Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — Enam 6:1 – Enam 6:136

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. Enam 6:1
  2. Enam 6:2
  3. Enam 6:3
  4. Enam 6:4
  5. Enam 6:5
  6. Enam 6:6
  7. Enam 6:7
  8. Enam 6:8
  9. Enam 6:9
  10. Enam 6:10
  11. Enam 6:11
  12. Enam 6:12
  13. Enam 6:13
  14. Enam 6:14
  15. Enam 6:15
  16. Enam 6:16
  17. Enam 6:17
  18. Enam 6:18
  19. Enam 6:19
  20. Enam 6:20
  21. Enam 6:21
  22. Enam 6:22
  23. Enam 6:23
  24. Enam 6:24
  25. Enam 6:25
  26. Enam 6:26
  27. Enam 6:27
  28. Enam 6:28
  29. Enam 6:29
  30. Enam 6:30
  31. Enam 6:31
  32. Enam 6:32
  33. Enam 6:33
  34. Enam 6:34
  35. Enam 6:35
  36. Enam 6:36
  37. Enam 6:37
  38. Enam 6:38
  39. Enam 6:39
  40. Enam 6:40
  41. Enam 6:41
  42. Enam 6:42
  43. Enam 6:43
  44. Enam 6:44
  45. Enam 6:45
  46. Enam 6:46
  47. Enam 6:47
  48. Enam 6:48
  49. Enam 6:49
  50. Enam 6:50
  51. Enam 6:51
  52. Enam 6:52
  53. Enam 6:53
  54. Enam 6:54
  55. Enam 6:55
  56. Enam 6:56
  57. Enam 6:57
  58. Enam 6:58
  59. Enam 6:59
  60. Enam 6:60
  61. Enam 6:61
  62. Enam 6:62
  63. Enam 6:63
  64. Enam 6:64
  65. Enam 6:65
  66. Enam 6:66
  67. Enam 6:67
  68. Enam 6:68
  69. Enam 6:69
  70. Enam 6:70
  71. Enam 6:71
  72. Enam 6:72
  73. Enam 6:73
  74. Enam 6:74
  75. Enam 6:75
  76. Enam 6:76
  77. Enam 6:77
  78. Enam 6:78
  79. Enam 6:79
  80. Enam 6:80
  81. Enam 6:81
  82. Enam 6:82
  83. Enam 6:83
  84. Enam 6:84
  85. Enam 6:85
  86. Enam 6:86
  87. Enam 6:87
  88. Enam 6:88
  89. Enam 6:89
  90. Enam 6:90
  91. Enam 6:91
  92. Enam 6:92
  93. Enam 6:93
  94. Enam 6:94
  95. Enam 6:95
  96. Enam 6:96
  97. Enam 6:97
  98. Enam 6:98
  99. Enam 6:99
  100. Enam 6:100
  101. Enam 6:101
  102. Enam 6:102
  103. Enam 6:103
  104. Enam 6:104
  105. Enam 6:105
  106. Enam 6:106
  107. Enam 6:107
  108. Enam 6:108
  109. Enam 6:109
  110. Enam 6:110
  111. Enam 6:111
  112. Enam 6:112
  113. Enam 6:113
  114. Enam 6:114
  115. Enam 6:115
  116. Enam 6:116
  117. Enam 6:117
  118. Enam 6:118
  119. Enam 6:119
  120. Enam 6:120
  121. Enam 6:121
  122. Enam 6:122
  123. Enam 6:123
  124. Enam 6:124
  125. Enam 6:125
  126. Enam 6:126
  127. Enam 6:127
  128. Enam 6:128
  129. Enam 6:129
  130. Enam 6:130
  131. Enam 6:131
  132. Enam 6:132
  133. Enam 6:133
  134. Enam 6:134
  135. Enam 6:135
  136. Enam 6:136

Enam 6:1

1- Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’ındır. Sonra da kâfir olanlar Rablerine denk tutuyorlar. 2- O, sizi çamurdan yaratan, sonra da bir ecel takdir edendir. O’nun katında belirli bir ecel daha vardır. Sonra siz (hâlâ) şüphe ediyorsunuz. (Mekke’de inmiştir, 165 âyettir) 1. Bu buyruk, Allah'ın hem kemâl sıfatları, azamet ve celal nitelikleri ile genel olarak, hem de sözü edilen hususlar dolayısı ile de özel olarak övgüye ve yüceltilmeye layık olduğunu haber vermektedir. Allah tebâreke ve teâlâ, kudretinin kemaline, ilim ve rahmetinin genişliğine, hikmetinin genelliğine ve mahlukatı yalnız başına yaratıp idare etmesine delil olan “gökleri ve yeri” yaratması, “karanlıkları ve aydınlığı var” etmesi dolayısı ile yüce zatını övmektedir. Karanlıkların ve aydınlığın yaratılması, hem gece ve gündüz, güneş ve ay gibi maddi olan varlıkları; hem cehalet, şüphe, şirk, masiyet, gaflet gibi manevi karanlıkları; hem de ilmin, imanın, yakînin ve itaatin nuru gibi manevi aydınlıkları kapsamaktadır. Bütün bunlar, Yüce Allah’ın yalnız başına ibadete layık olduğuna, dinin yalnızca O’na halis kılınacağına delildir. “Sonra da” bu delile ve bu konudaki kat’i belgenin bütün açıklığına rağmen “kâfir olanlar Rablerine denk tutuyorlar.” O’ndan başka varlıkları, O’na eşit tutuyorlar. Yani bu varlıkları ibadet ve ta’zimde O’na denk tutarlar. Halbuki bu varlıkların kemâl konulardaki hiçbir hususta Allah’a eşit olmaları mümkün değildir. Aksine hepsi Allah’a muhtaç, her bakımdan eksik ve acizdirler. 2. “O, sizi çamurdan yaratan” Bu, sizin asıl maddeniz ve ilk atanız olan Adem aleyhisselam’ın yaratılışıdır. “sonra da bir ecel takdir edendir”; yani sizin bu dünya yurdunda ikamet süreniz için bir süre tayin etmiştir. Bu süre zarfında siz dünyadan yararlanır, imtihandan geçirilir ve peygamberlerin getirdikleri ile “Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını denemek üzere”(el-Mülk, 67/2) sınanırsınız. Öğüt alan kimselerin öğüt almaları için yeterli olacak kadar bir süre sizi yaşatır. “O’nun katında belirli bir ecel daha vardır.” Bu ise kulların bu dünyadan kendisine göçecekleri âhiret yurdudur. Hayır veya şer türünden yaptıkları amellerin karşılığını O, onlara orada verecektir. “Sonra” bu eksiksiz açıklamaya, ileri sürebileceğiniz hiçbir karşı delil bırakmayan beyana rağmen “siz (hâla) şüphe ediyorsunuz.” Yani Allah’ın vaatleri, tehditleri, kıyamet gününde amellerin karşılığının görülmesi konularında tereddüttesiniz. İlk ayette “karanlıklar” kelimesinin çoğul olarak zikredilmesi, karanlık unsurlarının çokluğundan ve yollarının çeşitliliğinden dolayıdır. Buna karşılık “aydınlık/nur” kelimesinin tekil olarak zikredilmesi ise Yüce Allah’a ulaştıran yolun birden çok olmayıp tek olmasından dolayıdır ki bu da hakkı bilmek ve gereğince amel etmek demek olan Sırat-ı Müstakîmdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz ki bu Benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başka yollara uymayın. Sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar.”(el-En’am, 6/153)

Enam 6:2

1- Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’ındır. Sonra da kâfir olanlar Rablerine denk tutuyorlar. 2- O, sizi çamurdan yaratan, sonra da bir ecel takdir edendir. O’nun katında belirli bir ecel daha vardır. Sonra siz (hâlâ) şüphe ediyorsunuz. (Mekke’de inmiştir, 165 âyettir) 1. Bu buyruk, Allah'ın hem kemâl sıfatları, azamet ve celal nitelikleri ile genel olarak, hem de sözü edilen hususlar dolayısı ile de özel olarak övgüye ve yüceltilmeye layık olduğunu haber vermektedir. Allah tebâreke ve teâlâ, kudretinin kemaline, ilim ve rahmetinin genişliğine, hikmetinin genelliğine ve mahlukatı yalnız başına yaratıp idare etmesine delil olan “gökleri ve yeri” yaratması, “karanlıkları ve aydınlığı var” etmesi dolayısı ile yüce zatını övmektedir. Karanlıkların ve aydınlığın yaratılması, hem gece ve gündüz, güneş ve ay gibi maddi olan varlıkları; hem cehalet, şüphe, şirk, masiyet, gaflet gibi manevi karanlıkları; hem de ilmin, imanın, yakînin ve itaatin nuru gibi manevi aydınlıkları kapsamaktadır. Bütün bunlar, Yüce Allah’ın yalnız başına ibadete layık olduğuna, dinin yalnızca O’na halis kılınacağına delildir. “Sonra da” bu delile ve bu konudaki kat’i belgenin bütün açıklığına rağmen “kâfir olanlar Rablerine denk tutuyorlar.” O’ndan başka varlıkları, O’na eşit tutuyorlar. Yani bu varlıkları ibadet ve ta’zimde O’na denk tutarlar. Halbuki bu varlıkların kemâl konulardaki hiçbir hususta Allah’a eşit olmaları mümkün değildir. Aksine hepsi Allah’a muhtaç, her bakımdan eksik ve acizdirler. 2. “O, sizi çamurdan yaratan” Bu, sizin asıl maddeniz ve ilk atanız olan Adem aleyhisselam’ın yaratılışıdır. “sonra da bir ecel takdir edendir”; yani sizin bu dünya yurdunda ikamet süreniz için bir süre tayin etmiştir. Bu süre zarfında siz dünyadan yararlanır, imtihandan geçirilir ve peygamberlerin getirdikleri ile “Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını denemek üzere”(el-Mülk, 67/2) sınanırsınız. Öğüt alan kimselerin öğüt almaları için yeterli olacak kadar bir süre sizi yaşatır. “O’nun katında belirli bir ecel daha vardır.” Bu ise kulların bu dünyadan kendisine göçecekleri âhiret yurdudur. Hayır veya şer türünden yaptıkları amellerin karşılığını O, onlara orada verecektir. “Sonra” bu eksiksiz açıklamaya, ileri sürebileceğiniz hiçbir karşı delil bırakmayan beyana rağmen “siz (hâla) şüphe ediyorsunuz.” Yani Allah’ın vaatleri, tehditleri, kıyamet gününde amellerin karşılığının görülmesi konularında tereddüttesiniz. İlk ayette “karanlıklar” kelimesinin çoğul olarak zikredilmesi, karanlık unsurlarının çokluğundan ve yollarının çeşitliliğinden dolayıdır. Buna karşılık “aydınlık/nur” kelimesinin tekil olarak zikredilmesi ise Yüce Allah’a ulaştıran yolun birden çok olmayıp tek olmasından dolayıdır ki bu da hakkı bilmek ve gereğince amel etmek demek olan Sırat-ı Müstakîmdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz ki bu Benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başka yollara uymayın. Sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar.”(el-En’am, 6/153)

Enam 6:3

3- Göklerde de yerde de Allah sadece O’dur. O, gizlinizi de açığınızı da bilir. O, ne kazandığınızı da bilir. 3. Yani göklerde ve yerde ilâh edinilecek ve kendisine ibadet edilecek olan yalnız O’dur. Göklerde ve yerde bulunanlar, Rablerine ibadet eder, azameti önünde zilletle boyun eğer, O’nun izzet ve celali önünde boyun bükerler. Mukarreb melekler, peygamberler, rasûller, sıddıklar, şehidler ve salihler... “O, gizlinizi de açığınızı da bilir. O, ne kazandığınızı da bilir.” Öyleyse O’na isyan olan işlerden sakının. Sizi O’na ve rahmetine yakınlaştıran amellere yönelin. Sizi O’ndan ve rahmetinden uzaklaştıran her bir amelden de kaçının.

Enam 6:4

4- Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet (ne zaman) geldiyse mutlaka ondan yüz çevirmişlerdir. 5- Onlar hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar. Fakat kendisi ile alay etmekte oldukları şeyin haberleri onlara gelecektir. 6- Görmediler mi ki Biz kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik? Üstelik onlara yeryüzünde size vermediğimiz imkanları vermiş, gökten üzerlerine bol bol yağmur göndermiş ve altlarından da ırmaklar akıtmıştık. Böyle iken günahları yüzünden onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil yarattık. 4. Bu, Yüce Allah’tan müşriklerin yüz çevirişlerine, onların ileri derecedeki yalanlama ve düşmanlıklarına dâir bir haberdir. Gösterilen mucizelerin ve gelen âyetlerin, başlarına türlü musibetler gelmedikçe fayda vermeyeceğini bildirmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlara Rab’lerinin âyetlerinden bir âyet” yani hakka kat’i olarak delil olan, onları hakka uyup kabul etmeye davet eden belgelerden bir belge “(ne zaman) geldiyse mutlaka ondan yüz çevirmişlerdir.” O belgelere aldırış etmezler. Kulak asmazlar. Kalplerini başka taraflara yöneltir, onlara arkalarını dönerler. 5. “Onlar hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar.” Oysa hakka tâbî olmaları ve hakkı kendilerine kolaylaştırması ve gönderip bildirmesi dolayısı ile Allah’a şükretmeleri gerekirdi. Onlarsa buna karşı göstermeleri gereken tutumun tam zıddını gösterdiler. Böylece feci azabı hak ettiler. “Fakat kendisi ile alay etmekte oldukları şeyin haberleri onlara gelecektir.” Yani kendisi ile alay ettikleri şeyin, bizâtihi hak ve gerçek olduğunu görecekler. Yüce Allah yalanlayıcılara yalanlarının ve iftiralarının iç yüzünü gösterecektir. Zira onlar, öldükten sonra dirilişle, cennet ve cenennemle alay ediyorlardı. Kıyamet günü geldiğinde yalanlayanlara:“İşte bu, daha önce kendisini yalan saydığınız ateştir.”(et-Tur, 52/14) denilecektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar var güçleri ile: Ölen kimseyi Allah diriltmez, diye Allah’a yemin ettiler. Hayır, öyle değil! Bu, onun gerçekleştirmeyi üzerine aldığı hak bir vaattir. Fakat insanların çoğu bilmezler. Ta ki hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklasın, küfre sapanlar da kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bilsinler diye.”(en-Nahl, 16/38-39) 6. Daha sonra Allah Teala geçmiş ümmetlerin halinden ibret almalarını emrederek şöyle buyurmaktadır:“Görmediler mi ki Biz kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik?” Yani yalanlayan pek çok ümmeti arka arkaya helâk ettik, helâk etmeden önce de onlara mühlet vermiş, “Üstelik onlara yeryüzünde size vermediğimiz imkanları vermiş” mal, evlat, refah ve bolluk vermiştik. “gökten üzerlerine bol bol yağmur göndermiş ve altlarından da ırmaklar akıtmıştık.” Bu ırmaklar, kendilerine Allah’ın dilediği türden ekinler ve mahsüller bitiriyor, onlar da bunlardan yararlanıyor ve arzuladıkları şekilde onları alıp kullanıyorlardı. Fakat Yüce Allah’a nimetleri dolayısı ile şükretmediler, aksine arzu ve isteklerine yöneldiler, zevk onları oyalayıp durdu. Peygamberleri kendilerine pek çok âyet ve belgelerle geldikleri halde bunları tasdik etmediler. Aksine hepsini reddettiler ve yalanladılar. “Böyle iken günahları yüzünden onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil yarattık.” İşte Allah’ın geçmiş ve gelecek bütün ümmetlerdeki kanunu ve âdeti budur. Sizler de Allah’ın bu geçmiş ümmetlere dair anlatmış olduğu haberlerden gerektiği gibi ibret alın.

Enam 6:5

4- Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet (ne zaman) geldiyse mutlaka ondan yüz çevirmişlerdir. 5- Onlar hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar. Fakat kendisi ile alay etmekte oldukları şeyin haberleri onlara gelecektir. 6- Görmediler mi ki Biz kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik? Üstelik onlara yeryüzünde size vermediğimiz imkanları vermiş, gökten üzerlerine bol bol yağmur göndermiş ve altlarından da ırmaklar akıtmıştık. Böyle iken günahları yüzünden onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil yarattık. 4. Bu, Yüce Allah’tan müşriklerin yüz çevirişlerine, onların ileri derecedeki yalanlama ve düşmanlıklarına dâir bir haberdir. Gösterilen mucizelerin ve gelen âyetlerin, başlarına türlü musibetler gelmedikçe fayda vermeyeceğini bildirmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlara Rab’lerinin âyetlerinden bir âyet” yani hakka kat’i olarak delil olan, onları hakka uyup kabul etmeye davet eden belgelerden bir belge “(ne zaman) geldiyse mutlaka ondan yüz çevirmişlerdir.” O belgelere aldırış etmezler. Kulak asmazlar. Kalplerini başka taraflara yöneltir, onlara arkalarını dönerler. 5. “Onlar hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar.” Oysa hakka tâbî olmaları ve hakkı kendilerine kolaylaştırması ve gönderip bildirmesi dolayısı ile Allah’a şükretmeleri gerekirdi. Onlarsa buna karşı göstermeleri gereken tutumun tam zıddını gösterdiler. Böylece feci azabı hak ettiler. “Fakat kendisi ile alay etmekte oldukları şeyin haberleri onlara gelecektir.” Yani kendisi ile alay ettikleri şeyin, bizâtihi hak ve gerçek olduğunu görecekler. Yüce Allah yalanlayıcılara yalanlarının ve iftiralarının iç yüzünü gösterecektir. Zira onlar, öldükten sonra dirilişle, cennet ve cenennemle alay ediyorlardı. Kıyamet günü geldiğinde yalanlayanlara:“İşte bu, daha önce kendisini yalan saydığınız ateştir.”(et-Tur, 52/14) denilecektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar var güçleri ile: Ölen kimseyi Allah diriltmez, diye Allah’a yemin ettiler. Hayır, öyle değil! Bu, onun gerçekleştirmeyi üzerine aldığı hak bir vaattir. Fakat insanların çoğu bilmezler. Ta ki hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklasın, küfre sapanlar da kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bilsinler diye.”(en-Nahl, 16/38-39) 6. Daha sonra Allah Teala geçmiş ümmetlerin halinden ibret almalarını emrederek şöyle buyurmaktadır:“Görmediler mi ki Biz kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik?” Yani yalanlayan pek çok ümmeti arka arkaya helâk ettik, helâk etmeden önce de onlara mühlet vermiş, “Üstelik onlara yeryüzünde size vermediğimiz imkanları vermiş” mal, evlat, refah ve bolluk vermiştik. “gökten üzerlerine bol bol yağmur göndermiş ve altlarından da ırmaklar akıtmıştık.” Bu ırmaklar, kendilerine Allah’ın dilediği türden ekinler ve mahsüller bitiriyor, onlar da bunlardan yararlanıyor ve arzuladıkları şekilde onları alıp kullanıyorlardı. Fakat Yüce Allah’a nimetleri dolayısı ile şükretmediler, aksine arzu ve isteklerine yöneldiler, zevk onları oyalayıp durdu. Peygamberleri kendilerine pek çok âyet ve belgelerle geldikleri halde bunları tasdik etmediler. Aksine hepsini reddettiler ve yalanladılar. “Böyle iken günahları yüzünden onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil yarattık.” İşte Allah’ın geçmiş ve gelecek bütün ümmetlerdeki kanunu ve âdeti budur. Sizler de Allah’ın bu geçmiş ümmetlere dair anlatmış olduğu haberlerden gerektiği gibi ibret alın.

Enam 6:6

4- Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet (ne zaman) geldiyse mutlaka ondan yüz çevirmişlerdir. 5- Onlar hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar. Fakat kendisi ile alay etmekte oldukları şeyin haberleri onlara gelecektir. 6- Görmediler mi ki Biz kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik? Üstelik onlara yeryüzünde size vermediğimiz imkanları vermiş, gökten üzerlerine bol bol yağmur göndermiş ve altlarından da ırmaklar akıtmıştık. Böyle iken günahları yüzünden onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil yarattık. 4. Bu, Yüce Allah’tan müşriklerin yüz çevirişlerine, onların ileri derecedeki yalanlama ve düşmanlıklarına dâir bir haberdir. Gösterilen mucizelerin ve gelen âyetlerin, başlarına türlü musibetler gelmedikçe fayda vermeyeceğini bildirmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlara Rab’lerinin âyetlerinden bir âyet” yani hakka kat’i olarak delil olan, onları hakka uyup kabul etmeye davet eden belgelerden bir belge “(ne zaman) geldiyse mutlaka ondan yüz çevirmişlerdir.” O belgelere aldırış etmezler. Kulak asmazlar. Kalplerini başka taraflara yöneltir, onlara arkalarını dönerler. 5. “Onlar hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar.” Oysa hakka tâbî olmaları ve hakkı kendilerine kolaylaştırması ve gönderip bildirmesi dolayısı ile Allah’a şükretmeleri gerekirdi. Onlarsa buna karşı göstermeleri gereken tutumun tam zıddını gösterdiler. Böylece feci azabı hak ettiler. “Fakat kendisi ile alay etmekte oldukları şeyin haberleri onlara gelecektir.” Yani kendisi ile alay ettikleri şeyin, bizâtihi hak ve gerçek olduğunu görecekler. Yüce Allah yalanlayıcılara yalanlarının ve iftiralarının iç yüzünü gösterecektir. Zira onlar, öldükten sonra dirilişle, cennet ve cenennemle alay ediyorlardı. Kıyamet günü geldiğinde yalanlayanlara:“İşte bu, daha önce kendisini yalan saydığınız ateştir.”(et-Tur, 52/14) denilecektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar var güçleri ile: Ölen kimseyi Allah diriltmez, diye Allah’a yemin ettiler. Hayır, öyle değil! Bu, onun gerçekleştirmeyi üzerine aldığı hak bir vaattir. Fakat insanların çoğu bilmezler. Ta ki hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklasın, küfre sapanlar da kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bilsinler diye.”(en-Nahl, 16/38-39) 6. Daha sonra Allah Teala geçmiş ümmetlerin halinden ibret almalarını emrederek şöyle buyurmaktadır:“Görmediler mi ki Biz kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik?” Yani yalanlayan pek çok ümmeti arka arkaya helâk ettik, helâk etmeden önce de onlara mühlet vermiş, “Üstelik onlara yeryüzünde size vermediğimiz imkanları vermiş” mal, evlat, refah ve bolluk vermiştik. “gökten üzerlerine bol bol yağmur göndermiş ve altlarından da ırmaklar akıtmıştık.” Bu ırmaklar, kendilerine Allah’ın dilediği türden ekinler ve mahsüller bitiriyor, onlar da bunlardan yararlanıyor ve arzuladıkları şekilde onları alıp kullanıyorlardı. Fakat Yüce Allah’a nimetleri dolayısı ile şükretmediler, aksine arzu ve isteklerine yöneldiler, zevk onları oyalayıp durdu. Peygamberleri kendilerine pek çok âyet ve belgelerle geldikleri halde bunları tasdik etmediler. Aksine hepsini reddettiler ve yalanladılar. “Böyle iken günahları yüzünden onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil yarattık.” İşte Allah’ın geçmiş ve gelecek bütün ümmetlerdeki kanunu ve âdeti budur. Sizler de Allah’ın bu geçmiş ümmetlere dair anlatmış olduğu haberlerden gerektiği gibi ibret alın.

Enam 6:7

7- Eğer biz sana kağıt üzerinde yazılı bir kitap indirseydik, kendileri de elleri ile ona dokunsalardı kâfir olanlar yine de:“Bu ancak apaçık bir büyüdür” derlerdi. 8- “Ona bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer biz bir melek indirseydik, iş bitirilmiş olur sonra kendilerine mühlet de verilmezdi. 9- Eğer o (peygamberi) bir melek yapsaydık, yine bir adam (suretinde) yapardık ve onları düşmekte oldukları şüpheye yine düşürürdük. 7. Bu, kâfirlerin aşırı derecedeki inatlarına dair Allah’ın, peygamberine verdiği bir haberidir. Onların yalanlamaları, senin getirmiş olduklarında bulunan bir kusurdan ve onların bilgisizliklerinden kaynaklanmıyor. Aksine bu tutumları sade bir zalimlik ve bir azgınlıktır. Sizin de buna karşı koyabilecek bir çareniz yoktur. İşte Yüce Allah onların durumunu şöylece dile getirmektedir:“Eğer biz sana kağıt üzerinde yazılı bir kitap indirseydik, kendileri de elleri ile ona dokunsalardı” ve onun gerçek olduğunu kesin olarak anlasalardı “kâfir olanlar yine de” zulmedip büyüklenerek: “Bu ancak apaçık bir büyüdür” derlerdi.” Şimdi bu delilden daha büyük ne olabilir? Buna karşılık böyle bir delil hakkında onların şu çirkin sözlerine bakın. Onlar akıldan yana azıcık bir nasibi olan herhangi bir kimsenin bile kabul edeceği maddi olan bir şeye karşı, bile bile inat göstermişlerdir. 8. Yine onlar cahilliklerine ve aklın gereklerini bilmeyişlerine dayalı inatlarını sürdürerek “Ona bir melek indirilse ya!, dediler.” Yani niçin Muhammed ile birlikte ona içinde bulunduğu bu durumda yardımcı olsun, destek versin, diye bir melek indirilmedi? Çünkü batıl zanlarına göre o bir beşer olduğundan, Allah’ın risaleti ise ancak melekler eli ile gönderilebildiğinden, onun yanında bir melek olmalıydı. Allah ise kullarına lütuf ve rahmetini insanlara kendilerinden olan birisini peygamber göndermekle beyan etmektedir. Çünkü böyle bir peygamberin getirdiklerine bilgi ve basirete dayanarak ve görmeden inanılır. “Eğer biz” risaletimizi getirmek üzere “bir melek indirseydik” o zaman iman, hakkı bilmekten dolayı olmazdı. Bu görülen ve tanık olunan şeylere iman etmek olurdu ki böyle bir iman da tek başına hiçbir fayda sağlamaz. Bu da onların iman etmeleri halinde böyledir. Ancak böyle bir durumda bile onların iman etmeyecekleri ihtimali yüksektir. İman etmedikleri takdirde de “iş” acilen helâk edilmeleri ve onlara süre tanınmaması ile “bitirilmiş olur.” Çünkü kendileri tarafından teklif edilen mucizelere iman etmeyen kimseler hakkındaki Allah’ın sünneti/kanunu budur. Allah’ın insanlara -kullar için daha uygun ve daha merhametlice olduğunu bildiği- kendilerinden bir beşeri apaçık belgelerle göndermesi, bununla birlikte kâfir ve yalanlayanlara da Allah’ın mühlet vermesi elbette ki daha hayırlıdır. Melek indirilmesini istemeleri ise -eğer bilmiş olsalardı- kendileri için bir kötülüktür. 9. Bununla birlikte eğer onlara melek indirilmiş ve peygamber olarak gönderilmiş olsaydı, onlar o melekten ilâhi mesajları alamazlar, buna tahammül edemezler ve fani güçleri buna yetmezdi. “Eğer o (peygamberi) bir melek yapsaydık, yine bir adam (suretinde) yapardık.” Çünkü ilâhi hikmet bundan başkasını gerektirmemektedir “ve onları düşmekte oldukları şüpheye yine düşürürdük.” Yani iş onlar için karışık ve içinden çıkılmaz bir hal alırdı. Buna sebep ise kendi kendilerini şüpheye düşürmeleridir. Çünkü onlar kendilerini hem karışıklık içeren, hem de hakkı açıkça ortaya koymaya elverişli olmayan böyle bir kurala bağlamışlardı. Hak, sağlıklı yolları ile ve aslî kâideleri ile kendilerine gelince başkaları bu hak ile hidâyet bulurken, aynı hak kendilerine hidâyet sebebi olmadı. Suç kendilerinindir. Çünkü hidâyet kapısını kendi yüzlerine kendileri kapattılar ve önlerine sapıklığın kapılarını açtılar.

Enam 6:8

7- Eğer biz sana kağıt üzerinde yazılı bir kitap indirseydik, kendileri de elleri ile ona dokunsalardı kâfir olanlar yine de:“Bu ancak apaçık bir büyüdür” derlerdi. 8- “Ona bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer biz bir melek indirseydik, iş bitirilmiş olur sonra kendilerine mühlet de verilmezdi. 9- Eğer o (peygamberi) bir melek yapsaydık, yine bir adam (suretinde) yapardık ve onları düşmekte oldukları şüpheye yine düşürürdük. 7. Bu, kâfirlerin aşırı derecedeki inatlarına dair Allah’ın, peygamberine verdiği bir haberidir. Onların yalanlamaları, senin getirmiş olduklarında bulunan bir kusurdan ve onların bilgisizliklerinden kaynaklanmıyor. Aksine bu tutumları sade bir zalimlik ve bir azgınlıktır. Sizin de buna karşı koyabilecek bir çareniz yoktur. İşte Yüce Allah onların durumunu şöylece dile getirmektedir:“Eğer biz sana kağıt üzerinde yazılı bir kitap indirseydik, kendileri de elleri ile ona dokunsalardı” ve onun gerçek olduğunu kesin olarak anlasalardı “kâfir olanlar yine de” zulmedip büyüklenerek: “Bu ancak apaçık bir büyüdür” derlerdi.” Şimdi bu delilden daha büyük ne olabilir? Buna karşılık böyle bir delil hakkında onların şu çirkin sözlerine bakın. Onlar akıldan yana azıcık bir nasibi olan herhangi bir kimsenin bile kabul edeceği maddi olan bir şeye karşı, bile bile inat göstermişlerdir. 8. Yine onlar cahilliklerine ve aklın gereklerini bilmeyişlerine dayalı inatlarını sürdürerek “Ona bir melek indirilse ya!, dediler.” Yani niçin Muhammed ile birlikte ona içinde bulunduğu bu durumda yardımcı olsun, destek versin, diye bir melek indirilmedi? Çünkü batıl zanlarına göre o bir beşer olduğundan, Allah’ın risaleti ise ancak melekler eli ile gönderilebildiğinden, onun yanında bir melek olmalıydı. Allah ise kullarına lütuf ve rahmetini insanlara kendilerinden olan birisini peygamber göndermekle beyan etmektedir. Çünkü böyle bir peygamberin getirdiklerine bilgi ve basirete dayanarak ve görmeden inanılır. “Eğer biz” risaletimizi getirmek üzere “bir melek indirseydik” o zaman iman, hakkı bilmekten dolayı olmazdı. Bu görülen ve tanık olunan şeylere iman etmek olurdu ki böyle bir iman da tek başına hiçbir fayda sağlamaz. Bu da onların iman etmeleri halinde böyledir. Ancak böyle bir durumda bile onların iman etmeyecekleri ihtimali yüksektir. İman etmedikleri takdirde de “iş” acilen helâk edilmeleri ve onlara süre tanınmaması ile “bitirilmiş olur.” Çünkü kendileri tarafından teklif edilen mucizelere iman etmeyen kimseler hakkındaki Allah’ın sünneti/kanunu budur. Allah’ın insanlara -kullar için daha uygun ve daha merhametlice olduğunu bildiği- kendilerinden bir beşeri apaçık belgelerle göndermesi, bununla birlikte kâfir ve yalanlayanlara da Allah’ın mühlet vermesi elbette ki daha hayırlıdır. Melek indirilmesini istemeleri ise -eğer bilmiş olsalardı- kendileri için bir kötülüktür. 9. Bununla birlikte eğer onlara melek indirilmiş ve peygamber olarak gönderilmiş olsaydı, onlar o melekten ilâhi mesajları alamazlar, buna tahammül edemezler ve fani güçleri buna yetmezdi. “Eğer o (peygamberi) bir melek yapsaydık, yine bir adam (suretinde) yapardık.” Çünkü ilâhi hikmet bundan başkasını gerektirmemektedir “ve onları düşmekte oldukları şüpheye yine düşürürdük.” Yani iş onlar için karışık ve içinden çıkılmaz bir hal alırdı. Buna sebep ise kendi kendilerini şüpheye düşürmeleridir. Çünkü onlar kendilerini hem karışıklık içeren, hem de hakkı açıkça ortaya koymaya elverişli olmayan böyle bir kurala bağlamışlardı. Hak, sağlıklı yolları ile ve aslî kâideleri ile kendilerine gelince başkaları bu hak ile hidâyet bulurken, aynı hak kendilerine hidâyet sebebi olmadı. Suç kendilerinindir. Çünkü hidâyet kapısını kendi yüzlerine kendileri kapattılar ve önlerine sapıklığın kapılarını açtılar.

Enam 6:9

7- Eğer biz sana kağıt üzerinde yazılı bir kitap indirseydik, kendileri de elleri ile ona dokunsalardı kâfir olanlar yine de:“Bu ancak apaçık bir büyüdür” derlerdi. 8- “Ona bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer biz bir melek indirseydik, iş bitirilmiş olur sonra kendilerine mühlet de verilmezdi. 9- Eğer o (peygamberi) bir melek yapsaydık, yine bir adam (suretinde) yapardık ve onları düşmekte oldukları şüpheye yine düşürürdük. 7. Bu, kâfirlerin aşırı derecedeki inatlarına dair Allah’ın, peygamberine verdiği bir haberidir. Onların yalanlamaları, senin getirmiş olduklarında bulunan bir kusurdan ve onların bilgisizliklerinden kaynaklanmıyor. Aksine bu tutumları sade bir zalimlik ve bir azgınlıktır. Sizin de buna karşı koyabilecek bir çareniz yoktur. İşte Yüce Allah onların durumunu şöylece dile getirmektedir:“Eğer biz sana kağıt üzerinde yazılı bir kitap indirseydik, kendileri de elleri ile ona dokunsalardı” ve onun gerçek olduğunu kesin olarak anlasalardı “kâfir olanlar yine de” zulmedip büyüklenerek: “Bu ancak apaçık bir büyüdür” derlerdi.” Şimdi bu delilden daha büyük ne olabilir? Buna karşılık böyle bir delil hakkında onların şu çirkin sözlerine bakın. Onlar akıldan yana azıcık bir nasibi olan herhangi bir kimsenin bile kabul edeceği maddi olan bir şeye karşı, bile bile inat göstermişlerdir. 8. Yine onlar cahilliklerine ve aklın gereklerini bilmeyişlerine dayalı inatlarını sürdürerek “Ona bir melek indirilse ya!, dediler.” Yani niçin Muhammed ile birlikte ona içinde bulunduğu bu durumda yardımcı olsun, destek versin, diye bir melek indirilmedi? Çünkü batıl zanlarına göre o bir beşer olduğundan, Allah’ın risaleti ise ancak melekler eli ile gönderilebildiğinden, onun yanında bir melek olmalıydı. Allah ise kullarına lütuf ve rahmetini insanlara kendilerinden olan birisini peygamber göndermekle beyan etmektedir. Çünkü böyle bir peygamberin getirdiklerine bilgi ve basirete dayanarak ve görmeden inanılır. “Eğer biz” risaletimizi getirmek üzere “bir melek indirseydik” o zaman iman, hakkı bilmekten dolayı olmazdı. Bu görülen ve tanık olunan şeylere iman etmek olurdu ki böyle bir iman da tek başına hiçbir fayda sağlamaz. Bu da onların iman etmeleri halinde böyledir. Ancak böyle bir durumda bile onların iman etmeyecekleri ihtimali yüksektir. İman etmedikleri takdirde de “iş” acilen helâk edilmeleri ve onlara süre tanınmaması ile “bitirilmiş olur.” Çünkü kendileri tarafından teklif edilen mucizelere iman etmeyen kimseler hakkındaki Allah’ın sünneti/kanunu budur. Allah’ın insanlara -kullar için daha uygun ve daha merhametlice olduğunu bildiği- kendilerinden bir beşeri apaçık belgelerle göndermesi, bununla birlikte kâfir ve yalanlayanlara da Allah’ın mühlet vermesi elbette ki daha hayırlıdır. Melek indirilmesini istemeleri ise -eğer bilmiş olsalardı- kendileri için bir kötülüktür. 9. Bununla birlikte eğer onlara melek indirilmiş ve peygamber olarak gönderilmiş olsaydı, onlar o melekten ilâhi mesajları alamazlar, buna tahammül edemezler ve fani güçleri buna yetmezdi. “Eğer o (peygamberi) bir melek yapsaydık, yine bir adam (suretinde) yapardık.” Çünkü ilâhi hikmet bundan başkasını gerektirmemektedir “ve onları düşmekte oldukları şüpheye yine düşürürdük.” Yani iş onlar için karışık ve içinden çıkılmaz bir hal alırdı. Buna sebep ise kendi kendilerini şüpheye düşürmeleridir. Çünkü onlar kendilerini hem karışıklık içeren, hem de hakkı açıkça ortaya koymaya elverişli olmayan böyle bir kurala bağlamışlardı. Hak, sağlıklı yolları ile ve aslî kâideleri ile kendilerine gelince başkaları bu hak ile hidâyet bulurken, aynı hak kendilerine hidâyet sebebi olmadı. Suç kendilerinindir. Çünkü hidâyet kapısını kendi yüzlerine kendileri kapattılar ve önlerine sapıklığın kapılarını açtılar.

Enam 6:10

10- Andolsun ki senden önce gelen rasullerle de alay edildi de içlerinden alay edenleri o alaya aldıkları şey, çepeçevre kuşatıverdi. 11- De ki:“Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra da yalanlayanların sonu nice oldu, bir bakın.” 10. Yüce Allah Rasûlüne teselli vererek, sabırlı olmasını telkin ederek ve düşmanlarını da tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki senden önce gelen rasullerle de alay edildi”; o peygamberler ümmetlerine apaçık delilleri getirdiklerinde ümmetleri onları yalanladılar, onlarla ve getirdikleri ile alay ettiler. Allah da bu küfür ve yalanlamaları sebebi ile onları helâk etti ve paylarına düşen azabı onlara tastamam verdi. Böylece “içlerinden alay edenleri o alaya aldıkları şey, çepeçevre kuşatıverdi.” Öyleyse ey yalanlayıcılar! Artık bu yalanlamayı sürdürmekten sakının. Yoksa onlara gelip çatan sizi de bulacaktır. 11. “De ki:” Eğer bu konuda sizin bir şüphe ya da bir tereddüdünüz varsa haydi “Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra da yalanlayanların sonu nice oldu bir bakın.” Siz ancak helâk edilmiş kavimlerle ve ibretlik cezalar içinde yok olup gitmiş ümmetlerle karşılaşacaksınız. Meskenleri ıssız kalmıştır; o geniş alanlarda sevinç ile konaklayıp nimetlerden yararlanan hiçbir kimse yoktur. Her şeyin mutlak sahibi ve hükümranı, onları yok etti. Onlara dâir haberler gerçeği gören basiret sahipleri için bir ibrettir. Burada emrolunan gezip dolaşma, ibret alma sonucunu veren kalp ve bedenle gezip dolaşmadır. İbret almaksızın sadece gezip görmek ise hiçbir fayda sağlamaz.

Enam 6:11

10- Andolsun ki senden önce gelen rasullerle de alay edildi de içlerinden alay edenleri o alaya aldıkları şey, çepeçevre kuşatıverdi. 11- De ki:“Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra da yalanlayanların sonu nice oldu, bir bakın.” 10. Yüce Allah Rasûlüne teselli vererek, sabırlı olmasını telkin ederek ve düşmanlarını da tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki senden önce gelen rasullerle de alay edildi”; o peygamberler ümmetlerine apaçık delilleri getirdiklerinde ümmetleri onları yalanladılar, onlarla ve getirdikleri ile alay ettiler. Allah da bu küfür ve yalanlamaları sebebi ile onları helâk etti ve paylarına düşen azabı onlara tastamam verdi. Böylece “içlerinden alay edenleri o alaya aldıkları şey, çepeçevre kuşatıverdi.” Öyleyse ey yalanlayıcılar! Artık bu yalanlamayı sürdürmekten sakının. Yoksa onlara gelip çatan sizi de bulacaktır. 11. “De ki:” Eğer bu konuda sizin bir şüphe ya da bir tereddüdünüz varsa haydi “Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra da yalanlayanların sonu nice oldu bir bakın.” Siz ancak helâk edilmiş kavimlerle ve ibretlik cezalar içinde yok olup gitmiş ümmetlerle karşılaşacaksınız. Meskenleri ıssız kalmıştır; o geniş alanlarda sevinç ile konaklayıp nimetlerden yararlanan hiçbir kimse yoktur. Her şeyin mutlak sahibi ve hükümranı, onları yok etti. Onlara dâir haberler gerçeği gören basiret sahipleri için bir ibrettir. Burada emrolunan gezip dolaşma, ibret alma sonucunu veren kalp ve bedenle gezip dolaşmadır. İbret almaksızın sadece gezip görmek ise hiçbir fayda sağlamaz.

Enam 6:12

12- De ki:“Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” De ki: “Allah’ındır. O, rahmeti kendi üzerine yazmıştır. Andolsun ki hepinizi hakkında hiçbir şüphe olmayan Kıyamet gününde toplayacaktır. Kendilerini zarara uğratanlar, işte onlar iman etmezler.” 12. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Şu müşriklere, tevhidi itiraf ve kabul etmelerini sağlamak üzere “De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” Yani bunları yaratan, bunlara mutlak malik olan ve bunlarda dilediği gibi tasarruf eden kimdir? Onlara “de ki: Allah’ındır.” Zaten onlar da bunu kabul etmekte ve inkâr etmemektedirler. Peki, Yüce Allah’ın tek başına mutlak malik ve mutlak idareci olduğunu itiraf ediyorlar da niçin ihlas ile yalnızca O’na yönelmeyi ve tevhidi kabul etmiyorlar? “O rahmeti kendi üzerine yazmıştır” Yani ulvi alem de süfli alem de O’nun yönetimi ve idaresi altındadır. O yüce Zat rahmet ve ihsanını bunlara yazmıştır. Onları rahmet ve lütfuna gark etmiştir. O kendi Zatı hakkında rahmetinin gazabını geçtiğini yazmıştır.[1] Bağış ve ihsanda bulunmak, alıkoyup vermemekten daha çok sevdiği bir şeydir. Eğer günahları sebebi ile bu kapıları kendi yüzlerine kapatmayacak olurlarsa Allah bütün kullara rahmetinin kapılarını açmıştır. Eğer masiyet ve kusurları bu rahmeti talep etmelerine engel değilse O, onları bu kapılara davet etmektedir. “Andolsun ki hepinizi hakkında hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününde toplayacaktır.” Haber verenlerin en doğrusu olduğu halde Allah, bu buyruğunda yemin etmektedir. Halbuki bu hususa dair pek çok delil ve belgeyi de ortaya koymuştur. Bu belgeler bunu hakk-ı yakîn (kesin gerçek) haline getirmiştir. Fakat zalimler küfürden başka bir yola yönelmiyorlar. Yüce Allah’ın, ölüleri diriltme kudretini inkâr ediyorlar, O’na isyana dalıp gidiyorlar. O’na kafirlik etme cüretkârlığını gösteriyorlar. Böylelikle dünyalarını da âhiretlerini de kaybetmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kendilerini zarara uğratanlar, işte onlar iman etmezler.” Şu bilinmelidir ki, bu şerefli sûre aklî ve naklî bütün deliller ile tevhidin beyanını içermektedir. Hatta neredeyse sûre bütünüyle tevhide ve Allah’a ortak koşup peygamberini yalanlayan müşrikler ile tartışma konusuna münhasırdır. İşte bu âyet-i kerimelerde de Yüce Allah hidâyeti açıkça ortaya çıkartan ve şirki yok eden hususları söz konusu etmiş ve şöyle buyurmuştur:

Enam 6:13

13- Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur. O, Semi’dir, Alîmdir. 14- De ki:“Göklerin ve yerin yaradanı Allah’tan başkasını mı dost edinecekmişim? Üstelik O, yediriyor ama yedirilmiyor!” De ki: “Ben İslam/teslim olanların ilki olmakla emrolundum ve (bana): Sakın müşriklerden olma!”(dendi). 15- De ki:“Ben, eğer Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.” 16- O gün (o azap) kimden uzak tutulursa (Allah) ona rahmet buyurmuştur. İşte bu, apaçık bir kurtuluştur. 17- Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa (bil ki) O, her şeye gücü yetendir. 18- O, kullarının üstünde kâhirdir. O, Hakîmdir, Habîrdir. 19- De ki:“Kimin şahitliği en büyüktür?” De ki: “Allah, benimle sizin aranızda O şahittir. Bu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu. Şimdi, siz Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben (buna asla) şahitlik etmem.” De ki: “O, ancak tek bir ilahtır ve ben sizin ortak koştuklarınızdan tamamen berîyim.” 20- Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini zarara uğratanlar, işte onlar iman etmezler. 13. “Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur.” O yüce Zatındır. Çünkü insanı ile, cinni ile, melekleri ile, canlı ve cansız tüm yaratılmışlar O’nundur. Bunların hepsi işleri idare olunan yaratılmışlardır. Her şeye gücü yeten mutlak malikin ve azameti sonsuz Rabbin emri altındadırlar. Aklî bakımdan ve nakil açısından, hiçbir faydaya ve zarara güç yetiremeyen ve mutlak olarak Allah’ın mülkü olan bu varlıklardan birisine ibadet edip de her şeyi yaratan, idare eden, mutlak malik, zarar ve fayda verme gücüne sahip yaratıcıya ihlası terk etmek doğru görülebilir mi? Selim akıllar ve dosdoğru fıtratlar ibadeti, sevgiyi, korkuyu ve umudu yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’a tahsis etmeye çağırmıyor mu? “O, Semi’dir,” diller istenildiği kadar farklı, ihtiyaçlar istenildiği kadar çeşitli olsun O, bütün sesleri işitir. “Alîmdir.” Olmuşu, olacağı ve olmamışı eğer olsa ne şekilde olacağını bilir. Görülenlere de görülmeyenlere de muttali olur. 14. Allah’a şirk koşan şu kimselere “de ki: O göklerin ve yerin yaradanı Allah’tan başkasını mı dost edinecekmişim?” Şu aciz olan yaratılmışlardan bana dost olacak ve yardım edecek kimseler mi var? Ben O’ndan başka hiçbir kimseyi dost edinmem. Çünkü O, gökleri ve yeri yoktan var edip yaratan, onları idare edendir. “Üstelik O, yediriyor ama yedirilmiyor.” Onlara herhangi bir ihtiyacı olmaksızın bütün mahlukatın rızkını O veriyor. O halde yaratan, rızık veren, hiçbir şeye muhtaç olmayan (Ğani) ve her övgüye layık olan, o yüce Zattan başkasını dost ve yardımcı edinmem nasıl uygun olur? “De ki: Ben” tevhid ile ve boyun eğerek Allah’a “İslam/teslim olanların ilki olmakla emrolundum.” Rabbimin emirlerini başkalarından önce benim yerime getirmem gerekir. “ve (bana): Sakın müşriklerden olma!”(dendi).” Yani bana müşriklerden olmak da yasak kılındı. Hem inançları, hem onlarla oturup kalkmak, hem onlarla bir araya gelmek yasaklandı. Bu, üzerimdeki en önemli farz ve en öncelikli yükümlülüktür. 15. “De ki: “Ben, eğer Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.” Çünkü şirk masiyeti cehennemde ebedi kalmayı ve mutlak egemen Allah’ın gazabına uğramayı gerektirir. O büyük gün ise Allah’ın azabından korkulan ve cezasından sakınılan bir gündür. Çünkü; 16. “O gün (o azap) kimden uzak tutulursa (Allah) ona rahmet buyurmuştur. İşte bu, apaçık bir kurtuluştur.” O gün azap kimden uzaklaştırılırsa o kimse rahmete nail olmuş demektir. O gün kim kurtulursa işte gerçek kurtuluş budur. O günün azabından kurtulamayanlar ise helâk ve bedbaht olmuştur. 17. Yüce Allah’ın vahdaniyetinin delilleri arasında sıkıntıları açıp giderenin, hayrı ve bolluğu sağlayanın yalnız O oluşu da vardır. Bu yüzden O, şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah sana” fakirlik, hastalık, darlık, gam, keder ve buna benzer “bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa (bil ki) O her şeye gücü yetendir.” Fayda veren de zarar veren de yalnızca O olduğuna göre, ubudiyyete ve uluhiyyete müstehak olan da yalnız O’dur. 18. “O, kullarının üstünde kahirdir.” Tasarrufta bulunanların hiçbiri O dilemedikçe tasarrufta bulunamaz, hareket edenlerin hiçbiri O dilemedikçe hareket edemez, duranların hiçbiri de O dilemedikçe duramaz. Ne hükümdarların ne de yöneticilerin veya başkalarının O’nun yönetimi ve egemenliği dışına çıkma yetki ve imkânları yoktur. Onları çekip çeviren, yöneten ve mutlak kahır ve galibiyeti altında onları tutan O’dur. Mutlak kahir O’dur; O’ndan başka herkes O’nun kahrı ve galebesi altında bulunduğuna göre ibadete layık olan da yalnız O’dur. “O, Hakîmdir” emirlerinde, yasaklarında, mükâfat ve cezalarında, yaratmasında ve takdirinde hikmeti sonsuzdur; “Habîrdir.” Gizliliklere de kalplere de işlerin gizli ve saklı olan yönlerine de muttalidir, her şeyden haberdardır. İşte bütün bunlar, Allah’ın tevhidinin delilleridir. 19. Hidâyeti açıklamış olduğumuz ve izlenmesi gereken yolları açıkça bildirdiğimiz için onlara sorarak “de ki:” Bu büyük ve temel ilke (tevhid) hakkında “Kimin şahitliği en büyüktür? De ki: Allah,” şahitliği en büyük olan Allah'tır ve “benimle sizin aranızda O şahittir.” Çünkü şahitliği O’ndan daha büyük, O’ndan daha azametli hiçkimse yoktur ve O, ikrarı ve fiili ile benim lehime şahitlik etmektedir. Size söylediklerim hususunda O da beni onaylamaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer bazı sözleri uydurup bize isnad etseydi, biz elbette onu yakalar, sonra da kalp (can) damarını koparırdık.”(el-Hâkka, 69/44-46) Yüce Allah hikmeti sonsuz olan ve her şeye gücü yetendir. Kendisini peygamber olarak göndermediği halde Allah’ın kendisini gönderdiğini iddia eden ve ona böyle bir şeyi emretmemekle birlikte bütün insanları davet etmeyi emrettiğini, üstelik kendisine muhalefet edenlerin kanlarını, mallarını ve kadınlarını esir almayı mubah kıldığını söyleyen bir yalancıyı bu hali üzere bırakması, Allah’ın hikmetine ve kudretine yakışmaz. Eğer bu kişi bütün iddialarında yalancı ise Allah’ın onu bu halinde bırakıp ona ilişmemesi, fiiliyle de onu tasdik ederek göz kamaştırıcı mucizelerle, apaçık belgelerle onu desteklemesi, ona yardımcı olması, ona muhalif hareket eden ve düşmanlık edenleri yardımsız bırakması, Allah’ın hikmet ve kudretine yakışmaz. Acaba bu şahitlikten daha büyük hangi şahitlik vardır? “Bu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu.” Yani Allah, bu Kur’an’ı bana sizin faydanız ve maslahatınız için onunla sizi can yakıcı azaba karşı uyarayım diye vahyetti. Uyarma, uyarılan şeyin özendirme ve sakındırma suretinde hatırlatılması ile, uyarılara kulak verenlere de uyarıldıkları şeylerden kendilerini sakındıracak zahiri ve batıni söz ve amellerin açıklanması ile olur ki bunları yerine getiren uyarıyı kabul etmiş olur. İşte bu Kur’an-ı Kerim de sizin için -ey muhataplar- gerekli uyarılar vardır. Kıyamet gününe kadar bu Kur’an’ın kendisine ulaşacağı herkes için de bu, böyledir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de kendisine ihtiyaç duyulan bütün ilahî maksat ve gayeler açıklanmıştır. Şanı Yüce Allah, tevhide dair şahitliklerin en büyüğü olan kendi şahitliğini beyan ettikten sonra şöyle buyurmaktadır: Allah’ın bildirdiklerine karşı çıkan ve peygamberlerini yalanlayan şu kimselere de ki: “Şimdi, siz Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben (buna asla) şahitlik etmem.” Yani eğer onlar buna şahitlik edecek olurlarsa sen onlarla şahitlik etme. Şimdi şu iki şahitlik arasında bir değerlendirme yapalım: Bir yanda O, en doğru sözlü ve alemlerin Rabbi olan Allah'ın ve yaratılmışların en temizi olan, üstelik kat’i belgelerle ve göz kamaştırıcı delillerle desteklenen Rasulü’nün hiçbir ortak tutulmaksızın Allah’ın birleneceğine dair şahitliği; diğer yanda akılları ve dinleri karmakarışık, içinden çıkılmaz bir hal almış, görüşleri ve ahlâkları bozulmuş, aklı başında olanları kendilerine güldürecek dereceye gelmiş müşriklerin şahitliği! Üstelik müşriklerin bu şahitliği, kendi fıtratlarına dahi aykırıdır. Yüce Allah ile birlikte başka ilahların varlığını kabul etmeye dair sözleri birbiri ile çelişmektedir. Halbuki onların muhalefet ettiği şey hakkında -aleyhte delil getirmek şöyle dursun- en ufak bir şüphe dahi yoktur. Artık sen -eğer aklını kullanabilen bir kimse isen- bu iki şahitlikten dilediğini tercih et. Bizler kendimiz için Allah’ın, peygamberi için seçip tercih ettiğini seçiyoruz. Zira Allah bize o peygambere uymamızı emretmiştir. Yüce Allah Peygamberine hitaben:“De ki: O ancak tek bir ilahtır” buyurmaktadır. Yani O’ndan başka hiçbir kimsenin ubudiyet ve uluhiyete layık olması söz konusu değildir. O yaratmak ve yaratılmışların işlerini çekip çevirmekte tek olduğu gibi ubudiyet ve uluhiyetinde de tektir. “Ve ben sizin” O’na “ortak koştuklarınızdan” putlardan, Allah’a eş koştuklarınızdan, Allah’a ortak koşulan her bir şeyden “tamamen berîyim.” yani uzağım. İşte tevhidin hakikatı budur: Yalnızca Allah’ın uluhiyetini kabul etmek ve O’nun dışındaki bütün varlıkların uluhiyetlerini reddetmek. 20. Allah hem kendisinin ve Rasûlünün tevhide dair şahitliklerini, hem de buna karşılık herhangi bir bilgiye sahip olmayan müşriklerin şahitliklerini açıkladıktan sonra yahudi ve hristiyanlardan olan kitap ehlinden de şöylece söz etmektedir:“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu” yani tevhidin doğruluğunu “kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar” yani onlar babalar, kendi öz çocuklarından, özellikle de çoğu vakit babaları ile birlikte bulunan oğullarından şüphe etmedikleri gibi tevhid hakkında da herhangi bir şüpheleri yoktur. “onu” buyruğundaki zamirin Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ait olması ve kitap ehlinin onun doğruluğu hususunda herhangi bir şüphe ve tereddüde sahip olmadıkları anlamında olma ihtimali de vardır. Çünkü onlar onun gelişi ile ilgili pek çok müjdeleri ve ona büsbütün uyan ve başkasında bulunmayan nitelikleri bilmektedirler. Esasen bu iki anlam birbirinden ayrı düşünülemez. “Kendilerini zarara uğratanlar” yani kendilerini yaratılış sebepleri olan iman ve tevhidi kabul etmek fırsatından yoksun bırakarak her şeyin mutlak maliki ve şanı pek yüce (Mecîd) olanın lütfundan mahrum bırakanlar “işte onlar iman etmezler.” İman etmediklerine göre karşı karşıya kalacakları zararın ve kötülüğün boyutlarını hiç sorma.

Enam 6:14

13- Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur. O, Semi’dir, Alîmdir. 14- De ki:“Göklerin ve yerin yaradanı Allah’tan başkasını mı dost edinecekmişim? Üstelik O, yediriyor ama yedirilmiyor!” De ki: “Ben İslam/teslim olanların ilki olmakla emrolundum ve (bana): Sakın müşriklerden olma!”(dendi). 15- De ki:“Ben, eğer Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.” 16- O gün (o azap) kimden uzak tutulursa (Allah) ona rahmet buyurmuştur. İşte bu, apaçık bir kurtuluştur. 17- Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa (bil ki) O, her şeye gücü yetendir. 18- O, kullarının üstünde kâhirdir. O, Hakîmdir, Habîrdir. 19- De ki:“Kimin şahitliği en büyüktür?” De ki: “Allah, benimle sizin aranızda O şahittir. Bu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu. Şimdi, siz Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben (buna asla) şahitlik etmem.” De ki: “O, ancak tek bir ilahtır ve ben sizin ortak koştuklarınızdan tamamen berîyim.” 20- Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini zarara uğratanlar, işte onlar iman etmezler. 13. “Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur.” O yüce Zatındır. Çünkü insanı ile, cinni ile, melekleri ile, canlı ve cansız tüm yaratılmışlar O’nundur. Bunların hepsi işleri idare olunan yaratılmışlardır. Her şeye gücü yeten mutlak malikin ve azameti sonsuz Rabbin emri altındadırlar. Aklî bakımdan ve nakil açısından, hiçbir faydaya ve zarara güç yetiremeyen ve mutlak olarak Allah’ın mülkü olan bu varlıklardan birisine ibadet edip de her şeyi yaratan, idare eden, mutlak malik, zarar ve fayda verme gücüne sahip yaratıcıya ihlası terk etmek doğru görülebilir mi? Selim akıllar ve dosdoğru fıtratlar ibadeti, sevgiyi, korkuyu ve umudu yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’a tahsis etmeye çağırmıyor mu? “O, Semi’dir,” diller istenildiği kadar farklı, ihtiyaçlar istenildiği kadar çeşitli olsun O, bütün sesleri işitir. “Alîmdir.” Olmuşu, olacağı ve olmamışı eğer olsa ne şekilde olacağını bilir. Görülenlere de görülmeyenlere de muttali olur. 14. Allah’a şirk koşan şu kimselere “de ki: O göklerin ve yerin yaradanı Allah’tan başkasını mı dost edinecekmişim?” Şu aciz olan yaratılmışlardan bana dost olacak ve yardım edecek kimseler mi var? Ben O’ndan başka hiçbir kimseyi dost edinmem. Çünkü O, gökleri ve yeri yoktan var edip yaratan, onları idare edendir. “Üstelik O, yediriyor ama yedirilmiyor.” Onlara herhangi bir ihtiyacı olmaksızın bütün mahlukatın rızkını O veriyor. O halde yaratan, rızık veren, hiçbir şeye muhtaç olmayan (Ğani) ve her övgüye layık olan, o yüce Zattan başkasını dost ve yardımcı edinmem nasıl uygun olur? “De ki: Ben” tevhid ile ve boyun eğerek Allah’a “İslam/teslim olanların ilki olmakla emrolundum.” Rabbimin emirlerini başkalarından önce benim yerime getirmem gerekir. “ve (bana): Sakın müşriklerden olma!”(dendi).” Yani bana müşriklerden olmak da yasak kılındı. Hem inançları, hem onlarla oturup kalkmak, hem onlarla bir araya gelmek yasaklandı. Bu, üzerimdeki en önemli farz ve en öncelikli yükümlülüktür. 15. “De ki: “Ben, eğer Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.” Çünkü şirk masiyeti cehennemde ebedi kalmayı ve mutlak egemen Allah’ın gazabına uğramayı gerektirir. O büyük gün ise Allah’ın azabından korkulan ve cezasından sakınılan bir gündür. Çünkü; 16. “O gün (o azap) kimden uzak tutulursa (Allah) ona rahmet buyurmuştur. İşte bu, apaçık bir kurtuluştur.” O gün azap kimden uzaklaştırılırsa o kimse rahmete nail olmuş demektir. O gün kim kurtulursa işte gerçek kurtuluş budur. O günün azabından kurtulamayanlar ise helâk ve bedbaht olmuştur. 17. Yüce Allah’ın vahdaniyetinin delilleri arasında sıkıntıları açıp giderenin, hayrı ve bolluğu sağlayanın yalnız O oluşu da vardır. Bu yüzden O, şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah sana” fakirlik, hastalık, darlık, gam, keder ve buna benzer “bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa (bil ki) O her şeye gücü yetendir.” Fayda veren de zarar veren de yalnızca O olduğuna göre, ubudiyyete ve uluhiyyete müstehak olan da yalnız O’dur. 18. “O, kullarının üstünde kahirdir.” Tasarrufta bulunanların hiçbiri O dilemedikçe tasarrufta bulunamaz, hareket edenlerin hiçbiri O dilemedikçe hareket edemez, duranların hiçbiri de O dilemedikçe duramaz. Ne hükümdarların ne de yöneticilerin veya başkalarının O’nun yönetimi ve egemenliği dışına çıkma yetki ve imkânları yoktur. Onları çekip çeviren, yöneten ve mutlak kahır ve galibiyeti altında onları tutan O’dur. Mutlak kahir O’dur; O’ndan başka herkes O’nun kahrı ve galebesi altında bulunduğuna göre ibadete layık olan da yalnız O’dur. “O, Hakîmdir” emirlerinde, yasaklarında, mükâfat ve cezalarında, yaratmasında ve takdirinde hikmeti sonsuzdur; “Habîrdir.” Gizliliklere de kalplere de işlerin gizli ve saklı olan yönlerine de muttalidir, her şeyden haberdardır. İşte bütün bunlar, Allah’ın tevhidinin delilleridir. 19. Hidâyeti açıklamış olduğumuz ve izlenmesi gereken yolları açıkça bildirdiğimiz için onlara sorarak “de ki:” Bu büyük ve temel ilke (tevhid) hakkında “Kimin şahitliği en büyüktür? De ki: Allah,” şahitliği en büyük olan Allah'tır ve “benimle sizin aranızda O şahittir.” Çünkü şahitliği O’ndan daha büyük, O’ndan daha azametli hiçkimse yoktur ve O, ikrarı ve fiili ile benim lehime şahitlik etmektedir. Size söylediklerim hususunda O da beni onaylamaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer bazı sözleri uydurup bize isnad etseydi, biz elbette onu yakalar, sonra da kalp (can) damarını koparırdık.”(el-Hâkka, 69/44-46) Yüce Allah hikmeti sonsuz olan ve her şeye gücü yetendir. Kendisini peygamber olarak göndermediği halde Allah’ın kendisini gönderdiğini iddia eden ve ona böyle bir şeyi emretmemekle birlikte bütün insanları davet etmeyi emrettiğini, üstelik kendisine muhalefet edenlerin kanlarını, mallarını ve kadınlarını esir almayı mubah kıldığını söyleyen bir yalancıyı bu hali üzere bırakması, Allah’ın hikmetine ve kudretine yakışmaz. Eğer bu kişi bütün iddialarında yalancı ise Allah’ın onu bu halinde bırakıp ona ilişmemesi, fiiliyle de onu tasdik ederek göz kamaştırıcı mucizelerle, apaçık belgelerle onu desteklemesi, ona yardımcı olması, ona muhalif hareket eden ve düşmanlık edenleri yardımsız bırakması, Allah’ın hikmet ve kudretine yakışmaz. Acaba bu şahitlikten daha büyük hangi şahitlik vardır? “Bu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu.” Yani Allah, bu Kur’an’ı bana sizin faydanız ve maslahatınız için onunla sizi can yakıcı azaba karşı uyarayım diye vahyetti. Uyarma, uyarılan şeyin özendirme ve sakındırma suretinde hatırlatılması ile, uyarılara kulak verenlere de uyarıldıkları şeylerden kendilerini sakındıracak zahiri ve batıni söz ve amellerin açıklanması ile olur ki bunları yerine getiren uyarıyı kabul etmiş olur. İşte bu Kur’an-ı Kerim de sizin için -ey muhataplar- gerekli uyarılar vardır. Kıyamet gününe kadar bu Kur’an’ın kendisine ulaşacağı herkes için de bu, böyledir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de kendisine ihtiyaç duyulan bütün ilahî maksat ve gayeler açıklanmıştır. Şanı Yüce Allah, tevhide dair şahitliklerin en büyüğü olan kendi şahitliğini beyan ettikten sonra şöyle buyurmaktadır: Allah’ın bildirdiklerine karşı çıkan ve peygamberlerini yalanlayan şu kimselere de ki: “Şimdi, siz Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben (buna asla) şahitlik etmem.” Yani eğer onlar buna şahitlik edecek olurlarsa sen onlarla şahitlik etme. Şimdi şu iki şahitlik arasında bir değerlendirme yapalım: Bir yanda O, en doğru sözlü ve alemlerin Rabbi olan Allah'ın ve yaratılmışların en temizi olan, üstelik kat’i belgelerle ve göz kamaştırıcı delillerle desteklenen Rasulü’nün hiçbir ortak tutulmaksızın Allah’ın birleneceğine dair şahitliği; diğer yanda akılları ve dinleri karmakarışık, içinden çıkılmaz bir hal almış, görüşleri ve ahlâkları bozulmuş, aklı başında olanları kendilerine güldürecek dereceye gelmiş müşriklerin şahitliği! Üstelik müşriklerin bu şahitliği, kendi fıtratlarına dahi aykırıdır. Yüce Allah ile birlikte başka ilahların varlığını kabul etmeye dair sözleri birbiri ile çelişmektedir. Halbuki onların muhalefet ettiği şey hakkında -aleyhte delil getirmek şöyle dursun- en ufak bir şüphe dahi yoktur. Artık sen -eğer aklını kullanabilen bir kimse isen- bu iki şahitlikten dilediğini tercih et. Bizler kendimiz için Allah’ın, peygamberi için seçip tercih ettiğini seçiyoruz. Zira Allah bize o peygambere uymamızı emretmiştir. Yüce Allah Peygamberine hitaben:“De ki: O ancak tek bir ilahtır” buyurmaktadır. Yani O’ndan başka hiçbir kimsenin ubudiyet ve uluhiyete layık olması söz konusu değildir. O yaratmak ve yaratılmışların işlerini çekip çevirmekte tek olduğu gibi ubudiyet ve uluhiyetinde de tektir. “Ve ben sizin” O’na “ortak koştuklarınızdan” putlardan, Allah’a eş koştuklarınızdan, Allah’a ortak koşulan her bir şeyden “tamamen berîyim.” yani uzağım. İşte tevhidin hakikatı budur: Yalnızca Allah’ın uluhiyetini kabul etmek ve O’nun dışındaki bütün varlıkların uluhiyetlerini reddetmek. 20. Allah hem kendisinin ve Rasûlünün tevhide dair şahitliklerini, hem de buna karşılık herhangi bir bilgiye sahip olmayan müşriklerin şahitliklerini açıkladıktan sonra yahudi ve hristiyanlardan olan kitap ehlinden de şöylece söz etmektedir:“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu” yani tevhidin doğruluğunu “kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar” yani onlar babalar, kendi öz çocuklarından, özellikle de çoğu vakit babaları ile birlikte bulunan oğullarından şüphe etmedikleri gibi tevhid hakkında da herhangi bir şüpheleri yoktur. “onu” buyruğundaki zamirin Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ait olması ve kitap ehlinin onun doğruluğu hususunda herhangi bir şüphe ve tereddüde sahip olmadıkları anlamında olma ihtimali de vardır. Çünkü onlar onun gelişi ile ilgili pek çok müjdeleri ve ona büsbütün uyan ve başkasında bulunmayan nitelikleri bilmektedirler. Esasen bu iki anlam birbirinden ayrı düşünülemez. “Kendilerini zarara uğratanlar” yani kendilerini yaratılış sebepleri olan iman ve tevhidi kabul etmek fırsatından yoksun bırakarak her şeyin mutlak maliki ve şanı pek yüce (Mecîd) olanın lütfundan mahrum bırakanlar “işte onlar iman etmezler.” İman etmediklerine göre karşı karşıya kalacakları zararın ve kötülüğün boyutlarını hiç sorma.

Enam 6:15

13- Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur. O, Semi’dir, Alîmdir. 14- De ki:“Göklerin ve yerin yaradanı Allah’tan başkasını mı dost edinecekmişim? Üstelik O, yediriyor ama yedirilmiyor!” De ki: “Ben İslam/teslim olanların ilki olmakla emrolundum ve (bana): Sakın müşriklerden olma!”(dendi). 15- De ki:“Ben, eğer Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.” 16- O gün (o azap) kimden uzak tutulursa (Allah) ona rahmet buyurmuştur. İşte bu, apaçık bir kurtuluştur. 17- Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa (bil ki) O, her şeye gücü yetendir. 18- O, kullarının üstünde kâhirdir. O, Hakîmdir, Habîrdir. 19- De ki:“Kimin şahitliği en büyüktür?” De ki: “Allah, benimle sizin aranızda O şahittir. Bu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu. Şimdi, siz Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben (buna asla) şahitlik etmem.” De ki: “O, ancak tek bir ilahtır ve ben sizin ortak koştuklarınızdan tamamen berîyim.” 20- Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini zarara uğratanlar, işte onlar iman etmezler. 13. “Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur.” O yüce Zatındır. Çünkü insanı ile, cinni ile, melekleri ile, canlı ve cansız tüm yaratılmışlar O’nundur. Bunların hepsi işleri idare olunan yaratılmışlardır. Her şeye gücü yeten mutlak malikin ve azameti sonsuz Rabbin emri altındadırlar. Aklî bakımdan ve nakil açısından, hiçbir faydaya ve zarara güç yetiremeyen ve mutlak olarak Allah’ın mülkü olan bu varlıklardan birisine ibadet edip de her şeyi yaratan, idare eden, mutlak malik, zarar ve fayda verme gücüne sahip yaratıcıya ihlası terk etmek doğru görülebilir mi? Selim akıllar ve dosdoğru fıtratlar ibadeti, sevgiyi, korkuyu ve umudu yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’a tahsis etmeye çağırmıyor mu? “O, Semi’dir,” diller istenildiği kadar farklı, ihtiyaçlar istenildiği kadar çeşitli olsun O, bütün sesleri işitir. “Alîmdir.” Olmuşu, olacağı ve olmamışı eğer olsa ne şekilde olacağını bilir. Görülenlere de görülmeyenlere de muttali olur. 14. Allah’a şirk koşan şu kimselere “de ki: O göklerin ve yerin yaradanı Allah’tan başkasını mı dost edinecekmişim?” Şu aciz olan yaratılmışlardan bana dost olacak ve yardım edecek kimseler mi var? Ben O’ndan başka hiçbir kimseyi dost edinmem. Çünkü O, gökleri ve yeri yoktan var edip yaratan, onları idare edendir. “Üstelik O, yediriyor ama yedirilmiyor.” Onlara herhangi bir ihtiyacı olmaksızın bütün mahlukatın rızkını O veriyor. O halde yaratan, rızık veren, hiçbir şeye muhtaç olmayan (Ğani) ve her övgüye layık olan, o yüce Zattan başkasını dost ve yardımcı edinmem nasıl uygun olur? “De ki: Ben” tevhid ile ve boyun eğerek Allah’a “İslam/teslim olanların ilki olmakla emrolundum.” Rabbimin emirlerini başkalarından önce benim yerime getirmem gerekir. “ve (bana): Sakın müşriklerden olma!”(dendi).” Yani bana müşriklerden olmak da yasak kılındı. Hem inançları, hem onlarla oturup kalkmak, hem onlarla bir araya gelmek yasaklandı. Bu, üzerimdeki en önemli farz ve en öncelikli yükümlülüktür. 15. “De ki: “Ben, eğer Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.” Çünkü şirk masiyeti cehennemde ebedi kalmayı ve mutlak egemen Allah’ın gazabına uğramayı gerektirir. O büyük gün ise Allah’ın azabından korkulan ve cezasından sakınılan bir gündür. Çünkü; 16. “O gün (o azap) kimden uzak tutulursa (Allah) ona rahmet buyurmuştur. İşte bu, apaçık bir kurtuluştur.” O gün azap kimden uzaklaştırılırsa o kimse rahmete nail olmuş demektir. O gün kim kurtulursa işte gerçek kurtuluş budur. O günün azabından kurtulamayanlar ise helâk ve bedbaht olmuştur. 17. Yüce Allah’ın vahdaniyetinin delilleri arasında sıkıntıları açıp giderenin, hayrı ve bolluğu sağlayanın yalnız O oluşu da vardır. Bu yüzden O, şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah sana” fakirlik, hastalık, darlık, gam, keder ve buna benzer “bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa (bil ki) O her şeye gücü yetendir.” Fayda veren de zarar veren de yalnızca O olduğuna göre, ubudiyyete ve uluhiyyete müstehak olan da yalnız O’dur. 18. “O, kullarının üstünde kahirdir.” Tasarrufta bulunanların hiçbiri O dilemedikçe tasarrufta bulunamaz, hareket edenlerin hiçbiri O dilemedikçe hareket edemez, duranların hiçbiri de O dilemedikçe duramaz. Ne hükümdarların ne de yöneticilerin veya başkalarının O’nun yönetimi ve egemenliği dışına çıkma yetki ve imkânları yoktur. Onları çekip çeviren, yöneten ve mutlak kahır ve galibiyeti altında onları tutan O’dur. Mutlak kahir O’dur; O’ndan başka herkes O’nun kahrı ve galebesi altında bulunduğuna göre ibadete layık olan da yalnız O’dur. “O, Hakîmdir” emirlerinde, yasaklarında, mükâfat ve cezalarında, yaratmasında ve takdirinde hikmeti sonsuzdur; “Habîrdir.” Gizliliklere de kalplere de işlerin gizli ve saklı olan yönlerine de muttalidir, her şeyden haberdardır. İşte bütün bunlar, Allah’ın tevhidinin delilleridir. 19. Hidâyeti açıklamış olduğumuz ve izlenmesi gereken yolları açıkça bildirdiğimiz için onlara sorarak “de ki:” Bu büyük ve temel ilke (tevhid) hakkında “Kimin şahitliği en büyüktür? De ki: Allah,” şahitliği en büyük olan Allah'tır ve “benimle sizin aranızda O şahittir.” Çünkü şahitliği O’ndan daha büyük, O’ndan daha azametli hiçkimse yoktur ve O, ikrarı ve fiili ile benim lehime şahitlik etmektedir. Size söylediklerim hususunda O da beni onaylamaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer bazı sözleri uydurup bize isnad etseydi, biz elbette onu yakalar, sonra da kalp (can) damarını koparırdık.”(el-Hâkka, 69/44-46) Yüce Allah hikmeti sonsuz olan ve her şeye gücü yetendir. Kendisini peygamber olarak göndermediği halde Allah’ın kendisini gönderdiğini iddia eden ve ona böyle bir şeyi emretmemekle birlikte bütün insanları davet etmeyi emrettiğini, üstelik kendisine muhalefet edenlerin kanlarını, mallarını ve kadınlarını esir almayı mubah kıldığını söyleyen bir yalancıyı bu hali üzere bırakması, Allah’ın hikmetine ve kudretine yakışmaz. Eğer bu kişi bütün iddialarında yalancı ise Allah’ın onu bu halinde bırakıp ona ilişmemesi, fiiliyle de onu tasdik ederek göz kamaştırıcı mucizelerle, apaçık belgelerle onu desteklemesi, ona yardımcı olması, ona muhalif hareket eden ve düşmanlık edenleri yardımsız bırakması, Allah’ın hikmet ve kudretine yakışmaz. Acaba bu şahitlikten daha büyük hangi şahitlik vardır? “Bu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu.” Yani Allah, bu Kur’an’ı bana sizin faydanız ve maslahatınız için onunla sizi can yakıcı azaba karşı uyarayım diye vahyetti. Uyarma, uyarılan şeyin özendirme ve sakındırma suretinde hatırlatılması ile, uyarılara kulak verenlere de uyarıldıkları şeylerden kendilerini sakındıracak zahiri ve batıni söz ve amellerin açıklanması ile olur ki bunları yerine getiren uyarıyı kabul etmiş olur. İşte bu Kur’an-ı Kerim de sizin için -ey muhataplar- gerekli uyarılar vardır. Kıyamet gününe kadar bu Kur’an’ın kendisine ulaşacağı herkes için de bu, böyledir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de kendisine ihtiyaç duyulan bütün ilahî maksat ve gayeler açıklanmıştır. Şanı Yüce Allah, tevhide dair şahitliklerin en büyüğü olan kendi şahitliğini beyan ettikten sonra şöyle buyurmaktadır: Allah’ın bildirdiklerine karşı çıkan ve peygamberlerini yalanlayan şu kimselere de ki: “Şimdi, siz Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben (buna asla) şahitlik etmem.” Yani eğer onlar buna şahitlik edecek olurlarsa sen onlarla şahitlik etme. Şimdi şu iki şahitlik arasında bir değerlendirme yapalım: Bir yanda O, en doğru sözlü ve alemlerin Rabbi olan Allah'ın ve yaratılmışların en temizi olan, üstelik kat’i belgelerle ve göz kamaştırıcı delillerle desteklenen Rasulü’nün hiçbir ortak tutulmaksızın Allah’ın birleneceğine dair şahitliği; diğer yanda akılları ve dinleri karmakarışık, içinden çıkılmaz bir hal almış, görüşleri ve ahlâkları bozulmuş, aklı başında olanları kendilerine güldürecek dereceye gelmiş müşriklerin şahitliği! Üstelik müşriklerin bu şahitliği, kendi fıtratlarına dahi aykırıdır. Yüce Allah ile birlikte başka ilahların varlığını kabul etmeye dair sözleri birbiri ile çelişmektedir. Halbuki onların muhalefet ettiği şey hakkında -aleyhte delil getirmek şöyle dursun- en ufak bir şüphe dahi yoktur. Artık sen -eğer aklını kullanabilen bir kimse isen- bu iki şahitlikten dilediğini tercih et. Bizler kendimiz için Allah’ın, peygamberi için seçip tercih ettiğini seçiyoruz. Zira Allah bize o peygambere uymamızı emretmiştir. Yüce Allah Peygamberine hitaben:“De ki: O ancak tek bir ilahtır” buyurmaktadır. Yani O’ndan başka hiçbir kimsenin ubudiyet ve uluhiyete layık olması söz konusu değildir. O yaratmak ve yaratılmışların işlerini çekip çevirmekte tek olduğu gibi ubudiyet ve uluhiyetinde de tektir. “Ve ben sizin” O’na “ortak koştuklarınızdan” putlardan, Allah’a eş koştuklarınızdan, Allah’a ortak koşulan her bir şeyden “tamamen berîyim.” yani uzağım. İşte tevhidin hakikatı budur: Yalnızca Allah’ın uluhiyetini kabul etmek ve O’nun dışındaki bütün varlıkların uluhiyetlerini reddetmek. 20. Allah hem kendisinin ve Rasûlünün tevhide dair şahitliklerini, hem de buna karşılık herhangi bir bilgiye sahip olmayan müşriklerin şahitliklerini açıkladıktan sonra yahudi ve hristiyanlardan olan kitap ehlinden de şöylece söz etmektedir:“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu” yani tevhidin doğruluğunu “kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar” yani onlar babalar, kendi öz çocuklarından, özellikle de çoğu vakit babaları ile birlikte bulunan oğullarından şüphe etmedikleri gibi tevhid hakkında da herhangi bir şüpheleri yoktur. “onu” buyruğundaki zamirin Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ait olması ve kitap ehlinin onun doğruluğu hususunda herhangi bir şüphe ve tereddüde sahip olmadıkları anlamında olma ihtimali de vardır. Çünkü onlar onun gelişi ile ilgili pek çok müjdeleri ve ona büsbütün uyan ve başkasında bulunmayan nitelikleri bilmektedirler. Esasen bu iki anlam birbirinden ayrı düşünülemez. “Kendilerini zarara uğratanlar” yani kendilerini yaratılış sebepleri olan iman ve tevhidi kabul etmek fırsatından yoksun bırakarak her şeyin mutlak maliki ve şanı pek yüce (Mecîd) olanın lütfundan mahrum bırakanlar “işte onlar iman etmezler.” İman etmediklerine göre karşı karşıya kalacakları zararın ve kötülüğün boyutlarını hiç sorma.

Enam 6:16

13- Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur. O, Semi’dir, Alîmdir. 14- De ki:“Göklerin ve yerin yaradanı Allah’tan başkasını mı dost edinecekmişim? Üstelik O, yediriyor ama yedirilmiyor!” De ki: “Ben İslam/teslim olanların ilki olmakla emrolundum ve (bana): Sakın müşriklerden olma!”(dendi). 15- De ki:“Ben, eğer Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.” 16- O gün (o azap) kimden uzak tutulursa (Allah) ona rahmet buyurmuştur. İşte bu, apaçık bir kurtuluştur. 17- Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa (bil ki) O, her şeye gücü yetendir. 18- O, kullarının üstünde kâhirdir. O, Hakîmdir, Habîrdir. 19- De ki:“Kimin şahitliği en büyüktür?” De ki: “Allah, benimle sizin aranızda O şahittir. Bu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu. Şimdi, siz Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben (buna asla) şahitlik etmem.” De ki: “O, ancak tek bir ilahtır ve ben sizin ortak koştuklarınızdan tamamen berîyim.” 20- Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini zarara uğratanlar, işte onlar iman etmezler. 13. “Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur.” O yüce Zatındır. Çünkü insanı ile, cinni ile, melekleri ile, canlı ve cansız tüm yaratılmışlar O’nundur. Bunların hepsi işleri idare olunan yaratılmışlardır. Her şeye gücü yeten mutlak malikin ve azameti sonsuz Rabbin emri altındadırlar. Aklî bakımdan ve nakil açısından, hiçbir faydaya ve zarara güç yetiremeyen ve mutlak olarak Allah’ın mülkü olan bu varlıklardan birisine ibadet edip de her şeyi yaratan, idare eden, mutlak malik, zarar ve fayda verme gücüne sahip yaratıcıya ihlası terk etmek doğru görülebilir mi? Selim akıllar ve dosdoğru fıtratlar ibadeti, sevgiyi, korkuyu ve umudu yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’a tahsis etmeye çağırmıyor mu? “O, Semi’dir,” diller istenildiği kadar farklı, ihtiyaçlar istenildiği kadar çeşitli olsun O, bütün sesleri işitir. “Alîmdir.” Olmuşu, olacağı ve olmamışı eğer olsa ne şekilde olacağını bilir. Görülenlere de görülmeyenlere de muttali olur. 14. Allah’a şirk koşan şu kimselere “de ki: O göklerin ve yerin yaradanı Allah’tan başkasını mı dost edinecekmişim?” Şu aciz olan yaratılmışlardan bana dost olacak ve yardım edecek kimseler mi var? Ben O’ndan başka hiçbir kimseyi dost edinmem. Çünkü O, gökleri ve yeri yoktan var edip yaratan, onları idare edendir. “Üstelik O, yediriyor ama yedirilmiyor.” Onlara herhangi bir ihtiyacı olmaksızın bütün mahlukatın rızkını O veriyor. O halde yaratan, rızık veren, hiçbir şeye muhtaç olmayan (Ğani) ve her övgüye layık olan, o yüce Zattan başkasını dost ve yardımcı edinmem nasıl uygun olur? “De ki: Ben” tevhid ile ve boyun eğerek Allah’a “İslam/teslim olanların ilki olmakla emrolundum.” Rabbimin emirlerini başkalarından önce benim yerime getirmem gerekir. “ve (bana): Sakın müşriklerden olma!”(dendi).” Yani bana müşriklerden olmak da yasak kılındı. Hem inançları, hem onlarla oturup kalkmak, hem onlarla bir araya gelmek yasaklandı. Bu, üzerimdeki en önemli farz ve en öncelikli yükümlülüktür. 15. “De ki: “Ben, eğer Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.” Çünkü şirk masiyeti cehennemde ebedi kalmayı ve mutlak egemen Allah’ın gazabına uğramayı gerektirir. O büyük gün ise Allah’ın azabından korkulan ve cezasından sakınılan bir gündür. Çünkü; 16. “O gün (o azap) kimden uzak tutulursa (Allah) ona rahmet buyurmuştur. İşte bu, apaçık bir kurtuluştur.” O gün azap kimden uzaklaştırılırsa o kimse rahmete nail olmuş demektir. O gün kim kurtulursa işte gerçek kurtuluş budur. O günün azabından kurtulamayanlar ise helâk ve bedbaht olmuştur. 17. Yüce Allah’ın vahdaniyetinin delilleri arasında sıkıntıları açıp giderenin, hayrı ve bolluğu sağlayanın yalnız O oluşu da vardır. Bu yüzden O, şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah sana” fakirlik, hastalık, darlık, gam, keder ve buna benzer “bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa (bil ki) O her şeye gücü yetendir.” Fayda veren de zarar veren de yalnızca O olduğuna göre, ubudiyyete ve uluhiyyete müstehak olan da yalnız O’dur. 18. “O, kullarının üstünde kahirdir.” Tasarrufta bulunanların hiçbiri O dilemedikçe tasarrufta bulunamaz, hareket edenlerin hiçbiri O dilemedikçe hareket edemez, duranların hiçbiri de O dilemedikçe duramaz. Ne hükümdarların ne de yöneticilerin veya başkalarının O’nun yönetimi ve egemenliği dışına çıkma yetki ve imkânları yoktur. Onları çekip çeviren, yöneten ve mutlak kahır ve galibiyeti altında onları tutan O’dur. Mutlak kahir O’dur; O’ndan başka herkes O’nun kahrı ve galebesi altında bulunduğuna göre ibadete layık olan da yalnız O’dur. “O, Hakîmdir” emirlerinde, yasaklarında, mükâfat ve cezalarında, yaratmasında ve takdirinde hikmeti sonsuzdur; “Habîrdir.” Gizliliklere de kalplere de işlerin gizli ve saklı olan yönlerine de muttalidir, her şeyden haberdardır. İşte bütün bunlar, Allah’ın tevhidinin delilleridir. 19. Hidâyeti açıklamış olduğumuz ve izlenmesi gereken yolları açıkça bildirdiğimiz için onlara sorarak “de ki:” Bu büyük ve temel ilke (tevhid) hakkında “Kimin şahitliği en büyüktür? De ki: Allah,” şahitliği en büyük olan Allah'tır ve “benimle sizin aranızda O şahittir.” Çünkü şahitliği O’ndan daha büyük, O’ndan daha azametli hiçkimse yoktur ve O, ikrarı ve fiili ile benim lehime şahitlik etmektedir. Size söylediklerim hususunda O da beni onaylamaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer bazı sözleri uydurup bize isnad etseydi, biz elbette onu yakalar, sonra da kalp (can) damarını koparırdık.”(el-Hâkka, 69/44-46) Yüce Allah hikmeti sonsuz olan ve her şeye gücü yetendir. Kendisini peygamber olarak göndermediği halde Allah’ın kendisini gönderdiğini iddia eden ve ona böyle bir şeyi emretmemekle birlikte bütün insanları davet etmeyi emrettiğini, üstelik kendisine muhalefet edenlerin kanlarını, mallarını ve kadınlarını esir almayı mubah kıldığını söyleyen bir yalancıyı bu hali üzere bırakması, Allah’ın hikmetine ve kudretine yakışmaz. Eğer bu kişi bütün iddialarında yalancı ise Allah’ın onu bu halinde bırakıp ona ilişmemesi, fiiliyle de onu tasdik ederek göz kamaştırıcı mucizelerle, apaçık belgelerle onu desteklemesi, ona yardımcı olması, ona muhalif hareket eden ve düşmanlık edenleri yardımsız bırakması, Allah’ın hikmet ve kudretine yakışmaz. Acaba bu şahitlikten daha büyük hangi şahitlik vardır? “Bu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu.” Yani Allah, bu Kur’an’ı bana sizin faydanız ve maslahatınız için onunla sizi can yakıcı azaba karşı uyarayım diye vahyetti. Uyarma, uyarılan şeyin özendirme ve sakındırma suretinde hatırlatılması ile, uyarılara kulak verenlere de uyarıldıkları şeylerden kendilerini sakındıracak zahiri ve batıni söz ve amellerin açıklanması ile olur ki bunları yerine getiren uyarıyı kabul etmiş olur. İşte bu Kur’an-ı Kerim de sizin için -ey muhataplar- gerekli uyarılar vardır. Kıyamet gününe kadar bu Kur’an’ın kendisine ulaşacağı herkes için de bu, böyledir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de kendisine ihtiyaç duyulan bütün ilahî maksat ve gayeler açıklanmıştır. Şanı Yüce Allah, tevhide dair şahitliklerin en büyüğü olan kendi şahitliğini beyan ettikten sonra şöyle buyurmaktadır: Allah’ın bildirdiklerine karşı çıkan ve peygamberlerini yalanlayan şu kimselere de ki: “Şimdi, siz Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben (buna asla) şahitlik etmem.” Yani eğer onlar buna şahitlik edecek olurlarsa sen onlarla şahitlik etme. Şimdi şu iki şahitlik arasında bir değerlendirme yapalım: Bir yanda O, en doğru sözlü ve alemlerin Rabbi olan Allah'ın ve yaratılmışların en temizi olan, üstelik kat’i belgelerle ve göz kamaştırıcı delillerle desteklenen Rasulü’nün hiçbir ortak tutulmaksızın Allah’ın birleneceğine dair şahitliği; diğer yanda akılları ve dinleri karmakarışık, içinden çıkılmaz bir hal almış, görüşleri ve ahlâkları bozulmuş, aklı başında olanları kendilerine güldürecek dereceye gelmiş müşriklerin şahitliği! Üstelik müşriklerin bu şahitliği, kendi fıtratlarına dahi aykırıdır. Yüce Allah ile birlikte başka ilahların varlığını kabul etmeye dair sözleri birbiri ile çelişmektedir. Halbuki onların muhalefet ettiği şey hakkında -aleyhte delil getirmek şöyle dursun- en ufak bir şüphe dahi yoktur. Artık sen -eğer aklını kullanabilen bir kimse isen- bu iki şahitlikten dilediğini tercih et. Bizler kendimiz için Allah’ın, peygamberi için seçip tercih ettiğini seçiyoruz. Zira Allah bize o peygambere uymamızı emretmiştir. Yüce Allah Peygamberine hitaben:“De ki: O ancak tek bir ilahtır” buyurmaktadır. Yani O’ndan başka hiçbir kimsenin ubudiyet ve uluhiyete layık olması söz konusu değildir. O yaratmak ve yaratılmışların işlerini çekip çevirmekte tek olduğu gibi ubudiyet ve uluhiyetinde de tektir. “Ve ben sizin” O’na “ortak koştuklarınızdan” putlardan, Allah’a eş koştuklarınızdan, Allah’a ortak koşulan her bir şeyden “tamamen berîyim.” yani uzağım. İşte tevhidin hakikatı budur: Yalnızca Allah’ın uluhiyetini kabul etmek ve O’nun dışındaki bütün varlıkların uluhiyetlerini reddetmek. 20. Allah hem kendisinin ve Rasûlünün tevhide dair şahitliklerini, hem de buna karşılık herhangi bir bilgiye sahip olmayan müşriklerin şahitliklerini açıkladıktan sonra yahudi ve hristiyanlardan olan kitap ehlinden de şöylece söz etmektedir:“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu” yani tevhidin doğruluğunu “kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar” yani onlar babalar, kendi öz çocuklarından, özellikle de çoğu vakit babaları ile birlikte bulunan oğullarından şüphe etmedikleri gibi tevhid hakkında da herhangi bir şüpheleri yoktur. “onu” buyruğundaki zamirin Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ait olması ve kitap ehlinin onun doğruluğu hususunda herhangi bir şüphe ve tereddüde sahip olmadıkları anlamında olma ihtimali de vardır. Çünkü onlar onun gelişi ile ilgili pek çok müjdeleri ve ona büsbütün uyan ve başkasında bulunmayan nitelikleri bilmektedirler. Esasen bu iki anlam birbirinden ayrı düşünülemez. “Kendilerini zarara uğratanlar” yani kendilerini yaratılış sebepleri olan iman ve tevhidi kabul etmek fırsatından yoksun bırakarak her şeyin mutlak maliki ve şanı pek yüce (Mecîd) olanın lütfundan mahrum bırakanlar “işte onlar iman etmezler.” İman etmediklerine göre karşı karşıya kalacakları zararın ve kötülüğün boyutlarını hiç sorma.

Enam 6:17

13- Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur. O, Semi’dir, Alîmdir. 14- De ki:“Göklerin ve yerin yaradanı Allah’tan başkasını mı dost edinecekmişim? Üstelik O, yediriyor ama yedirilmiyor!” De ki: “Ben İslam/teslim olanların ilki olmakla emrolundum ve (bana): Sakın müşriklerden olma!”(dendi). 15- De ki:“Ben, eğer Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.” 16- O gün (o azap) kimden uzak tutulursa (Allah) ona rahmet buyurmuştur. İşte bu, apaçık bir kurtuluştur. 17- Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa (bil ki) O, her şeye gücü yetendir. 18- O, kullarının üstünde kâhirdir. O, Hakîmdir, Habîrdir. 19- De ki:“Kimin şahitliği en büyüktür?” De ki: “Allah, benimle sizin aranızda O şahittir. Bu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu. Şimdi, siz Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben (buna asla) şahitlik etmem.” De ki: “O, ancak tek bir ilahtır ve ben sizin ortak koştuklarınızdan tamamen berîyim.” 20- Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini zarara uğratanlar, işte onlar iman etmezler. 13. “Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur.” O yüce Zatındır. Çünkü insanı ile, cinni ile, melekleri ile, canlı ve cansız tüm yaratılmışlar O’nundur. Bunların hepsi işleri idare olunan yaratılmışlardır. Her şeye gücü yeten mutlak malikin ve azameti sonsuz Rabbin emri altındadırlar. Aklî bakımdan ve nakil açısından, hiçbir faydaya ve zarara güç yetiremeyen ve mutlak olarak Allah’ın mülkü olan bu varlıklardan birisine ibadet edip de her şeyi yaratan, idare eden, mutlak malik, zarar ve fayda verme gücüne sahip yaratıcıya ihlası terk etmek doğru görülebilir mi? Selim akıllar ve dosdoğru fıtratlar ibadeti, sevgiyi, korkuyu ve umudu yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’a tahsis etmeye çağırmıyor mu? “O, Semi’dir,” diller istenildiği kadar farklı, ihtiyaçlar istenildiği kadar çeşitli olsun O, bütün sesleri işitir. “Alîmdir.” Olmuşu, olacağı ve olmamışı eğer olsa ne şekilde olacağını bilir. Görülenlere de görülmeyenlere de muttali olur. 14. Allah’a şirk koşan şu kimselere “de ki: O göklerin ve yerin yaradanı Allah’tan başkasını mı dost edinecekmişim?” Şu aciz olan yaratılmışlardan bana dost olacak ve yardım edecek kimseler mi var? Ben O’ndan başka hiçbir kimseyi dost edinmem. Çünkü O, gökleri ve yeri yoktan var edip yaratan, onları idare edendir. “Üstelik O, yediriyor ama yedirilmiyor.” Onlara herhangi bir ihtiyacı olmaksızın bütün mahlukatın rızkını O veriyor. O halde yaratan, rızık veren, hiçbir şeye muhtaç olmayan (Ğani) ve her övgüye layık olan, o yüce Zattan başkasını dost ve yardımcı edinmem nasıl uygun olur? “De ki: Ben” tevhid ile ve boyun eğerek Allah’a “İslam/teslim olanların ilki olmakla emrolundum.” Rabbimin emirlerini başkalarından önce benim yerime getirmem gerekir. “ve (bana): Sakın müşriklerden olma!”(dendi).” Yani bana müşriklerden olmak da yasak kılındı. Hem inançları, hem onlarla oturup kalkmak, hem onlarla bir araya gelmek yasaklandı. Bu, üzerimdeki en önemli farz ve en öncelikli yükümlülüktür. 15. “De ki: “Ben, eğer Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.” Çünkü şirk masiyeti cehennemde ebedi kalmayı ve mutlak egemen Allah’ın gazabına uğramayı gerektirir. O büyük gün ise Allah’ın azabından korkulan ve cezasından sakınılan bir gündür. Çünkü; 16. “O gün (o azap) kimden uzak tutulursa (Allah) ona rahmet buyurmuştur. İşte bu, apaçık bir kurtuluştur.” O gün azap kimden uzaklaştırılırsa o kimse rahmete nail olmuş demektir. O gün kim kurtulursa işte gerçek kurtuluş budur. O günün azabından kurtulamayanlar ise helâk ve bedbaht olmuştur. 17. Yüce Allah’ın vahdaniyetinin delilleri arasında sıkıntıları açıp giderenin, hayrı ve bolluğu sağlayanın yalnız O oluşu da vardır. Bu yüzden O, şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah sana” fakirlik, hastalık, darlık, gam, keder ve buna benzer “bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa (bil ki) O her şeye gücü yetendir.” Fayda veren de zarar veren de yalnızca O olduğuna göre, ubudiyyete ve uluhiyyete müstehak olan da yalnız O’dur. 18. “O, kullarının üstünde kahirdir.” Tasarrufta bulunanların hiçbiri O dilemedikçe tasarrufta bulunamaz, hareket edenlerin hiçbiri O dilemedikçe hareket edemez, duranların hiçbiri de O dilemedikçe duramaz. Ne hükümdarların ne de yöneticilerin veya başkalarının O’nun yönetimi ve egemenliği dışına çıkma yetki ve imkânları yoktur. Onları çekip çeviren, yöneten ve mutlak kahır ve galibiyeti altında onları tutan O’dur. Mutlak kahir O’dur; O’ndan başka herkes O’nun kahrı ve galebesi altında bulunduğuna göre ibadete layık olan da yalnız O’dur. “O, Hakîmdir” emirlerinde, yasaklarında, mükâfat ve cezalarında, yaratmasında ve takdirinde hikmeti sonsuzdur; “Habîrdir.” Gizliliklere de kalplere de işlerin gizli ve saklı olan yönlerine de muttalidir, her şeyden haberdardır. İşte bütün bunlar, Allah’ın tevhidinin delilleridir. 19. Hidâyeti açıklamış olduğumuz ve izlenmesi gereken yolları açıkça bildirdiğimiz için onlara sorarak “de ki:” Bu büyük ve temel ilke (tevhid) hakkında “Kimin şahitliği en büyüktür? De ki: Allah,” şahitliği en büyük olan Allah'tır ve “benimle sizin aranızda O şahittir.” Çünkü şahitliği O’ndan daha büyük, O’ndan daha azametli hiçkimse yoktur ve O, ikrarı ve fiili ile benim lehime şahitlik etmektedir. Size söylediklerim hususunda O da beni onaylamaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer bazı sözleri uydurup bize isnad etseydi, biz elbette onu yakalar, sonra da kalp (can) damarını koparırdık.”(el-Hâkka, 69/44-46) Yüce Allah hikmeti sonsuz olan ve her şeye gücü yetendir. Kendisini peygamber olarak göndermediği halde Allah’ın kendisini gönderdiğini iddia eden ve ona böyle bir şeyi emretmemekle birlikte bütün insanları davet etmeyi emrettiğini, üstelik kendisine muhalefet edenlerin kanlarını, mallarını ve kadınlarını esir almayı mubah kıldığını söyleyen bir yalancıyı bu hali üzere bırakması, Allah’ın hikmetine ve kudretine yakışmaz. Eğer bu kişi bütün iddialarında yalancı ise Allah’ın onu bu halinde bırakıp ona ilişmemesi, fiiliyle de onu tasdik ederek göz kamaştırıcı mucizelerle, apaçık belgelerle onu desteklemesi, ona yardımcı olması, ona muhalif hareket eden ve düşmanlık edenleri yardımsız bırakması, Allah’ın hikmet ve kudretine yakışmaz. Acaba bu şahitlikten daha büyük hangi şahitlik vardır? “Bu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu.” Yani Allah, bu Kur’an’ı bana sizin faydanız ve maslahatınız için onunla sizi can yakıcı azaba karşı uyarayım diye vahyetti. Uyarma, uyarılan şeyin özendirme ve sakındırma suretinde hatırlatılması ile, uyarılara kulak verenlere de uyarıldıkları şeylerden kendilerini sakındıracak zahiri ve batıni söz ve amellerin açıklanması ile olur ki bunları yerine getiren uyarıyı kabul etmiş olur. İşte bu Kur’an-ı Kerim de sizin için -ey muhataplar- gerekli uyarılar vardır. Kıyamet gününe kadar bu Kur’an’ın kendisine ulaşacağı herkes için de bu, böyledir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de kendisine ihtiyaç duyulan bütün ilahî maksat ve gayeler açıklanmıştır. Şanı Yüce Allah, tevhide dair şahitliklerin en büyüğü olan kendi şahitliğini beyan ettikten sonra şöyle buyurmaktadır: Allah’ın bildirdiklerine karşı çıkan ve peygamberlerini yalanlayan şu kimselere de ki: “Şimdi, siz Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben (buna asla) şahitlik etmem.” Yani eğer onlar buna şahitlik edecek olurlarsa sen onlarla şahitlik etme. Şimdi şu iki şahitlik arasında bir değerlendirme yapalım: Bir yanda O, en doğru sözlü ve alemlerin Rabbi olan Allah'ın ve yaratılmışların en temizi olan, üstelik kat’i belgelerle ve göz kamaştırıcı delillerle desteklenen Rasulü’nün hiçbir ortak tutulmaksızın Allah’ın birleneceğine dair şahitliği; diğer yanda akılları ve dinleri karmakarışık, içinden çıkılmaz bir hal almış, görüşleri ve ahlâkları bozulmuş, aklı başında olanları kendilerine güldürecek dereceye gelmiş müşriklerin şahitliği! Üstelik müşriklerin bu şahitliği, kendi fıtratlarına dahi aykırıdır. Yüce Allah ile birlikte başka ilahların varlığını kabul etmeye dair sözleri birbiri ile çelişmektedir. Halbuki onların muhalefet ettiği şey hakkında -aleyhte delil getirmek şöyle dursun- en ufak bir şüphe dahi yoktur. Artık sen -eğer aklını kullanabilen bir kimse isen- bu iki şahitlikten dilediğini tercih et. Bizler kendimiz için Allah’ın, peygamberi için seçip tercih ettiğini seçiyoruz. Zira Allah bize o peygambere uymamızı emretmiştir. Yüce Allah Peygamberine hitaben:“De ki: O ancak tek bir ilahtır” buyurmaktadır. Yani O’ndan başka hiçbir kimsenin ubudiyet ve uluhiyete layık olması söz konusu değildir. O yaratmak ve yaratılmışların işlerini çekip çevirmekte tek olduğu gibi ubudiyet ve uluhiyetinde de tektir. “Ve ben sizin” O’na “ortak koştuklarınızdan” putlardan, Allah’a eş koştuklarınızdan, Allah’a ortak koşulan her bir şeyden “tamamen berîyim.” yani uzağım. İşte tevhidin hakikatı budur: Yalnızca Allah’ın uluhiyetini kabul etmek ve O’nun dışındaki bütün varlıkların uluhiyetlerini reddetmek. 20. Allah hem kendisinin ve Rasûlünün tevhide dair şahitliklerini, hem de buna karşılık herhangi bir bilgiye sahip olmayan müşriklerin şahitliklerini açıkladıktan sonra yahudi ve hristiyanlardan olan kitap ehlinden de şöylece söz etmektedir:“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu” yani tevhidin doğruluğunu “kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar” yani onlar babalar, kendi öz çocuklarından, özellikle de çoğu vakit babaları ile birlikte bulunan oğullarından şüphe etmedikleri gibi tevhid hakkında da herhangi bir şüpheleri yoktur. “onu” buyruğundaki zamirin Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ait olması ve kitap ehlinin onun doğruluğu hususunda herhangi bir şüphe ve tereddüde sahip olmadıkları anlamında olma ihtimali de vardır. Çünkü onlar onun gelişi ile ilgili pek çok müjdeleri ve ona büsbütün uyan ve başkasında bulunmayan nitelikleri bilmektedirler. Esasen bu iki anlam birbirinden ayrı düşünülemez. “Kendilerini zarara uğratanlar” yani kendilerini yaratılış sebepleri olan iman ve tevhidi kabul etmek fırsatından yoksun bırakarak her şeyin mutlak maliki ve şanı pek yüce (Mecîd) olanın lütfundan mahrum bırakanlar “işte onlar iman etmezler.” İman etmediklerine göre karşı karşıya kalacakları zararın ve kötülüğün boyutlarını hiç sorma.

Enam 6:18

13- Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur. O, Semi’dir, Alîmdir. 14- De ki:“Göklerin ve yerin yaradanı Allah’tan başkasını mı dost edinecekmişim? Üstelik O, yediriyor ama yedirilmiyor!” De ki: “Ben İslam/teslim olanların ilki olmakla emrolundum ve (bana): Sakın müşriklerden olma!”(dendi). 15- De ki:“Ben, eğer Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.” 16- O gün (o azap) kimden uzak tutulursa (Allah) ona rahmet buyurmuştur. İşte bu, apaçık bir kurtuluştur. 17- Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa (bil ki) O, her şeye gücü yetendir. 18- O, kullarının üstünde kâhirdir. O, Hakîmdir, Habîrdir. 19- De ki:“Kimin şahitliği en büyüktür?” De ki: “Allah, benimle sizin aranızda O şahittir. Bu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu. Şimdi, siz Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben (buna asla) şahitlik etmem.” De ki: “O, ancak tek bir ilahtır ve ben sizin ortak koştuklarınızdan tamamen berîyim.” 20- Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini zarara uğratanlar, işte onlar iman etmezler. 13. “Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur.” O yüce Zatındır. Çünkü insanı ile, cinni ile, melekleri ile, canlı ve cansız tüm yaratılmışlar O’nundur. Bunların hepsi işleri idare olunan yaratılmışlardır. Her şeye gücü yeten mutlak malikin ve azameti sonsuz Rabbin emri altındadırlar. Aklî bakımdan ve nakil açısından, hiçbir faydaya ve zarara güç yetiremeyen ve mutlak olarak Allah’ın mülkü olan bu varlıklardan birisine ibadet edip de her şeyi yaratan, idare eden, mutlak malik, zarar ve fayda verme gücüne sahip yaratıcıya ihlası terk etmek doğru görülebilir mi? Selim akıllar ve dosdoğru fıtratlar ibadeti, sevgiyi, korkuyu ve umudu yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’a tahsis etmeye çağırmıyor mu? “O, Semi’dir,” diller istenildiği kadar farklı, ihtiyaçlar istenildiği kadar çeşitli olsun O, bütün sesleri işitir. “Alîmdir.” Olmuşu, olacağı ve olmamışı eğer olsa ne şekilde olacağını bilir. Görülenlere de görülmeyenlere de muttali olur. 14. Allah’a şirk koşan şu kimselere “de ki: O göklerin ve yerin yaradanı Allah’tan başkasını mı dost edinecekmişim?” Şu aciz olan yaratılmışlardan bana dost olacak ve yardım edecek kimseler mi var? Ben O’ndan başka hiçbir kimseyi dost edinmem. Çünkü O, gökleri ve yeri yoktan var edip yaratan, onları idare edendir. “Üstelik O, yediriyor ama yedirilmiyor.” Onlara herhangi bir ihtiyacı olmaksızın bütün mahlukatın rızkını O veriyor. O halde yaratan, rızık veren, hiçbir şeye muhtaç olmayan (Ğani) ve her övgüye layık olan, o yüce Zattan başkasını dost ve yardımcı edinmem nasıl uygun olur? “De ki: Ben” tevhid ile ve boyun eğerek Allah’a “İslam/teslim olanların ilki olmakla emrolundum.” Rabbimin emirlerini başkalarından önce benim yerime getirmem gerekir. “ve (bana): Sakın müşriklerden olma!”(dendi).” Yani bana müşriklerden olmak da yasak kılındı. Hem inançları, hem onlarla oturup kalkmak, hem onlarla bir araya gelmek yasaklandı. Bu, üzerimdeki en önemli farz ve en öncelikli yükümlülüktür. 15. “De ki: “Ben, eğer Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.” Çünkü şirk masiyeti cehennemde ebedi kalmayı ve mutlak egemen Allah’ın gazabına uğramayı gerektirir. O büyük gün ise Allah’ın azabından korkulan ve cezasından sakınılan bir gündür. Çünkü; 16. “O gün (o azap) kimden uzak tutulursa (Allah) ona rahmet buyurmuştur. İşte bu, apaçık bir kurtuluştur.” O gün azap kimden uzaklaştırılırsa o kimse rahmete nail olmuş demektir. O gün kim kurtulursa işte gerçek kurtuluş budur. O günün azabından kurtulamayanlar ise helâk ve bedbaht olmuştur. 17. Yüce Allah’ın vahdaniyetinin delilleri arasında sıkıntıları açıp giderenin, hayrı ve bolluğu sağlayanın yalnız O oluşu da vardır. Bu yüzden O, şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah sana” fakirlik, hastalık, darlık, gam, keder ve buna benzer “bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa (bil ki) O her şeye gücü yetendir.” Fayda veren de zarar veren de yalnızca O olduğuna göre, ubudiyyete ve uluhiyyete müstehak olan da yalnız O’dur. 18. “O, kullarının üstünde kahirdir.” Tasarrufta bulunanların hiçbiri O dilemedikçe tasarrufta bulunamaz, hareket edenlerin hiçbiri O dilemedikçe hareket edemez, duranların hiçbiri de O dilemedikçe duramaz. Ne hükümdarların ne de yöneticilerin veya başkalarının O’nun yönetimi ve egemenliği dışına çıkma yetki ve imkânları yoktur. Onları çekip çeviren, yöneten ve mutlak kahır ve galibiyeti altında onları tutan O’dur. Mutlak kahir O’dur; O’ndan başka herkes O’nun kahrı ve galebesi altında bulunduğuna göre ibadete layık olan da yalnız O’dur. “O, Hakîmdir” emirlerinde, yasaklarında, mükâfat ve cezalarında, yaratmasında ve takdirinde hikmeti sonsuzdur; “Habîrdir.” Gizliliklere de kalplere de işlerin gizli ve saklı olan yönlerine de muttalidir, her şeyden haberdardır. İşte bütün bunlar, Allah’ın tevhidinin delilleridir. 19. Hidâyeti açıklamış olduğumuz ve izlenmesi gereken yolları açıkça bildirdiğimiz için onlara sorarak “de ki:” Bu büyük ve temel ilke (tevhid) hakkında “Kimin şahitliği en büyüktür? De ki: Allah,” şahitliği en büyük olan Allah'tır ve “benimle sizin aranızda O şahittir.” Çünkü şahitliği O’ndan daha büyük, O’ndan daha azametli hiçkimse yoktur ve O, ikrarı ve fiili ile benim lehime şahitlik etmektedir. Size söylediklerim hususunda O da beni onaylamaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer bazı sözleri uydurup bize isnad etseydi, biz elbette onu yakalar, sonra da kalp (can) damarını koparırdık.”(el-Hâkka, 69/44-46) Yüce Allah hikmeti sonsuz olan ve her şeye gücü yetendir. Kendisini peygamber olarak göndermediği halde Allah’ın kendisini gönderdiğini iddia eden ve ona böyle bir şeyi emretmemekle birlikte bütün insanları davet etmeyi emrettiğini, üstelik kendisine muhalefet edenlerin kanlarını, mallarını ve kadınlarını esir almayı mubah kıldığını söyleyen bir yalancıyı bu hali üzere bırakması, Allah’ın hikmetine ve kudretine yakışmaz. Eğer bu kişi bütün iddialarında yalancı ise Allah’ın onu bu halinde bırakıp ona ilişmemesi, fiiliyle de onu tasdik ederek göz kamaştırıcı mucizelerle, apaçık belgelerle onu desteklemesi, ona yardımcı olması, ona muhalif hareket eden ve düşmanlık edenleri yardımsız bırakması, Allah’ın hikmet ve kudretine yakışmaz. Acaba bu şahitlikten daha büyük hangi şahitlik vardır? “Bu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu.” Yani Allah, bu Kur’an’ı bana sizin faydanız ve maslahatınız için onunla sizi can yakıcı azaba karşı uyarayım diye vahyetti. Uyarma, uyarılan şeyin özendirme ve sakındırma suretinde hatırlatılması ile, uyarılara kulak verenlere de uyarıldıkları şeylerden kendilerini sakındıracak zahiri ve batıni söz ve amellerin açıklanması ile olur ki bunları yerine getiren uyarıyı kabul etmiş olur. İşte bu Kur’an-ı Kerim de sizin için -ey muhataplar- gerekli uyarılar vardır. Kıyamet gününe kadar bu Kur’an’ın kendisine ulaşacağı herkes için de bu, böyledir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de kendisine ihtiyaç duyulan bütün ilahî maksat ve gayeler açıklanmıştır. Şanı Yüce Allah, tevhide dair şahitliklerin en büyüğü olan kendi şahitliğini beyan ettikten sonra şöyle buyurmaktadır: Allah’ın bildirdiklerine karşı çıkan ve peygamberlerini yalanlayan şu kimselere de ki: “Şimdi, siz Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben (buna asla) şahitlik etmem.” Yani eğer onlar buna şahitlik edecek olurlarsa sen onlarla şahitlik etme. Şimdi şu iki şahitlik arasında bir değerlendirme yapalım: Bir yanda O, en doğru sözlü ve alemlerin Rabbi olan Allah'ın ve yaratılmışların en temizi olan, üstelik kat’i belgelerle ve göz kamaştırıcı delillerle desteklenen Rasulü’nün hiçbir ortak tutulmaksızın Allah’ın birleneceğine dair şahitliği; diğer yanda akılları ve dinleri karmakarışık, içinden çıkılmaz bir hal almış, görüşleri ve ahlâkları bozulmuş, aklı başında olanları kendilerine güldürecek dereceye gelmiş müşriklerin şahitliği! Üstelik müşriklerin bu şahitliği, kendi fıtratlarına dahi aykırıdır. Yüce Allah ile birlikte başka ilahların varlığını kabul etmeye dair sözleri birbiri ile çelişmektedir. Halbuki onların muhalefet ettiği şey hakkında -aleyhte delil getirmek şöyle dursun- en ufak bir şüphe dahi yoktur. Artık sen -eğer aklını kullanabilen bir kimse isen- bu iki şahitlikten dilediğini tercih et. Bizler kendimiz için Allah’ın, peygamberi için seçip tercih ettiğini seçiyoruz. Zira Allah bize o peygambere uymamızı emretmiştir. Yüce Allah Peygamberine hitaben:“De ki: O ancak tek bir ilahtır” buyurmaktadır. Yani O’ndan başka hiçbir kimsenin ubudiyet ve uluhiyete layık olması söz konusu değildir. O yaratmak ve yaratılmışların işlerini çekip çevirmekte tek olduğu gibi ubudiyet ve uluhiyetinde de tektir. “Ve ben sizin” O’na “ortak koştuklarınızdan” putlardan, Allah’a eş koştuklarınızdan, Allah’a ortak koşulan her bir şeyden “tamamen berîyim.” yani uzağım. İşte tevhidin hakikatı budur: Yalnızca Allah’ın uluhiyetini kabul etmek ve O’nun dışındaki bütün varlıkların uluhiyetlerini reddetmek. 20. Allah hem kendisinin ve Rasûlünün tevhide dair şahitliklerini, hem de buna karşılık herhangi bir bilgiye sahip olmayan müşriklerin şahitliklerini açıkladıktan sonra yahudi ve hristiyanlardan olan kitap ehlinden de şöylece söz etmektedir:“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu” yani tevhidin doğruluğunu “kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar” yani onlar babalar, kendi öz çocuklarından, özellikle de çoğu vakit babaları ile birlikte bulunan oğullarından şüphe etmedikleri gibi tevhid hakkında da herhangi bir şüpheleri yoktur. “onu” buyruğundaki zamirin Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ait olması ve kitap ehlinin onun doğruluğu hususunda herhangi bir şüphe ve tereddüde sahip olmadıkları anlamında olma ihtimali de vardır. Çünkü onlar onun gelişi ile ilgili pek çok müjdeleri ve ona büsbütün uyan ve başkasında bulunmayan nitelikleri bilmektedirler. Esasen bu iki anlam birbirinden ayrı düşünülemez. “Kendilerini zarara uğratanlar” yani kendilerini yaratılış sebepleri olan iman ve tevhidi kabul etmek fırsatından yoksun bırakarak her şeyin mutlak maliki ve şanı pek yüce (Mecîd) olanın lütfundan mahrum bırakanlar “işte onlar iman etmezler.” İman etmediklerine göre karşı karşıya kalacakları zararın ve kötülüğün boyutlarını hiç sorma.

Enam 6:19

13- Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur. O, Semi’dir, Alîmdir. 14- De ki:“Göklerin ve yerin yaradanı Allah’tan başkasını mı dost edinecekmişim? Üstelik O, yediriyor ama yedirilmiyor!” De ki: “Ben İslam/teslim olanların ilki olmakla emrolundum ve (bana): Sakın müşriklerden olma!”(dendi). 15- De ki:“Ben, eğer Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.” 16- O gün (o azap) kimden uzak tutulursa (Allah) ona rahmet buyurmuştur. İşte bu, apaçık bir kurtuluştur. 17- Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa (bil ki) O, her şeye gücü yetendir. 18- O, kullarının üstünde kâhirdir. O, Hakîmdir, Habîrdir. 19- De ki:“Kimin şahitliği en büyüktür?” De ki: “Allah, benimle sizin aranızda O şahittir. Bu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu. Şimdi, siz Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben (buna asla) şahitlik etmem.” De ki: “O, ancak tek bir ilahtır ve ben sizin ortak koştuklarınızdan tamamen berîyim.” 20- Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini zarara uğratanlar, işte onlar iman etmezler. 13. “Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur.” O yüce Zatındır. Çünkü insanı ile, cinni ile, melekleri ile, canlı ve cansız tüm yaratılmışlar O’nundur. Bunların hepsi işleri idare olunan yaratılmışlardır. Her şeye gücü yeten mutlak malikin ve azameti sonsuz Rabbin emri altındadırlar. Aklî bakımdan ve nakil açısından, hiçbir faydaya ve zarara güç yetiremeyen ve mutlak olarak Allah’ın mülkü olan bu varlıklardan birisine ibadet edip de her şeyi yaratan, idare eden, mutlak malik, zarar ve fayda verme gücüne sahip yaratıcıya ihlası terk etmek doğru görülebilir mi? Selim akıllar ve dosdoğru fıtratlar ibadeti, sevgiyi, korkuyu ve umudu yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’a tahsis etmeye çağırmıyor mu? “O, Semi’dir,” diller istenildiği kadar farklı, ihtiyaçlar istenildiği kadar çeşitli olsun O, bütün sesleri işitir. “Alîmdir.” Olmuşu, olacağı ve olmamışı eğer olsa ne şekilde olacağını bilir. Görülenlere de görülmeyenlere de muttali olur. 14. Allah’a şirk koşan şu kimselere “de ki: O göklerin ve yerin yaradanı Allah’tan başkasını mı dost edinecekmişim?” Şu aciz olan yaratılmışlardan bana dost olacak ve yardım edecek kimseler mi var? Ben O’ndan başka hiçbir kimseyi dost edinmem. Çünkü O, gökleri ve yeri yoktan var edip yaratan, onları idare edendir. “Üstelik O, yediriyor ama yedirilmiyor.” Onlara herhangi bir ihtiyacı olmaksızın bütün mahlukatın rızkını O veriyor. O halde yaratan, rızık veren, hiçbir şeye muhtaç olmayan (Ğani) ve her övgüye layık olan, o yüce Zattan başkasını dost ve yardımcı edinmem nasıl uygun olur? “De ki: Ben” tevhid ile ve boyun eğerek Allah’a “İslam/teslim olanların ilki olmakla emrolundum.” Rabbimin emirlerini başkalarından önce benim yerime getirmem gerekir. “ve (bana): Sakın müşriklerden olma!”(dendi).” Yani bana müşriklerden olmak da yasak kılındı. Hem inançları, hem onlarla oturup kalkmak, hem onlarla bir araya gelmek yasaklandı. Bu, üzerimdeki en önemli farz ve en öncelikli yükümlülüktür. 15. “De ki: “Ben, eğer Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.” Çünkü şirk masiyeti cehennemde ebedi kalmayı ve mutlak egemen Allah’ın gazabına uğramayı gerektirir. O büyük gün ise Allah’ın azabından korkulan ve cezasından sakınılan bir gündür. Çünkü; 16. “O gün (o azap) kimden uzak tutulursa (Allah) ona rahmet buyurmuştur. İşte bu, apaçık bir kurtuluştur.” O gün azap kimden uzaklaştırılırsa o kimse rahmete nail olmuş demektir. O gün kim kurtulursa işte gerçek kurtuluş budur. O günün azabından kurtulamayanlar ise helâk ve bedbaht olmuştur. 17. Yüce Allah’ın vahdaniyetinin delilleri arasında sıkıntıları açıp giderenin, hayrı ve bolluğu sağlayanın yalnız O oluşu da vardır. Bu yüzden O, şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah sana” fakirlik, hastalık, darlık, gam, keder ve buna benzer “bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa (bil ki) O her şeye gücü yetendir.” Fayda veren de zarar veren de yalnızca O olduğuna göre, ubudiyyete ve uluhiyyete müstehak olan da yalnız O’dur. 18. “O, kullarının üstünde kahirdir.” Tasarrufta bulunanların hiçbiri O dilemedikçe tasarrufta bulunamaz, hareket edenlerin hiçbiri O dilemedikçe hareket edemez, duranların hiçbiri de O dilemedikçe duramaz. Ne hükümdarların ne de yöneticilerin veya başkalarının O’nun yönetimi ve egemenliği dışına çıkma yetki ve imkânları yoktur. Onları çekip çeviren, yöneten ve mutlak kahır ve galibiyeti altında onları tutan O’dur. Mutlak kahir O’dur; O’ndan başka herkes O’nun kahrı ve galebesi altında bulunduğuna göre ibadete layık olan da yalnız O’dur. “O, Hakîmdir” emirlerinde, yasaklarında, mükâfat ve cezalarında, yaratmasında ve takdirinde hikmeti sonsuzdur; “Habîrdir.” Gizliliklere de kalplere de işlerin gizli ve saklı olan yönlerine de muttalidir, her şeyden haberdardır. İşte bütün bunlar, Allah’ın tevhidinin delilleridir. 19. Hidâyeti açıklamış olduğumuz ve izlenmesi gereken yolları açıkça bildirdiğimiz için onlara sorarak “de ki:” Bu büyük ve temel ilke (tevhid) hakkında “Kimin şahitliği en büyüktür? De ki: Allah,” şahitliği en büyük olan Allah'tır ve “benimle sizin aranızda O şahittir.” Çünkü şahitliği O’ndan daha büyük, O’ndan daha azametli hiçkimse yoktur ve O, ikrarı ve fiili ile benim lehime şahitlik etmektedir. Size söylediklerim hususunda O da beni onaylamaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer bazı sözleri uydurup bize isnad etseydi, biz elbette onu yakalar, sonra da kalp (can) damarını koparırdık.”(el-Hâkka, 69/44-46) Yüce Allah hikmeti sonsuz olan ve her şeye gücü yetendir. Kendisini peygamber olarak göndermediği halde Allah’ın kendisini gönderdiğini iddia eden ve ona böyle bir şeyi emretmemekle birlikte bütün insanları davet etmeyi emrettiğini, üstelik kendisine muhalefet edenlerin kanlarını, mallarını ve kadınlarını esir almayı mubah kıldığını söyleyen bir yalancıyı bu hali üzere bırakması, Allah’ın hikmetine ve kudretine yakışmaz. Eğer bu kişi bütün iddialarında yalancı ise Allah’ın onu bu halinde bırakıp ona ilişmemesi, fiiliyle de onu tasdik ederek göz kamaştırıcı mucizelerle, apaçık belgelerle onu desteklemesi, ona yardımcı olması, ona muhalif hareket eden ve düşmanlık edenleri yardımsız bırakması, Allah’ın hikmet ve kudretine yakışmaz. Acaba bu şahitlikten daha büyük hangi şahitlik vardır? “Bu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu.” Yani Allah, bu Kur’an’ı bana sizin faydanız ve maslahatınız için onunla sizi can yakıcı azaba karşı uyarayım diye vahyetti. Uyarma, uyarılan şeyin özendirme ve sakındırma suretinde hatırlatılması ile, uyarılara kulak verenlere de uyarıldıkları şeylerden kendilerini sakındıracak zahiri ve batıni söz ve amellerin açıklanması ile olur ki bunları yerine getiren uyarıyı kabul etmiş olur. İşte bu Kur’an-ı Kerim de sizin için -ey muhataplar- gerekli uyarılar vardır. Kıyamet gününe kadar bu Kur’an’ın kendisine ulaşacağı herkes için de bu, böyledir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de kendisine ihtiyaç duyulan bütün ilahî maksat ve gayeler açıklanmıştır. Şanı Yüce Allah, tevhide dair şahitliklerin en büyüğü olan kendi şahitliğini beyan ettikten sonra şöyle buyurmaktadır: Allah’ın bildirdiklerine karşı çıkan ve peygamberlerini yalanlayan şu kimselere de ki: “Şimdi, siz Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben (buna asla) şahitlik etmem.” Yani eğer onlar buna şahitlik edecek olurlarsa sen onlarla şahitlik etme. Şimdi şu iki şahitlik arasında bir değerlendirme yapalım: Bir yanda O, en doğru sözlü ve alemlerin Rabbi olan Allah'ın ve yaratılmışların en temizi olan, üstelik kat’i belgelerle ve göz kamaştırıcı delillerle desteklenen Rasulü’nün hiçbir ortak tutulmaksızın Allah’ın birleneceğine dair şahitliği; diğer yanda akılları ve dinleri karmakarışık, içinden çıkılmaz bir hal almış, görüşleri ve ahlâkları bozulmuş, aklı başında olanları kendilerine güldürecek dereceye gelmiş müşriklerin şahitliği! Üstelik müşriklerin bu şahitliği, kendi fıtratlarına dahi aykırıdır. Yüce Allah ile birlikte başka ilahların varlığını kabul etmeye dair sözleri birbiri ile çelişmektedir. Halbuki onların muhalefet ettiği şey hakkında -aleyhte delil getirmek şöyle dursun- en ufak bir şüphe dahi yoktur. Artık sen -eğer aklını kullanabilen bir kimse isen- bu iki şahitlikten dilediğini tercih et. Bizler kendimiz için Allah’ın, peygamberi için seçip tercih ettiğini seçiyoruz. Zira Allah bize o peygambere uymamızı emretmiştir. Yüce Allah Peygamberine hitaben:“De ki: O ancak tek bir ilahtır” buyurmaktadır. Yani O’ndan başka hiçbir kimsenin ubudiyet ve uluhiyete layık olması söz konusu değildir. O yaratmak ve yaratılmışların işlerini çekip çevirmekte tek olduğu gibi ubudiyet ve uluhiyetinde de tektir. “Ve ben sizin” O’na “ortak koştuklarınızdan” putlardan, Allah’a eş koştuklarınızdan, Allah’a ortak koşulan her bir şeyden “tamamen berîyim.” yani uzağım. İşte tevhidin hakikatı budur: Yalnızca Allah’ın uluhiyetini kabul etmek ve O’nun dışındaki bütün varlıkların uluhiyetlerini reddetmek. 20. Allah hem kendisinin ve Rasûlünün tevhide dair şahitliklerini, hem de buna karşılık herhangi bir bilgiye sahip olmayan müşriklerin şahitliklerini açıkladıktan sonra yahudi ve hristiyanlardan olan kitap ehlinden de şöylece söz etmektedir:“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu” yani tevhidin doğruluğunu “kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar” yani onlar babalar, kendi öz çocuklarından, özellikle de çoğu vakit babaları ile birlikte bulunan oğullarından şüphe etmedikleri gibi tevhid hakkında da herhangi bir şüpheleri yoktur. “onu” buyruğundaki zamirin Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ait olması ve kitap ehlinin onun doğruluğu hususunda herhangi bir şüphe ve tereddüde sahip olmadıkları anlamında olma ihtimali de vardır. Çünkü onlar onun gelişi ile ilgili pek çok müjdeleri ve ona büsbütün uyan ve başkasında bulunmayan nitelikleri bilmektedirler. Esasen bu iki anlam birbirinden ayrı düşünülemez. “Kendilerini zarara uğratanlar” yani kendilerini yaratılış sebepleri olan iman ve tevhidi kabul etmek fırsatından yoksun bırakarak her şeyin mutlak maliki ve şanı pek yüce (Mecîd) olanın lütfundan mahrum bırakanlar “işte onlar iman etmezler.” İman etmediklerine göre karşı karşıya kalacakları zararın ve kötülüğün boyutlarını hiç sorma.

Enam 6:20

13- Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur. O, Semi’dir, Alîmdir. 14- De ki:“Göklerin ve yerin yaradanı Allah’tan başkasını mı dost edinecekmişim? Üstelik O, yediriyor ama yedirilmiyor!” De ki: “Ben İslam/teslim olanların ilki olmakla emrolundum ve (bana): Sakın müşriklerden olma!”(dendi). 15- De ki:“Ben, eğer Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.” 16- O gün (o azap) kimden uzak tutulursa (Allah) ona rahmet buyurmuştur. İşte bu, apaçık bir kurtuluştur. 17- Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa (bil ki) O, her şeye gücü yetendir. 18- O, kullarının üstünde kâhirdir. O, Hakîmdir, Habîrdir. 19- De ki:“Kimin şahitliği en büyüktür?” De ki: “Allah, benimle sizin aranızda O şahittir. Bu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu. Şimdi, siz Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben (buna asla) şahitlik etmem.” De ki: “O, ancak tek bir ilahtır ve ben sizin ortak koştuklarınızdan tamamen berîyim.” 20- Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini zarara uğratanlar, işte onlar iman etmezler. 13. “Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur.” O yüce Zatındır. Çünkü insanı ile, cinni ile, melekleri ile, canlı ve cansız tüm yaratılmışlar O’nundur. Bunların hepsi işleri idare olunan yaratılmışlardır. Her şeye gücü yeten mutlak malikin ve azameti sonsuz Rabbin emri altındadırlar. Aklî bakımdan ve nakil açısından, hiçbir faydaya ve zarara güç yetiremeyen ve mutlak olarak Allah’ın mülkü olan bu varlıklardan birisine ibadet edip de her şeyi yaratan, idare eden, mutlak malik, zarar ve fayda verme gücüne sahip yaratıcıya ihlası terk etmek doğru görülebilir mi? Selim akıllar ve dosdoğru fıtratlar ibadeti, sevgiyi, korkuyu ve umudu yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’a tahsis etmeye çağırmıyor mu? “O, Semi’dir,” diller istenildiği kadar farklı, ihtiyaçlar istenildiği kadar çeşitli olsun O, bütün sesleri işitir. “Alîmdir.” Olmuşu, olacağı ve olmamışı eğer olsa ne şekilde olacağını bilir. Görülenlere de görülmeyenlere de muttali olur. 14. Allah’a şirk koşan şu kimselere “de ki: O göklerin ve yerin yaradanı Allah’tan başkasını mı dost edinecekmişim?” Şu aciz olan yaratılmışlardan bana dost olacak ve yardım edecek kimseler mi var? Ben O’ndan başka hiçbir kimseyi dost edinmem. Çünkü O, gökleri ve yeri yoktan var edip yaratan, onları idare edendir. “Üstelik O, yediriyor ama yedirilmiyor.” Onlara herhangi bir ihtiyacı olmaksızın bütün mahlukatın rızkını O veriyor. O halde yaratan, rızık veren, hiçbir şeye muhtaç olmayan (Ğani) ve her övgüye layık olan, o yüce Zattan başkasını dost ve yardımcı edinmem nasıl uygun olur? “De ki: Ben” tevhid ile ve boyun eğerek Allah’a “İslam/teslim olanların ilki olmakla emrolundum.” Rabbimin emirlerini başkalarından önce benim yerime getirmem gerekir. “ve (bana): Sakın müşriklerden olma!”(dendi).” Yani bana müşriklerden olmak da yasak kılındı. Hem inançları, hem onlarla oturup kalkmak, hem onlarla bir araya gelmek yasaklandı. Bu, üzerimdeki en önemli farz ve en öncelikli yükümlülüktür. 15. “De ki: “Ben, eğer Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.” Çünkü şirk masiyeti cehennemde ebedi kalmayı ve mutlak egemen Allah’ın gazabına uğramayı gerektirir. O büyük gün ise Allah’ın azabından korkulan ve cezasından sakınılan bir gündür. Çünkü; 16. “O gün (o azap) kimden uzak tutulursa (Allah) ona rahmet buyurmuştur. İşte bu, apaçık bir kurtuluştur.” O gün azap kimden uzaklaştırılırsa o kimse rahmete nail olmuş demektir. O gün kim kurtulursa işte gerçek kurtuluş budur. O günün azabından kurtulamayanlar ise helâk ve bedbaht olmuştur. 17. Yüce Allah’ın vahdaniyetinin delilleri arasında sıkıntıları açıp giderenin, hayrı ve bolluğu sağlayanın yalnız O oluşu da vardır. Bu yüzden O, şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah sana” fakirlik, hastalık, darlık, gam, keder ve buna benzer “bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa (bil ki) O her şeye gücü yetendir.” Fayda veren de zarar veren de yalnızca O olduğuna göre, ubudiyyete ve uluhiyyete müstehak olan da yalnız O’dur. 18. “O, kullarının üstünde kahirdir.” Tasarrufta bulunanların hiçbiri O dilemedikçe tasarrufta bulunamaz, hareket edenlerin hiçbiri O dilemedikçe hareket edemez, duranların hiçbiri de O dilemedikçe duramaz. Ne hükümdarların ne de yöneticilerin veya başkalarının O’nun yönetimi ve egemenliği dışına çıkma yetki ve imkânları yoktur. Onları çekip çeviren, yöneten ve mutlak kahır ve galibiyeti altında onları tutan O’dur. Mutlak kahir O’dur; O’ndan başka herkes O’nun kahrı ve galebesi altında bulunduğuna göre ibadete layık olan da yalnız O’dur. “O, Hakîmdir” emirlerinde, yasaklarında, mükâfat ve cezalarında, yaratmasında ve takdirinde hikmeti sonsuzdur; “Habîrdir.” Gizliliklere de kalplere de işlerin gizli ve saklı olan yönlerine de muttalidir, her şeyden haberdardır. İşte bütün bunlar, Allah’ın tevhidinin delilleridir. 19. Hidâyeti açıklamış olduğumuz ve izlenmesi gereken yolları açıkça bildirdiğimiz için onlara sorarak “de ki:” Bu büyük ve temel ilke (tevhid) hakkında “Kimin şahitliği en büyüktür? De ki: Allah,” şahitliği en büyük olan Allah'tır ve “benimle sizin aranızda O şahittir.” Çünkü şahitliği O’ndan daha büyük, O’ndan daha azametli hiçkimse yoktur ve O, ikrarı ve fiili ile benim lehime şahitlik etmektedir. Size söylediklerim hususunda O da beni onaylamaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer bazı sözleri uydurup bize isnad etseydi, biz elbette onu yakalar, sonra da kalp (can) damarını koparırdık.”(el-Hâkka, 69/44-46) Yüce Allah hikmeti sonsuz olan ve her şeye gücü yetendir. Kendisini peygamber olarak göndermediği halde Allah’ın kendisini gönderdiğini iddia eden ve ona böyle bir şeyi emretmemekle birlikte bütün insanları davet etmeyi emrettiğini, üstelik kendisine muhalefet edenlerin kanlarını, mallarını ve kadınlarını esir almayı mubah kıldığını söyleyen bir yalancıyı bu hali üzere bırakması, Allah’ın hikmetine ve kudretine yakışmaz. Eğer bu kişi bütün iddialarında yalancı ise Allah’ın onu bu halinde bırakıp ona ilişmemesi, fiiliyle de onu tasdik ederek göz kamaştırıcı mucizelerle, apaçık belgelerle onu desteklemesi, ona yardımcı olması, ona muhalif hareket eden ve düşmanlık edenleri yardımsız bırakması, Allah’ın hikmet ve kudretine yakışmaz. Acaba bu şahitlikten daha büyük hangi şahitlik vardır? “Bu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu.” Yani Allah, bu Kur’an’ı bana sizin faydanız ve maslahatınız için onunla sizi can yakıcı azaba karşı uyarayım diye vahyetti. Uyarma, uyarılan şeyin özendirme ve sakındırma suretinde hatırlatılması ile, uyarılara kulak verenlere de uyarıldıkları şeylerden kendilerini sakındıracak zahiri ve batıni söz ve amellerin açıklanması ile olur ki bunları yerine getiren uyarıyı kabul etmiş olur. İşte bu Kur’an-ı Kerim de sizin için -ey muhataplar- gerekli uyarılar vardır. Kıyamet gününe kadar bu Kur’an’ın kendisine ulaşacağı herkes için de bu, böyledir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de kendisine ihtiyaç duyulan bütün ilahî maksat ve gayeler açıklanmıştır. Şanı Yüce Allah, tevhide dair şahitliklerin en büyüğü olan kendi şahitliğini beyan ettikten sonra şöyle buyurmaktadır: Allah’ın bildirdiklerine karşı çıkan ve peygamberlerini yalanlayan şu kimselere de ki: “Şimdi, siz Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben (buna asla) şahitlik etmem.” Yani eğer onlar buna şahitlik edecek olurlarsa sen onlarla şahitlik etme. Şimdi şu iki şahitlik arasında bir değerlendirme yapalım: Bir yanda O, en doğru sözlü ve alemlerin Rabbi olan Allah'ın ve yaratılmışların en temizi olan, üstelik kat’i belgelerle ve göz kamaştırıcı delillerle desteklenen Rasulü’nün hiçbir ortak tutulmaksızın Allah’ın birleneceğine dair şahitliği; diğer yanda akılları ve dinleri karmakarışık, içinden çıkılmaz bir hal almış, görüşleri ve ahlâkları bozulmuş, aklı başında olanları kendilerine güldürecek dereceye gelmiş müşriklerin şahitliği! Üstelik müşriklerin bu şahitliği, kendi fıtratlarına dahi aykırıdır. Yüce Allah ile birlikte başka ilahların varlığını kabul etmeye dair sözleri birbiri ile çelişmektedir. Halbuki onların muhalefet ettiği şey hakkında -aleyhte delil getirmek şöyle dursun- en ufak bir şüphe dahi yoktur. Artık sen -eğer aklını kullanabilen bir kimse isen- bu iki şahitlikten dilediğini tercih et. Bizler kendimiz için Allah’ın, peygamberi için seçip tercih ettiğini seçiyoruz. Zira Allah bize o peygambere uymamızı emretmiştir. Yüce Allah Peygamberine hitaben:“De ki: O ancak tek bir ilahtır” buyurmaktadır. Yani O’ndan başka hiçbir kimsenin ubudiyet ve uluhiyete layık olması söz konusu değildir. O yaratmak ve yaratılmışların işlerini çekip çevirmekte tek olduğu gibi ubudiyet ve uluhiyetinde de tektir. “Ve ben sizin” O’na “ortak koştuklarınızdan” putlardan, Allah’a eş koştuklarınızdan, Allah’a ortak koşulan her bir şeyden “tamamen berîyim.” yani uzağım. İşte tevhidin hakikatı budur: Yalnızca Allah’ın uluhiyetini kabul etmek ve O’nun dışındaki bütün varlıkların uluhiyetlerini reddetmek. 20. Allah hem kendisinin ve Rasûlünün tevhide dair şahitliklerini, hem de buna karşılık herhangi bir bilgiye sahip olmayan müşriklerin şahitliklerini açıkladıktan sonra yahudi ve hristiyanlardan olan kitap ehlinden de şöylece söz etmektedir:“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu” yani tevhidin doğruluğunu “kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar” yani onlar babalar, kendi öz çocuklarından, özellikle de çoğu vakit babaları ile birlikte bulunan oğullarından şüphe etmedikleri gibi tevhid hakkında da herhangi bir şüpheleri yoktur. “onu” buyruğundaki zamirin Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ait olması ve kitap ehlinin onun doğruluğu hususunda herhangi bir şüphe ve tereddüde sahip olmadıkları anlamında olma ihtimali de vardır. Çünkü onlar onun gelişi ile ilgili pek çok müjdeleri ve ona büsbütün uyan ve başkasında bulunmayan nitelikleri bilmektedirler. Esasen bu iki anlam birbirinden ayrı düşünülemez. “Kendilerini zarara uğratanlar” yani kendilerini yaratılış sebepleri olan iman ve tevhidi kabul etmek fırsatından yoksun bırakarak her şeyin mutlak maliki ve şanı pek yüce (Mecîd) olanın lütfundan mahrum bırakanlar “işte onlar iman etmezler.” İman etmediklerine göre karşı karşıya kalacakları zararın ve kötülüğün boyutlarını hiç sorma.

Enam 6:21

21- Allah üzerine yalan uydurandan veya âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Gerçek şu ki zalimler kurtuluşa eremez. 21. Yani bu iki nitelikten birisine sahip olan kimseden daha zalim ve daha büyük bir inatçı olamaz. Peki, ya Allah üzerine yalan uydurmak ve peygamberlerin getirmiş oldukları âyet ve mucizelerini yalanlama şeklindeki bu iki niteliği bir arada taşıyanların hali ne olur? Hiç şüphesiz böyleleri insanların en zalimleridir. Zalim olan bir kimse ise ebediyyen iflâh olmaz. Bunun kapsamına Yüce Allah’a ortak koşarak, O’nun yardımcısı bulunduğunu iddia ederek, O’ndan başkasına da ibadet edilmesi gerektiğini yahut da O’nun eş ve çocuk sahibi olduğunu iddia ederek Allah'a iftirada bulunan herkes girmektedir. Aynı şekilde peygamberlerin getirmiş olduğu yahut onların mirasçısı durumunda olanların ifade ettikleri hakkı reddeden herkes de bu durumdadır.

Enam 6:22

22- O gün onların hepsini toplayacak sonra da şirk koşanlara:“Hani (Allah'la berbaer bulunduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarınız nerede?” diyeceğiz. 23- Onlar bir mazeret bulamayacaklar da:“Rabbimiz Allah'a yemin olsun ki biz müşriklerden değildik” diyecekler. 24- Bak, kendi aleyhlerine nasıl da yalan söylediler ve uydurdukları şeyler nasıl da önlerinden kaybolup gitti! 22. Allah kıyamet gününde müşriklerin âkıbetini, onların sorgulanacaklarını, azarlanacaklarını ve onlara:““Hani (Allah'la berbaer bulunduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarınız nerede?” denileceğini haber vermektedir. Yani Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. O’nun ortak sahibi olduğu sözü ancak onların delilsiz bir iddiaları ve iftiralarıdır. 23. “Onlar bir mazeret bulamayacaklar da” Yani bu soru ile sınanıp sorguya çekilince onların verecekleri cevap ancak şirk koştuklarını inkâr etmek ve müşrik olmadıklarına dair yemin etmek olacaktır. 24. “Bak,” Onların bu sözlerine ve hallerine hayretle bir bak “kendi aleyhlerine nasıl da yalan söylediler” yani sonuçta kendilerini zarara uğratan ve -Allah’a andolsun ki- son derece hüsran ile karşı karşıya bırakan bir şekilde nasıl da yalan söylediler “ve uydurdukları şeyler” Yani Allah ile birlikte ortak olduklarını iddia ettikleri varlıklar “nasıl da önlerinden kaybolup gitti!” Yüce Allah onların söylediklerinden alabildiğine yücedir, münezzehtir.

Enam 6:23

22- O gün onların hepsini toplayacak sonra da şirk koşanlara:“Hani (Allah'la berbaer bulunduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarınız nerede?” diyeceğiz. 23- Onlar bir mazeret bulamayacaklar da:“Rabbimiz Allah'a yemin olsun ki biz müşriklerden değildik” diyecekler. 24- Bak, kendi aleyhlerine nasıl da yalan söylediler ve uydurdukları şeyler nasıl da önlerinden kaybolup gitti! 22. Allah kıyamet gününde müşriklerin âkıbetini, onların sorgulanacaklarını, azarlanacaklarını ve onlara:““Hani (Allah'la berbaer bulunduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarınız nerede?” denileceğini haber vermektedir. Yani Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. O’nun ortak sahibi olduğu sözü ancak onların delilsiz bir iddiaları ve iftiralarıdır. 23. “Onlar bir mazeret bulamayacaklar da” Yani bu soru ile sınanıp sorguya çekilince onların verecekleri cevap ancak şirk koştuklarını inkâr etmek ve müşrik olmadıklarına dair yemin etmek olacaktır. 24. “Bak,” Onların bu sözlerine ve hallerine hayretle bir bak “kendi aleyhlerine nasıl da yalan söylediler” yani sonuçta kendilerini zarara uğratan ve -Allah’a andolsun ki- son derece hüsran ile karşı karşıya bırakan bir şekilde nasıl da yalan söylediler “ve uydurdukları şeyler” Yani Allah ile birlikte ortak olduklarını iddia ettikleri varlıklar “nasıl da önlerinden kaybolup gitti!” Yüce Allah onların söylediklerinden alabildiğine yücedir, münezzehtir.

Enam 6:24

22- O gün onların hepsini toplayacak sonra da şirk koşanlara:“Hani (Allah'la berbaer bulunduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarınız nerede?” diyeceğiz. 23- Onlar bir mazeret bulamayacaklar da:“Rabbimiz Allah'a yemin olsun ki biz müşriklerden değildik” diyecekler. 24- Bak, kendi aleyhlerine nasıl da yalan söylediler ve uydurdukları şeyler nasıl da önlerinden kaybolup gitti! 22. Allah kıyamet gününde müşriklerin âkıbetini, onların sorgulanacaklarını, azarlanacaklarını ve onlara:““Hani (Allah'la berbaer bulunduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarınız nerede?” denileceğini haber vermektedir. Yani Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. O’nun ortak sahibi olduğu sözü ancak onların delilsiz bir iddiaları ve iftiralarıdır. 23. “Onlar bir mazeret bulamayacaklar da” Yani bu soru ile sınanıp sorguya çekilince onların verecekleri cevap ancak şirk koştuklarını inkâr etmek ve müşrik olmadıklarına dair yemin etmek olacaktır. 24. “Bak,” Onların bu sözlerine ve hallerine hayretle bir bak “kendi aleyhlerine nasıl da yalan söylediler” yani sonuçta kendilerini zarara uğratan ve -Allah’a andolsun ki- son derece hüsran ile karşı karşıya bırakan bir şekilde nasıl da yalan söylediler “ve uydurdukları şeyler” Yani Allah ile birlikte ortak olduklarını iddia ettikleri varlıklar “nasıl da önlerinden kaybolup gitti!” Yüce Allah onların söylediklerinden alabildiğine yücedir, münezzehtir.

Enam 6:25

25- İçlerinden seni dinleyenler vardır. Fakat Biz onu kavrayamasınlar diye kalplerine perdeler, kulaklarına da ağırlık koyduk. Onlar her bir âyeti görseler de yine de onlara iman etmezler. Hatta sana geldiklerinde, seninle tartışırlar da o kâfirler:“Bu, eskilerin efsanelerinden başka bir şey değildir” derler. 25. Yani kimi zaman şu müşriklerden bazıları bazı nedenlerden dolayı senin söylediklerini dinleyelebilir. Ancak onların seni dinlemeleri hakka yönelmek, hakka tabi olmak maksadı ile değildir. Onlar hayrı elde etmek istemeyince bu dinlemelerinden de yararlanamazlar. “Kalplerine perdeler, kulaklarına da ağırlık koyduk.” Yani Allah’ın kelamını anlayamasınlar diye kalplerini örtülerle örttük. Böylelikle Yüce Allah bu gibi kimselere karşı kelamını korumuştur. Kulaklarına da sağırlık vermiştir, böylelikle kendilerine fayda sağlayacak sözleri işitemezler. “Onlar her bir âyeti görseler de ona iman etmezler.” Bu ise zulüm ve inadın en ileri derecesidir. Çünkü onlar hakka açıkça delil olan apaçık âyet ve belgelere itaat ile boyun eğmezler. Onları doğrulamazlar. Aksine hakkı çürütmek amacıyla da batılı ileri sürerek tartışmaya koyulurlar:“Hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar da o kâfirler: Bu eskilerin efsanelerinden başka bir şey değildir, derler.” Yani senin bu söylediklerin öncekilerin yazılı sahifelerinden alınmıştır. Allah’tan da gelmiş değildir, peygamberlerinden de. Bu sözleri, küfürlerinden kaynaklanmaktadır. Yoksa geçmişlerin ve geleceklerin haberlerini, peygamber ve rasûllerin getirdikleri gerçekleri ihtiva eden, hakkı ve mutlak adaleti her yönü ile ortaya koyan bu kitap, nasıl öncekilerin efsaneleri olabilir?

Enam 6:26

26- Onlar hem ona uymaktan alıkoyarlar, hem de kendileri ondan uzaklaşırlar. Halbuki ancak kendilerini helâk ediyorlar; ama farkında değiller. 26. “Onlar” yani Allah’a şirk koşan, peygamberlerini yalanlayan bu kimseler hem kendileri sapıktırlar, hem başkalarını saptırmaktadırlar. İnsanları hakka uymaktan alıkoyarlar, bundan sakındırırlar. Bizzat kendileri de bu haktan uzaklaşıp dururlar. Ancak onlar bu davranışları ile Allah’a da O’nun mü’min kullarına da hiçbir şekilde zarar veremezler. Onlar bu şekilde “ancak kendilerini helâk ediyorlar; ama farkında değiller.”

Enam 6:27

27- Ateşin başında durdurulup da:“Keşke geri döndürülseydik! Rabbimizin âyetlerini yalanlamazdık ve mü’minlerden olurduk” diyecekleri vakit onları bir görsen! 28- Hayır, evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı (da bu pişmanlıkları ondan). Yoksa eğer geri döndürülselerdi yine kendilerine yasaklanan şeylere dönerlerdi. Onlar şüphesiz yalancıdırlar. 29- Onlar:“Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. Biz, diriltilecek değiliz” dediler. 27. Yüce Allah kıyamet gününde müşriklerin durumunu, onların ateşin yanıbaşına getirileceklerini haber vermektedir: Azarlanmaları ve kötülüklerinin başlarına kakılması için ateşin yanıbaşında durdurulduklarını bir görsen; oldukça dehşete düşer ve korkunç bir halle karşı karşıya kalmış olurdun. Onların kendi aleyhlerinde, kâfir ve fasık olduklarını nasıl itiraf ettiklerini ve “Keşke dünyaya geri döndürülseydik” diye temenni ettiklerini görürdün. 28. “Hayır, evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı (da bu pişmanlıkları ondan).” Onlar yalancı olduklarını kendi içlerinde gizliyor ve bu çoğu zaman kalplerinde ortaya çıkıyordu. Ancak kötü maksatları bundan (bu gerçeği itiraf etmekten) kendilerini alıkoyduğu gibi, kalplerini de hayırdan uzak tutup çevirmiştir. Esasen (âhirette yapacakları) bu temennilerinde de yalan söyleyeceklerdir. Bundan maksatları sadece azabın kendilerinden uzaklaştırılmasını sağlamaktır. Çünkü “eğer geri döndürülselerdi yine kendilerine yasaklanan şeylere dönerlerdi.” 29. “Onlar” öldükten sonra dirilişi inkâr ederek: “Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir” yani işin aslı ve bizim var edilişimizin maksadı, sadece dünya hayatıdır, başka bir şey değildir. “Biz diriltilecek değiliz, dediler.”

Enam 6:28

27- Ateşin başında durdurulup da:“Keşke geri döndürülseydik! Rabbimizin âyetlerini yalanlamazdık ve mü’minlerden olurduk” diyecekleri vakit onları bir görsen! 28- Hayır, evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı (da bu pişmanlıkları ondan). Yoksa eğer geri döndürülselerdi yine kendilerine yasaklanan şeylere dönerlerdi. Onlar şüphesiz yalancıdırlar. 29- Onlar:“Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. Biz, diriltilecek değiliz” dediler. 27. Yüce Allah kıyamet gününde müşriklerin durumunu, onların ateşin yanıbaşına getirileceklerini haber vermektedir: Azarlanmaları ve kötülüklerinin başlarına kakılması için ateşin yanıbaşında durdurulduklarını bir görsen; oldukça dehşete düşer ve korkunç bir halle karşı karşıya kalmış olurdun. Onların kendi aleyhlerinde, kâfir ve fasık olduklarını nasıl itiraf ettiklerini ve “Keşke dünyaya geri döndürülseydik” diye temenni ettiklerini görürdün. 28. “Hayır, evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı (da bu pişmanlıkları ondan).” Onlar yalancı olduklarını kendi içlerinde gizliyor ve bu çoğu zaman kalplerinde ortaya çıkıyordu. Ancak kötü maksatları bundan (bu gerçeği itiraf etmekten) kendilerini alıkoyduğu gibi, kalplerini de hayırdan uzak tutup çevirmiştir. Esasen (âhirette yapacakları) bu temennilerinde de yalan söyleyeceklerdir. Bundan maksatları sadece azabın kendilerinden uzaklaştırılmasını sağlamaktır. Çünkü “eğer geri döndürülselerdi yine kendilerine yasaklanan şeylere dönerlerdi.” 29. “Onlar” öldükten sonra dirilişi inkâr ederek: “Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir” yani işin aslı ve bizim var edilişimizin maksadı, sadece dünya hayatıdır, başka bir şey değildir. “Biz diriltilecek değiliz, dediler.”

Enam 6:29

27- Ateşin başında durdurulup da:“Keşke geri döndürülseydik! Rabbimizin âyetlerini yalanlamazdık ve mü’minlerden olurduk” diyecekleri vakit onları bir görsen! 28- Hayır, evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı (da bu pişmanlıkları ondan). Yoksa eğer geri döndürülselerdi yine kendilerine yasaklanan şeylere dönerlerdi. Onlar şüphesiz yalancıdırlar. 29- Onlar:“Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. Biz, diriltilecek değiliz” dediler. 27. Yüce Allah kıyamet gününde müşriklerin durumunu, onların ateşin yanıbaşına getirileceklerini haber vermektedir: Azarlanmaları ve kötülüklerinin başlarına kakılması için ateşin yanıbaşında durdurulduklarını bir görsen; oldukça dehşete düşer ve korkunç bir halle karşı karşıya kalmış olurdun. Onların kendi aleyhlerinde, kâfir ve fasık olduklarını nasıl itiraf ettiklerini ve “Keşke dünyaya geri döndürülseydik” diye temenni ettiklerini görürdün. 28. “Hayır, evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı (da bu pişmanlıkları ondan).” Onlar yalancı olduklarını kendi içlerinde gizliyor ve bu çoğu zaman kalplerinde ortaya çıkıyordu. Ancak kötü maksatları bundan (bu gerçeği itiraf etmekten) kendilerini alıkoyduğu gibi, kalplerini de hayırdan uzak tutup çevirmiştir. Esasen (âhirette yapacakları) bu temennilerinde de yalan söyleyeceklerdir. Bundan maksatları sadece azabın kendilerinden uzaklaştırılmasını sağlamaktır. Çünkü “eğer geri döndürülselerdi yine kendilerine yasaklanan şeylere dönerlerdi.” 29. “Onlar” öldükten sonra dirilişi inkâr ederek: “Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir” yani işin aslı ve bizim var edilişimizin maksadı, sadece dünya hayatıdır, başka bir şey değildir. “Biz diriltilecek değiliz, dediler.”

Enam 6:30

30- Rablerinin huzurunda durdurulacakları zaman onları bir görsen! O:“(Nasıl!?) Bu, hak değil miymiş?” buyuracak. Onlar da:“Rabbimize yemin olsun ki, evet” diyecekler. O da:“Öyle ise küfre saptığınızdan dolayı tadın azabı” buyuracak. 30. “Rablerinin huzurunda durdurulacakları zaman onları” yani o kâfirleri “bir görsen” büyük bir işle karşı karşıya kalır ve muazzam bir dehşete kapılırdın. Yüce Allah, onları azarlayarak ve başlarına kakarak:“(Nasıl!?) Bu” gördüğünüz azap “hak değil miymiş? buyuracak. Onlar da: Rabbimize yemin olsun ki evet, diyecekler.” Böylelikle faydasını görmeyecekleri bir zamanda hakkı ikrar ve itiraf etmiş olacaklar. ancak Allah “Öyle ise küfre saptığınızdan dolayı tadın azabı” buyuracak.”

Enam 6:31

31- Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramışlardır. Nihâyet kıyamet kendilerine ansızın gelip çattığı zaman günahlarını sırtlarına yüklenmiş halde:“Orada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!” diyeceklerdir. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür! 31. Yani Allah’a kavuşmayı yalanlayarak bu yalanları dolayısıyla da haram fiilleri işlemek, kişiyi helâke götüren günahları irtikab etmek cesaretini gösteren kimseler hüsrana uğramış, her türlü hayırdan mahrum kalmışlardır. “Nihâyet kıyamet kendilerine” onlar en kötü ve çirkin hallerinde bulunurlarken “ansızın gelip çattığı zaman günahlarını sırtlarına yüklenmiş halde” son derece pişman olduklarını açığa vurarak: “Orada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!, diyeceklerdir.” Ancak bu zamanı geçmiş bir pişmanlıktır. “Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür.” Sırtlarındaki bu yük onlara ağır gelecek, ondan kurtulmaya da güç yetiremeyeceklerdir. Bundan dolayı da ebedî olarak cehennemde kalacaklar ve hükmü herkese geçen, cebbar olan Allah’ın gazabında da ebedî kalmaya müstehak olacaklar.

Enam 6:32

32- Dünya hayatı bir oyundan ve bir oyalanmadan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise takva sahipleri için elbette daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? 32. Dünya ve ahiret hayatının aslı işte budur: Dünya hayatı, bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Bedenler için bir oyun, kalpler için bir eğlencedir. Kalpler dünyaya bağlıdır. Nefisler ona aşıktır. Gayretler ona yöneliktir. Dünya ile meşgul olmak tıpkı çocukların oyunlarına benzer. Âhirete gelince o, nitelikleri ile kalıcılığı ile sürekliliği ile “takva sahipleri için elbette daha hayırlıdır.” Orada canların arzuladığı, gözlerin görmekten zevk aldığı, kalbi ve ruhi bütün nimetler, pek çok sevinçler vardır. Fakat bu, herkese değil sadece takva sahipleri içindir ki onlar, Allah’ın emirlerini yerine getiren, O’nun yasaklarından ve yaklaşılmamasını istediği şeylerden uzak duranlardır. “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Yani bu iki yurttan hangisinin daha tercih edilmeye layık olduğunu idrak edecek akıllarınız yok mu?

Enam 6:33

33- Onların söylediklerinin seni mahzun ettiğini elbette biliyoruz. Onlar aslında seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler (bile bile) Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar. 34- Andolsun ki senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Fakat yalanlanmalarına rağmen sabrettiler. Onlara eziyet de edildi. Nihâyet onlara yardımımız gelip yetişti. Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek yoktur. Andolsun ki peygamberlerin haberlerinden bir kısmı sana gelmiştir. 35- Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geliyorsa haydi yere bir menfez açıp yahut göğe bir merdiven dayayıp da onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa (hiç durma yap)! Eğer Allah dileseydi onları muhakkak hidâyet üzere toplardı. O halde sakın cahillerden olma! 33. Yani yalanlayanların senin hakkında söylediklerinin seni üzdüğünü, hoşuna gitmediğini biliyoruz. Bizim sana sabretmeyi emredişimizin sebebi ancak senin üstün mevkilere erişmen ve ulaşılması zor makamlara sahip olmandır. Onların söyledikleri sözler senin gerçek durumun hakkında şüpheye düştüklerinden, senin hakkında bir tereddüt içerisinde olduklarından kaynaklanıyor sanma. Zira “onlar aslında seni yalanlamıyorlar” çünkü onlar senin doğru söylediğini, senin nereden gelip nereye gittiğini, kısaca senin bütün hallerini biliyorlar. O kadar ki onlar peygamber olarak gönderilmesinden önce yüce Peygamber’e “el-emin (son derece güvenilir)” diyorlardı. “Fakat o zalimler” Allah’ın senin ile gönderdiği âyetlerini ve mucizeleri yalanlamak sureti ile “(bile bile) Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” 34. “Andolsun senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Fakat yalanlanmalarına rağmen sabrettiler. Onlara eziyet de edildi. Nihâyet onlara yardımımız gelip yetişti.” O halde onların sabrettiği gibi sen de sabret. Onlar nasıl zafere eriştilerse sen de öylece zafere erişeceksin. “Andolsun ki peygamberlerin haberlerinden bir kısmı” kalbine sebat verecek, onu huzura kavuşturup mutmain kılacak kadarı “sana gelmiştir.” 35. “Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geliyorsa” onlara düşkünlüğün, iman etmelerini arzu edişin sebebi ile bu tutumları sana ağır geliyorsa sen bu yolda iman etmeleri için elinden geleni yap. Ancak Allah’ın hidâyete erdirmek istemediğini hidâyete erdirmeye gücün yetmez. “haydi yere bir menfez açıp yahut göğe bir merdiven dayayıp da onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa (hiç durma yap)!” Bunun dahi onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Bu buyruk ile Peygamber’e bu gibi inatçıların hidâyet bulmalarına dair ümit beslememesi telkin edilmektedir. “Allah dileseydi onları muhakkak hidâyet üzere toplardı” fakat Yüce Allah’ın hikmeti onların sapıklıkları üzere kalmalarını gerektirmektedir. “O halde sakın cahillerden olma!” İşlerin gerçeğini bilmeyen ve onları yerli yerinde değerlendirmeyen bilgisizlerden olma!

Enam 6:34

33- Onların söylediklerinin seni mahzun ettiğini elbette biliyoruz. Onlar aslında seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler (bile bile) Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar. 34- Andolsun ki senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Fakat yalanlanmalarına rağmen sabrettiler. Onlara eziyet de edildi. Nihâyet onlara yardımımız gelip yetişti. Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek yoktur. Andolsun ki peygamberlerin haberlerinden bir kısmı sana gelmiştir. 35- Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geliyorsa haydi yere bir menfez açıp yahut göğe bir merdiven dayayıp da onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa (hiç durma yap)! Eğer Allah dileseydi onları muhakkak hidâyet üzere toplardı. O halde sakın cahillerden olma! 33. Yani yalanlayanların senin hakkında söylediklerinin seni üzdüğünü, hoşuna gitmediğini biliyoruz. Bizim sana sabretmeyi emredişimizin sebebi ancak senin üstün mevkilere erişmen ve ulaşılması zor makamlara sahip olmandır. Onların söyledikleri sözler senin gerçek durumun hakkında şüpheye düştüklerinden, senin hakkında bir tereddüt içerisinde olduklarından kaynaklanıyor sanma. Zira “onlar aslında seni yalanlamıyorlar” çünkü onlar senin doğru söylediğini, senin nereden gelip nereye gittiğini, kısaca senin bütün hallerini biliyorlar. O kadar ki onlar peygamber olarak gönderilmesinden önce yüce Peygamber’e “el-emin (son derece güvenilir)” diyorlardı. “Fakat o zalimler” Allah’ın senin ile gönderdiği âyetlerini ve mucizeleri yalanlamak sureti ile “(bile bile) Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” 34. “Andolsun senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Fakat yalanlanmalarına rağmen sabrettiler. Onlara eziyet de edildi. Nihâyet onlara yardımımız gelip yetişti.” O halde onların sabrettiği gibi sen de sabret. Onlar nasıl zafere eriştilerse sen de öylece zafere erişeceksin. “Andolsun ki peygamberlerin haberlerinden bir kısmı” kalbine sebat verecek, onu huzura kavuşturup mutmain kılacak kadarı “sana gelmiştir.” 35. “Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geliyorsa” onlara düşkünlüğün, iman etmelerini arzu edişin sebebi ile bu tutumları sana ağır geliyorsa sen bu yolda iman etmeleri için elinden geleni yap. Ancak Allah’ın hidâyete erdirmek istemediğini hidâyete erdirmeye gücün yetmez. “haydi yere bir menfez açıp yahut göğe bir merdiven dayayıp da onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa (hiç durma yap)!” Bunun dahi onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Bu buyruk ile Peygamber’e bu gibi inatçıların hidâyet bulmalarına dair ümit beslememesi telkin edilmektedir. “Allah dileseydi onları muhakkak hidâyet üzere toplardı” fakat Yüce Allah’ın hikmeti onların sapıklıkları üzere kalmalarını gerektirmektedir. “O halde sakın cahillerden olma!” İşlerin gerçeğini bilmeyen ve onları yerli yerinde değerlendirmeyen bilgisizlerden olma!

Enam 6:35

33- Onların söylediklerinin seni mahzun ettiğini elbette biliyoruz. Onlar aslında seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler (bile bile) Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar. 34- Andolsun ki senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Fakat yalanlanmalarına rağmen sabrettiler. Onlara eziyet de edildi. Nihâyet onlara yardımımız gelip yetişti. Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek yoktur. Andolsun ki peygamberlerin haberlerinden bir kısmı sana gelmiştir. 35- Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geliyorsa haydi yere bir menfez açıp yahut göğe bir merdiven dayayıp da onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa (hiç durma yap)! Eğer Allah dileseydi onları muhakkak hidâyet üzere toplardı. O halde sakın cahillerden olma! 33. Yani yalanlayanların senin hakkında söylediklerinin seni üzdüğünü, hoşuna gitmediğini biliyoruz. Bizim sana sabretmeyi emredişimizin sebebi ancak senin üstün mevkilere erişmen ve ulaşılması zor makamlara sahip olmandır. Onların söyledikleri sözler senin gerçek durumun hakkında şüpheye düştüklerinden, senin hakkında bir tereddüt içerisinde olduklarından kaynaklanıyor sanma. Zira “onlar aslında seni yalanlamıyorlar” çünkü onlar senin doğru söylediğini, senin nereden gelip nereye gittiğini, kısaca senin bütün hallerini biliyorlar. O kadar ki onlar peygamber olarak gönderilmesinden önce yüce Peygamber’e “el-emin (son derece güvenilir)” diyorlardı. “Fakat o zalimler” Allah’ın senin ile gönderdiği âyetlerini ve mucizeleri yalanlamak sureti ile “(bile bile) Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” 34. “Andolsun senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Fakat yalanlanmalarına rağmen sabrettiler. Onlara eziyet de edildi. Nihâyet onlara yardımımız gelip yetişti.” O halde onların sabrettiği gibi sen de sabret. Onlar nasıl zafere eriştilerse sen de öylece zafere erişeceksin. “Andolsun ki peygamberlerin haberlerinden bir kısmı” kalbine sebat verecek, onu huzura kavuşturup mutmain kılacak kadarı “sana gelmiştir.” 35. “Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geliyorsa” onlara düşkünlüğün, iman etmelerini arzu edişin sebebi ile bu tutumları sana ağır geliyorsa sen bu yolda iman etmeleri için elinden geleni yap. Ancak Allah’ın hidâyete erdirmek istemediğini hidâyete erdirmeye gücün yetmez. “haydi yere bir menfez açıp yahut göğe bir merdiven dayayıp da onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa (hiç durma yap)!” Bunun dahi onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Bu buyruk ile Peygamber’e bu gibi inatçıların hidâyet bulmalarına dair ümit beslememesi telkin edilmektedir. “Allah dileseydi onları muhakkak hidâyet üzere toplardı” fakat Yüce Allah’ın hikmeti onların sapıklıkları üzere kalmalarını gerektirmektedir. “O halde sakın cahillerden olma!” İşlerin gerçeğini bilmeyen ve onları yerli yerinde değerlendirmeyen bilgisizlerden olma!

Enam 6:36

36- (Daveti) ancak dinleyenler kabul ederler. Ölülere gelince, Allah onları diriltecektir, sonra yalnız O’na döndürüleceklerdir. 37- “Rabbinden ona bir mucize indirilseydi ya!” dediler. De ki:“Allah bir mucize indirmeye elbette kadirdir, fakat onların çoğu bilmezler.” 36. Yüce Allah Peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Senin davetini “ancak” kalpleri ile kendilerine faydalı olan şeyleri “dinleyenler kabul ederler” ve ancak onlar senin risaletine olumlu cevap verirler, emir ve yasaklarına itaat ederler. İşte asıl akıl sahibi ve dinleyen kimseler böyleleridir. Burada dinlemekten maksat, kalpten dinlemek ve çağrıyı kabul etmektir. Yoksa sadece kulağın işitmesi noktasında iyi kimseler ile kötü kimseler ortaktır. Allah’ın âyetlerinin işitilmesi sureti ile bütün mükelleflere karşı Allah’ın delili ortaya konulmuş bulunmaktadır. Artık kabul etmeyişlerine mazeret gösterebilecekleri bir şey kalmamıştır. “Ölülere gelince, Allah onları diriltecektir, sonra yalnız O’na döndürüleceklerdir.” Bu anlamın sözü geçen anlama karşılık zikredilmiş olma ihtimali vardır. Yani senin çağrını ancak kalpleri diri olanlar kabul eder. Kalpleri ölmüş bulunan, mutluluklarının farkına varamayan, kendilerini neyin kurtaracağını algılamayan kimseler ise böyle bir çağrıya icabet edemezler, itaatle boyun eğmezler. Bunlara vaadolunan gün kıyamet günüdür. Allah bu günde onları diriltecek sonra da yalnız O’na döndürüleceklerdir. Âyetten, zahirinden anlaşılan mananın kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Buna göre Yüce Allah bu buyruğu ile öldükten sonra dirilişi açıklamakta ve kıyamet gününde bütün ölüleri dirilteceğini, sonra da onlara dünyada iken yaptıkları şeyleri haber vereceğini anlatmaktadır. O zaman bu ifade, Allah ve Rasûlünün çağrısını kabul etmeye bir teşvik, aksi bir tutum takınmaktan da sakındırma anlamı içeriyor demektir. 37. Peygamber’i yalanlayanlar işi yokuşa sürmek için ve inat olsun diye:“Rabbinden ona bir mucize indirilseydi ya, dediler.” Bu sözle, doğru dürüst çalışmayan akılları ve kısır görüşleri ile teklif ettikleri mucizeleri kastetmektedirler. Mesela şu âyet-i kerimelerde teklif ettikleri mucizeler buna bir örnektir:“Dediler ki: Bize yerden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız. Yahut senin hurmalıklardan, asmalıklardan bir bahçen olsun da aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtasın. Ya da iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşüresin. Yahut Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getiresin.”(el-İsra, 17/90-92) Onlara cevap vermek üzere “de ki: Allah bir mucize indirmeye elbette kadirdir” O, bunları yerine getirmekten aciz değildir. Her şey O’nun izzet ve gücüne itaat edip O’nun egemenliğine boyun eğerken nasıl buna güç yetiremesin ki? “Fakat onların çoğu bilmezler.” Onlar bilgisizlikleri ve cahillikleri yüzünden -iman etmedikleri takdirde- kendileri hakkında daha kötü olacak olan mucizelerin gösterilmesini isterler. Çünkü kendilerinin teklif ettikleri bu mucizeler gelecek olur da iman etmeyecek olurlarsa, daha dünyada iken onlara cezaları verilir. Nitekim değiştirilmesi söz konusu olmayan Allah’ın sünneti/kanunu böyledir. Bununla beraber eğer onlar mucizeleri, hakkı kendilerine açıkça göstersin ve yolu netleştirsin diye istemiş iseler esasen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem kat’i her türlü âyet ve mucizeyi, doğruya delâlet eden göz kamaştırıcı delil ve belgeyi getirmiştir. Bu sayede kul, din ile ilgili her bir hususta onun getirdikleri arasında pek çok aklî ve naklî deliller bulabilmekte ve bunun sonucunda kalplerde en ufak bir şüphe ve tereddüde mahal kalmamaktadır. Rasûlünü hidâyet ve hak din ile gönderip apaçık âyetler ve belgeler ile destekleyen Allah’ın şanı ne yücedir! Tâ ki helâk olan apaçık bir delile binaen helâk olsun; hayatta kalan da apaçık bir delile binaen hayatta kalsın. Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, her şeyi çok iyi bilendir.

Enam 6:37

36- (Daveti) ancak dinleyenler kabul ederler. Ölülere gelince, Allah onları diriltecektir, sonra yalnız O’na döndürüleceklerdir. 37- “Rabbinden ona bir mucize indirilseydi ya!” dediler. De ki:“Allah bir mucize indirmeye elbette kadirdir, fakat onların çoğu bilmezler.” 36. Yüce Allah Peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Senin davetini “ancak” kalpleri ile kendilerine faydalı olan şeyleri “dinleyenler kabul ederler” ve ancak onlar senin risaletine olumlu cevap verirler, emir ve yasaklarına itaat ederler. İşte asıl akıl sahibi ve dinleyen kimseler böyleleridir. Burada dinlemekten maksat, kalpten dinlemek ve çağrıyı kabul etmektir. Yoksa sadece kulağın işitmesi noktasında iyi kimseler ile kötü kimseler ortaktır. Allah’ın âyetlerinin işitilmesi sureti ile bütün mükelleflere karşı Allah’ın delili ortaya konulmuş bulunmaktadır. Artık kabul etmeyişlerine mazeret gösterebilecekleri bir şey kalmamıştır. “Ölülere gelince, Allah onları diriltecektir, sonra yalnız O’na döndürüleceklerdir.” Bu anlamın sözü geçen anlama karşılık zikredilmiş olma ihtimali vardır. Yani senin çağrını ancak kalpleri diri olanlar kabul eder. Kalpleri ölmüş bulunan, mutluluklarının farkına varamayan, kendilerini neyin kurtaracağını algılamayan kimseler ise böyle bir çağrıya icabet edemezler, itaatle boyun eğmezler. Bunlara vaadolunan gün kıyamet günüdür. Allah bu günde onları diriltecek sonra da yalnız O’na döndürüleceklerdir. Âyetten, zahirinden anlaşılan mananın kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Buna göre Yüce Allah bu buyruğu ile öldükten sonra dirilişi açıklamakta ve kıyamet gününde bütün ölüleri dirilteceğini, sonra da onlara dünyada iken yaptıkları şeyleri haber vereceğini anlatmaktadır. O zaman bu ifade, Allah ve Rasûlünün çağrısını kabul etmeye bir teşvik, aksi bir tutum takınmaktan da sakındırma anlamı içeriyor demektir. 37. Peygamber’i yalanlayanlar işi yokuşa sürmek için ve inat olsun diye:“Rabbinden ona bir mucize indirilseydi ya, dediler.” Bu sözle, doğru dürüst çalışmayan akılları ve kısır görüşleri ile teklif ettikleri mucizeleri kastetmektedirler. Mesela şu âyet-i kerimelerde teklif ettikleri mucizeler buna bir örnektir:“Dediler ki: Bize yerden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız. Yahut senin hurmalıklardan, asmalıklardan bir bahçen olsun da aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtasın. Ya da iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşüresin. Yahut Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getiresin.”(el-İsra, 17/90-92) Onlara cevap vermek üzere “de ki: Allah bir mucize indirmeye elbette kadirdir” O, bunları yerine getirmekten aciz değildir. Her şey O’nun izzet ve gücüne itaat edip O’nun egemenliğine boyun eğerken nasıl buna güç yetiremesin ki? “Fakat onların çoğu bilmezler.” Onlar bilgisizlikleri ve cahillikleri yüzünden -iman etmedikleri takdirde- kendileri hakkında daha kötü olacak olan mucizelerin gösterilmesini isterler. Çünkü kendilerinin teklif ettikleri bu mucizeler gelecek olur da iman etmeyecek olurlarsa, daha dünyada iken onlara cezaları verilir. Nitekim değiştirilmesi söz konusu olmayan Allah’ın sünneti/kanunu böyledir. Bununla beraber eğer onlar mucizeleri, hakkı kendilerine açıkça göstersin ve yolu netleştirsin diye istemiş iseler esasen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem kat’i her türlü âyet ve mucizeyi, doğruya delâlet eden göz kamaştırıcı delil ve belgeyi getirmiştir. Bu sayede kul, din ile ilgili her bir hususta onun getirdikleri arasında pek çok aklî ve naklî deliller bulabilmekte ve bunun sonucunda kalplerde en ufak bir şüphe ve tereddüde mahal kalmamaktadır. Rasûlünü hidâyet ve hak din ile gönderip apaçık âyetler ve belgeler ile destekleyen Allah’ın şanı ne yücedir! Tâ ki helâk olan apaçık bir delile binaen helâk olsun; hayatta kalan da apaçık bir delile binaen hayatta kalsın. Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, her şeyi çok iyi bilendir.

Enam 6:38

38- Yeryüzünde yürüyen her bir hayvan ve iki kanadı ile uçan bütün kuşlar ancak sizin gibi birer ümmettirler. Biz Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra ancak Rablerinin huzurunda toplanacaklardır. 38. Yani ister yerde, ister havada yaşasın bütün canlılar, ehli ve yabani hayvanlar ve kuşlar, sizin gibi ümmetlerdir. Biz sizi yarattığımız gibi onları da yarattık ve sizi rızıklandırdığımız gibi onları da rızıklandırdık. Bizim kudretimiz ve meşîetimiz sizin hakkınızda nasıl geçerli ise onlar hakkında da öyle geçerlidir. “Biz Kitapta” yani Levh-i Mahfuz’da “hiç bir şeyi eksik bırakmadık.” Yani hiçbir şeyi ihmal etmedik, hiçbir şeyi unutmadık. Aksine küçüğü ile büyüğü ile her şey Levh-i Mahfuz’da asıl mahiyetleri ile tespit edilmiştir. Bütün olaylar, kalemin kaydettiği şekle tıpatıp uygun olarak meydana gelir. Bu âyet-i kerimede ilk Kitabın, olacak olan her şeyi içerdiğine delil vardır ki bu da kaza ve kader mertebelerinden birisidir. Zira kaza ve kaderin dört mertebesi vardır: Allah’ın her şeyi kuşatan ilmi ile bunları bilmesi, bütün varlıkları kuşatan yazısı, her şeyde geçerli olan genel ve kapsamlı meşiet ve kudreti, kulların fiilleri de dahil olmak üzere bütün mahlukatı yaratması. Buradaki “Kitap” ile Kur’an’ın kastedilme ihtimali de vardır. O zaman bu buyruğun anlamı Yüce Allah’ın: “Biz sana bu Kitab’ı her şeyi açıklayacı olarak... indirdik.”(en-Nahl, 16/89) buyruğunun anlamına benzemektedir. Yüce Allah’ın:“Sonra ancak Rablerinin huzurunda toplanacaklardır” buyruğuna gelince; yani bütün ümmetler kıyamet gününde hesap için mahşer meydanında bir araya getirilecek ve toplanacaklardır. O dehşetli ve büyük buluşma yerinde... Allah da adalet ve ihsanı ile amellerinin karşılığını onlara verecek ve önce gelenlerin de sonrakilerin de göktekilerin de yerdekilerin de kendisi sebebi ile Zatına övgüde bulunacakları hükmünü onlara uygulayacaktır.

Enam 6:39

39- Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklarda kalmış sağır ve dilsiz kimselerdir. Allah dilediğini saptırır, dilediğini de dosdoğru yol üzerinde tutar. 39. Bu buyruk, Allah’ın âyetlerini ve O’nun peygamberlerini yalanlayanların halini beyan etmekte, kendi kendilerine hidâyet kapısını kapatmış olduklarını ve helâke götüren kapıyı açtıklarını açıklamaktadır. Onlar hakkı işitmekten yana “sağır”, hakkı ifade etmekten yana da “dilsiz kimselerdir”, konuşurlarsa ancak batıl konuşurlar. Üstelik “karanlıklarda kalmış” kimselerdirler. Yani cahilliğin, küfrün, zulmün, inadın ve günahların karanlıklarına gömülmüşlerdir. Bu da Yüce Allah’ın onları saptırmasına dahildir. Çünkü “Allah dilediğini saptırır, dilediğini de dosdoğru yol üzerinde tutar.” Lütuf ve hikmetinin gereğine göre hidâyete ileten ve dalâlette bırakan yalnızca O’dur.

Enam 6:40

40- De ki:“Eğer başınıza Allah’ın azabı gelir yahut kıyamet gelip çatarsa Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız? Şâyet doğru söyleyen kimseler iseniz söyleyin haydi!” 41- Hayır, aksine yalnız O’na yalvarırsınız. O da dilerse yalvardığınız şeyi giderir ve (o vakit) şirk koştuklarınızı da unutursunuz. 40. Yüce Allah Rasûlüne hitaben şöyle buyurmaktadır: Allah’a şirk koşan ve başka varlıkları O’na denk tutanlara “de ki: Eğer başınıza Allah’ın azabı gelir yahut kıyamet gelip çatarsa Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız? Şâyet doğru söyleyen kimseler iseniz söyleyin haydi!” Yani bu zorluklar ve mutlaka önlenmesi zorunlu olan bu sıkıntılar baş gösterecek olursa, kendi uydurma ilah ve putlarınıza mı dua edersiniz, onları mı yardıma çağırırsınız, yoksa mutlak egemen ve hak olan, hakkı batıldan ayırt eden Rabbinize mi dua eder ve onu mu yardıma çağırırsınız? 41. “Hayır, aksine yalnız O’na yalvarırsınız. O da dilerse yalvardığınız şeyi giderir ve (o vakit) şirk koştuklarınızı da unutursunuz.” İşte zorlu ve sıkıntılı hallerinizde putlarınıza karşı durumunuz... Onları hemen unutursunuz. Çünkü onların herhangi bir zarar veremeyeceklerini, bir fayda sağlayamayacaklarını, öldüremeyeceklerini, hayat veremeyeceklerini, ölümden sonra diriltemeyeceklerini bilmektesiniz. O vakit Allah’a ihlasla dua edersiniz. Çünkü asıl fayda ve zarar verenin O olduğunu, darda kalmışın duasını kabul edenin O olduğunu bilmektesiniz. Durum böyle olduğuna göre rahat ve bolluk halinde ne diye O’na ortak koşarsınız? Ne diye O’nun ortakları bulunduğunu iddia edersiniz? Bunun böyle olduğuna dair aklî veya naklî bir delile sahip misiniz? Bu konuda elinizde bir belge mi var, yoksa siz Allah’a karşı yalan uydurup iftira mı etmektesiniz?

Enam 6:41

40- De ki:“Eğer başınıza Allah’ın azabı gelir yahut kıyamet gelip çatarsa Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız? Şâyet doğru söyleyen kimseler iseniz söyleyin haydi!” 41- Hayır, aksine yalnız O’na yalvarırsınız. O da dilerse yalvardığınız şeyi giderir ve (o vakit) şirk koştuklarınızı da unutursunuz. 40. Yüce Allah Rasûlüne hitaben şöyle buyurmaktadır: Allah’a şirk koşan ve başka varlıkları O’na denk tutanlara “de ki: Eğer başınıza Allah’ın azabı gelir yahut kıyamet gelip çatarsa Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız? Şâyet doğru söyleyen kimseler iseniz söyleyin haydi!” Yani bu zorluklar ve mutlaka önlenmesi zorunlu olan bu sıkıntılar baş gösterecek olursa, kendi uydurma ilah ve putlarınıza mı dua edersiniz, onları mı yardıma çağırırsınız, yoksa mutlak egemen ve hak olan, hakkı batıldan ayırt eden Rabbinize mi dua eder ve onu mu yardıma çağırırsınız? 41. “Hayır, aksine yalnız O’na yalvarırsınız. O da dilerse yalvardığınız şeyi giderir ve (o vakit) şirk koştuklarınızı da unutursunuz.” İşte zorlu ve sıkıntılı hallerinizde putlarınıza karşı durumunuz... Onları hemen unutursunuz. Çünkü onların herhangi bir zarar veremeyeceklerini, bir fayda sağlayamayacaklarını, öldüremeyeceklerini, hayat veremeyeceklerini, ölümden sonra diriltemeyeceklerini bilmektesiniz. O vakit Allah’a ihlasla dua edersiniz. Çünkü asıl fayda ve zarar verenin O olduğunu, darda kalmışın duasını kabul edenin O olduğunu bilmektesiniz. Durum böyle olduğuna göre rahat ve bolluk halinde ne diye O’na ortak koşarsınız? Ne diye O’nun ortakları bulunduğunu iddia edersiniz? Bunun böyle olduğuna dair aklî veya naklî bir delile sahip misiniz? Bu konuda elinizde bir belge mi var, yoksa siz Allah’a karşı yalan uydurup iftira mı etmektesiniz?

Enam 6:42

42- Andolsun ki senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik de belki yalvarırlar diye onları darlığa ve sıkıntıya uğrattık. 43- Bari onlara azabımız geldiğinde yalvarsalardı! Fakat kalpleri katılaşmış ve şeytan da yaptıklarını onlara süslü göstermişti. 44- Onlar kendilerine verilen öğütleri unutunca, biz de üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihâyet kendilerine verilenlerle şımarınca ansızın onları yakalayıverdik de ümitsizce kalakaldılar. 45- Böylece zulmedenlerin ardı arkası kesildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. 42. Yüce Allah:“Andolsun ki senden önceki ümmetlere” geçmiş ümmetlere, önceki nesiller arasından senden önceki ümmetlere biz nice “peygamberler gönderdik.” Ancak peygamberlerimizi yalanladılar ve âyetlerimizi bile bile inkâr ettiler. “Belki” bize “yalvarırlar diye” ve sıkıntı esnasında bize sığınırlar diye bizden onlara bir rahmet olmak üzere “onları darlığa ve sıkıntıya” fakirlik, hastalık, çeşitli afet ve musibetlere “uğrattık.” 43. “Bari onlara azabımız geldiğinde yalvarsalardı! Fakat kalpleri katılaşmış” adeta taş kesilmiş ve hakka karşı yumuşamaz bir hal almıştı “ve şeytan da yaptıklarını onlara süslü göstermişti.” İzledikleri yolun gerçek din olduğunu sandılar ve bir süre batılları içerisinde oyalanıp durdular, şeytan onların akılları ile oynadı. 44. “Onlar kendilerine verilen öğütleri unutunca, biz de üzerlerine” dünya ve dünyanın lezzetleri ve gafletleri türünden “her şeyin kapılarını açtık. Nihâyet kendilerine verilenlerle şımarınca ansızın onları yakalayıverdik de ümitsizce kalakaldılar.” Her türlü hayırdan yana ümitlerini kestiler. Bu ise olabilecek en şiddetli azaptır. Yani farkında olmadan, gaflet içerisinde iken, huzur ve rahat içinde iken azabın onları gelip yakalaması... Böylelikle azapları daha ağır, musibetleri daha büyük olur. 45. “Böylece zulmedenlerin ardı arkası kesildi.” Yani azaba duçar oldular ve önlerinde bütün kurtuluş çareleri tükendi. O’nu yalanlayanların helâkine dair kaza ve kaderi dolayısıyla “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.” Çünkü böylelikle Allah’ın âyetleri, gerçek dostlarına lütuf ve ihsanı, düşmanlarını hakir ve küçük göstermesi ve peygamberlerinin getirdiklerinin doğru olduğu ortaya çıkmaktadır.

Enam 6:43

42- Andolsun ki senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik de belki yalvarırlar diye onları darlığa ve sıkıntıya uğrattık. 43- Bari onlara azabımız geldiğinde yalvarsalardı! Fakat kalpleri katılaşmış ve şeytan da yaptıklarını onlara süslü göstermişti. 44- Onlar kendilerine verilen öğütleri unutunca, biz de üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihâyet kendilerine verilenlerle şımarınca ansızın onları yakalayıverdik de ümitsizce kalakaldılar. 45- Böylece zulmedenlerin ardı arkası kesildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. 42. Yüce Allah:“Andolsun ki senden önceki ümmetlere” geçmiş ümmetlere, önceki nesiller arasından senden önceki ümmetlere biz nice “peygamberler gönderdik.” Ancak peygamberlerimizi yalanladılar ve âyetlerimizi bile bile inkâr ettiler. “Belki” bize “yalvarırlar diye” ve sıkıntı esnasında bize sığınırlar diye bizden onlara bir rahmet olmak üzere “onları darlığa ve sıkıntıya” fakirlik, hastalık, çeşitli afet ve musibetlere “uğrattık.” 43. “Bari onlara azabımız geldiğinde yalvarsalardı! Fakat kalpleri katılaşmış” adeta taş kesilmiş ve hakka karşı yumuşamaz bir hal almıştı “ve şeytan da yaptıklarını onlara süslü göstermişti.” İzledikleri yolun gerçek din olduğunu sandılar ve bir süre batılları içerisinde oyalanıp durdular, şeytan onların akılları ile oynadı. 44. “Onlar kendilerine verilen öğütleri unutunca, biz de üzerlerine” dünya ve dünyanın lezzetleri ve gafletleri türünden “her şeyin kapılarını açtık. Nihâyet kendilerine verilenlerle şımarınca ansızın onları yakalayıverdik de ümitsizce kalakaldılar.” Her türlü hayırdan yana ümitlerini kestiler. Bu ise olabilecek en şiddetli azaptır. Yani farkında olmadan, gaflet içerisinde iken, huzur ve rahat içinde iken azabın onları gelip yakalaması... Böylelikle azapları daha ağır, musibetleri daha büyük olur. 45. “Böylece zulmedenlerin ardı arkası kesildi.” Yani azaba duçar oldular ve önlerinde bütün kurtuluş çareleri tükendi. O’nu yalanlayanların helâkine dair kaza ve kaderi dolayısıyla “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.” Çünkü böylelikle Allah’ın âyetleri, gerçek dostlarına lütuf ve ihsanı, düşmanlarını hakir ve küçük göstermesi ve peygamberlerinin getirdiklerinin doğru olduğu ortaya çıkmaktadır.

Enam 6:44

42- Andolsun ki senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik de belki yalvarırlar diye onları darlığa ve sıkıntıya uğrattık. 43- Bari onlara azabımız geldiğinde yalvarsalardı! Fakat kalpleri katılaşmış ve şeytan da yaptıklarını onlara süslü göstermişti. 44- Onlar kendilerine verilen öğütleri unutunca, biz de üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihâyet kendilerine verilenlerle şımarınca ansızın onları yakalayıverdik de ümitsizce kalakaldılar. 45- Böylece zulmedenlerin ardı arkası kesildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. 42. Yüce Allah:“Andolsun ki senden önceki ümmetlere” geçmiş ümmetlere, önceki nesiller arasından senden önceki ümmetlere biz nice “peygamberler gönderdik.” Ancak peygamberlerimizi yalanladılar ve âyetlerimizi bile bile inkâr ettiler. “Belki” bize “yalvarırlar diye” ve sıkıntı esnasında bize sığınırlar diye bizden onlara bir rahmet olmak üzere “onları darlığa ve sıkıntıya” fakirlik, hastalık, çeşitli afet ve musibetlere “uğrattık.” 43. “Bari onlara azabımız geldiğinde yalvarsalardı! Fakat kalpleri katılaşmış” adeta taş kesilmiş ve hakka karşı yumuşamaz bir hal almıştı “ve şeytan da yaptıklarını onlara süslü göstermişti.” İzledikleri yolun gerçek din olduğunu sandılar ve bir süre batılları içerisinde oyalanıp durdular, şeytan onların akılları ile oynadı. 44. “Onlar kendilerine verilen öğütleri unutunca, biz de üzerlerine” dünya ve dünyanın lezzetleri ve gafletleri türünden “her şeyin kapılarını açtık. Nihâyet kendilerine verilenlerle şımarınca ansızın onları yakalayıverdik de ümitsizce kalakaldılar.” Her türlü hayırdan yana ümitlerini kestiler. Bu ise olabilecek en şiddetli azaptır. Yani farkında olmadan, gaflet içerisinde iken, huzur ve rahat içinde iken azabın onları gelip yakalaması... Böylelikle azapları daha ağır, musibetleri daha büyük olur. 45. “Böylece zulmedenlerin ardı arkası kesildi.” Yani azaba duçar oldular ve önlerinde bütün kurtuluş çareleri tükendi. O’nu yalanlayanların helâkine dair kaza ve kaderi dolayısıyla “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.” Çünkü böylelikle Allah’ın âyetleri, gerçek dostlarına lütuf ve ihsanı, düşmanlarını hakir ve küçük göstermesi ve peygamberlerinin getirdiklerinin doğru olduğu ortaya çıkmaktadır.

Enam 6:45

42- Andolsun ki senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik de belki yalvarırlar diye onları darlığa ve sıkıntıya uğrattık. 43- Bari onlara azabımız geldiğinde yalvarsalardı! Fakat kalpleri katılaşmış ve şeytan da yaptıklarını onlara süslü göstermişti. 44- Onlar kendilerine verilen öğütleri unutunca, biz de üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihâyet kendilerine verilenlerle şımarınca ansızın onları yakalayıverdik de ümitsizce kalakaldılar. 45- Böylece zulmedenlerin ardı arkası kesildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. 42. Yüce Allah:“Andolsun ki senden önceki ümmetlere” geçmiş ümmetlere, önceki nesiller arasından senden önceki ümmetlere biz nice “peygamberler gönderdik.” Ancak peygamberlerimizi yalanladılar ve âyetlerimizi bile bile inkâr ettiler. “Belki” bize “yalvarırlar diye” ve sıkıntı esnasında bize sığınırlar diye bizden onlara bir rahmet olmak üzere “onları darlığa ve sıkıntıya” fakirlik, hastalık, çeşitli afet ve musibetlere “uğrattık.” 43. “Bari onlara azabımız geldiğinde yalvarsalardı! Fakat kalpleri katılaşmış” adeta taş kesilmiş ve hakka karşı yumuşamaz bir hal almıştı “ve şeytan da yaptıklarını onlara süslü göstermişti.” İzledikleri yolun gerçek din olduğunu sandılar ve bir süre batılları içerisinde oyalanıp durdular, şeytan onların akılları ile oynadı. 44. “Onlar kendilerine verilen öğütleri unutunca, biz de üzerlerine” dünya ve dünyanın lezzetleri ve gafletleri türünden “her şeyin kapılarını açtık. Nihâyet kendilerine verilenlerle şımarınca ansızın onları yakalayıverdik de ümitsizce kalakaldılar.” Her türlü hayırdan yana ümitlerini kestiler. Bu ise olabilecek en şiddetli azaptır. Yani farkında olmadan, gaflet içerisinde iken, huzur ve rahat içinde iken azabın onları gelip yakalaması... Böylelikle azapları daha ağır, musibetleri daha büyük olur. 45. “Böylece zulmedenlerin ardı arkası kesildi.” Yani azaba duçar oldular ve önlerinde bütün kurtuluş çareleri tükendi. O’nu yalanlayanların helâkine dair kaza ve kaderi dolayısıyla “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.” Çünkü böylelikle Allah’ın âyetleri, gerçek dostlarına lütuf ve ihsanı, düşmanlarını hakir ve küçük göstermesi ve peygamberlerinin getirdiklerinin doğru olduğu ortaya çıkmaktadır.

Enam 6:46

46- De ki:“Söyleyin bakalım: Eğer Allah sizin kulaklarınızı ve gözlerini alsa, kalplerinize mühür vursa, Allah’tan başka onları size geri verecek ilah kimdir?” Bak; âyetlerimizi nasıl türlü türlü açıklıyoruz da sonra onlar yüz çeviriyorlar. 47- De ki:“Söyleyin haydi: Size Allah’ın azabı ansızın veya açıktan açığa gelse zalimler topluluğundan başkası helak olur mu hiç?” 46. Yüce Allah, her şeyi yaratıp idare edenin yalnızca kendisi olduğunu bildirip vahdaniyet ve uluhiyetin de yalnız O’na has olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“De ki: “Söyleyin bakalım: Eğer Allah sizin kulaklarınızı ve gözlerini alsa, kalplerinize mühür vursa” ve böylelikle siz sağır ve kör olsanız, aklınız da hiçbir şeye ermeyecek olsa, “Allah’tan başka onları size geri verecek ilah kimdir?” Bunları Allah’tan başka size geri verecek kimse olmadığına göre niye onunla birlikte -Allah’ın dilemesi müstesna- hiçbir şeye güç yetiremeyen varlıklara/kimselere ibadet ediyorsunuz? İşte bu da tevhidin delillerinden ve şirkin batıl olduğunu ortaya koyan belgelerdendir. Bundan dolayı Yüce Allah daha sonra:“Bak, âyetlerimizi nasıl türlü türlü açıklıyoruz” çeşitli şekillerde ortaya koyuyor, her çeşitten âyet getiriyor ve açıklıyoruz ki hakkı aydınlatsın, günahkârların izledikleri yol da açıkça ortaya çıksın. “Sonra onlar” bu derece tam ve eksiksiz açıklamaya rağmen Allah’ın âyetlerinden “yüz çeviriyorlar” ve onlara doğru yönelmiyorlar. 47. “De ki: “Söyleyin haydi: Size Allah’ın azabı ansızın veya açıktan açığa gelse” yani ister ansızın isterse de ondan önce gelen öncü olaylar ile ne zaman vukua geleceğini bildiğiniz bir şekilde gelse “zalimler topluluğundan başkası helak olur mu hiç?” Kendilerinin azaba düşmelerine, zulüm ve inatları sebep olan bu kimselerden başkaları helâk olur mu? O halde zulüm üzere devam etmekten sakının. Çünkü bu, ebedi bir helâkve sonsuz bir bedbahtlıktır.

Enam 6:47

46- De ki:“Söyleyin bakalım: Eğer Allah sizin kulaklarınızı ve gözlerini alsa, kalplerinize mühür vursa, Allah’tan başka onları size geri verecek ilah kimdir?” Bak; âyetlerimizi nasıl türlü türlü açıklıyoruz da sonra onlar yüz çeviriyorlar. 47- De ki:“Söyleyin haydi: Size Allah’ın azabı ansızın veya açıktan açığa gelse zalimler topluluğundan başkası helak olur mu hiç?” 46. Yüce Allah, her şeyi yaratıp idare edenin yalnızca kendisi olduğunu bildirip vahdaniyet ve uluhiyetin de yalnız O’na has olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“De ki: “Söyleyin bakalım: Eğer Allah sizin kulaklarınızı ve gözlerini alsa, kalplerinize mühür vursa” ve böylelikle siz sağır ve kör olsanız, aklınız da hiçbir şeye ermeyecek olsa, “Allah’tan başka onları size geri verecek ilah kimdir?” Bunları Allah’tan başka size geri verecek kimse olmadığına göre niye onunla birlikte -Allah’ın dilemesi müstesna- hiçbir şeye güç yetiremeyen varlıklara/kimselere ibadet ediyorsunuz? İşte bu da tevhidin delillerinden ve şirkin batıl olduğunu ortaya koyan belgelerdendir. Bundan dolayı Yüce Allah daha sonra:“Bak, âyetlerimizi nasıl türlü türlü açıklıyoruz” çeşitli şekillerde ortaya koyuyor, her çeşitten âyet getiriyor ve açıklıyoruz ki hakkı aydınlatsın, günahkârların izledikleri yol da açıkça ortaya çıksın. “Sonra onlar” bu derece tam ve eksiksiz açıklamaya rağmen Allah’ın âyetlerinden “yüz çeviriyorlar” ve onlara doğru yönelmiyorlar. 47. “De ki: “Söyleyin haydi: Size Allah’ın azabı ansızın veya açıktan açığa gelse” yani ister ansızın isterse de ondan önce gelen öncü olaylar ile ne zaman vukua geleceğini bildiğiniz bir şekilde gelse “zalimler topluluğundan başkası helak olur mu hiç?” Kendilerinin azaba düşmelerine, zulüm ve inatları sebep olan bu kimselerden başkaları helâk olur mu? O halde zulüm üzere devam etmekten sakının. Çünkü bu, ebedi bir helâkve sonsuz bir bedbahtlıktır.

Enam 6:48

48- Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Artık kim iman edip (halini) düzeltirse onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. 49- Âyetlerimizi yalanlayanlara ise fasıklık edip durdukları için azap dokunacaktır. 48. Yüce Allah peygamberleri ile gönderdiği mesajın özünü söz konusu etmekte, bunun müjde ve uyarma olduğunu haber vermektedir. Bu ise müjde verenin, müjdelenen şeyin ve kul tarafından yerine getirilmesi halinde müjdelenen hususun elde edilmesini sağlayacak amellerin; uyaranın, kendisi ile uyarılan hususun ve kul tarafından işlenmesi halinde uyarılan akıbetin gerçekleşmesine yol açacak amellerin açıklanmasını gerektirmektedir. İnsanlar peygamberlerin çağrısını kabul edip etmemek bakımından iki kısma ayrılmışlardır:“Artık kim iman edip (halini) düzeltirse” yani kim Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe iman edip imanını, amellerini ve niyetini ıslah edip düzeltirse gelecekte “onlara korku yoktur ve” geçmişleri dolayısıyla da “onlar üzülmeyeceklerdir de.” 49. “Âyetlerimizi yalanlayanlara ise fasıklık edip durdukları için azap dokunacaktır.” Yani azap onlara erişecek ve onlar da bu azabı tadacaklardır.

Enam 6:49

48- Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Artık kim iman edip (halini) düzeltirse onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. 49- Âyetlerimizi yalanlayanlara ise fasıklık edip durdukları için azap dokunacaktır. 48. Yüce Allah peygamberleri ile gönderdiği mesajın özünü söz konusu etmekte, bunun müjde ve uyarma olduğunu haber vermektedir. Bu ise müjde verenin, müjdelenen şeyin ve kul tarafından yerine getirilmesi halinde müjdelenen hususun elde edilmesini sağlayacak amellerin; uyaranın, kendisi ile uyarılan hususun ve kul tarafından işlenmesi halinde uyarılan akıbetin gerçekleşmesine yol açacak amellerin açıklanmasını gerektirmektedir. İnsanlar peygamberlerin çağrısını kabul edip etmemek bakımından iki kısma ayrılmışlardır:“Artık kim iman edip (halini) düzeltirse” yani kim Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe iman edip imanını, amellerini ve niyetini ıslah edip düzeltirse gelecekte “onlara korku yoktur ve” geçmişleri dolayısıyla da “onlar üzülmeyeceklerdir de.” 49. “Âyetlerimizi yalanlayanlara ise fasıklık edip durdukları için azap dokunacaktır.” Yani azap onlara erişecek ve onlar da bu azabı tadacaklardır.

Enam 6:50

50- De ki:“Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size: Ben bir meleğim de demiyorum. Ben ancak bana vahyolunana uyarım.” De ki: “Hiç körle gören bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz?” 50. Yüce Allah, Peygamberine kendisinden mucizeler göstermesini isteyen yahut da ona: Sen bizi seni de Allah ile birlikte bir ilah edinelim diye davet ediyorsun, diyen kimselere hitap etmesini ve şöyle demesini emretmektedir:“Ben size Allah’ın hazineleri” rızık ve rahmetinin anahtarları “benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem.” Çünkü gayb bütünü ile Allah nezdindedir. “Allah insanlara herhangi bir rahmeti açacak olursa onu tutacak kimse olamaz. Tuttuğunu da ondan başka salıverecek olmaz.”(Fatır, 35/2) Gaybı da görüneni de bilen yalnızca O’dur: “O kendi gaybına hiçbir kimseyi muttali kılmaz. Ancak beğenip seçtiği bir peygamber olması hariç.”(el-Cin, 72/26-27)“Size: Ben bir meleğim de demiyorum”, tasarrufu geçerli ve güçlü bir kimse de değilim. Ben Allah’ın beni yerleştirmiş olduğu gerçek konumumdan daha üstün bir konumda olduğum iddiasında değilim. “Ben ancak bana vahyolunana uyarım.” İşte benim nihai durumum, vardığım son nokta ve en yüksek mevki budur. Ben ancak bana vahyolunana uyarım ve kendi hakkımda onun gereğini yerine getirir, bütün insanları da ona davet ederim. Benim gerçek konumumun ne olduğunu anlaşıldığına göre, bana karşı bir takım şeyleri araştıran neyi araştırmakta yahut da niçin benden iddia etmediğim bir konumun gereğini istemektedir ? İnsan hiç sözünü ettiği şeyin başkasından sorumlu tutulur mu? Ben sizleri bana vahyolunan şeye davet ettiğime göre sizler benim mertebem dışında sahip olduğumu iddia etmediğim şeyleri benden neye dayanarak istemektesiniz? Bu sizin yaptığınız bir haksızlık, bir inat ve bir ayak diretmeden başka bir şey değildir. Şimdi davetini kabul edip sana vahyolunan şeye bağlılık gösteren kimse ile bu şekilde olmayan kimse arasındaki farkı açıklamak üzere onlara “de ki: hiç körle gören bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz?” Keşke düşünseniz de her şeyi yerli yerince oturtabilseniz ve seçilip tercih edilmeye daha layık olanı seçebilseniz.

Enam 6:51

51- Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları o (Kur'ân’la) uyar. Onlar için O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır. Olur ki korkup sakınırlar. 52- Sırf O’nun rızasını isteyerek sabah akşam Rab’lerine dua edenleri kovma! Onların hesabından sana bir şey düşmez. Senin hesabından da onlara bir şey düşmez ki onları kovup da zalimlerden olasın. 53- Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmı ile sınadık ki:“Allah aramızdan bunlara mı lütufta bulunmuş?!” desinler. Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir? 54- Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde de ki:“Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazmıştır. Şöyle ki: İçinizden kim cahillikle kötü bir iş işler de sonra arkasından tevbe edip (halini) düzeltirse (bilsin ki) O, Ğafûrdur, Rahîmdir.” 55- Günahkarların yolu belli olsun diye âyetleri işte böyle açıklıyoruz. 51. Bu Kur’an bütün insanlara bir uyarıdır. Fakat ondan ancak “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanlar” yararlanabilirler. Bunlar bu diyardan ebedi kalıcılık diyarına intikal edeceklerine kesinlikle inananlardır. İşte bundan dolayı kendilerine fayda sağlayacak şeyleri yerine getirmeye çalışır ve zarar verecek şeyleri terk ederler. “Onlar için O’ndan” yani Yüce Allah’tan “başka ne bir dost” yani işlerini üstlenecek, arzuladıklarını elde edebilsinler ve sakındıkları şeylerden uzaklaşabilsinler diye yardımcı olacak bir kimse “ne de bir şefaatçi” yani aracılık edebilecek kimse “vardır.” Çünkü mahlukatın hiçbir işte herhangi bir yetki sahibi olmaları söz konusu değildir. “Olur ki korkup sakınırlar.” Yani Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak sureti ile muttakilerden olurlar. Çünkü uyarıp korkutmak, bunu gerektirir ve bunun sebeplerindendir. 52. “Sırf O’nun rızasını isteyerek sabah akşam Rab’lerine dua edenleri kovma!” Yani başkaları ile oturup kalkmak arzusu ile ibadet ve ihlas sahibi olan kimseleri yanından, seninle birlikte oturup kalkmaktan uzak tutma. Bunlar Rablerine hem sürekli zikir, namaz ve buna benzer ibadet duası yapanları, hem de gündüzün başında ve sonunda, dilekte bulunmak kastı ile istek duası yapan, bu amelleri ile Allah’ın rızasını maksat edinen ve bunun dışında bir maksat gütmeyen kimselerdir. Böyleleri kovulmaya ve kendilerinden yüz çevrilmeye layık değildirler. Aksine bunlar senin kendilerini dost edinmene, onları sevmene, kendine yakınlaştırmana layıktırlar. Çünkü bunlar fakir olsalar dahi insanların arasından süzülmüş seçkin kimselerdir. İnsanlar nezdinde zelil kabul edilseler dahi gerçekte aziz olanlar da onlardır. “Onların hesabından sana bir şey düşmez. Senin hesabından da onlara bir şey düşmez” Herkesin hesabı kendinedir. İyi ameli lehine, kötü ameli de aleyhinedir. “ki onları kovup da zalimlerden olasın.” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu emre en ileri derecede uymuş ve riâyet etmişti. Mü’min fakirlerle oturduğu vakit onlarla birlikte kalmaya gayret eder, onlara güzel ve yumuşak davranır, onlara karşı güzel ahlak sergiler, onları kendisine yakınlaştırırdı. Hatta böyleleri onun meclisine gelenlerin çoğunluğunu teşkil etmekteydi. -Allah onlardan razı olsun.- Bu âyetin nüzul sebebi şudur: Kureyş’ten yahut da Arapların ileri gelenlerinden kabul görmüş birtakım kimseler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle dediler: “Sana iman etmemizi ve uymamızı istiyor isen -ashab-ı kiram’ın fakirlerinden bazı kimseleri zikrederek- filan ve filanı yanından uzaklaştır. Çünkü Arapların bu fakir kimseler ile birlikte bizi otururken görmelerinden utanırız.”[2] Peygamber’in de bunların İslâm’a girmelerini ve kendisine uymalarını arzu etmesi dolayısı ile içinden dediklerini yapmak geçti. Allah da bu âyet-i kerime ve benzerleri ile ona sitemde bulundu. 53. “Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmı ile sınadık ki: “Allah aramızdan bunlara mı lütufta bulunmuş?!” desinler. Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?” Yani Yüce Allah'ın onların bir kısmını zengin, bir kısmını fakir, bir kısmını şerefli ve güçlü kılması, Allah’ın kullarını bir sınamasıdır. Allah fakir ya da alt tabakada olan bir kimseye imanı lütfedecek olursa bu, zengin ve güçlü kimse için bir sınamadır. Eğer bu güçlü ve zenginin maksadı hakkı bulmak ve ona uymak ise o da imana gelir, İslâm’a girer. Kendisinden zenginliği ya da güç ve şerefi itibari ile daha aşağılarda gördüğü kimse ile aynı makamı paylaşması, iman etmesine engel olmaz. Eğer hakkı aramak ve bulmak isteğinde samimi değil ise o takdirde bu, kendisini hakka tâbi olmaktan alıkoyacak bir engel teşkil eder. İşte bunlar kendilerinden daha aşağılarda gördükleri kimseleri hakir görerek:“Allah aramızdan bunlara mı lütufta bulunmuş?!” derler ve bu durum, kavrayışları yerli yerinde olmadığı için hakka tâbi olmaktan onları alıkoyar. Yüce Allah bu gibi kimselere Allah’ın hidâyet vermesine, buna karşılık kendilerini hidâyete iletmemesine itirazlarını da ihtiva eden bu sözlerine cevap olmak üzere:“Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?” buyurmaktadır. Allah kendi nimetini bilip itiraf ve ikrar eden ve bu nimetin gerektirdiği salih ameli işleyenleri elbette en iyi bilendir. O, lütuf ve minnetini böylelerine ihsan eder. Şükretmeyen kimselere değil. Şüphesiz ki Yüce Allah, hikmet sahibidir, lütfunu ehil olmayan kimselere vermez. Bu sebep dolayısıyla itiraz eden bu kimseler, Allah’ın kendilerine iman etmeyi lütfetmiş olduğu fakir ve onlarla birlikte iman eden diğerlerinden farklıdırlar. İman edenler asıl şükredenlerdir. 54. Yüce Allah Peygamberine, Rablerine itaatle boyun eğen mü’minleri kovmayı yasakladıktan sonra bu mü’minlere ikram, tazim, tebcil ve ihtiram ile karşılık vermesini emrederek şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde de ki: Selam sizlere!” Yani mü’minler senin yanına gelecek olurlarsa sen onlara selam ile karşılık ver ve onları güzel bir şekilde karşıla. Onları selamla, esenlik dileklerini ilet. Onların gayret ve çabalarını daha bir coşturacak şekilde Allah’ın rahmetini, O’nun cömertliğinin ve ihsanının bolluğunu müjdele. Bu, rahmet ve ihsana ulaştıran her bir yolu izlemeye onları teşvik et. Günahlar üzerinde ısrar etmekten de onları sakındır. Onlara masiyetlerden tevbe etme emrini ver ki, Rablerinin mağfiretine, lütuf ve ihsanına nail olabilsinler. Bu nedenle devamla şöyle buyrulmuştur:“Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazmıştır. Şöyle ki: İçinizden kim cahillikle kötü bir iş işler de sonra arkasından tevbe edip (halini) düzeltirse…” Günahın terk edilmesi, ondan vazgeçilmesi, günahtan dolayı pişmanlık duyulması ile birlikte amelleri düzeltmek, Allah’ın farz kıldıklarını eda etmek, zahir ve batın amellerden bozulanları ıslah etmek kaçınılmazdır. İşte bütün bunlar gerçekleşecek olursa “(bilsin ki) O, Ğafûrdur, Rahîmdir.” Yani böylelerinin üzerine emirlerini yerine getirmelerine uygun olarak Allah, mağfiret ve rahmetinden bol bol yağdıracaktır. 55. “Günahkârların” Allah’ın azap ve gazabına ulaştıran “yolu belli olsun diye âyetleri işte böyle açıklıyoruz.” Âyetleri böylelikle açıklıyor ve beyan ediyoruz, hidâyet ile sapıklık, doğruluk ile eğrilik yollarını birbirinden ayırt ediyoruz. Tâ ki böylece hidâyet bulacak olanlar doğru yolu bulsunlar ve izlenmesi gereken hak da açık seçik ortaya çıksın. Ayrıca günahkârların yolu açık seçik ortaya çıkacak olursa, o yoldan sakınmak ve uzak durmak mümkün olacaktır. Onların yolları şüpheli kalır ve net bir şekilde ortaya çıkmayacak olursa durum böyle olmaz. Onların yolları da açıkça ortaya çıkmadan bu üstün maksat gerçekleşemez.

Enam 6:52

51- Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları o (Kur'ân’la) uyar. Onlar için O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır. Olur ki korkup sakınırlar. 52- Sırf O’nun rızasını isteyerek sabah akşam Rab’lerine dua edenleri kovma! Onların hesabından sana bir şey düşmez. Senin hesabından da onlara bir şey düşmez ki onları kovup da zalimlerden olasın. 53- Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmı ile sınadık ki:“Allah aramızdan bunlara mı lütufta bulunmuş?!” desinler. Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir? 54- Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde de ki:“Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazmıştır. Şöyle ki: İçinizden kim cahillikle kötü bir iş işler de sonra arkasından tevbe edip (halini) düzeltirse (bilsin ki) O, Ğafûrdur, Rahîmdir.” 55- Günahkarların yolu belli olsun diye âyetleri işte böyle açıklıyoruz. 51. Bu Kur’an bütün insanlara bir uyarıdır. Fakat ondan ancak “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanlar” yararlanabilirler. Bunlar bu diyardan ebedi kalıcılık diyarına intikal edeceklerine kesinlikle inananlardır. İşte bundan dolayı kendilerine fayda sağlayacak şeyleri yerine getirmeye çalışır ve zarar verecek şeyleri terk ederler. “Onlar için O’ndan” yani Yüce Allah’tan “başka ne bir dost” yani işlerini üstlenecek, arzuladıklarını elde edebilsinler ve sakındıkları şeylerden uzaklaşabilsinler diye yardımcı olacak bir kimse “ne de bir şefaatçi” yani aracılık edebilecek kimse “vardır.” Çünkü mahlukatın hiçbir işte herhangi bir yetki sahibi olmaları söz konusu değildir. “Olur ki korkup sakınırlar.” Yani Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak sureti ile muttakilerden olurlar. Çünkü uyarıp korkutmak, bunu gerektirir ve bunun sebeplerindendir. 52. “Sırf O’nun rızasını isteyerek sabah akşam Rab’lerine dua edenleri kovma!” Yani başkaları ile oturup kalkmak arzusu ile ibadet ve ihlas sahibi olan kimseleri yanından, seninle birlikte oturup kalkmaktan uzak tutma. Bunlar Rablerine hem sürekli zikir, namaz ve buna benzer ibadet duası yapanları, hem de gündüzün başında ve sonunda, dilekte bulunmak kastı ile istek duası yapan, bu amelleri ile Allah’ın rızasını maksat edinen ve bunun dışında bir maksat gütmeyen kimselerdir. Böyleleri kovulmaya ve kendilerinden yüz çevrilmeye layık değildirler. Aksine bunlar senin kendilerini dost edinmene, onları sevmene, kendine yakınlaştırmana layıktırlar. Çünkü bunlar fakir olsalar dahi insanların arasından süzülmüş seçkin kimselerdir. İnsanlar nezdinde zelil kabul edilseler dahi gerçekte aziz olanlar da onlardır. “Onların hesabından sana bir şey düşmez. Senin hesabından da onlara bir şey düşmez” Herkesin hesabı kendinedir. İyi ameli lehine, kötü ameli de aleyhinedir. “ki onları kovup da zalimlerden olasın.” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu emre en ileri derecede uymuş ve riâyet etmişti. Mü’min fakirlerle oturduğu vakit onlarla birlikte kalmaya gayret eder, onlara güzel ve yumuşak davranır, onlara karşı güzel ahlak sergiler, onları kendisine yakınlaştırırdı. Hatta böyleleri onun meclisine gelenlerin çoğunluğunu teşkil etmekteydi. -Allah onlardan razı olsun.- Bu âyetin nüzul sebebi şudur: Kureyş’ten yahut da Arapların ileri gelenlerinden kabul görmüş birtakım kimseler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle dediler: “Sana iman etmemizi ve uymamızı istiyor isen -ashab-ı kiram’ın fakirlerinden bazı kimseleri zikrederek- filan ve filanı yanından uzaklaştır. Çünkü Arapların bu fakir kimseler ile birlikte bizi otururken görmelerinden utanırız.”[2] Peygamber’in de bunların İslâm’a girmelerini ve kendisine uymalarını arzu etmesi dolayısı ile içinden dediklerini yapmak geçti. Allah da bu âyet-i kerime ve benzerleri ile ona sitemde bulundu. 53. “Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmı ile sınadık ki: “Allah aramızdan bunlara mı lütufta bulunmuş?!” desinler. Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?” Yani Yüce Allah'ın onların bir kısmını zengin, bir kısmını fakir, bir kısmını şerefli ve güçlü kılması, Allah’ın kullarını bir sınamasıdır. Allah fakir ya da alt tabakada olan bir kimseye imanı lütfedecek olursa bu, zengin ve güçlü kimse için bir sınamadır. Eğer bu güçlü ve zenginin maksadı hakkı bulmak ve ona uymak ise o da imana gelir, İslâm’a girer. Kendisinden zenginliği ya da güç ve şerefi itibari ile daha aşağılarda gördüğü kimse ile aynı makamı paylaşması, iman etmesine engel olmaz. Eğer hakkı aramak ve bulmak isteğinde samimi değil ise o takdirde bu, kendisini hakka tâbi olmaktan alıkoyacak bir engel teşkil eder. İşte bunlar kendilerinden daha aşağılarda gördükleri kimseleri hakir görerek:“Allah aramızdan bunlara mı lütufta bulunmuş?!” derler ve bu durum, kavrayışları yerli yerinde olmadığı için hakka tâbi olmaktan onları alıkoyar. Yüce Allah bu gibi kimselere Allah’ın hidâyet vermesine, buna karşılık kendilerini hidâyete iletmemesine itirazlarını da ihtiva eden bu sözlerine cevap olmak üzere:“Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?” buyurmaktadır. Allah kendi nimetini bilip itiraf ve ikrar eden ve bu nimetin gerektirdiği salih ameli işleyenleri elbette en iyi bilendir. O, lütuf ve minnetini böylelerine ihsan eder. Şükretmeyen kimselere değil. Şüphesiz ki Yüce Allah, hikmet sahibidir, lütfunu ehil olmayan kimselere vermez. Bu sebep dolayısıyla itiraz eden bu kimseler, Allah’ın kendilerine iman etmeyi lütfetmiş olduğu fakir ve onlarla birlikte iman eden diğerlerinden farklıdırlar. İman edenler asıl şükredenlerdir. 54. Yüce Allah Peygamberine, Rablerine itaatle boyun eğen mü’minleri kovmayı yasakladıktan sonra bu mü’minlere ikram, tazim, tebcil ve ihtiram ile karşılık vermesini emrederek şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde de ki: Selam sizlere!” Yani mü’minler senin yanına gelecek olurlarsa sen onlara selam ile karşılık ver ve onları güzel bir şekilde karşıla. Onları selamla, esenlik dileklerini ilet. Onların gayret ve çabalarını daha bir coşturacak şekilde Allah’ın rahmetini, O’nun cömertliğinin ve ihsanının bolluğunu müjdele. Bu, rahmet ve ihsana ulaştıran her bir yolu izlemeye onları teşvik et. Günahlar üzerinde ısrar etmekten de onları sakındır. Onlara masiyetlerden tevbe etme emrini ver ki, Rablerinin mağfiretine, lütuf ve ihsanına nail olabilsinler. Bu nedenle devamla şöyle buyrulmuştur:“Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazmıştır. Şöyle ki: İçinizden kim cahillikle kötü bir iş işler de sonra arkasından tevbe edip (halini) düzeltirse…” Günahın terk edilmesi, ondan vazgeçilmesi, günahtan dolayı pişmanlık duyulması ile birlikte amelleri düzeltmek, Allah’ın farz kıldıklarını eda etmek, zahir ve batın amellerden bozulanları ıslah etmek kaçınılmazdır. İşte bütün bunlar gerçekleşecek olursa “(bilsin ki) O, Ğafûrdur, Rahîmdir.” Yani böylelerinin üzerine emirlerini yerine getirmelerine uygun olarak Allah, mağfiret ve rahmetinden bol bol yağdıracaktır. 55. “Günahkârların” Allah’ın azap ve gazabına ulaştıran “yolu belli olsun diye âyetleri işte böyle açıklıyoruz.” Âyetleri böylelikle açıklıyor ve beyan ediyoruz, hidâyet ile sapıklık, doğruluk ile eğrilik yollarını birbirinden ayırt ediyoruz. Tâ ki böylece hidâyet bulacak olanlar doğru yolu bulsunlar ve izlenmesi gereken hak da açık seçik ortaya çıksın. Ayrıca günahkârların yolu açık seçik ortaya çıkacak olursa, o yoldan sakınmak ve uzak durmak mümkün olacaktır. Onların yolları şüpheli kalır ve net bir şekilde ortaya çıkmayacak olursa durum böyle olmaz. Onların yolları da açıkça ortaya çıkmadan bu üstün maksat gerçekleşemez.

Enam 6:53

51- Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları o (Kur'ân’la) uyar. Onlar için O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır. Olur ki korkup sakınırlar. 52- Sırf O’nun rızasını isteyerek sabah akşam Rab’lerine dua edenleri kovma! Onların hesabından sana bir şey düşmez. Senin hesabından da onlara bir şey düşmez ki onları kovup da zalimlerden olasın. 53- Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmı ile sınadık ki:“Allah aramızdan bunlara mı lütufta bulunmuş?!” desinler. Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir? 54- Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde de ki:“Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazmıştır. Şöyle ki: İçinizden kim cahillikle kötü bir iş işler de sonra arkasından tevbe edip (halini) düzeltirse (bilsin ki) O, Ğafûrdur, Rahîmdir.” 55- Günahkarların yolu belli olsun diye âyetleri işte böyle açıklıyoruz. 51. Bu Kur’an bütün insanlara bir uyarıdır. Fakat ondan ancak “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanlar” yararlanabilirler. Bunlar bu diyardan ebedi kalıcılık diyarına intikal edeceklerine kesinlikle inananlardır. İşte bundan dolayı kendilerine fayda sağlayacak şeyleri yerine getirmeye çalışır ve zarar verecek şeyleri terk ederler. “Onlar için O’ndan” yani Yüce Allah’tan “başka ne bir dost” yani işlerini üstlenecek, arzuladıklarını elde edebilsinler ve sakındıkları şeylerden uzaklaşabilsinler diye yardımcı olacak bir kimse “ne de bir şefaatçi” yani aracılık edebilecek kimse “vardır.” Çünkü mahlukatın hiçbir işte herhangi bir yetki sahibi olmaları söz konusu değildir. “Olur ki korkup sakınırlar.” Yani Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak sureti ile muttakilerden olurlar. Çünkü uyarıp korkutmak, bunu gerektirir ve bunun sebeplerindendir. 52. “Sırf O’nun rızasını isteyerek sabah akşam Rab’lerine dua edenleri kovma!” Yani başkaları ile oturup kalkmak arzusu ile ibadet ve ihlas sahibi olan kimseleri yanından, seninle birlikte oturup kalkmaktan uzak tutma. Bunlar Rablerine hem sürekli zikir, namaz ve buna benzer ibadet duası yapanları, hem de gündüzün başında ve sonunda, dilekte bulunmak kastı ile istek duası yapan, bu amelleri ile Allah’ın rızasını maksat edinen ve bunun dışında bir maksat gütmeyen kimselerdir. Böyleleri kovulmaya ve kendilerinden yüz çevrilmeye layık değildirler. Aksine bunlar senin kendilerini dost edinmene, onları sevmene, kendine yakınlaştırmana layıktırlar. Çünkü bunlar fakir olsalar dahi insanların arasından süzülmüş seçkin kimselerdir. İnsanlar nezdinde zelil kabul edilseler dahi gerçekte aziz olanlar da onlardır. “Onların hesabından sana bir şey düşmez. Senin hesabından da onlara bir şey düşmez” Herkesin hesabı kendinedir. İyi ameli lehine, kötü ameli de aleyhinedir. “ki onları kovup da zalimlerden olasın.” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu emre en ileri derecede uymuş ve riâyet etmişti. Mü’min fakirlerle oturduğu vakit onlarla birlikte kalmaya gayret eder, onlara güzel ve yumuşak davranır, onlara karşı güzel ahlak sergiler, onları kendisine yakınlaştırırdı. Hatta böyleleri onun meclisine gelenlerin çoğunluğunu teşkil etmekteydi. -Allah onlardan razı olsun.- Bu âyetin nüzul sebebi şudur: Kureyş’ten yahut da Arapların ileri gelenlerinden kabul görmüş birtakım kimseler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle dediler: “Sana iman etmemizi ve uymamızı istiyor isen -ashab-ı kiram’ın fakirlerinden bazı kimseleri zikrederek- filan ve filanı yanından uzaklaştır. Çünkü Arapların bu fakir kimseler ile birlikte bizi otururken görmelerinden utanırız.”[2] Peygamber’in de bunların İslâm’a girmelerini ve kendisine uymalarını arzu etmesi dolayısı ile içinden dediklerini yapmak geçti. Allah da bu âyet-i kerime ve benzerleri ile ona sitemde bulundu. 53. “Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmı ile sınadık ki: “Allah aramızdan bunlara mı lütufta bulunmuş?!” desinler. Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?” Yani Yüce Allah'ın onların bir kısmını zengin, bir kısmını fakir, bir kısmını şerefli ve güçlü kılması, Allah’ın kullarını bir sınamasıdır. Allah fakir ya da alt tabakada olan bir kimseye imanı lütfedecek olursa bu, zengin ve güçlü kimse için bir sınamadır. Eğer bu güçlü ve zenginin maksadı hakkı bulmak ve ona uymak ise o da imana gelir, İslâm’a girer. Kendisinden zenginliği ya da güç ve şerefi itibari ile daha aşağılarda gördüğü kimse ile aynı makamı paylaşması, iman etmesine engel olmaz. Eğer hakkı aramak ve bulmak isteğinde samimi değil ise o takdirde bu, kendisini hakka tâbi olmaktan alıkoyacak bir engel teşkil eder. İşte bunlar kendilerinden daha aşağılarda gördükleri kimseleri hakir görerek:“Allah aramızdan bunlara mı lütufta bulunmuş?!” derler ve bu durum, kavrayışları yerli yerinde olmadığı için hakka tâbi olmaktan onları alıkoyar. Yüce Allah bu gibi kimselere Allah’ın hidâyet vermesine, buna karşılık kendilerini hidâyete iletmemesine itirazlarını da ihtiva eden bu sözlerine cevap olmak üzere:“Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?” buyurmaktadır. Allah kendi nimetini bilip itiraf ve ikrar eden ve bu nimetin gerektirdiği salih ameli işleyenleri elbette en iyi bilendir. O, lütuf ve minnetini böylelerine ihsan eder. Şükretmeyen kimselere değil. Şüphesiz ki Yüce Allah, hikmet sahibidir, lütfunu ehil olmayan kimselere vermez. Bu sebep dolayısıyla itiraz eden bu kimseler, Allah’ın kendilerine iman etmeyi lütfetmiş olduğu fakir ve onlarla birlikte iman eden diğerlerinden farklıdırlar. İman edenler asıl şükredenlerdir. 54. Yüce Allah Peygamberine, Rablerine itaatle boyun eğen mü’minleri kovmayı yasakladıktan sonra bu mü’minlere ikram, tazim, tebcil ve ihtiram ile karşılık vermesini emrederek şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde de ki: Selam sizlere!” Yani mü’minler senin yanına gelecek olurlarsa sen onlara selam ile karşılık ver ve onları güzel bir şekilde karşıla. Onları selamla, esenlik dileklerini ilet. Onların gayret ve çabalarını daha bir coşturacak şekilde Allah’ın rahmetini, O’nun cömertliğinin ve ihsanının bolluğunu müjdele. Bu, rahmet ve ihsana ulaştıran her bir yolu izlemeye onları teşvik et. Günahlar üzerinde ısrar etmekten de onları sakındır. Onlara masiyetlerden tevbe etme emrini ver ki, Rablerinin mağfiretine, lütuf ve ihsanına nail olabilsinler. Bu nedenle devamla şöyle buyrulmuştur:“Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazmıştır. Şöyle ki: İçinizden kim cahillikle kötü bir iş işler de sonra arkasından tevbe edip (halini) düzeltirse…” Günahın terk edilmesi, ondan vazgeçilmesi, günahtan dolayı pişmanlık duyulması ile birlikte amelleri düzeltmek, Allah’ın farz kıldıklarını eda etmek, zahir ve batın amellerden bozulanları ıslah etmek kaçınılmazdır. İşte bütün bunlar gerçekleşecek olursa “(bilsin ki) O, Ğafûrdur, Rahîmdir.” Yani böylelerinin üzerine emirlerini yerine getirmelerine uygun olarak Allah, mağfiret ve rahmetinden bol bol yağdıracaktır. 55. “Günahkârların” Allah’ın azap ve gazabına ulaştıran “yolu belli olsun diye âyetleri işte böyle açıklıyoruz.” Âyetleri böylelikle açıklıyor ve beyan ediyoruz, hidâyet ile sapıklık, doğruluk ile eğrilik yollarını birbirinden ayırt ediyoruz. Tâ ki böylece hidâyet bulacak olanlar doğru yolu bulsunlar ve izlenmesi gereken hak da açık seçik ortaya çıksın. Ayrıca günahkârların yolu açık seçik ortaya çıkacak olursa, o yoldan sakınmak ve uzak durmak mümkün olacaktır. Onların yolları şüpheli kalır ve net bir şekilde ortaya çıkmayacak olursa durum böyle olmaz. Onların yolları da açıkça ortaya çıkmadan bu üstün maksat gerçekleşemez.

Enam 6:54

51- Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları o (Kur'ân’la) uyar. Onlar için O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır. Olur ki korkup sakınırlar. 52- Sırf O’nun rızasını isteyerek sabah akşam Rab’lerine dua edenleri kovma! Onların hesabından sana bir şey düşmez. Senin hesabından da onlara bir şey düşmez ki onları kovup da zalimlerden olasın. 53- Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmı ile sınadık ki:“Allah aramızdan bunlara mı lütufta bulunmuş?!” desinler. Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir? 54- Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde de ki:“Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazmıştır. Şöyle ki: İçinizden kim cahillikle kötü bir iş işler de sonra arkasından tevbe edip (halini) düzeltirse (bilsin ki) O, Ğafûrdur, Rahîmdir.” 55- Günahkarların yolu belli olsun diye âyetleri işte böyle açıklıyoruz. 51. Bu Kur’an bütün insanlara bir uyarıdır. Fakat ondan ancak “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanlar” yararlanabilirler. Bunlar bu diyardan ebedi kalıcılık diyarına intikal edeceklerine kesinlikle inananlardır. İşte bundan dolayı kendilerine fayda sağlayacak şeyleri yerine getirmeye çalışır ve zarar verecek şeyleri terk ederler. “Onlar için O’ndan” yani Yüce Allah’tan “başka ne bir dost” yani işlerini üstlenecek, arzuladıklarını elde edebilsinler ve sakındıkları şeylerden uzaklaşabilsinler diye yardımcı olacak bir kimse “ne de bir şefaatçi” yani aracılık edebilecek kimse “vardır.” Çünkü mahlukatın hiçbir işte herhangi bir yetki sahibi olmaları söz konusu değildir. “Olur ki korkup sakınırlar.” Yani Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak sureti ile muttakilerden olurlar. Çünkü uyarıp korkutmak, bunu gerektirir ve bunun sebeplerindendir. 52. “Sırf O’nun rızasını isteyerek sabah akşam Rab’lerine dua edenleri kovma!” Yani başkaları ile oturup kalkmak arzusu ile ibadet ve ihlas sahibi olan kimseleri yanından, seninle birlikte oturup kalkmaktan uzak tutma. Bunlar Rablerine hem sürekli zikir, namaz ve buna benzer ibadet duası yapanları, hem de gündüzün başında ve sonunda, dilekte bulunmak kastı ile istek duası yapan, bu amelleri ile Allah’ın rızasını maksat edinen ve bunun dışında bir maksat gütmeyen kimselerdir. Böyleleri kovulmaya ve kendilerinden yüz çevrilmeye layık değildirler. Aksine bunlar senin kendilerini dost edinmene, onları sevmene, kendine yakınlaştırmana layıktırlar. Çünkü bunlar fakir olsalar dahi insanların arasından süzülmüş seçkin kimselerdir. İnsanlar nezdinde zelil kabul edilseler dahi gerçekte aziz olanlar da onlardır. “Onların hesabından sana bir şey düşmez. Senin hesabından da onlara bir şey düşmez” Herkesin hesabı kendinedir. İyi ameli lehine, kötü ameli de aleyhinedir. “ki onları kovup da zalimlerden olasın.” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu emre en ileri derecede uymuş ve riâyet etmişti. Mü’min fakirlerle oturduğu vakit onlarla birlikte kalmaya gayret eder, onlara güzel ve yumuşak davranır, onlara karşı güzel ahlak sergiler, onları kendisine yakınlaştırırdı. Hatta böyleleri onun meclisine gelenlerin çoğunluğunu teşkil etmekteydi. -Allah onlardan razı olsun.- Bu âyetin nüzul sebebi şudur: Kureyş’ten yahut da Arapların ileri gelenlerinden kabul görmüş birtakım kimseler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle dediler: “Sana iman etmemizi ve uymamızı istiyor isen -ashab-ı kiram’ın fakirlerinden bazı kimseleri zikrederek- filan ve filanı yanından uzaklaştır. Çünkü Arapların bu fakir kimseler ile birlikte bizi otururken görmelerinden utanırız.”[2] Peygamber’in de bunların İslâm’a girmelerini ve kendisine uymalarını arzu etmesi dolayısı ile içinden dediklerini yapmak geçti. Allah da bu âyet-i kerime ve benzerleri ile ona sitemde bulundu. 53. “Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmı ile sınadık ki: “Allah aramızdan bunlara mı lütufta bulunmuş?!” desinler. Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?” Yani Yüce Allah'ın onların bir kısmını zengin, bir kısmını fakir, bir kısmını şerefli ve güçlü kılması, Allah’ın kullarını bir sınamasıdır. Allah fakir ya da alt tabakada olan bir kimseye imanı lütfedecek olursa bu, zengin ve güçlü kimse için bir sınamadır. Eğer bu güçlü ve zenginin maksadı hakkı bulmak ve ona uymak ise o da imana gelir, İslâm’a girer. Kendisinden zenginliği ya da güç ve şerefi itibari ile daha aşağılarda gördüğü kimse ile aynı makamı paylaşması, iman etmesine engel olmaz. Eğer hakkı aramak ve bulmak isteğinde samimi değil ise o takdirde bu, kendisini hakka tâbi olmaktan alıkoyacak bir engel teşkil eder. İşte bunlar kendilerinden daha aşağılarda gördükleri kimseleri hakir görerek:“Allah aramızdan bunlara mı lütufta bulunmuş?!” derler ve bu durum, kavrayışları yerli yerinde olmadığı için hakka tâbi olmaktan onları alıkoyar. Yüce Allah bu gibi kimselere Allah’ın hidâyet vermesine, buna karşılık kendilerini hidâyete iletmemesine itirazlarını da ihtiva eden bu sözlerine cevap olmak üzere:“Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?” buyurmaktadır. Allah kendi nimetini bilip itiraf ve ikrar eden ve bu nimetin gerektirdiği salih ameli işleyenleri elbette en iyi bilendir. O, lütuf ve minnetini böylelerine ihsan eder. Şükretmeyen kimselere değil. Şüphesiz ki Yüce Allah, hikmet sahibidir, lütfunu ehil olmayan kimselere vermez. Bu sebep dolayısıyla itiraz eden bu kimseler, Allah’ın kendilerine iman etmeyi lütfetmiş olduğu fakir ve onlarla birlikte iman eden diğerlerinden farklıdırlar. İman edenler asıl şükredenlerdir. 54. Yüce Allah Peygamberine, Rablerine itaatle boyun eğen mü’minleri kovmayı yasakladıktan sonra bu mü’minlere ikram, tazim, tebcil ve ihtiram ile karşılık vermesini emrederek şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde de ki: Selam sizlere!” Yani mü’minler senin yanına gelecek olurlarsa sen onlara selam ile karşılık ver ve onları güzel bir şekilde karşıla. Onları selamla, esenlik dileklerini ilet. Onların gayret ve çabalarını daha bir coşturacak şekilde Allah’ın rahmetini, O’nun cömertliğinin ve ihsanının bolluğunu müjdele. Bu, rahmet ve ihsana ulaştıran her bir yolu izlemeye onları teşvik et. Günahlar üzerinde ısrar etmekten de onları sakındır. Onlara masiyetlerden tevbe etme emrini ver ki, Rablerinin mağfiretine, lütuf ve ihsanına nail olabilsinler. Bu nedenle devamla şöyle buyrulmuştur:“Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazmıştır. Şöyle ki: İçinizden kim cahillikle kötü bir iş işler de sonra arkasından tevbe edip (halini) düzeltirse…” Günahın terk edilmesi, ondan vazgeçilmesi, günahtan dolayı pişmanlık duyulması ile birlikte amelleri düzeltmek, Allah’ın farz kıldıklarını eda etmek, zahir ve batın amellerden bozulanları ıslah etmek kaçınılmazdır. İşte bütün bunlar gerçekleşecek olursa “(bilsin ki) O, Ğafûrdur, Rahîmdir.” Yani böylelerinin üzerine emirlerini yerine getirmelerine uygun olarak Allah, mağfiret ve rahmetinden bol bol yağdıracaktır. 55. “Günahkârların” Allah’ın azap ve gazabına ulaştıran “yolu belli olsun diye âyetleri işte böyle açıklıyoruz.” Âyetleri böylelikle açıklıyor ve beyan ediyoruz, hidâyet ile sapıklık, doğruluk ile eğrilik yollarını birbirinden ayırt ediyoruz. Tâ ki böylece hidâyet bulacak olanlar doğru yolu bulsunlar ve izlenmesi gereken hak da açık seçik ortaya çıksın. Ayrıca günahkârların yolu açık seçik ortaya çıkacak olursa, o yoldan sakınmak ve uzak durmak mümkün olacaktır. Onların yolları şüpheli kalır ve net bir şekilde ortaya çıkmayacak olursa durum böyle olmaz. Onların yolları da açıkça ortaya çıkmadan bu üstün maksat gerçekleşemez.

Enam 6:55

51- Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları o (Kur'ân’la) uyar. Onlar için O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır. Olur ki korkup sakınırlar. 52- Sırf O’nun rızasını isteyerek sabah akşam Rab’lerine dua edenleri kovma! Onların hesabından sana bir şey düşmez. Senin hesabından da onlara bir şey düşmez ki onları kovup da zalimlerden olasın. 53- Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmı ile sınadık ki:“Allah aramızdan bunlara mı lütufta bulunmuş?!” desinler. Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir? 54- Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde de ki:“Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazmıştır. Şöyle ki: İçinizden kim cahillikle kötü bir iş işler de sonra arkasından tevbe edip (halini) düzeltirse (bilsin ki) O, Ğafûrdur, Rahîmdir.” 55- Günahkarların yolu belli olsun diye âyetleri işte böyle açıklıyoruz. 51. Bu Kur’an bütün insanlara bir uyarıdır. Fakat ondan ancak “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanlar” yararlanabilirler. Bunlar bu diyardan ebedi kalıcılık diyarına intikal edeceklerine kesinlikle inananlardır. İşte bundan dolayı kendilerine fayda sağlayacak şeyleri yerine getirmeye çalışır ve zarar verecek şeyleri terk ederler. “Onlar için O’ndan” yani Yüce Allah’tan “başka ne bir dost” yani işlerini üstlenecek, arzuladıklarını elde edebilsinler ve sakındıkları şeylerden uzaklaşabilsinler diye yardımcı olacak bir kimse “ne de bir şefaatçi” yani aracılık edebilecek kimse “vardır.” Çünkü mahlukatın hiçbir işte herhangi bir yetki sahibi olmaları söz konusu değildir. “Olur ki korkup sakınırlar.” Yani Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak sureti ile muttakilerden olurlar. Çünkü uyarıp korkutmak, bunu gerektirir ve bunun sebeplerindendir. 52. “Sırf O’nun rızasını isteyerek sabah akşam Rab’lerine dua edenleri kovma!” Yani başkaları ile oturup kalkmak arzusu ile ibadet ve ihlas sahibi olan kimseleri yanından, seninle birlikte oturup kalkmaktan uzak tutma. Bunlar Rablerine hem sürekli zikir, namaz ve buna benzer ibadet duası yapanları, hem de gündüzün başında ve sonunda, dilekte bulunmak kastı ile istek duası yapan, bu amelleri ile Allah’ın rızasını maksat edinen ve bunun dışında bir maksat gütmeyen kimselerdir. Böyleleri kovulmaya ve kendilerinden yüz çevrilmeye layık değildirler. Aksine bunlar senin kendilerini dost edinmene, onları sevmene, kendine yakınlaştırmana layıktırlar. Çünkü bunlar fakir olsalar dahi insanların arasından süzülmüş seçkin kimselerdir. İnsanlar nezdinde zelil kabul edilseler dahi gerçekte aziz olanlar da onlardır. “Onların hesabından sana bir şey düşmez. Senin hesabından da onlara bir şey düşmez” Herkesin hesabı kendinedir. İyi ameli lehine, kötü ameli de aleyhinedir. “ki onları kovup da zalimlerden olasın.” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu emre en ileri derecede uymuş ve riâyet etmişti. Mü’min fakirlerle oturduğu vakit onlarla birlikte kalmaya gayret eder, onlara güzel ve yumuşak davranır, onlara karşı güzel ahlak sergiler, onları kendisine yakınlaştırırdı. Hatta böyleleri onun meclisine gelenlerin çoğunluğunu teşkil etmekteydi. -Allah onlardan razı olsun.- Bu âyetin nüzul sebebi şudur: Kureyş’ten yahut da Arapların ileri gelenlerinden kabul görmüş birtakım kimseler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle dediler: “Sana iman etmemizi ve uymamızı istiyor isen -ashab-ı kiram’ın fakirlerinden bazı kimseleri zikrederek- filan ve filanı yanından uzaklaştır. Çünkü Arapların bu fakir kimseler ile birlikte bizi otururken görmelerinden utanırız.”[2] Peygamber’in de bunların İslâm’a girmelerini ve kendisine uymalarını arzu etmesi dolayısı ile içinden dediklerini yapmak geçti. Allah da bu âyet-i kerime ve benzerleri ile ona sitemde bulundu. 53. “Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmı ile sınadık ki: “Allah aramızdan bunlara mı lütufta bulunmuş?!” desinler. Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?” Yani Yüce Allah'ın onların bir kısmını zengin, bir kısmını fakir, bir kısmını şerefli ve güçlü kılması, Allah’ın kullarını bir sınamasıdır. Allah fakir ya da alt tabakada olan bir kimseye imanı lütfedecek olursa bu, zengin ve güçlü kimse için bir sınamadır. Eğer bu güçlü ve zenginin maksadı hakkı bulmak ve ona uymak ise o da imana gelir, İslâm’a girer. Kendisinden zenginliği ya da güç ve şerefi itibari ile daha aşağılarda gördüğü kimse ile aynı makamı paylaşması, iman etmesine engel olmaz. Eğer hakkı aramak ve bulmak isteğinde samimi değil ise o takdirde bu, kendisini hakka tâbi olmaktan alıkoyacak bir engel teşkil eder. İşte bunlar kendilerinden daha aşağılarda gördükleri kimseleri hakir görerek:“Allah aramızdan bunlara mı lütufta bulunmuş?!” derler ve bu durum, kavrayışları yerli yerinde olmadığı için hakka tâbi olmaktan onları alıkoyar. Yüce Allah bu gibi kimselere Allah’ın hidâyet vermesine, buna karşılık kendilerini hidâyete iletmemesine itirazlarını da ihtiva eden bu sözlerine cevap olmak üzere:“Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?” buyurmaktadır. Allah kendi nimetini bilip itiraf ve ikrar eden ve bu nimetin gerektirdiği salih ameli işleyenleri elbette en iyi bilendir. O, lütuf ve minnetini böylelerine ihsan eder. Şükretmeyen kimselere değil. Şüphesiz ki Yüce Allah, hikmet sahibidir, lütfunu ehil olmayan kimselere vermez. Bu sebep dolayısıyla itiraz eden bu kimseler, Allah’ın kendilerine iman etmeyi lütfetmiş olduğu fakir ve onlarla birlikte iman eden diğerlerinden farklıdırlar. İman edenler asıl şükredenlerdir. 54. Yüce Allah Peygamberine, Rablerine itaatle boyun eğen mü’minleri kovmayı yasakladıktan sonra bu mü’minlere ikram, tazim, tebcil ve ihtiram ile karşılık vermesini emrederek şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde de ki: Selam sizlere!” Yani mü’minler senin yanına gelecek olurlarsa sen onlara selam ile karşılık ver ve onları güzel bir şekilde karşıla. Onları selamla, esenlik dileklerini ilet. Onların gayret ve çabalarını daha bir coşturacak şekilde Allah’ın rahmetini, O’nun cömertliğinin ve ihsanının bolluğunu müjdele. Bu, rahmet ve ihsana ulaştıran her bir yolu izlemeye onları teşvik et. Günahlar üzerinde ısrar etmekten de onları sakındır. Onlara masiyetlerden tevbe etme emrini ver ki, Rablerinin mağfiretine, lütuf ve ihsanına nail olabilsinler. Bu nedenle devamla şöyle buyrulmuştur:“Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazmıştır. Şöyle ki: İçinizden kim cahillikle kötü bir iş işler de sonra arkasından tevbe edip (halini) düzeltirse…” Günahın terk edilmesi, ondan vazgeçilmesi, günahtan dolayı pişmanlık duyulması ile birlikte amelleri düzeltmek, Allah’ın farz kıldıklarını eda etmek, zahir ve batın amellerden bozulanları ıslah etmek kaçınılmazdır. İşte bütün bunlar gerçekleşecek olursa “(bilsin ki) O, Ğafûrdur, Rahîmdir.” Yani böylelerinin üzerine emirlerini yerine getirmelerine uygun olarak Allah, mağfiret ve rahmetinden bol bol yağdıracaktır. 55. “Günahkârların” Allah’ın azap ve gazabına ulaştıran “yolu belli olsun diye âyetleri işte böyle açıklıyoruz.” Âyetleri böylelikle açıklıyor ve beyan ediyoruz, hidâyet ile sapıklık, doğruluk ile eğrilik yollarını birbirinden ayırt ediyoruz. Tâ ki böylece hidâyet bulacak olanlar doğru yolu bulsunlar ve izlenmesi gereken hak da açık seçik ortaya çıksın. Ayrıca günahkârların yolu açık seçik ortaya çıkacak olursa, o yoldan sakınmak ve uzak durmak mümkün olacaktır. Onların yolları şüpheli kalır ve net bir şekilde ortaya çıkmayacak olursa durum böyle olmaz. Onların yolları da açıkça ortaya çıkmadan bu üstün maksat gerçekleşemez.

Enam 6:56

56- De ki:“Sizin Allah’tan başka yalvarıp durduklarınıza ibadet etmem bana yasaklandı.” De ki: “Ben sizin hevâlarınıza uymam. O takdirde sapmış olurum da hidâyete erenlerden olmam.” 57- De ki:“Şüphesiz ben Rabbimden gelmiş apaçık bir delil üzerindeyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele gelmesini istediğiniz şey (azap); benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah’ındır. O, doğruyu haber verir ve O (hakkı batıldan) ayırt edenlerin en hayırlısıdır.” 58- De ki:“Eğer o acele istediğiniz şey benim yanımda olsaydı elbette benimle sizin aranızdaki iş bitirilmiş olurdu. Allah zalimleri en iyi bilendir.” 56. Yüce Allah Peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Allah ile birlikte başka ilahlara da dua edip yalvaran müşriklere “de ki: Sizin Allah’tan başka yalvarıp durduklarınıza” hiçbir fayda ve zarar veremeyen, öldürmek, hayat vermek, öldükten sonra diriltmek güç ve imkânına sahip bulunmayan putlara ve diğer ortak koştuğunu şeylere “ibadet etmem bana yasaklandı.” Çünkü onlara ibadet batıldır. Bu hususta sizin bir deliliniz, delili andıran bir gerekçeniz dahi yoktur. Bütün yaptığınız heva ve hevesinize tâbi olmaktan başka bir şey değildir. Heva ve heveslere uymak ise sapıklığın en büyüğüdür. Bu yüzden Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Ben sizin hevâlarınıza uymam. O taktirde” yani hevalarınıza uyacak olursam “sapmış olurum da” hiçbir şekilde “hidâyete erenlerden olmam.” 57. Benim izlemekte olduğum Allah’ın tevhidi, amelin O’na ihlas ile yapılmasına gelince; işte hakkında her türlü kat’i delil ve belgenin ortaya konulduğu gerçek odur. “Şüphesiz ben Rabbimden gelmiş apaçık bir delil” doğruluğuna dair apaçık ve kesin bir bilgi, onun dışında kalan her şeyin de batıl olduğuna dair kat’i bir belge “üzerindeyim.” Bu ise herhangi bir tereddüdü kabil olmayan, Allah Rasûlü tarafından yapılmış kati bir şahitliktir ki kayıtsız ve şartsız tüm insanlar içinde şahitlerin en adil ve doğrusu odur. Mü’minler de bu şahitliği tasdik etmişler ve Allah’ın bu hususta kendilerine lütuf ve ihsanı çerçevesinde bu şahitliğin doğruluğunu açıkça görmüş bulunmaktadırlar. Fakat siz, ey müşrikler “onu yalanladınız.” Oysa siz bunu yapmak hakkına sahip değilsiniz, size tasdik etmekten başka bir şey yakışmaz. Eğer yalanlamaya devam edecek olursanız şunu bilin ki kaçınılmaz olarak azap gelip sizi bulacaktır ve bu azap Allah’ın katındadır. Onu -dilediği takdirde ve dilediği şekilde- üzerinize indirecek olan O’dur. Siz o azabın çabucak gelmesini isteseniz bile bu konuda benim elimden hiçbir şey gelmez. Çünkü “hüküm ancak Allah’ındır.” Şer’î hükümleri koyan, emir ve yasaklar buyuran O olduğu gibi, amellerinizin karşılığını hükme bağlayacak olan, hikmetinin gereğine göre mükâfaatlandırıp cezalandırandıracak olan da O’dur. O’nun hükmüne itiraz etmek, kayıtsız ve şartsız olarak geçersizdir. Çünkü O, izlenmesi gereken yolu açıkça ortaya koymuştur. Kullarına hakkı anlatmıştır. Onların da ileri sürebilecekleri bir mazeretleri kalmamıştır. O’na karşı getirebilecekleri bir delilleri de yoktur. Tâ ki helâk olan apaçık bir delile binaen helâk olsun; hayatta kalan da apaçık bir delile binaen hayatta kalsın. “O doğruyu haber verir ve O” dünyada da âhirette de kulları arasında hüküm verip “(hakkı batıldan) ayırt edenlerin en hayırlısıdır” Onların arasında O hüküm verecektir. Aleyhine hüküm verilen ve haksızlığı belirtilen kimseler tarafından dahi O, verdiği hükümden dolayı övülecektir. 58. Bilgisizlikleri, inatları ve zılümleri dolayısıyla azabı çabucak isteyenlere “de ki: Eğer o acele istediğiniz şey benim yanımda olsaydı elbette benimle sizin aranızdaki iş bitirilmiş olurdu” ve ben de bu işi başınıza getirirdim. Ancak bunda sizin için hayır olacak bir taraf yoktur. Fakat iş, Halîm ve Sabûr olan o yüce zatın elindedir. İsyankarlar O’na isyan ettiği, cüretkârlar O’na karşı gelmeye cesaret gösterdiği halde O onlara afiyet verir, onları rızıklandırır, gizli ve açık nimetlerini onlara bol bol ihsan eder. “Allah zalimleri en iyi bilendir.” Zalimlerin hallerinden hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. O, onlara mühlet verse bile onlara azabı ihmal etmez.

Enam 6:57

56- De ki:“Sizin Allah’tan başka yalvarıp durduklarınıza ibadet etmem bana yasaklandı.” De ki: “Ben sizin hevâlarınıza uymam. O takdirde sapmış olurum da hidâyete erenlerden olmam.” 57- De ki:“Şüphesiz ben Rabbimden gelmiş apaçık bir delil üzerindeyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele gelmesini istediğiniz şey (azap); benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah’ındır. O, doğruyu haber verir ve O (hakkı batıldan) ayırt edenlerin en hayırlısıdır.” 58- De ki:“Eğer o acele istediğiniz şey benim yanımda olsaydı elbette benimle sizin aranızdaki iş bitirilmiş olurdu. Allah zalimleri en iyi bilendir.” 56. Yüce Allah Peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Allah ile birlikte başka ilahlara da dua edip yalvaran müşriklere “de ki: Sizin Allah’tan başka yalvarıp durduklarınıza” hiçbir fayda ve zarar veremeyen, öldürmek, hayat vermek, öldükten sonra diriltmek güç ve imkânına sahip bulunmayan putlara ve diğer ortak koştuğunu şeylere “ibadet etmem bana yasaklandı.” Çünkü onlara ibadet batıldır. Bu hususta sizin bir deliliniz, delili andıran bir gerekçeniz dahi yoktur. Bütün yaptığınız heva ve hevesinize tâbi olmaktan başka bir şey değildir. Heva ve heveslere uymak ise sapıklığın en büyüğüdür. Bu yüzden Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Ben sizin hevâlarınıza uymam. O taktirde” yani hevalarınıza uyacak olursam “sapmış olurum da” hiçbir şekilde “hidâyete erenlerden olmam.” 57. Benim izlemekte olduğum Allah’ın tevhidi, amelin O’na ihlas ile yapılmasına gelince; işte hakkında her türlü kat’i delil ve belgenin ortaya konulduğu gerçek odur. “Şüphesiz ben Rabbimden gelmiş apaçık bir delil” doğruluğuna dair apaçık ve kesin bir bilgi, onun dışında kalan her şeyin de batıl olduğuna dair kat’i bir belge “üzerindeyim.” Bu ise herhangi bir tereddüdü kabil olmayan, Allah Rasûlü tarafından yapılmış kati bir şahitliktir ki kayıtsız ve şartsız tüm insanlar içinde şahitlerin en adil ve doğrusu odur. Mü’minler de bu şahitliği tasdik etmişler ve Allah’ın bu hususta kendilerine lütuf ve ihsanı çerçevesinde bu şahitliğin doğruluğunu açıkça görmüş bulunmaktadırlar. Fakat siz, ey müşrikler “onu yalanladınız.” Oysa siz bunu yapmak hakkına sahip değilsiniz, size tasdik etmekten başka bir şey yakışmaz. Eğer yalanlamaya devam edecek olursanız şunu bilin ki kaçınılmaz olarak azap gelip sizi bulacaktır ve bu azap Allah’ın katındadır. Onu -dilediği takdirde ve dilediği şekilde- üzerinize indirecek olan O’dur. Siz o azabın çabucak gelmesini isteseniz bile bu konuda benim elimden hiçbir şey gelmez. Çünkü “hüküm ancak Allah’ındır.” Şer’î hükümleri koyan, emir ve yasaklar buyuran O olduğu gibi, amellerinizin karşılığını hükme bağlayacak olan, hikmetinin gereğine göre mükâfaatlandırıp cezalandırandıracak olan da O’dur. O’nun hükmüne itiraz etmek, kayıtsız ve şartsız olarak geçersizdir. Çünkü O, izlenmesi gereken yolu açıkça ortaya koymuştur. Kullarına hakkı anlatmıştır. Onların da ileri sürebilecekleri bir mazeretleri kalmamıştır. O’na karşı getirebilecekleri bir delilleri de yoktur. Tâ ki helâk olan apaçık bir delile binaen helâk olsun; hayatta kalan da apaçık bir delile binaen hayatta kalsın. “O doğruyu haber verir ve O” dünyada da âhirette de kulları arasında hüküm verip “(hakkı batıldan) ayırt edenlerin en hayırlısıdır” Onların arasında O hüküm verecektir. Aleyhine hüküm verilen ve haksızlığı belirtilen kimseler tarafından dahi O, verdiği hükümden dolayı övülecektir. 58. Bilgisizlikleri, inatları ve zılümleri dolayısıyla azabı çabucak isteyenlere “de ki: Eğer o acele istediğiniz şey benim yanımda olsaydı elbette benimle sizin aranızdaki iş bitirilmiş olurdu” ve ben de bu işi başınıza getirirdim. Ancak bunda sizin için hayır olacak bir taraf yoktur. Fakat iş, Halîm ve Sabûr olan o yüce zatın elindedir. İsyankarlar O’na isyan ettiği, cüretkârlar O’na karşı gelmeye cesaret gösterdiği halde O onlara afiyet verir, onları rızıklandırır, gizli ve açık nimetlerini onlara bol bol ihsan eder. “Allah zalimleri en iyi bilendir.” Zalimlerin hallerinden hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. O, onlara mühlet verse bile onlara azabı ihmal etmez.

Enam 6:58

56- De ki:“Sizin Allah’tan başka yalvarıp durduklarınıza ibadet etmem bana yasaklandı.” De ki: “Ben sizin hevâlarınıza uymam. O takdirde sapmış olurum da hidâyete erenlerden olmam.” 57- De ki:“Şüphesiz ben Rabbimden gelmiş apaçık bir delil üzerindeyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele gelmesini istediğiniz şey (azap); benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah’ındır. O, doğruyu haber verir ve O (hakkı batıldan) ayırt edenlerin en hayırlısıdır.” 58- De ki:“Eğer o acele istediğiniz şey benim yanımda olsaydı elbette benimle sizin aranızdaki iş bitirilmiş olurdu. Allah zalimleri en iyi bilendir.” 56. Yüce Allah Peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Allah ile birlikte başka ilahlara da dua edip yalvaran müşriklere “de ki: Sizin Allah’tan başka yalvarıp durduklarınıza” hiçbir fayda ve zarar veremeyen, öldürmek, hayat vermek, öldükten sonra diriltmek güç ve imkânına sahip bulunmayan putlara ve diğer ortak koştuğunu şeylere “ibadet etmem bana yasaklandı.” Çünkü onlara ibadet batıldır. Bu hususta sizin bir deliliniz, delili andıran bir gerekçeniz dahi yoktur. Bütün yaptığınız heva ve hevesinize tâbi olmaktan başka bir şey değildir. Heva ve heveslere uymak ise sapıklığın en büyüğüdür. Bu yüzden Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Ben sizin hevâlarınıza uymam. O taktirde” yani hevalarınıza uyacak olursam “sapmış olurum da” hiçbir şekilde “hidâyete erenlerden olmam.” 57. Benim izlemekte olduğum Allah’ın tevhidi, amelin O’na ihlas ile yapılmasına gelince; işte hakkında her türlü kat’i delil ve belgenin ortaya konulduğu gerçek odur. “Şüphesiz ben Rabbimden gelmiş apaçık bir delil” doğruluğuna dair apaçık ve kesin bir bilgi, onun dışında kalan her şeyin de batıl olduğuna dair kat’i bir belge “üzerindeyim.” Bu ise herhangi bir tereddüdü kabil olmayan, Allah Rasûlü tarafından yapılmış kati bir şahitliktir ki kayıtsız ve şartsız tüm insanlar içinde şahitlerin en adil ve doğrusu odur. Mü’minler de bu şahitliği tasdik etmişler ve Allah’ın bu hususta kendilerine lütuf ve ihsanı çerçevesinde bu şahitliğin doğruluğunu açıkça görmüş bulunmaktadırlar. Fakat siz, ey müşrikler “onu yalanladınız.” Oysa siz bunu yapmak hakkına sahip değilsiniz, size tasdik etmekten başka bir şey yakışmaz. Eğer yalanlamaya devam edecek olursanız şunu bilin ki kaçınılmaz olarak azap gelip sizi bulacaktır ve bu azap Allah’ın katındadır. Onu -dilediği takdirde ve dilediği şekilde- üzerinize indirecek olan O’dur. Siz o azabın çabucak gelmesini isteseniz bile bu konuda benim elimden hiçbir şey gelmez. Çünkü “hüküm ancak Allah’ındır.” Şer’î hükümleri koyan, emir ve yasaklar buyuran O olduğu gibi, amellerinizin karşılığını hükme bağlayacak olan, hikmetinin gereğine göre mükâfaatlandırıp cezalandırandıracak olan da O’dur. O’nun hükmüne itiraz etmek, kayıtsız ve şartsız olarak geçersizdir. Çünkü O, izlenmesi gereken yolu açıkça ortaya koymuştur. Kullarına hakkı anlatmıştır. Onların da ileri sürebilecekleri bir mazeretleri kalmamıştır. O’na karşı getirebilecekleri bir delilleri de yoktur. Tâ ki helâk olan apaçık bir delile binaen helâk olsun; hayatta kalan da apaçık bir delile binaen hayatta kalsın. “O doğruyu haber verir ve O” dünyada da âhirette de kulları arasında hüküm verip “(hakkı batıldan) ayırt edenlerin en hayırlısıdır” Onların arasında O hüküm verecektir. Aleyhine hüküm verilen ve haksızlığı belirtilen kimseler tarafından dahi O, verdiği hükümden dolayı övülecektir. 58. Bilgisizlikleri, inatları ve zılümleri dolayısıyla azabı çabucak isteyenlere “de ki: Eğer o acele istediğiniz şey benim yanımda olsaydı elbette benimle sizin aranızdaki iş bitirilmiş olurdu” ve ben de bu işi başınıza getirirdim. Ancak bunda sizin için hayır olacak bir taraf yoktur. Fakat iş, Halîm ve Sabûr olan o yüce zatın elindedir. İsyankarlar O’na isyan ettiği, cüretkârlar O’na karşı gelmeye cesaret gösterdiği halde O onlara afiyet verir, onları rızıklandırır, gizli ve açık nimetlerini onlara bol bol ihsan eder. “Allah zalimleri en iyi bilendir.” Zalimlerin hallerinden hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. O, onlara mühlet verse bile onlara azabı ihmal etmez.

Enam 6:59

59- Gaybın anahtarları O’nun yanındadır. Onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa (hepsini) bilir. Bir yaprak düşmeye görsün mutlaka onu bilir. Yerin karanlıklarındaki tek bir tohum, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır. 59. Bu yüce âyet-i kerime, Yüce Allah’ın kapsayıcı ilmini, etraflı bir şekilde açıklayan, O’nun ilminin kullarından dilediği kimseleri de bir kısmına muttali kıldığı bütün gaybları kuşattığını açıklayan en büyük âyetlerden birisidir. Yüce Allah bu gaybların çok büyük bir bölümünü diğer varlıklar şöyle dursun mukarreb melekler ile mürsel peygamberlerden dahi gizlemiştir. Bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın karalarda, çöllerde bulunan bütün hayvanları, ağaçları, kumları, çakılları, toprakları, denizde bulunan canlıları, madenleri, denizin dört bir köşesinde mevcut olan diğer bütün varlıkları, suyunun içinde saklı bulunan bütün yaratıkları bildiğini ortaya koymaktadır. Karalardaki, denizlerdeki, imâr edilmiş şehirlerdeki, ıssız yerlerdeki, dünyadaki ve âhiretteki bütün ağaçlardan “bir yaprak düşmeye görsün mutlaka onu bilir. Yerin karanlıklarındaki” meyve ve ekinlerin insanlar tarafından saçılan tohumlardan, çeşitli bitkilerin yetiştiği karalarda kendiliğinden yeşeren bitki tohumlarından “tek bir tohum, yaş ve kuru ne varsa hepsi” bu ifade, özel bir takım şeylerin sayımından sonra hepsini kapsayan genel bir ifadedir “apaçık bir kitaptadır.” Bu da Levh-i Mahfuz’dur. İşte Levh-i Mahfuz bütün bunları ihtiva etmiş, bütün bunları kapsamıştır. Sözü edilen bu hususların bazısı akıllara durgunluk verip kalpleri dehşete düşürür. İşte bu, o büyük Rabbin azametine, bütün sıfatlarının ne kadar kapsamlı ve azametli olduğuna delildir. İlkinden en sonuncuya kadar bütün yaratılmışlar, O’nun sıfatlarının sadece bir bölümünü kavramak üzere bir araya toplanacak olsalar buna bile güçleri yetmez, buna dahi takatları yetişmez. O; büyük, vasi’ (her şeyi kuşatıcı), alim, her türlü övgüye layık, şanı en yüce, her şeyi gören ve her şeyi kuşatan Rabbin şanı ne yücedir! O, ne yüce bir ilahtır ki hiçbir kimse O’nu gereği gibi övemez. O kendi yüce zatını nasıl övmüş ise öyledir, kullarının kendisine yaptıkları övgülerin çok çok üstündedir. Bu âyet-i kerime, O’nun ilminin her şeyi kuşattığına, kuşatıcı Kitabının da bütün olayları kapsadığına delildir. Bütün bu hususlar ile Yüce Allah’ın uluhiyeti vurgulanmakta ve bu konuda müşriklere karşı delil getirilmektedir. Yüce Allah’ın sevilmeye, tazim edilmeye, iclal ve ikrama layık olduğu açıklanmaktadır.

Enam 6:60

60- O, geceleyin (uykuda) sizin canlarınızı alan, gündüz ne kazandığınızı bilen, sonra sizi belli bir ecel tamamlansın diye güzdüz vakti (uykudan uyandırıp) diriltendir. Sonra dönüşünüz yalnız O’nadır. Sonra da neler yaptığınızı size haber verecektir. 61- O, kullarının üstünde kâhirdir. Üzerinize koruyucular da gönderir. Nihâyet birinize ölüm geldiğinde elçilerimiz onun ruhunu alırlar ve hiçbir kusur etmezler. 62- Sonra onlar hak mevlâları olan Allah’a döndürülürler. Dikkat edin, hüküm ancak O’nundur ve O, hesap görenlerin en hızlısıdır. 60. Yüce Allah, kullarının işlerini uykularında da uyanıkken de tek başına idare ettiğini, geceleyin uykuda onları ölü gibi uyuttuğunu, buna bağlı olarak hareketlerinin durduğunu ve bedenlerinin dinlendiğini haber vermektedir. Uykularından da onları yine O diriltir ki dini ve dünyevi maslahatları hususunda gerekeni yerine getirsinler. Allah, neler yaptıklarını, ne kazandıklarını da bilir. Ezelden beri bu şekilde onlar üzerinde tasarrufta bulunur. Ecelleri sona erinceye kadar da onlardaki bu tasarrufu böylece devam eder. Bu idare gereğince belli bir ecel de hükme bağlanıp sona erer ki bu ecel, dünya hayatındaki eceldir. Bundan sonra bir başka ecel vardır ki o ölümden sonra diriliştir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Sonra dönüşünüz yalnız O’nadır” başkasına değildir; ”sonra da neler yaptığınızı” hayır olsun şer olsun “size haber verecektir” buyurmaktadır. 61. “O” Yüce Allah “kullarının üstünde kâhirdir.” Yani her şeyi kapsayan iradesi ve genel kapsamlı meşieti onlar hakkında geçerlidir. Onlar bu işte hiçbir şeye sahip değildirler. O’nun izni olmaksızın hareket de edemezler, hareketsiz de duramazlar. O kullarına meleklerden “koruyucular” görevlendirmiştir. Bu koruyucular hem kulları korur, hem de onların neler yaptıklarını tespit ederler. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki üzerinizde koruyucular, çok şerefli yazıcılar vardır. Onlar ne yaparsanız bilirler.”(el-İnfitar, 80/10-12); “Sağında ve solunda oturan, yaptıklarını tespit eden iki (melek) vardır. O bir söz söylemeyedursun mutlaka onun yanında (yazmaya) hazır bir gözetleyici vardır.”(Kaf, 50/17-18) Bu Yüce Allah’ın kullarını hayatta oldukları sürece korumasıdır. “Nihâyet birinize ölüm geldiğinde elçilerimiz” yani ruhları kabzetmekle görevli olan melekler “onun ruhunu alırlar ve” bu hususta “hiçbir kusur etmezler.” Allah’ın o kul hakkında takdir edip hükme bağladığı ömre bir an ilâve de etmezler bir an eksiltmezler de. Onlar bu konuda ancak ilâhi hükümlere ve Rabbanî takdirlere uygun uygulamalar yaparlar. 62. “Sonra” ölümden ve berzah alemindeki hayattan, o hayattaki hayır ve şerden sonra “onlar hak Mevlâları olan” yani kaderî hükmü ile onlara hükmünü icra eden ve onlar hakkında dilediği çeşitli tedbirleri uygulamaya koyan, emir ve yasaklar belirleyen, onlara peygamberler gönderip kitaplar indiren “Allah’a döndürülürler.” O’na döndürülürler ki, amellerinin karşılığı olan hükmü haklarında versin, işlemiş oldukları hayırlara mükâfaat, kötülük ve günahlarına karşı da ceza versin. Bundan dolayı:“Dikkat edin, hüküm” hiçbir ortağı olmaksızın “ancak O’nundur. Ve O, hesap görenlerin en süratlisidir.” Çünkü O’nun ilmi ve amellerinizi Levh-i Mahfuz’da koruyup tespit etmesi kemâl derecesindedir. Daha sonra melekler de ellerinde bulunan amel defterlerinde onların amellerini tespit etmişlerdir. Yaratan ve idare eden, kulları üzerinde kahir olan yalnızca O olduğuna göre, bütün hallerinde onlara en mükemmel şekilde itina gösterdiğine göre, kaderî hüküm ve şer’î hüküm ile cezaî hüküm vermek yalnız O’nun hak ve yetkisinde bulunduğuna göre, müşrikler neye dayanarak bu sıfat ve niteliklere sahip olan yüce Rabbi bırakıyorlar? Emretmek yetkisine kısmen dahi sahip olmayan, zerre kadar bir fayda sağlayamayan, hiçbir kudret ve iradesi bulunmayan varlıklara ibadete neden yöneliyorlar? Müşrikler Yüce Allah’a şirk koşmakla, nankörlük etmekle meydan okudukları, yalan ve iftirada bulunarak azametine karşı cüretkârlık gösterdikleri halde Allah’ın onlara karşı hilmini, affediciliğini, rahmetini, bu şekilde davranmalarına rağmen onlara afiyet ve rızık verdiğini bilecek olsalardı, elbette ki O’nu tanımayı arzu ederler ve O’nun sevgisine gark olup akılları hayretlere kapılırdı. Kendilerine ise alabildiğine gazap duyar ve öfke beslerlerdi. Çünkü rezilliğe ve hüsrana götüren şeytanın davetine itaat etmişlerdir. Ama o müşrikler akıllarını kullanmayan bir topluluktur.

Enam 6:61

60- O, geceleyin (uykuda) sizin canlarınızı alan, gündüz ne kazandığınızı bilen, sonra sizi belli bir ecel tamamlansın diye güzdüz vakti (uykudan uyandırıp) diriltendir. Sonra dönüşünüz yalnız O’nadır. Sonra da neler yaptığınızı size haber verecektir. 61- O, kullarının üstünde kâhirdir. Üzerinize koruyucular da gönderir. Nihâyet birinize ölüm geldiğinde elçilerimiz onun ruhunu alırlar ve hiçbir kusur etmezler. 62- Sonra onlar hak mevlâları olan Allah’a döndürülürler. Dikkat edin, hüküm ancak O’nundur ve O, hesap görenlerin en hızlısıdır. 60. Yüce Allah, kullarının işlerini uykularında da uyanıkken de tek başına idare ettiğini, geceleyin uykuda onları ölü gibi uyuttuğunu, buna bağlı olarak hareketlerinin durduğunu ve bedenlerinin dinlendiğini haber vermektedir. Uykularından da onları yine O diriltir ki dini ve dünyevi maslahatları hususunda gerekeni yerine getirsinler. Allah, neler yaptıklarını, ne kazandıklarını da bilir. Ezelden beri bu şekilde onlar üzerinde tasarrufta bulunur. Ecelleri sona erinceye kadar da onlardaki bu tasarrufu böylece devam eder. Bu idare gereğince belli bir ecel de hükme bağlanıp sona erer ki bu ecel, dünya hayatındaki eceldir. Bundan sonra bir başka ecel vardır ki o ölümden sonra diriliştir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Sonra dönüşünüz yalnız O’nadır” başkasına değildir; ”sonra da neler yaptığınızı” hayır olsun şer olsun “size haber verecektir” buyurmaktadır. 61. “O” Yüce Allah “kullarının üstünde kâhirdir.” Yani her şeyi kapsayan iradesi ve genel kapsamlı meşieti onlar hakkında geçerlidir. Onlar bu işte hiçbir şeye sahip değildirler. O’nun izni olmaksızın hareket de edemezler, hareketsiz de duramazlar. O kullarına meleklerden “koruyucular” görevlendirmiştir. Bu koruyucular hem kulları korur, hem de onların neler yaptıklarını tespit ederler. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki üzerinizde koruyucular, çok şerefli yazıcılar vardır. Onlar ne yaparsanız bilirler.”(el-İnfitar, 80/10-12); “Sağında ve solunda oturan, yaptıklarını tespit eden iki (melek) vardır. O bir söz söylemeyedursun mutlaka onun yanında (yazmaya) hazır bir gözetleyici vardır.”(Kaf, 50/17-18) Bu Yüce Allah’ın kullarını hayatta oldukları sürece korumasıdır. “Nihâyet birinize ölüm geldiğinde elçilerimiz” yani ruhları kabzetmekle görevli olan melekler “onun ruhunu alırlar ve” bu hususta “hiçbir kusur etmezler.” Allah’ın o kul hakkında takdir edip hükme bağladığı ömre bir an ilâve de etmezler bir an eksiltmezler de. Onlar bu konuda ancak ilâhi hükümlere ve Rabbanî takdirlere uygun uygulamalar yaparlar. 62. “Sonra” ölümden ve berzah alemindeki hayattan, o hayattaki hayır ve şerden sonra “onlar hak Mevlâları olan” yani kaderî hükmü ile onlara hükmünü icra eden ve onlar hakkında dilediği çeşitli tedbirleri uygulamaya koyan, emir ve yasaklar belirleyen, onlara peygamberler gönderip kitaplar indiren “Allah’a döndürülürler.” O’na döndürülürler ki, amellerinin karşılığı olan hükmü haklarında versin, işlemiş oldukları hayırlara mükâfaat, kötülük ve günahlarına karşı da ceza versin. Bundan dolayı:“Dikkat edin, hüküm” hiçbir ortağı olmaksızın “ancak O’nundur. Ve O, hesap görenlerin en süratlisidir.” Çünkü O’nun ilmi ve amellerinizi Levh-i Mahfuz’da koruyup tespit etmesi kemâl derecesindedir. Daha sonra melekler de ellerinde bulunan amel defterlerinde onların amellerini tespit etmişlerdir. Yaratan ve idare eden, kulları üzerinde kahir olan yalnızca O olduğuna göre, bütün hallerinde onlara en mükemmel şekilde itina gösterdiğine göre, kaderî hüküm ve şer’î hüküm ile cezaî hüküm vermek yalnız O’nun hak ve yetkisinde bulunduğuna göre, müşrikler neye dayanarak bu sıfat ve niteliklere sahip olan yüce Rabbi bırakıyorlar? Emretmek yetkisine kısmen dahi sahip olmayan, zerre kadar bir fayda sağlayamayan, hiçbir kudret ve iradesi bulunmayan varlıklara ibadete neden yöneliyorlar? Müşrikler Yüce Allah’a şirk koşmakla, nankörlük etmekle meydan okudukları, yalan ve iftirada bulunarak azametine karşı cüretkârlık gösterdikleri halde Allah’ın onlara karşı hilmini, affediciliğini, rahmetini, bu şekilde davranmalarına rağmen onlara afiyet ve rızık verdiğini bilecek olsalardı, elbette ki O’nu tanımayı arzu ederler ve O’nun sevgisine gark olup akılları hayretlere kapılırdı. Kendilerine ise alabildiğine gazap duyar ve öfke beslerlerdi. Çünkü rezilliğe ve hüsrana götüren şeytanın davetine itaat etmişlerdir. Ama o müşrikler akıllarını kullanmayan bir topluluktur.

Enam 6:62

60- O, geceleyin (uykuda) sizin canlarınızı alan, gündüz ne kazandığınızı bilen, sonra sizi belli bir ecel tamamlansın diye güzdüz vakti (uykudan uyandırıp) diriltendir. Sonra dönüşünüz yalnız O’nadır. Sonra da neler yaptığınızı size haber verecektir. 61- O, kullarının üstünde kâhirdir. Üzerinize koruyucular da gönderir. Nihâyet birinize ölüm geldiğinde elçilerimiz onun ruhunu alırlar ve hiçbir kusur etmezler. 62- Sonra onlar hak mevlâları olan Allah’a döndürülürler. Dikkat edin, hüküm ancak O’nundur ve O, hesap görenlerin en hızlısıdır. 60. Yüce Allah, kullarının işlerini uykularında da uyanıkken de tek başına idare ettiğini, geceleyin uykuda onları ölü gibi uyuttuğunu, buna bağlı olarak hareketlerinin durduğunu ve bedenlerinin dinlendiğini haber vermektedir. Uykularından da onları yine O diriltir ki dini ve dünyevi maslahatları hususunda gerekeni yerine getirsinler. Allah, neler yaptıklarını, ne kazandıklarını da bilir. Ezelden beri bu şekilde onlar üzerinde tasarrufta bulunur. Ecelleri sona erinceye kadar da onlardaki bu tasarrufu böylece devam eder. Bu idare gereğince belli bir ecel de hükme bağlanıp sona erer ki bu ecel, dünya hayatındaki eceldir. Bundan sonra bir başka ecel vardır ki o ölümden sonra diriliştir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Sonra dönüşünüz yalnız O’nadır” başkasına değildir; ”sonra da neler yaptığınızı” hayır olsun şer olsun “size haber verecektir” buyurmaktadır. 61. “O” Yüce Allah “kullarının üstünde kâhirdir.” Yani her şeyi kapsayan iradesi ve genel kapsamlı meşieti onlar hakkında geçerlidir. Onlar bu işte hiçbir şeye sahip değildirler. O’nun izni olmaksızın hareket de edemezler, hareketsiz de duramazlar. O kullarına meleklerden “koruyucular” görevlendirmiştir. Bu koruyucular hem kulları korur, hem de onların neler yaptıklarını tespit ederler. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki üzerinizde koruyucular, çok şerefli yazıcılar vardır. Onlar ne yaparsanız bilirler.”(el-İnfitar, 80/10-12); “Sağında ve solunda oturan, yaptıklarını tespit eden iki (melek) vardır. O bir söz söylemeyedursun mutlaka onun yanında (yazmaya) hazır bir gözetleyici vardır.”(Kaf, 50/17-18) Bu Yüce Allah’ın kullarını hayatta oldukları sürece korumasıdır. “Nihâyet birinize ölüm geldiğinde elçilerimiz” yani ruhları kabzetmekle görevli olan melekler “onun ruhunu alırlar ve” bu hususta “hiçbir kusur etmezler.” Allah’ın o kul hakkında takdir edip hükme bağladığı ömre bir an ilâve de etmezler bir an eksiltmezler de. Onlar bu konuda ancak ilâhi hükümlere ve Rabbanî takdirlere uygun uygulamalar yaparlar. 62. “Sonra” ölümden ve berzah alemindeki hayattan, o hayattaki hayır ve şerden sonra “onlar hak Mevlâları olan” yani kaderî hükmü ile onlara hükmünü icra eden ve onlar hakkında dilediği çeşitli tedbirleri uygulamaya koyan, emir ve yasaklar belirleyen, onlara peygamberler gönderip kitaplar indiren “Allah’a döndürülürler.” O’na döndürülürler ki, amellerinin karşılığı olan hükmü haklarında versin, işlemiş oldukları hayırlara mükâfaat, kötülük ve günahlarına karşı da ceza versin. Bundan dolayı:“Dikkat edin, hüküm” hiçbir ortağı olmaksızın “ancak O’nundur. Ve O, hesap görenlerin en süratlisidir.” Çünkü O’nun ilmi ve amellerinizi Levh-i Mahfuz’da koruyup tespit etmesi kemâl derecesindedir. Daha sonra melekler de ellerinde bulunan amel defterlerinde onların amellerini tespit etmişlerdir. Yaratan ve idare eden, kulları üzerinde kahir olan yalnızca O olduğuna göre, bütün hallerinde onlara en mükemmel şekilde itina gösterdiğine göre, kaderî hüküm ve şer’î hüküm ile cezaî hüküm vermek yalnız O’nun hak ve yetkisinde bulunduğuna göre, müşrikler neye dayanarak bu sıfat ve niteliklere sahip olan yüce Rabbi bırakıyorlar? Emretmek yetkisine kısmen dahi sahip olmayan, zerre kadar bir fayda sağlayamayan, hiçbir kudret ve iradesi bulunmayan varlıklara ibadete neden yöneliyorlar? Müşrikler Yüce Allah’a şirk koşmakla, nankörlük etmekle meydan okudukları, yalan ve iftirada bulunarak azametine karşı cüretkârlık gösterdikleri halde Allah’ın onlara karşı hilmini, affediciliğini, rahmetini, bu şekilde davranmalarına rağmen onlara afiyet ve rızık verdiğini bilecek olsalardı, elbette ki O’nu tanımayı arzu ederler ve O’nun sevgisine gark olup akılları hayretlere kapılırdı. Kendilerine ise alabildiğine gazap duyar ve öfke beslerlerdi. Çünkü rezilliğe ve hüsrana götüren şeytanın davetine itaat etmişlerdir. Ama o müşrikler akıllarını kullanmayan bir topluluktur.

Enam 6:63

63- De ki:“Şayet bizi bu halden kurtarırsa andolsun ki şükredenlerden olacağız, diye kendisine gizlice ve açıktan yalvarıp yakardığınız zaman karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?” 64- De ki: Ondan da her türlü sıkıntıdan da sizi Allah kurtarır, sonra da siz şirk koşarsınız. 63. Allah’a ortak koşan, O’nunla birlikte başka ilahlara dua eden müşriklere, rububiyet tevhidini kabul etmelerinden hareketle uluhiyet tevhidini de kabul etmeleri gerektiğini ortaya koymak üzere “de ki: Şayet bizi bu halden” içine düştüğümüz bu zorlu ve sıkıntılı halden “kurtarırsa andolsun ki” Allah’a “şükredenlerden” O’nun nimetini itiraf eden, nimetini Rab’lerine itaat uğrunda kullanan ve bu nimetleri O’na isyan yolunda kullanmaktan uzak duranlardan “olacağız.” “karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?” Karanın ve denizin zorlu hallerinde ve meşakkatlerinde, sizin için kurtuluşa imkân kalmadığı yahut gayet zorlaştığı o vakitlerde… İşte o zaman hemen itaatle boyun eğmiş bir kalple ve ihtiyacını dile getiren bir lisan ile Rabbinize yalvarır yakarırsınız, dua edersiniz ve bu halinizde iken:“Şayet bizi bu halden kurtarırsa andolsun ki şükredenlerden olacağız.” dersiniz. 64. “De ki: Ondan da her türlü sıkıntıdan da” yani gerek bu özel sıkıntıdan gerekse genel olarak bütün sıkıntılardan “sizi Allah kurtarır, sonra da siz.” Allah’a verdiğiniz sözde durmaz ve üzerinizdeki nimetlerini unutarak “şirk koşarsınız.” O halde şirkin batıl olduğuna ve tevhidin doğruluğuna bundan daha açık bir delil var mıdır?

Enam 6:64

63- De ki:“Şayet bizi bu halden kurtarırsa andolsun ki şükredenlerden olacağız, diye kendisine gizlice ve açıktan yalvarıp yakardığınız zaman karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?” 64- De ki: Ondan da her türlü sıkıntıdan da sizi Allah kurtarır, sonra da siz şirk koşarsınız. 63. Allah’a ortak koşan, O’nunla birlikte başka ilahlara dua eden müşriklere, rububiyet tevhidini kabul etmelerinden hareketle uluhiyet tevhidini de kabul etmeleri gerektiğini ortaya koymak üzere “de ki: Şayet bizi bu halden” içine düştüğümüz bu zorlu ve sıkıntılı halden “kurtarırsa andolsun ki” Allah’a “şükredenlerden” O’nun nimetini itiraf eden, nimetini Rab’lerine itaat uğrunda kullanan ve bu nimetleri O’na isyan yolunda kullanmaktan uzak duranlardan “olacağız.” “karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?” Karanın ve denizin zorlu hallerinde ve meşakkatlerinde, sizin için kurtuluşa imkân kalmadığı yahut gayet zorlaştığı o vakitlerde… İşte o zaman hemen itaatle boyun eğmiş bir kalple ve ihtiyacını dile getiren bir lisan ile Rabbinize yalvarır yakarırsınız, dua edersiniz ve bu halinizde iken:“Şayet bizi bu halden kurtarırsa andolsun ki şükredenlerden olacağız.” dersiniz. 64. “De ki: Ondan da her türlü sıkıntıdan da” yani gerek bu özel sıkıntıdan gerekse genel olarak bütün sıkıntılardan “sizi Allah kurtarır, sonra da siz.” Allah’a verdiğiniz sözde durmaz ve üzerinizdeki nimetlerini unutarak “şirk koşarsınız.” O halde şirkin batıl olduğuna ve tevhidin doğruluğuna bundan daha açık bir delil var mıdır?

Enam 6:65

65- De ki:“O, size üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da sizi fırkalara ayırıp birbirinize katarak kiminizin hıncını kiminize tattırmaya kadirdir.” İyice idrak etsinler diye âyetlerimizi nasıl açıkladığımıza bir bak! 66- Senin kavmin onu yalanladı. Halbuki o, hakkın ta kendisidir. De ki:“Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.” 67- Her bir haberin kararlaştırılmış bir zamanı var. Siz de yakında öğreneceksiniz. 65. Yani Yüce Allah, her cihetten üzerinize azap göndermeye kadirdir. “Üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da fırkalara ayırıp birbirinize katarak” fitne zamanlarında “kiminizin hıncını kiminize tattırmaya” ve kiminizi kiminize öldürtmeye “kadirdir.” O, bütün bunlara gücü yetendir. O bakımdan O’na isyanı gerektiren işlere devam etmekten sakının. Yoksa sizi yok edecek birtakım azaplar gelip sizi bulur. Allah bütün bunlara kadir olduğunu haber vermektedir. Ancak O, bu ümmetin üzerinden yukarıdan taş veya çakıl yağması şeklindeki azabı ve buna benzer azapların gelmesini, altlarından da yerin dibine geçirilme azabına uğratılmalarını rahmetinin bir tecellisi olarak kaldırmıştır. Fakat onlardan kimilerine diğerlerinin hıncını tattırmak ve kimini kimine musallat kılmak suretiyle sözü geçen bu cezaların bir kısmını, ibret alanların görmesi ve hayırlı amel işlemek isteyenlerin fark etmeleri için dünyevî bir ceza olarak göndermiştir. “İyice idrak etsinler” ne için yaratıldıklarını anlasınlar, şer’î gerçekleri ve ilâhi istekleri kavrasınlar “diye âyetleri nasıl açıkladığımıza” türlü türlü beyan ettiğimize “bir bak!” Ve bizim bunları nasıl pek çok şekillerde açıkladığımıza bir bak ki bunların hepsi de hakka delâlet etmektedir. 66.“Senin kavmin onu” yani Kur’an’ı “yalanladı. Halbuki o” hakkında şüphe söz konusu olmayan ve en ufak bir tereddütün yanına yaklaşamadığı “hakkın ta kendisidir. De ki: Ben sizin üzerinizde” amellerinizi tespit edecek ve onların karşılığını verecek “bir vekil değilim.” Ben ancak bir uyarıcı ve tebliğciyim. 67. “Her bir haberin” gelip çatacağı, daha erkene alınamayacağı ve sonraya da bırakılamayacağı “kararlaştırılmış bir zamanı vardır. Sizde yakında” tehdit olunduğunuz azabı “öğreneceksiniz.”

Enam 6:66

65- De ki:“O, size üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da sizi fırkalara ayırıp birbirinize katarak kiminizin hıncını kiminize tattırmaya kadirdir.” İyice idrak etsinler diye âyetlerimizi nasıl açıkladığımıza bir bak! 66- Senin kavmin onu yalanladı. Halbuki o, hakkın ta kendisidir. De ki:“Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.” 67- Her bir haberin kararlaştırılmış bir zamanı var. Siz de yakında öğreneceksiniz. 65. Yani Yüce Allah, her cihetten üzerinize azap göndermeye kadirdir. “Üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da fırkalara ayırıp birbirinize katarak” fitne zamanlarında “kiminizin hıncını kiminize tattırmaya” ve kiminizi kiminize öldürtmeye “kadirdir.” O, bütün bunlara gücü yetendir. O bakımdan O’na isyanı gerektiren işlere devam etmekten sakının. Yoksa sizi yok edecek birtakım azaplar gelip sizi bulur. Allah bütün bunlara kadir olduğunu haber vermektedir. Ancak O, bu ümmetin üzerinden yukarıdan taş veya çakıl yağması şeklindeki azabı ve buna benzer azapların gelmesini, altlarından da yerin dibine geçirilme azabına uğratılmalarını rahmetinin bir tecellisi olarak kaldırmıştır. Fakat onlardan kimilerine diğerlerinin hıncını tattırmak ve kimini kimine musallat kılmak suretiyle sözü geçen bu cezaların bir kısmını, ibret alanların görmesi ve hayırlı amel işlemek isteyenlerin fark etmeleri için dünyevî bir ceza olarak göndermiştir. “İyice idrak etsinler” ne için yaratıldıklarını anlasınlar, şer’î gerçekleri ve ilâhi istekleri kavrasınlar “diye âyetleri nasıl açıkladığımıza” türlü türlü beyan ettiğimize “bir bak!” Ve bizim bunları nasıl pek çok şekillerde açıkladığımıza bir bak ki bunların hepsi de hakka delâlet etmektedir. 66.“Senin kavmin onu” yani Kur’an’ı “yalanladı. Halbuki o” hakkında şüphe söz konusu olmayan ve en ufak bir tereddütün yanına yaklaşamadığı “hakkın ta kendisidir. De ki: Ben sizin üzerinizde” amellerinizi tespit edecek ve onların karşılığını verecek “bir vekil değilim.” Ben ancak bir uyarıcı ve tebliğciyim. 67. “Her bir haberin” gelip çatacağı, daha erkene alınamayacağı ve sonraya da bırakılamayacağı “kararlaştırılmış bir zamanı vardır. Sizde yakında” tehdit olunduğunuz azabı “öğreneceksiniz.”

Enam 6:67

65- De ki:“O, size üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da sizi fırkalara ayırıp birbirinize katarak kiminizin hıncını kiminize tattırmaya kadirdir.” İyice idrak etsinler diye âyetlerimizi nasıl açıkladığımıza bir bak! 66- Senin kavmin onu yalanladı. Halbuki o, hakkın ta kendisidir. De ki:“Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.” 67- Her bir haberin kararlaştırılmış bir zamanı var. Siz de yakında öğreneceksiniz. 65. Yani Yüce Allah, her cihetten üzerinize azap göndermeye kadirdir. “Üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da fırkalara ayırıp birbirinize katarak” fitne zamanlarında “kiminizin hıncını kiminize tattırmaya” ve kiminizi kiminize öldürtmeye “kadirdir.” O, bütün bunlara gücü yetendir. O bakımdan O’na isyanı gerektiren işlere devam etmekten sakının. Yoksa sizi yok edecek birtakım azaplar gelip sizi bulur. Allah bütün bunlara kadir olduğunu haber vermektedir. Ancak O, bu ümmetin üzerinden yukarıdan taş veya çakıl yağması şeklindeki azabı ve buna benzer azapların gelmesini, altlarından da yerin dibine geçirilme azabına uğratılmalarını rahmetinin bir tecellisi olarak kaldırmıştır. Fakat onlardan kimilerine diğerlerinin hıncını tattırmak ve kimini kimine musallat kılmak suretiyle sözü geçen bu cezaların bir kısmını, ibret alanların görmesi ve hayırlı amel işlemek isteyenlerin fark etmeleri için dünyevî bir ceza olarak göndermiştir. “İyice idrak etsinler” ne için yaratıldıklarını anlasınlar, şer’î gerçekleri ve ilâhi istekleri kavrasınlar “diye âyetleri nasıl açıkladığımıza” türlü türlü beyan ettiğimize “bir bak!” Ve bizim bunları nasıl pek çok şekillerde açıkladığımıza bir bak ki bunların hepsi de hakka delâlet etmektedir. 66.“Senin kavmin onu” yani Kur’an’ı “yalanladı. Halbuki o” hakkında şüphe söz konusu olmayan ve en ufak bir tereddütün yanına yaklaşamadığı “hakkın ta kendisidir. De ki: Ben sizin üzerinizde” amellerinizi tespit edecek ve onların karşılığını verecek “bir vekil değilim.” Ben ancak bir uyarıcı ve tebliğciyim. 67. “Her bir haberin” gelip çatacağı, daha erkene alınamayacağı ve sonraya da bırakılamayacağı “kararlaştırılmış bir zamanı vardır. Sizde yakında” tehdit olunduğunuz azabı “öğreneceksiniz.”

Enam 6:68

68- Âyetlerimiz hakkında bâtıla dalanları gördüğün zaman onlar ondan başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir! Eğer şeytan sana unutturacak olursa hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile birlikte oturma! 69- Korkup sakınanlara onların hesabından herhangi bir sorumluluk yoktur. Fakat korkup sakınırlar diye hatırlatmaları gerekir. 68. Allah’ın âyetleri hakkında batıla dalmaktan kasıt, batıl sözleri güzel göstermek, batıla davet etmek, batıl ehlini övmek, haktan yüz çevirmek, hakkı tenkit etmek, hak ehline dil uzatmak gibi yollarla hakka muhalif konuşmalar yapmak demektir. İşte Yüce asaleten Allah Rasûlüne, ona tâbi olarak da ümmetine Allah’ın âyetlerine sözü geçen şekillerde dalan kimseleri gördükleri takdirde o kimselerden yüz çevirmeyi, batıla dalıp bu hal üzere devam edenlerin meclislerinde başka bir söz açılıp, başka bir konuya dalacakları vakte kadar yanlarında bulunmamayı emretmektedir. Eğer başka bir söze dalınacak olursa sözü edilen yasak ortadan kalkar. Eğer bu başka söz, faydalı ise zaten bu emrolunan bir şeydir. Başka türden ise faydasızdır ve emrolunmuş bir şey değildir. Batıla dalmanın yerilmesi ile aynı zamanda hakkın araştırılması, hakkın üzerinde düşünülmesi ve hak ile münazara edilemsi teşvik edilmektedir. Daha sonra Yüce Allah:“Eğer şeytan sana unutturacak olursa” yani unutmak ve gaflet sebebi ile onlarla birlikte oturacak olursan “hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile birlikte oturma” buyurmaktadır. “Zalimler” ifadesi, batıl sözlere dalanları, her türlü haram şeyleri konuşanları ya da herhangi bir haram işleyen kimseleri kapsamaktadır. Kişinin, ortadan kaldırmaya gücü yetmediği münkerin yanında hazır bulunması ve oturması da haramdır. Bu yasak ve haramlık, onlarla birlikte oturan ve Allah’tan korkup sakınmayan kişilere yöneliktir. Böyleleri haram olan söz ve işte onlarla ortak olur yahut ses çıkarmaz ve onların bu haramlarına tepki göstermezler. Eğer Allah’tan korkup sakınır da hayrı emreder, kötülükten ve söyledikleri sözlerden onları alıkoyarsa, onlarla oturmak hakkındaki bu yasak ya tamamen kalkar veya hafifler. Böyle yapan bir kimse için onlarla oturmaktan dolayı vebal ve günah yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: 69. “Korkup sakınanlara onların hesabından herhangi bir sorumluluk yoktur. Fakat sakınırlar diye hatırlatmaları gerekir.” Yani Yüce Allah’tan korkar ve sakınırlar umuduyla hatırlatsınlar ve onlara öğüt versinler. Bu buyruk ögüt verip hatırlatan kimsenin, korunup sakınma maksadını gerçekleştirecek en uygun sözler kullanması gerektiğine delildir. Yine bu buyrukta şuna da delil vardır: Eğer hatırlatma ve öğüt, hatırlatılan kimsenin kötü halini daha da artıracak ise o hatırlatmayı terk etmek gerekir. Çünkü hatırlatma, eğer kendi esas maksadı ile çelişirse, artık onu terk etmek esas maksada dönüşür.

Enam 6:69

68- Âyetlerimiz hakkında bâtıla dalanları gördüğün zaman onlar ondan başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir! Eğer şeytan sana unutturacak olursa hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile birlikte oturma! 69- Korkup sakınanlara onların hesabından herhangi bir sorumluluk yoktur. Fakat korkup sakınırlar diye hatırlatmaları gerekir. 68. Allah’ın âyetleri hakkında batıla dalmaktan kasıt, batıl sözleri güzel göstermek, batıla davet etmek, batıl ehlini övmek, haktan yüz çevirmek, hakkı tenkit etmek, hak ehline dil uzatmak gibi yollarla hakka muhalif konuşmalar yapmak demektir. İşte Yüce asaleten Allah Rasûlüne, ona tâbi olarak da ümmetine Allah’ın âyetlerine sözü geçen şekillerde dalan kimseleri gördükleri takdirde o kimselerden yüz çevirmeyi, batıla dalıp bu hal üzere devam edenlerin meclislerinde başka bir söz açılıp, başka bir konuya dalacakları vakte kadar yanlarında bulunmamayı emretmektedir. Eğer başka bir söze dalınacak olursa sözü edilen yasak ortadan kalkar. Eğer bu başka söz, faydalı ise zaten bu emrolunan bir şeydir. Başka türden ise faydasızdır ve emrolunmuş bir şey değildir. Batıla dalmanın yerilmesi ile aynı zamanda hakkın araştırılması, hakkın üzerinde düşünülmesi ve hak ile münazara edilemsi teşvik edilmektedir. Daha sonra Yüce Allah:“Eğer şeytan sana unutturacak olursa” yani unutmak ve gaflet sebebi ile onlarla birlikte oturacak olursan “hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile birlikte oturma” buyurmaktadır. “Zalimler” ifadesi, batıl sözlere dalanları, her türlü haram şeyleri konuşanları ya da herhangi bir haram işleyen kimseleri kapsamaktadır. Kişinin, ortadan kaldırmaya gücü yetmediği münkerin yanında hazır bulunması ve oturması da haramdır. Bu yasak ve haramlık, onlarla birlikte oturan ve Allah’tan korkup sakınmayan kişilere yöneliktir. Böyleleri haram olan söz ve işte onlarla ortak olur yahut ses çıkarmaz ve onların bu haramlarına tepki göstermezler. Eğer Allah’tan korkup sakınır da hayrı emreder, kötülükten ve söyledikleri sözlerden onları alıkoyarsa, onlarla oturmak hakkındaki bu yasak ya tamamen kalkar veya hafifler. Böyle yapan bir kimse için onlarla oturmaktan dolayı vebal ve günah yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: 69. “Korkup sakınanlara onların hesabından herhangi bir sorumluluk yoktur. Fakat sakınırlar diye hatırlatmaları gerekir.” Yani Yüce Allah’tan korkar ve sakınırlar umuduyla hatırlatsınlar ve onlara öğüt versinler. Bu buyruk ögüt verip hatırlatan kimsenin, korunup sakınma maksadını gerçekleştirecek en uygun sözler kullanması gerektiğine delildir. Yine bu buyrukta şuna da delil vardır: Eğer hatırlatma ve öğüt, hatırlatılan kimsenin kötü halini daha da artıracak ise o hatırlatmayı terk etmek gerekir. Çünkü hatırlatma, eğer kendi esas maksadı ile çelişirse, artık onu terk etmek esas maksada dönüşür.

Enam 6:70

70- Dinlerini oyun ve eğlence edinip de dünya hayatının kendilerini aldatmış olduğu kimseleri (kendi hallerine) bırak. Her bir nefsin kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmemesi için sen, onunla öğüt ver. Ki (o vakit) onun Allah’tan başka hiçbir dost ve şefaatçisi olmaz. Ne kadar fidye verirse versin ondan alınmaz. İşte böyleleri kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. Küfre saplanmalarından dolayı onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır. 70. Kullardan istenen tek olan Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeleri, bütün güçlerini O’nun rızası uğrunda ve sevdiği yollarda harcamak sureti ile dinlerini yalnızca Allah’a halis kılmalarıdır. Bu ise kalbin Yüce Allah’a yönelmesini, O’na dönmesini, kulun yaptıklarının faydalı ve ciddi olmasını, oyun olmamasını, riyakarlık ve desinler diye değil de yalnızca Allah’ın rızası için, ihlasla yapılmasını içermektedir. İşte kendisine din denilebilecek, gerçek din budur. Her kim hak üzere olduğunu, dine bağlı ve takva sahibi olduğunu iddia edip de dinini oyuncak ve eğlence edinmiş ise -ki bu da kalbinin Allah’ı sevmekten, O’nu tanımaktan gafil olması, kendisine zarar veren şeylere yönelmesi, batıl yolunda oyalanması, bu uğurda bedeni ile batıl taraftarları gibi hareket etmesi ile olur; çünkü amel ve çalışma eğer Allah’tan başkası için ise bu bir oyundur- işte Yüce Allah böyle birisinin terk edilmesini ve böylesinden sakınılmasını emretmekte; böylelerine aldanılmamasını istemektedir. Onun haline bakıp fiillerinden sakınılmasını, onun Yüce Allah’a yakınlaştırıcı şeyleri engellemesine aldırılmamasını emretmektedir. “Sen onunla” yani Kur’an ile “öğüt ver.” Kullara onda geçen güzellikleri, fayda verecek hususları emrederek, etraflı bir şekilde açıklayarak ve o emrin güzel niteliklerini anlatarak, diğer taraftan kullara zararlı olan şeyleri yasaklayarak, bu zararlı şeylerin türlerini genişçe açıklayarak, aynı zamanda bu zararlı şeylerde bulunan ve terk edilmesini gerektiren kötü ve çirkin nitelikleri beyan ederek öğüt ver! Bütün bunlar ise “Her bir nefsin kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmemesi için”dir. Yani kullara günahlara yönelmeden ve gaybları bilene karşı cüretkârca hareket edip korkulan sonuçlara götüren şeylere devam etmeden önce sen, gereken şekilde hatırlat ve öğüt ver ki yaptıklarından vazgeçsin, bundan çekinsin ve onları işlemesinler. “Ki (o vakit) onun Allah’tan başka hiçbir dost ve şefaatçisi olmaz..” Yani her bir nefsi günahları kuşatıp helâke sürüklemeden önce uyar ki o zaman ona ne yakını, ne arkadaşı, ne de dostu… kısaca hiçbir kimsenin faydası olmaz. Allah’tan başka hiçbir dost bulamaz ve hiçbir şefaatçinin şefaati işe yaramaz. “Ne kadar fidye verirse versin ondan alınmaz.” Yeryüzü dolusu altını feda edecek olsa dahi hiçbir türlü fidye ondan kabul edilmez ve bunun ona faydası olmaz. “İşte böyleleri” sözü geçen niteliklere sahip olanlar “kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmiş” ve hayırdan ümitlerini kesmiş “kimselerdir. Küfre saplanmalarından dolayı onlar için kaynar sudan” yüzlerini yakıp kavuracak, bağırsaklarını parçalayacak son derece sıcak sudan “bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.”

Enam 6:71

71- De ki:“Allah’ı bırakıp bize fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibadet edelim?! Allah bizi hidâyete kavuşturduktan sonra tıpkı arkadaşları: ‘Bize gel’ diye hidâyete çağırdıkları halde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların ayartıp uçuruma sürükledikleri kimse gibi ökçelerimiz üzerine gerisin geri mi dönelim?!” De ki: “Asıl hidâyet Allah’ın hidayetidir. Biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” 72- Bir de:“Namazı dosdoğru kılın ve O’ndan korkup sakının.” diye. Toplanıp huzuruna varacağınız, yalnız O’dur. 73- O, gökleri ve yeri hak ile yaratandır. O’nun “Ol” diyeceği günde her şey oluverir. O’nun sözü haktır. Sûra üfürüleceği günde hükümranlık yalnız O’nundur. O, gaybı da şâhit olunanı da bilendir. O, Hakîmdir, Habîrdir. 71. “De ki:” Ey Peygamber! Allah’a şirk koşan, Allah ile birlikte başkalarına dua edip yalvaran ve sizi dinlerine çağıran müşriklere açık seçik bir şekilde o ilahlarının niteliklerini anlat. Zira akıl sahibi kimseyi onlardan sakındırmak için sadece bu niteliklerini zikretmek yeterlidir. Aklı başında bir kimse müşriklerin izledikleri yolu zihninde canlandırdı mı, bu konuda deliller ortaya konulmadan dahi bu yolun bâtıl olduğunu kesin olarak anlar ve şöyle der: “Allah’ı bırakıp bize fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibadet edelim?!” Bu, öyle bir niteliktir ki Allah’tan başka bütün ibadet olunanlar bunda ortaktırlar. Hiçbirisi ne bir faydaya, ne de bir zarara güç yetiremezler. Emir namına hiçbir şeye sahip değillerdir. Çünkü emir bütünü ile ancak Allah’ındır. “Allah bizi hidâyete kavuşturduktan sonra… ökçelerimiz üzerine gerisin geri mi dönelim?!” Allah bizi hidâyete erdirdikten sonra sapıklığa döner miyiz hiç? Doğruluktan sapıklığa, nimet dolu cennetlere ulaştıran doğru yoldan, izleyenlerini elemli azaba götüren yollara girer miyiz? Bu akıl sahibi bir kimsenin beğenebileceği bir yol değildir. Böyle batıl yolları izleyen kimse “tıpkı arkadaşları: ‘Bize gel’ diye hidâyete çağırdıkları halde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların ayartıp uçuruma sürükledikleri kimse gibi.”dir. Şeytanların kendisini maksadına ulaştıracak yolu izlemekten uzaklaştırıp saptırdığı, hidâyete çağıran arkadaşları olmasına rağmen sonunda şaşırıp kalan, şeytanların da helâke davet ettiği ve böylelikle iki ayrı davet arasında şaşkın kalan kimse gibidir. Allah’ın korudukları müstesna bütün insanların hali işte budur. Bir yandan hakka davet eden risalet, akl-ı selim ve doğru fıtrat onları hidâyete ve en yüksek derecelere ulaşmaya çağırır. Diğer yandan şeytanın davetçileri, onun yolunu izlemeye ve onun yolundan gidenlerle birlikte olmaya çağıranlar, kötülüğü emreden nefis ile birlikte kişiyi sapıklığa ve aşağıların aşağısına düşmeye davet ederler. İnsanlardan kimisi bütün işlerinde veya çoğu işlerinde hidâyete davet edenlerle birlikte olur. Kimisi de bunun tam aksinedir. Kimisi de her iki davetçiyi de eşit görür ve bu iki davetçi onun nezdinde birbiri ile çekişir durur. İşte bahtiyar kimselerle bedbaht kimseler bu noktada birbirinden ayrılırlar. “De ki: “Asıl hidâyet Allah’ın hidâyetidir” Hidâyet Allah’ın Rasûlü aracılığı ile teşri buyurduğu yoldan başkası değildir. Onun dışındaki yollar sapıklık, yok oluş ve helâktır. “Biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” Tevhide boyun eğerek, emir ve yasaklarına teslim olarak, ubudiyyetine girerek O’na teslim olmamız emredildi. Şüphesiz ki bu, Allah’ın kullarına lütfettiği en üstün nimet, ulaştırdığı en mükemmel terbiyedir. 72. “Bir de: Namazı dosdoğru kılın” yani namazı rükünleri, şartları, sünnetleri ve tamamlayıcı unsurları ile eda ederek kılın “ve” emrettiklerini yerine getirerek ve yasaklarından uzak durarak “O’ndan korkup sakının.” diye” emrolunduk. “Toplanıp huzuruna varacağınız, yalnız O’dur.” Kıyamet gününde O’nun huzurunda toplanacaksınız. O da hayrı ile şerri ile amellerinizin karşılığını verecektir. 73. “O, gökleri ve yeri hak ile” yani kullarına emir vermek, yasaklar koymak, mükâfaat vermek ve cezalandırmak için “yaratandır.”“O’nun ‘Ol’ diyeceği günde her şey oluverir. O’nun sözü haktır.” O’nun emrinde herhangi bir şüphe, ikiletme ve yerine gelmeme durumu söz konusu değildir. O, abes bir şey de söylemez. “Sûra üfürüleceği günde hükümranlık yalnız O’nundur.” Bu günden kasıt kıyamet günüdür. O, her şeyin sahibi ve hükümranı olduğu halde özellikle bu günün söz konusu edilmesi, o günde başkalarının geçici hükümranlığının son bulmasıdır. O günde tek ve Kahhâr olan Allah’tan başkasının hükümranlığı kalmayacaktır. “O, gaybı da şâhit olunanı da bilendir. O, Hakîmdir, Habîrdir.” O’nun hikmeti tamdır. Her şeyi kuşatan nimet O’nundur. Büyük ihsan O’ndandır. Gizlilikleri, sırları, kapalı şeyleri bilgisi ile kuşatan O’dur, O’ndan başka hiçbir hak ilah yoktur, O’ndan başka hiçbir Rab de yoktur.

Enam 6:72

71- De ki:“Allah’ı bırakıp bize fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibadet edelim?! Allah bizi hidâyete kavuşturduktan sonra tıpkı arkadaşları: ‘Bize gel’ diye hidâyete çağırdıkları halde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların ayartıp uçuruma sürükledikleri kimse gibi ökçelerimiz üzerine gerisin geri mi dönelim?!” De ki: “Asıl hidâyet Allah’ın hidayetidir. Biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” 72- Bir de:“Namazı dosdoğru kılın ve O’ndan korkup sakının.” diye. Toplanıp huzuruna varacağınız, yalnız O’dur. 73- O, gökleri ve yeri hak ile yaratandır. O’nun “Ol” diyeceği günde her şey oluverir. O’nun sözü haktır. Sûra üfürüleceği günde hükümranlık yalnız O’nundur. O, gaybı da şâhit olunanı da bilendir. O, Hakîmdir, Habîrdir. 71. “De ki:” Ey Peygamber! Allah’a şirk koşan, Allah ile birlikte başkalarına dua edip yalvaran ve sizi dinlerine çağıran müşriklere açık seçik bir şekilde o ilahlarının niteliklerini anlat. Zira akıl sahibi kimseyi onlardan sakındırmak için sadece bu niteliklerini zikretmek yeterlidir. Aklı başında bir kimse müşriklerin izledikleri yolu zihninde canlandırdı mı, bu konuda deliller ortaya konulmadan dahi bu yolun bâtıl olduğunu kesin olarak anlar ve şöyle der: “Allah’ı bırakıp bize fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibadet edelim?!” Bu, öyle bir niteliktir ki Allah’tan başka bütün ibadet olunanlar bunda ortaktırlar. Hiçbirisi ne bir faydaya, ne de bir zarara güç yetiremezler. Emir namına hiçbir şeye sahip değillerdir. Çünkü emir bütünü ile ancak Allah’ındır. “Allah bizi hidâyete kavuşturduktan sonra… ökçelerimiz üzerine gerisin geri mi dönelim?!” Allah bizi hidâyete erdirdikten sonra sapıklığa döner miyiz hiç? Doğruluktan sapıklığa, nimet dolu cennetlere ulaştıran doğru yoldan, izleyenlerini elemli azaba götüren yollara girer miyiz? Bu akıl sahibi bir kimsenin beğenebileceği bir yol değildir. Böyle batıl yolları izleyen kimse “tıpkı arkadaşları: ‘Bize gel’ diye hidâyete çağırdıkları halde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların ayartıp uçuruma sürükledikleri kimse gibi.”dir. Şeytanların kendisini maksadına ulaştıracak yolu izlemekten uzaklaştırıp saptırdığı, hidâyete çağıran arkadaşları olmasına rağmen sonunda şaşırıp kalan, şeytanların da helâke davet ettiği ve böylelikle iki ayrı davet arasında şaşkın kalan kimse gibidir. Allah’ın korudukları müstesna bütün insanların hali işte budur. Bir yandan hakka davet eden risalet, akl-ı selim ve doğru fıtrat onları hidâyete ve en yüksek derecelere ulaşmaya çağırır. Diğer yandan şeytanın davetçileri, onun yolunu izlemeye ve onun yolundan gidenlerle birlikte olmaya çağıranlar, kötülüğü emreden nefis ile birlikte kişiyi sapıklığa ve aşağıların aşağısına düşmeye davet ederler. İnsanlardan kimisi bütün işlerinde veya çoğu işlerinde hidâyete davet edenlerle birlikte olur. Kimisi de bunun tam aksinedir. Kimisi de her iki davetçiyi de eşit görür ve bu iki davetçi onun nezdinde birbiri ile çekişir durur. İşte bahtiyar kimselerle bedbaht kimseler bu noktada birbirinden ayrılırlar. “De ki: “Asıl hidâyet Allah’ın hidâyetidir” Hidâyet Allah’ın Rasûlü aracılığı ile teşri buyurduğu yoldan başkası değildir. Onun dışındaki yollar sapıklık, yok oluş ve helâktır. “Biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” Tevhide boyun eğerek, emir ve yasaklarına teslim olarak, ubudiyyetine girerek O’na teslim olmamız emredildi. Şüphesiz ki bu, Allah’ın kullarına lütfettiği en üstün nimet, ulaştırdığı en mükemmel terbiyedir. 72. “Bir de: Namazı dosdoğru kılın” yani namazı rükünleri, şartları, sünnetleri ve tamamlayıcı unsurları ile eda ederek kılın “ve” emrettiklerini yerine getirerek ve yasaklarından uzak durarak “O’ndan korkup sakının.” diye” emrolunduk. “Toplanıp huzuruna varacağınız, yalnız O’dur.” Kıyamet gününde O’nun huzurunda toplanacaksınız. O da hayrı ile şerri ile amellerinizin karşılığını verecektir. 73. “O, gökleri ve yeri hak ile” yani kullarına emir vermek, yasaklar koymak, mükâfaat vermek ve cezalandırmak için “yaratandır.”“O’nun ‘Ol’ diyeceği günde her şey oluverir. O’nun sözü haktır.” O’nun emrinde herhangi bir şüphe, ikiletme ve yerine gelmeme durumu söz konusu değildir. O, abes bir şey de söylemez. “Sûra üfürüleceği günde hükümranlık yalnız O’nundur.” Bu günden kasıt kıyamet günüdür. O, her şeyin sahibi ve hükümranı olduğu halde özellikle bu günün söz konusu edilmesi, o günde başkalarının geçici hükümranlığının son bulmasıdır. O günde tek ve Kahhâr olan Allah’tan başkasının hükümranlığı kalmayacaktır. “O, gaybı da şâhit olunanı da bilendir. O, Hakîmdir, Habîrdir.” O’nun hikmeti tamdır. Her şeyi kuşatan nimet O’nundur. Büyük ihsan O’ndandır. Gizlilikleri, sırları, kapalı şeyleri bilgisi ile kuşatan O’dur, O’ndan başka hiçbir hak ilah yoktur, O’ndan başka hiçbir Rab de yoktur.

Enam 6:73

71- De ki:“Allah’ı bırakıp bize fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibadet edelim?! Allah bizi hidâyete kavuşturduktan sonra tıpkı arkadaşları: ‘Bize gel’ diye hidâyete çağırdıkları halde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların ayartıp uçuruma sürükledikleri kimse gibi ökçelerimiz üzerine gerisin geri mi dönelim?!” De ki: “Asıl hidâyet Allah’ın hidayetidir. Biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” 72- Bir de:“Namazı dosdoğru kılın ve O’ndan korkup sakının.” diye. Toplanıp huzuruna varacağınız, yalnız O’dur. 73- O, gökleri ve yeri hak ile yaratandır. O’nun “Ol” diyeceği günde her şey oluverir. O’nun sözü haktır. Sûra üfürüleceği günde hükümranlık yalnız O’nundur. O, gaybı da şâhit olunanı da bilendir. O, Hakîmdir, Habîrdir. 71. “De ki:” Ey Peygamber! Allah’a şirk koşan, Allah ile birlikte başkalarına dua edip yalvaran ve sizi dinlerine çağıran müşriklere açık seçik bir şekilde o ilahlarının niteliklerini anlat. Zira akıl sahibi kimseyi onlardan sakındırmak için sadece bu niteliklerini zikretmek yeterlidir. Aklı başında bir kimse müşriklerin izledikleri yolu zihninde canlandırdı mı, bu konuda deliller ortaya konulmadan dahi bu yolun bâtıl olduğunu kesin olarak anlar ve şöyle der: “Allah’ı bırakıp bize fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibadet edelim?!” Bu, öyle bir niteliktir ki Allah’tan başka bütün ibadet olunanlar bunda ortaktırlar. Hiçbirisi ne bir faydaya, ne de bir zarara güç yetiremezler. Emir namına hiçbir şeye sahip değillerdir. Çünkü emir bütünü ile ancak Allah’ındır. “Allah bizi hidâyete kavuşturduktan sonra… ökçelerimiz üzerine gerisin geri mi dönelim?!” Allah bizi hidâyete erdirdikten sonra sapıklığa döner miyiz hiç? Doğruluktan sapıklığa, nimet dolu cennetlere ulaştıran doğru yoldan, izleyenlerini elemli azaba götüren yollara girer miyiz? Bu akıl sahibi bir kimsenin beğenebileceği bir yol değildir. Böyle batıl yolları izleyen kimse “tıpkı arkadaşları: ‘Bize gel’ diye hidâyete çağırdıkları halde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların ayartıp uçuruma sürükledikleri kimse gibi.”dir. Şeytanların kendisini maksadına ulaştıracak yolu izlemekten uzaklaştırıp saptırdığı, hidâyete çağıran arkadaşları olmasına rağmen sonunda şaşırıp kalan, şeytanların da helâke davet ettiği ve böylelikle iki ayrı davet arasında şaşkın kalan kimse gibidir. Allah’ın korudukları müstesna bütün insanların hali işte budur. Bir yandan hakka davet eden risalet, akl-ı selim ve doğru fıtrat onları hidâyete ve en yüksek derecelere ulaşmaya çağırır. Diğer yandan şeytanın davetçileri, onun yolunu izlemeye ve onun yolundan gidenlerle birlikte olmaya çağıranlar, kötülüğü emreden nefis ile birlikte kişiyi sapıklığa ve aşağıların aşağısına düşmeye davet ederler. İnsanlardan kimisi bütün işlerinde veya çoğu işlerinde hidâyete davet edenlerle birlikte olur. Kimisi de bunun tam aksinedir. Kimisi de her iki davetçiyi de eşit görür ve bu iki davetçi onun nezdinde birbiri ile çekişir durur. İşte bahtiyar kimselerle bedbaht kimseler bu noktada birbirinden ayrılırlar. “De ki: “Asıl hidâyet Allah’ın hidâyetidir” Hidâyet Allah’ın Rasûlü aracılığı ile teşri buyurduğu yoldan başkası değildir. Onun dışındaki yollar sapıklık, yok oluş ve helâktır. “Biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” Tevhide boyun eğerek, emir ve yasaklarına teslim olarak, ubudiyyetine girerek O’na teslim olmamız emredildi. Şüphesiz ki bu, Allah’ın kullarına lütfettiği en üstün nimet, ulaştırdığı en mükemmel terbiyedir. 72. “Bir de: Namazı dosdoğru kılın” yani namazı rükünleri, şartları, sünnetleri ve tamamlayıcı unsurları ile eda ederek kılın “ve” emrettiklerini yerine getirerek ve yasaklarından uzak durarak “O’ndan korkup sakının.” diye” emrolunduk. “Toplanıp huzuruna varacağınız, yalnız O’dur.” Kıyamet gününde O’nun huzurunda toplanacaksınız. O da hayrı ile şerri ile amellerinizin karşılığını verecektir. 73. “O, gökleri ve yeri hak ile” yani kullarına emir vermek, yasaklar koymak, mükâfaat vermek ve cezalandırmak için “yaratandır.”“O’nun ‘Ol’ diyeceği günde her şey oluverir. O’nun sözü haktır.” O’nun emrinde herhangi bir şüphe, ikiletme ve yerine gelmeme durumu söz konusu değildir. O, abes bir şey de söylemez. “Sûra üfürüleceği günde hükümranlık yalnız O’nundur.” Bu günden kasıt kıyamet günüdür. O, her şeyin sahibi ve hükümranı olduğu halde özellikle bu günün söz konusu edilmesi, o günde başkalarının geçici hükümranlığının son bulmasıdır. O günde tek ve Kahhâr olan Allah’tan başkasının hükümranlığı kalmayacaktır. “O, gaybı da şâhit olunanı da bilendir. O, Hakîmdir, Habîrdir.” O’nun hikmeti tamdır. Her şeyi kuşatan nimet O’nundur. Büyük ihsan O’ndandır. Gizlilikleri, sırları, kapalı şeyleri bilgisi ile kuşatan O’dur, O’ndan başka hiçbir hak ilah yoktur, O’ndan başka hiçbir Rab de yoktur.

Enam 6:74

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. 74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz. 75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir. 76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir? 77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu. 78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu. 79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur. 80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız. 81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır: 82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir. 83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir. Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

Enam 6:75

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. 74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz. 75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir. 76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir? 77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu. 78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu. 79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur. 80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız. 81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır: 82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir. 83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir. Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

Enam 6:76

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. 74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz. 75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir. 76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir? 77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu. 78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu. 79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur. 80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız. 81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır: 82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir. 83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir. Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

Enam 6:77

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. 74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz. 75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir. 76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir? 77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu. 78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu. 79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur. 80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız. 81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır: 82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir. 83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir. Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

Enam 6:78

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. 74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz. 75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir. 76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir? 77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu. 78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu. 79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur. 80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız. 81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır: 82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir. 83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir. Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

Enam 6:79

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. 74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz. 75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir. 76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir? 77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu. 78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu. 79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur. 80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız. 81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır: 82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir. 83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir. Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

Enam 6:80

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. 74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz. 75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir. 76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir? 77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu. 78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu. 79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur. 80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız. 81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır: 82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir. 83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir. Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

Enam 6:81

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. 74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz. 75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir. 76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir? 77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu. 78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu. 79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur. 80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız. 81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır: 82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir. 83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir. Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

Enam 6:82

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. 74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz. 75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir. 76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir? 77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu. 78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu. 79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur. 80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız. 81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır: 82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir. 83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir. Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

Enam 6:83

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. 74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz. 75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir. 76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir? 77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu. 78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu. 79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur. 80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız. 81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır: 82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir. 83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir. Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

Enam 6:84

84- Biz ona İshak ile Yakub’u bağışladık. Her birine hidâyet verdik, daha önce de Nûh’a hidâyet vermiştik. Onun zürriyetinden olan Davud’a, Süleyman’a, Eyyub’a, Yusuf’a, Mûsâ’ya ve Harun’a da. İşte biz ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 85- Zekeriya’ya, Yahya’ya, İsa’ya ve İlyas’a da (hidâyet verdik); hepsi de salihlerdendi. 86- İsmail’e, Elyesa’ya, Yunus’a ve Lut’a da (hidâyet verdik); her birini alemlere üstün kıldık. 87- Onların babalarından, zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarına da (hidâyet verdik); onları seçtik ve dosdoğru bir yola ilettik. 88- Bu, Allah’ın hidâyetidir ki O, onunla kullarından dilediğini hidâyete erdirir. Eğer onlar da şirk koşsalardı yaptıkları her şey boşa giderdi. 89- Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir. Şimdi bunlar, onları inkâr ederlerse (bilsinler ki) biz onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışızdır. 90- İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy! De ki:“Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O, sadece alemler için bir öğüttür.” 84. “Biz ona İshak ile” onun oğlu olan ve İsrail diye anılan Allah’ın alemlere üstün kıldığı kavmin atası “Yakub’u bağışladık.” Bunların “her birine hidâyet verdik” yani ilim ve amelde dosdoğru yola ilettik. “Daha önce de Nuh’a hidâyet vermiştik” Onun hidâyete iletilmesi ise alemler arasında ancak bazı kişilere nasib olmuş özel hidâyet türlerinin en üstün şekillerindendir. Bu özel hidayetin nasip olduğu kişiler ise Nuh’un da aralarında olduğu “ulu’l-azm” diye bilinen peygamberlerdir. “Onun zürriyetinden” buyruğundaki zamirin Nuh’a ait olma ihtimali vardır. Zamirin raci olacağı daha önce geçmiş en yakın isim odur. Çünkü Yüce Allah’ın zikrettiği kimseler arasında Lut da vardır. Lut ise Nuh’un zürriyetindendir, İbrahim’in zürriyetinden değildir. Çünkü O İbrahim’in kardeşinin oğludur. Bununla birlikte zamirin İbrahim’e ait olma ihtimali de vardır. Çünkü bu buyruklar onu övmek ve onu methetmek ile alakalıdır. Lut ise -onun zürriyetinden olmasa dahi- İbrahim’e iman eden kimselerdendir. Böylelikle İbrahim el Halil’in bu üstünlük ve fazileti Lut’un onun sadece oğlu olmasından daha ileri derecede bir üstünlük ve fazilettir. “Davud’a” ve Davud’un oğlu “Süleyman’a, Eyyub’a”; Yakub’un oğlu “Yusuf’a” İmran’ın oğulları “Mûsâ’ya ve Hârûn’a da” hidâyet verdik. “İşte biz ihsan sahiplerini böyle mükâfaatlandırırız.” İbrahim el-Halil Rabbine ihsan ile ibadet ettiğinden, aynı şekilde diğer insanlara da ihsanlarda bulunup güzel bir şekilde davrandığından, onun zürriyetini de salih kıldık. İhsan sahiplerini biz, doğru ve güzel övgüler ile ve salih bir zürriyet nasib ederek mükâfaatlandırırız. 85. “Zekeriya’ya” ve onun oğlu olan “Yahya’ya” Meryem’in oğlu “İsa’ya, İlyas’a da” hidâyet verdik. Bunların “hepsi” ahlâklarında, amellerinde ve ilimlerinde “salihlerdendi”; hatta bunlar salihlerin efendileri, önderleri ve liderleridirler. 86. Milletlerin en üstünü olan Arap kavminin atası, Ademoğlunun efendisi Muhammed’in babası ve İbrahim’in oğlu “İsmail’e, Elyesa’ya”; Metta oğlu “Yunus’a ve” İbrahim’in kardeşi Haran’ın oğlu “Lut’a da” hidâyet verdik. İşte bu peygamber ve rasûllerin “her birini alemlere üstün kıldık.” Fazilet ve üstünlük dereceleri dört tanedir. Bunları da Yüce Allah şu buyruğunda söz konusu etmektedir:“Kim Allah’a ve Rasûle itaat ederse işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle birliktedirler.”(en-Nisa, 4/69) İşte üstün dereceler bunlardır. Hatta burada sözü edilen peygamberler, kayıtsız ve şartsız olarak rasûllerin en faziletlileridirler. Zira Yüce Allah’ın Kitab-ı Kerim’inde kıssalarını anlattığı rasûller, hiç şüphesiz bize haberlerini anlatmadıklarından daha faziletlidirler. 87. “Onların babalarından” yani sözü geçenlerin babalarından “zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarına da” yani bu sözü geçenlerin zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarını da hidâyete erdirdik. “Onları seçtik ve dosdoğru bir yola ilettik.” 88. “Bu” sözü geçen hidâyet, hidâyetinden başka doğru yol bulunmayan “Allah’ın hidâyetidir ki O, onunla kullarından dilediğini hidâyete erdirir.” O halde siz de ondan hidâyet isteyin. Çünkü O, sizi hidâyete iletmeyecek olursa O’ndan başka sizi hidâyete erdirecek kimse bulunmaz. İşte bu anılanlar da Allah’ın hidâyete iletmeyi dilediği kimseler arasındadır. Faraza “eğer onlar da şirk koşsalardı yaptıkları her şey boşa giderdi.” Çünkü şirk koşmak amelleri boşa çıkartır ve cehennemde ebedi kalmayı gerektirir. Bu seçkin ve en hayırlı kimseler bile -hâşâ- şirk koşacak olsalar, amelleri boşa çıkacağına göre başkalarının bu durumda olması daha öncelikle söz konusudur. [89. “Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir.” Yani kendilerine hidayet ve nübüvvet nimeti verdiğimiz peygamberler var ya işte biz kitabı onlara verdik. Mesela İbrahim’in sahifeleri, Musa’nın Tevrat’ı, Davud’un Zebur’u ve İsa’nın İncil’i gibi. Onlara bu kitapları anlama nimetini de verdik ve onları vahyimizi tebliğ için seçtik. “Şimdi bunlar, onları inkâr ederlerse (bilsinler ki) biz onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışızdır.” Ey Rasul, şimdi senin kavminin kafirleri bu Kur'ân’ın ayetlerini inkar ederlerse şüphe yok ki biz, başka bir topluluğu, yani muhacirleri, ensarı ve kıyamete kadar onlara tabi olanları o ayetler için vekil kılmışızdır. Onlar bu ayetleri inkar etmezler, aksine ona iman ederler ve gösterdiği şeylerle de amle ederler.][3] 90. “İşte bunlar” sözü edilen kimseler “Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy!” Yani ey şerefli Rasûl, sen de bu hayırlı peygamberlerin ardından git ve onların dinlerine tâbi ol. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bu emre uymuştur. Kendisinden önceki peygamberlerin hidâyetleri ile yol bulmuş ve onlardaki bütün kemal özelliklerini kendisinde toplamıştır. Böylelikle o, öyle bir takım fazilet ve özelliklere sahip olmuştur ki, bunlarla bütün alemlere üstün gelmiştir. Bütün rasûllerin efendisi, muttakilerin önderi olmuştur. Allah’ın salat ve selamı ona ve bütün peygamberlere olsun. İşte bu mülahaza ile ashab-ı kiramdan bazıları Allah rasûlünün bütün rasûllerden daha faziletli olduğuna bu ayeti delil göstermişlerdir. Senin çağrından yüz çeviren kimselere de “de ki: Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum.” Sizden benim risaletimi tebliğimin ve davetimin karşılığında herhangi bir mal ve herhangi bir ücret istemiyorum. Öyle bir şey isteyecek olsam bu, sizin bu çağrımı kabul etmeyişinizin sebepleri arasında yer alır. Benim mükâfaatımı vermek Allah’a aittir. “O sadece alemler için bir öğüttür.” Kendilerine fayda verecek şeyleri öğrenip gereğini yaparlar, zararlı olacak şeyleri de öğrenip onları terk ederler. Onunla öğüt alır, Rab’lerini, isimlerini, sıfatlarını öğrenirler. Onunla güzel ahlâkı, güzel ahlâka götüren yolları, kötü ahlâkı ve kötü ahlâka ulaştıran yolları öğrenirler. O hem bütün alemlere bir öğüt hem de Allah’ın alemlere ihsan ettiği en büyük nimet olduğuna göre onların bu nimeti kabul etmeleri ve bundan dolayı Allah’a şükretmeleri gerekir.

Enam 6:85

84- Biz ona İshak ile Yakub’u bağışladık. Her birine hidâyet verdik, daha önce de Nûh’a hidâyet vermiştik. Onun zürriyetinden olan Davud’a, Süleyman’a, Eyyub’a, Yusuf’a, Mûsâ’ya ve Harun’a da. İşte biz ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 85- Zekeriya’ya, Yahya’ya, İsa’ya ve İlyas’a da (hidâyet verdik); hepsi de salihlerdendi. 86- İsmail’e, Elyesa’ya, Yunus’a ve Lut’a da (hidâyet verdik); her birini alemlere üstün kıldık. 87- Onların babalarından, zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarına da (hidâyet verdik); onları seçtik ve dosdoğru bir yola ilettik. 88- Bu, Allah’ın hidâyetidir ki O, onunla kullarından dilediğini hidâyete erdirir. Eğer onlar da şirk koşsalardı yaptıkları her şey boşa giderdi. 89- Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir. Şimdi bunlar, onları inkâr ederlerse (bilsinler ki) biz onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışızdır. 90- İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy! De ki:“Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O, sadece alemler için bir öğüttür.” 84. “Biz ona İshak ile” onun oğlu olan ve İsrail diye anılan Allah’ın alemlere üstün kıldığı kavmin atası “Yakub’u bağışladık.” Bunların “her birine hidâyet verdik” yani ilim ve amelde dosdoğru yola ilettik. “Daha önce de Nuh’a hidâyet vermiştik” Onun hidâyete iletilmesi ise alemler arasında ancak bazı kişilere nasib olmuş özel hidâyet türlerinin en üstün şekillerindendir. Bu özel hidayetin nasip olduğu kişiler ise Nuh’un da aralarında olduğu “ulu’l-azm” diye bilinen peygamberlerdir. “Onun zürriyetinden” buyruğundaki zamirin Nuh’a ait olma ihtimali vardır. Zamirin raci olacağı daha önce geçmiş en yakın isim odur. Çünkü Yüce Allah’ın zikrettiği kimseler arasında Lut da vardır. Lut ise Nuh’un zürriyetindendir, İbrahim’in zürriyetinden değildir. Çünkü O İbrahim’in kardeşinin oğludur. Bununla birlikte zamirin İbrahim’e ait olma ihtimali de vardır. Çünkü bu buyruklar onu övmek ve onu methetmek ile alakalıdır. Lut ise -onun zürriyetinden olmasa dahi- İbrahim’e iman eden kimselerdendir. Böylelikle İbrahim el Halil’in bu üstünlük ve fazileti Lut’un onun sadece oğlu olmasından daha ileri derecede bir üstünlük ve fazilettir. “Davud’a” ve Davud’un oğlu “Süleyman’a, Eyyub’a”; Yakub’un oğlu “Yusuf’a” İmran’ın oğulları “Mûsâ’ya ve Hârûn’a da” hidâyet verdik. “İşte biz ihsan sahiplerini böyle mükâfaatlandırırız.” İbrahim el-Halil Rabbine ihsan ile ibadet ettiğinden, aynı şekilde diğer insanlara da ihsanlarda bulunup güzel bir şekilde davrandığından, onun zürriyetini de salih kıldık. İhsan sahiplerini biz, doğru ve güzel övgüler ile ve salih bir zürriyet nasib ederek mükâfaatlandırırız. 85. “Zekeriya’ya” ve onun oğlu olan “Yahya’ya” Meryem’in oğlu “İsa’ya, İlyas’a da” hidâyet verdik. Bunların “hepsi” ahlâklarında, amellerinde ve ilimlerinde “salihlerdendi”; hatta bunlar salihlerin efendileri, önderleri ve liderleridirler. 86. Milletlerin en üstünü olan Arap kavminin atası, Ademoğlunun efendisi Muhammed’in babası ve İbrahim’in oğlu “İsmail’e, Elyesa’ya”; Metta oğlu “Yunus’a ve” İbrahim’in kardeşi Haran’ın oğlu “Lut’a da” hidâyet verdik. İşte bu peygamber ve rasûllerin “her birini alemlere üstün kıldık.” Fazilet ve üstünlük dereceleri dört tanedir. Bunları da Yüce Allah şu buyruğunda söz konusu etmektedir:“Kim Allah’a ve Rasûle itaat ederse işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle birliktedirler.”(en-Nisa, 4/69) İşte üstün dereceler bunlardır. Hatta burada sözü edilen peygamberler, kayıtsız ve şartsız olarak rasûllerin en faziletlileridirler. Zira Yüce Allah’ın Kitab-ı Kerim’inde kıssalarını anlattığı rasûller, hiç şüphesiz bize haberlerini anlatmadıklarından daha faziletlidirler. 87. “Onların babalarından” yani sözü geçenlerin babalarından “zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarına da” yani bu sözü geçenlerin zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarını da hidâyete erdirdik. “Onları seçtik ve dosdoğru bir yola ilettik.” 88. “Bu” sözü geçen hidâyet, hidâyetinden başka doğru yol bulunmayan “Allah’ın hidâyetidir ki O, onunla kullarından dilediğini hidâyete erdirir.” O halde siz de ondan hidâyet isteyin. Çünkü O, sizi hidâyete iletmeyecek olursa O’ndan başka sizi hidâyete erdirecek kimse bulunmaz. İşte bu anılanlar da Allah’ın hidâyete iletmeyi dilediği kimseler arasındadır. Faraza “eğer onlar da şirk koşsalardı yaptıkları her şey boşa giderdi.” Çünkü şirk koşmak amelleri boşa çıkartır ve cehennemde ebedi kalmayı gerektirir. Bu seçkin ve en hayırlı kimseler bile -hâşâ- şirk koşacak olsalar, amelleri boşa çıkacağına göre başkalarının bu durumda olması daha öncelikle söz konusudur. [89. “Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir.” Yani kendilerine hidayet ve nübüvvet nimeti verdiğimiz peygamberler var ya işte biz kitabı onlara verdik. Mesela İbrahim’in sahifeleri, Musa’nın Tevrat’ı, Davud’un Zebur’u ve İsa’nın İncil’i gibi. Onlara bu kitapları anlama nimetini de verdik ve onları vahyimizi tebliğ için seçtik. “Şimdi bunlar, onları inkâr ederlerse (bilsinler ki) biz onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışızdır.” Ey Rasul, şimdi senin kavminin kafirleri bu Kur'ân’ın ayetlerini inkar ederlerse şüphe yok ki biz, başka bir topluluğu, yani muhacirleri, ensarı ve kıyamete kadar onlara tabi olanları o ayetler için vekil kılmışızdır. Onlar bu ayetleri inkar etmezler, aksine ona iman ederler ve gösterdiği şeylerle de amle ederler.][3] 90. “İşte bunlar” sözü edilen kimseler “Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy!” Yani ey şerefli Rasûl, sen de bu hayırlı peygamberlerin ardından git ve onların dinlerine tâbi ol. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bu emre uymuştur. Kendisinden önceki peygamberlerin hidâyetleri ile yol bulmuş ve onlardaki bütün kemal özelliklerini kendisinde toplamıştır. Böylelikle o, öyle bir takım fazilet ve özelliklere sahip olmuştur ki, bunlarla bütün alemlere üstün gelmiştir. Bütün rasûllerin efendisi, muttakilerin önderi olmuştur. Allah’ın salat ve selamı ona ve bütün peygamberlere olsun. İşte bu mülahaza ile ashab-ı kiramdan bazıları Allah rasûlünün bütün rasûllerden daha faziletli olduğuna bu ayeti delil göstermişlerdir. Senin çağrından yüz çeviren kimselere de “de ki: Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum.” Sizden benim risaletimi tebliğimin ve davetimin karşılığında herhangi bir mal ve herhangi bir ücret istemiyorum. Öyle bir şey isteyecek olsam bu, sizin bu çağrımı kabul etmeyişinizin sebepleri arasında yer alır. Benim mükâfaatımı vermek Allah’a aittir. “O sadece alemler için bir öğüttür.” Kendilerine fayda verecek şeyleri öğrenip gereğini yaparlar, zararlı olacak şeyleri de öğrenip onları terk ederler. Onunla öğüt alır, Rab’lerini, isimlerini, sıfatlarını öğrenirler. Onunla güzel ahlâkı, güzel ahlâka götüren yolları, kötü ahlâkı ve kötü ahlâka ulaştıran yolları öğrenirler. O hem bütün alemlere bir öğüt hem de Allah’ın alemlere ihsan ettiği en büyük nimet olduğuna göre onların bu nimeti kabul etmeleri ve bundan dolayı Allah’a şükretmeleri gerekir.

Enam 6:86

84- Biz ona İshak ile Yakub’u bağışladık. Her birine hidâyet verdik, daha önce de Nûh’a hidâyet vermiştik. Onun zürriyetinden olan Davud’a, Süleyman’a, Eyyub’a, Yusuf’a, Mûsâ’ya ve Harun’a da. İşte biz ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 85- Zekeriya’ya, Yahya’ya, İsa’ya ve İlyas’a da (hidâyet verdik); hepsi de salihlerdendi. 86- İsmail’e, Elyesa’ya, Yunus’a ve Lut’a da (hidâyet verdik); her birini alemlere üstün kıldık. 87- Onların babalarından, zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarına da (hidâyet verdik); onları seçtik ve dosdoğru bir yola ilettik. 88- Bu, Allah’ın hidâyetidir ki O, onunla kullarından dilediğini hidâyete erdirir. Eğer onlar da şirk koşsalardı yaptıkları her şey boşa giderdi. 89- Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir. Şimdi bunlar, onları inkâr ederlerse (bilsinler ki) biz onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışızdır. 90- İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy! De ki:“Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O, sadece alemler için bir öğüttür.” 84. “Biz ona İshak ile” onun oğlu olan ve İsrail diye anılan Allah’ın alemlere üstün kıldığı kavmin atası “Yakub’u bağışladık.” Bunların “her birine hidâyet verdik” yani ilim ve amelde dosdoğru yola ilettik. “Daha önce de Nuh’a hidâyet vermiştik” Onun hidâyete iletilmesi ise alemler arasında ancak bazı kişilere nasib olmuş özel hidâyet türlerinin en üstün şekillerindendir. Bu özel hidayetin nasip olduğu kişiler ise Nuh’un da aralarında olduğu “ulu’l-azm” diye bilinen peygamberlerdir. “Onun zürriyetinden” buyruğundaki zamirin Nuh’a ait olma ihtimali vardır. Zamirin raci olacağı daha önce geçmiş en yakın isim odur. Çünkü Yüce Allah’ın zikrettiği kimseler arasında Lut da vardır. Lut ise Nuh’un zürriyetindendir, İbrahim’in zürriyetinden değildir. Çünkü O İbrahim’in kardeşinin oğludur. Bununla birlikte zamirin İbrahim’e ait olma ihtimali de vardır. Çünkü bu buyruklar onu övmek ve onu methetmek ile alakalıdır. Lut ise -onun zürriyetinden olmasa dahi- İbrahim’e iman eden kimselerdendir. Böylelikle İbrahim el Halil’in bu üstünlük ve fazileti Lut’un onun sadece oğlu olmasından daha ileri derecede bir üstünlük ve fazilettir. “Davud’a” ve Davud’un oğlu “Süleyman’a, Eyyub’a”; Yakub’un oğlu “Yusuf’a” İmran’ın oğulları “Mûsâ’ya ve Hârûn’a da” hidâyet verdik. “İşte biz ihsan sahiplerini böyle mükâfaatlandırırız.” İbrahim el-Halil Rabbine ihsan ile ibadet ettiğinden, aynı şekilde diğer insanlara da ihsanlarda bulunup güzel bir şekilde davrandığından, onun zürriyetini de salih kıldık. İhsan sahiplerini biz, doğru ve güzel övgüler ile ve salih bir zürriyet nasib ederek mükâfaatlandırırız. 85. “Zekeriya’ya” ve onun oğlu olan “Yahya’ya” Meryem’in oğlu “İsa’ya, İlyas’a da” hidâyet verdik. Bunların “hepsi” ahlâklarında, amellerinde ve ilimlerinde “salihlerdendi”; hatta bunlar salihlerin efendileri, önderleri ve liderleridirler. 86. Milletlerin en üstünü olan Arap kavminin atası, Ademoğlunun efendisi Muhammed’in babası ve İbrahim’in oğlu “İsmail’e, Elyesa’ya”; Metta oğlu “Yunus’a ve” İbrahim’in kardeşi Haran’ın oğlu “Lut’a da” hidâyet verdik. İşte bu peygamber ve rasûllerin “her birini alemlere üstün kıldık.” Fazilet ve üstünlük dereceleri dört tanedir. Bunları da Yüce Allah şu buyruğunda söz konusu etmektedir:“Kim Allah’a ve Rasûle itaat ederse işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle birliktedirler.”(en-Nisa, 4/69) İşte üstün dereceler bunlardır. Hatta burada sözü edilen peygamberler, kayıtsız ve şartsız olarak rasûllerin en faziletlileridirler. Zira Yüce Allah’ın Kitab-ı Kerim’inde kıssalarını anlattığı rasûller, hiç şüphesiz bize haberlerini anlatmadıklarından daha faziletlidirler. 87. “Onların babalarından” yani sözü geçenlerin babalarından “zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarına da” yani bu sözü geçenlerin zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarını da hidâyete erdirdik. “Onları seçtik ve dosdoğru bir yola ilettik.” 88. “Bu” sözü geçen hidâyet, hidâyetinden başka doğru yol bulunmayan “Allah’ın hidâyetidir ki O, onunla kullarından dilediğini hidâyete erdirir.” O halde siz de ondan hidâyet isteyin. Çünkü O, sizi hidâyete iletmeyecek olursa O’ndan başka sizi hidâyete erdirecek kimse bulunmaz. İşte bu anılanlar da Allah’ın hidâyete iletmeyi dilediği kimseler arasındadır. Faraza “eğer onlar da şirk koşsalardı yaptıkları her şey boşa giderdi.” Çünkü şirk koşmak amelleri boşa çıkartır ve cehennemde ebedi kalmayı gerektirir. Bu seçkin ve en hayırlı kimseler bile -hâşâ- şirk koşacak olsalar, amelleri boşa çıkacağına göre başkalarının bu durumda olması daha öncelikle söz konusudur. [89. “Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir.” Yani kendilerine hidayet ve nübüvvet nimeti verdiğimiz peygamberler var ya işte biz kitabı onlara verdik. Mesela İbrahim’in sahifeleri, Musa’nın Tevrat’ı, Davud’un Zebur’u ve İsa’nın İncil’i gibi. Onlara bu kitapları anlama nimetini de verdik ve onları vahyimizi tebliğ için seçtik. “Şimdi bunlar, onları inkâr ederlerse (bilsinler ki) biz onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışızdır.” Ey Rasul, şimdi senin kavminin kafirleri bu Kur'ân’ın ayetlerini inkar ederlerse şüphe yok ki biz, başka bir topluluğu, yani muhacirleri, ensarı ve kıyamete kadar onlara tabi olanları o ayetler için vekil kılmışızdır. Onlar bu ayetleri inkar etmezler, aksine ona iman ederler ve gösterdiği şeylerle de amle ederler.][3] 90. “İşte bunlar” sözü edilen kimseler “Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy!” Yani ey şerefli Rasûl, sen de bu hayırlı peygamberlerin ardından git ve onların dinlerine tâbi ol. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bu emre uymuştur. Kendisinden önceki peygamberlerin hidâyetleri ile yol bulmuş ve onlardaki bütün kemal özelliklerini kendisinde toplamıştır. Böylelikle o, öyle bir takım fazilet ve özelliklere sahip olmuştur ki, bunlarla bütün alemlere üstün gelmiştir. Bütün rasûllerin efendisi, muttakilerin önderi olmuştur. Allah’ın salat ve selamı ona ve bütün peygamberlere olsun. İşte bu mülahaza ile ashab-ı kiramdan bazıları Allah rasûlünün bütün rasûllerden daha faziletli olduğuna bu ayeti delil göstermişlerdir. Senin çağrından yüz çeviren kimselere de “de ki: Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum.” Sizden benim risaletimi tebliğimin ve davetimin karşılığında herhangi bir mal ve herhangi bir ücret istemiyorum. Öyle bir şey isteyecek olsam bu, sizin bu çağrımı kabul etmeyişinizin sebepleri arasında yer alır. Benim mükâfaatımı vermek Allah’a aittir. “O sadece alemler için bir öğüttür.” Kendilerine fayda verecek şeyleri öğrenip gereğini yaparlar, zararlı olacak şeyleri de öğrenip onları terk ederler. Onunla öğüt alır, Rab’lerini, isimlerini, sıfatlarını öğrenirler. Onunla güzel ahlâkı, güzel ahlâka götüren yolları, kötü ahlâkı ve kötü ahlâka ulaştıran yolları öğrenirler. O hem bütün alemlere bir öğüt hem de Allah’ın alemlere ihsan ettiği en büyük nimet olduğuna göre onların bu nimeti kabul etmeleri ve bundan dolayı Allah’a şükretmeleri gerekir.

Enam 6:87

84- Biz ona İshak ile Yakub’u bağışladık. Her birine hidâyet verdik, daha önce de Nûh’a hidâyet vermiştik. Onun zürriyetinden olan Davud’a, Süleyman’a, Eyyub’a, Yusuf’a, Mûsâ’ya ve Harun’a da. İşte biz ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 85- Zekeriya’ya, Yahya’ya, İsa’ya ve İlyas’a da (hidâyet verdik); hepsi de salihlerdendi. 86- İsmail’e, Elyesa’ya, Yunus’a ve Lut’a da (hidâyet verdik); her birini alemlere üstün kıldık. 87- Onların babalarından, zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarına da (hidâyet verdik); onları seçtik ve dosdoğru bir yola ilettik. 88- Bu, Allah’ın hidâyetidir ki O, onunla kullarından dilediğini hidâyete erdirir. Eğer onlar da şirk koşsalardı yaptıkları her şey boşa giderdi. 89- Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir. Şimdi bunlar, onları inkâr ederlerse (bilsinler ki) biz onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışızdır. 90- İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy! De ki:“Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O, sadece alemler için bir öğüttür.” 84. “Biz ona İshak ile” onun oğlu olan ve İsrail diye anılan Allah’ın alemlere üstün kıldığı kavmin atası “Yakub’u bağışladık.” Bunların “her birine hidâyet verdik” yani ilim ve amelde dosdoğru yola ilettik. “Daha önce de Nuh’a hidâyet vermiştik” Onun hidâyete iletilmesi ise alemler arasında ancak bazı kişilere nasib olmuş özel hidâyet türlerinin en üstün şekillerindendir. Bu özel hidayetin nasip olduğu kişiler ise Nuh’un da aralarında olduğu “ulu’l-azm” diye bilinen peygamberlerdir. “Onun zürriyetinden” buyruğundaki zamirin Nuh’a ait olma ihtimali vardır. Zamirin raci olacağı daha önce geçmiş en yakın isim odur. Çünkü Yüce Allah’ın zikrettiği kimseler arasında Lut da vardır. Lut ise Nuh’un zürriyetindendir, İbrahim’in zürriyetinden değildir. Çünkü O İbrahim’in kardeşinin oğludur. Bununla birlikte zamirin İbrahim’e ait olma ihtimali de vardır. Çünkü bu buyruklar onu övmek ve onu methetmek ile alakalıdır. Lut ise -onun zürriyetinden olmasa dahi- İbrahim’e iman eden kimselerdendir. Böylelikle İbrahim el Halil’in bu üstünlük ve fazileti Lut’un onun sadece oğlu olmasından daha ileri derecede bir üstünlük ve fazilettir. “Davud’a” ve Davud’un oğlu “Süleyman’a, Eyyub’a”; Yakub’un oğlu “Yusuf’a” İmran’ın oğulları “Mûsâ’ya ve Hârûn’a da” hidâyet verdik. “İşte biz ihsan sahiplerini böyle mükâfaatlandırırız.” İbrahim el-Halil Rabbine ihsan ile ibadet ettiğinden, aynı şekilde diğer insanlara da ihsanlarda bulunup güzel bir şekilde davrandığından, onun zürriyetini de salih kıldık. İhsan sahiplerini biz, doğru ve güzel övgüler ile ve salih bir zürriyet nasib ederek mükâfaatlandırırız. 85. “Zekeriya’ya” ve onun oğlu olan “Yahya’ya” Meryem’in oğlu “İsa’ya, İlyas’a da” hidâyet verdik. Bunların “hepsi” ahlâklarında, amellerinde ve ilimlerinde “salihlerdendi”; hatta bunlar salihlerin efendileri, önderleri ve liderleridirler. 86. Milletlerin en üstünü olan Arap kavminin atası, Ademoğlunun efendisi Muhammed’in babası ve İbrahim’in oğlu “İsmail’e, Elyesa’ya”; Metta oğlu “Yunus’a ve” İbrahim’in kardeşi Haran’ın oğlu “Lut’a da” hidâyet verdik. İşte bu peygamber ve rasûllerin “her birini alemlere üstün kıldık.” Fazilet ve üstünlük dereceleri dört tanedir. Bunları da Yüce Allah şu buyruğunda söz konusu etmektedir:“Kim Allah’a ve Rasûle itaat ederse işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle birliktedirler.”(en-Nisa, 4/69) İşte üstün dereceler bunlardır. Hatta burada sözü edilen peygamberler, kayıtsız ve şartsız olarak rasûllerin en faziletlileridirler. Zira Yüce Allah’ın Kitab-ı Kerim’inde kıssalarını anlattığı rasûller, hiç şüphesiz bize haberlerini anlatmadıklarından daha faziletlidirler. 87. “Onların babalarından” yani sözü geçenlerin babalarından “zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarına da” yani bu sözü geçenlerin zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarını da hidâyete erdirdik. “Onları seçtik ve dosdoğru bir yola ilettik.” 88. “Bu” sözü geçen hidâyet, hidâyetinden başka doğru yol bulunmayan “Allah’ın hidâyetidir ki O, onunla kullarından dilediğini hidâyete erdirir.” O halde siz de ondan hidâyet isteyin. Çünkü O, sizi hidâyete iletmeyecek olursa O’ndan başka sizi hidâyete erdirecek kimse bulunmaz. İşte bu anılanlar da Allah’ın hidâyete iletmeyi dilediği kimseler arasındadır. Faraza “eğer onlar da şirk koşsalardı yaptıkları her şey boşa giderdi.” Çünkü şirk koşmak amelleri boşa çıkartır ve cehennemde ebedi kalmayı gerektirir. Bu seçkin ve en hayırlı kimseler bile -hâşâ- şirk koşacak olsalar, amelleri boşa çıkacağına göre başkalarının bu durumda olması daha öncelikle söz konusudur. [89. “Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir.” Yani kendilerine hidayet ve nübüvvet nimeti verdiğimiz peygamberler var ya işte biz kitabı onlara verdik. Mesela İbrahim’in sahifeleri, Musa’nın Tevrat’ı, Davud’un Zebur’u ve İsa’nın İncil’i gibi. Onlara bu kitapları anlama nimetini de verdik ve onları vahyimizi tebliğ için seçtik. “Şimdi bunlar, onları inkâr ederlerse (bilsinler ki) biz onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışızdır.” Ey Rasul, şimdi senin kavminin kafirleri bu Kur'ân’ın ayetlerini inkar ederlerse şüphe yok ki biz, başka bir topluluğu, yani muhacirleri, ensarı ve kıyamete kadar onlara tabi olanları o ayetler için vekil kılmışızdır. Onlar bu ayetleri inkar etmezler, aksine ona iman ederler ve gösterdiği şeylerle de amle ederler.][3] 90. “İşte bunlar” sözü edilen kimseler “Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy!” Yani ey şerefli Rasûl, sen de bu hayırlı peygamberlerin ardından git ve onların dinlerine tâbi ol. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bu emre uymuştur. Kendisinden önceki peygamberlerin hidâyetleri ile yol bulmuş ve onlardaki bütün kemal özelliklerini kendisinde toplamıştır. Böylelikle o, öyle bir takım fazilet ve özelliklere sahip olmuştur ki, bunlarla bütün alemlere üstün gelmiştir. Bütün rasûllerin efendisi, muttakilerin önderi olmuştur. Allah’ın salat ve selamı ona ve bütün peygamberlere olsun. İşte bu mülahaza ile ashab-ı kiramdan bazıları Allah rasûlünün bütün rasûllerden daha faziletli olduğuna bu ayeti delil göstermişlerdir. Senin çağrından yüz çeviren kimselere de “de ki: Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum.” Sizden benim risaletimi tebliğimin ve davetimin karşılığında herhangi bir mal ve herhangi bir ücret istemiyorum. Öyle bir şey isteyecek olsam bu, sizin bu çağrımı kabul etmeyişinizin sebepleri arasında yer alır. Benim mükâfaatımı vermek Allah’a aittir. “O sadece alemler için bir öğüttür.” Kendilerine fayda verecek şeyleri öğrenip gereğini yaparlar, zararlı olacak şeyleri de öğrenip onları terk ederler. Onunla öğüt alır, Rab’lerini, isimlerini, sıfatlarını öğrenirler. Onunla güzel ahlâkı, güzel ahlâka götüren yolları, kötü ahlâkı ve kötü ahlâka ulaştıran yolları öğrenirler. O hem bütün alemlere bir öğüt hem de Allah’ın alemlere ihsan ettiği en büyük nimet olduğuna göre onların bu nimeti kabul etmeleri ve bundan dolayı Allah’a şükretmeleri gerekir.

Enam 6:88

84- Biz ona İshak ile Yakub’u bağışladık. Her birine hidâyet verdik, daha önce de Nûh’a hidâyet vermiştik. Onun zürriyetinden olan Davud’a, Süleyman’a, Eyyub’a, Yusuf’a, Mûsâ’ya ve Harun’a da. İşte biz ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 85- Zekeriya’ya, Yahya’ya, İsa’ya ve İlyas’a da (hidâyet verdik); hepsi de salihlerdendi. 86- İsmail’e, Elyesa’ya, Yunus’a ve Lut’a da (hidâyet verdik); her birini alemlere üstün kıldık. 87- Onların babalarından, zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarına da (hidâyet verdik); onları seçtik ve dosdoğru bir yola ilettik. 88- Bu, Allah’ın hidâyetidir ki O, onunla kullarından dilediğini hidâyete erdirir. Eğer onlar da şirk koşsalardı yaptıkları her şey boşa giderdi. 89- Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir. Şimdi bunlar, onları inkâr ederlerse (bilsinler ki) biz onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışızdır. 90- İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy! De ki:“Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O, sadece alemler için bir öğüttür.” 84. “Biz ona İshak ile” onun oğlu olan ve İsrail diye anılan Allah’ın alemlere üstün kıldığı kavmin atası “Yakub’u bağışladık.” Bunların “her birine hidâyet verdik” yani ilim ve amelde dosdoğru yola ilettik. “Daha önce de Nuh’a hidâyet vermiştik” Onun hidâyete iletilmesi ise alemler arasında ancak bazı kişilere nasib olmuş özel hidâyet türlerinin en üstün şekillerindendir. Bu özel hidayetin nasip olduğu kişiler ise Nuh’un da aralarında olduğu “ulu’l-azm” diye bilinen peygamberlerdir. “Onun zürriyetinden” buyruğundaki zamirin Nuh’a ait olma ihtimali vardır. Zamirin raci olacağı daha önce geçmiş en yakın isim odur. Çünkü Yüce Allah’ın zikrettiği kimseler arasında Lut da vardır. Lut ise Nuh’un zürriyetindendir, İbrahim’in zürriyetinden değildir. Çünkü O İbrahim’in kardeşinin oğludur. Bununla birlikte zamirin İbrahim’e ait olma ihtimali de vardır. Çünkü bu buyruklar onu övmek ve onu methetmek ile alakalıdır. Lut ise -onun zürriyetinden olmasa dahi- İbrahim’e iman eden kimselerdendir. Böylelikle İbrahim el Halil’in bu üstünlük ve fazileti Lut’un onun sadece oğlu olmasından daha ileri derecede bir üstünlük ve fazilettir. “Davud’a” ve Davud’un oğlu “Süleyman’a, Eyyub’a”; Yakub’un oğlu “Yusuf’a” İmran’ın oğulları “Mûsâ’ya ve Hârûn’a da” hidâyet verdik. “İşte biz ihsan sahiplerini böyle mükâfaatlandırırız.” İbrahim el-Halil Rabbine ihsan ile ibadet ettiğinden, aynı şekilde diğer insanlara da ihsanlarda bulunup güzel bir şekilde davrandığından, onun zürriyetini de salih kıldık. İhsan sahiplerini biz, doğru ve güzel övgüler ile ve salih bir zürriyet nasib ederek mükâfaatlandırırız. 85. “Zekeriya’ya” ve onun oğlu olan “Yahya’ya” Meryem’in oğlu “İsa’ya, İlyas’a da” hidâyet verdik. Bunların “hepsi” ahlâklarında, amellerinde ve ilimlerinde “salihlerdendi”; hatta bunlar salihlerin efendileri, önderleri ve liderleridirler. 86. Milletlerin en üstünü olan Arap kavminin atası, Ademoğlunun efendisi Muhammed’in babası ve İbrahim’in oğlu “İsmail’e, Elyesa’ya”; Metta oğlu “Yunus’a ve” İbrahim’in kardeşi Haran’ın oğlu “Lut’a da” hidâyet verdik. İşte bu peygamber ve rasûllerin “her birini alemlere üstün kıldık.” Fazilet ve üstünlük dereceleri dört tanedir. Bunları da Yüce Allah şu buyruğunda söz konusu etmektedir:“Kim Allah’a ve Rasûle itaat ederse işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle birliktedirler.”(en-Nisa, 4/69) İşte üstün dereceler bunlardır. Hatta burada sözü edilen peygamberler, kayıtsız ve şartsız olarak rasûllerin en faziletlileridirler. Zira Yüce Allah’ın Kitab-ı Kerim’inde kıssalarını anlattığı rasûller, hiç şüphesiz bize haberlerini anlatmadıklarından daha faziletlidirler. 87. “Onların babalarından” yani sözü geçenlerin babalarından “zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarına da” yani bu sözü geçenlerin zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarını da hidâyete erdirdik. “Onları seçtik ve dosdoğru bir yola ilettik.” 88. “Bu” sözü geçen hidâyet, hidâyetinden başka doğru yol bulunmayan “Allah’ın hidâyetidir ki O, onunla kullarından dilediğini hidâyete erdirir.” O halde siz de ondan hidâyet isteyin. Çünkü O, sizi hidâyete iletmeyecek olursa O’ndan başka sizi hidâyete erdirecek kimse bulunmaz. İşte bu anılanlar da Allah’ın hidâyete iletmeyi dilediği kimseler arasındadır. Faraza “eğer onlar da şirk koşsalardı yaptıkları her şey boşa giderdi.” Çünkü şirk koşmak amelleri boşa çıkartır ve cehennemde ebedi kalmayı gerektirir. Bu seçkin ve en hayırlı kimseler bile -hâşâ- şirk koşacak olsalar, amelleri boşa çıkacağına göre başkalarının bu durumda olması daha öncelikle söz konusudur. [89. “Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir.” Yani kendilerine hidayet ve nübüvvet nimeti verdiğimiz peygamberler var ya işte biz kitabı onlara verdik. Mesela İbrahim’in sahifeleri, Musa’nın Tevrat’ı, Davud’un Zebur’u ve İsa’nın İncil’i gibi. Onlara bu kitapları anlama nimetini de verdik ve onları vahyimizi tebliğ için seçtik. “Şimdi bunlar, onları inkâr ederlerse (bilsinler ki) biz onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışızdır.” Ey Rasul, şimdi senin kavminin kafirleri bu Kur'ân’ın ayetlerini inkar ederlerse şüphe yok ki biz, başka bir topluluğu, yani muhacirleri, ensarı ve kıyamete kadar onlara tabi olanları o ayetler için vekil kılmışızdır. Onlar bu ayetleri inkar etmezler, aksine ona iman ederler ve gösterdiği şeylerle de amle ederler.][3] 90. “İşte bunlar” sözü edilen kimseler “Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy!” Yani ey şerefli Rasûl, sen de bu hayırlı peygamberlerin ardından git ve onların dinlerine tâbi ol. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bu emre uymuştur. Kendisinden önceki peygamberlerin hidâyetleri ile yol bulmuş ve onlardaki bütün kemal özelliklerini kendisinde toplamıştır. Böylelikle o, öyle bir takım fazilet ve özelliklere sahip olmuştur ki, bunlarla bütün alemlere üstün gelmiştir. Bütün rasûllerin efendisi, muttakilerin önderi olmuştur. Allah’ın salat ve selamı ona ve bütün peygamberlere olsun. İşte bu mülahaza ile ashab-ı kiramdan bazıları Allah rasûlünün bütün rasûllerden daha faziletli olduğuna bu ayeti delil göstermişlerdir. Senin çağrından yüz çeviren kimselere de “de ki: Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum.” Sizden benim risaletimi tebliğimin ve davetimin karşılığında herhangi bir mal ve herhangi bir ücret istemiyorum. Öyle bir şey isteyecek olsam bu, sizin bu çağrımı kabul etmeyişinizin sebepleri arasında yer alır. Benim mükâfaatımı vermek Allah’a aittir. “O sadece alemler için bir öğüttür.” Kendilerine fayda verecek şeyleri öğrenip gereğini yaparlar, zararlı olacak şeyleri de öğrenip onları terk ederler. Onunla öğüt alır, Rab’lerini, isimlerini, sıfatlarını öğrenirler. Onunla güzel ahlâkı, güzel ahlâka götüren yolları, kötü ahlâkı ve kötü ahlâka ulaştıran yolları öğrenirler. O hem bütün alemlere bir öğüt hem de Allah’ın alemlere ihsan ettiği en büyük nimet olduğuna göre onların bu nimeti kabul etmeleri ve bundan dolayı Allah’a şükretmeleri gerekir.

Enam 6:89

84- Biz ona İshak ile Yakub’u bağışladık. Her birine hidâyet verdik, daha önce de Nûh’a hidâyet vermiştik. Onun zürriyetinden olan Davud’a, Süleyman’a, Eyyub’a, Yusuf’a, Mûsâ’ya ve Harun’a da. İşte biz ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 85- Zekeriya’ya, Yahya’ya, İsa’ya ve İlyas’a da (hidâyet verdik); hepsi de salihlerdendi. 86- İsmail’e, Elyesa’ya, Yunus’a ve Lut’a da (hidâyet verdik); her birini alemlere üstün kıldık. 87- Onların babalarından, zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarına da (hidâyet verdik); onları seçtik ve dosdoğru bir yola ilettik. 88- Bu, Allah’ın hidâyetidir ki O, onunla kullarından dilediğini hidâyete erdirir. Eğer onlar da şirk koşsalardı yaptıkları her şey boşa giderdi. 89- Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir. Şimdi bunlar, onları inkâr ederlerse (bilsinler ki) biz onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışızdır. 90- İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy! De ki:“Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O, sadece alemler için bir öğüttür.” 84. “Biz ona İshak ile” onun oğlu olan ve İsrail diye anılan Allah’ın alemlere üstün kıldığı kavmin atası “Yakub’u bağışladık.” Bunların “her birine hidâyet verdik” yani ilim ve amelde dosdoğru yola ilettik. “Daha önce de Nuh’a hidâyet vermiştik” Onun hidâyete iletilmesi ise alemler arasında ancak bazı kişilere nasib olmuş özel hidâyet türlerinin en üstün şekillerindendir. Bu özel hidayetin nasip olduğu kişiler ise Nuh’un da aralarında olduğu “ulu’l-azm” diye bilinen peygamberlerdir. “Onun zürriyetinden” buyruğundaki zamirin Nuh’a ait olma ihtimali vardır. Zamirin raci olacağı daha önce geçmiş en yakın isim odur. Çünkü Yüce Allah’ın zikrettiği kimseler arasında Lut da vardır. Lut ise Nuh’un zürriyetindendir, İbrahim’in zürriyetinden değildir. Çünkü O İbrahim’in kardeşinin oğludur. Bununla birlikte zamirin İbrahim’e ait olma ihtimali de vardır. Çünkü bu buyruklar onu övmek ve onu methetmek ile alakalıdır. Lut ise -onun zürriyetinden olmasa dahi- İbrahim’e iman eden kimselerdendir. Böylelikle İbrahim el Halil’in bu üstünlük ve fazileti Lut’un onun sadece oğlu olmasından daha ileri derecede bir üstünlük ve fazilettir. “Davud’a” ve Davud’un oğlu “Süleyman’a, Eyyub’a”; Yakub’un oğlu “Yusuf’a” İmran’ın oğulları “Mûsâ’ya ve Hârûn’a da” hidâyet verdik. “İşte biz ihsan sahiplerini böyle mükâfaatlandırırız.” İbrahim el-Halil Rabbine ihsan ile ibadet ettiğinden, aynı şekilde diğer insanlara da ihsanlarda bulunup güzel bir şekilde davrandığından, onun zürriyetini de salih kıldık. İhsan sahiplerini biz, doğru ve güzel övgüler ile ve salih bir zürriyet nasib ederek mükâfaatlandırırız. 85. “Zekeriya’ya” ve onun oğlu olan “Yahya’ya” Meryem’in oğlu “İsa’ya, İlyas’a da” hidâyet verdik. Bunların “hepsi” ahlâklarında, amellerinde ve ilimlerinde “salihlerdendi”; hatta bunlar salihlerin efendileri, önderleri ve liderleridirler. 86. Milletlerin en üstünü olan Arap kavminin atası, Ademoğlunun efendisi Muhammed’in babası ve İbrahim’in oğlu “İsmail’e, Elyesa’ya”; Metta oğlu “Yunus’a ve” İbrahim’in kardeşi Haran’ın oğlu “Lut’a da” hidâyet verdik. İşte bu peygamber ve rasûllerin “her birini alemlere üstün kıldık.” Fazilet ve üstünlük dereceleri dört tanedir. Bunları da Yüce Allah şu buyruğunda söz konusu etmektedir:“Kim Allah’a ve Rasûle itaat ederse işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle birliktedirler.”(en-Nisa, 4/69) İşte üstün dereceler bunlardır. Hatta burada sözü edilen peygamberler, kayıtsız ve şartsız olarak rasûllerin en faziletlileridirler. Zira Yüce Allah’ın Kitab-ı Kerim’inde kıssalarını anlattığı rasûller, hiç şüphesiz bize haberlerini anlatmadıklarından daha faziletlidirler. 87. “Onların babalarından” yani sözü geçenlerin babalarından “zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarına da” yani bu sözü geçenlerin zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarını da hidâyete erdirdik. “Onları seçtik ve dosdoğru bir yola ilettik.” 88. “Bu” sözü geçen hidâyet, hidâyetinden başka doğru yol bulunmayan “Allah’ın hidâyetidir ki O, onunla kullarından dilediğini hidâyete erdirir.” O halde siz de ondan hidâyet isteyin. Çünkü O, sizi hidâyete iletmeyecek olursa O’ndan başka sizi hidâyete erdirecek kimse bulunmaz. İşte bu anılanlar da Allah’ın hidâyete iletmeyi dilediği kimseler arasındadır. Faraza “eğer onlar da şirk koşsalardı yaptıkları her şey boşa giderdi.” Çünkü şirk koşmak amelleri boşa çıkartır ve cehennemde ebedi kalmayı gerektirir. Bu seçkin ve en hayırlı kimseler bile -hâşâ- şirk koşacak olsalar, amelleri boşa çıkacağına göre başkalarının bu durumda olması daha öncelikle söz konusudur. [89. “Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir.” Yani kendilerine hidayet ve nübüvvet nimeti verdiğimiz peygamberler var ya işte biz kitabı onlara verdik. Mesela İbrahim’in sahifeleri, Musa’nın Tevrat’ı, Davud’un Zebur’u ve İsa’nın İncil’i gibi. Onlara bu kitapları anlama nimetini de verdik ve onları vahyimizi tebliğ için seçtik. “Şimdi bunlar, onları inkâr ederlerse (bilsinler ki) biz onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışızdır.” Ey Rasul, şimdi senin kavminin kafirleri bu Kur'ân’ın ayetlerini inkar ederlerse şüphe yok ki biz, başka bir topluluğu, yani muhacirleri, ensarı ve kıyamete kadar onlara tabi olanları o ayetler için vekil kılmışızdır. Onlar bu ayetleri inkar etmezler, aksine ona iman ederler ve gösterdiği şeylerle de amle ederler.][3] 90. “İşte bunlar” sözü edilen kimseler “Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy!” Yani ey şerefli Rasûl, sen de bu hayırlı peygamberlerin ardından git ve onların dinlerine tâbi ol. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bu emre uymuştur. Kendisinden önceki peygamberlerin hidâyetleri ile yol bulmuş ve onlardaki bütün kemal özelliklerini kendisinde toplamıştır. Böylelikle o, öyle bir takım fazilet ve özelliklere sahip olmuştur ki, bunlarla bütün alemlere üstün gelmiştir. Bütün rasûllerin efendisi, muttakilerin önderi olmuştur. Allah’ın salat ve selamı ona ve bütün peygamberlere olsun. İşte bu mülahaza ile ashab-ı kiramdan bazıları Allah rasûlünün bütün rasûllerden daha faziletli olduğuna bu ayeti delil göstermişlerdir. Senin çağrından yüz çeviren kimselere de “de ki: Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum.” Sizden benim risaletimi tebliğimin ve davetimin karşılığında herhangi bir mal ve herhangi bir ücret istemiyorum. Öyle bir şey isteyecek olsam bu, sizin bu çağrımı kabul etmeyişinizin sebepleri arasında yer alır. Benim mükâfaatımı vermek Allah’a aittir. “O sadece alemler için bir öğüttür.” Kendilerine fayda verecek şeyleri öğrenip gereğini yaparlar, zararlı olacak şeyleri de öğrenip onları terk ederler. Onunla öğüt alır, Rab’lerini, isimlerini, sıfatlarını öğrenirler. Onunla güzel ahlâkı, güzel ahlâka götüren yolları, kötü ahlâkı ve kötü ahlâka ulaştıran yolları öğrenirler. O hem bütün alemlere bir öğüt hem de Allah’ın alemlere ihsan ettiği en büyük nimet olduğuna göre onların bu nimeti kabul etmeleri ve bundan dolayı Allah’a şükretmeleri gerekir.

Enam 6:90

84- Biz ona İshak ile Yakub’u bağışladık. Her birine hidâyet verdik, daha önce de Nûh’a hidâyet vermiştik. Onun zürriyetinden olan Davud’a, Süleyman’a, Eyyub’a, Yusuf’a, Mûsâ’ya ve Harun’a da. İşte biz ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 85- Zekeriya’ya, Yahya’ya, İsa’ya ve İlyas’a da (hidâyet verdik); hepsi de salihlerdendi. 86- İsmail’e, Elyesa’ya, Yunus’a ve Lut’a da (hidâyet verdik); her birini alemlere üstün kıldık. 87- Onların babalarından, zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarına da (hidâyet verdik); onları seçtik ve dosdoğru bir yola ilettik. 88- Bu, Allah’ın hidâyetidir ki O, onunla kullarından dilediğini hidâyete erdirir. Eğer onlar da şirk koşsalardı yaptıkları her şey boşa giderdi. 89- Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir. Şimdi bunlar, onları inkâr ederlerse (bilsinler ki) biz onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışızdır. 90- İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy! De ki:“Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O, sadece alemler için bir öğüttür.” 84. “Biz ona İshak ile” onun oğlu olan ve İsrail diye anılan Allah’ın alemlere üstün kıldığı kavmin atası “Yakub’u bağışladık.” Bunların “her birine hidâyet verdik” yani ilim ve amelde dosdoğru yola ilettik. “Daha önce de Nuh’a hidâyet vermiştik” Onun hidâyete iletilmesi ise alemler arasında ancak bazı kişilere nasib olmuş özel hidâyet türlerinin en üstün şekillerindendir. Bu özel hidayetin nasip olduğu kişiler ise Nuh’un da aralarında olduğu “ulu’l-azm” diye bilinen peygamberlerdir. “Onun zürriyetinden” buyruğundaki zamirin Nuh’a ait olma ihtimali vardır. Zamirin raci olacağı daha önce geçmiş en yakın isim odur. Çünkü Yüce Allah’ın zikrettiği kimseler arasında Lut da vardır. Lut ise Nuh’un zürriyetindendir, İbrahim’in zürriyetinden değildir. Çünkü O İbrahim’in kardeşinin oğludur. Bununla birlikte zamirin İbrahim’e ait olma ihtimali de vardır. Çünkü bu buyruklar onu övmek ve onu methetmek ile alakalıdır. Lut ise -onun zürriyetinden olmasa dahi- İbrahim’e iman eden kimselerdendir. Böylelikle İbrahim el Halil’in bu üstünlük ve fazileti Lut’un onun sadece oğlu olmasından daha ileri derecede bir üstünlük ve fazilettir. “Davud’a” ve Davud’un oğlu “Süleyman’a, Eyyub’a”; Yakub’un oğlu “Yusuf’a” İmran’ın oğulları “Mûsâ’ya ve Hârûn’a da” hidâyet verdik. “İşte biz ihsan sahiplerini böyle mükâfaatlandırırız.” İbrahim el-Halil Rabbine ihsan ile ibadet ettiğinden, aynı şekilde diğer insanlara da ihsanlarda bulunup güzel bir şekilde davrandığından, onun zürriyetini de salih kıldık. İhsan sahiplerini biz, doğru ve güzel övgüler ile ve salih bir zürriyet nasib ederek mükâfaatlandırırız. 85. “Zekeriya’ya” ve onun oğlu olan “Yahya’ya” Meryem’in oğlu “İsa’ya, İlyas’a da” hidâyet verdik. Bunların “hepsi” ahlâklarında, amellerinde ve ilimlerinde “salihlerdendi”; hatta bunlar salihlerin efendileri, önderleri ve liderleridirler. 86. Milletlerin en üstünü olan Arap kavminin atası, Ademoğlunun efendisi Muhammed’in babası ve İbrahim’in oğlu “İsmail’e, Elyesa’ya”; Metta oğlu “Yunus’a ve” İbrahim’in kardeşi Haran’ın oğlu “Lut’a da” hidâyet verdik. İşte bu peygamber ve rasûllerin “her birini alemlere üstün kıldık.” Fazilet ve üstünlük dereceleri dört tanedir. Bunları da Yüce Allah şu buyruğunda söz konusu etmektedir:“Kim Allah’a ve Rasûle itaat ederse işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle birliktedirler.”(en-Nisa, 4/69) İşte üstün dereceler bunlardır. Hatta burada sözü edilen peygamberler, kayıtsız ve şartsız olarak rasûllerin en faziletlileridirler. Zira Yüce Allah’ın Kitab-ı Kerim’inde kıssalarını anlattığı rasûller, hiç şüphesiz bize haberlerini anlatmadıklarından daha faziletlidirler. 87. “Onların babalarından” yani sözü geçenlerin babalarından “zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarına da” yani bu sözü geçenlerin zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarını da hidâyete erdirdik. “Onları seçtik ve dosdoğru bir yola ilettik.” 88. “Bu” sözü geçen hidâyet, hidâyetinden başka doğru yol bulunmayan “Allah’ın hidâyetidir ki O, onunla kullarından dilediğini hidâyete erdirir.” O halde siz de ondan hidâyet isteyin. Çünkü O, sizi hidâyete iletmeyecek olursa O’ndan başka sizi hidâyete erdirecek kimse bulunmaz. İşte bu anılanlar da Allah’ın hidâyete iletmeyi dilediği kimseler arasındadır. Faraza “eğer onlar da şirk koşsalardı yaptıkları her şey boşa giderdi.” Çünkü şirk koşmak amelleri boşa çıkartır ve cehennemde ebedi kalmayı gerektirir. Bu seçkin ve en hayırlı kimseler bile -hâşâ- şirk koşacak olsalar, amelleri boşa çıkacağına göre başkalarının bu durumda olması daha öncelikle söz konusudur. [89. “Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir.” Yani kendilerine hidayet ve nübüvvet nimeti verdiğimiz peygamberler var ya işte biz kitabı onlara verdik. Mesela İbrahim’in sahifeleri, Musa’nın Tevrat’ı, Davud’un Zebur’u ve İsa’nın İncil’i gibi. Onlara bu kitapları anlama nimetini de verdik ve onları vahyimizi tebliğ için seçtik. “Şimdi bunlar, onları inkâr ederlerse (bilsinler ki) biz onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışızdır.” Ey Rasul, şimdi senin kavminin kafirleri bu Kur'ân’ın ayetlerini inkar ederlerse şüphe yok ki biz, başka bir topluluğu, yani muhacirleri, ensarı ve kıyamete kadar onlara tabi olanları o ayetler için vekil kılmışızdır. Onlar bu ayetleri inkar etmezler, aksine ona iman ederler ve gösterdiği şeylerle de amle ederler.][3] 90. “İşte bunlar” sözü edilen kimseler “Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy!” Yani ey şerefli Rasûl, sen de bu hayırlı peygamberlerin ardından git ve onların dinlerine tâbi ol. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bu emre uymuştur. Kendisinden önceki peygamberlerin hidâyetleri ile yol bulmuş ve onlardaki bütün kemal özelliklerini kendisinde toplamıştır. Böylelikle o, öyle bir takım fazilet ve özelliklere sahip olmuştur ki, bunlarla bütün alemlere üstün gelmiştir. Bütün rasûllerin efendisi, muttakilerin önderi olmuştur. Allah’ın salat ve selamı ona ve bütün peygamberlere olsun. İşte bu mülahaza ile ashab-ı kiramdan bazıları Allah rasûlünün bütün rasûllerden daha faziletli olduğuna bu ayeti delil göstermişlerdir. Senin çağrından yüz çeviren kimselere de “de ki: Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum.” Sizden benim risaletimi tebliğimin ve davetimin karşılığında herhangi bir mal ve herhangi bir ücret istemiyorum. Öyle bir şey isteyecek olsam bu, sizin bu çağrımı kabul etmeyişinizin sebepleri arasında yer alır. Benim mükâfaatımı vermek Allah’a aittir. “O sadece alemler için bir öğüttür.” Kendilerine fayda verecek şeyleri öğrenip gereğini yaparlar, zararlı olacak şeyleri de öğrenip onları terk ederler. Onunla öğüt alır, Rab’lerini, isimlerini, sıfatlarını öğrenirler. Onunla güzel ahlâkı, güzel ahlâka götüren yolları, kötü ahlâkı ve kötü ahlâka ulaştıran yolları öğrenirler. O hem bütün alemlere bir öğüt hem de Allah’ın alemlere ihsan ettiği en büyük nimet olduğuna göre onların bu nimeti kabul etmeleri ve bundan dolayı Allah’a şükretmeleri gerekir.

Enam 6:91

91- Onlar “Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmemiştir” demekle Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. De ki:“O halde Mûsâ’nın, insanlar için bir nur ve hidâyet olmak üzere getirdiği, sizin de parça parça kağıtlara yazıp kimini açıkladığınız, çoğunu da gizlediğiniz, kendisi vasıtasıyla size de atalarınıza da bilmediğiniz şeylerin öğretildiği o kitabı kim indirdi?” De ki: “Allah (indirdi onu).” Sonra onları bırak da daldıkları batılda oynayadursunlar. 91. Bu buyruk, yahudiler ve müşrikler arasından risaleti kabul etmeyerek Yüce Allah’ın hiçbir insana hiçbir şey indirmediğini iddia eden kimselerin bu tutumlarının çirkinliğini ortaya koymaktadır. Böyle bir iddiada bulunan, böyle bir söz söyleyen bir kimse “Allah’ı hakkıyla takdir” etmiş ve gereği gibi tazim etmiş olamaz. Çünkü böyle bir kimse Yüce Allah’ın hikmetine dil uzatmış, O’nun kullarını başıboş bırakacağını, onlara hiçbir emir vermeyeceğini, hiçbir yasak koymayacağını iddia etmiş ve Allah’ın kullarına ihsan etmiş olduğu en büyük lütuf olan risaleti kabul etmemiş olur. Oysa risalet olmaksızın kulların mutluluğu, şeref ve üstünlüğü elde etmelerine, felaha ermelerine imkân yoktur. Allah’a karşı bundan daha ileri derecede küstahlık ne olabilir? İşte sen bunlara iddialarının çürüklüğünü kabul ettirmek ve onların da esasen kabul ettikleri bir şeyi hatırlatarak bağlayıcı kılmak üzere “de ki: O halde Mûsâ’nın insanlar için” cehalet karanlıklarında “bir nur ve” sapıklıklardan kurtarıcı, ilim ve amel itibari ile dosdoğru yola iletici “hidâyet olmak üzere getirdiği, sizin de parça parça kağıtlara yazıp kimini açıkladığınız, çoğunu da gizlediğiniz, kendisi vasıtasıyla size de atalarınıza da bilmediğiniz şeylerin öğretildiği” yani bu üstün ve değerli kitap yoluyla bilmediğiniz birçok bilgiler size öğretilmiştir. “o kitabı” yani o muazzam Tevrat’ı “kim indirdi?” Bu öyle bir kitaptır ki ünü kalpleri ve kulakları doldurmuş, her tarafa yayılmıştır. Onlar bu kitabı kağıt tomarları halinde yazıp çoğaltmaya ve diledikleri gibi kullanmaya koyuldular. Kitaptan hevalarına, heveslerine uygun düşeni açıkladılar, bu hususta uygun görmediklerini ise gizleyip sakladılar ki bunun örnekleri pek çoktur. İşte sen onlara bu, nitelikleri taşıyan kitabı kimin indirdiğini sor ve bu soruya da kendin cevap ver:“De ki: “Allah (indirdi onu). Sonra onları bırak da daldıkları sapıklıklarında oynayadursunlar.” Bırak onları bâtıla dalsınlar, faydasız şeylerle oyalanıp dursunlar ve bu durumları, kendilerine vaadedilen güne ulaşıncaya kadar varsın böyle sürüp gitsin.

Enam 6:92

92- İşte bu bizim, şehirlerin anasını ve çevresindekileri uyarman için indirdiğimiz, kendisinden öncekileri tasdik eden mübarek bir kitaptır. Âhirete iman edenler ona da iman ederler ve onlar namazlarını muhafaza ederler. 92. “İşte bu” Kur’an “şehirlerin anasını ve çevresindekileri uyarman için indirdiğimiz” Yani biz bu kitabı sana şehirlerin anası olan Mekke-i Mükerreme’yi ve onun çevresindeki diğer Arap diyarlarında bulunanları, hatta diğer bütün ülkeleri uyarasın diye indirdik. İnsanları Allah’ın cezasından sakındırasın ve O’nun, geçmiş ümmetleri azap ile yakalamasını hatırlatarak korkutasın, bunu gerektiren şeylerden çekinmelerini söyleyesin diye indirdik. “kendisinden öncekileri tasdik eden” Daha önce indirilmiş kitaplara uygun ve onların doğruluklarına tanıklık eden “mübarek bir kitaptır.” Yüce Allah bu kitabı, mübarek olmakla nitelendirmektedir. Bunun sebebi ise bu kitabın hayırlarının çokluğu ve fayda alanın oldukça geniş olmasıdır. “Âhirete iman edenler, ona da iman ederler.” Çünkü korku, kalpte yer edecek olursa kalbin dört bir yanını mamur kılar ve kalp, Allah’ın rızasını gerektiren işlere itaatle boyun eğer. “Ve onlar namazlarını muhafaza ederler.” Yani namazlarını aksatmadan kılar, onun rükünlerini, sınırlarını, şartlarını, adabını, tamamlayıcı unsurlarını muhafaza edip dikkatle yerine getirirler. Allah bizleri de böylelerinden kılsın.

Enam 6:93

93- Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmamışken:“Bana da vahyolundu” diyenden, bir de:“Allah’ın indirdiği gibi ben de indiririm” diyenden daha zalim kim olabilir? Sen zalimlerin, ölümün sıkıntıları içinde kıvrandıkları ve meleklerin de ellerini uzatarak onlara:“Çıkarın canlarınızı! Allah’a karşı söylediğiniz haksız sözlerden ve O’nun âyetlerine karşı kibirlenmenizden dolayı bugün zillet azabı ile cezalandırılacaksınız” dedikleri anı bir görsen! 94- Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi tek başınıza huzurumuza geldiniz ve size bağışladığımız şeyleri arkanızda bıraktınız. Hakkınızda (ibadete) ortak olduklarını iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de aranızda göremiyoruz?! Andolsun onlarla aranızdaki bağlar kesilmiş ve iddia ettiğiniz o şeyler de önünüzden kaybolup gitmiştir. 93. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Allah ile hiçbir ilişkisi bulunmadığı halde herhangi bir söz veya herhangi bir hükmü O’na nispet ederek Allah hakkında yalan uydurandan daha büyük bir zalim ve daha büyük bir günahkâr yoktur. Böylesinin insanların en zalimi olmasının sebebi, bu yaptığı ile ileri derecede yalan söylemesi, dinin esaslarını ve fer’i hükümlerini değiştirmesi ve bütün bunları da Allah’a nispet etmesidir. Bu ise kötülüklerin ve fesadın en büyüğüdür. Bunun kapsamına yalan yere peygamberlik iddiasında bulunmak ve Allah’ın kendisine vahiy indirdiğini söylemek de girmektedir. Çünkü böyle bir kimse Allah’a yalan uydurmasının, O’nun azamet ve saltanatına karşı küstahlık etmesinin yanı sıra insanların kendisine uymalarını öngörmekte hatta bu uğurda insanlarla savaşıp, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını helâl kabul etmektedir. Yine bu âyet-i kerimenin kapsamına Müseylime, el-Esved el-Ansi, el-Muhtar ve buna benzer diğer yalan yere peygamberlik iddiasında bulunan herkes girmektedir. “Allah’ın indirdiği gibi ben de indiririm, diyenden...” Yani Allah’ın güç yetirdiği şeye kendisinin de güç yetirdiğini, indirdiği hükümleri itibari ile Allah ile boy ölçüşebileceğini ve Allah’ın teşri buyuracağı gibi şer’î hükümler ortaya koyacağını iddia edenden daha zalim kim olabilir? Bunun kapsamına Kur’an-ı Kerim’in benzerini ortaya koyma gücüne sahip olduğunu, onun gibi bir kitabı ortaya koymak imkânını elinde bulundurduğunu iddia eden herkes girmektedir. Zatı itibari ile muhtaç ve aciz, her bakımdan eksik bir kimsenin; hem zatı ile, hem isim ve sıfatları ile bütün yönlerden mutlak kemale sahip olan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan, o güçlü zat ile ortak yönlerinin bulunduğunu iddia eden kimsenin zulmünden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Yüce Allah zalimleri böylece yerdikten sonra ölümleri esnasında ve kıyamet gününde onlar için hazırlamış olduğu cezayı da söz konusu ederek şöyle buyurmaktır:“Sen zalimlerin, ölümün sıkıntıları” zorlu halleri, korkunç ve dehşetli durumları, büyük ızdırapları “içinde kıvrandıkları ve meleklerin de ellerini” o ölüm halindeki zalimlere vurmak ve azap etmek için “uzatarak onlara” can çekiştikleri ve ruhlarının bedenlerinden çıkmamak için direndiği o zorlu anda “Çıkarın canlarınızı! Allah’a karşı söylediğiniz haksız sözlerden” ona yalan iftirada bulunduğunuzdan, peygamberlerin getirdiği hakkı reddettiğinizden; “ve O’nun âyetlerine karşı kibirlenmenizden dolayı” o âyetlere itaat ve hükümlerine teslimiyeti kendinize yediremeyerek büyüklük tasladığınızdan dolayı “bugün” sizi zelil kılacak ve hakir düşürecek “zillet azabı ile cezalandırılacaksınız.” çünkü ceza/karşılık amelin cinsinden olur “dedikleri anı bir görsen!” Elbette çok dehşetli bir durum ve anlatmak isteyenin anlatmaktan aciz kalacağı bir hal görürsün. Bu buyrukta Berzah (kabir) alemindeki azaba ve nimetlere dair delil vardır. Kafirlere yönelik bu hitap ve azap, ölüm esnasında, ölümden az önce ve sonradır. Yine bu ayette ruhun bir cisim olduğuna, girip çıktığına, ona hitap edildiğine, ruhun bedende kalıp ondan ayrıldığına delil de vardır. İşte onların Berzahtaki halleri budur. 94. Kıyamet gününde ise onlar iflas etmiş olarak, ailesiz, malsız, evlatsız, askersiz, yardımcısız bir şekilde tek başlarına, ilk defa Allah onları nasıl yarattıysa öylece her şeyden soyutlanmış olarak geleceklerdir. Çünkü mallar ve varlıklar, dünyaya gelindikten sonra sebeplerine başvurularak elde edilir. Kıyamet gününde ise dünya hayatında kulun beraberinde bulunan bütün bu varlıklar ayrılıp gider. Bundan tek istisna iyi ya da kötü ameldir. Bu ise âhiret yurdunun ana maddesidir, ahiret bu amellerden meydana gelir. Zira ahiretin güzelliği, çirkinliği, sevinci, kederleri, azabı, nimetleri amellere göre olacaktır. Fayda ya da zarar veren, insanı üzen ya da sevindiren sadece ameller olacaktır. Bunların dışında kalan aile, çocuklar, mal, yardımcılar ise harici ve ödünç varlıklar, geçici vasıflar, sabit olmayan hallerden ibarettir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi tek başınıza huzurumuza geldiniz ve size bağışladığımız şeyleri arkanızda bıraktınız.” Size vermiş olduğumuz nimetleri geride bıraktınız, artık onların size hiçbir faydası yoktur. “Hakkınızda (ibadete) ortak olduklarını iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de aranızda göremiyoruz?!” Şüphesiz ki müşrikler Allah’a ortak koşarlar, O’nunla birlikte meleklere, peygamberlere, salihlere ve daha başka varlıklara ibadet ederler. Ancak bunların hepsi de Allah’ındır. Fakat onlar bu yaratıklara kendi öz nefislerinden bir pay ve yaptıkları ibadetlerinde bir ortaklık verirler. Bu, onların delilsiz bir iddiaları ve zulümleridir. Çünkü hepsi Allah’ın kullarıdır. Onların mutlak maliki Allah’tır ve onların ibadetlerine layık olan yalnız O’dur. İbadette Allah’a ortak koşmaları ve ibadetlerini bir takım kullara yöneltmeleri elbetteki o yaratılmışları mutlak malik ve yaratıcının konumuna çıkartmaları demektir. İşte kıyamet gününde bu tutumları dolayısıyla onlar azarlanacak ve onlara şu sözler söylenecektir:“Hakkınızda (ibadete) ortak olduklarını iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de aranızda göremiyoruz?! Andolsun onlarla aranızdaki bağlar kesilmiş” yani sizlerle ortak koştuğunuz varlıklar arasındaki şefaat ve onun dışındaki diğer bağlar ve ilişkiler tümden kopmuş, artık hiçbir fayda veremez ve hiçbir şey sağlayamaz olmuştur. “ve iddia ettiğiniz” kâr sağlamak, güvenlik, mutluluk ve kurtuluş gibi şeytanın size süslü gösterdiği, kalplerinizde güzelleştirdiği ve buna bağlı olarak da dillerinizle ifade ettiğiniz “o şeyler de önünüzden kaybolup gitmiştir.” Artık sizler bu batıl ve asılsız zannınızla aldanmış olduğunuzu anldınız; zira zannettiğinizin tam aksini açıkça gördünüz. Kendinizi de aile efradınızı da mallarınızı da kaybetmiş ve hüsrana uğramış olduğunuz ortaya çıkmıştır.

Enam 6:94

93- Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmamışken:“Bana da vahyolundu” diyenden, bir de:“Allah’ın indirdiği gibi ben de indiririm” diyenden daha zalim kim olabilir? Sen zalimlerin, ölümün sıkıntıları içinde kıvrandıkları ve meleklerin de ellerini uzatarak onlara:“Çıkarın canlarınızı! Allah’a karşı söylediğiniz haksız sözlerden ve O’nun âyetlerine karşı kibirlenmenizden dolayı bugün zillet azabı ile cezalandırılacaksınız” dedikleri anı bir görsen! 94- Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi tek başınıza huzurumuza geldiniz ve size bağışladığımız şeyleri arkanızda bıraktınız. Hakkınızda (ibadete) ortak olduklarını iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de aranızda göremiyoruz?! Andolsun onlarla aranızdaki bağlar kesilmiş ve iddia ettiğiniz o şeyler de önünüzden kaybolup gitmiştir. 93. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Allah ile hiçbir ilişkisi bulunmadığı halde herhangi bir söz veya herhangi bir hükmü O’na nispet ederek Allah hakkında yalan uydurandan daha büyük bir zalim ve daha büyük bir günahkâr yoktur. Böylesinin insanların en zalimi olmasının sebebi, bu yaptığı ile ileri derecede yalan söylemesi, dinin esaslarını ve fer’i hükümlerini değiştirmesi ve bütün bunları da Allah’a nispet etmesidir. Bu ise kötülüklerin ve fesadın en büyüğüdür. Bunun kapsamına yalan yere peygamberlik iddiasında bulunmak ve Allah’ın kendisine vahiy indirdiğini söylemek de girmektedir. Çünkü böyle bir kimse Allah’a yalan uydurmasının, O’nun azamet ve saltanatına karşı küstahlık etmesinin yanı sıra insanların kendisine uymalarını öngörmekte hatta bu uğurda insanlarla savaşıp, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını helâl kabul etmektedir. Yine bu âyet-i kerimenin kapsamına Müseylime, el-Esved el-Ansi, el-Muhtar ve buna benzer diğer yalan yere peygamberlik iddiasında bulunan herkes girmektedir. “Allah’ın indirdiği gibi ben de indiririm, diyenden...” Yani Allah’ın güç yetirdiği şeye kendisinin de güç yetirdiğini, indirdiği hükümleri itibari ile Allah ile boy ölçüşebileceğini ve Allah’ın teşri buyuracağı gibi şer’î hükümler ortaya koyacağını iddia edenden daha zalim kim olabilir? Bunun kapsamına Kur’an-ı Kerim’in benzerini ortaya koyma gücüne sahip olduğunu, onun gibi bir kitabı ortaya koymak imkânını elinde bulundurduğunu iddia eden herkes girmektedir. Zatı itibari ile muhtaç ve aciz, her bakımdan eksik bir kimsenin; hem zatı ile, hem isim ve sıfatları ile bütün yönlerden mutlak kemale sahip olan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan, o güçlü zat ile ortak yönlerinin bulunduğunu iddia eden kimsenin zulmünden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Yüce Allah zalimleri böylece yerdikten sonra ölümleri esnasında ve kıyamet gününde onlar için hazırlamış olduğu cezayı da söz konusu ederek şöyle buyurmaktır:“Sen zalimlerin, ölümün sıkıntıları” zorlu halleri, korkunç ve dehşetli durumları, büyük ızdırapları “içinde kıvrandıkları ve meleklerin de ellerini” o ölüm halindeki zalimlere vurmak ve azap etmek için “uzatarak onlara” can çekiştikleri ve ruhlarının bedenlerinden çıkmamak için direndiği o zorlu anda “Çıkarın canlarınızı! Allah’a karşı söylediğiniz haksız sözlerden” ona yalan iftirada bulunduğunuzdan, peygamberlerin getirdiği hakkı reddettiğinizden; “ve O’nun âyetlerine karşı kibirlenmenizden dolayı” o âyetlere itaat ve hükümlerine teslimiyeti kendinize yediremeyerek büyüklük tasladığınızdan dolayı “bugün” sizi zelil kılacak ve hakir düşürecek “zillet azabı ile cezalandırılacaksınız.” çünkü ceza/karşılık amelin cinsinden olur “dedikleri anı bir görsen!” Elbette çok dehşetli bir durum ve anlatmak isteyenin anlatmaktan aciz kalacağı bir hal görürsün. Bu buyrukta Berzah (kabir) alemindeki azaba ve nimetlere dair delil vardır. Kafirlere yönelik bu hitap ve azap, ölüm esnasında, ölümden az önce ve sonradır. Yine bu ayette ruhun bir cisim olduğuna, girip çıktığına, ona hitap edildiğine, ruhun bedende kalıp ondan ayrıldığına delil de vardır. İşte onların Berzahtaki halleri budur. 94. Kıyamet gününde ise onlar iflas etmiş olarak, ailesiz, malsız, evlatsız, askersiz, yardımcısız bir şekilde tek başlarına, ilk defa Allah onları nasıl yarattıysa öylece her şeyden soyutlanmış olarak geleceklerdir. Çünkü mallar ve varlıklar, dünyaya gelindikten sonra sebeplerine başvurularak elde edilir. Kıyamet gününde ise dünya hayatında kulun beraberinde bulunan bütün bu varlıklar ayrılıp gider. Bundan tek istisna iyi ya da kötü ameldir. Bu ise âhiret yurdunun ana maddesidir, ahiret bu amellerden meydana gelir. Zira ahiretin güzelliği, çirkinliği, sevinci, kederleri, azabı, nimetleri amellere göre olacaktır. Fayda ya da zarar veren, insanı üzen ya da sevindiren sadece ameller olacaktır. Bunların dışında kalan aile, çocuklar, mal, yardımcılar ise harici ve ödünç varlıklar, geçici vasıflar, sabit olmayan hallerden ibarettir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi tek başınıza huzurumuza geldiniz ve size bağışladığımız şeyleri arkanızda bıraktınız.” Size vermiş olduğumuz nimetleri geride bıraktınız, artık onların size hiçbir faydası yoktur. “Hakkınızda (ibadete) ortak olduklarını iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de aranızda göremiyoruz?!” Şüphesiz ki müşrikler Allah’a ortak koşarlar, O’nunla birlikte meleklere, peygamberlere, salihlere ve daha başka varlıklara ibadet ederler. Ancak bunların hepsi de Allah’ındır. Fakat onlar bu yaratıklara kendi öz nefislerinden bir pay ve yaptıkları ibadetlerinde bir ortaklık verirler. Bu, onların delilsiz bir iddiaları ve zulümleridir. Çünkü hepsi Allah’ın kullarıdır. Onların mutlak maliki Allah’tır ve onların ibadetlerine layık olan yalnız O’dur. İbadette Allah’a ortak koşmaları ve ibadetlerini bir takım kullara yöneltmeleri elbetteki o yaratılmışları mutlak malik ve yaratıcının konumuna çıkartmaları demektir. İşte kıyamet gününde bu tutumları dolayısıyla onlar azarlanacak ve onlara şu sözler söylenecektir:“Hakkınızda (ibadete) ortak olduklarını iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de aranızda göremiyoruz?! Andolsun onlarla aranızdaki bağlar kesilmiş” yani sizlerle ortak koştuğunuz varlıklar arasındaki şefaat ve onun dışındaki diğer bağlar ve ilişkiler tümden kopmuş, artık hiçbir fayda veremez ve hiçbir şey sağlayamaz olmuştur. “ve iddia ettiğiniz” kâr sağlamak, güvenlik, mutluluk ve kurtuluş gibi şeytanın size süslü gösterdiği, kalplerinizde güzelleştirdiği ve buna bağlı olarak da dillerinizle ifade ettiğiniz “o şeyler de önünüzden kaybolup gitmiştir.” Artık sizler bu batıl ve asılsız zannınızla aldanmış olduğunuzu anldınız; zira zannettiğinizin tam aksini açıkça gördünüz. Kendinizi de aile efradınızı da mallarınızı da kaybetmiş ve hüsrana uğramış olduğunuz ortaya çıkmıştır.

Enam 6:95

95- Şüphesiz Allah tohumu ve çekirdeği çatlatıp yarandır. O, ölüden diriyi çıkartır. Diriden ölüyü çıkaran da O’dur. İşte Allah budur. Nasıl oluyor da saptırılıyorsunuz? 96- O, sabahı yarıp çıkartandır. Geceyi bir sükûn (vakti), güneş ve ayı da birer hesap (ölçüsü) kılmıştır. Bu, Azîz ve Alim olanın takdiridir. 97- Karanın ve denizin karanlıklarında kendileri ile doğru yolu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratan O’dur. Şüphesiz biz, bilen bir topluluk için âyetleri geniş geniş açıkladık. 98- Sizi tek bir candan yaratan O’dur ki (sizin için) bir karar yeri bir de emanet yeri vardır. Biz âyetlerimizi iyice anlayan bir topluluk için geniş geniş açıkladık. 95. Yüce Allah kemali, egemenliğinin büyüklüğü, iktidarının gücü, rahmetinin genişliği, kereminin kapsamı, yarattıklarına inâyet ve lütfunun büyüklüğünden haber vererek:“Şüphesiz Allah taneyi ve çekirdeği çatlatıp yarandır” buyurmaktadır. Bu, insanların doğrudan ektikleri tohum ve çekirdekleri de Allah’ın çöllerde ve ıssız yerlerde saçtığı taneler gibi kendiliğinden oluşan tohum ve çekirdekleri de kapsar. Yüce Allah türleri, şekilleri ve faydaları farklı olan her türlü ekin ve bitkilerin tohumlarını çatlatıp yarar. Aynı şekilde hurma, meyve ve buna benzer ağaçların çekirdeklerini de çatlatıp yarar. Böylelikle insanlar bunlardan yararlanır, hayvanlar ve davarlar da Allah’ın çatlatıp yardığı tane ve çekirdeklerden bitenlerle otlarlar. Hepsi de bunlarla gıdalanır ve Allah’ın bunlarda yerleştirmiş olduğu bütün fayda türleri ile faydalanırlar. Yüce Allah akılları hayrete düşürecek, dehalara dahi küçük dillerini yutturacak iyilik ve ihsanlarını göstermekte, harikulade sanatından ve mükemmel hikmetinden onlara kendisini tanımalarını, tevhid etmelerini/birlemelerini, O’nun hak ilah olduğunu ve O’nun dışındaki varlıklara ibadetin de batıl olduğunu bilmelerini sağlayacak şeyleri göstermektedir:“O, ölüden diriyi çıkartır” Meniden canlı bir varlık, yumurtadan bir yavru, tohum ve çekirdekten ekin ve ağaç çıkartması gibi. “Diriden ölüyü çıkaran da O’dur.” Ölü, gelişip büyümesi söz konusu olmaya ya da ruhu bulunmayan şeylere denir. Bu manada O, ağaç ve ekinden çekirdeği ve tohumu, kuştan yumurtayı vb. çıkartmaktadır. “İşte” bunları yapan, bütün bu varlıkları tek başına yaratan ve idare eden “Allah budur.” Yani bütün mahlukatın kendisine ibadet etmekle ve uluhiyetini kabul etmekle yükümlü oldukları Allah budur. Nimetleri ile bütün varlıkları terbiye edip besleyen, lütfu ile onları gıdalandıran Rableri O’dur. “Nasıl oluyor da saptırılıyorsunuz?” Bu sıfatlara sahip olan yüce Zat’a ibadetten yüz çeviriyor ve döndürülüyorsunuz? Kendisine dahi fayda ve zarar veremeyen, ölüm, hayat ve öldükten sonra diriliş kudretine sahip olmayan varlıklara ibadete yöneliyorsunuz? 96. Şanı Yüce Allah gıdaların temel maddesinin yaratılmasını söz konusu ettikten sonra meskenler, ışık, karanlık ve buna bağlı olan türlü menfaat ve maslahatlardan kulların ihtiyaç duydukları her şeyi hazırlamak suretiyle onlara yapmış olduğu lütuf ve ihsanını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“O, sabahı yarıp çıkartandır”; yani tane ve çekirdeği çatlatıp yaran O olduğu gibi, yeryüzünde bulunanları kuşatan karanlık geceyi de sabahın aydınlığı ile yavaş yavaş yarıp ortadan kaldıran O’dur. Nihâyet gece karanlığı tümden çekilir gider de onun yerine her yeri kuşatan aydınlık ve ışık gelir. İnsanlar da onun sayesinde maslahatlarına, geçimlerine, din ve dünyalarının faydasına olan işleri yaparlar. İnsanların dinlenmeye, karar bulmaya ve rahata ihtiyaçları olduğundan ve bunlar da gündüz ve aydınlıkta gereği gibi gerçekleşmediğinden dolayı Allah “geceyi bir sükûn (vakti)” yani içinde insanların evlerine ve uykularına çekildikleri, hayvanların barınaklarına, kuşların da yuvalarına çekilip paylarına düşen dinlenmeyi aldıkları bir vakit kıldı. Daha sonra Yüce Allah bu karanlığı aydınlıkla giderir ve bu, kıyamet gününe kadar böylece devam eder gider. Ayrıca Yüce Allah “güneş ve ayı da birer hesap (ölçüsü) kılmıştır.” Onlar vasıtası ile vakitler bilinir. Bu yolla ibadetlerin vakitleri, insanlar arası ilişkilerin vadeleri doğru bir şekilde tespit edilir, geçen süreler bu sayede bilinir. Eğer güneş ve ay olmasaydı, bunlardan biri gidip öbürü gelmeseydi, insanların çoğu bunları bilemezlerdi, bu konuda ortak bir bilgiye sahip olamazlardı. Hatta belli bazı kimseler ancak büyük bir gayret harcadıktan sonra bu süreleri bilebilirlerdi. O zaman da zorunlu ve insanların maslahatına olan pek çok şey de elden kaçırılmış olurdu. “Bu” sözü geçen takdir “Azîz ve Alim olanın takdiridir.” O azizdir; bu kadar büyük yaratılmışların O’na boyun eğmesi, O’nun emri ile hareket etmesi, O’nun kendileri için çizmiş olduğu sınırları aşmayacak, ileri de geçmeyecek, geri de kalmayacak şekilde emre amade kılınmış olmaları ve böylece sürüp gitmeleri O’nun izzetinin bir tecellisidir. Alimdir; gizli olanları da açıkta olanları da, öncekileri de sonrakileri de bilgisi ile kuşatmıştır. Yüce Allah’ın ilminin kuşatıcılığına dair aklî delillerden birisi de O’nun, bütün bu büyük mahlukatı belli bir takdir ve ölçü, harikulade bir düzen içerisinde idare etmesidir ki bu düzenin güzelliği, mükemmelliği maslahat ve hikmetlere uygunlugu gerçekten akıllara durgunluk verecek şekildedir. 97. “Karanın ve denizin karanlıklarında kendileri ile doğru yolu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratan O’dur.” İzleyeceğiniz yollar konusunda şüpheye düşüp işin içinden çıkamadığınız vakit insanlara maslahatlarında, ticaretlerinde ve yolculuklarında ihtiyaç duyacakları yolları göstermek üzere Yüce Allah yıldızları yaratmıştır. Bu yıldızlardan kimisi her zaman görülür ve yerinden hareket etmez. Kimisi de sürekli olarak hareket eder ve hareketi de bu konuda bilgi sahibi olanlar tarafından bilinir ki onlar bu yolla da yönleri ve vakitleri tayin ederler. Bu âyet-i kerime ve benzerleri yıldızlarla gezegenlerin hareketlerini ve evrelerini öğrenmenin meşru olduğuna delildir. Çünkü bunlar öğrenilmeden yol bulmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi imkânsızdır. “Şüphesiz Biz bilen bir topluluk için” ilim ve marifet sahibi kimseler için “âyetleri geniş geniş açıkladık.” Bu âyetlerin her birini ayr ayrı açıkladık ve izah ettik; öyle ki Allah’ın âyetleri açık seçik ve net bir şekilde ortaya çıktı. Burada “bilen bir topluluk” denmesi, hitabın kendilerine yöneltilmesi ve bu hitaba onlar tarafından karşılık verilmesinin istenmesinden dolayıdır. Allah’ın âyetlerinden ve peygamberlerin getirdikleri bilgiden yüz çeviren cahil ve akılları donmuş kimseler ise böyle değildir. Çünkü açıklamanın bunlara hiçbir faydası olmaz, onlar için içinden çıkılmaz olan bir hali ortadan kaldırmaz ve yapılan açıklama, onların herhangi bir problemini çözmez. 98. “Sizi tek bir candan yaratan O’dur.” Bu can Adem aleyhisselam’dır. Yüce Allah yeryüzünü dolduran beşer unsurunu ondan yaratmıştır. Hâlâ da bu unsur artıp çoğalmaktadır. Ayrıca bu unsurun fertlerinin ahlâkı, hilkatı, nitelikleri ve özellikleri tespit edilmesi mümkün olmayacak derecede farklılıklara sahiptir. Allah onlar için “bir karar yeri” yani sonunda varacakları bir yer ve kendisine doğru sürüklendikleri nihai bir nokta tespit etmiştir. Bu da artık gerisinde karar kılınacak yer bulunmayan ve sonrası da olmayan Daru’l-karar yani âhiret yurdudur. İnsanlar, o yurtta yerleşsinler diye yaratılmışlar ve onun yollarında çalışsınlar diye dünyada var edilmişlerdir ki ahiret yurdu da bu çalışmanın sonucunda inşa ve imar edilir. “bir de emanet yeri vardır.” Yüce Allah insanları önce babalarının bellerinde ve annelerinin rahimlerinde emanet olarak bırakmıştır. Daha sonra onlar dünya yurdunda arkasından da Berzah aleminde emanet (geçici) olarak kalırlar. Bütün bunlar, emanetçi yanında sürekli kalmayan ve sabit olmayan birer emanet gibidir; insan bunlarda sürekli kalmayıp birinden diğerine taşınır durur. Sonunda nihai karar yeri olan ebedi yurda ulaşıncaya kadar bu böyle devam eder gider. Bu dünya yurdu, bir emanet yeri ve bir geçittir. “Biz âyetlerimizi” Allah’tan gelen âyetleri “iyice anlayan”; O’ndan gelen belgeleri ve açıklamaları kavrayan “bir topluluk için geniş geniş açıkladık.”

Enam 6:96

95- Şüphesiz Allah tohumu ve çekirdeği çatlatıp yarandır. O, ölüden diriyi çıkartır. Diriden ölüyü çıkaran da O’dur. İşte Allah budur. Nasıl oluyor da saptırılıyorsunuz? 96- O, sabahı yarıp çıkartandır. Geceyi bir sükûn (vakti), güneş ve ayı da birer hesap (ölçüsü) kılmıştır. Bu, Azîz ve Alim olanın takdiridir. 97- Karanın ve denizin karanlıklarında kendileri ile doğru yolu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratan O’dur. Şüphesiz biz, bilen bir topluluk için âyetleri geniş geniş açıkladık. 98- Sizi tek bir candan yaratan O’dur ki (sizin için) bir karar yeri bir de emanet yeri vardır. Biz âyetlerimizi iyice anlayan bir topluluk için geniş geniş açıkladık. 95. Yüce Allah kemali, egemenliğinin büyüklüğü, iktidarının gücü, rahmetinin genişliği, kereminin kapsamı, yarattıklarına inâyet ve lütfunun büyüklüğünden haber vererek:“Şüphesiz Allah taneyi ve çekirdeği çatlatıp yarandır” buyurmaktadır. Bu, insanların doğrudan ektikleri tohum ve çekirdekleri de Allah’ın çöllerde ve ıssız yerlerde saçtığı taneler gibi kendiliğinden oluşan tohum ve çekirdekleri de kapsar. Yüce Allah türleri, şekilleri ve faydaları farklı olan her türlü ekin ve bitkilerin tohumlarını çatlatıp yarar. Aynı şekilde hurma, meyve ve buna benzer ağaçların çekirdeklerini de çatlatıp yarar. Böylelikle insanlar bunlardan yararlanır, hayvanlar ve davarlar da Allah’ın çatlatıp yardığı tane ve çekirdeklerden bitenlerle otlarlar. Hepsi de bunlarla gıdalanır ve Allah’ın bunlarda yerleştirmiş olduğu bütün fayda türleri ile faydalanırlar. Yüce Allah akılları hayrete düşürecek, dehalara dahi küçük dillerini yutturacak iyilik ve ihsanlarını göstermekte, harikulade sanatından ve mükemmel hikmetinden onlara kendisini tanımalarını, tevhid etmelerini/birlemelerini, O’nun hak ilah olduğunu ve O’nun dışındaki varlıklara ibadetin de batıl olduğunu bilmelerini sağlayacak şeyleri göstermektedir:“O, ölüden diriyi çıkartır” Meniden canlı bir varlık, yumurtadan bir yavru, tohum ve çekirdekten ekin ve ağaç çıkartması gibi. “Diriden ölüyü çıkaran da O’dur.” Ölü, gelişip büyümesi söz konusu olmaya ya da ruhu bulunmayan şeylere denir. Bu manada O, ağaç ve ekinden çekirdeği ve tohumu, kuştan yumurtayı vb. çıkartmaktadır. “İşte” bunları yapan, bütün bu varlıkları tek başına yaratan ve idare eden “Allah budur.” Yani bütün mahlukatın kendisine ibadet etmekle ve uluhiyetini kabul etmekle yükümlü oldukları Allah budur. Nimetleri ile bütün varlıkları terbiye edip besleyen, lütfu ile onları gıdalandıran Rableri O’dur. “Nasıl oluyor da saptırılıyorsunuz?” Bu sıfatlara sahip olan yüce Zat’a ibadetten yüz çeviriyor ve döndürülüyorsunuz? Kendisine dahi fayda ve zarar veremeyen, ölüm, hayat ve öldükten sonra diriliş kudretine sahip olmayan varlıklara ibadete yöneliyorsunuz? 96. Şanı Yüce Allah gıdaların temel maddesinin yaratılmasını söz konusu ettikten sonra meskenler, ışık, karanlık ve buna bağlı olan türlü menfaat ve maslahatlardan kulların ihtiyaç duydukları her şeyi hazırlamak suretiyle onlara yapmış olduğu lütuf ve ihsanını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“O, sabahı yarıp çıkartandır”; yani tane ve çekirdeği çatlatıp yaran O olduğu gibi, yeryüzünde bulunanları kuşatan karanlık geceyi de sabahın aydınlığı ile yavaş yavaş yarıp ortadan kaldıran O’dur. Nihâyet gece karanlığı tümden çekilir gider de onun yerine her yeri kuşatan aydınlık ve ışık gelir. İnsanlar da onun sayesinde maslahatlarına, geçimlerine, din ve dünyalarının faydasına olan işleri yaparlar. İnsanların dinlenmeye, karar bulmaya ve rahata ihtiyaçları olduğundan ve bunlar da gündüz ve aydınlıkta gereği gibi gerçekleşmediğinden dolayı Allah “geceyi bir sükûn (vakti)” yani içinde insanların evlerine ve uykularına çekildikleri, hayvanların barınaklarına, kuşların da yuvalarına çekilip paylarına düşen dinlenmeyi aldıkları bir vakit kıldı. Daha sonra Yüce Allah bu karanlığı aydınlıkla giderir ve bu, kıyamet gününe kadar böylece devam eder gider. Ayrıca Yüce Allah “güneş ve ayı da birer hesap (ölçüsü) kılmıştır.” Onlar vasıtası ile vakitler bilinir. Bu yolla ibadetlerin vakitleri, insanlar arası ilişkilerin vadeleri doğru bir şekilde tespit edilir, geçen süreler bu sayede bilinir. Eğer güneş ve ay olmasaydı, bunlardan biri gidip öbürü gelmeseydi, insanların çoğu bunları bilemezlerdi, bu konuda ortak bir bilgiye sahip olamazlardı. Hatta belli bazı kimseler ancak büyük bir gayret harcadıktan sonra bu süreleri bilebilirlerdi. O zaman da zorunlu ve insanların maslahatına olan pek çok şey de elden kaçırılmış olurdu. “Bu” sözü geçen takdir “Azîz ve Alim olanın takdiridir.” O azizdir; bu kadar büyük yaratılmışların O’na boyun eğmesi, O’nun emri ile hareket etmesi, O’nun kendileri için çizmiş olduğu sınırları aşmayacak, ileri de geçmeyecek, geri de kalmayacak şekilde emre amade kılınmış olmaları ve böylece sürüp gitmeleri O’nun izzetinin bir tecellisidir. Alimdir; gizli olanları da açıkta olanları da, öncekileri de sonrakileri de bilgisi ile kuşatmıştır. Yüce Allah’ın ilminin kuşatıcılığına dair aklî delillerden birisi de O’nun, bütün bu büyük mahlukatı belli bir takdir ve ölçü, harikulade bir düzen içerisinde idare etmesidir ki bu düzenin güzelliği, mükemmelliği maslahat ve hikmetlere uygunlugu gerçekten akıllara durgunluk verecek şekildedir. 97. “Karanın ve denizin karanlıklarında kendileri ile doğru yolu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratan O’dur.” İzleyeceğiniz yollar konusunda şüpheye düşüp işin içinden çıkamadığınız vakit insanlara maslahatlarında, ticaretlerinde ve yolculuklarında ihtiyaç duyacakları yolları göstermek üzere Yüce Allah yıldızları yaratmıştır. Bu yıldızlardan kimisi her zaman görülür ve yerinden hareket etmez. Kimisi de sürekli olarak hareket eder ve hareketi de bu konuda bilgi sahibi olanlar tarafından bilinir ki onlar bu yolla da yönleri ve vakitleri tayin ederler. Bu âyet-i kerime ve benzerleri yıldızlarla gezegenlerin hareketlerini ve evrelerini öğrenmenin meşru olduğuna delildir. Çünkü bunlar öğrenilmeden yol bulmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi imkânsızdır. “Şüphesiz Biz bilen bir topluluk için” ilim ve marifet sahibi kimseler için “âyetleri geniş geniş açıkladık.” Bu âyetlerin her birini ayr ayrı açıkladık ve izah ettik; öyle ki Allah’ın âyetleri açık seçik ve net bir şekilde ortaya çıktı. Burada “bilen bir topluluk” denmesi, hitabın kendilerine yöneltilmesi ve bu hitaba onlar tarafından karşılık verilmesinin istenmesinden dolayıdır. Allah’ın âyetlerinden ve peygamberlerin getirdikleri bilgiden yüz çeviren cahil ve akılları donmuş kimseler ise böyle değildir. Çünkü açıklamanın bunlara hiçbir faydası olmaz, onlar için içinden çıkılmaz olan bir hali ortadan kaldırmaz ve yapılan açıklama, onların herhangi bir problemini çözmez. 98. “Sizi tek bir candan yaratan O’dur.” Bu can Adem aleyhisselam’dır. Yüce Allah yeryüzünü dolduran beşer unsurunu ondan yaratmıştır. Hâlâ da bu unsur artıp çoğalmaktadır. Ayrıca bu unsurun fertlerinin ahlâkı, hilkatı, nitelikleri ve özellikleri tespit edilmesi mümkün olmayacak derecede farklılıklara sahiptir. Allah onlar için “bir karar yeri” yani sonunda varacakları bir yer ve kendisine doğru sürüklendikleri nihai bir nokta tespit etmiştir. Bu da artık gerisinde karar kılınacak yer bulunmayan ve sonrası da olmayan Daru’l-karar yani âhiret yurdudur. İnsanlar, o yurtta yerleşsinler diye yaratılmışlar ve onun yollarında çalışsınlar diye dünyada var edilmişlerdir ki ahiret yurdu da bu çalışmanın sonucunda inşa ve imar edilir. “bir de emanet yeri vardır.” Yüce Allah insanları önce babalarının bellerinde ve annelerinin rahimlerinde emanet olarak bırakmıştır. Daha sonra onlar dünya yurdunda arkasından da Berzah aleminde emanet (geçici) olarak kalırlar. Bütün bunlar, emanetçi yanında sürekli kalmayan ve sabit olmayan birer emanet gibidir; insan bunlarda sürekli kalmayıp birinden diğerine taşınır durur. Sonunda nihai karar yeri olan ebedi yurda ulaşıncaya kadar bu böyle devam eder gider. Bu dünya yurdu, bir emanet yeri ve bir geçittir. “Biz âyetlerimizi” Allah’tan gelen âyetleri “iyice anlayan”; O’ndan gelen belgeleri ve açıklamaları kavrayan “bir topluluk için geniş geniş açıkladık.”

Enam 6:97

95- Şüphesiz Allah tohumu ve çekirdeği çatlatıp yarandır. O, ölüden diriyi çıkartır. Diriden ölüyü çıkaran da O’dur. İşte Allah budur. Nasıl oluyor da saptırılıyorsunuz? 96- O, sabahı yarıp çıkartandır. Geceyi bir sükûn (vakti), güneş ve ayı da birer hesap (ölçüsü) kılmıştır. Bu, Azîz ve Alim olanın takdiridir. 97- Karanın ve denizin karanlıklarında kendileri ile doğru yolu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratan O’dur. Şüphesiz biz, bilen bir topluluk için âyetleri geniş geniş açıkladık. 98- Sizi tek bir candan yaratan O’dur ki (sizin için) bir karar yeri bir de emanet yeri vardır. Biz âyetlerimizi iyice anlayan bir topluluk için geniş geniş açıkladık. 95. Yüce Allah kemali, egemenliğinin büyüklüğü, iktidarının gücü, rahmetinin genişliği, kereminin kapsamı, yarattıklarına inâyet ve lütfunun büyüklüğünden haber vererek:“Şüphesiz Allah taneyi ve çekirdeği çatlatıp yarandır” buyurmaktadır. Bu, insanların doğrudan ektikleri tohum ve çekirdekleri de Allah’ın çöllerde ve ıssız yerlerde saçtığı taneler gibi kendiliğinden oluşan tohum ve çekirdekleri de kapsar. Yüce Allah türleri, şekilleri ve faydaları farklı olan her türlü ekin ve bitkilerin tohumlarını çatlatıp yarar. Aynı şekilde hurma, meyve ve buna benzer ağaçların çekirdeklerini de çatlatıp yarar. Böylelikle insanlar bunlardan yararlanır, hayvanlar ve davarlar da Allah’ın çatlatıp yardığı tane ve çekirdeklerden bitenlerle otlarlar. Hepsi de bunlarla gıdalanır ve Allah’ın bunlarda yerleştirmiş olduğu bütün fayda türleri ile faydalanırlar. Yüce Allah akılları hayrete düşürecek, dehalara dahi küçük dillerini yutturacak iyilik ve ihsanlarını göstermekte, harikulade sanatından ve mükemmel hikmetinden onlara kendisini tanımalarını, tevhid etmelerini/birlemelerini, O’nun hak ilah olduğunu ve O’nun dışındaki varlıklara ibadetin de batıl olduğunu bilmelerini sağlayacak şeyleri göstermektedir:“O, ölüden diriyi çıkartır” Meniden canlı bir varlık, yumurtadan bir yavru, tohum ve çekirdekten ekin ve ağaç çıkartması gibi. “Diriden ölüyü çıkaran da O’dur.” Ölü, gelişip büyümesi söz konusu olmaya ya da ruhu bulunmayan şeylere denir. Bu manada O, ağaç ve ekinden çekirdeği ve tohumu, kuştan yumurtayı vb. çıkartmaktadır. “İşte” bunları yapan, bütün bu varlıkları tek başına yaratan ve idare eden “Allah budur.” Yani bütün mahlukatın kendisine ibadet etmekle ve uluhiyetini kabul etmekle yükümlü oldukları Allah budur. Nimetleri ile bütün varlıkları terbiye edip besleyen, lütfu ile onları gıdalandıran Rableri O’dur. “Nasıl oluyor da saptırılıyorsunuz?” Bu sıfatlara sahip olan yüce Zat’a ibadetten yüz çeviriyor ve döndürülüyorsunuz? Kendisine dahi fayda ve zarar veremeyen, ölüm, hayat ve öldükten sonra diriliş kudretine sahip olmayan varlıklara ibadete yöneliyorsunuz? 96. Şanı Yüce Allah gıdaların temel maddesinin yaratılmasını söz konusu ettikten sonra meskenler, ışık, karanlık ve buna bağlı olan türlü menfaat ve maslahatlardan kulların ihtiyaç duydukları her şeyi hazırlamak suretiyle onlara yapmış olduğu lütuf ve ihsanını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“O, sabahı yarıp çıkartandır”; yani tane ve çekirdeği çatlatıp yaran O olduğu gibi, yeryüzünde bulunanları kuşatan karanlık geceyi de sabahın aydınlığı ile yavaş yavaş yarıp ortadan kaldıran O’dur. Nihâyet gece karanlığı tümden çekilir gider de onun yerine her yeri kuşatan aydınlık ve ışık gelir. İnsanlar da onun sayesinde maslahatlarına, geçimlerine, din ve dünyalarının faydasına olan işleri yaparlar. İnsanların dinlenmeye, karar bulmaya ve rahata ihtiyaçları olduğundan ve bunlar da gündüz ve aydınlıkta gereği gibi gerçekleşmediğinden dolayı Allah “geceyi bir sükûn (vakti)” yani içinde insanların evlerine ve uykularına çekildikleri, hayvanların barınaklarına, kuşların da yuvalarına çekilip paylarına düşen dinlenmeyi aldıkları bir vakit kıldı. Daha sonra Yüce Allah bu karanlığı aydınlıkla giderir ve bu, kıyamet gününe kadar böylece devam eder gider. Ayrıca Yüce Allah “güneş ve ayı da birer hesap (ölçüsü) kılmıştır.” Onlar vasıtası ile vakitler bilinir. Bu yolla ibadetlerin vakitleri, insanlar arası ilişkilerin vadeleri doğru bir şekilde tespit edilir, geçen süreler bu sayede bilinir. Eğer güneş ve ay olmasaydı, bunlardan biri gidip öbürü gelmeseydi, insanların çoğu bunları bilemezlerdi, bu konuda ortak bir bilgiye sahip olamazlardı. Hatta belli bazı kimseler ancak büyük bir gayret harcadıktan sonra bu süreleri bilebilirlerdi. O zaman da zorunlu ve insanların maslahatına olan pek çok şey de elden kaçırılmış olurdu. “Bu” sözü geçen takdir “Azîz ve Alim olanın takdiridir.” O azizdir; bu kadar büyük yaratılmışların O’na boyun eğmesi, O’nun emri ile hareket etmesi, O’nun kendileri için çizmiş olduğu sınırları aşmayacak, ileri de geçmeyecek, geri de kalmayacak şekilde emre amade kılınmış olmaları ve böylece sürüp gitmeleri O’nun izzetinin bir tecellisidir. Alimdir; gizli olanları da açıkta olanları da, öncekileri de sonrakileri de bilgisi ile kuşatmıştır. Yüce Allah’ın ilminin kuşatıcılığına dair aklî delillerden birisi de O’nun, bütün bu büyük mahlukatı belli bir takdir ve ölçü, harikulade bir düzen içerisinde idare etmesidir ki bu düzenin güzelliği, mükemmelliği maslahat ve hikmetlere uygunlugu gerçekten akıllara durgunluk verecek şekildedir. 97. “Karanın ve denizin karanlıklarında kendileri ile doğru yolu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratan O’dur.” İzleyeceğiniz yollar konusunda şüpheye düşüp işin içinden çıkamadığınız vakit insanlara maslahatlarında, ticaretlerinde ve yolculuklarında ihtiyaç duyacakları yolları göstermek üzere Yüce Allah yıldızları yaratmıştır. Bu yıldızlardan kimisi her zaman görülür ve yerinden hareket etmez. Kimisi de sürekli olarak hareket eder ve hareketi de bu konuda bilgi sahibi olanlar tarafından bilinir ki onlar bu yolla da yönleri ve vakitleri tayin ederler. Bu âyet-i kerime ve benzerleri yıldızlarla gezegenlerin hareketlerini ve evrelerini öğrenmenin meşru olduğuna delildir. Çünkü bunlar öğrenilmeden yol bulmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi imkânsızdır. “Şüphesiz Biz bilen bir topluluk için” ilim ve marifet sahibi kimseler için “âyetleri geniş geniş açıkladık.” Bu âyetlerin her birini ayr ayrı açıkladık ve izah ettik; öyle ki Allah’ın âyetleri açık seçik ve net bir şekilde ortaya çıktı. Burada “bilen bir topluluk” denmesi, hitabın kendilerine yöneltilmesi ve bu hitaba onlar tarafından karşılık verilmesinin istenmesinden dolayıdır. Allah’ın âyetlerinden ve peygamberlerin getirdikleri bilgiden yüz çeviren cahil ve akılları donmuş kimseler ise böyle değildir. Çünkü açıklamanın bunlara hiçbir faydası olmaz, onlar için içinden çıkılmaz olan bir hali ortadan kaldırmaz ve yapılan açıklama, onların herhangi bir problemini çözmez. 98. “Sizi tek bir candan yaratan O’dur.” Bu can Adem aleyhisselam’dır. Yüce Allah yeryüzünü dolduran beşer unsurunu ondan yaratmıştır. Hâlâ da bu unsur artıp çoğalmaktadır. Ayrıca bu unsurun fertlerinin ahlâkı, hilkatı, nitelikleri ve özellikleri tespit edilmesi mümkün olmayacak derecede farklılıklara sahiptir. Allah onlar için “bir karar yeri” yani sonunda varacakları bir yer ve kendisine doğru sürüklendikleri nihai bir nokta tespit etmiştir. Bu da artık gerisinde karar kılınacak yer bulunmayan ve sonrası da olmayan Daru’l-karar yani âhiret yurdudur. İnsanlar, o yurtta yerleşsinler diye yaratılmışlar ve onun yollarında çalışsınlar diye dünyada var edilmişlerdir ki ahiret yurdu da bu çalışmanın sonucunda inşa ve imar edilir. “bir de emanet yeri vardır.” Yüce Allah insanları önce babalarının bellerinde ve annelerinin rahimlerinde emanet olarak bırakmıştır. Daha sonra onlar dünya yurdunda arkasından da Berzah aleminde emanet (geçici) olarak kalırlar. Bütün bunlar, emanetçi yanında sürekli kalmayan ve sabit olmayan birer emanet gibidir; insan bunlarda sürekli kalmayıp birinden diğerine taşınır durur. Sonunda nihai karar yeri olan ebedi yurda ulaşıncaya kadar bu böyle devam eder gider. Bu dünya yurdu, bir emanet yeri ve bir geçittir. “Biz âyetlerimizi” Allah’tan gelen âyetleri “iyice anlayan”; O’ndan gelen belgeleri ve açıklamaları kavrayan “bir topluluk için geniş geniş açıkladık.”

Enam 6:98

95- Şüphesiz Allah tohumu ve çekirdeği çatlatıp yarandır. O, ölüden diriyi çıkartır. Diriden ölüyü çıkaran da O’dur. İşte Allah budur. Nasıl oluyor da saptırılıyorsunuz? 96- O, sabahı yarıp çıkartandır. Geceyi bir sükûn (vakti), güneş ve ayı da birer hesap (ölçüsü) kılmıştır. Bu, Azîz ve Alim olanın takdiridir. 97- Karanın ve denizin karanlıklarında kendileri ile doğru yolu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratan O’dur. Şüphesiz biz, bilen bir topluluk için âyetleri geniş geniş açıkladık. 98- Sizi tek bir candan yaratan O’dur ki (sizin için) bir karar yeri bir de emanet yeri vardır. Biz âyetlerimizi iyice anlayan bir topluluk için geniş geniş açıkladık. 95. Yüce Allah kemali, egemenliğinin büyüklüğü, iktidarının gücü, rahmetinin genişliği, kereminin kapsamı, yarattıklarına inâyet ve lütfunun büyüklüğünden haber vererek:“Şüphesiz Allah taneyi ve çekirdeği çatlatıp yarandır” buyurmaktadır. Bu, insanların doğrudan ektikleri tohum ve çekirdekleri de Allah’ın çöllerde ve ıssız yerlerde saçtığı taneler gibi kendiliğinden oluşan tohum ve çekirdekleri de kapsar. Yüce Allah türleri, şekilleri ve faydaları farklı olan her türlü ekin ve bitkilerin tohumlarını çatlatıp yarar. Aynı şekilde hurma, meyve ve buna benzer ağaçların çekirdeklerini de çatlatıp yarar. Böylelikle insanlar bunlardan yararlanır, hayvanlar ve davarlar da Allah’ın çatlatıp yardığı tane ve çekirdeklerden bitenlerle otlarlar. Hepsi de bunlarla gıdalanır ve Allah’ın bunlarda yerleştirmiş olduğu bütün fayda türleri ile faydalanırlar. Yüce Allah akılları hayrete düşürecek, dehalara dahi küçük dillerini yutturacak iyilik ve ihsanlarını göstermekte, harikulade sanatından ve mükemmel hikmetinden onlara kendisini tanımalarını, tevhid etmelerini/birlemelerini, O’nun hak ilah olduğunu ve O’nun dışındaki varlıklara ibadetin de batıl olduğunu bilmelerini sağlayacak şeyleri göstermektedir:“O, ölüden diriyi çıkartır” Meniden canlı bir varlık, yumurtadan bir yavru, tohum ve çekirdekten ekin ve ağaç çıkartması gibi. “Diriden ölüyü çıkaran da O’dur.” Ölü, gelişip büyümesi söz konusu olmaya ya da ruhu bulunmayan şeylere denir. Bu manada O, ağaç ve ekinden çekirdeği ve tohumu, kuştan yumurtayı vb. çıkartmaktadır. “İşte” bunları yapan, bütün bu varlıkları tek başına yaratan ve idare eden “Allah budur.” Yani bütün mahlukatın kendisine ibadet etmekle ve uluhiyetini kabul etmekle yükümlü oldukları Allah budur. Nimetleri ile bütün varlıkları terbiye edip besleyen, lütfu ile onları gıdalandıran Rableri O’dur. “Nasıl oluyor da saptırılıyorsunuz?” Bu sıfatlara sahip olan yüce Zat’a ibadetten yüz çeviriyor ve döndürülüyorsunuz? Kendisine dahi fayda ve zarar veremeyen, ölüm, hayat ve öldükten sonra diriliş kudretine sahip olmayan varlıklara ibadete yöneliyorsunuz? 96. Şanı Yüce Allah gıdaların temel maddesinin yaratılmasını söz konusu ettikten sonra meskenler, ışık, karanlık ve buna bağlı olan türlü menfaat ve maslahatlardan kulların ihtiyaç duydukları her şeyi hazırlamak suretiyle onlara yapmış olduğu lütuf ve ihsanını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“O, sabahı yarıp çıkartandır”; yani tane ve çekirdeği çatlatıp yaran O olduğu gibi, yeryüzünde bulunanları kuşatan karanlık geceyi de sabahın aydınlığı ile yavaş yavaş yarıp ortadan kaldıran O’dur. Nihâyet gece karanlığı tümden çekilir gider de onun yerine her yeri kuşatan aydınlık ve ışık gelir. İnsanlar da onun sayesinde maslahatlarına, geçimlerine, din ve dünyalarının faydasına olan işleri yaparlar. İnsanların dinlenmeye, karar bulmaya ve rahata ihtiyaçları olduğundan ve bunlar da gündüz ve aydınlıkta gereği gibi gerçekleşmediğinden dolayı Allah “geceyi bir sükûn (vakti)” yani içinde insanların evlerine ve uykularına çekildikleri, hayvanların barınaklarına, kuşların da yuvalarına çekilip paylarına düşen dinlenmeyi aldıkları bir vakit kıldı. Daha sonra Yüce Allah bu karanlığı aydınlıkla giderir ve bu, kıyamet gününe kadar böylece devam eder gider. Ayrıca Yüce Allah “güneş ve ayı da birer hesap (ölçüsü) kılmıştır.” Onlar vasıtası ile vakitler bilinir. Bu yolla ibadetlerin vakitleri, insanlar arası ilişkilerin vadeleri doğru bir şekilde tespit edilir, geçen süreler bu sayede bilinir. Eğer güneş ve ay olmasaydı, bunlardan biri gidip öbürü gelmeseydi, insanların çoğu bunları bilemezlerdi, bu konuda ortak bir bilgiye sahip olamazlardı. Hatta belli bazı kimseler ancak büyük bir gayret harcadıktan sonra bu süreleri bilebilirlerdi. O zaman da zorunlu ve insanların maslahatına olan pek çok şey de elden kaçırılmış olurdu. “Bu” sözü geçen takdir “Azîz ve Alim olanın takdiridir.” O azizdir; bu kadar büyük yaratılmışların O’na boyun eğmesi, O’nun emri ile hareket etmesi, O’nun kendileri için çizmiş olduğu sınırları aşmayacak, ileri de geçmeyecek, geri de kalmayacak şekilde emre amade kılınmış olmaları ve böylece sürüp gitmeleri O’nun izzetinin bir tecellisidir. Alimdir; gizli olanları da açıkta olanları da, öncekileri de sonrakileri de bilgisi ile kuşatmıştır. Yüce Allah’ın ilminin kuşatıcılığına dair aklî delillerden birisi de O’nun, bütün bu büyük mahlukatı belli bir takdir ve ölçü, harikulade bir düzen içerisinde idare etmesidir ki bu düzenin güzelliği, mükemmelliği maslahat ve hikmetlere uygunlugu gerçekten akıllara durgunluk verecek şekildedir. 97. “Karanın ve denizin karanlıklarında kendileri ile doğru yolu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratan O’dur.” İzleyeceğiniz yollar konusunda şüpheye düşüp işin içinden çıkamadığınız vakit insanlara maslahatlarında, ticaretlerinde ve yolculuklarında ihtiyaç duyacakları yolları göstermek üzere Yüce Allah yıldızları yaratmıştır. Bu yıldızlardan kimisi her zaman görülür ve yerinden hareket etmez. Kimisi de sürekli olarak hareket eder ve hareketi de bu konuda bilgi sahibi olanlar tarafından bilinir ki onlar bu yolla da yönleri ve vakitleri tayin ederler. Bu âyet-i kerime ve benzerleri yıldızlarla gezegenlerin hareketlerini ve evrelerini öğrenmenin meşru olduğuna delildir. Çünkü bunlar öğrenilmeden yol bulmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi imkânsızdır. “Şüphesiz Biz bilen bir topluluk için” ilim ve marifet sahibi kimseler için “âyetleri geniş geniş açıkladık.” Bu âyetlerin her birini ayr ayrı açıkladık ve izah ettik; öyle ki Allah’ın âyetleri açık seçik ve net bir şekilde ortaya çıktı. Burada “bilen bir topluluk” denmesi, hitabın kendilerine yöneltilmesi ve bu hitaba onlar tarafından karşılık verilmesinin istenmesinden dolayıdır. Allah’ın âyetlerinden ve peygamberlerin getirdikleri bilgiden yüz çeviren cahil ve akılları donmuş kimseler ise böyle değildir. Çünkü açıklamanın bunlara hiçbir faydası olmaz, onlar için içinden çıkılmaz olan bir hali ortadan kaldırmaz ve yapılan açıklama, onların herhangi bir problemini çözmez. 98. “Sizi tek bir candan yaratan O’dur.” Bu can Adem aleyhisselam’dır. Yüce Allah yeryüzünü dolduran beşer unsurunu ondan yaratmıştır. Hâlâ da bu unsur artıp çoğalmaktadır. Ayrıca bu unsurun fertlerinin ahlâkı, hilkatı, nitelikleri ve özellikleri tespit edilmesi mümkün olmayacak derecede farklılıklara sahiptir. Allah onlar için “bir karar yeri” yani sonunda varacakları bir yer ve kendisine doğru sürüklendikleri nihai bir nokta tespit etmiştir. Bu da artık gerisinde karar kılınacak yer bulunmayan ve sonrası da olmayan Daru’l-karar yani âhiret yurdudur. İnsanlar, o yurtta yerleşsinler diye yaratılmışlar ve onun yollarında çalışsınlar diye dünyada var edilmişlerdir ki ahiret yurdu da bu çalışmanın sonucunda inşa ve imar edilir. “bir de emanet yeri vardır.” Yüce Allah insanları önce babalarının bellerinde ve annelerinin rahimlerinde emanet olarak bırakmıştır. Daha sonra onlar dünya yurdunda arkasından da Berzah aleminde emanet (geçici) olarak kalırlar. Bütün bunlar, emanetçi yanında sürekli kalmayan ve sabit olmayan birer emanet gibidir; insan bunlarda sürekli kalmayıp birinden diğerine taşınır durur. Sonunda nihai karar yeri olan ebedi yurda ulaşıncaya kadar bu böyle devam eder gider. Bu dünya yurdu, bir emanet yeri ve bir geçittir. “Biz âyetlerimizi” Allah’tan gelen âyetleri “iyice anlayan”; O’ndan gelen belgeleri ve açıklamaları kavrayan “bir topluluk için geniş geniş açıkladık.”

Enam 6:99

99- Gökten su indiren de O’dur ki biz, onunla (yerden) her türlü bitkiyi çıkardık. O (bitkiden) de yeşillikler çıkardık. O (yeşilliklerden) de birbirinin üstüne binmiş taneler çıkarırız ki hurma ağacının tomurcuğundan da (toplanması) kolay hurma salkımları çıkar. Yine üzüm bağları, zeytin ve nar da (çıkarırız) ki bunlardan kimi birbirine benzer, kimi de benzemez. Meyvesine bir meyve verdiği zaman bir de olgunlaştığı zaman bakın. Şüphe yok ki bütün bunlarda iman eden bir toplum için ibretlik deliller vardır. 99. Bu buyrukta anılanlar Âdemoğulları olsun, diğer yaratılmışlar olsun bütün mahlukatın kesinlikle ihtiyaç duyduğu pek büyük lütuflardan bazılarıdır. Çünkü Yüce Allah insanların kendisine ihtiyaç duydukları bir zamanda gökten ardı arkasına su indirir. Bununla insanların ve hayvanların yedikleri türden her türlü bitkiyi bitirir. Bu yaratılmışlar da Allah’ın lütfu ile bu bitkilerden yararlanırlar. O’nun rızkı sayesinde rahata kavuşurlar ve ihsanı ile sevinirler. Kuraklık ve kıtlıktan kurtulurlar. Böylelikle kalpler ferahlar, yüzler güler. Allah’ın kulları, Rahman ve Rahim’in rahmeti sayesinde kendisi ile yararlandıkları ve gıdalandıkları şeyleri elde etmiş olurlar. Bütün bunlar ise insanların olanca gayretlerini, kendilerine bu geniş nimetleri ihsan edene şükür, ibadet, yöneliş ve O’nu sevme yolunda harcamalarını gerektirmekdir. Yüce Allah su ile bitip yeşeren çeşitli ağaç ve bitkileri genel olarak söz konusu ettikten sonra özel olarak da ekinleri ve hurma ağaçlarını -insanların çoğunun gıdasını teşkil etmeleri ve faydalarının da çokluğu dolayısı ile- söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“O (bitkiden) de yeşillikler çıkardık. O (yeşilliklerden) de birbirinin üstüne binmiş taneler çıkarırız” Biri diğerinin üstüne binmiş buğday, arpa, mısır, pirinç ve buna benzer çeşitli tahıllar çıkarırız. Bunların “birbirinin üstüne binmiş” olmakla nitelendirilmesi, tanelerinin pek çok olduğuna, hepsinin aynı maddeden beslendiklerine ama birbirine karışmadıklarına ve kökleri bir olmakla birlikte tanelerinin ayrı olduğuna işarettir. Aynı şekilde bunların çokluklarına, oldukça bol ve verimli olduklarına da işarettir. Öyle ki geride hem tohumluk kalır hem de yenmek ve saklanmak için önemli miktarda ayrılabilir. “Hurma ağacının tomurcuğundan da” hurma salkımı ortaya çıkmadan önce onun içinde saklı bulunduğu kattır ki salkım bu kattan çıkar. “(toplanması) kolay hurma salkımları çıkar” yani isteyen için alınmaları kolay, sarkarak yakınlaşmış ve ne kadar uzasa da hurma ağacından toplanması zor olmayacak şekildedir. Çünkü hurma ağacında tırmanmayı kolaylaştıracak basamak gibi çıkıntılar vardır. “Yine” bu su ile “üzüm bağları, zeytin ve nar da” bitiririz. Bu ağaçlar faydaları pek çok ve oldukça önemli ağaçlardır. Bundan dolayı Yüce Allah genel olarak bütün ağaç ve bitkileri zikrettikten sonra özellikle bunları söz konusu etmiştir. “ki bunlardan kimi birbirine benzer, kimi de benzemez” buyruğundaki nitelemenin nar ve zeytin ağaçlarına ait olma ihtimali vardır. Yani bunların ağaçları ve yaprakları birbirine benze bile mahsulleri birbirine benzememektedir. Bu nitelemenin tüm ağaç ve meyvelere ait olma ihtimali de vardır ki buna göre onların bazıları birbirine benzer, nitelikleri birbirine yakındır, bazıları da birbirine benzemez, ayrı ve farklıdır. Bununla birlikte kullar bunların hepsinden yararlanır. Kimisinin meyvesinden, kimisinin yemişinden istifade ederler, gıda maddesi olarak kullanırlar ve gerekli ibreti de alırlar. Bundan dolayı Yüce Allah ibret almayı emrederek şöyle buyurmaktadır:“Meyvesine” bütün ağaçlara, özellikle de meyve verdiği zaman hurma ağacına “bir meyve verdiği zaman bir de olgunlaştığı zaman” hem tomurcuğundan ilk çıktığı hem de olgunlaştığı zaman, tefekkür ve ibretle “bakın.” Çünkü bunlarda birçok ibretler ve deliller vardır. Bunlarda Yüce Allah’ın rahmetinin ve ihsanının genişliğinin, cömertliğinin, mükemmel kudretinin, kullarına hidâyetinin delilleri vardır. Ama herkes ibret almaz ve tefekkür etmez. Üstelik tefekkür eden herkes de asıl maksat olan hususu idrak etmez. Bu bakımdan Yüce Allah âyet ve belgelerinden yararlanmayı, mü’min olma şartına bağlamış ve şöyle buyurmuştur: “Şüphe yok ki bütün bunlarda iman eden bir toplum için ibretlik deliller vardır.” Mü’minlerin sahip oldukları iman, onları bu imanın gereklerini yerine getirmeye davet eder. Bunun gerekleri arasında da Allah’ın âyetleri üzerinde tefekkür etmek, bu âyetlerden gözetilen maksatları elde etmek ve onların aklen, fıtraten ve şer’an delalet ettikleri sonuçlara ulaşmaktır.

Enam 6:100

100- Cinleri Allah’a ortaklar edindiler, halbuki onları da O yaratmıştır. Bilgisizce O’na oğullar ve kızlar uydurup iftira ettiler. O, onların nitelemelerinden münezzehtir ve çok yücedir. 101- O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. O’nun bir eşi yokken nasıl çocuğu olabilir?! Üstelik her şeyi de O yaratmıştır ve O, her şeyi hakkıyla bilendir. 102- İşte Rabbiniz Allah budur! O’ndan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. O halde O’na ibadet edin. O, her şeye vekildir. 103- Gözler O’nu kuşatamaz, O ise bütün gözleri kuşatır. O, Latiftir, her şeyden haberdardır. 104- Doğrusu size Rabbinizden basiretler gelmiştir. Artık kim görürse kendi lehinedir, kim de görmezden gelirse kendi aleyhinedir. Ben başınızda bir bekçi değilim. 100. Yüce Allah, kullarına karşı bu kadar ihsanına, onlara apaçık âyetleri ve delilleri ile kendisini tanıtmasına rağmen, Kureyşlilerin ve diğerlerinin Allah’a eş koştuklarını, Allah’tan başkalarına dua ve ibadet ettiklerini bildirmektedir. Onlar, cinlerden ve meleklerden bazılarını Allah’a ortak koştular. Halbuki onlar, sadece Allah’ın yarattıkları varlıklardandır. Onlarda rububiyet ve uluhiyet özelliklerinden hiçbir şey yoktur. Buna rağmen bu varlıkları, yaratma ve emretme sadece kendisine ait olan, her türlü nimeti ihsan eden ve her türlü musibeti uzaklaştıran Zat’a ortak koştular. Aynı şekilde kendi kafalarından, herhangi bir bilgiye dayanmaksızın Allah’a oğullar ve kızlar isnat ettiler, iftirada bulundular. Bir bilgiye dayalı olmaksızın Allah hakkında söz söyleyen ve Allah’ın tenzih edilmesi gereken en çirkin eksiklikleri O’na iftira ederek uyduranlardan daha zalim kim vardır? Bundan dolayı Yüce Allah, müşriklerin kendisi hakkındaki iftiralarından zatını tenzih ederek şöyle buyurmaktadır:“O, onların nitelemelerinden münezzehtir ve çok yücedir.” Çünkü O, bütün kemal sıfatlarına sahip, her türlü noksanlık ve kusurdan da münezzehtir. 101. “O, gökleri ve yeri yoktan var edendir.” Onları daha önceden herhangi bir benzeri olmaksızın en güzel şekilde, en mükemmel bir düzen içerisinde ve son derece sağlam bir şekilde yaratan O’dur. Özlü akıl sahipleri, hiçbir şekilde O’nun benzerini (yapmak şöyle dursun) tasavvur dahi edemezler. Göklerin ve yerin yaratılışında O’na ortaklık eden hiçbir kimse de yoktur. “O’nun bir eşi yokken nasıl çocuğu olabilir?!” Mutlk ilah, rab, eşi bulunmayan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Samed olduğuna göre Allah’ın nasıl çocuğu olabilir? O’nun eşi, yani hanımı yoktur. O, mahlukatının hiçbirisine muhtaç değildir, aksine hepsi O’na, bütün hallerinde ve zorunlu olarak muhtaçtırlar. Üstelik evladın, babasının türünden olması da kaçınılmaz bir şeydir. Yüce Allah ise her şeyi yaratandır ve hiçbir yaratık hiçbir yönüyle Allah’a benzememektedir. Allah genel olarak her şeyi yarattığını söz konusu ettikten sonra bilgisiyle onları çepeçevre kuşattığını da zikrederek:“ve O, her şeyi hakkıyla bilendir” buyurmaktadır. Bu şekilde yaratmaktan sonra bilmenin söz konusu edilmesi, O’nun ilim sahibi olduğuna dair aklî delile işarettir. İşte bütün bu yaratılmışlar, onlarda görülen mükemmel düzen ve göz kamaştırıcı yaratılış, hiç şüphesiz Yaratanın ilminin genişliğine ve hikmetinin mükemmelliğine bir delildir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Yaratan bilmez mi hiç? O, Latiftir (ilmi eşyanın inceliklerini kuşatandır), her şeyden haberdardır.”(el-Mülk, 67/14); “O, yegane yaratandır, her şeyi en iyi bilendir.”(Yasin, 36/81) 102. “İşte” bütün yaratıkları yaratan ve bunları mükemmel bir ölçüye göre takdir eden “Rabbiniz Allah budur.” Huzurunda en ileri derecede zelil olunmaya, sevginin en ileri şekline layık olan mabud ve ilahınız da bütün yaratıkları nimetlerle terbiye eden, onlardan türlü sıkıntıları gideren rabbiniz de O’dur. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. O halde O’na ibadet edin.” O’nun kendisinden başka hak ilah olmayan Allah olduğu sabit olduğuna göre her türlüsü ile ibadeti yalnız O’na yapın ve bu ibadetinizi de O’na ihlasla yerine getirip O’nun rızasını arayın. İşte mükelleflerin yaratılmasından maksat budur:“Ben cinleri de insanları da ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(ez-Zariyat, 51/56)“O, her şeye vekildir.” Yani her şey yaratılması, tedbiri ve çekilip çevrilmesi itibari ile Allah’ın koruması ve idaresi altındadır. Bilindiği gibi belli bir tasarruf sonucu meydana gelen bir işin istikameti, kemali ve düzeninin mükemmelliği onu koruyup gözeten, onun idaresini üstlenenin (vekilin) durumuna bağlıdır. Şanı Yüce Allah’ın varlıklar üzerinde vekil olması ise yaratılmışların vekilliğine benzemez. Onların vekilliği başkasının yerine geçmek şeklindeki geçici bir vekilliktir ve bu gibi işlerde vekil kimse kendisini vekil tayin edene tâbidir. Yaratıcının vekilliği ise kendi zatındandır ve kemal derecede ilim, en güzel şekildeki idare, ihsan ve adaleti içerir. Herhangi bir kimsenin Yüce Allah’ın bir eksikliğini telafi etmesi, O’nun yarattıklarında bir tutarsızlık, bir aksaklık görmesi, tedbir ve idaresinde bir eksiklik ve kusur tespit etmesi imkansızdır. Dinini açıklaması, onu bozacak ve değiştirecek unsurlardan koruması, mü’minleri korumayı ve onların din ve imanlarını bozacak şeylere karşı onları muhafaza etmeyi üzerine almış olması da Yüce Allah’ın vekilliği kapsamı içerisindedir. 103. “Gözler” azameti, celali ve kemali dolayısı ile “O’nu kuşatamaz”; yani âhirette gözler Allah’ı görecek, O’nun kerim zatına bakmakla sevince gark olacak olsa bile yine de O’nu kuşatamazlar. Burada gözlerin O’nu kuşatmasının nefyedilmesi, görülmesinin nefyedilmesi demek değildir. Aksine bu buyruğun mefhumu görmeyi isbat etmektedir. Çünkü bu buyruk görmenin en özel niteliği olan “kuşatmayı” nefyetmektedir. Bu ise ruyetin (Allah’ın ahirette görülmesinin) sabit olduğuna delildir. Çünkü Yüce Allah “görmeyi” nefyetmeyi murad etmiş olsaydı: “Gözler onu göremez” buyurur veya benzeri bir ifade kullanırdı. Böylelikle âyet-i kerimede âhirette Rablerinin görülmesini kabul etmeyen Muattile (Mutezile vb.) mezhebi lehine delil olacak bir taraf yoktur. Aksine onların görüşlerinin tam aksine delil vardır. “O ise bütün gözleri kuşatır” İlmi görüleni ve görülmeyeni, işitmesi açık ve gizli bütün sesleri, görmesi de küçüğü ile büyüğü ile görülmeye konu olan her şeyi kuşatır. Bundan dolayı Yüce Allah:“O, Latiftir, her şeyden haberdardır” buyurmaktadır. Yani O her bir şeyi bütün incelikleri ve ayrıntıları ile bilir. O kadar ki gizlilikleri, saklı olan şeyleri, üstü kapalı olan şeyleri de idrak edip bilir. Kulunu dininin maslahatlarına yönlendirmesi, fark etmeyeceği hatta uğrunda çaba ve gayret harcamadığı birtakım yollarla bu maslahatları ona ulaştırması da O’nun Latif oluşunun bir tecellisidir. Yine Yüce Allah kulunu ebedi mutluluğa, sonu gelmez kurtuluşa ummadığı yerlerden ulaştırır. Hatta kulun hoşlanmadığı, acı duyduğu ve Allah’a onları kaldırması için dua ettiği şeyleri bile kulu hakkında takdir eder ki bunu da Yüce Allah’ın, böylesinin kulun dini açısından daha uygun olduğunu ve onun mükemmele doğru ilerlemesinin bunlara bağlı olduğunu bildiği için yapar. Dilediği şekilde lütufta bulunan ve mü’minlere çok merhametli olan Allah’ın şanı ne yücedir! 104. Yüce Allah, istenen ve maksat olarak gözetilen bütün alanlarda hakka delil olan apaçık âyetleri ve delilleri beyan ettikten sonra kullarının dikkatini bunlara çekmekte, hidâyet bulmalarının da bunun aksi durumu seçmelerinin de kendi ellerinde olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Doğrusu size Rabbinizden basiretler” yani hakkı açıkça ortaya koyan, onu kalpler için gözler önündeki güneş gibi apaçık bir hale getiren âyetler gelmiştir. Bu apaçık oluş, âyetlerin ihtiva ettiği lafızların fesahati, açıklığı, netliği, bu lafızların üstün ve yüce manalara ve değerli gerçeklere mutabık düşmesinden dolayıdır. Çünkü bu âyet-i kerimeler, yarattıklarını görünen ve görünmeyen çeşitli nimetleri ile besleyen yüce Rabden gelmiştir. Bu nimetlerin en faziletlisi ve en değerlisi ise bu âyetlerin açıklanması ve içinden çıkılmaz meselelerin vuzuha kavuşturulmasıdır. “Artık kim” bu âyetler sayesinde ibret alınacak yerleri “görürse” ve bunlar gereğince amel ederse “kendi lehinedir.” Çünkü Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur; her halde övgüye layık olandır. “Kim de görmezden gelirse” gösterildiği halde görmeye çalışmaz, sakındırıldığı halde sakınmaz, hak kendisi için besbelli olmakla birlikte hakka uymaz ve hakkın önünde alçakgönüllülük göstermezse “kendi aleyhinedir.” Yani onun bu körlüğünün zararı kendisinedir. “Ben” yani peygamber “başınızda” amellerinizi tespit eden ve sürekli olarak sizi gözetleyen “bir bekçi değilim.” Bana düşen apaçık tebliğden ibarettir. Ben de bunu yerine getirdim ve Allah’ın bana indirdiklerini tebliğ ettim. Benim görevim işte budur. Bunun dışındaki şeyler ise benim görev alanıma girmez.

Enam 6:101

100- Cinleri Allah’a ortaklar edindiler, halbuki onları da O yaratmıştır. Bilgisizce O’na oğullar ve kızlar uydurup iftira ettiler. O, onların nitelemelerinden münezzehtir ve çok yücedir. 101- O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. O’nun bir eşi yokken nasıl çocuğu olabilir?! Üstelik her şeyi de O yaratmıştır ve O, her şeyi hakkıyla bilendir. 102- İşte Rabbiniz Allah budur! O’ndan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. O halde O’na ibadet edin. O, her şeye vekildir. 103- Gözler O’nu kuşatamaz, O ise bütün gözleri kuşatır. O, Latiftir, her şeyden haberdardır. 104- Doğrusu size Rabbinizden basiretler gelmiştir. Artık kim görürse kendi lehinedir, kim de görmezden gelirse kendi aleyhinedir. Ben başınızda bir bekçi değilim. 100. Yüce Allah, kullarına karşı bu kadar ihsanına, onlara apaçık âyetleri ve delilleri ile kendisini tanıtmasına rağmen, Kureyşlilerin ve diğerlerinin Allah’a eş koştuklarını, Allah’tan başkalarına dua ve ibadet ettiklerini bildirmektedir. Onlar, cinlerden ve meleklerden bazılarını Allah’a ortak koştular. Halbuki onlar, sadece Allah’ın yarattıkları varlıklardandır. Onlarda rububiyet ve uluhiyet özelliklerinden hiçbir şey yoktur. Buna rağmen bu varlıkları, yaratma ve emretme sadece kendisine ait olan, her türlü nimeti ihsan eden ve her türlü musibeti uzaklaştıran Zat’a ortak koştular. Aynı şekilde kendi kafalarından, herhangi bir bilgiye dayanmaksızın Allah’a oğullar ve kızlar isnat ettiler, iftirada bulundular. Bir bilgiye dayalı olmaksızın Allah hakkında söz söyleyen ve Allah’ın tenzih edilmesi gereken en çirkin eksiklikleri O’na iftira ederek uyduranlardan daha zalim kim vardır? Bundan dolayı Yüce Allah, müşriklerin kendisi hakkındaki iftiralarından zatını tenzih ederek şöyle buyurmaktadır:“O, onların nitelemelerinden münezzehtir ve çok yücedir.” Çünkü O, bütün kemal sıfatlarına sahip, her türlü noksanlık ve kusurdan da münezzehtir. 101. “O, gökleri ve yeri yoktan var edendir.” Onları daha önceden herhangi bir benzeri olmaksızın en güzel şekilde, en mükemmel bir düzen içerisinde ve son derece sağlam bir şekilde yaratan O’dur. Özlü akıl sahipleri, hiçbir şekilde O’nun benzerini (yapmak şöyle dursun) tasavvur dahi edemezler. Göklerin ve yerin yaratılışında O’na ortaklık eden hiçbir kimse de yoktur. “O’nun bir eşi yokken nasıl çocuğu olabilir?!” Mutlk ilah, rab, eşi bulunmayan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Samed olduğuna göre Allah’ın nasıl çocuğu olabilir? O’nun eşi, yani hanımı yoktur. O, mahlukatının hiçbirisine muhtaç değildir, aksine hepsi O’na, bütün hallerinde ve zorunlu olarak muhtaçtırlar. Üstelik evladın, babasının türünden olması da kaçınılmaz bir şeydir. Yüce Allah ise her şeyi yaratandır ve hiçbir yaratık hiçbir yönüyle Allah’a benzememektedir. Allah genel olarak her şeyi yarattığını söz konusu ettikten sonra bilgisiyle onları çepeçevre kuşattığını da zikrederek:“ve O, her şeyi hakkıyla bilendir” buyurmaktadır. Bu şekilde yaratmaktan sonra bilmenin söz konusu edilmesi, O’nun ilim sahibi olduğuna dair aklî delile işarettir. İşte bütün bu yaratılmışlar, onlarda görülen mükemmel düzen ve göz kamaştırıcı yaratılış, hiç şüphesiz Yaratanın ilminin genişliğine ve hikmetinin mükemmelliğine bir delildir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Yaratan bilmez mi hiç? O, Latiftir (ilmi eşyanın inceliklerini kuşatandır), her şeyden haberdardır.”(el-Mülk, 67/14); “O, yegane yaratandır, her şeyi en iyi bilendir.”(Yasin, 36/81) 102. “İşte” bütün yaratıkları yaratan ve bunları mükemmel bir ölçüye göre takdir eden “Rabbiniz Allah budur.” Huzurunda en ileri derecede zelil olunmaya, sevginin en ileri şekline layık olan mabud ve ilahınız da bütün yaratıkları nimetlerle terbiye eden, onlardan türlü sıkıntıları gideren rabbiniz de O’dur. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. O halde O’na ibadet edin.” O’nun kendisinden başka hak ilah olmayan Allah olduğu sabit olduğuna göre her türlüsü ile ibadeti yalnız O’na yapın ve bu ibadetinizi de O’na ihlasla yerine getirip O’nun rızasını arayın. İşte mükelleflerin yaratılmasından maksat budur:“Ben cinleri de insanları da ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(ez-Zariyat, 51/56)“O, her şeye vekildir.” Yani her şey yaratılması, tedbiri ve çekilip çevrilmesi itibari ile Allah’ın koruması ve idaresi altındadır. Bilindiği gibi belli bir tasarruf sonucu meydana gelen bir işin istikameti, kemali ve düzeninin mükemmelliği onu koruyup gözeten, onun idaresini üstlenenin (vekilin) durumuna bağlıdır. Şanı Yüce Allah’ın varlıklar üzerinde vekil olması ise yaratılmışların vekilliğine benzemez. Onların vekilliği başkasının yerine geçmek şeklindeki geçici bir vekilliktir ve bu gibi işlerde vekil kimse kendisini vekil tayin edene tâbidir. Yaratıcının vekilliği ise kendi zatındandır ve kemal derecede ilim, en güzel şekildeki idare, ihsan ve adaleti içerir. Herhangi bir kimsenin Yüce Allah’ın bir eksikliğini telafi etmesi, O’nun yarattıklarında bir tutarsızlık, bir aksaklık görmesi, tedbir ve idaresinde bir eksiklik ve kusur tespit etmesi imkansızdır. Dinini açıklaması, onu bozacak ve değiştirecek unsurlardan koruması, mü’minleri korumayı ve onların din ve imanlarını bozacak şeylere karşı onları muhafaza etmeyi üzerine almış olması da Yüce Allah’ın vekilliği kapsamı içerisindedir. 103. “Gözler” azameti, celali ve kemali dolayısı ile “O’nu kuşatamaz”; yani âhirette gözler Allah’ı görecek, O’nun kerim zatına bakmakla sevince gark olacak olsa bile yine de O’nu kuşatamazlar. Burada gözlerin O’nu kuşatmasının nefyedilmesi, görülmesinin nefyedilmesi demek değildir. Aksine bu buyruğun mefhumu görmeyi isbat etmektedir. Çünkü bu buyruk görmenin en özel niteliği olan “kuşatmayı” nefyetmektedir. Bu ise ruyetin (Allah’ın ahirette görülmesinin) sabit olduğuna delildir. Çünkü Yüce Allah “görmeyi” nefyetmeyi murad etmiş olsaydı: “Gözler onu göremez” buyurur veya benzeri bir ifade kullanırdı. Böylelikle âyet-i kerimede âhirette Rablerinin görülmesini kabul etmeyen Muattile (Mutezile vb.) mezhebi lehine delil olacak bir taraf yoktur. Aksine onların görüşlerinin tam aksine delil vardır. “O ise bütün gözleri kuşatır” İlmi görüleni ve görülmeyeni, işitmesi açık ve gizli bütün sesleri, görmesi de küçüğü ile büyüğü ile görülmeye konu olan her şeyi kuşatır. Bundan dolayı Yüce Allah:“O, Latiftir, her şeyden haberdardır” buyurmaktadır. Yani O her bir şeyi bütün incelikleri ve ayrıntıları ile bilir. O kadar ki gizlilikleri, saklı olan şeyleri, üstü kapalı olan şeyleri de idrak edip bilir. Kulunu dininin maslahatlarına yönlendirmesi, fark etmeyeceği hatta uğrunda çaba ve gayret harcamadığı birtakım yollarla bu maslahatları ona ulaştırması da O’nun Latif oluşunun bir tecellisidir. Yine Yüce Allah kulunu ebedi mutluluğa, sonu gelmez kurtuluşa ummadığı yerlerden ulaştırır. Hatta kulun hoşlanmadığı, acı duyduğu ve Allah’a onları kaldırması için dua ettiği şeyleri bile kulu hakkında takdir eder ki bunu da Yüce Allah’ın, böylesinin kulun dini açısından daha uygun olduğunu ve onun mükemmele doğru ilerlemesinin bunlara bağlı olduğunu bildiği için yapar. Dilediği şekilde lütufta bulunan ve mü’minlere çok merhametli olan Allah’ın şanı ne yücedir! 104. Yüce Allah, istenen ve maksat olarak gözetilen bütün alanlarda hakka delil olan apaçık âyetleri ve delilleri beyan ettikten sonra kullarının dikkatini bunlara çekmekte, hidâyet bulmalarının da bunun aksi durumu seçmelerinin de kendi ellerinde olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Doğrusu size Rabbinizden basiretler” yani hakkı açıkça ortaya koyan, onu kalpler için gözler önündeki güneş gibi apaçık bir hale getiren âyetler gelmiştir. Bu apaçık oluş, âyetlerin ihtiva ettiği lafızların fesahati, açıklığı, netliği, bu lafızların üstün ve yüce manalara ve değerli gerçeklere mutabık düşmesinden dolayıdır. Çünkü bu âyet-i kerimeler, yarattıklarını görünen ve görünmeyen çeşitli nimetleri ile besleyen yüce Rabden gelmiştir. Bu nimetlerin en faziletlisi ve en değerlisi ise bu âyetlerin açıklanması ve içinden çıkılmaz meselelerin vuzuha kavuşturulmasıdır. “Artık kim” bu âyetler sayesinde ibret alınacak yerleri “görürse” ve bunlar gereğince amel ederse “kendi lehinedir.” Çünkü Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur; her halde övgüye layık olandır. “Kim de görmezden gelirse” gösterildiği halde görmeye çalışmaz, sakındırıldığı halde sakınmaz, hak kendisi için besbelli olmakla birlikte hakka uymaz ve hakkın önünde alçakgönüllülük göstermezse “kendi aleyhinedir.” Yani onun bu körlüğünün zararı kendisinedir. “Ben” yani peygamber “başınızda” amellerinizi tespit eden ve sürekli olarak sizi gözetleyen “bir bekçi değilim.” Bana düşen apaçık tebliğden ibarettir. Ben de bunu yerine getirdim ve Allah’ın bana indirdiklerini tebliğ ettim. Benim görevim işte budur. Bunun dışındaki şeyler ise benim görev alanıma girmez.

Enam 6:102

100- Cinleri Allah’a ortaklar edindiler, halbuki onları da O yaratmıştır. Bilgisizce O’na oğullar ve kızlar uydurup iftira ettiler. O, onların nitelemelerinden münezzehtir ve çok yücedir. 101- O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. O’nun bir eşi yokken nasıl çocuğu olabilir?! Üstelik her şeyi de O yaratmıştır ve O, her şeyi hakkıyla bilendir. 102- İşte Rabbiniz Allah budur! O’ndan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. O halde O’na ibadet edin. O, her şeye vekildir. 103- Gözler O’nu kuşatamaz, O ise bütün gözleri kuşatır. O, Latiftir, her şeyden haberdardır. 104- Doğrusu size Rabbinizden basiretler gelmiştir. Artık kim görürse kendi lehinedir, kim de görmezden gelirse kendi aleyhinedir. Ben başınızda bir bekçi değilim. 100. Yüce Allah, kullarına karşı bu kadar ihsanına, onlara apaçık âyetleri ve delilleri ile kendisini tanıtmasına rağmen, Kureyşlilerin ve diğerlerinin Allah’a eş koştuklarını, Allah’tan başkalarına dua ve ibadet ettiklerini bildirmektedir. Onlar, cinlerden ve meleklerden bazılarını Allah’a ortak koştular. Halbuki onlar, sadece Allah’ın yarattıkları varlıklardandır. Onlarda rububiyet ve uluhiyet özelliklerinden hiçbir şey yoktur. Buna rağmen bu varlıkları, yaratma ve emretme sadece kendisine ait olan, her türlü nimeti ihsan eden ve her türlü musibeti uzaklaştıran Zat’a ortak koştular. Aynı şekilde kendi kafalarından, herhangi bir bilgiye dayanmaksızın Allah’a oğullar ve kızlar isnat ettiler, iftirada bulundular. Bir bilgiye dayalı olmaksızın Allah hakkında söz söyleyen ve Allah’ın tenzih edilmesi gereken en çirkin eksiklikleri O’na iftira ederek uyduranlardan daha zalim kim vardır? Bundan dolayı Yüce Allah, müşriklerin kendisi hakkındaki iftiralarından zatını tenzih ederek şöyle buyurmaktadır:“O, onların nitelemelerinden münezzehtir ve çok yücedir.” Çünkü O, bütün kemal sıfatlarına sahip, her türlü noksanlık ve kusurdan da münezzehtir. 101. “O, gökleri ve yeri yoktan var edendir.” Onları daha önceden herhangi bir benzeri olmaksızın en güzel şekilde, en mükemmel bir düzen içerisinde ve son derece sağlam bir şekilde yaratan O’dur. Özlü akıl sahipleri, hiçbir şekilde O’nun benzerini (yapmak şöyle dursun) tasavvur dahi edemezler. Göklerin ve yerin yaratılışında O’na ortaklık eden hiçbir kimse de yoktur. “O’nun bir eşi yokken nasıl çocuğu olabilir?!” Mutlk ilah, rab, eşi bulunmayan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Samed olduğuna göre Allah’ın nasıl çocuğu olabilir? O’nun eşi, yani hanımı yoktur. O, mahlukatının hiçbirisine muhtaç değildir, aksine hepsi O’na, bütün hallerinde ve zorunlu olarak muhtaçtırlar. Üstelik evladın, babasının türünden olması da kaçınılmaz bir şeydir. Yüce Allah ise her şeyi yaratandır ve hiçbir yaratık hiçbir yönüyle Allah’a benzememektedir. Allah genel olarak her şeyi yarattığını söz konusu ettikten sonra bilgisiyle onları çepeçevre kuşattığını da zikrederek:“ve O, her şeyi hakkıyla bilendir” buyurmaktadır. Bu şekilde yaratmaktan sonra bilmenin söz konusu edilmesi, O’nun ilim sahibi olduğuna dair aklî delile işarettir. İşte bütün bu yaratılmışlar, onlarda görülen mükemmel düzen ve göz kamaştırıcı yaratılış, hiç şüphesiz Yaratanın ilminin genişliğine ve hikmetinin mükemmelliğine bir delildir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Yaratan bilmez mi hiç? O, Latiftir (ilmi eşyanın inceliklerini kuşatandır), her şeyden haberdardır.”(el-Mülk, 67/14); “O, yegane yaratandır, her şeyi en iyi bilendir.”(Yasin, 36/81) 102. “İşte” bütün yaratıkları yaratan ve bunları mükemmel bir ölçüye göre takdir eden “Rabbiniz Allah budur.” Huzurunda en ileri derecede zelil olunmaya, sevginin en ileri şekline layık olan mabud ve ilahınız da bütün yaratıkları nimetlerle terbiye eden, onlardan türlü sıkıntıları gideren rabbiniz de O’dur. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. O halde O’na ibadet edin.” O’nun kendisinden başka hak ilah olmayan Allah olduğu sabit olduğuna göre her türlüsü ile ibadeti yalnız O’na yapın ve bu ibadetinizi de O’na ihlasla yerine getirip O’nun rızasını arayın. İşte mükelleflerin yaratılmasından maksat budur:“Ben cinleri de insanları da ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(ez-Zariyat, 51/56)“O, her şeye vekildir.” Yani her şey yaratılması, tedbiri ve çekilip çevrilmesi itibari ile Allah’ın koruması ve idaresi altındadır. Bilindiği gibi belli bir tasarruf sonucu meydana gelen bir işin istikameti, kemali ve düzeninin mükemmelliği onu koruyup gözeten, onun idaresini üstlenenin (vekilin) durumuna bağlıdır. Şanı Yüce Allah’ın varlıklar üzerinde vekil olması ise yaratılmışların vekilliğine benzemez. Onların vekilliği başkasının yerine geçmek şeklindeki geçici bir vekilliktir ve bu gibi işlerde vekil kimse kendisini vekil tayin edene tâbidir. Yaratıcının vekilliği ise kendi zatındandır ve kemal derecede ilim, en güzel şekildeki idare, ihsan ve adaleti içerir. Herhangi bir kimsenin Yüce Allah’ın bir eksikliğini telafi etmesi, O’nun yarattıklarında bir tutarsızlık, bir aksaklık görmesi, tedbir ve idaresinde bir eksiklik ve kusur tespit etmesi imkansızdır. Dinini açıklaması, onu bozacak ve değiştirecek unsurlardan koruması, mü’minleri korumayı ve onların din ve imanlarını bozacak şeylere karşı onları muhafaza etmeyi üzerine almış olması da Yüce Allah’ın vekilliği kapsamı içerisindedir. 103. “Gözler” azameti, celali ve kemali dolayısı ile “O’nu kuşatamaz”; yani âhirette gözler Allah’ı görecek, O’nun kerim zatına bakmakla sevince gark olacak olsa bile yine de O’nu kuşatamazlar. Burada gözlerin O’nu kuşatmasının nefyedilmesi, görülmesinin nefyedilmesi demek değildir. Aksine bu buyruğun mefhumu görmeyi isbat etmektedir. Çünkü bu buyruk görmenin en özel niteliği olan “kuşatmayı” nefyetmektedir. Bu ise ruyetin (Allah’ın ahirette görülmesinin) sabit olduğuna delildir. Çünkü Yüce Allah “görmeyi” nefyetmeyi murad etmiş olsaydı: “Gözler onu göremez” buyurur veya benzeri bir ifade kullanırdı. Böylelikle âyet-i kerimede âhirette Rablerinin görülmesini kabul etmeyen Muattile (Mutezile vb.) mezhebi lehine delil olacak bir taraf yoktur. Aksine onların görüşlerinin tam aksine delil vardır. “O ise bütün gözleri kuşatır” İlmi görüleni ve görülmeyeni, işitmesi açık ve gizli bütün sesleri, görmesi de küçüğü ile büyüğü ile görülmeye konu olan her şeyi kuşatır. Bundan dolayı Yüce Allah:“O, Latiftir, her şeyden haberdardır” buyurmaktadır. Yani O her bir şeyi bütün incelikleri ve ayrıntıları ile bilir. O kadar ki gizlilikleri, saklı olan şeyleri, üstü kapalı olan şeyleri de idrak edip bilir. Kulunu dininin maslahatlarına yönlendirmesi, fark etmeyeceği hatta uğrunda çaba ve gayret harcamadığı birtakım yollarla bu maslahatları ona ulaştırması da O’nun Latif oluşunun bir tecellisidir. Yine Yüce Allah kulunu ebedi mutluluğa, sonu gelmez kurtuluşa ummadığı yerlerden ulaştırır. Hatta kulun hoşlanmadığı, acı duyduğu ve Allah’a onları kaldırması için dua ettiği şeyleri bile kulu hakkında takdir eder ki bunu da Yüce Allah’ın, böylesinin kulun dini açısından daha uygun olduğunu ve onun mükemmele doğru ilerlemesinin bunlara bağlı olduğunu bildiği için yapar. Dilediği şekilde lütufta bulunan ve mü’minlere çok merhametli olan Allah’ın şanı ne yücedir! 104. Yüce Allah, istenen ve maksat olarak gözetilen bütün alanlarda hakka delil olan apaçık âyetleri ve delilleri beyan ettikten sonra kullarının dikkatini bunlara çekmekte, hidâyet bulmalarının da bunun aksi durumu seçmelerinin de kendi ellerinde olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Doğrusu size Rabbinizden basiretler” yani hakkı açıkça ortaya koyan, onu kalpler için gözler önündeki güneş gibi apaçık bir hale getiren âyetler gelmiştir. Bu apaçık oluş, âyetlerin ihtiva ettiği lafızların fesahati, açıklığı, netliği, bu lafızların üstün ve yüce manalara ve değerli gerçeklere mutabık düşmesinden dolayıdır. Çünkü bu âyet-i kerimeler, yarattıklarını görünen ve görünmeyen çeşitli nimetleri ile besleyen yüce Rabden gelmiştir. Bu nimetlerin en faziletlisi ve en değerlisi ise bu âyetlerin açıklanması ve içinden çıkılmaz meselelerin vuzuha kavuşturulmasıdır. “Artık kim” bu âyetler sayesinde ibret alınacak yerleri “görürse” ve bunlar gereğince amel ederse “kendi lehinedir.” Çünkü Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur; her halde övgüye layık olandır. “Kim de görmezden gelirse” gösterildiği halde görmeye çalışmaz, sakındırıldığı halde sakınmaz, hak kendisi için besbelli olmakla birlikte hakka uymaz ve hakkın önünde alçakgönüllülük göstermezse “kendi aleyhinedir.” Yani onun bu körlüğünün zararı kendisinedir. “Ben” yani peygamber “başınızda” amellerinizi tespit eden ve sürekli olarak sizi gözetleyen “bir bekçi değilim.” Bana düşen apaçık tebliğden ibarettir. Ben de bunu yerine getirdim ve Allah’ın bana indirdiklerini tebliğ ettim. Benim görevim işte budur. Bunun dışındaki şeyler ise benim görev alanıma girmez.

Enam 6:103

100- Cinleri Allah’a ortaklar edindiler, halbuki onları da O yaratmıştır. Bilgisizce O’na oğullar ve kızlar uydurup iftira ettiler. O, onların nitelemelerinden münezzehtir ve çok yücedir. 101- O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. O’nun bir eşi yokken nasıl çocuğu olabilir?! Üstelik her şeyi de O yaratmıştır ve O, her şeyi hakkıyla bilendir. 102- İşte Rabbiniz Allah budur! O’ndan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. O halde O’na ibadet edin. O, her şeye vekildir. 103- Gözler O’nu kuşatamaz, O ise bütün gözleri kuşatır. O, Latiftir, her şeyden haberdardır. 104- Doğrusu size Rabbinizden basiretler gelmiştir. Artık kim görürse kendi lehinedir, kim de görmezden gelirse kendi aleyhinedir. Ben başınızda bir bekçi değilim. 100. Yüce Allah, kullarına karşı bu kadar ihsanına, onlara apaçık âyetleri ve delilleri ile kendisini tanıtmasına rağmen, Kureyşlilerin ve diğerlerinin Allah’a eş koştuklarını, Allah’tan başkalarına dua ve ibadet ettiklerini bildirmektedir. Onlar, cinlerden ve meleklerden bazılarını Allah’a ortak koştular. Halbuki onlar, sadece Allah’ın yarattıkları varlıklardandır. Onlarda rububiyet ve uluhiyet özelliklerinden hiçbir şey yoktur. Buna rağmen bu varlıkları, yaratma ve emretme sadece kendisine ait olan, her türlü nimeti ihsan eden ve her türlü musibeti uzaklaştıran Zat’a ortak koştular. Aynı şekilde kendi kafalarından, herhangi bir bilgiye dayanmaksızın Allah’a oğullar ve kızlar isnat ettiler, iftirada bulundular. Bir bilgiye dayalı olmaksızın Allah hakkında söz söyleyen ve Allah’ın tenzih edilmesi gereken en çirkin eksiklikleri O’na iftira ederek uyduranlardan daha zalim kim vardır? Bundan dolayı Yüce Allah, müşriklerin kendisi hakkındaki iftiralarından zatını tenzih ederek şöyle buyurmaktadır:“O, onların nitelemelerinden münezzehtir ve çok yücedir.” Çünkü O, bütün kemal sıfatlarına sahip, her türlü noksanlık ve kusurdan da münezzehtir. 101. “O, gökleri ve yeri yoktan var edendir.” Onları daha önceden herhangi bir benzeri olmaksızın en güzel şekilde, en mükemmel bir düzen içerisinde ve son derece sağlam bir şekilde yaratan O’dur. Özlü akıl sahipleri, hiçbir şekilde O’nun benzerini (yapmak şöyle dursun) tasavvur dahi edemezler. Göklerin ve yerin yaratılışında O’na ortaklık eden hiçbir kimse de yoktur. “O’nun bir eşi yokken nasıl çocuğu olabilir?!” Mutlk ilah, rab, eşi bulunmayan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Samed olduğuna göre Allah’ın nasıl çocuğu olabilir? O’nun eşi, yani hanımı yoktur. O, mahlukatının hiçbirisine muhtaç değildir, aksine hepsi O’na, bütün hallerinde ve zorunlu olarak muhtaçtırlar. Üstelik evladın, babasının türünden olması da kaçınılmaz bir şeydir. Yüce Allah ise her şeyi yaratandır ve hiçbir yaratık hiçbir yönüyle Allah’a benzememektedir. Allah genel olarak her şeyi yarattığını söz konusu ettikten sonra bilgisiyle onları çepeçevre kuşattığını da zikrederek:“ve O, her şeyi hakkıyla bilendir” buyurmaktadır. Bu şekilde yaratmaktan sonra bilmenin söz konusu edilmesi, O’nun ilim sahibi olduğuna dair aklî delile işarettir. İşte bütün bu yaratılmışlar, onlarda görülen mükemmel düzen ve göz kamaştırıcı yaratılış, hiç şüphesiz Yaratanın ilminin genişliğine ve hikmetinin mükemmelliğine bir delildir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Yaratan bilmez mi hiç? O, Latiftir (ilmi eşyanın inceliklerini kuşatandır), her şeyden haberdardır.”(el-Mülk, 67/14); “O, yegane yaratandır, her şeyi en iyi bilendir.”(Yasin, 36/81) 102. “İşte” bütün yaratıkları yaratan ve bunları mükemmel bir ölçüye göre takdir eden “Rabbiniz Allah budur.” Huzurunda en ileri derecede zelil olunmaya, sevginin en ileri şekline layık olan mabud ve ilahınız da bütün yaratıkları nimetlerle terbiye eden, onlardan türlü sıkıntıları gideren rabbiniz de O’dur. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. O halde O’na ibadet edin.” O’nun kendisinden başka hak ilah olmayan Allah olduğu sabit olduğuna göre her türlüsü ile ibadeti yalnız O’na yapın ve bu ibadetinizi de O’na ihlasla yerine getirip O’nun rızasını arayın. İşte mükelleflerin yaratılmasından maksat budur:“Ben cinleri de insanları da ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(ez-Zariyat, 51/56)“O, her şeye vekildir.” Yani her şey yaratılması, tedbiri ve çekilip çevrilmesi itibari ile Allah’ın koruması ve idaresi altındadır. Bilindiği gibi belli bir tasarruf sonucu meydana gelen bir işin istikameti, kemali ve düzeninin mükemmelliği onu koruyup gözeten, onun idaresini üstlenenin (vekilin) durumuna bağlıdır. Şanı Yüce Allah’ın varlıklar üzerinde vekil olması ise yaratılmışların vekilliğine benzemez. Onların vekilliği başkasının yerine geçmek şeklindeki geçici bir vekilliktir ve bu gibi işlerde vekil kimse kendisini vekil tayin edene tâbidir. Yaratıcının vekilliği ise kendi zatındandır ve kemal derecede ilim, en güzel şekildeki idare, ihsan ve adaleti içerir. Herhangi bir kimsenin Yüce Allah’ın bir eksikliğini telafi etmesi, O’nun yarattıklarında bir tutarsızlık, bir aksaklık görmesi, tedbir ve idaresinde bir eksiklik ve kusur tespit etmesi imkansızdır. Dinini açıklaması, onu bozacak ve değiştirecek unsurlardan koruması, mü’minleri korumayı ve onların din ve imanlarını bozacak şeylere karşı onları muhafaza etmeyi üzerine almış olması da Yüce Allah’ın vekilliği kapsamı içerisindedir. 103. “Gözler” azameti, celali ve kemali dolayısı ile “O’nu kuşatamaz”; yani âhirette gözler Allah’ı görecek, O’nun kerim zatına bakmakla sevince gark olacak olsa bile yine de O’nu kuşatamazlar. Burada gözlerin O’nu kuşatmasının nefyedilmesi, görülmesinin nefyedilmesi demek değildir. Aksine bu buyruğun mefhumu görmeyi isbat etmektedir. Çünkü bu buyruk görmenin en özel niteliği olan “kuşatmayı” nefyetmektedir. Bu ise ruyetin (Allah’ın ahirette görülmesinin) sabit olduğuna delildir. Çünkü Yüce Allah “görmeyi” nefyetmeyi murad etmiş olsaydı: “Gözler onu göremez” buyurur veya benzeri bir ifade kullanırdı. Böylelikle âyet-i kerimede âhirette Rablerinin görülmesini kabul etmeyen Muattile (Mutezile vb.) mezhebi lehine delil olacak bir taraf yoktur. Aksine onların görüşlerinin tam aksine delil vardır. “O ise bütün gözleri kuşatır” İlmi görüleni ve görülmeyeni, işitmesi açık ve gizli bütün sesleri, görmesi de küçüğü ile büyüğü ile görülmeye konu olan her şeyi kuşatır. Bundan dolayı Yüce Allah:“O, Latiftir, her şeyden haberdardır” buyurmaktadır. Yani O her bir şeyi bütün incelikleri ve ayrıntıları ile bilir. O kadar ki gizlilikleri, saklı olan şeyleri, üstü kapalı olan şeyleri de idrak edip bilir. Kulunu dininin maslahatlarına yönlendirmesi, fark etmeyeceği hatta uğrunda çaba ve gayret harcamadığı birtakım yollarla bu maslahatları ona ulaştırması da O’nun Latif oluşunun bir tecellisidir. Yine Yüce Allah kulunu ebedi mutluluğa, sonu gelmez kurtuluşa ummadığı yerlerden ulaştırır. Hatta kulun hoşlanmadığı, acı duyduğu ve Allah’a onları kaldırması için dua ettiği şeyleri bile kulu hakkında takdir eder ki bunu da Yüce Allah’ın, böylesinin kulun dini açısından daha uygun olduğunu ve onun mükemmele doğru ilerlemesinin bunlara bağlı olduğunu bildiği için yapar. Dilediği şekilde lütufta bulunan ve mü’minlere çok merhametli olan Allah’ın şanı ne yücedir! 104. Yüce Allah, istenen ve maksat olarak gözetilen bütün alanlarda hakka delil olan apaçık âyetleri ve delilleri beyan ettikten sonra kullarının dikkatini bunlara çekmekte, hidâyet bulmalarının da bunun aksi durumu seçmelerinin de kendi ellerinde olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Doğrusu size Rabbinizden basiretler” yani hakkı açıkça ortaya koyan, onu kalpler için gözler önündeki güneş gibi apaçık bir hale getiren âyetler gelmiştir. Bu apaçık oluş, âyetlerin ihtiva ettiği lafızların fesahati, açıklığı, netliği, bu lafızların üstün ve yüce manalara ve değerli gerçeklere mutabık düşmesinden dolayıdır. Çünkü bu âyet-i kerimeler, yarattıklarını görünen ve görünmeyen çeşitli nimetleri ile besleyen yüce Rabden gelmiştir. Bu nimetlerin en faziletlisi ve en değerlisi ise bu âyetlerin açıklanması ve içinden çıkılmaz meselelerin vuzuha kavuşturulmasıdır. “Artık kim” bu âyetler sayesinde ibret alınacak yerleri “görürse” ve bunlar gereğince amel ederse “kendi lehinedir.” Çünkü Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur; her halde övgüye layık olandır. “Kim de görmezden gelirse” gösterildiği halde görmeye çalışmaz, sakındırıldığı halde sakınmaz, hak kendisi için besbelli olmakla birlikte hakka uymaz ve hakkın önünde alçakgönüllülük göstermezse “kendi aleyhinedir.” Yani onun bu körlüğünün zararı kendisinedir. “Ben” yani peygamber “başınızda” amellerinizi tespit eden ve sürekli olarak sizi gözetleyen “bir bekçi değilim.” Bana düşen apaçık tebliğden ibarettir. Ben de bunu yerine getirdim ve Allah’ın bana indirdiklerini tebliğ ettim. Benim görevim işte budur. Bunun dışındaki şeyler ise benim görev alanıma girmez.

Enam 6:104

100- Cinleri Allah’a ortaklar edindiler, halbuki onları da O yaratmıştır. Bilgisizce O’na oğullar ve kızlar uydurup iftira ettiler. O, onların nitelemelerinden münezzehtir ve çok yücedir. 101- O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. O’nun bir eşi yokken nasıl çocuğu olabilir?! Üstelik her şeyi de O yaratmıştır ve O, her şeyi hakkıyla bilendir. 102- İşte Rabbiniz Allah budur! O’ndan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. O halde O’na ibadet edin. O, her şeye vekildir. 103- Gözler O’nu kuşatamaz, O ise bütün gözleri kuşatır. O, Latiftir, her şeyden haberdardır. 104- Doğrusu size Rabbinizden basiretler gelmiştir. Artık kim görürse kendi lehinedir, kim de görmezden gelirse kendi aleyhinedir. Ben başınızda bir bekçi değilim. 100. Yüce Allah, kullarına karşı bu kadar ihsanına, onlara apaçık âyetleri ve delilleri ile kendisini tanıtmasına rağmen, Kureyşlilerin ve diğerlerinin Allah’a eş koştuklarını, Allah’tan başkalarına dua ve ibadet ettiklerini bildirmektedir. Onlar, cinlerden ve meleklerden bazılarını Allah’a ortak koştular. Halbuki onlar, sadece Allah’ın yarattıkları varlıklardandır. Onlarda rububiyet ve uluhiyet özelliklerinden hiçbir şey yoktur. Buna rağmen bu varlıkları, yaratma ve emretme sadece kendisine ait olan, her türlü nimeti ihsan eden ve her türlü musibeti uzaklaştıran Zat’a ortak koştular. Aynı şekilde kendi kafalarından, herhangi bir bilgiye dayanmaksızın Allah’a oğullar ve kızlar isnat ettiler, iftirada bulundular. Bir bilgiye dayalı olmaksızın Allah hakkında söz söyleyen ve Allah’ın tenzih edilmesi gereken en çirkin eksiklikleri O’na iftira ederek uyduranlardan daha zalim kim vardır? Bundan dolayı Yüce Allah, müşriklerin kendisi hakkındaki iftiralarından zatını tenzih ederek şöyle buyurmaktadır:“O, onların nitelemelerinden münezzehtir ve çok yücedir.” Çünkü O, bütün kemal sıfatlarına sahip, her türlü noksanlık ve kusurdan da münezzehtir. 101. “O, gökleri ve yeri yoktan var edendir.” Onları daha önceden herhangi bir benzeri olmaksızın en güzel şekilde, en mükemmel bir düzen içerisinde ve son derece sağlam bir şekilde yaratan O’dur. Özlü akıl sahipleri, hiçbir şekilde O’nun benzerini (yapmak şöyle dursun) tasavvur dahi edemezler. Göklerin ve yerin yaratılışında O’na ortaklık eden hiçbir kimse de yoktur. “O’nun bir eşi yokken nasıl çocuğu olabilir?!” Mutlk ilah, rab, eşi bulunmayan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Samed olduğuna göre Allah’ın nasıl çocuğu olabilir? O’nun eşi, yani hanımı yoktur. O, mahlukatının hiçbirisine muhtaç değildir, aksine hepsi O’na, bütün hallerinde ve zorunlu olarak muhtaçtırlar. Üstelik evladın, babasının türünden olması da kaçınılmaz bir şeydir. Yüce Allah ise her şeyi yaratandır ve hiçbir yaratık hiçbir yönüyle Allah’a benzememektedir. Allah genel olarak her şeyi yarattığını söz konusu ettikten sonra bilgisiyle onları çepeçevre kuşattığını da zikrederek:“ve O, her şeyi hakkıyla bilendir” buyurmaktadır. Bu şekilde yaratmaktan sonra bilmenin söz konusu edilmesi, O’nun ilim sahibi olduğuna dair aklî delile işarettir. İşte bütün bu yaratılmışlar, onlarda görülen mükemmel düzen ve göz kamaştırıcı yaratılış, hiç şüphesiz Yaratanın ilminin genişliğine ve hikmetinin mükemmelliğine bir delildir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Yaratan bilmez mi hiç? O, Latiftir (ilmi eşyanın inceliklerini kuşatandır), her şeyden haberdardır.”(el-Mülk, 67/14); “O, yegane yaratandır, her şeyi en iyi bilendir.”(Yasin, 36/81) 102. “İşte” bütün yaratıkları yaratan ve bunları mükemmel bir ölçüye göre takdir eden “Rabbiniz Allah budur.” Huzurunda en ileri derecede zelil olunmaya, sevginin en ileri şekline layık olan mabud ve ilahınız da bütün yaratıkları nimetlerle terbiye eden, onlardan türlü sıkıntıları gideren rabbiniz de O’dur. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. O halde O’na ibadet edin.” O’nun kendisinden başka hak ilah olmayan Allah olduğu sabit olduğuna göre her türlüsü ile ibadeti yalnız O’na yapın ve bu ibadetinizi de O’na ihlasla yerine getirip O’nun rızasını arayın. İşte mükelleflerin yaratılmasından maksat budur:“Ben cinleri de insanları da ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(ez-Zariyat, 51/56)“O, her şeye vekildir.” Yani her şey yaratılması, tedbiri ve çekilip çevrilmesi itibari ile Allah’ın koruması ve idaresi altındadır. Bilindiği gibi belli bir tasarruf sonucu meydana gelen bir işin istikameti, kemali ve düzeninin mükemmelliği onu koruyup gözeten, onun idaresini üstlenenin (vekilin) durumuna bağlıdır. Şanı Yüce Allah’ın varlıklar üzerinde vekil olması ise yaratılmışların vekilliğine benzemez. Onların vekilliği başkasının yerine geçmek şeklindeki geçici bir vekilliktir ve bu gibi işlerde vekil kimse kendisini vekil tayin edene tâbidir. Yaratıcının vekilliği ise kendi zatındandır ve kemal derecede ilim, en güzel şekildeki idare, ihsan ve adaleti içerir. Herhangi bir kimsenin Yüce Allah’ın bir eksikliğini telafi etmesi, O’nun yarattıklarında bir tutarsızlık, bir aksaklık görmesi, tedbir ve idaresinde bir eksiklik ve kusur tespit etmesi imkansızdır. Dinini açıklaması, onu bozacak ve değiştirecek unsurlardan koruması, mü’minleri korumayı ve onların din ve imanlarını bozacak şeylere karşı onları muhafaza etmeyi üzerine almış olması da Yüce Allah’ın vekilliği kapsamı içerisindedir. 103. “Gözler” azameti, celali ve kemali dolayısı ile “O’nu kuşatamaz”; yani âhirette gözler Allah’ı görecek, O’nun kerim zatına bakmakla sevince gark olacak olsa bile yine de O’nu kuşatamazlar. Burada gözlerin O’nu kuşatmasının nefyedilmesi, görülmesinin nefyedilmesi demek değildir. Aksine bu buyruğun mefhumu görmeyi isbat etmektedir. Çünkü bu buyruk görmenin en özel niteliği olan “kuşatmayı” nefyetmektedir. Bu ise ruyetin (Allah’ın ahirette görülmesinin) sabit olduğuna delildir. Çünkü Yüce Allah “görmeyi” nefyetmeyi murad etmiş olsaydı: “Gözler onu göremez” buyurur veya benzeri bir ifade kullanırdı. Böylelikle âyet-i kerimede âhirette Rablerinin görülmesini kabul etmeyen Muattile (Mutezile vb.) mezhebi lehine delil olacak bir taraf yoktur. Aksine onların görüşlerinin tam aksine delil vardır. “O ise bütün gözleri kuşatır” İlmi görüleni ve görülmeyeni, işitmesi açık ve gizli bütün sesleri, görmesi de küçüğü ile büyüğü ile görülmeye konu olan her şeyi kuşatır. Bundan dolayı Yüce Allah:“O, Latiftir, her şeyden haberdardır” buyurmaktadır. Yani O her bir şeyi bütün incelikleri ve ayrıntıları ile bilir. O kadar ki gizlilikleri, saklı olan şeyleri, üstü kapalı olan şeyleri de idrak edip bilir. Kulunu dininin maslahatlarına yönlendirmesi, fark etmeyeceği hatta uğrunda çaba ve gayret harcamadığı birtakım yollarla bu maslahatları ona ulaştırması da O’nun Latif oluşunun bir tecellisidir. Yine Yüce Allah kulunu ebedi mutluluğa, sonu gelmez kurtuluşa ummadığı yerlerden ulaştırır. Hatta kulun hoşlanmadığı, acı duyduğu ve Allah’a onları kaldırması için dua ettiği şeyleri bile kulu hakkında takdir eder ki bunu da Yüce Allah’ın, böylesinin kulun dini açısından daha uygun olduğunu ve onun mükemmele doğru ilerlemesinin bunlara bağlı olduğunu bildiği için yapar. Dilediği şekilde lütufta bulunan ve mü’minlere çok merhametli olan Allah’ın şanı ne yücedir! 104. Yüce Allah, istenen ve maksat olarak gözetilen bütün alanlarda hakka delil olan apaçık âyetleri ve delilleri beyan ettikten sonra kullarının dikkatini bunlara çekmekte, hidâyet bulmalarının da bunun aksi durumu seçmelerinin de kendi ellerinde olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Doğrusu size Rabbinizden basiretler” yani hakkı açıkça ortaya koyan, onu kalpler için gözler önündeki güneş gibi apaçık bir hale getiren âyetler gelmiştir. Bu apaçık oluş, âyetlerin ihtiva ettiği lafızların fesahati, açıklığı, netliği, bu lafızların üstün ve yüce manalara ve değerli gerçeklere mutabık düşmesinden dolayıdır. Çünkü bu âyet-i kerimeler, yarattıklarını görünen ve görünmeyen çeşitli nimetleri ile besleyen yüce Rabden gelmiştir. Bu nimetlerin en faziletlisi ve en değerlisi ise bu âyetlerin açıklanması ve içinden çıkılmaz meselelerin vuzuha kavuşturulmasıdır. “Artık kim” bu âyetler sayesinde ibret alınacak yerleri “görürse” ve bunlar gereğince amel ederse “kendi lehinedir.” Çünkü Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur; her halde övgüye layık olandır. “Kim de görmezden gelirse” gösterildiği halde görmeye çalışmaz, sakındırıldığı halde sakınmaz, hak kendisi için besbelli olmakla birlikte hakka uymaz ve hakkın önünde alçakgönüllülük göstermezse “kendi aleyhinedir.” Yani onun bu körlüğünün zararı kendisinedir. “Ben” yani peygamber “başınızda” amellerinizi tespit eden ve sürekli olarak sizi gözetleyen “bir bekçi değilim.” Bana düşen apaçık tebliğden ibarettir. Ben de bunu yerine getirdim ve Allah’ın bana indirdiklerini tebliğ ettim. Benim görevim işte budur. Bunun dışındaki şeyler ise benim görev alanıma girmez.

Enam 6:105

105- İşte biz âyetleri böylece türlü türlü açıklarız ki bu sayede onlar:“Sen (bunları ehl-i kitaptan) öğrenmişsin” derler ve biz de onu bilen bir topluma beyan ederiz. 106- Rabbinden sana vahyolunana uy! Ondan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. Müşriklerden de yüz çevir! 107- Eğer Allah dileseydi onlar şirk koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi kılmadık. Onların üzerinde bir vekil de değilsin. 108- (Müşriklerin) Allah’ın yanı sıra yalvardıkları (ilahlara) sövmeyin. Sonra onlar da haddi aşıp bilgisizce Allah’a söverler. İşte biz böylece her ümmete yaptıklarını süsledik. Sonra dönüşleri yalnız Rab’lerinedir. O da kendilerine yaptıklarını haber verecektir. [105. “İşte biz âyetleri böylece türlü türlü açıklarız ki bu sayede onlar: “Sen (bunları ehl-i kitaptan) öğrenmişsin” derler ve biz de onu bilen bir topluma beyan ederiz.” Bu Kur'ân’da müşriklere tevhid, nübüvvet ve ahiret konularında açık delilleri açıkladığımız gibi yine onlara bilmedikleri her konudaki delilleri de açıklarız. Onlarsa yalana sarılıp: Sen, bunları kitap ehlinden öğrendin, derler. Biz de ayetleri türlü türlü açıklamak suretiyle hakkı, onu bilen, kabul eden ve ona tabi olan bir topluma açıklarız ki bunlar, Allah Rasulü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ona indirilene iman edenlerdir. 106. “Rabbinden sana vahyolunana uy! Ondan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. Müşriklerden de yüz çevir!” Ey Rasul, sana vahyettiğimiz emirlere ve yasaklara uy ki onların en önemlisi Allah'ın tevhid edilmesi ve O’na davettir. Müşriklerin inadına ve batıl iddialarına da aldırış etme! 107. “Eğer Allah dileseydi onlar şirk koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi kılmadık. Onların üzerinde bir vekil de değilsin” Eğer Yüce Allah bu müşriklerin şirk koşmamasını dileseydi şirk koşmazlardı. Ancak Allah, ilerde olacakları bildiği için onların kötü yönde tercih yapacaklarını ve sapkın hevalarına uyacaklarını da bilir. O nedenel ey Rasul, biz seni onlar üzerinde amellerini tespit edecek bir bekçi ve gözcü kılmadığımız gibi onların menfaatlerini idare edecek bir vekil ve yönetici de kılmadık.][4] 108. Yüce Allah bu ayette aslı itibariyle caiz hatta meşru olan bir hususu işlemeyi mü’minlere yasaklamaktadır. Bu da müşriklerin Allah ile birlikte edindikleri ilahlara ve putlara sövmektir. Aslında onların hakir düşürülmeleri ve sövülmeleri Allah’a yaklaştıran sebeplerdendir. Ancak bu sövme müşriklerin, her türlü kusurdan, sövmeden, hakaretten ve dil uzatmadan, tazim ve tenzih edilmesi gereken alemlerin Rabbine sövmelerine sebep olacağından dolayı Yüce Allah, müşriklerin ilahlarına sövmeyi yasaklamaktadır. Çünkü onlar kendi dinlerine taassup gösterir ve onun için gayrete gelirler. Zira Yüce Allah her bir ümmete yaptıklarını süslü göstermiştir, bu nedenle onlar da onu güzel görmüş, her yolla onu koruyup savunmaya çalışmışlardır. Öyle ki müslümanlar onların ilahlarına sövecek olurlarsa, iyilerin kalplerinde de kötülerin kalplerinde de azameti sağlamca yer etmiş bulunan alemlerin Rabbi olan Allah’a dahi söverler. Ancak bütün insanların kıyamet gününde dönüşleri ve varacakları yer Allah’ın huzurudur. O’nun karşısına çıkacaklar ve onlara dünyadaki amelleri gösterilecektir. Allah da hayır olsun şer olsun bütün yaptıklarını onlara haber verecektir. Bu âyet-i kerime şu şer’î kaidenin de delilidir:“Araçlar ulaştıracağı amaçlara göre nazar-ı itibare alınır.” Helal yol ve araçlar, eğer kötülüğe görütürüyor ise haram olurlar.

Enam 6:106

105- İşte biz âyetleri böylece türlü türlü açıklarız ki bu sayede onlar:“Sen (bunları ehl-i kitaptan) öğrenmişsin” derler ve biz de onu bilen bir topluma beyan ederiz. 106- Rabbinden sana vahyolunana uy! Ondan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. Müşriklerden de yüz çevir! 107- Eğer Allah dileseydi onlar şirk koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi kılmadık. Onların üzerinde bir vekil de değilsin. 108- (Müşriklerin) Allah’ın yanı sıra yalvardıkları (ilahlara) sövmeyin. Sonra onlar da haddi aşıp bilgisizce Allah’a söverler. İşte biz böylece her ümmete yaptıklarını süsledik. Sonra dönüşleri yalnız Rab’lerinedir. O da kendilerine yaptıklarını haber verecektir. [105. “İşte biz âyetleri böylece türlü türlü açıklarız ki bu sayede onlar: “Sen (bunları ehl-i kitaptan) öğrenmişsin” derler ve biz de onu bilen bir topluma beyan ederiz.” Bu Kur'ân’da müşriklere tevhid, nübüvvet ve ahiret konularında açık delilleri açıkladığımız gibi yine onlara bilmedikleri her konudaki delilleri de açıklarız. Onlarsa yalana sarılıp: Sen, bunları kitap ehlinden öğrendin, derler. Biz de ayetleri türlü türlü açıklamak suretiyle hakkı, onu bilen, kabul eden ve ona tabi olan bir topluma açıklarız ki bunlar, Allah Rasulü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ona indirilene iman edenlerdir. 106. “Rabbinden sana vahyolunana uy! Ondan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. Müşriklerden de yüz çevir!” Ey Rasul, sana vahyettiğimiz emirlere ve yasaklara uy ki onların en önemlisi Allah'ın tevhid edilmesi ve O’na davettir. Müşriklerin inadına ve batıl iddialarına da aldırış etme! 107. “Eğer Allah dileseydi onlar şirk koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi kılmadık. Onların üzerinde bir vekil de değilsin” Eğer Yüce Allah bu müşriklerin şirk koşmamasını dileseydi şirk koşmazlardı. Ancak Allah, ilerde olacakları bildiği için onların kötü yönde tercih yapacaklarını ve sapkın hevalarına uyacaklarını da bilir. O nedenel ey Rasul, biz seni onlar üzerinde amellerini tespit edecek bir bekçi ve gözcü kılmadığımız gibi onların menfaatlerini idare edecek bir vekil ve yönetici de kılmadık.][4] 108. Yüce Allah bu ayette aslı itibariyle caiz hatta meşru olan bir hususu işlemeyi mü’minlere yasaklamaktadır. Bu da müşriklerin Allah ile birlikte edindikleri ilahlara ve putlara sövmektir. Aslında onların hakir düşürülmeleri ve sövülmeleri Allah’a yaklaştıran sebeplerdendir. Ancak bu sövme müşriklerin, her türlü kusurdan, sövmeden, hakaretten ve dil uzatmadan, tazim ve tenzih edilmesi gereken alemlerin Rabbine sövmelerine sebep olacağından dolayı Yüce Allah, müşriklerin ilahlarına sövmeyi yasaklamaktadır. Çünkü onlar kendi dinlerine taassup gösterir ve onun için gayrete gelirler. Zira Yüce Allah her bir ümmete yaptıklarını süslü göstermiştir, bu nedenle onlar da onu güzel görmüş, her yolla onu koruyup savunmaya çalışmışlardır. Öyle ki müslümanlar onların ilahlarına sövecek olurlarsa, iyilerin kalplerinde de kötülerin kalplerinde de azameti sağlamca yer etmiş bulunan alemlerin Rabbi olan Allah’a dahi söverler. Ancak bütün insanların kıyamet gününde dönüşleri ve varacakları yer Allah’ın huzurudur. O’nun karşısına çıkacaklar ve onlara dünyadaki amelleri gösterilecektir. Allah da hayır olsun şer olsun bütün yaptıklarını onlara haber verecektir. Bu âyet-i kerime şu şer’î kaidenin de delilidir:“Araçlar ulaştıracağı amaçlara göre nazar-ı itibare alınır.” Helal yol ve araçlar, eğer kötülüğe görütürüyor ise haram olurlar.

Enam 6:107

105- İşte biz âyetleri böylece türlü türlü açıklarız ki bu sayede onlar:“Sen (bunları ehl-i kitaptan) öğrenmişsin” derler ve biz de onu bilen bir topluma beyan ederiz. 106- Rabbinden sana vahyolunana uy! Ondan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. Müşriklerden de yüz çevir! 107- Eğer Allah dileseydi onlar şirk koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi kılmadık. Onların üzerinde bir vekil de değilsin. 108- (Müşriklerin) Allah’ın yanı sıra yalvardıkları (ilahlara) sövmeyin. Sonra onlar da haddi aşıp bilgisizce Allah’a söverler. İşte biz böylece her ümmete yaptıklarını süsledik. Sonra dönüşleri yalnız Rab’lerinedir. O da kendilerine yaptıklarını haber verecektir. [105. “İşte biz âyetleri böylece türlü türlü açıklarız ki bu sayede onlar: “Sen (bunları ehl-i kitaptan) öğrenmişsin” derler ve biz de onu bilen bir topluma beyan ederiz.” Bu Kur'ân’da müşriklere tevhid, nübüvvet ve ahiret konularında açık delilleri açıkladığımız gibi yine onlara bilmedikleri her konudaki delilleri de açıklarız. Onlarsa yalana sarılıp: Sen, bunları kitap ehlinden öğrendin, derler. Biz de ayetleri türlü türlü açıklamak suretiyle hakkı, onu bilen, kabul eden ve ona tabi olan bir topluma açıklarız ki bunlar, Allah Rasulü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ona indirilene iman edenlerdir. 106. “Rabbinden sana vahyolunana uy! Ondan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. Müşriklerden de yüz çevir!” Ey Rasul, sana vahyettiğimiz emirlere ve yasaklara uy ki onların en önemlisi Allah'ın tevhid edilmesi ve O’na davettir. Müşriklerin inadına ve batıl iddialarına da aldırış etme! 107. “Eğer Allah dileseydi onlar şirk koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi kılmadık. Onların üzerinde bir vekil de değilsin” Eğer Yüce Allah bu müşriklerin şirk koşmamasını dileseydi şirk koşmazlardı. Ancak Allah, ilerde olacakları bildiği için onların kötü yönde tercih yapacaklarını ve sapkın hevalarına uyacaklarını da bilir. O nedenel ey Rasul, biz seni onlar üzerinde amellerini tespit edecek bir bekçi ve gözcü kılmadığımız gibi onların menfaatlerini idare edecek bir vekil ve yönetici de kılmadık.][4] 108. Yüce Allah bu ayette aslı itibariyle caiz hatta meşru olan bir hususu işlemeyi mü’minlere yasaklamaktadır. Bu da müşriklerin Allah ile birlikte edindikleri ilahlara ve putlara sövmektir. Aslında onların hakir düşürülmeleri ve sövülmeleri Allah’a yaklaştıran sebeplerdendir. Ancak bu sövme müşriklerin, her türlü kusurdan, sövmeden, hakaretten ve dil uzatmadan, tazim ve tenzih edilmesi gereken alemlerin Rabbine sövmelerine sebep olacağından dolayı Yüce Allah, müşriklerin ilahlarına sövmeyi yasaklamaktadır. Çünkü onlar kendi dinlerine taassup gösterir ve onun için gayrete gelirler. Zira Yüce Allah her bir ümmete yaptıklarını süslü göstermiştir, bu nedenle onlar da onu güzel görmüş, her yolla onu koruyup savunmaya çalışmışlardır. Öyle ki müslümanlar onların ilahlarına sövecek olurlarsa, iyilerin kalplerinde de kötülerin kalplerinde de azameti sağlamca yer etmiş bulunan alemlerin Rabbi olan Allah’a dahi söverler. Ancak bütün insanların kıyamet gününde dönüşleri ve varacakları yer Allah’ın huzurudur. O’nun karşısına çıkacaklar ve onlara dünyadaki amelleri gösterilecektir. Allah da hayır olsun şer olsun bütün yaptıklarını onlara haber verecektir. Bu âyet-i kerime şu şer’î kaidenin de delilidir:“Araçlar ulaştıracağı amaçlara göre nazar-ı itibare alınır.” Helal yol ve araçlar, eğer kötülüğe görütürüyor ise haram olurlar.

Enam 6:108

105- İşte biz âyetleri böylece türlü türlü açıklarız ki bu sayede onlar:“Sen (bunları ehl-i kitaptan) öğrenmişsin” derler ve biz de onu bilen bir topluma beyan ederiz. 106- Rabbinden sana vahyolunana uy! Ondan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. Müşriklerden de yüz çevir! 107- Eğer Allah dileseydi onlar şirk koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi kılmadık. Onların üzerinde bir vekil de değilsin. 108- (Müşriklerin) Allah’ın yanı sıra yalvardıkları (ilahlara) sövmeyin. Sonra onlar da haddi aşıp bilgisizce Allah’a söverler. İşte biz böylece her ümmete yaptıklarını süsledik. Sonra dönüşleri yalnız Rab’lerinedir. O da kendilerine yaptıklarını haber verecektir. [105. “İşte biz âyetleri böylece türlü türlü açıklarız ki bu sayede onlar: “Sen (bunları ehl-i kitaptan) öğrenmişsin” derler ve biz de onu bilen bir topluma beyan ederiz.” Bu Kur'ân’da müşriklere tevhid, nübüvvet ve ahiret konularında açık delilleri açıkladığımız gibi yine onlara bilmedikleri her konudaki delilleri de açıklarız. Onlarsa yalana sarılıp: Sen, bunları kitap ehlinden öğrendin, derler. Biz de ayetleri türlü türlü açıklamak suretiyle hakkı, onu bilen, kabul eden ve ona tabi olan bir topluma açıklarız ki bunlar, Allah Rasulü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ona indirilene iman edenlerdir. 106. “Rabbinden sana vahyolunana uy! Ondan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. Müşriklerden de yüz çevir!” Ey Rasul, sana vahyettiğimiz emirlere ve yasaklara uy ki onların en önemlisi Allah'ın tevhid edilmesi ve O’na davettir. Müşriklerin inadına ve batıl iddialarına da aldırış etme! 107. “Eğer Allah dileseydi onlar şirk koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi kılmadık. Onların üzerinde bir vekil de değilsin” Eğer Yüce Allah bu müşriklerin şirk koşmamasını dileseydi şirk koşmazlardı. Ancak Allah, ilerde olacakları bildiği için onların kötü yönde tercih yapacaklarını ve sapkın hevalarına uyacaklarını da bilir. O nedenel ey Rasul, biz seni onlar üzerinde amellerini tespit edecek bir bekçi ve gözcü kılmadığımız gibi onların menfaatlerini idare edecek bir vekil ve yönetici de kılmadık.][4] 108. Yüce Allah bu ayette aslı itibariyle caiz hatta meşru olan bir hususu işlemeyi mü’minlere yasaklamaktadır. Bu da müşriklerin Allah ile birlikte edindikleri ilahlara ve putlara sövmektir. Aslında onların hakir düşürülmeleri ve sövülmeleri Allah’a yaklaştıran sebeplerdendir. Ancak bu sövme müşriklerin, her türlü kusurdan, sövmeden, hakaretten ve dil uzatmadan, tazim ve tenzih edilmesi gereken alemlerin Rabbine sövmelerine sebep olacağından dolayı Yüce Allah, müşriklerin ilahlarına sövmeyi yasaklamaktadır. Çünkü onlar kendi dinlerine taassup gösterir ve onun için gayrete gelirler. Zira Yüce Allah her bir ümmete yaptıklarını süslü göstermiştir, bu nedenle onlar da onu güzel görmüş, her yolla onu koruyup savunmaya çalışmışlardır. Öyle ki müslümanlar onların ilahlarına sövecek olurlarsa, iyilerin kalplerinde de kötülerin kalplerinde de azameti sağlamca yer etmiş bulunan alemlerin Rabbi olan Allah’a dahi söverler. Ancak bütün insanların kıyamet gününde dönüşleri ve varacakları yer Allah’ın huzurudur. O’nun karşısına çıkacaklar ve onlara dünyadaki amelleri gösterilecektir. Allah da hayır olsun şer olsun bütün yaptıklarını onlara haber verecektir. Bu âyet-i kerime şu şer’î kaidenin de delilidir:“Araçlar ulaştıracağı amaçlara göre nazar-ı itibare alınır.” Helal yol ve araçlar, eğer kötülüğe görütürüyor ise haram olurlar.

Enam 6:109

109- Onlar eğer kendilerine bir mucize gelirse mutlaka ona iman edeceklerine dair var güçleri ile Allah adına yemin ettiler. De ki:“Mucizeler ancak Allah katındadır.” O mucize geldiği zaman da yine iman etmeyeceklerinin farkında değil misiniz? 110- Onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de ilk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) ve biz de onları azgınlıkları içerisinde şaşkın bir halde bırakırız. 111- Eğer biz (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık onlar yine de -Allah dilemedikçe- iman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler. 109. “Onlar” yani Allah Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayan müşrikler: “eğer kendilerine” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in doğruluğuna delalet eden “bir mucize gelirse mutlaka ona iman edeceklerine dair var güçleri ile” yani alabildiğine büyük yeminler ederek ve yeminlerini pekiştirerek “Allah adına yemin ettiler.” Ancak onların söyledikleri bu sözden kasıtları, doğruyu bulmak değildi. Onların esas maksatları kendilerine yapılan itirazı önlemek ve peygamberlerin getirdikleri kesin gerçekleri reddetmekti. Çünkü Yüce Allah Rasûlü’nü apaçık âyetlerle ve kesin delillerle desteklemiştir. Bunlara dikkat edilecek olursa onun getirdiklerinin doğruluğunda en ufak bir şüphe ve anlaşılamayacak bir husus kalmaz. Artık bundan sonra onların mucize istekleri, kabul edilmeyi ve olumlu karşılanmayı hak etmeyen, inatlaşma kabilinden bir istektir. Hatta bu tür isteklerinin kabul edilmemesi, onların faydasınadır. Çünkü Yüce Allah’ın kulları hakkında cereyan edegelen sünneti/kanunu şudur: Peygamberlerine mucizeler göstermesi teklifinde bulunanlara istedikleri mucizeler gelecek olur da onlara iman etmeyecek olurlarsa onlar, bu dünyada derhal cezalandırılırlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Mucizeler ancak Allah katındadır” Yani dilediği vakit bunları gönderen, dilemediği vakit göndermeyen O’dur. Bu konuda benim herhangi bir yetkim söz konusu değildir. Öyleyse benden bir takım mucizeler göstermemi istemeniz, hem bir haksızlıktır hem de güç yetiremeyeceğim şeyleri benden istemeniz demektir. Benden istenen size getirdiklerimin açıklanması ve buna karşılık sizin bunları tasdik etmenizdir. Ben de size getirdiklerimi açıklamış bulunuyorum. Bununla birlikte istedikleri mucizeler gelecek olsa bile iman ve tasdik edip etmeyecekleri belli değildir. Aksine bu durumda olanlardan çoğunlukla görülen, iman etmedikleridir. Bundan dolayı Yüce Allah:“O mucize geldiği zaman da yine iman etmeyeceklerinin farkında değil misiniz?” buyurmaktadır. 110. Yani davetçinin kendilerine geldiği ve onlara karşı delilin ortaya konduğu ilk seferinde iman etmedikleri için kalplerini çevirmek, iman etmelerini engellemek ve dosdoğru yolu izlemeye onları muvaffak kılmamak sureti ile onları cezalandırırız. Bu, Yüce Allah’ın adaletindendir. Kulları hakkındaki hikmetinin gereğidir. Çünkü bu yanlışı kendi aleyhlerine olmak üzere işleyenler onlardır. Onlara hidâyet kapısı açılmış ama onlar bu kapıdan girmemişlerdir. Onlara doğru yol açıkça bildirilmiş ama onlar o yolu izlememişlerdir. Artık bundan sonra hidâyete muvaffak olmaktan mahrum edilmeleri bu hallerine uygun düşmüştür. 111. Aynı şekilde onların, imanı yalnızca kendi irade ve meşietlerine bağlı kabul edip bu konuda Yüce Allah’ın iradesini hesaba katmamaları da en büyük yanlışlardan biridir. Çünkü eğer onlara Rasûlullah’ın peygamberliğine tanıklık eden meleklerin indirilmesi, ölülerin diriltilmeleri ve konuşmaları gibi büyük mucizeler gelecek olsa, “ve her şeyi” onlarla konuşsunlar diye “karşılarına” şahit olacakları, doğrudan görecekleri ve peygamberin getirdiklerinin doğruluğunu açıklayacak şekilde “toplasaydık onlar yine de” eğer Allah onların iman etmelerini istemeyecek olursa “iman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler.” cahillik ederler. Bundan dolayıdır ki iman etmelerini sırf teklif ettikleri mucizelerin gelmesine bağlamışlardır. Halbuki akıl ve ilim, kulun hakka tâbi olması gerektiğini ve Allah’ın açıkladığı yollarla bunu bulmaya çalışmasını, bunun için gayret etmesini, hakka tâbi olma hususunda Rabbinden yardım dileyerek kendi nefsine, güç ve imkânlarına güvenmemesini ve faydasız yere mucizelerin gösterilmesini istememesini gerektirir.

Enam 6:110

109- Onlar eğer kendilerine bir mucize gelirse mutlaka ona iman edeceklerine dair var güçleri ile Allah adına yemin ettiler. De ki:“Mucizeler ancak Allah katındadır.” O mucize geldiği zaman da yine iman etmeyeceklerinin farkında değil misiniz? 110- Onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de ilk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) ve biz de onları azgınlıkları içerisinde şaşkın bir halde bırakırız. 111- Eğer biz (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık onlar yine de -Allah dilemedikçe- iman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler. 109. “Onlar” yani Allah Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayan müşrikler: “eğer kendilerine” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in doğruluğuna delalet eden “bir mucize gelirse mutlaka ona iman edeceklerine dair var güçleri ile” yani alabildiğine büyük yeminler ederek ve yeminlerini pekiştirerek “Allah adına yemin ettiler.” Ancak onların söyledikleri bu sözden kasıtları, doğruyu bulmak değildi. Onların esas maksatları kendilerine yapılan itirazı önlemek ve peygamberlerin getirdikleri kesin gerçekleri reddetmekti. Çünkü Yüce Allah Rasûlü’nü apaçık âyetlerle ve kesin delillerle desteklemiştir. Bunlara dikkat edilecek olursa onun getirdiklerinin doğruluğunda en ufak bir şüphe ve anlaşılamayacak bir husus kalmaz. Artık bundan sonra onların mucize istekleri, kabul edilmeyi ve olumlu karşılanmayı hak etmeyen, inatlaşma kabilinden bir istektir. Hatta bu tür isteklerinin kabul edilmemesi, onların faydasınadır. Çünkü Yüce Allah’ın kulları hakkında cereyan edegelen sünneti/kanunu şudur: Peygamberlerine mucizeler göstermesi teklifinde bulunanlara istedikleri mucizeler gelecek olur da onlara iman etmeyecek olurlarsa onlar, bu dünyada derhal cezalandırılırlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Mucizeler ancak Allah katındadır” Yani dilediği vakit bunları gönderen, dilemediği vakit göndermeyen O’dur. Bu konuda benim herhangi bir yetkim söz konusu değildir. Öyleyse benden bir takım mucizeler göstermemi istemeniz, hem bir haksızlıktır hem de güç yetiremeyeceğim şeyleri benden istemeniz demektir. Benden istenen size getirdiklerimin açıklanması ve buna karşılık sizin bunları tasdik etmenizdir. Ben de size getirdiklerimi açıklamış bulunuyorum. Bununla birlikte istedikleri mucizeler gelecek olsa bile iman ve tasdik edip etmeyecekleri belli değildir. Aksine bu durumda olanlardan çoğunlukla görülen, iman etmedikleridir. Bundan dolayı Yüce Allah:“O mucize geldiği zaman da yine iman etmeyeceklerinin farkında değil misiniz?” buyurmaktadır. 110. Yani davetçinin kendilerine geldiği ve onlara karşı delilin ortaya konduğu ilk seferinde iman etmedikleri için kalplerini çevirmek, iman etmelerini engellemek ve dosdoğru yolu izlemeye onları muvaffak kılmamak sureti ile onları cezalandırırız. Bu, Yüce Allah’ın adaletindendir. Kulları hakkındaki hikmetinin gereğidir. Çünkü bu yanlışı kendi aleyhlerine olmak üzere işleyenler onlardır. Onlara hidâyet kapısı açılmış ama onlar bu kapıdan girmemişlerdir. Onlara doğru yol açıkça bildirilmiş ama onlar o yolu izlememişlerdir. Artık bundan sonra hidâyete muvaffak olmaktan mahrum edilmeleri bu hallerine uygun düşmüştür. 111. Aynı şekilde onların, imanı yalnızca kendi irade ve meşietlerine bağlı kabul edip bu konuda Yüce Allah’ın iradesini hesaba katmamaları da en büyük yanlışlardan biridir. Çünkü eğer onlara Rasûlullah’ın peygamberliğine tanıklık eden meleklerin indirilmesi, ölülerin diriltilmeleri ve konuşmaları gibi büyük mucizeler gelecek olsa, “ve her şeyi” onlarla konuşsunlar diye “karşılarına” şahit olacakları, doğrudan görecekleri ve peygamberin getirdiklerinin doğruluğunu açıklayacak şekilde “toplasaydık onlar yine de” eğer Allah onların iman etmelerini istemeyecek olursa “iman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler.” cahillik ederler. Bundan dolayıdır ki iman etmelerini sırf teklif ettikleri mucizelerin gelmesine bağlamışlardır. Halbuki akıl ve ilim, kulun hakka tâbi olması gerektiğini ve Allah’ın açıkladığı yollarla bunu bulmaya çalışmasını, bunun için gayret etmesini, hakka tâbi olma hususunda Rabbinden yardım dileyerek kendi nefsine, güç ve imkânlarına güvenmemesini ve faydasız yere mucizelerin gösterilmesini istememesini gerektirir.

Enam 6:111

109- Onlar eğer kendilerine bir mucize gelirse mutlaka ona iman edeceklerine dair var güçleri ile Allah adına yemin ettiler. De ki:“Mucizeler ancak Allah katındadır.” O mucize geldiği zaman da yine iman etmeyeceklerinin farkında değil misiniz? 110- Onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de ilk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) ve biz de onları azgınlıkları içerisinde şaşkın bir halde bırakırız. 111- Eğer biz (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık onlar yine de -Allah dilemedikçe- iman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler. 109. “Onlar” yani Allah Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayan müşrikler: “eğer kendilerine” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in doğruluğuna delalet eden “bir mucize gelirse mutlaka ona iman edeceklerine dair var güçleri ile” yani alabildiğine büyük yeminler ederek ve yeminlerini pekiştirerek “Allah adına yemin ettiler.” Ancak onların söyledikleri bu sözden kasıtları, doğruyu bulmak değildi. Onların esas maksatları kendilerine yapılan itirazı önlemek ve peygamberlerin getirdikleri kesin gerçekleri reddetmekti. Çünkü Yüce Allah Rasûlü’nü apaçık âyetlerle ve kesin delillerle desteklemiştir. Bunlara dikkat edilecek olursa onun getirdiklerinin doğruluğunda en ufak bir şüphe ve anlaşılamayacak bir husus kalmaz. Artık bundan sonra onların mucize istekleri, kabul edilmeyi ve olumlu karşılanmayı hak etmeyen, inatlaşma kabilinden bir istektir. Hatta bu tür isteklerinin kabul edilmemesi, onların faydasınadır. Çünkü Yüce Allah’ın kulları hakkında cereyan edegelen sünneti/kanunu şudur: Peygamberlerine mucizeler göstermesi teklifinde bulunanlara istedikleri mucizeler gelecek olur da onlara iman etmeyecek olurlarsa onlar, bu dünyada derhal cezalandırılırlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Mucizeler ancak Allah katındadır” Yani dilediği vakit bunları gönderen, dilemediği vakit göndermeyen O’dur. Bu konuda benim herhangi bir yetkim söz konusu değildir. Öyleyse benden bir takım mucizeler göstermemi istemeniz, hem bir haksızlıktır hem de güç yetiremeyeceğim şeyleri benden istemeniz demektir. Benden istenen size getirdiklerimin açıklanması ve buna karşılık sizin bunları tasdik etmenizdir. Ben de size getirdiklerimi açıklamış bulunuyorum. Bununla birlikte istedikleri mucizeler gelecek olsa bile iman ve tasdik edip etmeyecekleri belli değildir. Aksine bu durumda olanlardan çoğunlukla görülen, iman etmedikleridir. Bundan dolayı Yüce Allah:“O mucize geldiği zaman da yine iman etmeyeceklerinin farkında değil misiniz?” buyurmaktadır. 110. Yani davetçinin kendilerine geldiği ve onlara karşı delilin ortaya konduğu ilk seferinde iman etmedikleri için kalplerini çevirmek, iman etmelerini engellemek ve dosdoğru yolu izlemeye onları muvaffak kılmamak sureti ile onları cezalandırırız. Bu, Yüce Allah’ın adaletindendir. Kulları hakkındaki hikmetinin gereğidir. Çünkü bu yanlışı kendi aleyhlerine olmak üzere işleyenler onlardır. Onlara hidâyet kapısı açılmış ama onlar bu kapıdan girmemişlerdir. Onlara doğru yol açıkça bildirilmiş ama onlar o yolu izlememişlerdir. Artık bundan sonra hidâyete muvaffak olmaktan mahrum edilmeleri bu hallerine uygun düşmüştür. 111. Aynı şekilde onların, imanı yalnızca kendi irade ve meşietlerine bağlı kabul edip bu konuda Yüce Allah’ın iradesini hesaba katmamaları da en büyük yanlışlardan biridir. Çünkü eğer onlara Rasûlullah’ın peygamberliğine tanıklık eden meleklerin indirilmesi, ölülerin diriltilmeleri ve konuşmaları gibi büyük mucizeler gelecek olsa, “ve her şeyi” onlarla konuşsunlar diye “karşılarına” şahit olacakları, doğrudan görecekleri ve peygamberin getirdiklerinin doğruluğunu açıklayacak şekilde “toplasaydık onlar yine de” eğer Allah onların iman etmelerini istemeyecek olursa “iman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler.” cahillik ederler. Bundan dolayıdır ki iman etmelerini sırf teklif ettikleri mucizelerin gelmesine bağlamışlardır. Halbuki akıl ve ilim, kulun hakka tâbi olması gerektiğini ve Allah’ın açıkladığı yollarla bunu bulmaya çalışmasını, bunun için gayret etmesini, hakka tâbi olma hususunda Rabbinden yardım dileyerek kendi nefsine, güç ve imkânlarına güvenmemesini ve faydasız yere mucizelerin gösterilmesini istememesini gerektirir.

Enam 6:112

112- İşte böylece biz, her peygambere ins ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Onlardan kimi kimine aldatmak için yaldızlı birtakım sözler fısıldarlar. Eğer rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. Artık sen de onları iftiraları ile başbaşa bırak. 113- Tâ ki âhirete iman etmeyenlerin kalpleri o (yaldızlı sözlere) meyletsin, ondan hoşnut olsunlar ve kazanacakları (günahları) kazansınlar. 112. Yüce Allah, Rasûlünü teselli ederek şöyle buyurmaktadır: Biz sana çağrını reddeden, seninle savaşan ve seni kıskanan düşmanlar var ettiğimiz gibi sünnetimizin/kanunumuzun bir gereği olarak biz, insanlara gönderdiğimiz her bir peygambere ins ve cin şeytanlarından düşmanlar kıldık. Bunlar da peygamberlerin getirdiklerinin karşısında durmuşlardır. “Onlardan kimi kimine aldatmak için yaldızlı birtakım sözler fısıldarlar” Yani onların kimisi diğerlerine kendisine davet ettikleri batılı süslerler, sözleri allayıp pullarlar ve onu en güzel şekle sokmaya çalışırlar. Tâ ki akılsızlar, bu sözlere aldansın, gerçekleri anlayamayan, anlamları kavrayamayan ahmaklar bunlara bağlanıp itaat etsin. Zira bunlar allı pullu lafızları ve üstü yaldızlanmış ibareleri beğenirler. Bunun sonucunda da hakkı batıl, batılı da hak olarak kabul ederler. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 113. “Tâ ki âhirete iman etmeyenlerin kalpleri” bu süslü ve allı pullu sözlere “meyletsin.” Çünkü âhiret gününe iman etmeyip yararlanabilecekleri akıllara sahip olmayışları, onları buna iter. Ona meyletmelerinden sonra bir de “ondan hoşnut olsunlar” Yani önce ona meylederler, ona meyledip beğendikleri sözleri işitince de onlardan hoşnut olurlar. Bu, kalplerinde süslü gösterilir, onlarda köklü bir inanç ve ayrılamayacakları bir nitelik halini alır. Bunun ardından da devamlı işleyip durdukları davranışları ve söyleyegeldikleri sözleri sonuç olarak ortaya çıkar. Yani söz ve davranışları ile öyle yalanlar irtikab ederler ki bunlar, onların bu çirkin inançlarının bir parçasıdır. İşte ins ve cin şeytanlarının iftiracılarının ve onların çağrılarını kabul edenlerin hali budur. Âhirete iman eden, yetkin akıl, sağlam idrak ve düşünce sahibi kimseler ise bu gibi sözlere aldanmazlar. Bu gibi allı pullu ifadeler onların aklını çelmez. Aksine bunların bütün gayretleri gerçekleri bilmeye adanmıştır. O bakımdan onlar, davetçilerin kendisine davet ettikleri anlam ve hususlara dikkat ederler. Eğer bunlar gerçek ise kabul ederler. Bu gerçeklere de itaat ederler. İsterse bu gerçekler kötü ifadelere büründürülmüş ve yeterli olmayan sözlerle dile getirilmiş olsun. Şâyet onlara sunulan bu hususlar, batıl ise kim olursa olsun bunları reddedip söyleyene iade ederler. İsterse ipekten de ince ve güzel ibareler bu batıllara giydirilmiş olsun. Yüce Allah’ın peygamberlere birtakım düşmanlar, batıla da ona davet eden, ona yardım ve destek veren yardımcılar kılmasının hikmetlerinden birisi, kullarını sınamak, imtihan etmektir. Böylelikle kimin doğru ve samimi, kimin yalancı, kimin aklı başında, kimin cahil, kimin basiret sahibi, kimin de kör olduğu ortaya çıksın. Yine bu hikmetlerden birisi bu yolla hakkın açıklanması ve daha bir netlik kazanmasıdır. Çünkü batıl hakka karşı dikilip onunla mücadele edip ona karşı direnecek olursa hak, daha bir aydınlık kazanır ve daha da vuzuha kavuşur. Çünkü o takdirde hakkın delilleri, onun doğruluğuna ve gerçekliğine delalet eden tanıkları açıkça ortaya çıkar, batılın tutarsızlığı ve geçersizliği de daha bir belirginleşir. Bu ise uğrunda birbirleri ile yarışanların en büyük maksatları arasında yer alır.

Enam 6:113

112- İşte böylece biz, her peygambere ins ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Onlardan kimi kimine aldatmak için yaldızlı birtakım sözler fısıldarlar. Eğer rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. Artık sen de onları iftiraları ile başbaşa bırak. 113- Tâ ki âhirete iman etmeyenlerin kalpleri o (yaldızlı sözlere) meyletsin, ondan hoşnut olsunlar ve kazanacakları (günahları) kazansınlar. 112. Yüce Allah, Rasûlünü teselli ederek şöyle buyurmaktadır: Biz sana çağrını reddeden, seninle savaşan ve seni kıskanan düşmanlar var ettiğimiz gibi sünnetimizin/kanunumuzun bir gereği olarak biz, insanlara gönderdiğimiz her bir peygambere ins ve cin şeytanlarından düşmanlar kıldık. Bunlar da peygamberlerin getirdiklerinin karşısında durmuşlardır. “Onlardan kimi kimine aldatmak için yaldızlı birtakım sözler fısıldarlar” Yani onların kimisi diğerlerine kendisine davet ettikleri batılı süslerler, sözleri allayıp pullarlar ve onu en güzel şekle sokmaya çalışırlar. Tâ ki akılsızlar, bu sözlere aldansın, gerçekleri anlayamayan, anlamları kavrayamayan ahmaklar bunlara bağlanıp itaat etsin. Zira bunlar allı pullu lafızları ve üstü yaldızlanmış ibareleri beğenirler. Bunun sonucunda da hakkı batıl, batılı da hak olarak kabul ederler. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 113. “Tâ ki âhirete iman etmeyenlerin kalpleri” bu süslü ve allı pullu sözlere “meyletsin.” Çünkü âhiret gününe iman etmeyip yararlanabilecekleri akıllara sahip olmayışları, onları buna iter. Ona meyletmelerinden sonra bir de “ondan hoşnut olsunlar” Yani önce ona meylederler, ona meyledip beğendikleri sözleri işitince de onlardan hoşnut olurlar. Bu, kalplerinde süslü gösterilir, onlarda köklü bir inanç ve ayrılamayacakları bir nitelik halini alır. Bunun ardından da devamlı işleyip durdukları davranışları ve söyleyegeldikleri sözleri sonuç olarak ortaya çıkar. Yani söz ve davranışları ile öyle yalanlar irtikab ederler ki bunlar, onların bu çirkin inançlarının bir parçasıdır. İşte ins ve cin şeytanlarının iftiracılarının ve onların çağrılarını kabul edenlerin hali budur. Âhirete iman eden, yetkin akıl, sağlam idrak ve düşünce sahibi kimseler ise bu gibi sözlere aldanmazlar. Bu gibi allı pullu ifadeler onların aklını çelmez. Aksine bunların bütün gayretleri gerçekleri bilmeye adanmıştır. O bakımdan onlar, davetçilerin kendisine davet ettikleri anlam ve hususlara dikkat ederler. Eğer bunlar gerçek ise kabul ederler. Bu gerçeklere de itaat ederler. İsterse bu gerçekler kötü ifadelere büründürülmüş ve yeterli olmayan sözlerle dile getirilmiş olsun. Şâyet onlara sunulan bu hususlar, batıl ise kim olursa olsun bunları reddedip söyleyene iade ederler. İsterse ipekten de ince ve güzel ibareler bu batıllara giydirilmiş olsun. Yüce Allah’ın peygamberlere birtakım düşmanlar, batıla da ona davet eden, ona yardım ve destek veren yardımcılar kılmasının hikmetlerinden birisi, kullarını sınamak, imtihan etmektir. Böylelikle kimin doğru ve samimi, kimin yalancı, kimin aklı başında, kimin cahil, kimin basiret sahibi, kimin de kör olduğu ortaya çıksın. Yine bu hikmetlerden birisi bu yolla hakkın açıklanması ve daha bir netlik kazanmasıdır. Çünkü batıl hakka karşı dikilip onunla mücadele edip ona karşı direnecek olursa hak, daha bir aydınlık kazanır ve daha da vuzuha kavuşur. Çünkü o takdirde hakkın delilleri, onun doğruluğuna ve gerçekliğine delalet eden tanıkları açıkça ortaya çıkar, batılın tutarsızlığı ve geçersizliği de daha bir belirginleşir. Bu ise uğrunda birbirleri ile yarışanların en büyük maksatları arasında yer alır.

Enam 6:114

114- “O, size Kitabı açıklanmış bir halde indirmişken Allah’tan başka bir hakem mi arayacak mışım?!” Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onun Rabbin tarafından hak ile indirildiğini bilirler. O halde sakın şüphe edenlerden olma. 115- Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, Semidir, Alimdir. 114. Yani ey Rasul, de ki:“O, size kitabı açıklanmış bir halde” içinde helâl ve haramın açıkça belirtildiği, şeri hükümlerin, dinin itikadi esaslarının, fer’i hükümlerinin en ileri derecede beyan edildiği, en açık belgelerle dile getirildiği, en güzel hükümleri ve en doğru sözleri ihtiva eder şekilde “indirmişken Allah’tan başka” hükmüne başvuracağım, emir ve yasaklarına bağlı kalacağım “bir hakem mi arayacak mışım?!” Çünkü Allah’ın dışındaki bütün varlıklar, hakkında hüküm verilenlerdir, hüküm veren değil. Yaratılmışların verecekleri bütün hükümler ve her türlü tedbir ve irade, kesinlikle eksiktir, kusurludur, haksızcadır. Hakem kabul edilmesi gereken ancak ve ancak Yüce Allah’tır. Yaratmak da emretmek de yalnız O’nundur. O, tektir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. O’nun hükümlerinin bu nitelikte olması, hikmet ve rahmeti içermesinden dolayıdır. Nitekim Yahudi ve Hıristiyanlar gibi kendilerine önceden kitap indirilmiş olanlar da bunu itiraf ederler:“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onun Rabbin tarafından hak ile indirildiğini bilirler.” Bu sebepledir ki ilahi haberler hep birbirini doğrular mahiyette gelmiştir. “O halde sakın” bu hususta “şüphe edenlerden olma!” Daha sonra Yüce Allah, ilâhi haberlerin açık oluşlarını vasfederek şöyle buyurmaktadır: 115. “Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir.” Yani verdiği haberlerdeki doğruluğu, emir ve yasaklarındaki adaleti en mükemmel derecededir. Yüce Allah’ın bu Kitab-ı Aziz’de yer vermiş olduğu haberlerden daha doğru, bu kitaptaki emir ve yasaklardan daha adili olamaz. “O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur.” Çünkü O bu sözleri doğruluğun en üstün şekli, hakkın en ileri derecesi ile korumuş ve muhkemleştirmiştir. Bunların değiştirilmelerine imkân olmadığı gibi bunlardan daha iyilerinin bulunup ortaya atılma imkânı da yoktur. “O, Semidir” çeşitli ihtiyaçların dile getirildiği, farklı dillerin seslendirdiği bütün sesleri işitendir; “Alimdir” gizli-açık, geçmiş ve gelecek her şeyi bilen ve ilmi ile kuşatantdır.

Enam 6:115

114- “O, size Kitabı açıklanmış bir halde indirmişken Allah’tan başka bir hakem mi arayacak mışım?!” Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onun Rabbin tarafından hak ile indirildiğini bilirler. O halde sakın şüphe edenlerden olma. 115- Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, Semidir, Alimdir. 114. Yani ey Rasul, de ki:“O, size kitabı açıklanmış bir halde” içinde helâl ve haramın açıkça belirtildiği, şeri hükümlerin, dinin itikadi esaslarının, fer’i hükümlerinin en ileri derecede beyan edildiği, en açık belgelerle dile getirildiği, en güzel hükümleri ve en doğru sözleri ihtiva eder şekilde “indirmişken Allah’tan başka” hükmüne başvuracağım, emir ve yasaklarına bağlı kalacağım “bir hakem mi arayacak mışım?!” Çünkü Allah’ın dışındaki bütün varlıklar, hakkında hüküm verilenlerdir, hüküm veren değil. Yaratılmışların verecekleri bütün hükümler ve her türlü tedbir ve irade, kesinlikle eksiktir, kusurludur, haksızcadır. Hakem kabul edilmesi gereken ancak ve ancak Yüce Allah’tır. Yaratmak da emretmek de yalnız O’nundur. O, tektir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. O’nun hükümlerinin bu nitelikte olması, hikmet ve rahmeti içermesinden dolayıdır. Nitekim Yahudi ve Hıristiyanlar gibi kendilerine önceden kitap indirilmiş olanlar da bunu itiraf ederler:“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onun Rabbin tarafından hak ile indirildiğini bilirler.” Bu sebepledir ki ilahi haberler hep birbirini doğrular mahiyette gelmiştir. “O halde sakın” bu hususta “şüphe edenlerden olma!” Daha sonra Yüce Allah, ilâhi haberlerin açık oluşlarını vasfederek şöyle buyurmaktadır: 115. “Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir.” Yani verdiği haberlerdeki doğruluğu, emir ve yasaklarındaki adaleti en mükemmel derecededir. Yüce Allah’ın bu Kitab-ı Aziz’de yer vermiş olduğu haberlerden daha doğru, bu kitaptaki emir ve yasaklardan daha adili olamaz. “O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur.” Çünkü O bu sözleri doğruluğun en üstün şekli, hakkın en ileri derecesi ile korumuş ve muhkemleştirmiştir. Bunların değiştirilmelerine imkân olmadığı gibi bunlardan daha iyilerinin bulunup ortaya atılma imkânı da yoktur. “O, Semidir” çeşitli ihtiyaçların dile getirildiği, farklı dillerin seslendirdiği bütün sesleri işitendir; “Alimdir” gizli-açık, geçmiş ve gelecek her şeyi bilen ve ilmi ile kuşatantdır.

Enam 6:116

116- Şayet sen yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edecek olursan seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve yine onlar ancak yalan söylerler. 117- Şüphe yok ki Rabbin, hem yolundan sapanları en iyi bilendir, hem de hidâyet bulanları en iyi bilendir. 116. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i insanların çoğuna itaat etmekten sakındırarak şöyle buyurmaktadır:“Şayet sen yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edersen seni Allah yolundan saptırırlar.” Çünkü onların pek çoğu, (Allah’ın kendilerine gönderdiği) dinlerinde, amellerinde ve ilimlerinde sapmışlardır. Bu yüzden de dinleri bozuk, amelleri de hevâlarına tabidir. Bilgilerinde ise ne hakikat ne de doğru yola ulaştıracak bir özellik yoktur. Aksine onların yaptıkları, hak namına hiçbir şey ifade etmeyen zanna uymaktan, Allah hakkında da bilmedikleri şeyleri uydurarak ileri sürmekten ibarettir. Bu durumda olanlardan Allah’ın kullarını sakındırması ve onların gerçek durumlarını açıklaması elbette ki gereklidir. Çünkü -her ne kadar bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir hitap ise de- Peygamber’in hakkında özel olmayan hükümlerde ümmeti de ona tâbidir. Yüce Allah ise sözü en doğru olandır, söyledikleri de gerçeğin tâ kendisidir. 117. “Şüphe yok ki Rabbin, hem yolundan sapanları en iyi bilendir, hem de hidâyet bulanları” ve hidayete yol gösterenleri “en iyi bilendir.” O halde ey mü’minler! Size düşen O’nun verdiği öğütlere, emir ve yasaklara uymaktır. Çünkü O, sizin maslahatınız olan şeyleri en iyi bilendir ve size kendi öz nefislerinizden daha merhametlidir. İlk âyet-i kerime, çokluğun hakka delil olmadığına, herhangi bir işi ve yolu izleyenlerin az olmasının da hakkın o olmadığının delili olarak görülemeyeceğine delalet etmektedir. Bilakis vakıa, bunun aksinedir. Zira hak ehli sayıca daha azdırlar, ancak Allah nezdinde kadir ve kıymetleri ve de mükâfaatları daha büyüktür. O halde hakka da batıla da her birine götüren yolların, delil olarak görülmesi ve gösterilmesi gerekir.

Enam 6:117

116- Şayet sen yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edecek olursan seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve yine onlar ancak yalan söylerler. 117- Şüphe yok ki Rabbin, hem yolundan sapanları en iyi bilendir, hem de hidâyet bulanları en iyi bilendir. 116. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i insanların çoğuna itaat etmekten sakındırarak şöyle buyurmaktadır:“Şayet sen yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edersen seni Allah yolundan saptırırlar.” Çünkü onların pek çoğu, (Allah’ın kendilerine gönderdiği) dinlerinde, amellerinde ve ilimlerinde sapmışlardır. Bu yüzden de dinleri bozuk, amelleri de hevâlarına tabidir. Bilgilerinde ise ne hakikat ne de doğru yola ulaştıracak bir özellik yoktur. Aksine onların yaptıkları, hak namına hiçbir şey ifade etmeyen zanna uymaktan, Allah hakkında da bilmedikleri şeyleri uydurarak ileri sürmekten ibarettir. Bu durumda olanlardan Allah’ın kullarını sakındırması ve onların gerçek durumlarını açıklaması elbette ki gereklidir. Çünkü -her ne kadar bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir hitap ise de- Peygamber’in hakkında özel olmayan hükümlerde ümmeti de ona tâbidir. Yüce Allah ise sözü en doğru olandır, söyledikleri de gerçeğin tâ kendisidir. 117. “Şüphe yok ki Rabbin, hem yolundan sapanları en iyi bilendir, hem de hidâyet bulanları” ve hidayete yol gösterenleri “en iyi bilendir.” O halde ey mü’minler! Size düşen O’nun verdiği öğütlere, emir ve yasaklara uymaktır. Çünkü O, sizin maslahatınız olan şeyleri en iyi bilendir ve size kendi öz nefislerinizden daha merhametlidir. İlk âyet-i kerime, çokluğun hakka delil olmadığına, herhangi bir işi ve yolu izleyenlerin az olmasının da hakkın o olmadığının delili olarak görülemeyeceğine delalet etmektedir. Bilakis vakıa, bunun aksinedir. Zira hak ehli sayıca daha azdırlar, ancak Allah nezdinde kadir ve kıymetleri ve de mükâfaatları daha büyüktür. O halde hakka da batıla da her birine götüren yolların, delil olarak görülmesi ve gösterilmesi gerekir.

Enam 6:118

118- Eğer O’nun âyetlerine iman edenler iseniz, üzerlerine Allah’ın adı anılan (hayvan)lardan yiyin. 119- Üzerine Allah’ın adı anılanlardan yememenize sebep ne? Halbuki O, size -zaruret halinde kendisine ihtiyaç duyduklarınızı müstesna kılarak- neyi haram kıldığını size ayrı ayrı açıklamıştır. Gerçekten birçok kimseler bilgisizce, hevâları ile saptırıyorlar. Şüphesiz Rabbin, haddi aşanları en iyi bilendir. 118-119. Yüce Allah mü’min kullarına imanlarının bir gereği olarak, eğer mü’min iseler üzerine Allah’ın adı anılan helâl kılınmış ehli ve diğer hayvanlardan yemelerini, bunları yemenin helâl olduğuna inanmalarını, cahiliye halkı gibi kendiliklerinden bir şeyler uydurarak ve şeytanların saptırmasına uyarak helâl olan birçok şeyi haram kılma yoluna gitmemelerini emretmektedir. Yüce Allah, mü’minin alametinin bu kötü ve yerilmiş âdet hususunda cahiliye mensuplarına muhalefet etmek olduğunu zikretmiştir. Çünkü cahiliyenin bu kötü adeti Allah’ın şeriatını değiştirmeyi içermektedir. Peki, mü’minleri üzerine Allah’ın adı anılmış olan hayvanların etlerinden yemekten alıkoyan nedir? Halbuki Allah kullarına neyi haram kıldığını genişçe açıklayıp izah etmiştir. O halde harama düşmek korkusu ile helâl olan birtakım şeyleri yemekten uzak durmayı gerektiren herhangi bir şüphe veya içinden çıkılmaz bir durum bulunmamaktadır. Âyet-i kerime, eşyada ve yiyeceklerde aslolanın mubahlık olduğuna delildir. Eğer bunlardan herhangi bir şeyin haram kılındığına dair Şer’î hüküm varid olmamışsa o şey, mubahlığı üzere kalmaya devam eder. Yüce Allah’ın susup da hakkında hüküm belirtmediği şey helâldir. Çünkü haramı Yüce Allah genişçe açıklamış bulunmaktadır. Allah’ın bu şekilde açıklamadığı şeyler ise haram değildir. Bununla birlikte Yüce Allah geniş geniş haramlığını açıkladığı şeyleri zaruret ve açlık halinde mubah kılmıştır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Leş, kan, domuz eti... size haram kılındı... Kim son derece aç olur da günaha meyletmeksizin (bu sayılanlardan yemek) zorunda kalırsa, şüphesiz Allah çok bağışlayan, pek merhamet edendir.”(el-Maide, 5/3) Daha sonra Yüce Allah insanların bir çoğundan sakındırarak: “Gerçekten bir çok kimseler bilgisizce” ve bir delilleri bulunmaksızın “hevâları ile” yani sırf nefislerinin hoşuna gittiği için “saptırıyorlar.” O halde mü’min kulun böylelerinden sakınması gerekir. Bu gibi kimselerin alametleri ise -Yüce Allah’ın kullarına açıkladığı üzere- onların davet ettikleri şeylerin şer’i herhangi bir delil ve belgeye dayalı olmamasıdır. Onların kendi bozuk hevalarına ve kısır görüşlerine göre delili andıran birtakım şeylere sahip oldukları görülebilir. Ancak böyleleri Allah’ın şeriatına ve Allah’ın kullarına karşı haddi aşan kimselerdir. Allah ise haddi aşanları sevmez. Hidâyete çağıran ve hidâyet bulmuş olanlar ise böyle değildir. Onlar hakka ve hidâyete davet etmekle birlikte çağrılarını aklî ve nakli delillerle de desteklerler. Onlar bu çağrılarında ise ancak Rablerinin rızasını ve O’na yakın olma yolunu ararlar.

Enam 6:119

118- Eğer O’nun âyetlerine iman edenler iseniz, üzerlerine Allah’ın adı anılan (hayvan)lardan yiyin. 119- Üzerine Allah’ın adı anılanlardan yememenize sebep ne? Halbuki O, size -zaruret halinde kendisine ihtiyaç duyduklarınızı müstesna kılarak- neyi haram kıldığını size ayrı ayrı açıklamıştır. Gerçekten birçok kimseler bilgisizce, hevâları ile saptırıyorlar. Şüphesiz Rabbin, haddi aşanları en iyi bilendir. 118-119. Yüce Allah mü’min kullarına imanlarının bir gereği olarak, eğer mü’min iseler üzerine Allah’ın adı anılan helâl kılınmış ehli ve diğer hayvanlardan yemelerini, bunları yemenin helâl olduğuna inanmalarını, cahiliye halkı gibi kendiliklerinden bir şeyler uydurarak ve şeytanların saptırmasına uyarak helâl olan birçok şeyi haram kılma yoluna gitmemelerini emretmektedir. Yüce Allah, mü’minin alametinin bu kötü ve yerilmiş âdet hususunda cahiliye mensuplarına muhalefet etmek olduğunu zikretmiştir. Çünkü cahiliyenin bu kötü adeti Allah’ın şeriatını değiştirmeyi içermektedir. Peki, mü’minleri üzerine Allah’ın adı anılmış olan hayvanların etlerinden yemekten alıkoyan nedir? Halbuki Allah kullarına neyi haram kıldığını genişçe açıklayıp izah etmiştir. O halde harama düşmek korkusu ile helâl olan birtakım şeyleri yemekten uzak durmayı gerektiren herhangi bir şüphe veya içinden çıkılmaz bir durum bulunmamaktadır. Âyet-i kerime, eşyada ve yiyeceklerde aslolanın mubahlık olduğuna delildir. Eğer bunlardan herhangi bir şeyin haram kılındığına dair Şer’î hüküm varid olmamışsa o şey, mubahlığı üzere kalmaya devam eder. Yüce Allah’ın susup da hakkında hüküm belirtmediği şey helâldir. Çünkü haramı Yüce Allah genişçe açıklamış bulunmaktadır. Allah’ın bu şekilde açıklamadığı şeyler ise haram değildir. Bununla birlikte Yüce Allah geniş geniş haramlığını açıkladığı şeyleri zaruret ve açlık halinde mubah kılmıştır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Leş, kan, domuz eti... size haram kılındı... Kim son derece aç olur da günaha meyletmeksizin (bu sayılanlardan yemek) zorunda kalırsa, şüphesiz Allah çok bağışlayan, pek merhamet edendir.”(el-Maide, 5/3) Daha sonra Yüce Allah insanların bir çoğundan sakındırarak: “Gerçekten bir çok kimseler bilgisizce” ve bir delilleri bulunmaksızın “hevâları ile” yani sırf nefislerinin hoşuna gittiği için “saptırıyorlar.” O halde mü’min kulun böylelerinden sakınması gerekir. Bu gibi kimselerin alametleri ise -Yüce Allah’ın kullarına açıkladığı üzere- onların davet ettikleri şeylerin şer’i herhangi bir delil ve belgeye dayalı olmamasıdır. Onların kendi bozuk hevalarına ve kısır görüşlerine göre delili andıran birtakım şeylere sahip oldukları görülebilir. Ancak böyleleri Allah’ın şeriatına ve Allah’ın kullarına karşı haddi aşan kimselerdir. Allah ise haddi aşanları sevmez. Hidâyete çağıran ve hidâyet bulmuş olanlar ise böyle değildir. Onlar hakka ve hidâyete davet etmekle birlikte çağrılarını aklî ve nakli delillerle de desteklerler. Onlar bu çağrılarında ise ancak Rablerinin rızasını ve O’na yakın olma yolunu ararlar.

Enam 6:120

120- Günahın açığını da gizlisini de terk edin. Çünkü günah kazananlar, işlemekte oldukları yüzünden cezalandırılacaklardır. 120. Günahtan kasıt, kulu günaha düşüren yani Allah’ın ve kullarının hakları ile ilgili kişiyi vebal altına sokan bütün isyanlardır. Allah kullarına gizlisi ile açığı ile günahın her türlüsünü işlemeyi yasaklamıştır. Yani günahın ister beden ve azalarla ilgili olanı olsun isterse de kalple ilgili olanları olsun, gizli ve açık bütün türlerini yasaklamıştır. Kulun gizli ve açık isyanları terk etmesi ise ancak bunları gereği gibi bilmesi ve bunlar hakkında gerekli araştırmayı yapması ile mümkün olur. Öyleyse bunlar hakkında gerekli bilginin edinilmesi, kalp ve beden isyanlarının tanınıp bilinmesi, her bir mükellef için farz-ı ayndır. İnsanların birçoğu ise pek çok günahı bilmemektedir. Özellikle de kibir, kendini ve yaptıklarını beğenmek, riya ve buna benzer kalbî günahlar gözden uzak kalabilmektedir. Hatta bunların pek çoğu bir kişide bulunduğu olur da o, bunun farkına bile varamaz. Bunun sebebi ise ilimden yüz çevirmek ve basiret sahibi olmamaktır. Daha sonra Yüce Allah, gizli ve açık günah kazanıp duranların bu kazanmalarına ve günahlarının miktarına göre -az ya da çok- ceza göreceklerini ve bu cezanın âhirette söz konusu olacağını haber vermektedir. Bazen bu ceza dünyada da olabilir. Kul dünyada ceza görebilir ve bu da günahlarının hafifletilmesine sebep teşkil eder.

Enam 6:121

121- Üzerine Allah’ın adı anılmayan (hayvan)lardan yemeyin. Çünkü bu, elbette ki bir fısktır. Gerçekten şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına vahyederler. Eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz de müşrik olursunuz. 121. Yenilmesi yasak olanlar kapsamına üzerine Allah’tan başkasının adı anılanlar da dahildir. Putlara veya müşriklerin ilahları adına kesilenler gibi. Bu gibi hayvanlar, Allah’tan başkasının adı anılarak kesilmiş hayvanlardan olup özellikle nasla haram kılınmıştır. Bu yasağın kapsamına Allah için kesilip de Allah’ın adının anılması terk edilmiş hayvanlar da girmektedir. Kurbanlıklar, hacdaki hediye kurbanlıkları yahut da et ve yemek için kesilenler, eğer kesen kişi kasten Allah’ın adını söylemeyi terk etmiş ise -ilim adamlarının çoğunluğuna göre- bunların etini yemek de bu yasağın kapsamına girmektedir. Ancak Allah’ın adını söylemeyi unutanlar, insanların üzerinden zorluğun ve sıkıntının kaldırıldığına delil teşkil eden diğer naslar dolayısıyla bu genel hükmün dışında kalmaktadır. Bu ayet-i kerimenin kapsamına dine uygun bir şekilde boğazlanmaksızın ölen leşler de girmektedir. Bunlar da üzerine Allah’ın adı anılmayanlara dahildir. Yüce Allah hususi bir nas ile böylelerini:“Leş... size haram kılındı”(el-Maide, 5/3) buyruğunda zikretmektedir. Âyetin nüzul sebebinin bu olma ihtimali de vardır. Çünkü Yüce Allah'ın:“Gerçekten şeytanlar sizinle” bilgisizce “mücadele etmeleri için kendi dostlarına vahyederler” buyruğu da buna işaret etmektedir. Zira müşrikler, Allah ve Rasûlünün Allah’ın adı anılmadan ölen hayvanı (leşi) haram kıldığını, buna karşılık dine uygun şekilde kesilenleri de helâl kıldığını işittiklerinde -ki onlar leşi helâl kabul ediyorlardı- Allah ve Rasûlüne karşı inatlaşmak, herhangi bir delil ve belgeye dayalı olmaksızın da mücadele etmek kastı ile şöyle dediler: Kendi öldürdüklerinizi yiyorsunuz da Allah’ın öldürdüğünü niye yemiyorsunuz? Onlar bununla leşi kastediyorlardı. Ancak bu, yanlış bir görüştür. Bunun herhangi bir delili ve dayanağı yoktur. Bu, yalnızca onların bozuk görüşlerine dayanmaktadır. Eğer hak, onların bu görüşlerine uyacak olsaydı gökler, yer ve bunların içindekilerin düzeni de bozulur giderdi. Bu akılları, genel ve özel maslahat ve menfaatlere uygun olan Allah’ın şeriat ve hükümlerinin önüne geçirenlere yazıklar olsun! Onların bu tutumlarının garipsenecek bir tarafı yoktur. Çünkü bu ve benzeri görüşleri, dostları olan şeytanların vahyinden kaynaklanmaktadır. Şeytanlar ise insanları dinlerinden saptırmak isterler ve alevli ateşliklerden olsunlar diye onları kendilerine davet ederler. “Eğer” şirklerinde ve haramı helâl, helâli de haram kılmalarında “onlara itaat ederseniz şüphesiz siz de müşrik olursunuz.” Çünkü Allah’ı bırakıp onları dost edinmiş ve müslümanlardan ayrıldıkları hususlarda onlara muvafakat etmiş olursunuz. Bundan dolayı sizin yolunuz da onların yolu gibi olur. Bu ayet-i kerime sufilerde ve benzerlerinde çokça görülen kalplere doğan keşif ve ilhamların, kendi başlarına hak olmadığına, Kur'ân ve sünnete sunulmadıkça da tasdik edilemeyeceklerine delildir. Eğer Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünneti, bu keşif ve ilhamların kabul edilebilir olduğuna tanıklık ederlerse kabul edilirler, onlarla çelişirse reddedilirler. Eğer bu konuda herhangi bir bilgiye ulaşılamayacak olursa bu konuda karar verilmez, o ilhamlar tasdik de edilmez, tekzip de edilmez. Çünkü vahiy/ilham, şeytandan da olabilir Rahman’dan da. Bu yüzden Rahmani olanla şeytani olanı birbirinden ayırt etmek şarttır. Böyle bir ayırıma gidilmediği, hak ile batıl birbirinden ayırt edilmediği için geçmişte Allah’tan başkasının bilemediği ve tespit edemediği pek çok yanlışlıklar ve sapıklıklar meydana gelmiştir.

Enam 6:122

122- Ölü iken dirilttiğimiz ve ona insanlar arasında kendisiyle yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse hiç, içinden çıkamayacağı karanlıklarda kalan kimse gibi midir?! Yaptıkları kâfirlere işte böyle süslü gösterilmiştir. 123- Böylece her şehirde oranın günahkârlarını onların ileri gelenleri kıldık ki oralarda hileler yapsınlar. Halbuki onlar ancak kendilerine hilekârlık yaparlar da farkında olmazlar. 124- Onlara bir âyet gelse:“Allah’ın peygamberlerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe asla iman etmeyeceğiz” derler. Allah peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilir. Yaptıkları hilekârlıklar yüzünden günahkâr olanlara Allah katında bir zillet ve şiddetli bir azap isabet edecektir. 122. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Allah kendisine hidâyet vermeden önce küfrün, bilgisizliğin ve masiyetlerin karanlığında “ölü iken” ilim, iman ve itaat nuru ile “dirilttiğimiz” böylelikle insanlar arasında bu nurun aydınlığında, işlerini basiretle gören, yolunu seçebilen, hayrı bilip tanıyanve onu tercih eden, kendisi hakkında da başkası hakkında da onu uygulamak için gayret harcayan, diğer taraftan kötülüğü de bilen, ona buğzeden, onu terk etmek, kendisinden de başkasından da onu uzaklaştırmak için bütün gayretini harcayan bir kimse hiç “hiç, içinden çıkamayacağı” bilgisizliğin, sapıklığın, küfrün ve masiyetlerin “karanlıklarında kalan” ve böylelikle hangi yolu izleyeceğini kestiremeyip şaşıran, gideceği yollar önünde kararan, bu yüzden de gam, keder, üzüntü ve bedbahtlıkla karşı karşıya kalan “kimse gibi midir?” Yüce Allah, akılları idrak edip bildikleri misallerle uyarmakta ve böyle bir kimse ile diğerinin birbirine eşit olamayacağını ifade etmektedir. Tıpkı gece ile gündüzün, aydınlık ve karanlığın, canlılarla dirilerin eşit olmadıkları gibi. Ayette sanki şöyle denmektedir: Azıcık aklı olan bir kimse nasıl olur da böyle bir durumu ve şaşkın bir şekilde karanlıklarda kalmayı tercih edebilir? Devamla da bu soruya şöyle cevap verilmektedir: “Yaptıkları kâfirlere işte böyle süslü gösterilmiştir.” Şeytan amellerini devamlı olarak kendilerine güzel göstermekte, kalplerinde süsleyip durmaktadır. Nihâyet onlar da bu amellerini güzel görmüş ve gerçek kabul etmişlerdir. Bu durum, kalplerinde bir inanç halini almış ve onların ayrılmaz bir niteliği olmuştur. Bundan dolayı içinde bulundukları kötülük ve çirkinliklerden hoşnut olmuşlardır. Karanlıklar içerisinde bulunan, içinde bulundukları batıllarında bocalayıp duran bulunan bu kimseler aynı seviyede değillerdir. Bunların kimisi önder, başkan ve uyulan kimseler, kimisi de uyan ve başkalarının başkanlığı altında bulunan kimselerdir. İlk kesim, en kötü haller ile karşı karşıyadırlar. O bakımdan Yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmaktadır: 123. “Böylece her şehirde oranın günahkârlarını onların ileri gelenleri kıldık.” Yani günahları alabildiğine büyük, azgınlıkları da ileri gitmiş kimseleri başkan kıldık “ki oralarda” çeşitli tuzaklar kurmak, şeytanın yoluna davet etmek, peygamberlere ve peygamberlere tâbi olanlara söz ve fiilleri ile savaş açmak sureti ile ”hileler yapsınlar.” Aslında bunların hilekarlıkları ve tuzakları ancak kendi başlarına geçer. Çünkü bunlar hilekarlık yaparken Allah da onların tuzaklarını boşa çıkartacak düzenler kurar. Allah hilekarlara karşı düzen kuranların en hayırlısıdır. Aynı şekilde Yüce Allah hidâyet önderlerinin ve büyüklerinin en faziletlilerini, bu günahkârlarla mücadele etmek üzere seçer. Onlar da bunların sözlerini reddederler ve Allah yolunda onlara karşı cihad ederler. Bu hedefe ulaştıran yolları izlerler ve Allah da onlara yardım eder, görüşlerini doğrultur ve ayaklarına sebat verir. Onlarla düşmanları arasında günleri döndürür durur, sonuçta mü’minlerin zaferi ve üstünlükleri ile güzel günler onların olur. Zira güzel akıbet takvâ sahiblerinindir. Günahkarların ileri gelenlerinin, batılları üzerinde sebat gösterip peygamberlerin getirdikleri hakkı reddetmeleri, ancak kıskançlıklarından ve haddi aşmalarından dolayıdır. O bakımdan bundan sonraki buyrukta onlardan şöylece söz edilmektedir: 124. Kıskançlık ve haksızlıkları dolayısı ile “Allah’ın peygamberlerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe” yani bize de peygamberlik ve risalet verilmedikçe “asla iman etmeyeceğiz, derler.” Böylelikle onlar Allah’a itiraz ederler, kendilerini beğenirler, Allah’ın peygamberleri aracılığı ile gönderdiği hakka karşı büyüklenirler ve Allah’ın lütuf ve ihsanına sınır çekmek isterler. Yüce Allah da bu tutarsız iddialarını reddetmekte ve hayra elverişli olmadıklarını haber vermektedir. Üstelik peygamber olmaları şöyle dursun, onlarda Allah’ın salih kullarından olmalarını gerektirecek özellikler bile yoktur. İşte buna işaret etmek üzere şöyle buyrulmaktadır:“Allah peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilir.” O, peygamberliğe elverişli olduğunu, peygamberliğin ağır sorumluluğunu omuzlayabileceğini, her türlü güzel ahlakî niteliğe sahip olduğunu, buna karşılık bayağı olan her türlü huydan da uzak olduğunu bildiği kimselere hikmetinin gereği olarak peygamberlik verir. Bu en faziletli bağışını elbette ona ehil olmayan ve tertemiz olmayan kimselere vermez. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın hikmetinin mükemmelliğine delil vardır. Çünkü Yüce Allah her ne kadar merhametli, ihsanı bol, son derece cömert ise de elbette ki hikmeti de sonsuzdur. O, cömertçe bağış ve ihsanını ehil olan kimselere ihsan eder. Daha sonra Yüce Allah günahkârları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Yaptıkları hilekarlıklar yüzünden” yani Yüce Allah’ın bir zulmü söz konusu olmaksızın sırf hilekarlıkları sebebi ile “günahkâr olanlara Allah katında bir zillet” horluk ve aşağılanma “ve şiddetli bir azap isabet edecektir.” Onlar hakka karşı büyüklendikleri için Allah da onları böyle zelil edecektir.

Enam 6:123

122- Ölü iken dirilttiğimiz ve ona insanlar arasında kendisiyle yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse hiç, içinden çıkamayacağı karanlıklarda kalan kimse gibi midir?! Yaptıkları kâfirlere işte böyle süslü gösterilmiştir. 123- Böylece her şehirde oranın günahkârlarını onların ileri gelenleri kıldık ki oralarda hileler yapsınlar. Halbuki onlar ancak kendilerine hilekârlık yaparlar da farkında olmazlar. 124- Onlara bir âyet gelse:“Allah’ın peygamberlerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe asla iman etmeyeceğiz” derler. Allah peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilir. Yaptıkları hilekârlıklar yüzünden günahkâr olanlara Allah katında bir zillet ve şiddetli bir azap isabet edecektir. 122. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Allah kendisine hidâyet vermeden önce küfrün, bilgisizliğin ve masiyetlerin karanlığında “ölü iken” ilim, iman ve itaat nuru ile “dirilttiğimiz” böylelikle insanlar arasında bu nurun aydınlığında, işlerini basiretle gören, yolunu seçebilen, hayrı bilip tanıyanve onu tercih eden, kendisi hakkında da başkası hakkında da onu uygulamak için gayret harcayan, diğer taraftan kötülüğü de bilen, ona buğzeden, onu terk etmek, kendisinden de başkasından da onu uzaklaştırmak için bütün gayretini harcayan bir kimse hiç “hiç, içinden çıkamayacağı” bilgisizliğin, sapıklığın, küfrün ve masiyetlerin “karanlıklarında kalan” ve böylelikle hangi yolu izleyeceğini kestiremeyip şaşıran, gideceği yollar önünde kararan, bu yüzden de gam, keder, üzüntü ve bedbahtlıkla karşı karşıya kalan “kimse gibi midir?” Yüce Allah, akılları idrak edip bildikleri misallerle uyarmakta ve böyle bir kimse ile diğerinin birbirine eşit olamayacağını ifade etmektedir. Tıpkı gece ile gündüzün, aydınlık ve karanlığın, canlılarla dirilerin eşit olmadıkları gibi. Ayette sanki şöyle denmektedir: Azıcık aklı olan bir kimse nasıl olur da böyle bir durumu ve şaşkın bir şekilde karanlıklarda kalmayı tercih edebilir? Devamla da bu soruya şöyle cevap verilmektedir: “Yaptıkları kâfirlere işte böyle süslü gösterilmiştir.” Şeytan amellerini devamlı olarak kendilerine güzel göstermekte, kalplerinde süsleyip durmaktadır. Nihâyet onlar da bu amellerini güzel görmüş ve gerçek kabul etmişlerdir. Bu durum, kalplerinde bir inanç halini almış ve onların ayrılmaz bir niteliği olmuştur. Bundan dolayı içinde bulundukları kötülük ve çirkinliklerden hoşnut olmuşlardır. Karanlıklar içerisinde bulunan, içinde bulundukları batıllarında bocalayıp duran bulunan bu kimseler aynı seviyede değillerdir. Bunların kimisi önder, başkan ve uyulan kimseler, kimisi de uyan ve başkalarının başkanlığı altında bulunan kimselerdir. İlk kesim, en kötü haller ile karşı karşıyadırlar. O bakımdan Yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmaktadır: 123. “Böylece her şehirde oranın günahkârlarını onların ileri gelenleri kıldık.” Yani günahları alabildiğine büyük, azgınlıkları da ileri gitmiş kimseleri başkan kıldık “ki oralarda” çeşitli tuzaklar kurmak, şeytanın yoluna davet etmek, peygamberlere ve peygamberlere tâbi olanlara söz ve fiilleri ile savaş açmak sureti ile ”hileler yapsınlar.” Aslında bunların hilekarlıkları ve tuzakları ancak kendi başlarına geçer. Çünkü bunlar hilekarlık yaparken Allah da onların tuzaklarını boşa çıkartacak düzenler kurar. Allah hilekarlara karşı düzen kuranların en hayırlısıdır. Aynı şekilde Yüce Allah hidâyet önderlerinin ve büyüklerinin en faziletlilerini, bu günahkârlarla mücadele etmek üzere seçer. Onlar da bunların sözlerini reddederler ve Allah yolunda onlara karşı cihad ederler. Bu hedefe ulaştıran yolları izlerler ve Allah da onlara yardım eder, görüşlerini doğrultur ve ayaklarına sebat verir. Onlarla düşmanları arasında günleri döndürür durur, sonuçta mü’minlerin zaferi ve üstünlükleri ile güzel günler onların olur. Zira güzel akıbet takvâ sahiblerinindir. Günahkarların ileri gelenlerinin, batılları üzerinde sebat gösterip peygamberlerin getirdikleri hakkı reddetmeleri, ancak kıskançlıklarından ve haddi aşmalarından dolayıdır. O bakımdan bundan sonraki buyrukta onlardan şöylece söz edilmektedir: 124. Kıskançlık ve haksızlıkları dolayısı ile “Allah’ın peygamberlerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe” yani bize de peygamberlik ve risalet verilmedikçe “asla iman etmeyeceğiz, derler.” Böylelikle onlar Allah’a itiraz ederler, kendilerini beğenirler, Allah’ın peygamberleri aracılığı ile gönderdiği hakka karşı büyüklenirler ve Allah’ın lütuf ve ihsanına sınır çekmek isterler. Yüce Allah da bu tutarsız iddialarını reddetmekte ve hayra elverişli olmadıklarını haber vermektedir. Üstelik peygamber olmaları şöyle dursun, onlarda Allah’ın salih kullarından olmalarını gerektirecek özellikler bile yoktur. İşte buna işaret etmek üzere şöyle buyrulmaktadır:“Allah peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilir.” O, peygamberliğe elverişli olduğunu, peygamberliğin ağır sorumluluğunu omuzlayabileceğini, her türlü güzel ahlakî niteliğe sahip olduğunu, buna karşılık bayağı olan her türlü huydan da uzak olduğunu bildiği kimselere hikmetinin gereği olarak peygamberlik verir. Bu en faziletli bağışını elbette ona ehil olmayan ve tertemiz olmayan kimselere vermez. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın hikmetinin mükemmelliğine delil vardır. Çünkü Yüce Allah her ne kadar merhametli, ihsanı bol, son derece cömert ise de elbette ki hikmeti de sonsuzdur. O, cömertçe bağış ve ihsanını ehil olan kimselere ihsan eder. Daha sonra Yüce Allah günahkârları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Yaptıkları hilekarlıklar yüzünden” yani Yüce Allah’ın bir zulmü söz konusu olmaksızın sırf hilekarlıkları sebebi ile “günahkâr olanlara Allah katında bir zillet” horluk ve aşağılanma “ve şiddetli bir azap isabet edecektir.” Onlar hakka karşı büyüklendikleri için Allah da onları böyle zelil edecektir.

Enam 6:124

122- Ölü iken dirilttiğimiz ve ona insanlar arasında kendisiyle yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse hiç, içinden çıkamayacağı karanlıklarda kalan kimse gibi midir?! Yaptıkları kâfirlere işte böyle süslü gösterilmiştir. 123- Böylece her şehirde oranın günahkârlarını onların ileri gelenleri kıldık ki oralarda hileler yapsınlar. Halbuki onlar ancak kendilerine hilekârlık yaparlar da farkında olmazlar. 124- Onlara bir âyet gelse:“Allah’ın peygamberlerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe asla iman etmeyeceğiz” derler. Allah peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilir. Yaptıkları hilekârlıklar yüzünden günahkâr olanlara Allah katında bir zillet ve şiddetli bir azap isabet edecektir. 122. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Allah kendisine hidâyet vermeden önce küfrün, bilgisizliğin ve masiyetlerin karanlığında “ölü iken” ilim, iman ve itaat nuru ile “dirilttiğimiz” böylelikle insanlar arasında bu nurun aydınlığında, işlerini basiretle gören, yolunu seçebilen, hayrı bilip tanıyanve onu tercih eden, kendisi hakkında da başkası hakkında da onu uygulamak için gayret harcayan, diğer taraftan kötülüğü de bilen, ona buğzeden, onu terk etmek, kendisinden de başkasından da onu uzaklaştırmak için bütün gayretini harcayan bir kimse hiç “hiç, içinden çıkamayacağı” bilgisizliğin, sapıklığın, küfrün ve masiyetlerin “karanlıklarında kalan” ve böylelikle hangi yolu izleyeceğini kestiremeyip şaşıran, gideceği yollar önünde kararan, bu yüzden de gam, keder, üzüntü ve bedbahtlıkla karşı karşıya kalan “kimse gibi midir?” Yüce Allah, akılları idrak edip bildikleri misallerle uyarmakta ve böyle bir kimse ile diğerinin birbirine eşit olamayacağını ifade etmektedir. Tıpkı gece ile gündüzün, aydınlık ve karanlığın, canlılarla dirilerin eşit olmadıkları gibi. Ayette sanki şöyle denmektedir: Azıcık aklı olan bir kimse nasıl olur da böyle bir durumu ve şaşkın bir şekilde karanlıklarda kalmayı tercih edebilir? Devamla da bu soruya şöyle cevap verilmektedir: “Yaptıkları kâfirlere işte böyle süslü gösterilmiştir.” Şeytan amellerini devamlı olarak kendilerine güzel göstermekte, kalplerinde süsleyip durmaktadır. Nihâyet onlar da bu amellerini güzel görmüş ve gerçek kabul etmişlerdir. Bu durum, kalplerinde bir inanç halini almış ve onların ayrılmaz bir niteliği olmuştur. Bundan dolayı içinde bulundukları kötülük ve çirkinliklerden hoşnut olmuşlardır. Karanlıklar içerisinde bulunan, içinde bulundukları batıllarında bocalayıp duran bulunan bu kimseler aynı seviyede değillerdir. Bunların kimisi önder, başkan ve uyulan kimseler, kimisi de uyan ve başkalarının başkanlığı altında bulunan kimselerdir. İlk kesim, en kötü haller ile karşı karşıyadırlar. O bakımdan Yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmaktadır: 123. “Böylece her şehirde oranın günahkârlarını onların ileri gelenleri kıldık.” Yani günahları alabildiğine büyük, azgınlıkları da ileri gitmiş kimseleri başkan kıldık “ki oralarda” çeşitli tuzaklar kurmak, şeytanın yoluna davet etmek, peygamberlere ve peygamberlere tâbi olanlara söz ve fiilleri ile savaş açmak sureti ile ”hileler yapsınlar.” Aslında bunların hilekarlıkları ve tuzakları ancak kendi başlarına geçer. Çünkü bunlar hilekarlık yaparken Allah da onların tuzaklarını boşa çıkartacak düzenler kurar. Allah hilekarlara karşı düzen kuranların en hayırlısıdır. Aynı şekilde Yüce Allah hidâyet önderlerinin ve büyüklerinin en faziletlilerini, bu günahkârlarla mücadele etmek üzere seçer. Onlar da bunların sözlerini reddederler ve Allah yolunda onlara karşı cihad ederler. Bu hedefe ulaştıran yolları izlerler ve Allah da onlara yardım eder, görüşlerini doğrultur ve ayaklarına sebat verir. Onlarla düşmanları arasında günleri döndürür durur, sonuçta mü’minlerin zaferi ve üstünlükleri ile güzel günler onların olur. Zira güzel akıbet takvâ sahiblerinindir. Günahkarların ileri gelenlerinin, batılları üzerinde sebat gösterip peygamberlerin getirdikleri hakkı reddetmeleri, ancak kıskançlıklarından ve haddi aşmalarından dolayıdır. O bakımdan bundan sonraki buyrukta onlardan şöylece söz edilmektedir: 124. Kıskançlık ve haksızlıkları dolayısı ile “Allah’ın peygamberlerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe” yani bize de peygamberlik ve risalet verilmedikçe “asla iman etmeyeceğiz, derler.” Böylelikle onlar Allah’a itiraz ederler, kendilerini beğenirler, Allah’ın peygamberleri aracılığı ile gönderdiği hakka karşı büyüklenirler ve Allah’ın lütuf ve ihsanına sınır çekmek isterler. Yüce Allah da bu tutarsız iddialarını reddetmekte ve hayra elverişli olmadıklarını haber vermektedir. Üstelik peygamber olmaları şöyle dursun, onlarda Allah’ın salih kullarından olmalarını gerektirecek özellikler bile yoktur. İşte buna işaret etmek üzere şöyle buyrulmaktadır:“Allah peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilir.” O, peygamberliğe elverişli olduğunu, peygamberliğin ağır sorumluluğunu omuzlayabileceğini, her türlü güzel ahlakî niteliğe sahip olduğunu, buna karşılık bayağı olan her türlü huydan da uzak olduğunu bildiği kimselere hikmetinin gereği olarak peygamberlik verir. Bu en faziletli bağışını elbette ona ehil olmayan ve tertemiz olmayan kimselere vermez. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın hikmetinin mükemmelliğine delil vardır. Çünkü Yüce Allah her ne kadar merhametli, ihsanı bol, son derece cömert ise de elbette ki hikmeti de sonsuzdur. O, cömertçe bağış ve ihsanını ehil olan kimselere ihsan eder. Daha sonra Yüce Allah günahkârları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Yaptıkları hilekarlıklar yüzünden” yani Yüce Allah’ın bir zulmü söz konusu olmaksızın sırf hilekarlıkları sebebi ile “günahkâr olanlara Allah katında bir zillet” horluk ve aşağılanma “ve şiddetli bir azap isabet edecektir.” Onlar hakka karşı büyüklendikleri için Allah da onları böyle zelil edecektir.

Enam 6:125

125- Allah kimi doğru yola iletmeyi dilerse onun göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmayı dilerse onun da göğsünü -sanki gökyüzüne çıkıyormuş gibi- daraltıp sıkıştırır. Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle murdarlık çökertir. 125. Yüce Allah kullarına, bir kulun mutluluk ve hidâyeti ile bedbahtlık ve sapıklığının alametinin ne olduğunu şöyle açıklamaktadır: Her kimin kalbi İslâm’a açılır, İslâm’ı geniş ve rahat bir kalp ile kabul eder, iman nuru ile aydınlanır, yakîn ışığı ile hayat bulur, buna bağlı olarak da ruhu huzura kavuşur, hayrı sever ve nefsi de kolaylıkla hayrı işlerse, bunu yaparken de herhangi bir sıkıntı duymaksızın, aksine zevk alarak yaparsa işte bu, Yüce Allah’ın o kimseye hidâyet verdiğinin, ona tevfikini ve en doğru yolu izlemeyi ihsan ettiğinin alâmetidir. Allah’ın saptırmak istediği kimsedeki alâmeti ise onun kalbine iman, ilim ve yakîne karşı alabildiğine darlık vermesi, kalbinin şüphe ve arzulara tamamıyla dalmış olması ve bu nedenle de hayrın ona ulaşmamasıdır. Onun bu darlığı ve sıkıntısı sanki göğe çıkmakla yükümlü tutulan ama buna hiçbir imkanı bulunmayan kimsenin kalbindeki darlık ve sıkıntı gibidir. Buna sebep ise onların iman etmeyişleridir ki bundan dolayı da Allah, murdarlığı üzerlerine çökertir. Çünkü onlar kendilerine rahmet ve ihsan kapısını kapatmışlardır. İşte bu, şaşmaz bir terazi ve değişmez bir yoldur. Zira ihsan edip takvaya tutunan ve o en güzel sözü tasdik edene Allah kolay olan hidâyet yolunu kolaylaştırır. Cimrilik eden, kendisini yeterli gören ve o en doğru sözü yalanlayan kimseye de o en zor olan yolu kolaylaştırır.

Enam 6:126

126- İşte bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz düşünüp öğüt alan bir topluluk için âyetleri uzun uzadıya açıkladık. 127- Onlar için Rab’leri katında Dâru’s-selâm (olan cennet) vardır ve yaptıklarından ötürü de O, onların dostudur. 126. Yani bu, Allah’a, O’nun ihsan ve lütuf yurduna ulaştıran, O’nun dengeli ve mutedil yoludur. Bu yolun hükümleri açıklanmış, şeriatı geniş geniş izah edilmiş ve hayır şerden ayırt edilmiştir. Fakat bu geniş ve uzun uzadıya açıklama, herkes için değildir. Ancak “düşünüp öğüt alan bir topluluk için”dir. İşte bilen ve bildikleri ile yararlanan kimseler bunlardır. Böyleleri için büyük mükâfaat ve çok güzel ecirler hazırlanmıştır. İşte Yüce Allah böylelerinin mükâfaatını şöylece açıklamaktadır: 127. Cennete Dâru’s-selâm (esenlik yurdu) adının verilmesi, her türlü kusurdan, afet, keder, gam, üzüntü vb. gibi zevkleri kursakta bırakan şeylerden yanan selamette ve uzak olmasından dolayıdır. Bu da cennet nimetlerinin son derece mükemmel ve eksiksiz olmasını gerektirir. Yine bu isim cennetin ruhî, kalbî ve bedenî nimetleri itibari ile temennide bulunabileceklerin, temennilerinin çok çok üstünde, nitelendirmek isteyenlerin nitelendiremeyecekleri derede muhteşem olmasını gerektirir. Cennetlikler için orada canların çektiği, gözlerin lezzet alacağı şeyler vardır ve onlar orada ebediyyen kalacaklardır. “O, onların” işlerini çekip çevirmeyi ve onları gözetmeyi üzerine alan “dostudur.” Bütün işlerinde onlara lütufta bulunmuş, kendisine itaat etmeleri için onlara yardım etmiş, muhabbetine ulaştıran bütün yolları da onlara kolaylaştırmıştır. Onları dost edinmesinin sebebi ise salih amelleri ve mevlâlarının rızasını gözeterek dünyada işledikleri amelerdir. Onlar bu tutumları ile gerçek mevlâsından yüz çevirip hevasına uyanların aksine hareket etmişlerdir. Mevlâsından yüz çeviren kimseye ise Allah, şeytanı musallat eder ve o da onu dost edinir. Şeytan da böyle bir kimsenin hem dinini hem de dünyasını berbat eder.

Enam 6:127

126- İşte bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz düşünüp öğüt alan bir topluluk için âyetleri uzun uzadıya açıkladık. 127- Onlar için Rab’leri katında Dâru’s-selâm (olan cennet) vardır ve yaptıklarından ötürü de O, onların dostudur. 126. Yani bu, Allah’a, O’nun ihsan ve lütuf yurduna ulaştıran, O’nun dengeli ve mutedil yoludur. Bu yolun hükümleri açıklanmış, şeriatı geniş geniş izah edilmiş ve hayır şerden ayırt edilmiştir. Fakat bu geniş ve uzun uzadıya açıklama, herkes için değildir. Ancak “düşünüp öğüt alan bir topluluk için”dir. İşte bilen ve bildikleri ile yararlanan kimseler bunlardır. Böyleleri için büyük mükâfaat ve çok güzel ecirler hazırlanmıştır. İşte Yüce Allah böylelerinin mükâfaatını şöylece açıklamaktadır: 127. Cennete Dâru’s-selâm (esenlik yurdu) adının verilmesi, her türlü kusurdan, afet, keder, gam, üzüntü vb. gibi zevkleri kursakta bırakan şeylerden yanan selamette ve uzak olmasından dolayıdır. Bu da cennet nimetlerinin son derece mükemmel ve eksiksiz olmasını gerektirir. Yine bu isim cennetin ruhî, kalbî ve bedenî nimetleri itibari ile temennide bulunabileceklerin, temennilerinin çok çok üstünde, nitelendirmek isteyenlerin nitelendiremeyecekleri derede muhteşem olmasını gerektirir. Cennetlikler için orada canların çektiği, gözlerin lezzet alacağı şeyler vardır ve onlar orada ebediyyen kalacaklardır. “O, onların” işlerini çekip çevirmeyi ve onları gözetmeyi üzerine alan “dostudur.” Bütün işlerinde onlara lütufta bulunmuş, kendisine itaat etmeleri için onlara yardım etmiş, muhabbetine ulaştıran bütün yolları da onlara kolaylaştırmıştır. Onları dost edinmesinin sebebi ise salih amelleri ve mevlâlarının rızasını gözeterek dünyada işledikleri amelerdir. Onlar bu tutumları ile gerçek mevlâsından yüz çevirip hevasına uyanların aksine hareket etmişlerdir. Mevlâsından yüz çeviren kimseye ise Allah, şeytanı musallat eder ve o da onu dost edinir. Şeytan da böyle bir kimsenin hem dinini hem de dünyasını berbat eder.

Enam 6:128

128- Hepsini toplayacağı o günde (Allah): “Ey cin topluluğu, insanlardan birçoğunu kendinize uydurdunuz”(buyuracak). Onların dostları olan insanlar da şöyle diyecek:“Rabbimiz! Kimimiz kimimizden faydalandı ve nihâyet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik.” Şöyle buyuracak: “Ateş sizin barınağınızdır. Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere orada ebediyen kalacaksınız.” Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. 129- İşte biz, kazanmakta oldukları yüzünden zalimlerin kimini kimine böylece veli (dost ve idareci) kılarız. 130- (Allah:) Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan, bu güne kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? (diyecek). Onlar da:“(Evet,) kendi aleyhimize şahitlik ederiz (ki, geldi)” diyecekler. Dünya hayatı onları aldatmış ve onlar, kendi aleyhlerinde kâfir kimseler olduklarına dair şahitlik etmişlerdir. 131- Bu (peygamberlerin gönderilişi) Rabbinin, şehirleri halkı (tebliğden) habersizken haksız yere helâk etmeyişinden dolayıdır. 132- Herkesin, işlediklerine göre dereceleri vardır. Rabbin, onların yaptıklarından habersiz değildir. 133- Rabbin hiçbir şeye muhtaç olmayandır, rahmet sahibidir. Eğer dilerse sizi yok eder ve yerinize sizden sonra dilediğini getirir. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır. 134- Size vaadolunanlar, hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz (Allah’ı) aciz bırakamazsınız. 135- De ki:“Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Bu yurdun sonunun kimin olacağını yakında bileceksiniz.” Şüphesiz zalimler felaha eremezler. 128. “Hepsini” yani cinleri de insanları da onlardan sapanları da başkalarını saptıranları da hep birlikte “toplayacağı o günde (Allah)” insanları saptıran, onlara kötülükleri süslü gösteren, onları masiyetlere sürükleyen cinleri azarlayarak:“Ey cin topluluğu! İnsanlardan bir çoğunu” saptırmak, Allah yolundan alıkoymak sureti ile “kendinize uydurdunuz” buyuracak. Siz nasıl benim yasaklarımı çiğnediniz ve peygamberlerime karşı çıkma cesaretini gösterdiniz? Allah’a savaş açarak, Allah’ın kullarını O’nun yolundan alıkoyup cehennem yoluna götürmeye nasıl canla başla çalıştınız? İşte bugün size lanetim hak olmuştur, sizden intikam almam şarttır. Küfrünüze ve başkalarını saptırmanıza göre size olan azabımı artıracağım. İleri süreceğiniz bir mazeretiniz, sığınacağınız bir sığınak, size iltimasta bulunacak bir şefaatçiniz ve kabul olunacak bir duanız olmayacaktır. İşte o vakit böylelerine isabet edecek ibretli azabı, horluğu ve vebali sorma gitsin! Bundan dolayı Yüce Allah onların ileri sürebilecekleri herhangi bir mazeretlerini söz konusu etmemektedir. Onların insanlardan olan dostları ise hiç de kabul olunacak türden olmayan bir mazeret beyan ederek şöyle diyeceklerdir:“Rabbimiz, kimimiz kimimizden faydalandı.” Yani cin ve insanlardan her birisi diğerinden faydalandı, ondan istifade etti. Cinlerden olan, insanın kendisine itaat ve ibadet etmesinden, kendisini tazim etmesinden ve ona sığınmasından istifade edip faydalanır. İnsan da bazı arzularını gerçekleştirmek hususunda cinlerin ona yaptığı hizmet sayesinde birtakım maksatlarına ulaşmak sureti ile cinlerden istifade eder. İnsan, cinlere ibadet ederken, cinler de ona hizmet eder ve dünyevî birtakım ihtiyaçlarını elde etmesine yardımcı olur. Yani biz, birtakım günahları işledik ve bunları reddetmeye imkân yoktur. “Nihâyet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik.” Artık amellerimizin karşılığını vereceğin yere ulaşmış bulunuyoruz. Şimdi sen, bize dilediğini yap, hakkımızda istediğin şekilde hüküm ver. Zira artık ileri sürebilecek hiçbir delilimiz yoktur, herhangi bir mazeretimiz de kalmamıştır. Emir senindir, hüküm senindir. Onların söyledikleri bu sözde sanki biraz yalvarıp yakarma ve kendilerini acındırma anlamı vardır. Ancak bunun zamanı çoktan geçmiştir. Bundan dolayı Yüce Allah herhangi bir haksızlığın söz konusu olmadığı adil hükmünü şöyle verecektir:“Şöyle buyuracak: Ateş sizin barınağınızdır. Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere orada ebediyen kalacaksınız.” Bu hüküm ilâhi hikmetin ve ilâhi ilmin bir gereği olduğundan dolayı âyet-i kerime:“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir” buyruğu ile sona ermektedir. Yüce Allah’ın bilgisi her şeyi kapsadığına göre, O’nun nihaî hikmeti de bütün varlıkları kuşatmış ve içine almıştır. 129. Yani azgın cinleri, dostları olan insanlara veli kılıp onları saptırmak üzere musallat ettiğimiz, kazandıkları günahlar ve bu uğurdaki gayretleri sebebi ile aralarında dostluk ve karşılıklı uyum bağını kurduğumuz gibi; aynı şekilde her zalimi de kendisi gibi bir zalime veli (dost ve idareci) kılarız. Böyle onlar birbirlerini kötülüğe sürükleyip teşvik eder, hayra olan şevkini kırıp azaltır, ondan nefret etmesini sağlar. İşte bu, bizim sünnetimizin/kanunumuzun bir parçasıdır. Bu, Yüce Allah’ın oldukça feci ve son derece kötü sonuçlar doğuran büyük cezalarından biridir. Ancak suç zalimindir. Kendisini bunca zararla karşı karşıya bırakan ve kendisine karşı böyle bir cinâyeti işleyen odur. Yoksa “Rabbin asla kullara zulmedici değildir.”(Fussilet, 41/46) Bu sünnetin/kanunun bir parçası da şudur: Kulların zulüm ve fesatları artacak, yerine getirmekle yükümlü oldukları farz hakları yerine getirmeyecek olurlarsa başlarına zalim yöneticiler gelir. Bu zalim yöneticiler onları en kötü azaba uğratırlar, onlardan alacaklarını zulüm ve haksızlıkla alırlar. Allah’a ve kullarına karşı yerine getirmedikleri hakları onlardan kat kat fazlasıyla alırlar. Üstelik onlar, bundan dolayı herhangi bir ecir alamazlar ve Allah’tan mükafat da bekleyemezler. Diğer taraftan kullar, hallerini düzeltip dosdoğru yürüyecek olurlarsa Allah da onların yöneticilerini ıslah eder. Onları adaletli ve insaflı liderler kılar. Zalim ve haksız yöneticiler yapmaz. 130. Yüce Allah, cin olsun insan olsun haktan yüz çeviren ve onu reddeden herkesi azarlayarak hatalarını açıklar ve onlar da bunu itiraf ederler. İşte Yüce Allah onlara şöyle der:“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size” emre ve yasağa, hayır ve şerre, vaat ve tehdide dair geniş açıklamaların yer aldığı apaçık “âyetlerimi anlatan, bu güne kavuşacağınıza” bu günde kurtuluşa ermenin ancak Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmakla söz konusu olacağına, bunu gerçekleştirmeme halinde ise bedbahtlık ve hüsranın kaçınılmaz olacağına “dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” Onlar da bunun böyle olduğunu söyleyip itiraf edecekler ve “(Evet,) kendi aleyhimize şahitlik ederiz (ki, geldi)” diyecekler. Dünya hayatı” süsleri, yaldızları ve nimetleri ile “onları aldatmış” onlar da dünya hayatı ile tatmin olmuşlar, ona razı olup âhiretle ilgilenmekten uzak kalmışlardır. “ve onlar kendi aleyhlerine kâfir kimseler olduklarına dair şahitlik etmişlerdir.” Böylelikle onlara karşı Allah’ın delili ortaya konmuş olacak ve o vakit herkes, hatta kendileri bile Allah’ın haklarındaki hükmünün adil olduğunu bileceklerdir. Yüce Allah onlar hakkında can yakıcı azap hükmü verecek ve şöyle diyecektir:“Sizden önce gelip geçen, sizin yaptığınız işleri yapan, sizin kendi payınızdan istifade ettiğiniz gibi kendi paylarından istifade eden, sizin gibi batıla dalan cin ve insan toplulukları arasına katılın.” İşte bunlar hüsrana uğrayanlardır. Yani onların önce gelenleri de sonra gelenleri de zarar ve ziyana uğramışlardır. Nimet dolu cennetleri kaybetmekten ve en cömert ve en şerefli Rabbin komşuluğundan mahrum kalmaktan daha büyük zarar ve ziyan mı olur?! Ancak her ne kadar hüsrana uğrama konusunda hepsi ortak olmakla birlikte, bu hüsranın miktarı açısından birbirleri arasında büyük farklar olacaktır: 132. Onlardan “herkesin, işlediklerine göre” amellerine uygun bir şekilde “dereceleri vardır.” Onlar arasından kötülüğü az olan bir kimse kötülüğü çok olan gibi olmayacaktır. Kötülükte başkasına uyan kimse kendisine uyulan gibi, yönetilen bir kimse yöneten gibi olmayacaktır. Nitekim mükâfaat ve cennet ehli de -her ne kadar kurtuluş, kazanç ve cennete girme konusunda ortak olsalar da- aralarında Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği derecede farklılıklar olacaktır. Bununla birlikte hepsi de Mevlâlarının kendilerine verdiklerinden hoşnut olacak, O’nun yaptığı ihsanları yeterli bulacak ve kabul ile karşılayacaklardır. Yüce Allah’tan bizi kullarından yakınlaştırılmışlara, seçkinlere ve sevdiği kimselere hazırlamış olduğu Firdevs-i A’la ehlinden kılmasını dileriz. “Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.” Herkese ameline ve maksadına göre karşılık verecektir ki O, bunların hepsini de bilmektedir. 133. Yüce Allah’ın kullarına salih amelleri emredip kötü amelleri yasaklaması, rahmetinin bir tecellisidir ve kulların maslahatlarını gözettiğinden dolayıdır. Yoksa O, hiçbir yaratığına muhtaç değildir. İsyankârların isyanı ona zarar vermediği gibi itaatkarların itaatının da O’na bir faydası olmaz. “Eğer dilerse sizi” helâk etmek suretiyle “yok eder ve yerinize sizden sonra dilediğini getirir. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır.” Sizden başkaları bu dünya yurdundan geçip gittiği gibi siz de geçip gideceksiniz, sizden öncekiler buradan göç edip bu yurdu size bıraktıkları gibi, siz de sizden sonrakilere burayı bırakıp göç edeceksiniz. Bunu bildiğinize ve bu kaçınılmaz olduğuna göre siz, ne diye bu dünya yurdunu ebedî kalınacak bir yer edinmek istiyorsunuz? Ne diye burayı ebedî bir vatan belleyip de buranın ebedî kalınacak bir yer değil aksine geçip gidilecek bir yurt olduğunu unutuyorsunuz? Önünüzde her türlü nimeti içeren, her türlü afet ve eksiklikten uzak ebedî bir yurdun olduğunu nasıl unutuyorsunuz? Halbuki öncekilerin de sonrakilerin de kendisi için çabalayıp durduğu ve ona doğru yola koyulduğu yurt odur. O yurda ulaşınca artık ebedi kalınacak ve ayrılmamak üzere ikamet edilecek yer orasıdır. Onun ötesinde bir gaye yoktur. Bütün isteklerin ötesindeki en büyük istek ve her türlü arzunun önünde yok olduğu en büyük arzu odur. Orada -Allah’a andolsun ki- canların arzuladığı, gözlerin zevk aldığı şeyler vardır. Yarış yapanlar bu uğurda yarışırlar. Orada ruhların lezzet aldığı şeyler, pek çok sevinçler, bedenî ve kalbî nimetler ve gaybları en iyi bilen o yüce Zata yakınlık vardır. İşte bu üstün şeylere bağlanan gayret ve en üstün derecelere doğru yükselen iradeye ne mutlu! Bundan daha aşağısına razı olanın payı ise ne kadar değersizdir! Aldanışa düşenlerin yapacağı türden bir alışverişi tercih eden bir kişi ne kadar gayretsizdir! 134. Bu gerçekten yüz çeviren gafil kimse, böyle bir yurda varmayı uzak bir şey olarak görmesin. Çünkü “Size vaadolunanlar, hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz” Allah’ı “aciz bırakamaz” ve O’nun azabından kaçamazsınız. Çünkü sizin mukadderatınız O’nun elindedir ve siz O’nun tedbir ve tasarrufu altındasınız. 135. Ey Peygamber! Sen kavmini Allah’a davet edip de onlara akıbetlerini ve Allah’ın onlar üzerindeki haklarını açıkladığın zaman Allah’ın emrine uymayı kabul etmeyip hevalarına uymayı tercih eder ve şirkleri üzere devam ederlerse onlara “de ki: Ey kavmim! Kendi yolunuzca” Yani üzerinde olduğunuz bu halinize ve kendiniz için beğendiğiniz duruma uygun olarak “yapacağınızı yapın, ben de” Allah’ın emrine uygun olarak yapacağımı “yapacağım” ve Allah’ı razı edecek şeylere uyacağım. “Bu yurdun sonunun kimin” Benim mi yoksa sizin mi? “olacağını yakında bileceksiniz.” Bu ifadeler çok ileri derecede insaflı ifadelerdir. Çünkü Yüce Allah, amelleri ve o amellerin sahiplerini açıkladıktan sonra bu amellerin karşılığının ne olabileceğini açıkça ifade etmeyip basiret sahibi kimsenin basiretine havale etmekte ve sadece bir işaretle yetinmektedir. Çünkü dünyada da âhirette de güzel akıbetin, takva sahiplerinin olduğu ve dünya yurdunun güzel sonunun mü’minlere ait olduğu malum olduğu gibi peygamberlerin getirdiklerinden yüz çeviren herkesin akıbetinin de berbat olduğu bilinen bir husustur. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Şüphesiz zalimler felaha eremezler” buyurmaktadır. Her zalim dünya hayatında ne kadar dünyalıktan istifade ederse etsin, bunun sonu yokluk ve telef olup gitmektir. Zira “Şüphesiz Allah zalime mühlet verir; fakat onu bir yakaladı mı bir daha bırakmaz.”[5]

Enam 6:129

128- Hepsini toplayacağı o günde (Allah): “Ey cin topluluğu, insanlardan birçoğunu kendinize uydurdunuz”(buyuracak). Onların dostları olan insanlar da şöyle diyecek:“Rabbimiz! Kimimiz kimimizden faydalandı ve nihâyet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik.” Şöyle buyuracak: “Ateş sizin barınağınızdır. Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere orada ebediyen kalacaksınız.” Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. 129- İşte biz, kazanmakta oldukları yüzünden zalimlerin kimini kimine böylece veli (dost ve idareci) kılarız. 130- (Allah:) Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan, bu güne kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? (diyecek). Onlar da:“(Evet,) kendi aleyhimize şahitlik ederiz (ki, geldi)” diyecekler. Dünya hayatı onları aldatmış ve onlar, kendi aleyhlerinde kâfir kimseler olduklarına dair şahitlik etmişlerdir. 131- Bu (peygamberlerin gönderilişi) Rabbinin, şehirleri halkı (tebliğden) habersizken haksız yere helâk etmeyişinden dolayıdır. 132- Herkesin, işlediklerine göre dereceleri vardır. Rabbin, onların yaptıklarından habersiz değildir. 133- Rabbin hiçbir şeye muhtaç olmayandır, rahmet sahibidir. Eğer dilerse sizi yok eder ve yerinize sizden sonra dilediğini getirir. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır. 134- Size vaadolunanlar, hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz (Allah’ı) aciz bırakamazsınız. 135- De ki:“Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Bu yurdun sonunun kimin olacağını yakında bileceksiniz.” Şüphesiz zalimler felaha eremezler. 128. “Hepsini” yani cinleri de insanları da onlardan sapanları da başkalarını saptıranları da hep birlikte “toplayacağı o günde (Allah)” insanları saptıran, onlara kötülükleri süslü gösteren, onları masiyetlere sürükleyen cinleri azarlayarak:“Ey cin topluluğu! İnsanlardan bir çoğunu” saptırmak, Allah yolundan alıkoymak sureti ile “kendinize uydurdunuz” buyuracak. Siz nasıl benim yasaklarımı çiğnediniz ve peygamberlerime karşı çıkma cesaretini gösterdiniz? Allah’a savaş açarak, Allah’ın kullarını O’nun yolundan alıkoyup cehennem yoluna götürmeye nasıl canla başla çalıştınız? İşte bugün size lanetim hak olmuştur, sizden intikam almam şarttır. Küfrünüze ve başkalarını saptırmanıza göre size olan azabımı artıracağım. İleri süreceğiniz bir mazeretiniz, sığınacağınız bir sığınak, size iltimasta bulunacak bir şefaatçiniz ve kabul olunacak bir duanız olmayacaktır. İşte o vakit böylelerine isabet edecek ibretli azabı, horluğu ve vebali sorma gitsin! Bundan dolayı Yüce Allah onların ileri sürebilecekleri herhangi bir mazeretlerini söz konusu etmemektedir. Onların insanlardan olan dostları ise hiç de kabul olunacak türden olmayan bir mazeret beyan ederek şöyle diyeceklerdir:“Rabbimiz, kimimiz kimimizden faydalandı.” Yani cin ve insanlardan her birisi diğerinden faydalandı, ondan istifade etti. Cinlerden olan, insanın kendisine itaat ve ibadet etmesinden, kendisini tazim etmesinden ve ona sığınmasından istifade edip faydalanır. İnsan da bazı arzularını gerçekleştirmek hususunda cinlerin ona yaptığı hizmet sayesinde birtakım maksatlarına ulaşmak sureti ile cinlerden istifade eder. İnsan, cinlere ibadet ederken, cinler de ona hizmet eder ve dünyevî birtakım ihtiyaçlarını elde etmesine yardımcı olur. Yani biz, birtakım günahları işledik ve bunları reddetmeye imkân yoktur. “Nihâyet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik.” Artık amellerimizin karşılığını vereceğin yere ulaşmış bulunuyoruz. Şimdi sen, bize dilediğini yap, hakkımızda istediğin şekilde hüküm ver. Zira artık ileri sürebilecek hiçbir delilimiz yoktur, herhangi bir mazeretimiz de kalmamıştır. Emir senindir, hüküm senindir. Onların söyledikleri bu sözde sanki biraz yalvarıp yakarma ve kendilerini acındırma anlamı vardır. Ancak bunun zamanı çoktan geçmiştir. Bundan dolayı Yüce Allah herhangi bir haksızlığın söz konusu olmadığı adil hükmünü şöyle verecektir:“Şöyle buyuracak: Ateş sizin barınağınızdır. Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere orada ebediyen kalacaksınız.” Bu hüküm ilâhi hikmetin ve ilâhi ilmin bir gereği olduğundan dolayı âyet-i kerime:“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir” buyruğu ile sona ermektedir. Yüce Allah’ın bilgisi her şeyi kapsadığına göre, O’nun nihaî hikmeti de bütün varlıkları kuşatmış ve içine almıştır. 129. Yani azgın cinleri, dostları olan insanlara veli kılıp onları saptırmak üzere musallat ettiğimiz, kazandıkları günahlar ve bu uğurdaki gayretleri sebebi ile aralarında dostluk ve karşılıklı uyum bağını kurduğumuz gibi; aynı şekilde her zalimi de kendisi gibi bir zalime veli (dost ve idareci) kılarız. Böyle onlar birbirlerini kötülüğe sürükleyip teşvik eder, hayra olan şevkini kırıp azaltır, ondan nefret etmesini sağlar. İşte bu, bizim sünnetimizin/kanunumuzun bir parçasıdır. Bu, Yüce Allah’ın oldukça feci ve son derece kötü sonuçlar doğuran büyük cezalarından biridir. Ancak suç zalimindir. Kendisini bunca zararla karşı karşıya bırakan ve kendisine karşı böyle bir cinâyeti işleyen odur. Yoksa “Rabbin asla kullara zulmedici değildir.”(Fussilet, 41/46) Bu sünnetin/kanunun bir parçası da şudur: Kulların zulüm ve fesatları artacak, yerine getirmekle yükümlü oldukları farz hakları yerine getirmeyecek olurlarsa başlarına zalim yöneticiler gelir. Bu zalim yöneticiler onları en kötü azaba uğratırlar, onlardan alacaklarını zulüm ve haksızlıkla alırlar. Allah’a ve kullarına karşı yerine getirmedikleri hakları onlardan kat kat fazlasıyla alırlar. Üstelik onlar, bundan dolayı herhangi bir ecir alamazlar ve Allah’tan mükafat da bekleyemezler. Diğer taraftan kullar, hallerini düzeltip dosdoğru yürüyecek olurlarsa Allah da onların yöneticilerini ıslah eder. Onları adaletli ve insaflı liderler kılar. Zalim ve haksız yöneticiler yapmaz. 130. Yüce Allah, cin olsun insan olsun haktan yüz çeviren ve onu reddeden herkesi azarlayarak hatalarını açıklar ve onlar da bunu itiraf ederler. İşte Yüce Allah onlara şöyle der:“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size” emre ve yasağa, hayır ve şerre, vaat ve tehdide dair geniş açıklamaların yer aldığı apaçık “âyetlerimi anlatan, bu güne kavuşacağınıza” bu günde kurtuluşa ermenin ancak Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmakla söz konusu olacağına, bunu gerçekleştirmeme halinde ise bedbahtlık ve hüsranın kaçınılmaz olacağına “dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” Onlar da bunun böyle olduğunu söyleyip itiraf edecekler ve “(Evet,) kendi aleyhimize şahitlik ederiz (ki, geldi)” diyecekler. Dünya hayatı” süsleri, yaldızları ve nimetleri ile “onları aldatmış” onlar da dünya hayatı ile tatmin olmuşlar, ona razı olup âhiretle ilgilenmekten uzak kalmışlardır. “ve onlar kendi aleyhlerine kâfir kimseler olduklarına dair şahitlik etmişlerdir.” Böylelikle onlara karşı Allah’ın delili ortaya konmuş olacak ve o vakit herkes, hatta kendileri bile Allah’ın haklarındaki hükmünün adil olduğunu bileceklerdir. Yüce Allah onlar hakkında can yakıcı azap hükmü verecek ve şöyle diyecektir:“Sizden önce gelip geçen, sizin yaptığınız işleri yapan, sizin kendi payınızdan istifade ettiğiniz gibi kendi paylarından istifade eden, sizin gibi batıla dalan cin ve insan toplulukları arasına katılın.” İşte bunlar hüsrana uğrayanlardır. Yani onların önce gelenleri de sonra gelenleri de zarar ve ziyana uğramışlardır. Nimet dolu cennetleri kaybetmekten ve en cömert ve en şerefli Rabbin komşuluğundan mahrum kalmaktan daha büyük zarar ve ziyan mı olur?! Ancak her ne kadar hüsrana uğrama konusunda hepsi ortak olmakla birlikte, bu hüsranın miktarı açısından birbirleri arasında büyük farklar olacaktır: 132. Onlardan “herkesin, işlediklerine göre” amellerine uygun bir şekilde “dereceleri vardır.” Onlar arasından kötülüğü az olan bir kimse kötülüğü çok olan gibi olmayacaktır. Kötülükte başkasına uyan kimse kendisine uyulan gibi, yönetilen bir kimse yöneten gibi olmayacaktır. Nitekim mükâfaat ve cennet ehli de -her ne kadar kurtuluş, kazanç ve cennete girme konusunda ortak olsalar da- aralarında Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği derecede farklılıklar olacaktır. Bununla birlikte hepsi de Mevlâlarının kendilerine verdiklerinden hoşnut olacak, O’nun yaptığı ihsanları yeterli bulacak ve kabul ile karşılayacaklardır. Yüce Allah’tan bizi kullarından yakınlaştırılmışlara, seçkinlere ve sevdiği kimselere hazırlamış olduğu Firdevs-i A’la ehlinden kılmasını dileriz. “Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.” Herkese ameline ve maksadına göre karşılık verecektir ki O, bunların hepsini de bilmektedir. 133. Yüce Allah’ın kullarına salih amelleri emredip kötü amelleri yasaklaması, rahmetinin bir tecellisidir ve kulların maslahatlarını gözettiğinden dolayıdır. Yoksa O, hiçbir yaratığına muhtaç değildir. İsyankârların isyanı ona zarar vermediği gibi itaatkarların itaatının da O’na bir faydası olmaz. “Eğer dilerse sizi” helâk etmek suretiyle “yok eder ve yerinize sizden sonra dilediğini getirir. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır.” Sizden başkaları bu dünya yurdundan geçip gittiği gibi siz de geçip gideceksiniz, sizden öncekiler buradan göç edip bu yurdu size bıraktıkları gibi, siz de sizden sonrakilere burayı bırakıp göç edeceksiniz. Bunu bildiğinize ve bu kaçınılmaz olduğuna göre siz, ne diye bu dünya yurdunu ebedî kalınacak bir yer edinmek istiyorsunuz? Ne diye burayı ebedî bir vatan belleyip de buranın ebedî kalınacak bir yer değil aksine geçip gidilecek bir yurt olduğunu unutuyorsunuz? Önünüzde her türlü nimeti içeren, her türlü afet ve eksiklikten uzak ebedî bir yurdun olduğunu nasıl unutuyorsunuz? Halbuki öncekilerin de sonrakilerin de kendisi için çabalayıp durduğu ve ona doğru yola koyulduğu yurt odur. O yurda ulaşınca artık ebedi kalınacak ve ayrılmamak üzere ikamet edilecek yer orasıdır. Onun ötesinde bir gaye yoktur. Bütün isteklerin ötesindeki en büyük istek ve her türlü arzunun önünde yok olduğu en büyük arzu odur. Orada -Allah’a andolsun ki- canların arzuladığı, gözlerin zevk aldığı şeyler vardır. Yarış yapanlar bu uğurda yarışırlar. Orada ruhların lezzet aldığı şeyler, pek çok sevinçler, bedenî ve kalbî nimetler ve gaybları en iyi bilen o yüce Zata yakınlık vardır. İşte bu üstün şeylere bağlanan gayret ve en üstün derecelere doğru yükselen iradeye ne mutlu! Bundan daha aşağısına razı olanın payı ise ne kadar değersizdir! Aldanışa düşenlerin yapacağı türden bir alışverişi tercih eden bir kişi ne kadar gayretsizdir! 134. Bu gerçekten yüz çeviren gafil kimse, böyle bir yurda varmayı uzak bir şey olarak görmesin. Çünkü “Size vaadolunanlar, hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz” Allah’ı “aciz bırakamaz” ve O’nun azabından kaçamazsınız. Çünkü sizin mukadderatınız O’nun elindedir ve siz O’nun tedbir ve tasarrufu altındasınız. 135. Ey Peygamber! Sen kavmini Allah’a davet edip de onlara akıbetlerini ve Allah’ın onlar üzerindeki haklarını açıkladığın zaman Allah’ın emrine uymayı kabul etmeyip hevalarına uymayı tercih eder ve şirkleri üzere devam ederlerse onlara “de ki: Ey kavmim! Kendi yolunuzca” Yani üzerinde olduğunuz bu halinize ve kendiniz için beğendiğiniz duruma uygun olarak “yapacağınızı yapın, ben de” Allah’ın emrine uygun olarak yapacağımı “yapacağım” ve Allah’ı razı edecek şeylere uyacağım. “Bu yurdun sonunun kimin” Benim mi yoksa sizin mi? “olacağını yakında bileceksiniz.” Bu ifadeler çok ileri derecede insaflı ifadelerdir. Çünkü Yüce Allah, amelleri ve o amellerin sahiplerini açıkladıktan sonra bu amellerin karşılığının ne olabileceğini açıkça ifade etmeyip basiret sahibi kimsenin basiretine havale etmekte ve sadece bir işaretle yetinmektedir. Çünkü dünyada da âhirette de güzel akıbetin, takva sahiplerinin olduğu ve dünya yurdunun güzel sonunun mü’minlere ait olduğu malum olduğu gibi peygamberlerin getirdiklerinden yüz çeviren herkesin akıbetinin de berbat olduğu bilinen bir husustur. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Şüphesiz zalimler felaha eremezler” buyurmaktadır. Her zalim dünya hayatında ne kadar dünyalıktan istifade ederse etsin, bunun sonu yokluk ve telef olup gitmektir. Zira “Şüphesiz Allah zalime mühlet verir; fakat onu bir yakaladı mı bir daha bırakmaz.”[5]

Enam 6:130

128- Hepsini toplayacağı o günde (Allah): “Ey cin topluluğu, insanlardan birçoğunu kendinize uydurdunuz”(buyuracak). Onların dostları olan insanlar da şöyle diyecek:“Rabbimiz! Kimimiz kimimizden faydalandı ve nihâyet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik.” Şöyle buyuracak: “Ateş sizin barınağınızdır. Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere orada ebediyen kalacaksınız.” Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. 129- İşte biz, kazanmakta oldukları yüzünden zalimlerin kimini kimine böylece veli (dost ve idareci) kılarız. 130- (Allah:) Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan, bu güne kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? (diyecek). Onlar da:“(Evet,) kendi aleyhimize şahitlik ederiz (ki, geldi)” diyecekler. Dünya hayatı onları aldatmış ve onlar, kendi aleyhlerinde kâfir kimseler olduklarına dair şahitlik etmişlerdir. 131- Bu (peygamberlerin gönderilişi) Rabbinin, şehirleri halkı (tebliğden) habersizken haksız yere helâk etmeyişinden dolayıdır. 132- Herkesin, işlediklerine göre dereceleri vardır. Rabbin, onların yaptıklarından habersiz değildir. 133- Rabbin hiçbir şeye muhtaç olmayandır, rahmet sahibidir. Eğer dilerse sizi yok eder ve yerinize sizden sonra dilediğini getirir. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır. 134- Size vaadolunanlar, hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz (Allah’ı) aciz bırakamazsınız. 135- De ki:“Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Bu yurdun sonunun kimin olacağını yakında bileceksiniz.” Şüphesiz zalimler felaha eremezler. 128. “Hepsini” yani cinleri de insanları da onlardan sapanları da başkalarını saptıranları da hep birlikte “toplayacağı o günde (Allah)” insanları saptıran, onlara kötülükleri süslü gösteren, onları masiyetlere sürükleyen cinleri azarlayarak:“Ey cin topluluğu! İnsanlardan bir çoğunu” saptırmak, Allah yolundan alıkoymak sureti ile “kendinize uydurdunuz” buyuracak. Siz nasıl benim yasaklarımı çiğnediniz ve peygamberlerime karşı çıkma cesaretini gösterdiniz? Allah’a savaş açarak, Allah’ın kullarını O’nun yolundan alıkoyup cehennem yoluna götürmeye nasıl canla başla çalıştınız? İşte bugün size lanetim hak olmuştur, sizden intikam almam şarttır. Küfrünüze ve başkalarını saptırmanıza göre size olan azabımı artıracağım. İleri süreceğiniz bir mazeretiniz, sığınacağınız bir sığınak, size iltimasta bulunacak bir şefaatçiniz ve kabul olunacak bir duanız olmayacaktır. İşte o vakit böylelerine isabet edecek ibretli azabı, horluğu ve vebali sorma gitsin! Bundan dolayı Yüce Allah onların ileri sürebilecekleri herhangi bir mazeretlerini söz konusu etmemektedir. Onların insanlardan olan dostları ise hiç de kabul olunacak türden olmayan bir mazeret beyan ederek şöyle diyeceklerdir:“Rabbimiz, kimimiz kimimizden faydalandı.” Yani cin ve insanlardan her birisi diğerinden faydalandı, ondan istifade etti. Cinlerden olan, insanın kendisine itaat ve ibadet etmesinden, kendisini tazim etmesinden ve ona sığınmasından istifade edip faydalanır. İnsan da bazı arzularını gerçekleştirmek hususunda cinlerin ona yaptığı hizmet sayesinde birtakım maksatlarına ulaşmak sureti ile cinlerden istifade eder. İnsan, cinlere ibadet ederken, cinler de ona hizmet eder ve dünyevî birtakım ihtiyaçlarını elde etmesine yardımcı olur. Yani biz, birtakım günahları işledik ve bunları reddetmeye imkân yoktur. “Nihâyet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik.” Artık amellerimizin karşılığını vereceğin yere ulaşmış bulunuyoruz. Şimdi sen, bize dilediğini yap, hakkımızda istediğin şekilde hüküm ver. Zira artık ileri sürebilecek hiçbir delilimiz yoktur, herhangi bir mazeretimiz de kalmamıştır. Emir senindir, hüküm senindir. Onların söyledikleri bu sözde sanki biraz yalvarıp yakarma ve kendilerini acındırma anlamı vardır. Ancak bunun zamanı çoktan geçmiştir. Bundan dolayı Yüce Allah herhangi bir haksızlığın söz konusu olmadığı adil hükmünü şöyle verecektir:“Şöyle buyuracak: Ateş sizin barınağınızdır. Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere orada ebediyen kalacaksınız.” Bu hüküm ilâhi hikmetin ve ilâhi ilmin bir gereği olduğundan dolayı âyet-i kerime:“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir” buyruğu ile sona ermektedir. Yüce Allah’ın bilgisi her şeyi kapsadığına göre, O’nun nihaî hikmeti de bütün varlıkları kuşatmış ve içine almıştır. 129. Yani azgın cinleri, dostları olan insanlara veli kılıp onları saptırmak üzere musallat ettiğimiz, kazandıkları günahlar ve bu uğurdaki gayretleri sebebi ile aralarında dostluk ve karşılıklı uyum bağını kurduğumuz gibi; aynı şekilde her zalimi de kendisi gibi bir zalime veli (dost ve idareci) kılarız. Böyle onlar birbirlerini kötülüğe sürükleyip teşvik eder, hayra olan şevkini kırıp azaltır, ondan nefret etmesini sağlar. İşte bu, bizim sünnetimizin/kanunumuzun bir parçasıdır. Bu, Yüce Allah’ın oldukça feci ve son derece kötü sonuçlar doğuran büyük cezalarından biridir. Ancak suç zalimindir. Kendisini bunca zararla karşı karşıya bırakan ve kendisine karşı böyle bir cinâyeti işleyen odur. Yoksa “Rabbin asla kullara zulmedici değildir.”(Fussilet, 41/46) Bu sünnetin/kanunun bir parçası da şudur: Kulların zulüm ve fesatları artacak, yerine getirmekle yükümlü oldukları farz hakları yerine getirmeyecek olurlarsa başlarına zalim yöneticiler gelir. Bu zalim yöneticiler onları en kötü azaba uğratırlar, onlardan alacaklarını zulüm ve haksızlıkla alırlar. Allah’a ve kullarına karşı yerine getirmedikleri hakları onlardan kat kat fazlasıyla alırlar. Üstelik onlar, bundan dolayı herhangi bir ecir alamazlar ve Allah’tan mükafat da bekleyemezler. Diğer taraftan kullar, hallerini düzeltip dosdoğru yürüyecek olurlarsa Allah da onların yöneticilerini ıslah eder. Onları adaletli ve insaflı liderler kılar. Zalim ve haksız yöneticiler yapmaz. 130. Yüce Allah, cin olsun insan olsun haktan yüz çeviren ve onu reddeden herkesi azarlayarak hatalarını açıklar ve onlar da bunu itiraf ederler. İşte Yüce Allah onlara şöyle der:“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size” emre ve yasağa, hayır ve şerre, vaat ve tehdide dair geniş açıklamaların yer aldığı apaçık “âyetlerimi anlatan, bu güne kavuşacağınıza” bu günde kurtuluşa ermenin ancak Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmakla söz konusu olacağına, bunu gerçekleştirmeme halinde ise bedbahtlık ve hüsranın kaçınılmaz olacağına “dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” Onlar da bunun böyle olduğunu söyleyip itiraf edecekler ve “(Evet,) kendi aleyhimize şahitlik ederiz (ki, geldi)” diyecekler. Dünya hayatı” süsleri, yaldızları ve nimetleri ile “onları aldatmış” onlar da dünya hayatı ile tatmin olmuşlar, ona razı olup âhiretle ilgilenmekten uzak kalmışlardır. “ve onlar kendi aleyhlerine kâfir kimseler olduklarına dair şahitlik etmişlerdir.” Böylelikle onlara karşı Allah’ın delili ortaya konmuş olacak ve o vakit herkes, hatta kendileri bile Allah’ın haklarındaki hükmünün adil olduğunu bileceklerdir. Yüce Allah onlar hakkında can yakıcı azap hükmü verecek ve şöyle diyecektir:“Sizden önce gelip geçen, sizin yaptığınız işleri yapan, sizin kendi payınızdan istifade ettiğiniz gibi kendi paylarından istifade eden, sizin gibi batıla dalan cin ve insan toplulukları arasına katılın.” İşte bunlar hüsrana uğrayanlardır. Yani onların önce gelenleri de sonra gelenleri de zarar ve ziyana uğramışlardır. Nimet dolu cennetleri kaybetmekten ve en cömert ve en şerefli Rabbin komşuluğundan mahrum kalmaktan daha büyük zarar ve ziyan mı olur?! Ancak her ne kadar hüsrana uğrama konusunda hepsi ortak olmakla birlikte, bu hüsranın miktarı açısından birbirleri arasında büyük farklar olacaktır: 132. Onlardan “herkesin, işlediklerine göre” amellerine uygun bir şekilde “dereceleri vardır.” Onlar arasından kötülüğü az olan bir kimse kötülüğü çok olan gibi olmayacaktır. Kötülükte başkasına uyan kimse kendisine uyulan gibi, yönetilen bir kimse yöneten gibi olmayacaktır. Nitekim mükâfaat ve cennet ehli de -her ne kadar kurtuluş, kazanç ve cennete girme konusunda ortak olsalar da- aralarında Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği derecede farklılıklar olacaktır. Bununla birlikte hepsi de Mevlâlarının kendilerine verdiklerinden hoşnut olacak, O’nun yaptığı ihsanları yeterli bulacak ve kabul ile karşılayacaklardır. Yüce Allah’tan bizi kullarından yakınlaştırılmışlara, seçkinlere ve sevdiği kimselere hazırlamış olduğu Firdevs-i A’la ehlinden kılmasını dileriz. “Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.” Herkese ameline ve maksadına göre karşılık verecektir ki O, bunların hepsini de bilmektedir. 133. Yüce Allah’ın kullarına salih amelleri emredip kötü amelleri yasaklaması, rahmetinin bir tecellisidir ve kulların maslahatlarını gözettiğinden dolayıdır. Yoksa O, hiçbir yaratığına muhtaç değildir. İsyankârların isyanı ona zarar vermediği gibi itaatkarların itaatının da O’na bir faydası olmaz. “Eğer dilerse sizi” helâk etmek suretiyle “yok eder ve yerinize sizden sonra dilediğini getirir. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır.” Sizden başkaları bu dünya yurdundan geçip gittiği gibi siz de geçip gideceksiniz, sizden öncekiler buradan göç edip bu yurdu size bıraktıkları gibi, siz de sizden sonrakilere burayı bırakıp göç edeceksiniz. Bunu bildiğinize ve bu kaçınılmaz olduğuna göre siz, ne diye bu dünya yurdunu ebedî kalınacak bir yer edinmek istiyorsunuz? Ne diye burayı ebedî bir vatan belleyip de buranın ebedî kalınacak bir yer değil aksine geçip gidilecek bir yurt olduğunu unutuyorsunuz? Önünüzde her türlü nimeti içeren, her türlü afet ve eksiklikten uzak ebedî bir yurdun olduğunu nasıl unutuyorsunuz? Halbuki öncekilerin de sonrakilerin de kendisi için çabalayıp durduğu ve ona doğru yola koyulduğu yurt odur. O yurda ulaşınca artık ebedi kalınacak ve ayrılmamak üzere ikamet edilecek yer orasıdır. Onun ötesinde bir gaye yoktur. Bütün isteklerin ötesindeki en büyük istek ve her türlü arzunun önünde yok olduğu en büyük arzu odur. Orada -Allah’a andolsun ki- canların arzuladığı, gözlerin zevk aldığı şeyler vardır. Yarış yapanlar bu uğurda yarışırlar. Orada ruhların lezzet aldığı şeyler, pek çok sevinçler, bedenî ve kalbî nimetler ve gaybları en iyi bilen o yüce Zata yakınlık vardır. İşte bu üstün şeylere bağlanan gayret ve en üstün derecelere doğru yükselen iradeye ne mutlu! Bundan daha aşağısına razı olanın payı ise ne kadar değersizdir! Aldanışa düşenlerin yapacağı türden bir alışverişi tercih eden bir kişi ne kadar gayretsizdir! 134. Bu gerçekten yüz çeviren gafil kimse, böyle bir yurda varmayı uzak bir şey olarak görmesin. Çünkü “Size vaadolunanlar, hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz” Allah’ı “aciz bırakamaz” ve O’nun azabından kaçamazsınız. Çünkü sizin mukadderatınız O’nun elindedir ve siz O’nun tedbir ve tasarrufu altındasınız. 135. Ey Peygamber! Sen kavmini Allah’a davet edip de onlara akıbetlerini ve Allah’ın onlar üzerindeki haklarını açıkladığın zaman Allah’ın emrine uymayı kabul etmeyip hevalarına uymayı tercih eder ve şirkleri üzere devam ederlerse onlara “de ki: Ey kavmim! Kendi yolunuzca” Yani üzerinde olduğunuz bu halinize ve kendiniz için beğendiğiniz duruma uygun olarak “yapacağınızı yapın, ben de” Allah’ın emrine uygun olarak yapacağımı “yapacağım” ve Allah’ı razı edecek şeylere uyacağım. “Bu yurdun sonunun kimin” Benim mi yoksa sizin mi? “olacağını yakında bileceksiniz.” Bu ifadeler çok ileri derecede insaflı ifadelerdir. Çünkü Yüce Allah, amelleri ve o amellerin sahiplerini açıkladıktan sonra bu amellerin karşılığının ne olabileceğini açıkça ifade etmeyip basiret sahibi kimsenin basiretine havale etmekte ve sadece bir işaretle yetinmektedir. Çünkü dünyada da âhirette de güzel akıbetin, takva sahiplerinin olduğu ve dünya yurdunun güzel sonunun mü’minlere ait olduğu malum olduğu gibi peygamberlerin getirdiklerinden yüz çeviren herkesin akıbetinin de berbat olduğu bilinen bir husustur. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Şüphesiz zalimler felaha eremezler” buyurmaktadır. Her zalim dünya hayatında ne kadar dünyalıktan istifade ederse etsin, bunun sonu yokluk ve telef olup gitmektir. Zira “Şüphesiz Allah zalime mühlet verir; fakat onu bir yakaladı mı bir daha bırakmaz.”[5]

Enam 6:131

128- Hepsini toplayacağı o günde (Allah): “Ey cin topluluğu, insanlardan birçoğunu kendinize uydurdunuz”(buyuracak). Onların dostları olan insanlar da şöyle diyecek:“Rabbimiz! Kimimiz kimimizden faydalandı ve nihâyet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik.” Şöyle buyuracak: “Ateş sizin barınağınızdır. Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere orada ebediyen kalacaksınız.” Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. 129- İşte biz, kazanmakta oldukları yüzünden zalimlerin kimini kimine böylece veli (dost ve idareci) kılarız. 130- (Allah:) Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan, bu güne kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? (diyecek). Onlar da:“(Evet,) kendi aleyhimize şahitlik ederiz (ki, geldi)” diyecekler. Dünya hayatı onları aldatmış ve onlar, kendi aleyhlerinde kâfir kimseler olduklarına dair şahitlik etmişlerdir. 131- Bu (peygamberlerin gönderilişi) Rabbinin, şehirleri halkı (tebliğden) habersizken haksız yere helâk etmeyişinden dolayıdır. 132- Herkesin, işlediklerine göre dereceleri vardır. Rabbin, onların yaptıklarından habersiz değildir. 133- Rabbin hiçbir şeye muhtaç olmayandır, rahmet sahibidir. Eğer dilerse sizi yok eder ve yerinize sizden sonra dilediğini getirir. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır. 134- Size vaadolunanlar, hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz (Allah’ı) aciz bırakamazsınız. 135- De ki:“Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Bu yurdun sonunun kimin olacağını yakında bileceksiniz.” Şüphesiz zalimler felaha eremezler. 128. “Hepsini” yani cinleri de insanları da onlardan sapanları da başkalarını saptıranları da hep birlikte “toplayacağı o günde (Allah)” insanları saptıran, onlara kötülükleri süslü gösteren, onları masiyetlere sürükleyen cinleri azarlayarak:“Ey cin topluluğu! İnsanlardan bir çoğunu” saptırmak, Allah yolundan alıkoymak sureti ile “kendinize uydurdunuz” buyuracak. Siz nasıl benim yasaklarımı çiğnediniz ve peygamberlerime karşı çıkma cesaretini gösterdiniz? Allah’a savaş açarak, Allah’ın kullarını O’nun yolundan alıkoyup cehennem yoluna götürmeye nasıl canla başla çalıştınız? İşte bugün size lanetim hak olmuştur, sizden intikam almam şarttır. Küfrünüze ve başkalarını saptırmanıza göre size olan azabımı artıracağım. İleri süreceğiniz bir mazeretiniz, sığınacağınız bir sığınak, size iltimasta bulunacak bir şefaatçiniz ve kabul olunacak bir duanız olmayacaktır. İşte o vakit böylelerine isabet edecek ibretli azabı, horluğu ve vebali sorma gitsin! Bundan dolayı Yüce Allah onların ileri sürebilecekleri herhangi bir mazeretlerini söz konusu etmemektedir. Onların insanlardan olan dostları ise hiç de kabul olunacak türden olmayan bir mazeret beyan ederek şöyle diyeceklerdir:“Rabbimiz, kimimiz kimimizden faydalandı.” Yani cin ve insanlardan her birisi diğerinden faydalandı, ondan istifade etti. Cinlerden olan, insanın kendisine itaat ve ibadet etmesinden, kendisini tazim etmesinden ve ona sığınmasından istifade edip faydalanır. İnsan da bazı arzularını gerçekleştirmek hususunda cinlerin ona yaptığı hizmet sayesinde birtakım maksatlarına ulaşmak sureti ile cinlerden istifade eder. İnsan, cinlere ibadet ederken, cinler de ona hizmet eder ve dünyevî birtakım ihtiyaçlarını elde etmesine yardımcı olur. Yani biz, birtakım günahları işledik ve bunları reddetmeye imkân yoktur. “Nihâyet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik.” Artık amellerimizin karşılığını vereceğin yere ulaşmış bulunuyoruz. Şimdi sen, bize dilediğini yap, hakkımızda istediğin şekilde hüküm ver. Zira artık ileri sürebilecek hiçbir delilimiz yoktur, herhangi bir mazeretimiz de kalmamıştır. Emir senindir, hüküm senindir. Onların söyledikleri bu sözde sanki biraz yalvarıp yakarma ve kendilerini acındırma anlamı vardır. Ancak bunun zamanı çoktan geçmiştir. Bundan dolayı Yüce Allah herhangi bir haksızlığın söz konusu olmadığı adil hükmünü şöyle verecektir:“Şöyle buyuracak: Ateş sizin barınağınızdır. Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere orada ebediyen kalacaksınız.” Bu hüküm ilâhi hikmetin ve ilâhi ilmin bir gereği olduğundan dolayı âyet-i kerime:“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir” buyruğu ile sona ermektedir. Yüce Allah’ın bilgisi her şeyi kapsadığına göre, O’nun nihaî hikmeti de bütün varlıkları kuşatmış ve içine almıştır. 129. Yani azgın cinleri, dostları olan insanlara veli kılıp onları saptırmak üzere musallat ettiğimiz, kazandıkları günahlar ve bu uğurdaki gayretleri sebebi ile aralarında dostluk ve karşılıklı uyum bağını kurduğumuz gibi; aynı şekilde her zalimi de kendisi gibi bir zalime veli (dost ve idareci) kılarız. Böyle onlar birbirlerini kötülüğe sürükleyip teşvik eder, hayra olan şevkini kırıp azaltır, ondan nefret etmesini sağlar. İşte bu, bizim sünnetimizin/kanunumuzun bir parçasıdır. Bu, Yüce Allah’ın oldukça feci ve son derece kötü sonuçlar doğuran büyük cezalarından biridir. Ancak suç zalimindir. Kendisini bunca zararla karşı karşıya bırakan ve kendisine karşı böyle bir cinâyeti işleyen odur. Yoksa “Rabbin asla kullara zulmedici değildir.”(Fussilet, 41/46) Bu sünnetin/kanunun bir parçası da şudur: Kulların zulüm ve fesatları artacak, yerine getirmekle yükümlü oldukları farz hakları yerine getirmeyecek olurlarsa başlarına zalim yöneticiler gelir. Bu zalim yöneticiler onları en kötü azaba uğratırlar, onlardan alacaklarını zulüm ve haksızlıkla alırlar. Allah’a ve kullarına karşı yerine getirmedikleri hakları onlardan kat kat fazlasıyla alırlar. Üstelik onlar, bundan dolayı herhangi bir ecir alamazlar ve Allah’tan mükafat da bekleyemezler. Diğer taraftan kullar, hallerini düzeltip dosdoğru yürüyecek olurlarsa Allah da onların yöneticilerini ıslah eder. Onları adaletli ve insaflı liderler kılar. Zalim ve haksız yöneticiler yapmaz. 130. Yüce Allah, cin olsun insan olsun haktan yüz çeviren ve onu reddeden herkesi azarlayarak hatalarını açıklar ve onlar da bunu itiraf ederler. İşte Yüce Allah onlara şöyle der:“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size” emre ve yasağa, hayır ve şerre, vaat ve tehdide dair geniş açıklamaların yer aldığı apaçık “âyetlerimi anlatan, bu güne kavuşacağınıza” bu günde kurtuluşa ermenin ancak Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmakla söz konusu olacağına, bunu gerçekleştirmeme halinde ise bedbahtlık ve hüsranın kaçınılmaz olacağına “dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” Onlar da bunun böyle olduğunu söyleyip itiraf edecekler ve “(Evet,) kendi aleyhimize şahitlik ederiz (ki, geldi)” diyecekler. Dünya hayatı” süsleri, yaldızları ve nimetleri ile “onları aldatmış” onlar da dünya hayatı ile tatmin olmuşlar, ona razı olup âhiretle ilgilenmekten uzak kalmışlardır. “ve onlar kendi aleyhlerine kâfir kimseler olduklarına dair şahitlik etmişlerdir.” Böylelikle onlara karşı Allah’ın delili ortaya konmuş olacak ve o vakit herkes, hatta kendileri bile Allah’ın haklarındaki hükmünün adil olduğunu bileceklerdir. Yüce Allah onlar hakkında can yakıcı azap hükmü verecek ve şöyle diyecektir:“Sizden önce gelip geçen, sizin yaptığınız işleri yapan, sizin kendi payınızdan istifade ettiğiniz gibi kendi paylarından istifade eden, sizin gibi batıla dalan cin ve insan toplulukları arasına katılın.” İşte bunlar hüsrana uğrayanlardır. Yani onların önce gelenleri de sonra gelenleri de zarar ve ziyana uğramışlardır. Nimet dolu cennetleri kaybetmekten ve en cömert ve en şerefli Rabbin komşuluğundan mahrum kalmaktan daha büyük zarar ve ziyan mı olur?! Ancak her ne kadar hüsrana uğrama konusunda hepsi ortak olmakla birlikte, bu hüsranın miktarı açısından birbirleri arasında büyük farklar olacaktır: 132. Onlardan “herkesin, işlediklerine göre” amellerine uygun bir şekilde “dereceleri vardır.” Onlar arasından kötülüğü az olan bir kimse kötülüğü çok olan gibi olmayacaktır. Kötülükte başkasına uyan kimse kendisine uyulan gibi, yönetilen bir kimse yöneten gibi olmayacaktır. Nitekim mükâfaat ve cennet ehli de -her ne kadar kurtuluş, kazanç ve cennete girme konusunda ortak olsalar da- aralarında Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği derecede farklılıklar olacaktır. Bununla birlikte hepsi de Mevlâlarının kendilerine verdiklerinden hoşnut olacak, O’nun yaptığı ihsanları yeterli bulacak ve kabul ile karşılayacaklardır. Yüce Allah’tan bizi kullarından yakınlaştırılmışlara, seçkinlere ve sevdiği kimselere hazırlamış olduğu Firdevs-i A’la ehlinden kılmasını dileriz. “Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.” Herkese ameline ve maksadına göre karşılık verecektir ki O, bunların hepsini de bilmektedir. 133. Yüce Allah’ın kullarına salih amelleri emredip kötü amelleri yasaklaması, rahmetinin bir tecellisidir ve kulların maslahatlarını gözettiğinden dolayıdır. Yoksa O, hiçbir yaratığına muhtaç değildir. İsyankârların isyanı ona zarar vermediği gibi itaatkarların itaatının da O’na bir faydası olmaz. “Eğer dilerse sizi” helâk etmek suretiyle “yok eder ve yerinize sizden sonra dilediğini getirir. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır.” Sizden başkaları bu dünya yurdundan geçip gittiği gibi siz de geçip gideceksiniz, sizden öncekiler buradan göç edip bu yurdu size bıraktıkları gibi, siz de sizden sonrakilere burayı bırakıp göç edeceksiniz. Bunu bildiğinize ve bu kaçınılmaz olduğuna göre siz, ne diye bu dünya yurdunu ebedî kalınacak bir yer edinmek istiyorsunuz? Ne diye burayı ebedî bir vatan belleyip de buranın ebedî kalınacak bir yer değil aksine geçip gidilecek bir yurt olduğunu unutuyorsunuz? Önünüzde her türlü nimeti içeren, her türlü afet ve eksiklikten uzak ebedî bir yurdun olduğunu nasıl unutuyorsunuz? Halbuki öncekilerin de sonrakilerin de kendisi için çabalayıp durduğu ve ona doğru yola koyulduğu yurt odur. O yurda ulaşınca artık ebedi kalınacak ve ayrılmamak üzere ikamet edilecek yer orasıdır. Onun ötesinde bir gaye yoktur. Bütün isteklerin ötesindeki en büyük istek ve her türlü arzunun önünde yok olduğu en büyük arzu odur. Orada -Allah’a andolsun ki- canların arzuladığı, gözlerin zevk aldığı şeyler vardır. Yarış yapanlar bu uğurda yarışırlar. Orada ruhların lezzet aldığı şeyler, pek çok sevinçler, bedenî ve kalbî nimetler ve gaybları en iyi bilen o yüce Zata yakınlık vardır. İşte bu üstün şeylere bağlanan gayret ve en üstün derecelere doğru yükselen iradeye ne mutlu! Bundan daha aşağısına razı olanın payı ise ne kadar değersizdir! Aldanışa düşenlerin yapacağı türden bir alışverişi tercih eden bir kişi ne kadar gayretsizdir! 134. Bu gerçekten yüz çeviren gafil kimse, böyle bir yurda varmayı uzak bir şey olarak görmesin. Çünkü “Size vaadolunanlar, hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz” Allah’ı “aciz bırakamaz” ve O’nun azabından kaçamazsınız. Çünkü sizin mukadderatınız O’nun elindedir ve siz O’nun tedbir ve tasarrufu altındasınız. 135. Ey Peygamber! Sen kavmini Allah’a davet edip de onlara akıbetlerini ve Allah’ın onlar üzerindeki haklarını açıkladığın zaman Allah’ın emrine uymayı kabul etmeyip hevalarına uymayı tercih eder ve şirkleri üzere devam ederlerse onlara “de ki: Ey kavmim! Kendi yolunuzca” Yani üzerinde olduğunuz bu halinize ve kendiniz için beğendiğiniz duruma uygun olarak “yapacağınızı yapın, ben de” Allah’ın emrine uygun olarak yapacağımı “yapacağım” ve Allah’ı razı edecek şeylere uyacağım. “Bu yurdun sonunun kimin” Benim mi yoksa sizin mi? “olacağını yakında bileceksiniz.” Bu ifadeler çok ileri derecede insaflı ifadelerdir. Çünkü Yüce Allah, amelleri ve o amellerin sahiplerini açıkladıktan sonra bu amellerin karşılığının ne olabileceğini açıkça ifade etmeyip basiret sahibi kimsenin basiretine havale etmekte ve sadece bir işaretle yetinmektedir. Çünkü dünyada da âhirette de güzel akıbetin, takva sahiplerinin olduğu ve dünya yurdunun güzel sonunun mü’minlere ait olduğu malum olduğu gibi peygamberlerin getirdiklerinden yüz çeviren herkesin akıbetinin de berbat olduğu bilinen bir husustur. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Şüphesiz zalimler felaha eremezler” buyurmaktadır. Her zalim dünya hayatında ne kadar dünyalıktan istifade ederse etsin, bunun sonu yokluk ve telef olup gitmektir. Zira “Şüphesiz Allah zalime mühlet verir; fakat onu bir yakaladı mı bir daha bırakmaz.”[5]

Enam 6:132

128- Hepsini toplayacağı o günde (Allah): “Ey cin topluluğu, insanlardan birçoğunu kendinize uydurdunuz”(buyuracak). Onların dostları olan insanlar da şöyle diyecek:“Rabbimiz! Kimimiz kimimizden faydalandı ve nihâyet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik.” Şöyle buyuracak: “Ateş sizin barınağınızdır. Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere orada ebediyen kalacaksınız.” Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. 129- İşte biz, kazanmakta oldukları yüzünden zalimlerin kimini kimine böylece veli (dost ve idareci) kılarız. 130- (Allah:) Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan, bu güne kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? (diyecek). Onlar da:“(Evet,) kendi aleyhimize şahitlik ederiz (ki, geldi)” diyecekler. Dünya hayatı onları aldatmış ve onlar, kendi aleyhlerinde kâfir kimseler olduklarına dair şahitlik etmişlerdir. 131- Bu (peygamberlerin gönderilişi) Rabbinin, şehirleri halkı (tebliğden) habersizken haksız yere helâk etmeyişinden dolayıdır. 132- Herkesin, işlediklerine göre dereceleri vardır. Rabbin, onların yaptıklarından habersiz değildir. 133- Rabbin hiçbir şeye muhtaç olmayandır, rahmet sahibidir. Eğer dilerse sizi yok eder ve yerinize sizden sonra dilediğini getirir. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır. 134- Size vaadolunanlar, hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz (Allah’ı) aciz bırakamazsınız. 135- De ki:“Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Bu yurdun sonunun kimin olacağını yakında bileceksiniz.” Şüphesiz zalimler felaha eremezler. 128. “Hepsini” yani cinleri de insanları da onlardan sapanları da başkalarını saptıranları da hep birlikte “toplayacağı o günde (Allah)” insanları saptıran, onlara kötülükleri süslü gösteren, onları masiyetlere sürükleyen cinleri azarlayarak:“Ey cin topluluğu! İnsanlardan bir çoğunu” saptırmak, Allah yolundan alıkoymak sureti ile “kendinize uydurdunuz” buyuracak. Siz nasıl benim yasaklarımı çiğnediniz ve peygamberlerime karşı çıkma cesaretini gösterdiniz? Allah’a savaş açarak, Allah’ın kullarını O’nun yolundan alıkoyup cehennem yoluna götürmeye nasıl canla başla çalıştınız? İşte bugün size lanetim hak olmuştur, sizden intikam almam şarttır. Küfrünüze ve başkalarını saptırmanıza göre size olan azabımı artıracağım. İleri süreceğiniz bir mazeretiniz, sığınacağınız bir sığınak, size iltimasta bulunacak bir şefaatçiniz ve kabul olunacak bir duanız olmayacaktır. İşte o vakit böylelerine isabet edecek ibretli azabı, horluğu ve vebali sorma gitsin! Bundan dolayı Yüce Allah onların ileri sürebilecekleri herhangi bir mazeretlerini söz konusu etmemektedir. Onların insanlardan olan dostları ise hiç de kabul olunacak türden olmayan bir mazeret beyan ederek şöyle diyeceklerdir:“Rabbimiz, kimimiz kimimizden faydalandı.” Yani cin ve insanlardan her birisi diğerinden faydalandı, ondan istifade etti. Cinlerden olan, insanın kendisine itaat ve ibadet etmesinden, kendisini tazim etmesinden ve ona sığınmasından istifade edip faydalanır. İnsan da bazı arzularını gerçekleştirmek hususunda cinlerin ona yaptığı hizmet sayesinde birtakım maksatlarına ulaşmak sureti ile cinlerden istifade eder. İnsan, cinlere ibadet ederken, cinler de ona hizmet eder ve dünyevî birtakım ihtiyaçlarını elde etmesine yardımcı olur. Yani biz, birtakım günahları işledik ve bunları reddetmeye imkân yoktur. “Nihâyet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik.” Artık amellerimizin karşılığını vereceğin yere ulaşmış bulunuyoruz. Şimdi sen, bize dilediğini yap, hakkımızda istediğin şekilde hüküm ver. Zira artık ileri sürebilecek hiçbir delilimiz yoktur, herhangi bir mazeretimiz de kalmamıştır. Emir senindir, hüküm senindir. Onların söyledikleri bu sözde sanki biraz yalvarıp yakarma ve kendilerini acındırma anlamı vardır. Ancak bunun zamanı çoktan geçmiştir. Bundan dolayı Yüce Allah herhangi bir haksızlığın söz konusu olmadığı adil hükmünü şöyle verecektir:“Şöyle buyuracak: Ateş sizin barınağınızdır. Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere orada ebediyen kalacaksınız.” Bu hüküm ilâhi hikmetin ve ilâhi ilmin bir gereği olduğundan dolayı âyet-i kerime:“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir” buyruğu ile sona ermektedir. Yüce Allah’ın bilgisi her şeyi kapsadığına göre, O’nun nihaî hikmeti de bütün varlıkları kuşatmış ve içine almıştır. 129. Yani azgın cinleri, dostları olan insanlara veli kılıp onları saptırmak üzere musallat ettiğimiz, kazandıkları günahlar ve bu uğurdaki gayretleri sebebi ile aralarında dostluk ve karşılıklı uyum bağını kurduğumuz gibi; aynı şekilde her zalimi de kendisi gibi bir zalime veli (dost ve idareci) kılarız. Böyle onlar birbirlerini kötülüğe sürükleyip teşvik eder, hayra olan şevkini kırıp azaltır, ondan nefret etmesini sağlar. İşte bu, bizim sünnetimizin/kanunumuzun bir parçasıdır. Bu, Yüce Allah’ın oldukça feci ve son derece kötü sonuçlar doğuran büyük cezalarından biridir. Ancak suç zalimindir. Kendisini bunca zararla karşı karşıya bırakan ve kendisine karşı böyle bir cinâyeti işleyen odur. Yoksa “Rabbin asla kullara zulmedici değildir.”(Fussilet, 41/46) Bu sünnetin/kanunun bir parçası da şudur: Kulların zulüm ve fesatları artacak, yerine getirmekle yükümlü oldukları farz hakları yerine getirmeyecek olurlarsa başlarına zalim yöneticiler gelir. Bu zalim yöneticiler onları en kötü azaba uğratırlar, onlardan alacaklarını zulüm ve haksızlıkla alırlar. Allah’a ve kullarına karşı yerine getirmedikleri hakları onlardan kat kat fazlasıyla alırlar. Üstelik onlar, bundan dolayı herhangi bir ecir alamazlar ve Allah’tan mükafat da bekleyemezler. Diğer taraftan kullar, hallerini düzeltip dosdoğru yürüyecek olurlarsa Allah da onların yöneticilerini ıslah eder. Onları adaletli ve insaflı liderler kılar. Zalim ve haksız yöneticiler yapmaz. 130. Yüce Allah, cin olsun insan olsun haktan yüz çeviren ve onu reddeden herkesi azarlayarak hatalarını açıklar ve onlar da bunu itiraf ederler. İşte Yüce Allah onlara şöyle der:“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size” emre ve yasağa, hayır ve şerre, vaat ve tehdide dair geniş açıklamaların yer aldığı apaçık “âyetlerimi anlatan, bu güne kavuşacağınıza” bu günde kurtuluşa ermenin ancak Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmakla söz konusu olacağına, bunu gerçekleştirmeme halinde ise bedbahtlık ve hüsranın kaçınılmaz olacağına “dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” Onlar da bunun böyle olduğunu söyleyip itiraf edecekler ve “(Evet,) kendi aleyhimize şahitlik ederiz (ki, geldi)” diyecekler. Dünya hayatı” süsleri, yaldızları ve nimetleri ile “onları aldatmış” onlar da dünya hayatı ile tatmin olmuşlar, ona razı olup âhiretle ilgilenmekten uzak kalmışlardır. “ve onlar kendi aleyhlerine kâfir kimseler olduklarına dair şahitlik etmişlerdir.” Böylelikle onlara karşı Allah’ın delili ortaya konmuş olacak ve o vakit herkes, hatta kendileri bile Allah’ın haklarındaki hükmünün adil olduğunu bileceklerdir. Yüce Allah onlar hakkında can yakıcı azap hükmü verecek ve şöyle diyecektir:“Sizden önce gelip geçen, sizin yaptığınız işleri yapan, sizin kendi payınızdan istifade ettiğiniz gibi kendi paylarından istifade eden, sizin gibi batıla dalan cin ve insan toplulukları arasına katılın.” İşte bunlar hüsrana uğrayanlardır. Yani onların önce gelenleri de sonra gelenleri de zarar ve ziyana uğramışlardır. Nimet dolu cennetleri kaybetmekten ve en cömert ve en şerefli Rabbin komşuluğundan mahrum kalmaktan daha büyük zarar ve ziyan mı olur?! Ancak her ne kadar hüsrana uğrama konusunda hepsi ortak olmakla birlikte, bu hüsranın miktarı açısından birbirleri arasında büyük farklar olacaktır: 132. Onlardan “herkesin, işlediklerine göre” amellerine uygun bir şekilde “dereceleri vardır.” Onlar arasından kötülüğü az olan bir kimse kötülüğü çok olan gibi olmayacaktır. Kötülükte başkasına uyan kimse kendisine uyulan gibi, yönetilen bir kimse yöneten gibi olmayacaktır. Nitekim mükâfaat ve cennet ehli de -her ne kadar kurtuluş, kazanç ve cennete girme konusunda ortak olsalar da- aralarında Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği derecede farklılıklar olacaktır. Bununla birlikte hepsi de Mevlâlarının kendilerine verdiklerinden hoşnut olacak, O’nun yaptığı ihsanları yeterli bulacak ve kabul ile karşılayacaklardır. Yüce Allah’tan bizi kullarından yakınlaştırılmışlara, seçkinlere ve sevdiği kimselere hazırlamış olduğu Firdevs-i A’la ehlinden kılmasını dileriz. “Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.” Herkese ameline ve maksadına göre karşılık verecektir ki O, bunların hepsini de bilmektedir. 133. Yüce Allah’ın kullarına salih amelleri emredip kötü amelleri yasaklaması, rahmetinin bir tecellisidir ve kulların maslahatlarını gözettiğinden dolayıdır. Yoksa O, hiçbir yaratığına muhtaç değildir. İsyankârların isyanı ona zarar vermediği gibi itaatkarların itaatının da O’na bir faydası olmaz. “Eğer dilerse sizi” helâk etmek suretiyle “yok eder ve yerinize sizden sonra dilediğini getirir. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır.” Sizden başkaları bu dünya yurdundan geçip gittiği gibi siz de geçip gideceksiniz, sizden öncekiler buradan göç edip bu yurdu size bıraktıkları gibi, siz de sizden sonrakilere burayı bırakıp göç edeceksiniz. Bunu bildiğinize ve bu kaçınılmaz olduğuna göre siz, ne diye bu dünya yurdunu ebedî kalınacak bir yer edinmek istiyorsunuz? Ne diye burayı ebedî bir vatan belleyip de buranın ebedî kalınacak bir yer değil aksine geçip gidilecek bir yurt olduğunu unutuyorsunuz? Önünüzde her türlü nimeti içeren, her türlü afet ve eksiklikten uzak ebedî bir yurdun olduğunu nasıl unutuyorsunuz? Halbuki öncekilerin de sonrakilerin de kendisi için çabalayıp durduğu ve ona doğru yola koyulduğu yurt odur. O yurda ulaşınca artık ebedi kalınacak ve ayrılmamak üzere ikamet edilecek yer orasıdır. Onun ötesinde bir gaye yoktur. Bütün isteklerin ötesindeki en büyük istek ve her türlü arzunun önünde yok olduğu en büyük arzu odur. Orada -Allah’a andolsun ki- canların arzuladığı, gözlerin zevk aldığı şeyler vardır. Yarış yapanlar bu uğurda yarışırlar. Orada ruhların lezzet aldığı şeyler, pek çok sevinçler, bedenî ve kalbî nimetler ve gaybları en iyi bilen o yüce Zata yakınlık vardır. İşte bu üstün şeylere bağlanan gayret ve en üstün derecelere doğru yükselen iradeye ne mutlu! Bundan daha aşağısına razı olanın payı ise ne kadar değersizdir! Aldanışa düşenlerin yapacağı türden bir alışverişi tercih eden bir kişi ne kadar gayretsizdir! 134. Bu gerçekten yüz çeviren gafil kimse, böyle bir yurda varmayı uzak bir şey olarak görmesin. Çünkü “Size vaadolunanlar, hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz” Allah’ı “aciz bırakamaz” ve O’nun azabından kaçamazsınız. Çünkü sizin mukadderatınız O’nun elindedir ve siz O’nun tedbir ve tasarrufu altındasınız. 135. Ey Peygamber! Sen kavmini Allah’a davet edip de onlara akıbetlerini ve Allah’ın onlar üzerindeki haklarını açıkladığın zaman Allah’ın emrine uymayı kabul etmeyip hevalarına uymayı tercih eder ve şirkleri üzere devam ederlerse onlara “de ki: Ey kavmim! Kendi yolunuzca” Yani üzerinde olduğunuz bu halinize ve kendiniz için beğendiğiniz duruma uygun olarak “yapacağınızı yapın, ben de” Allah’ın emrine uygun olarak yapacağımı “yapacağım” ve Allah’ı razı edecek şeylere uyacağım. “Bu yurdun sonunun kimin” Benim mi yoksa sizin mi? “olacağını yakında bileceksiniz.” Bu ifadeler çok ileri derecede insaflı ifadelerdir. Çünkü Yüce Allah, amelleri ve o amellerin sahiplerini açıkladıktan sonra bu amellerin karşılığının ne olabileceğini açıkça ifade etmeyip basiret sahibi kimsenin basiretine havale etmekte ve sadece bir işaretle yetinmektedir. Çünkü dünyada da âhirette de güzel akıbetin, takva sahiplerinin olduğu ve dünya yurdunun güzel sonunun mü’minlere ait olduğu malum olduğu gibi peygamberlerin getirdiklerinden yüz çeviren herkesin akıbetinin de berbat olduğu bilinen bir husustur. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Şüphesiz zalimler felaha eremezler” buyurmaktadır. Her zalim dünya hayatında ne kadar dünyalıktan istifade ederse etsin, bunun sonu yokluk ve telef olup gitmektir. Zira “Şüphesiz Allah zalime mühlet verir; fakat onu bir yakaladı mı bir daha bırakmaz.”[5]

Enam 6:133

128- Hepsini toplayacağı o günde (Allah): “Ey cin topluluğu, insanlardan birçoğunu kendinize uydurdunuz”(buyuracak). Onların dostları olan insanlar da şöyle diyecek:“Rabbimiz! Kimimiz kimimizden faydalandı ve nihâyet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik.” Şöyle buyuracak: “Ateş sizin barınağınızdır. Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere orada ebediyen kalacaksınız.” Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. 129- İşte biz, kazanmakta oldukları yüzünden zalimlerin kimini kimine böylece veli (dost ve idareci) kılarız. 130- (Allah:) Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan, bu güne kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? (diyecek). Onlar da:“(Evet,) kendi aleyhimize şahitlik ederiz (ki, geldi)” diyecekler. Dünya hayatı onları aldatmış ve onlar, kendi aleyhlerinde kâfir kimseler olduklarına dair şahitlik etmişlerdir. 131- Bu (peygamberlerin gönderilişi) Rabbinin, şehirleri halkı (tebliğden) habersizken haksız yere helâk etmeyişinden dolayıdır. 132- Herkesin, işlediklerine göre dereceleri vardır. Rabbin, onların yaptıklarından habersiz değildir. 133- Rabbin hiçbir şeye muhtaç olmayandır, rahmet sahibidir. Eğer dilerse sizi yok eder ve yerinize sizden sonra dilediğini getirir. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır. 134- Size vaadolunanlar, hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz (Allah’ı) aciz bırakamazsınız. 135- De ki:“Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Bu yurdun sonunun kimin olacağını yakında bileceksiniz.” Şüphesiz zalimler felaha eremezler. 128. “Hepsini” yani cinleri de insanları da onlardan sapanları da başkalarını saptıranları da hep birlikte “toplayacağı o günde (Allah)” insanları saptıran, onlara kötülükleri süslü gösteren, onları masiyetlere sürükleyen cinleri azarlayarak:“Ey cin topluluğu! İnsanlardan bir çoğunu” saptırmak, Allah yolundan alıkoymak sureti ile “kendinize uydurdunuz” buyuracak. Siz nasıl benim yasaklarımı çiğnediniz ve peygamberlerime karşı çıkma cesaretini gösterdiniz? Allah’a savaş açarak, Allah’ın kullarını O’nun yolundan alıkoyup cehennem yoluna götürmeye nasıl canla başla çalıştınız? İşte bugün size lanetim hak olmuştur, sizden intikam almam şarttır. Küfrünüze ve başkalarını saptırmanıza göre size olan azabımı artıracağım. İleri süreceğiniz bir mazeretiniz, sığınacağınız bir sığınak, size iltimasta bulunacak bir şefaatçiniz ve kabul olunacak bir duanız olmayacaktır. İşte o vakit böylelerine isabet edecek ibretli azabı, horluğu ve vebali sorma gitsin! Bundan dolayı Yüce Allah onların ileri sürebilecekleri herhangi bir mazeretlerini söz konusu etmemektedir. Onların insanlardan olan dostları ise hiç de kabul olunacak türden olmayan bir mazeret beyan ederek şöyle diyeceklerdir:“Rabbimiz, kimimiz kimimizden faydalandı.” Yani cin ve insanlardan her birisi diğerinden faydalandı, ondan istifade etti. Cinlerden olan, insanın kendisine itaat ve ibadet etmesinden, kendisini tazim etmesinden ve ona sığınmasından istifade edip faydalanır. İnsan da bazı arzularını gerçekleştirmek hususunda cinlerin ona yaptığı hizmet sayesinde birtakım maksatlarına ulaşmak sureti ile cinlerden istifade eder. İnsan, cinlere ibadet ederken, cinler de ona hizmet eder ve dünyevî birtakım ihtiyaçlarını elde etmesine yardımcı olur. Yani biz, birtakım günahları işledik ve bunları reddetmeye imkân yoktur. “Nihâyet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik.” Artık amellerimizin karşılığını vereceğin yere ulaşmış bulunuyoruz. Şimdi sen, bize dilediğini yap, hakkımızda istediğin şekilde hüküm ver. Zira artık ileri sürebilecek hiçbir delilimiz yoktur, herhangi bir mazeretimiz de kalmamıştır. Emir senindir, hüküm senindir. Onların söyledikleri bu sözde sanki biraz yalvarıp yakarma ve kendilerini acındırma anlamı vardır. Ancak bunun zamanı çoktan geçmiştir. Bundan dolayı Yüce Allah herhangi bir haksızlığın söz konusu olmadığı adil hükmünü şöyle verecektir:“Şöyle buyuracak: Ateş sizin barınağınızdır. Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere orada ebediyen kalacaksınız.” Bu hüküm ilâhi hikmetin ve ilâhi ilmin bir gereği olduğundan dolayı âyet-i kerime:“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir” buyruğu ile sona ermektedir. Yüce Allah’ın bilgisi her şeyi kapsadığına göre, O’nun nihaî hikmeti de bütün varlıkları kuşatmış ve içine almıştır. 129. Yani azgın cinleri, dostları olan insanlara veli kılıp onları saptırmak üzere musallat ettiğimiz, kazandıkları günahlar ve bu uğurdaki gayretleri sebebi ile aralarında dostluk ve karşılıklı uyum bağını kurduğumuz gibi; aynı şekilde her zalimi de kendisi gibi bir zalime veli (dost ve idareci) kılarız. Böyle onlar birbirlerini kötülüğe sürükleyip teşvik eder, hayra olan şevkini kırıp azaltır, ondan nefret etmesini sağlar. İşte bu, bizim sünnetimizin/kanunumuzun bir parçasıdır. Bu, Yüce Allah’ın oldukça feci ve son derece kötü sonuçlar doğuran büyük cezalarından biridir. Ancak suç zalimindir. Kendisini bunca zararla karşı karşıya bırakan ve kendisine karşı böyle bir cinâyeti işleyen odur. Yoksa “Rabbin asla kullara zulmedici değildir.”(Fussilet, 41/46) Bu sünnetin/kanunun bir parçası da şudur: Kulların zulüm ve fesatları artacak, yerine getirmekle yükümlü oldukları farz hakları yerine getirmeyecek olurlarsa başlarına zalim yöneticiler gelir. Bu zalim yöneticiler onları en kötü azaba uğratırlar, onlardan alacaklarını zulüm ve haksızlıkla alırlar. Allah’a ve kullarına karşı yerine getirmedikleri hakları onlardan kat kat fazlasıyla alırlar. Üstelik onlar, bundan dolayı herhangi bir ecir alamazlar ve Allah’tan mükafat da bekleyemezler. Diğer taraftan kullar, hallerini düzeltip dosdoğru yürüyecek olurlarsa Allah da onların yöneticilerini ıslah eder. Onları adaletli ve insaflı liderler kılar. Zalim ve haksız yöneticiler yapmaz. 130. Yüce Allah, cin olsun insan olsun haktan yüz çeviren ve onu reddeden herkesi azarlayarak hatalarını açıklar ve onlar da bunu itiraf ederler. İşte Yüce Allah onlara şöyle der:“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size” emre ve yasağa, hayır ve şerre, vaat ve tehdide dair geniş açıklamaların yer aldığı apaçık “âyetlerimi anlatan, bu güne kavuşacağınıza” bu günde kurtuluşa ermenin ancak Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmakla söz konusu olacağına, bunu gerçekleştirmeme halinde ise bedbahtlık ve hüsranın kaçınılmaz olacağına “dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” Onlar da bunun böyle olduğunu söyleyip itiraf edecekler ve “(Evet,) kendi aleyhimize şahitlik ederiz (ki, geldi)” diyecekler. Dünya hayatı” süsleri, yaldızları ve nimetleri ile “onları aldatmış” onlar da dünya hayatı ile tatmin olmuşlar, ona razı olup âhiretle ilgilenmekten uzak kalmışlardır. “ve onlar kendi aleyhlerine kâfir kimseler olduklarına dair şahitlik etmişlerdir.” Böylelikle onlara karşı Allah’ın delili ortaya konmuş olacak ve o vakit herkes, hatta kendileri bile Allah’ın haklarındaki hükmünün adil olduğunu bileceklerdir. Yüce Allah onlar hakkında can yakıcı azap hükmü verecek ve şöyle diyecektir:“Sizden önce gelip geçen, sizin yaptığınız işleri yapan, sizin kendi payınızdan istifade ettiğiniz gibi kendi paylarından istifade eden, sizin gibi batıla dalan cin ve insan toplulukları arasına katılın.” İşte bunlar hüsrana uğrayanlardır. Yani onların önce gelenleri de sonra gelenleri de zarar ve ziyana uğramışlardır. Nimet dolu cennetleri kaybetmekten ve en cömert ve en şerefli Rabbin komşuluğundan mahrum kalmaktan daha büyük zarar ve ziyan mı olur?! Ancak her ne kadar hüsrana uğrama konusunda hepsi ortak olmakla birlikte, bu hüsranın miktarı açısından birbirleri arasında büyük farklar olacaktır: 132. Onlardan “herkesin, işlediklerine göre” amellerine uygun bir şekilde “dereceleri vardır.” Onlar arasından kötülüğü az olan bir kimse kötülüğü çok olan gibi olmayacaktır. Kötülükte başkasına uyan kimse kendisine uyulan gibi, yönetilen bir kimse yöneten gibi olmayacaktır. Nitekim mükâfaat ve cennet ehli de -her ne kadar kurtuluş, kazanç ve cennete girme konusunda ortak olsalar da- aralarında Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği derecede farklılıklar olacaktır. Bununla birlikte hepsi de Mevlâlarının kendilerine verdiklerinden hoşnut olacak, O’nun yaptığı ihsanları yeterli bulacak ve kabul ile karşılayacaklardır. Yüce Allah’tan bizi kullarından yakınlaştırılmışlara, seçkinlere ve sevdiği kimselere hazırlamış olduğu Firdevs-i A’la ehlinden kılmasını dileriz. “Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.” Herkese ameline ve maksadına göre karşılık verecektir ki O, bunların hepsini de bilmektedir. 133. Yüce Allah’ın kullarına salih amelleri emredip kötü amelleri yasaklaması, rahmetinin bir tecellisidir ve kulların maslahatlarını gözettiğinden dolayıdır. Yoksa O, hiçbir yaratığına muhtaç değildir. İsyankârların isyanı ona zarar vermediği gibi itaatkarların itaatının da O’na bir faydası olmaz. “Eğer dilerse sizi” helâk etmek suretiyle “yok eder ve yerinize sizden sonra dilediğini getirir. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır.” Sizden başkaları bu dünya yurdundan geçip gittiği gibi siz de geçip gideceksiniz, sizden öncekiler buradan göç edip bu yurdu size bıraktıkları gibi, siz de sizden sonrakilere burayı bırakıp göç edeceksiniz. Bunu bildiğinize ve bu kaçınılmaz olduğuna göre siz, ne diye bu dünya yurdunu ebedî kalınacak bir yer edinmek istiyorsunuz? Ne diye burayı ebedî bir vatan belleyip de buranın ebedî kalınacak bir yer değil aksine geçip gidilecek bir yurt olduğunu unutuyorsunuz? Önünüzde her türlü nimeti içeren, her türlü afet ve eksiklikten uzak ebedî bir yurdun olduğunu nasıl unutuyorsunuz? Halbuki öncekilerin de sonrakilerin de kendisi için çabalayıp durduğu ve ona doğru yola koyulduğu yurt odur. O yurda ulaşınca artık ebedi kalınacak ve ayrılmamak üzere ikamet edilecek yer orasıdır. Onun ötesinde bir gaye yoktur. Bütün isteklerin ötesindeki en büyük istek ve her türlü arzunun önünde yok olduğu en büyük arzu odur. Orada -Allah’a andolsun ki- canların arzuladığı, gözlerin zevk aldığı şeyler vardır. Yarış yapanlar bu uğurda yarışırlar. Orada ruhların lezzet aldığı şeyler, pek çok sevinçler, bedenî ve kalbî nimetler ve gaybları en iyi bilen o yüce Zata yakınlık vardır. İşte bu üstün şeylere bağlanan gayret ve en üstün derecelere doğru yükselen iradeye ne mutlu! Bundan daha aşağısına razı olanın payı ise ne kadar değersizdir! Aldanışa düşenlerin yapacağı türden bir alışverişi tercih eden bir kişi ne kadar gayretsizdir! 134. Bu gerçekten yüz çeviren gafil kimse, böyle bir yurda varmayı uzak bir şey olarak görmesin. Çünkü “Size vaadolunanlar, hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz” Allah’ı “aciz bırakamaz” ve O’nun azabından kaçamazsınız. Çünkü sizin mukadderatınız O’nun elindedir ve siz O’nun tedbir ve tasarrufu altındasınız. 135. Ey Peygamber! Sen kavmini Allah’a davet edip de onlara akıbetlerini ve Allah’ın onlar üzerindeki haklarını açıkladığın zaman Allah’ın emrine uymayı kabul etmeyip hevalarına uymayı tercih eder ve şirkleri üzere devam ederlerse onlara “de ki: Ey kavmim! Kendi yolunuzca” Yani üzerinde olduğunuz bu halinize ve kendiniz için beğendiğiniz duruma uygun olarak “yapacağınızı yapın, ben de” Allah’ın emrine uygun olarak yapacağımı “yapacağım” ve Allah’ı razı edecek şeylere uyacağım. “Bu yurdun sonunun kimin” Benim mi yoksa sizin mi? “olacağını yakında bileceksiniz.” Bu ifadeler çok ileri derecede insaflı ifadelerdir. Çünkü Yüce Allah, amelleri ve o amellerin sahiplerini açıkladıktan sonra bu amellerin karşılığının ne olabileceğini açıkça ifade etmeyip basiret sahibi kimsenin basiretine havale etmekte ve sadece bir işaretle yetinmektedir. Çünkü dünyada da âhirette de güzel akıbetin, takva sahiplerinin olduğu ve dünya yurdunun güzel sonunun mü’minlere ait olduğu malum olduğu gibi peygamberlerin getirdiklerinden yüz çeviren herkesin akıbetinin de berbat olduğu bilinen bir husustur. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Şüphesiz zalimler felaha eremezler” buyurmaktadır. Her zalim dünya hayatında ne kadar dünyalıktan istifade ederse etsin, bunun sonu yokluk ve telef olup gitmektir. Zira “Şüphesiz Allah zalime mühlet verir; fakat onu bir yakaladı mı bir daha bırakmaz.”[5]

Enam 6:134

128- Hepsini toplayacağı o günde (Allah): “Ey cin topluluğu, insanlardan birçoğunu kendinize uydurdunuz”(buyuracak). Onların dostları olan insanlar da şöyle diyecek:“Rabbimiz! Kimimiz kimimizden faydalandı ve nihâyet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik.” Şöyle buyuracak: “Ateş sizin barınağınızdır. Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere orada ebediyen kalacaksınız.” Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. 129- İşte biz, kazanmakta oldukları yüzünden zalimlerin kimini kimine böylece veli (dost ve idareci) kılarız. 130- (Allah:) Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan, bu güne kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? (diyecek). Onlar da:“(Evet,) kendi aleyhimize şahitlik ederiz (ki, geldi)” diyecekler. Dünya hayatı onları aldatmış ve onlar, kendi aleyhlerinde kâfir kimseler olduklarına dair şahitlik etmişlerdir. 131- Bu (peygamberlerin gönderilişi) Rabbinin, şehirleri halkı (tebliğden) habersizken haksız yere helâk etmeyişinden dolayıdır. 132- Herkesin, işlediklerine göre dereceleri vardır. Rabbin, onların yaptıklarından habersiz değildir. 133- Rabbin hiçbir şeye muhtaç olmayandır, rahmet sahibidir. Eğer dilerse sizi yok eder ve yerinize sizden sonra dilediğini getirir. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır. 134- Size vaadolunanlar, hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz (Allah’ı) aciz bırakamazsınız. 135- De ki:“Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Bu yurdun sonunun kimin olacağını yakında bileceksiniz.” Şüphesiz zalimler felaha eremezler. 128. “Hepsini” yani cinleri de insanları da onlardan sapanları da başkalarını saptıranları da hep birlikte “toplayacağı o günde (Allah)” insanları saptıran, onlara kötülükleri süslü gösteren, onları masiyetlere sürükleyen cinleri azarlayarak:“Ey cin topluluğu! İnsanlardan bir çoğunu” saptırmak, Allah yolundan alıkoymak sureti ile “kendinize uydurdunuz” buyuracak. Siz nasıl benim yasaklarımı çiğnediniz ve peygamberlerime karşı çıkma cesaretini gösterdiniz? Allah’a savaş açarak, Allah’ın kullarını O’nun yolundan alıkoyup cehennem yoluna götürmeye nasıl canla başla çalıştınız? İşte bugün size lanetim hak olmuştur, sizden intikam almam şarttır. Küfrünüze ve başkalarını saptırmanıza göre size olan azabımı artıracağım. İleri süreceğiniz bir mazeretiniz, sığınacağınız bir sığınak, size iltimasta bulunacak bir şefaatçiniz ve kabul olunacak bir duanız olmayacaktır. İşte o vakit böylelerine isabet edecek ibretli azabı, horluğu ve vebali sorma gitsin! Bundan dolayı Yüce Allah onların ileri sürebilecekleri herhangi bir mazeretlerini söz konusu etmemektedir. Onların insanlardan olan dostları ise hiç de kabul olunacak türden olmayan bir mazeret beyan ederek şöyle diyeceklerdir:“Rabbimiz, kimimiz kimimizden faydalandı.” Yani cin ve insanlardan her birisi diğerinden faydalandı, ondan istifade etti. Cinlerden olan, insanın kendisine itaat ve ibadet etmesinden, kendisini tazim etmesinden ve ona sığınmasından istifade edip faydalanır. İnsan da bazı arzularını gerçekleştirmek hususunda cinlerin ona yaptığı hizmet sayesinde birtakım maksatlarına ulaşmak sureti ile cinlerden istifade eder. İnsan, cinlere ibadet ederken, cinler de ona hizmet eder ve dünyevî birtakım ihtiyaçlarını elde etmesine yardımcı olur. Yani biz, birtakım günahları işledik ve bunları reddetmeye imkân yoktur. “Nihâyet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik.” Artık amellerimizin karşılığını vereceğin yere ulaşmış bulunuyoruz. Şimdi sen, bize dilediğini yap, hakkımızda istediğin şekilde hüküm ver. Zira artık ileri sürebilecek hiçbir delilimiz yoktur, herhangi bir mazeretimiz de kalmamıştır. Emir senindir, hüküm senindir. Onların söyledikleri bu sözde sanki biraz yalvarıp yakarma ve kendilerini acındırma anlamı vardır. Ancak bunun zamanı çoktan geçmiştir. Bundan dolayı Yüce Allah herhangi bir haksızlığın söz konusu olmadığı adil hükmünü şöyle verecektir:“Şöyle buyuracak: Ateş sizin barınağınızdır. Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere orada ebediyen kalacaksınız.” Bu hüküm ilâhi hikmetin ve ilâhi ilmin bir gereği olduğundan dolayı âyet-i kerime:“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir” buyruğu ile sona ermektedir. Yüce Allah’ın bilgisi her şeyi kapsadığına göre, O’nun nihaî hikmeti de bütün varlıkları kuşatmış ve içine almıştır. 129. Yani azgın cinleri, dostları olan insanlara veli kılıp onları saptırmak üzere musallat ettiğimiz, kazandıkları günahlar ve bu uğurdaki gayretleri sebebi ile aralarında dostluk ve karşılıklı uyum bağını kurduğumuz gibi; aynı şekilde her zalimi de kendisi gibi bir zalime veli (dost ve idareci) kılarız. Böyle onlar birbirlerini kötülüğe sürükleyip teşvik eder, hayra olan şevkini kırıp azaltır, ondan nefret etmesini sağlar. İşte bu, bizim sünnetimizin/kanunumuzun bir parçasıdır. Bu, Yüce Allah’ın oldukça feci ve son derece kötü sonuçlar doğuran büyük cezalarından biridir. Ancak suç zalimindir. Kendisini bunca zararla karşı karşıya bırakan ve kendisine karşı böyle bir cinâyeti işleyen odur. Yoksa “Rabbin asla kullara zulmedici değildir.”(Fussilet, 41/46) Bu sünnetin/kanunun bir parçası da şudur: Kulların zulüm ve fesatları artacak, yerine getirmekle yükümlü oldukları farz hakları yerine getirmeyecek olurlarsa başlarına zalim yöneticiler gelir. Bu zalim yöneticiler onları en kötü azaba uğratırlar, onlardan alacaklarını zulüm ve haksızlıkla alırlar. Allah’a ve kullarına karşı yerine getirmedikleri hakları onlardan kat kat fazlasıyla alırlar. Üstelik onlar, bundan dolayı herhangi bir ecir alamazlar ve Allah’tan mükafat da bekleyemezler. Diğer taraftan kullar, hallerini düzeltip dosdoğru yürüyecek olurlarsa Allah da onların yöneticilerini ıslah eder. Onları adaletli ve insaflı liderler kılar. Zalim ve haksız yöneticiler yapmaz. 130. Yüce Allah, cin olsun insan olsun haktan yüz çeviren ve onu reddeden herkesi azarlayarak hatalarını açıklar ve onlar da bunu itiraf ederler. İşte Yüce Allah onlara şöyle der:“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size” emre ve yasağa, hayır ve şerre, vaat ve tehdide dair geniş açıklamaların yer aldığı apaçık “âyetlerimi anlatan, bu güne kavuşacağınıza” bu günde kurtuluşa ermenin ancak Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmakla söz konusu olacağına, bunu gerçekleştirmeme halinde ise bedbahtlık ve hüsranın kaçınılmaz olacağına “dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” Onlar da bunun böyle olduğunu söyleyip itiraf edecekler ve “(Evet,) kendi aleyhimize şahitlik ederiz (ki, geldi)” diyecekler. Dünya hayatı” süsleri, yaldızları ve nimetleri ile “onları aldatmış” onlar da dünya hayatı ile tatmin olmuşlar, ona razı olup âhiretle ilgilenmekten uzak kalmışlardır. “ve onlar kendi aleyhlerine kâfir kimseler olduklarına dair şahitlik etmişlerdir.” Böylelikle onlara karşı Allah’ın delili ortaya konmuş olacak ve o vakit herkes, hatta kendileri bile Allah’ın haklarındaki hükmünün adil olduğunu bileceklerdir. Yüce Allah onlar hakkında can yakıcı azap hükmü verecek ve şöyle diyecektir:“Sizden önce gelip geçen, sizin yaptığınız işleri yapan, sizin kendi payınızdan istifade ettiğiniz gibi kendi paylarından istifade eden, sizin gibi batıla dalan cin ve insan toplulukları arasına katılın.” İşte bunlar hüsrana uğrayanlardır. Yani onların önce gelenleri de sonra gelenleri de zarar ve ziyana uğramışlardır. Nimet dolu cennetleri kaybetmekten ve en cömert ve en şerefli Rabbin komşuluğundan mahrum kalmaktan daha büyük zarar ve ziyan mı olur?! Ancak her ne kadar hüsrana uğrama konusunda hepsi ortak olmakla birlikte, bu hüsranın miktarı açısından birbirleri arasında büyük farklar olacaktır: 132. Onlardan “herkesin, işlediklerine göre” amellerine uygun bir şekilde “dereceleri vardır.” Onlar arasından kötülüğü az olan bir kimse kötülüğü çok olan gibi olmayacaktır. Kötülükte başkasına uyan kimse kendisine uyulan gibi, yönetilen bir kimse yöneten gibi olmayacaktır. Nitekim mükâfaat ve cennet ehli de -her ne kadar kurtuluş, kazanç ve cennete girme konusunda ortak olsalar da- aralarında Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği derecede farklılıklar olacaktır. Bununla birlikte hepsi de Mevlâlarının kendilerine verdiklerinden hoşnut olacak, O’nun yaptığı ihsanları yeterli bulacak ve kabul ile karşılayacaklardır. Yüce Allah’tan bizi kullarından yakınlaştırılmışlara, seçkinlere ve sevdiği kimselere hazırlamış olduğu Firdevs-i A’la ehlinden kılmasını dileriz. “Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.” Herkese ameline ve maksadına göre karşılık verecektir ki O, bunların hepsini de bilmektedir. 133. Yüce Allah’ın kullarına salih amelleri emredip kötü amelleri yasaklaması, rahmetinin bir tecellisidir ve kulların maslahatlarını gözettiğinden dolayıdır. Yoksa O, hiçbir yaratığına muhtaç değildir. İsyankârların isyanı ona zarar vermediği gibi itaatkarların itaatının da O’na bir faydası olmaz. “Eğer dilerse sizi” helâk etmek suretiyle “yok eder ve yerinize sizden sonra dilediğini getirir. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır.” Sizden başkaları bu dünya yurdundan geçip gittiği gibi siz de geçip gideceksiniz, sizden öncekiler buradan göç edip bu yurdu size bıraktıkları gibi, siz de sizden sonrakilere burayı bırakıp göç edeceksiniz. Bunu bildiğinize ve bu kaçınılmaz olduğuna göre siz, ne diye bu dünya yurdunu ebedî kalınacak bir yer edinmek istiyorsunuz? Ne diye burayı ebedî bir vatan belleyip de buranın ebedî kalınacak bir yer değil aksine geçip gidilecek bir yurt olduğunu unutuyorsunuz? Önünüzde her türlü nimeti içeren, her türlü afet ve eksiklikten uzak ebedî bir yurdun olduğunu nasıl unutuyorsunuz? Halbuki öncekilerin de sonrakilerin de kendisi için çabalayıp durduğu ve ona doğru yola koyulduğu yurt odur. O yurda ulaşınca artık ebedi kalınacak ve ayrılmamak üzere ikamet edilecek yer orasıdır. Onun ötesinde bir gaye yoktur. Bütün isteklerin ötesindeki en büyük istek ve her türlü arzunun önünde yok olduğu en büyük arzu odur. Orada -Allah’a andolsun ki- canların arzuladığı, gözlerin zevk aldığı şeyler vardır. Yarış yapanlar bu uğurda yarışırlar. Orada ruhların lezzet aldığı şeyler, pek çok sevinçler, bedenî ve kalbî nimetler ve gaybları en iyi bilen o yüce Zata yakınlık vardır. İşte bu üstün şeylere bağlanan gayret ve en üstün derecelere doğru yükselen iradeye ne mutlu! Bundan daha aşağısına razı olanın payı ise ne kadar değersizdir! Aldanışa düşenlerin yapacağı türden bir alışverişi tercih eden bir kişi ne kadar gayretsizdir! 134. Bu gerçekten yüz çeviren gafil kimse, böyle bir yurda varmayı uzak bir şey olarak görmesin. Çünkü “Size vaadolunanlar, hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz” Allah’ı “aciz bırakamaz” ve O’nun azabından kaçamazsınız. Çünkü sizin mukadderatınız O’nun elindedir ve siz O’nun tedbir ve tasarrufu altındasınız. 135. Ey Peygamber! Sen kavmini Allah’a davet edip de onlara akıbetlerini ve Allah’ın onlar üzerindeki haklarını açıkladığın zaman Allah’ın emrine uymayı kabul etmeyip hevalarına uymayı tercih eder ve şirkleri üzere devam ederlerse onlara “de ki: Ey kavmim! Kendi yolunuzca” Yani üzerinde olduğunuz bu halinize ve kendiniz için beğendiğiniz duruma uygun olarak “yapacağınızı yapın, ben de” Allah’ın emrine uygun olarak yapacağımı “yapacağım” ve Allah’ı razı edecek şeylere uyacağım. “Bu yurdun sonunun kimin” Benim mi yoksa sizin mi? “olacağını yakında bileceksiniz.” Bu ifadeler çok ileri derecede insaflı ifadelerdir. Çünkü Yüce Allah, amelleri ve o amellerin sahiplerini açıkladıktan sonra bu amellerin karşılığının ne olabileceğini açıkça ifade etmeyip basiret sahibi kimsenin basiretine havale etmekte ve sadece bir işaretle yetinmektedir. Çünkü dünyada da âhirette de güzel akıbetin, takva sahiplerinin olduğu ve dünya yurdunun güzel sonunun mü’minlere ait olduğu malum olduğu gibi peygamberlerin getirdiklerinden yüz çeviren herkesin akıbetinin de berbat olduğu bilinen bir husustur. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Şüphesiz zalimler felaha eremezler” buyurmaktadır. Her zalim dünya hayatında ne kadar dünyalıktan istifade ederse etsin, bunun sonu yokluk ve telef olup gitmektir. Zira “Şüphesiz Allah zalime mühlet verir; fakat onu bir yakaladı mı bir daha bırakmaz.”[5]

Enam 6:135

128- Hepsini toplayacağı o günde (Allah): “Ey cin topluluğu, insanlardan birçoğunu kendinize uydurdunuz”(buyuracak). Onların dostları olan insanlar da şöyle diyecek:“Rabbimiz! Kimimiz kimimizden faydalandı ve nihâyet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik.” Şöyle buyuracak: “Ateş sizin barınağınızdır. Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere orada ebediyen kalacaksınız.” Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. 129- İşte biz, kazanmakta oldukları yüzünden zalimlerin kimini kimine böylece veli (dost ve idareci) kılarız. 130- (Allah:) Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan, bu güne kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? (diyecek). Onlar da:“(Evet,) kendi aleyhimize şahitlik ederiz (ki, geldi)” diyecekler. Dünya hayatı onları aldatmış ve onlar, kendi aleyhlerinde kâfir kimseler olduklarına dair şahitlik etmişlerdir. 131- Bu (peygamberlerin gönderilişi) Rabbinin, şehirleri halkı (tebliğden) habersizken haksız yere helâk etmeyişinden dolayıdır. 132- Herkesin, işlediklerine göre dereceleri vardır. Rabbin, onların yaptıklarından habersiz değildir. 133- Rabbin hiçbir şeye muhtaç olmayandır, rahmet sahibidir. Eğer dilerse sizi yok eder ve yerinize sizden sonra dilediğini getirir. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır. 134- Size vaadolunanlar, hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz (Allah’ı) aciz bırakamazsınız. 135- De ki:“Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Bu yurdun sonunun kimin olacağını yakında bileceksiniz.” Şüphesiz zalimler felaha eremezler. 128. “Hepsini” yani cinleri de insanları da onlardan sapanları da başkalarını saptıranları da hep birlikte “toplayacağı o günde (Allah)” insanları saptıran, onlara kötülükleri süslü gösteren, onları masiyetlere sürükleyen cinleri azarlayarak:“Ey cin topluluğu! İnsanlardan bir çoğunu” saptırmak, Allah yolundan alıkoymak sureti ile “kendinize uydurdunuz” buyuracak. Siz nasıl benim yasaklarımı çiğnediniz ve peygamberlerime karşı çıkma cesaretini gösterdiniz? Allah’a savaş açarak, Allah’ın kullarını O’nun yolundan alıkoyup cehennem yoluna götürmeye nasıl canla başla çalıştınız? İşte bugün size lanetim hak olmuştur, sizden intikam almam şarttır. Küfrünüze ve başkalarını saptırmanıza göre size olan azabımı artıracağım. İleri süreceğiniz bir mazeretiniz, sığınacağınız bir sığınak, size iltimasta bulunacak bir şefaatçiniz ve kabul olunacak bir duanız olmayacaktır. İşte o vakit böylelerine isabet edecek ibretli azabı, horluğu ve vebali sorma gitsin! Bundan dolayı Yüce Allah onların ileri sürebilecekleri herhangi bir mazeretlerini söz konusu etmemektedir. Onların insanlardan olan dostları ise hiç de kabul olunacak türden olmayan bir mazeret beyan ederek şöyle diyeceklerdir:“Rabbimiz, kimimiz kimimizden faydalandı.” Yani cin ve insanlardan her birisi diğerinden faydalandı, ondan istifade etti. Cinlerden olan, insanın kendisine itaat ve ibadet etmesinden, kendisini tazim etmesinden ve ona sığınmasından istifade edip faydalanır. İnsan da bazı arzularını gerçekleştirmek hususunda cinlerin ona yaptığı hizmet sayesinde birtakım maksatlarına ulaşmak sureti ile cinlerden istifade eder. İnsan, cinlere ibadet ederken, cinler de ona hizmet eder ve dünyevî birtakım ihtiyaçlarını elde etmesine yardımcı olur. Yani biz, birtakım günahları işledik ve bunları reddetmeye imkân yoktur. “Nihâyet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik.” Artık amellerimizin karşılığını vereceğin yere ulaşmış bulunuyoruz. Şimdi sen, bize dilediğini yap, hakkımızda istediğin şekilde hüküm ver. Zira artık ileri sürebilecek hiçbir delilimiz yoktur, herhangi bir mazeretimiz de kalmamıştır. Emir senindir, hüküm senindir. Onların söyledikleri bu sözde sanki biraz yalvarıp yakarma ve kendilerini acındırma anlamı vardır. Ancak bunun zamanı çoktan geçmiştir. Bundan dolayı Yüce Allah herhangi bir haksızlığın söz konusu olmadığı adil hükmünü şöyle verecektir:“Şöyle buyuracak: Ateş sizin barınağınızdır. Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere orada ebediyen kalacaksınız.” Bu hüküm ilâhi hikmetin ve ilâhi ilmin bir gereği olduğundan dolayı âyet-i kerime:“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir” buyruğu ile sona ermektedir. Yüce Allah’ın bilgisi her şeyi kapsadığına göre, O’nun nihaî hikmeti de bütün varlıkları kuşatmış ve içine almıştır. 129. Yani azgın cinleri, dostları olan insanlara veli kılıp onları saptırmak üzere musallat ettiğimiz, kazandıkları günahlar ve bu uğurdaki gayretleri sebebi ile aralarında dostluk ve karşılıklı uyum bağını kurduğumuz gibi; aynı şekilde her zalimi de kendisi gibi bir zalime veli (dost ve idareci) kılarız. Böyle onlar birbirlerini kötülüğe sürükleyip teşvik eder, hayra olan şevkini kırıp azaltır, ondan nefret etmesini sağlar. İşte bu, bizim sünnetimizin/kanunumuzun bir parçasıdır. Bu, Yüce Allah’ın oldukça feci ve son derece kötü sonuçlar doğuran büyük cezalarından biridir. Ancak suç zalimindir. Kendisini bunca zararla karşı karşıya bırakan ve kendisine karşı böyle bir cinâyeti işleyen odur. Yoksa “Rabbin asla kullara zulmedici değildir.”(Fussilet, 41/46) Bu sünnetin/kanunun bir parçası da şudur: Kulların zulüm ve fesatları artacak, yerine getirmekle yükümlü oldukları farz hakları yerine getirmeyecek olurlarsa başlarına zalim yöneticiler gelir. Bu zalim yöneticiler onları en kötü azaba uğratırlar, onlardan alacaklarını zulüm ve haksızlıkla alırlar. Allah’a ve kullarına karşı yerine getirmedikleri hakları onlardan kat kat fazlasıyla alırlar. Üstelik onlar, bundan dolayı herhangi bir ecir alamazlar ve Allah’tan mükafat da bekleyemezler. Diğer taraftan kullar, hallerini düzeltip dosdoğru yürüyecek olurlarsa Allah da onların yöneticilerini ıslah eder. Onları adaletli ve insaflı liderler kılar. Zalim ve haksız yöneticiler yapmaz. 130. Yüce Allah, cin olsun insan olsun haktan yüz çeviren ve onu reddeden herkesi azarlayarak hatalarını açıklar ve onlar da bunu itiraf ederler. İşte Yüce Allah onlara şöyle der:“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size” emre ve yasağa, hayır ve şerre, vaat ve tehdide dair geniş açıklamaların yer aldığı apaçık “âyetlerimi anlatan, bu güne kavuşacağınıza” bu günde kurtuluşa ermenin ancak Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmakla söz konusu olacağına, bunu gerçekleştirmeme halinde ise bedbahtlık ve hüsranın kaçınılmaz olacağına “dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” Onlar da bunun böyle olduğunu söyleyip itiraf edecekler ve “(Evet,) kendi aleyhimize şahitlik ederiz (ki, geldi)” diyecekler. Dünya hayatı” süsleri, yaldızları ve nimetleri ile “onları aldatmış” onlar da dünya hayatı ile tatmin olmuşlar, ona razı olup âhiretle ilgilenmekten uzak kalmışlardır. “ve onlar kendi aleyhlerine kâfir kimseler olduklarına dair şahitlik etmişlerdir.” Böylelikle onlara karşı Allah’ın delili ortaya konmuş olacak ve o vakit herkes, hatta kendileri bile Allah’ın haklarındaki hükmünün adil olduğunu bileceklerdir. Yüce Allah onlar hakkında can yakıcı azap hükmü verecek ve şöyle diyecektir:“Sizden önce gelip geçen, sizin yaptığınız işleri yapan, sizin kendi payınızdan istifade ettiğiniz gibi kendi paylarından istifade eden, sizin gibi batıla dalan cin ve insan toplulukları arasına katılın.” İşte bunlar hüsrana uğrayanlardır. Yani onların önce gelenleri de sonra gelenleri de zarar ve ziyana uğramışlardır. Nimet dolu cennetleri kaybetmekten ve en cömert ve en şerefli Rabbin komşuluğundan mahrum kalmaktan daha büyük zarar ve ziyan mı olur?! Ancak her ne kadar hüsrana uğrama konusunda hepsi ortak olmakla birlikte, bu hüsranın miktarı açısından birbirleri arasında büyük farklar olacaktır: 132. Onlardan “herkesin, işlediklerine göre” amellerine uygun bir şekilde “dereceleri vardır.” Onlar arasından kötülüğü az olan bir kimse kötülüğü çok olan gibi olmayacaktır. Kötülükte başkasına uyan kimse kendisine uyulan gibi, yönetilen bir kimse yöneten gibi olmayacaktır. Nitekim mükâfaat ve cennet ehli de -her ne kadar kurtuluş, kazanç ve cennete girme konusunda ortak olsalar da- aralarında Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği derecede farklılıklar olacaktır. Bununla birlikte hepsi de Mevlâlarının kendilerine verdiklerinden hoşnut olacak, O’nun yaptığı ihsanları yeterli bulacak ve kabul ile karşılayacaklardır. Yüce Allah’tan bizi kullarından yakınlaştırılmışlara, seçkinlere ve sevdiği kimselere hazırlamış olduğu Firdevs-i A’la ehlinden kılmasını dileriz. “Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.” Herkese ameline ve maksadına göre karşılık verecektir ki O, bunların hepsini de bilmektedir. 133. Yüce Allah’ın kullarına salih amelleri emredip kötü amelleri yasaklaması, rahmetinin bir tecellisidir ve kulların maslahatlarını gözettiğinden dolayıdır. Yoksa O, hiçbir yaratığına muhtaç değildir. İsyankârların isyanı ona zarar vermediği gibi itaatkarların itaatının da O’na bir faydası olmaz. “Eğer dilerse sizi” helâk etmek suretiyle “yok eder ve yerinize sizden sonra dilediğini getirir. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır.” Sizden başkaları bu dünya yurdundan geçip gittiği gibi siz de geçip gideceksiniz, sizden öncekiler buradan göç edip bu yurdu size bıraktıkları gibi, siz de sizden sonrakilere burayı bırakıp göç edeceksiniz. Bunu bildiğinize ve bu kaçınılmaz olduğuna göre siz, ne diye bu dünya yurdunu ebedî kalınacak bir yer edinmek istiyorsunuz? Ne diye burayı ebedî bir vatan belleyip de buranın ebedî kalınacak bir yer değil aksine geçip gidilecek bir yurt olduğunu unutuyorsunuz? Önünüzde her türlü nimeti içeren, her türlü afet ve eksiklikten uzak ebedî bir yurdun olduğunu nasıl unutuyorsunuz? Halbuki öncekilerin de sonrakilerin de kendisi için çabalayıp durduğu ve ona doğru yola koyulduğu yurt odur. O yurda ulaşınca artık ebedi kalınacak ve ayrılmamak üzere ikamet edilecek yer orasıdır. Onun ötesinde bir gaye yoktur. Bütün isteklerin ötesindeki en büyük istek ve her türlü arzunun önünde yok olduğu en büyük arzu odur. Orada -Allah’a andolsun ki- canların arzuladığı, gözlerin zevk aldığı şeyler vardır. Yarış yapanlar bu uğurda yarışırlar. Orada ruhların lezzet aldığı şeyler, pek çok sevinçler, bedenî ve kalbî nimetler ve gaybları en iyi bilen o yüce Zata yakınlık vardır. İşte bu üstün şeylere bağlanan gayret ve en üstün derecelere doğru yükselen iradeye ne mutlu! Bundan daha aşağısına razı olanın payı ise ne kadar değersizdir! Aldanışa düşenlerin yapacağı türden bir alışverişi tercih eden bir kişi ne kadar gayretsizdir! 134. Bu gerçekten yüz çeviren gafil kimse, böyle bir yurda varmayı uzak bir şey olarak görmesin. Çünkü “Size vaadolunanlar, hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz” Allah’ı “aciz bırakamaz” ve O’nun azabından kaçamazsınız. Çünkü sizin mukadderatınız O’nun elindedir ve siz O’nun tedbir ve tasarrufu altındasınız. 135. Ey Peygamber! Sen kavmini Allah’a davet edip de onlara akıbetlerini ve Allah’ın onlar üzerindeki haklarını açıkladığın zaman Allah’ın emrine uymayı kabul etmeyip hevalarına uymayı tercih eder ve şirkleri üzere devam ederlerse onlara “de ki: Ey kavmim! Kendi yolunuzca” Yani üzerinde olduğunuz bu halinize ve kendiniz için beğendiğiniz duruma uygun olarak “yapacağınızı yapın, ben de” Allah’ın emrine uygun olarak yapacağımı “yapacağım” ve Allah’ı razı edecek şeylere uyacağım. “Bu yurdun sonunun kimin” Benim mi yoksa sizin mi? “olacağını yakında bileceksiniz.” Bu ifadeler çok ileri derecede insaflı ifadelerdir. Çünkü Yüce Allah, amelleri ve o amellerin sahiplerini açıkladıktan sonra bu amellerin karşılığının ne olabileceğini açıkça ifade etmeyip basiret sahibi kimsenin basiretine havale etmekte ve sadece bir işaretle yetinmektedir. Çünkü dünyada da âhirette de güzel akıbetin, takva sahiplerinin olduğu ve dünya yurdunun güzel sonunun mü’minlere ait olduğu malum olduğu gibi peygamberlerin getirdiklerinden yüz çeviren herkesin akıbetinin de berbat olduğu bilinen bir husustur. Bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Şüphesiz zalimler felaha eremezler” buyurmaktadır. Her zalim dünya hayatında ne kadar dünyalıktan istifade ederse etsin, bunun sonu yokluk ve telef olup gitmektir. Zira “Şüphesiz Allah zalime mühlet verir; fakat onu bir yakaladı mı bir daha bırakmaz.”[5]

Enam 6:136

136- Onlar Allah’a kendi yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar da zanlarınca:“Bu Allah’ındır, bu da (O’na koştuğumuz) ortaklarımızındır” dediler. Ortaklarına ait olan (pay) Allah’a ulaşmaz. Ama Allah’a ait olan (pay) ortaklarına ulaşır. Ne kötü hükmediyorlar? 137- Böylece onların (Allah’a koştukları) ortakları, müşriklerden birçoğuna evlatlarını öldürmeyi de hoş göstermiştir. Bu, onları helak etmek ve dinlerini de kendilerine karmakarışık etmek içindir. Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Artık sen onları yalan ve iftiraları ile başbaşa bırak. 138- Onlar zanlarınca:“Bu hayvanlar ve ekinler dokunulmazdır. Onları dilediğimiz kimselerden başkası yiyemez. (Şu) hayvanların da sırtları haram kılınmıştır” dediler. Bazı hayvanlar da vardır ki Allah’a iftira ederek (keserken) üzerlerine O’nun adını anmazlar. O, bu iftiraları yüzünden onları cezalandıracaktır. 139- Yine dediler ki:“Şu hayvanların karınlarındakiler (canlı doğarsa) yalnız erkeklerimize helâldir, eşlerimize ise haramdır.” Şâyet ölü doğarsa onlar bunda ortak olurlar. O, bu nitelendirmeleri yüzünden onları cezalandıracaktır. Muhakkak ki O, Hakîmdir, Alîmdir. 140- Bilgisizlikleri ve kıt akıllılıkları yüzünden evlatlarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine ihsan buyurduğu rızkı Allah’a iftira ederek haram sayanlar, gerçekten zarara uğramışlardır. Şüphesiz onlar sapmışlardır ve doğru yolu da bulamamışlardır. 136. Yüce Allah, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayan müşriklerin ne kadar akılsızca işler yaptıklarını ve ne kadar ileri derecede cahil olduklarını haber vermektedir. Yüce Allah bu yolla sapıklıklarına, onlardan sakınmak gerektiğine, bu gibi akılsız kimselerin Peygamberin getirdiği hakka karşı çıkmalarının, hakkı eleştirmeye asla gerekçe olamayacağına, çünkü böylelerinin hakka karşı çıkma ehliyetleri olmadığına dikkat çekmek için onların bazı hurafelerini saymaktadır. İşte onların bu çeşit tutumlarını şöylece söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar Allah’a kendi yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar.” Allah’a ortak koştukları uydurma ilahlarına da bir pay ayırdılar. Halbuki bütün bunları kulları için yaratan ve rızık olmak üzere var eden O’dur. Onlar ise yasak ve sakınılması gereken iki şeyi, hatta üç şeyi bir arada işlediler: 1. Bir taraftan Allah’a bir pay ayırmakla Allah’a minnet ediyorlar, bununla beraber bu payın kendileri tarafından bir bağış olduğuna inanıyorlardı. 2. Kendilerine rızık veremeyen ve bu rızıktan hiçbir şeyi var edemeyen varlıkları Allah’a ortak koştular. 3. Allah’a ait olan paya -ortaklarına ulaşacak olmasına rağmen- aldırış etmeyip önemsememek sureti ile Allah hakkında zalimce hüküm vermişlerdir. Halbuki ortaklarına ait olan paya önem veriyorlar, onu koruyorlar ve bundan Allah’a da herhangi bir şeyin ulaşmasına fırsat vermiyorlardı. Şöyle ki onlar, Allah’ın kendileri için yaratmış olduğu ekin, mahsul ve davarları ikiye ayırıyorlardı. Bir paya sırf kendi laf ve iddiaları ile “Bu, Allah’ındır” diyorlardı. Halbuki Allah ancak kendisi için ihlasla yapılanı kabul eder. Kendisine ortak koşanın amelini kabul etmez. Diğer payı ise Allah’a ortak koştukları putlara ve diğer ortaklara ayırırlardı. Eğer Allah’a ayırdıkları paydan herhangi bir şey, başkasına ayırdıklarına karışacak olursa buna aldırış etmezler ve: Allah’ın buna ihtiyacı yoktur, diyerek onu geri yerine iade etmezlerdi. Şâyet ortak koştukları ilahlarına ayırdıklarından herhangi bir şey, Allah’a ayırdıkları bölüme karışacak olursa, bu sefer onu alır, asıl yerine geri koyarlar ve: Bunlar muhtaçtır, bunların paylarının geri verilmesi kaçınılmazdır, derlerdi. Acaba bundan daha kötü ve bundan daha zalimce bir hüküm olur mu? Çünkü bunlar, mahluk için ayırdıkları paya Yüce Allah’ın hakkına karşı gösterdikleri titizlikten daha fazla titizlik gösteriyor, daha doğru ve samimi davranıyor ve onu daha fazla koruyorlardı. Âyet-i kerimenin şu şekilde anlaşılma ihtimali de vardır: Sahih’te Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olduğuna göre Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ben, ortaklar arasında ortaklıktan en müstağni/en uzak olanım. Her kim benimle herhangi bir şeyi ortak koşarsa ben de o kimseyi ortak koşması ile başbaşa bırakırım.”[6] Buna göre âyet-i kerimenin manası şöyle olur: Onların ayırdıkları ve kendisi ile putlarına yakınlaşmaya çalıştıkları pay, Allah’tan başkasına katıksız (ihlasla) yapılmış bir yakınlaşmadır ve bunda Allah’a ait hiçbir şey yoktur. Halbuki kendi iddialarına göre “Allah’a aittir” diye ayırdıkları pay ise bir şirk olduğundan dolayı asla O’na ulaşmaz. Aksine bu da Allah’a koşulan ortakların olur. Çünkü Yüce Allah’ın buna ihtiyacı yoktur ve O, yaratılmışlardan herhangi bir kimsenin kendisine ortak koşulduğu hiçbir ameli kabul etmez. 137. Müşriklerin akılsızlık ve sapıklıklarından birisi de “onların (Allah’a koştukları) ortakları”, yani onların ileri gelenlerinin ve şeytanlarının, onların birçoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü göstermesidir. Bu ise fakir kalmak korkusuyla ve kızlar da utanç vesilesi olur diye çocuklarını diri diri gömmeleridir ki bu da “ve’d” diye bilinen şeydir. İşte bütün bunlar, onları helake götürmek isteyen, dinlerini kendilerine karmakarışık etmek isteyen şeytanların aldatmalarındandır. Bu yüzden onlar da son derece çirkin olan bu işleri yapıyorlardı. Ortak koştukları varlıklar, hâlâ daha bu işleri onlara süslü göstermeye devam etmektedirler ki bunlar, onlar tarafından güzel işler ve hoş karşılanan hasletler olarak kabul edilsin. Eğer Allah onları engellemeyi murad edip bu fiilleri işlemelerine mani olmak, anne-babayı çocuklarını öldürmekten alıkoymak istese idi “bunu yapamazlardı.” Fakat O’nun hikmeti onları yapmak istedikleri işleri ile başbaşa bırakmayı gerektirmiştir. Bu da onları yavaş yavaş azaba yaklaştırmak, onlara mühlet vermek ve onların tutturdukları yola aldırmamaktan dolayıdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Artık sen onları yalan ve iftiraları ile başbaşa bırak” buyurmaktadır. Yani uydurdukları bu yalanlarla başbaşa bırak, onlar için üzülme! Çünkü onlar Allah’a hiçbir zarar veremezler. 138. Müşriklerin akılsızlıklarından birisi de Allah’ın genel olarak kendilerine helâl kıldığı ve kendisinden bir rahmet ve rızık olmak üzere faydalarına sunduğu hayvanlar ile ilgili olarak kendiliklerinden birtakım söz ve bid’atler uydurmuş olmalarıdır. Zira onların kimi hayvan ve ekinler ile ilgili kendi aralarında kararlaştırdıkları birtakım hükümleri vardı ki onlar bu ekin ve hayvanlar hakkında:“Bu hayvanlar ve ekinler dokunulmazdır” yani haram kılınmıştır. “Onları dilediğimiz kimselerden başkası yiyemez” derlerdi. Yani bizim ondan yemesini istediğimiz yahut da niteliğini belirttiğimiz kimseler dışında hiçbir kimsenin bunların tadına bakması caiz değildir. Bütün bunlar ise onların zanları ile koydukları hükümlerdir. Bu konuda kendi heva ve heveslerinden ve bozuk görüşlerinden başka herhangi bir dayanak ve delilleri yoktur. Kimi hayvanları da her bakımdan haram kılmamışlardı. Aksine sadece sıtlarını yani sırtlarına binilmesini ve onlara yük vurulmasını haram kılmışlar, böylelikle onların sırtlarını koruma altına almışlardı ki bu tür hayvanlara “Ham” derlerdi. Kimi hayvanlar üzerine de kestikleri sırada Allah’ın adını anmayarak putlarının adını ve Allah’tan başka tapındıkları varlıkların adını anarlardı, üstelik bu fiillerini de Allah’a nispet ederlerdi. Oysa onlar bunu yapmakla yalan söylüyorlar ve çok çirkin bir iftirada bulunuyorlardı. “O” şirki helâl kabul etmek, yiyecek ve yararlanılacak şeylerden helâl olanları haram kılmak sureti ile Allah’a yaptıkları “bu iftiraları yüzünden onları cezalandıracaktır.” 139. Müşriklerin oldukça gülünç görüşlerinden birisi de kimi davarları tespit ve tayin ederek bu davarların karınlarındaki yavruları erkeklere değil de yalnızca kadınlarına haram kılmaları ve şöyle demeleridir:“Şu hayvanların karınlarındakiler yalnız erkeklerimize helâldir” ve bu hususta kadınların onlara ortaklıkları söz konusu değildir: “eşlerimize ise haramdır.” Bu durum, davarın karnındaki yavrunun diri olarak doğması halinde böyleydi. Eğer yavru ölü doğacak olursa hepsi de onda ortak olurlardı. Yani erkeklere de kadınlara da helâl olurdu. Allah “bu nitelendirmeleri yüzünden onları cezalandıracaktır.” Çünkü onlar, Allah’ın helâl kıldığı şeyi haram, haram kıldığı şeyi de helâl olarak nitelendirdiler. Böylelikle Allah’ın şeriatına ters düştüler ve muhalefet ettiler, hem de bu yaptıklarını Allah’a nispet ettiler. “Muhakkak ki O Hakîmdir” onlara mühlet verip bu sapıklıkları işlemelerine imkân verme konusunda hikmet sahibidir; “Alîmdir” hiçbir şey kendisine gizli kalmayan, onları ve her şeyi bilendir. O, onları da hakkında söyledikleri iftiralarını da bilir. O buna rağmen onlara afiyet vermekte ve onları rızıklandırmaktadır. Daha sonra Yüce Allah onların hüsranda olduklarını, akıllarının da kıt olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır: 140. “Bilgisizlikleri ve kıt akıllılıkları yüzünden evlatlarını öldürenler... gerçekten zarara uğramışlardır.” Bu davranışları ile dinlerini de çocuklarını da akıllarını da kaybetmek sureti ile zarar etmişlerdir. Sağlam bir akla sahipken helak edici bir akılsızlığa mahkum olmuşlardır. “Allah’ın kendilerine ihsan buyurduğu rızkı” kendilerine rahmet olarak ihsan ettiği ve rızık olarak verdiği şeyleri “Allah’a iftira ederek” son derece inatçı ve nankör kişilerin yaptığı gibi yalan söyleyerek “haram sayanlar, gerçekten zarara uğramışlardır.” Çünkü bunu yapmakla Rab’lerinin lütfunu reddetmiş, bununla da yetinmeyerek katıksız helâl olan bu rızkı haram diye nitelendirmişlerdir. “Şüphesiz onlar sapmışlardır ve doğru yolu da bulamamışlardır.” Haktan alabildiğine uzaklaşmışlar ve yaptıkları hiçbir işte doğru yolu, hidâyeti bulamamışlardır.