Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — Enam 6:137 – A'raf 7:95

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. Enam 6:137
  2. Enam 6:138
  3. Enam 6:139
  4. Enam 6:140
  5. Enam 6:141
  6. Enam 6:142
  7. Enam 6:143
  8. Enam 6:144
  9. Enam 6:145
  10. Enam 6:146
  11. Enam 6:147
  12. Enam 6:148
  13. Enam 6:149
  14. Enam 6:150
  15. Enam 6:151
  16. Enam 6:152
  17. Enam 6:153
  18. Enam 6:154
  19. Enam 6:155
  20. Enam 6:156
  21. Enam 6:157
  22. Enam 6:158
  23. Enam 6:159
  24. Enam 6:160
  25. Enam 6:161
  26. Enam 6:162
  27. Enam 6:163
  28. Enam 6:164
  29. Enam 6:165
  30. A'raf 7:1
  31. A'raf 7:2
  32. A'raf 7:3
  33. A'raf 7:4
  34. A'raf 7:5
  35. A'raf 7:6
  36. A'raf 7:7
  37. A'raf 7:8
  38. A'raf 7:9
  39. A'raf 7:10
  40. A'raf 7:11
  41. A'raf 7:12
  42. A'raf 7:13
  43. A'raf 7:14
  44. A'raf 7:15
  45. A'raf 7:16
  46. A'raf 7:17
  47. A'raf 7:18
  48. A'raf 7:19
  49. A'raf 7:20
  50. A'raf 7:21
  51. A'raf 7:22
  52. A'raf 7:23
  53. A'raf 7:24
  54. A'raf 7:25
  55. A'raf 7:26
  56. A'raf 7:27
  57. A'raf 7:28
  58. A'raf 7:29
  59. A'raf 7:30
  60. A'raf 7:31
  61. A'raf 7:32
  62. A'raf 7:33
  63. A'raf 7:34
  64. A'raf 7:35
  65. A'raf 7:36
  66. A'raf 7:37
  67. A'raf 7:38
  68. A'raf 7:39
  69. A'raf 7:40
  70. A'raf 7:41
  71. A'raf 7:42
  72. A'raf 7:43
  73. A'raf 7:44
  74. A'raf 7:45
  75. A'raf 7:46
  76. A'raf 7:47
  77. A'raf 7:48
  78. A'raf 7:49
  79. A'raf 7:50
  80. A'raf 7:51
  81. A'raf 7:52
  82. A'raf 7:53
  83. A'raf 7:54
  84. A'raf 7:55
  85. A'raf 7:56
  86. A'raf 7:57
  87. A'raf 7:58
  88. A'raf 7:59
  89. A'raf 7:60
  90. A'raf 7:61
  91. A'raf 7:62
  92. A'raf 7:63
  93. A'raf 7:64
  94. A'raf 7:65
  95. A'raf 7:66
  96. A'raf 7:67
  97. A'raf 7:68
  98. A'raf 7:69
  99. A'raf 7:70
  100. A'raf 7:71
  101. A'raf 7:72
  102. A'raf 7:73
  103. A'raf 7:74
  104. A'raf 7:75
  105. A'raf 7:76
  106. A'raf 7:77
  107. A'raf 7:78
  108. A'raf 7:79
  109. A'raf 7:80
  110. A'raf 7:81
  111. A'raf 7:82
  112. A'raf 7:83
  113. A'raf 7:84
  114. A'raf 7:85
  115. A'raf 7:86
  116. A'raf 7:87
  117. A'raf 7:88
  118. A'raf 7:89
  119. A'raf 7:90
  120. A'raf 7:91
  121. A'raf 7:92
  122. A'raf 7:93
  123. A'raf 7:94
  124. A'raf 7:95

Enam 6:137

136- Onlar Allah’a kendi yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar da zanlarınca:“Bu Allah’ındır, bu da (O’na koştuğumuz) ortaklarımızındır” dediler. Ortaklarına ait olan (pay) Allah’a ulaşmaz. Ama Allah’a ait olan (pay) ortaklarına ulaşır. Ne kötü hükmediyorlar? 137- Böylece onların (Allah’a koştukları) ortakları, müşriklerden birçoğuna evlatlarını öldürmeyi de hoş göstermiştir. Bu, onları helak etmek ve dinlerini de kendilerine karmakarışık etmek içindir. Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Artık sen onları yalan ve iftiraları ile başbaşa bırak. 138- Onlar zanlarınca:“Bu hayvanlar ve ekinler dokunulmazdır. Onları dilediğimiz kimselerden başkası yiyemez. (Şu) hayvanların da sırtları haram kılınmıştır” dediler. Bazı hayvanlar da vardır ki Allah’a iftira ederek (keserken) üzerlerine O’nun adını anmazlar. O, bu iftiraları yüzünden onları cezalandıracaktır. 139- Yine dediler ki:“Şu hayvanların karınlarındakiler (canlı doğarsa) yalnız erkeklerimize helâldir, eşlerimize ise haramdır.” Şâyet ölü doğarsa onlar bunda ortak olurlar. O, bu nitelendirmeleri yüzünden onları cezalandıracaktır. Muhakkak ki O, Hakîmdir, Alîmdir. 140- Bilgisizlikleri ve kıt akıllılıkları yüzünden evlatlarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine ihsan buyurduğu rızkı Allah’a iftira ederek haram sayanlar, gerçekten zarara uğramışlardır. Şüphesiz onlar sapmışlardır ve doğru yolu da bulamamışlardır. 136. Yüce Allah, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayan müşriklerin ne kadar akılsızca işler yaptıklarını ve ne kadar ileri derecede cahil olduklarını haber vermektedir. Yüce Allah bu yolla sapıklıklarına, onlardan sakınmak gerektiğine, bu gibi akılsız kimselerin Peygamberin getirdiği hakka karşı çıkmalarının, hakkı eleştirmeye asla gerekçe olamayacağına, çünkü böylelerinin hakka karşı çıkma ehliyetleri olmadığına dikkat çekmek için onların bazı hurafelerini saymaktadır. İşte onların bu çeşit tutumlarını şöylece söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar Allah’a kendi yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar.” Allah’a ortak koştukları uydurma ilahlarına da bir pay ayırdılar. Halbuki bütün bunları kulları için yaratan ve rızık olmak üzere var eden O’dur. Onlar ise yasak ve sakınılması gereken iki şeyi, hatta üç şeyi bir arada işlediler: 1. Bir taraftan Allah’a bir pay ayırmakla Allah’a minnet ediyorlar, bununla beraber bu payın kendileri tarafından bir bağış olduğuna inanıyorlardı. 2. Kendilerine rızık veremeyen ve bu rızıktan hiçbir şeyi var edemeyen varlıkları Allah’a ortak koştular. 3. Allah’a ait olan paya -ortaklarına ulaşacak olmasına rağmen- aldırış etmeyip önemsememek sureti ile Allah hakkında zalimce hüküm vermişlerdir. Halbuki ortaklarına ait olan paya önem veriyorlar, onu koruyorlar ve bundan Allah’a da herhangi bir şeyin ulaşmasına fırsat vermiyorlardı. Şöyle ki onlar, Allah’ın kendileri için yaratmış olduğu ekin, mahsul ve davarları ikiye ayırıyorlardı. Bir paya sırf kendi laf ve iddiaları ile “Bu, Allah’ındır” diyorlardı. Halbuki Allah ancak kendisi için ihlasla yapılanı kabul eder. Kendisine ortak koşanın amelini kabul etmez. Diğer payı ise Allah’a ortak koştukları putlara ve diğer ortaklara ayırırlardı. Eğer Allah’a ayırdıkları paydan herhangi bir şey, başkasına ayırdıklarına karışacak olursa buna aldırış etmezler ve: Allah’ın buna ihtiyacı yoktur, diyerek onu geri yerine iade etmezlerdi. Şâyet ortak koştukları ilahlarına ayırdıklarından herhangi bir şey, Allah’a ayırdıkları bölüme karışacak olursa, bu sefer onu alır, asıl yerine geri koyarlar ve: Bunlar muhtaçtır, bunların paylarının geri verilmesi kaçınılmazdır, derlerdi. Acaba bundan daha kötü ve bundan daha zalimce bir hüküm olur mu? Çünkü bunlar, mahluk için ayırdıkları paya Yüce Allah’ın hakkına karşı gösterdikleri titizlikten daha fazla titizlik gösteriyor, daha doğru ve samimi davranıyor ve onu daha fazla koruyorlardı. Âyet-i kerimenin şu şekilde anlaşılma ihtimali de vardır: Sahih’te Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olduğuna göre Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ben, ortaklar arasında ortaklıktan en müstağni/en uzak olanım. Her kim benimle herhangi bir şeyi ortak koşarsa ben de o kimseyi ortak koşması ile başbaşa bırakırım.”[6] Buna göre âyet-i kerimenin manası şöyle olur: Onların ayırdıkları ve kendisi ile putlarına yakınlaşmaya çalıştıkları pay, Allah’tan başkasına katıksız (ihlasla) yapılmış bir yakınlaşmadır ve bunda Allah’a ait hiçbir şey yoktur. Halbuki kendi iddialarına göre “Allah’a aittir” diye ayırdıkları pay ise bir şirk olduğundan dolayı asla O’na ulaşmaz. Aksine bu da Allah’a koşulan ortakların olur. Çünkü Yüce Allah’ın buna ihtiyacı yoktur ve O, yaratılmışlardan herhangi bir kimsenin kendisine ortak koşulduğu hiçbir ameli kabul etmez. 137. Müşriklerin akılsızlık ve sapıklıklarından birisi de “onların (Allah’a koştukları) ortakları”, yani onların ileri gelenlerinin ve şeytanlarının, onların birçoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü göstermesidir. Bu ise fakir kalmak korkusuyla ve kızlar da utanç vesilesi olur diye çocuklarını diri diri gömmeleridir ki bu da “ve’d” diye bilinen şeydir. İşte bütün bunlar, onları helake götürmek isteyen, dinlerini kendilerine karmakarışık etmek isteyen şeytanların aldatmalarındandır. Bu yüzden onlar da son derece çirkin olan bu işleri yapıyorlardı. Ortak koştukları varlıklar, hâlâ daha bu işleri onlara süslü göstermeye devam etmektedirler ki bunlar, onlar tarafından güzel işler ve hoş karşılanan hasletler olarak kabul edilsin. Eğer Allah onları engellemeyi murad edip bu fiilleri işlemelerine mani olmak, anne-babayı çocuklarını öldürmekten alıkoymak istese idi “bunu yapamazlardı.” Fakat O’nun hikmeti onları yapmak istedikleri işleri ile başbaşa bırakmayı gerektirmiştir. Bu da onları yavaş yavaş azaba yaklaştırmak, onlara mühlet vermek ve onların tutturdukları yola aldırmamaktan dolayıdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Artık sen onları yalan ve iftiraları ile başbaşa bırak” buyurmaktadır. Yani uydurdukları bu yalanlarla başbaşa bırak, onlar için üzülme! Çünkü onlar Allah’a hiçbir zarar veremezler. 138. Müşriklerin akılsızlıklarından birisi de Allah’ın genel olarak kendilerine helâl kıldığı ve kendisinden bir rahmet ve rızık olmak üzere faydalarına sunduğu hayvanlar ile ilgili olarak kendiliklerinden birtakım söz ve bid’atler uydurmuş olmalarıdır. Zira onların kimi hayvan ve ekinler ile ilgili kendi aralarında kararlaştırdıkları birtakım hükümleri vardı ki onlar bu ekin ve hayvanlar hakkında:“Bu hayvanlar ve ekinler dokunulmazdır” yani haram kılınmıştır. “Onları dilediğimiz kimselerden başkası yiyemez” derlerdi. Yani bizim ondan yemesini istediğimiz yahut da niteliğini belirttiğimiz kimseler dışında hiçbir kimsenin bunların tadına bakması caiz değildir. Bütün bunlar ise onların zanları ile koydukları hükümlerdir. Bu konuda kendi heva ve heveslerinden ve bozuk görüşlerinden başka herhangi bir dayanak ve delilleri yoktur. Kimi hayvanları da her bakımdan haram kılmamışlardı. Aksine sadece sıtlarını yani sırtlarına binilmesini ve onlara yük vurulmasını haram kılmışlar, böylelikle onların sırtlarını koruma altına almışlardı ki bu tür hayvanlara “Ham” derlerdi. Kimi hayvanlar üzerine de kestikleri sırada Allah’ın adını anmayarak putlarının adını ve Allah’tan başka tapındıkları varlıkların adını anarlardı, üstelik bu fiillerini de Allah’a nispet ederlerdi. Oysa onlar bunu yapmakla yalan söylüyorlar ve çok çirkin bir iftirada bulunuyorlardı. “O” şirki helâl kabul etmek, yiyecek ve yararlanılacak şeylerden helâl olanları haram kılmak sureti ile Allah’a yaptıkları “bu iftiraları yüzünden onları cezalandıracaktır.” 139. Müşriklerin oldukça gülünç görüşlerinden birisi de kimi davarları tespit ve tayin ederek bu davarların karınlarındaki yavruları erkeklere değil de yalnızca kadınlarına haram kılmaları ve şöyle demeleridir:“Şu hayvanların karınlarındakiler yalnız erkeklerimize helâldir” ve bu hususta kadınların onlara ortaklıkları söz konusu değildir: “eşlerimize ise haramdır.” Bu durum, davarın karnındaki yavrunun diri olarak doğması halinde böyleydi. Eğer yavru ölü doğacak olursa hepsi de onda ortak olurlardı. Yani erkeklere de kadınlara da helâl olurdu. Allah “bu nitelendirmeleri yüzünden onları cezalandıracaktır.” Çünkü onlar, Allah’ın helâl kıldığı şeyi haram, haram kıldığı şeyi de helâl olarak nitelendirdiler. Böylelikle Allah’ın şeriatına ters düştüler ve muhalefet ettiler, hem de bu yaptıklarını Allah’a nispet ettiler. “Muhakkak ki O Hakîmdir” onlara mühlet verip bu sapıklıkları işlemelerine imkân verme konusunda hikmet sahibidir; “Alîmdir” hiçbir şey kendisine gizli kalmayan, onları ve her şeyi bilendir. O, onları da hakkında söyledikleri iftiralarını da bilir. O buna rağmen onlara afiyet vermekte ve onları rızıklandırmaktadır. Daha sonra Yüce Allah onların hüsranda olduklarını, akıllarının da kıt olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır: 140. “Bilgisizlikleri ve kıt akıllılıkları yüzünden evlatlarını öldürenler... gerçekten zarara uğramışlardır.” Bu davranışları ile dinlerini de çocuklarını da akıllarını da kaybetmek sureti ile zarar etmişlerdir. Sağlam bir akla sahipken helak edici bir akılsızlığa mahkum olmuşlardır. “Allah’ın kendilerine ihsan buyurduğu rızkı” kendilerine rahmet olarak ihsan ettiği ve rızık olarak verdiği şeyleri “Allah’a iftira ederek” son derece inatçı ve nankör kişilerin yaptığı gibi yalan söyleyerek “haram sayanlar, gerçekten zarara uğramışlardır.” Çünkü bunu yapmakla Rab’lerinin lütfunu reddetmiş, bununla da yetinmeyerek katıksız helâl olan bu rızkı haram diye nitelendirmişlerdir. “Şüphesiz onlar sapmışlardır ve doğru yolu da bulamamışlardır.” Haktan alabildiğine uzaklaşmışlar ve yaptıkları hiçbir işte doğru yolu, hidâyeti bulamamışlardır.

Enam 6:138

136- Onlar Allah’a kendi yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar da zanlarınca:“Bu Allah’ındır, bu da (O’na koştuğumuz) ortaklarımızındır” dediler. Ortaklarına ait olan (pay) Allah’a ulaşmaz. Ama Allah’a ait olan (pay) ortaklarına ulaşır. Ne kötü hükmediyorlar? 137- Böylece onların (Allah’a koştukları) ortakları, müşriklerden birçoğuna evlatlarını öldürmeyi de hoş göstermiştir. Bu, onları helak etmek ve dinlerini de kendilerine karmakarışık etmek içindir. Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Artık sen onları yalan ve iftiraları ile başbaşa bırak. 138- Onlar zanlarınca:“Bu hayvanlar ve ekinler dokunulmazdır. Onları dilediğimiz kimselerden başkası yiyemez. (Şu) hayvanların da sırtları haram kılınmıştır” dediler. Bazı hayvanlar da vardır ki Allah’a iftira ederek (keserken) üzerlerine O’nun adını anmazlar. O, bu iftiraları yüzünden onları cezalandıracaktır. 139- Yine dediler ki:“Şu hayvanların karınlarındakiler (canlı doğarsa) yalnız erkeklerimize helâldir, eşlerimize ise haramdır.” Şâyet ölü doğarsa onlar bunda ortak olurlar. O, bu nitelendirmeleri yüzünden onları cezalandıracaktır. Muhakkak ki O, Hakîmdir, Alîmdir. 140- Bilgisizlikleri ve kıt akıllılıkları yüzünden evlatlarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine ihsan buyurduğu rızkı Allah’a iftira ederek haram sayanlar, gerçekten zarara uğramışlardır. Şüphesiz onlar sapmışlardır ve doğru yolu da bulamamışlardır. 136. Yüce Allah, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayan müşriklerin ne kadar akılsızca işler yaptıklarını ve ne kadar ileri derecede cahil olduklarını haber vermektedir. Yüce Allah bu yolla sapıklıklarına, onlardan sakınmak gerektiğine, bu gibi akılsız kimselerin Peygamberin getirdiği hakka karşı çıkmalarının, hakkı eleştirmeye asla gerekçe olamayacağına, çünkü böylelerinin hakka karşı çıkma ehliyetleri olmadığına dikkat çekmek için onların bazı hurafelerini saymaktadır. İşte onların bu çeşit tutumlarını şöylece söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar Allah’a kendi yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar.” Allah’a ortak koştukları uydurma ilahlarına da bir pay ayırdılar. Halbuki bütün bunları kulları için yaratan ve rızık olmak üzere var eden O’dur. Onlar ise yasak ve sakınılması gereken iki şeyi, hatta üç şeyi bir arada işlediler: 1. Bir taraftan Allah’a bir pay ayırmakla Allah’a minnet ediyorlar, bununla beraber bu payın kendileri tarafından bir bağış olduğuna inanıyorlardı. 2. Kendilerine rızık veremeyen ve bu rızıktan hiçbir şeyi var edemeyen varlıkları Allah’a ortak koştular. 3. Allah’a ait olan paya -ortaklarına ulaşacak olmasına rağmen- aldırış etmeyip önemsememek sureti ile Allah hakkında zalimce hüküm vermişlerdir. Halbuki ortaklarına ait olan paya önem veriyorlar, onu koruyorlar ve bundan Allah’a da herhangi bir şeyin ulaşmasına fırsat vermiyorlardı. Şöyle ki onlar, Allah’ın kendileri için yaratmış olduğu ekin, mahsul ve davarları ikiye ayırıyorlardı. Bir paya sırf kendi laf ve iddiaları ile “Bu, Allah’ındır” diyorlardı. Halbuki Allah ancak kendisi için ihlasla yapılanı kabul eder. Kendisine ortak koşanın amelini kabul etmez. Diğer payı ise Allah’a ortak koştukları putlara ve diğer ortaklara ayırırlardı. Eğer Allah’a ayırdıkları paydan herhangi bir şey, başkasına ayırdıklarına karışacak olursa buna aldırış etmezler ve: Allah’ın buna ihtiyacı yoktur, diyerek onu geri yerine iade etmezlerdi. Şâyet ortak koştukları ilahlarına ayırdıklarından herhangi bir şey, Allah’a ayırdıkları bölüme karışacak olursa, bu sefer onu alır, asıl yerine geri koyarlar ve: Bunlar muhtaçtır, bunların paylarının geri verilmesi kaçınılmazdır, derlerdi. Acaba bundan daha kötü ve bundan daha zalimce bir hüküm olur mu? Çünkü bunlar, mahluk için ayırdıkları paya Yüce Allah’ın hakkına karşı gösterdikleri titizlikten daha fazla titizlik gösteriyor, daha doğru ve samimi davranıyor ve onu daha fazla koruyorlardı. Âyet-i kerimenin şu şekilde anlaşılma ihtimali de vardır: Sahih’te Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olduğuna göre Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ben, ortaklar arasında ortaklıktan en müstağni/en uzak olanım. Her kim benimle herhangi bir şeyi ortak koşarsa ben de o kimseyi ortak koşması ile başbaşa bırakırım.”[6] Buna göre âyet-i kerimenin manası şöyle olur: Onların ayırdıkları ve kendisi ile putlarına yakınlaşmaya çalıştıkları pay, Allah’tan başkasına katıksız (ihlasla) yapılmış bir yakınlaşmadır ve bunda Allah’a ait hiçbir şey yoktur. Halbuki kendi iddialarına göre “Allah’a aittir” diye ayırdıkları pay ise bir şirk olduğundan dolayı asla O’na ulaşmaz. Aksine bu da Allah’a koşulan ortakların olur. Çünkü Yüce Allah’ın buna ihtiyacı yoktur ve O, yaratılmışlardan herhangi bir kimsenin kendisine ortak koşulduğu hiçbir ameli kabul etmez. 137. Müşriklerin akılsızlık ve sapıklıklarından birisi de “onların (Allah’a koştukları) ortakları”, yani onların ileri gelenlerinin ve şeytanlarının, onların birçoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü göstermesidir. Bu ise fakir kalmak korkusuyla ve kızlar da utanç vesilesi olur diye çocuklarını diri diri gömmeleridir ki bu da “ve’d” diye bilinen şeydir. İşte bütün bunlar, onları helake götürmek isteyen, dinlerini kendilerine karmakarışık etmek isteyen şeytanların aldatmalarındandır. Bu yüzden onlar da son derece çirkin olan bu işleri yapıyorlardı. Ortak koştukları varlıklar, hâlâ daha bu işleri onlara süslü göstermeye devam etmektedirler ki bunlar, onlar tarafından güzel işler ve hoş karşılanan hasletler olarak kabul edilsin. Eğer Allah onları engellemeyi murad edip bu fiilleri işlemelerine mani olmak, anne-babayı çocuklarını öldürmekten alıkoymak istese idi “bunu yapamazlardı.” Fakat O’nun hikmeti onları yapmak istedikleri işleri ile başbaşa bırakmayı gerektirmiştir. Bu da onları yavaş yavaş azaba yaklaştırmak, onlara mühlet vermek ve onların tutturdukları yola aldırmamaktan dolayıdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Artık sen onları yalan ve iftiraları ile başbaşa bırak” buyurmaktadır. Yani uydurdukları bu yalanlarla başbaşa bırak, onlar için üzülme! Çünkü onlar Allah’a hiçbir zarar veremezler. 138. Müşriklerin akılsızlıklarından birisi de Allah’ın genel olarak kendilerine helâl kıldığı ve kendisinden bir rahmet ve rızık olmak üzere faydalarına sunduğu hayvanlar ile ilgili olarak kendiliklerinden birtakım söz ve bid’atler uydurmuş olmalarıdır. Zira onların kimi hayvan ve ekinler ile ilgili kendi aralarında kararlaştırdıkları birtakım hükümleri vardı ki onlar bu ekin ve hayvanlar hakkında:“Bu hayvanlar ve ekinler dokunulmazdır” yani haram kılınmıştır. “Onları dilediğimiz kimselerden başkası yiyemez” derlerdi. Yani bizim ondan yemesini istediğimiz yahut da niteliğini belirttiğimiz kimseler dışında hiçbir kimsenin bunların tadına bakması caiz değildir. Bütün bunlar ise onların zanları ile koydukları hükümlerdir. Bu konuda kendi heva ve heveslerinden ve bozuk görüşlerinden başka herhangi bir dayanak ve delilleri yoktur. Kimi hayvanları da her bakımdan haram kılmamışlardı. Aksine sadece sıtlarını yani sırtlarına binilmesini ve onlara yük vurulmasını haram kılmışlar, böylelikle onların sırtlarını koruma altına almışlardı ki bu tür hayvanlara “Ham” derlerdi. Kimi hayvanlar üzerine de kestikleri sırada Allah’ın adını anmayarak putlarının adını ve Allah’tan başka tapındıkları varlıkların adını anarlardı, üstelik bu fiillerini de Allah’a nispet ederlerdi. Oysa onlar bunu yapmakla yalan söylüyorlar ve çok çirkin bir iftirada bulunuyorlardı. “O” şirki helâl kabul etmek, yiyecek ve yararlanılacak şeylerden helâl olanları haram kılmak sureti ile Allah’a yaptıkları “bu iftiraları yüzünden onları cezalandıracaktır.” 139. Müşriklerin oldukça gülünç görüşlerinden birisi de kimi davarları tespit ve tayin ederek bu davarların karınlarındaki yavruları erkeklere değil de yalnızca kadınlarına haram kılmaları ve şöyle demeleridir:“Şu hayvanların karınlarındakiler yalnız erkeklerimize helâldir” ve bu hususta kadınların onlara ortaklıkları söz konusu değildir: “eşlerimize ise haramdır.” Bu durum, davarın karnındaki yavrunun diri olarak doğması halinde böyleydi. Eğer yavru ölü doğacak olursa hepsi de onda ortak olurlardı. Yani erkeklere de kadınlara da helâl olurdu. Allah “bu nitelendirmeleri yüzünden onları cezalandıracaktır.” Çünkü onlar, Allah’ın helâl kıldığı şeyi haram, haram kıldığı şeyi de helâl olarak nitelendirdiler. Böylelikle Allah’ın şeriatına ters düştüler ve muhalefet ettiler, hem de bu yaptıklarını Allah’a nispet ettiler. “Muhakkak ki O Hakîmdir” onlara mühlet verip bu sapıklıkları işlemelerine imkân verme konusunda hikmet sahibidir; “Alîmdir” hiçbir şey kendisine gizli kalmayan, onları ve her şeyi bilendir. O, onları da hakkında söyledikleri iftiralarını da bilir. O buna rağmen onlara afiyet vermekte ve onları rızıklandırmaktadır. Daha sonra Yüce Allah onların hüsranda olduklarını, akıllarının da kıt olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır: 140. “Bilgisizlikleri ve kıt akıllılıkları yüzünden evlatlarını öldürenler... gerçekten zarara uğramışlardır.” Bu davranışları ile dinlerini de çocuklarını da akıllarını da kaybetmek sureti ile zarar etmişlerdir. Sağlam bir akla sahipken helak edici bir akılsızlığa mahkum olmuşlardır. “Allah’ın kendilerine ihsan buyurduğu rızkı” kendilerine rahmet olarak ihsan ettiği ve rızık olarak verdiği şeyleri “Allah’a iftira ederek” son derece inatçı ve nankör kişilerin yaptığı gibi yalan söyleyerek “haram sayanlar, gerçekten zarara uğramışlardır.” Çünkü bunu yapmakla Rab’lerinin lütfunu reddetmiş, bununla da yetinmeyerek katıksız helâl olan bu rızkı haram diye nitelendirmişlerdir. “Şüphesiz onlar sapmışlardır ve doğru yolu da bulamamışlardır.” Haktan alabildiğine uzaklaşmışlar ve yaptıkları hiçbir işte doğru yolu, hidâyeti bulamamışlardır.

Enam 6:139

136- Onlar Allah’a kendi yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar da zanlarınca:“Bu Allah’ındır, bu da (O’na koştuğumuz) ortaklarımızındır” dediler. Ortaklarına ait olan (pay) Allah’a ulaşmaz. Ama Allah’a ait olan (pay) ortaklarına ulaşır. Ne kötü hükmediyorlar? 137- Böylece onların (Allah’a koştukları) ortakları, müşriklerden birçoğuna evlatlarını öldürmeyi de hoş göstermiştir. Bu, onları helak etmek ve dinlerini de kendilerine karmakarışık etmek içindir. Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Artık sen onları yalan ve iftiraları ile başbaşa bırak. 138- Onlar zanlarınca:“Bu hayvanlar ve ekinler dokunulmazdır. Onları dilediğimiz kimselerden başkası yiyemez. (Şu) hayvanların da sırtları haram kılınmıştır” dediler. Bazı hayvanlar da vardır ki Allah’a iftira ederek (keserken) üzerlerine O’nun adını anmazlar. O, bu iftiraları yüzünden onları cezalandıracaktır. 139- Yine dediler ki:“Şu hayvanların karınlarındakiler (canlı doğarsa) yalnız erkeklerimize helâldir, eşlerimize ise haramdır.” Şâyet ölü doğarsa onlar bunda ortak olurlar. O, bu nitelendirmeleri yüzünden onları cezalandıracaktır. Muhakkak ki O, Hakîmdir, Alîmdir. 140- Bilgisizlikleri ve kıt akıllılıkları yüzünden evlatlarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine ihsan buyurduğu rızkı Allah’a iftira ederek haram sayanlar, gerçekten zarara uğramışlardır. Şüphesiz onlar sapmışlardır ve doğru yolu da bulamamışlardır. 136. Yüce Allah, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayan müşriklerin ne kadar akılsızca işler yaptıklarını ve ne kadar ileri derecede cahil olduklarını haber vermektedir. Yüce Allah bu yolla sapıklıklarına, onlardan sakınmak gerektiğine, bu gibi akılsız kimselerin Peygamberin getirdiği hakka karşı çıkmalarının, hakkı eleştirmeye asla gerekçe olamayacağına, çünkü böylelerinin hakka karşı çıkma ehliyetleri olmadığına dikkat çekmek için onların bazı hurafelerini saymaktadır. İşte onların bu çeşit tutumlarını şöylece söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar Allah’a kendi yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar.” Allah’a ortak koştukları uydurma ilahlarına da bir pay ayırdılar. Halbuki bütün bunları kulları için yaratan ve rızık olmak üzere var eden O’dur. Onlar ise yasak ve sakınılması gereken iki şeyi, hatta üç şeyi bir arada işlediler: 1. Bir taraftan Allah’a bir pay ayırmakla Allah’a minnet ediyorlar, bununla beraber bu payın kendileri tarafından bir bağış olduğuna inanıyorlardı. 2. Kendilerine rızık veremeyen ve bu rızıktan hiçbir şeyi var edemeyen varlıkları Allah’a ortak koştular. 3. Allah’a ait olan paya -ortaklarına ulaşacak olmasına rağmen- aldırış etmeyip önemsememek sureti ile Allah hakkında zalimce hüküm vermişlerdir. Halbuki ortaklarına ait olan paya önem veriyorlar, onu koruyorlar ve bundan Allah’a da herhangi bir şeyin ulaşmasına fırsat vermiyorlardı. Şöyle ki onlar, Allah’ın kendileri için yaratmış olduğu ekin, mahsul ve davarları ikiye ayırıyorlardı. Bir paya sırf kendi laf ve iddiaları ile “Bu, Allah’ındır” diyorlardı. Halbuki Allah ancak kendisi için ihlasla yapılanı kabul eder. Kendisine ortak koşanın amelini kabul etmez. Diğer payı ise Allah’a ortak koştukları putlara ve diğer ortaklara ayırırlardı. Eğer Allah’a ayırdıkları paydan herhangi bir şey, başkasına ayırdıklarına karışacak olursa buna aldırış etmezler ve: Allah’ın buna ihtiyacı yoktur, diyerek onu geri yerine iade etmezlerdi. Şâyet ortak koştukları ilahlarına ayırdıklarından herhangi bir şey, Allah’a ayırdıkları bölüme karışacak olursa, bu sefer onu alır, asıl yerine geri koyarlar ve: Bunlar muhtaçtır, bunların paylarının geri verilmesi kaçınılmazdır, derlerdi. Acaba bundan daha kötü ve bundan daha zalimce bir hüküm olur mu? Çünkü bunlar, mahluk için ayırdıkları paya Yüce Allah’ın hakkına karşı gösterdikleri titizlikten daha fazla titizlik gösteriyor, daha doğru ve samimi davranıyor ve onu daha fazla koruyorlardı. Âyet-i kerimenin şu şekilde anlaşılma ihtimali de vardır: Sahih’te Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olduğuna göre Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ben, ortaklar arasında ortaklıktan en müstağni/en uzak olanım. Her kim benimle herhangi bir şeyi ortak koşarsa ben de o kimseyi ortak koşması ile başbaşa bırakırım.”[6] Buna göre âyet-i kerimenin manası şöyle olur: Onların ayırdıkları ve kendisi ile putlarına yakınlaşmaya çalıştıkları pay, Allah’tan başkasına katıksız (ihlasla) yapılmış bir yakınlaşmadır ve bunda Allah’a ait hiçbir şey yoktur. Halbuki kendi iddialarına göre “Allah’a aittir” diye ayırdıkları pay ise bir şirk olduğundan dolayı asla O’na ulaşmaz. Aksine bu da Allah’a koşulan ortakların olur. Çünkü Yüce Allah’ın buna ihtiyacı yoktur ve O, yaratılmışlardan herhangi bir kimsenin kendisine ortak koşulduğu hiçbir ameli kabul etmez. 137. Müşriklerin akılsızlık ve sapıklıklarından birisi de “onların (Allah’a koştukları) ortakları”, yani onların ileri gelenlerinin ve şeytanlarının, onların birçoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü göstermesidir. Bu ise fakir kalmak korkusuyla ve kızlar da utanç vesilesi olur diye çocuklarını diri diri gömmeleridir ki bu da “ve’d” diye bilinen şeydir. İşte bütün bunlar, onları helake götürmek isteyen, dinlerini kendilerine karmakarışık etmek isteyen şeytanların aldatmalarındandır. Bu yüzden onlar da son derece çirkin olan bu işleri yapıyorlardı. Ortak koştukları varlıklar, hâlâ daha bu işleri onlara süslü göstermeye devam etmektedirler ki bunlar, onlar tarafından güzel işler ve hoş karşılanan hasletler olarak kabul edilsin. Eğer Allah onları engellemeyi murad edip bu fiilleri işlemelerine mani olmak, anne-babayı çocuklarını öldürmekten alıkoymak istese idi “bunu yapamazlardı.” Fakat O’nun hikmeti onları yapmak istedikleri işleri ile başbaşa bırakmayı gerektirmiştir. Bu da onları yavaş yavaş azaba yaklaştırmak, onlara mühlet vermek ve onların tutturdukları yola aldırmamaktan dolayıdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Artık sen onları yalan ve iftiraları ile başbaşa bırak” buyurmaktadır. Yani uydurdukları bu yalanlarla başbaşa bırak, onlar için üzülme! Çünkü onlar Allah’a hiçbir zarar veremezler. 138. Müşriklerin akılsızlıklarından birisi de Allah’ın genel olarak kendilerine helâl kıldığı ve kendisinden bir rahmet ve rızık olmak üzere faydalarına sunduğu hayvanlar ile ilgili olarak kendiliklerinden birtakım söz ve bid’atler uydurmuş olmalarıdır. Zira onların kimi hayvan ve ekinler ile ilgili kendi aralarında kararlaştırdıkları birtakım hükümleri vardı ki onlar bu ekin ve hayvanlar hakkında:“Bu hayvanlar ve ekinler dokunulmazdır” yani haram kılınmıştır. “Onları dilediğimiz kimselerden başkası yiyemez” derlerdi. Yani bizim ondan yemesini istediğimiz yahut da niteliğini belirttiğimiz kimseler dışında hiçbir kimsenin bunların tadına bakması caiz değildir. Bütün bunlar ise onların zanları ile koydukları hükümlerdir. Bu konuda kendi heva ve heveslerinden ve bozuk görüşlerinden başka herhangi bir dayanak ve delilleri yoktur. Kimi hayvanları da her bakımdan haram kılmamışlardı. Aksine sadece sıtlarını yani sırtlarına binilmesini ve onlara yük vurulmasını haram kılmışlar, böylelikle onların sırtlarını koruma altına almışlardı ki bu tür hayvanlara “Ham” derlerdi. Kimi hayvanlar üzerine de kestikleri sırada Allah’ın adını anmayarak putlarının adını ve Allah’tan başka tapındıkları varlıkların adını anarlardı, üstelik bu fiillerini de Allah’a nispet ederlerdi. Oysa onlar bunu yapmakla yalan söylüyorlar ve çok çirkin bir iftirada bulunuyorlardı. “O” şirki helâl kabul etmek, yiyecek ve yararlanılacak şeylerden helâl olanları haram kılmak sureti ile Allah’a yaptıkları “bu iftiraları yüzünden onları cezalandıracaktır.” 139. Müşriklerin oldukça gülünç görüşlerinden birisi de kimi davarları tespit ve tayin ederek bu davarların karınlarındaki yavruları erkeklere değil de yalnızca kadınlarına haram kılmaları ve şöyle demeleridir:“Şu hayvanların karınlarındakiler yalnız erkeklerimize helâldir” ve bu hususta kadınların onlara ortaklıkları söz konusu değildir: “eşlerimize ise haramdır.” Bu durum, davarın karnındaki yavrunun diri olarak doğması halinde böyleydi. Eğer yavru ölü doğacak olursa hepsi de onda ortak olurlardı. Yani erkeklere de kadınlara da helâl olurdu. Allah “bu nitelendirmeleri yüzünden onları cezalandıracaktır.” Çünkü onlar, Allah’ın helâl kıldığı şeyi haram, haram kıldığı şeyi de helâl olarak nitelendirdiler. Böylelikle Allah’ın şeriatına ters düştüler ve muhalefet ettiler, hem de bu yaptıklarını Allah’a nispet ettiler. “Muhakkak ki O Hakîmdir” onlara mühlet verip bu sapıklıkları işlemelerine imkân verme konusunda hikmet sahibidir; “Alîmdir” hiçbir şey kendisine gizli kalmayan, onları ve her şeyi bilendir. O, onları da hakkında söyledikleri iftiralarını da bilir. O buna rağmen onlara afiyet vermekte ve onları rızıklandırmaktadır. Daha sonra Yüce Allah onların hüsranda olduklarını, akıllarının da kıt olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır: 140. “Bilgisizlikleri ve kıt akıllılıkları yüzünden evlatlarını öldürenler... gerçekten zarara uğramışlardır.” Bu davranışları ile dinlerini de çocuklarını da akıllarını da kaybetmek sureti ile zarar etmişlerdir. Sağlam bir akla sahipken helak edici bir akılsızlığa mahkum olmuşlardır. “Allah’ın kendilerine ihsan buyurduğu rızkı” kendilerine rahmet olarak ihsan ettiği ve rızık olarak verdiği şeyleri “Allah’a iftira ederek” son derece inatçı ve nankör kişilerin yaptığı gibi yalan söyleyerek “haram sayanlar, gerçekten zarara uğramışlardır.” Çünkü bunu yapmakla Rab’lerinin lütfunu reddetmiş, bununla da yetinmeyerek katıksız helâl olan bu rızkı haram diye nitelendirmişlerdir. “Şüphesiz onlar sapmışlardır ve doğru yolu da bulamamışlardır.” Haktan alabildiğine uzaklaşmışlar ve yaptıkları hiçbir işte doğru yolu, hidâyeti bulamamışlardır.

Enam 6:140

136- Onlar Allah’a kendi yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar da zanlarınca:“Bu Allah’ındır, bu da (O’na koştuğumuz) ortaklarımızındır” dediler. Ortaklarına ait olan (pay) Allah’a ulaşmaz. Ama Allah’a ait olan (pay) ortaklarına ulaşır. Ne kötü hükmediyorlar? 137- Böylece onların (Allah’a koştukları) ortakları, müşriklerden birçoğuna evlatlarını öldürmeyi de hoş göstermiştir. Bu, onları helak etmek ve dinlerini de kendilerine karmakarışık etmek içindir. Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Artık sen onları yalan ve iftiraları ile başbaşa bırak. 138- Onlar zanlarınca:“Bu hayvanlar ve ekinler dokunulmazdır. Onları dilediğimiz kimselerden başkası yiyemez. (Şu) hayvanların da sırtları haram kılınmıştır” dediler. Bazı hayvanlar da vardır ki Allah’a iftira ederek (keserken) üzerlerine O’nun adını anmazlar. O, bu iftiraları yüzünden onları cezalandıracaktır. 139- Yine dediler ki:“Şu hayvanların karınlarındakiler (canlı doğarsa) yalnız erkeklerimize helâldir, eşlerimize ise haramdır.” Şâyet ölü doğarsa onlar bunda ortak olurlar. O, bu nitelendirmeleri yüzünden onları cezalandıracaktır. Muhakkak ki O, Hakîmdir, Alîmdir. 140- Bilgisizlikleri ve kıt akıllılıkları yüzünden evlatlarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine ihsan buyurduğu rızkı Allah’a iftira ederek haram sayanlar, gerçekten zarara uğramışlardır. Şüphesiz onlar sapmışlardır ve doğru yolu da bulamamışlardır. 136. Yüce Allah, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayan müşriklerin ne kadar akılsızca işler yaptıklarını ve ne kadar ileri derecede cahil olduklarını haber vermektedir. Yüce Allah bu yolla sapıklıklarına, onlardan sakınmak gerektiğine, bu gibi akılsız kimselerin Peygamberin getirdiği hakka karşı çıkmalarının, hakkı eleştirmeye asla gerekçe olamayacağına, çünkü böylelerinin hakka karşı çıkma ehliyetleri olmadığına dikkat çekmek için onların bazı hurafelerini saymaktadır. İşte onların bu çeşit tutumlarını şöylece söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar Allah’a kendi yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar.” Allah’a ortak koştukları uydurma ilahlarına da bir pay ayırdılar. Halbuki bütün bunları kulları için yaratan ve rızık olmak üzere var eden O’dur. Onlar ise yasak ve sakınılması gereken iki şeyi, hatta üç şeyi bir arada işlediler: 1. Bir taraftan Allah’a bir pay ayırmakla Allah’a minnet ediyorlar, bununla beraber bu payın kendileri tarafından bir bağış olduğuna inanıyorlardı. 2. Kendilerine rızık veremeyen ve bu rızıktan hiçbir şeyi var edemeyen varlıkları Allah’a ortak koştular. 3. Allah’a ait olan paya -ortaklarına ulaşacak olmasına rağmen- aldırış etmeyip önemsememek sureti ile Allah hakkında zalimce hüküm vermişlerdir. Halbuki ortaklarına ait olan paya önem veriyorlar, onu koruyorlar ve bundan Allah’a da herhangi bir şeyin ulaşmasına fırsat vermiyorlardı. Şöyle ki onlar, Allah’ın kendileri için yaratmış olduğu ekin, mahsul ve davarları ikiye ayırıyorlardı. Bir paya sırf kendi laf ve iddiaları ile “Bu, Allah’ındır” diyorlardı. Halbuki Allah ancak kendisi için ihlasla yapılanı kabul eder. Kendisine ortak koşanın amelini kabul etmez. Diğer payı ise Allah’a ortak koştukları putlara ve diğer ortaklara ayırırlardı. Eğer Allah’a ayırdıkları paydan herhangi bir şey, başkasına ayırdıklarına karışacak olursa buna aldırış etmezler ve: Allah’ın buna ihtiyacı yoktur, diyerek onu geri yerine iade etmezlerdi. Şâyet ortak koştukları ilahlarına ayırdıklarından herhangi bir şey, Allah’a ayırdıkları bölüme karışacak olursa, bu sefer onu alır, asıl yerine geri koyarlar ve: Bunlar muhtaçtır, bunların paylarının geri verilmesi kaçınılmazdır, derlerdi. Acaba bundan daha kötü ve bundan daha zalimce bir hüküm olur mu? Çünkü bunlar, mahluk için ayırdıkları paya Yüce Allah’ın hakkına karşı gösterdikleri titizlikten daha fazla titizlik gösteriyor, daha doğru ve samimi davranıyor ve onu daha fazla koruyorlardı. Âyet-i kerimenin şu şekilde anlaşılma ihtimali de vardır: Sahih’te Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olduğuna göre Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ben, ortaklar arasında ortaklıktan en müstağni/en uzak olanım. Her kim benimle herhangi bir şeyi ortak koşarsa ben de o kimseyi ortak koşması ile başbaşa bırakırım.”[6] Buna göre âyet-i kerimenin manası şöyle olur: Onların ayırdıkları ve kendisi ile putlarına yakınlaşmaya çalıştıkları pay, Allah’tan başkasına katıksız (ihlasla) yapılmış bir yakınlaşmadır ve bunda Allah’a ait hiçbir şey yoktur. Halbuki kendi iddialarına göre “Allah’a aittir” diye ayırdıkları pay ise bir şirk olduğundan dolayı asla O’na ulaşmaz. Aksine bu da Allah’a koşulan ortakların olur. Çünkü Yüce Allah’ın buna ihtiyacı yoktur ve O, yaratılmışlardan herhangi bir kimsenin kendisine ortak koşulduğu hiçbir ameli kabul etmez. 137. Müşriklerin akılsızlık ve sapıklıklarından birisi de “onların (Allah’a koştukları) ortakları”, yani onların ileri gelenlerinin ve şeytanlarının, onların birçoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü göstermesidir. Bu ise fakir kalmak korkusuyla ve kızlar da utanç vesilesi olur diye çocuklarını diri diri gömmeleridir ki bu da “ve’d” diye bilinen şeydir. İşte bütün bunlar, onları helake götürmek isteyen, dinlerini kendilerine karmakarışık etmek isteyen şeytanların aldatmalarındandır. Bu yüzden onlar da son derece çirkin olan bu işleri yapıyorlardı. Ortak koştukları varlıklar, hâlâ daha bu işleri onlara süslü göstermeye devam etmektedirler ki bunlar, onlar tarafından güzel işler ve hoş karşılanan hasletler olarak kabul edilsin. Eğer Allah onları engellemeyi murad edip bu fiilleri işlemelerine mani olmak, anne-babayı çocuklarını öldürmekten alıkoymak istese idi “bunu yapamazlardı.” Fakat O’nun hikmeti onları yapmak istedikleri işleri ile başbaşa bırakmayı gerektirmiştir. Bu da onları yavaş yavaş azaba yaklaştırmak, onlara mühlet vermek ve onların tutturdukları yola aldırmamaktan dolayıdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Artık sen onları yalan ve iftiraları ile başbaşa bırak” buyurmaktadır. Yani uydurdukları bu yalanlarla başbaşa bırak, onlar için üzülme! Çünkü onlar Allah’a hiçbir zarar veremezler. 138. Müşriklerin akılsızlıklarından birisi de Allah’ın genel olarak kendilerine helâl kıldığı ve kendisinden bir rahmet ve rızık olmak üzere faydalarına sunduğu hayvanlar ile ilgili olarak kendiliklerinden birtakım söz ve bid’atler uydurmuş olmalarıdır. Zira onların kimi hayvan ve ekinler ile ilgili kendi aralarında kararlaştırdıkları birtakım hükümleri vardı ki onlar bu ekin ve hayvanlar hakkında:“Bu hayvanlar ve ekinler dokunulmazdır” yani haram kılınmıştır. “Onları dilediğimiz kimselerden başkası yiyemez” derlerdi. Yani bizim ondan yemesini istediğimiz yahut da niteliğini belirttiğimiz kimseler dışında hiçbir kimsenin bunların tadına bakması caiz değildir. Bütün bunlar ise onların zanları ile koydukları hükümlerdir. Bu konuda kendi heva ve heveslerinden ve bozuk görüşlerinden başka herhangi bir dayanak ve delilleri yoktur. Kimi hayvanları da her bakımdan haram kılmamışlardı. Aksine sadece sıtlarını yani sırtlarına binilmesini ve onlara yük vurulmasını haram kılmışlar, böylelikle onların sırtlarını koruma altına almışlardı ki bu tür hayvanlara “Ham” derlerdi. Kimi hayvanlar üzerine de kestikleri sırada Allah’ın adını anmayarak putlarının adını ve Allah’tan başka tapındıkları varlıkların adını anarlardı, üstelik bu fiillerini de Allah’a nispet ederlerdi. Oysa onlar bunu yapmakla yalan söylüyorlar ve çok çirkin bir iftirada bulunuyorlardı. “O” şirki helâl kabul etmek, yiyecek ve yararlanılacak şeylerden helâl olanları haram kılmak sureti ile Allah’a yaptıkları “bu iftiraları yüzünden onları cezalandıracaktır.” 139. Müşriklerin oldukça gülünç görüşlerinden birisi de kimi davarları tespit ve tayin ederek bu davarların karınlarındaki yavruları erkeklere değil de yalnızca kadınlarına haram kılmaları ve şöyle demeleridir:“Şu hayvanların karınlarındakiler yalnız erkeklerimize helâldir” ve bu hususta kadınların onlara ortaklıkları söz konusu değildir: “eşlerimize ise haramdır.” Bu durum, davarın karnındaki yavrunun diri olarak doğması halinde böyleydi. Eğer yavru ölü doğacak olursa hepsi de onda ortak olurlardı. Yani erkeklere de kadınlara da helâl olurdu. Allah “bu nitelendirmeleri yüzünden onları cezalandıracaktır.” Çünkü onlar, Allah’ın helâl kıldığı şeyi haram, haram kıldığı şeyi de helâl olarak nitelendirdiler. Böylelikle Allah’ın şeriatına ters düştüler ve muhalefet ettiler, hem de bu yaptıklarını Allah’a nispet ettiler. “Muhakkak ki O Hakîmdir” onlara mühlet verip bu sapıklıkları işlemelerine imkân verme konusunda hikmet sahibidir; “Alîmdir” hiçbir şey kendisine gizli kalmayan, onları ve her şeyi bilendir. O, onları da hakkında söyledikleri iftiralarını da bilir. O buna rağmen onlara afiyet vermekte ve onları rızıklandırmaktadır. Daha sonra Yüce Allah onların hüsranda olduklarını, akıllarının da kıt olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır: 140. “Bilgisizlikleri ve kıt akıllılıkları yüzünden evlatlarını öldürenler... gerçekten zarara uğramışlardır.” Bu davranışları ile dinlerini de çocuklarını da akıllarını da kaybetmek sureti ile zarar etmişlerdir. Sağlam bir akla sahipken helak edici bir akılsızlığa mahkum olmuşlardır. “Allah’ın kendilerine ihsan buyurduğu rızkı” kendilerine rahmet olarak ihsan ettiği ve rızık olarak verdiği şeyleri “Allah’a iftira ederek” son derece inatçı ve nankör kişilerin yaptığı gibi yalan söyleyerek “haram sayanlar, gerçekten zarara uğramışlardır.” Çünkü bunu yapmakla Rab’lerinin lütfunu reddetmiş, bununla da yetinmeyerek katıksız helâl olan bu rızkı haram diye nitelendirmişlerdir. “Şüphesiz onlar sapmışlardır ve doğru yolu da bulamamışlardır.” Haktan alabildiğine uzaklaşmışlar ve yaptıkları hiçbir işte doğru yolu, hidâyeti bulamamışlardır.

Enam 6:141

141- Çardaklı ve çardaksız bahçeleri, tatları farklı hurmaları ve ekinleri, birbirine hem benzeyen hem benzemeyen zeytinleri ve narları yaratıp yetiştiren O’dur. Her biri meyve verdiği zaman meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını verin. İsraf etmeyin; çünkü O, israf edenleri sevmez. 141. Yüce Allah, müşriklerin Allah’ın kendilerine helâl kılmış olduğu ekin ve davarların pek çoğunda yaptıkları uygulamaları söz konusu ettikten sonra, onlara ihsan etmiş olduğu nimetlerini ve ekinlerle davarlar hakkında yerine getirmeleri gereken görevlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çardaklı ve çardaksız bahçeleri... yaratıp yetiştiren O’dur.” Yani içinde türlü ağaçlar, çeşit çeşit bitkiler yetişen bağ ve bahçeleri yetiştiren O’dur. Bunların bir bölümü için çardak yapılır ve ağaçlar bu çardaklar üzerinde yayılır. Bu çardaklar ağaçların yerden yükselmesine yardımcı olur. Bazılarının ise çardağa ihtiyacı yoktur. Gövdeleri üzerinde yükselirler, yahut da toprağın üzerinde yayılırlar. Bu ifadelerle hem bu bitkilerin faydalarının ve hayırlarının çokluğuna hem de Yüce Allah’ın kullarına bunlar için ne şekilde çardak yapacaklarını ve onları nasıl yetiştireceklerini öğrettiğine dikkat çekilmektedir. Yine “tatları farklı hurmaları ve ekinleri...” yaratan da O’dur. Bütün bunlar aynı topraktadır, aynı su ile sulanmaktadır; ancak Yüce Allah kiminin tadını kiminden üstün kılmıştır. Yüce Allah özellikle de hurmaları ve çeşitli türleri ile ekinleri zikretmektedir. Buna sebep ise bunların faydalarının çokluğu ve insanların çoğu için bunların temel gıda olmasından dolayıdır. Yine ağaçları itibari ile “birbirine hem benzeyen” buna karşılık mahsül ve tat olarak da “benzemeyen zeytinleri ve narları…” Burada sanki “Yüce Allah, bu çeşitli bahçeleri ve bunlarla birlikte sözü edilen diğer bitki ve mahsülleri ne için yaratmıştır?” şeklinde bir soru vaki olmuş gibi Allah, bunları kullarının menfaatine yaratmış olduğunu haber vererek şöyle buyurmuştur:“Her biri” yani hurma ağaçları ve ekinler “meyve verdiği zaman meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını verin.” Yani o ekinin hakkı ne ise verin. Bu da şer’an miktarları belirli olan nisablara sahip zekâttır. Allah hasat gününde bu zekâtı (öşrü) vermelerini emretmektedir. Çünkü ekinin biçilmesi zekattaki havelan-ı havl (nisab üzerinden bir sene geçmesi) konumundadır. Ayrıca hasat vakti, fakirlerin candan bekledikleri bir dönemdir. O vakitte de ekin sahiplerinin bu hakkı çıkarıp vermeleri kolaydır. Bu hakkı veren kimselerin durumu da açıkça ortaya çıkar ve böylece kimin verdiği kimin de vermediği anlaşılır. “İsraf etmeyin” Bu, yeme konusundaki israfı da ekinin hakkını vermedeki israfı da kapsayan genel bir yasaktır. Yemekte israf, sınırı ve âdeti aşarak yemek, ayrıca ekin sahibinin, vereceği zekâtın miktarını azaltacak şekilde çok yemesidir. Ekinin hakkını vermekte israf ise kişinin, kendisine farz olan miktardan çok fazlasını vermesi veya kendisine, ailesine yahut alacaklarına zarar verecek şekilde fazla vermesi demektir. Bütün bunlar Allah’ın sevmediği ve yasakladığı israf türündendir. Hatta Allah böylesine buğzeder ve gazaplanır. Bu âyet-i kerime, zirai mahsullerde zekâtın (öşür) farz olduğuna, bunlar hakkında sene geçmesinin (havelan-ı havl) söz konusu olmadığına, onun yerine ekinlerde biçilmenin, hurmalarda ise toplanmanın havelan-ı havl sayılacağına, ticaret maksadıyla olmadığı takdirde mahsul pek çok yıl kişinin yanında kalacak olursa bunda zekâtın tekerrür etmeyeceğine delildir. Çünkü Yüce Allah ancak ekinin biçilmesi vaktinde zekâtının verilmesini emretmiştir. Eğer bundan önce ekin ve mahsule, sahibinin herhangi bir kusuru olmaksızın herhangi bir afet isabet olacak olursa o, bunu (zekât miktarını) tazmin ederek (başka malından) vermez. Yine zekâtını ayırmadan önce hurma ve ekinden (dalında iken) yemek caizdir ve bu, zekâta tâbi kabul edilmez. Aksine geride kalan malın zekâtını öder. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem mahsül sahiplerine mahsüllerini tahmin edecek görevli kimseleri gönderirdi ve onlara, mahsul sahiplerinin ve başkalarının yeme vb. durumlarını göz önünde bulundurarak mahsulün üçte birini veya dörtte birini mahsul sahiplerine bırakmasını emrederdi.[7]

Enam 6:142

142- Hayvanlardan yük taşıyacak ve (tüylerinden) döşek yapılacak olanları da (yaratan O’dur). Allah’ın size verdiği rızıktan yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. 143- Sekiz eş (yaratmıştır): Koyundan iki, keçiden de iki (eş). De ki:“(Allah) bu iki (cinsin) erkeklerini mi yahut dişilerini mi yoksa bu iki (cins) dişinin rahimlerinde bulunanları mı haram kılmış?! Eğer doğru söyleyenler iseniz bana bir bilgiye dayanarak haber verin.” 144- Deveden de iki, sığırdan da iki (eş yarattı). De ki:“(Allah) bu iki (cinsin) erkeklerini mi yahut dişilerini mi yoksa bu iki (cins) dişinin rahimlerinde bulunanları mı haram kılmış?! Yoksa Allah'ın bunu size emrettiğine bizzat şahit mi oldunuz? Hiçbir bilgiye dayanmaksızın insanları saptırmak için Allah’a iftira eden kimseden daha zalim kim olabilir? Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna yol göstermez.” 142. Yüce Allah; “hayvanlardan yük taşıyacak ve döşek yapılacak olanları da” yarattı, var etti. Yani siz bunların kimisi üzerinde yük taşır ve sırtlarına binersiniz. Kimisi ise yük taşımaya ve sırtına binmeye -yavru develer gibi küçüklükleri dolayısı ile- elverişli değildirler. İşte döşek yapılacak olanlardan kasıt, bunlardır. Buna göre hayvankar yük taşıma ve binme açısından bu iki kısma ayrılırlar. Yeme ve diğer şekillerde yararlanmaya gelince hepsi de yenebilir ve hepsinden de yararlanılabilir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın size verdiği rızıktan yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin.” Yani şeytanın yollarını ve amellerini izlemeyin ki bunlardan biri de Allah’ın size rızık olarak ihsan etmiş olduğu şeylerin bir bölümünü haram kılmaktır. “Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır.” O size ancak sizin için zararlı olan ve sizi ebedî bedbahtlığa götürecek şeyleri emreder. 143. Yüce Allah, kullarına lütuf ve ihsanından helâl ve temiz olarak bağışladığı bu hayvanlardan ayrıntılı olarak söz edip şöyle buyurmaktadır:“Sekiz eş (yaratmıştır): Koyundan iki” yani erkek ve dişi, “keçiden de” aynı şekilde “iki (eş).” Bunlar böylece dört etmektedir. Hepsi de Allah’ın helâl kıldığı şeyler arasına girmektedir ve hiçbiri diğerinden farklı değildir. Şimdi sen, bazılarını diğerlerinden ayırt ederek haram kılan yahut da bazılarını kadınlara haram kılmakla birlikte erkeklere haram kılmayarak kendi kafalarından hüküm uyduran kimselere mubah kıldıkları ile haram kıldıkları arasında fark bulunmadığı hususunda bağlayıcı ve susturucu olmak üzere şöyle sor: Allah, bu koyun ve keçi cinsinden “erkeklerini mi yahut dişilerini mi… haram kıldı?” Ki siz bunların hiçbirini de kabul etmiyorsunuz. Yani bu iki türden sadece erkekleri haram kılmıştır da demiyorsunuz sadece dişileri haram kılmıştır da demiyorsunuz. O halde geriye rahimlerde bulunan ve erkek ya da dişi yahut da ne olduğu bilinmeyen yavrular kalmaktadır. Bunun hakkında da şöyle buyrulmaktadır:“yoksa bu iki (cins) dişinin rahimlerinde bulunanları mı” haram kabul ediyorsunuz? Yani erkek ile dişi arasında herhangi bir fark gözetmeksizin sadece rahimlerdeki yavruları mı haram sayıyorsunuz? Hayır, sizler bunu da söylemiyorsunuz. Bu konuda mümkün olan üç ayrı ihtimalden herhangi birisini kabul etmediğinize göre hangi görüşü esas almakta ve neye göre bazı hayvanları haram kılmaktasınız? “Eğer” söz ve iddianızda “doğru söyleyenler iseniz bana bir bilgiye dayanarak haber verin.” Bilindiği gibi onların aklen kabul edilebilir bir görüş ileri sürmeleri ancak bu üç ihtimalden birisini kabul etmeleri ile mümkündür. Onlar ise bu üç ihtimalden hiçbirisini kabul etmemektedirler. Bunun yerine kendiliklerinden uydurdukları birtakım kavramlara bağlı olarak kimi hayvanları haram kılıyorlardı. Bazılarını yalnızca kadınlara haram kılıp erkeklere kılmıyorlardı. Yahut da bazı hayvanları bazı zamanlarda haram kılıyorlardı vs. Halbuki bunların kaynağının katıksız bir cehalet, sapkın akıllar ve bozuk görüşler olduğu kesinlikle bilinmektedir. Yine kesinlikle bilinmektedir ki Yüce Allah onların söylediklerine dair herhangi bir delil indirmediği gibi onların da bu konuda ellerinde herhangi bir delil ve belge yoktur. Daha sonra Yüce Allah, deve ve inek türü hakkında da benzeri şeyleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 144. Yüce Allah, bu şekilde müşriklerin sözlerinin batıl ve tutarsız olduğunu açıkladıktan sonra onlara Allah’ın şeriatına uymanın dışında sorumluluğundan kurtulamayacakları ve hiçbir çıkar yol bulamayacakları bir soru sorup şöyle buyurmaktadır:“Yoksa Allah'ın bunu size emrettiğine bizzat şahit mi oldunuz?” Yani artık geriye ileri sürebileceğiniz tek bir iddia kalmaktadır ki sizin onun doğru ve sağlıklı olduğunu ortaya koyma imkanınız yoktur. Bu iddia da şudur:“Allah peygamberlerine vahyettiği gibi bize de vahyetti ve bunu bize O emretti. Hatta Allah, bize önceki peygamberlerin davetlerine ve kitaplarda indirilenlere aykırı bir vahiy indirmiştir.” Bu ise herkesin bileceği üzere apaçık bir iftiradır. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hiçbir bilgiye dayanmaksızın insanları saptırmak için Allah’a iftira eden kimseden daha zalim kim olabilir?” Yani Allah’a karşı yalan ve iftirada bulunmakla birlikte bir de Allah’ın kullarını herhangi bir delile, belgeye, akle ve nakle dayanmaksızın Allah yolundan saptırma maksadını güden kimseden daha zalim kim olabilir? “Şüphesiz Allah” zulüm, haksızlık ve Allah’a iftirada bulunmaktan başka bir amacı olmayan “zalimler topluluğuna yol göstermez.”

Enam 6:143

142- Hayvanlardan yük taşıyacak ve (tüylerinden) döşek yapılacak olanları da (yaratan O’dur). Allah’ın size verdiği rızıktan yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. 143- Sekiz eş (yaratmıştır): Koyundan iki, keçiden de iki (eş). De ki:“(Allah) bu iki (cinsin) erkeklerini mi yahut dişilerini mi yoksa bu iki (cins) dişinin rahimlerinde bulunanları mı haram kılmış?! Eğer doğru söyleyenler iseniz bana bir bilgiye dayanarak haber verin.” 144- Deveden de iki, sığırdan da iki (eş yarattı). De ki:“(Allah) bu iki (cinsin) erkeklerini mi yahut dişilerini mi yoksa bu iki (cins) dişinin rahimlerinde bulunanları mı haram kılmış?! Yoksa Allah'ın bunu size emrettiğine bizzat şahit mi oldunuz? Hiçbir bilgiye dayanmaksızın insanları saptırmak için Allah’a iftira eden kimseden daha zalim kim olabilir? Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna yol göstermez.” 142. Yüce Allah; “hayvanlardan yük taşıyacak ve döşek yapılacak olanları da” yarattı, var etti. Yani siz bunların kimisi üzerinde yük taşır ve sırtlarına binersiniz. Kimisi ise yük taşımaya ve sırtına binmeye -yavru develer gibi küçüklükleri dolayısı ile- elverişli değildirler. İşte döşek yapılacak olanlardan kasıt, bunlardır. Buna göre hayvankar yük taşıma ve binme açısından bu iki kısma ayrılırlar. Yeme ve diğer şekillerde yararlanmaya gelince hepsi de yenebilir ve hepsinden de yararlanılabilir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın size verdiği rızıktan yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin.” Yani şeytanın yollarını ve amellerini izlemeyin ki bunlardan biri de Allah’ın size rızık olarak ihsan etmiş olduğu şeylerin bir bölümünü haram kılmaktır. “Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır.” O size ancak sizin için zararlı olan ve sizi ebedî bedbahtlığa götürecek şeyleri emreder. 143. Yüce Allah, kullarına lütuf ve ihsanından helâl ve temiz olarak bağışladığı bu hayvanlardan ayrıntılı olarak söz edip şöyle buyurmaktadır:“Sekiz eş (yaratmıştır): Koyundan iki” yani erkek ve dişi, “keçiden de” aynı şekilde “iki (eş).” Bunlar böylece dört etmektedir. Hepsi de Allah’ın helâl kıldığı şeyler arasına girmektedir ve hiçbiri diğerinden farklı değildir. Şimdi sen, bazılarını diğerlerinden ayırt ederek haram kılan yahut da bazılarını kadınlara haram kılmakla birlikte erkeklere haram kılmayarak kendi kafalarından hüküm uyduran kimselere mubah kıldıkları ile haram kıldıkları arasında fark bulunmadığı hususunda bağlayıcı ve susturucu olmak üzere şöyle sor: Allah, bu koyun ve keçi cinsinden “erkeklerini mi yahut dişilerini mi… haram kıldı?” Ki siz bunların hiçbirini de kabul etmiyorsunuz. Yani bu iki türden sadece erkekleri haram kılmıştır da demiyorsunuz sadece dişileri haram kılmıştır da demiyorsunuz. O halde geriye rahimlerde bulunan ve erkek ya da dişi yahut da ne olduğu bilinmeyen yavrular kalmaktadır. Bunun hakkında da şöyle buyrulmaktadır:“yoksa bu iki (cins) dişinin rahimlerinde bulunanları mı” haram kabul ediyorsunuz? Yani erkek ile dişi arasında herhangi bir fark gözetmeksizin sadece rahimlerdeki yavruları mı haram sayıyorsunuz? Hayır, sizler bunu da söylemiyorsunuz. Bu konuda mümkün olan üç ayrı ihtimalden herhangi birisini kabul etmediğinize göre hangi görüşü esas almakta ve neye göre bazı hayvanları haram kılmaktasınız? “Eğer” söz ve iddianızda “doğru söyleyenler iseniz bana bir bilgiye dayanarak haber verin.” Bilindiği gibi onların aklen kabul edilebilir bir görüş ileri sürmeleri ancak bu üç ihtimalden birisini kabul etmeleri ile mümkündür. Onlar ise bu üç ihtimalden hiçbirisini kabul etmemektedirler. Bunun yerine kendiliklerinden uydurdukları birtakım kavramlara bağlı olarak kimi hayvanları haram kılıyorlardı. Bazılarını yalnızca kadınlara haram kılıp erkeklere kılmıyorlardı. Yahut da bazı hayvanları bazı zamanlarda haram kılıyorlardı vs. Halbuki bunların kaynağının katıksız bir cehalet, sapkın akıllar ve bozuk görüşler olduğu kesinlikle bilinmektedir. Yine kesinlikle bilinmektedir ki Yüce Allah onların söylediklerine dair herhangi bir delil indirmediği gibi onların da bu konuda ellerinde herhangi bir delil ve belge yoktur. Daha sonra Yüce Allah, deve ve inek türü hakkında da benzeri şeyleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 144. Yüce Allah, bu şekilde müşriklerin sözlerinin batıl ve tutarsız olduğunu açıkladıktan sonra onlara Allah’ın şeriatına uymanın dışında sorumluluğundan kurtulamayacakları ve hiçbir çıkar yol bulamayacakları bir soru sorup şöyle buyurmaktadır:“Yoksa Allah'ın bunu size emrettiğine bizzat şahit mi oldunuz?” Yani artık geriye ileri sürebileceğiniz tek bir iddia kalmaktadır ki sizin onun doğru ve sağlıklı olduğunu ortaya koyma imkanınız yoktur. Bu iddia da şudur:“Allah peygamberlerine vahyettiği gibi bize de vahyetti ve bunu bize O emretti. Hatta Allah, bize önceki peygamberlerin davetlerine ve kitaplarda indirilenlere aykırı bir vahiy indirmiştir.” Bu ise herkesin bileceği üzere apaçık bir iftiradır. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hiçbir bilgiye dayanmaksızın insanları saptırmak için Allah’a iftira eden kimseden daha zalim kim olabilir?” Yani Allah’a karşı yalan ve iftirada bulunmakla birlikte bir de Allah’ın kullarını herhangi bir delile, belgeye, akle ve nakle dayanmaksızın Allah yolundan saptırma maksadını güden kimseden daha zalim kim olabilir? “Şüphesiz Allah” zulüm, haksızlık ve Allah’a iftirada bulunmaktan başka bir amacı olmayan “zalimler topluluğuna yol göstermez.”

Enam 6:144

142- Hayvanlardan yük taşıyacak ve (tüylerinden) döşek yapılacak olanları da (yaratan O’dur). Allah’ın size verdiği rızıktan yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. 143- Sekiz eş (yaratmıştır): Koyundan iki, keçiden de iki (eş). De ki:“(Allah) bu iki (cinsin) erkeklerini mi yahut dişilerini mi yoksa bu iki (cins) dişinin rahimlerinde bulunanları mı haram kılmış?! Eğer doğru söyleyenler iseniz bana bir bilgiye dayanarak haber verin.” 144- Deveden de iki, sığırdan da iki (eş yarattı). De ki:“(Allah) bu iki (cinsin) erkeklerini mi yahut dişilerini mi yoksa bu iki (cins) dişinin rahimlerinde bulunanları mı haram kılmış?! Yoksa Allah'ın bunu size emrettiğine bizzat şahit mi oldunuz? Hiçbir bilgiye dayanmaksızın insanları saptırmak için Allah’a iftira eden kimseden daha zalim kim olabilir? Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna yol göstermez.” 142. Yüce Allah; “hayvanlardan yük taşıyacak ve döşek yapılacak olanları da” yarattı, var etti. Yani siz bunların kimisi üzerinde yük taşır ve sırtlarına binersiniz. Kimisi ise yük taşımaya ve sırtına binmeye -yavru develer gibi küçüklükleri dolayısı ile- elverişli değildirler. İşte döşek yapılacak olanlardan kasıt, bunlardır. Buna göre hayvankar yük taşıma ve binme açısından bu iki kısma ayrılırlar. Yeme ve diğer şekillerde yararlanmaya gelince hepsi de yenebilir ve hepsinden de yararlanılabilir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın size verdiği rızıktan yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin.” Yani şeytanın yollarını ve amellerini izlemeyin ki bunlardan biri de Allah’ın size rızık olarak ihsan etmiş olduğu şeylerin bir bölümünü haram kılmaktır. “Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır.” O size ancak sizin için zararlı olan ve sizi ebedî bedbahtlığa götürecek şeyleri emreder. 143. Yüce Allah, kullarına lütuf ve ihsanından helâl ve temiz olarak bağışladığı bu hayvanlardan ayrıntılı olarak söz edip şöyle buyurmaktadır:“Sekiz eş (yaratmıştır): Koyundan iki” yani erkek ve dişi, “keçiden de” aynı şekilde “iki (eş).” Bunlar böylece dört etmektedir. Hepsi de Allah’ın helâl kıldığı şeyler arasına girmektedir ve hiçbiri diğerinden farklı değildir. Şimdi sen, bazılarını diğerlerinden ayırt ederek haram kılan yahut da bazılarını kadınlara haram kılmakla birlikte erkeklere haram kılmayarak kendi kafalarından hüküm uyduran kimselere mubah kıldıkları ile haram kıldıkları arasında fark bulunmadığı hususunda bağlayıcı ve susturucu olmak üzere şöyle sor: Allah, bu koyun ve keçi cinsinden “erkeklerini mi yahut dişilerini mi… haram kıldı?” Ki siz bunların hiçbirini de kabul etmiyorsunuz. Yani bu iki türden sadece erkekleri haram kılmıştır da demiyorsunuz sadece dişileri haram kılmıştır da demiyorsunuz. O halde geriye rahimlerde bulunan ve erkek ya da dişi yahut da ne olduğu bilinmeyen yavrular kalmaktadır. Bunun hakkında da şöyle buyrulmaktadır:“yoksa bu iki (cins) dişinin rahimlerinde bulunanları mı” haram kabul ediyorsunuz? Yani erkek ile dişi arasında herhangi bir fark gözetmeksizin sadece rahimlerdeki yavruları mı haram sayıyorsunuz? Hayır, sizler bunu da söylemiyorsunuz. Bu konuda mümkün olan üç ayrı ihtimalden herhangi birisini kabul etmediğinize göre hangi görüşü esas almakta ve neye göre bazı hayvanları haram kılmaktasınız? “Eğer” söz ve iddianızda “doğru söyleyenler iseniz bana bir bilgiye dayanarak haber verin.” Bilindiği gibi onların aklen kabul edilebilir bir görüş ileri sürmeleri ancak bu üç ihtimalden birisini kabul etmeleri ile mümkündür. Onlar ise bu üç ihtimalden hiçbirisini kabul etmemektedirler. Bunun yerine kendiliklerinden uydurdukları birtakım kavramlara bağlı olarak kimi hayvanları haram kılıyorlardı. Bazılarını yalnızca kadınlara haram kılıp erkeklere kılmıyorlardı. Yahut da bazı hayvanları bazı zamanlarda haram kılıyorlardı vs. Halbuki bunların kaynağının katıksız bir cehalet, sapkın akıllar ve bozuk görüşler olduğu kesinlikle bilinmektedir. Yine kesinlikle bilinmektedir ki Yüce Allah onların söylediklerine dair herhangi bir delil indirmediği gibi onların da bu konuda ellerinde herhangi bir delil ve belge yoktur. Daha sonra Yüce Allah, deve ve inek türü hakkında da benzeri şeyleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 144. Yüce Allah, bu şekilde müşriklerin sözlerinin batıl ve tutarsız olduğunu açıkladıktan sonra onlara Allah’ın şeriatına uymanın dışında sorumluluğundan kurtulamayacakları ve hiçbir çıkar yol bulamayacakları bir soru sorup şöyle buyurmaktadır:“Yoksa Allah'ın bunu size emrettiğine bizzat şahit mi oldunuz?” Yani artık geriye ileri sürebileceğiniz tek bir iddia kalmaktadır ki sizin onun doğru ve sağlıklı olduğunu ortaya koyma imkanınız yoktur. Bu iddia da şudur:“Allah peygamberlerine vahyettiği gibi bize de vahyetti ve bunu bize O emretti. Hatta Allah, bize önceki peygamberlerin davetlerine ve kitaplarda indirilenlere aykırı bir vahiy indirmiştir.” Bu ise herkesin bileceği üzere apaçık bir iftiradır. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hiçbir bilgiye dayanmaksızın insanları saptırmak için Allah’a iftira eden kimseden daha zalim kim olabilir?” Yani Allah’a karşı yalan ve iftirada bulunmakla birlikte bir de Allah’ın kullarını herhangi bir delile, belgeye, akle ve nakle dayanmaksızın Allah yolundan saptırma maksadını güden kimseden daha zalim kim olabilir? “Şüphesiz Allah” zulüm, haksızlık ve Allah’a iftirada bulunmaktan başka bir amacı olmayan “zalimler topluluğuna yol göstermez.”

Enam 6:145

145- De ki:“Bana vahyolunanlar arasında yiyen kimse için şunlardan başka haram kılınmış bir şey bulamıyorum: Leş, akmış kan, domuz eti -ki o kesinlikle bir pisliktir- ve Allah’tan başkasının adına boğazlandığından dolayı fısk olanlar. Kim mecbur kalır da (harama) saldırmamak ve haddi aşmamak (kaydıyla bunlardan yerse) şüphesiz Rabbin Ğafûrdur, Rahîmdir.” 146- Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Onlara sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık. Ancak sırtlarına veya bağırsaklarına yapışan ya da kemiğe karışanlar hariç. Onları zulümleri yüzünden bununla cezalandırdık. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz. 145. Yüce Allah müşrikleri, helâlleri haram kılmaları ve bunu Allah’a nispet etmeleri dolayısıyla yerip bu iddialarını çürüttükten sonra Rasûlüne, Allah’ın insanlara haram kıldığı şeyleri açıklamasını emretmekdedir ki böylelikle onlar, bunların dışında kalanların helâl olduğunu bilsinler. Artık bunların Allah tarafından haram kılındığını ileri sürenler, yalancıdırlar ve batıl bir iddiada bulunmaktadırlar. Çünkü haram kılmak, ancak Allah tarafından Rasûlü vasıtası ile olur. O da Rasûlüne şöyle demesini emretmiştir:“De ki: Bana vahyolunanlar arasında yiyen kimse için şunlardan başka haram kılınmış bir şey bulamıyorum:” Yani yeme dışında başka bir suretle yararlanılması haram olanlar bir tarafa, sadece yenmesi haram kılınanlar şunlardır:“Leş” yani dine uygun kesim yolu dışında ölmüş hayvandır. Böyle bir hayvanın yenilmesi helâl değildir. Nitekim Allah bir başka yerde: “Leş, kan, domuz eti... size haram kılındı”(el-Maide, 5/3) buyurmaktadır. “Akmış kan” yani kesilen hayvandan kesimi esnasında çıkan kandır. Bu, bedende hapsolması zarara yol açan kandır ki bu kan dışarı çıktı mı artık etin yenilmesi dolayısıyla (kanın kalması halinde) söz konusu olacak zarar ortadan kalkmış olur. Bu lafzın mefhumundan anlaşıldığına üzere kesimden sonra ette ve damarlarda kalan kan, helâl ve temizdir. “domuz eti -ki o kesinlikle bir pisliktir-” yani bu üç şey de birer pisliktir, murdardır, necistir, zararlıdır. Allah bunları size lütuf olmak üzere ve pisliklerde sizi uzak tutumak için haram kılmıştır. “Ve Allah’tan başkasının adına boğazlandığından dolayı fısk olanlar.” Yani eğer kesilen hayvan Allah’tan başkası için -putlara yahut müşriklerin tapındıkları ilahlara- kesilecek olursa işte bu, Yüce Allah’a itaatın dışına çıkıp günah işlemek demek olan “fısk” kapsamına dahildir. Bununla birlikte “Kim mecbur kalır da” yani bu haram kılınan şeyleri yemeye kim mecbur kalırsa, yanında yiyecek bir şey bulunmaması bu nedenle de kendisinin telef olacağından korkması nedeniyle bunlardan bir miktar yemek zorunluluğu ile karşı karşıya kalırsa “(harama) saldırmamak” yani zorunluluk olmadığı halde onu yemek isteğinde bulunmaksızın “ve haddi aşmamak” ihtiyacından fazlasından yemek sureti ile sınırı aşmaksızın bunlardan yerse “şüphesiz Rabbin Ğafûrdur, Rahîmdir.” Yani böyle bir durumda olan kimseye müsamaha göstermiştir. Alimler -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- bu âyet-i kerime hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Zira bu ayette haramların, sadece sözü edilen dört hususutan ibaret olduğu ifade edilmektedir. Halbuki yırtıcı hayvanlar ve uçan kuşların pençeli olanları gibi bu âyet-i kerimede sözü edilmemiş olan başka haramlar da vardır. Bu konuda kimi alimler şöyle demektedir: Bu âyet-i kerime burada sözü edilenlerden başka şeylerin de haram kılındığını ifade eden ayetlerden daha önce inmiştir. Bu yüzden bu âyet-i kerimede, sadece onda sözü edilenlerin haram kılındıklarının belirtilmesi, daha sonra haram kılınan şeylere aykırı değildir. Çünkü o zamanda kendisine vahyolunanlar arasında daha sonra haram kılınanların haram olduğuna dair bir hüküm bulunmuyordu. Bri grup alim de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerime haram kılınan diğer şeyleri de kapsamaktadır. Bunların kimisini açık ifadelerle kapsarken diğerleri de manadan ve illetin/sebebin genelliğinden anlaşılmaktadır. Zira Yüce Allah’ın leşin, kanın ve domuz etinin -yahut da sadece domuz etinin- haram kılınış illeti ile ilgili olarak zikrettiği “ki o kesinlikle bir pisliktir” ifadesi, haram kılınan her şeyi kapsayan bir niteliktir. Çünkü haram kılınanların tümü pisliktir, murdardır. Hepsi de Allah’ın kullarına -onları korumak, pis ve murdar olan şeyleri kullanmaktan uzak tutumak için- haram kıldığı tiksinti veren pis ve murdar şeylere dahildir. Haram kılınan bu “pislik” ile ilgili ayrıntılı açıklamalar da sünnetten öğrenilir. Çünkü sünnet, Kur’an’ı açıklar ve ondan maksadın ne olduğunu beyan eder. Yüce Allah yenilecek şeylerden ancak sözü edilenleri haram kılmış olduğuna ve haram kılmanın kaynağının da ancak Allah’ın şeriatı olduğuna göre bu, Allah’ın kendilerine rızık olarak ihsan etmiş olduğu şeyleri haram kılan müşriklerin Allah’a iftira ettiklerini ve Allah’a, söylemediği şeyleri nispet ettiklerini ortaya koymaktadır. Âyet-i kerimede eğer Yüce Allah domuzu özellikle söz konusu etmemiş olsaydı şöyle güçlü bir ihtimal söz konusu olabilirdi: Bu, ifadeler daha önce sözü edilen müşriklerin Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram kılmaları ve bu konuda nefislerinin kendilerine güzel göstermiş olduğu birtakım iddialarda bulunmalarının çürütülmesi sadedindedir. Onların haram kıldıkları şeyler ise özellikle zikri geçen dört tür ehli hayvan hakkındadır. Bunlarla ilgili olarak âyet-i kerimede haram kılınanlar ise sadece leş ve Allah’tan başkası adına kesilenlerdir. Bunun dışında kalanlar ise helâldir. Burada domuzun söz konusu ediliş münasebeti bu ihtimale göre şu olabilir: Bazı cahiller domuzu da dört tür ehli hayvan arasına sokabilir ve onu davar türlerinden bir tür olarak kabul edebilirler. Nitekim hıristiyanların cahilleri ve benzerleri böyle bir vehme kapılabilirler. Zira onlar diğer davarları besledikleri gibi domuz da beslemekte, onları helâl kabul etmekte ve domuzlar ile diğer davarlar arasında herhangi bir fark görmemektedirler. 146. Bu ümmete haram kılınan şeylerin tümü ümmetin pisliklerden uzak tutulması ve korunması kabilindendir. Kitap ehline haram kılınan şeylere gelince onların bir kısmı esasen hoş ve temizdir. Ancak onlara ceza olmak üzere onlara haram kılınmıştır. Bu bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yahudilere” deve ve benzeri “bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Onlara sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık.” Bunların bütün iç yağları da haram kılınmamıştı. Sadece kuyruk tarafındaki yağlar ile işkembe üzerindeki perde şeklindeki iç yağı haram kılınmıştı. Bu yüzden Yüce Allah helâl olan iç yağlarını istisna ederek şöyle buyurmaktadır:“Ancak sırtlarına veya bağırsaklarına yapışan ya da kemiğe karışanlar hariç.” Yahudiler için söz konusu olan bu haram kılmanın sebebine gelince bu, “onları zulümleri yüzünden bununla cezalandırdık” ifadesi ile açıklanmaktadır. Yani Allah’ın hakları ile kullarının hakları hususunda zulüm ve haksızlık etmeleri dolayısı ile bu gibi şeyleri onlara ceza olmak üzere haram kılmıştır. “Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz” Ne söylersek, ne yaparsak ve neye hükmedersek doğrudur. Sözü Allah’tan daha doğru olan kimdir? Kesin kanaate sahip olan bir toplum için hükmü Allah’tan daha güzel kim olabilir?

Enam 6:146

145- De ki:“Bana vahyolunanlar arasında yiyen kimse için şunlardan başka haram kılınmış bir şey bulamıyorum: Leş, akmış kan, domuz eti -ki o kesinlikle bir pisliktir- ve Allah’tan başkasının adına boğazlandığından dolayı fısk olanlar. Kim mecbur kalır da (harama) saldırmamak ve haddi aşmamak (kaydıyla bunlardan yerse) şüphesiz Rabbin Ğafûrdur, Rahîmdir.” 146- Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Onlara sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık. Ancak sırtlarına veya bağırsaklarına yapışan ya da kemiğe karışanlar hariç. Onları zulümleri yüzünden bununla cezalandırdık. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz. 145. Yüce Allah müşrikleri, helâlleri haram kılmaları ve bunu Allah’a nispet etmeleri dolayısıyla yerip bu iddialarını çürüttükten sonra Rasûlüne, Allah’ın insanlara haram kıldığı şeyleri açıklamasını emretmekdedir ki böylelikle onlar, bunların dışında kalanların helâl olduğunu bilsinler. Artık bunların Allah tarafından haram kılındığını ileri sürenler, yalancıdırlar ve batıl bir iddiada bulunmaktadırlar. Çünkü haram kılmak, ancak Allah tarafından Rasûlü vasıtası ile olur. O da Rasûlüne şöyle demesini emretmiştir:“De ki: Bana vahyolunanlar arasında yiyen kimse için şunlardan başka haram kılınmış bir şey bulamıyorum:” Yani yeme dışında başka bir suretle yararlanılması haram olanlar bir tarafa, sadece yenmesi haram kılınanlar şunlardır:“Leş” yani dine uygun kesim yolu dışında ölmüş hayvandır. Böyle bir hayvanın yenilmesi helâl değildir. Nitekim Allah bir başka yerde: “Leş, kan, domuz eti... size haram kılındı”(el-Maide, 5/3) buyurmaktadır. “Akmış kan” yani kesilen hayvandan kesimi esnasında çıkan kandır. Bu, bedende hapsolması zarara yol açan kandır ki bu kan dışarı çıktı mı artık etin yenilmesi dolayısıyla (kanın kalması halinde) söz konusu olacak zarar ortadan kalkmış olur. Bu lafzın mefhumundan anlaşıldığına üzere kesimden sonra ette ve damarlarda kalan kan, helâl ve temizdir. “domuz eti -ki o kesinlikle bir pisliktir-” yani bu üç şey de birer pisliktir, murdardır, necistir, zararlıdır. Allah bunları size lütuf olmak üzere ve pisliklerde sizi uzak tutumak için haram kılmıştır. “Ve Allah’tan başkasının adına boğazlandığından dolayı fısk olanlar.” Yani eğer kesilen hayvan Allah’tan başkası için -putlara yahut müşriklerin tapındıkları ilahlara- kesilecek olursa işte bu, Yüce Allah’a itaatın dışına çıkıp günah işlemek demek olan “fısk” kapsamına dahildir. Bununla birlikte “Kim mecbur kalır da” yani bu haram kılınan şeyleri yemeye kim mecbur kalırsa, yanında yiyecek bir şey bulunmaması bu nedenle de kendisinin telef olacağından korkması nedeniyle bunlardan bir miktar yemek zorunluluğu ile karşı karşıya kalırsa “(harama) saldırmamak” yani zorunluluk olmadığı halde onu yemek isteğinde bulunmaksızın “ve haddi aşmamak” ihtiyacından fazlasından yemek sureti ile sınırı aşmaksızın bunlardan yerse “şüphesiz Rabbin Ğafûrdur, Rahîmdir.” Yani böyle bir durumda olan kimseye müsamaha göstermiştir. Alimler -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- bu âyet-i kerime hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Zira bu ayette haramların, sadece sözü edilen dört hususutan ibaret olduğu ifade edilmektedir. Halbuki yırtıcı hayvanlar ve uçan kuşların pençeli olanları gibi bu âyet-i kerimede sözü edilmemiş olan başka haramlar da vardır. Bu konuda kimi alimler şöyle demektedir: Bu âyet-i kerime burada sözü edilenlerden başka şeylerin de haram kılındığını ifade eden ayetlerden daha önce inmiştir. Bu yüzden bu âyet-i kerimede, sadece onda sözü edilenlerin haram kılındıklarının belirtilmesi, daha sonra haram kılınan şeylere aykırı değildir. Çünkü o zamanda kendisine vahyolunanlar arasında daha sonra haram kılınanların haram olduğuna dair bir hüküm bulunmuyordu. Bri grup alim de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerime haram kılınan diğer şeyleri de kapsamaktadır. Bunların kimisini açık ifadelerle kapsarken diğerleri de manadan ve illetin/sebebin genelliğinden anlaşılmaktadır. Zira Yüce Allah’ın leşin, kanın ve domuz etinin -yahut da sadece domuz etinin- haram kılınış illeti ile ilgili olarak zikrettiği “ki o kesinlikle bir pisliktir” ifadesi, haram kılınan her şeyi kapsayan bir niteliktir. Çünkü haram kılınanların tümü pisliktir, murdardır. Hepsi de Allah’ın kullarına -onları korumak, pis ve murdar olan şeyleri kullanmaktan uzak tutumak için- haram kıldığı tiksinti veren pis ve murdar şeylere dahildir. Haram kılınan bu “pislik” ile ilgili ayrıntılı açıklamalar da sünnetten öğrenilir. Çünkü sünnet, Kur’an’ı açıklar ve ondan maksadın ne olduğunu beyan eder. Yüce Allah yenilecek şeylerden ancak sözü edilenleri haram kılmış olduğuna ve haram kılmanın kaynağının da ancak Allah’ın şeriatı olduğuna göre bu, Allah’ın kendilerine rızık olarak ihsan etmiş olduğu şeyleri haram kılan müşriklerin Allah’a iftira ettiklerini ve Allah’a, söylemediği şeyleri nispet ettiklerini ortaya koymaktadır. Âyet-i kerimede eğer Yüce Allah domuzu özellikle söz konusu etmemiş olsaydı şöyle güçlü bir ihtimal söz konusu olabilirdi: Bu, ifadeler daha önce sözü edilen müşriklerin Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram kılmaları ve bu konuda nefislerinin kendilerine güzel göstermiş olduğu birtakım iddialarda bulunmalarının çürütülmesi sadedindedir. Onların haram kıldıkları şeyler ise özellikle zikri geçen dört tür ehli hayvan hakkındadır. Bunlarla ilgili olarak âyet-i kerimede haram kılınanlar ise sadece leş ve Allah’tan başkası adına kesilenlerdir. Bunun dışında kalanlar ise helâldir. Burada domuzun söz konusu ediliş münasebeti bu ihtimale göre şu olabilir: Bazı cahiller domuzu da dört tür ehli hayvan arasına sokabilir ve onu davar türlerinden bir tür olarak kabul edebilirler. Nitekim hıristiyanların cahilleri ve benzerleri böyle bir vehme kapılabilirler. Zira onlar diğer davarları besledikleri gibi domuz da beslemekte, onları helâl kabul etmekte ve domuzlar ile diğer davarlar arasında herhangi bir fark görmemektedirler. 146. Bu ümmete haram kılınan şeylerin tümü ümmetin pisliklerden uzak tutulması ve korunması kabilindendir. Kitap ehline haram kılınan şeylere gelince onların bir kısmı esasen hoş ve temizdir. Ancak onlara ceza olmak üzere onlara haram kılınmıştır. Bu bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yahudilere” deve ve benzeri “bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Onlara sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık.” Bunların bütün iç yağları da haram kılınmamıştı. Sadece kuyruk tarafındaki yağlar ile işkembe üzerindeki perde şeklindeki iç yağı haram kılınmıştı. Bu yüzden Yüce Allah helâl olan iç yağlarını istisna ederek şöyle buyurmaktadır:“Ancak sırtlarına veya bağırsaklarına yapışan ya da kemiğe karışanlar hariç.” Yahudiler için söz konusu olan bu haram kılmanın sebebine gelince bu, “onları zulümleri yüzünden bununla cezalandırdık” ifadesi ile açıklanmaktadır. Yani Allah’ın hakları ile kullarının hakları hususunda zulüm ve haksızlık etmeleri dolayısı ile bu gibi şeyleri onlara ceza olmak üzere haram kılmıştır. “Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz” Ne söylersek, ne yaparsak ve neye hükmedersek doğrudur. Sözü Allah’tan daha doğru olan kimdir? Kesin kanaate sahip olan bir toplum için hükmü Allah’tan daha güzel kim olabilir?

Enam 6:147

147- Seni yalanlayacak olurlarsa de ki:“Rabbiniz, geniş rahmet sahibidir. (Ama) O’nun azabı günahkârlar topluluğundan geri çevirilemez.” 147. Yani eğer bu müşrikler seni yalanlayacak olurlarsa sen yine teşvikle ve korkutmayla onları davet etmeye devam et ve onlara şunu haber ver:“Rabbiniz, geniş rahmet sahibidir.” Yani rahmeti bütün mahlukatı kuşatan, genel ve kapsamlı bir rahmettir. O halde siz de sebeplerini yerine getirerek O’nun rahmetine koşun. Bu sebeplerin başı, temeli ve ana maddesi ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiklerini tasdik etmektir. “O’nun azabı” suçları ve günahları çoğalıp duran “günahkârlar topluluğundan geri çevrilemez.” O halde sizler de Allah’ın azabına götüren günahlardan sakının. Bunların en büyüğü ve başı ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlamaktır.

Enam 6:148

148- Şirk koşanlar:“Eğer Allah dileseydi biz de babalarımız da ortak koşmazdık ve hiçbir şeyi de haram kılmazdık” diyeceklerdir. Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar işte böyle yalanladılar. De ki:“Yanınızda çıkartıp bize gösterebileceğiniz herhangi bir bilgi var mı? Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve yine siz yalnızca yalan söylüyorsunuz.” 149- De ki:“Öyle ise tam ve kesin delil, Allah’ındır. Eğer O, dileseydi elbette hepinizi hidâyete erdirirdi.” 148. Bu buyruklarla Yüce Allah bizlere müşriklerin, şirklerine ve Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram kılmalarına kaza ve kaderi delil göstereceklerini, kendilerine yönelebilecek kınamaları bertaraf etmek maksadıyla Allah’ın hayır olsun şer olsun her şeyi kuşatan meşietini buna delil göstereceklerini haber vermektedir. Nitekim Allah'ın, onların söyleyeceklerini haber verdiği bu sözleri -şu âyet-i kerimede de belirtildiği gibi- gerçekten de söylemişlerdir:“Şirk koşanlar dediler ki: Eğer Allah dileseydi biz de babalarımız da O’ndan başka hiçbir şeye ibadet etmezdik...”(en-Nahl, 16/35) Yüce Allah bu buyrukları ile bunun, yalanlayan ümmetlerin gösteregeldikleri bir bahane olduğunu ve onların peygamberlerin çağrısına karşı çıkarak bunu delil getirdiklerini haber vermektedir. Ancak böyle bir delil getirmenin onlara hiçbir faydası olmaz. Onlar hep böyle yapageldiler. Nihâyet Allah da onları helak etti ve onlara azabını tattırdı. Bu, delillendirmeleri sağlıklı olsaydı elbette onlara gelecek azabı ve cezayı uzaklaştırırdı. Ve hiç şüphesiz Allah da onları azaba uğratmazdı. Çünkü O’nun azabı ancak hak edeni bulur. Böylelikle bu delillerinin, tutarsız ve itibara alınmayacak bir husus olduğu birkaç yönden ortaya çıkmaktadır: 1. Öncelikle Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde eğer getirdikleri delil sağlıklı ve doğru olsaydı cezaya çarptırılmazlardı. 2. Diğer taraftan bir delilin mutlaka bilgiye ve belgeye dayalı olması gerekir. Eğer hak namına hiçbir şey ifade etmeyen kuru zan ve tahmine dayalı ise elbetteki getirilen bu delil batıldır. Bu yüzden Yüce Allah:“De ki: Yanınızda çıkartıp bize gösterebileceğiniz herhangi bir bilgi var mı?” buyurmaktadır. Eğer onların bir bilgileri bulunsaydı -azılı hasım olduklarından dolayı- hiç şüphesiz onu ortaya çırarırlardı. Bu, bilgiyi ortaya koymadıklarına göre bu konuda herhangi bir bilgileri olmadığı ortaya çıkmaktadır. “Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve yine siz yalnızca yalan söylüyorsunuz.” Kim delilini zan ve tahmine dayandıracak olursa hiç şüphesiz o da batıl bir iddia peşindedir ve hüsrandadır. Bir de bu iddiasını haksızlık, inat, kötülük ve fesada dayandırıyor ise durumu ne olur? 149. Kaza ve kaderi lehlerine delil olarak gösterenlerin bu delillendirmelerinin tutarsız ve yanlış olduğunu ortaya koyan hususlardan birisi de şudur: 3. Hiç kimsenin ileri sürecek bir mazeretinin bulunmasına imkân bırakmayan tam ve kesin delil, Allah’ındır. Öyle ki bütün peygamberler, rasûller, ilâhi kitaplar, peygamberlerin mirası, sağlıklı akıllar, istikamet üzere yürüyen fıtratlar, dosdoğru ahlaklar, Allah’ın bu kesin delilini ittifakla kabul etmektedir. Böylelikle bu kesin delile muhalefet eden her şeyin batıl olduğu da ortaya çıkmaktadır. Çünkü hakkın zıddı ancak batıl olabilir. 4. Yüce Allah her bir insana kudret ve irade vermiştir ki o, bununla mükellef olduğu şeyleri yapabilme imkânını bulur. Yüce Allah, hiçbir kimseye yapmaya güç yetiremeyeceği şeyleri farz kılmadığı gibi terk etme imkânını bulamadığı şeyleri de kimseye haram kılmış değildir. Artık bundan sonra kaza ve kaderi delil diye göstermek, katıksız bir zulüm ve sırf bir inattır. 5. Yüce Allah kulları yaptıkları işlere mecbur tutmaz. Onlar bu işleri kendi tercihlerine bağlı olarak yaparlar. İsterlerse o işi yaparlar, istemezlerse ondan uzak dururlar. Bu, gözle görülen açık bir husustur ve bile bile yanlış iddialarda bulunup somut gerçekleri inkâr eden kimseler dışında bunu kimse inkâr etmez. Çünkü herkes tercih ile yapılan hareket ile zorunlu ve mecburi olarak yapılan hareketi birbirinden ayırt edebilir. Hepsi de Allah’ın meşieti kapsamı içerisinde ve O’nun iradesi altında olmakla birlikte bu, böyledir. 6. Diğer taraftan işledikleri masiyetlere, kaza ve kaderi delil gösterenler bu konuda çelişki içerisindedirler. Çünkü onlar bu iddiaları doğrultusunda hareket etmezler. Aksine bir kimse onlara kötülük yapacak olursa mesela, onları dövse yahut mallarını alsa veya buna benzer bir zarar verse buna karşılık da kaza ve kaderi onlara delil olarak gösterse hiçbir şekilde kendileri böyle bir mazereti kabul etmezler. Yapılan bu kötülükten dolayı alabildiğine kızar ve öfkelenirler. Hayret doğrusu! Nasıl olur da Allah’a isyana ve O’nu gazaplandıran şeylere kaza ve kaderi delil gösterirler de herhangi bir kimsenin kendilerini kızdıracak türden yaptıkları işlere aynı şekilde kaza ve kaderi delil göstermesine razı olmazlar! 7. Onların kaza ve kaderi delil göstermeleri asıl maksatları değildir. Bunun delil olmayacağını da bilirler. Bu delillendirmeden maksatları hakkı reddetmektir. Onlar hakkı, kendilerine haksızca hücum eden kişi gibi görürler. Bu sebeple de hakkı başlarından savmaya çalışırlar. Yanlış olduğunu bilseler bile hatırlarına gelen isabetli isabetsiz her türlü sözü söyleyerek bunu gerçekleştirmeye gayret ederler.

Enam 6:149

148- Şirk koşanlar:“Eğer Allah dileseydi biz de babalarımız da ortak koşmazdık ve hiçbir şeyi de haram kılmazdık” diyeceklerdir. Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar işte böyle yalanladılar. De ki:“Yanınızda çıkartıp bize gösterebileceğiniz herhangi bir bilgi var mı? Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve yine siz yalnızca yalan söylüyorsunuz.” 149- De ki:“Öyle ise tam ve kesin delil, Allah’ındır. Eğer O, dileseydi elbette hepinizi hidâyete erdirirdi.” 148. Bu buyruklarla Yüce Allah bizlere müşriklerin, şirklerine ve Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram kılmalarına kaza ve kaderi delil göstereceklerini, kendilerine yönelebilecek kınamaları bertaraf etmek maksadıyla Allah’ın hayır olsun şer olsun her şeyi kuşatan meşietini buna delil göstereceklerini haber vermektedir. Nitekim Allah'ın, onların söyleyeceklerini haber verdiği bu sözleri -şu âyet-i kerimede de belirtildiği gibi- gerçekten de söylemişlerdir:“Şirk koşanlar dediler ki: Eğer Allah dileseydi biz de babalarımız da O’ndan başka hiçbir şeye ibadet etmezdik...”(en-Nahl, 16/35) Yüce Allah bu buyrukları ile bunun, yalanlayan ümmetlerin gösteregeldikleri bir bahane olduğunu ve onların peygamberlerin çağrısına karşı çıkarak bunu delil getirdiklerini haber vermektedir. Ancak böyle bir delil getirmenin onlara hiçbir faydası olmaz. Onlar hep böyle yapageldiler. Nihâyet Allah da onları helak etti ve onlara azabını tattırdı. Bu, delillendirmeleri sağlıklı olsaydı elbette onlara gelecek azabı ve cezayı uzaklaştırırdı. Ve hiç şüphesiz Allah da onları azaba uğratmazdı. Çünkü O’nun azabı ancak hak edeni bulur. Böylelikle bu delillerinin, tutarsız ve itibara alınmayacak bir husus olduğu birkaç yönden ortaya çıkmaktadır: 1. Öncelikle Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde eğer getirdikleri delil sağlıklı ve doğru olsaydı cezaya çarptırılmazlardı. 2. Diğer taraftan bir delilin mutlaka bilgiye ve belgeye dayalı olması gerekir. Eğer hak namına hiçbir şey ifade etmeyen kuru zan ve tahmine dayalı ise elbetteki getirilen bu delil batıldır. Bu yüzden Yüce Allah:“De ki: Yanınızda çıkartıp bize gösterebileceğiniz herhangi bir bilgi var mı?” buyurmaktadır. Eğer onların bir bilgileri bulunsaydı -azılı hasım olduklarından dolayı- hiç şüphesiz onu ortaya çırarırlardı. Bu, bilgiyi ortaya koymadıklarına göre bu konuda herhangi bir bilgileri olmadığı ortaya çıkmaktadır. “Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve yine siz yalnızca yalan söylüyorsunuz.” Kim delilini zan ve tahmine dayandıracak olursa hiç şüphesiz o da batıl bir iddia peşindedir ve hüsrandadır. Bir de bu iddiasını haksızlık, inat, kötülük ve fesada dayandırıyor ise durumu ne olur? 149. Kaza ve kaderi lehlerine delil olarak gösterenlerin bu delillendirmelerinin tutarsız ve yanlış olduğunu ortaya koyan hususlardan birisi de şudur: 3. Hiç kimsenin ileri sürecek bir mazeretinin bulunmasına imkân bırakmayan tam ve kesin delil, Allah’ındır. Öyle ki bütün peygamberler, rasûller, ilâhi kitaplar, peygamberlerin mirası, sağlıklı akıllar, istikamet üzere yürüyen fıtratlar, dosdoğru ahlaklar, Allah’ın bu kesin delilini ittifakla kabul etmektedir. Böylelikle bu kesin delile muhalefet eden her şeyin batıl olduğu da ortaya çıkmaktadır. Çünkü hakkın zıddı ancak batıl olabilir. 4. Yüce Allah her bir insana kudret ve irade vermiştir ki o, bununla mükellef olduğu şeyleri yapabilme imkânını bulur. Yüce Allah, hiçbir kimseye yapmaya güç yetiremeyeceği şeyleri farz kılmadığı gibi terk etme imkânını bulamadığı şeyleri de kimseye haram kılmış değildir. Artık bundan sonra kaza ve kaderi delil diye göstermek, katıksız bir zulüm ve sırf bir inattır. 5. Yüce Allah kulları yaptıkları işlere mecbur tutmaz. Onlar bu işleri kendi tercihlerine bağlı olarak yaparlar. İsterlerse o işi yaparlar, istemezlerse ondan uzak dururlar. Bu, gözle görülen açık bir husustur ve bile bile yanlış iddialarda bulunup somut gerçekleri inkâr eden kimseler dışında bunu kimse inkâr etmez. Çünkü herkes tercih ile yapılan hareket ile zorunlu ve mecburi olarak yapılan hareketi birbirinden ayırt edebilir. Hepsi de Allah’ın meşieti kapsamı içerisinde ve O’nun iradesi altında olmakla birlikte bu, böyledir. 6. Diğer taraftan işledikleri masiyetlere, kaza ve kaderi delil gösterenler bu konuda çelişki içerisindedirler. Çünkü onlar bu iddiaları doğrultusunda hareket etmezler. Aksine bir kimse onlara kötülük yapacak olursa mesela, onları dövse yahut mallarını alsa veya buna benzer bir zarar verse buna karşılık da kaza ve kaderi onlara delil olarak gösterse hiçbir şekilde kendileri böyle bir mazereti kabul etmezler. Yapılan bu kötülükten dolayı alabildiğine kızar ve öfkelenirler. Hayret doğrusu! Nasıl olur da Allah’a isyana ve O’nu gazaplandıran şeylere kaza ve kaderi delil gösterirler de herhangi bir kimsenin kendilerini kızdıracak türden yaptıkları işlere aynı şekilde kaza ve kaderi delil göstermesine razı olmazlar! 7. Onların kaza ve kaderi delil göstermeleri asıl maksatları değildir. Bunun delil olmayacağını da bilirler. Bu delillendirmeden maksatları hakkı reddetmektir. Onlar hakkı, kendilerine haksızca hücum eden kişi gibi görürler. Bu sebeple de hakkı başlarından savmaya çalışırlar. Yanlış olduğunu bilseler bile hatırlarına gelen isabetli isabetsiz her türlü sözü söyleyerek bunu gerçekleştirmeye gayret ederler.

Enam 6:150

150- De ki:“Haydi, Allah bunu haram kıldığına dair şahitlik edecek şahitlerinizi getirin.” Eğer şahitlik ederlerse sen onlarla beraber şahitlik etme. Âyetlerimizi yalanlayanların, âhirete iman etmeyenlerin ve Rab’lerine (başkalarını) denk tutanların hevâlarına uyma. 150. Yani Allah’ın helâl kıldığını haram kılan ve bu haram kılmayı da Allah’a nispet eden kimselere de ki:“Haydi, Allah bunu haram kıldığına dair şahitlik edecek şahitlerinizi getirin.” Onlara böyle bir söz söylenecek olursa onlar şu iki şık arasında kalırlar: Ya buna şahitlik edebilecek herhangi bir kimseyi getiremeyeceklerdir -ki o takdirde iddiaları boş çıkacak, şahidi ve delili olmayan bir iddia haline gelecektir- yahut da bu konuda lehlerine şahitlik edecek birilerini getireceklerdir. Ancak böyle bir şeye oldukça yalancı ve iftiracı, şahitliği makbul olmayan kimselerden başkasının şahitlik etmesine imkân yoktur. Zira böyle bir şeye adalet sahibi dürüst kimselerin şahitlik etmesi mümkün değildir. Bundan dolayı Yüce Allah peygamberine ve ona tâbi olanlara bu hususta şahitliği yasaklamaktadır:“Eğer şahitlik ederlerse sen onlarla beraber şahitlik etme.”“Âyetlerimizi yalanlayanların, âhirete iman etmeyenlerin ve Rab’lerine (başkalarını) denk tutanların” Yani ortak koştukları putları ve diğerlerini O’na eşit tutanların “hevâlarına uyma.” Onlar âhireti inkâr eden, Allah’ı tevhid etmeyen kimseler olduklarından dolayı hevaları da akidelerine uygun olup şirk ile hakkı yalanlamak arasında gidip gelir. Yüce Allah’ın yarattıklarının en hayırlısına bu nitelikteki bir hevâ ve hevese uymasını yasaklaması ve bu gibi kimselerle birlikte aynı şeye şahitlik etmesini men etmesi gâyet uygun düşmektedir. Böylece şu gerçek de ortaya çıkmaktadır: Onların Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram kılmaları bu gibi sapık heva ve heveslerden kaynaklanmaktadır.

Enam 6:151

151- De ki: “Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, yoksulluk endişesinden dolayı çocuklarınızı öldürmeyin. Çünkü sizin de onların da rızkını biz veririz. Ahlaksızlığın açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Haklı (bir gerekçe) olmadıkça Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı birini öldürmeyin. İşte akledesiniz diye O, size bunları emretmiştir. 152- Yetimin malına rüşdüne erinceye kadar en güzel olandan başka bir şekilde yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle tastamam yapın. Biz kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz. Söz söylediğiniz vakit -akrabanız dahi olsa- adaletli olun. Allah’ın ahdini de yerine getirin. İşte düşünüp öğüt alasınız diye O, size bunları emretmiştir. 153- Şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başka yollara uymayın. Sonra onlar sizi O’nun yolundan ayırırlar. İşte takvalı olasınız diye O, size bunları emretmiştir. 151. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram kılan şu kimselere “de ki: Gelin, Rabbinizin size” herkesi kapsayacak şekilde umumi olarak ve yiyecek, içecek, söz, davranış türünden bütün haramları da ihtiva edecek şekilde “neleri haram kıldığını okuyayım: O’na” az veya çok “hiçbir şeyi ortak koşmayın.” Şirkin gerçek mahiyeti Allah’ın yarattığı bir varlığa Allah’a ibadet eder gibi yahut Allah’ı tazim eder gibi ibadet etmek veya tazimde bulunmak ya da rububiyetin ve uluhiyetin bazı özelliklerinin o varlıkta bulunduğunu kabul etmektir. Kul şirki tamamıyla terk edecek olursa bütün hallerinde Allah’a ihlasla yönelen muvahhid bir kimse olur. İşte bu, Allah’ın kulları üzerindeki hakkıdır. O’na ibadet etmeli ve O’na hiçbir şey ortak koşmamalıdırlar. Daha sonra Yüce Allah kendi hakkından sonra en önemli hakkı söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Ana-babaya iyilik edin.” Güzel ve iyi sözler söylemek, güzel davranışlarda bulunmak gibi anne babaya menfaat sağlayan yahut onları sevindiren her türlü söz ve davranış, onlara iyilik demektir. İyiliğin olduğu yerde onlara karşı gelmek ve kötülük etmek ise söz konusu olamaz. O zalim ve katı cahiliye döneminde olduğu gibi “yoksulluk” fakirlik ve rızıklarını karşılayamamak “endişesinden dolayı” erkek olsun kız olsun “çocuklarınızı öldürmeyin.” Çocuklarını böyle bir durumda öldürmeleri yasak olduğuna göre herhangi bir gerekçe olmaksızın onları öldürmelerinin yahut da başkalarının çocuklarını öldürmelerinin yasak olması daha öncelikle söz konusudur. “Çünkü sizin de onların da rızkını biz veririz.” Biz herkesin rızkını üstlenmişizdir. Çocuklarınızı rızıklandıran sizler değilsiniz. Hatta bizzat kendinizin dahi rızkını siz karşılamıyorsunuz. O nedenle onlardan dolayı sizin için rızık darlığı söz konusu olmaz. “Ahlaksızlığın” burada sözü edilen ahlaksızlık (الفواحش) oldukça çirkin olan büyük günahlar demektir “açığına da gizlisine de yaklaşmayın.” Yani bunların görünenine de görünmeyenine de yaklaşmayın. Yahut da bunlardan zahirle ilgili olanlarına da kalp ve batınla ilgili olanlarına da yaklaşmayın. Ahlaksızlığa yaklaşmanın yasak kılınması, sadece bunların işlenmelerinin yasaklanmasından daha vurgulu ve dikkat çekicidir. Çünkü yaklaşmanın yasaklanışı, onlara hazırlık olan işlerin ve onlara ulaştıran yolların da yasaklanmasını kapsar. “Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı birini öldürmeyin.” Bu, erkek-kadın, küçük-büyük, iyi-kötü her müslüman kişi ile Müslümanlarla arasında ahit ve antlaşma olan kafir kişidir. “Haklı (bir gerekçe) olmadıkça” muhsan kimsenin zina etmesi, cana karşılık can, dinini terk ederek İslâm cemaatından ayrılan kimseler gibi öldürülmesi haklı bir gerekçeye dayanan kimseler bundan müstesnadır. “İşte akledesiniz diye Allah size bunları” sözü geçen bu hususları “emretti.” Böylelikle Allah’ın bu emrini akledip belleyesiniz sonra da gereğine riâyet edesiniz ve uygulayasınız. Bu da kulun Allah’ın emirlerini aklı oranında yerine getirip ifa edeceğine delildir. 152. “Yetimin malına rüşdüne erinceye kadar” yani yetim ergenlik yaşına gelip reşid oluncaya, malı nasıl kullanacağını bilinceye kadar “en güzel olandan başka” malını yemek yahut kendi çıkarınıza olacak şekilde malî bir muamelede bulunmak ya da sebepsiz yere malını almak gibi “bir şekilde yaklaşmayın.” Mallarını ıslah edecek ve onlardan yararlanmalarını sağlayacak halden başkası ile mallarına yaklaşmayın. Bu da yetimlere zarar verecek yahut da ne zarar ne de fayda sağlamayacak şekilde onların mallarında tasarrufta bulunmanın caiz olmadığına delildir. Yetim ergenlik yaşına varıp rüşdüne erişecek olursa o zaman malı kendisine verilir, o da uygun gördüğü şekilde malında tasarrufta bulunur. Bu, yetimin reşit olmadan önce hacr altında (kısıtlı) bulunduğuna, velisinin onun malında en uygun şekilde tasarrufta bulunacağına ve bu harcın da reşitliğe ulaşmakla sona ereceğine delildir. “Ölçüyü ve tartıyı adaletle tastamam yapın.” Adil bir şekilde ve eksiksiz yapın. Bu hususta gayretinizi ortaya koyduğunuz takdirde hiç şüphesiz “biz kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz.” Ona yüklediğimiz ancak takati ve güç yetirebileceği kadarıdır. Her kim ölçü ve tartıyı tam ve eksiksiz yapmak için gayret gösterir de bilgisi dahilinde olmaksızın ve ihmalkarlığından kaynaklanmaksızın herhangi bir kusuru ortaya çıkarsa şüphesiz ki Allah Ğafurdur, Rahîmdir. Usûl bilginleri bu ve benzeri âyetleri, Yüce Allah’ın hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği şeylerle mükellef tutmadığına, emrolunduğu hususlarda Allah’tan korkup da bu konuda elinden geleni yapan kimse için de gücünün dışında kalan hususlarda herhangi bir vebal söz konusu olmadığına delil göstermişlerdir. “Söz söylediğiniz vakit” insanlar arasında hüküm verirken, haklıyı haksızdan ayırt ederken, birtakım görüş ve haller ile ilgili konuşurken bir şey söyleyecek olursanız “akrabanız dahi olsa adaletli olun.” Söylediğiniz sözlerde sevdiğiniz ve sevmediğiniz herkes hakkında doğruyu ve insafı göz önünde bulundurun, adalete riâyet edin. Açıklanması gereken şeyleri gizlemeyin. Çünkü sevilmeyen birinin aleyhinde söz söylemek yahut onun sözünü eleştirmek sureti ile haktan uzaklaşmak, haram kılınmış zulüm çeşitleri arasında yer alır. Hatta alim bir kimse bid’at ehlinin görüşleri aleyhinde konuşacak olursa ona düşen her hak sahibine hakkını vermektir. Bu bid’at görüşlerdeki hakkı ve batılı açıklamak, onların hakka olan yakınlık ve uzaklıklarını nazar-ı itibara almak bir görevdir. Fukahanın naklettiklerine göre hakimin bakışında ve konuşmasında bile hasımlar arasında adaleti gözetmesi gerekir. “Allah’ın ahdini yerine de getirin.” Bu, kulların Allah’a haklarını yerine getirmeye ve bunlara tastamam riâyet etmeye dair verdikleri sözü de diğer insanlar arasında meydana gelen sözleşmeleri de kapsar. Bunların hepsine tamamıyla riâyet etmek gerekir. Bu ahitlerin bozulması ve ihlal edilmeleri ise haramdır. “İşte” açıklamış olduğu bu hükümleri “düşünüp öğüt alasınız” ve Allah’ın size vermiş olduğu bu emirleri hakkıyla yerine getirip bunlardaki hikmetleri ve hükümleri öğrenesiniz “diye O, size bunları” zikri geçen bu hükümleri “emretmiştir.” 153. Yüce Allah pek büyük emirleri ve oldukça önemli şer’î hükümleri beyan ettikten sonra, hem bunlara hem de bunlardan daha kapsamlı ve genel olan bir hususa işaret ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur.” Yani bu hükümler ve Allah’ın, Kitabında açıklayıp kullarına beyan ettiği benzeri hükümler, Allah’ın hem O’na hem de O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran kısa, kolay ve son derece dengeli yoludur. “O halde ona uyun” ki kurtuluşa ve felaha nail olasınız, umduklarınızı elde edip sevinçlere gark olasınız. Bu yola muhalif olan “başka yollara uymayın, sonra onlar sizi O’nun yolundan ayırırlar.” Bu yoldan sizleri saptırır, sağa sola dağıtırlar. Siz Sırat-ı Müstakîmden (dosdoğru yoldan) sapacak olursanız geriye öünüzde cehenneme ulaştıran yollardan başkası kalmaz. “İşte takvalı olasınız diye O, size bunları emretmiştir.” Eğer sizler Allah’ın açıkladıklarını ilmen ve amelen yerine getirecek olursanız takva sahiplerinden, Allah’ın kurtuluşa eren kullarından olursunuz. Yüce Allah bu ayette dosdoğru olan yolu tekil olarak zikredip kendisine izafe etmiştir. Çünkü bu O’na ulaştıran tek ve yegane yoldur. Bu yolu izlemek isteyen izleyicilere yardımcı olcak olan da Allah’tır.

Enam 6:152

151- De ki: “Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, yoksulluk endişesinden dolayı çocuklarınızı öldürmeyin. Çünkü sizin de onların da rızkını biz veririz. Ahlaksızlığın açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Haklı (bir gerekçe) olmadıkça Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı birini öldürmeyin. İşte akledesiniz diye O, size bunları emretmiştir. 152- Yetimin malına rüşdüne erinceye kadar en güzel olandan başka bir şekilde yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle tastamam yapın. Biz kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz. Söz söylediğiniz vakit -akrabanız dahi olsa- adaletli olun. Allah’ın ahdini de yerine getirin. İşte düşünüp öğüt alasınız diye O, size bunları emretmiştir. 153- Şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başka yollara uymayın. Sonra onlar sizi O’nun yolundan ayırırlar. İşte takvalı olasınız diye O, size bunları emretmiştir. 151. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram kılan şu kimselere “de ki: Gelin, Rabbinizin size” herkesi kapsayacak şekilde umumi olarak ve yiyecek, içecek, söz, davranış türünden bütün haramları da ihtiva edecek şekilde “neleri haram kıldığını okuyayım: O’na” az veya çok “hiçbir şeyi ortak koşmayın.” Şirkin gerçek mahiyeti Allah’ın yarattığı bir varlığa Allah’a ibadet eder gibi yahut Allah’ı tazim eder gibi ibadet etmek veya tazimde bulunmak ya da rububiyetin ve uluhiyetin bazı özelliklerinin o varlıkta bulunduğunu kabul etmektir. Kul şirki tamamıyla terk edecek olursa bütün hallerinde Allah’a ihlasla yönelen muvahhid bir kimse olur. İşte bu, Allah’ın kulları üzerindeki hakkıdır. O’na ibadet etmeli ve O’na hiçbir şey ortak koşmamalıdırlar. Daha sonra Yüce Allah kendi hakkından sonra en önemli hakkı söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Ana-babaya iyilik edin.” Güzel ve iyi sözler söylemek, güzel davranışlarda bulunmak gibi anne babaya menfaat sağlayan yahut onları sevindiren her türlü söz ve davranış, onlara iyilik demektir. İyiliğin olduğu yerde onlara karşı gelmek ve kötülük etmek ise söz konusu olamaz. O zalim ve katı cahiliye döneminde olduğu gibi “yoksulluk” fakirlik ve rızıklarını karşılayamamak “endişesinden dolayı” erkek olsun kız olsun “çocuklarınızı öldürmeyin.” Çocuklarını böyle bir durumda öldürmeleri yasak olduğuna göre herhangi bir gerekçe olmaksızın onları öldürmelerinin yahut da başkalarının çocuklarını öldürmelerinin yasak olması daha öncelikle söz konusudur. “Çünkü sizin de onların da rızkını biz veririz.” Biz herkesin rızkını üstlenmişizdir. Çocuklarınızı rızıklandıran sizler değilsiniz. Hatta bizzat kendinizin dahi rızkını siz karşılamıyorsunuz. O nedenle onlardan dolayı sizin için rızık darlığı söz konusu olmaz. “Ahlaksızlığın” burada sözü edilen ahlaksızlık (الفواحش) oldukça çirkin olan büyük günahlar demektir “açığına da gizlisine de yaklaşmayın.” Yani bunların görünenine de görünmeyenine de yaklaşmayın. Yahut da bunlardan zahirle ilgili olanlarına da kalp ve batınla ilgili olanlarına da yaklaşmayın. Ahlaksızlığa yaklaşmanın yasak kılınması, sadece bunların işlenmelerinin yasaklanmasından daha vurgulu ve dikkat çekicidir. Çünkü yaklaşmanın yasaklanışı, onlara hazırlık olan işlerin ve onlara ulaştıran yolların da yasaklanmasını kapsar. “Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı birini öldürmeyin.” Bu, erkek-kadın, küçük-büyük, iyi-kötü her müslüman kişi ile Müslümanlarla arasında ahit ve antlaşma olan kafir kişidir. “Haklı (bir gerekçe) olmadıkça” muhsan kimsenin zina etmesi, cana karşılık can, dinini terk ederek İslâm cemaatından ayrılan kimseler gibi öldürülmesi haklı bir gerekçeye dayanan kimseler bundan müstesnadır. “İşte akledesiniz diye Allah size bunları” sözü geçen bu hususları “emretti.” Böylelikle Allah’ın bu emrini akledip belleyesiniz sonra da gereğine riâyet edesiniz ve uygulayasınız. Bu da kulun Allah’ın emirlerini aklı oranında yerine getirip ifa edeceğine delildir. 152. “Yetimin malına rüşdüne erinceye kadar” yani yetim ergenlik yaşına gelip reşid oluncaya, malı nasıl kullanacağını bilinceye kadar “en güzel olandan başka” malını yemek yahut kendi çıkarınıza olacak şekilde malî bir muamelede bulunmak ya da sebepsiz yere malını almak gibi “bir şekilde yaklaşmayın.” Mallarını ıslah edecek ve onlardan yararlanmalarını sağlayacak halden başkası ile mallarına yaklaşmayın. Bu da yetimlere zarar verecek yahut da ne zarar ne de fayda sağlamayacak şekilde onların mallarında tasarrufta bulunmanın caiz olmadığına delildir. Yetim ergenlik yaşına varıp rüşdüne erişecek olursa o zaman malı kendisine verilir, o da uygun gördüğü şekilde malında tasarrufta bulunur. Bu, yetimin reşit olmadan önce hacr altında (kısıtlı) bulunduğuna, velisinin onun malında en uygun şekilde tasarrufta bulunacağına ve bu harcın da reşitliğe ulaşmakla sona ereceğine delildir. “Ölçüyü ve tartıyı adaletle tastamam yapın.” Adil bir şekilde ve eksiksiz yapın. Bu hususta gayretinizi ortaya koyduğunuz takdirde hiç şüphesiz “biz kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz.” Ona yüklediğimiz ancak takati ve güç yetirebileceği kadarıdır. Her kim ölçü ve tartıyı tam ve eksiksiz yapmak için gayret gösterir de bilgisi dahilinde olmaksızın ve ihmalkarlığından kaynaklanmaksızın herhangi bir kusuru ortaya çıkarsa şüphesiz ki Allah Ğafurdur, Rahîmdir. Usûl bilginleri bu ve benzeri âyetleri, Yüce Allah’ın hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği şeylerle mükellef tutmadığına, emrolunduğu hususlarda Allah’tan korkup da bu konuda elinden geleni yapan kimse için de gücünün dışında kalan hususlarda herhangi bir vebal söz konusu olmadığına delil göstermişlerdir. “Söz söylediğiniz vakit” insanlar arasında hüküm verirken, haklıyı haksızdan ayırt ederken, birtakım görüş ve haller ile ilgili konuşurken bir şey söyleyecek olursanız “akrabanız dahi olsa adaletli olun.” Söylediğiniz sözlerde sevdiğiniz ve sevmediğiniz herkes hakkında doğruyu ve insafı göz önünde bulundurun, adalete riâyet edin. Açıklanması gereken şeyleri gizlemeyin. Çünkü sevilmeyen birinin aleyhinde söz söylemek yahut onun sözünü eleştirmek sureti ile haktan uzaklaşmak, haram kılınmış zulüm çeşitleri arasında yer alır. Hatta alim bir kimse bid’at ehlinin görüşleri aleyhinde konuşacak olursa ona düşen her hak sahibine hakkını vermektir. Bu bid’at görüşlerdeki hakkı ve batılı açıklamak, onların hakka olan yakınlık ve uzaklıklarını nazar-ı itibara almak bir görevdir. Fukahanın naklettiklerine göre hakimin bakışında ve konuşmasında bile hasımlar arasında adaleti gözetmesi gerekir. “Allah’ın ahdini yerine de getirin.” Bu, kulların Allah’a haklarını yerine getirmeye ve bunlara tastamam riâyet etmeye dair verdikleri sözü de diğer insanlar arasında meydana gelen sözleşmeleri de kapsar. Bunların hepsine tamamıyla riâyet etmek gerekir. Bu ahitlerin bozulması ve ihlal edilmeleri ise haramdır. “İşte” açıklamış olduğu bu hükümleri “düşünüp öğüt alasınız” ve Allah’ın size vermiş olduğu bu emirleri hakkıyla yerine getirip bunlardaki hikmetleri ve hükümleri öğrenesiniz “diye O, size bunları” zikri geçen bu hükümleri “emretmiştir.” 153. Yüce Allah pek büyük emirleri ve oldukça önemli şer’î hükümleri beyan ettikten sonra, hem bunlara hem de bunlardan daha kapsamlı ve genel olan bir hususa işaret ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur.” Yani bu hükümler ve Allah’ın, Kitabında açıklayıp kullarına beyan ettiği benzeri hükümler, Allah’ın hem O’na hem de O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran kısa, kolay ve son derece dengeli yoludur. “O halde ona uyun” ki kurtuluşa ve felaha nail olasınız, umduklarınızı elde edip sevinçlere gark olasınız. Bu yola muhalif olan “başka yollara uymayın, sonra onlar sizi O’nun yolundan ayırırlar.” Bu yoldan sizleri saptırır, sağa sola dağıtırlar. Siz Sırat-ı Müstakîmden (dosdoğru yoldan) sapacak olursanız geriye öünüzde cehenneme ulaştıran yollardan başkası kalmaz. “İşte takvalı olasınız diye O, size bunları emretmiştir.” Eğer sizler Allah’ın açıkladıklarını ilmen ve amelen yerine getirecek olursanız takva sahiplerinden, Allah’ın kurtuluşa eren kullarından olursunuz. Yüce Allah bu ayette dosdoğru olan yolu tekil olarak zikredip kendisine izafe etmiştir. Çünkü bu O’na ulaştıran tek ve yegane yoldur. Bu yolu izlemek isteyen izleyicilere yardımcı olcak olan da Allah’tır.

Enam 6:153

151- De ki: “Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, yoksulluk endişesinden dolayı çocuklarınızı öldürmeyin. Çünkü sizin de onların da rızkını biz veririz. Ahlaksızlığın açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Haklı (bir gerekçe) olmadıkça Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı birini öldürmeyin. İşte akledesiniz diye O, size bunları emretmiştir. 152- Yetimin malına rüşdüne erinceye kadar en güzel olandan başka bir şekilde yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle tastamam yapın. Biz kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz. Söz söylediğiniz vakit -akrabanız dahi olsa- adaletli olun. Allah’ın ahdini de yerine getirin. İşte düşünüp öğüt alasınız diye O, size bunları emretmiştir. 153- Şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başka yollara uymayın. Sonra onlar sizi O’nun yolundan ayırırlar. İşte takvalı olasınız diye O, size bunları emretmiştir. 151. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram kılan şu kimselere “de ki: Gelin, Rabbinizin size” herkesi kapsayacak şekilde umumi olarak ve yiyecek, içecek, söz, davranış türünden bütün haramları da ihtiva edecek şekilde “neleri haram kıldığını okuyayım: O’na” az veya çok “hiçbir şeyi ortak koşmayın.” Şirkin gerçek mahiyeti Allah’ın yarattığı bir varlığa Allah’a ibadet eder gibi yahut Allah’ı tazim eder gibi ibadet etmek veya tazimde bulunmak ya da rububiyetin ve uluhiyetin bazı özelliklerinin o varlıkta bulunduğunu kabul etmektir. Kul şirki tamamıyla terk edecek olursa bütün hallerinde Allah’a ihlasla yönelen muvahhid bir kimse olur. İşte bu, Allah’ın kulları üzerindeki hakkıdır. O’na ibadet etmeli ve O’na hiçbir şey ortak koşmamalıdırlar. Daha sonra Yüce Allah kendi hakkından sonra en önemli hakkı söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Ana-babaya iyilik edin.” Güzel ve iyi sözler söylemek, güzel davranışlarda bulunmak gibi anne babaya menfaat sağlayan yahut onları sevindiren her türlü söz ve davranış, onlara iyilik demektir. İyiliğin olduğu yerde onlara karşı gelmek ve kötülük etmek ise söz konusu olamaz. O zalim ve katı cahiliye döneminde olduğu gibi “yoksulluk” fakirlik ve rızıklarını karşılayamamak “endişesinden dolayı” erkek olsun kız olsun “çocuklarınızı öldürmeyin.” Çocuklarını böyle bir durumda öldürmeleri yasak olduğuna göre herhangi bir gerekçe olmaksızın onları öldürmelerinin yahut da başkalarının çocuklarını öldürmelerinin yasak olması daha öncelikle söz konusudur. “Çünkü sizin de onların da rızkını biz veririz.” Biz herkesin rızkını üstlenmişizdir. Çocuklarınızı rızıklandıran sizler değilsiniz. Hatta bizzat kendinizin dahi rızkını siz karşılamıyorsunuz. O nedenle onlardan dolayı sizin için rızık darlığı söz konusu olmaz. “Ahlaksızlığın” burada sözü edilen ahlaksızlık (الفواحش) oldukça çirkin olan büyük günahlar demektir “açığına da gizlisine de yaklaşmayın.” Yani bunların görünenine de görünmeyenine de yaklaşmayın. Yahut da bunlardan zahirle ilgili olanlarına da kalp ve batınla ilgili olanlarına da yaklaşmayın. Ahlaksızlığa yaklaşmanın yasak kılınması, sadece bunların işlenmelerinin yasaklanmasından daha vurgulu ve dikkat çekicidir. Çünkü yaklaşmanın yasaklanışı, onlara hazırlık olan işlerin ve onlara ulaştıran yolların da yasaklanmasını kapsar. “Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı birini öldürmeyin.” Bu, erkek-kadın, küçük-büyük, iyi-kötü her müslüman kişi ile Müslümanlarla arasında ahit ve antlaşma olan kafir kişidir. “Haklı (bir gerekçe) olmadıkça” muhsan kimsenin zina etmesi, cana karşılık can, dinini terk ederek İslâm cemaatından ayrılan kimseler gibi öldürülmesi haklı bir gerekçeye dayanan kimseler bundan müstesnadır. “İşte akledesiniz diye Allah size bunları” sözü geçen bu hususları “emretti.” Böylelikle Allah’ın bu emrini akledip belleyesiniz sonra da gereğine riâyet edesiniz ve uygulayasınız. Bu da kulun Allah’ın emirlerini aklı oranında yerine getirip ifa edeceğine delildir. 152. “Yetimin malına rüşdüne erinceye kadar” yani yetim ergenlik yaşına gelip reşid oluncaya, malı nasıl kullanacağını bilinceye kadar “en güzel olandan başka” malını yemek yahut kendi çıkarınıza olacak şekilde malî bir muamelede bulunmak ya da sebepsiz yere malını almak gibi “bir şekilde yaklaşmayın.” Mallarını ıslah edecek ve onlardan yararlanmalarını sağlayacak halden başkası ile mallarına yaklaşmayın. Bu da yetimlere zarar verecek yahut da ne zarar ne de fayda sağlamayacak şekilde onların mallarında tasarrufta bulunmanın caiz olmadığına delildir. Yetim ergenlik yaşına varıp rüşdüne erişecek olursa o zaman malı kendisine verilir, o da uygun gördüğü şekilde malında tasarrufta bulunur. Bu, yetimin reşit olmadan önce hacr altında (kısıtlı) bulunduğuna, velisinin onun malında en uygun şekilde tasarrufta bulunacağına ve bu harcın da reşitliğe ulaşmakla sona ereceğine delildir. “Ölçüyü ve tartıyı adaletle tastamam yapın.” Adil bir şekilde ve eksiksiz yapın. Bu hususta gayretinizi ortaya koyduğunuz takdirde hiç şüphesiz “biz kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz.” Ona yüklediğimiz ancak takati ve güç yetirebileceği kadarıdır. Her kim ölçü ve tartıyı tam ve eksiksiz yapmak için gayret gösterir de bilgisi dahilinde olmaksızın ve ihmalkarlığından kaynaklanmaksızın herhangi bir kusuru ortaya çıkarsa şüphesiz ki Allah Ğafurdur, Rahîmdir. Usûl bilginleri bu ve benzeri âyetleri, Yüce Allah’ın hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği şeylerle mükellef tutmadığına, emrolunduğu hususlarda Allah’tan korkup da bu konuda elinden geleni yapan kimse için de gücünün dışında kalan hususlarda herhangi bir vebal söz konusu olmadığına delil göstermişlerdir. “Söz söylediğiniz vakit” insanlar arasında hüküm verirken, haklıyı haksızdan ayırt ederken, birtakım görüş ve haller ile ilgili konuşurken bir şey söyleyecek olursanız “akrabanız dahi olsa adaletli olun.” Söylediğiniz sözlerde sevdiğiniz ve sevmediğiniz herkes hakkında doğruyu ve insafı göz önünde bulundurun, adalete riâyet edin. Açıklanması gereken şeyleri gizlemeyin. Çünkü sevilmeyen birinin aleyhinde söz söylemek yahut onun sözünü eleştirmek sureti ile haktan uzaklaşmak, haram kılınmış zulüm çeşitleri arasında yer alır. Hatta alim bir kimse bid’at ehlinin görüşleri aleyhinde konuşacak olursa ona düşen her hak sahibine hakkını vermektir. Bu bid’at görüşlerdeki hakkı ve batılı açıklamak, onların hakka olan yakınlık ve uzaklıklarını nazar-ı itibara almak bir görevdir. Fukahanın naklettiklerine göre hakimin bakışında ve konuşmasında bile hasımlar arasında adaleti gözetmesi gerekir. “Allah’ın ahdini yerine de getirin.” Bu, kulların Allah’a haklarını yerine getirmeye ve bunlara tastamam riâyet etmeye dair verdikleri sözü de diğer insanlar arasında meydana gelen sözleşmeleri de kapsar. Bunların hepsine tamamıyla riâyet etmek gerekir. Bu ahitlerin bozulması ve ihlal edilmeleri ise haramdır. “İşte” açıklamış olduğu bu hükümleri “düşünüp öğüt alasınız” ve Allah’ın size vermiş olduğu bu emirleri hakkıyla yerine getirip bunlardaki hikmetleri ve hükümleri öğrenesiniz “diye O, size bunları” zikri geçen bu hükümleri “emretmiştir.” 153. Yüce Allah pek büyük emirleri ve oldukça önemli şer’î hükümleri beyan ettikten sonra, hem bunlara hem de bunlardan daha kapsamlı ve genel olan bir hususa işaret ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur.” Yani bu hükümler ve Allah’ın, Kitabında açıklayıp kullarına beyan ettiği benzeri hükümler, Allah’ın hem O’na hem de O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran kısa, kolay ve son derece dengeli yoludur. “O halde ona uyun” ki kurtuluşa ve felaha nail olasınız, umduklarınızı elde edip sevinçlere gark olasınız. Bu yola muhalif olan “başka yollara uymayın, sonra onlar sizi O’nun yolundan ayırırlar.” Bu yoldan sizleri saptırır, sağa sola dağıtırlar. Siz Sırat-ı Müstakîmden (dosdoğru yoldan) sapacak olursanız geriye öünüzde cehenneme ulaştıran yollardan başkası kalmaz. “İşte takvalı olasınız diye O, size bunları emretmiştir.” Eğer sizler Allah’ın açıkladıklarını ilmen ve amelen yerine getirecek olursanız takva sahiplerinden, Allah’ın kurtuluşa eren kullarından olursunuz. Yüce Allah bu ayette dosdoğru olan yolu tekil olarak zikredip kendisine izafe etmiştir. Çünkü bu O’na ulaştıran tek ve yegane yoldur. Bu yolu izlemek isteyen izleyicilere yardımcı olcak olan da Allah’tır.

Enam 6:154

154- Sonra Biz, güzelce uygulayanlara tamamlamak, her şeyi ayrı ayrı açıklamak, bir hidâyet ve bir rahmet olmak üzere Musa’ya Kitabı verdik ki onlar Rab’lerine kavuşacaklarına iman etsinler. 155- İşte bu, indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır. Öyleyse ona uyun ve korkup sakının ki merhamet olunasınız. 156- “Kitap yalnızca bizden önceki iki topluluğa indirildi ve biz, onların okuduklarından habersiz kimseler idik” demeyesiniz diye. 157- Yahut da:“Bize de kitap indirilseydi elbette onlardan daha çok hidâyet üzere olurduk” demeyesiniz diye. İşte size Rabbinizden apaçık bir belge, bir hidâyet ve bir rahmet gelmiştir. Artık Allah’ın âyetlerini yalanlayan ve onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Biz âyetlerimizden yüz çevirenleri, bu yan çizmeleri sebebi ile çok kötü bir azapla cezalandıracağız. 154. “Sonra” bu edat burada zaman itibari ile bir sıralamayı ifade etmek kastı ile kullanılmamıştır. Çünkü Musa’nın aleyhisselam çağı Allah Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in bu Kitabı insanlara okumasından daha öncedir. Bundan maksat verilen haberde bir sıralamadır. İşte Yüce Allah şöyle haber vermektedir: “Musa’ya Kitabı” yani Tevrat’ı, Musa’nın ümmeti içinden “güzelce uygulayanlara” nimetini “tamamlamak” ihsanını da kemale erdirmek üzere verdik. Çünkü Yüce Allah onlardan ihsan eden kimselere sayılamayacak kadar nimetler vermiştir. Bu nimetlerden biri ve bunların tamamlayıcı unsuru da Tevrat’ın onlara indirilmesidir. Böylelikle Allah’ın, üzerlerindeki nimeti tamamlanmış, onların da bu nimetin şükrünü eda etmeleri gerekmiş oluyordu. “Her şeyi” yani açıklanmasına ihtiyaç duydukları helâl, haram, emir, yasak, akaid vb. bütün hususları “ayrı ayrı açıklamak”; itikadî meselelerde ve fer’i hususlarda onları hayra ileten ve onlara kötülükleri açıklayan “bir hidâyet ve” kendisi vasıtası ile mutluluğu, rahmeti ve pek çok hayrı elde edebilecekleri “bir rahmet olmak üzere… verdik ki onlar” üzerlerine Kitabı ve açıklayıcı belgeleri indirmemiz sebebi ile “Rab’lerine kavuşacaklarına iman etsinler.” Çünkü bu Kitap öldükten sonra dirilişe, amellerin karşılıklarının görüleceğine ve Rab’lerine kavuşacaklarına iman etmelerini ve bunun için hazırlanmalarını gerektirecek kat’i delilleri içeren bir kitaptı. 155. “İşte bu” Kur’an-ı Azim ve Zikr-i Hakîm “indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır.” Onda pek çok hayır ve pek bol ilim vardır. Sair ilimler ondan alınır, bereketler ondan çıkartılır. Ne kadar hayır varsa bu Kitap ona çağırmış, onu teşvik etmiş ve ona sevk edecek hikmet ve maslahatları da söz konusu etmiştir. Ne kadar kötülük varsa onu da yasaklamış, ondan sakındırmış, o kötülüğü işlemekten uzaklaştırıcı sebepleri ve onların vahim sonuçlarını dile getirmiştir. “Öyleyse” emir ve yasaklarında “ona uyun” dininizin esaslarını da fer’i hükümlerini de ona dayandırın, onun üzerine bina edin “ve” Yüce Allah’ın herhangi bir emrine muhalefet etmekten “korkup sakının ki” o Kitaba uyduğunuz takdirde “merhamet olunasınız.” Gerçekten de Allah’ın rahmetine nail olmanın en büyük sebebi, ilmen ve amelen bu Kitaba uymaktır. 156. “Kitap yalnızca bizden önceki iki topluluğa indirildi ve biz, onların okuduklarından habersiz kimseler idik” demeyesiniz diye” size de bu mübarek Kitabı indirdik. Bundan maksat sizin ileri süreceğiniz delili ve mazereti ortadan kaldırmak ve sizin: Kitap bizden önceki iki kesime yani yahudilerle hıristiyanlara indirildi, dememenizdir. “biz onların okuduklarından habersiz kimseler idik” yani: Sen bize bir kitap indirmedin. Bundan önce o iki kesime indirmiş olduğun kitaplardan da bizim herhangi bir bilgimiz ve malumatımız yoktu, demeyesiniz diye üzerinize öyle bir kitap indirdik ki semadan ondan daha kapsamlı, daha açık ve daha açıklayıcı bir kitap inmemiştir. 157. “Yahut da: “Bize de kitap indirilseydi elbette onlardan daha çok hidâyet üzere olurduk” demeyesiniz diye.” Yani sizler ya kendinize hidâyetin kaynağının hiç ulaşmadığını ileri sürerek mazeret bildirecektiniz yahut da bunun mükemmel ve eksiksiz olmadığını söyleyerek mazeret açıklayacaktınız. İşte size indirilen bu kitap ile hidâyetin kaynağını da mükemmel şeklini de elde etmiş bulunuyorsunuz. Zira:“İşte size Rabbinizden apaçık bir belge” hakkı açıklayan her bir şey bunun kapsamına dahildir “bir hidâyet” sapıklıktan kurtarış “ve bir rahmet” sizin için dininiz ve dünyanızda mutluluk kaynağı “gelmiştir.” İşte bu, sizin onun hükümlerine bağlanmanızı ve verdiği haberlere iman etmenizi gerektirmektedir. Kim buna aldırış etmeyip onu yalanlayacak olursa hiç şüphesiz o en büyük zalimdir. Nitekim devamla şöyle buyrulmuştur:“Allah’ın âyetlerini yalanlayan ve onlardan yüz çevirenden” yani onlardan uzaklaşıp yan çizenlerden “daha zalim kim olabilir? Biz âyetlerimizden yüz çevirenleri” bu yan çizmeleri ve hem kendilerini hem de başkalarını alıkoymaları sebebi ile “çok kötü” kişinin hiç hoşuna gitmeyen ve ona pek ağır gelen “bir azapla cezalandıracağız.” Bu ceza, kötü amellerine bir karşılıktır. Yoksa “Rabbin elbette ki kullara zulmedici değildir”(Fussilet, 41/46) Bu âyet-i kerimeler, Kur’an ilminin ilimlerin en üstünü, en mübareği ve en kapsamlısı olduğuna, Kur’an-ı Kerim ile dosdoğru yola tam anlamı ile hidâyetin gerçekleşeceğine, onunla birlikte ne kelamcıların tahlillerine, ne filozofların düşüncelerine, ne de bunların dışında kalan öncekilerin ya da sonrakilerin ilimlerine ihtiyaç olmadığına delildir. Bilindiği gibi Kur’an’dan önceki ilahî kitaplar yalnızca yahudi ve hıristiyan diye bilinen iki gruba indirilmiştir. Bu yüzden mutlak olarak Kitap ehli denilince akla onlar gelir. Diğer kesimler -Mecusiler ya da başka gruplar- bu kapsama girmez. Yine bu buyrukta Kur’an-ı Kerim’in indirilmesinden önce cahiliye dönemi insanlarının çok büyük bir bilgisizlik içinde olduklarına, o dönemde ilmin kaynağına sahip olan Kitap ehli nezdinde bulunanları bilmediklerine ve onların kitaplarını okumaktan gafil olduklarına da delil vardır.

Enam 6:155

154- Sonra Biz, güzelce uygulayanlara tamamlamak, her şeyi ayrı ayrı açıklamak, bir hidâyet ve bir rahmet olmak üzere Musa’ya Kitabı verdik ki onlar Rab’lerine kavuşacaklarına iman etsinler. 155- İşte bu, indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır. Öyleyse ona uyun ve korkup sakının ki merhamet olunasınız. 156- “Kitap yalnızca bizden önceki iki topluluğa indirildi ve biz, onların okuduklarından habersiz kimseler idik” demeyesiniz diye. 157- Yahut da:“Bize de kitap indirilseydi elbette onlardan daha çok hidâyet üzere olurduk” demeyesiniz diye. İşte size Rabbinizden apaçık bir belge, bir hidâyet ve bir rahmet gelmiştir. Artık Allah’ın âyetlerini yalanlayan ve onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Biz âyetlerimizden yüz çevirenleri, bu yan çizmeleri sebebi ile çok kötü bir azapla cezalandıracağız. 154. “Sonra” bu edat burada zaman itibari ile bir sıralamayı ifade etmek kastı ile kullanılmamıştır. Çünkü Musa’nın aleyhisselam çağı Allah Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in bu Kitabı insanlara okumasından daha öncedir. Bundan maksat verilen haberde bir sıralamadır. İşte Yüce Allah şöyle haber vermektedir: “Musa’ya Kitabı” yani Tevrat’ı, Musa’nın ümmeti içinden “güzelce uygulayanlara” nimetini “tamamlamak” ihsanını da kemale erdirmek üzere verdik. Çünkü Yüce Allah onlardan ihsan eden kimselere sayılamayacak kadar nimetler vermiştir. Bu nimetlerden biri ve bunların tamamlayıcı unsuru da Tevrat’ın onlara indirilmesidir. Böylelikle Allah’ın, üzerlerindeki nimeti tamamlanmış, onların da bu nimetin şükrünü eda etmeleri gerekmiş oluyordu. “Her şeyi” yani açıklanmasına ihtiyaç duydukları helâl, haram, emir, yasak, akaid vb. bütün hususları “ayrı ayrı açıklamak”; itikadî meselelerde ve fer’i hususlarda onları hayra ileten ve onlara kötülükleri açıklayan “bir hidâyet ve” kendisi vasıtası ile mutluluğu, rahmeti ve pek çok hayrı elde edebilecekleri “bir rahmet olmak üzere… verdik ki onlar” üzerlerine Kitabı ve açıklayıcı belgeleri indirmemiz sebebi ile “Rab’lerine kavuşacaklarına iman etsinler.” Çünkü bu Kitap öldükten sonra dirilişe, amellerin karşılıklarının görüleceğine ve Rab’lerine kavuşacaklarına iman etmelerini ve bunun için hazırlanmalarını gerektirecek kat’i delilleri içeren bir kitaptı. 155. “İşte bu” Kur’an-ı Azim ve Zikr-i Hakîm “indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır.” Onda pek çok hayır ve pek bol ilim vardır. Sair ilimler ondan alınır, bereketler ondan çıkartılır. Ne kadar hayır varsa bu Kitap ona çağırmış, onu teşvik etmiş ve ona sevk edecek hikmet ve maslahatları da söz konusu etmiştir. Ne kadar kötülük varsa onu da yasaklamış, ondan sakındırmış, o kötülüğü işlemekten uzaklaştırıcı sebepleri ve onların vahim sonuçlarını dile getirmiştir. “Öyleyse” emir ve yasaklarında “ona uyun” dininizin esaslarını da fer’i hükümlerini de ona dayandırın, onun üzerine bina edin “ve” Yüce Allah’ın herhangi bir emrine muhalefet etmekten “korkup sakının ki” o Kitaba uyduğunuz takdirde “merhamet olunasınız.” Gerçekten de Allah’ın rahmetine nail olmanın en büyük sebebi, ilmen ve amelen bu Kitaba uymaktır. 156. “Kitap yalnızca bizden önceki iki topluluğa indirildi ve biz, onların okuduklarından habersiz kimseler idik” demeyesiniz diye” size de bu mübarek Kitabı indirdik. Bundan maksat sizin ileri süreceğiniz delili ve mazereti ortadan kaldırmak ve sizin: Kitap bizden önceki iki kesime yani yahudilerle hıristiyanlara indirildi, dememenizdir. “biz onların okuduklarından habersiz kimseler idik” yani: Sen bize bir kitap indirmedin. Bundan önce o iki kesime indirmiş olduğun kitaplardan da bizim herhangi bir bilgimiz ve malumatımız yoktu, demeyesiniz diye üzerinize öyle bir kitap indirdik ki semadan ondan daha kapsamlı, daha açık ve daha açıklayıcı bir kitap inmemiştir. 157. “Yahut da: “Bize de kitap indirilseydi elbette onlardan daha çok hidâyet üzere olurduk” demeyesiniz diye.” Yani sizler ya kendinize hidâyetin kaynağının hiç ulaşmadığını ileri sürerek mazeret bildirecektiniz yahut da bunun mükemmel ve eksiksiz olmadığını söyleyerek mazeret açıklayacaktınız. İşte size indirilen bu kitap ile hidâyetin kaynağını da mükemmel şeklini de elde etmiş bulunuyorsunuz. Zira:“İşte size Rabbinizden apaçık bir belge” hakkı açıklayan her bir şey bunun kapsamına dahildir “bir hidâyet” sapıklıktan kurtarış “ve bir rahmet” sizin için dininiz ve dünyanızda mutluluk kaynağı “gelmiştir.” İşte bu, sizin onun hükümlerine bağlanmanızı ve verdiği haberlere iman etmenizi gerektirmektedir. Kim buna aldırış etmeyip onu yalanlayacak olursa hiç şüphesiz o en büyük zalimdir. Nitekim devamla şöyle buyrulmuştur:“Allah’ın âyetlerini yalanlayan ve onlardan yüz çevirenden” yani onlardan uzaklaşıp yan çizenlerden “daha zalim kim olabilir? Biz âyetlerimizden yüz çevirenleri” bu yan çizmeleri ve hem kendilerini hem de başkalarını alıkoymaları sebebi ile “çok kötü” kişinin hiç hoşuna gitmeyen ve ona pek ağır gelen “bir azapla cezalandıracağız.” Bu ceza, kötü amellerine bir karşılıktır. Yoksa “Rabbin elbette ki kullara zulmedici değildir”(Fussilet, 41/46) Bu âyet-i kerimeler, Kur’an ilminin ilimlerin en üstünü, en mübareği ve en kapsamlısı olduğuna, Kur’an-ı Kerim ile dosdoğru yola tam anlamı ile hidâyetin gerçekleşeceğine, onunla birlikte ne kelamcıların tahlillerine, ne filozofların düşüncelerine, ne de bunların dışında kalan öncekilerin ya da sonrakilerin ilimlerine ihtiyaç olmadığına delildir. Bilindiği gibi Kur’an’dan önceki ilahî kitaplar yalnızca yahudi ve hıristiyan diye bilinen iki gruba indirilmiştir. Bu yüzden mutlak olarak Kitap ehli denilince akla onlar gelir. Diğer kesimler -Mecusiler ya da başka gruplar- bu kapsama girmez. Yine bu buyrukta Kur’an-ı Kerim’in indirilmesinden önce cahiliye dönemi insanlarının çok büyük bir bilgisizlik içinde olduklarına, o dönemde ilmin kaynağına sahip olan Kitap ehli nezdinde bulunanları bilmediklerine ve onların kitaplarını okumaktan gafil olduklarına da delil vardır.

Enam 6:156

154- Sonra Biz, güzelce uygulayanlara tamamlamak, her şeyi ayrı ayrı açıklamak, bir hidâyet ve bir rahmet olmak üzere Musa’ya Kitabı verdik ki onlar Rab’lerine kavuşacaklarına iman etsinler. 155- İşte bu, indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır. Öyleyse ona uyun ve korkup sakının ki merhamet olunasınız. 156- “Kitap yalnızca bizden önceki iki topluluğa indirildi ve biz, onların okuduklarından habersiz kimseler idik” demeyesiniz diye. 157- Yahut da:“Bize de kitap indirilseydi elbette onlardan daha çok hidâyet üzere olurduk” demeyesiniz diye. İşte size Rabbinizden apaçık bir belge, bir hidâyet ve bir rahmet gelmiştir. Artık Allah’ın âyetlerini yalanlayan ve onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Biz âyetlerimizden yüz çevirenleri, bu yan çizmeleri sebebi ile çok kötü bir azapla cezalandıracağız. 154. “Sonra” bu edat burada zaman itibari ile bir sıralamayı ifade etmek kastı ile kullanılmamıştır. Çünkü Musa’nın aleyhisselam çağı Allah Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in bu Kitabı insanlara okumasından daha öncedir. Bundan maksat verilen haberde bir sıralamadır. İşte Yüce Allah şöyle haber vermektedir: “Musa’ya Kitabı” yani Tevrat’ı, Musa’nın ümmeti içinden “güzelce uygulayanlara” nimetini “tamamlamak” ihsanını da kemale erdirmek üzere verdik. Çünkü Yüce Allah onlardan ihsan eden kimselere sayılamayacak kadar nimetler vermiştir. Bu nimetlerden biri ve bunların tamamlayıcı unsuru da Tevrat’ın onlara indirilmesidir. Böylelikle Allah’ın, üzerlerindeki nimeti tamamlanmış, onların da bu nimetin şükrünü eda etmeleri gerekmiş oluyordu. “Her şeyi” yani açıklanmasına ihtiyaç duydukları helâl, haram, emir, yasak, akaid vb. bütün hususları “ayrı ayrı açıklamak”; itikadî meselelerde ve fer’i hususlarda onları hayra ileten ve onlara kötülükleri açıklayan “bir hidâyet ve” kendisi vasıtası ile mutluluğu, rahmeti ve pek çok hayrı elde edebilecekleri “bir rahmet olmak üzere… verdik ki onlar” üzerlerine Kitabı ve açıklayıcı belgeleri indirmemiz sebebi ile “Rab’lerine kavuşacaklarına iman etsinler.” Çünkü bu Kitap öldükten sonra dirilişe, amellerin karşılıklarının görüleceğine ve Rab’lerine kavuşacaklarına iman etmelerini ve bunun için hazırlanmalarını gerektirecek kat’i delilleri içeren bir kitaptı. 155. “İşte bu” Kur’an-ı Azim ve Zikr-i Hakîm “indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır.” Onda pek çok hayır ve pek bol ilim vardır. Sair ilimler ondan alınır, bereketler ondan çıkartılır. Ne kadar hayır varsa bu Kitap ona çağırmış, onu teşvik etmiş ve ona sevk edecek hikmet ve maslahatları da söz konusu etmiştir. Ne kadar kötülük varsa onu da yasaklamış, ondan sakındırmış, o kötülüğü işlemekten uzaklaştırıcı sebepleri ve onların vahim sonuçlarını dile getirmiştir. “Öyleyse” emir ve yasaklarında “ona uyun” dininizin esaslarını da fer’i hükümlerini de ona dayandırın, onun üzerine bina edin “ve” Yüce Allah’ın herhangi bir emrine muhalefet etmekten “korkup sakının ki” o Kitaba uyduğunuz takdirde “merhamet olunasınız.” Gerçekten de Allah’ın rahmetine nail olmanın en büyük sebebi, ilmen ve amelen bu Kitaba uymaktır. 156. “Kitap yalnızca bizden önceki iki topluluğa indirildi ve biz, onların okuduklarından habersiz kimseler idik” demeyesiniz diye” size de bu mübarek Kitabı indirdik. Bundan maksat sizin ileri süreceğiniz delili ve mazereti ortadan kaldırmak ve sizin: Kitap bizden önceki iki kesime yani yahudilerle hıristiyanlara indirildi, dememenizdir. “biz onların okuduklarından habersiz kimseler idik” yani: Sen bize bir kitap indirmedin. Bundan önce o iki kesime indirmiş olduğun kitaplardan da bizim herhangi bir bilgimiz ve malumatımız yoktu, demeyesiniz diye üzerinize öyle bir kitap indirdik ki semadan ondan daha kapsamlı, daha açık ve daha açıklayıcı bir kitap inmemiştir. 157. “Yahut da: “Bize de kitap indirilseydi elbette onlardan daha çok hidâyet üzere olurduk” demeyesiniz diye.” Yani sizler ya kendinize hidâyetin kaynağının hiç ulaşmadığını ileri sürerek mazeret bildirecektiniz yahut da bunun mükemmel ve eksiksiz olmadığını söyleyerek mazeret açıklayacaktınız. İşte size indirilen bu kitap ile hidâyetin kaynağını da mükemmel şeklini de elde etmiş bulunuyorsunuz. Zira:“İşte size Rabbinizden apaçık bir belge” hakkı açıklayan her bir şey bunun kapsamına dahildir “bir hidâyet” sapıklıktan kurtarış “ve bir rahmet” sizin için dininiz ve dünyanızda mutluluk kaynağı “gelmiştir.” İşte bu, sizin onun hükümlerine bağlanmanızı ve verdiği haberlere iman etmenizi gerektirmektedir. Kim buna aldırış etmeyip onu yalanlayacak olursa hiç şüphesiz o en büyük zalimdir. Nitekim devamla şöyle buyrulmuştur:“Allah’ın âyetlerini yalanlayan ve onlardan yüz çevirenden” yani onlardan uzaklaşıp yan çizenlerden “daha zalim kim olabilir? Biz âyetlerimizden yüz çevirenleri” bu yan çizmeleri ve hem kendilerini hem de başkalarını alıkoymaları sebebi ile “çok kötü” kişinin hiç hoşuna gitmeyen ve ona pek ağır gelen “bir azapla cezalandıracağız.” Bu ceza, kötü amellerine bir karşılıktır. Yoksa “Rabbin elbette ki kullara zulmedici değildir”(Fussilet, 41/46) Bu âyet-i kerimeler, Kur’an ilminin ilimlerin en üstünü, en mübareği ve en kapsamlısı olduğuna, Kur’an-ı Kerim ile dosdoğru yola tam anlamı ile hidâyetin gerçekleşeceğine, onunla birlikte ne kelamcıların tahlillerine, ne filozofların düşüncelerine, ne de bunların dışında kalan öncekilerin ya da sonrakilerin ilimlerine ihtiyaç olmadığına delildir. Bilindiği gibi Kur’an’dan önceki ilahî kitaplar yalnızca yahudi ve hıristiyan diye bilinen iki gruba indirilmiştir. Bu yüzden mutlak olarak Kitap ehli denilince akla onlar gelir. Diğer kesimler -Mecusiler ya da başka gruplar- bu kapsama girmez. Yine bu buyrukta Kur’an-ı Kerim’in indirilmesinden önce cahiliye dönemi insanlarının çok büyük bir bilgisizlik içinde olduklarına, o dönemde ilmin kaynağına sahip olan Kitap ehli nezdinde bulunanları bilmediklerine ve onların kitaplarını okumaktan gafil olduklarına da delil vardır.

Enam 6:157

154- Sonra Biz, güzelce uygulayanlara tamamlamak, her şeyi ayrı ayrı açıklamak, bir hidâyet ve bir rahmet olmak üzere Musa’ya Kitabı verdik ki onlar Rab’lerine kavuşacaklarına iman etsinler. 155- İşte bu, indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır. Öyleyse ona uyun ve korkup sakının ki merhamet olunasınız. 156- “Kitap yalnızca bizden önceki iki topluluğa indirildi ve biz, onların okuduklarından habersiz kimseler idik” demeyesiniz diye. 157- Yahut da:“Bize de kitap indirilseydi elbette onlardan daha çok hidâyet üzere olurduk” demeyesiniz diye. İşte size Rabbinizden apaçık bir belge, bir hidâyet ve bir rahmet gelmiştir. Artık Allah’ın âyetlerini yalanlayan ve onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Biz âyetlerimizden yüz çevirenleri, bu yan çizmeleri sebebi ile çok kötü bir azapla cezalandıracağız. 154. “Sonra” bu edat burada zaman itibari ile bir sıralamayı ifade etmek kastı ile kullanılmamıştır. Çünkü Musa’nın aleyhisselam çağı Allah Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in bu Kitabı insanlara okumasından daha öncedir. Bundan maksat verilen haberde bir sıralamadır. İşte Yüce Allah şöyle haber vermektedir: “Musa’ya Kitabı” yani Tevrat’ı, Musa’nın ümmeti içinden “güzelce uygulayanlara” nimetini “tamamlamak” ihsanını da kemale erdirmek üzere verdik. Çünkü Yüce Allah onlardan ihsan eden kimselere sayılamayacak kadar nimetler vermiştir. Bu nimetlerden biri ve bunların tamamlayıcı unsuru da Tevrat’ın onlara indirilmesidir. Böylelikle Allah’ın, üzerlerindeki nimeti tamamlanmış, onların da bu nimetin şükrünü eda etmeleri gerekmiş oluyordu. “Her şeyi” yani açıklanmasına ihtiyaç duydukları helâl, haram, emir, yasak, akaid vb. bütün hususları “ayrı ayrı açıklamak”; itikadî meselelerde ve fer’i hususlarda onları hayra ileten ve onlara kötülükleri açıklayan “bir hidâyet ve” kendisi vasıtası ile mutluluğu, rahmeti ve pek çok hayrı elde edebilecekleri “bir rahmet olmak üzere… verdik ki onlar” üzerlerine Kitabı ve açıklayıcı belgeleri indirmemiz sebebi ile “Rab’lerine kavuşacaklarına iman etsinler.” Çünkü bu Kitap öldükten sonra dirilişe, amellerin karşılıklarının görüleceğine ve Rab’lerine kavuşacaklarına iman etmelerini ve bunun için hazırlanmalarını gerektirecek kat’i delilleri içeren bir kitaptı. 155. “İşte bu” Kur’an-ı Azim ve Zikr-i Hakîm “indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır.” Onda pek çok hayır ve pek bol ilim vardır. Sair ilimler ondan alınır, bereketler ondan çıkartılır. Ne kadar hayır varsa bu Kitap ona çağırmış, onu teşvik etmiş ve ona sevk edecek hikmet ve maslahatları da söz konusu etmiştir. Ne kadar kötülük varsa onu da yasaklamış, ondan sakındırmış, o kötülüğü işlemekten uzaklaştırıcı sebepleri ve onların vahim sonuçlarını dile getirmiştir. “Öyleyse” emir ve yasaklarında “ona uyun” dininizin esaslarını da fer’i hükümlerini de ona dayandırın, onun üzerine bina edin “ve” Yüce Allah’ın herhangi bir emrine muhalefet etmekten “korkup sakının ki” o Kitaba uyduğunuz takdirde “merhamet olunasınız.” Gerçekten de Allah’ın rahmetine nail olmanın en büyük sebebi, ilmen ve amelen bu Kitaba uymaktır. 156. “Kitap yalnızca bizden önceki iki topluluğa indirildi ve biz, onların okuduklarından habersiz kimseler idik” demeyesiniz diye” size de bu mübarek Kitabı indirdik. Bundan maksat sizin ileri süreceğiniz delili ve mazereti ortadan kaldırmak ve sizin: Kitap bizden önceki iki kesime yani yahudilerle hıristiyanlara indirildi, dememenizdir. “biz onların okuduklarından habersiz kimseler idik” yani: Sen bize bir kitap indirmedin. Bundan önce o iki kesime indirmiş olduğun kitaplardan da bizim herhangi bir bilgimiz ve malumatımız yoktu, demeyesiniz diye üzerinize öyle bir kitap indirdik ki semadan ondan daha kapsamlı, daha açık ve daha açıklayıcı bir kitap inmemiştir. 157. “Yahut da: “Bize de kitap indirilseydi elbette onlardan daha çok hidâyet üzere olurduk” demeyesiniz diye.” Yani sizler ya kendinize hidâyetin kaynağının hiç ulaşmadığını ileri sürerek mazeret bildirecektiniz yahut da bunun mükemmel ve eksiksiz olmadığını söyleyerek mazeret açıklayacaktınız. İşte size indirilen bu kitap ile hidâyetin kaynağını da mükemmel şeklini de elde etmiş bulunuyorsunuz. Zira:“İşte size Rabbinizden apaçık bir belge” hakkı açıklayan her bir şey bunun kapsamına dahildir “bir hidâyet” sapıklıktan kurtarış “ve bir rahmet” sizin için dininiz ve dünyanızda mutluluk kaynağı “gelmiştir.” İşte bu, sizin onun hükümlerine bağlanmanızı ve verdiği haberlere iman etmenizi gerektirmektedir. Kim buna aldırış etmeyip onu yalanlayacak olursa hiç şüphesiz o en büyük zalimdir. Nitekim devamla şöyle buyrulmuştur:“Allah’ın âyetlerini yalanlayan ve onlardan yüz çevirenden” yani onlardan uzaklaşıp yan çizenlerden “daha zalim kim olabilir? Biz âyetlerimizden yüz çevirenleri” bu yan çizmeleri ve hem kendilerini hem de başkalarını alıkoymaları sebebi ile “çok kötü” kişinin hiç hoşuna gitmeyen ve ona pek ağır gelen “bir azapla cezalandıracağız.” Bu ceza, kötü amellerine bir karşılıktır. Yoksa “Rabbin elbette ki kullara zulmedici değildir”(Fussilet, 41/46) Bu âyet-i kerimeler, Kur’an ilminin ilimlerin en üstünü, en mübareği ve en kapsamlısı olduğuna, Kur’an-ı Kerim ile dosdoğru yola tam anlamı ile hidâyetin gerçekleşeceğine, onunla birlikte ne kelamcıların tahlillerine, ne filozofların düşüncelerine, ne de bunların dışında kalan öncekilerin ya da sonrakilerin ilimlerine ihtiyaç olmadığına delildir. Bilindiği gibi Kur’an’dan önceki ilahî kitaplar yalnızca yahudi ve hıristiyan diye bilinen iki gruba indirilmiştir. Bu yüzden mutlak olarak Kitap ehli denilince akla onlar gelir. Diğer kesimler -Mecusiler ya da başka gruplar- bu kapsama girmez. Yine bu buyrukta Kur’an-ı Kerim’in indirilmesinden önce cahiliye dönemi insanlarının çok büyük bir bilgisizlik içinde olduklarına, o dönemde ilmin kaynağına sahip olan Kitap ehli nezdinde bulunanları bilmediklerine ve onların kitaplarını okumaktan gafil olduklarına da delil vardır.

Enam 6:158

158- Onlar, ille de kendilerine meleklerin gelmesini yahut Rabbinin gelmesini veya Rabbinin (kıyamete dair) alametlerinden birisinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin alametlerinden biri geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye imanı fayda vermez. De ki:“Bekleyin, biz de beklemekteyiz.” 158. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Şu zulüm ve inatları devam edip giden bu kimseler neyi bekliyorlar? “Kendilerine” azabın öncüleri ve âhiretin habercileri olmak üzere “meleklerin” ruhlarını kabzetmek üzere “gelmesini” ki bu duruma gelecek olurlarsa imanın da salih amellerin de onlara faydası olmayacaktır “yahut Rabbinin” kullar arasında hüküm vermek ve iyilikte bulunanları mükâfaatlandırıp kötülükte bulunanları da cezalandırmak üzere “gelmesini, yahut Rabbinin” kıyametin yaklaştığına delil olan “alametlerinden birisinin gelmesini mi bekliyorlar?”“Rabbinin” artık kıyametin kopmasının yaklaştığının ve âhiret hayatının başlamasının yakın olduğunun kendisi ile bilineceği olağanüstü “alametlerinden biri geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye imanı fayda vermez.” Yani Allah’ın âyetlerinden herhangi birisi ortaya çıkacak olursa kâfire artık bundan sonra iman etmesinin faydası olmayacağı gibi, iyilikte kusuru bulunan mü’minlerin de hayrını daha çok artırmaya çalışmasının bir faydası olmayacaktır. Ona sadece bundan önce sahip olduğu imanın ve bu âyetlerden herhangi birisinin gelmesinden önce işlemiş olduğu hayırların faydası dokunacaktır. Bundaki hikmet de gâyet açıktır. Çünkü iman ancak görülmediği halde inanıldığında ve kulun kendi ihtiyarı (seçim ve tercihi) ile olduğu takdirde fayda verir. Bu âyetlerin ortaya çıkmasından sonra ise artık her şey gözle ayan beyan görülür. Bu durumda iman etmenin bir faydası olmaz. Çünkü bu, suda boğulmak üzere yahut yangında yanmak üzere vb. durumda olup da ölümü gördüğü vakit içinde bulunduğu kötü halden vazgeçen kimsenin imanı gibi zaruret halinde mecburiyetten kaynaklanan bir imana benzer. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar bizim azabımızı gördüklerinde: Bir olarak Allah’a inandık, O’na eş tutmakta olduğumuz şeyleri de inkâr ettik, dediler. Ama bizim azabımızı gördüklerinde imanları onlara fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları hakkında geçerli olagelen sünnetidir/kanunudur.”(el-Mü’min, (40/84-85) Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen pek çok sahih hadiste belirtildiğine göre bu kıyamete dair alametlerin birisinden kasıt, güneşin batıdan doğmasıdır. İnsanlar bunu göreceklerinde iman edecekler fakat imanlarının onlara faydası olmayacaktır. İşte o vakit de tevbe kapısı kapatılmış olacaktır.[8] Bu, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanlara gelmesi beklenen bir tehdit olduğundan ve onlar da hem peygambere hem de ona tâbi olanlara zamanla birtakım musibetlerin gelmesini beklediklerinden dolayı:“De ki: Bekleyin, biz de beklemekteyiz” hangimizin güven duymaya layık oldğunu bileceksiniz, diye buyrulmuştur. Bu âyet-i kerimede Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin, yaratılmışların sıfatlarına benzetme söz konusu olmaksızın istiva, nüzul (inme) ve gelme gibi ihtiyarî fiillerin Yüce Allah hakkında söz konusu olduğu yönündeki görüşüne delil vardır. Kitap ve sünnette bu anlamda pek çok buyruk vardır. Yine bu ayetten kıyamet alametlerinden birinin güneşin batıdan doğması olduğu da anlaşılmaktadır. Hikmeti sonsuz Yüce Allah’ın kanunu, imanın ancak -az önce geçtiği gibi- mecburi değil de ihtiyarî olması halinde fayda vereceği şeklindedir. İnsan, hayrı imanı ile elde eder. İtaat, iyilik ve takva ancak kulun imana sahip olması halinde fayda verir ve artar. Kalpte iman bulunmayacak olursa bunların hiçbirisinin kişiye faydası olmaz.

Enam 6:159

159- Dinlerini parça parça edip fırka fırka ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a aittir. Sonra da O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir. 160- İyilikle gelene onun on misli (mükafat) vardır. Kötülükle gelen de ancak onun misli ile cezalandırılır. Onlara zulmedilmez. 159. Yüce Allah, burada birilerini tehdit etmektedir. Bunlar, dinlerini parça parça eden, yani onu kısım kısım ayırıp dinleri hususunda tefrikaya düşen, bunun sonucunda da yahudilik, hristiyanlık, mecusilik gibi dinden sadece kişiye hiçbir fayda sağlamayacak birtakım isimleri pay edip alanlardır. Ya da şeriatın sadece bir bölümünü alıp onu din kabul etmeleri ve onun benzerini yahut da ondan daha da önemlisini terk etmeleri suretiyle imanları kâmil olmayan kimselerdir. Nitekim ümmeti bölen bid’at ve dalâlet ehli fırkaların durumu bu şekildedir. Buna göre ayet-i kerime dinin bir araya gelmeyi ve kaynaşmayı emrettiğine, buna karşılık din hususunda, dinin usulünde ve fer’î meselelerinde tefrikaya düşmenin yasakladığına delil vardır. Devamla Yüce Allah dinlerini parça parça edip tefrikaya düşenlerden uzak kalmasını emrederek:“Senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur” buyurmaktadır. Yani sen onlardan değilsin, onlar da senden değildirler. Çünkü onlar sana muhalefet etmiş ve sana karşı inatlaşmış kimselerdir. “Onların işi ancak Allah’a aittir.” O’na döndürüleceklerdir ve O da amellerinin karşılığını onlara verecektir. “Sonra da O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” 160. Daha sonra Yüce Allah amellerine verilecek karşılığın niteliğini belirterek şöyle buyurmaktadır: Sözlü ve fiilî, gizli ve açık, Allah’ın hakkı ile ilgili veya kullarının hakkı ile ilgili olsun herhangi bir “iyilikle gelene bunun on misli (mükafat) vardır.” Bu iyiliğe verilecek olan kat kat mükâfaatın en alt sınırıdır. “Kötülükle gelen de ancak onun misli ile cezalandırılır.” Bu da Yüce Allah’ın eksiksiz adalet ve ihsanının bir neticesidir. O, zerre ağırlığı kadar bile zulmetmez. Bundan dolayı:“Onlara zulmedilmez” buyurmuştur.

Enam 6:160

159- Dinlerini parça parça edip fırka fırka ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a aittir. Sonra da O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir. 160- İyilikle gelene onun on misli (mükafat) vardır. Kötülükle gelen de ancak onun misli ile cezalandırılır. Onlara zulmedilmez. 159. Yüce Allah, burada birilerini tehdit etmektedir. Bunlar, dinlerini parça parça eden, yani onu kısım kısım ayırıp dinleri hususunda tefrikaya düşen, bunun sonucunda da yahudilik, hristiyanlık, mecusilik gibi dinden sadece kişiye hiçbir fayda sağlamayacak birtakım isimleri pay edip alanlardır. Ya da şeriatın sadece bir bölümünü alıp onu din kabul etmeleri ve onun benzerini yahut da ondan daha da önemlisini terk etmeleri suretiyle imanları kâmil olmayan kimselerdir. Nitekim ümmeti bölen bid’at ve dalâlet ehli fırkaların durumu bu şekildedir. Buna göre ayet-i kerime dinin bir araya gelmeyi ve kaynaşmayı emrettiğine, buna karşılık din hususunda, dinin usulünde ve fer’î meselelerinde tefrikaya düşmenin yasakladığına delil vardır. Devamla Yüce Allah dinlerini parça parça edip tefrikaya düşenlerden uzak kalmasını emrederek:“Senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur” buyurmaktadır. Yani sen onlardan değilsin, onlar da senden değildirler. Çünkü onlar sana muhalefet etmiş ve sana karşı inatlaşmış kimselerdir. “Onların işi ancak Allah’a aittir.” O’na döndürüleceklerdir ve O da amellerinin karşılığını onlara verecektir. “Sonra da O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” 160. Daha sonra Yüce Allah amellerine verilecek karşılığın niteliğini belirterek şöyle buyurmaktadır: Sözlü ve fiilî, gizli ve açık, Allah’ın hakkı ile ilgili veya kullarının hakkı ile ilgili olsun herhangi bir “iyilikle gelene bunun on misli (mükafat) vardır.” Bu iyiliğe verilecek olan kat kat mükâfaatın en alt sınırıdır. “Kötülükle gelen de ancak onun misli ile cezalandırılır.” Bu da Yüce Allah’ın eksiksiz adalet ve ihsanının bir neticesidir. O, zerre ağırlığı kadar bile zulmetmez. Bundan dolayı:“Onlara zulmedilmez” buyurmuştur.

Enam 6:161

161- De ki:“Hiç şüphesiz Rabbim, beni dosdoğru bir yola, dimdik ayakta duran bir dine, hanif olan İbrahim’in dinine iletti. O, müşriklerden değildi.” 162- De ki:“Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. 163- O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.” 164- De ki:“Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka bir rab arar mıyım hiç? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez. Nihâyet dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” 165- Sizi yeryüzünün halifeleri yapan ve size verdikleri ile sizi sınamak için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz Rabbin, hem cezası pek çabuk olandır hem de çok bağışlayan ve pek merhamet edendir. 161. Yüce Allah, peygamberine sahip olduğu hidâyet ve izlemekte olduğu dosdoğru yolu ilan etmesini ve şunu açıklamasını emretmektedir: Onun izlemekte olduğu bu dosdoğru yol, faydalı itikadî hükümleri ve salih amelleri içeren, güzel olan her şeyi emreden ve çirkin olan her şeyi de yasaklayan bir dindir. Bütün peygamberlerin özellikle de haniflerin önderi, vefatından sonra gönderilenlerin atası, Halilurrahman İbrahim aleyhisselam’ın dinidir. Bu din, dosdoğru olmayan, aksine haktan sapan yahudi, hristiyan ve müşriklerin dinlerinden uzaklaşıp Sırat-ı Mustakim’i gösteren hanif dindir. Bu din genel olarak böyledir. Daha sonra yüce Allah bu dinin ibadetlerinin en şereflilerini ayrıca zikrederek şöyle buyurmaktadır: 162. “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım” Bu iki ibadet, yani namaz ve kurban özellikle zikredilmiştir. Çünkü onlar, oldukça şerefli ve faziletli ibadetlerdir. Yüce Allah’a beslenen sevgiye, dini O’na halis kılmaya, kalple, dille ve azalarla Allah'a yakınlaşmaya delildirler. Yine nefsin, sevdiği malı daha çok sevdiği Yüce Allah’a feda etmek demek olan kurban kesmek de O’na yakınlaşmaya en büyük delildir. O nedenle her kim namaz ve kurban ibadetinde ihlaslı hareket ederse, onun bu ihlası diğer amel ve sözlerinde de ihlaslı olmasını beraberinde getirir. “Hayatım ve ölümüm” yani hayatımda yaptığım, Yüce Allah’ın hakkımda takdir ettiği, ölümümde de Allah’ın benim için takdir ettiği her bir şey “âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. 163. “O’nun” ibadette “hiçbir ortağı yoktur.” Mülkte (kainata sahip ve egemen oluşunda) ve idaresinde ortağı olmadığı gibi. Şüphesiz ki Yüce Allah’a karşı bu ihlas, benim uydurduğum bir şey olmadığı gibi kendiliğimden ortaya attığım bir şey de değildir. Aksine “ben bununla” kesin olarak “emrolundum” bu emri yerine getirmedikçe de sorumluluğundan kurtulamam “ve ben” bu ümmet içinde “müslümanların ilkiyim.” 164. “De ki: Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka” yaratılmışlar arasından “bir rab arar mıyım hiç?” Benim O’ndan başka bir rab, kainatı yöneten bir kimse kabul etmem hiç bana yakışır mı? Halbuki Allah her şeyin rabbidir, bütün yaratıklar O’nun rububiyeti altındadır, O’nun emrine bağlıdır. O halde benim de benden başkasının da Allah’ı rab edinmesi ve bunu hoşnutlukla kabul etmesi, diğer taraftan Yüce Allah’a muhtaç ve aciz olan, O’nun rububiyeti altında bulunan herhangi bir kimseye de bağlanmaması şarttır. Daha sonra Yüce Allah amellerin karşılığını hatırlatarak böyle davranmaya teşvik ederken aksi tutumdan korkutarak şöyle buyurmaktadır:“Herkesin” hayır ve şer kabilinden “kazandığı yalnız kendisine aittir.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Kim salih amel işlerse kendi lehine, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46)“Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez.” Aksine herkes kendi günah yükünü yüklenir. Eğer herhangi bir kimse, başkasının sapıklığına ve günahına sebep olmuşsa o takdirde fiilen o işi işleyenin günahından bir şey eksilmeksizin sebep olana da sebep olmanın günahı vardır. “Nihâyet” kıyamet gününde “dönüşünüz Ancak Rabbinizedir. O” hayır ya da şer türünden hakkında “ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir” ve bunların karşılığını da en mükemmel şekilde verecektir. 165. “Sizi yeryüzünün halefleri yapan” Allah sizi yeryüzünde öncekilerden sonra gelen halefler kıldı, zira kiminiz kiminizin arkasından gelir, halefi olur. Orada bulunan her şeyi emrinize verdi ve nasıl amel edeceğinizi ortaya çıkarmak için de sizi sınadı. “Size verdikleri ile sizi sınamak için kiminizi kiminizden derecelerle” güç, sağlık, rızık, yaratılış ve ahlâk itibari ile “üstün kılan O’dur.” Bu verdikleri ile sizi sınamasının bir sonucu olarak da amellerinizin arasında farklılıklar ortaya çıkar. “Şüphesiz Rabbin hem” kendisine isyan edip âyetlerini yalanlayanlara karşı “cezası pek çabuk olandır hem de” kendisine iman edip salih amel işleyen, helak edici büyük günahlardan da tevbe eden kimselere karşı “çok bağışlayan ve pek merhamet edendir.”[9] ***

Enam 6:162

161- De ki:“Hiç şüphesiz Rabbim, beni dosdoğru bir yola, dimdik ayakta duran bir dine, hanif olan İbrahim’in dinine iletti. O, müşriklerden değildi.” 162- De ki:“Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. 163- O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.” 164- De ki:“Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka bir rab arar mıyım hiç? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez. Nihâyet dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” 165- Sizi yeryüzünün halifeleri yapan ve size verdikleri ile sizi sınamak için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz Rabbin, hem cezası pek çabuk olandır hem de çok bağışlayan ve pek merhamet edendir. 161. Yüce Allah, peygamberine sahip olduğu hidâyet ve izlemekte olduğu dosdoğru yolu ilan etmesini ve şunu açıklamasını emretmektedir: Onun izlemekte olduğu bu dosdoğru yol, faydalı itikadî hükümleri ve salih amelleri içeren, güzel olan her şeyi emreden ve çirkin olan her şeyi de yasaklayan bir dindir. Bütün peygamberlerin özellikle de haniflerin önderi, vefatından sonra gönderilenlerin atası, Halilurrahman İbrahim aleyhisselam’ın dinidir. Bu din, dosdoğru olmayan, aksine haktan sapan yahudi, hristiyan ve müşriklerin dinlerinden uzaklaşıp Sırat-ı Mustakim’i gösteren hanif dindir. Bu din genel olarak böyledir. Daha sonra yüce Allah bu dinin ibadetlerinin en şereflilerini ayrıca zikrederek şöyle buyurmaktadır: 162. “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım” Bu iki ibadet, yani namaz ve kurban özellikle zikredilmiştir. Çünkü onlar, oldukça şerefli ve faziletli ibadetlerdir. Yüce Allah’a beslenen sevgiye, dini O’na halis kılmaya, kalple, dille ve azalarla Allah'a yakınlaşmaya delildirler. Yine nefsin, sevdiği malı daha çok sevdiği Yüce Allah’a feda etmek demek olan kurban kesmek de O’na yakınlaşmaya en büyük delildir. O nedenle her kim namaz ve kurban ibadetinde ihlaslı hareket ederse, onun bu ihlası diğer amel ve sözlerinde de ihlaslı olmasını beraberinde getirir. “Hayatım ve ölümüm” yani hayatımda yaptığım, Yüce Allah’ın hakkımda takdir ettiği, ölümümde de Allah’ın benim için takdir ettiği her bir şey “âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. 163. “O’nun” ibadette “hiçbir ortağı yoktur.” Mülkte (kainata sahip ve egemen oluşunda) ve idaresinde ortağı olmadığı gibi. Şüphesiz ki Yüce Allah’a karşı bu ihlas, benim uydurduğum bir şey olmadığı gibi kendiliğimden ortaya attığım bir şey de değildir. Aksine “ben bununla” kesin olarak “emrolundum” bu emri yerine getirmedikçe de sorumluluğundan kurtulamam “ve ben” bu ümmet içinde “müslümanların ilkiyim.” 164. “De ki: Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka” yaratılmışlar arasından “bir rab arar mıyım hiç?” Benim O’ndan başka bir rab, kainatı yöneten bir kimse kabul etmem hiç bana yakışır mı? Halbuki Allah her şeyin rabbidir, bütün yaratıklar O’nun rububiyeti altındadır, O’nun emrine bağlıdır. O halde benim de benden başkasının da Allah’ı rab edinmesi ve bunu hoşnutlukla kabul etmesi, diğer taraftan Yüce Allah’a muhtaç ve aciz olan, O’nun rububiyeti altında bulunan herhangi bir kimseye de bağlanmaması şarttır. Daha sonra Yüce Allah amellerin karşılığını hatırlatarak böyle davranmaya teşvik ederken aksi tutumdan korkutarak şöyle buyurmaktadır:“Herkesin” hayır ve şer kabilinden “kazandığı yalnız kendisine aittir.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Kim salih amel işlerse kendi lehine, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46)“Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez.” Aksine herkes kendi günah yükünü yüklenir. Eğer herhangi bir kimse, başkasının sapıklığına ve günahına sebep olmuşsa o takdirde fiilen o işi işleyenin günahından bir şey eksilmeksizin sebep olana da sebep olmanın günahı vardır. “Nihâyet” kıyamet gününde “dönüşünüz Ancak Rabbinizedir. O” hayır ya da şer türünden hakkında “ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir” ve bunların karşılığını da en mükemmel şekilde verecektir. 165. “Sizi yeryüzünün halefleri yapan” Allah sizi yeryüzünde öncekilerden sonra gelen halefler kıldı, zira kiminiz kiminizin arkasından gelir, halefi olur. Orada bulunan her şeyi emrinize verdi ve nasıl amel edeceğinizi ortaya çıkarmak için de sizi sınadı. “Size verdikleri ile sizi sınamak için kiminizi kiminizden derecelerle” güç, sağlık, rızık, yaratılış ve ahlâk itibari ile “üstün kılan O’dur.” Bu verdikleri ile sizi sınamasının bir sonucu olarak da amellerinizin arasında farklılıklar ortaya çıkar. “Şüphesiz Rabbin hem” kendisine isyan edip âyetlerini yalanlayanlara karşı “cezası pek çabuk olandır hem de” kendisine iman edip salih amel işleyen, helak edici büyük günahlardan da tevbe eden kimselere karşı “çok bağışlayan ve pek merhamet edendir.”[9] ***

Enam 6:163

161- De ki:“Hiç şüphesiz Rabbim, beni dosdoğru bir yola, dimdik ayakta duran bir dine, hanif olan İbrahim’in dinine iletti. O, müşriklerden değildi.” 162- De ki:“Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. 163- O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.” 164- De ki:“Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka bir rab arar mıyım hiç? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez. Nihâyet dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” 165- Sizi yeryüzünün halifeleri yapan ve size verdikleri ile sizi sınamak için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz Rabbin, hem cezası pek çabuk olandır hem de çok bağışlayan ve pek merhamet edendir. 161. Yüce Allah, peygamberine sahip olduğu hidâyet ve izlemekte olduğu dosdoğru yolu ilan etmesini ve şunu açıklamasını emretmektedir: Onun izlemekte olduğu bu dosdoğru yol, faydalı itikadî hükümleri ve salih amelleri içeren, güzel olan her şeyi emreden ve çirkin olan her şeyi de yasaklayan bir dindir. Bütün peygamberlerin özellikle de haniflerin önderi, vefatından sonra gönderilenlerin atası, Halilurrahman İbrahim aleyhisselam’ın dinidir. Bu din, dosdoğru olmayan, aksine haktan sapan yahudi, hristiyan ve müşriklerin dinlerinden uzaklaşıp Sırat-ı Mustakim’i gösteren hanif dindir. Bu din genel olarak böyledir. Daha sonra yüce Allah bu dinin ibadetlerinin en şereflilerini ayrıca zikrederek şöyle buyurmaktadır: 162. “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım” Bu iki ibadet, yani namaz ve kurban özellikle zikredilmiştir. Çünkü onlar, oldukça şerefli ve faziletli ibadetlerdir. Yüce Allah’a beslenen sevgiye, dini O’na halis kılmaya, kalple, dille ve azalarla Allah'a yakınlaşmaya delildirler. Yine nefsin, sevdiği malı daha çok sevdiği Yüce Allah’a feda etmek demek olan kurban kesmek de O’na yakınlaşmaya en büyük delildir. O nedenle her kim namaz ve kurban ibadetinde ihlaslı hareket ederse, onun bu ihlası diğer amel ve sözlerinde de ihlaslı olmasını beraberinde getirir. “Hayatım ve ölümüm” yani hayatımda yaptığım, Yüce Allah’ın hakkımda takdir ettiği, ölümümde de Allah’ın benim için takdir ettiği her bir şey “âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. 163. “O’nun” ibadette “hiçbir ortağı yoktur.” Mülkte (kainata sahip ve egemen oluşunda) ve idaresinde ortağı olmadığı gibi. Şüphesiz ki Yüce Allah’a karşı bu ihlas, benim uydurduğum bir şey olmadığı gibi kendiliğimden ortaya attığım bir şey de değildir. Aksine “ben bununla” kesin olarak “emrolundum” bu emri yerine getirmedikçe de sorumluluğundan kurtulamam “ve ben” bu ümmet içinde “müslümanların ilkiyim.” 164. “De ki: Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka” yaratılmışlar arasından “bir rab arar mıyım hiç?” Benim O’ndan başka bir rab, kainatı yöneten bir kimse kabul etmem hiç bana yakışır mı? Halbuki Allah her şeyin rabbidir, bütün yaratıklar O’nun rububiyeti altındadır, O’nun emrine bağlıdır. O halde benim de benden başkasının da Allah’ı rab edinmesi ve bunu hoşnutlukla kabul etmesi, diğer taraftan Yüce Allah’a muhtaç ve aciz olan, O’nun rububiyeti altında bulunan herhangi bir kimseye de bağlanmaması şarttır. Daha sonra Yüce Allah amellerin karşılığını hatırlatarak böyle davranmaya teşvik ederken aksi tutumdan korkutarak şöyle buyurmaktadır:“Herkesin” hayır ve şer kabilinden “kazandığı yalnız kendisine aittir.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Kim salih amel işlerse kendi lehine, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46)“Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez.” Aksine herkes kendi günah yükünü yüklenir. Eğer herhangi bir kimse, başkasının sapıklığına ve günahına sebep olmuşsa o takdirde fiilen o işi işleyenin günahından bir şey eksilmeksizin sebep olana da sebep olmanın günahı vardır. “Nihâyet” kıyamet gününde “dönüşünüz Ancak Rabbinizedir. O” hayır ya da şer türünden hakkında “ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir” ve bunların karşılığını da en mükemmel şekilde verecektir. 165. “Sizi yeryüzünün halefleri yapan” Allah sizi yeryüzünde öncekilerden sonra gelen halefler kıldı, zira kiminiz kiminizin arkasından gelir, halefi olur. Orada bulunan her şeyi emrinize verdi ve nasıl amel edeceğinizi ortaya çıkarmak için de sizi sınadı. “Size verdikleri ile sizi sınamak için kiminizi kiminizden derecelerle” güç, sağlık, rızık, yaratılış ve ahlâk itibari ile “üstün kılan O’dur.” Bu verdikleri ile sizi sınamasının bir sonucu olarak da amellerinizin arasında farklılıklar ortaya çıkar. “Şüphesiz Rabbin hem” kendisine isyan edip âyetlerini yalanlayanlara karşı “cezası pek çabuk olandır hem de” kendisine iman edip salih amel işleyen, helak edici büyük günahlardan da tevbe eden kimselere karşı “çok bağışlayan ve pek merhamet edendir.”[9] ***

Enam 6:164

161- De ki:“Hiç şüphesiz Rabbim, beni dosdoğru bir yola, dimdik ayakta duran bir dine, hanif olan İbrahim’in dinine iletti. O, müşriklerden değildi.” 162- De ki:“Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. 163- O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.” 164- De ki:“Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka bir rab arar mıyım hiç? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez. Nihâyet dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” 165- Sizi yeryüzünün halifeleri yapan ve size verdikleri ile sizi sınamak için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz Rabbin, hem cezası pek çabuk olandır hem de çok bağışlayan ve pek merhamet edendir. 161. Yüce Allah, peygamberine sahip olduğu hidâyet ve izlemekte olduğu dosdoğru yolu ilan etmesini ve şunu açıklamasını emretmektedir: Onun izlemekte olduğu bu dosdoğru yol, faydalı itikadî hükümleri ve salih amelleri içeren, güzel olan her şeyi emreden ve çirkin olan her şeyi de yasaklayan bir dindir. Bütün peygamberlerin özellikle de haniflerin önderi, vefatından sonra gönderilenlerin atası, Halilurrahman İbrahim aleyhisselam’ın dinidir. Bu din, dosdoğru olmayan, aksine haktan sapan yahudi, hristiyan ve müşriklerin dinlerinden uzaklaşıp Sırat-ı Mustakim’i gösteren hanif dindir. Bu din genel olarak böyledir. Daha sonra yüce Allah bu dinin ibadetlerinin en şereflilerini ayrıca zikrederek şöyle buyurmaktadır: 162. “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım” Bu iki ibadet, yani namaz ve kurban özellikle zikredilmiştir. Çünkü onlar, oldukça şerefli ve faziletli ibadetlerdir. Yüce Allah’a beslenen sevgiye, dini O’na halis kılmaya, kalple, dille ve azalarla Allah'a yakınlaşmaya delildirler. Yine nefsin, sevdiği malı daha çok sevdiği Yüce Allah’a feda etmek demek olan kurban kesmek de O’na yakınlaşmaya en büyük delildir. O nedenle her kim namaz ve kurban ibadetinde ihlaslı hareket ederse, onun bu ihlası diğer amel ve sözlerinde de ihlaslı olmasını beraberinde getirir. “Hayatım ve ölümüm” yani hayatımda yaptığım, Yüce Allah’ın hakkımda takdir ettiği, ölümümde de Allah’ın benim için takdir ettiği her bir şey “âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. 163. “O’nun” ibadette “hiçbir ortağı yoktur.” Mülkte (kainata sahip ve egemen oluşunda) ve idaresinde ortağı olmadığı gibi. Şüphesiz ki Yüce Allah’a karşı bu ihlas, benim uydurduğum bir şey olmadığı gibi kendiliğimden ortaya attığım bir şey de değildir. Aksine “ben bununla” kesin olarak “emrolundum” bu emri yerine getirmedikçe de sorumluluğundan kurtulamam “ve ben” bu ümmet içinde “müslümanların ilkiyim.” 164. “De ki: Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka” yaratılmışlar arasından “bir rab arar mıyım hiç?” Benim O’ndan başka bir rab, kainatı yöneten bir kimse kabul etmem hiç bana yakışır mı? Halbuki Allah her şeyin rabbidir, bütün yaratıklar O’nun rububiyeti altındadır, O’nun emrine bağlıdır. O halde benim de benden başkasının da Allah’ı rab edinmesi ve bunu hoşnutlukla kabul etmesi, diğer taraftan Yüce Allah’a muhtaç ve aciz olan, O’nun rububiyeti altında bulunan herhangi bir kimseye de bağlanmaması şarttır. Daha sonra Yüce Allah amellerin karşılığını hatırlatarak böyle davranmaya teşvik ederken aksi tutumdan korkutarak şöyle buyurmaktadır:“Herkesin” hayır ve şer kabilinden “kazandığı yalnız kendisine aittir.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Kim salih amel işlerse kendi lehine, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46)“Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez.” Aksine herkes kendi günah yükünü yüklenir. Eğer herhangi bir kimse, başkasının sapıklığına ve günahına sebep olmuşsa o takdirde fiilen o işi işleyenin günahından bir şey eksilmeksizin sebep olana da sebep olmanın günahı vardır. “Nihâyet” kıyamet gününde “dönüşünüz Ancak Rabbinizedir. O” hayır ya da şer türünden hakkında “ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir” ve bunların karşılığını da en mükemmel şekilde verecektir. 165. “Sizi yeryüzünün halefleri yapan” Allah sizi yeryüzünde öncekilerden sonra gelen halefler kıldı, zira kiminiz kiminizin arkasından gelir, halefi olur. Orada bulunan her şeyi emrinize verdi ve nasıl amel edeceğinizi ortaya çıkarmak için de sizi sınadı. “Size verdikleri ile sizi sınamak için kiminizi kiminizden derecelerle” güç, sağlık, rızık, yaratılış ve ahlâk itibari ile “üstün kılan O’dur.” Bu verdikleri ile sizi sınamasının bir sonucu olarak da amellerinizin arasında farklılıklar ortaya çıkar. “Şüphesiz Rabbin hem” kendisine isyan edip âyetlerini yalanlayanlara karşı “cezası pek çabuk olandır hem de” kendisine iman edip salih amel işleyen, helak edici büyük günahlardan da tevbe eden kimselere karşı “çok bağışlayan ve pek merhamet edendir.”[9] ***

Enam 6:165

161- De ki:“Hiç şüphesiz Rabbim, beni dosdoğru bir yola, dimdik ayakta duran bir dine, hanif olan İbrahim’in dinine iletti. O, müşriklerden değildi.” 162- De ki:“Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. 163- O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.” 164- De ki:“Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka bir rab arar mıyım hiç? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez. Nihâyet dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” 165- Sizi yeryüzünün halifeleri yapan ve size verdikleri ile sizi sınamak için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz Rabbin, hem cezası pek çabuk olandır hem de çok bağışlayan ve pek merhamet edendir. 161. Yüce Allah, peygamberine sahip olduğu hidâyet ve izlemekte olduğu dosdoğru yolu ilan etmesini ve şunu açıklamasını emretmektedir: Onun izlemekte olduğu bu dosdoğru yol, faydalı itikadî hükümleri ve salih amelleri içeren, güzel olan her şeyi emreden ve çirkin olan her şeyi de yasaklayan bir dindir. Bütün peygamberlerin özellikle de haniflerin önderi, vefatından sonra gönderilenlerin atası, Halilurrahman İbrahim aleyhisselam’ın dinidir. Bu din, dosdoğru olmayan, aksine haktan sapan yahudi, hristiyan ve müşriklerin dinlerinden uzaklaşıp Sırat-ı Mustakim’i gösteren hanif dindir. Bu din genel olarak böyledir. Daha sonra yüce Allah bu dinin ibadetlerinin en şereflilerini ayrıca zikrederek şöyle buyurmaktadır: 162. “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım” Bu iki ibadet, yani namaz ve kurban özellikle zikredilmiştir. Çünkü onlar, oldukça şerefli ve faziletli ibadetlerdir. Yüce Allah’a beslenen sevgiye, dini O’na halis kılmaya, kalple, dille ve azalarla Allah'a yakınlaşmaya delildirler. Yine nefsin, sevdiği malı daha çok sevdiği Yüce Allah’a feda etmek demek olan kurban kesmek de O’na yakınlaşmaya en büyük delildir. O nedenle her kim namaz ve kurban ibadetinde ihlaslı hareket ederse, onun bu ihlası diğer amel ve sözlerinde de ihlaslı olmasını beraberinde getirir. “Hayatım ve ölümüm” yani hayatımda yaptığım, Yüce Allah’ın hakkımda takdir ettiği, ölümümde de Allah’ın benim için takdir ettiği her bir şey “âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. 163. “O’nun” ibadette “hiçbir ortağı yoktur.” Mülkte (kainata sahip ve egemen oluşunda) ve idaresinde ortağı olmadığı gibi. Şüphesiz ki Yüce Allah’a karşı bu ihlas, benim uydurduğum bir şey olmadığı gibi kendiliğimden ortaya attığım bir şey de değildir. Aksine “ben bununla” kesin olarak “emrolundum” bu emri yerine getirmedikçe de sorumluluğundan kurtulamam “ve ben” bu ümmet içinde “müslümanların ilkiyim.” 164. “De ki: Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka” yaratılmışlar arasından “bir rab arar mıyım hiç?” Benim O’ndan başka bir rab, kainatı yöneten bir kimse kabul etmem hiç bana yakışır mı? Halbuki Allah her şeyin rabbidir, bütün yaratıklar O’nun rububiyeti altındadır, O’nun emrine bağlıdır. O halde benim de benden başkasının da Allah’ı rab edinmesi ve bunu hoşnutlukla kabul etmesi, diğer taraftan Yüce Allah’a muhtaç ve aciz olan, O’nun rububiyeti altında bulunan herhangi bir kimseye de bağlanmaması şarttır. Daha sonra Yüce Allah amellerin karşılığını hatırlatarak böyle davranmaya teşvik ederken aksi tutumdan korkutarak şöyle buyurmaktadır:“Herkesin” hayır ve şer kabilinden “kazandığı yalnız kendisine aittir.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Kim salih amel işlerse kendi lehine, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46)“Hiçbir günahkar nefis bir başkasının günahını yüklenmez.” Aksine herkes kendi günah yükünü yüklenir. Eğer herhangi bir kimse, başkasının sapıklığına ve günahına sebep olmuşsa o takdirde fiilen o işi işleyenin günahından bir şey eksilmeksizin sebep olana da sebep olmanın günahı vardır. “Nihâyet” kıyamet gününde “dönüşünüz Ancak Rabbinizedir. O” hayır ya da şer türünden hakkında “ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir” ve bunların karşılığını da en mükemmel şekilde verecektir. 165. “Sizi yeryüzünün halefleri yapan” Allah sizi yeryüzünde öncekilerden sonra gelen halefler kıldı, zira kiminiz kiminizin arkasından gelir, halefi olur. Orada bulunan her şeyi emrinize verdi ve nasıl amel edeceğinizi ortaya çıkarmak için de sizi sınadı. “Size verdikleri ile sizi sınamak için kiminizi kiminizden derecelerle” güç, sağlık, rızık, yaratılış ve ahlâk itibari ile “üstün kılan O’dur.” Bu verdikleri ile sizi sınamasının bir sonucu olarak da amellerinizin arasında farklılıklar ortaya çıkar. “Şüphesiz Rabbin hem” kendisine isyan edip âyetlerini yalanlayanlara karşı “cezası pek çabuk olandır hem de” kendisine iman edip salih amel işleyen, helak edici büyük günahlardan da tevbe eden kimselere karşı “çok bağışlayan ve pek merhamet edendir.”[9] ***

A'raf 7:1

1- Elif, Lâm, Mîm, Sâd. 2- (Bu Kur'ân) kendisi ile (insanları) uyarman ve mü’minlere de öğüt olması için sana indirilen bir Kitaptır. O halde ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. 3- Rabbinizden size indirilene uyun ve O’ndan başka dostlar (edinip de onlara) uymayın. Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz?! 4- Nice şehirleri helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin veya gündüzün uyurlarken geldi. 5- Azabımız onlara geldiğinde feryatları:“Biz gerçekten zalimlermişiz” demelerinden başka bir şey olmadı. 6- Andolsun ki kendilerine peygamber gönderilenleri de gönderilen peygamberleri de sorguya çekeceğiz. 7- Ve biz onlara (yaptıklarını) bir bilgiye dayanarak anlatacağız. Biz (onlardan) uzak ve habersiz değildik. (Mekke’de inmiştir, 206 âyettir) 1-2. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’an-ı Kerim’in büyüklüğünü beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“(Bu Kur'ân)… sana indirilen bir Kitaptır” Yani bu, kulların ihtiyaç duydukları her şeyi, bütün ilâhi istekleri ve şer’î maksatları, muhkem ve geniş açıklamaları ile birlikte içeren yüce bir kitaptır. “O halde ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı” darlık, şüphe ve tereddüt “olmasın.” Aksine sen o Kitabın, hikmeti sonsuz ve her türlü hamde layık olan Allah tarafından indirildiğini, sözün en doğrusu olduğunu, önünden de arkasından da batılın ona erişmeyeceğini bilmelisin. Öyleyse bu Kitaba karşı için rahat olsun ve ruhun onunla huzur bulsun. O’nun emir ve yasaklarını açık açık ilan et, kınayan ve karşı çıkan hiçbir kimseden de korkma. Bu kitap, sana “kendisi ile” kulları “uyarman” onlara öğüt vermen, hatırlatmada bulunman, inad edenlere karşı da gerekli şekilde delili ortaya koyman için “ve mü’minlere de öğüt olması için” indirilmiştir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Sen öğüt ver; çünkü öğüt muhakkak mü’minlere fayda verir.”(ez-Zariyat, 51/55) Onlar bu Kitap sayesinde hem dosdoğru yolu ve bu yolun gerektirdiği açık ve gizli amelleri hem de kulun bu yolu izlemesini engelleyen hususları öğrenir ve bunlardan öğüt alırlar. 3. Daha sonra Yüce Allah, bütün kullara hitap edip dikkatlerini bu Kitaba çevirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Rabbinizden size indirilene” yani indirilme amacı sizin faydanız olan bu Kitaba “uyun.” Zira bu Kitap, size terbiyenizi tamamlamak isteyen Rabbiniz tarafından indirilmiştir. Eğer O’nun size indirdiği bu Kitaba uyacak olursanız, sizin terbiyeniz kemâle erer, üzerinizdeki nimet tamamlanır, amel ve ahlakın en güzellerine hatta en üstün olanlarına erişirsiniz. “O’ndan başka dostlar (edinip de onlara) uymayın.” Yani başkalarını dost edinerek onların hevalarına uymayın ve onlar sebebi ile hakkı terk etmeyin. “Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz?!” Eğer gerçekten öğüt tutup maslahatınıza olanı bilseydiniz hiçbir zaman zararlı olanı faydalı olana, düşmanı gerçek dosta tercih etmezdiniz. 4-5. Yüce Allah, peygamberlerin getirdiklerini yalanlayan geçmiş ümmetlerin cezalandırılmalarını hatırlatarak kulları sakındırmakta ve bu şekilde cezalandırılan geçmiş ümmetlere benzememelerini isteyerek şöyle buyurmaktadır:“Nice şehirleri helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin veya gündüzün uyurlarken” yani gafil oldukları bir sırada, hiç farkına varmadıkları ve helak olmayı akıllarından bile geçirmedikleri bir vakitte “geldi.” Bu şiddetli azap onlara geldiğinde onu kendilerinden uzaklaştıramadılar. Daha önce kendilerinden bir fayda umdukları ilahlarının da onlara herhangi bir faydası olmadı. Ayrıca işledikleri zulüm ve isyanları da inkar edemediler; aksine: “Azabımız onlara geldiğinde feryatları: “Biz gerçekten zalimlermişiz” demelerinden başka bir şey olmadı.” Bu buyruk, Yüce Allahın şu buyruklarını andırmaktadır:“Zalim olan nice şehirleri helâk ettik de onlardan sonra başka kavimler yarattık. Azabımızı gördüklerinde hemen hızlıca oradan kaçışıyorlardı. ‘Kaçışmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz.’ (dendi). Onlar: ‘Vay bize! Çünkü biz gerçekten zalimlerdik’ dediler. Biz onları tırpanla biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar feryadları bu oldu.”(el-Enbiya, 21/11-15) 6. Yani Allah’ın kendilerine peygamber göndermiş olduğu ümmetlere, peygamberlerine nasıl cevap ve karşılık verdiklerini soracağız. “O gün onları çağırıp buyuracak ki: Peygamberlere ne karşılık verdiniz?”(el-Kasas, 28/65) buyruğunda da bu durum dile getirilmektedir. “Gönderilen peygamberleri de” Rablerinin buyruklarını tebliğ etmeleri ve ümmetlerinin kendilerine verdikleri karşılıklar hakkında “sorguya çekeceğiz.” 7. “Ve biz onlara” yani bütün insanlara yaptıklarını, amellerine dair kesin “bir bilgiye dayanarak anlatacağız. Biz” hiçbir zaman “(onlardan) uzak ve habersiz değildik.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah yaptıklarını bir bir saymış, onlar ise onu unutmuşlardır.”(el-Mücadele, 58/6)“Andolsun ki sizin üstünüzde yedi kat (gök) yarattık. Biz yaratılmışlardan gafil değiliz.”(el-Mümimûn, 23/17) Daha sonra Yüce Allah amellerin karşılığının verileceğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

A'raf 7:2

1- Elif, Lâm, Mîm, Sâd. 2- (Bu Kur'ân) kendisi ile (insanları) uyarman ve mü’minlere de öğüt olması için sana indirilen bir Kitaptır. O halde ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. 3- Rabbinizden size indirilene uyun ve O’ndan başka dostlar (edinip de onlara) uymayın. Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz?! 4- Nice şehirleri helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin veya gündüzün uyurlarken geldi. 5- Azabımız onlara geldiğinde feryatları:“Biz gerçekten zalimlermişiz” demelerinden başka bir şey olmadı. 6- Andolsun ki kendilerine peygamber gönderilenleri de gönderilen peygamberleri de sorguya çekeceğiz. 7- Ve biz onlara (yaptıklarını) bir bilgiye dayanarak anlatacağız. Biz (onlardan) uzak ve habersiz değildik. (Mekke’de inmiştir, 206 âyettir) 1-2. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’an-ı Kerim’in büyüklüğünü beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“(Bu Kur'ân)… sana indirilen bir Kitaptır” Yani bu, kulların ihtiyaç duydukları her şeyi, bütün ilâhi istekleri ve şer’î maksatları, muhkem ve geniş açıklamaları ile birlikte içeren yüce bir kitaptır. “O halde ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı” darlık, şüphe ve tereddüt “olmasın.” Aksine sen o Kitabın, hikmeti sonsuz ve her türlü hamde layık olan Allah tarafından indirildiğini, sözün en doğrusu olduğunu, önünden de arkasından da batılın ona erişmeyeceğini bilmelisin. Öyleyse bu Kitaba karşı için rahat olsun ve ruhun onunla huzur bulsun. O’nun emir ve yasaklarını açık açık ilan et, kınayan ve karşı çıkan hiçbir kimseden de korkma. Bu kitap, sana “kendisi ile” kulları “uyarman” onlara öğüt vermen, hatırlatmada bulunman, inad edenlere karşı da gerekli şekilde delili ortaya koyman için “ve mü’minlere de öğüt olması için” indirilmiştir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Sen öğüt ver; çünkü öğüt muhakkak mü’minlere fayda verir.”(ez-Zariyat, 51/55) Onlar bu Kitap sayesinde hem dosdoğru yolu ve bu yolun gerektirdiği açık ve gizli amelleri hem de kulun bu yolu izlemesini engelleyen hususları öğrenir ve bunlardan öğüt alırlar. 3. Daha sonra Yüce Allah, bütün kullara hitap edip dikkatlerini bu Kitaba çevirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Rabbinizden size indirilene” yani indirilme amacı sizin faydanız olan bu Kitaba “uyun.” Zira bu Kitap, size terbiyenizi tamamlamak isteyen Rabbiniz tarafından indirilmiştir. Eğer O’nun size indirdiği bu Kitaba uyacak olursanız, sizin terbiyeniz kemâle erer, üzerinizdeki nimet tamamlanır, amel ve ahlakın en güzellerine hatta en üstün olanlarına erişirsiniz. “O’ndan başka dostlar (edinip de onlara) uymayın.” Yani başkalarını dost edinerek onların hevalarına uymayın ve onlar sebebi ile hakkı terk etmeyin. “Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz?!” Eğer gerçekten öğüt tutup maslahatınıza olanı bilseydiniz hiçbir zaman zararlı olanı faydalı olana, düşmanı gerçek dosta tercih etmezdiniz. 4-5. Yüce Allah, peygamberlerin getirdiklerini yalanlayan geçmiş ümmetlerin cezalandırılmalarını hatırlatarak kulları sakındırmakta ve bu şekilde cezalandırılan geçmiş ümmetlere benzememelerini isteyerek şöyle buyurmaktadır:“Nice şehirleri helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin veya gündüzün uyurlarken” yani gafil oldukları bir sırada, hiç farkına varmadıkları ve helak olmayı akıllarından bile geçirmedikleri bir vakitte “geldi.” Bu şiddetli azap onlara geldiğinde onu kendilerinden uzaklaştıramadılar. Daha önce kendilerinden bir fayda umdukları ilahlarının da onlara herhangi bir faydası olmadı. Ayrıca işledikleri zulüm ve isyanları da inkar edemediler; aksine: “Azabımız onlara geldiğinde feryatları: “Biz gerçekten zalimlermişiz” demelerinden başka bir şey olmadı.” Bu buyruk, Yüce Allahın şu buyruklarını andırmaktadır:“Zalim olan nice şehirleri helâk ettik de onlardan sonra başka kavimler yarattık. Azabımızı gördüklerinde hemen hızlıca oradan kaçışıyorlardı. ‘Kaçışmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz.’ (dendi). Onlar: ‘Vay bize! Çünkü biz gerçekten zalimlerdik’ dediler. Biz onları tırpanla biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar feryadları bu oldu.”(el-Enbiya, 21/11-15) 6. Yani Allah’ın kendilerine peygamber göndermiş olduğu ümmetlere, peygamberlerine nasıl cevap ve karşılık verdiklerini soracağız. “O gün onları çağırıp buyuracak ki: Peygamberlere ne karşılık verdiniz?”(el-Kasas, 28/65) buyruğunda da bu durum dile getirilmektedir. “Gönderilen peygamberleri de” Rablerinin buyruklarını tebliğ etmeleri ve ümmetlerinin kendilerine verdikleri karşılıklar hakkında “sorguya çekeceğiz.” 7. “Ve biz onlara” yani bütün insanlara yaptıklarını, amellerine dair kesin “bir bilgiye dayanarak anlatacağız. Biz” hiçbir zaman “(onlardan) uzak ve habersiz değildik.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah yaptıklarını bir bir saymış, onlar ise onu unutmuşlardır.”(el-Mücadele, 58/6)“Andolsun ki sizin üstünüzde yedi kat (gök) yarattık. Biz yaratılmışlardan gafil değiliz.”(el-Mümimûn, 23/17) Daha sonra Yüce Allah amellerin karşılığının verileceğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

A'raf 7:3

1- Elif, Lâm, Mîm, Sâd. 2- (Bu Kur'ân) kendisi ile (insanları) uyarman ve mü’minlere de öğüt olması için sana indirilen bir Kitaptır. O halde ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. 3- Rabbinizden size indirilene uyun ve O’ndan başka dostlar (edinip de onlara) uymayın. Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz?! 4- Nice şehirleri helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin veya gündüzün uyurlarken geldi. 5- Azabımız onlara geldiğinde feryatları:“Biz gerçekten zalimlermişiz” demelerinden başka bir şey olmadı. 6- Andolsun ki kendilerine peygamber gönderilenleri de gönderilen peygamberleri de sorguya çekeceğiz. 7- Ve biz onlara (yaptıklarını) bir bilgiye dayanarak anlatacağız. Biz (onlardan) uzak ve habersiz değildik. (Mekke’de inmiştir, 206 âyettir) 1-2. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’an-ı Kerim’in büyüklüğünü beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“(Bu Kur'ân)… sana indirilen bir Kitaptır” Yani bu, kulların ihtiyaç duydukları her şeyi, bütün ilâhi istekleri ve şer’î maksatları, muhkem ve geniş açıklamaları ile birlikte içeren yüce bir kitaptır. “O halde ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı” darlık, şüphe ve tereddüt “olmasın.” Aksine sen o Kitabın, hikmeti sonsuz ve her türlü hamde layık olan Allah tarafından indirildiğini, sözün en doğrusu olduğunu, önünden de arkasından da batılın ona erişmeyeceğini bilmelisin. Öyleyse bu Kitaba karşı için rahat olsun ve ruhun onunla huzur bulsun. O’nun emir ve yasaklarını açık açık ilan et, kınayan ve karşı çıkan hiçbir kimseden de korkma. Bu kitap, sana “kendisi ile” kulları “uyarman” onlara öğüt vermen, hatırlatmada bulunman, inad edenlere karşı da gerekli şekilde delili ortaya koyman için “ve mü’minlere de öğüt olması için” indirilmiştir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Sen öğüt ver; çünkü öğüt muhakkak mü’minlere fayda verir.”(ez-Zariyat, 51/55) Onlar bu Kitap sayesinde hem dosdoğru yolu ve bu yolun gerektirdiği açık ve gizli amelleri hem de kulun bu yolu izlemesini engelleyen hususları öğrenir ve bunlardan öğüt alırlar. 3. Daha sonra Yüce Allah, bütün kullara hitap edip dikkatlerini bu Kitaba çevirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Rabbinizden size indirilene” yani indirilme amacı sizin faydanız olan bu Kitaba “uyun.” Zira bu Kitap, size terbiyenizi tamamlamak isteyen Rabbiniz tarafından indirilmiştir. Eğer O’nun size indirdiği bu Kitaba uyacak olursanız, sizin terbiyeniz kemâle erer, üzerinizdeki nimet tamamlanır, amel ve ahlakın en güzellerine hatta en üstün olanlarına erişirsiniz. “O’ndan başka dostlar (edinip de onlara) uymayın.” Yani başkalarını dost edinerek onların hevalarına uymayın ve onlar sebebi ile hakkı terk etmeyin. “Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz?!” Eğer gerçekten öğüt tutup maslahatınıza olanı bilseydiniz hiçbir zaman zararlı olanı faydalı olana, düşmanı gerçek dosta tercih etmezdiniz. 4-5. Yüce Allah, peygamberlerin getirdiklerini yalanlayan geçmiş ümmetlerin cezalandırılmalarını hatırlatarak kulları sakındırmakta ve bu şekilde cezalandırılan geçmiş ümmetlere benzememelerini isteyerek şöyle buyurmaktadır:“Nice şehirleri helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin veya gündüzün uyurlarken” yani gafil oldukları bir sırada, hiç farkına varmadıkları ve helak olmayı akıllarından bile geçirmedikleri bir vakitte “geldi.” Bu şiddetli azap onlara geldiğinde onu kendilerinden uzaklaştıramadılar. Daha önce kendilerinden bir fayda umdukları ilahlarının da onlara herhangi bir faydası olmadı. Ayrıca işledikleri zulüm ve isyanları da inkar edemediler; aksine: “Azabımız onlara geldiğinde feryatları: “Biz gerçekten zalimlermişiz” demelerinden başka bir şey olmadı.” Bu buyruk, Yüce Allahın şu buyruklarını andırmaktadır:“Zalim olan nice şehirleri helâk ettik de onlardan sonra başka kavimler yarattık. Azabımızı gördüklerinde hemen hızlıca oradan kaçışıyorlardı. ‘Kaçışmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz.’ (dendi). Onlar: ‘Vay bize! Çünkü biz gerçekten zalimlerdik’ dediler. Biz onları tırpanla biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar feryadları bu oldu.”(el-Enbiya, 21/11-15) 6. Yani Allah’ın kendilerine peygamber göndermiş olduğu ümmetlere, peygamberlerine nasıl cevap ve karşılık verdiklerini soracağız. “O gün onları çağırıp buyuracak ki: Peygamberlere ne karşılık verdiniz?”(el-Kasas, 28/65) buyruğunda da bu durum dile getirilmektedir. “Gönderilen peygamberleri de” Rablerinin buyruklarını tebliğ etmeleri ve ümmetlerinin kendilerine verdikleri karşılıklar hakkında “sorguya çekeceğiz.” 7. “Ve biz onlara” yani bütün insanlara yaptıklarını, amellerine dair kesin “bir bilgiye dayanarak anlatacağız. Biz” hiçbir zaman “(onlardan) uzak ve habersiz değildik.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah yaptıklarını bir bir saymış, onlar ise onu unutmuşlardır.”(el-Mücadele, 58/6)“Andolsun ki sizin üstünüzde yedi kat (gök) yarattık. Biz yaratılmışlardan gafil değiliz.”(el-Mümimûn, 23/17) Daha sonra Yüce Allah amellerin karşılığının verileceğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

A'raf 7:4

1- Elif, Lâm, Mîm, Sâd. 2- (Bu Kur'ân) kendisi ile (insanları) uyarman ve mü’minlere de öğüt olması için sana indirilen bir Kitaptır. O halde ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. 3- Rabbinizden size indirilene uyun ve O’ndan başka dostlar (edinip de onlara) uymayın. Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz?! 4- Nice şehirleri helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin veya gündüzün uyurlarken geldi. 5- Azabımız onlara geldiğinde feryatları:“Biz gerçekten zalimlermişiz” demelerinden başka bir şey olmadı. 6- Andolsun ki kendilerine peygamber gönderilenleri de gönderilen peygamberleri de sorguya çekeceğiz. 7- Ve biz onlara (yaptıklarını) bir bilgiye dayanarak anlatacağız. Biz (onlardan) uzak ve habersiz değildik. (Mekke’de inmiştir, 206 âyettir) 1-2. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’an-ı Kerim’in büyüklüğünü beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“(Bu Kur'ân)… sana indirilen bir Kitaptır” Yani bu, kulların ihtiyaç duydukları her şeyi, bütün ilâhi istekleri ve şer’î maksatları, muhkem ve geniş açıklamaları ile birlikte içeren yüce bir kitaptır. “O halde ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı” darlık, şüphe ve tereddüt “olmasın.” Aksine sen o Kitabın, hikmeti sonsuz ve her türlü hamde layık olan Allah tarafından indirildiğini, sözün en doğrusu olduğunu, önünden de arkasından da batılın ona erişmeyeceğini bilmelisin. Öyleyse bu Kitaba karşı için rahat olsun ve ruhun onunla huzur bulsun. O’nun emir ve yasaklarını açık açık ilan et, kınayan ve karşı çıkan hiçbir kimseden de korkma. Bu kitap, sana “kendisi ile” kulları “uyarman” onlara öğüt vermen, hatırlatmada bulunman, inad edenlere karşı da gerekli şekilde delili ortaya koyman için “ve mü’minlere de öğüt olması için” indirilmiştir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Sen öğüt ver; çünkü öğüt muhakkak mü’minlere fayda verir.”(ez-Zariyat, 51/55) Onlar bu Kitap sayesinde hem dosdoğru yolu ve bu yolun gerektirdiği açık ve gizli amelleri hem de kulun bu yolu izlemesini engelleyen hususları öğrenir ve bunlardan öğüt alırlar. 3. Daha sonra Yüce Allah, bütün kullara hitap edip dikkatlerini bu Kitaba çevirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Rabbinizden size indirilene” yani indirilme amacı sizin faydanız olan bu Kitaba “uyun.” Zira bu Kitap, size terbiyenizi tamamlamak isteyen Rabbiniz tarafından indirilmiştir. Eğer O’nun size indirdiği bu Kitaba uyacak olursanız, sizin terbiyeniz kemâle erer, üzerinizdeki nimet tamamlanır, amel ve ahlakın en güzellerine hatta en üstün olanlarına erişirsiniz. “O’ndan başka dostlar (edinip de onlara) uymayın.” Yani başkalarını dost edinerek onların hevalarına uymayın ve onlar sebebi ile hakkı terk etmeyin. “Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz?!” Eğer gerçekten öğüt tutup maslahatınıza olanı bilseydiniz hiçbir zaman zararlı olanı faydalı olana, düşmanı gerçek dosta tercih etmezdiniz. 4-5. Yüce Allah, peygamberlerin getirdiklerini yalanlayan geçmiş ümmetlerin cezalandırılmalarını hatırlatarak kulları sakındırmakta ve bu şekilde cezalandırılan geçmiş ümmetlere benzememelerini isteyerek şöyle buyurmaktadır:“Nice şehirleri helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin veya gündüzün uyurlarken” yani gafil oldukları bir sırada, hiç farkına varmadıkları ve helak olmayı akıllarından bile geçirmedikleri bir vakitte “geldi.” Bu şiddetli azap onlara geldiğinde onu kendilerinden uzaklaştıramadılar. Daha önce kendilerinden bir fayda umdukları ilahlarının da onlara herhangi bir faydası olmadı. Ayrıca işledikleri zulüm ve isyanları da inkar edemediler; aksine: “Azabımız onlara geldiğinde feryatları: “Biz gerçekten zalimlermişiz” demelerinden başka bir şey olmadı.” Bu buyruk, Yüce Allahın şu buyruklarını andırmaktadır:“Zalim olan nice şehirleri helâk ettik de onlardan sonra başka kavimler yarattık. Azabımızı gördüklerinde hemen hızlıca oradan kaçışıyorlardı. ‘Kaçışmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz.’ (dendi). Onlar: ‘Vay bize! Çünkü biz gerçekten zalimlerdik’ dediler. Biz onları tırpanla biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar feryadları bu oldu.”(el-Enbiya, 21/11-15) 6. Yani Allah’ın kendilerine peygamber göndermiş olduğu ümmetlere, peygamberlerine nasıl cevap ve karşılık verdiklerini soracağız. “O gün onları çağırıp buyuracak ki: Peygamberlere ne karşılık verdiniz?”(el-Kasas, 28/65) buyruğunda da bu durum dile getirilmektedir. “Gönderilen peygamberleri de” Rablerinin buyruklarını tebliğ etmeleri ve ümmetlerinin kendilerine verdikleri karşılıklar hakkında “sorguya çekeceğiz.” 7. “Ve biz onlara” yani bütün insanlara yaptıklarını, amellerine dair kesin “bir bilgiye dayanarak anlatacağız. Biz” hiçbir zaman “(onlardan) uzak ve habersiz değildik.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah yaptıklarını bir bir saymış, onlar ise onu unutmuşlardır.”(el-Mücadele, 58/6)“Andolsun ki sizin üstünüzde yedi kat (gök) yarattık. Biz yaratılmışlardan gafil değiliz.”(el-Mümimûn, 23/17) Daha sonra Yüce Allah amellerin karşılığının verileceğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

A'raf 7:5

1- Elif, Lâm, Mîm, Sâd. 2- (Bu Kur'ân) kendisi ile (insanları) uyarman ve mü’minlere de öğüt olması için sana indirilen bir Kitaptır. O halde ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. 3- Rabbinizden size indirilene uyun ve O’ndan başka dostlar (edinip de onlara) uymayın. Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz?! 4- Nice şehirleri helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin veya gündüzün uyurlarken geldi. 5- Azabımız onlara geldiğinde feryatları:“Biz gerçekten zalimlermişiz” demelerinden başka bir şey olmadı. 6- Andolsun ki kendilerine peygamber gönderilenleri de gönderilen peygamberleri de sorguya çekeceğiz. 7- Ve biz onlara (yaptıklarını) bir bilgiye dayanarak anlatacağız. Biz (onlardan) uzak ve habersiz değildik. (Mekke’de inmiştir, 206 âyettir) 1-2. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’an-ı Kerim’in büyüklüğünü beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“(Bu Kur'ân)… sana indirilen bir Kitaptır” Yani bu, kulların ihtiyaç duydukları her şeyi, bütün ilâhi istekleri ve şer’î maksatları, muhkem ve geniş açıklamaları ile birlikte içeren yüce bir kitaptır. “O halde ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı” darlık, şüphe ve tereddüt “olmasın.” Aksine sen o Kitabın, hikmeti sonsuz ve her türlü hamde layık olan Allah tarafından indirildiğini, sözün en doğrusu olduğunu, önünden de arkasından da batılın ona erişmeyeceğini bilmelisin. Öyleyse bu Kitaba karşı için rahat olsun ve ruhun onunla huzur bulsun. O’nun emir ve yasaklarını açık açık ilan et, kınayan ve karşı çıkan hiçbir kimseden de korkma. Bu kitap, sana “kendisi ile” kulları “uyarman” onlara öğüt vermen, hatırlatmada bulunman, inad edenlere karşı da gerekli şekilde delili ortaya koyman için “ve mü’minlere de öğüt olması için” indirilmiştir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Sen öğüt ver; çünkü öğüt muhakkak mü’minlere fayda verir.”(ez-Zariyat, 51/55) Onlar bu Kitap sayesinde hem dosdoğru yolu ve bu yolun gerektirdiği açık ve gizli amelleri hem de kulun bu yolu izlemesini engelleyen hususları öğrenir ve bunlardan öğüt alırlar. 3. Daha sonra Yüce Allah, bütün kullara hitap edip dikkatlerini bu Kitaba çevirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Rabbinizden size indirilene” yani indirilme amacı sizin faydanız olan bu Kitaba “uyun.” Zira bu Kitap, size terbiyenizi tamamlamak isteyen Rabbiniz tarafından indirilmiştir. Eğer O’nun size indirdiği bu Kitaba uyacak olursanız, sizin terbiyeniz kemâle erer, üzerinizdeki nimet tamamlanır, amel ve ahlakın en güzellerine hatta en üstün olanlarına erişirsiniz. “O’ndan başka dostlar (edinip de onlara) uymayın.” Yani başkalarını dost edinerek onların hevalarına uymayın ve onlar sebebi ile hakkı terk etmeyin. “Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz?!” Eğer gerçekten öğüt tutup maslahatınıza olanı bilseydiniz hiçbir zaman zararlı olanı faydalı olana, düşmanı gerçek dosta tercih etmezdiniz. 4-5. Yüce Allah, peygamberlerin getirdiklerini yalanlayan geçmiş ümmetlerin cezalandırılmalarını hatırlatarak kulları sakındırmakta ve bu şekilde cezalandırılan geçmiş ümmetlere benzememelerini isteyerek şöyle buyurmaktadır:“Nice şehirleri helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin veya gündüzün uyurlarken” yani gafil oldukları bir sırada, hiç farkına varmadıkları ve helak olmayı akıllarından bile geçirmedikleri bir vakitte “geldi.” Bu şiddetli azap onlara geldiğinde onu kendilerinden uzaklaştıramadılar. Daha önce kendilerinden bir fayda umdukları ilahlarının da onlara herhangi bir faydası olmadı. Ayrıca işledikleri zulüm ve isyanları da inkar edemediler; aksine: “Azabımız onlara geldiğinde feryatları: “Biz gerçekten zalimlermişiz” demelerinden başka bir şey olmadı.” Bu buyruk, Yüce Allahın şu buyruklarını andırmaktadır:“Zalim olan nice şehirleri helâk ettik de onlardan sonra başka kavimler yarattık. Azabımızı gördüklerinde hemen hızlıca oradan kaçışıyorlardı. ‘Kaçışmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz.’ (dendi). Onlar: ‘Vay bize! Çünkü biz gerçekten zalimlerdik’ dediler. Biz onları tırpanla biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar feryadları bu oldu.”(el-Enbiya, 21/11-15) 6. Yani Allah’ın kendilerine peygamber göndermiş olduğu ümmetlere, peygamberlerine nasıl cevap ve karşılık verdiklerini soracağız. “O gün onları çağırıp buyuracak ki: Peygamberlere ne karşılık verdiniz?”(el-Kasas, 28/65) buyruğunda da bu durum dile getirilmektedir. “Gönderilen peygamberleri de” Rablerinin buyruklarını tebliğ etmeleri ve ümmetlerinin kendilerine verdikleri karşılıklar hakkında “sorguya çekeceğiz.” 7. “Ve biz onlara” yani bütün insanlara yaptıklarını, amellerine dair kesin “bir bilgiye dayanarak anlatacağız. Biz” hiçbir zaman “(onlardan) uzak ve habersiz değildik.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah yaptıklarını bir bir saymış, onlar ise onu unutmuşlardır.”(el-Mücadele, 58/6)“Andolsun ki sizin üstünüzde yedi kat (gök) yarattık. Biz yaratılmışlardan gafil değiliz.”(el-Mümimûn, 23/17) Daha sonra Yüce Allah amellerin karşılığının verileceğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

A'raf 7:6

1- Elif, Lâm, Mîm, Sâd. 2- (Bu Kur'ân) kendisi ile (insanları) uyarman ve mü’minlere de öğüt olması için sana indirilen bir Kitaptır. O halde ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. 3- Rabbinizden size indirilene uyun ve O’ndan başka dostlar (edinip de onlara) uymayın. Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz?! 4- Nice şehirleri helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin veya gündüzün uyurlarken geldi. 5- Azabımız onlara geldiğinde feryatları:“Biz gerçekten zalimlermişiz” demelerinden başka bir şey olmadı. 6- Andolsun ki kendilerine peygamber gönderilenleri de gönderilen peygamberleri de sorguya çekeceğiz. 7- Ve biz onlara (yaptıklarını) bir bilgiye dayanarak anlatacağız. Biz (onlardan) uzak ve habersiz değildik. (Mekke’de inmiştir, 206 âyettir) 1-2. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’an-ı Kerim’in büyüklüğünü beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“(Bu Kur'ân)… sana indirilen bir Kitaptır” Yani bu, kulların ihtiyaç duydukları her şeyi, bütün ilâhi istekleri ve şer’î maksatları, muhkem ve geniş açıklamaları ile birlikte içeren yüce bir kitaptır. “O halde ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı” darlık, şüphe ve tereddüt “olmasın.” Aksine sen o Kitabın, hikmeti sonsuz ve her türlü hamde layık olan Allah tarafından indirildiğini, sözün en doğrusu olduğunu, önünden de arkasından da batılın ona erişmeyeceğini bilmelisin. Öyleyse bu Kitaba karşı için rahat olsun ve ruhun onunla huzur bulsun. O’nun emir ve yasaklarını açık açık ilan et, kınayan ve karşı çıkan hiçbir kimseden de korkma. Bu kitap, sana “kendisi ile” kulları “uyarman” onlara öğüt vermen, hatırlatmada bulunman, inad edenlere karşı da gerekli şekilde delili ortaya koyman için “ve mü’minlere de öğüt olması için” indirilmiştir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Sen öğüt ver; çünkü öğüt muhakkak mü’minlere fayda verir.”(ez-Zariyat, 51/55) Onlar bu Kitap sayesinde hem dosdoğru yolu ve bu yolun gerektirdiği açık ve gizli amelleri hem de kulun bu yolu izlemesini engelleyen hususları öğrenir ve bunlardan öğüt alırlar. 3. Daha sonra Yüce Allah, bütün kullara hitap edip dikkatlerini bu Kitaba çevirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Rabbinizden size indirilene” yani indirilme amacı sizin faydanız olan bu Kitaba “uyun.” Zira bu Kitap, size terbiyenizi tamamlamak isteyen Rabbiniz tarafından indirilmiştir. Eğer O’nun size indirdiği bu Kitaba uyacak olursanız, sizin terbiyeniz kemâle erer, üzerinizdeki nimet tamamlanır, amel ve ahlakın en güzellerine hatta en üstün olanlarına erişirsiniz. “O’ndan başka dostlar (edinip de onlara) uymayın.” Yani başkalarını dost edinerek onların hevalarına uymayın ve onlar sebebi ile hakkı terk etmeyin. “Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz?!” Eğer gerçekten öğüt tutup maslahatınıza olanı bilseydiniz hiçbir zaman zararlı olanı faydalı olana, düşmanı gerçek dosta tercih etmezdiniz. 4-5. Yüce Allah, peygamberlerin getirdiklerini yalanlayan geçmiş ümmetlerin cezalandırılmalarını hatırlatarak kulları sakındırmakta ve bu şekilde cezalandırılan geçmiş ümmetlere benzememelerini isteyerek şöyle buyurmaktadır:“Nice şehirleri helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin veya gündüzün uyurlarken” yani gafil oldukları bir sırada, hiç farkına varmadıkları ve helak olmayı akıllarından bile geçirmedikleri bir vakitte “geldi.” Bu şiddetli azap onlara geldiğinde onu kendilerinden uzaklaştıramadılar. Daha önce kendilerinden bir fayda umdukları ilahlarının da onlara herhangi bir faydası olmadı. Ayrıca işledikleri zulüm ve isyanları da inkar edemediler; aksine: “Azabımız onlara geldiğinde feryatları: “Biz gerçekten zalimlermişiz” demelerinden başka bir şey olmadı.” Bu buyruk, Yüce Allahın şu buyruklarını andırmaktadır:“Zalim olan nice şehirleri helâk ettik de onlardan sonra başka kavimler yarattık. Azabımızı gördüklerinde hemen hızlıca oradan kaçışıyorlardı. ‘Kaçışmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz.’ (dendi). Onlar: ‘Vay bize! Çünkü biz gerçekten zalimlerdik’ dediler. Biz onları tırpanla biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar feryadları bu oldu.”(el-Enbiya, 21/11-15) 6. Yani Allah’ın kendilerine peygamber göndermiş olduğu ümmetlere, peygamberlerine nasıl cevap ve karşılık verdiklerini soracağız. “O gün onları çağırıp buyuracak ki: Peygamberlere ne karşılık verdiniz?”(el-Kasas, 28/65) buyruğunda da bu durum dile getirilmektedir. “Gönderilen peygamberleri de” Rablerinin buyruklarını tebliğ etmeleri ve ümmetlerinin kendilerine verdikleri karşılıklar hakkında “sorguya çekeceğiz.” 7. “Ve biz onlara” yani bütün insanlara yaptıklarını, amellerine dair kesin “bir bilgiye dayanarak anlatacağız. Biz” hiçbir zaman “(onlardan) uzak ve habersiz değildik.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah yaptıklarını bir bir saymış, onlar ise onu unutmuşlardır.”(el-Mücadele, 58/6)“Andolsun ki sizin üstünüzde yedi kat (gök) yarattık. Biz yaratılmışlardan gafil değiliz.”(el-Mümimûn, 23/17) Daha sonra Yüce Allah amellerin karşılığının verileceğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

A'raf 7:7

1- Elif, Lâm, Mîm, Sâd. 2- (Bu Kur'ân) kendisi ile (insanları) uyarman ve mü’minlere de öğüt olması için sana indirilen bir Kitaptır. O halde ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. 3- Rabbinizden size indirilene uyun ve O’ndan başka dostlar (edinip de onlara) uymayın. Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz?! 4- Nice şehirleri helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin veya gündüzün uyurlarken geldi. 5- Azabımız onlara geldiğinde feryatları:“Biz gerçekten zalimlermişiz” demelerinden başka bir şey olmadı. 6- Andolsun ki kendilerine peygamber gönderilenleri de gönderilen peygamberleri de sorguya çekeceğiz. 7- Ve biz onlara (yaptıklarını) bir bilgiye dayanarak anlatacağız. Biz (onlardan) uzak ve habersiz değildik. (Mekke’de inmiştir, 206 âyettir) 1-2. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’an-ı Kerim’in büyüklüğünü beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“(Bu Kur'ân)… sana indirilen bir Kitaptır” Yani bu, kulların ihtiyaç duydukları her şeyi, bütün ilâhi istekleri ve şer’î maksatları, muhkem ve geniş açıklamaları ile birlikte içeren yüce bir kitaptır. “O halde ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı” darlık, şüphe ve tereddüt “olmasın.” Aksine sen o Kitabın, hikmeti sonsuz ve her türlü hamde layık olan Allah tarafından indirildiğini, sözün en doğrusu olduğunu, önünden de arkasından da batılın ona erişmeyeceğini bilmelisin. Öyleyse bu Kitaba karşı için rahat olsun ve ruhun onunla huzur bulsun. O’nun emir ve yasaklarını açık açık ilan et, kınayan ve karşı çıkan hiçbir kimseden de korkma. Bu kitap, sana “kendisi ile” kulları “uyarman” onlara öğüt vermen, hatırlatmada bulunman, inad edenlere karşı da gerekli şekilde delili ortaya koyman için “ve mü’minlere de öğüt olması için” indirilmiştir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Sen öğüt ver; çünkü öğüt muhakkak mü’minlere fayda verir.”(ez-Zariyat, 51/55) Onlar bu Kitap sayesinde hem dosdoğru yolu ve bu yolun gerektirdiği açık ve gizli amelleri hem de kulun bu yolu izlemesini engelleyen hususları öğrenir ve bunlardan öğüt alırlar. 3. Daha sonra Yüce Allah, bütün kullara hitap edip dikkatlerini bu Kitaba çevirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Rabbinizden size indirilene” yani indirilme amacı sizin faydanız olan bu Kitaba “uyun.” Zira bu Kitap, size terbiyenizi tamamlamak isteyen Rabbiniz tarafından indirilmiştir. Eğer O’nun size indirdiği bu Kitaba uyacak olursanız, sizin terbiyeniz kemâle erer, üzerinizdeki nimet tamamlanır, amel ve ahlakın en güzellerine hatta en üstün olanlarına erişirsiniz. “O’ndan başka dostlar (edinip de onlara) uymayın.” Yani başkalarını dost edinerek onların hevalarına uymayın ve onlar sebebi ile hakkı terk etmeyin. “Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz?!” Eğer gerçekten öğüt tutup maslahatınıza olanı bilseydiniz hiçbir zaman zararlı olanı faydalı olana, düşmanı gerçek dosta tercih etmezdiniz. 4-5. Yüce Allah, peygamberlerin getirdiklerini yalanlayan geçmiş ümmetlerin cezalandırılmalarını hatırlatarak kulları sakındırmakta ve bu şekilde cezalandırılan geçmiş ümmetlere benzememelerini isteyerek şöyle buyurmaktadır:“Nice şehirleri helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin veya gündüzün uyurlarken” yani gafil oldukları bir sırada, hiç farkına varmadıkları ve helak olmayı akıllarından bile geçirmedikleri bir vakitte “geldi.” Bu şiddetli azap onlara geldiğinde onu kendilerinden uzaklaştıramadılar. Daha önce kendilerinden bir fayda umdukları ilahlarının da onlara herhangi bir faydası olmadı. Ayrıca işledikleri zulüm ve isyanları da inkar edemediler; aksine: “Azabımız onlara geldiğinde feryatları: “Biz gerçekten zalimlermişiz” demelerinden başka bir şey olmadı.” Bu buyruk, Yüce Allahın şu buyruklarını andırmaktadır:“Zalim olan nice şehirleri helâk ettik de onlardan sonra başka kavimler yarattık. Azabımızı gördüklerinde hemen hızlıca oradan kaçışıyorlardı. ‘Kaçışmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz.’ (dendi). Onlar: ‘Vay bize! Çünkü biz gerçekten zalimlerdik’ dediler. Biz onları tırpanla biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar feryadları bu oldu.”(el-Enbiya, 21/11-15) 6. Yani Allah’ın kendilerine peygamber göndermiş olduğu ümmetlere, peygamberlerine nasıl cevap ve karşılık verdiklerini soracağız. “O gün onları çağırıp buyuracak ki: Peygamberlere ne karşılık verdiniz?”(el-Kasas, 28/65) buyruğunda da bu durum dile getirilmektedir. “Gönderilen peygamberleri de” Rablerinin buyruklarını tebliğ etmeleri ve ümmetlerinin kendilerine verdikleri karşılıklar hakkında “sorguya çekeceğiz.” 7. “Ve biz onlara” yani bütün insanlara yaptıklarını, amellerine dair kesin “bir bilgiye dayanarak anlatacağız. Biz” hiçbir zaman “(onlardan) uzak ve habersiz değildik.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah yaptıklarını bir bir saymış, onlar ise onu unutmuşlardır.”(el-Mücadele, 58/6)“Andolsun ki sizin üstünüzde yedi kat (gök) yarattık. Biz yaratılmışlardan gafil değiliz.”(el-Mümimûn, 23/17) Daha sonra Yüce Allah amellerin karşılığının verileceğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

A'raf 7:8

8- O gün tartı haktır. Artık kimlerin tartıları ağır basarsa işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 9- Kimin de tartıları hafif gelirse işte onlar âyetlerimize zulmettikleri için kendilerini zarara uğratmış olanlardır. 8. “O gün tartı haktır.” Yani Kıyamet gününde tartı adaletle, hiçbir şekilde haksızlık ve zulüm söz konusu olmayacak şekilde yapılacaktır. “Artık kimlerin tartıları” iyiliklerinin bulunduğu kefe, kötülüklerinin bulunduğu tarafa “ağır basarsa işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Yani hoşlanmayacakları şeylerden kurtulup sevdiklerini elde ederek pek büyük bir kâr ve sürekli bir mutluluğu kazanmış olacaklardır. 9. “Kimin de tartıları hafif gelirse” yani kötülüklerinin ağır basması dolayısıyla hüküm kötülüklerine göre verilecek olursa “işte onlar âyetlerimize zulmettikleri” ve gerektiği gibi onlara riâyet etmedikleri “için, kendilerini zarara uğratmış olanlardır.” Çünkü ebedi nimeti elden kaçırmış ve can yakıcı azaba mahkum olmuşlardır.

A'raf 7:9

8- O gün tartı haktır. Artık kimlerin tartıları ağır basarsa işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 9- Kimin de tartıları hafif gelirse işte onlar âyetlerimize zulmettikleri için kendilerini zarara uğratmış olanlardır. 8. “O gün tartı haktır.” Yani Kıyamet gününde tartı adaletle, hiçbir şekilde haksızlık ve zulüm söz konusu olmayacak şekilde yapılacaktır. “Artık kimlerin tartıları” iyiliklerinin bulunduğu kefe, kötülüklerinin bulunduğu tarafa “ağır basarsa işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Yani hoşlanmayacakları şeylerden kurtulup sevdiklerini elde ederek pek büyük bir kâr ve sürekli bir mutluluğu kazanmış olacaklardır. 9. “Kimin de tartıları hafif gelirse” yani kötülüklerinin ağır basması dolayısıyla hüküm kötülüklerine göre verilecek olursa “işte onlar âyetlerimize zulmettikleri” ve gerektiği gibi onlara riâyet etmedikleri “için, kendilerini zarara uğratmış olanlardır.” Çünkü ebedi nimeti elden kaçırmış ve can yakıcı azaba mahkum olmuşlardır.

A'raf 7:10

10- Andolsun ki sizi yeryüzünde yerleştirdik ve size orada birçok geçim vasıtaları yarattık. Ne kadar az şükrediyorsunuz?! 10. Yüce Allah, kullarına ihsan etmiş olduğu mesken ve geçim nimetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki sizi yeryüzünde yerleştirdik” yani sizlere orada bina yapmak, ekip biçmek ve daha başka şekillerde ondan yararlanma imkânlarını temin ettik “ve size orada” gerek bitki ve ağaçlardan elde edilen ürünlerden, gerek yeryüzündeki madenlerden, gerekse de çeşitli sanayi ve ticaretlerden “birçok geçim vasıtaları yarattık.” Bütün bunları yaratan ve sebeplerini emrinize sunan O’dur. Ama siz, bunca çeşitli nimetleri size ihsan eden ve türlü musibetleri sizden uzaklaştıran Allah’a “ne kadar az şükrediyorsunuz?!”

A'raf 7:11

11- Andolsun ki sizi yarattık. Sonra da size şekil verdik. Sonra da meleklere:“Âdem’e secde edin” dedik. Onlar da hemen secde ettiler. Ancak İblis hariç; o secde edenlerden olmadı. 12- Buyurdu ki:“Ben sana emrettiğim halde seni secde etmekten alıkoyan nedir?” Dedi ki: “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” 13- Buyurdu ki:“Öyleyse hemen in oradan. Artık orada kibirlenmek haddin değildir. Hemen çık git; çünkü sen aşağılıklardansın.” 14- “Bana diriltilecekleri güne kadar mühlet ver” dedi. 15- “Haydi (öyle olsun), sen mühlet verilmişlerdensin” buyurdu. 11. Yüce Allah Âdemoğullarına hitaben şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki sizi” yani aslınızı, kendisinden çıktığınız temel maddenizi, babanız Âdem’i “yarattık. Sonra da size” en güzel şekilde ve en güzel ölçüler ile “şekil verdik.” Ayrıca Yüce Allah Adem’e, iç suretinin kendisi ile kemale ereceği şeyleri, yani her şeyin ismini de öğrettikten sonra şerefli meleklere ona ikram, saygı ve onun faziletini açığa çıkarmak üzere secde etmelerini emretti. Onlar da Rab’lerinin emirlerine uydular ve hep birlikte “secde ettiler. Ancak İblis hariç” O, hem Âdem’e karşı büyüklenerek, hem de kendisini beğenip böbürlenerek secde etmeyi kabul etmedi. Yüce Allah da bu tutumu dolayısı ile onu şöyle azarladı: 12. “Ben sana emrettiğim halde” ellerimle yarattığım ve bu sayede kendisini şereflendirdiğim, başkasına ait olmayan bu üstün fazilete sahip kıldığım bu zata “seni secde etmekten alıyokan nedir?” Sen niçin benim emrime isyan ettin ve benim emrimi önemsemedin? İblis de Rabbine itiraz ederek “dedi ki: Ben ondan daha hayırlıyım.” Daha sonra İblis, bu batıl iddiasına delil göstermek üzere:“Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi. Buna göre ateşten yaratılan varlık, çamurdan yaratılandan daha faziletli olmalıdır. Çünkü ateş, çamura göre daha üstündür ve daha yükseklere çıkar. Ancak bu kıyas, en bozuk ve en tutarsız kıyas şekillerinden birisidir. Çünkü bu, çeşitli açılardan batıldır: 1. Evvela bu kıyasa Allah’ın ona secde etme emrini vermesine rağmen başvurmuştur. Kıyas ise nassa karşı olduğu zaman batıldır. Çünkü kıyastan maksat, hakkında nas bulunmayan bir hususa ait hükmü, hakkında nas bulunan hususlara yakın ve onlara tâbi kılmaktır. Fakat nassa karşı olan ve göz önünde bulundurulması nasların ortadan kaldırılmasını gerektiren bir kıyas, en kötü ve en çirkin kıyastır. 2. İblis’in:“Ben ondan daha hayırlıyım” sözü bile tek başına o habis İblis’in ne kadar eksik ve kusurlu olduğunu ortaya koymaya yeterlidir. Çünkü o kendisini beğenmek, büyüklenmek, Allah’a karşı bilgisizce söz söylemek sureti ile eksik ve kusurlu olduğunu belgelemiştir. Bundan daha büyük bir kusur ve eksiklik ne olabilir? 3. İblis ateşi çamur ve topraktan üstün kabul etmekle de yalan söylemiştir. Çünkü çamurun ana maddesinde tevazu, sükun ve metanet vardır. Çeşitli cins ve türleri ile ağaçlar ve bitkiler gibi her türlü bereketin kaynağı odur. Ateşte ise hafiflik, bilinçsizce hareket ve yakıcılık özelliği vardır. İşte bundan dolayı İblis’in başına gelenler geldi ve o üstün mertebesinden aşağıların aşağısına düştü. 13. Yüce Allah da ona:“Öyleyse hemen in oradan.” yani cennetten; “artık orada kibirlenmek haddin değildir.” Çünkü orası iyi ve temiz olanların yurdudur. Allah’ın yarattıklarının en kötü ve en murdarına yakışmaz. “Hemen çık git, çünkü sen aşağılıklardansın.” Zelil kılınmış, küçültülmüş, hakir düşürülmüş kimselerdensin. Bu ise onun kibrine, kendisini beğenmesine karşılık hakir ve zelil düşürülmekle cezalandırıldığını ortaya koymaktadır. 14-15. Allah’ın düşmanı, hem Allah’a hem Âdem’e hem de onun soyundan gelenlere düşmanlığını ilan ettikten sonra Yüce Allah’tan kendisine öldükten sonra diriliş gününe kadar süre tanınmasını, mühlet verilmesini istedi. Böylelikle Âdemoğullarından gücünün yettiği kimseleri azdırma imkânını elde etmek istedi. Yüce Allah'ın hikmeti, kimin doğru, kimin yalancı, kimin kendisine itaat eden, kimin düşmanına itaat eden olduğunu açıkça ortaya çıkarmayı ve kullarını sınamayı gerekli kıldığından O da İblis’in isteğini kabul ederek:“Haydi (öyle olsun), sen mühlet verilmişlerdensin.” buyurdu.

A'raf 7:12

11- Andolsun ki sizi yarattık. Sonra da size şekil verdik. Sonra da meleklere:“Âdem’e secde edin” dedik. Onlar da hemen secde ettiler. Ancak İblis hariç; o secde edenlerden olmadı. 12- Buyurdu ki:“Ben sana emrettiğim halde seni secde etmekten alıkoyan nedir?” Dedi ki: “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” 13- Buyurdu ki:“Öyleyse hemen in oradan. Artık orada kibirlenmek haddin değildir. Hemen çık git; çünkü sen aşağılıklardansın.” 14- “Bana diriltilecekleri güne kadar mühlet ver” dedi. 15- “Haydi (öyle olsun), sen mühlet verilmişlerdensin” buyurdu. 11. Yüce Allah Âdemoğullarına hitaben şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki sizi” yani aslınızı, kendisinden çıktığınız temel maddenizi, babanız Âdem’i “yarattık. Sonra da size” en güzel şekilde ve en güzel ölçüler ile “şekil verdik.” Ayrıca Yüce Allah Adem’e, iç suretinin kendisi ile kemale ereceği şeyleri, yani her şeyin ismini de öğrettikten sonra şerefli meleklere ona ikram, saygı ve onun faziletini açığa çıkarmak üzere secde etmelerini emretti. Onlar da Rab’lerinin emirlerine uydular ve hep birlikte “secde ettiler. Ancak İblis hariç” O, hem Âdem’e karşı büyüklenerek, hem de kendisini beğenip böbürlenerek secde etmeyi kabul etmedi. Yüce Allah da bu tutumu dolayısı ile onu şöyle azarladı: 12. “Ben sana emrettiğim halde” ellerimle yarattığım ve bu sayede kendisini şereflendirdiğim, başkasına ait olmayan bu üstün fazilete sahip kıldığım bu zata “seni secde etmekten alıyokan nedir?” Sen niçin benim emrime isyan ettin ve benim emrimi önemsemedin? İblis de Rabbine itiraz ederek “dedi ki: Ben ondan daha hayırlıyım.” Daha sonra İblis, bu batıl iddiasına delil göstermek üzere:“Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi. Buna göre ateşten yaratılan varlık, çamurdan yaratılandan daha faziletli olmalıdır. Çünkü ateş, çamura göre daha üstündür ve daha yükseklere çıkar. Ancak bu kıyas, en bozuk ve en tutarsız kıyas şekillerinden birisidir. Çünkü bu, çeşitli açılardan batıldır: 1. Evvela bu kıyasa Allah’ın ona secde etme emrini vermesine rağmen başvurmuştur. Kıyas ise nassa karşı olduğu zaman batıldır. Çünkü kıyastan maksat, hakkında nas bulunmayan bir hususa ait hükmü, hakkında nas bulunan hususlara yakın ve onlara tâbi kılmaktır. Fakat nassa karşı olan ve göz önünde bulundurulması nasların ortadan kaldırılmasını gerektiren bir kıyas, en kötü ve en çirkin kıyastır. 2. İblis’in:“Ben ondan daha hayırlıyım” sözü bile tek başına o habis İblis’in ne kadar eksik ve kusurlu olduğunu ortaya koymaya yeterlidir. Çünkü o kendisini beğenmek, büyüklenmek, Allah’a karşı bilgisizce söz söylemek sureti ile eksik ve kusurlu olduğunu belgelemiştir. Bundan daha büyük bir kusur ve eksiklik ne olabilir? 3. İblis ateşi çamur ve topraktan üstün kabul etmekle de yalan söylemiştir. Çünkü çamurun ana maddesinde tevazu, sükun ve metanet vardır. Çeşitli cins ve türleri ile ağaçlar ve bitkiler gibi her türlü bereketin kaynağı odur. Ateşte ise hafiflik, bilinçsizce hareket ve yakıcılık özelliği vardır. İşte bundan dolayı İblis’in başına gelenler geldi ve o üstün mertebesinden aşağıların aşağısına düştü. 13. Yüce Allah da ona:“Öyleyse hemen in oradan.” yani cennetten; “artık orada kibirlenmek haddin değildir.” Çünkü orası iyi ve temiz olanların yurdudur. Allah’ın yarattıklarının en kötü ve en murdarına yakışmaz. “Hemen çık git, çünkü sen aşağılıklardansın.” Zelil kılınmış, küçültülmüş, hakir düşürülmüş kimselerdensin. Bu ise onun kibrine, kendisini beğenmesine karşılık hakir ve zelil düşürülmekle cezalandırıldığını ortaya koymaktadır. 14-15. Allah’ın düşmanı, hem Allah’a hem Âdem’e hem de onun soyundan gelenlere düşmanlığını ilan ettikten sonra Yüce Allah’tan kendisine öldükten sonra diriliş gününe kadar süre tanınmasını, mühlet verilmesini istedi. Böylelikle Âdemoğullarından gücünün yettiği kimseleri azdırma imkânını elde etmek istedi. Yüce Allah'ın hikmeti, kimin doğru, kimin yalancı, kimin kendisine itaat eden, kimin düşmanına itaat eden olduğunu açıkça ortaya çıkarmayı ve kullarını sınamayı gerekli kıldığından O da İblis’in isteğini kabul ederek:“Haydi (öyle olsun), sen mühlet verilmişlerdensin.” buyurdu.

A'raf 7:13

11- Andolsun ki sizi yarattık. Sonra da size şekil verdik. Sonra da meleklere:“Âdem’e secde edin” dedik. Onlar da hemen secde ettiler. Ancak İblis hariç; o secde edenlerden olmadı. 12- Buyurdu ki:“Ben sana emrettiğim halde seni secde etmekten alıkoyan nedir?” Dedi ki: “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” 13- Buyurdu ki:“Öyleyse hemen in oradan. Artık orada kibirlenmek haddin değildir. Hemen çık git; çünkü sen aşağılıklardansın.” 14- “Bana diriltilecekleri güne kadar mühlet ver” dedi. 15- “Haydi (öyle olsun), sen mühlet verilmişlerdensin” buyurdu. 11. Yüce Allah Âdemoğullarına hitaben şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki sizi” yani aslınızı, kendisinden çıktığınız temel maddenizi, babanız Âdem’i “yarattık. Sonra da size” en güzel şekilde ve en güzel ölçüler ile “şekil verdik.” Ayrıca Yüce Allah Adem’e, iç suretinin kendisi ile kemale ereceği şeyleri, yani her şeyin ismini de öğrettikten sonra şerefli meleklere ona ikram, saygı ve onun faziletini açığa çıkarmak üzere secde etmelerini emretti. Onlar da Rab’lerinin emirlerine uydular ve hep birlikte “secde ettiler. Ancak İblis hariç” O, hem Âdem’e karşı büyüklenerek, hem de kendisini beğenip böbürlenerek secde etmeyi kabul etmedi. Yüce Allah da bu tutumu dolayısı ile onu şöyle azarladı: 12. “Ben sana emrettiğim halde” ellerimle yarattığım ve bu sayede kendisini şereflendirdiğim, başkasına ait olmayan bu üstün fazilete sahip kıldığım bu zata “seni secde etmekten alıyokan nedir?” Sen niçin benim emrime isyan ettin ve benim emrimi önemsemedin? İblis de Rabbine itiraz ederek “dedi ki: Ben ondan daha hayırlıyım.” Daha sonra İblis, bu batıl iddiasına delil göstermek üzere:“Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi. Buna göre ateşten yaratılan varlık, çamurdan yaratılandan daha faziletli olmalıdır. Çünkü ateş, çamura göre daha üstündür ve daha yükseklere çıkar. Ancak bu kıyas, en bozuk ve en tutarsız kıyas şekillerinden birisidir. Çünkü bu, çeşitli açılardan batıldır: 1. Evvela bu kıyasa Allah’ın ona secde etme emrini vermesine rağmen başvurmuştur. Kıyas ise nassa karşı olduğu zaman batıldır. Çünkü kıyastan maksat, hakkında nas bulunmayan bir hususa ait hükmü, hakkında nas bulunan hususlara yakın ve onlara tâbi kılmaktır. Fakat nassa karşı olan ve göz önünde bulundurulması nasların ortadan kaldırılmasını gerektiren bir kıyas, en kötü ve en çirkin kıyastır. 2. İblis’in:“Ben ondan daha hayırlıyım” sözü bile tek başına o habis İblis’in ne kadar eksik ve kusurlu olduğunu ortaya koymaya yeterlidir. Çünkü o kendisini beğenmek, büyüklenmek, Allah’a karşı bilgisizce söz söylemek sureti ile eksik ve kusurlu olduğunu belgelemiştir. Bundan daha büyük bir kusur ve eksiklik ne olabilir? 3. İblis ateşi çamur ve topraktan üstün kabul etmekle de yalan söylemiştir. Çünkü çamurun ana maddesinde tevazu, sükun ve metanet vardır. Çeşitli cins ve türleri ile ağaçlar ve bitkiler gibi her türlü bereketin kaynağı odur. Ateşte ise hafiflik, bilinçsizce hareket ve yakıcılık özelliği vardır. İşte bundan dolayı İblis’in başına gelenler geldi ve o üstün mertebesinden aşağıların aşağısına düştü. 13. Yüce Allah da ona:“Öyleyse hemen in oradan.” yani cennetten; “artık orada kibirlenmek haddin değildir.” Çünkü orası iyi ve temiz olanların yurdudur. Allah’ın yarattıklarının en kötü ve en murdarına yakışmaz. “Hemen çık git, çünkü sen aşağılıklardansın.” Zelil kılınmış, küçültülmüş, hakir düşürülmüş kimselerdensin. Bu ise onun kibrine, kendisini beğenmesine karşılık hakir ve zelil düşürülmekle cezalandırıldığını ortaya koymaktadır. 14-15. Allah’ın düşmanı, hem Allah’a hem Âdem’e hem de onun soyundan gelenlere düşmanlığını ilan ettikten sonra Yüce Allah’tan kendisine öldükten sonra diriliş gününe kadar süre tanınmasını, mühlet verilmesini istedi. Böylelikle Âdemoğullarından gücünün yettiği kimseleri azdırma imkânını elde etmek istedi. Yüce Allah'ın hikmeti, kimin doğru, kimin yalancı, kimin kendisine itaat eden, kimin düşmanına itaat eden olduğunu açıkça ortaya çıkarmayı ve kullarını sınamayı gerekli kıldığından O da İblis’in isteğini kabul ederek:“Haydi (öyle olsun), sen mühlet verilmişlerdensin.” buyurdu.

A'raf 7:14

11- Andolsun ki sizi yarattık. Sonra da size şekil verdik. Sonra da meleklere:“Âdem’e secde edin” dedik. Onlar da hemen secde ettiler. Ancak İblis hariç; o secde edenlerden olmadı. 12- Buyurdu ki:“Ben sana emrettiğim halde seni secde etmekten alıkoyan nedir?” Dedi ki: “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” 13- Buyurdu ki:“Öyleyse hemen in oradan. Artık orada kibirlenmek haddin değildir. Hemen çık git; çünkü sen aşağılıklardansın.” 14- “Bana diriltilecekleri güne kadar mühlet ver” dedi. 15- “Haydi (öyle olsun), sen mühlet verilmişlerdensin” buyurdu. 11. Yüce Allah Âdemoğullarına hitaben şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki sizi” yani aslınızı, kendisinden çıktığınız temel maddenizi, babanız Âdem’i “yarattık. Sonra da size” en güzel şekilde ve en güzel ölçüler ile “şekil verdik.” Ayrıca Yüce Allah Adem’e, iç suretinin kendisi ile kemale ereceği şeyleri, yani her şeyin ismini de öğrettikten sonra şerefli meleklere ona ikram, saygı ve onun faziletini açığa çıkarmak üzere secde etmelerini emretti. Onlar da Rab’lerinin emirlerine uydular ve hep birlikte “secde ettiler. Ancak İblis hariç” O, hem Âdem’e karşı büyüklenerek, hem de kendisini beğenip böbürlenerek secde etmeyi kabul etmedi. Yüce Allah da bu tutumu dolayısı ile onu şöyle azarladı: 12. “Ben sana emrettiğim halde” ellerimle yarattığım ve bu sayede kendisini şereflendirdiğim, başkasına ait olmayan bu üstün fazilete sahip kıldığım bu zata “seni secde etmekten alıyokan nedir?” Sen niçin benim emrime isyan ettin ve benim emrimi önemsemedin? İblis de Rabbine itiraz ederek “dedi ki: Ben ondan daha hayırlıyım.” Daha sonra İblis, bu batıl iddiasına delil göstermek üzere:“Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi. Buna göre ateşten yaratılan varlık, çamurdan yaratılandan daha faziletli olmalıdır. Çünkü ateş, çamura göre daha üstündür ve daha yükseklere çıkar. Ancak bu kıyas, en bozuk ve en tutarsız kıyas şekillerinden birisidir. Çünkü bu, çeşitli açılardan batıldır: 1. Evvela bu kıyasa Allah’ın ona secde etme emrini vermesine rağmen başvurmuştur. Kıyas ise nassa karşı olduğu zaman batıldır. Çünkü kıyastan maksat, hakkında nas bulunmayan bir hususa ait hükmü, hakkında nas bulunan hususlara yakın ve onlara tâbi kılmaktır. Fakat nassa karşı olan ve göz önünde bulundurulması nasların ortadan kaldırılmasını gerektiren bir kıyas, en kötü ve en çirkin kıyastır. 2. İblis’in:“Ben ondan daha hayırlıyım” sözü bile tek başına o habis İblis’in ne kadar eksik ve kusurlu olduğunu ortaya koymaya yeterlidir. Çünkü o kendisini beğenmek, büyüklenmek, Allah’a karşı bilgisizce söz söylemek sureti ile eksik ve kusurlu olduğunu belgelemiştir. Bundan daha büyük bir kusur ve eksiklik ne olabilir? 3. İblis ateşi çamur ve topraktan üstün kabul etmekle de yalan söylemiştir. Çünkü çamurun ana maddesinde tevazu, sükun ve metanet vardır. Çeşitli cins ve türleri ile ağaçlar ve bitkiler gibi her türlü bereketin kaynağı odur. Ateşte ise hafiflik, bilinçsizce hareket ve yakıcılık özelliği vardır. İşte bundan dolayı İblis’in başına gelenler geldi ve o üstün mertebesinden aşağıların aşağısına düştü. 13. Yüce Allah da ona:“Öyleyse hemen in oradan.” yani cennetten; “artık orada kibirlenmek haddin değildir.” Çünkü orası iyi ve temiz olanların yurdudur. Allah’ın yarattıklarının en kötü ve en murdarına yakışmaz. “Hemen çık git, çünkü sen aşağılıklardansın.” Zelil kılınmış, küçültülmüş, hakir düşürülmüş kimselerdensin. Bu ise onun kibrine, kendisini beğenmesine karşılık hakir ve zelil düşürülmekle cezalandırıldığını ortaya koymaktadır. 14-15. Allah’ın düşmanı, hem Allah’a hem Âdem’e hem de onun soyundan gelenlere düşmanlığını ilan ettikten sonra Yüce Allah’tan kendisine öldükten sonra diriliş gününe kadar süre tanınmasını, mühlet verilmesini istedi. Böylelikle Âdemoğullarından gücünün yettiği kimseleri azdırma imkânını elde etmek istedi. Yüce Allah'ın hikmeti, kimin doğru, kimin yalancı, kimin kendisine itaat eden, kimin düşmanına itaat eden olduğunu açıkça ortaya çıkarmayı ve kullarını sınamayı gerekli kıldığından O da İblis’in isteğini kabul ederek:“Haydi (öyle olsun), sen mühlet verilmişlerdensin.” buyurdu.

A'raf 7:15

11- Andolsun ki sizi yarattık. Sonra da size şekil verdik. Sonra da meleklere:“Âdem’e secde edin” dedik. Onlar da hemen secde ettiler. Ancak İblis hariç; o secde edenlerden olmadı. 12- Buyurdu ki:“Ben sana emrettiğim halde seni secde etmekten alıkoyan nedir?” Dedi ki: “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” 13- Buyurdu ki:“Öyleyse hemen in oradan. Artık orada kibirlenmek haddin değildir. Hemen çık git; çünkü sen aşağılıklardansın.” 14- “Bana diriltilecekleri güne kadar mühlet ver” dedi. 15- “Haydi (öyle olsun), sen mühlet verilmişlerdensin” buyurdu. 11. Yüce Allah Âdemoğullarına hitaben şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki sizi” yani aslınızı, kendisinden çıktığınız temel maddenizi, babanız Âdem’i “yarattık. Sonra da size” en güzel şekilde ve en güzel ölçüler ile “şekil verdik.” Ayrıca Yüce Allah Adem’e, iç suretinin kendisi ile kemale ereceği şeyleri, yani her şeyin ismini de öğrettikten sonra şerefli meleklere ona ikram, saygı ve onun faziletini açığa çıkarmak üzere secde etmelerini emretti. Onlar da Rab’lerinin emirlerine uydular ve hep birlikte “secde ettiler. Ancak İblis hariç” O, hem Âdem’e karşı büyüklenerek, hem de kendisini beğenip böbürlenerek secde etmeyi kabul etmedi. Yüce Allah da bu tutumu dolayısı ile onu şöyle azarladı: 12. “Ben sana emrettiğim halde” ellerimle yarattığım ve bu sayede kendisini şereflendirdiğim, başkasına ait olmayan bu üstün fazilete sahip kıldığım bu zata “seni secde etmekten alıyokan nedir?” Sen niçin benim emrime isyan ettin ve benim emrimi önemsemedin? İblis de Rabbine itiraz ederek “dedi ki: Ben ondan daha hayırlıyım.” Daha sonra İblis, bu batıl iddiasına delil göstermek üzere:“Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi. Buna göre ateşten yaratılan varlık, çamurdan yaratılandan daha faziletli olmalıdır. Çünkü ateş, çamura göre daha üstündür ve daha yükseklere çıkar. Ancak bu kıyas, en bozuk ve en tutarsız kıyas şekillerinden birisidir. Çünkü bu, çeşitli açılardan batıldır: 1. Evvela bu kıyasa Allah’ın ona secde etme emrini vermesine rağmen başvurmuştur. Kıyas ise nassa karşı olduğu zaman batıldır. Çünkü kıyastan maksat, hakkında nas bulunmayan bir hususa ait hükmü, hakkında nas bulunan hususlara yakın ve onlara tâbi kılmaktır. Fakat nassa karşı olan ve göz önünde bulundurulması nasların ortadan kaldırılmasını gerektiren bir kıyas, en kötü ve en çirkin kıyastır. 2. İblis’in:“Ben ondan daha hayırlıyım” sözü bile tek başına o habis İblis’in ne kadar eksik ve kusurlu olduğunu ortaya koymaya yeterlidir. Çünkü o kendisini beğenmek, büyüklenmek, Allah’a karşı bilgisizce söz söylemek sureti ile eksik ve kusurlu olduğunu belgelemiştir. Bundan daha büyük bir kusur ve eksiklik ne olabilir? 3. İblis ateşi çamur ve topraktan üstün kabul etmekle de yalan söylemiştir. Çünkü çamurun ana maddesinde tevazu, sükun ve metanet vardır. Çeşitli cins ve türleri ile ağaçlar ve bitkiler gibi her türlü bereketin kaynağı odur. Ateşte ise hafiflik, bilinçsizce hareket ve yakıcılık özelliği vardır. İşte bundan dolayı İblis’in başına gelenler geldi ve o üstün mertebesinden aşağıların aşağısına düştü. 13. Yüce Allah da ona:“Öyleyse hemen in oradan.” yani cennetten; “artık orada kibirlenmek haddin değildir.” Çünkü orası iyi ve temiz olanların yurdudur. Allah’ın yarattıklarının en kötü ve en murdarına yakışmaz. “Hemen çık git, çünkü sen aşağılıklardansın.” Zelil kılınmış, küçültülmüş, hakir düşürülmüş kimselerdensin. Bu ise onun kibrine, kendisini beğenmesine karşılık hakir ve zelil düşürülmekle cezalandırıldığını ortaya koymaktadır. 14-15. Allah’ın düşmanı, hem Allah’a hem Âdem’e hem de onun soyundan gelenlere düşmanlığını ilan ettikten sonra Yüce Allah’tan kendisine öldükten sonra diriliş gününe kadar süre tanınmasını, mühlet verilmesini istedi. Böylelikle Âdemoğullarından gücünün yettiği kimseleri azdırma imkânını elde etmek istedi. Yüce Allah'ın hikmeti, kimin doğru, kimin yalancı, kimin kendisine itaat eden, kimin düşmanına itaat eden olduğunu açıkça ortaya çıkarmayı ve kullarını sınamayı gerekli kıldığından O da İblis’in isteğini kabul ederek:“Haydi (öyle olsun), sen mühlet verilmişlerdensin.” buyurdu.

A'raf 7:16

16- Dedi ki:“Beni azgınlığa ittiğin için ben de andolsun senin doğru yolunda otur(up onlara engel ol)acağım.” 17- Sonra andolsun önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından onlara sokulacağım. Böylece onların çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın. 16. İblis de Allah’ın rahmetinden ümidini kesince şöyle dedi:“Beni azgınlığa ittiğin için, ben de andolsun senin doğru yolunda oturup onlara” yani insanlara “engel olacağım.” Ben o yoldan ayrılmayacak ve bütün gücümle insanları senin doğru yolundan alıkoymak için çalışacak, o yolu izlememeleri için gayret göstereceğim. 17. “Sonra andolsun önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından onlara sokulacağım.” Yani bütün yönlerden, dört bir yandan, imkân bulacağım her bir taraftan onlara yaklaşacağım. Onlar hakkında gözettiğim maksadımı -kısmen de olsa- gerçekleştireceğim. İblis, Âdemoğullarının zayıf kimseler olduklarını, bazen onların pek çoğunun gafletin etkisi altında kalacağını bildiğinden ve onları azdırmak için bütün gücünü ortaya koymakta kararlı olduğundan haklı bir zanda bulunarak:“Böylece çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın” dedi. Çünkü Allah’a şükretmek, O’nun dosdoğru yolunu izlemenin bir parçasıdır. O da onları o yoldan alıkoymak ve şükretmemelerini istemektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşları olsunlar diye çağırır.”(Fatır, 35/6) Yüce Allah da şeytanın söylediklerine ve yapmaya azmettiği işe dikkatimizi çekmektedir ki biz bu konuda tedbirimizi alalım, düşmanımıza karşı hazırlığımızı yapalım, karşımıza çıkacağı yolları ve içerisinden gireceği delikleri bilmek sureti ile kendimizi ona karşı koruyalım. Yüce Allah’ın üzerimizdeki bu nimeti, pek yüce ve pek büyüktür.

A'raf 7:17

16- Dedi ki:“Beni azgınlığa ittiğin için ben de andolsun senin doğru yolunda otur(up onlara engel ol)acağım.” 17- Sonra andolsun önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından onlara sokulacağım. Böylece onların çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın. 16. İblis de Allah’ın rahmetinden ümidini kesince şöyle dedi:“Beni azgınlığa ittiğin için, ben de andolsun senin doğru yolunda oturup onlara” yani insanlara “engel olacağım.” Ben o yoldan ayrılmayacak ve bütün gücümle insanları senin doğru yolundan alıkoymak için çalışacak, o yolu izlememeleri için gayret göstereceğim. 17. “Sonra andolsun önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından onlara sokulacağım.” Yani bütün yönlerden, dört bir yandan, imkân bulacağım her bir taraftan onlara yaklaşacağım. Onlar hakkında gözettiğim maksadımı -kısmen de olsa- gerçekleştireceğim. İblis, Âdemoğullarının zayıf kimseler olduklarını, bazen onların pek çoğunun gafletin etkisi altında kalacağını bildiğinden ve onları azdırmak için bütün gücünü ortaya koymakta kararlı olduğundan haklı bir zanda bulunarak:“Böylece çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın” dedi. Çünkü Allah’a şükretmek, O’nun dosdoğru yolunu izlemenin bir parçasıdır. O da onları o yoldan alıkoymak ve şükretmemelerini istemektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşları olsunlar diye çağırır.”(Fatır, 35/6) Yüce Allah da şeytanın söylediklerine ve yapmaya azmettiği işe dikkatimizi çekmektedir ki biz bu konuda tedbirimizi alalım, düşmanımıza karşı hazırlığımızı yapalım, karşımıza çıkacağı yolları ve içerisinden gireceği delikleri bilmek sureti ile kendimizi ona karşı koruyalım. Yüce Allah’ın üzerimizdeki bu nimeti, pek yüce ve pek büyüktür.

A'raf 7:18

18- Buyurdu ki:“Kınanmış ve kovulmuş olarak çık oradan! Yemin ederim ki onlardan kim sana uyarsa cehennemi sizin hepinizle dolduracağım.” 18. Yani İblis söyleyeceklerini söyledikten sonra Yüce Allah da:“kınanmış ve kovulmuş olarak” yani Allah’tan, Allah’ın rahmetinden, her türlü hayırdan uzaklaştırılmış ve yerilmiş olarak, mükerrem bir şekilde değil de hakir ve küçük düşürülmüş olarak “çık oradan. Yemin ederim ki onlardan kim sana uyarsa cehennemi sizin hepinizle” senle ve onlardan sana uyanlarla “dolduracağım, buyurdu.” Bu, Allah’ın, ateşin isyankârlara ait bir yurt olduğuna dair bir yemindir. Burasını İblis ve ona uyan cinlerle insanlardan doldurması da kaçınılmazdır. Daha sonra Yüce Allah, Âdem’i İblis’in kötülük ve fitnelerine karşı sakındırarak şöyle buyurmaktadır:

A'raf 7:19

19- “Ey Adem, sen ve eşin cennette yerleşin ve ikiniz de dilediğiniz yerden yiyin. Yalnız bu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.” 20- Derken şeytan kendilerine gizli bırakılmış avret yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve:“Rabbiniz size bu ağacı ancak iki melek yahut ebedi kimseler olmayasınız diye yasakladı” dedi. 21- Ve her ikisine:“Şüphesiz ben, size öğüt verenlerdenim” diye de yemin etti. 22- Nihâyet ikisini de aldatarak mertebelerini düşürdü. Ağaçtan tattıklarında avret yerleri kendilerine göründü ve üzerlerine cennet yapraklarından koyarak (avretlerini örtmeye) başladılar. Rab’leri de onlara:“Ben, size o ağacı yasak etmedim mi ve size şeytan gerçekten sizin apaçık bir düşmanınızdır, demedim mi?” diye seslendi. 23- Dediler ki:“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen şüphe yok ki zarara uğrayanlardan oluruz.” 19. Yani Yüce Allah Adem’e ve onunla huzur bulsun diye ona ihsan etmiş olduğu zevcesi Havva’ya cennetten istedikleri gibi yiyebileceklerini ve diledikleri şekilde faydalanabileceklerini söyledi. Ancak onlara belli bir ağacı istisna ettiğini belirterek ondan yemelerini yasakladı. Bu ağacın ne ağacı olduğunu en iyi bilen Allah’tır. Onun ne ağacı olduğunu bilmemizde bizim için faydalı olacak bir taraf da yoktur. İşte Allah onlara bu ağaçtan yemelerini haram kılmıştır. Buna delil ise Yüce Allah’ın:“yoksa zalimlerden olursunuz” buyruğudur. Her ikisi de Yüce Allah’ın bu emrine uymaya devam ettiler. Bu, düşmanları İblis, hile ve tuzakları ile kendilerine sokuluncaya kadar devam etti. 20. İblis, onlara vesvese verdi ve bu vesvesesi ile onları aldattı, gerçeği onlara başka türlü gösterdi ve onlara gerçeği tahrif ederek:“Rabbiniz size bu ağacı ancak iki melek” yani siz melek türünden olmayasınız “yahut ebedi kimselerden olmayasınız diye yasakladı, dedi” Bir başka âyette de bu husus şöyle ifade edilmektedir: “Ey Adem, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü göstereyim mi?”(Tâhâ, 20/120) 21. İblis bu sözleri ile birlikte bir de Allah adına onlara şöyle yemin etti:“Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim.” Yani ben size nasihat verenlerdenim; o yüzden size bunları söylüyorum, dedi. İkisi de bu sözlere aldandılar, böyle bir durumda arzuları akıllarına galip geldi. 22. “Nihâyet ikisini de aldatarak mertebelerini düşürdü.” Onları günahlardan ve masiyetlerden uzak oldukları o üstün mertebelerinden günah ve masiyetin pislikleri ile kirlenme seviyesine indirdi ve her ikisi de o yasak ağaçtan yeme cüretini gösterdi. “Ağacı tattıklarında avret yerleri kendilerine göründü.” Önceleri örtülü iken her ikisinin de avretleri ortaya çıktı. İşte böyle bir durumda batının takvadan sıyrılması, zahir elbise üzeridne de etkili oldu. Böylece elbiseleri de üzerlerinden sıyrıldı ve avretleri göründü. Avretleri görününce her ikisi de utandılar. Bu sefer cennet ağaçlarının yapraklarını alıp örtünmek için avret yerlerinin üstüne koymaya başladılar. “Rableri de onlara” bu halde iken onları azarlayarak: “Ben size o ağacı yasak etmedim mi ve size şeytan gerçekten sizin apaçık düşmanınızdır demedim mi, diye seslendi.” Niçin yasak kılınan bir şeyi işlediniz ve düşmanınıza itaat ettiniz? 23. İşte o vakit Yüce Allah onlara hem tevbe etmeyi hem de tevbelerinin kabul edilmesi nimetini lütfetti. Onlar da günahlarını itiraf ettiler ve Yüce Allah’tan bağışlanma dileyerek şöyle dediler:“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik…” Yani biz, hakkında bizi uyarmuş olduğun günahı işledik, bu günahı işlemekle de kendimize zarar verdik, hüsrana uğramaya sebep olan bir iş işledik. Eğer bu günahın izini silmek ve cezasını affetmek sureti ile “bizi bağışlamaz”, tevbemizi kabul ederek ve buna benzer başka günahlardan yana esenlik vererek “bize merhamet” buyurmayacak olursan hiç şüphesiz biz “zarara uğrayanlardan oluruz.” Yüce Allah da onların bu günahlarını bağışladı: “Adem, Rabbine karşı geldi ve şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.”(Taha, 20/121-122) Bununla birlikte İblis azgınlığını devam ettirmekte ve isyanından vazgeçmemektedir. Bu yüzden her kim günah işlediği takdirde günahını itiraf etmek, mağfiret dilemek, pişmanlık duymak, günahından vazgeçmek suretiyle Adem’e benzeyecek olursa Rabbi onu seçer ve onu doğruya iletir. Her kim de günah işleyip masiyetlerini daha da artırmak sureti ile İblis’e benzeyecek olursa hiç şüphesiz o kimse de bu tutumu ile ancak Allah’tan uzaklaşmasını artırmış olacaktır.

A'raf 7:20

19- “Ey Adem, sen ve eşin cennette yerleşin ve ikiniz de dilediğiniz yerden yiyin. Yalnız bu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.” 20- Derken şeytan kendilerine gizli bırakılmış avret yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve:“Rabbiniz size bu ağacı ancak iki melek yahut ebedi kimseler olmayasınız diye yasakladı” dedi. 21- Ve her ikisine:“Şüphesiz ben, size öğüt verenlerdenim” diye de yemin etti. 22- Nihâyet ikisini de aldatarak mertebelerini düşürdü. Ağaçtan tattıklarında avret yerleri kendilerine göründü ve üzerlerine cennet yapraklarından koyarak (avretlerini örtmeye) başladılar. Rab’leri de onlara:“Ben, size o ağacı yasak etmedim mi ve size şeytan gerçekten sizin apaçık bir düşmanınızdır, demedim mi?” diye seslendi. 23- Dediler ki:“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen şüphe yok ki zarara uğrayanlardan oluruz.” 19. Yani Yüce Allah Adem’e ve onunla huzur bulsun diye ona ihsan etmiş olduğu zevcesi Havva’ya cennetten istedikleri gibi yiyebileceklerini ve diledikleri şekilde faydalanabileceklerini söyledi. Ancak onlara belli bir ağacı istisna ettiğini belirterek ondan yemelerini yasakladı. Bu ağacın ne ağacı olduğunu en iyi bilen Allah’tır. Onun ne ağacı olduğunu bilmemizde bizim için faydalı olacak bir taraf da yoktur. İşte Allah onlara bu ağaçtan yemelerini haram kılmıştır. Buna delil ise Yüce Allah’ın:“yoksa zalimlerden olursunuz” buyruğudur. Her ikisi de Yüce Allah’ın bu emrine uymaya devam ettiler. Bu, düşmanları İblis, hile ve tuzakları ile kendilerine sokuluncaya kadar devam etti. 20. İblis, onlara vesvese verdi ve bu vesvesesi ile onları aldattı, gerçeği onlara başka türlü gösterdi ve onlara gerçeği tahrif ederek:“Rabbiniz size bu ağacı ancak iki melek” yani siz melek türünden olmayasınız “yahut ebedi kimselerden olmayasınız diye yasakladı, dedi” Bir başka âyette de bu husus şöyle ifade edilmektedir: “Ey Adem, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü göstereyim mi?”(Tâhâ, 20/120) 21. İblis bu sözleri ile birlikte bir de Allah adına onlara şöyle yemin etti:“Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim.” Yani ben size nasihat verenlerdenim; o yüzden size bunları söylüyorum, dedi. İkisi de bu sözlere aldandılar, böyle bir durumda arzuları akıllarına galip geldi. 22. “Nihâyet ikisini de aldatarak mertebelerini düşürdü.” Onları günahlardan ve masiyetlerden uzak oldukları o üstün mertebelerinden günah ve masiyetin pislikleri ile kirlenme seviyesine indirdi ve her ikisi de o yasak ağaçtan yeme cüretini gösterdi. “Ağacı tattıklarında avret yerleri kendilerine göründü.” Önceleri örtülü iken her ikisinin de avretleri ortaya çıktı. İşte böyle bir durumda batının takvadan sıyrılması, zahir elbise üzeridne de etkili oldu. Böylece elbiseleri de üzerlerinden sıyrıldı ve avretleri göründü. Avretleri görününce her ikisi de utandılar. Bu sefer cennet ağaçlarının yapraklarını alıp örtünmek için avret yerlerinin üstüne koymaya başladılar. “Rableri de onlara” bu halde iken onları azarlayarak: “Ben size o ağacı yasak etmedim mi ve size şeytan gerçekten sizin apaçık düşmanınızdır demedim mi, diye seslendi.” Niçin yasak kılınan bir şeyi işlediniz ve düşmanınıza itaat ettiniz? 23. İşte o vakit Yüce Allah onlara hem tevbe etmeyi hem de tevbelerinin kabul edilmesi nimetini lütfetti. Onlar da günahlarını itiraf ettiler ve Yüce Allah’tan bağışlanma dileyerek şöyle dediler:“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik…” Yani biz, hakkında bizi uyarmuş olduğun günahı işledik, bu günahı işlemekle de kendimize zarar verdik, hüsrana uğramaya sebep olan bir iş işledik. Eğer bu günahın izini silmek ve cezasını affetmek sureti ile “bizi bağışlamaz”, tevbemizi kabul ederek ve buna benzer başka günahlardan yana esenlik vererek “bize merhamet” buyurmayacak olursan hiç şüphesiz biz “zarara uğrayanlardan oluruz.” Yüce Allah da onların bu günahlarını bağışladı: “Adem, Rabbine karşı geldi ve şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.”(Taha, 20/121-122) Bununla birlikte İblis azgınlığını devam ettirmekte ve isyanından vazgeçmemektedir. Bu yüzden her kim günah işlediği takdirde günahını itiraf etmek, mağfiret dilemek, pişmanlık duymak, günahından vazgeçmek suretiyle Adem’e benzeyecek olursa Rabbi onu seçer ve onu doğruya iletir. Her kim de günah işleyip masiyetlerini daha da artırmak sureti ile İblis’e benzeyecek olursa hiç şüphesiz o kimse de bu tutumu ile ancak Allah’tan uzaklaşmasını artırmış olacaktır.

A'raf 7:21

19- “Ey Adem, sen ve eşin cennette yerleşin ve ikiniz de dilediğiniz yerden yiyin. Yalnız bu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.” 20- Derken şeytan kendilerine gizli bırakılmış avret yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve:“Rabbiniz size bu ağacı ancak iki melek yahut ebedi kimseler olmayasınız diye yasakladı” dedi. 21- Ve her ikisine:“Şüphesiz ben, size öğüt verenlerdenim” diye de yemin etti. 22- Nihâyet ikisini de aldatarak mertebelerini düşürdü. Ağaçtan tattıklarında avret yerleri kendilerine göründü ve üzerlerine cennet yapraklarından koyarak (avretlerini örtmeye) başladılar. Rab’leri de onlara:“Ben, size o ağacı yasak etmedim mi ve size şeytan gerçekten sizin apaçık bir düşmanınızdır, demedim mi?” diye seslendi. 23- Dediler ki:“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen şüphe yok ki zarara uğrayanlardan oluruz.” 19. Yani Yüce Allah Adem’e ve onunla huzur bulsun diye ona ihsan etmiş olduğu zevcesi Havva’ya cennetten istedikleri gibi yiyebileceklerini ve diledikleri şekilde faydalanabileceklerini söyledi. Ancak onlara belli bir ağacı istisna ettiğini belirterek ondan yemelerini yasakladı. Bu ağacın ne ağacı olduğunu en iyi bilen Allah’tır. Onun ne ağacı olduğunu bilmemizde bizim için faydalı olacak bir taraf da yoktur. İşte Allah onlara bu ağaçtan yemelerini haram kılmıştır. Buna delil ise Yüce Allah’ın:“yoksa zalimlerden olursunuz” buyruğudur. Her ikisi de Yüce Allah’ın bu emrine uymaya devam ettiler. Bu, düşmanları İblis, hile ve tuzakları ile kendilerine sokuluncaya kadar devam etti. 20. İblis, onlara vesvese verdi ve bu vesvesesi ile onları aldattı, gerçeği onlara başka türlü gösterdi ve onlara gerçeği tahrif ederek:“Rabbiniz size bu ağacı ancak iki melek” yani siz melek türünden olmayasınız “yahut ebedi kimselerden olmayasınız diye yasakladı, dedi” Bir başka âyette de bu husus şöyle ifade edilmektedir: “Ey Adem, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü göstereyim mi?”(Tâhâ, 20/120) 21. İblis bu sözleri ile birlikte bir de Allah adına onlara şöyle yemin etti:“Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim.” Yani ben size nasihat verenlerdenim; o yüzden size bunları söylüyorum, dedi. İkisi de bu sözlere aldandılar, böyle bir durumda arzuları akıllarına galip geldi. 22. “Nihâyet ikisini de aldatarak mertebelerini düşürdü.” Onları günahlardan ve masiyetlerden uzak oldukları o üstün mertebelerinden günah ve masiyetin pislikleri ile kirlenme seviyesine indirdi ve her ikisi de o yasak ağaçtan yeme cüretini gösterdi. “Ağacı tattıklarında avret yerleri kendilerine göründü.” Önceleri örtülü iken her ikisinin de avretleri ortaya çıktı. İşte böyle bir durumda batının takvadan sıyrılması, zahir elbise üzeridne de etkili oldu. Böylece elbiseleri de üzerlerinden sıyrıldı ve avretleri göründü. Avretleri görününce her ikisi de utandılar. Bu sefer cennet ağaçlarının yapraklarını alıp örtünmek için avret yerlerinin üstüne koymaya başladılar. “Rableri de onlara” bu halde iken onları azarlayarak: “Ben size o ağacı yasak etmedim mi ve size şeytan gerçekten sizin apaçık düşmanınızdır demedim mi, diye seslendi.” Niçin yasak kılınan bir şeyi işlediniz ve düşmanınıza itaat ettiniz? 23. İşte o vakit Yüce Allah onlara hem tevbe etmeyi hem de tevbelerinin kabul edilmesi nimetini lütfetti. Onlar da günahlarını itiraf ettiler ve Yüce Allah’tan bağışlanma dileyerek şöyle dediler:“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik…” Yani biz, hakkında bizi uyarmuş olduğun günahı işledik, bu günahı işlemekle de kendimize zarar verdik, hüsrana uğramaya sebep olan bir iş işledik. Eğer bu günahın izini silmek ve cezasını affetmek sureti ile “bizi bağışlamaz”, tevbemizi kabul ederek ve buna benzer başka günahlardan yana esenlik vererek “bize merhamet” buyurmayacak olursan hiç şüphesiz biz “zarara uğrayanlardan oluruz.” Yüce Allah da onların bu günahlarını bağışladı: “Adem, Rabbine karşı geldi ve şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.”(Taha, 20/121-122) Bununla birlikte İblis azgınlığını devam ettirmekte ve isyanından vazgeçmemektedir. Bu yüzden her kim günah işlediği takdirde günahını itiraf etmek, mağfiret dilemek, pişmanlık duymak, günahından vazgeçmek suretiyle Adem’e benzeyecek olursa Rabbi onu seçer ve onu doğruya iletir. Her kim de günah işleyip masiyetlerini daha da artırmak sureti ile İblis’e benzeyecek olursa hiç şüphesiz o kimse de bu tutumu ile ancak Allah’tan uzaklaşmasını artırmış olacaktır.

A'raf 7:22

19- “Ey Adem, sen ve eşin cennette yerleşin ve ikiniz de dilediğiniz yerden yiyin. Yalnız bu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.” 20- Derken şeytan kendilerine gizli bırakılmış avret yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve:“Rabbiniz size bu ağacı ancak iki melek yahut ebedi kimseler olmayasınız diye yasakladı” dedi. 21- Ve her ikisine:“Şüphesiz ben, size öğüt verenlerdenim” diye de yemin etti. 22- Nihâyet ikisini de aldatarak mertebelerini düşürdü. Ağaçtan tattıklarında avret yerleri kendilerine göründü ve üzerlerine cennet yapraklarından koyarak (avretlerini örtmeye) başladılar. Rab’leri de onlara:“Ben, size o ağacı yasak etmedim mi ve size şeytan gerçekten sizin apaçık bir düşmanınızdır, demedim mi?” diye seslendi. 23- Dediler ki:“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen şüphe yok ki zarara uğrayanlardan oluruz.” 19. Yani Yüce Allah Adem’e ve onunla huzur bulsun diye ona ihsan etmiş olduğu zevcesi Havva’ya cennetten istedikleri gibi yiyebileceklerini ve diledikleri şekilde faydalanabileceklerini söyledi. Ancak onlara belli bir ağacı istisna ettiğini belirterek ondan yemelerini yasakladı. Bu ağacın ne ağacı olduğunu en iyi bilen Allah’tır. Onun ne ağacı olduğunu bilmemizde bizim için faydalı olacak bir taraf da yoktur. İşte Allah onlara bu ağaçtan yemelerini haram kılmıştır. Buna delil ise Yüce Allah’ın:“yoksa zalimlerden olursunuz” buyruğudur. Her ikisi de Yüce Allah’ın bu emrine uymaya devam ettiler. Bu, düşmanları İblis, hile ve tuzakları ile kendilerine sokuluncaya kadar devam etti. 20. İblis, onlara vesvese verdi ve bu vesvesesi ile onları aldattı, gerçeği onlara başka türlü gösterdi ve onlara gerçeği tahrif ederek:“Rabbiniz size bu ağacı ancak iki melek” yani siz melek türünden olmayasınız “yahut ebedi kimselerden olmayasınız diye yasakladı, dedi” Bir başka âyette de bu husus şöyle ifade edilmektedir: “Ey Adem, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü göstereyim mi?”(Tâhâ, 20/120) 21. İblis bu sözleri ile birlikte bir de Allah adına onlara şöyle yemin etti:“Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim.” Yani ben size nasihat verenlerdenim; o yüzden size bunları söylüyorum, dedi. İkisi de bu sözlere aldandılar, böyle bir durumda arzuları akıllarına galip geldi. 22. “Nihâyet ikisini de aldatarak mertebelerini düşürdü.” Onları günahlardan ve masiyetlerden uzak oldukları o üstün mertebelerinden günah ve masiyetin pislikleri ile kirlenme seviyesine indirdi ve her ikisi de o yasak ağaçtan yeme cüretini gösterdi. “Ağacı tattıklarında avret yerleri kendilerine göründü.” Önceleri örtülü iken her ikisinin de avretleri ortaya çıktı. İşte böyle bir durumda batının takvadan sıyrılması, zahir elbise üzeridne de etkili oldu. Böylece elbiseleri de üzerlerinden sıyrıldı ve avretleri göründü. Avretleri görününce her ikisi de utandılar. Bu sefer cennet ağaçlarının yapraklarını alıp örtünmek için avret yerlerinin üstüne koymaya başladılar. “Rableri de onlara” bu halde iken onları azarlayarak: “Ben size o ağacı yasak etmedim mi ve size şeytan gerçekten sizin apaçık düşmanınızdır demedim mi, diye seslendi.” Niçin yasak kılınan bir şeyi işlediniz ve düşmanınıza itaat ettiniz? 23. İşte o vakit Yüce Allah onlara hem tevbe etmeyi hem de tevbelerinin kabul edilmesi nimetini lütfetti. Onlar da günahlarını itiraf ettiler ve Yüce Allah’tan bağışlanma dileyerek şöyle dediler:“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik…” Yani biz, hakkında bizi uyarmuş olduğun günahı işledik, bu günahı işlemekle de kendimize zarar verdik, hüsrana uğramaya sebep olan bir iş işledik. Eğer bu günahın izini silmek ve cezasını affetmek sureti ile “bizi bağışlamaz”, tevbemizi kabul ederek ve buna benzer başka günahlardan yana esenlik vererek “bize merhamet” buyurmayacak olursan hiç şüphesiz biz “zarara uğrayanlardan oluruz.” Yüce Allah da onların bu günahlarını bağışladı: “Adem, Rabbine karşı geldi ve şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.”(Taha, 20/121-122) Bununla birlikte İblis azgınlığını devam ettirmekte ve isyanından vazgeçmemektedir. Bu yüzden her kim günah işlediği takdirde günahını itiraf etmek, mağfiret dilemek, pişmanlık duymak, günahından vazgeçmek suretiyle Adem’e benzeyecek olursa Rabbi onu seçer ve onu doğruya iletir. Her kim de günah işleyip masiyetlerini daha da artırmak sureti ile İblis’e benzeyecek olursa hiç şüphesiz o kimse de bu tutumu ile ancak Allah’tan uzaklaşmasını artırmış olacaktır.

A'raf 7:23

19- “Ey Adem, sen ve eşin cennette yerleşin ve ikiniz de dilediğiniz yerden yiyin. Yalnız bu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.” 20- Derken şeytan kendilerine gizli bırakılmış avret yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve:“Rabbiniz size bu ağacı ancak iki melek yahut ebedi kimseler olmayasınız diye yasakladı” dedi. 21- Ve her ikisine:“Şüphesiz ben, size öğüt verenlerdenim” diye de yemin etti. 22- Nihâyet ikisini de aldatarak mertebelerini düşürdü. Ağaçtan tattıklarında avret yerleri kendilerine göründü ve üzerlerine cennet yapraklarından koyarak (avretlerini örtmeye) başladılar. Rab’leri de onlara:“Ben, size o ağacı yasak etmedim mi ve size şeytan gerçekten sizin apaçık bir düşmanınızdır, demedim mi?” diye seslendi. 23- Dediler ki:“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen şüphe yok ki zarara uğrayanlardan oluruz.” 19. Yani Yüce Allah Adem’e ve onunla huzur bulsun diye ona ihsan etmiş olduğu zevcesi Havva’ya cennetten istedikleri gibi yiyebileceklerini ve diledikleri şekilde faydalanabileceklerini söyledi. Ancak onlara belli bir ağacı istisna ettiğini belirterek ondan yemelerini yasakladı. Bu ağacın ne ağacı olduğunu en iyi bilen Allah’tır. Onun ne ağacı olduğunu bilmemizde bizim için faydalı olacak bir taraf da yoktur. İşte Allah onlara bu ağaçtan yemelerini haram kılmıştır. Buna delil ise Yüce Allah’ın:“yoksa zalimlerden olursunuz” buyruğudur. Her ikisi de Yüce Allah’ın bu emrine uymaya devam ettiler. Bu, düşmanları İblis, hile ve tuzakları ile kendilerine sokuluncaya kadar devam etti. 20. İblis, onlara vesvese verdi ve bu vesvesesi ile onları aldattı, gerçeği onlara başka türlü gösterdi ve onlara gerçeği tahrif ederek:“Rabbiniz size bu ağacı ancak iki melek” yani siz melek türünden olmayasınız “yahut ebedi kimselerden olmayasınız diye yasakladı, dedi” Bir başka âyette de bu husus şöyle ifade edilmektedir: “Ey Adem, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü göstereyim mi?”(Tâhâ, 20/120) 21. İblis bu sözleri ile birlikte bir de Allah adına onlara şöyle yemin etti:“Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim.” Yani ben size nasihat verenlerdenim; o yüzden size bunları söylüyorum, dedi. İkisi de bu sözlere aldandılar, böyle bir durumda arzuları akıllarına galip geldi. 22. “Nihâyet ikisini de aldatarak mertebelerini düşürdü.” Onları günahlardan ve masiyetlerden uzak oldukları o üstün mertebelerinden günah ve masiyetin pislikleri ile kirlenme seviyesine indirdi ve her ikisi de o yasak ağaçtan yeme cüretini gösterdi. “Ağacı tattıklarında avret yerleri kendilerine göründü.” Önceleri örtülü iken her ikisinin de avretleri ortaya çıktı. İşte böyle bir durumda batının takvadan sıyrılması, zahir elbise üzeridne de etkili oldu. Böylece elbiseleri de üzerlerinden sıyrıldı ve avretleri göründü. Avretleri görününce her ikisi de utandılar. Bu sefer cennet ağaçlarının yapraklarını alıp örtünmek için avret yerlerinin üstüne koymaya başladılar. “Rableri de onlara” bu halde iken onları azarlayarak: “Ben size o ağacı yasak etmedim mi ve size şeytan gerçekten sizin apaçık düşmanınızdır demedim mi, diye seslendi.” Niçin yasak kılınan bir şeyi işlediniz ve düşmanınıza itaat ettiniz? 23. İşte o vakit Yüce Allah onlara hem tevbe etmeyi hem de tevbelerinin kabul edilmesi nimetini lütfetti. Onlar da günahlarını itiraf ettiler ve Yüce Allah’tan bağışlanma dileyerek şöyle dediler:“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik…” Yani biz, hakkında bizi uyarmuş olduğun günahı işledik, bu günahı işlemekle de kendimize zarar verdik, hüsrana uğramaya sebep olan bir iş işledik. Eğer bu günahın izini silmek ve cezasını affetmek sureti ile “bizi bağışlamaz”, tevbemizi kabul ederek ve buna benzer başka günahlardan yana esenlik vererek “bize merhamet” buyurmayacak olursan hiç şüphesiz biz “zarara uğrayanlardan oluruz.” Yüce Allah da onların bu günahlarını bağışladı: “Adem, Rabbine karşı geldi ve şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve onu doğruya iletti.”(Taha, 20/121-122) Bununla birlikte İblis azgınlığını devam ettirmekte ve isyanından vazgeçmemektedir. Bu yüzden her kim günah işlediği takdirde günahını itiraf etmek, mağfiret dilemek, pişmanlık duymak, günahından vazgeçmek suretiyle Adem’e benzeyecek olursa Rabbi onu seçer ve onu doğruya iletir. Her kim de günah işleyip masiyetlerini daha da artırmak sureti ile İblis’e benzeyecek olursa hiç şüphesiz o kimse de bu tutumu ile ancak Allah’tan uzaklaşmasını artırmış olacaktır.

A'raf 7:24

24- Buyurdu ki:“Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde sizin için bir zamana kadar (kalacağınız) bir karar yeri ve geçim vardır.” 25- “Orada yaşayacak, orada ölecek ve yine oradan (diriltilip) çıkarılacaksınız.” buyurdu. 26- Ey Ademoğulları! Size hem avret yerlerinizi örtecek bir elbise hem de süsleneceğiniz bir elbise indirdik. Takvâ elbisesine gelince işte o daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın delillerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar. [24. “Kiminiz kiminize düşman olarak inin.” Yani Âdem ve zürriyeti ile İblis ve zürriyeti düşmandırlar. Bilindiği gibi düşman bir kimse düşmanına zarar vermek, ona kötülük yapmak için her türlü yolu dener, her fırsatta onu hayırdan mahrum bırakmaya çalışır. İşte bu çerçevede Âdem’in oğulları şeytana karşı uyarılmaktadırlar. Daha sonra Yüce Allah indirilmenin nihai yerinin yeryüzü olduğunu bildirerek “yeryüzünde sizin için bir zamana kadar” yani ecellerinizin biteceği vakte kadar “bir karar yeri” mesken ve yerleşecek yer “ve geçim vardır.” Ecellerinizin bitiminden sonra ise o dünyadan kendisi için yaratılmış olduğunuz ve sizin için yaratılmış bulunan (ahiret) yurduna intikal edeceksiniz. Bu ayette şu ifade edilmektedir: Yeryüzündeki hayat süreli ve geçici. Yeryüzü gerçek mesken değildir, sadece bir geçiş yeridir. Orada bu ebedi yurt için azık hazırlanır; yoksa orası ebedi kalacak şekilde imar edilmez.][10] 25. Yani Yüce Allah, Adem’i, onun eşini ve onların soyundan gelecekleri yeryüzüne indirdikten sonra onlara yeryüzünde kalacaklarını, orada onlara bir hayat takdir etmiş olduğunu, bunun arkasından ölümün geleceğini, yeryüzünün imtihan ve sınamalarla dolu olduğunu, yeryüzünde kaldıkları süre zarfında kendilerine peygamberlerini göndereceğini, üzerlerine kitaplarını indireceğini, sonunda ölüm gelince de orada defnedileceklerini haber vermiştir. Nihâyet kabirdeki süreleri de dolduktan sonra Allah onları ölümlerinden sonra diriltecek ve oradan ebedi kalınacak ve gerçek yurt olan ahiret yurduna gitmek üzere o yerden çıkartacaktır. 26. Daha sonra Yüce Allah zaruri elbise ile güzellik amacıyla giyilen elbise edinme imkânını onlara kolaylaştırmış olma lütfunu hatırlatmaktadır. Yiyecek, içecek, binek, nikah vb. nimetler de bu kabildendir. Yüce Allah bunların da hem zaruri olanlarını hem de onları tamamlayıcı ve lüks nitelikte olanlarını da ihsan etmiştir. Ayrıca Yüce Allah bunların asıl maksat olmadıklarını, aksine onları kendisine ibadete ve itaate yardımcı olsun diye indirmiş olduğunu beyan etmektedir. İşte bundan dolayı:“Takva elbisesine gelince işte o daha hayırlıdır” buyurmaktadır. Yani takva elbisesi maddi elbiseden daha hayırlıdır. Çünkü takva elbisesinin varlığı kulun varlığı ile birlikte devam eder gider. Eskimez ve çürümez. Ayrıca o, kalbin ve ruhun güzelliğidir. Maddi elbise ise en fazla belli bir süre maddi avreti örter ya da kişi için bir güzellik sebebi olur. Bunun ötesinde bir faydası yoktur. Aynı şekilde böyle bir elbisenin olmadığını farz edecek olsak maddi avreti açıkta kalır ki kişinin zaruret halinde onu açmasının bir zararı yoktur. Ancak takva elbisesi olmayacak olursa o takdirde kişinin batınî avreti de açığa çıkar ki bunun sonucunda o, rezil ve rüsvay olur. “Bu, Allah’ın delillerindendir, belki öğüt alırlar” Yani zikri geçen bu elbiseler, sizin faydanıza ve zararınıza olacak şeyleri düşünerek ve zahir elbiseyi batına kıyas ederek ders alacağınız hususlar arasındadır.

A'raf 7:25

24- Buyurdu ki:“Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde sizin için bir zamana kadar (kalacağınız) bir karar yeri ve geçim vardır.” 25- “Orada yaşayacak, orada ölecek ve yine oradan (diriltilip) çıkarılacaksınız.” buyurdu. 26- Ey Ademoğulları! Size hem avret yerlerinizi örtecek bir elbise hem de süsleneceğiniz bir elbise indirdik. Takvâ elbisesine gelince işte o daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın delillerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar. [24. “Kiminiz kiminize düşman olarak inin.” Yani Âdem ve zürriyeti ile İblis ve zürriyeti düşmandırlar. Bilindiği gibi düşman bir kimse düşmanına zarar vermek, ona kötülük yapmak için her türlü yolu dener, her fırsatta onu hayırdan mahrum bırakmaya çalışır. İşte bu çerçevede Âdem’in oğulları şeytana karşı uyarılmaktadırlar. Daha sonra Yüce Allah indirilmenin nihai yerinin yeryüzü olduğunu bildirerek “yeryüzünde sizin için bir zamana kadar” yani ecellerinizin biteceği vakte kadar “bir karar yeri” mesken ve yerleşecek yer “ve geçim vardır.” Ecellerinizin bitiminden sonra ise o dünyadan kendisi için yaratılmış olduğunuz ve sizin için yaratılmış bulunan (ahiret) yurduna intikal edeceksiniz. Bu ayette şu ifade edilmektedir: Yeryüzündeki hayat süreli ve geçici. Yeryüzü gerçek mesken değildir, sadece bir geçiş yeridir. Orada bu ebedi yurt için azık hazırlanır; yoksa orası ebedi kalacak şekilde imar edilmez.][10] 25. Yani Yüce Allah, Adem’i, onun eşini ve onların soyundan gelecekleri yeryüzüne indirdikten sonra onlara yeryüzünde kalacaklarını, orada onlara bir hayat takdir etmiş olduğunu, bunun arkasından ölümün geleceğini, yeryüzünün imtihan ve sınamalarla dolu olduğunu, yeryüzünde kaldıkları süre zarfında kendilerine peygamberlerini göndereceğini, üzerlerine kitaplarını indireceğini, sonunda ölüm gelince de orada defnedileceklerini haber vermiştir. Nihâyet kabirdeki süreleri de dolduktan sonra Allah onları ölümlerinden sonra diriltecek ve oradan ebedi kalınacak ve gerçek yurt olan ahiret yurduna gitmek üzere o yerden çıkartacaktır. 26. Daha sonra Yüce Allah zaruri elbise ile güzellik amacıyla giyilen elbise edinme imkânını onlara kolaylaştırmış olma lütfunu hatırlatmaktadır. Yiyecek, içecek, binek, nikah vb. nimetler de bu kabildendir. Yüce Allah bunların da hem zaruri olanlarını hem de onları tamamlayıcı ve lüks nitelikte olanlarını da ihsan etmiştir. Ayrıca Yüce Allah bunların asıl maksat olmadıklarını, aksine onları kendisine ibadete ve itaate yardımcı olsun diye indirmiş olduğunu beyan etmektedir. İşte bundan dolayı:“Takva elbisesine gelince işte o daha hayırlıdır” buyurmaktadır. Yani takva elbisesi maddi elbiseden daha hayırlıdır. Çünkü takva elbisesinin varlığı kulun varlığı ile birlikte devam eder gider. Eskimez ve çürümez. Ayrıca o, kalbin ve ruhun güzelliğidir. Maddi elbise ise en fazla belli bir süre maddi avreti örter ya da kişi için bir güzellik sebebi olur. Bunun ötesinde bir faydası yoktur. Aynı şekilde böyle bir elbisenin olmadığını farz edecek olsak maddi avreti açıkta kalır ki kişinin zaruret halinde onu açmasının bir zararı yoktur. Ancak takva elbisesi olmayacak olursa o takdirde kişinin batınî avreti de açığa çıkar ki bunun sonucunda o, rezil ve rüsvay olur. “Bu, Allah’ın delillerindendir, belki öğüt alırlar” Yani zikri geçen bu elbiseler, sizin faydanıza ve zararınıza olacak şeyleri düşünerek ve zahir elbiseyi batına kıyas ederek ders alacağınız hususlar arasındadır.

A'raf 7:26

24- Buyurdu ki:“Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde sizin için bir zamana kadar (kalacağınız) bir karar yeri ve geçim vardır.” 25- “Orada yaşayacak, orada ölecek ve yine oradan (diriltilip) çıkarılacaksınız.” buyurdu. 26- Ey Ademoğulları! Size hem avret yerlerinizi örtecek bir elbise hem de süsleneceğiniz bir elbise indirdik. Takvâ elbisesine gelince işte o daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın delillerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar. [24. “Kiminiz kiminize düşman olarak inin.” Yani Âdem ve zürriyeti ile İblis ve zürriyeti düşmandırlar. Bilindiği gibi düşman bir kimse düşmanına zarar vermek, ona kötülük yapmak için her türlü yolu dener, her fırsatta onu hayırdan mahrum bırakmaya çalışır. İşte bu çerçevede Âdem’in oğulları şeytana karşı uyarılmaktadırlar. Daha sonra Yüce Allah indirilmenin nihai yerinin yeryüzü olduğunu bildirerek “yeryüzünde sizin için bir zamana kadar” yani ecellerinizin biteceği vakte kadar “bir karar yeri” mesken ve yerleşecek yer “ve geçim vardır.” Ecellerinizin bitiminden sonra ise o dünyadan kendisi için yaratılmış olduğunuz ve sizin için yaratılmış bulunan (ahiret) yurduna intikal edeceksiniz. Bu ayette şu ifade edilmektedir: Yeryüzündeki hayat süreli ve geçici. Yeryüzü gerçek mesken değildir, sadece bir geçiş yeridir. Orada bu ebedi yurt için azık hazırlanır; yoksa orası ebedi kalacak şekilde imar edilmez.][10] 25. Yani Yüce Allah, Adem’i, onun eşini ve onların soyundan gelecekleri yeryüzüne indirdikten sonra onlara yeryüzünde kalacaklarını, orada onlara bir hayat takdir etmiş olduğunu, bunun arkasından ölümün geleceğini, yeryüzünün imtihan ve sınamalarla dolu olduğunu, yeryüzünde kaldıkları süre zarfında kendilerine peygamberlerini göndereceğini, üzerlerine kitaplarını indireceğini, sonunda ölüm gelince de orada defnedileceklerini haber vermiştir. Nihâyet kabirdeki süreleri de dolduktan sonra Allah onları ölümlerinden sonra diriltecek ve oradan ebedi kalınacak ve gerçek yurt olan ahiret yurduna gitmek üzere o yerden çıkartacaktır. 26. Daha sonra Yüce Allah zaruri elbise ile güzellik amacıyla giyilen elbise edinme imkânını onlara kolaylaştırmış olma lütfunu hatırlatmaktadır. Yiyecek, içecek, binek, nikah vb. nimetler de bu kabildendir. Yüce Allah bunların da hem zaruri olanlarını hem de onları tamamlayıcı ve lüks nitelikte olanlarını da ihsan etmiştir. Ayrıca Yüce Allah bunların asıl maksat olmadıklarını, aksine onları kendisine ibadete ve itaate yardımcı olsun diye indirmiş olduğunu beyan etmektedir. İşte bundan dolayı:“Takva elbisesine gelince işte o daha hayırlıdır” buyurmaktadır. Yani takva elbisesi maddi elbiseden daha hayırlıdır. Çünkü takva elbisesinin varlığı kulun varlığı ile birlikte devam eder gider. Eskimez ve çürümez. Ayrıca o, kalbin ve ruhun güzelliğidir. Maddi elbise ise en fazla belli bir süre maddi avreti örter ya da kişi için bir güzellik sebebi olur. Bunun ötesinde bir faydası yoktur. Aynı şekilde böyle bir elbisenin olmadığını farz edecek olsak maddi avreti açıkta kalır ki kişinin zaruret halinde onu açmasının bir zararı yoktur. Ancak takva elbisesi olmayacak olursa o takdirde kişinin batınî avreti de açığa çıkar ki bunun sonucunda o, rezil ve rüsvay olur. “Bu, Allah’ın delillerindendir, belki öğüt alırlar” Yani zikri geçen bu elbiseler, sizin faydanıza ve zararınıza olacak şeyleri düşünerek ve zahir elbiseyi batına kıyas ederek ders alacağınız hususlar arasındadır.

A'raf 7:27

27- Ey Ademoğulları! Şeytan, avret yerlerini kendilerine göstermek için üzerlerinden elbiselerini sıyırmak suretiyle ana babanızı (aldatıp) cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de (aldatıp) fitneye düşürmesin. Çünkü o da kabilesi de sizi sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden görürler. Şüphesiz biz şeytanları iman etmeyenlerin dostları kıldık. 27. Yüce Allah Ademoğullarını şeytanın babalarına yaptıklarının bir benzerini yapmasına karşılık uyarıp sakındırarak şöyle buyurmaktadır:“Ey Ademoğulları! Şeytan… ana babanızı (aldatıp) cennetten çıkardığı” ve onların o yüksek yerden daha aşağılara inmelerine sebep olduğu “gibi sakın sizi de” günahları size süslü göstermek, sizi isyana çağırmak, isyan arzunuzu harekete geçirmek sureti ile “(aldatıp) fitneye düşürmesin” ve siz de sakın ona itaat etmeyesiniz. Zira o, size de aynı şeyleri yapmak istemektedir. Gücü yettiği takdirde sizi fitneye düşürüp azdırmaktan yana elinden gelen hiçbir şeyi esirgemez. Ondan sakınmayı hiç hatırınızdan çıkarmayın. Aranızdaki savaş dolayısı ile daima savaş elbiseleriniz üzerinizde olsun. Onun, içinize sızmasına imkan verecek yerlerden hiçbir zaman gafil olmayın. “Çünkü o” sürekli olarak sizleri gözetlemekte ve hem o hem de “kabilesi” olan cin şeytanları “sizi sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden görürler.”“Şüphesiz biz şeytanları iman etmeyenlerin dostları kıldık.” İşte iman etmemek, insan ile şeytan arasında dostluk ve dayanışma akdini gerekli kılan bir husustur. Bununla birlkte “iman edip yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun hiçbir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti ancak kendisini dost edinip de onu Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.”(en-Nahl, 16/99-100)

A'raf 7:28

28- Onlar bir hayasızlık yapsalar:“Biz atalarımızı böyle bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler. De ki:“Allah (asla) hayasızlığı emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” 29- De ki:“Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi (O’na) çevirin ve dininizi halis kılarak O’na dua edin. Sizi ilkin yarattığı gibi yine (O’na) döneceksiniz.” 30- O, bir gruba hidâyet vermiştir, bir gruba da dalalet hak olmuştur. Çünkü onlar, Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edinmişlerdir. Üstelik onlar, doğru yolda olduklarını sanırlar. 28. Yüce Allah günah işleyen ve bu günahı Allah’a nispet ederek bunu kendilerine Allah’ın emrettiğini ileri süren müşriklerin durumunun çirkinliğini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar bir hayasızlık yapsalar” ki hayasızlık her türlü çirkin ve hoş karşılanmayan iştir. Beytullah’ı çıplak tavaf etmeleri de bunlardan birisidir. “Biz atalarımızı böyle bulduk” bu iddiaları doğrudur “Allah da bize bunu emretti, derler”; ancak bu iddiaları yalandır. Çünkü Yüce Allah, bu iddialarını redederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah (asla) hayasızlığı emretmez.” Yani ister müşriklerin bu yaptıkları olsun, ister başkalarınınkiler olsun, kulların hayasızlıkları işlemesini emretmesi O’nun kemaline ve hikmetine yakışmaz. “Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” ki bundan daha büyük bir iftira olabilir mi? 29. Daha sonra Yüce Allah neleri emrettiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Rabbim adaleti emretti.” Yani O, ibadetlerde de karşılıklı ilişkilerde de adaleti emretmiştir. Zulüm ve haksızlığı değil. “Her secde yerinde yüzlerinizi (O’na) çevirin.” Yani Allah’a yöneltin; ibadetlerinizi özellikle namazı zahiren ve batınen en mükemmel şekilde eda etmek için bütün gayretinizi ortaya koyun, ibadetlerinizi her türlü eksiklikten ve ifsad edici unsurdan arındırın. “Dininizi halis kılarak O’na dua edin.” İbadetinizde O’na hiçbir şey ortak koşmaksızın yalnızca O’nun rızasını gözetin. Dua hem istekte bulunma anlamındaki duayı hem de ibadet olan duayı kapsar. Yani sizler yapmış olduğunuz dualarınızda Yüce Allah’a kulluk ve O’nun rızasını elde etmekten başka hiçbir maksat gözetmeyin. “Sizi ilkin yarattığı gibi yine” öldükten sonra dirilip O’na “döneceksiniz.” Çünkü sizi yoktan var etmeye kadir olanın sizi tekrar diriltmeye de gücü yeter. Hatta diriltmek, ilk defa yaratmaktan daha da kolaydır. 30. Sizden “bir gruba” Allah “hidâyet vermiştir.” Yani onları hidâyete muvaffak kılmış, hidâyet sebeplerini onlara kolaylaştırmış, hidâyete engel olan hususları da onlardan uzaklaştırmıştır. “Bir gruba da dalalet hak olmuştur.” İşledikleri sebebiyle ve yaptıkları azgınlıklardan ötürü haklarında sapıklık kaçınılmaz olmuştur. “Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edinmişlerdir.” Her kim Allah’ı bırakıp şeytanı dost edinirse apaçık bir hüsrana mahkum olur. Onlar da Rahman olan Allah’ın dostluğundan sıyrılıp şeytanı dost edinmeyi tercih edince Allah’ın yardımından alabildiğine mahrum kaldılar. Kendi hallerine bırakıldılar ve en ağır zarara uğradılar. “Üstelik onlar, doğru yolda olduklarını sanırlar.” Çünkü onlar için gerçekler ters yüz olmuştur. Artık batılı hak, hakkı da batıl zannederler. Bu âyet-i kerimede emir ve yasakların, hikmet ve maslahata tâbi olduğuna delil vardır. Çünkü ayette Yüce Allah'ın, akılların kabul etmeyeceği ve çirkin göreceği şeyleri emretmesinin düşünülemeyeceğini, aksine O’nun adaleti ve ihlası emrettiği bildirilmektedir. Yine bu buyruklarda hidâyetin Allah’ın lütuf ve ihsanı ile olduğuna, sapıklığın ise Allah’ın, kulu yardımsız bırakması dolayısı ile söz konusu olduğuna delil vardır. Çünkü kişi, cahilliği ve zulmü sebebi ile şeytanı dost edinir ve böylelikle kendi kendisinin sapıklığa düşmesine sebep olur. Her kim sapık olduğu halde hidâyet üzere bulunduğunu zannedecek olursa böyle bir kimsenin ileri sürecek bir mazereti de kalmaz. Çünkü böyle bir kimse esasen hidâyet bulma imkânına da sahiptir. Ancak zulmünden kaynaklanan bu yersiz kanaati, onu hidâyete ulaştıran yolu terk etmeye itmiştir.

A'raf 7:29

28- Onlar bir hayasızlık yapsalar:“Biz atalarımızı böyle bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler. De ki:“Allah (asla) hayasızlığı emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” 29- De ki:“Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi (O’na) çevirin ve dininizi halis kılarak O’na dua edin. Sizi ilkin yarattığı gibi yine (O’na) döneceksiniz.” 30- O, bir gruba hidâyet vermiştir, bir gruba da dalalet hak olmuştur. Çünkü onlar, Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edinmişlerdir. Üstelik onlar, doğru yolda olduklarını sanırlar. 28. Yüce Allah günah işleyen ve bu günahı Allah’a nispet ederek bunu kendilerine Allah’ın emrettiğini ileri süren müşriklerin durumunun çirkinliğini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar bir hayasızlık yapsalar” ki hayasızlık her türlü çirkin ve hoş karşılanmayan iştir. Beytullah’ı çıplak tavaf etmeleri de bunlardan birisidir. “Biz atalarımızı böyle bulduk” bu iddiaları doğrudur “Allah da bize bunu emretti, derler”; ancak bu iddiaları yalandır. Çünkü Yüce Allah, bu iddialarını redederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah (asla) hayasızlığı emretmez.” Yani ister müşriklerin bu yaptıkları olsun, ister başkalarınınkiler olsun, kulların hayasızlıkları işlemesini emretmesi O’nun kemaline ve hikmetine yakışmaz. “Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” ki bundan daha büyük bir iftira olabilir mi? 29. Daha sonra Yüce Allah neleri emrettiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Rabbim adaleti emretti.” Yani O, ibadetlerde de karşılıklı ilişkilerde de adaleti emretmiştir. Zulüm ve haksızlığı değil. “Her secde yerinde yüzlerinizi (O’na) çevirin.” Yani Allah’a yöneltin; ibadetlerinizi özellikle namazı zahiren ve batınen en mükemmel şekilde eda etmek için bütün gayretinizi ortaya koyun, ibadetlerinizi her türlü eksiklikten ve ifsad edici unsurdan arındırın. “Dininizi halis kılarak O’na dua edin.” İbadetinizde O’na hiçbir şey ortak koşmaksızın yalnızca O’nun rızasını gözetin. Dua hem istekte bulunma anlamındaki duayı hem de ibadet olan duayı kapsar. Yani sizler yapmış olduğunuz dualarınızda Yüce Allah’a kulluk ve O’nun rızasını elde etmekten başka hiçbir maksat gözetmeyin. “Sizi ilkin yarattığı gibi yine” öldükten sonra dirilip O’na “döneceksiniz.” Çünkü sizi yoktan var etmeye kadir olanın sizi tekrar diriltmeye de gücü yeter. Hatta diriltmek, ilk defa yaratmaktan daha da kolaydır. 30. Sizden “bir gruba” Allah “hidâyet vermiştir.” Yani onları hidâyete muvaffak kılmış, hidâyet sebeplerini onlara kolaylaştırmış, hidâyete engel olan hususları da onlardan uzaklaştırmıştır. “Bir gruba da dalalet hak olmuştur.” İşledikleri sebebiyle ve yaptıkları azgınlıklardan ötürü haklarında sapıklık kaçınılmaz olmuştur. “Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edinmişlerdir.” Her kim Allah’ı bırakıp şeytanı dost edinirse apaçık bir hüsrana mahkum olur. Onlar da Rahman olan Allah’ın dostluğundan sıyrılıp şeytanı dost edinmeyi tercih edince Allah’ın yardımından alabildiğine mahrum kaldılar. Kendi hallerine bırakıldılar ve en ağır zarara uğradılar. “Üstelik onlar, doğru yolda olduklarını sanırlar.” Çünkü onlar için gerçekler ters yüz olmuştur. Artık batılı hak, hakkı da batıl zannederler. Bu âyet-i kerimede emir ve yasakların, hikmet ve maslahata tâbi olduğuna delil vardır. Çünkü ayette Yüce Allah'ın, akılların kabul etmeyeceği ve çirkin göreceği şeyleri emretmesinin düşünülemeyeceğini, aksine O’nun adaleti ve ihlası emrettiği bildirilmektedir. Yine bu buyruklarda hidâyetin Allah’ın lütuf ve ihsanı ile olduğuna, sapıklığın ise Allah’ın, kulu yardımsız bırakması dolayısı ile söz konusu olduğuna delil vardır. Çünkü kişi, cahilliği ve zulmü sebebi ile şeytanı dost edinir ve böylelikle kendi kendisinin sapıklığa düşmesine sebep olur. Her kim sapık olduğu halde hidâyet üzere bulunduğunu zannedecek olursa böyle bir kimsenin ileri sürecek bir mazereti de kalmaz. Çünkü böyle bir kimse esasen hidâyet bulma imkânına da sahiptir. Ancak zulmünden kaynaklanan bu yersiz kanaati, onu hidâyete ulaştıran yolu terk etmeye itmiştir.

A'raf 7:30

28- Onlar bir hayasızlık yapsalar:“Biz atalarımızı böyle bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler. De ki:“Allah (asla) hayasızlığı emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” 29- De ki:“Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi (O’na) çevirin ve dininizi halis kılarak O’na dua edin. Sizi ilkin yarattığı gibi yine (O’na) döneceksiniz.” 30- O, bir gruba hidâyet vermiştir, bir gruba da dalalet hak olmuştur. Çünkü onlar, Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edinmişlerdir. Üstelik onlar, doğru yolda olduklarını sanırlar. 28. Yüce Allah günah işleyen ve bu günahı Allah’a nispet ederek bunu kendilerine Allah’ın emrettiğini ileri süren müşriklerin durumunun çirkinliğini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlar bir hayasızlık yapsalar” ki hayasızlık her türlü çirkin ve hoş karşılanmayan iştir. Beytullah’ı çıplak tavaf etmeleri de bunlardan birisidir. “Biz atalarımızı böyle bulduk” bu iddiaları doğrudur “Allah da bize bunu emretti, derler”; ancak bu iddiaları yalandır. Çünkü Yüce Allah, bu iddialarını redederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah (asla) hayasızlığı emretmez.” Yani ister müşriklerin bu yaptıkları olsun, ister başkalarınınkiler olsun, kulların hayasızlıkları işlemesini emretmesi O’nun kemaline ve hikmetine yakışmaz. “Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” ki bundan daha büyük bir iftira olabilir mi? 29. Daha sonra Yüce Allah neleri emrettiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Rabbim adaleti emretti.” Yani O, ibadetlerde de karşılıklı ilişkilerde de adaleti emretmiştir. Zulüm ve haksızlığı değil. “Her secde yerinde yüzlerinizi (O’na) çevirin.” Yani Allah’a yöneltin; ibadetlerinizi özellikle namazı zahiren ve batınen en mükemmel şekilde eda etmek için bütün gayretinizi ortaya koyun, ibadetlerinizi her türlü eksiklikten ve ifsad edici unsurdan arındırın. “Dininizi halis kılarak O’na dua edin.” İbadetinizde O’na hiçbir şey ortak koşmaksızın yalnızca O’nun rızasını gözetin. Dua hem istekte bulunma anlamındaki duayı hem de ibadet olan duayı kapsar. Yani sizler yapmış olduğunuz dualarınızda Yüce Allah’a kulluk ve O’nun rızasını elde etmekten başka hiçbir maksat gözetmeyin. “Sizi ilkin yarattığı gibi yine” öldükten sonra dirilip O’na “döneceksiniz.” Çünkü sizi yoktan var etmeye kadir olanın sizi tekrar diriltmeye de gücü yeter. Hatta diriltmek, ilk defa yaratmaktan daha da kolaydır. 30. Sizden “bir gruba” Allah “hidâyet vermiştir.” Yani onları hidâyete muvaffak kılmış, hidâyet sebeplerini onlara kolaylaştırmış, hidâyete engel olan hususları da onlardan uzaklaştırmıştır. “Bir gruba da dalalet hak olmuştur.” İşledikleri sebebiyle ve yaptıkları azgınlıklardan ötürü haklarında sapıklık kaçınılmaz olmuştur. “Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edinmişlerdir.” Her kim Allah’ı bırakıp şeytanı dost edinirse apaçık bir hüsrana mahkum olur. Onlar da Rahman olan Allah’ın dostluğundan sıyrılıp şeytanı dost edinmeyi tercih edince Allah’ın yardımından alabildiğine mahrum kaldılar. Kendi hallerine bırakıldılar ve en ağır zarara uğradılar. “Üstelik onlar, doğru yolda olduklarını sanırlar.” Çünkü onlar için gerçekler ters yüz olmuştur. Artık batılı hak, hakkı da batıl zannederler. Bu âyet-i kerimede emir ve yasakların, hikmet ve maslahata tâbi olduğuna delil vardır. Çünkü ayette Yüce Allah'ın, akılların kabul etmeyeceği ve çirkin göreceği şeyleri emretmesinin düşünülemeyeceğini, aksine O’nun adaleti ve ihlası emrettiği bildirilmektedir. Yine bu buyruklarda hidâyetin Allah’ın lütuf ve ihsanı ile olduğuna, sapıklığın ise Allah’ın, kulu yardımsız bırakması dolayısı ile söz konusu olduğuna delil vardır. Çünkü kişi, cahilliği ve zulmü sebebi ile şeytanı dost edinir ve böylelikle kendi kendisinin sapıklığa düşmesine sebep olur. Her kim sapık olduğu halde hidâyet üzere bulunduğunu zannedecek olursa böyle bir kimsenin ileri sürecek bir mazereti de kalmaz. Çünkü böyle bir kimse esasen hidâyet bulma imkânına da sahiptir. Ancak zulmünden kaynaklanan bu yersiz kanaati, onu hidâyete ulaştıran yolu terk etmeye itmiştir.

A'raf 7:31

31- Ey Âdemoğulları! Her mescidde zinetinizi takının. Yiyin, için; israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez. 31. Yüce Allah, Ademoğullarına avret yerlerini örtmek ve süslenmek maksadı ile giyinsinler diye elbise indirdiğini bildirdikten sonra şimdi de:“Ey Ademoğulları, her mescidde zinetinizi takının” buyurmaktadır. Yani farz olsun nafile olsun her namaz esnasında avretlerinizi örtün. Çünkü avretin açılması, insan bedenini çirkin ve hoş olmayan bir şekilde göstermektedir. Diğer taraftan örtünmesi de beden için bir zinettir. Ayetteki “zinet” kelimesinden kastın, avretin örtünmesinin yanı sıra güzel ve temiz elbise giymek anlamında olma ihtimali de vardır. Buna göre bu ayette namaz esnasında avretin örtülmesi, güzel elbiselerin giyilmesi ve bu elbisenin kirden ve pisliklerden uzak tutulması emredilmektedir. Daha sonra Yüce Allah, “yiyin, için” buyurmaktadır. Yani Allah’ın size rızık olarak ihsan etmiş olduğu hoş ve temiz şeylerden yiyip için. Ancak bu hususta “israf etmeyin.” İsraf ise ya yeterli miktardan fazlasını tüketmekle olur yahut da bedene zarar verecek yiyecekleri aç gözlüce yemekle olur. Ya da yiyecek, içecek ve giyeceklerin haddinden fazla güzel olmaları için gayret harcamak ve ihtiyaçtan fazlasını kullanmak yahut helâl sınırlarını aşarak harama düşmek sureti ile olur. “Çünkü O, israf edenleri sevmez.” İsraf, Allah'ı gazaplandırır, insanın bedenine ve geçimine zarar verir. Hatta bazen kişiyi, üzerine farz olan nafakaları temin edemez bir hale getirir. Bu ayette yiyip içme emredilmekte, bunların terk edilmesi ve israfa kaçılması da yasaklanmaktadır.

A'raf 7:32

32- De ki:“Allah’ın kulları için çıkardığı zineti, temiz ve hoş rızıkları haram kılan da kim?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir. Kıyamet günü ise yalnız onlarındır.” İşte biz âyetleri bilen bir toplum için böylece açıklarız. 33- De ki:“Rabbim ancak hayasızlıkları, bunların hem açık olanını hem de gizli olanını, günahı, haksız saldırıyı, Allah’a hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri ortak koşmanızı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” 32. Yüce Allah dikkafalılık eden ve Allah'ın helal kıldığı hoş ve temiz şeyleri haram kılanların bu yaptıklarını eleştirerek şöyle buyurmaktadır:“De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı zineti” çeşitli türleriyle elbiseleri “temiz ve hoş rızıkları” her çeşit yiyeceği, içeceği, helal ve hoş rızıkları “haram kılan da kim?” Yani Allah'ın, kullarına ihsan ettiği bu nimetleri haram kılmaya cüret eden de kim? Allah'ın kullara geniş kıldığı bu nimet dairesini daraltan da kim? Allah, kullarına dairesini geniş tuttuğu bu temiz ve hoş nimetleri, kendisine ibadet yolunda kullansınlar diye ihsan etmiştir ve onları, sadece mümin kullarına helal kılmıştır. Bu sebepledir ki devamla şöyle buyrulmuştur:“De ki: “Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir.” Yani bu nimetlerden istifade etmeleri nedeniyle onlara bir vebal yoktur. Ayetin mefhumu şuna delalet etmektedir: Allah'a iman etmeyen, aksine bu nimetleri O’na isyanda kullananlar için bu nimetler mubah değildir. Aksine onlar bu nimetlerden faydalanmaları dolayısıyla cezalandırılacaklardır. Kıyamet gününde de o nimetlerden sorguya çekileceklerdir. “İşte biz âyetleri bilen bir toplum için böylece açıklarız.” ve beyan ederiz. Çünkü Allah'ın açıklamış olduğu ayetlerden ancak onlar yararlanırlar. Onların Allah'ın katından olduğunu bilirler ve onlar üzerinde düşünüp onları anlarlar. 33. Daha sonra Yüce Allah indirmiş olduğu her bir şeriatte haram kıldığı şeyleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Rabbim ancak hayasızlıkları” yani oldukça kötü ve iğrenç olduklarından dolayı çirkin ve kötü görülen zina, livata ve bunlara benzer günahları; “bunların hem açık olanını hem de gizli olanını” yani gerek bedenin hareketleri ile ilgili gerekse de kibir, ucb, riyakârlık, münafıklık ve buna benzer kalbin davranışları ile alakalı olanları; “günahı, haksız saldırıyı” yani hem kişiyi vebale sokan, Allah’ın hukuku ile ilgili hallerde cezalandırmayı gerektiren işleri hem de kan, mal ve namuslarında insanlara yönelik haksızlıkları… Böylelikle hem Allah’ın hakkı ile alakalı hem de kulların hakkı ile alakalı olan günahlar bunların kapsamına girmektedir. “Allah’a hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri ortak koşmanızı” Çünkü Yüce Allah, kendisine ortak koşulması konusunda delil indirmek şöyle dursun tam aksine tevhid hakkında delil ve belge indirmiştir. Ortak koşmak (şirk), Allah’a ibadette yaratılmışlardan herhangi birisini ortak koşmak demektir. Bunun kapsamına riyakarlık, Allah’tan başkası adına yemin etmek gibi küçük şirkler de girebilir. “Ve Allah’a karşı” isimleri, sıfatları, fiilleri ve şeriatı hakkında “bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” Bütün bunları Yüce Allah haram kılmış, bunları işlemeyi kullarına yasaklamıştır. Bunun sebebi ise zulüm, Allah’a karşı cüretkârlık, Allah’ın kullarına yönelik haksızlıklar, Allah’ın din ve şeriatının değişikliğe uğratılması vb. gibi bunlarda bulunan özel ve genel fesatlar ve kötülüklerdir.

A'raf 7:33

32- De ki:“Allah’ın kulları için çıkardığı zineti, temiz ve hoş rızıkları haram kılan da kim?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir. Kıyamet günü ise yalnız onlarındır.” İşte biz âyetleri bilen bir toplum için böylece açıklarız. 33- De ki:“Rabbim ancak hayasızlıkları, bunların hem açık olanını hem de gizli olanını, günahı, haksız saldırıyı, Allah’a hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri ortak koşmanızı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” 32. Yüce Allah dikkafalılık eden ve Allah'ın helal kıldığı hoş ve temiz şeyleri haram kılanların bu yaptıklarını eleştirerek şöyle buyurmaktadır:“De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı zineti” çeşitli türleriyle elbiseleri “temiz ve hoş rızıkları” her çeşit yiyeceği, içeceği, helal ve hoş rızıkları “haram kılan da kim?” Yani Allah'ın, kullarına ihsan ettiği bu nimetleri haram kılmaya cüret eden de kim? Allah'ın kullara geniş kıldığı bu nimet dairesini daraltan da kim? Allah, kullarına dairesini geniş tuttuğu bu temiz ve hoş nimetleri, kendisine ibadet yolunda kullansınlar diye ihsan etmiştir ve onları, sadece mümin kullarına helal kılmıştır. Bu sebepledir ki devamla şöyle buyrulmuştur:“De ki: “Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir.” Yani bu nimetlerden istifade etmeleri nedeniyle onlara bir vebal yoktur. Ayetin mefhumu şuna delalet etmektedir: Allah'a iman etmeyen, aksine bu nimetleri O’na isyanda kullananlar için bu nimetler mubah değildir. Aksine onlar bu nimetlerden faydalanmaları dolayısıyla cezalandırılacaklardır. Kıyamet gününde de o nimetlerden sorguya çekileceklerdir. “İşte biz âyetleri bilen bir toplum için böylece açıklarız.” ve beyan ederiz. Çünkü Allah'ın açıklamış olduğu ayetlerden ancak onlar yararlanırlar. Onların Allah'ın katından olduğunu bilirler ve onlar üzerinde düşünüp onları anlarlar. 33. Daha sonra Yüce Allah indirmiş olduğu her bir şeriatte haram kıldığı şeyleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Rabbim ancak hayasızlıkları” yani oldukça kötü ve iğrenç olduklarından dolayı çirkin ve kötü görülen zina, livata ve bunlara benzer günahları; “bunların hem açık olanını hem de gizli olanını” yani gerek bedenin hareketleri ile ilgili gerekse de kibir, ucb, riyakârlık, münafıklık ve buna benzer kalbin davranışları ile alakalı olanları; “günahı, haksız saldırıyı” yani hem kişiyi vebale sokan, Allah’ın hukuku ile ilgili hallerde cezalandırmayı gerektiren işleri hem de kan, mal ve namuslarında insanlara yönelik haksızlıkları… Böylelikle hem Allah’ın hakkı ile alakalı hem de kulların hakkı ile alakalı olan günahlar bunların kapsamına girmektedir. “Allah’a hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri ortak koşmanızı” Çünkü Yüce Allah, kendisine ortak koşulması konusunda delil indirmek şöyle dursun tam aksine tevhid hakkında delil ve belge indirmiştir. Ortak koşmak (şirk), Allah’a ibadette yaratılmışlardan herhangi birisini ortak koşmak demektir. Bunun kapsamına riyakarlık, Allah’tan başkası adına yemin etmek gibi küçük şirkler de girebilir. “Ve Allah’a karşı” isimleri, sıfatları, fiilleri ve şeriatı hakkında “bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” Bütün bunları Yüce Allah haram kılmış, bunları işlemeyi kullarına yasaklamıştır. Bunun sebebi ise zulüm, Allah’a karşı cüretkârlık, Allah’ın kullarına yönelik haksızlıklar, Allah’ın din ve şeriatının değişikliğe uğratılması vb. gibi bunlarda bulunan özel ve genel fesatlar ve kötülüklerdir.

A'raf 7:34

34- Her ümmetin bir eceli vardır. O ecelleri gelince onu ne bir an geri bırakabilirler ne de ileri alabilirler. 34. Yani Yüce Allah, Ademoğullarını yeryüzüne çıkarmış, orada yerleştirmiş ve orada onlara belli bir vade tespit etmiştir. Bu ümmetlerden herhangi birisinin tayin edilmiş vaktinden öne geçmesi de sonraya kalması da mümkün değildir. Genel olarak bütün ümmetler için de bu ümmetlerin her bir ferdi için de bu, böyledir.

A'raf 7:35

35- Ey Ademoğulları! İçinizden âyetlerimi size anlatacak peygamberler gelince artık kim sakınır ve düzeltirse onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. 36- Âyetlerimizi yalanlayanlara ve onlara karşı büyüklük taslayanlara gelince işte onlar ateşlik olanlardır. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. 35. Yüce Allah, Ademoğullarının ebeveynini cennetten çıkardıktan sonra dünyada Ademoğullarını, onlara peygamberler göndermekle, bu peygamberlere de kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyup Allah’ın hükümlerini beyan edecek kitaplar indirmekle imtihan etmiştir. İşte Yüce Allah bu peygamberlerin çağrısını kabul edenlerin üstünlüklerini, onların çağrılarını kabul etmeyenlerin de zararlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Artık” kim Allah’ın haram kıldığı şirkten, büyük ve küçük günahlardan “sakınır” gizli ve açık amellerini “düzeltirse onlar için” başkalarının kendisinden korktukları kötülüklerden yana “hiçbir korku yoktur ve onlar” geçmişten dolayı “üzülmeyeceklerdir de.” Korku ve üzüntü söz konusu olmadığına göre onlar için tam bir güvenlik, mutluluk ve ebedi kurtuluş söz konusu olacaktır. 36. “Âyetlerimizi yalanlayanlara ve onlara karşı büyüklük taslayanlara gelince” yani kalplerinden iman etmeyen ve azaları ile de onlara itaat etmeyenler “işte onlar ateşlik olanlardır. Onlar orada ebediyen kalacaklardır.” O’nun âyetlerini hafife aldıkları ve bu âyetleri yalanlamayı sürdürdükleri için onlar, yakalarını bırakmayacak olan sürekli bir azaba mahkum edilerek hakir düşürüleceklerdir.

A'raf 7:36

35- Ey Ademoğulları! İçinizden âyetlerimi size anlatacak peygamberler gelince artık kim sakınır ve düzeltirse onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. 36- Âyetlerimizi yalanlayanlara ve onlara karşı büyüklük taslayanlara gelince işte onlar ateşlik olanlardır. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. 35. Yüce Allah, Ademoğullarının ebeveynini cennetten çıkardıktan sonra dünyada Ademoğullarını, onlara peygamberler göndermekle, bu peygamberlere de kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyup Allah’ın hükümlerini beyan edecek kitaplar indirmekle imtihan etmiştir. İşte Yüce Allah bu peygamberlerin çağrısını kabul edenlerin üstünlüklerini, onların çağrılarını kabul etmeyenlerin de zararlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Artık” kim Allah’ın haram kıldığı şirkten, büyük ve küçük günahlardan “sakınır” gizli ve açık amellerini “düzeltirse onlar için” başkalarının kendisinden korktukları kötülüklerden yana “hiçbir korku yoktur ve onlar” geçmişten dolayı “üzülmeyeceklerdir de.” Korku ve üzüntü söz konusu olmadığına göre onlar için tam bir güvenlik, mutluluk ve ebedi kurtuluş söz konusu olacaktır. 36. “Âyetlerimizi yalanlayanlara ve onlara karşı büyüklük taslayanlara gelince” yani kalplerinden iman etmeyen ve azaları ile de onlara itaat etmeyenler “işte onlar ateşlik olanlardır. Onlar orada ebediyen kalacaklardır.” O’nun âyetlerini hafife aldıkları ve bu âyetleri yalanlamayı sürdürdükleri için onlar, yakalarını bırakmayacak olan sürekli bir azaba mahkum edilerek hakir düşürüleceklerdir.

A'raf 7:37

37- Allah’a karşı yalan uydurup iftira edenden yahut O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Onların kitapta (yazılı olan) nasipleri neyse kendilerine erişecektir. Nihâyet elçilerimiz ruhlarını almak için onlara geldikleri vakit diyecekler ki:“Hani, Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız nerede?” Onlar da: “Bizi (bırakıp) kayboldular” diyecekler ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik edeceklerdir. 38- Diyecek ki:“Cin ve insanlardan sizden önce geçmiş topluluklarla birlikte siz de ateşe girin.” Her ümmet (ateşe) girdikçe yoldaşına lanet edecek. Nihâyet hepsi birbiri ardınca oraya girip toplandıkarı zaman da sonrakileri öncekiler için:“Rabbimiz, bizi işte bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını iki kat ver” diyecekler. Buyuracak ki:“Herkese iki kattır. Fakat siz bilmiyorsunuz.” 39- Öncekileri de sonrakilerine:“Sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yoktu ki!” diyecek. (Allah şöyle buyuracak: Hepiniz) kazandıklarınıza karşılık azabı tadın.” 37. Yani “Allah’a” ortak koşmak, O’nun kemal sahibi değil de eksik olduğunu söylemek ve Allah’ın söylemediği şeyleri uydurup O’na nispet etmek sureti ile “Allah’a karşı yalan uydurup iftira edenden yahut O’nun” hakkı açıklayan, dosdoğru yola ileten apaçık “âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?” Yani böylesinden daha zalim kimse yoktur. “Onların kitapta (yazılı olan) nasipleri neyse kendilerine erişecektir.” Bunlar her ne kadar dünyalıklardan faydalansalar ve Levh-i Mahfuz’da kendilerine yazılı olan payları elde etseler de bunun onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Kısa bir süre faydalanacaklar sonra da uzun uzadıya azap göreceklerdir. “Nihâyet elçilerimiz” yani ruhlarını almakla ve ecellerini bitirmekle görevli olan meleklerimiz “ruhlarını almak için onlara geldikleri vakit” bu durumda onları azarlayarak “diyecekler ki: Hani, Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız” putlar ve taşlar “nerede?” Eğer bunların size sağlayacakları bir fayda varsa yahut da herhangi bir zararı önlemeleri söz konusu ise işte onlara muhtaç olacağınız vakit, bu vakittir. Ancak onlar: “Bizi (bırakıp) kayboldular, diyecekler.” Yani yok oldular ve batıl oldukları ortaya çıktı. Onların Allah’ın azabına karşı bize en ufak bir faydaları yok. “Ve kâfir olduklarına dair” hakir kılan sürekli azabı hak ettiklerini belirterek “kendi aleyhlerine şahitlik edeceklerdir.” 38-39. Bunun üzerine melekler onlara:“diyecek ki: “Cin ve insanlardan sizden önce geçmiş” yani sizin gibi küfre sapmış ve büyüklük taslamış, buna bağlı olarak her türlü rüsvaylığı, yok oluşu ve de cehennemde ebedi kalışı hak etmiş “sizden önce geçmiş topluluklarla siz de ateşe girin.” Bu azgın ümmetlerden her bir ümmet ateşe girdi mi “yoldaşına lanet edecek.” Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Sonra kıyamet gününde kiminiz kiminizi ret ve inkâr edecek ve bazınız bazınıza lanet edecektir.”(el-Ankebut, 29/25)“Nihâyet hepsi birbiri ardınca oraya girip toplandıkları zaman” yani öncekileri, sonrakileri, önderleri, başkanları, taklit edenleri ve tâbi olanları ile birlikte bütün cehennemlikler cehennemde bir araya gelecekleri vakit “sonrakileri” yani sonra gelenler ve önderlerine uyan kimseler “öncekiler için” yani önderleri hakkında Yüce Allah’a kendilerini saptırdıklarını şikâyet ederek: “Rabbimiz bizi işte bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını iki kat ver” yani bizi saptırdıkları, kötü amelleri bize güzel ve süslü gösterdikleri için sen onlara kat kat artırılmış bir azap ver “diyecekler”; Allah da “buyuracak ki:” Sizden “herkese iki kattır” ve azabtan belli bir pay vardır. “Fakat siz bilmiyorsunuz.” Ancak bilinen şu ki; başkanların, sapıklığın önderlerinin azabı onlara uyanların azabından daha ileri ve daha ağırdır. Nitekim hidâyet önderlerinin ve başkanlarının nimetleri de onlara uyanların mükâfaatından daha büyük olacaktır. “Öncekileri de sonrakilerine” yani önderler, kendilerine uyan kimselere “sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yoktu ki!” Yani sapıklık ve azgınlıkta da azabı hak ettiren sebebleri işlemekte de hep ortaktık; o halde sizin bize ne üstünlüğünüz var ki? diyeceklerdir. Allah da şöyle buyuracak: Sizden “herkese iki kattır” ve hepnizin azaptan bir payı vardır. “(Hepiniz) kazandıklarınıza karşılık azabı tadın.” Ancak bilindiği üzere liderlerin ve dalalet önderlerinin azabı, onlara tabi olanların azabından daha feci ve ağır olacaktır. Nitekim hidayet önderlerinin ve liderlerinin mükafatı da onlara tabi olanlardan daha fazla olacaktır. Zira Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olup da Allah’ın yolundan alıyokanların Biz -çıkarageldikleri fesatlara karşılık- azaplarına azap katarız.”(en-Nahl, 16/88) Bu âyet-i kerimeler ve benzerleri, Allah’ın âyetlerini yalanlayan bütün yalancıların, azapta ebedi kalacaklarını, amellerine, inatlarına, zulümlerine ve iftiralarına göre azap miktarları farklı olsa dahi aslı itibari ile azapta ortak olacaklarını, dünya hayatında aralarındaki sevginin kıyamet gününde düşmanlığa ve karşılıklı lanetleşmeye dönüşeceğini göstermektedir.

A'raf 7:38

37- Allah’a karşı yalan uydurup iftira edenden yahut O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Onların kitapta (yazılı olan) nasipleri neyse kendilerine erişecektir. Nihâyet elçilerimiz ruhlarını almak için onlara geldikleri vakit diyecekler ki:“Hani, Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız nerede?” Onlar da: “Bizi (bırakıp) kayboldular” diyecekler ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik edeceklerdir. 38- Diyecek ki:“Cin ve insanlardan sizden önce geçmiş topluluklarla birlikte siz de ateşe girin.” Her ümmet (ateşe) girdikçe yoldaşına lanet edecek. Nihâyet hepsi birbiri ardınca oraya girip toplandıkarı zaman da sonrakileri öncekiler için:“Rabbimiz, bizi işte bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını iki kat ver” diyecekler. Buyuracak ki:“Herkese iki kattır. Fakat siz bilmiyorsunuz.” 39- Öncekileri de sonrakilerine:“Sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yoktu ki!” diyecek. (Allah şöyle buyuracak: Hepiniz) kazandıklarınıza karşılık azabı tadın.” 37. Yani “Allah’a” ortak koşmak, O’nun kemal sahibi değil de eksik olduğunu söylemek ve Allah’ın söylemediği şeyleri uydurup O’na nispet etmek sureti ile “Allah’a karşı yalan uydurup iftira edenden yahut O’nun” hakkı açıklayan, dosdoğru yola ileten apaçık “âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?” Yani böylesinden daha zalim kimse yoktur. “Onların kitapta (yazılı olan) nasipleri neyse kendilerine erişecektir.” Bunlar her ne kadar dünyalıklardan faydalansalar ve Levh-i Mahfuz’da kendilerine yazılı olan payları elde etseler de bunun onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Kısa bir süre faydalanacaklar sonra da uzun uzadıya azap göreceklerdir. “Nihâyet elçilerimiz” yani ruhlarını almakla ve ecellerini bitirmekle görevli olan meleklerimiz “ruhlarını almak için onlara geldikleri vakit” bu durumda onları azarlayarak “diyecekler ki: Hani, Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız” putlar ve taşlar “nerede?” Eğer bunların size sağlayacakları bir fayda varsa yahut da herhangi bir zararı önlemeleri söz konusu ise işte onlara muhtaç olacağınız vakit, bu vakittir. Ancak onlar: “Bizi (bırakıp) kayboldular, diyecekler.” Yani yok oldular ve batıl oldukları ortaya çıktı. Onların Allah’ın azabına karşı bize en ufak bir faydaları yok. “Ve kâfir olduklarına dair” hakir kılan sürekli azabı hak ettiklerini belirterek “kendi aleyhlerine şahitlik edeceklerdir.” 38-39. Bunun üzerine melekler onlara:“diyecek ki: “Cin ve insanlardan sizden önce geçmiş” yani sizin gibi küfre sapmış ve büyüklük taslamış, buna bağlı olarak her türlü rüsvaylığı, yok oluşu ve de cehennemde ebedi kalışı hak etmiş “sizden önce geçmiş topluluklarla siz de ateşe girin.” Bu azgın ümmetlerden her bir ümmet ateşe girdi mi “yoldaşına lanet edecek.” Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Sonra kıyamet gününde kiminiz kiminizi ret ve inkâr edecek ve bazınız bazınıza lanet edecektir.”(el-Ankebut, 29/25)“Nihâyet hepsi birbiri ardınca oraya girip toplandıkları zaman” yani öncekileri, sonrakileri, önderleri, başkanları, taklit edenleri ve tâbi olanları ile birlikte bütün cehennemlikler cehennemde bir araya gelecekleri vakit “sonrakileri” yani sonra gelenler ve önderlerine uyan kimseler “öncekiler için” yani önderleri hakkında Yüce Allah’a kendilerini saptırdıklarını şikâyet ederek: “Rabbimiz bizi işte bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını iki kat ver” yani bizi saptırdıkları, kötü amelleri bize güzel ve süslü gösterdikleri için sen onlara kat kat artırılmış bir azap ver “diyecekler”; Allah da “buyuracak ki:” Sizden “herkese iki kattır” ve azabtan belli bir pay vardır. “Fakat siz bilmiyorsunuz.” Ancak bilinen şu ki; başkanların, sapıklığın önderlerinin azabı onlara uyanların azabından daha ileri ve daha ağırdır. Nitekim hidâyet önderlerinin ve başkanlarının nimetleri de onlara uyanların mükâfaatından daha büyük olacaktır. “Öncekileri de sonrakilerine” yani önderler, kendilerine uyan kimselere “sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yoktu ki!” Yani sapıklık ve azgınlıkta da azabı hak ettiren sebebleri işlemekte de hep ortaktık; o halde sizin bize ne üstünlüğünüz var ki? diyeceklerdir. Allah da şöyle buyuracak: Sizden “herkese iki kattır” ve hepnizin azaptan bir payı vardır. “(Hepiniz) kazandıklarınıza karşılık azabı tadın.” Ancak bilindiği üzere liderlerin ve dalalet önderlerinin azabı, onlara tabi olanların azabından daha feci ve ağır olacaktır. Nitekim hidayet önderlerinin ve liderlerinin mükafatı da onlara tabi olanlardan daha fazla olacaktır. Zira Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olup da Allah’ın yolundan alıyokanların Biz -çıkarageldikleri fesatlara karşılık- azaplarına azap katarız.”(en-Nahl, 16/88) Bu âyet-i kerimeler ve benzerleri, Allah’ın âyetlerini yalanlayan bütün yalancıların, azapta ebedi kalacaklarını, amellerine, inatlarına, zulümlerine ve iftiralarına göre azap miktarları farklı olsa dahi aslı itibari ile azapta ortak olacaklarını, dünya hayatında aralarındaki sevginin kıyamet gününde düşmanlığa ve karşılıklı lanetleşmeye dönüşeceğini göstermektedir.

A'raf 7:39

37- Allah’a karşı yalan uydurup iftira edenden yahut O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Onların kitapta (yazılı olan) nasipleri neyse kendilerine erişecektir. Nihâyet elçilerimiz ruhlarını almak için onlara geldikleri vakit diyecekler ki:“Hani, Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız nerede?” Onlar da: “Bizi (bırakıp) kayboldular” diyecekler ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik edeceklerdir. 38- Diyecek ki:“Cin ve insanlardan sizden önce geçmiş topluluklarla birlikte siz de ateşe girin.” Her ümmet (ateşe) girdikçe yoldaşına lanet edecek. Nihâyet hepsi birbiri ardınca oraya girip toplandıkarı zaman da sonrakileri öncekiler için:“Rabbimiz, bizi işte bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını iki kat ver” diyecekler. Buyuracak ki:“Herkese iki kattır. Fakat siz bilmiyorsunuz.” 39- Öncekileri de sonrakilerine:“Sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yoktu ki!” diyecek. (Allah şöyle buyuracak: Hepiniz) kazandıklarınıza karşılık azabı tadın.” 37. Yani “Allah’a” ortak koşmak, O’nun kemal sahibi değil de eksik olduğunu söylemek ve Allah’ın söylemediği şeyleri uydurup O’na nispet etmek sureti ile “Allah’a karşı yalan uydurup iftira edenden yahut O’nun” hakkı açıklayan, dosdoğru yola ileten apaçık “âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?” Yani böylesinden daha zalim kimse yoktur. “Onların kitapta (yazılı olan) nasipleri neyse kendilerine erişecektir.” Bunlar her ne kadar dünyalıklardan faydalansalar ve Levh-i Mahfuz’da kendilerine yazılı olan payları elde etseler de bunun onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Kısa bir süre faydalanacaklar sonra da uzun uzadıya azap göreceklerdir. “Nihâyet elçilerimiz” yani ruhlarını almakla ve ecellerini bitirmekle görevli olan meleklerimiz “ruhlarını almak için onlara geldikleri vakit” bu durumda onları azarlayarak “diyecekler ki: Hani, Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız” putlar ve taşlar “nerede?” Eğer bunların size sağlayacakları bir fayda varsa yahut da herhangi bir zararı önlemeleri söz konusu ise işte onlara muhtaç olacağınız vakit, bu vakittir. Ancak onlar: “Bizi (bırakıp) kayboldular, diyecekler.” Yani yok oldular ve batıl oldukları ortaya çıktı. Onların Allah’ın azabına karşı bize en ufak bir faydaları yok. “Ve kâfir olduklarına dair” hakir kılan sürekli azabı hak ettiklerini belirterek “kendi aleyhlerine şahitlik edeceklerdir.” 38-39. Bunun üzerine melekler onlara:“diyecek ki: “Cin ve insanlardan sizden önce geçmiş” yani sizin gibi küfre sapmış ve büyüklük taslamış, buna bağlı olarak her türlü rüsvaylığı, yok oluşu ve de cehennemde ebedi kalışı hak etmiş “sizden önce geçmiş topluluklarla siz de ateşe girin.” Bu azgın ümmetlerden her bir ümmet ateşe girdi mi “yoldaşına lanet edecek.” Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Sonra kıyamet gününde kiminiz kiminizi ret ve inkâr edecek ve bazınız bazınıza lanet edecektir.”(el-Ankebut, 29/25)“Nihâyet hepsi birbiri ardınca oraya girip toplandıkları zaman” yani öncekileri, sonrakileri, önderleri, başkanları, taklit edenleri ve tâbi olanları ile birlikte bütün cehennemlikler cehennemde bir araya gelecekleri vakit “sonrakileri” yani sonra gelenler ve önderlerine uyan kimseler “öncekiler için” yani önderleri hakkında Yüce Allah’a kendilerini saptırdıklarını şikâyet ederek: “Rabbimiz bizi işte bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını iki kat ver” yani bizi saptırdıkları, kötü amelleri bize güzel ve süslü gösterdikleri için sen onlara kat kat artırılmış bir azap ver “diyecekler”; Allah da “buyuracak ki:” Sizden “herkese iki kattır” ve azabtan belli bir pay vardır. “Fakat siz bilmiyorsunuz.” Ancak bilinen şu ki; başkanların, sapıklığın önderlerinin azabı onlara uyanların azabından daha ileri ve daha ağırdır. Nitekim hidâyet önderlerinin ve başkanlarının nimetleri de onlara uyanların mükâfaatından daha büyük olacaktır. “Öncekileri de sonrakilerine” yani önderler, kendilerine uyan kimselere “sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yoktu ki!” Yani sapıklık ve azgınlıkta da azabı hak ettiren sebebleri işlemekte de hep ortaktık; o halde sizin bize ne üstünlüğünüz var ki? diyeceklerdir. Allah da şöyle buyuracak: Sizden “herkese iki kattır” ve hepnizin azaptan bir payı vardır. “(Hepiniz) kazandıklarınıza karşılık azabı tadın.” Ancak bilindiği üzere liderlerin ve dalalet önderlerinin azabı, onlara tabi olanların azabından daha feci ve ağır olacaktır. Nitekim hidayet önderlerinin ve liderlerinin mükafatı da onlara tabi olanlardan daha fazla olacaktır. Zira Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olup da Allah’ın yolundan alıyokanların Biz -çıkarageldikleri fesatlara karşılık- azaplarına azap katarız.”(en-Nahl, 16/88) Bu âyet-i kerimeler ve benzerleri, Allah’ın âyetlerini yalanlayan bütün yalancıların, azapta ebedi kalacaklarını, amellerine, inatlarına, zulümlerine ve iftiralarına göre azap miktarları farklı olsa dahi aslı itibari ile azapta ortak olacaklarını, dünya hayatında aralarındaki sevginin kıyamet gününde düşmanlığa ve karşılıklı lanetleşmeye dönüşeceğini göstermektedir.

A'raf 7:40

40- Âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı büyüklenenler var ya; onlar için gök kapıları açılmayacaktır ve onlar deve, iğne deliğinden geçmedikçe cennete de giremeyeceklerdir. Biz günahkârları işte böyle cezalandırırız. 41- Onlar için cehennemden bir döşek, üstlerinde de (ateşten) örtüler vardır. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız. 40. Yüce Allah, apaçık olmalarına rağmen âyetlerini yalanlayan, onlara iman etmeyen ve onlara karşı büyüklük taslayan, hükümlerine boyun eğecek yerde onları yalanlayıp yüz çeviren kimselerin görecekleri cezayı bildirmektedir. Şöyle ki bunlar, her türlü hayırdan yana ümitlerini keseceklerdir. Ölecekleri vakit ruhları Yüce Allah’a doğru yükselmek maksadıyla yukarı doğru çıkıp izin isteyeceğinde onlara izin verilmeyecek ve ruhlarına semanın kapıları açılmayacaktır. Nitekim ruhları dünyada iken de Allah’a iman, O’nu tanımak ve O’nu sevmek sureti ile yücelmemişti. İşte ölümden sonra da aynı şekilde yükselmeyecek ve yücelmeyecektir. Çünkü ceza amelin türünden olur. Âyetin mefhumundan da şu anlaşılmaktadır: Allah’ın emrine itaat eden ve âyetlerini tasdik eden mü’minlerin ruhlarına semanın kapıları açılacak ve bunlar Yüce Allah’a yükselecektir. Allah’ın o ulvi alemde dilediği noktaya kadar ulaşacak, Rablerine yakınlık ve O’nun rızasına ermek dolayısıyla da sevineceklerdir. Yüce Allah’ın cehennemlikler hakkında şöyle buyurmaktadır:“Onlar deve, iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremeyeceklerdir.” Yani cismi itibari ile hayvanların en büyüklerinden olan deve, eşyanın en darlarından biri olan iğne deliğine girmedikçe cennete giremeyeceklerdir. Bu, herhangi bir şeyin gerçekleşmesini, imkânsız olan bir şarta bağlamak kabilindendir. Yani devenin iğne deliğinden geçmesi imkânsız olduğu gibi Allah’ın âyetlerini inkâr edenlerin cennete girmeleri de aynı şekilde imkânsızdır. Çünkü Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Gerçek şu ki; kim Allah’a ortak koşarsa hiç şüphesiz Allah, ona cenneti haram kılmıştır. Onun varacağı yer ateştir.”(el-Maide, 5/72) Yüce Allah burada da: “Biz günahkârları” yani suçları pek çok olan ve azgınlıkları ileri dereceye varanları “işte böyle cezalandırırız” buyurmaktadır. 41. “Onlara cehennemden” altlarına “bir döşek, üstlerinde de” onları örtecek, azaptan üzerlerine gölge yapacak “örtüler vardır. İşte biz” kendilerine zulmeden “zalimleri böyle” amellerine uygun bir şekilde “cezalandırırız.” Rabbin ise kullara asla zulmedici değildir.

A'raf 7:41

40- Âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı büyüklenenler var ya; onlar için gök kapıları açılmayacaktır ve onlar deve, iğne deliğinden geçmedikçe cennete de giremeyeceklerdir. Biz günahkârları işte böyle cezalandırırız. 41- Onlar için cehennemden bir döşek, üstlerinde de (ateşten) örtüler vardır. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız. 40. Yüce Allah, apaçık olmalarına rağmen âyetlerini yalanlayan, onlara iman etmeyen ve onlara karşı büyüklük taslayan, hükümlerine boyun eğecek yerde onları yalanlayıp yüz çeviren kimselerin görecekleri cezayı bildirmektedir. Şöyle ki bunlar, her türlü hayırdan yana ümitlerini keseceklerdir. Ölecekleri vakit ruhları Yüce Allah’a doğru yükselmek maksadıyla yukarı doğru çıkıp izin isteyeceğinde onlara izin verilmeyecek ve ruhlarına semanın kapıları açılmayacaktır. Nitekim ruhları dünyada iken de Allah’a iman, O’nu tanımak ve O’nu sevmek sureti ile yücelmemişti. İşte ölümden sonra da aynı şekilde yükselmeyecek ve yücelmeyecektir. Çünkü ceza amelin türünden olur. Âyetin mefhumundan da şu anlaşılmaktadır: Allah’ın emrine itaat eden ve âyetlerini tasdik eden mü’minlerin ruhlarına semanın kapıları açılacak ve bunlar Yüce Allah’a yükselecektir. Allah’ın o ulvi alemde dilediği noktaya kadar ulaşacak, Rablerine yakınlık ve O’nun rızasına ermek dolayısıyla da sevineceklerdir. Yüce Allah’ın cehennemlikler hakkında şöyle buyurmaktadır:“Onlar deve, iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremeyeceklerdir.” Yani cismi itibari ile hayvanların en büyüklerinden olan deve, eşyanın en darlarından biri olan iğne deliğine girmedikçe cennete giremeyeceklerdir. Bu, herhangi bir şeyin gerçekleşmesini, imkânsız olan bir şarta bağlamak kabilindendir. Yani devenin iğne deliğinden geçmesi imkânsız olduğu gibi Allah’ın âyetlerini inkâr edenlerin cennete girmeleri de aynı şekilde imkânsızdır. Çünkü Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Gerçek şu ki; kim Allah’a ortak koşarsa hiç şüphesiz Allah, ona cenneti haram kılmıştır. Onun varacağı yer ateştir.”(el-Maide, 5/72) Yüce Allah burada da: “Biz günahkârları” yani suçları pek çok olan ve azgınlıkları ileri dereceye varanları “işte böyle cezalandırırız” buyurmaktadır. 41. “Onlara cehennemden” altlarına “bir döşek, üstlerinde de” onları örtecek, azaptan üzerlerine gölge yapacak “örtüler vardır. İşte biz” kendilerine zulmeden “zalimleri böyle” amellerine uygun bir şekilde “cezalandırırız.” Rabbin ise kullara asla zulmedici değildir.

A'raf 7:42

42- İman edip salih ameller işleyenlere gelince -ki biz kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz- işte onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. 43- Biz onların kalplerinde kin türünden ne varsa söküp atarız. Altlarından da ırmaklar akar. “Bizi bu (nimetleri kazandıracak amele) hidayet eden Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bizi hidayete erdirmeseydi biz, kendiliğimizden hidayeti bulamazdık. Andolsun ki Rabbimizin peygamberleri hak ile gelmişlerdir” derler. Onlara şöyle seslenilir:“Yapmakta olduğunuz ameller sebebiyle mirasçısı kılındığınız cennet, işte budur.” 42. Yüce Allah zalim ve isyankârların cezalarını söz konusu ettikten sonra itaatkarların mükâfaatlarını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere” böylelikle iman ile ameli, zahirî ameller ile batınî amelleri birlikte yerine getiren, farzları işleyip haramları da terk edenlere “gelince…” Burada “salih ameller işleyenler” buyruğu, farz ve müstehab bütün salih amelleri kuşatan umumi bir lafız olduğundan ve bunların bazılarına kulun güç yetirmeme ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah:“ki biz kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz” buyurmaktadır. Yani biz herkesi ancak gücünün yettiği ve kendisini aciz bırakmayacak miktarla mükellef tutarız. O halde her bir kimsenin güç yetirebildiği kadarı ile Allah’tan korkması gerekir. Birilerinin güç yetirebildiği birtakım görevlerden eğer başkaları aciz kalacak olursa aciz olanlardan o görevler düşer. Nitekim Yüce Allah başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah hiçbir kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez”(el-Bakara, 2/186); “Allah hiçbir kimseye verdiği (imkandan) başkasını yüklemez.”(et-Talak, 65/7); “Dinde sizin aleyhinize bir zorluk kılmamıştır.”(el-Hac, 22/78); “Elinizden geldiğince Allah’tan korkun.”(et-Tağabun, 64/16) O nedenle acizlik halinde farziyet söz konusu olmadığı gibi zaruretle birlikte de haramlık söz konusu değildir. “Onlar” yani iman sahibi olmak ve salih amel işlemek niteliğine sahip olanlar “cennetliklerdir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan başka bir yere gitmezler ve yerlerini değiştirmek de istemezler. Çünkü orada çeşit çeşit lezzetlerden ve arzuladıkları şeylerden öylelerini görecekler ki onlardan daha iyisi yoktur. İstenebilecek şeylerin en nihai derecesi onlardır. 43. “Biz onların kalplerinde kin türünden ne varsa söküp atacağız.” Bu da Yüce Allah’ın cennetliklere lütuf ve ihsanındandır. O, dünya hayatında iken kalplerinde bulunan kini ve birbirleriyle yarış hırsını söküp atacak, ortadan kaldıracaktır. Böylelikle birbirini seven gerçek kardeşler, kendilerine karşı olumsuz duyguları bulunmayan samimi dostlar olacaklardır. Bir başka yerde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar.”(el-Hicr, 15/47) Allah onlara öyle bir lütuf ve ihsanda bulunacak ki her biri mutlu olacak ve içinde bulunduğu nimetlerin daha üstünde bir nimet olmadığı kanaatine sahip olacak. Böylelikle birbirlerini kıskanmaktan, birbirlerine buğzetmekten yana emin olacaklardır. Çünkü bunun sebepleri ortadan kalkmış olacaktır. “Altlarından da ırmaklar akar.” Yani istedikleri yerde ve istedikleri yönde ırmakları bol bol akıtırlar. Dilerlerse saraylarının arasından, dilerlerse o yüksek köşklerde, dilerlerse o cennet bahçelerinde, dilerlerse de göz kamaştırıcı bahçelerin altından… Bu nehirler yatakları olmaksızın akacaktır ve hayırlarının da hiçbir sınırı bulunmayacaktır. İşte Allah’ın kendilerine ihsan etmiş olduğu nimetleri ve lütufları görecekleri vakit:“Bizi bu (nimetleri kazandıracak amele) hidayet eden Allah’a hamd olsun” diyeceklerdir. Yani O, bize bunu lütfedip kalplerimize ilham verdi de böylece O’na iman ettik ve bu güzel yurda ulaştıran amellere yöneldik. İmanımızın ve amelimizin mükâfaatını bizim için sakladı da onlar sebebi ile bizi bu yurda ulaştırdı. İşte bütün bunlar için O’na hamdolsun. En baştan beri bize lütufta bulunan, sayanların saymaktan aciz kalacağı pek çok gizli ve açık nimetleri ihsan eden O cömert Rab ne yücedir! “Eğer Allah bizi hidayete erdirmeseydi biz, kendiliğimizden hidayeti bulamazdık.” Yani Yüce Allah bize hidâyetini ve peygamberlerine tâbi olmayı lütfetmemiş olsaydı bizim kendi kendimize hidâyeti bulma imkanımız olmazdı. “Andolsun ki Rabbimizin peygamberleri hak ile gelmişlerdir.” Yani peygamberlerin kendilerine haber vermiş olduğu nimetlerden yararlandıkları vakit, bu nimetlerin varlığı önceleri onlar için ilme’l-yakin iken hakka’l-yakin derecesine ulaşır ve onlar da: Biz peygamberlerin bize vaadetmiş olduğunun, kesinlikle gerçek olduğunu anladık ve bizatihi gördük. Onların bütün getirdiklerinin, hiçbir şüphe ve kapalılık içermeyen kesin hakikat olduğunu müşahade ettik. “Onlara” tebrik, lütuf, selam ve saygı olmak üzere: “şöyle seslenilir: Yapmakta olduğunuz ameller sebebiyle mirasçısı kılındığınız cennet işte budur.” Artık bu cennetin mirasçıları oldunuz ve bu cennet size kat’i olarak verilmiş oldu. Kâfirlere verilen ise ateştir. Bu cennet size yaptığınız ameller sebebiyle miras verilmiştir. Selef alimlerinden biri şöyle demiştir: Cennetlikler Allah’ın affetmesi ile ateşten kurtulacak, Allah’ın rahmeti ile cennete konulacaklardır. Cennetteki meskenlere salih amelleri vesilesiyle mirasçı olacak ve onları o amellere göre pay edeceklerdir. Bu ameller de O’nun rahmetindendir, hatta rahmetinin en üstün şeklidir.

A'raf 7:43

42- İman edip salih ameller işleyenlere gelince -ki biz kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz- işte onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. 43- Biz onların kalplerinde kin türünden ne varsa söküp atarız. Altlarından da ırmaklar akar. “Bizi bu (nimetleri kazandıracak amele) hidayet eden Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bizi hidayete erdirmeseydi biz, kendiliğimizden hidayeti bulamazdık. Andolsun ki Rabbimizin peygamberleri hak ile gelmişlerdir” derler. Onlara şöyle seslenilir:“Yapmakta olduğunuz ameller sebebiyle mirasçısı kılındığınız cennet, işte budur.” 42. Yüce Allah zalim ve isyankârların cezalarını söz konusu ettikten sonra itaatkarların mükâfaatlarını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere” böylelikle iman ile ameli, zahirî ameller ile batınî amelleri birlikte yerine getiren, farzları işleyip haramları da terk edenlere “gelince…” Burada “salih ameller işleyenler” buyruğu, farz ve müstehab bütün salih amelleri kuşatan umumi bir lafız olduğundan ve bunların bazılarına kulun güç yetirmeme ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah:“ki biz kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz” buyurmaktadır. Yani biz herkesi ancak gücünün yettiği ve kendisini aciz bırakmayacak miktarla mükellef tutarız. O halde her bir kimsenin güç yetirebildiği kadarı ile Allah’tan korkması gerekir. Birilerinin güç yetirebildiği birtakım görevlerden eğer başkaları aciz kalacak olursa aciz olanlardan o görevler düşer. Nitekim Yüce Allah başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah hiçbir kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez”(el-Bakara, 2/186); “Allah hiçbir kimseye verdiği (imkandan) başkasını yüklemez.”(et-Talak, 65/7); “Dinde sizin aleyhinize bir zorluk kılmamıştır.”(el-Hac, 22/78); “Elinizden geldiğince Allah’tan korkun.”(et-Tağabun, 64/16) O nedenle acizlik halinde farziyet söz konusu olmadığı gibi zaruretle birlikte de haramlık söz konusu değildir. “Onlar” yani iman sahibi olmak ve salih amel işlemek niteliğine sahip olanlar “cennetliklerdir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan başka bir yere gitmezler ve yerlerini değiştirmek de istemezler. Çünkü orada çeşit çeşit lezzetlerden ve arzuladıkları şeylerden öylelerini görecekler ki onlardan daha iyisi yoktur. İstenebilecek şeylerin en nihai derecesi onlardır. 43. “Biz onların kalplerinde kin türünden ne varsa söküp atacağız.” Bu da Yüce Allah’ın cennetliklere lütuf ve ihsanındandır. O, dünya hayatında iken kalplerinde bulunan kini ve birbirleriyle yarış hırsını söküp atacak, ortadan kaldıracaktır. Böylelikle birbirini seven gerçek kardeşler, kendilerine karşı olumsuz duyguları bulunmayan samimi dostlar olacaklardır. Bir başka yerde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar.”(el-Hicr, 15/47) Allah onlara öyle bir lütuf ve ihsanda bulunacak ki her biri mutlu olacak ve içinde bulunduğu nimetlerin daha üstünde bir nimet olmadığı kanaatine sahip olacak. Böylelikle birbirlerini kıskanmaktan, birbirlerine buğzetmekten yana emin olacaklardır. Çünkü bunun sebepleri ortadan kalkmış olacaktır. “Altlarından da ırmaklar akar.” Yani istedikleri yerde ve istedikleri yönde ırmakları bol bol akıtırlar. Dilerlerse saraylarının arasından, dilerlerse o yüksek köşklerde, dilerlerse o cennet bahçelerinde, dilerlerse de göz kamaştırıcı bahçelerin altından… Bu nehirler yatakları olmaksızın akacaktır ve hayırlarının da hiçbir sınırı bulunmayacaktır. İşte Allah’ın kendilerine ihsan etmiş olduğu nimetleri ve lütufları görecekleri vakit:“Bizi bu (nimetleri kazandıracak amele) hidayet eden Allah’a hamd olsun” diyeceklerdir. Yani O, bize bunu lütfedip kalplerimize ilham verdi de böylece O’na iman ettik ve bu güzel yurda ulaştıran amellere yöneldik. İmanımızın ve amelimizin mükâfaatını bizim için sakladı da onlar sebebi ile bizi bu yurda ulaştırdı. İşte bütün bunlar için O’na hamdolsun. En baştan beri bize lütufta bulunan, sayanların saymaktan aciz kalacağı pek çok gizli ve açık nimetleri ihsan eden O cömert Rab ne yücedir! “Eğer Allah bizi hidayete erdirmeseydi biz, kendiliğimizden hidayeti bulamazdık.” Yani Yüce Allah bize hidâyetini ve peygamberlerine tâbi olmayı lütfetmemiş olsaydı bizim kendi kendimize hidâyeti bulma imkanımız olmazdı. “Andolsun ki Rabbimizin peygamberleri hak ile gelmişlerdir.” Yani peygamberlerin kendilerine haber vermiş olduğu nimetlerden yararlandıkları vakit, bu nimetlerin varlığı önceleri onlar için ilme’l-yakin iken hakka’l-yakin derecesine ulaşır ve onlar da: Biz peygamberlerin bize vaadetmiş olduğunun, kesinlikle gerçek olduğunu anladık ve bizatihi gördük. Onların bütün getirdiklerinin, hiçbir şüphe ve kapalılık içermeyen kesin hakikat olduğunu müşahade ettik. “Onlara” tebrik, lütuf, selam ve saygı olmak üzere: “şöyle seslenilir: Yapmakta olduğunuz ameller sebebiyle mirasçısı kılındığınız cennet işte budur.” Artık bu cennetin mirasçıları oldunuz ve bu cennet size kat’i olarak verilmiş oldu. Kâfirlere verilen ise ateştir. Bu cennet size yaptığınız ameller sebebiyle miras verilmiştir. Selef alimlerinden biri şöyle demiştir: Cennetlikler Allah’ın affetmesi ile ateşten kurtulacak, Allah’ın rahmeti ile cennete konulacaklardır. Cennetteki meskenlere salih amelleri vesilesiyle mirasçı olacak ve onları o amellere göre pay edeceklerdir. Bu ameller de O’nun rahmetindendir, hatta rahmetinin en üstün şeklidir.

A'raf 7:44

44- Cennetlikler cehennemliklere:“Biz, Rabbimizin bize vaadettiğini hak bulduk, siz de Rabbinizin vaadettiğini gerçek buldunuz mu?” diye seslenirler. Onlar da:“Evet” derler. Bunun üzerine aralarında bir münâdi: “Allah’ın laneti zulmedenlere olsun!” diye seslenir. 45- “Onlar ki Allah yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyen kimselerdi. Onlar âhireti de inkâr ederlerdi.” 44. Yüce Allah, zikri geçen iki kesimin kendilerine ayrılan yere yerleşip peygamberlerin haber verdiği ve ilâhi kitapların sözünü ettiği mükâfat ve cezayı bulacaklarını söz konusu ettikten sonra cennet ehlinin cehennemliklere seslenerek:“Biz, Rabbimizin bize vaadettiğini hak bulduk” diyeceklerini bize bildirmektedir. Yani Rabbimiz bize iman ve salih amele karşılık cenneti vaadetmişti. İşte O, bizi cennetine koydu ve biz, O’nun bize dünyada iken vereceğini vaadettiği nimetlerini gördük. “Siz de” küfür ve masiyetlere karşılık “Rabbinizin vaadettiğini gerçek buldunuz mu? diye seslenirler. Onlar da: Evet” O’nun bize vaadettiğini biz de gerçek olarak bulduk “derler.” Böylelikle bütün insanlar, Allah’ın vaadinin hiçbir şüphe taşımayan gerçeğin ta kendisi olduğunu anlamış olacaktır ki zaten sözü Allah’tan daha doğru kim olabilir? Böylece her türlü şüphe ve tereddütleri ortadan kalkmış olacak ve bu konuda hakka’l-yakin derecesine ulaşmış olacaklardır. Mü’minler Allah’ın vaadinden sevinip memnun olacakken kâfirler de hayırdan ümitlerini kesecek ve kendi aleyhlerine azabı hak etmiş oldukları ikrarında bulunacaklardır. “Bunun üzerine aralarında” yani cennetliklerle cehennemlikler arasında “bir münâdi: Allah’ın laneti” yani her türlü hayırdan uzak tutması “zulmedenlere olsun, diye seslenir.” Çünkü Yüce Allah rahmet kapılarını karşılarına açtığı halde onlar, zulme saparak o yolları izlemekten uzak durdurlar. Hem kendilerini Allah’ın yolundan alıkoydular hem de başkalarını Allah’ın yolunu izlemekten alıkoydular. Böylelikle hem kendileri saptılar, hem de başkalarını saptırdılar. 45. Allah, kendi yolunun dosdoğru olmasını, kendisine doğru yol alacakların doğru yolda yürümelerini ister. Bunlar ise “onu eğri göstermek isteyen kimselerdi.” Yani onun eğri ve doğru yoldan uzak olmasını isterlerdi. Hem “onlar âhireti de inkâr ederlerdi.” İşte doğru yoldan sapmalarına ve nefsin haram kılınan arzularına yönelmelerine sebep olan şey, öldükten sonra dirilişe iman etmeyişleri ve ilâhi azaptan korkmayıp mükâfatı ummayışlarıdır. Bu buyruğun mefhumundan anlaşıldığına göre Allah’ın rahmeti mü’minleredir. O’nun lütuf ve ihsanı onları kuşatır ve kesintisiz olarak onlara ulaşır.

A'raf 7:45

44- Cennetlikler cehennemliklere:“Biz, Rabbimizin bize vaadettiğini hak bulduk, siz de Rabbinizin vaadettiğini gerçek buldunuz mu?” diye seslenirler. Onlar da:“Evet” derler. Bunun üzerine aralarında bir münâdi: “Allah’ın laneti zulmedenlere olsun!” diye seslenir. 45- “Onlar ki Allah yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyen kimselerdi. Onlar âhireti de inkâr ederlerdi.” 44. Yüce Allah, zikri geçen iki kesimin kendilerine ayrılan yere yerleşip peygamberlerin haber verdiği ve ilâhi kitapların sözünü ettiği mükâfat ve cezayı bulacaklarını söz konusu ettikten sonra cennet ehlinin cehennemliklere seslenerek:“Biz, Rabbimizin bize vaadettiğini hak bulduk” diyeceklerini bize bildirmektedir. Yani Rabbimiz bize iman ve salih amele karşılık cenneti vaadetmişti. İşte O, bizi cennetine koydu ve biz, O’nun bize dünyada iken vereceğini vaadettiği nimetlerini gördük. “Siz de” küfür ve masiyetlere karşılık “Rabbinizin vaadettiğini gerçek buldunuz mu? diye seslenirler. Onlar da: Evet” O’nun bize vaadettiğini biz de gerçek olarak bulduk “derler.” Böylelikle bütün insanlar, Allah’ın vaadinin hiçbir şüphe taşımayan gerçeğin ta kendisi olduğunu anlamış olacaktır ki zaten sözü Allah’tan daha doğru kim olabilir? Böylece her türlü şüphe ve tereddütleri ortadan kalkmış olacak ve bu konuda hakka’l-yakin derecesine ulaşmış olacaklardır. Mü’minler Allah’ın vaadinden sevinip memnun olacakken kâfirler de hayırdan ümitlerini kesecek ve kendi aleyhlerine azabı hak etmiş oldukları ikrarında bulunacaklardır. “Bunun üzerine aralarında” yani cennetliklerle cehennemlikler arasında “bir münâdi: Allah’ın laneti” yani her türlü hayırdan uzak tutması “zulmedenlere olsun, diye seslenir.” Çünkü Yüce Allah rahmet kapılarını karşılarına açtığı halde onlar, zulme saparak o yolları izlemekten uzak durdurlar. Hem kendilerini Allah’ın yolundan alıkoydular hem de başkalarını Allah’ın yolunu izlemekten alıkoydular. Böylelikle hem kendileri saptılar, hem de başkalarını saptırdılar. 45. Allah, kendi yolunun dosdoğru olmasını, kendisine doğru yol alacakların doğru yolda yürümelerini ister. Bunlar ise “onu eğri göstermek isteyen kimselerdi.” Yani onun eğri ve doğru yoldan uzak olmasını isterlerdi. Hem “onlar âhireti de inkâr ederlerdi.” İşte doğru yoldan sapmalarına ve nefsin haram kılınan arzularına yönelmelerine sebep olan şey, öldükten sonra dirilişe iman etmeyişleri ve ilâhi azaptan korkmayıp mükâfatı ummayışlarıdır. Bu buyruğun mefhumundan anlaşıldığına göre Allah’ın rahmeti mü’minleredir. O’nun lütuf ve ihsanı onları kuşatır ve kesintisiz olarak onlara ulaşır.

A'raf 7:46

46- Cennetliklerle cehennemlikler arasında bir perde vardır. Âraf üzerinde de her iki grubu simalarından tanıyan adamlar vardır. Cennetliklere:“Selamun aleykum” diye seslenirler. Bunlar henüz oraya girmemiş (fakat oraya girmeyi) uman kimselerdir. 47- Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman:“Rabbimiz, bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma” derler. 48- A’raf’takiler simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek şöyle derler:“Çokluğunuzun da büyüklenip durmanızın da size bir faydası olmadı.” 49- “Allah’ın, kendilerini rahmetine erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı idi? İşte (onlara): Girin cennete! Size hiçbir korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz, (denmiştir).” 46. Yani cennetlikler ile cehennemlikler arasında A’raf diye bilinen bir perde vardır. Bu, cennetten de değildir, cehennemden de değildir. Her iki tarafa da bakar, o nedenle de burada bulunan kimse, her iki kesimin durumu da görür. Bu perde üzerinde ise cennet ve cehennem ehlinden her bir kimseyi “simalarından” yani kendileri vasıtası ile tanındıkları ve başkalarından ayırt edildikleri alametleri ile “tanıyan adamlar vardır.” İşte bunlar cennet ehline baktıklarında “Selamun aleykum” diye seslenirler” ve onlara böylece selam verirler. Bunlar o ana kadar henüz cennete girmemiş olmakla birlikte cennete girmeyi ümid ederler. Allah’ın kalplerine böyle bir ümidi yerleştirmesinin ise onlara lütuf ve ihsanda bulunmak istemesinden başka bir sebebi yoktur. 47. “Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman” dehşetli görüntülerle ve korkunç durumlarla karşı karşıya kalırlar da “Rabbimiz, bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma, derler.” Böylece a’raftakiler cennetlikleri görecekleri vakit onlarla birlikte cennette olmayı ümid ederler ve onları selamlarlar. İstemeyerek de olsa cehennemdekilere doğru gözleri kaydığında ise onların bu hallerinden kendilerini koruması için Allah’a sığınırlar. 48. Bu genel durumdan sonra özel bir durumdan söz edilerek şöyle buyrulmaktadır:“A’raf’takiler yüzlerinden tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek şöyle derler...” Burada tanıdıklarından söz edilen kimseler cehennemliklerdir. Dünyada iken bunların azametleri, şerefleri, mal ve çocukları vardı. İşte A’raftakiler bunları tek başlarına yardımcısız ve imdatlarına koşacak kimse bulunmaksızın azap içinde görecekleri vakit şöyle diyeceklerdir:“Çokluğunuzun da büyüklenip durmanızın da size bir faydası olmadı.” Dünyada iken kendileri vasıtası ile hoşlanmadığınız şeylere karşı kendinizi savunduğunuz ve isteklerinizi de bu yolla elde ettiğiniz o topluluğunuz, bugün darmadağın olmuş ve size hiçbir fayda sağlamamıştır. Aynı şekilde hakka karşı, hakkı getirenlere ve hakka uyanlara karşı büyüklenmenizin de size hiçbir faydası olmamıştır. 49. Daha sonra onlara cennet ehlinden olup da dünya hayatında iken fakir ve zayıf olan ve cehennemlik kafirlerin kendileriyle alay ettikleri birtakım kimseleri gösterecekler ve bu cehennemliklere şöyle diyecekler:“Allah’ın kendilerini rahmetine erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı idi?” Siz Allah'ın cennetine koyduğu bu kimseleri hakir görp küçümseyerek ve kendinizi de beğenerek böyle yemin ediyordunuz. İşte yeminlerinizin doğru olmadığı ortaya çıkmıştır ve sizin hiçbir şekilde hesaba katmadığınız şeyleri Yüce Allah şimdi size göstermiş bulunuyor. “İşte (onlara): Girin cennete!” yani bu zayıf gördüğünüz kimselere bir ikram ve lütuf olmak üzere “Dünyada iken işlediklerinizden dolayı, salih amelleriniz sebebi ile cennete girin”, denilmiştir. “Geleceğe dönük hoşunuza gitmeyecek şeylerden yana “size hiçbir korku yoktur ve siz” geçmiş dolayısı ile “üzülecek de değilsiniz.” Aksine güven ve huzur içerisinde olacak, her türlü hayra nail olup sevineceksiniz. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Şüphe yok ki o günahkârlar iman edenlerin bir kısmına gülerlerdi. Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yaparlardı... İşte bugün de iman edenler o kâfirlere gülerler, tahtlar üzerinden bakarlar.”(el-Mutaffifin, 83/29-35) İlim adamları ve müfessirler, A’raf’takilerin kim oldukları ve amellerinin ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bu konuda doğru olan görüş şudur: Bunlar iyilikleri ve kötülükleri eşit olan bir topluluktur. Ne kötülükleri ağır bastığı için cehenneme girmiş olacaklar, ne de iyilikleri ağır bastığı için cennete girmiş olacaklardır. Böylece Allah’ın dilediği bir süre A’raf’ta kalacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, rahmeti ile onları cennete koyacaktır. Çünkü O’nun rahmeti gazabını geçer ve ona galip gelir. O’nun rahmeti her şeyi kuşatmıştır.

A'raf 7:47

46- Cennetliklerle cehennemlikler arasında bir perde vardır. Âraf üzerinde de her iki grubu simalarından tanıyan adamlar vardır. Cennetliklere:“Selamun aleykum” diye seslenirler. Bunlar henüz oraya girmemiş (fakat oraya girmeyi) uman kimselerdir. 47- Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman:“Rabbimiz, bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma” derler. 48- A’raf’takiler simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek şöyle derler:“Çokluğunuzun da büyüklenip durmanızın da size bir faydası olmadı.” 49- “Allah’ın, kendilerini rahmetine erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı idi? İşte (onlara): Girin cennete! Size hiçbir korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz, (denmiştir).” 46. Yani cennetlikler ile cehennemlikler arasında A’raf diye bilinen bir perde vardır. Bu, cennetten de değildir, cehennemden de değildir. Her iki tarafa da bakar, o nedenle de burada bulunan kimse, her iki kesimin durumu da görür. Bu perde üzerinde ise cennet ve cehennem ehlinden her bir kimseyi “simalarından” yani kendileri vasıtası ile tanındıkları ve başkalarından ayırt edildikleri alametleri ile “tanıyan adamlar vardır.” İşte bunlar cennet ehline baktıklarında “Selamun aleykum” diye seslenirler” ve onlara böylece selam verirler. Bunlar o ana kadar henüz cennete girmemiş olmakla birlikte cennete girmeyi ümid ederler. Allah’ın kalplerine böyle bir ümidi yerleştirmesinin ise onlara lütuf ve ihsanda bulunmak istemesinden başka bir sebebi yoktur. 47. “Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman” dehşetli görüntülerle ve korkunç durumlarla karşı karşıya kalırlar da “Rabbimiz, bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma, derler.” Böylece a’raftakiler cennetlikleri görecekleri vakit onlarla birlikte cennette olmayı ümid ederler ve onları selamlarlar. İstemeyerek de olsa cehennemdekilere doğru gözleri kaydığında ise onların bu hallerinden kendilerini koruması için Allah’a sığınırlar. 48. Bu genel durumdan sonra özel bir durumdan söz edilerek şöyle buyrulmaktadır:“A’raf’takiler yüzlerinden tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek şöyle derler...” Burada tanıdıklarından söz edilen kimseler cehennemliklerdir. Dünyada iken bunların azametleri, şerefleri, mal ve çocukları vardı. İşte A’raftakiler bunları tek başlarına yardımcısız ve imdatlarına koşacak kimse bulunmaksızın azap içinde görecekleri vakit şöyle diyeceklerdir:“Çokluğunuzun da büyüklenip durmanızın da size bir faydası olmadı.” Dünyada iken kendileri vasıtası ile hoşlanmadığınız şeylere karşı kendinizi savunduğunuz ve isteklerinizi de bu yolla elde ettiğiniz o topluluğunuz, bugün darmadağın olmuş ve size hiçbir fayda sağlamamıştır. Aynı şekilde hakka karşı, hakkı getirenlere ve hakka uyanlara karşı büyüklenmenizin de size hiçbir faydası olmamıştır. 49. Daha sonra onlara cennet ehlinden olup da dünya hayatında iken fakir ve zayıf olan ve cehennemlik kafirlerin kendileriyle alay ettikleri birtakım kimseleri gösterecekler ve bu cehennemliklere şöyle diyecekler:“Allah’ın kendilerini rahmetine erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı idi?” Siz Allah'ın cennetine koyduğu bu kimseleri hakir görp küçümseyerek ve kendinizi de beğenerek böyle yemin ediyordunuz. İşte yeminlerinizin doğru olmadığı ortaya çıkmıştır ve sizin hiçbir şekilde hesaba katmadığınız şeyleri Yüce Allah şimdi size göstermiş bulunuyor. “İşte (onlara): Girin cennete!” yani bu zayıf gördüğünüz kimselere bir ikram ve lütuf olmak üzere “Dünyada iken işlediklerinizden dolayı, salih amelleriniz sebebi ile cennete girin”, denilmiştir. “Geleceğe dönük hoşunuza gitmeyecek şeylerden yana “size hiçbir korku yoktur ve siz” geçmiş dolayısı ile “üzülecek de değilsiniz.” Aksine güven ve huzur içerisinde olacak, her türlü hayra nail olup sevineceksiniz. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Şüphe yok ki o günahkârlar iman edenlerin bir kısmına gülerlerdi. Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yaparlardı... İşte bugün de iman edenler o kâfirlere gülerler, tahtlar üzerinden bakarlar.”(el-Mutaffifin, 83/29-35) İlim adamları ve müfessirler, A’raf’takilerin kim oldukları ve amellerinin ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bu konuda doğru olan görüş şudur: Bunlar iyilikleri ve kötülükleri eşit olan bir topluluktur. Ne kötülükleri ağır bastığı için cehenneme girmiş olacaklar, ne de iyilikleri ağır bastığı için cennete girmiş olacaklardır. Böylece Allah’ın dilediği bir süre A’raf’ta kalacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, rahmeti ile onları cennete koyacaktır. Çünkü O’nun rahmeti gazabını geçer ve ona galip gelir. O’nun rahmeti her şeyi kuşatmıştır.

A'raf 7:48

46- Cennetliklerle cehennemlikler arasında bir perde vardır. Âraf üzerinde de her iki grubu simalarından tanıyan adamlar vardır. Cennetliklere:“Selamun aleykum” diye seslenirler. Bunlar henüz oraya girmemiş (fakat oraya girmeyi) uman kimselerdir. 47- Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman:“Rabbimiz, bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma” derler. 48- A’raf’takiler simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek şöyle derler:“Çokluğunuzun da büyüklenip durmanızın da size bir faydası olmadı.” 49- “Allah’ın, kendilerini rahmetine erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı idi? İşte (onlara): Girin cennete! Size hiçbir korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz, (denmiştir).” 46. Yani cennetlikler ile cehennemlikler arasında A’raf diye bilinen bir perde vardır. Bu, cennetten de değildir, cehennemden de değildir. Her iki tarafa da bakar, o nedenle de burada bulunan kimse, her iki kesimin durumu da görür. Bu perde üzerinde ise cennet ve cehennem ehlinden her bir kimseyi “simalarından” yani kendileri vasıtası ile tanındıkları ve başkalarından ayırt edildikleri alametleri ile “tanıyan adamlar vardır.” İşte bunlar cennet ehline baktıklarında “Selamun aleykum” diye seslenirler” ve onlara böylece selam verirler. Bunlar o ana kadar henüz cennete girmemiş olmakla birlikte cennete girmeyi ümid ederler. Allah’ın kalplerine böyle bir ümidi yerleştirmesinin ise onlara lütuf ve ihsanda bulunmak istemesinden başka bir sebebi yoktur. 47. “Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman” dehşetli görüntülerle ve korkunç durumlarla karşı karşıya kalırlar da “Rabbimiz, bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma, derler.” Böylece a’raftakiler cennetlikleri görecekleri vakit onlarla birlikte cennette olmayı ümid ederler ve onları selamlarlar. İstemeyerek de olsa cehennemdekilere doğru gözleri kaydığında ise onların bu hallerinden kendilerini koruması için Allah’a sığınırlar. 48. Bu genel durumdan sonra özel bir durumdan söz edilerek şöyle buyrulmaktadır:“A’raf’takiler yüzlerinden tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek şöyle derler...” Burada tanıdıklarından söz edilen kimseler cehennemliklerdir. Dünyada iken bunların azametleri, şerefleri, mal ve çocukları vardı. İşte A’raftakiler bunları tek başlarına yardımcısız ve imdatlarına koşacak kimse bulunmaksızın azap içinde görecekleri vakit şöyle diyeceklerdir:“Çokluğunuzun da büyüklenip durmanızın da size bir faydası olmadı.” Dünyada iken kendileri vasıtası ile hoşlanmadığınız şeylere karşı kendinizi savunduğunuz ve isteklerinizi de bu yolla elde ettiğiniz o topluluğunuz, bugün darmadağın olmuş ve size hiçbir fayda sağlamamıştır. Aynı şekilde hakka karşı, hakkı getirenlere ve hakka uyanlara karşı büyüklenmenizin de size hiçbir faydası olmamıştır. 49. Daha sonra onlara cennet ehlinden olup da dünya hayatında iken fakir ve zayıf olan ve cehennemlik kafirlerin kendileriyle alay ettikleri birtakım kimseleri gösterecekler ve bu cehennemliklere şöyle diyecekler:“Allah’ın kendilerini rahmetine erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı idi?” Siz Allah'ın cennetine koyduğu bu kimseleri hakir görp küçümseyerek ve kendinizi de beğenerek böyle yemin ediyordunuz. İşte yeminlerinizin doğru olmadığı ortaya çıkmıştır ve sizin hiçbir şekilde hesaba katmadığınız şeyleri Yüce Allah şimdi size göstermiş bulunuyor. “İşte (onlara): Girin cennete!” yani bu zayıf gördüğünüz kimselere bir ikram ve lütuf olmak üzere “Dünyada iken işlediklerinizden dolayı, salih amelleriniz sebebi ile cennete girin”, denilmiştir. “Geleceğe dönük hoşunuza gitmeyecek şeylerden yana “size hiçbir korku yoktur ve siz” geçmiş dolayısı ile “üzülecek de değilsiniz.” Aksine güven ve huzur içerisinde olacak, her türlü hayra nail olup sevineceksiniz. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Şüphe yok ki o günahkârlar iman edenlerin bir kısmına gülerlerdi. Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yaparlardı... İşte bugün de iman edenler o kâfirlere gülerler, tahtlar üzerinden bakarlar.”(el-Mutaffifin, 83/29-35) İlim adamları ve müfessirler, A’raf’takilerin kim oldukları ve amellerinin ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bu konuda doğru olan görüş şudur: Bunlar iyilikleri ve kötülükleri eşit olan bir topluluktur. Ne kötülükleri ağır bastığı için cehenneme girmiş olacaklar, ne de iyilikleri ağır bastığı için cennete girmiş olacaklardır. Böylece Allah’ın dilediği bir süre A’raf’ta kalacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, rahmeti ile onları cennete koyacaktır. Çünkü O’nun rahmeti gazabını geçer ve ona galip gelir. O’nun rahmeti her şeyi kuşatmıştır.

A'raf 7:49

46- Cennetliklerle cehennemlikler arasında bir perde vardır. Âraf üzerinde de her iki grubu simalarından tanıyan adamlar vardır. Cennetliklere:“Selamun aleykum” diye seslenirler. Bunlar henüz oraya girmemiş (fakat oraya girmeyi) uman kimselerdir. 47- Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman:“Rabbimiz, bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma” derler. 48- A’raf’takiler simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek şöyle derler:“Çokluğunuzun da büyüklenip durmanızın da size bir faydası olmadı.” 49- “Allah’ın, kendilerini rahmetine erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı idi? İşte (onlara): Girin cennete! Size hiçbir korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz, (denmiştir).” 46. Yani cennetlikler ile cehennemlikler arasında A’raf diye bilinen bir perde vardır. Bu, cennetten de değildir, cehennemden de değildir. Her iki tarafa da bakar, o nedenle de burada bulunan kimse, her iki kesimin durumu da görür. Bu perde üzerinde ise cennet ve cehennem ehlinden her bir kimseyi “simalarından” yani kendileri vasıtası ile tanındıkları ve başkalarından ayırt edildikleri alametleri ile “tanıyan adamlar vardır.” İşte bunlar cennet ehline baktıklarında “Selamun aleykum” diye seslenirler” ve onlara böylece selam verirler. Bunlar o ana kadar henüz cennete girmemiş olmakla birlikte cennete girmeyi ümid ederler. Allah’ın kalplerine böyle bir ümidi yerleştirmesinin ise onlara lütuf ve ihsanda bulunmak istemesinden başka bir sebebi yoktur. 47. “Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman” dehşetli görüntülerle ve korkunç durumlarla karşı karşıya kalırlar da “Rabbimiz, bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma, derler.” Böylece a’raftakiler cennetlikleri görecekleri vakit onlarla birlikte cennette olmayı ümid ederler ve onları selamlarlar. İstemeyerek de olsa cehennemdekilere doğru gözleri kaydığında ise onların bu hallerinden kendilerini koruması için Allah’a sığınırlar. 48. Bu genel durumdan sonra özel bir durumdan söz edilerek şöyle buyrulmaktadır:“A’raf’takiler yüzlerinden tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek şöyle derler...” Burada tanıdıklarından söz edilen kimseler cehennemliklerdir. Dünyada iken bunların azametleri, şerefleri, mal ve çocukları vardı. İşte A’raftakiler bunları tek başlarına yardımcısız ve imdatlarına koşacak kimse bulunmaksızın azap içinde görecekleri vakit şöyle diyeceklerdir:“Çokluğunuzun da büyüklenip durmanızın da size bir faydası olmadı.” Dünyada iken kendileri vasıtası ile hoşlanmadığınız şeylere karşı kendinizi savunduğunuz ve isteklerinizi de bu yolla elde ettiğiniz o topluluğunuz, bugün darmadağın olmuş ve size hiçbir fayda sağlamamıştır. Aynı şekilde hakka karşı, hakkı getirenlere ve hakka uyanlara karşı büyüklenmenizin de size hiçbir faydası olmamıştır. 49. Daha sonra onlara cennet ehlinden olup da dünya hayatında iken fakir ve zayıf olan ve cehennemlik kafirlerin kendileriyle alay ettikleri birtakım kimseleri gösterecekler ve bu cehennemliklere şöyle diyecekler:“Allah’ın kendilerini rahmetine erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı idi?” Siz Allah'ın cennetine koyduğu bu kimseleri hakir görp küçümseyerek ve kendinizi de beğenerek böyle yemin ediyordunuz. İşte yeminlerinizin doğru olmadığı ortaya çıkmıştır ve sizin hiçbir şekilde hesaba katmadığınız şeyleri Yüce Allah şimdi size göstermiş bulunuyor. “İşte (onlara): Girin cennete!” yani bu zayıf gördüğünüz kimselere bir ikram ve lütuf olmak üzere “Dünyada iken işlediklerinizden dolayı, salih amelleriniz sebebi ile cennete girin”, denilmiştir. “Geleceğe dönük hoşunuza gitmeyecek şeylerden yana “size hiçbir korku yoktur ve siz” geçmiş dolayısı ile “üzülecek de değilsiniz.” Aksine güven ve huzur içerisinde olacak, her türlü hayra nail olup sevineceksiniz. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“Şüphe yok ki o günahkârlar iman edenlerin bir kısmına gülerlerdi. Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yaparlardı... İşte bugün de iman edenler o kâfirlere gülerler, tahtlar üzerinden bakarlar.”(el-Mutaffifin, 83/29-35) İlim adamları ve müfessirler, A’raf’takilerin kim oldukları ve amellerinin ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bu konuda doğru olan görüş şudur: Bunlar iyilikleri ve kötülükleri eşit olan bir topluluktur. Ne kötülükleri ağır bastığı için cehenneme girmiş olacaklar, ne de iyilikleri ağır bastığı için cennete girmiş olacaklardır. Böylece Allah’ın dilediği bir süre A’raf’ta kalacaklardır. Daha sonra Yüce Allah, rahmeti ile onları cennete koyacaktır. Çünkü O’nun rahmeti gazabını geçer ve ona galip gelir. O’nun rahmeti her şeyi kuşatmıştır.

A'raf 7:50

50- Cehennemlikler, cennetliklere:“Bize biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan verin” diye seslenirler. Onlar ise:“Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır” derler. 51- O (kafirler) dinlerini bir eğlence ve bir oyun edinip de dünya hayatının kendilerini aldattığı kimselerdir. Onlar, nasıl bugüne kavuşacaklarını unuttular ve âyetlerimizi nasıl bilerek inkâr ettilerse biz de bugün onları öylece unuturuz. 52- Halbuki biz onlara iman eden bir kavme hidâyet ve rahmet olmak üzere bir ilme dayanarak uzun uzadıya açıkladığımız bir kitap getirmişizdir. 53- Onlar ille de (o kitabın) bildirdiklerinin gerçekleşmesini mi bekliyorlar? Onun bildirdiklerinin gerçekleşeceği gün daha önce onu unutanlar şöyle diyeceklerdir: “Gerçekten de Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişler! Acaba bizim için şefaatçiler bulunur mu ki bize şefaat etsinler? Yahut (dünyaya) geri döndürülür müyüz ki (oradayken) işlediğimiz amellerden başkasını işleyelim?” Onlar, kendilerini gerçekten zarara sokmuşlardır ve uydurageldikleri şeyler de kendilerini (bırakıp) kaybolmuştur. 50. “Cehennemlikler, cennetliklere…” Yani cehennemlikler alabildiğine azaptan sonra aşırı derecede açlığın ve susuzluğun ızdırabını hissedecekleri vakit cennetliklere seslenerek onlardan yardım isteyecekler ve: “Bize biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan” yiyeceklerden “verin, diye seslenirler.” Cennetlikler ise onlara şu sözlerle cevap verirler: “Allah bunları” yani cennetin suyunu da yiyeceklerini de “kâfirlere haram kılmıştır.” 51. Bu, Allah’ın âyetlerini inkâr etmelerine, üzerinde dosdoğru yürümekle emrolundukları, kendisine bağlı kalmaları halinde pekçok mükâfaat vaadini aldıkları dinlerini “bir eğlence ve bir oyun” edinmelerine karşılık bir cezadır. Yani onların kalpleri bu dinden yüz çevirmiş, başka şeylerle oyalanmış ve onu alay konusu edinmişlerdi. Ya da onlar bizzat oyun ve eğlenceyi kendilerine din edinmişler ve dosdoğru dinin yerine bunları benimsemişlerdi. “Dünya hayatı” süsü, zineti ve davetçilerinin çokluğu ile “kendilerini” aldatmış, onlar da dünya hayatıyla tatmin olmuş, ona rıza göstermiş ve sevinerek kabullenmişlerdi. Buna karşılık âhiretten yüz çevirmiş ve onu unutmuşlardı. “Nasıl bu güne kavuşacaklarını unuttular ve âyetlerimizi nasıl bilerek inkâr ettilerse biz de bugün onları öylece unuturuz.” Yani biz de onları azapta öylece bırakırız. Onlar sanki dünya için yaratılmışlar, önlerinde amellerinin karşılarına konulması ve bu amellerinin karşılığının verilmesi diye bir şey hiç olmayacak gibi davranmışlar ve ayetlerimizi inkâr etmişlerdir. Onların bu inkârları Allah’ın âyetlerinde ve O’nun apaçık belgelerinde bulunan herhangi bir kusurdan ileri gelmiyordu. Aksine: 52. “Biz onlara... uzun uzadıya açıkladığımız bir kitap getirmişizdir.” Bu kitapta bütün insanların ihtiyaç duyacakları her şeyi açıkladık. Bizim bu açıklamalarımız da “bir ilme dayanarak” yapılmıştır. Yani Allah’ın her zaman ve mekanda kulların durumlarını, onlar için uygun olanı ve olmayanı bilmesi esasına göre yapılmıştır. Yoksa bu kitaptaki açıklamalar, işi bilmeyen kimsenin açıklamaları olmadığı gibi bazı halleri bilmeyerek uygun olmayan bir hüküm veren kimsenin açıklamaları gibi de değildir. Aksine bunlar ilmi de rahmeti de her şeyi kuşatan o yüce Zatın açıklamalarıdır. Yine bu kitap, “iman eden bir kavme hidâyet ve rahmet olmak üzere” gönderilmiştir. Yani bu kitap sayesinde mü’minler sapıklıktan kurtulup hidâyete ererler. Hak ile batılı, doğru ile eğriyi birbirinden açık seçik bir şekilde ayırt ederler. Aynı şekilde bu kitapla onlar, ilâhi rahmete de nail olurlar. İlahi rahmet ise dünya ve âhirette hayır ve saadet demektir. Böylelikle sapıklıktan da bedbahtlıktan da kurtulurlar. 53. Haklarında azabın hak olduğu kimselere gelince onlar, bu Kitab-ı Azime iman etmediler. Emir ve yasaklarına riâyet etmediler. Geriye Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği kötü akıbetin başlarına gelmesini hak etmekten başka bir şey kalmamıştır. Bu yüzden şöyle buyrulmuştur:“Onlar ille de (o kitabın) bildirdiklerinin gerçekleşmesini (tevilini)” yani haber verdiği şeylerin meydana gelmesini “mi bekliyorlar?” Bu ayetteki “tevil” kelimesi, bir şeyin gerçekleşmesi, meydana çıkması anlamındadır. Nitekim Yusuf aleyhisselâm da rüyası gerçekleşince: “İşte bu daha önce gördüğüm o rüyanın tevilidir/gerçekleşmesidir”(Yusuf, 12/100) demiştir. “Onun bildirdiklerinin gerçekleşeceği gün daha önce onu unutanlar” geçmişe pişman olarak, esef duyarak, günahlarının bağışlanması için şefaat arayarak ve de peygamberlerin haber verdiklerininin hak olduğunu itiraf ederek “şöyle diyeceklerdir: Gerçekten de Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişler! Acaba bizim için şefaatçiler bulunur mu ki bize şefaat etsinler? Yahut (dünyaya) geri döndürülür müyüz ki (oradayken) işlediğimiz amellerden başkasını işleyelim?” Ancak dünyaya dönüş zamanı geçmiş olacaktır. “Artık şefaat edenlerin şefaati de onlara fayda vermez.”(el-Müddessir, 74/48) Yaptıklarından başka türlü amelde bulunmak için dünyaya döndürülmeyi istemelerine gelince bu; söyledikleri bir yalandır. Bundan maksatları da başlarına gelen felaketi savmaktır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer (dünyaya) geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere dönerler. Çünkü onlar şüphesiz yalancıdırlar.”(el-En’am, 6/28)“Onlar kendilerini gerçekten zarara sokmuşlardır.” Çünkü elde edecekleri kârdan kendilerini mahrum edip onu elden kaçırdılar ve kendilerini helake götürecek yolları izlediler. Bu zarar, mal ve servet zararına yahut evlat kaybına benzemez. Bu, zararın ta kendisidir ki onu telafi etmeye asla imkân yoktur. Dünyada “uydurageldikleri şeyler de kendilerini (bırakıp) kaybolmuştur.” Kendi kendilerine kurdukları hayaller ve şeytanın onlara yaptığı vaatler kaybolup gitmiş olacaktır. Artık daha önce hesaba katmadıkları şeylere doğru yol alacaklardır. Yollarının batıl ve sapıklık olduğunu, buna karşılık peygamberlerin kendilerine getirdikleri şeylerin de hak olduğunu açıkça görmüş olacaklardır.

A'raf 7:51

50- Cehennemlikler, cennetliklere:“Bize biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan verin” diye seslenirler. Onlar ise:“Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır” derler. 51- O (kafirler) dinlerini bir eğlence ve bir oyun edinip de dünya hayatının kendilerini aldattığı kimselerdir. Onlar, nasıl bugüne kavuşacaklarını unuttular ve âyetlerimizi nasıl bilerek inkâr ettilerse biz de bugün onları öylece unuturuz. 52- Halbuki biz onlara iman eden bir kavme hidâyet ve rahmet olmak üzere bir ilme dayanarak uzun uzadıya açıkladığımız bir kitap getirmişizdir. 53- Onlar ille de (o kitabın) bildirdiklerinin gerçekleşmesini mi bekliyorlar? Onun bildirdiklerinin gerçekleşeceği gün daha önce onu unutanlar şöyle diyeceklerdir: “Gerçekten de Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişler! Acaba bizim için şefaatçiler bulunur mu ki bize şefaat etsinler? Yahut (dünyaya) geri döndürülür müyüz ki (oradayken) işlediğimiz amellerden başkasını işleyelim?” Onlar, kendilerini gerçekten zarara sokmuşlardır ve uydurageldikleri şeyler de kendilerini (bırakıp) kaybolmuştur. 50. “Cehennemlikler, cennetliklere…” Yani cehennemlikler alabildiğine azaptan sonra aşırı derecede açlığın ve susuzluğun ızdırabını hissedecekleri vakit cennetliklere seslenerek onlardan yardım isteyecekler ve: “Bize biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan” yiyeceklerden “verin, diye seslenirler.” Cennetlikler ise onlara şu sözlerle cevap verirler: “Allah bunları” yani cennetin suyunu da yiyeceklerini de “kâfirlere haram kılmıştır.” 51. Bu, Allah’ın âyetlerini inkâr etmelerine, üzerinde dosdoğru yürümekle emrolundukları, kendisine bağlı kalmaları halinde pekçok mükâfaat vaadini aldıkları dinlerini “bir eğlence ve bir oyun” edinmelerine karşılık bir cezadır. Yani onların kalpleri bu dinden yüz çevirmiş, başka şeylerle oyalanmış ve onu alay konusu edinmişlerdi. Ya da onlar bizzat oyun ve eğlenceyi kendilerine din edinmişler ve dosdoğru dinin yerine bunları benimsemişlerdi. “Dünya hayatı” süsü, zineti ve davetçilerinin çokluğu ile “kendilerini” aldatmış, onlar da dünya hayatıyla tatmin olmuş, ona rıza göstermiş ve sevinerek kabullenmişlerdi. Buna karşılık âhiretten yüz çevirmiş ve onu unutmuşlardı. “Nasıl bu güne kavuşacaklarını unuttular ve âyetlerimizi nasıl bilerek inkâr ettilerse biz de bugün onları öylece unuturuz.” Yani biz de onları azapta öylece bırakırız. Onlar sanki dünya için yaratılmışlar, önlerinde amellerinin karşılarına konulması ve bu amellerinin karşılığının verilmesi diye bir şey hiç olmayacak gibi davranmışlar ve ayetlerimizi inkâr etmişlerdir. Onların bu inkârları Allah’ın âyetlerinde ve O’nun apaçık belgelerinde bulunan herhangi bir kusurdan ileri gelmiyordu. Aksine: 52. “Biz onlara... uzun uzadıya açıkladığımız bir kitap getirmişizdir.” Bu kitapta bütün insanların ihtiyaç duyacakları her şeyi açıkladık. Bizim bu açıklamalarımız da “bir ilme dayanarak” yapılmıştır. Yani Allah’ın her zaman ve mekanda kulların durumlarını, onlar için uygun olanı ve olmayanı bilmesi esasına göre yapılmıştır. Yoksa bu kitaptaki açıklamalar, işi bilmeyen kimsenin açıklamaları olmadığı gibi bazı halleri bilmeyerek uygun olmayan bir hüküm veren kimsenin açıklamaları gibi de değildir. Aksine bunlar ilmi de rahmeti de her şeyi kuşatan o yüce Zatın açıklamalarıdır. Yine bu kitap, “iman eden bir kavme hidâyet ve rahmet olmak üzere” gönderilmiştir. Yani bu kitap sayesinde mü’minler sapıklıktan kurtulup hidâyete ererler. Hak ile batılı, doğru ile eğriyi birbirinden açık seçik bir şekilde ayırt ederler. Aynı şekilde bu kitapla onlar, ilâhi rahmete de nail olurlar. İlahi rahmet ise dünya ve âhirette hayır ve saadet demektir. Böylelikle sapıklıktan da bedbahtlıktan da kurtulurlar. 53. Haklarında azabın hak olduğu kimselere gelince onlar, bu Kitab-ı Azime iman etmediler. Emir ve yasaklarına riâyet etmediler. Geriye Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği kötü akıbetin başlarına gelmesini hak etmekten başka bir şey kalmamıştır. Bu yüzden şöyle buyrulmuştur:“Onlar ille de (o kitabın) bildirdiklerinin gerçekleşmesini (tevilini)” yani haber verdiği şeylerin meydana gelmesini “mi bekliyorlar?” Bu ayetteki “tevil” kelimesi, bir şeyin gerçekleşmesi, meydana çıkması anlamındadır. Nitekim Yusuf aleyhisselâm da rüyası gerçekleşince: “İşte bu daha önce gördüğüm o rüyanın tevilidir/gerçekleşmesidir”(Yusuf, 12/100) demiştir. “Onun bildirdiklerinin gerçekleşeceği gün daha önce onu unutanlar” geçmişe pişman olarak, esef duyarak, günahlarının bağışlanması için şefaat arayarak ve de peygamberlerin haber verdiklerininin hak olduğunu itiraf ederek “şöyle diyeceklerdir: Gerçekten de Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişler! Acaba bizim için şefaatçiler bulunur mu ki bize şefaat etsinler? Yahut (dünyaya) geri döndürülür müyüz ki (oradayken) işlediğimiz amellerden başkasını işleyelim?” Ancak dünyaya dönüş zamanı geçmiş olacaktır. “Artık şefaat edenlerin şefaati de onlara fayda vermez.”(el-Müddessir, 74/48) Yaptıklarından başka türlü amelde bulunmak için dünyaya döndürülmeyi istemelerine gelince bu; söyledikleri bir yalandır. Bundan maksatları da başlarına gelen felaketi savmaktır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer (dünyaya) geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere dönerler. Çünkü onlar şüphesiz yalancıdırlar.”(el-En’am, 6/28)“Onlar kendilerini gerçekten zarara sokmuşlardır.” Çünkü elde edecekleri kârdan kendilerini mahrum edip onu elden kaçırdılar ve kendilerini helake götürecek yolları izlediler. Bu zarar, mal ve servet zararına yahut evlat kaybına benzemez. Bu, zararın ta kendisidir ki onu telafi etmeye asla imkân yoktur. Dünyada “uydurageldikleri şeyler de kendilerini (bırakıp) kaybolmuştur.” Kendi kendilerine kurdukları hayaller ve şeytanın onlara yaptığı vaatler kaybolup gitmiş olacaktır. Artık daha önce hesaba katmadıkları şeylere doğru yol alacaklardır. Yollarının batıl ve sapıklık olduğunu, buna karşılık peygamberlerin kendilerine getirdikleri şeylerin de hak olduğunu açıkça görmüş olacaklardır.

A'raf 7:52

50- Cehennemlikler, cennetliklere:“Bize biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan verin” diye seslenirler. Onlar ise:“Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır” derler. 51- O (kafirler) dinlerini bir eğlence ve bir oyun edinip de dünya hayatının kendilerini aldattığı kimselerdir. Onlar, nasıl bugüne kavuşacaklarını unuttular ve âyetlerimizi nasıl bilerek inkâr ettilerse biz de bugün onları öylece unuturuz. 52- Halbuki biz onlara iman eden bir kavme hidâyet ve rahmet olmak üzere bir ilme dayanarak uzun uzadıya açıkladığımız bir kitap getirmişizdir. 53- Onlar ille de (o kitabın) bildirdiklerinin gerçekleşmesini mi bekliyorlar? Onun bildirdiklerinin gerçekleşeceği gün daha önce onu unutanlar şöyle diyeceklerdir: “Gerçekten de Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişler! Acaba bizim için şefaatçiler bulunur mu ki bize şefaat etsinler? Yahut (dünyaya) geri döndürülür müyüz ki (oradayken) işlediğimiz amellerden başkasını işleyelim?” Onlar, kendilerini gerçekten zarara sokmuşlardır ve uydurageldikleri şeyler de kendilerini (bırakıp) kaybolmuştur. 50. “Cehennemlikler, cennetliklere…” Yani cehennemlikler alabildiğine azaptan sonra aşırı derecede açlığın ve susuzluğun ızdırabını hissedecekleri vakit cennetliklere seslenerek onlardan yardım isteyecekler ve: “Bize biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan” yiyeceklerden “verin, diye seslenirler.” Cennetlikler ise onlara şu sözlerle cevap verirler: “Allah bunları” yani cennetin suyunu da yiyeceklerini de “kâfirlere haram kılmıştır.” 51. Bu, Allah’ın âyetlerini inkâr etmelerine, üzerinde dosdoğru yürümekle emrolundukları, kendisine bağlı kalmaları halinde pekçok mükâfaat vaadini aldıkları dinlerini “bir eğlence ve bir oyun” edinmelerine karşılık bir cezadır. Yani onların kalpleri bu dinden yüz çevirmiş, başka şeylerle oyalanmış ve onu alay konusu edinmişlerdi. Ya da onlar bizzat oyun ve eğlenceyi kendilerine din edinmişler ve dosdoğru dinin yerine bunları benimsemişlerdi. “Dünya hayatı” süsü, zineti ve davetçilerinin çokluğu ile “kendilerini” aldatmış, onlar da dünya hayatıyla tatmin olmuş, ona rıza göstermiş ve sevinerek kabullenmişlerdi. Buna karşılık âhiretten yüz çevirmiş ve onu unutmuşlardı. “Nasıl bu güne kavuşacaklarını unuttular ve âyetlerimizi nasıl bilerek inkâr ettilerse biz de bugün onları öylece unuturuz.” Yani biz de onları azapta öylece bırakırız. Onlar sanki dünya için yaratılmışlar, önlerinde amellerinin karşılarına konulması ve bu amellerinin karşılığının verilmesi diye bir şey hiç olmayacak gibi davranmışlar ve ayetlerimizi inkâr etmişlerdir. Onların bu inkârları Allah’ın âyetlerinde ve O’nun apaçık belgelerinde bulunan herhangi bir kusurdan ileri gelmiyordu. Aksine: 52. “Biz onlara... uzun uzadıya açıkladığımız bir kitap getirmişizdir.” Bu kitapta bütün insanların ihtiyaç duyacakları her şeyi açıkladık. Bizim bu açıklamalarımız da “bir ilme dayanarak” yapılmıştır. Yani Allah’ın her zaman ve mekanda kulların durumlarını, onlar için uygun olanı ve olmayanı bilmesi esasına göre yapılmıştır. Yoksa bu kitaptaki açıklamalar, işi bilmeyen kimsenin açıklamaları olmadığı gibi bazı halleri bilmeyerek uygun olmayan bir hüküm veren kimsenin açıklamaları gibi de değildir. Aksine bunlar ilmi de rahmeti de her şeyi kuşatan o yüce Zatın açıklamalarıdır. Yine bu kitap, “iman eden bir kavme hidâyet ve rahmet olmak üzere” gönderilmiştir. Yani bu kitap sayesinde mü’minler sapıklıktan kurtulup hidâyete ererler. Hak ile batılı, doğru ile eğriyi birbirinden açık seçik bir şekilde ayırt ederler. Aynı şekilde bu kitapla onlar, ilâhi rahmete de nail olurlar. İlahi rahmet ise dünya ve âhirette hayır ve saadet demektir. Böylelikle sapıklıktan da bedbahtlıktan da kurtulurlar. 53. Haklarında azabın hak olduğu kimselere gelince onlar, bu Kitab-ı Azime iman etmediler. Emir ve yasaklarına riâyet etmediler. Geriye Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği kötü akıbetin başlarına gelmesini hak etmekten başka bir şey kalmamıştır. Bu yüzden şöyle buyrulmuştur:“Onlar ille de (o kitabın) bildirdiklerinin gerçekleşmesini (tevilini)” yani haber verdiği şeylerin meydana gelmesini “mi bekliyorlar?” Bu ayetteki “tevil” kelimesi, bir şeyin gerçekleşmesi, meydana çıkması anlamındadır. Nitekim Yusuf aleyhisselâm da rüyası gerçekleşince: “İşte bu daha önce gördüğüm o rüyanın tevilidir/gerçekleşmesidir”(Yusuf, 12/100) demiştir. “Onun bildirdiklerinin gerçekleşeceği gün daha önce onu unutanlar” geçmişe pişman olarak, esef duyarak, günahlarının bağışlanması için şefaat arayarak ve de peygamberlerin haber verdiklerininin hak olduğunu itiraf ederek “şöyle diyeceklerdir: Gerçekten de Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişler! Acaba bizim için şefaatçiler bulunur mu ki bize şefaat etsinler? Yahut (dünyaya) geri döndürülür müyüz ki (oradayken) işlediğimiz amellerden başkasını işleyelim?” Ancak dünyaya dönüş zamanı geçmiş olacaktır. “Artık şefaat edenlerin şefaati de onlara fayda vermez.”(el-Müddessir, 74/48) Yaptıklarından başka türlü amelde bulunmak için dünyaya döndürülmeyi istemelerine gelince bu; söyledikleri bir yalandır. Bundan maksatları da başlarına gelen felaketi savmaktır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer (dünyaya) geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere dönerler. Çünkü onlar şüphesiz yalancıdırlar.”(el-En’am, 6/28)“Onlar kendilerini gerçekten zarara sokmuşlardır.” Çünkü elde edecekleri kârdan kendilerini mahrum edip onu elden kaçırdılar ve kendilerini helake götürecek yolları izlediler. Bu zarar, mal ve servet zararına yahut evlat kaybına benzemez. Bu, zararın ta kendisidir ki onu telafi etmeye asla imkân yoktur. Dünyada “uydurageldikleri şeyler de kendilerini (bırakıp) kaybolmuştur.” Kendi kendilerine kurdukları hayaller ve şeytanın onlara yaptığı vaatler kaybolup gitmiş olacaktır. Artık daha önce hesaba katmadıkları şeylere doğru yol alacaklardır. Yollarının batıl ve sapıklık olduğunu, buna karşılık peygamberlerin kendilerine getirdikleri şeylerin de hak olduğunu açıkça görmüş olacaklardır.

A'raf 7:53

50- Cehennemlikler, cennetliklere:“Bize biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan verin” diye seslenirler. Onlar ise:“Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır” derler. 51- O (kafirler) dinlerini bir eğlence ve bir oyun edinip de dünya hayatının kendilerini aldattığı kimselerdir. Onlar, nasıl bugüne kavuşacaklarını unuttular ve âyetlerimizi nasıl bilerek inkâr ettilerse biz de bugün onları öylece unuturuz. 52- Halbuki biz onlara iman eden bir kavme hidâyet ve rahmet olmak üzere bir ilme dayanarak uzun uzadıya açıkladığımız bir kitap getirmişizdir. 53- Onlar ille de (o kitabın) bildirdiklerinin gerçekleşmesini mi bekliyorlar? Onun bildirdiklerinin gerçekleşeceği gün daha önce onu unutanlar şöyle diyeceklerdir: “Gerçekten de Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişler! Acaba bizim için şefaatçiler bulunur mu ki bize şefaat etsinler? Yahut (dünyaya) geri döndürülür müyüz ki (oradayken) işlediğimiz amellerden başkasını işleyelim?” Onlar, kendilerini gerçekten zarara sokmuşlardır ve uydurageldikleri şeyler de kendilerini (bırakıp) kaybolmuştur. 50. “Cehennemlikler, cennetliklere…” Yani cehennemlikler alabildiğine azaptan sonra aşırı derecede açlığın ve susuzluğun ızdırabını hissedecekleri vakit cennetliklere seslenerek onlardan yardım isteyecekler ve: “Bize biraz su veya Allah’ın size ihsan ettiği rızıktan” yiyeceklerden “verin, diye seslenirler.” Cennetlikler ise onlara şu sözlerle cevap verirler: “Allah bunları” yani cennetin suyunu da yiyeceklerini de “kâfirlere haram kılmıştır.” 51. Bu, Allah’ın âyetlerini inkâr etmelerine, üzerinde dosdoğru yürümekle emrolundukları, kendisine bağlı kalmaları halinde pekçok mükâfaat vaadini aldıkları dinlerini “bir eğlence ve bir oyun” edinmelerine karşılık bir cezadır. Yani onların kalpleri bu dinden yüz çevirmiş, başka şeylerle oyalanmış ve onu alay konusu edinmişlerdi. Ya da onlar bizzat oyun ve eğlenceyi kendilerine din edinmişler ve dosdoğru dinin yerine bunları benimsemişlerdi. “Dünya hayatı” süsü, zineti ve davetçilerinin çokluğu ile “kendilerini” aldatmış, onlar da dünya hayatıyla tatmin olmuş, ona rıza göstermiş ve sevinerek kabullenmişlerdi. Buna karşılık âhiretten yüz çevirmiş ve onu unutmuşlardı. “Nasıl bu güne kavuşacaklarını unuttular ve âyetlerimizi nasıl bilerek inkâr ettilerse biz de bugün onları öylece unuturuz.” Yani biz de onları azapta öylece bırakırız. Onlar sanki dünya için yaratılmışlar, önlerinde amellerinin karşılarına konulması ve bu amellerinin karşılığının verilmesi diye bir şey hiç olmayacak gibi davranmışlar ve ayetlerimizi inkâr etmişlerdir. Onların bu inkârları Allah’ın âyetlerinde ve O’nun apaçık belgelerinde bulunan herhangi bir kusurdan ileri gelmiyordu. Aksine: 52. “Biz onlara... uzun uzadıya açıkladığımız bir kitap getirmişizdir.” Bu kitapta bütün insanların ihtiyaç duyacakları her şeyi açıkladık. Bizim bu açıklamalarımız da “bir ilme dayanarak” yapılmıştır. Yani Allah’ın her zaman ve mekanda kulların durumlarını, onlar için uygun olanı ve olmayanı bilmesi esasına göre yapılmıştır. Yoksa bu kitaptaki açıklamalar, işi bilmeyen kimsenin açıklamaları olmadığı gibi bazı halleri bilmeyerek uygun olmayan bir hüküm veren kimsenin açıklamaları gibi de değildir. Aksine bunlar ilmi de rahmeti de her şeyi kuşatan o yüce Zatın açıklamalarıdır. Yine bu kitap, “iman eden bir kavme hidâyet ve rahmet olmak üzere” gönderilmiştir. Yani bu kitap sayesinde mü’minler sapıklıktan kurtulup hidâyete ererler. Hak ile batılı, doğru ile eğriyi birbirinden açık seçik bir şekilde ayırt ederler. Aynı şekilde bu kitapla onlar, ilâhi rahmete de nail olurlar. İlahi rahmet ise dünya ve âhirette hayır ve saadet demektir. Böylelikle sapıklıktan da bedbahtlıktan da kurtulurlar. 53. Haklarında azabın hak olduğu kimselere gelince onlar, bu Kitab-ı Azime iman etmediler. Emir ve yasaklarına riâyet etmediler. Geriye Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği kötü akıbetin başlarına gelmesini hak etmekten başka bir şey kalmamıştır. Bu yüzden şöyle buyrulmuştur:“Onlar ille de (o kitabın) bildirdiklerinin gerçekleşmesini (tevilini)” yani haber verdiği şeylerin meydana gelmesini “mi bekliyorlar?” Bu ayetteki “tevil” kelimesi, bir şeyin gerçekleşmesi, meydana çıkması anlamındadır. Nitekim Yusuf aleyhisselâm da rüyası gerçekleşince: “İşte bu daha önce gördüğüm o rüyanın tevilidir/gerçekleşmesidir”(Yusuf, 12/100) demiştir. “Onun bildirdiklerinin gerçekleşeceği gün daha önce onu unutanlar” geçmişe pişman olarak, esef duyarak, günahlarının bağışlanması için şefaat arayarak ve de peygamberlerin haber verdiklerininin hak olduğunu itiraf ederek “şöyle diyeceklerdir: Gerçekten de Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişler! Acaba bizim için şefaatçiler bulunur mu ki bize şefaat etsinler? Yahut (dünyaya) geri döndürülür müyüz ki (oradayken) işlediğimiz amellerden başkasını işleyelim?” Ancak dünyaya dönüş zamanı geçmiş olacaktır. “Artık şefaat edenlerin şefaati de onlara fayda vermez.”(el-Müddessir, 74/48) Yaptıklarından başka türlü amelde bulunmak için dünyaya döndürülmeyi istemelerine gelince bu; söyledikleri bir yalandır. Bundan maksatları da başlarına gelen felaketi savmaktır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer (dünyaya) geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere dönerler. Çünkü onlar şüphesiz yalancıdırlar.”(el-En’am, 6/28)“Onlar kendilerini gerçekten zarara sokmuşlardır.” Çünkü elde edecekleri kârdan kendilerini mahrum edip onu elden kaçırdılar ve kendilerini helake götürecek yolları izlediler. Bu zarar, mal ve servet zararına yahut evlat kaybına benzemez. Bu, zararın ta kendisidir ki onu telafi etmeye asla imkân yoktur. Dünyada “uydurageldikleri şeyler de kendilerini (bırakıp) kaybolmuştur.” Kendi kendilerine kurdukları hayaller ve şeytanın onlara yaptığı vaatler kaybolup gitmiş olacaktır. Artık daha önce hesaba katmadıkları şeylere doğru yol alacaklardır. Yollarının batıl ve sapıklık olduğunu, buna karşılık peygamberlerin kendilerine getirdikleri şeylerin de hak olduğunu açıkça görmüş olacaklardır.

A'raf 7:54

54- Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş’a istiva eden Allah’tır. O, geceyi gündüze bürür ki bunlar süratle birbirini kovalar. Güneşi, ayı ve yıldızları yaratıp emri ile ram eden O’dur. İyi bilin ki yaratma da emretme de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yüce ve mübarektir! 54. Yüce Allah, hiçbir ortağı söz konusu olmaksızın tek mabud ve yegane Rabbin kendisi olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri” ve de onlarda bulunanları büyüklüklerine, genişliklerine, sağlamlıklarına, muhkemliklerine ve harikulade yaratılışlarına rağmen “altı günde yaratan” ki bu günlerin ilki Pazar, sonuncusu da Cuma günüdür. Onları yaratmayı bitirip onlara gerekli emirlerini tevdi ettikten sonra Yüce Allah “Arş’a istiva” etmiştir. Gökleri, yeri, içindekileri ve ikisi arasında bulunanları kuşatan o muazzam Arş’a celâline, azametine ve hükümranlığına yakışan bir şekilde istiva etmiş, yükselmiştir. O, Arşa istiva etmiş, hükümranlığı ele alıp mahlukatı yönetmiş ve onlarla ilgili hem kevni hem dini hükümlerini icra etmiştir. Bu yüzden şöyle buyurmaktadır:“O” karanlık “geceyi” aydınlık “gündüze bürür.” Böylelikle yeryüzünde ne varsa karanlığa bürünür. Ademoğulları dinlenir, bütün mahlukat yuvalarına çekilir ve hepsi de gündüzün çalışmaktan ve gidip gelmekten kaynaklanan yorgunluktan dolayı istirahat ederler. “ki bunlar süratle birbirini kovalar.” Gece geldi mi gündüz gider, gündüz geldi mi gece gider ve bu, sürekli olarak böylece devam eder. Yüce Allah'ın bu kainatı katlayıp düreceği, kulların da bu diyardan başka bir yurda intikal edecekleri vakte kadar da böyle devam edecektir. “Güneşi, ayı ve yıldızları yaratıp emri ile ram eden O’dur.” Sahip olduğu kemal sıfatlarına delâlet eden idaresi ile O, onları emrine amade kılmıştır. Bunların yaratılması ve büyüklükleri, O’nun kudretinin kemaline; bunlardaki muhkemlik, düzenlilik ve sağlamlık hikmetinin kemaline; bunlardaki faydalar, olmazsa olmaz maslahatlar vb. de rahmetinin ve ilminin genişliğine, ayrıca sadece kendisine ibadet edilmesi gerekli olan hak ilahın yalızca O olduğuna delildir:“İyi bilin ki yaratma da emretme de O’na mahsustur.” Yani ulvi ve süfli bütün alemlerdeki yaratılmışları, bizzat kendilerini de sıfatlarını da fiillerini de yaratan O’dur. Şer’i hükümleri ve ilahi mesajları ihtiva eden emirleri de O verir. Yaratmak, O’nun kevnî ve kaderî hükümlerini, emretmek de O’nun dinî ve şer’î hükümlerini içerir. Amellere verilecek karşılıklara dair hükümler de bu kapsama girer ki bunlar, ebedilik yurdunda söz konusu olacaktır. “Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yüce ve mübarektir!” Ne azametlidir, ne üstündür! O’nun hayır ve ihsanları pek çoktur. O, zatı ile de sıfatlarının azameti ve kemali dolayısı ile de mübarektir/bereket sahibi ve yücedir. Ayrıca O, başkalarına pek çok hayrı ve pek çok iyilikleri ihsan etmesi sureti ile onları mübarek/bereketli kılmıştır. Kainattaki her bir bereket O’nun rahmetinin bir sonucudur. Bundan dolayı Yüce Allah:“Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yüce ve mübarektir!” buyurmaktadır. Yüce Allah, özlü akıl sahiplerine bütün ihtiyaçlarda maksat olarak gözetilmesi gereken tek mabudun kendisi olduğuna delâlet edecek şekilde azamet ve celâlini söz konusu ettikten sonra buna bağlı olarak yerine getirilmesi gereken hususları emrederek şöyle buyurmaktadır:

A'raf 7:55

55- Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Gerçek şu ki O, haddi aşanları sevmez. 56- Islah edilmişken yeryüzünde fesat çıkarmayın. O’na korku ve ümitle dua edin. Şüphesiz Allah’ın rahmeti, ihsan sahiplerine yakındır. 55. “Rabbinize… dua edin.” Buradaki duanın kapsamına hem Allah’tan istekte bulunmak için yapılan dua, hem de ibadet anlamındaki dua girmektedir. Yüce Allah kendisine “yalvara yakara” ısrarla istekte bulunarak ve ibadetlere de devam ederek “ve gizlice dua edin” diye emretmektedir. Yani duanız, riyanın bulaşacağından korkulacak şekilde açık ve aleni olmasın. Aksine Yüce Allah’a ihlasla ve sessizce dua edin. “Gerçek şu ki O, haddi” bütün hususlarda sınırları “aşanları sevmez.” Kulun Yüce Allah’tan kendisine uygun olmayan bir dilekte bulunmak yahut da istekte aşırı gitmek ve yapmacık davranmak ya da dua ederken sesi aşırı yükseltmek gibi. Bütün bu hususlar yasak kılınmış olan haddi aşmanın kapsamı içerisindedir. 56. İtaatler ile “ıslah edilmişken yeryüzünde” masiyetler işlemek sureti ile “fesat çıkarmayın.” Çünkü masiyetler ahlakı, amelleri ve rızıkları bozar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İnsanların kendi elleri ile kazandıklarından ötürü karada ve denizde fesat başgösterdi.”(en-Nur, 30/41) Diğer taraftan taatler ile de ahlak, ameller, rızıklar, dünya ve âhiret halleri salah bulur, düzene girer. “Ona korku ve ümitle dua edin”; yani O’nun cezasından korkarak ve mükâfaatını umarak, kabul edileceğini umarak ve reddedileceğinden korkarak dua edin. Yoksa kendisini beğenen ve kendini gerçek konumundan yukarıda kabul edip Rabbinden ukalaca isteklerde bulunan kimse yahut da gafil ve kalbi başka şeylerle oyalanıp duran kimse gibi dua etmeyin. Yüce Allah’ın, dua adabı ile ilgili olarak zikrettiklerinden anlaşılanlar özetle şudur: Dua ihlas içinde ve yalnızca Allah’a yapılmalıdır. Çünkü duanın gizli yapılmasının ihtiva ettiği mana budur. Yine dua, gizlice ve sessizce yapılmalı, kalp korku ve ümit içinde olmalıdır. Gafil, duasının kabul edileceğinden emin ya da kabul edilip edilmemesine aldırış etmeyen bir halde olmamalıdır. Bu şekilde dua etmek, duanın ihsan ile yapılması demektir. İhsan ise bütün ibadetlerde gayretin tümünü ortaya koymak, o ibadeti tam anlamı ile ve herhangi bir şekilde eksik içermeksizin eda etmek demektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Allah’ın rahmeti ihsan sahiplerine yakındır.” Yani Allah'ın rahmeti, Allah’a ibadetinde ihsan sahibi olup Allah’ın kullarına da ihsanda bulunan kimselere yakındır. Kulun ihsanı ne kadar çok olursa Rabbinin rahmetine o kadar yakın olur. Rabbi de rahmeti ile ona o kadar yakın olur. Bu buyruklarda -açıkça görüleceği gibi- ihsana büyük bir teşvik vardır.

A'raf 7:56

55- Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Gerçek şu ki O, haddi aşanları sevmez. 56- Islah edilmişken yeryüzünde fesat çıkarmayın. O’na korku ve ümitle dua edin. Şüphesiz Allah’ın rahmeti, ihsan sahiplerine yakındır. 55. “Rabbinize… dua edin.” Buradaki duanın kapsamına hem Allah’tan istekte bulunmak için yapılan dua, hem de ibadet anlamındaki dua girmektedir. Yüce Allah kendisine “yalvara yakara” ısrarla istekte bulunarak ve ibadetlere de devam ederek “ve gizlice dua edin” diye emretmektedir. Yani duanız, riyanın bulaşacağından korkulacak şekilde açık ve aleni olmasın. Aksine Yüce Allah’a ihlasla ve sessizce dua edin. “Gerçek şu ki O, haddi” bütün hususlarda sınırları “aşanları sevmez.” Kulun Yüce Allah’tan kendisine uygun olmayan bir dilekte bulunmak yahut da istekte aşırı gitmek ve yapmacık davranmak ya da dua ederken sesi aşırı yükseltmek gibi. Bütün bu hususlar yasak kılınmış olan haddi aşmanın kapsamı içerisindedir. 56. İtaatler ile “ıslah edilmişken yeryüzünde” masiyetler işlemek sureti ile “fesat çıkarmayın.” Çünkü masiyetler ahlakı, amelleri ve rızıkları bozar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İnsanların kendi elleri ile kazandıklarından ötürü karada ve denizde fesat başgösterdi.”(en-Nur, 30/41) Diğer taraftan taatler ile de ahlak, ameller, rızıklar, dünya ve âhiret halleri salah bulur, düzene girer. “Ona korku ve ümitle dua edin”; yani O’nun cezasından korkarak ve mükâfaatını umarak, kabul edileceğini umarak ve reddedileceğinden korkarak dua edin. Yoksa kendisini beğenen ve kendini gerçek konumundan yukarıda kabul edip Rabbinden ukalaca isteklerde bulunan kimse yahut da gafil ve kalbi başka şeylerle oyalanıp duran kimse gibi dua etmeyin. Yüce Allah’ın, dua adabı ile ilgili olarak zikrettiklerinden anlaşılanlar özetle şudur: Dua ihlas içinde ve yalnızca Allah’a yapılmalıdır. Çünkü duanın gizli yapılmasının ihtiva ettiği mana budur. Yine dua, gizlice ve sessizce yapılmalı, kalp korku ve ümit içinde olmalıdır. Gafil, duasının kabul edileceğinden emin ya da kabul edilip edilmemesine aldırış etmeyen bir halde olmamalıdır. Bu şekilde dua etmek, duanın ihsan ile yapılması demektir. İhsan ise bütün ibadetlerde gayretin tümünü ortaya koymak, o ibadeti tam anlamı ile ve herhangi bir şekilde eksik içermeksizin eda etmek demektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Allah’ın rahmeti ihsan sahiplerine yakındır.” Yani Allah'ın rahmeti, Allah’a ibadetinde ihsan sahibi olup Allah’ın kullarına da ihsanda bulunan kimselere yakındır. Kulun ihsanı ne kadar çok olursa Rabbinin rahmetine o kadar yakın olur. Rabbi de rahmeti ile ona o kadar yakın olur. Bu buyruklarda -açıkça görüleceği gibi- ihsana büyük bir teşvik vardır.

A'raf 7:57

57- Rahmetinin önünde rüzgarları müjde olmak üzere gönderen O’dur. Nihâyet bu rüzgarlar (yağmur yüklü) ağır bulutları kaldırınca biz, onları ölü bir beldeye süreriz de oraya su indiririz ve derken o su ile ürünün her türlüsünü çıkartırız. İşte biz ölüleri de böyle çıkartacağız. Belki düşünüp öğüt alırsınız. 58- İyi ve temiz beldeye gelince oranın bitkisi Rabbinin izni ile çıkar. Kötü ve çorak olandan ise ancak az ve faydasız bir şeyler çıkar. İşte biz âyetlerimizi şükreden bir topluluk için böylece türlü türlü açıklarız. 57. Yüce Allah, kudretinin etkilerinden ve rahmet esintilerinden birisini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Rahmetinin önünde rüzgarları müjde olmak üzere gönderen O’dur.” Yani yağmuru müjdeleyen rüzgarları O gönderir. Bu rüzgarlar Allah’ın izni ile bulutları yerden kaldırıp yükseltir, böylelikle insanlar da Allah’ın rahmeti ile sevinir, daha yağmur yağmadan önce bu rahmet dolayısı ile kalpleri ferahlar. “Nihâyet bu rüzgarlar, (yağmur yüklü) ağır bulutları kaldırınca” o rüzgarların bir bölümü bulutları kaldırır, bir bölümü onları birbirine kaynaştırır, başka bir bölümü de onları aşılar “Biz onları ölü” hayvanları neredeyse helak olacak, ahalisi de Allah’ın rahmetinden ümit kesecek hale gelmiş “bir beldeye süreriz de oraya” o ölü beldeye “su indiririz.” O buluttan bol yağmur indiririz. Allah, o bulutun yağmur yağmasını sağlayacak rüzgar ile yine Allah’ın izni ile onu dağıtacak bir başka rüzgar müsahhar kılar. “Ve derken o su ile ürünün her türlüsünü çıkartırız.” Böylelikle Allah’ın rahmetiyle sevinirler ve Allah’ın ihsanından faydalanırlar. “İşte biz ölüleri de böyle çıkartacağız” Yani Biz, ölümünden sonra yeri bitkilerle diriltip canlandırdığımız gibi ölüleri de çürüyüp darmadağın ve kemikleri de toprak olduktan sonra kabirlerinden böylece çıkartacağız. Bu, gayet açık bir delillendirmedir. İki durum arasında bir fark yoktur. Bir benzerini gözüyle gördüğü halde öldükten sonra dirilişi uzak bir ihtimal kabul ederek inkâr eden kimsenin, bu inkârı inat kabilinden ve gözle görülen maddi şeyleri inkâr etmek türündendir. Bu buyrukta Allah’ın nimetleri üzerinde ibretle düşünmeye, bunlara öğüt almak ve istidlal etmek kastı ile bakmaya bir teşvik olduğu gibi gaflet ve ihmal gözü ile bakmamaya da bir irşad vardır. Daha sonra Yüce Allah üzerine yağmurun yağdığı toprakların farklılıklarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 58. “İyi ve temiz beldeye gelince” toprağı ve anamaddesi iyi ve temiz arazinin üzerine yağmur yağacak olursa “oranın bitkisi” bitmeye hazır halde iken “Rabbinin izni ile” O’nun irade ve meşieti ile “çıkar.” Çünkü sebepler, Allah bu konuda izin vermedikçe bağımsız olarak varlıkları vücuda getiremezler. “Kötü ve çorak olandan” bu tür topraklardan “ise ancak az ve faydasız bir şeyler çıkar” yani ancak hiçbir fayda ve bereketi bulunmayan, oldukça önemsiz şeyler biter. “İşte biz âyetlerimizi şükreden bir topluluk için türlü türlü açıklarız.” Çeşitli şekillerde beyan ederiz ve bu âyetlerimizle misaller veririz. Biz bunları Allah’ın nimetlerini hem itiraf ve ikrar etmek hem de onları Allah’ın razı olacağı alanlarda harcamak sureti ile Allah’a şükreden bir topluluğa sunarız. Çünkü Allah’ın, Kitab-ı Keriminde açıklamış olduğu hükümlerden ve ilâhi emirlerden gereği gibi istifade edenler bunlardır. Zira bunlar bu hükümleri Rab’lerinden kendilerine ulaşan en büyük nimetlerden görürler. Bu yüzden de bu hükümleri onlara muhtaç olarak ve sevinçle karşılarlar. Onlar üzerinde iyice düşünürler. İbretle tefekkür ederler ve istidatlarına göre bu hükümlerin manalarını kavrarlar. İşte bu, vahyin indiği kalplerin misalidir. Nasıl ki yağmur bir hayat kaynağı ise kalplerin hayat kaynağı da vahiydir. İyi kalplere vahiy geldi mi o kalpler onu kabul eder, tanır, temizlikleri ve iyilikleri oranında da meyve verir. Hayır içermeyen kötü kalplere gelince vahiy onlara ulaştı mı orada kendisine bir yer bulamaz. Aksine bu kalplerin gafil olduklarını, kendisinden yüz çevirdiklerini yahut da ona karşı çıktıklarını görür. Bu durumda vahiy, kıraç arazilere, kumlara ve kayalara yağıp da onlarda hiçbir etki bırakmayan yağmurlara benzer. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır:“O, gökten bir su indirir de vadiler kendi miktarlarınca sel olup akar. Sel de yüze çıkan bir köpük yüklenip götürür...”(er-Ra’d, 13/17) Yüce Allah tevhidine dair yeteri kadar delilleri söz konusu ettikten sonra bunu, tevhide davet eden peygamberlerle onu inkâr eden ümmetleri ile aralarında geçenleri söz konusu ederek teyid etmektedir. Bu arada tevhidi kabul edenleri Allah’ın nasıl desteklediğini, buna karşılık peygamberlere karşı inatlaşan ve onlara itaat etmeyenleri de nasıl helak ettiğini, yine bütün peygamberlerin davetinin aynı dine ve aynı akideye çağırmak olduğunu da açıklamaktadır. Yüce Allah rasûllerin ilki Nuh aleyhisselâm’dan şöylece söz etmektedir:

A'raf 7:58

57- Rahmetinin önünde rüzgarları müjde olmak üzere gönderen O’dur. Nihâyet bu rüzgarlar (yağmur yüklü) ağır bulutları kaldırınca biz, onları ölü bir beldeye süreriz de oraya su indiririz ve derken o su ile ürünün her türlüsünü çıkartırız. İşte biz ölüleri de böyle çıkartacağız. Belki düşünüp öğüt alırsınız. 58- İyi ve temiz beldeye gelince oranın bitkisi Rabbinin izni ile çıkar. Kötü ve çorak olandan ise ancak az ve faydasız bir şeyler çıkar. İşte biz âyetlerimizi şükreden bir topluluk için böylece türlü türlü açıklarız. 57. Yüce Allah, kudretinin etkilerinden ve rahmet esintilerinden birisini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Rahmetinin önünde rüzgarları müjde olmak üzere gönderen O’dur.” Yani yağmuru müjdeleyen rüzgarları O gönderir. Bu rüzgarlar Allah’ın izni ile bulutları yerden kaldırıp yükseltir, böylelikle insanlar da Allah’ın rahmeti ile sevinir, daha yağmur yağmadan önce bu rahmet dolayısı ile kalpleri ferahlar. “Nihâyet bu rüzgarlar, (yağmur yüklü) ağır bulutları kaldırınca” o rüzgarların bir bölümü bulutları kaldırır, bir bölümü onları birbirine kaynaştırır, başka bir bölümü de onları aşılar “Biz onları ölü” hayvanları neredeyse helak olacak, ahalisi de Allah’ın rahmetinden ümit kesecek hale gelmiş “bir beldeye süreriz de oraya” o ölü beldeye “su indiririz.” O buluttan bol yağmur indiririz. Allah, o bulutun yağmur yağmasını sağlayacak rüzgar ile yine Allah’ın izni ile onu dağıtacak bir başka rüzgar müsahhar kılar. “Ve derken o su ile ürünün her türlüsünü çıkartırız.” Böylelikle Allah’ın rahmetiyle sevinirler ve Allah’ın ihsanından faydalanırlar. “İşte biz ölüleri de böyle çıkartacağız” Yani Biz, ölümünden sonra yeri bitkilerle diriltip canlandırdığımız gibi ölüleri de çürüyüp darmadağın ve kemikleri de toprak olduktan sonra kabirlerinden böylece çıkartacağız. Bu, gayet açık bir delillendirmedir. İki durum arasında bir fark yoktur. Bir benzerini gözüyle gördüğü halde öldükten sonra dirilişi uzak bir ihtimal kabul ederek inkâr eden kimsenin, bu inkârı inat kabilinden ve gözle görülen maddi şeyleri inkâr etmek türündendir. Bu buyrukta Allah’ın nimetleri üzerinde ibretle düşünmeye, bunlara öğüt almak ve istidlal etmek kastı ile bakmaya bir teşvik olduğu gibi gaflet ve ihmal gözü ile bakmamaya da bir irşad vardır. Daha sonra Yüce Allah üzerine yağmurun yağdığı toprakların farklılıklarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 58. “İyi ve temiz beldeye gelince” toprağı ve anamaddesi iyi ve temiz arazinin üzerine yağmur yağacak olursa “oranın bitkisi” bitmeye hazır halde iken “Rabbinin izni ile” O’nun irade ve meşieti ile “çıkar.” Çünkü sebepler, Allah bu konuda izin vermedikçe bağımsız olarak varlıkları vücuda getiremezler. “Kötü ve çorak olandan” bu tür topraklardan “ise ancak az ve faydasız bir şeyler çıkar” yani ancak hiçbir fayda ve bereketi bulunmayan, oldukça önemsiz şeyler biter. “İşte biz âyetlerimizi şükreden bir topluluk için türlü türlü açıklarız.” Çeşitli şekillerde beyan ederiz ve bu âyetlerimizle misaller veririz. Biz bunları Allah’ın nimetlerini hem itiraf ve ikrar etmek hem de onları Allah’ın razı olacağı alanlarda harcamak sureti ile Allah’a şükreden bir topluluğa sunarız. Çünkü Allah’ın, Kitab-ı Keriminde açıklamış olduğu hükümlerden ve ilâhi emirlerden gereği gibi istifade edenler bunlardır. Zira bunlar bu hükümleri Rab’lerinden kendilerine ulaşan en büyük nimetlerden görürler. Bu yüzden de bu hükümleri onlara muhtaç olarak ve sevinçle karşılarlar. Onlar üzerinde iyice düşünürler. İbretle tefekkür ederler ve istidatlarına göre bu hükümlerin manalarını kavrarlar. İşte bu, vahyin indiği kalplerin misalidir. Nasıl ki yağmur bir hayat kaynağı ise kalplerin hayat kaynağı da vahiydir. İyi kalplere vahiy geldi mi o kalpler onu kabul eder, tanır, temizlikleri ve iyilikleri oranında da meyve verir. Hayır içermeyen kötü kalplere gelince vahiy onlara ulaştı mı orada kendisine bir yer bulamaz. Aksine bu kalplerin gafil olduklarını, kendisinden yüz çevirdiklerini yahut da ona karşı çıktıklarını görür. Bu durumda vahiy, kıraç arazilere, kumlara ve kayalara yağıp da onlarda hiçbir etki bırakmayan yağmurlara benzer. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır:“O, gökten bir su indirir de vadiler kendi miktarlarınca sel olup akar. Sel de yüze çıkan bir köpük yüklenip götürür...”(er-Ra’d, 13/17) Yüce Allah tevhidine dair yeteri kadar delilleri söz konusu ettikten sonra bunu, tevhide davet eden peygamberlerle onu inkâr eden ümmetleri ile aralarında geçenleri söz konusu ederek teyid etmektedir. Bu arada tevhidi kabul edenleri Allah’ın nasıl desteklediğini, buna karşılık peygamberlere karşı inatlaşan ve onlara itaat etmeyenleri de nasıl helak ettiğini, yine bütün peygamberlerin davetinin aynı dine ve aynı akideye çağırmak olduğunu da açıklamaktadır. Yüce Allah rasûllerin ilki Nuh aleyhisselâm’dan şöylece söz etmektedir:

A'raf 7:59

59- Andolsun biz Nûh’u kavmine gönderdik de o:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Doğrusu ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” dedi. 60- Kavminden ileri gelenler:“Şüphesiz biz, seni apaçık bir sapıklık içerisinde görüyoruz” dediler. 61- Dedi ki:“Ey kavmim, bende hiçbir sapıklık yoktur; aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” 62- “Ben, Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum, size nasihatte bulunuyorum ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.” 63- “Sizi uyarması için, sizin de sakınmanız ve (bu sayede) merhamete nail olmanız için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” 64- Yine de onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte bulunanları kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayanları ise boğduk. Çünkü onlar, kör bir toplum idiler. 59. “Andolsun biz Nûh’u kavmine” putlara tapıyorlarken yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmek üzere “gönderdik de o” onlara: ”Ey kavmim, Allah’a ibadet edin” yani O’nu tevhid edin. “Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur.” Çünkü O; yaratan, rızık veren ve bütün işleri çekip çevirendir. O’nun dışındaki bütün varlıklar ise O’nun yarattığı ve O’nun tarafından idare olunan mahluklardır. Bu mahlukların hiçbirisinin hiçbir emir, yetki ve mülkiyeti sözkonusu değildir. Nuh aleyhisselam daha sonra kendisine itaat etmeyecek olurlarsa Allah’ın azabı ile onları korkutarak şöyle demişti:“Doğrusu ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum.” Bu, Nuh’un kavmine samimi olarak öğüt verdiğini ve onlara karşı çok şefkatli olduğunu göstermektedir. Çünkü onların ebedî azaba ve sonu gelmez bedbahtlığa mahkum olacaklarından endişe etmektedir. Tıpkı insanlara anne ve babalarından daha ileri derecede şefkat gösteren diğer peygamber kardeşleri gibi. 60. Nuh aleyhisselam kavmine bu sözleri söyleyince kavmi ona en kötü ve en çirkin şekilde karşılık verdi. “Kavminden ileri gelenler” yani hakka karşı büyüklenmeleri ve peygamberlere itaat etmemeleri âdet halini almış olan zenginler ve kendilerine uyulan liderler: Şüphesiz biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz, dediler” Onlar, -kahrolasıcalar- Nuh’a itaat etmemekle yetinmediler bir de ona karşı çıkıp büyüklük tasladılar. Ona en ileri derecede hakarete yeltenip sapık olduğunu ileri sürdüler. Sıradan bir sapıklıkla itham etmekle de yetinmeyerek bu sapıklığını herkes tarafından açıkça görülen “apaçık bir sapıklık” diye nitelendirdiler. Bu ise en kıt akıllı insanın dahi kabul edemeyeceği bir şey olup hakka karşı bile bile gözleri kapatmanın en ileri derecesidir. Aksine bu nitelik, Nuh’un, hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şey görmeyen, kendilerine hiçbir fayda sağlayamayan cansız nesneleri kendi elleri ile yontup şekillendirerek putlar yapan kavmine daha uygundur. Zira onlar, kendi elleri ile yonttukları bu putları gökleri ve yeri yoktan var edene denk tutmuşlar, çeşitli ibadetleri onlara tahsis etmişlerdir. Eğer onların Allah’ın kendilerine karşı delilleri ortaya koymasına dayanak olacak düşünceleri olmasaydı, hiç şüphesiz delilerin onlardan daha doğru yolda olduklarına hüküm verilebilirdi. Hatta bu delilerin onlardan daha doğru yolda oldukları ve daha akıllı oldukları söylenebilirdi. 61. Onların bu tepkilerine karşılık Nuh aleyhisselâm kendisine itaat ederler ümidi ile onlara oldukça nazik ve yumuşak bir şekilde cevap verip “Dedi ki: Ey kavmim, bende hiçbir sapıklık yoktur.” Ben hiçbir şekilde, hiçbir hususta sapmış değilim. Aksine ben hidâyete çağıran ve hidâyet üzere olan birisiyim. Hatta onun hidâyeti tıpkı kardeşleri olan “ulu’l-azm” rasûllerin hidâyeti türünden, hidâyet türlerinin en yücesi ve en mükemmeli idi. Bu da tam ve kamil risalet hidâyetidir. Bundan dolayı onlara şöyle demiştir: “Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” Yani sizin de bütün yaratılmışların da her türlü terbiyesini gerçekleştiren Rabbinizin elçisiyim. Ki O, bu terbiye türlerinin en büyüğü olarak kullarına rasûller göndermiştir. Bu rasûller de Allah’ın kullarına salih amelleri, üstün ahlakî değerleri ve sahih akîdeyi emretmişler ve bunların zıddı olan şeyleri de onlara yasaklamışlardır. Bu yüzden Nuh devamla onlara şöyle demiştir: 62. “Ben, Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum, size nasihatte bulunuyorum” Benim görevim, Allah’ın tevhidini, emirlerini ve yasaklarını nasihat veren, sizin iyiliğinizi isteyen ve size karşı şefkat gösteren bir kimse olarak size tebliğ etmektir. “ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.” O halde sizler eğer bilen kimseler iseniz bana itaat etmeniz ve benim emrime bağlı kalmanız gerekir. 63. “Sizi uyarması için, sizin de sakınmanız ve (bu sayede) merhamete nail olmanız için…” Yani can yakıcı azabı size hatırlatarak sizi uyarmak için, sizin de zahiren ve batınen Allah’tan korkup takvaya sarılmak sureti ile azaptan kurtarıcı sebeplere sarılmanı için gelmiştir. Ki bu sayede sizler, Allah’ın geniş rahmetine nail olursunuz. “…içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” Şaşmamanız gereken böyle bir durumdan nasıl olur da şaşarsınız? Çünkü size içinizden bir adam vasıtasıyla öğüt, hatırlatma ve nasihat gelmiş bulunuyor. Siz de bu adamın gerçek durumunu ve doğruluğunu biliyorsunuz. Bu ise Yüce Allah’ın size inâyetinin, iyilik ve ihsanının bir neticesidir. O halde bunu kabul ve teşekkür ile karşılamalısınız. 64. Nuh’un sözlerinin kavmine bir faydası olmadı ve onlar “onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte bulunanları kurtardık.” Yani Yüce Allah’ın Nuh’a yapmasını emrettiği gemi ile kurtardık. Allah ona her çeşit hayvandan birer çift ayrıca aile halkını ve iman edenleri o gemiye bindirmesini emretmişti. Nuh da onları gemiye bindirdi ve Allah da o gemi ile onları kurtardı. “Âyetlerimizi yalanlayanları ise boğduk. Çünkü onlar” hidâyeti görmeyen “kör bir toplum idiler.” Hakkı gördüler ve Yüce Allah da Nuh vasıtası ile onlara akıl sahibi kimselerin mutlaka iman edecekleri derecede apaçık âyetleri gösterdi. Ama onlar Nuh ile alay ettiler ve onu hafife alıp inkâra yöneldiler.

A'raf 7:60

59- Andolsun biz Nûh’u kavmine gönderdik de o:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Doğrusu ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” dedi. 60- Kavminden ileri gelenler:“Şüphesiz biz, seni apaçık bir sapıklık içerisinde görüyoruz” dediler. 61- Dedi ki:“Ey kavmim, bende hiçbir sapıklık yoktur; aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” 62- “Ben, Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum, size nasihatte bulunuyorum ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.” 63- “Sizi uyarması için, sizin de sakınmanız ve (bu sayede) merhamete nail olmanız için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” 64- Yine de onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte bulunanları kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayanları ise boğduk. Çünkü onlar, kör bir toplum idiler. 59. “Andolsun biz Nûh’u kavmine” putlara tapıyorlarken yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmek üzere “gönderdik de o” onlara: ”Ey kavmim, Allah’a ibadet edin” yani O’nu tevhid edin. “Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur.” Çünkü O; yaratan, rızık veren ve bütün işleri çekip çevirendir. O’nun dışındaki bütün varlıklar ise O’nun yarattığı ve O’nun tarafından idare olunan mahluklardır. Bu mahlukların hiçbirisinin hiçbir emir, yetki ve mülkiyeti sözkonusu değildir. Nuh aleyhisselam daha sonra kendisine itaat etmeyecek olurlarsa Allah’ın azabı ile onları korkutarak şöyle demişti:“Doğrusu ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum.” Bu, Nuh’un kavmine samimi olarak öğüt verdiğini ve onlara karşı çok şefkatli olduğunu göstermektedir. Çünkü onların ebedî azaba ve sonu gelmez bedbahtlığa mahkum olacaklarından endişe etmektedir. Tıpkı insanlara anne ve babalarından daha ileri derecede şefkat gösteren diğer peygamber kardeşleri gibi. 60. Nuh aleyhisselam kavmine bu sözleri söyleyince kavmi ona en kötü ve en çirkin şekilde karşılık verdi. “Kavminden ileri gelenler” yani hakka karşı büyüklenmeleri ve peygamberlere itaat etmemeleri âdet halini almış olan zenginler ve kendilerine uyulan liderler: Şüphesiz biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz, dediler” Onlar, -kahrolasıcalar- Nuh’a itaat etmemekle yetinmediler bir de ona karşı çıkıp büyüklük tasladılar. Ona en ileri derecede hakarete yeltenip sapık olduğunu ileri sürdüler. Sıradan bir sapıklıkla itham etmekle de yetinmeyerek bu sapıklığını herkes tarafından açıkça görülen “apaçık bir sapıklık” diye nitelendirdiler. Bu ise en kıt akıllı insanın dahi kabul edemeyeceği bir şey olup hakka karşı bile bile gözleri kapatmanın en ileri derecesidir. Aksine bu nitelik, Nuh’un, hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şey görmeyen, kendilerine hiçbir fayda sağlayamayan cansız nesneleri kendi elleri ile yontup şekillendirerek putlar yapan kavmine daha uygundur. Zira onlar, kendi elleri ile yonttukları bu putları gökleri ve yeri yoktan var edene denk tutmuşlar, çeşitli ibadetleri onlara tahsis etmişlerdir. Eğer onların Allah’ın kendilerine karşı delilleri ortaya koymasına dayanak olacak düşünceleri olmasaydı, hiç şüphesiz delilerin onlardan daha doğru yolda olduklarına hüküm verilebilirdi. Hatta bu delilerin onlardan daha doğru yolda oldukları ve daha akıllı oldukları söylenebilirdi. 61. Onların bu tepkilerine karşılık Nuh aleyhisselâm kendisine itaat ederler ümidi ile onlara oldukça nazik ve yumuşak bir şekilde cevap verip “Dedi ki: Ey kavmim, bende hiçbir sapıklık yoktur.” Ben hiçbir şekilde, hiçbir hususta sapmış değilim. Aksine ben hidâyete çağıran ve hidâyet üzere olan birisiyim. Hatta onun hidâyeti tıpkı kardeşleri olan “ulu’l-azm” rasûllerin hidâyeti türünden, hidâyet türlerinin en yücesi ve en mükemmeli idi. Bu da tam ve kamil risalet hidâyetidir. Bundan dolayı onlara şöyle demiştir: “Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” Yani sizin de bütün yaratılmışların da her türlü terbiyesini gerçekleştiren Rabbinizin elçisiyim. Ki O, bu terbiye türlerinin en büyüğü olarak kullarına rasûller göndermiştir. Bu rasûller de Allah’ın kullarına salih amelleri, üstün ahlakî değerleri ve sahih akîdeyi emretmişler ve bunların zıddı olan şeyleri de onlara yasaklamışlardır. Bu yüzden Nuh devamla onlara şöyle demiştir: 62. “Ben, Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum, size nasihatte bulunuyorum” Benim görevim, Allah’ın tevhidini, emirlerini ve yasaklarını nasihat veren, sizin iyiliğinizi isteyen ve size karşı şefkat gösteren bir kimse olarak size tebliğ etmektir. “ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.” O halde sizler eğer bilen kimseler iseniz bana itaat etmeniz ve benim emrime bağlı kalmanız gerekir. 63. “Sizi uyarması için, sizin de sakınmanız ve (bu sayede) merhamete nail olmanız için…” Yani can yakıcı azabı size hatırlatarak sizi uyarmak için, sizin de zahiren ve batınen Allah’tan korkup takvaya sarılmak sureti ile azaptan kurtarıcı sebeplere sarılmanı için gelmiştir. Ki bu sayede sizler, Allah’ın geniş rahmetine nail olursunuz. “…içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” Şaşmamanız gereken böyle bir durumdan nasıl olur da şaşarsınız? Çünkü size içinizden bir adam vasıtasıyla öğüt, hatırlatma ve nasihat gelmiş bulunuyor. Siz de bu adamın gerçek durumunu ve doğruluğunu biliyorsunuz. Bu ise Yüce Allah’ın size inâyetinin, iyilik ve ihsanının bir neticesidir. O halde bunu kabul ve teşekkür ile karşılamalısınız. 64. Nuh’un sözlerinin kavmine bir faydası olmadı ve onlar “onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte bulunanları kurtardık.” Yani Yüce Allah’ın Nuh’a yapmasını emrettiği gemi ile kurtardık. Allah ona her çeşit hayvandan birer çift ayrıca aile halkını ve iman edenleri o gemiye bindirmesini emretmişti. Nuh da onları gemiye bindirdi ve Allah da o gemi ile onları kurtardı. “Âyetlerimizi yalanlayanları ise boğduk. Çünkü onlar” hidâyeti görmeyen “kör bir toplum idiler.” Hakkı gördüler ve Yüce Allah da Nuh vasıtası ile onlara akıl sahibi kimselerin mutlaka iman edecekleri derecede apaçık âyetleri gösterdi. Ama onlar Nuh ile alay ettiler ve onu hafife alıp inkâra yöneldiler.

A'raf 7:61

59- Andolsun biz Nûh’u kavmine gönderdik de o:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Doğrusu ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” dedi. 60- Kavminden ileri gelenler:“Şüphesiz biz, seni apaçık bir sapıklık içerisinde görüyoruz” dediler. 61- Dedi ki:“Ey kavmim, bende hiçbir sapıklık yoktur; aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” 62- “Ben, Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum, size nasihatte bulunuyorum ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.” 63- “Sizi uyarması için, sizin de sakınmanız ve (bu sayede) merhamete nail olmanız için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” 64- Yine de onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte bulunanları kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayanları ise boğduk. Çünkü onlar, kör bir toplum idiler. 59. “Andolsun biz Nûh’u kavmine” putlara tapıyorlarken yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmek üzere “gönderdik de o” onlara: ”Ey kavmim, Allah’a ibadet edin” yani O’nu tevhid edin. “Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur.” Çünkü O; yaratan, rızık veren ve bütün işleri çekip çevirendir. O’nun dışındaki bütün varlıklar ise O’nun yarattığı ve O’nun tarafından idare olunan mahluklardır. Bu mahlukların hiçbirisinin hiçbir emir, yetki ve mülkiyeti sözkonusu değildir. Nuh aleyhisselam daha sonra kendisine itaat etmeyecek olurlarsa Allah’ın azabı ile onları korkutarak şöyle demişti:“Doğrusu ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum.” Bu, Nuh’un kavmine samimi olarak öğüt verdiğini ve onlara karşı çok şefkatli olduğunu göstermektedir. Çünkü onların ebedî azaba ve sonu gelmez bedbahtlığa mahkum olacaklarından endişe etmektedir. Tıpkı insanlara anne ve babalarından daha ileri derecede şefkat gösteren diğer peygamber kardeşleri gibi. 60. Nuh aleyhisselam kavmine bu sözleri söyleyince kavmi ona en kötü ve en çirkin şekilde karşılık verdi. “Kavminden ileri gelenler” yani hakka karşı büyüklenmeleri ve peygamberlere itaat etmemeleri âdet halini almış olan zenginler ve kendilerine uyulan liderler: Şüphesiz biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz, dediler” Onlar, -kahrolasıcalar- Nuh’a itaat etmemekle yetinmediler bir de ona karşı çıkıp büyüklük tasladılar. Ona en ileri derecede hakarete yeltenip sapık olduğunu ileri sürdüler. Sıradan bir sapıklıkla itham etmekle de yetinmeyerek bu sapıklığını herkes tarafından açıkça görülen “apaçık bir sapıklık” diye nitelendirdiler. Bu ise en kıt akıllı insanın dahi kabul edemeyeceği bir şey olup hakka karşı bile bile gözleri kapatmanın en ileri derecesidir. Aksine bu nitelik, Nuh’un, hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şey görmeyen, kendilerine hiçbir fayda sağlayamayan cansız nesneleri kendi elleri ile yontup şekillendirerek putlar yapan kavmine daha uygundur. Zira onlar, kendi elleri ile yonttukları bu putları gökleri ve yeri yoktan var edene denk tutmuşlar, çeşitli ibadetleri onlara tahsis etmişlerdir. Eğer onların Allah’ın kendilerine karşı delilleri ortaya koymasına dayanak olacak düşünceleri olmasaydı, hiç şüphesiz delilerin onlardan daha doğru yolda olduklarına hüküm verilebilirdi. Hatta bu delilerin onlardan daha doğru yolda oldukları ve daha akıllı oldukları söylenebilirdi. 61. Onların bu tepkilerine karşılık Nuh aleyhisselâm kendisine itaat ederler ümidi ile onlara oldukça nazik ve yumuşak bir şekilde cevap verip “Dedi ki: Ey kavmim, bende hiçbir sapıklık yoktur.” Ben hiçbir şekilde, hiçbir hususta sapmış değilim. Aksine ben hidâyete çağıran ve hidâyet üzere olan birisiyim. Hatta onun hidâyeti tıpkı kardeşleri olan “ulu’l-azm” rasûllerin hidâyeti türünden, hidâyet türlerinin en yücesi ve en mükemmeli idi. Bu da tam ve kamil risalet hidâyetidir. Bundan dolayı onlara şöyle demiştir: “Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” Yani sizin de bütün yaratılmışların da her türlü terbiyesini gerçekleştiren Rabbinizin elçisiyim. Ki O, bu terbiye türlerinin en büyüğü olarak kullarına rasûller göndermiştir. Bu rasûller de Allah’ın kullarına salih amelleri, üstün ahlakî değerleri ve sahih akîdeyi emretmişler ve bunların zıddı olan şeyleri de onlara yasaklamışlardır. Bu yüzden Nuh devamla onlara şöyle demiştir: 62. “Ben, Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum, size nasihatte bulunuyorum” Benim görevim, Allah’ın tevhidini, emirlerini ve yasaklarını nasihat veren, sizin iyiliğinizi isteyen ve size karşı şefkat gösteren bir kimse olarak size tebliğ etmektir. “ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.” O halde sizler eğer bilen kimseler iseniz bana itaat etmeniz ve benim emrime bağlı kalmanız gerekir. 63. “Sizi uyarması için, sizin de sakınmanız ve (bu sayede) merhamete nail olmanız için…” Yani can yakıcı azabı size hatırlatarak sizi uyarmak için, sizin de zahiren ve batınen Allah’tan korkup takvaya sarılmak sureti ile azaptan kurtarıcı sebeplere sarılmanı için gelmiştir. Ki bu sayede sizler, Allah’ın geniş rahmetine nail olursunuz. “…içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” Şaşmamanız gereken böyle bir durumdan nasıl olur da şaşarsınız? Çünkü size içinizden bir adam vasıtasıyla öğüt, hatırlatma ve nasihat gelmiş bulunuyor. Siz de bu adamın gerçek durumunu ve doğruluğunu biliyorsunuz. Bu ise Yüce Allah’ın size inâyetinin, iyilik ve ihsanının bir neticesidir. O halde bunu kabul ve teşekkür ile karşılamalısınız. 64. Nuh’un sözlerinin kavmine bir faydası olmadı ve onlar “onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte bulunanları kurtardık.” Yani Yüce Allah’ın Nuh’a yapmasını emrettiği gemi ile kurtardık. Allah ona her çeşit hayvandan birer çift ayrıca aile halkını ve iman edenleri o gemiye bindirmesini emretmişti. Nuh da onları gemiye bindirdi ve Allah da o gemi ile onları kurtardı. “Âyetlerimizi yalanlayanları ise boğduk. Çünkü onlar” hidâyeti görmeyen “kör bir toplum idiler.” Hakkı gördüler ve Yüce Allah da Nuh vasıtası ile onlara akıl sahibi kimselerin mutlaka iman edecekleri derecede apaçık âyetleri gösterdi. Ama onlar Nuh ile alay ettiler ve onu hafife alıp inkâra yöneldiler.

A'raf 7:62

59- Andolsun biz Nûh’u kavmine gönderdik de o:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Doğrusu ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” dedi. 60- Kavminden ileri gelenler:“Şüphesiz biz, seni apaçık bir sapıklık içerisinde görüyoruz” dediler. 61- Dedi ki:“Ey kavmim, bende hiçbir sapıklık yoktur; aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” 62- “Ben, Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum, size nasihatte bulunuyorum ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.” 63- “Sizi uyarması için, sizin de sakınmanız ve (bu sayede) merhamete nail olmanız için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” 64- Yine de onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte bulunanları kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayanları ise boğduk. Çünkü onlar, kör bir toplum idiler. 59. “Andolsun biz Nûh’u kavmine” putlara tapıyorlarken yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmek üzere “gönderdik de o” onlara: ”Ey kavmim, Allah’a ibadet edin” yani O’nu tevhid edin. “Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur.” Çünkü O; yaratan, rızık veren ve bütün işleri çekip çevirendir. O’nun dışındaki bütün varlıklar ise O’nun yarattığı ve O’nun tarafından idare olunan mahluklardır. Bu mahlukların hiçbirisinin hiçbir emir, yetki ve mülkiyeti sözkonusu değildir. Nuh aleyhisselam daha sonra kendisine itaat etmeyecek olurlarsa Allah’ın azabı ile onları korkutarak şöyle demişti:“Doğrusu ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum.” Bu, Nuh’un kavmine samimi olarak öğüt verdiğini ve onlara karşı çok şefkatli olduğunu göstermektedir. Çünkü onların ebedî azaba ve sonu gelmez bedbahtlığa mahkum olacaklarından endişe etmektedir. Tıpkı insanlara anne ve babalarından daha ileri derecede şefkat gösteren diğer peygamber kardeşleri gibi. 60. Nuh aleyhisselam kavmine bu sözleri söyleyince kavmi ona en kötü ve en çirkin şekilde karşılık verdi. “Kavminden ileri gelenler” yani hakka karşı büyüklenmeleri ve peygamberlere itaat etmemeleri âdet halini almış olan zenginler ve kendilerine uyulan liderler: Şüphesiz biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz, dediler” Onlar, -kahrolasıcalar- Nuh’a itaat etmemekle yetinmediler bir de ona karşı çıkıp büyüklük tasladılar. Ona en ileri derecede hakarete yeltenip sapık olduğunu ileri sürdüler. Sıradan bir sapıklıkla itham etmekle de yetinmeyerek bu sapıklığını herkes tarafından açıkça görülen “apaçık bir sapıklık” diye nitelendirdiler. Bu ise en kıt akıllı insanın dahi kabul edemeyeceği bir şey olup hakka karşı bile bile gözleri kapatmanın en ileri derecesidir. Aksine bu nitelik, Nuh’un, hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şey görmeyen, kendilerine hiçbir fayda sağlayamayan cansız nesneleri kendi elleri ile yontup şekillendirerek putlar yapan kavmine daha uygundur. Zira onlar, kendi elleri ile yonttukları bu putları gökleri ve yeri yoktan var edene denk tutmuşlar, çeşitli ibadetleri onlara tahsis etmişlerdir. Eğer onların Allah’ın kendilerine karşı delilleri ortaya koymasına dayanak olacak düşünceleri olmasaydı, hiç şüphesiz delilerin onlardan daha doğru yolda olduklarına hüküm verilebilirdi. Hatta bu delilerin onlardan daha doğru yolda oldukları ve daha akıllı oldukları söylenebilirdi. 61. Onların bu tepkilerine karşılık Nuh aleyhisselâm kendisine itaat ederler ümidi ile onlara oldukça nazik ve yumuşak bir şekilde cevap verip “Dedi ki: Ey kavmim, bende hiçbir sapıklık yoktur.” Ben hiçbir şekilde, hiçbir hususta sapmış değilim. Aksine ben hidâyete çağıran ve hidâyet üzere olan birisiyim. Hatta onun hidâyeti tıpkı kardeşleri olan “ulu’l-azm” rasûllerin hidâyeti türünden, hidâyet türlerinin en yücesi ve en mükemmeli idi. Bu da tam ve kamil risalet hidâyetidir. Bundan dolayı onlara şöyle demiştir: “Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” Yani sizin de bütün yaratılmışların da her türlü terbiyesini gerçekleştiren Rabbinizin elçisiyim. Ki O, bu terbiye türlerinin en büyüğü olarak kullarına rasûller göndermiştir. Bu rasûller de Allah’ın kullarına salih amelleri, üstün ahlakî değerleri ve sahih akîdeyi emretmişler ve bunların zıddı olan şeyleri de onlara yasaklamışlardır. Bu yüzden Nuh devamla onlara şöyle demiştir: 62. “Ben, Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum, size nasihatte bulunuyorum” Benim görevim, Allah’ın tevhidini, emirlerini ve yasaklarını nasihat veren, sizin iyiliğinizi isteyen ve size karşı şefkat gösteren bir kimse olarak size tebliğ etmektir. “ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.” O halde sizler eğer bilen kimseler iseniz bana itaat etmeniz ve benim emrime bağlı kalmanız gerekir. 63. “Sizi uyarması için, sizin de sakınmanız ve (bu sayede) merhamete nail olmanız için…” Yani can yakıcı azabı size hatırlatarak sizi uyarmak için, sizin de zahiren ve batınen Allah’tan korkup takvaya sarılmak sureti ile azaptan kurtarıcı sebeplere sarılmanı için gelmiştir. Ki bu sayede sizler, Allah’ın geniş rahmetine nail olursunuz. “…içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” Şaşmamanız gereken böyle bir durumdan nasıl olur da şaşarsınız? Çünkü size içinizden bir adam vasıtasıyla öğüt, hatırlatma ve nasihat gelmiş bulunuyor. Siz de bu adamın gerçek durumunu ve doğruluğunu biliyorsunuz. Bu ise Yüce Allah’ın size inâyetinin, iyilik ve ihsanının bir neticesidir. O halde bunu kabul ve teşekkür ile karşılamalısınız. 64. Nuh’un sözlerinin kavmine bir faydası olmadı ve onlar “onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte bulunanları kurtardık.” Yani Yüce Allah’ın Nuh’a yapmasını emrettiği gemi ile kurtardık. Allah ona her çeşit hayvandan birer çift ayrıca aile halkını ve iman edenleri o gemiye bindirmesini emretmişti. Nuh da onları gemiye bindirdi ve Allah da o gemi ile onları kurtardı. “Âyetlerimizi yalanlayanları ise boğduk. Çünkü onlar” hidâyeti görmeyen “kör bir toplum idiler.” Hakkı gördüler ve Yüce Allah da Nuh vasıtası ile onlara akıl sahibi kimselerin mutlaka iman edecekleri derecede apaçık âyetleri gösterdi. Ama onlar Nuh ile alay ettiler ve onu hafife alıp inkâra yöneldiler.

A'raf 7:63

59- Andolsun biz Nûh’u kavmine gönderdik de o:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Doğrusu ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” dedi. 60- Kavminden ileri gelenler:“Şüphesiz biz, seni apaçık bir sapıklık içerisinde görüyoruz” dediler. 61- Dedi ki:“Ey kavmim, bende hiçbir sapıklık yoktur; aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” 62- “Ben, Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum, size nasihatte bulunuyorum ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.” 63- “Sizi uyarması için, sizin de sakınmanız ve (bu sayede) merhamete nail olmanız için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” 64- Yine de onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte bulunanları kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayanları ise boğduk. Çünkü onlar, kör bir toplum idiler. 59. “Andolsun biz Nûh’u kavmine” putlara tapıyorlarken yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmek üzere “gönderdik de o” onlara: ”Ey kavmim, Allah’a ibadet edin” yani O’nu tevhid edin. “Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur.” Çünkü O; yaratan, rızık veren ve bütün işleri çekip çevirendir. O’nun dışındaki bütün varlıklar ise O’nun yarattığı ve O’nun tarafından idare olunan mahluklardır. Bu mahlukların hiçbirisinin hiçbir emir, yetki ve mülkiyeti sözkonusu değildir. Nuh aleyhisselam daha sonra kendisine itaat etmeyecek olurlarsa Allah’ın azabı ile onları korkutarak şöyle demişti:“Doğrusu ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum.” Bu, Nuh’un kavmine samimi olarak öğüt verdiğini ve onlara karşı çok şefkatli olduğunu göstermektedir. Çünkü onların ebedî azaba ve sonu gelmez bedbahtlığa mahkum olacaklarından endişe etmektedir. Tıpkı insanlara anne ve babalarından daha ileri derecede şefkat gösteren diğer peygamber kardeşleri gibi. 60. Nuh aleyhisselam kavmine bu sözleri söyleyince kavmi ona en kötü ve en çirkin şekilde karşılık verdi. “Kavminden ileri gelenler” yani hakka karşı büyüklenmeleri ve peygamberlere itaat etmemeleri âdet halini almış olan zenginler ve kendilerine uyulan liderler: Şüphesiz biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz, dediler” Onlar, -kahrolasıcalar- Nuh’a itaat etmemekle yetinmediler bir de ona karşı çıkıp büyüklük tasladılar. Ona en ileri derecede hakarete yeltenip sapık olduğunu ileri sürdüler. Sıradan bir sapıklıkla itham etmekle de yetinmeyerek bu sapıklığını herkes tarafından açıkça görülen “apaçık bir sapıklık” diye nitelendirdiler. Bu ise en kıt akıllı insanın dahi kabul edemeyeceği bir şey olup hakka karşı bile bile gözleri kapatmanın en ileri derecesidir. Aksine bu nitelik, Nuh’un, hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şey görmeyen, kendilerine hiçbir fayda sağlayamayan cansız nesneleri kendi elleri ile yontup şekillendirerek putlar yapan kavmine daha uygundur. Zira onlar, kendi elleri ile yonttukları bu putları gökleri ve yeri yoktan var edene denk tutmuşlar, çeşitli ibadetleri onlara tahsis etmişlerdir. Eğer onların Allah’ın kendilerine karşı delilleri ortaya koymasına dayanak olacak düşünceleri olmasaydı, hiç şüphesiz delilerin onlardan daha doğru yolda olduklarına hüküm verilebilirdi. Hatta bu delilerin onlardan daha doğru yolda oldukları ve daha akıllı oldukları söylenebilirdi. 61. Onların bu tepkilerine karşılık Nuh aleyhisselâm kendisine itaat ederler ümidi ile onlara oldukça nazik ve yumuşak bir şekilde cevap verip “Dedi ki: Ey kavmim, bende hiçbir sapıklık yoktur.” Ben hiçbir şekilde, hiçbir hususta sapmış değilim. Aksine ben hidâyete çağıran ve hidâyet üzere olan birisiyim. Hatta onun hidâyeti tıpkı kardeşleri olan “ulu’l-azm” rasûllerin hidâyeti türünden, hidâyet türlerinin en yücesi ve en mükemmeli idi. Bu da tam ve kamil risalet hidâyetidir. Bundan dolayı onlara şöyle demiştir: “Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” Yani sizin de bütün yaratılmışların da her türlü terbiyesini gerçekleştiren Rabbinizin elçisiyim. Ki O, bu terbiye türlerinin en büyüğü olarak kullarına rasûller göndermiştir. Bu rasûller de Allah’ın kullarına salih amelleri, üstün ahlakî değerleri ve sahih akîdeyi emretmişler ve bunların zıddı olan şeyleri de onlara yasaklamışlardır. Bu yüzden Nuh devamla onlara şöyle demiştir: 62. “Ben, Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum, size nasihatte bulunuyorum” Benim görevim, Allah’ın tevhidini, emirlerini ve yasaklarını nasihat veren, sizin iyiliğinizi isteyen ve size karşı şefkat gösteren bir kimse olarak size tebliğ etmektir. “ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.” O halde sizler eğer bilen kimseler iseniz bana itaat etmeniz ve benim emrime bağlı kalmanız gerekir. 63. “Sizi uyarması için, sizin de sakınmanız ve (bu sayede) merhamete nail olmanız için…” Yani can yakıcı azabı size hatırlatarak sizi uyarmak için, sizin de zahiren ve batınen Allah’tan korkup takvaya sarılmak sureti ile azaptan kurtarıcı sebeplere sarılmanı için gelmiştir. Ki bu sayede sizler, Allah’ın geniş rahmetine nail olursunuz. “…içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” Şaşmamanız gereken böyle bir durumdan nasıl olur da şaşarsınız? Çünkü size içinizden bir adam vasıtasıyla öğüt, hatırlatma ve nasihat gelmiş bulunuyor. Siz de bu adamın gerçek durumunu ve doğruluğunu biliyorsunuz. Bu ise Yüce Allah’ın size inâyetinin, iyilik ve ihsanının bir neticesidir. O halde bunu kabul ve teşekkür ile karşılamalısınız. 64. Nuh’un sözlerinin kavmine bir faydası olmadı ve onlar “onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte bulunanları kurtardık.” Yani Yüce Allah’ın Nuh’a yapmasını emrettiği gemi ile kurtardık. Allah ona her çeşit hayvandan birer çift ayrıca aile halkını ve iman edenleri o gemiye bindirmesini emretmişti. Nuh da onları gemiye bindirdi ve Allah da o gemi ile onları kurtardı. “Âyetlerimizi yalanlayanları ise boğduk. Çünkü onlar” hidâyeti görmeyen “kör bir toplum idiler.” Hakkı gördüler ve Yüce Allah da Nuh vasıtası ile onlara akıl sahibi kimselerin mutlaka iman edecekleri derecede apaçık âyetleri gösterdi. Ama onlar Nuh ile alay ettiler ve onu hafife alıp inkâra yöneldiler.

A'raf 7:64

59- Andolsun biz Nûh’u kavmine gönderdik de o:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Doğrusu ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” dedi. 60- Kavminden ileri gelenler:“Şüphesiz biz, seni apaçık bir sapıklık içerisinde görüyoruz” dediler. 61- Dedi ki:“Ey kavmim, bende hiçbir sapıklık yoktur; aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” 62- “Ben, Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum, size nasihatte bulunuyorum ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.” 63- “Sizi uyarması için, sizin de sakınmanız ve (bu sayede) merhamete nail olmanız için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” 64- Yine de onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte bulunanları kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayanları ise boğduk. Çünkü onlar, kör bir toplum idiler. 59. “Andolsun biz Nûh’u kavmine” putlara tapıyorlarken yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmek üzere “gönderdik de o” onlara: ”Ey kavmim, Allah’a ibadet edin” yani O’nu tevhid edin. “Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur.” Çünkü O; yaratan, rızık veren ve bütün işleri çekip çevirendir. O’nun dışındaki bütün varlıklar ise O’nun yarattığı ve O’nun tarafından idare olunan mahluklardır. Bu mahlukların hiçbirisinin hiçbir emir, yetki ve mülkiyeti sözkonusu değildir. Nuh aleyhisselam daha sonra kendisine itaat etmeyecek olurlarsa Allah’ın azabı ile onları korkutarak şöyle demişti:“Doğrusu ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum.” Bu, Nuh’un kavmine samimi olarak öğüt verdiğini ve onlara karşı çok şefkatli olduğunu göstermektedir. Çünkü onların ebedî azaba ve sonu gelmez bedbahtlığa mahkum olacaklarından endişe etmektedir. Tıpkı insanlara anne ve babalarından daha ileri derecede şefkat gösteren diğer peygamber kardeşleri gibi. 60. Nuh aleyhisselam kavmine bu sözleri söyleyince kavmi ona en kötü ve en çirkin şekilde karşılık verdi. “Kavminden ileri gelenler” yani hakka karşı büyüklenmeleri ve peygamberlere itaat etmemeleri âdet halini almış olan zenginler ve kendilerine uyulan liderler: Şüphesiz biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz, dediler” Onlar, -kahrolasıcalar- Nuh’a itaat etmemekle yetinmediler bir de ona karşı çıkıp büyüklük tasladılar. Ona en ileri derecede hakarete yeltenip sapık olduğunu ileri sürdüler. Sıradan bir sapıklıkla itham etmekle de yetinmeyerek bu sapıklığını herkes tarafından açıkça görülen “apaçık bir sapıklık” diye nitelendirdiler. Bu ise en kıt akıllı insanın dahi kabul edemeyeceği bir şey olup hakka karşı bile bile gözleri kapatmanın en ileri derecesidir. Aksine bu nitelik, Nuh’un, hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şey görmeyen, kendilerine hiçbir fayda sağlayamayan cansız nesneleri kendi elleri ile yontup şekillendirerek putlar yapan kavmine daha uygundur. Zira onlar, kendi elleri ile yonttukları bu putları gökleri ve yeri yoktan var edene denk tutmuşlar, çeşitli ibadetleri onlara tahsis etmişlerdir. Eğer onların Allah’ın kendilerine karşı delilleri ortaya koymasına dayanak olacak düşünceleri olmasaydı, hiç şüphesiz delilerin onlardan daha doğru yolda olduklarına hüküm verilebilirdi. Hatta bu delilerin onlardan daha doğru yolda oldukları ve daha akıllı oldukları söylenebilirdi. 61. Onların bu tepkilerine karşılık Nuh aleyhisselâm kendisine itaat ederler ümidi ile onlara oldukça nazik ve yumuşak bir şekilde cevap verip “Dedi ki: Ey kavmim, bende hiçbir sapıklık yoktur.” Ben hiçbir şekilde, hiçbir hususta sapmış değilim. Aksine ben hidâyete çağıran ve hidâyet üzere olan birisiyim. Hatta onun hidâyeti tıpkı kardeşleri olan “ulu’l-azm” rasûllerin hidâyeti türünden, hidâyet türlerinin en yücesi ve en mükemmeli idi. Bu da tam ve kamil risalet hidâyetidir. Bundan dolayı onlara şöyle demiştir: “Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” Yani sizin de bütün yaratılmışların da her türlü terbiyesini gerçekleştiren Rabbinizin elçisiyim. Ki O, bu terbiye türlerinin en büyüğü olarak kullarına rasûller göndermiştir. Bu rasûller de Allah’ın kullarına salih amelleri, üstün ahlakî değerleri ve sahih akîdeyi emretmişler ve bunların zıddı olan şeyleri de onlara yasaklamışlardır. Bu yüzden Nuh devamla onlara şöyle demiştir: 62. “Ben, Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum, size nasihatte bulunuyorum” Benim görevim, Allah’ın tevhidini, emirlerini ve yasaklarını nasihat veren, sizin iyiliğinizi isteyen ve size karşı şefkat gösteren bir kimse olarak size tebliğ etmektir. “ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.” O halde sizler eğer bilen kimseler iseniz bana itaat etmeniz ve benim emrime bağlı kalmanız gerekir. 63. “Sizi uyarması için, sizin de sakınmanız ve (bu sayede) merhamete nail olmanız için…” Yani can yakıcı azabı size hatırlatarak sizi uyarmak için, sizin de zahiren ve batınen Allah’tan korkup takvaya sarılmak sureti ile azaptan kurtarıcı sebeplere sarılmanı için gelmiştir. Ki bu sayede sizler, Allah’ın geniş rahmetine nail olursunuz. “…içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” Şaşmamanız gereken böyle bir durumdan nasıl olur da şaşarsınız? Çünkü size içinizden bir adam vasıtasıyla öğüt, hatırlatma ve nasihat gelmiş bulunuyor. Siz de bu adamın gerçek durumunu ve doğruluğunu biliyorsunuz. Bu ise Yüce Allah’ın size inâyetinin, iyilik ve ihsanının bir neticesidir. O halde bunu kabul ve teşekkür ile karşılamalısınız. 64. Nuh’un sözlerinin kavmine bir faydası olmadı ve onlar “onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte bulunanları kurtardık.” Yani Yüce Allah’ın Nuh’a yapmasını emrettiği gemi ile kurtardık. Allah ona her çeşit hayvandan birer çift ayrıca aile halkını ve iman edenleri o gemiye bindirmesini emretmişti. Nuh da onları gemiye bindirdi ve Allah da o gemi ile onları kurtardı. “Âyetlerimizi yalanlayanları ise boğduk. Çünkü onlar” hidâyeti görmeyen “kör bir toplum idiler.” Hakkı gördüler ve Yüce Allah da Nuh vasıtası ile onlara akıl sahibi kimselerin mutlaka iman edecekleri derecede apaçık âyetleri gösterdi. Ama onlar Nuh ile alay ettiler ve onu hafife alıp inkâra yöneldiler.

A'raf 7:65

65- Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?” dedi. 66- Kavminden kâfir olan ileri gelenler:“Biz gerçekten senin aklında bir hafiflik görüyoruz ve senin kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler. 67- “Ey kavmim, aklımda hiçbir hafiflik yok. Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim” dedi. 68- “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” 69- “Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa? Hatırlayın ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı ve yaratılış itibari ile de size üstünlük verdi. O halde Allah’ın nimetlerini düşünün ki felaha eresiniz.” 70- Dediler ki:“Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiklerini terk edelim diye mi geldin? O halde eğer doğru söyleyenlerden isen bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) başımıza getir.” 71- Dedi ki:“Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap hak olmuştur. Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? O halde bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” 72- Bunun üzerine biz onu da onunla beraber olanları da tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin ise köklerini kestik. 65. Yani Yemen topraklarında yaşayan ve “ilk Âd” olarak bilinen kavme nesep itibariyle “kardeşleri Hûd’u” kendilerini tevhide çağırmak, şirkten ve yeryüzünde azgınlık etmekten sakındırmak üzere “gönderdik. O” da onlara: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Hâlâ” bu haliniz üzere devam edecek olursanız başınıza gelecek olan Allah’ın gazab ve azabından “sakınmayacak mısınız? dedi.” Ancak onlar, ona olumlu karşılık vermediler ve ona itaat etmediler. 66. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” onun çağrısını reddederek ve görüşünü tenkid ederek: “Biz senin aklında bir hafiflik görüyoruz ve senin kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler.” Yani bizim gördüğümüz kadarıyla sen, aklı olgun olmayan, kıtakıllı birisin. Ayrıca biz senin büyük bir ihtimalle yalancılardan olduğunu düşünmekteyiz. Bu şekilde gerçeği tersyüz görüyorlardı ve tamamen körleşmişlerdi. Çünkü kendi peygamberlerini, asıl kendilerinin taşıdıkları sıfatlarla yermeye kalkışmışlardı. Oysa peygamberleri, insanlar içinde bu sıfatlardan en uzak olanıydı. Asıl kıtakıllı ve gerçek yalancı onlardı. Zira en açık gerçeği ret ve inkâr ile karşılayan, doğru yolu gösterip samimi olarak öğüt veren kimselere karşı büyüklük taslayan, kalbi ve kalıbı ile her türlü azgın şeytana itaat eden, kendisine hiçbir fayda sağlamayan ağaçlara ve taşlara ibadet edenlerin akılsızlığından daha büyük bir akılsızlık olabilir mi? Bütün bu sapıklıkları yapmakla birlikte bir de bunları Allah’a nispet edenlerin yalanlarından daha ileri yalan mı olur? 67. “Ey kavmim, aklımda hiçbir” yönden “hafiflik yok.” Aksine o, doğru yola ileten ve doğru yol üzere bulunan bir peygamberdi. “Aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim, dedi.” 68. “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” O halde sizin göreviniz, bunları kabul ile ve boyun eğerek karşılamanız, kulların gerçek Rabbine itaat etmenizdir. 69. “Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” Yani siz hiç de şaşılmaması gereken bir işe nasıl şaşarsınız? Bu iş Allah’ın durumunu bildiğiniz bir kişiyi peygamber olarak göndermesidir. Bu peygamber, faydanıza olan şeyleri hatırlatmakta, öğüt vermekte ve sizin için yararlı olan şeylere teşvik etmektedir. Siz ise bu işe, inkâr edenlerin hayret etmesi gibi hayret edip şaştınız. “Hatırlayın ki O, sizi Nuh kavminden sonra halifeler kıldı.” Yani Rabbinize şükür ve hamdetmelisiniz. Çünkü O, yeryüzünde size güç ve imkân verdi. Sizden önce peygamberleri yalanlayarak helak olmuş ümmetlerin yerlerine halifeler kıldı. Allah onları helak etti, sizi bıraktı. Bunun sebebi sizin ne şekilde amel edeceğinizi ortaya çıkarmasıdır. Bu yüzden onların sürdürdükleri şekilde siz de yalanlamayı sürdürmekten sakının. Çünkü o vakit onlara gelen musibetler sizi de gelip bulur. Yine Allah’ın özel olarak ihsan etmiş olduğu bir nimetini de hatırlayın ki O “yaratılış itibari ile” güç ve kuvvet bakımından “size üstünlük verdi” yani sizi iri yarı kılıp güçlü kuvvetli yaptı. “O halde Allah’ın nimetlerini” üzerinizdeki pek büyük nimetlerini ve birbiri ardınca gelen ihsanlarını “düşünün” şükrederek ve hakkını eda ederek bunları anın “ki felaha eresiniz.” istediğinizi elde edip korktuğunuzdan da kurtulasınız. 70. Peygamberleri Hud onlara öğüt verdi, onlara hatırlattı ve Allah’ı tevhid etmelerini emretti. Kendilerine asıl niteliğini ve onlara güvenilir ve samimi olarak öğüt veren birisi olduğunu hatırlattı. Allah’ın kendilerinden önceki kavimleri azap ile yakalaması gibi onları da azaba duçar etmesine karşı onları uyardı. Allah’ın onların üzerindeki nimetlerini, onlara bol bol rızık ihsan etmiş olduğunu da hatırlattı. Ancak onun emirlerine itaat ve çağrısını kabul etmediler. Aksine Hud’un bu çağrısını şaşkınlıkla karşıladılar ve ona itaat etmelerinin imkânsız olduğunu bildirerek şöyle dediler:“Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiklerini terk edelim diye mi geldin?” Kahrolasıcalar! En baş göreve ve mükemmel bir işe karşı çıkmak için atalarının üzerinde bulundukları hali ileri sürdüler. Sapkın atalarının üzerinde bulundukları şirki ve putlara ibadeti, peygamberlerin davet ettikleri yalnızca Allah’ı -O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın- tevhid etmeye tercih ettiler, peygamberlerini yalanladılar ve ona:“O halde eğer doğru söyleyenlerden isen bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) başımıza getir.” dediler. Bu ise kendi aleyhlerine bir hükmün verilmesini istemeleri idi. 71. Hud aleyhisselâm “dedi ki: Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap hak olmuştur.” Bunun gelmesi kaçınılmazdır. Çünkü bunu gerektiren sebepler ortaya çıkmış ve artık helak olma vaktiniz gelmiştir. “Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz?” Yani hakikatleri olmayan, ilah diye adlandırdığınız o putlar hakkında benimle nasıl tartışırsınız? Halbuki bunların ilahlık namına en ufak bir özellikleri ve zerre ağırlığı kadar dahi hakları yoktur. Allah, bunların gerçekliklerine dair bir delil indirmiş de değildir. Bunların ilahlıkları doğru bir şey olsaydı elbette Allah onlara dair bir delil indirirdi. O’nun bu hususta bir delil indirmemiş olması bunların batıl olduklarının delilidir. Çünkü ne kadar maksat ve istek varsa özellikle de önemli hususlar hakkında mutlaka Allah onlara delil olacak belgeleri ve delilleri indirmiş, açıklamış ve bu hususta kapalı bir taraf bırakmamıştır. “O halde” başınıza gelecek ve benim sizi kendisi ile tehdit ettiğim azabı “bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” Bu iki bekleyiş arasında ise önemli bir fark vardır. Başına azabın geleceğinden korkanın bekleyişi ile Allah’tan zafer ve mükâfaat umanın bekleyişi... Bu yüzden Yüce Allah her iki kesim arasında verdiği hükmünü şöylece beyan buyurmaktadır: 72. “Bunun üzerine biz onu” yani Hud’u “onunla beraber olanları” iman edenleri “tarafımızdan bir rahmetle kurtardık.” Çünkü onları imana ileten O’dur. İmanlarını da kendisi ile rahmetine nail olacakları bir sebep kılan O’dur. İşte onları bu rahmeti ile kurtarmıştır. “Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin ise köklerini kestik.” Biz o çetin azap ile onların kökünü kazıdık ve onlardan geriye hiç kimse kalmadı. Allah onlara kısır bir rüzgarı musallat etti. “Bu rüzgar neye uğrarsa onu mutlaka kül gibi savuruyordu.”(ez-Zariyat, 51/42) Helak oldular ve “sabah olduğunda meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu.”(Ahkaf, 46/25)“Bak bakalım uyarılanların akıbeti nice oldu!”(Yunus, 10/73) İşte kendilerine karşı delil ortaya konulup da bunlara itaat etmeyen, iman etmeleri emrolunup da iman etmeyen toplumun akıbetinin nasıl olduğuna bir bak! Sonuçta helak edildiler, rezil ve rüsvay oldular. Yüce Allah Hud kavminin helaki ile ilgili olarak bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bu dünyada da kıyamet gününde de onlara lanet arkalarından yetiştirildi. Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rab’lerini inkâr ettiler ve yine haberiniz olsun ki Hud’un kavmi olan Âd -Allah’ın rahmetinden- uzak düştü.”(Hud, 11/60)“Ayetlerimizi yalanlayıp” hiçbir şekilde “iman etmeyenlerin ise köklerini kestik” Bunların özellikleri yalanlamak, inat, büyüklenme ve fesatçılıktan ibarettir.

A'raf 7:66

65- Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?” dedi. 66- Kavminden kâfir olan ileri gelenler:“Biz gerçekten senin aklında bir hafiflik görüyoruz ve senin kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler. 67- “Ey kavmim, aklımda hiçbir hafiflik yok. Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim” dedi. 68- “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” 69- “Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa? Hatırlayın ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı ve yaratılış itibari ile de size üstünlük verdi. O halde Allah’ın nimetlerini düşünün ki felaha eresiniz.” 70- Dediler ki:“Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiklerini terk edelim diye mi geldin? O halde eğer doğru söyleyenlerden isen bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) başımıza getir.” 71- Dedi ki:“Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap hak olmuştur. Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? O halde bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” 72- Bunun üzerine biz onu da onunla beraber olanları da tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin ise köklerini kestik. 65. Yani Yemen topraklarında yaşayan ve “ilk Âd” olarak bilinen kavme nesep itibariyle “kardeşleri Hûd’u” kendilerini tevhide çağırmak, şirkten ve yeryüzünde azgınlık etmekten sakındırmak üzere “gönderdik. O” da onlara: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Hâlâ” bu haliniz üzere devam edecek olursanız başınıza gelecek olan Allah’ın gazab ve azabından “sakınmayacak mısınız? dedi.” Ancak onlar, ona olumlu karşılık vermediler ve ona itaat etmediler. 66. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” onun çağrısını reddederek ve görüşünü tenkid ederek: “Biz senin aklında bir hafiflik görüyoruz ve senin kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler.” Yani bizim gördüğümüz kadarıyla sen, aklı olgun olmayan, kıtakıllı birisin. Ayrıca biz senin büyük bir ihtimalle yalancılardan olduğunu düşünmekteyiz. Bu şekilde gerçeği tersyüz görüyorlardı ve tamamen körleşmişlerdi. Çünkü kendi peygamberlerini, asıl kendilerinin taşıdıkları sıfatlarla yermeye kalkışmışlardı. Oysa peygamberleri, insanlar içinde bu sıfatlardan en uzak olanıydı. Asıl kıtakıllı ve gerçek yalancı onlardı. Zira en açık gerçeği ret ve inkâr ile karşılayan, doğru yolu gösterip samimi olarak öğüt veren kimselere karşı büyüklük taslayan, kalbi ve kalıbı ile her türlü azgın şeytana itaat eden, kendisine hiçbir fayda sağlamayan ağaçlara ve taşlara ibadet edenlerin akılsızlığından daha büyük bir akılsızlık olabilir mi? Bütün bu sapıklıkları yapmakla birlikte bir de bunları Allah’a nispet edenlerin yalanlarından daha ileri yalan mı olur? 67. “Ey kavmim, aklımda hiçbir” yönden “hafiflik yok.” Aksine o, doğru yola ileten ve doğru yol üzere bulunan bir peygamberdi. “Aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim, dedi.” 68. “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” O halde sizin göreviniz, bunları kabul ile ve boyun eğerek karşılamanız, kulların gerçek Rabbine itaat etmenizdir. 69. “Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” Yani siz hiç de şaşılmaması gereken bir işe nasıl şaşarsınız? Bu iş Allah’ın durumunu bildiğiniz bir kişiyi peygamber olarak göndermesidir. Bu peygamber, faydanıza olan şeyleri hatırlatmakta, öğüt vermekte ve sizin için yararlı olan şeylere teşvik etmektedir. Siz ise bu işe, inkâr edenlerin hayret etmesi gibi hayret edip şaştınız. “Hatırlayın ki O, sizi Nuh kavminden sonra halifeler kıldı.” Yani Rabbinize şükür ve hamdetmelisiniz. Çünkü O, yeryüzünde size güç ve imkân verdi. Sizden önce peygamberleri yalanlayarak helak olmuş ümmetlerin yerlerine halifeler kıldı. Allah onları helak etti, sizi bıraktı. Bunun sebebi sizin ne şekilde amel edeceğinizi ortaya çıkarmasıdır. Bu yüzden onların sürdürdükleri şekilde siz de yalanlamayı sürdürmekten sakının. Çünkü o vakit onlara gelen musibetler sizi de gelip bulur. Yine Allah’ın özel olarak ihsan etmiş olduğu bir nimetini de hatırlayın ki O “yaratılış itibari ile” güç ve kuvvet bakımından “size üstünlük verdi” yani sizi iri yarı kılıp güçlü kuvvetli yaptı. “O halde Allah’ın nimetlerini” üzerinizdeki pek büyük nimetlerini ve birbiri ardınca gelen ihsanlarını “düşünün” şükrederek ve hakkını eda ederek bunları anın “ki felaha eresiniz.” istediğinizi elde edip korktuğunuzdan da kurtulasınız. 70. Peygamberleri Hud onlara öğüt verdi, onlara hatırlattı ve Allah’ı tevhid etmelerini emretti. Kendilerine asıl niteliğini ve onlara güvenilir ve samimi olarak öğüt veren birisi olduğunu hatırlattı. Allah’ın kendilerinden önceki kavimleri azap ile yakalaması gibi onları da azaba duçar etmesine karşı onları uyardı. Allah’ın onların üzerindeki nimetlerini, onlara bol bol rızık ihsan etmiş olduğunu da hatırlattı. Ancak onun emirlerine itaat ve çağrısını kabul etmediler. Aksine Hud’un bu çağrısını şaşkınlıkla karşıladılar ve ona itaat etmelerinin imkânsız olduğunu bildirerek şöyle dediler:“Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiklerini terk edelim diye mi geldin?” Kahrolasıcalar! En baş göreve ve mükemmel bir işe karşı çıkmak için atalarının üzerinde bulundukları hali ileri sürdüler. Sapkın atalarının üzerinde bulundukları şirki ve putlara ibadeti, peygamberlerin davet ettikleri yalnızca Allah’ı -O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın- tevhid etmeye tercih ettiler, peygamberlerini yalanladılar ve ona:“O halde eğer doğru söyleyenlerden isen bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) başımıza getir.” dediler. Bu ise kendi aleyhlerine bir hükmün verilmesini istemeleri idi. 71. Hud aleyhisselâm “dedi ki: Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap hak olmuştur.” Bunun gelmesi kaçınılmazdır. Çünkü bunu gerektiren sebepler ortaya çıkmış ve artık helak olma vaktiniz gelmiştir. “Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz?” Yani hakikatleri olmayan, ilah diye adlandırdığınız o putlar hakkında benimle nasıl tartışırsınız? Halbuki bunların ilahlık namına en ufak bir özellikleri ve zerre ağırlığı kadar dahi hakları yoktur. Allah, bunların gerçekliklerine dair bir delil indirmiş de değildir. Bunların ilahlıkları doğru bir şey olsaydı elbette Allah onlara dair bir delil indirirdi. O’nun bu hususta bir delil indirmemiş olması bunların batıl olduklarının delilidir. Çünkü ne kadar maksat ve istek varsa özellikle de önemli hususlar hakkında mutlaka Allah onlara delil olacak belgeleri ve delilleri indirmiş, açıklamış ve bu hususta kapalı bir taraf bırakmamıştır. “O halde” başınıza gelecek ve benim sizi kendisi ile tehdit ettiğim azabı “bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” Bu iki bekleyiş arasında ise önemli bir fark vardır. Başına azabın geleceğinden korkanın bekleyişi ile Allah’tan zafer ve mükâfaat umanın bekleyişi... Bu yüzden Yüce Allah her iki kesim arasında verdiği hükmünü şöylece beyan buyurmaktadır: 72. “Bunun üzerine biz onu” yani Hud’u “onunla beraber olanları” iman edenleri “tarafımızdan bir rahmetle kurtardık.” Çünkü onları imana ileten O’dur. İmanlarını da kendisi ile rahmetine nail olacakları bir sebep kılan O’dur. İşte onları bu rahmeti ile kurtarmıştır. “Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin ise köklerini kestik.” Biz o çetin azap ile onların kökünü kazıdık ve onlardan geriye hiç kimse kalmadı. Allah onlara kısır bir rüzgarı musallat etti. “Bu rüzgar neye uğrarsa onu mutlaka kül gibi savuruyordu.”(ez-Zariyat, 51/42) Helak oldular ve “sabah olduğunda meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu.”(Ahkaf, 46/25)“Bak bakalım uyarılanların akıbeti nice oldu!”(Yunus, 10/73) İşte kendilerine karşı delil ortaya konulup da bunlara itaat etmeyen, iman etmeleri emrolunup da iman etmeyen toplumun akıbetinin nasıl olduğuna bir bak! Sonuçta helak edildiler, rezil ve rüsvay oldular. Yüce Allah Hud kavminin helaki ile ilgili olarak bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bu dünyada da kıyamet gününde de onlara lanet arkalarından yetiştirildi. Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rab’lerini inkâr ettiler ve yine haberiniz olsun ki Hud’un kavmi olan Âd -Allah’ın rahmetinden- uzak düştü.”(Hud, 11/60)“Ayetlerimizi yalanlayıp” hiçbir şekilde “iman etmeyenlerin ise köklerini kestik” Bunların özellikleri yalanlamak, inat, büyüklenme ve fesatçılıktan ibarettir.

A'raf 7:67

65- Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?” dedi. 66- Kavminden kâfir olan ileri gelenler:“Biz gerçekten senin aklında bir hafiflik görüyoruz ve senin kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler. 67- “Ey kavmim, aklımda hiçbir hafiflik yok. Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim” dedi. 68- “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” 69- “Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa? Hatırlayın ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı ve yaratılış itibari ile de size üstünlük verdi. O halde Allah’ın nimetlerini düşünün ki felaha eresiniz.” 70- Dediler ki:“Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiklerini terk edelim diye mi geldin? O halde eğer doğru söyleyenlerden isen bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) başımıza getir.” 71- Dedi ki:“Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap hak olmuştur. Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? O halde bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” 72- Bunun üzerine biz onu da onunla beraber olanları da tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin ise köklerini kestik. 65. Yani Yemen topraklarında yaşayan ve “ilk Âd” olarak bilinen kavme nesep itibariyle “kardeşleri Hûd’u” kendilerini tevhide çağırmak, şirkten ve yeryüzünde azgınlık etmekten sakındırmak üzere “gönderdik. O” da onlara: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Hâlâ” bu haliniz üzere devam edecek olursanız başınıza gelecek olan Allah’ın gazab ve azabından “sakınmayacak mısınız? dedi.” Ancak onlar, ona olumlu karşılık vermediler ve ona itaat etmediler. 66. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” onun çağrısını reddederek ve görüşünü tenkid ederek: “Biz senin aklında bir hafiflik görüyoruz ve senin kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler.” Yani bizim gördüğümüz kadarıyla sen, aklı olgun olmayan, kıtakıllı birisin. Ayrıca biz senin büyük bir ihtimalle yalancılardan olduğunu düşünmekteyiz. Bu şekilde gerçeği tersyüz görüyorlardı ve tamamen körleşmişlerdi. Çünkü kendi peygamberlerini, asıl kendilerinin taşıdıkları sıfatlarla yermeye kalkışmışlardı. Oysa peygamberleri, insanlar içinde bu sıfatlardan en uzak olanıydı. Asıl kıtakıllı ve gerçek yalancı onlardı. Zira en açık gerçeği ret ve inkâr ile karşılayan, doğru yolu gösterip samimi olarak öğüt veren kimselere karşı büyüklük taslayan, kalbi ve kalıbı ile her türlü azgın şeytana itaat eden, kendisine hiçbir fayda sağlamayan ağaçlara ve taşlara ibadet edenlerin akılsızlığından daha büyük bir akılsızlık olabilir mi? Bütün bu sapıklıkları yapmakla birlikte bir de bunları Allah’a nispet edenlerin yalanlarından daha ileri yalan mı olur? 67. “Ey kavmim, aklımda hiçbir” yönden “hafiflik yok.” Aksine o, doğru yola ileten ve doğru yol üzere bulunan bir peygamberdi. “Aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim, dedi.” 68. “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” O halde sizin göreviniz, bunları kabul ile ve boyun eğerek karşılamanız, kulların gerçek Rabbine itaat etmenizdir. 69. “Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” Yani siz hiç de şaşılmaması gereken bir işe nasıl şaşarsınız? Bu iş Allah’ın durumunu bildiğiniz bir kişiyi peygamber olarak göndermesidir. Bu peygamber, faydanıza olan şeyleri hatırlatmakta, öğüt vermekte ve sizin için yararlı olan şeylere teşvik etmektedir. Siz ise bu işe, inkâr edenlerin hayret etmesi gibi hayret edip şaştınız. “Hatırlayın ki O, sizi Nuh kavminden sonra halifeler kıldı.” Yani Rabbinize şükür ve hamdetmelisiniz. Çünkü O, yeryüzünde size güç ve imkân verdi. Sizden önce peygamberleri yalanlayarak helak olmuş ümmetlerin yerlerine halifeler kıldı. Allah onları helak etti, sizi bıraktı. Bunun sebebi sizin ne şekilde amel edeceğinizi ortaya çıkarmasıdır. Bu yüzden onların sürdürdükleri şekilde siz de yalanlamayı sürdürmekten sakının. Çünkü o vakit onlara gelen musibetler sizi de gelip bulur. Yine Allah’ın özel olarak ihsan etmiş olduğu bir nimetini de hatırlayın ki O “yaratılış itibari ile” güç ve kuvvet bakımından “size üstünlük verdi” yani sizi iri yarı kılıp güçlü kuvvetli yaptı. “O halde Allah’ın nimetlerini” üzerinizdeki pek büyük nimetlerini ve birbiri ardınca gelen ihsanlarını “düşünün” şükrederek ve hakkını eda ederek bunları anın “ki felaha eresiniz.” istediğinizi elde edip korktuğunuzdan da kurtulasınız. 70. Peygamberleri Hud onlara öğüt verdi, onlara hatırlattı ve Allah’ı tevhid etmelerini emretti. Kendilerine asıl niteliğini ve onlara güvenilir ve samimi olarak öğüt veren birisi olduğunu hatırlattı. Allah’ın kendilerinden önceki kavimleri azap ile yakalaması gibi onları da azaba duçar etmesine karşı onları uyardı. Allah’ın onların üzerindeki nimetlerini, onlara bol bol rızık ihsan etmiş olduğunu da hatırlattı. Ancak onun emirlerine itaat ve çağrısını kabul etmediler. Aksine Hud’un bu çağrısını şaşkınlıkla karşıladılar ve ona itaat etmelerinin imkânsız olduğunu bildirerek şöyle dediler:“Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiklerini terk edelim diye mi geldin?” Kahrolasıcalar! En baş göreve ve mükemmel bir işe karşı çıkmak için atalarının üzerinde bulundukları hali ileri sürdüler. Sapkın atalarının üzerinde bulundukları şirki ve putlara ibadeti, peygamberlerin davet ettikleri yalnızca Allah’ı -O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın- tevhid etmeye tercih ettiler, peygamberlerini yalanladılar ve ona:“O halde eğer doğru söyleyenlerden isen bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) başımıza getir.” dediler. Bu ise kendi aleyhlerine bir hükmün verilmesini istemeleri idi. 71. Hud aleyhisselâm “dedi ki: Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap hak olmuştur.” Bunun gelmesi kaçınılmazdır. Çünkü bunu gerektiren sebepler ortaya çıkmış ve artık helak olma vaktiniz gelmiştir. “Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz?” Yani hakikatleri olmayan, ilah diye adlandırdığınız o putlar hakkında benimle nasıl tartışırsınız? Halbuki bunların ilahlık namına en ufak bir özellikleri ve zerre ağırlığı kadar dahi hakları yoktur. Allah, bunların gerçekliklerine dair bir delil indirmiş de değildir. Bunların ilahlıkları doğru bir şey olsaydı elbette Allah onlara dair bir delil indirirdi. O’nun bu hususta bir delil indirmemiş olması bunların batıl olduklarının delilidir. Çünkü ne kadar maksat ve istek varsa özellikle de önemli hususlar hakkında mutlaka Allah onlara delil olacak belgeleri ve delilleri indirmiş, açıklamış ve bu hususta kapalı bir taraf bırakmamıştır. “O halde” başınıza gelecek ve benim sizi kendisi ile tehdit ettiğim azabı “bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” Bu iki bekleyiş arasında ise önemli bir fark vardır. Başına azabın geleceğinden korkanın bekleyişi ile Allah’tan zafer ve mükâfaat umanın bekleyişi... Bu yüzden Yüce Allah her iki kesim arasında verdiği hükmünü şöylece beyan buyurmaktadır: 72. “Bunun üzerine biz onu” yani Hud’u “onunla beraber olanları” iman edenleri “tarafımızdan bir rahmetle kurtardık.” Çünkü onları imana ileten O’dur. İmanlarını da kendisi ile rahmetine nail olacakları bir sebep kılan O’dur. İşte onları bu rahmeti ile kurtarmıştır. “Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin ise köklerini kestik.” Biz o çetin azap ile onların kökünü kazıdık ve onlardan geriye hiç kimse kalmadı. Allah onlara kısır bir rüzgarı musallat etti. “Bu rüzgar neye uğrarsa onu mutlaka kül gibi savuruyordu.”(ez-Zariyat, 51/42) Helak oldular ve “sabah olduğunda meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu.”(Ahkaf, 46/25)“Bak bakalım uyarılanların akıbeti nice oldu!”(Yunus, 10/73) İşte kendilerine karşı delil ortaya konulup da bunlara itaat etmeyen, iman etmeleri emrolunup da iman etmeyen toplumun akıbetinin nasıl olduğuna bir bak! Sonuçta helak edildiler, rezil ve rüsvay oldular. Yüce Allah Hud kavminin helaki ile ilgili olarak bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bu dünyada da kıyamet gününde de onlara lanet arkalarından yetiştirildi. Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rab’lerini inkâr ettiler ve yine haberiniz olsun ki Hud’un kavmi olan Âd -Allah’ın rahmetinden- uzak düştü.”(Hud, 11/60)“Ayetlerimizi yalanlayıp” hiçbir şekilde “iman etmeyenlerin ise köklerini kestik” Bunların özellikleri yalanlamak, inat, büyüklenme ve fesatçılıktan ibarettir.

A'raf 7:68

65- Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?” dedi. 66- Kavminden kâfir olan ileri gelenler:“Biz gerçekten senin aklında bir hafiflik görüyoruz ve senin kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler. 67- “Ey kavmim, aklımda hiçbir hafiflik yok. Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim” dedi. 68- “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” 69- “Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa? Hatırlayın ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı ve yaratılış itibari ile de size üstünlük verdi. O halde Allah’ın nimetlerini düşünün ki felaha eresiniz.” 70- Dediler ki:“Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiklerini terk edelim diye mi geldin? O halde eğer doğru söyleyenlerden isen bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) başımıza getir.” 71- Dedi ki:“Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap hak olmuştur. Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? O halde bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” 72- Bunun üzerine biz onu da onunla beraber olanları da tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin ise köklerini kestik. 65. Yani Yemen topraklarında yaşayan ve “ilk Âd” olarak bilinen kavme nesep itibariyle “kardeşleri Hûd’u” kendilerini tevhide çağırmak, şirkten ve yeryüzünde azgınlık etmekten sakındırmak üzere “gönderdik. O” da onlara: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Hâlâ” bu haliniz üzere devam edecek olursanız başınıza gelecek olan Allah’ın gazab ve azabından “sakınmayacak mısınız? dedi.” Ancak onlar, ona olumlu karşılık vermediler ve ona itaat etmediler. 66. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” onun çağrısını reddederek ve görüşünü tenkid ederek: “Biz senin aklında bir hafiflik görüyoruz ve senin kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler.” Yani bizim gördüğümüz kadarıyla sen, aklı olgun olmayan, kıtakıllı birisin. Ayrıca biz senin büyük bir ihtimalle yalancılardan olduğunu düşünmekteyiz. Bu şekilde gerçeği tersyüz görüyorlardı ve tamamen körleşmişlerdi. Çünkü kendi peygamberlerini, asıl kendilerinin taşıdıkları sıfatlarla yermeye kalkışmışlardı. Oysa peygamberleri, insanlar içinde bu sıfatlardan en uzak olanıydı. Asıl kıtakıllı ve gerçek yalancı onlardı. Zira en açık gerçeği ret ve inkâr ile karşılayan, doğru yolu gösterip samimi olarak öğüt veren kimselere karşı büyüklük taslayan, kalbi ve kalıbı ile her türlü azgın şeytana itaat eden, kendisine hiçbir fayda sağlamayan ağaçlara ve taşlara ibadet edenlerin akılsızlığından daha büyük bir akılsızlık olabilir mi? Bütün bu sapıklıkları yapmakla birlikte bir de bunları Allah’a nispet edenlerin yalanlarından daha ileri yalan mı olur? 67. “Ey kavmim, aklımda hiçbir” yönden “hafiflik yok.” Aksine o, doğru yola ileten ve doğru yol üzere bulunan bir peygamberdi. “Aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim, dedi.” 68. “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” O halde sizin göreviniz, bunları kabul ile ve boyun eğerek karşılamanız, kulların gerçek Rabbine itaat etmenizdir. 69. “Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” Yani siz hiç de şaşılmaması gereken bir işe nasıl şaşarsınız? Bu iş Allah’ın durumunu bildiğiniz bir kişiyi peygamber olarak göndermesidir. Bu peygamber, faydanıza olan şeyleri hatırlatmakta, öğüt vermekte ve sizin için yararlı olan şeylere teşvik etmektedir. Siz ise bu işe, inkâr edenlerin hayret etmesi gibi hayret edip şaştınız. “Hatırlayın ki O, sizi Nuh kavminden sonra halifeler kıldı.” Yani Rabbinize şükür ve hamdetmelisiniz. Çünkü O, yeryüzünde size güç ve imkân verdi. Sizden önce peygamberleri yalanlayarak helak olmuş ümmetlerin yerlerine halifeler kıldı. Allah onları helak etti, sizi bıraktı. Bunun sebebi sizin ne şekilde amel edeceğinizi ortaya çıkarmasıdır. Bu yüzden onların sürdürdükleri şekilde siz de yalanlamayı sürdürmekten sakının. Çünkü o vakit onlara gelen musibetler sizi de gelip bulur. Yine Allah’ın özel olarak ihsan etmiş olduğu bir nimetini de hatırlayın ki O “yaratılış itibari ile” güç ve kuvvet bakımından “size üstünlük verdi” yani sizi iri yarı kılıp güçlü kuvvetli yaptı. “O halde Allah’ın nimetlerini” üzerinizdeki pek büyük nimetlerini ve birbiri ardınca gelen ihsanlarını “düşünün” şükrederek ve hakkını eda ederek bunları anın “ki felaha eresiniz.” istediğinizi elde edip korktuğunuzdan da kurtulasınız. 70. Peygamberleri Hud onlara öğüt verdi, onlara hatırlattı ve Allah’ı tevhid etmelerini emretti. Kendilerine asıl niteliğini ve onlara güvenilir ve samimi olarak öğüt veren birisi olduğunu hatırlattı. Allah’ın kendilerinden önceki kavimleri azap ile yakalaması gibi onları da azaba duçar etmesine karşı onları uyardı. Allah’ın onların üzerindeki nimetlerini, onlara bol bol rızık ihsan etmiş olduğunu da hatırlattı. Ancak onun emirlerine itaat ve çağrısını kabul etmediler. Aksine Hud’un bu çağrısını şaşkınlıkla karşıladılar ve ona itaat etmelerinin imkânsız olduğunu bildirerek şöyle dediler:“Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiklerini terk edelim diye mi geldin?” Kahrolasıcalar! En baş göreve ve mükemmel bir işe karşı çıkmak için atalarının üzerinde bulundukları hali ileri sürdüler. Sapkın atalarının üzerinde bulundukları şirki ve putlara ibadeti, peygamberlerin davet ettikleri yalnızca Allah’ı -O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın- tevhid etmeye tercih ettiler, peygamberlerini yalanladılar ve ona:“O halde eğer doğru söyleyenlerden isen bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) başımıza getir.” dediler. Bu ise kendi aleyhlerine bir hükmün verilmesini istemeleri idi. 71. Hud aleyhisselâm “dedi ki: Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap hak olmuştur.” Bunun gelmesi kaçınılmazdır. Çünkü bunu gerektiren sebepler ortaya çıkmış ve artık helak olma vaktiniz gelmiştir. “Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz?” Yani hakikatleri olmayan, ilah diye adlandırdığınız o putlar hakkında benimle nasıl tartışırsınız? Halbuki bunların ilahlık namına en ufak bir özellikleri ve zerre ağırlığı kadar dahi hakları yoktur. Allah, bunların gerçekliklerine dair bir delil indirmiş de değildir. Bunların ilahlıkları doğru bir şey olsaydı elbette Allah onlara dair bir delil indirirdi. O’nun bu hususta bir delil indirmemiş olması bunların batıl olduklarının delilidir. Çünkü ne kadar maksat ve istek varsa özellikle de önemli hususlar hakkında mutlaka Allah onlara delil olacak belgeleri ve delilleri indirmiş, açıklamış ve bu hususta kapalı bir taraf bırakmamıştır. “O halde” başınıza gelecek ve benim sizi kendisi ile tehdit ettiğim azabı “bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” Bu iki bekleyiş arasında ise önemli bir fark vardır. Başına azabın geleceğinden korkanın bekleyişi ile Allah’tan zafer ve mükâfaat umanın bekleyişi... Bu yüzden Yüce Allah her iki kesim arasında verdiği hükmünü şöylece beyan buyurmaktadır: 72. “Bunun üzerine biz onu” yani Hud’u “onunla beraber olanları” iman edenleri “tarafımızdan bir rahmetle kurtardık.” Çünkü onları imana ileten O’dur. İmanlarını da kendisi ile rahmetine nail olacakları bir sebep kılan O’dur. İşte onları bu rahmeti ile kurtarmıştır. “Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin ise köklerini kestik.” Biz o çetin azap ile onların kökünü kazıdık ve onlardan geriye hiç kimse kalmadı. Allah onlara kısır bir rüzgarı musallat etti. “Bu rüzgar neye uğrarsa onu mutlaka kül gibi savuruyordu.”(ez-Zariyat, 51/42) Helak oldular ve “sabah olduğunda meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu.”(Ahkaf, 46/25)“Bak bakalım uyarılanların akıbeti nice oldu!”(Yunus, 10/73) İşte kendilerine karşı delil ortaya konulup da bunlara itaat etmeyen, iman etmeleri emrolunup da iman etmeyen toplumun akıbetinin nasıl olduğuna bir bak! Sonuçta helak edildiler, rezil ve rüsvay oldular. Yüce Allah Hud kavminin helaki ile ilgili olarak bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bu dünyada da kıyamet gününde de onlara lanet arkalarından yetiştirildi. Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rab’lerini inkâr ettiler ve yine haberiniz olsun ki Hud’un kavmi olan Âd -Allah’ın rahmetinden- uzak düştü.”(Hud, 11/60)“Ayetlerimizi yalanlayıp” hiçbir şekilde “iman etmeyenlerin ise köklerini kestik” Bunların özellikleri yalanlamak, inat, büyüklenme ve fesatçılıktan ibarettir.

A'raf 7:69

65- Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?” dedi. 66- Kavminden kâfir olan ileri gelenler:“Biz gerçekten senin aklında bir hafiflik görüyoruz ve senin kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler. 67- “Ey kavmim, aklımda hiçbir hafiflik yok. Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim” dedi. 68- “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” 69- “Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa? Hatırlayın ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı ve yaratılış itibari ile de size üstünlük verdi. O halde Allah’ın nimetlerini düşünün ki felaha eresiniz.” 70- Dediler ki:“Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiklerini terk edelim diye mi geldin? O halde eğer doğru söyleyenlerden isen bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) başımıza getir.” 71- Dedi ki:“Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap hak olmuştur. Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? O halde bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” 72- Bunun üzerine biz onu da onunla beraber olanları da tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin ise köklerini kestik. 65. Yani Yemen topraklarında yaşayan ve “ilk Âd” olarak bilinen kavme nesep itibariyle “kardeşleri Hûd’u” kendilerini tevhide çağırmak, şirkten ve yeryüzünde azgınlık etmekten sakındırmak üzere “gönderdik. O” da onlara: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Hâlâ” bu haliniz üzere devam edecek olursanız başınıza gelecek olan Allah’ın gazab ve azabından “sakınmayacak mısınız? dedi.” Ancak onlar, ona olumlu karşılık vermediler ve ona itaat etmediler. 66. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” onun çağrısını reddederek ve görüşünü tenkid ederek: “Biz senin aklında bir hafiflik görüyoruz ve senin kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler.” Yani bizim gördüğümüz kadarıyla sen, aklı olgun olmayan, kıtakıllı birisin. Ayrıca biz senin büyük bir ihtimalle yalancılardan olduğunu düşünmekteyiz. Bu şekilde gerçeği tersyüz görüyorlardı ve tamamen körleşmişlerdi. Çünkü kendi peygamberlerini, asıl kendilerinin taşıdıkları sıfatlarla yermeye kalkışmışlardı. Oysa peygamberleri, insanlar içinde bu sıfatlardan en uzak olanıydı. Asıl kıtakıllı ve gerçek yalancı onlardı. Zira en açık gerçeği ret ve inkâr ile karşılayan, doğru yolu gösterip samimi olarak öğüt veren kimselere karşı büyüklük taslayan, kalbi ve kalıbı ile her türlü azgın şeytana itaat eden, kendisine hiçbir fayda sağlamayan ağaçlara ve taşlara ibadet edenlerin akılsızlığından daha büyük bir akılsızlık olabilir mi? Bütün bu sapıklıkları yapmakla birlikte bir de bunları Allah’a nispet edenlerin yalanlarından daha ileri yalan mı olur? 67. “Ey kavmim, aklımda hiçbir” yönden “hafiflik yok.” Aksine o, doğru yola ileten ve doğru yol üzere bulunan bir peygamberdi. “Aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim, dedi.” 68. “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” O halde sizin göreviniz, bunları kabul ile ve boyun eğerek karşılamanız, kulların gerçek Rabbine itaat etmenizdir. 69. “Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” Yani siz hiç de şaşılmaması gereken bir işe nasıl şaşarsınız? Bu iş Allah’ın durumunu bildiğiniz bir kişiyi peygamber olarak göndermesidir. Bu peygamber, faydanıza olan şeyleri hatırlatmakta, öğüt vermekte ve sizin için yararlı olan şeylere teşvik etmektedir. Siz ise bu işe, inkâr edenlerin hayret etmesi gibi hayret edip şaştınız. “Hatırlayın ki O, sizi Nuh kavminden sonra halifeler kıldı.” Yani Rabbinize şükür ve hamdetmelisiniz. Çünkü O, yeryüzünde size güç ve imkân verdi. Sizden önce peygamberleri yalanlayarak helak olmuş ümmetlerin yerlerine halifeler kıldı. Allah onları helak etti, sizi bıraktı. Bunun sebebi sizin ne şekilde amel edeceğinizi ortaya çıkarmasıdır. Bu yüzden onların sürdürdükleri şekilde siz de yalanlamayı sürdürmekten sakının. Çünkü o vakit onlara gelen musibetler sizi de gelip bulur. Yine Allah’ın özel olarak ihsan etmiş olduğu bir nimetini de hatırlayın ki O “yaratılış itibari ile” güç ve kuvvet bakımından “size üstünlük verdi” yani sizi iri yarı kılıp güçlü kuvvetli yaptı. “O halde Allah’ın nimetlerini” üzerinizdeki pek büyük nimetlerini ve birbiri ardınca gelen ihsanlarını “düşünün” şükrederek ve hakkını eda ederek bunları anın “ki felaha eresiniz.” istediğinizi elde edip korktuğunuzdan da kurtulasınız. 70. Peygamberleri Hud onlara öğüt verdi, onlara hatırlattı ve Allah’ı tevhid etmelerini emretti. Kendilerine asıl niteliğini ve onlara güvenilir ve samimi olarak öğüt veren birisi olduğunu hatırlattı. Allah’ın kendilerinden önceki kavimleri azap ile yakalaması gibi onları da azaba duçar etmesine karşı onları uyardı. Allah’ın onların üzerindeki nimetlerini, onlara bol bol rızık ihsan etmiş olduğunu da hatırlattı. Ancak onun emirlerine itaat ve çağrısını kabul etmediler. Aksine Hud’un bu çağrısını şaşkınlıkla karşıladılar ve ona itaat etmelerinin imkânsız olduğunu bildirerek şöyle dediler:“Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiklerini terk edelim diye mi geldin?” Kahrolasıcalar! En baş göreve ve mükemmel bir işe karşı çıkmak için atalarının üzerinde bulundukları hali ileri sürdüler. Sapkın atalarının üzerinde bulundukları şirki ve putlara ibadeti, peygamberlerin davet ettikleri yalnızca Allah’ı -O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın- tevhid etmeye tercih ettiler, peygamberlerini yalanladılar ve ona:“O halde eğer doğru söyleyenlerden isen bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) başımıza getir.” dediler. Bu ise kendi aleyhlerine bir hükmün verilmesini istemeleri idi. 71. Hud aleyhisselâm “dedi ki: Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap hak olmuştur.” Bunun gelmesi kaçınılmazdır. Çünkü bunu gerektiren sebepler ortaya çıkmış ve artık helak olma vaktiniz gelmiştir. “Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz?” Yani hakikatleri olmayan, ilah diye adlandırdığınız o putlar hakkında benimle nasıl tartışırsınız? Halbuki bunların ilahlık namına en ufak bir özellikleri ve zerre ağırlığı kadar dahi hakları yoktur. Allah, bunların gerçekliklerine dair bir delil indirmiş de değildir. Bunların ilahlıkları doğru bir şey olsaydı elbette Allah onlara dair bir delil indirirdi. O’nun bu hususta bir delil indirmemiş olması bunların batıl olduklarının delilidir. Çünkü ne kadar maksat ve istek varsa özellikle de önemli hususlar hakkında mutlaka Allah onlara delil olacak belgeleri ve delilleri indirmiş, açıklamış ve bu hususta kapalı bir taraf bırakmamıştır. “O halde” başınıza gelecek ve benim sizi kendisi ile tehdit ettiğim azabı “bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” Bu iki bekleyiş arasında ise önemli bir fark vardır. Başına azabın geleceğinden korkanın bekleyişi ile Allah’tan zafer ve mükâfaat umanın bekleyişi... Bu yüzden Yüce Allah her iki kesim arasında verdiği hükmünü şöylece beyan buyurmaktadır: 72. “Bunun üzerine biz onu” yani Hud’u “onunla beraber olanları” iman edenleri “tarafımızdan bir rahmetle kurtardık.” Çünkü onları imana ileten O’dur. İmanlarını da kendisi ile rahmetine nail olacakları bir sebep kılan O’dur. İşte onları bu rahmeti ile kurtarmıştır. “Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin ise köklerini kestik.” Biz o çetin azap ile onların kökünü kazıdık ve onlardan geriye hiç kimse kalmadı. Allah onlara kısır bir rüzgarı musallat etti. “Bu rüzgar neye uğrarsa onu mutlaka kül gibi savuruyordu.”(ez-Zariyat, 51/42) Helak oldular ve “sabah olduğunda meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu.”(Ahkaf, 46/25)“Bak bakalım uyarılanların akıbeti nice oldu!”(Yunus, 10/73) İşte kendilerine karşı delil ortaya konulup da bunlara itaat etmeyen, iman etmeleri emrolunup da iman etmeyen toplumun akıbetinin nasıl olduğuna bir bak! Sonuçta helak edildiler, rezil ve rüsvay oldular. Yüce Allah Hud kavminin helaki ile ilgili olarak bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bu dünyada da kıyamet gününde de onlara lanet arkalarından yetiştirildi. Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rab’lerini inkâr ettiler ve yine haberiniz olsun ki Hud’un kavmi olan Âd -Allah’ın rahmetinden- uzak düştü.”(Hud, 11/60)“Ayetlerimizi yalanlayıp” hiçbir şekilde “iman etmeyenlerin ise köklerini kestik” Bunların özellikleri yalanlamak, inat, büyüklenme ve fesatçılıktan ibarettir.

A'raf 7:70

65- Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?” dedi. 66- Kavminden kâfir olan ileri gelenler:“Biz gerçekten senin aklında bir hafiflik görüyoruz ve senin kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler. 67- “Ey kavmim, aklımda hiçbir hafiflik yok. Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim” dedi. 68- “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” 69- “Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa? Hatırlayın ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı ve yaratılış itibari ile de size üstünlük verdi. O halde Allah’ın nimetlerini düşünün ki felaha eresiniz.” 70- Dediler ki:“Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiklerini terk edelim diye mi geldin? O halde eğer doğru söyleyenlerden isen bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) başımıza getir.” 71- Dedi ki:“Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap hak olmuştur. Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? O halde bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” 72- Bunun üzerine biz onu da onunla beraber olanları da tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin ise köklerini kestik. 65. Yani Yemen topraklarında yaşayan ve “ilk Âd” olarak bilinen kavme nesep itibariyle “kardeşleri Hûd’u” kendilerini tevhide çağırmak, şirkten ve yeryüzünde azgınlık etmekten sakındırmak üzere “gönderdik. O” da onlara: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Hâlâ” bu haliniz üzere devam edecek olursanız başınıza gelecek olan Allah’ın gazab ve azabından “sakınmayacak mısınız? dedi.” Ancak onlar, ona olumlu karşılık vermediler ve ona itaat etmediler. 66. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” onun çağrısını reddederek ve görüşünü tenkid ederek: “Biz senin aklında bir hafiflik görüyoruz ve senin kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler.” Yani bizim gördüğümüz kadarıyla sen, aklı olgun olmayan, kıtakıllı birisin. Ayrıca biz senin büyük bir ihtimalle yalancılardan olduğunu düşünmekteyiz. Bu şekilde gerçeği tersyüz görüyorlardı ve tamamen körleşmişlerdi. Çünkü kendi peygamberlerini, asıl kendilerinin taşıdıkları sıfatlarla yermeye kalkışmışlardı. Oysa peygamberleri, insanlar içinde bu sıfatlardan en uzak olanıydı. Asıl kıtakıllı ve gerçek yalancı onlardı. Zira en açık gerçeği ret ve inkâr ile karşılayan, doğru yolu gösterip samimi olarak öğüt veren kimselere karşı büyüklük taslayan, kalbi ve kalıbı ile her türlü azgın şeytana itaat eden, kendisine hiçbir fayda sağlamayan ağaçlara ve taşlara ibadet edenlerin akılsızlığından daha büyük bir akılsızlık olabilir mi? Bütün bu sapıklıkları yapmakla birlikte bir de bunları Allah’a nispet edenlerin yalanlarından daha ileri yalan mı olur? 67. “Ey kavmim, aklımda hiçbir” yönden “hafiflik yok.” Aksine o, doğru yola ileten ve doğru yol üzere bulunan bir peygamberdi. “Aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim, dedi.” 68. “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” O halde sizin göreviniz, bunları kabul ile ve boyun eğerek karşılamanız, kulların gerçek Rabbine itaat etmenizdir. 69. “Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” Yani siz hiç de şaşılmaması gereken bir işe nasıl şaşarsınız? Bu iş Allah’ın durumunu bildiğiniz bir kişiyi peygamber olarak göndermesidir. Bu peygamber, faydanıza olan şeyleri hatırlatmakta, öğüt vermekte ve sizin için yararlı olan şeylere teşvik etmektedir. Siz ise bu işe, inkâr edenlerin hayret etmesi gibi hayret edip şaştınız. “Hatırlayın ki O, sizi Nuh kavminden sonra halifeler kıldı.” Yani Rabbinize şükür ve hamdetmelisiniz. Çünkü O, yeryüzünde size güç ve imkân verdi. Sizden önce peygamberleri yalanlayarak helak olmuş ümmetlerin yerlerine halifeler kıldı. Allah onları helak etti, sizi bıraktı. Bunun sebebi sizin ne şekilde amel edeceğinizi ortaya çıkarmasıdır. Bu yüzden onların sürdürdükleri şekilde siz de yalanlamayı sürdürmekten sakının. Çünkü o vakit onlara gelen musibetler sizi de gelip bulur. Yine Allah’ın özel olarak ihsan etmiş olduğu bir nimetini de hatırlayın ki O “yaratılış itibari ile” güç ve kuvvet bakımından “size üstünlük verdi” yani sizi iri yarı kılıp güçlü kuvvetli yaptı. “O halde Allah’ın nimetlerini” üzerinizdeki pek büyük nimetlerini ve birbiri ardınca gelen ihsanlarını “düşünün” şükrederek ve hakkını eda ederek bunları anın “ki felaha eresiniz.” istediğinizi elde edip korktuğunuzdan da kurtulasınız. 70. Peygamberleri Hud onlara öğüt verdi, onlara hatırlattı ve Allah’ı tevhid etmelerini emretti. Kendilerine asıl niteliğini ve onlara güvenilir ve samimi olarak öğüt veren birisi olduğunu hatırlattı. Allah’ın kendilerinden önceki kavimleri azap ile yakalaması gibi onları da azaba duçar etmesine karşı onları uyardı. Allah’ın onların üzerindeki nimetlerini, onlara bol bol rızık ihsan etmiş olduğunu da hatırlattı. Ancak onun emirlerine itaat ve çağrısını kabul etmediler. Aksine Hud’un bu çağrısını şaşkınlıkla karşıladılar ve ona itaat etmelerinin imkânsız olduğunu bildirerek şöyle dediler:“Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiklerini terk edelim diye mi geldin?” Kahrolasıcalar! En baş göreve ve mükemmel bir işe karşı çıkmak için atalarının üzerinde bulundukları hali ileri sürdüler. Sapkın atalarının üzerinde bulundukları şirki ve putlara ibadeti, peygamberlerin davet ettikleri yalnızca Allah’ı -O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın- tevhid etmeye tercih ettiler, peygamberlerini yalanladılar ve ona:“O halde eğer doğru söyleyenlerden isen bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) başımıza getir.” dediler. Bu ise kendi aleyhlerine bir hükmün verilmesini istemeleri idi. 71. Hud aleyhisselâm “dedi ki: Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap hak olmuştur.” Bunun gelmesi kaçınılmazdır. Çünkü bunu gerektiren sebepler ortaya çıkmış ve artık helak olma vaktiniz gelmiştir. “Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz?” Yani hakikatleri olmayan, ilah diye adlandırdığınız o putlar hakkında benimle nasıl tartışırsınız? Halbuki bunların ilahlık namına en ufak bir özellikleri ve zerre ağırlığı kadar dahi hakları yoktur. Allah, bunların gerçekliklerine dair bir delil indirmiş de değildir. Bunların ilahlıkları doğru bir şey olsaydı elbette Allah onlara dair bir delil indirirdi. O’nun bu hususta bir delil indirmemiş olması bunların batıl olduklarının delilidir. Çünkü ne kadar maksat ve istek varsa özellikle de önemli hususlar hakkında mutlaka Allah onlara delil olacak belgeleri ve delilleri indirmiş, açıklamış ve bu hususta kapalı bir taraf bırakmamıştır. “O halde” başınıza gelecek ve benim sizi kendisi ile tehdit ettiğim azabı “bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” Bu iki bekleyiş arasında ise önemli bir fark vardır. Başına azabın geleceğinden korkanın bekleyişi ile Allah’tan zafer ve mükâfaat umanın bekleyişi... Bu yüzden Yüce Allah her iki kesim arasında verdiği hükmünü şöylece beyan buyurmaktadır: 72. “Bunun üzerine biz onu” yani Hud’u “onunla beraber olanları” iman edenleri “tarafımızdan bir rahmetle kurtardık.” Çünkü onları imana ileten O’dur. İmanlarını da kendisi ile rahmetine nail olacakları bir sebep kılan O’dur. İşte onları bu rahmeti ile kurtarmıştır. “Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin ise köklerini kestik.” Biz o çetin azap ile onların kökünü kazıdık ve onlardan geriye hiç kimse kalmadı. Allah onlara kısır bir rüzgarı musallat etti. “Bu rüzgar neye uğrarsa onu mutlaka kül gibi savuruyordu.”(ez-Zariyat, 51/42) Helak oldular ve “sabah olduğunda meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu.”(Ahkaf, 46/25)“Bak bakalım uyarılanların akıbeti nice oldu!”(Yunus, 10/73) İşte kendilerine karşı delil ortaya konulup da bunlara itaat etmeyen, iman etmeleri emrolunup da iman etmeyen toplumun akıbetinin nasıl olduğuna bir bak! Sonuçta helak edildiler, rezil ve rüsvay oldular. Yüce Allah Hud kavminin helaki ile ilgili olarak bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bu dünyada da kıyamet gününde de onlara lanet arkalarından yetiştirildi. Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rab’lerini inkâr ettiler ve yine haberiniz olsun ki Hud’un kavmi olan Âd -Allah’ın rahmetinden- uzak düştü.”(Hud, 11/60)“Ayetlerimizi yalanlayıp” hiçbir şekilde “iman etmeyenlerin ise köklerini kestik” Bunların özellikleri yalanlamak, inat, büyüklenme ve fesatçılıktan ibarettir.

A'raf 7:71

65- Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?” dedi. 66- Kavminden kâfir olan ileri gelenler:“Biz gerçekten senin aklında bir hafiflik görüyoruz ve senin kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler. 67- “Ey kavmim, aklımda hiçbir hafiflik yok. Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim” dedi. 68- “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” 69- “Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa? Hatırlayın ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı ve yaratılış itibari ile de size üstünlük verdi. O halde Allah’ın nimetlerini düşünün ki felaha eresiniz.” 70- Dediler ki:“Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiklerini terk edelim diye mi geldin? O halde eğer doğru söyleyenlerden isen bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) başımıza getir.” 71- Dedi ki:“Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap hak olmuştur. Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? O halde bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” 72- Bunun üzerine biz onu da onunla beraber olanları da tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin ise köklerini kestik. 65. Yani Yemen topraklarında yaşayan ve “ilk Âd” olarak bilinen kavme nesep itibariyle “kardeşleri Hûd’u” kendilerini tevhide çağırmak, şirkten ve yeryüzünde azgınlık etmekten sakındırmak üzere “gönderdik. O” da onlara: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Hâlâ” bu haliniz üzere devam edecek olursanız başınıza gelecek olan Allah’ın gazab ve azabından “sakınmayacak mısınız? dedi.” Ancak onlar, ona olumlu karşılık vermediler ve ona itaat etmediler. 66. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” onun çağrısını reddederek ve görüşünü tenkid ederek: “Biz senin aklında bir hafiflik görüyoruz ve senin kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler.” Yani bizim gördüğümüz kadarıyla sen, aklı olgun olmayan, kıtakıllı birisin. Ayrıca biz senin büyük bir ihtimalle yalancılardan olduğunu düşünmekteyiz. Bu şekilde gerçeği tersyüz görüyorlardı ve tamamen körleşmişlerdi. Çünkü kendi peygamberlerini, asıl kendilerinin taşıdıkları sıfatlarla yermeye kalkışmışlardı. Oysa peygamberleri, insanlar içinde bu sıfatlardan en uzak olanıydı. Asıl kıtakıllı ve gerçek yalancı onlardı. Zira en açık gerçeği ret ve inkâr ile karşılayan, doğru yolu gösterip samimi olarak öğüt veren kimselere karşı büyüklük taslayan, kalbi ve kalıbı ile her türlü azgın şeytana itaat eden, kendisine hiçbir fayda sağlamayan ağaçlara ve taşlara ibadet edenlerin akılsızlığından daha büyük bir akılsızlık olabilir mi? Bütün bu sapıklıkları yapmakla birlikte bir de bunları Allah’a nispet edenlerin yalanlarından daha ileri yalan mı olur? 67. “Ey kavmim, aklımda hiçbir” yönden “hafiflik yok.” Aksine o, doğru yola ileten ve doğru yol üzere bulunan bir peygamberdi. “Aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim, dedi.” 68. “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” O halde sizin göreviniz, bunları kabul ile ve boyun eğerek karşılamanız, kulların gerçek Rabbine itaat etmenizdir. 69. “Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” Yani siz hiç de şaşılmaması gereken bir işe nasıl şaşarsınız? Bu iş Allah’ın durumunu bildiğiniz bir kişiyi peygamber olarak göndermesidir. Bu peygamber, faydanıza olan şeyleri hatırlatmakta, öğüt vermekte ve sizin için yararlı olan şeylere teşvik etmektedir. Siz ise bu işe, inkâr edenlerin hayret etmesi gibi hayret edip şaştınız. “Hatırlayın ki O, sizi Nuh kavminden sonra halifeler kıldı.” Yani Rabbinize şükür ve hamdetmelisiniz. Çünkü O, yeryüzünde size güç ve imkân verdi. Sizden önce peygamberleri yalanlayarak helak olmuş ümmetlerin yerlerine halifeler kıldı. Allah onları helak etti, sizi bıraktı. Bunun sebebi sizin ne şekilde amel edeceğinizi ortaya çıkarmasıdır. Bu yüzden onların sürdürdükleri şekilde siz de yalanlamayı sürdürmekten sakının. Çünkü o vakit onlara gelen musibetler sizi de gelip bulur. Yine Allah’ın özel olarak ihsan etmiş olduğu bir nimetini de hatırlayın ki O “yaratılış itibari ile” güç ve kuvvet bakımından “size üstünlük verdi” yani sizi iri yarı kılıp güçlü kuvvetli yaptı. “O halde Allah’ın nimetlerini” üzerinizdeki pek büyük nimetlerini ve birbiri ardınca gelen ihsanlarını “düşünün” şükrederek ve hakkını eda ederek bunları anın “ki felaha eresiniz.” istediğinizi elde edip korktuğunuzdan da kurtulasınız. 70. Peygamberleri Hud onlara öğüt verdi, onlara hatırlattı ve Allah’ı tevhid etmelerini emretti. Kendilerine asıl niteliğini ve onlara güvenilir ve samimi olarak öğüt veren birisi olduğunu hatırlattı. Allah’ın kendilerinden önceki kavimleri azap ile yakalaması gibi onları da azaba duçar etmesine karşı onları uyardı. Allah’ın onların üzerindeki nimetlerini, onlara bol bol rızık ihsan etmiş olduğunu da hatırlattı. Ancak onun emirlerine itaat ve çağrısını kabul etmediler. Aksine Hud’un bu çağrısını şaşkınlıkla karşıladılar ve ona itaat etmelerinin imkânsız olduğunu bildirerek şöyle dediler:“Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiklerini terk edelim diye mi geldin?” Kahrolasıcalar! En baş göreve ve mükemmel bir işe karşı çıkmak için atalarının üzerinde bulundukları hali ileri sürdüler. Sapkın atalarının üzerinde bulundukları şirki ve putlara ibadeti, peygamberlerin davet ettikleri yalnızca Allah’ı -O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın- tevhid etmeye tercih ettiler, peygamberlerini yalanladılar ve ona:“O halde eğer doğru söyleyenlerden isen bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) başımıza getir.” dediler. Bu ise kendi aleyhlerine bir hükmün verilmesini istemeleri idi. 71. Hud aleyhisselâm “dedi ki: Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap hak olmuştur.” Bunun gelmesi kaçınılmazdır. Çünkü bunu gerektiren sebepler ortaya çıkmış ve artık helak olma vaktiniz gelmiştir. “Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz?” Yani hakikatleri olmayan, ilah diye adlandırdığınız o putlar hakkında benimle nasıl tartışırsınız? Halbuki bunların ilahlık namına en ufak bir özellikleri ve zerre ağırlığı kadar dahi hakları yoktur. Allah, bunların gerçekliklerine dair bir delil indirmiş de değildir. Bunların ilahlıkları doğru bir şey olsaydı elbette Allah onlara dair bir delil indirirdi. O’nun bu hususta bir delil indirmemiş olması bunların batıl olduklarının delilidir. Çünkü ne kadar maksat ve istek varsa özellikle de önemli hususlar hakkında mutlaka Allah onlara delil olacak belgeleri ve delilleri indirmiş, açıklamış ve bu hususta kapalı bir taraf bırakmamıştır. “O halde” başınıza gelecek ve benim sizi kendisi ile tehdit ettiğim azabı “bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” Bu iki bekleyiş arasında ise önemli bir fark vardır. Başına azabın geleceğinden korkanın bekleyişi ile Allah’tan zafer ve mükâfaat umanın bekleyişi... Bu yüzden Yüce Allah her iki kesim arasında verdiği hükmünü şöylece beyan buyurmaktadır: 72. “Bunun üzerine biz onu” yani Hud’u “onunla beraber olanları” iman edenleri “tarafımızdan bir rahmetle kurtardık.” Çünkü onları imana ileten O’dur. İmanlarını da kendisi ile rahmetine nail olacakları bir sebep kılan O’dur. İşte onları bu rahmeti ile kurtarmıştır. “Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin ise köklerini kestik.” Biz o çetin azap ile onların kökünü kazıdık ve onlardan geriye hiç kimse kalmadı. Allah onlara kısır bir rüzgarı musallat etti. “Bu rüzgar neye uğrarsa onu mutlaka kül gibi savuruyordu.”(ez-Zariyat, 51/42) Helak oldular ve “sabah olduğunda meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu.”(Ahkaf, 46/25)“Bak bakalım uyarılanların akıbeti nice oldu!”(Yunus, 10/73) İşte kendilerine karşı delil ortaya konulup da bunlara itaat etmeyen, iman etmeleri emrolunup da iman etmeyen toplumun akıbetinin nasıl olduğuna bir bak! Sonuçta helak edildiler, rezil ve rüsvay oldular. Yüce Allah Hud kavminin helaki ile ilgili olarak bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bu dünyada da kıyamet gününde de onlara lanet arkalarından yetiştirildi. Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rab’lerini inkâr ettiler ve yine haberiniz olsun ki Hud’un kavmi olan Âd -Allah’ın rahmetinden- uzak düştü.”(Hud, 11/60)“Ayetlerimizi yalanlayıp” hiçbir şekilde “iman etmeyenlerin ise köklerini kestik” Bunların özellikleri yalanlamak, inat, büyüklenme ve fesatçılıktan ibarettir.

A'raf 7:72

65- Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?” dedi. 66- Kavminden kâfir olan ileri gelenler:“Biz gerçekten senin aklında bir hafiflik görüyoruz ve senin kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler. 67- “Ey kavmim, aklımda hiçbir hafiflik yok. Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim” dedi. 68- “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” 69- “Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa? Hatırlayın ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı ve yaratılış itibari ile de size üstünlük verdi. O halde Allah’ın nimetlerini düşünün ki felaha eresiniz.” 70- Dediler ki:“Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiklerini terk edelim diye mi geldin? O halde eğer doğru söyleyenlerden isen bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) başımıza getir.” 71- Dedi ki:“Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap hak olmuştur. Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? O halde bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” 72- Bunun üzerine biz onu da onunla beraber olanları da tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin ise köklerini kestik. 65. Yani Yemen topraklarında yaşayan ve “ilk Âd” olarak bilinen kavme nesep itibariyle “kardeşleri Hûd’u” kendilerini tevhide çağırmak, şirkten ve yeryüzünde azgınlık etmekten sakındırmak üzere “gönderdik. O” da onlara: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Hâlâ” bu haliniz üzere devam edecek olursanız başınıza gelecek olan Allah’ın gazab ve azabından “sakınmayacak mısınız? dedi.” Ancak onlar, ona olumlu karşılık vermediler ve ona itaat etmediler. 66. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” onun çağrısını reddederek ve görüşünü tenkid ederek: “Biz senin aklında bir hafiflik görüyoruz ve senin kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler.” Yani bizim gördüğümüz kadarıyla sen, aklı olgun olmayan, kıtakıllı birisin. Ayrıca biz senin büyük bir ihtimalle yalancılardan olduğunu düşünmekteyiz. Bu şekilde gerçeği tersyüz görüyorlardı ve tamamen körleşmişlerdi. Çünkü kendi peygamberlerini, asıl kendilerinin taşıdıkları sıfatlarla yermeye kalkışmışlardı. Oysa peygamberleri, insanlar içinde bu sıfatlardan en uzak olanıydı. Asıl kıtakıllı ve gerçek yalancı onlardı. Zira en açık gerçeği ret ve inkâr ile karşılayan, doğru yolu gösterip samimi olarak öğüt veren kimselere karşı büyüklük taslayan, kalbi ve kalıbı ile her türlü azgın şeytana itaat eden, kendisine hiçbir fayda sağlamayan ağaçlara ve taşlara ibadet edenlerin akılsızlığından daha büyük bir akılsızlık olabilir mi? Bütün bu sapıklıkları yapmakla birlikte bir de bunları Allah’a nispet edenlerin yalanlarından daha ileri yalan mı olur? 67. “Ey kavmim, aklımda hiçbir” yönden “hafiflik yok.” Aksine o, doğru yola ileten ve doğru yol üzere bulunan bir peygamberdi. “Aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim, dedi.” 68. “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” O halde sizin göreviniz, bunları kabul ile ve boyun eğerek karşılamanız, kulların gerçek Rabbine itaat etmenizdir. 69. “Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” Yani siz hiç de şaşılmaması gereken bir işe nasıl şaşarsınız? Bu iş Allah’ın durumunu bildiğiniz bir kişiyi peygamber olarak göndermesidir. Bu peygamber, faydanıza olan şeyleri hatırlatmakta, öğüt vermekte ve sizin için yararlı olan şeylere teşvik etmektedir. Siz ise bu işe, inkâr edenlerin hayret etmesi gibi hayret edip şaştınız. “Hatırlayın ki O, sizi Nuh kavminden sonra halifeler kıldı.” Yani Rabbinize şükür ve hamdetmelisiniz. Çünkü O, yeryüzünde size güç ve imkân verdi. Sizden önce peygamberleri yalanlayarak helak olmuş ümmetlerin yerlerine halifeler kıldı. Allah onları helak etti, sizi bıraktı. Bunun sebebi sizin ne şekilde amel edeceğinizi ortaya çıkarmasıdır. Bu yüzden onların sürdürdükleri şekilde siz de yalanlamayı sürdürmekten sakının. Çünkü o vakit onlara gelen musibetler sizi de gelip bulur. Yine Allah’ın özel olarak ihsan etmiş olduğu bir nimetini de hatırlayın ki O “yaratılış itibari ile” güç ve kuvvet bakımından “size üstünlük verdi” yani sizi iri yarı kılıp güçlü kuvvetli yaptı. “O halde Allah’ın nimetlerini” üzerinizdeki pek büyük nimetlerini ve birbiri ardınca gelen ihsanlarını “düşünün” şükrederek ve hakkını eda ederek bunları anın “ki felaha eresiniz.” istediğinizi elde edip korktuğunuzdan da kurtulasınız. 70. Peygamberleri Hud onlara öğüt verdi, onlara hatırlattı ve Allah’ı tevhid etmelerini emretti. Kendilerine asıl niteliğini ve onlara güvenilir ve samimi olarak öğüt veren birisi olduğunu hatırlattı. Allah’ın kendilerinden önceki kavimleri azap ile yakalaması gibi onları da azaba duçar etmesine karşı onları uyardı. Allah’ın onların üzerindeki nimetlerini, onlara bol bol rızık ihsan etmiş olduğunu da hatırlattı. Ancak onun emirlerine itaat ve çağrısını kabul etmediler. Aksine Hud’un bu çağrısını şaşkınlıkla karşıladılar ve ona itaat etmelerinin imkânsız olduğunu bildirerek şöyle dediler:“Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiklerini terk edelim diye mi geldin?” Kahrolasıcalar! En baş göreve ve mükemmel bir işe karşı çıkmak için atalarının üzerinde bulundukları hali ileri sürdüler. Sapkın atalarının üzerinde bulundukları şirki ve putlara ibadeti, peygamberlerin davet ettikleri yalnızca Allah’ı -O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın- tevhid etmeye tercih ettiler, peygamberlerini yalanladılar ve ona:“O halde eğer doğru söyleyenlerden isen bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) başımıza getir.” dediler. Bu ise kendi aleyhlerine bir hükmün verilmesini istemeleri idi. 71. Hud aleyhisselâm “dedi ki: Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap hak olmuştur.” Bunun gelmesi kaçınılmazdır. Çünkü bunu gerektiren sebepler ortaya çıkmış ve artık helak olma vaktiniz gelmiştir. “Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz?” Yani hakikatleri olmayan, ilah diye adlandırdığınız o putlar hakkında benimle nasıl tartışırsınız? Halbuki bunların ilahlık namına en ufak bir özellikleri ve zerre ağırlığı kadar dahi hakları yoktur. Allah, bunların gerçekliklerine dair bir delil indirmiş de değildir. Bunların ilahlıkları doğru bir şey olsaydı elbette Allah onlara dair bir delil indirirdi. O’nun bu hususta bir delil indirmemiş olması bunların batıl olduklarının delilidir. Çünkü ne kadar maksat ve istek varsa özellikle de önemli hususlar hakkında mutlaka Allah onlara delil olacak belgeleri ve delilleri indirmiş, açıklamış ve bu hususta kapalı bir taraf bırakmamıştır. “O halde” başınıza gelecek ve benim sizi kendisi ile tehdit ettiğim azabı “bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” Bu iki bekleyiş arasında ise önemli bir fark vardır. Başına azabın geleceğinden korkanın bekleyişi ile Allah’tan zafer ve mükâfaat umanın bekleyişi... Bu yüzden Yüce Allah her iki kesim arasında verdiği hükmünü şöylece beyan buyurmaktadır: 72. “Bunun üzerine biz onu” yani Hud’u “onunla beraber olanları” iman edenleri “tarafımızdan bir rahmetle kurtardık.” Çünkü onları imana ileten O’dur. İmanlarını da kendisi ile rahmetine nail olacakları bir sebep kılan O’dur. İşte onları bu rahmeti ile kurtarmıştır. “Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin ise köklerini kestik.” Biz o çetin azap ile onların kökünü kazıdık ve onlardan geriye hiç kimse kalmadı. Allah onlara kısır bir rüzgarı musallat etti. “Bu rüzgar neye uğrarsa onu mutlaka kül gibi savuruyordu.”(ez-Zariyat, 51/42) Helak oldular ve “sabah olduğunda meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu.”(Ahkaf, 46/25)“Bak bakalım uyarılanların akıbeti nice oldu!”(Yunus, 10/73) İşte kendilerine karşı delil ortaya konulup da bunlara itaat etmeyen, iman etmeleri emrolunup da iman etmeyen toplumun akıbetinin nasıl olduğuna bir bak! Sonuçta helak edildiler, rezil ve rüsvay oldular. Yüce Allah Hud kavminin helaki ile ilgili olarak bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bu dünyada da kıyamet gününde de onlara lanet arkalarından yetiştirildi. Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rab’lerini inkâr ettiler ve yine haberiniz olsun ki Hud’un kavmi olan Âd -Allah’ın rahmetinden- uzak düştü.”(Hud, 11/60)“Ayetlerimizi yalanlayıp” hiçbir şekilde “iman etmeyenlerin ise köklerini kestik” Bunların özellikleri yalanlamak, inat, büyüklenme ve fesatçılıktan ibarettir.

A'raf 7:73

73- Semûd’a da kardeşleri Salih’i (gönderdik). O da:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi! Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin. Ona herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi can yakıcı bir azap yakalar” dedi. 74- “Hatırlayın ki O, Âd’dan sonra sizi halifeler kılıp yeryüzüne yerleştirdi ki siz onun ovalarında köşkler yapıyor ve dağlarında da evler yontuyorsunuz. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” 75- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, zayıf görülenler arasından iman edenlere şöyle dediler:“Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?” Onlar da: “Doğrusu biz onunla gönderilene iman edenleriz” dediler. 76- Büyüklük taslayanlar ise:“Doğrusu biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz” dediler. 77- Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Rablerinin emrine büyüklenerek isyan ettiler ve:“Ey Salih, eğer sen peygamberlerden isen bizi tehdit edip durduğun (azabı) başımıza getir” dediler. 78- Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. 79- O da onlardan yüz çevirdi ve dedi ki:“Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz.” 73. “Semûd’a” yani Hicaz ve Arap Yarımadası’nda Hicr diye bilinen yerde ve etrafında yerleşmiş bulunan ve meşhur bir kabile olan Semud’a da Allah, “kardeşleri Salih’i” onları imana ve tevhide davet edip şirk ve ortak koşmayı yasaklayan bir peygamber olarak gönderdi. “O da: Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur.” Yani onun da daveti diğer peygamber kardeşlerinin davetleri gibi idi: Allah’a ibadeti emretmek, kullara Allah’tan başka hiçbir ilahları olmadıklarını açıklamak. “Size Rabbinizden apaçık” insanların güç yetiremeyecekleri ve ancak semavi bir belge olabilecek olağanüstü “bir delil gelmiştir.” Daha sonra bu delili şu sözlerle açıkladı: “İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi” Yani bu oldukça şerefli ve üstün bir devedir. Çünkü şerefine işaret olmak üzere Yüce Allah’a izafe edilmiştir. İşte bu dişi devede size büyük bir delil vardır. Onun mucize oluş şekli bir buyrukta şöyle söz konusu edilmektedir:“Onun da belli bir su içme nöbeti vardır, sizin de belirli bir günde su içme nöbetiniz vardır.”(eş-Şuara, 26/155) Şöyle ki Salih’in kavminin oldukça büyük bir kuyusı vardı. Bu da “dişi deve kuyusu” diye bilinmektedir. Salih’in kavmi ile dişi deve, bu kuyu başına sıra ile giderlerdi. Bir gün sıra deveye ait olup suyu o içerdi. Onlar da o günde onun memelerinden süt içerlerdi. Kendilerine ait diğer günde ise kendileri kuyunun başına gider, dişi deve ise kuyudan ayrılıp uzaklaşırdı. İşte Peygamberleri Salih aleyhisselâm onlara:“Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin” onun beslenmesi konusunda size düşen bir şey yoktur. “Ona” kesmek veya başka bir surette “herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi can yakıcı bir azap yakalar, dedi.” 74. “Hatırlayın ki O,” helak ettiği “Âd’den sonra sizi” yeryüzünde “halifeler kılıp” oradan yararlanmanızı ve ihtiyaçlarınızı gerçekleştirmenizi sağlayarak “yeryüzüne yerleştirdi.” Size orada imkânlar verdi, istediklerinizi gerçekleştirecek ve arzularınıza ulaştıracak yolları kolaylaştırdı. “Ki siz onun ovalarında” yani dağlık olmayan, düzlük yerlerinde “köşkler yapıyor ve dağlarında da evler yontuyorsunuz.” Nitekim bugün bile onların dağlarda yaptıkları bu meskenler görülebilmektedir. Bu eserleri şimdiye kadar kaldığı gibi dağlar var olmaya devam ettiği müddetçe de kalacaktır. “O halde Allah’ın nimetlerini” size ihsan etmiş olduğu rızkı ve gücü “hatırlayın ve fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Yani fesat ve masiyetlerle yeryüzünü harap etmeyin. Çünkü bayındır olan ülkeler, masiyetler sebebi ile ıssız kalır. İşte onların ülkeleri de ıssız kalmıştır. Orayı bırakıp gitmişlerdir. Meskenleri de onlardan sonra sessiz ve ıssız kalmıştır. 75. “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler” yani hakka karşı büyüklenen liderler ve soylular “zayıf görülenler arasından iman edenlere” bütün zayıflar, mü’min olmadıklarından dolayı onlardan bir kısmı kastedilerek böyle buyurulmuştur “şöyle dediler: Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?” Yani sizce o doğru mu söylüyor, yalan mı söylüyor? Bunun üzerine zayıf kabul edilenler:“Doğrusu biz onunla gönderilene” tevhide, Allah’tan getirdiğini bildirdiği şeylere, emir ve yasaklarına “iman edenleriz, dediler. “ 76. Büyüklük taslayanlar ise: Doğrusu biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz, dediler” Büyüklük taslamaları, onları zayıf kabul edilenlerin boyun eğdikleri hakka boyun eğmemeye itti. 77. “Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler.” Halbuki Salih ona kötülük edecek olurlarsa can yakıcı azabın gelip kendilerini bulacacağına dair tehditte bulunmuştu. “Rablerinin emrine büyüklenerek isyan ettiler.” Yüce Allah’ın emrine karşı büyüklük tasladılar. Halbuki Allah’ın emrine başkaldıranları Allah çetin bir azaba uğratır. Şüphesiz Allah da başkalarına gelmeyen ibretli cezalarla onları cezalandırdı. Onlar bu fiilleri ile birlikte Yüce Allah’a karşı küstahlık ederek, O’nu aciz kabul ederek ve yaptıklarına da aldırmayarak, hatta yaptıkları ile övünerek:“Ey Salih, eğer sen gönderilmiş peygamberlerden isen” ve doğru da söylüyorsan “bizi tehdit edip durduğun (azabı) başımıza getir, dediler.” Salih de onlara: “Dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha (dünya nimetlerinden) faydalanın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir.”(Hud, 11/65) 78. “Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.” Allah onları helak etti ve köklerini kesti. 79. “O da” yani Salih aleyhisselâm, Allah onları azaba uğratınca “onlardan yüz çevirdi ve” Allah kendilerini helak ettikten sonra onları azarlamak ve onlara sitem etmek üzere: “dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz.” Yani Allah’ın bana bütün gönderdiklerini ben size bildirdim. Hidâyet bulmanız için gayret gösterdim. Dosdoğru yolu ve sağlam dini kabul edip izlemeniz için elimden geleni yaptım. “Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz” aksine öğüt verenlerin sözlerini reddettiniz. Kovulmuş her bir şeytana itaat ettiniz. Şunu belirtelim ki çoğu müfessirler bu kıssada şöyle ayrıntılara yer verirler: Bu dişi deve Salih’in kavminin bir mucize isteği olarak yalçın bir kayadan çıkmıştır. Hatta bu kaya (deve çıkmadan önce) hamile bir hayvanın doğumu yaklaştığında inlediği gibi inlemiş ve gözlerinin önünde dişi deve o kayadan çıkmıştır. Bu dişi deveyi kestiklerinde ise onun bir de yavrusu vardır ve bu yavru, o esnada üç defa böğürmüştür. Bunun üzerine dağdaki kaya parçası açılmış ve o da oraya girmiştir. Salih aleyhisselam da kavmine: Azabın tepenize ineceğinin alameti şudur dedi: Size tanınan üç günlük sürenin birincisinde yüzleriniz sararacak, ikincisinde kızaracak, üçüncüsünde kararacaktır, demiş ve dediği gibi de olmuştur. Ancak bunlar, Allah’ın Kitabının tefsirinde aktarılmaması gereken İsrailiyata dayalı bilgilerdir. Kur’an-ı Kerim’de bunlardan herhangi birine delil olacak hiçbir ifade yoktur. Aksine bunlar doğru olsalardı Yüce Allah bunları zikrederdi. Çünkü gerçekten bu anlatılanlarda hayret verici hususlar, oldukça ibretli ve açık belgeler vardır. Ne var ki Allah’ın bunların sözünü etmeyip ihmal etmesi ve böylece onların güvenilir olmayan yollardan nakledilmesi olacak şey değildir. Ayrıca Kur’an-ı Kerim sözü geçen bu hususların bazısını da yalanlamaktadır. Çünkü Salih aleyhisselam kendilerine:“Yurdunuzda üç gün daha (dünya nimetlerinden) faydalanın.”(Hud, 11/65) demişti. Yani bu oldukça kısa sürelik zaman zarfında nimetlerden yararlanıp zevk alın. Çünkü artık bunun dışında sizin alacak bir zevk ve lezzetiniz kalmayacaktır. Peygamberleri tarafından azabın geleceği ile tehdit edilen üstelik azabın belirtileri kendilerine bildirilen ve dediği de gibi de gerçekleşen bu kimselerin herhangi bir nimetten yararlanmaları veya lezzet almaları mümkün olur mu? Halbuki bu anlatılanlara göre bu azabın belirtileri günbegün hepsini genel olarak kuşatacak şekilde meydana gelmiştir. Zira yüzlerinin kızarması, sararması ve kararması bu azaptan dolayı idi! Peki, bu Kur’an ile çelişmiyor mu? Ona zıt değil mi? Gerçek şu ki Kur’an-ı Kerim’in anlattıkları yeterlidir, başkasına ihtiyaç bırakmamaktadır ve tek başına bize hidâyeti göstermektedir. Evet, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den Allah’ın Kitabı ile çelişmeyen herhangi bir sahîh rivâyet bize ulaşacak olursa onun başımız, gözümüz üstünde yeri vardır ve bu, Kur’an-ı Kerim’in kendisine uyulmasını emrettiği hususlar arasındadır:“Peygamberin size verdiğini alın, sizi alıkoyduğundan da uzak durun.”(el-Haşr, 59/7) Allah’ın Kitabının İsrailiyat yolu ile gelen haberlerle tefsir edilmesinin caiz olmadığına dair açıklamalar daha önce geçmişti. Her ne kadar yalan oldukları kesin olmayan hususlara dair onlardan rivâyet caiz görülse de bu böyledir. Çünkü Yüce Allah’ın Kitabının içerdiği anlamlar, kat’idir. Onlardan gelen bu tür rivâyetler ise tasdik de edilmez, tekzib de edilmez (doğruluğu kesin değildir). O halde bu iki ayrı özellikteki tarafın, bir arada bulunmalarına imkân yoktur.

A'raf 7:74

73- Semûd’a da kardeşleri Salih’i (gönderdik). O da:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi! Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin. Ona herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi can yakıcı bir azap yakalar” dedi. 74- “Hatırlayın ki O, Âd’dan sonra sizi halifeler kılıp yeryüzüne yerleştirdi ki siz onun ovalarında köşkler yapıyor ve dağlarında da evler yontuyorsunuz. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” 75- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, zayıf görülenler arasından iman edenlere şöyle dediler:“Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?” Onlar da: “Doğrusu biz onunla gönderilene iman edenleriz” dediler. 76- Büyüklük taslayanlar ise:“Doğrusu biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz” dediler. 77- Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Rablerinin emrine büyüklenerek isyan ettiler ve:“Ey Salih, eğer sen peygamberlerden isen bizi tehdit edip durduğun (azabı) başımıza getir” dediler. 78- Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. 79- O da onlardan yüz çevirdi ve dedi ki:“Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz.” 73. “Semûd’a” yani Hicaz ve Arap Yarımadası’nda Hicr diye bilinen yerde ve etrafında yerleşmiş bulunan ve meşhur bir kabile olan Semud’a da Allah, “kardeşleri Salih’i” onları imana ve tevhide davet edip şirk ve ortak koşmayı yasaklayan bir peygamber olarak gönderdi. “O da: Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur.” Yani onun da daveti diğer peygamber kardeşlerinin davetleri gibi idi: Allah’a ibadeti emretmek, kullara Allah’tan başka hiçbir ilahları olmadıklarını açıklamak. “Size Rabbinizden apaçık” insanların güç yetiremeyecekleri ve ancak semavi bir belge olabilecek olağanüstü “bir delil gelmiştir.” Daha sonra bu delili şu sözlerle açıkladı: “İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi” Yani bu oldukça şerefli ve üstün bir devedir. Çünkü şerefine işaret olmak üzere Yüce Allah’a izafe edilmiştir. İşte bu dişi devede size büyük bir delil vardır. Onun mucize oluş şekli bir buyrukta şöyle söz konusu edilmektedir:“Onun da belli bir su içme nöbeti vardır, sizin de belirli bir günde su içme nöbetiniz vardır.”(eş-Şuara, 26/155) Şöyle ki Salih’in kavminin oldukça büyük bir kuyusı vardı. Bu da “dişi deve kuyusu” diye bilinmektedir. Salih’in kavmi ile dişi deve, bu kuyu başına sıra ile giderlerdi. Bir gün sıra deveye ait olup suyu o içerdi. Onlar da o günde onun memelerinden süt içerlerdi. Kendilerine ait diğer günde ise kendileri kuyunun başına gider, dişi deve ise kuyudan ayrılıp uzaklaşırdı. İşte Peygamberleri Salih aleyhisselâm onlara:“Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin” onun beslenmesi konusunda size düşen bir şey yoktur. “Ona” kesmek veya başka bir surette “herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi can yakıcı bir azap yakalar, dedi.” 74. “Hatırlayın ki O,” helak ettiği “Âd’den sonra sizi” yeryüzünde “halifeler kılıp” oradan yararlanmanızı ve ihtiyaçlarınızı gerçekleştirmenizi sağlayarak “yeryüzüne yerleştirdi.” Size orada imkânlar verdi, istediklerinizi gerçekleştirecek ve arzularınıza ulaştıracak yolları kolaylaştırdı. “Ki siz onun ovalarında” yani dağlık olmayan, düzlük yerlerinde “köşkler yapıyor ve dağlarında da evler yontuyorsunuz.” Nitekim bugün bile onların dağlarda yaptıkları bu meskenler görülebilmektedir. Bu eserleri şimdiye kadar kaldığı gibi dağlar var olmaya devam ettiği müddetçe de kalacaktır. “O halde Allah’ın nimetlerini” size ihsan etmiş olduğu rızkı ve gücü “hatırlayın ve fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Yani fesat ve masiyetlerle yeryüzünü harap etmeyin. Çünkü bayındır olan ülkeler, masiyetler sebebi ile ıssız kalır. İşte onların ülkeleri de ıssız kalmıştır. Orayı bırakıp gitmişlerdir. Meskenleri de onlardan sonra sessiz ve ıssız kalmıştır. 75. “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler” yani hakka karşı büyüklenen liderler ve soylular “zayıf görülenler arasından iman edenlere” bütün zayıflar, mü’min olmadıklarından dolayı onlardan bir kısmı kastedilerek böyle buyurulmuştur “şöyle dediler: Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?” Yani sizce o doğru mu söylüyor, yalan mı söylüyor? Bunun üzerine zayıf kabul edilenler:“Doğrusu biz onunla gönderilene” tevhide, Allah’tan getirdiğini bildirdiği şeylere, emir ve yasaklarına “iman edenleriz, dediler. “ 76. Büyüklük taslayanlar ise: Doğrusu biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz, dediler” Büyüklük taslamaları, onları zayıf kabul edilenlerin boyun eğdikleri hakka boyun eğmemeye itti. 77. “Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler.” Halbuki Salih ona kötülük edecek olurlarsa can yakıcı azabın gelip kendilerini bulacacağına dair tehditte bulunmuştu. “Rablerinin emrine büyüklenerek isyan ettiler.” Yüce Allah’ın emrine karşı büyüklük tasladılar. Halbuki Allah’ın emrine başkaldıranları Allah çetin bir azaba uğratır. Şüphesiz Allah da başkalarına gelmeyen ibretli cezalarla onları cezalandırdı. Onlar bu fiilleri ile birlikte Yüce Allah’a karşı küstahlık ederek, O’nu aciz kabul ederek ve yaptıklarına da aldırmayarak, hatta yaptıkları ile övünerek:“Ey Salih, eğer sen gönderilmiş peygamberlerden isen” ve doğru da söylüyorsan “bizi tehdit edip durduğun (azabı) başımıza getir, dediler.” Salih de onlara: “Dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha (dünya nimetlerinden) faydalanın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir.”(Hud, 11/65) 78. “Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.” Allah onları helak etti ve köklerini kesti. 79. “O da” yani Salih aleyhisselâm, Allah onları azaba uğratınca “onlardan yüz çevirdi ve” Allah kendilerini helak ettikten sonra onları azarlamak ve onlara sitem etmek üzere: “dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz.” Yani Allah’ın bana bütün gönderdiklerini ben size bildirdim. Hidâyet bulmanız için gayret gösterdim. Dosdoğru yolu ve sağlam dini kabul edip izlemeniz için elimden geleni yaptım. “Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz” aksine öğüt verenlerin sözlerini reddettiniz. Kovulmuş her bir şeytana itaat ettiniz. Şunu belirtelim ki çoğu müfessirler bu kıssada şöyle ayrıntılara yer verirler: Bu dişi deve Salih’in kavminin bir mucize isteği olarak yalçın bir kayadan çıkmıştır. Hatta bu kaya (deve çıkmadan önce) hamile bir hayvanın doğumu yaklaştığında inlediği gibi inlemiş ve gözlerinin önünde dişi deve o kayadan çıkmıştır. Bu dişi deveyi kestiklerinde ise onun bir de yavrusu vardır ve bu yavru, o esnada üç defa böğürmüştür. Bunun üzerine dağdaki kaya parçası açılmış ve o da oraya girmiştir. Salih aleyhisselam da kavmine: Azabın tepenize ineceğinin alameti şudur dedi: Size tanınan üç günlük sürenin birincisinde yüzleriniz sararacak, ikincisinde kızaracak, üçüncüsünde kararacaktır, demiş ve dediği gibi de olmuştur. Ancak bunlar, Allah’ın Kitabının tefsirinde aktarılmaması gereken İsrailiyata dayalı bilgilerdir. Kur’an-ı Kerim’de bunlardan herhangi birine delil olacak hiçbir ifade yoktur. Aksine bunlar doğru olsalardı Yüce Allah bunları zikrederdi. Çünkü gerçekten bu anlatılanlarda hayret verici hususlar, oldukça ibretli ve açık belgeler vardır. Ne var ki Allah’ın bunların sözünü etmeyip ihmal etmesi ve böylece onların güvenilir olmayan yollardan nakledilmesi olacak şey değildir. Ayrıca Kur’an-ı Kerim sözü geçen bu hususların bazısını da yalanlamaktadır. Çünkü Salih aleyhisselam kendilerine:“Yurdunuzda üç gün daha (dünya nimetlerinden) faydalanın.”(Hud, 11/65) demişti. Yani bu oldukça kısa sürelik zaman zarfında nimetlerden yararlanıp zevk alın. Çünkü artık bunun dışında sizin alacak bir zevk ve lezzetiniz kalmayacaktır. Peygamberleri tarafından azabın geleceği ile tehdit edilen üstelik azabın belirtileri kendilerine bildirilen ve dediği de gibi de gerçekleşen bu kimselerin herhangi bir nimetten yararlanmaları veya lezzet almaları mümkün olur mu? Halbuki bu anlatılanlara göre bu azabın belirtileri günbegün hepsini genel olarak kuşatacak şekilde meydana gelmiştir. Zira yüzlerinin kızarması, sararması ve kararması bu azaptan dolayı idi! Peki, bu Kur’an ile çelişmiyor mu? Ona zıt değil mi? Gerçek şu ki Kur’an-ı Kerim’in anlattıkları yeterlidir, başkasına ihtiyaç bırakmamaktadır ve tek başına bize hidâyeti göstermektedir. Evet, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den Allah’ın Kitabı ile çelişmeyen herhangi bir sahîh rivâyet bize ulaşacak olursa onun başımız, gözümüz üstünde yeri vardır ve bu, Kur’an-ı Kerim’in kendisine uyulmasını emrettiği hususlar arasındadır:“Peygamberin size verdiğini alın, sizi alıkoyduğundan da uzak durun.”(el-Haşr, 59/7) Allah’ın Kitabının İsrailiyat yolu ile gelen haberlerle tefsir edilmesinin caiz olmadığına dair açıklamalar daha önce geçmişti. Her ne kadar yalan oldukları kesin olmayan hususlara dair onlardan rivâyet caiz görülse de bu böyledir. Çünkü Yüce Allah’ın Kitabının içerdiği anlamlar, kat’idir. Onlardan gelen bu tür rivâyetler ise tasdik de edilmez, tekzib de edilmez (doğruluğu kesin değildir). O halde bu iki ayrı özellikteki tarafın, bir arada bulunmalarına imkân yoktur.

A'raf 7:75

73- Semûd’a da kardeşleri Salih’i (gönderdik). O da:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi! Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin. Ona herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi can yakıcı bir azap yakalar” dedi. 74- “Hatırlayın ki O, Âd’dan sonra sizi halifeler kılıp yeryüzüne yerleştirdi ki siz onun ovalarında köşkler yapıyor ve dağlarında da evler yontuyorsunuz. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” 75- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, zayıf görülenler arasından iman edenlere şöyle dediler:“Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?” Onlar da: “Doğrusu biz onunla gönderilene iman edenleriz” dediler. 76- Büyüklük taslayanlar ise:“Doğrusu biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz” dediler. 77- Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Rablerinin emrine büyüklenerek isyan ettiler ve:“Ey Salih, eğer sen peygamberlerden isen bizi tehdit edip durduğun (azabı) başımıza getir” dediler. 78- Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. 79- O da onlardan yüz çevirdi ve dedi ki:“Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz.” 73. “Semûd’a” yani Hicaz ve Arap Yarımadası’nda Hicr diye bilinen yerde ve etrafında yerleşmiş bulunan ve meşhur bir kabile olan Semud’a da Allah, “kardeşleri Salih’i” onları imana ve tevhide davet edip şirk ve ortak koşmayı yasaklayan bir peygamber olarak gönderdi. “O da: Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur.” Yani onun da daveti diğer peygamber kardeşlerinin davetleri gibi idi: Allah’a ibadeti emretmek, kullara Allah’tan başka hiçbir ilahları olmadıklarını açıklamak. “Size Rabbinizden apaçık” insanların güç yetiremeyecekleri ve ancak semavi bir belge olabilecek olağanüstü “bir delil gelmiştir.” Daha sonra bu delili şu sözlerle açıkladı: “İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi” Yani bu oldukça şerefli ve üstün bir devedir. Çünkü şerefine işaret olmak üzere Yüce Allah’a izafe edilmiştir. İşte bu dişi devede size büyük bir delil vardır. Onun mucize oluş şekli bir buyrukta şöyle söz konusu edilmektedir:“Onun da belli bir su içme nöbeti vardır, sizin de belirli bir günde su içme nöbetiniz vardır.”(eş-Şuara, 26/155) Şöyle ki Salih’in kavminin oldukça büyük bir kuyusı vardı. Bu da “dişi deve kuyusu” diye bilinmektedir. Salih’in kavmi ile dişi deve, bu kuyu başına sıra ile giderlerdi. Bir gün sıra deveye ait olup suyu o içerdi. Onlar da o günde onun memelerinden süt içerlerdi. Kendilerine ait diğer günde ise kendileri kuyunun başına gider, dişi deve ise kuyudan ayrılıp uzaklaşırdı. İşte Peygamberleri Salih aleyhisselâm onlara:“Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin” onun beslenmesi konusunda size düşen bir şey yoktur. “Ona” kesmek veya başka bir surette “herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi can yakıcı bir azap yakalar, dedi.” 74. “Hatırlayın ki O,” helak ettiği “Âd’den sonra sizi” yeryüzünde “halifeler kılıp” oradan yararlanmanızı ve ihtiyaçlarınızı gerçekleştirmenizi sağlayarak “yeryüzüne yerleştirdi.” Size orada imkânlar verdi, istediklerinizi gerçekleştirecek ve arzularınıza ulaştıracak yolları kolaylaştırdı. “Ki siz onun ovalarında” yani dağlık olmayan, düzlük yerlerinde “köşkler yapıyor ve dağlarında da evler yontuyorsunuz.” Nitekim bugün bile onların dağlarda yaptıkları bu meskenler görülebilmektedir. Bu eserleri şimdiye kadar kaldığı gibi dağlar var olmaya devam ettiği müddetçe de kalacaktır. “O halde Allah’ın nimetlerini” size ihsan etmiş olduğu rızkı ve gücü “hatırlayın ve fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Yani fesat ve masiyetlerle yeryüzünü harap etmeyin. Çünkü bayındır olan ülkeler, masiyetler sebebi ile ıssız kalır. İşte onların ülkeleri de ıssız kalmıştır. Orayı bırakıp gitmişlerdir. Meskenleri de onlardan sonra sessiz ve ıssız kalmıştır. 75. “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler” yani hakka karşı büyüklenen liderler ve soylular “zayıf görülenler arasından iman edenlere” bütün zayıflar, mü’min olmadıklarından dolayı onlardan bir kısmı kastedilerek böyle buyurulmuştur “şöyle dediler: Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?” Yani sizce o doğru mu söylüyor, yalan mı söylüyor? Bunun üzerine zayıf kabul edilenler:“Doğrusu biz onunla gönderilene” tevhide, Allah’tan getirdiğini bildirdiği şeylere, emir ve yasaklarına “iman edenleriz, dediler. “ 76. Büyüklük taslayanlar ise: Doğrusu biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz, dediler” Büyüklük taslamaları, onları zayıf kabul edilenlerin boyun eğdikleri hakka boyun eğmemeye itti. 77. “Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler.” Halbuki Salih ona kötülük edecek olurlarsa can yakıcı azabın gelip kendilerini bulacacağına dair tehditte bulunmuştu. “Rablerinin emrine büyüklenerek isyan ettiler.” Yüce Allah’ın emrine karşı büyüklük tasladılar. Halbuki Allah’ın emrine başkaldıranları Allah çetin bir azaba uğratır. Şüphesiz Allah da başkalarına gelmeyen ibretli cezalarla onları cezalandırdı. Onlar bu fiilleri ile birlikte Yüce Allah’a karşı küstahlık ederek, O’nu aciz kabul ederek ve yaptıklarına da aldırmayarak, hatta yaptıkları ile övünerek:“Ey Salih, eğer sen gönderilmiş peygamberlerden isen” ve doğru da söylüyorsan “bizi tehdit edip durduğun (azabı) başımıza getir, dediler.” Salih de onlara: “Dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha (dünya nimetlerinden) faydalanın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir.”(Hud, 11/65) 78. “Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.” Allah onları helak etti ve köklerini kesti. 79. “O da” yani Salih aleyhisselâm, Allah onları azaba uğratınca “onlardan yüz çevirdi ve” Allah kendilerini helak ettikten sonra onları azarlamak ve onlara sitem etmek üzere: “dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz.” Yani Allah’ın bana bütün gönderdiklerini ben size bildirdim. Hidâyet bulmanız için gayret gösterdim. Dosdoğru yolu ve sağlam dini kabul edip izlemeniz için elimden geleni yaptım. “Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz” aksine öğüt verenlerin sözlerini reddettiniz. Kovulmuş her bir şeytana itaat ettiniz. Şunu belirtelim ki çoğu müfessirler bu kıssada şöyle ayrıntılara yer verirler: Bu dişi deve Salih’in kavminin bir mucize isteği olarak yalçın bir kayadan çıkmıştır. Hatta bu kaya (deve çıkmadan önce) hamile bir hayvanın doğumu yaklaştığında inlediği gibi inlemiş ve gözlerinin önünde dişi deve o kayadan çıkmıştır. Bu dişi deveyi kestiklerinde ise onun bir de yavrusu vardır ve bu yavru, o esnada üç defa böğürmüştür. Bunun üzerine dağdaki kaya parçası açılmış ve o da oraya girmiştir. Salih aleyhisselam da kavmine: Azabın tepenize ineceğinin alameti şudur dedi: Size tanınan üç günlük sürenin birincisinde yüzleriniz sararacak, ikincisinde kızaracak, üçüncüsünde kararacaktır, demiş ve dediği gibi de olmuştur. Ancak bunlar, Allah’ın Kitabının tefsirinde aktarılmaması gereken İsrailiyata dayalı bilgilerdir. Kur’an-ı Kerim’de bunlardan herhangi birine delil olacak hiçbir ifade yoktur. Aksine bunlar doğru olsalardı Yüce Allah bunları zikrederdi. Çünkü gerçekten bu anlatılanlarda hayret verici hususlar, oldukça ibretli ve açık belgeler vardır. Ne var ki Allah’ın bunların sözünü etmeyip ihmal etmesi ve böylece onların güvenilir olmayan yollardan nakledilmesi olacak şey değildir. Ayrıca Kur’an-ı Kerim sözü geçen bu hususların bazısını da yalanlamaktadır. Çünkü Salih aleyhisselam kendilerine:“Yurdunuzda üç gün daha (dünya nimetlerinden) faydalanın.”(Hud, 11/65) demişti. Yani bu oldukça kısa sürelik zaman zarfında nimetlerden yararlanıp zevk alın. Çünkü artık bunun dışında sizin alacak bir zevk ve lezzetiniz kalmayacaktır. Peygamberleri tarafından azabın geleceği ile tehdit edilen üstelik azabın belirtileri kendilerine bildirilen ve dediği de gibi de gerçekleşen bu kimselerin herhangi bir nimetten yararlanmaları veya lezzet almaları mümkün olur mu? Halbuki bu anlatılanlara göre bu azabın belirtileri günbegün hepsini genel olarak kuşatacak şekilde meydana gelmiştir. Zira yüzlerinin kızarması, sararması ve kararması bu azaptan dolayı idi! Peki, bu Kur’an ile çelişmiyor mu? Ona zıt değil mi? Gerçek şu ki Kur’an-ı Kerim’in anlattıkları yeterlidir, başkasına ihtiyaç bırakmamaktadır ve tek başına bize hidâyeti göstermektedir. Evet, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den Allah’ın Kitabı ile çelişmeyen herhangi bir sahîh rivâyet bize ulaşacak olursa onun başımız, gözümüz üstünde yeri vardır ve bu, Kur’an-ı Kerim’in kendisine uyulmasını emrettiği hususlar arasındadır:“Peygamberin size verdiğini alın, sizi alıkoyduğundan da uzak durun.”(el-Haşr, 59/7) Allah’ın Kitabının İsrailiyat yolu ile gelen haberlerle tefsir edilmesinin caiz olmadığına dair açıklamalar daha önce geçmişti. Her ne kadar yalan oldukları kesin olmayan hususlara dair onlardan rivâyet caiz görülse de bu böyledir. Çünkü Yüce Allah’ın Kitabının içerdiği anlamlar, kat’idir. Onlardan gelen bu tür rivâyetler ise tasdik de edilmez, tekzib de edilmez (doğruluğu kesin değildir). O halde bu iki ayrı özellikteki tarafın, bir arada bulunmalarına imkân yoktur.

A'raf 7:76

73- Semûd’a da kardeşleri Salih’i (gönderdik). O da:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi! Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin. Ona herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi can yakıcı bir azap yakalar” dedi. 74- “Hatırlayın ki O, Âd’dan sonra sizi halifeler kılıp yeryüzüne yerleştirdi ki siz onun ovalarında köşkler yapıyor ve dağlarında da evler yontuyorsunuz. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” 75- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, zayıf görülenler arasından iman edenlere şöyle dediler:“Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?” Onlar da: “Doğrusu biz onunla gönderilene iman edenleriz” dediler. 76- Büyüklük taslayanlar ise:“Doğrusu biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz” dediler. 77- Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Rablerinin emrine büyüklenerek isyan ettiler ve:“Ey Salih, eğer sen peygamberlerden isen bizi tehdit edip durduğun (azabı) başımıza getir” dediler. 78- Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. 79- O da onlardan yüz çevirdi ve dedi ki:“Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz.” 73. “Semûd’a” yani Hicaz ve Arap Yarımadası’nda Hicr diye bilinen yerde ve etrafında yerleşmiş bulunan ve meşhur bir kabile olan Semud’a da Allah, “kardeşleri Salih’i” onları imana ve tevhide davet edip şirk ve ortak koşmayı yasaklayan bir peygamber olarak gönderdi. “O da: Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur.” Yani onun da daveti diğer peygamber kardeşlerinin davetleri gibi idi: Allah’a ibadeti emretmek, kullara Allah’tan başka hiçbir ilahları olmadıklarını açıklamak. “Size Rabbinizden apaçık” insanların güç yetiremeyecekleri ve ancak semavi bir belge olabilecek olağanüstü “bir delil gelmiştir.” Daha sonra bu delili şu sözlerle açıkladı: “İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi” Yani bu oldukça şerefli ve üstün bir devedir. Çünkü şerefine işaret olmak üzere Yüce Allah’a izafe edilmiştir. İşte bu dişi devede size büyük bir delil vardır. Onun mucize oluş şekli bir buyrukta şöyle söz konusu edilmektedir:“Onun da belli bir su içme nöbeti vardır, sizin de belirli bir günde su içme nöbetiniz vardır.”(eş-Şuara, 26/155) Şöyle ki Salih’in kavminin oldukça büyük bir kuyusı vardı. Bu da “dişi deve kuyusu” diye bilinmektedir. Salih’in kavmi ile dişi deve, bu kuyu başına sıra ile giderlerdi. Bir gün sıra deveye ait olup suyu o içerdi. Onlar da o günde onun memelerinden süt içerlerdi. Kendilerine ait diğer günde ise kendileri kuyunun başına gider, dişi deve ise kuyudan ayrılıp uzaklaşırdı. İşte Peygamberleri Salih aleyhisselâm onlara:“Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin” onun beslenmesi konusunda size düşen bir şey yoktur. “Ona” kesmek veya başka bir surette “herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi can yakıcı bir azap yakalar, dedi.” 74. “Hatırlayın ki O,” helak ettiği “Âd’den sonra sizi” yeryüzünde “halifeler kılıp” oradan yararlanmanızı ve ihtiyaçlarınızı gerçekleştirmenizi sağlayarak “yeryüzüne yerleştirdi.” Size orada imkânlar verdi, istediklerinizi gerçekleştirecek ve arzularınıza ulaştıracak yolları kolaylaştırdı. “Ki siz onun ovalarında” yani dağlık olmayan, düzlük yerlerinde “köşkler yapıyor ve dağlarında da evler yontuyorsunuz.” Nitekim bugün bile onların dağlarda yaptıkları bu meskenler görülebilmektedir. Bu eserleri şimdiye kadar kaldığı gibi dağlar var olmaya devam ettiği müddetçe de kalacaktır. “O halde Allah’ın nimetlerini” size ihsan etmiş olduğu rızkı ve gücü “hatırlayın ve fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Yani fesat ve masiyetlerle yeryüzünü harap etmeyin. Çünkü bayındır olan ülkeler, masiyetler sebebi ile ıssız kalır. İşte onların ülkeleri de ıssız kalmıştır. Orayı bırakıp gitmişlerdir. Meskenleri de onlardan sonra sessiz ve ıssız kalmıştır. 75. “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler” yani hakka karşı büyüklenen liderler ve soylular “zayıf görülenler arasından iman edenlere” bütün zayıflar, mü’min olmadıklarından dolayı onlardan bir kısmı kastedilerek böyle buyurulmuştur “şöyle dediler: Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?” Yani sizce o doğru mu söylüyor, yalan mı söylüyor? Bunun üzerine zayıf kabul edilenler:“Doğrusu biz onunla gönderilene” tevhide, Allah’tan getirdiğini bildirdiği şeylere, emir ve yasaklarına “iman edenleriz, dediler. “ 76. Büyüklük taslayanlar ise: Doğrusu biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz, dediler” Büyüklük taslamaları, onları zayıf kabul edilenlerin boyun eğdikleri hakka boyun eğmemeye itti. 77. “Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler.” Halbuki Salih ona kötülük edecek olurlarsa can yakıcı azabın gelip kendilerini bulacacağına dair tehditte bulunmuştu. “Rablerinin emrine büyüklenerek isyan ettiler.” Yüce Allah’ın emrine karşı büyüklük tasladılar. Halbuki Allah’ın emrine başkaldıranları Allah çetin bir azaba uğratır. Şüphesiz Allah da başkalarına gelmeyen ibretli cezalarla onları cezalandırdı. Onlar bu fiilleri ile birlikte Yüce Allah’a karşı küstahlık ederek, O’nu aciz kabul ederek ve yaptıklarına da aldırmayarak, hatta yaptıkları ile övünerek:“Ey Salih, eğer sen gönderilmiş peygamberlerden isen” ve doğru da söylüyorsan “bizi tehdit edip durduğun (azabı) başımıza getir, dediler.” Salih de onlara: “Dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha (dünya nimetlerinden) faydalanın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir.”(Hud, 11/65) 78. “Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.” Allah onları helak etti ve köklerini kesti. 79. “O da” yani Salih aleyhisselâm, Allah onları azaba uğratınca “onlardan yüz çevirdi ve” Allah kendilerini helak ettikten sonra onları azarlamak ve onlara sitem etmek üzere: “dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz.” Yani Allah’ın bana bütün gönderdiklerini ben size bildirdim. Hidâyet bulmanız için gayret gösterdim. Dosdoğru yolu ve sağlam dini kabul edip izlemeniz için elimden geleni yaptım. “Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz” aksine öğüt verenlerin sözlerini reddettiniz. Kovulmuş her bir şeytana itaat ettiniz. Şunu belirtelim ki çoğu müfessirler bu kıssada şöyle ayrıntılara yer verirler: Bu dişi deve Salih’in kavminin bir mucize isteği olarak yalçın bir kayadan çıkmıştır. Hatta bu kaya (deve çıkmadan önce) hamile bir hayvanın doğumu yaklaştığında inlediği gibi inlemiş ve gözlerinin önünde dişi deve o kayadan çıkmıştır. Bu dişi deveyi kestiklerinde ise onun bir de yavrusu vardır ve bu yavru, o esnada üç defa böğürmüştür. Bunun üzerine dağdaki kaya parçası açılmış ve o da oraya girmiştir. Salih aleyhisselam da kavmine: Azabın tepenize ineceğinin alameti şudur dedi: Size tanınan üç günlük sürenin birincisinde yüzleriniz sararacak, ikincisinde kızaracak, üçüncüsünde kararacaktır, demiş ve dediği gibi de olmuştur. Ancak bunlar, Allah’ın Kitabının tefsirinde aktarılmaması gereken İsrailiyata dayalı bilgilerdir. Kur’an-ı Kerim’de bunlardan herhangi birine delil olacak hiçbir ifade yoktur. Aksine bunlar doğru olsalardı Yüce Allah bunları zikrederdi. Çünkü gerçekten bu anlatılanlarda hayret verici hususlar, oldukça ibretli ve açık belgeler vardır. Ne var ki Allah’ın bunların sözünü etmeyip ihmal etmesi ve böylece onların güvenilir olmayan yollardan nakledilmesi olacak şey değildir. Ayrıca Kur’an-ı Kerim sözü geçen bu hususların bazısını da yalanlamaktadır. Çünkü Salih aleyhisselam kendilerine:“Yurdunuzda üç gün daha (dünya nimetlerinden) faydalanın.”(Hud, 11/65) demişti. Yani bu oldukça kısa sürelik zaman zarfında nimetlerden yararlanıp zevk alın. Çünkü artık bunun dışında sizin alacak bir zevk ve lezzetiniz kalmayacaktır. Peygamberleri tarafından azabın geleceği ile tehdit edilen üstelik azabın belirtileri kendilerine bildirilen ve dediği de gibi de gerçekleşen bu kimselerin herhangi bir nimetten yararlanmaları veya lezzet almaları mümkün olur mu? Halbuki bu anlatılanlara göre bu azabın belirtileri günbegün hepsini genel olarak kuşatacak şekilde meydana gelmiştir. Zira yüzlerinin kızarması, sararması ve kararması bu azaptan dolayı idi! Peki, bu Kur’an ile çelişmiyor mu? Ona zıt değil mi? Gerçek şu ki Kur’an-ı Kerim’in anlattıkları yeterlidir, başkasına ihtiyaç bırakmamaktadır ve tek başına bize hidâyeti göstermektedir. Evet, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den Allah’ın Kitabı ile çelişmeyen herhangi bir sahîh rivâyet bize ulaşacak olursa onun başımız, gözümüz üstünde yeri vardır ve bu, Kur’an-ı Kerim’in kendisine uyulmasını emrettiği hususlar arasındadır:“Peygamberin size verdiğini alın, sizi alıkoyduğundan da uzak durun.”(el-Haşr, 59/7) Allah’ın Kitabının İsrailiyat yolu ile gelen haberlerle tefsir edilmesinin caiz olmadığına dair açıklamalar daha önce geçmişti. Her ne kadar yalan oldukları kesin olmayan hususlara dair onlardan rivâyet caiz görülse de bu böyledir. Çünkü Yüce Allah’ın Kitabının içerdiği anlamlar, kat’idir. Onlardan gelen bu tür rivâyetler ise tasdik de edilmez, tekzib de edilmez (doğruluğu kesin değildir). O halde bu iki ayrı özellikteki tarafın, bir arada bulunmalarına imkân yoktur.

A'raf 7:77

73- Semûd’a da kardeşleri Salih’i (gönderdik). O da:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi! Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin. Ona herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi can yakıcı bir azap yakalar” dedi. 74- “Hatırlayın ki O, Âd’dan sonra sizi halifeler kılıp yeryüzüne yerleştirdi ki siz onun ovalarında köşkler yapıyor ve dağlarında da evler yontuyorsunuz. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” 75- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, zayıf görülenler arasından iman edenlere şöyle dediler:“Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?” Onlar da: “Doğrusu biz onunla gönderilene iman edenleriz” dediler. 76- Büyüklük taslayanlar ise:“Doğrusu biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz” dediler. 77- Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Rablerinin emrine büyüklenerek isyan ettiler ve:“Ey Salih, eğer sen peygamberlerden isen bizi tehdit edip durduğun (azabı) başımıza getir” dediler. 78- Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. 79- O da onlardan yüz çevirdi ve dedi ki:“Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz.” 73. “Semûd’a” yani Hicaz ve Arap Yarımadası’nda Hicr diye bilinen yerde ve etrafında yerleşmiş bulunan ve meşhur bir kabile olan Semud’a da Allah, “kardeşleri Salih’i” onları imana ve tevhide davet edip şirk ve ortak koşmayı yasaklayan bir peygamber olarak gönderdi. “O da: Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur.” Yani onun da daveti diğer peygamber kardeşlerinin davetleri gibi idi: Allah’a ibadeti emretmek, kullara Allah’tan başka hiçbir ilahları olmadıklarını açıklamak. “Size Rabbinizden apaçık” insanların güç yetiremeyecekleri ve ancak semavi bir belge olabilecek olağanüstü “bir delil gelmiştir.” Daha sonra bu delili şu sözlerle açıkladı: “İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi” Yani bu oldukça şerefli ve üstün bir devedir. Çünkü şerefine işaret olmak üzere Yüce Allah’a izafe edilmiştir. İşte bu dişi devede size büyük bir delil vardır. Onun mucize oluş şekli bir buyrukta şöyle söz konusu edilmektedir:“Onun da belli bir su içme nöbeti vardır, sizin de belirli bir günde su içme nöbetiniz vardır.”(eş-Şuara, 26/155) Şöyle ki Salih’in kavminin oldukça büyük bir kuyusı vardı. Bu da “dişi deve kuyusu” diye bilinmektedir. Salih’in kavmi ile dişi deve, bu kuyu başına sıra ile giderlerdi. Bir gün sıra deveye ait olup suyu o içerdi. Onlar da o günde onun memelerinden süt içerlerdi. Kendilerine ait diğer günde ise kendileri kuyunun başına gider, dişi deve ise kuyudan ayrılıp uzaklaşırdı. İşte Peygamberleri Salih aleyhisselâm onlara:“Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin” onun beslenmesi konusunda size düşen bir şey yoktur. “Ona” kesmek veya başka bir surette “herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi can yakıcı bir azap yakalar, dedi.” 74. “Hatırlayın ki O,” helak ettiği “Âd’den sonra sizi” yeryüzünde “halifeler kılıp” oradan yararlanmanızı ve ihtiyaçlarınızı gerçekleştirmenizi sağlayarak “yeryüzüne yerleştirdi.” Size orada imkânlar verdi, istediklerinizi gerçekleştirecek ve arzularınıza ulaştıracak yolları kolaylaştırdı. “Ki siz onun ovalarında” yani dağlık olmayan, düzlük yerlerinde “köşkler yapıyor ve dağlarında da evler yontuyorsunuz.” Nitekim bugün bile onların dağlarda yaptıkları bu meskenler görülebilmektedir. Bu eserleri şimdiye kadar kaldığı gibi dağlar var olmaya devam ettiği müddetçe de kalacaktır. “O halde Allah’ın nimetlerini” size ihsan etmiş olduğu rızkı ve gücü “hatırlayın ve fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Yani fesat ve masiyetlerle yeryüzünü harap etmeyin. Çünkü bayındır olan ülkeler, masiyetler sebebi ile ıssız kalır. İşte onların ülkeleri de ıssız kalmıştır. Orayı bırakıp gitmişlerdir. Meskenleri de onlardan sonra sessiz ve ıssız kalmıştır. 75. “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler” yani hakka karşı büyüklenen liderler ve soylular “zayıf görülenler arasından iman edenlere” bütün zayıflar, mü’min olmadıklarından dolayı onlardan bir kısmı kastedilerek böyle buyurulmuştur “şöyle dediler: Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?” Yani sizce o doğru mu söylüyor, yalan mı söylüyor? Bunun üzerine zayıf kabul edilenler:“Doğrusu biz onunla gönderilene” tevhide, Allah’tan getirdiğini bildirdiği şeylere, emir ve yasaklarına “iman edenleriz, dediler. “ 76. Büyüklük taslayanlar ise: Doğrusu biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz, dediler” Büyüklük taslamaları, onları zayıf kabul edilenlerin boyun eğdikleri hakka boyun eğmemeye itti. 77. “Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler.” Halbuki Salih ona kötülük edecek olurlarsa can yakıcı azabın gelip kendilerini bulacacağına dair tehditte bulunmuştu. “Rablerinin emrine büyüklenerek isyan ettiler.” Yüce Allah’ın emrine karşı büyüklük tasladılar. Halbuki Allah’ın emrine başkaldıranları Allah çetin bir azaba uğratır. Şüphesiz Allah da başkalarına gelmeyen ibretli cezalarla onları cezalandırdı. Onlar bu fiilleri ile birlikte Yüce Allah’a karşı küstahlık ederek, O’nu aciz kabul ederek ve yaptıklarına da aldırmayarak, hatta yaptıkları ile övünerek:“Ey Salih, eğer sen gönderilmiş peygamberlerden isen” ve doğru da söylüyorsan “bizi tehdit edip durduğun (azabı) başımıza getir, dediler.” Salih de onlara: “Dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha (dünya nimetlerinden) faydalanın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir.”(Hud, 11/65) 78. “Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.” Allah onları helak etti ve köklerini kesti. 79. “O da” yani Salih aleyhisselâm, Allah onları azaba uğratınca “onlardan yüz çevirdi ve” Allah kendilerini helak ettikten sonra onları azarlamak ve onlara sitem etmek üzere: “dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz.” Yani Allah’ın bana bütün gönderdiklerini ben size bildirdim. Hidâyet bulmanız için gayret gösterdim. Dosdoğru yolu ve sağlam dini kabul edip izlemeniz için elimden geleni yaptım. “Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz” aksine öğüt verenlerin sözlerini reddettiniz. Kovulmuş her bir şeytana itaat ettiniz. Şunu belirtelim ki çoğu müfessirler bu kıssada şöyle ayrıntılara yer verirler: Bu dişi deve Salih’in kavminin bir mucize isteği olarak yalçın bir kayadan çıkmıştır. Hatta bu kaya (deve çıkmadan önce) hamile bir hayvanın doğumu yaklaştığında inlediği gibi inlemiş ve gözlerinin önünde dişi deve o kayadan çıkmıştır. Bu dişi deveyi kestiklerinde ise onun bir de yavrusu vardır ve bu yavru, o esnada üç defa böğürmüştür. Bunun üzerine dağdaki kaya parçası açılmış ve o da oraya girmiştir. Salih aleyhisselam da kavmine: Azabın tepenize ineceğinin alameti şudur dedi: Size tanınan üç günlük sürenin birincisinde yüzleriniz sararacak, ikincisinde kızaracak, üçüncüsünde kararacaktır, demiş ve dediği gibi de olmuştur. Ancak bunlar, Allah’ın Kitabının tefsirinde aktarılmaması gereken İsrailiyata dayalı bilgilerdir. Kur’an-ı Kerim’de bunlardan herhangi birine delil olacak hiçbir ifade yoktur. Aksine bunlar doğru olsalardı Yüce Allah bunları zikrederdi. Çünkü gerçekten bu anlatılanlarda hayret verici hususlar, oldukça ibretli ve açık belgeler vardır. Ne var ki Allah’ın bunların sözünü etmeyip ihmal etmesi ve böylece onların güvenilir olmayan yollardan nakledilmesi olacak şey değildir. Ayrıca Kur’an-ı Kerim sözü geçen bu hususların bazısını da yalanlamaktadır. Çünkü Salih aleyhisselam kendilerine:“Yurdunuzda üç gün daha (dünya nimetlerinden) faydalanın.”(Hud, 11/65) demişti. Yani bu oldukça kısa sürelik zaman zarfında nimetlerden yararlanıp zevk alın. Çünkü artık bunun dışında sizin alacak bir zevk ve lezzetiniz kalmayacaktır. Peygamberleri tarafından azabın geleceği ile tehdit edilen üstelik azabın belirtileri kendilerine bildirilen ve dediği de gibi de gerçekleşen bu kimselerin herhangi bir nimetten yararlanmaları veya lezzet almaları mümkün olur mu? Halbuki bu anlatılanlara göre bu azabın belirtileri günbegün hepsini genel olarak kuşatacak şekilde meydana gelmiştir. Zira yüzlerinin kızarması, sararması ve kararması bu azaptan dolayı idi! Peki, bu Kur’an ile çelişmiyor mu? Ona zıt değil mi? Gerçek şu ki Kur’an-ı Kerim’in anlattıkları yeterlidir, başkasına ihtiyaç bırakmamaktadır ve tek başına bize hidâyeti göstermektedir. Evet, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den Allah’ın Kitabı ile çelişmeyen herhangi bir sahîh rivâyet bize ulaşacak olursa onun başımız, gözümüz üstünde yeri vardır ve bu, Kur’an-ı Kerim’in kendisine uyulmasını emrettiği hususlar arasındadır:“Peygamberin size verdiğini alın, sizi alıkoyduğundan da uzak durun.”(el-Haşr, 59/7) Allah’ın Kitabının İsrailiyat yolu ile gelen haberlerle tefsir edilmesinin caiz olmadığına dair açıklamalar daha önce geçmişti. Her ne kadar yalan oldukları kesin olmayan hususlara dair onlardan rivâyet caiz görülse de bu böyledir. Çünkü Yüce Allah’ın Kitabının içerdiği anlamlar, kat’idir. Onlardan gelen bu tür rivâyetler ise tasdik de edilmez, tekzib de edilmez (doğruluğu kesin değildir). O halde bu iki ayrı özellikteki tarafın, bir arada bulunmalarına imkân yoktur.

A'raf 7:78

73- Semûd’a da kardeşleri Salih’i (gönderdik). O da:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi! Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin. Ona herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi can yakıcı bir azap yakalar” dedi. 74- “Hatırlayın ki O, Âd’dan sonra sizi halifeler kılıp yeryüzüne yerleştirdi ki siz onun ovalarında köşkler yapıyor ve dağlarında da evler yontuyorsunuz. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” 75- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, zayıf görülenler arasından iman edenlere şöyle dediler:“Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?” Onlar da: “Doğrusu biz onunla gönderilene iman edenleriz” dediler. 76- Büyüklük taslayanlar ise:“Doğrusu biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz” dediler. 77- Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Rablerinin emrine büyüklenerek isyan ettiler ve:“Ey Salih, eğer sen peygamberlerden isen bizi tehdit edip durduğun (azabı) başımıza getir” dediler. 78- Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. 79- O da onlardan yüz çevirdi ve dedi ki:“Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz.” 73. “Semûd’a” yani Hicaz ve Arap Yarımadası’nda Hicr diye bilinen yerde ve etrafında yerleşmiş bulunan ve meşhur bir kabile olan Semud’a da Allah, “kardeşleri Salih’i” onları imana ve tevhide davet edip şirk ve ortak koşmayı yasaklayan bir peygamber olarak gönderdi. “O da: Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur.” Yani onun da daveti diğer peygamber kardeşlerinin davetleri gibi idi: Allah’a ibadeti emretmek, kullara Allah’tan başka hiçbir ilahları olmadıklarını açıklamak. “Size Rabbinizden apaçık” insanların güç yetiremeyecekleri ve ancak semavi bir belge olabilecek olağanüstü “bir delil gelmiştir.” Daha sonra bu delili şu sözlerle açıkladı: “İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi” Yani bu oldukça şerefli ve üstün bir devedir. Çünkü şerefine işaret olmak üzere Yüce Allah’a izafe edilmiştir. İşte bu dişi devede size büyük bir delil vardır. Onun mucize oluş şekli bir buyrukta şöyle söz konusu edilmektedir:“Onun da belli bir su içme nöbeti vardır, sizin de belirli bir günde su içme nöbetiniz vardır.”(eş-Şuara, 26/155) Şöyle ki Salih’in kavminin oldukça büyük bir kuyusı vardı. Bu da “dişi deve kuyusu” diye bilinmektedir. Salih’in kavmi ile dişi deve, bu kuyu başına sıra ile giderlerdi. Bir gün sıra deveye ait olup suyu o içerdi. Onlar da o günde onun memelerinden süt içerlerdi. Kendilerine ait diğer günde ise kendileri kuyunun başına gider, dişi deve ise kuyudan ayrılıp uzaklaşırdı. İşte Peygamberleri Salih aleyhisselâm onlara:“Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin” onun beslenmesi konusunda size düşen bir şey yoktur. “Ona” kesmek veya başka bir surette “herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi can yakıcı bir azap yakalar, dedi.” 74. “Hatırlayın ki O,” helak ettiği “Âd’den sonra sizi” yeryüzünde “halifeler kılıp” oradan yararlanmanızı ve ihtiyaçlarınızı gerçekleştirmenizi sağlayarak “yeryüzüne yerleştirdi.” Size orada imkânlar verdi, istediklerinizi gerçekleştirecek ve arzularınıza ulaştıracak yolları kolaylaştırdı. “Ki siz onun ovalarında” yani dağlık olmayan, düzlük yerlerinde “köşkler yapıyor ve dağlarında da evler yontuyorsunuz.” Nitekim bugün bile onların dağlarda yaptıkları bu meskenler görülebilmektedir. Bu eserleri şimdiye kadar kaldığı gibi dağlar var olmaya devam ettiği müddetçe de kalacaktır. “O halde Allah’ın nimetlerini” size ihsan etmiş olduğu rızkı ve gücü “hatırlayın ve fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Yani fesat ve masiyetlerle yeryüzünü harap etmeyin. Çünkü bayındır olan ülkeler, masiyetler sebebi ile ıssız kalır. İşte onların ülkeleri de ıssız kalmıştır. Orayı bırakıp gitmişlerdir. Meskenleri de onlardan sonra sessiz ve ıssız kalmıştır. 75. “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler” yani hakka karşı büyüklenen liderler ve soylular “zayıf görülenler arasından iman edenlere” bütün zayıflar, mü’min olmadıklarından dolayı onlardan bir kısmı kastedilerek böyle buyurulmuştur “şöyle dediler: Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?” Yani sizce o doğru mu söylüyor, yalan mı söylüyor? Bunun üzerine zayıf kabul edilenler:“Doğrusu biz onunla gönderilene” tevhide, Allah’tan getirdiğini bildirdiği şeylere, emir ve yasaklarına “iman edenleriz, dediler. “ 76. Büyüklük taslayanlar ise: Doğrusu biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz, dediler” Büyüklük taslamaları, onları zayıf kabul edilenlerin boyun eğdikleri hakka boyun eğmemeye itti. 77. “Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler.” Halbuki Salih ona kötülük edecek olurlarsa can yakıcı azabın gelip kendilerini bulacacağına dair tehditte bulunmuştu. “Rablerinin emrine büyüklenerek isyan ettiler.” Yüce Allah’ın emrine karşı büyüklük tasladılar. Halbuki Allah’ın emrine başkaldıranları Allah çetin bir azaba uğratır. Şüphesiz Allah da başkalarına gelmeyen ibretli cezalarla onları cezalandırdı. Onlar bu fiilleri ile birlikte Yüce Allah’a karşı küstahlık ederek, O’nu aciz kabul ederek ve yaptıklarına da aldırmayarak, hatta yaptıkları ile övünerek:“Ey Salih, eğer sen gönderilmiş peygamberlerden isen” ve doğru da söylüyorsan “bizi tehdit edip durduğun (azabı) başımıza getir, dediler.” Salih de onlara: “Dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha (dünya nimetlerinden) faydalanın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir.”(Hud, 11/65) 78. “Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.” Allah onları helak etti ve köklerini kesti. 79. “O da” yani Salih aleyhisselâm, Allah onları azaba uğratınca “onlardan yüz çevirdi ve” Allah kendilerini helak ettikten sonra onları azarlamak ve onlara sitem etmek üzere: “dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz.” Yani Allah’ın bana bütün gönderdiklerini ben size bildirdim. Hidâyet bulmanız için gayret gösterdim. Dosdoğru yolu ve sağlam dini kabul edip izlemeniz için elimden geleni yaptım. “Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz” aksine öğüt verenlerin sözlerini reddettiniz. Kovulmuş her bir şeytana itaat ettiniz. Şunu belirtelim ki çoğu müfessirler bu kıssada şöyle ayrıntılara yer verirler: Bu dişi deve Salih’in kavminin bir mucize isteği olarak yalçın bir kayadan çıkmıştır. Hatta bu kaya (deve çıkmadan önce) hamile bir hayvanın doğumu yaklaştığında inlediği gibi inlemiş ve gözlerinin önünde dişi deve o kayadan çıkmıştır. Bu dişi deveyi kestiklerinde ise onun bir de yavrusu vardır ve bu yavru, o esnada üç defa böğürmüştür. Bunun üzerine dağdaki kaya parçası açılmış ve o da oraya girmiştir. Salih aleyhisselam da kavmine: Azabın tepenize ineceğinin alameti şudur dedi: Size tanınan üç günlük sürenin birincisinde yüzleriniz sararacak, ikincisinde kızaracak, üçüncüsünde kararacaktır, demiş ve dediği gibi de olmuştur. Ancak bunlar, Allah’ın Kitabının tefsirinde aktarılmaması gereken İsrailiyata dayalı bilgilerdir. Kur’an-ı Kerim’de bunlardan herhangi birine delil olacak hiçbir ifade yoktur. Aksine bunlar doğru olsalardı Yüce Allah bunları zikrederdi. Çünkü gerçekten bu anlatılanlarda hayret verici hususlar, oldukça ibretli ve açık belgeler vardır. Ne var ki Allah’ın bunların sözünü etmeyip ihmal etmesi ve böylece onların güvenilir olmayan yollardan nakledilmesi olacak şey değildir. Ayrıca Kur’an-ı Kerim sözü geçen bu hususların bazısını da yalanlamaktadır. Çünkü Salih aleyhisselam kendilerine:“Yurdunuzda üç gün daha (dünya nimetlerinden) faydalanın.”(Hud, 11/65) demişti. Yani bu oldukça kısa sürelik zaman zarfında nimetlerden yararlanıp zevk alın. Çünkü artık bunun dışında sizin alacak bir zevk ve lezzetiniz kalmayacaktır. Peygamberleri tarafından azabın geleceği ile tehdit edilen üstelik azabın belirtileri kendilerine bildirilen ve dediği de gibi de gerçekleşen bu kimselerin herhangi bir nimetten yararlanmaları veya lezzet almaları mümkün olur mu? Halbuki bu anlatılanlara göre bu azabın belirtileri günbegün hepsini genel olarak kuşatacak şekilde meydana gelmiştir. Zira yüzlerinin kızarması, sararması ve kararması bu azaptan dolayı idi! Peki, bu Kur’an ile çelişmiyor mu? Ona zıt değil mi? Gerçek şu ki Kur’an-ı Kerim’in anlattıkları yeterlidir, başkasına ihtiyaç bırakmamaktadır ve tek başına bize hidâyeti göstermektedir. Evet, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den Allah’ın Kitabı ile çelişmeyen herhangi bir sahîh rivâyet bize ulaşacak olursa onun başımız, gözümüz üstünde yeri vardır ve bu, Kur’an-ı Kerim’in kendisine uyulmasını emrettiği hususlar arasındadır:“Peygamberin size verdiğini alın, sizi alıkoyduğundan da uzak durun.”(el-Haşr, 59/7) Allah’ın Kitabının İsrailiyat yolu ile gelen haberlerle tefsir edilmesinin caiz olmadığına dair açıklamalar daha önce geçmişti. Her ne kadar yalan oldukları kesin olmayan hususlara dair onlardan rivâyet caiz görülse de bu böyledir. Çünkü Yüce Allah’ın Kitabının içerdiği anlamlar, kat’idir. Onlardan gelen bu tür rivâyetler ise tasdik de edilmez, tekzib de edilmez (doğruluğu kesin değildir). O halde bu iki ayrı özellikteki tarafın, bir arada bulunmalarına imkân yoktur.

A'raf 7:79

73- Semûd’a da kardeşleri Salih’i (gönderdik). O da:“Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi! Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin. Ona herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi can yakıcı bir azap yakalar” dedi. 74- “Hatırlayın ki O, Âd’dan sonra sizi halifeler kılıp yeryüzüne yerleştirdi ki siz onun ovalarında köşkler yapıyor ve dağlarında da evler yontuyorsunuz. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” 75- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, zayıf görülenler arasından iman edenlere şöyle dediler:“Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?” Onlar da: “Doğrusu biz onunla gönderilene iman edenleriz” dediler. 76- Büyüklük taslayanlar ise:“Doğrusu biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz” dediler. 77- Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Rablerinin emrine büyüklenerek isyan ettiler ve:“Ey Salih, eğer sen peygamberlerden isen bizi tehdit edip durduğun (azabı) başımıza getir” dediler. 78- Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. 79- O da onlardan yüz çevirdi ve dedi ki:“Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz.” 73. “Semûd’a” yani Hicaz ve Arap Yarımadası’nda Hicr diye bilinen yerde ve etrafında yerleşmiş bulunan ve meşhur bir kabile olan Semud’a da Allah, “kardeşleri Salih’i” onları imana ve tevhide davet edip şirk ve ortak koşmayı yasaklayan bir peygamber olarak gönderdi. “O da: Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur.” Yani onun da daveti diğer peygamber kardeşlerinin davetleri gibi idi: Allah’a ibadeti emretmek, kullara Allah’tan başka hiçbir ilahları olmadıklarını açıklamak. “Size Rabbinizden apaçık” insanların güç yetiremeyecekleri ve ancak semavi bir belge olabilecek olağanüstü “bir delil gelmiştir.” Daha sonra bu delili şu sözlerle açıkladı: “İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi” Yani bu oldukça şerefli ve üstün bir devedir. Çünkü şerefine işaret olmak üzere Yüce Allah’a izafe edilmiştir. İşte bu dişi devede size büyük bir delil vardır. Onun mucize oluş şekli bir buyrukta şöyle söz konusu edilmektedir:“Onun da belli bir su içme nöbeti vardır, sizin de belirli bir günde su içme nöbetiniz vardır.”(eş-Şuara, 26/155) Şöyle ki Salih’in kavminin oldukça büyük bir kuyusı vardı. Bu da “dişi deve kuyusu” diye bilinmektedir. Salih’in kavmi ile dişi deve, bu kuyu başına sıra ile giderlerdi. Bir gün sıra deveye ait olup suyu o içerdi. Onlar da o günde onun memelerinden süt içerlerdi. Kendilerine ait diğer günde ise kendileri kuyunun başına gider, dişi deve ise kuyudan ayrılıp uzaklaşırdı. İşte Peygamberleri Salih aleyhisselâm onlara:“Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin” onun beslenmesi konusunda size düşen bir şey yoktur. “Ona” kesmek veya başka bir surette “herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi can yakıcı bir azap yakalar, dedi.” 74. “Hatırlayın ki O,” helak ettiği “Âd’den sonra sizi” yeryüzünde “halifeler kılıp” oradan yararlanmanızı ve ihtiyaçlarınızı gerçekleştirmenizi sağlayarak “yeryüzüne yerleştirdi.” Size orada imkânlar verdi, istediklerinizi gerçekleştirecek ve arzularınıza ulaştıracak yolları kolaylaştırdı. “Ki siz onun ovalarında” yani dağlık olmayan, düzlük yerlerinde “köşkler yapıyor ve dağlarında da evler yontuyorsunuz.” Nitekim bugün bile onların dağlarda yaptıkları bu meskenler görülebilmektedir. Bu eserleri şimdiye kadar kaldığı gibi dağlar var olmaya devam ettiği müddetçe de kalacaktır. “O halde Allah’ın nimetlerini” size ihsan etmiş olduğu rızkı ve gücü “hatırlayın ve fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Yani fesat ve masiyetlerle yeryüzünü harap etmeyin. Çünkü bayındır olan ülkeler, masiyetler sebebi ile ıssız kalır. İşte onların ülkeleri de ıssız kalmıştır. Orayı bırakıp gitmişlerdir. Meskenleri de onlardan sonra sessiz ve ıssız kalmıştır. 75. “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler” yani hakka karşı büyüklenen liderler ve soylular “zayıf görülenler arasından iman edenlere” bütün zayıflar, mü’min olmadıklarından dolayı onlardan bir kısmı kastedilerek böyle buyurulmuştur “şöyle dediler: Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?” Yani sizce o doğru mu söylüyor, yalan mı söylüyor? Bunun üzerine zayıf kabul edilenler:“Doğrusu biz onunla gönderilene” tevhide, Allah’tan getirdiğini bildirdiği şeylere, emir ve yasaklarına “iman edenleriz, dediler. “ 76. Büyüklük taslayanlar ise: Doğrusu biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz, dediler” Büyüklük taslamaları, onları zayıf kabul edilenlerin boyun eğdikleri hakka boyun eğmemeye itti. 77. “Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler.” Halbuki Salih ona kötülük edecek olurlarsa can yakıcı azabın gelip kendilerini bulacacağına dair tehditte bulunmuştu. “Rablerinin emrine büyüklenerek isyan ettiler.” Yüce Allah’ın emrine karşı büyüklük tasladılar. Halbuki Allah’ın emrine başkaldıranları Allah çetin bir azaba uğratır. Şüphesiz Allah da başkalarına gelmeyen ibretli cezalarla onları cezalandırdı. Onlar bu fiilleri ile birlikte Yüce Allah’a karşı küstahlık ederek, O’nu aciz kabul ederek ve yaptıklarına da aldırmayarak, hatta yaptıkları ile övünerek:“Ey Salih, eğer sen gönderilmiş peygamberlerden isen” ve doğru da söylüyorsan “bizi tehdit edip durduğun (azabı) başımıza getir, dediler.” Salih de onlara: “Dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha (dünya nimetlerinden) faydalanın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir.”(Hud, 11/65) 78. “Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.” Allah onları helak etti ve köklerini kesti. 79. “O da” yani Salih aleyhisselâm, Allah onları azaba uğratınca “onlardan yüz çevirdi ve” Allah kendilerini helak ettikten sonra onları azarlamak ve onlara sitem etmek üzere: “dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz.” Yani Allah’ın bana bütün gönderdiklerini ben size bildirdim. Hidâyet bulmanız için gayret gösterdim. Dosdoğru yolu ve sağlam dini kabul edip izlemeniz için elimden geleni yaptım. “Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz” aksine öğüt verenlerin sözlerini reddettiniz. Kovulmuş her bir şeytana itaat ettiniz. Şunu belirtelim ki çoğu müfessirler bu kıssada şöyle ayrıntılara yer verirler: Bu dişi deve Salih’in kavminin bir mucize isteği olarak yalçın bir kayadan çıkmıştır. Hatta bu kaya (deve çıkmadan önce) hamile bir hayvanın doğumu yaklaştığında inlediği gibi inlemiş ve gözlerinin önünde dişi deve o kayadan çıkmıştır. Bu dişi deveyi kestiklerinde ise onun bir de yavrusu vardır ve bu yavru, o esnada üç defa böğürmüştür. Bunun üzerine dağdaki kaya parçası açılmış ve o da oraya girmiştir. Salih aleyhisselam da kavmine: Azabın tepenize ineceğinin alameti şudur dedi: Size tanınan üç günlük sürenin birincisinde yüzleriniz sararacak, ikincisinde kızaracak, üçüncüsünde kararacaktır, demiş ve dediği gibi de olmuştur. Ancak bunlar, Allah’ın Kitabının tefsirinde aktarılmaması gereken İsrailiyata dayalı bilgilerdir. Kur’an-ı Kerim’de bunlardan herhangi birine delil olacak hiçbir ifade yoktur. Aksine bunlar doğru olsalardı Yüce Allah bunları zikrederdi. Çünkü gerçekten bu anlatılanlarda hayret verici hususlar, oldukça ibretli ve açık belgeler vardır. Ne var ki Allah’ın bunların sözünü etmeyip ihmal etmesi ve böylece onların güvenilir olmayan yollardan nakledilmesi olacak şey değildir. Ayrıca Kur’an-ı Kerim sözü geçen bu hususların bazısını da yalanlamaktadır. Çünkü Salih aleyhisselam kendilerine:“Yurdunuzda üç gün daha (dünya nimetlerinden) faydalanın.”(Hud, 11/65) demişti. Yani bu oldukça kısa sürelik zaman zarfında nimetlerden yararlanıp zevk alın. Çünkü artık bunun dışında sizin alacak bir zevk ve lezzetiniz kalmayacaktır. Peygamberleri tarafından azabın geleceği ile tehdit edilen üstelik azabın belirtileri kendilerine bildirilen ve dediği de gibi de gerçekleşen bu kimselerin herhangi bir nimetten yararlanmaları veya lezzet almaları mümkün olur mu? Halbuki bu anlatılanlara göre bu azabın belirtileri günbegün hepsini genel olarak kuşatacak şekilde meydana gelmiştir. Zira yüzlerinin kızarması, sararması ve kararması bu azaptan dolayı idi! Peki, bu Kur’an ile çelişmiyor mu? Ona zıt değil mi? Gerçek şu ki Kur’an-ı Kerim’in anlattıkları yeterlidir, başkasına ihtiyaç bırakmamaktadır ve tek başına bize hidâyeti göstermektedir. Evet, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den Allah’ın Kitabı ile çelişmeyen herhangi bir sahîh rivâyet bize ulaşacak olursa onun başımız, gözümüz üstünde yeri vardır ve bu, Kur’an-ı Kerim’in kendisine uyulmasını emrettiği hususlar arasındadır:“Peygamberin size verdiğini alın, sizi alıkoyduğundan da uzak durun.”(el-Haşr, 59/7) Allah’ın Kitabının İsrailiyat yolu ile gelen haberlerle tefsir edilmesinin caiz olmadığına dair açıklamalar daha önce geçmişti. Her ne kadar yalan oldukları kesin olmayan hususlara dair onlardan rivâyet caiz görülse de bu böyledir. Çünkü Yüce Allah’ın Kitabının içerdiği anlamlar, kat’idir. Onlardan gelen bu tür rivâyetler ise tasdik de edilmez, tekzib de edilmez (doğruluğu kesin değildir). O halde bu iki ayrı özellikteki tarafın, bir arada bulunmalarına imkân yoktur.

A'raf 7:80

80- Lût’u da (kendi kavmine göndermiştik). Hani o kavmine:“Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz?” demişti. 81- “Zira siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz çok ileri giden bir kavimsiniz.” 82- Kavminin cevabı yalnızca:“Çıkarın onları ülkenizden, çünkü onlar fazla temiz kalmak isteyen insanlarmış!” demek oldu. 83- Bunun üzerine Biz de hem onu hem de ailesini kurtardık. Ancak karısı hariç; o, geride kal(ıp da helâke uğray)anlardan oldu. 84- Onların üzerine bir yağmur yağdırdık. Günahkârların sonunun nasıl olduğuna bir bak! 80. Yani sen kulumuz “Lût’u da” an. Biz onu kavmine göndermiştik. O da onlara yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emredip kendilerinden önce âlemlerden hiçbir kimsenin işlemediği hayasızlığı yasaklıyor idi. “Hani o kavmine: Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı” büyüklük ve çirkinliği itibari ile hayasızlığın her türünü geride bırakacak seviyeye ulaşmış bir “hayasızlığı mı yapıyorsunuz? demişti.” Bunun hayasız bir iş olması, başlıbaşına bir çirkinliktir. Bu işi ilk olarak onların yapmaya başlamaları ve kendilerinden sonra gelenlerin önünde böyle bir yol açmış olmaları da ayrı bir çirkinliktir. 81. Daha sonra bu hayasızlığın mahiyetini şöyle açıklamaktadır:“Zira siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz.” Yani Allah Teala’nın sizler için yaratmış olduğu kadınları nasıl bırakırsınız da erkeklere yaklaşırsınız? Halbuki şehvete ve fıtrata uygun şekilde yararlanma yeri kadınlardır. Siz ise onları bırakıyor, alabildiğine çirkin ve kötü bir iş olan erkeklere arka yoldan yaklaşıyorsunuz. Halbuki oraya yaklaşmak ve ilişki kurmak şöyle dursun, sözünü etmek etmek dahi utanç verici olan türlü pislikler ve murdarlıklar oradan çıkmaktadır. “Hayır, siz çok ileri giden bir kavimsiniz.” Allah’ın çizdiği sınırları aşan ve Allah’ın haram kıldığı şeylere cüretkarca atılan kimselersiniz. 82. “Kavminin cevabı yalnızca: Çıkarın onları ülkenizden, çünkü onlar fazla temiz kalmak isteyen” yani bu hayasızlığı işlemekten uzak duran “insanlarmış, demek oldu.” Halbuki “Onların bunlardan intikam almalarının tek sebebi, hükmüne karşı konulamayan ve her övgüye layık olan Allah’a iman etmiş olmaları idi.”(el-Buruc, 85/8) 83. “Bunun üzerine Biz de hem onu hem de ailesini kurtardık. Ancak karısı hariç; o, geride kal(ıp da helâke uğray)anlardan” azaba uğratılanlardan “oldu.” Allah Lut’a aile halkı ile birlikte geceleyin yola çıkmasını emretti. Çünkü azap, kavmine sabah vakti gelecekti. O da geceleyin aile halkı ile yola koyuldu. Ancak (ona iman etmeyen) karısı hariç. Böylece kavmine isabet eden aynı azap ona da isabet etti. 84. “Onların üzerine bir yağmur yağdırdık.” Yani özel olarak pişirilmiş, oldukça sıcak taşlar yağdırdık. Böylece Allah, ülkelerinin altını üstüne getirmişti. “Günahkârların” helak edilme ve sürekli bir rüsvaylığa düçar olma şeklindeki “sonunun nasıl olduğuna bir bak!”

A'raf 7:81

80- Lût’u da (kendi kavmine göndermiştik). Hani o kavmine:“Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz?” demişti. 81- “Zira siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz çok ileri giden bir kavimsiniz.” 82- Kavminin cevabı yalnızca:“Çıkarın onları ülkenizden, çünkü onlar fazla temiz kalmak isteyen insanlarmış!” demek oldu. 83- Bunun üzerine Biz de hem onu hem de ailesini kurtardık. Ancak karısı hariç; o, geride kal(ıp da helâke uğray)anlardan oldu. 84- Onların üzerine bir yağmur yağdırdık. Günahkârların sonunun nasıl olduğuna bir bak! 80. Yani sen kulumuz “Lût’u da” an. Biz onu kavmine göndermiştik. O da onlara yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emredip kendilerinden önce âlemlerden hiçbir kimsenin işlemediği hayasızlığı yasaklıyor idi. “Hani o kavmine: Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı” büyüklük ve çirkinliği itibari ile hayasızlığın her türünü geride bırakacak seviyeye ulaşmış bir “hayasızlığı mı yapıyorsunuz? demişti.” Bunun hayasız bir iş olması, başlıbaşına bir çirkinliktir. Bu işi ilk olarak onların yapmaya başlamaları ve kendilerinden sonra gelenlerin önünde böyle bir yol açmış olmaları da ayrı bir çirkinliktir. 81. Daha sonra bu hayasızlığın mahiyetini şöyle açıklamaktadır:“Zira siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz.” Yani Allah Teala’nın sizler için yaratmış olduğu kadınları nasıl bırakırsınız da erkeklere yaklaşırsınız? Halbuki şehvete ve fıtrata uygun şekilde yararlanma yeri kadınlardır. Siz ise onları bırakıyor, alabildiğine çirkin ve kötü bir iş olan erkeklere arka yoldan yaklaşıyorsunuz. Halbuki oraya yaklaşmak ve ilişki kurmak şöyle dursun, sözünü etmek etmek dahi utanç verici olan türlü pislikler ve murdarlıklar oradan çıkmaktadır. “Hayır, siz çok ileri giden bir kavimsiniz.” Allah’ın çizdiği sınırları aşan ve Allah’ın haram kıldığı şeylere cüretkarca atılan kimselersiniz. 82. “Kavminin cevabı yalnızca: Çıkarın onları ülkenizden, çünkü onlar fazla temiz kalmak isteyen” yani bu hayasızlığı işlemekten uzak duran “insanlarmış, demek oldu.” Halbuki “Onların bunlardan intikam almalarının tek sebebi, hükmüne karşı konulamayan ve her övgüye layık olan Allah’a iman etmiş olmaları idi.”(el-Buruc, 85/8) 83. “Bunun üzerine Biz de hem onu hem de ailesini kurtardık. Ancak karısı hariç; o, geride kal(ıp da helâke uğray)anlardan” azaba uğratılanlardan “oldu.” Allah Lut’a aile halkı ile birlikte geceleyin yola çıkmasını emretti. Çünkü azap, kavmine sabah vakti gelecekti. O da geceleyin aile halkı ile yola koyuldu. Ancak (ona iman etmeyen) karısı hariç. Böylece kavmine isabet eden aynı azap ona da isabet etti. 84. “Onların üzerine bir yağmur yağdırdık.” Yani özel olarak pişirilmiş, oldukça sıcak taşlar yağdırdık. Böylece Allah, ülkelerinin altını üstüne getirmişti. “Günahkârların” helak edilme ve sürekli bir rüsvaylığa düçar olma şeklindeki “sonunun nasıl olduğuna bir bak!”

A'raf 7:82

80- Lût’u da (kendi kavmine göndermiştik). Hani o kavmine:“Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz?” demişti. 81- “Zira siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz çok ileri giden bir kavimsiniz.” 82- Kavminin cevabı yalnızca:“Çıkarın onları ülkenizden, çünkü onlar fazla temiz kalmak isteyen insanlarmış!” demek oldu. 83- Bunun üzerine Biz de hem onu hem de ailesini kurtardık. Ancak karısı hariç; o, geride kal(ıp da helâke uğray)anlardan oldu. 84- Onların üzerine bir yağmur yağdırdık. Günahkârların sonunun nasıl olduğuna bir bak! 80. Yani sen kulumuz “Lût’u da” an. Biz onu kavmine göndermiştik. O da onlara yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emredip kendilerinden önce âlemlerden hiçbir kimsenin işlemediği hayasızlığı yasaklıyor idi. “Hani o kavmine: Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı” büyüklük ve çirkinliği itibari ile hayasızlığın her türünü geride bırakacak seviyeye ulaşmış bir “hayasızlığı mı yapıyorsunuz? demişti.” Bunun hayasız bir iş olması, başlıbaşına bir çirkinliktir. Bu işi ilk olarak onların yapmaya başlamaları ve kendilerinden sonra gelenlerin önünde böyle bir yol açmış olmaları da ayrı bir çirkinliktir. 81. Daha sonra bu hayasızlığın mahiyetini şöyle açıklamaktadır:“Zira siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz.” Yani Allah Teala’nın sizler için yaratmış olduğu kadınları nasıl bırakırsınız da erkeklere yaklaşırsınız? Halbuki şehvete ve fıtrata uygun şekilde yararlanma yeri kadınlardır. Siz ise onları bırakıyor, alabildiğine çirkin ve kötü bir iş olan erkeklere arka yoldan yaklaşıyorsunuz. Halbuki oraya yaklaşmak ve ilişki kurmak şöyle dursun, sözünü etmek etmek dahi utanç verici olan türlü pislikler ve murdarlıklar oradan çıkmaktadır. “Hayır, siz çok ileri giden bir kavimsiniz.” Allah’ın çizdiği sınırları aşan ve Allah’ın haram kıldığı şeylere cüretkarca atılan kimselersiniz. 82. “Kavminin cevabı yalnızca: Çıkarın onları ülkenizden, çünkü onlar fazla temiz kalmak isteyen” yani bu hayasızlığı işlemekten uzak duran “insanlarmış, demek oldu.” Halbuki “Onların bunlardan intikam almalarının tek sebebi, hükmüne karşı konulamayan ve her övgüye layık olan Allah’a iman etmiş olmaları idi.”(el-Buruc, 85/8) 83. “Bunun üzerine Biz de hem onu hem de ailesini kurtardık. Ancak karısı hariç; o, geride kal(ıp da helâke uğray)anlardan” azaba uğratılanlardan “oldu.” Allah Lut’a aile halkı ile birlikte geceleyin yola çıkmasını emretti. Çünkü azap, kavmine sabah vakti gelecekti. O da geceleyin aile halkı ile yola koyuldu. Ancak (ona iman etmeyen) karısı hariç. Böylece kavmine isabet eden aynı azap ona da isabet etti. 84. “Onların üzerine bir yağmur yağdırdık.” Yani özel olarak pişirilmiş, oldukça sıcak taşlar yağdırdık. Böylece Allah, ülkelerinin altını üstüne getirmişti. “Günahkârların” helak edilme ve sürekli bir rüsvaylığa düçar olma şeklindeki “sonunun nasıl olduğuna bir bak!”

A'raf 7:83

80- Lût’u da (kendi kavmine göndermiştik). Hani o kavmine:“Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz?” demişti. 81- “Zira siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz çok ileri giden bir kavimsiniz.” 82- Kavminin cevabı yalnızca:“Çıkarın onları ülkenizden, çünkü onlar fazla temiz kalmak isteyen insanlarmış!” demek oldu. 83- Bunun üzerine Biz de hem onu hem de ailesini kurtardık. Ancak karısı hariç; o, geride kal(ıp da helâke uğray)anlardan oldu. 84- Onların üzerine bir yağmur yağdırdık. Günahkârların sonunun nasıl olduğuna bir bak! 80. Yani sen kulumuz “Lût’u da” an. Biz onu kavmine göndermiştik. O da onlara yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emredip kendilerinden önce âlemlerden hiçbir kimsenin işlemediği hayasızlığı yasaklıyor idi. “Hani o kavmine: Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı” büyüklük ve çirkinliği itibari ile hayasızlığın her türünü geride bırakacak seviyeye ulaşmış bir “hayasızlığı mı yapıyorsunuz? demişti.” Bunun hayasız bir iş olması, başlıbaşına bir çirkinliktir. Bu işi ilk olarak onların yapmaya başlamaları ve kendilerinden sonra gelenlerin önünde böyle bir yol açmış olmaları da ayrı bir çirkinliktir. 81. Daha sonra bu hayasızlığın mahiyetini şöyle açıklamaktadır:“Zira siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz.” Yani Allah Teala’nın sizler için yaratmış olduğu kadınları nasıl bırakırsınız da erkeklere yaklaşırsınız? Halbuki şehvete ve fıtrata uygun şekilde yararlanma yeri kadınlardır. Siz ise onları bırakıyor, alabildiğine çirkin ve kötü bir iş olan erkeklere arka yoldan yaklaşıyorsunuz. Halbuki oraya yaklaşmak ve ilişki kurmak şöyle dursun, sözünü etmek etmek dahi utanç verici olan türlü pislikler ve murdarlıklar oradan çıkmaktadır. “Hayır, siz çok ileri giden bir kavimsiniz.” Allah’ın çizdiği sınırları aşan ve Allah’ın haram kıldığı şeylere cüretkarca atılan kimselersiniz. 82. “Kavminin cevabı yalnızca: Çıkarın onları ülkenizden, çünkü onlar fazla temiz kalmak isteyen” yani bu hayasızlığı işlemekten uzak duran “insanlarmış, demek oldu.” Halbuki “Onların bunlardan intikam almalarının tek sebebi, hükmüne karşı konulamayan ve her övgüye layık olan Allah’a iman etmiş olmaları idi.”(el-Buruc, 85/8) 83. “Bunun üzerine Biz de hem onu hem de ailesini kurtardık. Ancak karısı hariç; o, geride kal(ıp da helâke uğray)anlardan” azaba uğratılanlardan “oldu.” Allah Lut’a aile halkı ile birlikte geceleyin yola çıkmasını emretti. Çünkü azap, kavmine sabah vakti gelecekti. O da geceleyin aile halkı ile yola koyuldu. Ancak (ona iman etmeyen) karısı hariç. Böylece kavmine isabet eden aynı azap ona da isabet etti. 84. “Onların üzerine bir yağmur yağdırdık.” Yani özel olarak pişirilmiş, oldukça sıcak taşlar yağdırdık. Böylece Allah, ülkelerinin altını üstüne getirmişti. “Günahkârların” helak edilme ve sürekli bir rüsvaylığa düçar olma şeklindeki “sonunun nasıl olduğuna bir bak!”

A'raf 7:84

80- Lût’u da (kendi kavmine göndermiştik). Hani o kavmine:“Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz?” demişti. 81- “Zira siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz çok ileri giden bir kavimsiniz.” 82- Kavminin cevabı yalnızca:“Çıkarın onları ülkenizden, çünkü onlar fazla temiz kalmak isteyen insanlarmış!” demek oldu. 83- Bunun üzerine Biz de hem onu hem de ailesini kurtardık. Ancak karısı hariç; o, geride kal(ıp da helâke uğray)anlardan oldu. 84- Onların üzerine bir yağmur yağdırdık. Günahkârların sonunun nasıl olduğuna bir bak! 80. Yani sen kulumuz “Lût’u da” an. Biz onu kavmine göndermiştik. O da onlara yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emredip kendilerinden önce âlemlerden hiçbir kimsenin işlemediği hayasızlığı yasaklıyor idi. “Hani o kavmine: Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı” büyüklük ve çirkinliği itibari ile hayasızlığın her türünü geride bırakacak seviyeye ulaşmış bir “hayasızlığı mı yapıyorsunuz? demişti.” Bunun hayasız bir iş olması, başlıbaşına bir çirkinliktir. Bu işi ilk olarak onların yapmaya başlamaları ve kendilerinden sonra gelenlerin önünde böyle bir yol açmış olmaları da ayrı bir çirkinliktir. 81. Daha sonra bu hayasızlığın mahiyetini şöyle açıklamaktadır:“Zira siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz.” Yani Allah Teala’nın sizler için yaratmış olduğu kadınları nasıl bırakırsınız da erkeklere yaklaşırsınız? Halbuki şehvete ve fıtrata uygun şekilde yararlanma yeri kadınlardır. Siz ise onları bırakıyor, alabildiğine çirkin ve kötü bir iş olan erkeklere arka yoldan yaklaşıyorsunuz. Halbuki oraya yaklaşmak ve ilişki kurmak şöyle dursun, sözünü etmek etmek dahi utanç verici olan türlü pislikler ve murdarlıklar oradan çıkmaktadır. “Hayır, siz çok ileri giden bir kavimsiniz.” Allah’ın çizdiği sınırları aşan ve Allah’ın haram kıldığı şeylere cüretkarca atılan kimselersiniz. 82. “Kavminin cevabı yalnızca: Çıkarın onları ülkenizden, çünkü onlar fazla temiz kalmak isteyen” yani bu hayasızlığı işlemekten uzak duran “insanlarmış, demek oldu.” Halbuki “Onların bunlardan intikam almalarının tek sebebi, hükmüne karşı konulamayan ve her övgüye layık olan Allah’a iman etmiş olmaları idi.”(el-Buruc, 85/8) 83. “Bunun üzerine Biz de hem onu hem de ailesini kurtardık. Ancak karısı hariç; o, geride kal(ıp da helâke uğray)anlardan” azaba uğratılanlardan “oldu.” Allah Lut’a aile halkı ile birlikte geceleyin yola çıkmasını emretti. Çünkü azap, kavmine sabah vakti gelecekti. O da geceleyin aile halkı ile yola koyuldu. Ancak (ona iman etmeyen) karısı hariç. Böylece kavmine isabet eden aynı azap ona da isabet etti. 84. “Onların üzerine bir yağmur yağdırdık.” Yani özel olarak pişirilmiş, oldukça sıcak taşlar yağdırdık. Böylece Allah, ülkelerinin altını üstüne getirmişti. “Günahkârların” helak edilme ve sürekli bir rüsvaylığa düçar olma şeklindeki “sonunun nasıl olduğuna bir bak!”

A'raf 7:85

85- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Rabbinizden size apaçık bir delil gelmiştir. Artık ölçeği ve teraziyi tam tutun. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Islah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır.” 86- “Öyle her yolun başında oturup da (insanları) tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın. Hatırlayın ki siz, (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı. Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” 87- “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” 88- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler şöyle dediler:“Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” O da: “Biz istemesek de mi?!” dedi. 89- “Allah, bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz. Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz ancak Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet! Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” 90- Kavminden kâfir olan ileri gelenler:“Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler. 91- Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. 92- Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular. 93- Bunun üzerine onlardan yüz çevirdi ve dedi ki:“Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” 85. “Medyen’e de” orada yaşayan malum kabileye, soyca “kardeşleri Şuayb’ı gönderdik.” O, onları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet ediyor, onlara ölçü ve teraziyi tastamam yapmalarını, insanların mallarını eksik vermemelerini, masiyetleri çoğaltmak sureti ile yeryüzünde fesat çıkartmamalarını, bozgunculuk yapmamalarını emrediyordu. Bundan dolayı onlara:“... ıslah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır” demişti. Çünkü Allah’ın emrine uyup O’na yakınlaşmak gayesi ile günahları terk etmek, elbette ki kul için Cebbar olan Allah’ın gazabını ve cehennem azabını gerektiren o günahları işlemekten daha hayırlı ve daha faydalıdır. 86. “Öyle” insanlara karşı “her yolun başında oturup da” çokça kullanılan yolları tutarak oradan geçenleri “tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın” Allah’ın yolunu izleyip de hidâyet bulmak isteyenleri engellemeyin “ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın.” Hevalarınıza uyup da Allah'ın yolunu eğri ve haktan uzak göstermeye çabalamayın. Tam aksine hem size hem de herkese düşen vazife, Yüce Allah’ın, rızasını elde etsinler, lütuf ve ihsan yurduna ulaşsınlar diye kulları için belirlemiş olduğu ve bununla da kullarına en büyük rahmetini ihsan etmiş olduğu bu yola gereken saygının gösterilmesidir. Sizler, insanları bu yolu izlemekten alıkoyan ve onları engelleyen kimseler değil, aksine bu yolun yardımcıları, davetçileri ve onu koruyanlar olmalıydınız. Çünkü böyle bir şey Allah’ın nimetine karşı bir nankörlük, O’nun emrine bir isyan ve en güzel, en doğru yolu saptırma girişimidir. Üstelik siz bu yolu izleyenleri çok çirkin bir şekilde ayıplamaktasınız. Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini de “hatırlayın ki siz (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı.” Size ihsan etmiş olduğu zevceler, nesiller ve sağlık sayesinde sizi sayıca artırıp çoğalttı. Ayrıca O, sizleri veba yahut da sayınızı azaltıcı birtakım hastalıklara müptela kılmadığı gibi sizi imha edecek düşmanları da üzerinize musallat etmedi. Yine birliğinizi bozup sizi darmadağın etmedi. Aksine size bir arada bulunma, bol rızık ve çokça nesil nimetlerini ihsan etti. “Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” Sizler, onların topluluklarının darmadağın olduğunu, yaşadıkları yerlerin de ıssız ve bomboş kaldığını göreceksiniz. Onlardan geriye güzel hiçbir anı kalmamıştır. Aksine lanet bu dünyada onların peşlerine takılmıştır. Kıyamet gününde de onlar daha da hor, hakir ve rezil olacaklardır. 87. “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse” ki bunlar çoğunluklarını teşkil ediyordu “artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” Dolayısıyla haklı olanı yardımı ile zafere kavuşturcak, haksız olanı da cezalandıracaktır. 88. “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler” Bunlar, hevalarına uyan ve zevkleri ile oyalanan soylular ve ileri gelenlerdir. Bunlara hak geldiğinde onun, kendi alçak arzularına uygun düşmediğini görünce hakkı reddettiler ve ona karşı büyüklük tasladılar. Peygamberleri Şuayb aleyhisselâm’a ve onunla birlikte zayıf gördükleri mü’minlere “şöyle dediler: Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” Hakka karşı aslan kesilerek güç kullandılar. Ne dine, ne anlaşmaya ne de hakka hukuka riâyet etmediler. Sadece ve sadece hevalarının, kendilerini bu anlamsız ve tutarsız sözleri söylemeye iten düşük akıllarının peşine takıldılar ve dediler ki: Ya sen ve seninle beraber iman edenler dinimize geri döneceksiniz yahut da andolsun ki sizleri ülkemizden çıkartacağız. Şuayb aleyhisselâm, önceleri iman ederler ümidi ile onları davet ediyordu. Ancak sonra öyle bir duruma geldi ki onların şerrinden yana emin olamadı. Zira kavmi, kendilerine tâbi olmayacak olursa onu ve beraberindekileri vatanından sürmekle tehdit ettiler. Oysa Şuayb ve beraberindekiler o vatanda kalmaya onlardan daha fazla hak sahibidirler. Bu yüzden de Şuayb aleyhisselâm onların bu sözlerine hayret ederek:“Biz istemesek de mi?! dedi.” Yani biz, batıl olduğunu bildiğimiz için sizin dininize girmeyi kabul etmeyecek olsak bile yine de böyle mi yapacaksınız? Halbuki o dine ancak ona girmeyi arzu eden kimseler çağrılabilir. Onu izlemeyi açıktan açığa alıkoymaya çalışan ve izleyenleri de yanlışlarını söyleyerek tenkit eden kimseler, nasıl olur da o dini kabule çağırılabilirler? 89. “Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz.” Yani Allah, bizi ondan kurtarmış ve onun kötülüğünden korumuşken, biz tekrar sizin dininize dönecek olursak şahit olun ki biz, Allah’a karşı yalan uyduran ve iftira eden kimseleriz. Çünkü biz kesinlikle şunu biliyoruz ki Allah’a ortak koşan kimsenin iftirasından daha büyük bir iftira olamaz. Çünkü O birdir ve tektir, eşsizdir, hiç kimseye muhtaç olmayan Samed’dir. Eş ve çocuk edinmemiştir, mülkünde de O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir.” Yani bizim gibi kimselerin tekrar sizin dininize dönmesine imkân yoktur. Böyle bir şey muhaldir. Şuayb aleyhisselâm onlara herhangi bir şekilde uymalarının mümkün olmadığını birkaç şekilde ifade etmiştir: 1. Öncelikle kavimlerinin dininden tiksindiklerini ve işlemekte oldukları şirke kin beslediklerini ifade etmiştir. 2. Diğer taraftan onların izledikleri yolun, yalan ve iftira olduğunu belirtip eğer kendisi ve yanındakiler de onların dinine uyacak olurlarsa kendilerinin de yalan ve iftira sahibi olacaklarına dair kavmini şahit tutmuştu. 3. Allah'ın kendilerini o dinden kurtarmasını bir nimet olarak sunmuştur. 4. Allah, kendilerine hidâyet verdikten sonra bu batıl dine geri dönüşlerinin imkânsız bir şey olduğunu ifade etmekle de kavimlerinin bu doğrultudaki ümitlerini kesmişlerdir. Çünkü mevcut halleri, kalplerinde Yüce Allah’ı tazim etmeleri, Allah’ın ubudiyetini, O’ndan başka hiçbir ilah olmadığını, yalnızca O’na ibadet edilmesi ve O’na ortak koşulmaması gerektiğini, müşriklerin kabul ettikleri uydurma ilahların batılın en batılı ve imkânsızın en imkânsızı olduklarını itiraf etmeleri ile böyle bir dine tekrar dönmelerinin imkânsız olduğunu ifade etmiş oluyorlardı. Zira Yüce Allah’ın ihsan ettiği akıllar vasıtası ile hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan ayırt edebilecek durumdaydılar. Yüce Allah’ın meşieti, yaratıkları hakkında geçerli olan ve hiçbir kimsenin dışına çıkma imkânını bulamadığı iradesi açısından da eğer bütün sebepler bir araya gelse ve bütün güçler bir arada toplansa dahi onlar, hiçbir zaman kendileri hakkında bir şeyi yapabileceklerine yahut o şeyi terk edebileceklerine dair kesin hüküm veremezler. İşte bu yüzden Şuayb aleyhisselam:“Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç” diyerek istisnada bulunmuştur. Yani bizim de başka kimselerin de Allah’ın ilim ve hikmetine tâbi olan meşietinin dışına çıkabilme imkânımız yoktur. Çünkü “Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır.” O, neyin kullarının faydasına olduğunu ve hangi esaslar çerçevesinde onların işlerini çekip çevirdiğini çok iyi bilendir. “Biz ancak Allah’a güvenip dayandık.” Bizler bize dosdoğru yol üzerinde sebat vereceği ve cehenneme ulaştıran bütün yollardan da bizi koruyacağı hususunda yalnız O’na güvendik. Şüphesiz ki Allah kendisine güvenip dayananlara yeter, onlara dinini de dünyasını da kolaylaştırır. “Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet!” Mazlum ve hak sahibi kimselere, hakka karşı inatlaşan zalime karşı yardım et ve zafer ver. “Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” Yüce Allah’ın kulları hakkındaki hükmü iki türlüdür: Birincisi hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan, dosdoğru yol üzerinde yürüyenleri, o yoldan sapmış olanlardan ayırdetmeyi sağlayan ilmî (bilgiye dair) hükmü. İkincisi de Yüce Allah’ın zalimleri cezalandırması, salih kimseleri de kurtarıp onlara lütfunu ihsan etmesi şeklindeki hükmüdür. İşte mü’minler de Yüce Allah’ın kendileri ile kavimleri arasında hak ve adalet ile hüküm vermesini, kendilerine her iki kesimi birbirinden ayıracı hükmü teşkil edecek şekilde âyetlerini, mucize ve ibretlerini göstermesini istemişlerdi. 90. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” Şuayb’e uymaktan sakındırmak üzere “Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler” Ancak bu, nefislerinin kendilerine süslediği bir batıldan ibaretti. Onlara göre bedbahtlık ve zarar, doğruluğa ve hidâyete tâbi olmaktadır. Oysa onlar, en ileri derecedeki zararın, üzerinde bulundukları sapıklığın ve saptırmanın devamı olduğunu bilmiyorlardı. Bu gerçeği ancak ibretli ceza ve intikam gelip kendilerini bulduğunda öğrenebildiler. 91. “Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı” yani o çok çetin zelzele “onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar” ölü ve hareketsiz bir halde yere serildiler. 92. Yüce Allah, başlarına gelen felaketi haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular.” Yani sanki yurtlarında hiç kalmamış, oradan hiç yararlanmamış, gölgeliklerinde hiç oturmamış, ırmaklarının kıyılarında hiç dolaşıp vakit geçirmemiş ve ağaçlarının meyvelerinden hiç yememiş gibi oldular. Azap onları yakalayarak oyun, eğlence ve lezzet yurdundan ebedî hüzün, bedbahtlık ve ceza yurduna ve azap çukurlarına taşıdı. İşte bundan dolayı devamla “Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular” buyrulmaktadır. Yani âdeta zarara uğramak sadece onlara hastır. Çünkü onlar kıyamet gününde hem kendilerini hem de aile halklarını zarara uğratmış olacaklardır ki apaçık hüsran işte budur. Yoksa onların:“Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dedikleri kimseler hüsrana uğramamışlardır. 93. Şuayb’ın kavmi helak olduktan sonra peygamberleri onlardan yüz çevirerek döndü, onları azarlayarak ve ölümlerinden sonra onlara hitap ederek:“Dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim.” Sizlere ulaştırdım ve açıkladım. Öyle ki bu tebliğim, bu konuda ulaşılabilecek en ileri dereceye kadar ulaştı ve sizin kalplerinizin derinliklerine kadar vardı. “Ve size içtenlikle öğüt verdim.” Ancak siz benim öğüdümü kabul etmediniz, irşadıma itaat etmediniz, aksine fasıklık ve azgınlık ettiniz. “Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” Ben, hayır kendilerine ulaşınca onu reddeden, kabul etmeyen, kötülükten başka bir şeyi kendilerine yakıştırmayan, hayır namına hiçbir özellikleri bulunmayan bir topluma nasıl üzülür, nasıl tasalanırım? Onlar için üzülmeye değmez. Onlar buna layık değildirler. Aksine böylelerinin helakine ve yok edilmelerine sevinilir. Allah’ım, rezillikten, rüsvaylıktan sana sığınırız. İnsanlar arasında en ileri derecedeki samimiyetle onların iyiliklerini isteyen bir kimsenin şimdi onlardan uzak olduğunu ilan edecek bir noktaya gelmesinden daha ileri bir bedbahtlık ve daha büyük bir ceza olabilir mi?

A'raf 7:86

85- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Rabbinizden size apaçık bir delil gelmiştir. Artık ölçeği ve teraziyi tam tutun. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Islah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır.” 86- “Öyle her yolun başında oturup da (insanları) tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın. Hatırlayın ki siz, (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı. Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” 87- “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” 88- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler şöyle dediler:“Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” O da: “Biz istemesek de mi?!” dedi. 89- “Allah, bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz. Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz ancak Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet! Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” 90- Kavminden kâfir olan ileri gelenler:“Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler. 91- Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. 92- Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular. 93- Bunun üzerine onlardan yüz çevirdi ve dedi ki:“Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” 85. “Medyen’e de” orada yaşayan malum kabileye, soyca “kardeşleri Şuayb’ı gönderdik.” O, onları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet ediyor, onlara ölçü ve teraziyi tastamam yapmalarını, insanların mallarını eksik vermemelerini, masiyetleri çoğaltmak sureti ile yeryüzünde fesat çıkartmamalarını, bozgunculuk yapmamalarını emrediyordu. Bundan dolayı onlara:“... ıslah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır” demişti. Çünkü Allah’ın emrine uyup O’na yakınlaşmak gayesi ile günahları terk etmek, elbette ki kul için Cebbar olan Allah’ın gazabını ve cehennem azabını gerektiren o günahları işlemekten daha hayırlı ve daha faydalıdır. 86. “Öyle” insanlara karşı “her yolun başında oturup da” çokça kullanılan yolları tutarak oradan geçenleri “tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın” Allah’ın yolunu izleyip de hidâyet bulmak isteyenleri engellemeyin “ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın.” Hevalarınıza uyup da Allah'ın yolunu eğri ve haktan uzak göstermeye çabalamayın. Tam aksine hem size hem de herkese düşen vazife, Yüce Allah’ın, rızasını elde etsinler, lütuf ve ihsan yurduna ulaşsınlar diye kulları için belirlemiş olduğu ve bununla da kullarına en büyük rahmetini ihsan etmiş olduğu bu yola gereken saygının gösterilmesidir. Sizler, insanları bu yolu izlemekten alıkoyan ve onları engelleyen kimseler değil, aksine bu yolun yardımcıları, davetçileri ve onu koruyanlar olmalıydınız. Çünkü böyle bir şey Allah’ın nimetine karşı bir nankörlük, O’nun emrine bir isyan ve en güzel, en doğru yolu saptırma girişimidir. Üstelik siz bu yolu izleyenleri çok çirkin bir şekilde ayıplamaktasınız. Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini de “hatırlayın ki siz (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı.” Size ihsan etmiş olduğu zevceler, nesiller ve sağlık sayesinde sizi sayıca artırıp çoğalttı. Ayrıca O, sizleri veba yahut da sayınızı azaltıcı birtakım hastalıklara müptela kılmadığı gibi sizi imha edecek düşmanları da üzerinize musallat etmedi. Yine birliğinizi bozup sizi darmadağın etmedi. Aksine size bir arada bulunma, bol rızık ve çokça nesil nimetlerini ihsan etti. “Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” Sizler, onların topluluklarının darmadağın olduğunu, yaşadıkları yerlerin de ıssız ve bomboş kaldığını göreceksiniz. Onlardan geriye güzel hiçbir anı kalmamıştır. Aksine lanet bu dünyada onların peşlerine takılmıştır. Kıyamet gününde de onlar daha da hor, hakir ve rezil olacaklardır. 87. “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse” ki bunlar çoğunluklarını teşkil ediyordu “artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” Dolayısıyla haklı olanı yardımı ile zafere kavuşturcak, haksız olanı da cezalandıracaktır. 88. “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler” Bunlar, hevalarına uyan ve zevkleri ile oyalanan soylular ve ileri gelenlerdir. Bunlara hak geldiğinde onun, kendi alçak arzularına uygun düşmediğini görünce hakkı reddettiler ve ona karşı büyüklük tasladılar. Peygamberleri Şuayb aleyhisselâm’a ve onunla birlikte zayıf gördükleri mü’minlere “şöyle dediler: Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” Hakka karşı aslan kesilerek güç kullandılar. Ne dine, ne anlaşmaya ne de hakka hukuka riâyet etmediler. Sadece ve sadece hevalarının, kendilerini bu anlamsız ve tutarsız sözleri söylemeye iten düşük akıllarının peşine takıldılar ve dediler ki: Ya sen ve seninle beraber iman edenler dinimize geri döneceksiniz yahut da andolsun ki sizleri ülkemizden çıkartacağız. Şuayb aleyhisselâm, önceleri iman ederler ümidi ile onları davet ediyordu. Ancak sonra öyle bir duruma geldi ki onların şerrinden yana emin olamadı. Zira kavmi, kendilerine tâbi olmayacak olursa onu ve beraberindekileri vatanından sürmekle tehdit ettiler. Oysa Şuayb ve beraberindekiler o vatanda kalmaya onlardan daha fazla hak sahibidirler. Bu yüzden de Şuayb aleyhisselâm onların bu sözlerine hayret ederek:“Biz istemesek de mi?! dedi.” Yani biz, batıl olduğunu bildiğimiz için sizin dininize girmeyi kabul etmeyecek olsak bile yine de böyle mi yapacaksınız? Halbuki o dine ancak ona girmeyi arzu eden kimseler çağrılabilir. Onu izlemeyi açıktan açığa alıkoymaya çalışan ve izleyenleri de yanlışlarını söyleyerek tenkit eden kimseler, nasıl olur da o dini kabule çağırılabilirler? 89. “Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz.” Yani Allah, bizi ondan kurtarmış ve onun kötülüğünden korumuşken, biz tekrar sizin dininize dönecek olursak şahit olun ki biz, Allah’a karşı yalan uyduran ve iftira eden kimseleriz. Çünkü biz kesinlikle şunu biliyoruz ki Allah’a ortak koşan kimsenin iftirasından daha büyük bir iftira olamaz. Çünkü O birdir ve tektir, eşsizdir, hiç kimseye muhtaç olmayan Samed’dir. Eş ve çocuk edinmemiştir, mülkünde de O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir.” Yani bizim gibi kimselerin tekrar sizin dininize dönmesine imkân yoktur. Böyle bir şey muhaldir. Şuayb aleyhisselâm onlara herhangi bir şekilde uymalarının mümkün olmadığını birkaç şekilde ifade etmiştir: 1. Öncelikle kavimlerinin dininden tiksindiklerini ve işlemekte oldukları şirke kin beslediklerini ifade etmiştir. 2. Diğer taraftan onların izledikleri yolun, yalan ve iftira olduğunu belirtip eğer kendisi ve yanındakiler de onların dinine uyacak olurlarsa kendilerinin de yalan ve iftira sahibi olacaklarına dair kavmini şahit tutmuştu. 3. Allah'ın kendilerini o dinden kurtarmasını bir nimet olarak sunmuştur. 4. Allah, kendilerine hidâyet verdikten sonra bu batıl dine geri dönüşlerinin imkânsız bir şey olduğunu ifade etmekle de kavimlerinin bu doğrultudaki ümitlerini kesmişlerdir. Çünkü mevcut halleri, kalplerinde Yüce Allah’ı tazim etmeleri, Allah’ın ubudiyetini, O’ndan başka hiçbir ilah olmadığını, yalnızca O’na ibadet edilmesi ve O’na ortak koşulmaması gerektiğini, müşriklerin kabul ettikleri uydurma ilahların batılın en batılı ve imkânsızın en imkânsızı olduklarını itiraf etmeleri ile böyle bir dine tekrar dönmelerinin imkânsız olduğunu ifade etmiş oluyorlardı. Zira Yüce Allah’ın ihsan ettiği akıllar vasıtası ile hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan ayırt edebilecek durumdaydılar. Yüce Allah’ın meşieti, yaratıkları hakkında geçerli olan ve hiçbir kimsenin dışına çıkma imkânını bulamadığı iradesi açısından da eğer bütün sebepler bir araya gelse ve bütün güçler bir arada toplansa dahi onlar, hiçbir zaman kendileri hakkında bir şeyi yapabileceklerine yahut o şeyi terk edebileceklerine dair kesin hüküm veremezler. İşte bu yüzden Şuayb aleyhisselam:“Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç” diyerek istisnada bulunmuştur. Yani bizim de başka kimselerin de Allah’ın ilim ve hikmetine tâbi olan meşietinin dışına çıkabilme imkânımız yoktur. Çünkü “Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır.” O, neyin kullarının faydasına olduğunu ve hangi esaslar çerçevesinde onların işlerini çekip çevirdiğini çok iyi bilendir. “Biz ancak Allah’a güvenip dayandık.” Bizler bize dosdoğru yol üzerinde sebat vereceği ve cehenneme ulaştıran bütün yollardan da bizi koruyacağı hususunda yalnız O’na güvendik. Şüphesiz ki Allah kendisine güvenip dayananlara yeter, onlara dinini de dünyasını da kolaylaştırır. “Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet!” Mazlum ve hak sahibi kimselere, hakka karşı inatlaşan zalime karşı yardım et ve zafer ver. “Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” Yüce Allah’ın kulları hakkındaki hükmü iki türlüdür: Birincisi hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan, dosdoğru yol üzerinde yürüyenleri, o yoldan sapmış olanlardan ayırdetmeyi sağlayan ilmî (bilgiye dair) hükmü. İkincisi de Yüce Allah’ın zalimleri cezalandırması, salih kimseleri de kurtarıp onlara lütfunu ihsan etmesi şeklindeki hükmüdür. İşte mü’minler de Yüce Allah’ın kendileri ile kavimleri arasında hak ve adalet ile hüküm vermesini, kendilerine her iki kesimi birbirinden ayıracı hükmü teşkil edecek şekilde âyetlerini, mucize ve ibretlerini göstermesini istemişlerdi. 90. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” Şuayb’e uymaktan sakındırmak üzere “Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler” Ancak bu, nefislerinin kendilerine süslediği bir batıldan ibaretti. Onlara göre bedbahtlık ve zarar, doğruluğa ve hidâyete tâbi olmaktadır. Oysa onlar, en ileri derecedeki zararın, üzerinde bulundukları sapıklığın ve saptırmanın devamı olduğunu bilmiyorlardı. Bu gerçeği ancak ibretli ceza ve intikam gelip kendilerini bulduğunda öğrenebildiler. 91. “Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı” yani o çok çetin zelzele “onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar” ölü ve hareketsiz bir halde yere serildiler. 92. Yüce Allah, başlarına gelen felaketi haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular.” Yani sanki yurtlarında hiç kalmamış, oradan hiç yararlanmamış, gölgeliklerinde hiç oturmamış, ırmaklarının kıyılarında hiç dolaşıp vakit geçirmemiş ve ağaçlarının meyvelerinden hiç yememiş gibi oldular. Azap onları yakalayarak oyun, eğlence ve lezzet yurdundan ebedî hüzün, bedbahtlık ve ceza yurduna ve azap çukurlarına taşıdı. İşte bundan dolayı devamla “Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular” buyrulmaktadır. Yani âdeta zarara uğramak sadece onlara hastır. Çünkü onlar kıyamet gününde hem kendilerini hem de aile halklarını zarara uğratmış olacaklardır ki apaçık hüsran işte budur. Yoksa onların:“Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dedikleri kimseler hüsrana uğramamışlardır. 93. Şuayb’ın kavmi helak olduktan sonra peygamberleri onlardan yüz çevirerek döndü, onları azarlayarak ve ölümlerinden sonra onlara hitap ederek:“Dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim.” Sizlere ulaştırdım ve açıkladım. Öyle ki bu tebliğim, bu konuda ulaşılabilecek en ileri dereceye kadar ulaştı ve sizin kalplerinizin derinliklerine kadar vardı. “Ve size içtenlikle öğüt verdim.” Ancak siz benim öğüdümü kabul etmediniz, irşadıma itaat etmediniz, aksine fasıklık ve azgınlık ettiniz. “Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” Ben, hayır kendilerine ulaşınca onu reddeden, kabul etmeyen, kötülükten başka bir şeyi kendilerine yakıştırmayan, hayır namına hiçbir özellikleri bulunmayan bir topluma nasıl üzülür, nasıl tasalanırım? Onlar için üzülmeye değmez. Onlar buna layık değildirler. Aksine böylelerinin helakine ve yok edilmelerine sevinilir. Allah’ım, rezillikten, rüsvaylıktan sana sığınırız. İnsanlar arasında en ileri derecedeki samimiyetle onların iyiliklerini isteyen bir kimsenin şimdi onlardan uzak olduğunu ilan edecek bir noktaya gelmesinden daha ileri bir bedbahtlık ve daha büyük bir ceza olabilir mi?

A'raf 7:87

85- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Rabbinizden size apaçık bir delil gelmiştir. Artık ölçeği ve teraziyi tam tutun. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Islah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır.” 86- “Öyle her yolun başında oturup da (insanları) tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın. Hatırlayın ki siz, (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı. Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” 87- “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” 88- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler şöyle dediler:“Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” O da: “Biz istemesek de mi?!” dedi. 89- “Allah, bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz. Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz ancak Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet! Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” 90- Kavminden kâfir olan ileri gelenler:“Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler. 91- Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. 92- Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular. 93- Bunun üzerine onlardan yüz çevirdi ve dedi ki:“Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” 85. “Medyen’e de” orada yaşayan malum kabileye, soyca “kardeşleri Şuayb’ı gönderdik.” O, onları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet ediyor, onlara ölçü ve teraziyi tastamam yapmalarını, insanların mallarını eksik vermemelerini, masiyetleri çoğaltmak sureti ile yeryüzünde fesat çıkartmamalarını, bozgunculuk yapmamalarını emrediyordu. Bundan dolayı onlara:“... ıslah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır” demişti. Çünkü Allah’ın emrine uyup O’na yakınlaşmak gayesi ile günahları terk etmek, elbette ki kul için Cebbar olan Allah’ın gazabını ve cehennem azabını gerektiren o günahları işlemekten daha hayırlı ve daha faydalıdır. 86. “Öyle” insanlara karşı “her yolun başında oturup da” çokça kullanılan yolları tutarak oradan geçenleri “tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın” Allah’ın yolunu izleyip de hidâyet bulmak isteyenleri engellemeyin “ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın.” Hevalarınıza uyup da Allah'ın yolunu eğri ve haktan uzak göstermeye çabalamayın. Tam aksine hem size hem de herkese düşen vazife, Yüce Allah’ın, rızasını elde etsinler, lütuf ve ihsan yurduna ulaşsınlar diye kulları için belirlemiş olduğu ve bununla da kullarına en büyük rahmetini ihsan etmiş olduğu bu yola gereken saygının gösterilmesidir. Sizler, insanları bu yolu izlemekten alıkoyan ve onları engelleyen kimseler değil, aksine bu yolun yardımcıları, davetçileri ve onu koruyanlar olmalıydınız. Çünkü böyle bir şey Allah’ın nimetine karşı bir nankörlük, O’nun emrine bir isyan ve en güzel, en doğru yolu saptırma girişimidir. Üstelik siz bu yolu izleyenleri çok çirkin bir şekilde ayıplamaktasınız. Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini de “hatırlayın ki siz (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı.” Size ihsan etmiş olduğu zevceler, nesiller ve sağlık sayesinde sizi sayıca artırıp çoğalttı. Ayrıca O, sizleri veba yahut da sayınızı azaltıcı birtakım hastalıklara müptela kılmadığı gibi sizi imha edecek düşmanları da üzerinize musallat etmedi. Yine birliğinizi bozup sizi darmadağın etmedi. Aksine size bir arada bulunma, bol rızık ve çokça nesil nimetlerini ihsan etti. “Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” Sizler, onların topluluklarının darmadağın olduğunu, yaşadıkları yerlerin de ıssız ve bomboş kaldığını göreceksiniz. Onlardan geriye güzel hiçbir anı kalmamıştır. Aksine lanet bu dünyada onların peşlerine takılmıştır. Kıyamet gününde de onlar daha da hor, hakir ve rezil olacaklardır. 87. “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse” ki bunlar çoğunluklarını teşkil ediyordu “artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” Dolayısıyla haklı olanı yardımı ile zafere kavuşturcak, haksız olanı da cezalandıracaktır. 88. “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler” Bunlar, hevalarına uyan ve zevkleri ile oyalanan soylular ve ileri gelenlerdir. Bunlara hak geldiğinde onun, kendi alçak arzularına uygun düşmediğini görünce hakkı reddettiler ve ona karşı büyüklük tasladılar. Peygamberleri Şuayb aleyhisselâm’a ve onunla birlikte zayıf gördükleri mü’minlere “şöyle dediler: Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” Hakka karşı aslan kesilerek güç kullandılar. Ne dine, ne anlaşmaya ne de hakka hukuka riâyet etmediler. Sadece ve sadece hevalarının, kendilerini bu anlamsız ve tutarsız sözleri söylemeye iten düşük akıllarının peşine takıldılar ve dediler ki: Ya sen ve seninle beraber iman edenler dinimize geri döneceksiniz yahut da andolsun ki sizleri ülkemizden çıkartacağız. Şuayb aleyhisselâm, önceleri iman ederler ümidi ile onları davet ediyordu. Ancak sonra öyle bir duruma geldi ki onların şerrinden yana emin olamadı. Zira kavmi, kendilerine tâbi olmayacak olursa onu ve beraberindekileri vatanından sürmekle tehdit ettiler. Oysa Şuayb ve beraberindekiler o vatanda kalmaya onlardan daha fazla hak sahibidirler. Bu yüzden de Şuayb aleyhisselâm onların bu sözlerine hayret ederek:“Biz istemesek de mi?! dedi.” Yani biz, batıl olduğunu bildiğimiz için sizin dininize girmeyi kabul etmeyecek olsak bile yine de böyle mi yapacaksınız? Halbuki o dine ancak ona girmeyi arzu eden kimseler çağrılabilir. Onu izlemeyi açıktan açığa alıkoymaya çalışan ve izleyenleri de yanlışlarını söyleyerek tenkit eden kimseler, nasıl olur da o dini kabule çağırılabilirler? 89. “Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz.” Yani Allah, bizi ondan kurtarmış ve onun kötülüğünden korumuşken, biz tekrar sizin dininize dönecek olursak şahit olun ki biz, Allah’a karşı yalan uyduran ve iftira eden kimseleriz. Çünkü biz kesinlikle şunu biliyoruz ki Allah’a ortak koşan kimsenin iftirasından daha büyük bir iftira olamaz. Çünkü O birdir ve tektir, eşsizdir, hiç kimseye muhtaç olmayan Samed’dir. Eş ve çocuk edinmemiştir, mülkünde de O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir.” Yani bizim gibi kimselerin tekrar sizin dininize dönmesine imkân yoktur. Böyle bir şey muhaldir. Şuayb aleyhisselâm onlara herhangi bir şekilde uymalarının mümkün olmadığını birkaç şekilde ifade etmiştir: 1. Öncelikle kavimlerinin dininden tiksindiklerini ve işlemekte oldukları şirke kin beslediklerini ifade etmiştir. 2. Diğer taraftan onların izledikleri yolun, yalan ve iftira olduğunu belirtip eğer kendisi ve yanındakiler de onların dinine uyacak olurlarsa kendilerinin de yalan ve iftira sahibi olacaklarına dair kavmini şahit tutmuştu. 3. Allah'ın kendilerini o dinden kurtarmasını bir nimet olarak sunmuştur. 4. Allah, kendilerine hidâyet verdikten sonra bu batıl dine geri dönüşlerinin imkânsız bir şey olduğunu ifade etmekle de kavimlerinin bu doğrultudaki ümitlerini kesmişlerdir. Çünkü mevcut halleri, kalplerinde Yüce Allah’ı tazim etmeleri, Allah’ın ubudiyetini, O’ndan başka hiçbir ilah olmadığını, yalnızca O’na ibadet edilmesi ve O’na ortak koşulmaması gerektiğini, müşriklerin kabul ettikleri uydurma ilahların batılın en batılı ve imkânsızın en imkânsızı olduklarını itiraf etmeleri ile böyle bir dine tekrar dönmelerinin imkânsız olduğunu ifade etmiş oluyorlardı. Zira Yüce Allah’ın ihsan ettiği akıllar vasıtası ile hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan ayırt edebilecek durumdaydılar. Yüce Allah’ın meşieti, yaratıkları hakkında geçerli olan ve hiçbir kimsenin dışına çıkma imkânını bulamadığı iradesi açısından da eğer bütün sebepler bir araya gelse ve bütün güçler bir arada toplansa dahi onlar, hiçbir zaman kendileri hakkında bir şeyi yapabileceklerine yahut o şeyi terk edebileceklerine dair kesin hüküm veremezler. İşte bu yüzden Şuayb aleyhisselam:“Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç” diyerek istisnada bulunmuştur. Yani bizim de başka kimselerin de Allah’ın ilim ve hikmetine tâbi olan meşietinin dışına çıkabilme imkânımız yoktur. Çünkü “Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır.” O, neyin kullarının faydasına olduğunu ve hangi esaslar çerçevesinde onların işlerini çekip çevirdiğini çok iyi bilendir. “Biz ancak Allah’a güvenip dayandık.” Bizler bize dosdoğru yol üzerinde sebat vereceği ve cehenneme ulaştıran bütün yollardan da bizi koruyacağı hususunda yalnız O’na güvendik. Şüphesiz ki Allah kendisine güvenip dayananlara yeter, onlara dinini de dünyasını da kolaylaştırır. “Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet!” Mazlum ve hak sahibi kimselere, hakka karşı inatlaşan zalime karşı yardım et ve zafer ver. “Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” Yüce Allah’ın kulları hakkındaki hükmü iki türlüdür: Birincisi hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan, dosdoğru yol üzerinde yürüyenleri, o yoldan sapmış olanlardan ayırdetmeyi sağlayan ilmî (bilgiye dair) hükmü. İkincisi de Yüce Allah’ın zalimleri cezalandırması, salih kimseleri de kurtarıp onlara lütfunu ihsan etmesi şeklindeki hükmüdür. İşte mü’minler de Yüce Allah’ın kendileri ile kavimleri arasında hak ve adalet ile hüküm vermesini, kendilerine her iki kesimi birbirinden ayıracı hükmü teşkil edecek şekilde âyetlerini, mucize ve ibretlerini göstermesini istemişlerdi. 90. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” Şuayb’e uymaktan sakındırmak üzere “Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler” Ancak bu, nefislerinin kendilerine süslediği bir batıldan ibaretti. Onlara göre bedbahtlık ve zarar, doğruluğa ve hidâyete tâbi olmaktadır. Oysa onlar, en ileri derecedeki zararın, üzerinde bulundukları sapıklığın ve saptırmanın devamı olduğunu bilmiyorlardı. Bu gerçeği ancak ibretli ceza ve intikam gelip kendilerini bulduğunda öğrenebildiler. 91. “Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı” yani o çok çetin zelzele “onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar” ölü ve hareketsiz bir halde yere serildiler. 92. Yüce Allah, başlarına gelen felaketi haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular.” Yani sanki yurtlarında hiç kalmamış, oradan hiç yararlanmamış, gölgeliklerinde hiç oturmamış, ırmaklarının kıyılarında hiç dolaşıp vakit geçirmemiş ve ağaçlarının meyvelerinden hiç yememiş gibi oldular. Azap onları yakalayarak oyun, eğlence ve lezzet yurdundan ebedî hüzün, bedbahtlık ve ceza yurduna ve azap çukurlarına taşıdı. İşte bundan dolayı devamla “Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular” buyrulmaktadır. Yani âdeta zarara uğramak sadece onlara hastır. Çünkü onlar kıyamet gününde hem kendilerini hem de aile halklarını zarara uğratmış olacaklardır ki apaçık hüsran işte budur. Yoksa onların:“Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dedikleri kimseler hüsrana uğramamışlardır. 93. Şuayb’ın kavmi helak olduktan sonra peygamberleri onlardan yüz çevirerek döndü, onları azarlayarak ve ölümlerinden sonra onlara hitap ederek:“Dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim.” Sizlere ulaştırdım ve açıkladım. Öyle ki bu tebliğim, bu konuda ulaşılabilecek en ileri dereceye kadar ulaştı ve sizin kalplerinizin derinliklerine kadar vardı. “Ve size içtenlikle öğüt verdim.” Ancak siz benim öğüdümü kabul etmediniz, irşadıma itaat etmediniz, aksine fasıklık ve azgınlık ettiniz. “Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” Ben, hayır kendilerine ulaşınca onu reddeden, kabul etmeyen, kötülükten başka bir şeyi kendilerine yakıştırmayan, hayır namına hiçbir özellikleri bulunmayan bir topluma nasıl üzülür, nasıl tasalanırım? Onlar için üzülmeye değmez. Onlar buna layık değildirler. Aksine böylelerinin helakine ve yok edilmelerine sevinilir. Allah’ım, rezillikten, rüsvaylıktan sana sığınırız. İnsanlar arasında en ileri derecedeki samimiyetle onların iyiliklerini isteyen bir kimsenin şimdi onlardan uzak olduğunu ilan edecek bir noktaya gelmesinden daha ileri bir bedbahtlık ve daha büyük bir ceza olabilir mi?

A'raf 7:88

85- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Rabbinizden size apaçık bir delil gelmiştir. Artık ölçeği ve teraziyi tam tutun. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Islah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır.” 86- “Öyle her yolun başında oturup da (insanları) tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın. Hatırlayın ki siz, (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı. Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” 87- “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” 88- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler şöyle dediler:“Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” O da: “Biz istemesek de mi?!” dedi. 89- “Allah, bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz. Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz ancak Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet! Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” 90- Kavminden kâfir olan ileri gelenler:“Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler. 91- Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. 92- Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular. 93- Bunun üzerine onlardan yüz çevirdi ve dedi ki:“Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” 85. “Medyen’e de” orada yaşayan malum kabileye, soyca “kardeşleri Şuayb’ı gönderdik.” O, onları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet ediyor, onlara ölçü ve teraziyi tastamam yapmalarını, insanların mallarını eksik vermemelerini, masiyetleri çoğaltmak sureti ile yeryüzünde fesat çıkartmamalarını, bozgunculuk yapmamalarını emrediyordu. Bundan dolayı onlara:“... ıslah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır” demişti. Çünkü Allah’ın emrine uyup O’na yakınlaşmak gayesi ile günahları terk etmek, elbette ki kul için Cebbar olan Allah’ın gazabını ve cehennem azabını gerektiren o günahları işlemekten daha hayırlı ve daha faydalıdır. 86. “Öyle” insanlara karşı “her yolun başında oturup da” çokça kullanılan yolları tutarak oradan geçenleri “tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın” Allah’ın yolunu izleyip de hidâyet bulmak isteyenleri engellemeyin “ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın.” Hevalarınıza uyup da Allah'ın yolunu eğri ve haktan uzak göstermeye çabalamayın. Tam aksine hem size hem de herkese düşen vazife, Yüce Allah’ın, rızasını elde etsinler, lütuf ve ihsan yurduna ulaşsınlar diye kulları için belirlemiş olduğu ve bununla da kullarına en büyük rahmetini ihsan etmiş olduğu bu yola gereken saygının gösterilmesidir. Sizler, insanları bu yolu izlemekten alıkoyan ve onları engelleyen kimseler değil, aksine bu yolun yardımcıları, davetçileri ve onu koruyanlar olmalıydınız. Çünkü böyle bir şey Allah’ın nimetine karşı bir nankörlük, O’nun emrine bir isyan ve en güzel, en doğru yolu saptırma girişimidir. Üstelik siz bu yolu izleyenleri çok çirkin bir şekilde ayıplamaktasınız. Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini de “hatırlayın ki siz (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı.” Size ihsan etmiş olduğu zevceler, nesiller ve sağlık sayesinde sizi sayıca artırıp çoğalttı. Ayrıca O, sizleri veba yahut da sayınızı azaltıcı birtakım hastalıklara müptela kılmadığı gibi sizi imha edecek düşmanları da üzerinize musallat etmedi. Yine birliğinizi bozup sizi darmadağın etmedi. Aksine size bir arada bulunma, bol rızık ve çokça nesil nimetlerini ihsan etti. “Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” Sizler, onların topluluklarının darmadağın olduğunu, yaşadıkları yerlerin de ıssız ve bomboş kaldığını göreceksiniz. Onlardan geriye güzel hiçbir anı kalmamıştır. Aksine lanet bu dünyada onların peşlerine takılmıştır. Kıyamet gününde de onlar daha da hor, hakir ve rezil olacaklardır. 87. “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse” ki bunlar çoğunluklarını teşkil ediyordu “artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” Dolayısıyla haklı olanı yardımı ile zafere kavuşturcak, haksız olanı da cezalandıracaktır. 88. “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler” Bunlar, hevalarına uyan ve zevkleri ile oyalanan soylular ve ileri gelenlerdir. Bunlara hak geldiğinde onun, kendi alçak arzularına uygun düşmediğini görünce hakkı reddettiler ve ona karşı büyüklük tasladılar. Peygamberleri Şuayb aleyhisselâm’a ve onunla birlikte zayıf gördükleri mü’minlere “şöyle dediler: Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” Hakka karşı aslan kesilerek güç kullandılar. Ne dine, ne anlaşmaya ne de hakka hukuka riâyet etmediler. Sadece ve sadece hevalarının, kendilerini bu anlamsız ve tutarsız sözleri söylemeye iten düşük akıllarının peşine takıldılar ve dediler ki: Ya sen ve seninle beraber iman edenler dinimize geri döneceksiniz yahut da andolsun ki sizleri ülkemizden çıkartacağız. Şuayb aleyhisselâm, önceleri iman ederler ümidi ile onları davet ediyordu. Ancak sonra öyle bir duruma geldi ki onların şerrinden yana emin olamadı. Zira kavmi, kendilerine tâbi olmayacak olursa onu ve beraberindekileri vatanından sürmekle tehdit ettiler. Oysa Şuayb ve beraberindekiler o vatanda kalmaya onlardan daha fazla hak sahibidirler. Bu yüzden de Şuayb aleyhisselâm onların bu sözlerine hayret ederek:“Biz istemesek de mi?! dedi.” Yani biz, batıl olduğunu bildiğimiz için sizin dininize girmeyi kabul etmeyecek olsak bile yine de böyle mi yapacaksınız? Halbuki o dine ancak ona girmeyi arzu eden kimseler çağrılabilir. Onu izlemeyi açıktan açığa alıkoymaya çalışan ve izleyenleri de yanlışlarını söyleyerek tenkit eden kimseler, nasıl olur da o dini kabule çağırılabilirler? 89. “Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz.” Yani Allah, bizi ondan kurtarmış ve onun kötülüğünden korumuşken, biz tekrar sizin dininize dönecek olursak şahit olun ki biz, Allah’a karşı yalan uyduran ve iftira eden kimseleriz. Çünkü biz kesinlikle şunu biliyoruz ki Allah’a ortak koşan kimsenin iftirasından daha büyük bir iftira olamaz. Çünkü O birdir ve tektir, eşsizdir, hiç kimseye muhtaç olmayan Samed’dir. Eş ve çocuk edinmemiştir, mülkünde de O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir.” Yani bizim gibi kimselerin tekrar sizin dininize dönmesine imkân yoktur. Böyle bir şey muhaldir. Şuayb aleyhisselâm onlara herhangi bir şekilde uymalarının mümkün olmadığını birkaç şekilde ifade etmiştir: 1. Öncelikle kavimlerinin dininden tiksindiklerini ve işlemekte oldukları şirke kin beslediklerini ifade etmiştir. 2. Diğer taraftan onların izledikleri yolun, yalan ve iftira olduğunu belirtip eğer kendisi ve yanındakiler de onların dinine uyacak olurlarsa kendilerinin de yalan ve iftira sahibi olacaklarına dair kavmini şahit tutmuştu. 3. Allah'ın kendilerini o dinden kurtarmasını bir nimet olarak sunmuştur. 4. Allah, kendilerine hidâyet verdikten sonra bu batıl dine geri dönüşlerinin imkânsız bir şey olduğunu ifade etmekle de kavimlerinin bu doğrultudaki ümitlerini kesmişlerdir. Çünkü mevcut halleri, kalplerinde Yüce Allah’ı tazim etmeleri, Allah’ın ubudiyetini, O’ndan başka hiçbir ilah olmadığını, yalnızca O’na ibadet edilmesi ve O’na ortak koşulmaması gerektiğini, müşriklerin kabul ettikleri uydurma ilahların batılın en batılı ve imkânsızın en imkânsızı olduklarını itiraf etmeleri ile böyle bir dine tekrar dönmelerinin imkânsız olduğunu ifade etmiş oluyorlardı. Zira Yüce Allah’ın ihsan ettiği akıllar vasıtası ile hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan ayırt edebilecek durumdaydılar. Yüce Allah’ın meşieti, yaratıkları hakkında geçerli olan ve hiçbir kimsenin dışına çıkma imkânını bulamadığı iradesi açısından da eğer bütün sebepler bir araya gelse ve bütün güçler bir arada toplansa dahi onlar, hiçbir zaman kendileri hakkında bir şeyi yapabileceklerine yahut o şeyi terk edebileceklerine dair kesin hüküm veremezler. İşte bu yüzden Şuayb aleyhisselam:“Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç” diyerek istisnada bulunmuştur. Yani bizim de başka kimselerin de Allah’ın ilim ve hikmetine tâbi olan meşietinin dışına çıkabilme imkânımız yoktur. Çünkü “Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır.” O, neyin kullarının faydasına olduğunu ve hangi esaslar çerçevesinde onların işlerini çekip çevirdiğini çok iyi bilendir. “Biz ancak Allah’a güvenip dayandık.” Bizler bize dosdoğru yol üzerinde sebat vereceği ve cehenneme ulaştıran bütün yollardan da bizi koruyacağı hususunda yalnız O’na güvendik. Şüphesiz ki Allah kendisine güvenip dayananlara yeter, onlara dinini de dünyasını da kolaylaştırır. “Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet!” Mazlum ve hak sahibi kimselere, hakka karşı inatlaşan zalime karşı yardım et ve zafer ver. “Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” Yüce Allah’ın kulları hakkındaki hükmü iki türlüdür: Birincisi hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan, dosdoğru yol üzerinde yürüyenleri, o yoldan sapmış olanlardan ayırdetmeyi sağlayan ilmî (bilgiye dair) hükmü. İkincisi de Yüce Allah’ın zalimleri cezalandırması, salih kimseleri de kurtarıp onlara lütfunu ihsan etmesi şeklindeki hükmüdür. İşte mü’minler de Yüce Allah’ın kendileri ile kavimleri arasında hak ve adalet ile hüküm vermesini, kendilerine her iki kesimi birbirinden ayıracı hükmü teşkil edecek şekilde âyetlerini, mucize ve ibretlerini göstermesini istemişlerdi. 90. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” Şuayb’e uymaktan sakındırmak üzere “Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler” Ancak bu, nefislerinin kendilerine süslediği bir batıldan ibaretti. Onlara göre bedbahtlık ve zarar, doğruluğa ve hidâyete tâbi olmaktadır. Oysa onlar, en ileri derecedeki zararın, üzerinde bulundukları sapıklığın ve saptırmanın devamı olduğunu bilmiyorlardı. Bu gerçeği ancak ibretli ceza ve intikam gelip kendilerini bulduğunda öğrenebildiler. 91. “Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı” yani o çok çetin zelzele “onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar” ölü ve hareketsiz bir halde yere serildiler. 92. Yüce Allah, başlarına gelen felaketi haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular.” Yani sanki yurtlarında hiç kalmamış, oradan hiç yararlanmamış, gölgeliklerinde hiç oturmamış, ırmaklarının kıyılarında hiç dolaşıp vakit geçirmemiş ve ağaçlarının meyvelerinden hiç yememiş gibi oldular. Azap onları yakalayarak oyun, eğlence ve lezzet yurdundan ebedî hüzün, bedbahtlık ve ceza yurduna ve azap çukurlarına taşıdı. İşte bundan dolayı devamla “Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular” buyrulmaktadır. Yani âdeta zarara uğramak sadece onlara hastır. Çünkü onlar kıyamet gününde hem kendilerini hem de aile halklarını zarara uğratmış olacaklardır ki apaçık hüsran işte budur. Yoksa onların:“Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dedikleri kimseler hüsrana uğramamışlardır. 93. Şuayb’ın kavmi helak olduktan sonra peygamberleri onlardan yüz çevirerek döndü, onları azarlayarak ve ölümlerinden sonra onlara hitap ederek:“Dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim.” Sizlere ulaştırdım ve açıkladım. Öyle ki bu tebliğim, bu konuda ulaşılabilecek en ileri dereceye kadar ulaştı ve sizin kalplerinizin derinliklerine kadar vardı. “Ve size içtenlikle öğüt verdim.” Ancak siz benim öğüdümü kabul etmediniz, irşadıma itaat etmediniz, aksine fasıklık ve azgınlık ettiniz. “Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” Ben, hayır kendilerine ulaşınca onu reddeden, kabul etmeyen, kötülükten başka bir şeyi kendilerine yakıştırmayan, hayır namına hiçbir özellikleri bulunmayan bir topluma nasıl üzülür, nasıl tasalanırım? Onlar için üzülmeye değmez. Onlar buna layık değildirler. Aksine böylelerinin helakine ve yok edilmelerine sevinilir. Allah’ım, rezillikten, rüsvaylıktan sana sığınırız. İnsanlar arasında en ileri derecedeki samimiyetle onların iyiliklerini isteyen bir kimsenin şimdi onlardan uzak olduğunu ilan edecek bir noktaya gelmesinden daha ileri bir bedbahtlık ve daha büyük bir ceza olabilir mi?

A'raf 7:89

85- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Rabbinizden size apaçık bir delil gelmiştir. Artık ölçeği ve teraziyi tam tutun. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Islah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır.” 86- “Öyle her yolun başında oturup da (insanları) tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın. Hatırlayın ki siz, (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı. Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” 87- “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” 88- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler şöyle dediler:“Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” O da: “Biz istemesek de mi?!” dedi. 89- “Allah, bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz. Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz ancak Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet! Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” 90- Kavminden kâfir olan ileri gelenler:“Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler. 91- Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. 92- Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular. 93- Bunun üzerine onlardan yüz çevirdi ve dedi ki:“Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” 85. “Medyen’e de” orada yaşayan malum kabileye, soyca “kardeşleri Şuayb’ı gönderdik.” O, onları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet ediyor, onlara ölçü ve teraziyi tastamam yapmalarını, insanların mallarını eksik vermemelerini, masiyetleri çoğaltmak sureti ile yeryüzünde fesat çıkartmamalarını, bozgunculuk yapmamalarını emrediyordu. Bundan dolayı onlara:“... ıslah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır” demişti. Çünkü Allah’ın emrine uyup O’na yakınlaşmak gayesi ile günahları terk etmek, elbette ki kul için Cebbar olan Allah’ın gazabını ve cehennem azabını gerektiren o günahları işlemekten daha hayırlı ve daha faydalıdır. 86. “Öyle” insanlara karşı “her yolun başında oturup da” çokça kullanılan yolları tutarak oradan geçenleri “tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın” Allah’ın yolunu izleyip de hidâyet bulmak isteyenleri engellemeyin “ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın.” Hevalarınıza uyup da Allah'ın yolunu eğri ve haktan uzak göstermeye çabalamayın. Tam aksine hem size hem de herkese düşen vazife, Yüce Allah’ın, rızasını elde etsinler, lütuf ve ihsan yurduna ulaşsınlar diye kulları için belirlemiş olduğu ve bununla da kullarına en büyük rahmetini ihsan etmiş olduğu bu yola gereken saygının gösterilmesidir. Sizler, insanları bu yolu izlemekten alıkoyan ve onları engelleyen kimseler değil, aksine bu yolun yardımcıları, davetçileri ve onu koruyanlar olmalıydınız. Çünkü böyle bir şey Allah’ın nimetine karşı bir nankörlük, O’nun emrine bir isyan ve en güzel, en doğru yolu saptırma girişimidir. Üstelik siz bu yolu izleyenleri çok çirkin bir şekilde ayıplamaktasınız. Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini de “hatırlayın ki siz (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı.” Size ihsan etmiş olduğu zevceler, nesiller ve sağlık sayesinde sizi sayıca artırıp çoğalttı. Ayrıca O, sizleri veba yahut da sayınızı azaltıcı birtakım hastalıklara müptela kılmadığı gibi sizi imha edecek düşmanları da üzerinize musallat etmedi. Yine birliğinizi bozup sizi darmadağın etmedi. Aksine size bir arada bulunma, bol rızık ve çokça nesil nimetlerini ihsan etti. “Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” Sizler, onların topluluklarının darmadağın olduğunu, yaşadıkları yerlerin de ıssız ve bomboş kaldığını göreceksiniz. Onlardan geriye güzel hiçbir anı kalmamıştır. Aksine lanet bu dünyada onların peşlerine takılmıştır. Kıyamet gününde de onlar daha da hor, hakir ve rezil olacaklardır. 87. “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse” ki bunlar çoğunluklarını teşkil ediyordu “artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” Dolayısıyla haklı olanı yardımı ile zafere kavuşturcak, haksız olanı da cezalandıracaktır. 88. “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler” Bunlar, hevalarına uyan ve zevkleri ile oyalanan soylular ve ileri gelenlerdir. Bunlara hak geldiğinde onun, kendi alçak arzularına uygun düşmediğini görünce hakkı reddettiler ve ona karşı büyüklük tasladılar. Peygamberleri Şuayb aleyhisselâm’a ve onunla birlikte zayıf gördükleri mü’minlere “şöyle dediler: Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” Hakka karşı aslan kesilerek güç kullandılar. Ne dine, ne anlaşmaya ne de hakka hukuka riâyet etmediler. Sadece ve sadece hevalarının, kendilerini bu anlamsız ve tutarsız sözleri söylemeye iten düşük akıllarının peşine takıldılar ve dediler ki: Ya sen ve seninle beraber iman edenler dinimize geri döneceksiniz yahut da andolsun ki sizleri ülkemizden çıkartacağız. Şuayb aleyhisselâm, önceleri iman ederler ümidi ile onları davet ediyordu. Ancak sonra öyle bir duruma geldi ki onların şerrinden yana emin olamadı. Zira kavmi, kendilerine tâbi olmayacak olursa onu ve beraberindekileri vatanından sürmekle tehdit ettiler. Oysa Şuayb ve beraberindekiler o vatanda kalmaya onlardan daha fazla hak sahibidirler. Bu yüzden de Şuayb aleyhisselâm onların bu sözlerine hayret ederek:“Biz istemesek de mi?! dedi.” Yani biz, batıl olduğunu bildiğimiz için sizin dininize girmeyi kabul etmeyecek olsak bile yine de böyle mi yapacaksınız? Halbuki o dine ancak ona girmeyi arzu eden kimseler çağrılabilir. Onu izlemeyi açıktan açığa alıkoymaya çalışan ve izleyenleri de yanlışlarını söyleyerek tenkit eden kimseler, nasıl olur da o dini kabule çağırılabilirler? 89. “Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz.” Yani Allah, bizi ondan kurtarmış ve onun kötülüğünden korumuşken, biz tekrar sizin dininize dönecek olursak şahit olun ki biz, Allah’a karşı yalan uyduran ve iftira eden kimseleriz. Çünkü biz kesinlikle şunu biliyoruz ki Allah’a ortak koşan kimsenin iftirasından daha büyük bir iftira olamaz. Çünkü O birdir ve tektir, eşsizdir, hiç kimseye muhtaç olmayan Samed’dir. Eş ve çocuk edinmemiştir, mülkünde de O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir.” Yani bizim gibi kimselerin tekrar sizin dininize dönmesine imkân yoktur. Böyle bir şey muhaldir. Şuayb aleyhisselâm onlara herhangi bir şekilde uymalarının mümkün olmadığını birkaç şekilde ifade etmiştir: 1. Öncelikle kavimlerinin dininden tiksindiklerini ve işlemekte oldukları şirke kin beslediklerini ifade etmiştir. 2. Diğer taraftan onların izledikleri yolun, yalan ve iftira olduğunu belirtip eğer kendisi ve yanındakiler de onların dinine uyacak olurlarsa kendilerinin de yalan ve iftira sahibi olacaklarına dair kavmini şahit tutmuştu. 3. Allah'ın kendilerini o dinden kurtarmasını bir nimet olarak sunmuştur. 4. Allah, kendilerine hidâyet verdikten sonra bu batıl dine geri dönüşlerinin imkânsız bir şey olduğunu ifade etmekle de kavimlerinin bu doğrultudaki ümitlerini kesmişlerdir. Çünkü mevcut halleri, kalplerinde Yüce Allah’ı tazim etmeleri, Allah’ın ubudiyetini, O’ndan başka hiçbir ilah olmadığını, yalnızca O’na ibadet edilmesi ve O’na ortak koşulmaması gerektiğini, müşriklerin kabul ettikleri uydurma ilahların batılın en batılı ve imkânsızın en imkânsızı olduklarını itiraf etmeleri ile böyle bir dine tekrar dönmelerinin imkânsız olduğunu ifade etmiş oluyorlardı. Zira Yüce Allah’ın ihsan ettiği akıllar vasıtası ile hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan ayırt edebilecek durumdaydılar. Yüce Allah’ın meşieti, yaratıkları hakkında geçerli olan ve hiçbir kimsenin dışına çıkma imkânını bulamadığı iradesi açısından da eğer bütün sebepler bir araya gelse ve bütün güçler bir arada toplansa dahi onlar, hiçbir zaman kendileri hakkında bir şeyi yapabileceklerine yahut o şeyi terk edebileceklerine dair kesin hüküm veremezler. İşte bu yüzden Şuayb aleyhisselam:“Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç” diyerek istisnada bulunmuştur. Yani bizim de başka kimselerin de Allah’ın ilim ve hikmetine tâbi olan meşietinin dışına çıkabilme imkânımız yoktur. Çünkü “Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır.” O, neyin kullarının faydasına olduğunu ve hangi esaslar çerçevesinde onların işlerini çekip çevirdiğini çok iyi bilendir. “Biz ancak Allah’a güvenip dayandık.” Bizler bize dosdoğru yol üzerinde sebat vereceği ve cehenneme ulaştıran bütün yollardan da bizi koruyacağı hususunda yalnız O’na güvendik. Şüphesiz ki Allah kendisine güvenip dayananlara yeter, onlara dinini de dünyasını da kolaylaştırır. “Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet!” Mazlum ve hak sahibi kimselere, hakka karşı inatlaşan zalime karşı yardım et ve zafer ver. “Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” Yüce Allah’ın kulları hakkındaki hükmü iki türlüdür: Birincisi hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan, dosdoğru yol üzerinde yürüyenleri, o yoldan sapmış olanlardan ayırdetmeyi sağlayan ilmî (bilgiye dair) hükmü. İkincisi de Yüce Allah’ın zalimleri cezalandırması, salih kimseleri de kurtarıp onlara lütfunu ihsan etmesi şeklindeki hükmüdür. İşte mü’minler de Yüce Allah’ın kendileri ile kavimleri arasında hak ve adalet ile hüküm vermesini, kendilerine her iki kesimi birbirinden ayıracı hükmü teşkil edecek şekilde âyetlerini, mucize ve ibretlerini göstermesini istemişlerdi. 90. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” Şuayb’e uymaktan sakındırmak üzere “Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler” Ancak bu, nefislerinin kendilerine süslediği bir batıldan ibaretti. Onlara göre bedbahtlık ve zarar, doğruluğa ve hidâyete tâbi olmaktadır. Oysa onlar, en ileri derecedeki zararın, üzerinde bulundukları sapıklığın ve saptırmanın devamı olduğunu bilmiyorlardı. Bu gerçeği ancak ibretli ceza ve intikam gelip kendilerini bulduğunda öğrenebildiler. 91. “Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı” yani o çok çetin zelzele “onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar” ölü ve hareketsiz bir halde yere serildiler. 92. Yüce Allah, başlarına gelen felaketi haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular.” Yani sanki yurtlarında hiç kalmamış, oradan hiç yararlanmamış, gölgeliklerinde hiç oturmamış, ırmaklarının kıyılarında hiç dolaşıp vakit geçirmemiş ve ağaçlarının meyvelerinden hiç yememiş gibi oldular. Azap onları yakalayarak oyun, eğlence ve lezzet yurdundan ebedî hüzün, bedbahtlık ve ceza yurduna ve azap çukurlarına taşıdı. İşte bundan dolayı devamla “Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular” buyrulmaktadır. Yani âdeta zarara uğramak sadece onlara hastır. Çünkü onlar kıyamet gününde hem kendilerini hem de aile halklarını zarara uğratmış olacaklardır ki apaçık hüsran işte budur. Yoksa onların:“Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dedikleri kimseler hüsrana uğramamışlardır. 93. Şuayb’ın kavmi helak olduktan sonra peygamberleri onlardan yüz çevirerek döndü, onları azarlayarak ve ölümlerinden sonra onlara hitap ederek:“Dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim.” Sizlere ulaştırdım ve açıkladım. Öyle ki bu tebliğim, bu konuda ulaşılabilecek en ileri dereceye kadar ulaştı ve sizin kalplerinizin derinliklerine kadar vardı. “Ve size içtenlikle öğüt verdim.” Ancak siz benim öğüdümü kabul etmediniz, irşadıma itaat etmediniz, aksine fasıklık ve azgınlık ettiniz. “Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” Ben, hayır kendilerine ulaşınca onu reddeden, kabul etmeyen, kötülükten başka bir şeyi kendilerine yakıştırmayan, hayır namına hiçbir özellikleri bulunmayan bir topluma nasıl üzülür, nasıl tasalanırım? Onlar için üzülmeye değmez. Onlar buna layık değildirler. Aksine böylelerinin helakine ve yok edilmelerine sevinilir. Allah’ım, rezillikten, rüsvaylıktan sana sığınırız. İnsanlar arasında en ileri derecedeki samimiyetle onların iyiliklerini isteyen bir kimsenin şimdi onlardan uzak olduğunu ilan edecek bir noktaya gelmesinden daha ileri bir bedbahtlık ve daha büyük bir ceza olabilir mi?

A'raf 7:90

85- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Rabbinizden size apaçık bir delil gelmiştir. Artık ölçeği ve teraziyi tam tutun. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Islah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır.” 86- “Öyle her yolun başında oturup da (insanları) tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın. Hatırlayın ki siz, (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı. Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” 87- “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” 88- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler şöyle dediler:“Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” O da: “Biz istemesek de mi?!” dedi. 89- “Allah, bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz. Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz ancak Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet! Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” 90- Kavminden kâfir olan ileri gelenler:“Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler. 91- Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. 92- Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular. 93- Bunun üzerine onlardan yüz çevirdi ve dedi ki:“Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” 85. “Medyen’e de” orada yaşayan malum kabileye, soyca “kardeşleri Şuayb’ı gönderdik.” O, onları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet ediyor, onlara ölçü ve teraziyi tastamam yapmalarını, insanların mallarını eksik vermemelerini, masiyetleri çoğaltmak sureti ile yeryüzünde fesat çıkartmamalarını, bozgunculuk yapmamalarını emrediyordu. Bundan dolayı onlara:“... ıslah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır” demişti. Çünkü Allah’ın emrine uyup O’na yakınlaşmak gayesi ile günahları terk etmek, elbette ki kul için Cebbar olan Allah’ın gazabını ve cehennem azabını gerektiren o günahları işlemekten daha hayırlı ve daha faydalıdır. 86. “Öyle” insanlara karşı “her yolun başında oturup da” çokça kullanılan yolları tutarak oradan geçenleri “tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın” Allah’ın yolunu izleyip de hidâyet bulmak isteyenleri engellemeyin “ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın.” Hevalarınıza uyup da Allah'ın yolunu eğri ve haktan uzak göstermeye çabalamayın. Tam aksine hem size hem de herkese düşen vazife, Yüce Allah’ın, rızasını elde etsinler, lütuf ve ihsan yurduna ulaşsınlar diye kulları için belirlemiş olduğu ve bununla da kullarına en büyük rahmetini ihsan etmiş olduğu bu yola gereken saygının gösterilmesidir. Sizler, insanları bu yolu izlemekten alıkoyan ve onları engelleyen kimseler değil, aksine bu yolun yardımcıları, davetçileri ve onu koruyanlar olmalıydınız. Çünkü böyle bir şey Allah’ın nimetine karşı bir nankörlük, O’nun emrine bir isyan ve en güzel, en doğru yolu saptırma girişimidir. Üstelik siz bu yolu izleyenleri çok çirkin bir şekilde ayıplamaktasınız. Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini de “hatırlayın ki siz (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı.” Size ihsan etmiş olduğu zevceler, nesiller ve sağlık sayesinde sizi sayıca artırıp çoğalttı. Ayrıca O, sizleri veba yahut da sayınızı azaltıcı birtakım hastalıklara müptela kılmadığı gibi sizi imha edecek düşmanları da üzerinize musallat etmedi. Yine birliğinizi bozup sizi darmadağın etmedi. Aksine size bir arada bulunma, bol rızık ve çokça nesil nimetlerini ihsan etti. “Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” Sizler, onların topluluklarının darmadağın olduğunu, yaşadıkları yerlerin de ıssız ve bomboş kaldığını göreceksiniz. Onlardan geriye güzel hiçbir anı kalmamıştır. Aksine lanet bu dünyada onların peşlerine takılmıştır. Kıyamet gününde de onlar daha da hor, hakir ve rezil olacaklardır. 87. “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse” ki bunlar çoğunluklarını teşkil ediyordu “artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” Dolayısıyla haklı olanı yardımı ile zafere kavuşturcak, haksız olanı da cezalandıracaktır. 88. “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler” Bunlar, hevalarına uyan ve zevkleri ile oyalanan soylular ve ileri gelenlerdir. Bunlara hak geldiğinde onun, kendi alçak arzularına uygun düşmediğini görünce hakkı reddettiler ve ona karşı büyüklük tasladılar. Peygamberleri Şuayb aleyhisselâm’a ve onunla birlikte zayıf gördükleri mü’minlere “şöyle dediler: Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” Hakka karşı aslan kesilerek güç kullandılar. Ne dine, ne anlaşmaya ne de hakka hukuka riâyet etmediler. Sadece ve sadece hevalarının, kendilerini bu anlamsız ve tutarsız sözleri söylemeye iten düşük akıllarının peşine takıldılar ve dediler ki: Ya sen ve seninle beraber iman edenler dinimize geri döneceksiniz yahut da andolsun ki sizleri ülkemizden çıkartacağız. Şuayb aleyhisselâm, önceleri iman ederler ümidi ile onları davet ediyordu. Ancak sonra öyle bir duruma geldi ki onların şerrinden yana emin olamadı. Zira kavmi, kendilerine tâbi olmayacak olursa onu ve beraberindekileri vatanından sürmekle tehdit ettiler. Oysa Şuayb ve beraberindekiler o vatanda kalmaya onlardan daha fazla hak sahibidirler. Bu yüzden de Şuayb aleyhisselâm onların bu sözlerine hayret ederek:“Biz istemesek de mi?! dedi.” Yani biz, batıl olduğunu bildiğimiz için sizin dininize girmeyi kabul etmeyecek olsak bile yine de böyle mi yapacaksınız? Halbuki o dine ancak ona girmeyi arzu eden kimseler çağrılabilir. Onu izlemeyi açıktan açığa alıkoymaya çalışan ve izleyenleri de yanlışlarını söyleyerek tenkit eden kimseler, nasıl olur da o dini kabule çağırılabilirler? 89. “Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz.” Yani Allah, bizi ondan kurtarmış ve onun kötülüğünden korumuşken, biz tekrar sizin dininize dönecek olursak şahit olun ki biz, Allah’a karşı yalan uyduran ve iftira eden kimseleriz. Çünkü biz kesinlikle şunu biliyoruz ki Allah’a ortak koşan kimsenin iftirasından daha büyük bir iftira olamaz. Çünkü O birdir ve tektir, eşsizdir, hiç kimseye muhtaç olmayan Samed’dir. Eş ve çocuk edinmemiştir, mülkünde de O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir.” Yani bizim gibi kimselerin tekrar sizin dininize dönmesine imkân yoktur. Böyle bir şey muhaldir. Şuayb aleyhisselâm onlara herhangi bir şekilde uymalarının mümkün olmadığını birkaç şekilde ifade etmiştir: 1. Öncelikle kavimlerinin dininden tiksindiklerini ve işlemekte oldukları şirke kin beslediklerini ifade etmiştir. 2. Diğer taraftan onların izledikleri yolun, yalan ve iftira olduğunu belirtip eğer kendisi ve yanındakiler de onların dinine uyacak olurlarsa kendilerinin de yalan ve iftira sahibi olacaklarına dair kavmini şahit tutmuştu. 3. Allah'ın kendilerini o dinden kurtarmasını bir nimet olarak sunmuştur. 4. Allah, kendilerine hidâyet verdikten sonra bu batıl dine geri dönüşlerinin imkânsız bir şey olduğunu ifade etmekle de kavimlerinin bu doğrultudaki ümitlerini kesmişlerdir. Çünkü mevcut halleri, kalplerinde Yüce Allah’ı tazim etmeleri, Allah’ın ubudiyetini, O’ndan başka hiçbir ilah olmadığını, yalnızca O’na ibadet edilmesi ve O’na ortak koşulmaması gerektiğini, müşriklerin kabul ettikleri uydurma ilahların batılın en batılı ve imkânsızın en imkânsızı olduklarını itiraf etmeleri ile böyle bir dine tekrar dönmelerinin imkânsız olduğunu ifade etmiş oluyorlardı. Zira Yüce Allah’ın ihsan ettiği akıllar vasıtası ile hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan ayırt edebilecek durumdaydılar. Yüce Allah’ın meşieti, yaratıkları hakkında geçerli olan ve hiçbir kimsenin dışına çıkma imkânını bulamadığı iradesi açısından da eğer bütün sebepler bir araya gelse ve bütün güçler bir arada toplansa dahi onlar, hiçbir zaman kendileri hakkında bir şeyi yapabileceklerine yahut o şeyi terk edebileceklerine dair kesin hüküm veremezler. İşte bu yüzden Şuayb aleyhisselam:“Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç” diyerek istisnada bulunmuştur. Yani bizim de başka kimselerin de Allah’ın ilim ve hikmetine tâbi olan meşietinin dışına çıkabilme imkânımız yoktur. Çünkü “Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır.” O, neyin kullarının faydasına olduğunu ve hangi esaslar çerçevesinde onların işlerini çekip çevirdiğini çok iyi bilendir. “Biz ancak Allah’a güvenip dayandık.” Bizler bize dosdoğru yol üzerinde sebat vereceği ve cehenneme ulaştıran bütün yollardan da bizi koruyacağı hususunda yalnız O’na güvendik. Şüphesiz ki Allah kendisine güvenip dayananlara yeter, onlara dinini de dünyasını da kolaylaştırır. “Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet!” Mazlum ve hak sahibi kimselere, hakka karşı inatlaşan zalime karşı yardım et ve zafer ver. “Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” Yüce Allah’ın kulları hakkındaki hükmü iki türlüdür: Birincisi hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan, dosdoğru yol üzerinde yürüyenleri, o yoldan sapmış olanlardan ayırdetmeyi sağlayan ilmî (bilgiye dair) hükmü. İkincisi de Yüce Allah’ın zalimleri cezalandırması, salih kimseleri de kurtarıp onlara lütfunu ihsan etmesi şeklindeki hükmüdür. İşte mü’minler de Yüce Allah’ın kendileri ile kavimleri arasında hak ve adalet ile hüküm vermesini, kendilerine her iki kesimi birbirinden ayıracı hükmü teşkil edecek şekilde âyetlerini, mucize ve ibretlerini göstermesini istemişlerdi. 90. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” Şuayb’e uymaktan sakındırmak üzere “Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler” Ancak bu, nefislerinin kendilerine süslediği bir batıldan ibaretti. Onlara göre bedbahtlık ve zarar, doğruluğa ve hidâyete tâbi olmaktadır. Oysa onlar, en ileri derecedeki zararın, üzerinde bulundukları sapıklığın ve saptırmanın devamı olduğunu bilmiyorlardı. Bu gerçeği ancak ibretli ceza ve intikam gelip kendilerini bulduğunda öğrenebildiler. 91. “Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı” yani o çok çetin zelzele “onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar” ölü ve hareketsiz bir halde yere serildiler. 92. Yüce Allah, başlarına gelen felaketi haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular.” Yani sanki yurtlarında hiç kalmamış, oradan hiç yararlanmamış, gölgeliklerinde hiç oturmamış, ırmaklarının kıyılarında hiç dolaşıp vakit geçirmemiş ve ağaçlarının meyvelerinden hiç yememiş gibi oldular. Azap onları yakalayarak oyun, eğlence ve lezzet yurdundan ebedî hüzün, bedbahtlık ve ceza yurduna ve azap çukurlarına taşıdı. İşte bundan dolayı devamla “Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular” buyrulmaktadır. Yani âdeta zarara uğramak sadece onlara hastır. Çünkü onlar kıyamet gününde hem kendilerini hem de aile halklarını zarara uğratmış olacaklardır ki apaçık hüsran işte budur. Yoksa onların:“Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dedikleri kimseler hüsrana uğramamışlardır. 93. Şuayb’ın kavmi helak olduktan sonra peygamberleri onlardan yüz çevirerek döndü, onları azarlayarak ve ölümlerinden sonra onlara hitap ederek:“Dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim.” Sizlere ulaştırdım ve açıkladım. Öyle ki bu tebliğim, bu konuda ulaşılabilecek en ileri dereceye kadar ulaştı ve sizin kalplerinizin derinliklerine kadar vardı. “Ve size içtenlikle öğüt verdim.” Ancak siz benim öğüdümü kabul etmediniz, irşadıma itaat etmediniz, aksine fasıklık ve azgınlık ettiniz. “Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” Ben, hayır kendilerine ulaşınca onu reddeden, kabul etmeyen, kötülükten başka bir şeyi kendilerine yakıştırmayan, hayır namına hiçbir özellikleri bulunmayan bir topluma nasıl üzülür, nasıl tasalanırım? Onlar için üzülmeye değmez. Onlar buna layık değildirler. Aksine böylelerinin helakine ve yok edilmelerine sevinilir. Allah’ım, rezillikten, rüsvaylıktan sana sığınırız. İnsanlar arasında en ileri derecedeki samimiyetle onların iyiliklerini isteyen bir kimsenin şimdi onlardan uzak olduğunu ilan edecek bir noktaya gelmesinden daha ileri bir bedbahtlık ve daha büyük bir ceza olabilir mi?

A'raf 7:91

85- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Rabbinizden size apaçık bir delil gelmiştir. Artık ölçeği ve teraziyi tam tutun. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Islah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır.” 86- “Öyle her yolun başında oturup da (insanları) tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın. Hatırlayın ki siz, (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı. Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” 87- “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” 88- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler şöyle dediler:“Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” O da: “Biz istemesek de mi?!” dedi. 89- “Allah, bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz. Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz ancak Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet! Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” 90- Kavminden kâfir olan ileri gelenler:“Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler. 91- Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. 92- Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular. 93- Bunun üzerine onlardan yüz çevirdi ve dedi ki:“Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” 85. “Medyen’e de” orada yaşayan malum kabileye, soyca “kardeşleri Şuayb’ı gönderdik.” O, onları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet ediyor, onlara ölçü ve teraziyi tastamam yapmalarını, insanların mallarını eksik vermemelerini, masiyetleri çoğaltmak sureti ile yeryüzünde fesat çıkartmamalarını, bozgunculuk yapmamalarını emrediyordu. Bundan dolayı onlara:“... ıslah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır” demişti. Çünkü Allah’ın emrine uyup O’na yakınlaşmak gayesi ile günahları terk etmek, elbette ki kul için Cebbar olan Allah’ın gazabını ve cehennem azabını gerektiren o günahları işlemekten daha hayırlı ve daha faydalıdır. 86. “Öyle” insanlara karşı “her yolun başında oturup da” çokça kullanılan yolları tutarak oradan geçenleri “tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın” Allah’ın yolunu izleyip de hidâyet bulmak isteyenleri engellemeyin “ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın.” Hevalarınıza uyup da Allah'ın yolunu eğri ve haktan uzak göstermeye çabalamayın. Tam aksine hem size hem de herkese düşen vazife, Yüce Allah’ın, rızasını elde etsinler, lütuf ve ihsan yurduna ulaşsınlar diye kulları için belirlemiş olduğu ve bununla da kullarına en büyük rahmetini ihsan etmiş olduğu bu yola gereken saygının gösterilmesidir. Sizler, insanları bu yolu izlemekten alıkoyan ve onları engelleyen kimseler değil, aksine bu yolun yardımcıları, davetçileri ve onu koruyanlar olmalıydınız. Çünkü böyle bir şey Allah’ın nimetine karşı bir nankörlük, O’nun emrine bir isyan ve en güzel, en doğru yolu saptırma girişimidir. Üstelik siz bu yolu izleyenleri çok çirkin bir şekilde ayıplamaktasınız. Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini de “hatırlayın ki siz (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı.” Size ihsan etmiş olduğu zevceler, nesiller ve sağlık sayesinde sizi sayıca artırıp çoğalttı. Ayrıca O, sizleri veba yahut da sayınızı azaltıcı birtakım hastalıklara müptela kılmadığı gibi sizi imha edecek düşmanları da üzerinize musallat etmedi. Yine birliğinizi bozup sizi darmadağın etmedi. Aksine size bir arada bulunma, bol rızık ve çokça nesil nimetlerini ihsan etti. “Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” Sizler, onların topluluklarının darmadağın olduğunu, yaşadıkları yerlerin de ıssız ve bomboş kaldığını göreceksiniz. Onlardan geriye güzel hiçbir anı kalmamıştır. Aksine lanet bu dünyada onların peşlerine takılmıştır. Kıyamet gününde de onlar daha da hor, hakir ve rezil olacaklardır. 87. “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse” ki bunlar çoğunluklarını teşkil ediyordu “artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” Dolayısıyla haklı olanı yardımı ile zafere kavuşturcak, haksız olanı da cezalandıracaktır. 88. “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler” Bunlar, hevalarına uyan ve zevkleri ile oyalanan soylular ve ileri gelenlerdir. Bunlara hak geldiğinde onun, kendi alçak arzularına uygun düşmediğini görünce hakkı reddettiler ve ona karşı büyüklük tasladılar. Peygamberleri Şuayb aleyhisselâm’a ve onunla birlikte zayıf gördükleri mü’minlere “şöyle dediler: Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” Hakka karşı aslan kesilerek güç kullandılar. Ne dine, ne anlaşmaya ne de hakka hukuka riâyet etmediler. Sadece ve sadece hevalarının, kendilerini bu anlamsız ve tutarsız sözleri söylemeye iten düşük akıllarının peşine takıldılar ve dediler ki: Ya sen ve seninle beraber iman edenler dinimize geri döneceksiniz yahut da andolsun ki sizleri ülkemizden çıkartacağız. Şuayb aleyhisselâm, önceleri iman ederler ümidi ile onları davet ediyordu. Ancak sonra öyle bir duruma geldi ki onların şerrinden yana emin olamadı. Zira kavmi, kendilerine tâbi olmayacak olursa onu ve beraberindekileri vatanından sürmekle tehdit ettiler. Oysa Şuayb ve beraberindekiler o vatanda kalmaya onlardan daha fazla hak sahibidirler. Bu yüzden de Şuayb aleyhisselâm onların bu sözlerine hayret ederek:“Biz istemesek de mi?! dedi.” Yani biz, batıl olduğunu bildiğimiz için sizin dininize girmeyi kabul etmeyecek olsak bile yine de böyle mi yapacaksınız? Halbuki o dine ancak ona girmeyi arzu eden kimseler çağrılabilir. Onu izlemeyi açıktan açığa alıkoymaya çalışan ve izleyenleri de yanlışlarını söyleyerek tenkit eden kimseler, nasıl olur da o dini kabule çağırılabilirler? 89. “Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz.” Yani Allah, bizi ondan kurtarmış ve onun kötülüğünden korumuşken, biz tekrar sizin dininize dönecek olursak şahit olun ki biz, Allah’a karşı yalan uyduran ve iftira eden kimseleriz. Çünkü biz kesinlikle şunu biliyoruz ki Allah’a ortak koşan kimsenin iftirasından daha büyük bir iftira olamaz. Çünkü O birdir ve tektir, eşsizdir, hiç kimseye muhtaç olmayan Samed’dir. Eş ve çocuk edinmemiştir, mülkünde de O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir.” Yani bizim gibi kimselerin tekrar sizin dininize dönmesine imkân yoktur. Böyle bir şey muhaldir. Şuayb aleyhisselâm onlara herhangi bir şekilde uymalarının mümkün olmadığını birkaç şekilde ifade etmiştir: 1. Öncelikle kavimlerinin dininden tiksindiklerini ve işlemekte oldukları şirke kin beslediklerini ifade etmiştir. 2. Diğer taraftan onların izledikleri yolun, yalan ve iftira olduğunu belirtip eğer kendisi ve yanındakiler de onların dinine uyacak olurlarsa kendilerinin de yalan ve iftira sahibi olacaklarına dair kavmini şahit tutmuştu. 3. Allah'ın kendilerini o dinden kurtarmasını bir nimet olarak sunmuştur. 4. Allah, kendilerine hidâyet verdikten sonra bu batıl dine geri dönüşlerinin imkânsız bir şey olduğunu ifade etmekle de kavimlerinin bu doğrultudaki ümitlerini kesmişlerdir. Çünkü mevcut halleri, kalplerinde Yüce Allah’ı tazim etmeleri, Allah’ın ubudiyetini, O’ndan başka hiçbir ilah olmadığını, yalnızca O’na ibadet edilmesi ve O’na ortak koşulmaması gerektiğini, müşriklerin kabul ettikleri uydurma ilahların batılın en batılı ve imkânsızın en imkânsızı olduklarını itiraf etmeleri ile böyle bir dine tekrar dönmelerinin imkânsız olduğunu ifade etmiş oluyorlardı. Zira Yüce Allah’ın ihsan ettiği akıllar vasıtası ile hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan ayırt edebilecek durumdaydılar. Yüce Allah’ın meşieti, yaratıkları hakkında geçerli olan ve hiçbir kimsenin dışına çıkma imkânını bulamadığı iradesi açısından da eğer bütün sebepler bir araya gelse ve bütün güçler bir arada toplansa dahi onlar, hiçbir zaman kendileri hakkında bir şeyi yapabileceklerine yahut o şeyi terk edebileceklerine dair kesin hüküm veremezler. İşte bu yüzden Şuayb aleyhisselam:“Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç” diyerek istisnada bulunmuştur. Yani bizim de başka kimselerin de Allah’ın ilim ve hikmetine tâbi olan meşietinin dışına çıkabilme imkânımız yoktur. Çünkü “Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır.” O, neyin kullarının faydasına olduğunu ve hangi esaslar çerçevesinde onların işlerini çekip çevirdiğini çok iyi bilendir. “Biz ancak Allah’a güvenip dayandık.” Bizler bize dosdoğru yol üzerinde sebat vereceği ve cehenneme ulaştıran bütün yollardan da bizi koruyacağı hususunda yalnız O’na güvendik. Şüphesiz ki Allah kendisine güvenip dayananlara yeter, onlara dinini de dünyasını da kolaylaştırır. “Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet!” Mazlum ve hak sahibi kimselere, hakka karşı inatlaşan zalime karşı yardım et ve zafer ver. “Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” Yüce Allah’ın kulları hakkındaki hükmü iki türlüdür: Birincisi hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan, dosdoğru yol üzerinde yürüyenleri, o yoldan sapmış olanlardan ayırdetmeyi sağlayan ilmî (bilgiye dair) hükmü. İkincisi de Yüce Allah’ın zalimleri cezalandırması, salih kimseleri de kurtarıp onlara lütfunu ihsan etmesi şeklindeki hükmüdür. İşte mü’minler de Yüce Allah’ın kendileri ile kavimleri arasında hak ve adalet ile hüküm vermesini, kendilerine her iki kesimi birbirinden ayıracı hükmü teşkil edecek şekilde âyetlerini, mucize ve ibretlerini göstermesini istemişlerdi. 90. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” Şuayb’e uymaktan sakındırmak üzere “Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler” Ancak bu, nefislerinin kendilerine süslediği bir batıldan ibaretti. Onlara göre bedbahtlık ve zarar, doğruluğa ve hidâyete tâbi olmaktadır. Oysa onlar, en ileri derecedeki zararın, üzerinde bulundukları sapıklığın ve saptırmanın devamı olduğunu bilmiyorlardı. Bu gerçeği ancak ibretli ceza ve intikam gelip kendilerini bulduğunda öğrenebildiler. 91. “Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı” yani o çok çetin zelzele “onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar” ölü ve hareketsiz bir halde yere serildiler. 92. Yüce Allah, başlarına gelen felaketi haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular.” Yani sanki yurtlarında hiç kalmamış, oradan hiç yararlanmamış, gölgeliklerinde hiç oturmamış, ırmaklarının kıyılarında hiç dolaşıp vakit geçirmemiş ve ağaçlarının meyvelerinden hiç yememiş gibi oldular. Azap onları yakalayarak oyun, eğlence ve lezzet yurdundan ebedî hüzün, bedbahtlık ve ceza yurduna ve azap çukurlarına taşıdı. İşte bundan dolayı devamla “Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular” buyrulmaktadır. Yani âdeta zarara uğramak sadece onlara hastır. Çünkü onlar kıyamet gününde hem kendilerini hem de aile halklarını zarara uğratmış olacaklardır ki apaçık hüsran işte budur. Yoksa onların:“Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dedikleri kimseler hüsrana uğramamışlardır. 93. Şuayb’ın kavmi helak olduktan sonra peygamberleri onlardan yüz çevirerek döndü, onları azarlayarak ve ölümlerinden sonra onlara hitap ederek:“Dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim.” Sizlere ulaştırdım ve açıkladım. Öyle ki bu tebliğim, bu konuda ulaşılabilecek en ileri dereceye kadar ulaştı ve sizin kalplerinizin derinliklerine kadar vardı. “Ve size içtenlikle öğüt verdim.” Ancak siz benim öğüdümü kabul etmediniz, irşadıma itaat etmediniz, aksine fasıklık ve azgınlık ettiniz. “Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” Ben, hayır kendilerine ulaşınca onu reddeden, kabul etmeyen, kötülükten başka bir şeyi kendilerine yakıştırmayan, hayır namına hiçbir özellikleri bulunmayan bir topluma nasıl üzülür, nasıl tasalanırım? Onlar için üzülmeye değmez. Onlar buna layık değildirler. Aksine böylelerinin helakine ve yok edilmelerine sevinilir. Allah’ım, rezillikten, rüsvaylıktan sana sığınırız. İnsanlar arasında en ileri derecedeki samimiyetle onların iyiliklerini isteyen bir kimsenin şimdi onlardan uzak olduğunu ilan edecek bir noktaya gelmesinden daha ileri bir bedbahtlık ve daha büyük bir ceza olabilir mi?

A'raf 7:92

85- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Rabbinizden size apaçık bir delil gelmiştir. Artık ölçeği ve teraziyi tam tutun. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Islah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır.” 86- “Öyle her yolun başında oturup da (insanları) tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın. Hatırlayın ki siz, (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı. Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” 87- “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” 88- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler şöyle dediler:“Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” O da: “Biz istemesek de mi?!” dedi. 89- “Allah, bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz. Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz ancak Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet! Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” 90- Kavminden kâfir olan ileri gelenler:“Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler. 91- Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. 92- Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular. 93- Bunun üzerine onlardan yüz çevirdi ve dedi ki:“Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” 85. “Medyen’e de” orada yaşayan malum kabileye, soyca “kardeşleri Şuayb’ı gönderdik.” O, onları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet ediyor, onlara ölçü ve teraziyi tastamam yapmalarını, insanların mallarını eksik vermemelerini, masiyetleri çoğaltmak sureti ile yeryüzünde fesat çıkartmamalarını, bozgunculuk yapmamalarını emrediyordu. Bundan dolayı onlara:“... ıslah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır” demişti. Çünkü Allah’ın emrine uyup O’na yakınlaşmak gayesi ile günahları terk etmek, elbette ki kul için Cebbar olan Allah’ın gazabını ve cehennem azabını gerektiren o günahları işlemekten daha hayırlı ve daha faydalıdır. 86. “Öyle” insanlara karşı “her yolun başında oturup da” çokça kullanılan yolları tutarak oradan geçenleri “tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın” Allah’ın yolunu izleyip de hidâyet bulmak isteyenleri engellemeyin “ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın.” Hevalarınıza uyup da Allah'ın yolunu eğri ve haktan uzak göstermeye çabalamayın. Tam aksine hem size hem de herkese düşen vazife, Yüce Allah’ın, rızasını elde etsinler, lütuf ve ihsan yurduna ulaşsınlar diye kulları için belirlemiş olduğu ve bununla da kullarına en büyük rahmetini ihsan etmiş olduğu bu yola gereken saygının gösterilmesidir. Sizler, insanları bu yolu izlemekten alıkoyan ve onları engelleyen kimseler değil, aksine bu yolun yardımcıları, davetçileri ve onu koruyanlar olmalıydınız. Çünkü böyle bir şey Allah’ın nimetine karşı bir nankörlük, O’nun emrine bir isyan ve en güzel, en doğru yolu saptırma girişimidir. Üstelik siz bu yolu izleyenleri çok çirkin bir şekilde ayıplamaktasınız. Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini de “hatırlayın ki siz (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı.” Size ihsan etmiş olduğu zevceler, nesiller ve sağlık sayesinde sizi sayıca artırıp çoğalttı. Ayrıca O, sizleri veba yahut da sayınızı azaltıcı birtakım hastalıklara müptela kılmadığı gibi sizi imha edecek düşmanları da üzerinize musallat etmedi. Yine birliğinizi bozup sizi darmadağın etmedi. Aksine size bir arada bulunma, bol rızık ve çokça nesil nimetlerini ihsan etti. “Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” Sizler, onların topluluklarının darmadağın olduğunu, yaşadıkları yerlerin de ıssız ve bomboş kaldığını göreceksiniz. Onlardan geriye güzel hiçbir anı kalmamıştır. Aksine lanet bu dünyada onların peşlerine takılmıştır. Kıyamet gününde de onlar daha da hor, hakir ve rezil olacaklardır. 87. “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse” ki bunlar çoğunluklarını teşkil ediyordu “artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” Dolayısıyla haklı olanı yardımı ile zafere kavuşturcak, haksız olanı da cezalandıracaktır. 88. “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler” Bunlar, hevalarına uyan ve zevkleri ile oyalanan soylular ve ileri gelenlerdir. Bunlara hak geldiğinde onun, kendi alçak arzularına uygun düşmediğini görünce hakkı reddettiler ve ona karşı büyüklük tasladılar. Peygamberleri Şuayb aleyhisselâm’a ve onunla birlikte zayıf gördükleri mü’minlere “şöyle dediler: Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” Hakka karşı aslan kesilerek güç kullandılar. Ne dine, ne anlaşmaya ne de hakka hukuka riâyet etmediler. Sadece ve sadece hevalarının, kendilerini bu anlamsız ve tutarsız sözleri söylemeye iten düşük akıllarının peşine takıldılar ve dediler ki: Ya sen ve seninle beraber iman edenler dinimize geri döneceksiniz yahut da andolsun ki sizleri ülkemizden çıkartacağız. Şuayb aleyhisselâm, önceleri iman ederler ümidi ile onları davet ediyordu. Ancak sonra öyle bir duruma geldi ki onların şerrinden yana emin olamadı. Zira kavmi, kendilerine tâbi olmayacak olursa onu ve beraberindekileri vatanından sürmekle tehdit ettiler. Oysa Şuayb ve beraberindekiler o vatanda kalmaya onlardan daha fazla hak sahibidirler. Bu yüzden de Şuayb aleyhisselâm onların bu sözlerine hayret ederek:“Biz istemesek de mi?! dedi.” Yani biz, batıl olduğunu bildiğimiz için sizin dininize girmeyi kabul etmeyecek olsak bile yine de böyle mi yapacaksınız? Halbuki o dine ancak ona girmeyi arzu eden kimseler çağrılabilir. Onu izlemeyi açıktan açığa alıkoymaya çalışan ve izleyenleri de yanlışlarını söyleyerek tenkit eden kimseler, nasıl olur da o dini kabule çağırılabilirler? 89. “Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz.” Yani Allah, bizi ondan kurtarmış ve onun kötülüğünden korumuşken, biz tekrar sizin dininize dönecek olursak şahit olun ki biz, Allah’a karşı yalan uyduran ve iftira eden kimseleriz. Çünkü biz kesinlikle şunu biliyoruz ki Allah’a ortak koşan kimsenin iftirasından daha büyük bir iftira olamaz. Çünkü O birdir ve tektir, eşsizdir, hiç kimseye muhtaç olmayan Samed’dir. Eş ve çocuk edinmemiştir, mülkünde de O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir.” Yani bizim gibi kimselerin tekrar sizin dininize dönmesine imkân yoktur. Böyle bir şey muhaldir. Şuayb aleyhisselâm onlara herhangi bir şekilde uymalarının mümkün olmadığını birkaç şekilde ifade etmiştir: 1. Öncelikle kavimlerinin dininden tiksindiklerini ve işlemekte oldukları şirke kin beslediklerini ifade etmiştir. 2. Diğer taraftan onların izledikleri yolun, yalan ve iftira olduğunu belirtip eğer kendisi ve yanındakiler de onların dinine uyacak olurlarsa kendilerinin de yalan ve iftira sahibi olacaklarına dair kavmini şahit tutmuştu. 3. Allah'ın kendilerini o dinden kurtarmasını bir nimet olarak sunmuştur. 4. Allah, kendilerine hidâyet verdikten sonra bu batıl dine geri dönüşlerinin imkânsız bir şey olduğunu ifade etmekle de kavimlerinin bu doğrultudaki ümitlerini kesmişlerdir. Çünkü mevcut halleri, kalplerinde Yüce Allah’ı tazim etmeleri, Allah’ın ubudiyetini, O’ndan başka hiçbir ilah olmadığını, yalnızca O’na ibadet edilmesi ve O’na ortak koşulmaması gerektiğini, müşriklerin kabul ettikleri uydurma ilahların batılın en batılı ve imkânsızın en imkânsızı olduklarını itiraf etmeleri ile böyle bir dine tekrar dönmelerinin imkânsız olduğunu ifade etmiş oluyorlardı. Zira Yüce Allah’ın ihsan ettiği akıllar vasıtası ile hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan ayırt edebilecek durumdaydılar. Yüce Allah’ın meşieti, yaratıkları hakkında geçerli olan ve hiçbir kimsenin dışına çıkma imkânını bulamadığı iradesi açısından da eğer bütün sebepler bir araya gelse ve bütün güçler bir arada toplansa dahi onlar, hiçbir zaman kendileri hakkında bir şeyi yapabileceklerine yahut o şeyi terk edebileceklerine dair kesin hüküm veremezler. İşte bu yüzden Şuayb aleyhisselam:“Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç” diyerek istisnada bulunmuştur. Yani bizim de başka kimselerin de Allah’ın ilim ve hikmetine tâbi olan meşietinin dışına çıkabilme imkânımız yoktur. Çünkü “Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır.” O, neyin kullarının faydasına olduğunu ve hangi esaslar çerçevesinde onların işlerini çekip çevirdiğini çok iyi bilendir. “Biz ancak Allah’a güvenip dayandık.” Bizler bize dosdoğru yol üzerinde sebat vereceği ve cehenneme ulaştıran bütün yollardan da bizi koruyacağı hususunda yalnız O’na güvendik. Şüphesiz ki Allah kendisine güvenip dayananlara yeter, onlara dinini de dünyasını da kolaylaştırır. “Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet!” Mazlum ve hak sahibi kimselere, hakka karşı inatlaşan zalime karşı yardım et ve zafer ver. “Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” Yüce Allah’ın kulları hakkındaki hükmü iki türlüdür: Birincisi hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan, dosdoğru yol üzerinde yürüyenleri, o yoldan sapmış olanlardan ayırdetmeyi sağlayan ilmî (bilgiye dair) hükmü. İkincisi de Yüce Allah’ın zalimleri cezalandırması, salih kimseleri de kurtarıp onlara lütfunu ihsan etmesi şeklindeki hükmüdür. İşte mü’minler de Yüce Allah’ın kendileri ile kavimleri arasında hak ve adalet ile hüküm vermesini, kendilerine her iki kesimi birbirinden ayıracı hükmü teşkil edecek şekilde âyetlerini, mucize ve ibretlerini göstermesini istemişlerdi. 90. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” Şuayb’e uymaktan sakındırmak üzere “Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler” Ancak bu, nefislerinin kendilerine süslediği bir batıldan ibaretti. Onlara göre bedbahtlık ve zarar, doğruluğa ve hidâyete tâbi olmaktadır. Oysa onlar, en ileri derecedeki zararın, üzerinde bulundukları sapıklığın ve saptırmanın devamı olduğunu bilmiyorlardı. Bu gerçeği ancak ibretli ceza ve intikam gelip kendilerini bulduğunda öğrenebildiler. 91. “Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı” yani o çok çetin zelzele “onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar” ölü ve hareketsiz bir halde yere serildiler. 92. Yüce Allah, başlarına gelen felaketi haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular.” Yani sanki yurtlarında hiç kalmamış, oradan hiç yararlanmamış, gölgeliklerinde hiç oturmamış, ırmaklarının kıyılarında hiç dolaşıp vakit geçirmemiş ve ağaçlarının meyvelerinden hiç yememiş gibi oldular. Azap onları yakalayarak oyun, eğlence ve lezzet yurdundan ebedî hüzün, bedbahtlık ve ceza yurduna ve azap çukurlarına taşıdı. İşte bundan dolayı devamla “Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular” buyrulmaktadır. Yani âdeta zarara uğramak sadece onlara hastır. Çünkü onlar kıyamet gününde hem kendilerini hem de aile halklarını zarara uğratmış olacaklardır ki apaçık hüsran işte budur. Yoksa onların:“Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dedikleri kimseler hüsrana uğramamışlardır. 93. Şuayb’ın kavmi helak olduktan sonra peygamberleri onlardan yüz çevirerek döndü, onları azarlayarak ve ölümlerinden sonra onlara hitap ederek:“Dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim.” Sizlere ulaştırdım ve açıkladım. Öyle ki bu tebliğim, bu konuda ulaşılabilecek en ileri dereceye kadar ulaştı ve sizin kalplerinizin derinliklerine kadar vardı. “Ve size içtenlikle öğüt verdim.” Ancak siz benim öğüdümü kabul etmediniz, irşadıma itaat etmediniz, aksine fasıklık ve azgınlık ettiniz. “Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” Ben, hayır kendilerine ulaşınca onu reddeden, kabul etmeyen, kötülükten başka bir şeyi kendilerine yakıştırmayan, hayır namına hiçbir özellikleri bulunmayan bir topluma nasıl üzülür, nasıl tasalanırım? Onlar için üzülmeye değmez. Onlar buna layık değildirler. Aksine böylelerinin helakine ve yok edilmelerine sevinilir. Allah’ım, rezillikten, rüsvaylıktan sana sığınırız. İnsanlar arasında en ileri derecedeki samimiyetle onların iyiliklerini isteyen bir kimsenin şimdi onlardan uzak olduğunu ilan edecek bir noktaya gelmesinden daha ileri bir bedbahtlık ve daha büyük bir ceza olabilir mi?

A'raf 7:93

85- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Rabbinizden size apaçık bir delil gelmiştir. Artık ölçeği ve teraziyi tam tutun. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Islah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır.” 86- “Öyle her yolun başında oturup da (insanları) tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın. Hatırlayın ki siz, (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı. Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” 87- “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” 88- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler şöyle dediler:“Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” O da: “Biz istemesek de mi?!” dedi. 89- “Allah, bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz. Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz ancak Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet! Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” 90- Kavminden kâfir olan ileri gelenler:“Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler. 91- Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. 92- Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular. 93- Bunun üzerine onlardan yüz çevirdi ve dedi ki:“Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” 85. “Medyen’e de” orada yaşayan malum kabileye, soyca “kardeşleri Şuayb’ı gönderdik.” O, onları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet ediyor, onlara ölçü ve teraziyi tastamam yapmalarını, insanların mallarını eksik vermemelerini, masiyetleri çoğaltmak sureti ile yeryüzünde fesat çıkartmamalarını, bozgunculuk yapmamalarını emrediyordu. Bundan dolayı onlara:“... ıslah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır” demişti. Çünkü Allah’ın emrine uyup O’na yakınlaşmak gayesi ile günahları terk etmek, elbette ki kul için Cebbar olan Allah’ın gazabını ve cehennem azabını gerektiren o günahları işlemekten daha hayırlı ve daha faydalıdır. 86. “Öyle” insanlara karşı “her yolun başında oturup da” çokça kullanılan yolları tutarak oradan geçenleri “tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın” Allah’ın yolunu izleyip de hidâyet bulmak isteyenleri engellemeyin “ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın.” Hevalarınıza uyup da Allah'ın yolunu eğri ve haktan uzak göstermeye çabalamayın. Tam aksine hem size hem de herkese düşen vazife, Yüce Allah’ın, rızasını elde etsinler, lütuf ve ihsan yurduna ulaşsınlar diye kulları için belirlemiş olduğu ve bununla da kullarına en büyük rahmetini ihsan etmiş olduğu bu yola gereken saygının gösterilmesidir. Sizler, insanları bu yolu izlemekten alıkoyan ve onları engelleyen kimseler değil, aksine bu yolun yardımcıları, davetçileri ve onu koruyanlar olmalıydınız. Çünkü böyle bir şey Allah’ın nimetine karşı bir nankörlük, O’nun emrine bir isyan ve en güzel, en doğru yolu saptırma girişimidir. Üstelik siz bu yolu izleyenleri çok çirkin bir şekilde ayıplamaktasınız. Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini de “hatırlayın ki siz (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı.” Size ihsan etmiş olduğu zevceler, nesiller ve sağlık sayesinde sizi sayıca artırıp çoğalttı. Ayrıca O, sizleri veba yahut da sayınızı azaltıcı birtakım hastalıklara müptela kılmadığı gibi sizi imha edecek düşmanları da üzerinize musallat etmedi. Yine birliğinizi bozup sizi darmadağın etmedi. Aksine size bir arada bulunma, bol rızık ve çokça nesil nimetlerini ihsan etti. “Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” Sizler, onların topluluklarının darmadağın olduğunu, yaşadıkları yerlerin de ıssız ve bomboş kaldığını göreceksiniz. Onlardan geriye güzel hiçbir anı kalmamıştır. Aksine lanet bu dünyada onların peşlerine takılmıştır. Kıyamet gününde de onlar daha da hor, hakir ve rezil olacaklardır. 87. “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse” ki bunlar çoğunluklarını teşkil ediyordu “artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” Dolayısıyla haklı olanı yardımı ile zafere kavuşturcak, haksız olanı da cezalandıracaktır. 88. “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler” Bunlar, hevalarına uyan ve zevkleri ile oyalanan soylular ve ileri gelenlerdir. Bunlara hak geldiğinde onun, kendi alçak arzularına uygun düşmediğini görünce hakkı reddettiler ve ona karşı büyüklük tasladılar. Peygamberleri Şuayb aleyhisselâm’a ve onunla birlikte zayıf gördükleri mü’minlere “şöyle dediler: Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” Hakka karşı aslan kesilerek güç kullandılar. Ne dine, ne anlaşmaya ne de hakka hukuka riâyet etmediler. Sadece ve sadece hevalarının, kendilerini bu anlamsız ve tutarsız sözleri söylemeye iten düşük akıllarının peşine takıldılar ve dediler ki: Ya sen ve seninle beraber iman edenler dinimize geri döneceksiniz yahut da andolsun ki sizleri ülkemizden çıkartacağız. Şuayb aleyhisselâm, önceleri iman ederler ümidi ile onları davet ediyordu. Ancak sonra öyle bir duruma geldi ki onların şerrinden yana emin olamadı. Zira kavmi, kendilerine tâbi olmayacak olursa onu ve beraberindekileri vatanından sürmekle tehdit ettiler. Oysa Şuayb ve beraberindekiler o vatanda kalmaya onlardan daha fazla hak sahibidirler. Bu yüzden de Şuayb aleyhisselâm onların bu sözlerine hayret ederek:“Biz istemesek de mi?! dedi.” Yani biz, batıl olduğunu bildiğimiz için sizin dininize girmeyi kabul etmeyecek olsak bile yine de böyle mi yapacaksınız? Halbuki o dine ancak ona girmeyi arzu eden kimseler çağrılabilir. Onu izlemeyi açıktan açığa alıkoymaya çalışan ve izleyenleri de yanlışlarını söyleyerek tenkit eden kimseler, nasıl olur da o dini kabule çağırılabilirler? 89. “Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz.” Yani Allah, bizi ondan kurtarmış ve onun kötülüğünden korumuşken, biz tekrar sizin dininize dönecek olursak şahit olun ki biz, Allah’a karşı yalan uyduran ve iftira eden kimseleriz. Çünkü biz kesinlikle şunu biliyoruz ki Allah’a ortak koşan kimsenin iftirasından daha büyük bir iftira olamaz. Çünkü O birdir ve tektir, eşsizdir, hiç kimseye muhtaç olmayan Samed’dir. Eş ve çocuk edinmemiştir, mülkünde de O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir.” Yani bizim gibi kimselerin tekrar sizin dininize dönmesine imkân yoktur. Böyle bir şey muhaldir. Şuayb aleyhisselâm onlara herhangi bir şekilde uymalarının mümkün olmadığını birkaç şekilde ifade etmiştir: 1. Öncelikle kavimlerinin dininden tiksindiklerini ve işlemekte oldukları şirke kin beslediklerini ifade etmiştir. 2. Diğer taraftan onların izledikleri yolun, yalan ve iftira olduğunu belirtip eğer kendisi ve yanındakiler de onların dinine uyacak olurlarsa kendilerinin de yalan ve iftira sahibi olacaklarına dair kavmini şahit tutmuştu. 3. Allah'ın kendilerini o dinden kurtarmasını bir nimet olarak sunmuştur. 4. Allah, kendilerine hidâyet verdikten sonra bu batıl dine geri dönüşlerinin imkânsız bir şey olduğunu ifade etmekle de kavimlerinin bu doğrultudaki ümitlerini kesmişlerdir. Çünkü mevcut halleri, kalplerinde Yüce Allah’ı tazim etmeleri, Allah’ın ubudiyetini, O’ndan başka hiçbir ilah olmadığını, yalnızca O’na ibadet edilmesi ve O’na ortak koşulmaması gerektiğini, müşriklerin kabul ettikleri uydurma ilahların batılın en batılı ve imkânsızın en imkânsızı olduklarını itiraf etmeleri ile böyle bir dine tekrar dönmelerinin imkânsız olduğunu ifade etmiş oluyorlardı. Zira Yüce Allah’ın ihsan ettiği akıllar vasıtası ile hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan ayırt edebilecek durumdaydılar. Yüce Allah’ın meşieti, yaratıkları hakkında geçerli olan ve hiçbir kimsenin dışına çıkma imkânını bulamadığı iradesi açısından da eğer bütün sebepler bir araya gelse ve bütün güçler bir arada toplansa dahi onlar, hiçbir zaman kendileri hakkında bir şeyi yapabileceklerine yahut o şeyi terk edebileceklerine dair kesin hüküm veremezler. İşte bu yüzden Şuayb aleyhisselam:“Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç” diyerek istisnada bulunmuştur. Yani bizim de başka kimselerin de Allah’ın ilim ve hikmetine tâbi olan meşietinin dışına çıkabilme imkânımız yoktur. Çünkü “Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır.” O, neyin kullarının faydasına olduğunu ve hangi esaslar çerçevesinde onların işlerini çekip çevirdiğini çok iyi bilendir. “Biz ancak Allah’a güvenip dayandık.” Bizler bize dosdoğru yol üzerinde sebat vereceği ve cehenneme ulaştıran bütün yollardan da bizi koruyacağı hususunda yalnız O’na güvendik. Şüphesiz ki Allah kendisine güvenip dayananlara yeter, onlara dinini de dünyasını da kolaylaştırır. “Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet!” Mazlum ve hak sahibi kimselere, hakka karşı inatlaşan zalime karşı yardım et ve zafer ver. “Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” Yüce Allah’ın kulları hakkındaki hükmü iki türlüdür: Birincisi hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan, dosdoğru yol üzerinde yürüyenleri, o yoldan sapmış olanlardan ayırdetmeyi sağlayan ilmî (bilgiye dair) hükmü. İkincisi de Yüce Allah’ın zalimleri cezalandırması, salih kimseleri de kurtarıp onlara lütfunu ihsan etmesi şeklindeki hükmüdür. İşte mü’minler de Yüce Allah’ın kendileri ile kavimleri arasında hak ve adalet ile hüküm vermesini, kendilerine her iki kesimi birbirinden ayıracı hükmü teşkil edecek şekilde âyetlerini, mucize ve ibretlerini göstermesini istemişlerdi. 90. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” Şuayb’e uymaktan sakındırmak üzere “Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler” Ancak bu, nefislerinin kendilerine süslediği bir batıldan ibaretti. Onlara göre bedbahtlık ve zarar, doğruluğa ve hidâyete tâbi olmaktadır. Oysa onlar, en ileri derecedeki zararın, üzerinde bulundukları sapıklığın ve saptırmanın devamı olduğunu bilmiyorlardı. Bu gerçeği ancak ibretli ceza ve intikam gelip kendilerini bulduğunda öğrenebildiler. 91. “Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı” yani o çok çetin zelzele “onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar” ölü ve hareketsiz bir halde yere serildiler. 92. Yüce Allah, başlarına gelen felaketi haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular.” Yani sanki yurtlarında hiç kalmamış, oradan hiç yararlanmamış, gölgeliklerinde hiç oturmamış, ırmaklarının kıyılarında hiç dolaşıp vakit geçirmemiş ve ağaçlarının meyvelerinden hiç yememiş gibi oldular. Azap onları yakalayarak oyun, eğlence ve lezzet yurdundan ebedî hüzün, bedbahtlık ve ceza yurduna ve azap çukurlarına taşıdı. İşte bundan dolayı devamla “Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular” buyrulmaktadır. Yani âdeta zarara uğramak sadece onlara hastır. Çünkü onlar kıyamet gününde hem kendilerini hem de aile halklarını zarara uğratmış olacaklardır ki apaçık hüsran işte budur. Yoksa onların:“Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dedikleri kimseler hüsrana uğramamışlardır. 93. Şuayb’ın kavmi helak olduktan sonra peygamberleri onlardan yüz çevirerek döndü, onları azarlayarak ve ölümlerinden sonra onlara hitap ederek:“Dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim.” Sizlere ulaştırdım ve açıkladım. Öyle ki bu tebliğim, bu konuda ulaşılabilecek en ileri dereceye kadar ulaştı ve sizin kalplerinizin derinliklerine kadar vardı. “Ve size içtenlikle öğüt verdim.” Ancak siz benim öğüdümü kabul etmediniz, irşadıma itaat etmediniz, aksine fasıklık ve azgınlık ettiniz. “Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” Ben, hayır kendilerine ulaşınca onu reddeden, kabul etmeyen, kötülükten başka bir şeyi kendilerine yakıştırmayan, hayır namına hiçbir özellikleri bulunmayan bir topluma nasıl üzülür, nasıl tasalanırım? Onlar için üzülmeye değmez. Onlar buna layık değildirler. Aksine böylelerinin helakine ve yok edilmelerine sevinilir. Allah’ım, rezillikten, rüsvaylıktan sana sığınırız. İnsanlar arasında en ileri derecedeki samimiyetle onların iyiliklerini isteyen bir kimsenin şimdi onlardan uzak olduğunu ilan edecek bir noktaya gelmesinden daha ileri bir bedbahtlık ve daha büyük bir ceza olabilir mi?

A'raf 7:94

94- Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek, halkını boyun büküp yakarsınlar diye mutlaka fakirlik ve hastalığa uğrattık. 95- Sonra bu kötü hali değiştirip yerine güzel bir hal verdik. Nihâyet çoğaldılar ve:“(Bizim gibi) atalarımız da hem darlık hem bolluk görmüştü” dediler. Bunun üzerine biz de kendileri farkında olmadan onları ansızın yakalayıverdik. 94. “Biz hangi memlekete” Allah’a ibadet etmeye çağıran ve içinde bulundukları kötülüklerden alıkoyan “bir peygamber gönderdiysek” de halkı o peygambere itaat etmediyse biz “halkını boyun büküp yakarsınlar diye mutlaka fakirlik ve hastalığa” ve çeşitli belâlara “uğratmışızdır.” Allah onları bu gibi musibetlere uğratmıştır ki belki bu sayede nefisleri yola gelir de Yüce Allah’a yalvarıp yakarırlar ve hakka boyun eğerler. 95. “Sonra” bu imtihan bir fayda sağlamayınca, aksine büyüklenmeleri devam edip azgınlıkları artınca “bu kötü hali değiştirip yerine güzel bir hal verdik.” Allah onlara bol bol rızıklar ihsan edip bedenlerine afiyet vermiş ve üzerlerindeki türlü bela ve musibetleri kaldırmıştır. “Nihâyet çoğaldılar” Sayıca arttılar, rızıkları çoğaldı, Allah’ın nimet ve lütuflarından bol bol yararlandılar. Önceden karşı karşıya kaldıkları bela ve musibetleri unuttular ve:“(Bizim gibi) atalarımız da hem darlık hem bolluk görmüştü, dediler.” Yani bu, öteden beri devam edegelen bir durumdur, öncekilerde de vardı sonrakilerde de görülen bir haldir. Bu yüzden insanlar kimi zaman bolluk ve rahatlık içinde, kimi zaman darlık ve sıkıntı içinde, kimi zaman sevinç, kimi zaman keder içinde olurlar. Zamanın değişmesine ve günlerin dönüp durmasına bağlı olarak halleri değişip durur. Böylece onlar, karşı karşıya kaldıkları bu hallerin öğüt ve hatırlatma olmadığını, onları yavaş yavaş azaba sürükleme ve durumlarına bir tepki amacı taşımadığını zannettiler. Nihâyet durumlarına memnun oldular, kendilerine verilenler dolayısı ile şımardılar, dünya onlar için en ileri derecede neşe kaynağı oldu “bunun üzerine biz de kendileri farkında olmadan” helak edilmek hatırlarına bile gelmediği bir sırada azap ile “onları ansızın yakalayıverdik.” Halbuki onlar Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri ellerinde tutabileceklerine, onların hiçbir şekilde yok olmayacağına ve bunlardan ayrı kalmayacaklarına inanmışlardı.

A'raf 7:95

94- Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek, halkını boyun büküp yakarsınlar diye mutlaka fakirlik ve hastalığa uğrattık. 95- Sonra bu kötü hali değiştirip yerine güzel bir hal verdik. Nihâyet çoğaldılar ve:“(Bizim gibi) atalarımız da hem darlık hem bolluk görmüştü” dediler. Bunun üzerine biz de kendileri farkında olmadan onları ansızın yakalayıverdik. 94. “Biz hangi memlekete” Allah’a ibadet etmeye çağıran ve içinde bulundukları kötülüklerden alıkoyan “bir peygamber gönderdiysek” de halkı o peygambere itaat etmediyse biz “halkını boyun büküp yakarsınlar diye mutlaka fakirlik ve hastalığa” ve çeşitli belâlara “uğratmışızdır.” Allah onları bu gibi musibetlere uğratmıştır ki belki bu sayede nefisleri yola gelir de Yüce Allah’a yalvarıp yakarırlar ve hakka boyun eğerler. 95. “Sonra” bu imtihan bir fayda sağlamayınca, aksine büyüklenmeleri devam edip azgınlıkları artınca “bu kötü hali değiştirip yerine güzel bir hal verdik.” Allah onlara bol bol rızıklar ihsan edip bedenlerine afiyet vermiş ve üzerlerindeki türlü bela ve musibetleri kaldırmıştır. “Nihâyet çoğaldılar” Sayıca arttılar, rızıkları çoğaldı, Allah’ın nimet ve lütuflarından bol bol yararlandılar. Önceden karşı karşıya kaldıkları bela ve musibetleri unuttular ve:“(Bizim gibi) atalarımız da hem darlık hem bolluk görmüştü, dediler.” Yani bu, öteden beri devam edegelen bir durumdur, öncekilerde de vardı sonrakilerde de görülen bir haldir. Bu yüzden insanlar kimi zaman bolluk ve rahatlık içinde, kimi zaman darlık ve sıkıntı içinde, kimi zaman sevinç, kimi zaman keder içinde olurlar. Zamanın değişmesine ve günlerin dönüp durmasına bağlı olarak halleri değişip durur. Böylece onlar, karşı karşıya kaldıkları bu hallerin öğüt ve hatırlatma olmadığını, onları yavaş yavaş azaba sürükleme ve durumlarına bir tepki amacı taşımadığını zannettiler. Nihâyet durumlarına memnun oldular, kendilerine verilenler dolayısı ile şımardılar, dünya onlar için en ileri derecede neşe kaynağı oldu “bunun üzerine biz de kendileri farkında olmadan” helak edilmek hatırlarına bile gelmediği bir sırada azap ile “onları ansızın yakalayıverdik.” Halbuki onlar Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri ellerinde tutabileceklerine, onların hiçbir şekilde yok olmayacağına ve bunlardan ayrı kalmayacaklarına inanmışlardı.