amel işleme başarısını ihsan edendir. 107. “Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma” kendi nefislerinin aleyhine suç işleyen, zulmeden ve günaha sapanları savunma. Bu buyruk, günah işleyip de had ya da tazir gibi bir cezaya çarptırılan kimseleri savunmayı yasaklama anlamı içermektedir. Böyle bir kimsenin yaptığı hainliğin, yani işlediği suç, zulüm ve günahın ortadan kaldırılmaya çalışılması yahut da bu suç ve uygulanması gereken şer’î cezanın önlenmesi için savunmaya girişilmez. “Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez.” Yani hainliği ve günahları çok olan kimseleri sevmez. Sevgi söz konusu olmadığı takdirde onun zıddı söz konusu olur ki o da nefrettir. Bu buyruk, adeta az önceki yasağın bir gerekçesi gibidir. Daha sonra Yüce Allah bu gibi hainlerin şöyle olduğunu zikretmektedir: 108. “İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar, O’nun razı olmayacağı sözleri geceleyin konuşup düzenledikleri zaman O onlarla beraberdir.” Böyle davranmak imanın zayıflığından, yakinin eksikliğinden kaynaklanır. Bu gibi kimselerin insanlardan korkmaları, Allah korkusundan daha büyüktür. O bakımdan bunlar, helâl ve haram yollarla insanlar arasında rezil olmamanın çaresini bütün çabalarını ortaya koyarak arayıp bulmaya çalışırlar. Bununla beraber onlar büyük günahlar ile Allah’a karşı adeta savaşa girişmişler ve O’nun kendilerini görmesine, onlardan haberdar olmasına aldırış etmemektedirler. Hâlbuki bütün hallerinde, özellikle de O’nun razı olmadığı sözleri geceleyin aralarında gizlice söz konusu etmelerinde O, ilmi ile onlarla birliktedir. Suç işleyeni temize çıkarmak ve suçsuzun suç işlediğini ileri sürmek, bu konuda geceleyin kurdukları plan gereğince de uygulama yapsın diye Allah Rasûlünün yanına gitmek gibi hallerinde de O onlarla birliktedir. Onlar bu davranışları ile aynı anda birçok suçu bir arada işlemektedirler. Yerin ve göklerin Rabbi, onların gizlediklerine ve kalplerine muttali olan Allah’ın gözetimi altında olduklarını, hiç göz önünde bulundurmazlar. Bundan dolayı Yüce Allah bunları şu buyruğu ile tehdit etmektedir:“Allah yaptıklarını kuşatandır.” İlmi ile onların her şeylerini kuşatmıştır. Bununla birlikte onları cezalandırmakta acele etmeyerek onlara mühlet vermiştir. Tevbe etmelerini istemiştir. Büyük bir cezayı gerektiren günahları üzerinde ısrar etmekten onları sakındırmıştır. 109. Yani hadi bu dünya hayatında onlar adına mücadele verdiğinizi, onları savunduğunuzu kabul edelim ve sizin bu savunmanız sonucunda onların çekindikleri utancı ve rezil rüsvay olmayı insanlar nezdinde kısmen de olsa önlediniz diyelim. Peki, bunun onlara faydası ne olacak? Kıyamet gününde onlara karşı delilin ortaya konulacağı, dillerinin, ellerinin, ayaklarının dile gelip yaptıklarını söyleyerek tanıklık edeceği Kıyamet gününde Allah’a karşı onları kim savunacak? “O günde Allah onlara hak ettikleri cezalarını bütünü ile verecektir ve Allah’ın apaçık hakkın ta kendisi olduğunu da bileceklerdir”(en-Nur, 24/25) Peki gizliyi, ondan daha da gizli olanı bilene, inkârı mümkün olmayacak şekilde onlara karşı şahitleri getirip dikecek olana karşı onları kim savunacaktır? Bu âyet-i kerimede Allah’ın emirlerini terk etmeye yahut yasaklarını işlemeye götüren dünya menfaatleri ile âhirette elden kaçırılacak olan mükâfat yahut orada gerçekleşecek olan cezalar arasında bir karşılaştırma yapmak gerektiğine dikkat çekilmektedir. O bakımdan nefsi kendisine Allah’ın emrini terk etmesini emreden kişi nefsine şöyle demelidir: Ey nefis! Diyelim ki sen tembellik ve ihmalkârlık sonucu onun emrini terk ettin. Peki, bundan sağlayacağın fayda nedir? Ahiret mükâfatı ve ecrinden neler kaybettiğini biliyor musun? Bu terk dolayısı ile nasıl bir bedbahtlık, mahrumiyet, ziyan ve zarar ile karşı karşıya kalacağının farkında mısın? Aynı şekilde kişinin nefsi, canının arzuladığı haram isteklerini gerçekleştirmeye davet edecek olursa ona şöyle demelidir: Diyelim ki arzuladığını yaptın. Bunun lezzeti geçip gidecektir, son bulacaktır. Arkasından ise gamlar, kederler ve pişmanlıklar ardı arkasına gelecek, mükâfatı kaybetmiş olacak ve cezayı hak edeceksin ki o cezanın az bir bölümünü bile düşünmek, aklı başında olan kimseyi bu gibi isteklerinin arkasından gitmekten alıkoymaya yeter. Bu, kulun düşünmesi neticesinde sağlayacağı en büyük faydalardan biridir. Öz akıl, bunun böyle olmadığını iddia edenlerin aksine, gerçek akıl budur. Çünkü bunun aksini iddia eden kimse cahilliği ve zulmü dolayısı ile dünyevi lezzeti ve mevcut rahatı -doğuracağı sonuç ne olursa olsun- tercih etmeye kalkışır. Allah’tan yardım dileriz. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 110. Yani kim masiyet işlemek cesaretini gösterip günaha sapacak olursa sonra da Allah’tan -günahını ikrar etmek, bundan pişmanlık duymak, onu terk etmek ve bir daha o günaha dönmemeye karar vermek sureti ile- tam bir mağfiret dileğinde bulunacak olursa, işte vaadinden caymayan Yüce Allah, bunu yapan bir kimseye, mağfiretini ve rahmetini vaad etmektedir. Allah böyle birisinin işlediği günahını mağfiret eder ve bu günahın sebep olduğu eksiklik ve kusurunu izale eder, ona daha önce işlemiş olduğu salih amellerini tekrar iade ederek, ömrünün geri kalan bölümlerinde tevfikini ihsan eder. Bu günahını ilâhi tevfike engel kılmaz. Çünkü o günahı bağışlamıştır. Onu bağışladı mı da o günahın sebep olacağı hususları da bağışlamış olur. Şu bilinmelidir ki mutlak olarak “kötülük” işlemekten söz edilmesi halinde bu, küçüğü ile büyüğü ile bütün günahları kapsar. Kötülüğe “kötülük/السوء” adının verilmesi, ona verilecek ceza sebebi ile sahibinin üzülecek ve ondan hoşlanmayacak olmasından, bir de onun bizatihi iyi ve güzel olmayışından, kötü oluşundan dolayıdır. Aynı şekilde “nefse zulmetmek” de mutlak olarak zikredilecek olursa nefse hem şirk ile zulmetmeyi hem de bundan daha aşağıda olan diğer günahları kapsar. Ancak bunlardan birinin diğeri ile birlikte kullanılması halinde bunların her birisi kendine uygun şekilde açıklanıp tefsir edilir. Buna göre burada “kötülük” işlemek, insanların hoşuna gitmeyen zulüm ile tefsir edilir ki bu da onlara canlarında, mallarında, ırz, namus ve haysiyetlerinde zulmetmek demektir. “Nefse zulmetmek” ise kişinin kendisi ile Allah arasındaki zulüm ve masiyetlerle kendisine haksızlık etmesi şeklinde tefsir edilir. Nefse zulmetmenin “zulüm” diye adlandırılmasının sebebi ise nefsin, kulun onun üzerinde dilediği şekilde tasarrufta bulunacağı bir mülkü olmadığından dolayıdır. Aksine nefis, Yüce Allah’ın mülküdür. Allah, o nefsi kuluna emanet vermiştir ve ona nefsini -ilim ve amel ile- sırat-ı müstakime bağlı olmaya mecbur etmek sureti ile doğru yolda tutmasını emretmiştir. Bu nedenle o, nefsine emrolunduğu şeyleri öğretmeye çalışmalı ve gereken şekilde amel etmesini sağlamalıdır. Bunun dışındaki bir yola girmesi ise kişinin, nefsine zulüm ve hainlik etmesidir. Nefsini adaletin zıddı olan haksızlık ve zulüm yolunda yürütmesidir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 111. “Kim bir günah kazanırsa bunu ancak kendi aleyhine kazanmış olur.” Bu buyruk, küçük ya da büyük günaha sokan her hususu kapsar. Bir günah kazanan kişinin günahının dünyevi ve uhrevi cezası kendi aleyhinedir. Onu aşarak başkasına ulaşmaz. Nitekim Yüce Allah:“Günahkâr hiçbir nefis başkasının günahını yüklenmez”(el-En’am, 6/164) diye buyurmaktadır. Ancak günahlar açıkça işlenir de bunlara karşı gereken tepki gösterilmeyecek olursa bunların cezası genelleşir ve günahı başkalarını da kuşatır. Bu da bu âyet-i kerimenin ihtiva ettiği hükmün dışında değildir, zira farz olan şekliyle günaha tepki göstermeyi terk eden bir kimse de günah işlemiş olur. Bu ayette Yüce Allah’ın adalet ve hikmeti açıkça ortaya konmaktadır. Zira O, kimseyi başkasının günahı ile cezalandırmaz. Hiçbir kimseyi günahının gerektirdiği cezadan fazlası ile de cezalandırmaz. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Allah Alîmdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Yani kamil ilim yalnız O’nundur, eksiksiz hikmet de O’nundur. İlim ve hikmetinin bir gereği olarak O günahı da bilir, günahın kim tarafından işlendiğini de bilir, onu işlemeye iten sebebi de bilir, o günahı işlemenin gerektirdiği cezayı da bilir, günahkârın durumunu da bilir. Şayet o, bu günahı kötülüğü emreden nefsinin baskısı altında işlemiş ve çoğu zamanlarda Rabbine yönelen bir kimse ise o, Allah’tan mağfiret dileyecek olursa Allah onu tevbeye muvaffak kılar. Şâyet Rabbinin kendisini gözetmekte olduğunu bilip bunu hafife alarak ve O’nun vereceği cezayı küçümseyerek haramları işleme cüretini göstermiş ise o, mağfirete nail olmaktan da tevbe için tevfike mazhar olmaktan da uzaktır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 112. “Kim bir hata” büyük bir günah “ya da” bundan daha aşağı olan küçük bir “günah kazanır sonra da onu” bizatihi günahkâr olsa bile o günahı işlememiş olan “bir suçsuzun üstüne atarsa” bu günahı işledi diye onu itham ederse “muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.” Yani böyle bir kimse suçsuza iftira etmiş ve açıkça günah olan bir vebali yüklenmiş olur. Bu buyruk, böyle bir davranışın büyük ve kişiyi helâk edici günahlardan olduğunun delilidir. Çünkü böyle bir davranış birden çok kötülüğü bir arada işlemek demektir: Büyük ve küçük günahı kazanmak, sonra bunu işlememiş kimseye “işledi” diye iftirada bulunmak, arkasından kendisini temize çıkarıp suçsuzu itham etmek sureti ile oldukça ağır ve çirkin yalanlar söylemek. Ayrıca bunun sonucunda söz konusu olacak dünyevi ceza asıl uygulanması gereken kimseye uygulanmayıp bunu hak etmemiş kimseye uygulanacak, daha sonra buna bağlı olarak insanlar da suçsuz hakkında ileri geri konuşacaklar... ve buna benzer daha pek çok kötülük söz konusu olur ki Yüce Allah’tan bu gibi fesatlardan ve her türlü kötülükten esenlik dileriz. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlünü saptırmak isteyen kimselere karşı onu koruması ve muhafaza etmesi lütfunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 113. “Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmayı niyetlenmişlerdi.” Bu âyet-i kerimelerin nüzul sebebi müfessirlerin naklettiklerine göre şudur: Bir hane halkı Medine’de hırsızlık yaptı. Onların hırsızlık yaptıkları ortaya çıkınca rezil rüsvay olmaktan korktular. Çaldıkları şeyi alıp bu işle hiçbir ilgisi bulunmayan birisinin evine bıraktılar. Hırsızlık yapan kişi yakınlarından yardım isteyerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gidip herkesin gözü önünde kendisinin bu işten uzak olduğunu ilan etmesini sağlamalarını istedi. Bunlar da gidip: Bizim adamımız, hırsızlık yapmamıştır, hırsızlık yapan kişi çalıntı olan mal evinde bulunan şahıstır, dediler. Hâlbuki o kişi suçsuzdu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de asıl hırsızlık yapan kişinin suçsuz olduğunu ilan edecek oldu. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerimeleri bu olayı açıklığa kavuşturmak, Rasûlünü de hainler adına davada bulunmaktan sakındırmak üzere indirdi. Çünkü haksız bir kimsenin savunulması sapıklıktandır. Sapıklık da iki türlüdür. Bilgide sapıklık ki bu hakkı bilmemektir, diğeri ise amelde sapıklıktır ki bu da olmaması gereken işi yapmaktır. Allah, Rasûlünü amellerdeki sapıklıktan koruduğu gibi, bu türdeki bir bilgi sapıklığından da muhafaza buyurmuştur. Ayrıca onların hile ve tuzaklarının, hile ve tuzak kuran herkesin durumunda olduğu gibi kendi başlarına döneceğini haber vererek:“Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar” buyurmuştur. Çünkü bu hile ve tuzaklar ile maksatlarına ulaşamamışlardır. Onlar ancak ziyan ve mahrumiyet, günah ve hüsran elde edebildiler. İşte bu, Allah’ın Rasûlüne büyük bir nimetidir ki bu nimet, hem olması gerekeni yapma muvaffakiyeti demek olan hayırlı amel nimetini, hem de haram olan her bir işten korunması nimetini ihtiva etmektedir. Daha sonra Yüce Allah Peygamberine ilim nimetini ihsan ettiğini söz konusu ederek:“Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş…” buyurmaktadır. Yani O, senin üzerine bu Kur’ân-ı Azim’i ve içinde her bir şeyin açıklaması bulunan, öncekilerin ve sonrakilerin bilgisi olan Zikr-i Hakim’i indirmiştir. Buradaki Hikmet, ya sünneti seniyyedir ki selef-i salihinden bazı kimseler bu konuda şöyle demişlerdir:“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’ân-ı Kerîm indirildiği gibi sünnet de indirilirdi.” Yahut da hikmet; şeriatın hükümlerini bilmekten ayrı olarak, bunların sırlarının bilmek, her bir şeyi yerli yerine koymak ve her bir şeyi kendisine uygun olan sırada yerleştirmek demektir. “ve sana bilmediklerini öğretmiştir.” Bu da Yüce Allah’ın Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e bütün öğrettiklerini kapsamaktadır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, peygamberlikten önce Yüce Allah’ın şu buyruklarında ifade ettiği gibi idi:“Kitabın da imanın da ne olduğunu bilmezdin.”(eş-Şura, 42/52); “Şaşkınken seni doğru yola iletmedi mi?”(ed-Duhâ, 93/7) Daha sonra Yüce Allah ona vahyini indirdi, ona öğretti ve o, öyle bir kemal noktasına ulaştı ki öncekiler için de sonrakiler için de erişilmesi mümkün olmayacak ilmi bir makama yükseldi. O bakımdan kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en bilgini ve bütün yaratıklar arasında kemal sıfatlarını kendisinde en çok toplayan ve kemalin en ileri derecesine ulaşan o olmuştur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:“Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür” buyurmaktadır. Allah’ın, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerindeki lütfu, bütün yaratıklar üzerindeki lütfundan daha büyüktür. Allah’ın ona ihsan ettiği lütuf çeşitlerinin dökümünün yapılması mümkün değildir ve böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi de söz konusu olamaz.

Nisa' 4:111

105- Muhakkak Biz sana Kitabı Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma. 106- Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 107- Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma. Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez. 108- İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar O’nun razı olmayacağı sözlerle geceleyin planlar kurarken O onlarla beraberdir. Allah yaptıklarını kuşatandır. 109- Hadi, şimdi siz bu dünya hayatında onları savundunuz diyelim, peki ya Kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak? Yahut onlara kim vekil olacak? 110- Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse Allah’ı Ğafûr ve Rahîm bulur. 111- Kim bir günah kazanırsa onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah Alîmdir, Hakîmdir. 112- Kim bir hata ya da günah kazanır sonra da onu bir suçsuzun üstüne atarsa, muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur. 113- Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmaya niyetlenmişlerdi. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiçbir zarar da veremezler. Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür. 105. Yüce Allah, kulu ve Rasûlüne Kitabı hak ile indirdiğini haber vermektedir. Yani bu Kitabı ona indirirken şeytanlar tarafından ona batıl herhangi bir şey iliştirilmesine karşı korunmuş olarak indirilmiştir. Bu Kitap hak ile inmiştir, muhtevası da haktır. Haberleri doğrudur, emir ve yasakları adaletin ta kendisidir:“Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir.”(el-En’am, 6/115) Yüce Allah Kitabı Kerîm’ini Rasûlüne insanlar arasında onunla hükmetsin diye indirdiğini de haber vermektedir. Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:“İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın, onlar da iyice düşünsünler diye sana da bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik.”(en-Nahl, 16/44) Buradaki âyet-i kerimenin anlaşmazlık ve uyuşmazlık hususlarında insanlar arasında hüküm verme hakkında, diğerinin (Nahl suresindeki ayetin) de usûlü ve fürûu ile dinin tamamının açıklanması hakkında olabileceği gibi her iki âyet-i kerimenin aynı anlamda olma ihtimali de vardır. Bu durumda bu âyet-i kerimede insanlar arasında hüküm vermek, hem birbirlerinin canlarına, namuslarına, mallarına vb. haklarına dair aralarında hükmetmeyi, hem de itikadi konularda ve diğer ahkam ile ilgili meselelerde hüküm vermeyi kapsar. Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyruğu, kendi arzuna göre hükmetmen için değil, aksine Allah’ın sana öğrettiği ve bildirdiği şekilde hükmetmen için, demektir. Bu da Yüce Allah’ın:“O, kendi hevâsından bir şey söylemez, o bildirilen bir vahiyden başkası değildir”(en-Necm, 53/3-4) buyruğuna benzemektedir. Bu buyruk, Peygamberin Yüce Allah’tan alıp tebliğ ettiği bütün ahkâm ve diğer hususlarda ismet sıfatına sahip olduğunun, ayrıca hüküm vermek için ilim ve adaletinin şart kılındığının delilidir. Bu da Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyurup: “Uygun gördüğün şekilde” diye buyurmamasından ve insanlar arasında hüküm vermeyi Kitabı bilme şartına bağlamasından anlaşılmaktadır Şanı Yüce Allah insanlar arasında adaleti ve dengeyi ihtiva edecek şekilde hüküm vermeyi emretmekle birlikte adaletin zıddı olan haksızlık ve zulmü de yasaklayarak: “Hainlerin savunucusu olma” buyurmaktadır. Yani sen, hak olmayan bir şeyi iddia etmek yahut da üzerindeki bir hakkı inkâr etmek sureti ile hainlik ettiğini bildiğin -ki ister bunu bilerek, ister zanna dayalı yapsın fark etmez- bir kimse adına mücadele verme, onu savunmaya kalkışma. Bu buyruk, batıl bir konuda davacı olmanın, dine dayalı anlaşmazlık konularında ve dünyevi haklarda haksız olan kimseye vekalet etmenin (onu savunmanın) haram kılındığına delildir. Ayrıca ayetin mefhumu haksız olduğu bilinmeyen kimse lehine vekâleten davacı olmanın caiz olduğunu göstermektedir. 106. “Allah’tan” eğer senden bunu gerektiren bir şey sadır olursa “mağfiret dile, şüphesiz Allah Ğafûrdur” yani kendisinden mağfiret dileyip tevbe ederek kendisine yönelen kimsenin günahlarını bağışlayandır. “Rahimdir.” Bundan sonra da mükâfat kazanıp, cezadan uzaklaşmasını sağlayacak salih amel işleme başarısını ihsan edendir. 107. “Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma” kendi nefislerinin aleyhine suç işleyen, zulmeden ve günaha sapanları savunma. Bu buyruk, günah işleyip de had ya da tazir gibi bir cezaya çarptırılan kimseleri savunmayı yasaklama anlamı içermektedir. Böyle bir kimsenin yaptığı hainliğin, yani işlediği suç, zulüm ve günahın ortadan kaldırılmaya çalışılması yahut da bu suç ve uygulanması gereken şer’î cezanın önlenmesi için savunmaya girişilmez. “Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez.” Yani hainliği ve günahları çok olan kimseleri sevmez. Sevgi söz konusu olmadığı takdirde onun zıddı söz konusu olur ki o da nefrettir. Bu buyruk, adeta az önceki yasağın bir gerekçesi gibidir. Daha sonra Yüce Allah bu gibi hainlerin şöyle olduğunu zikretmektedir: 108. “İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar, O’nun razı olmayacağı sözleri geceleyin konuşup düzenledikleri zaman O onlarla beraberdir.” Böyle davranmak imanın zayıflığından, yakinin eksikliğinden kaynaklanır. Bu gibi kimselerin insanlardan korkmaları, Allah korkusundan daha büyüktür. O bakımdan bunlar, helâl ve haram yollarla insanlar arasında rezil olmamanın çaresini bütün çabalarını ortaya koyarak arayıp bulmaya çalışırlar. Bununla beraber onlar büyük günahlar ile Allah’a karşı adeta savaşa girişmişler ve O’nun kendilerini görmesine, onlardan haberdar olmasına aldırış etmemektedirler. Hâlbuki bütün hallerinde, özellikle de O’nun razı olmadığı sözleri geceleyin aralarında gizlice söz konusu etmelerinde O, ilmi ile onlarla birliktedir. Suç işleyeni temize çıkarmak ve suçsuzun suç işlediğini ileri sürmek, bu konuda geceleyin kurdukları plan gereğince de uygulama yapsın diye Allah Rasûlünün yanına gitmek gibi hallerinde de O onlarla birliktedir. Onlar bu davranışları ile aynı anda birçok suçu bir arada işlemektedirler. Yerin ve göklerin Rabbi, onların gizlediklerine ve kalplerine muttali olan Allah’ın gözetimi altında olduklarını, hiç göz önünde bulundurmazlar. Bundan dolayı Yüce Allah bunları şu buyruğu ile tehdit etmektedir:“Allah yaptıklarını kuşatandır.” İlmi ile onların her şeylerini kuşatmıştır. Bununla birlikte onları cezalandırmakta acele etmeyerek onlara mühlet vermiştir. Tevbe etmelerini istemiştir. Büyük bir cezayı gerektiren günahları üzerinde ısrar etmekten onları sakındırmıştır. 109. Yani hadi bu dünya hayatında onlar adına mücadele verdiğinizi, onları savunduğunuzu kabul edelim ve sizin bu savunmanız sonucunda onların çekindikleri utancı ve rezil rüsvay olmayı insanlar nezdinde kısmen de olsa önlediniz diyelim. Peki, bunun onlara faydası ne olacak? Kıyamet gününde onlara karşı delilin ortaya konulacağı, dillerinin, ellerinin, ayaklarının dile gelip yaptıklarını söyleyerek tanıklık edeceği Kıyamet gününde Allah’a karşı onları kim savunacak? “O günde Allah onlara hak ettikleri cezalarını bütünü ile verecektir ve Allah’ın apaçık hakkın ta kendisi olduğunu da bileceklerdir”(en-Nur, 24/25) Peki gizliyi, ondan daha da gizli olanı bilene, inkârı mümkün olmayacak şekilde onlara karşı şahitleri getirip dikecek olana karşı onları kim savunacaktır? Bu âyet-i kerimede Allah’ın emirlerini terk etmeye yahut yasaklarını işlemeye götüren dünya menfaatleri ile âhirette elden kaçırılacak olan mükâfat yahut orada gerçekleşecek olan cezalar arasında bir karşılaştırma yapmak gerektiğine dikkat çekilmektedir. O bakımdan nefsi kendisine Allah’ın emrini terk etmesini emreden kişi nefsine şöyle demelidir: Ey nefis! Diyelim ki sen tembellik ve ihmalkârlık sonucu onun emrini terk ettin. Peki, bundan sağlayacağın fayda nedir? Ahiret mükâfatı ve ecrinden neler kaybettiğini biliyor musun? Bu terk dolayısı ile nasıl bir bedbahtlık, mahrumiyet, ziyan ve zarar ile karşı karşıya kalacağının farkında mısın? Aynı şekilde kişinin nefsi, canının arzuladığı haram isteklerini gerçekleştirmeye davet edecek olursa ona şöyle demelidir: Diyelim ki arzuladığını yaptın. Bunun lezzeti geçip gidecektir, son bulacaktır. Arkasından ise gamlar, kederler ve pişmanlıklar ardı arkasına gelecek, mükâfatı kaybetmiş olacak ve cezayı hak edeceksin ki o cezanın az bir bölümünü bile düşünmek, aklı başında olan kimseyi bu gibi isteklerinin arkasından gitmekten alıkoymaya yeter. Bu, kulun düşünmesi neticesinde sağlayacağı en büyük faydalardan biridir. Öz akıl, bunun böyle olmadığını iddia edenlerin aksine, gerçek akıl budur. Çünkü bunun aksini iddia eden kimse cahilliği ve zulmü dolayısı ile dünyevi lezzeti ve mevcut rahatı -doğuracağı sonuç ne olursa olsun- tercih etmeye kalkışır. Allah’tan yardım dileriz. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 110. Yani kim masiyet işlemek cesaretini gösterip günaha sapacak olursa sonra da Allah’tan -günahını ikrar etmek, bundan pişmanlık duymak, onu terk etmek ve bir daha o günaha dönmemeye karar vermek sureti ile- tam bir mağfiret dileğinde bulunacak olursa, işte vaadinden caymayan Yüce Allah, bunu yapan bir kimseye, mağfiretini ve rahmetini vaad etmektedir. Allah böyle birisinin işlediği günahını mağfiret eder ve bu günahın sebep olduğu eksiklik ve kusurunu izale eder, ona daha önce işlemiş olduğu salih amellerini tekrar iade ederek, ömrünün geri kalan bölümlerinde tevfikini ihsan eder. Bu günahını ilâhi tevfike engel kılmaz. Çünkü o günahı bağışlamıştır. Onu bağışladı mı da o günahın sebep olacağı hususları da bağışlamış olur. Şu bilinmelidir ki mutlak olarak “kötülük” işlemekten söz edilmesi halinde bu, küçüğü ile büyüğü ile bütün günahları kapsar. Kötülüğe “kötülük/السوء” adının verilmesi, ona verilecek ceza sebebi ile sahibinin üzülecek ve ondan hoşlanmayacak olmasından, bir de onun bizatihi iyi ve güzel olmayışından, kötü oluşundan dolayıdır. Aynı şekilde “nefse zulmetmek” de mutlak olarak zikredilecek olursa nefse hem şirk ile zulmetmeyi hem de bundan daha aşağıda olan diğer günahları kapsar. Ancak bunlardan birinin diğeri ile birlikte kullanılması halinde bunların her birisi kendine uygun şekilde açıklanıp tefsir edilir. Buna göre burada “kötülük” işlemek, insanların hoşuna gitmeyen zulüm ile tefsir edilir ki bu da onlara canlarında, mallarında, ırz, namus ve haysiyetlerinde zulmetmek demektir. “Nefse zulmetmek” ise kişinin kendisi ile Allah arasındaki zulüm ve masiyetlerle kendisine haksızlık etmesi şeklinde tefsir edilir. Nefse zulmetmenin “zulüm” diye adlandırılmasının sebebi ise nefsin, kulun onun üzerinde dilediği şekilde tasarrufta bulunacağı bir mülkü olmadığından dolayıdır. Aksine nefis, Yüce Allah’ın mülküdür. Allah, o nefsi kuluna emanet vermiştir ve ona nefsini -ilim ve amel ile- sırat-ı müstakime bağlı olmaya mecbur etmek sureti ile doğru yolda tutmasını emretmiştir. Bu nedenle o, nefsine emrolunduğu şeyleri öğretmeye çalışmalı ve gereken şekilde amel etmesini sağlamalıdır. Bunun dışındaki bir yola girmesi ise kişinin, nefsine zulüm ve hainlik etmesidir. Nefsini adaletin zıddı olan haksızlık ve zulüm yolunda yürütmesidir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 111. “Kim bir günah kazanırsa bunu ancak kendi aleyhine kazanmış olur.” Bu buyruk, küçük ya da büyük günaha sokan her hususu kapsar. Bir günah kazanan kişinin günahının dünyevi ve uhrevi cezası kendi aleyhinedir. Onu aşarak başkasına ulaşmaz. Nitekim Yüce Allah:“Günahkâr hiçbir nefis başkasının günahını yüklenmez”(el-En’am, 6/164) diye buyurmaktadır. Ancak günahlar açıkça işlenir de bunlara karşı gereken tepki gösterilmeyecek olursa bunların cezası genelleşir ve günahı başkalarını da kuşatır. Bu da bu âyet-i kerimenin ihtiva ettiği hükmün dışında değildir, zira farz olan şekliyle günaha tepki göstermeyi terk eden bir kimse de günah işlemiş olur. Bu ayette Yüce Allah’ın adalet ve hikmeti açıkça ortaya konmaktadır. Zira O, kimseyi başkasının günahı ile cezalandırmaz. Hiçbir kimseyi günahının gerektirdiği cezadan fazlası ile de cezalandırmaz. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Allah Alîmdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Yani kamil ilim yalnız O’nundur, eksiksiz hikmet de O’nundur. İlim ve hikmetinin bir gereği olarak O günahı da bilir, günahın kim tarafından işlendiğini de bilir, onu işlemeye iten sebebi de bilir, o günahı işlemenin gerektirdiği cezayı da bilir, günahkârın durumunu da bilir. Şayet o, bu günahı kötülüğü emreden nefsinin baskısı altında işlemiş ve çoğu zamanlarda Rabbine yönelen bir kimse ise o, Allah’tan mağfiret dileyecek olursa Allah onu tevbeye muvaffak kılar. Şâyet Rabbinin kendisini gözetmekte olduğunu bilip bunu hafife alarak ve O’nun vereceği cezayı küçümseyerek haramları işleme cüretini göstermiş ise o, mağfirete nail olmaktan da tevbe için tevfike mazhar olmaktan da uzaktır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 112. “Kim bir hata” büyük bir günah “ya da” bundan daha aşağı olan küçük bir “günah kazanır sonra da onu” bizatihi günahkâr olsa bile o günahı işlememiş olan “bir suçsuzun üstüne atarsa” bu günahı işledi diye onu itham ederse “muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.” Yani böyle bir kimse suçsuza iftira etmiş ve açıkça günah olan bir vebali yüklenmiş olur. Bu buyruk, böyle bir davranışın büyük ve kişiyi helâk edici günahlardan olduğunun delilidir. Çünkü böyle bir davranış birden çok kötülüğü bir arada işlemek demektir: Büyük ve küçük günahı kazanmak, sonra bunu işlememiş kimseye “işledi” diye iftirada bulunmak, arkasından kendisini temize çıkarıp suçsuzu itham etmek sureti ile oldukça ağır ve çirkin yalanlar söylemek. Ayrıca bunun sonucunda söz konusu olacak dünyevi ceza asıl uygulanması gereken kimseye uygulanmayıp bunu hak etmemiş kimseye uygulanacak, daha sonra buna bağlı olarak insanlar da suçsuz hakkında ileri geri konuşacaklar... ve buna benzer daha pek çok kötülük söz konusu olur ki Yüce Allah’tan bu gibi fesatlardan ve her türlü kötülükten esenlik dileriz. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlünü saptırmak isteyen kimselere karşı onu koruması ve muhafaza etmesi lütfunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 113. “Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmayı niyetlenmişlerdi.” Bu âyet-i kerimelerin nüzul sebebi müfessirlerin naklettiklerine göre şudur: Bir hane halkı Medine’de hırsızlık yaptı. Onların hırsızlık yaptıkları ortaya çıkınca rezil rüsvay olmaktan korktular. Çaldıkları şeyi alıp bu işle hiçbir ilgisi bulunmayan birisinin evine bıraktılar. Hırsızlık yapan kişi yakınlarından yardım isteyerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gidip herkesin gözü önünde kendisinin bu işten uzak olduğunu ilan etmesini sağlamalarını istedi. Bunlar da gidip: Bizim adamımız, hırsızlık yapmamıştır, hırsızlık yapan kişi çalıntı olan mal evinde bulunan şahıstır, dediler. Hâlbuki o kişi suçsuzdu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de asıl hırsızlık yapan kişinin suçsuz olduğunu ilan edecek oldu. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerimeleri bu olayı açıklığa kavuşturmak, Rasûlünü de hainler adına davada bulunmaktan sakındırmak üzere indirdi. Çünkü haksız bir kimsenin savunulması sapıklıktandır. Sapıklık da iki türlüdür. Bilgide sapıklık ki bu hakkı bilmemektir, diğeri ise amelde sapıklıktır ki bu da olmaması gereken işi yapmaktır. Allah, Rasûlünü amellerdeki sapıklıktan koruduğu gibi, bu türdeki bir bilgi sapıklığından da muhafaza buyurmuştur. Ayrıca onların hile ve tuzaklarının, hile ve tuzak kuran herkesin durumunda olduğu gibi kendi başlarına döneceğini haber vererek:“Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar” buyurmuştur. Çünkü bu hile ve tuzaklar ile maksatlarına ulaşamamışlardır. Onlar ancak ziyan ve mahrumiyet, günah ve hüsran elde edebildiler. İşte bu, Allah’ın Rasûlüne büyük bir nimetidir ki bu nimet, hem olması gerekeni yapma muvaffakiyeti demek olan hayırlı amel nimetini, hem de haram olan her bir işten korunması nimetini ihtiva etmektedir. Daha sonra Yüce Allah Peygamberine ilim nimetini ihsan ettiğini söz konusu ederek:“Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş…” buyurmaktadır. Yani O, senin üzerine bu Kur’ân-ı Azim’i ve içinde her bir şeyin açıklaması bulunan, öncekilerin ve sonrakilerin bilgisi olan Zikr-i Hakim’i indirmiştir. Buradaki Hikmet, ya sünneti seniyyedir ki selef-i salihinden bazı kimseler bu konuda şöyle demişlerdir:“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’ân-ı Kerîm indirildiği gibi sünnet de indirilirdi.” Yahut da hikmet; şeriatın hükümlerini bilmekten ayrı olarak, bunların sırlarının bilmek, her bir şeyi yerli yerine koymak ve her bir şeyi kendisine uygun olan sırada yerleştirmek demektir. “ve sana bilmediklerini öğretmiştir.” Bu da Yüce Allah’ın Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e bütün öğrettiklerini kapsamaktadır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, peygamberlikten önce Yüce Allah’ın şu buyruklarında ifade ettiği gibi idi:“Kitabın da imanın da ne olduğunu bilmezdin.”(eş-Şura, 42/52); “Şaşkınken seni doğru yola iletmedi mi?”(ed-Duhâ, 93/7) Daha sonra Yüce Allah ona vahyini indirdi, ona öğretti ve o, öyle bir kemal noktasına ulaştı ki öncekiler için de sonrakiler için de erişilmesi mümkün olmayacak ilmi bir makama yükseldi. O bakımdan kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en bilgini ve bütün yaratıklar arasında kemal sıfatlarını kendisinde en çok toplayan ve kemalin en ileri derecesine ulaşan o olmuştur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:“Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür” buyurmaktadır. Allah’ın, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerindeki lütfu, bütün yaratıklar üzerindeki lütfundan daha büyüktür. Allah’ın ona ihsan ettiği lütuf çeşitlerinin dökümünün yapılması mümkün değildir ve böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi de söz konusu olamaz.

Nisa' 4:112

105- Muhakkak Biz sana Kitabı Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma. 106- Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 107- Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma. Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez. 108- İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar O’nun razı olmayacağı sözlerle geceleyin planlar kurarken O onlarla beraberdir. Allah yaptıklarını kuşatandır. 109- Hadi, şimdi siz bu dünya hayatında onları savundunuz diyelim, peki ya Kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak? Yahut onlara kim vekil olacak? 110- Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse Allah’ı Ğafûr ve Rahîm bulur. 111- Kim bir günah kazanırsa onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah Alîmdir, Hakîmdir. 112- Kim bir hata ya da günah kazanır sonra da onu bir suçsuzun üstüne atarsa, muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur. 113- Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmaya niyetlenmişlerdi. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiçbir zarar da veremezler. Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür. 105. Yüce Allah, kulu ve Rasûlüne Kitabı hak ile indirdiğini haber vermektedir. Yani bu Kitabı ona indirirken şeytanlar tarafından ona batıl herhangi bir şey iliştirilmesine karşı korunmuş olarak indirilmiştir. Bu Kitap hak ile inmiştir, muhtevası da haktır. Haberleri doğrudur, emir ve yasakları adaletin ta kendisidir:“Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir.”(el-En’am, 6/115) Yüce Allah Kitabı Kerîm’ini Rasûlüne insanlar arasında onunla hükmetsin diye indirdiğini de haber vermektedir. Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:“İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın, onlar da iyice düşünsünler diye sana da bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik.”(en-Nahl, 16/44) Buradaki âyet-i kerimenin anlaşmazlık ve uyuşmazlık hususlarında insanlar arasında hüküm verme hakkında, diğerinin (Nahl suresindeki ayetin) de usûlü ve fürûu ile dinin tamamının açıklanması hakkında olabileceği gibi her iki âyet-i kerimenin aynı anlamda olma ihtimali de vardır. Bu durumda bu âyet-i kerimede insanlar arasında hüküm vermek, hem birbirlerinin canlarına, namuslarına, mallarına vb. haklarına dair aralarında hükmetmeyi, hem de itikadi konularda ve diğer ahkam ile ilgili meselelerde hüküm vermeyi kapsar. Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyruğu, kendi arzuna göre hükmetmen için değil, aksine Allah’ın sana öğrettiği ve bildirdiği şekilde hükmetmen için, demektir. Bu da Yüce Allah’ın:“O, kendi hevâsından bir şey söylemez, o bildirilen bir vahiyden başkası değildir”(en-Necm, 53/3-4) buyruğuna benzemektedir. Bu buyruk, Peygamberin Yüce Allah’tan alıp tebliğ ettiği bütün ahkâm ve diğer hususlarda ismet sıfatına sahip olduğunun, ayrıca hüküm vermek için ilim ve adaletinin şart kılındığının delilidir. Bu da Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyurup: “Uygun gördüğün şekilde” diye buyurmamasından ve insanlar arasında hüküm vermeyi Kitabı bilme şartına bağlamasından anlaşılmaktadır Şanı Yüce Allah insanlar arasında adaleti ve dengeyi ihtiva edecek şekilde hüküm vermeyi emretmekle birlikte adaletin zıddı olan haksızlık ve zulmü de yasaklayarak: “Hainlerin savunucusu olma” buyurmaktadır. Yani sen, hak olmayan bir şeyi iddia etmek yahut da üzerindeki bir hakkı inkâr etmek sureti ile hainlik ettiğini bildiğin -ki ister bunu bilerek, ister zanna dayalı yapsın fark etmez- bir kimse adına mücadele verme, onu savunmaya kalkışma. Bu buyruk, batıl bir konuda davacı olmanın, dine dayalı anlaşmazlık konularında ve dünyevi haklarda haksız olan kimseye vekalet etmenin (onu savunmanın) haram kılındığına delildir. Ayrıca ayetin mefhumu haksız olduğu bilinmeyen kimse lehine vekâleten davacı olmanın caiz olduğunu göstermektedir. 106. “Allah’tan” eğer senden bunu gerektiren bir şey sadır olursa “mağfiret dile, şüphesiz Allah Ğafûrdur” yani kendisinden mağfiret dileyip tevbe ederek kendisine yönelen kimsenin günahlarını bağışlayandır. “Rahimdir.” Bundan sonra da mükâfat kazanıp, cezadan uzaklaşmasını sağlayacak salih amel işleme başarısını ihsan edendir. 107. “Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma” kendi nefislerinin aleyhine suç işleyen, zulmeden ve günaha sapanları savunma. Bu buyruk, günah işleyip de had ya da tazir gibi bir cezaya çarptırılan kimseleri savunmayı yasaklama anlamı içermektedir. Böyle bir kimsenin yaptığı hainliğin, yani işlediği suç, zulüm ve günahın ortadan kaldırılmaya çalışılması yahut da bu suç ve uygulanması gereken şer’î cezanın önlenmesi için savunmaya girişilmez. “Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez.” Yani hainliği ve günahları çok olan kimseleri sevmez. Sevgi söz konusu olmadığı takdirde onun zıddı söz konusu olur ki o da nefrettir. Bu buyruk, adeta az önceki yasağın bir gerekçesi gibidir. Daha sonra Yüce Allah bu gibi hainlerin şöyle olduğunu zikretmektedir: 108. “İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar, O’nun razı olmayacağı sözleri geceleyin konuşup düzenledikleri zaman O onlarla beraberdir.” Böyle davranmak imanın zayıflığından, yakinin eksikliğinden kaynaklanır. Bu gibi kimselerin insanlardan korkmaları, Allah korkusundan daha büyüktür. O bakımdan bunlar, helâl ve haram yollarla insanlar arasında rezil olmamanın çaresini bütün çabalarını ortaya koyarak arayıp bulmaya çalışırlar. Bununla beraber onlar büyük günahlar ile Allah’a karşı adeta savaşa girişmişler ve O’nun kendilerini görmesine, onlardan haberdar olmasına aldırış etmemektedirler. Hâlbuki bütün hallerinde, özellikle de O’nun razı olmadığı sözleri geceleyin aralarında gizlice söz konusu etmelerinde O, ilmi ile onlarla birliktedir. Suç işleyeni temize çıkarmak ve suçsuzun suç işlediğini ileri sürmek, bu konuda geceleyin kurdukları plan gereğince de uygulama yapsın diye Allah Rasûlünün yanına gitmek gibi hallerinde de O onlarla birliktedir. Onlar bu davranışları ile aynı anda birçok suçu bir arada işlemektedirler. Yerin ve göklerin Rabbi, onların gizlediklerine ve kalplerine muttali olan Allah’ın gözetimi altında olduklarını, hiç göz önünde bulundurmazlar. Bundan dolayı Yüce Allah bunları şu buyruğu ile tehdit etmektedir:“Allah yaptıklarını kuşatandır.” İlmi ile onların her şeylerini kuşatmıştır. Bununla birlikte onları cezalandırmakta acele etmeyerek onlara mühlet vermiştir. Tevbe etmelerini istemiştir. Büyük bir cezayı gerektiren günahları üzerinde ısrar etmekten onları sakındırmıştır. 109. Yani hadi bu dünya hayatında onlar adına mücadele verdiğinizi, onları savunduğunuzu kabul edelim ve sizin bu savunmanız sonucunda onların çekindikleri utancı ve rezil rüsvay olmayı insanlar nezdinde kısmen de olsa önlediniz diyelim. Peki, bunun onlara faydası ne olacak? Kıyamet gününde onlara karşı delilin ortaya konulacağı, dillerinin, ellerinin, ayaklarının dile gelip yaptıklarını söyleyerek tanıklık edeceği Kıyamet gününde Allah’a karşı onları kim savunacak? “O günde Allah onlara hak ettikleri cezalarını bütünü ile verecektir ve Allah’ın apaçık hakkın ta kendisi olduğunu da bileceklerdir”(en-Nur, 24/25) Peki gizliyi, ondan daha da gizli olanı bilene, inkârı mümkün olmayacak şekilde onlara karşı şahitleri getirip dikecek olana karşı onları kim savunacaktır? Bu âyet-i kerimede Allah’ın emirlerini terk etmeye yahut yasaklarını işlemeye götüren dünya menfaatleri ile âhirette elden kaçırılacak olan mükâfat yahut orada gerçekleşecek olan cezalar arasında bir karşılaştırma yapmak gerektiğine dikkat çekilmektedir. O bakımdan nefsi kendisine Allah’ın emrini terk etmesini emreden kişi nefsine şöyle demelidir: Ey nefis! Diyelim ki sen tembellik ve ihmalkârlık sonucu onun emrini terk ettin. Peki, bundan sağlayacağın fayda nedir? Ahiret mükâfatı ve ecrinden neler kaybettiğini biliyor musun? Bu terk dolayısı ile nasıl bir bedbahtlık, mahrumiyet, ziyan ve zarar ile karşı karşıya kalacağının farkında mısın? Aynı şekilde kişinin nefsi, canının arzuladığı haram isteklerini gerçekleştirmeye davet edecek olursa ona şöyle demelidir: Diyelim ki arzuladığını yaptın. Bunun lezzeti geçip gidecektir, son bulacaktır. Arkasından ise gamlar, kederler ve pişmanlıklar ardı arkasına gelecek, mükâfatı kaybetmiş olacak ve cezayı hak edeceksin ki o cezanın az bir bölümünü bile düşünmek, aklı başında olan kimseyi bu gibi isteklerinin arkasından gitmekten alıkoymaya yeter. Bu, kulun düşünmesi neticesinde sağlayacağı en büyük faydalardan biridir. Öz akıl, bunun böyle olmadığını iddia edenlerin aksine, gerçek akıl budur. Çünkü bunun aksini iddia eden kimse cahilliği ve zulmü dolayısı ile dünyevi lezzeti ve mevcut rahatı -doğuracağı sonuç ne olursa olsun- tercih etmeye kalkışır. Allah’tan yardım dileriz. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 110. Yani kim masiyet işlemek cesaretini gösterip günaha sapacak olursa sonra da Allah’tan -günahını ikrar etmek, bundan pişmanlık duymak, onu terk etmek ve bir daha o günaha dönmemeye karar vermek sureti ile- tam bir mağfiret dileğinde bulunacak olursa, işte vaadinden caymayan Yüce Allah, bunu yapan bir kimseye, mağfiretini ve rahmetini vaad etmektedir. Allah böyle birisinin işlediği günahını mağfiret eder ve bu günahın sebep olduğu eksiklik ve kusurunu izale eder, ona daha önce işlemiş olduğu salih amellerini tekrar iade ederek, ömrünün geri kalan bölümlerinde tevfikini ihsan eder. Bu günahını ilâhi tevfike engel kılmaz. Çünkü o günahı bağışlamıştır. Onu bağışladı mı da o günahın sebep olacağı hususları da bağışlamış olur. Şu bilinmelidir ki mutlak olarak “kötülük” işlemekten söz edilmesi halinde bu, küçüğü ile büyüğü ile bütün günahları kapsar. Kötülüğe “kötülük/السوء” adının verilmesi, ona verilecek ceza sebebi ile sahibinin üzülecek ve ondan hoşlanmayacak olmasından, bir de onun bizatihi iyi ve güzel olmayışından, kötü oluşundan dolayıdır. Aynı şekilde “nefse zulmetmek” de mutlak olarak zikredilecek olursa nefse hem şirk ile zulmetmeyi hem de bundan daha aşağıda olan diğer günahları kapsar. Ancak bunlardan birinin diğeri ile birlikte kullanılması halinde bunların her birisi kendine uygun şekilde açıklanıp tefsir edilir. Buna göre burada “kötülük” işlemek, insanların hoşuna gitmeyen zulüm ile tefsir edilir ki bu da onlara canlarında, mallarında, ırz, namus ve haysiyetlerinde zulmetmek demektir. “Nefse zulmetmek” ise kişinin kendisi ile Allah arasındaki zulüm ve masiyetlerle kendisine haksızlık etmesi şeklinde tefsir edilir. Nefse zulmetmenin “zulüm” diye adlandırılmasının sebebi ise nefsin, kulun onun üzerinde dilediği şekilde tasarrufta bulunacağı bir mülkü olmadığından dolayıdır. Aksine nefis, Yüce Allah’ın mülküdür. Allah, o nefsi kuluna emanet vermiştir ve ona nefsini -ilim ve amel ile- sırat-ı müstakime bağlı olmaya mecbur etmek sureti ile doğru yolda tutmasını emretmiştir. Bu nedenle o, nefsine emrolunduğu şeyleri öğretmeye çalışmalı ve gereken şekilde amel etmesini sağlamalıdır. Bunun dışındaki bir yola girmesi ise kişinin, nefsine zulüm ve hainlik etmesidir. Nefsini adaletin zıddı olan haksızlık ve zulüm yolunda yürütmesidir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 111. “Kim bir günah kazanırsa bunu ancak kendi aleyhine kazanmış olur.” Bu buyruk, küçük ya da büyük günaha sokan her hususu kapsar. Bir günah kazanan kişinin günahının dünyevi ve uhrevi cezası kendi aleyhinedir. Onu aşarak başkasına ulaşmaz. Nitekim Yüce Allah:“Günahkâr hiçbir nefis başkasının günahını yüklenmez”(el-En’am, 6/164) diye buyurmaktadır. Ancak günahlar açıkça işlenir de bunlara karşı gereken tepki gösterilmeyecek olursa bunların cezası genelleşir ve günahı başkalarını da kuşatır. Bu da bu âyet-i kerimenin ihtiva ettiği hükmün dışında değildir, zira farz olan şekliyle günaha tepki göstermeyi terk eden bir kimse de günah işlemiş olur. Bu ayette Yüce Allah’ın adalet ve hikmeti açıkça ortaya konmaktadır. Zira O, kimseyi başkasının günahı ile cezalandırmaz. Hiçbir kimseyi günahının gerektirdiği cezadan fazlası ile de cezalandırmaz. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Allah Alîmdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Yani kamil ilim yalnız O’nundur, eksiksiz hikmet de O’nundur. İlim ve hikmetinin bir gereği olarak O günahı da bilir, günahın kim tarafından işlendiğini de bilir, onu işlemeye iten sebebi de bilir, o günahı işlemenin gerektirdiği cezayı da bilir, günahkârın durumunu da bilir. Şayet o, bu günahı kötülüğü emreden nefsinin baskısı altında işlemiş ve çoğu zamanlarda Rabbine yönelen bir kimse ise o, Allah’tan mağfiret dileyecek olursa Allah onu tevbeye muvaffak kılar. Şâyet Rabbinin kendisini gözetmekte olduğunu bilip bunu hafife alarak ve O’nun vereceği cezayı küçümseyerek haramları işleme cüretini göstermiş ise o, mağfirete nail olmaktan da tevbe için tevfike mazhar olmaktan da uzaktır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 112. “Kim bir hata” büyük bir günah “ya da” bundan daha aşağı olan küçük bir “günah kazanır sonra da onu” bizatihi günahkâr olsa bile o günahı işlememiş olan “bir suçsuzun üstüne atarsa” bu günahı işledi diye onu itham ederse “muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.” Yani böyle bir kimse suçsuza iftira etmiş ve açıkça günah olan bir vebali yüklenmiş olur. Bu buyruk, böyle bir davranışın büyük ve kişiyi helâk edici günahlardan olduğunun delilidir. Çünkü böyle bir davranış birden çok kötülüğü bir arada işlemek demektir: Büyük ve küçük günahı kazanmak, sonra bunu işlememiş kimseye “işledi” diye iftirada bulunmak, arkasından kendisini temize çıkarıp suçsuzu itham etmek sureti ile oldukça ağır ve çirkin yalanlar söylemek. Ayrıca bunun sonucunda söz konusu olacak dünyevi ceza asıl uygulanması gereken kimseye uygulanmayıp bunu hak etmemiş kimseye uygulanacak, daha sonra buna bağlı olarak insanlar da suçsuz hakkında ileri geri konuşacaklar... ve buna benzer daha pek çok kötülük söz konusu olur ki Yüce Allah’tan bu gibi fesatlardan ve her türlü kötülükten esenlik dileriz. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlünü saptırmak isteyen kimselere karşı onu koruması ve muhafaza etmesi lütfunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 113. “Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmayı niyetlenmişlerdi.” Bu âyet-i kerimelerin nüzul sebebi müfessirlerin naklettiklerine göre şudur: Bir hane halkı Medine’de hırsızlık yaptı. Onların hırsızlık yaptıkları ortaya çıkınca rezil rüsvay olmaktan korktular. Çaldıkları şeyi alıp bu işle hiçbir ilgisi bulunmayan birisinin evine bıraktılar. Hırsızlık yapan kişi yakınlarından yardım isteyerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gidip herkesin gözü önünde kendisinin bu işten uzak olduğunu ilan etmesini sağlamalarını istedi. Bunlar da gidip: Bizim adamımız, hırsızlık yapmamıştır, hırsızlık yapan kişi çalıntı olan mal evinde bulunan şahıstır, dediler. Hâlbuki o kişi suçsuzdu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de asıl hırsızlık yapan kişinin suçsuz olduğunu ilan edecek oldu. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerimeleri bu olayı açıklığa kavuşturmak, Rasûlünü de hainler adına davada bulunmaktan sakındırmak üzere indirdi. Çünkü haksız bir kimsenin savunulması sapıklıktandır. Sapıklık da iki türlüdür. Bilgide sapıklık ki bu hakkı bilmemektir, diğeri ise amelde sapıklıktır ki bu da olmaması gereken işi yapmaktır. Allah, Rasûlünü amellerdeki sapıklıktan koruduğu gibi, bu türdeki bir bilgi sapıklığından da muhafaza buyurmuştur. Ayrıca onların hile ve tuzaklarının, hile ve tuzak kuran herkesin durumunda olduğu gibi kendi başlarına döneceğini haber vererek:“Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar” buyurmuştur. Çünkü bu hile ve tuzaklar ile maksatlarına ulaşamamışlardır. Onlar ancak ziyan ve mahrumiyet, günah ve hüsran elde edebildiler. İşte bu, Allah’ın Rasûlüne büyük bir nimetidir ki bu nimet, hem olması gerekeni yapma muvaffakiyeti demek olan hayırlı amel nimetini, hem de haram olan her bir işten korunması nimetini ihtiva etmektedir. Daha sonra Yüce Allah Peygamberine ilim nimetini ihsan ettiğini söz konusu ederek:“Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş…” buyurmaktadır. Yani O, senin üzerine bu Kur’ân-ı Azim’i ve içinde her bir şeyin açıklaması bulunan, öncekilerin ve sonrakilerin bilgisi olan Zikr-i Hakim’i indirmiştir. Buradaki Hikmet, ya sünneti seniyyedir ki selef-i salihinden bazı kimseler bu konuda şöyle demişlerdir:“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’ân-ı Kerîm indirildiği gibi sünnet de indirilirdi.” Yahut da hikmet; şeriatın hükümlerini bilmekten ayrı olarak, bunların sırlarının bilmek, her bir şeyi yerli yerine koymak ve her bir şeyi kendisine uygun olan sırada yerleştirmek demektir. “ve sana bilmediklerini öğretmiştir.” Bu da Yüce Allah’ın Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e bütün öğrettiklerini kapsamaktadır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, peygamberlikten önce Yüce Allah’ın şu buyruklarında ifade ettiği gibi idi:“Kitabın da imanın da ne olduğunu bilmezdin.”(eş-Şura, 42/52); “Şaşkınken seni doğru yola iletmedi mi?”(ed-Duhâ, 93/7) Daha sonra Yüce Allah ona vahyini indirdi, ona öğretti ve o, öyle bir kemal noktasına ulaştı ki öncekiler için de sonrakiler için de erişilmesi mümkün olmayacak ilmi bir makama yükseldi. O bakımdan kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en bilgini ve bütün yaratıklar arasında kemal sıfatlarını kendisinde en çok toplayan ve kemalin en ileri derecesine ulaşan o olmuştur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:“Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür” buyurmaktadır. Allah’ın, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerindeki lütfu, bütün yaratıklar üzerindeki lütfundan daha büyüktür. Allah’ın ona ihsan ettiği lütuf çeşitlerinin dökümünün yapılması mümkün değildir ve böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi de söz konusu olamaz.

Nisa' 4:113

105- Muhakkak Biz sana Kitabı Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma. 106- Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 107- Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma. Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez. 108- İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar O’nun razı olmayacağı sözlerle geceleyin planlar kurarken O onlarla beraberdir. Allah yaptıklarını kuşatandır. 109- Hadi, şimdi siz bu dünya hayatında onları savundunuz diyelim, peki ya Kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak? Yahut onlara kim vekil olacak? 110- Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse Allah’ı Ğafûr ve Rahîm bulur. 111- Kim bir günah kazanırsa onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah Alîmdir, Hakîmdir. 112- Kim bir hata ya da günah kazanır sonra da onu bir suçsuzun üstüne atarsa, muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur. 113- Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmaya niyetlenmişlerdi. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiçbir zarar da veremezler. Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür. 105. Yüce Allah, kulu ve Rasûlüne Kitabı hak ile indirdiğini haber vermektedir. Yani bu Kitabı ona indirirken şeytanlar tarafından ona batıl herhangi bir şey iliştirilmesine karşı korunmuş olarak indirilmiştir. Bu Kitap hak ile inmiştir, muhtevası da haktır. Haberleri doğrudur, emir ve yasakları adaletin ta kendisidir:“Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir.”(el-En’am, 6/115) Yüce Allah Kitabı Kerîm’ini Rasûlüne insanlar arasında onunla hükmetsin diye indirdiğini de haber vermektedir. Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:“İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın, onlar da iyice düşünsünler diye sana da bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik.”(en-Nahl, 16/44) Buradaki âyet-i kerimenin anlaşmazlık ve uyuşmazlık hususlarında insanlar arasında hüküm verme hakkında, diğerinin (Nahl suresindeki ayetin) de usûlü ve fürûu ile dinin tamamının açıklanması hakkında olabileceği gibi her iki âyet-i kerimenin aynı anlamda olma ihtimali de vardır. Bu durumda bu âyet-i kerimede insanlar arasında hüküm vermek, hem birbirlerinin canlarına, namuslarına, mallarına vb. haklarına dair aralarında hükmetmeyi, hem de itikadi konularda ve diğer ahkam ile ilgili meselelerde hüküm vermeyi kapsar. Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyruğu, kendi arzuna göre hükmetmen için değil, aksine Allah’ın sana öğrettiği ve bildirdiği şekilde hükmetmen için, demektir. Bu da Yüce Allah’ın:“O, kendi hevâsından bir şey söylemez, o bildirilen bir vahiyden başkası değildir”(en-Necm, 53/3-4) buyruğuna benzemektedir. Bu buyruk, Peygamberin Yüce Allah’tan alıp tebliğ ettiği bütün ahkâm ve diğer hususlarda ismet sıfatına sahip olduğunun, ayrıca hüküm vermek için ilim ve adaletinin şart kılındığının delilidir. Bu da Yüce Allah’ın:“Allah’ın sana gösterdiği şekilde” buyurup: “Uygun gördüğün şekilde” diye buyurmamasından ve insanlar arasında hüküm vermeyi Kitabı bilme şartına bağlamasından anlaşılmaktadır Şanı Yüce Allah insanlar arasında adaleti ve dengeyi ihtiva edecek şekilde hüküm vermeyi emretmekle birlikte adaletin zıddı olan haksızlık ve zulmü de yasaklayarak: “Hainlerin savunucusu olma” buyurmaktadır. Yani sen, hak olmayan bir şeyi iddia etmek yahut da üzerindeki bir hakkı inkâr etmek sureti ile hainlik ettiğini bildiğin -ki ister bunu bilerek, ister zanna dayalı yapsın fark etmez- bir kimse adına mücadele verme, onu savunmaya kalkışma. Bu buyruk, batıl bir konuda davacı olmanın, dine dayalı anlaşmazlık konularında ve dünyevi haklarda haksız olan kimseye vekalet etmenin (onu savunmanın) haram kılındığına delildir. Ayrıca ayetin mefhumu haksız olduğu bilinmeyen kimse lehine vekâleten davacı olmanın caiz olduğunu göstermektedir. 106. “Allah’tan” eğer senden bunu gerektiren bir şey sadır olursa “mağfiret dile, şüphesiz Allah Ğafûrdur” yani kendisinden mağfiret dileyip tevbe ederek kendisine yönelen kimsenin günahlarını bağışlayandır. “Rahimdir.” Bundan sonra da mükâfat kazanıp, cezadan uzaklaşmasını sağlayacak salih amel işleme başarısını ihsan edendir. 107. “Kendi nefislerine hainlik edenleri savunma” kendi nefislerinin aleyhine suç işleyen, zulmeden ve günaha sapanları savunma. Bu buyruk, günah işleyip de had ya da tazir gibi bir cezaya çarptırılan kimseleri savunmayı yasaklama anlamı içermektedir. Böyle bir kimsenin yaptığı hainliğin, yani işlediği suç, zulüm ve günahın ortadan kaldırılmaya çalışılması yahut da bu suç ve uygulanması gereken şer’î cezanın önlenmesi için savunmaya girişilmez. “Çünkü Allah hainlikte direnen günahkârları sevmez.” Yani hainliği ve günahları çok olan kimseleri sevmez. Sevgi söz konusu olmadığı takdirde onun zıddı söz konusu olur ki o da nefrettir. Bu buyruk, adeta az önceki yasağın bir gerekçesi gibidir. Daha sonra Yüce Allah bu gibi hainlerin şöyle olduğunu zikretmektedir: 108. “İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler. Hâlbuki onlar, O’nun razı olmayacağı sözleri geceleyin konuşup düzenledikleri zaman O onlarla beraberdir.” Böyle davranmak imanın zayıflığından, yakinin eksikliğinden kaynaklanır. Bu gibi kimselerin insanlardan korkmaları, Allah korkusundan daha büyüktür. O bakımdan bunlar, helâl ve haram yollarla insanlar arasında rezil olmamanın çaresini bütün çabalarını ortaya koyarak arayıp bulmaya çalışırlar. Bununla beraber onlar büyük günahlar ile Allah’a karşı adeta savaşa girişmişler ve O’nun kendilerini görmesine, onlardan haberdar olmasına aldırış etmemektedirler. Hâlbuki bütün hallerinde, özellikle de O’nun razı olmadığı sözleri geceleyin aralarında gizlice söz konusu etmelerinde O, ilmi ile onlarla birliktedir. Suç işleyeni temize çıkarmak ve suçsuzun suç işlediğini ileri sürmek, bu konuda geceleyin kurdukları plan gereğince de uygulama yapsın diye Allah Rasûlünün yanına gitmek gibi hallerinde de O onlarla birliktedir. Onlar bu davranışları ile aynı anda birçok suçu bir arada işlemektedirler. Yerin ve göklerin Rabbi, onların gizlediklerine ve kalplerine muttali olan Allah’ın gözetimi altında olduklarını, hiç göz önünde bulundurmazlar. Bundan dolayı Yüce Allah bunları şu buyruğu ile tehdit etmektedir:“Allah yaptıklarını kuşatandır.” İlmi ile onların her şeylerini kuşatmıştır. Bununla birlikte onları cezalandırmakta acele etmeyerek onlara mühlet vermiştir. Tevbe etmelerini istemiştir. Büyük bir cezayı gerektiren günahları üzerinde ısrar etmekten onları sakındırmıştır. 109. Yani hadi bu dünya hayatında onlar adına mücadele verdiğinizi, onları savunduğunuzu kabul edelim ve sizin bu savunmanız sonucunda onların çekindikleri utancı ve rezil rüsvay olmayı insanlar nezdinde kısmen de olsa önlediniz diyelim. Peki, bunun onlara faydası ne olacak? Kıyamet gününde onlara karşı delilin ortaya konulacağı, dillerinin, ellerinin, ayaklarının dile gelip yaptıklarını söyleyerek tanıklık edeceği Kıyamet gününde Allah’a karşı onları kim savunacak? “O günde Allah onlara hak ettikleri cezalarını bütünü ile verecektir ve Allah’ın apaçık hakkın ta kendisi olduğunu da bileceklerdir”(en-Nur, 24/25) Peki gizliyi, ondan daha da gizli olanı bilene, inkârı mümkün olmayacak şekilde onlara karşı şahitleri getirip dikecek olana karşı onları kim savunacaktır? Bu âyet-i kerimede Allah’ın emirlerini terk etmeye yahut yasaklarını işlemeye götüren dünya menfaatleri ile âhirette elden kaçırılacak olan mükâfat yahut orada gerçekleşecek olan cezalar arasında bir karşılaştırma yapmak gerektiğine dikkat çekilmektedir. O bakımdan nefsi kendisine Allah’ın emrini terk etmesini emreden kişi nefsine şöyle demelidir: Ey nefis! Diyelim ki sen tembellik ve ihmalkârlık sonucu onun emrini terk ettin. Peki, bundan sağlayacağın fayda nedir? Ahiret mükâfatı ve ecrinden neler kaybettiğini biliyor musun? Bu terk dolayısı ile nasıl bir bedbahtlık, mahrumiyet, ziyan ve zarar ile karşı karşıya kalacağının farkında mısın? Aynı şekilde kişinin nefsi, canının arzuladığı haram isteklerini gerçekleştirmeye davet edecek olursa ona şöyle demelidir: Diyelim ki arzuladığını yaptın. Bunun lezzeti geçip gidecektir, son bulacaktır. Arkasından ise gamlar, kederler ve pişmanlıklar ardı arkasına gelecek, mükâfatı kaybetmiş olacak ve cezayı hak edeceksin ki o cezanın az bir bölümünü bile düşünmek, aklı başında olan kimseyi bu gibi isteklerinin arkasından gitmekten alıkoymaya yeter. Bu, kulun düşünmesi neticesinde sağlayacağı en büyük faydalardan biridir. Öz akıl, bunun böyle olmadığını iddia edenlerin aksine, gerçek akıl budur. Çünkü bunun aksini iddia eden kimse cahilliği ve zulmü dolayısı ile dünyevi lezzeti ve mevcut rahatı -doğuracağı sonuç ne olursa olsun- tercih etmeye kalkışır. Allah’tan yardım dileriz. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 110. Yani kim masiyet işlemek cesaretini gösterip günaha sapacak olursa sonra da Allah’tan -günahını ikrar etmek, bundan pişmanlık duymak, onu terk etmek ve bir daha o günaha dönmemeye karar vermek sureti ile- tam bir mağfiret dileğinde bulunacak olursa, işte vaadinden caymayan Yüce Allah, bunu yapan bir kimseye, mağfiretini ve rahmetini vaad etmektedir. Allah böyle birisinin işlediği günahını mağfiret eder ve bu günahın sebep olduğu eksiklik ve kusurunu izale eder, ona daha önce işlemiş olduğu salih amellerini tekrar iade ederek, ömrünün geri kalan bölümlerinde tevfikini ihsan eder. Bu günahını ilâhi tevfike engel kılmaz. Çünkü o günahı bağışlamıştır. Onu bağışladı mı da o günahın sebep olacağı hususları da bağışlamış olur. Şu bilinmelidir ki mutlak olarak “kötülük” işlemekten söz edilmesi halinde bu, küçüğü ile büyüğü ile bütün günahları kapsar. Kötülüğe “kötülük/السوء” adının verilmesi, ona verilecek ceza sebebi ile sahibinin üzülecek ve ondan hoşlanmayacak olmasından, bir de onun bizatihi iyi ve güzel olmayışından, kötü oluşundan dolayıdır. Aynı şekilde “nefse zulmetmek” de mutlak olarak zikredilecek olursa nefse hem şirk ile zulmetmeyi hem de bundan daha aşağıda olan diğer günahları kapsar. Ancak bunlardan birinin diğeri ile birlikte kullanılması halinde bunların her birisi kendine uygun şekilde açıklanıp tefsir edilir. Buna göre burada “kötülük” işlemek, insanların hoşuna gitmeyen zulüm ile tefsir edilir ki bu da onlara canlarında, mallarında, ırz, namus ve haysiyetlerinde zulmetmek demektir. “Nefse zulmetmek” ise kişinin kendisi ile Allah arasındaki zulüm ve masiyetlerle kendisine haksızlık etmesi şeklinde tefsir edilir. Nefse zulmetmenin “zulüm” diye adlandırılmasının sebebi ise nefsin, kulun onun üzerinde dilediği şekilde tasarrufta bulunacağı bir mülkü olmadığından dolayıdır. Aksine nefis, Yüce Allah’ın mülküdür. Allah, o nefsi kuluna emanet vermiştir ve ona nefsini -ilim ve amel ile- sırat-ı müstakime bağlı olmaya mecbur etmek sureti ile doğru yolda tutmasını emretmiştir. Bu nedenle o, nefsine emrolunduğu şeyleri öğretmeye çalışmalı ve gereken şekilde amel etmesini sağlamalıdır. Bunun dışındaki bir yola girmesi ise kişinin, nefsine zulüm ve hainlik etmesidir. Nefsini adaletin zıddı olan haksızlık ve zulüm yolunda yürütmesidir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 111. “Kim bir günah kazanırsa bunu ancak kendi aleyhine kazanmış olur.” Bu buyruk, küçük ya da büyük günaha sokan her hususu kapsar. Bir günah kazanan kişinin günahının dünyevi ve uhrevi cezası kendi aleyhinedir. Onu aşarak başkasına ulaşmaz. Nitekim Yüce Allah:“Günahkâr hiçbir nefis başkasının günahını yüklenmez”(el-En’am, 6/164) diye buyurmaktadır. Ancak günahlar açıkça işlenir de bunlara karşı gereken tepki gösterilmeyecek olursa bunların cezası genelleşir ve günahı başkalarını da kuşatır. Bu da bu âyet-i kerimenin ihtiva ettiği hükmün dışında değildir, zira farz olan şekliyle günaha tepki göstermeyi terk eden bir kimse de günah işlemiş olur. Bu ayette Yüce Allah’ın adalet ve hikmeti açıkça ortaya konmaktadır. Zira O, kimseyi başkasının günahı ile cezalandırmaz. Hiçbir kimseyi günahının gerektirdiği cezadan fazlası ile de cezalandırmaz. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Allah Alîmdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Yani kamil ilim yalnız O’nundur, eksiksiz hikmet de O’nundur. İlim ve hikmetinin bir gereği olarak O günahı da bilir, günahın kim tarafından işlendiğini de bilir, onu işlemeye iten sebebi de bilir, o günahı işlemenin gerektirdiği cezayı da bilir, günahkârın durumunu da bilir. Şayet o, bu günahı kötülüğü emreden nefsinin baskısı altında işlemiş ve çoğu zamanlarda Rabbine yönelen bir kimse ise o, Allah’tan mağfiret dileyecek olursa Allah onu tevbeye muvaffak kılar. Şâyet Rabbinin kendisini gözetmekte olduğunu bilip bunu hafife alarak ve O’nun vereceği cezayı küçümseyerek haramları işleme cüretini göstermiş ise o, mağfirete nail olmaktan da tevbe için tevfike mazhar olmaktan da uzaktır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 112. “Kim bir hata” büyük bir günah “ya da” bundan daha aşağı olan küçük bir “günah kazanır sonra da onu” bizatihi günahkâr olsa bile o günahı işlememiş olan “bir suçsuzun üstüne atarsa” bu günahı işledi diye onu itham ederse “muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.” Yani böyle bir kimse suçsuza iftira etmiş ve açıkça günah olan bir vebali yüklenmiş olur. Bu buyruk, böyle bir davranışın büyük ve kişiyi helâk edici günahlardan olduğunun delilidir. Çünkü böyle bir davranış birden çok kötülüğü bir arada işlemek demektir: Büyük ve küçük günahı kazanmak, sonra bunu işlememiş kimseye “işledi” diye iftirada bulunmak, arkasından kendisini temize çıkarıp suçsuzu itham etmek sureti ile oldukça ağır ve çirkin yalanlar söylemek. Ayrıca bunun sonucunda söz konusu olacak dünyevi ceza asıl uygulanması gereken kimseye uygulanmayıp bunu hak etmemiş kimseye uygulanacak, daha sonra buna bağlı olarak insanlar da suçsuz hakkında ileri geri konuşacaklar... ve buna benzer daha pek çok kötülük söz konusu olur ki Yüce Allah’tan bu gibi fesatlardan ve her türlü kötülükten esenlik dileriz. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlünü saptırmak isteyen kimselere karşı onu koruması ve muhafaza etmesi lütfunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 113. “Eğer üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı onlardan bir zümre seni saptırmayı niyetlenmişlerdi.” Bu âyet-i kerimelerin nüzul sebebi müfessirlerin naklettiklerine göre şudur: Bir hane halkı Medine’de hırsızlık yaptı. Onların hırsızlık yaptıkları ortaya çıkınca rezil rüsvay olmaktan korktular. Çaldıkları şeyi alıp bu işle hiçbir ilgisi bulunmayan birisinin evine bıraktılar. Hırsızlık yapan kişi yakınlarından yardım isteyerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gidip herkesin gözü önünde kendisinin bu işten uzak olduğunu ilan etmesini sağlamalarını istedi. Bunlar da gidip: Bizim adamımız, hırsızlık yapmamıştır, hırsızlık yapan kişi çalıntı olan mal evinde bulunan şahıstır, dediler. Hâlbuki o kişi suçsuzdu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de asıl hırsızlık yapan kişinin suçsuz olduğunu ilan edecek oldu. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerimeleri bu olayı açıklığa kavuşturmak, Rasûlünü de hainler adına davada bulunmaktan sakındırmak üzere indirdi. Çünkü haksız bir kimsenin savunulması sapıklıktandır. Sapıklık da iki türlüdür. Bilgide sapıklık ki bu hakkı bilmemektir, diğeri ise amelde sapıklıktır ki bu da olmaması gereken işi yapmaktır. Allah, Rasûlünü amellerdeki sapıklıktan koruduğu gibi, bu türdeki bir bilgi sapıklığından da muhafaza buyurmuştur. Ayrıca onların hile ve tuzaklarının, hile ve tuzak kuran herkesin durumunda olduğu gibi kendi başlarına döneceğini haber vererek:“Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar” buyurmuştur. Çünkü bu hile ve tuzaklar ile maksatlarına ulaşamamışlardır. Onlar ancak ziyan ve mahrumiyet, günah ve hüsran elde edebildiler. İşte bu, Allah’ın Rasûlüne büyük bir nimetidir ki bu nimet, hem olması gerekeni yapma muvaffakiyeti demek olan hayırlı amel nimetini, hem de haram olan her bir işten korunması nimetini ihtiva etmektedir. Daha sonra Yüce Allah Peygamberine ilim nimetini ihsan ettiğini söz konusu ederek:“Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş…” buyurmaktadır. Yani O, senin üzerine bu Kur’ân-ı Azim’i ve içinde her bir şeyin açıklaması bulunan, öncekilerin ve sonrakilerin bilgisi olan Zikr-i Hakim’i indirmiştir. Buradaki Hikmet, ya sünneti seniyyedir ki selef-i salihinden bazı kimseler bu konuda şöyle demişlerdir:“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’ân-ı Kerîm indirildiği gibi sünnet de indirilirdi.” Yahut da hikmet; şeriatın hükümlerini bilmekten ayrı olarak, bunların sırlarının bilmek, her bir şeyi yerli yerine koymak ve her bir şeyi kendisine uygun olan sırada yerleştirmek demektir. “ve sana bilmediklerini öğretmiştir.” Bu da Yüce Allah’ın Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e bütün öğrettiklerini kapsamaktadır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, peygamberlikten önce Yüce Allah’ın şu buyruklarında ifade ettiği gibi idi:“Kitabın da imanın da ne olduğunu bilmezdin.”(eş-Şura, 42/52); “Şaşkınken seni doğru yola iletmedi mi?”(ed-Duhâ, 93/7) Daha sonra Yüce Allah ona vahyini indirdi, ona öğretti ve o, öyle bir kemal noktasına ulaştı ki öncekiler için de sonrakiler için de erişilmesi mümkün olmayacak ilmi bir makama yükseldi. O bakımdan kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en bilgini ve bütün yaratıklar arasında kemal sıfatlarını kendisinde en çok toplayan ve kemalin en ileri derecesine ulaşan o olmuştur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:“Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür” buyurmaktadır. Allah’ın, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerindeki lütfu, bütün yaratıklar üzerindeki lütfundan daha büyüktür. Allah’ın ona ihsan ettiği lütuf çeşitlerinin dökümünün yapılması mümkün değildir ve böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi de söz konusu olamaz.

Nisa' 4:114

114- Bir sadaka vermeyi veya bir iyilik yapmayı yahut insanlar arasını düzeltmeyi emredeninkinden başka, onların fısıldaşmalarının pek çoğunda hayır yoktur. Kim Allah’ın rızasını gözeterek bunları yaparsa biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz. 114. Yani insanların fısıldaşmalarının ve karşılıklı konuşmalarının pek çoğunda -eğer hayır ihtiva etmiyor ise- hayır yoktur. Çünkü bu konuşmalar, ya mubah olup hiçbir faydası bulunmayan sözler türündendir yahut da katıksız zarardır ve kötüdür. Bütün türleri ile haram sözler gibi. Ancak Yüce Allah bunlardan bazı sözleri istisna ederek şöyle buyurmuştur:“Bir sadaka vermeyi” mal, bilgi veya herhangi bir faydalı şeyi vermeyi… Hatta belki de bunun kapsamına tesbih, hamd etmek ve buna benzer bir takım ibadetler de girebilir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:“Her bir tesbih bir sadakadır, her bir tekbir bir sadakadır, her bir tehlil (la ilâhe illallah demek) bir sadakadır. İyiliği emretmek bir sadakadır, kötülükten alıkoymak bir sadakadır. Sizden herhangi birinizin hanımına yaklaşması da bir sadakadır.”“veya bir iyilik yapmayı” bu da iyilik, itaat, şeriatın ve aklın güzel olarak kabul ettiği (maruf) her bir şeydir. İyiliği emretmek mutlak olarak anılıp kötülükten alıkoymakla birlikte söz konusu edilmeyecek olursa onun kapsamına kötülükten alıkoymak da girer. Çünkü kötülüklerin terk edilmesi de iyilik (maruf) kapsamına girer. Aynı şekilde kötülük terk edilmedikçe iyilik de tam yapılmış olmaz. Birlikte zikredilmeleri halinde ise maruf (iyilik) emrolunan işleri yapmak, münker (kötülük) de yasak kılınan şeyleri terk etmek şeklinde açıklanır. “yahut insanlar arasını düzeltmeyi” İnsanların arasını düzeltmek (ıslah) ancak birbiri ile anlaşmazlık içerisinde bulunan ve davalı kişiler arasında olur. Anlaşmazlık ve çekişme, sayılması mümkün olmayacak kadar çok kötülük ve bölünme meydana gerektirir. Bundan dolayı dinimiz can, mal, ırz (namus, şeref ve haysiyet) gibi hususlarda insanların arasını düzeltmeye teşvik etmiştir. Hatta din hususunda bile ıslahı emir etmiştir. Nitekim Yüce Allah:“Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın, bölünmeyin.”(Âl-i İmran, 3/103) buyurmaktadır. Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır:“Eğer mü’minlerden iki grup birbirleri ile çarpışırlarsa onların aralarını düzeltin. Eğer onların biri diğerine karşı haksızlık ediyorsa o haksızlık eden grupla Allah’ın emrine dönünceye kadar çarpışın...”(el-Hucurat, 49/9) Yüce Allah bir başka yerde de “Sulh daha hayırlıdır” buyurmaktadır. (en-Nisa, 4/128) İnsanların arasını düzeltmeye gayret eden bir kimse nafile namaz, oruç ve sadaka ile itaatte bulunandan daha faziletlidir. Yüce Allah ıslah ve arayı düzeltmek için çalışanın çalışmasını ve amelini mutlaka düzeltir. Nitekim arayı bozmak için çalışıp çabalayan kimsenin de Allah amelini ıslah etmez ve ona maksadını tam anlamı ile gerçekleştirme imkânını vermez. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Elbette Allah o bozguncuların işini düzeltmez.”(Yunus, 10/81) İşte bu gibi işler -âyet-i kerimede zikredilen bu istisnanın da delil olduğu gibi- hayırlıdır; fakat ecrin mükemmel ve eksiksiz olması, niyet ve ihlâsa bağlıdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim Allah’ın rızasını gözeterek bunları yaparsa biz, ona büyük bir mükâfat vereceğiz.” Bundan dolayı kulun her zaman ve her bir hayırda amelini ihlâsla ve Allah rızası için yapması gerekir. Ki böylelikle büyük ecir elde edebilsin, ihlâslı amele alışsın, ihlâs sahibi kimselerden olsun ve ecrini tam alsın. Maksadına ister erişsin ister erişmesin böyledir, çünkü niyet tahakkuk etmiş ve onunla birlikte mümkün olan amel de yerine getirilmiştir.

Nisa' 4:115

115- Kim kendisine hak apaçık belli olduktan sonra Peygambere karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa onu döndüğü o yolda bırakır ve cehenneme sokarız. O ne kötü bir dönüş yeridir! 116- Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Ondan başkasını ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapmış olur. 115. Yani “kim kendisine hak” Kur’ânî deliller ve nebevî burhanlarla “apaçık belli olduktan sonra” Allah Rasûlüne muhalefet eder ve getirdiklerinde ona karşı inatla karşı koyar ve “mü’minlerin yolundan” yani akaid ve amellerinde gittikleri yoldan “başkasına uyarsa onu döndüğü o yolda bırakır” kendisi için tercih ettiği şey ile başbaşa ve yardımsız bırakırız, hayra muvaffak kılmayız. Çünkü o hakkı görüp bildikten sonra terk etmiştir. O bakımdan ilâhi adaletin gereği olarak onun cezası, şaşkınlığında şaşkın halde kalması ve sapıklığına sapıklık katılmasıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapınca Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) biz de onların kalplerini ve gözlerini (haktan) çeviririz (de onu ne görür ne de kavrarlar).”(el-En’am, 6/110) Âyet-i kerimenin mefhumu şuna delildir: Allah Rasûlüne muhalefet etmeyerek, Allah’ın rızasını ve Rasûlüne tabi olmayı amaçlayrak, müslüman cemaatten ayrılmamak sureti ile mü’minlerin yolunu izleyen bir kimse, beşeri nefislerin gerekleri ve tabiatın baskın gelmesinin bir sonucu olarak bazı günahları işleyecek yahut bunları işlemek isteyecek olursa, Allah böyle birisini kendi nefsi ve şeytanı ile başbaşa bırakmaz. Aksine lütfu ile ona yetişir, ihsanda bulunarak onu korur ve kötülüklere karşı himaye eder. Nitekim Yüce Allah Yusuf aleyhisselam hakkında şöyle buyurmuştur:“Ondan fenalığı ve hayâsızlığı giderelim diye böyle yaptık. Çünkü o ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.”(Yusuf, 12/24) Yani ihlâsı sebebi ile biz kötülüğü ondan uzaklaştırdık. Nitekim bu gerekçelendirmenin umumi ifadesinin delalet ettiği üzere ihlâs sahibi herkes için aynı şey söz konusudur. Yüce Allah’ın:“ve cehenneme sokarız” buyruğu, onu cehennemde büyük bir azaba uğratırız demektir. “O ne kötü bir dönüş yeridir!” Böyle birisi için cehennem, varılacak yer olarak ne kötüdür! Peygambere karşı gelmenin ve mü’minlere muhalefet etmenin sebep olduğu bu tehdidin mertebeleri çoktur. Yüce Allah’tan başka bunları kimse bilemez. Bu mertebeler günahın küçüklük ve büyüklüğüne göredir. Bunlardan kimisi cehennem ateşinde kişinin ebedi olarak kalmasına sebep olur ve ilâhi yardımdan büsbütün mahrum bırakır, kimisi de bunlardan daha aşağı derecededir. O nedenle bir sonraki âyet-i kerimenin bu mutlak ifadenin bir çeşit açıklaması olması muhtemeldir: 116. “Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz…” Yani Yüce Allah şirki bağışlamaz. Çünkü şirk âlemlerin Rabbi ve O’nun vahdaniyeti hakkında haksız bir iddiayı ihtiva eder. Şirk, kendisine bir fayda sağlayamayan ve bir zararı önleyemeyen bir mahlûku, her türlü fayda ve zararın mutlak sahibi olana eşit kılmaktır. Oysa bütün nimetler ancak O’ndandır. Zararları O’ndan başka kimse def edemez. Bütün yönleri ile mutlak kemale yalnız O sahiptir. Her bakımdan hiçbir kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayış yalnız O’nun için söz konusudur. O bakımdan bu vasfa ve bu azamete sahip olana ihlâsla ibadet yapılmayarak, bunun -bir bölümünün dahi olsa- kemal sıfatların hiçbirisine sahip olmayan ve mutlak olarak ihtiyaç içerisinde bulunan yaratılmışlara izafe edilmesi, haktan alabildiğine uzak bir sapıklıktır. Allah’ın dışındaki varlıkların muhtaç olmaması şöyle dursun, onlar hakkında yokluk ve yoksulluktan başka bir şey söz konusu değildir. Onlar bizatihi kendi varlıklarının sahibi değildirler. Kemalleri de yoktur, hiçbir yönü ile başkasına muhtaç olmayışları da söz konusu değildir. Şirkten daha aşağıda olan günah ve masiyetlerin bağışlanması ise ilâhi meşiete/Allah'ın dilemesine bağlıdır. Yüce Allah dilerse rahmet ve hikmeti ile o günahı bağışlar, dilerse adaleti ve hikmeti gereği ondan dolayı azap edip ceza verir. Bundan önceki âyet-i kerime, bu ümmetin icmaının delil olduğuna ve ümmetin -icma olan hususlarda- hatadan masum olduklarına delil gösterilmiştir. Bunun delil olma yönü de şöyledir: Şanı Yüce Allah mü’minlerin izlediği yola muhalefet eden kimseleri ilâhi yardımdan uzak tutmakla ve cehennem ateşi ile tehdit etmektedir. Diğer taraftan “mü’minlerin yolu/سبيل المؤمنين” ifadesi, bir isim tamlamasıdır ve mü’minlerin izlemekte olduğu itikad ve amelleri kapsar. O bakımdan mü’minler herhangi bir şeyin farz yahut müstehab, haram yahut mekruh ya da mubah olduğunu ittifakla kabul edecek olurlarsa bu, onların tuttukları yol demektir. Bu husus üzerinde icmaları gerçekleştikten sonra herhangi bir hususta onlara muhalefet eden bir kimse onların yolundan başka bir yol takip etmiş olur. Buna Yüce Allah’ın şu buyruğu da delil teşkil etmektedir:“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirirsiniz.”(Al-i İmran, 3/110) Bu ayetin delil olma yönü de şöyledir: Şanı Yüce Allah bu ümmetin mü’minlerinin ancak maruf olanı (iyiliği) emrettiklerini haber vermektedir. O bakımdan onlar herhangi bir şeyin farz yahut müstehab olduğu üzerinde ittifak edecek olurlarsa bu da onların emrettikleri şeyler arasında yer alır. Böylelikle bu âyet-i kerimenin nassı gereğince onların ittifakla emrettikleri bu hususun, maruf olduğu ortaya çıkar. Marufun dışında ise münkerden başka bir şey olamaz. Aynı şekilde herhangi bir şeyin yasaklanmasını ittifakla kabul edecek olurlarsa bu da onların yasakladıkları şeylerden olur ki onun, münkerden başka bir şey olması söz konusu olamaz. Yüce Allah’ın:“Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık. Bütün insanlara karşı şahit olasınız diye…”(el-Bakara, 2/143) buyruğu da böyledir. Zira şanı Yüce Allah bu ümmeti “vasat” yani dengeli, mutedil ve hayırlı kıldığını haber vermektedir. Bundan kasıt ise insanlara karşı şahitlik etmeleridir. Şahitlik edecekleri hususların kapsamına ise her şey girmektedir. O bakımdan onlar herhangi bir hükmün Allah tarafından emredildiğine yahut yasaklandığına ya da mubah kılındığına dair şahitlik edecek olurlarsa şüphesiz onların bu şahitlikleri hatadan korunmuştur. Çünkü onlar, ne hakkında şahitlik ettiklerini bilirler ve şahitliklerinde adildirler. Durum bunun aksine olsaydı onlar hiçbir şekilde şahitliklerinde adaletli ve ne yaptıklarını bilen kimseler olmazlardı. Yine Yüce Allah’ın: “Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Rasûlüne götürün.”(en-Nisa, 4/59) buyruğu da buna benzemektedir. Zira bu buyruktan şu anlaşılmaktadır: Mü’minler, hakkında anlaşmazlığa düşmeyip aksine ittifakla kabul ettikleri herhangi bir hususu Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünnetine götürmekle emrolunmuş değillerdir. Çünkü onların ittifak ettikleri böyle bir husus ancak Kitap ve Sünnete uygun olur, bunlara muhalif olması söz konusu olamaz. İşte bu ve benzeri deliller bu ümmetin icmaının kat’i bir hüccet olduğu hususunda kesin ifadeler ortaya koymaktadır. Bundan dolayı şanı Yüce Allah müşriklerin sapıklıklarının çirkinliğini bundan sonraki âyetlerde şöylece dile getirmektedir:

Nisa' 4:116

115- Kim kendisine hak apaçık belli olduktan sonra Peygambere karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa onu döndüğü o yolda bırakır ve cehenneme sokarız. O ne kötü bir dönüş yeridir! 116- Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Ondan başkasını ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapmış olur. 115. Yani “kim kendisine hak” Kur’ânî deliller ve nebevî burhanlarla “apaçık belli olduktan sonra” Allah Rasûlüne muhalefet eder ve getirdiklerinde ona karşı inatla karşı koyar ve “mü’minlerin yolundan” yani akaid ve amellerinde gittikleri yoldan “başkasına uyarsa onu döndüğü o yolda bırakır” kendisi için tercih ettiği şey ile başbaşa ve yardımsız bırakırız, hayra muvaffak kılmayız. Çünkü o hakkı görüp bildikten sonra terk etmiştir. O bakımdan ilâhi adaletin gereği olarak onun cezası, şaşkınlığında şaşkın halde kalması ve sapıklığına sapıklık katılmasıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapınca Allah da kalplerini saptırdı.”(es-Saf, 61/5); “İlk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) biz de onların kalplerini ve gözlerini (haktan) çeviririz (de onu ne görür ne de kavrarlar).”(el-En’am, 6/110) Âyet-i kerimenin mefhumu şuna delildir: Allah Rasûlüne muhalefet etmeyerek, Allah’ın rızasını ve Rasûlüne tabi olmayı amaçlayrak, müslüman cemaatten ayrılmamak sureti ile mü’minlerin yolunu izleyen bir kimse, beşeri nefislerin gerekleri ve tabiatın baskın gelmesinin bir sonucu olarak bazı günahları işleyecek yahut bunları işlemek isteyecek olursa, Allah böyle birisini kendi nefsi ve şeytanı ile başbaşa bırakmaz. Aksine lütfu ile ona yetişir, ihsanda bulunarak onu korur ve kötülüklere karşı himaye eder. Nitekim Yüce Allah Yusuf aleyhisselam hakkında şöyle buyurmuştur:“Ondan fenalığı ve hayâsızlığı giderelim diye böyle yaptık. Çünkü o ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.”(Yusuf, 12/24) Yani ihlâsı sebebi ile biz kötülüğü ondan uzaklaştırdık. Nitekim bu gerekçelendirmenin umumi ifadesinin delalet ettiği üzere ihlâs sahibi herkes için aynı şey söz konusudur. Yüce Allah’ın:“ve cehenneme sokarız” buyruğu, onu cehennemde büyük bir azaba uğratırız demektir. “O ne kötü bir dönüş yeridir!” Böyle birisi için cehennem, varılacak yer olarak ne kötüdür! Peygambere karşı gelmenin ve mü’minlere muhalefet etmenin sebep olduğu bu tehdidin mertebeleri çoktur. Yüce Allah’tan başka bunları kimse bilemez. Bu mertebeler günahın küçüklük ve büyüklüğüne göredir. Bunlardan kimisi cehennem ateşinde kişinin ebedi olarak kalmasına sebep olur ve ilâhi yardımdan büsbütün mahrum bırakır, kimisi de bunlardan daha aşağı derecededir. O nedenle bir sonraki âyet-i kerimenin bu mutlak ifadenin bir çeşit açıklaması olması muhtemeldir: 116. “Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz…” Yani Yüce Allah şirki bağışlamaz. Çünkü şirk âlemlerin Rabbi ve O’nun vahdaniyeti hakkında haksız bir iddiayı ihtiva eder. Şirk, kendisine bir fayda sağlayamayan ve bir zararı önleyemeyen bir mahlûku, her türlü fayda ve zararın mutlak sahibi olana eşit kılmaktır. Oysa bütün nimetler ancak O’ndandır. Zararları O’ndan başka kimse def edemez. Bütün yönleri ile mutlak kemale yalnız O sahiptir. Her bakımdan hiçbir kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayış yalnız O’nun için söz konusudur. O bakımdan bu vasfa ve bu azamete sahip olana ihlâsla ibadet yapılmayarak, bunun -bir bölümünün dahi olsa- kemal sıfatların hiçbirisine sahip olmayan ve mutlak olarak ihtiyaç içerisinde bulunan yaratılmışlara izafe edilmesi, haktan alabildiğine uzak bir sapıklıktır. Allah’ın dışındaki varlıkların muhtaç olmaması şöyle dursun, onlar hakkında yokluk ve yoksulluktan başka bir şey söz konusu değildir. Onlar bizatihi kendi varlıklarının sahibi değildirler. Kemalleri de yoktur, hiçbir yönü ile başkasına muhtaç olmayışları da söz konusu değildir. Şirkten daha aşağıda olan günah ve masiyetlerin bağışlanması ise ilâhi meşiete/Allah'ın dilemesine bağlıdır. Yüce Allah dilerse rahmet ve hikmeti ile o günahı bağışlar, dilerse adaleti ve hikmeti gereği ondan dolayı azap edip ceza verir. Bundan önceki âyet-i kerime, bu ümmetin icmaının delil olduğuna ve ümmetin -icma olan hususlarda- hatadan masum olduklarına delil gösterilmiştir. Bunun delil olma yönü de şöyledir: Şanı Yüce Allah mü’minlerin izlediği yola muhalefet eden kimseleri ilâhi yardımdan uzak tutmakla ve cehennem ateşi ile tehdit etmektedir. Diğer taraftan “mü’minlerin yolu/سبيل المؤمنين” ifadesi, bir isim tamlamasıdır ve mü’minlerin izlemekte olduğu itikad ve amelleri kapsar. O bakımdan mü’minler herhangi bir şeyin farz yahut müstehab, haram yahut mekruh ya da mubah olduğunu ittifakla kabul edecek olurlarsa bu, onların tuttukları yol demektir. Bu husus üzerinde icmaları gerçekleştikten sonra herhangi bir hususta onlara muhalefet eden bir kimse onların yolundan başka bir yol takip etmiş olur. Buna Yüce Allah’ın şu buyruğu da delil teşkil etmektedir:“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirirsiniz.”(Al-i İmran, 3/110) Bu ayetin delil olma yönü de şöyledir: Şanı Yüce Allah bu ümmetin mü’minlerinin ancak maruf olanı (iyiliği) emrettiklerini haber vermektedir. O bakımdan onlar herhangi bir şeyin farz yahut müstehab olduğu üzerinde ittifak edecek olurlarsa bu da onların emrettikleri şeyler arasında yer alır. Böylelikle bu âyet-i kerimenin nassı gereğince onların ittifakla emrettikleri bu hususun, maruf olduğu ortaya çıkar. Marufun dışında ise münkerden başka bir şey olamaz. Aynı şekilde herhangi bir şeyin yasaklanmasını ittifakla kabul edecek olurlarsa bu da onların yasakladıkları şeylerden olur ki onun, münkerden başka bir şey olması söz konusu olamaz. Yüce Allah’ın:“Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık. Bütün insanlara karşı şahit olasınız diye…”(el-Bakara, 2/143) buyruğu da böyledir. Zira şanı Yüce Allah bu ümmeti “vasat” yani dengeli, mutedil ve hayırlı kıldığını haber vermektedir. Bundan kasıt ise insanlara karşı şahitlik etmeleridir. Şahitlik edecekleri hususların kapsamına ise her şey girmektedir. O bakımdan onlar herhangi bir hükmün Allah tarafından emredildiğine yahut yasaklandığına ya da mubah kılındığına dair şahitlik edecek olurlarsa şüphesiz onların bu şahitlikleri hatadan korunmuştur. Çünkü onlar, ne hakkında şahitlik ettiklerini bilirler ve şahitliklerinde adildirler. Durum bunun aksine olsaydı onlar hiçbir şekilde şahitliklerinde adaletli ve ne yaptıklarını bilen kimseler olmazlardı. Yine Yüce Allah’ın: “Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Rasûlüne götürün.”(en-Nisa, 4/59) buyruğu da buna benzemektedir. Zira bu buyruktan şu anlaşılmaktadır: Mü’minler, hakkında anlaşmazlığa düşmeyip aksine ittifakla kabul ettikleri herhangi bir hususu Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünnetine götürmekle emrolunmuş değillerdir. Çünkü onların ittifak ettikleri böyle bir husus ancak Kitap ve Sünnete uygun olur, bunlara muhalif olması söz konusu olamaz. İşte bu ve benzeri deliller bu ümmetin icmaının kat’i bir hüccet olduğu hususunda kesin ifadeler ortaya koymaktadır. Bundan dolayı şanı Yüce Allah müşriklerin sapıklıklarının çirkinliğini bundan sonraki âyetlerde şöylece dile getirmektedir:

Nisa' 4:117

117- Onların O’ndan başka ibadet ettikleri (putlar), ancak dişidir. Onlar ancak inatçı şeytana tapıyorlar. 118- Allah ona lanet etmiştir. O:“Andolsun kullarından belli bir pay alacağım” demişti. 119- “Andolsun onları saptıracağım ve olmayacak kuruntulara boğacağım. Onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar ve yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse şüphesiz o, apaçık bir zarara uğramış demektir. 120- O, onlara vaatlerde bulunur ve onları olmayacak kuruntulara düşürür. Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez. 121- İşte onların barınakları cehennemdir. Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır. 117-118. “Onların ondan başka ibadet ettikleri (putlar), ancak dişidir.” Yani bu müşrikler, Allah'ın dışında -Uzza, Menat ve benzeri gibi- dişi isimleri ile anılan putlardan ve heykellerden başkasına ibadet etmiyorlar. Bilindiği gibi isim, isim olduğu varlığa delalet eder. Bunların isimleri dişil ve eksik isimler olduğuna göre bu, bu isimlerle adlandırılan varlıkların da eksik olduğuna ve kemal sıfatlarına sahip olmadıklarına delildir. Nitekim Yüce Allah Kitab-ı Kerîm’inin birçok yerinde şunu haber vermektedir: Bu uydurma ilâhlar hiçbir şey yaratamazlar, rızık veremezler. Kendilerine ibadet edenlere gelecek zararları önleyemezler. Hatta kendilerine gelecek zararı dahi önleyemezler. Ne bir fayda sağlayabilirler, ne de bir zarar. Kendilerine kötülük yapmak isteyenlere de karşı koyamazlar. Bunların kulakları, gözleri ve kalpleri yoktur. Peki, bu niteliklere sahip olan varlıklara nasıl ibadet edilir de en güzel isimlere sahip, en yüce sıfatlara, hamd ve kemale, mutlak yüceliğe, celâle, izzete, cemal ve rahmete, iyilik ve ihsana sahip olan, tek başına yaratan ve yarattıklarını idare eden, emir ve takdirde uçsuz bucaksız hikmete sahip olan Yüce Allah’a ihlâsla ibadet nasıl terk edilebilir? Bu, böyle bir davranışı yapanın eksikliğine, son derece bayağı ve sıradan olduğuna, hiçbir kimsenin düşünemeyeceği yahut nitelendiremeyeceği kadar aşağılık olduğuna delil teşkil eden, olabilecek en çirkin iş değil midir? Bununla birlikte bunların ibadetleri, ancak şekil itibari ile bu eksik putlaradır. Hakikatte ise onlar şeytandan başkasına ibadet etmiyorlar. O şeytan ise onların düşmanıdır, onları helâk etmek ister ve Bbu konuda bütün gücü ile çalışıp çabalar. Ayrıca şeytan Allah’tan alabildiğine uzaktır. Çünkü Allah onu lanetlemiş, rahmetinden uzaklaştırmıştır. Allah onu rahmetinden uzaklaştırdığı için o da Allah’ın kullarını Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır. “O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olsunlar diye davet eder.”(Fatır, 35/6) Bundan dolayı Yüce Allah şeytanın Allah’ın kullarını azdırmak için çalıştığını, onlara kötülüğü ve fesadı süslü gösterdiğini ve Rabbine yemin ederek:“Andolsun kullarından belli bir pay” miktarı belli bir pay “alacağım” dediğini haber vermektedir. O lanetli şeytan Allah’ın kullarının tümünü azdıramayacağını, Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları üzerinde herhangi bir tasarrufunun bulunmadığını ancak kendisini dost edinip kendisine itaati yüce Mevlasına itaate tercih edenler üzerinde otoritesinin söz konusu olduğunu bilmekteydi. Nitkeim bir başka yerde de onları azdıracağına dair şöylece yemin ettiğini görüyoruz: “Onları toptan azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna”(el-Hicr, 15/39-40) İşte o melun şeytanın zannettiği ve kesin bir kanaat olarak ifade ettiği husus budur. Yüce Allah da şu buyruğu ile bunun gerçekleşmiş olduğunu haber vermektedir:“Andolsun İblis onların aleyhindeki zannını gerçekleştirmiştir. Zira mü’minlerden bir kesim dışında (hepsi) ona uymuşlardı.”(Sebe, 34/20) 119. İblis, Ademoğulları arasından alacağına dair yemin ettiği bu belirli paydan neler istediğini ve onlara neler yaptıracağını da şöyle dile getirmektedir:“Andolsun onları saptıracağım” ifadesi ile dile getirmektedir. Yani ben onları dosdoğru yoldan, hem ilimde hem amelde haktan uzaklaştıracağım. Bununla birlikte “olmayacak kuruntulara boğacağım” haktan sapmalarına rağmen, hidayette olanların elde ettiklerine kendilerinin de nail olacağı kuruntusunu onlara telkin edeceğim. Bu ise aldanışın ta kendisidir. Zira İblis onları saptırmakla yetinmeyip içinde bulundukları sapıklıkları da onlara süslü gösterir. Bu ise onlar için kötülük üstüne kötülüktür. Çünkü bir taraftan cezalandırılmalarını gerektiren cehennemliklerin amellerini işlerken, diğer taraftan bu amellerin kendilerine cenneti kazandıracağını sanmaktadırlar. Bu durumu yahudilerde, hıristiyanlarda ve benzerlerinde ibretle müşahade edebiliyoruz. Nitekim Yüce Allah onlar hakkında şunu nakletmektedir:“(Ehli kitap) Yahudi ve hıristiyan olandan başkası asla cennete giremez, dediler. Bu, onların kuruntularıdır.”(el-Bakara, 2/111); “İşte biz böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik.”(el-En’am, 6/108); “De ki: Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber vereyim mi? Onlar o kimselerdir ki dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiştir. Üstelik kendilerinin iyi iş yaptıklarını zannederler.”(el-Kehf, 18/103-104) Yüce Allah münafıkların da Kıyamet gününde mü’minlere şöyle diyeceklerini haber vermektedir: “Biz sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. Evet, derler; ama siz -Allah’ın emri gelinceye kadar- nefislerinizi helâke bıraktınız, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz, kuruntular da sizi aldattı ve çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah ile aldatıp durdu.”(el-Hadid, 57/14) Yüce Allah’ın: “Onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar” buyruğu bahîre, sâibe, vasile ve hâm adını verdikleri hayvanlara yapılan uygulamalara işarettir. Bununla bu türün tamamına dikkat çekilmektedir. Şöyle ki bu, saptırma çeşitlerinden birisi olup Allah’ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını da helâl kılmayı ifade eder. Bunlara bozuk inanışlar ve haksız hükümler de eklenir ki bunlar da saptırmanın en ileri boyutudur. “ve yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Bu ise dövme yaptırmak, dişleri inceltmek, kaşları çekmek, güzelleşmek için dişlerin arasını ayırmak ve buna benzer şeytanın insanları saptırmak amacıyla teşvik ettiği ve Rahman olan Allah’ın hilkatini değiştirmeye götüren her türlü işi kapsamaktadır. Bu, Yüce Allah’ın yarattığına razı olmamak, hikmetini tenkid edip beğenmemeyi ve kendi elleri ile yaptıklarının, Rahman olan Allah’ın yarattığından daha güzel olduğuna inanmayı, O’nun takdir ve idaresine razı olmama anlamına gelir. Yine bu buyruk, batıni hilkati (iç dünyayı/fıtratı) değiştirmeyi de kapsar. Şöyle ki Şanı Yüce Allah kullarını hanifler olarak, hakkı kabul ve tercih fıtratına sahip bir kabiliyette yaratmıştır. Ancak şeytanlar onlara yaklaşarak onları bu güzel yaratışın dışına saptırmışlar, onlara kötülük ve şirki, küfrü, fasıklığı ve isyanı süslü göstermişlerdir. Hiç şüphesiz her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar; ama ana babası onu yahudi, hıristiyan, mecusi ve buna benzer Allah’ın fıtratını kullarının aleyhine değiştirdikleri herhangi bir inanca yöneltirler. Fıtratlarında olan tevhidi, Allah’ı sevmeyi ve O’nu tanımayı değiştirirler. İşte bu noktada şeytanlar yırtıcı hayvanların ve kurtların tek başına kalan koyunlara saldırması gibi saldırıp onları yakalar. Eğer Yüce Allah’ın ihlâs sahibi kullarına lütuf ve keremi olmasaydı, bu fitneye maruz kalan kimselerin başından geçenlerin bir benzeri onlar için de söz konusu olurdu. Rablerinden, kendilerini yaratanın yolundan yüz çevirerek her bakımdan kendileri için kötülük isteyen düşmanlarını dost edinmeleri sonucunda karşı karşıya kaldıkları durum işte budur. Böylelikle onlar dünya ve âhireti kaybederler ve tam bir zarar ve ziyana uğrarlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse şüphesiz o apaçık bir zarara uğramış demektir.” Din ve dünyasını kaybeden, masiyet ve günahları kendisini helâk eden, ebedi olarak bedbaht olup sonsuz nimetleri elinden kaçıran kimseden daha büyük ve daha aşikar bir zarara uğrayan kim vardır? Diğer taraftan mevlasını dost edinip O’nun rızasını tercih eden kimse, en büyük kârı elde eder, en büyük kurtuluşa nail olur, dünya ve âhiret mutluluğunu elde eder. Allahım, senin verdiğini engelleyecek olmadığı gibi senin engellediğini verebilecek kimse de yoktur. Allahım, bizleri dost edindiğin kimseler arasına kat ve kendilerine afiyet vereceğin kimselerden kıl! 120. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, onlara vaadlerde bulunur ve onları olmayacak kuruntulara düşürür.” Yani şeytan saptırmak için çalıştığı kimselere türlü vaadlerde bulunur. Vaat ise gerektiğinde “va’îd”i (tehdidi) de kapsar. Nitekim Yüce Allah: “Şeytan size fakirlik vaat eder/sizi onunla korkutur.”(el-Bakara, 2/260) buyurmaktadır. Yani şeytan Allah yolunda infak ettikleri takdirde fakir düşerler diye onları tehdit etmektedir. Aynı şekilde cihad edecek olurlarsa da öldürülme ve benzeri olumsuzluklarla da onları korkutmaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“(Size) Bu (haberi getiren) şeytandır. O, ancak kendi dostlarını korkutur.”(Al-i İmran, 3/175) Şeytan, Allah’ın rızasını tercih etmeleri halinde mümkün olan ve olmayan her şey ile onları korkutur ve bunu akıllarına sokmaya çalışır. Nihayet onlar da hayrı işlemeye karşı tembellik göstermeye başlarlar. İşte bu şekilde şeytan onları gerçek mahiyeti araştırılacak olursa aslı olmayan serap gibi oldukları ortaya çıkan batıl kuruntulara mahkûm eder. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez.” 121. “İşte onların barınakları cehennemdir.” Yani şeytanın peşinden giden, Rabbinden yüz çeviren ve İblisin tabilerinden ve taraftarlarından olan kimselerin varacakları yer cehennem ateşidir. “Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır.” Kaçıp kurtulacak ve sığınacak yerleri olmayacaktır. Aksine onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Yüce Allah, şeytanların dostları olan bedbahtların âkıbetini açıkladıktan sonra kendisinin gerçek dostu olan mutlu kimselerin âkıbetlerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:

Nisa' 4:118

117- Onların O’ndan başka ibadet ettikleri (putlar), ancak dişidir. Onlar ancak inatçı şeytana tapıyorlar. 118- Allah ona lanet etmiştir. O:“Andolsun kullarından belli bir pay alacağım” demişti. 119- “Andolsun onları saptıracağım ve olmayacak kuruntulara boğacağım. Onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar ve yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse şüphesiz o, apaçık bir zarara uğramış demektir. 120- O, onlara vaatlerde bulunur ve onları olmayacak kuruntulara düşürür. Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez. 121- İşte onların barınakları cehennemdir. Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır. 117-118. “Onların ondan başka ibadet ettikleri (putlar), ancak dişidir.” Yani bu müşrikler, Allah'ın dışında -Uzza, Menat ve benzeri gibi- dişi isimleri ile anılan putlardan ve heykellerden başkasına ibadet etmiyorlar. Bilindiği gibi isim, isim olduğu varlığa delalet eder. Bunların isimleri dişil ve eksik isimler olduğuna göre bu, bu isimlerle adlandırılan varlıkların da eksik olduğuna ve kemal sıfatlarına sahip olmadıklarına delildir. Nitekim Yüce Allah Kitab-ı Kerîm’inin birçok yerinde şunu haber vermektedir: Bu uydurma ilâhlar hiçbir şey yaratamazlar, rızık veremezler. Kendilerine ibadet edenlere gelecek zararları önleyemezler. Hatta kendilerine gelecek zararı dahi önleyemezler. Ne bir fayda sağlayabilirler, ne de bir zarar. Kendilerine kötülük yapmak isteyenlere de karşı koyamazlar. Bunların kulakları, gözleri ve kalpleri yoktur. Peki, bu niteliklere sahip olan varlıklara nasıl ibadet edilir de en güzel isimlere sahip, en yüce sıfatlara, hamd ve kemale, mutlak yüceliğe, celâle, izzete, cemal ve rahmete, iyilik ve ihsana sahip olan, tek başına yaratan ve yarattıklarını idare eden, emir ve takdirde uçsuz bucaksız hikmete sahip olan Yüce Allah’a ihlâsla ibadet nasıl terk edilebilir? Bu, böyle bir davranışı yapanın eksikliğine, son derece bayağı ve sıradan olduğuna, hiçbir kimsenin düşünemeyeceği yahut nitelendiremeyeceği kadar aşağılık olduğuna delil teşkil eden, olabilecek en çirkin iş değil midir? Bununla birlikte bunların ibadetleri, ancak şekil itibari ile bu eksik putlaradır. Hakikatte ise onlar şeytandan başkasına ibadet etmiyorlar. O şeytan ise onların düşmanıdır, onları helâk etmek ister ve Bbu konuda bütün gücü ile çalışıp çabalar. Ayrıca şeytan Allah’tan alabildiğine uzaktır. Çünkü Allah onu lanetlemiş, rahmetinden uzaklaştırmıştır. Allah onu rahmetinden uzaklaştırdığı için o da Allah’ın kullarını Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır. “O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olsunlar diye davet eder.”(Fatır, 35/6) Bundan dolayı Yüce Allah şeytanın Allah’ın kullarını azdırmak için çalıştığını, onlara kötülüğü ve fesadı süslü gösterdiğini ve Rabbine yemin ederek:“Andolsun kullarından belli bir pay” miktarı belli bir pay “alacağım” dediğini haber vermektedir. O lanetli şeytan Allah’ın kullarının tümünü azdıramayacağını, Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları üzerinde herhangi bir tasarrufunun bulunmadığını ancak kendisini dost edinip kendisine itaati yüce Mevlasına itaate tercih edenler üzerinde otoritesinin söz konusu olduğunu bilmekteydi. Nitkeim bir başka yerde de onları azdıracağına dair şöylece yemin ettiğini görüyoruz: “Onları toptan azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna”(el-Hicr, 15/39-40) İşte o melun şeytanın zannettiği ve kesin bir kanaat olarak ifade ettiği husus budur. Yüce Allah da şu buyruğu ile bunun gerçekleşmiş olduğunu haber vermektedir:“Andolsun İblis onların aleyhindeki zannını gerçekleştirmiştir. Zira mü’minlerden bir kesim dışında (hepsi) ona uymuşlardı.”(Sebe, 34/20) 119. İblis, Ademoğulları arasından alacağına dair yemin ettiği bu belirli paydan neler istediğini ve onlara neler yaptıracağını da şöyle dile getirmektedir:“Andolsun onları saptıracağım” ifadesi ile dile getirmektedir. Yani ben onları dosdoğru yoldan, hem ilimde hem amelde haktan uzaklaştıracağım. Bununla birlikte “olmayacak kuruntulara boğacağım” haktan sapmalarına rağmen, hidayette olanların elde ettiklerine kendilerinin de nail olacağı kuruntusunu onlara telkin edeceğim. Bu ise aldanışın ta kendisidir. Zira İblis onları saptırmakla yetinmeyip içinde bulundukları sapıklıkları da onlara süslü gösterir. Bu ise onlar için kötülük üstüne kötülüktür. Çünkü bir taraftan cezalandırılmalarını gerektiren cehennemliklerin amellerini işlerken, diğer taraftan bu amellerin kendilerine cenneti kazandıracağını sanmaktadırlar. Bu durumu yahudilerde, hıristiyanlarda ve benzerlerinde ibretle müşahade edebiliyoruz. Nitekim Yüce Allah onlar hakkında şunu nakletmektedir:“(Ehli kitap) Yahudi ve hıristiyan olandan başkası asla cennete giremez, dediler. Bu, onların kuruntularıdır.”(el-Bakara, 2/111); “İşte biz böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik.”(el-En’am, 6/108); “De ki: Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber vereyim mi? Onlar o kimselerdir ki dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiştir. Üstelik kendilerinin iyi iş yaptıklarını zannederler.”(el-Kehf, 18/103-104) Yüce Allah münafıkların da Kıyamet gününde mü’minlere şöyle diyeceklerini haber vermektedir: “Biz sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. Evet, derler; ama siz -Allah’ın emri gelinceye kadar- nefislerinizi helâke bıraktınız, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz, kuruntular da sizi aldattı ve çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah ile aldatıp durdu.”(el-Hadid, 57/14) Yüce Allah’ın: “Onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar” buyruğu bahîre, sâibe, vasile ve hâm adını verdikleri hayvanlara yapılan uygulamalara işarettir. Bununla bu türün tamamına dikkat çekilmektedir. Şöyle ki bu, saptırma çeşitlerinden birisi olup Allah’ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını da helâl kılmayı ifade eder. Bunlara bozuk inanışlar ve haksız hükümler de eklenir ki bunlar da saptırmanın en ileri boyutudur. “ve yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Bu ise dövme yaptırmak, dişleri inceltmek, kaşları çekmek, güzelleşmek için dişlerin arasını ayırmak ve buna benzer şeytanın insanları saptırmak amacıyla teşvik ettiği ve Rahman olan Allah’ın hilkatini değiştirmeye götüren her türlü işi kapsamaktadır. Bu, Yüce Allah’ın yarattığına razı olmamak, hikmetini tenkid edip beğenmemeyi ve kendi elleri ile yaptıklarının, Rahman olan Allah’ın yarattığından daha güzel olduğuna inanmayı, O’nun takdir ve idaresine razı olmama anlamına gelir. Yine bu buyruk, batıni hilkati (iç dünyayı/fıtratı) değiştirmeyi de kapsar. Şöyle ki Şanı Yüce Allah kullarını hanifler olarak, hakkı kabul ve tercih fıtratına sahip bir kabiliyette yaratmıştır. Ancak şeytanlar onlara yaklaşarak onları bu güzel yaratışın dışına saptırmışlar, onlara kötülük ve şirki, küfrü, fasıklığı ve isyanı süslü göstermişlerdir. Hiç şüphesiz her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar; ama ana babası onu yahudi, hıristiyan, mecusi ve buna benzer Allah’ın fıtratını kullarının aleyhine değiştirdikleri herhangi bir inanca yöneltirler. Fıtratlarında olan tevhidi, Allah’ı sevmeyi ve O’nu tanımayı değiştirirler. İşte bu noktada şeytanlar yırtıcı hayvanların ve kurtların tek başına kalan koyunlara saldırması gibi saldırıp onları yakalar. Eğer Yüce Allah’ın ihlâs sahibi kullarına lütuf ve keremi olmasaydı, bu fitneye maruz kalan kimselerin başından geçenlerin bir benzeri onlar için de söz konusu olurdu. Rablerinden, kendilerini yaratanın yolundan yüz çevirerek her bakımdan kendileri için kötülük isteyen düşmanlarını dost edinmeleri sonucunda karşı karşıya kaldıkları durum işte budur. Böylelikle onlar dünya ve âhireti kaybederler ve tam bir zarar ve ziyana uğrarlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse şüphesiz o apaçık bir zarara uğramış demektir.” Din ve dünyasını kaybeden, masiyet ve günahları kendisini helâk eden, ebedi olarak bedbaht olup sonsuz nimetleri elinden kaçıran kimseden daha büyük ve daha aşikar bir zarara uğrayan kim vardır? Diğer taraftan mevlasını dost edinip O’nun rızasını tercih eden kimse, en büyük kârı elde eder, en büyük kurtuluşa nail olur, dünya ve âhiret mutluluğunu elde eder. Allahım, senin verdiğini engelleyecek olmadığı gibi senin engellediğini verebilecek kimse de yoktur. Allahım, bizleri dost edindiğin kimseler arasına kat ve kendilerine afiyet vereceğin kimselerden kıl! 120. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, onlara vaadlerde bulunur ve onları olmayacak kuruntulara düşürür.” Yani şeytan saptırmak için çalıştığı kimselere türlü vaadlerde bulunur. Vaat ise gerektiğinde “va’îd”i (tehdidi) de kapsar. Nitekim Yüce Allah: “Şeytan size fakirlik vaat eder/sizi onunla korkutur.”(el-Bakara, 2/260) buyurmaktadır. Yani şeytan Allah yolunda infak ettikleri takdirde fakir düşerler diye onları tehdit etmektedir. Aynı şekilde cihad edecek olurlarsa da öldürülme ve benzeri olumsuzluklarla da onları korkutmaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“(Size) Bu (haberi getiren) şeytandır. O, ancak kendi dostlarını korkutur.”(Al-i İmran, 3/175) Şeytan, Allah’ın rızasını tercih etmeleri halinde mümkün olan ve olmayan her şey ile onları korkutur ve bunu akıllarına sokmaya çalışır. Nihayet onlar da hayrı işlemeye karşı tembellik göstermeye başlarlar. İşte bu şekilde şeytan onları gerçek mahiyeti araştırılacak olursa aslı olmayan serap gibi oldukları ortaya çıkan batıl kuruntulara mahkûm eder. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez.” 121. “İşte onların barınakları cehennemdir.” Yani şeytanın peşinden giden, Rabbinden yüz çeviren ve İblisin tabilerinden ve taraftarlarından olan kimselerin varacakları yer cehennem ateşidir. “Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır.” Kaçıp kurtulacak ve sığınacak yerleri olmayacaktır. Aksine onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Yüce Allah, şeytanların dostları olan bedbahtların âkıbetini açıkladıktan sonra kendisinin gerçek dostu olan mutlu kimselerin âkıbetlerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:

Nisa' 4:119

117- Onların O’ndan başka ibadet ettikleri (putlar), ancak dişidir. Onlar ancak inatçı şeytana tapıyorlar. 118- Allah ona lanet etmiştir. O:“Andolsun kullarından belli bir pay alacağım” demişti. 119- “Andolsun onları saptıracağım ve olmayacak kuruntulara boğacağım. Onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar ve yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse şüphesiz o, apaçık bir zarara uğramış demektir. 120- O, onlara vaatlerde bulunur ve onları olmayacak kuruntulara düşürür. Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez. 121- İşte onların barınakları cehennemdir. Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır. 117-118. “Onların ondan başka ibadet ettikleri (putlar), ancak dişidir.” Yani bu müşrikler, Allah'ın dışında -Uzza, Menat ve benzeri gibi- dişi isimleri ile anılan putlardan ve heykellerden başkasına ibadet etmiyorlar. Bilindiği gibi isim, isim olduğu varlığa delalet eder. Bunların isimleri dişil ve eksik isimler olduğuna göre bu, bu isimlerle adlandırılan varlıkların da eksik olduğuna ve kemal sıfatlarına sahip olmadıklarına delildir. Nitekim Yüce Allah Kitab-ı Kerîm’inin birçok yerinde şunu haber vermektedir: Bu uydurma ilâhlar hiçbir şey yaratamazlar, rızık veremezler. Kendilerine ibadet edenlere gelecek zararları önleyemezler. Hatta kendilerine gelecek zararı dahi önleyemezler. Ne bir fayda sağlayabilirler, ne de bir zarar. Kendilerine kötülük yapmak isteyenlere de karşı koyamazlar. Bunların kulakları, gözleri ve kalpleri yoktur. Peki, bu niteliklere sahip olan varlıklara nasıl ibadet edilir de en güzel isimlere sahip, en yüce sıfatlara, hamd ve kemale, mutlak yüceliğe, celâle, izzete, cemal ve rahmete, iyilik ve ihsana sahip olan, tek başına yaratan ve yarattıklarını idare eden, emir ve takdirde uçsuz bucaksız hikmete sahip olan Yüce Allah’a ihlâsla ibadet nasıl terk edilebilir? Bu, böyle bir davranışı yapanın eksikliğine, son derece bayağı ve sıradan olduğuna, hiçbir kimsenin düşünemeyeceği yahut nitelendiremeyeceği kadar aşağılık olduğuna delil teşkil eden, olabilecek en çirkin iş değil midir? Bununla birlikte bunların ibadetleri, ancak şekil itibari ile bu eksik putlaradır. Hakikatte ise onlar şeytandan başkasına ibadet etmiyorlar. O şeytan ise onların düşmanıdır, onları helâk etmek ister ve Bbu konuda bütün gücü ile çalışıp çabalar. Ayrıca şeytan Allah’tan alabildiğine uzaktır. Çünkü Allah onu lanetlemiş, rahmetinden uzaklaştırmıştır. Allah onu rahmetinden uzaklaştırdığı için o da Allah’ın kullarını Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır. “O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olsunlar diye davet eder.”(Fatır, 35/6) Bundan dolayı Yüce Allah şeytanın Allah’ın kullarını azdırmak için çalıştığını, onlara kötülüğü ve fesadı süslü gösterdiğini ve Rabbine yemin ederek:“Andolsun kullarından belli bir pay” miktarı belli bir pay “alacağım” dediğini haber vermektedir. O lanetli şeytan Allah’ın kullarının tümünü azdıramayacağını, Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları üzerinde herhangi bir tasarrufunun bulunmadığını ancak kendisini dost edinip kendisine itaati yüce Mevlasına itaate tercih edenler üzerinde otoritesinin söz konusu olduğunu bilmekteydi. Nitkeim bir başka yerde de onları azdıracağına dair şöylece yemin ettiğini görüyoruz: “Onları toptan azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna”(el-Hicr, 15/39-40) İşte o melun şeytanın zannettiği ve kesin bir kanaat olarak ifade ettiği husus budur. Yüce Allah da şu buyruğu ile bunun gerçekleşmiş olduğunu haber vermektedir:“Andolsun İblis onların aleyhindeki zannını gerçekleştirmiştir. Zira mü’minlerden bir kesim dışında (hepsi) ona uymuşlardı.”(Sebe, 34/20) 119. İblis, Ademoğulları arasından alacağına dair yemin ettiği bu belirli paydan neler istediğini ve onlara neler yaptıracağını da şöyle dile getirmektedir:“Andolsun onları saptıracağım” ifadesi ile dile getirmektedir. Yani ben onları dosdoğru yoldan, hem ilimde hem amelde haktan uzaklaştıracağım. Bununla birlikte “olmayacak kuruntulara boğacağım” haktan sapmalarına rağmen, hidayette olanların elde ettiklerine kendilerinin de nail olacağı kuruntusunu onlara telkin edeceğim. Bu ise aldanışın ta kendisidir. Zira İblis onları saptırmakla yetinmeyip içinde bulundukları sapıklıkları da onlara süslü gösterir. Bu ise onlar için kötülük üstüne kötülüktür. Çünkü bir taraftan cezalandırılmalarını gerektiren cehennemliklerin amellerini işlerken, diğer taraftan bu amellerin kendilerine cenneti kazandıracağını sanmaktadırlar. Bu durumu yahudilerde, hıristiyanlarda ve benzerlerinde ibretle müşahade edebiliyoruz. Nitekim Yüce Allah onlar hakkında şunu nakletmektedir:“(Ehli kitap) Yahudi ve hıristiyan olandan başkası asla cennete giremez, dediler. Bu, onların kuruntularıdır.”(el-Bakara, 2/111); “İşte biz böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik.”(el-En’am, 6/108); “De ki: Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber vereyim mi? Onlar o kimselerdir ki dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiştir. Üstelik kendilerinin iyi iş yaptıklarını zannederler.”(el-Kehf, 18/103-104) Yüce Allah münafıkların da Kıyamet gününde mü’minlere şöyle diyeceklerini haber vermektedir: “Biz sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. Evet, derler; ama siz -Allah’ın emri gelinceye kadar- nefislerinizi helâke bıraktınız, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz, kuruntular da sizi aldattı ve çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah ile aldatıp durdu.”(el-Hadid, 57/14) Yüce Allah’ın: “Onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar” buyruğu bahîre, sâibe, vasile ve hâm adını verdikleri hayvanlara yapılan uygulamalara işarettir. Bununla bu türün tamamına dikkat çekilmektedir. Şöyle ki bu, saptırma çeşitlerinden birisi olup Allah’ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını da helâl kılmayı ifade eder. Bunlara bozuk inanışlar ve haksız hükümler de eklenir ki bunlar da saptırmanın en ileri boyutudur. “ve yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Bu ise dövme yaptırmak, dişleri inceltmek, kaşları çekmek, güzelleşmek için dişlerin arasını ayırmak ve buna benzer şeytanın insanları saptırmak amacıyla teşvik ettiği ve Rahman olan Allah’ın hilkatini değiştirmeye götüren her türlü işi kapsamaktadır. Bu, Yüce Allah’ın yarattığına razı olmamak, hikmetini tenkid edip beğenmemeyi ve kendi elleri ile yaptıklarının, Rahman olan Allah’ın yarattığından daha güzel olduğuna inanmayı, O’nun takdir ve idaresine razı olmama anlamına gelir. Yine bu buyruk, batıni hilkati (iç dünyayı/fıtratı) değiştirmeyi de kapsar. Şöyle ki Şanı Yüce Allah kullarını hanifler olarak, hakkı kabul ve tercih fıtratına sahip bir kabiliyette yaratmıştır. Ancak şeytanlar onlara yaklaşarak onları bu güzel yaratışın dışına saptırmışlar, onlara kötülük ve şirki, küfrü, fasıklığı ve isyanı süslü göstermişlerdir. Hiç şüphesiz her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar; ama ana babası onu yahudi, hıristiyan, mecusi ve buna benzer Allah’ın fıtratını kullarının aleyhine değiştirdikleri herhangi bir inanca yöneltirler. Fıtratlarında olan tevhidi, Allah’ı sevmeyi ve O’nu tanımayı değiştirirler. İşte bu noktada şeytanlar yırtıcı hayvanların ve kurtların tek başına kalan koyunlara saldırması gibi saldırıp onları yakalar. Eğer Yüce Allah’ın ihlâs sahibi kullarına lütuf ve keremi olmasaydı, bu fitneye maruz kalan kimselerin başından geçenlerin bir benzeri onlar için de söz konusu olurdu. Rablerinden, kendilerini yaratanın yolundan yüz çevirerek her bakımdan kendileri için kötülük isteyen düşmanlarını dost edinmeleri sonucunda karşı karşıya kaldıkları durum işte budur. Böylelikle onlar dünya ve âhireti kaybederler ve tam bir zarar ve ziyana uğrarlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse şüphesiz o apaçık bir zarara uğramış demektir.” Din ve dünyasını kaybeden, masiyet ve günahları kendisini helâk eden, ebedi olarak bedbaht olup sonsuz nimetleri elinden kaçıran kimseden daha büyük ve daha aşikar bir zarara uğrayan kim vardır? Diğer taraftan mevlasını dost edinip O’nun rızasını tercih eden kimse, en büyük kârı elde eder, en büyük kurtuluşa nail olur, dünya ve âhiret mutluluğunu elde eder. Allahım, senin verdiğini engelleyecek olmadığı gibi senin engellediğini verebilecek kimse de yoktur. Allahım, bizleri dost edindiğin kimseler arasına kat ve kendilerine afiyet vereceğin kimselerden kıl! 120. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, onlara vaadlerde bulunur ve onları olmayacak kuruntulara düşürür.” Yani şeytan saptırmak için çalıştığı kimselere türlü vaadlerde bulunur. Vaat ise gerektiğinde “va’îd”i (tehdidi) de kapsar. Nitekim Yüce Allah: “Şeytan size fakirlik vaat eder/sizi onunla korkutur.”(el-Bakara, 2/260) buyurmaktadır. Yani şeytan Allah yolunda infak ettikleri takdirde fakir düşerler diye onları tehdit etmektedir. Aynı şekilde cihad edecek olurlarsa da öldürülme ve benzeri olumsuzluklarla da onları korkutmaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“(Size) Bu (haberi getiren) şeytandır. O, ancak kendi dostlarını korkutur.”(Al-i İmran, 3/175) Şeytan, Allah’ın rızasını tercih etmeleri halinde mümkün olan ve olmayan her şey ile onları korkutur ve bunu akıllarına sokmaya çalışır. Nihayet onlar da hayrı işlemeye karşı tembellik göstermeye başlarlar. İşte bu şekilde şeytan onları gerçek mahiyeti araştırılacak olursa aslı olmayan serap gibi oldukları ortaya çıkan batıl kuruntulara mahkûm eder. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez.” 121. “İşte onların barınakları cehennemdir.” Yani şeytanın peşinden giden, Rabbinden yüz çeviren ve İblisin tabilerinden ve taraftarlarından olan kimselerin varacakları yer cehennem ateşidir. “Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır.” Kaçıp kurtulacak ve sığınacak yerleri olmayacaktır. Aksine onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Yüce Allah, şeytanların dostları olan bedbahtların âkıbetini açıkladıktan sonra kendisinin gerçek dostu olan mutlu kimselerin âkıbetlerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:

Nisa' 4:120

117- Onların O’ndan başka ibadet ettikleri (putlar), ancak dişidir. Onlar ancak inatçı şeytana tapıyorlar. 118- Allah ona lanet etmiştir. O:“Andolsun kullarından belli bir pay alacağım” demişti. 119- “Andolsun onları saptıracağım ve olmayacak kuruntulara boğacağım. Onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar ve yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse şüphesiz o, apaçık bir zarara uğramış demektir. 120- O, onlara vaatlerde bulunur ve onları olmayacak kuruntulara düşürür. Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez. 121- İşte onların barınakları cehennemdir. Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır. 117-118. “Onların ondan başka ibadet ettikleri (putlar), ancak dişidir.” Yani bu müşrikler, Allah'ın dışında -Uzza, Menat ve benzeri gibi- dişi isimleri ile anılan putlardan ve heykellerden başkasına ibadet etmiyorlar. Bilindiği gibi isim, isim olduğu varlığa delalet eder. Bunların isimleri dişil ve eksik isimler olduğuna göre bu, bu isimlerle adlandırılan varlıkların da eksik olduğuna ve kemal sıfatlarına sahip olmadıklarına delildir. Nitekim Yüce Allah Kitab-ı Kerîm’inin birçok yerinde şunu haber vermektedir: Bu uydurma ilâhlar hiçbir şey yaratamazlar, rızık veremezler. Kendilerine ibadet edenlere gelecek zararları önleyemezler. Hatta kendilerine gelecek zararı dahi önleyemezler. Ne bir fayda sağlayabilirler, ne de bir zarar. Kendilerine kötülük yapmak isteyenlere de karşı koyamazlar. Bunların kulakları, gözleri ve kalpleri yoktur. Peki, bu niteliklere sahip olan varlıklara nasıl ibadet edilir de en güzel isimlere sahip, en yüce sıfatlara, hamd ve kemale, mutlak yüceliğe, celâle, izzete, cemal ve rahmete, iyilik ve ihsana sahip olan, tek başına yaratan ve yarattıklarını idare eden, emir ve takdirde uçsuz bucaksız hikmete sahip olan Yüce Allah’a ihlâsla ibadet nasıl terk edilebilir? Bu, böyle bir davranışı yapanın eksikliğine, son derece bayağı ve sıradan olduğuna, hiçbir kimsenin düşünemeyeceği yahut nitelendiremeyeceği kadar aşağılık olduğuna delil teşkil eden, olabilecek en çirkin iş değil midir? Bununla birlikte bunların ibadetleri, ancak şekil itibari ile bu eksik putlaradır. Hakikatte ise onlar şeytandan başkasına ibadet etmiyorlar. O şeytan ise onların düşmanıdır, onları helâk etmek ister ve Bbu konuda bütün gücü ile çalışıp çabalar. Ayrıca şeytan Allah’tan alabildiğine uzaktır. Çünkü Allah onu lanetlemiş, rahmetinden uzaklaştırmıştır. Allah onu rahmetinden uzaklaştırdığı için o da Allah’ın kullarını Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır. “O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olsunlar diye davet eder.”(Fatır, 35/6) Bundan dolayı Yüce Allah şeytanın Allah’ın kullarını azdırmak için çalıştığını, onlara kötülüğü ve fesadı süslü gösterdiğini ve Rabbine yemin ederek:“Andolsun kullarından belli bir pay” miktarı belli bir pay “alacağım” dediğini haber vermektedir. O lanetli şeytan Allah’ın kullarının tümünü azdıramayacağını, Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları üzerinde herhangi bir tasarrufunun bulunmadığını ancak kendisini dost edinip kendisine itaati yüce Mevlasına itaate tercih edenler üzerinde otoritesinin söz konusu olduğunu bilmekteydi. Nitkeim bir başka yerde de onları azdıracağına dair şöylece yemin ettiğini görüyoruz: “Onları toptan azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna”(el-Hicr, 15/39-40) İşte o melun şeytanın zannettiği ve kesin bir kanaat olarak ifade ettiği husus budur. Yüce Allah da şu buyruğu ile bunun gerçekleşmiş olduğunu haber vermektedir:“Andolsun İblis onların aleyhindeki zannını gerçekleştirmiştir. Zira mü’minlerden bir kesim dışında (hepsi) ona uymuşlardı.”(Sebe, 34/20) 119. İblis, Ademoğulları arasından alacağına dair yemin ettiği bu belirli paydan neler istediğini ve onlara neler yaptıracağını da şöyle dile getirmektedir:“Andolsun onları saptıracağım” ifadesi ile dile getirmektedir. Yani ben onları dosdoğru yoldan, hem ilimde hem amelde haktan uzaklaştıracağım. Bununla birlikte “olmayacak kuruntulara boğacağım” haktan sapmalarına rağmen, hidayette olanların elde ettiklerine kendilerinin de nail olacağı kuruntusunu onlara telkin edeceğim. Bu ise aldanışın ta kendisidir. Zira İblis onları saptırmakla yetinmeyip içinde bulundukları sapıklıkları da onlara süslü gösterir. Bu ise onlar için kötülük üstüne kötülüktür. Çünkü bir taraftan cezalandırılmalarını gerektiren cehennemliklerin amellerini işlerken, diğer taraftan bu amellerin kendilerine cenneti kazandıracağını sanmaktadırlar. Bu durumu yahudilerde, hıristiyanlarda ve benzerlerinde ibretle müşahade edebiliyoruz. Nitekim Yüce Allah onlar hakkında şunu nakletmektedir:“(Ehli kitap) Yahudi ve hıristiyan olandan başkası asla cennete giremez, dediler. Bu, onların kuruntularıdır.”(el-Bakara, 2/111); “İşte biz böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik.”(el-En’am, 6/108); “De ki: Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber vereyim mi? Onlar o kimselerdir ki dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiştir. Üstelik kendilerinin iyi iş yaptıklarını zannederler.”(el-Kehf, 18/103-104) Yüce Allah münafıkların da Kıyamet gününde mü’minlere şöyle diyeceklerini haber vermektedir: “Biz sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. Evet, derler; ama siz -Allah’ın emri gelinceye kadar- nefislerinizi helâke bıraktınız, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz, kuruntular da sizi aldattı ve çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah ile aldatıp durdu.”(el-Hadid, 57/14) Yüce Allah’ın: “Onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar” buyruğu bahîre, sâibe, vasile ve hâm adını verdikleri hayvanlara yapılan uygulamalara işarettir. Bununla bu türün tamamına dikkat çekilmektedir. Şöyle ki bu, saptırma çeşitlerinden birisi olup Allah’ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını da helâl kılmayı ifade eder. Bunlara bozuk inanışlar ve haksız hükümler de eklenir ki bunlar da saptırmanın en ileri boyutudur. “ve yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Bu ise dövme yaptırmak, dişleri inceltmek, kaşları çekmek, güzelleşmek için dişlerin arasını ayırmak ve buna benzer şeytanın insanları saptırmak amacıyla teşvik ettiği ve Rahman olan Allah’ın hilkatini değiştirmeye götüren her türlü işi kapsamaktadır. Bu, Yüce Allah’ın yarattığına razı olmamak, hikmetini tenkid edip beğenmemeyi ve kendi elleri ile yaptıklarının, Rahman olan Allah’ın yarattığından daha güzel olduğuna inanmayı, O’nun takdir ve idaresine razı olmama anlamına gelir. Yine bu buyruk, batıni hilkati (iç dünyayı/fıtratı) değiştirmeyi de kapsar. Şöyle ki Şanı Yüce Allah kullarını hanifler olarak, hakkı kabul ve tercih fıtratına sahip bir kabiliyette yaratmıştır. Ancak şeytanlar onlara yaklaşarak onları bu güzel yaratışın dışına saptırmışlar, onlara kötülük ve şirki, küfrü, fasıklığı ve isyanı süslü göstermişlerdir. Hiç şüphesiz her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar; ama ana babası onu yahudi, hıristiyan, mecusi ve buna benzer Allah’ın fıtratını kullarının aleyhine değiştirdikleri herhangi bir inanca yöneltirler. Fıtratlarında olan tevhidi, Allah’ı sevmeyi ve O’nu tanımayı değiştirirler. İşte bu noktada şeytanlar yırtıcı hayvanların ve kurtların tek başına kalan koyunlara saldırması gibi saldırıp onları yakalar. Eğer Yüce Allah’ın ihlâs sahibi kullarına lütuf ve keremi olmasaydı, bu fitneye maruz kalan kimselerin başından geçenlerin bir benzeri onlar için de söz konusu olurdu. Rablerinden, kendilerini yaratanın yolundan yüz çevirerek her bakımdan kendileri için kötülük isteyen düşmanlarını dost edinmeleri sonucunda karşı karşıya kaldıkları durum işte budur. Böylelikle onlar dünya ve âhireti kaybederler ve tam bir zarar ve ziyana uğrarlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse şüphesiz o apaçık bir zarara uğramış demektir.” Din ve dünyasını kaybeden, masiyet ve günahları kendisini helâk eden, ebedi olarak bedbaht olup sonsuz nimetleri elinden kaçıran kimseden daha büyük ve daha aşikar bir zarara uğrayan kim vardır? Diğer taraftan mevlasını dost edinip O’nun rızasını tercih eden kimse, en büyük kârı elde eder, en büyük kurtuluşa nail olur, dünya ve âhiret mutluluğunu elde eder. Allahım, senin verdiğini engelleyecek olmadığı gibi senin engellediğini verebilecek kimse de yoktur. Allahım, bizleri dost edindiğin kimseler arasına kat ve kendilerine afiyet vereceğin kimselerden kıl! 120. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, onlara vaadlerde bulunur ve onları olmayacak kuruntulara düşürür.” Yani şeytan saptırmak için çalıştığı kimselere türlü vaadlerde bulunur. Vaat ise gerektiğinde “va’îd”i (tehdidi) de kapsar. Nitekim Yüce Allah: “Şeytan size fakirlik vaat eder/sizi onunla korkutur.”(el-Bakara, 2/260) buyurmaktadır. Yani şeytan Allah yolunda infak ettikleri takdirde fakir düşerler diye onları tehdit etmektedir. Aynı şekilde cihad edecek olurlarsa da öldürülme ve benzeri olumsuzluklarla da onları korkutmaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“(Size) Bu (haberi getiren) şeytandır. O, ancak kendi dostlarını korkutur.”(Al-i İmran, 3/175) Şeytan, Allah’ın rızasını tercih etmeleri halinde mümkün olan ve olmayan her şey ile onları korkutur ve bunu akıllarına sokmaya çalışır. Nihayet onlar da hayrı işlemeye karşı tembellik göstermeye başlarlar. İşte bu şekilde şeytan onları gerçek mahiyeti araştırılacak olursa aslı olmayan serap gibi oldukları ortaya çıkan batıl kuruntulara mahkûm eder. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez.” 121. “İşte onların barınakları cehennemdir.” Yani şeytanın peşinden giden, Rabbinden yüz çeviren ve İblisin tabilerinden ve taraftarlarından olan kimselerin varacakları yer cehennem ateşidir. “Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır.” Kaçıp kurtulacak ve sığınacak yerleri olmayacaktır. Aksine onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Yüce Allah, şeytanların dostları olan bedbahtların âkıbetini açıkladıktan sonra kendisinin gerçek dostu olan mutlu kimselerin âkıbetlerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:

Nisa' 4:121

117- Onların O’ndan başka ibadet ettikleri (putlar), ancak dişidir. Onlar ancak inatçı şeytana tapıyorlar. 118- Allah ona lanet etmiştir. O:“Andolsun kullarından belli bir pay alacağım” demişti. 119- “Andolsun onları saptıracağım ve olmayacak kuruntulara boğacağım. Onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar ve yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse şüphesiz o, apaçık bir zarara uğramış demektir. 120- O, onlara vaatlerde bulunur ve onları olmayacak kuruntulara düşürür. Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez. 121- İşte onların barınakları cehennemdir. Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır. 117-118. “Onların ondan başka ibadet ettikleri (putlar), ancak dişidir.” Yani bu müşrikler, Allah'ın dışında -Uzza, Menat ve benzeri gibi- dişi isimleri ile anılan putlardan ve heykellerden başkasına ibadet etmiyorlar. Bilindiği gibi isim, isim olduğu varlığa delalet eder. Bunların isimleri dişil ve eksik isimler olduğuna göre bu, bu isimlerle adlandırılan varlıkların da eksik olduğuna ve kemal sıfatlarına sahip olmadıklarına delildir. Nitekim Yüce Allah Kitab-ı Kerîm’inin birçok yerinde şunu haber vermektedir: Bu uydurma ilâhlar hiçbir şey yaratamazlar, rızık veremezler. Kendilerine ibadet edenlere gelecek zararları önleyemezler. Hatta kendilerine gelecek zararı dahi önleyemezler. Ne bir fayda sağlayabilirler, ne de bir zarar. Kendilerine kötülük yapmak isteyenlere de karşı koyamazlar. Bunların kulakları, gözleri ve kalpleri yoktur. Peki, bu niteliklere sahip olan varlıklara nasıl ibadet edilir de en güzel isimlere sahip, en yüce sıfatlara, hamd ve kemale, mutlak yüceliğe, celâle, izzete, cemal ve rahmete, iyilik ve ihsana sahip olan, tek başına yaratan ve yarattıklarını idare eden, emir ve takdirde uçsuz bucaksız hikmete sahip olan Yüce Allah’a ihlâsla ibadet nasıl terk edilebilir? Bu, böyle bir davranışı yapanın eksikliğine, son derece bayağı ve sıradan olduğuna, hiçbir kimsenin düşünemeyeceği yahut nitelendiremeyeceği kadar aşağılık olduğuna delil teşkil eden, olabilecek en çirkin iş değil midir? Bununla birlikte bunların ibadetleri, ancak şekil itibari ile bu eksik putlaradır. Hakikatte ise onlar şeytandan başkasına ibadet etmiyorlar. O şeytan ise onların düşmanıdır, onları helâk etmek ister ve Bbu konuda bütün gücü ile çalışıp çabalar. Ayrıca şeytan Allah’tan alabildiğine uzaktır. Çünkü Allah onu lanetlemiş, rahmetinden uzaklaştırmıştır. Allah onu rahmetinden uzaklaştırdığı için o da Allah’ın kullarını Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır. “O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olsunlar diye davet eder.”(Fatır, 35/6) Bundan dolayı Yüce Allah şeytanın Allah’ın kullarını azdırmak için çalıştığını, onlara kötülüğü ve fesadı süslü gösterdiğini ve Rabbine yemin ederek:“Andolsun kullarından belli bir pay” miktarı belli bir pay “alacağım” dediğini haber vermektedir. O lanetli şeytan Allah’ın kullarının tümünü azdıramayacağını, Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları üzerinde herhangi bir tasarrufunun bulunmadığını ancak kendisini dost edinip kendisine itaati yüce Mevlasına itaate tercih edenler üzerinde otoritesinin söz konusu olduğunu bilmekteydi. Nitkeim bir başka yerde de onları azdıracağına dair şöylece yemin ettiğini görüyoruz: “Onları toptan azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna”(el-Hicr, 15/39-40) İşte o melun şeytanın zannettiği ve kesin bir kanaat olarak ifade ettiği husus budur. Yüce Allah da şu buyruğu ile bunun gerçekleşmiş olduğunu haber vermektedir:“Andolsun İblis onların aleyhindeki zannını gerçekleştirmiştir. Zira mü’minlerden bir kesim dışında (hepsi) ona uymuşlardı.”(Sebe, 34/20) 119. İblis, Ademoğulları arasından alacağına dair yemin ettiği bu belirli paydan neler istediğini ve onlara neler yaptıracağını da şöyle dile getirmektedir:“Andolsun onları saptıracağım” ifadesi ile dile getirmektedir. Yani ben onları dosdoğru yoldan, hem ilimde hem amelde haktan uzaklaştıracağım. Bununla birlikte “olmayacak kuruntulara boğacağım” haktan sapmalarına rağmen, hidayette olanların elde ettiklerine kendilerinin de nail olacağı kuruntusunu onlara telkin edeceğim. Bu ise aldanışın ta kendisidir. Zira İblis onları saptırmakla yetinmeyip içinde bulundukları sapıklıkları da onlara süslü gösterir. Bu ise onlar için kötülük üstüne kötülüktür. Çünkü bir taraftan cezalandırılmalarını gerektiren cehennemliklerin amellerini işlerken, diğer taraftan bu amellerin kendilerine cenneti kazandıracağını sanmaktadırlar. Bu durumu yahudilerde, hıristiyanlarda ve benzerlerinde ibretle müşahade edebiliyoruz. Nitekim Yüce Allah onlar hakkında şunu nakletmektedir:“(Ehli kitap) Yahudi ve hıristiyan olandan başkası asla cennete giremez, dediler. Bu, onların kuruntularıdır.”(el-Bakara, 2/111); “İşte biz böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik.”(el-En’am, 6/108); “De ki: Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber vereyim mi? Onlar o kimselerdir ki dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiştir. Üstelik kendilerinin iyi iş yaptıklarını zannederler.”(el-Kehf, 18/103-104) Yüce Allah münafıkların da Kıyamet gününde mü’minlere şöyle diyeceklerini haber vermektedir: “Biz sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. Evet, derler; ama siz -Allah’ın emri gelinceye kadar- nefislerinizi helâke bıraktınız, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz, kuruntular da sizi aldattı ve çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah ile aldatıp durdu.”(el-Hadid, 57/14) Yüce Allah’ın: “Onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar” buyruğu bahîre, sâibe, vasile ve hâm adını verdikleri hayvanlara yapılan uygulamalara işarettir. Bununla bu türün tamamına dikkat çekilmektedir. Şöyle ki bu, saptırma çeşitlerinden birisi olup Allah’ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını da helâl kılmayı ifade eder. Bunlara bozuk inanışlar ve haksız hükümler de eklenir ki bunlar da saptırmanın en ileri boyutudur. “ve yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Bu ise dövme yaptırmak, dişleri inceltmek, kaşları çekmek, güzelleşmek için dişlerin arasını ayırmak ve buna benzer şeytanın insanları saptırmak amacıyla teşvik ettiği ve Rahman olan Allah’ın hilkatini değiştirmeye götüren her türlü işi kapsamaktadır. Bu, Yüce Allah’ın yarattığına razı olmamak, hikmetini tenkid edip beğenmemeyi ve kendi elleri ile yaptıklarının, Rahman olan Allah’ın yarattığından daha güzel olduğuna inanmayı, O’nun takdir ve idaresine razı olmama anlamına gelir. Yine bu buyruk, batıni hilkati (iç dünyayı/fıtratı) değiştirmeyi de kapsar. Şöyle ki Şanı Yüce Allah kullarını hanifler olarak, hakkı kabul ve tercih fıtratına sahip bir kabiliyette yaratmıştır. Ancak şeytanlar onlara yaklaşarak onları bu güzel yaratışın dışına saptırmışlar, onlara kötülük ve şirki, küfrü, fasıklığı ve isyanı süslü göstermişlerdir. Hiç şüphesiz her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar; ama ana babası onu yahudi, hıristiyan, mecusi ve buna benzer Allah’ın fıtratını kullarının aleyhine değiştirdikleri herhangi bir inanca yöneltirler. Fıtratlarında olan tevhidi, Allah’ı sevmeyi ve O’nu tanımayı değiştirirler. İşte bu noktada şeytanlar yırtıcı hayvanların ve kurtların tek başına kalan koyunlara saldırması gibi saldırıp onları yakalar. Eğer Yüce Allah’ın ihlâs sahibi kullarına lütuf ve keremi olmasaydı, bu fitneye maruz kalan kimselerin başından geçenlerin bir benzeri onlar için de söz konusu olurdu. Rablerinden, kendilerini yaratanın yolundan yüz çevirerek her bakımdan kendileri için kötülük isteyen düşmanlarını dost edinmeleri sonucunda karşı karşıya kaldıkları durum işte budur. Böylelikle onlar dünya ve âhireti kaybederler ve tam bir zarar ve ziyana uğrarlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse şüphesiz o apaçık bir zarara uğramış demektir.” Din ve dünyasını kaybeden, masiyet ve günahları kendisini helâk eden, ebedi olarak bedbaht olup sonsuz nimetleri elinden kaçıran kimseden daha büyük ve daha aşikar bir zarara uğrayan kim vardır? Diğer taraftan mevlasını dost edinip O’nun rızasını tercih eden kimse, en büyük kârı elde eder, en büyük kurtuluşa nail olur, dünya ve âhiret mutluluğunu elde eder. Allahım, senin verdiğini engelleyecek olmadığı gibi senin engellediğini verebilecek kimse de yoktur. Allahım, bizleri dost edindiğin kimseler arasına kat ve kendilerine afiyet vereceğin kimselerden kıl! 120. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, onlara vaadlerde bulunur ve onları olmayacak kuruntulara düşürür.” Yani şeytan saptırmak için çalıştığı kimselere türlü vaadlerde bulunur. Vaat ise gerektiğinde “va’îd”i (tehdidi) de kapsar. Nitekim Yüce Allah: “Şeytan size fakirlik vaat eder/sizi onunla korkutur.”(el-Bakara, 2/260) buyurmaktadır. Yani şeytan Allah yolunda infak ettikleri takdirde fakir düşerler diye onları tehdit etmektedir. Aynı şekilde cihad edecek olurlarsa da öldürülme ve benzeri olumsuzluklarla da onları korkutmaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“(Size) Bu (haberi getiren) şeytandır. O, ancak kendi dostlarını korkutur.”(Al-i İmran, 3/175) Şeytan, Allah’ın rızasını tercih etmeleri halinde mümkün olan ve olmayan her şey ile onları korkutur ve bunu akıllarına sokmaya çalışır. Nihayet onlar da hayrı işlemeye karşı tembellik göstermeye başlarlar. İşte bu şekilde şeytan onları gerçek mahiyeti araştırılacak olursa aslı olmayan serap gibi oldukları ortaya çıkan batıl kuruntulara mahkûm eder. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez.” 121. “İşte onların barınakları cehennemdir.” Yani şeytanın peşinden giden, Rabbinden yüz çeviren ve İblisin tabilerinden ve taraftarlarından olan kimselerin varacakları yer cehennem ateşidir. “Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır.” Kaçıp kurtulacak ve sığınacak yerleri olmayacaktır. Aksine onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Yüce Allah, şeytanların dostları olan bedbahtların âkıbetini açıkladıktan sonra kendisinin gerçek dostu olan mutlu kimselerin âkıbetlerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:

Nisa' 4:122

122- İman edip salih ameller işleyenlere gelince biz, onları altlarından ırmaklar akan cennetlere, orada ebediyen kalmak üzere koyacağız. Bu, Allah’tan hak bir vaattir. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir? 122. Yani Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere bilgi, tasdik ve ikrar yönünden emrolundukları şekilde “iman edip” bu imandan neş’et eden “salih ameller işleyenlere gelince...” Salih amel farz, vacip ve müstehap gibi emredilen tüm işleri kapsar ki bunlar içinde kalbin yerine getirmesi gereken, dilin yerine getirmesi gereken ve organların yerine getirmesi gerekenler vardır. Onların her birisi, kendi durum ve konumuna uygun olarak, iman ve salih amelinin kemaline göre öngörülmüş mükâfatları alacaktır. Ancak iman ve amelinden ihmal ettiği şeyler oranında da bu mükâfatları kaybedecektir. Bu da Yüce Allah’ın hikmetine, rahmetine ve O’nun sadık vaadine göre olacaktır ki Yüce Allah’ın Kitabı ile Rasûlünün sünnetinin incelenmesi ile bu açıkça anlaşılır. Bundan dolayı Yüce Allah bu iman ve amelerin mükâfatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Biz onları altlarından ırmaklar akan cennetlere... koyacağız” O cennetlerde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın aklına gelmeyen çeşitli yiyecekler, lezzetli içecekler, hayret verici manzaralar, güzel eşler, köşkler, dalları sarkmış ağaçlar, görülmedik meyveler, coşturucu sesler, tepeden tırnağa nimetler vardır. Onlar kardeşleriyle ziyaretleşir ve cennet bahçelerinde sohbetler ederler. Bunlardan çok daha ileri ve çok daha üstün bir şey de Allah’ın rızasına nail olmaları, ruhlarının O’nun yakınlığı ile, gözlerinin O’nun cemalini görmekle, kulaklarının da O’nun hitabını duymakla en büyük nimete erişmeleridir ki bu, onlara diğer bütün nimet ve sevinçleri unutturacaktır. Eğer Allah’ın onlara verdiği sebat olmasaydı sevinç ve neşeden uçar hatta ölürlerdi. Allah’a and olsun ki, bu nimetler gerçekten çok tatlıdır! O kerim olan Rabbin onlara ihsanı ne kadar büyüktür! Elde edecekleri her türlü hayır ve sürûru hiç kimse anlatamaz. Bu nimetlerin mükemmelliği ise o yüksek köşklerdeki devamlı kalacak olmalarıdır. Bundan dolayı Yüce Allah “orada ebediyen kalmak üzere” buyurmuştur. “Bu, Allah’tan hak bir vaattir. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?” Sözü doğruluğu itibari ile en yüksek derecede olan yüce Allah, elbette doğru söyler. O’nun sözü ve haberi doğru olduğu için de O’nun buyruklarının içerdiği mutabık, zımnî ve lazımî anlamlar ile bütün delaletler (insanların sözlerinin aksine) O’nun kelamının muradı arasında kabul edilir. Allah Rasûlü’nün sözleri de böyledir. Çünkü o da ancak Allah’ın emri ile haber verir ve ancak Allah’ın vahyinden aldığı şeyleri konuşur.

Nisa' 4:123

123- İş ne sizin kuruntularınıza ne de kitab ehlinin kuruntularına göredir. Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür ve kendisine Allah’tan başka ne bir dost bulabilir ne de bir yardımcı. 124- Erkek veya kadın her kim de mü’min olarak salih ameller işlerse, işte onlar cennete girerler ve kendilerine hurma çekirdeğinin çukurcuğu kadar bile zulmedilmez. 123. Yani kurtuluş işi “ne sizin kuruntularınıza ne de Kitap ehlinin kuruntularına göredir.” Kuruntu (الأماني) amelden uzak, sadece iddiadan ibaret, eğer benzeri bir iddia ile ona karşı çıkılacak olursa ondan bir üstünlüğü olmayan, salt temenniler demektir. Her konuda bu tür tutuma “kuruntu” denirken iman ve ebedi saadet gibi önemli bir konuda nasıl denmesin? Zira Kitap ehlinin bu tür kuruntuları hakkında Yüce Allah bizlere şöyle haber veriyor: “Yahudi ve hıristiyan olandan başkası asla cennete giremez, dediler. Bu onların kuruntularıdır.”(el-Bakara, 2/111) Onların dışında kitap ehli olmayan ve herhangi bir peygambere mensubiyeti de bulunmayanların böyle olmaları ise öncelikle söz konusudur. Yüce Allah aynı şekilde bu türden davranan müslümanları da aynı kapsama sokmuştur. Çünkü O’nun adaleti kemal derecesindedir. Hangi din olursa eğer insan iddiasının doğruluğuna dair herhangi bir delil ortaya koyamıyor ise onun sırf bir dine sırf mensup oluğunu söylemesi hiçbir şey ifade etmez. İddiayı doğrulayan yahut yalanlayan şey de amellerdir. İşte bundan dolayı Yüce Allah burada:“Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür” buyurmaktadır ki bu, amelde bulunan herkesi kapsar. Çünkü “kötülük” küçük olsun büyük olsun bütün günahları kapsamına alır. Aynı şekilde bu kötülüğe verilecek ceza da küçük olsun büyük olsun, dünyevi olsun uhrevi olsun bütün cezaları kapsar. Bu konuda insanlar derece derecedirler ki onları Allah’tan başka kimse bilemez. Kimisinin kötülüğü azdır, kimisinin pek çoktur. Bütün amelleri kötü olan bir kimse -ki bu ancak kâfirdir- tevbesiz olarak ölecek olursa can yakıcı azap içerisinde ebedi kalma cezasına mahkum olur. Hallerinin çoğunda istikamet üzere bulunmakla birlikte bazen küçük günahlar işleyebilen salih amel sahibi bir kimsenin karşı karşıya kaldığı üzüntü, keder ve eziyetler, bedeninde, kalbinde, sevdiği kimselerde, malında ve diğer hususlarda gerçekleşen birtakım acılar, kötü ameli dolayısıyla ona verilen cezanın bir parçası olup Yüce Allah’ın kullarına bir lütfu olmak üzere onun günahlarına keffaret olur. Bu iki hal arasında da pek çok derece vardır. Genel olarak kötü amellere karşı verileceği söz konusu edilen bu ceza, tevbe etmeyenler hakkındadır. Çünkü günahından tevbe eden bir kimse -nasların da bu hususu açıkça ifade ettiği gibi- günahı olmayan kimse gibidir. Yüce Allah’ın: “ve kendisine Allah’tan başka ne bir dost bulabilir ne de bir yardımcı” buyruğuna gelince; bu buyruk ameli dolayısı ile cezayı hak eden kimsenin hak ettiği bu cezayı kendisinden uzaklaştıracak bir dost, bir yardımcı veya bir şefaatçi bulabileceği şeklinde hatıra gelmesi muhtemel bir vehmi ortadan kaldırmak içindir. Yüce Allah bununla böyle bir şeyin söz konusu olmayacağını haber vermektedir. Böyle birisinin, maksadını gerçekleştirecek herhangi bir dostu, korktuğu azabı kendisinden uzaklaştıracak herhangi bir yardımcısı olmayacaktır. Böyle bir şeye ancak onun Rabbi ve mutlak maliki sahiptir. 124. “Erkek veya kadın her kim de mü’min olarak salih ameller işlerse…” Bu buyruğun kapsamına gerek kalbi gerekse bedeni bütün ameller girer. Yine insan olsun, cin olsun, küçük olsun, büyük olsun, erkek olsun, kadın olsun amel sahibi herkes de bu kapsama dahildir. Amelin “mü’min olarak” yapılması ise bütün ameller için şartıdır. Zira iman olmadıkça hiçbir amel salih olmaz, kabul edilmez, mükâfata hak kazanamaz ve cezadan uzaklaştırma özelliğine sahip olamaz. İman olmaksızın yapılan ameller gövdesi koparılmış ağaç dallarına veya su üzerinde yapılmış yapılara benzer. İman asıldır, esastır, her şeyin üzerinde yükseldiği temeldir. Bu kayda mutlak olarak sözü edilen bütün amellerde dikkat edilmesi gerekir. Yani mutlak olarak sözü edilen bütün ameller iman kaydı ile kayıtlıdır. “İşte onlar” yani imana ve salih amellere sahip olanlar, canların çektiği her şeyi, gözlerin zevk aldığı her şeyi ihtiva eden “cennete girerler ve kendilerine hurma çekirdeğinin çukurcuğu kadar bile zulmedilmez.” Yani onların işledikleri hayır az ya da çok olsun karşılığını tam ve eksiksiz, hatta kat kat artırılmış olarak alırlar.

Nisa' 4:124

123- İş ne sizin kuruntularınıza ne de kitab ehlinin kuruntularına göredir. Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür ve kendisine Allah’tan başka ne bir dost bulabilir ne de bir yardımcı. 124- Erkek veya kadın her kim de mü’min olarak salih ameller işlerse, işte onlar cennete girerler ve kendilerine hurma çekirdeğinin çukurcuğu kadar bile zulmedilmez. 123. Yani kurtuluş işi “ne sizin kuruntularınıza ne de Kitap ehlinin kuruntularına göredir.” Kuruntu (الأماني) amelden uzak, sadece iddiadan ibaret, eğer benzeri bir iddia ile ona karşı çıkılacak olursa ondan bir üstünlüğü olmayan, salt temenniler demektir. Her konuda bu tür tutuma “kuruntu” denirken iman ve ebedi saadet gibi önemli bir konuda nasıl denmesin? Zira Kitap ehlinin bu tür kuruntuları hakkında Yüce Allah bizlere şöyle haber veriyor: “Yahudi ve hıristiyan olandan başkası asla cennete giremez, dediler. Bu onların kuruntularıdır.”(el-Bakara, 2/111) Onların dışında kitap ehli olmayan ve herhangi bir peygambere mensubiyeti de bulunmayanların böyle olmaları ise öncelikle söz konusudur. Yüce Allah aynı şekilde bu türden davranan müslümanları da aynı kapsama sokmuştur. Çünkü O’nun adaleti kemal derecesindedir. Hangi din olursa eğer insan iddiasının doğruluğuna dair herhangi bir delil ortaya koyamıyor ise onun sırf bir dine sırf mensup oluğunu söylemesi hiçbir şey ifade etmez. İddiayı doğrulayan yahut yalanlayan şey de amellerdir. İşte bundan dolayı Yüce Allah burada:“Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür” buyurmaktadır ki bu, amelde bulunan herkesi kapsar. Çünkü “kötülük” küçük olsun büyük olsun bütün günahları kapsamına alır. Aynı şekilde bu kötülüğe verilecek ceza da küçük olsun büyük olsun, dünyevi olsun uhrevi olsun bütün cezaları kapsar. Bu konuda insanlar derece derecedirler ki onları Allah’tan başka kimse bilemez. Kimisinin kötülüğü azdır, kimisinin pek çoktur. Bütün amelleri kötü olan bir kimse -ki bu ancak kâfirdir- tevbesiz olarak ölecek olursa can yakıcı azap içerisinde ebedi kalma cezasına mahkum olur. Hallerinin çoğunda istikamet üzere bulunmakla birlikte bazen küçük günahlar işleyebilen salih amel sahibi bir kimsenin karşı karşıya kaldığı üzüntü, keder ve eziyetler, bedeninde, kalbinde, sevdiği kimselerde, malında ve diğer hususlarda gerçekleşen birtakım acılar, kötü ameli dolayısıyla ona verilen cezanın bir parçası olup Yüce Allah’ın kullarına bir lütfu olmak üzere onun günahlarına keffaret olur. Bu iki hal arasında da pek çok derece vardır. Genel olarak kötü amellere karşı verileceği söz konusu edilen bu ceza, tevbe etmeyenler hakkındadır. Çünkü günahından tevbe eden bir kimse -nasların da bu hususu açıkça ifade ettiği gibi- günahı olmayan kimse gibidir. Yüce Allah’ın: “ve kendisine Allah’tan başka ne bir dost bulabilir ne de bir yardımcı” buyruğuna gelince; bu buyruk ameli dolayısı ile cezayı hak eden kimsenin hak ettiği bu cezayı kendisinden uzaklaştıracak bir dost, bir yardımcı veya bir şefaatçi bulabileceği şeklinde hatıra gelmesi muhtemel bir vehmi ortadan kaldırmak içindir. Yüce Allah bununla böyle bir şeyin söz konusu olmayacağını haber vermektedir. Böyle birisinin, maksadını gerçekleştirecek herhangi bir dostu, korktuğu azabı kendisinden uzaklaştıracak herhangi bir yardımcısı olmayacaktır. Böyle bir şeye ancak onun Rabbi ve mutlak maliki sahiptir. 124. “Erkek veya kadın her kim de mü’min olarak salih ameller işlerse…” Bu buyruğun kapsamına gerek kalbi gerekse bedeni bütün ameller girer. Yine insan olsun, cin olsun, küçük olsun, büyük olsun, erkek olsun, kadın olsun amel sahibi herkes de bu kapsama dahildir. Amelin “mü’min olarak” yapılması ise bütün ameller için şartıdır. Zira iman olmadıkça hiçbir amel salih olmaz, kabul edilmez, mükâfata hak kazanamaz ve cezadan uzaklaştırma özelliğine sahip olamaz. İman olmaksızın yapılan ameller gövdesi koparılmış ağaç dallarına veya su üzerinde yapılmış yapılara benzer. İman asıldır, esastır, her şeyin üzerinde yükseldiği temeldir. Bu kayda mutlak olarak sözü edilen bütün amellerde dikkat edilmesi gerekir. Yani mutlak olarak sözü edilen bütün ameller iman kaydı ile kayıtlıdır. “İşte onlar” yani imana ve salih amellere sahip olanlar, canların çektiği her şeyi, gözlerin zevk aldığı her şeyi ihtiva eden “cennete girerler ve kendilerine hurma çekirdeğinin çukurcuğu kadar bile zulmedilmez.” Yani onların işledikleri hayır az ya da çok olsun karşılığını tam ve eksiksiz, hatta kat kat artırılmış olarak alırlar.

Nisa' 4:125

125- Muhsin olarak yüzünü Allah’a teslim eden ve hanif olarak İbrahim’in dinine uyan kimseden daha güzel din sahibi kim olabilir? Allah İbrahim’i yakın dost edinmiştir. 125. Yani kalbin Allah'a teslim oluşuna, yönelişine ve dönüşüne delil olan, yüzün de diğer azaların da Allah’a yönelişini içeren ve “yüzün Allah’a teslim edilmesi” diye ifade edilen ma’buda ihlâsı gerçekleştiren, bu ihlâs ve teslimiyet ile beraber “muhsin” olan, yani Allah’ın bütün peygamberleri ile gönderdiği ve kitaplarında indirdiği en seçkin kullarına ve onlara uyanlara bir yol kıldığı şeriatına uyan, bununla beraber “hanif olarak” şirkten tevhide dönen, insanlara yönelmekten vazgeçip yaratıcıya yönelerek “İbrahim’in dinine” ve şeriatına “uyan kimseden daha güzel din sahibi kim olabilir?” İşte bu özellikleri kendisinde toplayan kimseden daha güzel din sahibi kimse olamaz. “Allah İbrahim’i yakın dost edinmiştir.” Dostluk (halillik) sevginin en üstün derecesidir. Bu mertebe ise yalnızca Muhammed ve İbrahim peygamblerlerin -ikisine de salat ve selam olsun- elde ettikleri bir makamdır. Bununla birlikte Allah'ın sevgisi, bütün mü’minler için söz konusudur. Allah’ın İbrahim’i dost (halil) edinmesinin sebebi ise onun, emrolunduğu bütün hususları eksiksiz yerine getirmesi ve sınandığı hususları gereğince ifa etmesinden dolayıdır. Bundan ötürü de Allah onu insanlara imam/önder kılmış, dost edinmiş ve bütün âlemler arasında ondan ögüyle söz etmiştir.

Nisa' 4:126

126- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah her şeyi kuşatandır. 126. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın her şeyi kuşatıcı olduğu beyan edilmektedir. Yüce Allah “göklerde ve yerde ne varsa” hepsinin kendisine ait olduğunu haber vermektedir. Yani her şey O’nun mülkü ve kuludur. Her şey O’nun mülkiyeti altındadır. Bütün bunların işlerini tek başına çekip çeviren, idare eden ve hepsinin mutlak malik ve egemeni olan yalnızca O’dur. O’nun bilgisi bilinmeye konu olan her şeyi kuşatmıştır. Görmesi, görülmeye konu olan her şeyi, işitmesi de işitilmeye konu olan her şeyi kuşatmıştır. O’nun meşiet ve kudreti bütün varlıklar hakkında geçerlidir ve yürürlüktedir. Rahmeti göklerde ve yerde bulunan herkesi kuşatmıştır. O izzet ve kahrı ile bütün yaratıkları hâkimiyeti altına almıştır. Her şey O’na itaatle boyun eğmiştir.

Nisa' 4:127

127- Kadınlar hakkında senden fetvâ isterler. De ki: “Onlara dair fetvâyı Allah size veriyor ve kendileri için farz kılınmış olan (mehir ve mirası) onlara vermediğiniz, bununla beraber kendilerini nikâhlamayı istediğiniz yetim kızlar ile küçük çocuklar ve yetimler hakkında adaleti elden bırakmamanız hususunda kitapta sizlere okunup duran (buyruklarla açıklamada bulunuyor). Hayır türünden ne yaparsanız şüphesiz ki Allah onu çok iyi bilendir. 127. Fetvâ istemek (istifta), soranın sorduğu kimseden sorulan husus hakkında şer’i hükmü açıklamasını istemesi demektir. Yüce Allah, mü’minlerin Allah Rasûlü’ne kadınlarla ilgili olarak kendilerini ilgilendiren hüküm hakkında fetvâ sorduklarını bize haber vermektedir. Yüce Allah sorulan bu fetvânın cevabını bizzat üzerine alarak şöyle buyurmaktadır:“De ki: “Onlara dair fetvâyı Allah size veriyor” O halde siz de size verilmiş olan bu fetvâ gereğince kadınlar ile ilgili bütün hususlarda haklarını yerine getirmek, genel ve özel olarak onlara zulmü terk etmek sureti ile amel edin. Bu umumi bir emirdir, Allah’ın kadınlar hakkında -eş olsunlar olmasınlar, küçük ya da büyük olsunlar hepsi hakkında- emir ve yasak namına teşri buyurduğu bütün hususları kapsar. Daha sonra Yüce Allah bu genel ifadeden sonra özellikle yetimler ve küçük çocuklar hakkında tavsiyede bulunmaktadır. Bu ise onlara ihtimam göstermek ve haklarını gereği gibi yerine getirmemekten sakındırmak içindir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“yetim kızlar ile küçük çocuklar ve yetimler hakkında... kitapta sizlere okunup duran (buyruklarla açıklamada bulunuyor).” Yani Yüce Allah aynı zamanda sizlere kitapta yetim kızlar hakkında bildirdikleriyle de fetvâ vermektedir ki bu kızlar “kendileri farz kılınmış olan (mirası) onlara vermediğiniz” yetimlerdir. Bu, o dönemde mevcut olan durumu haber vermektedir. Şöyle ki yetim bir kız, bir kimsenin velayeti altında bulunuyor ise velisi hakkını tam vermez ve ona haksızlık ederdi. Bu ya o yetim kıza ait olan malını yemek sureti ile yahut bir kısmını yemek sureti ile veya evlenmesine engel olmak sureti ile olurdu. Evlenmesine engel olmasına sebep ise onun malından kendisinin yararlanması isteği idi. Çünkü onu evlendirecek olursa malın elinden çıkmasından veya bu yetim kızın evlendiği kimsesinin şartlı ya da şartsız o malı almasından korkardı. Bütün bunlar kendisinin o yetim kızla evlenmek istememesi halinde söz konusu olurdu. Eğer bu yetim kız güzel ve mal sahibi olduğundan onunla evlenmek istiyor ise ona adaletli bir mehir vermezdi, aksine hak ettiğinden daha aşağı bir mehir verirdi. İşte bütün bunlar bu nassın kapsamına giren zulüm çeşitleridir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“bununla beraber kendilerini nikâhlamayı istediğiniz yetim kızlar…” yani verdiğimiz bu örnekte anlattığımız gibi ister kendiniz nikâhlamak isteyin ister istemeyin (onlara haksızlık etmeyin). “Küçük çocuklar” yani Yüce Allah bu zayıf ve küçük çocuklar hakkında da size fetva veriyor, onlara hak ettikleri miras ve diğer hakları vermenizi, onların mallarını zulümle ve onlara vermemek şeklinde bir baskı yolu ile mallarını ellerinize geçirmemenizi emretmektedir. “ve yetimler hakkında adaleti elden bırakmamanız…” yani tam adaletli olmanız, demektir. Bu, onların Allah’ın emirlerini ve kullarına farz kıldığı şeyleri yerine getirmelerini sağlamayı da kapsar. Buna göre veliler, bununla da yükümlüdürler ve onların Allah'ın farz kıldığı şeyleri yerine getirmelerini sağlamalıdırlar. Yine bu adalet emri, onların dünyevi maslahatlarını sağlamayı da içerir ki bu da onların mallarını yatırımla çoğaltmak, onlar için en karlı olanı seçmek ve o mallara ancak en güzel şekilde yaklaşmakla olur. Yine evlilik ve diğer konularda onların haklarının çiğnenmesine yol açacak şekilde onlar hakkında eşe dosta ayrıcalık tanımamak buna dahildir. İşte bu hükümler, Allah'ın, kullarına olan rahmetinin bir tecellisidir. Zira O, zayıflığı ya da babasını kaybetmiş olması nedeniyle kendi maslahatlarını kendisi sağlayamayan kimselerin maslahatlarını yerine getirmeye son derece teşvik etmektedir. Daha sonra yüce Allah genel olarak iyiliğe teşvik ederek şöyle buyurmuştur:“Hayır türünden ne yaparsanız” yetimlere olsun, başkalarına olsun ya da ister faydası başkalarına dokunsun isterse dokunmasın her ne iyilik yaparsanız “şüphesiz ki Allah onu çok iyi bilendir.” O’nun ilmi amel sahiplerinin amellerini azlık ve çokluk, iyilik ve kötülük yönünden kuşatmıştır. Dolayısıyla da O, herkese ameline göre karşılık verecektir.

Nisa' 4:128

128- Şayet bir kadın kocasının uzaklaşmasından yahut yüz çevirmesinden korkarsa, barış yolu ile aralarını düzeltmelerinde kendileri için bir sakınca yoktur. Barış daha hayırlıdır. Zaten nefislerde cimrilik vardır. Eğer ihsan eder ve sakınırsanız, şüphe yok ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 128. Yani kadın kocasının kendisine karşı burun kıvırarak yüz çevirmesinden, kendisine isteği olmayarak uzaklaşmasından çekinecek olursa en uygunu aralarında sulh/barış yolunu aramalarıdır. Bu da kadının kocası tarafından yerine getirilmesi gereken birtakım haklarına kocası ile birlikteliğini devam ettirmek amacıyla kocasının lehine feragat etmesidir. Bu da ya kendisine verilmesi gereken nafakanın, giyimin ve meskenin yahut da ona ayırması gereken günün bir kısmından feragat ederek hakkından daha azına razı olması ile olur yahut da gününü ve gecesini kocasına ya da diğer kumasına bağışlaması sureti ile olur. Bu durumda aralarında ittifak ederlerse her ikisi için de yani kadın için de kocası için de bir mahzur söz konusu değildir. Bu durumda kocanın hanımı ile birlikte kalması caizdir ve böyle bir durum ayrılmaktan hayırlıdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah burada:“Barış daha hayırlıdır” buyurmaktadır. Bu lafzın ve mananın umumiliğinden anlaşıldığına göre aralarında herhangi bir hak yahut başka hususlardan dolayı anlaşmazlık bulunanların barış yapmaları, her birisinin kendi hakkını sonuna kadar almakta diretmesinden daha hayırlıdır. Çünkü bunda ilişkilerin düzeltilmesi, ülfetin ve kaynaşmanın devamı ve müsamaha vasfının kazanılması söz konusudur. Barış her şeyde caizdir. Ancak helâli haram yahut haramı helâl kılma hali müstesnadır. Çünkü o takdirde bu, barış olmaz zulüm olur. Şu bilinmelidir ki bütün hükümler, ancak o hükmü gerektirici sebebin varlığı ve ona engel olan hususların ortadan kalkması halinde tamam olur ve mükemmel halini alır. İşte sulh/barış diye bilinen bu pek önemli hüküm de bunlardan birisidir. Yüce Allah bu hükmü gerektiren hususu söz konusu edip onun hayırlı olduğuna dikkat çekmektedir. Aklı olan herkes de hayrı ister ve hayır yapmayı arzular. Bununla birlikte eğer Allah da bunu emretmiş ve teşvikte bulunmuşsa mü’minin bunu yapma isteği ve arzusu daha da artar. Yüce Allah engel olan hususu da:“Zaten nefislerde cimrilik vardır” buyruğu ile söz konusu etmektedir. Yani nefsin mayasında cimrilik vardır. Cimrilik ise insanın yerine getirmesi gereken hakkı vermek istememesi, buna karşılık kendi hakkını elde etmek için de olanca gayretini göstermesidir. Nefislerin tabiatında bu vardır. Yani siz bu kötü huyu nefislerinizden söküp çıkarmaya, onun yerine aksi olan müsamahakârlığı yerleştirmeye gayret sarfetmelisiniz. Müsamakârlık ise üzerindeki hakkı eksiksiz yerine getirmen ve sana ait olan hakkın bir bölümü ile yetinip fedakârlık yapmandır. İnsan bu güzel ahlâkın gereklerini yerine getirme başarısını elde edecek olursa o vakit kendisi ile hasmı veya onunla ilişkide bulunan kimse arasında sulh kolaylaşır ve istenen hedefe ulaşma yolunu izlemek de kolaylıkla mümkün olur. Nefsindeki cimriliği ortadan kaldırmak için gayret harcamayanın durumu ise bunun aksinedir. Böyle birisinin sulh yapması ve buna muvafakat etmesi çok zordur. Çünkü böyle bir kimse ancak bütün hakkını aldığı takdirde razı olur. Diğer taraftan üzerindeki hakları da yerine getirmeye razı olmaz. Bir de hasmı onun gibi olursa bu sefer iş büsbütün zorlaşır. Daha sonra Yüce Allah:“Eğer ihsan eder ve sakınırsanız...” buyurmaktadır. Yani kulun Rabbine, O’nu görüyormuş gibi ibadet etmesi, görmüyorsa dahi O’nun kendisini gördüğü şuuru ile Yaratıcısına ibadette ihsana ulaşması, buna karşılık mal, ilim, mevki yahut başka bütün ihsan yolları ile yaratılmışlara iyilikte bulunmamız sureti ile ihsanda bulunur ve emrolunduğunuz bütün hususları yerine getirmek, yasaklandığınız bütün hususları da terk etmek suretiyle sakınırsanız yahut da emrolunduğunuzu yapmakla “ihsanda bulunur”, size yasak kılınan şeyleri terk etmek sureti ile de “sakınırsanız”“şüphe yok ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Hepsini ilmi ile kuşatmıştır. Zahiri ile batını ile ondan tamamen haberdardır. Bunları sizin için tespit eder ve en mükemmel şekli ile sizlere bunların karşılıklarını verir.

Nisa' 4:129

129- Ne kadar isteseniz bile kadınlar arasında adaleti gerçekleştiremezsiniz. Bari (birine) büsbütün meyledip de ötekini askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız şüphe yok ki Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 129. Yüce Allah kocaların kadınlar arasında tam bir adalet gösteremeyecekleri ve esasen bunun güçleri çerçevesinde de olmadığını haber vermektedir. Çünkü adalet, kadınlara karşı eşit sevgiyi, eşit ilgiyi ve onlara olan kalbi meylin de eşit olmasını sonra da buna uygun amelde bulunmayı gerektirmektedir. Bu ise imkânsız bir şeydir. O bakımdan Yüce Allah güç yetirilemeyen adaletsizlikleri bağışlamış, imkan dâhilinde olanlarını şu buyruğu ile yasaklamıştır:“Bari (birine) büsbütün meyledip de ötekini askıdaymış gibi bırakmayın” yani farz olan haklarını yerine getirmeyecek şekilde adaletten sapmayın. Aksine adalet hususunda güç ve imkânınız çerçevesinde olan işleri yapın. Nafaka, giyim, günlerin paylaştırılması ve benzeri hususlarda kadınlar arasında adalet sağlamakla görevlisiniz. Sevgi, ilişki ve benzeri hususlar ise böyle değildir. Koca, hanımının hak ettiğini yerine getirmeyi terk edecek olursa, bu sefer kadın askıdaymış gibi iki arada bir derede kalır. Kocası yok değildir ki rahata erip evlenmeye hazırlansın, kocası haklarını yerine getirmez ki evli bir kadın gibi olsun. “Eğer arayı düzeltir” yani eşlerinizle aranızı düzeltirseniz, demektir. Bu da ecrini bekleyerek ve zevcenin haklarını yerine getirmek arzusu ile nefislerinizi hoşlanmadıkları şeyleri yapmaya mecbur etmek sureti ile olur. Aynı şekilde kendiniz ile sair insanlar arasındaki ilişkileri de düzeltir, yine anlaşmazlığa düştükleri konularda diğer insanların arasını düzeltecek olursanız... demektir. Bu da önceden de geçtiği gibi mutlak olarak barış yoluna götüren her bir şeyin teşvikini içermektedir. “ve sakınırsanız” emrolunduğunuz şeyleri yapmak, yasak kılınmış şeyleri de terketmek sureti ile takvâ sahibi olur ve gücünüz çerçevesinde olan şeylere de sabredecek olursanız “şüphe yok ki Allah Ğafûrdur, Rahîmdir” sizden sadır olan günahları ve yerine getirmeniz gereken haklar hususundaki kusurlarınızı bağışlar. Eşlerinize şefkat ve merhamet gösterdiğiniz gibi o da size rahmet buyurur.

Nisa' 4:130

130- Eğer birbirlerinden ayrılırlarsa Allah her birini genişliği ile zengin kılar. Şüphesiz Allah Vâsi’dir, Hakîmdir. 130. Bu ayet, eşler arasındaki üçüncü hali söz konusu etmektedir: Eğer uyum ve geçime imkân bulunmadığı takdirde ayrılmada bir sakınca yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah:“Eğer birbirlerinden ayrılırlarsa” buyurmaktadır. Boşanma, nikahın feshi, hul’ veya başka herhangi bir yolla ayrılırlarsa “Allah” eşlerden “her birini genişliği ile” lütfu, geniş ve kapsamlı ihsanı ile “zengin kılar.” Kocayı önceki hanımından daha hayırlı bir hanım ile hanımı da kendi lütfu ile ihtiyaçtan kurtarır. Şâyet önceki kocasından nasibi kesilmiş ise bütün mahlukatın rızıklarını sağlamayı tekeffül etmiş bulunan ve onların maslahatlarını temin edip işlerini gören Allah, onun da rızkını verecektir. Belki Allah ona öncekinden daha hayırlı bir koca da ihsan eder. “Şüphesiz Allah Vâsi’dir” Lütfu pek çok, rahmeti pek bol olandır. O’nun rahmet ve ihsanı, ilminin ulaştığı her yere ulaşmıştır. Bununla birlikte O “Hakîmdir”, hikmeti gereği verir ve yine hikmeti gereği vermez. O’nun hikmeti, bazı kullarının bizzat kulun kendisinden kaynaklanan bir husus dolayısı ile ihsanından mahrum kalmasını gerektirecek olur ve bundan dolayı ihsanı hak etmeyecek olursa adalet ve hikmetinin bir gereği olarak onu mahrum bırakır.

Nisa' 4:131

131- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Andolsun ki sizden evvel kendilerine kitap verilenlere de size de: Allah’a karşı takvalı olun, diye emrettik. Eğer nankörlük ederseniz/küfre saparsanız şüphesiz göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah Ganîdir, Hamîddir. 132- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Vekil olarak Allah yeter. 131. Yüce Allah geniş, kapsamlı ve azametli mülkünden haber vermektedir. Bu mülk, O’nun her türüyle yönetim ve idare sahibi olmasını, kaderî ve şer’î her türlü tasarrufta bulunmasını gerektirir. Öncekilere de sonrakilere de, ilk gelen kitap ehline de sonra kendilerine kitap verdiği kimselere de emir ve yasakları ihtiva eden ve bunlara riayeti gerektiren takvâ emrini vermesi de O’nun şer’î tasarrufunun bir tecellisidir. Ahkâmı teşri etmesi, bu emrin gereğini yerine getirenleri mükâfatlandırması, onu ihmal edip riâyet etmeyenleri de can yakıcı bir azapla cezalandırması da bu tasarrufun kapsamı içerisindedir. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Eğer” Allah’a karşı takvâyı terk etmek sureti ile “nankörlük ederseniz/küfre saparsanız” ve Allah’a, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri ortak koşarsanız şüphesiz siz böyle yapmakla ancak kendinize zarar vermiş olursunuz. Allah’a hiçbir zarar veremeyeceğiniz gibi O’nun mülkünü eksiltmiş de olamazsınız. O’nun sizden daha hayırlı, daha üstün ve daha çok kulları vardır. Hepsi de O’na itaat ederler, O’nun emrine boyun eğerler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer küfre saparsanız/nankörlük ederseniz şüphesiz göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah Ganîdir” Yani harcamanın eksiltmediği, infakın azaltmadığı, gece ve gündüz bol bol ihsanda bulunduğu rahmetinin hazinelerinden sadır olan kuşatıcı, kapsamlı ve kamil bir cömertlik ve ihsan sahibidir. Eğer göklerde ve yerde bulunan herkes başından sonuna kadar bir araya gelip de onların her birisi isteyebildiği her şeyi istese ve Allah da onların isteklerini verse bu bile O’nun mülkünü eksiltmez. Çünkü O Cevad’dır, Vâcid’dir, Mâcid’dir (cömertir, ihsanı bol olandır, en üstün şerefli olandır). O’nun ihsan ve bağışı da bir kelimedir, azabı da bir kelimedir. Zira O bir şeyi diledi mi ona sadece:“Ol” der, o da oluverir. Bütün sıfatlarının kâmil olması da O’nun Ğanî (hiçbir şeye muhtaç olmayan, zengin) oluşunun bir gereğidir. Çünkü eğer O, herhangi bir bakımdan eksik olmuş olsaydı O’nda o eksikliği tamamlamaya yönelik bir çeşit muhtaçlık söz konusu olurdu. Aksine O, her türlü kemal sıfatına sahiptir. Bu sıfatın da kemaline sahiptir. O’nun Ğanî oluşunun kemal derecede olmasının bir tecellisi de eş ve çocuk edinmemesi, mülkünde ortağının, yardımcısının bulunmaması, mülkünün idaresinin hiçbir alanında bir yardımcıya muhtaç olmamasıdır. Ulvi ve sufli alemin bütün hal ve durumlarında Allah’a muhtaç olmaları, küçük büyük bütün ihtiyaçlarını O’ndan istemeleri de O’nun Ğanî oluşunun kemal derecesinde olmasından dolayıdır. İşte bu sıfatının bir tecellisi olarak O, bütün bu istekleri, dilek ve ihtiyaçları yerine getirmiş, onları varlıklı kılmış, ihtiyaçtan kurtarmış, lütfu ile onlara ihsanda bulunmuş ve onları hidayete iletmiştir. “Hamîddir” Bu da şanı Yüce Allah’ın üstün ve şerefli isimlerinden birisi olup O’nun, her türlü hamde, sevgiye, övgü ve ikrama layık ve hak sahibi olduğunu ifade etmektedir. Çünkü cemal ve celâl sıfatlarını ihtiva eden hamd sıfatları ile muttasıf olmasından ve bütün yaratıklarına uçsuz bucaksız nimetleri ihsan etmiş olmasından ötürü O, her durumda hamde ve övgüye layık olandır. “Ğanî ve Hamîd” şerefli isimlerinin yanyana gelmesi ne kadar da güzeldir! O, hiçbir şeye muhtaç olmayan Ğani’dir ve her türlü övgüye layık olan ve övülen Hamid’dir. O, hem Ğanî olma yönünden kemal derecesindedir, hem de Hamîd olma yönünden kemal derecesindedir. Bu iki ismin bir arada bulunması da ayrı bir kemal derecesini ifade eder. 132. Daha sonra Yüce Allah yine mülkünün, göklerde ve yerde bulunan her şeyi kuşattığını ve kendinsin her şeyin “vekil”i olduğunu tekrarlamaktadır. Yani O, her şeyin idaresini bilen ve bunu hikmete uygun bir şekilde gerçekleştirendir. Bu da “vekil” oluşun kemal derecesidir. Çünkü bir şeye vekil olmak, hem üzerinde vekil olunan şeyi bilmeyi, hem de onu yerine getirme ve idare etme kudretine sahip olmayı gerektirir. Ayrıca bu idarenin, hikmet ve maslahata uygun olması da gerekir. Bunlardan herhangi birisi eksik olursa bu, “vekil”in eksikliğini gösterir. Allah ise her türlü eksiklikten münezzehtir. Yani O, kâmil kudrete sahip ve üzerinizde etkin iradeye sahip, Ğanî ve Hamîd olandır.

Nisa' 4:132

131- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Andolsun ki sizden evvel kendilerine kitap verilenlere de size de: Allah’a karşı takvalı olun, diye emrettik. Eğer nankörlük ederseniz/küfre saparsanız şüphesiz göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah Ganîdir, Hamîddir. 132- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Vekil olarak Allah yeter. 131. Yüce Allah geniş, kapsamlı ve azametli mülkünden haber vermektedir. Bu mülk, O’nun her türüyle yönetim ve idare sahibi olmasını, kaderî ve şer’î her türlü tasarrufta bulunmasını gerektirir. Öncekilere de sonrakilere de, ilk gelen kitap ehline de sonra kendilerine kitap verdiği kimselere de emir ve yasakları ihtiva eden ve bunlara riayeti gerektiren takvâ emrini vermesi de O’nun şer’î tasarrufunun bir tecellisidir. Ahkâmı teşri etmesi, bu emrin gereğini yerine getirenleri mükâfatlandırması, onu ihmal edip riâyet etmeyenleri de can yakıcı bir azapla cezalandırması da bu tasarrufun kapsamı içerisindedir. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Eğer” Allah’a karşı takvâyı terk etmek sureti ile “nankörlük ederseniz/küfre saparsanız” ve Allah’a, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri ortak koşarsanız şüphesiz siz böyle yapmakla ancak kendinize zarar vermiş olursunuz. Allah’a hiçbir zarar veremeyeceğiniz gibi O’nun mülkünü eksiltmiş de olamazsınız. O’nun sizden daha hayırlı, daha üstün ve daha çok kulları vardır. Hepsi de O’na itaat ederler, O’nun emrine boyun eğerler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer küfre saparsanız/nankörlük ederseniz şüphesiz göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah Ganîdir” Yani harcamanın eksiltmediği, infakın azaltmadığı, gece ve gündüz bol bol ihsanda bulunduğu rahmetinin hazinelerinden sadır olan kuşatıcı, kapsamlı ve kamil bir cömertlik ve ihsan sahibidir. Eğer göklerde ve yerde bulunan herkes başından sonuna kadar bir araya gelip de onların her birisi isteyebildiği her şeyi istese ve Allah da onların isteklerini verse bu bile O’nun mülkünü eksiltmez. Çünkü O Cevad’dır, Vâcid’dir, Mâcid’dir (cömertir, ihsanı bol olandır, en üstün şerefli olandır). O’nun ihsan ve bağışı da bir kelimedir, azabı da bir kelimedir. Zira O bir şeyi diledi mi ona sadece:“Ol” der, o da oluverir. Bütün sıfatlarının kâmil olması da O’nun Ğanî (hiçbir şeye muhtaç olmayan, zengin) oluşunun bir gereğidir. Çünkü eğer O, herhangi bir bakımdan eksik olmuş olsaydı O’nda o eksikliği tamamlamaya yönelik bir çeşit muhtaçlık söz konusu olurdu. Aksine O, her türlü kemal sıfatına sahiptir. Bu sıfatın da kemaline sahiptir. O’nun Ğanî oluşunun kemal derecede olmasının bir tecellisi de eş ve çocuk edinmemesi, mülkünde ortağının, yardımcısının bulunmaması, mülkünün idaresinin hiçbir alanında bir yardımcıya muhtaç olmamasıdır. Ulvi ve sufli alemin bütün hal ve durumlarında Allah’a muhtaç olmaları, küçük büyük bütün ihtiyaçlarını O’ndan istemeleri de O’nun Ğanî oluşunun kemal derecesinde olmasından dolayıdır. İşte bu sıfatının bir tecellisi olarak O, bütün bu istekleri, dilek ve ihtiyaçları yerine getirmiş, onları varlıklı kılmış, ihtiyaçtan kurtarmış, lütfu ile onlara ihsanda bulunmuş ve onları hidayete iletmiştir. “Hamîddir” Bu da şanı Yüce Allah’ın üstün ve şerefli isimlerinden birisi olup O’nun, her türlü hamde, sevgiye, övgü ve ikrama layık ve hak sahibi olduğunu ifade etmektedir. Çünkü cemal ve celâl sıfatlarını ihtiva eden hamd sıfatları ile muttasıf olmasından ve bütün yaratıklarına uçsuz bucaksız nimetleri ihsan etmiş olmasından ötürü O, her durumda hamde ve övgüye layık olandır. “Ğanî ve Hamîd” şerefli isimlerinin yanyana gelmesi ne kadar da güzeldir! O, hiçbir şeye muhtaç olmayan Ğani’dir ve her türlü övgüye layık olan ve övülen Hamid’dir. O, hem Ğanî olma yönünden kemal derecesindedir, hem de Hamîd olma yönünden kemal derecesindedir. Bu iki ismin bir arada bulunması da ayrı bir kemal derecesini ifade eder. 132. Daha sonra Yüce Allah yine mülkünün, göklerde ve yerde bulunan her şeyi kuşattığını ve kendinsin her şeyin “vekil”i olduğunu tekrarlamaktadır. Yani O, her şeyin idaresini bilen ve bunu hikmete uygun bir şekilde gerçekleştirendir. Bu da “vekil” oluşun kemal derecesidir. Çünkü bir şeye vekil olmak, hem üzerinde vekil olunan şeyi bilmeyi, hem de onu yerine getirme ve idare etme kudretine sahip olmayı gerektirir. Ayrıca bu idarenin, hikmet ve maslahata uygun olması da gerekir. Bunlardan herhangi birisi eksik olursa bu, “vekil”in eksikliğini gösterir. Allah ise her türlü eksiklikten münezzehtir. Yani O, kâmil kudrete sahip ve üzerinizde etkin iradeye sahip, Ğanî ve Hamîd olandır.

Nisa' 4:133

133- Eğer O dilerse -ey insanlar- sizi yok eder ve (yerinize) başkalarını getirir. Allah buna gerçekten kâdirdir. 134- Kim dünya mükâfatını isterse (bilsin ki) dünyanın da âhiretin de mükâfatı Allah’ın katındadır. Allah her şeyi işitendir, görendir. 133. “Eğer O dilerse -ey insanlar- sizi yok eder” ve sizden “başkalarını getirir.” Ki bunlar Allah’a sizden daha çok itaat eder ve sizden daha hayırlı olurlar. Bu, insanların küfürleri üzere devam etmelerine ve Rablerinden yüz çevirmelerine karşı onlara yapılan bir tehdittir. Eğer O’na itaat etmeyecek olurlarsa Allah, hiçbir şekilde onlara önem vermez. Ancak O süre verip mühlet tanır ama asla ihmal etmez. 134. Daha sonra Yüce Allah, himmet ve iradesi düşük, talepleri dünyadan öte geçmeyen, âhirete yönelik hiçbir hedefi olmayan kimseleri haber vermektedir. Böyle bir kimse çabalarını dünyaya hasretmiş, bakış açısını daraltmıştır. Bununla birlikte o, Allah’ın dünyalıktan onun için takdir ettiğinden daha fazlasını da elde edemez. Çünkü Yüce Allah her şeyin malikidir. Dünya ve âhiretin mükafatı O’nun yanındadır. O halde her ikisi de O’ndan istenmelidir, dünya ve âhiret iyiliğine karşı O’ndan yardım dilenmelidir. O’nun yanındaki mükâfata ise ancak O’na itaatle nail olunur. Dini ve dünyevi işler ancak O’nun yardımı alınarak ve devamlı O’na muhtaç olunduğu bilincine sahip olunarak elde edilir. Verip vermemesinde, muvaffakiyet ihsan etmesinde ve dilediklerini yardımından mahrum bırakmasında O’nun hikmetleri vardır. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Allah her şeyi işitendir, görendir.” Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Nisa' 4:134

133- Eğer O dilerse -ey insanlar- sizi yok eder ve (yerinize) başkalarını getirir. Allah buna gerçekten kâdirdir. 134- Kim dünya mükâfatını isterse (bilsin ki) dünyanın da âhiretin de mükâfatı Allah’ın katındadır. Allah her şeyi işitendir, görendir. 133. “Eğer O dilerse -ey insanlar- sizi yok eder” ve sizden “başkalarını getirir.” Ki bunlar Allah’a sizden daha çok itaat eder ve sizden daha hayırlı olurlar. Bu, insanların küfürleri üzere devam etmelerine ve Rablerinden yüz çevirmelerine karşı onlara yapılan bir tehdittir. Eğer O’na itaat etmeyecek olurlarsa Allah, hiçbir şekilde onlara önem vermez. Ancak O süre verip mühlet tanır ama asla ihmal etmez. 134. Daha sonra Yüce Allah, himmet ve iradesi düşük, talepleri dünyadan öte geçmeyen, âhirete yönelik hiçbir hedefi olmayan kimseleri haber vermektedir. Böyle bir kimse çabalarını dünyaya hasretmiş, bakış açısını daraltmıştır. Bununla birlikte o, Allah’ın dünyalıktan onun için takdir ettiğinden daha fazlasını da elde edemez. Çünkü Yüce Allah her şeyin malikidir. Dünya ve âhiretin mükafatı O’nun yanındadır. O halde her ikisi de O’ndan istenmelidir, dünya ve âhiret iyiliğine karşı O’ndan yardım dilenmelidir. O’nun yanındaki mükâfata ise ancak O’na itaatle nail olunur. Dini ve dünyevi işler ancak O’nun yardımı alınarak ve devamlı O’na muhtaç olunduğu bilincine sahip olunarak elde edilir. Verip vermemesinde, muvaffakiyet ihsan etmesinde ve dilediklerini yardımından mahrum bırakmasında O’nun hikmetleri vardır. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Allah her şeyi işitendir, görendir.” Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Nisa' 4:135

135- Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan ve kendi aleyhinize veya ana babanızın yahut yakınlarınızın aleyhine dahi olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Şahitlik edilen) ister zengin, ister fakir olsun, Allah ikisine de daha yakındır. O halde hevaya uyup da adaletten sapmayın. Eğer (şahitlikte dilinizi) eğip büker veya (şahitlik yapmaktan) yüz çevirirseniz şüpheniz olmasın ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 135. Yüce Allah mü’min kullarına:“adaleti titizlikle ayakta tutan ve Allah için şahitlik eden kimseler” olmalarını emretmektedir. “Titizlikle ayakta tutan” anlamı verilen “القوام” kelimesi, mübalağa kipidir. Yani bütün hallerinizde adaleti ayakta tutan kimseler olun, demektir. Bu adalet de hem Allah'ın haklarını hem de kulların haklarını içine alır. Allah'ın haklarında adaletli olmak, O’nun nimetlerini isyanda kullanmayıp, itaati uğrunda kullanmak sureti ile olur. Kulların haklarında adaletli olmak ise kendi haklarını tastamam talep ettiğin gibi üzerinde bulunan başkalarına ait bütün hakları da eksiksiz yerine getirmendir. Buna göre vermen gereken nafakaları vermen, borçlarını ödemen, insanlara gerek ahlâkî davranışlar, gerekse de karşılık ve mükâfat verme konusunda sana nasıl davranmalarını istiyorsan onlara öylece davranman bu adaletin gereğidir. Adaletin en büyük şekillerinden birisi de söylenen sözler ve söz söyleyen kimseler hakkında adil olmaktır. Sözlerden herhangi birisine meyli yahut da dava taraflarından herhangi birisi ile akrabalığı veya onlardan birisine meyli dolayısı ile lehlerine hüküm vermeye kalkışılmamalıdır. Aksine ikisi arasında adaletle hükmetmek amaç edinilmelidir. Yapılacak olan şahitliğin -dostlar aleyhine hatta kişinin kendisi aleyhine dahi olsa- adil bir şekilde yerine getirilmesi de bu adaletin kapsamı içerisindedir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “ve kendi aleyhinize veya ana babanızın yahut yakınlarınızın aleyhine dahi olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Şahitlik edilen) ister zengin, ister fakir olsun, Allah ikisine de daha yakındır.” Yani zenginliği dolayısı ile zenginden veya kendi kanaatiniz doğrultusunda acıdığınız için de fakirden yana olmayın. Aksine kim olursa olsun siz hak ile şahitlik edin, çünkü adaleti yerine getirmek en büyük işlerdendir. Adaleti yerine getirmek, bir kimsenin dininin istikametine, takvâsına ve İslâm’ın gereğini yerine getirmekteki titizliğine en açık delildir. O halde kendi nefsinin iyiliğini isteyen, onun kurtulmasını arzu eden kimsenin adalete alabildiğine önem vermesi, adil olmayı en önemli hedef olarak belirlemesi, iradesini bu yönde harcaması, adil davranma iradesinden veya adalet gereğince amelde bulunmaktan alıkoyan her bir engeli de kendinden uzak tutmaya çalışması gerekmektedir. Bu konudaki en büyük engeli ise hevâya uymaktır. Bundan dolayı Yüce Allah:“O halde hevaya uyup da adaletten sapmayın” buyruğu ile bu engelin ortadan kaldırılması gerektiğine dikkat çekmektedir. Yani hakka zıt olan nefsi arzularınızın arkasından gitmeyin. Çünkü sizler bu arzuların arkasından gidecek olursanız doğrudan uzaklaşmış ve adaletten sapmış olursunuz. Çünkü hevâ ya kişinin hakkı batıl, batılı da hak görmesine neden olacak şekilde basiretini köreltir yahut da kişiyi nefsi arzusu dolayısı ile hakkı bile bile terk etme noktasına iter. O bakımdan nefsinin hevâsından kurtulan bir kimse hakkı bulma muvaffakiyetini elde eder ve dosdoğru yola iletilir. Yüce Allah yapılması gerekenin, adaleti ayakta tutmak olduğunu beyan ettikten sonra, bunun zıddı olan davranışı da yasaklamaktadır. Bu ise şahitliklerde ve başka hususlarda haktan uzaklaşarak dili eğip bükmek ve konuşmayı amaçlanan doğrudan tamamen ya da kısmen saptırmaktır. Şahitliği saptırmak, onu tam yapmamak yahut da şahidin başka bir yorumda bulunması da bu kapsama girmektedir. Bunlar dilin eğilip bükülmesinden sayılır. Çünkü hepsi de haktan sapmadır. “veya (şahitlik yapmaktan) yüz çevirirseniz” yani şahidin şahitliğini, hâkimin de hükmünü yerine getirmesi gereken şekilde yerine getirmeyip terk etmesinde olduğu gibi size bağlı olan adaleti terk edecek olursanız “şüpheniz olmasın ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır” yaptıklarınızı ilmiyle kuşatandır, amellerinizi gizlisi ile açığı ile bilendir. Bu buyruk dilini eğip büken yahut adaletten yüz çeviren kimselere yönelik çok ağır bir tehdittir. Dolayısı ile batıl bir hüküm veren yahut yalan yere şahitlik eden kimselerin böyle bir tehdite maruz kalmaları öncelikle söz konusudur. Çünkü onların bu cürümleri daha büyüktür. Çünkü öncekiler sadece hakkı terk ederken, bunlar hakkı terkin yanı sıra bir de batıl işlemektedirler.

Nisa' 4:136

136- Ey iman edenler! Allah’a, O’nun Rasûlüne, Rasûlüne indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaplara iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse o, hiç şüphesiz uzak bir sapıklığa düşmüştür. 136. Şu bilinmelidir ki emir, ya herhangi bir şeyin kapsamına girmeyen ve o şeyin hiçbir niteliğini taşımayan kimselere yöneltilir ki o takdirde böyle birisine verilen bu emir, o şeyin kapsamına girmesi için verilmiş olur. Mesela mü’min olmayan bir kimseye iman etmesini emretmek böyledir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi:“Ey kendilerine kitap verilenler, beraberinizdekini doğrulayıcı olarak indirdiğimiz (kitaba) iman edin.”(en-Nisa, 4/47) Yahut da emir, bir şeyin kapsamı içerisinde olan kimseye yöneltilir ki o takdirde bu emir, ona o konudaki hatalarını düzeltmek ve eksiklerini tamamlamak için yöneltilmiş olur. İşte Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimede mü’minlere iman etmelerine dair verdiği bu emir de bu türdendir. Bu emir, onların ihlâs, doğruluk, imanı ifsad edici şeylerden uzak durmak ve eksiltici her bir husustan tevbe etmek gibi imanlarını doğrultma özelliğine sahip olan hususları yerine getirmelerini emretme anlamındadır. Aynı şekilde bu emir, mü’minin sahip olmadığı iman bilgilerine sahip olması ve yerine getirmediği imani amelleri yerine getirmesi emrini de içerir. Zira mümine her ne zaman bir nas ulaşır o da onun anlamını kavrayıp ona itikat ederse işte bu, ona emredilen imana dahildir. Yine zahir ve batın bütün amellerin durumu da böyledir, hepsi de imandandır. Nitekim pek çok nas buna delildir ve ümmetin selefi de bunu icma ile kabul etmiştir. Ayrıca ölünceye kadar bu şekilde devam edip sebat göstermek de buna dahildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve ancak müslümanlar olarak ölün.”(Ali İmran, 3/102) Burada Yüce Allah; kendisine, peygamberlerine, Kur’ân-ı Kerîm’e ve daha önce indirilmiş bulunan kitaplara imanı emretmektedir. Bütün bunlar ise kişinin, tafsilatı kendisine ulaşmamış olan hususlarda icmali olarak, tafsilatı ulaşmış olanlarda da tafsili olarak iman etmedikçe mü’min olamayacağı vacip iman kapsamındadır. İşte kim bu şekilde emrolunduğu imanı yerine getirecek olursa hidayet bulmuş ve başarıya ulaşmış olur. Ama “Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkar ederse o, hiç şüphesiz uzak bir sapıklığa düşmüştür” Dosdoğru hidayet yolunu terk edip can yakıcı azaba ulaştıran yolu izleyen kimsenin sapıklığından daha büyük bir sapıklık olabilir mi? Şunu bilmek gerekir ki, sözü geçen bu hususlardan herhangi birisini inkar etmek, hepsini inkar etmek gibidir. Çünkü bunlar birbirlerinden ayrılmazlar, bir bölümüne iman edip de diğer bir bölümüne iman etmeyerek mü’min olmak mümkün değildir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Nisa' 4:137

137- Şüphesiz iman eden, sonra küfre sapan, sonra yine iman eden, sonra yine kâfir olan sonra da küfürlerini artırmış olanları Allah, ne mağfiret edecektir ne de doğru bir yola iletecektir. 137. Yani imandan sonra tekrar tekrar küfre sapan, hidayetten sonra dalâlete giren, gördükten sonra körleşen, iman edip sonra küfreden ve küfretmekte ısrar edip onu artıran kimse doğru yola ulaşmaktan, hidayeti bulmak muvaffakiyetine mazhar olmaktan alabildiğine uzaktır. Allah’ın mağfiretinden de uzaktır. Çünkü o mağfiretin gerçekleşmesinin en büyük engeli olan bir işi yapmıştır. Onun küfre sapması, yaptıklarının bir cezasıdır ve onda değişmez bir karakter olarak ortaya çıkar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar eğriliğe sapınca Allah’da kalplerini saptırdı”(es-Saf, 61/5); “İlk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) biz de onların kalplerini ve gözlerini (haktan) çeviririz (de onu ne görür ne de kavrarlar).”(el-En’am, 6/110) Âyet-i kerime şuna delildir: Eğer bunlar küfürlerini artırmayıp imana dönecek ve küfrü büsbütün terk edecek olsalar Allah onların günahlarını bağışlar. Defalarca irtidat etseler bile. Bu hüküm küfür hakkında böyle olduğuna göre küfürden daha aşağı olan diğer günahlar hakkında haydi haydi söz konusudur. Eğer kul bu günahları tekrar tekrar işledikten sonra tevbeye dönecek olursa Allah ona mağfiret eder.

Nisa' 4:138

138- Münafıklara kendileri için can yakıcı bir azap olduğu müjdesini ver. 139- Onlar mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinen kimselerdir. İzzeti onların yanında mı arıyorlar? Halbuki izzet bütünü ile Allah’ındır. 138. Müjde vermek, iyi şeyleri haber vermek için kullanılır. Kötülüğü haber vermek içinse -bu âyet-i kerimede olduğu gibi- belli bir kayıt ile birlikte kullanılır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“münafıklara” yani İslâm’a girdiklerini açığa vurmakla birlikte içten içe kâfir olan kimselere en çirkin ve en kötü bir müjde olan “can yakıcı bir azap” müjdesini ver. 139. Münafıklar hakkındaki bu azabın sebebi, kâfirlere sevgi beslemeleri, onları dost edinmeleri, onlara yardımcı olmaları, buna karşılık mü’minleri dost edinmeyi terk etmeleridir. Peki, onları bu şekilde davranmaya iten nedir? Yoksa onlar kâfirlerin yanında izzet mi arıyorlar? İşte münafıkların gerçek durumu budur. Onlar böyle yapmakla Allah hakkında kötü zan beslemiş oluyorlar. Allah’ın mü’min kullarına yardımcı olacağı hakkındaki yakinlerinin zayıflığından dolayı bu kanaate sahip bulunuyorlar. Onlar kâfirlerin sahip oldukları bazı imkânları görmekle birlikte bunun ötesini göremeyecek kadar kısır görüşlü olduklarından dolayı kâfirleri dost edinmişler, onların yanında güç arayışına ve onlardan yardım isteme noktasına gelmişlerdir. “Hâlbuki izzet bütünü ile Allah’ındır.” Kulların bütün iradeleri O’nun elindedir, onlar hakkında gerçekleşen de O’nun meşietidir. O, dinini ve mü’min kullarını zafere ulaştırmayı garanti etmiştir. Zaman zaman araya mü’min kullarının karşı karşıya kaldıkları bazı imtihanlar girse ve düşmanın onlara karşı geçici olarak muzaffer olmaları söz konusu olsa bile güzel âkıbet ve istikrar mü’minlerindir. Bu ayet-i kerimede kâfirleri dost edinmekten ve mü’minleri dost edinmeyi terk etmekten ileri derecede sakındırma söz konusudur. Ayrıca bunun, münafıkların niteliklerinden olduğu belirtilmekte ve imanın da mü’minleri sevmeyi, onları dost bilmeyi, kâfirlere de kin duyup onlara düşmanlık etmeyi gerektirdiği anlatılmaktadır.

Nisa' 4:139

138- Münafıklara kendileri için can yakıcı bir azap olduğu müjdesini ver. 139- Onlar mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinen kimselerdir. İzzeti onların yanında mı arıyorlar? Halbuki izzet bütünü ile Allah’ındır. 138. Müjde vermek, iyi şeyleri haber vermek için kullanılır. Kötülüğü haber vermek içinse -bu âyet-i kerimede olduğu gibi- belli bir kayıt ile birlikte kullanılır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“münafıklara” yani İslâm’a girdiklerini açığa vurmakla birlikte içten içe kâfir olan kimselere en çirkin ve en kötü bir müjde olan “can yakıcı bir azap” müjdesini ver. 139. Münafıklar hakkındaki bu azabın sebebi, kâfirlere sevgi beslemeleri, onları dost edinmeleri, onlara yardımcı olmaları, buna karşılık mü’minleri dost edinmeyi terk etmeleridir. Peki, onları bu şekilde davranmaya iten nedir? Yoksa onlar kâfirlerin yanında izzet mi arıyorlar? İşte münafıkların gerçek durumu budur. Onlar böyle yapmakla Allah hakkında kötü zan beslemiş oluyorlar. Allah’ın mü’min kullarına yardımcı olacağı hakkındaki yakinlerinin zayıflığından dolayı bu kanaate sahip bulunuyorlar. Onlar kâfirlerin sahip oldukları bazı imkânları görmekle birlikte bunun ötesini göremeyecek kadar kısır görüşlü olduklarından dolayı kâfirleri dost edinmişler, onların yanında güç arayışına ve onlardan yardım isteme noktasına gelmişlerdir. “Hâlbuki izzet bütünü ile Allah’ındır.” Kulların bütün iradeleri O’nun elindedir, onlar hakkında gerçekleşen de O’nun meşietidir. O, dinini ve mü’min kullarını zafere ulaştırmayı garanti etmiştir. Zaman zaman araya mü’min kullarının karşı karşıya kaldıkları bazı imtihanlar girse ve düşmanın onlara karşı geçici olarak muzaffer olmaları söz konusu olsa bile güzel âkıbet ve istikrar mü’minlerindir. Bu ayet-i kerimede kâfirleri dost edinmekten ve mü’minleri dost edinmeyi terk etmekten ileri derecede sakındırma söz konusudur. Ayrıca bunun, münafıkların niteliklerinden olduğu belirtilmekte ve imanın da mü’minleri sevmeyi, onları dost bilmeyi, kâfirlere de kin duyup onlara düşmanlık etmeyi gerektirdiği anlatılmaktadır.

Nisa' 4:140

140- Allah, Kitapta size (şu hükmü) indirdi: Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz vakit, onlar başka bir söze dalıncaya kadar yanlarında oturmayın. Çünkü o zaman siz de onlar gibi olursunuz. Şüphe yok ki Allah münafıkları da kâfirleri de cehennemde bir araya toplayacaktır. 141- Onlar sizi gözetleyip dururlar. Onun için de şayet Allah’tan size bir zafer nasip olursa:“Biz de sizinle birlikte değil miydik?” derler. Eğer kâfirlere (zaferden) bir pay düşerse derler ki: “Biz sizin galip gelmenizi sağlamadık mı? Mü’minlere karşı da sizi korumadık mı?” Allah, kıyamet günü aranızda hüküm verecektir. Allah mü’minlerin aleyhine kâfirlere asla yol vermeyecektir. 140. Yani Yüce Allah, size indirdiği buyruklar içerisinde küfür ve masiyet meclislerinde bulunmanız halinde takınmanız gereken şer’i hükmü de size açıklamış bulunmaktadır:“Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini” yani onların küçümsendiğini, hafife alındığını demektir. Çünkü Allah’ın âyetleri karşısında her mükellefin yerine getirmesi gereken görev, o âyetlere iman etmek, onları tazim etmek, yüceltmek ve onlara gereken saygıyı göstermektir. Bu âyetlerin indirilmesinden maksat budur. Allah’ın yaratıkları yaratma sebebi de budur. Buna göre o ayetlere imanın zıddı onları inkar etmektir. Bu âyetleri gereken şekilde tazim etmenin zıddı ise onlarla alay etmek ve onları küçümsemektir. Kâfir ve münafıkların, Allah’ın âyetlerini çürütmek ve kendi küfürlerini desteklemek için giriştikleri tartışmalar da bunun kapsamına girmektedir. Değişik türleri ile bidatçiler de buna dâhildir. Zira onların kendi batıllarının doğruluğuna dair delil getirmeleri, aynı zamanda Allah’ın âyetlerini küçümsemeyi ihtiva eder. Çünkü Allah’ın âyetleri ancak hakka delildir ve ancak doğru olan bir şeyi ihtivâ ederler. Bunların yanı sıra Allah’ın emir ve yasaklarının küçümsendiği ve kulları için çizmiş olduğu sınırların çiğnendiği günah ve fısk meclislerinde bulunmak bile bu ayetteki yasağın kapsamına girmektedir. Bu gibi kimselerle oturma yasağının nihai süresi ise “onlar başka bir söze dalıncaya kadar” ifadesi ile belirtilmiştir. Yani Allah’ın âyetlerini inkar ve onlarla alay etmeyip bırakıp başka bir söze geçinceye kadar onlarla oturulamaz. “Çünkü o zaman” yani sözü edilen ve yasaklanan halde onlarla birlikte oturacak olursanız “siz de onlar gibi olursunuz.” Çünkü o zaman siz, onların küfür ve alaylarına rıza göstermiş olursunuz. Bir günaha razı olan kimse ise bizzat onu işleyen kimse gibidir. Özetle Allah’a isyan edilen bir mecliste hazır bulunan bir kimsenin gücü yetiyor ise bna karşı çıkıp engel olması, böyle bir gücü yoksa kalkıp oradan ayrılması gerekir. “Şüphe yok ki Allah münafıkları da kâfirleri de cehennemde bir araya toplayacaktır.” Tıpkı küfürde ve birbirlerini dost edinmede bir arada oldukları gibi. Münafıkların yalnızca zahiren mü’minlerle birlikte olmalarının da kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O günde münafık erkeklerle münafık kadınlar mü’minlere: Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım, derler...”(el-Hadid, 57/13) Daha sonra Yüce Allah münafıkların gerçekte kâfirlerin dostları olduklarını, mü’minlerin ise düşmanları olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 141. “Onlar sizi gözetleyip dururlar” Yani hayır ya da şer sizin sonunda ulaşacağınız noktayı, varacağınız hali gözetleyip dururlar ve münafıklıklarına uygun olarak her bir duruma uygun bir cevap hazırlarlar. “Onun için de şayet Allah’tan size bir zafer nasip olursa: Biz de sizinle birlikte değil miydik? derler” ve bu sözlerle hem zahiren hem de batınen mü’minlerle birlikte olduklarını söylerler. Böylelikle tenkit edilmekten kurtulmayı, ganimet ve fey’de mü’minlerle ortak olmayı ve gerektiğinde de onların destek ve yardımını almayı amaçlarlar. “Eğer kâfirlere (zaferden) bir pay düşerse” burada onlar hakkında “zafer” denilmeyip “(zaferden) bir pay” denmiştir. Çünkü onlar için hiçbir zaman, devam edip gidecek bir zafer gerçekleşmeyecektir. Aksine -Allah’ın hikmetinin bir gereği olarak- onların bütün yapabilecekleri, zaferden sürekli olmayan bir pay sahibi olmaktan ibarettir. İşte böyle bir durum söz konusu olduğu takdirde kafirlere “derler ki: Biz sizin galip gelmenizi sağlamadık mı?” Yani biz size yardım edip size bir galibiyet sağlamadık mı? “Mü’minlere karşı da sizi korumadık mı?” Yani güç yetirebilmekle birlikte onlara el uzatmadıklarını söyleyerek onlara karşı yapmacık iddialarda bulunurlar. Mü’minlere karşı onları bütün yollarla koruduklarını iddia ederler. Mü’minleri kâfirleri rahatsız etmekten alıkoymak, onlarla savaşma isteklerini kırmak, mü’minlere karşı düşmanlarına destek vermek vb. gibi yaptıkları bilinen bütün yollarla. “Allah, kıyamet günü aranızda hüküm verecektir.” Böylece zahir ve batınları ile mü’min olan kimseleri cennetle mükâfatlandıracak, münafık ve müşrik erkeklerle kadınları da azaba duçar edecektir. “Allah mü’minlerin aleyhine kâfirlere asla yol vermeyecektir.” Kâfirleri mü’minlere musallat etmeyecek, mü’minleri avuçlarının içerisine almalarına fırsat vermeyecektir. Aksine mü’minlerden bir kesim, her zaman için hak üzere Allah’ın yardımına mazhar olmaya devam edecek, onları yardımsız bırakanların ve onlara muhalefet edenlerin onlara hiçbir zararları olmayacaktır. Yüce Allah mü’minlerin zafere kavuşmaları ve kâfirlerin onlar üzerindeki tasallutlarını bertaraf etmek için sebepler yaratmaktadır ve bu hep böyle olacaktır. Nitekim bu, gözle görülen bir husustur. Hatta kâfir kesimlerin egemen olduğu kimi müslümanlar bile saygı duyulan bir konumda bulunmakta, dinlerine herhangi bir şekilde saldırılmamakta, hor ve hakir görülmemektedirler. Aksine Allah’tan tam bir izzete sahip bulunmaktadırlar. Önünde de sonunda da zahiren ve batınen de hamd Allah’ındır.

Nisa' 4:141

140- Allah, Kitapta size (şu hükmü) indirdi: Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz vakit, onlar başka bir söze dalıncaya kadar yanlarında oturmayın. Çünkü o zaman siz de onlar gibi olursunuz. Şüphe yok ki Allah münafıkları da kâfirleri de cehennemde bir araya toplayacaktır. 141- Onlar sizi gözetleyip dururlar. Onun için de şayet Allah’tan size bir zafer nasip olursa:“Biz de sizinle birlikte değil miydik?” derler. Eğer kâfirlere (zaferden) bir pay düşerse derler ki: “Biz sizin galip gelmenizi sağlamadık mı? Mü’minlere karşı da sizi korumadık mı?” Allah, kıyamet günü aranızda hüküm verecektir. Allah mü’minlerin aleyhine kâfirlere asla yol vermeyecektir. 140. Yani Yüce Allah, size indirdiği buyruklar içerisinde küfür ve masiyet meclislerinde bulunmanız halinde takınmanız gereken şer’i hükmü de size açıklamış bulunmaktadır:“Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini” yani onların küçümsendiğini, hafife alındığını demektir. Çünkü Allah’ın âyetleri karşısında her mükellefin yerine getirmesi gereken görev, o âyetlere iman etmek, onları tazim etmek, yüceltmek ve onlara gereken saygıyı göstermektir. Bu âyetlerin indirilmesinden maksat budur. Allah’ın yaratıkları yaratma sebebi de budur. Buna göre o ayetlere imanın zıddı onları inkar etmektir. Bu âyetleri gereken şekilde tazim etmenin zıddı ise onlarla alay etmek ve onları küçümsemektir. Kâfir ve münafıkların, Allah’ın âyetlerini çürütmek ve kendi küfürlerini desteklemek için giriştikleri tartışmalar da bunun kapsamına girmektedir. Değişik türleri ile bidatçiler de buna dâhildir. Zira onların kendi batıllarının doğruluğuna dair delil getirmeleri, aynı zamanda Allah’ın âyetlerini küçümsemeyi ihtiva eder. Çünkü Allah’ın âyetleri ancak hakka delildir ve ancak doğru olan bir şeyi ihtivâ ederler. Bunların yanı sıra Allah’ın emir ve yasaklarının küçümsendiği ve kulları için çizmiş olduğu sınırların çiğnendiği günah ve fısk meclislerinde bulunmak bile bu ayetteki yasağın kapsamına girmektedir. Bu gibi kimselerle oturma yasağının nihai süresi ise “onlar başka bir söze dalıncaya kadar” ifadesi ile belirtilmiştir. Yani Allah’ın âyetlerini inkar ve onlarla alay etmeyip bırakıp başka bir söze geçinceye kadar onlarla oturulamaz. “Çünkü o zaman” yani sözü edilen ve yasaklanan halde onlarla birlikte oturacak olursanız “siz de onlar gibi olursunuz.” Çünkü o zaman siz, onların küfür ve alaylarına rıza göstermiş olursunuz. Bir günaha razı olan kimse ise bizzat onu işleyen kimse gibidir. Özetle Allah’a isyan edilen bir mecliste hazır bulunan bir kimsenin gücü yetiyor ise bna karşı çıkıp engel olması, böyle bir gücü yoksa kalkıp oradan ayrılması gerekir. “Şüphe yok ki Allah münafıkları da kâfirleri de cehennemde bir araya toplayacaktır.” Tıpkı küfürde ve birbirlerini dost edinmede bir arada oldukları gibi. Münafıkların yalnızca zahiren mü’minlerle birlikte olmalarının da kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O günde münafık erkeklerle münafık kadınlar mü’minlere: Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım, derler...”(el-Hadid, 57/13) Daha sonra Yüce Allah münafıkların gerçekte kâfirlerin dostları olduklarını, mü’minlerin ise düşmanları olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 141. “Onlar sizi gözetleyip dururlar” Yani hayır ya da şer sizin sonunda ulaşacağınız noktayı, varacağınız hali gözetleyip dururlar ve münafıklıklarına uygun olarak her bir duruma uygun bir cevap hazırlarlar. “Onun için de şayet Allah’tan size bir zafer nasip olursa: Biz de sizinle birlikte değil miydik? derler” ve bu sözlerle hem zahiren hem de batınen mü’minlerle birlikte olduklarını söylerler. Böylelikle tenkit edilmekten kurtulmayı, ganimet ve fey’de mü’minlerle ortak olmayı ve gerektiğinde de onların destek ve yardımını almayı amaçlarlar. “Eğer kâfirlere (zaferden) bir pay düşerse” burada onlar hakkında “zafer” denilmeyip “(zaferden) bir pay” denmiştir. Çünkü onlar için hiçbir zaman, devam edip gidecek bir zafer gerçekleşmeyecektir. Aksine -Allah’ın hikmetinin bir gereği olarak- onların bütün yapabilecekleri, zaferden sürekli olmayan bir pay sahibi olmaktan ibarettir. İşte böyle bir durum söz konusu olduğu takdirde kafirlere “derler ki: Biz sizin galip gelmenizi sağlamadık mı?” Yani biz size yardım edip size bir galibiyet sağlamadık mı? “Mü’minlere karşı da sizi korumadık mı?” Yani güç yetirebilmekle birlikte onlara el uzatmadıklarını söyleyerek onlara karşı yapmacık iddialarda bulunurlar. Mü’minlere karşı onları bütün yollarla koruduklarını iddia ederler. Mü’minleri kâfirleri rahatsız etmekten alıkoymak, onlarla savaşma isteklerini kırmak, mü’minlere karşı düşmanlarına destek vermek vb. gibi yaptıkları bilinen bütün yollarla. “Allah, kıyamet günü aranızda hüküm verecektir.” Böylece zahir ve batınları ile mü’min olan kimseleri cennetle mükâfatlandıracak, münafık ve müşrik erkeklerle kadınları da azaba duçar edecektir. “Allah mü’minlerin aleyhine kâfirlere asla yol vermeyecektir.” Kâfirleri mü’minlere musallat etmeyecek, mü’minleri avuçlarının içerisine almalarına fırsat vermeyecektir. Aksine mü’minlerden bir kesim, her zaman için hak üzere Allah’ın yardımına mazhar olmaya devam edecek, onları yardımsız bırakanların ve onlara muhalefet edenlerin onlara hiçbir zararları olmayacaktır. Yüce Allah mü’minlerin zafere kavuşmaları ve kâfirlerin onlar üzerindeki tasallutlarını bertaraf etmek için sebepler yaratmaktadır ve bu hep böyle olacaktır. Nitekim bu, gözle görülen bir husustur. Hatta kâfir kesimlerin egemen olduğu kimi müslümanlar bile saygı duyulan bir konumda bulunmakta, dinlerine herhangi bir şekilde saldırılmamakta, hor ve hakir görülmemektedirler. Aksine Allah’tan tam bir izzete sahip bulunmaktadırlar. Önünde de sonunda da zahiren ve batınen de hamd Allah’ındır.

Nisa' 4:142

142- Doğrusu münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki O, onların aldatmalarını başlarına geçirir. Namaza kalktıkları vakit de üşene üşene kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı ancak pek az anarlar. 143- Onlar bu ikisi arasında bocalayan kararsız kimselerdir. Ne bunlara ne de onlara (taraf) olurlar. Allah’ın şaşırttığı kimseye sen asla yol bulamazsın. 142. Yüce Allah münafıkların sahip oldukları çirkin nitelikleri ve oldukça kötü alâmetleri haber vermektedir. Onların izledikleri yolun, Allah’ı aldatmaya çalışmaktan ibaret olduğunu bildirmektedir. Yani onlar, açığa vurdukları imanla ve içlerinde sakladıkları küfür ile Yüce Allah’ı -haşa- kandırabileceklerini, O’nun gerçeği bilmediğini ve gerçek yüzlerini kullarına açıklamayacağını zannediyorlar. Gerçekte ise onları aldatan Allah’tır, yani Allah onların bu yaptıklarının misliyle onları cezalandırır. Yalnızca onların bu halleri ve bu yolda devam etmeleri bile onların kendi kendilerini aldatması demektir. Bir kimsenin sonunda kendisini hakir ve zelil düşürecek ve mahrum bırakacak bir iş yapmasından daha büyük aldanma söz konusu olabilir mi? Yalnızca böyle bir davranış bile kişinin aklının ne kadar kıt olduğunu göstermektedir. Çünkü böyle davranan bir kimse hem günah işlemekte, hem onu güzel görmekte, hem de bu yaptığı işin akıllılık ve hile olduğunu zannetmektedir. Cahilliğin ve ilâhi yardımdan mahrum kalmanın kişiyi düşürdüğü bu hal, gerçekten dikkate değer bir haldir. Yüce Allah’ın münafıkları aldatmasının, yani aldatmalarını başlarına geçirmesinin bir parçası da Yüce Allah’ın şu buyruğunda sözünü ettiği durumdur:“O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar mü’minlere: Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım, diyecekler. Arkanıza dönün de (başka bir) nur arayın, denilecek. Aralarına iç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap bulunan ve kapısı olan bir duvar çekilecektir. (Münafıklar) o (müminlere): Biz (dünyada) sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler...”(el-Hadid, 57/13-14) Bu münafıkların niteliklerinden birisi de şudur: Onlar amelî itaatlerin en büyüğü olan “namaza kalktıkları vakit de” olur da kalkarlarsa “üşene üşene kalkarlar” ağırdan alarak ve namaz kılmaktan rahatsız bir şekilde kılarlar. Tembellik, ancak bunu kalpten arzu etmediklerinden dolayı söz konusu olur. Şâyet kalplerinde Allah’a yönelme, O’nun nezdindekileri arzulama namına bir duygu ve imanın zerresi bulunsaydı böyle bir tembellikleri söz konusu olmazdı. “İnsanlara gösteriş yaparlar.” Yani içlerinde gizledikleri şey budur. Onların amellerinin çıkış noktası da insanlara gösterişte bulunmaktır. İnsanların görmesi, kendilerini övmesi, kendilerine saygı duyması maksadı ile bu fiilleri yaparlar. Yoksa ihlâsla Allah için yapmazlar. İşte bundan dolayı da “Allah’ı ancak pek az anarlar.” Çünkü kalpleri riyakarlık ile dopdoludur. Yüce Allah’ı zikretmek ve buna devam etmek ise ancak kalbi Allah sevgisi ve azameti ile dopdolu olan mü’min kimselerin yapabileceği bir iştir. 143. Yani onlar mü’min kesim ile kâfir kesimi arasında gidip gelirler. Ne zahir ve batınları ile mü’minlerdendirler. Ne de zahir ve batınları ile kâfirlerdendirler. Onlar içlerini kâfirlere açmışlardır, zahirlerini de mü’minlere vermiş gibi görünürler. Bu ise mümkün olabilen sapıklığın en büyüğüdür. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın şaşırttığı kimseye sen asla yol bulamazsın.” Böyle bir kimseyi hidayete iletmeye, azgınlığını terk etmesi için ona bir çare bulmaya imkânın yoktur. Çünkü böyle bir kimseye karşı rahmet kapısı kilitlenmiş ve onun yerini her türlü azap almıştır. Bu kötü sıfatlar -bir uyarı olarak- mü’minlerin, zahiren ve batınen bunların zıddı olan doğruluk ve ihlâs niteliklerine sahip olduklarına, namaz ve ibadetlerindeki gayretleri ile Yüce Allah’ı çokça zikretmelerinin bilinmeyen bir durum olmadığına delildir. Yine Allah’ın onları hidayete ilettiğine ve Sırat-ı Müstakimi izleme tevfikini onlara ihsan ettiğine de delildir. O halde aklı başında bulunan bir kimse bu iki grup özelliği göz önünde bulundursun ve kendisini de değerlendirsin. Kendisi için daha uygun bulduğunu da tercih etsin. Yardım istenecek Allah’tır.

Nisa' 4:143

142- Doğrusu münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki O, onların aldatmalarını başlarına geçirir. Namaza kalktıkları vakit de üşene üşene kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı ancak pek az anarlar. 143- Onlar bu ikisi arasında bocalayan kararsız kimselerdir. Ne bunlara ne de onlara (taraf) olurlar. Allah’ın şaşırttığı kimseye sen asla yol bulamazsın. 142. Yüce Allah münafıkların sahip oldukları çirkin nitelikleri ve oldukça kötü alâmetleri haber vermektedir. Onların izledikleri yolun, Allah’ı aldatmaya çalışmaktan ibaret olduğunu bildirmektedir. Yani onlar, açığa vurdukları imanla ve içlerinde sakladıkları küfür ile Yüce Allah’ı -haşa- kandırabileceklerini, O’nun gerçeği bilmediğini ve gerçek yüzlerini kullarına açıklamayacağını zannediyorlar. Gerçekte ise onları aldatan Allah’tır, yani Allah onların bu yaptıklarının misliyle onları cezalandırır. Yalnızca onların bu halleri ve bu yolda devam etmeleri bile onların kendi kendilerini aldatması demektir. Bir kimsenin sonunda kendisini hakir ve zelil düşürecek ve mahrum bırakacak bir iş yapmasından daha büyük aldanma söz konusu olabilir mi? Yalnızca böyle bir davranış bile kişinin aklının ne kadar kıt olduğunu göstermektedir. Çünkü böyle davranan bir kimse hem günah işlemekte, hem onu güzel görmekte, hem de bu yaptığı işin akıllılık ve hile olduğunu zannetmektedir. Cahilliğin ve ilâhi yardımdan mahrum kalmanın kişiyi düşürdüğü bu hal, gerçekten dikkate değer bir haldir. Yüce Allah’ın münafıkları aldatmasının, yani aldatmalarını başlarına geçirmesinin bir parçası da Yüce Allah’ın şu buyruğunda sözünü ettiği durumdur:“O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar mü’minlere: Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım, diyecekler. Arkanıza dönün de (başka bir) nur arayın, denilecek. Aralarına iç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap bulunan ve kapısı olan bir duvar çekilecektir. (Münafıklar) o (müminlere): Biz (dünyada) sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler...”(el-Hadid, 57/13-14) Bu münafıkların niteliklerinden birisi de şudur: Onlar amelî itaatlerin en büyüğü olan “namaza kalktıkları vakit de” olur da kalkarlarsa “üşene üşene kalkarlar” ağırdan alarak ve namaz kılmaktan rahatsız bir şekilde kılarlar. Tembellik, ancak bunu kalpten arzu etmediklerinden dolayı söz konusu olur. Şâyet kalplerinde Allah’a yönelme, O’nun nezdindekileri arzulama namına bir duygu ve imanın zerresi bulunsaydı böyle bir tembellikleri söz konusu olmazdı. “İnsanlara gösteriş yaparlar.” Yani içlerinde gizledikleri şey budur. Onların amellerinin çıkış noktası da insanlara gösterişte bulunmaktır. İnsanların görmesi, kendilerini övmesi, kendilerine saygı duyması maksadı ile bu fiilleri yaparlar. Yoksa ihlâsla Allah için yapmazlar. İşte bundan dolayı da “Allah’ı ancak pek az anarlar.” Çünkü kalpleri riyakarlık ile dopdoludur. Yüce Allah’ı zikretmek ve buna devam etmek ise ancak kalbi Allah sevgisi ve azameti ile dopdolu olan mü’min kimselerin yapabileceği bir iştir. 143. Yani onlar mü’min kesim ile kâfir kesimi arasında gidip gelirler. Ne zahir ve batınları ile mü’minlerdendirler. Ne de zahir ve batınları ile kâfirlerdendirler. Onlar içlerini kâfirlere açmışlardır, zahirlerini de mü’minlere vermiş gibi görünürler. Bu ise mümkün olabilen sapıklığın en büyüğüdür. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın şaşırttığı kimseye sen asla yol bulamazsın.” Böyle bir kimseyi hidayete iletmeye, azgınlığını terk etmesi için ona bir çare bulmaya imkânın yoktur. Çünkü böyle bir kimseye karşı rahmet kapısı kilitlenmiş ve onun yerini her türlü azap almıştır. Bu kötü sıfatlar -bir uyarı olarak- mü’minlerin, zahiren ve batınen bunların zıddı olan doğruluk ve ihlâs niteliklerine sahip olduklarına, namaz ve ibadetlerindeki gayretleri ile Yüce Allah’ı çokça zikretmelerinin bilinmeyen bir durum olmadığına delildir. Yine Allah’ın onları hidayete ilettiğine ve Sırat-ı Müstakimi izleme tevfikini onlara ihsan ettiğine de delildir. O halde aklı başında bulunan bir kimse bu iki grup özelliği göz önünde bulundursun ve kendisini de değerlendirsin. Kendisi için daha uygun bulduğunu da tercih etsin. Yardım istenecek Allah’tır.

Nisa' 4:144

144- Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Aleyhinizde Allah’a apaçık bir delil vermek mi istiyorsunuz? 144. Şanı Yüce Allah münafıkların nitelikleri arasında mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinme vasfını söz konusu ettikten sonra mü’min kullarına bu çirkin sıfata sahip olmalarını ve münafıklara benzemelerini yasaklamaktadır. Çünkü böyle bir tutum “aleyhinizde Allah’a apaçık bir delil vermek” olur, yani sizin cezalandırılmanızı haklı kılacak açık bir kanıt vermiş olacaksınız. Çünkü Yüce Allah böyle bir niteliğe sahip olmaktan bizi sakındırmış ve uyarmıştır. Ayrıca böyle bir niteliğe sahip olmanın doğuracağı fesatları da bize haber vermiştir. Artık bundan sonra böyle bir yolu izlemek cezalandırmayı gerektirir. Bu ayet-i kerime Yüce Allah’ın adaletinin kemaline, O’nun herhangi bir kimseye gerekli delili ortaya koymadan azap etmeyeceğine delildir. Yine bu buyruk günahlardan da sakındırmaktadır. Çünkü günah işleyen bir kimse kendi aleyhine Allah’a apaçık bir delil vermiş olur.

Nisa' 4:145

145- Şüphesiz münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara hiçbir yardımcı bulamazsın. 146- Ancak tevbe edenler, hallerini düzeltenler, Allah’a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini Allah için halis kılanlar müstesnadır. İşte onlar mü’minlerle beraberdir. Allah mü’minlere büyük bir mükâfat verecektir. 147- Eğer şükreder ve iman ederseniz Allah size ne diye azap etsin? Allah Şâkirdir, Alîmdir. 145. Yüce Allah münafıkların âkıbetini haber vermektedir. Onlar azabın en aşağı tabakalarında, cezanın en kötü olanında bulunacaklardır. Zira onlar cehennemde diğer kâfirlerden de daha aşağıda olacaklardır. Çünkü onlar, Allah’a küfretmek ve O’nun peygamberlerine düşmanlık beslemekte kâfirlerle ortak bir tutum sergilemişler, bunun yanı sıra bir de mü’minlere karşı fark edemiyecekleri bir şekilde hile, tuzak, aldatma, çeşitli ve çok sayıda düşmanlık besleme yoluna başvurmuşlardı. Buna bağlı olarak İslâm ahkâmının kendilerine uygulanmasını ve hak etmedikleri şeyleri zahiren de olsa hak eder durumda olmuşlardı. İşte bu ve benzeri sebepler dolayısı ile onlar en ağır azabı hak etmişlerdir. Bu azaptan onları kurtarabilecek ve bu azabın bir bölümünün kaldırılmasında olsun onlara yardım edebilecek hiçbir kimse yoktur. Bu hüküm bütün münafıklar hakkında umumidir. 146. Ancak Allah’ın kendilerine kötülüklerinden “tevbe” etmeyi lütfettikleri, böylece “hallerini düzeltenler” yani Allah için zahirlerini ve batınlarını da ıslah edenler “Allah’a sımsıkı sarılanlar” yani menfaatlerini elde etmek ve kendilerine gelecek zararı önlemek hususunda O’na sığınanlar “ve dinlerini” yani İslâm, iman ve ihsandan ibaret olan dinlerini “Allah için halis kılanlar” zahirî ve batınî amelleri ile Allah’ın vereceği karşılığı isteyenler, riyakârlık ve münafıklıktan kurtulanlar “müstesnadır.”“İşte onlar” bu niteliklere sahip olan kimseler, dünyada da berzah aleminde de Kıyamet gününde de “mü’minlerle beraberdir. Allah mü’minlere büyük bir mükâfat verecektir.” ki bu, özünü Allah’tan başka kimsenin bilmediği, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından dahi geçmemiş bir mükâfattır. Burada Allah’a sımsıkı sarılma ve ihlâs, Yüce Allah’ın:“hallerini düzeltenler (ıslah edenler)” buyruğunun kapsamına girmekle birlikte burada onların özellikle ve ayrıca zikredilmiş olmaları üzerinde dikkatle durulmalıdır. Çünkü Allah’a sımsıkı sarılmak ve ihlâslı olmak, ıslahın kapsamına girer. Bunların özellikle zikredilmelerinin sebebi ise bilhassa nifakın kalplerde iyice yer ettiği bu önemli konumda onlara ileri derecede ihtiyaç duyulduğundan dolayıdır. Çünkü nifakı ortadan kaldıran, Allah’a sımsıkı sarılmak, sürekli olarak O’na sığınmak ve bu münafıklığı bertaraf etme noktasında devamlı O’na muhtaç olduğunun şuuruna varmaktır. İhlâsın da tam anlamı ile münafıklığa aykırı oluşu da bunların ayrıca zikredilmesini gerektiren diğer bir sebeptir. O bakımdan bu ikisinin (Allah’a sımsıkı sarılmak ve ihlâs) ayrıca anılmaları üstünlükleri ve faziletleri, zahiri ve batıni bütün amellerin bunlara bağlı olması ve böyle bir konumda onlara ileri derecede ihtiyaç duyulması dolayısıyladır. Ayrıca bu gibi kimselerin mü’minlerle birlikte oldukları söz konusu edildikten sonra -anlatım onlar hakkında olduğu halde- Yüce Allah’ın:“Allah onlara büyük bir mükâfat verecektir” demeyerek “Allah mü’minlere büyük bir mükâfat verecektir” dediğine de dikkat etmeliyiz. Çünkü Yüce Allah’ın defalarca tekrarladığı oldukça önemli bir kaide şudur: Eğer buyrukların söz konusu ettiği husus, cüzi bazı meselelerle alakalı olur ve Yüce Allah da o meselenin mükâfat ya da cezayı gerektirdiğini anlatmayı irade buyurursa, bununla birlikte bu, hem o cüzi meseleyi hem de onunla aynı türden olan başka meseleleri kapsıyor ise Yüce Allah, mükâfatı ya da cezayı gerek o meseleyi gerekse onun kapsamına giren diğer meseleleri kapsayacak şekilde genel bir hüküm olarak söz konusu eder. Ki böylelikle herhangi bir kimse bu hükmün o cüzi meseleye has olduğu vehmine kapılmasın. İşte bu, Kur’ân-ı Kerîm’in harikulade sırlarından birisidir. İşte burada da tevbe eden münafıklar mü’minlerle beraberdir ve mü’minlerin mükâfatı bu tevbe edenler için de söz konusudur. 147. Daha sonra Yüce Allah hiçbir kimseye muhtaç olmayan kemal derecesinde Ğani olduğunu, hilminin ve rahmetinin genişliğini, ihsanının bolluğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer şükreder ve iman ederseniz Allah size ne diye azap etsin?” Çünkü gerçek şu ki “Allah Şâkirdir”, yani kendi rızası için ağırlıkları yüklenen, sıkıntılara katlanan, hayırlı amelleri sürekli işleyen kimselere pek bol mükâfat verir ve büyük ihsanlarda bulunur. Allah için herhangi bir şeyi terk eden kimseye Allah ondan hayırlı olanı verir. Bununla birlikte O, “Alîmdir”, sizin içinizi de dışınızı da bilir. Amellerinizi de bilir. Bu amellerden hangisinin ihlâs ve samimiyetle yapıldığını da bilir, bunun zıddını da bilir. O, sizin O’na tevbe etmenizi ve kendisine dönmenizi ister. Şâyet O’na dönecek olursanız, O size azabı neylesin? Çünkü azap görmeniz O’nun hoşlanacağı bir şey değildir. Sizin cezalandırılmanız O’na bir fayda sağlamaz. Aksine isyankâr bir kimse ancak kendisine zarar verir. Nitekim itaatkârın ameli de itaatkâra fayda sağlar. Şükür, kalbin itaatle boyun eğip Allah’ın nimetlerini itiraf etmesi, dilin O’ndan övgü ile söz etmesi, azaların O’na itaat ile amel etmesi ve Allah’ın nimetleri ile O’na isyana kalkışılmamasıdır.

Nisa' 4:146

145- Şüphesiz münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara hiçbir yardımcı bulamazsın. 146- Ancak tevbe edenler, hallerini düzeltenler, Allah’a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini Allah için halis kılanlar müstesnadır. İşte onlar mü’minlerle beraberdir. Allah mü’minlere büyük bir mükâfat verecektir. 147- Eğer şükreder ve iman ederseniz Allah size ne diye azap etsin? Allah Şâkirdir, Alîmdir. 145. Yüce Allah münafıkların âkıbetini haber vermektedir. Onlar azabın en aşağı tabakalarında, cezanın en kötü olanında bulunacaklardır. Zira onlar cehennemde diğer kâfirlerden de daha aşağıda olacaklardır. Çünkü onlar, Allah’a küfretmek ve O’nun peygamberlerine düşmanlık beslemekte kâfirlerle ortak bir tutum sergilemişler, bunun yanı sıra bir de mü’minlere karşı fark edemiyecekleri bir şekilde hile, tuzak, aldatma, çeşitli ve çok sayıda düşmanlık besleme yoluna başvurmuşlardı. Buna bağlı olarak İslâm ahkâmının kendilerine uygulanmasını ve hak etmedikleri şeyleri zahiren de olsa hak eder durumda olmuşlardı. İşte bu ve benzeri sebepler dolayısı ile onlar en ağır azabı hak etmişlerdir. Bu azaptan onları kurtarabilecek ve bu azabın bir bölümünün kaldırılmasında olsun onlara yardım edebilecek hiçbir kimse yoktur. Bu hüküm bütün münafıklar hakkında umumidir. 146. Ancak Allah’ın kendilerine kötülüklerinden “tevbe” etmeyi lütfettikleri, böylece “hallerini düzeltenler” yani Allah için zahirlerini ve batınlarını da ıslah edenler “Allah’a sımsıkı sarılanlar” yani menfaatlerini elde etmek ve kendilerine gelecek zararı önlemek hususunda O’na sığınanlar “ve dinlerini” yani İslâm, iman ve ihsandan ibaret olan dinlerini “Allah için halis kılanlar” zahirî ve batınî amelleri ile Allah’ın vereceği karşılığı isteyenler, riyakârlık ve münafıklıktan kurtulanlar “müstesnadır.”“İşte onlar” bu niteliklere sahip olan kimseler, dünyada da berzah aleminde de Kıyamet gününde de “mü’minlerle beraberdir. Allah mü’minlere büyük bir mükâfat verecektir.” ki bu, özünü Allah’tan başka kimsenin bilmediği, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından dahi geçmemiş bir mükâfattır. Burada Allah’a sımsıkı sarılma ve ihlâs, Yüce Allah’ın:“hallerini düzeltenler (ıslah edenler)” buyruğunun kapsamına girmekle birlikte burada onların özellikle ve ayrıca zikredilmiş olmaları üzerinde dikkatle durulmalıdır. Çünkü Allah’a sımsıkı sarılmak ve ihlâslı olmak, ıslahın kapsamına girer. Bunların özellikle zikredilmelerinin sebebi ise bilhassa nifakın kalplerde iyice yer ettiği bu önemli konumda onlara ileri derecede ihtiyaç duyulduğundan dolayıdır. Çünkü nifakı ortadan kaldıran, Allah’a sımsıkı sarılmak, sürekli olarak O’na sığınmak ve bu münafıklığı bertaraf etme noktasında devamlı O’na muhtaç olduğunun şuuruna varmaktır. İhlâsın da tam anlamı ile münafıklığa aykırı oluşu da bunların ayrıca zikredilmesini gerektiren diğer bir sebeptir. O bakımdan bu ikisinin (Allah’a sımsıkı sarılmak ve ihlâs) ayrıca anılmaları üstünlükleri ve faziletleri, zahiri ve batıni bütün amellerin bunlara bağlı olması ve böyle bir konumda onlara ileri derecede ihtiyaç duyulması dolayısıyladır. Ayrıca bu gibi kimselerin mü’minlerle birlikte oldukları söz konusu edildikten sonra -anlatım onlar hakkında olduğu halde- Yüce Allah’ın:“Allah onlara büyük bir mükâfat verecektir” demeyerek “Allah mü’minlere büyük bir mükâfat verecektir” dediğine de dikkat etmeliyiz. Çünkü Yüce Allah’ın defalarca tekrarladığı oldukça önemli bir kaide şudur: Eğer buyrukların söz konusu ettiği husus, cüzi bazı meselelerle alakalı olur ve Yüce Allah da o meselenin mükâfat ya da cezayı gerektirdiğini anlatmayı irade buyurursa, bununla birlikte bu, hem o cüzi meseleyi hem de onunla aynı türden olan başka meseleleri kapsıyor ise Yüce Allah, mükâfatı ya da cezayı gerek o meseleyi gerekse onun kapsamına giren diğer meseleleri kapsayacak şekilde genel bir hüküm olarak söz konusu eder. Ki böylelikle herhangi bir kimse bu hükmün o cüzi meseleye has olduğu vehmine kapılmasın. İşte bu, Kur’ân-ı Kerîm’in harikulade sırlarından birisidir. İşte burada da tevbe eden münafıklar mü’minlerle beraberdir ve mü’minlerin mükâfatı bu tevbe edenler için de söz konusudur. 147. Daha sonra Yüce Allah hiçbir kimseye muhtaç olmayan kemal derecesinde Ğani olduğunu, hilminin ve rahmetinin genişliğini, ihsanının bolluğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer şükreder ve iman ederseniz Allah size ne diye azap etsin?” Çünkü gerçek şu ki “Allah Şâkirdir”, yani kendi rızası için ağırlıkları yüklenen, sıkıntılara katlanan, hayırlı amelleri sürekli işleyen kimselere pek bol mükâfat verir ve büyük ihsanlarda bulunur. Allah için herhangi bir şeyi terk eden kimseye Allah ondan hayırlı olanı verir. Bununla birlikte O, “Alîmdir”, sizin içinizi de dışınızı da bilir. Amellerinizi de bilir. Bu amellerden hangisinin ihlâs ve samimiyetle yapıldığını da bilir, bunun zıddını da bilir. O, sizin O’na tevbe etmenizi ve kendisine dönmenizi ister. Şâyet O’na dönecek olursanız, O size azabı neylesin? Çünkü azap görmeniz O’nun hoşlanacağı bir şey değildir. Sizin cezalandırılmanız O’na bir fayda sağlamaz. Aksine isyankâr bir kimse ancak kendisine zarar verir. Nitekim itaatkârın ameli de itaatkâra fayda sağlar. Şükür, kalbin itaatle boyun eğip Allah’ın nimetlerini itiraf etmesi, dilin O’ndan övgü ile söz etmesi, azaların O’na itaat ile amel etmesi ve Allah’ın nimetleri ile O’na isyana kalkışılmamasıdır.

Nisa' 4:147

145- Şüphesiz münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara hiçbir yardımcı bulamazsın. 146- Ancak tevbe edenler, hallerini düzeltenler, Allah’a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini Allah için halis kılanlar müstesnadır. İşte onlar mü’minlerle beraberdir. Allah mü’minlere büyük bir mükâfat verecektir. 147- Eğer şükreder ve iman ederseniz Allah size ne diye azap etsin? Allah Şâkirdir, Alîmdir. 145. Yüce Allah münafıkların âkıbetini haber vermektedir. Onlar azabın en aşağı tabakalarında, cezanın en kötü olanında bulunacaklardır. Zira onlar cehennemde diğer kâfirlerden de daha aşağıda olacaklardır. Çünkü onlar, Allah’a küfretmek ve O’nun peygamberlerine düşmanlık beslemekte kâfirlerle ortak bir tutum sergilemişler, bunun yanı sıra bir de mü’minlere karşı fark edemiyecekleri bir şekilde hile, tuzak, aldatma, çeşitli ve çok sayıda düşmanlık besleme yoluna başvurmuşlardı. Buna bağlı olarak İslâm ahkâmının kendilerine uygulanmasını ve hak etmedikleri şeyleri zahiren de olsa hak eder durumda olmuşlardı. İşte bu ve benzeri sebepler dolayısı ile onlar en ağır azabı hak etmişlerdir. Bu azaptan onları kurtarabilecek ve bu azabın bir bölümünün kaldırılmasında olsun onlara yardım edebilecek hiçbir kimse yoktur. Bu hüküm bütün münafıklar hakkında umumidir. 146. Ancak Allah’ın kendilerine kötülüklerinden “tevbe” etmeyi lütfettikleri, böylece “hallerini düzeltenler” yani Allah için zahirlerini ve batınlarını da ıslah edenler “Allah’a sımsıkı sarılanlar” yani menfaatlerini elde etmek ve kendilerine gelecek zararı önlemek hususunda O’na sığınanlar “ve dinlerini” yani İslâm, iman ve ihsandan ibaret olan dinlerini “Allah için halis kılanlar” zahirî ve batınî amelleri ile Allah’ın vereceği karşılığı isteyenler, riyakârlık ve münafıklıktan kurtulanlar “müstesnadır.”“İşte onlar” bu niteliklere sahip olan kimseler, dünyada da berzah aleminde de Kıyamet gününde de “mü’minlerle beraberdir. Allah mü’minlere büyük bir mükâfat verecektir.” ki bu, özünü Allah’tan başka kimsenin bilmediği, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından dahi geçmemiş bir mükâfattır. Burada Allah’a sımsıkı sarılma ve ihlâs, Yüce Allah’ın:“hallerini düzeltenler (ıslah edenler)” buyruğunun kapsamına girmekle birlikte burada onların özellikle ve ayrıca zikredilmiş olmaları üzerinde dikkatle durulmalıdır. Çünkü Allah’a sımsıkı sarılmak ve ihlâslı olmak, ıslahın kapsamına girer. Bunların özellikle zikredilmelerinin sebebi ise bilhassa nifakın kalplerde iyice yer ettiği bu önemli konumda onlara ileri derecede ihtiyaç duyulduğundan dolayıdır. Çünkü nifakı ortadan kaldıran, Allah’a sımsıkı sarılmak, sürekli olarak O’na sığınmak ve bu münafıklığı bertaraf etme noktasında devamlı O’na muhtaç olduğunun şuuruna varmaktır. İhlâsın da tam anlamı ile münafıklığa aykırı oluşu da bunların ayrıca zikredilmesini gerektiren diğer bir sebeptir. O bakımdan bu ikisinin (Allah’a sımsıkı sarılmak ve ihlâs) ayrıca anılmaları üstünlükleri ve faziletleri, zahiri ve batıni bütün amellerin bunlara bağlı olması ve böyle bir konumda onlara ileri derecede ihtiyaç duyulması dolayısıyladır. Ayrıca bu gibi kimselerin mü’minlerle birlikte oldukları söz konusu edildikten sonra -anlatım onlar hakkında olduğu halde- Yüce Allah’ın:“Allah onlara büyük bir mükâfat verecektir” demeyerek “Allah mü’minlere büyük bir mükâfat verecektir” dediğine de dikkat etmeliyiz. Çünkü Yüce Allah’ın defalarca tekrarladığı oldukça önemli bir kaide şudur: Eğer buyrukların söz konusu ettiği husus, cüzi bazı meselelerle alakalı olur ve Yüce Allah da o meselenin mükâfat ya da cezayı gerektirdiğini anlatmayı irade buyurursa, bununla birlikte bu, hem o cüzi meseleyi hem de onunla aynı türden olan başka meseleleri kapsıyor ise Yüce Allah, mükâfatı ya da cezayı gerek o meseleyi gerekse onun kapsamına giren diğer meseleleri kapsayacak şekilde genel bir hüküm olarak söz konusu eder. Ki böylelikle herhangi bir kimse bu hükmün o cüzi meseleye has olduğu vehmine kapılmasın. İşte bu, Kur’ân-ı Kerîm’in harikulade sırlarından birisidir. İşte burada da tevbe eden münafıklar mü’minlerle beraberdir ve mü’minlerin mükâfatı bu tevbe edenler için de söz konusudur. 147. Daha sonra Yüce Allah hiçbir kimseye muhtaç olmayan kemal derecesinde Ğani olduğunu, hilminin ve rahmetinin genişliğini, ihsanının bolluğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer şükreder ve iman ederseniz Allah size ne diye azap etsin?” Çünkü gerçek şu ki “Allah Şâkirdir”, yani kendi rızası için ağırlıkları yüklenen, sıkıntılara katlanan, hayırlı amelleri sürekli işleyen kimselere pek bol mükâfat verir ve büyük ihsanlarda bulunur. Allah için herhangi bir şeyi terk eden kimseye Allah ondan hayırlı olanı verir. Bununla birlikte O, “Alîmdir”, sizin içinizi de dışınızı da bilir. Amellerinizi de bilir. Bu amellerden hangisinin ihlâs ve samimiyetle yapıldığını da bilir, bunun zıddını da bilir. O, sizin O’na tevbe etmenizi ve kendisine dönmenizi ister. Şâyet O’na dönecek olursanız, O size azabı neylesin? Çünkü azap görmeniz O’nun hoşlanacağı bir şey değildir. Sizin cezalandırılmanız O’na bir fayda sağlamaz. Aksine isyankâr bir kimse ancak kendisine zarar verir. Nitekim itaatkârın ameli de itaatkâra fayda sağlar. Şükür, kalbin itaatle boyun eğip Allah’ın nimetlerini itiraf etmesi, dilin O’ndan övgü ile söz etmesi, azaların O’na itaat ile amel etmesi ve Allah’ın nimetleri ile O’na isyana kalkışılmamasıdır.

Nisa' 4:148

148- Allah -zulme uğrayan müstesna- kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Allah Semîdir, Alîmdir. 149- Bir hayrı açıktan işler veya onu gizlerseniz yahut bir kötülüğü affederseniz (bilin ki) Allah Afuvdur, Kâdirdir. 148. Yüce Allah kötü sözün açıkça söylemesini sevmediğini haber vermektedir. Yani O böyle bir şeye buğzeder, gazabeder ve bundan dolayı cezalandırır. “Kötü söz” sövmek, iftira etmek, çirkin söz söylemek vb. gibi hoşlanılmayan ve kişiyi üzen bütün kötü sözleri kapsamına alır. Çünkü bütün bunlar Yüce Allah’ın söylenmesini yasakladığı ve buğzettiği sözler arasındadır. Buyruğun mefhumu da şuna delildir: Allah zikir, hoş ve yumuşak söz vb. gibi bütün güzel sözleri de sever. “Zulme uğrayan müstesna” yani böyle bir kimsenin kendisine zulmeden kimseye beddua etmesi, ondan şikayetçi olması ve kendisine açıkça kötü söz söyleyen kimseye misliyle karşılık vermesi caizdir. Ancak ona yalan ve iftira atmaması, yaptığı haksızlıktan daha ileri gitmemesi, kendisine zulmeden kimseden başkasına sövmek sureti ile de haddi aşmaması gerekir. Bununla birlikte affetmesi ve karşılık vermemesi daha uygundur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim affedip düzeltirse artık onun mükâfatını vermek Allah’a aittir.”(eş-Şura, 42/40)“Allah Semîdir, Alîmdir” Âyet-i kerime kötü, güzel ve mubah sözleri kapsadığından dolayı Yüce Allah “Semî”, yani her şeyi işiten olduğunu haber vermektedir. O, sizin bütün sözlerinizi işitir. O bakımdan Rabbinizi gazaplandıracak şeyler konuşmaktan sakının. Aksi takdirde sizi cezalandırır. Yine bu buyruk ile güzel söz söylemek de teşvik edilmektedir. Allah “Alîmdir”, sizin niyetlerinizi de sözlerinizin asıl kaynağını da bilir. 149. Yüce Allah:“Bir hayrı açıktan işler veya onu gizlerseniz” buyurmaktadır. Bu ise sözlü, fiili, açık, gizli, farz ve müstehab her türlü hayrı kapsar. “Yahut bir kötülüğü affederseniz” yani bedenleriniz, mallarınız, namus, şeref ve haysiyetiniz konusunda size kötülük eden kimseleri affedip müsamaha ile karşılayacak olursanız, hiç şüphesiz bunun karşılığı amelin cinsinden olacaktır. Şöyle ki Allah için affeden kimseyi Allah da affeder. İyilikte bulunan kimseye Allah da iyilikte bulunur. Bundan dolayı O:“(bilin ki) Allah Afuvdur, Kâdirdir” buyurmaktadır. Yani O, kullarının yanılmalarını da büyük günahlarını da affeder. Onları kendi örtüsü ile örter, sonra da kudretinden sadır olan tam bir af ile onlara muamelede bulunur. Bu âyet-i kerimede Allah’ın isim ve sıfatlarının manalarını iyice anlamaya, yaratmanın da emretmenin de bunlardan sadır olduğunu düşünmeye, esasen bu isim ve sıfatların bu emirleri gerektirdiğine dikkat etmeye dair bir irşad vardır. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah ahkâmın illetlerini/gerekçelerini -bu ayeti kerimede olduğu gibi- esma-i hüsna ile açıklamaktadır. Şöyle ki O, hayır iş yapmayı ve kötülük işlerini bağışlamayı söz konusu ettikten sonra bunlarla ilgili yüce isimlerini zikretmektedir ki bu da bu gibi davranışların özel sevaplarını ayrıca söz konusu etmeye ihtiyaç bırakmaz.

Nisa' 4:149

148- Allah -zulme uğrayan müstesna- kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Allah Semîdir, Alîmdir. 149- Bir hayrı açıktan işler veya onu gizlerseniz yahut bir kötülüğü affederseniz (bilin ki) Allah Afuvdur, Kâdirdir. 148. Yüce Allah kötü sözün açıkça söylemesini sevmediğini haber vermektedir. Yani O böyle bir şeye buğzeder, gazabeder ve bundan dolayı cezalandırır. “Kötü söz” sövmek, iftira etmek, çirkin söz söylemek vb. gibi hoşlanılmayan ve kişiyi üzen bütün kötü sözleri kapsamına alır. Çünkü bütün bunlar Yüce Allah’ın söylenmesini yasakladığı ve buğzettiği sözler arasındadır. Buyruğun mefhumu da şuna delildir: Allah zikir, hoş ve yumuşak söz vb. gibi bütün güzel sözleri de sever. “Zulme uğrayan müstesna” yani böyle bir kimsenin kendisine zulmeden kimseye beddua etmesi, ondan şikayetçi olması ve kendisine açıkça kötü söz söyleyen kimseye misliyle karşılık vermesi caizdir. Ancak ona yalan ve iftira atmaması, yaptığı haksızlıktan daha ileri gitmemesi, kendisine zulmeden kimseden başkasına sövmek sureti ile de haddi aşmaması gerekir. Bununla birlikte affetmesi ve karşılık vermemesi daha uygundur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim affedip düzeltirse artık onun mükâfatını vermek Allah’a aittir.”(eş-Şura, 42/40)“Allah Semîdir, Alîmdir” Âyet-i kerime kötü, güzel ve mubah sözleri kapsadığından dolayı Yüce Allah “Semî”, yani her şeyi işiten olduğunu haber vermektedir. O, sizin bütün sözlerinizi işitir. O bakımdan Rabbinizi gazaplandıracak şeyler konuşmaktan sakının. Aksi takdirde sizi cezalandırır. Yine bu buyruk ile güzel söz söylemek de teşvik edilmektedir. Allah “Alîmdir”, sizin niyetlerinizi de sözlerinizin asıl kaynağını da bilir. 149. Yüce Allah:“Bir hayrı açıktan işler veya onu gizlerseniz” buyurmaktadır. Bu ise sözlü, fiili, açık, gizli, farz ve müstehab her türlü hayrı kapsar. “Yahut bir kötülüğü affederseniz” yani bedenleriniz, mallarınız, namus, şeref ve haysiyetiniz konusunda size kötülük eden kimseleri affedip müsamaha ile karşılayacak olursanız, hiç şüphesiz bunun karşılığı amelin cinsinden olacaktır. Şöyle ki Allah için affeden kimseyi Allah da affeder. İyilikte bulunan kimseye Allah da iyilikte bulunur. Bundan dolayı O:“(bilin ki) Allah Afuvdur, Kâdirdir” buyurmaktadır. Yani O, kullarının yanılmalarını da büyük günahlarını da affeder. Onları kendi örtüsü ile örter, sonra da kudretinden sadır olan tam bir af ile onlara muamelede bulunur. Bu âyet-i kerimede Allah’ın isim ve sıfatlarının manalarını iyice anlamaya, yaratmanın da emretmenin de bunlardan sadır olduğunu düşünmeye, esasen bu isim ve sıfatların bu emirleri gerektirdiğine dikkat etmeye dair bir irşad vardır. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah ahkâmın illetlerini/gerekçelerini -bu ayeti kerimede olduğu gibi- esma-i hüsna ile açıklamaktadır. Şöyle ki O, hayır iş yapmayı ve kötülük işlerini bağışlamayı söz konusu ettikten sonra bunlarla ilgili yüce isimlerini zikretmektedir ki bu da bu gibi davranışların özel sevaplarını ayrıca söz konusu etmeye ihtiyaç bırakmaz.

Nisa' 4:150

150- Şüphe yok ki Allah’ı ve peygamberlerini inkar eden, bir de Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyip de:“Kimine iman ederiz, kimini inkar ederiz” diyenler ve böylece arada bir yol tutmaya yeltenenler var ya… 151- İşte onlar, gerçek kâfirlerin ta kendileridirler. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. 152- Allah'a ve peygamberlerine iman edip de onlardan birini diğerinden ayırmayanlara gelince Allah, onlara mükafatlarını verecektir. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 150-151. Burada herkes için durumları açıkça ortada bulunan iki grup insan vardır: Allah’a, O’nun bütün peygamberlerine ve kitaplarına iman edenler ile bütün bunları inkar eden kâfirler. Geriye üçüncü bir kısım kalmaktadır ki bunlar da peygamberlerin bir bölümüne iman edip bir bölümüne iman etmediğini iddia eden ve bunun kendilerini Allah’ın azabından koruyacak bir yol olduğunu zanneden kimselerin yolu... Şüphesiz ki bu salt bir temenniden ibarettir. Böyleleri Allah ile peygamberleri arasında ayırım gözetmek istemektedirler. Halbuki Allah’ı dost edinen kimse, O’nun bütün peygamberlerini de dost edinir. Çünkü bu Allah’ı tam dost edinmenin bir gereğidir. Allah’ın peygamberlerinden herhangi birisine düşmanlık besleyen bir kimse ise Allah’a düşmanlık beslemiş ve O’nun bütün peygamberlerine de düşmanlık beslemiş demektir. Nitekim Yüce Allah:“Kim Allah’a... düşman olursa…”(el-Bakara, 2/97) ayetinde bu hususa işaret etmektedir. (Metinde ayet bu şekilde yarım verilmiş ama tamamını vermek konunun anlaşılması için bence daha uygunXXXXXhocaya sorulabilir) Diğer taraftan bir peygamberi inkâr eden kimse de bütün peygamberleri hatta bizzat kendisine iman ettiğini iddia ettiği peygamberi dahi inkâr ediyor demektir. Bundan dolayı Yüce Allah burada:“İşte onlar gerçek kâfirlerin ta kendileridirler.” buyurmaktadır ki böylelerinin mertebelerinin, iman ile küfür arasında orta bir yerde olduğu zannedilmesin. Böylelerinin kendisine iman ettiklerini iddia ettikleri peygamberi dahi inkâr etmelerine gelince bunun izahı şöyledir: Onların iman ettikleri peygambelere iman etmelerini gerektiren delillerin her biri ya bizatihi yahut onun bir benzeri ya da onun daha kuvvetlisi, inkâr ettikleri peygamberler için de söz konusudur. Diğer taraftan inkâr ettiklerini söyledikleri peygamberler hakkında bulunduğunu iddia ettikleri her bir şüphenin benzeri yahut ondan daha büyüğü, iman ediyoruz dedikleri peygamber hakkında da söz konusudur. O halde bu konuda geriye sadece arzu, hevâ ve herkesin benzeri ile karşı çıkma imkânına sahip olduğu kuru iddialardan başka bir şey kalmamaktadır. Bunların gerçek kâfir oldukları söz konusu edildikten sonra hem onları hem de her bir kâfiri kuşatan bir ceza söz konusu edilerek:“Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır” diye buyrulmaktadır. Onlar büyüklük taslayıp Allah’a imandan yüz çevirdikleri gibi Allah da onları rezil rüsvay edici ve can yakıcı bir azap ile alçaltacaktır. 152. “Allah'a ve peygamberlerine iman edip…” Bu ise Allah’ın kendi zatı hakkında haber verdiği her şeye, bütün peygamberlerin getirdikleri tüm haber ve hükümlere iman etmeyi kapsamaktadır. “onlardan birini diğerinden ayırmayanlara” aksine onların hepsine iman edenlere “gelince” işte gerçek iman ve kat’i delile dayanan kesin bilgi budur. İşte “Allah, onlara mükafatlarını verecektir” imanlarının ve imana bağlı olarak işledikleri salih amellerin, güzel sözlerin ve güzel ahlakın karşılığını vererek onları mükâfatlandıracaktır. Bu da herkesin durumuna uygun bir şekilde olacaktır. Nitekim “mükafatlar” kelimesinin onlara izafe edilmesindeki sır da bu olsa gerektir. “Allah Ğafûrdur” kötülükleri bağışlar, affeder; “Rahîmdir” merhametiyle iyilikleri kabul buyurur.

Nisa' 4:151

150- Şüphe yok ki Allah’ı ve peygamberlerini inkar eden, bir de Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyip de:“Kimine iman ederiz, kimini inkar ederiz” diyenler ve böylece arada bir yol tutmaya yeltenenler var ya… 151- İşte onlar, gerçek kâfirlerin ta kendileridirler. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. 152- Allah'a ve peygamberlerine iman edip de onlardan birini diğerinden ayırmayanlara gelince Allah, onlara mükafatlarını verecektir. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 150-151. Burada herkes için durumları açıkça ortada bulunan iki grup insan vardır: Allah’a, O’nun bütün peygamberlerine ve kitaplarına iman edenler ile bütün bunları inkar eden kâfirler. Geriye üçüncü bir kısım kalmaktadır ki bunlar da peygamberlerin bir bölümüne iman edip bir bölümüne iman etmediğini iddia eden ve bunun kendilerini Allah’ın azabından koruyacak bir yol olduğunu zanneden kimselerin yolu... Şüphesiz ki bu salt bir temenniden ibarettir. Böyleleri Allah ile peygamberleri arasında ayırım gözetmek istemektedirler. Halbuki Allah’ı dost edinen kimse, O’nun bütün peygamberlerini de dost edinir. Çünkü bu Allah’ı tam dost edinmenin bir gereğidir. Allah’ın peygamberlerinden herhangi birisine düşmanlık besleyen bir kimse ise Allah’a düşmanlık beslemiş ve O’nun bütün peygamberlerine de düşmanlık beslemiş demektir. Nitekim Yüce Allah:“Kim Allah’a... düşman olursa…”(el-Bakara, 2/97) ayetinde bu hususa işaret etmektedir. (Metinde ayet bu şekilde yarım verilmiş ama tamamını vermek konunun anlaşılması için bence daha uygunXXXXXhocaya sorulabilir) Diğer taraftan bir peygamberi inkâr eden kimse de bütün peygamberleri hatta bizzat kendisine iman ettiğini iddia ettiği peygamberi dahi inkâr ediyor demektir. Bundan dolayı Yüce Allah burada:“İşte onlar gerçek kâfirlerin ta kendileridirler.” buyurmaktadır ki böylelerinin mertebelerinin, iman ile küfür arasında orta bir yerde olduğu zannedilmesin. Böylelerinin kendisine iman ettiklerini iddia ettikleri peygamberi dahi inkâr etmelerine gelince bunun izahı şöyledir: Onların iman ettikleri peygambelere iman etmelerini gerektiren delillerin her biri ya bizatihi yahut onun bir benzeri ya da onun daha kuvvetlisi, inkâr ettikleri peygamberler için de söz konusudur. Diğer taraftan inkâr ettiklerini söyledikleri peygamberler hakkında bulunduğunu iddia ettikleri her bir şüphenin benzeri yahut ondan daha büyüğü, iman ediyoruz dedikleri peygamber hakkında da söz konusudur. O halde bu konuda geriye sadece arzu, hevâ ve herkesin benzeri ile karşı çıkma imkânına sahip olduğu kuru iddialardan başka bir şey kalmamaktadır. Bunların gerçek kâfir oldukları söz konusu edildikten sonra hem onları hem de her bir kâfiri kuşatan bir ceza söz konusu edilerek:“Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır” diye buyrulmaktadır. Onlar büyüklük taslayıp Allah’a imandan yüz çevirdikleri gibi Allah da onları rezil rüsvay edici ve can yakıcı bir azap ile alçaltacaktır. 152. “Allah'a ve peygamberlerine iman edip…” Bu ise Allah’ın kendi zatı hakkında haber verdiği her şeye, bütün peygamberlerin getirdikleri tüm haber ve hükümlere iman etmeyi kapsamaktadır. “onlardan birini diğerinden ayırmayanlara” aksine onların hepsine iman edenlere “gelince” işte gerçek iman ve kat’i delile dayanan kesin bilgi budur. İşte “Allah, onlara mükafatlarını verecektir” imanlarının ve imana bağlı olarak işledikleri salih amellerin, güzel sözlerin ve güzel ahlakın karşılığını vererek onları mükâfatlandıracaktır. Bu da herkesin durumuna uygun bir şekilde olacaktır. Nitekim “mükafatlar” kelimesinin onlara izafe edilmesindeki sır da bu olsa gerektir. “Allah Ğafûrdur” kötülükleri bağışlar, affeder; “Rahîmdir” merhametiyle iyilikleri kabul buyurur.

Nisa' 4:152

150- Şüphe yok ki Allah’ı ve peygamberlerini inkar eden, bir de Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyip de:“Kimine iman ederiz, kimini inkar ederiz” diyenler ve böylece arada bir yol tutmaya yeltenenler var ya… 151- İşte onlar, gerçek kâfirlerin ta kendileridirler. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. 152- Allah'a ve peygamberlerine iman edip de onlardan birini diğerinden ayırmayanlara gelince Allah, onlara mükafatlarını verecektir. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 150-151. Burada herkes için durumları açıkça ortada bulunan iki grup insan vardır: Allah’a, O’nun bütün peygamberlerine ve kitaplarına iman edenler ile bütün bunları inkar eden kâfirler. Geriye üçüncü bir kısım kalmaktadır ki bunlar da peygamberlerin bir bölümüne iman edip bir bölümüne iman etmediğini iddia eden ve bunun kendilerini Allah’ın azabından koruyacak bir yol olduğunu zanneden kimselerin yolu... Şüphesiz ki bu salt bir temenniden ibarettir. Böyleleri Allah ile peygamberleri arasında ayırım gözetmek istemektedirler. Halbuki Allah’ı dost edinen kimse, O’nun bütün peygamberlerini de dost edinir. Çünkü bu Allah’ı tam dost edinmenin bir gereğidir. Allah’ın peygamberlerinden herhangi birisine düşmanlık besleyen bir kimse ise Allah’a düşmanlık beslemiş ve O’nun bütün peygamberlerine de düşmanlık beslemiş demektir. Nitekim Yüce Allah:“Kim Allah’a... düşman olursa…”(el-Bakara, 2/97) ayetinde bu hususa işaret etmektedir. (Metinde ayet bu şekilde yarım verilmiş ama tamamını vermek konunun anlaşılması için bence daha uygunXXXXXhocaya sorulabilir) Diğer taraftan bir peygamberi inkâr eden kimse de bütün peygamberleri hatta bizzat kendisine iman ettiğini iddia ettiği peygamberi dahi inkâr ediyor demektir. Bundan dolayı Yüce Allah burada:“İşte onlar gerçek kâfirlerin ta kendileridirler.” buyurmaktadır ki böylelerinin mertebelerinin, iman ile küfür arasında orta bir yerde olduğu zannedilmesin. Böylelerinin kendisine iman ettiklerini iddia ettikleri peygamberi dahi inkâr etmelerine gelince bunun izahı şöyledir: Onların iman ettikleri peygambelere iman etmelerini gerektiren delillerin her biri ya bizatihi yahut onun bir benzeri ya da onun daha kuvvetlisi, inkâr ettikleri peygamberler için de söz konusudur. Diğer taraftan inkâr ettiklerini söyledikleri peygamberler hakkında bulunduğunu iddia ettikleri her bir şüphenin benzeri yahut ondan daha büyüğü, iman ediyoruz dedikleri peygamber hakkında da söz konusudur. O halde bu konuda geriye sadece arzu, hevâ ve herkesin benzeri ile karşı çıkma imkânına sahip olduğu kuru iddialardan başka bir şey kalmamaktadır. Bunların gerçek kâfir oldukları söz konusu edildikten sonra hem onları hem de her bir kâfiri kuşatan bir ceza söz konusu edilerek:“Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır” diye buyrulmaktadır. Onlar büyüklük taslayıp Allah’a imandan yüz çevirdikleri gibi Allah da onları rezil rüsvay edici ve can yakıcı bir azap ile alçaltacaktır. 152. “Allah'a ve peygamberlerine iman edip…” Bu ise Allah’ın kendi zatı hakkında haber verdiği her şeye, bütün peygamberlerin getirdikleri tüm haber ve hükümlere iman etmeyi kapsamaktadır. “onlardan birini diğerinden ayırmayanlara” aksine onların hepsine iman edenlere “gelince” işte gerçek iman ve kat’i delile dayanan kesin bilgi budur. İşte “Allah, onlara mükafatlarını verecektir” imanlarının ve imana bağlı olarak işledikleri salih amellerin, güzel sözlerin ve güzel ahlakın karşılığını vererek onları mükâfatlandıracaktır. Bu da herkesin durumuna uygun bir şekilde olacaktır. Nitekim “mükafatlar” kelimesinin onlara izafe edilmesindeki sır da bu olsa gerektir. “Allah Ğafûrdur” kötülükleri bağışlar, affeder; “Rahîmdir” merhametiyle iyilikleri kabul buyurur.

Nisa' 4:153

153- Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Gerçekten onlar Mûsâ’dan daha büyüğünü istemişlerdi ve:“Allah’ı bize apaçık göster” demişlerdi de zulümleri yüzünden onları yıldırım çarpmıştı. Sonra onlara bunca açık belgeler gelmişken tutup buzağıyı ilâh edinmişlerdi. Nihayet biz bunu da affettik. Biz Mûsâ’ya apaçık bir delil vermiştik. 154- Sözlerine bağlanmaları için Tûr’u üzerlerine kaldırmıştık. Onlara:“Kapıdan secdeye kapanarak girin” demiştik. Yine “Cumartesi gününde aşırı gitmeyin” demiş ve onlardan sağlam bir söz almıştık. 155- Fakat sözlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkar etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve:“Kalplerimiz perdelidir” demelerinden ötürü (onları lânetledik. Hayır, kalpleri perdeli değildir,) Aksine Allah küfürleri dolayısıyla kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar, pek azı hariç iman etmezler. 156- Bir de onların küfürleri, Meryem aleyhinde pek büyük bir iftirada bulunmaları… 157- Ve:“Biz, Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa’yı öldürdük” demeleri sebebi ile (onları cezalandırdık). Halbuki onlar onu öldürmediler, onu asmadılar da. Aksine kendilerine (İsa’nın bir) benzeri gösterildi. Gerçek şu ki ondan yana anlaşmazlığa düşenler, onun (öldürülmesi) hakkında şüphe içindedirler. Onların bu konuda zanna uymaktan başka bir bilgileri yoktur. Onlar onu kesinlikle öldürmediler. 158- Bilakis Allah onu kendi katına yükseltti. Allah Azîzdir, Hakîmdir. 159- Kitap ehli içinde ölümünden evvel ona iman etmeyecek hiç kimse yoktur. O da Kıyamet günü aleyhlerinde bir şahit olacaktır. 160- Yahudi olanlara, zulümleri sebebi ile kendilerine helâl kılınmış olan pek çok hoş ve temiz şeyi haram kıldık. Ayrıca Allah yolundan çokça alıkoymalarından… 161- Kendilerine yasak kılınmış olmakla birlikte faiz almalarından ve insanların mallarını batıl yollarla yemelerinden ötürü (böyle yaptık). Onlardan kâfir olanlara pek acıklı bir azap hazırladık. 153-158. “Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler.” Kitap ehli peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den böyle bir istekte bulunmuşlardı. Bu istek ise inatlaşma ve küstahça bir tekliften ibaret idi. Ayrıca bu isteklerinin karşılanması ya da karşılanmaması -güya- onların Peygamberi tasdik etmelerini ya da yalanlamalarını belirleyecekti. Böylece onlar Peygamber’den Tevrat ve İncil’in indiği gibi Kur’ân’ın da üzerlerine toptan ve bir defada indirilmesini istemişlerdi. Bu ise onların aşırı bir zulümleri ve cehaletleridir. Çünkü Peygamber bir beşerdir, Allah’ın bir kuludur ve O’nun idaresi altındadır. Onun elinde hiçbir şey yoktur. Aksine emir ve her türlü iş Allah’ın elindedir. Kuluna risalet veren ve onu dilediğini indiren O’dur. Nitekim Yüce Allah müşriklerin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e kendilerine bir takım mucizeleri göstermesini teklif ettiklerini söz konusu ettiği âyetlerde Rasûlü hakkında şöyle buyurmaktadır:“De ki: Rabbimi tenzih ederim! Ben Peygamber olarak gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki?”(el-İsra, 17/93) Aynı şekilde onların hak ile batılı ayırt eden ölçü olarak sadece kitabın toptan ya da bölüm bölüm indirilmesini kabul etmeleri, delili de münasebeti de bulunmayan ve hiçbir şüphe taşımayan boş bir iddiadır. Peygamberlerden herhangi birisi hakkında: Size bölüm bölüm indirilmiş bir kitap getiren rasûle iman etmeyin ve onu tasdik etmeyin diye bir hüküm nerede vardır? Aksine Kur’ân-ı Kerîm’in duruma göre bölüm bölüm indirilmiş olması, Kur’ân’ın azametine ve Allah’ın, üzerine bu Kitabı indirdiği zata gereken itinayı ve ihtimamı gösterdiğine dair delillerden biridir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler dediler ki: Ona bu Kur’ân topluca, bir defada indirilmeli değil miydi? Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yaptık ve onu ağır ağır okuduk. Onlar sana bir örnek getirdikleri her seferinde muhakkak ki biz, sana hakkı ve daha güzel bir açıklamayı getirmişizdir.”(el-Furkan, 25/32-33) Yüce Allah onların bu tutarsız itirazlarını söz konusu ettikten sonra, bunun onların alışılmadık bir tutumları olmadığını haber vermektedir. Aksine onlar bundan önce hem de kendisine iman ettiklerini iddia ettikleri peygambere karşı çok daha büyük çirkinlikler yapmışlardı. Nitekim ondan açıkça Allah’ı göstermesini istemişlerdi. Gözleri ile başkalarının görmediği pek çok delil ve mucizayi gördükten sonra buzağıyı ilâh edinip ona tapınmışlardı. Ayrıca kitapları olan Tevrat’ta yer alan hükümleri de kabul etmemişlerdi de nihayet Tur başlarının tepesi üzerine kaldırılmış ve iman etmeyecek olurlarsa üzerlerine yıkılacağı tehdidinde bulunulmuştu. O vakit onlar bunu, zorunluluktan ve çaresizlik halindeki imana benzeyen bir iman ile kabul etmişlerdi. Secde ederek ve mağfiret dileyerek girmeleri emredilen o şehrin kapısından girmeye yanaşmayıp onlara söylemeleri emredilen sözü de yapmaları istenilen fiili de değiştirdiler. Yine aralarından bazı kimseler cumartesi yasağı hususunda haddi aştılar. Allah da onları o ağır ceza ile cezalandırdı. Onlardan ağır bir ahit almakla birlikte onlar bu ahdi arkalarına attılar. Allah’ın âyetlerini inkar ettiler, haksız yere O’nun peygamberlerini öldürdüler. Onların bir başka büyük suçları da İsa Mesih’i öldürüp haça gerdiklerini iddia etmeleridir. Gerçekte ise onlar İsa’yı ne öldürdüler, ne de astılar. Aksine ondan başkası ona benzer gösterildi, onlar da ondan başkasını öldürüp astılar. Bir de onlar kalplerinin kılıflı olduğunu ve kendilerine söylenenleri kavrayamayıp anlayamadıklarını da iddia ettiler. İnsanları Allah yolundan alıkoydular, hakka uymalarını önlediler ve onları, izlemekte oldukları sapıklık ve azgınlığa davet ettiler. Ayrıca haram malları ve faizi alıp yediler. Oysa Yüce Allah bunları alıp yemelerini yasaklamış ve bu konuda onlara ağır tehditte bulunmuştu. İşte bunca kötülükleri işleyenlerin, Allah’ın son Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den üzerlerine semadan bir kitap indirmesini istemeleri de garipsenmez. Bu yol, batıl üzere bulunan bir hasmı delil ile susturmak için izlenecek en güzel yoldur. Şöyle ki: Böyle bir hasmın batıl bir itirazı söz konusu olur da bunu hakkı reddetmek ve hem kendisi hem de başkası için bir şüphe unsuru olmak üzere ileri sürerse bu hasmın bu yaptığından daha çirkin birtakım kötü fiilleri ve berbat hali ortaya konmalıdır. Böylelikle herkes, bu seviyesiz kişinin ileri sürdüğü böyle bir itirazın aslında bir geçmişi olduğunu ve bu itirazının da bu kötü geçmiş arasında mütalâa edilmesi gerektiğini bilmiş olur. Yine bunların Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine itiraz olmak üzere ileri sürdükleri her bir iddianın ya aynısının ya da daha kuvvetlisinin, onların iman ettiklerini iddia ettikleri kimselerin peygamberliği hakkında ileri sürülmesi de mümkündür. Böyle bir tutum ile onların kötülükleri bertaraf edilmiş ve batıl iddiaları kökten sökülüp atılmış olur. Çünkü onların kendisine iman ettiklerini ileri sürdükleri her bir peygamberin peygamberliğini ortaya koyarken delil diye ortaya koydukları her bir hususun bir benzeri yahut da ondan daha güçlü olanı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine de delildir ve onu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın onların yaptıkları bu çirkin fiillerini saymaktan maksadı, onlara böyle bir cevap vermek olduğundan dolayı onların bu çirkin fillerini geniş geniş açıklamamaktadır. Sadece bunlara işaret ile yetinmekte ve ilgili yerlere havale etmektedir. Bunları Yüce Allah açıklanmaları uygun olan başka bir yerde genişçe açıklamış bulunmaktadır. 159. Yüce Allah’ın:“Kitap ehlinden ölümünden evvel ona iman etmeyecek kimse yoktur” buyruğunda yer alan “ölümünden evvel” ifadesindeki zamirin Kitap ehline ait olma ihtimali vardır. O takdirde mana, ölümün eşiğine gelmiş ve gerçeği açıkça görecek halde bulunan kitap ehline mensup her bir kişi, İsa aleyhisselam’a bu durumunda iman eder, demektir. Ancak bu imanın ona bir faydası olmayacaktır, çünkü bu zorunluluk (çaresizlik hali) imanıdır. Buna göre bu buyruk, onlara ölmeden önce pişman olacakları bu hallerini devam ettirmemeleri için bir tehdit anlamı taşır. Ölümden önce bu halde olacaklarına göre; ya haşredilecekleri, kabirlerinden kaldırılacakları gün halleri ne olacaktır? Yine “ölümünden evvel” buyruğundaki zamirin İsa aleyhisselam’a raci olma ihtimali de vardır. O takdirde anlam şöyle olur: Mesih’in ölümünden önce kitap ehlinden olup da ona iman etmeyecek hiçbir kimse kalmayacaktır. Bu ise Kıyametin yaklaştığı ve büyük alâmetlerinin ortaya çıkacağı bir sırada olacaktır. Çünkü bu ümmetin son dönemlerinde Mesih’in ineceğine dair gelen hadisler pek çoktur. O vakit Mesih aleyhisselam deccali öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve bütün kitap ehli mü’minlerle birlikte ona iman edecektir. Kıyamet gününde de İsa aleyhisselam onlara şahitlik edecek, amelleri Allah’ın şeriatına uygun muydu, değil miydi hususunda onlara karşı tanıklık edecektir. İşte o vakit insanların, Kur’ân Şeriatına ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in kendilerini izlemeye davet ettiği yola muhalif olarak yaptıkları her bir şeyin batıl olduğuna dair şahitlik edecektir. Bizim bunların böyle olacağına dair bilgimizin esası ise Mesih aleyhisselam’ın kâmil manada adaletli ve doğru sözlü olduğuna, onun ancak hak olan bir şeyi söyleyerek şahitlikte bulunacağına dair kesin inancımızdır. Çünkü artık ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdikleri haktır. Onun dışında kalanlar ise sapıklıktır ve batıldır. 160-161. Daha sonra Yüce Allah, Kitap ehline önceleri kendilerine helâl olan hoş ve temiz pek çok şeyi haram kıldığını haber vermektedir: Bu haram kılma, ceza amaçlı bir haram kılma idi ve sebebi de haksızlıkları, haddi aşmaları, insanları Allah’ın yolundan alıkoyarak hidayet yolunu izlemelerine engel olmaları ve kendilerine yasak kılınmış olduğu halde faizi almaları idi ki bunun sonucunda onlar, alışveriş yaptıkları muhtaç kimseleri adaletten mahrum bırakmışlardı. Allah da onları yaptıklarının benzeri bir cezayla cezalandırdı ve kendilerine helâl olan pek çok hoş ve temiz şeyi kullanmalarını onlara yasakladı. Bu ümmet (Muhammed ümmeti) için haram kılınan şeylere gelince bunlar, onların din ve dünyalarında kendilerine zarar verebilecek pis ve murdar şeylerden uzak kalmalarını sağlamak için haram kılınmıştır.

Nisa' 4:154

153- Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Gerçekten onlar Mûsâ’dan daha büyüğünü istemişlerdi ve:“Allah’ı bize apaçık göster” demişlerdi de zulümleri yüzünden onları yıldırım çarpmıştı. Sonra onlara bunca açık belgeler gelmişken tutup buzağıyı ilâh edinmişlerdi. Nihayet biz bunu da affettik. Biz Mûsâ’ya apaçık bir delil vermiştik. 154- Sözlerine bağlanmaları için Tûr’u üzerlerine kaldırmıştık. Onlara:“Kapıdan secdeye kapanarak girin” demiştik. Yine “Cumartesi gününde aşırı gitmeyin” demiş ve onlardan sağlam bir söz almıştık. 155- Fakat sözlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkar etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve:“Kalplerimiz perdelidir” demelerinden ötürü (onları lânetledik. Hayır, kalpleri perdeli değildir,) Aksine Allah küfürleri dolayısıyla kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar, pek azı hariç iman etmezler. 156- Bir de onların küfürleri, Meryem aleyhinde pek büyük bir iftirada bulunmaları… 157- Ve:“Biz, Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa’yı öldürdük” demeleri sebebi ile (onları cezalandırdık). Halbuki onlar onu öldürmediler, onu asmadılar da. Aksine kendilerine (İsa’nın bir) benzeri gösterildi. Gerçek şu ki ondan yana anlaşmazlığa düşenler, onun (öldürülmesi) hakkında şüphe içindedirler. Onların bu konuda zanna uymaktan başka bir bilgileri yoktur. Onlar onu kesinlikle öldürmediler. 158- Bilakis Allah onu kendi katına yükseltti. Allah Azîzdir, Hakîmdir. 159- Kitap ehli içinde ölümünden evvel ona iman etmeyecek hiç kimse yoktur. O da Kıyamet günü aleyhlerinde bir şahit olacaktır. 160- Yahudi olanlara, zulümleri sebebi ile kendilerine helâl kılınmış olan pek çok hoş ve temiz şeyi haram kıldık. Ayrıca Allah yolundan çokça alıkoymalarından… 161- Kendilerine yasak kılınmış olmakla birlikte faiz almalarından ve insanların mallarını batıl yollarla yemelerinden ötürü (böyle yaptık). Onlardan kâfir olanlara pek acıklı bir azap hazırladık. 153-158. “Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler.” Kitap ehli peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den böyle bir istekte bulunmuşlardı. Bu istek ise inatlaşma ve küstahça bir tekliften ibaret idi. Ayrıca bu isteklerinin karşılanması ya da karşılanmaması -güya- onların Peygamberi tasdik etmelerini ya da yalanlamalarını belirleyecekti. Böylece onlar Peygamber’den Tevrat ve İncil’in indiği gibi Kur’ân’ın da üzerlerine toptan ve bir defada indirilmesini istemişlerdi. Bu ise onların aşırı bir zulümleri ve cehaletleridir. Çünkü Peygamber bir beşerdir, Allah’ın bir kuludur ve O’nun idaresi altındadır. Onun elinde hiçbir şey yoktur. Aksine emir ve her türlü iş Allah’ın elindedir. Kuluna risalet veren ve onu dilediğini indiren O’dur. Nitekim Yüce Allah müşriklerin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e kendilerine bir takım mucizeleri göstermesini teklif ettiklerini söz konusu ettiği âyetlerde Rasûlü hakkında şöyle buyurmaktadır:“De ki: Rabbimi tenzih ederim! Ben Peygamber olarak gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki?”(el-İsra, 17/93) Aynı şekilde onların hak ile batılı ayırt eden ölçü olarak sadece kitabın toptan ya da bölüm bölüm indirilmesini kabul etmeleri, delili de münasebeti de bulunmayan ve hiçbir şüphe taşımayan boş bir iddiadır. Peygamberlerden herhangi birisi hakkında: Size bölüm bölüm indirilmiş bir kitap getiren rasûle iman etmeyin ve onu tasdik etmeyin diye bir hüküm nerede vardır? Aksine Kur’ân-ı Kerîm’in duruma göre bölüm bölüm indirilmiş olması, Kur’ân’ın azametine ve Allah’ın, üzerine bu Kitabı indirdiği zata gereken itinayı ve ihtimamı gösterdiğine dair delillerden biridir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler dediler ki: Ona bu Kur’ân topluca, bir defada indirilmeli değil miydi? Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yaptık ve onu ağır ağır okuduk. Onlar sana bir örnek getirdikleri her seferinde muhakkak ki biz, sana hakkı ve daha güzel bir açıklamayı getirmişizdir.”(el-Furkan, 25/32-33) Yüce Allah onların bu tutarsız itirazlarını söz konusu ettikten sonra, bunun onların alışılmadık bir tutumları olmadığını haber vermektedir. Aksine onlar bundan önce hem de kendisine iman ettiklerini iddia ettikleri peygambere karşı çok daha büyük çirkinlikler yapmışlardı. Nitekim ondan açıkça Allah’ı göstermesini istemişlerdi. Gözleri ile başkalarının görmediği pek çok delil ve mucizayi gördükten sonra buzağıyı ilâh edinip ona tapınmışlardı. Ayrıca kitapları olan Tevrat’ta yer alan hükümleri de kabul etmemişlerdi de nihayet Tur başlarının tepesi üzerine kaldırılmış ve iman etmeyecek olurlarsa üzerlerine yıkılacağı tehdidinde bulunulmuştu. O vakit onlar bunu, zorunluluktan ve çaresizlik halindeki imana benzeyen bir iman ile kabul etmişlerdi. Secde ederek ve mağfiret dileyerek girmeleri emredilen o şehrin kapısından girmeye yanaşmayıp onlara söylemeleri emredilen sözü de yapmaları istenilen fiili de değiştirdiler. Yine aralarından bazı kimseler cumartesi yasağı hususunda haddi aştılar. Allah da onları o ağır ceza ile cezalandırdı. Onlardan ağır bir ahit almakla birlikte onlar bu ahdi arkalarına attılar. Allah’ın âyetlerini inkar ettiler, haksız yere O’nun peygamberlerini öldürdüler. Onların bir başka büyük suçları da İsa Mesih’i öldürüp haça gerdiklerini iddia etmeleridir. Gerçekte ise onlar İsa’yı ne öldürdüler, ne de astılar. Aksine ondan başkası ona benzer gösterildi, onlar da ondan başkasını öldürüp astılar. Bir de onlar kalplerinin kılıflı olduğunu ve kendilerine söylenenleri kavrayamayıp anlayamadıklarını da iddia ettiler. İnsanları Allah yolundan alıkoydular, hakka uymalarını önlediler ve onları, izlemekte oldukları sapıklık ve azgınlığa davet ettiler. Ayrıca haram malları ve faizi alıp yediler. Oysa Yüce Allah bunları alıp yemelerini yasaklamış ve bu konuda onlara ağır tehditte bulunmuştu. İşte bunca kötülükleri işleyenlerin, Allah’ın son Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den üzerlerine semadan bir kitap indirmesini istemeleri de garipsenmez. Bu yol, batıl üzere bulunan bir hasmı delil ile susturmak için izlenecek en güzel yoldur. Şöyle ki: Böyle bir hasmın batıl bir itirazı söz konusu olur da bunu hakkı reddetmek ve hem kendisi hem de başkası için bir şüphe unsuru olmak üzere ileri sürerse bu hasmın bu yaptığından daha çirkin birtakım kötü fiilleri ve berbat hali ortaya konmalıdır. Böylelikle herkes, bu seviyesiz kişinin ileri sürdüğü böyle bir itirazın aslında bir geçmişi olduğunu ve bu itirazının da bu kötü geçmiş arasında mütalâa edilmesi gerektiğini bilmiş olur. Yine bunların Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine itiraz olmak üzere ileri sürdükleri her bir iddianın ya aynısının ya da daha kuvvetlisinin, onların iman ettiklerini iddia ettikleri kimselerin peygamberliği hakkında ileri sürülmesi de mümkündür. Böyle bir tutum ile onların kötülükleri bertaraf edilmiş ve batıl iddiaları kökten sökülüp atılmış olur. Çünkü onların kendisine iman ettiklerini ileri sürdükleri her bir peygamberin peygamberliğini ortaya koyarken delil diye ortaya koydukları her bir hususun bir benzeri yahut da ondan daha güçlü olanı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine de delildir ve onu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın onların yaptıkları bu çirkin fiillerini saymaktan maksadı, onlara böyle bir cevap vermek olduğundan dolayı onların bu çirkin fillerini geniş geniş açıklamamaktadır. Sadece bunlara işaret ile yetinmekte ve ilgili yerlere havale etmektedir. Bunları Yüce Allah açıklanmaları uygun olan başka bir yerde genişçe açıklamış bulunmaktadır. 159. Yüce Allah’ın:“Kitap ehlinden ölümünden evvel ona iman etmeyecek kimse yoktur” buyruğunda yer alan “ölümünden evvel” ifadesindeki zamirin Kitap ehline ait olma ihtimali vardır. O takdirde mana, ölümün eşiğine gelmiş ve gerçeği açıkça görecek halde bulunan kitap ehline mensup her bir kişi, İsa aleyhisselam’a bu durumunda iman eder, demektir. Ancak bu imanın ona bir faydası olmayacaktır, çünkü bu zorunluluk (çaresizlik hali) imanıdır. Buna göre bu buyruk, onlara ölmeden önce pişman olacakları bu hallerini devam ettirmemeleri için bir tehdit anlamı taşır. Ölümden önce bu halde olacaklarına göre; ya haşredilecekleri, kabirlerinden kaldırılacakları gün halleri ne olacaktır? Yine “ölümünden evvel” buyruğundaki zamirin İsa aleyhisselam’a raci olma ihtimali de vardır. O takdirde anlam şöyle olur: Mesih’in ölümünden önce kitap ehlinden olup da ona iman etmeyecek hiçbir kimse kalmayacaktır. Bu ise Kıyametin yaklaştığı ve büyük alâmetlerinin ortaya çıkacağı bir sırada olacaktır. Çünkü bu ümmetin son dönemlerinde Mesih’in ineceğine dair gelen hadisler pek çoktur. O vakit Mesih aleyhisselam deccali öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve bütün kitap ehli mü’minlerle birlikte ona iman edecektir. Kıyamet gününde de İsa aleyhisselam onlara şahitlik edecek, amelleri Allah’ın şeriatına uygun muydu, değil miydi hususunda onlara karşı tanıklık edecektir. İşte o vakit insanların, Kur’ân Şeriatına ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in kendilerini izlemeye davet ettiği yola muhalif olarak yaptıkları her bir şeyin batıl olduğuna dair şahitlik edecektir. Bizim bunların böyle olacağına dair bilgimizin esası ise Mesih aleyhisselam’ın kâmil manada adaletli ve doğru sözlü olduğuna, onun ancak hak olan bir şeyi söyleyerek şahitlikte bulunacağına dair kesin inancımızdır. Çünkü artık ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdikleri haktır. Onun dışında kalanlar ise sapıklıktır ve batıldır. 160-161. Daha sonra Yüce Allah, Kitap ehline önceleri kendilerine helâl olan hoş ve temiz pek çok şeyi haram kıldığını haber vermektedir: Bu haram kılma, ceza amaçlı bir haram kılma idi ve sebebi de haksızlıkları, haddi aşmaları, insanları Allah’ın yolundan alıkoyarak hidayet yolunu izlemelerine engel olmaları ve kendilerine yasak kılınmış olduğu halde faizi almaları idi ki bunun sonucunda onlar, alışveriş yaptıkları muhtaç kimseleri adaletten mahrum bırakmışlardı. Allah da onları yaptıklarının benzeri bir cezayla cezalandırdı ve kendilerine helâl olan pek çok hoş ve temiz şeyi kullanmalarını onlara yasakladı. Bu ümmet (Muhammed ümmeti) için haram kılınan şeylere gelince bunlar, onların din ve dünyalarında kendilerine zarar verebilecek pis ve murdar şeylerden uzak kalmalarını sağlamak için haram kılınmıştır.

Nisa' 4:155

153- Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Gerçekten onlar Mûsâ’dan daha büyüğünü istemişlerdi ve:“Allah’ı bize apaçık göster” demişlerdi de zulümleri yüzünden onları yıldırım çarpmıştı. Sonra onlara bunca açık belgeler gelmişken tutup buzağıyı ilâh edinmişlerdi. Nihayet biz bunu da affettik. Biz Mûsâ’ya apaçık bir delil vermiştik. 154- Sözlerine bağlanmaları için Tûr’u üzerlerine kaldırmıştık. Onlara:“Kapıdan secdeye kapanarak girin” demiştik. Yine “Cumartesi gününde aşırı gitmeyin” demiş ve onlardan sağlam bir söz almıştık. 155- Fakat sözlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkar etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve:“Kalplerimiz perdelidir” demelerinden ötürü (onları lânetledik. Hayır, kalpleri perdeli değildir,) Aksine Allah küfürleri dolayısıyla kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar, pek azı hariç iman etmezler. 156- Bir de onların küfürleri, Meryem aleyhinde pek büyük bir iftirada bulunmaları… 157- Ve:“Biz, Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa’yı öldürdük” demeleri sebebi ile (onları cezalandırdık). Halbuki onlar onu öldürmediler, onu asmadılar da. Aksine kendilerine (İsa’nın bir) benzeri gösterildi. Gerçek şu ki ondan yana anlaşmazlığa düşenler, onun (öldürülmesi) hakkında şüphe içindedirler. Onların bu konuda zanna uymaktan başka bir bilgileri yoktur. Onlar onu kesinlikle öldürmediler. 158- Bilakis Allah onu kendi katına yükseltti. Allah Azîzdir, Hakîmdir. 159- Kitap ehli içinde ölümünden evvel ona iman etmeyecek hiç kimse yoktur. O da Kıyamet günü aleyhlerinde bir şahit olacaktır. 160- Yahudi olanlara, zulümleri sebebi ile kendilerine helâl kılınmış olan pek çok hoş ve temiz şeyi haram kıldık. Ayrıca Allah yolundan çokça alıkoymalarından… 161- Kendilerine yasak kılınmış olmakla birlikte faiz almalarından ve insanların mallarını batıl yollarla yemelerinden ötürü (böyle yaptık). Onlardan kâfir olanlara pek acıklı bir azap hazırladık. 153-158. “Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler.” Kitap ehli peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den böyle bir istekte bulunmuşlardı. Bu istek ise inatlaşma ve küstahça bir tekliften ibaret idi. Ayrıca bu isteklerinin karşılanması ya da karşılanmaması -güya- onların Peygamberi tasdik etmelerini ya da yalanlamalarını belirleyecekti. Böylece onlar Peygamber’den Tevrat ve İncil’in indiği gibi Kur’ân’ın da üzerlerine toptan ve bir defada indirilmesini istemişlerdi. Bu ise onların aşırı bir zulümleri ve cehaletleridir. Çünkü Peygamber bir beşerdir, Allah’ın bir kuludur ve O’nun idaresi altındadır. Onun elinde hiçbir şey yoktur. Aksine emir ve her türlü iş Allah’ın elindedir. Kuluna risalet veren ve onu dilediğini indiren O’dur. Nitekim Yüce Allah müşriklerin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e kendilerine bir takım mucizeleri göstermesini teklif ettiklerini söz konusu ettiği âyetlerde Rasûlü hakkında şöyle buyurmaktadır:“De ki: Rabbimi tenzih ederim! Ben Peygamber olarak gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki?”(el-İsra, 17/93) Aynı şekilde onların hak ile batılı ayırt eden ölçü olarak sadece kitabın toptan ya da bölüm bölüm indirilmesini kabul etmeleri, delili de münasebeti de bulunmayan ve hiçbir şüphe taşımayan boş bir iddiadır. Peygamberlerden herhangi birisi hakkında: Size bölüm bölüm indirilmiş bir kitap getiren rasûle iman etmeyin ve onu tasdik etmeyin diye bir hüküm nerede vardır? Aksine Kur’ân-ı Kerîm’in duruma göre bölüm bölüm indirilmiş olması, Kur’ân’ın azametine ve Allah’ın, üzerine bu Kitabı indirdiği zata gereken itinayı ve ihtimamı gösterdiğine dair delillerden biridir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler dediler ki: Ona bu Kur’ân topluca, bir defada indirilmeli değil miydi? Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yaptık ve onu ağır ağır okuduk. Onlar sana bir örnek getirdikleri her seferinde muhakkak ki biz, sana hakkı ve daha güzel bir açıklamayı getirmişizdir.”(el-Furkan, 25/32-33) Yüce Allah onların bu tutarsız itirazlarını söz konusu ettikten sonra, bunun onların alışılmadık bir tutumları olmadığını haber vermektedir. Aksine onlar bundan önce hem de kendisine iman ettiklerini iddia ettikleri peygambere karşı çok daha büyük çirkinlikler yapmışlardı. Nitekim ondan açıkça Allah’ı göstermesini istemişlerdi. Gözleri ile başkalarının görmediği pek çok delil ve mucizayi gördükten sonra buzağıyı ilâh edinip ona tapınmışlardı. Ayrıca kitapları olan Tevrat’ta yer alan hükümleri de kabul etmemişlerdi de nihayet Tur başlarının tepesi üzerine kaldırılmış ve iman etmeyecek olurlarsa üzerlerine yıkılacağı tehdidinde bulunulmuştu. O vakit onlar bunu, zorunluluktan ve çaresizlik halindeki imana benzeyen bir iman ile kabul etmişlerdi. Secde ederek ve mağfiret dileyerek girmeleri emredilen o şehrin kapısından girmeye yanaşmayıp onlara söylemeleri emredilen sözü de yapmaları istenilen fiili de değiştirdiler. Yine aralarından bazı kimseler cumartesi yasağı hususunda haddi aştılar. Allah da onları o ağır ceza ile cezalandırdı. Onlardan ağır bir ahit almakla birlikte onlar bu ahdi arkalarına attılar. Allah’ın âyetlerini inkar ettiler, haksız yere O’nun peygamberlerini öldürdüler. Onların bir başka büyük suçları da İsa Mesih’i öldürüp haça gerdiklerini iddia etmeleridir. Gerçekte ise onlar İsa’yı ne öldürdüler, ne de astılar. Aksine ondan başkası ona benzer gösterildi, onlar da ondan başkasını öldürüp astılar. Bir de onlar kalplerinin kılıflı olduğunu ve kendilerine söylenenleri kavrayamayıp anlayamadıklarını da iddia ettiler. İnsanları Allah yolundan alıkoydular, hakka uymalarını önlediler ve onları, izlemekte oldukları sapıklık ve azgınlığa davet ettiler. Ayrıca haram malları ve faizi alıp yediler. Oysa Yüce Allah bunları alıp yemelerini yasaklamış ve bu konuda onlara ağır tehditte bulunmuştu. İşte bunca kötülükleri işleyenlerin, Allah’ın son Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den üzerlerine semadan bir kitap indirmesini istemeleri de garipsenmez. Bu yol, batıl üzere bulunan bir hasmı delil ile susturmak için izlenecek en güzel yoldur. Şöyle ki: Böyle bir hasmın batıl bir itirazı söz konusu olur da bunu hakkı reddetmek ve hem kendisi hem de başkası için bir şüphe unsuru olmak üzere ileri sürerse bu hasmın bu yaptığından daha çirkin birtakım kötü fiilleri ve berbat hali ortaya konmalıdır. Böylelikle herkes, bu seviyesiz kişinin ileri sürdüğü böyle bir itirazın aslında bir geçmişi olduğunu ve bu itirazının da bu kötü geçmiş arasında mütalâa edilmesi gerektiğini bilmiş olur. Yine bunların Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine itiraz olmak üzere ileri sürdükleri her bir iddianın ya aynısının ya da daha kuvvetlisinin, onların iman ettiklerini iddia ettikleri kimselerin peygamberliği hakkında ileri sürülmesi de mümkündür. Böyle bir tutum ile onların kötülükleri bertaraf edilmiş ve batıl iddiaları kökten sökülüp atılmış olur. Çünkü onların kendisine iman ettiklerini ileri sürdükleri her bir peygamberin peygamberliğini ortaya koyarken delil diye ortaya koydukları her bir hususun bir benzeri yahut da ondan daha güçlü olanı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine de delildir ve onu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın onların yaptıkları bu çirkin fiillerini saymaktan maksadı, onlara böyle bir cevap vermek olduğundan dolayı onların bu çirkin fillerini geniş geniş açıklamamaktadır. Sadece bunlara işaret ile yetinmekte ve ilgili yerlere havale etmektedir. Bunları Yüce Allah açıklanmaları uygun olan başka bir yerde genişçe açıklamış bulunmaktadır. 159. Yüce Allah’ın:“Kitap ehlinden ölümünden evvel ona iman etmeyecek kimse yoktur” buyruğunda yer alan “ölümünden evvel” ifadesindeki zamirin Kitap ehline ait olma ihtimali vardır. O takdirde mana, ölümün eşiğine gelmiş ve gerçeği açıkça görecek halde bulunan kitap ehline mensup her bir kişi, İsa aleyhisselam’a bu durumunda iman eder, demektir. Ancak bu imanın ona bir faydası olmayacaktır, çünkü bu zorunluluk (çaresizlik hali) imanıdır. Buna göre bu buyruk, onlara ölmeden önce pişman olacakları bu hallerini devam ettirmemeleri için bir tehdit anlamı taşır. Ölümden önce bu halde olacaklarına göre; ya haşredilecekleri, kabirlerinden kaldırılacakları gün halleri ne olacaktır? Yine “ölümünden evvel” buyruğundaki zamirin İsa aleyhisselam’a raci olma ihtimali de vardır. O takdirde anlam şöyle olur: Mesih’in ölümünden önce kitap ehlinden olup da ona iman etmeyecek hiçbir kimse kalmayacaktır. Bu ise Kıyametin yaklaştığı ve büyük alâmetlerinin ortaya çıkacağı bir sırada olacaktır. Çünkü bu ümmetin son dönemlerinde Mesih’in ineceğine dair gelen hadisler pek çoktur. O vakit Mesih aleyhisselam deccali öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve bütün kitap ehli mü’minlerle birlikte ona iman edecektir. Kıyamet gününde de İsa aleyhisselam onlara şahitlik edecek, amelleri Allah’ın şeriatına uygun muydu, değil miydi hususunda onlara karşı tanıklık edecektir. İşte o vakit insanların, Kur’ân Şeriatına ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in kendilerini izlemeye davet ettiği yola muhalif olarak yaptıkları her bir şeyin batıl olduğuna dair şahitlik edecektir. Bizim bunların böyle olacağına dair bilgimizin esası ise Mesih aleyhisselam’ın kâmil manada adaletli ve doğru sözlü olduğuna, onun ancak hak olan bir şeyi söyleyerek şahitlikte bulunacağına dair kesin inancımızdır. Çünkü artık ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdikleri haktır. Onun dışında kalanlar ise sapıklıktır ve batıldır. 160-161. Daha sonra Yüce Allah, Kitap ehline önceleri kendilerine helâl olan hoş ve temiz pek çok şeyi haram kıldığını haber vermektedir: Bu haram kılma, ceza amaçlı bir haram kılma idi ve sebebi de haksızlıkları, haddi aşmaları, insanları Allah’ın yolundan alıkoyarak hidayet yolunu izlemelerine engel olmaları ve kendilerine yasak kılınmış olduğu halde faizi almaları idi ki bunun sonucunda onlar, alışveriş yaptıkları muhtaç kimseleri adaletten mahrum bırakmışlardı. Allah da onları yaptıklarının benzeri bir cezayla cezalandırdı ve kendilerine helâl olan pek çok hoş ve temiz şeyi kullanmalarını onlara yasakladı. Bu ümmet (Muhammed ümmeti) için haram kılınan şeylere gelince bunlar, onların din ve dünyalarında kendilerine zarar verebilecek pis ve murdar şeylerden uzak kalmalarını sağlamak için haram kılınmıştır.

Nisa' 4:156

153- Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Gerçekten onlar Mûsâ’dan daha büyüğünü istemişlerdi ve:“Allah’ı bize apaçık göster” demişlerdi de zulümleri yüzünden onları yıldırım çarpmıştı. Sonra onlara bunca açık belgeler gelmişken tutup buzağıyı ilâh edinmişlerdi. Nihayet biz bunu da affettik. Biz Mûsâ’ya apaçık bir delil vermiştik. 154- Sözlerine bağlanmaları için Tûr’u üzerlerine kaldırmıştık. Onlara:“Kapıdan secdeye kapanarak girin” demiştik. Yine “Cumartesi gününde aşırı gitmeyin” demiş ve onlardan sağlam bir söz almıştık. 155- Fakat sözlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkar etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve:“Kalplerimiz perdelidir” demelerinden ötürü (onları lânetledik. Hayır, kalpleri perdeli değildir,) Aksine Allah küfürleri dolayısıyla kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar, pek azı hariç iman etmezler. 156- Bir de onların küfürleri, Meryem aleyhinde pek büyük bir iftirada bulunmaları… 157- Ve:“Biz, Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa’yı öldürdük” demeleri sebebi ile (onları cezalandırdık). Halbuki onlar onu öldürmediler, onu asmadılar da. Aksine kendilerine (İsa’nın bir) benzeri gösterildi. Gerçek şu ki ondan yana anlaşmazlığa düşenler, onun (öldürülmesi) hakkında şüphe içindedirler. Onların bu konuda zanna uymaktan başka bir bilgileri yoktur. Onlar onu kesinlikle öldürmediler. 158- Bilakis Allah onu kendi katına yükseltti. Allah Azîzdir, Hakîmdir. 159- Kitap ehli içinde ölümünden evvel ona iman etmeyecek hiç kimse yoktur. O da Kıyamet günü aleyhlerinde bir şahit olacaktır. 160- Yahudi olanlara, zulümleri sebebi ile kendilerine helâl kılınmış olan pek çok hoş ve temiz şeyi haram kıldık. Ayrıca Allah yolundan çokça alıkoymalarından… 161- Kendilerine yasak kılınmış olmakla birlikte faiz almalarından ve insanların mallarını batıl yollarla yemelerinden ötürü (böyle yaptık). Onlardan kâfir olanlara pek acıklı bir azap hazırladık. 153-158. “Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler.” Kitap ehli peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den böyle bir istekte bulunmuşlardı. Bu istek ise inatlaşma ve küstahça bir tekliften ibaret idi. Ayrıca bu isteklerinin karşılanması ya da karşılanmaması -güya- onların Peygamberi tasdik etmelerini ya da yalanlamalarını belirleyecekti. Böylece onlar Peygamber’den Tevrat ve İncil’in indiği gibi Kur’ân’ın da üzerlerine toptan ve bir defada indirilmesini istemişlerdi. Bu ise onların aşırı bir zulümleri ve cehaletleridir. Çünkü Peygamber bir beşerdir, Allah’ın bir kuludur ve O’nun idaresi altındadır. Onun elinde hiçbir şey yoktur. Aksine emir ve her türlü iş Allah’ın elindedir. Kuluna risalet veren ve onu dilediğini indiren O’dur. Nitekim Yüce Allah müşriklerin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e kendilerine bir takım mucizeleri göstermesini teklif ettiklerini söz konusu ettiği âyetlerde Rasûlü hakkında şöyle buyurmaktadır:“De ki: Rabbimi tenzih ederim! Ben Peygamber olarak gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki?”(el-İsra, 17/93) Aynı şekilde onların hak ile batılı ayırt eden ölçü olarak sadece kitabın toptan ya da bölüm bölüm indirilmesini kabul etmeleri, delili de münasebeti de bulunmayan ve hiçbir şüphe taşımayan boş bir iddiadır. Peygamberlerden herhangi birisi hakkında: Size bölüm bölüm indirilmiş bir kitap getiren rasûle iman etmeyin ve onu tasdik etmeyin diye bir hüküm nerede vardır? Aksine Kur’ân-ı Kerîm’in duruma göre bölüm bölüm indirilmiş olması, Kur’ân’ın azametine ve Allah’ın, üzerine bu Kitabı indirdiği zata gereken itinayı ve ihtimamı gösterdiğine dair delillerden biridir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler dediler ki: Ona bu Kur’ân topluca, bir defada indirilmeli değil miydi? Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yaptık ve onu ağır ağır okuduk. Onlar sana bir örnek getirdikleri her seferinde muhakkak ki biz, sana hakkı ve daha güzel bir açıklamayı getirmişizdir.”(el-Furkan, 25/32-33) Yüce Allah onların bu tutarsız itirazlarını söz konusu ettikten sonra, bunun onların alışılmadık bir tutumları olmadığını haber vermektedir. Aksine onlar bundan önce hem de kendisine iman ettiklerini iddia ettikleri peygambere karşı çok daha büyük çirkinlikler yapmışlardı. Nitekim ondan açıkça Allah’ı göstermesini istemişlerdi. Gözleri ile başkalarının görmediği pek çok delil ve mucizayi gördükten sonra buzağıyı ilâh edinip ona tapınmışlardı. Ayrıca kitapları olan Tevrat’ta yer alan hükümleri de kabul etmemişlerdi de nihayet Tur başlarının tepesi üzerine kaldırılmış ve iman etmeyecek olurlarsa üzerlerine yıkılacağı tehdidinde bulunulmuştu. O vakit onlar bunu, zorunluluktan ve çaresizlik halindeki imana benzeyen bir iman ile kabul etmişlerdi. Secde ederek ve mağfiret dileyerek girmeleri emredilen o şehrin kapısından girmeye yanaşmayıp onlara söylemeleri emredilen sözü de yapmaları istenilen fiili de değiştirdiler. Yine aralarından bazı kimseler cumartesi yasağı hususunda haddi aştılar. Allah da onları o ağır ceza ile cezalandırdı. Onlardan ağır bir ahit almakla birlikte onlar bu ahdi arkalarına attılar. Allah’ın âyetlerini inkar ettiler, haksız yere O’nun peygamberlerini öldürdüler. Onların bir başka büyük suçları da İsa Mesih’i öldürüp haça gerdiklerini iddia etmeleridir. Gerçekte ise onlar İsa’yı ne öldürdüler, ne de astılar. Aksine ondan başkası ona benzer gösterildi, onlar da ondan başkasını öldürüp astılar. Bir de onlar kalplerinin kılıflı olduğunu ve kendilerine söylenenleri kavrayamayıp anlayamadıklarını da iddia ettiler. İnsanları Allah yolundan alıkoydular, hakka uymalarını önlediler ve onları, izlemekte oldukları sapıklık ve azgınlığa davet ettiler. Ayrıca haram malları ve faizi alıp yediler. Oysa Yüce Allah bunları alıp yemelerini yasaklamış ve bu konuda onlara ağır tehditte bulunmuştu. İşte bunca kötülükleri işleyenlerin, Allah’ın son Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den üzerlerine semadan bir kitap indirmesini istemeleri de garipsenmez. Bu yol, batıl üzere bulunan bir hasmı delil ile susturmak için izlenecek en güzel yoldur. Şöyle ki: Böyle bir hasmın batıl bir itirazı söz konusu olur da bunu hakkı reddetmek ve hem kendisi hem de başkası için bir şüphe unsuru olmak üzere ileri sürerse bu hasmın bu yaptığından daha çirkin birtakım kötü fiilleri ve berbat hali ortaya konmalıdır. Böylelikle herkes, bu seviyesiz kişinin ileri sürdüğü böyle bir itirazın aslında bir geçmişi olduğunu ve bu itirazının da bu kötü geçmiş arasında mütalâa edilmesi gerektiğini bilmiş olur. Yine bunların Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine itiraz olmak üzere ileri sürdükleri her bir iddianın ya aynısının ya da daha kuvvetlisinin, onların iman ettiklerini iddia ettikleri kimselerin peygamberliği hakkında ileri sürülmesi de mümkündür. Böyle bir tutum ile onların kötülükleri bertaraf edilmiş ve batıl iddiaları kökten sökülüp atılmış olur. Çünkü onların kendisine iman ettiklerini ileri sürdükleri her bir peygamberin peygamberliğini ortaya koyarken delil diye ortaya koydukları her bir hususun bir benzeri yahut da ondan daha güçlü olanı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine de delildir ve onu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın onların yaptıkları bu çirkin fiillerini saymaktan maksadı, onlara böyle bir cevap vermek olduğundan dolayı onların bu çirkin fillerini geniş geniş açıklamamaktadır. Sadece bunlara işaret ile yetinmekte ve ilgili yerlere havale etmektedir. Bunları Yüce Allah açıklanmaları uygun olan başka bir yerde genişçe açıklamış bulunmaktadır. 159. Yüce Allah’ın:“Kitap ehlinden ölümünden evvel ona iman etmeyecek kimse yoktur” buyruğunda yer alan “ölümünden evvel” ifadesindeki zamirin Kitap ehline ait olma ihtimali vardır. O takdirde mana, ölümün eşiğine gelmiş ve gerçeği açıkça görecek halde bulunan kitap ehline mensup her bir kişi, İsa aleyhisselam’a bu durumunda iman eder, demektir. Ancak bu imanın ona bir faydası olmayacaktır, çünkü bu zorunluluk (çaresizlik hali) imanıdır. Buna göre bu buyruk, onlara ölmeden önce pişman olacakları bu hallerini devam ettirmemeleri için bir tehdit anlamı taşır. Ölümden önce bu halde olacaklarına göre; ya haşredilecekleri, kabirlerinden kaldırılacakları gün halleri ne olacaktır? Yine “ölümünden evvel” buyruğundaki zamirin İsa aleyhisselam’a raci olma ihtimali de vardır. O takdirde anlam şöyle olur: Mesih’in ölümünden önce kitap ehlinden olup da ona iman etmeyecek hiçbir kimse kalmayacaktır. Bu ise Kıyametin yaklaştığı ve büyük alâmetlerinin ortaya çıkacağı bir sırada olacaktır. Çünkü bu ümmetin son dönemlerinde Mesih’in ineceğine dair gelen hadisler pek çoktur. O vakit Mesih aleyhisselam deccali öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve bütün kitap ehli mü’minlerle birlikte ona iman edecektir. Kıyamet gününde de İsa aleyhisselam onlara şahitlik edecek, amelleri Allah’ın şeriatına uygun muydu, değil miydi hususunda onlara karşı tanıklık edecektir. İşte o vakit insanların, Kur’ân Şeriatına ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in kendilerini izlemeye davet ettiği yola muhalif olarak yaptıkları her bir şeyin batıl olduğuna dair şahitlik edecektir. Bizim bunların böyle olacağına dair bilgimizin esası ise Mesih aleyhisselam’ın kâmil manada adaletli ve doğru sözlü olduğuna, onun ancak hak olan bir şeyi söyleyerek şahitlikte bulunacağına dair kesin inancımızdır. Çünkü artık ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdikleri haktır. Onun dışında kalanlar ise sapıklıktır ve batıldır. 160-161. Daha sonra Yüce Allah, Kitap ehline önceleri kendilerine helâl olan hoş ve temiz pek çok şeyi haram kıldığını haber vermektedir: Bu haram kılma, ceza amaçlı bir haram kılma idi ve sebebi de haksızlıkları, haddi aşmaları, insanları Allah’ın yolundan alıkoyarak hidayet yolunu izlemelerine engel olmaları ve kendilerine yasak kılınmış olduğu halde faizi almaları idi ki bunun sonucunda onlar, alışveriş yaptıkları muhtaç kimseleri adaletten mahrum bırakmışlardı. Allah da onları yaptıklarının benzeri bir cezayla cezalandırdı ve kendilerine helâl olan pek çok hoş ve temiz şeyi kullanmalarını onlara yasakladı. Bu ümmet (Muhammed ümmeti) için haram kılınan şeylere gelince bunlar, onların din ve dünyalarında kendilerine zarar verebilecek pis ve murdar şeylerden uzak kalmalarını sağlamak için haram kılınmıştır.

Nisa' 4:157

153- Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Gerçekten onlar Mûsâ’dan daha büyüğünü istemişlerdi ve:“Allah’ı bize apaçık göster” demişlerdi de zulümleri yüzünden onları yıldırım çarpmıştı. Sonra onlara bunca açık belgeler gelmişken tutup buzağıyı ilâh edinmişlerdi. Nihayet biz bunu da affettik. Biz Mûsâ’ya apaçık bir delil vermiştik. 154- Sözlerine bağlanmaları için Tûr’u üzerlerine kaldırmıştık. Onlara:“Kapıdan secdeye kapanarak girin” demiştik. Yine “Cumartesi gününde aşırı gitmeyin” demiş ve onlardan sağlam bir söz almıştık. 155- Fakat sözlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkar etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve:“Kalplerimiz perdelidir” demelerinden ötürü (onları lânetledik. Hayır, kalpleri perdeli değildir,) Aksine Allah küfürleri dolayısıyla kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar, pek azı hariç iman etmezler. 156- Bir de onların küfürleri, Meryem aleyhinde pek büyük bir iftirada bulunmaları… 157- Ve:“Biz, Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa’yı öldürdük” demeleri sebebi ile (onları cezalandırdık). Halbuki onlar onu öldürmediler, onu asmadılar da. Aksine kendilerine (İsa’nın bir) benzeri gösterildi. Gerçek şu ki ondan yana anlaşmazlığa düşenler, onun (öldürülmesi) hakkında şüphe içindedirler. Onların bu konuda zanna uymaktan başka bir bilgileri yoktur. Onlar onu kesinlikle öldürmediler. 158- Bilakis Allah onu kendi katına yükseltti. Allah Azîzdir, Hakîmdir. 159- Kitap ehli içinde ölümünden evvel ona iman etmeyecek hiç kimse yoktur. O da Kıyamet günü aleyhlerinde bir şahit olacaktır. 160- Yahudi olanlara, zulümleri sebebi ile kendilerine helâl kılınmış olan pek çok hoş ve temiz şeyi haram kıldık. Ayrıca Allah yolundan çokça alıkoymalarından… 161- Kendilerine yasak kılınmış olmakla birlikte faiz almalarından ve insanların mallarını batıl yollarla yemelerinden ötürü (böyle yaptık). Onlardan kâfir olanlara pek acıklı bir azap hazırladık. 153-158. “Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler.” Kitap ehli peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den böyle bir istekte bulunmuşlardı. Bu istek ise inatlaşma ve küstahça bir tekliften ibaret idi. Ayrıca bu isteklerinin karşılanması ya da karşılanmaması -güya- onların Peygamberi tasdik etmelerini ya da yalanlamalarını belirleyecekti. Böylece onlar Peygamber’den Tevrat ve İncil’in indiği gibi Kur’ân’ın da üzerlerine toptan ve bir defada indirilmesini istemişlerdi. Bu ise onların aşırı bir zulümleri ve cehaletleridir. Çünkü Peygamber bir beşerdir, Allah’ın bir kuludur ve O’nun idaresi altındadır. Onun elinde hiçbir şey yoktur. Aksine emir ve her türlü iş Allah’ın elindedir. Kuluna risalet veren ve onu dilediğini indiren O’dur. Nitekim Yüce Allah müşriklerin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e kendilerine bir takım mucizeleri göstermesini teklif ettiklerini söz konusu ettiği âyetlerde Rasûlü hakkında şöyle buyurmaktadır:“De ki: Rabbimi tenzih ederim! Ben Peygamber olarak gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki?”(el-İsra, 17/93) Aynı şekilde onların hak ile batılı ayırt eden ölçü olarak sadece kitabın toptan ya da bölüm bölüm indirilmesini kabul etmeleri, delili de münasebeti de bulunmayan ve hiçbir şüphe taşımayan boş bir iddiadır. Peygamberlerden herhangi birisi hakkında: Size bölüm bölüm indirilmiş bir kitap getiren rasûle iman etmeyin ve onu tasdik etmeyin diye bir hüküm nerede vardır? Aksine Kur’ân-ı Kerîm’in duruma göre bölüm bölüm indirilmiş olması, Kur’ân’ın azametine ve Allah’ın, üzerine bu Kitabı indirdiği zata gereken itinayı ve ihtimamı gösterdiğine dair delillerden biridir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler dediler ki: Ona bu Kur’ân topluca, bir defada indirilmeli değil miydi? Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yaptık ve onu ağır ağır okuduk. Onlar sana bir örnek getirdikleri her seferinde muhakkak ki biz, sana hakkı ve daha güzel bir açıklamayı getirmişizdir.”(el-Furkan, 25/32-33) Yüce Allah onların bu tutarsız itirazlarını söz konusu ettikten sonra, bunun onların alışılmadık bir tutumları olmadığını haber vermektedir. Aksine onlar bundan önce hem de kendisine iman ettiklerini iddia ettikleri peygambere karşı çok daha büyük çirkinlikler yapmışlardı. Nitekim ondan açıkça Allah’ı göstermesini istemişlerdi. Gözleri ile başkalarının görmediği pek çok delil ve mucizayi gördükten sonra buzağıyı ilâh edinip ona tapınmışlardı. Ayrıca kitapları olan Tevrat’ta yer alan hükümleri de kabul etmemişlerdi de nihayet Tur başlarının tepesi üzerine kaldırılmış ve iman etmeyecek olurlarsa üzerlerine yıkılacağı tehdidinde bulunulmuştu. O vakit onlar bunu, zorunluluktan ve çaresizlik halindeki imana benzeyen bir iman ile kabul etmişlerdi. Secde ederek ve mağfiret dileyerek girmeleri emredilen o şehrin kapısından girmeye yanaşmayıp onlara söylemeleri emredilen sözü de yapmaları istenilen fiili de değiştirdiler. Yine aralarından bazı kimseler cumartesi yasağı hususunda haddi aştılar. Allah da onları o ağır ceza ile cezalandırdı. Onlardan ağır bir ahit almakla birlikte onlar bu ahdi arkalarına attılar. Allah’ın âyetlerini inkar ettiler, haksız yere O’nun peygamberlerini öldürdüler. Onların bir başka büyük suçları da İsa Mesih’i öldürüp haça gerdiklerini iddia etmeleridir. Gerçekte ise onlar İsa’yı ne öldürdüler, ne de astılar. Aksine ondan başkası ona benzer gösterildi, onlar da ondan başkasını öldürüp astılar. Bir de onlar kalplerinin kılıflı olduğunu ve kendilerine söylenenleri kavrayamayıp anlayamadıklarını da iddia ettiler. İnsanları Allah yolundan alıkoydular, hakka uymalarını önlediler ve onları, izlemekte oldukları sapıklık ve azgınlığa davet ettiler. Ayrıca haram malları ve faizi alıp yediler. Oysa Yüce Allah bunları alıp yemelerini yasaklamış ve bu konuda onlara ağır tehditte bulunmuştu. İşte bunca kötülükleri işleyenlerin, Allah’ın son Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den üzerlerine semadan bir kitap indirmesini istemeleri de garipsenmez. Bu yol, batıl üzere bulunan bir hasmı delil ile susturmak için izlenecek en güzel yoldur. Şöyle ki: Böyle bir hasmın batıl bir itirazı söz konusu olur da bunu hakkı reddetmek ve hem kendisi hem de başkası için bir şüphe unsuru olmak üzere ileri sürerse bu hasmın bu yaptığından daha çirkin birtakım kötü fiilleri ve berbat hali ortaya konmalıdır. Böylelikle herkes, bu seviyesiz kişinin ileri sürdüğü böyle bir itirazın aslında bir geçmişi olduğunu ve bu itirazının da bu kötü geçmiş arasında mütalâa edilmesi gerektiğini bilmiş olur. Yine bunların Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine itiraz olmak üzere ileri sürdükleri her bir iddianın ya aynısının ya da daha kuvvetlisinin, onların iman ettiklerini iddia ettikleri kimselerin peygamberliği hakkında ileri sürülmesi de mümkündür. Böyle bir tutum ile onların kötülükleri bertaraf edilmiş ve batıl iddiaları kökten sökülüp atılmış olur. Çünkü onların kendisine iman ettiklerini ileri sürdükleri her bir peygamberin peygamberliğini ortaya koyarken delil diye ortaya koydukları her bir hususun bir benzeri yahut da ondan daha güçlü olanı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine de delildir ve onu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın onların yaptıkları bu çirkin fiillerini saymaktan maksadı, onlara böyle bir cevap vermek olduğundan dolayı onların bu çirkin fillerini geniş geniş açıklamamaktadır. Sadece bunlara işaret ile yetinmekte ve ilgili yerlere havale etmektedir. Bunları Yüce Allah açıklanmaları uygun olan başka bir yerde genişçe açıklamış bulunmaktadır. 159. Yüce Allah’ın:“Kitap ehlinden ölümünden evvel ona iman etmeyecek kimse yoktur” buyruğunda yer alan “ölümünden evvel” ifadesindeki zamirin Kitap ehline ait olma ihtimali vardır. O takdirde mana, ölümün eşiğine gelmiş ve gerçeği açıkça görecek halde bulunan kitap ehline mensup her bir kişi, İsa aleyhisselam’a bu durumunda iman eder, demektir. Ancak bu imanın ona bir faydası olmayacaktır, çünkü bu zorunluluk (çaresizlik hali) imanıdır. Buna göre bu buyruk, onlara ölmeden önce pişman olacakları bu hallerini devam ettirmemeleri için bir tehdit anlamı taşır. Ölümden önce bu halde olacaklarına göre; ya haşredilecekleri, kabirlerinden kaldırılacakları gün halleri ne olacaktır? Yine “ölümünden evvel” buyruğundaki zamirin İsa aleyhisselam’a raci olma ihtimali de vardır. O takdirde anlam şöyle olur: Mesih’in ölümünden önce kitap ehlinden olup da ona iman etmeyecek hiçbir kimse kalmayacaktır. Bu ise Kıyametin yaklaştığı ve büyük alâmetlerinin ortaya çıkacağı bir sırada olacaktır. Çünkü bu ümmetin son dönemlerinde Mesih’in ineceğine dair gelen hadisler pek çoktur. O vakit Mesih aleyhisselam deccali öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve bütün kitap ehli mü’minlerle birlikte ona iman edecektir. Kıyamet gününde de İsa aleyhisselam onlara şahitlik edecek, amelleri Allah’ın şeriatına uygun muydu, değil miydi hususunda onlara karşı tanıklık edecektir. İşte o vakit insanların, Kur’ân Şeriatına ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in kendilerini izlemeye davet ettiği yola muhalif olarak yaptıkları her bir şeyin batıl olduğuna dair şahitlik edecektir. Bizim bunların böyle olacağına dair bilgimizin esası ise Mesih aleyhisselam’ın kâmil manada adaletli ve doğru sözlü olduğuna, onun ancak hak olan bir şeyi söyleyerek şahitlikte bulunacağına dair kesin inancımızdır. Çünkü artık ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdikleri haktır. Onun dışında kalanlar ise sapıklıktır ve batıldır. 160-161. Daha sonra Yüce Allah, Kitap ehline önceleri kendilerine helâl olan hoş ve temiz pek çok şeyi haram kıldığını haber vermektedir: Bu haram kılma, ceza amaçlı bir haram kılma idi ve sebebi de haksızlıkları, haddi aşmaları, insanları Allah’ın yolundan alıkoyarak hidayet yolunu izlemelerine engel olmaları ve kendilerine yasak kılınmış olduğu halde faizi almaları idi ki bunun sonucunda onlar, alışveriş yaptıkları muhtaç kimseleri adaletten mahrum bırakmışlardı. Allah da onları yaptıklarının benzeri bir cezayla cezalandırdı ve kendilerine helâl olan pek çok hoş ve temiz şeyi kullanmalarını onlara yasakladı. Bu ümmet (Muhammed ümmeti) için haram kılınan şeylere gelince bunlar, onların din ve dünyalarında kendilerine zarar verebilecek pis ve murdar şeylerden uzak kalmalarını sağlamak için haram kılınmıştır.

Nisa' 4:158

153- Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Gerçekten onlar Mûsâ’dan daha büyüğünü istemişlerdi ve:“Allah’ı bize apaçık göster” demişlerdi de zulümleri yüzünden onları yıldırım çarpmıştı. Sonra onlara bunca açık belgeler gelmişken tutup buzağıyı ilâh edinmişlerdi. Nihayet biz bunu da affettik. Biz Mûsâ’ya apaçık bir delil vermiştik. 154- Sözlerine bağlanmaları için Tûr’u üzerlerine kaldırmıştık. Onlara:“Kapıdan secdeye kapanarak girin” demiştik. Yine “Cumartesi gününde aşırı gitmeyin” demiş ve onlardan sağlam bir söz almıştık. 155- Fakat sözlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkar etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve:“Kalplerimiz perdelidir” demelerinden ötürü (onları lânetledik. Hayır, kalpleri perdeli değildir,) Aksine Allah küfürleri dolayısıyla kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar, pek azı hariç iman etmezler. 156- Bir de onların küfürleri, Meryem aleyhinde pek büyük bir iftirada bulunmaları… 157- Ve:“Biz, Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa’yı öldürdük” demeleri sebebi ile (onları cezalandırdık). Halbuki onlar onu öldürmediler, onu asmadılar da. Aksine kendilerine (İsa’nın bir) benzeri gösterildi. Gerçek şu ki ondan yana anlaşmazlığa düşenler, onun (öldürülmesi) hakkında şüphe içindedirler. Onların bu konuda zanna uymaktan başka bir bilgileri yoktur. Onlar onu kesinlikle öldürmediler. 158- Bilakis Allah onu kendi katına yükseltti. Allah Azîzdir, Hakîmdir. 159- Kitap ehli içinde ölümünden evvel ona iman etmeyecek hiç kimse yoktur. O da Kıyamet günü aleyhlerinde bir şahit olacaktır. 160- Yahudi olanlara, zulümleri sebebi ile kendilerine helâl kılınmış olan pek çok hoş ve temiz şeyi haram kıldık. Ayrıca Allah yolundan çokça alıkoymalarından… 161- Kendilerine yasak kılınmış olmakla birlikte faiz almalarından ve insanların mallarını batıl yollarla yemelerinden ötürü (böyle yaptık). Onlardan kâfir olanlara pek acıklı bir azap hazırladık. 153-158. “Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler.” Kitap ehli peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den böyle bir istekte bulunmuşlardı. Bu istek ise inatlaşma ve küstahça bir tekliften ibaret idi. Ayrıca bu isteklerinin karşılanması ya da karşılanmaması -güya- onların Peygamberi tasdik etmelerini ya da yalanlamalarını belirleyecekti. Böylece onlar Peygamber’den Tevrat ve İncil’in indiği gibi Kur’ân’ın da üzerlerine toptan ve bir defada indirilmesini istemişlerdi. Bu ise onların aşırı bir zulümleri ve cehaletleridir. Çünkü Peygamber bir beşerdir, Allah’ın bir kuludur ve O’nun idaresi altındadır. Onun elinde hiçbir şey yoktur. Aksine emir ve her türlü iş Allah’ın elindedir. Kuluna risalet veren ve onu dilediğini indiren O’dur. Nitekim Yüce Allah müşriklerin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e kendilerine bir takım mucizeleri göstermesini teklif ettiklerini söz konusu ettiği âyetlerde Rasûlü hakkında şöyle buyurmaktadır:“De ki: Rabbimi tenzih ederim! Ben Peygamber olarak gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki?”(el-İsra, 17/93) Aynı şekilde onların hak ile batılı ayırt eden ölçü olarak sadece kitabın toptan ya da bölüm bölüm indirilmesini kabul etmeleri, delili de münasebeti de bulunmayan ve hiçbir şüphe taşımayan boş bir iddiadır. Peygamberlerden herhangi birisi hakkında: Size bölüm bölüm indirilmiş bir kitap getiren rasûle iman etmeyin ve onu tasdik etmeyin diye bir hüküm nerede vardır? Aksine Kur’ân-ı Kerîm’in duruma göre bölüm bölüm indirilmiş olması, Kur’ân’ın azametine ve Allah’ın, üzerine bu Kitabı indirdiği zata gereken itinayı ve ihtimamı gösterdiğine dair delillerden biridir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler dediler ki: Ona bu Kur’ân topluca, bir defada indirilmeli değil miydi? Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yaptık ve onu ağır ağır okuduk. Onlar sana bir örnek getirdikleri her seferinde muhakkak ki biz, sana hakkı ve daha güzel bir açıklamayı getirmişizdir.”(el-Furkan, 25/32-33) Yüce Allah onların bu tutarsız itirazlarını söz konusu ettikten sonra, bunun onların alışılmadık bir tutumları olmadığını haber vermektedir. Aksine onlar bundan önce hem de kendisine iman ettiklerini iddia ettikleri peygambere karşı çok daha büyük çirkinlikler yapmışlardı. Nitekim ondan açıkça Allah’ı göstermesini istemişlerdi. Gözleri ile başkalarının görmediği pek çok delil ve mucizayi gördükten sonra buzağıyı ilâh edinip ona tapınmışlardı. Ayrıca kitapları olan Tevrat’ta yer alan hükümleri de kabul etmemişlerdi de nihayet Tur başlarının tepesi üzerine kaldırılmış ve iman etmeyecek olurlarsa üzerlerine yıkılacağı tehdidinde bulunulmuştu. O vakit onlar bunu, zorunluluktan ve çaresizlik halindeki imana benzeyen bir iman ile kabul etmişlerdi. Secde ederek ve mağfiret dileyerek girmeleri emredilen o şehrin kapısından girmeye yanaşmayıp onlara söylemeleri emredilen sözü de yapmaları istenilen fiili de değiştirdiler. Yine aralarından bazı kimseler cumartesi yasağı hususunda haddi aştılar. Allah da onları o ağır ceza ile cezalandırdı. Onlardan ağır bir ahit almakla birlikte onlar bu ahdi arkalarına attılar. Allah’ın âyetlerini inkar ettiler, haksız yere O’nun peygamberlerini öldürdüler. Onların bir başka büyük suçları da İsa Mesih’i öldürüp haça gerdiklerini iddia etmeleridir. Gerçekte ise onlar İsa’yı ne öldürdüler, ne de astılar. Aksine ondan başkası ona benzer gösterildi, onlar da ondan başkasını öldürüp astılar. Bir de onlar kalplerinin kılıflı olduğunu ve kendilerine söylenenleri kavrayamayıp anlayamadıklarını da iddia ettiler. İnsanları Allah yolundan alıkoydular, hakka uymalarını önlediler ve onları, izlemekte oldukları sapıklık ve azgınlığa davet ettiler. Ayrıca haram malları ve faizi alıp yediler. Oysa Yüce Allah bunları alıp yemelerini yasaklamış ve bu konuda onlara ağır tehditte bulunmuştu. İşte bunca kötülükleri işleyenlerin, Allah’ın son Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den üzerlerine semadan bir kitap indirmesini istemeleri de garipsenmez. Bu yol, batıl üzere bulunan bir hasmı delil ile susturmak için izlenecek en güzel yoldur. Şöyle ki: Böyle bir hasmın batıl bir itirazı söz konusu olur da bunu hakkı reddetmek ve hem kendisi hem de başkası için bir şüphe unsuru olmak üzere ileri sürerse bu hasmın bu yaptığından daha çirkin birtakım kötü fiilleri ve berbat hali ortaya konmalıdır. Böylelikle herkes, bu seviyesiz kişinin ileri sürdüğü böyle bir itirazın aslında bir geçmişi olduğunu ve bu itirazının da bu kötü geçmiş arasında mütalâa edilmesi gerektiğini bilmiş olur. Yine bunların Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine itiraz olmak üzere ileri sürdükleri her bir iddianın ya aynısının ya da daha kuvvetlisinin, onların iman ettiklerini iddia ettikleri kimselerin peygamberliği hakkında ileri sürülmesi de mümkündür. Böyle bir tutum ile onların kötülükleri bertaraf edilmiş ve batıl iddiaları kökten sökülüp atılmış olur. Çünkü onların kendisine iman ettiklerini ileri sürdükleri her bir peygamberin peygamberliğini ortaya koyarken delil diye ortaya koydukları her bir hususun bir benzeri yahut da ondan daha güçlü olanı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine de delildir ve onu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın onların yaptıkları bu çirkin fiillerini saymaktan maksadı, onlara böyle bir cevap vermek olduğundan dolayı onların bu çirkin fillerini geniş geniş açıklamamaktadır. Sadece bunlara işaret ile yetinmekte ve ilgili yerlere havale etmektedir. Bunları Yüce Allah açıklanmaları uygun olan başka bir yerde genişçe açıklamış bulunmaktadır. 159. Yüce Allah’ın:“Kitap ehlinden ölümünden evvel ona iman etmeyecek kimse yoktur” buyruğunda yer alan “ölümünden evvel” ifadesindeki zamirin Kitap ehline ait olma ihtimali vardır. O takdirde mana, ölümün eşiğine gelmiş ve gerçeği açıkça görecek halde bulunan kitap ehline mensup her bir kişi, İsa aleyhisselam’a bu durumunda iman eder, demektir. Ancak bu imanın ona bir faydası olmayacaktır, çünkü bu zorunluluk (çaresizlik hali) imanıdır. Buna göre bu buyruk, onlara ölmeden önce pişman olacakları bu hallerini devam ettirmemeleri için bir tehdit anlamı taşır. Ölümden önce bu halde olacaklarına göre; ya haşredilecekleri, kabirlerinden kaldırılacakları gün halleri ne olacaktır? Yine “ölümünden evvel” buyruğundaki zamirin İsa aleyhisselam’a raci olma ihtimali de vardır. O takdirde anlam şöyle olur: Mesih’in ölümünden önce kitap ehlinden olup da ona iman etmeyecek hiçbir kimse kalmayacaktır. Bu ise Kıyametin yaklaştığı ve büyük alâmetlerinin ortaya çıkacağı bir sırada olacaktır. Çünkü bu ümmetin son dönemlerinde Mesih’in ineceğine dair gelen hadisler pek çoktur. O vakit Mesih aleyhisselam deccali öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve bütün kitap ehli mü’minlerle birlikte ona iman edecektir. Kıyamet gününde de İsa aleyhisselam onlara şahitlik edecek, amelleri Allah’ın şeriatına uygun muydu, değil miydi hususunda onlara karşı tanıklık edecektir. İşte o vakit insanların, Kur’ân Şeriatına ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in kendilerini izlemeye davet ettiği yola muhalif olarak yaptıkları her bir şeyin batıl olduğuna dair şahitlik edecektir. Bizim bunların böyle olacağına dair bilgimizin esası ise Mesih aleyhisselam’ın kâmil manada adaletli ve doğru sözlü olduğuna, onun ancak hak olan bir şeyi söyleyerek şahitlikte bulunacağına dair kesin inancımızdır. Çünkü artık ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdikleri haktır. Onun dışında kalanlar ise sapıklıktır ve batıldır. 160-161. Daha sonra Yüce Allah, Kitap ehline önceleri kendilerine helâl olan hoş ve temiz pek çok şeyi haram kıldığını haber vermektedir: Bu haram kılma, ceza amaçlı bir haram kılma idi ve sebebi de haksızlıkları, haddi aşmaları, insanları Allah’ın yolundan alıkoyarak hidayet yolunu izlemelerine engel olmaları ve kendilerine yasak kılınmış olduğu halde faizi almaları idi ki bunun sonucunda onlar, alışveriş yaptıkları muhtaç kimseleri adaletten mahrum bırakmışlardı. Allah da onları yaptıklarının benzeri bir cezayla cezalandırdı ve kendilerine helâl olan pek çok hoş ve temiz şeyi kullanmalarını onlara yasakladı. Bu ümmet (Muhammed ümmeti) için haram kılınan şeylere gelince bunlar, onların din ve dünyalarında kendilerine zarar verebilecek pis ve murdar şeylerden uzak kalmalarını sağlamak için haram kılınmıştır.

Nisa' 4:159

153- Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Gerçekten onlar Mûsâ’dan daha büyüğünü istemişlerdi ve:“Allah’ı bize apaçık göster” demişlerdi de zulümleri yüzünden onları yıldırım çarpmıştı. Sonra onlara bunca açık belgeler gelmişken tutup buzağıyı ilâh edinmişlerdi. Nihayet biz bunu da affettik. Biz Mûsâ’ya apaçık bir delil vermiştik. 154- Sözlerine bağlanmaları için Tûr’u üzerlerine kaldırmıştık. Onlara:“Kapıdan secdeye kapanarak girin” demiştik. Yine “Cumartesi gününde aşırı gitmeyin” demiş ve onlardan sağlam bir söz almıştık. 155- Fakat sözlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkar etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve:“Kalplerimiz perdelidir” demelerinden ötürü (onları lânetledik. Hayır, kalpleri perdeli değildir,) Aksine Allah küfürleri dolayısıyla kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar, pek azı hariç iman etmezler. 156- Bir de onların küfürleri, Meryem aleyhinde pek büyük bir iftirada bulunmaları… 157- Ve:“Biz, Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa’yı öldürdük” demeleri sebebi ile (onları cezalandırdık). Halbuki onlar onu öldürmediler, onu asmadılar da. Aksine kendilerine (İsa’nın bir) benzeri gösterildi. Gerçek şu ki ondan yana anlaşmazlığa düşenler, onun (öldürülmesi) hakkında şüphe içindedirler. Onların bu konuda zanna uymaktan başka bir bilgileri yoktur. Onlar onu kesinlikle öldürmediler. 158- Bilakis Allah onu kendi katına yükseltti. Allah Azîzdir, Hakîmdir. 159- Kitap ehli içinde ölümünden evvel ona iman etmeyecek hiç kimse yoktur. O da Kıyamet günü aleyhlerinde bir şahit olacaktır. 160- Yahudi olanlara, zulümleri sebebi ile kendilerine helâl kılınmış olan pek çok hoş ve temiz şeyi haram kıldık. Ayrıca Allah yolundan çokça alıkoymalarından… 161- Kendilerine yasak kılınmış olmakla birlikte faiz almalarından ve insanların mallarını batıl yollarla yemelerinden ötürü (böyle yaptık). Onlardan kâfir olanlara pek acıklı bir azap hazırladık. 153-158. “Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler.” Kitap ehli peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den böyle bir istekte bulunmuşlardı. Bu istek ise inatlaşma ve küstahça bir tekliften ibaret idi. Ayrıca bu isteklerinin karşılanması ya da karşılanmaması -güya- onların Peygamberi tasdik etmelerini ya da yalanlamalarını belirleyecekti. Böylece onlar Peygamber’den Tevrat ve İncil’in indiği gibi Kur’ân’ın da üzerlerine toptan ve bir defada indirilmesini istemişlerdi. Bu ise onların aşırı bir zulümleri ve cehaletleridir. Çünkü Peygamber bir beşerdir, Allah’ın bir kuludur ve O’nun idaresi altındadır. Onun elinde hiçbir şey yoktur. Aksine emir ve her türlü iş Allah’ın elindedir. Kuluna risalet veren ve onu dilediğini indiren O’dur. Nitekim Yüce Allah müşriklerin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e kendilerine bir takım mucizeleri göstermesini teklif ettiklerini söz konusu ettiği âyetlerde Rasûlü hakkında şöyle buyurmaktadır:“De ki: Rabbimi tenzih ederim! Ben Peygamber olarak gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki?”(el-İsra, 17/93) Aynı şekilde onların hak ile batılı ayırt eden ölçü olarak sadece kitabın toptan ya da bölüm bölüm indirilmesini kabul etmeleri, delili de münasebeti de bulunmayan ve hiçbir şüphe taşımayan boş bir iddiadır. Peygamberlerden herhangi birisi hakkında: Size bölüm bölüm indirilmiş bir kitap getiren rasûle iman etmeyin ve onu tasdik etmeyin diye bir hüküm nerede vardır? Aksine Kur’ân-ı Kerîm’in duruma göre bölüm bölüm indirilmiş olması, Kur’ân’ın azametine ve Allah’ın, üzerine bu Kitabı indirdiği zata gereken itinayı ve ihtimamı gösterdiğine dair delillerden biridir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler dediler ki: Ona bu Kur’ân topluca, bir defada indirilmeli değil miydi? Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yaptık ve onu ağır ağır okuduk. Onlar sana bir örnek getirdikleri her seferinde muhakkak ki biz, sana hakkı ve daha güzel bir açıklamayı getirmişizdir.”(el-Furkan, 25/32-33) Yüce Allah onların bu tutarsız itirazlarını söz konusu ettikten sonra, bunun onların alışılmadık bir tutumları olmadığını haber vermektedir. Aksine onlar bundan önce hem de kendisine iman ettiklerini iddia ettikleri peygambere karşı çok daha büyük çirkinlikler yapmışlardı. Nitekim ondan açıkça Allah’ı göstermesini istemişlerdi. Gözleri ile başkalarının görmediği pek çok delil ve mucizayi gördükten sonra buzağıyı ilâh edinip ona tapınmışlardı. Ayrıca kitapları olan Tevrat’ta yer alan hükümleri de kabul etmemişlerdi de nihayet Tur başlarının tepesi üzerine kaldırılmış ve iman etmeyecek olurlarsa üzerlerine yıkılacağı tehdidinde bulunulmuştu. O vakit onlar bunu, zorunluluktan ve çaresizlik halindeki imana benzeyen bir iman ile kabul etmişlerdi. Secde ederek ve mağfiret dileyerek girmeleri emredilen o şehrin kapısından girmeye yanaşmayıp onlara söylemeleri emredilen sözü de yapmaları istenilen fiili de değiştirdiler. Yine aralarından bazı kimseler cumartesi yasağı hususunda haddi aştılar. Allah da onları o ağır ceza ile cezalandırdı. Onlardan ağır bir ahit almakla birlikte onlar bu ahdi arkalarına attılar. Allah’ın âyetlerini inkar ettiler, haksız yere O’nun peygamberlerini öldürdüler. Onların bir başka büyük suçları da İsa Mesih’i öldürüp haça gerdiklerini iddia etmeleridir. Gerçekte ise onlar İsa’yı ne öldürdüler, ne de astılar. Aksine ondan başkası ona benzer gösterildi, onlar da ondan başkasını öldürüp astılar. Bir de onlar kalplerinin kılıflı olduğunu ve kendilerine söylenenleri kavrayamayıp anlayamadıklarını da iddia ettiler. İnsanları Allah yolundan alıkoydular, hakka uymalarını önlediler ve onları, izlemekte oldukları sapıklık ve azgınlığa davet ettiler. Ayrıca haram malları ve faizi alıp yediler. Oysa Yüce Allah bunları alıp yemelerini yasaklamış ve bu konuda onlara ağır tehditte bulunmuştu. İşte bunca kötülükleri işleyenlerin, Allah’ın son Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den üzerlerine semadan bir kitap indirmesini istemeleri de garipsenmez. Bu yol, batıl üzere bulunan bir hasmı delil ile susturmak için izlenecek en güzel yoldur. Şöyle ki: Böyle bir hasmın batıl bir itirazı söz konusu olur da bunu hakkı reddetmek ve hem kendisi hem de başkası için bir şüphe unsuru olmak üzere ileri sürerse bu hasmın bu yaptığından daha çirkin birtakım kötü fiilleri ve berbat hali ortaya konmalıdır. Böylelikle herkes, bu seviyesiz kişinin ileri sürdüğü böyle bir itirazın aslında bir geçmişi olduğunu ve bu itirazının da bu kötü geçmiş arasında mütalâa edilmesi gerektiğini bilmiş olur. Yine bunların Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine itiraz olmak üzere ileri sürdükleri her bir iddianın ya aynısının ya da daha kuvvetlisinin, onların iman ettiklerini iddia ettikleri kimselerin peygamberliği hakkında ileri sürülmesi de mümkündür. Böyle bir tutum ile onların kötülükleri bertaraf edilmiş ve batıl iddiaları kökten sökülüp atılmış olur. Çünkü onların kendisine iman ettiklerini ileri sürdükleri her bir peygamberin peygamberliğini ortaya koyarken delil diye ortaya koydukları her bir hususun bir benzeri yahut da ondan daha güçlü olanı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine de delildir ve onu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın onların yaptıkları bu çirkin fiillerini saymaktan maksadı, onlara böyle bir cevap vermek olduğundan dolayı onların bu çirkin fillerini geniş geniş açıklamamaktadır. Sadece bunlara işaret ile yetinmekte ve ilgili yerlere havale etmektedir. Bunları Yüce Allah açıklanmaları uygun olan başka bir yerde genişçe açıklamış bulunmaktadır. 159. Yüce Allah’ın:“Kitap ehlinden ölümünden evvel ona iman etmeyecek kimse yoktur” buyruğunda yer alan “ölümünden evvel” ifadesindeki zamirin Kitap ehline ait olma ihtimali vardır. O takdirde mana, ölümün eşiğine gelmiş ve gerçeği açıkça görecek halde bulunan kitap ehline mensup her bir kişi, İsa aleyhisselam’a bu durumunda iman eder, demektir. Ancak bu imanın ona bir faydası olmayacaktır, çünkü bu zorunluluk (çaresizlik hali) imanıdır. Buna göre bu buyruk, onlara ölmeden önce pişman olacakları bu hallerini devam ettirmemeleri için bir tehdit anlamı taşır. Ölümden önce bu halde olacaklarına göre; ya haşredilecekleri, kabirlerinden kaldırılacakları gün halleri ne olacaktır? Yine “ölümünden evvel” buyruğundaki zamirin İsa aleyhisselam’a raci olma ihtimali de vardır. O takdirde anlam şöyle olur: Mesih’in ölümünden önce kitap ehlinden olup da ona iman etmeyecek hiçbir kimse kalmayacaktır. Bu ise Kıyametin yaklaştığı ve büyük alâmetlerinin ortaya çıkacağı bir sırada olacaktır. Çünkü bu ümmetin son dönemlerinde Mesih’in ineceğine dair gelen hadisler pek çoktur. O vakit Mesih aleyhisselam deccali öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve bütün kitap ehli mü’minlerle birlikte ona iman edecektir. Kıyamet gününde de İsa aleyhisselam onlara şahitlik edecek, amelleri Allah’ın şeriatına uygun muydu, değil miydi hususunda onlara karşı tanıklık edecektir. İşte o vakit insanların, Kur’ân Şeriatına ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in kendilerini izlemeye davet ettiği yola muhalif olarak yaptıkları her bir şeyin batıl olduğuna dair şahitlik edecektir. Bizim bunların böyle olacağına dair bilgimizin esası ise Mesih aleyhisselam’ın kâmil manada adaletli ve doğru sözlü olduğuna, onun ancak hak olan bir şeyi söyleyerek şahitlikte bulunacağına dair kesin inancımızdır. Çünkü artık ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdikleri haktır. Onun dışında kalanlar ise sapıklıktır ve batıldır. 160-161. Daha sonra Yüce Allah, Kitap ehline önceleri kendilerine helâl olan hoş ve temiz pek çok şeyi haram kıldığını haber vermektedir: Bu haram kılma, ceza amaçlı bir haram kılma idi ve sebebi de haksızlıkları, haddi aşmaları, insanları Allah’ın yolundan alıkoyarak hidayet yolunu izlemelerine engel olmaları ve kendilerine yasak kılınmış olduğu halde faizi almaları idi ki bunun sonucunda onlar, alışveriş yaptıkları muhtaç kimseleri adaletten mahrum bırakmışlardı. Allah da onları yaptıklarının benzeri bir cezayla cezalandırdı ve kendilerine helâl olan pek çok hoş ve temiz şeyi kullanmalarını onlara yasakladı. Bu ümmet (Muhammed ümmeti) için haram kılınan şeylere gelince bunlar, onların din ve dünyalarında kendilerine zarar verebilecek pis ve murdar şeylerden uzak kalmalarını sağlamak için haram kılınmıştır.

Nisa' 4:160

153- Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Gerçekten onlar Mûsâ’dan daha büyüğünü istemişlerdi ve:“Allah’ı bize apaçık göster” demişlerdi de zulümleri yüzünden onları yıldırım çarpmıştı. Sonra onlara bunca açık belgeler gelmişken tutup buzağıyı ilâh edinmişlerdi. Nihayet biz bunu da affettik. Biz Mûsâ’ya apaçık bir delil vermiştik. 154- Sözlerine bağlanmaları için Tûr’u üzerlerine kaldırmıştık. Onlara:“Kapıdan secdeye kapanarak girin” demiştik. Yine “Cumartesi gününde aşırı gitmeyin” demiş ve onlardan sağlam bir söz almıştık. 155- Fakat sözlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkar etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve:“Kalplerimiz perdelidir” demelerinden ötürü (onları lânetledik. Hayır, kalpleri perdeli değildir,) Aksine Allah küfürleri dolayısıyla kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar, pek azı hariç iman etmezler. 156- Bir de onların küfürleri, Meryem aleyhinde pek büyük bir iftirada bulunmaları… 157- Ve:“Biz, Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa’yı öldürdük” demeleri sebebi ile (onları cezalandırdık). Halbuki onlar onu öldürmediler, onu asmadılar da. Aksine kendilerine (İsa’nın bir) benzeri gösterildi. Gerçek şu ki ondan yana anlaşmazlığa düşenler, onun (öldürülmesi) hakkında şüphe içindedirler. Onların bu konuda zanna uymaktan başka bir bilgileri yoktur. Onlar onu kesinlikle öldürmediler. 158- Bilakis Allah onu kendi katına yükseltti. Allah Azîzdir, Hakîmdir. 159- Kitap ehli içinde ölümünden evvel ona iman etmeyecek hiç kimse yoktur. O da Kıyamet günü aleyhlerinde bir şahit olacaktır. 160- Yahudi olanlara, zulümleri sebebi ile kendilerine helâl kılınmış olan pek çok hoş ve temiz şeyi haram kıldık. Ayrıca Allah yolundan çokça alıkoymalarından… 161- Kendilerine yasak kılınmış olmakla birlikte faiz almalarından ve insanların mallarını batıl yollarla yemelerinden ötürü (böyle yaptık). Onlardan kâfir olanlara pek acıklı bir azap hazırladık. 153-158. “Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler.” Kitap ehli peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den böyle bir istekte bulunmuşlardı. Bu istek ise inatlaşma ve küstahça bir tekliften ibaret idi. Ayrıca bu isteklerinin karşılanması ya da karşılanmaması -güya- onların Peygamberi tasdik etmelerini ya da yalanlamalarını belirleyecekti. Böylece onlar Peygamber’den Tevrat ve İncil’in indiği gibi Kur’ân’ın da üzerlerine toptan ve bir defada indirilmesini istemişlerdi. Bu ise onların aşırı bir zulümleri ve cehaletleridir. Çünkü Peygamber bir beşerdir, Allah’ın bir kuludur ve O’nun idaresi altındadır. Onun elinde hiçbir şey yoktur. Aksine emir ve her türlü iş Allah’ın elindedir. Kuluna risalet veren ve onu dilediğini indiren O’dur. Nitekim Yüce Allah müşriklerin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e kendilerine bir takım mucizeleri göstermesini teklif ettiklerini söz konusu ettiği âyetlerde Rasûlü hakkında şöyle buyurmaktadır:“De ki: Rabbimi tenzih ederim! Ben Peygamber olarak gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki?”(el-İsra, 17/93) Aynı şekilde onların hak ile batılı ayırt eden ölçü olarak sadece kitabın toptan ya da bölüm bölüm indirilmesini kabul etmeleri, delili de münasebeti de bulunmayan ve hiçbir şüphe taşımayan boş bir iddiadır. Peygamberlerden herhangi birisi hakkında: Size bölüm bölüm indirilmiş bir kitap getiren rasûle iman etmeyin ve onu tasdik etmeyin diye bir hüküm nerede vardır? Aksine Kur’ân-ı Kerîm’in duruma göre bölüm bölüm indirilmiş olması, Kur’ân’ın azametine ve Allah’ın, üzerine bu Kitabı indirdiği zata gereken itinayı ve ihtimamı gösterdiğine dair delillerden biridir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler dediler ki: Ona bu Kur’ân topluca, bir defada indirilmeli değil miydi? Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yaptık ve onu ağır ağır okuduk. Onlar sana bir örnek getirdikleri her seferinde muhakkak ki biz, sana hakkı ve daha güzel bir açıklamayı getirmişizdir.”(el-Furkan, 25/32-33) Yüce Allah onların bu tutarsız itirazlarını söz konusu ettikten sonra, bunun onların alışılmadık bir tutumları olmadığını haber vermektedir. Aksine onlar bundan önce hem de kendisine iman ettiklerini iddia ettikleri peygambere karşı çok daha büyük çirkinlikler yapmışlardı. Nitekim ondan açıkça Allah’ı göstermesini istemişlerdi. Gözleri ile başkalarının görmediği pek çok delil ve mucizayi gördükten sonra buzağıyı ilâh edinip ona tapınmışlardı. Ayrıca kitapları olan Tevrat’ta yer alan hükümleri de kabul etmemişlerdi de nihayet Tur başlarının tepesi üzerine kaldırılmış ve iman etmeyecek olurlarsa üzerlerine yıkılacağı tehdidinde bulunulmuştu. O vakit onlar bunu, zorunluluktan ve çaresizlik halindeki imana benzeyen bir iman ile kabul etmişlerdi. Secde ederek ve mağfiret dileyerek girmeleri emredilen o şehrin kapısından girmeye yanaşmayıp onlara söylemeleri emredilen sözü de yapmaları istenilen fiili de değiştirdiler. Yine aralarından bazı kimseler cumartesi yasağı hususunda haddi aştılar. Allah da onları o ağır ceza ile cezalandırdı. Onlardan ağır bir ahit almakla birlikte onlar bu ahdi arkalarına attılar. Allah’ın âyetlerini inkar ettiler, haksız yere O’nun peygamberlerini öldürdüler. Onların bir başka büyük suçları da İsa Mesih’i öldürüp haça gerdiklerini iddia etmeleridir. Gerçekte ise onlar İsa’yı ne öldürdüler, ne de astılar. Aksine ondan başkası ona benzer gösterildi, onlar da ondan başkasını öldürüp astılar. Bir de onlar kalplerinin kılıflı olduğunu ve kendilerine söylenenleri kavrayamayıp anlayamadıklarını da iddia ettiler. İnsanları Allah yolundan alıkoydular, hakka uymalarını önlediler ve onları, izlemekte oldukları sapıklık ve azgınlığa davet ettiler. Ayrıca haram malları ve faizi alıp yediler. Oysa Yüce Allah bunları alıp yemelerini yasaklamış ve bu konuda onlara ağır tehditte bulunmuştu. İşte bunca kötülükleri işleyenlerin, Allah’ın son Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den üzerlerine semadan bir kitap indirmesini istemeleri de garipsenmez. Bu yol, batıl üzere bulunan bir hasmı delil ile susturmak için izlenecek en güzel yoldur. Şöyle ki: Böyle bir hasmın batıl bir itirazı söz konusu olur da bunu hakkı reddetmek ve hem kendisi hem de başkası için bir şüphe unsuru olmak üzere ileri sürerse bu hasmın bu yaptığından daha çirkin birtakım kötü fiilleri ve berbat hali ortaya konmalıdır. Böylelikle herkes, bu seviyesiz kişinin ileri sürdüğü böyle bir itirazın aslında bir geçmişi olduğunu ve bu itirazının da bu kötü geçmiş arasında mütalâa edilmesi gerektiğini bilmiş olur. Yine bunların Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine itiraz olmak üzere ileri sürdükleri her bir iddianın ya aynısının ya da daha kuvvetlisinin, onların iman ettiklerini iddia ettikleri kimselerin peygamberliği hakkında ileri sürülmesi de mümkündür. Böyle bir tutum ile onların kötülükleri bertaraf edilmiş ve batıl iddiaları kökten sökülüp atılmış olur. Çünkü onların kendisine iman ettiklerini ileri sürdükleri her bir peygamberin peygamberliğini ortaya koyarken delil diye ortaya koydukları her bir hususun bir benzeri yahut da ondan daha güçlü olanı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine de delildir ve onu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın onların yaptıkları bu çirkin fiillerini saymaktan maksadı, onlara böyle bir cevap vermek olduğundan dolayı onların bu çirkin fillerini geniş geniş açıklamamaktadır. Sadece bunlara işaret ile yetinmekte ve ilgili yerlere havale etmektedir. Bunları Yüce Allah açıklanmaları uygun olan başka bir yerde genişçe açıklamış bulunmaktadır. 159. Yüce Allah’ın:“Kitap ehlinden ölümünden evvel ona iman etmeyecek kimse yoktur” buyruğunda yer alan “ölümünden evvel” ifadesindeki zamirin Kitap ehline ait olma ihtimali vardır. O takdirde mana, ölümün eşiğine gelmiş ve gerçeği açıkça görecek halde bulunan kitap ehline mensup her bir kişi, İsa aleyhisselam’a bu durumunda iman eder, demektir. Ancak bu imanın ona bir faydası olmayacaktır, çünkü bu zorunluluk (çaresizlik hali) imanıdır. Buna göre bu buyruk, onlara ölmeden önce pişman olacakları bu hallerini devam ettirmemeleri için bir tehdit anlamı taşır. Ölümden önce bu halde olacaklarına göre; ya haşredilecekleri, kabirlerinden kaldırılacakları gün halleri ne olacaktır? Yine “ölümünden evvel” buyruğundaki zamirin İsa aleyhisselam’a raci olma ihtimali de vardır. O takdirde anlam şöyle olur: Mesih’in ölümünden önce kitap ehlinden olup da ona iman etmeyecek hiçbir kimse kalmayacaktır. Bu ise Kıyametin yaklaştığı ve büyük alâmetlerinin ortaya çıkacağı bir sırada olacaktır. Çünkü bu ümmetin son dönemlerinde Mesih’in ineceğine dair gelen hadisler pek çoktur. O vakit Mesih aleyhisselam deccali öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve bütün kitap ehli mü’minlerle birlikte ona iman edecektir. Kıyamet gününde de İsa aleyhisselam onlara şahitlik edecek, amelleri Allah’ın şeriatına uygun muydu, değil miydi hususunda onlara karşı tanıklık edecektir. İşte o vakit insanların, Kur’ân Şeriatına ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in kendilerini izlemeye davet ettiği yola muhalif olarak yaptıkları her bir şeyin batıl olduğuna dair şahitlik edecektir. Bizim bunların böyle olacağına dair bilgimizin esası ise Mesih aleyhisselam’ın kâmil manada adaletli ve doğru sözlü olduğuna, onun ancak hak olan bir şeyi söyleyerek şahitlikte bulunacağına dair kesin inancımızdır. Çünkü artık ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdikleri haktır. Onun dışında kalanlar ise sapıklıktır ve batıldır. 160-161. Daha sonra Yüce Allah, Kitap ehline önceleri kendilerine helâl olan hoş ve temiz pek çok şeyi haram kıldığını haber vermektedir: Bu haram kılma, ceza amaçlı bir haram kılma idi ve sebebi de haksızlıkları, haddi aşmaları, insanları Allah’ın yolundan alıkoyarak hidayet yolunu izlemelerine engel olmaları ve kendilerine yasak kılınmış olduğu halde faizi almaları idi ki bunun sonucunda onlar, alışveriş yaptıkları muhtaç kimseleri adaletten mahrum bırakmışlardı. Allah da onları yaptıklarının benzeri bir cezayla cezalandırdı ve kendilerine helâl olan pek çok hoş ve temiz şeyi kullanmalarını onlara yasakladı. Bu ümmet (Muhammed ümmeti) için haram kılınan şeylere gelince bunlar, onların din ve dünyalarında kendilerine zarar verebilecek pis ve murdar şeylerden uzak kalmalarını sağlamak için haram kılınmıştır.

Nisa' 4:161

153- Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Gerçekten onlar Mûsâ’dan daha büyüğünü istemişlerdi ve:“Allah’ı bize apaçık göster” demişlerdi de zulümleri yüzünden onları yıldırım çarpmıştı. Sonra onlara bunca açık belgeler gelmişken tutup buzağıyı ilâh edinmişlerdi. Nihayet biz bunu da affettik. Biz Mûsâ’ya apaçık bir delil vermiştik. 154- Sözlerine bağlanmaları için Tûr’u üzerlerine kaldırmıştık. Onlara:“Kapıdan secdeye kapanarak girin” demiştik. Yine “Cumartesi gününde aşırı gitmeyin” demiş ve onlardan sağlam bir söz almıştık. 155- Fakat sözlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkar etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve:“Kalplerimiz perdelidir” demelerinden ötürü (onları lânetledik. Hayır, kalpleri perdeli değildir,) Aksine Allah küfürleri dolayısıyla kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar, pek azı hariç iman etmezler. 156- Bir de onların küfürleri, Meryem aleyhinde pek büyük bir iftirada bulunmaları… 157- Ve:“Biz, Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa’yı öldürdük” demeleri sebebi ile (onları cezalandırdık). Halbuki onlar onu öldürmediler, onu asmadılar da. Aksine kendilerine (İsa’nın bir) benzeri gösterildi. Gerçek şu ki ondan yana anlaşmazlığa düşenler, onun (öldürülmesi) hakkında şüphe içindedirler. Onların bu konuda zanna uymaktan başka bir bilgileri yoktur. Onlar onu kesinlikle öldürmediler. 158- Bilakis Allah onu kendi katına yükseltti. Allah Azîzdir, Hakîmdir. 159- Kitap ehli içinde ölümünden evvel ona iman etmeyecek hiç kimse yoktur. O da Kıyamet günü aleyhlerinde bir şahit olacaktır. 160- Yahudi olanlara, zulümleri sebebi ile kendilerine helâl kılınmış olan pek çok hoş ve temiz şeyi haram kıldık. Ayrıca Allah yolundan çokça alıkoymalarından… 161- Kendilerine yasak kılınmış olmakla birlikte faiz almalarından ve insanların mallarını batıl yollarla yemelerinden ötürü (böyle yaptık). Onlardan kâfir olanlara pek acıklı bir azap hazırladık. 153-158. “Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler.” Kitap ehli peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den böyle bir istekte bulunmuşlardı. Bu istek ise inatlaşma ve küstahça bir tekliften ibaret idi. Ayrıca bu isteklerinin karşılanması ya da karşılanmaması -güya- onların Peygamberi tasdik etmelerini ya da yalanlamalarını belirleyecekti. Böylece onlar Peygamber’den Tevrat ve İncil’in indiği gibi Kur’ân’ın da üzerlerine toptan ve bir defada indirilmesini istemişlerdi. Bu ise onların aşırı bir zulümleri ve cehaletleridir. Çünkü Peygamber bir beşerdir, Allah’ın bir kuludur ve O’nun idaresi altındadır. Onun elinde hiçbir şey yoktur. Aksine emir ve her türlü iş Allah’ın elindedir. Kuluna risalet veren ve onu dilediğini indiren O’dur. Nitekim Yüce Allah müşriklerin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e kendilerine bir takım mucizeleri göstermesini teklif ettiklerini söz konusu ettiği âyetlerde Rasûlü hakkında şöyle buyurmaktadır:“De ki: Rabbimi tenzih ederim! Ben Peygamber olarak gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki?”(el-İsra, 17/93) Aynı şekilde onların hak ile batılı ayırt eden ölçü olarak sadece kitabın toptan ya da bölüm bölüm indirilmesini kabul etmeleri, delili de münasebeti de bulunmayan ve hiçbir şüphe taşımayan boş bir iddiadır. Peygamberlerden herhangi birisi hakkında: Size bölüm bölüm indirilmiş bir kitap getiren rasûle iman etmeyin ve onu tasdik etmeyin diye bir hüküm nerede vardır? Aksine Kur’ân-ı Kerîm’in duruma göre bölüm bölüm indirilmiş olması, Kur’ân’ın azametine ve Allah’ın, üzerine bu Kitabı indirdiği zata gereken itinayı ve ihtimamı gösterdiğine dair delillerden biridir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler dediler ki: Ona bu Kur’ân topluca, bir defada indirilmeli değil miydi? Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yaptık ve onu ağır ağır okuduk. Onlar sana bir örnek getirdikleri her seferinde muhakkak ki biz, sana hakkı ve daha güzel bir açıklamayı getirmişizdir.”(el-Furkan, 25/32-33) Yüce Allah onların bu tutarsız itirazlarını söz konusu ettikten sonra, bunun onların alışılmadık bir tutumları olmadığını haber vermektedir. Aksine onlar bundan önce hem de kendisine iman ettiklerini iddia ettikleri peygambere karşı çok daha büyük çirkinlikler yapmışlardı. Nitekim ondan açıkça Allah’ı göstermesini istemişlerdi. Gözleri ile başkalarının görmediği pek çok delil ve mucizayi gördükten sonra buzağıyı ilâh edinip ona tapınmışlardı. Ayrıca kitapları olan Tevrat’ta yer alan hükümleri de kabul etmemişlerdi de nihayet Tur başlarının tepesi üzerine kaldırılmış ve iman etmeyecek olurlarsa üzerlerine yıkılacağı tehdidinde bulunulmuştu. O vakit onlar bunu, zorunluluktan ve çaresizlik halindeki imana benzeyen bir iman ile kabul etmişlerdi. Secde ederek ve mağfiret dileyerek girmeleri emredilen o şehrin kapısından girmeye yanaşmayıp onlara söylemeleri emredilen sözü de yapmaları istenilen fiili de değiştirdiler. Yine aralarından bazı kimseler cumartesi yasağı hususunda haddi aştılar. Allah da onları o ağır ceza ile cezalandırdı. Onlardan ağır bir ahit almakla birlikte onlar bu ahdi arkalarına attılar. Allah’ın âyetlerini inkar ettiler, haksız yere O’nun peygamberlerini öldürdüler. Onların bir başka büyük suçları da İsa Mesih’i öldürüp haça gerdiklerini iddia etmeleridir. Gerçekte ise onlar İsa’yı ne öldürdüler, ne de astılar. Aksine ondan başkası ona benzer gösterildi, onlar da ondan başkasını öldürüp astılar. Bir de onlar kalplerinin kılıflı olduğunu ve kendilerine söylenenleri kavrayamayıp anlayamadıklarını da iddia ettiler. İnsanları Allah yolundan alıkoydular, hakka uymalarını önlediler ve onları, izlemekte oldukları sapıklık ve azgınlığa davet ettiler. Ayrıca haram malları ve faizi alıp yediler. Oysa Yüce Allah bunları alıp yemelerini yasaklamış ve bu konuda onlara ağır tehditte bulunmuştu. İşte bunca kötülükleri işleyenlerin, Allah’ın son Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den üzerlerine semadan bir kitap indirmesini istemeleri de garipsenmez. Bu yol, batıl üzere bulunan bir hasmı delil ile susturmak için izlenecek en güzel yoldur. Şöyle ki: Böyle bir hasmın batıl bir itirazı söz konusu olur da bunu hakkı reddetmek ve hem kendisi hem de başkası için bir şüphe unsuru olmak üzere ileri sürerse bu hasmın bu yaptığından daha çirkin birtakım kötü fiilleri ve berbat hali ortaya konmalıdır. Böylelikle herkes, bu seviyesiz kişinin ileri sürdüğü böyle bir itirazın aslında bir geçmişi olduğunu ve bu itirazının da bu kötü geçmiş arasında mütalâa edilmesi gerektiğini bilmiş olur. Yine bunların Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine itiraz olmak üzere ileri sürdükleri her bir iddianın ya aynısının ya da daha kuvvetlisinin, onların iman ettiklerini iddia ettikleri kimselerin peygamberliği hakkında ileri sürülmesi de mümkündür. Böyle bir tutum ile onların kötülükleri bertaraf edilmiş ve batıl iddiaları kökten sökülüp atılmış olur. Çünkü onların kendisine iman ettiklerini ileri sürdükleri her bir peygamberin peygamberliğini ortaya koyarken delil diye ortaya koydukları her bir hususun bir benzeri yahut da ondan daha güçlü olanı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine de delildir ve onu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın onların yaptıkları bu çirkin fiillerini saymaktan maksadı, onlara böyle bir cevap vermek olduğundan dolayı onların bu çirkin fillerini geniş geniş açıklamamaktadır. Sadece bunlara işaret ile yetinmekte ve ilgili yerlere havale etmektedir. Bunları Yüce Allah açıklanmaları uygun olan başka bir yerde genişçe açıklamış bulunmaktadır. 159. Yüce Allah’ın:“Kitap ehlinden ölümünden evvel ona iman etmeyecek kimse yoktur” buyruğunda yer alan “ölümünden evvel” ifadesindeki zamirin Kitap ehline ait olma ihtimali vardır. O takdirde mana, ölümün eşiğine gelmiş ve gerçeği açıkça görecek halde bulunan kitap ehline mensup her bir kişi, İsa aleyhisselam’a bu durumunda iman eder, demektir. Ancak bu imanın ona bir faydası olmayacaktır, çünkü bu zorunluluk (çaresizlik hali) imanıdır. Buna göre bu buyruk, onlara ölmeden önce pişman olacakları bu hallerini devam ettirmemeleri için bir tehdit anlamı taşır. Ölümden önce bu halde olacaklarına göre; ya haşredilecekleri, kabirlerinden kaldırılacakları gün halleri ne olacaktır? Yine “ölümünden evvel” buyruğundaki zamirin İsa aleyhisselam’a raci olma ihtimali de vardır. O takdirde anlam şöyle olur: Mesih’in ölümünden önce kitap ehlinden olup da ona iman etmeyecek hiçbir kimse kalmayacaktır. Bu ise Kıyametin yaklaştığı ve büyük alâmetlerinin ortaya çıkacağı bir sırada olacaktır. Çünkü bu ümmetin son dönemlerinde Mesih’in ineceğine dair gelen hadisler pek çoktur. O vakit Mesih aleyhisselam deccali öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve bütün kitap ehli mü’minlerle birlikte ona iman edecektir. Kıyamet gününde de İsa aleyhisselam onlara şahitlik edecek, amelleri Allah’ın şeriatına uygun muydu, değil miydi hususunda onlara karşı tanıklık edecektir. İşte o vakit insanların, Kur’ân Şeriatına ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in kendilerini izlemeye davet ettiği yola muhalif olarak yaptıkları her bir şeyin batıl olduğuna dair şahitlik edecektir. Bizim bunların böyle olacağına dair bilgimizin esası ise Mesih aleyhisselam’ın kâmil manada adaletli ve doğru sözlü olduğuna, onun ancak hak olan bir şeyi söyleyerek şahitlikte bulunacağına dair kesin inancımızdır. Çünkü artık ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdikleri haktır. Onun dışında kalanlar ise sapıklıktır ve batıldır. 160-161. Daha sonra Yüce Allah, Kitap ehline önceleri kendilerine helâl olan hoş ve temiz pek çok şeyi haram kıldığını haber vermektedir: Bu haram kılma, ceza amaçlı bir haram kılma idi ve sebebi de haksızlıkları, haddi aşmaları, insanları Allah’ın yolundan alıkoyarak hidayet yolunu izlemelerine engel olmaları ve kendilerine yasak kılınmış olduğu halde faizi almaları idi ki bunun sonucunda onlar, alışveriş yaptıkları muhtaç kimseleri adaletten mahrum bırakmışlardı. Allah da onları yaptıklarının benzeri bir cezayla cezalandırdı ve kendilerine helâl olan pek çok hoş ve temiz şeyi kullanmalarını onlara yasakladı. Bu ümmet (Muhammed ümmeti) için haram kılınan şeylere gelince bunlar, onların din ve dünyalarında kendilerine zarar verebilecek pis ve murdar şeylerden uzak kalmalarını sağlamak için haram kılınmıştır.

Nisa' 4:162

162- Fakat onlar arasından ilimde yüksek bir dereceye erenler ile mü’minler, sana indirilene de senden önce indirilene de iman ederler. Onlar, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimselerdir. İşte onlara biz büyük bir mükâfat vereceğiz. 162. Yüce Allah kitap ehlinin kusurlarını söz konusu ettikten sonra aralarından övülmeye değer olanları da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Fakat onlar arasından ilimde yüksek bir dereceye erenler” ilmin kalperinde sağlamca yer edindiği, kesin inancın kalplerinde iyice kök saldığı ve o bakımdan kapsamlı ve tam bir imana sahip olmalarını sağladığı kimseler “ile mü’minler sana indirilene de senden önce indirilene de iman ederler.” Bu iman onların namaz kılmak, zekât vermek gibi salih amellerde bulunmalarını da sağlar ki bu ikisi, amellerin en faziletlileridir. Bu iki amel mabuda ihlâsı, kullara da ihsanı ihtiva etmektedir. Bu kimseler ayrıca âhiret gününe de iman ederler, Allah’ın tehditlerinden korkar ve O’nun vaatlerini ümid ederler. “İşte onlara biz büyük bir mükâfat vereceğiz.” Çünkü onlar hem ilme, hem imana, hem de salih amellere sahiptirler. Hem önce gelmiş hem de sonra gelen bütün kitaplara ve peygamberlere de bir arada imna etmişlerdir.

Nisa' 4:163

163- Muhakkak biz, Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve evlatlarına, İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Hârûn’a ve Süleyman’a da vahyettik. Davud’a da Zebur’u verdik. 164- Kıssalarını sana daha önce anlattığımız peygamberlere de kıssalarını sana anlatmadığımız peygamberlere de (vahyettik). Allah Mûsâ ile konuştu. 165- (Onları) müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler olarak (gönderdik) ki insanların peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah Azîzdir, Hakîmdir. 163. Yüce Allah kulu ve Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vahyettiği büyük şeriatın ve doğru haberlerin, diğer peygamberlere -hepsine salat ve selam olsun- vahyettiğinin aynısı olduğunu haber vermektedir. Bunun dile getirdiği birkaç gerçek vardır: 1. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem daha önce benzeri görülmedik yeni bir peygamber değildir. Aksine Allah ondan önce çok sayıda rasûller ve nebiler göndermiştir. O bakımdan onun peygamberliğini garip karşılamak ancak bilgisizlik ve inat ile açıklanabilir. 2. Yüce Allah önceki peygamberlere vahyettiği din esasları ile hepsinin ittifakla dile getirdikleri adaleti ona da vahyetmiştir. Ayrıca peygamberler birbirlerini tasdik ederler ve birinin tebliği diğerininkine uygundur. 3. Son peygamber de bu sözü edilen peygamberler gibidir. O bakımdan ibret alan kimse, onu diğer peygamber kardeşleri ile kıyaslayarak değerlendirmelidir. Zira onun daveti onların da davetiyle, ahlakı onların ahlâkı ile aynıdır. Hepsinin kaynağı birdir, amaçları birdir. Hiçbir peygamber gibi o da kim oldukları bilinmeyenlerle, yalancılarla, zalim yönetici ve hükümdarlarla birlikte olmamıştır. 4. Bu peygamberlerin söz konusu edilip onların sayılmaları, onlar için bir yüceltme ve haklı bir övgü olmasının yanı sıra durumlarının açıklanması, mü’minin onlara olan imanını ve onlara duyduğu sevgiyi artırır, onların gösterdikleri hidayet yoluna daha bir gayretle uymasını, onların sünnetlerini izlemeyi ve onların haklarını bilmeyi daha da ileri derecelere götürmesini sağlar. Ayrıca bu, şanı Yüce Allah’ın şu buyruklarının da bir tasdikidir:“Alemlerde Nuh’a selam olsun; İbrahim’e selam olsun; Mûsâ ve Hârûn’a selam olsun; İlyas’a selam olsun. Biz iyilik edenleri işte böyle mükâfatlandırırız.”(es-Saffat, 37/79, 109, 120, 130, 131). İyilikte bulunan kimselerin hepsi, iyilikleri oranında insanlar arasında övgüye sahip olurlar. Peygamberler ise -özellikle bu adı anılanlar- iyiliğin en üstün mertebesindedirler. Yüce Allah onların vahiy alma şeklindeki ortak özelliklerini anınca aralarından bazılarının ayırıcı özelliğini de söz konusu etmiş ve Dâvûd’a Zebur’u verdiğini zikretmiştir. Zebur da bilinen kitaptır. O, Yüce Allah’ın fazilet ve şerefi dolayısıyla özel olarak Davud aleyhisselam’a verdiği bir kitaptır. 164. Ayrıca Yüce Allah, Mûsâ ile konuştuğunu da zikretmektedir. Yani onunla arada herhangi bir aracı olmaksızın konuşmuştur. Öyle ki Mûsâ, bu özelliği ile herkes nezdinde tanınmıştır. O bakımdan Mûsâ hakkında “kelîmurrahman” ve “kelîmullah” denilmektedir. Yine bu ayette yüce Allah, peygamberlerden kimisinin kıssasını Rasûlüne önceden anlattığını, kiminin kıssasını ise anlatmadığını söz konusu etmektedir ki bu da onların sayıca çok olduklarını ifade etmektedir. 165. Daha sonra Yüce Allah, bu peygamberleri Allah’a itaat edip kendilerine uyan kimselere dünyevi ve uhrevi mutluluğu müjdelemek, Allah’a isyan eden ve kendilerine muhalefet eden kimseleri de dünya ve âhirette bedbaht olmakla uyarmak üzere gönderdiğini bildirmektedir. Bu da insanların peygamberlerin gönderilmesinden sonra artık Allah’a karşı ileri sürebilecekleri bir delilleri ve bahaneleri kalmasın ve:“Bize ne bir müjdeleyici ne de bir korkutucu gelmedi” demesinler diyedir. Çünkü “İşte size gerçekten müjdeleyici ve korkutucu gelmiş bulunuyor.”(el-Maide, 5/19) O halde insanların Allah’a karşı ileri sürebilecekleri bir delilleri ve mazeretleri kalmamıştır. Çünkü O, peygamberleri ardı arkasına göndermiştir. Bu peygamberler insanlığa dinlerini, Rablerini nasıl razı edeceklerini ve nelerin Rablerini gazaplandırdığını, cennete ve cehenneme giden yolları açıklamışlardır. Artık bundan böyle kim kâfir olursa, kendisinden başkasını kınamasın. Bu, Yüce Allah’ın izzet ve hikmetinin kemalindendir:“Allah Azîzdir, Hakîmdir.” O, bütün insanlara peygamberler göndermiş, peygamberlere de kitaplar indirmiştir. Bu da O’nun lütuf ve ihsanının bir tecellisidir. Çünkü insanların peygamberlere zorunlu ihtiyaçları olabilecek en ileri derecededir. İşte Allah onların bu zorunlu ihtiyaçlarını gidermiş bulunmaktadır. O bakımdan O’na hamd ve şükürler olsun. Peygamberleri bize göndermek sureti ile baştan beri bize nimetlerini lütfettiği gibi onların yollarını izleme tevfikini vermekle de bu nimetini tamamlamasını Yüce Allah'tan niyaz ederiz. Çünkü O gerçekten cömerttir, bağışı bol olandır.

Nisa' 4:164

163- Muhakkak biz, Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve evlatlarına, İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Hârûn’a ve Süleyman’a da vahyettik. Davud’a da Zebur’u verdik. 164- Kıssalarını sana daha önce anlattığımız peygamberlere de kıssalarını sana anlatmadığımız peygamberlere de (vahyettik). Allah Mûsâ ile konuştu. 165- (Onları) müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler olarak (gönderdik) ki insanların peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah Azîzdir, Hakîmdir. 163. Yüce Allah kulu ve Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vahyettiği büyük şeriatın ve doğru haberlerin, diğer peygamberlere -hepsine salat ve selam olsun- vahyettiğinin aynısı olduğunu haber vermektedir. Bunun dile getirdiği birkaç gerçek vardır: 1. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem daha önce benzeri görülmedik yeni bir peygamber değildir. Aksine Allah ondan önce çok sayıda rasûller ve nebiler göndermiştir. O bakımdan onun peygamberliğini garip karşılamak ancak bilgisizlik ve inat ile açıklanabilir. 2. Yüce Allah önceki peygamberlere vahyettiği din esasları ile hepsinin ittifakla dile getirdikleri adaleti ona da vahyetmiştir. Ayrıca peygamberler birbirlerini tasdik ederler ve birinin tebliği diğerininkine uygundur. 3. Son peygamber de bu sözü edilen peygamberler gibidir. O bakımdan ibret alan kimse, onu diğer peygamber kardeşleri ile kıyaslayarak değerlendirmelidir. Zira onun daveti onların da davetiyle, ahlakı onların ahlâkı ile aynıdır. Hepsinin kaynağı birdir, amaçları birdir. Hiçbir peygamber gibi o da kim oldukları bilinmeyenlerle, yalancılarla, zalim yönetici ve hükümdarlarla birlikte olmamıştır. 4. Bu peygamberlerin söz konusu edilip onların sayılmaları, onlar için bir yüceltme ve haklı bir övgü olmasının yanı sıra durumlarının açıklanması, mü’minin onlara olan imanını ve onlara duyduğu sevgiyi artırır, onların gösterdikleri hidayet yoluna daha bir gayretle uymasını, onların sünnetlerini izlemeyi ve onların haklarını bilmeyi daha da ileri derecelere götürmesini sağlar. Ayrıca bu, şanı Yüce Allah’ın şu buyruklarının da bir tasdikidir:“Alemlerde Nuh’a selam olsun; İbrahim’e selam olsun; Mûsâ ve Hârûn’a selam olsun; İlyas’a selam olsun. Biz iyilik edenleri işte böyle mükâfatlandırırız.”(es-Saffat, 37/79, 109, 120, 130, 131). İyilikte bulunan kimselerin hepsi, iyilikleri oranında insanlar arasında övgüye sahip olurlar. Peygamberler ise -özellikle bu adı anılanlar- iyiliğin en üstün mertebesindedirler. Yüce Allah onların vahiy alma şeklindeki ortak özelliklerini anınca aralarından bazılarının ayırıcı özelliğini de söz konusu etmiş ve Dâvûd’a Zebur’u verdiğini zikretmiştir. Zebur da bilinen kitaptır. O, Yüce Allah’ın fazilet ve şerefi dolayısıyla özel olarak Davud aleyhisselam’a verdiği bir kitaptır. 164. Ayrıca Yüce Allah, Mûsâ ile konuştuğunu da zikretmektedir. Yani onunla arada herhangi bir aracı olmaksızın konuşmuştur. Öyle ki Mûsâ, bu özelliği ile herkes nezdinde tanınmıştır. O bakımdan Mûsâ hakkında “kelîmurrahman” ve “kelîmullah” denilmektedir. Yine bu ayette yüce Allah, peygamberlerden kimisinin kıssasını Rasûlüne önceden anlattığını, kiminin kıssasını ise anlatmadığını söz konusu etmektedir ki bu da onların sayıca çok olduklarını ifade etmektedir. 165. Daha sonra Yüce Allah, bu peygamberleri Allah’a itaat edip kendilerine uyan kimselere dünyevi ve uhrevi mutluluğu müjdelemek, Allah’a isyan eden ve kendilerine muhalefet eden kimseleri de dünya ve âhirette bedbaht olmakla uyarmak üzere gönderdiğini bildirmektedir. Bu da insanların peygamberlerin gönderilmesinden sonra artık Allah’a karşı ileri sürebilecekleri bir delilleri ve bahaneleri kalmasın ve:“Bize ne bir müjdeleyici ne de bir korkutucu gelmedi” demesinler diyedir. Çünkü “İşte size gerçekten müjdeleyici ve korkutucu gelmiş bulunuyor.”(el-Maide, 5/19) O halde insanların Allah’a karşı ileri sürebilecekleri bir delilleri ve mazeretleri kalmamıştır. Çünkü O, peygamberleri ardı arkasına göndermiştir. Bu peygamberler insanlığa dinlerini, Rablerini nasıl razı edeceklerini ve nelerin Rablerini gazaplandırdığını, cennete ve cehenneme giden yolları açıklamışlardır. Artık bundan böyle kim kâfir olursa, kendisinden başkasını kınamasın. Bu, Yüce Allah’ın izzet ve hikmetinin kemalindendir:“Allah Azîzdir, Hakîmdir.” O, bütün insanlara peygamberler göndermiş, peygamberlere de kitaplar indirmiştir. Bu da O’nun lütuf ve ihsanının bir tecellisidir. Çünkü insanların peygamberlere zorunlu ihtiyaçları olabilecek en ileri derecededir. İşte Allah onların bu zorunlu ihtiyaçlarını gidermiş bulunmaktadır. O bakımdan O’na hamd ve şükürler olsun. Peygamberleri bize göndermek sureti ile baştan beri bize nimetlerini lütfettiği gibi onların yollarını izleme tevfikini vermekle de bu nimetini tamamlamasını Yüce Allah'tan niyaz ederiz. Çünkü O gerçekten cömerttir, bağışı bol olandır.

Nisa' 4:165

163- Muhakkak biz, Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve evlatlarına, İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Hârûn’a ve Süleyman’a da vahyettik. Davud’a da Zebur’u verdik. 164- Kıssalarını sana daha önce anlattığımız peygamberlere de kıssalarını sana anlatmadığımız peygamberlere de (vahyettik). Allah Mûsâ ile konuştu. 165- (Onları) müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler olarak (gönderdik) ki insanların peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah Azîzdir, Hakîmdir. 163. Yüce Allah kulu ve Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vahyettiği büyük şeriatın ve doğru haberlerin, diğer peygamberlere -hepsine salat ve selam olsun- vahyettiğinin aynısı olduğunu haber vermektedir. Bunun dile getirdiği birkaç gerçek vardır: 1. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem daha önce benzeri görülmedik yeni bir peygamber değildir. Aksine Allah ondan önce çok sayıda rasûller ve nebiler göndermiştir. O bakımdan onun peygamberliğini garip karşılamak ancak bilgisizlik ve inat ile açıklanabilir. 2. Yüce Allah önceki peygamberlere vahyettiği din esasları ile hepsinin ittifakla dile getirdikleri adaleti ona da vahyetmiştir. Ayrıca peygamberler birbirlerini tasdik ederler ve birinin tebliği diğerininkine uygundur. 3. Son peygamber de bu sözü edilen peygamberler gibidir. O bakımdan ibret alan kimse, onu diğer peygamber kardeşleri ile kıyaslayarak değerlendirmelidir. Zira onun daveti onların da davetiyle, ahlakı onların ahlâkı ile aynıdır. Hepsinin kaynağı birdir, amaçları birdir. Hiçbir peygamber gibi o da kim oldukları bilinmeyenlerle, yalancılarla, zalim yönetici ve hükümdarlarla birlikte olmamıştır. 4. Bu peygamberlerin söz konusu edilip onların sayılmaları, onlar için bir yüceltme ve haklı bir övgü olmasının yanı sıra durumlarının açıklanması, mü’minin onlara olan imanını ve onlara duyduğu sevgiyi artırır, onların gösterdikleri hidayet yoluna daha bir gayretle uymasını, onların sünnetlerini izlemeyi ve onların haklarını bilmeyi daha da ileri derecelere götürmesini sağlar. Ayrıca bu, şanı Yüce Allah’ın şu buyruklarının da bir tasdikidir:“Alemlerde Nuh’a selam olsun; İbrahim’e selam olsun; Mûsâ ve Hârûn’a selam olsun; İlyas’a selam olsun. Biz iyilik edenleri işte böyle mükâfatlandırırız.”(es-Saffat, 37/79, 109, 120, 130, 131). İyilikte bulunan kimselerin hepsi, iyilikleri oranında insanlar arasında övgüye sahip olurlar. Peygamberler ise -özellikle bu adı anılanlar- iyiliğin en üstün mertebesindedirler. Yüce Allah onların vahiy alma şeklindeki ortak özelliklerini anınca aralarından bazılarının ayırıcı özelliğini de söz konusu etmiş ve Dâvûd’a Zebur’u verdiğini zikretmiştir. Zebur da bilinen kitaptır. O, Yüce Allah’ın fazilet ve şerefi dolayısıyla özel olarak Davud aleyhisselam’a verdiği bir kitaptır. 164. Ayrıca Yüce Allah, Mûsâ ile konuştuğunu da zikretmektedir. Yani onunla arada herhangi bir aracı olmaksızın konuşmuştur. Öyle ki Mûsâ, bu özelliği ile herkes nezdinde tanınmıştır. O bakımdan Mûsâ hakkında “kelîmurrahman” ve “kelîmullah” denilmektedir. Yine bu ayette yüce Allah, peygamberlerden kimisinin kıssasını Rasûlüne önceden anlattığını, kiminin kıssasını ise anlatmadığını söz konusu etmektedir ki bu da onların sayıca çok olduklarını ifade etmektedir. 165. Daha sonra Yüce Allah, bu peygamberleri Allah’a itaat edip kendilerine uyan kimselere dünyevi ve uhrevi mutluluğu müjdelemek, Allah’a isyan eden ve kendilerine muhalefet eden kimseleri de dünya ve âhirette bedbaht olmakla uyarmak üzere gönderdiğini bildirmektedir. Bu da insanların peygamberlerin gönderilmesinden sonra artık Allah’a karşı ileri sürebilecekleri bir delilleri ve bahaneleri kalmasın ve:“Bize ne bir müjdeleyici ne de bir korkutucu gelmedi” demesinler diyedir. Çünkü “İşte size gerçekten müjdeleyici ve korkutucu gelmiş bulunuyor.”(el-Maide, 5/19) O halde insanların Allah’a karşı ileri sürebilecekleri bir delilleri ve mazeretleri kalmamıştır. Çünkü O, peygamberleri ardı arkasına göndermiştir. Bu peygamberler insanlığa dinlerini, Rablerini nasıl razı edeceklerini ve nelerin Rablerini gazaplandırdığını, cennete ve cehenneme giden yolları açıklamışlardır. Artık bundan böyle kim kâfir olursa, kendisinden başkasını kınamasın. Bu, Yüce Allah’ın izzet ve hikmetinin kemalindendir:“Allah Azîzdir, Hakîmdir.” O, bütün insanlara peygamberler göndermiş, peygamberlere de kitaplar indirmiştir. Bu da O’nun lütuf ve ihsanının bir tecellisidir. Çünkü insanların peygamberlere zorunlu ihtiyaçları olabilecek en ileri derecededir. İşte Allah onların bu zorunlu ihtiyaçlarını gidermiş bulunmaktadır. O bakımdan O’na hamd ve şükürler olsun. Peygamberleri bize göndermek sureti ile baştan beri bize nimetlerini lütfettiği gibi onların yollarını izleme tevfikini vermekle de bu nimetini tamamlamasını Yüce Allah'tan niyaz ederiz. Çünkü O gerçekten cömerttir, bağışı bol olandır.

Nisa' 4:166

166- Fakat Allah sana indirdiği ile şahitlik eder ki O, bunu kendi ilmi ile indirmiştir. Melekler de (buna) şahitlik ederler. Şahit olarak Allah yeter. 166. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e diğer peygamber kardeşlerine vahiyde bulunduğu gibi vahyettiğini söz konusu ettikten sonra “fakat Allah sana indirdiği ile şahitlik eder ki...” buyruğu ile onun risaletine ve getirdiklerinin doğruluğuna şahitlik ettiğini haber vermektedir. “O bunu kendi ilmi ile indirmiştir.” Bu buyruğun, “Kitabı O’nun ilmini ihtiva edecek şekilde indirmiştir” anlamına gelmesi muhtemeldir. Yani o kitapta Allah’ın kullarına öğretmiş olduğu ve Allah’ın ilminden gelmiş ilâhi bilgiler, şer’i hükümler ve gaybî haberler vardır. Bir diğer ihtimal de bu buyruğun “Allah, bu kitabı ilminden sadır olarak indirmiştir” anlamına gelmesidir. Bu da Yüce Allah’ın bu husustaki şahitliğinin ne şekilde olduğuna dair bir işaret ve bir dikkat çekmedir. Buna göre ayet-i kerimenin anlamı şöyle olur: Yüce Allah emir ve yasakları ihtiva eden bu Kur’ân-ı Kerîm’i bilgisi dahilinde indirmiş, onu indirdiği şahsın durumunu ve onun insanları bu Kitaba inanmaya davet ettiğini de bilmektedir. Bu durumda o peygamberin davetini kabul edip tasdik eden, Allah’ın velisi olur. Onu yalanlayıp ona düşmanlık eden kimse de Allah’ın düşmanıdır, bundan dolayı da onun malı ve kanı mubah olur. Onu tasdik edip ona iman edenlere Allah güç ve imkân verir, onlara yardımcı olur, dualarını kabul eder, düşmanlarını yardımsız bırakır ve Allah kendi dostlarının yardımcısı olur. İşte bundan daha muazzam, bundan daha büyük bir şahitlik bulunabilir mi? Böyle bir şahitliği reddetmeye kalkışmak ancak Allah’ın ilmini, kudretini ve hikmetini kabul etmemek ile mümkün olabilir. Allah, meleklerin de Allah’ın Rasûlü üzerine indirdikleri lehine şahitlik ettiklerini haber vermiştir. Çünkü melekler kâmil bir imana sahiptirler ve hakkında şahitlikte bulunulan şeyin kadri de çok yüksektir. Esasen büyük meselelerde ancak çok özel kimselerin şahitlik etmesi istenir. Nitekim Yüce Allah tevhide dair şahitlik hususunda şöyle buyurmaktadır:“Allah kendisinden başka hiçbir ilâh olmadığını, adaleti ayakta tutarak açıkladı. Melekler de, ilim sahibleri de (buna şahitlik ettiler). Ondan başka (hak) ilâh yoktur. O, Azîzdir, Hakîmdir.”(Al-i İmran, 3/18) Bununla birlikte “Şahit olarak Allah yeter.”

Nisa' 4:167

167- Kafir olup Allah yolundan alıkoyanlar şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapmışlardır. 168- Kâfir olup zulmedenleri Allah ne mağfiret edecektir ne de onlara doğru bir yol gösterecektir. 169- Ancak cehennemin yolunu (gösterecektir) ki onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Bu, Allah’a pek kolaydır. 167. Yüce Allah hem peygamberlerin -Allah’ın salat ve selamı üzerlerine olsun- risaletlerini hem de onların sonuncusu olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletini haber verdikten ve bu hususa hem kendisinin hem de meleklerinin şahitlik ettiğini bildirdikten sonra artık haber verilen ve hakkında şahitlik edilen bu hususun sabit olduğu ortaya çıkmış oldu. O nedenle de peygamberlerin hepsinin tasdik edilmesi, onlara iman edilip tabi olunması da kaçınılmaz olmuştur. İşte bundan sonra Yüce Allah, onları inkar edenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Kafir olup Allah yolundan alıkoyanlar” yani hem bizzat kâfir olanlar hem de başka insanları da Allah’ın yolundan alıkoyanlar… İşte böyleleri, küfrün önderleri ve sapıklığın davetçileridir. O bakımdan bunlar “şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapmışlardır.” Hem bizzat saparak hem de başkasını saptırarak iki türlü günahı kazanan, her iki zarara muhatap olan ve böylelikle hem kendisini hem de başkalarını hidâyete ulaştırma imkânını kaybeden kimsenin sapıklığından daha büyük bir sapıklık olabilir mi? 168-169. Bundan dolayı Yüce Allah:“Kâfir olup zulmedenleri...” buyurmaktadır. Bu zulüm ise onların küfürlerinden başka ve ona ilave bir şeydir. Aksi takdirde küfür zaten -mutlak olarak zulmün söz konusu edilmesi halinde- zulmün kapsamına girer. Burada zulümden kasıt, küfür amelleri ve onun içerisine alabildiğine dalmaktır. Bu gibi kimseler ilâhi mağfiretten de dosdoğru yola iletilmekten de uzaktırlar. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“…Allah ne mağfiret edecektir ne de onlara doğru bir yol gösterecektir. Ancak cehennemin yolunu (gösterecektir)” Böylelerinin mağfirete nail olup hidâyete ermelerinin mümkün olmayışı, azgınlıklarını sürdürmeleri, küfürlerini artırmaları bundan dolayı da kalplerinin mühürlenmesi, işledikleri günahlar sebebiyle de önlerinde hidâyet yollarının kapanmasıdır. Yoksa “Rabbin kullara asla zulmedici değildir.”(Fussilet, 41/46)“Bu, Allah’a pek kolaydır.” Yani Allah onlara aldırış etmez, onları önemsemez. Çünkü onlar hayra elverişli kimseler değildir. Onlara ancak kendileri için seçtikleri hal yakışır.

Nisa' 4:168

167- Kafir olup Allah yolundan alıkoyanlar şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapmışlardır. 168- Kâfir olup zulmedenleri Allah ne mağfiret edecektir ne de onlara doğru bir yol gösterecektir. 169- Ancak cehennemin yolunu (gösterecektir) ki onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Bu, Allah’a pek kolaydır. 167. Yüce Allah hem peygamberlerin -Allah’ın salat ve selamı üzerlerine olsun- risaletlerini hem de onların sonuncusu olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletini haber verdikten ve bu hususa hem kendisinin hem de meleklerinin şahitlik ettiğini bildirdikten sonra artık haber verilen ve hakkında şahitlik edilen bu hususun sabit olduğu ortaya çıkmış oldu. O nedenle de peygamberlerin hepsinin tasdik edilmesi, onlara iman edilip tabi olunması da kaçınılmaz olmuştur. İşte bundan sonra Yüce Allah, onları inkar edenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Kafir olup Allah yolundan alıkoyanlar” yani hem bizzat kâfir olanlar hem de başka insanları da Allah’ın yolundan alıkoyanlar… İşte böyleleri, küfrün önderleri ve sapıklığın davetçileridir. O bakımdan bunlar “şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapmışlardır.” Hem bizzat saparak hem de başkasını saptırarak iki türlü günahı kazanan, her iki zarara muhatap olan ve böylelikle hem kendisini hem de başkalarını hidâyete ulaştırma imkânını kaybeden kimsenin sapıklığından daha büyük bir sapıklık olabilir mi? 168-169. Bundan dolayı Yüce Allah:“Kâfir olup zulmedenleri...” buyurmaktadır. Bu zulüm ise onların küfürlerinden başka ve ona ilave bir şeydir. Aksi takdirde küfür zaten -mutlak olarak zulmün söz konusu edilmesi halinde- zulmün kapsamına girer. Burada zulümden kasıt, küfür amelleri ve onun içerisine alabildiğine dalmaktır. Bu gibi kimseler ilâhi mağfiretten de dosdoğru yola iletilmekten de uzaktırlar. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“…Allah ne mağfiret edecektir ne de onlara doğru bir yol gösterecektir. Ancak cehennemin yolunu (gösterecektir)” Böylelerinin mağfirete nail olup hidâyete ermelerinin mümkün olmayışı, azgınlıklarını sürdürmeleri, küfürlerini artırmaları bundan dolayı da kalplerinin mühürlenmesi, işledikleri günahlar sebebiyle de önlerinde hidâyet yollarının kapanmasıdır. Yoksa “Rabbin kullara asla zulmedici değildir.”(Fussilet, 41/46)“Bu, Allah’a pek kolaydır.” Yani Allah onlara aldırış etmez, onları önemsemez. Çünkü onlar hayra elverişli kimseler değildir. Onlara ancak kendileri için seçtikleri hal yakışır.

Nisa' 4:169

167- Kafir olup Allah yolundan alıkoyanlar şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapmışlardır. 168- Kâfir olup zulmedenleri Allah ne mağfiret edecektir ne de onlara doğru bir yol gösterecektir. 169- Ancak cehennemin yolunu (gösterecektir) ki onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Bu, Allah’a pek kolaydır. 167. Yüce Allah hem peygamberlerin -Allah’ın salat ve selamı üzerlerine olsun- risaletlerini hem de onların sonuncusu olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletini haber verdikten ve bu hususa hem kendisinin hem de meleklerinin şahitlik ettiğini bildirdikten sonra artık haber verilen ve hakkında şahitlik edilen bu hususun sabit olduğu ortaya çıkmış oldu. O nedenle de peygamberlerin hepsinin tasdik edilmesi, onlara iman edilip tabi olunması da kaçınılmaz olmuştur. İşte bundan sonra Yüce Allah, onları inkar edenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Kafir olup Allah yolundan alıkoyanlar” yani hem bizzat kâfir olanlar hem de başka insanları da Allah’ın yolundan alıkoyanlar… İşte böyleleri, küfrün önderleri ve sapıklığın davetçileridir. O bakımdan bunlar “şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapmışlardır.” Hem bizzat saparak hem de başkasını saptırarak iki türlü günahı kazanan, her iki zarara muhatap olan ve böylelikle hem kendisini hem de başkalarını hidâyete ulaştırma imkânını kaybeden kimsenin sapıklığından daha büyük bir sapıklık olabilir mi? 168-169. Bundan dolayı Yüce Allah:“Kâfir olup zulmedenleri...” buyurmaktadır. Bu zulüm ise onların küfürlerinden başka ve ona ilave bir şeydir. Aksi takdirde küfür zaten -mutlak olarak zulmün söz konusu edilmesi halinde- zulmün kapsamına girer. Burada zulümden kasıt, küfür amelleri ve onun içerisine alabildiğine dalmaktır. Bu gibi kimseler ilâhi mağfiretten de dosdoğru yola iletilmekten de uzaktırlar. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“…Allah ne mağfiret edecektir ne de onlara doğru bir yol gösterecektir. Ancak cehennemin yolunu (gösterecektir)” Böylelerinin mağfirete nail olup hidâyete ermelerinin mümkün olmayışı, azgınlıklarını sürdürmeleri, küfürlerini artırmaları bundan dolayı da kalplerinin mühürlenmesi, işledikleri günahlar sebebiyle de önlerinde hidâyet yollarının kapanmasıdır. Yoksa “Rabbin kullara asla zulmedici değildir.”(Fussilet, 41/46)“Bu, Allah’a pek kolaydır.” Yani Allah onlara aldırış etmez, onları önemsemez. Çünkü onlar hayra elverişli kimseler değildir. Onlara ancak kendileri için seçtikleri hal yakışır.

Nisa' 4:170

170- Ey insanlar! Hiç şüphesiz Peygamber size Rabbinizden hak ile gelmiştir. O halde kendi iyiliğiniz için iman edin. Eğer kâfir olursanız (bilin ki) göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Allah Alîmdir, Hakîmdir. 170. Yüce Allah bütün insanlara kulu ve Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmelerini emretmektedir. Ona iman etmeyi gerektiren sebebi, ona imanın faydasını ve ona iman etmeme halindeki zararı da söz konusu etmektedir. Ona iman etmeyi gerektiren sebep, onun insanlara hak ile gelmiş olmasıdır. Yani bizatihi onun gelişi de haktır, getirdiği şeriat da haktır. Aklı başında bir kimse insanların, cehalet içerisinde, şaşkın bir halde, risaletten uzak, küfre saplanmış ve tereddütlerle kuşatılımış halde kalmalarının, Allah’ın hikmet ve rahmetine uygun düşmeyeceğini bilir. İşte Yüce Allah’ın insanlara peygamberini göndermesi, O’nun yüce hikmet ve muazzam rahmetinin bir tecellisidir. Çünkü bu peygamber onlara neyin hidâyet, neyin sapıklık, neyin doğruluk, neyin de eğrilik olduğunu bildirmek için gelmiştir. Onun risaletine sadece bir göz atmak, peygamberliğinin doğruluğunu anlamak için yeterlidir. Aynı şekilde onun getirmiş olduğu yüce şeriata ve dosdoğru yola bir göz atmak da bunu anlamak için yeterlidir. Çünkü onun getirdiği dinde, geçmiş ve geleceğe dönük gaybi bilgiler haber verildiği gibi Allah ve âhiret günü hakkında da ancak vahiy ve risalet ile bilinebilecek şeyler bildirilmektedir. Onun getirdiği dinde hayır, salah, doğruluk, adalet, ihsan, sıdk, iyilik, hakları gözetmek, güzel ahlakın her türlüsünün emredilmiş olması; buna karşılık her türlü kötülük, fesad, azgınlık, zulüm, kötü ahlâk, yalan ve hak sahiplerinin hakkına riâyet etmemek gibi hususların yasaklanmış olması, kesinlikle bu dinin Allah’tan geldiğini ortaya koymaktadır. Kulun bunlara dair basireti arttıkça iman ve yakîni de artar. İşte O’na iman etmeyi gerektiren sebep budur. Peygamber’e imanın faydasına gelince Yüce Allah, bize O’na imanın “kendi iyiliğimize” olacağını haber vermektedir. İyilik ise kötülüğün zıddıdır. İman etmek hem bedenleri, hem kalpleri, hem ruhları, hem dünyaları, hem de âhiretleri yönünden mü’minlerin iyiliğinedir. Çünkü imanın sonucunda pek çok maslahat ve fayda elde edilir. Dünyevi ve uhrevi her türlü mükâfat imanın mahsulüdür. İlâhi yardıma mazhar olmak, hidâyet, ilim, salih amel, sevinç, cennet, cennetin ihtiva ettiği her türlü nimet gibi bütün bu hususlar imanın bir sonucudur. Öte yandna dünyevi ve uhrevi bedbahtlık da imansızlıktan yahut iman eksikliğinden dolayıdır. Peygamber’e iman etmemenin zararına gelince bu da imanın sağladığı faydaların zıddını bilmekle anlaşılır. Kul iman etmemekle ancak kendisine zarar verir. Şanı Yüce Allah’ın ona hiçbir ihtiyacı yoktur. İsyankârların isyanının O’na bir zararı olmaz. İşte bundan dolayı da Yüce Allah:“Eğer kâfir olursanız (bilin ki) göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır” buyurmaktadır. Yani hepsi O’nun yarattığı varlıklardır, hepsi O’nun mülküdür ve hespi de O’nun idare ve tasarrufu altındadır. “Allah, Âlîmdir”; her şeyi çok iyi bilir, “Hakîmdir.” yaratmasında ve emrinde de hikmet sahibidir. O bakımdan O, kimin hidâyeti kimin de sapıklığı hak ettiğini çok iyi bilir. Ayrıca hidâyet ve sapıklığı yerli yerince koymak hususunda da hikmeti sonsuzdur.

Nisa' 4:171

171- Ey Kitab ehli, dininizde aşırı gitmeyin ve Allah’a karşı hak olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesih yalnızca Allah’ın peygamberi, Meryem’e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur. Artık Allah’a ve peygamberlerine iman edin de:“(İlah) üçtür” demeyin. Kendi iyiliğiniz için (bundan) vazgeçin. Allah ancak tek bir ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter. 171. “Ey Kitab ehli, dininizde aşırı gitmeyin” Yüce Allah, Kitap ehline dinde aşırı gitmeyi yasaklamaktadır. Dinde aşırı gitmek ise meşru olan sınırı ve ölçüyü aşarak meşru olmayana düşmektir. Mesela Hıristiyanların İsa aleyhisselam hususunda aşırıya giderek onu nübüvvet ve risalet makamından çıkarıp Allah’tan başkasına asla yaraşmayan rububiyet makamına çıkarmaları buna bir örnektir. İşte nasıl ki eksik ve kusurlu davranmak yasaksa, aşırıya gitmek de öylece yasaktır. Bundan dolayı da burada:“Allah’a karşı hak olandan başkasını söylemeyin” buyrulmaktadır. Bu buyruk üç hususu ihtiva etmektedir. Bunlardan ikisi yasak kılınmış şeylerdir ki bunlar; Allah hakkında yalan söylemek ve O’nun isimleri, sıfatları, fiilleri, şeriatı ve peygamberleri hakkında bilgisizce söz söylemektir. Üçüncüsü ise emrolunmuş bir husus olup bu da bütün bu hususlarda yalnızca hakkı söylemektir. Bu, küllî ve genel bir kaide olduğundan ve konu da İsa aleyhisselam ile alâkalı olduğundan, burada özellikle yahudiliğin ve hıristiyanlığın İsa hakkında izlediği yolun aksi olan “hak sözün söylenmesi” vurgulanmış ve şöyle buyrulmuştur: “Meryem oğlu İsa Mesih yalnızca Allah’ın peygamberi” yani Mesih aleyhisselam’ın ulaşabileceği en nihai kemal mertebesi, bütün yaratılmışlar için olabilecek en yüce hal, derecelerin en yükseği ve ilâhi taltiflerin en üstünü olan risalet derecesidir. “Meryem’e ulaştırdığı kelimesi” yani Yüce Allah’ın söylediği ve bunun sonucunda İsa aleyhisselam’ın var olduğu bir kelimedir. Yoksa o, bizatihi o kelimenin kendisi değildir. Aksine o, bu kelime ile var olmuştur. Buradaki izafet terkibi (“O’nun kelimesi” şeklindeki isim tamlaması) şereflendirme ve mükerrem kılma anlamındadır. Aynı şekilde Yüce Allah’ın:“ve kendinden bir ruhtur” buyruğu da böyledir. Yani Yüce Allah’ın yaratıp üstün niteliklerle ve kâmil ahlâk ile kemale erdirdiği ruhlardan bir ruhtur. Allah, bu anlamda bir diğer ruhu olan Cibril aleyhisselam’ı göndermiş, o da Meryem’in -ona selam olsun- fercine üflemiştir ve böylece Meryem de Allah’ın izni ile İsa aleyhisselam’a gebe kalmıştır. Yüce Allah İsa aleyhisselam hakkındaki hakikati beyan ettikten sonra Kitab ehline ona ve diğer peygamberlere iman etmelerini emredip Allah’ı üçün üçüncüsü kabul etmelerini de yasaklamaktadır bu üçten bir İsa, ikincisi de Meryem’dir. İşte hıristiyanların -Allah onları bu çirkin iddialarından dolayı cezalandırsın- söyledikleri budur. Yüce Allah onlara bu işten vazgeçmelerini emretmekte ve böylesinin kendileri için daha hayırlı olacağını bildirmektedir. Çünkü kurtuluşa ermenin yegane yolu budur ve onun dışındaki bütün yolların helâk yolu oldukları açıkça ortadadır. Daha sonra Yüce Allah kendi zatını, ortağı ve evladı bulunmaktan tenzih ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah ancak tek bir ilâhtır” yani uluhiyette tek ve kendisinden başka ibadete layık olan kimsenin bulunmadığı yegane zat O’dur. “O, ocuğu olmaktan münezzehtir” yücedir ve mukaddestir. Çünkü “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur.” Her şey O’nun mülküdür ve O’na muhtaçtır. Dolayısı ile onlardan herhangi bir varlığın O’nun ortağı veya evladı olması imkânsız bir şeydir. Yüce Allah ulvi alemin de süfli alemin de mutlak mâlik ve idarecisi olduğunu haber verdikten sonra onların dünyevi ve uhrevi maslahatlarını kendisinin idare ettiğini, bunları koruyup muhafaza edenin ve herkese amellerinin karşılığını verecek olanında yine kendisi olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Vekil olarak Allah yeter.”

Nisa' 4:172

172- Mesih de mukarreb melekler de Allah’a kul olmaktan asla yüksünmezler. Kim O’na kulluktan yüksünür ve kibirlenirse (bilsin ki) Allah onların hepsini huzuruna toplayacaktır. 173- İman edip de sâlih ameller işleyenlere gelince O; onlara mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek, hem de lütfundan onlara fazlasını verecektir. (Kendisine ibadetten) yüksünenlere ve büyüklük taslayanlara gelince onları pek acıklı bir azapla cezalandıracak ve onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamayacaklardır. 172. “Mesih de mukarreb melekler de Allah’a kul olmaktan asla yüksünmezler.” Yüce Allah hıristiyanların İsa aleyhisselam hakkında aşırılıklarını söz konusu edip onun Allah’ın kulu ve elçi olduğunu zikrettikten sonra burada da Mesih’in, Rabbine ibadet etmekten yüksünüp yüz çevirmeyeceğini, aynı şekilde “mukarreb melekler”in de böyle olduklarını söz konusu etmektedir. Allah onları ibadetten yüz çevirmekten tenzih ettiğine göre Allah’a karşı büyüklenmekten münezzeh olmaları öncelikle söz konusudur. Zira bir şeyin nefyedilmesi, onun zıddının isbat edilmesi demektir. O halde İsa da mukarreb melekler de Rablerine ibadeti şeref bilmişler, O’na ibadeti sevmişler ve hallerine uygun olarak da bu yolda gayret etmişlerdir. Bu sebeple de onlar, büyük bir şerefe ve büyük bir felâha nail olmuşlardır. Onlar Yüce Allah’ın rububiyeti ve uluhiyeti önünde kul olmaktan asla yüksünmezler. Aksine kulluğa her şeyden daha çok muhtaç olduklarını bilir ve bunu ikrar ederler. İsa aleyhisselam’ın yahut ondan başka herhangi bir kimsenin, Allah’ın onu yerleştirmiş olduğu makamından daha yukarıya çıkartılmasının yahut da o kimsenin kendisini Allah’a ibadetten daha yüksek bir konumda görmesinin bir kemal olduğu asla zannedilmesin. Aksine böyle bir tutum bizatihi eksiklik ve kusurdur. Yerilmeyi ve cezalandırılmayı gerekli kılan bir suçtur. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim O’na kulluktan yüksünür ve kibirlenirse (bilsin ki) Allah onların hepsini huzuruna toplayacaktır.” Yani hem O’na kulluk etmekten geri duranları ve büyüklük taslayanları hem de mü’min kullarını olmak üzere herkresi bir araya toplayacaktır. Aralarında adil bir şekilde hükmedecek ve haklı ile haksızı tespit edecek şekilde amellerinin karşılığını verecektir. Daha sonra Yüce Allah onlar hakkındaki bu hükmünü genişçe açıklayarak şöyle buyurmaktadır: 173. “İman edip de salih ameller işleyenlere gelince” yani emrolundukları şekilde iman etmekle beraber, gerek Allah’ın hakları gerekse de kullarının hakları içerisinde farz ve müstehap olan türden sâlih amelleri işleyenler “O, onlara mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek”, yani Yüce Allah amellere karşılık olarak tespit etmiş olduğu ecir ve mükâfatı herkese -iman ve ameline uygun olarak- verecektir “hem de lütfundan onlara fazlasını verecektir.” Amelleri ile elde edemeyecekleri ve filleri ile ulaşmaları söz konusu olmayan, kalplerinden de hatırlarından da geçirmedikleri mükâfatları da onlara fazladan ihsan edecektir. Bunun kapsamına ise cennetteki her türlü yiyecek, içecek, zevceler, güzel manzaralar, sevindirici hususlar, kalbi ve ruhi nimetlerle bedeni nimetler girdiği gibi Yüce Allah’ın iman ve salih amele bağlı olarak ihsan edeceğini belirttiği dini ve dünyevi bütün hayırlar da dahildir. “(Kendisine ibadetten) yüksünenlere ve büyüklük taslayanlara gelince onları” Yüce Allah’a ibadet etmeyerek bunu büyüklüklerine sığdıramayanları “pek acıklı bir azapla cezalandıracak” bu ceza, Allah’ın gazabı ve kalplere kadar işleyen alevli ateşidir. “ve onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamayacaklardır.” Yani yaratılmışlar arasında kendilerini dost bilecek hiçbir kimse bulamayacaklar ki arzuladıklarını elde edebilsinler. Yine Allah’tan başka kendilerine yardım edecek ve korktuklarını kendilerinden uzaklaştırıp defedebilecek hiçbir kimse de bulamayacaklardır. Tam aksine merhametlilerin en merhametlisi dahi onları terk edecek ve onları azapları içerisinde ebedi olarak bırakacaktır. Yüce Allah’ın verdiği bir hükmü reddedebilecek hiçbir kimse olmadığı gibi O’nun kazasını değiştirebilecek hiçbir güç de yoktur.

Nisa' 4:173

172- Mesih de mukarreb melekler de Allah’a kul olmaktan asla yüksünmezler. Kim O’na kulluktan yüksünür ve kibirlenirse (bilsin ki) Allah onların hepsini huzuruna toplayacaktır. 173- İman edip de sâlih ameller işleyenlere gelince O; onlara mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek, hem de lütfundan onlara fazlasını verecektir. (Kendisine ibadetten) yüksünenlere ve büyüklük taslayanlara gelince onları pek acıklı bir azapla cezalandıracak ve onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamayacaklardır. 172. “Mesih de mukarreb melekler de Allah’a kul olmaktan asla yüksünmezler.” Yüce Allah hıristiyanların İsa aleyhisselam hakkında aşırılıklarını söz konusu edip onun Allah’ın kulu ve elçi olduğunu zikrettikten sonra burada da Mesih’in, Rabbine ibadet etmekten yüksünüp yüz çevirmeyeceğini, aynı şekilde “mukarreb melekler”in de böyle olduklarını söz konusu etmektedir. Allah onları ibadetten yüz çevirmekten tenzih ettiğine göre Allah’a karşı büyüklenmekten münezzeh olmaları öncelikle söz konusudur. Zira bir şeyin nefyedilmesi, onun zıddının isbat edilmesi demektir. O halde İsa da mukarreb melekler de Rablerine ibadeti şeref bilmişler, O’na ibadeti sevmişler ve hallerine uygun olarak da bu yolda gayret etmişlerdir. Bu sebeple de onlar, büyük bir şerefe ve büyük bir felâha nail olmuşlardır. Onlar Yüce Allah’ın rububiyeti ve uluhiyeti önünde kul olmaktan asla yüksünmezler. Aksine kulluğa her şeyden daha çok muhtaç olduklarını bilir ve bunu ikrar ederler. İsa aleyhisselam’ın yahut ondan başka herhangi bir kimsenin, Allah’ın onu yerleştirmiş olduğu makamından daha yukarıya çıkartılmasının yahut da o kimsenin kendisini Allah’a ibadetten daha yüksek bir konumda görmesinin bir kemal olduğu asla zannedilmesin. Aksine böyle bir tutum bizatihi eksiklik ve kusurdur. Yerilmeyi ve cezalandırılmayı gerekli kılan bir suçtur. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim O’na kulluktan yüksünür ve kibirlenirse (bilsin ki) Allah onların hepsini huzuruna toplayacaktır.” Yani hem O’na kulluk etmekten geri duranları ve büyüklük taslayanları hem de mü’min kullarını olmak üzere herkresi bir araya toplayacaktır. Aralarında adil bir şekilde hükmedecek ve haklı ile haksızı tespit edecek şekilde amellerinin karşılığını verecektir. Daha sonra Yüce Allah onlar hakkındaki bu hükmünü genişçe açıklayarak şöyle buyurmaktadır: 173. “İman edip de salih ameller işleyenlere gelince” yani emrolundukları şekilde iman etmekle beraber, gerek Allah’ın hakları gerekse de kullarının hakları içerisinde farz ve müstehap olan türden sâlih amelleri işleyenler “O, onlara mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek”, yani Yüce Allah amellere karşılık olarak tespit etmiş olduğu ecir ve mükâfatı herkese -iman ve ameline uygun olarak- verecektir “hem de lütfundan onlara fazlasını verecektir.” Amelleri ile elde edemeyecekleri ve filleri ile ulaşmaları söz konusu olmayan, kalplerinden de hatırlarından da geçirmedikleri mükâfatları da onlara fazladan ihsan edecektir. Bunun kapsamına ise cennetteki her türlü yiyecek, içecek, zevceler, güzel manzaralar, sevindirici hususlar, kalbi ve ruhi nimetlerle bedeni nimetler girdiği gibi Yüce Allah’ın iman ve salih amele bağlı olarak ihsan edeceğini belirttiği dini ve dünyevi bütün hayırlar da dahildir. “(Kendisine ibadetten) yüksünenlere ve büyüklük taslayanlara gelince onları” Yüce Allah’a ibadet etmeyerek bunu büyüklüklerine sığdıramayanları “pek acıklı bir azapla cezalandıracak” bu ceza, Allah’ın gazabı ve kalplere kadar işleyen alevli ateşidir. “ve onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamayacaklardır.” Yani yaratılmışlar arasında kendilerini dost bilecek hiçbir kimse bulamayacaklar ki arzuladıklarını elde edebilsinler. Yine Allah’tan başka kendilerine yardım edecek ve korktuklarını kendilerinden uzaklaştırıp defedebilecek hiçbir kimse de bulamayacaklardır. Tam aksine merhametlilerin en merhametlisi dahi onları terk edecek ve onları azapları içerisinde ebedi olarak bırakacaktır. Yüce Allah’ın verdiği bir hükmü reddedebilecek hiçbir kimse olmadığı gibi O’nun kazasını değiştirebilecek hiçbir güç de yoktur.

Nisa' 4:174

174- Ey insanlar! Rabbinizden size bir burhan geldi. Size apaçık bir nur da indirdik. 175- Allah’a iman edip de O’na sarılanlara gelince O; onları kendinden bir rahmetin ve lütfun içine yerleştirecek ve kendisine varan dosdoğru bir yola iletecektir. 174. Yüce Allah, insanlara ulaştırmış olduğu kesin deliller ve apaçık nurlar dolayısı ile lütfunu hatırlatmakta, onlara karşı delili ortaya koyup izlemeleri gereken yolu da açıkça göstererek şöyle buyurmaktadır:“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir burhan” yani hakkı gösteren ve onu açıklayıp netleştiren, hakkın zıddını da ortaya koyan kat’i deliller “geldi.” Bu, hem aklî delilleri hem de naklî delilleri kapsamakta, yine hem afakî (insanların dış dünyalarındaki) belgeleri hem de enfusi (iç dünyalarındaki) delilleri ihtiva etmektedir: “Onun, gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine apaçık belli oluncaya kadar âyetlerimizi onlara hem afakta hem kendi nefislerinde göstereceğiz.”(Fussilet, 41/53) Yüce Allah’ın: “Rabbinizden” buyruğunda, bu delilin ne kadar şerefli ve ne kadar büyük olduğuna delil teşkil edecek bir incelik vardır. Çünkü bu burhan, sizi hem dini hem dünyevi terbiyesi ile besleyip büyüten Rabbinizden gelmiştir. İşte kendisi sebebi ile övülmeye ve şükredilmeye layık olan size yönelik bu terbiyesinin bir parçası da kendileri vasıtası ile sizleri dosdoğru yola iletmek ve nimetlerle dolu cennetlere ulaştırmak için bu apaçık delilleri size ulaştırmış olmasıdır. “Size apaçık bir nur da indirdik.” Bu da Kur’ân-ı Kerim’dir. Ki o öncekilerin de sonrakilerin ilimlerini, faydalı ve doğru haberleri, adaleti, ihsanı ve hayır olan her bir emri, buna karşılık her türlü zulüm ve kötülüğü de yasaklamayı ihtiva etmektedir. Eğer insanlar onun nurları ile aydınlanmayacak olurlarsa karanlık içerisinde kalırlar. Eğer onun hayrından yararlanmayacak olurlarsa büyük bir bedbahtlık içerisine düşerler. Ancak insanlar, Kur’ân-ı Kerîm’e iman ve onunla yararlanmaları açısından iki kısma ayrılmışlardır: 175. “Allah’a iman edip de” yani O’nun varlığını kabul ederek, bütün kemal sıfatlara sahip olduğuna, her türlü eksiklik ve kusurdan da münezzeh olduğuna inanan ve “O’na sarılanlara” yani Allah’a sığınan, O’na güvenen, kendi güç ve imkânlarının bu hususta işe yaramadığını kabul ederek Rablerinin yardımını isteyenlere “gelince O, onları kendinden bir rahmetin ve lütfun içine yerleştirecek” yani Yüce Allah onları özel bir rahmetle saracak, onları hayırlara muvaffak kılacak, onları bol bol mükâfatlandıracak, her türlü belayı da onlardan uzaklaştıracak “ve kendisine varan dosdoğru yola iletecektir” Onları ilme, amele, hakkı bilip gereğince amel etmeye muvaffak kılacaktır. Diğer taraftan kim de Allah’a iman etmez, O’na sarılmaz, O’nun kitabına sıkı sıkıya tutunmaz ise Allah, onlara rahmette bulunmayacak ve onları lütfundan mahrum bırakacaktır. Onları kendi hallerine bırakacaktır. Bu nedenle de onlar hidâyet bulamayacaklar, aksine imanı terk etmelerinin bir cezası olarak apaçık bir sapıklığa düşecekler, bunun sonucunda da büyük bir zarar ve mahrumiyetle karşı karşıya kalacaklardır. Yüce Allah’tan af, afiyet ve esenlik temenni ederiz.

Nisa' 4:175

174- Ey insanlar! Rabbinizden size bir burhan geldi. Size apaçık bir nur da indirdik. 175- Allah’a iman edip de O’na sarılanlara gelince O; onları kendinden bir rahmetin ve lütfun içine yerleştirecek ve kendisine varan dosdoğru bir yola iletecektir. 174. Yüce Allah, insanlara ulaştırmış olduğu kesin deliller ve apaçık nurlar dolayısı ile lütfunu hatırlatmakta, onlara karşı delili ortaya koyup izlemeleri gereken yolu da açıkça göstererek şöyle buyurmaktadır:“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir burhan” yani hakkı gösteren ve onu açıklayıp netleştiren, hakkın zıddını da ortaya koyan kat’i deliller “geldi.” Bu, hem aklî delilleri hem de naklî delilleri kapsamakta, yine hem afakî (insanların dış dünyalarındaki) belgeleri hem de enfusi (iç dünyalarındaki) delilleri ihtiva etmektedir: “Onun, gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine apaçık belli oluncaya kadar âyetlerimizi onlara hem afakta hem kendi nefislerinde göstereceğiz.”(Fussilet, 41/53) Yüce Allah’ın: “Rabbinizden” buyruğunda, bu delilin ne kadar şerefli ve ne kadar büyük olduğuna delil teşkil edecek bir incelik vardır. Çünkü bu burhan, sizi hem dini hem dünyevi terbiyesi ile besleyip büyüten Rabbinizden gelmiştir. İşte kendisi sebebi ile övülmeye ve şükredilmeye layık olan size yönelik bu terbiyesinin bir parçası da kendileri vasıtası ile sizleri dosdoğru yola iletmek ve nimetlerle dolu cennetlere ulaştırmak için bu apaçık delilleri size ulaştırmış olmasıdır. “Size apaçık bir nur da indirdik.” Bu da Kur’ân-ı Kerim’dir. Ki o öncekilerin de sonrakilerin ilimlerini, faydalı ve doğru haberleri, adaleti, ihsanı ve hayır olan her bir emri, buna karşılık her türlü zulüm ve kötülüğü de yasaklamayı ihtiva etmektedir. Eğer insanlar onun nurları ile aydınlanmayacak olurlarsa karanlık içerisinde kalırlar. Eğer onun hayrından yararlanmayacak olurlarsa büyük bir bedbahtlık içerisine düşerler. Ancak insanlar, Kur’ân-ı Kerîm’e iman ve onunla yararlanmaları açısından iki kısma ayrılmışlardır: 175. “Allah’a iman edip de” yani O’nun varlığını kabul ederek, bütün kemal sıfatlara sahip olduğuna, her türlü eksiklik ve kusurdan da münezzeh olduğuna inanan ve “O’na sarılanlara” yani Allah’a sığınan, O’na güvenen, kendi güç ve imkânlarının bu hususta işe yaramadığını kabul ederek Rablerinin yardımını isteyenlere “gelince O, onları kendinden bir rahmetin ve lütfun içine yerleştirecek” yani Yüce Allah onları özel bir rahmetle saracak, onları hayırlara muvaffak kılacak, onları bol bol mükâfatlandıracak, her türlü belayı da onlardan uzaklaştıracak “ve kendisine varan dosdoğru yola iletecektir” Onları ilme, amele, hakkı bilip gereğince amel etmeye muvaffak kılacaktır. Diğer taraftan kim de Allah’a iman etmez, O’na sarılmaz, O’nun kitabına sıkı sıkıya tutunmaz ise Allah, onlara rahmette bulunmayacak ve onları lütfundan mahrum bırakacaktır. Onları kendi hallerine bırakacaktır. Bu nedenle de onlar hidâyet bulamayacaklar, aksine imanı terk etmelerinin bir cezası olarak apaçık bir sapıklığa düşecekler, bunun sonucunda da büyük bir zarar ve mahrumiyetle karşı karşıya kalacaklardır. Yüce Allah’tan af, afiyet ve esenlik temenni ederiz.

Nisa' 4:176

176- Senden fetvâ isterler. De ki: Allah size kelâle hakkında şöyle fetva verir: Eğer çocuğu bulunmayıp da kızkardeşi bulunan bir erkek ölürse bıraktığının yarısı kızkardeşe aittir. Eğer o (kızkardeşin) çocuğu yoksa o erkek de kızkardeşine mirasçı olur. Eğer kızkardeşler iki tane iseler erkek kardeşin bıraktığının üçte ikisini alırlar. Şâyet erkek ve kız (karışık) kardeşler iseler o zaman erkek için kadının iki payı kadar vardır. Allah yanılmayasınız diye size açıklıyor. Allah her şeyi çok iyi bilendir. 176. Şanı Yüce Allah insanların, Rasûlüne sallallahu aleyhi ve sellem’den kelale hakkında fetva istediklerini haber vermektedir. Bu sorunun kelale hakkında olduğunun delili ise:“De ki: Allah size kelâle hakkında şöyle fetva verir” buyruğudur. Kelâle ise bir kimsenin kendi öz oğlu, oğlunun oğlu, babası ve dedesi hayatta olmaksızın vefat etmesi haline denir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer çocuğu bulunmayıp da” yani erkek olsun, kız olsun, kendi öz çocuğu olsun, oğlundan çocuğu (torunu) olsun çocuğu bulunmayacak olursa ve aynı şekilde babası ve dedesi de yoksa, demektir. Babasının olmadığına delil, bu buyrukta kardeşlerin mirasçı olacakların söz konusu edilmesidir ki kardeşlerin baba ile birlikte miras alamayacakları icma ile kabul edilmiştir. İşte bir kimse çocuğu da babası da bulunmaksızın ölür de anne baba bir yahut sadece baba bir -anne bir olmaz çünkü onun hükmü daha önceden geçmişti- “kızkadeşi bulunan bir erkek ölürse bıraktığının yarısı” yani erkek kardeşinin geriye bıraktığı nakit, gayrimenkul, ev eşyası ve buna benzer şeylerin yarısı “kızkardeşe aittir.” Bu da önceden geçtiği üzere borcunun ödenmesinden ve vasiyetinin yerine getirilmesinden sonra söz konusudur. “Eğer o (kızkardeşin) çocuğu yoksa” ve onun mirastan alacağı bir miktar da bulunmuyorsa “o erkek de kızkardeşine” yani anne baba bir yahut baba bir erkek kardeş, kız kardeşine “mirasçı olur.” Çünkü erkek kardeş asabedir, eğer farz hisse sahibi veya ona ortak olacak yahut da farzlardan arta kalanı alacak başka bir asabe yok ise kızkardeşinin geriye bıraktığı malının tamamını alır. “Eğer kızkardeşler iki tane” ve daha yukarı “iseler erkek kardeşin bıraktığının üçte ikisini alırlar. Şâyet erkek ve kız (karışık) kardeşler iseler” yani baba bir erkek kardeşler, kızkardeşlerle bir arada bulunacak olurlarsa “o zaman erkek için kadının iki payı kadar vardır.” Bu durumda kadınların farz hissesi düşer ve onların erkek kardeşleri onların hisselerinden arta kalanı alır. “Allah yanılmayasınız diye size açıklıyor.” Yüce Allah gerek duyacağınız hükümleri size kendi lütuf ve ihsanı olmak üzere açıklamaktadır. Böylelikle O’nun beyanı ile hidâyet bulasınız, hükümleri gereğince amel edesiniz, cahilliğiniz ve bilgisizliğiniz sebebi ile de dosdoğru yoldan sapıp uzaklaşmayasınız. “Allah her şeyi çok iyi bilendir.” Yani O, gizliyi de açığı da bilir, geçmiştekileri de gelecektekileri de bilir. Sizin O’nun açıklamasına ve O’nun size öğretmesine ihtiyacınız olduğunu da bilir. O bakımdan bütün zaman ve mekanlarda sürekli olarak size fayda sağlayacak olan ilminden size gerekli olanları öğretir. Nisâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamd ve şükürler olsun. ***