Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — Âl-i İmran 3:122 – Nisa' 4:65

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. Âl-i İmran 3:122
  2. Âl-i İmran 3:123
  3. Âl-i İmran 3:124
  4. Âl-i İmran 3:125
  5. Âl-i İmran 3:126
  6. Âl-i İmran 3:127
  7. Âl-i İmran 3:128
  8. Âl-i İmran 3:129
  9. Âl-i İmran 3:130
  10. Âl-i İmran 3:131
  11. Âl-i İmran 3:132
  12. Âl-i İmran 3:133
  13. Âl-i İmran 3:134
  14. Âl-i İmran 3:135
  15. Âl-i İmran 3:136
  16. Âl-i İmran 3:137
  17. Âl-i İmran 3:138
  18. Âl-i İmran 3:139
  19. Âl-i İmran 3:140
  20. Âl-i İmran 3:141
  21. Âl-i İmran 3:142
  22. Âl-i İmran 3:143
  23. Âl-i İmran 3:144
  24. Âl-i İmran 3:145
  25. Âl-i İmran 3:146
  26. Âl-i İmran 3:147
  27. Âl-i İmran 3:148
  28. Âl-i İmran 3:149
  29. Âl-i İmran 3:150
  30. Âl-i İmran 3:151
  31. Âl-i İmran 3:152
  32. Âl-i İmran 3:153
  33. Âl-i İmran 3:154
  34. Âl-i İmran 3:155
  35. Âl-i İmran 3:156
  36. Âl-i İmran 3:157
  37. Âl-i İmran 3:158
  38. Âl-i İmran 3:159
  39. Âl-i İmran 3:160
  40. Âl-i İmran 3:161
  41. Âl-i İmran 3:162
  42. Âl-i İmran 3:163
  43. Âl-i İmran 3:164
  44. Âl-i İmran 3:165
  45. Âl-i İmran 3:166
  46. Âl-i İmran 3:167
  47. Âl-i İmran 3:168
  48. Âl-i İmran 3:169
  49. Âl-i İmran 3:170
  50. Âl-i İmran 3:171
  51. Âl-i İmran 3:172
  52. Âl-i İmran 3:173
  53. Âl-i İmran 3:174
  54. Âl-i İmran 3:175
  55. Âl-i İmran 3:176
  56. Âl-i İmran 3:177
  57. Âl-i İmran 3:178
  58. Âl-i İmran 3:179
  59. Âl-i İmran 3:180
  60. Âl-i İmran 3:181
  61. Âl-i İmran 3:182
  62. Âl-i İmran 3:183
  63. Âl-i İmran 3:184
  64. Âl-i İmran 3:185
  65. Âl-i İmran 3:186
  66. Âl-i İmran 3:187
  67. Âl-i İmran 3:188
  68. Âl-i İmran 3:189
  69. Âl-i İmran 3:190
  70. Âl-i İmran 3:191
  71. Âl-i İmran 3:192
  72. Âl-i İmran 3:193
  73. Âl-i İmran 3:194
  74. Âl-i İmran 3:195
  75. Âl-i İmran 3:196
  76. Âl-i İmran 3:197
  77. Âl-i İmran 3:198
  78. Âl-i İmran 3:199
  79. Âl-i İmran 3:200
  80. Nisa' 4:1
  81. Nisa' 4:2
  82. Nisa' 4:3
  83. Nisa' 4:4
  84. Nisa' 4:5
  85. Nisa' 4:6
  86. Nisa' 4:7
  87. Nisa' 4:8
  88. Nisa' 4:9
  89. Nisa' 4:10
  90. Nisa' 4:11
  91. Nisa' 4:12
  92. Nisa' 4:13
  93. Nisa' 4:14
  94. Nisa' 4:15
  95. Nisa' 4:16
  96. Nisa' 4:17
  97. Nisa' 4:18
  98. Nisa' 4:19
  99. Nisa' 4:20
  100. Nisa' 4:21
  101. Nisa' 4:22
  102. Nisa' 4:23
  103. Nisa' 4:24
  104. Nisa' 4:25
  105. Nisa' 4:26
  106. Nisa' 4:27
  107. Nisa' 4:28
  108. Nisa' 4:29
  109. Nisa' 4:30
  110. Nisa' 4:31
  111. Nisa' 4:32
  112. Nisa' 4:33
  113. Nisa' 4:34
  114. Nisa' 4:35
  115. Nisa' 4:36
  116. Nisa' 4:37
  117. Nisa' 4:38
  118. Nisa' 4:39
  119. Nisa' 4:40
  120. Nisa' 4:41
  121. Nisa' 4:42
  122. Nisa' 4:43
  123. Nisa' 4:44
  124. Nisa' 4:45
  125. Nisa' 4:46
  126. Nisa' 4:47
  127. Nisa' 4:48
  128. Nisa' 4:49
  129. Nisa' 4:50
  130. Nisa' 4:51
  131. Nisa' 4:52
  132. Nisa' 4:53
  133. Nisa' 4:54
  134. Nisa' 4:55
  135. Nisa' 4:56
  136. Nisa' 4:57
  137. Nisa' 4:58
  138. Nisa' 4:59
  139. Nisa' 4:60
  140. Nisa' 4:61
  141. Nisa' 4:62
  142. Nisa' 4:63
  143. Nisa' 4:64
  144. Nisa' 4:65

Âl-i İmran 3:122

121- Hani sen erkenden mü’minleri savaş yerlerine yerleştirmek üzere ailenden ayrılmıştın. Allah hakkıyla işitendir, her şeyi bilendir. 122- O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların yardımcılarıydı. Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler. 123- Andolsun ki Allah size Bedir’de siz zayıfken yardım etmişti. O halde Allah’tan sakının ki şükretmiş olasınız. 124- Hani sen mü’minlere:“İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. 125- Evet, siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler dahi Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım eder. 126- Allah bunu ancak size müjde olsun ve kalpleriniz onunla huzur bulsun diye yaptı. Yoksa yardım yalnız Aziz ve Hakim olan Allah katındandır. 127- (Bir de) Allah kâfirlerden bir kısmını helâk etsin veya onları bozguna uğratıp perişan etsin de zarara uğramışlar olarak dönüp gitsinler diye. 121. Burada Uhud günü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in müslümanlarla birlikte çıkışı söz konusu edilmektedir. Müşrikler orduları ile birlikte Uhud’a yakın bir yere ulaştıklarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ashab-ı Kiramı yerlerine yerleştirmiş, onları sıraya koyarak almaları gereken yerleri göstermiş ve onları görülmedik bir düzene sokmuştu. Bu ise Peygamberin idare ve savaş teknikleri konusunda da son derece mükemmel ve üstün bir görüşe sahip olduğunun bir göstergesidir. Tıpkı bütün hususlarda kâmil olduğu gibi. “Allah hakkıyla işitendir, her şeyi bilendir” işlerinizden hiçbir şey O’na gizli kalmaz. 122. “O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu.” Bunlar Selime oğulları ile Harise oğullarıdır. Ancak Yüce Allah, lütuf, riâyet ve tevfiki ile onları korumuştu. “Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.” Çünkü mü’minler Allah’a güvenip dayanacak olurlarsa Allah onlara yeter, onlara yardım eder ve onları din ve dünyalarında zarar verecek şeylere karşı korur. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde Yüce Allah’a tevekkülün farz olduğu ortaya konmakta ve kulun imanına göre tevekkül sahibi olduğu açıklanmaktadır. Tevekkül ise kişinin menfaatlerinin elde edilmesi, zararlarının da defedilmesi hususunda Rabbine dayanıp güvenmesi demektir. Yüce Allah mü’minlerin Uhud’daki durumlarını ve onların başlarından geçen musibeti söz konusu ettikten sonra arada Bedir günü onlara olan yardımını ve onlara ihsan ettiği nimetini hatırlatmaktadır ki, Rablerine şükreden kimseler olsunlar ve böylelikle kendilerine hatırlatılan bu husus, onların yaşadıkları musibetlerini hafifletsin. İşte Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır: 123. “Andolsun ki Allah size Bedir’de siz” sayınızla ve silâh, araç ve gerecinizle “zayıfken yardım etmişti.” O sırada mü’minlerin sayısı 310 küsur kişi idi, binekleri azdı ve silâhları da oldukça basitti. Düşmanları ise mükemmel silâh ve techizata sahip olarak 1000 kişi dolaylarında idiler. “O halde Allah’tan sakının ki” size ihsan etmiş olduğu yardım ve zafer nimetine “şükretmiş olasınız.” 124-126. “Hani sen” müjde vererek “mü’minlere” kalplerine sebat vermek üzere “İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size yardım etmesi size yetmez mi? diyordun. Evet, siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler dahi” yani bu şekilde ani bir hamle yapıp üzerinize gelecek olurlarsa “Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle” yani kahramanların alâmeti olan işaretlerle işaretlenmiş “beş bin melekle size yardım eder.” Bu yardımda bizzat melekler doğrudan doğruya savaşa katılmışlar mıdır -ki bazı müfessirler böyle söylemiştir- yoksa o, Allah’ın mü’min kullarına sebat vermek, buna karşılık müşriklerin kalplerine de korku yerleştirmek için midir -nitekim çoğu müfessirler de böyle demiştir- işte bu konuda ihtilaf vardır. Ancak Yüce Allah’ın devamla gelen şu buyruğu çoğunluğun kabul ettiği görüşe delil teşkil etmektedir:“Allah bunu ancak size müjde olsun ve kalpleriniz onunla huzur bulsun diye yaptı. Yoksa yardım yalnız Aziz ve Hakim olan Allah katındandır.” Bu buyrukta kulun sebeplere itimat etmemesi, aksine Yüce Allah’a itimat etmesi gerektiğini ortaya koyan bir işaret vardır. Sebepler ve sebeplerin gerçekleşmesi ise sadece kalplere bir huzur ve itminan verir, hayır üzerinde sebata yardımcı olur. 127. Yani Yüce Allah’ın mü’min kullarına yardım edip zafer vermesi ya kâfirlerin bir kısmını helâk etmesi içindir yahut herhangi bir hayır elde etmemiş olarak kin ve öfkeleri ile geri dönsünler diyedir. Nitekim onlar, Hendek günü de istediklerini elde edebilecekleri bir şekilde geldikten sonra Yüce Allah onları herhangi bir hayır elde etmeksizin zarara uğramışlar olarak kin ve öfkeleri ile geri döndürmüştür.

Âl-i İmran 3:123

121- Hani sen erkenden mü’minleri savaş yerlerine yerleştirmek üzere ailenden ayrılmıştın. Allah hakkıyla işitendir, her şeyi bilendir. 122- O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların yardımcılarıydı. Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler. 123- Andolsun ki Allah size Bedir’de siz zayıfken yardım etmişti. O halde Allah’tan sakının ki şükretmiş olasınız. 124- Hani sen mü’minlere:“İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. 125- Evet, siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler dahi Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım eder. 126- Allah bunu ancak size müjde olsun ve kalpleriniz onunla huzur bulsun diye yaptı. Yoksa yardım yalnız Aziz ve Hakim olan Allah katındandır. 127- (Bir de) Allah kâfirlerden bir kısmını helâk etsin veya onları bozguna uğratıp perişan etsin de zarara uğramışlar olarak dönüp gitsinler diye. 121. Burada Uhud günü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in müslümanlarla birlikte çıkışı söz konusu edilmektedir. Müşrikler orduları ile birlikte Uhud’a yakın bir yere ulaştıklarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ashab-ı Kiramı yerlerine yerleştirmiş, onları sıraya koyarak almaları gereken yerleri göstermiş ve onları görülmedik bir düzene sokmuştu. Bu ise Peygamberin idare ve savaş teknikleri konusunda da son derece mükemmel ve üstün bir görüşe sahip olduğunun bir göstergesidir. Tıpkı bütün hususlarda kâmil olduğu gibi. “Allah hakkıyla işitendir, her şeyi bilendir” işlerinizden hiçbir şey O’na gizli kalmaz. 122. “O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu.” Bunlar Selime oğulları ile Harise oğullarıdır. Ancak Yüce Allah, lütuf, riâyet ve tevfiki ile onları korumuştu. “Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.” Çünkü mü’minler Allah’a güvenip dayanacak olurlarsa Allah onlara yeter, onlara yardım eder ve onları din ve dünyalarında zarar verecek şeylere karşı korur. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde Yüce Allah’a tevekkülün farz olduğu ortaya konmakta ve kulun imanına göre tevekkül sahibi olduğu açıklanmaktadır. Tevekkül ise kişinin menfaatlerinin elde edilmesi, zararlarının da defedilmesi hususunda Rabbine dayanıp güvenmesi demektir. Yüce Allah mü’minlerin Uhud’daki durumlarını ve onların başlarından geçen musibeti söz konusu ettikten sonra arada Bedir günü onlara olan yardımını ve onlara ihsan ettiği nimetini hatırlatmaktadır ki, Rablerine şükreden kimseler olsunlar ve böylelikle kendilerine hatırlatılan bu husus, onların yaşadıkları musibetlerini hafifletsin. İşte Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır: 123. “Andolsun ki Allah size Bedir’de siz” sayınızla ve silâh, araç ve gerecinizle “zayıfken yardım etmişti.” O sırada mü’minlerin sayısı 310 küsur kişi idi, binekleri azdı ve silâhları da oldukça basitti. Düşmanları ise mükemmel silâh ve techizata sahip olarak 1000 kişi dolaylarında idiler. “O halde Allah’tan sakının ki” size ihsan etmiş olduğu yardım ve zafer nimetine “şükretmiş olasınız.” 124-126. “Hani sen” müjde vererek “mü’minlere” kalplerine sebat vermek üzere “İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size yardım etmesi size yetmez mi? diyordun. Evet, siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler dahi” yani bu şekilde ani bir hamle yapıp üzerinize gelecek olurlarsa “Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle” yani kahramanların alâmeti olan işaretlerle işaretlenmiş “beş bin melekle size yardım eder.” Bu yardımda bizzat melekler doğrudan doğruya savaşa katılmışlar mıdır -ki bazı müfessirler böyle söylemiştir- yoksa o, Allah’ın mü’min kullarına sebat vermek, buna karşılık müşriklerin kalplerine de korku yerleştirmek için midir -nitekim çoğu müfessirler de böyle demiştir- işte bu konuda ihtilaf vardır. Ancak Yüce Allah’ın devamla gelen şu buyruğu çoğunluğun kabul ettiği görüşe delil teşkil etmektedir:“Allah bunu ancak size müjde olsun ve kalpleriniz onunla huzur bulsun diye yaptı. Yoksa yardım yalnız Aziz ve Hakim olan Allah katındandır.” Bu buyrukta kulun sebeplere itimat etmemesi, aksine Yüce Allah’a itimat etmesi gerektiğini ortaya koyan bir işaret vardır. Sebepler ve sebeplerin gerçekleşmesi ise sadece kalplere bir huzur ve itminan verir, hayır üzerinde sebata yardımcı olur. 127. Yani Yüce Allah’ın mü’min kullarına yardım edip zafer vermesi ya kâfirlerin bir kısmını helâk etmesi içindir yahut herhangi bir hayır elde etmemiş olarak kin ve öfkeleri ile geri dönsünler diyedir. Nitekim onlar, Hendek günü de istediklerini elde edebilecekleri bir şekilde geldikten sonra Yüce Allah onları herhangi bir hayır elde etmeksizin zarara uğramışlar olarak kin ve öfkeleri ile geri döndürmüştür.

Âl-i İmran 3:124

121- Hani sen erkenden mü’minleri savaş yerlerine yerleştirmek üzere ailenden ayrılmıştın. Allah hakkıyla işitendir, her şeyi bilendir. 122- O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların yardımcılarıydı. Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler. 123- Andolsun ki Allah size Bedir’de siz zayıfken yardım etmişti. O halde Allah’tan sakının ki şükretmiş olasınız. 124- Hani sen mü’minlere:“İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. 125- Evet, siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler dahi Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım eder. 126- Allah bunu ancak size müjde olsun ve kalpleriniz onunla huzur bulsun diye yaptı. Yoksa yardım yalnız Aziz ve Hakim olan Allah katındandır. 127- (Bir de) Allah kâfirlerden bir kısmını helâk etsin veya onları bozguna uğratıp perişan etsin de zarara uğramışlar olarak dönüp gitsinler diye. 121. Burada Uhud günü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in müslümanlarla birlikte çıkışı söz konusu edilmektedir. Müşrikler orduları ile birlikte Uhud’a yakın bir yere ulaştıklarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ashab-ı Kiramı yerlerine yerleştirmiş, onları sıraya koyarak almaları gereken yerleri göstermiş ve onları görülmedik bir düzene sokmuştu. Bu ise Peygamberin idare ve savaş teknikleri konusunda da son derece mükemmel ve üstün bir görüşe sahip olduğunun bir göstergesidir. Tıpkı bütün hususlarda kâmil olduğu gibi. “Allah hakkıyla işitendir, her şeyi bilendir” işlerinizden hiçbir şey O’na gizli kalmaz. 122. “O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu.” Bunlar Selime oğulları ile Harise oğullarıdır. Ancak Yüce Allah, lütuf, riâyet ve tevfiki ile onları korumuştu. “Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.” Çünkü mü’minler Allah’a güvenip dayanacak olurlarsa Allah onlara yeter, onlara yardım eder ve onları din ve dünyalarında zarar verecek şeylere karşı korur. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde Yüce Allah’a tevekkülün farz olduğu ortaya konmakta ve kulun imanına göre tevekkül sahibi olduğu açıklanmaktadır. Tevekkül ise kişinin menfaatlerinin elde edilmesi, zararlarının da defedilmesi hususunda Rabbine dayanıp güvenmesi demektir. Yüce Allah mü’minlerin Uhud’daki durumlarını ve onların başlarından geçen musibeti söz konusu ettikten sonra arada Bedir günü onlara olan yardımını ve onlara ihsan ettiği nimetini hatırlatmaktadır ki, Rablerine şükreden kimseler olsunlar ve böylelikle kendilerine hatırlatılan bu husus, onların yaşadıkları musibetlerini hafifletsin. İşte Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır: 123. “Andolsun ki Allah size Bedir’de siz” sayınızla ve silâh, araç ve gerecinizle “zayıfken yardım etmişti.” O sırada mü’minlerin sayısı 310 küsur kişi idi, binekleri azdı ve silâhları da oldukça basitti. Düşmanları ise mükemmel silâh ve techizata sahip olarak 1000 kişi dolaylarında idiler. “O halde Allah’tan sakının ki” size ihsan etmiş olduğu yardım ve zafer nimetine “şükretmiş olasınız.” 124-126. “Hani sen” müjde vererek “mü’minlere” kalplerine sebat vermek üzere “İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size yardım etmesi size yetmez mi? diyordun. Evet, siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler dahi” yani bu şekilde ani bir hamle yapıp üzerinize gelecek olurlarsa “Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle” yani kahramanların alâmeti olan işaretlerle işaretlenmiş “beş bin melekle size yardım eder.” Bu yardımda bizzat melekler doğrudan doğruya savaşa katılmışlar mıdır -ki bazı müfessirler böyle söylemiştir- yoksa o, Allah’ın mü’min kullarına sebat vermek, buna karşılık müşriklerin kalplerine de korku yerleştirmek için midir -nitekim çoğu müfessirler de böyle demiştir- işte bu konuda ihtilaf vardır. Ancak Yüce Allah’ın devamla gelen şu buyruğu çoğunluğun kabul ettiği görüşe delil teşkil etmektedir:“Allah bunu ancak size müjde olsun ve kalpleriniz onunla huzur bulsun diye yaptı. Yoksa yardım yalnız Aziz ve Hakim olan Allah katındandır.” Bu buyrukta kulun sebeplere itimat etmemesi, aksine Yüce Allah’a itimat etmesi gerektiğini ortaya koyan bir işaret vardır. Sebepler ve sebeplerin gerçekleşmesi ise sadece kalplere bir huzur ve itminan verir, hayır üzerinde sebata yardımcı olur. 127. Yani Yüce Allah’ın mü’min kullarına yardım edip zafer vermesi ya kâfirlerin bir kısmını helâk etmesi içindir yahut herhangi bir hayır elde etmemiş olarak kin ve öfkeleri ile geri dönsünler diyedir. Nitekim onlar, Hendek günü de istediklerini elde edebilecekleri bir şekilde geldikten sonra Yüce Allah onları herhangi bir hayır elde etmeksizin zarara uğramışlar olarak kin ve öfkeleri ile geri döndürmüştür.

Âl-i İmran 3:125

121- Hani sen erkenden mü’minleri savaş yerlerine yerleştirmek üzere ailenden ayrılmıştın. Allah hakkıyla işitendir, her şeyi bilendir. 122- O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların yardımcılarıydı. Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler. 123- Andolsun ki Allah size Bedir’de siz zayıfken yardım etmişti. O halde Allah’tan sakının ki şükretmiş olasınız. 124- Hani sen mü’minlere:“İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. 125- Evet, siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler dahi Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım eder. 126- Allah bunu ancak size müjde olsun ve kalpleriniz onunla huzur bulsun diye yaptı. Yoksa yardım yalnız Aziz ve Hakim olan Allah katındandır. 127- (Bir de) Allah kâfirlerden bir kısmını helâk etsin veya onları bozguna uğratıp perişan etsin de zarara uğramışlar olarak dönüp gitsinler diye. 121. Burada Uhud günü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in müslümanlarla birlikte çıkışı söz konusu edilmektedir. Müşrikler orduları ile birlikte Uhud’a yakın bir yere ulaştıklarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ashab-ı Kiramı yerlerine yerleştirmiş, onları sıraya koyarak almaları gereken yerleri göstermiş ve onları görülmedik bir düzene sokmuştu. Bu ise Peygamberin idare ve savaş teknikleri konusunda da son derece mükemmel ve üstün bir görüşe sahip olduğunun bir göstergesidir. Tıpkı bütün hususlarda kâmil olduğu gibi. “Allah hakkıyla işitendir, her şeyi bilendir” işlerinizden hiçbir şey O’na gizli kalmaz. 122. “O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu.” Bunlar Selime oğulları ile Harise oğullarıdır. Ancak Yüce Allah, lütuf, riâyet ve tevfiki ile onları korumuştu. “Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.” Çünkü mü’minler Allah’a güvenip dayanacak olurlarsa Allah onlara yeter, onlara yardım eder ve onları din ve dünyalarında zarar verecek şeylere karşı korur. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde Yüce Allah’a tevekkülün farz olduğu ortaya konmakta ve kulun imanına göre tevekkül sahibi olduğu açıklanmaktadır. Tevekkül ise kişinin menfaatlerinin elde edilmesi, zararlarının da defedilmesi hususunda Rabbine dayanıp güvenmesi demektir. Yüce Allah mü’minlerin Uhud’daki durumlarını ve onların başlarından geçen musibeti söz konusu ettikten sonra arada Bedir günü onlara olan yardımını ve onlara ihsan ettiği nimetini hatırlatmaktadır ki, Rablerine şükreden kimseler olsunlar ve böylelikle kendilerine hatırlatılan bu husus, onların yaşadıkları musibetlerini hafifletsin. İşte Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır: 123. “Andolsun ki Allah size Bedir’de siz” sayınızla ve silâh, araç ve gerecinizle “zayıfken yardım etmişti.” O sırada mü’minlerin sayısı 310 küsur kişi idi, binekleri azdı ve silâhları da oldukça basitti. Düşmanları ise mükemmel silâh ve techizata sahip olarak 1000 kişi dolaylarında idiler. “O halde Allah’tan sakının ki” size ihsan etmiş olduğu yardım ve zafer nimetine “şükretmiş olasınız.” 124-126. “Hani sen” müjde vererek “mü’minlere” kalplerine sebat vermek üzere “İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size yardım etmesi size yetmez mi? diyordun. Evet, siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler dahi” yani bu şekilde ani bir hamle yapıp üzerinize gelecek olurlarsa “Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle” yani kahramanların alâmeti olan işaretlerle işaretlenmiş “beş bin melekle size yardım eder.” Bu yardımda bizzat melekler doğrudan doğruya savaşa katılmışlar mıdır -ki bazı müfessirler böyle söylemiştir- yoksa o, Allah’ın mü’min kullarına sebat vermek, buna karşılık müşriklerin kalplerine de korku yerleştirmek için midir -nitekim çoğu müfessirler de böyle demiştir- işte bu konuda ihtilaf vardır. Ancak Yüce Allah’ın devamla gelen şu buyruğu çoğunluğun kabul ettiği görüşe delil teşkil etmektedir:“Allah bunu ancak size müjde olsun ve kalpleriniz onunla huzur bulsun diye yaptı. Yoksa yardım yalnız Aziz ve Hakim olan Allah katındandır.” Bu buyrukta kulun sebeplere itimat etmemesi, aksine Yüce Allah’a itimat etmesi gerektiğini ortaya koyan bir işaret vardır. Sebepler ve sebeplerin gerçekleşmesi ise sadece kalplere bir huzur ve itminan verir, hayır üzerinde sebata yardımcı olur. 127. Yani Yüce Allah’ın mü’min kullarına yardım edip zafer vermesi ya kâfirlerin bir kısmını helâk etmesi içindir yahut herhangi bir hayır elde etmemiş olarak kin ve öfkeleri ile geri dönsünler diyedir. Nitekim onlar, Hendek günü de istediklerini elde edebilecekleri bir şekilde geldikten sonra Yüce Allah onları herhangi bir hayır elde etmeksizin zarara uğramışlar olarak kin ve öfkeleri ile geri döndürmüştür.

Âl-i İmran 3:126

121- Hani sen erkenden mü’minleri savaş yerlerine yerleştirmek üzere ailenden ayrılmıştın. Allah hakkıyla işitendir, her şeyi bilendir. 122- O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların yardımcılarıydı. Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler. 123- Andolsun ki Allah size Bedir’de siz zayıfken yardım etmişti. O halde Allah’tan sakının ki şükretmiş olasınız. 124- Hani sen mü’minlere:“İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. 125- Evet, siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler dahi Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım eder. 126- Allah bunu ancak size müjde olsun ve kalpleriniz onunla huzur bulsun diye yaptı. Yoksa yardım yalnız Aziz ve Hakim olan Allah katındandır. 127- (Bir de) Allah kâfirlerden bir kısmını helâk etsin veya onları bozguna uğratıp perişan etsin de zarara uğramışlar olarak dönüp gitsinler diye. 121. Burada Uhud günü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in müslümanlarla birlikte çıkışı söz konusu edilmektedir. Müşrikler orduları ile birlikte Uhud’a yakın bir yere ulaştıklarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ashab-ı Kiramı yerlerine yerleştirmiş, onları sıraya koyarak almaları gereken yerleri göstermiş ve onları görülmedik bir düzene sokmuştu. Bu ise Peygamberin idare ve savaş teknikleri konusunda da son derece mükemmel ve üstün bir görüşe sahip olduğunun bir göstergesidir. Tıpkı bütün hususlarda kâmil olduğu gibi. “Allah hakkıyla işitendir, her şeyi bilendir” işlerinizden hiçbir şey O’na gizli kalmaz. 122. “O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu.” Bunlar Selime oğulları ile Harise oğullarıdır. Ancak Yüce Allah, lütuf, riâyet ve tevfiki ile onları korumuştu. “Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.” Çünkü mü’minler Allah’a güvenip dayanacak olurlarsa Allah onlara yeter, onlara yardım eder ve onları din ve dünyalarında zarar verecek şeylere karşı korur. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde Yüce Allah’a tevekkülün farz olduğu ortaya konmakta ve kulun imanına göre tevekkül sahibi olduğu açıklanmaktadır. Tevekkül ise kişinin menfaatlerinin elde edilmesi, zararlarının da defedilmesi hususunda Rabbine dayanıp güvenmesi demektir. Yüce Allah mü’minlerin Uhud’daki durumlarını ve onların başlarından geçen musibeti söz konusu ettikten sonra arada Bedir günü onlara olan yardımını ve onlara ihsan ettiği nimetini hatırlatmaktadır ki, Rablerine şükreden kimseler olsunlar ve böylelikle kendilerine hatırlatılan bu husus, onların yaşadıkları musibetlerini hafifletsin. İşte Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır: 123. “Andolsun ki Allah size Bedir’de siz” sayınızla ve silâh, araç ve gerecinizle “zayıfken yardım etmişti.” O sırada mü’minlerin sayısı 310 küsur kişi idi, binekleri azdı ve silâhları da oldukça basitti. Düşmanları ise mükemmel silâh ve techizata sahip olarak 1000 kişi dolaylarında idiler. “O halde Allah’tan sakının ki” size ihsan etmiş olduğu yardım ve zafer nimetine “şükretmiş olasınız.” 124-126. “Hani sen” müjde vererek “mü’minlere” kalplerine sebat vermek üzere “İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size yardım etmesi size yetmez mi? diyordun. Evet, siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler dahi” yani bu şekilde ani bir hamle yapıp üzerinize gelecek olurlarsa “Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle” yani kahramanların alâmeti olan işaretlerle işaretlenmiş “beş bin melekle size yardım eder.” Bu yardımda bizzat melekler doğrudan doğruya savaşa katılmışlar mıdır -ki bazı müfessirler böyle söylemiştir- yoksa o, Allah’ın mü’min kullarına sebat vermek, buna karşılık müşriklerin kalplerine de korku yerleştirmek için midir -nitekim çoğu müfessirler de böyle demiştir- işte bu konuda ihtilaf vardır. Ancak Yüce Allah’ın devamla gelen şu buyruğu çoğunluğun kabul ettiği görüşe delil teşkil etmektedir:“Allah bunu ancak size müjde olsun ve kalpleriniz onunla huzur bulsun diye yaptı. Yoksa yardım yalnız Aziz ve Hakim olan Allah katındandır.” Bu buyrukta kulun sebeplere itimat etmemesi, aksine Yüce Allah’a itimat etmesi gerektiğini ortaya koyan bir işaret vardır. Sebepler ve sebeplerin gerçekleşmesi ise sadece kalplere bir huzur ve itminan verir, hayır üzerinde sebata yardımcı olur. 127. Yani Yüce Allah’ın mü’min kullarına yardım edip zafer vermesi ya kâfirlerin bir kısmını helâk etmesi içindir yahut herhangi bir hayır elde etmemiş olarak kin ve öfkeleri ile geri dönsünler diyedir. Nitekim onlar, Hendek günü de istediklerini elde edebilecekleri bir şekilde geldikten sonra Yüce Allah onları herhangi bir hayır elde etmeksizin zarara uğramışlar olarak kin ve öfkeleri ile geri döndürmüştür.

Âl-i İmran 3:127

121- Hani sen erkenden mü’minleri savaş yerlerine yerleştirmek üzere ailenden ayrılmıştın. Allah hakkıyla işitendir, her şeyi bilendir. 122- O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların yardımcılarıydı. Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler. 123- Andolsun ki Allah size Bedir’de siz zayıfken yardım etmişti. O halde Allah’tan sakının ki şükretmiş olasınız. 124- Hani sen mü’minlere:“İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. 125- Evet, siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler dahi Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım eder. 126- Allah bunu ancak size müjde olsun ve kalpleriniz onunla huzur bulsun diye yaptı. Yoksa yardım yalnız Aziz ve Hakim olan Allah katındandır. 127- (Bir de) Allah kâfirlerden bir kısmını helâk etsin veya onları bozguna uğratıp perişan etsin de zarara uğramışlar olarak dönüp gitsinler diye. 121. Burada Uhud günü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in müslümanlarla birlikte çıkışı söz konusu edilmektedir. Müşrikler orduları ile birlikte Uhud’a yakın bir yere ulaştıklarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ashab-ı Kiramı yerlerine yerleştirmiş, onları sıraya koyarak almaları gereken yerleri göstermiş ve onları görülmedik bir düzene sokmuştu. Bu ise Peygamberin idare ve savaş teknikleri konusunda da son derece mükemmel ve üstün bir görüşe sahip olduğunun bir göstergesidir. Tıpkı bütün hususlarda kâmil olduğu gibi. “Allah hakkıyla işitendir, her şeyi bilendir” işlerinizden hiçbir şey O’na gizli kalmaz. 122. “O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu.” Bunlar Selime oğulları ile Harise oğullarıdır. Ancak Yüce Allah, lütuf, riâyet ve tevfiki ile onları korumuştu. “Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.” Çünkü mü’minler Allah’a güvenip dayanacak olurlarsa Allah onlara yeter, onlara yardım eder ve onları din ve dünyalarında zarar verecek şeylere karşı korur. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde Yüce Allah’a tevekkülün farz olduğu ortaya konmakta ve kulun imanına göre tevekkül sahibi olduğu açıklanmaktadır. Tevekkül ise kişinin menfaatlerinin elde edilmesi, zararlarının da defedilmesi hususunda Rabbine dayanıp güvenmesi demektir. Yüce Allah mü’minlerin Uhud’daki durumlarını ve onların başlarından geçen musibeti söz konusu ettikten sonra arada Bedir günü onlara olan yardımını ve onlara ihsan ettiği nimetini hatırlatmaktadır ki, Rablerine şükreden kimseler olsunlar ve böylelikle kendilerine hatırlatılan bu husus, onların yaşadıkları musibetlerini hafifletsin. İşte Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır: 123. “Andolsun ki Allah size Bedir’de siz” sayınızla ve silâh, araç ve gerecinizle “zayıfken yardım etmişti.” O sırada mü’minlerin sayısı 310 küsur kişi idi, binekleri azdı ve silâhları da oldukça basitti. Düşmanları ise mükemmel silâh ve techizata sahip olarak 1000 kişi dolaylarında idiler. “O halde Allah’tan sakının ki” size ihsan etmiş olduğu yardım ve zafer nimetine “şükretmiş olasınız.” 124-126. “Hani sen” müjde vererek “mü’minlere” kalplerine sebat vermek üzere “İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size yardım etmesi size yetmez mi? diyordun. Evet, siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler dahi” yani bu şekilde ani bir hamle yapıp üzerinize gelecek olurlarsa “Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle” yani kahramanların alâmeti olan işaretlerle işaretlenmiş “beş bin melekle size yardım eder.” Bu yardımda bizzat melekler doğrudan doğruya savaşa katılmışlar mıdır -ki bazı müfessirler böyle söylemiştir- yoksa o, Allah’ın mü’min kullarına sebat vermek, buna karşılık müşriklerin kalplerine de korku yerleştirmek için midir -nitekim çoğu müfessirler de böyle demiştir- işte bu konuda ihtilaf vardır. Ancak Yüce Allah’ın devamla gelen şu buyruğu çoğunluğun kabul ettiği görüşe delil teşkil etmektedir:“Allah bunu ancak size müjde olsun ve kalpleriniz onunla huzur bulsun diye yaptı. Yoksa yardım yalnız Aziz ve Hakim olan Allah katındandır.” Bu buyrukta kulun sebeplere itimat etmemesi, aksine Yüce Allah’a itimat etmesi gerektiğini ortaya koyan bir işaret vardır. Sebepler ve sebeplerin gerçekleşmesi ise sadece kalplere bir huzur ve itminan verir, hayır üzerinde sebata yardımcı olur. 127. Yani Yüce Allah’ın mü’min kullarına yardım edip zafer vermesi ya kâfirlerin bir kısmını helâk etmesi içindir yahut herhangi bir hayır elde etmemiş olarak kin ve öfkeleri ile geri dönsünler diyedir. Nitekim onlar, Hendek günü de istediklerini elde edebilecekleri bir şekilde geldikten sonra Yüce Allah onları herhangi bir hayır elde etmeksizin zarara uğramışlar olarak kin ve öfkeleri ile geri döndürmüştür.

Âl-i İmran 3:128

128- O işten sana hiçbir şey düşmez. (Allah) ya tevbelerini kabul eder veya zalim olduklarından dolayı onlara azap eder. 128. Uhud günü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in dişi kırılıp başı yarıldığında:“Peygamberlerinin başını yarıp dişini kıran bir kavim nasıl iflah olur?” demişti. Bunun üzerine Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi ve emrin tümüyle Allah’a ait olduğunu, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ın ise emirden hiçbir şeye sahip olmadığını açıkladı. Çünkü o da Allah’ın kullarından bir kuldur. Hepsi Rablerinin kulluğu altındadır ve onların işleri Allah tarafından idare edilir. Onlar ise herhangi bir şeyi idare edip düzene koyamazlar. Senin -ey Peygamber- kendilerine beddua ettiğin yahut kurtuluş ve hidâyetlerini uzak bir ihtimal olarak gördüğün bu kimselerin tevbelerini Yüce Allah dilerse kabul eder ve İslâm’a girmek hususunda onlara tevfikini nasip eder. Nitekim öyle de olmuştur. Onların büyük bir çoğunluğuna Yüce Allah hidâyet vermiş ve İslâm’a girmişlerdir. Ya da Allah dilerse bunlara azap eder; çünkü onlar zalim kimselerdir ve o nedenle de Yüce Allah’ın ceza ve azabını hak etmiş kimselerdir.

Âl-i İmran 3:129

129- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 129. Yüce Allah göklerde ve yerde, yani bütün kâinatta yalnız kendisinin tasarruf sahibi olduğunu, dilediği kimselerin tevbesini kabul edip onu mağfiret ederek günahlarını bağışlayacağını, dilediği kimseyi de yardımsız bırakıp azaba düçar edeceğini haber vermektedir. “Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Mağfiret ve rahmetinin kemal derecesinde oluşu ve bunların gereklerinin yaratma ile emretmesinde mevcut oluşu O’nun zatının ayrılmaz sıfatlarındandır. O tevbe edenlere mağfiret eder. Rahmeti gerektirici sebepleri yerine getirenlere de merhamet eder. Nitekim O şöyle buyurmuştur:“Allah'a ve Rasul’e itaat edin ki rahmete nail olasınız.”(Âl-i İmran, 3/132) ***

Âl-i İmran 3:130

130- Ey iman edenler! Faizi kat kat fazlası ile yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtulasınız. 131- Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132- Allah’a ve Rasul’e itaat edin ki rahmete nail olasınız. 133- Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış eni göklerle yer (kadar) olan cennete koşun. 134- O (takva sahipleri) bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden kimselerdir. Allah iyilik edenleri sever. 135- Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlar ki? Bir de işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmezler. 136- İşte bunların mükâfatı Rablerinden bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebediyyen kalacaklardır. Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir! 130-132. Bu tefsirin mukaddimesinde şu açıklamayı yapmıştık: Kulun gerek kendisi hakkındaki gerekse de başkaları hakkındaki emir ve yasaklara riâyet etmesi gerekir. Şanı Yüce Allah ona herhangi bir emir verecek olursa, öncelikle bu emrin sınırlarını ve kendisine emrolunan şeyin ne olduğunu bilmesi gerekir ki bu sayede o emri yerine getirme imkânını bulabilsin. Bunu öğrendikten sonra da gerek kendisi gerek başkaları hakkındaki bu emri -güç ve imkânları çerçevesinde- yerine getirebilmek için de Allah’tan yardım ister. Aynı şekilde Yüce Allah bir hususu yasaklayacak olursa, kulun o yasağın sınırlarını, onun kapsamına neyin girdiğini, neyin girmediğini de öğrenmesi gerekir. Bundan sonra da o yasağı terk etmekte Rabbinden yardım dileyerek bütün gayretini ortaya koyar. Bu ilkelere ilâhi bütün emir ve yasaklarda riâyet etmek gerekir. İşte buradaki âyet-i kerimeler bir takım emirleri ve hayırlı bir takım hasletleri içermektedir ki Allah onları yapmayı emretmiş ve onlara teşvik etmiştir. Bunları yerine getirenlerin mükâfaatlarını da haber vermiştir. Yine bu âyet-i kerimeler bir takım yasaklar da ihtiva etmektedir ki Allah bu yasakları terk etmeye teşvikte bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama bu âyet-i kerimelerin Uhud kıssasından söz eden buyruklar arasında yer almasının hikmeti şu olabilir: Yüce Allah daha önce mü’min kullarına sabredip takvâ sahibi oldukları takdirde düşmanlarına karşı yardımcı olacağını, onları zafere götüreceğini, buna karşılık düşmanlarının da onlara karşı yenik düşmelerini sağlayacağını vaadetmişti. Meselâ şu ayetlerde olduğu gibi:“Eğer sabreder ve sakınırsanız onların hilelerinin size zararı olmaz.”(Âl-i İmran, 3/120); “Siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler bile Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım edecektir.”(Âl-i İmran, 3/125) İşte sanki nefisler, kendisi sebebi ile zaferin, kurtuluşun ve mutluluğun elde edileceği takvânın özelliklerinin neler olduğunu bilmek istemiş gibi bu âyet-i kerimelerde takvânın en önemli özellikleri söz konusu edilmektedir ki kul bunları yerine getirecek olursa diğerlerini de ifa edip yerine getirmesi öncelikle söz konusu olur. Şanı Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde “takvâ” lafzını bir seferinde mutlak olarak: “Takvâ sahipleri için hazırlanmış”(133. âyet) şeklinde; iki seferinde de: “Allah’tan sakının (takvalı olun)”(130. âyet) ve “ateşten de sakının”(131. âyet) şeklinde kayıtlı olarak gelmesi de bu söylediklerimize delildir. Yüce Allah’ın:“Ey iman edenler” buyruğu ile ilgili olarak şunları belirtelim: Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan:“Ey iman edenler” şeklindeki buyruklarından sonra “şunu yapın” yahut “şunu terk edin” ifadesinin gelmesi, bu emri itaatle yerine getirmeyi ve bu yasaktan uzak durmayı gerektiren sebebin, iman olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü iman, tasdik edilmesi gereken şeyleri tam anlamı ile tasdik etmek demektir ki bu tasdik, azaların amellerini de beraberinde getirir. İşte burada da Yüce Allah faizi kat kat yemelerini yasaklamaktadır. Bu, cahiliye dönemi insanları ile şer’î emirlere aldırmayanların alışageldikleri faiz şeklidir. Ödeme zorluğu çeken kimsenin, borcunu ödemesi gereken vade gelip de ondan herhangi bir şey alamayacak olurlarsa borçluya: Ya borcunu ödersin, ya da vadeyi uzatırız ama buna karşılık borcun da artar, derlerdi. Bu durumda fakir kimse de bu şartı kabul etmek zorunda kalır ve böylelikle alacaklısının yakasını bırakmasını sağlamak ve bir süre de olsa rahata ermek için bu isteğe boyun eğerdi. Bu suretle zimmetinde bulunan borç da herhangi bir fayda sağlamaksızın kat kat artar dururdu. Yüce Allah’ın:“kat kat fazlası ile” buyruğu, faizin bu şekilde çok artırılmasının son derece çirkin bir şey olduğuna ve haram kılınışının hikmetine dikkat çekmektedir. Zira faizin haram kılınış hikmeti şudur: Yüce Allah faizin yapısındaki zulüm ve haksızlık dolayısıyla onu men etmiştir. Çünkü Yüce Allah ödeme zorluğu çeken borçluya mühlet vermeyi ve zimmetindeki borcun da herhangi bir artış söz konusu olmaksızın olduğu gibi kalmasını emretmiştir. Borçluyu asıl borcundan fazlasını ödemek zorunda bırakmak, ona kat kat yapılan bir zulümdür. O bakımdan takvâ sahibi olan mü’minin faizi terk etmesi ve ona hiçbir şekilde yaklaşmaması gerekir. Çünkü faizi terk etmek, takvâ sahibi olmanın gereklerindendir. Kurtuluş da takvâlı olmaya bağlıdır. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan sakının (takvalı olun) ki kurtulasınız. Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının.” Ateşten sakınmak da ateşe girmeyi gerektiren küfür ve değişik dereceleri ile günahları terk etmekle mümkün olur. Çünkü bütün günahlar, özellikle de büyük olanları kişiyi küfre doğru çeker. Hatta günahlar, Yüce Allah’ın, kâfirler için hazırlamış olduğu cehenneme götüren küfrün şubeleri arasında yer alırlar. Buna göre günahı gerektiren fiillerin terk edilmesi ateşten kurtarır ve mutlak egemen Allah’ın gazabından korur. Hayır ve itaat fiillerini işlemek ise Rahman olan Allah’ın rızasını, cennetlere girmeyi ve rahmetin hasıl olmasını beraberinde getirir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Allah’a ve peygambere” emirleri yerine getirerek ve yasaklardan da sakınarak “itaat edin ki rahmete nail olasınız” buyurmaktadır. Allah’a ve Rasûlüne itaat, rahmetin elde edilmesinin sebepleri arasındadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Ben onu sakınanlara (takva sahiplerine), zekâtı verenlere bir de âyetlerimize iman edenlere yazacağım.”(el-Araf, 7/156-157) 133. Daha sonra Yüce Allah mağfiretine ve cennetini elde etmeye koşuşmalarını emretmektedir. O cennet ki eni göklerle yer kadardır, peki ya uzunluğu ne kadardır? Allah bu cenneti takvâ sahipleri için hazırlamıştır. Bu cennete girecek olanlar onlardır. Takvânın gereği olan ameller ise cennete ulaştıran amellerdir. 134. Daha sonra Yüce Allah takvâ sahiplerini ve onların amellerini şöyle anlatmaktadır:“O (takva sahipleri) bolluk ve darlıkta infak eden” eğer bolluk içerisinde olurlarsa çokça infak ederler, eğer darlık içinde olurlarsa az dahi olsa yapılan hiçbir iyiliği küçümsemezler ve infaktan uzak durmazlar. “Öfkelerini yutan” yani başkalarından öfkelenmelerini -ki öfke kalbin, söz veya fiil ile intikam almayı gerektiren kin ve hiddet ile dolması demektir- gerektirecek bir eziyet görürlerse işte o vakit bunlar beşeri tabiatlarının gereğini yerine getirmezler, aksine kalpte bulunan öfkeyi bastırırlar ve kendilerine kötülük yapana benzeri bir kötülükle karşılık vermeyip sabrederler. “ve insanları affeden kimselerdir” İnsanları affetmenin kapsamına söz veya fiil ile yapılan her türlü kötülüğü affetmek girmektedir. Affetmek öfkeyi yutmaktan daha ileri bir derecedir. Çünkü affetmek, kötülük yapanı cezalandırmayı terk etmenin yanı sıra onu müsamaha ile karşılamak demektir. Bu ise ancak güzel ahlak ile bezenen ve kötü huylardan uzak kalan, Allah ile kârlı bir alışverişe girmiş kimselerin yapabileceği bir iştir. İşte bunlar Allah’ın kullarını, onlara merhamet etme ve iyilikte bulunma arzusu ile affeder ve onlara kötülüğün ulaşmasını istemezler. Bunu yapanlar, Allah kendilerini affetsin ve mükâfatlarını Kerim olan Rabbleri versin diye yaparlar. İmkânları sınırlı ve muhtaç kulundan bir şey bekledikleri için değil. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim affedip düzeltirse artık onun mükâfaatını vermek Allah’a aittir.”(eş-Şura, 42/40) Daha sonra Yüce Allah diğerlerinden daha kapsamlı, daha güzel, daha üstün ve daha değerli bir hal olan “ihsan” halini söz konusu ederek: “Allah iyilik edenleri sever” buyurmaktadır. İyilik etmek (ihsan) iki türlüdür: Yaratıcıya ibadette ihsan ve yaratılmışlara ihsan. Yaratıcıya ibadette ihsanı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Allah’ı görüyormuşçasına O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyor isen de O seni görmektedir.” diye açıklamıştır. Yaratılmışlara ihsan (iyilik) ise dini ve dünyevi açıdan onlara faydalı olmak, dini ve dünyevi türden kötülükleri de onlardan uzaklaştırmak demektir. Onlara iyiliği emretmek, onları kötülükten alıkoymak, bilmeyenlere öğretmek, gaflette olanlara öğüt vermek, özel ve genel hepsine nasihatta bulunmak ve birliklerini sağlamak için çalışmak bunun kapsamına girer. Hallerinin farklılığına, niteliklerinin değişikliklerine göre farz ve müstehab olan sadaka ve nafakaları onlara ulaştırmak da bunun kapsamındadır. Yine Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde takvâ sahiplerini nitelendirdiği üzere malı insanlara bağışlamak, eziyetleri önlemek ve onların verecekleri eziyetlere katlanmak da ihsan kapsamına girmektedir. İşte bu hususları yerine getiren bir kimse hem Allah’ın hem de kullarının hakkını yerine getirmiş olur. Daha sonra Yüce Allah böylelerinin işledikleri suç ve günahlarından ötürü Rablerine karşı mazeret beyan edişlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 135. “Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit” yani ister büyük olsun ister daha aşağı türden olsun kötü ameller işleyecek olurlarsa tevbe edip Allah’tan mağfiret dilemekte acele ederler. Rablerini ve O’nun isyankârlara yaptığı tehditleri ve takvâ sahiplerine yaptığı vaatleri hatırlarlar. Böylece günahlarının bağışlanmasını, kusurlarının örtülmesini isterler, bununla birlikte o kötü işlerden vazgeçer ve yaptıklarından dolayı da pişmanlık duyarlar. Bundan dolayıdır ki şöyle buyurmaktadır “bir de işledikleri üzerinde bile bile ısrar etmezler.” 136. “İşte bunların” bu niteliklere sahip olanların “mükâfatı Rablerinden” çekinilen her bir şeyi kendilerinden uzaklaştıran “bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan” pek çok ebedi nimetlerin bulunduğu, güzelliklerin, rahatlığın göz kamaştırıcılığın, hayır ve sevincin, köşklerin, yüksek ve güzel meskenlerin, göz alıcı ve meyvesi bol ağaçların, ayrıca bu hoş ve güzel meskenler arasından akan nehirlerin bulunduğu “cennetlerdir ki, orada ebediyyen kalacaklardır.” Oradan ayrılmazlar, ona karşılık olarak başka bir şey istemezler ve içinde bulundukları nimetler de süreklidir, değişmez “Amel işleyenlerin mükâfaatı ne güzeldir!” Yüce Allah için yaptıkları az amel karşılığında onlara pek büyük bir ecir verilecektir. O gün geleceği vakit bu şekilde hareket edenler karşılaştıkları mükâfaattan memnun kalacaklar, amellerde bulunan kimseler ecirlerini tam ve eksiksiz alacaklardır. Bu âyet-i kerimeler, Mürcienin kanaatinin aksine amellerin de imanın kapsamı içerisinde olduğunu söyleyen Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin delilleri arasında yer alır. Bu delil, Hadid Sûresi’nde yer alan ve bu âyetleri andıran âyet-i kerime ile tam olarak anlaşılabilir. Söz konusu âyet-i kerime şöyledir:“Rabbinizden bir mağfiret ve eni yerle göğün eni gibi olan bir cennet için yarışın ki o, Allah’a ve Peygamberlerine iman edenler için hazırlanmıştır.”(el-Hadid, 57/21) Bu âyet-i kerimede yalnızca Allah’a ve peygamberlerine imandan söz edilmektedir. Buradaki ayette ise “takvâ sahipleri için hazırlanmış” buyrulmakta, daha sonra da sözü edilen birtakım mali ve bedeni ameller ile takvâ sahiplerinin sair nitelikleri belirtilmektedir. İşte bu da Hadid Sûresinde sözü edilen iman sahiplerinin, bu nitelikleri taşıyan takvâ sahipleri olduğunun delilini teşkil etmektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Âl-i İmran 3:131

130- Ey iman edenler! Faizi kat kat fazlası ile yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtulasınız. 131- Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132- Allah’a ve Rasul’e itaat edin ki rahmete nail olasınız. 133- Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış eni göklerle yer (kadar) olan cennete koşun. 134- O (takva sahipleri) bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden kimselerdir. Allah iyilik edenleri sever. 135- Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlar ki? Bir de işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmezler. 136- İşte bunların mükâfatı Rablerinden bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebediyyen kalacaklardır. Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir! 130-132. Bu tefsirin mukaddimesinde şu açıklamayı yapmıştık: Kulun gerek kendisi hakkındaki gerekse de başkaları hakkındaki emir ve yasaklara riâyet etmesi gerekir. Şanı Yüce Allah ona herhangi bir emir verecek olursa, öncelikle bu emrin sınırlarını ve kendisine emrolunan şeyin ne olduğunu bilmesi gerekir ki bu sayede o emri yerine getirme imkânını bulabilsin. Bunu öğrendikten sonra da gerek kendisi gerek başkaları hakkındaki bu emri -güç ve imkânları çerçevesinde- yerine getirebilmek için de Allah’tan yardım ister. Aynı şekilde Yüce Allah bir hususu yasaklayacak olursa, kulun o yasağın sınırlarını, onun kapsamına neyin girdiğini, neyin girmediğini de öğrenmesi gerekir. Bundan sonra da o yasağı terk etmekte Rabbinden yardım dileyerek bütün gayretini ortaya koyar. Bu ilkelere ilâhi bütün emir ve yasaklarda riâyet etmek gerekir. İşte buradaki âyet-i kerimeler bir takım emirleri ve hayırlı bir takım hasletleri içermektedir ki Allah onları yapmayı emretmiş ve onlara teşvik etmiştir. Bunları yerine getirenlerin mükâfaatlarını da haber vermiştir. Yine bu âyet-i kerimeler bir takım yasaklar da ihtiva etmektedir ki Allah bu yasakları terk etmeye teşvikte bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama bu âyet-i kerimelerin Uhud kıssasından söz eden buyruklar arasında yer almasının hikmeti şu olabilir: Yüce Allah daha önce mü’min kullarına sabredip takvâ sahibi oldukları takdirde düşmanlarına karşı yardımcı olacağını, onları zafere götüreceğini, buna karşılık düşmanlarının da onlara karşı yenik düşmelerini sağlayacağını vaadetmişti. Meselâ şu ayetlerde olduğu gibi:“Eğer sabreder ve sakınırsanız onların hilelerinin size zararı olmaz.”(Âl-i İmran, 3/120); “Siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler bile Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım edecektir.”(Âl-i İmran, 3/125) İşte sanki nefisler, kendisi sebebi ile zaferin, kurtuluşun ve mutluluğun elde edileceği takvânın özelliklerinin neler olduğunu bilmek istemiş gibi bu âyet-i kerimelerde takvânın en önemli özellikleri söz konusu edilmektedir ki kul bunları yerine getirecek olursa diğerlerini de ifa edip yerine getirmesi öncelikle söz konusu olur. Şanı Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde “takvâ” lafzını bir seferinde mutlak olarak: “Takvâ sahipleri için hazırlanmış”(133. âyet) şeklinde; iki seferinde de: “Allah’tan sakının (takvalı olun)”(130. âyet) ve “ateşten de sakının”(131. âyet) şeklinde kayıtlı olarak gelmesi de bu söylediklerimize delildir. Yüce Allah’ın:“Ey iman edenler” buyruğu ile ilgili olarak şunları belirtelim: Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan:“Ey iman edenler” şeklindeki buyruklarından sonra “şunu yapın” yahut “şunu terk edin” ifadesinin gelmesi, bu emri itaatle yerine getirmeyi ve bu yasaktan uzak durmayı gerektiren sebebin, iman olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü iman, tasdik edilmesi gereken şeyleri tam anlamı ile tasdik etmek demektir ki bu tasdik, azaların amellerini de beraberinde getirir. İşte burada da Yüce Allah faizi kat kat yemelerini yasaklamaktadır. Bu, cahiliye dönemi insanları ile şer’î emirlere aldırmayanların alışageldikleri faiz şeklidir. Ödeme zorluğu çeken kimsenin, borcunu ödemesi gereken vade gelip de ondan herhangi bir şey alamayacak olurlarsa borçluya: Ya borcunu ödersin, ya da vadeyi uzatırız ama buna karşılık borcun da artar, derlerdi. Bu durumda fakir kimse de bu şartı kabul etmek zorunda kalır ve böylelikle alacaklısının yakasını bırakmasını sağlamak ve bir süre de olsa rahata ermek için bu isteğe boyun eğerdi. Bu suretle zimmetinde bulunan borç da herhangi bir fayda sağlamaksızın kat kat artar dururdu. Yüce Allah’ın:“kat kat fazlası ile” buyruğu, faizin bu şekilde çok artırılmasının son derece çirkin bir şey olduğuna ve haram kılınışının hikmetine dikkat çekmektedir. Zira faizin haram kılınış hikmeti şudur: Yüce Allah faizin yapısındaki zulüm ve haksızlık dolayısıyla onu men etmiştir. Çünkü Yüce Allah ödeme zorluğu çeken borçluya mühlet vermeyi ve zimmetindeki borcun da herhangi bir artış söz konusu olmaksızın olduğu gibi kalmasını emretmiştir. Borçluyu asıl borcundan fazlasını ödemek zorunda bırakmak, ona kat kat yapılan bir zulümdür. O bakımdan takvâ sahibi olan mü’minin faizi terk etmesi ve ona hiçbir şekilde yaklaşmaması gerekir. Çünkü faizi terk etmek, takvâ sahibi olmanın gereklerindendir. Kurtuluş da takvâlı olmaya bağlıdır. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan sakının (takvalı olun) ki kurtulasınız. Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının.” Ateşten sakınmak da ateşe girmeyi gerektiren küfür ve değişik dereceleri ile günahları terk etmekle mümkün olur. Çünkü bütün günahlar, özellikle de büyük olanları kişiyi küfre doğru çeker. Hatta günahlar, Yüce Allah’ın, kâfirler için hazırlamış olduğu cehenneme götüren küfrün şubeleri arasında yer alırlar. Buna göre günahı gerektiren fiillerin terk edilmesi ateşten kurtarır ve mutlak egemen Allah’ın gazabından korur. Hayır ve itaat fiillerini işlemek ise Rahman olan Allah’ın rızasını, cennetlere girmeyi ve rahmetin hasıl olmasını beraberinde getirir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Allah’a ve peygambere” emirleri yerine getirerek ve yasaklardan da sakınarak “itaat edin ki rahmete nail olasınız” buyurmaktadır. Allah’a ve Rasûlüne itaat, rahmetin elde edilmesinin sebepleri arasındadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Ben onu sakınanlara (takva sahiplerine), zekâtı verenlere bir de âyetlerimize iman edenlere yazacağım.”(el-Araf, 7/156-157) 133. Daha sonra Yüce Allah mağfiretine ve cennetini elde etmeye koşuşmalarını emretmektedir. O cennet ki eni göklerle yer kadardır, peki ya uzunluğu ne kadardır? Allah bu cenneti takvâ sahipleri için hazırlamıştır. Bu cennete girecek olanlar onlardır. Takvânın gereği olan ameller ise cennete ulaştıran amellerdir. 134. Daha sonra Yüce Allah takvâ sahiplerini ve onların amellerini şöyle anlatmaktadır:“O (takva sahipleri) bolluk ve darlıkta infak eden” eğer bolluk içerisinde olurlarsa çokça infak ederler, eğer darlık içinde olurlarsa az dahi olsa yapılan hiçbir iyiliği küçümsemezler ve infaktan uzak durmazlar. “Öfkelerini yutan” yani başkalarından öfkelenmelerini -ki öfke kalbin, söz veya fiil ile intikam almayı gerektiren kin ve hiddet ile dolması demektir- gerektirecek bir eziyet görürlerse işte o vakit bunlar beşeri tabiatlarının gereğini yerine getirmezler, aksine kalpte bulunan öfkeyi bastırırlar ve kendilerine kötülük yapana benzeri bir kötülükle karşılık vermeyip sabrederler. “ve insanları affeden kimselerdir” İnsanları affetmenin kapsamına söz veya fiil ile yapılan her türlü kötülüğü affetmek girmektedir. Affetmek öfkeyi yutmaktan daha ileri bir derecedir. Çünkü affetmek, kötülük yapanı cezalandırmayı terk etmenin yanı sıra onu müsamaha ile karşılamak demektir. Bu ise ancak güzel ahlak ile bezenen ve kötü huylardan uzak kalan, Allah ile kârlı bir alışverişe girmiş kimselerin yapabileceği bir iştir. İşte bunlar Allah’ın kullarını, onlara merhamet etme ve iyilikte bulunma arzusu ile affeder ve onlara kötülüğün ulaşmasını istemezler. Bunu yapanlar, Allah kendilerini affetsin ve mükâfatlarını Kerim olan Rabbleri versin diye yaparlar. İmkânları sınırlı ve muhtaç kulundan bir şey bekledikleri için değil. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim affedip düzeltirse artık onun mükâfaatını vermek Allah’a aittir.”(eş-Şura, 42/40) Daha sonra Yüce Allah diğerlerinden daha kapsamlı, daha güzel, daha üstün ve daha değerli bir hal olan “ihsan” halini söz konusu ederek: “Allah iyilik edenleri sever” buyurmaktadır. İyilik etmek (ihsan) iki türlüdür: Yaratıcıya ibadette ihsan ve yaratılmışlara ihsan. Yaratıcıya ibadette ihsanı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Allah’ı görüyormuşçasına O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyor isen de O seni görmektedir.” diye açıklamıştır. Yaratılmışlara ihsan (iyilik) ise dini ve dünyevi açıdan onlara faydalı olmak, dini ve dünyevi türden kötülükleri de onlardan uzaklaştırmak demektir. Onlara iyiliği emretmek, onları kötülükten alıkoymak, bilmeyenlere öğretmek, gaflette olanlara öğüt vermek, özel ve genel hepsine nasihatta bulunmak ve birliklerini sağlamak için çalışmak bunun kapsamına girer. Hallerinin farklılığına, niteliklerinin değişikliklerine göre farz ve müstehab olan sadaka ve nafakaları onlara ulaştırmak da bunun kapsamındadır. Yine Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde takvâ sahiplerini nitelendirdiği üzere malı insanlara bağışlamak, eziyetleri önlemek ve onların verecekleri eziyetlere katlanmak da ihsan kapsamına girmektedir. İşte bu hususları yerine getiren bir kimse hem Allah’ın hem de kullarının hakkını yerine getirmiş olur. Daha sonra Yüce Allah böylelerinin işledikleri suç ve günahlarından ötürü Rablerine karşı mazeret beyan edişlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 135. “Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit” yani ister büyük olsun ister daha aşağı türden olsun kötü ameller işleyecek olurlarsa tevbe edip Allah’tan mağfiret dilemekte acele ederler. Rablerini ve O’nun isyankârlara yaptığı tehditleri ve takvâ sahiplerine yaptığı vaatleri hatırlarlar. Böylece günahlarının bağışlanmasını, kusurlarının örtülmesini isterler, bununla birlikte o kötü işlerden vazgeçer ve yaptıklarından dolayı da pişmanlık duyarlar. Bundan dolayıdır ki şöyle buyurmaktadır “bir de işledikleri üzerinde bile bile ısrar etmezler.” 136. “İşte bunların” bu niteliklere sahip olanların “mükâfatı Rablerinden” çekinilen her bir şeyi kendilerinden uzaklaştıran “bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan” pek çok ebedi nimetlerin bulunduğu, güzelliklerin, rahatlığın göz kamaştırıcılığın, hayır ve sevincin, köşklerin, yüksek ve güzel meskenlerin, göz alıcı ve meyvesi bol ağaçların, ayrıca bu hoş ve güzel meskenler arasından akan nehirlerin bulunduğu “cennetlerdir ki, orada ebediyyen kalacaklardır.” Oradan ayrılmazlar, ona karşılık olarak başka bir şey istemezler ve içinde bulundukları nimetler de süreklidir, değişmez “Amel işleyenlerin mükâfaatı ne güzeldir!” Yüce Allah için yaptıkları az amel karşılığında onlara pek büyük bir ecir verilecektir. O gün geleceği vakit bu şekilde hareket edenler karşılaştıkları mükâfaattan memnun kalacaklar, amellerde bulunan kimseler ecirlerini tam ve eksiksiz alacaklardır. Bu âyet-i kerimeler, Mürcienin kanaatinin aksine amellerin de imanın kapsamı içerisinde olduğunu söyleyen Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin delilleri arasında yer alır. Bu delil, Hadid Sûresi’nde yer alan ve bu âyetleri andıran âyet-i kerime ile tam olarak anlaşılabilir. Söz konusu âyet-i kerime şöyledir:“Rabbinizden bir mağfiret ve eni yerle göğün eni gibi olan bir cennet için yarışın ki o, Allah’a ve Peygamberlerine iman edenler için hazırlanmıştır.”(el-Hadid, 57/21) Bu âyet-i kerimede yalnızca Allah’a ve peygamberlerine imandan söz edilmektedir. Buradaki ayette ise “takvâ sahipleri için hazırlanmış” buyrulmakta, daha sonra da sözü edilen birtakım mali ve bedeni ameller ile takvâ sahiplerinin sair nitelikleri belirtilmektedir. İşte bu da Hadid Sûresinde sözü edilen iman sahiplerinin, bu nitelikleri taşıyan takvâ sahipleri olduğunun delilini teşkil etmektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Âl-i İmran 3:132

130- Ey iman edenler! Faizi kat kat fazlası ile yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtulasınız. 131- Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132- Allah’a ve Rasul’e itaat edin ki rahmete nail olasınız. 133- Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış eni göklerle yer (kadar) olan cennete koşun. 134- O (takva sahipleri) bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden kimselerdir. Allah iyilik edenleri sever. 135- Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlar ki? Bir de işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmezler. 136- İşte bunların mükâfatı Rablerinden bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebediyyen kalacaklardır. Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir! 130-132. Bu tefsirin mukaddimesinde şu açıklamayı yapmıştık: Kulun gerek kendisi hakkındaki gerekse de başkaları hakkındaki emir ve yasaklara riâyet etmesi gerekir. Şanı Yüce Allah ona herhangi bir emir verecek olursa, öncelikle bu emrin sınırlarını ve kendisine emrolunan şeyin ne olduğunu bilmesi gerekir ki bu sayede o emri yerine getirme imkânını bulabilsin. Bunu öğrendikten sonra da gerek kendisi gerek başkaları hakkındaki bu emri -güç ve imkânları çerçevesinde- yerine getirebilmek için de Allah’tan yardım ister. Aynı şekilde Yüce Allah bir hususu yasaklayacak olursa, kulun o yasağın sınırlarını, onun kapsamına neyin girdiğini, neyin girmediğini de öğrenmesi gerekir. Bundan sonra da o yasağı terk etmekte Rabbinden yardım dileyerek bütün gayretini ortaya koyar. Bu ilkelere ilâhi bütün emir ve yasaklarda riâyet etmek gerekir. İşte buradaki âyet-i kerimeler bir takım emirleri ve hayırlı bir takım hasletleri içermektedir ki Allah onları yapmayı emretmiş ve onlara teşvik etmiştir. Bunları yerine getirenlerin mükâfaatlarını da haber vermiştir. Yine bu âyet-i kerimeler bir takım yasaklar da ihtiva etmektedir ki Allah bu yasakları terk etmeye teşvikte bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama bu âyet-i kerimelerin Uhud kıssasından söz eden buyruklar arasında yer almasının hikmeti şu olabilir: Yüce Allah daha önce mü’min kullarına sabredip takvâ sahibi oldukları takdirde düşmanlarına karşı yardımcı olacağını, onları zafere götüreceğini, buna karşılık düşmanlarının da onlara karşı yenik düşmelerini sağlayacağını vaadetmişti. Meselâ şu ayetlerde olduğu gibi:“Eğer sabreder ve sakınırsanız onların hilelerinin size zararı olmaz.”(Âl-i İmran, 3/120); “Siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler bile Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım edecektir.”(Âl-i İmran, 3/125) İşte sanki nefisler, kendisi sebebi ile zaferin, kurtuluşun ve mutluluğun elde edileceği takvânın özelliklerinin neler olduğunu bilmek istemiş gibi bu âyet-i kerimelerde takvânın en önemli özellikleri söz konusu edilmektedir ki kul bunları yerine getirecek olursa diğerlerini de ifa edip yerine getirmesi öncelikle söz konusu olur. Şanı Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde “takvâ” lafzını bir seferinde mutlak olarak: “Takvâ sahipleri için hazırlanmış”(133. âyet) şeklinde; iki seferinde de: “Allah’tan sakının (takvalı olun)”(130. âyet) ve “ateşten de sakının”(131. âyet) şeklinde kayıtlı olarak gelmesi de bu söylediklerimize delildir. Yüce Allah’ın:“Ey iman edenler” buyruğu ile ilgili olarak şunları belirtelim: Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan:“Ey iman edenler” şeklindeki buyruklarından sonra “şunu yapın” yahut “şunu terk edin” ifadesinin gelmesi, bu emri itaatle yerine getirmeyi ve bu yasaktan uzak durmayı gerektiren sebebin, iman olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü iman, tasdik edilmesi gereken şeyleri tam anlamı ile tasdik etmek demektir ki bu tasdik, azaların amellerini de beraberinde getirir. İşte burada da Yüce Allah faizi kat kat yemelerini yasaklamaktadır. Bu, cahiliye dönemi insanları ile şer’î emirlere aldırmayanların alışageldikleri faiz şeklidir. Ödeme zorluğu çeken kimsenin, borcunu ödemesi gereken vade gelip de ondan herhangi bir şey alamayacak olurlarsa borçluya: Ya borcunu ödersin, ya da vadeyi uzatırız ama buna karşılık borcun da artar, derlerdi. Bu durumda fakir kimse de bu şartı kabul etmek zorunda kalır ve böylelikle alacaklısının yakasını bırakmasını sağlamak ve bir süre de olsa rahata ermek için bu isteğe boyun eğerdi. Bu suretle zimmetinde bulunan borç da herhangi bir fayda sağlamaksızın kat kat artar dururdu. Yüce Allah’ın:“kat kat fazlası ile” buyruğu, faizin bu şekilde çok artırılmasının son derece çirkin bir şey olduğuna ve haram kılınışının hikmetine dikkat çekmektedir. Zira faizin haram kılınış hikmeti şudur: Yüce Allah faizin yapısındaki zulüm ve haksızlık dolayısıyla onu men etmiştir. Çünkü Yüce Allah ödeme zorluğu çeken borçluya mühlet vermeyi ve zimmetindeki borcun da herhangi bir artış söz konusu olmaksızın olduğu gibi kalmasını emretmiştir. Borçluyu asıl borcundan fazlasını ödemek zorunda bırakmak, ona kat kat yapılan bir zulümdür. O bakımdan takvâ sahibi olan mü’minin faizi terk etmesi ve ona hiçbir şekilde yaklaşmaması gerekir. Çünkü faizi terk etmek, takvâ sahibi olmanın gereklerindendir. Kurtuluş da takvâlı olmaya bağlıdır. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan sakının (takvalı olun) ki kurtulasınız. Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının.” Ateşten sakınmak da ateşe girmeyi gerektiren küfür ve değişik dereceleri ile günahları terk etmekle mümkün olur. Çünkü bütün günahlar, özellikle de büyük olanları kişiyi küfre doğru çeker. Hatta günahlar, Yüce Allah’ın, kâfirler için hazırlamış olduğu cehenneme götüren küfrün şubeleri arasında yer alırlar. Buna göre günahı gerektiren fiillerin terk edilmesi ateşten kurtarır ve mutlak egemen Allah’ın gazabından korur. Hayır ve itaat fiillerini işlemek ise Rahman olan Allah’ın rızasını, cennetlere girmeyi ve rahmetin hasıl olmasını beraberinde getirir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Allah’a ve peygambere” emirleri yerine getirerek ve yasaklardan da sakınarak “itaat edin ki rahmete nail olasınız” buyurmaktadır. Allah’a ve Rasûlüne itaat, rahmetin elde edilmesinin sebepleri arasındadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Ben onu sakınanlara (takva sahiplerine), zekâtı verenlere bir de âyetlerimize iman edenlere yazacağım.”(el-Araf, 7/156-157) 133. Daha sonra Yüce Allah mağfiretine ve cennetini elde etmeye koşuşmalarını emretmektedir. O cennet ki eni göklerle yer kadardır, peki ya uzunluğu ne kadardır? Allah bu cenneti takvâ sahipleri için hazırlamıştır. Bu cennete girecek olanlar onlardır. Takvânın gereği olan ameller ise cennete ulaştıran amellerdir. 134. Daha sonra Yüce Allah takvâ sahiplerini ve onların amellerini şöyle anlatmaktadır:“O (takva sahipleri) bolluk ve darlıkta infak eden” eğer bolluk içerisinde olurlarsa çokça infak ederler, eğer darlık içinde olurlarsa az dahi olsa yapılan hiçbir iyiliği küçümsemezler ve infaktan uzak durmazlar. “Öfkelerini yutan” yani başkalarından öfkelenmelerini -ki öfke kalbin, söz veya fiil ile intikam almayı gerektiren kin ve hiddet ile dolması demektir- gerektirecek bir eziyet görürlerse işte o vakit bunlar beşeri tabiatlarının gereğini yerine getirmezler, aksine kalpte bulunan öfkeyi bastırırlar ve kendilerine kötülük yapana benzeri bir kötülükle karşılık vermeyip sabrederler. “ve insanları affeden kimselerdir” İnsanları affetmenin kapsamına söz veya fiil ile yapılan her türlü kötülüğü affetmek girmektedir. Affetmek öfkeyi yutmaktan daha ileri bir derecedir. Çünkü affetmek, kötülük yapanı cezalandırmayı terk etmenin yanı sıra onu müsamaha ile karşılamak demektir. Bu ise ancak güzel ahlak ile bezenen ve kötü huylardan uzak kalan, Allah ile kârlı bir alışverişe girmiş kimselerin yapabileceği bir iştir. İşte bunlar Allah’ın kullarını, onlara merhamet etme ve iyilikte bulunma arzusu ile affeder ve onlara kötülüğün ulaşmasını istemezler. Bunu yapanlar, Allah kendilerini affetsin ve mükâfatlarını Kerim olan Rabbleri versin diye yaparlar. İmkânları sınırlı ve muhtaç kulundan bir şey bekledikleri için değil. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim affedip düzeltirse artık onun mükâfaatını vermek Allah’a aittir.”(eş-Şura, 42/40) Daha sonra Yüce Allah diğerlerinden daha kapsamlı, daha güzel, daha üstün ve daha değerli bir hal olan “ihsan” halini söz konusu ederek: “Allah iyilik edenleri sever” buyurmaktadır. İyilik etmek (ihsan) iki türlüdür: Yaratıcıya ibadette ihsan ve yaratılmışlara ihsan. Yaratıcıya ibadette ihsanı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Allah’ı görüyormuşçasına O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyor isen de O seni görmektedir.” diye açıklamıştır. Yaratılmışlara ihsan (iyilik) ise dini ve dünyevi açıdan onlara faydalı olmak, dini ve dünyevi türden kötülükleri de onlardan uzaklaştırmak demektir. Onlara iyiliği emretmek, onları kötülükten alıkoymak, bilmeyenlere öğretmek, gaflette olanlara öğüt vermek, özel ve genel hepsine nasihatta bulunmak ve birliklerini sağlamak için çalışmak bunun kapsamına girer. Hallerinin farklılığına, niteliklerinin değişikliklerine göre farz ve müstehab olan sadaka ve nafakaları onlara ulaştırmak da bunun kapsamındadır. Yine Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde takvâ sahiplerini nitelendirdiği üzere malı insanlara bağışlamak, eziyetleri önlemek ve onların verecekleri eziyetlere katlanmak da ihsan kapsamına girmektedir. İşte bu hususları yerine getiren bir kimse hem Allah’ın hem de kullarının hakkını yerine getirmiş olur. Daha sonra Yüce Allah böylelerinin işledikleri suç ve günahlarından ötürü Rablerine karşı mazeret beyan edişlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 135. “Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit” yani ister büyük olsun ister daha aşağı türden olsun kötü ameller işleyecek olurlarsa tevbe edip Allah’tan mağfiret dilemekte acele ederler. Rablerini ve O’nun isyankârlara yaptığı tehditleri ve takvâ sahiplerine yaptığı vaatleri hatırlarlar. Böylece günahlarının bağışlanmasını, kusurlarının örtülmesini isterler, bununla birlikte o kötü işlerden vazgeçer ve yaptıklarından dolayı da pişmanlık duyarlar. Bundan dolayıdır ki şöyle buyurmaktadır “bir de işledikleri üzerinde bile bile ısrar etmezler.” 136. “İşte bunların” bu niteliklere sahip olanların “mükâfatı Rablerinden” çekinilen her bir şeyi kendilerinden uzaklaştıran “bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan” pek çok ebedi nimetlerin bulunduğu, güzelliklerin, rahatlığın göz kamaştırıcılığın, hayır ve sevincin, köşklerin, yüksek ve güzel meskenlerin, göz alıcı ve meyvesi bol ağaçların, ayrıca bu hoş ve güzel meskenler arasından akan nehirlerin bulunduğu “cennetlerdir ki, orada ebediyyen kalacaklardır.” Oradan ayrılmazlar, ona karşılık olarak başka bir şey istemezler ve içinde bulundukları nimetler de süreklidir, değişmez “Amel işleyenlerin mükâfaatı ne güzeldir!” Yüce Allah için yaptıkları az amel karşılığında onlara pek büyük bir ecir verilecektir. O gün geleceği vakit bu şekilde hareket edenler karşılaştıkları mükâfaattan memnun kalacaklar, amellerde bulunan kimseler ecirlerini tam ve eksiksiz alacaklardır. Bu âyet-i kerimeler, Mürcienin kanaatinin aksine amellerin de imanın kapsamı içerisinde olduğunu söyleyen Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin delilleri arasında yer alır. Bu delil, Hadid Sûresi’nde yer alan ve bu âyetleri andıran âyet-i kerime ile tam olarak anlaşılabilir. Söz konusu âyet-i kerime şöyledir:“Rabbinizden bir mağfiret ve eni yerle göğün eni gibi olan bir cennet için yarışın ki o, Allah’a ve Peygamberlerine iman edenler için hazırlanmıştır.”(el-Hadid, 57/21) Bu âyet-i kerimede yalnızca Allah’a ve peygamberlerine imandan söz edilmektedir. Buradaki ayette ise “takvâ sahipleri için hazırlanmış” buyrulmakta, daha sonra da sözü edilen birtakım mali ve bedeni ameller ile takvâ sahiplerinin sair nitelikleri belirtilmektedir. İşte bu da Hadid Sûresinde sözü edilen iman sahiplerinin, bu nitelikleri taşıyan takvâ sahipleri olduğunun delilini teşkil etmektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Âl-i İmran 3:133

130- Ey iman edenler! Faizi kat kat fazlası ile yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtulasınız. 131- Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132- Allah’a ve Rasul’e itaat edin ki rahmete nail olasınız. 133- Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış eni göklerle yer (kadar) olan cennete koşun. 134- O (takva sahipleri) bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden kimselerdir. Allah iyilik edenleri sever. 135- Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlar ki? Bir de işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmezler. 136- İşte bunların mükâfatı Rablerinden bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebediyyen kalacaklardır. Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir! 130-132. Bu tefsirin mukaddimesinde şu açıklamayı yapmıştık: Kulun gerek kendisi hakkındaki gerekse de başkaları hakkındaki emir ve yasaklara riâyet etmesi gerekir. Şanı Yüce Allah ona herhangi bir emir verecek olursa, öncelikle bu emrin sınırlarını ve kendisine emrolunan şeyin ne olduğunu bilmesi gerekir ki bu sayede o emri yerine getirme imkânını bulabilsin. Bunu öğrendikten sonra da gerek kendisi gerek başkaları hakkındaki bu emri -güç ve imkânları çerçevesinde- yerine getirebilmek için de Allah’tan yardım ister. Aynı şekilde Yüce Allah bir hususu yasaklayacak olursa, kulun o yasağın sınırlarını, onun kapsamına neyin girdiğini, neyin girmediğini de öğrenmesi gerekir. Bundan sonra da o yasağı terk etmekte Rabbinden yardım dileyerek bütün gayretini ortaya koyar. Bu ilkelere ilâhi bütün emir ve yasaklarda riâyet etmek gerekir. İşte buradaki âyet-i kerimeler bir takım emirleri ve hayırlı bir takım hasletleri içermektedir ki Allah onları yapmayı emretmiş ve onlara teşvik etmiştir. Bunları yerine getirenlerin mükâfaatlarını da haber vermiştir. Yine bu âyet-i kerimeler bir takım yasaklar da ihtiva etmektedir ki Allah bu yasakları terk etmeye teşvikte bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama bu âyet-i kerimelerin Uhud kıssasından söz eden buyruklar arasında yer almasının hikmeti şu olabilir: Yüce Allah daha önce mü’min kullarına sabredip takvâ sahibi oldukları takdirde düşmanlarına karşı yardımcı olacağını, onları zafere götüreceğini, buna karşılık düşmanlarının da onlara karşı yenik düşmelerini sağlayacağını vaadetmişti. Meselâ şu ayetlerde olduğu gibi:“Eğer sabreder ve sakınırsanız onların hilelerinin size zararı olmaz.”(Âl-i İmran, 3/120); “Siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler bile Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım edecektir.”(Âl-i İmran, 3/125) İşte sanki nefisler, kendisi sebebi ile zaferin, kurtuluşun ve mutluluğun elde edileceği takvânın özelliklerinin neler olduğunu bilmek istemiş gibi bu âyet-i kerimelerde takvânın en önemli özellikleri söz konusu edilmektedir ki kul bunları yerine getirecek olursa diğerlerini de ifa edip yerine getirmesi öncelikle söz konusu olur. Şanı Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde “takvâ” lafzını bir seferinde mutlak olarak: “Takvâ sahipleri için hazırlanmış”(133. âyet) şeklinde; iki seferinde de: “Allah’tan sakının (takvalı olun)”(130. âyet) ve “ateşten de sakının”(131. âyet) şeklinde kayıtlı olarak gelmesi de bu söylediklerimize delildir. Yüce Allah’ın:“Ey iman edenler” buyruğu ile ilgili olarak şunları belirtelim: Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan:“Ey iman edenler” şeklindeki buyruklarından sonra “şunu yapın” yahut “şunu terk edin” ifadesinin gelmesi, bu emri itaatle yerine getirmeyi ve bu yasaktan uzak durmayı gerektiren sebebin, iman olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü iman, tasdik edilmesi gereken şeyleri tam anlamı ile tasdik etmek demektir ki bu tasdik, azaların amellerini de beraberinde getirir. İşte burada da Yüce Allah faizi kat kat yemelerini yasaklamaktadır. Bu, cahiliye dönemi insanları ile şer’î emirlere aldırmayanların alışageldikleri faiz şeklidir. Ödeme zorluğu çeken kimsenin, borcunu ödemesi gereken vade gelip de ondan herhangi bir şey alamayacak olurlarsa borçluya: Ya borcunu ödersin, ya da vadeyi uzatırız ama buna karşılık borcun da artar, derlerdi. Bu durumda fakir kimse de bu şartı kabul etmek zorunda kalır ve böylelikle alacaklısının yakasını bırakmasını sağlamak ve bir süre de olsa rahata ermek için bu isteğe boyun eğerdi. Bu suretle zimmetinde bulunan borç da herhangi bir fayda sağlamaksızın kat kat artar dururdu. Yüce Allah’ın:“kat kat fazlası ile” buyruğu, faizin bu şekilde çok artırılmasının son derece çirkin bir şey olduğuna ve haram kılınışının hikmetine dikkat çekmektedir. Zira faizin haram kılınış hikmeti şudur: Yüce Allah faizin yapısındaki zulüm ve haksızlık dolayısıyla onu men etmiştir. Çünkü Yüce Allah ödeme zorluğu çeken borçluya mühlet vermeyi ve zimmetindeki borcun da herhangi bir artış söz konusu olmaksızın olduğu gibi kalmasını emretmiştir. Borçluyu asıl borcundan fazlasını ödemek zorunda bırakmak, ona kat kat yapılan bir zulümdür. O bakımdan takvâ sahibi olan mü’minin faizi terk etmesi ve ona hiçbir şekilde yaklaşmaması gerekir. Çünkü faizi terk etmek, takvâ sahibi olmanın gereklerindendir. Kurtuluş da takvâlı olmaya bağlıdır. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan sakının (takvalı olun) ki kurtulasınız. Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının.” Ateşten sakınmak da ateşe girmeyi gerektiren küfür ve değişik dereceleri ile günahları terk etmekle mümkün olur. Çünkü bütün günahlar, özellikle de büyük olanları kişiyi küfre doğru çeker. Hatta günahlar, Yüce Allah’ın, kâfirler için hazırlamış olduğu cehenneme götüren küfrün şubeleri arasında yer alırlar. Buna göre günahı gerektiren fiillerin terk edilmesi ateşten kurtarır ve mutlak egemen Allah’ın gazabından korur. Hayır ve itaat fiillerini işlemek ise Rahman olan Allah’ın rızasını, cennetlere girmeyi ve rahmetin hasıl olmasını beraberinde getirir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Allah’a ve peygambere” emirleri yerine getirerek ve yasaklardan da sakınarak “itaat edin ki rahmete nail olasınız” buyurmaktadır. Allah’a ve Rasûlüne itaat, rahmetin elde edilmesinin sebepleri arasındadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Ben onu sakınanlara (takva sahiplerine), zekâtı verenlere bir de âyetlerimize iman edenlere yazacağım.”(el-Araf, 7/156-157) 133. Daha sonra Yüce Allah mağfiretine ve cennetini elde etmeye koşuşmalarını emretmektedir. O cennet ki eni göklerle yer kadardır, peki ya uzunluğu ne kadardır? Allah bu cenneti takvâ sahipleri için hazırlamıştır. Bu cennete girecek olanlar onlardır. Takvânın gereği olan ameller ise cennete ulaştıran amellerdir. 134. Daha sonra Yüce Allah takvâ sahiplerini ve onların amellerini şöyle anlatmaktadır:“O (takva sahipleri) bolluk ve darlıkta infak eden” eğer bolluk içerisinde olurlarsa çokça infak ederler, eğer darlık içinde olurlarsa az dahi olsa yapılan hiçbir iyiliği küçümsemezler ve infaktan uzak durmazlar. “Öfkelerini yutan” yani başkalarından öfkelenmelerini -ki öfke kalbin, söz veya fiil ile intikam almayı gerektiren kin ve hiddet ile dolması demektir- gerektirecek bir eziyet görürlerse işte o vakit bunlar beşeri tabiatlarının gereğini yerine getirmezler, aksine kalpte bulunan öfkeyi bastırırlar ve kendilerine kötülük yapana benzeri bir kötülükle karşılık vermeyip sabrederler. “ve insanları affeden kimselerdir” İnsanları affetmenin kapsamına söz veya fiil ile yapılan her türlü kötülüğü affetmek girmektedir. Affetmek öfkeyi yutmaktan daha ileri bir derecedir. Çünkü affetmek, kötülük yapanı cezalandırmayı terk etmenin yanı sıra onu müsamaha ile karşılamak demektir. Bu ise ancak güzel ahlak ile bezenen ve kötü huylardan uzak kalan, Allah ile kârlı bir alışverişe girmiş kimselerin yapabileceği bir iştir. İşte bunlar Allah’ın kullarını, onlara merhamet etme ve iyilikte bulunma arzusu ile affeder ve onlara kötülüğün ulaşmasını istemezler. Bunu yapanlar, Allah kendilerini affetsin ve mükâfatlarını Kerim olan Rabbleri versin diye yaparlar. İmkânları sınırlı ve muhtaç kulundan bir şey bekledikleri için değil. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim affedip düzeltirse artık onun mükâfaatını vermek Allah’a aittir.”(eş-Şura, 42/40) Daha sonra Yüce Allah diğerlerinden daha kapsamlı, daha güzel, daha üstün ve daha değerli bir hal olan “ihsan” halini söz konusu ederek: “Allah iyilik edenleri sever” buyurmaktadır. İyilik etmek (ihsan) iki türlüdür: Yaratıcıya ibadette ihsan ve yaratılmışlara ihsan. Yaratıcıya ibadette ihsanı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Allah’ı görüyormuşçasına O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyor isen de O seni görmektedir.” diye açıklamıştır. Yaratılmışlara ihsan (iyilik) ise dini ve dünyevi açıdan onlara faydalı olmak, dini ve dünyevi türden kötülükleri de onlardan uzaklaştırmak demektir. Onlara iyiliği emretmek, onları kötülükten alıkoymak, bilmeyenlere öğretmek, gaflette olanlara öğüt vermek, özel ve genel hepsine nasihatta bulunmak ve birliklerini sağlamak için çalışmak bunun kapsamına girer. Hallerinin farklılığına, niteliklerinin değişikliklerine göre farz ve müstehab olan sadaka ve nafakaları onlara ulaştırmak da bunun kapsamındadır. Yine Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde takvâ sahiplerini nitelendirdiği üzere malı insanlara bağışlamak, eziyetleri önlemek ve onların verecekleri eziyetlere katlanmak da ihsan kapsamına girmektedir. İşte bu hususları yerine getiren bir kimse hem Allah’ın hem de kullarının hakkını yerine getirmiş olur. Daha sonra Yüce Allah böylelerinin işledikleri suç ve günahlarından ötürü Rablerine karşı mazeret beyan edişlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 135. “Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit” yani ister büyük olsun ister daha aşağı türden olsun kötü ameller işleyecek olurlarsa tevbe edip Allah’tan mağfiret dilemekte acele ederler. Rablerini ve O’nun isyankârlara yaptığı tehditleri ve takvâ sahiplerine yaptığı vaatleri hatırlarlar. Böylece günahlarının bağışlanmasını, kusurlarının örtülmesini isterler, bununla birlikte o kötü işlerden vazgeçer ve yaptıklarından dolayı da pişmanlık duyarlar. Bundan dolayıdır ki şöyle buyurmaktadır “bir de işledikleri üzerinde bile bile ısrar etmezler.” 136. “İşte bunların” bu niteliklere sahip olanların “mükâfatı Rablerinden” çekinilen her bir şeyi kendilerinden uzaklaştıran “bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan” pek çok ebedi nimetlerin bulunduğu, güzelliklerin, rahatlığın göz kamaştırıcılığın, hayır ve sevincin, köşklerin, yüksek ve güzel meskenlerin, göz alıcı ve meyvesi bol ağaçların, ayrıca bu hoş ve güzel meskenler arasından akan nehirlerin bulunduğu “cennetlerdir ki, orada ebediyyen kalacaklardır.” Oradan ayrılmazlar, ona karşılık olarak başka bir şey istemezler ve içinde bulundukları nimetler de süreklidir, değişmez “Amel işleyenlerin mükâfaatı ne güzeldir!” Yüce Allah için yaptıkları az amel karşılığında onlara pek büyük bir ecir verilecektir. O gün geleceği vakit bu şekilde hareket edenler karşılaştıkları mükâfaattan memnun kalacaklar, amellerde bulunan kimseler ecirlerini tam ve eksiksiz alacaklardır. Bu âyet-i kerimeler, Mürcienin kanaatinin aksine amellerin de imanın kapsamı içerisinde olduğunu söyleyen Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin delilleri arasında yer alır. Bu delil, Hadid Sûresi’nde yer alan ve bu âyetleri andıran âyet-i kerime ile tam olarak anlaşılabilir. Söz konusu âyet-i kerime şöyledir:“Rabbinizden bir mağfiret ve eni yerle göğün eni gibi olan bir cennet için yarışın ki o, Allah’a ve Peygamberlerine iman edenler için hazırlanmıştır.”(el-Hadid, 57/21) Bu âyet-i kerimede yalnızca Allah’a ve peygamberlerine imandan söz edilmektedir. Buradaki ayette ise “takvâ sahipleri için hazırlanmış” buyrulmakta, daha sonra da sözü edilen birtakım mali ve bedeni ameller ile takvâ sahiplerinin sair nitelikleri belirtilmektedir. İşte bu da Hadid Sûresinde sözü edilen iman sahiplerinin, bu nitelikleri taşıyan takvâ sahipleri olduğunun delilini teşkil etmektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Âl-i İmran 3:134

130- Ey iman edenler! Faizi kat kat fazlası ile yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtulasınız. 131- Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132- Allah’a ve Rasul’e itaat edin ki rahmete nail olasınız. 133- Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış eni göklerle yer (kadar) olan cennete koşun. 134- O (takva sahipleri) bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden kimselerdir. Allah iyilik edenleri sever. 135- Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlar ki? Bir de işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmezler. 136- İşte bunların mükâfatı Rablerinden bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebediyyen kalacaklardır. Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir! 130-132. Bu tefsirin mukaddimesinde şu açıklamayı yapmıştık: Kulun gerek kendisi hakkındaki gerekse de başkaları hakkındaki emir ve yasaklara riâyet etmesi gerekir. Şanı Yüce Allah ona herhangi bir emir verecek olursa, öncelikle bu emrin sınırlarını ve kendisine emrolunan şeyin ne olduğunu bilmesi gerekir ki bu sayede o emri yerine getirme imkânını bulabilsin. Bunu öğrendikten sonra da gerek kendisi gerek başkaları hakkındaki bu emri -güç ve imkânları çerçevesinde- yerine getirebilmek için de Allah’tan yardım ister. Aynı şekilde Yüce Allah bir hususu yasaklayacak olursa, kulun o yasağın sınırlarını, onun kapsamına neyin girdiğini, neyin girmediğini de öğrenmesi gerekir. Bundan sonra da o yasağı terk etmekte Rabbinden yardım dileyerek bütün gayretini ortaya koyar. Bu ilkelere ilâhi bütün emir ve yasaklarda riâyet etmek gerekir. İşte buradaki âyet-i kerimeler bir takım emirleri ve hayırlı bir takım hasletleri içermektedir ki Allah onları yapmayı emretmiş ve onlara teşvik etmiştir. Bunları yerine getirenlerin mükâfaatlarını da haber vermiştir. Yine bu âyet-i kerimeler bir takım yasaklar da ihtiva etmektedir ki Allah bu yasakları terk etmeye teşvikte bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama bu âyet-i kerimelerin Uhud kıssasından söz eden buyruklar arasında yer almasının hikmeti şu olabilir: Yüce Allah daha önce mü’min kullarına sabredip takvâ sahibi oldukları takdirde düşmanlarına karşı yardımcı olacağını, onları zafere götüreceğini, buna karşılık düşmanlarının da onlara karşı yenik düşmelerini sağlayacağını vaadetmişti. Meselâ şu ayetlerde olduğu gibi:“Eğer sabreder ve sakınırsanız onların hilelerinin size zararı olmaz.”(Âl-i İmran, 3/120); “Siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler bile Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım edecektir.”(Âl-i İmran, 3/125) İşte sanki nefisler, kendisi sebebi ile zaferin, kurtuluşun ve mutluluğun elde edileceği takvânın özelliklerinin neler olduğunu bilmek istemiş gibi bu âyet-i kerimelerde takvânın en önemli özellikleri söz konusu edilmektedir ki kul bunları yerine getirecek olursa diğerlerini de ifa edip yerine getirmesi öncelikle söz konusu olur. Şanı Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde “takvâ” lafzını bir seferinde mutlak olarak: “Takvâ sahipleri için hazırlanmış”(133. âyet) şeklinde; iki seferinde de: “Allah’tan sakının (takvalı olun)”(130. âyet) ve “ateşten de sakının”(131. âyet) şeklinde kayıtlı olarak gelmesi de bu söylediklerimize delildir. Yüce Allah’ın:“Ey iman edenler” buyruğu ile ilgili olarak şunları belirtelim: Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan:“Ey iman edenler” şeklindeki buyruklarından sonra “şunu yapın” yahut “şunu terk edin” ifadesinin gelmesi, bu emri itaatle yerine getirmeyi ve bu yasaktan uzak durmayı gerektiren sebebin, iman olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü iman, tasdik edilmesi gereken şeyleri tam anlamı ile tasdik etmek demektir ki bu tasdik, azaların amellerini de beraberinde getirir. İşte burada da Yüce Allah faizi kat kat yemelerini yasaklamaktadır. Bu, cahiliye dönemi insanları ile şer’î emirlere aldırmayanların alışageldikleri faiz şeklidir. Ödeme zorluğu çeken kimsenin, borcunu ödemesi gereken vade gelip de ondan herhangi bir şey alamayacak olurlarsa borçluya: Ya borcunu ödersin, ya da vadeyi uzatırız ama buna karşılık borcun da artar, derlerdi. Bu durumda fakir kimse de bu şartı kabul etmek zorunda kalır ve böylelikle alacaklısının yakasını bırakmasını sağlamak ve bir süre de olsa rahata ermek için bu isteğe boyun eğerdi. Bu suretle zimmetinde bulunan borç da herhangi bir fayda sağlamaksızın kat kat artar dururdu. Yüce Allah’ın:“kat kat fazlası ile” buyruğu, faizin bu şekilde çok artırılmasının son derece çirkin bir şey olduğuna ve haram kılınışının hikmetine dikkat çekmektedir. Zira faizin haram kılınış hikmeti şudur: Yüce Allah faizin yapısındaki zulüm ve haksızlık dolayısıyla onu men etmiştir. Çünkü Yüce Allah ödeme zorluğu çeken borçluya mühlet vermeyi ve zimmetindeki borcun da herhangi bir artış söz konusu olmaksızın olduğu gibi kalmasını emretmiştir. Borçluyu asıl borcundan fazlasını ödemek zorunda bırakmak, ona kat kat yapılan bir zulümdür. O bakımdan takvâ sahibi olan mü’minin faizi terk etmesi ve ona hiçbir şekilde yaklaşmaması gerekir. Çünkü faizi terk etmek, takvâ sahibi olmanın gereklerindendir. Kurtuluş da takvâlı olmaya bağlıdır. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan sakının (takvalı olun) ki kurtulasınız. Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının.” Ateşten sakınmak da ateşe girmeyi gerektiren küfür ve değişik dereceleri ile günahları terk etmekle mümkün olur. Çünkü bütün günahlar, özellikle de büyük olanları kişiyi küfre doğru çeker. Hatta günahlar, Yüce Allah’ın, kâfirler için hazırlamış olduğu cehenneme götüren küfrün şubeleri arasında yer alırlar. Buna göre günahı gerektiren fiillerin terk edilmesi ateşten kurtarır ve mutlak egemen Allah’ın gazabından korur. Hayır ve itaat fiillerini işlemek ise Rahman olan Allah’ın rızasını, cennetlere girmeyi ve rahmetin hasıl olmasını beraberinde getirir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Allah’a ve peygambere” emirleri yerine getirerek ve yasaklardan da sakınarak “itaat edin ki rahmete nail olasınız” buyurmaktadır. Allah’a ve Rasûlüne itaat, rahmetin elde edilmesinin sebepleri arasındadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Ben onu sakınanlara (takva sahiplerine), zekâtı verenlere bir de âyetlerimize iman edenlere yazacağım.”(el-Araf, 7/156-157) 133. Daha sonra Yüce Allah mağfiretine ve cennetini elde etmeye koşuşmalarını emretmektedir. O cennet ki eni göklerle yer kadardır, peki ya uzunluğu ne kadardır? Allah bu cenneti takvâ sahipleri için hazırlamıştır. Bu cennete girecek olanlar onlardır. Takvânın gereği olan ameller ise cennete ulaştıran amellerdir. 134. Daha sonra Yüce Allah takvâ sahiplerini ve onların amellerini şöyle anlatmaktadır:“O (takva sahipleri) bolluk ve darlıkta infak eden” eğer bolluk içerisinde olurlarsa çokça infak ederler, eğer darlık içinde olurlarsa az dahi olsa yapılan hiçbir iyiliği küçümsemezler ve infaktan uzak durmazlar. “Öfkelerini yutan” yani başkalarından öfkelenmelerini -ki öfke kalbin, söz veya fiil ile intikam almayı gerektiren kin ve hiddet ile dolması demektir- gerektirecek bir eziyet görürlerse işte o vakit bunlar beşeri tabiatlarının gereğini yerine getirmezler, aksine kalpte bulunan öfkeyi bastırırlar ve kendilerine kötülük yapana benzeri bir kötülükle karşılık vermeyip sabrederler. “ve insanları affeden kimselerdir” İnsanları affetmenin kapsamına söz veya fiil ile yapılan her türlü kötülüğü affetmek girmektedir. Affetmek öfkeyi yutmaktan daha ileri bir derecedir. Çünkü affetmek, kötülük yapanı cezalandırmayı terk etmenin yanı sıra onu müsamaha ile karşılamak demektir. Bu ise ancak güzel ahlak ile bezenen ve kötü huylardan uzak kalan, Allah ile kârlı bir alışverişe girmiş kimselerin yapabileceği bir iştir. İşte bunlar Allah’ın kullarını, onlara merhamet etme ve iyilikte bulunma arzusu ile affeder ve onlara kötülüğün ulaşmasını istemezler. Bunu yapanlar, Allah kendilerini affetsin ve mükâfatlarını Kerim olan Rabbleri versin diye yaparlar. İmkânları sınırlı ve muhtaç kulundan bir şey bekledikleri için değil. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim affedip düzeltirse artık onun mükâfaatını vermek Allah’a aittir.”(eş-Şura, 42/40) Daha sonra Yüce Allah diğerlerinden daha kapsamlı, daha güzel, daha üstün ve daha değerli bir hal olan “ihsan” halini söz konusu ederek: “Allah iyilik edenleri sever” buyurmaktadır. İyilik etmek (ihsan) iki türlüdür: Yaratıcıya ibadette ihsan ve yaratılmışlara ihsan. Yaratıcıya ibadette ihsanı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Allah’ı görüyormuşçasına O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyor isen de O seni görmektedir.” diye açıklamıştır. Yaratılmışlara ihsan (iyilik) ise dini ve dünyevi açıdan onlara faydalı olmak, dini ve dünyevi türden kötülükleri de onlardan uzaklaştırmak demektir. Onlara iyiliği emretmek, onları kötülükten alıkoymak, bilmeyenlere öğretmek, gaflette olanlara öğüt vermek, özel ve genel hepsine nasihatta bulunmak ve birliklerini sağlamak için çalışmak bunun kapsamına girer. Hallerinin farklılığına, niteliklerinin değişikliklerine göre farz ve müstehab olan sadaka ve nafakaları onlara ulaştırmak da bunun kapsamındadır. Yine Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde takvâ sahiplerini nitelendirdiği üzere malı insanlara bağışlamak, eziyetleri önlemek ve onların verecekleri eziyetlere katlanmak da ihsan kapsamına girmektedir. İşte bu hususları yerine getiren bir kimse hem Allah’ın hem de kullarının hakkını yerine getirmiş olur. Daha sonra Yüce Allah böylelerinin işledikleri suç ve günahlarından ötürü Rablerine karşı mazeret beyan edişlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 135. “Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit” yani ister büyük olsun ister daha aşağı türden olsun kötü ameller işleyecek olurlarsa tevbe edip Allah’tan mağfiret dilemekte acele ederler. Rablerini ve O’nun isyankârlara yaptığı tehditleri ve takvâ sahiplerine yaptığı vaatleri hatırlarlar. Böylece günahlarının bağışlanmasını, kusurlarının örtülmesini isterler, bununla birlikte o kötü işlerden vazgeçer ve yaptıklarından dolayı da pişmanlık duyarlar. Bundan dolayıdır ki şöyle buyurmaktadır “bir de işledikleri üzerinde bile bile ısrar etmezler.” 136. “İşte bunların” bu niteliklere sahip olanların “mükâfatı Rablerinden” çekinilen her bir şeyi kendilerinden uzaklaştıran “bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan” pek çok ebedi nimetlerin bulunduğu, güzelliklerin, rahatlığın göz kamaştırıcılığın, hayır ve sevincin, köşklerin, yüksek ve güzel meskenlerin, göz alıcı ve meyvesi bol ağaçların, ayrıca bu hoş ve güzel meskenler arasından akan nehirlerin bulunduğu “cennetlerdir ki, orada ebediyyen kalacaklardır.” Oradan ayrılmazlar, ona karşılık olarak başka bir şey istemezler ve içinde bulundukları nimetler de süreklidir, değişmez “Amel işleyenlerin mükâfaatı ne güzeldir!” Yüce Allah için yaptıkları az amel karşılığında onlara pek büyük bir ecir verilecektir. O gün geleceği vakit bu şekilde hareket edenler karşılaştıkları mükâfaattan memnun kalacaklar, amellerde bulunan kimseler ecirlerini tam ve eksiksiz alacaklardır. Bu âyet-i kerimeler, Mürcienin kanaatinin aksine amellerin de imanın kapsamı içerisinde olduğunu söyleyen Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin delilleri arasında yer alır. Bu delil, Hadid Sûresi’nde yer alan ve bu âyetleri andıran âyet-i kerime ile tam olarak anlaşılabilir. Söz konusu âyet-i kerime şöyledir:“Rabbinizden bir mağfiret ve eni yerle göğün eni gibi olan bir cennet için yarışın ki o, Allah’a ve Peygamberlerine iman edenler için hazırlanmıştır.”(el-Hadid, 57/21) Bu âyet-i kerimede yalnızca Allah’a ve peygamberlerine imandan söz edilmektedir. Buradaki ayette ise “takvâ sahipleri için hazırlanmış” buyrulmakta, daha sonra da sözü edilen birtakım mali ve bedeni ameller ile takvâ sahiplerinin sair nitelikleri belirtilmektedir. İşte bu da Hadid Sûresinde sözü edilen iman sahiplerinin, bu nitelikleri taşıyan takvâ sahipleri olduğunun delilini teşkil etmektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Âl-i İmran 3:135

130- Ey iman edenler! Faizi kat kat fazlası ile yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtulasınız. 131- Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132- Allah’a ve Rasul’e itaat edin ki rahmete nail olasınız. 133- Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış eni göklerle yer (kadar) olan cennete koşun. 134- O (takva sahipleri) bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden kimselerdir. Allah iyilik edenleri sever. 135- Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlar ki? Bir de işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmezler. 136- İşte bunların mükâfatı Rablerinden bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebediyyen kalacaklardır. Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir! 130-132. Bu tefsirin mukaddimesinde şu açıklamayı yapmıştık: Kulun gerek kendisi hakkındaki gerekse de başkaları hakkındaki emir ve yasaklara riâyet etmesi gerekir. Şanı Yüce Allah ona herhangi bir emir verecek olursa, öncelikle bu emrin sınırlarını ve kendisine emrolunan şeyin ne olduğunu bilmesi gerekir ki bu sayede o emri yerine getirme imkânını bulabilsin. Bunu öğrendikten sonra da gerek kendisi gerek başkaları hakkındaki bu emri -güç ve imkânları çerçevesinde- yerine getirebilmek için de Allah’tan yardım ister. Aynı şekilde Yüce Allah bir hususu yasaklayacak olursa, kulun o yasağın sınırlarını, onun kapsamına neyin girdiğini, neyin girmediğini de öğrenmesi gerekir. Bundan sonra da o yasağı terk etmekte Rabbinden yardım dileyerek bütün gayretini ortaya koyar. Bu ilkelere ilâhi bütün emir ve yasaklarda riâyet etmek gerekir. İşte buradaki âyet-i kerimeler bir takım emirleri ve hayırlı bir takım hasletleri içermektedir ki Allah onları yapmayı emretmiş ve onlara teşvik etmiştir. Bunları yerine getirenlerin mükâfaatlarını da haber vermiştir. Yine bu âyet-i kerimeler bir takım yasaklar da ihtiva etmektedir ki Allah bu yasakları terk etmeye teşvikte bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama bu âyet-i kerimelerin Uhud kıssasından söz eden buyruklar arasında yer almasının hikmeti şu olabilir: Yüce Allah daha önce mü’min kullarına sabredip takvâ sahibi oldukları takdirde düşmanlarına karşı yardımcı olacağını, onları zafere götüreceğini, buna karşılık düşmanlarının da onlara karşı yenik düşmelerini sağlayacağını vaadetmişti. Meselâ şu ayetlerde olduğu gibi:“Eğer sabreder ve sakınırsanız onların hilelerinin size zararı olmaz.”(Âl-i İmran, 3/120); “Siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler bile Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım edecektir.”(Âl-i İmran, 3/125) İşte sanki nefisler, kendisi sebebi ile zaferin, kurtuluşun ve mutluluğun elde edileceği takvânın özelliklerinin neler olduğunu bilmek istemiş gibi bu âyet-i kerimelerde takvânın en önemli özellikleri söz konusu edilmektedir ki kul bunları yerine getirecek olursa diğerlerini de ifa edip yerine getirmesi öncelikle söz konusu olur. Şanı Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde “takvâ” lafzını bir seferinde mutlak olarak: “Takvâ sahipleri için hazırlanmış”(133. âyet) şeklinde; iki seferinde de: “Allah’tan sakının (takvalı olun)”(130. âyet) ve “ateşten de sakının”(131. âyet) şeklinde kayıtlı olarak gelmesi de bu söylediklerimize delildir. Yüce Allah’ın:“Ey iman edenler” buyruğu ile ilgili olarak şunları belirtelim: Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan:“Ey iman edenler” şeklindeki buyruklarından sonra “şunu yapın” yahut “şunu terk edin” ifadesinin gelmesi, bu emri itaatle yerine getirmeyi ve bu yasaktan uzak durmayı gerektiren sebebin, iman olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü iman, tasdik edilmesi gereken şeyleri tam anlamı ile tasdik etmek demektir ki bu tasdik, azaların amellerini de beraberinde getirir. İşte burada da Yüce Allah faizi kat kat yemelerini yasaklamaktadır. Bu, cahiliye dönemi insanları ile şer’î emirlere aldırmayanların alışageldikleri faiz şeklidir. Ödeme zorluğu çeken kimsenin, borcunu ödemesi gereken vade gelip de ondan herhangi bir şey alamayacak olurlarsa borçluya: Ya borcunu ödersin, ya da vadeyi uzatırız ama buna karşılık borcun da artar, derlerdi. Bu durumda fakir kimse de bu şartı kabul etmek zorunda kalır ve böylelikle alacaklısının yakasını bırakmasını sağlamak ve bir süre de olsa rahata ermek için bu isteğe boyun eğerdi. Bu suretle zimmetinde bulunan borç da herhangi bir fayda sağlamaksızın kat kat artar dururdu. Yüce Allah’ın:“kat kat fazlası ile” buyruğu, faizin bu şekilde çok artırılmasının son derece çirkin bir şey olduğuna ve haram kılınışının hikmetine dikkat çekmektedir. Zira faizin haram kılınış hikmeti şudur: Yüce Allah faizin yapısındaki zulüm ve haksızlık dolayısıyla onu men etmiştir. Çünkü Yüce Allah ödeme zorluğu çeken borçluya mühlet vermeyi ve zimmetindeki borcun da herhangi bir artış söz konusu olmaksızın olduğu gibi kalmasını emretmiştir. Borçluyu asıl borcundan fazlasını ödemek zorunda bırakmak, ona kat kat yapılan bir zulümdür. O bakımdan takvâ sahibi olan mü’minin faizi terk etmesi ve ona hiçbir şekilde yaklaşmaması gerekir. Çünkü faizi terk etmek, takvâ sahibi olmanın gereklerindendir. Kurtuluş da takvâlı olmaya bağlıdır. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan sakının (takvalı olun) ki kurtulasınız. Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının.” Ateşten sakınmak da ateşe girmeyi gerektiren küfür ve değişik dereceleri ile günahları terk etmekle mümkün olur. Çünkü bütün günahlar, özellikle de büyük olanları kişiyi küfre doğru çeker. Hatta günahlar, Yüce Allah’ın, kâfirler için hazırlamış olduğu cehenneme götüren küfrün şubeleri arasında yer alırlar. Buna göre günahı gerektiren fiillerin terk edilmesi ateşten kurtarır ve mutlak egemen Allah’ın gazabından korur. Hayır ve itaat fiillerini işlemek ise Rahman olan Allah’ın rızasını, cennetlere girmeyi ve rahmetin hasıl olmasını beraberinde getirir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Allah’a ve peygambere” emirleri yerine getirerek ve yasaklardan da sakınarak “itaat edin ki rahmete nail olasınız” buyurmaktadır. Allah’a ve Rasûlüne itaat, rahmetin elde edilmesinin sebepleri arasındadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Ben onu sakınanlara (takva sahiplerine), zekâtı verenlere bir de âyetlerimize iman edenlere yazacağım.”(el-Araf, 7/156-157) 133. Daha sonra Yüce Allah mağfiretine ve cennetini elde etmeye koşuşmalarını emretmektedir. O cennet ki eni göklerle yer kadardır, peki ya uzunluğu ne kadardır? Allah bu cenneti takvâ sahipleri için hazırlamıştır. Bu cennete girecek olanlar onlardır. Takvânın gereği olan ameller ise cennete ulaştıran amellerdir. 134. Daha sonra Yüce Allah takvâ sahiplerini ve onların amellerini şöyle anlatmaktadır:“O (takva sahipleri) bolluk ve darlıkta infak eden” eğer bolluk içerisinde olurlarsa çokça infak ederler, eğer darlık içinde olurlarsa az dahi olsa yapılan hiçbir iyiliği küçümsemezler ve infaktan uzak durmazlar. “Öfkelerini yutan” yani başkalarından öfkelenmelerini -ki öfke kalbin, söz veya fiil ile intikam almayı gerektiren kin ve hiddet ile dolması demektir- gerektirecek bir eziyet görürlerse işte o vakit bunlar beşeri tabiatlarının gereğini yerine getirmezler, aksine kalpte bulunan öfkeyi bastırırlar ve kendilerine kötülük yapana benzeri bir kötülükle karşılık vermeyip sabrederler. “ve insanları affeden kimselerdir” İnsanları affetmenin kapsamına söz veya fiil ile yapılan her türlü kötülüğü affetmek girmektedir. Affetmek öfkeyi yutmaktan daha ileri bir derecedir. Çünkü affetmek, kötülük yapanı cezalandırmayı terk etmenin yanı sıra onu müsamaha ile karşılamak demektir. Bu ise ancak güzel ahlak ile bezenen ve kötü huylardan uzak kalan, Allah ile kârlı bir alışverişe girmiş kimselerin yapabileceği bir iştir. İşte bunlar Allah’ın kullarını, onlara merhamet etme ve iyilikte bulunma arzusu ile affeder ve onlara kötülüğün ulaşmasını istemezler. Bunu yapanlar, Allah kendilerini affetsin ve mükâfatlarını Kerim olan Rabbleri versin diye yaparlar. İmkânları sınırlı ve muhtaç kulundan bir şey bekledikleri için değil. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim affedip düzeltirse artık onun mükâfaatını vermek Allah’a aittir.”(eş-Şura, 42/40) Daha sonra Yüce Allah diğerlerinden daha kapsamlı, daha güzel, daha üstün ve daha değerli bir hal olan “ihsan” halini söz konusu ederek: “Allah iyilik edenleri sever” buyurmaktadır. İyilik etmek (ihsan) iki türlüdür: Yaratıcıya ibadette ihsan ve yaratılmışlara ihsan. Yaratıcıya ibadette ihsanı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Allah’ı görüyormuşçasına O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyor isen de O seni görmektedir.” diye açıklamıştır. Yaratılmışlara ihsan (iyilik) ise dini ve dünyevi açıdan onlara faydalı olmak, dini ve dünyevi türden kötülükleri de onlardan uzaklaştırmak demektir. Onlara iyiliği emretmek, onları kötülükten alıkoymak, bilmeyenlere öğretmek, gaflette olanlara öğüt vermek, özel ve genel hepsine nasihatta bulunmak ve birliklerini sağlamak için çalışmak bunun kapsamına girer. Hallerinin farklılığına, niteliklerinin değişikliklerine göre farz ve müstehab olan sadaka ve nafakaları onlara ulaştırmak da bunun kapsamındadır. Yine Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde takvâ sahiplerini nitelendirdiği üzere malı insanlara bağışlamak, eziyetleri önlemek ve onların verecekleri eziyetlere katlanmak da ihsan kapsamına girmektedir. İşte bu hususları yerine getiren bir kimse hem Allah’ın hem de kullarının hakkını yerine getirmiş olur. Daha sonra Yüce Allah böylelerinin işledikleri suç ve günahlarından ötürü Rablerine karşı mazeret beyan edişlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 135. “Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit” yani ister büyük olsun ister daha aşağı türden olsun kötü ameller işleyecek olurlarsa tevbe edip Allah’tan mağfiret dilemekte acele ederler. Rablerini ve O’nun isyankârlara yaptığı tehditleri ve takvâ sahiplerine yaptığı vaatleri hatırlarlar. Böylece günahlarının bağışlanmasını, kusurlarının örtülmesini isterler, bununla birlikte o kötü işlerden vazgeçer ve yaptıklarından dolayı da pişmanlık duyarlar. Bundan dolayıdır ki şöyle buyurmaktadır “bir de işledikleri üzerinde bile bile ısrar etmezler.” 136. “İşte bunların” bu niteliklere sahip olanların “mükâfatı Rablerinden” çekinilen her bir şeyi kendilerinden uzaklaştıran “bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan” pek çok ebedi nimetlerin bulunduğu, güzelliklerin, rahatlığın göz kamaştırıcılığın, hayır ve sevincin, köşklerin, yüksek ve güzel meskenlerin, göz alıcı ve meyvesi bol ağaçların, ayrıca bu hoş ve güzel meskenler arasından akan nehirlerin bulunduğu “cennetlerdir ki, orada ebediyyen kalacaklardır.” Oradan ayrılmazlar, ona karşılık olarak başka bir şey istemezler ve içinde bulundukları nimetler de süreklidir, değişmez “Amel işleyenlerin mükâfaatı ne güzeldir!” Yüce Allah için yaptıkları az amel karşılığında onlara pek büyük bir ecir verilecektir. O gün geleceği vakit bu şekilde hareket edenler karşılaştıkları mükâfaattan memnun kalacaklar, amellerde bulunan kimseler ecirlerini tam ve eksiksiz alacaklardır. Bu âyet-i kerimeler, Mürcienin kanaatinin aksine amellerin de imanın kapsamı içerisinde olduğunu söyleyen Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin delilleri arasında yer alır. Bu delil, Hadid Sûresi’nde yer alan ve bu âyetleri andıran âyet-i kerime ile tam olarak anlaşılabilir. Söz konusu âyet-i kerime şöyledir:“Rabbinizden bir mağfiret ve eni yerle göğün eni gibi olan bir cennet için yarışın ki o, Allah’a ve Peygamberlerine iman edenler için hazırlanmıştır.”(el-Hadid, 57/21) Bu âyet-i kerimede yalnızca Allah’a ve peygamberlerine imandan söz edilmektedir. Buradaki ayette ise “takvâ sahipleri için hazırlanmış” buyrulmakta, daha sonra da sözü edilen birtakım mali ve bedeni ameller ile takvâ sahiplerinin sair nitelikleri belirtilmektedir. İşte bu da Hadid Sûresinde sözü edilen iman sahiplerinin, bu nitelikleri taşıyan takvâ sahipleri olduğunun delilini teşkil etmektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Âl-i İmran 3:136

130- Ey iman edenler! Faizi kat kat fazlası ile yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtulasınız. 131- Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132- Allah’a ve Rasul’e itaat edin ki rahmete nail olasınız. 133- Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış eni göklerle yer (kadar) olan cennete koşun. 134- O (takva sahipleri) bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden kimselerdir. Allah iyilik edenleri sever. 135- Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlar ki? Bir de işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmezler. 136- İşte bunların mükâfatı Rablerinden bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebediyyen kalacaklardır. Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir! 130-132. Bu tefsirin mukaddimesinde şu açıklamayı yapmıştık: Kulun gerek kendisi hakkındaki gerekse de başkaları hakkındaki emir ve yasaklara riâyet etmesi gerekir. Şanı Yüce Allah ona herhangi bir emir verecek olursa, öncelikle bu emrin sınırlarını ve kendisine emrolunan şeyin ne olduğunu bilmesi gerekir ki bu sayede o emri yerine getirme imkânını bulabilsin. Bunu öğrendikten sonra da gerek kendisi gerek başkaları hakkındaki bu emri -güç ve imkânları çerçevesinde- yerine getirebilmek için de Allah’tan yardım ister. Aynı şekilde Yüce Allah bir hususu yasaklayacak olursa, kulun o yasağın sınırlarını, onun kapsamına neyin girdiğini, neyin girmediğini de öğrenmesi gerekir. Bundan sonra da o yasağı terk etmekte Rabbinden yardım dileyerek bütün gayretini ortaya koyar. Bu ilkelere ilâhi bütün emir ve yasaklarda riâyet etmek gerekir. İşte buradaki âyet-i kerimeler bir takım emirleri ve hayırlı bir takım hasletleri içermektedir ki Allah onları yapmayı emretmiş ve onlara teşvik etmiştir. Bunları yerine getirenlerin mükâfaatlarını da haber vermiştir. Yine bu âyet-i kerimeler bir takım yasaklar da ihtiva etmektedir ki Allah bu yasakları terk etmeye teşvikte bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama bu âyet-i kerimelerin Uhud kıssasından söz eden buyruklar arasında yer almasının hikmeti şu olabilir: Yüce Allah daha önce mü’min kullarına sabredip takvâ sahibi oldukları takdirde düşmanlarına karşı yardımcı olacağını, onları zafere götüreceğini, buna karşılık düşmanlarının da onlara karşı yenik düşmelerini sağlayacağını vaadetmişti. Meselâ şu ayetlerde olduğu gibi:“Eğer sabreder ve sakınırsanız onların hilelerinin size zararı olmaz.”(Âl-i İmran, 3/120); “Siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler bile Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım edecektir.”(Âl-i İmran, 3/125) İşte sanki nefisler, kendisi sebebi ile zaferin, kurtuluşun ve mutluluğun elde edileceği takvânın özelliklerinin neler olduğunu bilmek istemiş gibi bu âyet-i kerimelerde takvânın en önemli özellikleri söz konusu edilmektedir ki kul bunları yerine getirecek olursa diğerlerini de ifa edip yerine getirmesi öncelikle söz konusu olur. Şanı Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde “takvâ” lafzını bir seferinde mutlak olarak: “Takvâ sahipleri için hazırlanmış”(133. âyet) şeklinde; iki seferinde de: “Allah’tan sakının (takvalı olun)”(130. âyet) ve “ateşten de sakının”(131. âyet) şeklinde kayıtlı olarak gelmesi de bu söylediklerimize delildir. Yüce Allah’ın:“Ey iman edenler” buyruğu ile ilgili olarak şunları belirtelim: Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan:“Ey iman edenler” şeklindeki buyruklarından sonra “şunu yapın” yahut “şunu terk edin” ifadesinin gelmesi, bu emri itaatle yerine getirmeyi ve bu yasaktan uzak durmayı gerektiren sebebin, iman olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü iman, tasdik edilmesi gereken şeyleri tam anlamı ile tasdik etmek demektir ki bu tasdik, azaların amellerini de beraberinde getirir. İşte burada da Yüce Allah faizi kat kat yemelerini yasaklamaktadır. Bu, cahiliye dönemi insanları ile şer’î emirlere aldırmayanların alışageldikleri faiz şeklidir. Ödeme zorluğu çeken kimsenin, borcunu ödemesi gereken vade gelip de ondan herhangi bir şey alamayacak olurlarsa borçluya: Ya borcunu ödersin, ya da vadeyi uzatırız ama buna karşılık borcun da artar, derlerdi. Bu durumda fakir kimse de bu şartı kabul etmek zorunda kalır ve böylelikle alacaklısının yakasını bırakmasını sağlamak ve bir süre de olsa rahata ermek için bu isteğe boyun eğerdi. Bu suretle zimmetinde bulunan borç da herhangi bir fayda sağlamaksızın kat kat artar dururdu. Yüce Allah’ın:“kat kat fazlası ile” buyruğu, faizin bu şekilde çok artırılmasının son derece çirkin bir şey olduğuna ve haram kılınışının hikmetine dikkat çekmektedir. Zira faizin haram kılınış hikmeti şudur: Yüce Allah faizin yapısındaki zulüm ve haksızlık dolayısıyla onu men etmiştir. Çünkü Yüce Allah ödeme zorluğu çeken borçluya mühlet vermeyi ve zimmetindeki borcun da herhangi bir artış söz konusu olmaksızın olduğu gibi kalmasını emretmiştir. Borçluyu asıl borcundan fazlasını ödemek zorunda bırakmak, ona kat kat yapılan bir zulümdür. O bakımdan takvâ sahibi olan mü’minin faizi terk etmesi ve ona hiçbir şekilde yaklaşmaması gerekir. Çünkü faizi terk etmek, takvâ sahibi olmanın gereklerindendir. Kurtuluş da takvâlı olmaya bağlıdır. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan sakının (takvalı olun) ki kurtulasınız. Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının.” Ateşten sakınmak da ateşe girmeyi gerektiren küfür ve değişik dereceleri ile günahları terk etmekle mümkün olur. Çünkü bütün günahlar, özellikle de büyük olanları kişiyi küfre doğru çeker. Hatta günahlar, Yüce Allah’ın, kâfirler için hazırlamış olduğu cehenneme götüren küfrün şubeleri arasında yer alırlar. Buna göre günahı gerektiren fiillerin terk edilmesi ateşten kurtarır ve mutlak egemen Allah’ın gazabından korur. Hayır ve itaat fiillerini işlemek ise Rahman olan Allah’ın rızasını, cennetlere girmeyi ve rahmetin hasıl olmasını beraberinde getirir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Allah’a ve peygambere” emirleri yerine getirerek ve yasaklardan da sakınarak “itaat edin ki rahmete nail olasınız” buyurmaktadır. Allah’a ve Rasûlüne itaat, rahmetin elde edilmesinin sebepleri arasındadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Ben onu sakınanlara (takva sahiplerine), zekâtı verenlere bir de âyetlerimize iman edenlere yazacağım.”(el-Araf, 7/156-157) 133. Daha sonra Yüce Allah mağfiretine ve cennetini elde etmeye koşuşmalarını emretmektedir. O cennet ki eni göklerle yer kadardır, peki ya uzunluğu ne kadardır? Allah bu cenneti takvâ sahipleri için hazırlamıştır. Bu cennete girecek olanlar onlardır. Takvânın gereği olan ameller ise cennete ulaştıran amellerdir. 134. Daha sonra Yüce Allah takvâ sahiplerini ve onların amellerini şöyle anlatmaktadır:“O (takva sahipleri) bolluk ve darlıkta infak eden” eğer bolluk içerisinde olurlarsa çokça infak ederler, eğer darlık içinde olurlarsa az dahi olsa yapılan hiçbir iyiliği küçümsemezler ve infaktan uzak durmazlar. “Öfkelerini yutan” yani başkalarından öfkelenmelerini -ki öfke kalbin, söz veya fiil ile intikam almayı gerektiren kin ve hiddet ile dolması demektir- gerektirecek bir eziyet görürlerse işte o vakit bunlar beşeri tabiatlarının gereğini yerine getirmezler, aksine kalpte bulunan öfkeyi bastırırlar ve kendilerine kötülük yapana benzeri bir kötülükle karşılık vermeyip sabrederler. “ve insanları affeden kimselerdir” İnsanları affetmenin kapsamına söz veya fiil ile yapılan her türlü kötülüğü affetmek girmektedir. Affetmek öfkeyi yutmaktan daha ileri bir derecedir. Çünkü affetmek, kötülük yapanı cezalandırmayı terk etmenin yanı sıra onu müsamaha ile karşılamak demektir. Bu ise ancak güzel ahlak ile bezenen ve kötü huylardan uzak kalan, Allah ile kârlı bir alışverişe girmiş kimselerin yapabileceği bir iştir. İşte bunlar Allah’ın kullarını, onlara merhamet etme ve iyilikte bulunma arzusu ile affeder ve onlara kötülüğün ulaşmasını istemezler. Bunu yapanlar, Allah kendilerini affetsin ve mükâfatlarını Kerim olan Rabbleri versin diye yaparlar. İmkânları sınırlı ve muhtaç kulundan bir şey bekledikleri için değil. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim affedip düzeltirse artık onun mükâfaatını vermek Allah’a aittir.”(eş-Şura, 42/40) Daha sonra Yüce Allah diğerlerinden daha kapsamlı, daha güzel, daha üstün ve daha değerli bir hal olan “ihsan” halini söz konusu ederek: “Allah iyilik edenleri sever” buyurmaktadır. İyilik etmek (ihsan) iki türlüdür: Yaratıcıya ibadette ihsan ve yaratılmışlara ihsan. Yaratıcıya ibadette ihsanı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Allah’ı görüyormuşçasına O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyor isen de O seni görmektedir.” diye açıklamıştır. Yaratılmışlara ihsan (iyilik) ise dini ve dünyevi açıdan onlara faydalı olmak, dini ve dünyevi türden kötülükleri de onlardan uzaklaştırmak demektir. Onlara iyiliği emretmek, onları kötülükten alıkoymak, bilmeyenlere öğretmek, gaflette olanlara öğüt vermek, özel ve genel hepsine nasihatta bulunmak ve birliklerini sağlamak için çalışmak bunun kapsamına girer. Hallerinin farklılığına, niteliklerinin değişikliklerine göre farz ve müstehab olan sadaka ve nafakaları onlara ulaştırmak da bunun kapsamındadır. Yine Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde takvâ sahiplerini nitelendirdiği üzere malı insanlara bağışlamak, eziyetleri önlemek ve onların verecekleri eziyetlere katlanmak da ihsan kapsamına girmektedir. İşte bu hususları yerine getiren bir kimse hem Allah’ın hem de kullarının hakkını yerine getirmiş olur. Daha sonra Yüce Allah böylelerinin işledikleri suç ve günahlarından ötürü Rablerine karşı mazeret beyan edişlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 135. “Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit” yani ister büyük olsun ister daha aşağı türden olsun kötü ameller işleyecek olurlarsa tevbe edip Allah’tan mağfiret dilemekte acele ederler. Rablerini ve O’nun isyankârlara yaptığı tehditleri ve takvâ sahiplerine yaptığı vaatleri hatırlarlar. Böylece günahlarının bağışlanmasını, kusurlarının örtülmesini isterler, bununla birlikte o kötü işlerden vazgeçer ve yaptıklarından dolayı da pişmanlık duyarlar. Bundan dolayıdır ki şöyle buyurmaktadır “bir de işledikleri üzerinde bile bile ısrar etmezler.” 136. “İşte bunların” bu niteliklere sahip olanların “mükâfatı Rablerinden” çekinilen her bir şeyi kendilerinden uzaklaştıran “bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan” pek çok ebedi nimetlerin bulunduğu, güzelliklerin, rahatlığın göz kamaştırıcılığın, hayır ve sevincin, köşklerin, yüksek ve güzel meskenlerin, göz alıcı ve meyvesi bol ağaçların, ayrıca bu hoş ve güzel meskenler arasından akan nehirlerin bulunduğu “cennetlerdir ki, orada ebediyyen kalacaklardır.” Oradan ayrılmazlar, ona karşılık olarak başka bir şey istemezler ve içinde bulundukları nimetler de süreklidir, değişmez “Amel işleyenlerin mükâfaatı ne güzeldir!” Yüce Allah için yaptıkları az amel karşılığında onlara pek büyük bir ecir verilecektir. O gün geleceği vakit bu şekilde hareket edenler karşılaştıkları mükâfaattan memnun kalacaklar, amellerde bulunan kimseler ecirlerini tam ve eksiksiz alacaklardır. Bu âyet-i kerimeler, Mürcienin kanaatinin aksine amellerin de imanın kapsamı içerisinde olduğunu söyleyen Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin delilleri arasında yer alır. Bu delil, Hadid Sûresi’nde yer alan ve bu âyetleri andıran âyet-i kerime ile tam olarak anlaşılabilir. Söz konusu âyet-i kerime şöyledir:“Rabbinizden bir mağfiret ve eni yerle göğün eni gibi olan bir cennet için yarışın ki o, Allah’a ve Peygamberlerine iman edenler için hazırlanmıştır.”(el-Hadid, 57/21) Bu âyet-i kerimede yalnızca Allah’a ve peygamberlerine imandan söz edilmektedir. Buradaki ayette ise “takvâ sahipleri için hazırlanmış” buyrulmakta, daha sonra da sözü edilen birtakım mali ve bedeni ameller ile takvâ sahiplerinin sair nitelikleri belirtilmektedir. İşte bu da Hadid Sûresinde sözü edilen iman sahiplerinin, bu nitelikleri taşıyan takvâ sahipleri olduğunun delilini teşkil etmektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Âl-i İmran 3:137

137- Sizden evvel birçok milletler gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezip dolaşın da yalanlayanların akıbeti nice olmuş, bir bakın! 138- Bu, insanlar için bir açıklamadır, takvâ sahipleri için de bir hidâyet ve öğüttür. 137. Bu âyet-i kerime ile bundan sonrakiler Uhud kıssası hakkındadır. Yüce Allah bunlarla mü’min kullarını teselli etmekte ve kendilerinden önce pek çok kavim ve nesillerin geçip gittiğini, bunların da türlü imtihanlarla karşı karşıya kaldıklarını, aralarından iman edenlerin, kâfirler ile savaşmakla sınandıklarını haber vermektedir. Zafer ve yenilgi mü’minlerle kâfirler arasında gidip gelmiştir ve nihâyet Allah güzel akibeti takvâ sahiplerine, zaferi mü’min kullara vermiştir. Sonunda yalanlayanlar yenilgiye uğramış, Yüce Allah rasûllerine ve onlara uyanlara yardım etmek sureti ile yalanlayanları bozguna uğratmış, yardımsız bırakmıştır. “Yeryüzünde” bedenlerinizle ve uyanık kalplerinizle “gezip dolaşın da yalanlayanların akıbeti nice olmuş, bir bakın!” Zira sizler bunların çeşitli dünyevi azaplar ile cezalandırılmış olduklarını ve yurtlarının harabe haline geldiğini göreceksiniz. Hüsrana uğradıklarını açıkça herkes görecektir. Güç ve egemenlikleri elden gitmiş, büyüklenme, böbürlenme ve tekebbürleri sona ermiştir. Bu, peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğunun en büyük delili ve en büyük kanıtı değil midir? Buna sebep ise Allah’ın kullarını imtihan etmesi, sınaması, onlardan kimin doğru ve samimi, kimin de yalancı olduğunun açıkça ortaya çıkartılmasıdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 138. “Bu, insanlar için bir açıklamadır” yani insanlar için hakkı batıldan ayıran, kimlerin mutlu kimlerin bedbaht olduklarını ortaya koyan açık bir delildir. Bu, ayrıca Allah’ın yalanlayanları içine düşürdüğü hallere de bir işarettir. “takvâ sahipleri için de bir hidâyet ve öğüttür.” Çünkü bunlardan esas yararlananlar onlardır. Zira bu âyetler, onları doğruluk yoluna ulaştırır, sapıklık yolundan alıkoyar ve onlara öğüt verir. Geri kalan insanlara ise bu âyetler bir açıklamadır. Bu açıklamalar ile Allah’ın onlara karşı delili böylelikle ortaya konulmuş olmaktadır ki helâk olan, apaçık bir delili gördükten sonra helâk olsun. Yüce Allah’ın:“Bu, insanlar için bir açıklamadır” buyruğundaki işaretin, Kur’ân-ı Kerîm’e ve hikmet dolu Zikre ait olma ihtimali de vardır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm bütün insanlar için bir açıklama, özel olarak da takvâ sahipleri için bir hidâyet ve bir öğüttür. Her iki anlam da hak ve doğrudur.

Âl-i İmran 3:138

137- Sizden evvel birçok milletler gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezip dolaşın da yalanlayanların akıbeti nice olmuş, bir bakın! 138- Bu, insanlar için bir açıklamadır, takvâ sahipleri için de bir hidâyet ve öğüttür. 137. Bu âyet-i kerime ile bundan sonrakiler Uhud kıssası hakkındadır. Yüce Allah bunlarla mü’min kullarını teselli etmekte ve kendilerinden önce pek çok kavim ve nesillerin geçip gittiğini, bunların da türlü imtihanlarla karşı karşıya kaldıklarını, aralarından iman edenlerin, kâfirler ile savaşmakla sınandıklarını haber vermektedir. Zafer ve yenilgi mü’minlerle kâfirler arasında gidip gelmiştir ve nihâyet Allah güzel akibeti takvâ sahiplerine, zaferi mü’min kullara vermiştir. Sonunda yalanlayanlar yenilgiye uğramış, Yüce Allah rasûllerine ve onlara uyanlara yardım etmek sureti ile yalanlayanları bozguna uğratmış, yardımsız bırakmıştır. “Yeryüzünde” bedenlerinizle ve uyanık kalplerinizle “gezip dolaşın da yalanlayanların akıbeti nice olmuş, bir bakın!” Zira sizler bunların çeşitli dünyevi azaplar ile cezalandırılmış olduklarını ve yurtlarının harabe haline geldiğini göreceksiniz. Hüsrana uğradıklarını açıkça herkes görecektir. Güç ve egemenlikleri elden gitmiş, büyüklenme, böbürlenme ve tekebbürleri sona ermiştir. Bu, peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğunun en büyük delili ve en büyük kanıtı değil midir? Buna sebep ise Allah’ın kullarını imtihan etmesi, sınaması, onlardan kimin doğru ve samimi, kimin de yalancı olduğunun açıkça ortaya çıkartılmasıdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 138. “Bu, insanlar için bir açıklamadır” yani insanlar için hakkı batıldan ayıran, kimlerin mutlu kimlerin bedbaht olduklarını ortaya koyan açık bir delildir. Bu, ayrıca Allah’ın yalanlayanları içine düşürdüğü hallere de bir işarettir. “takvâ sahipleri için de bir hidâyet ve öğüttür.” Çünkü bunlardan esas yararlananlar onlardır. Zira bu âyetler, onları doğruluk yoluna ulaştırır, sapıklık yolundan alıkoyar ve onlara öğüt verir. Geri kalan insanlara ise bu âyetler bir açıklamadır. Bu açıklamalar ile Allah’ın onlara karşı delili böylelikle ortaya konulmuş olmaktadır ki helâk olan, apaçık bir delili gördükten sonra helâk olsun. Yüce Allah’ın:“Bu, insanlar için bir açıklamadır” buyruğundaki işaretin, Kur’ân-ı Kerîm’e ve hikmet dolu Zikre ait olma ihtimali de vardır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm bütün insanlar için bir açıklama, özel olarak da takvâ sahipleri için bir hidâyet ve bir öğüttür. Her iki anlam da hak ve doğrudur.

Âl-i İmran 3:139

139- Gevşemeyin ve üzülmeyin, eğer mü’min iseniz üstün olan sizsiniz. 140- Eğer siz (Uhud’da) yara aldıysanız o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara aldı. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz ki Allah mü’minleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehitler edinsin. Allah zalimleri sevmez. 141- Bir de Allah mü’minleri temizlesin ve kâfirleri de helâk etsin diye. 142- Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? 143- Andolsun ki siz ölümü onunla karşılaşmadan önce temenni ediyordunuz. İşte bakıp dururken gördünüz onu. 139. Yüce Allah mü’min kullarını teşvik etmek, azimlerini güçlendirmek ve onları gayrete getirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gevşemeyin ve üzülmeyin” Yani musibet başınıza gelip de bu bela ile karşı karşıya kaldığınız vakit kalplerinize üzüntü girmesin, bedenleriniz de zayıflayıp gevşemesin. Çünkü kalplerde üzüntü ve bedenlerde de gevşeme baş gösterecek olursa musibetiniz daha bir artar ve bu, düşmanınıza size karşı bir yardım ve moral olur. Bunun yerine kalplerinizdeki cesaret duyguları daha da yükselsin, kendinize sabır ve sebat vermeye çalışın ve kalplerinizden kederi uzaklaştırıp düşmanlarınızla savaş konusunda daha bir metin olun. Şanı Yüce Allah gevşeyip üzülmenin müminlere yakışmadığını söz konusu etmektedir. Çünkü onlar imanları itibari ile daha üstün olanlardır. Allah’ın yardım ve mükâfaatını umarlar. Allah’ın kendisine vaadetmiş olduğu dünyevi ve uhrevi mükâfaatları uman mü’minin ise bu duruma düşmemesi gerekir. Bundan dolayı Yüce Allah:“eğer mü’min iseniz üstün olan sizsiniz” buyurmaktadır. 140. Daha sonra Yüce Allah karşı karşıya kaldıkları yenilgi dolayısı ile onları teselli etmekte ve bunun sonucunda ortaya çıkan büyük hikmetleri beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer siz (Uhud’da) yara aldıysanız o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara aldı.” Böylelikle alınan yaralar bakımından siz de onlar da eşit bulunuyorsunuz. Ancak sizler onların Allah’tan ummadıkları şeyleri uman kimselersiniz. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz acı gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz.”(en-Nisa, 4/104) Bu husustaki hikmetlerden birisi de şudur: Yüce Allah bu dünyadan mü’mine de kâfire de iyiye de kötüye de verir. Ve Allah günleri insanlar arasında döndürüp dolaştırır: Bir gün bu tarafın lehine, bir gün karşı tarafın lehine olur. Çünkü bu dünya yurdu geçicidir, fanidir. Âhiret yurdu ise böyle değildir. Âhiret yurdu yalnızca iman edenlere hastır. “ki Allah mü’minleri ortaya çıkarsın”; Bu da bu husustaki hikmetlerden birisidir. Yüce Allah kullarını yenilgi ile de imtihan eder. Bu imtihan ise mü’min ile münafığın birbirinden ayırt edilmesi içindir. Çünkü bütün savaşlarda sürekli olarak mü’minler zafer kazanacak olursa, İslâm’a gerçekte onu istemeyenler de girer. Bazı olaylarda birtakım bela ve imtihanlarla karşı karşıya kalınacak olursa, o takdirde sıkıntıda da rahatlık zamanlarında da kolaylıkta da zorlukta da İslâm’ı gerçekten benimseyen mü’minlerle böyle olmayanlar açıkça ortaya çıkar. “ve aranızdan şehitler edinsin”; Bu da bu konudaki hikmetlerden birisidir. Çünkü Allah nezdinde şehitlik, en üstün mevkilerden birisidir. Bu mevkiye ulaşmanın tek yolu ise onun sebeplerinin yerine getirilmesidir. İşte Yüce Allah’ın, mü’min kullarının arzuladıkları üstün konaklar ve ebedi nimetleri elde edebilmeleri için nefislerin hoşlanmayacağı birtakım sebepleri karşılarına çıkarması da mü’min kullarına olan rahmetinin bir tecellisidir. “Allah zalimleri” yani kendilerine zulmeden ve Allah yolunda savaşmayıp oturanları “sevmez.” Sanki burada üstü kapalı bir şekilde münafıklar yerilmekte ve onların Allah tarafından nefretle karşılandıkları ifade edilmektedir. Bu sebepledir k Allah onları cihaddan alıkoymuştur. Çünkü “eğer onlar (cihada) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların çıkmalarını hoş görmedi de kendilerini alıkoydu ve (onlara): Oturanlarla beraber oturun dendi.”(et-Tevbe, 9/46) 141. “Bir de Allah mü’minleri temizlesin” buyruğu da Uhud bozgunundaki hikmetlerden birisini dile getirmektedir. Allah böylelikle mü’minleri günahlarından ve kusurlarından arındırıp temizlemek istemiştir. Buna delil de Allah yolunda cihad ve şehadetin günahları örtmesi ve kusurları gidermesidir. Yine Allah mü’minleri onların dışında kalan münafıklardan da arındırıp temizler, böylelikle mü’minler onlardan kurtulurlar. Kimin mü’min, kimin münafık olduğunu anlarlar. “kâfirleri de helâk etsin diye” Bu husustaki hikmetlerden birisi de Yüce Allah’ın bu yolla kâfirlerin helâk edilmesini takdir etmesidir. Yani böylelikle karşılaşacakları ceza ile kâfirler helâk edilip yok edilirler. Çünkü kâfirler zafere kavuşacak olurlarsa haddi aşarlar ve azgınlıklarına azgınlık katarlar. Bu sebepten dolayı da çabucak cezalandırılmayı hak ederler. Bu da Allah’ın mü’min kullarına olan bir rahmetidir. 142. “Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız?” Bu buyruktaki soru, inkâr amaçlıdır. Yani Allah yolunda ve O’nun rızası uğrunda zorlukla karşılaşmaksızın, hoşlanılmayan şeylere tahammül etmeksizin cennete gireceğinizi zannetmeyin, böyle bir şeyi hatırınıza bile getirmeyin, demektir. Çünkü cennet dileklerin en yücesi ve yarışanların uğrunda yarıştıkları şeylerin en üstünüdür. Dilek ne kadar büyük olursa ona ulaştıran yol da o kadar zor olur. Ona götüren amel de o kadar büyük olur. Rahata, rahatı terk etmeksizin ulaşılamaz. Nimetler de nimetler terk edilmeksizin elde edilemez. Fakat Allah yolunda kula, dünya hayatında iken isabet eden hoş olmayan şeylere karşı nefis alıştırılması, bu hususta eğitilmesi ve varacağı yerin bilinmesi halinde -basiret erbabı nezdinde- bu sıkıntılar sonuçta kendilerini sevince ulaştıracak hediyelere dönüşür ve artık onlar o zorluklara aldırmazlar. Bu da Allah’ın bir lütfudur ve O lütfunu dilediği kimselere verir. Daha sonra Yüce Allah önceleri temenni edip de gerçekleşmesini arzu ettikleri bir husus üzerinde gereği gibi sabretmediklerinden ötürü onları azarlayarak şöyle buyurmaktadır: 143. “Andolsun ki siz ölümü onunla karşılaşmadan önce temenni ediyordunuz.” Ashab-ı Kiram radıyallahu anhum arasından Bedir’e katılmamış birçok kimse vardı ve bunlar Allah’tan, bütün güçlerini ortaya koyacakları bir savaşta bulunmayı temenni ediyorlardı. İşte Yüce Allah bunlara:“İşte bakıp dururken gördünüz onu!” diye buyurmaktadır. Yani bakıp dururken daha önce temenni ettiğiniz şeyi gözlerinizle görmüş bulunuyorsunuz. O halde ne diye sabrı terk ediyorsunuz? Bu, özellikle böyle bir temennide bulunanlara ve temenni ettiği şeyi ele geçiren kimselere yakışmayan ve uygun olmayan bir haldir. Bu temennide bulunan kimseye düşen, bütün gayretini ortaya koyması ve bu konuda gücünü son noktasına kadar harcamasıdır. Bu âyet-i kerimede şehid olmayı temenni etmenin mekruh olmadığına delil vardır. Buna delil yönü de şöyledir: Yüce Allah onların bu temennilerine karşı itiraz teşkil edecek bir ifade kullanmadığı gibi temennide bulunmalarından dolayı da onları kınamamıştır. Sadece onların bu temenninin gereğini yapmamalarına karşı çıkmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Âl-i İmran 3:140

139- Gevşemeyin ve üzülmeyin, eğer mü’min iseniz üstün olan sizsiniz. 140- Eğer siz (Uhud’da) yara aldıysanız o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara aldı. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz ki Allah mü’minleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehitler edinsin. Allah zalimleri sevmez. 141- Bir de Allah mü’minleri temizlesin ve kâfirleri de helâk etsin diye. 142- Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? 143- Andolsun ki siz ölümü onunla karşılaşmadan önce temenni ediyordunuz. İşte bakıp dururken gördünüz onu. 139. Yüce Allah mü’min kullarını teşvik etmek, azimlerini güçlendirmek ve onları gayrete getirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gevşemeyin ve üzülmeyin” Yani musibet başınıza gelip de bu bela ile karşı karşıya kaldığınız vakit kalplerinize üzüntü girmesin, bedenleriniz de zayıflayıp gevşemesin. Çünkü kalplerde üzüntü ve bedenlerde de gevşeme baş gösterecek olursa musibetiniz daha bir artar ve bu, düşmanınıza size karşı bir yardım ve moral olur. Bunun yerine kalplerinizdeki cesaret duyguları daha da yükselsin, kendinize sabır ve sebat vermeye çalışın ve kalplerinizden kederi uzaklaştırıp düşmanlarınızla savaş konusunda daha bir metin olun. Şanı Yüce Allah gevşeyip üzülmenin müminlere yakışmadığını söz konusu etmektedir. Çünkü onlar imanları itibari ile daha üstün olanlardır. Allah’ın yardım ve mükâfaatını umarlar. Allah’ın kendisine vaadetmiş olduğu dünyevi ve uhrevi mükâfaatları uman mü’minin ise bu duruma düşmemesi gerekir. Bundan dolayı Yüce Allah:“eğer mü’min iseniz üstün olan sizsiniz” buyurmaktadır. 140. Daha sonra Yüce Allah karşı karşıya kaldıkları yenilgi dolayısı ile onları teselli etmekte ve bunun sonucunda ortaya çıkan büyük hikmetleri beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer siz (Uhud’da) yara aldıysanız o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara aldı.” Böylelikle alınan yaralar bakımından siz de onlar da eşit bulunuyorsunuz. Ancak sizler onların Allah’tan ummadıkları şeyleri uman kimselersiniz. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz acı gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz.”(en-Nisa, 4/104) Bu husustaki hikmetlerden birisi de şudur: Yüce Allah bu dünyadan mü’mine de kâfire de iyiye de kötüye de verir. Ve Allah günleri insanlar arasında döndürüp dolaştırır: Bir gün bu tarafın lehine, bir gün karşı tarafın lehine olur. Çünkü bu dünya yurdu geçicidir, fanidir. Âhiret yurdu ise böyle değildir. Âhiret yurdu yalnızca iman edenlere hastır. “ki Allah mü’minleri ortaya çıkarsın”; Bu da bu husustaki hikmetlerden birisidir. Yüce Allah kullarını yenilgi ile de imtihan eder. Bu imtihan ise mü’min ile münafığın birbirinden ayırt edilmesi içindir. Çünkü bütün savaşlarda sürekli olarak mü’minler zafer kazanacak olursa, İslâm’a gerçekte onu istemeyenler de girer. Bazı olaylarda birtakım bela ve imtihanlarla karşı karşıya kalınacak olursa, o takdirde sıkıntıda da rahatlık zamanlarında da kolaylıkta da zorlukta da İslâm’ı gerçekten benimseyen mü’minlerle böyle olmayanlar açıkça ortaya çıkar. “ve aranızdan şehitler edinsin”; Bu da bu konudaki hikmetlerden birisidir. Çünkü Allah nezdinde şehitlik, en üstün mevkilerden birisidir. Bu mevkiye ulaşmanın tek yolu ise onun sebeplerinin yerine getirilmesidir. İşte Yüce Allah’ın, mü’min kullarının arzuladıkları üstün konaklar ve ebedi nimetleri elde edebilmeleri için nefislerin hoşlanmayacağı birtakım sebepleri karşılarına çıkarması da mü’min kullarına olan rahmetinin bir tecellisidir. “Allah zalimleri” yani kendilerine zulmeden ve Allah yolunda savaşmayıp oturanları “sevmez.” Sanki burada üstü kapalı bir şekilde münafıklar yerilmekte ve onların Allah tarafından nefretle karşılandıkları ifade edilmektedir. Bu sebepledir k Allah onları cihaddan alıkoymuştur. Çünkü “eğer onlar (cihada) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların çıkmalarını hoş görmedi de kendilerini alıkoydu ve (onlara): Oturanlarla beraber oturun dendi.”(et-Tevbe, 9/46) 141. “Bir de Allah mü’minleri temizlesin” buyruğu da Uhud bozgunundaki hikmetlerden birisini dile getirmektedir. Allah böylelikle mü’minleri günahlarından ve kusurlarından arındırıp temizlemek istemiştir. Buna delil de Allah yolunda cihad ve şehadetin günahları örtmesi ve kusurları gidermesidir. Yine Allah mü’minleri onların dışında kalan münafıklardan da arındırıp temizler, böylelikle mü’minler onlardan kurtulurlar. Kimin mü’min, kimin münafık olduğunu anlarlar. “kâfirleri de helâk etsin diye” Bu husustaki hikmetlerden birisi de Yüce Allah’ın bu yolla kâfirlerin helâk edilmesini takdir etmesidir. Yani böylelikle karşılaşacakları ceza ile kâfirler helâk edilip yok edilirler. Çünkü kâfirler zafere kavuşacak olurlarsa haddi aşarlar ve azgınlıklarına azgınlık katarlar. Bu sebepten dolayı da çabucak cezalandırılmayı hak ederler. Bu da Allah’ın mü’min kullarına olan bir rahmetidir. 142. “Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız?” Bu buyruktaki soru, inkâr amaçlıdır. Yani Allah yolunda ve O’nun rızası uğrunda zorlukla karşılaşmaksızın, hoşlanılmayan şeylere tahammül etmeksizin cennete gireceğinizi zannetmeyin, böyle bir şeyi hatırınıza bile getirmeyin, demektir. Çünkü cennet dileklerin en yücesi ve yarışanların uğrunda yarıştıkları şeylerin en üstünüdür. Dilek ne kadar büyük olursa ona ulaştıran yol da o kadar zor olur. Ona götüren amel de o kadar büyük olur. Rahata, rahatı terk etmeksizin ulaşılamaz. Nimetler de nimetler terk edilmeksizin elde edilemez. Fakat Allah yolunda kula, dünya hayatında iken isabet eden hoş olmayan şeylere karşı nefis alıştırılması, bu hususta eğitilmesi ve varacağı yerin bilinmesi halinde -basiret erbabı nezdinde- bu sıkıntılar sonuçta kendilerini sevince ulaştıracak hediyelere dönüşür ve artık onlar o zorluklara aldırmazlar. Bu da Allah’ın bir lütfudur ve O lütfunu dilediği kimselere verir. Daha sonra Yüce Allah önceleri temenni edip de gerçekleşmesini arzu ettikleri bir husus üzerinde gereği gibi sabretmediklerinden ötürü onları azarlayarak şöyle buyurmaktadır: 143. “Andolsun ki siz ölümü onunla karşılaşmadan önce temenni ediyordunuz.” Ashab-ı Kiram radıyallahu anhum arasından Bedir’e katılmamış birçok kimse vardı ve bunlar Allah’tan, bütün güçlerini ortaya koyacakları bir savaşta bulunmayı temenni ediyorlardı. İşte Yüce Allah bunlara:“İşte bakıp dururken gördünüz onu!” diye buyurmaktadır. Yani bakıp dururken daha önce temenni ettiğiniz şeyi gözlerinizle görmüş bulunuyorsunuz. O halde ne diye sabrı terk ediyorsunuz? Bu, özellikle böyle bir temennide bulunanlara ve temenni ettiği şeyi ele geçiren kimselere yakışmayan ve uygun olmayan bir haldir. Bu temennide bulunan kimseye düşen, bütün gayretini ortaya koyması ve bu konuda gücünü son noktasına kadar harcamasıdır. Bu âyet-i kerimede şehid olmayı temenni etmenin mekruh olmadığına delil vardır. Buna delil yönü de şöyledir: Yüce Allah onların bu temennilerine karşı itiraz teşkil edecek bir ifade kullanmadığı gibi temennide bulunmalarından dolayı da onları kınamamıştır. Sadece onların bu temenninin gereğini yapmamalarına karşı çıkmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Âl-i İmran 3:141

139- Gevşemeyin ve üzülmeyin, eğer mü’min iseniz üstün olan sizsiniz. 140- Eğer siz (Uhud’da) yara aldıysanız o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara aldı. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz ki Allah mü’minleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehitler edinsin. Allah zalimleri sevmez. 141- Bir de Allah mü’minleri temizlesin ve kâfirleri de helâk etsin diye. 142- Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? 143- Andolsun ki siz ölümü onunla karşılaşmadan önce temenni ediyordunuz. İşte bakıp dururken gördünüz onu. 139. Yüce Allah mü’min kullarını teşvik etmek, azimlerini güçlendirmek ve onları gayrete getirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gevşemeyin ve üzülmeyin” Yani musibet başınıza gelip de bu bela ile karşı karşıya kaldığınız vakit kalplerinize üzüntü girmesin, bedenleriniz de zayıflayıp gevşemesin. Çünkü kalplerde üzüntü ve bedenlerde de gevşeme baş gösterecek olursa musibetiniz daha bir artar ve bu, düşmanınıza size karşı bir yardım ve moral olur. Bunun yerine kalplerinizdeki cesaret duyguları daha da yükselsin, kendinize sabır ve sebat vermeye çalışın ve kalplerinizden kederi uzaklaştırıp düşmanlarınızla savaş konusunda daha bir metin olun. Şanı Yüce Allah gevşeyip üzülmenin müminlere yakışmadığını söz konusu etmektedir. Çünkü onlar imanları itibari ile daha üstün olanlardır. Allah’ın yardım ve mükâfaatını umarlar. Allah’ın kendisine vaadetmiş olduğu dünyevi ve uhrevi mükâfaatları uman mü’minin ise bu duruma düşmemesi gerekir. Bundan dolayı Yüce Allah:“eğer mü’min iseniz üstün olan sizsiniz” buyurmaktadır. 140. Daha sonra Yüce Allah karşı karşıya kaldıkları yenilgi dolayısı ile onları teselli etmekte ve bunun sonucunda ortaya çıkan büyük hikmetleri beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer siz (Uhud’da) yara aldıysanız o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara aldı.” Böylelikle alınan yaralar bakımından siz de onlar da eşit bulunuyorsunuz. Ancak sizler onların Allah’tan ummadıkları şeyleri uman kimselersiniz. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz acı gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz.”(en-Nisa, 4/104) Bu husustaki hikmetlerden birisi de şudur: Yüce Allah bu dünyadan mü’mine de kâfire de iyiye de kötüye de verir. Ve Allah günleri insanlar arasında döndürüp dolaştırır: Bir gün bu tarafın lehine, bir gün karşı tarafın lehine olur. Çünkü bu dünya yurdu geçicidir, fanidir. Âhiret yurdu ise böyle değildir. Âhiret yurdu yalnızca iman edenlere hastır. “ki Allah mü’minleri ortaya çıkarsın”; Bu da bu husustaki hikmetlerden birisidir. Yüce Allah kullarını yenilgi ile de imtihan eder. Bu imtihan ise mü’min ile münafığın birbirinden ayırt edilmesi içindir. Çünkü bütün savaşlarda sürekli olarak mü’minler zafer kazanacak olursa, İslâm’a gerçekte onu istemeyenler de girer. Bazı olaylarda birtakım bela ve imtihanlarla karşı karşıya kalınacak olursa, o takdirde sıkıntıda da rahatlık zamanlarında da kolaylıkta da zorlukta da İslâm’ı gerçekten benimseyen mü’minlerle böyle olmayanlar açıkça ortaya çıkar. “ve aranızdan şehitler edinsin”; Bu da bu konudaki hikmetlerden birisidir. Çünkü Allah nezdinde şehitlik, en üstün mevkilerden birisidir. Bu mevkiye ulaşmanın tek yolu ise onun sebeplerinin yerine getirilmesidir. İşte Yüce Allah’ın, mü’min kullarının arzuladıkları üstün konaklar ve ebedi nimetleri elde edebilmeleri için nefislerin hoşlanmayacağı birtakım sebepleri karşılarına çıkarması da mü’min kullarına olan rahmetinin bir tecellisidir. “Allah zalimleri” yani kendilerine zulmeden ve Allah yolunda savaşmayıp oturanları “sevmez.” Sanki burada üstü kapalı bir şekilde münafıklar yerilmekte ve onların Allah tarafından nefretle karşılandıkları ifade edilmektedir. Bu sebepledir k Allah onları cihaddan alıkoymuştur. Çünkü “eğer onlar (cihada) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların çıkmalarını hoş görmedi de kendilerini alıkoydu ve (onlara): Oturanlarla beraber oturun dendi.”(et-Tevbe, 9/46) 141. “Bir de Allah mü’minleri temizlesin” buyruğu da Uhud bozgunundaki hikmetlerden birisini dile getirmektedir. Allah böylelikle mü’minleri günahlarından ve kusurlarından arındırıp temizlemek istemiştir. Buna delil de Allah yolunda cihad ve şehadetin günahları örtmesi ve kusurları gidermesidir. Yine Allah mü’minleri onların dışında kalan münafıklardan da arındırıp temizler, böylelikle mü’minler onlardan kurtulurlar. Kimin mü’min, kimin münafık olduğunu anlarlar. “kâfirleri de helâk etsin diye” Bu husustaki hikmetlerden birisi de Yüce Allah’ın bu yolla kâfirlerin helâk edilmesini takdir etmesidir. Yani böylelikle karşılaşacakları ceza ile kâfirler helâk edilip yok edilirler. Çünkü kâfirler zafere kavuşacak olurlarsa haddi aşarlar ve azgınlıklarına azgınlık katarlar. Bu sebepten dolayı da çabucak cezalandırılmayı hak ederler. Bu da Allah’ın mü’min kullarına olan bir rahmetidir. 142. “Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız?” Bu buyruktaki soru, inkâr amaçlıdır. Yani Allah yolunda ve O’nun rızası uğrunda zorlukla karşılaşmaksızın, hoşlanılmayan şeylere tahammül etmeksizin cennete gireceğinizi zannetmeyin, böyle bir şeyi hatırınıza bile getirmeyin, demektir. Çünkü cennet dileklerin en yücesi ve yarışanların uğrunda yarıştıkları şeylerin en üstünüdür. Dilek ne kadar büyük olursa ona ulaştıran yol da o kadar zor olur. Ona götüren amel de o kadar büyük olur. Rahata, rahatı terk etmeksizin ulaşılamaz. Nimetler de nimetler terk edilmeksizin elde edilemez. Fakat Allah yolunda kula, dünya hayatında iken isabet eden hoş olmayan şeylere karşı nefis alıştırılması, bu hususta eğitilmesi ve varacağı yerin bilinmesi halinde -basiret erbabı nezdinde- bu sıkıntılar sonuçta kendilerini sevince ulaştıracak hediyelere dönüşür ve artık onlar o zorluklara aldırmazlar. Bu da Allah’ın bir lütfudur ve O lütfunu dilediği kimselere verir. Daha sonra Yüce Allah önceleri temenni edip de gerçekleşmesini arzu ettikleri bir husus üzerinde gereği gibi sabretmediklerinden ötürü onları azarlayarak şöyle buyurmaktadır: 143. “Andolsun ki siz ölümü onunla karşılaşmadan önce temenni ediyordunuz.” Ashab-ı Kiram radıyallahu anhum arasından Bedir’e katılmamış birçok kimse vardı ve bunlar Allah’tan, bütün güçlerini ortaya koyacakları bir savaşta bulunmayı temenni ediyorlardı. İşte Yüce Allah bunlara:“İşte bakıp dururken gördünüz onu!” diye buyurmaktadır. Yani bakıp dururken daha önce temenni ettiğiniz şeyi gözlerinizle görmüş bulunuyorsunuz. O halde ne diye sabrı terk ediyorsunuz? Bu, özellikle böyle bir temennide bulunanlara ve temenni ettiği şeyi ele geçiren kimselere yakışmayan ve uygun olmayan bir haldir. Bu temennide bulunan kimseye düşen, bütün gayretini ortaya koyması ve bu konuda gücünü son noktasına kadar harcamasıdır. Bu âyet-i kerimede şehid olmayı temenni etmenin mekruh olmadığına delil vardır. Buna delil yönü de şöyledir: Yüce Allah onların bu temennilerine karşı itiraz teşkil edecek bir ifade kullanmadığı gibi temennide bulunmalarından dolayı da onları kınamamıştır. Sadece onların bu temenninin gereğini yapmamalarına karşı çıkmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Âl-i İmran 3:142

139- Gevşemeyin ve üzülmeyin, eğer mü’min iseniz üstün olan sizsiniz. 140- Eğer siz (Uhud’da) yara aldıysanız o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara aldı. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz ki Allah mü’minleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehitler edinsin. Allah zalimleri sevmez. 141- Bir de Allah mü’minleri temizlesin ve kâfirleri de helâk etsin diye. 142- Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? 143- Andolsun ki siz ölümü onunla karşılaşmadan önce temenni ediyordunuz. İşte bakıp dururken gördünüz onu. 139. Yüce Allah mü’min kullarını teşvik etmek, azimlerini güçlendirmek ve onları gayrete getirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gevşemeyin ve üzülmeyin” Yani musibet başınıza gelip de bu bela ile karşı karşıya kaldığınız vakit kalplerinize üzüntü girmesin, bedenleriniz de zayıflayıp gevşemesin. Çünkü kalplerde üzüntü ve bedenlerde de gevşeme baş gösterecek olursa musibetiniz daha bir artar ve bu, düşmanınıza size karşı bir yardım ve moral olur. Bunun yerine kalplerinizdeki cesaret duyguları daha da yükselsin, kendinize sabır ve sebat vermeye çalışın ve kalplerinizden kederi uzaklaştırıp düşmanlarınızla savaş konusunda daha bir metin olun. Şanı Yüce Allah gevşeyip üzülmenin müminlere yakışmadığını söz konusu etmektedir. Çünkü onlar imanları itibari ile daha üstün olanlardır. Allah’ın yardım ve mükâfaatını umarlar. Allah’ın kendisine vaadetmiş olduğu dünyevi ve uhrevi mükâfaatları uman mü’minin ise bu duruma düşmemesi gerekir. Bundan dolayı Yüce Allah:“eğer mü’min iseniz üstün olan sizsiniz” buyurmaktadır. 140. Daha sonra Yüce Allah karşı karşıya kaldıkları yenilgi dolayısı ile onları teselli etmekte ve bunun sonucunda ortaya çıkan büyük hikmetleri beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer siz (Uhud’da) yara aldıysanız o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara aldı.” Böylelikle alınan yaralar bakımından siz de onlar da eşit bulunuyorsunuz. Ancak sizler onların Allah’tan ummadıkları şeyleri uman kimselersiniz. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz acı gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz.”(en-Nisa, 4/104) Bu husustaki hikmetlerden birisi de şudur: Yüce Allah bu dünyadan mü’mine de kâfire de iyiye de kötüye de verir. Ve Allah günleri insanlar arasında döndürüp dolaştırır: Bir gün bu tarafın lehine, bir gün karşı tarafın lehine olur. Çünkü bu dünya yurdu geçicidir, fanidir. Âhiret yurdu ise böyle değildir. Âhiret yurdu yalnızca iman edenlere hastır. “ki Allah mü’minleri ortaya çıkarsın”; Bu da bu husustaki hikmetlerden birisidir. Yüce Allah kullarını yenilgi ile de imtihan eder. Bu imtihan ise mü’min ile münafığın birbirinden ayırt edilmesi içindir. Çünkü bütün savaşlarda sürekli olarak mü’minler zafer kazanacak olursa, İslâm’a gerçekte onu istemeyenler de girer. Bazı olaylarda birtakım bela ve imtihanlarla karşı karşıya kalınacak olursa, o takdirde sıkıntıda da rahatlık zamanlarında da kolaylıkta da zorlukta da İslâm’ı gerçekten benimseyen mü’minlerle böyle olmayanlar açıkça ortaya çıkar. “ve aranızdan şehitler edinsin”; Bu da bu konudaki hikmetlerden birisidir. Çünkü Allah nezdinde şehitlik, en üstün mevkilerden birisidir. Bu mevkiye ulaşmanın tek yolu ise onun sebeplerinin yerine getirilmesidir. İşte Yüce Allah’ın, mü’min kullarının arzuladıkları üstün konaklar ve ebedi nimetleri elde edebilmeleri için nefislerin hoşlanmayacağı birtakım sebepleri karşılarına çıkarması da mü’min kullarına olan rahmetinin bir tecellisidir. “Allah zalimleri” yani kendilerine zulmeden ve Allah yolunda savaşmayıp oturanları “sevmez.” Sanki burada üstü kapalı bir şekilde münafıklar yerilmekte ve onların Allah tarafından nefretle karşılandıkları ifade edilmektedir. Bu sebepledir k Allah onları cihaddan alıkoymuştur. Çünkü “eğer onlar (cihada) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların çıkmalarını hoş görmedi de kendilerini alıkoydu ve (onlara): Oturanlarla beraber oturun dendi.”(et-Tevbe, 9/46) 141. “Bir de Allah mü’minleri temizlesin” buyruğu da Uhud bozgunundaki hikmetlerden birisini dile getirmektedir. Allah böylelikle mü’minleri günahlarından ve kusurlarından arındırıp temizlemek istemiştir. Buna delil de Allah yolunda cihad ve şehadetin günahları örtmesi ve kusurları gidermesidir. Yine Allah mü’minleri onların dışında kalan münafıklardan da arındırıp temizler, böylelikle mü’minler onlardan kurtulurlar. Kimin mü’min, kimin münafık olduğunu anlarlar. “kâfirleri de helâk etsin diye” Bu husustaki hikmetlerden birisi de Yüce Allah’ın bu yolla kâfirlerin helâk edilmesini takdir etmesidir. Yani böylelikle karşılaşacakları ceza ile kâfirler helâk edilip yok edilirler. Çünkü kâfirler zafere kavuşacak olurlarsa haddi aşarlar ve azgınlıklarına azgınlık katarlar. Bu sebepten dolayı da çabucak cezalandırılmayı hak ederler. Bu da Allah’ın mü’min kullarına olan bir rahmetidir. 142. “Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız?” Bu buyruktaki soru, inkâr amaçlıdır. Yani Allah yolunda ve O’nun rızası uğrunda zorlukla karşılaşmaksızın, hoşlanılmayan şeylere tahammül etmeksizin cennete gireceğinizi zannetmeyin, böyle bir şeyi hatırınıza bile getirmeyin, demektir. Çünkü cennet dileklerin en yücesi ve yarışanların uğrunda yarıştıkları şeylerin en üstünüdür. Dilek ne kadar büyük olursa ona ulaştıran yol da o kadar zor olur. Ona götüren amel de o kadar büyük olur. Rahata, rahatı terk etmeksizin ulaşılamaz. Nimetler de nimetler terk edilmeksizin elde edilemez. Fakat Allah yolunda kula, dünya hayatında iken isabet eden hoş olmayan şeylere karşı nefis alıştırılması, bu hususta eğitilmesi ve varacağı yerin bilinmesi halinde -basiret erbabı nezdinde- bu sıkıntılar sonuçta kendilerini sevince ulaştıracak hediyelere dönüşür ve artık onlar o zorluklara aldırmazlar. Bu da Allah’ın bir lütfudur ve O lütfunu dilediği kimselere verir. Daha sonra Yüce Allah önceleri temenni edip de gerçekleşmesini arzu ettikleri bir husus üzerinde gereği gibi sabretmediklerinden ötürü onları azarlayarak şöyle buyurmaktadır: 143. “Andolsun ki siz ölümü onunla karşılaşmadan önce temenni ediyordunuz.” Ashab-ı Kiram radıyallahu anhum arasından Bedir’e katılmamış birçok kimse vardı ve bunlar Allah’tan, bütün güçlerini ortaya koyacakları bir savaşta bulunmayı temenni ediyorlardı. İşte Yüce Allah bunlara:“İşte bakıp dururken gördünüz onu!” diye buyurmaktadır. Yani bakıp dururken daha önce temenni ettiğiniz şeyi gözlerinizle görmüş bulunuyorsunuz. O halde ne diye sabrı terk ediyorsunuz? Bu, özellikle böyle bir temennide bulunanlara ve temenni ettiği şeyi ele geçiren kimselere yakışmayan ve uygun olmayan bir haldir. Bu temennide bulunan kimseye düşen, bütün gayretini ortaya koyması ve bu konuda gücünü son noktasına kadar harcamasıdır. Bu âyet-i kerimede şehid olmayı temenni etmenin mekruh olmadığına delil vardır. Buna delil yönü de şöyledir: Yüce Allah onların bu temennilerine karşı itiraz teşkil edecek bir ifade kullanmadığı gibi temennide bulunmalarından dolayı da onları kınamamıştır. Sadece onların bu temenninin gereğini yapmamalarına karşı çıkmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Âl-i İmran 3:143

139- Gevşemeyin ve üzülmeyin, eğer mü’min iseniz üstün olan sizsiniz. 140- Eğer siz (Uhud’da) yara aldıysanız o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara aldı. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz ki Allah mü’minleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehitler edinsin. Allah zalimleri sevmez. 141- Bir de Allah mü’minleri temizlesin ve kâfirleri de helâk etsin diye. 142- Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? 143- Andolsun ki siz ölümü onunla karşılaşmadan önce temenni ediyordunuz. İşte bakıp dururken gördünüz onu. 139. Yüce Allah mü’min kullarını teşvik etmek, azimlerini güçlendirmek ve onları gayrete getirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gevşemeyin ve üzülmeyin” Yani musibet başınıza gelip de bu bela ile karşı karşıya kaldığınız vakit kalplerinize üzüntü girmesin, bedenleriniz de zayıflayıp gevşemesin. Çünkü kalplerde üzüntü ve bedenlerde de gevşeme baş gösterecek olursa musibetiniz daha bir artar ve bu, düşmanınıza size karşı bir yardım ve moral olur. Bunun yerine kalplerinizdeki cesaret duyguları daha da yükselsin, kendinize sabır ve sebat vermeye çalışın ve kalplerinizden kederi uzaklaştırıp düşmanlarınızla savaş konusunda daha bir metin olun. Şanı Yüce Allah gevşeyip üzülmenin müminlere yakışmadığını söz konusu etmektedir. Çünkü onlar imanları itibari ile daha üstün olanlardır. Allah’ın yardım ve mükâfaatını umarlar. Allah’ın kendisine vaadetmiş olduğu dünyevi ve uhrevi mükâfaatları uman mü’minin ise bu duruma düşmemesi gerekir. Bundan dolayı Yüce Allah:“eğer mü’min iseniz üstün olan sizsiniz” buyurmaktadır. 140. Daha sonra Yüce Allah karşı karşıya kaldıkları yenilgi dolayısı ile onları teselli etmekte ve bunun sonucunda ortaya çıkan büyük hikmetleri beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer siz (Uhud’da) yara aldıysanız o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara aldı.” Böylelikle alınan yaralar bakımından siz de onlar da eşit bulunuyorsunuz. Ancak sizler onların Allah’tan ummadıkları şeyleri uman kimselersiniz. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz acı gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz.”(en-Nisa, 4/104) Bu husustaki hikmetlerden birisi de şudur: Yüce Allah bu dünyadan mü’mine de kâfire de iyiye de kötüye de verir. Ve Allah günleri insanlar arasında döndürüp dolaştırır: Bir gün bu tarafın lehine, bir gün karşı tarafın lehine olur. Çünkü bu dünya yurdu geçicidir, fanidir. Âhiret yurdu ise böyle değildir. Âhiret yurdu yalnızca iman edenlere hastır. “ki Allah mü’minleri ortaya çıkarsın”; Bu da bu husustaki hikmetlerden birisidir. Yüce Allah kullarını yenilgi ile de imtihan eder. Bu imtihan ise mü’min ile münafığın birbirinden ayırt edilmesi içindir. Çünkü bütün savaşlarda sürekli olarak mü’minler zafer kazanacak olursa, İslâm’a gerçekte onu istemeyenler de girer. Bazı olaylarda birtakım bela ve imtihanlarla karşı karşıya kalınacak olursa, o takdirde sıkıntıda da rahatlık zamanlarında da kolaylıkta da zorlukta da İslâm’ı gerçekten benimseyen mü’minlerle böyle olmayanlar açıkça ortaya çıkar. “ve aranızdan şehitler edinsin”; Bu da bu konudaki hikmetlerden birisidir. Çünkü Allah nezdinde şehitlik, en üstün mevkilerden birisidir. Bu mevkiye ulaşmanın tek yolu ise onun sebeplerinin yerine getirilmesidir. İşte Yüce Allah’ın, mü’min kullarının arzuladıkları üstün konaklar ve ebedi nimetleri elde edebilmeleri için nefislerin hoşlanmayacağı birtakım sebepleri karşılarına çıkarması da mü’min kullarına olan rahmetinin bir tecellisidir. “Allah zalimleri” yani kendilerine zulmeden ve Allah yolunda savaşmayıp oturanları “sevmez.” Sanki burada üstü kapalı bir şekilde münafıklar yerilmekte ve onların Allah tarafından nefretle karşılandıkları ifade edilmektedir. Bu sebepledir k Allah onları cihaddan alıkoymuştur. Çünkü “eğer onlar (cihada) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların çıkmalarını hoş görmedi de kendilerini alıkoydu ve (onlara): Oturanlarla beraber oturun dendi.”(et-Tevbe, 9/46) 141. “Bir de Allah mü’minleri temizlesin” buyruğu da Uhud bozgunundaki hikmetlerden birisini dile getirmektedir. Allah böylelikle mü’minleri günahlarından ve kusurlarından arındırıp temizlemek istemiştir. Buna delil de Allah yolunda cihad ve şehadetin günahları örtmesi ve kusurları gidermesidir. Yine Allah mü’minleri onların dışında kalan münafıklardan da arındırıp temizler, böylelikle mü’minler onlardan kurtulurlar. Kimin mü’min, kimin münafık olduğunu anlarlar. “kâfirleri de helâk etsin diye” Bu husustaki hikmetlerden birisi de Yüce Allah’ın bu yolla kâfirlerin helâk edilmesini takdir etmesidir. Yani böylelikle karşılaşacakları ceza ile kâfirler helâk edilip yok edilirler. Çünkü kâfirler zafere kavuşacak olurlarsa haddi aşarlar ve azgınlıklarına azgınlık katarlar. Bu sebepten dolayı da çabucak cezalandırılmayı hak ederler. Bu da Allah’ın mü’min kullarına olan bir rahmetidir. 142. “Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız?” Bu buyruktaki soru, inkâr amaçlıdır. Yani Allah yolunda ve O’nun rızası uğrunda zorlukla karşılaşmaksızın, hoşlanılmayan şeylere tahammül etmeksizin cennete gireceğinizi zannetmeyin, böyle bir şeyi hatırınıza bile getirmeyin, demektir. Çünkü cennet dileklerin en yücesi ve yarışanların uğrunda yarıştıkları şeylerin en üstünüdür. Dilek ne kadar büyük olursa ona ulaştıran yol da o kadar zor olur. Ona götüren amel de o kadar büyük olur. Rahata, rahatı terk etmeksizin ulaşılamaz. Nimetler de nimetler terk edilmeksizin elde edilemez. Fakat Allah yolunda kula, dünya hayatında iken isabet eden hoş olmayan şeylere karşı nefis alıştırılması, bu hususta eğitilmesi ve varacağı yerin bilinmesi halinde -basiret erbabı nezdinde- bu sıkıntılar sonuçta kendilerini sevince ulaştıracak hediyelere dönüşür ve artık onlar o zorluklara aldırmazlar. Bu da Allah’ın bir lütfudur ve O lütfunu dilediği kimselere verir. Daha sonra Yüce Allah önceleri temenni edip de gerçekleşmesini arzu ettikleri bir husus üzerinde gereği gibi sabretmediklerinden ötürü onları azarlayarak şöyle buyurmaktadır: 143. “Andolsun ki siz ölümü onunla karşılaşmadan önce temenni ediyordunuz.” Ashab-ı Kiram radıyallahu anhum arasından Bedir’e katılmamış birçok kimse vardı ve bunlar Allah’tan, bütün güçlerini ortaya koyacakları bir savaşta bulunmayı temenni ediyorlardı. İşte Yüce Allah bunlara:“İşte bakıp dururken gördünüz onu!” diye buyurmaktadır. Yani bakıp dururken daha önce temenni ettiğiniz şeyi gözlerinizle görmüş bulunuyorsunuz. O halde ne diye sabrı terk ediyorsunuz? Bu, özellikle böyle bir temennide bulunanlara ve temenni ettiği şeyi ele geçiren kimselere yakışmayan ve uygun olmayan bir haldir. Bu temennide bulunan kimseye düşen, bütün gayretini ortaya koyması ve bu konuda gücünü son noktasına kadar harcamasıdır. Bu âyet-i kerimede şehid olmayı temenni etmenin mekruh olmadığına delil vardır. Buna delil yönü de şöyledir: Yüce Allah onların bu temennilerine karşı itiraz teşkil edecek bir ifade kullanmadığı gibi temennide bulunmalarından dolayı da onları kınamamıştır. Sadece onların bu temenninin gereğini yapmamalarına karşı çıkmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Âl-i İmran 3:144

144- Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir. Eğer o ölür veya öldürülürse ökçeleriniz üstünde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçeleri üzerinde geriye dönerse Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır. 145- Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse ölmez. Ölüm, vadesi ile yazılmış bir yazıdır. Kim dünya mükafatını dilerse ona ondan veririz. Kim de âhiret mükafatını dilerse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfaatlandıracağız. 144. “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir.” Yani o ilk peygamber değildir. Aksine o da kendisinden önce gönderilmiş peygamberlerden birisidir. Peygamberlerin de görevi Rablerinin risaletini tebliğ etmek ve emirlerini uygulamaktır. Dünyada ebedi kalmak için gönderilmemişlerdir. Allah’ın emirlerine uymak için onların hayatta kalmaları şart değildir. Aksine ümmetlerin görevi her zaman ve her durumda Rablerine ibadet etmektir. Bundan dolayı devamla şöyle buyurmuştur:“Eğer o ölür veya öldürülürse” size getirmiş olduğu iman yahut cihad ya da bundan başka hükümleri terk etmek sureti ile “ökçeleriniz üstünde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçeleri üzerinde geriye dönerse Allah’a hiçbir zarar veremez.” Aksine yalnızca kendi kendisine zarar verir. Çünkü Yüce Allah’ın ona ihtiyacı yoktur. O, dinini dimdik ayakta tutacak ve mü’min kullarını da aziz kılacaktır. Şanı Yüce Allah ökçeleri üzerinde geri dönenleri azarladıktan sonra Rasûlü ile birlikte sebat gösterip Rabbinin emrine uyan kimseleri de:“Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır” diyerek övmektedir. Şükür ise ancak her durumda Yüce Allah’a ubudiyetin gereğini yerine getirmekle gerçekleşir. Bu âyet-i kerimede şanı Yüce Allah, kullarını imanlarından yahut da imanın bazı gereklerini yerine getirmekten hiçbir şekilde alıkoyamayacak bir halde olmaları gerektiğine irşad etmektedir. İsterse bu yolda -ne kadar büyük olursa olsun- başkanlarını yitirmiş olsunlar. Bu da ancak dinin bütün hususlarında gerekli hazırlıkları yapmak ve başkanlık konusunda da yeterli birkaç kişiyi hazırlamakla olur ki onlardan birisi kaybedilecek olursa bir diğeri onun yerine geçer. Ayrıca bütün mü’minlerin asıl maksatları da Allah’ın dinini uygulamak ve imkân çerçevesinde o din uğrunda cihad etmek olmalıdır. Bu konuda maksatları, şu başkan olsun, bu olmasın şeklinde (şahıs eksenli) olmamalıdır. Ancak bu takdirde onların işleri tahakkuk eder ve istikamet üzere yürür. Yine bu âyet-i kerimede Sıddık-ı Ekber Ebu Bekir’in ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra mürtedlerle savaşan arkadaşlarının faziletinin en büyük delillerinden birisi vardır. Zira bunlar şükredenlerin önderleridir. 145. Daha sonra Yüce Allah bütün canların Allah’ın izni, kaderi ve kazası uyarınca ecellerine bağlı olduklarını haber vermektedir. Kesin olarak öleceği takdir edilen bir kimse sebepsiz dahi olsa ölür. Allah’ın hayatta kalmasını murad ettiği kimse ise ölümün bütün sebepleri ile karşı karşıya kalacak olsa dahi eceli gelmeden önce bu sebeplerin ona bir zararı olmaz. Çünkü Allah’ın kaza ve kaderi bunu gerektirir ve Allah ölümü belli bir vadeyle yazarak tespit etmiştir ki “Ecelleri geldiği zaman ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.”(Yunus, 10/49) Daha sonra Yüce Allah insanlara iradelerine uygun olarak dünya ve âhiret mükafatından verdiğini haber vererek şöyle buyurmaktadır: “Kim dünya mükafatını dilerse ona ondan veririz. Kim de âhiret mükafatını dilerse ona da ondan veririz.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Her birine, onlara da bunlara da Rabbinin nimetinden veririz. Rabbinin bağışı kısıtlı değildir. Onların kimini kiminden nasıl üstün kıldığımıza bir bak! Elbette âhiret, derece bakımından daha büyüktür, üstün kılma bakımından da daha büyüktür.”(el-İsra, 17/20-21)“Biz şükredenleri mükâfaatlandıracağız.” Yüce Allah burada şükredenlerin mükâfaatlarını söz konusu etmemektedir. Bu da mükâfaatlarının çokluğuna ve azametine delil olsun ve verilecek mükâfaatın şükrün azlığına, çokluğuna ve güzelliğine göre değişklik gösterdiği bilinsin diyedir.

Âl-i İmran 3:145

144- Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir. Eğer o ölür veya öldürülürse ökçeleriniz üstünde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçeleri üzerinde geriye dönerse Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır. 145- Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse ölmez. Ölüm, vadesi ile yazılmış bir yazıdır. Kim dünya mükafatını dilerse ona ondan veririz. Kim de âhiret mükafatını dilerse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfaatlandıracağız. 144. “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir.” Yani o ilk peygamber değildir. Aksine o da kendisinden önce gönderilmiş peygamberlerden birisidir. Peygamberlerin de görevi Rablerinin risaletini tebliğ etmek ve emirlerini uygulamaktır. Dünyada ebedi kalmak için gönderilmemişlerdir. Allah’ın emirlerine uymak için onların hayatta kalmaları şart değildir. Aksine ümmetlerin görevi her zaman ve her durumda Rablerine ibadet etmektir. Bundan dolayı devamla şöyle buyurmuştur:“Eğer o ölür veya öldürülürse” size getirmiş olduğu iman yahut cihad ya da bundan başka hükümleri terk etmek sureti ile “ökçeleriniz üstünde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçeleri üzerinde geriye dönerse Allah’a hiçbir zarar veremez.” Aksine yalnızca kendi kendisine zarar verir. Çünkü Yüce Allah’ın ona ihtiyacı yoktur. O, dinini dimdik ayakta tutacak ve mü’min kullarını da aziz kılacaktır. Şanı Yüce Allah ökçeleri üzerinde geri dönenleri azarladıktan sonra Rasûlü ile birlikte sebat gösterip Rabbinin emrine uyan kimseleri de:“Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır” diyerek övmektedir. Şükür ise ancak her durumda Yüce Allah’a ubudiyetin gereğini yerine getirmekle gerçekleşir. Bu âyet-i kerimede şanı Yüce Allah, kullarını imanlarından yahut da imanın bazı gereklerini yerine getirmekten hiçbir şekilde alıkoyamayacak bir halde olmaları gerektiğine irşad etmektedir. İsterse bu yolda -ne kadar büyük olursa olsun- başkanlarını yitirmiş olsunlar. Bu da ancak dinin bütün hususlarında gerekli hazırlıkları yapmak ve başkanlık konusunda da yeterli birkaç kişiyi hazırlamakla olur ki onlardan birisi kaybedilecek olursa bir diğeri onun yerine geçer. Ayrıca bütün mü’minlerin asıl maksatları da Allah’ın dinini uygulamak ve imkân çerçevesinde o din uğrunda cihad etmek olmalıdır. Bu konuda maksatları, şu başkan olsun, bu olmasın şeklinde (şahıs eksenli) olmamalıdır. Ancak bu takdirde onların işleri tahakkuk eder ve istikamet üzere yürür. Yine bu âyet-i kerimede Sıddık-ı Ekber Ebu Bekir’in ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra mürtedlerle savaşan arkadaşlarının faziletinin en büyük delillerinden birisi vardır. Zira bunlar şükredenlerin önderleridir. 145. Daha sonra Yüce Allah bütün canların Allah’ın izni, kaderi ve kazası uyarınca ecellerine bağlı olduklarını haber vermektedir. Kesin olarak öleceği takdir edilen bir kimse sebepsiz dahi olsa ölür. Allah’ın hayatta kalmasını murad ettiği kimse ise ölümün bütün sebepleri ile karşı karşıya kalacak olsa dahi eceli gelmeden önce bu sebeplerin ona bir zararı olmaz. Çünkü Allah’ın kaza ve kaderi bunu gerektirir ve Allah ölümü belli bir vadeyle yazarak tespit etmiştir ki “Ecelleri geldiği zaman ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.”(Yunus, 10/49) Daha sonra Yüce Allah insanlara iradelerine uygun olarak dünya ve âhiret mükafatından verdiğini haber vererek şöyle buyurmaktadır: “Kim dünya mükafatını dilerse ona ondan veririz. Kim de âhiret mükafatını dilerse ona da ondan veririz.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Her birine, onlara da bunlara da Rabbinin nimetinden veririz. Rabbinin bağışı kısıtlı değildir. Onların kimini kiminden nasıl üstün kıldığımıza bir bak! Elbette âhiret, derece bakımından daha büyüktür, üstün kılma bakımından da daha büyüktür.”(el-İsra, 17/20-21)“Biz şükredenleri mükâfaatlandıracağız.” Yüce Allah burada şükredenlerin mükâfaatlarını söz konusu etmemektedir. Bu da mükâfaatlarının çokluğuna ve azametine delil olsun ve verilecek mükâfaatın şükrün azlığına, çokluğuna ve güzelliğine göre değişklik gösterdiği bilinsin diyedir.

Âl-i İmran 3:146

146- Kendileri ile birlikte birçok alimin çarpıştığı nice peygamber vardır! Onlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, zaafa uğramadılar, boyun da eğmediler. Allah sabredenleri sever. 147- Onlar yalnızca şöyle diyorlardı:“Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!” 148- Allah da onlara dünya mükâfatını ve âhiret mükâfatının da güzelliğini verdi. Allah iyilik edenleri sever. 146. Bu ayet, mü’minlere bir teselli, böylelerine uymaya ve onların yaptıkları gibi yapmaya da bir teşviktir. Bu olay, geçmişte olmuş bir şeydir ve Yüce Allah’ın sünneti/kanunu aynı şekilde cereyan etmeye devam etmektedir. Şöyle ki “Kendileri ile birlikte birçok âlimin çarpıştığı nice” pek çok “peygamber vardır!” Yani peygamberlere tâbî olan ve peygamberlerin kendilerini iman ve salih amel ile terbiye etmiş olduğu pek çok topluluk, peygamberlerle birlikte çarpışmıştır. Onlardan öldürülenler, yaralananlar ve başka musibetlere uğrayanlar olmuştur. “Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, zaafa uğramadılar, boyun da eğmediler.” Ne kalpleri zaafa uğradı, ne bedenleri gevşedi ne de düşmanlarının önünde zelil düşüp boyun eğdiler. Aksine sabır ve sebat gösterdiler, cesaret duygularını diri tutarak kendilerini teşvik ettiler. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah sabredenleri sever” diye buyurmaktadır. 147. Daha sonra Yüce Allah bu (örnek savaşçıların) sözlerini, Rablerinden yardım dileyişlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar” bu zorlu hallerde “yalnızca şöyle diyorlardı: Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla!” Taşkınlık (israf), haddi aşarak harama düşmektir. Onlar günah ve taşkınlığın, Allah’ın yardımından uzak kalmanın en büyük sebeplerinden olduğunu bildikleri gibi, bu gibi hallere düşmemenin de ilâhi yardımın sebeplerinden olduğunu biliyorlardı. İşte Rablerinden günah ve taşkınlıklarının bağışlanmasını bundan dolayı istediler. Diğer taraftan onlar bu konuda ortaya koymuş oldukları sabır ve benzeri gayretlerini söz konusu etmeyerek Allah’a güvenip dayanmışlar ve O’ndan kâfir düşmanlarla karşılaştıklarında ayaklarını sağlamlaştırıp kendilerine sebat vermesini, düşmanlarına karşı kendilerine yardım etmesini istemişlerdir. Böylelikle onlar hem sabrettiler, hem sabrın zıddı olan şeylerden uzak kaldılar, hem de tevbe, mağfiret dileme ve Rablerinden yardım dilemeyi ihmal etmediler. Hiç şüphesiz Allah da onlara yardım etti, dünya ve âhirette onları güzel akıbet ile mükâfaatlandırdı. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 148. “Allah da onlara” yardım, zafer ve ganimet gibi “dünya mükafatını ve âhiret mükafatının da güzelliğini verdi.” Bu ise Rablerinin rızasını ve ebedi nimetleri elde etmektir. Bu ebedi nimetler her türlü olumsuzluktan uzaktır. Bu mükafatın tek sebebi de onların Allah’a karşı amellerini ihsan ile güzelce yapmalarıdır. Allah da onları en güzel şekilde mükâfaatlandırmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah, iyilik edenleri” yaratıcıya ibadetlerini ve yaratılmışlara muamelelerini güzelce yapanları “sever.” İşte düşmanlarla cihad esnasında sözü geçen bu mü’minlerin yaptıklarının bir benzerini yapmak da iyilik (ihsan) kapsamı içerisindedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Âl-i İmran 3:147

146- Kendileri ile birlikte birçok alimin çarpıştığı nice peygamber vardır! Onlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, zaafa uğramadılar, boyun da eğmediler. Allah sabredenleri sever. 147- Onlar yalnızca şöyle diyorlardı:“Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!” 148- Allah da onlara dünya mükâfatını ve âhiret mükâfatının da güzelliğini verdi. Allah iyilik edenleri sever. 146. Bu ayet, mü’minlere bir teselli, böylelerine uymaya ve onların yaptıkları gibi yapmaya da bir teşviktir. Bu olay, geçmişte olmuş bir şeydir ve Yüce Allah’ın sünneti/kanunu aynı şekilde cereyan etmeye devam etmektedir. Şöyle ki “Kendileri ile birlikte birçok âlimin çarpıştığı nice” pek çok “peygamber vardır!” Yani peygamberlere tâbî olan ve peygamberlerin kendilerini iman ve salih amel ile terbiye etmiş olduğu pek çok topluluk, peygamberlerle birlikte çarpışmıştır. Onlardan öldürülenler, yaralananlar ve başka musibetlere uğrayanlar olmuştur. “Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, zaafa uğramadılar, boyun da eğmediler.” Ne kalpleri zaafa uğradı, ne bedenleri gevşedi ne de düşmanlarının önünde zelil düşüp boyun eğdiler. Aksine sabır ve sebat gösterdiler, cesaret duygularını diri tutarak kendilerini teşvik ettiler. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah sabredenleri sever” diye buyurmaktadır. 147. Daha sonra Yüce Allah bu (örnek savaşçıların) sözlerini, Rablerinden yardım dileyişlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar” bu zorlu hallerde “yalnızca şöyle diyorlardı: Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla!” Taşkınlık (israf), haddi aşarak harama düşmektir. Onlar günah ve taşkınlığın, Allah’ın yardımından uzak kalmanın en büyük sebeplerinden olduğunu bildikleri gibi, bu gibi hallere düşmemenin de ilâhi yardımın sebeplerinden olduğunu biliyorlardı. İşte Rablerinden günah ve taşkınlıklarının bağışlanmasını bundan dolayı istediler. Diğer taraftan onlar bu konuda ortaya koymuş oldukları sabır ve benzeri gayretlerini söz konusu etmeyerek Allah’a güvenip dayanmışlar ve O’ndan kâfir düşmanlarla karşılaştıklarında ayaklarını sağlamlaştırıp kendilerine sebat vermesini, düşmanlarına karşı kendilerine yardım etmesini istemişlerdir. Böylelikle onlar hem sabrettiler, hem sabrın zıddı olan şeylerden uzak kaldılar, hem de tevbe, mağfiret dileme ve Rablerinden yardım dilemeyi ihmal etmediler. Hiç şüphesiz Allah da onlara yardım etti, dünya ve âhirette onları güzel akıbet ile mükâfaatlandırdı. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 148. “Allah da onlara” yardım, zafer ve ganimet gibi “dünya mükafatını ve âhiret mükafatının da güzelliğini verdi.” Bu ise Rablerinin rızasını ve ebedi nimetleri elde etmektir. Bu ebedi nimetler her türlü olumsuzluktan uzaktır. Bu mükafatın tek sebebi de onların Allah’a karşı amellerini ihsan ile güzelce yapmalarıdır. Allah da onları en güzel şekilde mükâfaatlandırmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah, iyilik edenleri” yaratıcıya ibadetlerini ve yaratılmışlara muamelelerini güzelce yapanları “sever.” İşte düşmanlarla cihad esnasında sözü geçen bu mü’minlerin yaptıklarının bir benzerini yapmak da iyilik (ihsan) kapsamı içerisindedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Âl-i İmran 3:148

146- Kendileri ile birlikte birçok alimin çarpıştığı nice peygamber vardır! Onlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, zaafa uğramadılar, boyun da eğmediler. Allah sabredenleri sever. 147- Onlar yalnızca şöyle diyorlardı:“Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!” 148- Allah da onlara dünya mükâfatını ve âhiret mükâfatının da güzelliğini verdi. Allah iyilik edenleri sever. 146. Bu ayet, mü’minlere bir teselli, böylelerine uymaya ve onların yaptıkları gibi yapmaya da bir teşviktir. Bu olay, geçmişte olmuş bir şeydir ve Yüce Allah’ın sünneti/kanunu aynı şekilde cereyan etmeye devam etmektedir. Şöyle ki “Kendileri ile birlikte birçok âlimin çarpıştığı nice” pek çok “peygamber vardır!” Yani peygamberlere tâbî olan ve peygamberlerin kendilerini iman ve salih amel ile terbiye etmiş olduğu pek çok topluluk, peygamberlerle birlikte çarpışmıştır. Onlardan öldürülenler, yaralananlar ve başka musibetlere uğrayanlar olmuştur. “Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, zaafa uğramadılar, boyun da eğmediler.” Ne kalpleri zaafa uğradı, ne bedenleri gevşedi ne de düşmanlarının önünde zelil düşüp boyun eğdiler. Aksine sabır ve sebat gösterdiler, cesaret duygularını diri tutarak kendilerini teşvik ettiler. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah sabredenleri sever” diye buyurmaktadır. 147. Daha sonra Yüce Allah bu (örnek savaşçıların) sözlerini, Rablerinden yardım dileyişlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar” bu zorlu hallerde “yalnızca şöyle diyorlardı: Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla!” Taşkınlık (israf), haddi aşarak harama düşmektir. Onlar günah ve taşkınlığın, Allah’ın yardımından uzak kalmanın en büyük sebeplerinden olduğunu bildikleri gibi, bu gibi hallere düşmemenin de ilâhi yardımın sebeplerinden olduğunu biliyorlardı. İşte Rablerinden günah ve taşkınlıklarının bağışlanmasını bundan dolayı istediler. Diğer taraftan onlar bu konuda ortaya koymuş oldukları sabır ve benzeri gayretlerini söz konusu etmeyerek Allah’a güvenip dayanmışlar ve O’ndan kâfir düşmanlarla karşılaştıklarında ayaklarını sağlamlaştırıp kendilerine sebat vermesini, düşmanlarına karşı kendilerine yardım etmesini istemişlerdir. Böylelikle onlar hem sabrettiler, hem sabrın zıddı olan şeylerden uzak kaldılar, hem de tevbe, mağfiret dileme ve Rablerinden yardım dilemeyi ihmal etmediler. Hiç şüphesiz Allah da onlara yardım etti, dünya ve âhirette onları güzel akıbet ile mükâfaatlandırdı. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 148. “Allah da onlara” yardım, zafer ve ganimet gibi “dünya mükafatını ve âhiret mükafatının da güzelliğini verdi.” Bu ise Rablerinin rızasını ve ebedi nimetleri elde etmektir. Bu ebedi nimetler her türlü olumsuzluktan uzaktır. Bu mükafatın tek sebebi de onların Allah’a karşı amellerini ihsan ile güzelce yapmalarıdır. Allah da onları en güzel şekilde mükâfaatlandırmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah, iyilik edenleri” yaratıcıya ibadetlerini ve yaratılmışlara muamelelerini güzelce yapanları “sever.” İşte düşmanlarla cihad esnasında sözü geçen bu mü’minlerin yaptıklarının bir benzerini yapmak da iyilik (ihsan) kapsamı içerisindedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Âl-i İmran 3:149

149- Ey iman edenler! Eğer kâfirlere itaat edecek olursanız sizi ökçelerinizin üzerinde geri döndürürler de zarara uğrayanların durumuna düşersiniz. 150- Hâlbuki Allah sizin dost ve yardımcınızdır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır. 151- Allah’a haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri ortak koştuklarından dolayı kâfirlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınağı cehennemdir. Zalimlerin dönüp varacağı yer ne kötüdür! 149. Yüce Allah:“Ey iman edenler! Eğer kâfirlere itaat edecek olursanız…” buyruğu ile mü’minlere münafık ve müşriklerin de aralarında bulunduğu kâfirlere itaat etmelerini yasaklamaktadır. Çünkü mü’minler bunlara itaat edecek olurlarsa bilmelidirler ki bunlar, mü’minler hakkında kötülükten başka bir şey istemezler. Onlar mü’minleri küfre geri döndürmek isterler ki küfrün âkıbeti ise zarardır, ziyandır. 150. Daha sonra Yüce Allah bizzat kendisinin mü’minlerin dost ve yardımcısı olduğunu haber vermektedir. Bu buyruk onlara bu gerçeği bildirdiği gibi, mü’minlerin işlerini lütfu ile üzerine alanın ve onları çeşitli şerlerden koruyacak olanın kendisi olduğuna dair bir müjdeyi de içermektedir. Bunun kapsamı içerisinde ise yalnızca O’nu -herkesi bir tarafa bırakmak sureti ile- dost ve yardımcı edinmeleri gerektiğine dair bir teşvik de vardır. 151. Allah’ın onlara dost ve yardımcı olmasının bir belirtisi de onlara kâfir olan düşmanlarının kalplerine büyük bir korku salacağı vaadinde bulunmasıdır. Bu büyük korku ise o kâfirleri maksatlarının birçoğunu gerçekleştirmekten alıkoyar. Nitekim Yüce Allah mü’minlere verdiği bu sözü gerçekleştirmiştir. Çünkü müşrikler Uhud’dan geri döndükten sonra kendi aralarında danışarak:“Onlardan birtakım kimseleri öldürdükten ve onları bozguna uğrattıktan sonra kökten onları imha etmeden nasıl geri döneriz?” demişler ve bunu gerçekleştirmek istemişlerdi. Ancak Allah kalplerine korku saldı ve istediklerini gerçekleştiremeden geri dönmek zorunda kaldılar. Şüphesiz bu, ilâhi yardımın en büyüklerindendir. Çünkü önceden de geçtiği gibi Allah’ın mü’min kullarına yardımı şu iki şekilden birisi ile olur: Ya kâfirlerin bir bölümünün öldürülmesini sağlar yahut da onları istediklerini gerçekleştirmekten alıkoyup zarar içerisinde geri dönmelerini sağlar. İşte buradaki yardım şekli bu ikinci türdendir. Daha sonra Yüce Allah kâfirlerin kalplerine korku salmayı gerektiren sebebi şöylece söz konusu etmektedir:“Allah’a haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri ortak koştuklarından dolayı...” Yani bu korku salmanın sebebi, onların herhangi bir delil ve belge olmaksızın sırf kendi hevâ ve bozuk iradeleri uyarınca ilâh diye edindikleri ortaklar ve putlardır. Böylelikle onlar bir ve tek olan Rahman’ın dostluk bağını koparmış oldular. İşte bundan dolayı müşrik, her zaman için mü’minden korkar. Sağlam bir dayanağı yoktur. Her türlü zorluk ve sıkıntı esnasında sığınacağı yeri de yoktur. Onun dünyadaki hali budur. Âhiretteki hali ise bundan daha zorlu ve daha ağırdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onların barınağı cehennemdir” yani onların barınacakları ve duracakları yer cehennem olacaktır, onlar oradan çıkma imkânını bulamayacaklardır. “Zalimlerin dönüp varacağı yer ne kötüdür!” Onların zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile varacakları yer ateştir.

Âl-i İmran 3:150

149- Ey iman edenler! Eğer kâfirlere itaat edecek olursanız sizi ökçelerinizin üzerinde geri döndürürler de zarara uğrayanların durumuna düşersiniz. 150- Hâlbuki Allah sizin dost ve yardımcınızdır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır. 151- Allah’a haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri ortak koştuklarından dolayı kâfirlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınağı cehennemdir. Zalimlerin dönüp varacağı yer ne kötüdür! 149. Yüce Allah:“Ey iman edenler! Eğer kâfirlere itaat edecek olursanız…” buyruğu ile mü’minlere münafık ve müşriklerin de aralarında bulunduğu kâfirlere itaat etmelerini yasaklamaktadır. Çünkü mü’minler bunlara itaat edecek olurlarsa bilmelidirler ki bunlar, mü’minler hakkında kötülükten başka bir şey istemezler. Onlar mü’minleri küfre geri döndürmek isterler ki küfrün âkıbeti ise zarardır, ziyandır. 150. Daha sonra Yüce Allah bizzat kendisinin mü’minlerin dost ve yardımcısı olduğunu haber vermektedir. Bu buyruk onlara bu gerçeği bildirdiği gibi, mü’minlerin işlerini lütfu ile üzerine alanın ve onları çeşitli şerlerden koruyacak olanın kendisi olduğuna dair bir müjdeyi de içermektedir. Bunun kapsamı içerisinde ise yalnızca O’nu -herkesi bir tarafa bırakmak sureti ile- dost ve yardımcı edinmeleri gerektiğine dair bir teşvik de vardır. 151. Allah’ın onlara dost ve yardımcı olmasının bir belirtisi de onlara kâfir olan düşmanlarının kalplerine büyük bir korku salacağı vaadinde bulunmasıdır. Bu büyük korku ise o kâfirleri maksatlarının birçoğunu gerçekleştirmekten alıkoyar. Nitekim Yüce Allah mü’minlere verdiği bu sözü gerçekleştirmiştir. Çünkü müşrikler Uhud’dan geri döndükten sonra kendi aralarında danışarak:“Onlardan birtakım kimseleri öldürdükten ve onları bozguna uğrattıktan sonra kökten onları imha etmeden nasıl geri döneriz?” demişler ve bunu gerçekleştirmek istemişlerdi. Ancak Allah kalplerine korku saldı ve istediklerini gerçekleştiremeden geri dönmek zorunda kaldılar. Şüphesiz bu, ilâhi yardımın en büyüklerindendir. Çünkü önceden de geçtiği gibi Allah’ın mü’min kullarına yardımı şu iki şekilden birisi ile olur: Ya kâfirlerin bir bölümünün öldürülmesini sağlar yahut da onları istediklerini gerçekleştirmekten alıkoyup zarar içerisinde geri dönmelerini sağlar. İşte buradaki yardım şekli bu ikinci türdendir. Daha sonra Yüce Allah kâfirlerin kalplerine korku salmayı gerektiren sebebi şöylece söz konusu etmektedir:“Allah’a haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri ortak koştuklarından dolayı...” Yani bu korku salmanın sebebi, onların herhangi bir delil ve belge olmaksızın sırf kendi hevâ ve bozuk iradeleri uyarınca ilâh diye edindikleri ortaklar ve putlardır. Böylelikle onlar bir ve tek olan Rahman’ın dostluk bağını koparmış oldular. İşte bundan dolayı müşrik, her zaman için mü’minden korkar. Sağlam bir dayanağı yoktur. Her türlü zorluk ve sıkıntı esnasında sığınacağı yeri de yoktur. Onun dünyadaki hali budur. Âhiretteki hali ise bundan daha zorlu ve daha ağırdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onların barınağı cehennemdir” yani onların barınacakları ve duracakları yer cehennem olacaktır, onlar oradan çıkma imkânını bulamayacaklardır. “Zalimlerin dönüp varacağı yer ne kötüdür!” Onların zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile varacakları yer ateştir.

Âl-i İmran 3:151

149- Ey iman edenler! Eğer kâfirlere itaat edecek olursanız sizi ökçelerinizin üzerinde geri döndürürler de zarara uğrayanların durumuna düşersiniz. 150- Hâlbuki Allah sizin dost ve yardımcınızdır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır. 151- Allah’a haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri ortak koştuklarından dolayı kâfirlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınağı cehennemdir. Zalimlerin dönüp varacağı yer ne kötüdür! 149. Yüce Allah:“Ey iman edenler! Eğer kâfirlere itaat edecek olursanız…” buyruğu ile mü’minlere münafık ve müşriklerin de aralarında bulunduğu kâfirlere itaat etmelerini yasaklamaktadır. Çünkü mü’minler bunlara itaat edecek olurlarsa bilmelidirler ki bunlar, mü’minler hakkında kötülükten başka bir şey istemezler. Onlar mü’minleri küfre geri döndürmek isterler ki küfrün âkıbeti ise zarardır, ziyandır. 150. Daha sonra Yüce Allah bizzat kendisinin mü’minlerin dost ve yardımcısı olduğunu haber vermektedir. Bu buyruk onlara bu gerçeği bildirdiği gibi, mü’minlerin işlerini lütfu ile üzerine alanın ve onları çeşitli şerlerden koruyacak olanın kendisi olduğuna dair bir müjdeyi de içermektedir. Bunun kapsamı içerisinde ise yalnızca O’nu -herkesi bir tarafa bırakmak sureti ile- dost ve yardımcı edinmeleri gerektiğine dair bir teşvik de vardır. 151. Allah’ın onlara dost ve yardımcı olmasının bir belirtisi de onlara kâfir olan düşmanlarının kalplerine büyük bir korku salacağı vaadinde bulunmasıdır. Bu büyük korku ise o kâfirleri maksatlarının birçoğunu gerçekleştirmekten alıkoyar. Nitekim Yüce Allah mü’minlere verdiği bu sözü gerçekleştirmiştir. Çünkü müşrikler Uhud’dan geri döndükten sonra kendi aralarında danışarak:“Onlardan birtakım kimseleri öldürdükten ve onları bozguna uğrattıktan sonra kökten onları imha etmeden nasıl geri döneriz?” demişler ve bunu gerçekleştirmek istemişlerdi. Ancak Allah kalplerine korku saldı ve istediklerini gerçekleştiremeden geri dönmek zorunda kaldılar. Şüphesiz bu, ilâhi yardımın en büyüklerindendir. Çünkü önceden de geçtiği gibi Allah’ın mü’min kullarına yardımı şu iki şekilden birisi ile olur: Ya kâfirlerin bir bölümünün öldürülmesini sağlar yahut da onları istediklerini gerçekleştirmekten alıkoyup zarar içerisinde geri dönmelerini sağlar. İşte buradaki yardım şekli bu ikinci türdendir. Daha sonra Yüce Allah kâfirlerin kalplerine korku salmayı gerektiren sebebi şöylece söz konusu etmektedir:“Allah’a haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri ortak koştuklarından dolayı...” Yani bu korku salmanın sebebi, onların herhangi bir delil ve belge olmaksızın sırf kendi hevâ ve bozuk iradeleri uyarınca ilâh diye edindikleri ortaklar ve putlardır. Böylelikle onlar bir ve tek olan Rahman’ın dostluk bağını koparmış oldular. İşte bundan dolayı müşrik, her zaman için mü’minden korkar. Sağlam bir dayanağı yoktur. Her türlü zorluk ve sıkıntı esnasında sığınacağı yeri de yoktur. Onun dünyadaki hali budur. Âhiretteki hali ise bundan daha zorlu ve daha ağırdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onların barınağı cehennemdir” yani onların barınacakları ve duracakları yer cehennem olacaktır, onlar oradan çıkma imkânını bulamayacaklardır. “Zalimlerin dönüp varacağı yer ne kötüdür!” Onların zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile varacakları yer ateştir.

Âl-i İmran 3:152

152- Andolsun ki Allah size verdiği sözünü yerine getirmiştir. Hani o zaman onun izni ile onları öldürüyordunuz. Nihâyet arzu ettiğinizi size gösterdikten sonra yılgınlık gösterdiniz, verilen emir hakkında çekiştiniz ve isyan ettiniz. İçinizden kimi dünyayı istiyordu, kimi de âhireti istiyordu. Sonra sizi sınamak için sizi onlar(a galip gelmekten) alıkoydu. Bununla beraber sizi kesinlikle affetti. Allah mü’minlere karşı lütufkârdır. 152. “Andolsun ki Allah size” yardım edeceğine dair “verdiği sözünü yerine getirmiştir.” Sizi onlara muzaffer kılmış ve nihâyet onlar size arkalarını dönerek kaçmış, siz de onları öldürmeye başlamıştınız. Ama nihayet siz kendi tehlikenize sebep olacak ve kendinize karşı düşmanlarınıza yardım edecek hale geldiniz. Zira “…yılgınlık” zayıflık ve korkaklık “gösterdiniz”, Allah’ın kaynaşmayı ve anlaşmazlığa düşmemeyi içeren emrini terk edip “verilen emir hakkında çekiştiniz” ve anlaşmazlığa düştünüz. Aranızdan kimisi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bizi yerleştirmiş olduğu bu yerimizde kalacağız, derken kimisi de: Artık düşman bozguna uğrayıp geri dönmüşken ve yerimizden ayrılmamızın bir sakıncası kalmamışken, bizim burada durmamızın anlamı yoktur, dedi ve böylece Peygamberin emrine karşı geldiniz, onun emrini terk ettiniz. Bu ise “arzu ettiğinizi size gösterdikten sonra” olmuştu. Arzu ettiğiniz şey ise düşmanlarınızın bozguna uğrayıp geri kaçmasıydı. Halbuki Yüce Allah bir kimseye istediği bir şeyi nimet olarak ihsan etmiş ise o kimseye düşen görev, diğerlerinden daha büyüktür. İşte özellikle bu durumda ve genel olarak diğer hallerde Allah’ın emrine ve Rasûlünün buyruğuna uymak icabeder. Ama o vakit “içinizden kimi dünyayı istiyordu” ki bunlar bu durumla karşı karşıya kalmalarına sebep olanlardır “kimi de âhireti istiyordu.” Bunlar da Allah Rasûlünün emrine bağlı kalan ve emrolundukları yerde sebat gösterenlerdi. “Sonra sizi sınamak için sizi onlar(a galip gelmekten) alıkoydu” yani sizin bu halleriniz ortaya çıktıktan sonra Allah sizi onlardan geri çevirdi; böylelikle düşmanı arkanıza almış oldunuz. Bu da Allah’tan sizin için bir deneme ve bir imtihandı. Tâ ki mü’min kâfirden, itaatkâr isyankârdan açık seçik ayırt edilsin ve bu musibet ile Allah sizden sadır olan kusurları affedip bağışlasın. İşte bundan dolayı da:“Bununla beraber sizi kesinlikle affetti. Allah mü’minlere karşı lütufkârdır.” buyurmaktadır. Yani onlara İslâm’ı lütfedip İslâm’ın şer’î hükümlerine ileterek, günahlarını affederek ve karşılaştıkları musibetler dolayısı ile onları mükâfaatlandırarak onlar üzerinde büyük bir lütfa sahiptir. Mü’minler üzerindeki lütfunun bir tecellisi de haklarında hayır veya musibet her ne takdir ettiyse mutlaka bu takdirin, onlar için hayırlı olmasıdır. Eğer onlara bir bolluk ve rahatlık isabet edecek olursa şükrederler. Allah da onlara şükredenlerin mükâfatını verir. Şâyet onlara bir sıkıntı isabet edecek olursa sabrederler, O da onları sabredenlerin mükâfatı ile mükâfatlandırır.

Âl-i İmran 3:153

153- Hani Peygamber arkanızdan size seslenip dururken siz, hiç kimseye dönüp bakmadan uzaklaşıyordunuz. Kaybettiklerinize ve başınıza gelenlere üzülmeyesiniz diye Allah, size keder üstüne keder vererek sizi cezalandırdı. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. 154- Sonra o kederin ardından üzerinize bir emniyet, içinizden bir grubu örtüp bürüyen bir uyuklama indirdi. Bir grup da canlarının sevdasına düşmüşlerdi. Allah’a karşı hakkın dışında cahiliyet zannı gibi bir zan besliyorlardı. “Bu işten bize bir şey var mı?” diyorlardı. De ki:“Her şey Allah’ın elindedir.” Onlar sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizliyorlar. “Bizim bu işten bir payımız olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlar. De ki:“Evlerinizde olsaydınız bile üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar (ölüp) yatacakları yerlere çıkıp giderlerdi. Allah göğüslerinizdekini sınamak ve kalplerinizdekini temizlemek için (böyle yaptı). Allah kalplerin özünü çok iyi bilendir.” 153. Yüce Allah onların savaşta bozguna uğradıkları durumu hatırlatmakta ve bu sebeple onları azarlayarak şöyle buyurmaktadır:“Hani Peygamber arkanızdan size seslenip dururken” yani kaçanların arkasından “Ey Allah’ın kulları, bana dönün” diye seslenirken; siz ona dönüp bakmıyordunuz, ona doğru gitmiyordunuz. Esasında bizatihi kaçmak bile kınanmayı gerektiren bir husustur. Peygamberin çağrısının kabul edilmesi, kişinin kendisini kurtarmasından önce gelmelidir. O bakımdan sizin bu çağrıyı kabul etmekten geri kalmak sureti ile kınanmayı hak edişiniz, daha da ileri bir dereceyi bulmuştur. “Siz hiç kimseye dönüp bakmadan uzaklaşıyordunuz” gayretle kaçışıyor, kimseye dönüp bakmıyordunuz. Yani sizden kimse kimseye yönelmiyor, onun ne yaptığına bakmıyordu. Bütün yaptığınız kaçmaktan ve savaştan kurtulmaktan ibaretti. Hâlbuki sizin için büyük bir tehlike de yoktu. Çünkü siz düşmanın önünde bulunup onlarla savaşa girişen en son kimseler değildiniz. Bu şekilde Rasûlün çağrısına uymadığınız için “kaybettiklerinize” ilâhi yardım ve zafere “ve başınıza gelenlere” bozgun, öldürülme ve yaralanmalara “üzülmeyesiniz diye Allah size keder üstüne keder vererek cezalandırdı.” Ardı arkasına kederlerle sizi cezalandırdı. Zaferi ve ganimeti kaybetmek sebebi ile bir keder, yenilgiye uğramanız dolayısı ile bir keder ve bütün bu kederleri size unutturan bir keder ki o da Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in öldürüldüğünü işitmenizdi. Fakat Yüce Allah lütfu ile ve kullarına merhameti dolayısı ile bütün bu işlerin bir araya gelmesini mü’min kulları için hayırlı bir iş olarak takdir etmişti. Çünkü daha sonra kesin olarak Allah Rasûlü’nün öldürülmediğini anlayınca artık karşılaştığınız bütün musibetler size hafif geldi. Her türlü musibet ve mihnete karşı büyük bir teselli olan onun varlığı ile sevindiniz. Hiç şüphesiz Yüce Allah, bela ve mihnetler içerisinde pek çok sır ve hikmetleri de saklı tutar. Bütün bunlar Yüce Allah’ın sizin amellerinizden, zahir ve batınlarınızdan tam anlamı ile haberdar olmasının bir tecellisidir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır” buyurmaktadır. Yüce Allah’ın:“Kaybettiklerinize ve başınıza gelenlere üzülmeyesiniz diye” buyruğunun şu anlama gelme ihtimali de vardır: O’nun, bu gam ve kederi hakkınızda takdir etmesi, musibetlere karşı sabretmeye alışmanız, nefislerinizin bu işlere yatkın hale gelmesi ve zorluklara kolaylıkla katlanabilmeniz içindir. 154. “Sonra” size isabet eden “o kederin ardından üzerinize bir emniyet, içinizden bir grubu örtüp bürüyen bir uyuklama indirdi.” Şüphesiz ki bu, Allah’ın onlara bir rahmeti, bir ihsanı, kalplerine verdiği bir sebat ve ileri derecede bir huzur idi. Çünkü korkan bir kimse, içindeki korkudan dolayı uyuklayamaz. Korku kalpten gitti mi ancak o vakit uyuklama mümkün olur. Yüce Allah’ın kendilerine uyuklama nimetini verdiği bu kesim, Allah’ın dinini egemen kılmaktan, Allah ve Rasûlü’nün rızasını ve müslüman kardeşlerin maslahatını elde etmek düşüncesinden başka bir istekleri olmayan mü’minlerdir. “Canlarının sevdasına düşmüşlerdi” bu kesim, münafıklıkları yahut imanlarındaki zaaf sebebi ile canlarından başka bir şey düşünemiyorlardı. Bundan dolayı bunlara diğerlerine gelen uyuklama gelmemişti. Bunlar:“Bu işten bize bir şey var mı?” diyorlardı. Buradaki soruları inkâr amaçlıdır. Yani bizim bu işte; yardım, zafer ve üstünlükte hiçbir payımız olamaz, diyorlardı. Böylelikle Rableri, dini ve Rablerinin peygamberi hakkında kötü zan besliyorlar, Yüce Allah’ın peygamberinin dinini tamamlamayacağını ve bu bozgunun Allah’ın dini aleyhine nihai bir hüküm ve kesin bir sonuç olacağını zannediyorlardı. Yüce Allah böylelerine cevap olarak şöyle buyurmaktadır:“De ki: Her şey Allah’ın elindedir.” Buradaki “emir (şey)” kelimesi hem kaderî hem de şer’î emirleri kapsamaktadır. Yani her bir şey, Allah’ın kaza ve kaderi iledir, demektir. Güzel sonuç olan yardım ve zafer, Allah’ın dostlarına ve ona itaat edenleredir. İsterse o olaylar başlarından geçmiş olsa dahi. “Onlar” münafıklar “sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizliyorlar.” Daha sonra Yüce Allah onların gizledikleri hususu açıklayarak şöyle buyurmaktadır: “Bizim bu işten bir payımız olsaydı burada öldürülmezdik diyorlar.” Yani eğer bu olay ile ilgili bizim görüşümüz ve bize danışılırken açıkladıklarımız kabul edilmiş olsa idi burada öldürülmezdik. Bu sözleri ile onlar inkâra sapmış oluyorlar, Allah’ın kaderini yalanlıyorlar, Allah Rasûlü’nün ve ashabının görüşlerinin mantıksız olduğunu söylemiş oluyorlar; diğer taraftan kendi kendilerini de tezkiye ediyorlardı. Yüce Allah ise onların bu kanaatlerini şöylece reddetmektedir:“De ki: evlerinizde” yani öldürülme ihtimalinin en uzak olduğu yer olan o yerlerde “olsaydınız bile üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar (ölüp) yatacakları yerlere çıkıp giderlerdi.” O halde sebepler -ne kadar büyük olursa olsun- ancak ve ancak kader ve kazaya aykırı olmadıkları takdirde fayda sağlayabilirler. Eğer sebepler ilâhi kadere ters ise hiçbir fayda sağlayamazlar; aksine Allah’ın Levh-i Mahfuz’da yazmış olduğu -ölüm ya da hayatta kalma- hükmü mutlaka yerini bulur. “Allah göğüslerinizdekini sınamak” kalplerinizde bulunan münafıklık, iman ve iman zaafiyetini imtihan etmek “kalplerinizdekini temizlemek” kalplerinizi şeytanın vesveselerinden ve bu vesveselerden etkilenen kötü niteliklerden temizlemek “için (böyle yaptı).”“Allah kalplerin özünü” kalplerinde bulunanları ve onların sakladıklarını “çok iyi bilendir.” O bakımdan O, ilim ve hikmetinin gereği olarak kalplerde gizli bulunanları ve işlerin sırlarını açığa çıkartacak sebepleri takdir etmiştir.

Âl-i İmran 3:154

153- Hani Peygamber arkanızdan size seslenip dururken siz, hiç kimseye dönüp bakmadan uzaklaşıyordunuz. Kaybettiklerinize ve başınıza gelenlere üzülmeyesiniz diye Allah, size keder üstüne keder vererek sizi cezalandırdı. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. 154- Sonra o kederin ardından üzerinize bir emniyet, içinizden bir grubu örtüp bürüyen bir uyuklama indirdi. Bir grup da canlarının sevdasına düşmüşlerdi. Allah’a karşı hakkın dışında cahiliyet zannı gibi bir zan besliyorlardı. “Bu işten bize bir şey var mı?” diyorlardı. De ki:“Her şey Allah’ın elindedir.” Onlar sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizliyorlar. “Bizim bu işten bir payımız olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlar. De ki:“Evlerinizde olsaydınız bile üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar (ölüp) yatacakları yerlere çıkıp giderlerdi. Allah göğüslerinizdekini sınamak ve kalplerinizdekini temizlemek için (böyle yaptı). Allah kalplerin özünü çok iyi bilendir.” 153. Yüce Allah onların savaşta bozguna uğradıkları durumu hatırlatmakta ve bu sebeple onları azarlayarak şöyle buyurmaktadır:“Hani Peygamber arkanızdan size seslenip dururken” yani kaçanların arkasından “Ey Allah’ın kulları, bana dönün” diye seslenirken; siz ona dönüp bakmıyordunuz, ona doğru gitmiyordunuz. Esasında bizatihi kaçmak bile kınanmayı gerektiren bir husustur. Peygamberin çağrısının kabul edilmesi, kişinin kendisini kurtarmasından önce gelmelidir. O bakımdan sizin bu çağrıyı kabul etmekten geri kalmak sureti ile kınanmayı hak edişiniz, daha da ileri bir dereceyi bulmuştur. “Siz hiç kimseye dönüp bakmadan uzaklaşıyordunuz” gayretle kaçışıyor, kimseye dönüp bakmıyordunuz. Yani sizden kimse kimseye yönelmiyor, onun ne yaptığına bakmıyordu. Bütün yaptığınız kaçmaktan ve savaştan kurtulmaktan ibaretti. Hâlbuki sizin için büyük bir tehlike de yoktu. Çünkü siz düşmanın önünde bulunup onlarla savaşa girişen en son kimseler değildiniz. Bu şekilde Rasûlün çağrısına uymadığınız için “kaybettiklerinize” ilâhi yardım ve zafere “ve başınıza gelenlere” bozgun, öldürülme ve yaralanmalara “üzülmeyesiniz diye Allah size keder üstüne keder vererek cezalandırdı.” Ardı arkasına kederlerle sizi cezalandırdı. Zaferi ve ganimeti kaybetmek sebebi ile bir keder, yenilgiye uğramanız dolayısı ile bir keder ve bütün bu kederleri size unutturan bir keder ki o da Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in öldürüldüğünü işitmenizdi. Fakat Yüce Allah lütfu ile ve kullarına merhameti dolayısı ile bütün bu işlerin bir araya gelmesini mü’min kulları için hayırlı bir iş olarak takdir etmişti. Çünkü daha sonra kesin olarak Allah Rasûlü’nün öldürülmediğini anlayınca artık karşılaştığınız bütün musibetler size hafif geldi. Her türlü musibet ve mihnete karşı büyük bir teselli olan onun varlığı ile sevindiniz. Hiç şüphesiz Yüce Allah, bela ve mihnetler içerisinde pek çok sır ve hikmetleri de saklı tutar. Bütün bunlar Yüce Allah’ın sizin amellerinizden, zahir ve batınlarınızdan tam anlamı ile haberdar olmasının bir tecellisidir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır” buyurmaktadır. Yüce Allah’ın:“Kaybettiklerinize ve başınıza gelenlere üzülmeyesiniz diye” buyruğunun şu anlama gelme ihtimali de vardır: O’nun, bu gam ve kederi hakkınızda takdir etmesi, musibetlere karşı sabretmeye alışmanız, nefislerinizin bu işlere yatkın hale gelmesi ve zorluklara kolaylıkla katlanabilmeniz içindir. 154. “Sonra” size isabet eden “o kederin ardından üzerinize bir emniyet, içinizden bir grubu örtüp bürüyen bir uyuklama indirdi.” Şüphesiz ki bu, Allah’ın onlara bir rahmeti, bir ihsanı, kalplerine verdiği bir sebat ve ileri derecede bir huzur idi. Çünkü korkan bir kimse, içindeki korkudan dolayı uyuklayamaz. Korku kalpten gitti mi ancak o vakit uyuklama mümkün olur. Yüce Allah’ın kendilerine uyuklama nimetini verdiği bu kesim, Allah’ın dinini egemen kılmaktan, Allah ve Rasûlü’nün rızasını ve müslüman kardeşlerin maslahatını elde etmek düşüncesinden başka bir istekleri olmayan mü’minlerdir. “Canlarının sevdasına düşmüşlerdi” bu kesim, münafıklıkları yahut imanlarındaki zaaf sebebi ile canlarından başka bir şey düşünemiyorlardı. Bundan dolayı bunlara diğerlerine gelen uyuklama gelmemişti. Bunlar:“Bu işten bize bir şey var mı?” diyorlardı. Buradaki soruları inkâr amaçlıdır. Yani bizim bu işte; yardım, zafer ve üstünlükte hiçbir payımız olamaz, diyorlardı. Böylelikle Rableri, dini ve Rablerinin peygamberi hakkında kötü zan besliyorlar, Yüce Allah’ın peygamberinin dinini tamamlamayacağını ve bu bozgunun Allah’ın dini aleyhine nihai bir hüküm ve kesin bir sonuç olacağını zannediyorlardı. Yüce Allah böylelerine cevap olarak şöyle buyurmaktadır:“De ki: Her şey Allah’ın elindedir.” Buradaki “emir (şey)” kelimesi hem kaderî hem de şer’î emirleri kapsamaktadır. Yani her bir şey, Allah’ın kaza ve kaderi iledir, demektir. Güzel sonuç olan yardım ve zafer, Allah’ın dostlarına ve ona itaat edenleredir. İsterse o olaylar başlarından geçmiş olsa dahi. “Onlar” münafıklar “sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizliyorlar.” Daha sonra Yüce Allah onların gizledikleri hususu açıklayarak şöyle buyurmaktadır: “Bizim bu işten bir payımız olsaydı burada öldürülmezdik diyorlar.” Yani eğer bu olay ile ilgili bizim görüşümüz ve bize danışılırken açıkladıklarımız kabul edilmiş olsa idi burada öldürülmezdik. Bu sözleri ile onlar inkâra sapmış oluyorlar, Allah’ın kaderini yalanlıyorlar, Allah Rasûlü’nün ve ashabının görüşlerinin mantıksız olduğunu söylemiş oluyorlar; diğer taraftan kendi kendilerini de tezkiye ediyorlardı. Yüce Allah ise onların bu kanaatlerini şöylece reddetmektedir:“De ki: evlerinizde” yani öldürülme ihtimalinin en uzak olduğu yer olan o yerlerde “olsaydınız bile üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar (ölüp) yatacakları yerlere çıkıp giderlerdi.” O halde sebepler -ne kadar büyük olursa olsun- ancak ve ancak kader ve kazaya aykırı olmadıkları takdirde fayda sağlayabilirler. Eğer sebepler ilâhi kadere ters ise hiçbir fayda sağlayamazlar; aksine Allah’ın Levh-i Mahfuz’da yazmış olduğu -ölüm ya da hayatta kalma- hükmü mutlaka yerini bulur. “Allah göğüslerinizdekini sınamak” kalplerinizde bulunan münafıklık, iman ve iman zaafiyetini imtihan etmek “kalplerinizdekini temizlemek” kalplerinizi şeytanın vesveselerinden ve bu vesveselerden etkilenen kötü niteliklerden temizlemek “için (böyle yaptı).”“Allah kalplerin özünü” kalplerinde bulunanları ve onların sakladıklarını “çok iyi bilendir.” O bakımdan O, ilim ve hikmetinin gereği olarak kalplerde gizli bulunanları ve işlerin sırlarını açığa çıkartacak sebepleri takdir etmiştir.

Âl-i İmran 3:155

155- İki ordunun karşılaştığı gün içinizden dönüp gidenleri ancak şeytan yaptıkları bazı işler yüzünden yoldan çıkarmak istemişti. Andolsun Allah onları affetti. Çünkü Allah Ğafurdur, Halimdir. 155. Yüce Allah bu buyruğu ile Uhud günü kaçan kimselerin halini ve onların kaçış sebebini, bu kaçışın şeytanın aldatması olduğunu ve bazı günahlarından ötürü şeytanın onlara musallat olduğunu haber vermektedir. Şeytanın üzerlerine gelmesine ve onlara olumsuz etkide bulunmasına sebep ise onlardı. Çünkü işledikleri masiyetler sebebi ona bu imkânı vermişlerdir. Çünkü şeytanın bineği ve giriş kapıları işlenen masiyetlerdir. Şâyet onlar Rablerine itaate sığınmış olsalardı, şeytanın onları herhangi bir şekilde etkileme gücü olmazdı. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Muhakkak benim kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten olamaz.”(el-Hicr, 15/42) Daha sonra Yüce Allah sorgulanmalarını gerektirici işlerini affettiğini haber vermektedir. Çünkü bundan dolayı onları sorgulayacak olsaydı onları kökten helâk ederdi. “Çünkü Allah Ğafurdur” günah ve hata işleyen kimseleri tevbe etmeye, mağfiret dilemeye muvaffak kılmak sureti ile ve günahları bağışlayıcı musibetlere düçar etmek sureti ile günahları bağışlayandır, “Halimdir.” kendisine isyan edenleri cezalandırmakta acele etmez. Aksine cezayı erteleyip günahkârı kendisine dönmesine, Rabbine yönelmesine davet eder. Bilâhare eğer tevbe edip yönelecek olursa onun bu tevbe ve yönelişi kabul edilir ve Yüce Allah onu hiçbir günah işlememiş gibi, ondan hiçbir kusur sadır olmamış gibi kabul eder. Bu ihsan ve lütufları dolayısı ile Yüce Allah’a hamd olsun.

Âl-i İmran 3:156

156- Ey iman edenler! Kâfir olup da yeryüzünde yolculuğa çıkan yahut gazada bulunan kardeşleri hakkında:“Yanımızda olsalardı ölmezlerdi yahut öldürülmezlerdi” diyen kimseler gibi olmayın. Allah bunu onların kalplerinde bir pişmanlık kılar. Dirilten de öldüren de Allah’tır. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 157- Andolsun ki Allah yolunda öldürülür yahut ölürseniz (bilin ki) Allah’tan bir mağfiret ve rahmet onların topladığı şeylerden daha hayırlıdır. 158- Andolsun siz ölür veya öldürülürseniz muhakkak Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. 156. Şanı Yüce Allah mü’min kullarına Rablerine, Rablerinin kaza ve kaderine iman etmeyen, münafık ve diğer türlü kâfirlere benzemelerini yasaklamaktadır. Her hususta onlara benzemelerini yasakladığı gibi özel olarak da bu konuda yasaklamıştır. Bu konu ise şudur: Onlar “yeryüzünde” ticaret maksadı ile “yolculuğa çıkan yahut gazada bulunan” sonra da ölen veya öldürülen din yahut nesep yoluyla kardeşleri olan kimseler hakkında kadere karşı çıkarak “Yanımızda olsalardı ölmezlerdi yahut öldürülmezlerdi” diyorlar. Oysa bu bir yalandır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“De ki: Evlerinizde olsaydınız bile üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar (ölüp de) yatacakları yerlere çıkıp giderlerdi.”(Ali İmran, 3/154) Ancak bu yalanlayışın onlara faydası olmadı. Aksine “Allah Bunu” yani onların bu sözlerini ve bu inanışlarını “kalplerinde bir pişmanlık” sebebi kıldı, o kadar. Böylelikle onların musibetleri daha bir arttı. Mü’minler ise bütün bunların Allah’ın kaderi ile olduğunu bilirler, iman eder ve teslim olurlar. O bakımdan Allah kalplerine hidâyet ve sebat verir. Bu yolla da onların musibetlerini hafifletmiş olur. Yüce Allah onların bu görüşlerini reddederek:“Dirilten de öldüren de Allah’tır.” buyurmaktadır. Yani bu işi yalnızca O yapar. Dolayısı ile herhangi bir tedbir ve sakınmanın kadere karşı bir faydası olmaz. “Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” O bakımdan amellerinizin ve yalanlamalarınızın karşılığını ve cezasını verir. 157-158. Daha sonra Yüce Allah, kendi yolunda öldürülmenin yahut bu uğurda ölmenin herhangi bir eksiklik ve çekinilecek bir şey olmadığını haber vermektedir. Aksine bu, yarışanların uğrunda yarışmaları gereken şeylerdendir. Çünkü bu, Yüce Allah’ın mağfiret ve rahmetine götüren, ulaştıran bir yoldur. Bu da dünya ehlinin topladıkları dünyalıklardan daha hayırlıdır. Üstelik insanlar hangi durumda olurlarsa olsunlar ölür ya da öldürülürlerse, dönüşleri ancak Yüce Allah’adır ve O’nun huzuruna varacaklardır. O da herkese amelinin karşılığını verecektir. Peki, kaçış Allah’tan başka kimedir? İnsanlar Allah’ın ipine sarılmaktan başka neye sarılabilirler?

Âl-i İmran 3:157

156- Ey iman edenler! Kâfir olup da yeryüzünde yolculuğa çıkan yahut gazada bulunan kardeşleri hakkında:“Yanımızda olsalardı ölmezlerdi yahut öldürülmezlerdi” diyen kimseler gibi olmayın. Allah bunu onların kalplerinde bir pişmanlık kılar. Dirilten de öldüren de Allah’tır. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 157- Andolsun ki Allah yolunda öldürülür yahut ölürseniz (bilin ki) Allah’tan bir mağfiret ve rahmet onların topladığı şeylerden daha hayırlıdır. 158- Andolsun siz ölür veya öldürülürseniz muhakkak Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. 156. Şanı Yüce Allah mü’min kullarına Rablerine, Rablerinin kaza ve kaderine iman etmeyen, münafık ve diğer türlü kâfirlere benzemelerini yasaklamaktadır. Her hususta onlara benzemelerini yasakladığı gibi özel olarak da bu konuda yasaklamıştır. Bu konu ise şudur: Onlar “yeryüzünde” ticaret maksadı ile “yolculuğa çıkan yahut gazada bulunan” sonra da ölen veya öldürülen din yahut nesep yoluyla kardeşleri olan kimseler hakkında kadere karşı çıkarak “Yanımızda olsalardı ölmezlerdi yahut öldürülmezlerdi” diyorlar. Oysa bu bir yalandır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“De ki: Evlerinizde olsaydınız bile üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar (ölüp de) yatacakları yerlere çıkıp giderlerdi.”(Ali İmran, 3/154) Ancak bu yalanlayışın onlara faydası olmadı. Aksine “Allah Bunu” yani onların bu sözlerini ve bu inanışlarını “kalplerinde bir pişmanlık” sebebi kıldı, o kadar. Böylelikle onların musibetleri daha bir arttı. Mü’minler ise bütün bunların Allah’ın kaderi ile olduğunu bilirler, iman eder ve teslim olurlar. O bakımdan Allah kalplerine hidâyet ve sebat verir. Bu yolla da onların musibetlerini hafifletmiş olur. Yüce Allah onların bu görüşlerini reddederek:“Dirilten de öldüren de Allah’tır.” buyurmaktadır. Yani bu işi yalnızca O yapar. Dolayısı ile herhangi bir tedbir ve sakınmanın kadere karşı bir faydası olmaz. “Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” O bakımdan amellerinizin ve yalanlamalarınızın karşılığını ve cezasını verir. 157-158. Daha sonra Yüce Allah, kendi yolunda öldürülmenin yahut bu uğurda ölmenin herhangi bir eksiklik ve çekinilecek bir şey olmadığını haber vermektedir. Aksine bu, yarışanların uğrunda yarışmaları gereken şeylerdendir. Çünkü bu, Yüce Allah’ın mağfiret ve rahmetine götüren, ulaştıran bir yoldur. Bu da dünya ehlinin topladıkları dünyalıklardan daha hayırlıdır. Üstelik insanlar hangi durumda olurlarsa olsunlar ölür ya da öldürülürlerse, dönüşleri ancak Yüce Allah’adır ve O’nun huzuruna varacaklardır. O da herkese amelinin karşılığını verecektir. Peki, kaçış Allah’tan başka kimedir? İnsanlar Allah’ın ipine sarılmaktan başka neye sarılabilirler?

Âl-i İmran 3:158

156- Ey iman edenler! Kâfir olup da yeryüzünde yolculuğa çıkan yahut gazada bulunan kardeşleri hakkında:“Yanımızda olsalardı ölmezlerdi yahut öldürülmezlerdi” diyen kimseler gibi olmayın. Allah bunu onların kalplerinde bir pişmanlık kılar. Dirilten de öldüren de Allah’tır. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 157- Andolsun ki Allah yolunda öldürülür yahut ölürseniz (bilin ki) Allah’tan bir mağfiret ve rahmet onların topladığı şeylerden daha hayırlıdır. 158- Andolsun siz ölür veya öldürülürseniz muhakkak Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. 156. Şanı Yüce Allah mü’min kullarına Rablerine, Rablerinin kaza ve kaderine iman etmeyen, münafık ve diğer türlü kâfirlere benzemelerini yasaklamaktadır. Her hususta onlara benzemelerini yasakladığı gibi özel olarak da bu konuda yasaklamıştır. Bu konu ise şudur: Onlar “yeryüzünde” ticaret maksadı ile “yolculuğa çıkan yahut gazada bulunan” sonra da ölen veya öldürülen din yahut nesep yoluyla kardeşleri olan kimseler hakkında kadere karşı çıkarak “Yanımızda olsalardı ölmezlerdi yahut öldürülmezlerdi” diyorlar. Oysa bu bir yalandır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“De ki: Evlerinizde olsaydınız bile üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar (ölüp de) yatacakları yerlere çıkıp giderlerdi.”(Ali İmran, 3/154) Ancak bu yalanlayışın onlara faydası olmadı. Aksine “Allah Bunu” yani onların bu sözlerini ve bu inanışlarını “kalplerinde bir pişmanlık” sebebi kıldı, o kadar. Böylelikle onların musibetleri daha bir arttı. Mü’minler ise bütün bunların Allah’ın kaderi ile olduğunu bilirler, iman eder ve teslim olurlar. O bakımdan Allah kalplerine hidâyet ve sebat verir. Bu yolla da onların musibetlerini hafifletmiş olur. Yüce Allah onların bu görüşlerini reddederek:“Dirilten de öldüren de Allah’tır.” buyurmaktadır. Yani bu işi yalnızca O yapar. Dolayısı ile herhangi bir tedbir ve sakınmanın kadere karşı bir faydası olmaz. “Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” O bakımdan amellerinizin ve yalanlamalarınızın karşılığını ve cezasını verir. 157-158. Daha sonra Yüce Allah, kendi yolunda öldürülmenin yahut bu uğurda ölmenin herhangi bir eksiklik ve çekinilecek bir şey olmadığını haber vermektedir. Aksine bu, yarışanların uğrunda yarışmaları gereken şeylerdendir. Çünkü bu, Yüce Allah’ın mağfiret ve rahmetine götüren, ulaştıran bir yoldur. Bu da dünya ehlinin topladıkları dünyalıklardan daha hayırlıdır. Üstelik insanlar hangi durumda olurlarsa olsunlar ölür ya da öldürülürlerse, dönüşleri ancak Yüce Allah’adır ve O’nun huzuruna varacaklardır. O da herkese amelinin karşılığını verecektir. Peki, kaçış Allah’tan başka kimedir? İnsanlar Allah’ın ipine sarılmaktan başka neye sarılabilirler?

Âl-i İmran 3:159

159- Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Şâyet kaba ve katı kalpli birisi olsaydın, elbette onlar etrafından dağılırlardı. O halde onları affet, onlar için (Allah’tan) mağfiret dile ve iş hususunda onlarla istişare et. Bir kere de azmettin mi artık Allah’a güvenip dayan. Şüphesiz Allah kendisine güvenip dayananları sever. 159. “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın.” Yani sana ve ashabına olan bir rahmet sayesinde Yüce Allah, sana onlara karşı yumuşak davranmayı, alçak gönüllü olmayı lütfetti. Sen de onlara karşı iyi davrandın ve onlara karşı güzel bir ahlâk sahibi oldun. O bakımdan onlar da senin etrafında toplandılar, seni sevdiler ve senin emrine uydular. “Şâyet kaba” yani kötü huylu “ve katı kalpli” sert ve haşin “birisi olsaydın elbette onlar etrafından dağılırlardı.” Çünkü böyle bir tutum onları uzaklaştırır ve bu kötü huyla kendilerine davranan kimseden nefret etmelerine sebep olur. Dini yönden önder konumunda olan kimsenin güzel huylu olması insanları Allah’ın dinine çeker ve Allah’ın dinini kabule teşvik eder. Ayrıca böyle bir huya sahip olan kimse, hem övülmeyi hak eder, hem de özel bir mükâfat da kazanır. Dini yönden önder konumunda olan kimsenin kötü huylu olması ise insanları dinden uzaklaştırır ve dinden nefret etmelerine sebep teşkil eder. Üstelik böyle bir huya sahip olan kimse yerilir ve özel olarak da cezalandırılır. İşte günahtan korunmuş o yüce Peygambere bile Yüce Allah bu buyrukları söylediğine göre başkalarının durumu ne olur, bir düşünün? Peygamberin, o üstün ve şerefli ahlakına uymak, onun insanlara karşı davranışlarındaki yumuşaklık, güzel ahlak ve kalpleri ısındırması şeklindeki sünnetine uymak, Yüce Allah’ın emrine uyarak Allah’ın kullarını da Allah’ın dinine çekmek kastı ile bunları yapmak, en önemli görev ve en mühim vazife değil midir? Daha sonra Yüce Allah Peygamberine kendi şahsına karşı işledikleri kusurlarını affedip Allah’ın buyrukları hususundaki kusurları dolayısı ile de onlara mağfiret dilemesini emretmekte ve böylelikle hem af hem de ihsan yolunu bir arada izlemesini istemektedir. “Ve iş hususunda onlarla istişare et.” Yani müşavereye/danışmaya gerek duyulan, üzerinde düşünülmesi ve incelenmesi gereken hususlarda onlarla istişare et. Çünkü istişarede dini ve dünyevi bakımdan sayılması mümkün olmayacak kadar fayda ve maslahatlar vardır: 1- İstişare, Yüce Allah’a yaklaştırıcı ibadetlerdendir. 2- İnsanların gönüllerini hoş tutup çeşitli olaylarda kalplerde meydana gelen olumsuz duyguları izale eder. Şöyle ki insanları yönetme hakkına sahip olan bir kimse, şâyet görüş ve fazilet sahibi kimseleri bir araya toplayıp herhangi bir olay hakkında onlarla istişare edecek olursa, insanların içlerinde ona karşı bir endişe, olumsuz bir duygu kalmaz ve onu severler. Üzerlerinde diktatörce bir otorite kullanmadığını aksine herkesin lehine olacak şekilde genel ve kapsamlı maslahatı göz önünde bulundurduğunu kabul ederler. Bundan dolayı ona itaat hususunda ellerinden geleni bütün gayretleri ile ortaya koyarlar. Çünkü onun, kamunun maslahatını gözettiğini ve bu uğurda çalıştığını bilirler. Bu şekilde davranmayan yöneticinin durumu ise tam aksinedir. Yönetilenler onu samimi olarak sevmezler, ona itaat etmezler. İtaat edecek olsalar bile bu tam bir itaat olmaz. 3- İstişare yoluyla fikirler, düşünceler aydınlanır. Çünkü böylelikle fikirler kendilerine has alanda kullanılır, geliştirilir. Bu da aklın kemalini daha bir arttırır. 4- İstişare sonucu ortaya çıkan görüş, isabetli görüştür. Çünkü danışan kişi davranışlarında hemen hemen hata yapmaz. Hata yapacak olsa yahut istediklerini tam anlamıyla gerçekleştiremeyecek olsa dahi bundan dolayı kınanmaz. Şanı Yüce Allah, insanlar arasında aklı en mükemmel, ilmi en çok ve görüşü en üstün olan Rasûlüne dahi “iş hususunda onlarla istişare et” emrini verdiğine göre başkalarının bu konudaki tutumları nasıl olmalıdır? Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bir kere de azmettin mi” yani sen hakkında -gerekli ise- istişare yaptıktan sonra bir işi yapmayı da kararlaştırdın mı “artık Allah’a güvenip dayan” kendi güç ve yeteneklerinden uzaklaşarak Allah’ın güç ve kuvvetine güven,. “Şüphesiz Allah kendisine güvenip dayananları” ve kendisine sığınanları “sever.”

Âl-i İmran 3:160

160- Allah size yardım ederse artık sizi yenecek kimse olamaz. Eğer sizi yardımsız bırakırsa O’ndan başka size kim yardım edebilir? Mü’minler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar. 160. Yani eğer Yüce Allah yardım ve desteğini size ulaştıracak olursa “artık sizi yenecek kimse olamaz.” İsterse yeryüzünün her bir tarafından insanlar aleyhinize toplanmış olsunlar, sahip oldukları bütün araç ve gereçleri ile gelsinler, fark etmez. Çünkü Yüce Allah’ı kimse yenik düşüremez. O, bütün kulları emri ve idaresi altına almıştır. Hiçbir canlı O’nun izni olmaksızın hareket etmez ve yine O’nun izni olmaksızın durmaz. “Eğer sizi yardımsız” ve kendi halinize “bırakırsa O’ndan başka size kim yardım edebilir?” O vakit bütün insanlar size yardım edecek olsa dahi mutlaka yardımsız kalırsınız. Burada yalnız Allah’ın yardımını dilemek, yalnız O’na güvenip dayanmak, sahip olunan güç ve imkânlara bel bağlamamak gerektiği de ifade edilmektedir. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:“Mü’minler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar.” buyurmaktadır. Buyrukta “Allah’a” kelimesinin (cümle içerisinde gelmesi gereken normal yerden) önce gelmiş olması, hasr ifade eder. Buna göre mana “Yalnız Allah’a tevekkül edin, başkasına değil” demek olur. Çünkü artık yardım edenin yalnız O olduğu bilinen bir gerçektir. O halde yalnız O’na güvenip dayanmak, maksadı gerçekleştiren bir tevhiddir. O’ndan başkasına güvenip dayanmak ise kişiye hiç faydası olmayan hatta zararı olan bir şirktir. Bu âyet-i kerimede yalnızca Yüce Allah’a tevekkül emredilmekte ve kişinin imanına göre tevekkül sahibi olduğu belirtilmektedir.

Âl-i İmran 3:161

161- Bir peygamber için hıyanet etmek olacak şey değildir. Kim hıyanet ederse Kıyamet günü o hıyanet ettiği şeyle gelir. Sonra herkese ne kazandı ise eksiksiz ödenir ve onlara zulmedilmez. 161. Hıyanet (الغلول); ganimetten bir şeyler alıp gizlemek ve bir insanın sorumluluğu altında olan herhangi bir malda hainlik etmesi demektir. Bu, icmâ ile haram kılınmıştır, hatta büyük günahlardan birisidir. Nitekim bu âyet-i kerime de bunun dışındaki naslar da buna delil teşkil etmektedir. İşte şanı Yüce Allah, hiçbir Peygamber hakkında hıyanetin söz konusu olmayacağını ve esasen böyle bir şeyin onlara yakışmayacağını haber vermektedir. Çünkü hıyanet -bilindigi gibi- en büyük günahlardan ve en çirkin kusurlardan birisidir. Şanı Yüce Allah ise peygamberlerini onlara leke getirecek, onların eleştirilmesine ve onlara dil uzatılmasına sebep teşkil edecek her bir husustan korumuştur. Ahlâkları itibari ile âlemlerin en faziletlileri, nefisleri itibariyle en temizleri, insanlar arasında en güzel, en hoş ve her türlü kusurdan en uzak ve nezih kimseler kılmıştır. Risaletini onlara vermiştir, hikmetinin kaynağını onlar kılmıştır:“Allah peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilendir.”(el-En’am, 6/124) Kulun yalnızca peygamberlerden birisini tanıması, onların hepsinin de kendileri hakkında olumsuz eleştirileri gerektirecek her bir husustan uzak olduklarına kesin hüküm vermesi için yeterlidir. Düşmanları tarafından haklarında söylenen her bir şeyin yersiz ve tutarsız olduğunu kabul etmek için ayrıca bir delile ihtiyacı olmaz. Çünkü bir kimsenin onların peygamberliğini bilmesi, bu gibi iddiaları reddetmeyi gerektirmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, peygamberlerden herhangi birisinin böyle bir fiili yapmalarının imkânsız olduğunu ifade eden bir üslupla:“Bir peygamber için hıyanet etmek olacak şey değildir” buyurmaktadır. Yâni böyle bir şey imkânsızdır; Yüce Allah onları peygamberliği için seçmişken böyle bir işi yapmalarına ihtimal olamaz. Daha sonra Yüce Allah hıyanet edip ganimetten çalan kimseler hakkındaki tehdidini söz konusu ederek:“Kim hıyanet ederse Kıyamet günü o hıyanet ettiği şeyle gelir” buyurmaktadır. Yâni hıyanet ederek elde ettiği o şey eğer bir hayvan, bir eşya ya da başka bir şey ise sırtında onu taşıyarak getirir ve Kıyamet gününde onunla azap görür. “Sonra herkese” ister hıyanet eden ister bir başkası olsun “ne kazandıysa eksiksiz ödenir.” Herkese kazancına uygun olarak ecri ve mükâfatı yahut da günahının karşılığı verilir. “ve onlara zulmedilmez.” Yani günahları artırılmayacağı gibi iyiliklerinden de herhangi birisi karşılıksız bırakılmaz. Bu âyet-i kerimede kullanılan ifadenin güzelliği üzerinde düşünelim. Şanı Yüce Allah hainlik edenin cezasını söz konusu edip Kıyamet gününde hıyanet ettiği şeyi getireceğini belirtmiş ve amelinin karşılığını ona tam olarak vererek onu cezalandıracağını zikretmiştir. Burada yalnızca hıyanet edenin söz konusu edilmesi -mefhumu itibari ile- diğer amelde bulunan şahısların amellerinin karşılığını tastamam almama ihtimalini hatıra getireceğinden dolayı devamla hem hıyanet edeni hem de başkalarını kapsayacak şekilde herkesi kapsayan bir ifade kullanılmıştır.

Âl-i İmran 3:162

162- Hiç Allah’ın rızasına uyan kimse Allah’ın gazabına uğrayan ve barınağı cehennem olan kimse gibi olur mu? O ne kötü bir dönüş yeridir! 163- Onlar Allah katında derece derecedirler. Allah yaptıklarını çok iyi görendir. 162-163. Şanı Yüce Allah, rızasını kazanmak, O’nu razı edecek işleri yapmak maksadına sahip olanın, öyle olmayan aksine masiyetlere dalmış ve Rabbini gazaplandıran kimse gibi olamayacağını haber vermektedir. Bu iki tür şahıs ne Allah’ın hükmünde ve hikmetinde ne de Allah’ın kullarının fıtratında eşit olamazlar:“Mü’min kimse fasık kimse gibi midir? Bunlar eşit değildirler.”(es-Secde, 32/18) İşte bundan dolayı daha sonra: “Onlar Allah katında derece derecededirler” buyurmaktadır. Yani bütün bunlar amelleri farklı farklı olduğu gibi, derece ve mevkilerinde de farklı farklıdırlar. Allah’ın rızasına tabi olanlar üstün dereceleri, yüksek köşk ve meskenleri elde etmek için çalışırlar. Yüce Allah da amellerine göre lütuf ve cömertliğinden onlara ihsanda bulunur. Allah’ı gazaplandıracak işler yapanlar ise aşağıların aşağısına kadar -herkes ameline uygun olarak- cehennemin alt tabakalarına inmek için gayret gösterirler. “Allah yaptıklarını çok iyi görendir.” Amellerinden hiçbir şey O’na saklı kalmaz. Aksine onların bütün yaptıklarını görür. Levh-i Mahfuz’da onları tespit etmiştir, güvenilir şerefli meleklerini de amellerinin yazılması ve tespit edilmesi için görevlendirmiştir.

Âl-i İmran 3:163

162- Hiç Allah’ın rızasına uyan kimse Allah’ın gazabına uğrayan ve barınağı cehennem olan kimse gibi olur mu? O ne kötü bir dönüş yeridir! 163- Onlar Allah katında derece derecedirler. Allah yaptıklarını çok iyi görendir. 162-163. Şanı Yüce Allah, rızasını kazanmak, O’nu razı edecek işleri yapmak maksadına sahip olanın, öyle olmayan aksine masiyetlere dalmış ve Rabbini gazaplandıran kimse gibi olamayacağını haber vermektedir. Bu iki tür şahıs ne Allah’ın hükmünde ve hikmetinde ne de Allah’ın kullarının fıtratında eşit olamazlar:“Mü’min kimse fasık kimse gibi midir? Bunlar eşit değildirler.”(es-Secde, 32/18) İşte bundan dolayı daha sonra: “Onlar Allah katında derece derecededirler” buyurmaktadır. Yani bütün bunlar amelleri farklı farklı olduğu gibi, derece ve mevkilerinde de farklı farklıdırlar. Allah’ın rızasına tabi olanlar üstün dereceleri, yüksek köşk ve meskenleri elde etmek için çalışırlar. Yüce Allah da amellerine göre lütuf ve cömertliğinden onlara ihsanda bulunur. Allah’ı gazaplandıracak işler yapanlar ise aşağıların aşağısına kadar -herkes ameline uygun olarak- cehennemin alt tabakalarına inmek için gayret gösterirler. “Allah yaptıklarını çok iyi görendir.” Amellerinden hiçbir şey O’na saklı kalmaz. Aksine onların bütün yaptıklarını görür. Levh-i Mahfuz’da onları tespit etmiştir, güvenilir şerefli meleklerini de amellerinin yazılması ve tespit edilmesi için görevlendirmiştir.

Âl-i İmran 3:164

164- Andolsun ki Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Çünkü içlerinden onlara âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermiştir. Halbuki daha önce onlar gerçekten apaçık bir sapkınlık içinde idiler. 164. Yüce Allah’ın kullarına hatırlattığı bu lütuf, nimetlerin en büyüğü, hatta bütün nimetlerin esasıdır. Zira Allah, bu peygamber aracılığı ile onları dalaletten kurtarmış ve helâk olmaktan korumuştur. “Çünkü içlerinden…” Onlar bu yüce Peygamberin nesebini, durumunu ve dilini biliyorlardı. Bu Peygamber hem onların kavim ve kabilesindendir, hem onların iyiliğini ister, hem de onlara karşı pek şefkatlidir. “âyetlerini okuyan” âyetlerin hem lafız hem de anlamlarını öğreten, “onları” şirkten, masiyetlerden, aşağılık davranış ve tutumlardan ve diğer kötü huylardan ”arındıran, onlara Kitap ve hikmeti öğreten”; Kitap’tan kasıt, Kur’ân-ı Kerîm olabilir. O takdirde “âyetlerini okuyan” kuyruğundan kasıt, “kevnî âyetler” olur. Ya da burada “kitap”tan kasıt, yazı yazmak da olabilir. O takdirde Yüce Allah, onlara hem Kitabı hem de ilimlerin kendisiyle elde edilip korunabildiği yazıyı öğretmiş olmak lütfunu hatırlatıyor, demektir. “Hikmet” ise Kur’ân’ın ayrılmaz parçası sünnettir ya da her şeyi yerli yerine koymak ve Şerîatın sırlarını bilmek demektir. Böylelikle Yüce Allah onlara hem ahkâmını, hem ahkâmın kendi aracılığı ile uygulanabildiği şeyleri, hem de onların fayda ve sonuçlarının ne ile elde edilebileceğini bir arada öğretme lütfunda bulunmuş olmaktadır. Böylece onlar, bu büyük ihsanlarla bütün insanlardan daha yücelere çıkma ve Rabbânî âlimlerden olma imkânına mazhar olmuşlardır. “Halbuki daha önce” bu yüce Peygamber gönderilmeden önce “onlar gerçekten apaçık bir sapkınlık içinde idiler.” Kendilerini Rablerine ulaştıracak yolu da nefisleri neyin arındırdığını da bilmiyorlardı. Aksine onlar, câhilliklerinin kendilerine süslü gösterdiği şeyleri -bütün insanlık o şeyleri akla aykırı görse dahi- tereddütsüz işliyorlardı.

Âl-i İmran 3:165

165- (Düşmanınızın) başına iki katını getirdiğiniz bir musibet gelip size çatınca: “Bu bize nereden geldi?” mi diyorsunuz? De ki: “O, kendinizdendir.” Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir. 166- İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen musibet Allah’ın izni ile idi ve mü’minleri ayırt etmesi içindi. 167- Bir de münâfıklık yapanları açığa çıkarmak içindi. Onlara:“Gelin, Allah yolunda savaşın yahut savunun” denildiği vakit: “Eğer biz savaş olacağını bilseydik arkanızdan gelirdik” dediler. Onlar o gün imandan çok küfre daha yakındılar. Ağızları ile kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Allah onların gizlediklerini çok iyi bilendir. 168- Kendileri oturup da (öldürülen) kardeşleri için: “Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi” diyenlere de ki: “Eğer (bu iddianızda) doğru iseniz kendinizden ölümü geri çevirin.” 165. Bu buyruk, Uhud günü mü’minler musibete uğrayıp da onlardan yaklaşık yetmiş kişinin öldürülmesi üzerine Allah’ın mü’min kullarına yönelik bir tesellisidir. Allah onlara şöyle buyurmaktadır: Siz müşriklerin “başına iki katını getirdiğiniz bir musibet…” yâni siz Bedir günü onların ileri gelenlerinden yetmiş kişiyi öldürmüş ve yetmiş kişiyi esir almıştınız. O bakımdan bu musibetiniz hafiflesin ve meselenin büyüklüğü gözünüzde küçülsün. Üstelik siz onlarla eşit de değilsiniz. Çünkü sizden öldürülenler cennette, onlardan öldürülenler ise ateştedir. “Bu bize nereden geldi?” Yâni bu başımıza gelen musibet nereden geldi ve biz nasıl yenildik, bozguna uğradık? “De ki: O, kendinizdendir.” Allah size sevdiğiniz şey olan zaferi gösterdikten sonra, ayrılığa düştünüz, emre itaatsizlik ettiniz. O bakımdan kendi kendinizi kınayın; helâke götüren sebeplerden sakınıp uzak durun. “Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir.” O bakımdan sakın Allah hakkında kötü zan beslemeyin. Şüphesiz ki O size yardıma, size zafer vermeye güç yetirendir. Ancak O, sizi imtihan edip musibete uğratmakta eksiksiz hikmet sahibidir. “Eğer Allah dileseydi elbette onlardan intikam alırdı. Fakat kiminizi kiminizle sınamak için (böyle yaptı).”(Muhammed, 47/4) 166-167. Daha sonra Yüce Allah müslümanların ordusu ile müşriklerin ordusunun Uhud’da bir araya gelip karşılaştıkları gün, mü’minlere isabet eden öldürülme ve bozgunun kendisinin izni, kaza ve kaderi ile olduğunu, bunun geri çevrilmesinin mümkün olmadığını ve mutlaka gerçekleşecek bir şey olduğunu haber vermektedir. İlahî kader gereği olan emir yerine geldi mi artık ona teslim olmaktan başka yapacak bir şey yoktur. O pek büyük hikmetler dolayısı ile ve muazzam faydalar için bu hususu takdir edip tayin buyurmuştur. Böylelikle mü’min ile münâfık da birbirinden ayırt edilmiş olur. Çünkü münâfıklara savaşmaları emredilip de:“Onlara: Gelin Allah yolunda” Allah’ın dinini korumak, onu himaye etmek ve Allah’ın rızasını elde etmek için “savaşın yahut” eğer böyle salih bir niyetiniz yoksa bari namusunuzu ve vatanınızı “savunun, denildiği vakit” bu isteği kabul etmeyerek “Eğer biz savaş olacağını bilseydik arkanızdan gelirdik” sözleri ile mazeret beyan etmişlerdir. Yâni eğer biz sizinle onlar arasında savaş olacağını bilseydik hiç şüphesiz peşinizden gelirdik. Hâlbuki onlar yalan söylemektedirler. Zira hem onlar hem de herkes müşriklerin, daha önce savaşta Müslümanlardan gördükleri zarar dolayısı ile onlara karşı kin ve öfke ile dolu olduklarını biliyorlardı. Yine bu uğurda mallarını feda edip bütün güç ve imkânları ile asker ve teçhizat toplayarak mü’minlere kendi şehirlerinde hücum etmek kastı ile büyük bir ordu eşliğinde ve onlarla savaşma isteği ile yanıp tutuşarak geldiklerini biliyorlardı. Bu durumda gelen kimselerle mü’minler arasında bir savaş olmamasını düşünmek nasıl mümkün olur? Üstelik müslümanlar Medine’nin dışına çıkmış ve onların karşısına çıkmaya gitmişlerdi. Savaş olmaması imkânsızdı. Ancak münâfıklar bu mazeretin, mü’minler tarafından kabul göreceğini zannetmişlerdi; fakat Yüce Allah:“Onlar o gün imandan çok küfre daha yakındılar” yâni onlar mü’minlerle birlikte savaşa çıkmayı terk ettikleri o hallerinde imandan çok küfre yakındırlar. “Onlar ağızları ile kalplerinde olmayanı söylüyorlardı.” Bu, münâfıkların bir özelliğidir. Onlar söz ve fiilleri ile içlerinde ve kalplerinde sakladıklarının zıddını açığa vururlar. İşte onların:“Eğer biz savaş olacağını bilseydik arkanızdan gelirdik” sözleri de bu kabildendir. Çünkü onlar gerçekten savaş olalacağını biliyorlardı. Bu âyet-i kerime:“İki kötülüğün daha büyük olanını defetmek için daha hafif olanı yapılır” şeklindeki kaideye ve “İki maslahattan daha yukarıda olanın yapılamaması halinde daha aşağıda olanın yapılabileceği” kaidesine delil gösterilir. Çünkü münâfıklara önce din için savaşmaları, eğer din için savaşmayacak olurlarsa hiç olmazsa çoluk çocuklarını ve vatanlarını savunmak için çarpışmaları söylenmişti. “Allah onların gizlediklerini çok iyi bilendir.” Bu gizlediklerini mü’min kullarına açıklar ve bu gizledikleri dolayısı ile onları cezalandırır. 168. “Kendileri oturup da…” Yâni hem cihaddan geri kalan hem de Allah’ın kaza ve kaderini yalanlayıp ona itiraz eden kimselere iddialarını reddetmek üzere: “de ki: Eğer (bu iddianızda)” yâni “Bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi”, sözlerinizde doğru söylüyorsanız “kendinizden ölümü geri çevirin” yani onu önleyin. Ancak buna gücünüz yetmez. Böyle bir şey yapamazsınız. Bu âyet-i kerimelerde kulda hem küfürden bir haslet hem de imandan bir haslet bulunabileceğine ve kimi zaman bunlardan birisine diğerinden daha yakın olabileceğine delil vardır.

Âl-i İmran 3:166

165- (Düşmanınızın) başına iki katını getirdiğiniz bir musibet gelip size çatınca: “Bu bize nereden geldi?” mi diyorsunuz? De ki: “O, kendinizdendir.” Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir. 166- İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen musibet Allah’ın izni ile idi ve mü’minleri ayırt etmesi içindi. 167- Bir de münâfıklık yapanları açığa çıkarmak içindi. Onlara:“Gelin, Allah yolunda savaşın yahut savunun” denildiği vakit: “Eğer biz savaş olacağını bilseydik arkanızdan gelirdik” dediler. Onlar o gün imandan çok küfre daha yakındılar. Ağızları ile kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Allah onların gizlediklerini çok iyi bilendir. 168- Kendileri oturup da (öldürülen) kardeşleri için: “Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi” diyenlere de ki: “Eğer (bu iddianızda) doğru iseniz kendinizden ölümü geri çevirin.” 165. Bu buyruk, Uhud günü mü’minler musibete uğrayıp da onlardan yaklaşık yetmiş kişinin öldürülmesi üzerine Allah’ın mü’min kullarına yönelik bir tesellisidir. Allah onlara şöyle buyurmaktadır: Siz müşriklerin “başına iki katını getirdiğiniz bir musibet…” yâni siz Bedir günü onların ileri gelenlerinden yetmiş kişiyi öldürmüş ve yetmiş kişiyi esir almıştınız. O bakımdan bu musibetiniz hafiflesin ve meselenin büyüklüğü gözünüzde küçülsün. Üstelik siz onlarla eşit de değilsiniz. Çünkü sizden öldürülenler cennette, onlardan öldürülenler ise ateştedir. “Bu bize nereden geldi?” Yâni bu başımıza gelen musibet nereden geldi ve biz nasıl yenildik, bozguna uğradık? “De ki: O, kendinizdendir.” Allah size sevdiğiniz şey olan zaferi gösterdikten sonra, ayrılığa düştünüz, emre itaatsizlik ettiniz. O bakımdan kendi kendinizi kınayın; helâke götüren sebeplerden sakınıp uzak durun. “Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir.” O bakımdan sakın Allah hakkında kötü zan beslemeyin. Şüphesiz ki O size yardıma, size zafer vermeye güç yetirendir. Ancak O, sizi imtihan edip musibete uğratmakta eksiksiz hikmet sahibidir. “Eğer Allah dileseydi elbette onlardan intikam alırdı. Fakat kiminizi kiminizle sınamak için (böyle yaptı).”(Muhammed, 47/4) 166-167. Daha sonra Yüce Allah müslümanların ordusu ile müşriklerin ordusunun Uhud’da bir araya gelip karşılaştıkları gün, mü’minlere isabet eden öldürülme ve bozgunun kendisinin izni, kaza ve kaderi ile olduğunu, bunun geri çevrilmesinin mümkün olmadığını ve mutlaka gerçekleşecek bir şey olduğunu haber vermektedir. İlahî kader gereği olan emir yerine geldi mi artık ona teslim olmaktan başka yapacak bir şey yoktur. O pek büyük hikmetler dolayısı ile ve muazzam faydalar için bu hususu takdir edip tayin buyurmuştur. Böylelikle mü’min ile münâfık da birbirinden ayırt edilmiş olur. Çünkü münâfıklara savaşmaları emredilip de:“Onlara: Gelin Allah yolunda” Allah’ın dinini korumak, onu himaye etmek ve Allah’ın rızasını elde etmek için “savaşın yahut” eğer böyle salih bir niyetiniz yoksa bari namusunuzu ve vatanınızı “savunun, denildiği vakit” bu isteği kabul etmeyerek “Eğer biz savaş olacağını bilseydik arkanızdan gelirdik” sözleri ile mazeret beyan etmişlerdir. Yâni eğer biz sizinle onlar arasında savaş olacağını bilseydik hiç şüphesiz peşinizden gelirdik. Hâlbuki onlar yalan söylemektedirler. Zira hem onlar hem de herkes müşriklerin, daha önce savaşta Müslümanlardan gördükleri zarar dolayısı ile onlara karşı kin ve öfke ile dolu olduklarını biliyorlardı. Yine bu uğurda mallarını feda edip bütün güç ve imkânları ile asker ve teçhizat toplayarak mü’minlere kendi şehirlerinde hücum etmek kastı ile büyük bir ordu eşliğinde ve onlarla savaşma isteği ile yanıp tutuşarak geldiklerini biliyorlardı. Bu durumda gelen kimselerle mü’minler arasında bir savaş olmamasını düşünmek nasıl mümkün olur? Üstelik müslümanlar Medine’nin dışına çıkmış ve onların karşısına çıkmaya gitmişlerdi. Savaş olmaması imkânsızdı. Ancak münâfıklar bu mazeretin, mü’minler tarafından kabul göreceğini zannetmişlerdi; fakat Yüce Allah:“Onlar o gün imandan çok küfre daha yakındılar” yâni onlar mü’minlerle birlikte savaşa çıkmayı terk ettikleri o hallerinde imandan çok küfre yakındırlar. “Onlar ağızları ile kalplerinde olmayanı söylüyorlardı.” Bu, münâfıkların bir özelliğidir. Onlar söz ve fiilleri ile içlerinde ve kalplerinde sakladıklarının zıddını açığa vururlar. İşte onların:“Eğer biz savaş olacağını bilseydik arkanızdan gelirdik” sözleri de bu kabildendir. Çünkü onlar gerçekten savaş olalacağını biliyorlardı. Bu âyet-i kerime:“İki kötülüğün daha büyük olanını defetmek için daha hafif olanı yapılır” şeklindeki kaideye ve “İki maslahattan daha yukarıda olanın yapılamaması halinde daha aşağıda olanın yapılabileceği” kaidesine delil gösterilir. Çünkü münâfıklara önce din için savaşmaları, eğer din için savaşmayacak olurlarsa hiç olmazsa çoluk çocuklarını ve vatanlarını savunmak için çarpışmaları söylenmişti. “Allah onların gizlediklerini çok iyi bilendir.” Bu gizlediklerini mü’min kullarına açıklar ve bu gizledikleri dolayısı ile onları cezalandırır. 168. “Kendileri oturup da…” Yâni hem cihaddan geri kalan hem de Allah’ın kaza ve kaderini yalanlayıp ona itiraz eden kimselere iddialarını reddetmek üzere: “de ki: Eğer (bu iddianızda)” yâni “Bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi”, sözlerinizde doğru söylüyorsanız “kendinizden ölümü geri çevirin” yani onu önleyin. Ancak buna gücünüz yetmez. Böyle bir şey yapamazsınız. Bu âyet-i kerimelerde kulda hem küfürden bir haslet hem de imandan bir haslet bulunabileceğine ve kimi zaman bunlardan birisine diğerinden daha yakın olabileceğine delil vardır.

Âl-i İmran 3:167

165- (Düşmanınızın) başına iki katını getirdiğiniz bir musibet gelip size çatınca: “Bu bize nereden geldi?” mi diyorsunuz? De ki: “O, kendinizdendir.” Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir. 166- İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen musibet Allah’ın izni ile idi ve mü’minleri ayırt etmesi içindi. 167- Bir de münâfıklık yapanları açığa çıkarmak içindi. Onlara:“Gelin, Allah yolunda savaşın yahut savunun” denildiği vakit: “Eğer biz savaş olacağını bilseydik arkanızdan gelirdik” dediler. Onlar o gün imandan çok küfre daha yakındılar. Ağızları ile kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Allah onların gizlediklerini çok iyi bilendir. 168- Kendileri oturup da (öldürülen) kardeşleri için: “Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi” diyenlere de ki: “Eğer (bu iddianızda) doğru iseniz kendinizden ölümü geri çevirin.” 165. Bu buyruk, Uhud günü mü’minler musibete uğrayıp da onlardan yaklaşık yetmiş kişinin öldürülmesi üzerine Allah’ın mü’min kullarına yönelik bir tesellisidir. Allah onlara şöyle buyurmaktadır: Siz müşriklerin “başına iki katını getirdiğiniz bir musibet…” yâni siz Bedir günü onların ileri gelenlerinden yetmiş kişiyi öldürmüş ve yetmiş kişiyi esir almıştınız. O bakımdan bu musibetiniz hafiflesin ve meselenin büyüklüğü gözünüzde küçülsün. Üstelik siz onlarla eşit de değilsiniz. Çünkü sizden öldürülenler cennette, onlardan öldürülenler ise ateştedir. “Bu bize nereden geldi?” Yâni bu başımıza gelen musibet nereden geldi ve biz nasıl yenildik, bozguna uğradık? “De ki: O, kendinizdendir.” Allah size sevdiğiniz şey olan zaferi gösterdikten sonra, ayrılığa düştünüz, emre itaatsizlik ettiniz. O bakımdan kendi kendinizi kınayın; helâke götüren sebeplerden sakınıp uzak durun. “Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir.” O bakımdan sakın Allah hakkında kötü zan beslemeyin. Şüphesiz ki O size yardıma, size zafer vermeye güç yetirendir. Ancak O, sizi imtihan edip musibete uğratmakta eksiksiz hikmet sahibidir. “Eğer Allah dileseydi elbette onlardan intikam alırdı. Fakat kiminizi kiminizle sınamak için (böyle yaptı).”(Muhammed, 47/4) 166-167. Daha sonra Yüce Allah müslümanların ordusu ile müşriklerin ordusunun Uhud’da bir araya gelip karşılaştıkları gün, mü’minlere isabet eden öldürülme ve bozgunun kendisinin izni, kaza ve kaderi ile olduğunu, bunun geri çevrilmesinin mümkün olmadığını ve mutlaka gerçekleşecek bir şey olduğunu haber vermektedir. İlahî kader gereği olan emir yerine geldi mi artık ona teslim olmaktan başka yapacak bir şey yoktur. O pek büyük hikmetler dolayısı ile ve muazzam faydalar için bu hususu takdir edip tayin buyurmuştur. Böylelikle mü’min ile münâfık da birbirinden ayırt edilmiş olur. Çünkü münâfıklara savaşmaları emredilip de:“Onlara: Gelin Allah yolunda” Allah’ın dinini korumak, onu himaye etmek ve Allah’ın rızasını elde etmek için “savaşın yahut” eğer böyle salih bir niyetiniz yoksa bari namusunuzu ve vatanınızı “savunun, denildiği vakit” bu isteği kabul etmeyerek “Eğer biz savaş olacağını bilseydik arkanızdan gelirdik” sözleri ile mazeret beyan etmişlerdir. Yâni eğer biz sizinle onlar arasında savaş olacağını bilseydik hiç şüphesiz peşinizden gelirdik. Hâlbuki onlar yalan söylemektedirler. Zira hem onlar hem de herkes müşriklerin, daha önce savaşta Müslümanlardan gördükleri zarar dolayısı ile onlara karşı kin ve öfke ile dolu olduklarını biliyorlardı. Yine bu uğurda mallarını feda edip bütün güç ve imkânları ile asker ve teçhizat toplayarak mü’minlere kendi şehirlerinde hücum etmek kastı ile büyük bir ordu eşliğinde ve onlarla savaşma isteği ile yanıp tutuşarak geldiklerini biliyorlardı. Bu durumda gelen kimselerle mü’minler arasında bir savaş olmamasını düşünmek nasıl mümkün olur? Üstelik müslümanlar Medine’nin dışına çıkmış ve onların karşısına çıkmaya gitmişlerdi. Savaş olmaması imkânsızdı. Ancak münâfıklar bu mazeretin, mü’minler tarafından kabul göreceğini zannetmişlerdi; fakat Yüce Allah:“Onlar o gün imandan çok küfre daha yakındılar” yâni onlar mü’minlerle birlikte savaşa çıkmayı terk ettikleri o hallerinde imandan çok küfre yakındırlar. “Onlar ağızları ile kalplerinde olmayanı söylüyorlardı.” Bu, münâfıkların bir özelliğidir. Onlar söz ve fiilleri ile içlerinde ve kalplerinde sakladıklarının zıddını açığa vururlar. İşte onların:“Eğer biz savaş olacağını bilseydik arkanızdan gelirdik” sözleri de bu kabildendir. Çünkü onlar gerçekten savaş olalacağını biliyorlardı. Bu âyet-i kerime:“İki kötülüğün daha büyük olanını defetmek için daha hafif olanı yapılır” şeklindeki kaideye ve “İki maslahattan daha yukarıda olanın yapılamaması halinde daha aşağıda olanın yapılabileceği” kaidesine delil gösterilir. Çünkü münâfıklara önce din için savaşmaları, eğer din için savaşmayacak olurlarsa hiç olmazsa çoluk çocuklarını ve vatanlarını savunmak için çarpışmaları söylenmişti. “Allah onların gizlediklerini çok iyi bilendir.” Bu gizlediklerini mü’min kullarına açıklar ve bu gizledikleri dolayısı ile onları cezalandırır. 168. “Kendileri oturup da…” Yâni hem cihaddan geri kalan hem de Allah’ın kaza ve kaderini yalanlayıp ona itiraz eden kimselere iddialarını reddetmek üzere: “de ki: Eğer (bu iddianızda)” yâni “Bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi”, sözlerinizde doğru söylüyorsanız “kendinizden ölümü geri çevirin” yani onu önleyin. Ancak buna gücünüz yetmez. Böyle bir şey yapamazsınız. Bu âyet-i kerimelerde kulda hem küfürden bir haslet hem de imandan bir haslet bulunabileceğine ve kimi zaman bunlardan birisine diğerinden daha yakın olabileceğine delil vardır.

Âl-i İmran 3:168

165- (Düşmanınızın) başına iki katını getirdiğiniz bir musibet gelip size çatınca: “Bu bize nereden geldi?” mi diyorsunuz? De ki: “O, kendinizdendir.” Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir. 166- İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen musibet Allah’ın izni ile idi ve mü’minleri ayırt etmesi içindi. 167- Bir de münâfıklık yapanları açığa çıkarmak içindi. Onlara:“Gelin, Allah yolunda savaşın yahut savunun” denildiği vakit: “Eğer biz savaş olacağını bilseydik arkanızdan gelirdik” dediler. Onlar o gün imandan çok küfre daha yakındılar. Ağızları ile kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Allah onların gizlediklerini çok iyi bilendir. 168- Kendileri oturup da (öldürülen) kardeşleri için: “Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi” diyenlere de ki: “Eğer (bu iddianızda) doğru iseniz kendinizden ölümü geri çevirin.” 165. Bu buyruk, Uhud günü mü’minler musibete uğrayıp da onlardan yaklaşık yetmiş kişinin öldürülmesi üzerine Allah’ın mü’min kullarına yönelik bir tesellisidir. Allah onlara şöyle buyurmaktadır: Siz müşriklerin “başına iki katını getirdiğiniz bir musibet…” yâni siz Bedir günü onların ileri gelenlerinden yetmiş kişiyi öldürmüş ve yetmiş kişiyi esir almıştınız. O bakımdan bu musibetiniz hafiflesin ve meselenin büyüklüğü gözünüzde küçülsün. Üstelik siz onlarla eşit de değilsiniz. Çünkü sizden öldürülenler cennette, onlardan öldürülenler ise ateştedir. “Bu bize nereden geldi?” Yâni bu başımıza gelen musibet nereden geldi ve biz nasıl yenildik, bozguna uğradık? “De ki: O, kendinizdendir.” Allah size sevdiğiniz şey olan zaferi gösterdikten sonra, ayrılığa düştünüz, emre itaatsizlik ettiniz. O bakımdan kendi kendinizi kınayın; helâke götüren sebeplerden sakınıp uzak durun. “Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir.” O bakımdan sakın Allah hakkında kötü zan beslemeyin. Şüphesiz ki O size yardıma, size zafer vermeye güç yetirendir. Ancak O, sizi imtihan edip musibete uğratmakta eksiksiz hikmet sahibidir. “Eğer Allah dileseydi elbette onlardan intikam alırdı. Fakat kiminizi kiminizle sınamak için (böyle yaptı).”(Muhammed, 47/4) 166-167. Daha sonra Yüce Allah müslümanların ordusu ile müşriklerin ordusunun Uhud’da bir araya gelip karşılaştıkları gün, mü’minlere isabet eden öldürülme ve bozgunun kendisinin izni, kaza ve kaderi ile olduğunu, bunun geri çevrilmesinin mümkün olmadığını ve mutlaka gerçekleşecek bir şey olduğunu haber vermektedir. İlahî kader gereği olan emir yerine geldi mi artık ona teslim olmaktan başka yapacak bir şey yoktur. O pek büyük hikmetler dolayısı ile ve muazzam faydalar için bu hususu takdir edip tayin buyurmuştur. Böylelikle mü’min ile münâfık da birbirinden ayırt edilmiş olur. Çünkü münâfıklara savaşmaları emredilip de:“Onlara: Gelin Allah yolunda” Allah’ın dinini korumak, onu himaye etmek ve Allah’ın rızasını elde etmek için “savaşın yahut” eğer böyle salih bir niyetiniz yoksa bari namusunuzu ve vatanınızı “savunun, denildiği vakit” bu isteği kabul etmeyerek “Eğer biz savaş olacağını bilseydik arkanızdan gelirdik” sözleri ile mazeret beyan etmişlerdir. Yâni eğer biz sizinle onlar arasında savaş olacağını bilseydik hiç şüphesiz peşinizden gelirdik. Hâlbuki onlar yalan söylemektedirler. Zira hem onlar hem de herkes müşriklerin, daha önce savaşta Müslümanlardan gördükleri zarar dolayısı ile onlara karşı kin ve öfke ile dolu olduklarını biliyorlardı. Yine bu uğurda mallarını feda edip bütün güç ve imkânları ile asker ve teçhizat toplayarak mü’minlere kendi şehirlerinde hücum etmek kastı ile büyük bir ordu eşliğinde ve onlarla savaşma isteği ile yanıp tutuşarak geldiklerini biliyorlardı. Bu durumda gelen kimselerle mü’minler arasında bir savaş olmamasını düşünmek nasıl mümkün olur? Üstelik müslümanlar Medine’nin dışına çıkmış ve onların karşısına çıkmaya gitmişlerdi. Savaş olmaması imkânsızdı. Ancak münâfıklar bu mazeretin, mü’minler tarafından kabul göreceğini zannetmişlerdi; fakat Yüce Allah:“Onlar o gün imandan çok küfre daha yakındılar” yâni onlar mü’minlerle birlikte savaşa çıkmayı terk ettikleri o hallerinde imandan çok küfre yakındırlar. “Onlar ağızları ile kalplerinde olmayanı söylüyorlardı.” Bu, münâfıkların bir özelliğidir. Onlar söz ve fiilleri ile içlerinde ve kalplerinde sakladıklarının zıddını açığa vururlar. İşte onların:“Eğer biz savaş olacağını bilseydik arkanızdan gelirdik” sözleri de bu kabildendir. Çünkü onlar gerçekten savaş olalacağını biliyorlardı. Bu âyet-i kerime:“İki kötülüğün daha büyük olanını defetmek için daha hafif olanı yapılır” şeklindeki kaideye ve “İki maslahattan daha yukarıda olanın yapılamaması halinde daha aşağıda olanın yapılabileceği” kaidesine delil gösterilir. Çünkü münâfıklara önce din için savaşmaları, eğer din için savaşmayacak olurlarsa hiç olmazsa çoluk çocuklarını ve vatanlarını savunmak için çarpışmaları söylenmişti. “Allah onların gizlediklerini çok iyi bilendir.” Bu gizlediklerini mü’min kullarına açıklar ve bu gizledikleri dolayısı ile onları cezalandırır. 168. “Kendileri oturup da…” Yâni hem cihaddan geri kalan hem de Allah’ın kaza ve kaderini yalanlayıp ona itiraz eden kimselere iddialarını reddetmek üzere: “de ki: Eğer (bu iddianızda)” yâni “Bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi”, sözlerinizde doğru söylüyorsanız “kendinizden ölümü geri çevirin” yani onu önleyin. Ancak buna gücünüz yetmez. Böyle bir şey yapamazsınız. Bu âyet-i kerimelerde kulda hem küfürden bir haslet hem de imandan bir haslet bulunabileceğine ve kimi zaman bunlardan birisine diğerinden daha yakın olabileceğine delil vardır.

Âl-i İmran 3:169

169- Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma. Bilakis onlar Rableri katında diridirler, rızıklanırlar. 170- Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği (nimetlerle) sevinç içindedirler ve arkalarından henüz kendilerine katılmamış olanları: “Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de” diye müjdelemek isterler. 171- Onlar Allah’tan bir nimet, bir lütuf ve Allah’ın mü’minlerin ecrini boşa çıkarmayacağı müjdesini de vermek isterler. 169. Bu âyet-i kerimelerde şehitlerin faziletleri ve üstün değerleri dile getirilmekte, Allah’ın onlara ihsan ettiği lütuf ve nimetler anlatılmaktadır. Ayrıca bu âyetlerde hayatta kalanlara öldürülen yakınları için bir teselli, Allah yolunda savaşa ve şehadeti elde etmeye karşı da bir teşvik bulunmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah yolunda öldürülenleri” Yâni Allah’ın kelimesini yüceltmek kastı ile din düşmanları ile cihad ederken öldürülenleri “sakın ölü sanma!” Yâni sakın onların öldüklerini ve onları kaybettiğinizi hatırınıza getirmeyin. Dünya hayatının zevkini ve onun güzellikleri ile yararlanma imkanını kaybettiklerini düşünmeyin ki zaten bu zevkleri yitirmekten ancak savaştan korkan ve şehid olmaktan çekinen kimseler korkar. “Bilakis onlar Rableri katında diridirler.” Artık onlar için yarışanların kendisi için yarışa girdikleri en büyük maksatlar hasıl olmuştur. Onlar Allah’ın ikram yurdunda hayattadırlar. “Rableri katında” ifadesi onların derecelerinin yüksekliğini ve Rablerine yakınlıklarını ifade eder. “Rızıklanırlar” niteliğini onlara bu nimetleri ihsan edenden başka kimsenin bilmediği pek çok nimetler onlara ihsan edilir. 170. Ayrıca onlar “Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği (nimetlerle) sevinç içindedirler.” Bu nimetlerden dolayı mutludurlar, memnundurlar. Bunlarla gözleri aydın olmuş, ruhları sevince gark olmuştur. Buna sebep ise bu lütfun güzelliği, bolluğu ve büyüklüğüdür. Bunu elde etmek sureti ile lezzetlerinin kemal derecesinde olması ve bu lezzetlerini gölgelendirecek herhangi bir sıkıntının bulunmayışıdır. Böylece Yüce Allah hem verdiği rızıklarla bedeni nimetleri, hem de onlara ihsan etmiş olduğu lütuflardan kaynaklanan sevinçleri ile ruhi ve kalbî nimetleri bir arada onlara ihsan etmiştir. Bu suretle de nimet ve sevinçleri tam ve eksiksiz bir hale ulaşmıştır. Bu bakımdan onlar:“arkalarından henüz kendilerine katılmamış olanları: Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de, diye müjdelemek isterler.” Yahut da onlar birbirlerine henüz kendilerine katılmamış bulunan kardeşlerinin kendilerine gelecekleri ve onların da kendilerinin nail oldukları nimetlere nail olacağı müjdesini verirler. Böylelikle sakınılacak şeylerin ortadan kalkacağı ve hem onların hem de kardeşlerinin tam bir sevince gark olacaklarının sevincini yaşarlar. 171. “Onlar Allah’tan bir nimet, bir lütuf” yâni Rablerinin nimeti, lütuf ve ihsanı “ve Allah’ın mü’minlerin ecrini boşa çıkarmayacağı” aksine bunu artırıp mükâfatla karşılayacağı, lütfu ile kendi çabalarının ulaşamayacağı noktaya kadar ecirlerini artıracağı “müjdesini de vermek isterler.” Yâni birbirlerini en ileri derecede sevinçlerle tebrik ederler. Bu âyet-i kerimelerde berzah/kabir aleminde nimetlerin söz konusu olduğu ve şehidlerin de Rableri nezdinde en yüksek mevkide bulundukları ortaya konulmaktadır. Ayrıca hayır ehlinin ruhlarının birbirleri ile karşılaştıkları, birbirleri ile ziyaretleştikleri ve birbirlerini müjdeledikleri de ifade edilmektedir.

Âl-i İmran 3:170

169- Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma. Bilakis onlar Rableri katında diridirler, rızıklanırlar. 170- Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği (nimetlerle) sevinç içindedirler ve arkalarından henüz kendilerine katılmamış olanları: “Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de” diye müjdelemek isterler. 171- Onlar Allah’tan bir nimet, bir lütuf ve Allah’ın mü’minlerin ecrini boşa çıkarmayacağı müjdesini de vermek isterler. 169. Bu âyet-i kerimelerde şehitlerin faziletleri ve üstün değerleri dile getirilmekte, Allah’ın onlara ihsan ettiği lütuf ve nimetler anlatılmaktadır. Ayrıca bu âyetlerde hayatta kalanlara öldürülen yakınları için bir teselli, Allah yolunda savaşa ve şehadeti elde etmeye karşı da bir teşvik bulunmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah yolunda öldürülenleri” Yâni Allah’ın kelimesini yüceltmek kastı ile din düşmanları ile cihad ederken öldürülenleri “sakın ölü sanma!” Yâni sakın onların öldüklerini ve onları kaybettiğinizi hatırınıza getirmeyin. Dünya hayatının zevkini ve onun güzellikleri ile yararlanma imkanını kaybettiklerini düşünmeyin ki zaten bu zevkleri yitirmekten ancak savaştan korkan ve şehid olmaktan çekinen kimseler korkar. “Bilakis onlar Rableri katında diridirler.” Artık onlar için yarışanların kendisi için yarışa girdikleri en büyük maksatlar hasıl olmuştur. Onlar Allah’ın ikram yurdunda hayattadırlar. “Rableri katında” ifadesi onların derecelerinin yüksekliğini ve Rablerine yakınlıklarını ifade eder. “Rızıklanırlar” niteliğini onlara bu nimetleri ihsan edenden başka kimsenin bilmediği pek çok nimetler onlara ihsan edilir. 170. Ayrıca onlar “Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği (nimetlerle) sevinç içindedirler.” Bu nimetlerden dolayı mutludurlar, memnundurlar. Bunlarla gözleri aydın olmuş, ruhları sevince gark olmuştur. Buna sebep ise bu lütfun güzelliği, bolluğu ve büyüklüğüdür. Bunu elde etmek sureti ile lezzetlerinin kemal derecesinde olması ve bu lezzetlerini gölgelendirecek herhangi bir sıkıntının bulunmayışıdır. Böylece Yüce Allah hem verdiği rızıklarla bedeni nimetleri, hem de onlara ihsan etmiş olduğu lütuflardan kaynaklanan sevinçleri ile ruhi ve kalbî nimetleri bir arada onlara ihsan etmiştir. Bu suretle de nimet ve sevinçleri tam ve eksiksiz bir hale ulaşmıştır. Bu bakımdan onlar:“arkalarından henüz kendilerine katılmamış olanları: Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de, diye müjdelemek isterler.” Yahut da onlar birbirlerine henüz kendilerine katılmamış bulunan kardeşlerinin kendilerine gelecekleri ve onların da kendilerinin nail oldukları nimetlere nail olacağı müjdesini verirler. Böylelikle sakınılacak şeylerin ortadan kalkacağı ve hem onların hem de kardeşlerinin tam bir sevince gark olacaklarının sevincini yaşarlar. 171. “Onlar Allah’tan bir nimet, bir lütuf” yâni Rablerinin nimeti, lütuf ve ihsanı “ve Allah’ın mü’minlerin ecrini boşa çıkarmayacağı” aksine bunu artırıp mükâfatla karşılayacağı, lütfu ile kendi çabalarının ulaşamayacağı noktaya kadar ecirlerini artıracağı “müjdesini de vermek isterler.” Yâni birbirlerini en ileri derecede sevinçlerle tebrik ederler. Bu âyet-i kerimelerde berzah/kabir aleminde nimetlerin söz konusu olduğu ve şehidlerin de Rableri nezdinde en yüksek mevkide bulundukları ortaya konulmaktadır. Ayrıca hayır ehlinin ruhlarının birbirleri ile karşılaştıkları, birbirleri ile ziyaretleştikleri ve birbirlerini müjdeledikleri de ifade edilmektedir.

Âl-i İmran 3:171

169- Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma. Bilakis onlar Rableri katında diridirler, rızıklanırlar. 170- Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği (nimetlerle) sevinç içindedirler ve arkalarından henüz kendilerine katılmamış olanları: “Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de” diye müjdelemek isterler. 171- Onlar Allah’tan bir nimet, bir lütuf ve Allah’ın mü’minlerin ecrini boşa çıkarmayacağı müjdesini de vermek isterler. 169. Bu âyet-i kerimelerde şehitlerin faziletleri ve üstün değerleri dile getirilmekte, Allah’ın onlara ihsan ettiği lütuf ve nimetler anlatılmaktadır. Ayrıca bu âyetlerde hayatta kalanlara öldürülen yakınları için bir teselli, Allah yolunda savaşa ve şehadeti elde etmeye karşı da bir teşvik bulunmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah yolunda öldürülenleri” Yâni Allah’ın kelimesini yüceltmek kastı ile din düşmanları ile cihad ederken öldürülenleri “sakın ölü sanma!” Yâni sakın onların öldüklerini ve onları kaybettiğinizi hatırınıza getirmeyin. Dünya hayatının zevkini ve onun güzellikleri ile yararlanma imkanını kaybettiklerini düşünmeyin ki zaten bu zevkleri yitirmekten ancak savaştan korkan ve şehid olmaktan çekinen kimseler korkar. “Bilakis onlar Rableri katında diridirler.” Artık onlar için yarışanların kendisi için yarışa girdikleri en büyük maksatlar hasıl olmuştur. Onlar Allah’ın ikram yurdunda hayattadırlar. “Rableri katında” ifadesi onların derecelerinin yüksekliğini ve Rablerine yakınlıklarını ifade eder. “Rızıklanırlar” niteliğini onlara bu nimetleri ihsan edenden başka kimsenin bilmediği pek çok nimetler onlara ihsan edilir. 170. Ayrıca onlar “Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği (nimetlerle) sevinç içindedirler.” Bu nimetlerden dolayı mutludurlar, memnundurlar. Bunlarla gözleri aydın olmuş, ruhları sevince gark olmuştur. Buna sebep ise bu lütfun güzelliği, bolluğu ve büyüklüğüdür. Bunu elde etmek sureti ile lezzetlerinin kemal derecesinde olması ve bu lezzetlerini gölgelendirecek herhangi bir sıkıntının bulunmayışıdır. Böylece Yüce Allah hem verdiği rızıklarla bedeni nimetleri, hem de onlara ihsan etmiş olduğu lütuflardan kaynaklanan sevinçleri ile ruhi ve kalbî nimetleri bir arada onlara ihsan etmiştir. Bu suretle de nimet ve sevinçleri tam ve eksiksiz bir hale ulaşmıştır. Bu bakımdan onlar:“arkalarından henüz kendilerine katılmamış olanları: Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de, diye müjdelemek isterler.” Yahut da onlar birbirlerine henüz kendilerine katılmamış bulunan kardeşlerinin kendilerine gelecekleri ve onların da kendilerinin nail oldukları nimetlere nail olacağı müjdesini verirler. Böylelikle sakınılacak şeylerin ortadan kalkacağı ve hem onların hem de kardeşlerinin tam bir sevince gark olacaklarının sevincini yaşarlar. 171. “Onlar Allah’tan bir nimet, bir lütuf” yâni Rablerinin nimeti, lütuf ve ihsanı “ve Allah’ın mü’minlerin ecrini boşa çıkarmayacağı” aksine bunu artırıp mükâfatla karşılayacağı, lütfu ile kendi çabalarının ulaşamayacağı noktaya kadar ecirlerini artıracağı “müjdesini de vermek isterler.” Yâni birbirlerini en ileri derecede sevinçlerle tebrik ederler. Bu âyet-i kerimelerde berzah/kabir aleminde nimetlerin söz konusu olduğu ve şehidlerin de Rableri nezdinde en yüksek mevkide bulundukları ortaya konulmaktadır. Ayrıca hayır ehlinin ruhlarının birbirleri ile karşılaştıkları, birbirleri ile ziyaretleştikleri ve birbirlerini müjdeledikleri de ifade edilmektedir.

Âl-i İmran 3:172

172- Yara aldıktan sonra yine Allah’ın ve Rasûlünün çağrısına koşanlar var ya onlardan iyilik yapanlar ve sakınanlar için büyük bir mükâfat vardır. 173- Onlar öyle kimselerdir ki insanlar kendilerine:“İnsanlar size karşı bir ordu hazırladılar. O halde onlardan korkun” dediler de bu, onların imanlarını artırdı ve:“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” dediler. 174- Sonra da kendilerine hiçbir zarar dokunmaksızın Allah’tan bir nimet ve lütuf ile döndüler. Allah’ın rızasına da uydular. Allah pek büyük lütuf sahibidir. 175- Bu, ancak şeytandır. O, kendi dostlarını korkutur. O halde eğer mü’minseniz onlardan korkmayın, Benden korkun. 172-173. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Uhud’dan Medine’ye döndüğünde Ebu Süfyan ve onunla beraber bulunan müşriklerin Medine’ye saldırmak istediklerini işitmiş ve ashâbını tekrar Medine’nin dışına sefere çıkmaya çağırmıştı. Onlar da Allah ve Rasûlü’nün çağrısına uyarak ve onlara itaat ederek yaralarına rağmen çıktılar ve Hamrau’l-Esed denilen yere kadar ulaştılar. Orada onlara birileri gelip:“İnsanlar size karşı bir ordu hazırladılar” sizi toptan imha etmek istiyorlar, diyerek onları korkutmak ve cesaretlerini kırmak istediler. Oysa bu, onların yalnızca imanlarını ve Allah’a olan tevekküllerini artırdı. “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir, dediler” Bizi endişelendiren her hususta O, bize yeter. Çünkü kullarının bütün işleri O’na havale edilmiştir, kullarının maslahatına olan işleri yapan da O’dur. 174. “Sonra da kendilerine hiçbir zarar dokunmaksızın Allah’tan bir nimet ve lütuf ile döndüler.” Müşriklere de Allah Rasûlü’nün ve ashâbının onları karşılamak için çıktıkları ve onlar arasından savaştan geri kalanların pişman oldukları haberi ulaştı. Böylelikle Allah onların kalplerine korku saldı ve müşrikler de Mekke’ye dönmeye karar verdiler. Mü’minler ise Allah’tan bir nimet ve bir lütuf ile geri döndüler. Çünkü Yüce Allah böyle bir halde Medine’nin dışına çıkma tevfikini onlara lütfettiği gibi, Rablerine tevekkül etmelerini de lütfetti. Diğer taraftan O, böylelikle onlara tam bir gaza yapmış gibi ecir de ihsan etti. Rablerine itaatleri sureti ile ihsanda bulunmaları ve O’na isyan etmekten sakınarak takvâlı davranmaları sebebi ile de onlar için çok büyük bir ecir vardır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 175. “Bu, ancak şeytandır. O, kendi dostlarını korkutur.” Yâni müşriklere karşı korkutup da: Onlar size bir ordu hazırladı, diyen kişi, şeytanın davetçilerinden bir davetçidir ve o, imanları bulunmayan yahut zayıflamış bulunan kendi dostlarını korkutmaktadır. O bakımdan “eğer mü’minseniz onlardan korkmayın, Benden korkun” yâni şeytanın dostu olan müşriklerden korkmayın; çünkü nihâyet onların perçemleri Allah’ın elindedir. Ancak O’nun kaderi çerçevesinde tasarrufta bulunurlar. Aksine siz çağrısını kabul eden ve gerçek dostlarına yardımcı olan Allah’tan korkun. Bu âyet-i kerimede yalnızca Yüce Allah’tan korkmanın gerektiği ve bunun imanın gereği olduğu belirtilmektedir. Kişinin Allah’tan korkması da imanına göre olur. Övülmeye değer olan korku ise kulu Allah’ın haram kıldığı şeylerden uzak tutan, alıkoyan korkudur.

Âl-i İmran 3:173

172- Yara aldıktan sonra yine Allah’ın ve Rasûlünün çağrısına koşanlar var ya onlardan iyilik yapanlar ve sakınanlar için büyük bir mükâfat vardır. 173- Onlar öyle kimselerdir ki insanlar kendilerine:“İnsanlar size karşı bir ordu hazırladılar. O halde onlardan korkun” dediler de bu, onların imanlarını artırdı ve:“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” dediler. 174- Sonra da kendilerine hiçbir zarar dokunmaksızın Allah’tan bir nimet ve lütuf ile döndüler. Allah’ın rızasına da uydular. Allah pek büyük lütuf sahibidir. 175- Bu, ancak şeytandır. O, kendi dostlarını korkutur. O halde eğer mü’minseniz onlardan korkmayın, Benden korkun. 172-173. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Uhud’dan Medine’ye döndüğünde Ebu Süfyan ve onunla beraber bulunan müşriklerin Medine’ye saldırmak istediklerini işitmiş ve ashâbını tekrar Medine’nin dışına sefere çıkmaya çağırmıştı. Onlar da Allah ve Rasûlü’nün çağrısına uyarak ve onlara itaat ederek yaralarına rağmen çıktılar ve Hamrau’l-Esed denilen yere kadar ulaştılar. Orada onlara birileri gelip:“İnsanlar size karşı bir ordu hazırladılar” sizi toptan imha etmek istiyorlar, diyerek onları korkutmak ve cesaretlerini kırmak istediler. Oysa bu, onların yalnızca imanlarını ve Allah’a olan tevekküllerini artırdı. “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir, dediler” Bizi endişelendiren her hususta O, bize yeter. Çünkü kullarının bütün işleri O’na havale edilmiştir, kullarının maslahatına olan işleri yapan da O’dur. 174. “Sonra da kendilerine hiçbir zarar dokunmaksızın Allah’tan bir nimet ve lütuf ile döndüler.” Müşriklere de Allah Rasûlü’nün ve ashâbının onları karşılamak için çıktıkları ve onlar arasından savaştan geri kalanların pişman oldukları haberi ulaştı. Böylelikle Allah onların kalplerine korku saldı ve müşrikler de Mekke’ye dönmeye karar verdiler. Mü’minler ise Allah’tan bir nimet ve bir lütuf ile geri döndüler. Çünkü Yüce Allah böyle bir halde Medine’nin dışına çıkma tevfikini onlara lütfettiği gibi, Rablerine tevekkül etmelerini de lütfetti. Diğer taraftan O, böylelikle onlara tam bir gaza yapmış gibi ecir de ihsan etti. Rablerine itaatleri sureti ile ihsanda bulunmaları ve O’na isyan etmekten sakınarak takvâlı davranmaları sebebi ile de onlar için çok büyük bir ecir vardır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 175. “Bu, ancak şeytandır. O, kendi dostlarını korkutur.” Yâni müşriklere karşı korkutup da: Onlar size bir ordu hazırladı, diyen kişi, şeytanın davetçilerinden bir davetçidir ve o, imanları bulunmayan yahut zayıflamış bulunan kendi dostlarını korkutmaktadır. O bakımdan “eğer mü’minseniz onlardan korkmayın, Benden korkun” yâni şeytanın dostu olan müşriklerden korkmayın; çünkü nihâyet onların perçemleri Allah’ın elindedir. Ancak O’nun kaderi çerçevesinde tasarrufta bulunurlar. Aksine siz çağrısını kabul eden ve gerçek dostlarına yardımcı olan Allah’tan korkun. Bu âyet-i kerimede yalnızca Yüce Allah’tan korkmanın gerektiği ve bunun imanın gereği olduğu belirtilmektedir. Kişinin Allah’tan korkması da imanına göre olur. Övülmeye değer olan korku ise kulu Allah’ın haram kıldığı şeylerden uzak tutan, alıkoyan korkudur.

Âl-i İmran 3:174

172- Yara aldıktan sonra yine Allah’ın ve Rasûlünün çağrısına koşanlar var ya onlardan iyilik yapanlar ve sakınanlar için büyük bir mükâfat vardır. 173- Onlar öyle kimselerdir ki insanlar kendilerine:“İnsanlar size karşı bir ordu hazırladılar. O halde onlardan korkun” dediler de bu, onların imanlarını artırdı ve:“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” dediler. 174- Sonra da kendilerine hiçbir zarar dokunmaksızın Allah’tan bir nimet ve lütuf ile döndüler. Allah’ın rızasına da uydular. Allah pek büyük lütuf sahibidir. 175- Bu, ancak şeytandır. O, kendi dostlarını korkutur. O halde eğer mü’minseniz onlardan korkmayın, Benden korkun. 172-173. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Uhud’dan Medine’ye döndüğünde Ebu Süfyan ve onunla beraber bulunan müşriklerin Medine’ye saldırmak istediklerini işitmiş ve ashâbını tekrar Medine’nin dışına sefere çıkmaya çağırmıştı. Onlar da Allah ve Rasûlü’nün çağrısına uyarak ve onlara itaat ederek yaralarına rağmen çıktılar ve Hamrau’l-Esed denilen yere kadar ulaştılar. Orada onlara birileri gelip:“İnsanlar size karşı bir ordu hazırladılar” sizi toptan imha etmek istiyorlar, diyerek onları korkutmak ve cesaretlerini kırmak istediler. Oysa bu, onların yalnızca imanlarını ve Allah’a olan tevekküllerini artırdı. “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir, dediler” Bizi endişelendiren her hususta O, bize yeter. Çünkü kullarının bütün işleri O’na havale edilmiştir, kullarının maslahatına olan işleri yapan da O’dur. 174. “Sonra da kendilerine hiçbir zarar dokunmaksızın Allah’tan bir nimet ve lütuf ile döndüler.” Müşriklere de Allah Rasûlü’nün ve ashâbının onları karşılamak için çıktıkları ve onlar arasından savaştan geri kalanların pişman oldukları haberi ulaştı. Böylelikle Allah onların kalplerine korku saldı ve müşrikler de Mekke’ye dönmeye karar verdiler. Mü’minler ise Allah’tan bir nimet ve bir lütuf ile geri döndüler. Çünkü Yüce Allah böyle bir halde Medine’nin dışına çıkma tevfikini onlara lütfettiği gibi, Rablerine tevekkül etmelerini de lütfetti. Diğer taraftan O, böylelikle onlara tam bir gaza yapmış gibi ecir de ihsan etti. Rablerine itaatleri sureti ile ihsanda bulunmaları ve O’na isyan etmekten sakınarak takvâlı davranmaları sebebi ile de onlar için çok büyük bir ecir vardır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 175. “Bu, ancak şeytandır. O, kendi dostlarını korkutur.” Yâni müşriklere karşı korkutup da: Onlar size bir ordu hazırladı, diyen kişi, şeytanın davetçilerinden bir davetçidir ve o, imanları bulunmayan yahut zayıflamış bulunan kendi dostlarını korkutmaktadır. O bakımdan “eğer mü’minseniz onlardan korkmayın, Benden korkun” yâni şeytanın dostu olan müşriklerden korkmayın; çünkü nihâyet onların perçemleri Allah’ın elindedir. Ancak O’nun kaderi çerçevesinde tasarrufta bulunurlar. Aksine siz çağrısını kabul eden ve gerçek dostlarına yardımcı olan Allah’tan korkun. Bu âyet-i kerimede yalnızca Yüce Allah’tan korkmanın gerektiği ve bunun imanın gereği olduğu belirtilmektedir. Kişinin Allah’tan korkması da imanına göre olur. Övülmeye değer olan korku ise kulu Allah’ın haram kıldığı şeylerden uzak tutan, alıkoyan korkudur.

Âl-i İmran 3:175

172- Yara aldıktan sonra yine Allah’ın ve Rasûlünün çağrısına koşanlar var ya onlardan iyilik yapanlar ve sakınanlar için büyük bir mükâfat vardır. 173- Onlar öyle kimselerdir ki insanlar kendilerine:“İnsanlar size karşı bir ordu hazırladılar. O halde onlardan korkun” dediler de bu, onların imanlarını artırdı ve:“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” dediler. 174- Sonra da kendilerine hiçbir zarar dokunmaksızın Allah’tan bir nimet ve lütuf ile döndüler. Allah’ın rızasına da uydular. Allah pek büyük lütuf sahibidir. 175- Bu, ancak şeytandır. O, kendi dostlarını korkutur. O halde eğer mü’minseniz onlardan korkmayın, Benden korkun. 172-173. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Uhud’dan Medine’ye döndüğünde Ebu Süfyan ve onunla beraber bulunan müşriklerin Medine’ye saldırmak istediklerini işitmiş ve ashâbını tekrar Medine’nin dışına sefere çıkmaya çağırmıştı. Onlar da Allah ve Rasûlü’nün çağrısına uyarak ve onlara itaat ederek yaralarına rağmen çıktılar ve Hamrau’l-Esed denilen yere kadar ulaştılar. Orada onlara birileri gelip:“İnsanlar size karşı bir ordu hazırladılar” sizi toptan imha etmek istiyorlar, diyerek onları korkutmak ve cesaretlerini kırmak istediler. Oysa bu, onların yalnızca imanlarını ve Allah’a olan tevekküllerini artırdı. “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir, dediler” Bizi endişelendiren her hususta O, bize yeter. Çünkü kullarının bütün işleri O’na havale edilmiştir, kullarının maslahatına olan işleri yapan da O’dur. 174. “Sonra da kendilerine hiçbir zarar dokunmaksızın Allah’tan bir nimet ve lütuf ile döndüler.” Müşriklere de Allah Rasûlü’nün ve ashâbının onları karşılamak için çıktıkları ve onlar arasından savaştan geri kalanların pişman oldukları haberi ulaştı. Böylelikle Allah onların kalplerine korku saldı ve müşrikler de Mekke’ye dönmeye karar verdiler. Mü’minler ise Allah’tan bir nimet ve bir lütuf ile geri döndüler. Çünkü Yüce Allah böyle bir halde Medine’nin dışına çıkma tevfikini onlara lütfettiği gibi, Rablerine tevekkül etmelerini de lütfetti. Diğer taraftan O, böylelikle onlara tam bir gaza yapmış gibi ecir de ihsan etti. Rablerine itaatleri sureti ile ihsanda bulunmaları ve O’na isyan etmekten sakınarak takvâlı davranmaları sebebi ile de onlar için çok büyük bir ecir vardır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 175. “Bu, ancak şeytandır. O, kendi dostlarını korkutur.” Yâni müşriklere karşı korkutup da: Onlar size bir ordu hazırladı, diyen kişi, şeytanın davetçilerinden bir davetçidir ve o, imanları bulunmayan yahut zayıflamış bulunan kendi dostlarını korkutmaktadır. O bakımdan “eğer mü’minseniz onlardan korkmayın, Benden korkun” yâni şeytanın dostu olan müşriklerden korkmayın; çünkü nihâyet onların perçemleri Allah’ın elindedir. Ancak O’nun kaderi çerçevesinde tasarrufta bulunurlar. Aksine siz çağrısını kabul eden ve gerçek dostlarına yardımcı olan Allah’tan korkun. Bu âyet-i kerimede yalnızca Yüce Allah’tan korkmanın gerektiği ve bunun imanın gereği olduğu belirtilmektedir. Kişinin Allah’tan korkması da imanına göre olur. Övülmeye değer olan korku ise kulu Allah’ın haram kıldığı şeylerden uzak tutan, alıkoyan korkudur.

Âl-i İmran 3:176

176- Küfürde yarışan kimseler seni üzmesin. Onlar Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara âhirette hiçbir pay bırakmamak ister. Onlar için çok büyük bir azap da vardır. 177- Şüphe yok ki iman karşılığında küfrü satın alanlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Onlar için çok acıklı bir azab da vardır. 176. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in insanlara düşkünlüğü pek fazlaydı. Onların hidâyet bulmaları için son derece gayret ederdi ve hidâyet bulmadıkları vakit de üzülürdü. O bakımdan Yüce Allah ona şöyle hitap etmektedir:“Küfürde” ona olan aşırı rağbetleri ve ona çokça düşkün olmaları sebebi ile “yarışan kimseler seni üzmesin. Onlar Allah’a hiçbir zarar veremezler.” Çünkü Allah dininin yardımcısıdır, Rasûlünü destekleyendir ve onlara rağmen emrini gerçekleştirendir. O bakımdan onlara aldırma, onları önemseme. Onlar dünyada imanı elden kaçırmaları, ahirette de can yakıcı azap ile karşı karşıya kalmaları sureti ile yalnızca kendilerine zarar verirler ve ancak bunun için çalışırlar. Allah nezdinde değersiz olmaları, O’nun gözünde kıymet ifade etmemeleri ve O’nun da âhirette onlara herhangi bir pay bırakmak istememesinden dolayı O, onları yardımsız bırakmış, gerçek dostları ve haklarında hayır murat ettiği kimseler arasına katılmaya onları muvaffak kılmamıştır. Bu ise onun bir adâleti ve hikmetinin bir tecellisidir. Çünkü Yüce Allah onların hidâyet bulacak kadar temizlenip arınmış ve doğruyu kabul eden kimseler olmadıklarını bilir. Buna sebep ise ahlaklarının bozukluğu ve niyetlerinin kötü oluşudur. 177. Daha sonra Yüce Allah küfrü imana tercih edip onu sevdiği bir malı satın almak istiyormuş gibi karşılığında bir başka malını feda etmeyi göze alan kimsenin arzusu ile küfrü arzulayanların “Allah’a hiçbir zarar” veremeyeceklerini haber vermektedir. Aksine bunların yaptıklarının zararları kendilerine döner. Bundan dolayı Yüce Allah:“Onlar için çok acıklı bir azap da vardır” buyurmaktadır. Hem bunlar nasıl Allah’a herhangi bir şekilde zarar verebilirler ki? Çünkü onlar hiçbir şekilde imana rağbet etmediler. Aksine tam bir şevkle Rahman’ı inkâra yöneldiler. Allah’ın onlara ihtiyacı yoktur. Zaten Yüce Allah, onların dışında iyi ve tertemiz kulları arasından dinini kabul edip ona bağlananları, basiret ve akıl sahibi kimseler ile kahraman ve yiğit erlerden olgun akıl sahibi kimseleri dininin yardımcısı olmaları için seçip hazırlamıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Ona ister iman edin ister iman etmeyin. Çünkü bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara (ayetlerimiz) okununca çenelerinin üzerine yüzüstü secdeye kapanırlar...”(el-İsra, 17/107)

Âl-i İmran 3:177

176- Küfürde yarışan kimseler seni üzmesin. Onlar Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara âhirette hiçbir pay bırakmamak ister. Onlar için çok büyük bir azap da vardır. 177- Şüphe yok ki iman karşılığında küfrü satın alanlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Onlar için çok acıklı bir azab da vardır. 176. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in insanlara düşkünlüğü pek fazlaydı. Onların hidâyet bulmaları için son derece gayret ederdi ve hidâyet bulmadıkları vakit de üzülürdü. O bakımdan Yüce Allah ona şöyle hitap etmektedir:“Küfürde” ona olan aşırı rağbetleri ve ona çokça düşkün olmaları sebebi ile “yarışan kimseler seni üzmesin. Onlar Allah’a hiçbir zarar veremezler.” Çünkü Allah dininin yardımcısıdır, Rasûlünü destekleyendir ve onlara rağmen emrini gerçekleştirendir. O bakımdan onlara aldırma, onları önemseme. Onlar dünyada imanı elden kaçırmaları, ahirette de can yakıcı azap ile karşı karşıya kalmaları sureti ile yalnızca kendilerine zarar verirler ve ancak bunun için çalışırlar. Allah nezdinde değersiz olmaları, O’nun gözünde kıymet ifade etmemeleri ve O’nun da âhirette onlara herhangi bir pay bırakmak istememesinden dolayı O, onları yardımsız bırakmış, gerçek dostları ve haklarında hayır murat ettiği kimseler arasına katılmaya onları muvaffak kılmamıştır. Bu ise onun bir adâleti ve hikmetinin bir tecellisidir. Çünkü Yüce Allah onların hidâyet bulacak kadar temizlenip arınmış ve doğruyu kabul eden kimseler olmadıklarını bilir. Buna sebep ise ahlaklarının bozukluğu ve niyetlerinin kötü oluşudur. 177. Daha sonra Yüce Allah küfrü imana tercih edip onu sevdiği bir malı satın almak istiyormuş gibi karşılığında bir başka malını feda etmeyi göze alan kimsenin arzusu ile küfrü arzulayanların “Allah’a hiçbir zarar” veremeyeceklerini haber vermektedir. Aksine bunların yaptıklarının zararları kendilerine döner. Bundan dolayı Yüce Allah:“Onlar için çok acıklı bir azap da vardır” buyurmaktadır. Hem bunlar nasıl Allah’a herhangi bir şekilde zarar verebilirler ki? Çünkü onlar hiçbir şekilde imana rağbet etmediler. Aksine tam bir şevkle Rahman’ı inkâra yöneldiler. Allah’ın onlara ihtiyacı yoktur. Zaten Yüce Allah, onların dışında iyi ve tertemiz kulları arasından dinini kabul edip ona bağlananları, basiret ve akıl sahibi kimseler ile kahraman ve yiğit erlerden olgun akıl sahibi kimseleri dininin yardımcısı olmaları için seçip hazırlamıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Ona ister iman edin ister iman etmeyin. Çünkü bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara (ayetlerimiz) okununca çenelerinin üzerine yüzüstü secdeye kapanırlar...”(el-İsra, 17/107)

Âl-i İmran 3:178

178- Sakın o inkâr edenler kendilerine mühlet vermemizi haklarında hayırlı sanmasınlar. Onlara mühlet vermemiz ancak günahlarını artırmaları içindir. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 178. Yâni Rablerini inkâr edip O’nun dînine karşı çıkanlar ve Rasûlüne savaş açanlar, bizim kendilerini bu dünyada bırakarak onları kökten imha etmeyişimizi, onlara mühlet verişimizi kendileri için hayırlı ve bunun, bizim onları sevdiğimizden ileri geldiğini sanmasınlar. Asla! Durum onların zannettikleri gibi değildir. Bu, Allah’ın haklarında dilediği bir kötülük ve azaplarına azap katarak cezalarını daha bir artırması içindir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlara mühlet vermemiz ancak günahlarını artırmaları içindir. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” Şânı Yüce Allah azgınlığı artsın, inkârı sürüp gitsin diye zalime mühlet verir, sonra da güçlü ve kudretli kimsenin yakalayışı ile onu yakalar. Bundan dolayı zalimler kendilerine mühlet verilmesinden çekinsinler ve hiçbir zaman O, büyük ve en Yüce Allah’ın elinden kurtulacaklarını sanmasınlar.

Âl-i İmran 3:179

179- Allah mü’minleri üzerinde bulunduğunuz bu halde bırakacak değildir. Nihâyet murdarı temizden ayıracaktır. Allah size gaybı bildirecek de değildir; fakat Allah peygamberlerden dilediğini seçer. O halde Allah’a ve rasûllerine iman edin. Eğer iman edip sakınırsanız sizin için pek büyük bir mükâfat vardır. 179. Yâni mü’minleri içinde bulunduğunuz bu karışık ve belirsiz halde bırakmak, Allah’ın hikmetine uygun bir şey değildir. O, önünde sonunda murdarı temizden, mü’mini münâfıktan, doğruyu yalancıdan ayırt edecektir. Aynı şekilde kulları hakkında sadece kendisinin bildiği gayba kullarını muttali kılması da O’nun hikmetine uygun değildir. O bakımdan O’nun göz kamaştırıcı hikmeti, murdarı temizden ayırt etmek için türlü imtihan ve sınamalar ile kullarını sınamayı gerektirmiştir. O nedenle de Yüce Allah, peygamberlerini göndermiş, onlara itaat edip emirlerine bağlanmayı ve onlara iman etmeyi emretmiştir. İmân ve takvâ karşılığında da onlara mükâfat vaadinde bulunmuştur. Böylece insanlar da peygamberlerine tâbî olma konusunda itaatkârlar ve isyankârlar, mü’minler ve münâfıklar, müslümanlar ve kâfirler olmak üzere iki kısma ayrılmışlardır. Böylelikle Yüce Allah buna göre mükâfat ve ceza verecek, kullarına adâlet, lütuf ve hikmetini açıkça gösterecektir.

Âl-i İmran 3:180

180- Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği şeylerde cimrilik edenler bunu haklarında hayırlı sanmasınlar. Bilakis bu, onlar için bir şerdir. Cimrilik ettikleri şeyler, Kıyâmet günü boyunlarına bir halka olarak geçirilecektir. Göklerin ve yerin mirası, Allah’ındır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 180. Cimrilik edenler yâni Allah’ın lütfundan kendilerine vermiş olduğu mal, mevki, ilim vb. gibi Allah’ın bağışı ve ihsanı olup da kendilerine zarar vermeyecek şekilde bunları kullarına vermelerini emretmiş olduğu şeyleri vermeyerek cimrilik yapanlar, bunları alıkoyanlar ve Allah’ın kullarından bunları esirgeyerek yaptıkları bu işin kendileri için hayırlı olduğunu zannedenler böyle zannetmesinler. Aksine bu, onlar için hem dünyalarında hem dinlerinde hem hâlihazırdaki hayatlarında, hem de uhrevi hayatlarında bir şerdir, kötülüktür. “Cimrilik ettikleri şeyler, Kıyamet günü boyunlarına bir halka olarak geçirilecektir.” Yâni cimrilik ederek vermedikleri o şeyler, kendisi ile azap görecekleri bir halka olarak boyunlarına geçirilecektir. Nitekim sahih bir hadiste şöyle geçmektedir:“Cimri kimseye Kıyâmet gününde malı başında tüy bulunmayan, gözleri üzerinde siyah iki nokta bulunan büyük bir yılan şeklinde gösterilir. Bu yılan onu çenesinden yakalayarak: “Ben senin malınım, ben senin hazinenim” der.” Daha sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bunun doğruluğunu dair de bu âyet-i kerimeyi okumuştur. İşte bu kimseler, cimriliklerinin kendilerine fayda sağlayacağını ve işlerine yarayacağını zannetmişlerdir. Ama iş onların aleyhine dönmüş ve kendilerine en büyük zarar ve cezanın sebebi olmuştur. “Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır.” Yâni mülkün mutlak mâliki O’dur. Bütün mülkler ise asıl mâlikine döner. Kullar ise beraberlerinde ne bir dirhem, ne bir dinar ne de bunun dışında herhangi bir mal olmaksızın gideceklerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yeryüzüne ve üzerindekilerine elbet biz mirasçı oluruz ve onlar yalnız Bize döndürülürler.”(Meryem, 19/40) Yüce Allah’ın (cimrilik etmeme konusunda) ilk sebep ile son sebebi nasıl söz konusu ettiği üzerinde dikkatle düşünelim. Ki bunların her birisi de kulun Allah’ın kendisine ihsan ettiklerini esirgeyerek cimrilik etmemesini gerektirmektedir. Şöyle ki: Önce Allah, insanın elinde ve yanında bulunanların Allah’ın bir lütuf ve bir nimeti olduğunu, bunların kulun mülkü olmadığını haber vermiştir. Aksine Allah’ın lütuf ve ihsanı olmasaydı bu servetten insan eline hiçbir şey geçmezdi. Onun bunu alıkoyup infak etmemesi, Allah’ın lütuf ve ihsanını engellemesi demektir. Diğer taraftan Allah’ın ona ihsanda bulunması, onun da Allah’ın kullarına ihsanda bulunmasını gerektirmektedir. Nitekim Yüce Allah:“Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun”(el-Kasas, 28/77) buyurmaktadır. Buna göre elinde bulunan nimetlerin kesinlikle Allah’ın lütfu olduğunu bilen bir kimse, kendisine zarar vermeyen, aksine kalbinde ve malında ona fayda sağlayan, imanını artıran ve pek çok afetlerden korunmasına sebep teşkil eden ihtiyaç fazlasını engellemez. Daha sonra Yüce Allah ikinci olarak kulların elinde bulunan bütün her şeyin Allah’a döneceğini ve Yüce Allah’ın ona mirasçı olacağını söz konusu etmektedir. O mirasçıların en hayırlısıdır. O halde herhangi bir şeyi esirgeyerek cimrilik etmenin bir anlamı yoktur. Çünkü elde bulunan her şey zeval bulacaktır ve başkasına intikal edecektir. Daha sonra yüce Allah üçüncü olarak da cezaî sebebi zikrederek:“Allah yaptıklarınızdan haberdardır” buyurmaktadır. O, bütün amellerinizden haberdar olduğuna göre bu, yapılan hayırların güzel bir şekilde mükâfatlandırılmasını ve kötülüklerin de cezalandırılmasını gerektirir. O halde kalbinde zerre ağırlığı kadar imandan eser bulunan herhangi bir kimse, mükâfatı gerektiren infaktan uzak durmamalı, cezalandırmayı gerektiren cimriliğe ve eli sıkılığa da razı olmamalıdır.

Âl-i İmran 3:181

181- “Allah fakirdir, biz ise zenginiz” diyenlerin sözlerini Allah andolsun ki işitmiştir. Onların o sözlerini ve haksız yere peygamberleri öldürmelerini yazacağız ve (onlara): “O yakıcı azabı tadın” diyeceğiz. 182- Bu, ellerinizin önden gönderdiğinin karşılığıdır. Şüphesiz Allah kullarına zulmedici değildir. 181. Şanı Yüce Allah en kötü, en çirkin ve en ağır sözü söylemiş bulunan bu azgın ve itaate gelmeyen topluluğun söyledikleri sözleri bize haber vermekte, onların bu sözlerini işittiğini, söyledikleri bu sözlerini diğer çirkin fiilleri ile birlikte yazıp tespit ettiğini bildirmektedir. Diğer çirkin fiilleri ise kendilerine samimiyetle öğüt veren peygamberleri öldürmeleridir. Bu sözleri ve yaptıkları dolayısı ile Allah, onları en ağır şekilde cezalandıracaktır ve onlara:“Allah fakirdir, biz ise zenginiz” sözlerine karşılık: “O yakıcı azabı tadın” denilecektir. Yâni bedenden kalplere kadar ulaşan yakıcı azabı tadın. Hiç şüphesiz ki onların göreceği bu azap, Allah’ın onlara yönelik bir zulmü olmayacaktır. Çünkü “Allah kullarına zulmedici değildir.” O zulmetmekten münezzehtir. 182. Bu yaptıkları sadece kendi ellerinin önden gönderdikleri türlü rezil edici ve çirkin amellerin bir karşılığıdır. İşte bu amelleri onların azap görmelerine ve mükâfattan da mahrum kalmalarına sebep teşkil etmiştir. Müfessirlerin naklettiklerine göre bu âyet-i kerimeler, yahudilerden bu sözleri söyleyen bir kesim hakkında inmiştir. Yine onların naklettiklerine göre bu sözleri söyleyen kişiler arasında Medine’de yahudilerin ileri gelen ilim adamı ve önderlerinden birisi olan Finhas b. Âzurâ’dır. Finhas şanı Yüce Allah’ın:“Allah’a güzel bir borçla borç verecek kimdir?”(el-Hadid, 57/11; el-Bakara, 2/245) buyruğu ile: “Şüphesiz ki Allah’a güzel bir borçla borç verenlerin ecirleri...”(el-Hadid, 57/18) buyruklarını işitince büyüklenerek ve Allah’a karşı küstahça bir tavırla bu sözleri söylemiştir. Allah onu kahretsin! Yüce Allah da onların bu sözleri söylediklerini naklederek bu işin onların görülmedik çirkin davranışlarından olmadığını haber vermektedir. Aksine onların geçmişte buna benzer pek çok çirkin davranışları da görülmüştür ki; bu da haksız yere peygamberleri öldürmeleridir. Buradaki “haksız yere” kaydı ile onların peygamberleri öldürmeye, yaptıkları bu işin son derece çirkinliğini bile bile cesaret gösterdiklerini, bu işi cahillikle ve şaşkınlıkla değil, aksine inatla karşı koyarak yaptıklarını ifade etmektedir.

Âl-i İmran 3:182

181- “Allah fakirdir, biz ise zenginiz” diyenlerin sözlerini Allah andolsun ki işitmiştir. Onların o sözlerini ve haksız yere peygamberleri öldürmelerini yazacağız ve (onlara): “O yakıcı azabı tadın” diyeceğiz. 182- Bu, ellerinizin önden gönderdiğinin karşılığıdır. Şüphesiz Allah kullarına zulmedici değildir. 181. Şanı Yüce Allah en kötü, en çirkin ve en ağır sözü söylemiş bulunan bu azgın ve itaate gelmeyen topluluğun söyledikleri sözleri bize haber vermekte, onların bu sözlerini işittiğini, söyledikleri bu sözlerini diğer çirkin fiilleri ile birlikte yazıp tespit ettiğini bildirmektedir. Diğer çirkin fiilleri ise kendilerine samimiyetle öğüt veren peygamberleri öldürmeleridir. Bu sözleri ve yaptıkları dolayısı ile Allah, onları en ağır şekilde cezalandıracaktır ve onlara:“Allah fakirdir, biz ise zenginiz” sözlerine karşılık: “O yakıcı azabı tadın” denilecektir. Yâni bedenden kalplere kadar ulaşan yakıcı azabı tadın. Hiç şüphesiz ki onların göreceği bu azap, Allah’ın onlara yönelik bir zulmü olmayacaktır. Çünkü “Allah kullarına zulmedici değildir.” O zulmetmekten münezzehtir. 182. Bu yaptıkları sadece kendi ellerinin önden gönderdikleri türlü rezil edici ve çirkin amellerin bir karşılığıdır. İşte bu amelleri onların azap görmelerine ve mükâfattan da mahrum kalmalarına sebep teşkil etmiştir. Müfessirlerin naklettiklerine göre bu âyet-i kerimeler, yahudilerden bu sözleri söyleyen bir kesim hakkında inmiştir. Yine onların naklettiklerine göre bu sözleri söyleyen kişiler arasında Medine’de yahudilerin ileri gelen ilim adamı ve önderlerinden birisi olan Finhas b. Âzurâ’dır. Finhas şanı Yüce Allah’ın:“Allah’a güzel bir borçla borç verecek kimdir?”(el-Hadid, 57/11; el-Bakara, 2/245) buyruğu ile: “Şüphesiz ki Allah’a güzel bir borçla borç verenlerin ecirleri...”(el-Hadid, 57/18) buyruklarını işitince büyüklenerek ve Allah’a karşı küstahça bir tavırla bu sözleri söylemiştir. Allah onu kahretsin! Yüce Allah da onların bu sözleri söylediklerini naklederek bu işin onların görülmedik çirkin davranışlarından olmadığını haber vermektedir. Aksine onların geçmişte buna benzer pek çok çirkin davranışları da görülmüştür ki; bu da haksız yere peygamberleri öldürmeleridir. Buradaki “haksız yere” kaydı ile onların peygamberleri öldürmeye, yaptıkları bu işin son derece çirkinliğini bile bile cesaret gösterdiklerini, bu işi cahillikle ve şaşkınlıkla değil, aksine inatla karşı koyarak yaptıklarını ifade etmektedir.

Âl-i İmran 3:183

183- “Allah bize, ateşin yiyeceği bir kurban getirinceye kadar hiçbir peygambere iman etmememizi emretti” diyenlere de ki: “Size benden önce nice peygamberler apaçık delilleri ve dediğiniz şeyi getirmişlerdi. Doğru söylüyor iseniz onları niçin öldürdünüz?” 184- Eğer onlar seni yalanlarsa (üzülme), senden önce apaçık delillerle, sahifelerle ve aydınlatıcı kitaplarla gelmiş nice peygamberler de yalanlanmıştı. 183. Şanı Yüce Allah bu iftiracı ve:“Allah bize... iman etmememizi emretti” diyenlerin halini haber vermektedir. Yâni; Ateşin yiyeceği bir kurbanı bize getirmedikçe hiçbir peygambere iman etmememiz konusunda Allah bize emir vermişti. Bu sözü söyleyenler, hem Allah’a yalan söylemişler hem de peygamberlerin getirdikleri mucizeleri apaçık iftira olduğu belli olan bu tek mucizeye hasretme cüretkârlığını göstermişlerdir. Ayrıca eğer ateşin yiyeceği bir kurbanı kendilerine getirmeyecek olursa hiçbir peygambere iman etmeyeceklerini, böyle yapmakla da -güya- Rablerine itaat edip O’nun emrini yerine getirdiklerini iddia etmişlerdir. Hâlbuki Yüce Allah’ın, gönderdiği her bir peygamberi birçok mucize ve belgelerle desteklediği bilinen bir husustur ki bu mucizelerin benzerlerini gören insanlar iman etmekten başka bir yol bulamazlar. Ayrıca bu mucizeler de onların söyledikleriyle sınırlı değildir. Bununla birlikte onlar hiç de riâyet etmedikleri bir iftira ve gereğini uygulamadıkları batıl bir iddiada bulunmuşlardır. İşte bundan dolayı şanı Yüce Allah, Rasûlüne onlara şu sözleri söylemelerini emretmektedir:“De ki: Size benden önce nice peygamberler apaçık delilleri” doğruluklarını açıkça ortaya koyan belgeleri “ve dediğiniz şeyi” yâni ateşin yiyip bitirdiği bir kurbanı “getirmişlerdi. Doğru söylüyor iseniz onları niçin öldürdünüz?” Eğer siz ateşin yiyeceği bir kurban getiren her peygambere iman edeceğiniz iddiasında doğru ve samimi iseniz niye iman etmediniz de onları öldürdünüz? İşte böylelikle onların yalancılıkları, inatları ve çelişkileri açıkça ortaya çıkmıştır. 184. Daha sonra Yüce Allah, Peygamberine teselli vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer onlar seni yalanlarlarsa (üzülme), senden önce apaçık delillerle” akli deliller ve nakli burhanlarla “sahifelerle” yâni peygamberlerden başkalarının getirmelerine imkân bulunmayan, semâdan indirilmiş yazılı kitaplarla “aydınlatıcı” şer’î hükümleri açıklayan, bu hükümlerin ihtivâ ettiği akla uygun güzellikleri ortaya koyan ve aynı zamanda doğru haberleri dolayısı ile aydınlatıcı bulunan “kitaplarla gelmiş nice peygamberler de yalanlanmıştı.” Yâni zalimlerin âdeti, alışkanlığı hep Allah’ı inkâr etmek ve Allah’ın peygamberlerini yalanlamaktır. Yoksa onların Allah’ın peygamberlerini yalanlamaları, hiçbir şekilde onların getirdiklerinin eksik ve ksuurlu olmasından yahut da belge ve delillerinin açık olmamasından ötürü değildi. O halde onların bu özelliklere sahip peygamberleri yalanlama konusunda âdetleri ve durumları bu olduğuna artık onların bu durumu seni üzmesin ve sıkıntıya sokmasın. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Âl-i İmran 3:184

183- “Allah bize, ateşin yiyeceği bir kurban getirinceye kadar hiçbir peygambere iman etmememizi emretti” diyenlere de ki: “Size benden önce nice peygamberler apaçık delilleri ve dediğiniz şeyi getirmişlerdi. Doğru söylüyor iseniz onları niçin öldürdünüz?” 184- Eğer onlar seni yalanlarsa (üzülme), senden önce apaçık delillerle, sahifelerle ve aydınlatıcı kitaplarla gelmiş nice peygamberler de yalanlanmıştı. 183. Şanı Yüce Allah bu iftiracı ve:“Allah bize... iman etmememizi emretti” diyenlerin halini haber vermektedir. Yâni; Ateşin yiyeceği bir kurbanı bize getirmedikçe hiçbir peygambere iman etmememiz konusunda Allah bize emir vermişti. Bu sözü söyleyenler, hem Allah’a yalan söylemişler hem de peygamberlerin getirdikleri mucizeleri apaçık iftira olduğu belli olan bu tek mucizeye hasretme cüretkârlığını göstermişlerdir. Ayrıca eğer ateşin yiyeceği bir kurbanı kendilerine getirmeyecek olursa hiçbir peygambere iman etmeyeceklerini, böyle yapmakla da -güya- Rablerine itaat edip O’nun emrini yerine getirdiklerini iddia etmişlerdir. Hâlbuki Yüce Allah’ın, gönderdiği her bir peygamberi birçok mucize ve belgelerle desteklediği bilinen bir husustur ki bu mucizelerin benzerlerini gören insanlar iman etmekten başka bir yol bulamazlar. Ayrıca bu mucizeler de onların söyledikleriyle sınırlı değildir. Bununla birlikte onlar hiç de riâyet etmedikleri bir iftira ve gereğini uygulamadıkları batıl bir iddiada bulunmuşlardır. İşte bundan dolayı şanı Yüce Allah, Rasûlüne onlara şu sözleri söylemelerini emretmektedir:“De ki: Size benden önce nice peygamberler apaçık delilleri” doğruluklarını açıkça ortaya koyan belgeleri “ve dediğiniz şeyi” yâni ateşin yiyip bitirdiği bir kurbanı “getirmişlerdi. Doğru söylüyor iseniz onları niçin öldürdünüz?” Eğer siz ateşin yiyeceği bir kurban getiren her peygambere iman edeceğiniz iddiasında doğru ve samimi iseniz niye iman etmediniz de onları öldürdünüz? İşte böylelikle onların yalancılıkları, inatları ve çelişkileri açıkça ortaya çıkmıştır. 184. Daha sonra Yüce Allah, Peygamberine teselli vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer onlar seni yalanlarlarsa (üzülme), senden önce apaçık delillerle” akli deliller ve nakli burhanlarla “sahifelerle” yâni peygamberlerden başkalarının getirmelerine imkân bulunmayan, semâdan indirilmiş yazılı kitaplarla “aydınlatıcı” şer’î hükümleri açıklayan, bu hükümlerin ihtivâ ettiği akla uygun güzellikleri ortaya koyan ve aynı zamanda doğru haberleri dolayısı ile aydınlatıcı bulunan “kitaplarla gelmiş nice peygamberler de yalanlanmıştı.” Yâni zalimlerin âdeti, alışkanlığı hep Allah’ı inkâr etmek ve Allah’ın peygamberlerini yalanlamaktır. Yoksa onların Allah’ın peygamberlerini yalanlamaları, hiçbir şekilde onların getirdiklerinin eksik ve ksuurlu olmasından yahut da belge ve delillerinin açık olmamasından ötürü değildi. O halde onların bu özelliklere sahip peygamberleri yalanlama konusunda âdetleri ve durumları bu olduğuna artık onların bu durumu seni üzmesin ve sıkıntıya sokmasın. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Âl-i İmran 3:185

185- Her can ölümü tadacaktır. Ecirleriniz size ancak kıyamet günü eksiksiz verilecektir. Artık kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete konursa muhakkak ki o, kurtulmuştur. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimden başka bir şey değildir. 185. Bu âyet-i kerimede dünyanın fâni olduğu ve kalıcı olmadığı vurgulanarak ona rağbet edilmemesi gerektiği, dünyanın süsleri ile fitneye düşüren, aldatarak kandıran, güzellikleri ile aldatan bir geçimlik olduğu belirtilmektedir. Diğer taraftan dünya da değişip durmaktadır ve sonunda her bir nefis oradan ayrılıp dünyada işlediği hayır ve şerrin karşılığını eksiksiz olarak göreceği ebedilik yurduna göçecektir. “Kim ateşten uzaklaştırılır” yâni çıkartılır “ve cennete konursa muhakkak ki o, kurtulmuştur.” Can yakıcı azaptan kurtulmak ve içinde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın da hatırına gelmeyecek türden pek çok nimetlerin bulunduğu cennete varmak sureti ile büyük ve muazzam kurtuluşu elde etmiş olur. Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre kim de cehennem ateşinden uzaklaştırılmaz ve cennete de giremez ise ebedi bir bedbahtlığa mahkum edilecek ve sonu gelmez bir azaba mahkum olacaktır. Bu âyet-i kerimede Berzah/kabir alemindeki nimetlere ve azaba, amelde bulunanların işlediklerinin bir bölümünün karşılığını o âlemde göreceklerine ve dünyada iken işlediklerinin mükafatından kendilerine bir numune takdim edileceğine dair ince bir işaret bulunmaktadır. Bu ise Yüce Allah’ın:“Ecirleriniz size ancak kıyamet günü eksiksiz verilecektir” buyruğundan anlaşılmaktadır. Yâni amellerin karşılıklarının eksiksik verilmesi ancak Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Bundan daha dar bir çerçevede olmak üzere verilecek karşılıklar ise Berzah aleminde olacaktır. Hatta Berzah aleminden önce dünyada da bazı karşılıkların verilmesi söz konusudur:“Andolsun ki biz onlara en büyük azaptan önce yakın azaptan da mutlaka tattıracağız.”(es-Secde, 32/21)

Âl-i İmran 3:186

186- Andolsun ki siz mallarınız ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitab verilenlerden ve şirk koşanlardan çok ezalar işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız işte bu, azmedilmeye değer işlerdendir. 186. Şanı Yüce Allah mü’minlere hitap ederek gerek farz, gerek müstehab infaklarda bulunmak, malları Allah yolunda harcamakla karşı karşıya kalmak suretiyle mallarında, birçok insana ağır gelen Allah yolunda cihad, bu uğurda yorulmak, öldürülmek, esir alınmak, yaralanmakla karşı karşıya kalmak, kişinin kendine yahut da sevdiği kimselere isabet eden hastalık gibi hususlarla vb. nefsî mükellefiyetlerle karşı karşıya kalmak sureti ile de canlarında imtihana tabi tutulacaklarını haber vermektedir. “ve sizden önce kendilerine kitab verilenlerden ve şirk koşanlardan çok ezalar işiteceksiniz” Sizi, dininizi, Kitabınızı ve Rasûlünüzü tenkid ettiklerini işiteceksiniz. Yüce Allah’ın bu hususu mü’minlere haber vermesinin pek çok faydalı yönü vardır: 1. Yüce Allah’ın hikmetinin bunu gerektirmektedir. Çünkü samimi mü’min öyle olmayandan bu şekilde ayırt edilir. 2. Diğer taraftan şanı Yüce Allah'ın mü’minler hakkında bu gibi hususları takdir etmesi, onlar namına hayrı irade buyurmasından dolayıdır. Zira O, onların derecelerini yükseltmek, günahlarını affetmek, bu yolla da imanlarının artmasını ve yakinlerinin tamamlanmasını dilemektedir. Çünkü Yüce Allah onlara böyle bir durumu haber verip de bu husus O’nun haber verdiği şekilde de gerçekleşti mi “Derler ki: Allah’ın ve Rasülünün bize vaadettiği işte budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir. Bu onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırır.”(el-Ahzab, 33/22) 3. Şanı Yüce Allah onların ruhen, bu tür sıkıntılara hazırlanmaları, gerçekleştiği takdirde de sabretmeleri için bu hususu haber vermiştir. Çünkü onlar buna hazır oldukları takdirde bu gibi olayların altından kalkmaları, onlara tahammül etmeleri kolaylaşır. Sıkıntıları azalır, sabır ve takvâya sığınırlar. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Eğer sabreder ve sakınırsanız”. Yâni eğer mal ve canlarınızda karşı karşıya kaldığınız türlü bela ve imtihanlarla zalimlerin eziyetlerine sabrederseniz, bu sabırda da Allah'ın rızasına ve O’na yakınlaşmaya niyet etmek suretiyle Allah’tan korkup takvâlı hareket ederseniz; yine bu sabrınızda sizin için tahammül etmenin helâl olmadığı aksine Allah’ın düşmanlarından intikam almakla görevli olduğunuz yerlerde de buna riayet etmek sureti ile şer’î sınırları aşmayarak takvâ ölçülerini muhafaza edecek olursanız “işte bu, azmedilmeye değer işlerdendir.” Yâni gerçekten üzerinde azim ve kararlılıkla durulması ve yarış edilmesi gereken işlerdendir. Bu gibi işlere de ancak kararlı ve üstün gayret sahibi kimseler muvaffak kılınırlar. Nitekim Yüce Allah:“Buna ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak büyük bir pay sahibi olanlar kavuşturulur”(Fussilet, 41/35) diye buyurmaktadır.

Âl-i İmran 3:187

187- Hani Allah kendilerine kitap verilenlerden:“Onu kesinlikle insanlara açıklayıp anlatacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz” diye söz (misak) almıştı. Onlar ise bu (sözü) kulak ardı ettiler ve onu az bir bedele sattılar. O aldıkları bedel ne kötüdür! 188- Yaptıkları ile mağrur olan ve yapmadıkları ile övülmekten de hoşlanan kimselerin azaptan kurtulacaklarını sanmayasın! Onlar için pek acıklı bir azap vardır. 187. “Misak”, ağır ve pekiştirilmiş söz demektir. Bu, Yüce Allah’ın kendisine kitap verdiği ve ilim öğrettiği herkesten aldığı bir sözdür. Bu söz, onlardan insanlara Allah’ın kendisine öğrettiklerinden gerek duyacakları şeyleri öğreteceklerine, bu konuda onlardan bir şey gizlemeyeceklerine, bu bilgiyi cimrilik ederek onlardan saklamayacaklarına, özellikle de bir şey sorulduğunda yahut da açıklamada bulunması gereken bir hal olduğunda, bu bilgiyi açıklayacaklarına dair alınmış bir sözdür. Buna göre bir bilgiye sahip olan herkesin böyle bir durumda o bilgiyi açıklaması ve hakkı batıldan ayırt etmesi icab eder. Bu hususta Allah’ın kendilerine muvaffakiyet verdiği kimseler, bu emri tam anlamıyla yerine getirmiş, Allah’ın kendilerine öğrettiklerinden, Rablerinin rızasını arayarak, insanlara merhamet duyarak ve öğretilen bilgiyi gizleme günahından korkarak Allah’ın kendilerine öğrettiğini insanlara öğretmişlerdir. Kendilerine kitap verilmiş olan yahudiler, hıristiyanlar vb. kimseler ise bu sözleri arkalarına atmışlar, ona hiçbir şekilde önem vermemişlerdir. Aksine hakkı gizlemişler, batılı açığa vermişlerdir. Bunu Allah’ın yasaklarına karşı cüretkârca bir tutumla, Yüce Allah’ın haklarını önemsemeyerek ve insanların haklarına riâyet etmeyerek yapmışlar, bu gizleme karşılığında da az bir bedel almaya razı olmuşlardır. Söz konusu bu az bedel ise -o da eğer tahakkuk ederse- başkanlık ve üstün mevkiler, onların aşağılık takımlarından hevalarına uyan ve arzularını hakkın önüne geçiren kimselerden aldıkları önemsiz mallardır. “O aldıkları bedel ne kötüdür.” Çünkü bu bedellerin en değersizidir. Yüz çevirdikleri şey ise -ki o da hakkı açıklamaktır- ebedi mutluluğu ihtiva eden, dini ve dünyevi maslahatları taşıyan, arzulanan en büyük, en üstün ve değerli amaçtır. Ancak onların bu değersiz dünyevi menfaatleri tercih edip üstün ve son derece değerli şeyleri terk etmelerinin tek sebebi de kötülükleri, değersizlikleri ve bu işlerden başka hiçbir şeye elverişli olmayışlarıdır. 188. “Yaptıkları ile” işledikleri çirkin işlerler, sözlü ve fiili batıllarla “mağrur olan ve yapmadıkları ile” işlemedikleri hayır ve söylemedikleri hak sözlerle de “övülmekten hoşlanan” yâni hem kötü davranıp kötü sözler söyleyen ve bundan dolayı sevinip şımaran, hem de işlemedikleri o hayırlar dolayısı ile de övülmeyi arzulayan “kimselerin azaptan kurtulacaklarını” herhangi bir şekilde azaba uğramayarak esenliğe kavuşacaklarını “sanmayasın.” Aksine onlar azabı hak etmişlerdir ve sonunda azaba uğrayacaklardır. İşte bundan dolayı da:“Onlar için pek acıklı bir azab vardır” buyurmaktadır. Bu âyet-i kerimenin kapsamına sahip oldukları bilgiden dolayı sevinip şımaran fakat Allah Rasûlüne boyun eğmeyen, bu hal ve sözlerinde de haklı olduklarını iddia eden kitap ehli girdiği gibi, sözlü veya fiili bir bid’at ortaya koyarak bundan dolayı sevinen, başkalarını da bu bid’ati işlemeye çağıran, kendisinin haklı olduğunu, başkalarının da batıl üzere olduğunu iddia eden -ki bid’at ehlinde görülen de budur- herkesi de kapsamına almaktadır. Âyet-i kerime mefhumu ile şuna delil teşkil etmektedir: İşlediği hayır ve hakka tâbî olmaktan ötürü -eğer bundan maksadı riyakarlık yapmak ve şöhret kazanmak değilse- övülüp kendisinden iyilikle söz edilmesini isteyen kimse, yerilmez. Hatta bu, yapılması beklenen işler arasındadır ki Yüce Allah, söz ve amel itibari ile iyilikte bulunanları bu şekilde mükâfatlandıracağını haber vermiştir. Ayrıca O’nun yarattığı insanların en özellerini bununla mükâfatlandırdığını ve onların Yüce Allah’tan böyle bir talepte bulunduklarını da görüyoruz. Nitekim İbrahim aleyhisselam şöyle buyurmuştur:“Sonrakiler arasında bana bir lisan-ı sıdk (ümmetler arasında güzel övgü ve anılış) bağışla!”(eş-Şuara, 26/84) diye dua etmiştir. Yüce Allah, Nuh’tan da şöyle söz etmektedir:“Âlemler içinde Nuh’a selam olsun. Muhakkak biz iyilik sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.”(es-Saffat, 37/79-80) Rahmân olan Yüce Allah’ın iyi kullarının da: “Bizi takvâ sahiplerine önder yap!”(el-Furkan, 25/74) diye dua ettiklerini bize haber vermektedir. İşte bu güzel övgü, şânı Yüce Allah’ın kulları üzerindeki nimetlerinden ve şükrü gerektiren lütuflarından biridir.

Âl-i İmran 3:188

187- Hani Allah kendilerine kitap verilenlerden:“Onu kesinlikle insanlara açıklayıp anlatacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz” diye söz (misak) almıştı. Onlar ise bu (sözü) kulak ardı ettiler ve onu az bir bedele sattılar. O aldıkları bedel ne kötüdür! 188- Yaptıkları ile mağrur olan ve yapmadıkları ile övülmekten de hoşlanan kimselerin azaptan kurtulacaklarını sanmayasın! Onlar için pek acıklı bir azap vardır. 187. “Misak”, ağır ve pekiştirilmiş söz demektir. Bu, Yüce Allah’ın kendisine kitap verdiği ve ilim öğrettiği herkesten aldığı bir sözdür. Bu söz, onlardan insanlara Allah’ın kendisine öğrettiklerinden gerek duyacakları şeyleri öğreteceklerine, bu konuda onlardan bir şey gizlemeyeceklerine, bu bilgiyi cimrilik ederek onlardan saklamayacaklarına, özellikle de bir şey sorulduğunda yahut da açıklamada bulunması gereken bir hal olduğunda, bu bilgiyi açıklayacaklarına dair alınmış bir sözdür. Buna göre bir bilgiye sahip olan herkesin böyle bir durumda o bilgiyi açıklaması ve hakkı batıldan ayırt etmesi icab eder. Bu hususta Allah’ın kendilerine muvaffakiyet verdiği kimseler, bu emri tam anlamıyla yerine getirmiş, Allah’ın kendilerine öğrettiklerinden, Rablerinin rızasını arayarak, insanlara merhamet duyarak ve öğretilen bilgiyi gizleme günahından korkarak Allah’ın kendilerine öğrettiğini insanlara öğretmişlerdir. Kendilerine kitap verilmiş olan yahudiler, hıristiyanlar vb. kimseler ise bu sözleri arkalarına atmışlar, ona hiçbir şekilde önem vermemişlerdir. Aksine hakkı gizlemişler, batılı açığa vermişlerdir. Bunu Allah’ın yasaklarına karşı cüretkârca bir tutumla, Yüce Allah’ın haklarını önemsemeyerek ve insanların haklarına riâyet etmeyerek yapmışlar, bu gizleme karşılığında da az bir bedel almaya razı olmuşlardır. Söz konusu bu az bedel ise -o da eğer tahakkuk ederse- başkanlık ve üstün mevkiler, onların aşağılık takımlarından hevalarına uyan ve arzularını hakkın önüne geçiren kimselerden aldıkları önemsiz mallardır. “O aldıkları bedel ne kötüdür.” Çünkü bu bedellerin en değersizidir. Yüz çevirdikleri şey ise -ki o da hakkı açıklamaktır- ebedi mutluluğu ihtiva eden, dini ve dünyevi maslahatları taşıyan, arzulanan en büyük, en üstün ve değerli amaçtır. Ancak onların bu değersiz dünyevi menfaatleri tercih edip üstün ve son derece değerli şeyleri terk etmelerinin tek sebebi de kötülükleri, değersizlikleri ve bu işlerden başka hiçbir şeye elverişli olmayışlarıdır. 188. “Yaptıkları ile” işledikleri çirkin işlerler, sözlü ve fiili batıllarla “mağrur olan ve yapmadıkları ile” işlemedikleri hayır ve söylemedikleri hak sözlerle de “övülmekten hoşlanan” yâni hem kötü davranıp kötü sözler söyleyen ve bundan dolayı sevinip şımaran, hem de işlemedikleri o hayırlar dolayısı ile de övülmeyi arzulayan “kimselerin azaptan kurtulacaklarını” herhangi bir şekilde azaba uğramayarak esenliğe kavuşacaklarını “sanmayasın.” Aksine onlar azabı hak etmişlerdir ve sonunda azaba uğrayacaklardır. İşte bundan dolayı da:“Onlar için pek acıklı bir azab vardır” buyurmaktadır. Bu âyet-i kerimenin kapsamına sahip oldukları bilgiden dolayı sevinip şımaran fakat Allah Rasûlüne boyun eğmeyen, bu hal ve sözlerinde de haklı olduklarını iddia eden kitap ehli girdiği gibi, sözlü veya fiili bir bid’at ortaya koyarak bundan dolayı sevinen, başkalarını da bu bid’ati işlemeye çağıran, kendisinin haklı olduğunu, başkalarının da batıl üzere olduğunu iddia eden -ki bid’at ehlinde görülen de budur- herkesi de kapsamına almaktadır. Âyet-i kerime mefhumu ile şuna delil teşkil etmektedir: İşlediği hayır ve hakka tâbî olmaktan ötürü -eğer bundan maksadı riyakarlık yapmak ve şöhret kazanmak değilse- övülüp kendisinden iyilikle söz edilmesini isteyen kimse, yerilmez. Hatta bu, yapılması beklenen işler arasındadır ki Yüce Allah, söz ve amel itibari ile iyilikte bulunanları bu şekilde mükâfatlandıracağını haber vermiştir. Ayrıca O’nun yarattığı insanların en özellerini bununla mükâfatlandırdığını ve onların Yüce Allah’tan böyle bir talepte bulunduklarını da görüyoruz. Nitekim İbrahim aleyhisselam şöyle buyurmuştur:“Sonrakiler arasında bana bir lisan-ı sıdk (ümmetler arasında güzel övgü ve anılış) bağışla!”(eş-Şuara, 26/84) diye dua etmiştir. Yüce Allah, Nuh’tan da şöyle söz etmektedir:“Âlemler içinde Nuh’a selam olsun. Muhakkak biz iyilik sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.”(es-Saffat, 37/79-80) Rahmân olan Yüce Allah’ın iyi kullarının da: “Bizi takvâ sahiplerine önder yap!”(el-Furkan, 25/74) diye dua ettiklerini bize haber vermektedir. İşte bu güzel övgü, şânı Yüce Allah’ın kulları üzerindeki nimetlerinden ve şükrü gerektiren lütuflarından biridir.

Âl-i İmran 3:189

189- Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah her şeye kadirdir. 189. Yâni göklere, yere, onların içinde bulunan çeşitli yaratıklara sahip ve hükümran olan, onlarda eksiksiz kudreti ve harikulade sanatı ile dilediği gibi tasarrufta bulunan O’dur. O’nun yarattıklarından hiçbiri, O’na karşı gelemez. Hiçbirisi de O’nu aciz bırakamaz.

Âl-i İmran 3:190

190- Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında elbette akıl sahipleri için deliller vardır. 191- Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üstünde (yatar)ken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler:“Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin, bizi ateş azabından koru”(derler). 192- “Rabbimiz! Şüphe yok ki Sen kimi ateşe sokarsan onu hakir kıldın demektir. Zulmedenlerin de hiçbir yardımcıları yoktur.” 193- “Rabbimiz, biz: Rabbinize iman edin, diye imana çağıran bir davetçiyi işittik ve hemen iman ettik. Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve ruhumuzu da iyilerle beraber al!” 194- Rabbimiz! Bize peygamberlerin aracılığı ile vaat ettiklerini de ver ve Kıyamet gününde bizi rüsvay etme. Şüphe yok ki sen vaadinden dönmezsin. 190. Şanı Yüce Allah göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında akıl sahipleri için deliller olduğunu haber vermektedir. Bu da zımnen kulları bu yaratılanlar üzerinde düşünmeye, âyetleri ve delilleri üzerinde basiretle durup yaratılışları üzerinde tefekkür etmeye teşvik etmektedir. Şanı Yüce Allah’ın “deliller” kelimesini müphem bırakarak “filan maksada dair deliller” vs. buyurmaması bu delillerin çokluğuna ve genelliğine bir işarettir. Çünkü bu yaratılan varlıklarda öyle hayret verici deliller vardır ki bunlar, bakanların gözlerini kamaştırıp hayrete düşürür, tefekkür edenleri ikna eder, samimi iman sahiplerinin kalplerini cezbeder, aydınlık akılları da bütün ilâhi isteklere doğru aydınlatır. Bu delilleri etraflı bir şekilde açıklamaya ise hiçbir mahlûkun imkânı olmaz, onun bir bölümünü dahi gereği gibi kuşatamaz. Ancak özetle söylenecek olursa göklerin ve yerin genişliği ve büyüklüğü, bunlardaki düzenli hareket ve intizam, bunları yaratanın azametine, O’nun egemenliğinin ve kudretinin kapsamlılığının da büyüklüğüne delildir. Bu yaratılıştaki sağlamlık, her şeyin yerli yerinde olması, harikulade sanat, fiillerin letafet ve inceliği, Yüce Allah’ın hikmetine, her bir şeyi yerli yerine koymasına ve ilminin uçsuz bucaksız genişliğine delildir. Yine bunlarda bulunan mahlûkata ve insanlara yönelik faydalar da Yüce Allah’ın rahmetinin genişliğine, lütfunun ve iyiliğinin kapsamlılığına ve ayrıca O’na şükretmenin gereğine delildir. Bütün bunlar da kalbin bunları yaratana, eşsiz bir şekilde yoktan var edene bağlanması, O’nun rızası için bütün gücünü ortaya koyması, ne kendisi ne de başkası için, ne yerde ne de gökte zerre ağırlığı hiçbir şeye sahip olmayan herhangi bir varlığı O’na ortak koşmaması gerektiğine delildir. Yüce Allah’ın bu delillerin “akıl sahipleri”ne has olduğunu belirtmesi, bu delillerden yararlananların -yalnız gözleri ile değil- akılları ile bunlara dikkat edip bakanların onlar oluşundan dolayıdır. Daha sonra Yüce Allah bu akıl sahiplerini şöylece nitelendirmektedir: 191. Bu akıl sahipleri “ayakta iken, otururken, yanları üstünde (yatar)ken” yani bütün hallerinde “Allah’ı anarlar.” Bu, hem dille hem de kalple yapılan bütün zikir türlerini kapsamaktadır. Ayakta, buna gücü yetmiyor ise oturarak, buna da gücü yetmiyor ise yanı üstünde yatarak namaz kılmak da bu kapsam dahildir. Bu akıl sahipleri “göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler.” Böylece bunların yaratılışlarından, onların yaratılış amaçlarına delil çıkarırlar. Bu da tefekkürün Allah’ın irfan sahibi kullarının sıfatlarından olan bir ibadet olduğunun delilidir. Bu kullar bunlar üzerinde tefekkür ettikleri vakit şanı Yüce Allah’ın bunları boşuna yaratmadığını bilirler ve:“Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen” Celâline yakışmayan her şeyden “münezzehsin.” Sen bunları hak ile ve hak için yarattın. Hatta Sen bunları hakkı kapsayan bir şekilde yarattın. Günahlardan bizi korumak, salih amelleri işleme muvaffakiyetini vermek sureti ile ve böylece cehennemden kurtuluşa nail olalım diye “Bizi ateş azabından koru.” Bu aynı zamanda cenneti talep etmeyi de kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah onları ateş azabından koruyacak olursa cenneti elde etmiş olurlar. Ancak cehennem korkusu kalplerinde yer ettiğinden dolayı kendileri açısından en önemli olan duayı yaparlar. 192. “…onu hakir kıldın demektir.” Çünkü o, Yüce Allah’ın gazabına uğramış olur. Allah’ın, meleklerinin ve dostlarının da gazabına uğramış olur. Kurtuluşun mümkün olmadığı ve kurtaracak kimsenin de bulunmadığı bir rezilliğe mahkûm olmuş olur. Bundan dolayı da:“zalimlerin” kendilerini Allah’ın azabından kurtaracak “hiçbir yardımcıları yoktur” buyurmaktadır. Bu buyrukta cehennemliklerin, oraya zulümleri sebebi ile gireceklerine delil vardır. 193. “Rabbinize iman edin, diye imana çağıran bir davetçiyi” yâni insanları bu imana davet eden, bu imanın esaslarına ve teferruatına inanmaya teşvik eden Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i “işittik ve hemen iman ettik.” Biz de derhal onun çağrısını kabul ederek onun yanında yer aldık. Onlar bu sözleri ile Yüce Allah’ın kendilerine ihsan ettiği lütfunu, onun nimetleri içerisinde yüzdüklerini haber vermekte ve bunu vesile kılarak da günahlarını bağışlamasını, kötülüklerini örtmesini istemektedirler. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir, onlara imanı lütfeden kişi elbette tam bir güvenliği de onlara lütfedecektir. “Ruhumuzu da iyilerle beraber al!” Bu dua, hayırları işleme ve kötülüğü terk etme muvaffakiyetini talep etmeyi ihtiva eder ki kul ancak bunlarla “iyiler”den olur. Yine bu iyilik üzere devam etmeyi ve ölünceye kadar da bu iyilik üzere sebat gösterme talebini de içerir. 194. Onlar, Yüce Allah'ın kendilerini imana muvaffak kıldığını ve bu imanı vesile kılarak da nimetlerinin tamamlanmasını istediklerini söz konusu ettikten sonra Allah’tan bunun müfatatını dilemişler ve O’nun, peygamberleri vasıtası ile kendilerine vaadetmiş olduğu ilâhi yardım, zafer, dünyada (kâfirlere karşı) üstünlük, âhirette de Allah’ın rızasını ve cennetini elde etme şeklindeki vaadini gerçekleştirmesini istemişlerdir. Çünkü şüphesiz Yüce Allah vaadinden dönmez. Yüce Allah da onların dualarını kabul ettiğini ve niyazlarını gerçekleştireceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:

Âl-i İmran 3:191

190- Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında elbette akıl sahipleri için deliller vardır. 191- Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üstünde (yatar)ken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler:“Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin, bizi ateş azabından koru”(derler). 192- “Rabbimiz! Şüphe yok ki Sen kimi ateşe sokarsan onu hakir kıldın demektir. Zulmedenlerin de hiçbir yardımcıları yoktur.” 193- “Rabbimiz, biz: Rabbinize iman edin, diye imana çağıran bir davetçiyi işittik ve hemen iman ettik. Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve ruhumuzu da iyilerle beraber al!” 194- Rabbimiz! Bize peygamberlerin aracılığı ile vaat ettiklerini de ver ve Kıyamet gününde bizi rüsvay etme. Şüphe yok ki sen vaadinden dönmezsin. 190. Şanı Yüce Allah göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında akıl sahipleri için deliller olduğunu haber vermektedir. Bu da zımnen kulları bu yaratılanlar üzerinde düşünmeye, âyetleri ve delilleri üzerinde basiretle durup yaratılışları üzerinde tefekkür etmeye teşvik etmektedir. Şanı Yüce Allah’ın “deliller” kelimesini müphem bırakarak “filan maksada dair deliller” vs. buyurmaması bu delillerin çokluğuna ve genelliğine bir işarettir. Çünkü bu yaratılan varlıklarda öyle hayret verici deliller vardır ki bunlar, bakanların gözlerini kamaştırıp hayrete düşürür, tefekkür edenleri ikna eder, samimi iman sahiplerinin kalplerini cezbeder, aydınlık akılları da bütün ilâhi isteklere doğru aydınlatır. Bu delilleri etraflı bir şekilde açıklamaya ise hiçbir mahlûkun imkânı olmaz, onun bir bölümünü dahi gereği gibi kuşatamaz. Ancak özetle söylenecek olursa göklerin ve yerin genişliği ve büyüklüğü, bunlardaki düzenli hareket ve intizam, bunları yaratanın azametine, O’nun egemenliğinin ve kudretinin kapsamlılığının da büyüklüğüne delildir. Bu yaratılıştaki sağlamlık, her şeyin yerli yerinde olması, harikulade sanat, fiillerin letafet ve inceliği, Yüce Allah’ın hikmetine, her bir şeyi yerli yerine koymasına ve ilminin uçsuz bucaksız genişliğine delildir. Yine bunlarda bulunan mahlûkata ve insanlara yönelik faydalar da Yüce Allah’ın rahmetinin genişliğine, lütfunun ve iyiliğinin kapsamlılığına ve ayrıca O’na şükretmenin gereğine delildir. Bütün bunlar da kalbin bunları yaratana, eşsiz bir şekilde yoktan var edene bağlanması, O’nun rızası için bütün gücünü ortaya koyması, ne kendisi ne de başkası için, ne yerde ne de gökte zerre ağırlığı hiçbir şeye sahip olmayan herhangi bir varlığı O’na ortak koşmaması gerektiğine delildir. Yüce Allah’ın bu delillerin “akıl sahipleri”ne has olduğunu belirtmesi, bu delillerden yararlananların -yalnız gözleri ile değil- akılları ile bunlara dikkat edip bakanların onlar oluşundan dolayıdır. Daha sonra Yüce Allah bu akıl sahiplerini şöylece nitelendirmektedir: 191. Bu akıl sahipleri “ayakta iken, otururken, yanları üstünde (yatar)ken” yani bütün hallerinde “Allah’ı anarlar.” Bu, hem dille hem de kalple yapılan bütün zikir türlerini kapsamaktadır. Ayakta, buna gücü yetmiyor ise oturarak, buna da gücü yetmiyor ise yanı üstünde yatarak namaz kılmak da bu kapsam dahildir. Bu akıl sahipleri “göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler.” Böylece bunların yaratılışlarından, onların yaratılış amaçlarına delil çıkarırlar. Bu da tefekkürün Allah’ın irfan sahibi kullarının sıfatlarından olan bir ibadet olduğunun delilidir. Bu kullar bunlar üzerinde tefekkür ettikleri vakit şanı Yüce Allah’ın bunları boşuna yaratmadığını bilirler ve:“Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen” Celâline yakışmayan her şeyden “münezzehsin.” Sen bunları hak ile ve hak için yarattın. Hatta Sen bunları hakkı kapsayan bir şekilde yarattın. Günahlardan bizi korumak, salih amelleri işleme muvaffakiyetini vermek sureti ile ve böylece cehennemden kurtuluşa nail olalım diye “Bizi ateş azabından koru.” Bu aynı zamanda cenneti talep etmeyi de kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah onları ateş azabından koruyacak olursa cenneti elde etmiş olurlar. Ancak cehennem korkusu kalplerinde yer ettiğinden dolayı kendileri açısından en önemli olan duayı yaparlar. 192. “…onu hakir kıldın demektir.” Çünkü o, Yüce Allah’ın gazabına uğramış olur. Allah’ın, meleklerinin ve dostlarının da gazabına uğramış olur. Kurtuluşun mümkün olmadığı ve kurtaracak kimsenin de bulunmadığı bir rezilliğe mahkûm olmuş olur. Bundan dolayı da:“zalimlerin” kendilerini Allah’ın azabından kurtaracak “hiçbir yardımcıları yoktur” buyurmaktadır. Bu buyrukta cehennemliklerin, oraya zulümleri sebebi ile gireceklerine delil vardır. 193. “Rabbinize iman edin, diye imana çağıran bir davetçiyi” yâni insanları bu imana davet eden, bu imanın esaslarına ve teferruatına inanmaya teşvik eden Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i “işittik ve hemen iman ettik.” Biz de derhal onun çağrısını kabul ederek onun yanında yer aldık. Onlar bu sözleri ile Yüce Allah’ın kendilerine ihsan ettiği lütfunu, onun nimetleri içerisinde yüzdüklerini haber vermekte ve bunu vesile kılarak da günahlarını bağışlamasını, kötülüklerini örtmesini istemektedirler. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir, onlara imanı lütfeden kişi elbette tam bir güvenliği de onlara lütfedecektir. “Ruhumuzu da iyilerle beraber al!” Bu dua, hayırları işleme ve kötülüğü terk etme muvaffakiyetini talep etmeyi ihtiva eder ki kul ancak bunlarla “iyiler”den olur. Yine bu iyilik üzere devam etmeyi ve ölünceye kadar da bu iyilik üzere sebat gösterme talebini de içerir. 194. Onlar, Yüce Allah'ın kendilerini imana muvaffak kıldığını ve bu imanı vesile kılarak da nimetlerinin tamamlanmasını istediklerini söz konusu ettikten sonra Allah’tan bunun müfatatını dilemişler ve O’nun, peygamberleri vasıtası ile kendilerine vaadetmiş olduğu ilâhi yardım, zafer, dünyada (kâfirlere karşı) üstünlük, âhirette de Allah’ın rızasını ve cennetini elde etme şeklindeki vaadini gerçekleştirmesini istemişlerdir. Çünkü şüphesiz Yüce Allah vaadinden dönmez. Yüce Allah da onların dualarını kabul ettiğini ve niyazlarını gerçekleştireceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:

Âl-i İmran 3:192

190- Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında elbette akıl sahipleri için deliller vardır. 191- Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üstünde (yatar)ken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler:“Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin, bizi ateş azabından koru”(derler). 192- “Rabbimiz! Şüphe yok ki Sen kimi ateşe sokarsan onu hakir kıldın demektir. Zulmedenlerin de hiçbir yardımcıları yoktur.” 193- “Rabbimiz, biz: Rabbinize iman edin, diye imana çağıran bir davetçiyi işittik ve hemen iman ettik. Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve ruhumuzu da iyilerle beraber al!” 194- Rabbimiz! Bize peygamberlerin aracılığı ile vaat ettiklerini de ver ve Kıyamet gününde bizi rüsvay etme. Şüphe yok ki sen vaadinden dönmezsin. 190. Şanı Yüce Allah göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında akıl sahipleri için deliller olduğunu haber vermektedir. Bu da zımnen kulları bu yaratılanlar üzerinde düşünmeye, âyetleri ve delilleri üzerinde basiretle durup yaratılışları üzerinde tefekkür etmeye teşvik etmektedir. Şanı Yüce Allah’ın “deliller” kelimesini müphem bırakarak “filan maksada dair deliller” vs. buyurmaması bu delillerin çokluğuna ve genelliğine bir işarettir. Çünkü bu yaratılan varlıklarda öyle hayret verici deliller vardır ki bunlar, bakanların gözlerini kamaştırıp hayrete düşürür, tefekkür edenleri ikna eder, samimi iman sahiplerinin kalplerini cezbeder, aydınlık akılları da bütün ilâhi isteklere doğru aydınlatır. Bu delilleri etraflı bir şekilde açıklamaya ise hiçbir mahlûkun imkânı olmaz, onun bir bölümünü dahi gereği gibi kuşatamaz. Ancak özetle söylenecek olursa göklerin ve yerin genişliği ve büyüklüğü, bunlardaki düzenli hareket ve intizam, bunları yaratanın azametine, O’nun egemenliğinin ve kudretinin kapsamlılığının da büyüklüğüne delildir. Bu yaratılıştaki sağlamlık, her şeyin yerli yerinde olması, harikulade sanat, fiillerin letafet ve inceliği, Yüce Allah’ın hikmetine, her bir şeyi yerli yerine koymasına ve ilminin uçsuz bucaksız genişliğine delildir. Yine bunlarda bulunan mahlûkata ve insanlara yönelik faydalar da Yüce Allah’ın rahmetinin genişliğine, lütfunun ve iyiliğinin kapsamlılığına ve ayrıca O’na şükretmenin gereğine delildir. Bütün bunlar da kalbin bunları yaratana, eşsiz bir şekilde yoktan var edene bağlanması, O’nun rızası için bütün gücünü ortaya koyması, ne kendisi ne de başkası için, ne yerde ne de gökte zerre ağırlığı hiçbir şeye sahip olmayan herhangi bir varlığı O’na ortak koşmaması gerektiğine delildir. Yüce Allah’ın bu delillerin “akıl sahipleri”ne has olduğunu belirtmesi, bu delillerden yararlananların -yalnız gözleri ile değil- akılları ile bunlara dikkat edip bakanların onlar oluşundan dolayıdır. Daha sonra Yüce Allah bu akıl sahiplerini şöylece nitelendirmektedir: 191. Bu akıl sahipleri “ayakta iken, otururken, yanları üstünde (yatar)ken” yani bütün hallerinde “Allah’ı anarlar.” Bu, hem dille hem de kalple yapılan bütün zikir türlerini kapsamaktadır. Ayakta, buna gücü yetmiyor ise oturarak, buna da gücü yetmiyor ise yanı üstünde yatarak namaz kılmak da bu kapsam dahildir. Bu akıl sahipleri “göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler.” Böylece bunların yaratılışlarından, onların yaratılış amaçlarına delil çıkarırlar. Bu da tefekkürün Allah’ın irfan sahibi kullarının sıfatlarından olan bir ibadet olduğunun delilidir. Bu kullar bunlar üzerinde tefekkür ettikleri vakit şanı Yüce Allah’ın bunları boşuna yaratmadığını bilirler ve:“Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen” Celâline yakışmayan her şeyden “münezzehsin.” Sen bunları hak ile ve hak için yarattın. Hatta Sen bunları hakkı kapsayan bir şekilde yarattın. Günahlardan bizi korumak, salih amelleri işleme muvaffakiyetini vermek sureti ile ve böylece cehennemden kurtuluşa nail olalım diye “Bizi ateş azabından koru.” Bu aynı zamanda cenneti talep etmeyi de kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah onları ateş azabından koruyacak olursa cenneti elde etmiş olurlar. Ancak cehennem korkusu kalplerinde yer ettiğinden dolayı kendileri açısından en önemli olan duayı yaparlar. 192. “…onu hakir kıldın demektir.” Çünkü o, Yüce Allah’ın gazabına uğramış olur. Allah’ın, meleklerinin ve dostlarının da gazabına uğramış olur. Kurtuluşun mümkün olmadığı ve kurtaracak kimsenin de bulunmadığı bir rezilliğe mahkûm olmuş olur. Bundan dolayı da:“zalimlerin” kendilerini Allah’ın azabından kurtaracak “hiçbir yardımcıları yoktur” buyurmaktadır. Bu buyrukta cehennemliklerin, oraya zulümleri sebebi ile gireceklerine delil vardır. 193. “Rabbinize iman edin, diye imana çağıran bir davetçiyi” yâni insanları bu imana davet eden, bu imanın esaslarına ve teferruatına inanmaya teşvik eden Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i “işittik ve hemen iman ettik.” Biz de derhal onun çağrısını kabul ederek onun yanında yer aldık. Onlar bu sözleri ile Yüce Allah’ın kendilerine ihsan ettiği lütfunu, onun nimetleri içerisinde yüzdüklerini haber vermekte ve bunu vesile kılarak da günahlarını bağışlamasını, kötülüklerini örtmesini istemektedirler. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir, onlara imanı lütfeden kişi elbette tam bir güvenliği de onlara lütfedecektir. “Ruhumuzu da iyilerle beraber al!” Bu dua, hayırları işleme ve kötülüğü terk etme muvaffakiyetini talep etmeyi ihtiva eder ki kul ancak bunlarla “iyiler”den olur. Yine bu iyilik üzere devam etmeyi ve ölünceye kadar da bu iyilik üzere sebat gösterme talebini de içerir. 194. Onlar, Yüce Allah'ın kendilerini imana muvaffak kıldığını ve bu imanı vesile kılarak da nimetlerinin tamamlanmasını istediklerini söz konusu ettikten sonra Allah’tan bunun müfatatını dilemişler ve O’nun, peygamberleri vasıtası ile kendilerine vaadetmiş olduğu ilâhi yardım, zafer, dünyada (kâfirlere karşı) üstünlük, âhirette de Allah’ın rızasını ve cennetini elde etme şeklindeki vaadini gerçekleştirmesini istemişlerdir. Çünkü şüphesiz Yüce Allah vaadinden dönmez. Yüce Allah da onların dualarını kabul ettiğini ve niyazlarını gerçekleştireceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:

Âl-i İmran 3:193

190- Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında elbette akıl sahipleri için deliller vardır. 191- Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üstünde (yatar)ken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler:“Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin, bizi ateş azabından koru”(derler). 192- “Rabbimiz! Şüphe yok ki Sen kimi ateşe sokarsan onu hakir kıldın demektir. Zulmedenlerin de hiçbir yardımcıları yoktur.” 193- “Rabbimiz, biz: Rabbinize iman edin, diye imana çağıran bir davetçiyi işittik ve hemen iman ettik. Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve ruhumuzu da iyilerle beraber al!” 194- Rabbimiz! Bize peygamberlerin aracılığı ile vaat ettiklerini de ver ve Kıyamet gününde bizi rüsvay etme. Şüphe yok ki sen vaadinden dönmezsin. 190. Şanı Yüce Allah göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında akıl sahipleri için deliller olduğunu haber vermektedir. Bu da zımnen kulları bu yaratılanlar üzerinde düşünmeye, âyetleri ve delilleri üzerinde basiretle durup yaratılışları üzerinde tefekkür etmeye teşvik etmektedir. Şanı Yüce Allah’ın “deliller” kelimesini müphem bırakarak “filan maksada dair deliller” vs. buyurmaması bu delillerin çokluğuna ve genelliğine bir işarettir. Çünkü bu yaratılan varlıklarda öyle hayret verici deliller vardır ki bunlar, bakanların gözlerini kamaştırıp hayrete düşürür, tefekkür edenleri ikna eder, samimi iman sahiplerinin kalplerini cezbeder, aydınlık akılları da bütün ilâhi isteklere doğru aydınlatır. Bu delilleri etraflı bir şekilde açıklamaya ise hiçbir mahlûkun imkânı olmaz, onun bir bölümünü dahi gereği gibi kuşatamaz. Ancak özetle söylenecek olursa göklerin ve yerin genişliği ve büyüklüğü, bunlardaki düzenli hareket ve intizam, bunları yaratanın azametine, O’nun egemenliğinin ve kudretinin kapsamlılığının da büyüklüğüne delildir. Bu yaratılıştaki sağlamlık, her şeyin yerli yerinde olması, harikulade sanat, fiillerin letafet ve inceliği, Yüce Allah’ın hikmetine, her bir şeyi yerli yerine koymasına ve ilminin uçsuz bucaksız genişliğine delildir. Yine bunlarda bulunan mahlûkata ve insanlara yönelik faydalar da Yüce Allah’ın rahmetinin genişliğine, lütfunun ve iyiliğinin kapsamlılığına ve ayrıca O’na şükretmenin gereğine delildir. Bütün bunlar da kalbin bunları yaratana, eşsiz bir şekilde yoktan var edene bağlanması, O’nun rızası için bütün gücünü ortaya koyması, ne kendisi ne de başkası için, ne yerde ne de gökte zerre ağırlığı hiçbir şeye sahip olmayan herhangi bir varlığı O’na ortak koşmaması gerektiğine delildir. Yüce Allah’ın bu delillerin “akıl sahipleri”ne has olduğunu belirtmesi, bu delillerden yararlananların -yalnız gözleri ile değil- akılları ile bunlara dikkat edip bakanların onlar oluşundan dolayıdır. Daha sonra Yüce Allah bu akıl sahiplerini şöylece nitelendirmektedir: 191. Bu akıl sahipleri “ayakta iken, otururken, yanları üstünde (yatar)ken” yani bütün hallerinde “Allah’ı anarlar.” Bu, hem dille hem de kalple yapılan bütün zikir türlerini kapsamaktadır. Ayakta, buna gücü yetmiyor ise oturarak, buna da gücü yetmiyor ise yanı üstünde yatarak namaz kılmak da bu kapsam dahildir. Bu akıl sahipleri “göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler.” Böylece bunların yaratılışlarından, onların yaratılış amaçlarına delil çıkarırlar. Bu da tefekkürün Allah’ın irfan sahibi kullarının sıfatlarından olan bir ibadet olduğunun delilidir. Bu kullar bunlar üzerinde tefekkür ettikleri vakit şanı Yüce Allah’ın bunları boşuna yaratmadığını bilirler ve:“Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen” Celâline yakışmayan her şeyden “münezzehsin.” Sen bunları hak ile ve hak için yarattın. Hatta Sen bunları hakkı kapsayan bir şekilde yarattın. Günahlardan bizi korumak, salih amelleri işleme muvaffakiyetini vermek sureti ile ve böylece cehennemden kurtuluşa nail olalım diye “Bizi ateş azabından koru.” Bu aynı zamanda cenneti talep etmeyi de kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah onları ateş azabından koruyacak olursa cenneti elde etmiş olurlar. Ancak cehennem korkusu kalplerinde yer ettiğinden dolayı kendileri açısından en önemli olan duayı yaparlar. 192. “…onu hakir kıldın demektir.” Çünkü o, Yüce Allah’ın gazabına uğramış olur. Allah’ın, meleklerinin ve dostlarının da gazabına uğramış olur. Kurtuluşun mümkün olmadığı ve kurtaracak kimsenin de bulunmadığı bir rezilliğe mahkûm olmuş olur. Bundan dolayı da:“zalimlerin” kendilerini Allah’ın azabından kurtaracak “hiçbir yardımcıları yoktur” buyurmaktadır. Bu buyrukta cehennemliklerin, oraya zulümleri sebebi ile gireceklerine delil vardır. 193. “Rabbinize iman edin, diye imana çağıran bir davetçiyi” yâni insanları bu imana davet eden, bu imanın esaslarına ve teferruatına inanmaya teşvik eden Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i “işittik ve hemen iman ettik.” Biz de derhal onun çağrısını kabul ederek onun yanında yer aldık. Onlar bu sözleri ile Yüce Allah’ın kendilerine ihsan ettiği lütfunu, onun nimetleri içerisinde yüzdüklerini haber vermekte ve bunu vesile kılarak da günahlarını bağışlamasını, kötülüklerini örtmesini istemektedirler. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir, onlara imanı lütfeden kişi elbette tam bir güvenliği de onlara lütfedecektir. “Ruhumuzu da iyilerle beraber al!” Bu dua, hayırları işleme ve kötülüğü terk etme muvaffakiyetini talep etmeyi ihtiva eder ki kul ancak bunlarla “iyiler”den olur. Yine bu iyilik üzere devam etmeyi ve ölünceye kadar da bu iyilik üzere sebat gösterme talebini de içerir. 194. Onlar, Yüce Allah'ın kendilerini imana muvaffak kıldığını ve bu imanı vesile kılarak da nimetlerinin tamamlanmasını istediklerini söz konusu ettikten sonra Allah’tan bunun müfatatını dilemişler ve O’nun, peygamberleri vasıtası ile kendilerine vaadetmiş olduğu ilâhi yardım, zafer, dünyada (kâfirlere karşı) üstünlük, âhirette de Allah’ın rızasını ve cennetini elde etme şeklindeki vaadini gerçekleştirmesini istemişlerdir. Çünkü şüphesiz Yüce Allah vaadinden dönmez. Yüce Allah da onların dualarını kabul ettiğini ve niyazlarını gerçekleştireceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:

Âl-i İmran 3:194

190- Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında elbette akıl sahipleri için deliller vardır. 191- Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üstünde (yatar)ken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler:“Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin, bizi ateş azabından koru”(derler). 192- “Rabbimiz! Şüphe yok ki Sen kimi ateşe sokarsan onu hakir kıldın demektir. Zulmedenlerin de hiçbir yardımcıları yoktur.” 193- “Rabbimiz, biz: Rabbinize iman edin, diye imana çağıran bir davetçiyi işittik ve hemen iman ettik. Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve ruhumuzu da iyilerle beraber al!” 194- Rabbimiz! Bize peygamberlerin aracılığı ile vaat ettiklerini de ver ve Kıyamet gününde bizi rüsvay etme. Şüphe yok ki sen vaadinden dönmezsin. 190. Şanı Yüce Allah göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında akıl sahipleri için deliller olduğunu haber vermektedir. Bu da zımnen kulları bu yaratılanlar üzerinde düşünmeye, âyetleri ve delilleri üzerinde basiretle durup yaratılışları üzerinde tefekkür etmeye teşvik etmektedir. Şanı Yüce Allah’ın “deliller” kelimesini müphem bırakarak “filan maksada dair deliller” vs. buyurmaması bu delillerin çokluğuna ve genelliğine bir işarettir. Çünkü bu yaratılan varlıklarda öyle hayret verici deliller vardır ki bunlar, bakanların gözlerini kamaştırıp hayrete düşürür, tefekkür edenleri ikna eder, samimi iman sahiplerinin kalplerini cezbeder, aydınlık akılları da bütün ilâhi isteklere doğru aydınlatır. Bu delilleri etraflı bir şekilde açıklamaya ise hiçbir mahlûkun imkânı olmaz, onun bir bölümünü dahi gereği gibi kuşatamaz. Ancak özetle söylenecek olursa göklerin ve yerin genişliği ve büyüklüğü, bunlardaki düzenli hareket ve intizam, bunları yaratanın azametine, O’nun egemenliğinin ve kudretinin kapsamlılığının da büyüklüğüne delildir. Bu yaratılıştaki sağlamlık, her şeyin yerli yerinde olması, harikulade sanat, fiillerin letafet ve inceliği, Yüce Allah’ın hikmetine, her bir şeyi yerli yerine koymasına ve ilminin uçsuz bucaksız genişliğine delildir. Yine bunlarda bulunan mahlûkata ve insanlara yönelik faydalar da Yüce Allah’ın rahmetinin genişliğine, lütfunun ve iyiliğinin kapsamlılığına ve ayrıca O’na şükretmenin gereğine delildir. Bütün bunlar da kalbin bunları yaratana, eşsiz bir şekilde yoktan var edene bağlanması, O’nun rızası için bütün gücünü ortaya koyması, ne kendisi ne de başkası için, ne yerde ne de gökte zerre ağırlığı hiçbir şeye sahip olmayan herhangi bir varlığı O’na ortak koşmaması gerektiğine delildir. Yüce Allah’ın bu delillerin “akıl sahipleri”ne has olduğunu belirtmesi, bu delillerden yararlananların -yalnız gözleri ile değil- akılları ile bunlara dikkat edip bakanların onlar oluşundan dolayıdır. Daha sonra Yüce Allah bu akıl sahiplerini şöylece nitelendirmektedir: 191. Bu akıl sahipleri “ayakta iken, otururken, yanları üstünde (yatar)ken” yani bütün hallerinde “Allah’ı anarlar.” Bu, hem dille hem de kalple yapılan bütün zikir türlerini kapsamaktadır. Ayakta, buna gücü yetmiyor ise oturarak, buna da gücü yetmiyor ise yanı üstünde yatarak namaz kılmak da bu kapsam dahildir. Bu akıl sahipleri “göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler.” Böylece bunların yaratılışlarından, onların yaratılış amaçlarına delil çıkarırlar. Bu da tefekkürün Allah’ın irfan sahibi kullarının sıfatlarından olan bir ibadet olduğunun delilidir. Bu kullar bunlar üzerinde tefekkür ettikleri vakit şanı Yüce Allah’ın bunları boşuna yaratmadığını bilirler ve:“Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen” Celâline yakışmayan her şeyden “münezzehsin.” Sen bunları hak ile ve hak için yarattın. Hatta Sen bunları hakkı kapsayan bir şekilde yarattın. Günahlardan bizi korumak, salih amelleri işleme muvaffakiyetini vermek sureti ile ve böylece cehennemden kurtuluşa nail olalım diye “Bizi ateş azabından koru.” Bu aynı zamanda cenneti talep etmeyi de kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah onları ateş azabından koruyacak olursa cenneti elde etmiş olurlar. Ancak cehennem korkusu kalplerinde yer ettiğinden dolayı kendileri açısından en önemli olan duayı yaparlar. 192. “…onu hakir kıldın demektir.” Çünkü o, Yüce Allah’ın gazabına uğramış olur. Allah’ın, meleklerinin ve dostlarının da gazabına uğramış olur. Kurtuluşun mümkün olmadığı ve kurtaracak kimsenin de bulunmadığı bir rezilliğe mahkûm olmuş olur. Bundan dolayı da:“zalimlerin” kendilerini Allah’ın azabından kurtaracak “hiçbir yardımcıları yoktur” buyurmaktadır. Bu buyrukta cehennemliklerin, oraya zulümleri sebebi ile gireceklerine delil vardır. 193. “Rabbinize iman edin, diye imana çağıran bir davetçiyi” yâni insanları bu imana davet eden, bu imanın esaslarına ve teferruatına inanmaya teşvik eden Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i “işittik ve hemen iman ettik.” Biz de derhal onun çağrısını kabul ederek onun yanında yer aldık. Onlar bu sözleri ile Yüce Allah’ın kendilerine ihsan ettiği lütfunu, onun nimetleri içerisinde yüzdüklerini haber vermekte ve bunu vesile kılarak da günahlarını bağışlamasını, kötülüklerini örtmesini istemektedirler. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir, onlara imanı lütfeden kişi elbette tam bir güvenliği de onlara lütfedecektir. “Ruhumuzu da iyilerle beraber al!” Bu dua, hayırları işleme ve kötülüğü terk etme muvaffakiyetini talep etmeyi ihtiva eder ki kul ancak bunlarla “iyiler”den olur. Yine bu iyilik üzere devam etmeyi ve ölünceye kadar da bu iyilik üzere sebat gösterme talebini de içerir. 194. Onlar, Yüce Allah'ın kendilerini imana muvaffak kıldığını ve bu imanı vesile kılarak da nimetlerinin tamamlanmasını istediklerini söz konusu ettikten sonra Allah’tan bunun müfatatını dilemişler ve O’nun, peygamberleri vasıtası ile kendilerine vaadetmiş olduğu ilâhi yardım, zafer, dünyada (kâfirlere karşı) üstünlük, âhirette de Allah’ın rızasını ve cennetini elde etme şeklindeki vaadini gerçekleştirmesini istemişlerdir. Çünkü şüphesiz Yüce Allah vaadinden dönmez. Yüce Allah da onların dualarını kabul ettiğini ve niyazlarını gerçekleştireceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:

Âl-i İmran 3:195

195- Rableri de dualarına şöyle karşılık verdi: İçinizden gerek erkek gerek kadın olsun amel işleyenin amelini (karşılıksız bırakarak) boşa çıkarmayacağım. Kiminiz kiminizdensiniz. Artık hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, Benim yolumda eziyet görenlerin, savaşanların ve öldürülenlerin elbette günahlarını örteceğim ve andolsun onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. Bu, Allah katından (özel) bir mükâfattır. Mükâfaatların en güzeli, Allah katındadır. 195. Yâni Allah onların gerek ibadet mahiyetindeki gerekse Allah’tan talep mahiyetindeki dualarını kabul ederek şöyle buyurmuştur:“İçinizden gerek erkek gerek kadın olsun amel işleyenin amelini (karşılıksız bırakarak) boşa çıkarmayacağım.” Yâni herkes amellerinin mükâfatını tam ve eksiksiz olarak görecektir; mükâfat ve ceza konusunda hepiniz birbirinize eşitsiniz. “Artık hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda eziyet görenlerin, savaşanların ve öldürülenlerin” Bunlar imanı, hicreti, sevdikleri vatanlarını ve mallarını Rablerinin rızası uğrunda terk etmeyi ve Allah yolunda cihadı bir arada işlemişlerdir “elbette günahlarını örteceğim ve andolsun onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. Bu, Allah katından (özel) bir mükâfattır.” Ki Allah, azıcık amele karşılık bile kuluna pek çok mükâfat verecektir. “Mükâfaatların en güzeli Allah katındadır.” Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin aklından geçirmediği mükâfatlar… O halde bu mükâfatı isteyen kimse itaatte bulunarak ve Allah’a, güç yetirebildiği hayırlı amellerle yaklaşarak Allah’tan niyazda bulunmalıdır.

Âl-i İmran 3:196

196- Kâfirlerin diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın. 197- (Bu) azıcık bir geçimdir, sonra varacakları yer cehennemdir. O ne kötü döşektir! 198- Fakat Rablerinden korkanlara gelince onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedi kalacaklardır. Bunlar, Allah katından bir ziyafettir. Allah katında olanlar iyiler için daha hayırlıdır. 196-197. Bu âyet-i kerimeden kasıt, kâfirlerin sahip oldukları dünya malı, onların dünyada nimet içerisinde bulunmaları, ticaret ve kazançlar sağlayarak ülkelerde rahatça dolaşmaları, türlü lezzet ve çeşitli imkânlara ve bazı hallerde de galibiyete kavuşmaları gibi durumlar hakkında müminlere teselli vermektir. Çünkü bütün bunlar “azıcık bir geçimdir.” Bunların kalıcılığı ve sebatı söz konusu değildir. Aksine kâfirler bunlarla azıcık bir süre yararlanırlar. Fakat bunun karşılığında çok uzun bir süre azap göreceklerdir. İşte bu, kâfirin ulaşabileceği en üstün haldir. Bu üstün halinin de sonunda nereye vardığı açıkça görülmektedir. 198. Rablerinden korkan ve O’na iman eden takva sahiplerine gelince dünyada elde edecekleri izzet ve nimetlerin yanı sıra “onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedi kalacaklardır.” Dünyada iken onların her türlü darlıkla, sıkıntılarla, zorluklarla, meşakketlerle karşı karşıya kaldıklarını kabul etsek dahi bu, o ebedi nimetlere, o rahat yaşayışa, o sevinç ve neşeye, o gönül hoşluğuna kıyas edilecek olursa onların yanında çok önemsiz kalır. Hatta onlar sıkıntı şeklindeki bir ödül gibi olur. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah katında olanlar iyiler için daha hayırlıdır” buyurmaktadır. “İyiler (الأبرار)” kalpleri her türlü kötülükten uzak olan, söz ve fiilleri iyi olan kimselerdir. İşte iyiliklerin karşılığını veren (البر) ve çok merhametli olan Allah, iyiliğinden ötürü onlara çok büyük bir mükâfat, muazzam bir bağış ve ebedi bir kurtuluş ihsan edecektir.

Âl-i İmran 3:197

196- Kâfirlerin diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın. 197- (Bu) azıcık bir geçimdir, sonra varacakları yer cehennemdir. O ne kötü döşektir! 198- Fakat Rablerinden korkanlara gelince onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedi kalacaklardır. Bunlar, Allah katından bir ziyafettir. Allah katında olanlar iyiler için daha hayırlıdır. 196-197. Bu âyet-i kerimeden kasıt, kâfirlerin sahip oldukları dünya malı, onların dünyada nimet içerisinde bulunmaları, ticaret ve kazançlar sağlayarak ülkelerde rahatça dolaşmaları, türlü lezzet ve çeşitli imkânlara ve bazı hallerde de galibiyete kavuşmaları gibi durumlar hakkında müminlere teselli vermektir. Çünkü bütün bunlar “azıcık bir geçimdir.” Bunların kalıcılığı ve sebatı söz konusu değildir. Aksine kâfirler bunlarla azıcık bir süre yararlanırlar. Fakat bunun karşılığında çok uzun bir süre azap göreceklerdir. İşte bu, kâfirin ulaşabileceği en üstün haldir. Bu üstün halinin de sonunda nereye vardığı açıkça görülmektedir. 198. Rablerinden korkan ve O’na iman eden takva sahiplerine gelince dünyada elde edecekleri izzet ve nimetlerin yanı sıra “onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedi kalacaklardır.” Dünyada iken onların her türlü darlıkla, sıkıntılarla, zorluklarla, meşakketlerle karşı karşıya kaldıklarını kabul etsek dahi bu, o ebedi nimetlere, o rahat yaşayışa, o sevinç ve neşeye, o gönül hoşluğuna kıyas edilecek olursa onların yanında çok önemsiz kalır. Hatta onlar sıkıntı şeklindeki bir ödül gibi olur. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah katında olanlar iyiler için daha hayırlıdır” buyurmaktadır. “İyiler (الأبرار)” kalpleri her türlü kötülükten uzak olan, söz ve fiilleri iyi olan kimselerdir. İşte iyiliklerin karşılığını veren (البر) ve çok merhametli olan Allah, iyiliğinden ötürü onlara çok büyük bir mükâfat, muazzam bir bağış ve ebedi bir kurtuluş ihsan edecektir.

Âl-i İmran 3:198

196- Kâfirlerin diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın. 197- (Bu) azıcık bir geçimdir, sonra varacakları yer cehennemdir. O ne kötü döşektir! 198- Fakat Rablerinden korkanlara gelince onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedi kalacaklardır. Bunlar, Allah katından bir ziyafettir. Allah katında olanlar iyiler için daha hayırlıdır. 196-197. Bu âyet-i kerimeden kasıt, kâfirlerin sahip oldukları dünya malı, onların dünyada nimet içerisinde bulunmaları, ticaret ve kazançlar sağlayarak ülkelerde rahatça dolaşmaları, türlü lezzet ve çeşitli imkânlara ve bazı hallerde de galibiyete kavuşmaları gibi durumlar hakkında müminlere teselli vermektir. Çünkü bütün bunlar “azıcık bir geçimdir.” Bunların kalıcılığı ve sebatı söz konusu değildir. Aksine kâfirler bunlarla azıcık bir süre yararlanırlar. Fakat bunun karşılığında çok uzun bir süre azap göreceklerdir. İşte bu, kâfirin ulaşabileceği en üstün haldir. Bu üstün halinin de sonunda nereye vardığı açıkça görülmektedir. 198. Rablerinden korkan ve O’na iman eden takva sahiplerine gelince dünyada elde edecekleri izzet ve nimetlerin yanı sıra “onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedi kalacaklardır.” Dünyada iken onların her türlü darlıkla, sıkıntılarla, zorluklarla, meşakketlerle karşı karşıya kaldıklarını kabul etsek dahi bu, o ebedi nimetlere, o rahat yaşayışa, o sevinç ve neşeye, o gönül hoşluğuna kıyas edilecek olursa onların yanında çok önemsiz kalır. Hatta onlar sıkıntı şeklindeki bir ödül gibi olur. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah katında olanlar iyiler için daha hayırlıdır” buyurmaktadır. “İyiler (الأبرار)” kalpleri her türlü kötülükten uzak olan, söz ve fiilleri iyi olan kimselerdir. İşte iyiliklerin karşılığını veren (البر) ve çok merhametli olan Allah, iyiliğinden ötürü onlara çok büyük bir mükâfat, muazzam bir bağış ve ebedi bir kurtuluş ihsan edecektir.

Âl-i İmran 3:199

199- Muhakkak Kitap ehlinden öyleleri vardır ki Allah’a, size indirilene ve kendilerine indirilene -Allah’a korku ile boyun eğerek- iman ederler. Allah’ın âyetlerini az bir bedel karşılığında satmazlar. İşte onların ecirleri Rableri katındandır. Şüphesiz Allah hesabı çabucak görendir. 200- Ey iman edenler, sabredin, sabırda yarışın, ribât yapın ve Allah'tan sakının ki kurtuluşa eresiniz. 199. Yâni hiç şüphesiz kitab ehlinden hayra ulaşmak muvaffakiyetini elde etmiş, Allah’a iman eden, hem size indirilene hem kendilerine indirilene inanan bir kesim de vardır. İşte kişiye fayda sağlayacak olan iman da budur. Yoksa peygamberlerin ve kitapların bir bölümüne iman edip de bir bölümünü inkâr edenlerin imanı hiçbir fayda sağlamaz. Bundan dolayıdır ki onların imanları kapsamlı ve gerçek bir iman olduğundan onlara fayda vermiş ve kalplerinde Allah korkusunu, O’nun celâli ve azameti önünde itaatle eğilme duygularını uyandırmıştır. Bu da O’nun emir ve yasaklarına itaatle bağlanmayı, O’nun sınırlarını aşmamayı beraberinde gtirmiştir. İşte gerçek anlamda kitap ve ilim ehli olanlar bunlardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kulları arasında Allah’tan ancak âlim olanlar korkar.”(Fâtır, 35/28) Bunların Allah’a karşı korku ve itaatlerinin tam olmasının bir sonucu da şudur ki onlar, “Allah’ın âyetlerini az bir bedel karşılığında satmazlar.” Hiçbir zaman dünyayı dinlerinin önüne geçirerek Allah’ın indirdiklerini gizleyen ve O’nun indirdiklerini az bir bedele satan sapkınların yaptıkları gibi yapmazlar. Bunlar işi gerçek mahiyeti ile kavramışlar ve dinlerini bırakmak karşılığında değersiz dünyalıklara razı olmanın ve nefsin aşağılık birtakım arzularının yanında yer alarak hakkı terk etmenin en büyük hüsran olduğunu anlamışlardır. İşte onların bu yaptıkları dünya ve âhirette elde edilebilecek en büyük pay ve en büyük kurtuluştur. O nedenle onlar hakkı tercih ettiler, hakkı açıkladılar, hakka davet ettiler ve batıldan da sakındırdılar. Allah da onların bu hallerine karşılık pek büyük ve çok güzel mükâfatlar vaadederek amellerinin karşılığını vereceğini bildirmiştir. Ayrıca Yüce Allah onlara pek yakın olduğunu ve hesabı da pek çabuk göreceğini haber vermektedir ki onlar Allah’ın kendilerine vaadettiğinin, geç gelecek bir şey olduğunu sanmasınlar. Çünkü gelecek ve gerçekleşmesi muhakkak olan her bir şey, pek yakın demektir. 200. Daha sonra Yüce Allah mü’minleri kurtuluşa ulaştıracak olan şeyleri yapmaya teşvik etmektedir. Kurtuluş (felah) ise kişinin mutluluğa kavuşması ve başarılı olması demektir. Ona ulaştıran yol ise sabırdan ayrılmamaktır. "Sabır ise kişinin nefsini hoşlanmadığı konularda kontrol altında tutmasıdır bu da günahları terk etmek, musibetlere katlanmak ve nefislere ağır gelen emirlerde sebat göstermek şeklinde olur. İşte Yüce Allah onlara bütün bu hallerde sabır göstermeyi emretmektedir. Sabır yarışı (musabere) ise bunu sürekli olarak yapmak, bu özelliği korumak ve bütün hallerde de düşmanlara karşı direnmek demektir. Ribat yapmak (murabata) ise düşmanın ulaşma ihtimali ve endişei bulunan yerden (özellikle sınır boylarından) ayrılmamak ve bu yerlerde düşmanlarını gözetleyerek onların maksatlarına ulaşmalarına engel olmaktır. Mü’minler bunları yerine getirmelidirler ki kurtuluşa erebilsinlir, yani dini, dünyevi ve uhrevi alanlarda sevdiklerini elde edip hoşlarına gitmeyen şeylerden kurtulsunlar. Buradan sözü geçen sabır, sabır yarışı ve ribatta bulunma olmaksızın kurtuluşa erme imkânı olmadığı anlaşılmaktadır. Kurtulanlar ancak bunlarla kurtulmuştur. Kurtuluş imkânını elden kaçıranlar da ancak bunları yerine getirmedikleri yahut bunların bir kısmını ihmal ettikleri için kaçırmışlardır. Muvaffakiyet Allah’tandır. İtaat etme gücü ve günahtan korunabilme imkânı ancak O’ndandır. Âl-i İmran Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a nimetleri dolayısı ile hamdeder, üzerimizdeki nimetlerini de tamamlamasını niyaz ederiz. ***

Âl-i İmran 3:200

199- Muhakkak Kitap ehlinden öyleleri vardır ki Allah’a, size indirilene ve kendilerine indirilene -Allah’a korku ile boyun eğerek- iman ederler. Allah’ın âyetlerini az bir bedel karşılığında satmazlar. İşte onların ecirleri Rableri katındandır. Şüphesiz Allah hesabı çabucak görendir. 200- Ey iman edenler, sabredin, sabırda yarışın, ribât yapın ve Allah'tan sakının ki kurtuluşa eresiniz. 199. Yâni hiç şüphesiz kitab ehlinden hayra ulaşmak muvaffakiyetini elde etmiş, Allah’a iman eden, hem size indirilene hem kendilerine indirilene inanan bir kesim de vardır. İşte kişiye fayda sağlayacak olan iman da budur. Yoksa peygamberlerin ve kitapların bir bölümüne iman edip de bir bölümünü inkâr edenlerin imanı hiçbir fayda sağlamaz. Bundan dolayıdır ki onların imanları kapsamlı ve gerçek bir iman olduğundan onlara fayda vermiş ve kalplerinde Allah korkusunu, O’nun celâli ve azameti önünde itaatle eğilme duygularını uyandırmıştır. Bu da O’nun emir ve yasaklarına itaatle bağlanmayı, O’nun sınırlarını aşmamayı beraberinde gtirmiştir. İşte gerçek anlamda kitap ve ilim ehli olanlar bunlardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kulları arasında Allah’tan ancak âlim olanlar korkar.”(Fâtır, 35/28) Bunların Allah’a karşı korku ve itaatlerinin tam olmasının bir sonucu da şudur ki onlar, “Allah’ın âyetlerini az bir bedel karşılığında satmazlar.” Hiçbir zaman dünyayı dinlerinin önüne geçirerek Allah’ın indirdiklerini gizleyen ve O’nun indirdiklerini az bir bedele satan sapkınların yaptıkları gibi yapmazlar. Bunlar işi gerçek mahiyeti ile kavramışlar ve dinlerini bırakmak karşılığında değersiz dünyalıklara razı olmanın ve nefsin aşağılık birtakım arzularının yanında yer alarak hakkı terk etmenin en büyük hüsran olduğunu anlamışlardır. İşte onların bu yaptıkları dünya ve âhirette elde edilebilecek en büyük pay ve en büyük kurtuluştur. O nedenle onlar hakkı tercih ettiler, hakkı açıkladılar, hakka davet ettiler ve batıldan da sakındırdılar. Allah da onların bu hallerine karşılık pek büyük ve çok güzel mükâfatlar vaadederek amellerinin karşılığını vereceğini bildirmiştir. Ayrıca Yüce Allah onlara pek yakın olduğunu ve hesabı da pek çabuk göreceğini haber vermektedir ki onlar Allah’ın kendilerine vaadettiğinin, geç gelecek bir şey olduğunu sanmasınlar. Çünkü gelecek ve gerçekleşmesi muhakkak olan her bir şey, pek yakın demektir. 200. Daha sonra Yüce Allah mü’minleri kurtuluşa ulaştıracak olan şeyleri yapmaya teşvik etmektedir. Kurtuluş (felah) ise kişinin mutluluğa kavuşması ve başarılı olması demektir. Ona ulaştıran yol ise sabırdan ayrılmamaktır. "Sabır ise kişinin nefsini hoşlanmadığı konularda kontrol altında tutmasıdır bu da günahları terk etmek, musibetlere katlanmak ve nefislere ağır gelen emirlerde sebat göstermek şeklinde olur. İşte Yüce Allah onlara bütün bu hallerde sabır göstermeyi emretmektedir. Sabır yarışı (musabere) ise bunu sürekli olarak yapmak, bu özelliği korumak ve bütün hallerde de düşmanlara karşı direnmek demektir. Ribat yapmak (murabata) ise düşmanın ulaşma ihtimali ve endişei bulunan yerden (özellikle sınır boylarından) ayrılmamak ve bu yerlerde düşmanlarını gözetleyerek onların maksatlarına ulaşmalarına engel olmaktır. Mü’minler bunları yerine getirmelidirler ki kurtuluşa erebilsinlir, yani dini, dünyevi ve uhrevi alanlarda sevdiklerini elde edip hoşlarına gitmeyen şeylerden kurtulsunlar. Buradan sözü geçen sabır, sabır yarışı ve ribatta bulunma olmaksızın kurtuluşa erme imkânı olmadığı anlaşılmaktadır. Kurtulanlar ancak bunlarla kurtulmuştur. Kurtuluş imkânını elden kaçıranlar da ancak bunları yerine getirmedikleri yahut bunların bir kısmını ihmal ettikleri için kaçırmışlardır. Muvaffakiyet Allah’tandır. İtaat etme gücü ve günahtan korunabilme imkânı ancak O’ndandır. Âl-i İmran Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a nimetleri dolayısı ile hamdeder, üzerimizdeki nimetlerini de tamamlamasını niyaz ederiz. ***

Nisa' 4:1

1- Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da zevcesini var eden, her ikisinden de birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık (bağını kesmekten) sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir. (Medine’de inmiştir, 176 âyettir) 1. Şanı Yüce Allah bu sûrenin başında kendisinden korkmayı (takvâyı) emretmekte, kendisine ibâdeti teşvik etmekte, akrabalık bağını gözetmeyi de emir ve teşvik etmektedir. Ayrıca bütün bunları gerektiren sebebi de açıklamıştır ki kendisinden korkmayı (takvâyı) gerektiren sebebi şöyle beyan etmektedir: “Sizi tek bir candan yaratan” ve size rızık verip sizi yaratmış olmasının da aralarında yer aldığı büyük nimetleri ile besleyip büyüten “ve ondan da” birbirine münasib düşsünler ve eşi onunla sükûn bulsun, böylelikle de nimet tamamlansın ve mutluluk gerçekleşsin diye “zevcesini var eden, her ikisinden de bir çok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun.” Sizin Allah adına birbirinizden bir şeyler istemeniz ve O’nu tazim etmeniz de O’ndan korkmayı gerektiren sebepler arasındadır. Öyle ki ihtiyaç ve maksatlarınızı gerçekleştirmek istediğiniz vakit O’nun adına, O’nu vesile edinerek birbirinizden birşeyler istemektesiniz. Bu maksatla biri diğerine: Allah için senden şu işi yapmanı istiyorum, der. Çünkü o, karşısındakinin kalben Allah adına yapılan isteği geri çevirmeyecek derecede Allah’ı tâzim ettiğini bilmektedir. İşte sizler bu şekilde Allah’ı tazim ettiğiniz gibi, O’ndan korkmak (takvâ) ve O’na ibâdet etmek ile de O’nu tazim etmelisiniz. Yüce Allah, tam bir gözetleyici (Rakib) olduğunu da bildirmiştir. Yâni O, hareket ve sükunet her bir hallerinde kullarını gören, gizli ve açık bütün hallerini bilen, bu hallerde onları gözetleyendir. İşte bu da kulun, O’nun gözetimi altında olduğunu bilerek O’na karşı takvâlı olmaktan ayrılmayıp O’ndan en ileri derecede utanması gerektiğini ifade etmektedir. Yüce Allah’ın insanları tek bir candan yarattığını ve tek bir asıldan gelmekle birlikte onları yeryüzünün dört bir yanına yaydığını haber vermesi de birbirlerine karşı şefkatli olmaları ve birinin diğerine yumuşak davranması içindir. Yüce Allah kendisinden korkma (takvâ) emri ile birlikte akrabalık bağlarını gözetme emrini de vermektedir. Akrabalık bağını kesmeyi ise yasaklamaktadır. Böylelikle bu hakkı daha bir pekiştirmektedir. Yüce Allah’ın hakkını yerine getirmek gerektiği gibi, insanların da özellikle de akraba olanların haklarını da öylece yerine getirmek gerekir. Hatta onların haklarını yerine getirmek Yüce Allah’ın yerine getirilmesini emrettiği ken hakları arasında yer alır. Yüce Allah’ın bu sûrenin başında takvâ, akrabalık bağlarını ve genel olarak da eşler arasındaki hakları gözetme emrini verdikten sonra, bu hususları sûrenin başından sonuna kadar etraflı bir şekilde nasıl açıklamış olduğu dikkate değer bir husustur. Âdeta sûrenin tümü, sözü geçen bu hususlar üzerine kuruludur ve bu emirlerin mücmel (genel ve özlü) yanlarını açıklamakta, üstü kapalı olan hususları da geniş geniş izah etmektedir. Yüce Allah’ın:“ve ondan da zevcesini var eden” buyruğunda eşlerin karşılıklı olarak haklarına riâyet etmelerinin ve bu hakları yerine getirmenin gereğine dikkat çekilmektedir. Çünkü zevceler kocalarından yaratılmışlardır. Bu nedenle kocalarla zevceleri arasında çok yakın bir nesep bağı, çok güçlü bira yakınlık ve çok sağlam bir ilişki bulunmaktadır.

Nisa' 4:2

2- Yetimlere, mallarını verin. Temizi murdar olanla değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Muhakkak bu, büyük bir günahtır. 2. Yüce Allah bu âyet-i ile bu sûrede insanların hakları arasında ilk olarak yetimlerin haklarının yerine getirilmesini emretmektedir. Yetimler; bakımlarını üstlenen babalarını yitirmiş küçük, zayıf ve kendi işlerini göremeyen kimselerdir. İşte son derece şefkatli (Raûf) ve merhametli olan Yüce Allah kullarına, yetimlere iyilikte bulunmalarını ve en güzel yoldan olması müstesna onların mallarına yaklaşmamalarını, ergenlik çağına gelip reşid oldukları takdirde de mallarını tam ve eksiksiz olarak onlara vermelerini, temizi pis olanla değiştirmemeyi emretmektedir:“Temizi” yani herhangi bir sorumluluk ve günah gerektirmeyen helâli “murdar olanla” yani haksız yere yetimin malını yemekle “değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak” mallarınızla birlikte “yemeyin.” Bu buyruk böyle bir durumda, yâni insanın, Allah’ın kendisine rızık olarak ihsan ettiği mal varken, yetimin malına da ihtiyacı yokken onların mallarını yemenin ne kadar çirkin olduğuna dikkat çekmektedir. Her kim böyle bir işe kalkışma cesaretini gösterecek olursa “büyük bir günah” işlemiş, ağır bir vebal yüklenmiş olur. Yetimin velisinin, yetimin iyi mallarını alarak onun yerine kendi malından bayağı ve adi olan bir malı koyması da temizi murdar olanla değiştirmek kabilindendir. Bu buyrukta yetimin velâyet altında tutulması da söz konusu edilmektedir. Çünkü yetime malını verme görevi, o malı veren kimsenin yetimin malı üzerinde velayet sahibi olmasını gerektirir. Yine bu buyrukta yetimin malının ıslah edilme emri de vardır. Çünkü yetime malını eksiksiz vermenin bir gereği de onu korumak, yetimin malını ıslah edip onu artıracak işleri yapmak, onun malını tehlikelere ve âkıbetinden korkulacak hallere maruz bırakmamaktır.

Nisa' 4:3

3- Eğer yetim kızlara (onlarla evlendiğiniz takdirde) adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız, size helâl olan beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer ve dörder olmak üzere nikâhlayın. Şâyet adaletli olamayacağınızdan korkarsanız o zaman bir tane ile yahut sahibi olduğunuz (cariyelerle) yetinin. Bu, haksızlık yapmamanız için daha uygundur. 4- Kadınlara mehirlerini gönül hoşluğu ile verin. Bununla beraber onlar, gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa onu da afiyetle yiyin. 3. “Eğer yetim kızlara (onlarla evlendiğiniz takdirde) adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız” Yâni himayeniz ve velâyetiniz altında bulunan yetim kızlar hakkında adaleti sağlayamayacağınızdan, onları sevmediğinizden ötürü haklarını yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, onları bırakın ve “size helâl olan beğendiğiniz” başka “kadınlardan... nikâhlayın” Yâni dine bağlılık, mal, güzellik, mevki ve neseb sahibi olmak ve bunun dışında onları nikâhlamanızı gerektiren diğer özelliklere sahip olan kadınlardan beğendiklerinizle evlenin. Kendi görüşünüze göre tercihte bulunun. Bunlar arasında tercihe değer en güzel özellik ise dindar olmadır. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in de şöyle buyurmuştur:“Kadın dört şey dolayısı ile nikâhlanır: Malı, güzelliği, konumu ve dinine bağlılığı dolayısı ile. Sen dindar olanını nikâhlamaya bak!.” Bu âyet-i kerimede insanın nikâhtan önce seçimde bulunması gerektiği belirtilmektedir. Hatta Şar’î evlenmek istenilen kadına bakmayı da mubah kılmıştır. Tâ ki evlenecek kişi kiminle evleneceği konusunda basiret sahibi olsun. Daha sonra Yüce Allah nikâhlanması mubah olan kadınların sayısını söz konusu ederek:“İkişer, üçer, dörder olmak üzere...” buyurmuştur. Yâni iki hanım almak isteyen alsın, üç hanım almak isteyen alsın, dört hanım almak isteyen alsın. Ancak bundan fazlası ile evlenemez. Çünkü âyet-i kerime ilâhi lütfu beyan etmek için zikredilmektedir. O bakımdan Yüce Allah’ın belirlediği bu sayıdan fazlası ile evlenmek icmâ ile câiz değildir. Çok evliliğin sebebine gelince, kişinin arzusu kimi zaman tek bir kadın ile karşılanamaz. O bakımdan dörde ulaşıncaya kadar ona evlenmek mubah kılınmıştır. Çünkü dört kadın -çok nadir kimseler dışında- herkese yeterli gelir. Bununla birlikte birden fazla kadınla evlenmenin mubah olması kişinin haksızlık ve zulüm yapmayacağından emin olması, her birinin haklarını gereği gibi yerine getireceğine güvenmesi halinde mubahtır. Eğer herhangi bir şekilde zulümden korkar yahut haklarnı yerine getirmekten yana kendisine güvenemeyecek olursa ya tek bir kadın ile evlenmekle yetinmelidir yahut da sahip olduğu cariyeleri ile yetinmelidir. Çünkü cariyeler hakkında hür kadınlar hakkındaki kadar mükellefiyet yoktur. “Bu” yâni tek bir kadınla yahut cariye ile yetinmek “haksızlık yapmamanız” zulme düşmemeniz “için daha uygundur.” Buna göre kul eğer zulüm ve haksızlık yapmaktan, görevini yerine getirememekten korktuğu bir iş ile karşı karşıya kalırsa -yapacağı iş mubah olsa bile- böyle bir işi yapmaya kalkışmamalıdır. Aksine o işten uzak kalmayı ve esenlik yolunu seçmelidir. Çünkü esenliğe kavuşmak, kula ihsan edilen şeylerin en hayırlısıdır. 4. İnsanların pek çoğu kadınlara zulmettiği ve mehir konusunda onlara haksızlık ettiği için -özellikle çok miktarda ve bir defada verilen ve kocanın ödemekte zorluk çektiği mehirlerde durum böyledir- Yüce Allah şöyle emretmektedir:“Kadınlara mehirlerini gönül hoşluğu” gönül rızasıyla ve içten gelerek “verin.” Onlara mehirlerini vermeyi savsaklamayın yahut onu eksik vermeye kalkışmayın. Buradan anlaşıldığına göre eğer kadın mükellef ise mehir kadının kendisine verilir ve kadın bu mehire nikah akdi ile mâlik olur. Çünkü Yüce Allah mehri kadına izafe etmektedir. İzafe ise buu, onun mülkiyetine vermeyi gerektirmektedir. “Bununla beraber onlar, gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa” yâni kendi rızaları ve kendi irâdeleri ile mehirlerinin bir bölümünü düşürmek yahut ertelemek yahut karşılıksız olarak bağışlamak sureti ile almayacak olurlarsa “onu da afiyetle yiyin” yâni bu konuda sizin için herhangi bir vebal ve sorumluluk yoktur. Bu buyrukta kadının reşid olması halinde -bağış yoluyla dahi olsa- malında tasarruf yetkisine sahip olduğuna delil vardır. Eğer kadın reşid değilse o takdirde onun yapacağı bu bağışın bir hükmü olmaz. Yine bu buyruktan anlaşıldığına göre kadının velisinin -kadının gönül hoşluğu ile verdikleri müstesna- kadının mehrinde hiçbir hak sahibi olmadığına da delil vardır. Yüce Allah’ın:“Size helâl olan beğendiğiniz kadınlardan... nikâhlayın” buyruğunda helâl olmayan kadının nikâhlanmasının yasaklandığına delil vardır. Mesela müşrik veya ahlaksız kadın gibi. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Müşrik kadınları iman etmedikçe nikâhlamayın.”(el-Bakara, 2/221) Yine bir başka yerde de: “Zina eden kadını da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkek nikâhlar”(en-Nur, 24/3) buyrulmaktadır.

Nisa' 4:4

3- Eğer yetim kızlara (onlarla evlendiğiniz takdirde) adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız, size helâl olan beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer ve dörder olmak üzere nikâhlayın. Şâyet adaletli olamayacağınızdan korkarsanız o zaman bir tane ile yahut sahibi olduğunuz (cariyelerle) yetinin. Bu, haksızlık yapmamanız için daha uygundur. 4- Kadınlara mehirlerini gönül hoşluğu ile verin. Bununla beraber onlar, gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa onu da afiyetle yiyin. 3. “Eğer yetim kızlara (onlarla evlendiğiniz takdirde) adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız” Yâni himayeniz ve velâyetiniz altında bulunan yetim kızlar hakkında adaleti sağlayamayacağınızdan, onları sevmediğinizden ötürü haklarını yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, onları bırakın ve “size helâl olan beğendiğiniz” başka “kadınlardan... nikâhlayın” Yâni dine bağlılık, mal, güzellik, mevki ve neseb sahibi olmak ve bunun dışında onları nikâhlamanızı gerektiren diğer özelliklere sahip olan kadınlardan beğendiklerinizle evlenin. Kendi görüşünüze göre tercihte bulunun. Bunlar arasında tercihe değer en güzel özellik ise dindar olmadır. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in de şöyle buyurmuştur:“Kadın dört şey dolayısı ile nikâhlanır: Malı, güzelliği, konumu ve dinine bağlılığı dolayısı ile. Sen dindar olanını nikâhlamaya bak!.” Bu âyet-i kerimede insanın nikâhtan önce seçimde bulunması gerektiği belirtilmektedir. Hatta Şar’î evlenmek istenilen kadına bakmayı da mubah kılmıştır. Tâ ki evlenecek kişi kiminle evleneceği konusunda basiret sahibi olsun. Daha sonra Yüce Allah nikâhlanması mubah olan kadınların sayısını söz konusu ederek:“İkişer, üçer, dörder olmak üzere...” buyurmuştur. Yâni iki hanım almak isteyen alsın, üç hanım almak isteyen alsın, dört hanım almak isteyen alsın. Ancak bundan fazlası ile evlenemez. Çünkü âyet-i kerime ilâhi lütfu beyan etmek için zikredilmektedir. O bakımdan Yüce Allah’ın belirlediği bu sayıdan fazlası ile evlenmek icmâ ile câiz değildir. Çok evliliğin sebebine gelince, kişinin arzusu kimi zaman tek bir kadın ile karşılanamaz. O bakımdan dörde ulaşıncaya kadar ona evlenmek mubah kılınmıştır. Çünkü dört kadın -çok nadir kimseler dışında- herkese yeterli gelir. Bununla birlikte birden fazla kadınla evlenmenin mubah olması kişinin haksızlık ve zulüm yapmayacağından emin olması, her birinin haklarını gereği gibi yerine getireceğine güvenmesi halinde mubahtır. Eğer herhangi bir şekilde zulümden korkar yahut haklarnı yerine getirmekten yana kendisine güvenemeyecek olursa ya tek bir kadın ile evlenmekle yetinmelidir yahut da sahip olduğu cariyeleri ile yetinmelidir. Çünkü cariyeler hakkında hür kadınlar hakkındaki kadar mükellefiyet yoktur. “Bu” yâni tek bir kadınla yahut cariye ile yetinmek “haksızlık yapmamanız” zulme düşmemeniz “için daha uygundur.” Buna göre kul eğer zulüm ve haksızlık yapmaktan, görevini yerine getirememekten korktuğu bir iş ile karşı karşıya kalırsa -yapacağı iş mubah olsa bile- böyle bir işi yapmaya kalkışmamalıdır. Aksine o işten uzak kalmayı ve esenlik yolunu seçmelidir. Çünkü esenliğe kavuşmak, kula ihsan edilen şeylerin en hayırlısıdır. 4. İnsanların pek çoğu kadınlara zulmettiği ve mehir konusunda onlara haksızlık ettiği için -özellikle çok miktarda ve bir defada verilen ve kocanın ödemekte zorluk çektiği mehirlerde durum böyledir- Yüce Allah şöyle emretmektedir:“Kadınlara mehirlerini gönül hoşluğu” gönül rızasıyla ve içten gelerek “verin.” Onlara mehirlerini vermeyi savsaklamayın yahut onu eksik vermeye kalkışmayın. Buradan anlaşıldığına göre eğer kadın mükellef ise mehir kadının kendisine verilir ve kadın bu mehire nikah akdi ile mâlik olur. Çünkü Yüce Allah mehri kadına izafe etmektedir. İzafe ise buu, onun mülkiyetine vermeyi gerektirmektedir. “Bununla beraber onlar, gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa” yâni kendi rızaları ve kendi irâdeleri ile mehirlerinin bir bölümünü düşürmek yahut ertelemek yahut karşılıksız olarak bağışlamak sureti ile almayacak olurlarsa “onu da afiyetle yiyin” yâni bu konuda sizin için herhangi bir vebal ve sorumluluk yoktur. Bu buyrukta kadının reşid olması halinde -bağış yoluyla dahi olsa- malında tasarruf yetkisine sahip olduğuna delil vardır. Eğer kadın reşid değilse o takdirde onun yapacağı bu bağışın bir hükmü olmaz. Yine bu buyruktan anlaşıldığına göre kadının velisinin -kadının gönül hoşluğu ile verdikleri müstesna- kadının mehrinde hiçbir hak sahibi olmadığına da delil vardır. Yüce Allah’ın:“Size helâl olan beğendiğiniz kadınlardan... nikâhlayın” buyruğunda helâl olmayan kadının nikâhlanmasının yasaklandığına delil vardır. Mesela müşrik veya ahlaksız kadın gibi. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Müşrik kadınları iman etmedikçe nikâhlamayın.”(el-Bakara, 2/221) Yine bir başka yerde de: “Zina eden kadını da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkek nikâhlar”(en-Nur, 24/3) buyrulmaktadır.

Nisa' 4:5

5- Allah’ın sizin için geçimlik kıldığı mallarınızı sefihlere vermeyin. Onlara bu (mal)lardan yedirin ve giydirin. Bir de onlara güzel söz söyleyin. 5. “Sefih”, deli, bunak vb. kimselerde olduğu gibi akıl yetersizliği yahut da küçük ve reşit olmayan çocuklarda olduğu gibi olgunluğa erişmemiş olmak gibi nedenlerden dolayı malda gereği gibi uygun tasarrufta bulunamayan kimse demektir. İşte Şanı Yüce Allah, velilere böylelerine mallarını vermelerini yasaklamaktadır. Çünkü mallarını ifsad ve telef etmelerinden korkulur. Halbuki Yüce Allah malları, kullarının din ve dünya maslahatlarını ayakta tutmaya sebep kılmıştır. Böyleleri ise mallarını gereği gibi idare edip koruyamazlar. O bakımdan Yüce Allah bu kimselere mallarının verilmemesini, bunun yerine o mallardan onların yiyeceklerinin ve giyeceklerinin temin edilmesini, dini ve dünyevi zorunluluklarla ihtiyaçlarını ilgilendiren harcamaların yapılmasını emretmektedir. Bir de onlara güzel söz söylenmesini, yâni mallarını isteyecek olurlarsa, onlara reşid olmalarından sonra mallarını kendilerine vereceklerini vaadederek ve benzeri uygun sözler söyleyerek gönüllerini hoş etmek maksadı güzel karşılık vermelerini emretmektedir. Allah Teala’nın malları velilere izafe etmesinde onların, sefihlerin mallarını koruma, onlarda tasarrufta bulunma ve onları tehlikelerden koruma konusunda onlarda kendi malları gibi muamele etmeleri gerektiğine işaret vardır. Bu ayette delinin, küçük çocuğun ve reşit olmayanların nafakasının -şâyet kendilerine ait malları varsa- kendi mallarından karşılanacağına delil vardır. Çünkü Yüce Allah: “Onlara bu (mal)lardan yedirin ve giydirin” buyurmaktadır. Yine bu buyrukta velinin makul harcama ve giyim masrafları ile ilgili yaptığını iddia ettiği masraflara dair sözünün kabul edileceğine delil vardır. Çünkü Yüce Allah velileri bu gibi kimselerin malları üzerinde emin kabul etmiştir. O bakımdan emin kabul edilen kimsenin sözünün de kabul edilmesi gerekmektedir.

Nisa' 4:6

6- Yetimleri evlilik çağına erişinceye kadar sınayın. Şâyet onlarda bir reşidlik görürseniz mallarını kendilerine teslim edin. Büyüyecekler (de mallarını alacaklar) diye onları israf ederek ve tez elden yemeyin. Zengin olan gözütok davransın, fakir olan da örfe uygun yesin. Mallarını kendilerine teslim ettiğiniz zaman da onlara karşı şahit bulundurun. Hesap sorucu olarak Allah yeter. 6. Sınamaktan kasıt, denemek ve imtihan etmek demektir. Bu da reşidliği yaklaşmış ve olgun davranması mümkün görülen yetine malından bir miktar verilerek yapılır. Böylece malında haline uygun bir şekilde tasarrufta bulunup bulunmadığı ortaya konmuş olur. Bu sayede onun reşid olup olmadığı ortaya çıkar. Eğer hala malında güzel tasarrufta bulunamıyorsa malı ona verilmez, aksine o kimsenin yaşı oldukça ilerlese dahi “sefih” sayılır. Şâyet reşid olduğu ve malında uygun tasarrufta bulunduğu ortaya çıkar ve evlenecek çağa da gelirse o takdirde “mallarını kendilerine teslim edin”, eksiksiz olarak verin. “Büyüyecekler (de mallarını alacaklar) diye onları israf ederek ve tez elden yemeyin.” Allah’ın sizin için mubah kıldığı helâl sınırı aşarak Yüce Allah’ın size helâl kıldığı mallarınızı bırakıp onların mallarından size haram kıldığı sınıra geçmeyin. Onlar mallarını sizden alma imkanını bulamayacakları, sizi kendi mallarını yemekten de engelleyemeyecekleri küçüklük çağlarında iken, acele ederek onlar büyümeden önce mallarını yiyip tüketmeye kalkışmayın. Buna benzer haller, Allah’tan korkmayan, velâyetleri altında bulunanlara da merhamet ve sevgileri bulunmayan birçok veli kimsede görülmektedir. Onlar bu durumu bir fırsat olarak değerlendirirler. Onu ganimet belleyerek Allah’ın kendilerine haram kıldığı o malları çabucak yiyip tüketmeye bakarlar. İşte Yüce Allah özellikle böyle bir halde bu yasağı getirmektedir.

Nisa' 4:7

7- Erkekler için baba ve anne ile yakın akrabaların bıraktıklarından bir pay olduğu gibi kadınlar için de baba ve anne ile yakın akrabaların bıraktıklarından -az ya da çok- bir pay vardır. Bu farz kılınmış bir paydır. 7. Araplar cahiliye döneminde zorbalıkları ve katı kalplilikleri dolayısı ile kadınlar ve küçük çocuklar gibi güçsüz kimseleri mirasçı kabul etmez, onlara mirastan bir şey vermezlerdi. Mirası yalnızca güçlü erkeklere tahsis ederlerdi. Çünkü - iddialarına göre- erkekler savaş, çarpışma, talan ve baskın yapmaya ehil kimselerdi. Merhameti ve hikmeti sonsuz olan yüce Rabbimiz ise kullarına erkeklerin ve kadınların, güçlülerin ve zayıfların eşitlikle muamele görecekleri bir hüküm koymayı irâde buyurdu. Bundan önce de nefislerin bu emirleri rahatlıkla kabul edebilmeleri için özlü bir açıklamada bulundu. Çünkü etraflı açıklamalar bu özlü ifadelerden sonra gelir. Esasen nefisler de böyle bir açıklamayı beklemekte idi. Böylece çirkin adetlerin kaynaklık ettiği o barbarlık hali sona ermiş oldu. İşte bu bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Erkekler için baba ve anne ile yakın akrabaların” özel yakınlar olan ana-babadan sonra genel bir ifade kullanılmıştır “bıraktıklarından bir pay” bir hisse “olduğu gibi kadınlar için de baba ve anne ile yakın akrabaların bıraktıklarından -az ya da çok- bir pay vardır.” Sanki: Acaba bu pay örfe ve âdete bağlı bir pay mıdır ve bunlara istenilen miktarda bir pay mı verilecektir yoksa bu miktarı belli bir şey midir? diye farazi bir soru varid olmuştur ve Yüce Allah da cevaben: “Bu, farz kılınmış bir paydır” buyurmuştur. Yâni bu miktarı her şeyi bilen ve hikmeti sonsuz olan Allah takdir edilmiş bir paydır. Yüce Allah’ın izni ile bu miktara dair açıklamalar ilerde gelecektir. Yine burada da bir kimse, kadınlarla çocukların ancak çok miktardaki malda paylarının olabileceği vehmine kapılabilme ihtimali olduğu için Yüce Allah devamla:“az ya da çok” buyurarak böyle bir vehmi ortadan kaldırmaktadır. Yüce Allah’ın şanı yücedir, O, en güzel hüküm koyandır.

Nisa' 4:8

8- (Miras) paylaşımı sırasında yakınlar, yetimler ve yoksullar da hazır bulunurlarsa onları o maldan nasiplendirin ve onlara güzel sözler söyleyin. 8. Bu da Yüce Allah’ın kalpleri hoşnut eden oldukça üstün ve güzel hükümlerinden birisidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“(Miras) paylaşımı sırasında yakınlar” buradaki “paylaşım” ifadesi gereği bu yakınlardan kasıt, mirasçı olmayan akrabalardır. Zira mirasçılar kendilerine paylaşım yapılan kimseler arasındadırlar. “yetimler ve yoksullar” yâni kendilerine bir şeyler verilme hakkına sahip olan fakirler de “hazır bulunurlarsa onları o maldan nasiplendirin” yâni herhangi bir çaba, gayret ve yorgunluk söz konusu olmaksızın elinize geçen bu maldan kolayınıza gelen bir şeyler verin. Çünkü onların canları da böyle bir malı çekmekte ve bir şeyler verilmesini beklemektedirler. Sizler de size zarar vermeyecek ve onlara da fayda sağlayacak bir miktarı vermek sureti ile gönüllerini hoş edin. Bu buyruğun anlamından anlaşıldığına göre bir kimsenin elinde bulunan bir şeyi bir başkası görür de ondan bir şeyler arzuladığı fark edilirse ona mümkün mertebe bir şeyler vermek gerekir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:“Sizden herhangi birisine hizmetçi yemeğini getirecek olursa onu kendisi ile birlikte oturtsun. Kendisi ile birlikte oturtmayacak olursa bile ona bir yahut iki lokma veriversin.” Ashab-ı Kiram da ağaçlarından ilk mahsulleri topladıkları vakit onu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e getirir, o da onlara bereket ihsan edilmesi için duada bulunur sonra da orada bulunan en küçük çocuğu bulup o meyveyi ona verirdi. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem o küçük çocuğun bunu iştiyakla arzuladığını bilirdi. Bütün bunlar ise vermenin mümkün olması halinde söz konusudur. Şâyet böyle bir şeye imkan bulunmazsa -mesela o, sefih kimselerin hakkı olabilir yahut da daha önemli bir durum söz konusu olabilir- o takdirde böylelerine “güzel söz” söylenmelidir. Yani güzel sözle, çirkin ve kötü olmayan ifadelerle ve iyilikle onlara karşılık vermek gerekir.

Nisa' 4:9

9- Arkalarında, kendileri hakkında endişe edecekleri âciz ve küçük çocuklar bırakacak olanlar korksunlar da Allah’a karşı takvâlı olsunlar ve doğru söz söylesinler. 10- Şüphe yok ki yetimlerin mallarını zulümle yiyenlerin yiyip de karınlarına (doldurdukları şey) ancak ateştir. Onlar alevli bir ateşe de gireceklerdir. 9. Bir görüşe göre burada hitap, ölümü yaklaşmış ve vasiyetinde haksızlıkta bulunmuş kimselerin yanında hazır bulunan kimseleredir. Böyle bir kimsenin yanında hazır bulunanlar ölmek üzere olan kimseye vasiyetinde adaletli davranmasını ve bu konuda eşitliğe riâyet etmesini emretmelidirler. Buna delil ise Yüce Allah’ın:“doğru söz söylesinler” buyruğudur. Yâni adalete ve örfe uygun doğru söz söylesinler. Bunlar çocukları aleyhine vasiyette bulunmak isteyen kimseye kendilerinden sonra kendi çocuklarına yapılmasını istedikleri muameleye uygun şekilde vasiyet etmesini salık vermelidirler. Bir diğer görüşe göre bu buyruk ile kast edilenler deli, küçük ve zayıf gibi sefihlere velilik eden kimselerdir. Bu velilere, velâyetleri altında bulunan kimselere dini ve dünyevi maslahatları hakkında, geride bırakacakları kendi güçsüz evlatlarına yapılmasını arzuladıkları muamele ne ise öylece davranmaları emredilmektedir. O halde onlar başkalarının üzerindeki velayetlerinde “Allah’a karşı takvâlı olsunlar” yâni onları küçük düşürmemek, onların işlerini çekip çevirmek ve onları Allah’a karşı takvâlı davranmaya teşvik etmek şekilde takvâlı kimselere yakışan tarzda davransınlar. 10. Şanı Yüce Allah velilere bu şekilde emir verdikten sonra yetimlerin mallarını yemelerini yasaklayarak tehditte bulunmakta ve bunun için en ağır azabın verileceğini haber vermektedir:“Şüphe yok ki yetimlerin mallarını zulümle yiyenler” yani haksız yolla onların mallarını yiyenler, demektir. Bu kayıt ile bundan önce geçen fakir kimsenin maruf bir şekilde yetimin malından yemesinin ve velilerin yiyeceklerini yetimlerinin yiyecekleri ile bir arada bulundurmalarının caiz olduğu hükmü dışarda kalmaktadır. Ancak haksız yere yetimlerin mallarını yiyen kimselere gelince onların “yiyip de karınlarına (doldurdukları şey) ancak ateştir” yâni onların yedikleri aslında bir ateştir ve bu ateş karınlarında alev alev yanmaktadır. Bu ateşi karınlarına sokanlar da onlardır. “Onlar alevli bir ateşe de gireceklerdir.” Yakıcı ve alev alev yanan bir ateşe gireceklerdir. Bu da günahlar hakkında varid olmuş en büyük tehdit olup yetimlerin mallarını yemenin ne kadar ağır bir vebal ve çirkin bir şey olduğuna ve bunun cehenneme girmeyi gerektirdiğine delildir. Bu da yetimlerin mallarını yemenin en büyük günahlardan olduğunun delilidir. Yüce Allah’tan âfiyet ve esenlik dileriz. [Mirasa Dair Hükümler ve Miras Hakkına Sahip Olanlar:] Buradan itibaren zikredilen âyetler ile Nisa sûresinin sonundaki âyeti kerime miras hükümlerini ihtiva eden âyetleri teşkil etmektedir. Bu âyet-i kerimeler -Buharî’nin Sahih’inde sabit olup Abdullah b. Abbas yolu ile gelen:“Farz hisseleri sahiplerine verin. Geriye bir şey artarsa bu, en yakın erkeğedir.” hadis-i şerifi ile birlikte- miras ahkamının çok büyük bir bölümünü hatta -ilerde görüleceği üzere- hepsini ihtiva etmektedirler. Sadece ninelerin mirası müstesnâdır; çünkü ninelerin mirası bu ayetlerde söz konusu edilmemektedir. Ancak Sünen kitaplarında Muğire b. Şu’be ile Muhammed b. Mesleme’den rivâyet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem nineye altıda bir hisse vermiştir. İlim adamlarının da bu hususta icmaları vardır. [Kız ve Erkek Çocukların Miras Hükümleri:]

Nisa' 4:10

9- Arkalarında, kendileri hakkında endişe edecekleri âciz ve küçük çocuklar bırakacak olanlar korksunlar da Allah’a karşı takvâlı olsunlar ve doğru söz söylesinler. 10- Şüphe yok ki yetimlerin mallarını zulümle yiyenlerin yiyip de karınlarına (doldurdukları şey) ancak ateştir. Onlar alevli bir ateşe de gireceklerdir. 9. Bir görüşe göre burada hitap, ölümü yaklaşmış ve vasiyetinde haksızlıkta bulunmuş kimselerin yanında hazır bulunan kimseleredir. Böyle bir kimsenin yanında hazır bulunanlar ölmek üzere olan kimseye vasiyetinde adaletli davranmasını ve bu konuda eşitliğe riâyet etmesini emretmelidirler. Buna delil ise Yüce Allah’ın:“doğru söz söylesinler” buyruğudur. Yâni adalete ve örfe uygun doğru söz söylesinler. Bunlar çocukları aleyhine vasiyette bulunmak isteyen kimseye kendilerinden sonra kendi çocuklarına yapılmasını istedikleri muameleye uygun şekilde vasiyet etmesini salık vermelidirler. Bir diğer görüşe göre bu buyruk ile kast edilenler deli, küçük ve zayıf gibi sefihlere velilik eden kimselerdir. Bu velilere, velâyetleri altında bulunan kimselere dini ve dünyevi maslahatları hakkında, geride bırakacakları kendi güçsüz evlatlarına yapılmasını arzuladıkları muamele ne ise öylece davranmaları emredilmektedir. O halde onlar başkalarının üzerindeki velayetlerinde “Allah’a karşı takvâlı olsunlar” yâni onları küçük düşürmemek, onların işlerini çekip çevirmek ve onları Allah’a karşı takvâlı davranmaya teşvik etmek şekilde takvâlı kimselere yakışan tarzda davransınlar. 10. Şanı Yüce Allah velilere bu şekilde emir verdikten sonra yetimlerin mallarını yemelerini yasaklayarak tehditte bulunmakta ve bunun için en ağır azabın verileceğini haber vermektedir:“Şüphe yok ki yetimlerin mallarını zulümle yiyenler” yani haksız yolla onların mallarını yiyenler, demektir. Bu kayıt ile bundan önce geçen fakir kimsenin maruf bir şekilde yetimin malından yemesinin ve velilerin yiyeceklerini yetimlerinin yiyecekleri ile bir arada bulundurmalarının caiz olduğu hükmü dışarda kalmaktadır. Ancak haksız yere yetimlerin mallarını yiyen kimselere gelince onların “yiyip de karınlarına (doldurdukları şey) ancak ateştir” yâni onların yedikleri aslında bir ateştir ve bu ateş karınlarında alev alev yanmaktadır. Bu ateşi karınlarına sokanlar da onlardır. “Onlar alevli bir ateşe de gireceklerdir.” Yakıcı ve alev alev yanan bir ateşe gireceklerdir. Bu da günahlar hakkında varid olmuş en büyük tehdit olup yetimlerin mallarını yemenin ne kadar ağır bir vebal ve çirkin bir şey olduğuna ve bunun cehenneme girmeyi gerektirdiğine delildir. Bu da yetimlerin mallarını yemenin en büyük günahlardan olduğunun delilidir. Yüce Allah’tan âfiyet ve esenlik dileriz. [Mirasa Dair Hükümler ve Miras Hakkına Sahip Olanlar:] Buradan itibaren zikredilen âyetler ile Nisa sûresinin sonundaki âyeti kerime miras hükümlerini ihtiva eden âyetleri teşkil etmektedir. Bu âyet-i kerimeler -Buharî’nin Sahih’inde sabit olup Abdullah b. Abbas yolu ile gelen:“Farz hisseleri sahiplerine verin. Geriye bir şey artarsa bu, en yakın erkeğedir.” hadis-i şerifi ile birlikte- miras ahkamının çok büyük bir bölümünü hatta -ilerde görüleceği üzere- hepsini ihtiva etmektedirler. Sadece ninelerin mirası müstesnâdır; çünkü ninelerin mirası bu ayetlerde söz konusu edilmemektedir. Ancak Sünen kitaplarında Muğire b. Şu’be ile Muhammed b. Mesleme’den rivâyet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem nineye altıda bir hisse vermiştir. İlim adamlarının da bu hususta icmaları vardır. [Kız ve Erkek Çocukların Miras Hükümleri:]

Nisa' 4:11

11- Çocuklarınız hakkında Allah size şöyle emrediyor: Erkeğe iki kadının payı (kadar miras) vardır. Eğer kadınlar ikiden fazla iseler ölenin bıraktığı (mirasın) üçte ikisi onlarındır. Şâyet kadın tek ise mirasın yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa anne ile babasının her birine mirasın altıda biri verilir. Çocuğu olmayıp da anne ve babası ona mirasçı olursa üçte biri annesinindir. Şâyet kardeşleri varsa o vakit altıda biri annesinindir. Bu, ölenin yapacağı vasiyetten veya (varsa) borçlarından sonradır. Babalarınızdan ve oğullarınızdan hangisinin size daha faydalı olacağını bilemezsiniz. Bunlar Allah’tan bir farz olarak (tayin edilmiştir). Şüphesiz ki Allah her şeyi bilendir, sonsuz hikmet sahibidir. 12- Eğer çocukları yoksa hanımlarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir. Şâyet çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Bunlar yaptıkları vasiyetlerden yahut borçtan sonradır. Eğer sizin çocuğunuz yoksa geriye bıraktığınızın dörtte biri de onlarındır. Şâyet çocuğunuz varsa yapacağınız vasiyet ve borçtan sonra sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadına çocuğu ve babası olmadığı (kelâle olduğu) halde mirasçı olunuyorsa ve bunların erkek veya kız kardeşi varsa, bunların her birine altıda bir düşer. Şâyet bundan daha çok iseler o halde hepsi, yapılan vasiyet ve borçtan sonra üçte birde ortak olurlar. Bunlar (varislere) zarar verici olmamalıdır. Allah’tan bir vasiyet olarak (gelen buyruklardır bunlar). Allah her şeyi bilendir, Halîmdir. 11. “Çocuklarınız hakkında Allah size şöyle emrediyor...” Ey anne ve babalar, çocuklarınız sizin yanınızda emanettirler. Allah onlar hakkında size vasiyet ve emirde bulunmuştur ki onların dini ve dünyevi maslahatlarını yerine getiresiniz. Onlara ilim öğretesiniz, onları terbiye edesiniz ve kötülüklere karşı da onları koruyasınız. Onlara Allah’a itaati emredesiniz ve devamlı olarak takvâdan ayrılmamalarını öğütleyesiniz. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler, yakacağı insanlarla taşlar olan ateşten kendinizi ve ailenizi koruyun.”(et-Tahrim, 66/6) Buna göre anne ve babanın yanında çocuklar, haklarında ilâhi vasiyette bulunulan emanetlerdir. Anne ve babalar ya bu vasiyetin gereğini yerine getirecekler ki o takdirde onlar için çok büyük mükâfatlar vardır yahut da bunu zayi edeceklerdir ki bundan dolayı da tehdit ve cezayı hak ederler. İşte bu da Yüce Allah’ın kullarına anne ve babadan daha bir merhametli olduğunu gösteren delillerdendir. Çünkü Yüce Allah, anne babanın çocuklarına tam anlamıyla şefkatli olmalarına rağmen yine de onlara çocukları hakkında tavsiyede bulunmaktadır. Daha sonra Yüce Allah çocukların alacakları miras payını söz konusu ederek:“Erkeğe iki kadının payı (kadar miras) vardır.” buyurmaktadır. Yâni öz oğullar ile oğulun erkek çocukları için -beraberlerinde farz hisse sahibi kimse bulunmadığı takdirde- erkeğe iki dişinin payı kadar verilir. Farz hisseler dağıtıldıktan sonra geriye kalan miktar da kendi aralarında böylece paylaştırılır. İlim adamlarının bu hususta icmaı vardır. Öz çocuklar varsa miras onlarındır, oğulun çocuklarının (torunların) mirastan pay almaları sözkonusu değildir. Çünkü -erkek ve kız- öz çocuklar bulunmaktadır. Bu pay, erkek ve kız çocukların beraberce bulunması halinde böyledir. Zira bukonuda iki durum vardır: Yalnızca erkek çocukların bulunması hali -ki buna dair hüküm ileride gelecektir- ve kız çocukların tek başına bulunmaları hali ki bunu da şanı Yüce Allah şu buyruğu ile söz konusu etmektedir:“Eğer kadınlar ikiden fazla iseler” öz kız çocuklar veya oğlun kızları üç ve daha fazla iseler “mirasın üçte ikisi onlarındır. Şâyet kız tek ise” yâni yalnızca tek bir kız yahut oğlun bir kızı var ise “mirasın yarısı onundur.” Bu konuda da icma vardır. Geriye şöyle bir soru kalmaktadır: Bu konuda icma bulunduğuna göre iki kız çocuğuna mirasın üçte ikisinin verileceği nereden anlaşılmaktadır? Cevap: Bu Yüce Allah’ın: “Şâyet kız tek ise mirasın yarısı onundur” buyruğundan anlaşılmaktadır. Bunun mefhumu şudur: Eğer kız çocukları birden fazla olursa o takdirde farz hisse yarım olmaktan çıkar. Yarımdan sonraki hisse ise ancak üçte ikidir. Aynı şekilde Yüce Allah’ın:“Erkeğe iki kadının payı (kadar miras) vardır.” buyurması da bunu göstermektedir. Çünkü bir kimse geriye bir erkek ve iki kız çocuğu bırakacak olursa erkek üçte iki hisse alır. Zira Yüce Allah onun payının iki kız payı kadar olduğunu bildirmiştir. Bu da iki kız çocuğunun üçte iki alacaklarını göstermektedir. Aynı şekilde kız çocuğu erkek kardeşi ile birlikte -ki erkek kardeş onun miras payını kız kardeşten daha fazla eksiltir- üçte bir aldığına göre onun, kız kardeşi ile birlikte üçte bir pay alması öncelikle söz konusu olur. Yine Şanı Yüce Allah’ın iki kızkardeş hakkındaki:“Eğer kızkardeşler iki tane iseler erkek kardeşin bıraktığının üçte ikisini alırlar”(en-Nisa, 4/176) buyruğu da iki kızkardeşe üçte iki verileceği hususunda açık bir nastır. Buna göre ölenin iki kız kardeşi -(ölene) uzaklıklarına rağmen- üçte iki aldıklarına göre iki kız çocuğun -(babaya) yakınlıkları nedeniyle- üçte iki pay almaları öncelikle söz konusu olur. Ayrıca Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de sahih bir hadiste geçtiği üzere Sa’d’ın iki kızına üçte iki hisse vermiştir. Geriye şu soru kalmaktadır: Peki, Yüce Allah’ın:“ikiden fazla iseler” buyruğunun ifade ettiği anlam nedir? Cevap: Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ama bunun anlamı şudur: Farz hisse olan üçte iki, kız çocuklarının ikiden fazla olmaları halinde artmaz. Aksine bu üçte iki, iki ve daha yukarı sayıdaki kız çocuklar için değişmez bir orandır. Âyet-i kerime ayrıca şuna delildir: Öz olan tek bir kız ile birlikte oğuldan bir veya birkaç kızı bulunacak olursa öz kıza mirasın yarısı verilir. Yüce Allah’ın kız çocuklarına yahut da oğlun kızlarına farz olarak tayin etmiş oluğu üçte ikiden geriye altıda bir kalır. İşte bu da oğlun kızına yahut da kızlarına verilir. O bakımdan bu altıda bire “üçte ikinin tamamlayıcı bölümü” denilir. Oğlun kızı ile birlikte bulunan ve ondan daha aşağıda olan oğlun kızlarının payı da bu şekildedir. Âyet-i kerime şunu da göstermektedir: Kız çocukları yahut oğlun kızları üçte ikiyi tamamen alacak olurlarsa, oğlun bunlardan daha aşağıda kalan kızlarına pay düşmez. Çünkü Allah onlar için üçte ikiden fazlasını farz hisse olarak tayin etmemiştir. Bu da tamamen alınmış bulunmaktadır. Şâyet onlara da pay düşecek olursa, o takdirde onlara üçte ikiden daha fazla bir hisse ayrılması gerekir ki bu da nassa aykırıdır. Bütün bu hükümler ilim adamları tarafından icma ile kabul edilmiştir. Yüce Allah’a hamd olsun. Yüce Allah’ın:“ölenin bıraktığı” ifadesi mirasçıların, ölenin geriye bıraktığı gayr-i menkul, ev eşyası, altın, gümüş ve buna benzer her bir şeye mirasçı olduklarına, hatta ancak ölümünden sonra sabit olan diyetten ve zimmetindeki borçlardan da sorumlu olduklarına delildir. [Ana-Babanın Miras Hükümleri:] Daha sonra Yüce Allah ana-babanın miraslarını şöylece söz konusu etmektedir: Ölenin “çocuğu varsa” yâni öz çocuğu yahut oğlunun çocuğu -erkek veya kız, tek veya daha çok fark etmez- “anne ve babanın her birine mirasın altıda biri” verilir. Çocuklardan herhangi birisinin bulunması halinde anne hiçbir şekilde altıda birden daha fazla pay alamaz. Babanın ise erkek çocuklarla birlikte altıda birden daha fazla hakkı yoktur. Şâyet çocuk bir yahut daha çok sayıda kız ise ve farz hisseden sonra da geriye bir şey kalmıyorsa -anne-baba ve iki kız çocuğunun olması halinde olduğu gibi- asabe olmak hasebi ile babaya bir şey kalmaz. Eğer kızın yahut kız çocukların farz hisselerinden sonra geriye bir şey kalacak olursa, baba altıda biri farz hissesi olarak geriye kalanı da asabe olarak alır. Çünkü farz hisseleri sahiplerine verdiğimizde geriye kalanı en yakın erkek akrabaya vermemiz gerekir. Baba da kardeş, amca ve diğer erkek akrabalardan önce gelir. “Çocuğu olmayıp da anne ve babası ona mirasçı olursa üçte biri annesinindir.” geri kalan da babaya aittir. Çünkü burada Yüce Allah malı baba ve anneye tek bir izafe ile izafe etmiştir. Daha sonra da annenin payını takdir etmiştir. Bu da geriye kalanın babaya ait olduğuna delildir. Buradan da anlaşıldığına göre baba, çocukların olmaması halinde farz hisseye sahip değildir. Aksine o asabe olması hasebi ile malın tamamına yahut farz paylardan geri kalan bölümüne mirasçı olur. Ancak anne baba ile birlikte eşlerden birisi bulunacak olursa -ki bunlara Ömeriyeteyn (Ömer’in karşılaştığı iki mesele) adı verilir- o takdirde koca yahut zevce farz hissesini alır. Daha sonra anne geri kalanın üçte birini, baba da ondan geri kalanı alır. Buna da Yüce Allah’ın:“anne ve babası ona mirasçı olursa üçte biri annesinindir” buyruğu delil teşkil etmektedir. Yâni anne babanın mirasçı olduğu miktarın üçte biri annenindir ki bu da şu iki şekilde olur: Koca, anne ve baba bulunması halinde altıda bir; hanım, anne ve baba bulunması halinde de dörtte bir şeklinde olur. Âyet-i kerime annenin mirasının, çocukların bulunmaması halinde malın üçte birinin tamamı olacağına delil teşkil etmemektedir ki bu iki şekil bu halden istisna edilmiştir, densin. Bunu da şöyle açıklayabiliriz: Kocanın yahut hanımın aldığı hisse, alacaklıların alacağı konumundadır. Bu da ana mirastan alınır, geri kalanı da anne ile baba arasında paylaştırılır. Ayrıca bizler anneye malın üçte birini verecek olursak onun, kocanın bulunması halinde babanın aleyhine olacak şekilde daha fazla alması gerekir. Hanımın bulunması halinde de baba, anneden altıda birin yarısı kadar bir fazlalık almış olur. Böyle bir payın ise benzeri bir hisse şekli yoktur. Çünkü bilinen durum, annenin babaya eşit olması yahut da babanın annenin aldığının iki katı kadarını almasıdır. “Şâyet kardeşleri varsa, o vakit altıda biri annesinindir.” İster anne-baba bir kardeş olsunlar, ister baba, ister anne bir olsunlar; ister erkek ister kız olsunlar, ister miras alabilsinler isterse de baba veya dede nedeniyle hacbedilsinler (mirastan engellensinler) fark etmez. Ancak şöyle denilebilir: Yüce Allah’ın: “Şâyet kardeşleri varsa” buyruğunun zahiri mirasçı olmayanları kapsamaz. Buna delil ise sıfatı sebebi ile hacbedilen kimseleri kapsamayışıdır. Buna göre annenin üçte bir payını ancak miras alabilen kardeşler hacbedebilir. Bunu şu da teyid etmektedir: Miras alan kardeşlerin annenin üçte bir payını hacbetmeleri onlara bir miktar malın kalması içindir. Burada ise o mal yoktur. -En iyisini bilen Allah’tır- Ancak bu hususta kardeşlerin iki ve daha fazla olmaları şarttır. Bununla birlikte “kardeşler” lafzının çoğul olarak gelmesi müşkil bir durum ortaya çıkarmaktadır. Buna da şu şekilde cevap verilmektedir: Bundan kasıt (üç ve daha fazla anlamında) çoğul değil, birden fazla oluştur. Bu da iki kişi hakkında kullanılabilir. Çünkü bazen çoğul lafzı kullanılarak iki kişi kastedilebilir. Yüce Allah’ın Davud ile Süleyman aleyhisselam hakkındaki şu buyruğunda olduğu gibi: ﴾ وَكُنَّا لِحُكۡمِهِمۡ شَٰهِدِينَ ﴿ / “Biz onların hükümlerine tanık idik”(el-Enbiya, 21/78) Yüce Allah anne bir kardeşler hakkında da (bir sonraki âyette) şöyle buyurmaktadır: “Eğer bir erkek veya kadına çocuğu ve babası olmadığı (kelâle olduğu) halde mirasçı olunuyorsa ve bunların da (ana bir) erkek veya kız kardeşi varsa, bunların her birine altıda bir düşer. Şâyet bundan daha çok iseler o halde hepsi yapacağı vasiyet ve borçtan sonra üçte bire ortak olurlar.” Görüldüğü gibi Yüce Allah burada -icma ile de kabul edildiği üzere- iki ve daha fazlasını kastetmekle birlikte, çoğul lafzını mutlak olarak kullanmıştır. Buna göre ölen kişi geriye anne, baba ve birden çok kardeş bırakacak olursa, anne altıda bir alır, baba da kalanı alır. Kardeşler annelerinin paylarını üçte birden hacbederlerken onlar da babaları tarafından hacbedilirler. Ancak diğer ihtimale göre anne üçte bir alır, geri kalan da babaya ait olur. Daha sonra Yüce Allah:“Bu, ölenin yapacağı vasiyetten veya (varsa) borçlarından sonradır” buyurmaktadır. Yâni ölen kimsenin Allah’a yahut insanlara dönük borçlarının ödenmesinden ve ölümünden sonra yerine getirilmesini istediği vasiyetlerin yerine getirilmesinden sonra mirasçılar, bu farz paylara ve mirasa hak kazanabilirler. İşte bunlardan sonra geriye kalan, mirasçıların hak ettikleri terikedir. Vasiyetin, esas itibari ile borçtan sonra gelmekle birlikte önce zikredilmesi, vasiyete verilen önemden dolayıdır. Çünkü vasiyetin yerine getirilmesi mirasçılara ağır gelir. Yoksa borçlar vasiyetten önce gelir ve ana sermayeden verilir. Vasiyet de miras almayan yabancı durumundaki kimseler için üçte bir veya daha az bir oranda yapılması halinde geçerli olur. Üçte birden fazla olan vasiyet ise ancak mirasçıların kabul etmesi ile yerine getirilebilir. Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Babalarınızdan ve oğullarınızdan hangisinin size daha faydalı olacağını bilemezsiniz.” Yâni eğer mirasın miktarlarının tespit edilmesi sizin akıl ve tercihlerinize havale edilecek olsaydı Allah’tan başka kimsenin bilemediği zararlar ortaya çıkardı. Çünkü akıllar eksiktir, neyin uygun ve neyin daha iyi olduğunu - bütün zaman ve mekanlarda- bilemezler. Onlar dini ve dünyevi maksatlarının elde edilebilmesi için de çocuklar mı yoksa anne baba mı kendilerine daha yakındır bunu da idrak edemezler. “Bunlar Allah’tan bir farz olarak (tayin edilmiştir). Şüphesiz ki Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” Yâni bunları farz kılıp takdir eden, ilmi ile herşeyi kuşatan Allah’tır. Şer’î hükümlerini muhkem ve sapasağlam yapan, takdir ettiğini en güzel şekilde takdir edendir. Akıllar her zamana, her yere ve her duruma uygun ve elverişli olan bu hükümlerin benzerlerini ortaya koyamazlar. [Koca ve Hanımın Miras Hükümleri:] 12. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ey kocalar “Eğer çocukları yoksa hanımlarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir. Şâyet çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Bunlar yaptıkları vasiyetlerden yahut borçtan sonradır. Eğer sizin çocuğunuz yoksa geriye bıraktığınızın dörtte biri de onlarındır. Şâyet çocuğunuz varsa yapacağınız vasiyet ve borçtan sonra sekizde biri onlarındır.” Zikri geçen ve olup olmamasına göre hükmün değiştiği “çocuk” (الولد) kelimesinin kapsamına erkek olsun kız olsun öz çocuklar, oğlun çocukları, kocadan yahut başkasından olma bir ya da daha çok sayıdaki çocuklar dâhildir. Ancak kız çocukların çocukları bu kapsamın dışındadır. Bu hususta icmâ vardır. [“Kelâle”nin anlamı ve Mirastaki Payı:] Daha sonra Yüce Allah: “Eğer bir erkek veya kadına çocuğu ve babası olmadığı (kelale olduğu) halde mirasçı olunuyorsa ve bunların erkek veya kız kardeşi varsa” bazı kıraatlerde olduğu gibi bu, anne bir kardeşleri varsa… demektir. İlim adamları da burada sözü geçen kardeşlerden kastın, anne bir kardeşler olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Eğer kelaleye yâni babası ve çocuğu bulunmayan, diğer bir deyişle babası da dedesi de oğlu da oğlunun oğlu da kızı da kızının oğlu da -ne kadar aşağıya inerlerse insinler- bulunmayan kelaleye -Ebû Bekr es-Sıddîk radıyallahu anh kelâleyi böylece yorumlamıştır ve bu hususta ittifak hasıl olmuştur, Yüce Allah’a hamd olsun- mirasçı olunuyor ise “bunların” yâni erkek ve kız kardeşlerin “her birine altıda bir düşer.”“Şâyet bundan” bir kişiden “daha çok iseler o halde hepsi yapılan vasiyet ve borçtan sonra üçte birde ortak olurlar.” Yâni üçte birden fazlasını alamazlar, kendileri sayıca ikiden fazla olsalar dahi bu böyledir. Yüce Allah’ın:“Üçte birde ortak olurlar” buyruğu erkek ve kızların alacakları payın eşit olacağına delildir. Çünkü “ortak” tabiri, eşitliği gerektirmektedir. “Kelâle” lafzı usulün (aşağıya doğru çocuk ve torunların), füruun (yukarı doğru da baba ve dedelerin), annenin çocuklarını mirastan düşürdüklerine delildir. Çünkü Yüce Allah onları sadece kelâlede mirasçı kılmıştır. Eğer kelâleye mirasçı olunmuyor ise onlar da bu durumda ittifakla miras alamazlar. Yüce Allah’ın:“...sonra üçte birde ortak olurlar” buyruğu da anne baba bir kardeşlerin Himariye diye bilinen meselede mirastan düştüklerine delildir. Bu mesele ise koca, anne, anne bir kardeşler ve anne baba bir kardeşlerin mirasçı olma halidir. Bu durumda koca mirasın yarısını alır. Anne altıda bir, anne bir kardeşler de üçte biri alırlar. Anne baba bir kardeşler ise pay alamazlar. Çünkü Yüce Allah burada üçte biri anne bir kardeşlere izafe etmiştir. Şâyet anne baba bir kardeşler de onlara ortak olursa bu Yüce Allah’ın farklı hükümler tahsis ettiği ayrı mirasçıları bir arada toplamak olur. Aynı şekilde anne bir kardeşler farz hisse sahibidirler. Anne baba bir kardeşler ise (burada) asabedirler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:“Farz hisselerini sahiplerine verin, geriye kalanı ise en yakın erkeğe verin.” Farz hisse sahipleri ise Yüce Allah’ın paylarının miktarını tespit ettiği kimselerdir. Bu meselede ise anne bir kardeşlerden geriye mirastan herhangi bir miktar kalmamaktadır. O halde anne baba bir kardeşler mirasçı olmaktan düşmektedirler. Bu hususta doğru olan budur. Anne baba bir yahut baba bir erkek ve kızkardeşlerin mirası ise Yüce Allah’ın:“Senden fetva isterler: De ki: Allah size kelâle hakkında şunu açıklar: ...”(en-Nisa, 4/176) buyruğunda söz konusu edilmektedir. Buna göre anne baba bir yahut baba bir tek bir kız kardeş mirasın yarısını alır. İki kızkardeş olurlar ise üçte ikisini alırlar. Anne baba bir kızkardeş ile baba bir kızkardeş yahut kızkardeşler beraber olmaları halinde tek başına kız kardeş yarıyı alır. Üçte birden geri kalan ise baba bir tek kız kardeş veya kızkardeşlerindir. Bu da üçte ikiyi tamamlayıcı miktar olan altıda birdir. Eğer anne baba bir kızkardeşler üçte ikinin tamamını alacak olurlarsa -daha önce kız kardeşlerle oğlun kızkardeşleri ile ilgili açıklamalarda geçtiği üzere- baba bir kızkardeşler pay alamaz. Eğer kardeşler erkek ve kız iseler, o takdirde erkek iki kızın payını alır. [Mirasla İlgili Farklı Durumların Hükmü:] Katilin, kölenin, farklı dinden olanın, kısmen azad edilmiş kölenin, hunsanın, baba bir erkek kardeşlerle birlikte dedenin, avl ve red meselelerinin, zevi’l-erhamın, asabenin geri kalanlarının, kız çocuklarla birlikte baba bir kızkardeşlerin yahut oğlun kızlarının miraslarının hükümleri, Kur’ân-ı Kerîm’den anlaşılabilmekte midir? diye sorulacak olursa cevabımız şudur: Evet, Kur’ân-ı Kerîm sözü geçen bütün bu hususlara delalet eder. Ancak bu, dikkatle düşünmeyen kimseler tarafından kavranılması zor, ince işaretler ve dikkat çekmeler şeklinde yer almaktadır. [Katilin ve Dini Farklı Olan Akrabaların Mirastaki Hükmü:] Mirasçısı olduğu kişiyi öldüren katil ve mirasçısından farklı dine mensup olanlar mirasçı olamazlar. Bu, malın mirasçılara yakınlıklarına, dini ve dünyevi faydalarına uygun olarak taksim edilmesi hususunda gözetilen ilâhi hikmetin beyanından açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim Yüce Allah bu hikmete:“Babalarınızdan ve oğullarınızdan hangisinin size daha faydalı olacağını bilemezsiniz.” buyruğuyla işaret etmektedir. Bilindiği gibi katil, kendisine miras bırakan şahsa en büyük zarar veren kişidir. O bakımdan katil hakkında miras almayı gerektiren hususun varlığı söz konusu olamaz. Çünkü katil, mirasın gerekçesi durumunda olan menfaat sağlamanın zıttı olan öldürme zararını irtikâb etmiştir. İşte buradan öldürmenin, mirasın en büyük engeli olduğu ve Yüce Allah’ın hakkında:“Akrabalar Allah’ın Kitabınca (miras konusunda) birbirlerine daha yakındırlar.”(el-Enfal, 8/75) buyurduğu akrabalık bağını kestiği bilinen bir husustur. Bununla birlikte şu şer’i kaide de İslâm hukukunda önemli bir yer etmiştir:“Bir kimse vaktinden evvel herhangi bir şeyi ele geçirmeye çalışacak olursa ondan mahrum bırakılmakla cezalandırılır.” İşte bu ve benzeri hususlardan, ölenin dininden farklı bir dine mensup olan akrabaların da miras alamayacağı anlaşılmaktadır. Çünkü farklı dinden oluş engeli, miras almayı gerektiren sebebe aykırıdır. Bu sebep ise miras almayı gerektiren nesep bağıdır. Farklı dinden oluş ise her bakımdan ayrı oluşu gerektirir. O bakımdan miras almaya engel teşkil eden sebep (farklı dinden oluş), miras almayı gerektiren nesep bağı sebebini ortadan kaldırmaktadır. Engelin varlığı dolayısı ile diğer sebebin herhangi bir etkisi olmaz. Bunu şöylece açıklayabiliriz: Şanı Yüce Allah müslümanların haklarını kâfir akrabaların dünyevi haklarından önde tutmuştur. O bakımdan bir müslüman ölecek olursa onun malı, daha yakın ve onda daha fazla hak sahibi olana intikal eder. Buna göre Yüce Allah’ın:“Akrabalar Allah’ın Kitabınca (miras konusunda) birbirlerine daha yakındırlar.” Buyruğu, akrabaların dinleri aynı olması halinde göz önünde bulundurulur. Dinlerinin farklı olması halinde ise din kardeşliği hiç şüphesiz nesep kardeşliğinden önce gelir. İbnu’l- Kayyım, Cilau’l-Efham’da şöyle demektedir:“Biz bu hususu miras âyetinden ve şanı Yüce Allah’ın bu âyette mirası “kadın” lafzı ile değil de “zevce” lafzı ile irtibatlandırmasından -dikkatle düşündüğümüz takdirde- anlayabiliriz. Mesela Yüce Allah’ın: “Hanımlarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir” buyruğunda olduğu gibi. İşte bu buyrukta miras almanın ancak benzerlik ve birbiri ile uyumu gerektiren zevciyet dolayısı ile gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. Mü’min ile kâfir arasında ise herhangi bir benzerlik ve uyum söz konusu değildir. O bakımdan da aralarında mirasçı olma söz konusu olmaz. Kur’ân-ı Kerîm’in kelime ve terkiblerinin sırları gerçekten aklı erenlerin akıllarının çok üstündedir.” [Kölelerin Hükmü:] Köle ne miras alır ne de ona mirasçı olunur. Köleye mirasçı olunamayacağı açıktır. Çünkü kölenin miras alınacak bir malı yoktur. Aksine köle beraberindekilerle birlikte efendisine aittir. Miras almamasına gelince köle, bağımsız olarak mülk sahibi olamaz. Eğer mülk sahibi olsaydı o da efendisine ait olurdu. Ayrıca köle, ölenin yabancısıdır. O bakımdan Yüce Allah’ın:“Erkeğe (mirasta) iki kadının payı kadar (vardır)” buyruğu ile “hanımlarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir”; “bunların her birine altıda bir düşer” buyruğu ve benzerleri, mülk edinmeleri söz konusu olan kimseler hakkında olur. Kölelerin mülk edinmeleri ise söz konusu değildir. Böylelikle kölenin miras alamayacağı da anlaşılmış olmaktadır. Bir kısmı hürriyete kavuşturulmuş, bir kısmı köle olan kimseye gelince bunun da ahkamı kısımlara ayrılır. Onun hürriyete kavuşmuş olan bölümü dolayısı ile Allah’ın miraslarda onun için tayin ettiği miktarını hak eder. Buna sebep ise ondaki kısmi hürriyet ve bu yönde mülk edinmesinin kabil olmasıdır. Ondaki kısmi kölelik ise mülk edinme kabiliyetini ortadan kaldırır. O halde kısmen hürriyetine kavuşmuş köle hem miras alır, hem ondan miras alınır, hem de hacbeder. Bu da onun sahip olduğu hürriyet miktarına göre değişir. Kölenin -kendisi hakkında gerektirici sebeplere göre- övülmesi, yerilmesi, mükâfaat kazanması ve cezalandırılması söz konusu olduğu gibi bu hususta da aynı durum söz konusudur. [Hunsa ve Müşkil Kimsenin Durumu:] Hunsa olan kimsenin ya erkekliği ya da dişiliği açıktır yahut da ikisi de belli değildir, müşkildir. Eğer erkeklik ya da dişiliği açık ise onun hükmü de açıktır. Şâyet erkek olduğu tespit edilmişse hakkında erkeklerin hükmü cereyan eder ve erkekler hakkındaki nas onu da kapsar. Eğer kadın ise kadınların hükmünü alır ve kadınlar hakkında varid olan nas onu da kapsar. Şâyet müşkil ise eğer erkek ve kızın -anne bir kardeşler durumunda olduğu gibi- miras paylarında farklılık yoksa onun da durumu açıktır. Eğer erkek kabul edilirse farklı, kadın kabul edilirse farklı miras alması söz konusu olup bizim de artık bunu tespit etme imkanımız kalmamış ise biz ona her iki takdirin daha fazla olanını vermeyiz. Çünkü bu durumda diğer mirasçılara haksızlık etme ihtimali vardır. Ona her iki takdirin daha az olanını da vermeyiz. Çünkü bu takdirde de ona zulmetme ihtimali vardır. O bakımdan her ikisi arasında orta bir yol ve iki yolun adalete daha yakın olanını izlememiz gerekir. Çünkü Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Adaletli olun; çünkü o takvâya daha yakındır”(el-Maide, 5/8) Bizim böyle bir durumda ise sözü geçen bu yoldan daha fazla adalete yol bulma imkanımız yoktur. Zaten Yüce Allah da:“Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez.”(el-Bakara, 2/286); “Gücünüz yettiğince Allah’tan korkun”(et-Tahrim, 64/16) buyurmaktadır. [Dedenin Mirası:] Anne baba bir yahut baba bir kardeşlerle birlikte dede bulunursa kardeşler dede ile birlikte miras alırlar mı, almazlar mı? Yüce Allah’ın Kitabı bu hususta Ebu Bekir es-Sıddik’in radıyallahu anh şu şekildeki görüşüne delil teşkil etmektedir: Dede, anne baba bir yahut baba bir ya da anne bir kardeşleri -tıpkı babanın onları hacbettiği gibi- hacbeder. Bunu şöylece açıklayalım: Dede, Kur’ân-ı Kerîm’de bir kaç yerde baba olarak zikredilmektedir. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:“Yoksa siz ölüm Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız? Hani o oğullarına: Benden sonra siz neye ibâdet edeceksiniz? dediği zaman onlar: Senin ilâhına ve babaların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhına, bir tek olan ilâha ibâdet edeceğiz... demişlerdi.”(el-Bakara, 2/133)“Babalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine uydum.”(Yusuf, 12/38) Böylelikle Yüce Allah hem dedeyi hem de babanın dedesini “baba” diye ifade etmiştir. İşte bu da dedenin baba konumunda olduğunu, babanın aldığı mirası dedenin de alabileceğini ve babanın -olmaması halinde- hacbettiği kimseleri dedenin de hacbedebileceğini ortaya koymaktadır. Babanın yokluğu halinde dedenin de çocuklar ve onların dışında kalan kardeşler, amcalar ve onların çocukları arasında ve diğer miras hükümlerinde babanın hükmünü taşıdığı hususunda ilim adamları icma ettiğine göre, değişik annelerden olma kardeşlerini hacbetmek hususunda da dedenin hükmü ile babanın hükmünün aynı olması gerekir. Oğlun oğlu da öz oğul seviyesinde olduğuna göre dede niye baba durumunda olmasın? Babanın dedesi, kardeşin oğlu ile birlikte olursa, ilim adamları dedenin kardeş oğlunu hacbedeceğini ittifakla kabul etmişlerdir. O halde ölenin dedesi, niçin ölenin kardeşini hacbetmesin? Dede ile birlikte kardeşlerin de mirasçı olacağını kabul edenleri ise destekleyen ne bir nas, ne bir işaret, ne bir uyarı, ne de bir kıyas vardır. [Avl ve Hükümleri:] Avl meselelerinin hükmü de Kur’ân-ı Kerîm’den anlaşılmaktadır. Şöyle ki Yüce Allah bazı hisseleri farz olarak tayin etmiş ve mirasçılara paylarını takdir etmiştir. Bunlar iki durumla karşı karşıyadırlar: Ya birbirlerini hacbederler yahut etmezler. Şâyet birbirlerini hacbedecek olurlarsa hacbolunan kişi düşer ve o, bu konuda başkasına engel olamaz ve herhangi bir şey de hak etmez. Eğer birbirlerini hacbetmeyecek olurlarsa ya farz hisseler terikenin tamamını kapsamaz (geriye birşeyler artar) yahut da herhangi bir fazlalık ve eksiklik söz konusu olmaksızın terikenin tamamını kapsar yahut da farz hisseler terikeden daha fazla olur. İlk iki halde herkes farz hissesini tam olarak alır. Sonuncu halde ise -ki bu da farz hisselerin terikeden daha fazla olması halidir- iki hal söz konusudur: Ya bazı mirasçıların Allah’ın kendisine tayin etmiş olduğu farz hisselerini eksiltecek ve geri kalanlarının farz hisselerini tamamlayacağız. Ancak bu tercih etmeyi gerektiren bir gerekçe olmaksızın tercihe gitmektir. Birinin hissesini eksiltmek diğerininkini eksiltmekten daha evla değildir. O halde ikinci durum söz konusudur. İkinci durum ise her birisine payını mümkün olduğu kadarı ile verir ve aralarında hisselerine uygun oranda bölüşme yoluna gideriz. Tıpkı alacaklıların alacaklarının, borçlunun malından daha fazla olması halinde olduğu gibi. Buna ise avl diye bilinen yoldan başkasıyla ulaşmamıza imkân yoktur. İşte buradan feraizde avli, şanı Yüce Allah’ın Kitab-ı Kerîm’inde açıklamış olduğunu öğreniyoruz. [Farz Hisse Sahiplerine Red Hükümleri:] Avl konusundaki yolun tam aksi ile de mirastaki reddi öğrenebilmekteyiz. Şöyle ki eğer farz hisse sahiplerinin hisseleri terikenin tamamını kapsamıyorsa, geriye hak sahibi yakın ya da uzak asabe olmaksızın bir şeyler kalıyorsa, artan bu miktarı onlardan birisine geri çevirmemiz (red), tercih edici bir gerekçe olmaksızın tercih yoluna gitmektir. Onlardan başka ölünün akrabası olmayan birisine, artanı vermek ise bir haksızlıktır, haktan sapmaktır ve şanı Yüce Allah’ın: “Akrabalar Allah’ın Kitabınca birbirlerine (mirasta) daha yakındırlar”(el-Enfal, 8/75) buyruğuna da aykırı düşmektir. Buna göre artan miktarın farz hisse sahiplerine farz hisse kadarı ile geri verilmesi (red edilmesi) tek yol olarak karşımıza çıkmaktadır. Eşler, akrabalardan sayılmadıklarından dolayı onlara red yapılmayacağını kabul edenlerin görüşlerine göre bunlar kendilerine takdir edilmiş bulunan farz hisselerinden fazlasını hak edemezler. Ancak sahih olan görüşe göre red konusunda da karı-kocanın hükmü, diğer mirasçıların hükmü gibidir. Çünkü sözü geçen delil hepsini kapsamaktadır. Tıpkı avl ile ilgili delilin onları da kapsadığı gibi. [Mirasta Zevi’l-Erham:] Yine aynı yolla zevi’l-erhamın (ölüye mirasçı olmayan uzak akrabaların) mirası da bilinebilmektedir. Şöyle ki ölen kişi eğer geriye ne farz hisse sahibi ne de bir asabe bırakmamış ise o takdirde mirası ya yabancıların menfaatlerine harcanmak üzere beytülmale ait olur ya da icma ile mirasçı oldukları sabit akrabalar vasıtasıyla ona yakın sayılan kimselere verilecektir. Kabul edilmesi gereken yol da bu ikincisidir. Buna da şanı Yüce Allah’ın:“Allah’ın Kitabınca akrabalar birbirlerine (mirasta) daha yakındırlar”(el-Enfal, 8/75) buyruğu delil teşkil etmektedir. Bu mirası onlardan başkasına harcamak, daha öncelikli olanları terk etmek demektir. O bakımdan zevi’l-erhamın mirasçı kabul edilmesi, uygulanması gereken yol olarak karşımıza çıkmaktadır. Onların mirasçı oldukları bu şekilde kesinleştiğine bununla birlikte Allah’ın Kitabında onlar için ayrı ayrı belirli bir pay olmadığını da bildiğimize göre bu durumda kendileri ile ölü arasında birtakım aracı yakınlar olduğu için -ki onlar bu aracılar sebebi ile akrabalardan sayılmışlardır- işte zevi’l-erham kendileri sebebi ile akraba sayıldıkları bu aracı yakınlar seviyesinde kabul edilirler. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır. [Ölenin Asabeleri ve Mirastaki Hükümleri:] Oğullar, kardeşler, onların oğulları (yeğenler), amcalar, onların oğulları vb. gibi asabenin geri kalanlarının mirasına gelince Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:“Farz hisseleri sahiplerine verin. Geriye bir şey kalırsa onu da en yakın erkek akrabaya verin.” Yüce Allah da: “Anne babanın ve yakın akrabaların geriye bıraktıklarından her biri için mirasçılar kıldık”(en-Nisa, 4/33) diye buyurmaktadır. Buna göre biz farz hisseleri sahiplerine verdikten sonra geriye bir şey kalmayacak olursa, asabe olan kimse herhangi bir şey hak etmez. Eğer geriye bir şey kalacak olursa, cihetlerine ve yakınlık derecelerine göre en önce gelen asabe onu alır. Asabe ciheti ise beş türlüdür: Önce oğullar, sonra babalar, sonra kardeşler ve onların oğulları, sonra amcalar ve oğulları sonra da velâ gelir. Bunların arasından daha yakın cihette olanlara öncelik tanınır. Eğer aynı cihetten iseler derece itibari ile daha yakın olana bakılır. Aynı derecede iseler daha kuvvetli olana bakılır ki bu da öz olandır. Her bakımdan eşit olurlarsa o takdirde ortak olurlar. Farklı annelerden olan kız kardeşlerin, kızlarla birlikte yahut oğlun kızları ile birlikte asabe olmaları halinde ise bunlar farz paylarından artanı alırlar. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de kızkardeşlerin kızlar sebebi ile mirasçılıktan düşeceklerine delil teşkil edecek bir husus yoktur. Durum böyle olduğuna göre kız çocuklarının farz hisselerini almalarından sonra geriye bir şey kalacak olursa, kızkardeşlere verilir. Kız kardeşler bırakılarak onlardan daha uzak asabe olan kardeş oğlu, amca ve onlardan daha uzak olanlar, mirasçı kabul edilmez. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.

Nisa' 4:12

11- Çocuklarınız hakkında Allah size şöyle emrediyor: Erkeğe iki kadının payı (kadar miras) vardır. Eğer kadınlar ikiden fazla iseler ölenin bıraktığı (mirasın) üçte ikisi onlarındır. Şâyet kadın tek ise mirasın yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa anne ile babasının her birine mirasın altıda biri verilir. Çocuğu olmayıp da anne ve babası ona mirasçı olursa üçte biri annesinindir. Şâyet kardeşleri varsa o vakit altıda biri annesinindir. Bu, ölenin yapacağı vasiyetten veya (varsa) borçlarından sonradır. Babalarınızdan ve oğullarınızdan hangisinin size daha faydalı olacağını bilemezsiniz. Bunlar Allah’tan bir farz olarak (tayin edilmiştir). Şüphesiz ki Allah her şeyi bilendir, sonsuz hikmet sahibidir. 12- Eğer çocukları yoksa hanımlarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir. Şâyet çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Bunlar yaptıkları vasiyetlerden yahut borçtan sonradır. Eğer sizin çocuğunuz yoksa geriye bıraktığınızın dörtte biri de onlarındır. Şâyet çocuğunuz varsa yapacağınız vasiyet ve borçtan sonra sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadına çocuğu ve babası olmadığı (kelâle olduğu) halde mirasçı olunuyorsa ve bunların erkek veya kız kardeşi varsa, bunların her birine altıda bir düşer. Şâyet bundan daha çok iseler o halde hepsi, yapılan vasiyet ve borçtan sonra üçte birde ortak olurlar. Bunlar (varislere) zarar verici olmamalıdır. Allah’tan bir vasiyet olarak (gelen buyruklardır bunlar). Allah her şeyi bilendir, Halîmdir. 11. “Çocuklarınız hakkında Allah size şöyle emrediyor...” Ey anne ve babalar, çocuklarınız sizin yanınızda emanettirler. Allah onlar hakkında size vasiyet ve emirde bulunmuştur ki onların dini ve dünyevi maslahatlarını yerine getiresiniz. Onlara ilim öğretesiniz, onları terbiye edesiniz ve kötülüklere karşı da onları koruyasınız. Onlara Allah’a itaati emredesiniz ve devamlı olarak takvâdan ayrılmamalarını öğütleyesiniz. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler, yakacağı insanlarla taşlar olan ateşten kendinizi ve ailenizi koruyun.”(et-Tahrim, 66/6) Buna göre anne ve babanın yanında çocuklar, haklarında ilâhi vasiyette bulunulan emanetlerdir. Anne ve babalar ya bu vasiyetin gereğini yerine getirecekler ki o takdirde onlar için çok büyük mükâfatlar vardır yahut da bunu zayi edeceklerdir ki bundan dolayı da tehdit ve cezayı hak ederler. İşte bu da Yüce Allah’ın kullarına anne ve babadan daha bir merhametli olduğunu gösteren delillerdendir. Çünkü Yüce Allah, anne babanın çocuklarına tam anlamıyla şefkatli olmalarına rağmen yine de onlara çocukları hakkında tavsiyede bulunmaktadır. Daha sonra Yüce Allah çocukların alacakları miras payını söz konusu ederek:“Erkeğe iki kadının payı (kadar miras) vardır.” buyurmaktadır. Yâni öz oğullar ile oğulun erkek çocukları için -beraberlerinde farz hisse sahibi kimse bulunmadığı takdirde- erkeğe iki dişinin payı kadar verilir. Farz hisseler dağıtıldıktan sonra geriye kalan miktar da kendi aralarında böylece paylaştırılır. İlim adamlarının bu hususta icmaı vardır. Öz çocuklar varsa miras onlarındır, oğulun çocuklarının (torunların) mirastan pay almaları sözkonusu değildir. Çünkü -erkek ve kız- öz çocuklar bulunmaktadır. Bu pay, erkek ve kız çocukların beraberce bulunması halinde böyledir. Zira bukonuda iki durum vardır: Yalnızca erkek çocukların bulunması hali -ki buna dair hüküm ileride gelecektir- ve kız çocukların tek başına bulunmaları hali ki bunu da şanı Yüce Allah şu buyruğu ile söz konusu etmektedir:“Eğer kadınlar ikiden fazla iseler” öz kız çocuklar veya oğlun kızları üç ve daha fazla iseler “mirasın üçte ikisi onlarındır. Şâyet kız tek ise” yâni yalnızca tek bir kız yahut oğlun bir kızı var ise “mirasın yarısı onundur.” Bu konuda da icma vardır. Geriye şöyle bir soru kalmaktadır: Bu konuda icma bulunduğuna göre iki kız çocuğuna mirasın üçte ikisinin verileceği nereden anlaşılmaktadır? Cevap: Bu Yüce Allah’ın: “Şâyet kız tek ise mirasın yarısı onundur” buyruğundan anlaşılmaktadır. Bunun mefhumu şudur: Eğer kız çocukları birden fazla olursa o takdirde farz hisse yarım olmaktan çıkar. Yarımdan sonraki hisse ise ancak üçte ikidir. Aynı şekilde Yüce Allah’ın:“Erkeğe iki kadının payı (kadar miras) vardır.” buyurması da bunu göstermektedir. Çünkü bir kimse geriye bir erkek ve iki kız çocuğu bırakacak olursa erkek üçte iki hisse alır. Zira Yüce Allah onun payının iki kız payı kadar olduğunu bildirmiştir. Bu da iki kız çocuğunun üçte iki alacaklarını göstermektedir. Aynı şekilde kız çocuğu erkek kardeşi ile birlikte -ki erkek kardeş onun miras payını kız kardeşten daha fazla eksiltir- üçte bir aldığına göre onun, kız kardeşi ile birlikte üçte bir pay alması öncelikle söz konusu olur. Yine Şanı Yüce Allah’ın iki kızkardeş hakkındaki:“Eğer kızkardeşler iki tane iseler erkek kardeşin bıraktığının üçte ikisini alırlar”(en-Nisa, 4/176) buyruğu da iki kızkardeşe üçte iki verileceği hususunda açık bir nastır. Buna göre ölenin iki kız kardeşi -(ölene) uzaklıklarına rağmen- üçte iki aldıklarına göre iki kız çocuğun -(babaya) yakınlıkları nedeniyle- üçte iki pay almaları öncelikle söz konusu olur. Ayrıca Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de sahih bir hadiste geçtiği üzere Sa’d’ın iki kızına üçte iki hisse vermiştir. Geriye şu soru kalmaktadır: Peki, Yüce Allah’ın:“ikiden fazla iseler” buyruğunun ifade ettiği anlam nedir? Cevap: Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ama bunun anlamı şudur: Farz hisse olan üçte iki, kız çocuklarının ikiden fazla olmaları halinde artmaz. Aksine bu üçte iki, iki ve daha yukarı sayıdaki kız çocuklar için değişmez bir orandır. Âyet-i kerime ayrıca şuna delildir: Öz olan tek bir kız ile birlikte oğuldan bir veya birkaç kızı bulunacak olursa öz kıza mirasın yarısı verilir. Yüce Allah’ın kız çocuklarına yahut da oğlun kızlarına farz olarak tayin etmiş oluğu üçte ikiden geriye altıda bir kalır. İşte bu da oğlun kızına yahut da kızlarına verilir. O bakımdan bu altıda bire “üçte ikinin tamamlayıcı bölümü” denilir. Oğlun kızı ile birlikte bulunan ve ondan daha aşağıda olan oğlun kızlarının payı da bu şekildedir. Âyet-i kerime şunu da göstermektedir: Kız çocukları yahut oğlun kızları üçte ikiyi tamamen alacak olurlarsa, oğlun bunlardan daha aşağıda kalan kızlarına pay düşmez. Çünkü Allah onlar için üçte ikiden fazlasını farz hisse olarak tayin etmemiştir. Bu da tamamen alınmış bulunmaktadır. Şâyet onlara da pay düşecek olursa, o takdirde onlara üçte ikiden daha fazla bir hisse ayrılması gerekir ki bu da nassa aykırıdır. Bütün bu hükümler ilim adamları tarafından icma ile kabul edilmiştir. Yüce Allah’a hamd olsun. Yüce Allah’ın:“ölenin bıraktığı” ifadesi mirasçıların, ölenin geriye bıraktığı gayr-i menkul, ev eşyası, altın, gümüş ve buna benzer her bir şeye mirasçı olduklarına, hatta ancak ölümünden sonra sabit olan diyetten ve zimmetindeki borçlardan da sorumlu olduklarına delildir. [Ana-Babanın Miras Hükümleri:] Daha sonra Yüce Allah ana-babanın miraslarını şöylece söz konusu etmektedir: Ölenin “çocuğu varsa” yâni öz çocuğu yahut oğlunun çocuğu -erkek veya kız, tek veya daha çok fark etmez- “anne ve babanın her birine mirasın altıda biri” verilir. Çocuklardan herhangi birisinin bulunması halinde anne hiçbir şekilde altıda birden daha fazla pay alamaz. Babanın ise erkek çocuklarla birlikte altıda birden daha fazla hakkı yoktur. Şâyet çocuk bir yahut daha çok sayıda kız ise ve farz hisseden sonra da geriye bir şey kalmıyorsa -anne-baba ve iki kız çocuğunun olması halinde olduğu gibi- asabe olmak hasebi ile babaya bir şey kalmaz. Eğer kızın yahut kız çocukların farz hisselerinden sonra geriye bir şey kalacak olursa, baba altıda biri farz hissesi olarak geriye kalanı da asabe olarak alır. Çünkü farz hisseleri sahiplerine verdiğimizde geriye kalanı en yakın erkek akrabaya vermemiz gerekir. Baba da kardeş, amca ve diğer erkek akrabalardan önce gelir. “Çocuğu olmayıp da anne ve babası ona mirasçı olursa üçte biri annesinindir.” geri kalan da babaya aittir. Çünkü burada Yüce Allah malı baba ve anneye tek bir izafe ile izafe etmiştir. Daha sonra da annenin payını takdir etmiştir. Bu da geriye kalanın babaya ait olduğuna delildir. Buradan da anlaşıldığına göre baba, çocukların olmaması halinde farz hisseye sahip değildir. Aksine o asabe olması hasebi ile malın tamamına yahut farz paylardan geri kalan bölümüne mirasçı olur. Ancak anne baba ile birlikte eşlerden birisi bulunacak olursa -ki bunlara Ömeriyeteyn (Ömer’in karşılaştığı iki mesele) adı verilir- o takdirde koca yahut zevce farz hissesini alır. Daha sonra anne geri kalanın üçte birini, baba da ondan geri kalanı alır. Buna da Yüce Allah’ın:“anne ve babası ona mirasçı olursa üçte biri annesinindir” buyruğu delil teşkil etmektedir. Yâni anne babanın mirasçı olduğu miktarın üçte biri annenindir ki bu da şu iki şekilde olur: Koca, anne ve baba bulunması halinde altıda bir; hanım, anne ve baba bulunması halinde de dörtte bir şeklinde olur. Âyet-i kerime annenin mirasının, çocukların bulunmaması halinde malın üçte birinin tamamı olacağına delil teşkil etmemektedir ki bu iki şekil bu halden istisna edilmiştir, densin. Bunu da şöyle açıklayabiliriz: Kocanın yahut hanımın aldığı hisse, alacaklıların alacağı konumundadır. Bu da ana mirastan alınır, geri kalanı da anne ile baba arasında paylaştırılır. Ayrıca bizler anneye malın üçte birini verecek olursak onun, kocanın bulunması halinde babanın aleyhine olacak şekilde daha fazla alması gerekir. Hanımın bulunması halinde de baba, anneden altıda birin yarısı kadar bir fazlalık almış olur. Böyle bir payın ise benzeri bir hisse şekli yoktur. Çünkü bilinen durum, annenin babaya eşit olması yahut da babanın annenin aldığının iki katı kadarını almasıdır. “Şâyet kardeşleri varsa, o vakit altıda biri annesinindir.” İster anne-baba bir kardeş olsunlar, ister baba, ister anne bir olsunlar; ister erkek ister kız olsunlar, ister miras alabilsinler isterse de baba veya dede nedeniyle hacbedilsinler (mirastan engellensinler) fark etmez. Ancak şöyle denilebilir: Yüce Allah’ın: “Şâyet kardeşleri varsa” buyruğunun zahiri mirasçı olmayanları kapsamaz. Buna delil ise sıfatı sebebi ile hacbedilen kimseleri kapsamayışıdır. Buna göre annenin üçte bir payını ancak miras alabilen kardeşler hacbedebilir. Bunu şu da teyid etmektedir: Miras alan kardeşlerin annenin üçte bir payını hacbetmeleri onlara bir miktar malın kalması içindir. Burada ise o mal yoktur. -En iyisini bilen Allah’tır- Ancak bu hususta kardeşlerin iki ve daha fazla olmaları şarttır. Bununla birlikte “kardeşler” lafzının çoğul olarak gelmesi müşkil bir durum ortaya çıkarmaktadır. Buna da şu şekilde cevap verilmektedir: Bundan kasıt (üç ve daha fazla anlamında) çoğul değil, birden fazla oluştur. Bu da iki kişi hakkında kullanılabilir. Çünkü bazen çoğul lafzı kullanılarak iki kişi kastedilebilir. Yüce Allah’ın Davud ile Süleyman aleyhisselam hakkındaki şu buyruğunda olduğu gibi: ﴾ وَكُنَّا لِحُكۡمِهِمۡ شَٰهِدِينَ ﴿ / “Biz onların hükümlerine tanık idik”(el-Enbiya, 21/78) Yüce Allah anne bir kardeşler hakkında da (bir sonraki âyette) şöyle buyurmaktadır: “Eğer bir erkek veya kadına çocuğu ve babası olmadığı (kelâle olduğu) halde mirasçı olunuyorsa ve bunların da (ana bir) erkek veya kız kardeşi varsa, bunların her birine altıda bir düşer. Şâyet bundan daha çok iseler o halde hepsi yapacağı vasiyet ve borçtan sonra üçte bire ortak olurlar.” Görüldüğü gibi Yüce Allah burada -icma ile de kabul edildiği üzere- iki ve daha fazlasını kastetmekle birlikte, çoğul lafzını mutlak olarak kullanmıştır. Buna göre ölen kişi geriye anne, baba ve birden çok kardeş bırakacak olursa, anne altıda bir alır, baba da kalanı alır. Kardeşler annelerinin paylarını üçte birden hacbederlerken onlar da babaları tarafından hacbedilirler. Ancak diğer ihtimale göre anne üçte bir alır, geri kalan da babaya ait olur. Daha sonra Yüce Allah:“Bu, ölenin yapacağı vasiyetten veya (varsa) borçlarından sonradır” buyurmaktadır. Yâni ölen kimsenin Allah’a yahut insanlara dönük borçlarının ödenmesinden ve ölümünden sonra yerine getirilmesini istediği vasiyetlerin yerine getirilmesinden sonra mirasçılar, bu farz paylara ve mirasa hak kazanabilirler. İşte bunlardan sonra geriye kalan, mirasçıların hak ettikleri terikedir. Vasiyetin, esas itibari ile borçtan sonra gelmekle birlikte önce zikredilmesi, vasiyete verilen önemden dolayıdır. Çünkü vasiyetin yerine getirilmesi mirasçılara ağır gelir. Yoksa borçlar vasiyetten önce gelir ve ana sermayeden verilir. Vasiyet de miras almayan yabancı durumundaki kimseler için üçte bir veya daha az bir oranda yapılması halinde geçerli olur. Üçte birden fazla olan vasiyet ise ancak mirasçıların kabul etmesi ile yerine getirilebilir. Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Babalarınızdan ve oğullarınızdan hangisinin size daha faydalı olacağını bilemezsiniz.” Yâni eğer mirasın miktarlarının tespit edilmesi sizin akıl ve tercihlerinize havale edilecek olsaydı Allah’tan başka kimsenin bilemediği zararlar ortaya çıkardı. Çünkü akıllar eksiktir, neyin uygun ve neyin daha iyi olduğunu - bütün zaman ve mekanlarda- bilemezler. Onlar dini ve dünyevi maksatlarının elde edilebilmesi için de çocuklar mı yoksa anne baba mı kendilerine daha yakındır bunu da idrak edemezler. “Bunlar Allah’tan bir farz olarak (tayin edilmiştir). Şüphesiz ki Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” Yâni bunları farz kılıp takdir eden, ilmi ile herşeyi kuşatan Allah’tır. Şer’î hükümlerini muhkem ve sapasağlam yapan, takdir ettiğini en güzel şekilde takdir edendir. Akıllar her zamana, her yere ve her duruma uygun ve elverişli olan bu hükümlerin benzerlerini ortaya koyamazlar. [Koca ve Hanımın Miras Hükümleri:] 12. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ey kocalar “Eğer çocukları yoksa hanımlarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir. Şâyet çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Bunlar yaptıkları vasiyetlerden yahut borçtan sonradır. Eğer sizin çocuğunuz yoksa geriye bıraktığınızın dörtte biri de onlarındır. Şâyet çocuğunuz varsa yapacağınız vasiyet ve borçtan sonra sekizde biri onlarındır.” Zikri geçen ve olup olmamasına göre hükmün değiştiği “çocuk” (الولد) kelimesinin kapsamına erkek olsun kız olsun öz çocuklar, oğlun çocukları, kocadan yahut başkasından olma bir ya da daha çok sayıdaki çocuklar dâhildir. Ancak kız çocukların çocukları bu kapsamın dışındadır. Bu hususta icmâ vardır. [“Kelâle”nin anlamı ve Mirastaki Payı:] Daha sonra Yüce Allah: “Eğer bir erkek veya kadına çocuğu ve babası olmadığı (kelale olduğu) halde mirasçı olunuyorsa ve bunların erkek veya kız kardeşi varsa” bazı kıraatlerde olduğu gibi bu, anne bir kardeşleri varsa… demektir. İlim adamları da burada sözü geçen kardeşlerden kastın, anne bir kardeşler olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Eğer kelaleye yâni babası ve çocuğu bulunmayan, diğer bir deyişle babası da dedesi de oğlu da oğlunun oğlu da kızı da kızının oğlu da -ne kadar aşağıya inerlerse insinler- bulunmayan kelaleye -Ebû Bekr es-Sıddîk radıyallahu anh kelâleyi böylece yorumlamıştır ve bu hususta ittifak hasıl olmuştur, Yüce Allah’a hamd olsun- mirasçı olunuyor ise “bunların” yâni erkek ve kız kardeşlerin “her birine altıda bir düşer.”“Şâyet bundan” bir kişiden “daha çok iseler o halde hepsi yapılan vasiyet ve borçtan sonra üçte birde ortak olurlar.” Yâni üçte birden fazlasını alamazlar, kendileri sayıca ikiden fazla olsalar dahi bu böyledir. Yüce Allah’ın:“Üçte birde ortak olurlar” buyruğu erkek ve kızların alacakları payın eşit olacağına delildir. Çünkü “ortak” tabiri, eşitliği gerektirmektedir. “Kelâle” lafzı usulün (aşağıya doğru çocuk ve torunların), füruun (yukarı doğru da baba ve dedelerin), annenin çocuklarını mirastan düşürdüklerine delildir. Çünkü Yüce Allah onları sadece kelâlede mirasçı kılmıştır. Eğer kelâleye mirasçı olunmuyor ise onlar da bu durumda ittifakla miras alamazlar. Yüce Allah’ın:“...sonra üçte birde ortak olurlar” buyruğu da anne baba bir kardeşlerin Himariye diye bilinen meselede mirastan düştüklerine delildir. Bu mesele ise koca, anne, anne bir kardeşler ve anne baba bir kardeşlerin mirasçı olma halidir. Bu durumda koca mirasın yarısını alır. Anne altıda bir, anne bir kardeşler de üçte biri alırlar. Anne baba bir kardeşler ise pay alamazlar. Çünkü Yüce Allah burada üçte biri anne bir kardeşlere izafe etmiştir. Şâyet anne baba bir kardeşler de onlara ortak olursa bu Yüce Allah’ın farklı hükümler tahsis ettiği ayrı mirasçıları bir arada toplamak olur. Aynı şekilde anne bir kardeşler farz hisse sahibidirler. Anne baba bir kardeşler ise (burada) asabedirler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:“Farz hisselerini sahiplerine verin, geriye kalanı ise en yakın erkeğe verin.” Farz hisse sahipleri ise Yüce Allah’ın paylarının miktarını tespit ettiği kimselerdir. Bu meselede ise anne bir kardeşlerden geriye mirastan herhangi bir miktar kalmamaktadır. O halde anne baba bir kardeşler mirasçı olmaktan düşmektedirler. Bu hususta doğru olan budur. Anne baba bir yahut baba bir erkek ve kızkardeşlerin mirası ise Yüce Allah’ın:“Senden fetva isterler: De ki: Allah size kelâle hakkında şunu açıklar: ...”(en-Nisa, 4/176) buyruğunda söz konusu edilmektedir. Buna göre anne baba bir yahut baba bir tek bir kız kardeş mirasın yarısını alır. İki kızkardeş olurlar ise üçte ikisini alırlar. Anne baba bir kızkardeş ile baba bir kızkardeş yahut kızkardeşler beraber olmaları halinde tek başına kız kardeş yarıyı alır. Üçte birden geri kalan ise baba bir tek kız kardeş veya kızkardeşlerindir. Bu da üçte ikiyi tamamlayıcı miktar olan altıda birdir. Eğer anne baba bir kızkardeşler üçte ikinin tamamını alacak olurlarsa -daha önce kız kardeşlerle oğlun kızkardeşleri ile ilgili açıklamalarda geçtiği üzere- baba bir kızkardeşler pay alamaz. Eğer kardeşler erkek ve kız iseler, o takdirde erkek iki kızın payını alır. [Mirasla İlgili Farklı Durumların Hükmü:] Katilin, kölenin, farklı dinden olanın, kısmen azad edilmiş kölenin, hunsanın, baba bir erkek kardeşlerle birlikte dedenin, avl ve red meselelerinin, zevi’l-erhamın, asabenin geri kalanlarının, kız çocuklarla birlikte baba bir kızkardeşlerin yahut oğlun kızlarının miraslarının hükümleri, Kur’ân-ı Kerîm’den anlaşılabilmekte midir? diye sorulacak olursa cevabımız şudur: Evet, Kur’ân-ı Kerîm sözü geçen bütün bu hususlara delalet eder. Ancak bu, dikkatle düşünmeyen kimseler tarafından kavranılması zor, ince işaretler ve dikkat çekmeler şeklinde yer almaktadır. [Katilin ve Dini Farklı Olan Akrabaların Mirastaki Hükmü:] Mirasçısı olduğu kişiyi öldüren katil ve mirasçısından farklı dine mensup olanlar mirasçı olamazlar. Bu, malın mirasçılara yakınlıklarına, dini ve dünyevi faydalarına uygun olarak taksim edilmesi hususunda gözetilen ilâhi hikmetin beyanından açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim Yüce Allah bu hikmete:“Babalarınızdan ve oğullarınızdan hangisinin size daha faydalı olacağını bilemezsiniz.” buyruğuyla işaret etmektedir. Bilindiği gibi katil, kendisine miras bırakan şahsa en büyük zarar veren kişidir. O bakımdan katil hakkında miras almayı gerektiren hususun varlığı söz konusu olamaz. Çünkü katil, mirasın gerekçesi durumunda olan menfaat sağlamanın zıttı olan öldürme zararını irtikâb etmiştir. İşte buradan öldürmenin, mirasın en büyük engeli olduğu ve Yüce Allah’ın hakkında:“Akrabalar Allah’ın Kitabınca (miras konusunda) birbirlerine daha yakındırlar.”(el-Enfal, 8/75) buyurduğu akrabalık bağını kestiği bilinen bir husustur. Bununla birlikte şu şer’i kaide de İslâm hukukunda önemli bir yer etmiştir:“Bir kimse vaktinden evvel herhangi bir şeyi ele geçirmeye çalışacak olursa ondan mahrum bırakılmakla cezalandırılır.” İşte bu ve benzeri hususlardan, ölenin dininden farklı bir dine mensup olan akrabaların da miras alamayacağı anlaşılmaktadır. Çünkü farklı dinden oluş engeli, miras almayı gerektiren sebebe aykırıdır. Bu sebep ise miras almayı gerektiren nesep bağıdır. Farklı dinden oluş ise her bakımdan ayrı oluşu gerektirir. O bakımdan miras almaya engel teşkil eden sebep (farklı dinden oluş), miras almayı gerektiren nesep bağı sebebini ortadan kaldırmaktadır. Engelin varlığı dolayısı ile diğer sebebin herhangi bir etkisi olmaz. Bunu şöylece açıklayabiliriz: Şanı Yüce Allah müslümanların haklarını kâfir akrabaların dünyevi haklarından önde tutmuştur. O bakımdan bir müslüman ölecek olursa onun malı, daha yakın ve onda daha fazla hak sahibi olana intikal eder. Buna göre Yüce Allah’ın:“Akrabalar Allah’ın Kitabınca (miras konusunda) birbirlerine daha yakındırlar.” Buyruğu, akrabaların dinleri aynı olması halinde göz önünde bulundurulur. Dinlerinin farklı olması halinde ise din kardeşliği hiç şüphesiz nesep kardeşliğinden önce gelir. İbnu’l- Kayyım, Cilau’l-Efham’da şöyle demektedir:“Biz bu hususu miras âyetinden ve şanı Yüce Allah’ın bu âyette mirası “kadın” lafzı ile değil de “zevce” lafzı ile irtibatlandırmasından -dikkatle düşündüğümüz takdirde- anlayabiliriz. Mesela Yüce Allah’ın: “Hanımlarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir” buyruğunda olduğu gibi. İşte bu buyrukta miras almanın ancak benzerlik ve birbiri ile uyumu gerektiren zevciyet dolayısı ile gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. Mü’min ile kâfir arasında ise herhangi bir benzerlik ve uyum söz konusu değildir. O bakımdan da aralarında mirasçı olma söz konusu olmaz. Kur’ân-ı Kerîm’in kelime ve terkiblerinin sırları gerçekten aklı erenlerin akıllarının çok üstündedir.” [Kölelerin Hükmü:] Köle ne miras alır ne de ona mirasçı olunur. Köleye mirasçı olunamayacağı açıktır. Çünkü kölenin miras alınacak bir malı yoktur. Aksine köle beraberindekilerle birlikte efendisine aittir. Miras almamasına gelince köle, bağımsız olarak mülk sahibi olamaz. Eğer mülk sahibi olsaydı o da efendisine ait olurdu. Ayrıca köle, ölenin yabancısıdır. O bakımdan Yüce Allah’ın:“Erkeğe (mirasta) iki kadının payı kadar (vardır)” buyruğu ile “hanımlarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir”; “bunların her birine altıda bir düşer” buyruğu ve benzerleri, mülk edinmeleri söz konusu olan kimseler hakkında olur. Kölelerin mülk edinmeleri ise söz konusu değildir. Böylelikle kölenin miras alamayacağı da anlaşılmış olmaktadır. Bir kısmı hürriyete kavuşturulmuş, bir kısmı köle olan kimseye gelince bunun da ahkamı kısımlara ayrılır. Onun hürriyete kavuşmuş olan bölümü dolayısı ile Allah’ın miraslarda onun için tayin ettiği miktarını hak eder. Buna sebep ise ondaki kısmi hürriyet ve bu yönde mülk edinmesinin kabil olmasıdır. Ondaki kısmi kölelik ise mülk edinme kabiliyetini ortadan kaldırır. O halde kısmen hürriyetine kavuşmuş köle hem miras alır, hem ondan miras alınır, hem de hacbeder. Bu da onun sahip olduğu hürriyet miktarına göre değişir. Kölenin -kendisi hakkında gerektirici sebeplere göre- övülmesi, yerilmesi, mükâfaat kazanması ve cezalandırılması söz konusu olduğu gibi bu hususta da aynı durum söz konusudur. [Hunsa ve Müşkil Kimsenin Durumu:] Hunsa olan kimsenin ya erkekliği ya da dişiliği açıktır yahut da ikisi de belli değildir, müşkildir. Eğer erkeklik ya da dişiliği açık ise onun hükmü de açıktır. Şâyet erkek olduğu tespit edilmişse hakkında erkeklerin hükmü cereyan eder ve erkekler hakkındaki nas onu da kapsar. Eğer kadın ise kadınların hükmünü alır ve kadınlar hakkında varid olan nas onu da kapsar. Şâyet müşkil ise eğer erkek ve kızın -anne bir kardeşler durumunda olduğu gibi- miras paylarında farklılık yoksa onun da durumu açıktır. Eğer erkek kabul edilirse farklı, kadın kabul edilirse farklı miras alması söz konusu olup bizim de artık bunu tespit etme imkanımız kalmamış ise biz ona her iki takdirin daha fazla olanını vermeyiz. Çünkü bu durumda diğer mirasçılara haksızlık etme ihtimali vardır. Ona her iki takdirin daha az olanını da vermeyiz. Çünkü bu takdirde de ona zulmetme ihtimali vardır. O bakımdan her ikisi arasında orta bir yol ve iki yolun adalete daha yakın olanını izlememiz gerekir. Çünkü Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Adaletli olun; çünkü o takvâya daha yakındır”(el-Maide, 5/8) Bizim böyle bir durumda ise sözü geçen bu yoldan daha fazla adalete yol bulma imkanımız yoktur. Zaten Yüce Allah da:“Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez.”(el-Bakara, 2/286); “Gücünüz yettiğince Allah’tan korkun”(et-Tahrim, 64/16) buyurmaktadır. [Dedenin Mirası:] Anne baba bir yahut baba bir kardeşlerle birlikte dede bulunursa kardeşler dede ile birlikte miras alırlar mı, almazlar mı? Yüce Allah’ın Kitabı bu hususta Ebu Bekir es-Sıddik’in radıyallahu anh şu şekildeki görüşüne delil teşkil etmektedir: Dede, anne baba bir yahut baba bir ya da anne bir kardeşleri -tıpkı babanın onları hacbettiği gibi- hacbeder. Bunu şöylece açıklayalım: Dede, Kur’ân-ı Kerîm’de bir kaç yerde baba olarak zikredilmektedir. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:“Yoksa siz ölüm Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız? Hani o oğullarına: Benden sonra siz neye ibâdet edeceksiniz? dediği zaman onlar: Senin ilâhına ve babaların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhına, bir tek olan ilâha ibâdet edeceğiz... demişlerdi.”(el-Bakara, 2/133)“Babalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine uydum.”(Yusuf, 12/38) Böylelikle Yüce Allah hem dedeyi hem de babanın dedesini “baba” diye ifade etmiştir. İşte bu da dedenin baba konumunda olduğunu, babanın aldığı mirası dedenin de alabileceğini ve babanın -olmaması halinde- hacbettiği kimseleri dedenin de hacbedebileceğini ortaya koymaktadır. Babanın yokluğu halinde dedenin de çocuklar ve onların dışında kalan kardeşler, amcalar ve onların çocukları arasında ve diğer miras hükümlerinde babanın hükmünü taşıdığı hususunda ilim adamları icma ettiğine göre, değişik annelerden olma kardeşlerini hacbetmek hususunda da dedenin hükmü ile babanın hükmünün aynı olması gerekir. Oğlun oğlu da öz oğul seviyesinde olduğuna göre dede niye baba durumunda olmasın? Babanın dedesi, kardeşin oğlu ile birlikte olursa, ilim adamları dedenin kardeş oğlunu hacbedeceğini ittifakla kabul etmişlerdir. O halde ölenin dedesi, niçin ölenin kardeşini hacbetmesin? Dede ile birlikte kardeşlerin de mirasçı olacağını kabul edenleri ise destekleyen ne bir nas, ne bir işaret, ne bir uyarı, ne de bir kıyas vardır. [Avl ve Hükümleri:] Avl meselelerinin hükmü de Kur’ân-ı Kerîm’den anlaşılmaktadır. Şöyle ki Yüce Allah bazı hisseleri farz olarak tayin etmiş ve mirasçılara paylarını takdir etmiştir. Bunlar iki durumla karşı karşıyadırlar: Ya birbirlerini hacbederler yahut etmezler. Şâyet birbirlerini hacbedecek olurlarsa hacbolunan kişi düşer ve o, bu konuda başkasına engel olamaz ve herhangi bir şey de hak etmez. Eğer birbirlerini hacbetmeyecek olurlarsa ya farz hisseler terikenin tamamını kapsamaz (geriye birşeyler artar) yahut da herhangi bir fazlalık ve eksiklik söz konusu olmaksızın terikenin tamamını kapsar yahut da farz hisseler terikeden daha fazla olur. İlk iki halde herkes farz hissesini tam olarak alır. Sonuncu halde ise -ki bu da farz hisselerin terikeden daha fazla olması halidir- iki hal söz konusudur: Ya bazı mirasçıların Allah’ın kendisine tayin etmiş olduğu farz hisselerini eksiltecek ve geri kalanlarının farz hisselerini tamamlayacağız. Ancak bu tercih etmeyi gerektiren bir gerekçe olmaksızın tercihe gitmektir. Birinin hissesini eksiltmek diğerininkini eksiltmekten daha evla değildir. O halde ikinci durum söz konusudur. İkinci durum ise her birisine payını mümkün olduğu kadarı ile verir ve aralarında hisselerine uygun oranda bölüşme yoluna gideriz. Tıpkı alacaklıların alacaklarının, borçlunun malından daha fazla olması halinde olduğu gibi. Buna ise avl diye bilinen yoldan başkasıyla ulaşmamıza imkân yoktur. İşte buradan feraizde avli, şanı Yüce Allah’ın Kitab-ı Kerîm’inde açıklamış olduğunu öğreniyoruz. [Farz Hisse Sahiplerine Red Hükümleri:] Avl konusundaki yolun tam aksi ile de mirastaki reddi öğrenebilmekteyiz. Şöyle ki eğer farz hisse sahiplerinin hisseleri terikenin tamamını kapsamıyorsa, geriye hak sahibi yakın ya da uzak asabe olmaksızın bir şeyler kalıyorsa, artan bu miktarı onlardan birisine geri çevirmemiz (red), tercih edici bir gerekçe olmaksızın tercih yoluna gitmektir. Onlardan başka ölünün akrabası olmayan birisine, artanı vermek ise bir haksızlıktır, haktan sapmaktır ve şanı Yüce Allah’ın: “Akrabalar Allah’ın Kitabınca birbirlerine (mirasta) daha yakındırlar”(el-Enfal, 8/75) buyruğuna da aykırı düşmektir. Buna göre artan miktarın farz hisse sahiplerine farz hisse kadarı ile geri verilmesi (red edilmesi) tek yol olarak karşımıza çıkmaktadır. Eşler, akrabalardan sayılmadıklarından dolayı onlara red yapılmayacağını kabul edenlerin görüşlerine göre bunlar kendilerine takdir edilmiş bulunan farz hisselerinden fazlasını hak edemezler. Ancak sahih olan görüşe göre red konusunda da karı-kocanın hükmü, diğer mirasçıların hükmü gibidir. Çünkü sözü geçen delil hepsini kapsamaktadır. Tıpkı avl ile ilgili delilin onları da kapsadığı gibi. [Mirasta Zevi’l-Erham:] Yine aynı yolla zevi’l-erhamın (ölüye mirasçı olmayan uzak akrabaların) mirası da bilinebilmektedir. Şöyle ki ölen kişi eğer geriye ne farz hisse sahibi ne de bir asabe bırakmamış ise o takdirde mirası ya yabancıların menfaatlerine harcanmak üzere beytülmale ait olur ya da icma ile mirasçı oldukları sabit akrabalar vasıtasıyla ona yakın sayılan kimselere verilecektir. Kabul edilmesi gereken yol da bu ikincisidir. Buna da şanı Yüce Allah’ın:“Allah’ın Kitabınca akrabalar birbirlerine (mirasta) daha yakındırlar”(el-Enfal, 8/75) buyruğu delil teşkil etmektedir. Bu mirası onlardan başkasına harcamak, daha öncelikli olanları terk etmek demektir. O bakımdan zevi’l-erhamın mirasçı kabul edilmesi, uygulanması gereken yol olarak karşımıza çıkmaktadır. Onların mirasçı oldukları bu şekilde kesinleştiğine bununla birlikte Allah’ın Kitabında onlar için ayrı ayrı belirli bir pay olmadığını da bildiğimize göre bu durumda kendileri ile ölü arasında birtakım aracı yakınlar olduğu için -ki onlar bu aracılar sebebi ile akrabalardan sayılmışlardır- işte zevi’l-erham kendileri sebebi ile akraba sayıldıkları bu aracı yakınlar seviyesinde kabul edilirler. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır. [Ölenin Asabeleri ve Mirastaki Hükümleri:] Oğullar, kardeşler, onların oğulları (yeğenler), amcalar, onların oğulları vb. gibi asabenin geri kalanlarının mirasına gelince Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:“Farz hisseleri sahiplerine verin. Geriye bir şey kalırsa onu da en yakın erkek akrabaya verin.” Yüce Allah da: “Anne babanın ve yakın akrabaların geriye bıraktıklarından her biri için mirasçılar kıldık”(en-Nisa, 4/33) diye buyurmaktadır. Buna göre biz farz hisseleri sahiplerine verdikten sonra geriye bir şey kalmayacak olursa, asabe olan kimse herhangi bir şey hak etmez. Eğer geriye bir şey kalacak olursa, cihetlerine ve yakınlık derecelerine göre en önce gelen asabe onu alır. Asabe ciheti ise beş türlüdür: Önce oğullar, sonra babalar, sonra kardeşler ve onların oğulları, sonra amcalar ve oğulları sonra da velâ gelir. Bunların arasından daha yakın cihette olanlara öncelik tanınır. Eğer aynı cihetten iseler derece itibari ile daha yakın olana bakılır. Aynı derecede iseler daha kuvvetli olana bakılır ki bu da öz olandır. Her bakımdan eşit olurlarsa o takdirde ortak olurlar. Farklı annelerden olan kız kardeşlerin, kızlarla birlikte yahut oğlun kızları ile birlikte asabe olmaları halinde ise bunlar farz paylarından artanı alırlar. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de kızkardeşlerin kızlar sebebi ile mirasçılıktan düşeceklerine delil teşkil edecek bir husus yoktur. Durum böyle olduğuna göre kız çocuklarının farz hisselerini almalarından sonra geriye bir şey kalacak olursa, kızkardeşlere verilir. Kız kardeşler bırakılarak onlardan daha uzak asabe olan kardeş oğlu, amca ve onlardan daha uzak olanlar, mirasçı kabul edilmez. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.

Nisa' 4:13

13- İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse Allah, onu orada ebediyyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. 14- Kim de Allah’a ve Rasûlüne isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa Allah onu da orada ebedi kalmak üzere bir ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap da vardır. 13. Yâni şanı Yüce Allah’ın mirasa dair sözünü ettiği bu etraflı hükümler Allah’ın; sınırında durulması, aşılmaması ve kusurlu davranılmaması gereken sınırlarıdır. Bu buyrukta -Yüce Allah’ın mirasçıların paylarının miktarını tespit etmesi nedeniyle- mirasçılara yönelik vasiyetin neshedildiğine delil vardır. Diğer taraftan Yüce Allah:“İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır, onları aşmayın”(el-Bakara, 2/229) buyurmaktadır ki mirasçıya hakkına ek olarak bir de vasiyette bulunmak bu haddi aşma kapsamına girer. Zaten Peygamber de:“Hiçbir mirasçıya vasiyet yoktur” diye buyurmaktadır. Daha sonra Yüce Allah genel bir çerçeve içerisinde Allah ve Rasûlüne itaati ve onlara isyanda bulunmamayı söz konusu etmektedir. Böylelikle miras hukukunda O’nun sınırlarına bağlı kalmak ya da bunu terk etmek de bu genel çerçeve kapsamına girmektedir. İşte bu bakımdan:“Kim Allah’a ve Rasûlüne” onların emirlerine uymak sureti ile -ki bu emirlerin en büyüğü olan tevhidde onlara itaat, sonra da değişik dereceleri ile diğer emirlere itaat gelir- ve en büyüğü Allah’a şirk olan yasaklarından sonra da farklı kategorileri ile diğer günahlardan uzak durmak sureti ile “itaat ederse Allah onu orada ebediyyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar.” Emirleri yerine getirip yasaklardan sakınan kimse mutlaka cennete girer, cehennem ateşinden kurtulur. “İşte” Yüce Allah’ın gazab ve azabından kurtularak hiçbir kimsenin nitelendiremeyeceği ebedi nimetlere nail olmak ve O’nun rıza ve mükâfaatını elde etmek sureti ile ulaşılan “en büyük kurtuluş budur.” 14. “Kim de Allah’a ve Rasûlüne isyan eder...” İsyanın kapsamına küfür ve ondan aşağıda olan diğer günahlar girer. Dolayısı ile günahkar kimselerin kâfir olacağını söyleyen Haricilerin bu ayeti herhangi bir şekilde delil göstermeleri mümkün değildir. Çünkü Yüce Allah cennete girmeyi kendisine ve Rasûlüne itaate bağlı kılmıştır. Cehenneme girmeyi ise kendisine ve rasulüne isyana bağlı kılmıştır. Allah’a ve Rasûlüne tam anlamıyla itaat eden bir kimse azapsız olarak cennete girer. Allah’a ve Rasûlüne tam anlamıyla isyan eden de -ki bunun kapsamına şirk ve ondan aşağıda olan diğer günahlar girer- cehenneme girer ve orada ebedi kalır. Hem isyanda bulunan hem de itaat eden bir kimsede ise kendisindeki itaat ve isyan özellikleri oranında mükâfaatı da cezalandırmayı da gerektiren nitelikler bulunuyor demektir. Tevatür yolu ile gelen naslar da tevhid itaatine sahip olan muvahhidlerin cehennemde ebediyyen kalmayacaklarını ortaya koymaktadır. Çünkü onların sahip oldukları tevhid inancı, cehennemde ebediyyen kalmalarına engeldir.

Nisa' 4:14

13- İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse Allah, onu orada ebediyyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. 14- Kim de Allah’a ve Rasûlüne isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa Allah onu da orada ebedi kalmak üzere bir ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap da vardır. 13. Yâni şanı Yüce Allah’ın mirasa dair sözünü ettiği bu etraflı hükümler Allah’ın; sınırında durulması, aşılmaması ve kusurlu davranılmaması gereken sınırlarıdır. Bu buyrukta -Yüce Allah’ın mirasçıların paylarının miktarını tespit etmesi nedeniyle- mirasçılara yönelik vasiyetin neshedildiğine delil vardır. Diğer taraftan Yüce Allah:“İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır, onları aşmayın”(el-Bakara, 2/229) buyurmaktadır ki mirasçıya hakkına ek olarak bir de vasiyette bulunmak bu haddi aşma kapsamına girer. Zaten Peygamber de:“Hiçbir mirasçıya vasiyet yoktur” diye buyurmaktadır. Daha sonra Yüce Allah genel bir çerçeve içerisinde Allah ve Rasûlüne itaati ve onlara isyanda bulunmamayı söz konusu etmektedir. Böylelikle miras hukukunda O’nun sınırlarına bağlı kalmak ya da bunu terk etmek de bu genel çerçeve kapsamına girmektedir. İşte bu bakımdan:“Kim Allah’a ve Rasûlüne” onların emirlerine uymak sureti ile -ki bu emirlerin en büyüğü olan tevhidde onlara itaat, sonra da değişik dereceleri ile diğer emirlere itaat gelir- ve en büyüğü Allah’a şirk olan yasaklarından sonra da farklı kategorileri ile diğer günahlardan uzak durmak sureti ile “itaat ederse Allah onu orada ebediyyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar.” Emirleri yerine getirip yasaklardan sakınan kimse mutlaka cennete girer, cehennem ateşinden kurtulur. “İşte” Yüce Allah’ın gazab ve azabından kurtularak hiçbir kimsenin nitelendiremeyeceği ebedi nimetlere nail olmak ve O’nun rıza ve mükâfaatını elde etmek sureti ile ulaşılan “en büyük kurtuluş budur.” 14. “Kim de Allah’a ve Rasûlüne isyan eder...” İsyanın kapsamına küfür ve ondan aşağıda olan diğer günahlar girer. Dolayısı ile günahkar kimselerin kâfir olacağını söyleyen Haricilerin bu ayeti herhangi bir şekilde delil göstermeleri mümkün değildir. Çünkü Yüce Allah cennete girmeyi kendisine ve Rasûlüne itaate bağlı kılmıştır. Cehenneme girmeyi ise kendisine ve rasulüne isyana bağlı kılmıştır. Allah’a ve Rasûlüne tam anlamıyla itaat eden bir kimse azapsız olarak cennete girer. Allah’a ve Rasûlüne tam anlamıyla isyan eden de -ki bunun kapsamına şirk ve ondan aşağıda olan diğer günahlar girer- cehenneme girer ve orada ebedi kalır. Hem isyanda bulunan hem de itaat eden bir kimsede ise kendisindeki itaat ve isyan özellikleri oranında mükâfaatı da cezalandırmayı da gerektiren nitelikler bulunuyor demektir. Tevatür yolu ile gelen naslar da tevhid itaatine sahip olan muvahhidlerin cehennemde ebediyyen kalmayacaklarını ortaya koymaktadır. Çünkü onların sahip oldukları tevhid inancı, cehennemde ebediyyen kalmalarına engeldir.

Nisa' 4:15

15- Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Şâyet şahitlik ederlerse ölüm onları alıp götürünceye yahut Allah onlara bir çıkar yol gösterinceye kadar onları evlerde alıkoyun. 16- İçinizden fuhuş yapanların her ikisine de eziyet edin. Eğer tevbe eder ve hallerini düzeltirlerse artık onları bırakın. Şüphesiz Allah tevbeleri çokça kabul edendir, pek merhametlidir. 15. “Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara” yani zina edenlere. Zinanın fuhuş diye nitelendirilmesi onun oldukça çirkin ve iğrenç bir fiil oluşundan dolayıdır. “karşı içinizden” adaletli mü’min erkekler arasından “dört şahit getirin. Şâyet şehadet ederlerse ölüm onları alıp götürünceye yahut Allah onlara bir çıkar gösterinceye kadar onları evlerde alıkoyun.” Yâni onları kendileri hakkında şüpheye yol açan evden dışarı çıkmaktan alıkoyun ki onları hapsetmek onlar için öngörülen cezalar arasındadır. Bu alıkoyup hapsetmenin son vakti ise ölümün onları alıp götürmesi yahut da Allah'ın onlara evlerde hapsedilmenin dışında bir yol göstermisidir. Bu âyet-i kerime neshedilmiş değildir. Sadece belli vakte kadar geçerli olmak üzere emredilmiş bir buyruktur. İslâm’ın ilk döneminde durum böyle idi. Allah onlara bir başka yol gösterinceye kadar da böyle devam etti. Sözü geçen yol ise muhsan erkek ve kadının recm edilmesi, muhsan olmayanların ise celde (sopa) cezası ile cezalandırılmalarıdır. 16. Aynı şekilde “İçinizden fuhuş yapanların” erkek veya kadın olsunlar “her ikisine de” sözle azarlayarak, ayıplayarak ve bu hayasızlıktan vazgeçirecek şekilde vurarak “eziyet edin.” Buna göre erkekler fuhuş işlediklerinde onlara eziyet yapılır, kadınlar da hapsedilir ve onlara da eziyet edilir. Hapsin nihai süresi ölüme kadardır, eziyetin nihai süresi ise tevbe edip hali düzeltinceye kadardır. İşte bundan dolayı da şöyle buyrulmuştur:“Eğer tevbe eder” yani işledikleri günahtan vazgeçerek pişman olup bir daha o günaha dönmemeye karar verir “ve hallerini düzeltirlerse” yâni tevbede samimi olduklarına delil teşkil eden ameller işlerlerse “artık onları” yâni onlara “eziyet etmeyi bırakın. Şüphesiz Allah tevbeleri çok kabul edendir, pek merhametlidir.” Günah ve hata işleyenlerin tevbelerini çokça kabul edendir, rahmet ve ihsanı pek büyük ve bol olandır. Böylelerini tevbe etmeye muvaffak kılması, tevbelerini kabul etmesi ve işlediklerini müsamaha ile karşılaması da O’nun bu lütuf ve ihsanları arasındadır. Bu iki âyet-i kerimeden zinaya dair delilin, dört mü’min erkeğin şahitliği olduğu anlaşılmaktadır. Onların adil olmalarının şart koşulması ise öncelikli olarak söz konusudur. Çünkü şanı Yüce Allah kullarının ayıplarını örtmek üzere bu hayâsızlığın durumunu oldukça sıkı tutmuştur. O kadar ki bu konuda yalnızca kadınların ya da erkeklerle birlikte kadınların yahut dörtten daha az erkeklerle beraber olan kadınların şahitliği kabul edilmez. Ayrıca bu husustaki sahih hadislerin açıkça delalet ettiği gibi bu işe dair şahitlikte açık lafızların kullanılması da kaçınılmazdır. Nitekim âyet-i kerimedeki:“Fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin” ifadesi de buna işaret etmektedir. Zira bununla yetinilmeyerek daha sonra:“Şehadet ederlerse” buyrulmaktadır. Yani üstü kapalı ifade ve kinaye söz konusu olmaksızın gözle görülen bir durumun açıkça dile getirilmesi ve açık lafızlaırn kullanılması şarttır. Bu iki âyet-i kerimeden ayrıca söz, fiil ve hapis ile yapılacak eziyetin, Yüce Allah tarafından kötü fiilden alıkoymayı gerçekleştirecek şekilde isyan türleri için geçerli bir tazir cezası olarak meşru kılınmış olduğu da anlaşılmaktadır.

Nisa' 4:16

15- Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Şâyet şahitlik ederlerse ölüm onları alıp götürünceye yahut Allah onlara bir çıkar yol gösterinceye kadar onları evlerde alıkoyun. 16- İçinizden fuhuş yapanların her ikisine de eziyet edin. Eğer tevbe eder ve hallerini düzeltirlerse artık onları bırakın. Şüphesiz Allah tevbeleri çokça kabul edendir, pek merhametlidir. 15. “Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara” yani zina edenlere. Zinanın fuhuş diye nitelendirilmesi onun oldukça çirkin ve iğrenç bir fiil oluşundan dolayıdır. “karşı içinizden” adaletli mü’min erkekler arasından “dört şahit getirin. Şâyet şehadet ederlerse ölüm onları alıp götürünceye yahut Allah onlara bir çıkar gösterinceye kadar onları evlerde alıkoyun.” Yâni onları kendileri hakkında şüpheye yol açan evden dışarı çıkmaktan alıkoyun ki onları hapsetmek onlar için öngörülen cezalar arasındadır. Bu alıkoyup hapsetmenin son vakti ise ölümün onları alıp götürmesi yahut da Allah'ın onlara evlerde hapsedilmenin dışında bir yol göstermisidir. Bu âyet-i kerime neshedilmiş değildir. Sadece belli vakte kadar geçerli olmak üzere emredilmiş bir buyruktur. İslâm’ın ilk döneminde durum böyle idi. Allah onlara bir başka yol gösterinceye kadar da böyle devam etti. Sözü geçen yol ise muhsan erkek ve kadının recm edilmesi, muhsan olmayanların ise celde (sopa) cezası ile cezalandırılmalarıdır. 16. Aynı şekilde “İçinizden fuhuş yapanların” erkek veya kadın olsunlar “her ikisine de” sözle azarlayarak, ayıplayarak ve bu hayasızlıktan vazgeçirecek şekilde vurarak “eziyet edin.” Buna göre erkekler fuhuş işlediklerinde onlara eziyet yapılır, kadınlar da hapsedilir ve onlara da eziyet edilir. Hapsin nihai süresi ölüme kadardır, eziyetin nihai süresi ise tevbe edip hali düzeltinceye kadardır. İşte bundan dolayı da şöyle buyrulmuştur:“Eğer tevbe eder” yani işledikleri günahtan vazgeçerek pişman olup bir daha o günaha dönmemeye karar verir “ve hallerini düzeltirlerse” yâni tevbede samimi olduklarına delil teşkil eden ameller işlerlerse “artık onları” yâni onlara “eziyet etmeyi bırakın. Şüphesiz Allah tevbeleri çok kabul edendir, pek merhametlidir.” Günah ve hata işleyenlerin tevbelerini çokça kabul edendir, rahmet ve ihsanı pek büyük ve bol olandır. Böylelerini tevbe etmeye muvaffak kılması, tevbelerini kabul etmesi ve işlediklerini müsamaha ile karşılaması da O’nun bu lütuf ve ihsanları arasındadır. Bu iki âyet-i kerimeden zinaya dair delilin, dört mü’min erkeğin şahitliği olduğu anlaşılmaktadır. Onların adil olmalarının şart koşulması ise öncelikli olarak söz konusudur. Çünkü şanı Yüce Allah kullarının ayıplarını örtmek üzere bu hayâsızlığın durumunu oldukça sıkı tutmuştur. O kadar ki bu konuda yalnızca kadınların ya da erkeklerle birlikte kadınların yahut dörtten daha az erkeklerle beraber olan kadınların şahitliği kabul edilmez. Ayrıca bu husustaki sahih hadislerin açıkça delalet ettiği gibi bu işe dair şahitlikte açık lafızların kullanılması da kaçınılmazdır. Nitekim âyet-i kerimedeki:“Fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin” ifadesi de buna işaret etmektedir. Zira bununla yetinilmeyerek daha sonra:“Şehadet ederlerse” buyrulmaktadır. Yani üstü kapalı ifade ve kinaye söz konusu olmaksızın gözle görülen bir durumun açıkça dile getirilmesi ve açık lafızlaırn kullanılması şarttır. Bu iki âyet-i kerimeden ayrıca söz, fiil ve hapis ile yapılacak eziyetin, Yüce Allah tarafından kötü fiilden alıkoymayı gerçekleştirecek şekilde isyan türleri için geçerli bir tazir cezası olarak meşru kılınmış olduğu da anlaşılmaktadır.

Nisa' 4:17

17- Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak kötülüğü cehaletle yapıp sonra da çarçabuk tevbe eden kimselerinkidir. İşte Allah’ın tevbelerini kabul edeceği kimseler bunlardır. Allah hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir 18- Yoksa kötülükleri işleyip de nihâyet onlardan birine ölüm gelip çattığında:“Ben, şimdi tevbe ettim” diyenlerin ve kâfir olarak ölenlerin tevbesi (geçerli) değildir. İşte biz onlar için çok acıklı bir azap hazırlamışızdır. 17-18. Allah’ın kullarının tevbesini kabul etmesi iki türlüdür: Birisi kullarını tevbe etmeye muvaffak kılması, diğeri ise kulunun tevbe etmesinden sonra o tevbeyi kabul etmesidir. Şanı Yüce Allah burada, bir lütfu ve cömertliği olarak kabul etmeyi üzerine bir hak olarak takdir ettiği tevbenin mahiyetini bize haber vermektedir. Bu tevbe “kötülüğü” yâni günahları “cehaletle” işleyenlerin tevbesidir. Günahın cehaletle işlenmesi, kişinin o günahın âkıbetini, Allah’ın gazap ve cezasını gerektirdiğini; ayrıca Allah’ın kendisini görüp gözettiğini ve sonunda bu günahın imanını eksilteceğini ya da yok edeceğini bilmemesidir. Bu itibarla günah işleyen herkes -o günahın haram olduğunu bilse dahi- cahildir. Hatta onun haram olduğunun bilinmesi cezayı gerektiren bir günah sayılması için şarttır. “Sonra da çarçabuk tevbe eden kimseler” buyruğunun şu anlamda olma ihtimali vardır: Ölümü görmeden önce tevbe eden kimseler... İşte Yüce Allah kul kesin olarak öleceğini ve azap göreceğini anlamadan önce tevbe edecek olursa tevbesini kabul eder. Ölüm halinde ise isyankârların tevbeleri de kâfirlerin dönüşleri de kabul olunmaz. Nitekim Yüce Allah Firavun hakkında şöyle buyurmaktadır:“Nihâyet boğulacağı anda şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiğinden başka bir ilâhın olmadığına inandım, ben de müslümanlardanım.”(Yunus, 10/90) Bir başka yerde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar bizim azabımızı gördüklerinde: Bir olarak Allah’a inandık, O’na eş tutmakta olduğumuz şeyleri de inkâr ettik, dediler. Ama bizim azabımızı gördüklerinde imanları onlara fayda vermedi. Bu Allah’ın kulları hakkında geçerli olagelen sünneti/kanunudur.”(el-Mümin, 40/85) Burada da şöyle buyurmaktadır: “Yoksa kötülükleri işleyip de” yâni küfrün dışındaki günahları işlemeye devam edip “nihâyet onlardan birine ölüm gelip çattığında: Ben şimdi tevbe ettim diyenlerin ve kâfir olarak ölenlerin tevbesi (geçerli) değildir. İşte biz onlar için çok acıklı bir azap hazırlamışızdır.” Çünkü böyle bir durumda yapılan tevbe, zoraki bir tevbedir. Bu tevbenin de sahibine hiçbir faydası yoktur. Zira ancak gönülden yapılan tevbe fayda verir. Yüce Allah’ın:“Sonra da çarçabuk tevbe eden” ifadesinin şu anlama gelme ihtimali de vardır: Tevbe etmeyi gerektiren günahı işlemelerinden kısa bir süre sonra tevbe edenlerinki... Bu durumda anlam şöyle olur: Bir kimse günahı işledikten itibaren elini çabuk tutarak o işten vazgeçmeyi kararlaştırıp Yüce Allah’a döner ve bundan dolayı pişman olursa, şüphe yok ki Allah onun tevbesini kabul eder. Bu ise günahını sürdürüp devam ettiren, kusurları üzere ısrar eden kimsenin durumundan farklıdır. Böyle bir kimsenin işlediği bu günahlar sonunda kendisinde kalıcı birer nitelik halini alır ve artık onun tam anlamıyla tevbe etmesi çok zor olur. Çoğunlukla da tevbe etmeye muvaffak kılınmaz ve tevbenin sebepleri ona kolaylaştırılmaz. Tıpkı bile bile kötülük işleyen ve Allah’ın kendisini görmesine aldırış etmeyen kimsenin kötülük işlemesi gibi. Böyle bir kimse kendi yüzüne karşı rahmet kapılarını kapatmış olur. Evet, Yüce Allah, kasten ve kesin bilgisine rağmen günahlar üzere ısrar edip duran kulunu, geçmiş bütün günahlarını ve suçlarını kendisi sebebi ile sileceği faydalı bir tevbeye muvaffak kılması mümkündür. Fakat bu ilâhi rahmet ve tevfik böyle olmayan kişiye daha yakındır. Bundan dolayı bir önceki âyet-i kerime:“Allah hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir” diye sona ermektedir. Şanı Yüce Allah kimin samimi olarak tevbe ettiğini ve kimin tevbesinin de sahte olduğunu çok iyi bilir. O bakımdan herkese hikmetine uygun olarak hak ettiği şekilde karşılık verir. Yine hikmet ve rahmetinin tevbeye muvaffak kılınmasını gerektirdiği kimseyi tevbeye muvaffak kılması da hikmetinin bir parçasıdır. Hikmet ve adaletinin tevbeye muvaffak kılmamayı gerektirdiği kimseyi de böyle bir muvaffakiyetten mahrum bırakır.

Nisa' 4:18

17- Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak kötülüğü cehaletle yapıp sonra da çarçabuk tevbe eden kimselerinkidir. İşte Allah’ın tevbelerini kabul edeceği kimseler bunlardır. Allah hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir 18- Yoksa kötülükleri işleyip de nihâyet onlardan birine ölüm gelip çattığında:“Ben, şimdi tevbe ettim” diyenlerin ve kâfir olarak ölenlerin tevbesi (geçerli) değildir. İşte biz onlar için çok acıklı bir azap hazırlamışızdır. 17-18. Allah’ın kullarının tevbesini kabul etmesi iki türlüdür: Birisi kullarını tevbe etmeye muvaffak kılması, diğeri ise kulunun tevbe etmesinden sonra o tevbeyi kabul etmesidir. Şanı Yüce Allah burada, bir lütfu ve cömertliği olarak kabul etmeyi üzerine bir hak olarak takdir ettiği tevbenin mahiyetini bize haber vermektedir. Bu tevbe “kötülüğü” yâni günahları “cehaletle” işleyenlerin tevbesidir. Günahın cehaletle işlenmesi, kişinin o günahın âkıbetini, Allah’ın gazap ve cezasını gerektirdiğini; ayrıca Allah’ın kendisini görüp gözettiğini ve sonunda bu günahın imanını eksilteceğini ya da yok edeceğini bilmemesidir. Bu itibarla günah işleyen herkes -o günahın haram olduğunu bilse dahi- cahildir. Hatta onun haram olduğunun bilinmesi cezayı gerektiren bir günah sayılması için şarttır. “Sonra da çarçabuk tevbe eden kimseler” buyruğunun şu anlamda olma ihtimali vardır: Ölümü görmeden önce tevbe eden kimseler... İşte Yüce Allah kul kesin olarak öleceğini ve azap göreceğini anlamadan önce tevbe edecek olursa tevbesini kabul eder. Ölüm halinde ise isyankârların tevbeleri de kâfirlerin dönüşleri de kabul olunmaz. Nitekim Yüce Allah Firavun hakkında şöyle buyurmaktadır:“Nihâyet boğulacağı anda şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiğinden başka bir ilâhın olmadığına inandım, ben de müslümanlardanım.”(Yunus, 10/90) Bir başka yerde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar bizim azabımızı gördüklerinde: Bir olarak Allah’a inandık, O’na eş tutmakta olduğumuz şeyleri de inkâr ettik, dediler. Ama bizim azabımızı gördüklerinde imanları onlara fayda vermedi. Bu Allah’ın kulları hakkında geçerli olagelen sünneti/kanunudur.”(el-Mümin, 40/85) Burada da şöyle buyurmaktadır: “Yoksa kötülükleri işleyip de” yâni küfrün dışındaki günahları işlemeye devam edip “nihâyet onlardan birine ölüm gelip çattığında: Ben şimdi tevbe ettim diyenlerin ve kâfir olarak ölenlerin tevbesi (geçerli) değildir. İşte biz onlar için çok acıklı bir azap hazırlamışızdır.” Çünkü böyle bir durumda yapılan tevbe, zoraki bir tevbedir. Bu tevbenin de sahibine hiçbir faydası yoktur. Zira ancak gönülden yapılan tevbe fayda verir. Yüce Allah’ın:“Sonra da çarçabuk tevbe eden” ifadesinin şu anlama gelme ihtimali de vardır: Tevbe etmeyi gerektiren günahı işlemelerinden kısa bir süre sonra tevbe edenlerinki... Bu durumda anlam şöyle olur: Bir kimse günahı işledikten itibaren elini çabuk tutarak o işten vazgeçmeyi kararlaştırıp Yüce Allah’a döner ve bundan dolayı pişman olursa, şüphe yok ki Allah onun tevbesini kabul eder. Bu ise günahını sürdürüp devam ettiren, kusurları üzere ısrar eden kimsenin durumundan farklıdır. Böyle bir kimsenin işlediği bu günahlar sonunda kendisinde kalıcı birer nitelik halini alır ve artık onun tam anlamıyla tevbe etmesi çok zor olur. Çoğunlukla da tevbe etmeye muvaffak kılınmaz ve tevbenin sebepleri ona kolaylaştırılmaz. Tıpkı bile bile kötülük işleyen ve Allah’ın kendisini görmesine aldırış etmeyen kimsenin kötülük işlemesi gibi. Böyle bir kimse kendi yüzüne karşı rahmet kapılarını kapatmış olur. Evet, Yüce Allah, kasten ve kesin bilgisine rağmen günahlar üzere ısrar edip duran kulunu, geçmiş bütün günahlarını ve suçlarını kendisi sebebi ile sileceği faydalı bir tevbeye muvaffak kılması mümkündür. Fakat bu ilâhi rahmet ve tevfik böyle olmayan kişiye daha yakındır. Bundan dolayı bir önceki âyet-i kerime:“Allah hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir” diye sona ermektedir. Şanı Yüce Allah kimin samimi olarak tevbe ettiğini ve kimin tevbesinin de sahte olduğunu çok iyi bilir. O bakımdan herkese hikmetine uygun olarak hak ettiği şekilde karşılık verir. Yine hikmet ve rahmetinin tevbeye muvaffak kılınmasını gerektirdiği kimseyi tevbeye muvaffak kılması da hikmetinin bir parçasıdır. Hikmet ve adaletinin tevbeye muvaffak kılmamayı gerektirdiği kimseyi de böyle bir muvaffakiyetten mahrum bırakır.

Nisa' 4:19

19- Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl değildir. Onlar apaçık bir hayâsızlık işlemedikçe kendilerine verdiğinizin bir kısmını geri almak için onları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa (sabredin), çünkü hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah pekçok hayır takdir etmiş olabilir. 20- Bir eş bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, öncekine yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile ondan hiçbir şey almayın. İftira ve apaçık bir günah olduğu halde onu alacak mısınız? 21- Hem birbirinizle kaynaşmış ve onlar sizden kuvvetli bir söz almış iken onu nasıl alabilirsiniz? 19. Cahiliye döneminde bir kimse ölüp de geriye hanımını bırakacak olursa kardeşi, amcasının oğlu ya da bunlara benzer herhangi bir yakını ölenin hanımının herkesten daha çok kendi hakkı olduğunu düşünür ve kadın ister hoşlansın ister hoşlanmasın onu alıkoyardı. Şayet kendisi isterse kadının rızasına bakmaksızın uygun göreceği bir mehir verip onunla evlenirdi. Şâyet kadını beğenmeyecek olursa da onu evlenmekten alıkoyar, ancak kendisinin arzu ettiği biri çıkarsa evlenmesine müsaade ederdi. Bazen de ölen yakınının mirasından yahut kendi mehrinden ona bir şeyler vermedikçe onu evlendirmeye yanaşmazdı. Kişi aynı zamanda hoşlanmadığı karısına vermiş olduğu mehrin bir bölümünü geri almak kastı ile onu sıkıştırırdı. İşte Yüce Allah mü’minlere bütün bu halleri şu iki durum dışında yasakladı: 1. Eğer kadının kendisi ilk kocasının yakını ile evlenmeye razı olur ve onun nikâhı altına girmeyi kabul ederse. Nitekim Yüce Allah’ın:“zorla” ifadesinden anlaşılan da budur. 2. Eğer kadın, zina etmek veya çirkin ve ahlaksız sözler söylemek ya da kocasına eziyet etmek gibi apaçık bir hayasızlık işleyecek olursa. İşte bu durumda kocasının onun yaptığına ceza olmak üzere -eğer bu adalete dayanıyorsa- mehrinden bazı şeyler vermesini sağlamak kastı ile onu sıkıştırması caiz olur. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlarla iyi geçinin.” Bu hem söz ile hem davranış ile geçinmeyi kapsar. Kocanın hanımı ile güzel arkadaşlık etmesi, eziyetten geri durması, iyilikte bulunması, güzel davranması vb. gibi şekilllerde hanımı ile iyi geçinmesi bir görevidir. Marûf bir şekilde hanımın nafakasını, giyimini ve benzeri ihtiyaçlarını karşılaması da buna dahildir. Kocanın, kendisi durumunda olan erkeklerin, hanımı durumundaki kadınlara karşı maruf olan iyilikleri zaman ve mekân şartları çerçevesinde yerine getirmesi gerekir. Bu da durumların değişmesi ile değişiklik gösterir. “Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa (sabredin); çünkü hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah pek çok hayır takdir etmiş olabilir.” Yâni ey kocalar, onlardan hoşlanmasanız bile hanımlarınızı nikâhınız altında tutmalısınız. Çünkü bunda büyük bir hayır vardır. Allah’ın emrine uymak, Yüce Allah’ın dünya ve âhiret mutluluğunun kaynağı olan emirlerini kabul etmek bu hayrın bir parçasıdır. Kişinin sevmemekle birlikte, kendisini evli kalmaya zorlaması, nefsine karşı bir cihaddır ve güzel ahlaka sahip olmak için bir çabadır. Bu da bu hayırlar arasında yer alır. Belki de bu hoşlanmayış zamanla ortadan kalkar ve -kimi vakalarda görüldüğü üzere- bunun yerini sevgi alabilir. Belki Allah o hoşlanmadığı hanımdan kendisine salih bir evlat verir ve o, bu dünyada da âhirette de ebeveynine faydalı olabilir. Bütün bunlar böyle bir hanımı nikâh altında tutmanın mümkün olması, sakıncalı olmaması halinde söz konusudur. Eğer mutlaka ayrılık zorunlu ise ve böyle bir hanımı nikâh altında tutmanın hiçbir yolu yok ise bu durumda nikâh altında tutmak şart değildir. O takdirde Yüce Allah’ın şu buyruğu bize yol göstermektedir: 20. “Bir eşi” boşayarak “bırakıp da yerine” evlenerek “başka bir eş almak isterseniz” bunda sizin için bir günah, bir zorluk, bir vebal yoktur. Ama “öncekine” yâni kendisinden ayrıldığınız hanıma veya ikinci olarak evleneceğiniz hanıma “yüklerle” pek çok malı mehir olarak “vermiş olsanız bile ondan hiçbir şey almayın.” Aksine bu malı onlara bırakın, mehri tastamam verin ve bu konuda onları savsaklamayın. Faziletli ve uygun olan, mehri az tutmak sureti ile Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e uymak olmakla birlikte bu aytte, yüklü miktarda mehir vermenin haram olmadığına delil vardır. Delalet yönü de şudur: Yüce Allah kocaların yapabilecekleri bir durumu haber vermekte ve onların bu durumlarını reddetmemektedir. O halde bu da çok miktarda mehir vermenin haram olmadığının delilidir. Eğer dini bakımdan bir fesat ve karşı konulamayacak kadar maslahata aykırılık ihtiva edecek olursa çok miktarda mehir vermek yasaklanabilir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İftira ve apaçık bir günah olduğu halde onu alacak mısınız?” Böyle bir şey helâl olmaz. Eğer sizler çeşitli hile yollarına başvurarak alsanız dahi böyle bir işin günahı gâyet açıktır. Yüce Allah, bu yasağın hikmetini de şöyle beyan etmektedir: 21. Bunu şöylece açıklayabiliriz: Nikah akdinden önce hanım kocaya haramdır. Kocaya helâl olmayı, ancak kocanın kendisine vereceği mehir ile kabul edebilmektedir. Koca hanımı ile gerdeğe girip onunla kaynaştıktan ve mehirden önce haram olan ilişkiyi kurduktan sonra ise -kadın ancak bu bedelin verilmesi karşılığında böyle bir işe razı olduğuna göre- bu durumda koca bedelin/mehrin karşılığını tamamıyla almış olur ve bu bedeli ödemekle de yükümlü olur. Peki, verdiği bedelin karşılığını tamamıyla aldıktan sonra nasıl verdiği bu bedeli geri almak isteyebilir? Şüphesiz ki bu zulüm ve haksızlığın en büyüğüdür. Ayrıca Yüce Allah nikah akdi ile de kocadan hanımının haklarını yerine getireceğine dair ağır bir söz almıştır.

Nisa' 4:20

19- Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl değildir. Onlar apaçık bir hayâsızlık işlemedikçe kendilerine verdiğinizin bir kısmını geri almak için onları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa (sabredin), çünkü hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah pekçok hayır takdir etmiş olabilir. 20- Bir eş bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, öncekine yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile ondan hiçbir şey almayın. İftira ve apaçık bir günah olduğu halde onu alacak mısınız? 21- Hem birbirinizle kaynaşmış ve onlar sizden kuvvetli bir söz almış iken onu nasıl alabilirsiniz? 19. Cahiliye döneminde bir kimse ölüp de geriye hanımını bırakacak olursa kardeşi, amcasının oğlu ya da bunlara benzer herhangi bir yakını ölenin hanımının herkesten daha çok kendi hakkı olduğunu düşünür ve kadın ister hoşlansın ister hoşlanmasın onu alıkoyardı. Şayet kendisi isterse kadının rızasına bakmaksızın uygun göreceği bir mehir verip onunla evlenirdi. Şâyet kadını beğenmeyecek olursa da onu evlenmekten alıkoyar, ancak kendisinin arzu ettiği biri çıkarsa evlenmesine müsaade ederdi. Bazen de ölen yakınının mirasından yahut kendi mehrinden ona bir şeyler vermedikçe onu evlendirmeye yanaşmazdı. Kişi aynı zamanda hoşlanmadığı karısına vermiş olduğu mehrin bir bölümünü geri almak kastı ile onu sıkıştırırdı. İşte Yüce Allah mü’minlere bütün bu halleri şu iki durum dışında yasakladı: 1. Eğer kadının kendisi ilk kocasının yakını ile evlenmeye razı olur ve onun nikâhı altına girmeyi kabul ederse. Nitekim Yüce Allah’ın:“zorla” ifadesinden anlaşılan da budur. 2. Eğer kadın, zina etmek veya çirkin ve ahlaksız sözler söylemek ya da kocasına eziyet etmek gibi apaçık bir hayasızlık işleyecek olursa. İşte bu durumda kocasının onun yaptığına ceza olmak üzere -eğer bu adalete dayanıyorsa- mehrinden bazı şeyler vermesini sağlamak kastı ile onu sıkıştırması caiz olur. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlarla iyi geçinin.” Bu hem söz ile hem davranış ile geçinmeyi kapsar. Kocanın hanımı ile güzel arkadaşlık etmesi, eziyetten geri durması, iyilikte bulunması, güzel davranması vb. gibi şekilllerde hanımı ile iyi geçinmesi bir görevidir. Marûf bir şekilde hanımın nafakasını, giyimini ve benzeri ihtiyaçlarını karşılaması da buna dahildir. Kocanın, kendisi durumunda olan erkeklerin, hanımı durumundaki kadınlara karşı maruf olan iyilikleri zaman ve mekân şartları çerçevesinde yerine getirmesi gerekir. Bu da durumların değişmesi ile değişiklik gösterir. “Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa (sabredin); çünkü hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah pek çok hayır takdir etmiş olabilir.” Yâni ey kocalar, onlardan hoşlanmasanız bile hanımlarınızı nikâhınız altında tutmalısınız. Çünkü bunda büyük bir hayır vardır. Allah’ın emrine uymak, Yüce Allah’ın dünya ve âhiret mutluluğunun kaynağı olan emirlerini kabul etmek bu hayrın bir parçasıdır. Kişinin sevmemekle birlikte, kendisini evli kalmaya zorlaması, nefsine karşı bir cihaddır ve güzel ahlaka sahip olmak için bir çabadır. Bu da bu hayırlar arasında yer alır. Belki de bu hoşlanmayış zamanla ortadan kalkar ve -kimi vakalarda görüldüğü üzere- bunun yerini sevgi alabilir. Belki Allah o hoşlanmadığı hanımdan kendisine salih bir evlat verir ve o, bu dünyada da âhirette de ebeveynine faydalı olabilir. Bütün bunlar böyle bir hanımı nikâh altında tutmanın mümkün olması, sakıncalı olmaması halinde söz konusudur. Eğer mutlaka ayrılık zorunlu ise ve böyle bir hanımı nikâh altında tutmanın hiçbir yolu yok ise bu durumda nikâh altında tutmak şart değildir. O takdirde Yüce Allah’ın şu buyruğu bize yol göstermektedir: 20. “Bir eşi” boşayarak “bırakıp da yerine” evlenerek “başka bir eş almak isterseniz” bunda sizin için bir günah, bir zorluk, bir vebal yoktur. Ama “öncekine” yâni kendisinden ayrıldığınız hanıma veya ikinci olarak evleneceğiniz hanıma “yüklerle” pek çok malı mehir olarak “vermiş olsanız bile ondan hiçbir şey almayın.” Aksine bu malı onlara bırakın, mehri tastamam verin ve bu konuda onları savsaklamayın. Faziletli ve uygun olan, mehri az tutmak sureti ile Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e uymak olmakla birlikte bu aytte, yüklü miktarda mehir vermenin haram olmadığına delil vardır. Delalet yönü de şudur: Yüce Allah kocaların yapabilecekleri bir durumu haber vermekte ve onların bu durumlarını reddetmemektedir. O halde bu da çok miktarda mehir vermenin haram olmadığının delilidir. Eğer dini bakımdan bir fesat ve karşı konulamayacak kadar maslahata aykırılık ihtiva edecek olursa çok miktarda mehir vermek yasaklanabilir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İftira ve apaçık bir günah olduğu halde onu alacak mısınız?” Böyle bir şey helâl olmaz. Eğer sizler çeşitli hile yollarına başvurarak alsanız dahi böyle bir işin günahı gâyet açıktır. Yüce Allah, bu yasağın hikmetini de şöyle beyan etmektedir: 21. Bunu şöylece açıklayabiliriz: Nikah akdinden önce hanım kocaya haramdır. Kocaya helâl olmayı, ancak kocanın kendisine vereceği mehir ile kabul edebilmektedir. Koca hanımı ile gerdeğe girip onunla kaynaştıktan ve mehirden önce haram olan ilişkiyi kurduktan sonra ise -kadın ancak bu bedelin verilmesi karşılığında böyle bir işe razı olduğuna göre- bu durumda koca bedelin/mehrin karşılığını tamamıyla almış olur ve bu bedeli ödemekle de yükümlü olur. Peki, verdiği bedelin karşılığını tamamıyla aldıktan sonra nasıl verdiği bu bedeli geri almak isteyebilir? Şüphesiz ki bu zulüm ve haksızlığın en büyüğüdür. Ayrıca Yüce Allah nikah akdi ile de kocadan hanımının haklarını yerine getireceğine dair ağır bir söz almıştır.

Nisa' 4:21

19- Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl değildir. Onlar apaçık bir hayâsızlık işlemedikçe kendilerine verdiğinizin bir kısmını geri almak için onları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa (sabredin), çünkü hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah pekçok hayır takdir etmiş olabilir. 20- Bir eş bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, öncekine yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile ondan hiçbir şey almayın. İftira ve apaçık bir günah olduğu halde onu alacak mısınız? 21- Hem birbirinizle kaynaşmış ve onlar sizden kuvvetli bir söz almış iken onu nasıl alabilirsiniz? 19. Cahiliye döneminde bir kimse ölüp de geriye hanımını bırakacak olursa kardeşi, amcasının oğlu ya da bunlara benzer herhangi bir yakını ölenin hanımının herkesten daha çok kendi hakkı olduğunu düşünür ve kadın ister hoşlansın ister hoşlanmasın onu alıkoyardı. Şayet kendisi isterse kadının rızasına bakmaksızın uygun göreceği bir mehir verip onunla evlenirdi. Şâyet kadını beğenmeyecek olursa da onu evlenmekten alıkoyar, ancak kendisinin arzu ettiği biri çıkarsa evlenmesine müsaade ederdi. Bazen de ölen yakınının mirasından yahut kendi mehrinden ona bir şeyler vermedikçe onu evlendirmeye yanaşmazdı. Kişi aynı zamanda hoşlanmadığı karısına vermiş olduğu mehrin bir bölümünü geri almak kastı ile onu sıkıştırırdı. İşte Yüce Allah mü’minlere bütün bu halleri şu iki durum dışında yasakladı: 1. Eğer kadının kendisi ilk kocasının yakını ile evlenmeye razı olur ve onun nikâhı altına girmeyi kabul ederse. Nitekim Yüce Allah’ın:“zorla” ifadesinden anlaşılan da budur. 2. Eğer kadın, zina etmek veya çirkin ve ahlaksız sözler söylemek ya da kocasına eziyet etmek gibi apaçık bir hayasızlık işleyecek olursa. İşte bu durumda kocasının onun yaptığına ceza olmak üzere -eğer bu adalete dayanıyorsa- mehrinden bazı şeyler vermesini sağlamak kastı ile onu sıkıştırması caiz olur. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlarla iyi geçinin.” Bu hem söz ile hem davranış ile geçinmeyi kapsar. Kocanın hanımı ile güzel arkadaşlık etmesi, eziyetten geri durması, iyilikte bulunması, güzel davranması vb. gibi şekilllerde hanımı ile iyi geçinmesi bir görevidir. Marûf bir şekilde hanımın nafakasını, giyimini ve benzeri ihtiyaçlarını karşılaması da buna dahildir. Kocanın, kendisi durumunda olan erkeklerin, hanımı durumundaki kadınlara karşı maruf olan iyilikleri zaman ve mekân şartları çerçevesinde yerine getirmesi gerekir. Bu da durumların değişmesi ile değişiklik gösterir. “Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa (sabredin); çünkü hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah pek çok hayır takdir etmiş olabilir.” Yâni ey kocalar, onlardan hoşlanmasanız bile hanımlarınızı nikâhınız altında tutmalısınız. Çünkü bunda büyük bir hayır vardır. Allah’ın emrine uymak, Yüce Allah’ın dünya ve âhiret mutluluğunun kaynağı olan emirlerini kabul etmek bu hayrın bir parçasıdır. Kişinin sevmemekle birlikte, kendisini evli kalmaya zorlaması, nefsine karşı bir cihaddır ve güzel ahlaka sahip olmak için bir çabadır. Bu da bu hayırlar arasında yer alır. Belki de bu hoşlanmayış zamanla ortadan kalkar ve -kimi vakalarda görüldüğü üzere- bunun yerini sevgi alabilir. Belki Allah o hoşlanmadığı hanımdan kendisine salih bir evlat verir ve o, bu dünyada da âhirette de ebeveynine faydalı olabilir. Bütün bunlar böyle bir hanımı nikâh altında tutmanın mümkün olması, sakıncalı olmaması halinde söz konusudur. Eğer mutlaka ayrılık zorunlu ise ve böyle bir hanımı nikâh altında tutmanın hiçbir yolu yok ise bu durumda nikâh altında tutmak şart değildir. O takdirde Yüce Allah’ın şu buyruğu bize yol göstermektedir: 20. “Bir eşi” boşayarak “bırakıp da yerine” evlenerek “başka bir eş almak isterseniz” bunda sizin için bir günah, bir zorluk, bir vebal yoktur. Ama “öncekine” yâni kendisinden ayrıldığınız hanıma veya ikinci olarak evleneceğiniz hanıma “yüklerle” pek çok malı mehir olarak “vermiş olsanız bile ondan hiçbir şey almayın.” Aksine bu malı onlara bırakın, mehri tastamam verin ve bu konuda onları savsaklamayın. Faziletli ve uygun olan, mehri az tutmak sureti ile Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e uymak olmakla birlikte bu aytte, yüklü miktarda mehir vermenin haram olmadığına delil vardır. Delalet yönü de şudur: Yüce Allah kocaların yapabilecekleri bir durumu haber vermekte ve onların bu durumlarını reddetmemektedir. O halde bu da çok miktarda mehir vermenin haram olmadığının delilidir. Eğer dini bakımdan bir fesat ve karşı konulamayacak kadar maslahata aykırılık ihtiva edecek olursa çok miktarda mehir vermek yasaklanabilir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İftira ve apaçık bir günah olduğu halde onu alacak mısınız?” Böyle bir şey helâl olmaz. Eğer sizler çeşitli hile yollarına başvurarak alsanız dahi böyle bir işin günahı gâyet açıktır. Yüce Allah, bu yasağın hikmetini de şöyle beyan etmektedir: 21. Bunu şöylece açıklayabiliriz: Nikah akdinden önce hanım kocaya haramdır. Kocaya helâl olmayı, ancak kocanın kendisine vereceği mehir ile kabul edebilmektedir. Koca hanımı ile gerdeğe girip onunla kaynaştıktan ve mehirden önce haram olan ilişkiyi kurduktan sonra ise -kadın ancak bu bedelin verilmesi karşılığında böyle bir işe razı olduğuna göre- bu durumda koca bedelin/mehrin karşılığını tamamıyla almış olur ve bu bedeli ödemekle de yükümlü olur. Peki, verdiği bedelin karşılığını tamamıyla aldıktan sonra nasıl verdiği bu bedeli geri almak isteyebilir? Şüphesiz ki bu zulüm ve haksızlığın en büyüğüdür. Ayrıca Yüce Allah nikah akdi ile de kocadan hanımının haklarını yerine getireceğine dair ağır bir söz almıştır.

Nisa' 4:22

22- Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın. Ancak geçmiş olan müstesnâ. Çünkü bu, bir hayasızlık ve gazaba sebep olan iğrenç bir iştir ve kötü bir yoldur. 22. “Babalarınızın” yâni ne kadar yukarı doğru giderse gitsin babalarınızın (ve dedelerinizin) evlendikleri kadınlarla evlenmeyin. “Çünkü bu, bir hayasızlık” oldukça çirkin ve kötü bir işti. “gazaba sebep olan iğrenç bir iştir” hem Allah’ın hem de insanların gazabına sebep olan bir davranıştır. Hatta bu davranış sebebi ile oğul babasına, baba da oğluna gazap eder. Halbuki oğlun ona iyi davranması emrdilmiştir. “ve kötü bir yoldur.” Bu yolu izleyen kimseler için oldukça kötü bir yoldur. Zira bu, İslâm’ın uzak durulmasını emrettiği ve yaklaşılmamasını istediği cahili adetlerdendir. Bu âyet-i kerimeler hem nesepten, emzirmeden, evlilik bağından kaynaklanan akrabalıktan ve bir arada tutulmadan dolayı kendileri ile evlenilmesi haram kılınan kadınları hem de evlenilmeleri helâl olan kadınları açıklamaktadır.

Nisa' 4:23

23- Anneleriniz, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kızkardeş kızları, sizi emziren sütanneleriniz, süt kızkardeşleriniz, eşlerinizin anaları ve kendileri ile zifafa girdiğiniz eşlerinizden himayenizde bulunan üvey kızlarınız(la evlenmek) size haram kılındı. Eğer o kadınlarla zifafa girmemiş iseniz sizin için bir vebal yoktur. Öz oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşi birlikte almanız da (size haramdır). Ancak geçmişte olanlar müstesnâ. Şüphesiz Allah mağfiret edendir, çok merhametlidir. 24- Evli kadınlar da (size haramdır). Sahip olduğunuz cariyeler müstesnâ. Bunlar Allah’ın size (farz olarak) yazdıklarıdır. Geriye kalan (kadın)lara gelince iffetinizi koruyarak ve zinaya sapmaksızın mallarınızla (onları nikâhlama yolunu) aramanız size helâl kılındı. O halde onlardan hangisi ile faydalandı iseniz bundan dolayı onlara tayin edildiği şekilde mehirlerini verin. Onun miktarını tayin ettikten sonra gönül hoşluğu ile (eksiltme ya da artırma konusunda) uzlaşmanızda size bir vebal yoktur. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir. 23. Nesepten dolayı kendileri ile evlenilmesi haram olan kadınlar: Bunlar, Yüce Allah’ın sözünü ettiği şu yedi kimsedir: Anne; ne kadar yukarı çıkarsa çıksın (nineler de dahil) kendisi vasıtası ile dünyaya gelinen kadındır. Ne kadar aşağı giderse gitsin (torunlarla birlikte) tüm kız çocuklar. Anne baba bir yahut baba bir ya da baba bir kızkardeşler. Babanın kızkardeşleri yahut dedenin kız kardeşleri olan halalar. Annenin kızkardeşi yahut ninenin kızkardeşi olan teyzeler ki ister mirasçı olsunlar ister olmasınlar fark etmez. Erkek kardeşin kızları ve kızkardeşin kızları, ne kadar aşağı giderlerse gitsinler (yani kız yeğenler ve onların kızları ile torunları). İşte âyet-i kerimede ifade edilen bu kadınlar, ilim adamlarının icmasıyla nesep yolu ile haram kılınan kadınlardır. Nesep bağı olup da bu sayılanların dışında kalanlar ise Yüce Allah’ın:“Geriye kalan (kadın)lara gelince... size helâl kılındı” buyruğunun kapsamına girmektedir. Mesela hala kızı, amca kızı, dayı ve teyze kızları gibi. Süt emme dolayısıyla haram kılınan kadınlar: Yüce Allah bunlar arasından sadece sütanneyi ve süt kız kardeşi zikretmiştir. Süt, anneye ait olmayıp (sütannenin) kocasına ait olmasına rağmen sütannenin haram kılınması, sütün sahibinin (sütannenin kocasının), süt emenin (süt) babası olduğunun delilidir. Emme yoluyla babalık ve annelik sabit olduğuna göre onların yakın akrabalarının da akrabalığı (süt emen hakkında) sabit olur. Mesela sütanne ve süt babanın kardeşleri, usul ve füruları gibi. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de:“Neseb yoluyla haram olan, süt emme yoluyla da haram olur” buyurmaktadır. Bu durumda evlenme haramlığı, süt emziren kadınla onun kocası yönünden nesep bağı olan akrabalar arasında olduğu şekilde geçerlidir. Süt emen çocuk yönünden ise yalnızca onun zürriyetinden gelenler için geçerlidir (süt emen çoğun diğer kardeşleri hakkında ise haramlık söz konusu değildir). Bununla birlikte süt emmenin -sünnetin beyan ettiği üzere- ilk iki yıl içinde en az beş defa gerçekleşmiş olması şartı vardır. Evlilik bağından kaynaklanan akrabalık sebebi ile haram kılınan kadınlar: Bunlar da dört tanedir: Ne kadar yukarı doğru giderlerse gitsinler babaların hanımları ve ne kadar aşağı inerlerse insinler oğulların hanımları -ki bunlar ister miras alsınlar ister hacbedilsinler fark etmez-, ne kadar yukarı doğru giderlerse gitsinler hanımların anneleri (ve nineleri). İşte bu üçü, sırf nikâh akdinin yapılması ile (ilişki olmasa da) haram olurlar. Dördüncüsü ise üvey kızdır. Bu da ne kadar aşağı giderse gitsin zevcenin başka kocadan olma kızıdır. Koca, annesi ile gerdeğe girmedikçe bunlar haram olmazlar. Nitekim Yüce Allah da şöyle buyurmuştur:“ve kendileri ile zifafa girdiğiniz eşlerinizden himayenizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı.” Cumhur der ki: Yüce Allah’ın: “Himayenizde bulunan üvey kızlarınız” kaydı ile çoğunlukla görülen duruma işaret edilmiştir. Yoksa bunun mefhumunun (şart olarak) alınmaması gerekir. Zira bir kimse üvey kızını himayesine almasa dahi onunla evlenmesi haramdır. Ancak bu kaydın getirilmesinin iki faydası vardır: 1. Himayede bulunan üvey kızın haram kılınış hikmetine dikkat çekilmekte ve bunun tıpkı kız evlat gibi olduğu anlatılmaktadır. O bakımdan böyle bir kızla evlenmenin mubah kabul edilmesi oldukça çirkin bir şeydir. 2. İkinci bir husus ise bu, himayede bulunan üvey kızla başbaşa kalmanın caiz olduğuna delildir ve böyle bir kız bir kişinin kendi himayesinde bulunan öz kızları gibidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Aynı anda nikâh altında bulundurulması haram kılınan kadınlar: Şanı Yüce Allah iki kızkardeşi aynı nikâh altında bulundurmayı söz konusu ederek, bunu haram kılmıştır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bir kadının, halası ve teyzesi ile birlikte aynı nikâh altında bulundurulmasını haram kılmıştır. Faraza biri erkek diğeri kadın kabul edildiği takdirde birbirleri ile evlenmeleri haram olan her iki kadının aynı anda aynı nikâh altında bulundurulmaları haramdır. Bunun sebebi ise bu evliliklerin akrabalık bağlarının kopartılmasına yol açmasıdır. 24. Kendileri ile evlenilmesi haram kılınan kadınlar arasında:“evli kadınlar” yâni kocası bulunan kadınlar da vardır. Bir kocanın nikâhı altında bulunduğu sürece bir kadının nikâhlanması haramdır. Boşanmadıkça ve iddeti tamamlanmadıkça başkası tarafından nikâhlanamaz. “Sahip olduğunuz cariyeler müstesnâ.” Yâni savaş esiri olarak aldığınız cariyeler bu hükümden müstesnâdır. Zira kocası bulunan kâfir bir kadın, esir alınacak olursa istibradan (hamile olmadığı anlaşıldıktan) sonra müslümanlara helâl olur. Ancak kocası bulunan bir cariye satılacak yahut hibe edilecek olursa bu takdirde onun nikâhı fesholmaz. Çünkü ikinci mâlik, birincisi durumundadır (yâni nikâhını feshettirecek farklı bir konumu yoktur). Ayrıca Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in (cariye olan) Berîre’yi muhayyer bıraktığı olay da bunu göstermektedir. “Bunlar Allah’ın size (farz olarak) yazdıklarıdır.” O halde bunlara bağlı kalın ve O’nun yazdıkları ile hidâyet bulun. Çünkü şifâ ve nûr bundadır. Helâl ve haram, Allah’ın kitabı ile geniş geniş açıklanmış ve gösterilmiştir. Yüce Allah’ın:“Geriye kalan (kadın)lara gelince... size helâl kılındı” buyruğunun kapsamına bu âyet-i kerimede sözü edilmeyen bütün kadınlar girmekte olup bunlarla evlenmek helâldir. Haram olanlar sınırlıdır. Helâl olanların ise Yüce Allah’ın lütuf ve rahmeti, kullarına kolaylık dilemesi dolayısı ile sınırlandırılması söz konusu değildir. “Mallarınızla (onları nikâhlama yolunu) aramanız” yâni Allah’ın size mubah kıldığı kadınlardan uygun görüp tercih ettiklerinizle evlenme yoluna gitmeniz “size helâl kılındı”. Şu şartla ki bunu “iffetinizi koruyarak” hem kendinizin hem eşlerinizi iffetini koruyarak “ve zinaya sapmaksızın” yapmalısınız. Çünkü suyunu harama akıtan bir kimse, hiç şüphesiz eşinin iffetini korumuş olmaz. Çünkü kendi şehvetini haramla tatmin olmuş olur. Böylelikle helâl yoldan ihtiyacını karşılama isteğinde bir zayıflama olur ve bunun sonucunda hanımının iffetini korumamış olur. Bu buyrukta ancak iffetli kimselerin evlendirileceğine delil vardır. Çünkü Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Zina eden erkek ancak zina eden veya müşrik olan bir kadını nikâhlayabilir. Zina eden kadını da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkek nikâhlayabilir.”(en-Nur, 24/3)“O halde onlardan hangisi ile faydalanır iseniz” yâni kimlerle evlendi iseniz “bundan dolayı onlara tayin edildiği şekilde mehirlerini” onlardan faydalanmanın karşılığı olarak “verin.” İşte bundan dolayı koca hanımı ile gerdeğe girdi mi artık onun mehrini ödemesi gerekir. “Tayin edildiği şekilde” ifadesi onların mehirlerini tayin edilen şekilde vermenin, Allah’ın farz kıldığı bir hüküm olduğunu göstermektedir. Yoksa bu, kişinin dilerse yerine getireceği, dilerse kabul etmeyeceği bir bağış kabilinden değildir. Bu ifadeye şöyle mana vermek de mümkündür: Onların mehirlerini tayin etmiş olduğunuz miktarlarda ödeyin. Bu miktarı ödemeniz sizin için farz olmuştur. O nedenle bu miktarı hiçbir şekilde eksiltmeye kalkışmayın. “Onun miktarını tayin ettikten sonra gönül hoşluğu ile (eksiltme ya da artırma konusunda) uzlaşmanızda size bir vebal yoktur.” Yâni kocanın tayin edilen miktardan fazlasını vermesi yahut da hanımın bu miktarı düşürmesi ve bunu gönül hoşluğu ile yapmasının bir mahzuru yoktur. Çoğu müfessirlerin görüşü bu şekildedir. Yine onların önemli bir kesimi de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerime İslâm’ın ilk dönemlerinde helâl olan mut’â (anlaşmaya dayalı geçici) nikâhı hakkında inmiştir. Daha sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu haram kılmıştır. İşte haram kılınmadan önce bu mut’â nikâhının süresinin ve mehrinin tespit edilmesi emredilmiştir. Aralarında tayin ettikleri bu süre bitip de birbirleri ile uzlaşacak olurlarsa yine onlara bir vebal yoktur, demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır. “Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir” ilmi kâmil ve geniştir. “mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.” Hikmeti tam ve eksiksizdir. İşte ilim ve hikmetinin bir tecellisi olarak sizin için bu hükümleri teşrî’ buyurmuş ve helâl ile haramı birbirinden ayıran bu sınırları çizmiştir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Nisa' 4:24

23- Anneleriniz, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kızkardeş kızları, sizi emziren sütanneleriniz, süt kızkardeşleriniz, eşlerinizin anaları ve kendileri ile zifafa girdiğiniz eşlerinizden himayenizde bulunan üvey kızlarınız(la evlenmek) size haram kılındı. Eğer o kadınlarla zifafa girmemiş iseniz sizin için bir vebal yoktur. Öz oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşi birlikte almanız da (size haramdır). Ancak geçmişte olanlar müstesnâ. Şüphesiz Allah mağfiret edendir, çok merhametlidir. 24- Evli kadınlar da (size haramdır). Sahip olduğunuz cariyeler müstesnâ. Bunlar Allah’ın size (farz olarak) yazdıklarıdır. Geriye kalan (kadın)lara gelince iffetinizi koruyarak ve zinaya sapmaksızın mallarınızla (onları nikâhlama yolunu) aramanız size helâl kılındı. O halde onlardan hangisi ile faydalandı iseniz bundan dolayı onlara tayin edildiği şekilde mehirlerini verin. Onun miktarını tayin ettikten sonra gönül hoşluğu ile (eksiltme ya da artırma konusunda) uzlaşmanızda size bir vebal yoktur. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir. 23. Nesepten dolayı kendileri ile evlenilmesi haram olan kadınlar: Bunlar, Yüce Allah’ın sözünü ettiği şu yedi kimsedir: Anne; ne kadar yukarı çıkarsa çıksın (nineler de dahil) kendisi vasıtası ile dünyaya gelinen kadındır. Ne kadar aşağı giderse gitsin (torunlarla birlikte) tüm kız çocuklar. Anne baba bir yahut baba bir ya da baba bir kızkardeşler. Babanın kızkardeşleri yahut dedenin kız kardeşleri olan halalar. Annenin kızkardeşi yahut ninenin kızkardeşi olan teyzeler ki ister mirasçı olsunlar ister olmasınlar fark etmez. Erkek kardeşin kızları ve kızkardeşin kızları, ne kadar aşağı giderlerse gitsinler (yani kız yeğenler ve onların kızları ile torunları). İşte âyet-i kerimede ifade edilen bu kadınlar, ilim adamlarının icmasıyla nesep yolu ile haram kılınan kadınlardır. Nesep bağı olup da bu sayılanların dışında kalanlar ise Yüce Allah’ın:“Geriye kalan (kadın)lara gelince... size helâl kılındı” buyruğunun kapsamına girmektedir. Mesela hala kızı, amca kızı, dayı ve teyze kızları gibi. Süt emme dolayısıyla haram kılınan kadınlar: Yüce Allah bunlar arasından sadece sütanneyi ve süt kız kardeşi zikretmiştir. Süt, anneye ait olmayıp (sütannenin) kocasına ait olmasına rağmen sütannenin haram kılınması, sütün sahibinin (sütannenin kocasının), süt emenin (süt) babası olduğunun delilidir. Emme yoluyla babalık ve annelik sabit olduğuna göre onların yakın akrabalarının da akrabalığı (süt emen hakkında) sabit olur. Mesela sütanne ve süt babanın kardeşleri, usul ve füruları gibi. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de:“Neseb yoluyla haram olan, süt emme yoluyla da haram olur” buyurmaktadır. Bu durumda evlenme haramlığı, süt emziren kadınla onun kocası yönünden nesep bağı olan akrabalar arasında olduğu şekilde geçerlidir. Süt emen çocuk yönünden ise yalnızca onun zürriyetinden gelenler için geçerlidir (süt emen çoğun diğer kardeşleri hakkında ise haramlık söz konusu değildir). Bununla birlikte süt emmenin -sünnetin beyan ettiği üzere- ilk iki yıl içinde en az beş defa gerçekleşmiş olması şartı vardır. Evlilik bağından kaynaklanan akrabalık sebebi ile haram kılınan kadınlar: Bunlar da dört tanedir: Ne kadar yukarı doğru giderlerse gitsinler babaların hanımları ve ne kadar aşağı inerlerse insinler oğulların hanımları -ki bunlar ister miras alsınlar ister hacbedilsinler fark etmez-, ne kadar yukarı doğru giderlerse gitsinler hanımların anneleri (ve nineleri). İşte bu üçü, sırf nikâh akdinin yapılması ile (ilişki olmasa da) haram olurlar. Dördüncüsü ise üvey kızdır. Bu da ne kadar aşağı giderse gitsin zevcenin başka kocadan olma kızıdır. Koca, annesi ile gerdeğe girmedikçe bunlar haram olmazlar. Nitekim Yüce Allah da şöyle buyurmuştur:“ve kendileri ile zifafa girdiğiniz eşlerinizden himayenizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı.” Cumhur der ki: Yüce Allah’ın: “Himayenizde bulunan üvey kızlarınız” kaydı ile çoğunlukla görülen duruma işaret edilmiştir. Yoksa bunun mefhumunun (şart olarak) alınmaması gerekir. Zira bir kimse üvey kızını himayesine almasa dahi onunla evlenmesi haramdır. Ancak bu kaydın getirilmesinin iki faydası vardır: 1. Himayede bulunan üvey kızın haram kılınış hikmetine dikkat çekilmekte ve bunun tıpkı kız evlat gibi olduğu anlatılmaktadır. O bakımdan böyle bir kızla evlenmenin mubah kabul edilmesi oldukça çirkin bir şeydir. 2. İkinci bir husus ise bu, himayede bulunan üvey kızla başbaşa kalmanın caiz olduğuna delildir ve böyle bir kız bir kişinin kendi himayesinde bulunan öz kızları gibidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Aynı anda nikâh altında bulundurulması haram kılınan kadınlar: Şanı Yüce Allah iki kızkardeşi aynı nikâh altında bulundurmayı söz konusu ederek, bunu haram kılmıştır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bir kadının, halası ve teyzesi ile birlikte aynı nikâh altında bulundurulmasını haram kılmıştır. Faraza biri erkek diğeri kadın kabul edildiği takdirde birbirleri ile evlenmeleri haram olan her iki kadının aynı anda aynı nikâh altında bulundurulmaları haramdır. Bunun sebebi ise bu evliliklerin akrabalık bağlarının kopartılmasına yol açmasıdır. 24. Kendileri ile evlenilmesi haram kılınan kadınlar arasında:“evli kadınlar” yâni kocası bulunan kadınlar da vardır. Bir kocanın nikâhı altında bulunduğu sürece bir kadının nikâhlanması haramdır. Boşanmadıkça ve iddeti tamamlanmadıkça başkası tarafından nikâhlanamaz. “Sahip olduğunuz cariyeler müstesnâ.” Yâni savaş esiri olarak aldığınız cariyeler bu hükümden müstesnâdır. Zira kocası bulunan kâfir bir kadın, esir alınacak olursa istibradan (hamile olmadığı anlaşıldıktan) sonra müslümanlara helâl olur. Ancak kocası bulunan bir cariye satılacak yahut hibe edilecek olursa bu takdirde onun nikâhı fesholmaz. Çünkü ikinci mâlik, birincisi durumundadır (yâni nikâhını feshettirecek farklı bir konumu yoktur). Ayrıca Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in (cariye olan) Berîre’yi muhayyer bıraktığı olay da bunu göstermektedir. “Bunlar Allah’ın size (farz olarak) yazdıklarıdır.” O halde bunlara bağlı kalın ve O’nun yazdıkları ile hidâyet bulun. Çünkü şifâ ve nûr bundadır. Helâl ve haram, Allah’ın kitabı ile geniş geniş açıklanmış ve gösterilmiştir. Yüce Allah’ın:“Geriye kalan (kadın)lara gelince... size helâl kılındı” buyruğunun kapsamına bu âyet-i kerimede sözü edilmeyen bütün kadınlar girmekte olup bunlarla evlenmek helâldir. Haram olanlar sınırlıdır. Helâl olanların ise Yüce Allah’ın lütuf ve rahmeti, kullarına kolaylık dilemesi dolayısı ile sınırlandırılması söz konusu değildir. “Mallarınızla (onları nikâhlama yolunu) aramanız” yâni Allah’ın size mubah kıldığı kadınlardan uygun görüp tercih ettiklerinizle evlenme yoluna gitmeniz “size helâl kılındı”. Şu şartla ki bunu “iffetinizi koruyarak” hem kendinizin hem eşlerinizi iffetini koruyarak “ve zinaya sapmaksızın” yapmalısınız. Çünkü suyunu harama akıtan bir kimse, hiç şüphesiz eşinin iffetini korumuş olmaz. Çünkü kendi şehvetini haramla tatmin olmuş olur. Böylelikle helâl yoldan ihtiyacını karşılama isteğinde bir zayıflama olur ve bunun sonucunda hanımının iffetini korumamış olur. Bu buyrukta ancak iffetli kimselerin evlendirileceğine delil vardır. Çünkü Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Zina eden erkek ancak zina eden veya müşrik olan bir kadını nikâhlayabilir. Zina eden kadını da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkek nikâhlayabilir.”(en-Nur, 24/3)“O halde onlardan hangisi ile faydalanır iseniz” yâni kimlerle evlendi iseniz “bundan dolayı onlara tayin edildiği şekilde mehirlerini” onlardan faydalanmanın karşılığı olarak “verin.” İşte bundan dolayı koca hanımı ile gerdeğe girdi mi artık onun mehrini ödemesi gerekir. “Tayin edildiği şekilde” ifadesi onların mehirlerini tayin edilen şekilde vermenin, Allah’ın farz kıldığı bir hüküm olduğunu göstermektedir. Yoksa bu, kişinin dilerse yerine getireceği, dilerse kabul etmeyeceği bir bağış kabilinden değildir. Bu ifadeye şöyle mana vermek de mümkündür: Onların mehirlerini tayin etmiş olduğunuz miktarlarda ödeyin. Bu miktarı ödemeniz sizin için farz olmuştur. O nedenle bu miktarı hiçbir şekilde eksiltmeye kalkışmayın. “Onun miktarını tayin ettikten sonra gönül hoşluğu ile (eksiltme ya da artırma konusunda) uzlaşmanızda size bir vebal yoktur.” Yâni kocanın tayin edilen miktardan fazlasını vermesi yahut da hanımın bu miktarı düşürmesi ve bunu gönül hoşluğu ile yapmasının bir mahzuru yoktur. Çoğu müfessirlerin görüşü bu şekildedir. Yine onların önemli bir kesimi de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerime İslâm’ın ilk dönemlerinde helâl olan mut’â (anlaşmaya dayalı geçici) nikâhı hakkında inmiştir. Daha sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu haram kılmıştır. İşte haram kılınmadan önce bu mut’â nikâhının süresinin ve mehrinin tespit edilmesi emredilmiştir. Aralarında tayin ettikleri bu süre bitip de birbirleri ile uzlaşacak olurlarsa yine onlara bir vebal yoktur, demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır. “Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir” ilmi kâmil ve geniştir. “mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.” Hikmeti tam ve eksiksizdir. İşte ilim ve hikmetinin bir tecellisi olarak sizin için bu hükümleri teşrî’ buyurmuş ve helâl ile haramı birbirinden ayıran bu sınırları çizmiştir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Nisa' 4:25

25- İçinizden hür olan mü’min kadınları nikâhlayacak imkânı bulamayanlar sahip olduğunuz mü’min cariyelerinizden alsın. Allah imanınızı çok iyi bilendir. Siz birbirinizdensiniz. Zinadan kaçınan, gizli dost edinmeyen namuslu kadınlar olmaları halinde onları velilerinin izni ile nikâhlayın ve mehirlerini de güzellikle kendilerine verin. Şâyet evlendikten sonra fuhuş işlerlerse onlara evli ve hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir. Bu, içinizden günaha girmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayandır, pek merhametlidir. 25. “İçinizden hür olan mü’min kadınları nikâhlayacak imkânı bulamayanlar...” Yâni aranızdan namuslu hür ve mü’min kadınları nikâhlayabilmek için gerekli imkan demek olan mehri bulamayanlar ve bununla birlikte de zinaya düşmekten ve zorluk çekmekten korkan kimselerin mü’min ve mülkiyet altında bulunan cariyeleri nikâhlamaları caizdir. Bu zahire göre böyledir. Zira samimi olan mü’min ile samimi olmayan mü’minleri en iyi bilen, Yüce Allah'tır. Çünkü dünya işlerinde esas olan zahir hallerdir, âhiret hükümleri ise kalpte saklı olan hallere mebnidir. Bu cariyeleri “velilerinin” yâni ister bir kişi ister birden fazla olsun efendilerinin “izni ile nikâhlayın ve mehirlerini de güzellikle kendilerine verin” yâni cariye dahi olsalar hür kadına mehir vermek icabettiği gibi cariyeye de mehir vermek icabeder. Ancak cariyeleri nikâhlamanın caiz olması onların zinadan uzak duran iffetli “Zinadan kaçınan, gizli dost edinmeyen namuslu kadınlar olmaları” şartına bağlıdır. Yâni ne açıktan ne de gizli bir şekilde zina işleyen kimselerden olmamaları gerekir. Özetleyecek olursak müslüman hür bir erkeğin, bir cariyeyi nikâhlayabilmesi Yüce Allah’ın sözünü ettiği şu dört şartın yerine gelmesi halinde caizdir: Bu cariyelerin mü’min olmaları, zahiren ve batınen iffetli olmaları, hür kadını nikâhlayabilecek imkanın bulunamaması ve evlenememekten dolayı çok zorluk ve sıkıntı çekilmesidir. Bu şartlar tahakkuk ettiği takdirde cariyelerin nikâhlanmaları caiz olur. Bununla birlikte cariyelerle nikâhlanmayıp sabretmek daha faziletlidir. Çünkü cariyelerle evlenmek, doğacak çocukları köle olmakla karşı karşıya bırakır ve böyle bir nikâh, bir ayıp ve aşağılanma sebebidir. Bu, sabretmek mümkün ise böyledir. Eğer ancak cariyelerle evlenmek sureti ile harama karşı direnebiliniyor ise o takdirde onlarla nikâhlanmak şart olur. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayandır, pek merhametlidir” buyurmuştur. “Şâyet evlendikten sonra” yâni evlenirseler -veya müslüman olursalar- ve “fuhuş işlerlerse onlara evli ve hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir.” Bu, yarısı mümkün olan cezadır ki o da celde (sopa) cezasıdır. Cariyeler zina ettikleri takdirde onlara elli sopa vurulur. Recme gelince cariyeler hakkında bu, söz konusu değildir. Çünkü recmin ikiye bölünmesi mümkün değildir. Birinci görüşe göre eğer cariyeler evlenmeyecek olurlarsa haklarında had cezası olmaz. Onlar için sadece kendilerini fuhuş işlemekten alıkoyacak kadar bir tazir cezası söz konusudur. İkinci görüşe göre cariyeler müslüman kadınlardan farklıdır. Onlar bir hayasızlık ve fuhuş işleyecek olurlarsa tazir olunurlar. Âyet-i kerime Yüce Allah’ın “Ğafur ve Rahim” ismi kerimleri ile sona ermektedir. Çünkü bu hükümler kullara bir rahmet, ilâhi bir kerem ve ihsandır. Yüce Allah onlar aleyhine işi dar tutmamaış, aksine olabildiğince geniş tutmuştur. Haddin söz konusu edilmesinden sonra Allah’ın bağışlayıcılığının söz konusu edilmesi, hadlerin keffaret olduğuna ve Allah’ın hadler vasıtası ile kullarının günahlarını bağışladığına bir işaret olabilir. Nitekim bu hususta hadis de varid olmuştur. Sözü geçen had konusunda erkek kölenin hükmü de cariyenin hükmü gibidir. Çünkü bu açıdan aralarında her hangi bir fark yoktur.

Nisa' 4:26

26- Allah size açıkça bildirmek, sizi sizden öncekilerin yollarına iletmek ve tevbelerinizi kabul etmek ister. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 27- Allah tevbelerinizi kabul etmek ister. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi isterler. 28- Allah sizden hafifletmek ister. Zaten insan zayıf yaratılmıştır. 26. Şanı Yüce Allah o büyük lütfu ve muazzam ihsanlarını, mü’min kullarını güzel terbiye edişini ve dininin kolaylığını şöylece bildirmektedir:“Allah size açıkça bildirmek” hakkı, batılı, helâli, haramı vb. gibi açıklanmasına ihtiyaç duyduğunuz her şeyi açıklamak “sizi sizden öncekilerin” yâni kendilerine nimet vermiş olduğu peygamberlerin ve onlara tâbî olanların “yollarına” övülmeye değer davranış ve doğru fiillerine, mükemmel nitelik ve özelliklerine ve eksiksiz muvaffakiyetlerine “iletmek ve tevbelerinizi kabul etmek ister.” Bundan dolayı da O, irâdesini tahakkuk ettirmiş, size açıklamalar yapmış ve beyanlarda bulunmuştur. Tıpkı sizden öncekilere beyanda bulunduğu gibi. İlim ve amel itibari ile de sizi çok büyük bir hidâyete mazhar kılmıştır. “Tevbelerinizi kabul etmek ister.” Hallerinizde ve sizin için gönderdiği şer’î hükümlerde size lütfu ile muamele etmek ister. Tâ ki Allah’ın çizdiği sınırlarda durmak, O’nun helâl kıldığı şeyler ile yetinme imkânını elde edesiniz. Böylelikle de Allah’ın size sağlayacağı kolaylık sayesinde günahlarınız azalsın. İşte bu da Allah’ın kullarının tevbesini kabul etmesinin bir parçasıdır. Yine onların tevbelerini kabul etmesinin bir parçası olmak üzere günah işledikleri takdirde onlara rahmet kapılarını açar. Kalplerine kendisine yönelip huzurunda tevazuyla boyun eğme duygusunu yerleştirir, sonra da onlara verdiği bu muvaffakiyeti kabul ederek tevbelerini de kabul buyurur. Bundan dolayı hamd ve şükür yalnız O’nadır. “Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Yâni ilmi ve hikmeti eksiksiz ve tam olandır. Size daha önceden bilmediğiniz şeyleri öğretmiş olması da O’nun ilminin bir tecellisidir. İşte burada sayılanlar ve hadler de bunlardandır. Hikmet ve rahmetinin, tevbesini kabul etmeyi gerektirdiği kimselerin tevbelerini kabul etmesi de O’nun hikmetindendir. Tevbeye elverişli olmayanları da hikmet ve adaletinin de gerektirdiği şekilde yardımsız bırakması da O’nun hikmetindendir. 27. “Allah tevbelerinizi kabul etmek ister” sizin perişanlığınızı giderecek, dağınıklığınızı bir araya toplayacak ve uzaklarınızı yakın edecek bir tevbe nasib etmek ister. “Şehvetlerine uyanlar ise” şehvetleri ve nefsi arzuları ne tarafa giderse onların arkasından gidenler, onları sevdikleri Rablerinin rızasının önüne geçirenler, hevâlarına tapınanlar, kâfir, isyankâr ve hevâlarını Rablerine itaatin önüne geçiren çeşitli kimseler, işte bunlar “ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi” dosdoğru yoldan saparak kendilerine gazap olunan ve sapıtmış kimselerin yollarına düşmenizi “isterler.” Bunlar sizleri Rahmân olan Allah’ın itaatinden, şeytanın itaatine çevirmek isterler. Mutluluğun tümü emirlerini yerine getirmekte olan zatın sınırlarından uzaklaştırarak tam bir bedbahtlık olan şeytana tâbî olmaya yöneltmek isterler. Sizler Yüce Allah’ın sizin salâhınızı, felâhınızı ve mutluluğunuzu gerektiren fiilleri emrettiğini; şehvetlerinin peşinden giden bu kimselerin ise sizlere alabildiğine hüsran ve bedbahtlığı ihtiva eden şeyleri emrettiğini öğrendiğinize göre artık bu iki davetçiden istediğinizi tercih edin ve bu iki yoldan daha iyi bulduğunuzu seçin. 28. “Allah” size vermiş olduğu emirler ile size koyduğu yasakların kolaylığı sebebi ile “sizden hafifletmek ister.” Diğer taraftan şer’î bazı hükümlerin yerine getirilmesinde eğer bir zorluk meydana geliyor ise ihtiyacınızın gerektirdiği şeyleri size mubah kılmıştır. Leş, kan ve benzeri şeyleri yemenin zaruret halinde mübah olması, hür bir kimsenin yukarda belirtilen şartlar çerçevesinde cariye ile evlenmesinin mubah kılınması vb. gibi. Bunlar ise O’nun mükemmel rahmeti, kapsamlı ihsanı, ilim ve hikmeti ile insanın bünyesi, irâdesi, azmi, imanı, sabrı kısaca bütün yönleri ile zayıf olduğunu bilmesi dolayısı iledir. Bu da Yüce Allah’ın insanın altından kalkamayacağı; iman, sabır ve gücünün kaldıramayacağı şeyleri hafifletmesini uygun ve münasip kılmaktadır.

Nisa' 4:27

26- Allah size açıkça bildirmek, sizi sizden öncekilerin yollarına iletmek ve tevbelerinizi kabul etmek ister. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 27- Allah tevbelerinizi kabul etmek ister. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi isterler. 28- Allah sizden hafifletmek ister. Zaten insan zayıf yaratılmıştır. 26. Şanı Yüce Allah o büyük lütfu ve muazzam ihsanlarını, mü’min kullarını güzel terbiye edişini ve dininin kolaylığını şöylece bildirmektedir:“Allah size açıkça bildirmek” hakkı, batılı, helâli, haramı vb. gibi açıklanmasına ihtiyaç duyduğunuz her şeyi açıklamak “sizi sizden öncekilerin” yâni kendilerine nimet vermiş olduğu peygamberlerin ve onlara tâbî olanların “yollarına” övülmeye değer davranış ve doğru fiillerine, mükemmel nitelik ve özelliklerine ve eksiksiz muvaffakiyetlerine “iletmek ve tevbelerinizi kabul etmek ister.” Bundan dolayı da O, irâdesini tahakkuk ettirmiş, size açıklamalar yapmış ve beyanlarda bulunmuştur. Tıpkı sizden öncekilere beyanda bulunduğu gibi. İlim ve amel itibari ile de sizi çok büyük bir hidâyete mazhar kılmıştır. “Tevbelerinizi kabul etmek ister.” Hallerinizde ve sizin için gönderdiği şer’î hükümlerde size lütfu ile muamele etmek ister. Tâ ki Allah’ın çizdiği sınırlarda durmak, O’nun helâl kıldığı şeyler ile yetinme imkânını elde edesiniz. Böylelikle de Allah’ın size sağlayacağı kolaylık sayesinde günahlarınız azalsın. İşte bu da Allah’ın kullarının tevbesini kabul etmesinin bir parçasıdır. Yine onların tevbelerini kabul etmesinin bir parçası olmak üzere günah işledikleri takdirde onlara rahmet kapılarını açar. Kalplerine kendisine yönelip huzurunda tevazuyla boyun eğme duygusunu yerleştirir, sonra da onlara verdiği bu muvaffakiyeti kabul ederek tevbelerini de kabul buyurur. Bundan dolayı hamd ve şükür yalnız O’nadır. “Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Yâni ilmi ve hikmeti eksiksiz ve tam olandır. Size daha önceden bilmediğiniz şeyleri öğretmiş olması da O’nun ilminin bir tecellisidir. İşte burada sayılanlar ve hadler de bunlardandır. Hikmet ve rahmetinin, tevbesini kabul etmeyi gerektirdiği kimselerin tevbelerini kabul etmesi de O’nun hikmetindendir. Tevbeye elverişli olmayanları da hikmet ve adaletinin de gerektirdiği şekilde yardımsız bırakması da O’nun hikmetindendir. 27. “Allah tevbelerinizi kabul etmek ister” sizin perişanlığınızı giderecek, dağınıklığınızı bir araya toplayacak ve uzaklarınızı yakın edecek bir tevbe nasib etmek ister. “Şehvetlerine uyanlar ise” şehvetleri ve nefsi arzuları ne tarafa giderse onların arkasından gidenler, onları sevdikleri Rablerinin rızasının önüne geçirenler, hevâlarına tapınanlar, kâfir, isyankâr ve hevâlarını Rablerine itaatin önüne geçiren çeşitli kimseler, işte bunlar “ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi” dosdoğru yoldan saparak kendilerine gazap olunan ve sapıtmış kimselerin yollarına düşmenizi “isterler.” Bunlar sizleri Rahmân olan Allah’ın itaatinden, şeytanın itaatine çevirmek isterler. Mutluluğun tümü emirlerini yerine getirmekte olan zatın sınırlarından uzaklaştırarak tam bir bedbahtlık olan şeytana tâbî olmaya yöneltmek isterler. Sizler Yüce Allah’ın sizin salâhınızı, felâhınızı ve mutluluğunuzu gerektiren fiilleri emrettiğini; şehvetlerinin peşinden giden bu kimselerin ise sizlere alabildiğine hüsran ve bedbahtlığı ihtiva eden şeyleri emrettiğini öğrendiğinize göre artık bu iki davetçiden istediğinizi tercih edin ve bu iki yoldan daha iyi bulduğunuzu seçin. 28. “Allah” size vermiş olduğu emirler ile size koyduğu yasakların kolaylığı sebebi ile “sizden hafifletmek ister.” Diğer taraftan şer’î bazı hükümlerin yerine getirilmesinde eğer bir zorluk meydana geliyor ise ihtiyacınızın gerektirdiği şeyleri size mubah kılmıştır. Leş, kan ve benzeri şeyleri yemenin zaruret halinde mübah olması, hür bir kimsenin yukarda belirtilen şartlar çerçevesinde cariye ile evlenmesinin mubah kılınması vb. gibi. Bunlar ise O’nun mükemmel rahmeti, kapsamlı ihsanı, ilim ve hikmeti ile insanın bünyesi, irâdesi, azmi, imanı, sabrı kısaca bütün yönleri ile zayıf olduğunu bilmesi dolayısı iledir. Bu da Yüce Allah’ın insanın altından kalkamayacağı; iman, sabır ve gücünün kaldıramayacağı şeyleri hafifletmesini uygun ve münasip kılmaktadır.

Nisa' 4:28

26- Allah size açıkça bildirmek, sizi sizden öncekilerin yollarına iletmek ve tevbelerinizi kabul etmek ister. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 27- Allah tevbelerinizi kabul etmek ister. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi isterler. 28- Allah sizden hafifletmek ister. Zaten insan zayıf yaratılmıştır. 26. Şanı Yüce Allah o büyük lütfu ve muazzam ihsanlarını, mü’min kullarını güzel terbiye edişini ve dininin kolaylığını şöylece bildirmektedir:“Allah size açıkça bildirmek” hakkı, batılı, helâli, haramı vb. gibi açıklanmasına ihtiyaç duyduğunuz her şeyi açıklamak “sizi sizden öncekilerin” yâni kendilerine nimet vermiş olduğu peygamberlerin ve onlara tâbî olanların “yollarına” övülmeye değer davranış ve doğru fiillerine, mükemmel nitelik ve özelliklerine ve eksiksiz muvaffakiyetlerine “iletmek ve tevbelerinizi kabul etmek ister.” Bundan dolayı da O, irâdesini tahakkuk ettirmiş, size açıklamalar yapmış ve beyanlarda bulunmuştur. Tıpkı sizden öncekilere beyanda bulunduğu gibi. İlim ve amel itibari ile de sizi çok büyük bir hidâyete mazhar kılmıştır. “Tevbelerinizi kabul etmek ister.” Hallerinizde ve sizin için gönderdiği şer’î hükümlerde size lütfu ile muamele etmek ister. Tâ ki Allah’ın çizdiği sınırlarda durmak, O’nun helâl kıldığı şeyler ile yetinme imkânını elde edesiniz. Böylelikle de Allah’ın size sağlayacağı kolaylık sayesinde günahlarınız azalsın. İşte bu da Allah’ın kullarının tevbesini kabul etmesinin bir parçasıdır. Yine onların tevbelerini kabul etmesinin bir parçası olmak üzere günah işledikleri takdirde onlara rahmet kapılarını açar. Kalplerine kendisine yönelip huzurunda tevazuyla boyun eğme duygusunu yerleştirir, sonra da onlara verdiği bu muvaffakiyeti kabul ederek tevbelerini de kabul buyurur. Bundan dolayı hamd ve şükür yalnız O’nadır. “Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Yâni ilmi ve hikmeti eksiksiz ve tam olandır. Size daha önceden bilmediğiniz şeyleri öğretmiş olması da O’nun ilminin bir tecellisidir. İşte burada sayılanlar ve hadler de bunlardandır. Hikmet ve rahmetinin, tevbesini kabul etmeyi gerektirdiği kimselerin tevbelerini kabul etmesi de O’nun hikmetindendir. Tevbeye elverişli olmayanları da hikmet ve adaletinin de gerektirdiği şekilde yardımsız bırakması da O’nun hikmetindendir. 27. “Allah tevbelerinizi kabul etmek ister” sizin perişanlığınızı giderecek, dağınıklığınızı bir araya toplayacak ve uzaklarınızı yakın edecek bir tevbe nasib etmek ister. “Şehvetlerine uyanlar ise” şehvetleri ve nefsi arzuları ne tarafa giderse onların arkasından gidenler, onları sevdikleri Rablerinin rızasının önüne geçirenler, hevâlarına tapınanlar, kâfir, isyankâr ve hevâlarını Rablerine itaatin önüne geçiren çeşitli kimseler, işte bunlar “ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi” dosdoğru yoldan saparak kendilerine gazap olunan ve sapıtmış kimselerin yollarına düşmenizi “isterler.” Bunlar sizleri Rahmân olan Allah’ın itaatinden, şeytanın itaatine çevirmek isterler. Mutluluğun tümü emirlerini yerine getirmekte olan zatın sınırlarından uzaklaştırarak tam bir bedbahtlık olan şeytana tâbî olmaya yöneltmek isterler. Sizler Yüce Allah’ın sizin salâhınızı, felâhınızı ve mutluluğunuzu gerektiren fiilleri emrettiğini; şehvetlerinin peşinden giden bu kimselerin ise sizlere alabildiğine hüsran ve bedbahtlığı ihtiva eden şeyleri emrettiğini öğrendiğinize göre artık bu iki davetçiden istediğinizi tercih edin ve bu iki yoldan daha iyi bulduğunuzu seçin. 28. “Allah” size vermiş olduğu emirler ile size koyduğu yasakların kolaylığı sebebi ile “sizden hafifletmek ister.” Diğer taraftan şer’î bazı hükümlerin yerine getirilmesinde eğer bir zorluk meydana geliyor ise ihtiyacınızın gerektirdiği şeyleri size mubah kılmıştır. Leş, kan ve benzeri şeyleri yemenin zaruret halinde mübah olması, hür bir kimsenin yukarda belirtilen şartlar çerçevesinde cariye ile evlenmesinin mubah kılınması vb. gibi. Bunlar ise O’nun mükemmel rahmeti, kapsamlı ihsanı, ilim ve hikmeti ile insanın bünyesi, irâdesi, azmi, imanı, sabrı kısaca bütün yönleri ile zayıf olduğunu bilmesi dolayısı iledir. Bu da Yüce Allah’ın insanın altından kalkamayacağı; iman, sabır ve gücünün kaldıramayacağı şeyleri hafifletmesini uygun ve münasip kılmaktadır.

Nisa' 4:29

29- Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Aranızda karşılıklı anlaşma ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesnâ. Kendinizi öldürmeyin. Şüphe yok ki Allah size karşı çok merhametlidir. 30- Kim sınırları aşarak ve haksızlık ederek bunu yaparsa biz onu ateşe sokacağız. Bu da Allah’a pek kolaydır. 29. Yüce Allah mü’min kullarına mallarını aralarında batıl yollarla yemelerini yasaklamaktadır. Bu yasak gasb, hırsızlık, kumar ve âdi kazanç yolları ile başkasının malını almayı ve yemeyi kapsar. Hatta bunun kapsamına bir kimsenin kendi malını azgınlık ve israf yollarında yemesi dahi girebilir. Çünkü bu da batıl yollardandır ve hak değildir. Yüce Allah malları batıl yolla yemeyi haram kılmakla birlikte diğer taraftan da ticaretle ve karşılıklı rıza gibi şartları içeren ve engellerden de uzak olan kazanç yolları ile malları yemeyi müslümanlara mubah kılmıştır. “Kendinizi öldürmeyin” yâni hem biriniz diğerini öldürmesin, hem de kimse kendisini öldürmesin (intihar etmesin). Kişinin kendisini tehlikeye atması, telef ve yok olmaya götürecek tehlikeli işler yapması da bunun kapsamına girmektedir. “Şüphe yok ki Allah size karşı çok merhametlidir.” Canlarınızı, mallarınızı koruma altına alması, size bunları boşa harcamaktan ve telef etmekten men etmesi ve buna bağlı olarak bir takım ceza ve sınırlar getirmiş olması da O’nun rahmetinin bir tecellisidir. Burada “mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin” ve “kendinizi öldürmeyin” özlü ifadeleri üzerinde düşünelim. Bu ifadelerde hem başkasının mallarını, hem de kişinin kendi malını yemesi, hem kişinin kendisini öldürmesi, hem de başkasını öldürmesi oldukça kısa bir şekilde yasaklanmaktadır. Zira bu ifadeler:“Kiminiz kiminizin malını yemesin” ibaresi ile “Kiminiz kiminizi öldürmesin” ibarelerinden daha kısadır. Üstelik bu ibareler başkalarının malı ile başkalarının canını ifade etmede yetersiz kalmaktadır. Çünkü ayette malların ve canların, mü’minlere izafe edilmesi, mü’minlerin karşılıklı sevgi, merhamet, şefkat ve maslahatları itibari ile tek bir vücut gibi olduklarını ifade etmektedir. Zira iman onları hem dini hem de dünyevi maslahatlar etrafında bir araya getirmektedir. Şanı Yüce Allah batıl yollarla malları yemeyi yasakladıktan sonra -ki bu hem malı batıl yollarla yiyen için hem de malı alınan kimse için son derece zararlıdır- onlara maslahatlarını gerçekleştirecek çeşitli kazanç yollarını, ticareti, çeşitli meslekleri ve ücretle iş yaptırma yollarını mubah kılarak:“Aranızda karşılıklı anlaşma ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesna” buyurmaktadır. Yani bu şekildeki mal kazanma yolları sizin için mubah kılınmıştır. Ticarette karşılıklı rıza şartının aranması, yapılan akdin faiz akdi olmamasının şart olduğuna delalet etmesi içindir. Çünkü faizli akitler, ticaret türünden değildir. Aksine ticaretin esas maksadına aykırıdır. Diğer taraftan akit taraflarının razı olmaları ve bu akdi hür tercihleri ile yapmaları da şarttır. Akit konusu olan varlığın bilinmesi de bu rızanın tamamlayıcı unsurlarından biridir. Çünkü akde konu olan şey bilinmiyorsa o şeyin teslim edilebileceğin dair bir rızanın oluşması düşünülemez. Çünkü teslim edilmesi mümkün olmayan şeyin satışı, kumarın satışına benzer. Bütün çeşitleri ile garar (tehlikeli, bir tarafa zararlı) satış ise rıza ile yapılmaktan uzaktır. O bakımdan bu gibi akitler geçerli olamaz. Yine bu âyet-i kerimede akitlerin ona delalet edebilecek söz ya da fiille gerçekleşebileceğini ortaya koymaktadır. Çünkü Yüce Allah karşılıklı rızayı şart koşmaktadır. Rıza hangi yolla gerçekleşirse akit de o yolla gerçekleşmiş olur. Daha sonra Yüce Allah:“Şüphe yok ki Allah size karşı çok merhametlidir” buyruğu ile âyeti sona erdirmektedir. İşte kanlarınızı ve mallarınızı himaye altına alması, onları koruması ve onları haksızca çiğnemenizi yasaklaması da O’nun merhametindendir. Daha sonra da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 30. “Kim” bilmeyerek ve unutarak değil de “sınırları aşarak ve haksızlık ederek bunu yaparsa” batıl yollarla malları yer ve cana kıyma yoluna başvurursa “biz onu ateşe sokacağız.” Buradaki “ateş” anlamındaki “نارا” kelimesinin belirtisiz gelmesi onun çok büyük bir ateş olduğunu ifade etmektedir. “Bu da Allah’a pek kolaydır.”

Nisa' 4:30

29- Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Aranızda karşılıklı anlaşma ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesnâ. Kendinizi öldürmeyin. Şüphe yok ki Allah size karşı çok merhametlidir. 30- Kim sınırları aşarak ve haksızlık ederek bunu yaparsa biz onu ateşe sokacağız. Bu da Allah’a pek kolaydır. 29. Yüce Allah mü’min kullarına mallarını aralarında batıl yollarla yemelerini yasaklamaktadır. Bu yasak gasb, hırsızlık, kumar ve âdi kazanç yolları ile başkasının malını almayı ve yemeyi kapsar. Hatta bunun kapsamına bir kimsenin kendi malını azgınlık ve israf yollarında yemesi dahi girebilir. Çünkü bu da batıl yollardandır ve hak değildir. Yüce Allah malları batıl yolla yemeyi haram kılmakla birlikte diğer taraftan da ticaretle ve karşılıklı rıza gibi şartları içeren ve engellerden de uzak olan kazanç yolları ile malları yemeyi müslümanlara mubah kılmıştır. “Kendinizi öldürmeyin” yâni hem biriniz diğerini öldürmesin, hem de kimse kendisini öldürmesin (intihar etmesin). Kişinin kendisini tehlikeye atması, telef ve yok olmaya götürecek tehlikeli işler yapması da bunun kapsamına girmektedir. “Şüphe yok ki Allah size karşı çok merhametlidir.” Canlarınızı, mallarınızı koruma altına alması, size bunları boşa harcamaktan ve telef etmekten men etmesi ve buna bağlı olarak bir takım ceza ve sınırlar getirmiş olması da O’nun rahmetinin bir tecellisidir. Burada “mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin” ve “kendinizi öldürmeyin” özlü ifadeleri üzerinde düşünelim. Bu ifadelerde hem başkasının mallarını, hem de kişinin kendi malını yemesi, hem kişinin kendisini öldürmesi, hem de başkasını öldürmesi oldukça kısa bir şekilde yasaklanmaktadır. Zira bu ifadeler:“Kiminiz kiminizin malını yemesin” ibaresi ile “Kiminiz kiminizi öldürmesin” ibarelerinden daha kısadır. Üstelik bu ibareler başkalarının malı ile başkalarının canını ifade etmede yetersiz kalmaktadır. Çünkü ayette malların ve canların, mü’minlere izafe edilmesi, mü’minlerin karşılıklı sevgi, merhamet, şefkat ve maslahatları itibari ile tek bir vücut gibi olduklarını ifade etmektedir. Zira iman onları hem dini hem de dünyevi maslahatlar etrafında bir araya getirmektedir. Şanı Yüce Allah batıl yollarla malları yemeyi yasakladıktan sonra -ki bu hem malı batıl yollarla yiyen için hem de malı alınan kimse için son derece zararlıdır- onlara maslahatlarını gerçekleştirecek çeşitli kazanç yollarını, ticareti, çeşitli meslekleri ve ücretle iş yaptırma yollarını mubah kılarak:“Aranızda karşılıklı anlaşma ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesna” buyurmaktadır. Yani bu şekildeki mal kazanma yolları sizin için mubah kılınmıştır. Ticarette karşılıklı rıza şartının aranması, yapılan akdin faiz akdi olmamasının şart olduğuna delalet etmesi içindir. Çünkü faizli akitler, ticaret türünden değildir. Aksine ticaretin esas maksadına aykırıdır. Diğer taraftan akit taraflarının razı olmaları ve bu akdi hür tercihleri ile yapmaları da şarttır. Akit konusu olan varlığın bilinmesi de bu rızanın tamamlayıcı unsurlarından biridir. Çünkü akde konu olan şey bilinmiyorsa o şeyin teslim edilebileceğin dair bir rızanın oluşması düşünülemez. Çünkü teslim edilmesi mümkün olmayan şeyin satışı, kumarın satışına benzer. Bütün çeşitleri ile garar (tehlikeli, bir tarafa zararlı) satış ise rıza ile yapılmaktan uzaktır. O bakımdan bu gibi akitler geçerli olamaz. Yine bu âyet-i kerimede akitlerin ona delalet edebilecek söz ya da fiille gerçekleşebileceğini ortaya koymaktadır. Çünkü Yüce Allah karşılıklı rızayı şart koşmaktadır. Rıza hangi yolla gerçekleşirse akit de o yolla gerçekleşmiş olur. Daha sonra Yüce Allah:“Şüphe yok ki Allah size karşı çok merhametlidir” buyruğu ile âyeti sona erdirmektedir. İşte kanlarınızı ve mallarınızı himaye altına alması, onları koruması ve onları haksızca çiğnemenizi yasaklaması da O’nun merhametindendir. Daha sonra da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 30. “Kim” bilmeyerek ve unutarak değil de “sınırları aşarak ve haksızlık ederek bunu yaparsa” batıl yollarla malları yer ve cana kıyma yoluna başvurursa “biz onu ateşe sokacağız.” Buradaki “ateş” anlamındaki “نارا” kelimesinin belirtisiz gelmesi onun çok büyük bir ateş olduğunu ifade etmektedir. “Bu da Allah’a pek kolaydır.”

Nisa' 4:31

31- Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin (küçük) günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir mekâna sokarız. 31. Şanı Yüce Allah mü’minlere kendilerine yasak kılınan büyük günahlardan uzak kaldıkları takdirde diğer bütün küçük günahlarını bağışlayacağı, onları oldukça şerefli bir mekana, hayrı pek bol olan cennete sokacağı vaadinde bulunmaktadır. O cennet ki hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği güzellikler ihtiva etmektedir. Bu da Allah'ın mümin kullarına olan bir lütuf ve ihsanıdır. Büyük günahlardan uzak durmanın kapsamına farzları işlemek de girmektedir. Çünkü farzları terk eden kimse büyük günah işlemiş olur. Beş vakit namaz, cuma namazı, Ramazan orucu vb. gibi. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur. “Beş vakit namaz, Cumadan Cumaya (kılınan Cuma namazı) ramazandan ramazana (tutulan Ramazan orucu) büyük günahlardan uzak kalındığı sürece aralarındaki (küçük günahlara) keffarettir.” Büyük günahlar için yapılan tanımların en güzeli şudur: Büyük günah, dünyada hakkında had cezası, âhirete yönelik olarak da hakkında tehdit bulunan, kendisi nedeniyle imanın ortada kalkacağının bildirildiği, hakkında lânetin söz konusu olduğu ve gazabı gerektirdiği belirtilen bütün günahlardır.

Nisa' 4:32

32- Allah’ın kendisi ile kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin. Erkeklere kazandıklarından bir pay olduğu gibi kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah’tan, O’nun lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi çok iyi bilendir. 32. Şanı Yüce Allah mü’minlere Allah’ın başkalarını üstün kıldığı hususları mümkün olsun ya da olmasın temenni etmelerini yasaklamaktadır. Buna göre kadınların, erkeklerin -kendileri sebebi ile kadınlara üstün kılındıkları- özelliklerini temenni etmemeleri, fakir ve ihtiyaç sahibi kimselerin de zengin ve iyi durumda olan kimselerin halini temenni etmemeleri gerekir. Çünkü bu şekildeki kuru temenniler bizatihi kıskançlıktır. Zira kıskançlık (haset), Allah’ın başkası üzerindeki nimetini senin, kendinin olmasını temenni etmen ve o nimetin o kimseden alınmasını istemendir. Diğer taraftan kıskançlık Allah’ın kaderine öfkelenmeye, tembelliğe ve batıl temennilere meyletmeye yol açar. Bu ise beraberinde hayırlı bir ameli ve kazancı getirmez. Övülmeye değer olan iki özellik vardır: Kulun gücü oranında dini ve dünyevi maslahatlarına, kendisine fayda sağlayacak işleri yapmaya çalışması ve Yüce Allah’tan, lütfundan ihsanda bulunmasını dilemesi, ne kendisine ne de Rabbinden başka hiçbir kimseye de güvenmemesidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Erkeklere kazandıklarından” yani istenen sonuçları verecek amellerinden “bir pay olduğu gibi kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır.” Hiçbir kimse kazandığından ve çalışıp didindiğinden başka bir şeye nail olamaz. “Allah’tan O’nun lütfunu isteyin.” Yani din ve dünyaya dair bütün maslahatlarınızda O’nun lütfundan isteyin. İşte kulun kemali ve mutluluğunun adresi budur. Yoksa ameli terk eden, kendisine güvenen, Rabbine muhtaç olduğunu hatırına getirmeyen yahut da her iki olumsuz tavrı da birlikte takınan bir kimse, hiç şüphesiz ilâhi yardıma mazhar olamaz ve hüsrana uğrar. Yüce Allah’ın:“Şüphesiz Allah her şeyi çok iyi bilendir” buyruğu da şunu ifade etmektedir: O, ehil olduğunu bildiği kimselere lütfunu ihsan eder, layık olmadığını bildiği kimselere ise lütfunu vermez.

Nisa' 4:33

33- Anne babanın ve yakın akrabaların geriye bıraktıklarından her biri için mirasçılar kıldık. Yeminlerinizle mirasçı kıldıklarınıza da paylarını verin. Şüphesiz Allah her şeye şahittir. 33. “Anne babanın ve yakın akrabaların geriye bıraktıklarından her biri için” yani biz bütün insanlar için güçlerinden yararlanmak, yardımlarını almak, işler üzerinde karşılıklı yardımlaşmak için dost edindikleri “mirasçılar kıldık.” Bu buyruk usul, furû ve nisbeten uzak bütün diğer akrabaları da kapsamaktadır. Sözü geçen “mirasçılar (موالي)” da yakın akrabaları kapsamaktadır. Daha sonra Yüce Allah “mevali”den başka bir türü şöylece söz konusu etmektedir: “Yeminlerinizle mirasçı kıldıklarınıza da” yani kendileri ile yardımlaşmak, karşılıklı destek olmak, mallarda ortaklaşmak ve buna benzer şartlar ile akitleşip antlaştığınız ve ittifak ettiğiniz kimselere de... Bütün bunlar Yüce Allah’ın kulları üzerindeki nimetlerindendir. Çünkü mevali, bir kimsenin tek başına güç yetiremediği hususlarda birbirleri ile yardımlaşırlar. İşte bunlara “da paylarını verin.” Yani bu mevaliye de yerine getirilmesi gereken yardım, dayanışma ve destek olma gibi -Allah’a isyanı gerektirmeyen hususlarda- hak ettiklerini verin. Miras ise bu tür mevaliden daha yakın olan akrabaların hakkıdır. “Şüphesiz Allah her şeye şahittir.” O ilmi ile bütün hususlara muttali olandır, kullarının bütün davranışlarını görendir ve onların bütün sözlerini işitendir.

Nisa' 4:34

34- Erkekler kadınlar üzerinde yöneticidirler. Bu, Allah’ın bazılarını bazılarına üstün kılmış olmasından ve erkeklerin mallarından harcamalarından dolayı böyledir. Saliha kadınlar, itaatli olan ve Allah’ın koruması ile kendileri de gizli olanı koruyanlardır. Serkeşlik etmelerinden endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın ve onları dövün. Eğer size itaat ederlerse artık aleyhlerine bir yol aramayın. Şüphe yok ki Allah çok yücedir, çok büyüktür. 34. “Erkekler kadınlar üzerinde yöneticidirler.” Yani erkekler kadınların Allah’ın haklarını yerine getirmelerini, Allah’ın farzlarını muhafaza etmelerini ve fesadı gerektirici işlerden uzak durmalarını sağlamak sureti ile onlar üzerinde idarecidirler. Zira erkekler, kadınları bu sınırlar çerçevesinde tutmakla yükümlüdürler. Aynı şekilde kadınlara harcamada bulunmaları, onların giyim ve mesken ihtiyaçlarını karşılamak sureti ile de idarecidirler. Daha sonra Yüce Allah erkeklerin kadınlar üzerindeki bu idarecilik vasfını gerektiren sebebi söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bu, Allah’ın bazılarını bazılarına üstün kılmış olmasından ve erkeklerin mallarından harcamalarından dolayı böyledir.” Yani erkeklerin kadınlar üzerindeki üstünlüğünden ve ayrıca onlara karşı faziletli davranmalarından dolayı bu böyledir. Erkeklerin kadınlara üstün oluşlarının birkaç yönü vardır: 1- Evvela velâyet (yönetici olmak) erkeklere hastır. Peygamberlik ve risalet de böyledir. Cihad, bayram namazları ve Cumalar gibi bir çok ibâdetler de erkeklere hastır. 2- Yüce Allah, kadınların benzerine sahip olmaları söz konusu olmayan akıl, ağırbaşlılık, sabır ve sıkıntılara katlanmak gibi özellikler vermiştir. 3- Yüce Allah kadınlara harcamada bulunmayı, onların nafakalarını sağlamayı da erkeklere özel bir görev olarak vermiştir. Hatta nafakaların birçoğunu karşılamak erkeklere has bir görevdir. Onlar bu yönleri ile kadınlardan ayrılmaktadırlar. Yüce Allah’ın:“harcamalarından dolayı” buyurup da neyi harcadıklarını söz konusu etmeyişinin sırrı da bu olsa gerektir. Bu ifade bütün harcamalar hakkında delil olsun diye böyle gelmiştir. İşte bütün bunlar erkeğin hanımı için bir yönetici ve bir efendi konumunda olduğunu göstermektedir. Hanımı ise onun yanında korunup gözetilmesi gereken bir varlıktır. O nedenle erkeğin görevi, Allah’ın gözetimi altına verdiği bu varlığın haklarını yerine getirmektir. Kadının görevi de hem Rabbine hem de kocasına itaat etmektir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Saliha kadınlar itaatlı olan” şanı Yüce Allah’a itaatkâr olan “ve Allah’ın koruması ile kendileri de gizli olanı koruyanlardır.” Yani kocalarının gıyabında dahi onlara itaat eder, gerek kendi nefisleri hakkında gerekse de kocasının malı hususunda kocasını gereği gibi koruyup kollarlar. Bu da Allah’ın o kadınları koruması, onlara bu konuda muvaffakiyetler vermesi ile gerçekleşir. Çünkü kendiliklerinden bunu yapamazlar. Çünkü nefis kötülüğü emredicidir. Fakat kim Allah’a tevekkül ederse Allah da dini ve dünyası ile ilgili hususlarda onun için önemli olan hususlarda ona yeter. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Serkeşlik etmelerinden” yani söz ya da davranışları ile kocalarına itaat etmeyip baş kaldıracaklarından “endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin.” Bu durumda kocaları kolaylık sırasına göre onları tedib eder. Önce Yüce Allah’ın kocaya itaat etme ve ona karşı gelme hususundaki hükmünü açıklayarak kocasına itaati teşvik edip ona karşı gelmekten sakındıran buyruklarını hatırlatarak öğüt verir. Şâyet başkaldırmasından vazgeçerse zaten istenen budur. Aksi takdirde koca -maksadı gerçekleştirecek kadarı ile- onunla birlikte yatmamak ve onunla ilişki kurmamak sureti ile ondan uzak durur. Bu da sonuç vermezse iz bırakmayacak şekilde onu döver. Eğer bu yollardan herhangi birisi ile maksat hâsıl olursa ve kadınlar size itaat ederlerse “artık aleyhlerine bir yol aramayın.” Yani bu durumda arzuladığınız amaç gerçekleşmiş demektir. O halde geçmişte olanlardan dolayı onlara sitem etmeyi, hatırlanması zarar verebilecek ve kötülüklerin ortaya çıkmasına neden olabilecek kusurları araştırmayı bırakın. “Şüphe yok ki Allah çok yücedir, çok büyüktür.” Yâni bütün yönlerden ve her hususta mutlak yücelik ve üstünlük O’nundur. O, zatı ile yüce ve üsttedir, kadri ile yüce ve üstündür, kahredici gücü ile de yüce ve üstündür. Kendisinden daha büyük bir şey olmayan en büyüktür, O’ndan daha azametli ve daha yüce kimse kimse yoktur. O zatı ile de sıfatları ile de büyük ve yücedir.

Nisa' 4:35

35- Eğer aralarının açılmasından endişe ederseniz o vakit erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden de bir hakem gönderin. Eğer her ikisi de onların aralarının düzelmesini isterlerse Allah onların arasını bulur. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır. 35. “Eğer aralarının açılmasından endişe ederseniz” Yani eşlerin aralarının açılmasından ve her birisi bir tarafa gidecek şekilde birbirlerinden iyice uzaklaşıp ayrı düşmelerinden korkacak olursanız “o vakit erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden de bir hakem gönderin.” Yani mükellef, müslüman, adaletli, aklı başında, eşlerin arasında olup biteni bilen, bunları bir araya getirmeyi ve ayırmayı bilen iki erkek hakem gönderin. Bütün bu hususlar “hakem” lafzından anlaşılmaktadır. Çünkü ancak bu niteliklere sahip olan bir kimse hakem olabilir. Bunlar her birisinin diğerine öfkelenmesini gerektiren hususları ele alırlar, sonra da her birisinin üzerine düşeni yerine getirmelerini isterler. Şâyet onlardan birisi bunu yapamayacak olursa bu sefer hakemler, eşlerden birisini mümkün olabilen geçimi için gerek duyduklarını sağlamak ve güzel huylu olmak ile razı ederek ikna yoluna gitmeye çalışırlar. Onları bir arada tutmayı ve aralarını düzeltmeyi bir şekilde başarırlarsa artık başka bir yola başvurmazlar. Şâyet durum eşlerin bir arada olmalarına, aralarının düzeltilmesine imkân vermeyecek bir noktaya ulaşmışsa, birbirlerine düşmanlık edecek, bağları koparacak ve Allah’a isyan edeceklerse, hakemler de ayrılmalarını daha uygun görüyorlarsa o takdirde onları birbirlerinden ayırırlar. Yüce Allah’ın bu iki kimseye “hakem” adını vermesinden de anlaşıldığı gibi bu durumda kocanın razı olması şartı da yoktur. Zira hakem, hakkında hüküm verilen kimse razı olmasa dahi hüküm verme yetkisine sahiptir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Eğer her ikisi de onların aralarının düzelmesini isterlerse” buyurmaktadır. Yani uygun olan görüşle, kalpleri bağlayan ve arkadaşları birbirine ısındıran sözlerle aralarının düzelmesini isterlerse “Allah onların arasını bulur. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.” O gizli açık her şeyi bilir. Bütün işlerin gizli ve saklı yönlerine muttalidir. Bu üstün ve değerli hükümleri, bu güzel şeriatı teşrî’ buyurması da O’nun ilminden ve her şeyden haberdar olmasından dolayıdır.

Nisa' 4:36

36- Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin. Şüphesiz Allah büyüklenip böbürlenenleri sevmez. 37- Onlar hem kendileri cimrilik ederler, hem de insanlara cimriliği emrederler ve Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiğini gizlerler. Biz kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. 38- Onlar mallarını insanlara gösteriş için harcarlar, Allah’a ve âhiret gününe de iman etmezler. Şeytan kime arkadaş olursa o, ne kötü bir arkadaştır! 36. Şanı Yüce Allah, kullarına hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca kendisine ibâdet etmelerini emretmektedir. O’na ibâdet ise adeta O’nun köleliği altına girmek, zahiri ve batıni bütün ibâdetlerde ihlâsla, zilletle ve sevgiyle O’nun emir ve yasaklarına boyun eğmektir. Yine Yüce Allah küçük olsun, büyük olsun kendisine şirk koşmayı yasakladığı gibi, kişiye hiçbir fayda sağlayamayan, ondan hiçbir zararı önleyemeyen, ölüme, hayata ve öldükten sonra diriltme imkânına sahip bulunmayan varlıkları, ister melek olsun, ister peygamber olsun, ister veli olsun herhangi bir şeyin kendisine şirk koşulmasını da yasaklamaktadır. Kulların tek tek yerine getirmekle yükümlü oldukları ilk görev, mutlak kemale bütün yönleri ile sahip olan, tam ve mükemmel şekli ile kâinatı idare eden, hiç kimse kendisine ortak olmayan ve bu konuda kimsenin yardımına muhtaç olmayan zata ihlâsla ibâdet etmektir. Yüce Allah kendisine ibâdeti ve hakkını yerine getirmeyi emrettikten sonra, yakınlık sırasına göre kullarının haklarını yerine getirmeyi emretmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Ana babaya” güzel sözlerle, nazik hitaplarla, güzel davranışlarla, emirlerine itaatle, yasaklarından uzak durmakla, onlara harcamada bulunarak nafakalarını sağlamakla, onlarla alakası bulunanlara ikramda bulunmakla ve ancak kendileri vasıtası ile söz konusu olan akrabalık bağlarını gözetmek sureti ile onlara iyi davranın. İyi davranmanın (ihsanın) zıttı olan iki şey vardır: kötü davranmak ve iyi davranmamak ki her ikisi de yasaktır. “Akrabaya” da iyi davranmak gerekir. Bu yakın ya da uzak olsunlar bütün akrabalara sözlü ve fiili olarak iyilikte bulunmayı ve akrabalık bağını söz ya da davranış ile kesmemeyi gerektirmektedir. “Yetimlere” yani küçükken babalarını kaybetmiş kimselere de iyilik yapın. Bunlar akraba olsunlar ya da olmasınlar, müslümanlar tarafından bakılmaya, kendilerine iyilikte bulunulmaya, gönüllerinin hoş edilmesine, güzel bir şekilde eğitilmeye, din ve dünya ile ilgili maslahatlarında en güzel şekilde terbiye edilmeye hak sahibidirler. “Yoksullar” ihtiyacın ve fakirliğin kendilerini hareketsiz bıraktığı, yeterli ihtiyaçlarını elde edemeyen, bakmakla görevli oldukları kimselerin ihtiyaçlarını karşılayamayan kimselerdir. Yüce Allah bunların ihtiyaçlarını görmek, eksiklerini gidermek, bu konuda teşvikte bulunmak ve mümkün olanı da yerine getirmek sureti ile onlara iyilikte bulunmayı emretmektedir. “Yakın komşuya” yani hem komşuluk hakkı hem akrabalık hakkı olmak üzere iki hak sahibi bulunan komşunuza iyi davranın. Böyle bir komşunun, komşusu üzerinde örfe raci olmak üzere iyilikte bulunulma hakkı vardır. “ve uzak komşuya” yani akrabalık hakkı bulunmayan komşunuza iyilikte bulunun. Kapısı ne kadar yakın ise komşunun hakkı, o kadar güçlüdür. O bakımdan kulun, komşusunu hediye, sadaka, davet, söz ve davranışlarla nazik davranmak, söz ve davranışla ona eziyette bulunmamak suretiyle gözetmesi gerekir. “Yanınızdaki arkadaşa” bundan kastın yol arkadaşı olduğu söylendiği gibi hanım olduğu da söylenmiştir. Mutlak olarak bütün arkadaşlardır diyenler de olmuştur ki bunun daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu ifade, hem ikamet hem yolculuk halinde bulunan arkadaşı kapsadığı gibi hanımı da kapsar. Arkadaşın, arkadaşına karşı müslümanlık hakkından başka, din ve dünya işlerinde ona yardımcı olmak, ona samimiyetle nasihat edip iyiliğini istemek, kolaylık ve zorlukta, hoşa giden ve gitmeyen hallerde ona vefalı olmak gibi hakları vardır. Yine kendisi için sevdiği şeyi arkadaşı için de sevmeli, kendisi adına hoşlanmadığı şeylerden arkadaşı adına da hoşlanmamalıdır. Arkadaşlık ne kadar ileri ise hak da o kadar güçlü ve o kadar ileri olur. “Yolda kalmışa” bu, muhtaç olsun ya da olmasın yabancı olduğu bir beldede (gurbette) bulunan yabancı kimsedir. Bunun da ihtiyacının ileri derecede olması, yurdundan uzakta bulunması sebebi ile müslümanlar üzerinde hakları vardır: Gitmek istediği yere onu ulaştırmak yahut maksatlarını kısmen de olsa gerçekleştirmesine yardımcı olmak, ona ikramda bulunmak ve arkadaş olmak vb. gibi “Ellerinizin altında bulunanlara” yani ister insan, ister hayvan olsun elleriniz altında bulunanların yeterli şekilde ihtiyaçlarını karşılamak, ağır gelecek şeyleri onlara yüklememek, yüklediğiniz takdirde onlara yardımcı olmak ve maslahatlarına uygun şekilde onları terbiye etmek sureti ile “iyilik edin.” Kim bütün bu emrolunan hususları yerine getirecek olursa işte o Rabbine itaat eden, Allah’ın kullarına karşı da alçak gönüllü davranan, Allah’ın emir ve şeriatına bağlı olan bir kimsedir. Böyle bir kimse pek büyük bir mükâfata ve çok güzel övgülere hak kazanır. Bunu gereği gibi yerine getirmeyen kimse ise Rabbinden yüz çeviren, emirlerine bağlı olmayan, insanlara karşı da alçak gönüllü davranmayan bir kimsedir. Aksine böyle bir kimse Allah’ın kullarına karşı büyüklenen, kendisini beğenen ve kendi sözleri ile böbürlenen bir kimsedir. İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Allah büyüklenip” kendisini beğenip insanlara karşı büyüklük taslayan “böbürlenenleri” Allah’ın kullarına karşı şımararak, pnları küçük görerek kendisini övüp durap kimseleri “sevmez.” İşte bu gibi kimselerin büyüklenip böbürlenmeleri, söz konusu hakları gereği gibi yerine getirmelerine engel olur. Bundan dolayı Yüce Allah onları şöylece yermektedir: 37. “Onlar hem” yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirmeyerek “kendileri cimrilik ederler, hem de insanlara” söz ve davranışları ile “cimriliği emrederler ve Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiğini” kendisi vasıtası ile sapmışların hidâyet bulduğu ve cahillerin doğru yolu gördükleri ilmi “gizlerler.” Bu cimriler ilmi sapkın ve cahillerden gizlerken, onlara hakkı görmelerine engel teşkil edecek batılı açıklarlar. Böylelikle hem malda ve ilimde cimriliği, hem de gerek kendilerinin hüsrana uğraması, gerek başkalarının ziyana uğraması için çalışıp çabalamayı bir arada işlemiş olurlar. İşte bu da kâfirlerin nitelikleridir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Biz kafirler için alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” buyurmuştur. Yani Allah’ın kullarına karşı büyüklenmeleri, Allah’ın haklarını yerine getirmemeleri, cimrilik yapmaları ve hidâyeti bulma konusunda başkalarına engel olmalarından dolayı Allah can yakıcı bir azap ve sürekli bir aşağılanma ile onları hakir kılmıştır. Allahım, her türlü kötülükten sana sığınırız. Daha sonra Yüce Allah riyakarlık yaparak, başkalarının işitmesi niyetiyle yapıklan ve Allah’a imandan kaynaklanmayan infaklar hakkında şöyle buyurmaktadır: 38. “Onlar mallarını insanlara gösteriş için” insanlar görsünler, kendilerini övsünler ve tazim etsinler diye “harcarlar, Allah’a ve âhiret gününe de iman etmezler” yani infakları ihlâs, Allah’a iman ve O’nun mükâfatını umarak yapmazlar. Yani bu da şeytanın adımlarından ve amellerinden olup o, kendi taraftarlarını alevli ateş ehlinden olsunlar diye bunu işlemeye davet eder. Onların bu davranışları yapmalarının sebebi ise şeytanla arkadaş olmaları ve şeytanın onları bu davranışlara sürüklemesidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şeytan kime arkadaş olursa o, ne kötü bir arkadaştır!” Arkadaşlık ettiği kimseyi helâk etmeye çalışan ve bu uğurda bütün gayreti ile çalışan arkadaş, elbetteki en kötü arkadaşdır. Allah’ın ihsan ettiği şeyleri cimrilik ederek başkalarının faydasına sunmayan, Allah’ın kendisine lütfettiği şeyleri gizleyen bir kimse isyankâr, günahkâr ve Rabbine muhalefet eden bir kimsedir. Aynı şekilde Allah’tan başkası için infak ve ibâdette bulunan kimse de gühahkârdır, Rabbine karşı isyan etmiştir ve cezalandırılmayı hak etmiştir. Çünkü Yüce Allah ancak kendisine itaat etmeyi ve emrine ihlâslı bir şekilde uymayı emretmiştir. Nitekim Yüce Allah:“Halbuki onlar onun dininde ancak ihlâs sahipleri olarak Allah’a ibâdet etmekle... emrolundular.”(el-Beyyine, 98/5) buyurmuştur. İşte kişiye övülme ve mükâfat kazanma hakkını kazandıran, Allah nezdinde makbul olan amel budur. Bundan dolayı Yüce Allah böyle bir amele teşvikte bulunarak şöyle buyurmaktadır:

Nisa' 4:37

36- Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin. Şüphesiz Allah büyüklenip böbürlenenleri sevmez. 37- Onlar hem kendileri cimrilik ederler, hem de insanlara cimriliği emrederler ve Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiğini gizlerler. Biz kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. 38- Onlar mallarını insanlara gösteriş için harcarlar, Allah’a ve âhiret gününe de iman etmezler. Şeytan kime arkadaş olursa o, ne kötü bir arkadaştır! 36. Şanı Yüce Allah, kullarına hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca kendisine ibâdet etmelerini emretmektedir. O’na ibâdet ise adeta O’nun köleliği altına girmek, zahiri ve batıni bütün ibâdetlerde ihlâsla, zilletle ve sevgiyle O’nun emir ve yasaklarına boyun eğmektir. Yine Yüce Allah küçük olsun, büyük olsun kendisine şirk koşmayı yasakladığı gibi, kişiye hiçbir fayda sağlayamayan, ondan hiçbir zararı önleyemeyen, ölüme, hayata ve öldükten sonra diriltme imkânına sahip bulunmayan varlıkları, ister melek olsun, ister peygamber olsun, ister veli olsun herhangi bir şeyin kendisine şirk koşulmasını da yasaklamaktadır. Kulların tek tek yerine getirmekle yükümlü oldukları ilk görev, mutlak kemale bütün yönleri ile sahip olan, tam ve mükemmel şekli ile kâinatı idare eden, hiç kimse kendisine ortak olmayan ve bu konuda kimsenin yardımına muhtaç olmayan zata ihlâsla ibâdet etmektir. Yüce Allah kendisine ibâdeti ve hakkını yerine getirmeyi emrettikten sonra, yakınlık sırasına göre kullarının haklarını yerine getirmeyi emretmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Ana babaya” güzel sözlerle, nazik hitaplarla, güzel davranışlarla, emirlerine itaatle, yasaklarından uzak durmakla, onlara harcamada bulunarak nafakalarını sağlamakla, onlarla alakası bulunanlara ikramda bulunmakla ve ancak kendileri vasıtası ile söz konusu olan akrabalık bağlarını gözetmek sureti ile onlara iyi davranın. İyi davranmanın (ihsanın) zıttı olan iki şey vardır: kötü davranmak ve iyi davranmamak ki her ikisi de yasaktır. “Akrabaya” da iyi davranmak gerekir. Bu yakın ya da uzak olsunlar bütün akrabalara sözlü ve fiili olarak iyilikte bulunmayı ve akrabalık bağını söz ya da davranış ile kesmemeyi gerektirmektedir. “Yetimlere” yani küçükken babalarını kaybetmiş kimselere de iyilik yapın. Bunlar akraba olsunlar ya da olmasınlar, müslümanlar tarafından bakılmaya, kendilerine iyilikte bulunulmaya, gönüllerinin hoş edilmesine, güzel bir şekilde eğitilmeye, din ve dünya ile ilgili maslahatlarında en güzel şekilde terbiye edilmeye hak sahibidirler. “Yoksullar” ihtiyacın ve fakirliğin kendilerini hareketsiz bıraktığı, yeterli ihtiyaçlarını elde edemeyen, bakmakla görevli oldukları kimselerin ihtiyaçlarını karşılayamayan kimselerdir. Yüce Allah bunların ihtiyaçlarını görmek, eksiklerini gidermek, bu konuda teşvikte bulunmak ve mümkün olanı da yerine getirmek sureti ile onlara iyilikte bulunmayı emretmektedir. “Yakın komşuya” yani hem komşuluk hakkı hem akrabalık hakkı olmak üzere iki hak sahibi bulunan komşunuza iyi davranın. Böyle bir komşunun, komşusu üzerinde örfe raci olmak üzere iyilikte bulunulma hakkı vardır. “ve uzak komşuya” yani akrabalık hakkı bulunmayan komşunuza iyilikte bulunun. Kapısı ne kadar yakın ise komşunun hakkı, o kadar güçlüdür. O bakımdan kulun, komşusunu hediye, sadaka, davet, söz ve davranışlarla nazik davranmak, söz ve davranışla ona eziyette bulunmamak suretiyle gözetmesi gerekir. “Yanınızdaki arkadaşa” bundan kastın yol arkadaşı olduğu söylendiği gibi hanım olduğu da söylenmiştir. Mutlak olarak bütün arkadaşlardır diyenler de olmuştur ki bunun daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu ifade, hem ikamet hem yolculuk halinde bulunan arkadaşı kapsadığı gibi hanımı da kapsar. Arkadaşın, arkadaşına karşı müslümanlık hakkından başka, din ve dünya işlerinde ona yardımcı olmak, ona samimiyetle nasihat edip iyiliğini istemek, kolaylık ve zorlukta, hoşa giden ve gitmeyen hallerde ona vefalı olmak gibi hakları vardır. Yine kendisi için sevdiği şeyi arkadaşı için de sevmeli, kendisi adına hoşlanmadığı şeylerden arkadaşı adına da hoşlanmamalıdır. Arkadaşlık ne kadar ileri ise hak da o kadar güçlü ve o kadar ileri olur. “Yolda kalmışa” bu, muhtaç olsun ya da olmasın yabancı olduğu bir beldede (gurbette) bulunan yabancı kimsedir. Bunun da ihtiyacının ileri derecede olması, yurdundan uzakta bulunması sebebi ile müslümanlar üzerinde hakları vardır: Gitmek istediği yere onu ulaştırmak yahut maksatlarını kısmen de olsa gerçekleştirmesine yardımcı olmak, ona ikramda bulunmak ve arkadaş olmak vb. gibi “Ellerinizin altında bulunanlara” yani ister insan, ister hayvan olsun elleriniz altında bulunanların yeterli şekilde ihtiyaçlarını karşılamak, ağır gelecek şeyleri onlara yüklememek, yüklediğiniz takdirde onlara yardımcı olmak ve maslahatlarına uygun şekilde onları terbiye etmek sureti ile “iyilik edin.” Kim bütün bu emrolunan hususları yerine getirecek olursa işte o Rabbine itaat eden, Allah’ın kullarına karşı da alçak gönüllü davranan, Allah’ın emir ve şeriatına bağlı olan bir kimsedir. Böyle bir kimse pek büyük bir mükâfata ve çok güzel övgülere hak kazanır. Bunu gereği gibi yerine getirmeyen kimse ise Rabbinden yüz çeviren, emirlerine bağlı olmayan, insanlara karşı da alçak gönüllü davranmayan bir kimsedir. Aksine böyle bir kimse Allah’ın kullarına karşı büyüklenen, kendisini beğenen ve kendi sözleri ile böbürlenen bir kimsedir. İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Allah büyüklenip” kendisini beğenip insanlara karşı büyüklük taslayan “böbürlenenleri” Allah’ın kullarına karşı şımararak, pnları küçük görerek kendisini övüp durap kimseleri “sevmez.” İşte bu gibi kimselerin büyüklenip böbürlenmeleri, söz konusu hakları gereği gibi yerine getirmelerine engel olur. Bundan dolayı Yüce Allah onları şöylece yermektedir: 37. “Onlar hem” yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirmeyerek “kendileri cimrilik ederler, hem de insanlara” söz ve davranışları ile “cimriliği emrederler ve Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiğini” kendisi vasıtası ile sapmışların hidâyet bulduğu ve cahillerin doğru yolu gördükleri ilmi “gizlerler.” Bu cimriler ilmi sapkın ve cahillerden gizlerken, onlara hakkı görmelerine engel teşkil edecek batılı açıklarlar. Böylelikle hem malda ve ilimde cimriliği, hem de gerek kendilerinin hüsrana uğraması, gerek başkalarının ziyana uğraması için çalışıp çabalamayı bir arada işlemiş olurlar. İşte bu da kâfirlerin nitelikleridir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Biz kafirler için alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” buyurmuştur. Yani Allah’ın kullarına karşı büyüklenmeleri, Allah’ın haklarını yerine getirmemeleri, cimrilik yapmaları ve hidâyeti bulma konusunda başkalarına engel olmalarından dolayı Allah can yakıcı bir azap ve sürekli bir aşağılanma ile onları hakir kılmıştır. Allahım, her türlü kötülükten sana sığınırız. Daha sonra Yüce Allah riyakarlık yaparak, başkalarının işitmesi niyetiyle yapıklan ve Allah’a imandan kaynaklanmayan infaklar hakkında şöyle buyurmaktadır: 38. “Onlar mallarını insanlara gösteriş için” insanlar görsünler, kendilerini övsünler ve tazim etsinler diye “harcarlar, Allah’a ve âhiret gününe de iman etmezler” yani infakları ihlâs, Allah’a iman ve O’nun mükâfatını umarak yapmazlar. Yani bu da şeytanın adımlarından ve amellerinden olup o, kendi taraftarlarını alevli ateş ehlinden olsunlar diye bunu işlemeye davet eder. Onların bu davranışları yapmalarının sebebi ise şeytanla arkadaş olmaları ve şeytanın onları bu davranışlara sürüklemesidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şeytan kime arkadaş olursa o, ne kötü bir arkadaştır!” Arkadaşlık ettiği kimseyi helâk etmeye çalışan ve bu uğurda bütün gayreti ile çalışan arkadaş, elbetteki en kötü arkadaşdır. Allah’ın ihsan ettiği şeyleri cimrilik ederek başkalarının faydasına sunmayan, Allah’ın kendisine lütfettiği şeyleri gizleyen bir kimse isyankâr, günahkâr ve Rabbine muhalefet eden bir kimsedir. Aynı şekilde Allah’tan başkası için infak ve ibâdette bulunan kimse de gühahkârdır, Rabbine karşı isyan etmiştir ve cezalandırılmayı hak etmiştir. Çünkü Yüce Allah ancak kendisine itaat etmeyi ve emrine ihlâslı bir şekilde uymayı emretmiştir. Nitekim Yüce Allah:“Halbuki onlar onun dininde ancak ihlâs sahipleri olarak Allah’a ibâdet etmekle... emrolundular.”(el-Beyyine, 98/5) buyurmuştur. İşte kişiye övülme ve mükâfat kazanma hakkını kazandıran, Allah nezdinde makbul olan amel budur. Bundan dolayı Yüce Allah böyle bir amele teşvikte bulunarak şöyle buyurmaktadır:

Nisa' 4:38

36- Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin. Şüphesiz Allah büyüklenip böbürlenenleri sevmez. 37- Onlar hem kendileri cimrilik ederler, hem de insanlara cimriliği emrederler ve Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiğini gizlerler. Biz kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. 38- Onlar mallarını insanlara gösteriş için harcarlar, Allah’a ve âhiret gününe de iman etmezler. Şeytan kime arkadaş olursa o, ne kötü bir arkadaştır! 36. Şanı Yüce Allah, kullarına hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca kendisine ibâdet etmelerini emretmektedir. O’na ibâdet ise adeta O’nun köleliği altına girmek, zahiri ve batıni bütün ibâdetlerde ihlâsla, zilletle ve sevgiyle O’nun emir ve yasaklarına boyun eğmektir. Yine Yüce Allah küçük olsun, büyük olsun kendisine şirk koşmayı yasakladığı gibi, kişiye hiçbir fayda sağlayamayan, ondan hiçbir zararı önleyemeyen, ölüme, hayata ve öldükten sonra diriltme imkânına sahip bulunmayan varlıkları, ister melek olsun, ister peygamber olsun, ister veli olsun herhangi bir şeyin kendisine şirk koşulmasını da yasaklamaktadır. Kulların tek tek yerine getirmekle yükümlü oldukları ilk görev, mutlak kemale bütün yönleri ile sahip olan, tam ve mükemmel şekli ile kâinatı idare eden, hiç kimse kendisine ortak olmayan ve bu konuda kimsenin yardımına muhtaç olmayan zata ihlâsla ibâdet etmektir. Yüce Allah kendisine ibâdeti ve hakkını yerine getirmeyi emrettikten sonra, yakınlık sırasına göre kullarının haklarını yerine getirmeyi emretmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Ana babaya” güzel sözlerle, nazik hitaplarla, güzel davranışlarla, emirlerine itaatle, yasaklarından uzak durmakla, onlara harcamada bulunarak nafakalarını sağlamakla, onlarla alakası bulunanlara ikramda bulunmakla ve ancak kendileri vasıtası ile söz konusu olan akrabalık bağlarını gözetmek sureti ile onlara iyi davranın. İyi davranmanın (ihsanın) zıttı olan iki şey vardır: kötü davranmak ve iyi davranmamak ki her ikisi de yasaktır. “Akrabaya” da iyi davranmak gerekir. Bu yakın ya da uzak olsunlar bütün akrabalara sözlü ve fiili olarak iyilikte bulunmayı ve akrabalık bağını söz ya da davranış ile kesmemeyi gerektirmektedir. “Yetimlere” yani küçükken babalarını kaybetmiş kimselere de iyilik yapın. Bunlar akraba olsunlar ya da olmasınlar, müslümanlar tarafından bakılmaya, kendilerine iyilikte bulunulmaya, gönüllerinin hoş edilmesine, güzel bir şekilde eğitilmeye, din ve dünya ile ilgili maslahatlarında en güzel şekilde terbiye edilmeye hak sahibidirler. “Yoksullar” ihtiyacın ve fakirliğin kendilerini hareketsiz bıraktığı, yeterli ihtiyaçlarını elde edemeyen, bakmakla görevli oldukları kimselerin ihtiyaçlarını karşılayamayan kimselerdir. Yüce Allah bunların ihtiyaçlarını görmek, eksiklerini gidermek, bu konuda teşvikte bulunmak ve mümkün olanı da yerine getirmek sureti ile onlara iyilikte bulunmayı emretmektedir. “Yakın komşuya” yani hem komşuluk hakkı hem akrabalık hakkı olmak üzere iki hak sahibi bulunan komşunuza iyi davranın. Böyle bir komşunun, komşusu üzerinde örfe raci olmak üzere iyilikte bulunulma hakkı vardır. “ve uzak komşuya” yani akrabalık hakkı bulunmayan komşunuza iyilikte bulunun. Kapısı ne kadar yakın ise komşunun hakkı, o kadar güçlüdür. O bakımdan kulun, komşusunu hediye, sadaka, davet, söz ve davranışlarla nazik davranmak, söz ve davranışla ona eziyette bulunmamak suretiyle gözetmesi gerekir. “Yanınızdaki arkadaşa” bundan kastın yol arkadaşı olduğu söylendiği gibi hanım olduğu da söylenmiştir. Mutlak olarak bütün arkadaşlardır diyenler de olmuştur ki bunun daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu ifade, hem ikamet hem yolculuk halinde bulunan arkadaşı kapsadığı gibi hanımı da kapsar. Arkadaşın, arkadaşına karşı müslümanlık hakkından başka, din ve dünya işlerinde ona yardımcı olmak, ona samimiyetle nasihat edip iyiliğini istemek, kolaylık ve zorlukta, hoşa giden ve gitmeyen hallerde ona vefalı olmak gibi hakları vardır. Yine kendisi için sevdiği şeyi arkadaşı için de sevmeli, kendisi adına hoşlanmadığı şeylerden arkadaşı adına da hoşlanmamalıdır. Arkadaşlık ne kadar ileri ise hak da o kadar güçlü ve o kadar ileri olur. “Yolda kalmışa” bu, muhtaç olsun ya da olmasın yabancı olduğu bir beldede (gurbette) bulunan yabancı kimsedir. Bunun da ihtiyacının ileri derecede olması, yurdundan uzakta bulunması sebebi ile müslümanlar üzerinde hakları vardır: Gitmek istediği yere onu ulaştırmak yahut maksatlarını kısmen de olsa gerçekleştirmesine yardımcı olmak, ona ikramda bulunmak ve arkadaş olmak vb. gibi “Ellerinizin altında bulunanlara” yani ister insan, ister hayvan olsun elleriniz altında bulunanların yeterli şekilde ihtiyaçlarını karşılamak, ağır gelecek şeyleri onlara yüklememek, yüklediğiniz takdirde onlara yardımcı olmak ve maslahatlarına uygun şekilde onları terbiye etmek sureti ile “iyilik edin.” Kim bütün bu emrolunan hususları yerine getirecek olursa işte o Rabbine itaat eden, Allah’ın kullarına karşı da alçak gönüllü davranan, Allah’ın emir ve şeriatına bağlı olan bir kimsedir. Böyle bir kimse pek büyük bir mükâfata ve çok güzel övgülere hak kazanır. Bunu gereği gibi yerine getirmeyen kimse ise Rabbinden yüz çeviren, emirlerine bağlı olmayan, insanlara karşı da alçak gönüllü davranmayan bir kimsedir. Aksine böyle bir kimse Allah’ın kullarına karşı büyüklenen, kendisini beğenen ve kendi sözleri ile böbürlenen bir kimsedir. İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Allah büyüklenip” kendisini beğenip insanlara karşı büyüklük taslayan “böbürlenenleri” Allah’ın kullarına karşı şımararak, pnları küçük görerek kendisini övüp durap kimseleri “sevmez.” İşte bu gibi kimselerin büyüklenip böbürlenmeleri, söz konusu hakları gereği gibi yerine getirmelerine engel olur. Bundan dolayı Yüce Allah onları şöylece yermektedir: 37. “Onlar hem” yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirmeyerek “kendileri cimrilik ederler, hem de insanlara” söz ve davranışları ile “cimriliği emrederler ve Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiğini” kendisi vasıtası ile sapmışların hidâyet bulduğu ve cahillerin doğru yolu gördükleri ilmi “gizlerler.” Bu cimriler ilmi sapkın ve cahillerden gizlerken, onlara hakkı görmelerine engel teşkil edecek batılı açıklarlar. Böylelikle hem malda ve ilimde cimriliği, hem de gerek kendilerinin hüsrana uğraması, gerek başkalarının ziyana uğraması için çalışıp çabalamayı bir arada işlemiş olurlar. İşte bu da kâfirlerin nitelikleridir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Biz kafirler için alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” buyurmuştur. Yani Allah’ın kullarına karşı büyüklenmeleri, Allah’ın haklarını yerine getirmemeleri, cimrilik yapmaları ve hidâyeti bulma konusunda başkalarına engel olmalarından dolayı Allah can yakıcı bir azap ve sürekli bir aşağılanma ile onları hakir kılmıştır. Allahım, her türlü kötülükten sana sığınırız. Daha sonra Yüce Allah riyakarlık yaparak, başkalarının işitmesi niyetiyle yapıklan ve Allah’a imandan kaynaklanmayan infaklar hakkında şöyle buyurmaktadır: 38. “Onlar mallarını insanlara gösteriş için” insanlar görsünler, kendilerini övsünler ve tazim etsinler diye “harcarlar, Allah’a ve âhiret gününe de iman etmezler” yani infakları ihlâs, Allah’a iman ve O’nun mükâfatını umarak yapmazlar. Yani bu da şeytanın adımlarından ve amellerinden olup o, kendi taraftarlarını alevli ateş ehlinden olsunlar diye bunu işlemeye davet eder. Onların bu davranışları yapmalarının sebebi ise şeytanla arkadaş olmaları ve şeytanın onları bu davranışlara sürüklemesidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şeytan kime arkadaş olursa o, ne kötü bir arkadaştır!” Arkadaşlık ettiği kimseyi helâk etmeye çalışan ve bu uğurda bütün gayreti ile çalışan arkadaş, elbetteki en kötü arkadaşdır. Allah’ın ihsan ettiği şeyleri cimrilik ederek başkalarının faydasına sunmayan, Allah’ın kendisine lütfettiği şeyleri gizleyen bir kimse isyankâr, günahkâr ve Rabbine muhalefet eden bir kimsedir. Aynı şekilde Allah’tan başkası için infak ve ibâdette bulunan kimse de gühahkârdır, Rabbine karşı isyan etmiştir ve cezalandırılmayı hak etmiştir. Çünkü Yüce Allah ancak kendisine itaat etmeyi ve emrine ihlâslı bir şekilde uymayı emretmiştir. Nitekim Yüce Allah:“Halbuki onlar onun dininde ancak ihlâs sahipleri olarak Allah’a ibâdet etmekle... emrolundular.”(el-Beyyine, 98/5) buyurmuştur. İşte kişiye övülme ve mükâfat kazanma hakkını kazandıran, Allah nezdinde makbul olan amel budur. Bundan dolayı Yüce Allah böyle bir amele teşvikte bulunarak şöyle buyurmaktadır:

Nisa' 4:39

39- Onlar Allah’a ve âhiret gününe iman edip de Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiğinden infak etselerdi ne kaybederlerdi ki? Allah onları çok iyi bilendir. 39. Eğer onlar ihlâsın tâ kendisi olan Allah’a imana sarılsalardı, Allah’ın kendilerine rızık ve nimet olarak bağışladığı mallarından infak erselerdi, böylece hem ihlâslı olsalardı, hem de infak etselerdi, bundan ne zarar görürlerdi, hangi sıkıntıyla karşılaşırlardı ki? İhlâs kul ile Rabbi arasında bir sırdır. Ona Allah’tan başka kimse muttali olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah bütün halleri bildiğini haber vererek devamla:“Allah onları çok iyi bilendir.” buyurmuştur.

Nisa' 4:40

40- Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. Bir iyilik olursa da onu kat kat artırır ve katından büyük bir mükâfat verir. 41- Her ümmetten birer şahit, bunlara karşı da seni şahit getireceğimiz zaman halleri nice olacak? 42- Küfre saplananlar ve peygambere isyan edenler o gün yerle bir edilme temennisinde bulunacaklardır. Allah’tan hiçbir sözü de gizleyemeyeceklerdir. 40. Yüce Allah kemal derecesinde adalete ve lütfa sahip olduğunu, bunların zıddı olan her türlü zulümden de -az olsun çok olsun- münezzeh olduğunu bildirerek:“Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez.” buyurmaktadır. Yani bu kadarcık bir şeyi kullarının hasenatından eksiltmeyeceği gibi onların kötülüklerine de bu kadarcık bir şey ilave etmez. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onu görecektir, kim de zerre ağırlığınca bir kötülük yaparsa onu görecektir.”(ez-Zilzal, 99/7-8)“Bir iyilik olursa da onu” on misline kadar, hatta durumuna, faydasına, sahibinin ihlâsına, Allah'a olan sevgisine ve kemaline göre bundan daha fazlası ile “kat kat artırır ve katından” bizatihi amelin mükâfatına ilave olmak üzere “büyük bir mükâfaat verir.” Mesela başka bir takım hayırlı amelleri işleme tevfiki, ayrıca pek çok iyilikler ve uçsuz bucaksız hayırlar ihsan eder. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 41. Yani ilmi kemal derecesinde, adaleti kemal derecesinde, hikmeti kemal derecesinde olan O Hâkimler Hâkimi, insanların en temizleri olan peygamberleri ümmetlerine karşı şahit getirdiği, aleyhlerine hüküm verilecek olanlar da kendi durumlarını ikrar edecekleri vakit, halleri ne olacaktır? Verilecek o büyük hüküm nasıl olacaktır? Hiç şüphesiz -Allah’a yemin ederiz ki- bu, hükümlerin en kapsamlı olanı, en adil olanı ve en büyüğü olacaktır. Orada aleyhlerinde hüküm verilecek olanlar da bu hükmü ikrar ve kabul ile karşılayacaklardır. Çünkü bu hükümdeki lütuf ve adalet, hamd ve sena kemal derecesinde olacaktır. Orada bir takım kimseler kurtuluş, felah, izzet ve başarı ile bahtiyar olurken başka kimseler de rezillik, rüsvaylık ve alçaltıcı azap ile bedbaht olacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyette şöyle buyurmaktadır: 42. “Küfre saplananlar ve peygambere isyan edenler” yani Allah’a ve Rasûlünü inkâr etmekle birlikte Peygambere de isyan edenler “o gün yerle bir edilme temennisinde bulunacaklardır.” Yani yerin kendilerini yutmasını böylece toprağa karışıp yok olmayı temenni edeceklerdir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde:“Ve kâfir: Ah keşke toprak olsaydım, diyecek!”(en-Nebe, 78/40) buruğu ile bu durumu dile getirmektedir. “Allah’tan hiç bir sözü de gizleyemeyeceklerdir.” Aksine işlediklerini huzurunda itiraf edecekler; dilleri, el ve ayakları dünyada iken neler yaptıklarına dair tanıklıkta bulunacaklardır. O gün Allah hak ile onların amellerinin karşılığını verecektir ve onlar Allah’ın apaçık hakkın ta kendisi olduğunu bileceklerdir. Kâfirlerin küfür ve inkârlarını gizleyeceklerine dair buyruklara gelince, bu gibi haller Kıyametin bazı konumlarında söz konusu olacak ve onlar bu inkârlarının, Allah’ın azabına karşı kendilerine bir fayda sağlayacağını zannettikleri bir sırada yapacaklardır. Ancak gerçekleri öğrenip kendi organları da aleyhlerine tanıklık yaptığı vakit her şey apaçık ortaya çıkacak ve inkârlarını gizlemeye mahal kalmayacaktır, bunun hiçbir faydasını da göremeyeceklerdir.

Nisa' 4:41

40- Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. Bir iyilik olursa da onu kat kat artırır ve katından büyük bir mükâfat verir. 41- Her ümmetten birer şahit, bunlara karşı da seni şahit getireceğimiz zaman halleri nice olacak? 42- Küfre saplananlar ve peygambere isyan edenler o gün yerle bir edilme temennisinde bulunacaklardır. Allah’tan hiçbir sözü de gizleyemeyeceklerdir. 40. Yüce Allah kemal derecesinde adalete ve lütfa sahip olduğunu, bunların zıddı olan her türlü zulümden de -az olsun çok olsun- münezzeh olduğunu bildirerek:“Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez.” buyurmaktadır. Yani bu kadarcık bir şeyi kullarının hasenatından eksiltmeyeceği gibi onların kötülüklerine de bu kadarcık bir şey ilave etmez. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onu görecektir, kim de zerre ağırlığınca bir kötülük yaparsa onu görecektir.”(ez-Zilzal, 99/7-8)“Bir iyilik olursa da onu” on misline kadar, hatta durumuna, faydasına, sahibinin ihlâsına, Allah'a olan sevgisine ve kemaline göre bundan daha fazlası ile “kat kat artırır ve katından” bizatihi amelin mükâfatına ilave olmak üzere “büyük bir mükâfaat verir.” Mesela başka bir takım hayırlı amelleri işleme tevfiki, ayrıca pek çok iyilikler ve uçsuz bucaksız hayırlar ihsan eder. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 41. Yani ilmi kemal derecesinde, adaleti kemal derecesinde, hikmeti kemal derecesinde olan O Hâkimler Hâkimi, insanların en temizleri olan peygamberleri ümmetlerine karşı şahit getirdiği, aleyhlerine hüküm verilecek olanlar da kendi durumlarını ikrar edecekleri vakit, halleri ne olacaktır? Verilecek o büyük hüküm nasıl olacaktır? Hiç şüphesiz -Allah’a yemin ederiz ki- bu, hükümlerin en kapsamlı olanı, en adil olanı ve en büyüğü olacaktır. Orada aleyhlerinde hüküm verilecek olanlar da bu hükmü ikrar ve kabul ile karşılayacaklardır. Çünkü bu hükümdeki lütuf ve adalet, hamd ve sena kemal derecesinde olacaktır. Orada bir takım kimseler kurtuluş, felah, izzet ve başarı ile bahtiyar olurken başka kimseler de rezillik, rüsvaylık ve alçaltıcı azap ile bedbaht olacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyette şöyle buyurmaktadır: 42. “Küfre saplananlar ve peygambere isyan edenler” yani Allah’a ve Rasûlünü inkâr etmekle birlikte Peygambere de isyan edenler “o gün yerle bir edilme temennisinde bulunacaklardır.” Yani yerin kendilerini yutmasını böylece toprağa karışıp yok olmayı temenni edeceklerdir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde:“Ve kâfir: Ah keşke toprak olsaydım, diyecek!”(en-Nebe, 78/40) buruğu ile bu durumu dile getirmektedir. “Allah’tan hiç bir sözü de gizleyemeyeceklerdir.” Aksine işlediklerini huzurunda itiraf edecekler; dilleri, el ve ayakları dünyada iken neler yaptıklarına dair tanıklıkta bulunacaklardır. O gün Allah hak ile onların amellerinin karşılığını verecektir ve onlar Allah’ın apaçık hakkın ta kendisi olduğunu bileceklerdir. Kâfirlerin küfür ve inkârlarını gizleyeceklerine dair buyruklara gelince, bu gibi haller Kıyametin bazı konumlarında söz konusu olacak ve onlar bu inkârlarının, Allah’ın azabına karşı kendilerine bir fayda sağlayacağını zannettikleri bir sırada yapacaklardır. Ancak gerçekleri öğrenip kendi organları da aleyhlerine tanıklık yaptığı vakit her şey apaçık ortaya çıkacak ve inkârlarını gizlemeye mahal kalmayacaktır, bunun hiçbir faydasını da göremeyeceklerdir.

Nisa' 4:42

40- Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. Bir iyilik olursa da onu kat kat artırır ve katından büyük bir mükâfat verir. 41- Her ümmetten birer şahit, bunlara karşı da seni şahit getireceğimiz zaman halleri nice olacak? 42- Küfre saplananlar ve peygambere isyan edenler o gün yerle bir edilme temennisinde bulunacaklardır. Allah’tan hiçbir sözü de gizleyemeyeceklerdir. 40. Yüce Allah kemal derecesinde adalete ve lütfa sahip olduğunu, bunların zıddı olan her türlü zulümden de -az olsun çok olsun- münezzeh olduğunu bildirerek:“Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez.” buyurmaktadır. Yani bu kadarcık bir şeyi kullarının hasenatından eksiltmeyeceği gibi onların kötülüklerine de bu kadarcık bir şey ilave etmez. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onu görecektir, kim de zerre ağırlığınca bir kötülük yaparsa onu görecektir.”(ez-Zilzal, 99/7-8)“Bir iyilik olursa da onu” on misline kadar, hatta durumuna, faydasına, sahibinin ihlâsına, Allah'a olan sevgisine ve kemaline göre bundan daha fazlası ile “kat kat artırır ve katından” bizatihi amelin mükâfatına ilave olmak üzere “büyük bir mükâfaat verir.” Mesela başka bir takım hayırlı amelleri işleme tevfiki, ayrıca pek çok iyilikler ve uçsuz bucaksız hayırlar ihsan eder. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 41. Yani ilmi kemal derecesinde, adaleti kemal derecesinde, hikmeti kemal derecesinde olan O Hâkimler Hâkimi, insanların en temizleri olan peygamberleri ümmetlerine karşı şahit getirdiği, aleyhlerine hüküm verilecek olanlar da kendi durumlarını ikrar edecekleri vakit, halleri ne olacaktır? Verilecek o büyük hüküm nasıl olacaktır? Hiç şüphesiz -Allah’a yemin ederiz ki- bu, hükümlerin en kapsamlı olanı, en adil olanı ve en büyüğü olacaktır. Orada aleyhlerinde hüküm verilecek olanlar da bu hükmü ikrar ve kabul ile karşılayacaklardır. Çünkü bu hükümdeki lütuf ve adalet, hamd ve sena kemal derecesinde olacaktır. Orada bir takım kimseler kurtuluş, felah, izzet ve başarı ile bahtiyar olurken başka kimseler de rezillik, rüsvaylık ve alçaltıcı azap ile bedbaht olacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyette şöyle buyurmaktadır: 42. “Küfre saplananlar ve peygambere isyan edenler” yani Allah’a ve Rasûlünü inkâr etmekle birlikte Peygambere de isyan edenler “o gün yerle bir edilme temennisinde bulunacaklardır.” Yani yerin kendilerini yutmasını böylece toprağa karışıp yok olmayı temenni edeceklerdir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde:“Ve kâfir: Ah keşke toprak olsaydım, diyecek!”(en-Nebe, 78/40) buruğu ile bu durumu dile getirmektedir. “Allah’tan hiç bir sözü de gizleyemeyeceklerdir.” Aksine işlediklerini huzurunda itiraf edecekler; dilleri, el ve ayakları dünyada iken neler yaptıklarına dair tanıklıkta bulunacaklardır. O gün Allah hak ile onların amellerinin karşılığını verecektir ve onlar Allah’ın apaçık hakkın ta kendisi olduğunu bileceklerdir. Kâfirlerin küfür ve inkârlarını gizleyeceklerine dair buyruklara gelince, bu gibi haller Kıyametin bazı konumlarında söz konusu olacak ve onlar bu inkârlarının, Allah’ın azabına karşı kendilerine bir fayda sağlayacağını zannettikleri bir sırada yapacaklardır. Ancak gerçekleri öğrenip kendi organları da aleyhlerine tanıklık yaptığı vakit her şey apaçık ortaya çıkacak ve inkârlarını gizlemeye mahal kalmayacaktır, bunun hiçbir faydasını da göremeyeceklerdir.

Nisa' 4:43

43- Ey iman edenler! Sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar ve bir de cünüp iken -yolcu olmanız müstesna- gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta yahut yolculukta iseniz veya herhangi biriniz ayakyolundan gelirse ya da kadınlara dokunur da su bulamazsanız, temiz bir toprağa teyemmüm edin. Yüzlerinizi ve ellerinizi mesh edin. Şüphesiz Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır. 43. Yüce Allah mü’min kullarına sarhoş oldukları takdirde -kendilerine gelip ne söylediklerini bilinciye kadar- namaza yaklaşmalarını yasaklamaktadır. Bu yasağın kapsamına mescit gibi namaz kılınan yerlere yaklaşmak da girmektedir. Çünkü sarhoş bir kimsenin mescide girmesine müsaade edilmez. Aynı zamanda bu yasak, bizatihi namazı da kapsar. O bakımdan sarhoş bir kimsenin namaz kılması ve herhangi bir ibâdeti yapmaya kalkışması caiz değildir. Çünkü onun aklının düzeni bozulmuştur ve ne söylediğini bilmeyecek haldedir. Bundan dolayı Yüce Allah sarhoşun ne söylediğini bilmesini sınır olarak tespit etmiş ve bu gerçekleşmedikçe namaz kılmaktan uzak kalmasını istemiştir. Bu âyet-i kerime mutlak olarak içkiyi haram kılan âyet ile nesh edilmiştir. Çünkü önceleri içki haram değildi. Daha sonra Yüce Allah kullarına nispeten üstü kapalı bir ifade ile içkinin haram olduğuna şu buyruğu ile işaret etti:“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: İkisinde de hem büyük bir günah ve hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Ama günahları faydalarından daha büyüktür.”(el-Bakara, 2/219) Daha sonra Yüce Allah bu âyeti kerimede olduğu gibi namaz vaktinde içki içmelerini yasakladı. Sonra Yüce Allah şu buyruğu ile bütün vakitlerde mutlak olarak içkiyi haram kıldı:“Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytanın pis işlerindendir. Artık bunlardan kaçının.”(el-Maide, 5/90) Bununla birlikte namaz vakti yaklaştığında içkinin içilmesinin haramlığı daha bir ağırdır. Çünkü beraberinde böyle bir kötülüğü de getirmektedir. Zira namazın maksadı, ruhu ve özü olan huşu ve kalp huzuru sarhoşlukla birlikte gitmektedir. Zira içki kalbi sarhoş eder, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoyar. Buyruğun ifade ettiği manadan kişinin, ne söylediğinin ve ne yaptığının farkına varamayacağı derecede aşırı uykulu iken namaza başlamasının yasak olduğu da anlaşılmaktadır. Hatta buradan şu işaret de anlaşılabilir: Namaz kılmak isteyen kimsenin, kafasını meşgul edecek her bir şeyi ortadan kaldırması gerekir. Küçük ve büyük abdestinin sıkıştırması, yemeği veya benzeri şeyin canının çekmesi gibi. Nitekim bu hususta sahih bir hadis de varid olmuştur. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“bir de cünüp iken -yolcu olmanız müstesna-” yani sizden herhangi birisi cünüp halde iken de namaza yaklaşmasın. Ancak o kimsenin yolcu olma hali müstesnadır. Yani bu durumda mescidden geçebilmekle birlikte orada kalmamalısınız. “gusledinceye kadar” gusledecek olursanız o zaman namaz kılabilirsiniz. O halde bu, cünüp olan bir kimsenin namaza yaklaşma yasağının nihai noktasıdır. Buna göre cünüp olan bir kimsenin sadece mescidden geçmesi helâl olur. “Eğer hasta yahut yolculukta iseniz veya herhangi biriniz ayakyolundan gelirse ya da kadınlara dokunur da su bulamazsanız, temiz bir toprağa teyemmüm edin.” Yüce Allah su ister bulunsun, ister bulunmasın hasta kimsenin mutlak olarak teyemmüm etmesini mubah kılmıştır. Bunun illeti (sebebi) ise su kullanmayı zorlaştıran hastalıktır. Yolculuk da böyledir. Çünkü yolculukta su bulamama ihtimali kuvvetlidir. Yolcu olan bir kimse su bulamayacak olursa ya da sadece içme ve benzeri ihtiyacı için su bulmakla birlikte (abdest ve benzeri için) bulamazsa teyemmüm yapabilir. Aynı şekilde bir kimsenin, küçük ya da büyük abdest yahut kadınlara dokunmak sureti ile abdesti bozulur da su bulamazsa -âyetin umumi ifadesinin delalet ettiği üzere ister mukim ister yolcu olsun- teyemmüm yapması mubah olur. Özetle Yüce Allah teyemmümü şu iki halde mubah kılmıştır: İster ikamet halinde ister yolculukta olsun mutlak olarak su bulamama hali bir de hastalık ve benzeri sebepler dolayısı ile su kullanmanın zor ve sakıncalı olma hali. Müfessirler Yüce Allah’ın:“ya da kadınlara dokunur da...” buyruğundan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Acaba bundan kasıt cima mıdır? O takdirde âyeti kerime cünüp kimsenin teyemmüm etmesinin caiz olacağı hususunda açık bir nas olur. Nitekim bu konuda sahih hadisler de pek çoktur. Bir diğer görüşe göre acaba maksat sadece el ile dokunmak mıdır ve bu da mezinin çıkma ihtimali olması kaydı ile birlikte mi söz konusudur? Ki böyle bir dokunma da ancak şehvetle dokunma halinde söz konusu olur. Bu durumda âyet-i kerime böyle bir dokunmanın abdesti bozduğuna delil teşkil eder mi? İşte bu hususlarda müfessirlerin farklı görüşleri vardır. Fukahâ Yüce Allah’ın:“su bulamazsanız” buyruğunu namaz vaktinin girmesi ile birlikte su aramanın farz olduğuna delil göstermişler ve şöyle demişlerdir: Çünkü aramayan kimse için “bulamadı” demeye imkân yoktur. Arama işi gerçekleştirilmedikçe böyle bir şeyden söz etmek mümkün olmaz. Yine bu buyruk temiz şeylerden herhangi birisi ile değişikliğe uğrayan suyun abdest için kullanılmasının caiz hatta gerekli olduğuna delil gösterilmiştir. Çünkü neticede o da sudur ve “su bulamazsanız” buyruğunun kapsamına girmektedir. Ancak bu kanaati ileri sürenlere böyle bir suyun mutlak su olamayacağı belirtilerek itiraz edilmiştir ki bu tartışmaya açık bir görüştür. Bu âyet-i kerimeden Yüce Allah’ın bu ümmete lütuf ve ihsan ettiği bu büyük hükmün yani teyemmümün meşru olduğu hükmü anlaşılmaktadır. İlim adamlarının bu konuda icmaı vardır. Yüce Allah’a hamd olsun. Teyemmüm, temiz toprak ile olur. Buradak topraktan kasıt ise yeryüzü tabakasının üstünde bulunan her şeydir. Tozu bulunsun yahut bulunmasın fark etmez. Bununla birlikte bunun toz çıkarma özelliği ile tahsis edilebilme ihtimali de vardır. Çünkü Yüce Allah Maide Sûresinde yer alan abdest ile ilgili âyet-i kerimede:“Bununla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin”(el-Maide, 5/6) buyurmaktadır. Toz çıkartmayan bir şeyle mesh yapılması ise söz konusu olmaz. Yüce Allah’ın:“Yüzlerinizi ve ellerinizi mesh edin” buyruğu o temiz toprakla mesh edin demektir. Nitekim Maide Sûresi’nde yer alan âyet-i kerimede teyemmümdeki mesh yerleri de tespit edilmiştir ki bunlar, yüzün tamamı ile dirseklere kadar ellerdir. Sahih hadisler de buna delildir. Bunun Ammar yolu ile gelen hadisin delil olduğu üzere tek bir darbe ile yapılması da müstehabdır. Ayrıca bu buyruktan cünüp bir kimsenin teyemmümünün cünüp olmayan kimsenin teyemmümü gibi olacağı ve yüz ile ellerine meshetmesinin yeterli geleceği de anlaşılmaktadır. [Şeriat Ahkâmı ile İnsan Sağlığı:] Faydalı bir not: Şu bilinmelidir ki tıbbın üç temel kaidesi vardır: Zararlı şeylere karşı sağlığı korumak, bunlarla karşılaşılması halinde bunları vücuttan uzaklaştırmak ve bunlara karşı bağışıklık kazanmak. Yüce Allah Kitab-ı Kerîm’inde bunlara dikkat çekmiştir. Sağlığı korumak ve zararlı şeylere karşı kendini himaye etmek (bağışıklık) için Yüce Allah yemeyi, içmeyi ve bunlarda israf ve aşırıya gitmemeyi emretmiştir. Yine yolculara ve hastalara, sağlıklarını muhafaza etmek üzere oruç açmalarını mubah kılmıştır. Bu suretle yolcunun dengeli bir şekilde bedeni muhafaza edeecek şeyleri kullanması sağlanmış olur ve hasta da kendisine zararlı olacak şeylerden korunmuş olur. Zararlı şeylerden kurtulmaya gelince şanı Yüce Allah ihramlı iken başındaki herhangi bir sebepten ötürü rahatsız olan kimsenin başındaki rahatsızlık verici şeyleri uzaklaştırmak için başını traş etmesini mubah kılmıştır. Bu ise küçük ve büyük abdestin, bulantının, meninin, kan ve buna benzer şeylerin dışarı atılmasının daha da öncelikli olarak söz konusu olduklarına işaret etmektedir. Bu hususa İbnu’l-Kayyım dikkat çekmiştir. Yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Âyet-i kerimede yüz ve ellerin her tarafının meshedilmesinin farz olduğuna, teyemmüm almanın vakit dar olmasa dahi caiz olacağına ve farz sebebi ortada olmadıkça su arama emrine muhatap olunmadığına da delil vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Daha sonra Yüce Allah âyet-i kerimeyi:“Şüphesiz Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır” buyruğu ile sona edirmektedir. Yani O, vermiş olduğu emirlerini kolaylaştırmak ve ilâhi emirleri yerine getirmekte kullara ağır gelmeyecek şekilde alabildiğine kolaylık sağlamak ve böylelikle onları zora koşmamak sureti ile mü’min kullarını çok affeden ve çok bağışlayandır. Suyun kullanılmasının mümkün olmaması ya da zor ve zararlı olması halinde su yerine toprak ile teyemmümü meşru kılmakla bu ümmete rahmetini ihsan etmesi de Allah’ın affedici ve bağışlayıcı oluşunun bir tecellisidir. Yine günahkârlara karşı tevbe ve dönüş kapılarını açık bulundurması, onları kendisine dönmeye davet edip günahlarını bağışlayacağını vaad etmesi de O’nun affedici ve bağışlayıcılığının bir sonucudur. Mü’min, Yüce Allah’ın huzuruna yeryüzü dolusu günahla çıkacak olsa ama O’na hiçbir şeyi şirk koşmamış olsa, Allah da onu yeryüzü dolusu mağfiret ile karşılar ki bu da Allah’ın affedici ve bağışlayıcı olmasının bir tecellisidir.

Nisa' 4:44

44- Kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanları görmedin mi? Kendileri sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de doğru yoldan sapmanızı istiyorlar! 45- Allah düşmanlarınızı daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, yardımcı olarak da Allah yeter. 46- Yahudi olanlardan kelimeleri yerlerinden oynatıp tahrif edenler vardır. Bunlar, dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak:“İşittik, isyan ettik! Dinle, dinlemez olası!” ve “Râinâ!” derler. Eğer onlar: “İşittik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet!” deselerdi elbette kendileri için daha iyi ve daha doğru olurdu. Fakat Allah küfürleri yüzünden onları lanetlemiştir. Onların ancak pek azı iman eder. 44. Burada “Kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanlar” yerilmektedir. Bu da Allah’ın kullarına onlara aldanıp kanmaları ve onların tuzaklarına düşmeleri konusunda bir uyarı içermektedir. Yüce Allah onların kendi nefisleri için “sapıklığı satın alan” kimseler olduklarını haber vermektedir. Yani sapıklığı alabildiğine sevdiklerini ve sevdiği şeyi elde etmek için uğrunda çok miktarda mal harcayan kimse gibi onu tercih ettiklerini ifade etmektedir. O bakımdan onlar sapıklığı hidâyete, küfrü imana, bedbahtlığı ise mutluluğa tercih ederler. Bununla birlikte “sizin de doğru yoldan sapmanızı istiyorlar.” Onlar bu konuda tüm gayretlerini ortaya koyarak, bütün güçleri ile sizleri saptırmaya çalışmaktadırlar. Ancak Yüce Allah mü’min kullarının dostu ve yardımcısı olduğundan dolayı onların sapıklıklarını da saptırma isteklerini de kullarına beyan etmektedir. Bunun için de şöyle buyurmaktadır: 45. “Gerçek bir dost olarak Allah yeter.” O, kullarına sahip çıkar, her işlerinde onlara ihsanda bulunur, mutluluk ve kurtuluşlarını sağlayacak hususları onlara kolaylaştırır. “Yardımcı olarak da Allah yeter.” Düşmanlarına karşı onlara yardımcı olur. Düşmanlarından sakınmaları gereken şeyleri açıklar ve düşmanlarına karşı onlara yardım eder. Yüce Allah’ın dostluğu ile hayırlar elde edilir, yardımı ile de kötülükler ortadan kalkar. 46. Daha sonra Yüce Allah bunların sapıklık ve inatlarının keyfiyetini, batılı hakka tercih edişlerini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Yahudi olanlardan” aralarından sapmış olan bilginler “kelimeleri yerlerinden oynatıp tahrif edenler vardır” ya lafzı ya manayı yahut da her ikisini birlikte değiştirmek sureti ile bu işi yapanlar vardır. Kitaplarında söz konusu edilip de ancak Muhammad sallallahu aleyhi ve sellem’e uyan ve onun hakkında söz konusu olabilen sıfatlar hakkında, bunlarla onun kast edilmediğini, onun söz konusu edilmediğini aksine bunlarla başkasının kastedildiğini ifade etmeleri ve bu hususta gerçeği gizlemeleri onların bu tahrifleri arasında yer alır. İlmî bakımdan onların bu durumu çok kötü bir durumdur. Onlar hakikatlari tersyüz ettiler ve hakkı batıla dönüştürdüler. Böylece hakkı da inkâr ettiler. Amel ve emirlere itaat açısından durumlarına gelince onlar:“İşittik, isyan ettik...” derler. Yani biz senin sözünü işitmekle birlikte emrine isyân ettik. Bu ise küfrün, inadın, itaatten çıkmanın en ileri noktasıdır. Aynı şekilde onlar Allah Rasûlüne de en çirkin ve edebe en aykırı şekilde hitap ediyorlar ve:“Dinle, dinlemez olası!” diyorlardı. Bundan maksatları ise sevdiğin bir şeyi işitmeyesin, aksine hep hoşlanmayacağın şeyleri işitesin, demektir. “ve “Râinâ!” derler.” Bundan kasıtları ise oldukça çirkin bir hakaret olan “ahmak”tır. Onlar -maksatlarından başka anlamlara gelme ihtimali de bulunduğundan dolayı- bu lafzın Allah nezdinde de Peygamberi nezdinde de kabul göreceğini zannediyorlardı. Böylece dillerini eğip bükerek söyledikleri bu söz ile dine dil uzatmaya ve Rasûle hakarete kalkıştılar. Nitekim bu niyetlerini kendi aralarında açık açık ifade ediyorlardı. İşte bu bakımdan Yüce Allah: “dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak” diye buyurmaktadır Daha sonra Yüce Allah onlara kendileri için bundan daha hayırlı olan bir yol göstererek şöyle buyurmaktadır: “Eğer onlar: “İşittik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet!” deselerdi elbette kendileri için daha iyi ve daha doğru olurdu.” Çünkü böyle bir ifadede hem güzel bir hitap, hem Allah Rasûlüne hitap esnasında uygun olan edeb söz konusudur. Hem de Allah’a itaat emrine bağlılık çerçevesine girmek söz konusudur. Ayrıca sorularının dinlenilmesi, işlerine itina gösterilmesini sağlamak sureti ile de ilim öğrenme hususunda güzel bir yol izleme de söz konusudur. İşte onların izlemeleri gereken yol bu idi. Ancak tabiat itibari ile temiz olmadıklarından, bunlardan yüz çevirdiler. Küfür ve inatları sebebi ile de Allah onları rahmetinden kovmuştur. Bu nedenle O:“Fakat Allah küfürleri yüzünden onları lanetlemiştir. Onların ancak pek azı iman eder” buyurmaktadır.

Nisa' 4:45

44- Kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanları görmedin mi? Kendileri sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de doğru yoldan sapmanızı istiyorlar! 45- Allah düşmanlarınızı daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, yardımcı olarak da Allah yeter. 46- Yahudi olanlardan kelimeleri yerlerinden oynatıp tahrif edenler vardır. Bunlar, dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak:“İşittik, isyan ettik! Dinle, dinlemez olası!” ve “Râinâ!” derler. Eğer onlar: “İşittik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet!” deselerdi elbette kendileri için daha iyi ve daha doğru olurdu. Fakat Allah küfürleri yüzünden onları lanetlemiştir. Onların ancak pek azı iman eder. 44. Burada “Kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanlar” yerilmektedir. Bu da Allah’ın kullarına onlara aldanıp kanmaları ve onların tuzaklarına düşmeleri konusunda bir uyarı içermektedir. Yüce Allah onların kendi nefisleri için “sapıklığı satın alan” kimseler olduklarını haber vermektedir. Yani sapıklığı alabildiğine sevdiklerini ve sevdiği şeyi elde etmek için uğrunda çok miktarda mal harcayan kimse gibi onu tercih ettiklerini ifade etmektedir. O bakımdan onlar sapıklığı hidâyete, küfrü imana, bedbahtlığı ise mutluluğa tercih ederler. Bununla birlikte “sizin de doğru yoldan sapmanızı istiyorlar.” Onlar bu konuda tüm gayretlerini ortaya koyarak, bütün güçleri ile sizleri saptırmaya çalışmaktadırlar. Ancak Yüce Allah mü’min kullarının dostu ve yardımcısı olduğundan dolayı onların sapıklıklarını da saptırma isteklerini de kullarına beyan etmektedir. Bunun için de şöyle buyurmaktadır: 45. “Gerçek bir dost olarak Allah yeter.” O, kullarına sahip çıkar, her işlerinde onlara ihsanda bulunur, mutluluk ve kurtuluşlarını sağlayacak hususları onlara kolaylaştırır. “Yardımcı olarak da Allah yeter.” Düşmanlarına karşı onlara yardımcı olur. Düşmanlarından sakınmaları gereken şeyleri açıklar ve düşmanlarına karşı onlara yardım eder. Yüce Allah’ın dostluğu ile hayırlar elde edilir, yardımı ile de kötülükler ortadan kalkar. 46. Daha sonra Yüce Allah bunların sapıklık ve inatlarının keyfiyetini, batılı hakka tercih edişlerini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Yahudi olanlardan” aralarından sapmış olan bilginler “kelimeleri yerlerinden oynatıp tahrif edenler vardır” ya lafzı ya manayı yahut da her ikisini birlikte değiştirmek sureti ile bu işi yapanlar vardır. Kitaplarında söz konusu edilip de ancak Muhammad sallallahu aleyhi ve sellem’e uyan ve onun hakkında söz konusu olabilen sıfatlar hakkında, bunlarla onun kast edilmediğini, onun söz konusu edilmediğini aksine bunlarla başkasının kastedildiğini ifade etmeleri ve bu hususta gerçeği gizlemeleri onların bu tahrifleri arasında yer alır. İlmî bakımdan onların bu durumu çok kötü bir durumdur. Onlar hakikatlari tersyüz ettiler ve hakkı batıla dönüştürdüler. Böylece hakkı da inkâr ettiler. Amel ve emirlere itaat açısından durumlarına gelince onlar:“İşittik, isyan ettik...” derler. Yani biz senin sözünü işitmekle birlikte emrine isyân ettik. Bu ise küfrün, inadın, itaatten çıkmanın en ileri noktasıdır. Aynı şekilde onlar Allah Rasûlüne de en çirkin ve edebe en aykırı şekilde hitap ediyorlar ve:“Dinle, dinlemez olası!” diyorlardı. Bundan maksatları ise sevdiğin bir şeyi işitmeyesin, aksine hep hoşlanmayacağın şeyleri işitesin, demektir. “ve “Râinâ!” derler.” Bundan kasıtları ise oldukça çirkin bir hakaret olan “ahmak”tır. Onlar -maksatlarından başka anlamlara gelme ihtimali de bulunduğundan dolayı- bu lafzın Allah nezdinde de Peygamberi nezdinde de kabul göreceğini zannediyorlardı. Böylece dillerini eğip bükerek söyledikleri bu söz ile dine dil uzatmaya ve Rasûle hakarete kalkıştılar. Nitekim bu niyetlerini kendi aralarında açık açık ifade ediyorlardı. İşte bu bakımdan Yüce Allah: “dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak” diye buyurmaktadır Daha sonra Yüce Allah onlara kendileri için bundan daha hayırlı olan bir yol göstererek şöyle buyurmaktadır: “Eğer onlar: “İşittik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet!” deselerdi elbette kendileri için daha iyi ve daha doğru olurdu.” Çünkü böyle bir ifadede hem güzel bir hitap, hem Allah Rasûlüne hitap esnasında uygun olan edeb söz konusudur. Hem de Allah’a itaat emrine bağlılık çerçevesine girmek söz konusudur. Ayrıca sorularının dinlenilmesi, işlerine itina gösterilmesini sağlamak sureti ile de ilim öğrenme hususunda güzel bir yol izleme de söz konusudur. İşte onların izlemeleri gereken yol bu idi. Ancak tabiat itibari ile temiz olmadıklarından, bunlardan yüz çevirdiler. Küfür ve inatları sebebi ile de Allah onları rahmetinden kovmuştur. Bu nedenle O:“Fakat Allah küfürleri yüzünden onları lanetlemiştir. Onların ancak pek azı iman eder” buyurmaktadır.

Nisa' 4:46

44- Kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanları görmedin mi? Kendileri sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de doğru yoldan sapmanızı istiyorlar! 45- Allah düşmanlarınızı daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, yardımcı olarak da Allah yeter. 46- Yahudi olanlardan kelimeleri yerlerinden oynatıp tahrif edenler vardır. Bunlar, dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak:“İşittik, isyan ettik! Dinle, dinlemez olası!” ve “Râinâ!” derler. Eğer onlar: “İşittik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet!” deselerdi elbette kendileri için daha iyi ve daha doğru olurdu. Fakat Allah küfürleri yüzünden onları lanetlemiştir. Onların ancak pek azı iman eder. 44. Burada “Kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanlar” yerilmektedir. Bu da Allah’ın kullarına onlara aldanıp kanmaları ve onların tuzaklarına düşmeleri konusunda bir uyarı içermektedir. Yüce Allah onların kendi nefisleri için “sapıklığı satın alan” kimseler olduklarını haber vermektedir. Yani sapıklığı alabildiğine sevdiklerini ve sevdiği şeyi elde etmek için uğrunda çok miktarda mal harcayan kimse gibi onu tercih ettiklerini ifade etmektedir. O bakımdan onlar sapıklığı hidâyete, küfrü imana, bedbahtlığı ise mutluluğa tercih ederler. Bununla birlikte “sizin de doğru yoldan sapmanızı istiyorlar.” Onlar bu konuda tüm gayretlerini ortaya koyarak, bütün güçleri ile sizleri saptırmaya çalışmaktadırlar. Ancak Yüce Allah mü’min kullarının dostu ve yardımcısı olduğundan dolayı onların sapıklıklarını da saptırma isteklerini de kullarına beyan etmektedir. Bunun için de şöyle buyurmaktadır: 45. “Gerçek bir dost olarak Allah yeter.” O, kullarına sahip çıkar, her işlerinde onlara ihsanda bulunur, mutluluk ve kurtuluşlarını sağlayacak hususları onlara kolaylaştırır. “Yardımcı olarak da Allah yeter.” Düşmanlarına karşı onlara yardımcı olur. Düşmanlarından sakınmaları gereken şeyleri açıklar ve düşmanlarına karşı onlara yardım eder. Yüce Allah’ın dostluğu ile hayırlar elde edilir, yardımı ile de kötülükler ortadan kalkar. 46. Daha sonra Yüce Allah bunların sapıklık ve inatlarının keyfiyetini, batılı hakka tercih edişlerini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Yahudi olanlardan” aralarından sapmış olan bilginler “kelimeleri yerlerinden oynatıp tahrif edenler vardır” ya lafzı ya manayı yahut da her ikisini birlikte değiştirmek sureti ile bu işi yapanlar vardır. Kitaplarında söz konusu edilip de ancak Muhammad sallallahu aleyhi ve sellem’e uyan ve onun hakkında söz konusu olabilen sıfatlar hakkında, bunlarla onun kast edilmediğini, onun söz konusu edilmediğini aksine bunlarla başkasının kastedildiğini ifade etmeleri ve bu hususta gerçeği gizlemeleri onların bu tahrifleri arasında yer alır. İlmî bakımdan onların bu durumu çok kötü bir durumdur. Onlar hakikatlari tersyüz ettiler ve hakkı batıla dönüştürdüler. Böylece hakkı da inkâr ettiler. Amel ve emirlere itaat açısından durumlarına gelince onlar:“İşittik, isyan ettik...” derler. Yani biz senin sözünü işitmekle birlikte emrine isyân ettik. Bu ise küfrün, inadın, itaatten çıkmanın en ileri noktasıdır. Aynı şekilde onlar Allah Rasûlüne de en çirkin ve edebe en aykırı şekilde hitap ediyorlar ve:“Dinle, dinlemez olası!” diyorlardı. Bundan maksatları ise sevdiğin bir şeyi işitmeyesin, aksine hep hoşlanmayacağın şeyleri işitesin, demektir. “ve “Râinâ!” derler.” Bundan kasıtları ise oldukça çirkin bir hakaret olan “ahmak”tır. Onlar -maksatlarından başka anlamlara gelme ihtimali de bulunduğundan dolayı- bu lafzın Allah nezdinde de Peygamberi nezdinde de kabul göreceğini zannediyorlardı. Böylece dillerini eğip bükerek söyledikleri bu söz ile dine dil uzatmaya ve Rasûle hakarete kalkıştılar. Nitekim bu niyetlerini kendi aralarında açık açık ifade ediyorlardı. İşte bu bakımdan Yüce Allah: “dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak” diye buyurmaktadır Daha sonra Yüce Allah onlara kendileri için bundan daha hayırlı olan bir yol göstererek şöyle buyurmaktadır: “Eğer onlar: “İşittik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet!” deselerdi elbette kendileri için daha iyi ve daha doğru olurdu.” Çünkü böyle bir ifadede hem güzel bir hitap, hem Allah Rasûlüne hitap esnasında uygun olan edeb söz konusudur. Hem de Allah’a itaat emrine bağlılık çerçevesine girmek söz konusudur. Ayrıca sorularının dinlenilmesi, işlerine itina gösterilmesini sağlamak sureti ile de ilim öğrenme hususunda güzel bir yol izleme de söz konusudur. İşte onların izlemeleri gereken yol bu idi. Ancak tabiat itibari ile temiz olmadıklarından, bunlardan yüz çevirdiler. Küfür ve inatları sebebi ile de Allah onları rahmetinden kovmuştur. Bu nedenle O:“Fakat Allah küfürleri yüzünden onları lanetlemiştir. Onların ancak pek azı iman eder” buyurmaktadır.

Nisa' 4:47

47- Ey kendilerine kitap verilenler! Biz birtakım yüzleri silerek tanınmaz hale getirip de arkalarına çevirmezden yahut cumartesi sahiplerini lanetlediğimiz gibi lanetlemezden önce (gelin) beraberinizdekini doğrulayıcı olarak indirdiğimiz (Kitab’a) iman edin. Allah’ın emri mutlaka yerine gelir. 47. Yüce Allah yahudi ve hristiyanlardan ibaret olan kitap ehline hem Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hem de ona indirmiş olduğu ve tasdik ettiği diğer ilahi kitaplar üzerinde hüküm verici olan Kur’ân-ı Kerîm’e iman etmelerini emretmektedir. Zira ondan önce indirilmiş olan kitaplar onun geleceğini haber vermiştir. Bu kitapların verdikleri haberlerin gerçekleşmesi, onlarda var olan haberlerin tasdik edilmesi demektir. Aynı şekilde bu Kur’ân-ı Kerîm’e iman etmeyecek olurlarsa, ellerinde bulunan kitaplara da iman etmiyorlar demektir. Çünkü Allah’ın kitapları birbirlerini doğrular, biri diğerine uygundur. Onların bazılarına inanmak, bazılarına inanmamak iddiası batıl bir iddiadır, doğru olmasına imkân yoktur. Yüce Allah’ın:“Beraberinizdekini doğrulayıcı olarak indirdiğimiz (Kitab’a) iman edin” buyruğunda onlara bir teşvik vardır. Onların başkalarından önce bu kitaba iman etmeye koşmaları gerektiği belirtilmektedir. Çünkü Allah onlara ilim ve yükümlülüklerinin başkalarından daha ağır olmasını gerektiren bir kitap vermiştir. Bundan dolayı iman etmemelerine karşılık onları şöylece tehdit etmektedir:“Biz birtakım yüzleri silerek tanınmaz hale getirip de arkalarına çevirmezden...” Bu onların davranışlarına uygun bir cezadır. Zira onlar, hakkı terk edip batılı tercih ettikleri, gerçekleri tersyüz ederek batılı hak, hakkı da batıl gösterdikleri için bu tutumlarının türünden bir ceza ile cezalandırıldılar. Bu da hakkı örtüp gizledikleri gibi yüzlerinin dümdüz edilmesi ve arkalarına çevrilmesi şeklinde olur. Böylece yüzleri, ense tarafında arkaya doğru bakacak hale getirilir ki bu olabilecek en çirkin haldir. “...yahut cumartesi sahiplerini lanetlediğimiz gibi” onları rahmetinden kovmak suretiyle cumartesi günü haddi aşan kardeşlerini cezalandırdığı gibi “lanetlemezden önce” yani kendilerini de maymunlara dönüştürmek sureti ile cezalandırmadan önce demektir: “Biz de onlara: Aşağılık maymunlar olun demiştik.”(el-Bakara, 2/65, el-Araf, 7/163)“Allah’ın emri mutlaka yerine gelir” buyruğu da Yüce Allah’ın: “O bir şeyi diledi mi ona emri sadece: Ol, demesidir, o da oluverir.”(Yasin, 36/82) buyruğu gibidir.

Nisa' 4:48

48- Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Ondan başkasını ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse şüphesiz büyük bir günahla iftira etmiş olur. 48. Yüce Allah yaratıklardan herhangi birisini kendisine şirk koşan kimseleri bağışlamayacağını, bunun dışında kalan küçük ya da büyük diğer günahları ise bağışlayabileceğini haber vermektedir. Bu ise böyle bir günahı bağışlamayı dilemesi ve hikmetinin onu bağışlamayı gerektirmesi halinde söz konusu olur. Şirkin dışındaki günahların bağışlanması için Yüce Allah pek çok sebepler tayin etmiştir: Günahları silen iyilikler, dünyada, berzahta ve Kıyamet gününde keffarete sebep olabilecek musibetler, mü’minlerin birbirlerine dua etmeleri, şefaatçilerin şefaatte bulunmaları vb. gibi. Bütün bunlardan üstünde iman ve tevhid sahiplerine ihsan edeceği rahmeti de vardır. Ancak şirk böyle değildir. Çünkü müşrik, mağfiret kapılarını kendi yüzüne kendisi kapatmış, rahmet kapılarını kendisine karşı kendisi kilitlemiştir. O bakımdan tevhidsiz olarak itaatlerin ona bir fayda sağlaması söz konusu olmadığı gibi, musibetlerin de ona (kefaret olma yönünde) hiçbir faydası olmayacaktır. Kıyamet gününde şefaatçilerin şefaati onlara bir fayda sağlamayacağı gibi onların candan bir dostları da olmayacaktır. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:“Allah’a şirk koşan kimse şüphesiz büyük bir günahla iftira etmiş olur” buyurmaktadır. Yani onun bu iftirası çok büyük bir suçtur. Topraktan yaratılmış, bütün yönleri ile eksik, her bakımdan bizatihi muhtaç, kendisine tapınanlara şöyle dursun bizzat kendisine dahi bir fayda sağlayamayan, bir zararı önleyemeyen, ölüm ve hayatına kendisi malik olamayan, kendisini öldükten sonra diriltmeye gücü yetmeyen bir yaratılmışı, her şeyi yaratan, bütün yönleri ile kemale sahip, bütün yaratıklarına zatı ile muhtaç olmayan, fayda ve zararı elinde bulunduran, vermek ve engellemek kudretine sahip olan, mahlukların sahip oldukları bütün nimetleri ihsan etmiş bulunan Yaratıcıya eş kabul etmekten daha büyük bir zulüm olabilir mi? Hiç bundan daha büyük bir zulüm düşünülebilir mi? Bundan dolayı Yüce Allah bu şekilde şirk koşan kimselerin kesin olarak ebediyen azapta kalacağını ve ilâhi mükâfattan mâhrum olacaklarını hükme bağlamıştır:“Kim Allah’a ortak koşarsa hiç şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmıştır. Onun varacağı yer ise ateştir.”(el-Maide, 5/72) Bu âyet-i kerime tevbe etmeyip o halde ölen kimse hakkındadır. Tevbe eden kimseye ise Yüce Allah daha önceki şirkini de onun dışındaki günahlarını da bağışlayabilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin; çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder.”(ez-Zümer, 39/53) Yani Yüce Allah kendisine tevbe eden ve yönelerek gelenlerin günahlarını bağışlar.

Nisa' 4:49

49- Kendilerini temize çıkaranları gördün mü? Hayır! Dilediğini temize çıkaran Allah’tır. Onlara kıl kadar zulmedilmez. 50- Bir bak! Allah’a karşı nasıl olmadık yalanlar uyduruyorlar? Apaçık bir günah olarak bu yeter. 49. Bu buyrukla Yüce Allah kullarının yaptıklarının hayret edilecek bir iş olduğunu belirtmekte, kendilerini temize çıkaran yahudi, hıristiyan ve onların yolundan giderek sahip olmadığı özelliklerle kendisini öven herkesi azarlamaktadır. Çünkü yahudilerle hıristiyanlar:“Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz”(el-Maide, 5/18) ve “Cennete yahudi ve hıristiyan olandan başkası giremeyecektir”(el-Bakara, 2/111) demişlerdir. Ancak bu, hiçbir delili bulunmayan salt bir iddiadan ibarettir. Delil ise Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’de haber verdiği şu husustur:“Hayır! Kim ihsan sahibi olarak kendini Allah’a teslim ederse işte ona Rabbi katından ecri verilecektir, onlar için korku yoktur ve onlar üzülmezler de.”(el-Bakara, 2/112) İşte Allah’ın temize çıkardığı kimseler bunlardır. Bundan dolayı Yüce Allah burada:“Hayır, dilediğini temize çıkaran Allah’tır” buyurmaktadır. Yani iman, salih amel, kötü huylardan uzak kalmak, güzel sıfatlarla bezenmek özelliklerine sahip olanları Allah dilerse temize çıkarır. Bunlara gelince; her ne kadar kendi iddialarına göre kendilerini temize çıkarıp hak namına bir şeylere sahip olduklarını sansalar ve mükâfatın yalnızca kendilerine ait olduğunu ileri sürseler bile onlar bu iddialarında yalancıdırlar. Temiz kimselerin hasletlerinden en ufak bir şeye sahip değildirler. Buna sebep de zulüm ve küfürleridir. Yoksa Allah bu konuda onlara zulmediyor değildir. Bu nedenledir ki “onlara kıl kadar zulmedilmez” buyurmaktadır. Bu ifade ise genel olarak bütün zulmü kapsamaktadır. Yani onlar ne hurma çekirdeğinin yarığında bulunan ip/lif miktarı kadar ne de ellerin birbirlerine sürtündüğü vakit meydana gelen kıl gibi incecik kir parçaları kadar olsun asla zulme uğramayacaklardır. 50. Yani kendilerini temize çıkartmak sureti ile Allah'a iftira ediyorlar. Çünkü bu davranış Allah’a karşı yapılan iftiraların en büyüklerindendir. Zira onların kendilerini temize çıkartmalarının muhtevasında Yüce Allah’ın üzerinde bulundukları yolu hak kabul ettiğine, mü’min ve müslümanların izledikleri yolun da batıl olduğuna dair Allah adına haber vermeleri söz konusudur. Bu ise en büyük yalandır, hakkı batıl, batılı da hak gösterip gerçekleri tersyüz etmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Apaçık bir günah olarak bu yeter” Yani en ileri derecedeki cezayı ve can yakıcı azabı gerektirici açık ve aşikar bir günah olarak bu yeterlidir.

Nisa' 4:50

49- Kendilerini temize çıkaranları gördün mü? Hayır! Dilediğini temize çıkaran Allah’tır. Onlara kıl kadar zulmedilmez. 50- Bir bak! Allah’a karşı nasıl olmadık yalanlar uyduruyorlar? Apaçık bir günah olarak bu yeter. 49. Bu buyrukla Yüce Allah kullarının yaptıklarının hayret edilecek bir iş olduğunu belirtmekte, kendilerini temize çıkaran yahudi, hıristiyan ve onların yolundan giderek sahip olmadığı özelliklerle kendisini öven herkesi azarlamaktadır. Çünkü yahudilerle hıristiyanlar:“Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz”(el-Maide, 5/18) ve “Cennete yahudi ve hıristiyan olandan başkası giremeyecektir”(el-Bakara, 2/111) demişlerdir. Ancak bu, hiçbir delili bulunmayan salt bir iddiadan ibarettir. Delil ise Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’de haber verdiği şu husustur:“Hayır! Kim ihsan sahibi olarak kendini Allah’a teslim ederse işte ona Rabbi katından ecri verilecektir, onlar için korku yoktur ve onlar üzülmezler de.”(el-Bakara, 2/112) İşte Allah’ın temize çıkardığı kimseler bunlardır. Bundan dolayı Yüce Allah burada:“Hayır, dilediğini temize çıkaran Allah’tır” buyurmaktadır. Yani iman, salih amel, kötü huylardan uzak kalmak, güzel sıfatlarla bezenmek özelliklerine sahip olanları Allah dilerse temize çıkarır. Bunlara gelince; her ne kadar kendi iddialarına göre kendilerini temize çıkarıp hak namına bir şeylere sahip olduklarını sansalar ve mükâfatın yalnızca kendilerine ait olduğunu ileri sürseler bile onlar bu iddialarında yalancıdırlar. Temiz kimselerin hasletlerinden en ufak bir şeye sahip değildirler. Buna sebep de zulüm ve küfürleridir. Yoksa Allah bu konuda onlara zulmediyor değildir. Bu nedenledir ki “onlara kıl kadar zulmedilmez” buyurmaktadır. Bu ifade ise genel olarak bütün zulmü kapsamaktadır. Yani onlar ne hurma çekirdeğinin yarığında bulunan ip/lif miktarı kadar ne de ellerin birbirlerine sürtündüğü vakit meydana gelen kıl gibi incecik kir parçaları kadar olsun asla zulme uğramayacaklardır. 50. Yani kendilerini temize çıkartmak sureti ile Allah'a iftira ediyorlar. Çünkü bu davranış Allah’a karşı yapılan iftiraların en büyüklerindendir. Zira onların kendilerini temize çıkartmalarının muhtevasında Yüce Allah’ın üzerinde bulundukları yolu hak kabul ettiğine, mü’min ve müslümanların izledikleri yolun da batıl olduğuna dair Allah adına haber vermeleri söz konusudur. Bu ise en büyük yalandır, hakkı batıl, batılı da hak gösterip gerçekleri tersyüz etmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Apaçık bir günah olarak bu yeter” Yani en ileri derecedeki cezayı ve can yakıcı azabı gerektirici açık ve aşikar bir günah olarak bu yeterlidir.

Nisa' 4:51

51- Kitaptan kendilerine bir pay verilenleri gördün mü? Cibte ve Tağuta inanıyorlar. Kafirler için de: Bunlar, mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar! 52- İşte onlar Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın. 53- Yoksa onların mülkten bir payı mı var? Böyle olsaydı insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk kadar dahi (bir şey) vermezlerdi. 54- Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı? Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık. 55- Onlardan bir kısmı ona iman etti, bir kısmı da ondan yüz çevirdi. Çılgın alevli ateş olarak cehennem (onlara) yeter. 56- Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz. Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir. 57- İman edip salih ameller işeleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır. Onları koyu bir gölgeliğe alacağız. 51. Bu da yahudilerin çirkin işlerinden, peygamberi ve mü’minleri kıskanmalarından ortaya çıkan tutumlarından biridir. Onların aşağılık ahlâkları ve kötü tabiatları onları Allah’a ve Rasûlüne imanı terk etmeye, bunun yerine Cibt ve Tağuta iman etmeye itmiştir. Cibt ve Tağuta iman ise Allah’tan başkasına yapılan her türlü ibâdete yahut da Allah’ın şeriatı dışındaki her türlü hükme iman etmek demektir. O halde bunun kapsamına büyücülük, kâhinlik, Allah’tan başkasına ibâdet ve şeytana ibâdet girmektedir. Bütün bunlar Cibt ve Tağutun kapsamı içerisindedir. Aynı şekilde küfür ve kıskançlık onları Allah’ı inkâr eden ve putlara tapan kimselerin tuttukları yolun mü’minlerin yolundan daha üstün kabul etme noktasına kadar getirmiştir. Bu hususta Yüce Allah:“Kafirler için de” onlara şirin görünmek, yağ yapmak ve imana buğz etmek kastı ile “Bunlar mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar.” Bunların tutumları ne kadar çirkin, inatları ne kadar aşırı, akılları ne kadar da kıttır! Nasıl olur da bu kadar vahim bir yolu izlemeye ve bu kadar kötü ve yerilmiş bir vadiye dalmayı göze alabiliyorlar? Onlar bu tutumlarının aklı başında herhangi bir kimse tarafından beğenileceğini yahut da cahillerden herhangi birisinin aklının bu işe yatacağını mı sanıyorlar? Hiç, put ve heykellere ibâdet temeli üzerinde yükselen, hoş ve temiz şeyleri haram kılmak, murdar şeyleri mubah kılmak, haram kılınan şeylerin pek çoğunu helâl kılmak, insanlar arasında zulmü yerleştirip yaratılmışları Yaratıcıya eşit kılmak, Allah’ı, peygamberlerini ve kitaplarını inkâr etmek temeline dayalı batıl bir din, Rahmân olan Allah’a ibâdet, gizli ve açık bütün hallerde Allah’a karşı ihlâsla hareket etmek, Allah’ın dışında mabud edinilen bütün put, ortak ve yalancıları inkâr etmek, akrabalık bağlarını gözetmek, bütün yaratıklara hatta hayvanlara bile iyilik yapmak, insanlar arasında adaleti ve dengeyi yerleştirmek, her türlü kötülük ve zulmü haram kılıp, bütün söz ve davranışlarda doğruya uymak temeline dayanan bir dinden üstün olabilir mi? Böyle bir iddiada bulunmak hezeyandan başka ne olabilir? Böyle bir sözü söyleyen kimse ya insanların en câhili ve en kıt akıllısıdır ya da en ileri derecede inat eden, batılda bile bile ayak direten ve hakka karşı duran bir kimsedir. Evet, gerçek de budur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 52. “İşte onlar Allah’ın lanet ettiği” rahmetinden kovup uzaklaştırdığı, intikam ve azabını üzerlerine indirdiği “kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın.” Onu dost edinecek, onun maslahatlarını görecek, hoşuna gitmeyecek şeylere karşı onu koruyacak hiçbir kimse bulamazsın. İşte bu, yardımsız kalmanın ve terk edilmenin en ileri derecesidir. 53. “Yoksa onların mülkten bir payı mı var?” da bu sayede diledikleri kimseleri dilediklerine sırf kendi arzuları dolayısı ile üstün kılabiliyorlar ve böylelikle Allah’ın egemen olduğu kainatın idaresinde Allah’a ortaklık yapmaya kalkıyorlar? Onlar gerçekten böyle olsalardı alabildiğine cimrilik yaparlar, son derece eli sıkı davranırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böyle olsaydı” yani onların mülkten, idareden herhangi bir payları bulunsaydı “insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk” yani çok azıcık miktar “kadar dahi (bir şey) vermezlerdi.” Bu, onların Allah’ın mülküne ortak olduklarının var sayılması halinde son derece cimri olacaklarını ifade eden bir buyruktur. Buradaki soru da herkes tarafından olumsuz olarak cevaplandırılacağı bilinen inkâr amaçlı soru türündendir. 54. “Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı?” Yani onları bu sözlerini söylemeye iten mülkünde Allah’a ortak olmaları mıdır? Bundan dolayı mı onlar istedikleri kimseleri üstün kabul ediyorlar? Yoksa onları bu sözleri söylemeye iten Allah’ın kendi lütfundan Rasûlüne ve mü’minlere vermesinden ötürü duydukları kıskançlıkları mıdır? Halbuki bu, Allah’ın şimdiye kadar görülmedik ve alışılmadık bir lütfu değildir. Zira “Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık.” Bu, Yüce Allah’ın İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere nimet olarak ihsan ettiği peygamberlik, Kitap, Dâvûd ve Süleyman gibi peygamberlerine ihsan etmiş olduğu büyük mülktür. Allah’ın nimetlerini lutfetmesi mü’min kullarına hâlâ devam etmektedir. Peki onlar Allah'ın, insanların en faziletlisi, en değerlisi, Allah’ı en ileri derecede tanıyan, Allah’tan en çok korkan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik, ilâhi yardım ve mülk nimetini vermesine ne diye karşı çıkıyor, tepki gösteriyorlar? 55. “Onlardan bir kısmı ona” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e “iman etti” Böylelikle dünyevi mutluluğu ve uhrevi kurtuluşu elde etti, “bir kısmı da ondan” inatla, kıskançlıkla ve hak yoldan alıkoymak maksadı ile “yüz çevirdi.” Böylelikle onlar dünyanın pek çok sıkıntıları ve musibetleri ile karşı karşıya kaldılar ki bu da onların isyanlarının sonuçlarının sadece bir parçasıdır. “Çılgın alevli ateş olarak” Allah’ı inkâr eden, peygamberlerinin peygamberliğini bile bile reddeden yahudi, hıristiyan ve onların dışında kalan çeşitli kâfirler üzerinde tutuşturulacak olan “cehennem” ateşi, onlara “yeter!” İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 56. “Âyetlerimizi inkâr edenleri” alevleri çok büyük, harareti oldukça fazla bir “ateşe sokacağız. Derileri piştikçe” tamamen yandıkça “azabı tatmaları için” azaplarının ulaşabileceği en ileri dereceye ulaşması için “başka derilerle değiştireceğiz.” Onların küfür ve inatları tekrarlanıp durduğundan ve küfür onların ayrılmaz bir sıfatı ve karakteri haline geldiğinden dolayı buna uygun bir ceza olmak üzere de azapları böylece tekrarlanıp duracaktır. İşte bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur:“Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir” büyük izzet sahibidir ve yaratmasında, emrinde mükâfat ve cezasında hikmeti sonsuzdur. 57. Allah’a, Allah’ın iman edilmesini farz kıldığı şeylere “iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır.” Bu zevceler, kötü ve bayağı huylardan ve dünya kadınlarında görülen her türlü kusur ve kirlilikten uzak ve arınmışlardır. “Onları koyu” gölgesi sürekli olan “bir gölgeliğe alacağız.”

Nisa' 4:52

51- Kitaptan kendilerine bir pay verilenleri gördün mü? Cibte ve Tağuta inanıyorlar. Kafirler için de: Bunlar, mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar! 52- İşte onlar Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın. 53- Yoksa onların mülkten bir payı mı var? Böyle olsaydı insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk kadar dahi (bir şey) vermezlerdi. 54- Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı? Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık. 55- Onlardan bir kısmı ona iman etti, bir kısmı da ondan yüz çevirdi. Çılgın alevli ateş olarak cehennem (onlara) yeter. 56- Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz. Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir. 57- İman edip salih ameller işeleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır. Onları koyu bir gölgeliğe alacağız. 51. Bu da yahudilerin çirkin işlerinden, peygamberi ve mü’minleri kıskanmalarından ortaya çıkan tutumlarından biridir. Onların aşağılık ahlâkları ve kötü tabiatları onları Allah’a ve Rasûlüne imanı terk etmeye, bunun yerine Cibt ve Tağuta iman etmeye itmiştir. Cibt ve Tağuta iman ise Allah’tan başkasına yapılan her türlü ibâdete yahut da Allah’ın şeriatı dışındaki her türlü hükme iman etmek demektir. O halde bunun kapsamına büyücülük, kâhinlik, Allah’tan başkasına ibâdet ve şeytana ibâdet girmektedir. Bütün bunlar Cibt ve Tağutun kapsamı içerisindedir. Aynı şekilde küfür ve kıskançlık onları Allah’ı inkâr eden ve putlara tapan kimselerin tuttukları yolun mü’minlerin yolundan daha üstün kabul etme noktasına kadar getirmiştir. Bu hususta Yüce Allah:“Kafirler için de” onlara şirin görünmek, yağ yapmak ve imana buğz etmek kastı ile “Bunlar mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar.” Bunların tutumları ne kadar çirkin, inatları ne kadar aşırı, akılları ne kadar da kıttır! Nasıl olur da bu kadar vahim bir yolu izlemeye ve bu kadar kötü ve yerilmiş bir vadiye dalmayı göze alabiliyorlar? Onlar bu tutumlarının aklı başında herhangi bir kimse tarafından beğenileceğini yahut da cahillerden herhangi birisinin aklının bu işe yatacağını mı sanıyorlar? Hiç, put ve heykellere ibâdet temeli üzerinde yükselen, hoş ve temiz şeyleri haram kılmak, murdar şeyleri mubah kılmak, haram kılınan şeylerin pek çoğunu helâl kılmak, insanlar arasında zulmü yerleştirip yaratılmışları Yaratıcıya eşit kılmak, Allah’ı, peygamberlerini ve kitaplarını inkâr etmek temeline dayalı batıl bir din, Rahmân olan Allah’a ibâdet, gizli ve açık bütün hallerde Allah’a karşı ihlâsla hareket etmek, Allah’ın dışında mabud edinilen bütün put, ortak ve yalancıları inkâr etmek, akrabalık bağlarını gözetmek, bütün yaratıklara hatta hayvanlara bile iyilik yapmak, insanlar arasında adaleti ve dengeyi yerleştirmek, her türlü kötülük ve zulmü haram kılıp, bütün söz ve davranışlarda doğruya uymak temeline dayanan bir dinden üstün olabilir mi? Böyle bir iddiada bulunmak hezeyandan başka ne olabilir? Böyle bir sözü söyleyen kimse ya insanların en câhili ve en kıt akıllısıdır ya da en ileri derecede inat eden, batılda bile bile ayak direten ve hakka karşı duran bir kimsedir. Evet, gerçek de budur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 52. “İşte onlar Allah’ın lanet ettiği” rahmetinden kovup uzaklaştırdığı, intikam ve azabını üzerlerine indirdiği “kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın.” Onu dost edinecek, onun maslahatlarını görecek, hoşuna gitmeyecek şeylere karşı onu koruyacak hiçbir kimse bulamazsın. İşte bu, yardımsız kalmanın ve terk edilmenin en ileri derecesidir. 53. “Yoksa onların mülkten bir payı mı var?” da bu sayede diledikleri kimseleri dilediklerine sırf kendi arzuları dolayısı ile üstün kılabiliyorlar ve böylelikle Allah’ın egemen olduğu kainatın idaresinde Allah’a ortaklık yapmaya kalkıyorlar? Onlar gerçekten böyle olsalardı alabildiğine cimrilik yaparlar, son derece eli sıkı davranırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böyle olsaydı” yani onların mülkten, idareden herhangi bir payları bulunsaydı “insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk” yani çok azıcık miktar “kadar dahi (bir şey) vermezlerdi.” Bu, onların Allah’ın mülküne ortak olduklarının var sayılması halinde son derece cimri olacaklarını ifade eden bir buyruktur. Buradaki soru da herkes tarafından olumsuz olarak cevaplandırılacağı bilinen inkâr amaçlı soru türündendir. 54. “Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı?” Yani onları bu sözlerini söylemeye iten mülkünde Allah’a ortak olmaları mıdır? Bundan dolayı mı onlar istedikleri kimseleri üstün kabul ediyorlar? Yoksa onları bu sözleri söylemeye iten Allah’ın kendi lütfundan Rasûlüne ve mü’minlere vermesinden ötürü duydukları kıskançlıkları mıdır? Halbuki bu, Allah’ın şimdiye kadar görülmedik ve alışılmadık bir lütfu değildir. Zira “Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık.” Bu, Yüce Allah’ın İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere nimet olarak ihsan ettiği peygamberlik, Kitap, Dâvûd ve Süleyman gibi peygamberlerine ihsan etmiş olduğu büyük mülktür. Allah’ın nimetlerini lutfetmesi mü’min kullarına hâlâ devam etmektedir. Peki onlar Allah'ın, insanların en faziletlisi, en değerlisi, Allah’ı en ileri derecede tanıyan, Allah’tan en çok korkan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik, ilâhi yardım ve mülk nimetini vermesine ne diye karşı çıkıyor, tepki gösteriyorlar? 55. “Onlardan bir kısmı ona” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e “iman etti” Böylelikle dünyevi mutluluğu ve uhrevi kurtuluşu elde etti, “bir kısmı da ondan” inatla, kıskançlıkla ve hak yoldan alıkoymak maksadı ile “yüz çevirdi.” Böylelikle onlar dünyanın pek çok sıkıntıları ve musibetleri ile karşı karşıya kaldılar ki bu da onların isyanlarının sonuçlarının sadece bir parçasıdır. “Çılgın alevli ateş olarak” Allah’ı inkâr eden, peygamberlerinin peygamberliğini bile bile reddeden yahudi, hıristiyan ve onların dışında kalan çeşitli kâfirler üzerinde tutuşturulacak olan “cehennem” ateşi, onlara “yeter!” İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 56. “Âyetlerimizi inkâr edenleri” alevleri çok büyük, harareti oldukça fazla bir “ateşe sokacağız. Derileri piştikçe” tamamen yandıkça “azabı tatmaları için” azaplarının ulaşabileceği en ileri dereceye ulaşması için “başka derilerle değiştireceğiz.” Onların küfür ve inatları tekrarlanıp durduğundan ve küfür onların ayrılmaz bir sıfatı ve karakteri haline geldiğinden dolayı buna uygun bir ceza olmak üzere de azapları böylece tekrarlanıp duracaktır. İşte bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur:“Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir” büyük izzet sahibidir ve yaratmasında, emrinde mükâfat ve cezasında hikmeti sonsuzdur. 57. Allah’a, Allah’ın iman edilmesini farz kıldığı şeylere “iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır.” Bu zevceler, kötü ve bayağı huylardan ve dünya kadınlarında görülen her türlü kusur ve kirlilikten uzak ve arınmışlardır. “Onları koyu” gölgesi sürekli olan “bir gölgeliğe alacağız.”

Nisa' 4:53

51- Kitaptan kendilerine bir pay verilenleri gördün mü? Cibte ve Tağuta inanıyorlar. Kafirler için de: Bunlar, mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar! 52- İşte onlar Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın. 53- Yoksa onların mülkten bir payı mı var? Böyle olsaydı insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk kadar dahi (bir şey) vermezlerdi. 54- Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı? Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık. 55- Onlardan bir kısmı ona iman etti, bir kısmı da ondan yüz çevirdi. Çılgın alevli ateş olarak cehennem (onlara) yeter. 56- Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz. Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir. 57- İman edip salih ameller işeleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır. Onları koyu bir gölgeliğe alacağız. 51. Bu da yahudilerin çirkin işlerinden, peygamberi ve mü’minleri kıskanmalarından ortaya çıkan tutumlarından biridir. Onların aşağılık ahlâkları ve kötü tabiatları onları Allah’a ve Rasûlüne imanı terk etmeye, bunun yerine Cibt ve Tağuta iman etmeye itmiştir. Cibt ve Tağuta iman ise Allah’tan başkasına yapılan her türlü ibâdete yahut da Allah’ın şeriatı dışındaki her türlü hükme iman etmek demektir. O halde bunun kapsamına büyücülük, kâhinlik, Allah’tan başkasına ibâdet ve şeytana ibâdet girmektedir. Bütün bunlar Cibt ve Tağutun kapsamı içerisindedir. Aynı şekilde küfür ve kıskançlık onları Allah’ı inkâr eden ve putlara tapan kimselerin tuttukları yolun mü’minlerin yolundan daha üstün kabul etme noktasına kadar getirmiştir. Bu hususta Yüce Allah:“Kafirler için de” onlara şirin görünmek, yağ yapmak ve imana buğz etmek kastı ile “Bunlar mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar.” Bunların tutumları ne kadar çirkin, inatları ne kadar aşırı, akılları ne kadar da kıttır! Nasıl olur da bu kadar vahim bir yolu izlemeye ve bu kadar kötü ve yerilmiş bir vadiye dalmayı göze alabiliyorlar? Onlar bu tutumlarının aklı başında herhangi bir kimse tarafından beğenileceğini yahut da cahillerden herhangi birisinin aklının bu işe yatacağını mı sanıyorlar? Hiç, put ve heykellere ibâdet temeli üzerinde yükselen, hoş ve temiz şeyleri haram kılmak, murdar şeyleri mubah kılmak, haram kılınan şeylerin pek çoğunu helâl kılmak, insanlar arasında zulmü yerleştirip yaratılmışları Yaratıcıya eşit kılmak, Allah’ı, peygamberlerini ve kitaplarını inkâr etmek temeline dayalı batıl bir din, Rahmân olan Allah’a ibâdet, gizli ve açık bütün hallerde Allah’a karşı ihlâsla hareket etmek, Allah’ın dışında mabud edinilen bütün put, ortak ve yalancıları inkâr etmek, akrabalık bağlarını gözetmek, bütün yaratıklara hatta hayvanlara bile iyilik yapmak, insanlar arasında adaleti ve dengeyi yerleştirmek, her türlü kötülük ve zulmü haram kılıp, bütün söz ve davranışlarda doğruya uymak temeline dayanan bir dinden üstün olabilir mi? Böyle bir iddiada bulunmak hezeyandan başka ne olabilir? Böyle bir sözü söyleyen kimse ya insanların en câhili ve en kıt akıllısıdır ya da en ileri derecede inat eden, batılda bile bile ayak direten ve hakka karşı duran bir kimsedir. Evet, gerçek de budur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 52. “İşte onlar Allah’ın lanet ettiği” rahmetinden kovup uzaklaştırdığı, intikam ve azabını üzerlerine indirdiği “kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın.” Onu dost edinecek, onun maslahatlarını görecek, hoşuna gitmeyecek şeylere karşı onu koruyacak hiçbir kimse bulamazsın. İşte bu, yardımsız kalmanın ve terk edilmenin en ileri derecesidir. 53. “Yoksa onların mülkten bir payı mı var?” da bu sayede diledikleri kimseleri dilediklerine sırf kendi arzuları dolayısı ile üstün kılabiliyorlar ve böylelikle Allah’ın egemen olduğu kainatın idaresinde Allah’a ortaklık yapmaya kalkıyorlar? Onlar gerçekten böyle olsalardı alabildiğine cimrilik yaparlar, son derece eli sıkı davranırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böyle olsaydı” yani onların mülkten, idareden herhangi bir payları bulunsaydı “insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk” yani çok azıcık miktar “kadar dahi (bir şey) vermezlerdi.” Bu, onların Allah’ın mülküne ortak olduklarının var sayılması halinde son derece cimri olacaklarını ifade eden bir buyruktur. Buradaki soru da herkes tarafından olumsuz olarak cevaplandırılacağı bilinen inkâr amaçlı soru türündendir. 54. “Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı?” Yani onları bu sözlerini söylemeye iten mülkünde Allah’a ortak olmaları mıdır? Bundan dolayı mı onlar istedikleri kimseleri üstün kabul ediyorlar? Yoksa onları bu sözleri söylemeye iten Allah’ın kendi lütfundan Rasûlüne ve mü’minlere vermesinden ötürü duydukları kıskançlıkları mıdır? Halbuki bu, Allah’ın şimdiye kadar görülmedik ve alışılmadık bir lütfu değildir. Zira “Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık.” Bu, Yüce Allah’ın İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere nimet olarak ihsan ettiği peygamberlik, Kitap, Dâvûd ve Süleyman gibi peygamberlerine ihsan etmiş olduğu büyük mülktür. Allah’ın nimetlerini lutfetmesi mü’min kullarına hâlâ devam etmektedir. Peki onlar Allah'ın, insanların en faziletlisi, en değerlisi, Allah’ı en ileri derecede tanıyan, Allah’tan en çok korkan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik, ilâhi yardım ve mülk nimetini vermesine ne diye karşı çıkıyor, tepki gösteriyorlar? 55. “Onlardan bir kısmı ona” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e “iman etti” Böylelikle dünyevi mutluluğu ve uhrevi kurtuluşu elde etti, “bir kısmı da ondan” inatla, kıskançlıkla ve hak yoldan alıkoymak maksadı ile “yüz çevirdi.” Böylelikle onlar dünyanın pek çok sıkıntıları ve musibetleri ile karşı karşıya kaldılar ki bu da onların isyanlarının sonuçlarının sadece bir parçasıdır. “Çılgın alevli ateş olarak” Allah’ı inkâr eden, peygamberlerinin peygamberliğini bile bile reddeden yahudi, hıristiyan ve onların dışında kalan çeşitli kâfirler üzerinde tutuşturulacak olan “cehennem” ateşi, onlara “yeter!” İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 56. “Âyetlerimizi inkâr edenleri” alevleri çok büyük, harareti oldukça fazla bir “ateşe sokacağız. Derileri piştikçe” tamamen yandıkça “azabı tatmaları için” azaplarının ulaşabileceği en ileri dereceye ulaşması için “başka derilerle değiştireceğiz.” Onların küfür ve inatları tekrarlanıp durduğundan ve küfür onların ayrılmaz bir sıfatı ve karakteri haline geldiğinden dolayı buna uygun bir ceza olmak üzere de azapları böylece tekrarlanıp duracaktır. İşte bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur:“Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir” büyük izzet sahibidir ve yaratmasında, emrinde mükâfat ve cezasında hikmeti sonsuzdur. 57. Allah’a, Allah’ın iman edilmesini farz kıldığı şeylere “iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır.” Bu zevceler, kötü ve bayağı huylardan ve dünya kadınlarında görülen her türlü kusur ve kirlilikten uzak ve arınmışlardır. “Onları koyu” gölgesi sürekli olan “bir gölgeliğe alacağız.”

Nisa' 4:54

51- Kitaptan kendilerine bir pay verilenleri gördün mü? Cibte ve Tağuta inanıyorlar. Kafirler için de: Bunlar, mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar! 52- İşte onlar Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın. 53- Yoksa onların mülkten bir payı mı var? Böyle olsaydı insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk kadar dahi (bir şey) vermezlerdi. 54- Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı? Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık. 55- Onlardan bir kısmı ona iman etti, bir kısmı da ondan yüz çevirdi. Çılgın alevli ateş olarak cehennem (onlara) yeter. 56- Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz. Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir. 57- İman edip salih ameller işeleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır. Onları koyu bir gölgeliğe alacağız. 51. Bu da yahudilerin çirkin işlerinden, peygamberi ve mü’minleri kıskanmalarından ortaya çıkan tutumlarından biridir. Onların aşağılık ahlâkları ve kötü tabiatları onları Allah’a ve Rasûlüne imanı terk etmeye, bunun yerine Cibt ve Tağuta iman etmeye itmiştir. Cibt ve Tağuta iman ise Allah’tan başkasına yapılan her türlü ibâdete yahut da Allah’ın şeriatı dışındaki her türlü hükme iman etmek demektir. O halde bunun kapsamına büyücülük, kâhinlik, Allah’tan başkasına ibâdet ve şeytana ibâdet girmektedir. Bütün bunlar Cibt ve Tağutun kapsamı içerisindedir. Aynı şekilde küfür ve kıskançlık onları Allah’ı inkâr eden ve putlara tapan kimselerin tuttukları yolun mü’minlerin yolundan daha üstün kabul etme noktasına kadar getirmiştir. Bu hususta Yüce Allah:“Kafirler için de” onlara şirin görünmek, yağ yapmak ve imana buğz etmek kastı ile “Bunlar mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar.” Bunların tutumları ne kadar çirkin, inatları ne kadar aşırı, akılları ne kadar da kıttır! Nasıl olur da bu kadar vahim bir yolu izlemeye ve bu kadar kötü ve yerilmiş bir vadiye dalmayı göze alabiliyorlar? Onlar bu tutumlarının aklı başında herhangi bir kimse tarafından beğenileceğini yahut da cahillerden herhangi birisinin aklının bu işe yatacağını mı sanıyorlar? Hiç, put ve heykellere ibâdet temeli üzerinde yükselen, hoş ve temiz şeyleri haram kılmak, murdar şeyleri mubah kılmak, haram kılınan şeylerin pek çoğunu helâl kılmak, insanlar arasında zulmü yerleştirip yaratılmışları Yaratıcıya eşit kılmak, Allah’ı, peygamberlerini ve kitaplarını inkâr etmek temeline dayalı batıl bir din, Rahmân olan Allah’a ibâdet, gizli ve açık bütün hallerde Allah’a karşı ihlâsla hareket etmek, Allah’ın dışında mabud edinilen bütün put, ortak ve yalancıları inkâr etmek, akrabalık bağlarını gözetmek, bütün yaratıklara hatta hayvanlara bile iyilik yapmak, insanlar arasında adaleti ve dengeyi yerleştirmek, her türlü kötülük ve zulmü haram kılıp, bütün söz ve davranışlarda doğruya uymak temeline dayanan bir dinden üstün olabilir mi? Böyle bir iddiada bulunmak hezeyandan başka ne olabilir? Böyle bir sözü söyleyen kimse ya insanların en câhili ve en kıt akıllısıdır ya da en ileri derecede inat eden, batılda bile bile ayak direten ve hakka karşı duran bir kimsedir. Evet, gerçek de budur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 52. “İşte onlar Allah’ın lanet ettiği” rahmetinden kovup uzaklaştırdığı, intikam ve azabını üzerlerine indirdiği “kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın.” Onu dost edinecek, onun maslahatlarını görecek, hoşuna gitmeyecek şeylere karşı onu koruyacak hiçbir kimse bulamazsın. İşte bu, yardımsız kalmanın ve terk edilmenin en ileri derecesidir. 53. “Yoksa onların mülkten bir payı mı var?” da bu sayede diledikleri kimseleri dilediklerine sırf kendi arzuları dolayısı ile üstün kılabiliyorlar ve böylelikle Allah’ın egemen olduğu kainatın idaresinde Allah’a ortaklık yapmaya kalkıyorlar? Onlar gerçekten böyle olsalardı alabildiğine cimrilik yaparlar, son derece eli sıkı davranırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böyle olsaydı” yani onların mülkten, idareden herhangi bir payları bulunsaydı “insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk” yani çok azıcık miktar “kadar dahi (bir şey) vermezlerdi.” Bu, onların Allah’ın mülküne ortak olduklarının var sayılması halinde son derece cimri olacaklarını ifade eden bir buyruktur. Buradaki soru da herkes tarafından olumsuz olarak cevaplandırılacağı bilinen inkâr amaçlı soru türündendir. 54. “Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı?” Yani onları bu sözlerini söylemeye iten mülkünde Allah’a ortak olmaları mıdır? Bundan dolayı mı onlar istedikleri kimseleri üstün kabul ediyorlar? Yoksa onları bu sözleri söylemeye iten Allah’ın kendi lütfundan Rasûlüne ve mü’minlere vermesinden ötürü duydukları kıskançlıkları mıdır? Halbuki bu, Allah’ın şimdiye kadar görülmedik ve alışılmadık bir lütfu değildir. Zira “Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık.” Bu, Yüce Allah’ın İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere nimet olarak ihsan ettiği peygamberlik, Kitap, Dâvûd ve Süleyman gibi peygamberlerine ihsan etmiş olduğu büyük mülktür. Allah’ın nimetlerini lutfetmesi mü’min kullarına hâlâ devam etmektedir. Peki onlar Allah'ın, insanların en faziletlisi, en değerlisi, Allah’ı en ileri derecede tanıyan, Allah’tan en çok korkan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik, ilâhi yardım ve mülk nimetini vermesine ne diye karşı çıkıyor, tepki gösteriyorlar? 55. “Onlardan bir kısmı ona” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e “iman etti” Böylelikle dünyevi mutluluğu ve uhrevi kurtuluşu elde etti, “bir kısmı da ondan” inatla, kıskançlıkla ve hak yoldan alıkoymak maksadı ile “yüz çevirdi.” Böylelikle onlar dünyanın pek çok sıkıntıları ve musibetleri ile karşı karşıya kaldılar ki bu da onların isyanlarının sonuçlarının sadece bir parçasıdır. “Çılgın alevli ateş olarak” Allah’ı inkâr eden, peygamberlerinin peygamberliğini bile bile reddeden yahudi, hıristiyan ve onların dışında kalan çeşitli kâfirler üzerinde tutuşturulacak olan “cehennem” ateşi, onlara “yeter!” İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 56. “Âyetlerimizi inkâr edenleri” alevleri çok büyük, harareti oldukça fazla bir “ateşe sokacağız. Derileri piştikçe” tamamen yandıkça “azabı tatmaları için” azaplarının ulaşabileceği en ileri dereceye ulaşması için “başka derilerle değiştireceğiz.” Onların küfür ve inatları tekrarlanıp durduğundan ve küfür onların ayrılmaz bir sıfatı ve karakteri haline geldiğinden dolayı buna uygun bir ceza olmak üzere de azapları böylece tekrarlanıp duracaktır. İşte bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur:“Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir” büyük izzet sahibidir ve yaratmasında, emrinde mükâfat ve cezasında hikmeti sonsuzdur. 57. Allah’a, Allah’ın iman edilmesini farz kıldığı şeylere “iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır.” Bu zevceler, kötü ve bayağı huylardan ve dünya kadınlarında görülen her türlü kusur ve kirlilikten uzak ve arınmışlardır. “Onları koyu” gölgesi sürekli olan “bir gölgeliğe alacağız.”

Nisa' 4:55

51- Kitaptan kendilerine bir pay verilenleri gördün mü? Cibte ve Tağuta inanıyorlar. Kafirler için de: Bunlar, mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar! 52- İşte onlar Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın. 53- Yoksa onların mülkten bir payı mı var? Böyle olsaydı insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk kadar dahi (bir şey) vermezlerdi. 54- Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı? Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık. 55- Onlardan bir kısmı ona iman etti, bir kısmı da ondan yüz çevirdi. Çılgın alevli ateş olarak cehennem (onlara) yeter. 56- Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz. Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir. 57- İman edip salih ameller işeleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır. Onları koyu bir gölgeliğe alacağız. 51. Bu da yahudilerin çirkin işlerinden, peygamberi ve mü’minleri kıskanmalarından ortaya çıkan tutumlarından biridir. Onların aşağılık ahlâkları ve kötü tabiatları onları Allah’a ve Rasûlüne imanı terk etmeye, bunun yerine Cibt ve Tağuta iman etmeye itmiştir. Cibt ve Tağuta iman ise Allah’tan başkasına yapılan her türlü ibâdete yahut da Allah’ın şeriatı dışındaki her türlü hükme iman etmek demektir. O halde bunun kapsamına büyücülük, kâhinlik, Allah’tan başkasına ibâdet ve şeytana ibâdet girmektedir. Bütün bunlar Cibt ve Tağutun kapsamı içerisindedir. Aynı şekilde küfür ve kıskançlık onları Allah’ı inkâr eden ve putlara tapan kimselerin tuttukları yolun mü’minlerin yolundan daha üstün kabul etme noktasına kadar getirmiştir. Bu hususta Yüce Allah:“Kafirler için de” onlara şirin görünmek, yağ yapmak ve imana buğz etmek kastı ile “Bunlar mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar.” Bunların tutumları ne kadar çirkin, inatları ne kadar aşırı, akılları ne kadar da kıttır! Nasıl olur da bu kadar vahim bir yolu izlemeye ve bu kadar kötü ve yerilmiş bir vadiye dalmayı göze alabiliyorlar? Onlar bu tutumlarının aklı başında herhangi bir kimse tarafından beğenileceğini yahut da cahillerden herhangi birisinin aklının bu işe yatacağını mı sanıyorlar? Hiç, put ve heykellere ibâdet temeli üzerinde yükselen, hoş ve temiz şeyleri haram kılmak, murdar şeyleri mubah kılmak, haram kılınan şeylerin pek çoğunu helâl kılmak, insanlar arasında zulmü yerleştirip yaratılmışları Yaratıcıya eşit kılmak, Allah’ı, peygamberlerini ve kitaplarını inkâr etmek temeline dayalı batıl bir din, Rahmân olan Allah’a ibâdet, gizli ve açık bütün hallerde Allah’a karşı ihlâsla hareket etmek, Allah’ın dışında mabud edinilen bütün put, ortak ve yalancıları inkâr etmek, akrabalık bağlarını gözetmek, bütün yaratıklara hatta hayvanlara bile iyilik yapmak, insanlar arasında adaleti ve dengeyi yerleştirmek, her türlü kötülük ve zulmü haram kılıp, bütün söz ve davranışlarda doğruya uymak temeline dayanan bir dinden üstün olabilir mi? Böyle bir iddiada bulunmak hezeyandan başka ne olabilir? Böyle bir sözü söyleyen kimse ya insanların en câhili ve en kıt akıllısıdır ya da en ileri derecede inat eden, batılda bile bile ayak direten ve hakka karşı duran bir kimsedir. Evet, gerçek de budur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 52. “İşte onlar Allah’ın lanet ettiği” rahmetinden kovup uzaklaştırdığı, intikam ve azabını üzerlerine indirdiği “kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın.” Onu dost edinecek, onun maslahatlarını görecek, hoşuna gitmeyecek şeylere karşı onu koruyacak hiçbir kimse bulamazsın. İşte bu, yardımsız kalmanın ve terk edilmenin en ileri derecesidir. 53. “Yoksa onların mülkten bir payı mı var?” da bu sayede diledikleri kimseleri dilediklerine sırf kendi arzuları dolayısı ile üstün kılabiliyorlar ve böylelikle Allah’ın egemen olduğu kainatın idaresinde Allah’a ortaklık yapmaya kalkıyorlar? Onlar gerçekten böyle olsalardı alabildiğine cimrilik yaparlar, son derece eli sıkı davranırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böyle olsaydı” yani onların mülkten, idareden herhangi bir payları bulunsaydı “insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk” yani çok azıcık miktar “kadar dahi (bir şey) vermezlerdi.” Bu, onların Allah’ın mülküne ortak olduklarının var sayılması halinde son derece cimri olacaklarını ifade eden bir buyruktur. Buradaki soru da herkes tarafından olumsuz olarak cevaplandırılacağı bilinen inkâr amaçlı soru türündendir. 54. “Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı?” Yani onları bu sözlerini söylemeye iten mülkünde Allah’a ortak olmaları mıdır? Bundan dolayı mı onlar istedikleri kimseleri üstün kabul ediyorlar? Yoksa onları bu sözleri söylemeye iten Allah’ın kendi lütfundan Rasûlüne ve mü’minlere vermesinden ötürü duydukları kıskançlıkları mıdır? Halbuki bu, Allah’ın şimdiye kadar görülmedik ve alışılmadık bir lütfu değildir. Zira “Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık.” Bu, Yüce Allah’ın İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere nimet olarak ihsan ettiği peygamberlik, Kitap, Dâvûd ve Süleyman gibi peygamberlerine ihsan etmiş olduğu büyük mülktür. Allah’ın nimetlerini lutfetmesi mü’min kullarına hâlâ devam etmektedir. Peki onlar Allah'ın, insanların en faziletlisi, en değerlisi, Allah’ı en ileri derecede tanıyan, Allah’tan en çok korkan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik, ilâhi yardım ve mülk nimetini vermesine ne diye karşı çıkıyor, tepki gösteriyorlar? 55. “Onlardan bir kısmı ona” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e “iman etti” Böylelikle dünyevi mutluluğu ve uhrevi kurtuluşu elde etti, “bir kısmı da ondan” inatla, kıskançlıkla ve hak yoldan alıkoymak maksadı ile “yüz çevirdi.” Böylelikle onlar dünyanın pek çok sıkıntıları ve musibetleri ile karşı karşıya kaldılar ki bu da onların isyanlarının sonuçlarının sadece bir parçasıdır. “Çılgın alevli ateş olarak” Allah’ı inkâr eden, peygamberlerinin peygamberliğini bile bile reddeden yahudi, hıristiyan ve onların dışında kalan çeşitli kâfirler üzerinde tutuşturulacak olan “cehennem” ateşi, onlara “yeter!” İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 56. “Âyetlerimizi inkâr edenleri” alevleri çok büyük, harareti oldukça fazla bir “ateşe sokacağız. Derileri piştikçe” tamamen yandıkça “azabı tatmaları için” azaplarının ulaşabileceği en ileri dereceye ulaşması için “başka derilerle değiştireceğiz.” Onların küfür ve inatları tekrarlanıp durduğundan ve küfür onların ayrılmaz bir sıfatı ve karakteri haline geldiğinden dolayı buna uygun bir ceza olmak üzere de azapları böylece tekrarlanıp duracaktır. İşte bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur:“Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir” büyük izzet sahibidir ve yaratmasında, emrinde mükâfat ve cezasında hikmeti sonsuzdur. 57. Allah’a, Allah’ın iman edilmesini farz kıldığı şeylere “iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır.” Bu zevceler, kötü ve bayağı huylardan ve dünya kadınlarında görülen her türlü kusur ve kirlilikten uzak ve arınmışlardır. “Onları koyu” gölgesi sürekli olan “bir gölgeliğe alacağız.”

Nisa' 4:56

51- Kitaptan kendilerine bir pay verilenleri gördün mü? Cibte ve Tağuta inanıyorlar. Kafirler için de: Bunlar, mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar! 52- İşte onlar Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın. 53- Yoksa onların mülkten bir payı mı var? Böyle olsaydı insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk kadar dahi (bir şey) vermezlerdi. 54- Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı? Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık. 55- Onlardan bir kısmı ona iman etti, bir kısmı da ondan yüz çevirdi. Çılgın alevli ateş olarak cehennem (onlara) yeter. 56- Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz. Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir. 57- İman edip salih ameller işeleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır. Onları koyu bir gölgeliğe alacağız. 51. Bu da yahudilerin çirkin işlerinden, peygamberi ve mü’minleri kıskanmalarından ortaya çıkan tutumlarından biridir. Onların aşağılık ahlâkları ve kötü tabiatları onları Allah’a ve Rasûlüne imanı terk etmeye, bunun yerine Cibt ve Tağuta iman etmeye itmiştir. Cibt ve Tağuta iman ise Allah’tan başkasına yapılan her türlü ibâdete yahut da Allah’ın şeriatı dışındaki her türlü hükme iman etmek demektir. O halde bunun kapsamına büyücülük, kâhinlik, Allah’tan başkasına ibâdet ve şeytana ibâdet girmektedir. Bütün bunlar Cibt ve Tağutun kapsamı içerisindedir. Aynı şekilde küfür ve kıskançlık onları Allah’ı inkâr eden ve putlara tapan kimselerin tuttukları yolun mü’minlerin yolundan daha üstün kabul etme noktasına kadar getirmiştir. Bu hususta Yüce Allah:“Kafirler için de” onlara şirin görünmek, yağ yapmak ve imana buğz etmek kastı ile “Bunlar mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar.” Bunların tutumları ne kadar çirkin, inatları ne kadar aşırı, akılları ne kadar da kıttır! Nasıl olur da bu kadar vahim bir yolu izlemeye ve bu kadar kötü ve yerilmiş bir vadiye dalmayı göze alabiliyorlar? Onlar bu tutumlarının aklı başında herhangi bir kimse tarafından beğenileceğini yahut da cahillerden herhangi birisinin aklının bu işe yatacağını mı sanıyorlar? Hiç, put ve heykellere ibâdet temeli üzerinde yükselen, hoş ve temiz şeyleri haram kılmak, murdar şeyleri mubah kılmak, haram kılınan şeylerin pek çoğunu helâl kılmak, insanlar arasında zulmü yerleştirip yaratılmışları Yaratıcıya eşit kılmak, Allah’ı, peygamberlerini ve kitaplarını inkâr etmek temeline dayalı batıl bir din, Rahmân olan Allah’a ibâdet, gizli ve açık bütün hallerde Allah’a karşı ihlâsla hareket etmek, Allah’ın dışında mabud edinilen bütün put, ortak ve yalancıları inkâr etmek, akrabalık bağlarını gözetmek, bütün yaratıklara hatta hayvanlara bile iyilik yapmak, insanlar arasında adaleti ve dengeyi yerleştirmek, her türlü kötülük ve zulmü haram kılıp, bütün söz ve davranışlarda doğruya uymak temeline dayanan bir dinden üstün olabilir mi? Böyle bir iddiada bulunmak hezeyandan başka ne olabilir? Böyle bir sözü söyleyen kimse ya insanların en câhili ve en kıt akıllısıdır ya da en ileri derecede inat eden, batılda bile bile ayak direten ve hakka karşı duran bir kimsedir. Evet, gerçek de budur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 52. “İşte onlar Allah’ın lanet ettiği” rahmetinden kovup uzaklaştırdığı, intikam ve azabını üzerlerine indirdiği “kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın.” Onu dost edinecek, onun maslahatlarını görecek, hoşuna gitmeyecek şeylere karşı onu koruyacak hiçbir kimse bulamazsın. İşte bu, yardımsız kalmanın ve terk edilmenin en ileri derecesidir. 53. “Yoksa onların mülkten bir payı mı var?” da bu sayede diledikleri kimseleri dilediklerine sırf kendi arzuları dolayısı ile üstün kılabiliyorlar ve böylelikle Allah’ın egemen olduğu kainatın idaresinde Allah’a ortaklık yapmaya kalkıyorlar? Onlar gerçekten böyle olsalardı alabildiğine cimrilik yaparlar, son derece eli sıkı davranırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böyle olsaydı” yani onların mülkten, idareden herhangi bir payları bulunsaydı “insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk” yani çok azıcık miktar “kadar dahi (bir şey) vermezlerdi.” Bu, onların Allah’ın mülküne ortak olduklarının var sayılması halinde son derece cimri olacaklarını ifade eden bir buyruktur. Buradaki soru da herkes tarafından olumsuz olarak cevaplandırılacağı bilinen inkâr amaçlı soru türündendir. 54. “Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı?” Yani onları bu sözlerini söylemeye iten mülkünde Allah’a ortak olmaları mıdır? Bundan dolayı mı onlar istedikleri kimseleri üstün kabul ediyorlar? Yoksa onları bu sözleri söylemeye iten Allah’ın kendi lütfundan Rasûlüne ve mü’minlere vermesinden ötürü duydukları kıskançlıkları mıdır? Halbuki bu, Allah’ın şimdiye kadar görülmedik ve alışılmadık bir lütfu değildir. Zira “Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık.” Bu, Yüce Allah’ın İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere nimet olarak ihsan ettiği peygamberlik, Kitap, Dâvûd ve Süleyman gibi peygamberlerine ihsan etmiş olduğu büyük mülktür. Allah’ın nimetlerini lutfetmesi mü’min kullarına hâlâ devam etmektedir. Peki onlar Allah'ın, insanların en faziletlisi, en değerlisi, Allah’ı en ileri derecede tanıyan, Allah’tan en çok korkan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik, ilâhi yardım ve mülk nimetini vermesine ne diye karşı çıkıyor, tepki gösteriyorlar? 55. “Onlardan bir kısmı ona” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e “iman etti” Böylelikle dünyevi mutluluğu ve uhrevi kurtuluşu elde etti, “bir kısmı da ondan” inatla, kıskançlıkla ve hak yoldan alıkoymak maksadı ile “yüz çevirdi.” Böylelikle onlar dünyanın pek çok sıkıntıları ve musibetleri ile karşı karşıya kaldılar ki bu da onların isyanlarının sonuçlarının sadece bir parçasıdır. “Çılgın alevli ateş olarak” Allah’ı inkâr eden, peygamberlerinin peygamberliğini bile bile reddeden yahudi, hıristiyan ve onların dışında kalan çeşitli kâfirler üzerinde tutuşturulacak olan “cehennem” ateşi, onlara “yeter!” İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 56. “Âyetlerimizi inkâr edenleri” alevleri çok büyük, harareti oldukça fazla bir “ateşe sokacağız. Derileri piştikçe” tamamen yandıkça “azabı tatmaları için” azaplarının ulaşabileceği en ileri dereceye ulaşması için “başka derilerle değiştireceğiz.” Onların küfür ve inatları tekrarlanıp durduğundan ve küfür onların ayrılmaz bir sıfatı ve karakteri haline geldiğinden dolayı buna uygun bir ceza olmak üzere de azapları böylece tekrarlanıp duracaktır. İşte bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur:“Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir” büyük izzet sahibidir ve yaratmasında, emrinde mükâfat ve cezasında hikmeti sonsuzdur. 57. Allah’a, Allah’ın iman edilmesini farz kıldığı şeylere “iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır.” Bu zevceler, kötü ve bayağı huylardan ve dünya kadınlarında görülen her türlü kusur ve kirlilikten uzak ve arınmışlardır. “Onları koyu” gölgesi sürekli olan “bir gölgeliğe alacağız.”

Nisa' 4:57

51- Kitaptan kendilerine bir pay verilenleri gördün mü? Cibte ve Tağuta inanıyorlar. Kafirler için de: Bunlar, mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar! 52- İşte onlar Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın. 53- Yoksa onların mülkten bir payı mı var? Böyle olsaydı insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk kadar dahi (bir şey) vermezlerdi. 54- Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı? Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık. 55- Onlardan bir kısmı ona iman etti, bir kısmı da ondan yüz çevirdi. Çılgın alevli ateş olarak cehennem (onlara) yeter. 56- Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz. Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir. 57- İman edip salih ameller işeleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır. Onları koyu bir gölgeliğe alacağız. 51. Bu da yahudilerin çirkin işlerinden, peygamberi ve mü’minleri kıskanmalarından ortaya çıkan tutumlarından biridir. Onların aşağılık ahlâkları ve kötü tabiatları onları Allah’a ve Rasûlüne imanı terk etmeye, bunun yerine Cibt ve Tağuta iman etmeye itmiştir. Cibt ve Tağuta iman ise Allah’tan başkasına yapılan her türlü ibâdete yahut da Allah’ın şeriatı dışındaki her türlü hükme iman etmek demektir. O halde bunun kapsamına büyücülük, kâhinlik, Allah’tan başkasına ibâdet ve şeytana ibâdet girmektedir. Bütün bunlar Cibt ve Tağutun kapsamı içerisindedir. Aynı şekilde küfür ve kıskançlık onları Allah’ı inkâr eden ve putlara tapan kimselerin tuttukları yolun mü’minlerin yolundan daha üstün kabul etme noktasına kadar getirmiştir. Bu hususta Yüce Allah:“Kafirler için de” onlara şirin görünmek, yağ yapmak ve imana buğz etmek kastı ile “Bunlar mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar.” Bunların tutumları ne kadar çirkin, inatları ne kadar aşırı, akılları ne kadar da kıttır! Nasıl olur da bu kadar vahim bir yolu izlemeye ve bu kadar kötü ve yerilmiş bir vadiye dalmayı göze alabiliyorlar? Onlar bu tutumlarının aklı başında herhangi bir kimse tarafından beğenileceğini yahut da cahillerden herhangi birisinin aklının bu işe yatacağını mı sanıyorlar? Hiç, put ve heykellere ibâdet temeli üzerinde yükselen, hoş ve temiz şeyleri haram kılmak, murdar şeyleri mubah kılmak, haram kılınan şeylerin pek çoğunu helâl kılmak, insanlar arasında zulmü yerleştirip yaratılmışları Yaratıcıya eşit kılmak, Allah’ı, peygamberlerini ve kitaplarını inkâr etmek temeline dayalı batıl bir din, Rahmân olan Allah’a ibâdet, gizli ve açık bütün hallerde Allah’a karşı ihlâsla hareket etmek, Allah’ın dışında mabud edinilen bütün put, ortak ve yalancıları inkâr etmek, akrabalık bağlarını gözetmek, bütün yaratıklara hatta hayvanlara bile iyilik yapmak, insanlar arasında adaleti ve dengeyi yerleştirmek, her türlü kötülük ve zulmü haram kılıp, bütün söz ve davranışlarda doğruya uymak temeline dayanan bir dinden üstün olabilir mi? Böyle bir iddiada bulunmak hezeyandan başka ne olabilir? Böyle bir sözü söyleyen kimse ya insanların en câhili ve en kıt akıllısıdır ya da en ileri derecede inat eden, batılda bile bile ayak direten ve hakka karşı duran bir kimsedir. Evet, gerçek de budur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 52. “İşte onlar Allah’ın lanet ettiği” rahmetinden kovup uzaklaştırdığı, intikam ve azabını üzerlerine indirdiği “kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın.” Onu dost edinecek, onun maslahatlarını görecek, hoşuna gitmeyecek şeylere karşı onu koruyacak hiçbir kimse bulamazsın. İşte bu, yardımsız kalmanın ve terk edilmenin en ileri derecesidir. 53. “Yoksa onların mülkten bir payı mı var?” da bu sayede diledikleri kimseleri dilediklerine sırf kendi arzuları dolayısı ile üstün kılabiliyorlar ve böylelikle Allah’ın egemen olduğu kainatın idaresinde Allah’a ortaklık yapmaya kalkıyorlar? Onlar gerçekten böyle olsalardı alabildiğine cimrilik yaparlar, son derece eli sıkı davranırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böyle olsaydı” yani onların mülkten, idareden herhangi bir payları bulunsaydı “insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk” yani çok azıcık miktar “kadar dahi (bir şey) vermezlerdi.” Bu, onların Allah’ın mülküne ortak olduklarının var sayılması halinde son derece cimri olacaklarını ifade eden bir buyruktur. Buradaki soru da herkes tarafından olumsuz olarak cevaplandırılacağı bilinen inkâr amaçlı soru türündendir. 54. “Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı?” Yani onları bu sözlerini söylemeye iten mülkünde Allah’a ortak olmaları mıdır? Bundan dolayı mı onlar istedikleri kimseleri üstün kabul ediyorlar? Yoksa onları bu sözleri söylemeye iten Allah’ın kendi lütfundan Rasûlüne ve mü’minlere vermesinden ötürü duydukları kıskançlıkları mıdır? Halbuki bu, Allah’ın şimdiye kadar görülmedik ve alışılmadık bir lütfu değildir. Zira “Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık.” Bu, Yüce Allah’ın İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere nimet olarak ihsan ettiği peygamberlik, Kitap, Dâvûd ve Süleyman gibi peygamberlerine ihsan etmiş olduğu büyük mülktür. Allah’ın nimetlerini lutfetmesi mü’min kullarına hâlâ devam etmektedir. Peki onlar Allah'ın, insanların en faziletlisi, en değerlisi, Allah’ı en ileri derecede tanıyan, Allah’tan en çok korkan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik, ilâhi yardım ve mülk nimetini vermesine ne diye karşı çıkıyor, tepki gösteriyorlar? 55. “Onlardan bir kısmı ona” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e “iman etti” Böylelikle dünyevi mutluluğu ve uhrevi kurtuluşu elde etti, “bir kısmı da ondan” inatla, kıskançlıkla ve hak yoldan alıkoymak maksadı ile “yüz çevirdi.” Böylelikle onlar dünyanın pek çok sıkıntıları ve musibetleri ile karşı karşıya kaldılar ki bu da onların isyanlarının sonuçlarının sadece bir parçasıdır. “Çılgın alevli ateş olarak” Allah’ı inkâr eden, peygamberlerinin peygamberliğini bile bile reddeden yahudi, hıristiyan ve onların dışında kalan çeşitli kâfirler üzerinde tutuşturulacak olan “cehennem” ateşi, onlara “yeter!” İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 56. “Âyetlerimizi inkâr edenleri” alevleri çok büyük, harareti oldukça fazla bir “ateşe sokacağız. Derileri piştikçe” tamamen yandıkça “azabı tatmaları için” azaplarının ulaşabileceği en ileri dereceye ulaşması için “başka derilerle değiştireceğiz.” Onların küfür ve inatları tekrarlanıp durduğundan ve küfür onların ayrılmaz bir sıfatı ve karakteri haline geldiğinden dolayı buna uygun bir ceza olmak üzere de azapları böylece tekrarlanıp duracaktır. İşte bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur:“Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir” büyük izzet sahibidir ve yaratmasında, emrinde mükâfat ve cezasında hikmeti sonsuzdur. 57. Allah’a, Allah’ın iman edilmesini farz kıldığı şeylere “iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır.” Bu zevceler, kötü ve bayağı huylardan ve dünya kadınlarında görülen her türlü kusur ve kirlilikten uzak ve arınmışlardır. “Onları koyu” gölgesi sürekli olan “bir gölgeliğe alacağız.”

Nisa' 4:58

58- Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. 59- Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Rasûlüne götürün. Bu, hem daha hayırlı, hem de sonuç itibari ile daha güzeldir. 58. Emanetler insana emanet olarak verilen ve yerine getirilmesi, gereğine uyulması emredilen her şeydir. Yüce Allah kullarına bu emanetlerin gereklerinin tam ve eksiksiz olarak ve savsaklanmadan yerine getirilmesini emretmektedir. Bunun kapsamına İslâm devletinin kamu görevleri, mallar ve verilen sırlar girdiği gibi Allah’tan başka hiçbir kimsenin muttali olmadığı emirlerin yerine getirilmesi de girmektedir. Fukaha, bir kimseye bir emanet verilecek olursa o kimsenin emanet aldığı şeyi, onun benzeri hangi şartlarda korunuyor ise öylece koruması icab eder, demişler ve şunu eklemişlerdir: Çünkü emanetin eksiksiz olarak geri verilmesi ancak korunması ile mümkün olur. O halde emanetin gereği gibi korunması da farzdır. Yüce Allah’ın:“ehline vermenizi” ifadesi, emanetin emanet sahibinden başka hiçbir kimseye verilmeyeceğine delalet etmektedir. Eğer o emaneti sahibinden başkasına verecek olursa o emaneti ehline vermiş olmaz. Ancak emanet sahibinin vekili onun konumundadır. “İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” Bu, ister öldürme ve yaralamalarda, ister mali konularda, ister ırz, namus, şeref ve haysiyet ile ilgili hususlarda olsun, ister ufak ister büyük bir mesele olsun, yine ister yakın ister uzak, ister iyi ister kötü, ister düşman ister dost hakkında olsun verilecek bütün hükümleri kapsamına alır. Allah’ın hüküm esnasında gözetilmesini emrettiği adaletten kasıt ise Yüce Allah’ın peygamberi vasıtası ile teşrî’ buyurduğu had ve hükümler gereğince hükmetmektir. Bu ise adâleti bilmeyi gerektirir. Adalet bilinmeli ki gereğince hüküm verilebilsin. Verilen bu emirler oldukça güzel ve adaletli emirler olduğundan dolayı Yüce Allah devamla:“Gerçekten Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” buyurmaktadır. Bu buyruklar Yüce Allah’ın kendi emir ve yasaklarından övgü ile söz edişini dile getirmektedir. Çünkü O’nun öğüt ve yasakları dünya ve âhiret maslahatlarını kapsar. Her ikisinin zararlarını da bertaraf eder. Çünkü bu hükümleri teşrî’ buyuran her şeyi işitendir, her şeyi görendir. Hiçbir şey kendisine gizli kalmayandır. Kulların maslahatlarını onların bilemeyecekleri çapta bilendir. 59. Yüce Allah hem kendisine hem de Rasûlüne itaati emretmektedir. Bu da farz ve müstehab huuslarda onların emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmakla olur. Yine Yüce Allah emir sahiplerine itaati de emretmektedir. Bunlar ise insanların yöneticiliğini yapan idareciler, hâkimler ve müftülerdir. Çünkü insanların din ve dünya işleri -Yüce Allah’a itaat kasdıyla ve Allah’ın nezdindeki mükâfatı arzulayarak- onlara itaat edip bağlı kalmakla mümkün olur. Ancak bunun bir şartı vardır: Bu yöneticiler Allah’a isyanı gerektiren bir emir vermemelidirler. Eğer böyle bir emir verecek olurlarsa hiç şüphesiz yaratıcıya isyanı gerektirecek hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat edilmez. Belki de yöneticilere itaat emri verilirken “itaat edin” emrinin hazfedilişindeki sır budur. Zira bu emir Rasûle itaat ile birlikte zikredilmiştir. Çünkü Rasûl ancak Allah’a itaat olan şeyleri emreder. Ona itaat eden de Allah’a itaat etmiş olur. Emir sahibi olan yöneticilere itaatin şartı ise verdikleri emirlerin isyan olmamasıdır. Daha sonra insanların hakkında anlaşmazlığa düştükleri -ister dinin asli hükümleri ile ilgili olsun, ister fer’î hükümleri ile ilgili olsun- her bir hususu, Allah’a ve Rasûlüne yani Allah’ın kitabına ve Rasûlünün sünnetine götürmelerini emretmektedir. Çünkü bütün anlaşmazlık konularında ayırt edici hüküm onlardadır. Bu hüküm de ya onların açık ifadelerinden ya genel ifadelerinden ya bir işaretten yahut dikkat çekme ve uyarıdan, ya da mefhumdan anlaşılır yahut mananın umumundan anlaşılır ve buna benzer olan şeyler de onlara kıyas edilir. Çünkü din, Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünneti üzerinde yükselir. Her ikisine iman etmeden imanın dosdoğru olması da mümkün değildir. O nedenle anlaşmazlık konularının onlara götürülmesi imanın şartıdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız” buyurmuştur. Bu da şunu göstermektedir: Anlaşmazlık konularını onlara götürmeyen bir kimse gerçek bir mü’min değildir. Aksine o - bir sonraki âyeti kerimede de söz konusu edildiği şekilde- tağuta iman eden bir kimsedir. “Bu” yani anlaşmazlık konusunun Allah’a ve Rasûlüne götürülmesi “hem daha hayırlı, hem de sonuç itibari ile daha güzeldir.” Çünkü Allah ve Rasûlünün hükümleri bütün hükümlerin en güzeli, en adaletlisi, din, dünya ve âhiret bakımından insanlara en uygun olanıdır.

Nisa' 4:59

58- Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. 59- Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Rasûlüne götürün. Bu, hem daha hayırlı, hem de sonuç itibari ile daha güzeldir. 58. Emanetler insana emanet olarak verilen ve yerine getirilmesi, gereğine uyulması emredilen her şeydir. Yüce Allah kullarına bu emanetlerin gereklerinin tam ve eksiksiz olarak ve savsaklanmadan yerine getirilmesini emretmektedir. Bunun kapsamına İslâm devletinin kamu görevleri, mallar ve verilen sırlar girdiği gibi Allah’tan başka hiçbir kimsenin muttali olmadığı emirlerin yerine getirilmesi de girmektedir. Fukaha, bir kimseye bir emanet verilecek olursa o kimsenin emanet aldığı şeyi, onun benzeri hangi şartlarda korunuyor ise öylece koruması icab eder, demişler ve şunu eklemişlerdir: Çünkü emanetin eksiksiz olarak geri verilmesi ancak korunması ile mümkün olur. O halde emanetin gereği gibi korunması da farzdır. Yüce Allah’ın:“ehline vermenizi” ifadesi, emanetin emanet sahibinden başka hiçbir kimseye verilmeyeceğine delalet etmektedir. Eğer o emaneti sahibinden başkasına verecek olursa o emaneti ehline vermiş olmaz. Ancak emanet sahibinin vekili onun konumundadır. “İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” Bu, ister öldürme ve yaralamalarda, ister mali konularda, ister ırz, namus, şeref ve haysiyet ile ilgili hususlarda olsun, ister ufak ister büyük bir mesele olsun, yine ister yakın ister uzak, ister iyi ister kötü, ister düşman ister dost hakkında olsun verilecek bütün hükümleri kapsamına alır. Allah’ın hüküm esnasında gözetilmesini emrettiği adaletten kasıt ise Yüce Allah’ın peygamberi vasıtası ile teşrî’ buyurduğu had ve hükümler gereğince hükmetmektir. Bu ise adâleti bilmeyi gerektirir. Adalet bilinmeli ki gereğince hüküm verilebilsin. Verilen bu emirler oldukça güzel ve adaletli emirler olduğundan dolayı Yüce Allah devamla:“Gerçekten Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” buyurmaktadır. Bu buyruklar Yüce Allah’ın kendi emir ve yasaklarından övgü ile söz edişini dile getirmektedir. Çünkü O’nun öğüt ve yasakları dünya ve âhiret maslahatlarını kapsar. Her ikisinin zararlarını da bertaraf eder. Çünkü bu hükümleri teşrî’ buyuran her şeyi işitendir, her şeyi görendir. Hiçbir şey kendisine gizli kalmayandır. Kulların maslahatlarını onların bilemeyecekleri çapta bilendir. 59. Yüce Allah hem kendisine hem de Rasûlüne itaati emretmektedir. Bu da farz ve müstehab huuslarda onların emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmakla olur. Yine Yüce Allah emir sahiplerine itaati de emretmektedir. Bunlar ise insanların yöneticiliğini yapan idareciler, hâkimler ve müftülerdir. Çünkü insanların din ve dünya işleri -Yüce Allah’a itaat kasdıyla ve Allah’ın nezdindeki mükâfatı arzulayarak- onlara itaat edip bağlı kalmakla mümkün olur. Ancak bunun bir şartı vardır: Bu yöneticiler Allah’a isyanı gerektiren bir emir vermemelidirler. Eğer böyle bir emir verecek olurlarsa hiç şüphesiz yaratıcıya isyanı gerektirecek hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat edilmez. Belki de yöneticilere itaat emri verilirken “itaat edin” emrinin hazfedilişindeki sır budur. Zira bu emir Rasûle itaat ile birlikte zikredilmiştir. Çünkü Rasûl ancak Allah’a itaat olan şeyleri emreder. Ona itaat eden de Allah’a itaat etmiş olur. Emir sahibi olan yöneticilere itaatin şartı ise verdikleri emirlerin isyan olmamasıdır. Daha sonra insanların hakkında anlaşmazlığa düştükleri -ister dinin asli hükümleri ile ilgili olsun, ister fer’î hükümleri ile ilgili olsun- her bir hususu, Allah’a ve Rasûlüne yani Allah’ın kitabına ve Rasûlünün sünnetine götürmelerini emretmektedir. Çünkü bütün anlaşmazlık konularında ayırt edici hüküm onlardadır. Bu hüküm de ya onların açık ifadelerinden ya genel ifadelerinden ya bir işaretten yahut dikkat çekme ve uyarıdan, ya da mefhumdan anlaşılır yahut mananın umumundan anlaşılır ve buna benzer olan şeyler de onlara kıyas edilir. Çünkü din, Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünneti üzerinde yükselir. Her ikisine iman etmeden imanın dosdoğru olması da mümkün değildir. O nedenle anlaşmazlık konularının onlara götürülmesi imanın şartıdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız” buyurmuştur. Bu da şunu göstermektedir: Anlaşmazlık konularını onlara götürmeyen bir kimse gerçek bir mü’min değildir. Aksine o - bir sonraki âyeti kerimede de söz konusu edildiği şekilde- tağuta iman eden bir kimsedir. “Bu” yani anlaşmazlık konusunun Allah’a ve Rasûlüne götürülmesi “hem daha hayırlı, hem de sonuç itibari ile daha güzeldir.” Çünkü Allah ve Rasûlünün hükümleri bütün hükümlerin en güzeli, en adaletlisi, din, dünya ve âhiret bakımından insanlara en uygun olanıdır.

Nisa' 4:60

60- Sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara iman ettiğini iddia edenleri görmedin mi? Tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar. Hâlbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla (büsbütün) saptırmak ister. 61- Onlara:“Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin!” denilince münafıkların senden alabildiğine yüz çevirdiğini görürsün. 62- Elleri ile yaptıkları yüzünden başlarına bir musibet gelip çattığı zaman halleri nasıl olacak? Sonra sana gelirler de:“Biz iyilik etmekten ve arabulmaktan başka bir şey istemedik” diye Allah’a yemin ederler. 63- İşte bunlar, Allah’ın kalplerinde olanı bildiği kimselerdir. Artık onlardan yüz çevir. Onlara öğüt ver ve kendilerine haklarında etkileyici sözler söyle. 60-61. Yüce Allah kullarına münafıkların durumlarının hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira onlar “sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara” yani Allah Rasûlünün getirdiklerine ve onlardan önceki peygamberlerin getirdiklerine “iman ettiğini iddia” eden kimselerdir. Buna rağmen “Tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar.” Tağut, Allah’ın şeriatı dışında hüküm veren herkestir. “Halbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı.” İman ile tağutun hükmüne başvurmak nasıl bir arada olabilir? Çünkü iman Allah’ın şeriatına bütün hususlarda bağlı kalıp itaat etmeyi ve bu şeriatın hükmüne başvurmayı gerektirir. Kendisinin mü’min olduğunu iddia etmekle birlikte tağutun hükmünü Allah’ın hükmüne tercih etmekte olan bir kimse ise bu iddiasında yalancıdır. Bu, şeytanın onları saptırdığı hususlar arasındadır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Şeytan onları uzak bir sapıklıkla” haktan “(büsbütün) saptırmak ister” buyurmaktadır. 62. “Elleri ile yaptıkları” günahlar ki tağutun hükmüne başvurmak da bunlar arasındadır “yüzünden başlarına bir musibet gelip çattığı zaman” bu sapkın kimselerin “halleri nasıl olacak? Sonra sana” yaptıklarından özür beyan etmek için “gelirler de: Biz iyilik etmekten ve arabulmaktan başka bir şey istemedik.” Yani biz bunu yaparken davacı taraflara iyilik yapmaktan ve aralarını bulmaktan başka bir maksadımız yoktu “diye Allah’a yemin ederler.” Ancak bu iddialarında yalancıdırlar. Çünkü esas iyilik, Allah ve Rasûlünün hükmüne başvurmaktır. Kesin kanaate ve inanca sahip olan bir topluluk için hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir? Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: 63. “İşte bunlar, Allah’ın kalplerinde olanı” münafıklıklarını ve kötü maksatlarını “bildiği kimselerdir. Artık onlardan yüz çevir” onlara aldırış etme, yapıp işlediklerinden ötürü onlara karşılık verme. “Onlara öğüt ver” Yüce Allah’ın hükmünü onlara açıkla, Allah’a itaate onları teşvik et ve bu hükmü terk etmelerinden onları sakındır “ve kendilerine haklarında etkileyici sözler söyle!” Onlarla baş başa kalarak ve gizlice onlara öğüt ver. Çünkü bu, maksadı daha iyi gerçekleştirir. Yapmakta ve işlemekte oldukları dolayısı ile onları azarlamakta ve bundan vazgeçirmekte elindeki bütün imkânları kullan. Bu buyruk, masiyet işleyen kimseden yüz çevirilecek olsa dahi gizlice ona öğüt verileceğine ve maksadın elde edildiği düşülene kadar ona öğüt verilmeye devam edileceğine delildir.

Nisa' 4:61

60- Sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara iman ettiğini iddia edenleri görmedin mi? Tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar. Hâlbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla (büsbütün) saptırmak ister. 61- Onlara:“Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin!” denilince münafıkların senden alabildiğine yüz çevirdiğini görürsün. 62- Elleri ile yaptıkları yüzünden başlarına bir musibet gelip çattığı zaman halleri nasıl olacak? Sonra sana gelirler de:“Biz iyilik etmekten ve arabulmaktan başka bir şey istemedik” diye Allah’a yemin ederler. 63- İşte bunlar, Allah’ın kalplerinde olanı bildiği kimselerdir. Artık onlardan yüz çevir. Onlara öğüt ver ve kendilerine haklarında etkileyici sözler söyle. 60-61. Yüce Allah kullarına münafıkların durumlarının hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira onlar “sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara” yani Allah Rasûlünün getirdiklerine ve onlardan önceki peygamberlerin getirdiklerine “iman ettiğini iddia” eden kimselerdir. Buna rağmen “Tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar.” Tağut, Allah’ın şeriatı dışında hüküm veren herkestir. “Halbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı.” İman ile tağutun hükmüne başvurmak nasıl bir arada olabilir? Çünkü iman Allah’ın şeriatına bütün hususlarda bağlı kalıp itaat etmeyi ve bu şeriatın hükmüne başvurmayı gerektirir. Kendisinin mü’min olduğunu iddia etmekle birlikte tağutun hükmünü Allah’ın hükmüne tercih etmekte olan bir kimse ise bu iddiasında yalancıdır. Bu, şeytanın onları saptırdığı hususlar arasındadır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Şeytan onları uzak bir sapıklıkla” haktan “(büsbütün) saptırmak ister” buyurmaktadır. 62. “Elleri ile yaptıkları” günahlar ki tağutun hükmüne başvurmak da bunlar arasındadır “yüzünden başlarına bir musibet gelip çattığı zaman” bu sapkın kimselerin “halleri nasıl olacak? Sonra sana” yaptıklarından özür beyan etmek için “gelirler de: Biz iyilik etmekten ve arabulmaktan başka bir şey istemedik.” Yani biz bunu yaparken davacı taraflara iyilik yapmaktan ve aralarını bulmaktan başka bir maksadımız yoktu “diye Allah’a yemin ederler.” Ancak bu iddialarında yalancıdırlar. Çünkü esas iyilik, Allah ve Rasûlünün hükmüne başvurmaktır. Kesin kanaate ve inanca sahip olan bir topluluk için hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir? Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: 63. “İşte bunlar, Allah’ın kalplerinde olanı” münafıklıklarını ve kötü maksatlarını “bildiği kimselerdir. Artık onlardan yüz çevir” onlara aldırış etme, yapıp işlediklerinden ötürü onlara karşılık verme. “Onlara öğüt ver” Yüce Allah’ın hükmünü onlara açıkla, Allah’a itaate onları teşvik et ve bu hükmü terk etmelerinden onları sakındır “ve kendilerine haklarında etkileyici sözler söyle!” Onlarla baş başa kalarak ve gizlice onlara öğüt ver. Çünkü bu, maksadı daha iyi gerçekleştirir. Yapmakta ve işlemekte oldukları dolayısı ile onları azarlamakta ve bundan vazgeçirmekte elindeki bütün imkânları kullan. Bu buyruk, masiyet işleyen kimseden yüz çevirilecek olsa dahi gizlice ona öğüt verileceğine ve maksadın elde edildiği düşülene kadar ona öğüt verilmeye devam edileceğine delildir.

Nisa' 4:62

60- Sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara iman ettiğini iddia edenleri görmedin mi? Tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar. Hâlbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla (büsbütün) saptırmak ister. 61- Onlara:“Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin!” denilince münafıkların senden alabildiğine yüz çevirdiğini görürsün. 62- Elleri ile yaptıkları yüzünden başlarına bir musibet gelip çattığı zaman halleri nasıl olacak? Sonra sana gelirler de:“Biz iyilik etmekten ve arabulmaktan başka bir şey istemedik” diye Allah’a yemin ederler. 63- İşte bunlar, Allah’ın kalplerinde olanı bildiği kimselerdir. Artık onlardan yüz çevir. Onlara öğüt ver ve kendilerine haklarında etkileyici sözler söyle. 60-61. Yüce Allah kullarına münafıkların durumlarının hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira onlar “sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara” yani Allah Rasûlünün getirdiklerine ve onlardan önceki peygamberlerin getirdiklerine “iman ettiğini iddia” eden kimselerdir. Buna rağmen “Tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar.” Tağut, Allah’ın şeriatı dışında hüküm veren herkestir. “Halbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı.” İman ile tağutun hükmüne başvurmak nasıl bir arada olabilir? Çünkü iman Allah’ın şeriatına bütün hususlarda bağlı kalıp itaat etmeyi ve bu şeriatın hükmüne başvurmayı gerektirir. Kendisinin mü’min olduğunu iddia etmekle birlikte tağutun hükmünü Allah’ın hükmüne tercih etmekte olan bir kimse ise bu iddiasında yalancıdır. Bu, şeytanın onları saptırdığı hususlar arasındadır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Şeytan onları uzak bir sapıklıkla” haktan “(büsbütün) saptırmak ister” buyurmaktadır. 62. “Elleri ile yaptıkları” günahlar ki tağutun hükmüne başvurmak da bunlar arasındadır “yüzünden başlarına bir musibet gelip çattığı zaman” bu sapkın kimselerin “halleri nasıl olacak? Sonra sana” yaptıklarından özür beyan etmek için “gelirler de: Biz iyilik etmekten ve arabulmaktan başka bir şey istemedik.” Yani biz bunu yaparken davacı taraflara iyilik yapmaktan ve aralarını bulmaktan başka bir maksadımız yoktu “diye Allah’a yemin ederler.” Ancak bu iddialarında yalancıdırlar. Çünkü esas iyilik, Allah ve Rasûlünün hükmüne başvurmaktır. Kesin kanaate ve inanca sahip olan bir topluluk için hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir? Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: 63. “İşte bunlar, Allah’ın kalplerinde olanı” münafıklıklarını ve kötü maksatlarını “bildiği kimselerdir. Artık onlardan yüz çevir” onlara aldırış etme, yapıp işlediklerinden ötürü onlara karşılık verme. “Onlara öğüt ver” Yüce Allah’ın hükmünü onlara açıkla, Allah’a itaate onları teşvik et ve bu hükmü terk etmelerinden onları sakındır “ve kendilerine haklarında etkileyici sözler söyle!” Onlarla baş başa kalarak ve gizlice onlara öğüt ver. Çünkü bu, maksadı daha iyi gerçekleştirir. Yapmakta ve işlemekte oldukları dolayısı ile onları azarlamakta ve bundan vazgeçirmekte elindeki bütün imkânları kullan. Bu buyruk, masiyet işleyen kimseden yüz çevirilecek olsa dahi gizlice ona öğüt verileceğine ve maksadın elde edildiği düşülene kadar ona öğüt verilmeye devam edileceğine delildir.

Nisa' 4:63

60- Sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara iman ettiğini iddia edenleri görmedin mi? Tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar. Hâlbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla (büsbütün) saptırmak ister. 61- Onlara:“Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin!” denilince münafıkların senden alabildiğine yüz çevirdiğini görürsün. 62- Elleri ile yaptıkları yüzünden başlarına bir musibet gelip çattığı zaman halleri nasıl olacak? Sonra sana gelirler de:“Biz iyilik etmekten ve arabulmaktan başka bir şey istemedik” diye Allah’a yemin ederler. 63- İşte bunlar, Allah’ın kalplerinde olanı bildiği kimselerdir. Artık onlardan yüz çevir. Onlara öğüt ver ve kendilerine haklarında etkileyici sözler söyle. 60-61. Yüce Allah kullarına münafıkların durumlarının hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira onlar “sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara” yani Allah Rasûlünün getirdiklerine ve onlardan önceki peygamberlerin getirdiklerine “iman ettiğini iddia” eden kimselerdir. Buna rağmen “Tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar.” Tağut, Allah’ın şeriatı dışında hüküm veren herkestir. “Halbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı.” İman ile tağutun hükmüne başvurmak nasıl bir arada olabilir? Çünkü iman Allah’ın şeriatına bütün hususlarda bağlı kalıp itaat etmeyi ve bu şeriatın hükmüne başvurmayı gerektirir. Kendisinin mü’min olduğunu iddia etmekle birlikte tağutun hükmünü Allah’ın hükmüne tercih etmekte olan bir kimse ise bu iddiasında yalancıdır. Bu, şeytanın onları saptırdığı hususlar arasındadır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Şeytan onları uzak bir sapıklıkla” haktan “(büsbütün) saptırmak ister” buyurmaktadır. 62. “Elleri ile yaptıkları” günahlar ki tağutun hükmüne başvurmak da bunlar arasındadır “yüzünden başlarına bir musibet gelip çattığı zaman” bu sapkın kimselerin “halleri nasıl olacak? Sonra sana” yaptıklarından özür beyan etmek için “gelirler de: Biz iyilik etmekten ve arabulmaktan başka bir şey istemedik.” Yani biz bunu yaparken davacı taraflara iyilik yapmaktan ve aralarını bulmaktan başka bir maksadımız yoktu “diye Allah’a yemin ederler.” Ancak bu iddialarında yalancıdırlar. Çünkü esas iyilik, Allah ve Rasûlünün hükmüne başvurmaktır. Kesin kanaate ve inanca sahip olan bir topluluk için hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir? Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: 63. “İşte bunlar, Allah’ın kalplerinde olanı” münafıklıklarını ve kötü maksatlarını “bildiği kimselerdir. Artık onlardan yüz çevir” onlara aldırış etme, yapıp işlediklerinden ötürü onlara karşılık verme. “Onlara öğüt ver” Yüce Allah’ın hükmünü onlara açıkla, Allah’a itaate onları teşvik et ve bu hükmü terk etmelerinden onları sakındır “ve kendilerine haklarında etkileyici sözler söyle!” Onlarla baş başa kalarak ve gizlice onlara öğüt ver. Çünkü bu, maksadı daha iyi gerçekleştirir. Yapmakta ve işlemekte oldukları dolayısı ile onları azarlamakta ve bundan vazgeçirmekte elindeki bütün imkânları kullan. Bu buyruk, masiyet işleyen kimseden yüz çevirilecek olsa dahi gizlice ona öğüt verileceğine ve maksadın elde edildiği düşülene kadar ona öğüt verilmeye devam edileceğine delildir.

Nisa' 4:64

64- Biz, gönderdiğimiz her bir peygamberi Allah’ın izni ile kendisine itaat edilsin diye gönderdik. Şâyet onlar, kendilerine zulmettiklerinde sana gelip de Allah’tan mağfiret dileselerdi, Rasul de onlar için mağfiret isteseydi, Allah’ı elbette tevbeleri çokça kabul eden ve pek merhamet eden bulacaklardı. 65- Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar. 64. Şanı Yüce Allah, Rasûlüne itaati ve bağlılığı emir ve teşvik eden bir buyrukla şunu haber vermektedir: Peygamberlerin gönderilmesinden amaç onlara itaat edilmesi, verdikleri bütün emir ve yasaklarda, bu peygamberlerin kendilerine gönderildiği kimselerin onlara bağlı kalmalarıdır. İtaat edenin itaat ettiği kimseyi tazim ettiği şekilde onları tazim etmeleridir. Bu buyruk, peygamberlerin Allah’tan tebliğ ettikleri hususlar ile emir ve yasaklarında ismet (hatadan korunma) sıfatına sahip olduklarını ortaya koymaktadır. Çünkü Yüce Allah onlara mutlak olarak itaati emretmektedir. Eğer onlar masum ve yanlış olan bir şeyi teşrî’ etmeyen kimseler olmasalardı, Yüce Allah böyle bir emri mutlak olarak vermezdi. Yüce Allah’ın:“Allah’ın izni ile” ifadesi şu demektir: İtaat edenin itaati Allah’ın kaza ve kaderi ile gerçekleşir. Böylelikle bu buyruk kaza ve kaderi de ortaya koymakta ve Allah’tan yardım dilemeyi teşvik etmektedir. Ayrıca Allah insana yardım etmeyecek olursa peygambere itaatinin mümkün olamayacağını da açıklamaktadır. Daha sonra Yüce Allah pek büyük lütuf ve keremini haber vermekte ve günah işleyenlerin günahlarını itiraf ederek Allah’a tevbe etmeleri, O’ndan mağfiret dilemeleri çağrısında bulunmaktadır:“Şâyet onlar, kendilerine zulmettiklerinde” günahlarını itiraf edip bu konuda sana itaat ederek “sana gelip de Allah’tan mağfiret dileselerdi, peygamber de onlar için mağfiret isteseydi, Allah’ı elbette tevbeleri çokça kabul eden ve pek merhamet eden bulacaklardı.” Yani Allah, mağfireti ile onların zulümlerini bağışlayarak tevbelerini kabul ederdi. Tevbelerini kabul etmek, tevbe etmeye muvaffak kılmak ve tevbenin mükâfatını vermek sureti ile de onlara çokça merhamet ederdi. Allah Rasûlüne bu şekildeki geliş onun hayatına hastır. Çünkü ifadelerin akışı buna delildir. Zira Allah Rasûlünün mağfiret dilemesi ancak hayatında olacak bir şeydir. Onun vefatından sonra ise ondan bir şey istenemez; hatta bu bir şirk olur. 65. Daha sonra Yüce Allah, kerim zatına yemin ederek aralarındaki anlaşmazlıklarda yani aralarında meydana gelen - icma olunan meseleler dışındaki- bütün ihtilaflarda, Allah Rasûlünün hükmüne başvurmadıkça iman etmiş olamayacaklarını belirtmektedir. İcma olunan meseleler ise ancak Kitap ve sünnete dayalı olur. Diğer taraftan sadece Allah Rasûlünün hükmüne başvurmak da yeterli değildir. Verdiği hükümden dolayı kalplerindeki darlık ve sıkıntının da gitmesi ve başka herhangi bir hükmü hatırlarından geçirmeksizin onun hükmüne teslim olmaları şarttır. Bu da kendi başına yeterli değildir, aksine onun hükmüne gönül rahatlığı ile zahiren ve batınen tam bir itaat ile teslim olmaları da gerekir. Bu durumda onun hükmüne başvurmak İslâm makamı, hükmü dolayısı ile kalpte bir sıkıntının bulunmaması iman makamı, bu hükme tam bir teslimiyet ile bağlılık ve itaat de ihsan makamıdır. Bu üç mertebeyi tam olarak gerçekleştiren bir kimsenin dindeki bütün mertebeleri de tamamlamış olacağı ortadadır. Sözü geçen bu hükme başvurmayı terk eden ve böyle bir şeye bağlı kalmayan bir kimse de kâfirdir. Hükme başvurmakla birlikte ona bağlılığı terkeden bir kimse ise o hükmün benzerine itaat etmeyen isyankârların durumu ile aynı olur.

Nisa' 4:65

64- Biz, gönderdiğimiz her bir peygamberi Allah’ın izni ile kendisine itaat edilsin diye gönderdik. Şâyet onlar, kendilerine zulmettiklerinde sana gelip de Allah’tan mağfiret dileselerdi, Rasul de onlar için mağfiret isteseydi, Allah’ı elbette tevbeleri çokça kabul eden ve pek merhamet eden bulacaklardı. 65- Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar. 64. Şanı Yüce Allah, Rasûlüne itaati ve bağlılığı emir ve teşvik eden bir buyrukla şunu haber vermektedir: Peygamberlerin gönderilmesinden amaç onlara itaat edilmesi, verdikleri bütün emir ve yasaklarda, bu peygamberlerin kendilerine gönderildiği kimselerin onlara bağlı kalmalarıdır. İtaat edenin itaat ettiği kimseyi tazim ettiği şekilde onları tazim etmeleridir. Bu buyruk, peygamberlerin Allah’tan tebliğ ettikleri hususlar ile emir ve yasaklarında ismet (hatadan korunma) sıfatına sahip olduklarını ortaya koymaktadır. Çünkü Yüce Allah onlara mutlak olarak itaati emretmektedir. Eğer onlar masum ve yanlış olan bir şeyi teşrî’ etmeyen kimseler olmasalardı, Yüce Allah böyle bir emri mutlak olarak vermezdi. Yüce Allah’ın:“Allah’ın izni ile” ifadesi şu demektir: İtaat edenin itaati Allah’ın kaza ve kaderi ile gerçekleşir. Böylelikle bu buyruk kaza ve kaderi de ortaya koymakta ve Allah’tan yardım dilemeyi teşvik etmektedir. Ayrıca Allah insana yardım etmeyecek olursa peygambere itaatinin mümkün olamayacağını da açıklamaktadır. Daha sonra Yüce Allah pek büyük lütuf ve keremini haber vermekte ve günah işleyenlerin günahlarını itiraf ederek Allah’a tevbe etmeleri, O’ndan mağfiret dilemeleri çağrısında bulunmaktadır:“Şâyet onlar, kendilerine zulmettiklerinde” günahlarını itiraf edip bu konuda sana itaat ederek “sana gelip de Allah’tan mağfiret dileselerdi, peygamber de onlar için mağfiret isteseydi, Allah’ı elbette tevbeleri çokça kabul eden ve pek merhamet eden bulacaklardı.” Yani Allah, mağfireti ile onların zulümlerini bağışlayarak tevbelerini kabul ederdi. Tevbelerini kabul etmek, tevbe etmeye muvaffak kılmak ve tevbenin mükâfatını vermek sureti ile de onlara çokça merhamet ederdi. Allah Rasûlüne bu şekildeki geliş onun hayatına hastır. Çünkü ifadelerin akışı buna delildir. Zira Allah Rasûlünün mağfiret dilemesi ancak hayatında olacak bir şeydir. Onun vefatından sonra ise ondan bir şey istenemez; hatta bu bir şirk olur. 65. Daha sonra Yüce Allah, kerim zatına yemin ederek aralarındaki anlaşmazlıklarda yani aralarında meydana gelen - icma olunan meseleler dışındaki- bütün ihtilaflarda, Allah Rasûlünün hükmüne başvurmadıkça iman etmiş olamayacaklarını belirtmektedir. İcma olunan meseleler ise ancak Kitap ve sünnete dayalı olur. Diğer taraftan sadece Allah Rasûlünün hükmüne başvurmak da yeterli değildir. Verdiği hükümden dolayı kalplerindeki darlık ve sıkıntının da gitmesi ve başka herhangi bir hükmü hatırlarından geçirmeksizin onun hükmüne teslim olmaları şarttır. Bu da kendi başına yeterli değildir, aksine onun hükmüne gönül rahatlığı ile zahiren ve batınen tam bir itaat ile teslim olmaları da gerekir. Bu durumda onun hükmüne başvurmak İslâm makamı, hükmü dolayısı ile kalpte bir sıkıntının bulunmaması iman makamı, bu hükme tam bir teslimiyet ile bağlılık ve itaat de ihsan makamıdır. Bu üç mertebeyi tam olarak gerçekleştiren bir kimsenin dindeki bütün mertebeleri de tamamlamış olacağı ortadadır. Sözü geçen bu hükme başvurmayı terk eden ve böyle bir şeye bağlı kalmayan bir kimse de kâfirdir. Hükme başvurmakla birlikte ona bağlılığı terkeden bir kimse ise o hükmün benzerine itaat etmeyen isyankârların durumu ile aynı olur.